KIBRIS
SORUNU
19.05.2014
SORUNUN TÜRKİYE-AB
MÜZAKERELERİNE ETKİSİ
1960 yılında oluşturulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yapısı, adadaki Rumların ve Türklerin ayrı ayrı varlıklarını korumaları için oluşturulmuş bir
yapıydı. Ancak Rum tarafının şiddet eylemleri ve devamında 1974
Yunan Cuntasının adayı ilhakı, ardından Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekâtı ile konu derinleşmiş, ilerleyen süreçte Türkiye’nin AB üyeliğinde müzakerelerde bir koz olarak kullanılmaya başlanmıştır.
KIBRIS SORUNU
AHMET AYDIN
KIBRIS SORUNU
SORUNUN TANIMI VE GELİŞİMİ
Türkiye’nin kuruluşundan itibaren Batı’ya
yönelmiş siyaseti, 1950’lerde çok partili
hayata geçilmesi sonucunda rüzgârı arkasına almış, NATO üyeliği, ABD yardımları ve Soğuk Savaş öncesi dönemin, siyasi manevraları eşliğinde geçmiştir. Türkiye’nin darbeler dönemi ve anti-demokratik politikaları da eklendiğinde ortaya çıkan tabloda, hala üyeliğinde ısrarcı olunan AB ve Batı’ya yönelik siyasetlerin devamı söz konusudur. Bu Batı’ya
yönelik siyaset kendini NATO üyeliğiyle
ve Yunanistan ile yapılan AB üyeliği ekseninde çıkar çatışması şeklinde ortaya çıkarmaktadır. Kıbrıs sorunu da aslında bu
siyasal çekişmelerden nasibini almıştır.
Yunanistan’ın “enosis1” hayalleri dâhilinde Kıbrıs üzerindeki egemenlik hayalleri bilinmektedir. 1517’den beridir Osmanlı hâkimiyetinde olan adanın, Birinci
Dünya Savaşı sırasında İngilizler tarafından ilhak edilmesi ve izleyen süreçte Lozan’da İngiliz denetimine bırakılmıştır.2
1960’a gelindiğinde adada bulunan iki
halkında kendi değerlerini yaşatabileceği bir yapı üzerinde anlaşılmış ve uygulamaya konmuştur. Yapı Kıbrıs Cumhuriyeti olarak vücut bulmuş, ancak Rumlar
tarafından kabul görmemiştir. Cumhurbaşkanı seçilen Makarios adada Türk asimilasyonu adına verilmiş bir karar olarak
bilinen, Akritas Planı’nı resmen yürürlüğe
sokmuştur.3
Enosis, 1930'lu senelerde Birleşik Krallık idaresinde bulunan Kıbrıs adasının "Yunanistan'a
bağlanması" anlamında kullanılmıştır. Genel
anlamı ise politika açısından "bir ülkenin sınırlarına dâhil olma, birleşme" anlamına gelmektedir.
1
Bu dönemde EOKA gibi örgütlerin şiddet
eylemleri ile başlayan süreçte adadaki
birçok Türk’e sosyal, ekonomik ve güvenlik üzerine baskılar yapılmıştır. 1974 yılında
gelindiğinde ise Yunan Cuntasının Makarios’a yaptığı darbe ve adayı kendine
bağlaması üzerine daha fazla sessiz kalamayan Türkiye Ada’ya Barış Harekâtı
düzenlemiş ve düzeni sağlamıştır. Hemen
ardından bugünkü şekliyle federe bir
devlet kurulmuş ve daha sonra da Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adını almıştır. Bu
dönemde Avrupa Topluluğu ile ilişkileri
devam eden Türkiye’de bir de ekonomik
zorluklar bulunmaktadır. Ekonomik sorunların üzerine AT ülkelerinden gelen yaptırımlar ve Kıbrıs konusunda kınamalar ile
iyice beli bükülen Türkiye’de ekonomik istikrarsızlık devam etmiş, bu konu Yunanistan’ın AB’ye tam üye olarak kabul edilmesini izlemiştir. 90’ların başında Güney
Kıbrıs Rum Yönetiminin ada adına AB’ye
tam üyeliğinin kabul edilmesi, fakat Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bu üyelikten pay alamaması ise hala büyük bir sorundur. Adadaki KKTC’nin tecrit edilmesi
ve ekonomik istikrarsızlık içerisinde bırakılması ise Annan’a göre “AB’nin bunu
yapmaya hakkı olmadığı” bir durumdur.
Çünkü ilişkilerin devamında 2004 yılına
gelindiğinde Rumlar tarafından reddedilen Annan Planı, adadaki düzeni sağlaması açısından önemli bir adım olmakla
birlikte, Türkler tarafından kabul edilmiştir.
Günümüze gelindiğinde Kıbrıs Sorunu
olarak, Yunanistan ile Türkiye arasında bir
sorun olmaktan çıkarak Güney Kıbrıs
http://www.bilgesam.org/incele/796/-kibrissorununun-turkiye-ab-iliskilerine-etkisi/#.U3n0J9J_uSo
3 Akritas Planı için bkz.: http://tr.wikipedia.org/wiki/Akritas_Plan%C4%B1
2
Sayfa 1
KIBRIS SORUNU
Rum Kesimi ile Türkiye arasında bir sorun
olmaya doğru gitmektedir. Bu durumun
sebebi ise GKRY’nin AB’ye tam üye olması ve AB nezdinde birçok karar mekanizmasında yer almasıdır.
TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİNDEKİ
YERİ
Türkiye, kuruluşundan bu yana, Güney
Kıbrıs Rum Kesimi’ni bir devlet olarak tanımamıştır. Bunun nedeni ise, Rum Kesimi’nin adada kendilerinin kurduğu devleti tek devlet olarak görmeleri hatta
ada adına AB’ye Kıbrıs Cumhuriyeti
adıyla başvurmuş olmalarıdır. Bu başvurunun kabul edilmesi ve devamında kabulü ile Türkiye için masanın karşısında
artık AB oturmaktadır. AB bu dönemden
sonra konuyu kendi iç meselesi şeklinde
ele almış ve Türkiye’ye ve KKTC’ye olan
baskılarını bu yönde yapmaya devam
etmiştir. 1987 yılına kadar Türk tarafının limanları ve havaalanları Rum tarafına
açık kalmıştır. Ancak 1987’de Magosa,
Girne ve Gemi Konağı limanlarına uğramış olan Türk ve yabancı gemiler kovuşturmaya tabi tutulunca GKRY’nin Kıbrıs
Adası’nın tek meşru devlet ve hükümeti
iddiasını kabul ettirmeye yönelik algılanmıştır. Bu olay sonucunda ise Mayıs
1987’de limanlar ve havaalanları
GKRY’ye kapanmıştır.4 Bunun sorunun
çözümünde daha negatif bir adım olduğu konusunda şüphe yoktur. Ancak
Rum kesiminin adadaki devlet düzeyinde duyarsızlığı adadaki diğer kesimi
görmezden gelmesinin siyasal süreci tıka-
4
http://bilgestrateji.com/en/images/stories/bilgestrateji/BS2011-1/BS20111%201-18.pdf
yan asıl neden olduğunu da unutmamak gerekir. Bu tartışmalar sürerken aynı
yıllarda AB ile sıkıntılı günler geçiren Türkiye ise 1990’da Güney Kıbrıs Rum Kesiminin, AB’ye tam üyelik başvurusunun
kabulü ile sarsılmıştır. Bu durum Yunanistan’ın Türkiye’ye Kıbrıs Sorununun kullanılmasında hiç tereddüt etmediklerinin
göstergesidir. Türkiye’nin üyeliğinde her
türlü engelin öne sürülmesi ve KKTC’ye
ekonomik, siyasi açıdan her türlü baskının artması Türkiye’nin taviz vermeden
yoluna devam etmesini zorlaştırmaktadır.
1999 yılına gelindiğinde Gündem
2000’de bulunan AB genişleme planlamalarında Türkiye’ye yer verilmemiş,
daha sonra Türkiye’nin müzakere sürecinden kopmaması için Çerçeve metni
yayınlanmıştır. Buna göre AB’den ve
AB’ye üye olma arzusundan vazgeçmeyen ve aynı zamanda Kıbrıs meselesini
artık neredeyse bir ön koşul olduğunun
farkına varmış bir üye adayı Türkiye hedeflenmiştir. Kıbrıs Rum Kesimi’nin üyeliğinin kabul edilmesi ile artık veto oyu ikiye
çıkarılmış, günümüzde de bu sorun kendisini “Limanlar Sorunu” olarak ortaya çıkarmıştır. Buna göre Türkiye’nin önündeki
en büyük engel, GKRY’ni tanımaması ve
limanların Rum Kesimine kapalı tutulmasıdır. 2004 yılında Rum Kesiminin adanın
tek meşru temsilcisi olarak AB’ye üye olması ise tarafların çözümlemede Türkiye’yi ne kadar baskı altına aldığı ve
AB’nin artık tam anlamıyla taraf olduğudur.5
Sorunun çözümüne en çok yaklaşıldığı yıl
olan 2004’te Annan Planı’nın devreye
sokulması ve uygulanması çabası, ölü bir
http://www.yildiz.edu.tr/~faksu/Fuatyayinlar/fuataksutrgreu.pdf, s.10
5
Sayfa 2
KIBRIS SORUNU
metin olarak doğan Annan Planı’nın reddedilmesine yol açmıştır. Bunun nedeni
ise planın iki halka da zorla kabul ettirilmeye çalışılan bir formül olarak görülmesi şeklinde açıklanabilir. Sonuç olarak
iki halkın da talepleri ve birleşmeden
beklentileri söz konusudur.
ANNAN PLANI’NIN İÇERİĞİ
2004 yılında uluslararası arenada bir sorun olarak değerlendirmeye alınan Kıbrıs
sorununda, Kıbrıslı Türklerin daha fazla
cezalandırılmasının, adada izolasyona
uğratılmasının olası sonuçlarının gündeme gelmesi üzerine Annan Planı ortaya atılmıştır. Planın Rum Yönetimi ve
Türk Yönetimi arasında bir federal yapı
ve bu yapıda üç bakanlıktan en az birinin Türklere verilmesi şart dikkat çekicidir.
Aynı zamanda Ada’da 10 ayda bir Türkler ve Rumlar arasında devlet başkanlığı
ve başbakanlık makamlarının değiştirilmesi maddesi dikkat çekicidir. Planın tamamına6 da bakıldığında Annan
Planı’nın ölü doğan bir metin olduğunu
anlamak zor değildir. Ancak uzun süreli
ekonomik izolasyondan sıkılmış olan KKTC
halkı ile Rum halkı arasında yapılan referandumdan farklı sonuçlar çıkmıştır.
KKTC’nin artık sorunun çözülmesi için
adım attığı fakat Rum Yönetiminin bunu
reddettiği izlenimi ise Türkiye’nin uluslararası arenada elini güçlendirecek bir unsur olarak tarihe geçmiştir. 7
http://abbulteni.org/pdf/ANNANPLANItrOZET.pdf
6
SONUÇ
Kıbrıs’ın kaderindeki bu talihsizlik, Kuzey
Kıbrıs’ın Türkiye’ye bağımlı hale gelmesini
ve birçok anlamda ekonomik gelişmeden mahrum kalmış olması anlamına
gelmektedir. Güney’deki yönetimin adanın tek meşru devleti olarak kendilerini
görmesi ve uluslararası alanda arkasına
almış olduğu batılı desteği ile başarıya
ulaşması zor görülmektedir. Aynı zamanda Türkiye’nin giderek siyasi nedenlerle AB müzakerelerinden uzaklaştırılması, bölgede aktör olma iddiasındaki
bu köklü devletin, yeterli ekonomik gelişmelerin ardından bu soruna kendi yöntemleri ile karşılık vereceği ise aşikârdır.
Bu durumun önüne geçilmesi için gerek
Türkiye’nin ekonomik olarak gelişiminin
önünde çeşitli engeller bulundurmak,
gerekse AB üyelik sürecinden uzaklaşmasının önüne geçmek için çeşitli girişimlere
tanık olmaktayız. AB ile Türkiye arasında
çözülmesi en mümkün olmayan konunun ön koşul şeklinde müzakerelerde
öne sürülmesinin ise bu bağlamda AB sürecini tıkanma noktasına getirdiğine pek
şaşırmamak gerekir. Annan Planı ile Rum
Kesimi’nin Türkiye’den istediğinin çok
daha fazla olduğunu ve bugüne kadar
masaya oturulmasını sağladıkları için de
olsa başarılı oldukları söylenebilir. Türkiye’nin sürecin uzaması ile birlikte modernizasyondan uzak kalan Kıbrıs’ın ve
ekonomik olarak sorunları olmasından
dolayı bu bölgenin kalkınmasının her geçen gün daha da zorlaştığını görmesi
gerekmektedir.
http://web.firat.edu.tr/sosyalbil/dergi/arsiv/cilt15/sayi1/347-367.pdf, s.165
7
Sayfa 3
Download

Yazının Tamamını PDF okumak için tıklayın.