İSTİKRAR TEDBİRLERİ VE EKONOMİK KRİZ
Prof. Dr. Ahmet Gökçen
1-Giriş
Türk ekonomisinde yaklaşık son 20-25 yıldır görülen yüksek enflasyon, kamu açıkları ve
iç ve dış borç miktarlarındaki artışlara paralel olarak çeşitli dönemlerde ciddi ekonomik krizler
yaşanmış ve bu krizlerden çıkmak üzere de çeşitli istikrar tedbirleri ve yapısal değişim
programları uygulama alanına konulmuştur. Genel olarak bu programlar, kısa veya orta vadeli
olarak enflasyonu düşürmeyi ve makro ekonomik dinamikleri etkileyerek ekonomiyi istenmeyen
ve aykırı olan bir denge durumundan başka bir denge durumuna taşımayı hedeflemektedir. Bunun
için sıkı para, maliye ve finans politikaları yanında bir kısım yapısal reformların eş zamanlı ve
güdümlü olarak yapılması gündeme getirilmiştir. Böylece ekonomide enflasyonun düşürülmesi,
istikrarlı bir büyümenin sağlanması, sağlam bir kamu finansman dengesinin oluşturulması, iç ve
dış ekonomik dengelerin kurularak globalleşen dünya ilişkileri içinde rekabet edebilir bir yapıya
kavuşturulması hedeflenmektedir. Uygulamada daha çok ücretler, faiz, döviz kurları, yatırımtasarruf dengesi bütçe uygulamaları ve bir kısım yapısal değişiklikler alet olarak kullanılmak
istenmiştir.
Uygulama alanına konulan bu tedbirlerin bir kısmı Türk Hükümetleri tarafından bağımsız
bir biçimde alınıp uygulanırken diğer bir çok program ise Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya
Bankası (DB) gibi uluslar arası kuruluşlar ile yaptığı anlaşmalara göre bu kuruluşların gözetim ve
denetimi altında hazırlayıp uygulama alanına geçirmiştir. Nitekim,1999 yılında, ekonomimizde
hüküm süren yüksek enflasyonla mücadele edilmesi,mali hesapların ve finans piyasalarının
güçlendirilmesi, büyümenin istikrarlı bir temele oturtulması ve Avrupa Birliğine yaklaşmayı da
kolaylaştırmak üzere Türkiye ekonomisinin yeniden yapılandırılmasını hedefleyen bir ekonomik
istikrar ve yapısal uyum programı olarak IMF ile Stand-by anlaşması yapılmıştır. Bu makalede
temel olarak 1999 yılında IMF ile imzalanan bu stand-by anlaşması ile ortaya çıkan ve IMF
destekli olarak uygulanan istikrar programı ve bu programın Türkiye’nin gelişme politikalarına
ve ekonomisine etkileri incelenecektir.
Doğaldır ki, bir ülkenin uluslararası iktisadi kuruluşlarla ilişki kurarak, kendi politikalarını
oluşturması halinde, bu kuruluşların tercih ettiği politika ve tercihlerinin tesiri altında
kalacaklardır. Şayet, IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası iktisadi kuruluşlara bağlı olarak ya da
onların görüşleri ve tercihleri altında politikalarımızı oluşturacaksak tabii ki onların tesiri ve
yönlendirmeleri altında bunu yapmamız gerekir. Nitekim, Türkiye yakın tarihlerde birçok defalar
IMF ve Dünya bankası ile ilişkiye geçerek çok sayıda stand-by anlaşmaları yapmıştır. Son olarak
da 1998 yılında IMF ile "yakın izleme antlaşması" ve 1999 yılı Aralık ayında 2000-2002
dönemini kapsayan 3 yıllık bir istikrar programının temeli de IMF ve Dünya Bankasının
yönlendirmesine göre gerçekleşmiş, ve stand-by antlaşması yapılmıştır. Türk hükümeti,
karşılaşmış olduğu ekonomik zorlukları ve problemleri, gelişen dünya şartları içinde, globalleşen
dünya ilişkileri içinde kendi başına çözemeyeceğini kabul ettiği için, uluslararası kuruluşlarla
ilişkiye geçerek, bu kuruluşların yönlendirmesine bağlı olarak bir istikrar programı hazırlamıştır.
2-Yakın İzleme Anlaşması
1
Türkiye 1997 yılında enflasyonu aşağıya çekmek, istikrarlı bir büyüme sağlamak ve kamu
açıklarını azaltmak gayesiyle ekonomide bir kısım yapısal reformlar yapmak, piyasa ekonomisi
kurallarının daha
iyi çalışmasını sağlamak, kamunun ekonomik faaliyetlerini daraltmak,
özelleştirme faaliyetlerini hızlandırmak ve mali sektörün yeniden düzenlenmesini sağlamak üzere,
hazırlamak istediği “orta vadeli bir yeniden yapılanma programını” kendi başına, ancak uluslar
arası kuruluşların desteği ile uygulamak üzere, IMF ile temasa geçmiş ve yapılan bir dizi
görüşmeler sonucunda stant-by anlaşması yerine “Yakın İzlememe Anlaşması” yapmaya karar
vermiştir. Yakın izleme anlaşmasının başlangıcı Temmuz 1998 dir. Anlaşmaya göre Türkiye yıl
sonuna kadar tek taraflı olarak hedeflediği performans kriterlerini ortaya koyacaktır. Ancak 18
Nisan 1999 tarihi için erken seçim kararı alınınca söz konu anlaşma askıya alınmıştır.
Seçimlerden sonra kurulan hükümetin programında da yer alan “orta vadeli program” hedefi
doğrultusunda anlaşma Temmuz 1999 da yenilenmiştir. Yenilenen bu anlaşmada performans
kriterleri yanında yıl sonuna kadar gerçekleştirilmesi taahhüt edilen “Yapısal Kriterlere”de yer
verilmiştir. Ayrıca programın bu hedeflerinin uygulamaya başlanması sonucunda anlaşmanın
1999 sonunda bir “Orta Vadeli İstikrar ve Yapısal Uyum” programına haline getirilebileceği ve
bunun IMF ve DB tarafından desteklenecek bir Stand-by anlaşmasına dönüştürülebileceği kabul
edilmiştir. Nitekim Temmuz 1999-Kasım 1999 döneminde yakın izleme anlaşmasının yapısal
politikalar bölümünde yer alan taahhütleri TBMM’nin yaz çalışmaları ile yerine getirilmiştir. Bu
cümleden olarak; özelleştirme ve tahkimin anayasaya dahil edilmesi ve kamu hizmetinin yeniden
tarif edilmesi ile ilgili anayasa değişikliği, Sosyal Güvenlik Yasasında yapılan değişiklik,
vergilerle ilgili değişiklik, Tarım reformu,Bankacılık yasası ve Bankacılık Denetleme ve
Düzenleme Kurulunun oluşturulması gibi kanunlar sayılabilir.
3-1999 Stand-by Anlaşması
57. Hükümet, daha önceki yakın izleme anlaşması gereği taahhüt edilmiş yapısal
reformların ve düzenlemelerin gerçekleştirilmesinin üzerine 2000 yılının başından 2002 yılının
sonuna kadar, 3 yıl sürecek bir istikrar programını, Aralık 1999 da uygulama alanına koymuştur.
9 Aralık 1999 da,IMF’ ye yazılan niyet mektubu Stand-by anlaşmasının bütün unsurlarını
taşımaktadır.
a)-IMF’ den kredi kullanın kriterleri
IMF ile yapılan Stand-by anlaşmalarının temeli ülkenin ödemeler dengesi ihtiyacını
karşılamak üzere, bir kısım şartlara bağlı krediler açılmasına dayanmaktadır. Bu kredilerin ana
amacı piyasalara o ülkenin dış yükümlülüklerini ve şayet ülkede bir tür sabit kur taahhütleri varsa
döviz kuru taahhütlerini de yerine getirmek için yeterli döviz rezervi olduğu yolunda güven
sağlamaktır. Onun için ihtiyaç duyulduğunda kullanılmak üzere hazır bekletilen, programın akışı
normal gittiğinde kullanılmasına gerek duyulmayan kaynakları içirmektedir. Anlaşmaya Stand-by
anlaşması denmesinin nedeni de budur. Ancak IMF tarafından sağlanan kaynakların kullanılması
bir kısım şartlara bağlı bulunmaktadır. Bu şartlat, IMF ‘nin sağladığı kaynakları kullanabilmesi
için o ülke hükümetinin bazı politika tedbirlerini almak hususunda mutabakat vermesine
dayanmaktadır ve bu tedbirler IMF’ ye verilen niyet mektuplarında yer almaktadır. Şartların niyet
mektuplarına konmasının sebeplerini şu şekilde açıklamak mümkündür; Birincisi kamu oyuna,
hükümetin almak istediği politika tedbirleriyle ilgili kararlılığını göstermek ve bu kararların
uygulanacağı hususunda adeta kamu oyuna teminat vermektir. Böylece ekonomide, ücretler
,yatırımlar,kamu harcamaları,faiz ve benzeri ekonomik konularla ilgili karar alıcılar hükümetin
politikaları hakkında önceden bilgi sahibi olacaklar ve kendi kararlarını buna göre alacaklardır.
İkincisi,hükümetin yerine getirmeyi taahhüt ettiği bu şartlar, yabancı yatırımcılara ve kreditörlere
makroekonomik istikrarın sağlanacağına dair güven tesis etmesi ve böylece ülkeye yabancı
2
sermaye ve kredi girişlerinin arttırılması ve maliyetlerin düşürülmesi sağlanmak istenmektedir.
Üçüncüsü, hükümetin IMF’ ye iyi ekonomik politikalar uygulanmakta olduğuna dair teminat
sağlamasıdır. Bu yolla hükümetle IMF arasında ilişkilerin kesintisiz ve normal seyrinde gitmesi,
daha da geliştirilmesi ve IMF’ den alınacak kredi dilimlerinin zamanında ödenmesinin sağlanması
amaçlanmaktadır. Dördüncüsü ise IMF kaynaklarının kullanılmasının bu taahhütleri yerine
getirilmesine bağlı olduğu hususunun hükümet tarafından kabul edilmesini sağlar. Böylece
anlaşma süreci içinde hükümetin almak ve uygulamak zorunda olduğu politika tedbirlerinin neler
olduğunu hükümet baştan kararlaştırmış olmaktadır.
IMF kaynaklarının kullanımı, dilimler halinde ve niyet mektubunda taahhüt edilen
politikaların izlenmesi şartı ile serbest bırakılması şeklinde çalışmaktadır. Bunun için taahhüt
edilen şartların yerine getirilmesi izlenmektedir. Program taahhütlerinin yerine getirilmesinin
izlenmesi ise; “performans kriterleri”, “yapısal kriterler”, “endikatif hedefler”, ve bunların tümünü
kapsayan “program gözden geçirilmesi” gibi çeşitli göstergelerle ölçülmektedir. Anlaşma gereği,
IMF kredisinden kullanımlar program gözden geçirilmesi ve performans kriterlerine veya sadece
performans kriterlerine bağlanabilir.
Performans kriterleri; hükümetin taahhüt ettiği(bütçe açığı, faiz dışı fazla, Merkez
Bankası net iç varlıkları,net uluslar arası rezervleri vb.) rakamsal sınırlamaları ifade ederler.
Bazen de rakamsal olmayan yapısal performans kriterleri(bir kanunun çıkartılması gibi) de
olabilir. Performans kriterleri programın öngörüldüğü gibi işlediğine ve taahhütlerin yerine
getirildiğine dair en önemli göstergelerdir. Herhangi bir performans kriterinin yerine
getirilmemesi halinde, programın devamı ve ilerideki kredi dilimlerinin kullanımı IMF İcra
Direktörler Kurulunun onayını gerektirecektir. Genel olarak, İcra Direktörler Kurulu, şayet sapma
küçükse ve hükümet bu sapmayı izale etmek ve programı tekrar yoluna koymak için iyileştirici
tedbirleri alabileceğini gösterebilirse böyle bir onayı vermektedir. Şayet kredi kullanımı
programın gözden geçirilmesine değil, sadece performans kriterine bağlanmış ise bir sonraki
kullanım aslında otomatik olmaktadır.
Yapısal kriterler; Program sürecinde üstlenilmesi gereken faaliyetlerdir. Bazen de
rakamsal kriterler olarak da alınabilirler. Bunlar performans kriterlerine eşdeğer olmamakla
birlikte programın genel başarısı için yapılması gerekli işler ile ilgili olarak kullanılırlar. Bir
yapısal kriterin sağlanmaması, programın devamı için IMF İcra Direktörleri Kurulunun onayın
gerektirmez. Ancak önemli bir yapısal kriter sağlanamazsa IMF bu sağlanana kadar gözden
geçirmeyi tamamlamamaya karar verebilir. Tabii ki bu durumda kredi dilimlerinin kullanılması
durdurulmuş olmaktadır.
Endikatit hedefler;Programın başarısı için kritik önemi haiz değişkenlerin izlenmesi için
kullanılır. Ancak bullar mevcut politika araçlarıyla doğrudan kontrol edebileceği değişkenler
değillerdir. Örneğin, Hükümetin genel bütçe açığını kontrol etmesi, bütçe temel fazlasına göre
daha zordur. Bu nedenle, endikatif hedef olarak genel bütçe açığının belirlenmesi performans
kriterlerinden daha uygundur. Eğer endikatif bir hedef tutturulamaz ise IMF İcra Direktörler
Kurulundan Bu hedef için feragat edilmesinin istenmesine gerek yoktur. Ancak bu durumda
programın önemli amaçlara ulaşmada başarısız olduğuna dair bir belirti olabilir. Bu halde
program gözden geçirmesi, programın yeniden düzenlenmesine kadar tamamlanamayabilir.
Program gözden geçirmeleri;IMF açısından programın başarısının geniş anlamda
değerlendirilmesine fırsat veren en önemli izleme aracıdır. Ayrıca performans kriterleri, yapısal
kriterler ve endikatif hedefleri de kapsamaktadır. Böylelikle performans kriterleri tutturulmuş olsa
bile, eğer program amaçlara ulaşmada başarısız kalıyor veya bununla ilgili başka sorunlar varsa,
IMF program gözden geçirmeyi tamamlamamaya karar verebilir. Bu durumda, gözden geçirmenin
tamamlanması ve ilerideki kullanımların gerçekleştirilmesi için hükümetin iyileştirici tedbirler
aldığını göstermesi gerekmektedir.
Bütün bu izleme araçları, performans kriterleri, yapısal kriterler,endikatif hedefler ve
program gözden geçirmeleri, uygulanmakta olan programın başarısının değerlendirilmesinde ve
gerektiğinde hükümetin ek iyileştirici tedbirlerin alınmasında tümüyle birer araç olarak
kullanılmaktadır.
3
b-Stand-by anlaşması
2000-2002 dönemini kapsayan Stand-by anlaşması hazırlanırken yapılan tespitlere göre
enflasyon son 25 yılda Türkiye’nin ekonomik performansını çeşitli yönlerden zayıflatmıştır.
Bunun en belirgin örneği ekonomik büyümede yaşanan istikrarsızlıktır. Enflasyon Türk Lirasına
güveni sarsarak,yüksek ve istikrarsız nominal ve reel faizlere neden olmuş, bu durum ise mali
piyasaların işleyişini bozarak kaynakların katma değer ve istihdam yaratan alanlardan mali
yatırımlara kaymasına neden olmuş,ayni zamanda kamunun yüksek reel faizlerle borçlanmasına
yol açmıştır. Böylece kamu sektörü borcu giderek hızlı bir şekilde artış göstermiştir. Nitekim
kamu sektörü borcu,1998 sonunda GSMH’ ın yüzde 44’ü iken bu oranın 1999 sonu itibariyle
GSMH’ ın yüzde 58’ine ulaşacağı tahmin edilmiştir. “Sonuç olarak, yüksek enflasyon
ortamı,yüksek reel faizler ve istikrarsız büyümeden en fazla zarar görenler, yüksek getiri sağlayan
varlıklara yatırım yapamayan ve sadece çalışmaları karşılığı elde ettikleri gelirle geçinen
toplumun daha düşük gelirli insanlarıdır. Enflasyon ve yüksek reel faizlerin azaltılması yalnızca
uzun dönemde Türkiye’nin büyüme beklentilerini yükseltmeyecek ayni zamanda ekonomik
kaynakların daha eşit ve etkin olarak dağılmasına da öncülük edecektir.”1 Bu tespit ve
düşüncelerle Stand-by anlaşması imzalanmıştır.
Programın üzerinde durulması gereken önemli bir tarafı, sadece IMF’ ye bağlı olmaması,
IMF yayında DB’ nın da uygulama içinde bulunmasıdır. Programın hedef olarak aldığı makro
ekonomik istikrar sağlanması ve yapısal reformların gerçekleştirilmesi IMF ve DB ile birlikte
programlanmakta ve uygulama sonuçları takip edilmektedir.
Bu istikrar programının daha önceki dönemlerde hazırlanmış olan diğer programlardan
önemli farkı süreli bir istikrar programı olmasıdır. Önceki hükümetler tarafından hazırlanmış ve
uygulamaya konulmuş programlarda, uygulamada önü açık tutulduğu için sonuçların hangi
düzeyde ve hangi zaman süreci içinde ortaya çıkacağı bilinmemesine rağmen, bu istikrar
programının 3 yıl için hazırlandığı, 1.1.2000 tarihinde uygulamaya konulacağı ve 31.12.2002
tarihinde sona ereceği daha baştan kabul edilmiştir.
Adı geçen niyet mektubunda(bak md.30) para ve döviz kuru politikaları iki temel
düşünceye dayalı olarak geliştirileceği beyan edilmektedir. Bunlardan birincisi, yerli ve yabancılar
için finansal yatırımlar üzerindeki belirsizliği azaltmak gayesiyle enflasyonun indirilmesi, faiz
oranlarındaki hızlı düşüş ve para ve döviz kuru ile ilgili gelişmelerinin daha önceden tahmin
edilebilir bir hale getirilmesinin sağlanmasıdır. Bu döviz kuru politikasında daha fazla ileriye
dönük taahhütlere doğru bir değişikliği getirmektedir. İkincisi, Döviz kuru rejiminde şeffaf ve
önceden ilan edilmiş döviz kuru rejiminin uygulanmasıdır. Program kapsamında sıkı maliye
politikası uygulaması ve kapsamlı yapısal reformların hayata geçirilmesi yanı sıra, enflasyon ile
ilgili bekleyişleri hızla aşağıya çekmek için döviz kurları hedeflenen enflasyona göre belirlenerek
önceden3 yıl için açıklanmıştır.
2000 yılı boyunca döviz kurunun izleyeceği yol baştan ilan edilecek ve bu süre zarfında
TL. hedef TEFE oranına uyumlu olarak yüzde 20 değer kaybedecektir. Günlük döviz kuru
ayarlaması her ay için sabit kalacaktır. Her üç ay sonunda, daha önceden ilan edilmiş döviz kuru
yolu değiştirilmeden döviz kuru takvimi üçer aylık dönemler için uzatılacaktır.
Programın uygulanması 18‘er aylık iki ana döneme ayrılmıştır. Birinci 18 aylık dönem
1.1.2000- 31.6.2001 tarihlerini, ikinci 18 aylık dönem ise 1.7.2001-31.12.2002 tarihlerini
kapsamaktadır. Programda döviz kurları ve enflasyon çok önemli yerler tuttuğu için, dönemler
arasındaki temel farklar bu konularda belirgin hale getirilmiştir. Nitekim, bu iki dönem arasındaki
temel fark, Dolar ve 1 Dolar+0.77 Euro’ dan meydana gelmiş olan sepet değerinin, Birinci dönem
için, aylık devalüasyon oranları belirlenmiş ve günlük olarak baştan tespit edilerek kamu oyuna
açıklanmış ve
bir çıpa uygulamasına gidilmiştir. Bu dönem için döviz kuru etrafında bir bant
uygulaması yoktur. Sepete göre devalüasyon oranları 2000 yılı birinci çeyreği için 2.1, ikinci
çeyreği için 1.7, üçüncü çeyreği için 1.3 ve son çeyreği için de 1.0 olarak belirlenmiştir. Kur
1
IMF-Niyet mektubu Başbakanlık Hazine müşteşarlığı 9 Aralık 1999 Ankara.
Hazine Müşteşarlığı web sayfası. www.hazine.gov.tr
4
sepetindeki artışların 2001 yılının binci 3 aylık dönemindeki artışı binde 90, ikinci 3 aylık
dönemde binde 85 olarak belirlenmiştir. İkinci 18 aylık dönemde ise günlük kur belirleme
yerine, daha esnek bir pariteye geçmek üzere, altışar aylık dönemler itibariyle kur bandı tespit
edilmiştir. Bu periyodun birinci altı aylık (1 Temmuz-31 Aralık) döneminde kur bandı yüzde 7.5,
İkinci altı aylık döneminde (1 ocak-30 Haziran 2002) yüzde 15, ve üçüncü altı aylık(1 Temmuz31 Aralık 2002) yüzde 22.5 olarak belirlenmiştir. Böylelikle ikinci on sekiz aylık dönemde altışar
aylık periyotlarla genişleyen bir bant uygulamasına gidileceği kabul edilmiştir.
Daha önce yapılmış olan istikrar programlarıyla bu program arasındaki bir diğer önemli
temel fark enflasyonla mücadele hedefleri ve stratejileridir. Uzun dönemden bu yana Türkiye’de
yaşanan yüksek enflasyon göz önünde bulundurularak enflasyonun bir anda tek haneli oranlara
indirilmesi yerine üç yıllık bir program ile tek haneye indirilmesinin daha gerçekçi olacağı kabul
edilmiş ve bu üç yıl için aylık olarak enflasyon oranlarının ne olacağı belirlenmiştir. Daha önce
yapılmış programlarda enflasyonun düşeceği hedeflenmesine rağmen bu düşüşün hangi zaman
diliminde ve ne kadar olacağı tespit edilmemekte idi. Oysa üç yılı kapsayan bu istikrar
programında aylar itibariyle üç yılın sonuna kadar enflasyonun ne olacağı belirlenmiştir.
“Program üç temel unsura dayanmaktadır:programın başlangıcında kamu sektörü temel
fazlasının mümkün olduğunca yüksek tutulması, yapısal reformlar ve tutarlı gelir politikalarıyla
desteklenmiş sıkı döviz kuru taahhütleri. Başlangıçta kamu sektörü temel fazlasının yüksek
programlanması gereklidir. Çünkü kamu hesaplarındaki zayıflık yüksek enflasyonun arkasında
yatan temel faktördür. Yapısal reformlara, mali ayarlamayı sürdürülebilir kılmak, etkinliği
artırmak ve artan özelleştirme geliri sayesinde kamu borcunun azaltılmasını kolaylaştırmak için
ihtiyaç vardır. Sıkı döviz kuru taahhüdü ve tutarlı gelir politikası, özellikle enflasyonla
mücadelenin ilk aşamasında, enflasyon ve faiz oranlarının daha hızlı indirilmesi için gereklidir”2.
Program temelde enflasyonun düşürülmesi ve istikrarlı bir büyümenin sağlanmasını ön plana
çıkarmıştır. Nitekim 1999 için eksi 2 olarak tahmin edilmiş GSMH büyüme oranının, 2000 için
yüzde 5-5.5 aralığında gerçekleşeceği, 2001 ve 2002 yılları için ise 5-6 aralığında olacağı
programlanmıştır.
İstikrar programının temel hedefi makroekonomik değişkenlerinin korunmasıdır. Program
Kur çıpası temeline dayanmaktadır. Para politikasında ise, MB’ nın para politikasına müdahalesi
net iç varlıklarla sınırlı hale getirilmiştir. MB net iç varlıklarını da her çeyreğin sonunda, 1999
Aralık ayı düzeyini aşamayacaktır. Böylece net iç varlıklar sabit hale getirilmiştir. Bu çerçevede
tüm para tabanı, ödemeler dengesi yolu ile yaratılacak ve para politikası likidite genişlemesi
yabancı kaynak girişine bağlayan bir çerçeveye oturtulmuştur. Böylelikle MB’ nın para
politikasını adeta fonksiyonsuz hale getiren bu program ile, ekonomik ve finansal istikrar, siyasi
istikrar ve içte ve dışta güven sağlamak hedeflenmiştir. Ancak bu hedefler içinde en önemlisi
Enflasyonun aşağıya çekilmesi ve uzun dönem kamu finansman dengesinin kurulmasıdır.
Programın bir diğer hedefi ekonomik büyümeyi sürdürülebilir bir yapıya kavuşturmak ve kamuda
mali disiplini ve kontrol edilebilir ödemeler dengesi açığı sağlamaktır. Bunlar yanında sıkı para
ve finansman politikasının uygulanacağı, reel ve nominal faktörler arasında ahengi sağlayacak bir
biçimde sosyal güvenlik reformu, bankacılık reformu ve maliye reformu ile ekonominin yapısını
değiştirecek başta özelleştirmeye dayalı yapısal reformların yapılacağı, Dünyadaki gelişmelere
paralel olarak global ekonomik bütünleşme sağlanacağı ve yatırım tasarruf dengesinin kurulacağı
belirtilmiştir. Bütün bu uygulamalar sonucunda reel ve nominal faizlerin aşağıya çekilmesi,
yatırımların ve istihdamın arttırılması ve kamu kesimi borçlanma gereğinin düşürülmesi
hedeflenmiştir.
Programdaki önemli hedef, makro ekonomik değişkenlerin istikrarını korumak olarak
görünmekle beraber, bundan çok daha önemlisi, program döneminde enflasyonu düşürmek olarak
alınmıştır.
1999 yılında 2000 için hazırlanmış olan hedefler; TEFE (toptan eşya fiyat
endeksinde) yüzde 20, TÜFE (tüketici fiyat endeksinde) yüzde 25 dir. 1999 yılında yine 2001
2
Adı geçen mektup paragraf 7.
5
için hedefler ortaya konulmuş, TEFE ve TÜFE’ de yüzde 10 ve 12 olacağı kabul edilmiş, 2002
yılında da bu oranın yüzde 10'un altında, TEFE yüzde 5, TÜFE yüzde 7 olarak gerçekleştirileceği
hedeflenmiştir. Bu hedefleri gerçekleştirmek üzere de bir kısım âletler uygulanmaya konulmaya
çalışılmıştır. Burada birçok âletler sayılabilir; ama bu âletlerin içinde IMF’ nin isteği yönünde
en önemli âlet olarak sabit kur politikası alınmıştır.
Nasıl bir sabit kur politikasının uygulanacağına biraz önce değinilmiştir.
Bundan sonraki
hedefler, hep bu hedefi gerçekleştirmeye yönelik hedeflerdir.
İstikrar programında bu hedefler kamu finansman dengesini sağlamak, yapısal
değişiklikler yapmak, bankacılık sisteminde düzenleme yapmak, sıkı para politikası uygulamak
yatırım-tasarruf dengesi sağlamak vs. gibi birçok tedbirler olarak sayılmıştır. Ancak bu tedbirlerin
hepsi yan tedbirler olarak gündeme getirilmiş, asıl hedef enflasyonu tutturmaya yönelik
olmuştur.
4-Uygulama Sonuçları ve Ekonomik ve Mali Kriz
Gelişen dünyada ve özellikle Türkiye gibi siyasi istikrar bir yana, ekonomik istikrarı
olmayan ve hızlı değişen ekonomik şartlar içinde, serbest rekabet şartlarını hakim kılacak bir
ekonomik ortam ve Türkiye ekonomisinin globalleşen Dünya ekonomisiyle entegrasyonu
hedeflenmiş ise, buna uygun ekonomik ve sosyal şartların sağlanmış olması gerekmektedir.
Serbest rekabet şartlarının hakim olduğu ve piyasa güçlerinin ekonomik faaliyetlerde karar alıcı
olduğu bir ekonomide serbest piyasa ekonomisi kurarlarının hakim hale getirilmiş olması
gereklidir. Aksi takdirde hedeflerin gerçekleşmesinde büyük problemler ortay çıkmaktadır.
Nitekim, Uygulanan politikaların kendi şartları altında, sabit kur politikasına bağlı olarak
enflasyonun tayin edilmiş hedefler oranına düşürülmesinde başarısızlıklarla karşılaşılmıştır.
Bir taraftan liberal ekonominin kaidelerini, serbest rekabete dayanan ekonomin
kurallarını, Türkiye ekonomisinde hakim kılmaya çalışırken ve globalleşen dünyanın bu
kaidelerini kendimize uydurmaya gayret ederken, diğer taraftan liberal ekonomi kurallarına ters
bir vaziyette, tam bir müdahaleci politika ile, kurları başlangıçta sabit hale getirilmekte ve
önceden, gelecek 1,5 sene için günlük kurlar tespit edilerek; hatta 3 sene için tespit edilerek
uygulama yapmak, istikrar politikasının kendi içinde önemli çelişkiye düşmesine yol açmıştır.
Yukarıda da değinildiği gibi, 1999 da istikrar programı hazırlanırken 18 ay için günlük kurlar ve
ikinci 18 ay için de altışar aylık dönemlerde yüzde 7.5 genişleyen bir bant içinde kurlar
belirlenmiştir. Ayrıca sabit kur uygulamalarında gerçekten başarılı da olmuştur. Diğer bir
deyimle hükümet önceden tespit etmiş olduğu paritelere uygun bir döviz piyasası
yaratabilmiştir. Ama bu piyasayı yaratırken tabii ki bunu sağlamak üzere, diğer âletler üzerinde
büyük nispette oynamıştır. Bunlar nelerdir? Sabit kur var ama, Merkez Bankasının kur üzerindeki
müdahaleleri sınırlanmıştır. Hem kur üzerindeki müdahaleleri sınırlanmış, hem de iç varlıklarına
sınır koyarak, iç varlıklarının ötesinde herhangi bir emisyon hacminde genişlemeye de müsaade
etmemiştir.
Ekonominin gelişmesine ve büyümesine bağlı olarak, emisyon hacimlerinde de gerekli
genişleme sağlanmalıdır. Son 20 yıldan bu yana, başta enflasyon olmak üzere bir çok nedene bağlı
olarak ekonomik büyümeye paralel bir biçimde çeşitli para göstergelerinin GSMH içindeki
payları giderek düşmüştür. Nitekim Türk Lirası likiditesine kaynaklık eden ve iktisatçıların
“rezerv para” olarak adlandırdıkları büyüklüğün GSMH içindeki payı devamlı biçimde düşerek
yüzde 11 dolaylarından 1998 de yüzde 4 dolayına düşmüştür. Bu oran 1999’da yüzde 5, 2000 de
ise yüzde 4.7 olmuştur.3 M1, M2 ve M2Y gibi para büyüklüklerinde de benzer eğilimler
görülmektedir. Bu ne demektir? Bunun anlamı şu; 1985’ten bu yana ekonomide fiilen büyüme
3
Oktar Türel; Emek politikaları Sempozyumu Tebliği, 24-25 Mart 2001, Ankara
TMMOB yayını. S.28.
6
var, üretimde artışlar var; ama bu üretim artışlarını karşılayacak nispette emisyon hacminde, Türk
parası miktarında, buna uygun genişlemeler sağlanamamıştır. Kur sisteminde
başarılı
olunmasının sebeplerinden biri budur, çünkü Türk parası miktarında çok büyük darlıklar meydana
getirilmiştir. TL.’ nin değerinin bu şekilde yükseltilmesi, dövize olan talebin düşürülmesi ile
döviz fiyatlarının baskı altına alınması ile kur hedeflerindeki gerçekleşmelerde başarılı
olunmuştur.
Ancak 2000 yılı uygulamaları sonucunda döviz kuru hedeflerinde başarı sağlanmış
olunmakla beraber enflasyon hedeflerinde oldukça büyük sapmalar meydana gelmiştir. Nitekim
2000 yılı için TEFE yüzde 20, TÜFE yüzde 25 hedeflenmiş iken, sene sonunda TEFE hedefin
yüzde 63.5 fazlasıyla yüzde 32.7, TÜFE hedefin yüzde 56 fazlasıyla yüzde 39.0 olarak
gerçekleşmiştir. Halbuki kur sepetindeki artış, 2000 yılının birinci üç aylık döneminde aylık
olarak yüzde 2, İkinci üç aylık döneminde aylık olarak yüzde 1.7, üçüncü üç aylık döneminde
aylık olarak yüzde 1.3 ve dördüncü üç aylık döneminde aylık olarak yüzde 1 hedeflenmiş ve bu
hedefler gerçekleşmiştir. İstikrar programında, enflasyon ve kur hedefleri birbirlerine uygun
olarak belirlenmiş olmasına rağmen, enflasyon oranlarının hedeflere göre oldukça yüksek
gerçekleşmesi karşısında, Merkez Bankasının ekonomideki bu gelişmeye uygun emisyon
miktarını ayarlayamaması TL. nin aşırı değerlenmesine yol açmıştır. Ayrıca istikrar programının
uygulanmasıyla birlikte bütçe daralmaya başlamış, fakat enflasyondaki düşüş daha yavaş olduğu
için TL. nin aşırı değerlenmesine etki eden diğer bir faktör olmuştur. Merkez Bankasının
ekonomideki gelişmelere uygun emisyon miktarı sağlayamamasının nedeni ise IMF ile yapılan
antlaşmalara göre Merkez Bankasının iç varlıklarında yapılan tahditlerdir. TL.’ nin bu şekilde
aşırı değerlenmesi giderek reel kesimde, üretimde ve ihracatta sıkışıklıklar ortaya çıkarmış ve
2000 Kasımına gelindiğinde ekonomi bir krizle karşılaşmıştır. Şayet ekonomideki gelişmelere
uygun olarak Merkez bankasının iç varlıkları da geliştirilmiş ve buna uyan bir fonlama yapılmış
olsaydı, Türkiye muhtemelen Kasım kriziyle karşı karşıya kalmayacaktı.
2000 yılı içinde ekonomide meydana gelen büyüme, faizlerin aşağıya çekilmesi,devlet
bütçesinde faiz dışı fazlanın artış göstermesi, nispi olarak gerileyen döviz kuru ve TL. nin aşırı
değerlenmesi fonlama maliyetlerini ve iç borçlanma faizlerini düşürmüştür. Bu dönemde hazine
IMF ile yapılan stand-by antlaşmalarının da tesiriyle önemli miktarda dış borç alabilmiştir. Faizler
de düştüğü için, otomotiv ve beyaz eşya gibi bir kısım sektörlerde iç talep hızlı bir şekilde
artmıştır. TL’ nin aşırı değerlenmesi ve talep artışı ayni zamanda ithalatında hızlı atmasına yol
açmıştır. Ekonomide meydana gelen bu gelişmeler içerde üretimin kısılmasına ve ihracatın yeteri
kadar artmamasına yol açmıştır. Nitekim son on yıldan bu yana ihracatın ithalatı karşılama oranı
en düşük yıl 2000 yılı olmuştur. Söz konusu yılda ihracat 27.485 milyon Dolar iken ithalat
54.150 milyon Dolar olmuştur. Buna göre dış ticaret açığı 26.665 milyon Dolar ve ihracatın
ithalatı karşılama oranı ise %50.6 olmuştur. Gerçi ithalatın hızlı artması tek başına çok önemli
değildir, önemli olan ithalat hızlı artarken ihracatın çok yavaş artmasıdır. Onun için dış ticaret
açığı giderek artmıştır.
İhracatın yavaş artmasının başlıca önemli sebepleri şu şekilde sayılabilir:
Bunlardan birincisi; başlangıçta belirlenmiş olan enflasyon oranları ile kur oranları arsında
fark bulunmaktadır. Ayrıca enflasyon hedefleriyle kur hedeflerindeki gerçekleşmelerin farklılıklar
göstermesi de etkili olmuştur. Bu sebepler ve farklılıklar Türk parasının aşırı değerlenmesine yol
açarken, ayni zamanda ithalatın ucuzlamasına ve ihracatın zorlanmasına yol açmıştır. Nitekim
MB’ nın yeni yayınlamaya başladığı Reel Efektif Döviz Kuru’na (REDK)4 göre Türk Lirası
1995’ten 1999 Sonuna kadar 5 yıllık süre içerisinde yaklaşık yüzde 28 kadar bir artış göstermiş
iken, sadece bir yılda yani 2000 yılı içinde yüzde 20’lik bir artış göstermiştir. Bu oran döviz
kurlarının reel değerleri hakkında daha gerçekçi hesaplamaları ihtiva etmektedir. IMF tarafından
da kullanılan REDK, ilgili ülkenin fiyat düzeyinin, dış ticaret yaptığı ülkelerin fiyat düzeylerine
oranının ağırlıklı geometrik ortalaması alınarak hesaplanmaktadır. MB’ nın hesaplamış olduğu
REDK endeksinde IMF tarafından hesaplanan ülke ağırlıkları esas alınmıştır. Ülke ağırlılarının
hesaplanmasında ise o ülkenin dış ticaret verilerinin yanında turizm ve çeşitli mal türlerine ilişkin
4
www.tcmb.gov.tr
7
verilerde kullanılmıştır. REDK endeksi TÜFE bazında ve 1995’ ten bu yana aylık olarak
hesaplanmıştır. Nitekim 1995’de 100 olan Endeks 1999 sonunda 128’e çıkarak 5 yılda yüzde 28
artarken, 2000 sonunda ise 148 olmuştur. Diğer bir deyimle TL 5 yılda TÜFE bazında reel
olarak yüzde 28 değer kazanırken, 3 yıllık istikrar programının birinci yılı sonunda ve sadece bir
yılda yüzde 20 değer kazanmıştır. TL’ nin bu şekilde reel bazda yüksek oranda değer kazanması,
özellikle dış ticarette hedeflerin tutmamasına, ihracatta çok düşük artışlara, ithalatta ise nispi
olarak oldukça yüksek artışların oluşmasına yol aşmıştır.
İkinci önemli sebep ise; dışarıda ve özellikle Avrupa’da Euro’nun dolar karşısında değer
kaybetmiş olmasıdır. 1999’un başında Euro’nun kabul edildiği dönemde, Euro’nun Dolara göre
değeri 1.17 iken bu oran 2000’ in sonunda 0.85’e kadar düşmüştür. İhracatımızın büyük bir
kısmının Avrupa ülkelerine, Mark veya Euro bazında yapılması ve ayrıca Euro değeri içinde
Mark’ ın çok önemli bir yer tutması, hem Euro ile ve hem de Mark ile yapılan ihracatta
Türkiye’nin aleyhine bir durum ortaya çıkmıştır.
İthalattaki bu şekildeki hızlı artış, ekonomi üzerinde dışarıdan gelen enflasyon etkisini
arttırmıştır. Özellikle petrol ve doğal gazın fiyatlarındaki yükselişler ve bu maddelerin ithalat fiyat
elastikiyetlerinin Türkiye için düşük oluşu içerideki enflasyona etki etmiştir.
Buradaki ekonomide meydana gelen sıkışıklıklara yol açan sebepler ayrıca tartışılabilir.
Bu sebepler başında kamu kesiminin borçlanma gereğinin yeteri kadar düşürülememiş olması,
aksine artış göstermesinden kaynaklanmaktadır.
Uygulanan istikrar programına bağlı olarak yılın ilk aylarında faizlerde kamu kesimi
başarı sağlamıştır. Nitekim kamu borçlanmalarında, kamu kağıtları ihalelerinde faiz oranları
yüzde 37’lere kadar düşmüştür. Ancak enflasyonda meydana gelen yükselmelerle birlikte
emisyon hacminin yeterince arttırılamamasına bağlı olarak kamu kesimi borçlanma gereği giderek
yeniden artmaya başlamıştır. Gerçekten 2000 yılı sonuna doğru gelindiğinde özellikle kamu
kesimi borçlanma gereğinin gidererek yeniden artmaya başlaması buna bağlı olarak kamu
kağıtları faiz oranlarının yükselme temayülü göstermesine yol açmıştır. Nitekim yüzde 35’lere
kadar düşmüş olan faiz oranları önceleri yüzde 70’lere ve daha sonra da yüzde 144 çıkmıştır. 2000
yılı sonlarında yapılan ihalede de, basit faiz olarak yüzde 125’e ve bileşik faiz olarak yüzde
194’lere fırlamıştır. Bu durum ayni zamanda reel kesimde ekonomik zorluklar yaratmıştır. Ayni
zamanda bankacılık kesiminde de bir çok özel ve kamu bankasında pozisyon açıkları ve ödeme
güçlükleri doğurmuş ve bazı bankalar
mükellefiyetlerini yerine getirmede zorluklarla
karşılaşmaya başlamışlar ve likidite sıkışıklığından kaynaklanan finansal krize girmişlerdir. Bu
cümleden olarak Kasım 2000’de Demirbank Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) kapsamına
alınmıştır. Demirbank’ ın yükümlülüklerini yerine getirmede zorlanması üzerine TL. talebi aşırı
derecede artınca ve MB’ nın net iç varlıklar hedefine bağlı kalmak için fonlama yapamayınca
faizler anormal rakamlara yükseltilmiştir. Krizin patlak vermesi ve büyük oranlarda dövizin
sistem dışına çıkartılması üzerine MB para piyasalarına büyük oranlarda müdahale etmek
mecburiyetinde kalmış ve IMF ile Ek-Rezerv Kolaylığı adı verilen 7.5 Milyar Dolar tutarında bir
kredi üzerinde antlaşma sağlanmıştır.
Bunun yanında gerek özel bankaların ve gerekse TMSF kapsamındaki bankalar ile kamu
bankalarının yapısal özellikleri de krizin çıkmasına ve derinleşmesine etki etmiştir. Kasım 2000
ve Şubat 2001 krizlerinin çıkmasında bankaların yapısal özelliklerinin etkisi oldukça büyüktür.
Kamu bankalarının görev zararları ile TMSF kapsamın da bulanan bankaların giderek büyüyen
zararları, sistemi zorlamaya başlamış ve Türk bankacılık sisteminin toplam aktifleri içindeki payı
% 25 dolayına ulaşmıştır. Daha kötüsü bu zararlar ve açıklar günlük olarak çok yüksek faiz
oranları ile finanse edilmek istenmesi bankacılık sistemini bütünü ile riske maruz hale getirmiştir.
Aslında Kasım krizinin gerçek sebebi bu şekilde yüksek riskle çalışıyor olmasıdır. Nitekim TMSF
kapsamında bulunan bankaların hazineye günlük maliyetleri 15 milyon dolar olduğu beyan
edilmiştir.
Ayrıca kasım krizinde, ithalatın çok artması ve ihracatın düşük kalması ile oluşan cari
açığın büyümesi ve özelleştirmeye dayalı yapısal reformların yeteri kadar yapılamamasının
etkilerini de göz ardı etmemek gerekir. Enflasyonun programda öngörülen hızda düşmemesi ve
8
hedeflerin yüzde 60 dolaylarında daha yüksek çıkması ile Türk Lirasının beklenenin üzerinde reel
değer kazanması iç talebin canlanmasına ve cari işlemler açığının öngörülen düzeyin önemli
ölçüde üzerinde gerçekleşmesine yol açmıştır.
Kasım krizinin etkileri devam ederken Şubat 2001’de Milli Güvenlik Kurulunda
Cumhurbaşkanı ile Başbakan ve hükümetin bir kısım üyeleri arasındaki gerginlik piyasalarda
politik risk olarak algılanmış ve dalgalanmaları arttırmıştır. Bu gelişmeler üzerine MB dan 19
Şubatta 7.5 milyon Dolar çıkışı olmuştur. Bunun üzerine 20 Şubat ihalesinde Hazine daha önce
açıkladığı vadeler yerine bir ay vadeli TL ve dört ay vadeli Dolar cinsinden iki ihale açmıştır.
Özellikle kamu bankaları, bankalar arası yükümlülüklerini yerine getiremezken, kamu ve özel
bankalar da dış bankalara olan yükümlülüklerini karşılayamaz duruma düşmüşlerdir. Bu durumda
bankalar piyasasında gecelik repo oranları da oldukça yükseliş göstermiştir. Buna göre Türkiye
20 Şubat kriziyle karşı karşıya kalmış ve ekonomi gerçekten adeta çöker bir vaziyete getirilmiştir.
Bütün bu durumların sonunda kamu oyunun kamuya olan güveni çok büyük oranlarda
sarsılmıştır.
Kasım 2000 krizinin çıkmasında cari açığın rolü yaşanırken, iç borçlanma dengesini de
tehdit ederek makro ekonomik istikrar dengesinin bozulmasına etki etmiştir. Böylece 3 yıllık orta
vadeli programın ilk yılının sonuna gelindiğinde genel dengede istikrarsızlık sorunu daha da
büyüyerek programın makro ekonomik istikrar sağlama hedefi adeta yürürlükten kaldırılmış ve
sabit kur uygulaması terk edilerek, yerine dalgalı kur uygulaması getirilmiştir.
Bu gelişmeler üzerine bir taraftan 22 Şubatta, sabit kur uygulamalarından vazgeçilerek TL
dalgalanmaya bırakılmış ve dalgalı kur rejimine geçilmiş, diğer taraftan da yeni bir ekonomik
istikrar programı hazırlanmaya başlanmıştır.
4-Türkiye’nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı
Kasım 2000 krizi ile makro ekonomik istikrar sağlama hedefinden uzaklaşırken Şubat
2001 de özellikle mali sektörde görülen kriz ile de 2002 yılı sonuna kadar 3 yıl için tayin edilmiş
için sabit kur uygulamalarından terk edilerek, IMF’ nın de görüşü dahilide 22 Şubat gecesi
dalgalı kur sistemine geçilmiştir. Bu durum uygulanmakta olan programın büyük oranda çökmesi
anlamına gelmesine rağmen, bu program tümü ile ortadan kaldırılarak yerine yeni anlaşma
yapılması yoluna gidilmeyip, mevcut Stand-by anlaşmasının,yeni verilere ve ekonomik şartlara
göre revize edilmesi yolu tercih edilmiştir.
Mevcut kriz karşısında Stand-by anlaşmasına bağlı kalınarak yeni bir programa ihtiyaç
hissedilmiş ve hazırlanan bu programa “Güçlü Ekonomiye Geçiş programı” adı verilmiştir.
Program hazırlanırken Türk ekonomisiyle ilgili bir kısım tespitler yapılmıştır. Bu tespitleri şu
şekilde özetlemek mümkündür: Türk ekonomisinde son on yıldan bu yana yaşanan krizlerde dış
faktörlerin rolü yanında krizlerin başlıca nedenlerinin sürdürülemez bir iç borç dinamiğinin
oluşmasına ve başta kamu bankaları olmak üzere mali sistemde sağlıksız yapının ve diğer yapısal
sorunların kalıcı bir çözüme kavuşturulamamış olması yatmaktadır. Uzun dönemli yapılan bu
tahlillere göre kamu kesimi toplam borç stokunun GSMH’ ya oranı 1990 dan 1999 gelene kadar
yüzde 29 dan yüzde 61 e çıkmıştır. İç borçlarda ise ayni oran yüzde 6 dan yüzde 42 ye çıkmış
bulunmaktadır. Bu gelişmeler ise kamu açıklarının artmasının sebebini teşkil ederken, reel faiz
oranlarının yüksek kalmasına ve borç-faiz kısır döngüsünün çalışmasına yol açmıştır. Faiz
giderlerinin yüksek maliyetli iç borçlanma ile karşılanması, faiz giderlerinin bütçe içindeki payını
tahammül sınırlarının üstüne çıkartmıştır. Kamu kesiminin likidite talebinin devamlı bir şekilde
artması ve giderek daha yüksek maliyetlerle karşılanır duruma gelmesi ise, bankacılık kesiminin
dengelerini bozmuş, kamu bankalarını görev yapamaz hale getirirken, özel bankalarda reel kesimi
desteklemek yerine kaynaklarının önemli kısmını yüksek reel faizlerle kamuya transfer eder
duruma getirmiştir.
Bu gelişmeler ile hazırlanan Güçlü Ekonomiye geçiş Programının temel amaç ve araçları,
ekonominin yeniden yapılandırılması ve istikrarın kalıcı kılınmasına yöneliktir. Buna göre “yeni
programın temel amacı kur rejiminin terk edilmesi nedeniyle ortaya çıkan güven bunalımı ve
9
istikrarsızlığı süratle ortadan kaldırmak ve eş anlı olarak bu duruma bir daha geri dönülmeyecek
şekilde kamu yönetiminin ve ekonominin yeniden yapılandırılmasına yönelik alt yapıyı
oluşturmaktır”.5 Bu temel ilkeler çerçevesinde, yeni program dalgalı kur sistemi içinde
enflasyonla mücadeleyi kesintisiz ve kararlı biçimde sürdürmeyi, bankacılık sektöründe kamu ve
TMSF bünyesindeki bankalar başta olmak üzere hızlı ve kapsamlı bir yeniden yapılandırmayı,
böylece bankacılık sektörü ile reel kesim arasında sağlıklı bir ilişki kurmayı, kamu finansman
dengesini bir daha bozulmayacak biçimde güçlendirmeyi, toplumsal uzlaşmaya dayalı, adil ve
enflasyon hedefi ile uyumlu bir gelir politikası sürdürmeyi ve bütün bunları etkinlik, esneklik ve
şeffaflık ile sağlayacak yapısal unsurların yasal alt yapısını oluşturmayı alt hedefler olarak
seçmiştir. Nihai amaç olarak ise, ekonomide büyümeyi, yatırım ve istihdamı arttırarak halkın
refah düzeyini kalıcı bir biçimde yükseltmektir. Türkiye’nin en kısa sürede enflasyon sorununu
kalıcı bir biçimde çözmesi, kamu dengesini sağlıklı bir yapıya kavuşturması ve istikrarlı bir
büyüme ortamına girmesi için bu programın nihai hedefinin ekonomide böyle bir yapısal
dönüşümü gerçekleştirmektir.
Bu hedefleri gerçekleştirmek üzere 4 ana alanda yapısal yenilenmeler yapmak üzere yasal
düzenlemeler yapılacağı planlanmıştır. Bu alanlar şu şekilde sıralanmıştır;
-Mali sektörün yeniden yapılandırılması,
-Devlette şeffaflığın arttırılması ve Kamu Finansmanının güçlendirilmesi,
-Ekonomide rekabetin ve etkinliğin arttırılması,
-Sosyal dayanışmanın güçlendirilesi.
Mali sektörle ilgili olarak genellikle bankalar ile ilgili düzenlemeler gündeme getirilmiştir.
Bu cümleden olarak gerek kamu bankaları ve TMSF kapsamında buluna bankalarla ve gerekse
özel bankalarla ilgili olarak birleştirme, tasfiye,satış, mali bünyelerinin kuvvetlendirilmesi ve
TMSF kapsamına alma gibi işlemleri sayılabilir.
Devletin şeffaflığını arttırıcı ve kamu finansmanını güçlendirici düzenlemeler
çerçevesinde KİT’ lerin ve kamu bankalarının görev zararlarının ortadan kaldırılması ve görev
zararı meydana getirecek uygulamalardan vazgeçilmesi, devletin borçlanma sisteminin ve
idaresinin yeniden düzenlenmesi ve bütçe içindeki ve dışındaki fonların tasfiye edilmeleri
sayılmaktadır.
Ekonomide rekabeti ve etkinliği arttırıcı düzenlemeler çerçevesinde şeker, tütün,doğal gaz
gibi kanunların çıkarılması sayılabilir.
Programın diğer bir önemli hedefi de reel ekonomiye yönelik bir kısım düzenlemeler ve
tedbirlerle ilgili olanlardır. Bunlar daha çok ihracatın arttırılmasına ve doğrudan yabancı
sermayenin gelişini teşvik etmekle ilgidir.
Ekonominin giderek iyileşme sürecine girmesiyle yılın ikinci yarısından itibaren
büyümenin tekrar pozitife döneceği ve yılın tamamında GSMH’ nın yüzde 3 küçüleceği
hedeflenmiştir.
Dalgalı kura girilmesi dolayısıyla enflasyon oranlarındaki artışın TEFE’ de yüzde 57.6
TÜFE’ de 52.5olacağı ve yıl sonuna doğru aylık olarak yüzde 2 civarında bir artış göstereceği
hedeflenmiştir.
Makro ekonomik politikalar içinde faiz kamu kesiminin harcamalarda azami tasarrufa
gideceği ve özellikle faiz dışı harcamalarda azami tasarruf ve disiplin sağlanması ve 2000’ de
GSMH’ nın yüzde 3’ü olan faiz dışı fazlanın 2001’ de yüzde 5.5’e çıkartılması önem arz
etmektedir.
Program bütünüyle Avrupa Birliği Ulusal Programı ile uyumlu hala getirilmiş ve onun
devamını ve ekonomik boyutunu teşkil etmiştir. Programda bankacılık kesimine ayrı bir önem
verilmiştir.
Yeni ekonomik programda üç aşama söz konusudur. Bu aşamalar şu şekildedir: Birinci
aşamada, bankacılık sektörüne ait tedbirler kısa zamanda alınarak kriz ortamından çıkması
hızlandırılacaktır. Bu cümleden olarak hem fondaki bankalarla ilgili düzenlemeler yapılacağı,
hem özel sektöre bankalarının bünyesinin kuvvetlendirilmesi için tedbirler alınacağı, ve hem de
5
Güçlü ekonomiye Geçiş Programı, www.hazine.gov.tr paragraf 27.
10
kamu bankalarıyla ilgili bir kısım yeni düzenlemeler getirileceğinden söz edilmektedir. Kamu
bankalarıyla ilgili yeni düzenlemeler daha çok birleşmelerle ve ortak yönetimle ilgili tedbirler
şeklindedir. İkinci aşamada, özellikle oldukça fazla yükselmiş olan faiz ve döviz kurlarını, belirli
bir süre içinde istikrara kavuşturulmak üzere tedbirler alınacağı ve böylece ekonomik birimlere
orta vadeli bir perspektif kazandırılacağı düşünülmektedir. Üçüncü aşamada ise, makro ekonomik
dengeler kurularak ekonomide yılın ikinci yarısından itibaren istikrarlı büyüme ortamı
sağlanacaktır. Ancak birinci yarıyıldaki daralmalar nedeniyle yılın tümünde yüzde 3 civarında
küçülme olacaktır.
Program etkin ve hedeflerden taviz vermeden uygulanmış olmasına rağmen, büyüme
açısından uygulama sonuçları, hedeflerden çok sapmış olduğunu göstermektedir. Devlet İstatistik
Enstitüsü’ ün 2001 yılı üç aylık dönemler itibariyle açıklamış olduğu GSMH rakamlarına göre,
büyüme her üç dönemde de negatif olmuştur. Büyüme oranları Birinci üç aylık dönemde –4.4,
ikinci 3 aylık dönemde –11.4, Üçüncü 3 aylık dönemde ise –8.5 ve 9 aylık dönemde ise –8.3
olarak gerçekleşmiştir. Bu oranlar programlanan ve hedef alınan ortalama –3 oranından oldukça
yüksektir.
Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı hazırlanırken kamu kesiminin dış ve iç borç stoklarının
ekonomik makro dengeleri çok bozduğu ve sürdürülemez iç borç dinamiğinin ortaya çıktığı
belirtilmiştir. Program döneminde de iç ve dış borç stoklarındaki artışlar hızlı bir şekilde devam
etmiştir. Nitekim, 1999 sonunda 22.9 katrilyon olan iç borç toplamı 2000 yılında yüzde 58.9
artarak 36.4 katrilyona ve 2001 Ekim ayı sonunda ise yüzde 200.3 artarak 109.3 katrilyona
çıkmıştır. Ayni dönemde kamu ve özel sektörün toplam dış borcu, 1999 yılında yüzde 6.7
oranında artarak 103.4 milyar dolar, 2000 yılında da yüzde 13.9 oranında artarak 117.8 milyar
dolar olmuştur. 2001 yılının haziran ayı sonu itibariyle dış borç stoku 111.9 milyar dolar olup
2000 yılına göre bu dönemde yüzde oranında azalış olmuştur6.
Bu stratejiler çerçevesinde enflasyonla mücadele devam edecek, Şubat ve Mart aylarında yüksek
gerçekleşecek olan enflasyon giderek düşecek ve yılın son aylarında yüzde 2’ nin altına
çekilecektir.
Burada zannediyorum, gözden kaçırılmaması gereken önemli bir husus, Türkiye’de
enflasyon bünyesinin iyi analiz edilmemesidir. İstikrar programını hazırlanmasında enflasyon
oranı maliyet ve talep unsurlarının etkilerinin analiz edilmesine ihtiyaç bulunmaktadır. Döviz
kurlarında meydana gelen artışların etkisi bir an için ihmal edilirse, Maliyet unsurlarının dışındaki
sebeplerin, özellikle de
talepten kaynaklanan sebeplerin enflasyon üzerindeki etkisi daha
yüksektir. Türk parasının büyük değer kaybetmesi ve TL’ nin prestij kaybından dolayı
ekonomide dolara olan talebin ve iç piyasada dolarla yapılan işlemlerin artması dolardaki fiyat
değişmelerinin enflasyon üzerinde baskın tesir meydana getirmektedir. Enflasyonla mücadelede,
maliyet enflasyonun toplam enflasyon üzerindeki etkisi analizlerle detaylı olarak belirlenmeden
alınan tedbirlerden dolayı
enflasyon hedeflerinin tutturulmasında yeteri kadar
başarı
sağlanamamaktadır. Onun için, bu dönemde özellikle maliyet enflasyonu ile ilgili analizlere daha
fazla geniş yer vermeleri ve enflasyonla ilgili hedefleri ve tedbirleri buna göre almaları gerekir.
Aksi takdirde önümüzdeki dönemde yine hedeflerin şaşması mukadder olacaktır. Nitekim Güçlü
Ekonomiye Geçiş Programında 2001 yılı için TEFE yüzde 57.6, TÜFE yüzde 52.5 olarak
planlanmış olmasına rağmen Kasım 2001 ayı itibariyle yıllık bazda bu oranlar sırasıyla yüzde 84.5
ve 67.3 olarak gerçekleşmiştir. Programa göre yılın ikinci yarısında aylık enflasyon yüzde 2’ nin
altına düşeceği beklenirken bu oranlar beklenenin çok üstünde çıkmıştır. Mesela Eylül, Ekim ve
Kasım aylarında TÜFE sıra ile 5.4, 6.7, ve 4.2, TEFE ise 5.9, 6.1, ve 4.2 0larak gerçekleşmiştir.
Güçlü ekonomiye Geçiş Programının önemli hedeflerinden birisi de bankacılık kesiminde
yapılacak düzenlemeler yanında MB’ nın para politikaları ile ilgili uygulamalarında enflasyonu
düşürücü tedbirler getirmesidir. Büyüme ile enflasyon arasında negatif bir korelasyon bulunduğu
varsayımından hareketle MB’ sına enflasyonla mücadelede önemli görevler yüklenmek
istenmiştir. MB’ nin bağımsız para politikası uygulayabilmesi içinde bankanın bağımsız statüye
kavuşturulması hedeflenmiş ve bununla ilgili yasal düzenlemeler yapılmıştır. Uygulama sonuçları
6
2001 yıllık Ekononmik Rapor. Maliye Bakanlığı, Ankara.s 93 ve devamı.
11
göstermiştir ki, MB’ sının para tabanını esas alan para politikası kısa vadede ekonomide talep,
üretim, istihdam ve ücret ödemeleri ile ilgili olumlu sonuçlar doğurmakla birlikte orta ve uzun
vadede sadece enflasyonu artırmakta ve katma değer üzerinde olumlu sonuçlar doğurmamaktadır.
Bu bakımdan büyümenin sağlanmasında enflasyonu düşürücü para politikalarının önemli hale
geldiğinden, uygulanacak para politikasının enflasyonu düşürmeye odaklanması savunulur hale
gelmiştir. Türkiye’de Güçlü Ekonomiye Geçiş Programının uzantısı olarak 2002’ den itibaren
MB’ nın en önemli hedefinin enflasyonu düşürmek üzere politika geliştireceği ve bunun için de
Enflasyon Hedeflemesine gidileceği kararlaştırılmış ve bu politikayla ilgili çalışmalara
başlanmıştır.
Enflasyon Hedeflemesi: MB’ nın Bir oranı veya bir aralığı enflasyon hedefi olarak alıp,
bu çerçevede fiyat istikrarını sağlamak üzere görevlendirilmesi ve bunun için de politika ve
uygulamalar geliştirmesi faaliyetlerini kapsayan enflasyon hedeflemesi için ilk yapılması gereken
husus MB’ nın bağımsız bir statüye kavuşturulmasıdır. Son yıllarda hem
gelişmiş ve
sanayileşmiş ve hem de gelişmekte olan bir kısım ülkelerde enflasyon hedefine gidilmiş ve bir
kısım uygulamalar hala devam etmektedir. Enflasyon hedeflemesi ile ilgili para politikasın
uygulayan ülkelerin başında Yeni Zelanda gelmiştir. Bu ülkeyi Avusturya, Kanada, Finlandiya,
İsveç, İngiltere gibi sanayileşmiş ülkeler de enflasyon hedeflemesine geçmişlerdir. Enflasyonun
doğrudan hedeflenmesi rejimine dayalı para politikasının gelişen ülkelerde ne derece başarılı
olabileceği tartışma konusu olmasına rağmen, Şili, İsrail, Meksika, ve Brezilya gibi gelişmekte
olan ülkeler bu programı uygulamaya devam etmektedirler7.
Doğrudan enflasyon hedeflemesine gidebilmek için ekonominin bir kısım şartlara sahip
olması gerekmektedir. Her şeyden önce MB Bağımsız bir statüye kavuşturulması ve yalnızca fiyat
istikrarını sağlamayı tek hedef olarak alması, başka hedefler belirlememesi gerekir. Oysa gelişen
ve bütçe açığı ve yoğun borç tazyiki altında olan ülkelerde MB daha büyüme, kur
politikası,istihdam gibi diğer hedefleri göz ardı etmesi mümkün olamamaktadır. Oysa bu
ülkelerde belli büyüme oranının tutturulması belli döviz kurunun tutturulması, istihdam seviyesi,
ücretlerin genel seviyesi, finansal piyasaların istikrarı, uluslar arası ticarette rekabetin arttırılması
gibi çok sayıda hedef, doğrudan enflasyon hedeflemesi ile çelişmektedir. Burada önemli diğer bir
husus da enflasyon hedeflemesinde tek bir hedefin mi alınacağı, yoksa bir aralığın mı hedef olarak
alınacağıdır. Bunun yanında enflasyon oranlarının makul bir düzeye çekilmiş olmasının ayrı bir
önemi bulunmaktadır. Genellikle enflasyon hedeflemesi programı uygulayan ülkelerde enflasyon
oranı tek rakamlıdır. Yani önce enflasyon belli ve makul oranlara çekilmekte, daha sonra bu
program uygulanmaktadır. Bunun içinde enflasyonu doğru ve tam bir biçimde tahmin edecek
enflasyon modellerin geliştirilmiş olmasına ihtiyaç vardır. Mali piyasaların gelişmiş olması da
doğrudan enflasyon hedeflemesi için önem arz etmektedir.
Güçlü Ekonomiye Geçiş Programının ana politika ve hedefleri, yukarıda da açıklandığı gibi,
bozulan makro dengeleri yeniden kalıcı bir biçimde kurarak düşük enflasyon düzeyinde istikrarlı
bir büyüme sürecinin yaratılması ve globalleşen Dünya Ekonomisine ve Avrupa Birliğine entegre
olmasını sağlamak üzere rekabet gücünü arttırmaya yönelik bulunmaktadır. Bunun için gerek
kamuya ve gerekse özel teşebbüslere ait kuruluşların mali bünyelerinin, organizasyonlarının,
ölçek ve teknolojik düzeylerinin rekabet edebilir hale getirilmesine dair tedbirler alınmaktadır. Bu
tedbirler sonucunda Genelliklede Türkiye’deki üretici kuruluşların daha sağlam bünyelere sahip
olabilmeleri için küçülme yolu tercih edilmiştir. Rekâbet olanaklarının arttırılması için ekonomik
ölçeklerin büyütülmesi gerekirken,krizin çıkmasından buyana şirketlere yapılan tavsiyeler
küçülme ve daralma yönünde olmuştur. Türk iş aleminde yapılan açıklamalardan anlaşıldığına
7
- Enflasyonun Doğrudan Hedeflenmesi Politikası ve Bazı Ülke Deneyimleri.
A. Karasoy, M. Saygılı.C. Yalçın. TCMB Araştırma Genel Müdürlüğü,Ankara
1998. www.tcmb.gov.tr/yayınlar/araştırma yayınları.
-Sami Keşkek “Ok Hedefi Vurabilecek mi?. Activeline Yıl 2 sayı 18,Eylül
2001,sayfa 14.
12
göre bu tavsiyelerin etkisi kendisini göstermiş ve bir çok müteşebbis kendi teşebbüslerini
küçültme yönünde kararlar alarak uygulamaya koymuştur.
Halbuki küreselleşmenin en açık sonucu, dünya üzerinde çok uluslu şirketlerin birleşmeleri
ve daha büyük ölçekler haline gelmeleridir. Son yıllarda sadece Avrupa’da şirket birleşmelerinin
hacmi trilyon Dolarla ifade edilmektedir. Günümüzde de şirket birleşmeleri çeşitli sektörlerde
devam etmektedir. Bu birleşmeler sonucunda Dünyamızda küreselleşmeyle birlikte rekabet
azalmakta, bunun yerine oligopol piyasaları hakim hale gelmektedir. Türkiye gibi gelişmekte olan
ülkelere yapılan tavsiyelerde ise tam aksine ekonomik birimlerin büyümeleri yerine
küçülmeleridir. Bunun içindir ki, küçük ve orta boy işletme((KOBİ) ler daha fazla ve daha kolay
teşvik edilmektedirler. Dünya Bankası, Avrupa İskan ve Kalkınma Bankası gibi kuruluşların proje
kredilerinden KOBİ’ lerin daha kolay kredilendirilmesinin gerçek nedenleri bunlardır. Halbuki
Türkiye’nin globalleşen ekonomik ilişkilerde rekabet imkanlarının arttırılması için ekonomik
ölçeklerinin büyütülmesine gerek bulunmaktadır.
Türkiye gibi gelişen ülkelerde eğer Dünya Bankası, IMF veya hakim ekonomiler veya
bloklara bağlı olarak bir kısım politikalar geliştiriliyor ise, bu politikalar bu kesimlerin görüş ve
tercihleri ile hazırlanmak durumundadır. Ancak, çeşitli ekonomik zorluklar ve özellikle de
sermaye ve teknoloji ihtiyacı içinde olan gelişmekte olan ekonomilerde, ister istemez bu
kuruluşlara bağlı bir kısım politikalar geliştirmeleri söz konusu olmakla birlikte, bütün bunlara
rağmen yine de bunların tesirlerini azaltacak bir ulusal politika oluşturulması ihtiyacı içinde
bulunmakta olduklarını söylemek gerekir.
13
Download

İndir - Prof. Dr. Ahmet Mucip GÖKÇEN