Hakemli Makale
GÖÇÜN İNCELENMESİNDE SOSYAL PSİKOLOJİK BAKIŞIN
ÖNEMİ: BULGARİSTAN GÖÇMENLERİ ÖRNEĞİ
Importance of a Social Psychological Viewpoint in the Analysis of Migration: The
Example of Immigrants From Bulgaria
M. Ersin Kuşdil*
Öz
Bu makalede, ülkemizdeki göç araştırmalarının temel varsayımları, 1989 yılındaki Zorunlu
Göç sonrasında Türkiye’ye yerleşen Bulgaristan göçmenleri örneği üzerinden irdelenmektedir.
Konuya genellikle “asimilasyoncu” ve “bireyci” bir bakışla yaklaşan bu araştırmaların göçler
sonucu ortaya çıkan kültürel çeşitlenme ve değişimi gözden kaçırdıkları görüşünden hareketle,
birey-grup-toplum üçlüsü arasındaki etkileşimlere odaklanan sosyal psikolojik yaklaşımların
alana getirebileceği yararlar ele alınmaktadır. Bourhis’in göçmen grup ile ev sahibi grubun
kültürleşme stratejileri arasındaki uyuşma düzeyini açıklama amacıyla geliştirdiği Etkileşimli
Kültürleşme Modeli’nin göç olgusunun dinamik doğasını anlamak açısından bir değer taşıdığı
düşünülmektedir. Makalede öncelikle ana akım açıklamaların kısıtlılıkları ele alınmakta,
ardından da, zorunlu göç nedeniyle ülkemize gelen Bulgaristan göçmenleri üzerine yapılmış
çalışmalar Bourhis’in modeli kullanılarak incelenmektedir. Sonuç olarak, Bulgaristan
göçmenleri genelde olumlu sayılabilecek bir kültürleşme deneyimi yaşıyor olsalar da, sürecin
sorunsuz yürüdüğü savı tümüyle geçerli görünmemektedir.
Anahtar Sözcükler: Kültürleşme, Zorunlu göç, Bulgaristan göçmenleri, Kültürleşme
modelleri, Sosyal psikoloji
Abstract
In this article, the basic assumptions behind the migration research in Turkey are examined
by focusing on the example of immigrants from Bulgaria, who were subjected to a forced
immigration in 1989. By depending on the argument that this line of research that approaches
to the issue with an “assimilationist” and “individualistic” manner tends to disregard the
cultural diversity and change arising as a consequence of migrations, the benefits of a social
psychological approach that focuses on the interactions between the triad of individual, group,
and society are discussed. It is suggested that Bourhis’ Interactive Acculturation Model that
aims to explain the level of concordance between the acculturation strategies of the immigrant
* Uludağ Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Psikoloji Bölümü, Doç. Dr. / [email protected]
Eğitim Bilim Toplum Dergisi / Cilt:12 Sayı:48 Güz: 2014 Sayfa: 149-168
Education Science Society Journal / Volume:12 Issue:48 Spring: 2014 Page: 149-168
149
Göçün İncelenmesinde Sosyal Psikolojik Bakışın Önemi: Bulgaristan Göçmenleri Örneği
group and the host society has a value for understanding the dynamic nature of the migration
issue. In the article, the shortcomings of the mainstream explanations are discussed first, and
then the studies on the immigrants from Bulgaria who were subjected to a forced migration are
re-evaluated within the framework of Bourhis’ model. As a conclusion, though the immigrants
from Bulgaria seem to have experienced a rather positive acculturation experience, the assertion
that the process is problem-free is not fully valid.
Key words: Acculturation, Forced migration, Immigrants from Bulgaria, Acculturation
models, Social psychology
150
Günümüz dünyasının en önemli sorunlarından biri haline gelmiş olan
göç olgusuna yönelik bilimsel incelemelerin, göç sürecinde ortaya çıkan
travmatik sonuçların anlaşılması ve çözümlerinin üretilmesi açısından özel
bir önem taşıdığı açıktır. Ahlaki açıdan bakıldığında, göç, sosyal bilimcilerin
görmezlikten gelmelerinin ya da başkalarına devretmelerinin olanaksız
olduğu konulardan biridir. Ek olarak, bu olgu, sosyal bilimciler için farklı bir
önem de taşımaktadır. Giderek çeşitlenen yönleriyle göç olgusu, sosyal bilim
disiplinlerinin uzun yıllardır üzerinde çalıştıkları temel sorunsallara yanıt
getirebilecek yeni gözlemlere olanak sağlaması açısından oldukça cazip bir
çalışma alanı oluşturmaktadır. Özellikle, insan grupları arasındaki gerilim ve
çatışma içeren ilişkilerin kavranması yönünden yaklaşıldığında, göç olgusunun
hem “kronik” hem de “akut” nitelikli etnik, dinsel ve kültürel uzlaşmazlıkların
analizinde taşıdığı değer büyüktür. Başka bir deyişle, göç örnekleri, insan
deneyimi üzerinde eşsiz gözlem şansları sunan, araştırmacının müdahalesi
dışında oluşmuş “deneysel koşullar” gibi değerlendirilebilirler. Bu olanakların
değerlendirilmesi ise, tekil göç örneklerinin kendi içinde incelendiği sınırlı
araştırmalardan çok, karşılaştırmalı analizlere zemin sağlayan bilimsel
yaklaşımların kullanıldığı daha kapsamlı çalışmalarla mümkün olacaktır.
Gerek kökleşmiş toplumsal sorunların, gerekse temel bilimsel sorunsalların
çözümünde anahtar rol oynayabilecek olan göç araştırmalarının ülkemizde
çok da gelişmiş bir çalışma alanı oluşturduğunu söylemek güçtür. Yapılan
çalışmaların çoğu kez olgunun spekülatif tarzda bir tasviri olmaktan
uzaklaşamadığı görülmektedir. Göçün yarattığı psikolojik ve sosyal sorunlarla
ilgili araştırmalar ise çok az sayıdadır. Bu durum, 1989 yılında, yüzyıllardır
Bulgaristan topraklarında yaşamakta olan Türklerin sürülmesini hedefleyen
Zorunlu Göç’ün sonuçlarıyla ilgili analizler için de geçerlidir. Öncelikle, konu
üzerindeki bilimsel çalışmaların önemli bir kısmının oldukça yakın zamanlara
ait olması, olgunun o dönemlerde yeterince incelenmediğini göstermektedir.
Bulgaristan göçmeni yaklaşık 200 Türk öğretmenin değer yönelimlerinin
M. Ersin Kuşdil
yerli öğretmenlerin değer yönelimleriyle karşılaştırıldığı yüksek lisans tezim
kapsamında kaynak taraması sırasında (Kuşdil, 1991), bu konuda ulaşabildiğim
bilimsel nitelikli araştırmalar sınırlı sayıdaydı (örn., Toğrol, 1990; Baltaş ve
Baltaş, 1990). Son yıllarda konuya yönelik ilginin artmış olduğu anlaşılmakla
birlikte, araştırmaların Bulgaristan göçmenlerinin Türkiye’deki yerleşim
ve çalışma koşullarıyla ilgili demografik ve iktisadi unsurlara ağırlık veren
çalışmalar olduğu (örn., Bayraklı, 2007; Karakılıç, 2007), sürecin yarattığı
toplumsal sorunların az sayıdaki çalışmayla ele alındığı görülmektedir.
Rastlanabilen çalışmalar ise, ağırlıklı olarak sosyolojik nitelikli analizlerdir
(örn., Çağlayan, 2007; Kolukırık, 2006). Bulgaristan göçmenlerinin yeni
toplumsal yapıya uyum ve kimlik sorunları bu çalışmalarda belli bir ölçüde
ele alınmış olmakla birlikte, yaşadıkları psikolojik sorunlarla ilgili olarak
yürütülmüş araştırma sayısı sınırlıdır.
Tarih boyunca sayısız göçe sahne olmuş coğrafyamızda göç konusunun sınırlı
biçimde ele alınmasının nedenleri başlı başına ayrı bir tartışma konusu olsa
da, ülkemiz sosyal bilimcilerinin söz konusu olguya yönelik tavırlarının bu
eksiklikte önemli bir payı bulunduğuna değinmekte yarar vardır. Tarihsel
süreç içinde çok sayıda insanın Anadolu topraklarına akışı ülkemiz sosyal
bilimcileri tarafından genellikle “asimilasyoncu” bir perspektif doğrultusunda
incelenmiş, zaten çoğu durumda dil, din, etnik köken ve ortak tarih unsurları
üzerinden ev sahibi kültürle hatırı sayılır benzerlikler sergileyen bu grupların
“sonunda yuvaya dönmüş oldukları” ve “süreç içinde bir şekilde ana kültüre
uyum sağlayacakları” varsayılmıştır. Böyle bir bakış açısının konunun
öneminin anlaşılmasına ve üzerinde çok yönlü araştırmalar yürütülmesine
engel olacağı açıktır.
Sosyal bilimcilerin “değerden bağımsız” analizler gerçekleştirmelerinin
olanaksız olduğu, yaşadıkları ülkelerdeki kültürel inanç sistemlerinden ve
baskın ideolojiden kaçınılmaz biçimde etkilendikleri gerçeği göz önüne
alındığında, yukarıdaki varsayımların nereden kaynaklandığını anlamak
zor değildir. Anadolu insanının binlerce yıl içinde geliştirmiş olduğu kültür,
zorda kalmış her insana yüzyıllardır bir “yuva”, bir “güvenli liman” sağlama
açısından dünya üzerinde benzersiz sayılabilecek bir örnek oluşturmaktadır.
Göçlerle topraklarımıza gelen grupların diğer coğrafyalardaki örneklere
kıyasla, var olan toplumsal yapıya gerçekten de daha kolay uyum sağlamış
olmaları, sanki sosyal bilimcileri yukarıda ifade edilen “asimilasyoncu”
yanlılık doğrultusunda düşünmeye itmekte gibidir. Oysa böyle bir yanlılık, ev
sahibi Anadolu kültürünün “statik” ve “dominant” bir yapı gibi görülmesine
neden olmakta, bu kültürün zaten yüzyıllardır farklı kültür gruplarının bir arada
151
Göçün İncelenmesinde Sosyal Psikolojik Bakışın Önemi: Bulgaristan Göçmenleri Örneği
yaşamasından oluşan çeşitlilik içinde, “çok kültürlü” bir anlayış temelinde
biçimlenmiş olduğu gerçeğinin göz ardı edilmesini beraberinde getirmektedir.
Daha da önemlisi, bu anlayış, göçmenlerin kendi kültürel öğelerini taşımaları
yoluyla Anadolu toplumsal yapısı içinde gerçekleşmesi kaçınılmaz olan
kültürel çeşitlenme ve değişimi gözden kaçırmamıza yol açmaktadır. Ek
olarak, bu “sistemci, asimilasyoncu” yaklaşım, bazı durumlarda mübadele
biçiminde de gerçekleşmiş olan göçlerin Anadolu kültürünü (ve diğer göç
veren kültürleri de) nasıl ve hangi yönleriyle yoksullaştırdığının anlaşılmasını
da güçleştirmektedir. Örneğin, 1989 sonrasındaki dönemde Bulgaristan’da
yaşanan toplumsal problemlere ilişkin ayrıntılı bir değerlendirmede Atasoy
(2007:18-19), bu ülkenin Türklerin göçe zorlanmasının ardından hem ciddi
ekonomik zorluklarla, hem de etnik ve dini gerginliğin artması gibi önemli bir
sorunla karşı karşıya kaldığına işaret etmektedir.
152
Ülkemizdeki psikoloji araştırmacılarının göç olgusuna yaklaşımları diğer
sosyal bilim disiplinlerde rastlanandan çok da farklı değildir. Konu üzerindeki
çalışmalar genellikle ya betimsel tarzda bir ruh sağlığı durum tespitiyle
(örn., Yenilmez, Ayrancı, Topal, Aksaray, Seber ve Kaptanoğlu, 2007) ya
da göçmenlerin stresle başa çıkmalarında önemli bir faktör olarak görülen
sosyal destek sistemlerinin (genellikle de aile ve akrabalık ilişkilerinin)
incelenmesiyle sınırlıdır (örn., Toğrol, 1990; Baltaş ve Baltaş, 1990). Bu tür bir
yaklaşım içinde, Batı, özellikle de ABD psikolojisinde de yakın döneme dek
etkili olmuş baskın anlayışın etkilerinin bulunduğunu sezmek zor değildir. Söz
konusu varsayımlar yine “asimilasyoncu ve bireyci” tonlar taşımakta, bireyin
içinde yaşadığı topluma “uyum sağlamaya çalışması gerektiği” yönündeki
beklentileri beraberinde getirmektedir. Böyle yaklaşıldığında, göç deneyimiyle
birlikte beliren psikolojik sorunların birey bazında, “işlevsel olmayan başa
çıkma stilleri” kullanılmasına dayandırılarak anlaşılmasından başka bir çözüm
yolu kalmamaktadır. Bu anlayış, “topluma uyum” sorumluluğunu tümüyle
göçmenin omuzlarına yüklenmekte, zorlanan göçmenin bazı yönlerden (dil
ve “oryantasyon” kursları, istihdam ve yerleşim konusundaki yardımlar
vb.) desteklenmesi dışında, ev sahibi toplumun göçmene yönelik bakışının
iyileştirilmesi doğrultusunda herhangi bir düzenleme önerilmesine gerek
duymamaktadır. Tüm bu desteklere karşın “uyum sağla(ya)mayan” göçmenler
ise, “sorunlu ya da yetersiz bireyler” olarak etiketlenebilmektedirler.
Oysa Batı psikolojisi içinde konuya yönelik olarak son dönemlerde beliren
itirazlar temelinde gerçekleştirilen araştırmalar, göç sonrasında ortaya
çıkan psikolojik sorunların çoğu durumda yalnızca bireysel analizlerle
kavranamayacağına, göç edilen toplum içindeki bazı karakteristiklerin
M. Ersin Kuşdil
psiko-sosyal uyum üzerinde ciddi ölçüde belirleyici olabileceğine işaret
etmektedirler. Örneğin, “çok kültürlü” bir yaşam tarzını benimseyen
toplumlarda göçmenlerin çok daha az sorunla karşılaştığına yönelik bulgulara
ulaşılmış olması (örn., Berry, 2005), konuyu “indirgemeci” bir biçimde ele
almanın yanlışlığını açıkça hissettirmektedir. Böyle yaklaşıldığında göç
olgusu da, neredeyse tüm sosyal olgularda olduğu gibi, birey–grup–toplum
(yani, göçmen–göçmen topluluğu–yerleşilen toplum) bağlantısı kurulmadan
bütüncül biçimde kavranması mümkün olmayan bir özellik taşımaktadır.
Göç olgusuna yönelik bu tür tek yönlü bakış açılarının bazı alternatifleri ise,
sosyal psikoloji alanından gelmektedir. Sosyal bilim dalları içinde görece
genç bir disiplin olan sosyal psikoloji, bireylerin toplumsal davranışlarının
nedenlerine yönelik analizini birey-grup-toplum üçlüsünün dinamik biçimde
oluşturduğu bağlamlar üzerinden gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Bu şekilde,
salt bireye indirgenmiş yaklaşımların sınırlayıcılığından uzaklaşılmakta,
sosyal davranışların birey ve grup arasındaki dinamik etkileşim süreci içinde
incelenmesi mümkün olabilmektedir. Böyle bir yaklaşım, hem bireyler arası
farklılıkları, hem de grup düzeyindeki benzerlikleri araştırma açısından geniş
olanaklar yaratabilmektedir.
Elinizdeki makalede, göçün birey ve gruplar üzerindeki etkileri konusunda
yapılacak araştırmalar kapsamında değerlendirilebileceğine ve yukarıda
ifade edilen metodolojik sorunların giderilmesine fayda sağlayacağına
inandığım sosyal psikolojik bir yaklaşımı tanıtmayı amaçladım. Bu tanıtıma
geçmeden önce, göç ve etkileri konusundaki psikoloji alanındaki klasik
yaklaşım doğrultusunda getirilmiş açıklama ve bulguları gözden geçirmek,
olguya sosyal psikoloji perspektifinden yaklaşmanın neden önemli olduğunu
göstermesi açısından fayda sağlayacaktır.
Göç ve Psikolojik Sorunlar Arasındaki Bağlantıya Yönelik Psikolojik ve
Psikiyatrik Açıklamalar
Göç ve psikolojik sorunlar arasındaki ilişki üzerinde yapılan araştırmaların
tarihçesi 1930’lara kadar uzanmaktadır. Araştırmalar, bazı önemli istisnalar
bulunmakla birlikte, göçmenlerin çeşitli ruhsal rahatsızlıklara yakalanma
olasılıklarının diğer insanlara göre fazla olduğuna işaret etmektedirler.
Bu ilişki, özellikle, genel olarak kişinin gerçeklikle bağlantısının kopması
biçiminde kendini gösteren bir psikoz türü olan şizofreni hastalığı açısından
oldukça güçlüdür Örneğin, bugün bir klasik sayılan araştırmasında, Odegaard
(1935, akt., Bhugra ve Arya, 2005:135) ABD’deki Norveçli göçmenler
arasında şizofreni hastalığına yakalanma oranının Norveç nüfusunda görülen
153
Göçün İncelenmesinde Sosyal Psikolojik Bakışın Önemi: Bulgaristan Göçmenleri Örneği
oranın daha üstünde olduğunu saptamıştır. Odegaard’ın bulguları, konuyla
ilgili farklı açıklamaların ortaya çıkmasına yol açmış, göç ve psikozlar
arasındaki ilişkinin nedenleri mercek altına alınmıştır. Sonraki dönemlerde
yapılan araştırmalar, şizofreni gibi, genetik yönü çok güçlü olan bir hastalığa
yakalanma konusunda bile ciddi etnik köken farklılıkları bulunabileceğine de
işaret etmişlerdir. Kinzie (2006:579) tarafından gerçekleştirilen bir literatür
taramasında, Hollanda’daki göçmen grupları arasında şizofreni hastalığına
yakalanma olasılığının Faslı, Surinamlı ve Hollanda Antilleri’nden gelen
göçmenlerde Türk ve Batı Avrupalı göçmenlere göre çok daha yüksek
olduğuna işaret edilmektedir. Kinzie, aynı taramada, İsveç’te şizofreni benzeri
psikozlara yakalanma sıklığı en yüksek olan göçmenlerin Doğu Afrika
kökenliler olduğu yönündeki bulguları aktarmaktadır.
154
Şizofreni gibi psikozlar dışındaki rahatsızlıklarla ilgili çalışmaların bulguları
daha az netlik içermektedir. Göçmen olmanın depresyon ve kaygı bozukluğu
gibi nevrotik türden ruhsal rahatsızlıklara yakalanma olasılığını arttırıp
arttırmadığına yönelik bir değerlendirme sunan Argyle (1994:274), İngiltere’de
göç yoluyla yerleşmiş olan etnik grupların yerli nüfusla karşılaştırılmasını
içeren araştırmaların bulgularına dayanarak, göçmenlerin yerlilere göre
daha yüksek oranlarda bu tür hastalıklara yakalandıklarını belirtmiştir. Öte
yandan, Argyle, etnik gruplar arasında ruhsal rahatsızlık sıklığı açısından
önemli farklılıklar bulunduğuna da dikkat çekmektedir Örneğin, Britanya’da
yaşayan İrlandalı göçmenlerde bu tür rahatsızlıklara rastlanma sıklığı
Hindistan ve Pakistan kökenlilere göre 2-3 kat fazladır. Araştırmacı, sosyal
sınıf farklılıkları göz önüne alınarak konuya tekrar bakıldığında, hem etnik
grupların birbirleri arasındaki, hem de bu gruplarla yerli nüfus arasında ruh
sağlığı risk farklarından bazılarının ortadan kalktığına işaret etmektedir.
Örneğin, sosyo-ekonomik düzey farklılıkları sabit tutulduğunda, Asya kökenli
göçmenlerin yerlilere göre daha az depresif belirti ifade ettikleri bulunmuştur
(Argyle, 1994:275). Benzer bulgular Kinzie (2006:580) tarafından yakın
dönemde yayınlanmış olan tarama çalışmasında da yer almaktadır.
Bhugra ve Arya (2005:135-136), göçmenlerde ruhsal rahatsızlıklara yakalanma
olasılığının genelde yüksek olduğunu gösteren bulguları açıklamaya yönelik
olarak psikoloji ve psikiyatri alanlarında 1930’lardan bu yana geliştirilmiş
olan hipotezleri şu ana başlıklar altında toplamaktadırlar:
1. Hipotez: Göçmenin ayrıldığı ülkedeki ruhsal rahatsızlık oranlarının yüksek
olması.
Bu hipotez, göçmenlerde görülen yüksek oranları, geldikleri ülkedeki
M. Ersin Kuşdil
oranların bir yansıması olarak görmektedir. Ancak, Bhugra ve Arya, son
yıllarda toplanmış olan ayrıntılı ve güvenilir istatistiklere bakıldığında,
özellikle şizofreniye rastlanma sıklıkları açısından ülkeler arasında önemli
farklar görülmediğini belirtmektedirler. Dolayısıyla, göçmenlerin ayrıldıkları
ülkelerdeki insanlara kıyasla söz konusu hastalığa daha fazla yakalanıyor
olmaları bu hipotezi geçersiz kılmaktadır.
2. Hipotez: Hastalığa yatkın olan bireylerin daha çok göç eğilimi sergilemeleri.
Şizofreni hastalığının genetik yönünün oldukça güçlü olduğu göz önüne
alındığında, akla bu tür kişilerin göç etmeye daha eğilimli oldukları
yönünde bir açıklama da gelmektedir. Bu hastalığa yatkın olan bireylerin,
damgalanmaya maruz kaldıkları topluluklardan uzaklaşmak için göç etmeye
yönelmelerinin, göçmenler arasında hastalığa rastlanma olasılığını arttırdığı
ileri sürülmektedir. Bhugra ve Arya, bu savın doğru olabilmesi için, şizofreni
hastalığına ilk kuşak göçmenlerde daha fazla, sonraki kuşaklarda ise daha
az rastlanması gerektiğini düşünmektedirler. Araştırmacılar, istatistiklerin
bu yönde olmadığını, hatta bazı gruplarda sonraki kuşaklarda şizofreniye
rastlanma sıklığının daha da arttığını belirterek, bu hipotezi de çürütmektedir.
Bu noktada, zorunlu göç gibi, neredeyse tüm azınlık üyelerini göç etmeye
mecbur bırakan koşullarda kişilerin bir tercih şansına sahip olamayacakları
da eklenebilir. Dahası, birçok göç tipinde geçim ve güvenlik kaygılarının ağır
bastığı göz önüne alındığında, “bireysel tercih” açıklamasının geçerliğini
yitireceği rahatlıkla söylenebilir.
3. Hipotez: Göçün yarattığı stres.
Bu hipotezde, göç deneyiminin kendisi, başlı başına ayrı bir stres kaynağı
olarak değerlendirilmekte, bu faktörün göçmenlerde ruhsal rahatsızlıkları
tetikleyebileceği ileri sürülmektedir. Bhugra ve Arya’ya göre ise, bu hipotez
akla yakın gibi gelse de, gerçek durum bunun tam tersini göstermektedir.
Göç, çoğu kez, yoksulluk ve ölüm tehlikesi gibi koşullardan kurtulma şansı
yarattığından genel stres düzeyini azaltıcı bir etkide bulunmaktadır. Bu kanıta
ek olarak, göçmen gruplarında hastalıklara yakalanma olasılığının ikinci
ve sonraki kuşaklarda daha fazla olması, “göç stresi” açıklamasını tümden
geçersiz kılmaktadır.
4. Hipotez: Göçmenlerin hastalıklarının yanlış teşhis ediliyor olması.
Bu hipoteze göre, göçmen bireylerin şikayetlerinin (ya da sergiledikleri
semptomların) ev sahibi ülkedeki uzmanlar tarafından doğru anlaşılmasını
engelleyen faktörler (dil ve kültür farklılıkları) yanlış teşhisler yoluyla akıl
hastalıkları oranlarının bu gruplarda yüksek çıkmasına yol açmaktadır.
155
Göçün İncelenmesinde Sosyal Psikolojik Bakışın Önemi: Bulgaristan Göçmenleri Örneği
Bhugra ve Arya, sağlık hizmetleri açısından böyle bir olasılığın varlığını
kabul etmekle birlikte, bilimsel bulguların içerikleri açısından bu açıklamaya
karşı çıkmaktadırlar. Araştırmacılar, göçmenlerde yüksek ruhsal rahatsızlık
oranları bildiren güçlü bilimsel analizlerin teşhise değil, semptomlara dayalı
olarak gerçekleştirildiğini, dolayısıyla da, elde edilmiş olan yüksek oranların
yanlış teşhisle açıklanamayacağını belirtmektedirler.
156
5. Hipotez: Etnik yoğunluk etkisi.
Göç sonrasında yerleşilen bölgelerde kendileriyle benzer özelliklere sahip
diğer göçmenlerin ya da kişilerin bulunmasının göçmenlerin ulaşacağı sosyal
desteğin artışını sağladığı, böylece de ruhsal hastalıklara yakalanma sıklığını
azalttığı ileri sürülmektedir. Başka bir deyişle, sorun yaşayan bireyler,
kendilerine yabancı bir bölgeye yerleşmiş olanlardır. Bhugra ve Arya, kültürel
benzeşmenin koruyucu etkileri olduğunu gösteren bir dizi araştırmanın
bulgularından yola çıkarak, bu hipotezin özel bir değerlendirilmeyi hak
ettiğini belirtmektedirler. Bhugra ve Arya, göçmenlerin, göç ettikleri ülkedeki
yerleşimlerinde kendi kültürlerinin bir benzerini bulabildikleri ölçüde sağlıklı
olduklarına işaret etmektedirler. Böyle yaklaşıldığında, göçmenin kültürü
ve ev sahibi kültür arasında bir uyum sağlanabilmesi, önemli bir koruyucu
faktördür. Araştırmacılar, kolektivist bir yaşam tarzına sahip göçmenlerin
bireyci bir kültür içine göç etmelerinin, tersi durumda olduğundan daha
yüksek bir risk faktörü oluşturduğunu vurgulamaktadırlar. ABD’deki Filipin
kökenli göçmenler üzerinde çalışan Mossakowski (2007:298-299), bu savı
destekleyici bulgular bildirmiştir.
Yukarıda sunulan değerlendirme, göçmenlerin neden daha yüksek oranda
akıl ve ruh sağlığı sorunları yaşadıkları sorusunun psikoloji ve psikiyatri
alanlarında yanıtlanma biçimlerinin sınırlılığını göstermesi açısından
çarpıcıdır. Dikkat edilirse, Bhugra ve Arya tarafından derlenen ve çoğunlukla
Batılı bilim insanları tarafından ileri sürülmüş olan bu hipotezlerde sorunun
asıl kaynağı ya göçmenin ayrıldığı ülkedeki genetik ya da toplumsal yapıyla
(1. hipotez), ya göçmenin kendisinde (2. ve 3. hipotezler) ya da göçmene
sağlık hizmeti vermeye çalışan, ancak dilsel ve kültürel farklılıklar nedeniyle
yanılan uzmanda (4. hipotez) aranmaktadır. Göç edilen ülkenin (ki, bu,
çoğu göç örneğinde, gelişmiş bir Batı ülkesidir) toplumsal yapısındaki
yerleşik sorunlardan yola çıkılarak getirilen bir açıklamaya rastlanmamakta,
“Göçmenler neden bu kadar çok hasta oluyorlar?” sorusu, göç alan ülkenin
de konuyla ilgili bir sorumluluğu olabileceği gerçeğinden yola çıkılarak
yanıtlanamamaktadır. Bu gönülsüzlük, başlangıçta da değindiğim gibi,
“asimilasyoncu ve bireyci” bir bakış açısının özellikle Batı psikolojisi ve
M. Ersin Kuşdil
psikiyatrisine sinmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Batılı ülkeler tipik
bireyci kültür anlayışlarının doğrultusunda sorumluluğu kişilere atfetmekte,
göç olgusu tümüyle bireysel bir tercih ya da zorunluluğun sonucu olarak
kavranmaktadır. Dolayısıyla, bir biçimde kendi iradeleriyle ülkelerine gelen
göçmenlerin yaşadıkları “psikolojik uyum sorunu” genellikle yine göçmenlerin
kendilerine ait bir sorun olarak görülmekte, böyle de incelenmektedir.
Beşinci ve sonuncu hipotez ise, hem göçmenlerin, hem de göç alan ülkenin
kültür yapısını dikkate alıyor gibi görünse de, sorunu tümüyle çözme
şansı sunmamaktadır. Genel kültürel örüntülerin zaman içinde kolay kolay
değişmeyeceği, sosyal bilimcilerin uzun zamandır bildiği bir gerçektir;
dolayısıyla, eğer bu yaklaşım doğrultusunda bakarsak, yapılacak fazla bir şey
yok gibidir. Ya gelen göçmenlerin ev sahibi kültüre yakın bir kültür içinden
olmaları umulmalı ya da benzer kültürden göçmenlerin bir arada yaşamaları
özendirilmelidir. İki durumda da, zaten ayrımcılık ve dışlama ile ilişkili
olarak günümüzde var olan sorunları ortaya çıkartan koşulların kendiliğinden
oluşacağı açıktır. Özellikle Batılı ülkelerin etnik, dinsel ve kültürel açılardan
kendilerine benzer ülkelerden göçmen kabul etme yoluyla bu sorunu çözmeye
yöneldikleri bilinmektedir. Avrupa Birliği ülkelerindeki göçmen politikalarının
bu sava uygun bir örnek oluşturduğu rahatlıkla söylenebilir. Göçmenlerin aynı
yerleşim bölgelerinde bir arada yaşamalarının örtülü biçimde özendirilmesi ise,
göç alan ülkelerin yükünü hafifletse de, bu kez “gettolaşma” biçiminde yaşam
tarzları yoluyla bütünleşmeyi engelleyen koşulları yaratmaktadır. Birçok
araştırma, göçün ruhsal rahatsızlıklara yakalanma olasılığını arttırmada tek
etken olmadığına, göçmen gruplarının marjinal bir konuma yönelip toplumun
dışına çekilmesi/atılması sonucu beliren sosyal statü farklılıklarının da önemli
ölçüde belirleyici olabileceğine işaret etmektedir. Örneğin, göçmenlerin
yerleştikleri toplum yapısı içinde yüksek statülere ulaşabilmesi şansının (yani,
sosyal mobilitenin) yüksek olduğu ülkelerde psikolojik rahatsızlık riskinin
de azaldığı görülmektedir (bkz., Argyle, 1994). Göçmenlerin, kendilerine
yönelik olumsuz tavırlar nedeniyle dışlanma ve yabancılaşma duygularını
daha sık yaşayarak ruhsal rahatsızlıklara karşı savunmasız kalmalarının bu
riski arttırmada önemli bir etken olabileceği ileri sürülmektedir (Bhugra ve
Arya, 2005; Kinzie, 2006; Mossakowski, 2007; Vieno, Santinello, Lenzi,
Baldassari ve Mirandola, 2009).
Tüm bu bilgiler, göçmenin psikolojik sağlığı üzerindeki en önemli etkinin, göç
deneyiminin kendisinden çok, göç edilen ülkede karşılaşılan koşullar olduğuna
işaret etmektedir. Bu koşullar, hem göçmen bireyin bağlı olduğu kimlik grubu
bazında, hem de göç edilen ülkenin bu gruplara yönelik bakış açısı kapsamında
157
Göçün İncelenmesinde Sosyal Psikolojik Bakışın Önemi: Bulgaristan Göçmenleri Örneği
ele alınmak durumundadır. Dolayısıyla, yukarıda da belirtildiği gibi, göç ve
psikolojik etkileri konusunun tam olarak kavranabilmesi için birey–grup–
toplum (yani, göçmen–göçmen topluluğu–yerleşilen toplum) bağlantısının
kurulabileceği analiz biçimlerine gerek duyulmaktadır.
Bir “Kültürleşme” Biçimi Olarak Göç Deneyimi:
Sosyal Psikoloji Yaklaşımı
Göç, bireylerin geçici ya da uzun süreli olarak yerleşmek amacıyla bir kültürel
ortamdan diğerine geçmeleriyle gerçekleşen bir sosyal değişme süreci olarak
tanımlanabilir (Bhugra Arya, 2005:133). Böyle yaklaşıldığında, göç süreci,
“iki ya da daha çok kültür grubu ve bunların üyeleri arasındaki karşılaşmaların
bir sonucu olarak ortaya çıkan kültürel ve psikolojik değişimlerden oluşan ikili
bir süreç” (Berry, 2005:698) niteliğini taşıyan “kültürleşme” (acculturation)
süreci kapsamında ele alınması gereken bir olgu halini almaktadır.
158
Göçmen kültürleşmesine yönelik geliştirilmiş olan sosyal psikolojik
yaklaşımlar arasında en tanınmış olanı John Berry’nin 1970’lerde geliştirdiği
“Kültürleşme Modeli”dir (modelin son versiyonuna ilişkin bilgi için, bkz.,
Berry, 2005). Konuyla ilgili çalışmaların çıkış noktasını oluşturan bu modelde
yeni bir kültürle bağlantıya geçmiş olan göçmen grubun iki temel sorunla
yüzleşeceği öngörülür: (1) kültürleşme sürecinde asıl kültürün muhafaza
edilmesinin göçmen grubun üyeleri için bir değer taşıyıp taşımadığına
karar verilmelidir; (2) ev sahibi toplum ile ilişki kurmanın taşıdığı önem
belirlenmelidir. Modele göre, göçmen grubun bu sorunlara ürettiği çözümler,
kültürleşme stratejilerini belirleyerek, sürecin nasıl ilerleyeceğine ilişkin önemli
bir başlangıç oluşturmaktadır. Berry’nin burada ayrıntılarına girmeyeceğimiz
modeli sonraki yıllarda Bourhis ve arkadaşları (1997) tarafından “Etkileşimli
Kültürleşme Modeli” adı altında genişletilmiştir. Bourhis’in modeli, hem
göçmen grubun, hem de ev sahibi grubun kültürleşme stratejileri arasındaki
uyuşma düzeyini açıklamaya yöneldiğinden, konuyu bu modeli kullanarak ele
almayı yeğledim.1
Bourhis ve ark. (1997) tarafından önerilen Etkileşimli Kültürleşme Modeli’ne
göre, ev sahibi kültürün göçmen gruba yaklaşımı beş ana tip içinde (bütünleşme,
asimile etme, tecrit, dışlama ve bireycilik) incelenebilir. Bütünleşme, özellikle
“çok kültürlülük” adı verilen ve farklı kültürlerin hem kendi özelliklerini
muhafaza etmelerinin, hem de çoğunluk kültürünün önemli görülen
özelliklerini benimseyip uygulamalarının beklendiği bir kültürel ortamda
sıklıkla rastlanan yaklaşımdır. Asimile etme, göçmen grubun ev sahibi kültüre
uyum sağlamak için kendi kültürel özelliklerinden tümüyle kurtulmalarının
M. Ersin Kuşdil
beklendiği bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımda, göçmenlerin süreç içinde tümüyle
çoğunluk üyelerine benzemeleri hedeflenmektedir. Tecrit, göçmenlerden ne
çoğunluk kültürüne uyum sağlamalarının ne de kendi kültürel tarzlarından
vazgeçmelerinin beklendiği bir yaklaşım biçimidir. Bu tür kültürleşme
deneyiminde ev sahibi kültür üyeleri göçmenlerden uzak durmaya, onlarla
ilişkiye geçmemeye çaba sergiler. Dışlama yönelimi, çoğunluk üyeleri hem
göçmenlerin kendi kültürlerini sürdürmelerine, hem de ev sahibi kültürün
temel özelliklerine uyum sağlamalarına tümüyle karşıdırlar. Bu yönelime sahip
kültürler, farklı kültürlerden insanların göç yoluyla ülkelerine gelmelerine
karşı çıkarak, var olan grupların da sınır dışı edilmesini talep ederler. Bireycilik
adındaki son yönelimde ise, ev sahibi kültür, göçmenlerin grup kimliklerini göz
ardı ederek onlarla bireysel düzeyde ilişkiye geçmeyi hedefler. Bu yönelimde,
önemli olan bireysel yetenekler ve özelliklerdir; bireyin hangi grubun üyesi
olduğunun önemi yoktur. Dolayısıyla, ne göçmenin kendi kültürünü muhafaza
etmesi, ne de ev sahibi kültürün özelliklerine adapte olmaya çalışmasının bir
değeri yoktur (Bourhis ve ark., 1997:379-384).
Ev sahibi
Kültürün
Göçmen
Gruba
Yaklaşımı
Göçmen Grubun
Kültürleşme Stratejileri
159
Bütünleşme
Asimile
Olma
Bütünleşme
uyumlu
sorunlu
çatışmalı
sorunlu
sorunlu
Asimile
Etme
sorunlu
uyumlu
çatışmalı
sorunlu
sorunlu
Tecrit
çatışmalı
çatışmalı
çatışmalı
çatışmalı
çatışmalı
Dışlama
çatışmalı
çatışmalı
çatışmalı
çatışmalı
çatışmalı
sorunlu
sorunlu
sorunlu
sorunlu
uyumlu
Bireycilik
Ayrılıkçılık Kuralsızlık
Bireycilik
Tablo 1. Etkileşimli Kültürleşme Modeli’nde Öngörülen Sonuçlar (Kaynak:
Bourhis ve ark., 1997:382)
Modelde, göçmen grupların kültürleşme stratejileri ise beş tipe (bütünleşme,
asimile olma, ayrılıkçılık, kuralsızlık ve bireycilik) indirgenmiştir. Bu tipler
içinde bütünleşme, asimile olma ve bireycilik stratejileri genel hedefleri
açısından ev sahibi kültürün yönelimleriyle örtüşür. Öte yandan, ayrılıkçılık
ve kuralsızlık stratejileri göçmenlere özgü, farklı tepkiler niteliğini taşırlar.
Göçün İncelenmesinde Sosyal Psikolojik Bakışın Önemi: Bulgaristan Göçmenleri Örneği
Ayrılıkçılık, göçmenlerin kendi kültürlerini, çoğunluk kültüründen uzak
biçimde sürdürme eğilimlerini temsil etmektedir. Bu stratejide, ev sahibi
kültürle ilişkiye geçilmesi hedeflenmemekte, göçmen grubu ayrı bir yaşam
alanı içinde varlığını sürdürmektedir. Kuralsızlık ise, marjinalleşmeye
benzeyen bir stratejidir. Bu stratejide, göçmenlerin davranışları üzerinde ne
bağlı olunan grubun, ne de ev sahibi kültürün normlarının bir etkisi vardır.
Kişi, duruma göre, hedeflerine en uygun düşen davranışı seçer ve sergiler
(Bourhis ve ark., 1997:379-384).
160
Bourhis’in Etkileşimli Kültürleşme Modeli, göçmenlerin stratejileri ile ev
sahibi kültürün stratejileri arasındaki uyuşma düzeyi, uyumlu, sorunlu ve
çatışmalı olmak üzere, üç durumla betimlenir. Tablo 1’ de de görüleceği gibi,
ev sahibi kültür ile göçmen grubun baskın stratejisi arasında uyumlu ilişkiler
üç durumda ortaya çıkmaktadır: bütünleşme, asimile etme-asimile olma
ve bireycilik. Bu türden durumlarda ev sahipleri ve göçmenler arasındaki
ilişkiler sosyal psikolojik açıdan oldukça olumlu bir tablo çizmektedir.
Uyumlu koşullar, kişiler arası iletişim artışı, grupların birbirlerine yönelik
stereotiplerinde ve tutumlarında olumluluk, gruplar arası ilişkilerde düşük
gerginlik düzeyleri, göçmenlerin yeni ülkeye alışma süreçlerinde daha az stres
yaşamaları ve ayrımcılığa maruz kalmamaları gibi birçok avantajı beraberinde
getirmektedir.
Sorunlu olarak adlandırılan ev sahibi-göçmen ilişkileri, bu iki grubun
yönelimlerinin kısmen örtüştüğü durumları betimlemektedir. Tablo 1’e
bakıldığında, bu türden 10 koşul bulunduğu görülecektir. Gruplar arasında
birbirlerine yönelik olumsuz bir bakışı ve beraberinde gerilimin yükselmesini
getiren Çatışmalı durumlar ise 12 koşulda belirmektedir. Ev sahibi kültürün
en yüksek düzeyde çatışma olasılığı barındıran yönelimleri arasında, tüm
göçmen stratejileriyle karşıtlık içeren tecrit ve dışlama yönelimleri başta
gelmektedir. Göçmenlerin stratejileri arasında çatışmalı durumları ortaya
çıkaran stratejilerin başta geleni ise ayrılıkçılık olarak belirmektedir.
Yukarıda tanıtılan Etkileşimli Kültürleşme Modeli, bir sosyal psikolojik
yaklaşım örneği olarak, göç olgusunun incelenmesinde önemli faydalar
sağlamaktadır. Model, ev sahibi ve göçmen grubun beklenti ve tavırları
arasındaki uyuşmazlıklara ilişkin net hipotezler üreterek, farklı göç örneklerinde
karşımıza çıkan çelişik nitelikli bulguları anlaşılabilmesini kolaylaştırmaktadır.
Bazı göçmen gruplarının diğerlerine göre neden daha fazla ruh sağlığı riski
taşıdıklarının saptanmasında bu tür modellerden yararlanılması gerekeceği
açıktır. Model, aynı zamanda, göç sürecine yönelik olarak gözlenen bireysel
M. Ersin Kuşdil
farkları inceleme açısından da fayda sağlayabilir. Bourhis ve ark. (1997:381),
hem göçmen gruplarının, hem de ev sahibi kültür üyelerinin stratejilerinde
grup içi çeşitliliğe rastlanabileceğine işaret etmektedir. Örneğin, bir göçmen
grubu ağırlıklı olarak asimile olmayı tercih etmişken, bazı üyeler bireycilik
stratejisine yönelebilecektir. Bu türden olasılıklara kapı açan model, ev
sahibi grubun kültürleşme eğilimlerinin ağırlıklı olarak ülke yönetimlerinin
göçmenlere yönelik sosyal politika tercihleriyle biçimlendiğini de ileri
sürmektedir (Bourhis ve ark., 1997:370-375). Böylece, model, birey–grup–
toplum unsurları arasındaki bağlantının kurulmasını da sağlayabilmektedir.
Bulgaristan Göçmenlerinin Göçle Bağlantılı Psikolojik Sorunları
Bu makalenin ilk bölümlerinde belirtildiği gibi, 1989 yılında gerçekleşen
Zorunlu Göç’ün psikolojik etkileri üzerinde yapılan çalışmalar oldukça sınırlı
sayıdadır. Özellikle göçün ilk zamanlarında yapılan çalışmaların çok az olması,
bugünkü tablonun kavranmasını güçleştiren en önemli eksikliklerden biridir.
Dolayısıyla, 1989’daki Zorunlu Göç deneyimleriyle bağlantılı bilgilerin ilk
elden edinilmesi ve sıcağı sıcağına incelenmesiyle ilgili önemli bir fırsatın
kaçırılmış olduğu söylenebilir. Özellikle, ağır travma özelliği taşıyan
deneyimler (şiddet, savaş, işkence, kötü muamele vb.) yaşayan bireylerde
gözlenen ve Posttravmatik Stres Bozukluğu (Posttraumatic Stress Disorder–
PTSD) olarak adlandırılan ağır bir depresyon türünün, büyük eziyetlere
maruz kaldıkları bilinen Zorunlu Göç mağduru göçmenlerimizde ne düzeyde
olduğunu yirmi yıl sonra geriye dönük olarak incelemenin artık ne denli güç
olacağı açıktır.2
Var olan az sayıdaki ruh sağlığı tarama çalışmasının bulguları o günlere ilişkin
olarak, sınırlı düzeyde de olsa, bir fikir vermektedir. Sabuncuoğlu (2003), 1989
yılında Bulgaristan’dan ülkemize zorunlu göç eden ve İstanbul’un bir kamp
bölgesinde barındırılan göçmenlerden 28 anne ve 11-17 yaş grubundan 35
çocuğu üzerinde yaptığı taramada annelerin yüksek düzeyde bir ruhsal sorun
belirtisi göstermediklerini saptamıştır. Göçmen annelerin çok da olumsuz
bir tablo sergilememiş olmaları, yukarıda da ifade edildiği gibi, göçün kimi
durumlarda ciddi sorunlardan kurtulma olanağı yaratarak bireylerdeki stres
düzeyini azaltıcı etkide bulunmasıyla açıklanabilir. Öte yandan, araştırmacı,
bu annelerin çocuklarında, travmaya uğramış veya klinik tedavi alan
çocuklara benzer düzeyde olumsuz belirtiler saptamıştır. Bu önemli bulgu,
göçmen gruplarda ruhsal rahatsızlıkların neden ilk kuşaktan çok, daha sonraki
kuşaklarda belirdiğini kavramak açısından aydınlatıcı görünmektedir. Göç
gibi travmatik bir deneyimin çocuk ve gençlerin kişilik gelişimleri üzerindeki
etkisinin yetişkinlere kıyasla daha yoğun ve belirleyici nitelik taşıması yüksek
161
Göçün İncelenmesinde Sosyal Psikolojik Bakışın Önemi: Bulgaristan Göçmenleri Örneği
olasılıktır. Konuyla ilişkili diğer çalışmalar ise, göçten uzun yıllar sonra
birinci kuşak göçmenlerle yapılan araştırmaları içermektedir. Zorunlu Göç’ten
on beş yıl sonra gerçekleştirilen bir araştırmada, Eskişehir’de yaşayan 85
göçmen ve 98 yerli yetişkin ruh sağlığı ölçütleri üzerinden karşılaştırılmış; bu
gruplar arasında, bir istisna dışında, önemli bir fark bulunmadığı saptanmıştır
(Yenilmez, Ayrancı, Topal, Aksaray, Seber ve Kaptanoğlu, 2007). İleride
yeniden ele alacağımız bu ilginç istisna ise, göçmenlerin yaşam doyumu
düzeylerinin yerlilerden daha düşük olmasıdır.
162
Göçün üzerinden bu denli uzun süre geçtikten sonra yapılan araştırmalarda
göçmenler ve yerliler arasında ruh sağlığı açısından önemli farklara
rastlanmamasının gerçek nedenini belirlemek güçtür. Bulgular, göçmenlerin
Türkiye koşullarına uyma konusunda ciddi bir zorlukla karşılaşmadıkları
için sağlıklı oldukları biçiminde yorumlanabileceği gibi, çeşitli ruhsal
rahatsızlıkların yoğunluklarının zaman içinde kendiliklerinden azalmasıyla
da açıklanabilir. Bu aşamada, getirilecek her açıklama spekülatif olacaktır.
Uzun yıllar sonrasında yapılan çalışmalarda seçilen örneklemlerin zorunlu
olarak sadece ülkeye uyum sağlayabilenleri kapsadığı da dikkate alınmalıdır;
çünkü uyum sağlayamayan göçmenler (yani, psikolojik ve sosyal sorun
yaşama olasılığı yüksek olanlar) zaten ilk fırsatta geri dönmüşlerdir. 1989
göçüyle Türkiye’ye gelen 310 bin kişiden 245 bininin ülkemize yerleştiği
bildirilmektedir (Kümbetoğlu, 1997: 229; akt., Çağlayan, 2007:36). Buna ek
olarak, tek bir ilde yaşayan sınırlı sayıdaki göçmenle yapılan araştırmaların
sonuçlarının tüm göçmenlere genellenmesinin çok da doğru olmayacağının
altı çizilmelidir. Özellikle metropollerde yaşayan göçmenler üzerinde, farklı
kuşaklardan daha çok sayıda bireyle ruh sağlığı araştırmaları gerçekleştirmek,
ulaşılan yargıların doğruluğunun sınanması açısından büyük önem
taşımaktadır.
Tüm bu metodolojik eksikliklere karşın, Bulgaristan göçmenlerinin var
olan araştırmalarda ruh sağlığı açısından çoğunlukla olumlu bir tablo
çiziyor olmaları genel gözlem ve bilgilerimizle tutarlıdır. Zorunlu göç gibi
travmatik bir deneyime maruz kalan göçmenlerin bu durumdan kalıcı biçimde
etkilenmemiş olması, yaşadıkları kültürleşme sürecinin olumlu yönlerine
bağlı olarak anlaşılmalıdır. Güçlü aile ve akrabalık bağlarına sahip olan
Bulgaristan göçmenlerinin sorunlarını aşmada bu olanaklarından sonuna kadar
yararlandıkları bilinmektedir (Baltaş ve Baltaş, 1990; Toğrol, 1990). Aile ve
akraba desteği o dönemlerde Bulgaristan göçmenleri için o denli önemlidir
ki, böyle bir desteği elde edememek, Zorunlu Göç sonrasında Bulgaristan’a
geri dönenlerin kararlarına yön veren en önemli nedenlerden biridir (Baltaş
M. Ersin Kuşdil
ve Baltaş, 1990). Buna ek olarak, Zorunlu Göç mağdurlarının Türkiye’deki
karşılanma biçimlerinin, eşine nadir rastlanılır bir konukseverlik içermesi,
göçmenlerimizin uyumuna önemli katkılarda bulunmuştur. Çoğunlukla
eğitimli ve meslek sahibi bireylerden oluşan Bulgaristan göçmenlerinin kadınerkek çalışma yaşamına katılmaları ve devlet tarafından sağlanan barınma
ve istihdam olanakları yoluyla desteklenmeleri, sürecin kolaylaşmasında en
önemli etkenler arasında yer almaktadır (Şahinbaş, 2007; Karakılıç, 2007).
Dil, din ve kültür öğeleri üzerinden oldukça benzer bir toplumsal yapıyla
karşılaşan göçmenlerin göç sürecinin yarattığı birçok sorunu başarılı
sayılabilecek bir biçimde çözdüklerini söylemek abartılı olmayacaktır. 1990
yılında, zorunlu göç nedeniyle ülkemize gelen ve Milli Eğitim Bakanlığı
tarafından iki aylık mesleki yönlendirme kurslarına katılmakta olan iki
yüze yakın Bulgaristan göçmeni öğretmenle yaptığım anket çalışmasında,
bu grubun değerleri ile yerli öğretmenlerin değerleri arasında önemli
benzerlikler bulunduğunu, her iki grupta da kolektivist bir kültür anlayışının
baskın olduğunu saptamıştım (Kuşdil, 1991). Göçmen öğretmenler ve yerli
öğretmenler arasındaki en belirgin farklar ise, yerli öğretmenlerin daha dar
bir aile yapısını tercih etmeleri ve benlik tanımlamalarını daha bireysel öğeler
üzerinden gerçekleştirmeleriydi. Bu grupların verileri aynı dönemde diğer
ülkelerdeki öğretmen gruplarından toplanılan verilerle kıyaslandıklarında,
göçmen ve yerli öğretmen gruplarımızın, tüm kültür grupları içinde hiyerarşik
düzenlemelere en fazla önem veren örnekler olarak en üst sıralarda, yan
yana yer aldıkları görülmektedir (Kuşdil ve Abacı, 2003). Dolayısıyla,
göçmenlerimizin o dönem itibarıyla temel kültürel özellikleri açısından
kendilerine oldukça benzer bir kültür yapısıyla karşılaşmış oldukları
yolundaki savımız desteklenmektedir. Bu da, Bhugra ve Arya’nın (2005),
kültürel benzeşmenin koruyucu etkileri olduğuna yönelik savları açısından
destekleyici bir bulgu olarak görülebilir.
Bununla birlikte, göçmenlerin yaşam doyumu düzeylerindeki düşüklük,
sürecin tümüyle de sorunsuz gelişmediğine işaret etmektedir. Sosyolojik
araştırmalar, bazı Bulgaristan göçmenlerinin “Türkiye’de Türk olamadınız
diye bizi eleştiriyorlar. Soyutlanmış olarak yaşıyoruz” (Kolukırık, 2006:12;
ayrıca bkz., Karakılıç, 2007:92-121) biçiminde ifadeler kullanarak, kendilerine
karşı sergilenen bazı ayrımcı tavırlardan yakındıklarını bildirmektedir. Bu
tür deneyimler, göçmenlerin bir “göçmen” kimliği etrafında gruplaşmasını
da beraberinde getirmekte, ev sahibi kültür ile ilişkilerin sınırlanmasına yol
açabilmektedir. Türkiye’de uzun yıllardır yaşamalarına karşın, Bulgaristan
göçmenlerinin de aralarında bulunduğu Balkan göçmenlerinin hala en sık
163
Göçün İncelenmesinde Sosyal Psikolojik Bakışın Önemi: Bulgaristan Göçmenleri Örneği
görüştükleri kişilerin yüzde 80-85 gibi yüksek bir oranla kendi göçmen
gruplarından insanlar olduğunu görülmektedir (bkz., Çağlayan, 2007:184;
Ünal, 2008:220). Yine bu araştırmalardan yola çıkarak, ilişkilerin bu şekilde
sınırlanmasının göçmen ve yerli gruplar arasındaki farklılık algısının
azalmasına engel oluşturduğu söylenebilir. Değişik kökenlere sahip
göçmenlerle (Bulgaristan, Yunanistan ve Boşnak) yürütülen görüşmelerde,
katılımcıların yaklaşık yüzde 60’ının kendi kültürlerini ev sahibi kültürden,
değişen ölçülerde de olsa, farklı gördüğü saptanmıştır. Ancak, bu farklılık
algısının göçmenlerin kendilerini bir azınlık grubu olarak görmelerine yol
açmadığını da eklemek gerekir (Ünal, 2008:208).
164
Bulgaristan Göçmenlerinin Kültürleşme Sürecinin Sosyal Psikolojik
Analizine Yönelik Öneriler
Yukarıdaki bilgiler, Bourhis’in Etkileşimli Kültürleşme Modeli çerçevesi içinde
değerlendirildiğinde, Bulgaristan göçmenlerinin kültürleşme stratejilerinin, en
azından göçün hemen ardındaki dönem için, bütünleşme stratejisi kapsamında
belirlenmiş olduğu düşünülebilir. Birçok görüşme örneğinde, Türkiye’ye
ciddi ve içten bir bağlılık duyduklarını, bu toprakları kendi toprakları gibi
gördüklerini belirtmiş olmaları bu kanımızı desteklemektedir. Kendi kültürel
kimlik ve farklılıklarını önemseyen, bunu korumayı amaçlayan göçmenler aynı
zamanda ev sahibi kültürün ana kimlik tanımlamalarını da benimsediklerini
ifade etmektedirler. Yukarıda değinilen sosyolojik araştırmalar, kimlik
tanımlamaları içinde “Türk” ve “Müslüman” öğeleri baskın biçimde öne
çıkan göçmenlerin Türkiye toplumu içindeki yaygın kimlik tanımlamalarına
oldukça yakın durduklarına işaret etmektedirler. Öte yandan, daha önce de
belirtildiği gibi, “Türk gibi yaşamak” konusunda bir uyuşmazlığın varlığı,
bu kimlik öğelerinin içeriklerinin ne olması gerektiğiyle ilgili sorunlar
bulunduğunu göstermektedir. “Avrupalı” kimliklerine de vurguda bulunan
göçmenler, yaşam tarzlarının ev sahibi kültürle benzeştirilmesi yönünde bir
baskı altında olduklarını belirtmekte, özellikle çalışma hayatı ve kadın-erkek
ilişkileri açısından karşılarına çıkan norm ve anlayışları fazla katı bulduklarını
aktarmaktadırlar. İlginç olan nokta ise, aradan geçen uzun süreye karşın,
özellikle birinci kuşak göçmen grubun da bu konularda ev sahibi kültüre uyum
sağlayamamış olmalarıdır. Sonraki kuşakların bu doğrultuda nasıl bir tavır
içinde olacaklarının araştırılması ilgi çekici olacaktır. Göçmenlerle etkileşime
geçen kültürler içinde gerçekleşmesi kaçınılmaz olan değişim ve dönüşümleri
kavramak için özellikle sonraki kuşakların toplumsal ilişki ve tutumlarının
kıyaslamalı biçimde incelenmesi gerekmektedir.3
M. Ersin Kuşdil
Ev sahibi kültürün göçmenlere bakışıyla ilgili çalışmaların azlığı, bu
grubun kültürleşme stratejisi konusunda ancak spekülasyon düzeyinde
değerlendirmelere izin vermektedir. Bütünleşme stratejisinin ana teması olan
“çok kültürlü” yaşam tarzının Anadolu tarihinin erken dönemlerinden bu
yana izlerinin sürülmesi mümkündür. Ancak, “ulus-devlet” olma sürecinde,
kimlik ve kültür çeşitliliklerinin toplumsal yaşamın belirleyici öğeleri
arasında yer alması olasılığının giderek azaldığı da bilinmektedir. Bu nedenle,
kültürel çeşitliliğe, dolayısıyla da, göçmenlere yönelik bakışın günümüzde
nasıl bir durum sergilediğinin araştırılmasına gereksinim duyulmaktadır.
Etkileşimli Kültürleşme Modeli kapsamında bu tür çalışmaların yürütülmesi,
toplumumuzda gerçekleşmekte olan kültürleşme süreçlerine ilişkin bilgi
düzeyimizi arttıracaktır. Buna bağlı olarak, özellikle gelecek kuşaklardaki
göçmenlerin ruhsal sağlıklarını olumlu yönde etkileyecek öneriler geliştirilmesi
mümkün olabilecektir.
Sancılı bir biçimde başlayan, ancak, birçok yönüyle başarılı sayılabilecek
bir kültürleşme süreci olarak süren Zorunlu Göç’ün bireysel ve toplumsal
etkilerinin kavranması diğer ülkelerdeki göç ve kültürleşme sorunlarının
çözümü için de iyi bir örnek oluşturacaktır. Ülke olarak sahip olduğumuz
değerlerin çeşitli toplumsal sorunların çözümünde ne denli etkili olduğunu
bilmek ve bu değerleri diğer ülkelere tanıtmak görevi öncelikle sosyal
bilimcilere düşmektedir. Bu görevimizi yerine getirmenin temel koşulu ise,
toplumsal olaylara olabildiğince önyargısız biçimde yaklaşmak ve olguları
olumlu ya da olumsuz tüm yönleriyle algılamaya çalışmaktan geçmektedir.
DİPNOTLAR
1 Hem Berry’nin, hem de Bourhis’in modellerine ilişkin bir kıyaslama
için Hortaçsu (2007) tarafından yazılmış olan kitabın “Kültürleşme
çerçevesinde gruplar arası ilişkiler” adlı bölümü incelenebilir.
2 Zorunlu Göç mağdurlarının Bulgaristan’da yaşadıkları sorunlarla ilgili
bilgi aktaran bir araştırma için, bkz., Bayraklı (2007:159).
3 Avrupa Birliği’yle ilişkilerin gelecekte daha yoğunlaşacağı varsayılırsa,
kendilerini “Avrupalı” olarak da gören göçmen kökenli genç vatandaşlarımızın
ilişkilerin biçimlenmesinde önemli roller üstlenebileceklerini söylemek
mümkündür. Balkan göçmenlerinin kültürümüze yaptıkları ve yapacakları
katkıların AB’yle bütünleşme sürecinde toplum olarak yaşayacağımız yeni
165
Göçün İncelenmesinde Sosyal Psikolojik Bakışın Önemi: Bulgaristan Göçmenleri Örneği
“kültürleşme” deneyimlerinin iyi sonuçlar üretmesi açısından da fayda
sağlayacaktır
KAYNAKÇA
Atasoy, E. (2007), ‘Postsosyalist dönemde Bulgaristan’da yaşanan demografik
kriz ve yansımaları’, Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal
Bilimler Dergisi, 12, 1-24.
Argyle, M. (1994). The psychology of social class. London, Routledge.
Baltaş, Z. ve Baltaş, A. (1990). Zorunlu göçün yol ayrımında insan:
Bulgaristan’da yaşayan Türk azınlığın 1989 zorunlu göç yaşantısına
bilimsel bir yaklaşım. Yayınlanmamış çalışma.
Berry, J. (2005), ‘Acculturation: Living successfully in two cultures’,
International Journal of Intercultural Relations, 29, 697-712.
166
Bhugra, D. ve Arya, P. (2005), ‘Ethnic density, cultural congruity and mental
illness in migrants’, International Review of Psychiatry, 17, 133-137.
Bourhis, R. Y., Moїse, L. C., Perreault, S. ve Senécal, S. (1997), ‘Towards
an interactive acculturation model: A social psychological approach’,
International Journal of Psychology, 32, 369-386.
Bayraklı, C. (2007), ‘Dış göçün sosyo-ekonomik etkileri: Görece Göçmen
Konutları’nda (İzmir) yaşayan Bulgaristan göçmenleri örneği’,
Yayınlanmamış yüksek lisans tezi. Adnan Menderes Üniv. Sosyal Bilimler
Enstitüsü.
Çağlayan, S. (2007), ‘Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçler (Bulgaristan Halk
Cumhuriyeti’nin ilanından günümüze)’ Yayınlanmamış doktora tezi. Ege
Üniv. Sosyal Bilimler Enstitüsü
Hortaçsu, N. (2007), ‘Ben, siz, biz, hepimiz: Toplumsal kimlik ve gruplar arası
ilişkiler’, Ankara, İmge Kitabevi.
Karakılıç, İ. Z. (2007), ‘The work strategies and experiences of the wave of
1989 immigrants from Bulgaria settled in Ankara’, [Ankara’da yerleşmiş
1989 Bulgaristan göçmenlerinin çalısma stratejileri ve deneyimleri].
M. Ersin Kuşdil
Yayınlanmamış yüksek lisans tezi. Orta Doğu Teknik Üniv. Sosyal Bilimler
Enstitüsü.
Kinzie, J. D. (2006), ‘Immigrants and refugees: The psychiatric perspective’,
Transcultural Psychiatry, 43, 577-591.
Kolukırık, S. (2006), ‘Bulgaristan’dan göç eden Türk göçmenlerin dayanışma
ve örgütlenme biçimleri: İzmir örneği’, C.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi, 30,
1-13.
Kuşdil, M. E. (1991), ‘A Study on the Core Characteristics of Collectivism:
A Comparison Between Turkish and Bulgarian-Turkish Teachers’
[Kolektivizmin Temel Karakteristikleri: Türk ve Bulgaristan Göçmeni
Öğretmenlerin Karşılaştırılması], Yayınlanmamış yüksek lisans tezi.
Boğaziçi Üniv. Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Kuşdil, M. E. ve Abacı, N. (2003), ‘Yeni yüzyılda genç anlayışı. Bilimin
Işığında Aydınlanma Seminerleri’, Bursa, Uludağ Üniversitesi Yayınları:
213-243.
Mossakowski, K. N. (2007), ‘Are immigrants healthier? The case of depression
among Filipino Americans’, Social Psychology Quarterly, 70, 290-304.
Sabuncuoğlu, O. (2003), ‘Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç etmek zorunda
kalan Türklerde anne ve çocuklarının ruhsal durumu’, PTT Hastanesi Tıp
Dergisi, 25, 134-141.
Şahinbaş, İ. (2007), ‘Zorunlu göç olgusu bağlamında Bulgaristan Türkleri’,
Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Sakarya Üniv. Sosyal Bilimler
Enstitüsü
Toğrol, B. (1990), ‘Kültür taşıyıcı olarak aile’, 1. Aile Şurası’nda sunulan
tebliğ, Ankara.
Ünal, S. (2008), ‘Sosyal bütünleşme ve kimlik bağlamında Türkiye’deki
Balkan göçmenleri üzerine bir değerlendirme (İzmir’den bir örneklem)’,
Yayınlanmamış yüksek lisans tezi. Adnan Menderes Üniv. Sosyal Bilimler
Enstitüsü.
167
Göçün İncelenmesinde Sosyal Psikolojik Bakışın Önemi: Bulgaristan Göçmenleri Örneği
Van Oudenhoven, J. P., Ward, C. ve Masgoret, A. (2006), ‘Patterns of
relations between immigrants and host societies’, International Journal of
Intercultural Relations, 30, 637-651.
Vieno, A., Santinello, M., Lenzi, M. Baldassari, D. ve Mirandola, M. (2009),
‘Health status in immigrants and native early adolescents in Italy’, Journal
of Community Health, 34, 181-187.
Yenilmez, Ç., Ayrancı, Ü., Topal, S., Aksaray, G., Seber, G., ve Kaptanoğlu, C.
(2007), ‘A gender-oriented comparison between the mental health profiles
of Bulgarian immigrants forcibly migrated to Turkey and the native
population 15 years after migration’, International Journal of Psychiatry
in Clinical Practice, 11, 21-28.
168
Download

Hakemli Makale - Eğitim-Sen