TURGUT ÖZAL ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ  Bilim - Kültür - Sanat - Magazin
2014  Sayı : 4
KONGRE
ÖZEL
Sf.8-25
32 Geçmişimizi
Sevdiren adam:
Fuat SEZGİN
04
Osmanlı
Devletinde
Tıp İlmi
Röportaj
42 Doç. Dr. Süleyman Murat TAĞIL
Nam-ı Diğer SMT
TOU Tıp’tan
55 İnciler
28 KALBİNİN SESİNİ DİNLE
Fatma Betül ÇEVİK
TÖÜ TIP FAKÜLTESİ Dönem 3
Y
eni bir sayıyla karşınızda olmanın heyecanı ve mutluluğuyla öncelikle
herkesi içtenlikle selamlıyoruz.
Bu sayıda kapakta “Kalbinin Sesini Dinle” başlıklı yazımızla kalbimizin sesine fizyolojisini de işin içine katarak tekrar bir kulak verelim dedik. Örnek Şahsiyetler bölümümüzdeyse Kayıp Hazinenin Kâşifi Prof. Dr. Fuat
Sezgin’in hayatını kaleme aldık. Gezi yazısı bölümümüzde Erasmus programı kapsamında İtalya’ya staja gitmiş ve gezme imkânı bulmuş bir arkadaşımızın dilinden buraları okuma imkânı bulduk. Tarih, röportaj, kültür
sanat, ne var ne yok, serbest bölge yazılarımız ve kongre özel bölümümüzle umuyoruz ki keyifle okuyacağınız bir sayı olur.
Bu süreçte birlikte çalıştığımız TÖBAT ve FATÜBAT ekiplerine, her dönemde ayrı ayrı emekleri olmuş hocalarımıza, yazıların hazırlanması ve düzenlenmesinde gayet düzenli ve özverili bir şekilde çalışan DF Dergi ekibi
üyesi arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum. Takip ettiğimiz bu süreçte
eski kongrelerden bugüne gerçekleşen gelişimin gerçekten samimi, çalışkan ve özverili ekiplerin ve bu işte görev alan nice gönüllülerin emekleri
sayesinde olduğunu gördük. Her seferinde, birçok şeyden önce gelen ve
olası tüm eksikliklerin önüne geçebilen ‘samimiyet’in kongreye yansımasıyla nedeni her zaman tam anlaşılamasa da değeri gönüllerde hissedilen
kongrelerin düzenlenmesi en güzel özelliklerimizden biri olmuş sanıyorum. Tam bir aile olduğunu hissederek birçok zor gibi görünen durumun
altından kalkan Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi ailesinin geçmişten
bugüne barındırdığı tüm fertlerine de ayrıca teşekkür etmek istiyorum.
İnşallah bu yıl 5’incisini düzenlediğimiz kongremizin de aile sıcaklığında,
en güzel şekilde gerçekleşmesi temennisiyle…
editörden
Bu sayımızda TÖBAT/FATÜBAT bünyesinde düzenlenen kongrelerimizin
geçmişten bugüne gelişimi ve kongrelerden anılarla oluşturduğumuz
kongre özel bölümümüz ile karşınızdayız. Her ne kadar kongrelere ağırlık
vermiş olsak da dergimizin temel bölümlerini de eksik etmemek adına
ekip olarak sıkı bir çalışmayla yeni sayımıza hazırlandık ve sayfa sayımızı
biraz da arttırarak güzel bir çalışmayla yine sizlerin karşısındayız.
1
Hatice Kübra GÜNDÜZ
TÖÜ TIP FAKÜLTESİ Dönem 2
ALZHEİMER
TANISINDA YENİ
YÖNTEMLERE
DOĞRU
B
ir grup Alman araştırmacı yaptıkları çalışmalarla Alzheimer hastalığının teşhisi için yeni bir metot geliştirmeyeçalışıyor. Günümüzde Alzheimer’ın teşhisi için bazı testler ve
beyin tomografileri kullanılsa da beyin hücreleri hasar görmeden konulacak teşhis çok kıymetli. Sonuçları Genom Biology dergisinde de yayımlanan araştırmada kandaki küçük
materyaller incelenmiş ve 202 hastada geliştirilen yeni test
denenmiştir. %93 doğruluk payına ulaşan test sonucu üzerine çalışmalar devam etmektedir.
ne var ne yok
Yine bu amaçla ABD’de Georgetown Üniversitesi Tıp
Merkezi’nde çalışma yapmakta olan araştırmacılar retinanın daha önce incelenmemiş bir bölümünü incelemekteler.
Fareler üzerinde yapılan çalışmada bu bölgenin Alzheimer
hastası olan farelerde inceldiği fark edilmiş. Farelerde retina
ganglion tabakasının yarıya, iç çekirdek tabakasının da üçte
bire inmiş durumda olduğu tespit edilmiş. Beyin hücrelerinin
ölmesi olan Alzheimer’ın yine beynin uzantısı olan retinada
hücre kaybı ile ilişkili olduğu tahmin edilmektedir. Teşhisi
koymak için pahalı olabilecek ya da invazif olabilecek uygulamalardansa rutin göz kontrolü sırasında Alzheimer’ın fark
edilmesi erken teşhisi kolaylaştıracaktır. Sadece insanların
gözlerine bakarak teşhisi erken koymayı mümkün kılabilecek
araştırma üzerinde çalışmalar devam etmektedir.
Kaynakça:
http://www.bbc.co.uk/news/health-24924488
2
S
on sürat ilerleyen tıp dünyasında artık hastalar için
daha çok ümit kaynağı var. Yapılan son çalışmalar ile
artık organ nakli sorununun üzerine eğilen araştırmacılar, bu konuda yeni çözümler aramakta. Japonya’da Yokohama Üniversitesinin yaptığı ve Nature’da yayımlanan
çalışmada ilkel insan karaciğeri üretimi başarılmıştır. Bunun için 2 çeşit kök hücre ve umbilikal korddan alınmış
materyalle beraber 3 hücre kullanan ekip yapay karaciğer
tomurcukları oluşmasının heyecanı içerisinde. Şimdilik bu
tomurcuklar farelere nakledilip gelişmeleri incelenmekte.
Nakledilmiş tomurcuklar kendilerine damarlar edinip gelişimlerini devam ettirmektedir. Tomurcukların organ boyutuna ulaşmaları olanaklı olmasa da karaciğer yetersizliği
olan hastalarda tamir için kullanılabileceği umulmaktadır.
Bu doğrultuda yapılan başka bir çalışma ise Fransız araştırmacı grubu tarafından yürütülmektedir. Fransız bir şirket
tarafından üretilen yapay kalp Fransa’da Georges Pompidou Hastanesinde kalp yetmezliği olan hastaya nakledilmiştir. Hastanın sağlığının ve yaşamsal kabiliyetlerinin
iyi olması sıradaki hastalar içinde umut vaat etmektedir.
Böylece uygun donörün bulunması, bekleme sırası gibi
engellerin önüne geçmeyi amaçlayan araştırmacılar yapay
kalbin pek çok hastaya çare olabileceğini düşünmekteler.
Kaynakça:
http://www.ntvmsnbc.com/id/25487390/
http://www.gazeteport.com.tr/haber/138912/fotogaleri-enyeniler
ORGAN NAKLİNDE
YENİ UMUTLAR
Nurdan EYİGÜN
TÖÜ TIP FAKÜLTESİ Dönem 2
HÜCRE İÇİNDE
SÜRÜLEBİLEN
NANOMOTORLAR
Beyinde biriken sıvının, karın boşluğuna iletilerek vücuttan atılmasını sağlayan sistem için Hacettepe Teknokent’te geliştirilen tamamı
antibiyotikli beyin şantı, operasyon sonrası gelişebilecek enfeksiyon
riskini en aza indiriyor.
Hücre içindeki nanomotorlar
B
ir grup bilim adamı geliştirdikleri altın nanomotorları canlı hücre içerisine yerleştirip sürdüler.
Bu altın-motor takımı, bir insandan alınan canlı tümör hücrelerine laboratuvar ortamında yerleştirilen
ve kullanılan ilk motor olma özelliğinde. Bilim adamları boyları 10 mikrometreden küçük olan bu motorlar üzerinde şimdilik mükemmel bir hâkimiyet kuramamış olsalar da gelecekte bu motorlar sayesinde
ilaçların direk hücre içine verilebileceğini düşünüyorlar. Bunun yanında kanser hücreleri gibi zararlı hücreleri de hedefleyip öldürebilecekleri düşünülüyor.
B
eyinde biriken sıvının, karın boşluğuna iletilerek vücuttan
atılmasını sağlayan sistem için Hacettepe Teknokent’te
geliştirilen tamamı antibiyotikli beyin şantı, operasyon sonrası
gelişebilecek enfeksiyon riskini en aza indiriyor.
Kafa içinde sıvı birikmesi sonucu ölümcül sonuçlar doğuran
hidrosefali hastalığının tedavisindeki en sık kullanılan yöntem
olan sistemde, beyne takılan şantın bir bölümünde antibiyotikli kaplama bulunuyor. TÜBİTAK TEYDEB desteğiyle geliştirilen yeni şantın olası risk durumlarını artıran cilde en yakın yeri
olan pompa kısmı da antibiyotikle kaplanarak dünyada bir ‘ilk’e
imza atıldı.
Şantı geliştiren Beyin Cerrahi Uzmanı Dr. Mehmet Sorar, yaptığı açıklamada, hidrosefali hastalığının daha çok çocuklarda
görüldüğünü ifade ederek kısa süre içinde müdahale edilip
kafa içerisindeki sıvının boşaltılamaması halinde hastalığın
ölümle sonuçlandığını vurguladı. Cerrahi ortamda gerçekleştirilen uygulamanın kanama, enfeksiyon gibi akut sorun ortadan
kalkana kadar hastanın kafasında kaldığını belirten Sorar, uzun
dönem tedavi için “şant” denilen beyin içi implantların kullanılması gerektiğini ifade etti. Sorar, “Kafa içi basıncı arttığında basınca bağlı olarak sistem devreye giriyor ve sıvı tahliye ediliyor.
Sistemle sıvı beyinden alınarak karın boşluğuna kadar iletiliyor.
Bu şekilde kafa içindeki basınç normale dönüştürülüyor. Basınç
normale döndüğünde ise tekrar sistem kapanıyor ve belli miktardaki sıvının beyinde kalması sağlanıyor.” diye konuştu.
Dünyadaki tek “hücre boyutunda sürülebilir motorlar” bununla da sınırlı değil. Yapılan birçok çalışmada
bilim adamları nanomotorları kan ve mide asidi gibi
vücut sıvılarında da kullanmayı başardılar. Bütün bu
çalışmalar, bir gün bu nanomotorların insan vücuduna da yerleştirilebilmesinin bir adımı niteliğinde.
Şant ameliyatlarının en sık görülen komplikasyonlarından birinin ameliyat sonrası gelişen enfeksiyonlar olduğunu söyleyen
Sorar, ”Yabancı üretici şantın zararlı olan pompa kısmına antibiyotik tutturmayı başaramamıştı. Biz ise orayı da antibiyotikle
kaplamayı başardık ve bu konuda üretim yapan dünyadaki ilk
ülke olduk.” dedi. Sorar, bu şekilde ilk yerli şantın üretildiğini
belirterek ürünlerin başta Rusya olmak üzere Türk Cumhuriyetleri ve Afrika pazarına girdiğini bildirdi.
Kaynakça:
Kaynakça:
http://www.popsci.com/article/science/tiny-gold-motors-you-can-drive-inside-cells
www.tubitak.gov.tr/tr/haber/tubitak-destegiyle-beyin-santi-uretildi
ne var ne yok
TÜRK ARAŞTIRMACILAR
İLK YERLİ BEYİN ŞANTIMIZI
ÜRETTİ
3
Fatih KARABACAK
TÖÜ TIP FAKÜLTESİ Dönem 2
Osmanlı Devletinde Tıp İlmi
4
İnsan hastalanınca anlıyor değil mi sağlığının kıymetini?
Muhibbi’nin de dediği gibi:
İ
‘Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi’
nsan bu mısraları hayret ile okurken
aklının ucundan da bir soru geçmiyor değil. Günümüzde teknoloji
sayesinde birçok hastalık kısa sürede
teşhis ve tedavi ediliyor. Hatta çoğu
hastalık için öncesinden aşılar bile geliştiriliyor. Peki, ya asırlar öncesinde
hastalar nasıl tedavi ediliyordu? Ameliyatlar nasıl yapılıyordu? İsterseniz gelin
hep beraber tarihin tozlu sayfaları arasında bu soruların cevabını arayalım.
Tarih Öncesi Dönemlerde Tıp
Bu dönemde insanlar hiç de küçüm-
senmeyecek işler yapıyorlardı. Örneğin
Pakistan’da yapılan kazı çalışmaları 8
bin yıldan çok daha önce, dişçilerin diş
çürümelerini dolguyla tedavi ettiklerini
göstermiştir. Ayrıca çalışmalarda bazı
dişlerde küçük delikler tespit edilmişti.
Bu delikler bakteriler tarafından açılmamıştı. Bu delikler tarih öncesi dişçiler tarafından bilinçli bir şekilde açılan
deliklerdi. Daha sonra yapılan incelemelerde ise deliklerin bulunduğu dişlerde çürümeye rastlanmamıştı. Bu da,
New Scientist dergisinin de ifadesiyle,
“Tarih öncesi dişçilerinin, işlerinde ne
kadar başarılı olduklarının bir delilidir.”
Yine yapılan bazı arkeolojik kazılarda
yaklaşık 12-13 bin yıl önce yapılmış
beyin ameliyatlarının izine rastlanıldı.
Anadolu’da en eski ameliyatlı kafatası
Aşıklıhöyük’te (Aksaray) bulundu. Yaklaşık 12 bin yıllık 20-25 yaşlarında bir
kadın kafatasında çok düzgün biçimde
açılmış bir deliğe rastlandı. Deliğin açılmasının sebebi ise hastalığa sebep olan
kötü ruhlar ve cinlerin ancak bu şekilde
uzaklaştırılabileceği inancı idi. Kafatasındaki deliğin düzgünlüğü ve görülen
iyileşme izleri bu kişinin ameliyattan
sonra yaşamını sürdürdüğünü göstermektedir.
OSMANLI’DA SAĞLIK
Osmanlı tıbbı, Selçuk tıbbının devamıdır. Selçuklulardan intikal eden vakıf
hayır müesseseleri İslam hukukunun
koruyuculuğu altında Osmanlı devrinde de asli işlevlerine devam etmiştir.
Osmanlı Devleti, tıbba yaptığı katkılarla
tıp tarihinin en önemli kilometre taşlarından biridir. Çünkü ecdadımız sağlık
alanında hiçbir reformdan kaçınmamış
hem hekimleri hem de hastaları memnun etmek için çabalamıştır. Ayrıca
Müslüman hekimlerin dışında gayrimüslim hekimlere de sahip çıkmıştır.
Bu da ecdadımızın ilme verdiği önemi
gösteriyor.
Osmanlı’da Şifahaneler
Selçuklular döneminden beri Anadolu’da
hastanelere Daru’ş-şifa, Daru’t-tıb, Bimarhane gibi isimler verilmekteydi.İlk
Osmanlı sağlık kurumu 1389’da açılan
Bursa Yıldırım Darü’ş-şifasıdır. Bu şifahaneyi daha sonraki yıllarda onlarcası
takip etmiştir. Yabancı gezginlerin anlattıklarına göre 16. yy. sonlarında sadece
İstanbul’da her biri 150-300 hasta alabilen 119 Darü’ş-şifa bulunmaktaydı.
Bu hastanelerin vakıf olmaları, Osmanlı
toplumunda sağlık hizmetlerinin bedelsiz yapıldığı manasına geliyordu.
Parasız tedavi kavramının günümüzdeki anlamı dışında hastaların evlerine
dönüş paraları da kendilerine verilirdi.
Parasız tedavi yapılan hastanelerde
hem hekimler hem de hastalar arasında müslim-gayrimüslim ayrımı yapılmıyordu.
Osmanlı’da doktorların, hem mesleğinde uzman hem de hasta psikolojisini bilen, hastaya şefkat ve merhametle davranan kişiler olmaları istenirdi. Kanuni
Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Sultan
tarafından 1550’de Mimar Sinan’a yaptırılan Haseki Dârü’ş-şifâsı’nın yönetmeliği şu şekildeydi:
“Hekimlerin her biri temiz kalpli, iyi ahlaklı, güzel huylu, endişeden uzak, iyi iş
yapar; ince kalpli, uysal, akraba ve yabancılar hakkında hayır diler; nasihati
tatlı dilli, hoş sözlü, güler yüzlü, makbul
huylu olmalıdır. Hekimler, hastalardan
her birine candan bir dost gibi lütuf ve
5
Osmanlı’da doktorların, hem mesleğinde uzman hem de
hasta psikolojisini bilen, hastaya şefkat ve merhametle
davranan kişiler olmaları istenirdi.
merhamet ile nazar eder. Onları asık
suratla karşılamaz, hastalara az da olsa
nefret uyandıracak söz söylemez. Zira
sözde bulunan sert bir kelime, bazen
hastaya en büyük dertten daha ağır gelir. Belki hastalara en latif ibarelerle söz
söyler. Onlara en güzel şekilde hitap
eder. Soru ve cevapta en şefkatli yolu
tutar. Hastanın tatlı söze ihtiyacı daha
çoktur.”
Darü’ş-şifalar mimari olarak bakıldığında da sadece hastane olarak değil
cami, medrese, imaret, hamam gibi
daha birçok yapıyla komşu olacak şekilde inşa ediliyordu. Yani Darü’ş-şifalar
sadece hekim-hasta ilişkisinin süregeldiği bir yer olmaktan ziyade imamıyla,
müderrisiyle, çamaşırhane görevlisiyle
harikulade bir sosyal ilişkinin örneği olmuştu.
Örneğin; Süleymaniye Darü’ş-şifasında
1 Baştabip, 2 Tabip, 2 Kahhal( Göz Doktoru), 2 Cerrah, 1 Eczacı, 2 Eczacı kalfası, 1 İlaç kilercisi, 1 Kati, 1 Kapıcı, 1
Kasekeş, 2 aşçı, 4 Kayyum, 2 Odacı, 4
Sucu, 2 Çamaşırcı, 1 Berber ve 1 Tellak
görev yapmaktaydı.
Akıl ve ruh sağlığı bozuk olan hastaların Avrupa’da içine şeytan girmiş diye
yakıldığı dönemlerde Edirne’deki 2.
Beyazıt Şifahanesi’nde bu tip hastalar
musiki ile tedavi edilmeye çalışıyordu.
Ayrıca tıp öğretimi ve eğitimi hastanelerde sağlık hizmetleriyle birlikte yapılmakta ve tabip namzetleri buralarda
usta-çırak eğitimiyle yetiştirilmekteydi.
Darü’ş-şifalarda haftada 4 gün tıp öğrenimi yapılmakta ve müderrislere 50,
muitlere 5 ve talebeye 2 akçe yevmiye
verilmekteydi.
Osmanlı’da Bazı Hastalıklara Yaklaşım
ve İlginç Tedavi Yöntemleri
6
Osmanlı’daki
tedavi
yöntemlerini yakından incelediğimizde özellikle Fatih Sultan Mehmet döneminde
yaşamış
Sabuncuoğlu
Şerafeddin (1385-1468)’in Fatih’e ithaf
ettiği ‘Cerrahiyetü’l-Haniye’ kitabı dikkatlerimizi çekiyor. Zamanının cerrahisi hakkında yazılan bu kitap kolaylıkla
anlaşılabilmesi için minyatürlerle desteklenmiş. Bu eserde yaralara dağlama
uygulamalarına, kulunç tedavisine yer
verilmektedir ki bu tedaviler günümüzün akupunktur noktalarıyla bir
paralellik göstermektedir. Amasyalı
bir hekim ve cerrah olan Sabuncuoğlu
Şerafeddin birçok ilaçları bizzat hayatı
pahasına denemiş ve kendi üzerinde
yılan zehri ile deneyler yapmıştır. Bu
örnek şahsiyet tecrübelerini ‘‘Mücerrebname’’ isimli bir eserde de toplamıştır.
Fatih dönemine damgasını vuran isimlerden biri de Akşemseddin’dir. Zira
yazdığı kitabında insanlara hastalık bulaştıran ufak canlılar olduğundan bahsediyor. O dönemde mikroskop gibi gelişmiş aletler yokken Akşemseddin’in
mikroplardan bahsetmesi ise bir kez
daha bizi hayretler içinde bırakıyor.
Yine eski dönemlerin korkulan hastalıklarından biri olan Cüzzam hastaları
içinde Miskinler Tekkesi olarak da bilinen Cüzzamhaneler açılıyordu. Burada ilginç olan nokta Cüzzamhanelerin
daha çok şehir dışında kurulmaları ve
bu hastaların şehre girmelerinin engellenmesidir. Bu da karantina yönteminin asırlar öncesinden Osmanlı
tarafından bilindiğini ve uygulandığını
gösteriyor.
Günümüzün en çok gündemde olan
tıbbî operasyonlardan biri de organ
nakli. Osmanlı’da da nakil yapıldığına dair bazı rivayetler var. Şeref Han
tarafından 1597’de Farsça kaleme
alınan ‘Şerefname’ adlı kitapta şöyle
bir olay anlatılıyor: “Kanunî devrinde
Arab Şah Bey Türkmen kumandasında bir Safevî birliği, Palu’ya kadar sokulmuştu. Bu vuruşmada askerlerden
bir genç, bir kılıç darbesiyle başından
yaralandı. Kılıç, kafatasından bir kemiği
alıp götürmüştü. Bir cerrah, muharebe
meydanında şehit olanlardan birinin
kafatasını açtı. Kafatasındaki kemiği
alıp beyni görünen Osmanlı askerinin
kafatasına, o kemiği ilâve edip dikti.
Bu ameliyattan sonra Osmanlı askeri
yıllarca yaşadı.” Bu bilgi, Osmanlı’nın
tıptaki seviyesini gözler önüne seriyor.
Osmanlı döneminde ilgimizi en çok
çeken şeylerden biri de o dönemlerde geliştirilmiş aşılardı. Örneğin çiçek
hastalığına karşı koruyucu aşının tam
olarak hangi tarihten itibaren uygulandığı bilinmemekle beraber çok eskiden
beri Anadolu’da Yörükler arasında yapıldığı bilinmekteydi.
Bu aşı yapılırken hafif çiçek çıkarmış bir
hastanın yarasından irin alınıp bir ceviz
kabuğuna konur ve saklanırdı. Genellikle mayıs ayında gülsuyu ile sulandırılan irin, çocuğun kolu çizilip oraya
damlatılırdı. Sulandırılarak dağıtılmış
mikrop çok dağınık 10-15 çiçek çıbanı çıkarır; fakat yüzde çopurluk yapmazdı.Ancak temizlik şartlarına riayet
edilmediği takdirde kişide ölüme sebebiyet verebilecek kadar çok şiddetli
rahatsızlıklar meydana gelebiliyordu.
Hatta 17. yy.da Aşımacızâde lakabı olan
kişilerin bulunduğu ayrıca Türkiye’ye
18. yy. başlarında gelen Lady Montegue 1717 tarihli mektubunda Osmanlıların çiçek aşısını, Jenner’in inek püstüllerinden cerahat alarak yaptığını,
insanlardan alarak yaptıkları yazmak-
tadır.
Ayrıca Osmanlı tıbbı deneysel bilim çalışmalarında da ileri gitmişti. 15. yy.da
Yakup Paşa bugünkü ismiyle Addison
hastalığını belirleyerek ‘Behak’ adını
vermiştir.
Hasta Hakları
Ecdadımız her alanda olduğu gibi sağlık alanında hak ve hukuka dikkat etmiş
hatta bu alanda yönetmelik bile çıkarmıştır. Bu yönetmeliğe göre hekimlerin
hastalara sıcakkanlı ve şefkatli davranmaları gerekiyordu. Ayrıca herhangi
bir cerrahi işlem için de hastanın izni
gerekiyordu.
Osmanlı hekimleri hastaları tedavi etmenin yanı sıra hasta hakları, tıp etiği
gibi daha birçok ince detay üzerinde
de durmuştu. Hastaları tedavi etmekle
kalmayıp bir de onları memnun etmek
için çaba sarf etmişlerdi. Hatta bazı şifahanelerde haftanın bir iki günü hastaları eğlendirmek için çalgı bile çalınıyordu.
Ezcümle ecdadımız diğer birçok ilim
alanında olduğu gibi sağlık alanında
da bu işin hakkını vermeye çalıştı ve
dönemin imkânlarına göre fazlasıyla
verdi de. Günümüzde bize birçok kör
noktada ışık tutan, yollarımızı aydınlatan ecdadımızı buradan bir kez daha
hayırla yâd ediyor, rahmetle anıyoruz.
Sağlıcakla…
Kaynakça
“ Philip Cohen, “Open Wide,” New Scientist, No.
2286, 14 Nisan 2001, s. 19
Bilim ve Teknik dergisi, Mayıs 2008
- Bütün Yönleriyle Osmanlı, Adab-ı Osmaniyye, Erol
Özbilgen 2010 - s.605(Doç.Dr.Esin Kahya, 18.yy’da
Tabii Bilimler, s.50)
- Bütün Yönleriyle Osmanlı, Adab-ı Osmaniyye, Erol
Özbilgen 2010-s.342,343 (Uzel,a.g.e.s.10)
- İlter Uzul,Sanata yansıyan Türk Tıbbı, s.10
- Atabek,Emine M., Ortaçağ Tababeti , İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Yayını,İstanbul 1977, s 30-32
Ahmet SAİD
TÖÜ TIP FAKÜLTESİ Dönem 5
S
aat sabahın dördü, bütün köy
uykuda… Köy meydanındaki
çeşmeden akan cılız suyun sesi
köyün bir diğer ucundan duyuluyor.
Meydanda sere serpe yatan köpekler
komşu köydeki köpeklerin sesine cevap verecek halde bile değiller, belli ki
yaz uyuşukluğu hayvanları bile etkilemiş.
Hüseyin Ağa köyün ileri gelen eşrafındandır. Ağanın evinde bu gece bir
değişiklik gözükmüyor. Gecenin sessizliğine onlar da ayak uydurmuş, derin
bir uyku halindeler. Evliliklerinden bu
yana gecen otuz üç yılda Hüseyin Ağa
ile eşinin baş koydukları yastıkta da
gönüllerindeki sevgide de bir değişiklik
yok. Eskiler demiş ya; “Allah bir yastıkta kocatsın”
Mevsimlerden yaz, tam da harman
zamanı. Köyün ve köylünün en yoğun
olduğu zaman. Biçerdöver ve traktörler harman yerinde günün gelecek
yorgunluğuna hazırlanıyor. Birazdan
caminin imamı uyanıp köylüyü namaza
kaldıracak. Her sabah olduğu gibi bir
buçuk safı bulan cemaat namazı eda
etmek için camiye gelecek ve namaz
sonrası caminin avlusunda biraz vakit
geçirip kahvaltıya geçecekler.
Saat sabahın dördü, bütün köy uykuda… Köyün girişindeki tabelanın
önünde bir adam…Boyu hafif uzunca,
vücudu yapılı, saçları omuzlarında,
yüzü belli belirsiz, kim olduğunu tahmin etmek zor. Cübbesi ve sarığı ile
ihtişamlı bir görüntüye sahip. Gecenin
karanlığındaki köyde sokak lambasının
yaydığı mistik sarı ışık cübbe ve sarığı
daha bir görkemli hale sokuyor. Kimdir
necidir bilinmez; yolcu desek yolcu değil, meczup desek meczup değil…
Yanında durduğu tabeladaki yazıla-
rı okuyor: “Cankurtaran Köyü, nüfus
327”. Hafif bir tebessüm ediyor. Bir
şeyler mırıldanıyor ama ne söylediği
belirsiz. Elinde ne su maşrapası var ne
de azık torbası… Ne yer ne içer acep?
Bilinmez…
Saat sabahın dördü, bütün köy uykuda… Uykuya eskimezler “küçük ölüm”
demiş ya hani, aynı o misal tüm köy
ölüm sessizliğinde ittifak etmiş halde
sanki. Sadece çakıllı yoldan gelen bir
adamın yürüme sesleri… Heybetli bir
yürüyüşü var, yürüyüşündeki ağırlık
yoldaki taşların sesinden belli.
Köyün yolu harman yerinden geçip
meydana geliyor. Harman yerindeki
buğdayların bir kısmı öğütülmüş diğer
bir kısmı da bugünü bekliyor. Bekleyen buğdayların bir kısmı da Hüseyin
Ağa’ya ait.
Yolcu harman yerinden geçerken yine
aynı tebessüm ile gülümsüyor, bir şeyler söylüyor gibi mırıldanıyor; ama ne
dediği belirsiz. Meydandaki köpekler
yolcunun gelişini fark etmemiş gibiler,
hiç sesleri solukları çıkmıyor. Köyün
meydanından Hüseyin Ağa’nın evine
bir yol iniyor. İki katlı bir ev, ufak bir
avluya açılan üç kapı, biri üst kata ikincisi kilere ve bir diğeri de arka bahçeye
açılıyor. Bahçe bir köy için büyük sayılmaz; ama şehirdekilerin büyük gördüğü cinsten. İşlerin yoğunluğu nedeni ile
çok da bakımlı değil. Gece yatmadan
Hüseyin Ağa eşine sitemvâri bir eda ile
“Harmandan sonra bahçeye çekidüzen
vermek lazım. Gün boyu evdesiniz ama
gel gör ki işler yine bana bakıyor. Gelen
gidenimiz oluyor, küçük beyin düğünüöncesi işleri bitirmek lazım.” dediğini
duyuyoruz.
Misafir meydandan geçip Hüseyin
Ağa’nın kapısına geliyor. Kapıdaki de-
Ah edip vah edip inleme
Bu halinle Tanrı’yı incitmiş olacaksın
Ecel kapını çaldığında evi telaşa verme
O geldiği zaman sen gitmiş olacaksın
A.Kaya
mir tokmağa hafiften dokunuyor, duyan yok gibi, genelde Hüseyin Ağa’nın
eşinin uykusu hafiftir; ama bu sefer
Hüseyin Ağa duyuyor sesi. Terliği giyip
avluya iniyor, ani kalkıştan mıdır nedendir göğsünde hafiften bir ağrı hissediyor, avluya ininceye kadar tüm sırtı
ter içinde.
Mevsimlerden yaz ama köyde bunaltıcı bir sıcaklık yok. Hüseyin Ağa kapıya
gidiyor mu gidemiyor mu bilemiyoruz;
sadece rüya ile uyanıklık arasında bir
hal…
Hüseyin Ağa ile kapıdaki misafir sanki
çok öncesinden tanışıyorlarmış gibi,
sanki uzun sürecek bir arkadaşlığın ilk
buluşması gibi… Hafiften bir üşüme
hissediyor Hüseyin Ağa ama sonrasında ılık bir sıcaklık tüm vücudunu
sarıyor. Hüseyin Ağa halinden endişeli
ama misafir “korkma” diyor.
Saat sabahın dördü, bütün köy uykuda… Sadece iki kişi var uyanık ve yolda.
Köyün tabelasının önünden geçerken
ikisi de hafiften tebessüm ediyor “Cankurtaran köyu, nüfus 326”. Dakikalar
geçtikçe görünmezlikleri derinleşiyor
ve gözden kayboluyorlar.
Saat sabahın beşi oldu. Köyün imamı
sabah ezanını okuyor. Hüseyin Ağa’nın
eşi yataktan kalkıp aşağıya abdest almak için iniyor, ezana rağmen kalkmayan eşi için “Harman mevsimi çok
yoruldu bu adamcağız, zaten kalbi
hafiften tekliyor, çok kendini yoruyor
çok.” diye iç geçiriyor. Abdestini alıp
tekrardan odaya girdiğinde uyandırmak için sesleniyor “Hüseyin Ağa, haydi kalk namaz vakti.” Birkaç defa seslenmenin de işe yaramadığını görünce
yanına kadar gidiyor ve son bir kez sesleniyor “Hüseyin Ağa…”
edebi düşünceler
Yolcu
Ölüm her aklına geldiğinde
7
1. KONGRE
Katılan Hocalar ve Sunumları:
2010
Prof. Dr. Kadri Altundağ; Yurt Dışında Başarılı Bilim Adamı Olmak
Prof. Dr. İbrahim Haznedaroğlu; Bir Türk İlacı: Ankaferd
Prof. Dr. Mahmut Kömürcü; Açık Kırıklarda Tedavi Yaklaşımları
Dr. Mehmet Tekşam; Tarihsel Süreçte Teknolojik Görüntüleme Yöntemleri
Prof. Dr. Esin Kahya; Klasik Dönemde Tıp Eğitimi
Katılımcı Sayısı ve Bildiri Sayısı;
150 Kişi
44 Sözel Sunum
15-16 Mayıs 2010, Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Temel Tıp Bilimleri Binası
2. KONGRE
Prof. Dr. Işıl Saatçi Çekirge; Nörovasküler Hastalıklarda Endovasküler Tedaviler
Prof. Dr. Hakan Ceyran; Konjenital Kalp Hastalıkları ve Cerrahisinde Güncel Değerlendirmeler, İstanbul Koşu Yolu Kalp Hastanesi, Pediatrik Kardiyoloji
Katılımcı Sayısı ve Bildiri Sayısı;
250-300 Kişi
41 Sözel - 36 Poster Sunum
3. KONGRE
Katılan Hocalar ve Sunumları:
2012
Doç. Dr. Servet Tatlı, Yurt dışında Hekim Olmak
Prof. Dr. Ömer Özkan; Kompozit Doku Allotransplantasyonu
Doç. Dr. Yaman Ekşioğlu; MSS Gelişim Anomalilerinin Moleküler Altyapısında
Gözlemlenen Klinik ve Laboratuvar Manzara
Prof. Dr. Erol Belgin; Müziğin Nöromaturasyona Etkisi
Prof. Dr. Bayram Yılmaz; Besin Alımı ve Pübertenin Nöroendokrin Düzenlenmesi
Katılımcı Sayısı ve Bildiri Sayısı;
750-800
68 Sözel - 75 Poster Sunum
16-18 Mart 2012, Kızılcahamam Asya Termal Otel
4. KONGRE
Prof. Dr. Derya Balbay; Amerika'da Uzmanlık Eğitimi
Dr. Yavuz Sılay; FDA ve İlaç Sanayi
2013
8
Prof. Dr. Noboru Yamanaka; Departmant of Otolaryngology-Headand Neck Surgery,
Wakayama Medical University, Japan
15-17 Nisan 2011, Crowne Plaza Ankara
Prof. Dr. Bingür Sönmez; İnsanlığın Varoluşundan Beri Müzik ve Yoğun Bakımlarda Müzikle Tedavi
Prof. Dr. Servet Tatlı; Görüntüleme Yöntemleri Eşliğinde Yapılan Tümör Tedavileri
Prof. Dr. Ahmet Hamidi
Katılımcı Sayısı ve Bildiri Sayısı;
1300 Kişi 92 Sözel - 75 Poster Sunum
29-31 Mart 2013, Kızılcahamam Asya Termal Otel
5. KONGRE
Katılan Hocalar ve Sunumları:
2014
kongre
2011
Prof. Dr. Mehmet Gündüz; Kanser Genetiğinde Neredeyiz
James J. YOO; Regenerative Medicine: Recent Advances and Changing Perspectives
Mehmet Furkan Burak; Discovery of Adipose Hormone aP2 and New Therapeutic Strategıes in Diabetes Treatment Using Anti-aP2 Agents
Serdar KILIÇ: Doğa ve İnsan
Paris Bettencort 2013 iGEM Team: Fight Tuberculosis With Modern Weapons
Katılımcı Sayısı ve Bildiri Sayısı; 1300-1500 Kişi 115 Sözel - 74 Poster Sunum
11-13 Nisan 2014, Kızılcahamam Asya Termal Otel
9
3.
E DEN
R
G
N
KO DEFTERİN
kongre
ŞEREF
10
k
rkadaşlar,
giniz için ço
‘’Değerli A
iğiniz ve il kısa süre
rl
ve
er
rp
, misafi
im çok
Davetiniz
rle geçirdiğ
p etmek
erim. Sizle
ed
ilikleri taki
r
n
ü
ye
,
kk
şe
zu
u
te
n
zu
m.
ar
di
n
e
vi
m
ren
k se
içerisinde öğ nunuzu gördüm ve ço ğinize ve çace
yo
ve
as
se
için motiv
mize
e daha çok
de göreceği
i öğrendikç
Mesleğiniz nice başarılı kongreler eği geçen siz
em
eri
lıştıkça sizl enin düzenlenmesinde rılarınızın
başa
ongr
K
r,
.
yo
u
im
tl
in
ku
em
mi
ç kardeşleri
değerli gen
.
m
ru
yo
li
ersitesi
di
itepe Üniv nı)’’
devamını
MAZ(Yed
ka
IL
aş
Y
B
m
ı
ra
al
ay
D
Prof. Dr. B – Fizyoloji Anabilim
i
es
lt
ü
ak
Tıp F
‘1994’ten
b
relere ka eri 7 kıta 70 ülked
tıldım. N
e çok sa
obel ödü
adamları
lü almış, yıda kongnı
kaliteli b
yeti, sıca dinledim. Ancak
ilim
klı
bu
tatmadım ğı, heyecanı, aşkı kongredeki samim
ve şevki
. Emeği
geçen ho
hiçbir yer irimizi ca
caları
de
nı
kongrele gönülden tebrik ed mız ve öğrencile
r temenn
iyoruz. D
isiyle…
aha nice
Yrd. Doç.
Dr. Meh
met KAY
Muhsin
TOKTA
Ş - Doç. A – Yrd. Doç. D
r.
Dr. Kad
ir DEM
İRCAN’’
li hocaları ve
tesi’nin Kıymet
‘’Fatih Üniversi
öğrencileri,
k oluşturma
müspet bir örne
renci kongresi
Tüm Türkiye’ye
larla ilerleyen öğ
ım
ad
m
ğla
sa
a
yolund
rum. Her bir
yıl 3.kez katılıyo
a
etkinliğinize bu
ve gelecek adın
gurur duyduğum
k
yü
un
bü
n
on
sy
da
ın
za
an
organi
şerten böyle bir
rmesiumutlarımızı ye
yıllar boyunca sü
un
uz
k
ra
ola
ı
…
la
daha da başarıl
ılarım
m. Sevgi ve sayg
ni temenni ederi
’’
CANAN
Doç. Dr. Sinan
için ve
T,
TÜBA
rübeler eşekkür
c
A
e
t
F
z
li
r
u
eğe
uğun kitler için t
‘’Çok d
mış old
a
ize kat ınız güzel v si, Çapa Tıp
b
le
k
li
ığ
lte
d
ü
la
k
Önce
liğin
ğ
a
a
a Tıp F
bu etkin
emizi s
geçirm iz Cerrahpaş olduğunuz diden katkı
ış
B
ederiz. i olarak yapm arak daha şim asyonlaes
i um
in
ğ
Organiz
e
em
c
Fakült
ın gele üşünüyoruz. m eğlendik h den
ın
m
a
v
e
d
ı
iz
de
H
.
ız
in
ğ
ık
e
ım
c
ald
cağ
tire
sağlaya oldukça keyif u daha geliş eğlendirici
z
e
n
u
v
a
mını
rınızd ik. Vizyonun daha keyifli
ı
ın deva
d
bilgilen izasyonlarınız Başarılarınız
.
n
ve orga ızdan eminiz
kültesi
ğın
a
c
a
Tıp Fa
p
a
a
y
ş
a
’
p
h
.
Cerra
kültesi’
dileriz
Tıp Fa
ul
İstanb
‘‘’Değerli FATÜBAT üyeleri,
Düzenlediğiniz kongrenin samimi ve misafirperver ortamında bulunmaktan mutluluk
duyduk. Böylesi güzel bir kongrenin düzenlenmesinde emeği geçen FATÜBAT üyelerine ve
onları destekleyen öğretim üyelerine şükranlarımızı sunarız.
Gülhane Askeri Tıp Akademisi’’
izde
i düzenlediğim imizde,
remizin ilkin
di iç
en
K
ı.
rd
‘’Öğrenci kong
va
iz
ilf tıp öğrencim
tik o zaman
henüz iki sını
de düzenlemiş
iz
rın
fim
la
m
am
i
nu
nd
su
biz bize ke
ncilerimizin
büyük
icilerimiz öğre
et
ha
ön
da
Y
an
…
rd
ni
la
ki
man
lendiler ki o za
ya attılar.
dan öyle etki
şüncesini orta
dü
ak
pm
ya
, tıp öğrencisa
ol
mekanlarda
lım
rden de katı
le
te
si
er
diye hayal
iv
sa
ün
ol
Diğer
ganizasyon
or
r
bi
i
mesiniğ
şt
le
eyen, düzenlen
lerinin etki
3.sünü düzenl olmasaydı Asya
ün
ug
B
k.
ti
iş
etm
lerimiz
turan yönetici ettiğimiz bu büyük
de fırsat oluş
e hitap
iy
nc
re
öğ
nleme
0
Termal’de 70
paylaşan düze
neticiaktı. Bu ruhu
yö
ac
ay
ve
m
ra
ol
la
re
kong
daşlara, hoca
ka
ar
i
nc
re
öğ
ekibindeki
h razı olsun…
ür ederiz. Alla
lerimize teşekk
en CEBECİ‘’
Doç. Dr. Sevs
‘’Değerli F
ATÜBAT ve
F
ları, nazik
davetiniz be atih üniversitesi mensu
ni çok mutlu
püniversiteni
etti. Özellik
z öğrencisi
le
arka
ışıltıyı görü
nce çok daha daşlarımın gözlerinde
ki
mutlu oldu
daha güvenl
m. G
e bakacağız.
İyi ki varsın eleceğe
Prof. Dr. Ö
ız
!
mer ÖZKA
N’’
,
Şentürk
Mücahit
ı
n
,
a
k
ş
rı
a
taşla m
kongre b
ve meslek
m
‘’Sevgili
ri
le
ş
e
e
rd
acı çek n
ğrenci ka
binlerce yor.
z
ü
y
Sevgili ö
k
lı
veri
dın
ipucunu
izdeki ay
Yüzlerin elli olacağınızın aklıyorum.
c
c
insana te canı gönülden ku
Hepinizi
rist
Psikiyat
Yazar ve
SOY’’
U
L
afa U
t
s
u
M
r.
D
za
kibi,
BAT e
yona im
FATÜ
anizas seviyeli ve
i
g
r
il
o
g
v
ir
e
“S
güzel b erim. Gayet rarlı bilgiler
le böyle
ya
r ed
Öncelik için teşekkü ceğimiz için inde günün
ele
ız
yes
attığın de hem de g imkânlar sa nabiliyoruz.
lu
ız
için
düzen ve sağladığın tivitelerde bu
k
r
a
o
li
lerde,
iy
edin
a çeşit
k
tkinlik
lanınd
arası e gerçekten ço
r
la
s
lu
geri ka
i
u
n
r
e
n
ü
b
t
le
ı
e
s
u
g
l alma
ından
e’nin b
Türkiy önemli bir ro n ve yurtdış aşlarımızla
a
d
e
d
a
in
z
k
u
s
r
u
a
le
m
böy
rdu
or ve b
renci
iğer öğ
etti. Yu
üşünüy
mutlu şlarımız ve d ı olduğunu d eyerek sizi
c
dil
ta
meslek amıza yardım ın olmasını
ın
m
m
ş
a
i
a
v
n
kay
in de
akültes
.
inlikler
. Tıp F
v
n
”
I
Ü
tür etk n kutluyorum
C
e
ep
YAĞ
a
Hacett
Murat
tekrard
4.
KONGR
E
ŞEREF D
EFTERİN
DEN
“Çok değerl
i FATÜBA
T ekibi,
Siz kardeş
lerimle guru
r duyuyoru
program an
m. B
cak ve anca
k ciddi feda öyle bir
ortaya kon
kârlıklar so
ulabilir. B
en de
nucu
çalışmaların
ıza ortak ol bizzat bu samimâne
ab
ilme imkân
Sizlere üniv
ı buldum.
ersite ve fa
kü
ettiğiniz iç
in gönülden ltemizi bu denli iyi te
m
teşekkür et
Allah sizler
mek istiyoru sil
den razı ol
m.
sun.
Turgut Öza
l Ünv. Tıp
Fakültesi D
Ayşe DEM
önem 2 İRCİ “
leri,
leri gülernizde biz Gerek
re
g
n
o
k
eriz.
ğunuz
şekkür ed
miş oldu
iyetiü düzenle in öncelikle çok te mınızla memnun
n
sü
cü
n
iç
ra
4’ü
rklı
g
ız
fa
ro
ın
p
en
l
ığ
a
sosy
relerd
rşılad
yüzle ka gramınızla gerek teriz. Diğer kong hem tatil
is
ek
pro
bilimsel
bildirmek bizleri de düşüner ız.
dığınızı
n
e
ın
a
d
d
z
il
ır
a
d
k
eğ
n
i
d
miz
kaza
nda
de
ul havası ıza değerli 2 gün
mimiyet
olarak ok
m
sa
a
y
ilediğiniz nızın artarak
ilim dün
b
rg
e
se
d
il
em
eğ
rı
h
iz emek d u şekilde başarıla ştirmenizi
B
österdiğin
gerçekle
r
Sadece g gözükmektedir.
le
re
g
n
de
zel ko
işin özün ini diler, nice gü
mes
et
m
a
ev
d
n;
ederiz.
k utansı
temenni
ezse topra
m
it
b
.
ç
sa
tansın
“Tohum
mızrak u
armayan
v
e
bak sen;
ef
a
n
ed
a
H
lan koşm
ey
h
ü
k
i
nsın…”
rrahpaşa
Hey gid
kısrak uta
n
ra
u
rsitesi Ce
ğ
e
o
d
iv
,
n
n
a
Ü
rs
l
a
Çatl
İstanbu
ncileri”
BAT üye
FATÜ
“Değerli
ltesi Öğre
Tıp Fakü
eğim
AT,
edemeyec
FATÜB
ayal bile im zamah
‘“Sevgili
en
k
ey
ind
ben
iz. Gerçi
. Şu
p fakültes
Benim tı syonun içindesin mi katılmadım.. .
a
im
en
iz
b
n
ey
a
a
d
d
rg
in
ı
o
iç
rd
ir
b
şeyler va ü, bilgi yarışması
le
y
ö
b
a
nımd
n gün
grenin so
ra
anda kon güzel.
in, hocala
k
sahiplen
a
k
d
Bu bile ço
ı
ço
ız
a
h
ın
a
ğ
id
zlı
kongreniz Bu sizin bağımsı
Öğrenci
.
ın
y
ırakma
fazla iş b
r.
rı
tı
art
BD
akoloji A
.
esi Farm GÜREL”
lt
ü
k
Sevgiler..
a
F
. Tıp
Dr. Ayşe
zal Ünv
Turgut Ö
“Öğrencileri
n özgü
sunması ve ün veni ve bir sunum hazırl
aması,
iv
kurularak ka ersiteler arasında bir diya
rdeşliğin sağl
logun
önemli olan
anması açısın
4. Uluslarar
ası öğrenci ko dan çok
cına ulaşmış
ngresi amatır. Bu nede
nle kongreni
sinde katkıs
n düzenlenm
ı olan ve em
eeği geçen herk
esi kutluy
devamını diliy or,
orum.
Prof. Dr. Ala
ittin ELHA
N”
“Saygıdeğer ve sevecen FATÜBA
T,
4’üncüsünü düzenlediğiniz kongreniz
e bu yıl ilk
defa katılmaktayım. Bir kongre nası
l olur veya nasıl
olmalı diye sorulursa FATÜBAT’ın
yaptığı gibi
olur diyeceğim. Gerek kongre akış
ı gerekse konaklama konusundaki yapılan ayarlama
lar harikulade;
lakin kongrede o kadar değerli prog
ramlar aynı anda
yapılıyor ki insan hangisine katılaca
ğını şaşırıyor.
Bu başarılı programınızı ileriki sene
lerde de devam
ettireceğinizi temenni ediyor, çalış
malarınızda
başarılar diliyor ve hepinizi Dicle
Üniversitesi’nde
düzenleyeceğimiz kongrelerimize
bekliyoruz.
Saygı ve sevgilerimle…
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi
- Stj. Dr. Yasin
Görkem GÖRDÜK”
“Emeksiz yemek olmaz derl
er…
Sizlerin emeklerine okulca şahi
t olduk ve nihayet
bugün verdiğiniz emeklerin
meyvelerini toplama
vakti. Ellerinize, yüreğinize
sağlık! Bir aile olarak
burada sizlerle olmak bizler
için çok değerli. Allah’a
emanet olun…
Turgut Özal Ünv. Tıp Fakülte
si Dönem 2 –
Emre UÇAN”
BAT ekibi,
zır“Sevgili FATÜ
ve gayretle ha
k özveri, özen nmemek, takdir
O kadar büyü
ğe
h
bu kongreyi be
lanmışsınız ki ğil. Yolunuz çok yokuş, Alla
de
de
el
.
etmemek
ç kuvvet versin
bu yolda size gü
şekkürler
Her şey için te
mlar…
İzmir’den sela
si”
esi Tıp Fakülte
it
rs
Şifa Ünive
11
3.
kongre
E
R
G
KON DEN
12
E
EKİBİN
ksi ikinci katın sessizliği gün gelir FATÜBAT sesleriyle
inlemeye başlar.Katılımcılara hizmette kusur etmemeyi
kendine hedef edinen FATÜBAT üyeleri dört koldan bu işin
başına geçer. Bir elin nesi var derken on altı elin FATÜBAT’ı
vara dönüşür hareketimiz:) Önce düzenek kurulur, herkes
bir bir görev yerini alır. Çanta, kitap, kalem, dergi sırasında
bir bakmışız sona gelmişiz. Arkamızda yığınla oluşan çantalar kıymetli sahiplerini beklemek üzere kolilenir. Aslında
her çantada defter, kalem, kitapçıktan başka emek, samimiyet ve heyecan vardır. Hiçbir mecburiyeti olmayan FATÜBAT gönüllüleri bizimle bu samimiyeti paylaşır. Gönülden
ellere dökülen bu samimiyette inşallah on altı çift el gönül
köprüleri kurmamıza vesile olmuştur. Bu süreçte yanımızda
olan FATÜBAT üyelerine ve okulumuzun kıymetli çalışanlarına teşekkürü bir borç biliriz...
K
ongrenin güzel olabilmesi için birçok etkenin bir araya gelmesi lazım ve bu etkenlerin içinde en önemlisi de kongreye
gelen kıymetli katılımcıların bir araya gelerek bu renkli tabloyu
çizmeleridir. Bizler de en baştan bunu bilerek yola çıkmıştık ve
her günümüz ‘Bu konuda neler yapabiliriz?’ sorusunu birbirimize sorarak geçiyordu. Ama buna rağmen son bir aya kadar
kayıt sayımız sadece 50’ydi. Durum böyle olunca hâsıl olan;
belki biraz telaş ama daha fazla gayretti. Kısa bir süre sonra
dualarımızın tecellisini görmeye başladık ve bir anda kayıtlarımız arttıkça artarak 700’ü geçti :) ‘Zahmet olmadan Rahmet
olmaz’ derler... İşte bunun ne kadar da doğru olduğunu bizlere
gösteren bir resim. Bu rengârenk tablonun oluşmasına vesile
olan başta onursal başkanımız Ramazan Yiğitoğlu hocamıza
olmak üzere 7 farklı coğrafyanın 35 üniversitesinden gelen
700’ü aşkın katılımcıya teşekkür ederiz.
B
uz dağının görünen ve görünmeyen iki tarafı
vardır. Görünmeyen kısım, tabiri caizse görünen kısmı omuzlayarak onu görmemizi sağlar.
Kongrenin görünen kısmı biz olduk belki ama
işte bu fotoğrafta gördüğümüz ağabeylerimiz,
buz dağının görünmeyen kısmı misali, bizlerin
her daim yanında olup kongremizin en güzel
şekilde gerçekleşmesi için her zaman, her türlü yardımımıza koşan kongremizin perde arkasındaki kahramanlarıdır. Hepsine canı gönülden
teşekkürü bir borç biliriz. (Muhammet Örtlek,
Osman Günaydın, İbrahim Can, Serhat Tekelioğlu, Musa Kazım Özdemir, Murat Gökmen, Yasin
Gürsoy, Fahrettin Çeltikoğlu, Suat Karataş…)
K
ongrenin görünen yüzleri bizler olsak da arka planda her zaman yardım isteyebileceğimiz, desteklerini her daim yanımızda
hissettiğimiz ilgi ekiplerimiz, ulaşım sorumlularımız, salon sorumlularımız, kayıt masası görevlilerimiz ve daha birçok işimizde
bizimle beraber olan değerli dostlarımızla, kongremizin gala gecesi.Burada, emeği geçen arkadaşlarımızdan bahsetmişken bir kişiden daha bahsetmezsek olmaz. Kongrenin tüm aşamalarında bizimle beraber dertlenip kongremizin en güzel şekilde gerçekleşmesi
adına gece gündüz demeyip mesai tanımaksızın çaba sarf eden Sevsen Cebeci hocamıza can-ı gönülden teşekkür ederiz.
13
B
ilimsel ve sosyal programın doyurucu olması ve herkese hitap edebilmesi düşüncesiyle yola çıkan FATÜBAT
ekibi ve bize her konuda yardımcı olan çok kıymetli hocalarımızla bunu gerçekleştirebilmek için birçok alternatif düşündük. Ve sonuç olarak bu düşüncemizi gerçekleştirebilmemize vesile olan davetlilerimizden Prof. Dr. Ömer Özkan,
Veysel Çelikdemir ve kongre sürecinde bize her konuda
yardımcı olan pek kıymettar dekan yardımcımız Prof. Dr.
Şenol Dane ile fotoğrafımız.
B
aba samimiyetiyle yanımızda olan kulüp koordinatörümüz Mehmet Gündüz hocamız ile kongre hazırlanma sürecinde her moral bozukluğumuza anne şefkatiyle
yaklaşan Esra Gündüz hocamıza en içten duygularımızla
teşekkür ederiz.
EKİBİNDEN
4.
KONGRE
kongre
14
K
ongrenin sözlük anlamını
baktığımızda kurultay olarak
biliriz. Katılımcılar için bilimsel olarak kendilerini geliştirebilecekleri ve yeni insanlar ile tanışabilecekleri bir platform.
Kongre düzenleme ekibi için ise
kendi kişisel gelişimi ve kariyeri için
bulunmayacak eşsiz bir fırsat; ama
işin iç yüzüne baktığında bu kadar
basit değildir. En basitinden bir örnek vermek gerekirse bir restorana
gittiğimizde biz o yemeğin yapılışından çok önümüze konduğu halini bi-
liriz. Yani o yemeği yaparken kimler
elini kesmiş, elini yakmış, saatlerini
harcamış tam anlamı ile anlayamayız.
lığından olsa gerek isim olarak birbirimizi bilmemize rağmen
sima olarak bile çıkartmakta zorlanabilirdik.
Üniversitemiz için hoş bir seda bırakmak adına bir kongre yapılması
büyük özveri ve fedakârlık ister.
FATÜBAT kulüp seçimleri olduktan
sonra ekibimiz kulübün başına geçti.
Görünürde 7 kişilik bir ekipten oluşuyorduk. Ve hepimizin aynı ekipte olması da çok ilginç bir şekilde
gerçekleşmişti. Zira hiçbirimiz ekip
olmadan önce birbirimizi çok yakından tanımıyorduk. Hatta aynı sınıfta
olmamıza rağmen mevcudun fazla-
Bir önceki ekip nice büyük uğraşlar
ve zorluklar sonucu akıllardan silinmeyecek bir kongre düzenlemişlerdi. Kurulmuş bir düzenin üzerine
seçiliyor olmakla işimiz daha kolay
olacakmış gibi gözükebilir. Zira bazı
şeyler göründüğü kadar kolay olmu-
yor. Çünkü bizler 4. Uluslararası Tıp
Öğrencileri Kongresinin de kendine
has özellikleri ile üniversitemiz ve
katılımcılarımız için unutulmayacak
başka bir kongre olmasını istiyorduk. Çok güzel olan bir kongrenin
üzerine bir şeyler bina etmeye ve
eklemeye çalışmak da gerçekten
zor bir işti. Yeni şeyler geliştirmeli ve
adından “4. Uluslararası Turgut Özal
Tıp Öğrencileri Kongresi” gibi marka
olarak kendine has yeniliklerle iz bırakmalı idi.
Ekibimiz seçildikten sonra o gün çalışmalara başladık. Ve ilk yaptığımız
bir önceki ekibimiz ile toplantı yapıp
aşama aşama neler yapmamız gerektiğini öğrenmek oldu.
Kongremize destek ve ödenek almak amaçlı TÜBİTAK, Sağlık ve Spor
Bakanlığına proje birçok literatür
taraması yapmıştık. İşlerimiz daha
çok okulların açılması ile gözle görülür bir boyuta ulaştı. Sitemizin tasarım çalışmaları bir yandan devam
ederken istemediğimiz aksiliklerle
de karşılaşıyorduk. İster istemez
bu bazı işlerimizin gecikmesine de
neden oluyordu. Ve yeri geldiğinde
moralimizi bile bozup şevkimizi kırıyordu.
O sene diğer yönetim kurullarından
farklı olarak kulübümüzün işleyişinde bir değişiklik daha yapmıştık. FATÜBAT olarak sadece kongre düzenleyen bir kulüp değil bunun yanında
fakültemizdeki
arkadaşlarımızın
kendilerini geliştirebilmeleri adına başka etkinlikler de düzenleyen
bir kulüp olma amacını izledik. Bu
yüzden ilk olarak “Body Words” gezisini düzenlemiştik ki bunları başarılı ürolog Prof. Dr. Remzi Sağlam’ın
konferansı, SPSS kursu, diğer birçok
üniversitenin tıp öğrenci kongrelerine çok sayıda öğrencimizle katılım
ve şu anda unutmuş olabileceğim
etkinlikler izledi.
Okulumuzda yapılan birçok etkinliği
diğer kulüp yöneticilerimizle irtibatlı olarak yaptığımız için birimizin yetişemediği yararlı bir etkinliğe diğer
kulübümüz koşuyordu. Diğer kulüp-
FATÜBAT olarak sadece
kongre düzenleyen
bir kulüp değil bunun
yanında fakültemizdeki
arkadaşlarımızın kendilerini
geliştirebilmeleri adına
başka etkinlikler de
düzenleyen bir kulüp olma
amacını izledik.
lerle de tam bir kardeşlik havası içerisinde o yoğunluğun verdiği stres
ve yorucu tempoya dayanmak daha
kolay oluyordu.
Tabi ki bu konuda sürekli kendimizi
hem sosyal hem bilimsel yönden
geliştirmemiz için yeni yeni fikirler
üreten hocalarımızı asla unutamayız. Hem kongre olsun hem başka
kulüp etkinliklerimizde olsun danışman hocamız ve eğitimimizden sorumlu diğer hocalarımızın katkıları
ve özverili çalışmaları gerçekten takdir edilecek boyutta idi. O kadar yoğunluklarının arasında kulüp çalışmalarına da faydalı olabilmek adına
ellerinden geleni yapıyorlardı.
Bu arada bir yandan da kongre işlerini halletmeye çalışıyorduk. Bir
insanın muhakkak ki tek özelliği olmaz yani biz mezun olduğumuzda
sadece doktor olmayacağız, bunun
yanında bizim de farklı farklı hobilerimiz ve yapmaktan mutluluk
duyduğumuz nice başka faaliyetlerimiz de olacak ve şu anda da birçoğumuzda vardır. Bu nedenle sanatsal özelliklerimizi de göstermemiz
adına ödül töreninin kongremizde
yapıldığı “Yaz Çiz Çek Bakalım” adı
altında şiir, hikaye, karikatür, fotoğraf dallarından oluşan bir yarışma
düzenledik. Ve gönderilen eserler
ile “Yaz Çiz Çek Bakalım” adı altında
bir dergi oluşturarak kongremizde
katılımcılarımıza hediye ettik. Bu yarışmada bizi mutlu eden olaylardan
biri de şuydu ki farklı bölümlerden
de birçok arkadaşımız yarışmamız
için gönderilerde bulunmuşlardı.
Kongre sitemizin hazırlanmasından
sonra postere geçmiştik ve süremiz
de gitgide azalıyordu. Bir türlü nasıl
bir tasarım olması gerektiğine karar
veremiyorduk. Yine aksiliklerin ko-
15
kongre
valadığı tabiri caizse çıldırmak üzere
olduğumuz bir gün, önceki ekibimiz
ile FATÜBAT odasına kapanıp saatlerce posterimizin elimizde bulunan
taslaktan mı yoksa başka bir taslak
üzerinden mi geliştirilmesi gerektiği, bu taslak üzerinden çalışılacaksa
nasıl bir eklenti yapılabileceği konusunda konuştuk.
16
Allah’a şükür öyle ya da böyle o aşamaları da atlattıktan sonra kongre
kayıtları, katılımların artırılması,
sosyal programın belirlenmesi, davetli olacak hocaların belirlenmesi,
kongre merkezinin hazırlanması,
kitapçıkların hazırlanması gibi işler
de birbirini kovalıyordu. Bir düşe bir
kalka aksilikler ferahlıklar hepsi bir
arada zaman su gibi akıp gidiyordu.
Herkesin kendinden bir şeyler bulabilmesi adına çok fikirler üretildi.
Tabi bazı şeyler bizim de elimizde
olmadı. Maddiyat olsun, fikir ayrılıkları olsun bazı isteklerimizin gerçekleşmesini olur kılmadı.
Son bir ay ekip olarak sabah 8.00 akşam 21.00 ve bunlara hafta sonu da
dâhil olduğu için o FATÜBAT odasından dışarı çıkmıyorduk. Güneş yüzü
bile görmüyorduk.
Resmen 7 kişi değil koca Turgut Özal
Üniversitesi hocaları, çalışanları, öğrencileri bir olmuş kongre ile yatıp
kongre ile kalkar hale gelmişti. Bırak
sadece uyanıkken kongreyi düşünmeyi rüyalarımızda bile kongre ile
ilgili işleri görüyorduk.
İlk gün gelip çattığında ise tatlı bir
heyecan herkesi sarmıştı. Kongremiz takriben 1.335 kişilik bir katılım
ile 29-31 Mart 2013 tarihinde gerçekleşti.
Açılış konferansımız Prof. Dr. Derya BALBAY ile başladı. Bununla beraber kongremizde adını dünyaya
kabul ettirmiş olan kalp cerrahı
Prof. Dr. Bingür SÖNMEZ, yıllardır
Viyana’da tıp alanında çalışmalarda
bulunan Ahmed HAMİDİ, Harvard
Son bir ay ekip olarak
sabah 8.00 akşam
21.00 ve bunlara
hafta sonu da dâhil
olduğu için o FATÜBAT
odasından dışarı
çıkmıyorduk. Güneş
yüzü bile görmüyorduk.
Tıp Fakültesi’nde görev yapan ünlü
radyolog Doç. Dr. Servet TATLI ve Dr.
Yavuz SILAY gibi birbirinden değerli
hocalarımız da katıldı.
İlk gün sosyal programımızda Kafkas
ekibi, şaşırtırken güldüren Yetenek
Sizsiniz Türkiye yarişmasinin sempatik illüzyonistleri Kıvanç ve Burak ile
Türkiye’nin en özgün müzisyenlerinden birisi olan Erkan OĞUR sahne
aldı. Tabi bu programdan önce dekan hocamızın da yardımlarıyla kuklagiller kongremize özel bir bölüm
hazırladılar.
İkinci gün bizi düşündüren en önemli olay gala yemeği idi. Günlerce
bunun üzerinde durmuştuk; çünkü
1335 tane katılımcıyı aynı anda aynı
salonda yemek masaları ile birlikte
ağırlamak neredeyse olanaksızdı.
Buna ise üst ve alt kat yemek anında beraber olarak kullanılması, yemekten sonra ise programı izlemek
isteyenlerin üst kata geçmelerini
öngören bir çözüm yöntemi bulabilmiştik. Yemek anında da alt kattaki-
lerin programı izleyebilmeleri adına
sinevizyon kurmuştuk.
Pazar günü ise bilgi yarışmamızın ardından Kuklagiller ekibinden Ömer
Pekin’in gösterisi sayesinde sosyal
programımızın kapanışı yapıldı. Son
olarak da kongremizi ödül törenimiz
ile sonlandırdık.
Turgut Özal Ailesi olarak gelen bütün katılımcıların en iyi şekilde
ağırlanabilmesi ve memnun ayrılabilmeleri için gücümüz yettiğince
elimizden geleni yaptık. Gönül isterdi ki katılımcılarımızın hepsinin
tam memnuniyetle ayrılabilmelerini
sağlayabilseydik. Ne yazık ki elimizde olmayan aksaklıklarla da karşılaştık. Çok büyük bir organizasyon
olmasının bazı dezavantajlarını da
yaşadık. Bu konuda eksikliklerimiz,
yetişemediğimiz yerler olmuşsa katılımcılarımızın o güzel anlayışına
bırakıyoruz.
Bu sene de inanıyorum ki adından
çokça bahsettirecek ve akıllarımıza
yine unutulmaz güzel anılar kazıyacak 5. kongremizi kardeşlerimiz hazırlıyorlar. Onlara da kongrelerinde
Rabb’imin kolaylıklar nasip etmesini
ve bunca emeğin katılımcılarımızın
çok güzel bir kongre geçirmelerine
vesile olmasını temenni ediyorum.
5.
KONGRE
EKİBİNDEN
17
H
ayal ne kadar güzel bir kelimedir.
Hayal etmek ne kadar umut
dolu bir eylemdir...
İşte bu yola başlayan 9 kişinin ortak
paydasıydı belki hayal etmek.
Farklı fıtratların, farklı yaşam anlayışına sahip insanların ortak bir sorusu
vardı.
Güzel bir kongre yapabilir miyiz ki?
Ve hepsinin verdiği ortak bir cevap
“yapabilir miyiz ki”?
Bilinmezlikle kurulan bir soruya bilinmezlikle verilen bir cevaptı başlarda... Ama zamanla kurulan hayallerin
konuşularak daha da şekillenmesiyle,
ölçülüp tartılmasıyla ve eyleme geçilmesiyle siyahlar beyaza dönmeye başlamıştı bizim için... Yer yer kurulan o
bilinmezlikle sorusuna cevap verişimiz
farklılaşmıştı artık...
Güzel bir kongre yapabilir miyiz?
Hafif bir tebessüm ve o tebessümün
arkasına gizlenen birbirimize ve kurduğumuz hayale duyduğumuz inancımız
ve saygımız... Ve dudaktan dökülen 2
kelime...”Allah’ın izniyle...”
Hayal etmek bile her zaman kolay olmadı bizim için. Yeri geldi kendimizle
yorulduk, yeri geldi birbirimize kırıldık,
yeri geldi işlerimizle sınandık... Ama
hiçbir zaman birbirimize duyduğumuz
saygıyı, birbirimizin samimiyetini ve
kurulan ortak hayali yitirmedik... İnsan
olmanın amacı da bu değil midir? Herşeye rağmen hayal etmenin gücüne
birbirimize ve en önemlisi duaya inanmak... Ve inandıklarınızı yitirmemek...
Kongremize 46 gün kala bu hikâyenin
sonunun nasıl biteceğini bizlerde bilemiyoruz; ama elimizden gelenin en
iyisini yapmaya çalışıyoruz ve her zamanki gibi güzel ve hayırlısı ile sonuçlanacağını hayal ediyor ve dua ediyoruz.
Güzel bir kongre yaşamak ve yaşanmasına vesile olabilmek dileğiyle…
kongre
DAN
Z
I
M
I
R
A
HOCAL ONGRERI
K ANILA
18
Prof. Dr. M.Ramazan YİĞİTOĞLU
E
ğitime başladığımız ilk yıldan
beri öğrencilerimizin bilimsel
çalışma yapması, bilimsel aktivitelere katılmasını önemsiyorduk.
Ders programında bilimsel araştırma sunumu ve bu çalışmalardan
not almaları söz konusuydu. Kongre organize etme düşüncesi nasıl
başladı? Tıp kongremizin fikir babası iki öğrencimizdir. İki öğrencimizi
Antalya’ya kongreye gönderdik.
Orada ödül almışlar. Geldiklerinde
bize o atmosferi anlattılar. Biz de mi
böyle yapsak, diye sordular. Birinci sınıftılar, ilk öğrencilerimizdiler.
Onlar ikinci sınıfa geldiklerinde ilk
kongremizi yaptık. İlk sene bu binada yaptık. İlk seneyi konuşurken
Şenol Hoca ulusal olsun, dedi. Ben
de yabancı öğrenciler olduğu için
uluslararası olsun, sonraki senelerde yurt dışından da öğrenciler gelir,
dedim. İkinci sene Ankara’da bir
otelde yaptık. Sonra otel yetersiz
kaldığı için Kızılcahamam’da yaptık.
İlk sene 50-60 öğrenci ile başladığımız kongre dördüncü senesinde
1250-1300 öğrenciye ulaştı. Bu da
şunu gösteriyor: Biz Türk gençleri-
nin görüşlerine değer verirsek ne
kadar güzel ilklerin ortaya çıktığını
görüyoruz. Bizim gençlerimiz gerçekten bilimle uğraşmak istiyor,
kongre yapmak istiyor. Öğrenciyken bilimsel bir kongre yapmak, fikirlerini tartışmak istiyor hocaların
önünde. Çok orijinal konuları kongreye getirmeleri göğüs kabartıcı,
gurur duyulan şeyler.
transfer bombasını patlattık. Üçdört tane çok önemli yabancı futbolcu alıyoruz. İsimleri ne, demiş
gazeteciler. O da kullandığı ilaçların
isimlerini söylemiş. İlaç isimleri de
Latince olduğu için gazeteciler de
hemen yazmış. Onlar haber geçmeye başlayınca belediye başkanı
gülmeye başlamış. Demiş, ben size
şaka yaptım, ilaç isimleri onlar.”
Anı olarak…
Kongre diyince hatıradan çok gençlerin cıvıl cıvıl, bilimle uğraşmaları
hoşuma gidiyor. Çünkü bilim olmazsa ülkemiz ileri gitmez. İstediğimiz kadar zengin olalım bilimle
ilerler. İnsanlar ne kadar iyi eğitim
görmüş, bilimle uğraşan, bir şeyler
keşfetmek, yenilik getirmek isteyen
insanlar olursa biz ülke olarak o kadar ileri gideriz. Bu kongrede o ışığı
gördük. Mesela o zaman ilk defa
yüz nakli olmuştu, çok büyük ses
getirmişti. Antalya’dan Ömer Hoca
iki sene önceki kongremize gelip
(yüz nakli yaptıktan kısa süre sonra,
hastası hastanede yatarken) muhteşem bir sunum yaptı. Mehmet
Gündüz Hoca’nın çok yakın arkadaşıdır. Açılış dersine de geldi.
Mesela iki sene önceki kongremizde Sağlık Bakanı ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı gelmişti
gençlerin olduğu yerde biz de olalım diye. Büyükşehir belediye başkanı ben ne konuşacağım orada,
dedi. Gençlere sizi seviyoruz dersiniz, başkanım, dedim. Gençlerle
olmayı seviyorum; ama gençlere
ne anlatayım, dedi. Hikâye anlatmıştı bize, onu anlatın, dedim. “Ankaraspor 1. ligdeyken gazeteciler
Belediye Başkanı’na soruyormuş
hangi yabancı futbolcuyu transfer
edeceksiniz diye. O da gazetecileri
onu çok sıkıştırdığı için demiş dur
şunlara bir cevap vereyim. Demiş,
Prof. Dr. Şenol DANE
D
aha önce Fizyoloji Kongresi
(34. Ulusal Fizyoloji KongresiEkim/2008-Palan
Otel-Erzurum)
düzenledim. Çok heyecanlı, çok
güzel bir duygu. Daha önceki fakültemde de öğrenci kongrelerinde
aktif görevler almıştım. Ankara’da
Beştepe hastanemizde E blokta ofisim vardı. Bir gün şimdi intörn doktor olan arkadaşlar odama geldiler.
Çok heyecanlıydılar.
İlk öğrencilerimiz başka tıp fakültelerinde öğrenci kongrelerine
katılmışlar, birincilik ve diğer bazı
ödüller almışlardı. O zaman öğrenci sayımız çok az olduğundan bana
kongre düzenleme fikri biraz erken
gibi gelmişti. Aslında ben de dekanlık olarak mutlaka kongre yapmamız
gerektiğini düşünüyordum. Arkadaşların tekliflerini hemen düşündük.
Öğrencilerin isteğini, heyecanını
çok önemli ve değerli bulduğumu
ve onların heyecanının beni çok
ümitlendirdiğini söylemem lazım.
Kongre serüvenimiz böylece başlamış oldu. Bu sürece ilk başlarda en
çok Sevsen Cebeci ve Esra Gündüz
hocalarımız destek oldular. Onları
minnet ve şükranla anıyorum.
İlk kongre amatörce kendi öğrencilerimiz arasında oldu. Uluslararası öğrencilerin de katılımıyla bir
uluslararası kongre olmuş oldu. İlk
kongrede yabancı öğrencilerimiz ülkelerini tanıttılar. Özellikle resimlerle yemek tanıtımları çok heyecanlı
olmuştu. Daha sonraki kongreler
daha profesyonelce ayarlandı. O
zaman için fakülte eğitim komisyonunun haftalık en önemli gündemi
kongre idi. Ne, nerede, nasıl yapılacağı konuşuluyordu sürekli. Fakülte yönetimi olarak da biz öğrenci
arkadaşlarımıza hep maddi manevi
destek olduk.
İkinci kongre Ankara Crowne
Plaza’da yapıldı. İlk profesyonelleşme aşaması denebilir. Üçüncü ve
dördüncü kongre Kızılcahamam’da
yapıldı ve artık kongreler kurumsallaşmaya başladı. Kongre yöneticisi
olan arkadaşların kıdemlilerinden
aldıkları tecrübe ve desteklerle
her geçen yılın daha başarılı olduğunu, daha iyiye gittiğini gördük.
Workshoplar, bilimsel yarışmalar,
iyi çalışmalara verilen ödüllerle her
şeyin çok iyi gittiğini düşünüyorum.
Hastanemizdeki öğretim üyeleri
tarafından verilecek workshoplar,
arkadaşlarımızın derinlemesine çalıştığı araştırmalar sunulduğunda
görülecek ki fakültemizin bir yıllık
yaptığı bilimsel birikimler epeyce
fazlaymış.
Baştan bu yana emeği geçen bütün
hocalarımıza ve öğrencilerime candan teşekkürlerimi sunarım.
Geçen sene yurtdışından gelen bir
hocamızla aramızda enteresan bir
anı paylaşımı oldu. Prof. Dr. AhmedHamidi ile tanışırken kendisinin
Mardinli olduğunu öğrendim. Kendisine bir Mardin hatıramı anlattım.
Hatıram şöyleydi:
“TÜBİTAK heyetiyle Mardin’e gezi
düzenlemiştik. Deyruz Zaferan Kilisesini ziyaret ettik. Kilisede benim
ilgimi bir fotoğraf çekmişti. Fotoğrafta bir Müslüman din adamının
resmi kilisenin en mutena bir köşesine asılmıştı. Çok hayret ettim
bu Müslümanın fotoğrafı neden
kilisenin duvarına asılmış diye kendi
kendime sorarken, kilisenin en üst
yöneticisine bu fotoğrafın neden
burada asılı olduğunu sordum. O
da bana 1. Dünya Savaşında bazı
provokasyonlar sonucunda burada
bulunan Süryani Hristiyanlar Müslümanlar tarafından kuşatılmış ve
neredeyse bir katliam olacakken
resimdeki Molla Fethullah Efendi
hemen devreye girerek Müslümanlara bir konuşma yapmış ve yüzlerce Hristiyan katliamdan kurtarılmış.
Bu sebeple onun fotoğrafını Dünyanın en çok ziyaret edilen kilisesine
asmışlar. Bu beni bir Müslüman olarak çok sevindirmişti.”
Bu hadiseyi geçen seneki kongrede yanımda oturan Prof. Ahmet
Hamidi’ye anlatınca “O benim dedemdi.” dedi. Aynı heyecanı ve sevinci tekrar yaşadım. O büyük insanın torunu dünyaca ünlü bir doktor
olmuş ve benim öğrencilerime dedesinin verdiği derslere benzer şekilde bir konferans ve nefis bir ders
vermişti. Kendisine de çok teşekkür
ediyorum. Allah ona ve benim öğrencilerime dünyayı ilgilendiren büyük başarılar versin diyerek konuşmamı tamamlamak istiyorum.
19
kongre
DAN
Z
I
M
I
R
A
HOCAL ONGRERI
K ANILA
20
Doç. Dr.
Hüsamettin ERDAMAR
B
en de sizlerle şöyle bir anımı paylaşmak istiyorum. Öğrenci arkadaşlar geldiler, hocam
kongre için bir konumuz var; ama biz ne yapacağız, nasıl yapacağız bilmiyoruz, dediler. Çok
heyecanlı geldiler ama. Biz de konuya baktık
müziğin insana etkisi ile ilgili bir şeydi. Tamam
dedim ben de, kabul ettim. Maddi giderleri falan fazla olacaktı, ne yapalım diye düşündük. O
zaman rektörlük İstanbul’daydı.Projeyi yazdım
gönderdim, çok acil dedik. Sonra projeye onay
geldi. Arkadaşlarla projeyi yapmaya başladık.
Önce kan alıyoruz çocuklardan sonra müzik
dinletip yeniden kan alıyoruz ve adrenaline
bakıyoruz. Tabi projeyi yapan arkadaşlar da
hep yanımızda. Ama kanı onlar almıyor, araştırmaları onlar yapmıyor sadece laboratuvarda
küçük işler oluyor. Getir götür vs. Neyse proje
sonuçlandı, projeyi yapan çocuklar geldiler hocam biz çok eğlendik, biyokimya çok eğlenceliymiş dediler. Hâlbuki hiçbir şey yapmamışlardı.
Ben anladım ki o gün, laboratuvar ortamı bile
çok farklı, öğrenciler laboratuvara girip çıkmalı
bu sayede işlerini çok daha severek yapabilirler.
İşte kongrenin bu amaçları gerçekleştirmesi çok
önemli. Her tıp öğrencisinin yaşaması gereken
bir deneyim, bizim okulumuzda tüm öğrencilerin katılımıyla çok farklı bir ortamda yaşanıyor.
Doç. Dr.
Murat YAĞMURCA
G
eçen yılki(4. Kongre) kongreye
katılım 1300 civarı öğrenci ile
ortalama kongrelere göre oldukça
fazlaydı. Geçen sene 1. sınıfta 2 arkadaş vardı, sunum yaparken sanki
bir yerde BBC radyosu açık kalmış
gibi profesyonel bir İngilizce’yleharika bir sunum vardı. Tabi bazı
sunumlarda hocalar ağlıyor mesela
öğrencilerin sunumları karşısında.
Geçen yıllarda Çapa Üniversitesinden 40’a yakın öğrenci gelmesine
çok sevindim; fakat hiçbiri çalışma
ile gelmemişti buna çok üzüldüm.
Kahvaltı ya da öğle yemeklerinin birisindeydi. Birazdan sunum yapacak
bir öğrenci düzeltmem gereken bir
yer var mı diye sunumunu göstermek istiyordu. Otelin de restoran
bölümündeydik. Yalnız laptopunun
şarjı bitmek üzereydi. Orada çorbayı sıcak tutan bir benmarinin içinde
duruyordu çorba kazanı. Onun fişini
çektik, bilgisayarı oraya taktık. İlginç
bir çaba ve gayretti.
Yine bir sabah, kahvaltıda olması lazım, açık büfe kahvaltıda hiçbir ürünü almamış birisine rastladım. Bir
tane çay almış ve bir de portakal almış soyup soyup içine atıyor. Dedim
nerden geliyorsun, bir Afrika ülkesini söyledi. Dedim diğerlerinden yemiyorsun. Diğerleri benim garibime
geldi, en doğal buymuş gibi geldi
dedi. Herhalde orada portakal da
az bulunan bir meyve o yüzden öyle
davranmış.
Otelde her şeyimiz hazır; havlumuz,
bornozlarımız, kaplıcamız. Buna
rağmen o kadar yoğun oluyoruz
ki daha bir kez bile duş alamadım.
Gece 2’de odamıza gelip sabah kahvaltıyla güne başlıyorduk. Çok nonstop geçiyor günler. Organizasyon
aşamasında herkesi memnun etme
amacı var, bu da strese sebep oluyor tabi. Sevsen hanımın migreni
tutmuştu mesela.
Ayrıca geçen yıl kongremize lise
öğrencileri de katılmıştı. Sevsen hocamız, Süleyman M. Tağıl hocamız
ve Kadir Demircan hocamız onlarla
muhabbette bulunmuştu. Tarafsız
şekilde onları meslekle ilgili bilgilendiriyorlardı. Çok güzel bir atmosfer vardı.
Kongre sırasında Sevsen hanıma
yardımcı olmak ve profesyonel jüri
hizmeti vermek için ne görev verilse yapıyorum. Bol sunum izlemeye
çalışıyorum, puanlarda adil olmaya çalışıyorum. Jürilerin toplantısı
da ödül töreni öncesi akşam 11’de
başlıyor. Her yerden hocalarla son
derece adil bir oylama yapılıyor ve
Mehmet KAYA hoca tüm verilerin
çok iyi istatistiki analizlerini çıkartıyor, mesela o toplantıya katılmak istemiyorum. Bu yıl biraz daha kahve
molalarında öğrencilerle ilgilenerek biraz dinlenmek istiyorum. Bu
kongrede cafe conversation diye bir
bölüm olacak. Diğer kongrelerde tanışma en son günlere kalıyordu. Bu
bölüm sayesinde her üniversiteden
öğrenciler hem tanışacak hem de
belirli konular hakkında hocalar eş-
liğinde konuşacaklar. Benim konum
da tıp ve sanat olacak bu yıl.
Geçen yıl Mustafa ULUKANLIGİL ve
Muhsin TOKTAŞ Beyle beraber yolculuk yaptık, benim adıma yolculuk da çok yararlı olmuştu, bu gibi
durumlar insanları daha iyi tanıma
açısından bir fırsat oluyor tabi.
Ama benim için yılladır en tuhaf
olaysa çok âlim bir zat ve Türkiye’nin
entelektüellerinden biri olarak gördüğüm Sinan CANAN’la birkaç seferdir aynı odada kalıyor olmamız.
Ben İnönü Üniversitesini bitirmiştim. Orada üroloji bölümünde Derya BALBAY adlı bir hocamız vardı. O
misafir oldu kongremize. Orada yıllar sonra görüştük. Ve bu da benim
için çok ilginç oldu.
Afyon Kocatepe Üniversitesinde 9
yıl çalıştım oradan Dumlupınar Üniversitesinde derse gittim. Ardından
geçen yıl da Mevlana Üniversitesinde 8 hafta derse gitmiştim. Hal böyle olunca öğrencimiz de çok fazla
olunca bir yerde öğrenci grubu beni
durdurup konuşmaya başlayıncakimseyi spesifik olarak tanıyamıyorum. Ancak laboratuvarda bir vurdu
kırdı ya da hediyeleşme olduysa tanıyorum. Öyle olunca konuşuyoruz
falan sonra dönüp diyorum acaba
bu öğrenciler benim nerden öğrencimdi. Böyle bir karışıklık yaşıyoruz.
Bu arada bir de şöyle ilginç şeyler
oluyor; bir öğrenci görüyorsunuz,
bu bizim şu hocamıza benziyor, iki
yıl sonra aynı o olacak falan diyoruz.
21
kongre
N
A
D
Z
I
RIM E
A
L
A
C
HO ONGR RI
K ANILA
22
Doç. Dr.
Esra GÜNDÜZ
B
enim için kongrelerin birçok
aşaması çok kıymetli tabi ki.
Bazı anlarımız ise hiç unutulmuyor.
Öncelikle en başından itibaren tüm
kongrelerde Şenol DANE hocamızın
desteğini ve teşvikini hep hissettik.
İlk kongre okul binamızda yapılmıştı.
Asıl değişiklikler 2. kongreden sonra
başladı. Crowne Plaza’da yapılmıştı.
O kongrede benim için en büyük
farklılık bir Japon öğretim üyesinin
kongremize katılması oldu. Hoca KBB
profesörüydü. İngilizcesi iyiydi; ama
zaman zaman Japonca da konuştu.
O durumlarda da benim çeviri yapmam gerekti. Hocayı Japonya’dan
tanıyordum; ama asıl diyaloğumuz
kongre sayesinde burada oldu. Hocamızın, Japonya’nın gelişmişliğinin
getirdiği ve hekimliğin orada da elit
bir meslek olmasından kaynaklanan
bir özgüveni vardı. Türkiye’ye ait genel bir fikri olsa da bu Türkiye’de hiç
bulunmadığı için az gelişmiş bir ülke
kanaatinin önüne geçememişti. Ama
kongremize katıldıktan sonra fikirleri ve tavırları çok değişti. En büyük
kongremiz değildi; fakat bu kongre
ile Türkiye’deki potansiyeli fark etti.
Yapılanlara kelimenin tam anlamıyla hayran kaldı. Daha da yakınlaştık bu vesileyle. Tabi o sıralar eşim
Mehmet GÜNDÜZ de Japonya’da
çalışıyordu. İkisi de KBB bölümünde
olduğundan hoca da eşimin orada
kalmasını tercih ediyordu. Benim
de Japonya’ya eşimin yanına dönme
gibi bir ihtimalim vardı. Fakat hoca
buraya gelip gittikten sonra benim
tekrar Japonya’ya dönmeyeceğimi
anlamış. Ben sözlü olarak hiçbir şey
söylememiştim. Öğrencilerle aramdaki diyaloğu görmüş. Ben zaten
senin geri dönmeyeceğini anlamıştım, dedi bana. Tabi ben gitmeyince
eşim de Türkiye’ye geri döndü. Bu
olay beni çok etkiledi. Hani hâl dili
diyoruz ya… Öğrencilerle iletişimimiz Türkçe olmasına rağmen hoca
bunu hissetmiş. Hoca pek hoşnut
olmadı ama. Zaten ben de gitmek
istemiyordum. Çünkü burada daha
yapacak çok işim var diye düşünüyordum. Yeni açılan bir laboratuvarımız vardı. Bir de ben de öğrencinin
gücüne çok fazla inanıyordum. Sizi
her zaman öyle görüyorum, bu ülkenin geleceğisiniz. Ve bu enerji olduğu sürece Türkiye hiç durmadan
ileri gidecek inşallah. Hoca da bunları gördü, Türkiye’yle ilgili görüşleri
değişti. Biz onu geziye Kapadokya’ya
götürecektik. Fakat o gün annem
sandalyeden düştü Kapadokya’ya gidemedik. Hoca geri döndü ama ona
rağmen çok iyi izlenimlerle ülkesine
döndü. Benim için değerli, güzel bir
anı diye düşünüyorum.
3.kongre her şeyi birlikte yaşadığımız daha büyük bir işin altına girdiğimiz kongre tabi. Kongrenin büyüme
aşamasıydı. Büyüdüğü için tabi hep
ilerisi düşünülüyor; fakat ilkler hep
daha zor. İdarenin ve öğrencilerin bu
yönde düşünmesi, bütçe ayarlanması vs. çok zor işler. 2.kongreden herkes etkilenmişti bu da ayrı bir zorluk
getirdi. Tabi bu da yeni ekibin çok
samimi, işi sahiplenerek çalışmasıyla aşıldı. Büyük gayret gösterdiler,
dertlendiler. Ve bu da 3.kongrenin
çok farklı bir tat bırakmasını sağladı.
O an salona giren herkes bunu, o kenetlenmeyi, fark etti. Özellikle o ekibin birbirine kenetlenip başarı için
çalışmasını. Bu kongrenin danışman
hocası eşim Mehmet Gündüz’dü.
Hem bu nedenle hem de ekip ile
olan kişisel bağlantılarımdan dolayı olabildiğince yanlarında olmaya
çalıştım. Çok güzel bir kongre oldu
sonuç olarak. Bütün bu imkanları bize sağlayan Ramazan Yiğitoğlu
Hoca’ma ayrıca teşekkür etmemiz
gerektiği kanaatindeyim. Her katılanın etkilendiği bir kongre oldu.
Diğer üniversitelerden katılanlardan
da aldığımız geribildirimlerden çıkan
sonuç burada hocalarla öğrenciler
arasında çok farklı bir diyalog olduğuydu. Öyle bir samimiyet vardı ki
bu hiç dillendirilmese bile dışarıdan
hissedilebiliyordu. O senenin başkanı Mücahit sahneye konuşma için
çıktığında gözyaşlarıma hâkim olamadım, çok duygulanmıştım.
4.kongre de ayrı bir sene… Tabi
her senenin ayrı bir zorluğu var.
Bu yıldan hatırladığım en özel şey
ise belki çoğu kişi anlayamayacak
ama Doğan’ın yaptığı fedakârlıktı.
4.sınıfta şimdi. Olayın aslını anlatmayacağım ama bu yazı dergide
çıktığında anlayacaktır o. Onun yaptığı fedakârlık benim için çok özeldi.
Kongre yine çok iyi oldu. Ekipteki
arkadaşların hepsi canla başla Doç.
Dr. Ömer Faruk Hoca ile birlikte çalıştılar. Ortaya güzel bir kongre çıktı.
Bütün kongrelerde tabi ki ilgi ekiplerini ve görev alan diğer personeli
unutmamak gerek.
Ve tabi şimdi 5.kongreye çalışıyoruz.
Bu sene danışman benim. Ekip olarak tatlı bir heyecanla uğraşıyoruz.
Sanırım ilerleyen günlerde yorgunluğun tadını yaşayacağız birlikte.
Ben öğrenci ile birlikte olmaktan
mutluluk duyuyorum. Herkes ayrı
ayrı değerli benim için. Hepsinin
kalbimde bir yeri var. Bu kongreden
sonra Safa’nın defterinin anı olarak
saklanabileceğini
düşünüyorum.
Bir işin peşine düşme, sahiplenme,
dertlenme, ortak hedef için çalışma… Ekibimizde bunları görmeye
devam ediyoruz.
23
N
A
D
Z
I
M
RI RE
A
L
A
C
HO ONG RI
K ANILA
Doç. Dr.
Sevsen CEBECİ
kongre
B
24
iz tıp fakültesi hocaları olarak
YÖK’ün bize tıp öğrencisi kontenjanı açmasını bekliyorduk. Hazırlıklıydık, kafamızda gerçekleşmeyi
bekleyen çok hayal vardı. Öğrenci
geldiğinde “şimdi ne yapacağız” gibi
bir sorunumuz hiç olmadı. Her toplantımızda “Daha iyisini nasıl yaparız?” diye dertleniyorduk. İlk yıl 30
öğrenci alınmıştı, bu öğrencilerin
10’u hazırlık sınıfı okudu. Benim
derslerim bahar döneminde başladı
ve onlarla bir yıl içinde yapmamız
gereken iyi hekimlik uygulamalarının
tamamını bir yarıyıla sığdırdık. Bu
uygulamaların yanı sıra öğrencilere
“sözel sunum yapma becerisi, bilimsel araştırma becerisi” nasıl kazandırabiliriz gibi düşüncelerimiz vardı.
Bir sonraki sene YÖK 100 öğrenci
verdi. Eğitimin 2. yılının başında öğrencilerin tıp tarihi ile ilgili araştırma
konuları seçmelerini istedik. Dekan
yardımcımız Şenol Dane hocam vizyonu büyük bir hocamızdır. Sunumların bir kongre ortamında sunulması için bize destek oldu. Kongre afişi
hazırlattık mesela hocalar olarak;
oysa kongre, öğrenci kongresi. O zamanlarda hayal bile edemezdik bu
organizasyonun sonraki yıllarda öğrenciler tarafından düzenleneceğini,
bu denli büyüyeceğini. Öğrencilerin
performanslarını sergilemeleri için
bahar döneminde şimdi bulunduğumuz temel tıp bilimleri binamıza
taşınmayı bekledik. Öğrenci sunumları için konferans salonumuzu ve
amfileri kullandık. Bulunduğumuz
bina henüz yokken kongre hazırlıklarımızı tamamlamıştık. Keyifli sunular dinledik, her bir grubun hazırlığı
çok değerliydi. Dünya, İslam, Türk ve
Osmanlı Tıp tarihi ile ilgili öğrencilerden çok şey öğrendik. Hastaneden
gelen moderatör hocalar öğrenci
performanslarından çok etkilendiler.
Amacımıza ulaşmıştık. Öğrenciler
de mutluydu. Kongre başlarken fuayede bir kokteyl verdik. Kongre sonunda da Ankara Büyükşehir Belediyesinin orkestrasını davet etmiştik.
Sosyal program sadece buydu. Konferans salonumuzda konser verdiler.
Hani eski şarkılar olur ya keyifli, eğlenceli. Merdivenlerde halay çektiğimizi hatırlıyorum. Şimdi dönüp baktığımda iyi öğrenci yetiştirmeye dair
büyük bir inançla başlamış, fedakâr
ekip arkadaşlarımla düzenlediğimiz
bu ilk kongrenin sonrasında benzer
ruhu öğrenci düzenleme ekiplerimizin devam ettirdiğini görüyorum. İlk
kongremizde sunum yapan 2. Sınıf
öğrencilerimiz 1 ay sonra Akdeniz
Üniversitesi Tıp Fakültesinin düzenlediği öğrenci kongresine katıldı ve
en iyi poster dalında 3. lük ödülü
aldılar. Çıta yükseğe konmuştu bir
kere, daha iyiye gitmekten başka yol
yoktu.
Sanırım hocaların, yöneticilerin
kongrede gördüğü ruh ve performans onları o kadar etkiledi ki sonraki yıl ikinci kongreyi bir otelde yapalım dediler. O zamanki dekanımız
Ramazan Yiğitoğlu hocamız bu organizasyona tam destek verdi. Yani
biraz daha profesyonel ortamlarda
başka üniversitelerden de öğrencilerin katılacağı bir organizasyon. Birinci kongrede böyle bir gaye yoktu. Bu
kendi içimizde bir öğrenci eğitimiydi
aslında. Hatta konferans salonumuzda yapmaya devam etsek mi gibi bir
çekincem olmuştu; çünkü büyük bir
organizasyon, daha profesyonel bir
çalışma gerekiyordu. Şenol hoca
öğrencilerin bunu yapabileceğini
söyledi; çünkü Erzurum’da böyle
bir deneyimleri olmuş, organizasyon firmalarına verdiklerinde daha
çok sıkıntı yaşamışlar. Biz kendi
imkânlarımızla yapalım dediler. İyi
ki de öyle yapmışlar. Crowne Plaza
ayarlanmıştı. FATUBAT danışmanı
olarak Bülent Bozkurt hoca gönüllü
olmuştu. Bülent hoca alerji testiyle
ilgili çok güzel bir workshop yaptı.
İlk workshop fikri onunla başlamıştır
mesela, şimdi sayısız olduğunu düşünürsek… Esra ve Mehmet Gündüz
hocaların katkısını da burada anmadan geçemeyeceğim. Japonya’dan
çok değerli bir bilim adamını davet
ettiler. Amerika’dan çok değerli hocalar misafir oldular, sunumlar yaptılar, öğrenci sunumlarını izlediler.
Gerçekten çok başarılı bir organizasyon olmuştu. O zaman üçüncü sınıf
olan ilk göz ağrılarımız FATÜBAT’ın
yönetim kuruluna girmişlerdi. Yedi
kişi bir araya geldiler. Ve bu sefer yöneticilerden daha büyük bir sosyal
program istediler. Daha pahalı bir
grubu davet etmek istediler. Bir sürü
elemeler elemeler… Bu olur şu olmaz… Böyle dört koldan biz bilimsel
programı güzelleştirmeye çalışırken
bu ekip de sosyal programı zenginleştirmeye çalışıyordu. Poster sunumları vardı duvarlara astık, güzel
sözel bildiriler vardı. Salon biraz dardı, 300 kişiyi ancak alan bir salondu ama tamamen doluydu. Başka
üniversitelerden de birkaç öğrenci
gelmişti. Bu kongredeki başarı daha
çok tıp öğrencisine ulaşma amacınavesile oldu.
3. kongrede Mücahit Şentürk başkandı. Yer olarak da Kızılcahamam
olmasına karar verildi. Ben bunu duyunca şok oldum. Dedim ki öğrencileri oraya nasıl taşıyacağız? Gerçekten çok ciddi bir öğrenci gayreti
vardı. Kızılcahamam’da aşağı yukarı
750 kişilik bir kongre düzenlendi.
Kongre afişi üzerinde çok tartışmalar
oldu. Bir türlü beğenemedik hangisini seçelim diye. Çünkü ikinci kongrenin afişi çok güzeldi. 2’yi ters çevirip
kalp haline getirmişlerdi. Hani böyle
orijinalliği olsun da istiyorduk. Sonunda bir afişte karar kıldık. Hocalar
bir kenara çekilse bu kongre yine de
olurdu diye düşünüyorum, o kadar
çok çalıştı ki öğrenciler. Bu FATUBAT
ekibinin bir başarısı da ilgi ekiplerini
toplamasıydı. Müthiş, tek yürek olmuş öğrenci grupları, görmeniz lazım. Biz bile hani kendi adımıza etkilendik. Hiçbir şey tek başına olmaz,
ekip iyi çalıştığı için bu kadar başarılı
olundu. Bu kongreyi acaba bundan
daha fazlası olur mu diye düşünerek
bitirdik.
4. de 1300 kişiyi yakaladık. Yine çok
dinamik bir ekip çalıştı. Bu kongre
de Kızılcahamam’da oldu. Nerede
yapalım mevzusu konuşuldu. Açıkçası benim planım Antalya gibi bir
yerde yapmaktı. Düşünsenize “Aaa
Kızılcahamam mı? Nasıl öğrencile-
ri taşırız” derken daha da büyük,
Antalya’da bir yer olsa noktasına
gelebiliyor insan, gerçekten müthiş
bir şey! Ama yani şimdi öğrencileri
uçakla nasıl taşıyacağız? Ben kongre
ücretine katarız diye düşünmüştüm;
ama işte karayolu daha emniyetli
falan böyle ola ola en sonunda yine
Kızılcahamam’a karar verildi. Geçen
seneki kongre de 1350 kişiye ulaşılan bir kongre oldu. Her seferinde
daha iyisini yapalım derdine düşünce tabi şunu da görüyorsunuz,
marka olmak gibi bir şey söz konusu oluyor. Çıtayı daha aşağı düşüremiyorsunuz. Mesela ben bu sene
acaba Etlik’teki konferans salonunda mı yapsak diye düşündüm; ama
yani artık olmuyor. Ben onu niye
söyledim, hani Kızılcahamam’da 3.
kere olmasın farklı bir ortam olsun,
ülfet oluşmasın diye. Hatta Bolu’da,
Abant’ta, Nevşehir’de bir sürü yer
aradık acaba karayoluyla öğrencileri yakın mesafe götürebileceğimiz
bir yer olabilir mi diye. Bir türlü büyük salon bulamıyoruz, Türkiye’nin
böyle bir handikabı var. Sonra yine
Kızılcahamam olsun dendi, hani gelenekselleşmiş gibi oldu; ama benim
kafamda hep farklı yerlerde kongre
yapmak düşüncesi devam ediyor.
...onlara iyi ki buradayız
duygusunu yaşatmak,
onlara bilimsel
açıdan bir katkıda
bulunduğumuzu
görmek gerçekten
memnuniyet verici. O
yüzden yaşayıp görmek
gerekiyor.
Baştan beri bu bir dersti zaten. Ders
neydi; grup çalışması öğrenilecek,
bir konu belirlenip hazırlanılacak,
sözel olarak sunulacak ve bundan
not alacak öğrenci. Eğer bizim dersimiz iyi hekimlik uygulaması komite
içinde değil de ayrı bir ders olsaydı
o zaman iyi hekimlik uygulamasının içinde bir kongre olacaktı. Yani
bilimsel araştırma ve sunum performanslarının komiteye not olarak
eklenmesi en başından vardı zaten.
En sık yaşadığımız şey; öğrenciler
işin başında aman bu ne angaryahazırlık düşüncesiyle başlar ama
kongreye katılınca düşünceleri değişir. Bunları görmek, onlara iyi ki
buradayız duygusunu yaşatmak,
onlara bilimsel açıdan bir katkıda
bulunduğumuzu görmek gerçekten
memnuniyet verici. O yüzden yaşayıp görmek gerekiyor. Yani bu etkinliği seçmeli yapmamak gerektiğini,
öğrencinin inisiyatifine bırakmamak
gerektiğini düşünüyorum.
Beni etkileyen diğer bir konu beklediğimizin çok üstünde performans
sergileyen öğrencileri izlemek.
Onların her yıl performanslarını
geliştirdiklerine tanıklık etmek. Öğrencilerin sabahlara kadar kongre
hazırlıkları için çalışırken sızıp kalmaları onların bu işe ne kadar gönül
verdiklerini gösteriyor. Yapılan iş
gerçekten emek istiyor, ruh istiyor,
birbirine ve yaptığına inanmak gerektiriyor. Bu ister yaptıkları bilimsel
çalışmalarla olsun ister sunumlarıyla
olsun onları orada hocaları olarak
izlemek çok duygulandırıyor insanı.
Ben hep şunu söylüyorum bunu da
bence bu kongrelerle ispatlıyoruz:
doktor olmak burada 6 yıl okuduktan sonra olunmuyor. Bir tıp öğrencisi buraya adımını attığından itibaren o olgunluk oturmaya başlıyor ve
uygun ortamlar, platformlar oluşturulursa kendini gösterebiliyor. Bunu
öğrencinin de görmesi gerektiğini
düşünüyorum. Yani öğrenci sadece
amfide ders dinleyip not alan değil,
daha fazlasını yapan biri olduğunu
burada bu performanslarla görebiliyor diye düşünüyorum. O yüzden
kongreye katılmanın özellikle de
1.sınıflar için çok önemli olduğunu
düşünüyorum.
Bu yıl da 5. kongremizde pırıl pırıl
öğrenci kalabalıkları ile buluşmayı
heyecanla bekliyoruz. Teşekkür ederim. Bu heyecanın bir parçası olabildiğim için ve daha fazlası için…
25
Bedir AL, Öykü Nisa YALÇIN,
Tuğçe YULUĞ, İbrahim Halil İPEK
26
3 Boyutlu(3B)
baskı son 20 yılda
2,7 milyar dolarlık
büyük bir sektöre
dönüştü ve her türlü
nesnenin imalatından
sorumlu hale geldi;
oyuncaklar, saatler,
uçak parçaları hatta
gıda.Bilim insanları
şimdi benzer 3B
baskı teknolojisini tıp
alanına taşıyarak bir
“Biyo Devrim” yapma
peşindeler; ama
yaşayan hücrelerle
baskı yapmak
plastikle, metalle
ya da çikolatayla
yapmaktan çok daha
zor ve karmaşık.
BİYODEVRİM
bilim köşesi
TÖÜ TIP FAKÜLTESİ Dönem 1
D
ünyanın her yanındaki laboratuvarlarda
biyomühendisler vücut parçaları basmaya
başladılar: kalp kapakçıkları, kulaklar,
yapay kemikler, eklemler, menüsküsler, damarsal tüpler ve deri grafitleri.
Biyobaskı konulu bilimsel makale sayısı 2008’den 2011’e neredeyse 3’e
katlandı. Bu alana yapılan yatırımda
hızla arttı. 2007’den bu yana Sağlık
Enstitüsü’ne bağlı Kalp, Akciğer ve Kan
Enstitüsü biyobaskı projelerine destek
amacıyla 600.000$ dağıttı. 2012 yılında Organovo 24,7 milyon$ topladı. Bu
popülerliğin üç nedeni var: daha gelişmiş yazıcılar, onarıcı/rejeneratif tıptaki
ilerlemeler ve gelişmiş CAD yazılımları.
Biyomühendis Thomos Boland 2000 yılında gözünü laboratuvarındaki eski bir
yazıcıya dikmişti. Bilim insanları daha
o zamandan mürekkep püskürtmeli
yazıcıları gen ifadelerini incelemek için
DNA parçaları yazdırmakta kullanılabilecek şekilde düzenlemişlerdi. Eğer bir
mürekkepli yazıcı gen basabiliyorsa diğer biyomalzemeleri de basabilir diye
düşünmüştü Boland. Bunun üzerine
mürekkep yerine kollajen doldurdu.
Sonra boş bir kâğıda ince siyah silikondan bir katman yaparak yazıcıya yükledi. Ve isminin baş harflerini yazdırdı.
Anlaşılabilir biçimde T ve B harfleri
okunabiliyordu. Daha sonra Boland ve
ekibi E. Coli bakterileriyle baskı yapmaya başladı. Bundan da sonra Çin
hamsterlarından ve farelerden elde
edilmiş daha büyük memeli hücrelere
geçtiler. Baskının ardından hücrelerin
%90’ı sağlam kalıyordu. 2003 yılında
Boland hücre yazdırma için ilk patent
başvurusunda bulundu. Bunun üzerine Boland ve diğer mühendisler bu
yazıcıların kâğıt mekanizmasını devre
dışı bırakıp asansör benzeri platformlar eklediler. Bu platformlar z ekseninde hareket edebiliyordu. Böylece düz
yüzeye baskı yapmaktan hücrelerden
bir yapı inşa etmeye geçtiler.
Organ nakli mümkün olsa da bağışlanan organlar talebi karşılamıyor, işte
bu yüzden mühendisler 3B yazıcılarla
organlar basmaya başladılar. Hücrelerin petri kabına konmasıyla başlayan
bu çalışmalarda Wake Forest Onarıcı
Tıp Enstitüsü’nden Anthony Atala önderliğinde araştırmacılar, bu hücrelere
kollajenden ya da biyoçözünür polimerden yapılmış yapay iskelelerle sağlamlaşıp kendi ayakları üstünde duruncaya kadar geçici bir matris sağlıyorlar.
Bu yol gayet başarılı oldu ve Atala, ilk
organları(mesane) 1999-2001 yılları
arasında 7 hastaya başarıyla nakletti.
Araştırmacılar çok geçmeden iskeleleri daha hassas yapmak için 3B yazıcı
kullanmaya başladı. Ancak hücreleri
elle yerleştirmek çok zaman alan, zahmetli bir iş olarak kaldı. Örneğin bir
mesanede sadece 2 çeşit hücre varken
böbrek 30 farklı hücreden oluşuyor.
”Daha karmaşık dokular üretmeye çalışıyorsanız doğal doku yapılarını taklit
etmek için farklı hücre türlerini farklı
yerlere elle koyamazsınız. “ diyor Yoo.
Wake Forest’ta Yoo’nun ve Atala’nın
ekipleri modifiye mürekkep püskürtmeli yazıcılardan daha hızlı çalışan ve
daha fazla hücre türüyle baskı yapabilen özel biyoyazıcılar geliştirdi. Hatta
bir seferde hem sentetik iskeleyi hem
de dokuyu yapabilen bir yazıcı geliştirdiler. Şimdi bu aleti kullanarak karmaşık kulak, burun ve kemik baskısı
yapıyorlar.
Wake Forest ekibi böbrek de basıyorlar, nasıl mı? Bir 3B yazıcı, biyopsi ile
elde edilen yetiştirilmiş farklı türde
böbrek hücrelerini ve biyoçözünür
maddeden yapılmış bir iskeleyi aynı
anda basıyor. Ortaya çıkan ürün, kültür
dolabına konuluyor. Hastaya nakilden
sonra işlevsel doku büyüdükçe iskelede çözülüp kayboluyor. ABD’de organ
bekleyenlerinin %80’i böbrek bekliyor.
Biyobaskı ürünü böbrekler henüz işlevsel değil; ancak dokuyu yetiştirmek
için hastanın kendi hücrelerini kullanmak, ilerde doktorların her hastaya uygun doku bulmasını sağlayacak.
Öncelikle bir biyoyazıcı
yarayı tarayıp haritasını
çıkarıyor. Mürekkep
püskürtücülerden biri
trombin enzimini,
diğeriyse kollajen
ve fibrinojenle
karıştırılmış hücreleri
döküyor. Trombin ve
fibrinojen tepkimeye
girerek kanın
pıhtılaşmasını sağlayan
fibrini oluşturuyor.
Yine Wake Forest ekibi bu teknolojiyle
deri grefti yapıyor. Peki, bunu nasıl yapıyorlar? Öncelikle bir biyoyazıcı yarayı
tarayıp haritasını çıkarıyor. Mürekkep
püskürtücülerden biri trombin enzimini, diğeriyse kollajen ve fibrinojenle karıştırılmış hücreleri döküyor. Trombin
ve fibrinojen tepkimeye girerek kanın
pıhtılaşmasını sağlayan fibrini oluşturuyor. Ardından yazıcı bir katman insan
fibroblastı ve ardından bir katman da
keratinosit denilen deri hücresini basıyor. Geleneksel grafitlerde cerrahlar
bedenin bir kısmından aldıkları deriyle
başka bir yere yama yapıyordu. Wake
Forest’taki araştırmacılar ise yeni deriyi doğrudan yaranın üstüne basmayı
planlıyor. Amaçları, savaşlarda ve doğal afetlerde kullanılabilecek portatif
bir yazıcı üretmek.
Wake Forest Onarıcı Tıp Enstitüsü’nde
araştırmacı olan ve yanık hastalarına
doğrudan deri aşılayabilecek taşınabilir bir yazıcı geliştiren James J. Yoo:
“Her yara farklıdır, derinlikleri değişir,
çok da düzensizlerdir. Bu alanının haritasını çıkararak derialtı ve epitelyal
alan için kaç katman dokuya ihtiyacınız
olduğunu belirleyebilirsiniz. Yazıcının
avantajı, hücreleri daha isabetli ve
hassas yerleştirebilmeniz.” diyor.
Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Adli Tıp
Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr.
Bora Boz, 3 boyutlu yazıcıların medikal sektöründe de geniş bir uygulama
alanı bulduğunu, geleneksel yöntemlere göre hata payını önemli ölçüde
azaltan teknolojinin Türkiye’de de gelişmesi için TÜBİTAK destekli projeler
yürüttüklerini kaydetti. Türkiye’de 3
boyut teknolojisinin medikal anlamda ilk kez PAÜ Teknoloji Geliştirme
Bölgesi’nde kullanıldığını dile getiren
Boz, bu alanda dışa bağımlılığı azaltma
hedefiyle başladıkları çalışmalarda bu
teknolojiyi Avrupa’daki bilimsel ekiplerden daha iyi kullanır hale geldiklerini savundu. Boz, vücutta yer alan tüm
kemiklerin protezini ürettiklerini, son
olarak geliştirdikleri protez kafatası ile
bu alandaki başarılarını kanıtladıklarını
ifade etti.
Yukardaki örneklere bakarak bu teknoloji için tıp dünyasının yakın geleceği
diyebiliriz. Günümüzdeki birçok derde
derman olacağı kesin gibi gözüküyor.
Belki de en önemli faydası insanın kendi hücrelerinden üretilen organlar olacak. Çünkü şu anda hem bağış az hem
uygun organ bulmak zor. Bu yöntem
bağış bekleyen birçok hasta için bir
umut ışığı olacak ve bu çok uzun zaman sonra değil oldukça yakın zamanda olacak. Tüm dünyada ve ülkemizde
bu konu üzerine çalışan birçok bilim
insanı var ve oldukça da yol katettiler.
Biz de merakla ve heyecanla bu çalışmaların sonuçlarını bekliyoruz.
27
28
KALBİNİN SESİNİ DİNLE
Birisinin ölüp ölmediğine kalbinin atıp atmadığına bağlı olarak hükmedebiliriz.
Kalbi ölmüş birisi aslında bedenen de ve belki ruhen de ölmüş sayılabilir. Ve
yine kalbimiz en karanlık dehlizlerde veya en amansız fırtınalarda bize yol
gösteren şaşırtmaz bir pusula gibidir ki böyle durumlarda kalbimizin sesini
dinler ve yolumuzu bulmaya çalışırız. O zaman gelin bu dünya keşmekeşinde
nasıl davranmamız gerektiğini gösteren altın düsturları fısıldayan kalbimizin
sesine kulak verelim.
A
slında kalp kelimesinin kökenine baktığımızda bile kalp ile
pek çok anlamı tek sözcükle
anlatmaya çalıştığımızı; daha doğrusu bu önemli organın pek çok anlamı
barındıran fonksiyonunu görebiliriz.
Kalp; Arapça bir sözcük olup yürek
sözcüğüyle de anlattığımız organı kastederken gönül kelimesiyle dile getirdiğimiz his ve duyguların kaynağından
da haber verir. Bunun yanında fiil anlamıyla kalp; “değişme, dönme, tersine
çevirme” manasına gelir ki yakın anlamlı olarak “inkılap” sözcüğü ile aynı
köktendir. “Kalıp” kelimesi ise yine
kalple aynı kökten olup “biçim vermeye yarayan araç” manasındadır. Aslında kalbimiz yüreğimiz ve gönlümüzün
birleşme noktasındadır. Sürekli bir
değişim ve dönüşüm geçirirken belirli kalıplara girmekte; şekiller almakta
ve buna bağlı olarak kendisi ile alakalı
ne kadar varlık varsa onlar da o kalıba
göre şekillenmektedir denebilir.
Peki, bizlere, özellikle de tıp sanatıyla
yakından ilişkili olanlara, kalbimiz neler
söyler? Kalbimizi duymaktan öte sesini
dinlersek S1-S2 denilen kalp seslerinden ötesini işitebiliriz. Kalbimiz dakikada 60 ila 100 kez atarken belirli fazlardan geçerek bu işi yapar. Normal bir
kalbin çıkardığı sesler iki tane olduğu
gibi, kalp fazları da iki tanedir. Bu fazlara sistol ve diastol denmektedir. Sistol
ve diastol fazları da belirli aşamalarla
tamamlanarak hayatımız boyunca sür-
mektedir. Temel olarak diastol; kalbe
gelen kanın kalp ventriküllerine (karıncık) doluşu evresidir ve iki aşamalıdır.
Bu aşamalar ventriküler serbest doluş
ve atrial (kulakçık) kasılmadır. Sistol ise
ventriküllerin kasılarak tüm kanı vücuda pompalama evresini simgeler ve üç
aşamadan oluşur ki bunlar da izovolemik kasılma, ventriküler ejeksiyon ve
izovolemik gevşemedir. İşte kalbimiz
her kasılma fazında saniyenin 10’da
biri nispetinde bir süre için enerji harcamayarak dinlenmektedir. Anne karnındaki hayat serüvenimizden itibaren
sürekli çalışmaya programlanmış bir
organ bile çalışma içinde dinlenme
prensibinden faydalanmaktadır ki bilimi tetkik eden bizler için çalışırken dinlenme veya zahmetteki rahmeti görme
düsturlarını fısıldar gibidir.
Aynı şekilde kalbimiz sürekli atmaktadır demiştik. Aslında kalp kandaki iyon
dengesinden hormonlara oradan da
sürekli dışarıdan uyarılar alarak belirli
sinyaller üretmek vasıtasıyla vücutta
dengeyi kurmaya çalışan sempatikparasempatik sinir sistemiyle çok yakından ilişkilidir. Heyecanlandığımızda
kalbimizin çok hızlı attığını, uyurken
de ciddi yavaşladığını biliriz. İşte bunların sebebi bu iki sinir sisteminin kalp
üzerindeki etkileridir; yani kalp beynin
kontrolündedir. Ancak buna rağmen
kalp her iki durumda da atmayı bırakmaz ki böyle bir durumun meydana
gelmesi vücudun da hayatını kaybetmesi anlamına gelir. Aslında kalbimiz
hangi şart veya durum olursa olsun
tüm vücudun hayatının devam edebilmesi için atmaya çalışır. Bu aslında
farklı şartlar altında, zorluklar veya
kolaylık olsun, sevinçli veya üzüntülü
olalım, üzerimize düşen herhangi bir
vazife veya sorumluluğu mutlaka yerine getirmekle görevli bizlere hikmetli
bir ders veren kalbimizin sesidir.
Zaten kalbin şu meşhur elektrokardiyografik sinyal aktivitesi de benzer bir
mana taşır. Kalbimiz kasılma düzeni
açısından fazlardan meydana geldiği
gibi bu kasılma aktivitesinin düzenini
sağlayan bir elektriksel aktiviteye de
sahiptir. (Zaten bu benzersiz elektrikfiziksel kuvvet-ses-titreşim birlikteliğindeki ihtişamı henüz hiçbir insan
eseri de yakalayamamıştır.) Ancak bu
elektriksel aktivite kendi içinde düzenli
değil; tam aksine farklı şiddet ve uzun-
luktaki dalgalarla; ama ritmik devam
etmektedir. Yani kendi içinde düzensiz;
ancak birbirleri arasında düzenli bir
seyir izler. Bu aslında kasılma düzeni
açısından da düzensizlik arz eden kalbin (heyecan-ruh hali-fiziksel duruma
bağlı aniden hızlanan veya yavaşlayan
bir kalp) bu düzensizlikte dahi bir düzene uymasına benzemektedir. (Kalp
hiperpotasemide kasılma gücünü kaybederken adrenalin üretiminde hızlı
ve güçlü kasılmaya başlar.) İnsanoğlunun hayatı da inişli-çıkışlı; ancak kendi
içinde düzensiz bir süreklilik gösterir.
Dışarıdan bakıldığında ise olumsuz
kimi durum ve duyguları başka olumlu
hal ve olaylar takip edegelmiştir, yani
bir düzen içindedir. İşte bu anlamda
kalbin kaderi ile insanın kaderi büyük
paralellik gösterir. Öyle ki kalp için
“aritmi” tabiri aslında bu elektriksel
aktivitenin “düzenli” hale gelmesidir ki
insan için bu sürekli mutluluk (ventriküler aritmi denilen durumda kalp hep
aynı şiddet ve uzunlukta elektrik dalgaları oluştururken aşırı düzensiz bir
kasılma haline girerek ölümle sonuçlanabilir.) veya mutsuzluk (asistoli yani
kalbin atmaması halidir ki bu da aslında bir düzenli ritimdir.) demektir. Bunu
aynı zamanda iyilik hali için geçerli tüm
durumlar veya tam tersi haller için de
genelleyebiliriz. (Sürekli zenginlik, başarı veya hastalık, ümitsizlik gibi) Biz
ömrümüzde sürekli huzurla yaşayalım
derken aritmik olmak istiyoruz aslında
ki bu hayatımız adına ölümcüldür.
Aslında kalp kandaki iyon
dengesinden hormonlara
oradan da sürekli
dışarıdan uyarılar alarak
belirli sinyaller üretmek
vasıtasıyla vücutta dengeyi
kurmaya çalışan sempatikparasempatik sinir
sistemiyle çok yakından
ilişkilidir.
Peki, kalp her şeye rağmen nasıl kasılabiliyor? İnsanoğlunun ürettiği yapay
makinelerdeki acizlik burada da kendini gösterir. Aslında kalbimiz hemen
tamamen kardiyomyosit denilen vücuttaki en özel hücre gruplarından biriyle kaplıdır. Sadece kalpte bulunan
bu hücreler nöronlar gibi elektriksel
aktivite oluşturabilir veya algılayabilir;
aynı zamanda iskelet kasları gibi kasılabilir; aynı zamanda düz kaslar gibi
sinerjistik çalışabilir. İşte elektriksel
aktivite oluşturan bazı kardiyomyositler kalbin belirli bölgelerinde yoğunlaşarak özel bir doku haline gelmişlerdir
ki biz bu bölgelere “kalbin pilleri” diyebiliriz. Kalbin temel olarak üç adet pili
vardır ve kendi aralarında hiyerarşik
bir düzen içinde çalışırlar. Bunu resmi
müsabakada rakiplerini geride bırakan
bir koşucunun koşunun seyrini düzenlemesi gibi görebiliriz. Sinoatriyal (SA)
düğüm denilen ilk pil sağ kulakçıkta
bulunarak kalbin atımını düzenleyen
esas merkezdir. (Eski çağ ordularında
ordunun hareketini sağlayan büyük
davullar gibi ürettiği sinyale bağlı olarak kaslar aynı anda kasılarak kalbin
çalışmasını sağlar.) İkinci bir pil olan
atriyoventriküler düğüm aslında bir
kontrol merkezi vazifesi görür ve SA
düğümden gelen sinyali geciktirerek
kulakçık ile karıncıkların aynı anda kasılmasını engeller. Son pil olan özel Pukinje lifleri ise gelen sinyali karıncıklara
iletir. Tüm bu merkezlere pil dememizin sebebi ise hiyerarşide üstte olan
merkez devre dışı kaldığında görev
şuuruyla “iş bana kaldı” diyerek kendisinin sinyal üretmeye devam etmesindendir. Yani herhangi bir sebeple SA
düğüm çalışamadığında AV düğüm; o
da başaramazsa Purkinje lifleri sinyal
üreterek kalbin çalışmasını devam ettirirler. Ne olursa olsun pes etmeyelim
diye olabilir mi?
Kalp kaslarının sinyalleri ilettiğinden
bahsettik. Nöronlarda bu iletim sinapslar yoluyla gerçekleşirken kalp kasların nasıl gerçekleşir? İşte püf noktası
da aslında buradadır ve ilginçtir. Kalp
kasları tıpkı nöronların akson ve dendritleri gibi dallanarak başka pek çok
kardeş hücresiyle doğrudan komşuluk
gerçekleştirir. Bu bağlantı yerlerinde
kalp kası hücrelerinin hücre zarında ise
“gap junction” adı verilen özel kanal
yapıları yerleşir ki bu kanalların esas
29
KALBİNİN SESİNİ DİNLE
Kalp kasları tıpkı
nöronların akson
ve dendritleri gibi
dallanarak başka pek
çok kardeş hücresiyle
doğrudan komşuluk
gerçekleştirir.
30
görevi gerektiğinde çift yönlü hücreler
arası madde geçişini mümkün kılmaktır. Bu madde geçişi kardeş hücre açlık çektiğinde besin transferi şeklinde
olabileceği gibi sinyal üretiminde esas
rol üstlenen kalsiyum iyonunun geçişi
ile sinyalin iletilmesi için de olabilir.
Bu hasbi komşuluk ve kardeşlik çizgisi
içinde ufacık ve tek bir SA düğüm kardiomyositinin ufacık kalsiyum iyonlarıyla oluşturduğu sinyal, yumruğumuz
büyüklüğündeki bütün kalbe yayılır ve
tüm kardiyomyositler kendi içlerinde
gerektiği yerde sinerjistik olarak kasılarak ayak parmağımızın tırnağından
gözümüzün en uç kılcallarına kadar
kanı pompalar; hem de sürekli. İşte
kardeşliğin ve dayanışmanın gücü; işte
başkalarını tercih ederek yaşamanın
getirdiği hayat. Vücut bu kardeşliğe
minnettardır sanırız.
Kalbin anatomisi bile büyük mucizeler
ve manalar taşıyan sırlı bir hazinedir
bakanlar için. Mesela; anne karnındayken hepimizin vücudunda şu an
olduğundan farklı bazı anatomik bölgeler mevcuttu ki o sıvı dolu ortamda
yaşayabilelim. Dünya’ya gelmemizle
beraber bu bölgeler değişerek hava
dolu yeni hayatımıza uyum sağlamış
olduk. Kalpteki kulakçıklar arasında
“fossa ovalis” denilen anatomik bölge
aslında embriyolojik dönemde “foramen ovale” adı verilen bir delikten
ibaretti. (Zaten bunun doğumla kapanmaması günümüzde “septal defekt”
adlı kalp hastalıkları grubunu oluşturur.) Foramen ovale’nin oluşması ise
çok ilginçtir ki iki aşamalı gerçekleşir.
İlk aşamada “septum primum” denilen üst ucunda ufak bir açıklıktan
ibaret bir duvar kulakçıklar arasında
gelişir. İlerleyen zamanlarda “septum
secundum” adlı ikinci bir duvar yapısı
bu sefer açıklığı altta olacak şekilde bu
ilk açıklığı kapatır. Anne karnında bu iki
duvarın alt ve üstteki açıklıklarından
kan geçişi sağlanarak (yani foramen
ovale aslında kanal benzeri bir geçittir
denilebilir.) akciğerlerin çalışmadığı bu
dönemde organlar korunmuş olur. Doğumla beraber bu iki duvar yapışır ve
açıklıklar da karşılıklı olarak duvarlara
denk geldikleri için kapanmış olur. Sanki birbirlerine göre farklı iki zaafı veya
kusuru olan iki arkadaşın farklı yeteneklerini birleştirerek kendilerinde bulunan o eksiklikleri kapatması gibidir.
Aslında bir konuda eksik olduğumuzda
diğer insanlarla birlik yoluna gidersek
hem eksiklerimizi kapatırız hem de
kusursuz bir topluluk oluşturarak işlerimizi de mükemmelleştirmiş oluruz,
tıpkı kalbimiz gibi.
Kalbin fizyolojik kasılma esasları bile
mucizevi ve hikmetlidir. Kalbin kasılma gücünde en temel mekanizmalardan biri de kalbe gelen kan hacmidir.
Bu özetle esnek bir plastik levhanın
büküldüğünde eski konumuna gelme
azmi prensibiyle açıklanabilir. Yani kalp
de gelen kanla gerilir ve kasılarak bu
kanı geri atma eğilimindedir. Kalbimiz
bu şekilde yaparken aslında vücudun
en değerli sıvısı kanı, geldiği hacmin
hemen tamamını geri vücuda temizlenmiş olarak pompalamaktadır. Kalp
karıncık ve kulakçıkları kanla en çok
temas eden yer olmasına rağmen kandan hemen hiç istifade edemeyecek
şekilde tasarlanmıştır. Bu nedenle kalp
kendine has bir damar ağına sahiptir ki
bu damar ağındaki ufak bir bozukluk
ilk önce en içte bulunan bu hücrelerin
ölümüyle sonuçlanır. Yani kalp kendisine gelen en büyük hazineye vücuda
ihanet edercesine el uzatmadan kendine dünyalık ne geldiyse geri tüm
vücuda infak etmektedir. Burada bir
düstur olarak bu işi kendi için zaruret
miktarı kadarını ise ilk elden almayı
unutmadan yapar. (Aort atardamarından çıkan ilk dallar kalbe ait koroner
damarlardır). Yani kendini büsbütün
terk ederek vücuda haksızlık yapmak
da söz konusu değildir. Başkalarının
yardımına bu diğerkâmlıkla koşarken
ihtiyaç ölçüsünde kendi nasibimizi de
unutmamalıyız diyor kalbimiz.
Son olarak tüm bu maddi özellikleriyle
anlatmaya çalıştığımız yüreğimizin bir
de gönül dünyası vardır ki burada yazılanların ötesinde herkesin anlatmaya
dilinin vardığı; ancak dilin anlatmakta
yetersiz kaldığı hayret verici bir organdır. Tüm dünya dillerinde his, duygu
veya bazen düşünceler için –her ne kadar bilimsel olarak beyne nispet edilseler de – gönlümüzün ifade edilmesi de
gönlün varlığını ilk elden ispat eden bir
hakikattir. Manevi kaynaklı tüm iyi-kötü meyiller, ilhamlar, kuruntular veya
inşirahlar hep bu gönül kapısından cesede, oradan da ruhumuza akmaktadır. Ve belki de en temiz ve duru haller,
davranışlar, sezgiler veya iyilikler de bu
kapıdan manevi âleme açılmaktadır ki
bu insan dilinde samimiyet olarak vasıflandırılır. Bunların da ötesinde insanoğlunun tarihten bu yana ileri gelen
fethetme özleminin altında aslında bu
gönlün fethi vardır. İki insan arasındaki
sevginin de, sevilme-beğenilme-takdir
edilme iştiyakının da, yönetme arzusunun da temelinde bu fetih isteği vardır
ki insanı insan yapan akıl veya dimağın
fethi bunun yanında tali bir meseledir.
Bu yüzden dimağların fethi dahi kalbe
bağlıdır; kalbi ölmüş olanın dimağı ise
ancak senkop yaşar.
Evet, kalp değişimin mihenk taşıdır.
Maddeden manaya, fizikten metafiziğe, cismaniyetten his-duygu ve şuura,
yapmacıklıktan samimiyete, ölümden
hayata inkılabın adıdır. Bunu da sürekli
bir dönüşümler silsilesi içinde, değişim
içinde; özünü koruma prensibindeki
gayretiyle gösterir. O zaman kalbimizin
sesini dinleyelim; dinleyelim ki yolumuzu şaşırmayalım.
Ahmet ALTINIŞIK
TÖÜ TIP FAKÜLTESİ Dönem 4
Arda bırakılan tek şey; anılar, oldu tesellimiz,
Ilık bir rüzgârda hissedilen o güzel duygular,
Alıp götürür ya uzaklara, işte sen hep orada kal,
Hayat yıkmaya çalışırken hayallerini birer birer,
Boş vermek ne fayda, hayalin bitti mi bu illet seni de yer,
Bin kere yıkılsa da düşlerin, en güzel çağında,
Kimin her istediği olmuş ki, şu yalan dünyada,
Tutunduğun son dal değilse de çok sağlam,
Bugünler acı belki, boş ver yarınki mutluluklara inan,
Hüzün, keder dört bir yandan kuşatmış vücudunu,
Sanma ki yıkıldın, bitirdin bütün umudunu,
Yavaş bir şarkı, hafif bir yağmur, eşsiz bir sonbahar,
Unutma ki her kıştan sonra yemyeşil bir ilkbahar var,
Belki bataklıktasın, ne yapsan daha da beter,
İçindeki seni kullan, aslında o her şeye yeter,
Yakışmaz sana amaçsız bir dünyanın parçası olmak,
Farklı olamasan da değerlidir bazen farkına varmak,
Kalıplar içine hapsetmeye çalışsalar da seni,
Bütün benliğinle durma, haykır hadi tüm nefesini!
şiir
Nefes
Yaprak dökümü misali teker teker koparken sevdiklerimiz,
31
Hatice Kübra GÜNDÜZ
örnek şahsiyetler
TÖÜ TIP FAKÜLTESİ Dönem 2
32
:
M
A
D
A
N
E
R
İ
D
V
E
S
İ
Z
İ
M
İ
GEÇMİŞ
N
i
G
Z
E
S
T
A
U
F
ÂŞİFİ”
İN K
N
E
N
İ
Z
A
H
K
İ
“YİT
NAMI DİĞER
F
Ben her kişinin kendi çalışmasında yapması gerekeni yaptım:
Öncekilerin başarılarını minnettarlıkla karşılamak, onların
yanlışlarını ürkütmeden doğrultmak, kendisine gerçek olarak
görüneni gelecek kuşağa ve sonrakilere emanet etmek…
El-Biruni
uat Sezgin bazılarımızın hala adını bile bilmediği bir İslam İlimler Tarihi
araştırmacısı, bir oryantalisttir. Hizmet ettiği vatanından bazı kimseler tarafından
ayrılmaya mecbur bırakılmış; ama hedefinden sapmayarak 45 sene sonra
uğrunda gece gündüz çalışarak oluşturduğu İslam tarihi eserlerinin müzesini
kurmaya gelen onur konuğu!
O
nunla muhabbet etme fırsatını yakalayan kimseler kendisini tanımayı ilim hazinesini gün yüzüne çıkarmaya benzetirler.
Genç nesillere ufuk kazandıracak,
alanına kendini vakfetmiş bu hocamız kimdir peki?
Hayatına bakacak olursak Fuat Sezgin hoca, 24 Ekim 1924 Bitlis doğumludur. Babası Mehmet Sezgin,
Osmanlı döneminde kadılık yapmış;
fakat sonrasında mevcut kanunlarla adaletin yerini bulmadığından
şüpheye düşerek mesleğini bırakıp
hocalık yapmıştır. Abisi Servet Sezgin, Adalet Partisinde milletvekilliği
yapmış, dönemsel olaylar sonucu
Yassıada’da yargılanıp beraat eden
bir devlet adamıdır. Kardeşi Refet
Sezgin de DP’de parlamenterlik yapmıştır.
İlkokulu Doğu Beyazıt’ta, ortaokul
ve liseyi Erzurum’da tamamladıktan sonra 1942’de mühendis olmak gayesiyle İstanbul’a gitmiştir.
İstanbul Üniversitesi’nde Edebiyat
Fakültesi’nde okuyan bir akrabası
vasıtasıyla katıldığı seminer, ilerde
hayatındaki önemli insanlardan birisi olacak Helmut Ritter’in semineridir. Seminerde Ritter azımsanan
ve hakları teslim edilmemiş İslam
âlimlerinin bazılarından bahseder.
Kendi ifadesiyle ordan büyülenerek
ayrılan Fuat Sezgin o güne dair anılarını şöyle anlatmaktadır: ’’O gün
işittiklerimden sonra hayret ve dehşet içinde eve gittim, gözüme uyku
girmiyordu. Bir taraftan genç hafızamda eve götürdüğüm dört isim dışındakileri de öğrenmek ve yaptıklarını bilmek aşkı, diğer taraftan ilkokul
döneminde hanım öğretmenimden
duyduğum: ‘İslam âlimlerinin, dünyanın bir öküzün boynuzu üzerinde
oturduğuna inandıkları ve dünya
biliminde Müslümanların hiçbir katkılarının olmadığı’ mealindeki sözleri… Sabahın olmasını iple çektim
ve bu derya gibi hocadan daha fazla
istifade etmenin nasıl mümkün olabileceğini düşünmeye başladım.’’ O
İstanbul
Üniversitesi’nde
Edebiyat Fakültesi’nde
okuyan bir akrabası
vasıtasıyla katıldığı
seminer, ilerde
hayatındaki önemli
insanlardan birisi
olacak Helmut Ritter’in
semineridir.
gecenin sabahında Şarkiyat okumaya karar vermiş olarak evraklarını
hazırlayıp edebiyat fakültesinin yolunu tutar. Maalesef kayıtlar bitmiştir,
görevlilere ısrarları sonucu ondaki
kararlılığı gören görevliler onu dekana yönlendirirler. Dekanla olan muhabbeti esnasında içeri Helmut Ritter girer. Bu şekilde Helmut Ritter ile
konuşma fırsatı bulan Fuat Sezgin’e
Ritter, Şarkiyatın karın doyurmayacağını söyler ve babasının maddi durumunu sorar. Babasının vefat ettiğini,
kendine yeten orta halli bir aileden
geldiğini belirtir. Ritter, o zaman bu
işin kendisine yaramayacağını, aç
kalabileceğini söyleyerek onu uyarır; ama Fuat Sezgin kararını çoktan
vermiştir. Ritter kendisine bu kadar
inandığını görünce alınmasını, yoksa
kendisinden kurtulamayacaklarını
dekana belirtir. Yine öğrenciliği döneminde çalışkan öğrencilere verilen burs hizmetinden faydalanmak
için başvurur. Ne tahsil ediyorsun
sorusuna Şarkiyat cevabını verince
Şarkiyatın ne olduğunu yine kendisine sorarak öğrenen yetkili, Arapça
öğrenmenin prensiplerine aykırı olduğunu belirterek burs vermek istemez. Çalıştığı oryantalisti ve çalışma-
larını anlatır. Latince ve Yunanca da
öğreneceğini belirterek burs almayı
başarır. O dönemin insanlar için bazı
şeyleri karartma, korkutma dönemi olduğunu belirten Fuat Sezgin
hâlbuki İslamiyet’in beşeriyete neler
kazandırdığını bugünlerde daha iyi
anlayabildiğimizi ifade eder.
Kendi tabiri ile ‘’çok zor bir adam ‘’
olan hocası Ritter ile aralarında olan
muhabbeti şöyle anlatır: ’’Çalışmaya başladıktan 1-2 gün sonra bana:
’Fuat! Günde kaç saat çalışıyorsun? ‘
diye sordu. ’13-14 saat çalışıyorum.’
dedim. O zaman bana: ’Bu çalışmayla
âlim olamazsın. Benim hocam Wiedemann günde 24 saat çalışırdı. Gün
24 saatten uzun olsaydı daha da çok
çalışırdı’ dedi. Ben de bu konuşmadan sonra giderek çalışma saatlerimi
artırarak 17 saate kadar çıkardım.
Uzun zamana kadar böyle devam
ettim. Son senelerde, malum, artık
yaşlanınca çalışma tempomu biraz
yavaşlattım.’’ Hocanın yaşlanınca
dediği yaşının 80 olduğu ve az dediği
çalışma temposunun çoğumuzdan
fazla olması takdiri hak etmektedir.
Öğrencilik dönemine rastlayan 2.
Dünya Harbi sırasında Türkiye’de
tekayyuz hali başlar. Eğitim kurumlarına 6 aylık tatil verilir. Hocası Ritter
kendisine bu 6 ayda Arapça öğrenmesini söyler. Evde baba yadigârı
Kuran-ı Kerim meali ile başlayan
çalışmasına azimle devam eder, gerekmedikçe dışarı çıkmaz ve 6 ayın
sonunda hocasından ‘’Hayatta bir
lisanı bu kadar süratle bu kadar iyi
öğrenen birini görmedim.” iltifatına
mazhar olacak düzeyde Arapça bilmektedir. İlerleyen zamanlarda da
bilimler tarihine katkısı olan milletleri incelerken eserleri orijinalinden
okuyabilmek için yaklaşık 27 dil öğrenecektir.
3. sömestrden itibaren ‘geçinmesi
zor bir adam olan’ Ritter’in yanına
aldığı nadir öğrencilerden biri olarak Süleymaniye Kütüphanesinde
el yazması eserleri incelemeye başlarlar. Hocasıyla geçirdiği bu zaman-
33
örnek şahsiyetler
34
lara çok kıymet veren Fuat Sezgin
hocasını şöyle anlatıyor: ’’Senelerce
okuyamayacağınız kaynaklardan süzülmüş bilgileri anlatan bir adam;
size birçok nesilden gelen birikimi,
öğrendiği her şeyi veriyor, aktarıyor.
Öyle bilgiler ki hiçbir yerde bulamaz,
hiçbir kitapta okuyamazsınız. Zaten
okumaya vaktiniz de olmaz. Bütün
bunları hesap ederek anlattığı her
şeyi kafama almaya çalışıyordum.’’
Daha sonrasında İstanbul kütüphanelerindeki yazma eserlere dayanarak İslam tarihi için çok meşhur olan
Carl Broockelman’ın ‘Arap Edebiyatı’ adlı eserini tetkik etmeye başlar.
Bu çalışmayı Broockelman‘ın Türkiye’deki pek çok eseri görüp incelemeden nadir atıflarlarla hazırladığını fark eder. Bu eksikleri tamamlama
amaçlı zeyl hazırlamaya karar verir.
Zeyl hazırlama olarak başlayan süreci kendisi şöyle anlatır: ’’O zamanlar
bu tip çalışmaları destekleyecek ne
bir akademik müessese ne de para
verecek merci vardı. Para yoktu,
kadro yoktu; ama kafama koymuştum bir kere, Broockelman’ın eserine zeyl diye başladığımdan bu yana
tam 60 sene oldu. İşin içine iyice girince fikrim değişti. Broockelman’ın
anlattığı yazmaların çok olmasından
dolayı biraz da gecikmiştim. Sonunda gördüm ki, eser bir zeyli çok çok
aşacak kadar geniş, müstakil bir eser
Bugün 15 cilde ulaşan
kitabımın çıkışıyla
İslam Bilimler Tarihi
araştırmalarının sınırı
çok genişledi. Birçok
yeni problemleri,
kaynakları ve
bilinmeyen hususları
veriyorum, ayrıca kendi
düşünce dünyama
dair de çok yeni
şeyler sunuyor ve
oryantalistlerin mevcut
bilgilerini de münakaşa
ediyorum.
olmalı ve dünyadaki bütün yazmaları ihtiva etmeliydi.’’ Bu fikrini hocası
Ritter’e de açar; ama hocasından bu
işin yapılamayacak kadar zor hatta
imkânsız olduğu cevabını alır. Hayatında ilk defa Ritter’e inanmayarak
hazırlığa başlar ve 1.cildi hazır olunca ilk Ritter’e gönderip değerlendirmesini ister. Hocası bu işi sadece
kendisinin başarabilmiş olabileceğini belirten takdir içeren bir kart yollar kendisine.
1960 Mayıs İhtilali’nden sonra görevinden uzaklaştırılır, bunda Milli Birlik Komitesi’ne yakınlığı olup
kendisini şikâyet eden bir meslektaşının payı vardır. Birkaç Alman ve
Amerikan üniversitesine başvurur.
Yakınlığından ötürü Almanya’dan
gelen teklifi değerlendirir. 13 Mart
1961’de İstanbul’dan hüzünlü olarak
ayrılır. Almanya’da misafir doçent
olarak işe başlar. 1965’te artık Bilimler Tarihi Profesörü unvanını kazanmıştır. Frankfurt’a geldiği ilk zamanlarda Fuat Sezgin’i bekleyen bir
başka sürpriz ise milletler arası bir
heyetin İslam Bilimler Tarihini yazmaya başlamış olmasıdır, bu kendisinin zeyilden vazgeçip ortaya koymayı düşündüğü eserdir. Çalışmalarını
hızlandırır, 1967’de Geschichtedes
Arabischen Scrifttums (Arap İlimler
Mecmuası) 1.cildini yayınlar. Kitabın
ilk cildinin yayınlanmasından önceki
ortamı kendisi şöyle anlatıyor: ’’Bizim bilim tarihimizi yazmak için kurulan heyette: ‘Bir Müslüman veya
bir Türk bu eseri yazamaz, kitabı
gülünç olur.’ diye konuşmuşlar. Kitabımın ilk cildi çıktıktan sonra tekrar
bir toplantı yapmışlar ve ’Bizim devam etmemize artık gerek kalmadı,
diyerek komisyonu lağvettiler. Daha
sonrasında Ritter’den gelen tebrik
mektubunun akabinde: ’…Ben de
gönlüm rahat ve bahtiyar şekilde
yoluma devam ettim. Bugün 15 cilde ulaşan kitabımın çıkışıyla İslam
Bilimler Tarihi araştırmalarının sınırı
çok genişledi. Birçok yeni problemleri, kaynakları ve bilinmeyen hususları veriyorum, ayrıca kendi düşünce
dünyama dair de çok yeni şeyler
sunuyor ve oryantalistlerin mevcut
bilgilerini de münakaşa ediyorum.’’
Kitabın hazırlığı için 60 ülkenin gezilip 400.000 yazma eserin değerlendirildiği düşünülürse eserin değeri daha iyi anlaşılır. İlk cildi ile de
Kral Faysal İslam İlimlerine dair en
mükemmel eser ödülünü alır. Kral
Faysal ödülü sayesinde Arap devlet
adamları ile tanışma fırsatı bulur.
Aklındaki projeleri onlara da anlatıp desteklerini almasıyla Frankfurt
Goethe Üniversitesi bünyesinde
Arap İslam Bilimler Tarihi Enstitüsü
kurulur. Daha sonrasında İslam Bilim
ve Teknoloji Müzesini kurar. Şu an
müzede 800 civarında aletin bire bir
kopyası bulunmaktadır. Bu 800 eserin geçtiği el yazması eserden önce
ne oldukları, nasıl çalıştıkları keşfedilip sonra yapılacak aletin ustalara
şeklini, çalışma mekaniğini anlatıp
orijinaline benzemesi için zaman
zaman düzeltmelere gidildiği düşünülürse yapılmasının zorluğu daha
iyi anlaşılır. Bu enstitüyü ziyaret
edenler arasında Eski Rusya devlet
başkanı Garbovaç başta olmak üzere birçok Alman ve diğer ülkelerin
devlet adamları bulunmaktadır.
Fuat Sezgin müzenin insanlar üzerindeki tesirini şöyle anlatıyor: ’’Sergi adeta sihirli bir tesir icra ediyor
ve görenlerin dünya görüşleri alt
üst oluyor. Bizatihi ben binden fazla insandan duymuşumdur: ‘Bizler
İslam medeniyetinin bu kadar ileri
olduğunu bilmiyorduk. Madem bu
medeniyet bu kadar ileriydi bize
neden yanlış tanıtıldı?’ diyorlar. Bilimler tarihinde hem ülkemizin hem
de diğer milletlerin içine düştüğü
hatalardan birisi olan Antik Yunan’la
başlayıp kesinti dönemini geçtikten
sonra Rönesans ile birlikte batıda
devam ettiği sanılan bilim gelişim
sürecine karşı çıkan Fuat Sezgin,
arada koskoca İslam Medeniyetinin
görmezden gelindiğini vurguluyor
ve bu durumu şöyle ifade ediyor:
’’Benim mensubu olduğum bir ilim,
kültür ve medeniyet dünyası var.
Bizler köksüz ve sahipsiz değiliz. Çok
derinlere inen sağlam bir medeniyete beşiklik etmişiz; fakat yüzyıllardır
bu medeniyetin görmezden gelindiğini, hakkının yenildiğini, tahkir
edilip bütün yaptıklarının da elinden
alındığını ve ona zulmedildiğini gördüm. İslam Medeniyetinin bu göz
kamaştıran birikimini ve dünya bilimine yaptığı katkıları bunun farkında olmayan dünyaya tanıtmaya gaye
ittihaz ettim. Bu gayretimin bir kısmı
sadece bilim dünyasına hizmet; ama
diğer çok büyük gayesi ise koskoca
bir İslam âleminin yitirmiş olduğu
kendine hürmeti, güveni ve insanlık
tarihindeki yerini hatırlatarak kaybettiklerini iade etmek içindir.’’
2006’da Frankfurt’ta kendisine
Kadir Topbaş’ın yaptığı bir gezinin
neticesinde Frankfurt’taki müzenin
benzerinin İstanbul’da açılmasına
karar verilir ve hazırlıklara başlanır.
Gülhane Parkı’nda Has Ahırlar denen mevki ayarlanır. Eserlerin yapılması için gereken maddi yatırımsa
Allah’ın lütfu olarak Washington’da
müzenin benzerinin açılması için gerekli yatırımı yapmış Arap bir iş adamından sağlanır. 11 Eylül saldırıları
sonrası Amerika’da yabancılara olan
muamelelerden hoşnut kalmayan
iş adamı, müzenin Türkiye’de açılmasına ikna edilir. 24 Mayıs 2008
tarihinde başbakanın da olduğu bir
açılışla 510 eserin bulunduğu müze
hizmete sunulmuştur.
Yarım asrı geçen arayışı ile Fuat Sezgin ‘Modern bilimin kuruluşunda
Doğu’nun bilhassa İslam Medeniyetinin payı nedir?’ sorusuna artık şöyle cevap veriyor: ’’Batı Medeniyeti
İslam Medeniyetinin çocuğudur. Bilimler eski Mısır, Babil, Yunan, İslam
ve Avrupa yolunu takip etmiştir. Batı
bilimi adına ortaya konulanlar İslam
Bilimlerinin devamıdır.”
Fuat Sezgin’in çalışmaları sadece
belli kavimleri ya da milletleri ön
plana taşıma amacı olmayan, beşeriyete emeği geçmiş her ulusun hakkının ortaya konması şeklindedir.
Frankfurt’ta meslektaşlarından olan
Matthiass Schramm adlı dostunun
kullandığı tabiri kendisi de çok severek kullanmıştır: ’Tek Bir Beşeriyetin
Bilgilerinin Tarihi’
Benim mensubu
olduğum bir ilim, kültür
ve medeniyet dünyası
var. Bizler köksüz
ve sahipsiz değiliz.
Çok derinlere inen
sağlam bir medeniyete
beşiklik etmişiz;
fakat yüzyıllardır
bu medeniyetin
görmezden gelindiğini,
hakkının yenildiğini,
tahkir edilip bütün
yaptıklarının da elinden
alındığını ve ona
zulmedildiğini gördüm.
Meşhur Rus âlimi Berthold’un şu
sözü Fuat hocanın inancını destekler niteliktedir: ’Avrupalılar ancak
17.yy’da kendilerini üstün görmeye
başladılar; ama bazı bakımlardan
mesela matematik, coğrafya, kartoğrafya bakımından alma işinin
ben 18.yy’a kadar devam ettiğine
inanıyorum.’ Toplumumuzdaki aşağılık duygusunu bunları bilmemeye,
gerekli kültür birikimine sahip olmak içinde çabalamamaya bağlayan
Fuat Sezgin, gençlerin bilinçlendirilip gerekli eğitimleri alarak kendi
tarihine sahip çıkmasını çok arzu
etmektedir. Kayıp hazinenin kâşifi
olarak tanınan, yirmiden fazla ödül
ve madalya sahibi olan Fuat Sezgin
80 yılı aşan ömrü boyunca inandığı
proje için azim ve sebatla hâlâ yoluna devam etmektedir.
35
Doç. Dr. Sinan CANAN
misafir yazar
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi
Tıp Fakültesi Fizyoloji ABD
36
“Kaos”u nasıl bilirsiniz?
Kalbinizin atımları, çayırdaki tavşanların sayıları, deniz kabuklarının biçimleri,
zebraların desenleri, nehirlerdeki girdaplar, duvar sıvasındaki çatlaklar, fırtına
bulutları, düşen yıldırımlar, beyninizin çalışması, hücrelerinizdeki proteinlerin
titreşimleri ve parmak izleriniz arasında nasıl bir ilişki olabilir?
K
albinizin atımları, çayırdaki tavşanların sayıları, deniz kabuklarının biçimleri, zebraların desenleri, nehirlerdeki girdaplar, duvar
sıvasındaki çatlaklar, fırtına bulutları,
düşen yıldırımlar, beyninizin çalışması, hücrelerinizdeki proteinlerin titreşimleri ve parmak izleriniz arasında
nasıl bir ilişki olabilir? Eğer bunlar size
tamamen ilgisiz birtakım “olaylar”
gibi geliyorsa, yirminci yüzyılın ikinci
yarısından itibaren bildiklerimizi alt
üst eden kaos ve karmaşıklık bilimi ile
henüz tanışmamışsınız demektir. Ve
eğer öyleyse, muhtemelen bu yazıyı
okumak, bugün yapacağınız en iyi şey
olabilir!
Her yanımız Kaos!
Kaos; eski Yunancada düzenin zıttı olarak farklılıkların kaybolduğu yani dü-
zenin ortadan kalktığı, kargaşanın ve
düzensizliğin hâkim olduğu durumları
belirtmek için kullanılan bir kelimeydi.
Günümüzde bilim alanında kullanılan
“Kaos” terimi ise düzensiz görünen birçok doğal olayın ardında yatan yüksek
boyutlu ve karmaşık matematiksel düzen kalıplarıyla ilgilenen yeni ve ilginç
bir çalışma alanıdır. Doğada gözlemlediğimiz karmaşık ve istikrarlı davranış biçimlerinin altında yatan kurallar
bugün kaos ve karmaşıklık biliminin
esas konularıdır. Musluktan damlayan
suyun düzensiz gibi algılanan ritmi,
kalbimizin atımları arasındaki rastgele
gözüken düzensizlikler, dümdüz yükselen dumanın belli bir yerden sonra
bir anda kırılmaya ve çalkalanmaya
başlaması gibi hadiseler ancak kaos ve
karmaşıklık biliminin sağladığı araçlarla daha iyi anlaşılabilir hale gelmiştir.
Kaos teorisinin ilgilendiği olaylara
genel olarak “kaotik olaylar”, bu tip
davranışları gösteren sistemlere de
“kaotik sistemler” adını veriyoruz. Bu
sistemler, başlangıç şartlarındaki küçücük farkların büyük ve öngörülemez
sonuçlar doğurabildiği; öngörülemeyen ve sürekli dinamik bir denge halinde bulunan sistemlerdir. Sözgelimi,
bir ay kadar sonra hava durumunu, bir
kalp krizinin ya da bir epilepsi nöbetinin ne zaman başlayacağını veya akan
bir suda yüzen bir yaprağın izleyeceği
yolu tahmin edemememizin temel
nedeni, bu olayların kaotik olmasıdır.
Ölçümlerimiz ne kadar hassas olursa
olsun, gözden kaçıracağımız en küçük
değişkenler bile bu tip sistemleri öngörülemez yapmaya yeter. Hatta ondokuzuncu yüzyılın sonlarında Henri
Poincaré’nin yaptığı çalışmalardan
beri, sadece 3 adet cisimden oluşan bir
gök cisimleri sisteminin dahi öngörülemez derecede karmaşık, yani “kaotik”
davrandığını biliyoruz. Bu sistemlerin
hiçbiri “düzensiz” değildir. Fakat düzenleri, hem çok sade kurallara dayanır hem de sonuç itibariyle bizim ölçüp
öngöremeyeceğimiz kadar karmaşıktır.
Tabiatın Biçimleri ve Fraktal
Geometri
Karmaşık ve kaotik sistemlerle yakından ilgili bir başka konu ise fraktal
geometri adıyla bilinen bir geometri
dalıdır. Doğadaki biçimleri anlayabilmek için üçgen, kare veya prizma gibi
ideal Öklid biçimlerinin yetersiz kaldığını binlerce yıldır bilmemize rağmen,
fraktal geometrinin 1980’lerdeki keşfine kadar tabiattaki karmaşık biçimleri
nasıl anlayabileceğimiz hep karanlıkta
kalan bir konu oldu. Matematikçi Benoit Mandelbrot tarafından kullanılan
fraktal terimi, kelime anlamı itibariyle
“kırıklı” veya “parçalı” gibi anlamlara
gelen Latince “fractus” kelimesinden
türetilen bir terimdir aslında. Fraktal
geometri, bildiğimiz soyut geometrik
şekillerle değil; basit kurallara bağlı olarak kendini tekrar eden, sonsuz
karmaşıklığa sahip geometrik şekillerle
ilgilenir. Matematiğin bir dalı olmasına
rağmen fraktal geometrik şekillerin
doğadaki biçimlere benzerliği şaşırtıcıdır ve bugün doğal birçok biçim ve
süreci anlamada fraktal geometri sıklıkla kullanılan bir araç haline gelmiş
durumdadır. Fraktallar aynı zamanda
“kaosun resmi” olarak da adlandırılır;
çünkü fraktal geometriyi üreten matematiksel süreçler de “kaotik özellikler gösterir. Bu adlandırmanın bir nedeni de şudur: Tabiatta gördüğümüz
“fraktal benzeri” tüm biçimler, kaotik
sistemlerin bıraktıkları izlerdir. Aynen
bedenimizdeki dallı-damarlı-ağsı ve
karmakarışık birçok desende olduğu
gibi…
Bedenimizdeki damarların kaotik ve frakta yapısı her
geçen gün hayretimizi artırmaya devam ediyor.
Kaos ve karmaşıklık bilimi ile fraktal
geometri dallarının tıp ve yaşam bilimlerinin yanısıra sosyal bilimler de
dâhil olmak üzere artık birçok farklı
ve çeşitli uygulama alanları var. Kaotik
davranışları ancak kaotik ve doğrusal
olmayan yöntemlerle incelediğimiz
zaman anlamlı sonuçlara ulaşılabildiğimizi bugün iyice anlamış durumdayız.
Canlılara dair kaydedebildiğimiz neredeyse tüm zamansal değişkenler; bir
popülasyondaki canlıların sayısındaki
değişikliklerden beyindeki EEG dalgalarına, akciğer bronşlarının dallanmalarından damar sistemimizdeki kanın
akışına kadar, kaotik özellikler gösteren davranışlara aittir. Bedenimizde ve
sosyal ilişkilerimizde gözlenen birçok
davranış biçiminin (artık sayısal olarak
da ölçebildiğimiz) kaotiklik derecesi,
gittikçe artan bir fikir birliği ile o sistemin sağlıklı çalışmasının bir işareti olarak kabul ediliyor.
Daha önceleri düzensiz ve rastgele zannettiğimiz
beynimizin çalışmasındaki kaotik düzenin grafik gösterimlerinden bir tanesi.
Fraktal geometri, doğadaki “düzensiz” gözüken biçimlerin düzeni hakkında bize yepyeni şeyler söylüyor.
Ne işimize yarar?
Fraktal geometrinin temel biçimlerinden birisi olan
“Mandenlbrot kümesi”
bir alan olarak karşımıza çıkmakta.
İçinde yaşadığımız evreni ve kendimizi anlamak için bilimi kullanırken,
ne kadar alışılagelmişin dışında ve
alışkanlıklarımıza ters de olsa, bilimin
anlayış dönüşümlerini yakından takip
etmemiz, özellikle bilim alanıyla yeni
ilgilenmeye başlayan gençler için çok
önemli bir konudur. Bilimde köklü bir
bakış açısı (paradigma) değişikliğine
yol açan kaos ve karmaşıklık bilimleri
de yakından izlenilmesi gereken böyle
yeni ve devrimci bakış açılarından birisi. Henüz tabiatın karmaşıklığı karşısında bilimsel yöntemlerimiz çok kaba ve
çocuksu kalsa da, bize verilen anlama
yeteneğini en üst düzeyde kullanabilmenin temel şartı, bilimin en son noktalarına aşina olmayı da gerektiriyor.
Dolayısıyla, insanoğlunun daha elli
yıl önce “rastgele” dediği birçok tabii
olayın temelinde yatan akıl durdurucu
düzeni anlamaya başladığı bu maceraya uzak kalmak bize çok şeyler kaybettirebilir. Özellikle yaşam bilimleri ve
tıp alanlarında kariyer yapacak gençlerimizin, bedenin ve evrenin temel çalışma sistemi olan “kaotik davranış”ın
mantığından habersiz olması artık düşünülemez.
Yaklaşık otuz yıllık bir süredir kaos
ve karmaşıklık bilimi ile ilişkili alanlar
hızlı bir gelişim gösteriyor. Bu konuda
dünyada birçok enstitü ve araştırma
merkezi faaliyet gösterirken, kaos bilimi ülkemizde de hızla popülerleşen
Bugün bildiğimiz en önemli şey, etrafımızdaki dünyanın “doğrusal” ve
“makina gibi” işlemediği gerçeğidir.
Doğrusal olmayan matematiksel araçlarımıza rağmen bu kaotik düzeni ve
onunla ilişkili biçimleri tam olarak anlamaktan henüz çok uzaktayız. Tüm
bu karmaşıklıkla nasıl baş edeceğimizi
tartışırken, insan beyninin ve zihninin
düzen algılama konusundaki üstün
yeteneklerinden ve bu yetenekleri bilimsel alana nasıl dâhil edebileceğimizi
de artık daha sık olarak gündemimize
almamız gerekiyor.
37
aP2 PROTEİNİ İLE DİYABETE BAKIŞ
bilim köşesi
“aP2” yani adiposit protein 2, makrofajlarda ve adipositlerde bulunan
yağ asidi taşıyıcı protein; aynı zamanda yağ asidi bağlayıcı protein
4(FABP4) olarak da biliniyor.
38
Bu proteinin çeşitli yöntemlerle baskılanması veya inaktive edilmesiyle kalp hastalıkları, diyabet, astım,
obezite ve yağlı karaciğer hastalıkları
gibi geniş bir hastalık kitlesinin tedavisinde yerinin ne olacağına dair
çalışmalar hala yürütülmekte. Bu
konuda Harvard School of Public Health (HSPH) araştırmacılarının yaptığı
çalışmalardan biri de Mayıs 2013’te
Cell Metabolism dergisinde yayınlandı. Bu çalışmada aP2 proteininin kan
glikoz seviyesinin düzenlenmesindeki yerine dair araştırmalarına yer
verildi.
HSPH’de genetik ve kompleks hastalıklar bölüm başkanı olan Gökhan S.
Hotamışlıgil’in ifadelerine göre, yağ
hücrelerinde bulunan bu gruba ait
proteinlerin kan glikozunun karaciğer düzeyinde kontrolü ve metabolize edilmesinde görev aldıkları ortaya
çıkmış. Bu proteinin baskılanmasıyla
glikozun karaciğerde yapım aşamasının düzenlenebilir olması tip 2 diyabet ve diğer metabolik hastalıkların
tedavisi için umut kaynağı olacak gibi
görünüyor.
Tip 2 diyabet, insülinin etkisine karşı
direnç gelişmesi ya da insülin duyarlığının azalması sonucu karaciğerden
aşırı glikoz salınımıyla ortaya çıkıyor
ve tip 2 diyabetin etiyolojisi hala tam
olarak anlaşılamamış durumda. Bu
metabolik faaliyette aP2 hormonunun rolüyse yapılan bu çalışmayla
aydınlatılmış.
Normalde karaciğer ve yağ hücrelerinin koordineli çalışmasıyla, besin
yokluğu veya ihtiyaç durumunda kan
glikozu artışı sağlanır. Obeziteyle beraber yağ hücrelerinin kapasitesinin
dolması sonucunda adiposit kökenliaP2 hormonunun rol aldığı bu glikoz
ayar mekanizmasında da hatalar oluyor. Bu durumda kanda aP2 miktarı
ve buna paralel olarak da glikoz miktarı artar ve zamanla başka dokularca
bu artış telafi edilemez bir hal alır. Bu
durumda ortaya çıkan tip 2 diyabet
sıklıkla obezite ve insülin direnci sonucu karaciğerde glikoz üretiminde
kontrol kaybı sonucu hiperglisemiyle
sonuçlanır.
Yıllardır yağ hücrelerindeki göreviyle
tanıdığımız aP2’nin diyabette patolojik rolü olduğunu bulmak ekipteki
araştırmacılar için de şaşırtıcı olmuş. Yapılan çalışmadan küçük bir
örnek verecek olursak: öncelikle
sağlıklı, normal farelerde obez insanlardakine ulaşana dek aP2 seviyesini arttırmışlar. Bu durum glikoz
metabolizmasının hasar görmesiyle
sonuçlanmış. Daha sonra obez ve
diyabetik farelerin aP2 düzeyleri
sağlıklı farelerinkiyle aynı düzeye
kadar düşürülmüş. Bu durum glikoz
metabolizmasını yeniden normal
hale çevirmiş. Böylece araştırmacılar kandaki aP2 miktarı ve faaliyeti-
nin diyabet için kritik bir önem arz
ettiği ve diyabetin önlenmesi veya
kontrolü açısında yeni yolların keşfedilmesine olanak tanıyacağı sonucuna ulaşmışlar. Ayrıca araştırmacılar aP2 antibodylerinin, aP2 etkisini
nötralize ederek tip 2 diyabetin düzeltilmesine yönelik tedavide rolü
olabileceğini de belirlediler. Ekipteki
araştırmacılardan Haiming Cao’ya
göre, bu buluşla diyabet tedavisinde aP2’nin bloklanması yeni yöntemlerin geliştirilmesine çok uygun
imkânlar tanıyacak çok daha derin
sonuçları da içerisinde barındırıyor.
Harvad’daki bu araştırma ekibinde
bulunan Türk hekim Mehmet Furkan
Burak da aP2 hormonunun yıllardır
bilinenin aksine pankreastan bağımsız olarak karaciğerde şeker üretimini
artırdığına dikkati çekiyor. Bu hormonun şişmanladıkça vücuttaki düzeyinin arttığını ve diyabetin gelişmesinde çok önemli rolü olduğunu ifade
ediyor. Monoklonal antikorlarla bu
hormonu kanda bloke etmeyi başardıklarını belirten Burak, şu an birçok
diyabet hastalığı konusunda hayvan
modellerinde çeşitli özel deneylerle
bu maddeyi test etmeye devam ettiklerini söylüyor.
Tıp dünyası ve diyabet hastaları için
yeni bir umut ışığı olan bu çalışmanın
ayrıntılarını 5. Uluslarası Tıp Öğrencileri Kongre’mizde konuğumuz olacak
Dr. Mehmet Furkan BURAK’tan dinleme imkânı bulabileceğiz. Çalışmalarının son durumunu ve yapacağı
sunumu merakla bekliyoruz.
Kaynak:
• http://www.hsph.harvard.edu/news/press-releases/
discovery-of-new-hormone-opens-doors-to-new-type-2diabetes-treatments/
• http://healthwatch-md.com/2013/05/new-hormonechange-way-physicians-treat-diabetes/
• http://www.medimagazin.com.tr/ana-sayfa/guncel/
tr-harvarddaki-turk-bilim-adamlari-diyabete-umutoldu-1-11-52843.html
Hacer AYAR
serbest bölge
TÖÜ TIP FAKÜLTESİ Dönem 3
39
HAYALLERLE GELEN RENKLER
Evren, şüphesiz ki bir düzen üzerine kurulmuştu. Her şey sistematikti. Gezegenlerin hareketlerinden tut yer küredeki
kara faaliyetlerine, güneşin gece gündüzdeki payından, ayın denizle gösterisi olan med-cezire…
K
usursuz işleyişe sahip dünyaya
iradesiyle hükmeden insandan,
küçücük bir karıncanın hayat
mücadelesine; ulu bir çınarın görkeminden, küçük bir otun ormandaki
popülasyonunakadar akla gelebilecek
her şey… Özellikle de bilim ve teknolojinin hayatın bir parçası haline
geldiği, mantığın dogmatizmi mağlup
ettiği bu çağda, sistemlerin varlığına
karşı durmak mümkün değil. Hatta
ve hatta bilim ve teknolojinin kaynağı
olan sosyal yaşamda da hepimiz birey
olarak bir düzenin yapıtaşlarıyız. Yani
içiçe girmiş bu sistematiğin birer par-
çasıyız. Her yerde yığınla yankılanan
bilimsel ya da sosyal yasalar, kanunlar, kurallar… Böylece tüm sistemlerin
birbirinin parçası haline geldiği apaçık
ortada.Ama tüm bilimsel gerçeklikle
karşı karşıya gelen ufak bir detay var:
hayal dünyasının düzenle çatışması.
Yani hayallerin düzenlere karşı duruşu. Bu yüzden ki hem düzenin bir parçası olup hem de hayalperest olmak
oldukça zor. Çünkü hayalperestler
düzeni düşlerinde bozarlar. Sonra diğerlerinin dünyasına asla ayak uyduramazlar. Mesela kar yağarken onlar,
size yağmurdan sonra açan gökkuşa-
ğından bahsederler. Karanlıkken güneşi görüp görmediğinizi sorarlar. Kalabalıkken yalnızlığa geçer, yalnızken
kalabalıkta yaşarlar. Kanunlara uyarlar
ama asla en doğrusunun bu olduğuna
inanmazlar. Ütopyaları vardır onların
kedilerince, kendilerinden. İşte bu
yüzden çoğumuz onlara çocuk, çoğumuz deli, bir kısmımızsa aptal deriz.
Ancak atladığımız nokta şu ki aptallar
hayallere inanmazlar.
Ve biz biliyoruz ki her şey bir hayalin
gölgesinden ışığa kavuşur.
Ufkumuza yeni renkler eklemiş ve ekleyecek olan tüm hayalperestlere…
Talha Üstüntaş
serbest bölge
TÖÜ TIP FAKÜLTESİ Dönem 1
40
YOKSA SİZ DE Mİ
FANATİKSİNİZ?
Fanatizm aslında anlamı hasebiyle
çok genel bir tabir olarak nitelendirilebilir. Düşünce, grup, topluluk
her ne olursa olsun körü körüne
bağlanma, taassup, bağnazlık diyebiliriz genel olarak. Belki birazcık daha iyimser bir tanımlama ile
sempati ve sevginin aşırı şekilde;
bir kişi, bir kurum, bir spor takımı
üzerine yoğunlaştırılması da denebilir.
İnsanlık yıllardır medeniyet adına,
teknoloji adına onlarca adım atmışken nedir bu geri kalmışlık diye
sormadan edemedim kendime. Ve
ilk olarak bir tribünde düştü aklıma. Fazla uzak değil hatırlarsınız
Ocak ayında Ankara’da düzenlenen bir basketbol turnuvasının
final maçındayız. Final ezeli rakip
ebedi dost Fenerbahçe ile Galatasaray arasında. Maç çoğu zamanki
gibi normal başlıyor ve süper ötesi
bir maç çıkmaya başlıyor ortaya.
Fakat ne zaman ki bir takım galibiyeti kaçırdığının farkına varıyor
işte o an fotoğraf değişiyor. Zaten
hazırlıklı gelinen bir maç olduğu
ortaya çıkıyor. Sahaya patlayıcı
maddeler, su şişeleri atılıyor. Ve
olaylar onlarca taraftarın sahaya
girme çabaları ve bir tarafın tribününün polis tarafından boşaltılması ile son buluyor. Asıl trajik olay
maçın bayan basketbol takımları
arasında yapılıyor olması! İşte bu
yazıyı yazma fikri de sahaya giren
o taraftarların psikolojisini anlamaya çabalarken ortaya çıktı. İnsanlar sahaya indiklerinde hiçbir
şey kazanamayacaklarını, tam tersi o geceyi karakolda geçirip ceza
alabileceklerini bildikleri halde
neden oradaydılar? Ya da onları
oraya iten güçlü sebepler nelerdi?
Olaylar sonrası çarpıcı manşetler
atan medya aynı olayın sorumlusu, kışkırtıcısı olabilir mi?
Örneğe bakıyoruz biraz eskilerden... 2000’lerde bir büyük takımın 2.ligde bir takıma yenilmesi
sonucu kendi kalecisinin yine kendi taraftarı tarafından linç edil-
Fanatizm yıllardır
özellikle Türkiye’de
başımıza dert olmuş ve
yaşanan bazı olaylar
ülke spor tarihine
kara bir leke olarak
düşmüştür. Takımlarımız
deplasmanlara gittiğinde
dahi ülkelere alınmamış,
mağdur durumlara düşmüş;
taraftarımız ise 2.sınıf insan
muamelesi görmüş. Peki,
nedir bu fanatizm, neden
var?
mesini ve yine bir büyük takımın
Avrupa Kupasında bir İngiliz takımıyla maçı sonrasında 2 İngiliz’in
İstanbul’da ölü bulunduğunu büyüklerim hatırlayacaktır. İşte tam
da bu olaylar sonrasında oynanan
bir derbi maçı çok kötü görüntülere sahne olmuş ve fanatizm
yeniden hortlamış. Herkes kınamış bu görüntüleri, istemiyoruz
demiş her zamanki gibi… Binlerce
yorum yapılmış, onlarca suçlu bulunmuş da bu konuda.. Daha sonra Galatasaray’ın başkanlığını da
yapacak olan Adnan POLAT o gün
televizyonda şunları söyleyecekti: ”Deminden beri şiddet görüntülerini izliyoruz. Bu görüntüleri
ekrana getirmemelisiniz, olaylara
kamera dahi göndermemelisiniz.
Fanatikler kameraları görünce olay
çıkarıyorlar.” Ve aynı yayında olan
Fenerbahçe’nin efsane başkanı
Ali ŞEN ise: “Sayın Polat’a katılıyorum. Hep kavgayı gürültüyü ekrana getiriyorsunuz. Olay çıkaran
kişilerin sayısı oldukça az. Neden
olay çıkarmayan büyük çoğunluğu
ekrana getirmiyorsunuz? Sizler de
kendinizi düzeltin ve bu tür görüntülerin ekrana getirilmemesi konusunda kampanya başlatıp öncülük
edin.” diyerek Polat’a destek verecekti. Dışarıdan takip ediyoruz, izliyoruz ve görüyoruz ki,‘iyi ki şiddet
var yoksa ne yaparız’ diyen kimse
yok.Peki, olayın gerçek kahramanı,
taraftar ne düşünüyor bu konuda?
Yapılan araştırmalara göre katılımcıların %71,8 i spor yazarları
ve yorumcuları hakkında ‘ortamı
gerginleştirecek yorumlar yapıyorlar’ demişler. Yanlış anlaşılmasın,
amacımız failleri ve azmettiricileri
bularak temize çıkmak falan değil.
Hep birlikte sorunları ortadan kaldırabilelim diye bu çaba. Nacizane
buradan çıkardığım sonuç, medyamızın nadide çalışanları bu konuda
çok daha dikkatli davranmalı, bilerek veya bilmeyerek kötü olaylara
sebebiyet verecek haberlere yer
vermemelidirler.
Olayın ciddiyetini bir de şu yönden
kavramamız gerekli sanırım. Çünkü
yine yapılan bir araştırmaya göre
‘Futbolsuz bir dünya düşünebiliyor musunuz?’ sorusuna %57,6’lık
bir kesimin cevabı “Hayır” olmuş.
Rakam çok ciddi. İnsanlar dünyada olma amacını unutup farklı
meşgaleler bulduğunda olayın çok
farklı bir boyut alacağını hepimiz
biliyoruz. Öyleyse insanlardaki bu
inat niye? Sanırım Erich Fromm’un
şu sözleri bunu açıklayacaktır: “Bir
insan gruptaki en perişan, en kalitesiz, en az saygı gören üye bile
olsa, “Ben dünyanın en mükemmel grubuna aitim. Aslında solucanın teki olan ben, bu gruba
üye olarak devleşiyorum” hissiyle
kendi sefil durumunu telafi edebilir. Sonuç olarak, grup narsizminin derecesi hayattan alınamayan
tatminin eksikliğiyle doğru orantılıdır. Hayattan daha çok zevk alan
sosyal sınıflar, her şeyin yokluğunu
çeken ve yüksek sıkıntı içinde yaşayan alt-orta sınıflardan daha az
fanatik(“fanatiklik” grup narsizminin karakteristiğidir) olurlar. “
Son olarak şu verileri de sizlerle
paylaşmadan edemeyeceğim sanırım. “Tuttuğunuz takımın şampiyon olması için neleri feda edersiniz?” Sorusuna verilen cevaplar
beni çok şaşırttı, yorumsuz olarak
sizlerle paylaşıyorum.
- Paramı (%5.2) - Bütün mal
varlığımı (%2.8) - Canımı (%2.2)
-Eşimi (%1.2)
Yıllar önce eski Avrupa Konseyi
Sporda Şiddetle Mücadele Komitesi Başkanı John De Quidt şöyle
demişti: “Önce statların dizaynı iyi
yapılmalı. İkincisi, statların yönetimi işi bilen kimselere verilmeli.
Üçüncüsü despor yöneticileri, kulüpler ve güvenlik güçlerinin alacağı kararlar bir yönetmelik haline
getirilmeli ve uygulanmalıdır.”. Son
olarak buna bir de eğitim gerçeğini eklememiz gerek sanırım. Çünkü her alanda eğitim insanların
yüksek düzeyde huzura kavuşabilmeleri için çok önemli. Bol sporlu;
ama şiddetsiz günlere kavuşmak
üzere…
KAYNAKÇA:
• semerkanddergisi.com/bilincaltinin-depremi-fanatizm
• www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber7032-38-reytingine-fanatizm.html
• http://www.genar.com.tr/files/2004-%20
HAZIRAN-turk_toplumunda_furbol_algisi.
pdf
41
Ferda DEMİRTAŞ
Hatice Kübra GÜNDÜZ
TÖÜ TIP FAKÜLTESİ Dönem 1-2
SÜLEYMAN MURAT TAĞIL
nam-ı diğer SMT
42
esine
k doktoru olmak için tıp fakült
cu
ço
de
lki
Be
.
um
ord
viy
se
ediatriyi çok
fesör olarak başlanır ama
pro
ine
es
ült
fak
p
“Tı
r;
rle
yle
başlamıştım
girmiştim. Hep sö
r” diye. Ben pediatrist olarak
irili
bit
rak
ola
kim
he
n
ye
tis
pra
desem olur.”
P
Kendinizden biraz bahsedebilir
misiniz?
1972’de Diyarbakır’da doğdum. Ailemin en büyük çocuğuyum. 2 yaşındayken babamın tayini çıkması
sebebiyle Konya’nın Akşehir ilçesine
yerleştik. İlkokul, ortaokul ve liseyi
Akşehir’de okudum. Benden küçük 3
kız kardeşim var. Bir tanesi benden
4 yaş diğer ikisi (tek yumurta ikizi)
ise 10 yaş küçük. Üçü de öğretmen.
Büyük olan Konya’da öğretmen, ikizlerden birisi Ödemiş’te felsefe grubu öğretmeni, diğeri ise Afrika’da
Mali’de bir anaokulda müdire olarak
çalışıyor. Babam öğretmen annem
ise ev hanımı. Orta düzeyli bir memur çocuğuyum diyebiliriz. 2000
yılında eşim Tuba ile evlendim. Eşim
kimyager ama her hangi bir yerde
çalışmıyor. Ertuğrul, Atıf ve Zafer isminde 3 tane erkek çocuğum var. İkisi ilkokulda küçük olan ise anaokulda
okuyor.
‘SMT’ kısaltmasının özel bir
hikâyesi var mı, nasıl oldu da
herkes sizi ‘SMT’ olarak bilir oldu?
İlkokulda herkesin kısaltılmış isimleri olurdu. Kısa bir ismim olduğu
söylenemez. Aile çevrem Murat
ismimi kullanır. Okul gibi ortamlarda ilk ismimi, ikinci ismimi bazen
de her ikisini de kullanan insanlar
oluyordu. Hatta soyadımla beraber
3’ünü de kullanan hocalarım oldu.
Sıra arkadaşımın ismi Hasan Hüseyin
Kadehci’ydi. Ben SMT diye kısalttım,
o da HHK diye kısalttı. Yani ilkokulda
kendiliğinden gelişti denilebilir.
Üniversite yıllarınızdaki
hedefleriniz nelerdi?
Pediatriyi çok seviyordum. Belki de
çocuk doktoru olmak için tıp fakültesine girmiştim. Hep söylerler; “Tıp
fakültesine profesör olarak başlanır
ama pratisyen hekim olarak bitirilir”
diye. Ben pediatrist olarak başlamıştım desem olur.
Üniversite yıllarınızda veya
fakültede unutamadığınız bir anınız
var mı?
Tabi ki iyi-kötü çok anım oldu herkes gibi. En iyi anım “güzel insanlarla tanışmak” oldu diyebilirim.
Ama hiç unutamadığım bir de kötü
bir anım var ondan bahsetmek isterim. Mesleğimle de ilgili olduğu
için sanırım daha anlamlı olur bu
anıyı paylaşmak. Birisi, az daha tıp
fakültesini ikinci sınıftayken bırakmama sebep oluyordu. Bir plastik
cerrahi asistanıydı. Hacettepe’de
ders kurullarında klinik branşlardan ortopedi, plastik cerrahi, beyin
cerrahisi gibi anabilim dallarından
da asistanlar anatomi asistanlarıyla
beraber laboratuvarlara katılırlardı. Onların da masaları olurdu ve
ders anlatırlardı. Biz öğrenciyken
laboratuvarda “telafiye kalma” diye
bir şey vardı. Yani laboratuvarın başında o günkü konudan -daha önce
hiç anlatmadığı halde- asistanımız
soru sorardı ve bilemediğimiz zaman yoklamada ismimizin karşısına
(-) atardı. Daha sonra ilan edilecek
tarihlerde o laboratuvarın telafisini
yapmayan pratik sınava giremezdi.
Dolayısıyla telafi için laboratuvarda
yalnız başımıza çalıştıktan sonra (+)
alabilmek için bir de asistanımızdan
sözlü sınav vermek zorundaydık. Bir
gün telafi için anatomi laboratuvarına gittiğimde kendi asistanımızın yanındaki masada başka bir asistan da
oturmaktaydı. Bu bizim asistanımız
değil başka masanın bir asistanıydı
ve plastik cerrahiden rotasyonla geliyordu. Tabir yerindeyse çok burnu
havada birisiydi. Kişilik özelliğini bilemem ama bu duruma sanki TUS
dereceli olması neden oluyordu.
Bana birkaç soru sordu. Sorularının bir kısmını cevapladım ama bir
kısmını da cevaplayamamıştım. En
son bir şey daha sordu. Bu son soru
bize anlatılmamış bir konuydu ve hiç
duymadığımı söyledim. Yanındaki
anatomi asistanına dönerek “adam
sıfır yaa, boş, teneke” dedi. İnsana
kulağı duya duya hakaret çok kırıcı
bir şeydi. Dünyam kararmıştı diyebilirim. Anatomi laboratuvarından
çıktım. Hava da iyice kararmıştı. Sağ
tarafımda Hacettepe yurdu sol tarafımda ise Otobüs terminaline giden
minibüsler. O an için önlükle, bavullarımı bile almadan arkama bakmadan okulu terk etmeyi düşündüm.
Daha sonra ya sabır dedim ve yönümü kaldığım yurda geri döndüm. Bu
olay okul hayatımda birkaç dönüm
noktalarından birisiydi diyebilirim.
Neden anatomiyi seçtiniz?
Direkt anatomist olmak için hiç kimse tıp fakültesine girmez. Herkesin
aklında tıbbı seçerken klinik branşlar
veya cerrahi branşlar vardır. Ben de
tıbbı bu niyetlerle seçmiştim. Zaman ilerledikçe hastalara karşı olan
sorumluluk duygusunun beni çok
yıprattığını fark ettim. Bu nedenle
staj yaparken klinik branşları bir bir
eledim. Zaten eskiden beri de çocuk
doktoru olmak istiyordum. Ondan
da pediatri stajında vazgeçtim. Staja
geçmeden önce de bir başka vesile
ile pediatriden de soğumuştum aslında. Oda arkadaşım pediatri asistanıydı. Nöbetçi olduğu bir gece onu
ziyarete gitmiştim. Nöbette yaşadıklarını görünce pediatriyi o gece kesin eledim bana göre değilmiş diye.
En son intörn olduğumuzda hemen
hemen TUS’da yazılacak branş kalmadı gibi bir şeydi. Bizim zamanımızda dershaneler yokken başarılı
asistanlar sevdiği insanlara rehber
oluyorlardı. Bize de rehber olan bir
Direkt anatomist
olmak için
hiç kimse tıp
fakültesine kolay
kolay girmez.
Herkesin aklında
tıbbı seçerken
klinik branşlar ve
cerrahi branşlar
vardır. Ben de tıbbı
seçtim.
dahiliye asistanı ağabey vardı. Çalışmalarımızda bizlere koçluk yapmıştı.
Tercih zamanı bir gün “Türkiye’de bu
branşlara çok ihtiyaç var, kendi tercihlerinizi yapın ama akademisyen
olmak istiyorsanız şu branşları seçebilirsiniz” dediği anatomi, fizyoloji,
histoloji gibi branşların yazdığı bir
liste ile gelmişti. Ben onlardan 9 tane
yazmıştım. Anatomiyi tercih listesine
yazarken; “hiçbir yeri kazanamasam
da bari anatomi kazanayım, hiç değilse ‘kazanamadı’ denmesin” diye
düşünmedim. Bilerek tercih ettim
yani.
Temel bilimci olmanın avantajları
ve dezavantajları dersek aklınıza
neler gelir?
İlk olarak şunu söyleyebilirim. Bana
göre klinisyenlerin hayatlarının işten
arta kalan zamanlarında hayatı yaşamak için vakitleri yok. Yani işe gidiyorlar, işten eve geliyorlar. Akşamları
hastalardan her an telefon gelebilir. Hafta sonları, şubat tatilleri, yaz
tatilleri yok. Temel bilimci olarak
biz daha çok daha rahatız. Belki en
önemli bir avantajı da tek işimiz sizler gibi ülkenin en elit öğrencilerinin
eğitimiyle meşgulüz.
43
Dershaneciliğe nasıl başladınız,
bize dershanecilik yönüyle anatomi
ve SMT’den biraz bahsedebilir
misiniz?
Uzmanlık eğitimimi Ankara Tıp
Anatomi’de
bitirdikten
sonra
Isparta’ya atanma durumum söz konusuydu. Isparta Süleyman Demirel
Tıp›ta Anatomiden beni istiyorlardı
ben de orayı. Ama bu atanabilme
süreci 16 ay sürmüştü. Bu aradaki
boşlukta önce ilk seferde atanırım
diye düşünmüştüm. Normalde kadrolar 6 ayda bir ilan edilir. Ama kadro ilan edilmeyince e tabi geçim için
para kazanmak da gerekiyor. Ben
de polikliniklerde nöbet tutmaya
başladım. 2002 yılıydı. Okuldayken
benden 2 dönem üstte olan bir arkadaşımın adresini buldum. Onu ziyaret etmek istedim. TUS dersanesi
kurmuştu. Yanına gittiğim zaman biraz konuştuk. Oradan ayrıldıktan bir
süre sonra bana dershanesinde çalışmayı teklif etti. Bu şekilde sisteme
ilk adımımızı atmış olduk.
TUS’a hazırlanmak için sizce
dershaneye gidilmeli mi veya
kaçıncı sınıfta gidilmeli?
44
Bir sınav varsa dershanesi de vardır. Bu bir ihtiyaçtır. Yani dershane
profesyonel bir destektir. İntörnlük
hastanede çok yoğun ve yorucu ge-
günde bir bize hedef verip kontrol
ediyordu. TUS “güvenilir tek kaynak,
hızlı çalışma, çok tekrar” dan ibarettir. Bu tanım bana hiç uymadı. Bu
yüzden de kötü bir çalışma grafiğim
oldu. 11 dersten sadece 3,5 tanesini
(biyokimya, anatomi, mikrobiyoloji ve dahiliyenin de bir kısmı) 1 kez
okuyabilmiştim. Bu da anatomiyi kazanmama yetmişti.
Anatomi çoğu öğrenci için korkulu
bir rüya gibidir. Sizce bu durum
nasıl aşılabilir?
İlk olarak her ders için geçerli olan
bir kural vardır: Okula gidip o dersi
canlı dinlemek. Turist olarak değil,
orta sıralardan daha aşağıda ön sıralarda oturarak. Çünkü ister istemez
hocanın bakış açısı ön ve orta sırala-
İlk olarak her ders
için geçerli olan bir
kural vardır: Okula
gidip o dersi canlı
dinlemek.
Anatomiye özgü olarak da o günün
dersi o akşam tekrar edilmeli. Çünkü
bilgiler hemen tekrar edilince beyinde biraz daha fazla kalıcı oluyor. Araya uyku girmesine fırsat vermeden
hemen o gün tekrar edilmeli. Ertesi
gün mutlaka unutuluyor; ama hafta
sonu da tekrar edildiği zaman çok
daha iyi oluyor. Ayrıca ders kuruluna en başından çalışmaya başlamak
lazım tabi. Son haftalara konular yığılmamalı. Anatomi için de böyle.
Anatominin kendi özgü bir dil sıkıntısı var. Kelimelerin manalarına bakmak ve yazı değil şekil çalışmak çok
önemlidir. Yazıları şekli anlamak için
okumalıyız. Anatomide kelimeler
birbirine çok benzerdir. Bu yüzden
şekil üzerinden çalışmak çok önemlidir.
Anatomi anlatım tekniklerinizi
nasıl geliştirdiniz? Hepsinin orijinal
hikâyeleriyle size ait olduğunu
söyleyebilir miyiz?
Söyleyemeyiz. Çünkü bir kimse eğer
çevresine hiç bakmaz da tek başına
ilerlerse belli bir yerde kalır. Yerine
göre bir profesörden bazen de bir
asistandan ve bir öğrencimizden de
bir şeyler öğrenebiliyoruz. Her şeye
açık olmak, aynaya bakmak yani geri
bildirim almak lazım. Öğrenilen her
yeni bilginin ve hafıza metodunun
(nömonik) üzerine de kendi tarzımızı
yansıtmalıyız. Diğer taraftan sonuçta
ben de öğrenciyken anatomide zorlanmıştım ve bazı şeyleri ezberleyebilmek için bugün bile hala kullandığım birçok nömoniği öğrenciyken ve
asistanken geliştirdim.
Bugüne kadar hiç yurt dışında
çalışma deneyiminiz oldu mu ya da
ilerde olması muhtemel midir?
çeceği için genel olarak 5.sınıfta hazırlanmaya başlamakta fayda vardır.
Tabi 5. sınıfa gelmeden de İngilizce
halledilmiş olmalı.
Peki, sizin TUS hikâyeniz nasıldı?
Dediğim gibi bizi bir dâhiliye asistanı gönüllü olarak çalıştırıyordu. 15
ra kadardır. Hocalar daha yukarılara
ancak çok gürültü olursa öğrencileri
uyarmak için bakarlar. Arkadakiler
daha çok ya uyuyor ya da konuşuyor,
dersten kopuk oluyorlar. Derse gidilecek ve not tutulacak. Çünkü not
tutmak insanı uyanık tutar. Her ders
için geçerlidir bu.
İlerde yurtdışına gitme ihtimalim zayıf. Burada Muhsin hocanız ve ben
hepi topu 2 öğretim üyesiyiz. Birimizin gitmesi durumunda işler sıkıntıya
girebilir. Bu nedenle ufukta böyle bir
şey gözükmüyor. Daha evvel Süleyman Demirel Üniversitesi’ndeydim.
5 hoca vardı anatomide. Avrupa
Birliği projesi kapsamında Leonardo
Da Vinci öğretim üyesi değiştirme
programı vardı. Bu program dahilinde 9 haftalığına Belçika’nın Ghent
Üniversitesi’nde misafir öğretim
üyesi olarak bulundum ve çok fayda
gördüm. Bir de Kuzey Irak’ta Erbil’de
diş hekimliği fakültesinde öğretim
üyesi eksikliği vardı. Öğretim üyesi
bulunana kadar 10 hafta boyunca
ders vermeye gittim geldim. Kuzey
Irak’ın da çok güzel bir yer olduğunu
o zaman görmüş oldum.
TÖÜ TIP ÖĞRENCİLERİNDEN
Sizi sıklıkla Alaittin hocamızın
yanında görme imkânımız oldu.
Alaittin hoca ile olan geçmişinizden
ve bugününüzden bahsedebilir
misiniz?
Alaittin hoca ile asistan olunca ve
kayıt olmak için Ankara tıpa tanışmaya gittiğimde ilk kez karşılaştık.
Duruşundan çok oturaklı bir hoca
olduğu belliydi. Boş işlerle uğraşmayan, sürekli verimli olmaya çalışan
bir hocadır. Türkiye’deki en önemli
hocalardandır. Çok insan yetiştirmiştir. Aynı zamanda bir mucittir. Bir
problem karşısında, olmayan bir şeyi
icat edebilme yeteneğinde bir hocamızdır. Bugün tekrar birlikte çalışıyor
olmanın tekrar öğrencisi olmanın
gururunu yaşıyorum.
Fakülte dışında sosyal hayatınız
nasıldır? Genel olarak vaktinizi
nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bizim temel bilimci olmamızdan dolayı fazlaca vaktimiz var. Akşamlarımız ve hafta sonlarımız var. İki işim
var biliyorsunuz. Yılda 15-16 hafta
TUS dershanesinde anatomi dersi
editörlüğü yapıyorum. Bunlar dışında arkadaşlarla planladığımız bir şey
yoksa genelde direkt eve gidiyorum.
Ailemle alışveriş merkezlerine gideriz. Ailecek gezmeyi çok severiz. Beraber vakit geçiririz. Aile ziyaretleri
yaparız.
Genelde “sadece ders düşünmeyin”
derler; sadece değil belki ama bence
önce dersi düşünün. Ek olarak duruma göre yan uğraşılar seçilebilir.
Kendinizi iyi yetiştirebilmek için ilave
kurslar alın Ankara’yı bu yönüyle değerlendirin.
Hayatınızda sizi en çok etkileyen
söz nedir?
Tabi ki tarihte ve günümüzde söylenmiş çok özlü ve güzel sözler bulunmakta. Benim en beğendiğim bir
tanesi: UMMA, ki KÜSME!
KEMİKLER ve EKLEMLER
Dinle SMT’yi bak ne söyler sana?
Çıkacak bu sorular bir dahaki TUS’ta
Ayırırmış hipofizi Osmanlı’nın tokadı
Sadri Alışık çakarmış medialden selamı
Sophia Loren Too Pretty
Try To Catch Her
Uçtu uçtu yaparken
Radius çıksın da gör.
10.sinir olan Nervus Vagus
Biraz maceracıymış.
Taa craniumdan çıkıp,
Kalın bağırsağa ulaşmış.
Femur temas etmezse,
Asetabulum gelişmezmiş.
Bunu bilen anneler,
Primayı eksik etmemiş.
Femurun başını asetabulumda tutan,
Zona orbicularismiş.
Ligamentum capitis femoris diyen
En büyük hatayı etmiş.
45
Arife AKAY
TÖÜ TIP FAKÜLTESİ Dönem 3
gezi yazısı
Pisa kulesi
ise eğriliği
fotoğraflarda
düzeltmeye
çalışan insanlarla
dolup taşıyor.
Ve sadece o
insanlar için bile
gidilebilir.”
46
I
M
A
Z
Z
İ
P
?
I
M
A
Y
L
İTA
Ö
ncelikle hepimizin bildiği gibi
Avrupa’nın güneyinde bulunan, ekonomik ve siyasi olarak dünyada da sözü geçen bir çizme
İtalya. Ama daha çok Türk toplumu
için pizza(pitsa diye okunur İtalyanca), makarna ya da Gladyatör, aşk
şehri Venedik, Milano’da alışveriş,
hain Brütüs olarak bilinse de çoğu
kesim için Antik Roma, Vatikan, gotik
mimari, Rönesans-Reform yani biraz
da entellektüel bir anlam ifade etmektedir. Karşınızdaki sıcakkanlı İtalyanın da en az Türkler kadar İngilizce
konuşma çabası ile gezilip görülesi
bir yerdir. Ve şubat ayında bile turistlerle dolup taşar.
Başkentinden bahsedecek olursak
Roma Katolik ruhani lideri Papa’nın
ve 826 vatandaşının yaşadığı Vatikan gibi bir ülkeyi çepeçevre saran
dünyadaki tek kent olma özelliğine
sahiptir. Ve bu kentin kuruluşu da
Türk efsanelerindeki gibi kurt tarafından kurtarılıp büyütülen Romus
ve Romulus’a dayanır. MS 80’de tamamlanan Coloseo’nun (nam-ı diğer
General Maximus’un yaşam mücadelesi verdiği arena) önüne ise bir
metroyla hemen ulaşabilirsiniz. Hemen yanı başındaki Forum Romano
ve Platino’yu gezerek antik kentin
arkeolojik kalıntıları arasında ya da
bir zamanlar at arabalarının dörtnala
koştuğu Circo Massimo’da kaybolabilirsiniz. Buradan ayrılıp 19. yüzyılda
birliğini tamamlayan İtalya’nın barış
takı olan Piazza Venezia’ya giderken
cadde üzerinde Hindu keşişlerin havada oturmalarını, Sezar, Kleopatra
gibi giyinen heykel adamları, müzik
yapanları, sprey boyalarla resim yapanları ve en önemlisi de filmlerde
gördüğümüz antik Roma askerleri
gibi giyinip savaşan, Sokrates gibi
saçlı sakallı düşünürleri görebilirsiniz. Yolun devamında binlerce turistin alışveriş yaptığı Via del Corso’yu,
sağlı sollu birçok turistik yapıları, sadece bizim için aşk çeşmesi olan ama
aslında bir evin arkasına monte edil-
miş titanları ve şans için para atılan
bir havuzu olan Fontanadi Trevi’yi,
kubbesinin ortası açık olmasına rağmen yağmur yağdığında bir tek damla bile içine düşmeyen pagan dininden kalma Patheon’u görebilirsiniz.
Pinokyo’nun doğduğu bu şehirde
İstanbul’daki gibi Mısır’dan getirilmiş
birçok dikili taş var ve hepsine de ayrı
ayrı meydanlar yapıp kiliseler dikmişler. Bayağı da turist topluyor. Hatta
büyük olmasa da bir piramit bile yaptırmışlar Mısırlılara, şimdi tadilatta
olsa da. Ortaçağ Avrupa’sının karanlık yüzünü ortaya çıkarmakta yakılan,
asılan ve gyotine giden birçok kişi
adına yapılan meydanlar olabildiğince başarılı. Ve buraları da yine sanatçılar, göstericiler doldurmakta. Bu
meydanlarda ise Roma’nın dünyaca
ünlü meşhur dondurması gelato yerken çalınan müzikleri dinlemek, şov
yapan sihirbazları izlemek gerçekten
dinlendirici. Ama benim bir türlü anlayamadığım İspanyol merdivenleri
denilen Piazzadi Spagna! Her ne kadar yorulan turistler ve seyyar satıcılar için iyi bir mesken olsa da sadece
boş bir merdivenin bu kadar iyi pazarlanması gerçekten takdire şayan.
Tevere Nehri’nin karşısında çarşambaları papanın vaazı için dolup taşan Vatikan’ın Aziz Petrus Kilisesi’ni,
burada Melekler ve Şeytanlar’da da
kullanılan taştan yolu, Cem Sultan’ın
önce sığınıp sonra esir alındığı kale
olan Castelo s. Angelo’yu, Ninja Kaplumbağalar da dediğimiz ressamların
eserlerinden tutun da Firavun mumyalarına kadar uzanan birçok tarihi
eseriyle her ayın son pazar gününde girişlerin bedava olduğu Vatikan
Müze’sini de görebilirsiniz. Bu müzenin kocaman bir duvarında ise asılı
olan bir halıda II. Viyana Kuşatması
canlandırılmış. Aslında Vatikan bu
savaşta üstün bir gayret göstermiş.
Osmanlının bu kuşatma sonrası artık
Avrupa’dan çekilmeye başlamasıyla da bu savaşın onlar için ne kadar
şükredilesi olduğunu ortaya koyuyor
bu halı.
Mafyalarıyla ünlü olan Napoli’ye ise
pizzanın anavatanı diyebiliriz. Ve şehir merkezi Unesco’nun dünya kültür
mirasına almasına değecek kadar
tarihsel bir yapıda; ama maalesef
ki benim burada dikkatimi en çok
çeken şey hayatımda yiyebileceğim
en güzel pizzanın varlığı :) İtalyan
pizzaları aslında bizim ülkemizde
yediğimiz kadar karmakarışık değil.
Birkaç peynir(bir sürü peynirleri arasında mozerella vazgeçilmezlerdendir) domates sosu ve zeytinyağı ile
muhteşemler ortaya çıkarıyorlardiyebilirim. Ama armut, ceviz, küflü
peynir(gorgonzola), enginar, karides
gibi şeyler de kullanmıyor değiller.
Ayrıca İtalya’da büyük bir kahve tutkunluğu da var ve bu da kahve çeşitlerine yansımış. Sabahlarını sadece
kahve ve kruvasanla geçiştiren İtalyanlar içinse Türk kahvesi gibi küçük
fincanlarda servis edilen ve olabildi-
ğine acı olan expresso vazgeçilmezlerden. Staj yaptığımız hastanede de
her molada doktorlar bu acı mı acı
kahve ile kendilerine geliyorlardı.
Napoli’den metroyla gidebileceğiniz
Pompei ise gerçekten ibretlik. Oradaki çoğu rehbere göre her ne kadar
MS 79’da patlamış Vezüv Yanardağı
ve evleriyle, hamamlarıyla, sokaklarıyla hatta genelevleriyle sapasağlam
kalan antik bir kent olsa da taş kesilmiş ve yüzlerinden acının her ifadesi okunan bedenler aslında bize her
şeyi anlatmakta.
Çoğuna göre aşk şehri Venedik ise
gerçekten kanalları, maskeleri, kayıkları, filmlerdeki gibi şarkı söylemeyen kayık sürücüleri ama filmlerdeki gibi maskeli baloların kutlandığı,
tuzdan ve nemden eskimiş evleriyle
gerçekten büyüleyici. Ama burada benim için en dikkat çekici şey;
hapishane ve belediye binası arasındaki kanalın üstünden geçerken
mahkumların pencereden Venedik’e
son bakışı... Ve bu son bakıştan sonra o mahkumun meydandaki 90
metrelik kuleden aşağı atılmasıydı.
O meydanda Hatay’da vefat etmiş
bir azizin naaşının Osmanlı gümrüklerinden domuz etleri arasında
saklanarak Venedik’e kaçırılmasının
resmedildiği Venedik’in en büyük
kilisesi de bulunmakta. Ayrıca Fatih
zamanında ticaret anlaşmalarıyla
sağlanan dostluğun pekiştirilmesi
adına Osmanlı’ya ayrılan bir han da
bulunmakta ve gerçekten de oradaki
görkemli binalardan biri.
47
gezi yazısı
var. Şehrin ortasından geçen nehirde ise birçok köprü var. Kepenkleri
kapandığında sandık görünümüne
bürünen kuyumcuları ve şirin şirin
gözüken binalarıyla PonteVechio ise
bu köprülerden sadece bir tanesi.
Ama bu şehirde beni üzen şey ise
bizim dünyaya tanıtamadığımız ve
İtalyanların sanki kendi sanatlarıymış
gibi dünyaya bilmem kaç eurolara
sattıkları ebru sanatımız. Bir atölyeden geçerken ebru sözünü duyan bir
sanatçının bize ‘Her ne kadar sizden
çıkmış olsa da bunu dünya bizimle
tanıdı’ demesi ve artık bu sanatın
bize ait olmadığını söylemesi ne kadar da manidar.
Pisa kulesi ise eğriliği fotoğraflarda
düzeltilmeye çalışan insanlarla dolup
taşıyor. Ve sadece o insanlar için bile
gidilebilir.
48
Ferrari’nin aynı zamanda da balzemik sirkenin anavatanı Modena da
gezip görülesi bir yer. Hele Ferrari
Müze’sindeki ilk halinden son modeline kadarki arabalar ve kiralanabilen Ferrariler gerçekten de benim
gibi meraklısı için inanılmaz bir fırsat. Hemen yakınlarındaki Verona
da büyük amfi tiyatrosu, Romeo ve
Juliet’in evleriyle meraklılarını beklemekte.
Alışveriş meraklıları için her ne kadar
Milano vazgeçilmez olsa da buradaki
Doumo(büyük kilise) gerçekten de
bembeyaz bir şato. Ayrıca bir kilisedeki Leonardo da Vinci’nin İsa ve Son
Akşam Yemeği tablosu ve tarihi yerleriyle gerçekten görülmeye değer.
Aydınlanma çağını getiren birçok
sanatçının ve destekleyen birçok
zenginin bulunduğu Floransa ise sarayları ve gez gez bitmeyecek müzeleriyle gerçekten de bir kültür sanat
şehri. Bu müzelerde dünyaca ünlü
sanatçıların resimleri, heykelleri
var. Özellikle Michelangelo’nun Davut Heykeli baya turist toplamakta.
Ünlü müzelerinden biri olan Galleriadegli Uffizi’de ise tasvirlerle yapılmış padişahlarımızın, paşalarımızın
hatta Hürrem Sultan’ın bile portresi
Pazarlama konusunda çok iyi olan bu
ülkenin en büyük sorunu ise Avrupa
hayaliyle gelen kaçaklar ve çingeneler. Kaçaklar polis görünce kaçan
seyyar satıcılarken, çingeneler gerek yerde gün boyu secde halinde
dilenerek gerek Türkiye’de de son
zamanların modası olan metroda
müzik yaparak yaşamlarını sürdürüyorlar. Ve “Avrupa’nın Çöplüğü” diye
nitelendirilen bu ülkenin gerçekten
bir temizlik problemi var. Her ne kadar temiz olmasa da trafikte karşıya
geçmek isteyen bir yayaya her zaman ve her türlü koşulda ‘buyurun
lütfen(prego)’deyip yol verilmesi bizim için alışılmadık bir durum.
Gezilip görülüp farklı dersler alınabilecek tüm yönleriyle İtalya’dan anlatacaklarım bu kadar, ciao…
Mustafa HAKYEMEZOĞLU
TÖÜ TIP FAKÜLTESİ Dönem 3
B
DF KÜLTÜRÜ
en bir tıp öğrencisiyim. 3 yıl önce harıl harıl ders
çalışırken aklımda belki yalnızca iyi bir tıp fakültesi kazanmak vardı. Şimdi ise aklımda yine sadece dersler olabilirdi. Komiteleri yüksek notlarla vermek
hatta şimdiden TUS’a altyapı oluşturmak tek gayem
olabilirdi. Yine derslerimi bahane ederek aslında en
az onlar kadar önemli olan birçok şeyi 2. veya 3. plana
atabilir hatta hayat planımdan tamamen çıkarabilirdim.
Neyse ki böyle olmadı. Böyle olmamasını kötü bulanlar
olabilir; ama bence bu kötü bir şey değil. Bir insana dünyanın en zor 6 yıllık maratonunu bitirmeye çalışırken,
bu zorluğa katlanma amacını ve bir doktorun sadece tıp
öğrenmemesi gerektiğini hatırlatan bir şey bence kötü
değil. İşte bu bahsettiğim şey DF kültürü. Etkinlik davetlerimizi hiç kırmayan Sinan Canan hocamızın da dediği
gibi DF deyince sinoatriyal düğümünüzde bir sinyal oluşuyorsa aslında sizde de DF kültürü var demektir. Başta
belirttiğim gibi ben bir tıp öğrencisiyim. Ama inanıyorum ki insan neden doktor olacağına karar verebilmişse, kendine yüksek bir ideal seçmişse, hedefine ulaşma
adına kendisine gereken her şeye sahip olabilmek için
çalışabiliyorsa önündeki engeller bir bir ortadan kalka-
caktır. İşte beni de bütün müstakbel meslektaşlarımı da
aleladelikten kurtaracak olan bu ideallerdir ve DF kültürü de bu ideallerin bir parçasıdır bence. Burada yanlış
anlaşılmaya sebep olmak istemem. Kastettiğim DF’nin
kendisi değil zihniyeti. Bu noktada kulüp ismi önemli
değil A,B,C, DF hiç önemli değil. Hatta bu ideal bir veya
birkaç kulübe de indirgenemez. Yeter ki bu ideale sahip
tıp öğrencileri bir yerlerde olsun. Ders çalışırken neden
çalıştığını unutmayan, kendini her yönden geliştirmeye
çalışan, olmak istediği kişi olmak adına kendini geliştirmek isteyen tıp öğrencileri yeter ki ülkemizde yetişsin.
Bu vasıflara sahip arkadaşlarımız sayesinde gelecekte;
hastasını müşteri olarak görmeyen, yaşatma ideali uğruna yaşamayı unutan, kariyer için değil de insanlığa
hizmet uğruna çalışan ve belki de veterinerlerden daha
az dayak yiyen doktorlar olacaktır. Ve kendime soruyorum neden DF kültürüne sahip tıp öğrencileri her yerde
olmasın? Neden bu idealler bütün tıp fakültelerini hatta
bütün üniversiteleri sarmasın? Kim bilir bu gelecek belki yarın belki yarından da yakın…
Dipnot: DF = Dinamik Fikirler :-)
49
ATOMS TÜRKİYE iGEM
bizim dünyamız
TÖÜ TIP FAKÜLTESİ
50
KANSERE ATOMS YAKLAŞIMI
ATOMS
(Ankara Turgut
OzalMedical
School) TÜRKİYE takımı olarak ONCOLI
adlı projemizdeki hedefimiz, milyonlarca insanın mücadele ettiği ve tam
anlamıyla tedavisi bulunamamış olan
kanser üzerine sentetik biyolojinin yardımıyla farklı ve daha etkili bir tedavi
yaklaşımı getirmektir. Bilindiği üzere
klasik kemoterapi ve radyoterapinin
normal hücrelere de zarar vermesi
bu tedavilerin en büyük dezavantajlarındandır. Bu sebeple hedefe yönelik
farklı tedavi yöntemleri araştırılsa bile
bu yöntemlerin en çok takıldığı nokta
kanser hücrelerinin tanınması kısmıdır.
Kanser hücrelerinde çok fazla üretilen
bazı reseptörlere spesifik olarak geliştirilen hedefe yönelik tedavi yaklaşımlarının tam etkili olamaması ve özellikle
yine normal hücrelere zarar verdiğinin
belirtilmesi bu tedavi yöntemlerini
geliştirmeye yönelik bilim insanlarını
teşvik etmiştir. Yapılan araştırmalar
ile bazı proteinlerin kanser hücrelerine özel olduğu bulunmuştur (1-6). Bu
proteinler her ne kadar kanser hücrelerine özel bir tedavinin önünü açsa
bile bizim için yeterli olmamıştır. Biz
projemizde kanser hücrelerinin tanınması kısmını daha spesifik bir hale
getirebilmek için nanofabrika denilen
protein komplekslerinden faydalandık
(7). Nanofabrikaların bir ucunda enzim
bir ucunda ise kanser hücrelerinin yüzeyindeki çok fazla üretilen antijenlere bağlanan antikorlar bulunmakta ve
antikor ile enzim kısımları değiştirilebilmektedir. Nanofabrika gibi kanser
hücrelerini bulan bir mekanizmayı,
özellikle kanser hücrelerini öldürdüğü gösterilen bir protein ile birleştirerek kanser tedavisinde daha etkili
bir yöntem elde etmeyi planladık. Bu
şekilde hem hedefi buldururken hem
de hedefi öldürürken tedaviyi kanser
hücrelerine spesifik hale getirme ve
bu sayede çevredeki normal dokulara
zarar vermeden en etkili tedaviye ulaşma fikri projemize özgüdür.
Probiyotik Kanser Yoğurdu
Sonuç
Belki isminden hayal gibi gelebilir ama
bizce gerçeğe çok yakın. Projemizde
tasarladığımız sistem, kanser hücrelerini bulup öldürebilen hedefe yönelik
bir ilaç düzeneği. Bu sistemde nanofabrikaların antikor kısmını kolon kanseri hücrelerindeki kanser hücrelerine
özel proteinlere(markır) göre dizayn
ettik. Bu sayede sistemimizde hedefi bulmaya yarayan nanofabrikaları
daha önce hiç yapılmamış bir şekilde
kolon kanserine spesifik bir hale getirmeyi başardık. Ağızdan probiyotik bir
şekilde alınabilme özelliği olan E.coli
Nissle 1917 suşunun nanofabrika üretmesinin sağlanabilmesi ile probiyotik
yoğurdun içindeki bakterilerin kanser
hücrelerini bulması mümkün oldu.
Ancak sistemimiz bu kadarla da kalmamakta. İnsan bağırsak florasında kolon
kanseri hücrelerini bulduktan sonra,
kansere spesifik protein probiyotik
bakterilerden salınır ve normal hücrelere zarar vermeden sadece kolon
kanseri hücrelerinin öldürülmesi bu
sayede başarılır. Projemizde geliştirdiğimiz bu sistem sayesinde yakın gelecekte kanser hastaları sadece yoğurt
yiyerek hem daha etkili hem de zararsız bir tedaviye ulaşma imkânı bulacaktır. Projemiz neticesinde elde ettiğimiz
başarılı sonuçlar ekibimizi bu konuda
azimle çalışmaya devam etmeye teşvik
etmektedir.
*Projemiz ONCOLI ile kansere daha
etkili bir tedavi yöntemi getirmeyi hedefledik ve bu amaç doğrultusunda
başarılı sonuçlar elde ettik. Projemizle
alakalı ürün elde edebilmek için çalışmalara devam edilecektir.
Projemizde geliştirdiğimiz
bu sistem sayesinde yakın
gelecekte kanser hastaları
sadece yoğurt yiyerek hem
daha etkili hem de zararsız
bir tedaviye ulaşma imkânı
bulacaktır.
*Projemiz içerisinde dünyada önemli
dergilerde çıkmış saygın çalışmalardan
faydalanmakla kalmadık ayrıca bu teknikleri geliştirdik.
*Birçok B planı ile ilerlediğimiz proje
sürecinde yedek planlarımızın da çalıştığını gösterdik. Bu sayede aynı hedefe giden farklı birçok yol elde etmiş
olduk.
* ATOMS-Türkiye takımı olarak ülkemizi uluslararası iki önemli yarışmada başarıyla temsil ettik ve iki altın madalya
kazandık. Bu altın madalyalardan birisi
iGEM yarışmasında Avrupa yarı finalinde ONCOLI projemizle kazandığımız altın madalya, diğeri ise CELL GAME adlı
oyunumuz ile IGAM4ER yarışmasında
kazandığımız altın madalyadır.
Bu başarılarımız bizi yenilerini elde
etmeye teşvik etmektedir. ATOMS takımı ülkemize başarılar kazandırmanın
peşinde ‘atomlar gibi’ hiç durmadan
çalıştı ve çalışmaya devam etmektedir.
Referanslar
1) Mitrus I, Missol-Kolka E, Plucienniczak A et al. Tumourtherapywithgenesencodingapoptinand E4orf4. AnticancerRes.
2005 Mar-Apr;25(2A):1087-90.
2) Maddika S, Mendoza FJ, Hauff K et al. Cancer-selectivetherapy of thefuture: apoptinanditsmechanism of action. CancerBiolTher. 2006 Jan;5(1):10-9. Epub 2006 Jan 12.
3) Los M, Panigrahi S, Rashedi I et al. Apoptin, a tumor-selective
killer. BiochimBiophysActa. 2009 Aug;1793(8):1335-42.
4) Guelen L, Paterson H, Gäken J et al. TAT-apoptin is efficientlydeliveredandinducesapoptosis in cancercells. Oncogene. 2004
Feb 5;23(5):1153-65.
5) Bullenkamp J, Cole D, Malik F et al. Human GyrovirusApoptinshows a similarsubcellulardistributionpatternandapoptosisinduction as thechickenanaemiavirusderived VP3/Apoptin.Cell
DeathDis. 2012 Apr 12;3:e296.
6) Kucharski TJ, Gamache I, Gjoerup O et al. DNA damageresponsesignalingtriggersnuclearlocalization of thechickenanemiavirus protein Apoptin. J Virol. 2011 Dec;85(23):12638-49.
7) Fernandes R, Roy V, Wu HC et al. Engineeredbiologicalnanofactoriestriggerquorumsensingresponse in targetedbacteria.
NatNanotechnol. 2010 Mar;5(3):213-7. doi: 10.1038/nnano.2009.457. Epub 2010 Jan 17.
Tüberküloz: Önlenebilir ve Tedavi
Edilebilir Bir Hastalık
İ BİL
ENDİN
HÜCRENİ BİL K
• Kanser hastalığından kendi benliğimize ve toplum
hayatına dair mesaj alabileceğimizi hiç düşündünüz
mü?
• Kanser, çağımızın hastalığı iken çağımızın öğretmeni olabilir mi?
Bizim bakış açımıza göre cevap belli: Evet, olabilir.
Kanserden kendimize ve toplum hayatına dair mesajlar çıkararak biyolojiyi ezberden ziyade bize kendimizi anlatan bir kitap şeklinde görme fikrinin adını
“Hücreni Bil Kendini Bil” koyduk. Hücreni Bil Kendini
Bil (İngilizce; KnowYour Cell, KnowYourSelf) adıyla
Türkiye’de ilk etkinliğimizi 2013 Eylül ayında Turgut
Özal Üniversitesinde düzenledik. Katılımcıların ilgi
ve beğenisiyle karşılaştığımız bu etkinliğimizi yurtiçi
ve yurtdışında düzenlemeye devam etmeyi hedefliyoruz. Ayrıca bu konuda kitap ve videolar ile daha
geniş kitlelere ulaşmak ise yakın dönem planlarımız
arasında bulunmakta.
“Hücreni Bil Kendini Bil” adlı bu organizasyonumuzda tiyatro, interaktif yarışma, seminerin hepsi bir
arada bulunmaktadır. Kanserin aslında hayatınızın bu
kadar içinde olabileceğini hiç tahmin etmemişsinizdir. Bu etkinlikten ayrılırken hem yeni bir bakış açısı
kazanmış olacaksınız hem de eğlenerek güzel vakit
geçirmenin tadına varacaksınız.
[n]Beyin seminer serilerini düzenleyen Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Fizyoloji Anabilim Dalı üyesi Doç.
Dr. Sinan Canan “Hücreni Bil Kendini Bil” etkinliğinde
ve sonrasında bize tam destek vermektedir. Hocamız
fikrimizi çok beğenmekle kalmayıp aynı zamanda ilk
etkinlikte, özellikle interaktif kısımda, gönüllü olarak
sahneye çıkmıştır.
Tüberküloz,
Mycobacterium
Tuberculosis isimli bakterinin
sebep olduğu ve dünya çapında
yaklaşık iki milyar insanı etkileyen bir salgın hastalıktır. Bu
takım projesinde tüberkülozla
savaşmak için yeni bir biyoteknolojiye ihtiyaç olduğunu düşünerek bu amaçla tüberküloz tedavisine farklı bir açılım getirdi. Projenin
içerisinde dört farklı ana bölüm bulunmaktadır. Bu
bölümlerin adları şu şekilde: Algılama, Hedefleme,
İçeri Sızma, Sabotaj.
Algılama modülünde; sekans spesifik olarak antibiyotik direnç genini algılayan bir biyosensör oluşturulmuş. Bu biyosensör temel olarak Crispr-Cas9 adlı
genom düzenleme mekanizmasına dayanmaktadır.
Crispr-Cas9 sistemi son yıllarda çok önem ve bilim
dünyasında büyük birpopülarite kazanmıştır. Bu sistem genomda istenilen bölgede ‘iki zincirde de kırıklar’ oluşturmaya ve bir sonraki aşamada da isteğe
bağlı olarak ‘o bölgeyi modifiye etmeye’ zemin hazırlayan bir sistemdir. Yapılan sistemde genomda nerde
antibiyotik direnç geni varsa biyosensör orayı algılayabilmektedir.
Hedefleme modülünde; tüberküloz bakterisinin proteinlerinin geniş çaplı olarak incelendiği güvenilir ve
etkili bir ilaç tarama sistemi geliştirilmiş. Bu modülde
özellikle SirA adlı tüberküloz enfeksiyonlarında çok
önemli bir gen kullanılmış. İlaç tarama programında
da bakterideki bu SirA geni hedeflenmiş.
İçeri sızma modülünde; Trehalose Dimycolate Hydrolase (TDMH) denilen Mycobakterinin hücre duvarını
delerek parçalayabilen bir enzim üreten E.coli tasarlamışlar. Latent dönemde tüberküloz etkeni makrofajların içinde kalarak hem vücudun bağışıklık sisteminden hem de antibiyotiklerden böylece korunmuş
olur. Bu çalışmada da makrofajların sitoplazmasına
girilerek tüberküloz bakterisinin özel bir enzimle öldürülmes hedeflenmiş.
Sabotaj modülünde; antibiyotik direnç geninin sentezini inhibe eden ucuz maliyetli sRNA (small RNA)
dizayn ederek, günümüzün tüberküloz tedavisinin en
büyük problemi olan antibiyotik direnç geninin susturulması hedeflenmiş. Böylece antibiyotiğe dirençli
bakteri populasyonunu antibiyotiğe duyarlı hale getirerek etkili bir tedavinin önü açılmış olacaktır.
Her bir modülün başarılı deneyler ile gösterilmesi neticesinde 2013 İGEM Avrupa yarı finalinde overgrad
(mezun) alanında Best Wiki ve Avrupa üçüncülüğü almış olan bu takım, Amerika’daki finalde ise overgrad
alanında “Grand Prize” ve “Best Health & Medicine”
ödüllerini kazanmış bulunmaktadır. Kongremize de
misafirimiz olarak katılacak olan Paris Bettencourt
takımının çalışmalarını sunumları esnasında dinleyebilir ayrıca ATOMS Turkiye ekibiyle birlikte düzenleyecekleri workshopa da katılabilirsiniz.
51
Nurdan EYİGÜN
FİLM
TÖÜ TIP FAKÜLTESİ Dönem 2
LORENZO’NUN YAĞI
Hayat sadece mücadele ile anlam bulur.
Zafer ve yenilgi sadece Tanrı’nın ellerindedir.
Öyleyse yaşasın mücadele!
Shawili Savaşçı Şarkısı
kültür sanat
S
52
Yapım
: 1992 – ABD
Süre
: 108 Dakika
Yönetmen: George Miller
özleriyle başlayan, gerçek bir hayat hikâyesinin, gerçek bir mücadelenin, gerçek bir acının ve bilim tarihine geçen bir başarının filmidir “Lorenzo’nun Yağı”.
Yönetmenliğini George Miller’in yaptığı, 1992 yapımı bir dram filmi
olan “Lorenzo’nunYağı”nın başrollerini Nick Nolte ve Susan Sarandon
paylaşmaktadır. Senaryosu yaşanmış bir öyküden alınan film; Augusto ve Michaela Odone adlı anne babanın, amansız bir hastalık olan
ADL’ye (adrenolökodistrofi) yakalanan oğulları Lorenzo Odone’yi
ölümden kurtarma çabalarını anlatır.
7 yaşına kadar hiçbir sağlık problemi olmayan Lorenzo, bazı davranış
bozuklukları göstermeye başlayınca hastaneye yatırılır. Vücudunda
uzun zincirli yağ asitlerini yıkacak enzim üretilememektedir. ADL denen ve anneden oğula geçen bu hastalık, Lorenzo’nun beyninde hasara yol açacak ve zamanla küçük çocuğun ölümüne sebep olacaktır.
Doktor, aileye çocuklarının 2 yıllık ömrü kaldığını ve hastalığın hiçbir
tedavisi bulunmadığı gibi bu konuda araştırma yapan çok kişi de olmadığını söyler. Mutlaka bir tedavi yolu bulunabileceğini düşünen
anne ve baba diyetten kemoterapiye kadar her yolu deneseler de
hiçbir faydası olmaz. Artık tek bir çare kalmıştır: Tıp konusunda hiçbir
bilgileri olmayan Augusto ve Michaela Odone çifti tedaviyi kendileri
bulmaya çalışacaklardır.
Film, sektörel tıbba karşı ağır eleştiriler içermekte olup önemli bir soru
olan ‘Bilim ne için yapılıyor?’ sorusunu da sorgulatmaktadır. Özellikle
Michaela Odone’nin bir vakıf toplantısında sarf ettiği şu sözler, zamanın bilim dünyasının tutumlarını gözler önüne sermektedir: “Öyleyse
bize oğullarımızın, tıp biliminin hizmetinde olduğunu söylüyorsunuz.
Ne kadar da aptalmışım. Oysaki ben hep tıp biliminin hastaların hizmetinde olduğunu sanmıştım.”
Senaryosunun yanında kadrosunun oyunculuklarıyla da dikkat çeken
bu filmde en iyi kadın oyuncu Oscar’ına aday gösterilen Susan Sarandon kadar Nick Nolte de başarılı bir oyunculuk sergilemiş. Gerçek
sevginin tüm engelleri aşabileceğini, yürekten isteyen ve bu konuda
azimle gayret gösteren kişinin sonunda başarabileceğini gösteren,
başta doktor ve doktor adayları olmak üzere her kesimden seyircinin
izlemesi ve ders çıkarması gereken kaliteli bir film.
Merak edenler için notlar:
• Doktorların 2 yıl ömür biçtiği Lorenzo Odone, 2008 yılının mayıs
ayında, 30 yaşındayken vefat etti.
• Lorenzo’nun Yağı, tıp literatürüne girerek ADL erken teşhislerinde
kullanılmasıyla hastalığın ortaya çıkmasının %50 oranında azaldığı görüldü.
• Baba Augusto Odone’ye fahri doktor ünvanı verildi.
KİTAP
KELEBEK ve DALGIÇ
E
lle dergisinin editörü Jean-Dominique Bauby, 8 Aralık
1995 günü, beyin kanaması sonucunda derin bir komaya girer. Komadan çıktığında, bütün vücut fonksiyonlarını yitirmiş ve ‘locked-in sendromu’ denilen hastalığa
yakalanmıştır. Hareket edememekte, konuşamamakta, yemek
yiyememekte hatta nefes alamamaktadır. Vücudu artık onun
için içinde hapsolduğu bir ‘dalgıç giysisi’ gibidir ve o bu giysiden kurtulup bir ‘kelebek’ olmayı düşlemektedir.
“İnanmaktan vazgeçmeyen insan birçok şeyi başarabilir. Jean-Dominique Bauby de bu kitabı, sadece göz kapağını oynatarak, alfabedeki yerlerini işaret ettiği harfler sayesinde
yazdırmayı başarmıştır. O nedenle bu kitap kısadır; ama açacağı kapının önünüze sereceği yol çok uzundur.” (Kitabın arka
kapağından alıntıdır)
Bauby kitapta bir locked-in hastasının günlük deneyimlerinin
yanı sıra geçmişten ve hayallerinden de bahseder. Hikâyelerini
anlatırken kimi zaman uzaklara dalar kimi zaman da ‘dalgıç
başlığımın tek görüş camı’ dediği sol gözünden, başkalarının
akıntı sandığı gizli yaşlar süzülür sessizce. Hayatı bir anda tepetaklak olan Bauby, sol gözü dışında körelmemiş olan 2 parçası -hayal gücü ve zihni- sayesinde, tekerlekli sandalyesi kimi
zaman bir at arabasına dönüşür hastane koridorlarında eski
Fransız Kraliçesi Eugenie ile dolaşır ya da bir ‘kelebek’ oluverir
özgürce kanat çırpan.
Kısa ve akıcı anlatımıyla sıkmadan bir çırpıda bitirilebilecek,
yaşamın ve sağlığın değerini anlamamız adına okunması gereken gerçek bir yaşam öyküsü…
“Acaba bu evrende beni bu dalgıç hücresinden kurtaracak bir
anahtar var mıdır? Ya da son durağı olmayan bir metro? Peki,
özgürlüğümü geri satın alabileceğim bir para?”
Kitap, 2007 yılında Julian Schnabel tarafından filme de aktarımıştır.
53
Kitabın Özgün Adı: Le Scaphandre et Le Papillion
Yazarı
: Jean-ADominique Bauby
Çevirmen : Nazlı Ceyhan Sümter
Yayınevi : Nemesis Kitap
MEDICAL ENGLISH
PRIZE CROSS WORD
Complete the cross word below. Send your answers to
ingilizce
syukselci@turgutozal.edu.tr
and enter the lottery for a chance to win nice presents
54
VERTICAL
HORIZONTAL
1. An infectiousdisease in whichinfectedlumps form in thetissue. Itscommonest form is infection of thelungs, causingpatientstoloseweight, coughbloodandhave a fever.
3. Thisstrain of flu is highly……………………………….
2. A progressivenervousdisorderwithout a knowncause, the
main symptoms of whichincludetremblinghands, a slowshufflingwalkanddifficulty in speaking.
6. A braindisorder, mainlydueto prenatal braindamage, orlack
of oxygenduringbirth. Symptomsincludebadcoordination of
muscularmovements, impairedspeech, hearing, sight, andmentalretardation.
7. A serious, infectiousdisease of children. Itsfirstsymptomsare a sorethroat, followedby a slightfever, rapidpulseandswelling of theglands in theneck.
9. A hereditarydisease in whichthere is malfunction of
theexocrineglandssuch as thepancreas, esp. thosewhichsecretemucus, causingrespiratorydifficulties, maleinfertilityandmalabsorbtion.
13. He became…………aftershoutingtoomuch.
4. An infectiousdisease of children, causedby a herpesvirusandcharacterisedbyfeverandredspotswhichturntoitchyblisters.
5. An illness, withinflammation of thenasalpassages, in
whichsomeonesneezesandcoughsand has a blockedandrunningnose.
8. A progressivedisease of theliver, oftenassociatedwithalcoholism, in whichhealthycellsarereplacedbyscartissue.
10. Inflammation of themembraneliningtheintestinesandthestomach, causedby a viralinfection, andresulting in diarrhoeaandvomiting.
11. A conditionwheretissuesdieanddecay, as a result of bacterialaction, becausethebloodsupply has beenlostthroughinjuryordisease of theartery.
12. A disorder of thenervoussystem in whichthereareconvulsionsandloss of consciousnessduetodisordereddischarge of
cerebralneurons.
14. A conditionwherethe lens of theeyegraduallybecomes
hard andopaque.
‘Dinamiktıpçı’m 5TL
lik katarakt ameliyatı
olamadığı için 80 yıl kör
yaşayan insanlar var. Gayret
et, burası lise 5-6-7 değil.
(D. N.)
Sıradaki
şarkı Nev’den
‘dinamiktıpçı’larımıza
gelsin “Ne başlayabildik doğru
dürüst ne de bitirebildik…”
Embriyoloji
(B. G. S. – Dönem1)
U
TO AN
T
’
ER
TIP CİL
İN
Bileğin ters tarafından
nabız alabiliyorum, benim
geleceğim parlak abi.
(B. S. - Dönem 1)
Böyle çalıştıkça hiçbir
şey bilmediğini görür ve
anlar ya insan sonra bir dolu
pişmanlık yaşar, şimdi tam o
andayım
(Z. E. - Dönem 1)
Embriyolojiden
çıkarttığım tek sonuç:
Aslında hepimiz birer
mucizeyiz, işte bu kadar!
(Z. E. - Dönem 1)
Komite
2’yi finalsiz
geçemezsek kesin
BÜT’teyiz. Öğrencilik
hayatım Türkiye’nin Dünya
Kupası Gruplarındaki son maç
hesapları gibi geçiyor.
(T. T. - Dönem 1)
TOU
TIP’TAN
İNCİLER
U
TO AN
T
’
ER
TIP CİL
İN
Zaten
konularım
yetişmeyecek en
iyisi ders çalışmaya,
sürünmeye, saçımı başımı
yolmaya, “Valla günü gününe
Sınavlarla çırpındığım
Sınav sonuçları şakaysa
çalışıcam.” demeye
dönemde de yanıma TUS
hiç komik değil, gerçekse
devam edeyim.
1.si gelir, yani kısmet bu işler
Ünlü duayen
çok komik.
(G. S. – Dönem 1)
mutsuzluk bir şekilde buluyor
bir profesör
( E. C. C. - Dönem 2)
beni :D
derki: “ En zeki
(E. B. O. – Dönem 3)
öğrencileri köklü, kaliteli
tıp fakültelerine alıyoruz. 6 yıl
Şimdi şuralara
sonra gerizekalı olarak mezun
bir korona
ediyoruz.”
radiata çizelim, belki
(Kadir
Demircanşurada onun may-2 sini
Tıp müfredatında
Tıbbi Biyoloji
tamamlayacak bir şeyler
derinlik değil
ABD)
ve şurada ufak mutlu
genişlik
önemliymiş.
fimbrialar vardır.
Herkes doktor olur; ama
(T. T. - Dönem 1)
herkes Einstein, Beethoven
Sanırım bizim okul
olamazmış. Haydi tenise...
15 tatil olayını yanlış
(Kadir Demircan – Tıbbi
anladı. 15 saat değil, o 15 gün
‘Dinamik
Biyoloji ABD)
olacaktı :D
tıpçı’ sabaha
(B. N. A. – Dönem 3)
kadar
ses kaydından
Bazen her şeyi bırakıp
Hüsamettin hoca dinler,
Yeni Zelanda’ya yerleşip
hafif
esner, ses kaydında
Haka Dansı yapmak istiyorum.
ağzını kapat kardeş uyuma,
Ciddi ciddi istiyorum bunu.
Nefes almadan 45 dk
emrini duyar ve birden
( T. I. – Dönem 3)
konuşan hoca, dersin
toparlanır. (E. A. sonunda asidoza girdi. Şu an
Dönem 1)
hastahaneden yazıyorum
Beynimin içinde yine
:D(B. N. A. – Dönem 3)
halaya kalkan nöron
grupları…
(T. T. – Dönem 1)
KONGRE
ÖZEL
Yaşama Sanatı Dergisinin Ekidir
Yıl / 2014 Sayı 4
TARİH
OSMANLI DEVLETİNDE
TIP İLMİ
04
KONGRE ÖZEL
2010’DAN, 2014’E
KONGRELERİMİZ
08
BİLİM KÖŞESİ
BİYODEVRİM
KAPAK
KALBİNİN SESİNİ DİNLE
28
MİSAFİR YAZAR
KAOS’U NASIL BİLİRSİNİZ
36
RÖPORTAJ
SÜLEYMAN MURAT TAĞIL
26
Sahibi
Turgut Özal Üniversitesi Adına
Prof. Dr. M.Ramazan YİĞİTOĞLU
içindekiler
Yayın Kurulu Danışmanları
56
Doç. Dr. Esra GÜNDÜZ
Doç. Dr. Sevsen CEBECİ
Fatma Betül ÇEVİK
Yayın Kurulu
Büşra Nur AYDIN
Fatih KARABACAK
Ferda DEMİRTAŞ
Hande USTALAR
Hatice Kübra GÜNDÜZ
Nurdan EYİGÜN
Orhan SAYIN
Talha ÜSTÜNTAŞ
Arif Bayram Poyraz
Tel: 0532 367 61 00
Yayın Türü
Yerel Süreli Yayın
ISSN 1305-3787
Baskı Tarihi
09.04.2014
İdare Adresi
Misket Sk. No:28/1 Beştepe / ANKARA
Tel : 0.312 203 55 55
Fax : 0.312 221 32 76
www.turgutozal.edur.tr
dfdergi@gmail.com
Afşar Matbaacılık
1354 Cd. (21 Cd.) No:101 İvedik OSB
Yenimahalle/Ankara
Ulus V.D. 44542550920
Dergide yayınlanan yazılardan doğabilecek her
türlü sorumluluk yazı sahiplerine aittir. Kaynak
gösterilmek suretiyle dergimizdeki yazılardan
alıntı yapılabilir.
NE VAR NE YOK
ALZHEİMER TANISINDA YENİ YÖNTEMLERE DOĞRU  ORGAN NAKLİNDE YENİ UMUTLAR
HÜCRE İÇİNDE SÜRÜLEBİLEN NANOMOTORLAR  TÜRK ARAŞTIRMACILAR İLK YERLİ BEYİN ŞANTIMIZI ÜRETTİ
02
TARİH
04
EDEBİ DÜŞÜNCELER
07
BİZİM DÜNYAMIZ
08
BİLİM KÖŞESİ
26
KAPAK
28
ŞİİR
31
ÖRNEK ŞAHSİYETLER
32
MİSAFİR YAZAR
36
BİLİM KÖŞESİ
38
SERBEST BÖLGE
39
SERBEST BÖLGE
40
RÖPORTAJ
42
ŞİİR
45
OSMANLI DEVLETİNDE TIP İLMİ
YOLCU
KONGRE ÖZEL
BİYODEVRİM
KALBİNİN SESİNİ DİNLE
NEFES
YİTİK HAZİNENİN KAŞİFİ: FUAT SEZGİN
KAOS’U NASIL BİLİRSİNİZ?
aP2 PROTEİNİ İLE DİYABETE BAKIŞ
HAYALLERLE GELEN RENKLER
YOKSA SİZ DE Mİ FANATİKSİNİZ?
DOÇ. DR. SÜLEYMAN MURAT TAĞIL (SMT)
KEMİKLER VE EKLEMLER
GEZİ YAZISI
46
BİZİM DÜNYAMIZ
49
PİZZA MI İTALYA MI?
DF KÜLTÜRÜ
BİZİM DÜNYAMIZ
KANSERE ATOMS YAKLAŞIMI
TÜBERKÜLOZ: ÖNLENEBİLİR VE TEDAVİ EDİLEBİLİR BİR HASTALIK
KÜLTÜR SANAT
50
Sinema: LORENZO’NUN YAĞI
Kitap: KELEBEK VE DALGIÇ
52
İNGİLİZCE
54
EĞLENCE
55
BULMACA
TÖÜ TIP’TAN İNCİLER
42
Ezgi ŞAMAKİ
TOÜ TIP FAKÜLTESİ Dönem 5
Silahlar
Kuşanmadan
Yağmur dedi hayat
Ben yürüdüm
Damla damla her kelimesi aklımda.
Üç kişi vardı yanımda
Bİlemedin beş kişi
Büyüdüm
Silahlar kuşanmadan.
Yalnızlık ne güvenli yer
Ve neden bu kadar soğuk
Cephelere konuşlanmış insanlar
Bu neyin savaşı
Ve neden hiç zaferiniz yok
Ben konuşmadım
Hepsi bu
Baktım duyanınız yok
Yalnızlık ne güvenli yer.
Ama neden böyle soğuk?
Download

28KALBİNİN SESİNİ DİNLE 28KALBİNİN SESİNİ DİNLE