RAPOR
SUUDİ ARABİSTAN DEVLETİNİN
KURULUŞU VE OSMANLI
İLE İLİŞKİLER
ESRA DEMİR | IMPR KÖRFEZ ARAŞTIRMALARI DİREKTÖRÜ
© 2014 IMPR
Yayınların telif hakları IMPR’a ait olup, 5846 sayılı
Fikir ve Sanat Eserleri Kanunun uyarınca kaynak gösterilerek kısmen
yapılacak makul alıntılar ve yararlanma dışında, hiçbir şekilde
önceden izin alınmaksızın kullanılamaz, yeniden yayınlanamaz.
IMPR | Uluslararası Ortadoğu Barış Araştırmaları Merkezi
Mustafa Kemal Mah. Barış Sitesi 2093 (74) Sok. No: 46
Çankaya-Ankara (Eskişehir Yolu AB Bakanlığı Arkası)
Telefon: +90 312 287 70 16 |Faks: +90 312 287 70 10
www.impr.org.tr | @imprcenter | [email protected]
nisan 2014, SAYI 26
RAPOR
SUUDİ ARABİSTAN DEVLETİNİN
KURULUŞU VE OSMANLI
İLE İLİŞKİLER
Suudi Arabistan’ın Devletleşme
Süreci ve Osmanlı Devleti
Arabistan yarımadasında kurulan Suudi Arabistan devleti bu gün itibariyle, bölgenin ve ekonomik-dini
etki bağlamında da dünyanın en önemli ülkelerinden biridir. Devletin kurucusu olan Suud ailesi 1700’lü
yıllardan bugüne bölgede yönetici aile konumundadır. Suud ailesinin bağlı olduğu ve Adnani kolundan
gelen Mani bin Rabi’a El- Muraydi kabilesinin 1400’lü yıllarından itibaren Necd bölgesine göç ettikleri
bilinmektedir.1 Aslen Suudi Arabistan’ın doğu sahillerinden olan aile 15. yüzyılın ortalarından itibaren
Diriye’de (Ad Driyah) etkin olmaya başlamış, 1740’lardan sonra da aile fertleri Necd bölgesinin Emiri
olmuştur. Bu dönemde aile, bölgede sınırlı bir güce ve aynı şekilde sınırlı bir etkiye sahipti.
Suudi Arabistan tarihinin ve belkide bölge tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olarak kabul
edilen Suudi Ailesi ve Muhammed Abdüvehhab arasındaki 1744 tarihli ittifak sonrasında Suudi Ailesinin
bölgedeki gücü ve etkisi önemli ölçüde artmıştır. Muhalifleri tarafından bu gün Vahhabizm olarak
adlandırılan destekçileri tarafından ise yalnızca Selefliliğin bir yorumu olarak tanımlanan inanışın fikri
önderi olan Muhammed Abd Al-Vahhab ile Suudi ailesi arasındaki ittifak neticesinde Suud ailesi bu fikri
akımı benimsemiş ve bu akımın koruyucusu olmuştur. Diğer taraftan Abdüvehhab da Suudi ailesinin
otoritesini tanımıştır.2
Kur’an ve Sünnet temelli bir dini yaklaşım olarak tanımlanabilen Abdülvehhab’ın öğretilerinin
şekillendiği dönemde, bulunduğu coğrafyada yanlış fikirlerin ve sakıncalı dini uygulamaların üst düzeye
çıkması onun dini davetinin gerekçelerini oluşturmuştur. Bu dönemde bazı bölgelerde ağaç, taş ve
mağaralara kutsallık atfedilerek buralarda dua edilmesi, adak adanması gibi İslamiyet dışı uygulamalar
Abdülvehhab’ın öğretisinin şekillenmesinde etkili olmuştur.3
ESRA DEMİR
Abdülvehhab’ın öğretisi muhalifleri tarafından ayrılıkçı bir hareket olarak değerlendirilmiş, bu yeni
öğreti ve Suud ve Vehab aileleri arasındaki ittifak Osmanlının siyasi ve dini sistemine bir tehdit olarak
değerlendirilmiştir. Ancak, modern Suudi Arabistan devletinin kurucusu olan Abdülaziz İbn Suud’ 11
Mayıs 1929 tarihinde ki konuşması sırasında benimsedikleri dini fikri yapı hakkında şu açıklamayı
yapmıştır: “Bize Vehhabi diyorlar. Mezhebimize de ayrı bir mezhepmiş gibi “Vehhabi” ismini takıyorlar.
Bu isimlendirmeler, maksatlı olarak yayılmış yalan iddialardan kaynaklanan fahiş yanlışlardır. Biz,
yeni bir mezhebin veya yeni bir akidenin bağlıları değiliz. Muhammed b. Abdülvehhab yeni bir şey
ortaya koymadı. Akidemiz, Allah’ın kitabında ve O’nun peygamberinin sünnetinde yer alan ve Salih
geçmişlerimizin tabi olduğu inanç olan Selef-i Salihin akidesidir. Biz dört mezhebin her bir imamına
hürmet ediyoruz”.4 Abdulaziz İbn Suud’un bu açıklaması bir taraftan bu öğretinin bir meydan okuma
olarak ortaya çıkmadığını gösterirken diğer taraftan da yeni bir mezhepten çok bu öğretide Kur’an ve
sünnet dışında hiç bir şeyin kabul görmediğini anlatır niteliktedir.
Üzerinde birçok yorum yapılan bu öğreti ve bu öğretinin öncüsü olan Abdülvehhab’ın ailesi ile Suud
Ailesi arasında bu ittifak ile oluşan idari anlayış, bu gün de Suudi Arabistan devletinin yönetiminin
temelini oluşturmaktadır.5
Yapılan bu ittifak sonrasında Suudi Ailesinin bölgede giderek güçlendiği ve ilk Suudi Devletinin
temellerinin atıldığı görülmektedir. Muhammed bin Suud döneminde (1744–1765) I. Suudi Devleti, Hicaz
Al Ahsa ve Irak üzerinde etkin olma mücadelesi vermiştir. Ancak her üç bölgede de Osmanlıya bağlı
Arap şeyhlerinin siyasi ve askeri baskılarıyla karşılaşılmıştır. Bu dönemde, Ahsa ve Kuveyt’in de içinde
yer aldığı kıyı şeridi Osmanlıya bağlı Halid kabilesine mensup Şeyhler tarafından, Mekke ve Taif Şerif
ailesinden Şeyh Galip tarafından yönetilmekteydi. Bağdat ise Memluk Prenslerinden Süleyman Paşanın
kontrolü altındaydı. Böyle bir ortamda Muhammed bin Suud döneminde topraklar genişletilememiştir.6
Abdülaziz bin Muhammed döneminin başladığı 1766 yılı itibari ile Suudi Hanedanlığı topraklarını
genişletmeye başlamıştır. Osmanlı Devletinin merkezi İstanbul’dan uzakta oluşları ve Osmanlının dönem
itibariyle Rusya ve İran ile mücadele halinde olması Hanedanlığın etkinliğini artırabilmesi noktasında
bir fırsat olarak öne çıktığı söylenebilir. Bu doğrultuda 1795’te Ahsa alınmış, ardından Katif Suudi
yönetimine girmiştir. Bunun neticesinde Halid Şeyhleri Bağdat’a sığınmış ve Süleyman Paşa etkinliğine
bir tehdit olarak gördüğü Suudi hanedanlığının bu genişlemesini durdurmak amacıyla harekete geçmiştir.
Düzenlenen askeri harekâtta başarı elde edemeyen Süleyman Paşa ile Suudi Hanedanlığı arasında 6
yıllık bir ateşkes imzalanmıştır.7
5
SUUDİ ARABİSTAN DEVLETİNİN KURULUŞU VE OSMANLI İLE İLİŞKİLER
Abdülaziz bin Muhammed’in ölümünden sonra yönetime geçen Suudi bin Abdülaziz döneminde Suudi
hanedanlığı, Basra kıyıları, Taif, Mekke ve Medine’yi kontrolleri altına almıştır. Böylece bu bölgedeki
Osmanlı denetimi son bulmuştur.8
Arabistan Yarımadasında yaşanan bu gelişmeler Osmanlı nezdinde rahatsızlık yaratmış olmasına rağmen
iç çatışmalar ve bazı ülkelerle savaş durumunda olunması gibi nedenlerle I. Mahmut, III. Mustafa, I.
Abdülhamid ve III. Selim dönemlerinde bu gelişmeler karşısında ciddi adımlar atılmamıştır.9
1807 yılı itibari ile bugünkü sınırlarından daha geniş sınırlara erişmiş olan Suudi hanedanlığının bu
gelişimi karşısında dönemin Osmanlı Padişahı ikinci Mahmud, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşayı bu
gelişimi durdurmak niyetiyle görevlendirmiştir. 1811–1813 yılları arasında Tosun Paşa (Mehmet Ali
Paşanın oğlu) komutasındaki birlikler Mekke ve Medine’nin kontrolünü ve Taif’i ele geçirmiştir.
Tosun Paşanın ölümünden sonra kardeşi İbrahim Paşa görevi devralarak 1818 yılında da Ad Driyah’ı
ele geçirmiştir.10 Bunun neticesinde Abdülaziz’in ölümünün ardından başa geçen Abdullah bin Suud ve
çocukları esir alınarak önce Mısır’a ardından İstanbul’a gönderilmiş ve Abdullah bin Suud yargılamanın
ardından İstanbul’da idam edilmiştir. Abdullah bin Suud ve çocuklarının yanı sıra Ad Driyah’ın işgali
sırasında Suudi Ailesi ve Ulemadan pek çok isim yakalanmıştır. Bu isimlerden bazıları idam edilirken
bir kısmına da iyi muamele edilmiştir. İdam edilenlerden biri de Muhammed Abdülvehhab’ın torunu ve
Ad Driyah kadısı olan Süleyman b. Abdullah’tır.11
Diğer taraftan bu süreçte Mısır kuvvetleri Basra körfezi kıyılarına kadar etkinliğini genişletmiştir.12
Suudi Hanedanlığının gelişiminin engellendiği bu harekâtın mimarı olan Mehmet Ali Paşaya Babıâli
tarafından mükâfat olarak Hicaz ve Habeş Valilikleri verilmiştir.13
Türki bin Abdullah ve diğer Suudi liderleri 1820’lerin başında Necd bölgesinde tekrar etkinlik
kurmaya çalışmış hatta 1821 yılında Türki bin Abdullah Riyad merkezli Suudi Devletini ilan etmiştir.
1840’lardan sonra Faysal bin Türki’nin Faaliyetleri ve Osmanlı ile kurduğu akıllıca ilişkiler neticesinde,
Cidde vilayetine yıllık vergi ödenmesi ve Necd camilerinde Osmanlı Padişahı adına hutbe okutması
karşılığında Faysal bin Türki Necd bölgesi yönetimini Osmanlı kaymakamı olarak üstlenmişler ve
bölgede Osmanlı adına faaliyetlerde bulunmuştur. 1848 yılında Necd Kaymakamı unvanını alan Faysal
bin Türki döneminde hanedanlığın etki alanı Bahreyn, Katar ve Kasimi Şeyhlerinin elinde bulunan
bölgelere kadar genişlemiştir.14
Faysal bin Türki’nin 1865 yılında ölümünün ardından oğulları arasında ihtilaflar çıkmıştır. Bu süreçte
6
ESRA DEMİR
İngilizler Suud bin Faysal’ı desteklemiş bunun neticesinde Osmanlı devleti müdahale kararı almıştır.15
Osmanlı imparatorluğunun aldığı karar neticesinde 1871 yılında Bağdat valisi Mithat Paşa bölgeye bir
askeri harekât düzenlemiştir. Düzenlenen harekât neticesinde Osmanlı imparatorluğuna bağlı güçler
bugünkü Katar’a kadar olan bölgede yeniden hâkimiyet kurmuştur. Kurulan hâkimiyetin ardından Mithat
Paşa Necd mutasarrıflığı adı altında yeni bir idari yapılanmaya gitmiş ve Ahsa, Katar, Hufuf ve Necd’i
ayrı birer kaymakamlık olarak belirlemiştir. Böyle bir idari yapılanma Necd ve Necd Kaymakamlığını
elinde bulunduran Suud Hanedanlığının etki alanını sınırlandırmak anlamına gelmiştir.16
Suud Hanedanlığı 1800’lerin sonunda iç rekabet neticesinde zayıflamaya başlamıştır. Bu dönemde
Şammar kabilesinden el Reşidiler Necd bölgesini denetimleri altına almıştır ve Osmanlı’ya bağlı
kalmıştır. Diğer taraftan Abdurrahman ve oğlu Abdulaziz bin Abdurrahman Kuveyt Şeyhi el Sabah’a
sığınmıştır. Bu dönemde Osmanlı devleti Reşid ailesini desteklemiş olmakla birlikte Kuveyt’teki Suudi
Hanedanı mensuplarına aylık maaş bağlamıştır.17
Suud Ailesi 1902 yılında Necd bölgesine tekrar dönmüş ve aynı yıl bugunki Suudi Arabistan Krallığı’nın
kurucusu olan Kral Abdülaziz tarafından Riyad ve ardından Reşidi ailesinin denetimi altında bulunan
Kuzey Arabistan topraklarının denetimi ele alınmıştır. 1904 yılında Kasım bölgesinin iki önemli kasabası
Uneyze ve Büreyde’nin Reşid Oğullarından geri alınması sonrasında himayesindeki Reşid oğullarının
Suudi Hanedanlığı karşısındaki ard arda yaşadığı bu yenilgiler Osmanlı devletini harekete geçirmiştir.
Osmanlıyı harekete geçiren bir diğer neden ise İngilizlerin bölgede nüfuzunun gün geçtikçe artması
gösterilebilir çünkü bu dönemde İngilizlerin bölgede Arapların Osmanlıya olan bağlılığını ortadan
kaldırmak maksadıyla faaliyetlerde bulunduğu bilinmektedir.
Sonuç olarak iki taraf arasında yaşanan vukuatın ardından Abdulaziz İbn Suud ve Osmanlı padişahı
arasında bir dizi mektup alışverişi olmuştur. Abdulaziz İbn Suud’un yazdığı mektuplarda ki şu ifadeler
dikkat çekicidir: “ Ben Allah’ın Gölgesinin her arzu ve emrine amadeyim… Ben efendimiz yüce
Halife’nin sadık bir kuluyum”.18
Bu gelişmelerin ardından Osmanlı devleti, Abdülaziz’in babası Abdurrahman’a merkezi Riyad olmak
üzere Arîz, Veşm ve Sudeyr ile civarının kaymakamlığını vermiştir.19 Suudi Hanedanlığı 1914’lere kadar
bu unvanını kullanmayı sürdürmüştür.
1910’lardan sonra Osmanlı ana topraklarındaki karışıklıklar nedeniyle bu bölgeden askerlerini çekmek
zorunda kalmıştır. Bunun bir neticesi olarak Necd kaymakamı Abdurrahman bin Suud, Hasa ve Katif
de dahil olmak üzere bölgenin kontrolünü ele geçirmiştir. Böylece Reşid ailesi bölgedeki etkinliğini
tamamen yitirmiştir.20
7
SUUDİ ARABİSTAN DEVLETİNİN KURULUŞU VE OSMANLI İLE İLİŞKİLER
Osmanlı imparatorluğu ile İngiltere arasında imzalanan 1913 tarihli İstanbul Antlaşması bu bölgeye dair
de hükümler içermiştir. Bu antlaşmanın ilgili maddelerine göre; Osmanlı İmparatorluğu Bahreyn ve
Birleşik Arap Emirlikleri Şeyhlikleri üzerindeki haklarından vazgeçecek, İngilizler de Necd ve Katar’ın
Osmanlı toprağı olduğunu kabul edecektir.
Tüm bölgede etkinliğini sağlamaya çalışan Suudi yönetimi, 1913’de Ahsa’yı ele geçirmiş sonrasında
Katif dahil bölgenin kontrolünü ele almıştır.21 Daha sonra Mayıs 1914’te Osmanlı devleti ile imzalanan
bir anlaşma ile Abdülaziz ibn Suud’a Paşalık unvanı ve Necd valiliği verilmiştir.22 Tüm bu gelişmelere
bakılarak 1914 yılından itibaren Osmanlı Suudi ilişkilerinin yön değiştirdiği söylenebilir.
1915 yılına gelindiğinde Suudi Hanedanlığının İngilizlerle bir anlaşma imzaladığı görülmektedir. Bu
anlaşmaya göre Suudi Hanedanlığı İngiltere koruması altında bulunan Katar, Abu Dabi, Dubai ve
Umman’a saldırmama teminatı verirken İngiltere’de Hanedanlığın Necd ve Ahsa üzerindeki hâkimiyetini
tanıyacaktı.23
Sonrasında Osmanlı Devletinin Dünya savaşından yenik olarak çıkması ve bu bölge üzerinde denetim
kurma gücünü tamamen yitirmesi neticesinde Suudi Hanedanlığının yönetiminde bulunan Abdülaziz
önce Hicaz bölgesini, sonra ise Asir’i denetimi altına almıştır. 1926 yılına gelindiğinde ise Abdülaziz
ibn Suud kendini “Necd ve Hicaz Kralı” sonrasında 1932 yılında yeni bir idari yapılanma neticesinde
kendisini “Suudi Arabistan” kralı ilan etmiştir.
18. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar süren mücadele ve uzun bir devletleşme süreci yaşayan
Suudi Hanedanlığı Kral Abdülaziz yönetiminde üçüncü ve son Suudi Devletini kurarak bölge ve dünya
siyasetinde önemli aktör olarak yerini almıştır. Suudi Arabistan, 1932’den itibaren siyasi sistemini
merkezi bir devlet olarak temellendirmiş bir devlet olarak, sahip olduğu ekonomik kaynaklar ve dinsel
mekânları ile bölgesel ve küresel anlamda önemli bir aktör haline gelmiştir.
8
Arap Halklarının Osmanlıya
İhanet Ettiği Meselesine Bakış
Günümüz Türkiye’sinde genelde Arap algısı özellikle de Suudi Arabistan algısının oluşumunda
Osmanlının son dönemlerine ait anılar ve bu dönemle ilgili yazılan kitaplarda Arap halkları ile ilgili
yargılar etkili olmuştur. 18. yüzyıldan modern Suudi Arabistan devletinin kuruluşuna kadarki süreçte
Osmanlı İmparatorluğu ile Suudi Hanedanlığı zaman zaman Osmanlıya bağlı valilikler aracılığıyla,
zaman zaman da doğrudan Osmanlı ile sürekli etkileşim halinde olmuştur. Bir tarafta giderek zayıflayan
bir İmparatorluk, diğer tarafta dini ve siyasi olarak yeni bir oluşum süreci içinde olan bir hanedanlığın
politik hedeflerinin çatışması normal bir süreçtir.
Türkiye’de hala izleri görülen olumsuz Suudi Arabistan algısının Osmanlı ile ilgili bölümünün
oluşumunda bu doğal süreç değil, daha çok özellikle İngilizler tarafından uygulanan kültürel ve politik
kampanyaların etkili olduğu söylenebilir. Bu noktada Osmanlı-Suudi Arabistan ilişkilerinde diğer
ülkelerin bu iki ülke ilişkileri üzerinde ki etkilerini göz önünde tutarak değerlendirmek gerekmektedir.
Böyle bir değerlendirme hem iki taraf arasındaki ilişkilerin bu gününe önemli bir katkı sağlayacak hem
de karşılıklı algılarda önyargıların giderilmesi noktasında büyük yarar sağlayacaktır.
“Arapların İhaneti” algısı, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuna ilişkin tarih yazımında sık sık
vurgulanan bir nokta olmuştur. Osmanlının son dönemleri ve Arap halklarının Osmanlıdan kopuş
süreci tüm taraflarıyla ve objektif bir bakış açısıyla incelendiğinde “Arapların ihaneti” algısının tarihi
SUUDİ ARABİSTAN DEVLETİNİN KURULUŞU VE OSMANLI İLE İLİŞKİLER
bir gerçekliktense ideolojik bir bakış açısını yansıttığı anlaşılabilir. Bu tarz bir bakış açısı ile bu süreç
incelendiğinde çeşitli dış faktörlerin önemli rol oynadığı anlaşılacaktır.
Diğer taraftan Türklere ihanet söyleminin Arap coğrafyasındaki karşılığı, Arapları sömüren ve Arap
coğrafyasını cahil bırakan Osmanlı ve İslam’a ihanet eden Türkler şeklinde bir algı olmuştur.
Taraflar arasında oluşan bu iki zıt söylem bir taraftan Müslüman coğrafyada yeni oluşan ulus devletlerin
Osmanlı ile olan ortak tarihi ve kültürel bağlarının koparılması çabalarına hizmet etmiş diğer taraftan
Türkiye Cumhuriyetinin bu coğrafya üzerinde yeniden etkinlik kurma ihtimalinin ortadan kaldırılması
çalışmalarına hizmet etmiştir.
Osmanlı’nın son dönemleri ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş sürecindeki Osmanlı’nın Arap halkları
ile aynı zamanda Arap halklarının Osmanlı ile ilişkilerini objektif bir biçimde ele almak Türkiye-Suudi
Arabistan ilişkilerinin bu günü açısından oldukça önemlidir. Çünkü Türkiye’de Suudi Arabistan ve
Araplar hakkında ki bazı olumsuz yargıların temelinde, bahsettiğimiz süreç dahilinde oluşan olumsuz
Arap algısının da önemli bir etkisi söz konusudur.
Bu amaca hizmet edecek bir değerlendirmede özellikle üzerinde durulması gereken birkaç husus
vardır. Bunlardan ilki Arap İsyanları meselesi ve özellikle Şerif Hüseyin İsyanı ve bu bağlamda Arap
Milliyetçiliğidir. Diğer husus ise Osmanlının Cihat ilan etmesi ve bu ilana Araplar tarafından karşılık
verilmemesi meselesidir. Üçüncü unsur ise bu dönemde Avrupa ülkelerinin bölgeye gün geçtikçe artan
ilgisidir. Diğer önemli bir nokta ise iki tarafların karşılıklı hafızalarına yön veren dış faktörler ve bu
bağlamda çeşitli propaganda faaliyetleri, misyonerlik çalışmalarıdır.
Araplar mevzu bahis olduğunda gerçekte Osmanlıya karşı isyan eden Arap kesimler oldukça sınırlıdır.
Genel olarak Arap halkları Osmanlılık ve Müslümanlık bağlamında İstanbul’a olan bağlılıklarını
sürdürmüşlerdir.24 Topyekûn olarak bir ırkı “ihanet” ile suçlamak objektif ve bilimsel bir tarih okuyuşuyla
uyuşmamaktadır.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Mekke Şerifi Hüseyin’in İngilizler ile işbirliği yaparak Osmanlı’ya karşı
bir isyan başlattığı bir gerçek olmakla birlikte Şerif Hüseyin’in bütün Arap halklarını temsil ettiği gibi bir
yanılgıya düşmek yanlış bir yaklaşımdır. Birinci Dünya savaşında asıl cephe Süveyş kanalı ve ardından
Filistin’de kurulmuştur. Bu süreç dahilinde Filistin’de Osmanlıya karşı herhangi Arap ayaklanması
olmamıştır. Bunun yanı sıra Suriye, Lübnan ve Irak’ta da Osmanlıya karşı “arakandan vurma” olarak
lanse edilebilecek bir hadise de yaşanmamıştır.25
Şerif Hüseyin isyanı ile ilgili bir diğer nokta, Şerif Hüseyin isyanının kurtuluş savaşında Mustafa Kemal
10
ESRA DEMİR
Paşanın “Müslüman Kardeşliği” vurgusuyla hareket etmesi Türk olmayan Arap ve Kürt gibi Müslüman
unsurların gönlünü kazanan bir yaklaşım olurken daha sonraları “Müslüman Kardeşliği” vurgusunun
yerini “Herkes Türk’tür” anlayışına bırakması sonrasında çıkması da dikkat çekici bir noktadır.26 Şerif
Hüseyin isyanı ile ilgili son bir nokta ise Kemal Karpat’ın da belirttiği gibi bu ayaklanma bir asır önce
olsaydı bu kadar üzerinde durulmasını gerektirecek bir mevzu olmayacaktı. Dolayısıyla Şerif Hüseyin
isyanı konjonktüründe etkisi ile gerektiğinden fazla abartıldığı söylenebilir.27
Osmanlının yıkılış süreci ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş sürecine ilişkin oluşan Araplar
ile
ilgili olumsuz algı meselesinde üzerinde durulması gereken konuların ilki Arap Milliyetçiliğidir.
Arap milliyetçiliği Osmanlıda ki Türk milliyetçiliğinden daha önce gelişmiştir. 1860’larda Suriyeli
Entelektüeller arasında doğmuş olan Arap milliyetçiliğinin daha çok Hıristiyanlar arasında gelişmesi
dikkat çekicidir. Bu kesim Osmanlı İmparatorluğuna ve yönetimdeki Türklere karşı ciddi bir olumsuz
yaklaşım içindedir.28 Hıristiyan Arapların önceliğini yaptığı bu milliyetçi akım içinde yer alan Müslüman
Arap kesim de daha çok batı fikirlerini benimsemiş ve seküler aydınlardan oluşmaktaydı. Diğer taraftan
muhafazakâr Araplar Sünniler ve hatta Irak ve İran’da bulunan Şii Araplar Osmanlıya desteklerini
sürdürmekteydiler.29
Yukarıdaki gerçekler bağlamında, objektif tarih okuyucuları tarafından bu süreçteki fikri akım “ayrılıkçı”
bir hareket olarak görülmemektedir. Diğer taraftan aynı kesim Arapların Osmanlıyı sömürgeci bir güç
olarak görmediğine de vurgu yapmaktadır.
Bu çerçevede ikinci önemli nokta da; Arapların Osmanlı Devletine ihanet ettiği yönündeki iddialarda
en çok dile getirilen konu olan Osmanlı’nın cihat ilan etmesine karşın Arapların bu çağrıya uymamaları
ile ilgilidir. Öncelikle tüm Arapların bu çağrıya duyarsız kaldığını söylemek tam olarak doğru bir yargı
olmayacaktır. Birçok cephede Araplardan oluşan birlikler yer almış ve Osmanlı ile birlikte savaşmıştır.
Diğer taraftan Osmanlı tarafında ilan edilen cihat çağrısının bu süreçte içi doldurulmamıştır. Daha
doğru bir ifade ile cihat çağrısı için Müslüman coğrafya üzerinde önceden bir hazırlık yapılmamıştır.
Bunun yanı sıra Osmanlının cihat ilan ettiği dönemde İngilizler tarafından bu çağrıya cevap verilmesini
engellemek adına çalışmalar yapılmıştır. Bunlardan en önemlisi ve etkili olanı Osmanlının Almanya ve
Avusturya-Macaristan gibi iki Hıristiyan ülke ile ittifak kurduğunun altının çizilmesidir. Arap ayrılık
hareketlerinin önderleri olan Hıristiyan ve Musevi Arapların propagandaları, farklı devletler tarafından
uygulanan casusluk faaliyetleri ve yabancı okulların etkisi de cihat çağrısının başarıya ulaşmasının
önünde birer engel olarak değerlendirilebilir.30
Arabistan’da önemli bir güç olan ve savaştan önce Osmanlı tarafından kendisine Necd bölgesinde fiili
bağımsızlık tanınan İbn Suud’un savaş sürecinde Osmanlı Devleti ile çatışmamaya özen göstermesi
11
SUUDİ ARABİSTAN DEVLETİNİN KURULUŞU VE OSMANLI İLE İLİŞKİLER
Suudi Hanedanlığının niyeti ile ilgili bir ipucu vermektedir. Cemal Paşa’nın hatıralarına göre İbn Suud
Osmanlı ordusuna yardım etmiştir.31
Bunun yanı sıra, büyük bir Arap krallığı olmak gibi bir isteği ve halife olmak gibi bir niyeti de olmayan İbn
Suud’un Türklere karşı açıkça savaşmak gibi bir niyeti de olmamıştır.32 Birinci Dünya Savaşı sırasında
ve öncesinde de Kral Abdülaziz Osmanlıya karşı savaşmamıştır. Al-Saud ve al-Reşidiler arasında 1905–
1906 yıllarında ortaya çıkan husumette Raşidilere yardım için gelen yaklaşık iki bin Osmanlı askerinin
hiçbir zarar görmeden tahliyesine izin veren Kral Abdülaziz’e II. Abdülhamid teşekkür etmiştir. Benzer
şekilde Basra körfezinin büyük bir bölümünü ele geçiren İngilizlere karşı Ahsa’yı kuşatan Kral Abdülaziz,
Kut kalesinde bulunan Osmanlı askerlerine hiç zarar vermeden Bahreyn’e tahliye etmiştir.
Böyle bir durumda daha önce de belirtildiği gibi Osmanlı-Suudi ilişkilerinde iki ülke hafızasında yer eden
olumsuz algıda iki taraf arasındaki konjonktürün getirdiği münasebetlerin dışında farklı faktörlerin etkili
olduğunu düşünmekte yarar vardır. Bu noktada Osmanlı coğrafyası üzerinde farklı hedefleri olan ve bu
doğrultuda kapsamlı politikalar izleyen bölge dışındaki güçlerin faaliyetlerini incelemek gerekmektedir.
Bu faktör genel olarak Osmanlı (Türk) ve Arapların karşılıklı algılarının olumsuz olmasında çok önemli
rol oynamıştır.
Osmanlı devletinin bölge üzerindeki etkinliğini birinci dünya savaşından önce yitirmeye başladığı
bilinmektedir. Süveyş Kanalına ve Hindistan’a yakın olması gibi nedenlerle Arap yarımadası özellikle
İngilizlerin ilgisini çeken bir bölgeydi. Osmanlının giderek zayıflaması neticesinde bölge, başta
İngilizler olmak üzere Avrupa ülkelerinin çeşitli faaliyetlerine sahne olmuştur. Bu faaliyetlerin başında
Türk (Osmanlı) ve Arap halklarının ve yönetimlerinin siyasi ve kültürel değerler noktasında birbirinden
koparılması çalışmaları olmuştur.
20. yüzyıla gelindiğinde Balkan halklarının çoğu Osmanlıdan ayrılmış, Ermeniler ise çeşitli olaylar
çıkarmaya başlamıştır. Bu ve daha birçok sorunla mücadele eden Osmanlı Devletinin Almanya’nın
yanında savaşa girmesi durumunda Ermeni ve Arap halklarının özellikle Rus ve İngilizler tarafından
Osmanlıyı zayıflatma noktasında kullanılacağı ve özellikle bunun milliyetçilik temelinde yapılacağı
tahmin edilebilir bir hamleydi. Bu hedef doğrultusunda İngiliz ajanları Arap coğrafyasında faaliyetlerine
başlamıştır.33 Bu faaliyetler çerçevesinde Arap Halklarına “Size Osmanlı değil biz sahip çıkarız” mesajı
verilmiştir.34
Diğer taraftan Osmanlıda “Yeni Osmanlılılar”, “Jön Türkler”, İttihat ve Terakki gibi grupların aracılığıyla
ülkeyi çöküşten kurtarmak maksadıyla yapılan inkılâp ve reform hareketleri, ümmet esasına dayanan
Osmanlı da tam tersi bir sonuç doğurmuştur.
12
ESRA DEMİR
Aynı zamanda Osmanlı Devleti içinde Jön Türkler tarafından, Turan Milliyetçiliği politikası izlenmeye
başlanması, laiklik, Latin harflerinin getirilmesi ve Arapçanın tasfiye edilmesi gibi politikaların
dillendirilmesi buna karşılık bazı Avrupalı çevreler tarafından Araplar arasında da Arap milliyetçiliğinin
canlandırılmaya çalışılması Avrupa devletleri ve bazı ayrılıkçı Arap cemiyetleri tarafından kullanılmış
ve Arap halkları arasında Türkler aleyhine bir hava oluşturulmaya çalışılmıştır.35
Yaşanan süreçte Türk ve Arap halkları milliyetçilik temelinde de birbirinden ayrıştırılmaya çalışılmıştır.
Bu bağlamda Türklerin geçmişteki kahramanlıkları, Arapların da Peygamber soyundan geldiği ve Kuran’ın Arapça olduğu gibi noktalar vurgulanarak taraflar arasında karşılıklı üstünlük savaşı başlatılmıştır.36
Tüm bu politikalar ve diğer faaliyetler çerçevesinde genel olarak tüm Arap halklarının Osmanlı’ya yönelik
yaklaşımında ciddi bir kırılma yaşanmıştır. Aynı şekilde Osmanlı içindeki bazı kesimlerin Osmanlının
içinde bulunduğu durumdan kurtulması adına güttüğü politikalar neticesinde de Osmanlı’nın Arap algısı
“Arapların Osmanlıya ihanet ettiği” şeklinde gelişmeye başlamıştır. Bu durum özelde Osmanlı-Suudi
ilişkilerine yönelik çalışmalarda da kendini göstermiş ve iki ülke hafızasında yer etmiştir.
Ancak son dönemlerde iki ülke halkı arasındaki etkileşiminin artması ile birlikte karşılıklı tarih
okumalarındaki ideolojik, taraflı ve dış faktörlerin etkisi çerçevesinden çıkmaya başlamış ve bu konuda
objektif yayınlarda artış yaşanmıştır.
Örneğin Sabahattin Arslan tarafından Osmanlı Arşivlerinde 5 bin belge üzerinde yapılan araştırma
yapılmıştır ve buna göre Sabahattin Arslan, Osmanlı-Arap ilişkilerinin kırılma noktası olan Balkan
Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı dönemlerinde bilinenin aksine Arapların Osmanlı’ya ihanet etmediği
aksine yardım ettiği iddiasında bulunmuştur. Osmanlı ve Körfez ülkeleri arasında çok ciddi ve güçlü
bir ilişkinin bulunduğunu belirten Arslan şuana kadar incelenen belgeler ışığında Bahreyn ve Kuveyt’in
Osmanlıya yardım ettiğinin kesin olduğunu, Katar’ın da yardımlarda bulunduğunu düşündüğünü ifade
etmiştir. Körfez bölgesini İngilizlerin çok iyi bilmediğini, eğer Araplar istemiş olsaydı Bağdat ve ya
Basra’da Osmanlıyı çok rahat arkadan vurabilirdi diyen Arslan Arapların aksine bu bölgede Osmanlının
yanında kaldığını belirtmiştir.37
Buna benzer değerlendirmeler 2009’daki Türk-Arap ilişkileri sempozyumunda da yapılmıştır. Osmanlı
dönemi Arap coğrafyası ve Türk Arap ilişkilerinin ele alındığı sempozyumda Kemal Karpat; Türklerle
Arapların tarihte hiçbir zaman birbirleriyle savaşmadığını belirten karpat, Yavuz Sultan Selim’in Ridaniye
ve Mercidabık savaşlarının Memlüklülerle yapıldığını ve her iki tarafın da Türk olduğunu eklemiştir.
Karşılıklı tarih okumasında ve önyargıların yıkılmasında sadece Türkiye tarafından değil aynı zamanda
13
SUUDİ ARABİSTAN DEVLETİNİN KURULUŞU VE OSMANLI İLE İLİŞKİLER
Suudi Arabistan tarafından da çeşitli çalışmalar yürütülmektedir. Örneğin aynı sempozyumda Suudi
Arabistan’dan Doç. Ali b. Hessein b. Abdelah el Bessam, Lahsa Eyaletinde Osmanlı İlmi Eserlerinin
İzleri üzerinde durmuş ve Osmanlının bu bölgede Ehli Sünnet akidesine çok önem verdiklerinden
ve dört mezhebe eşit davrandıklarından bahsetmiştir. Yine Suudi Arabistan’dan Prof. Abdullatef elHumeydan ülkesinde 1960’larda Osmanlı ile ilgili araştırmaların başladığını, 1980’lerden sonra daha
ciddi çalışmalar yapılmaya başlandığını söylemiştir.38
Kısaca bugün itibari ile Türk-Arap ilişkilerinin Osmanlı boyutu yeniden ele alınmakta ve yapılan hatalar
düzeltilmeye çalışılmaktadır. Böyle bir çabanın ve algıda yanlışlıkların düzeltilmesinin ikili ilişkilerin
bugününe de büyük faydası olacağı açıktır.
14
DİPNOTLAR
ESRA DEMİR
1.
2.
3.
4.
5.
6.
7.
8.
9.
10.
11.
12.
13.
14.
15.
16.
17.
18.
19.
20.
21.
22.
23.
24.
25.
26.
27.
28.
29.
30.
31.
32.
33.
34.
35.
36.
37.
38.
Işıl Işık Bostancı, Saudi Arabistan Krallığı’nın Resmen İlan Edilmesinden Önce Arabistan Bölgesi, Fırat
Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Dergisi, Cilt:1, Sayı:2, 2003, 31.
Ahmet V. Ecer, Tarihte Vehhabi Hareketi ve Etkileri, Ankara: Asam Yayınları,2001, s. 56
Fahd Al Semmari,Arap Yarımadasının Tarihi,I.B.Taurus yayınları,2010,s.129-130
Mehmet Ali Büyükkara, Suudi Arabistan ve Vehhabilik, İstanbul, 2004, s.135
Türkiye’nin Suudi Arabistan Büyükelçiliği Resmi İnternet Sitesi, “Suudi Arabistan Tarihi, http://riyad.be.mfa.gov.tr/ShowInfoNotes.aspx?ID=2, (e.t. 09.08.2013)
Veysel Ayhan, Geçmişten Geleceğe Türkiye-Suudi Arabistan İlişkileri, Ortadoğu Analiz, Cilt:2, Sayı:23,
2010, s:26-27
Ibid, 27
Al Semmari,op.cit.,s.155-156
Büyükkara, op. cit., s.33
Ethem Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri, Selçuk Yayınları, İstanbul 1980, s.67
Büyükkara, op. cit., ss.34-35.
Ecer, op. cit., ss. 153
Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, C.11, İstanbul, 1989, s.400
Zekeria Kurşun, Necd ve Ahsa’da Osmanlı Hakimiyeti, Türk Tarih Kurumu, 1998, ss. 68-69
Zekeriya Kurşun, Tarihten Günümüze Suudi Arabistan, http://www.ordaf.org.tr/tarihten-gunumuze-suudi-arabistan/ (e.t. 10.08.2013)
Ecer, op. cit., ss.68-69
T. Niblock. Saudi Arabia Power, Legitimacy and Survival. (Oxon: Routledge, 2006)ss.35
Büyükkara, op. cit., ss.43-44
The Rise of Abd Al Aziz http://countrystudies.us/saudi-arabia/9.htm (e.t. o8.08.2013)
Veysel Ayhan, Geçmişten Geleceğe Türkiye-Suudi Arabistan İlişkileri, Ortadoğu Analiz, Cilt:2, Sayı:23,
2010, s:29
Veysel Ayhan, Suudi Arabistan’da Şii Muhalefet Sorunu ve Etkileri, Orsam, No’32, Mart,2011, s.12
Zekeriya kurşun, Tarihten günümüze Suudi Arabistan, http://www.ordaf.org.tr/tarihten-gunumuze-suudi-arabistan.aspx
Sanderson Beck, Arabia, Yemen, and Iraq: 1700-1950, http://www.san.beck.org/16-4-Arabia,Iraq.html#a3
Hayrettin Karaman, Araplar Bizi Arkamızdan Vurdu mu? http://yenisafak.com.tr/yazarlar/HayrettinKaraman/araplar-bizi-arkamizdan-vurdu-mu/14826 (e.t. 01.10.2013)
Cengiz Çandar, Sharon’cu Vicdansızlar-Filistin Yalanları, http://yenisafak.com.tr/arsiv/2002/nisan/05/ccandar.html (e.t. 01.10.2013)
Hayrettin Karaman, Araplar Bizi Arkamızdan Vurdu mu? http://yenisafak.com.tr/yazarlar/HayrettinKaraman/araplar-bizi-arkamizdan-vurdu-mu/14826 (e.t. 01.10.2013)
Sebahattin Arslan, Türk Arap ilişkileriyle ilgi Sempozyum, http://www.timeturk.com/tr/makale/sebahattin-arslan/turk-arap-iliskileriyle-ilgili-sempozyum.html (e.t. 01.10.2013)
Hayrettin Karaman, Araplar Bizi Arkamızdan Vurdu mu? http://yenisafak.com.tr/yazarlar/HayrettinKaraman/araplar-bizi-arkamizdan-vurdu-mu/14826 (e.t. 01.10.2013)
Ibid.
Remzi Çavuş, Hain Kim: Bir İsyanın Perde Arakası, 2006, ss 49-51
Remzi Çavuş, Hain Kim: Bir İsyanın Perde Arakası, 2006, ss 118
R. Winder, 19.yüzyılda Suudi Arabistan, (London: Macmillan & Company Ltd 1965), ss. 29
İbid. 9
İbid. 15
Ibid 24
Al Semmari,op.cit.,ss.193-194
Araplar Osmanlı’yı Arkadan Vurmadı, http://www.zaman.com.tr/cuma_araplar-osmanliyi-arkadan-vurmadi_1226044.html (e.t. 01.10.2013)
Sebahattin Arslan, Türk Arap ilişkileriyle ilgi Sempozyum, http://www.timeturk.com/tr/makale/sebahattin-arslan/turk-arap-iliskileriyle-ilgili-sempozyum.html (e.t. 01.10.2013)
15
KAYNAKÇA
SUUDİ ARABİSTAN DEVLETİNİN KURULUŞU VE OSMANLI İLE İLİŞKİLER
•
Al Semmari Fahd,Arap Yarımadasının Tarihi,I.B.Taurus yayınları,2010,s.129-130
•
ARSLAN Sebahattin, Türk Arap ilişkileriyle ilgi Sempozyum, http://www.timeturk.com/tr/makale/sebahattin-arslan/turk-arap-iliskileriyle-ilgili-sempozyum.html
•
AYHAN Veysel, (2010), Geçmişten Geleceğe Türkiye-Suudi Arabistan İlişkileri, Ortadoğu Analiz, Cilt:2,
Sayı:23
•
AYHAN Veysel, (Mart, 2011), Suudi Arabistan’da Şii Muhalefet Sorunu ve Etkileri, Orsam, No’32
•
BECK Sanderson, Arabia, Yemen, and Iraq: 1700-1950, http://www.san.beck.org/16-4-Arabia,Iraq.html#a3
•
BOSTANCI Işıl Işık, (2003), Suudi Arabistan Krallığı’nın Resmen İlan Edilmesinden Önce Arabistan Bölgesi, Fırat Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Dergisi, Cilt:1, Sayı:2
•
BÜYÜKKARA Mehmet Ali, (2004), Suudi Arabistan ve Vehhabilik, İstanbul
•
ÇANDAR Cengiz, Sharon’cu Vicdansızlar-Filistin Yalanları,
•
http://yenisafak.com.tr/arsiv/2002/nisan/05/ccandar.html
•
ÇAVUŞ Remzi, (2006), Hain Kim: Bir İsyanın Perde Arakası
•
ECER Ahmet V, (2001), Tarihte Vehhabi Hareketi ve Etkileri, Ankara: Asam Yayınları
•
FIĞLALI Ethem Ruhi, (1980), Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri, Selçuk Yayınları, İstanbul
•
KARAMAN Hayrettin, Araplar Bizi Arakamızdan Vurdu mu? http://yenisafak.com.tr/yazarlar/HayrettinKaraman/araplar-bizi-arkamizdan-vurdu-mu/14826
•
KURŞUN Zekeria, (1998), Necd ve Ahsa’da Osmanlı Hakimiyeti, Türk Tarih Kurumu
•
KURŞUN Zekeria, Tarihten Günümüze Suudi Arabistan, http://www.ordaf.org.tr/tarihten-gunumuze-suudi-arabistan/
•
Niblock Tim, Suudi Arabistan Güç, Meşruiyet ve Varlığını Sürdürme, Oxon: Routledge, 2006
•
Winder R, 19.yüzyılda Suudi Arabistan Tarihi London: Macmillan & Company Ltd 1965
•
Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, (1989), C.11, İstanbul
•
Türkiye’nin Suudi Arabistan Büyükelçiliği Resmi İnternet Sitesi, “Suudi Arabistan Tarihi, http://riyad.be.mfa.
gov.tr/ShowInfoNotes.aspx?ID=2
•
Araplar Osmanlı’yı Arkadan Vurmadı, http://www.zaman.com.tr/cuma_araplar-osmanliyi-arkadan-vurmadi_1226044.html
•
16
The Rise of Abd Al Aziz http://countrystudies.us/saudi-arabia/9.htm
IMPR KADROSU
ESRA DEMİR
Doç. Dr. Veysel Ayhan
Doç. Dr. Aziz Hassan Barzani Yrd. Doç. Dr. Burak Bilgehan Özpek Dr. Kaan Dilek Esra Demir
Nazlı A. Algan Abdennour Toumi
Ümit Algan
IMPR Başkanı
IMPR Direktörü, Irak Kürdistanı Araştırmaları Merkezi
IMPR Direktörü, Orta Doğu & Demokratikleşme
IMPR Direktörü, Şii Araştırmaları Merkezi
IMPR Direktörü, Körfez Araştırmaları Merkezi
IMPR Direktörü, Humanitarian Merkezi
IMPR Direktörü, Kuzey Afrika
IMPR Humanitarian Urfa Toplum Merkezi Genel Direktörü
Prof. Dr. Kamuran Reçber
Prof. Dr. Muzaffer Ercan Yılmaz Doç. Dr. Mehmet Dalar Doç. Dr. Ali Yaman
Yrd. Doç. Dr. Müslüm Basılgan
Yrd. Doç. Dr. İmran Demir
Yrd. Doç. Dr. Jotiar Mahmut
Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Şeyhanlıoğlu
Yrd. Doç. Dr. Devrim Ümit
Yrd. Dr. Umid Rafiq Fatha
Dr. Kemal Kaya
Dr. Bayer Dosky Dr. Ümit Kılınç
Dr. Ferhad Osman Sherwani
Dr. Najdat Akrawi
Dr. Ali Abbas
Çetiner Çetin
Hakan Demir
Muhammed Örtlek
Muhammed Suleyman
Şükri Kırboğa
Özkan Gökcan
Mehmet Öztürk Ceng Sağnıc
Fatih Şen
Uğur Çil
Erhan Parlak Başak Atalay Hatice İbis Muzaffer Kural Yurdanur Kuşçu
Hakim Bakır
Abdullah Sayın
Musa Umutcan Yüksel
Muhammed Atmaca
IMPR Danışmanı, Uluslararası Hukuk
IMPR Danışmanı, Çatışma & Çözüm
IMPR Danışmanı, Orta Doğu & Afrika
IMPR Danışmanı Alevilik Çalışmaları
IMPR Danışmanı Orta Doğu & Afrika’nın Politik Ekonomisi
IMPR Danışmanı, Çatışma, Çözüm ve Müzakere Yöntemleri
IMPR Danışmanı, Irak Kürdistanı
IMPR Danışmanı Orta Doğu & Yönetişim
IMPR Danışmanı, Arap-İsrail Çatışması
IMPR Danışmanı, Süleymaniye Üniversitesi
IMPR Danışmanı, Güvenlik & Savunma
IMPR Danışmanı, Duhok Üniversitesi, Öğretim Üyesi
IMPR Danışmanı,Uluslararası Hukuk & İnsan Hakları
IMPR Danışmanı, Arbil Planlama Koordinatorü,
IMPR Danışmanı, Ulusal Güvenlik Danışmanı, KRG
IMPR Danışmanı, Selahaddin Universitesi, KRG
IMPR Danışmanı, Irak & Suriye
IMPR Danışmanı, Enerji, Petrol & Gaz
IMPR Danışmanı, Mısır & Suriye
IMPR Danışmanı, Selahaddin Universitesi & Durhem Universitesi
IMPR Danışmanı, Suriye & Arap Muhalefeti
IMPR Uzmanı, Irak Kurdistanı
IMPR Uzmanı, Afrika Boynuzu & Kuzey Afrika
IMPR Uzmanı, Iran and Irak Kürtleri
IMPR Uzmanı, Afrika
IMPR Körfez Araştırmaları Uzmanı
IMPR Araştırmacısı, Suriye Kürtleri
IMPR Araştırmacısı, Arap-İsrail Çatışması
IMPR Araştırmacısı, Orta Doğu’da Hıristiyan Azınlıklar
IMPR Araştırmacısı, Basra Körfezi
IMPR Araştırmacısı, Basra Körfezi
IMPR Araştırmacısı, ABD-Orta Doğu İlişkileri
IMPR Araştırmacısı, IMPR Okul
IMPR Okul Genel Koordinatörü
IMPR Editörü
© 2014 IMPR
Yayınların telif hakları IMPR’a ait olup, 5846 sayılı
Fikir ve Sanat Eserleri Kanunun uyarınca kaynak gösterilerek kısmen
yapılacak makul alıntılar ve yararlanma dışında, hiçbir şekilde
önceden izin alınmaksızın kullanılamaz, yeniden yayınlanamaz.
IMPR
Uluslararası Ortadoğu Barış Araştırmaları Merkezi
17
IMPR
Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da yaşanan tarihi, stratejik, toplumsal ve siyasal değişim bir
çok açıdan Türkiye’de farklı arayışların ortaya çıkmasına yol açmış bulunmaktadır. Yaşanan
değişimi yakından takip etmek, gelişmeleri ve değişim sürecini anlamaya ve analiz etmeye
çalışmak başlı başına bir araştırma, yoğunlaşma ve uzmanlaşmayı gerektirmektedir.
Akademik kaygıların hakim olduğu ve kurumsal düzeyde de bölgeye odaklanmış çalışmaların
ilerleyen dönemlerde hem bölgemiz hem de toplumsal istikrar ve barış arayışı içinde olan
tüm kesimlere yeni bir bakış açısı kazandıracağı açıktır.
Uluslararası Orta Doğu Barış Araştırmaları Merkezi’ne (IMPR) yön veren unsurların başında,
Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da yaşayan tüm toplumsal grupların çıkarlarını, barışını ve
işbirliğini en üst seviyede gerçekleştirilmesine katkı sağlayıcı araştırmalar, çalışmalar ve
etkinlikler yapmaktır. IMPR çalışmalarının ilkelerini oluşturan temel vizyon ve misyon ise
barış ve toplumsal istikrar odaklı bilgi üretimi olacaktır. Bu bağlamda IMPR bölge halklarının
hiçbir ayrım gözetmeksizin barış içinde bir arada yaşama iradesini tüm kaygıların üstünde
bir öneme sahip olduğu ilkesiyle hareket etmektedir.
Tarihsel, siyasal, toplumsal ve kültürel olarak kendisini Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın
bir parçası olarak tanımlayan IMPR, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’yı dışarıdan değil içeriden
anlama gayreti, isteği ve çabasının bir sonucu olarak 2012 yılında kurumsal yapısını
oluşturmuştur. Bir düşünce kuruluşu olarak IMPR birey odaklı ve interdisipliner bir çalışma
modeli benimsemektedir. Düşünce kuruluşu-akademi arasındaki ilişkileri en üst seviyede
önemseyen IMPR yayınlarında tarihsel, kültürel, siyasal ve toplumsal derinleşmeye önem
vermektedir.
Download

tam metin [pdf]