TARİH / İsmail ÇOLAK
II. Abdülhamid ve
Sansür Gerçeği
“Abdülhamid’in, dış tehlike ve
saldırılara karşı devleti korumak
için hafiye teşkilatını nasıl ustaca
bir biçimde kullandığı ve güçlü
haber kaynaklarına ulaşmak için
ne kadar yoğun bir çaba gösterdiği
çarpıcı bir şekilde anlatmaktadır.”
G
eçmişten bugüne yakın tarihimizin en
çok tartışılan şahsiyetlerinden biri de
hiç kuşkusuz Sultan II. Abdülhamid’dir.
Onunla ilgili yapılan münakaşa konuları içerisinde “sansür meselesi” de yer almıştır. Çoğu
kez tarihî gerçeklerle örtüşmeyen ve ilmî metotlarla bağdaşmayan birtakım iddialara dayanan bazı çevreler, Abdülhamid’i sansürcü bir
padişah olarak göstererek, hakkındaki “müstebit, gerici, yobaz” yaftasını pekiştirmeye ve
meşru göstermeye çalışmaktadırlar. Bu makalede, Abdülhamid Han’ın sansürcü olup olmadığını, dönemindeki sansür uygulamasının
içyüzünü, içerdeki ve dışarıdaki istihbarat çalışmalarını aydınlatmaya gayret edeceğiz.
Sansürcü mü, İstihbaratçı mı?
Sultan Abdülhamid, başta Jön Türkler ve İttihatçılar olmak üzere, içerde kendisine muhalefet eden Müslim ve Gayri Müslim çevrelerin
-padişaha suikast düzenlemeye ve onu tahttan
indirmeye varana dek- entrikalarına ve oynanan oyunların perde arkasına vakıf olabilmek
ve sıkı tedbirler alabilmek için, dinî ve içtimaî
bir kısım mahzurlarına rağmen sağlam bir haber
alma (Hafiye) teşkilatı kurmak mecburiyetinde
kalmıştı. Ayrıca, başta İngiltere olmak üzere Avrupalı devletlerin, kendisini ve Osmanlı’yı parçalamaya ve yıkmaya yönelik (ona, “Yabancı elleri
ciğerlerimin içinde duyuyordum.” dedirtecek
kadar) karanlık emellerini engellemek ve içerde
çıkarlarına âlet ettikleri kimi devlet adamlarını
ve muhalif kesimleri etkisiz hale getirebilmek
için de büyük bir istihbarat birimine ve güvenilir
haber kaynaklarına şiddetle ihtiyaç duymuştu.
Çok eleştirilen “hafiyecilik ve jurnalcilik”in
ortaya çıkması ve kök salmasında Abdülhamid’e
göre yukarıdaki sebeplerden hâsıl olan bir zaruret vardı. Bunun gerekçelerini, faydalı ve zararlı yanlarını ve kendisine yöneltilen acımasız
tenkitleri hatıralarında çok tafsilatlı bir şekilde
şöyle açıklamıştır:
56 EYLÜL 2014
“Birçok insanın sinirli halimden faydalanmaya çalıştıklarını, hafiyelerin, jurnalcilerin
alçak namussuz insanlar olduklarını, dinimizin
de müzevirleri (laf taşımayı) telin ettiğini (lanetlediğini) gayet iyi biliyorum. Fakat geniş bir
haber alma teşkilatı kurmamış olsaydım, etrafımı saran tehlikelere karşı kendimi korumam
kabil (mümkün) olamazdı. Diğer hükümdarlar
da, mesela çarlar da aynı şekilde hareket etmiyorlar mı? Her şeyden önce, istihbarat teşkilatının bizim için çok ehemmiyetli olduğunu kabul
etmek lazımdır. Ancak bunda da mübalağaya
(abartıya) kaçmamak icap eder. Bu sahada biraz
fazla gayretkeşlik gösteriliyorsa bu, Tahsin’in
(Başkâtibi) kabahatidir... Her ne kadar perde
arkasında oynananları öğrenmem, döndürülen
entrikalara vâkıf olabilmem için, icap edenin
yapılmasını istiyor isem de, gene bizdeki hafiyelik teşkilatının pek feci olduğu söylenemez.”
“Jurnalciliğin ayıp bir şey olduğunu, gazetelerdeki ‘jurnal raporlarının da kötü şeyler
olduğunu biliyorum. Fakat bundan vazgeçmeye de imkân yoktur. Dünyanın hiçbir yerinde
entrikanın, bizde olduğu kadar feci olabileceğini zannetmiyorum. Fakat kendine ehemmiyet
payı çıkarmak isteyen gayretkeşlerin yazdığı
mübalağalı raporları, diğerlerinden ayırmasını
biliyorum. Benden kurtulmak için şimdiye kadar iki defa suikast tertiplendi. Her ikisinde de
bazı sadık bendelerimin (adamlarımın) uyanıklığı sayesinde son dakikada kurtulabildim.”
Abdülhamid’in, uzun yıllar başkâtipliğini
yapmış olan Tahsin Paşa da, jurnallerin çok
abartıldığını ve Abdülhamid’le ilgili bu noktada ortaya atılanların büyük bir kısmının dedikodu kabilinden uydurma şeyler olduğunu şu
şekilde vurgulamıştır: “Jurnallerin, Hünkâr tarafından açılıp okunduğu ve Sultan Hamid’in
her gün binlerce jurnal alıp irade verdiği hakkındaki haberler uydurmadır. Sultan Hamid’in,
bilhassa jurnallere el sürmediği hall’inden
(tahttan inmesinden) sonra kendi dairesinde
somuncubaba 57
teslim eden İngiliz gemisinde, Türk başına kaç
silah bulunuyorsa tam o kadar Ermeni öldüreceğiz.”
Diğer yandan Abdülhamid, İngilizlerin Osmanlı sınırı içindeki Ortadoğu topraklarında
petrol aramak maksadıyla yaptıkları kazı çalışmalarını da kullandıkları yerli ameleler kanalıyla sıkı sıkıya takip etmiştir. Yoğun takipten sonra, ilmî ve arkeolojik çalışmalar kılıfıyla yapılan
kazıların altından keskin bir petrol kokusu aldığını hatıratında etraflıca söz etmiştir.
Sansür Gerekli miydi?
sandıklarla kapalı jurnal bulunmasıyla sabittir.
Hünkâr’ın ehemmiyet verdiği jurnaller, bunları
takdim eden adamların şahıslarına ve mevkilerine bağlıdır... Hünkâr, bunları ekseriya bizzat
açar, bazılarının altındaki imzayı makasla keserek muamele mevkiine koyar, yani iradesini
vererek Kâtipler Dairesine gönderir.”
Tarihçi Osman Turan ise, kurduğu hafiye teşkilatından dolayı Abdülhamid Han’ın son derece haklı ve makul gerekçelere sahip olduğunu
şöyle savunmuştur: “Sultan Hamid ve imparatorluk aleyhinde girişilen açık-gizli faaliyetler,
suikast teşebbüsleri o kadar çok ve çeşitli idi
ki, sağlam bir emniyet teşkilatı olmasa idi devletin ve kendisinin yaşaması mümkün değildi.
İşte o, bu maksatla kurduğu istihbarat (hafiye)
teşkilatı sayesinde her türlü düşman faaliyetini,
günü gününe takip ediyor ve gereken tedbirleri
alarak koca imparatorluğu ayakta tutuyordu. Bu
siyasî zarurete ve hiçbir devletin bundan geri
kalamamasına rağmen, düşmanları bu hafiye
teşkilatını da aptalca onun aleyhinde bir delil
olarak göstermekten sıkılmamışlardır. Sultan
Aziz’in basit bir komploya kurban gitmesi de
böyle bir teşkilata sahip olmaması ile alakalı
idi. Sultan Hamid, amcasının başına gelenlerden çok ders alıyor ve aklî dengesini kaybeden
58 EYLÜL 2014
ağabeyi Sultan Murad’ı tekrar tahta çıkarma
gayretlerinin kendisinden ziyade Türkiye’yi yıkmaya yönelik olduğunu biliyordu.”
Milletlerarası Alandaki
İstihbarat Başarıları
Abdülhamid’in, dış tehlike ve saldırılara karşı devleti korumak için hafiye teşkilatını nasıl
ustaca bir biçimde kullandığını ve güçlü haber
kaynaklarına ulaşmak için ne kadar yoğun bir
çaba gösterdiğini şu iki hadise çok çarpıcı bir
şekilde anlatmaktadır:
Sultan Abdülhamid’in, hükümdarlığı müddetince içeride ve dışarıda en fazla mücadele
ettiği meselelerden biri de Ermeni Meselesi ve
Ermeni propagandası idi. Ermeni militanlarını
ve eylemlerini takipte ne kadar ileri gittiğini
göstermede şu olay mükemmel bir misaldir:
Batılı emperyalistlerin, Ermenileri kışkırtarak
Anadolu’da karışıklıklar çıkardığı günlerde, İngiliz Büyükelçisi Sultan Abdülhamid’e gelip,
“Daha ne kadar Ermeni öldüreceksiniz?” küstahlığını gösterince, Ulu Hakan elçiye şu müthiş karşılığı vermişti: “Filan gün, filan saatte
Karadeniz’in filan noktasına yaklaşıp, karaya
Ermenileri Türklere karşı silahlandırmak için şu
kadar sandık malzeme çıkaran ve komitacılara
Sultan Abdülhamid’in, bilhassa 93 Harbinden sonra dozu giderek artan bir şekilde, basın-yayın ve haberleşme araçlarını sıkı bir denetime, hatta “sansüre” tâbi tuttuğu doğrudur.
Sansür müessesesi, daha çok siyasî yazılara,
ihtilâl haberlerine ve gizli siyasî faaliyetlere yönelik olarak işletiliyordu. Bunun dışında kalan
son derece geniş bir alanda hiçbir baskı ve sansüre maruz kalan yazı yazmak ve yayın yapmak
tamamen serbestti. Hatta sansürün en yoğun
olduğu günlerde dahi, İstanbul postanesinden,
20 bin Bulgar’ın sözde katledildiği yolundaki
haberlerin Londra gazetelerine gönderilmesine
mani olunamamıştı. Zira kapitülasyonlar yüzünden yabancı postaneler denetim altına alınamıyor ve ecnebi yayınların ülkeye girişine yasak
konulamıyordu.
Esasen sansür durumu tamamen yukarıda
açıkladığımız, devletin dış baskılar karşısında
iyiden iyiye bunaldığı ve yıkılma tehlikesi geçirdiği olağanüstü kritik bir dönemin, olağanüstü şartlarından kaynaklanmıştır. Elbette ki,
o dönemde sansüre başvuran sadece Osmanlı
ve Abdülhamid değildi. Rusya, Fransa, İngiltere
başta olmak üzere hemen hemen tüm Avrupa
devletleri sansüre müracaat ediyor, hatta daha
sert ve yoğun bir biçimde uyguluyorlardı. Bu
manada mesela, İngiltere Dışişleri Bakanlığı
Müsteşarı Sandison, 8 Ekim 1881’de yazdığı raporda “Sultan Abdülhamid’i sansür konusunda
suçlamanın anlamsız olduğunu ve bunun diğer
devletlerde de görüldüğünü” belirmiştir.
Abdülhamid, sansürün gerekliliğini, neden
yapıldığını veya bu konuda zatına yöneltilen
tenkitlere karşı savunmasını hatıralarında şöyle
ortaya koymuştur:
“Bizde sansür elzemdir (lüzumludur), mevcudiyetini tenkit edenler yanılmaktadırlar.
Bizdeki müesseseleri garptakiler gibi mütalaa
etmeye (değerlendirmeye) imkân yoktur. Belki orada kültürün daha yaygın olması sebebiyle, matbuatın tenkitleri tabiî karşılanabilir.
Fakat bizde henüz halk çok bilgisiz, çok saftır.
Tebaamıza çocuk muamelesi etmeye mecburuz... Ebeveyn (anne-baba) ve mürebbi (terbiyeci) nasıl gençliğin eline zararlı neşriyatın
geçmemesine dikkat ederse; bizim hükümet
de halkın fikrini zehirleyecek her şeyi halktan
uzak tutmaya çalışmalıdır. Fransızcadan tercüme edilen birçok romanın hareme girmesi;
kalpleri, fikirleri ifsat etmesi çok acı olmuştur.
Bu kötü neşriyatı ithal edenlerin Türkler değil
de, Fransızlar, Rumlar ve Ermeniler olması ancak teselliden ibarettir. Şu Ermeniler ve Rumlar ne müfsit (fitneci) insanlardır! Piyasaya
sürdükleri bu hakikate aykırı romanlar, eğer
sansürden geçmeden gazetelerde neşredilseydi; halkta fena tesirler uyandırır, bu da
ecnebilerin hakkımızdaki fikirlerini büsbütün
yanıltırdı. Zaten memleketimiz kâfi derecede
her türlü iftiraya maruzdur. Bütün bu söylediğimiz sebepler, sansürün devam etmesini
icap ettirici sebeplerdir.”
Dipnot
1. Sultan Abdülhamid, Siyasi Hatıratım, İstanbul, 1984.
2. Tahsin Paşa, Sultan Abdülhamid, İstanbul, 1990.
3. Y. Kenan Necefzade, II. Abdülhamid ve İttihat ve Terakki,
İstanbul, 1967.
4. Necip Fazıl Kısakürek, Ulu Hakan, İstanbul, 1988.
5. Orhan Koloğlu, Avrupa’nın Kıskacında Abdülhamit, İstanbul, 2005.
6. Mustafa Armağan, Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı, İstanbul, 2006.
7. İsmail Çolak, Son İmparator: Abdülhamid Han’ın Gizemli
Dünyası, 6. Baskı, İstanbul, 2010, Nesil Yayınları.
somuncubaba 59
Download

II. Abdülhamid ve Sansür Gerçeği