Genel Yayın Yönetmenleri
İlker Ardıç
Şeyma Sakallı
Editörler
Burcu Kılıç
Seda Kamburgil
Yazarlar
Aykut Körmamuoğlu
Bayram Kaynakçı
Ergül Yılmaz
Esra Atabay
Hacer Yıldırım
İrfan Karabulut
Melis Genç
Meltem Gökce
Muhammed Eyüp Yavuz
Murat Erdoğan
Murat Kandemir
Murat Can Dolğun
Nagehan Kazancıgil
Nazlı Deveci
Nazlı Yıldırım
Özge Özgüner
Ülkü Mehtap Zoroğlu
Yasin Gel
Misafir Yazarlar
Gamze Öçal
Onur Fatih Aladağ
Hülya Şit
twitter.com/kultur_cikmazi
facebook.com/kulturcikmazi
[email protected]
İlk sayımızda bize destek veren
herkese teşekkür ederek başlamak
istiyorum. Son bir ayda dergimizde o
kadar çok gelişme oldu ki hangisinden
bahsetsem bilemedim.
Öncelikle artık bize yeni internet
adresimiz “www.kulturcikmazi.com”
dan ulaşabiliyorsunuz. Sitemizin gelişimi hala devam ediyor. Yeni bir
dergi olarak elbette çok fazla eksiğimiz var. Ama size daha güzel şeyler sunmak için bütün ekip olarak
gece gündüz çalışıyoruz. Özellikle editör arkadaşlarımız sosyal
ağlardaki sayfalarımızı aktif tutmak için sürekli iletişimde kalıyorlar.
Ve gelelim yeni mail adreslerimize… Artık dergi ekibindeki bütün
arkadaşlarımızın mail adreslerini standart hale getirerek isim soyisim
ve @kulturcikmazi.com uzantısından oluşturduk. Beğendiğiniz, duygularınızı aktarmak istediğiniz bir arkadaşımız olduğunda kendisine
mail atmanız yeterli.
Son olarak bu aydan itibaren dergimizde misafir yazarlık başlamıştır. Her ay okuyucularımız arasından başvuran en fazla beş arkadaşımızın yazıları değerlendirmeler sonunda dergimizdeki sayfalarda yerlerini alacaklar. “Benim yazım da acaba yayınlanır mı” demeyin. Bizim amacımız edebiyat dünyasına bir şeyler katmak isteyen
insanlara sadece ön ayak olmak ve sizler gibi değerli okuyuculara
ulaşmalarını sağlamak. O yüzden benim de içi dolu kara kaplı bir
defterim var diyorsanız bize Facebook sayfamızdan veya sitemizdeki iletişim bölümünden ulaştırabilirsiniz.
Bir sonraki sayımızda görüşmek üzere keyifli okumalar.
Sevgili Kültür Çıkmazı okuyucuları;
Bir ramazan ayını daha geride
bırakmanın hüznü ve bayramın
getirdiği sevinç ile geçmiş Ramazan Bayramınızı kutluyor; yoğun
geçen bir ay sonunda aldığımız
eleştiriler, yorumlar, övgüler sayesinde çıkardığımız ikinci sayımızla
sizleri selamlıyoruz.
Sizin de bildiğiniz üzere Ağustos, Turgut Uyar ayıdır. İkinci
Yeni'nin üç atlısından biri olan Turgut Uyar, ağustos ayında doğup
ağustos ayında ölmüştür. Ölümü edebiyat çevresinde büyük yankı
uyandıran büyük üstada dergimizin ikinci sayısında kendi dizeleriyle
ve yazılarımızla sesleniyoruz. Bu ay dergimizin ilk sayfasında, Yasin
Gel ve Şeyma Sakallı ile birlikte gerçekleştirilen Hayri Turgut Uyar
röportajı yer alıyor. Tomris ve Turgut Uyar çiftinin oğlu olarak dünyaya gelen; şu an İTÜ'de öğretim görevlisi olan Hayri Turgut Uyar, sorularımıza verdiği cevaplarla kendisini, annesini ve babasını daha
yakından tanımamızı sağlıyor. Şeyma Sakallı “Göğe Bakma Durağı”,
Nazlı Yıldırım “Acıyor”, Seda Kamburgil “Turnam Bir Gün Bırakmıyacağım Peşini” isimli şiirler üzerine yazdıkları yazılarla şairimizi mısralarıyla hem anıyor hem de kendisini daha yakından tanıtıyorlar. Burcu Kılıç “Edebiyatımızın Büyük Saati ve Aşkları” isimli yazısıyla
şairin hayatını ve şiirlerine ilham kaynağı olan aşklarını bize anlatırken; Hacer Yıldırım “Semtin İçinde Bir Şair, Şiirin İçinde Bir Semt”
isimli yazısıyla Turgut Uyar'ın şiirlerine konu olan Edirnekapı'yı,
yaşadığı Vaiz Sokağı'nı anlatarak kaybolan izleri bizler için sürüyor.
Turgut Uyar çalışmamızın ardından Nazlı Deveci, “Leyal” isimli
yazısıyla özlemi, ayrılığı, sevgiyi sorduğu sorularda ararken; Şeyma
Sakallı, “Zarra'ya Mektuplar” isimli yazısıyla korkuların, özlemin,
üzüntülerin buruk bir tebessüme dönüştüğü duyguları açığa vuruyor.
İlker Ardıç, “Bir İstanbul Masalı” isimli yazısında bir susam tanesinin
yolculuğunu bizlere anlatıyor. Ülkü Mehtap Zoroğlu ve Meltem Gökçe, “Aşk” isimli denemeleriyle aşkın tasvirini yaparken; Muhammed
Eyüp Yavuz, “Teklinin Günleri” isimli yazısıyla aramızda olan bir diğer yazarımız. Esra Atabay, İrfan Karabulut, Nagehan Kazancıgil,
Yasin Gel, Aykut Körmamuoğlu, Bayram Kaynakçı birbirinden güzel
şiirlerle bizimle olurken; Murat Kandemir'i şiir ve öyküleriyle bu sayımızdan itibaren okumaya başlayacağız. Misafir yazar köşemizde bu
ay Hülya Şit'i “Rüzgâr”, Onur Fatih Aladağ'ı “Balıklar ve İnsanlar”,
Gamze Öçal'ı “Bir Şehre Veda Etmek” yazısıyla tanıyacağız. Rasim
Aşın “Çocuk Tiyatrosunu Önemsetmek” isimli yazısıyla çocuk tiyatrosunun hangi koşullarda ve nasıl olması gerektiğini, tiyatronun uzman kişiler aracılığıyla çocuklara öğretilmesi konusundaki bilgilerini
okuyucularımızla paylaşarak önemli bir konuya değiniyor. Bu ay tanıtım köşemizde ise Melis Genç “Sevmek Zamanı” isimli filmi tanıtırken; Özge Özgüner “Bulutsuzlük Özlemi” isimli müzik grubuyla
bizlerle olacak.
İkinci sayımızın sonuna gelirken bizi kırmayarak kabul eden ve
sorularımızı yanıtlayarak gerçekleştirdiği keyifli sohbet için Hayri
Turgut Uyar'a bir kez daha teşekkür ediyoruz. Üçüncü sayımızda
görüşmek temennisiyle... Herkese iyi okumalar diliyorum.
İçindekiler
Hayri Turgut Uyar Röportajı
Ters Köşe
Göğe Bakma Durağı
Dikey ve Yatay Mutsuzluğun Şiiri
“Acıyor”
Turnam Bir Gün Bırakmıyacağım
Edebiyatımızın Büyük Saati
Edebiyat ve Mekan – Semtin İçinde
Bir Şair, Şiirin İçinde Bir Semt
İyi Geceler
Bir İstanbul Masalı
Zarra’ya Mektuplar
Leyal
Yeter Artık Akma Gözlerimden
Pasaj
Temmuz
Bağzı Şeyler
Kalan Geriye
Aşk…
Sakın Unutma
Aşk
Nerede O Eski Zamanlar
Teklinin Günleri
İstanbul
Bu Mevsimde Ölünmez
Ne Olur
Bir Şehre Veda Etmek
Balıklar ve İnsanlar
Rüzgar
Çocuk Tiyatrosunu Önemsetmek
Sevmek Zamanı
Red Special – Bulutsuzluk Özlemi
“Hayri Turgut Uyar”
Röportajı
İkinci sayımızda, ağustos ayında doğup-ölen
şairimiz Turgut Uyar hakkında bir köşe hazırlamak ve kendisini anmak istedik. Sayımızı pekiştimek için de İTÜ'de öğretim görevlisi olan oğlu
Hayri Turgut Uyar'a ulaştık. Kendisi bizi kırmayıp
davet etti ve sorularımızı yanıtladı. Bunun için
Hayri Turgut Uyar'a, Kültür Çıkmazı ailesi olarak
teşekkür ederiz. Sohbet havasında geçen röportajımızda sorular dışında konuştuğumuz kısımları
paylaşacağım sizlerle. Bilindiği gibi Hayri Turgut
Uyar; öykücü ve çevirmen olan Tomris Uyar ile
şair Turgut Uyar'ın oğlu. Sohbetimizde annesi
Tomris Uyar'ın sosyal bir insan olduğunu belirtmeden geçmedi; "Annem gibi dost canlısı olmayı isterdim. Bu özellik kendisinde ciddi
şekilde vardı. Ne yazık ki ben babama çekmişim o konuda. Biraz daha annem gibi olmayı
isterdim."
Bir diğer husus Türk Edebiyatında var olan
“Palyaço” isimli şiir. Turgut Uyar'a ait olup olmadığı tartışılan bu şiiri oğlu Hayri Turgut Uyar'a
sorduk ve duruma netlik kazandırdık.
"Şiir babama ait değil. Kime ait olduğunu
bilmiyorum. İlk okuduğum zaman benzetip
benzetmediğim kısımlar oldu ama bariz şekilde değil. Babamı tanıyanlara sordum, onlar da
Turgut Uyar'a ait olmadığını söylediler. Belli
ki birisi Turgut Uyar gibi şiir yazayım diye şaka yapmış. Babamın imgelerine göndermeler
var, ona ait olmayan, ruhuna aykırı olan şeyler var. Sorduğum bazı edebiyatçı arkadaşlarım Turgut Uyar zannedilmesine çok kızıyorlar, şiiri yazanın kötü niyetli olduğunu düşünüyorlar. Benim fikrim daha çok birisinin şaka
yapmış olduğu. Sonra yanlış anlaşılma sonucu yayılmış ama bu yanlış anlaşılmayı düzeltmek gerekiyor. Yazan kişi Turgut Uyar değil
ve Turgut Uyar hissi de yok. Sadece benzer
imgeler var ve şiir düşük kalitede." Bizler de
bu açıklamadan sonra gönül rahatlığıyla şiirin
Turgut Uyar'a ait olmadığını söyleyebiliriz.
Sohbetimizin sonralarına doğru Hayri Turgut
Uyar, babası Turgut Uyar'dan bahsetti ve kendisini en çok etkileyen yönlerini açıkladı. "Babam
çok içine kapanık bir adamdı bu zaten bilinen
bir şey. Pek sosyal değildi. En azından benim
tanıdığım dönemde. Gençliğinde daha sosyal
olmuş olabilir. Çok dürüst ve son derece alçak gönüllü bir adamdı. En belirleyici özelliği
bu olur. Pek ilgi sevmezdi. Beni en çok etkileyen tarafı; konfor bölgesinin dışına çıkıp, acemi olduğu yerlere girmeyi sevmesi ve yanlış
yapmaktan korkmamasıydı. Kendisini usta
olarak görmezdi ve riskten kaçmazdı. Mesleği
üzerine düşünürdü. Sadece şiir yazan değil;
üzerinde düşünen, başkasının şiirleri üzerine
yazı yazan bir adamdı... Benim için Turgut
Uyar denilince kısaca; dürüstlük, alçak gönüllülük, yanlış yapmaktan korkmama gibi özellikleri gelir."
Şeyma Sakallı
[email protected]
Ters Köşe
Bu sayımızda 20 sorumuzu Turgut Uyar’ın oğlu Hayri Turgut Uyar’a yönelttik. Buyurun Turgut Bey’i
daha yakından tanımamıza yardımcı olacak sorular ve cevaplar.
1. En sevdiğiniz kelime?
- Yeni
2. Nefret ettiğiniz kelime?
- Vasat
3. Ne sizi heyecanlandırır?
- Yeni bir şey öğrenmek, yeni bir işe başlamak.
8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak
isterdiniz?
- İnsan ilişkilerinde daha rahat olmayı isterdim.
Annem gibi mesela daha dost canlısı ve kolay
ilişki kurabilen biri olmayı isterdim. Ne yazık ki bu
konuda babama çekmişim. Annem gibi kolay iletişim kurabilmeyi isterdim.
5. En sevdiğiniz ses nedir?
9. Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?
- Kendimden başka biri olmanın nasıl bir şey
olacağını tahmin edemediğimden bir isim veremeyeceğim.
- Müzik. İlla belirli birini seçmem gerekirse
David Bowie’nin Ziggy.
Stardust dönemi.
10. Nerede yaşamak isterdiniz?
- Şehirde yaşamak isterdim. Biraz daha sakin
bir şehirde. Mesela gittiğim şehirlerden Prag gibi.
6. Nefret ettiğiniz ses?
- Şımarık çocuk ağlaması sesi.
11. En önemli kusurunuz nedir?
- Çok az konuşuyorum. İnsanlar haklı olarak
rahatsız olabiliyor ve ukala, ters biri olduğumu
düşünüyor.
4. Heyecanınızı ne öldürür?
- Boşuna uğraşma hissi.
7. Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?
- Parayla ilgili her hangi bir işi, mesela borsa
ve bankacılık ile ilgili bir işi.
12. Size en fazla keyif veren kötü huyunuz
hangisi?
- Tembellik ve çikolata düşkünlüğü.
16. Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?
- "Kendini iyi hissediyorsan telaşlanma, geçer."
17. Mutluluk rüyanız nedir?
- Bir şehirde, bahçeli bir evde, kedi-köpek ve
hatta belki başka hayvanlarla birlikte yaşamak.
18. Sizce mutsuzluğun tanımı?
- Burada babamdan kopya çekebilirim biraz.
Yıllar içinde ufak tefek sıkıntıların birikerek bir
kalıcı tortu haline gelmesi.
13. Kahramanınız kim?
- Isaac Newton ya da Alan Turing diyebilirim
belki ama kimseye öyle fazla hayranlığım yok.
14. En çok kullandığınız küfür?
- Rol yapıyormuş gibi görünmek istemiyorum
ama küfür etme huyum yok. Edilmesine karşı
değilim, hatta bazı insanların konuşmasına gayet
güzel renk katabiliyor ama benim ağzımda iyi
durmaz.
15. Şu anki ruh haliniz nasıl?
- Rahat, keyifli.
19. Nasıl ölmek isterdiniz?
- Hızlı ve acısız.
20. Öldüğünüzde cennete giderseniz Tanrı’nın
kapıda size ne söylemesini istersiniz?
- Hoş geldin. Pek hazırcevap biri olmadığım
anlaşılıyordur herhalde.
Yasin GEL
[email protected]
*20 Soru köşesini Marcel Proust bulmuş,
Bernard Pivot ile James Lipton geliştirmiştir.
GÖĞE BAKMA DURAĞI
"İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım"
Tek geldiğin bu dünyada yalnızlığın tanımını bilmezsin ilk zamanlar. Eğer şansın varsa anne ve babanla
mutlu bir çocukluk geçirirsin. Şansın yaver gitmezse onları erken kaybedebilirsin. Ve daha sonra hayatına
girecek insanları... Kalbinin ritmine uyan bir insan bulursun sonra ve "bir" olursun. Zira, iki kişinin "bir"liğinden daha kuvvetli bir şey yoktur bu dünyada. Sevinç, üzüntü... Ne olursa olsun birlikte olursun ve bulutlara
bakarsın. Kim bilir; belki de göğe bakarsın ve her şey yitip gider. Yıllardan beri dünyaya çekinmeden bakan
gözlerin, onun gözlerinde kayboluyorsa ve ellerin, ellerinin içinde hapis olmaktan mutluysa, sevginin hükmü
sonsuzdur onunla. Dert etme, al özgürlüğünü, dışarı çık ve göğe bak!
"Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz"
Anlık mutsuzluklar bu hayatın olmazsa olmazı. Hürriyetini kaybetmeyerek sokaklara dal, nasıl olsa her
yer senin. Dert etme, al özgürlüğünü, dışarı çık ve göğe bak!
"Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım"
Kimisi için karanlık görüp görmeme meselesidir. Kimisi için de güneşin doğduğu yer... Uykularda hep
mücadele vardır. Uyanıkken ise yarım kalmış duyguların kekremsi tadı. Tüm dünyanın uyuduğunu düşün
ama düşüncene fazla bağlanma. En masum olduğumuz uyumak fiilinde statü gözetme. İyi de uyusun kötü
de. Her meslek uyusun. Sadece sen var ol bu isimleri tanımlanmış sokaklarda. İşte o zaman ne kurallar
yaşanır ne de insanlar yaşlanır. Dert etme, al özgürlüğünü, dışarı çık ve göğe bak!
"Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Suların ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim"
Dünyadaki tüm insanları düşün. Kabataslak bir sayı
çıkar. Belki de milyarlardan bahsediyoruz. Şim-di de
sadece kendi ellerini düşün ve benim için öne-mini anla.
Anlayamasan da gözlerinde yolculuk yap-mama izin
ver. Gözlerin, siyah-beyaz bir filmin en kavuşamamış
yanı... Gözlerin siyah ve beyazdır çün-kü içinde acının,
aşkın tarihi vardır. Dert etme, al özgürlüğünü, dışarı çık
ve göğe bak!
"Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım"
İnsanların sana ulaşacakları yolu önlemek istedim. Emek kelimesini reddettim ve her şey aşktan oldu.
Aynı yolu yürümek ve bir otobüsün aynı duraklarında yolculuk etmek için bencilce davran-dım. Adı
kanıtlanmış sokaklara inat kimsenin bilmediği yerlere götürmek istedim seni. Ve bir karşı-lık beklediysem
bu hiç şüphesiz ellerin oldu. Sen şimdi nerede olursan ol, ben seni en iyi ve kötü yönlerinle kendime
ayırdım. Ama yine de kendini hatırlat. Bulutlara bakmak bahanesiyle göğe bak. Belki kendi yansımanı
görürsün, yağmur damlası kirpiklerine düşer. Sevinç ve üzüntülerinde en fazla göğe bakarsın... Unutma,
"ikimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım". Dert etme, al özgürlüğünü, dışarı çık ve göğe bak!
Şeyma Sakallı
[email protected]
DİKEY VE YATAY MUTSUZLUĞUN ŞİİRİ
“ACIYOR”
Turgut Uyar, 1954’ten sonra ortaya çıkan
“İkinci Yeni” şiir harekâtının öncülerindendir. Yaşamın özünden ayrılmayan ve toplumsal sorunların insan üzerindeki sancıları dizelere döken
şairin mutsuzluğu okurun da mutsuzluğudur.
1981 yılında Behçet Necatigil Ödülü alan
“Kayayı Delen İncir” adlı kitabında yer alan şiirlerinden biridir “Acıyor”.
Turgut Uyar, taşradan kente göç etmenin verdiği sıkıntıyı ve bununla beraber artan içsel bir
karmaşıklığı dile getirir dizelerinde. Şehirleşmenin verdiği bir nevi sancıdır.
“Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insan soyunun
Sevgim acıyor”
Sevgilerin acımaya başladığı, ilişkilerin sanal
yahut tensel bir sürece girdiği dönemde hep
yalnızlıkla tinsel bir ıstıraba dönüşmeye başlar.
Gitgide çağın getirdiği sorunlarla gelecek
nesillerin düşeceği ağın aslında mutsuzluk ağı
olduğunu da dile getirir.
“Biz giz dolu bir şey yaşadık
Onlarda orada yaşadılar
Bir dağın çarpıklığını
Bir sevinç sanarak”
Nermin Menemencioğlu’nun şair için yazdığı
metninde şöyle bir cümle geçer: “Uyar, kendi
yaşamını şiire başlangıç noktası alarak, ulusu,
çağı içinde büyük bir yolculuk yapmakta.” Hemen
hemen çoğu şiirlerinde aynı hissi yansıtır
okurlarına. Tıpkı çağını bir bütün olarak yaşayıp
ve bir bütün olarak şiirlerine yansıtabildiği gibi.
“En başta mutsuzluk elbet
Kasaba meyhanesi gibi
Kahkahası gün ışığına vurup da
Öteden beri yansımayan
Yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi
Öbürünün bir kadından aldığı verem
Bütün işhanlarının tarihçesi
Sevgim acıyor”
Turgut Uyar, içli ve kırılgan bir çocuktur.
Fotoğrafları hep mutsuzluğun çağrışımıyla
doludur. Hatta Ece Ayhan bunun üzerine “Bütün
fotoğraflarda sanki az önce ağlamış gibidir.” der.
“Yazık sevgime diyor birisi
Güzel gözlü bir çocuğun bile
O kadar korunmuş bir yazı yoktu
Ne denmelidir bilemiyorum
Sevgim acıyor
Gemiler gene gelip gidiyor
Dağlar kararıp aydınlanacaklar
Ve o kadar”
En özgün şiir sesine sahip olan şairin dizeleri
çarpıcı, yol açıcı ve bir o kadar karmaşıktır.
Yeterince derine inilmeyen, anlaşılmayan ve
değeri kavranılmayan şiir yerini bulamamaktadır.
Ancak Türk şiirinde gelmiş geçmiş en özgün
ozanlarından biridir Turgut Uyar. “Acıyor” şiirinde
hep bir sorgulama vardır. Mutsuzluğunu, acısını,
yaşadıklarını, çağını, toplumu, insanları hep
sorgulayışı vardır mısra mısra.
“Tavrım bir çok şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
İlkbahar geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse”
Yine Nermin Menemencioğlu’nun sözleriyle
başlayacağım. “Şehrin insanlar, nesneler
kalabalığı içinde Uyar, herkes gibi, yalnız.
Baskılar altında, şehir onu her yönden içine
kapamakta. (...)Olmak istediği insan yaptığı işin
yabancısıdır, işte çağımızın dramı ve Uyar’ın
şiirin belki temel taşı. Ellerimizle yükselttiğimiz
binaları, açtığımız caddeleri sevemiyoruz,
istediğimizden başka bir şey oluyorlar.” Daha
başka türlü anlatılamazdı diye düşünüyorum bu
sözlerle.
“Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filanda gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar “
Mevsimler bir yaşamın en büyük belirtisidir.
Uyar’ın şiiri yaşamın ta kendisidir. Özünden
ayrılmayan bir hüznün ayrılışıdır. Yaşamın insan
özüyle tinsel bir bütünleşme sağlayan
mevsimlerin –özellikle sonbahar ayları- insanla
verdiği savaşın ateşkesle sonlanmasıdır aynı
zamanda. Barışma sürecinin başlaması. Yaşam
ve kendi ile. Turgut Uyar’ın şiiri yaşamdır. Tüm
tezatlarla, mutsuzluklarla, acılarla,
hesaplaşmalarla, öfkesiyle bütünleşmiş bir
yaşam şiiridir Turgut Uyar. Hatta Şiir Günlüğü’ne
şöyle bir not düşer günün ardından...
“Çevremdeki herkes mutsuz. Kendi
çevremdeki ben de dâhil. Çözmeye çalışıyorum,
alışılmadık, çelişkiler çıkıyor ortaya. Çok özel
nedenlerden bir dostuma ‘bir cehennem
yaşıyorum bugünlerde’ dedim. ‘Ben de’ diye yanıt
verdi. Çok düşündüm onun cehennem’ini. Sonra
birden düşündüm: ‘Ben neden bir cehennem
yaşıyor olayım?’ Bir de kendi yaşadığımı
sandığım ‘cehennem’i başkalarına iletmenin
tanımsız ve gereksiz hatta umarsız ve onur kırıcı
bir çeşit savunmaya geçmenin ne anlamı var?”
(Turgut Uyar, Ağustos/83, Şiir Günlüğü)
Sorgulamalar süredursa da şiiri iliklerine
kadar işlemiş ve bunu en ince sızısıyla bizlere
hissettirmektedir. Kısacası şairin mutsuzluğu
okura dâhildir!
KAYNAKLAR:
-Turgut Uyar’ın Şiiri, Nermin Menemencioğlu
-Şiir Günlüğü, Turgut Uyar
Nazlı Yıldırım
[email protected]
Turnam, Bir Gün Bırakmıyacağım*
Hüznün, tebessümün, çaresizliğin, umudun
dizelere döküldüğü bir şair Turgut Uyar. Çaresizliğin içine gizlenmiş olan umudu görürüz kendisinin sessiz ama dizelerinin konuştuğu harflerde.
Turnalar göçüp gider bu şehirden ve biz bir gün
kavuşacağımız, kavuşsak da tutunamayacağımız
bir umutla yaşayacağımızı ve bekleyeceğimizi
biliriz. Mavinin her tonunu kana kana içerek...
basarak anlamlandırıyorum yeni bir günü, yeni bir
baharı...
“Güz geldi mi göçüp gidiyorsun buralardan
Mahzun kalıyor kalbim ve gözlerim..
Sen sevgileri ve yolları hatırlatıyorsun bana
Turnam, bir gün bırakmıyacağım peşini,
Ömrüm oldukça ardından geleceğim..”
Tekrar kavuşmak için veda edeceğim sana.
Biliyorum ki geleceksin, biliyorum ki bir bahar
sabahı güneşe gülümseyerek açacaksın
kanatlarını. Ormanlar, deniz çiçekleri, yunuslar
dinleyecek kanatlarının şarkısını. Ölümle giden
bir veda değil sevgiyle gelen bir merhaba olacak
geri dönüşün.
Toprağın suya, gökyüzünün griye gebe olduğu
bir mevsimde sarının hüznüne bırakıyorsun bu
şehri. Kanatlarına sığdırdığım umudu, çaresizliği,
arayışı ve bekleyişi taşıyorsun başka göğün kucağına. Sen umudun ve çaresizliğin içindeki çelişkilere kanatlanıyorsun ve ben bu imkânsızlığın
içinde sadece sevgimle tutunuyorum kanatlarına.
“Bir yamalı yelkenden sular damlayacak,
Veya gemici şarkıları söyleyeceğim bir şilepte.
Merhaba rüzgâr diyeceğim, merhaba maden kömürü
Verin elinizi, kahve kokulu sahillere.”
Ve ben senin peşinden gelirken özgürlüğümü
kanatlarına yoruyorum. Umutlarımı denizin mavisiyle boyayıp kucaklıyorum sana ulaşan tüm yolları. Kanatlarının çırptığı her bir yere ayak
“Turnam, bir gün bırakmıyacağım peşini,
Cümle sevgilere, tekrar buluşmak üzre, veda.
Ormanlar, deniz çiçekleri, yunuslar
Vatanım tuz biber gibi kalbimde ama
Bu sevda başka sevda..”
“Hiçbir zaman dertsiz kalmadı gönlüm
Bir çift gözden, bir yapraktan, bir kuştan.
Daima daha taze, daima yeni baştan
Turnam bir gün bırakmıyacağım peşini,
Sen nereye, ben oraya, adım adım
İnsan sevdikçe iyileşiyor artık anladım..”
Gözlerinde gördüğüm umuda kanatlanıyorum
şimdi. Seni sevmeye önce kendimden
başlıyorum. Sonra yaralarımı iyi ediyorum, göçüp
gideceğin bir diğer güze kadar. Nazım'ın da
dediği gibi “sev seve bildiğin kadar” diyor ve
adımlarımı önce kanatlarına eşitleyip sonra
gökyüzüne bağışlıyorum.
*Şiirde geçen “bırakmıyacağım” kelimesi aslına sadık kalınarak alınmış; imlâ hatası yapılmamıştır.
“Bilmem nerelere gidersin gönlünce
Hangi medar şehrine, bir akşam vakti.
Gürültülü sokaklar, evler, iri kuşlar
Çıplak kadınlar arpa döver taş havanlarda
Bir pencereden ansızın bir hazin şarkı başlar…”
Özgürlüğünün verdiği umursamazlıkla konuyorsun bir şehrin sıcağına. Kalabalığın dağıttığı
insanlardan kaçıyorsun yalnızlığa sığınarak...
Varlığın ve yokluğun insanların canına mâl olduğu bu dünyada kanatlarına karışan insan sesleri
şarkıların oluyor. Hiçbir sese kulak vermeden
karışıyorsun sonsuzluğa...
“Bir basık meyhanedir köşedeki, kemerli
Yol boyunca keşkül uzatır sıska çocuklar.
Trahomlu ve sıtmalı bir viski içerim
Sahilde zencefil yüklü gemiler uyuklar..”
Sana ulaşan tüm yolları kaybetme korkusuyla
adımlarımı sayıyorum. Bir çocuğun yüzü aydınlatıyor bana geleceğin günleri. Ve ben o çocuğun
avuçlarında görüyorum umudun renginin mavi
olduğunu.
“Ne denmişse yalan hayat için,
İşte o, yaşandığı gibi sokaklarda.
Cümle geçmişimi aziz bileceğim
Turnam bir gün bırakmıyacağım seni
Yaşamak ve sevmek için art arda,
Ömrüm oldukça peşinden geleceğim… “
Hayat; sokaklarda açlığın, yalnızlığın, yokluğun insan seslerini bastırdığı bir kaçış yoludur.
Ben bu yalanın içinde seni var edip; geçmişimi
seninle birleştiriyorum, geleceğimi özgürlüğünle
inşa ediyorum. Ve ben yaşadıkça sevgimin, sevdikçe büyüyen umudumun içinde seninle birlikte
kanat açıp; seninle birlikte yol alıyorum bir bahar
sabahına.
Seda Kamburgil
[email protected]
Edebiyatımızın Büyük Saati
Türk şiirinin büyük saati, 1927 Ağustos'un 4'ü
idi dünyaya gözlerini açtığında ve yine Ağustos'un 22'siydi dünyaya gözlerini kapattığında.
Bundandır ki Ağustos, Turguy Uyar ayıdır. Edebiyatımızdaki ''İkinci Yeni'' akımının üç atlısından
biriydi. Ece Ayhan'ın deyimiyle ''logaritmik şiirlerin şairi'' idi.
6 çocuklu bir ailenin 5. çocuğu olarak Ankara'da doğmuştur Ahmet Turgut Uyar. Babası,
Hayri Bey bir harita subayıdır. Mesleği gereği
ailesinden uzak kalan baba, Turgut Uyar'ın naif
kişiliğinin oturmasında etkili olmuştur. Yaşamının
geri kalanında etkili olan bu ruh halini şöyle ifade
eder Turgut Uyar : '' Hüzünlü bir çocuktum. Nedense hep ağlamaya hazır. Ağabeyim bana sataştıkça annem ''Yapma oğlum derdi ona ; o içli
bir çocuk..''
Edebiyatımızın Büyük Saati ve Aşkları
O ''nedense hep ağlamaya hazır'', içli ve naif
şekilde yaşamını sürdüren Büyük Saatimizin aşkla ilk tanışması henüz İstanbul'da öğrenciyken tanıştığı ve ilk evliliğini yapacak olduğu kadın, Yezdan Şener. Öğrenciliğinin son yıllarında yaptığı
bu evliliğinden 3 çocuğu olur Uyar'ın. Evlendiğinde 18 yaşındaydı ve ailesinin isteği üzerine gerçekleşmiş bir evlilikti. Komşu kızı Yezdan ile
evliliğinden olan ilk çocuk Semiramis; İstanbul'da,
ikinci çocuk Tunga ; Terme'de , son çocuk Şeyda
ise Posof'ta dünyaya gelir. Aynı yastığa baş
koyduğu eşi ve 3 çocuğunun annesi Yezdan
Hanım'dan 1960'lı yılların başında boşanır, Uyar.
Bundan sonra büyük aşkı ise Tomris Gedik
olacaktır.
Tomris, edebiyatı seven bir ailede yetişti. Annesinin çevirileri, babasının da şiir kitapları bulunuyordu. Arnavutköy Koleji'nde okurken yazmaya
karar verdi Tomris. Gazetecilik Enstitüsünü bitirdi
ve çeviriler yapmaya başladı. Ve ''Şeker Bebek''
edebiyat dünyasına adım attığı ilk çalışmasıydı.
(Varlık Dergisi) Bu sıralarda Tomris gazeteci Ülkü
Tamer ile evliydi. Aşkları kolej dönemlerine dayanıyordu. Kızları Ekin'in daha birkaç aylıkken talihsizce boğulma vakası boşanmalarının miladı
oldu. Bu ayrılıktan sonra hayatına başka bir şair
girecekti, gerçekten de başkaydı... Cemal Süreya
onu, Gazeteci Ülkü Tamer'in öykü ve deneme yazan biricik eşi olarak tanıdı. İkisi de eşlerinden
birbirleri için boşandılar. Tomris, Ülkü Tamer ile
evliyken aşık olmuştu Süreya'ya... O dönemde
çok ses getirdi aşkları. Edebiyatımızın hem en
çok ses getiren hem de en önemli aşklarından
biri oldu. Bu ilişki hem enteresan hem de dillere
destandı. Yakınları bu hikayeyi şu şekilde
anlatıyordu:
“Her akşam işten çıkıp şıp diye eve damlıyordu Cemal Süreya. Bir gün Tomris Uyar, ‘Biraz
gez dolaş, arkadaşlarınla falan buluş’ dedi. Ertesi
gün geç geldi Cemal Süreya, daha ertesi gün de,
hep geç geldi. Bu akşamlardan birinde, örtü silkelemek için pencereyi açan Tomris, apartmanın
girişinde oturan Cemal’i gördü ve gerçek ortaya
çıktı. Her akşam iş çıkışı eve geliyor ama aşağıda oturup ‘gecikiyordu’ Cemal Süreya… Tomris
Uyar tarafından durumun adı derhal kondu:
Şahsiyet Rötarı…”
Kendisine hiç şiir yazılmamıştı ancak bir kadın
olarak üç büyük şair onun için en güzel dizeleri
meydana getirmişti. Kendi için yazılan her şeye
nesnel bakıyordu. Bu dizelere kendini kaptırıp,
gururun, kibrin esiri olmamıştı Tomris. Kendisini
önemsemeyen bir tarzı vardı. Hayatı ciddiye almamak gerektiğini düşünüyordu. Evlendiği, aşık
olduğu, dost kaldığı şairlerin onu elinden kaçacakmış gibi sevmeleri de bu yüzdendi elbet...
Tomris, Cemal Süreya için şu şekilde düşünmüştü: ''Kendisini tanıdığımda ben evliydim, o da
evliydi. Ankara’da tanıştık, Sanatseverler Derneği’nde -hiç unutmuyorum-… O bana herhalde bir
arkadaşıyla, yani Ülkü Tamer’le evli ve edebiyata
düşkün genç bir kız olarak ilgi gösterdi ama çok
sıradan bir ilgi gösterdi. Ben de onun, sandığımdan çok daha -nasıl söylesem- daha derin demeyeyim de, daha keşfedilmeye değer bir insan olduğunu düşündüm.''
Cemal Süreya ile aşkları tam 3 yıl sürdü. Ancak dostlukları bitmedi. Aşkları üzerine ikisi de
konuşmadı, yazmadı. Yaşanmış ve bitmiş güzelliklere saygı duydular. Cemal Süreya şu dizeleri
kaleme almıştı Tomris için ;
Ay ışığında oturduk
Bileğinden öptüm seni
Sonra ayakta öptüm
Dudağından öptüm seni
Kapı aralığında öptüm
Soluğundan öptüm seni
Bahçede çocuklar vardı
Çocuğundan öptüm seni
Evime götürdüm yatağımda
Kasığından öptüm seni
Başka evlerde karşılaştık
İliğinden öptüm seni
En sonunda caddelere çıkardım
Kaynağından öptüm seni
Başka dizelerinde ise nasıl umutsuzca aşık
olduğunu anlatmıştır hep.
Daha nen olayım isterdin
Onursuzunum senin!
Şeklinde seslenmişti Tomris'e.
Tomris ise böyle anlatmıştı Cemal'le olan aşkını : ''Beni bıraktı ama rahat edemedi. Ona göre
bana sahip olunamazdı. Senden ayrıldığım anda,
senin hakkında, hikâyen hakkında sevdiğimi belirtecek hiçbir şey söylemeyeceğim, benim ağzımdan kimse duymayacak” dedi ve doğrusu hiç
yazmadı.
Ve Turgut Uyar... Ankara faslını bitirip, altmışların başında İstanbul'a gelir. Tomris Gedik'le tanışır. Hikâyeler yazmaktadır Tomris Gedik o zamanlar ve Cemal Süreya ile olan ilişkisini yeni
noktalamıştır. 1966'da başlayan ilişkileri, 1969'da
nikahla resmiyet kazanır. Tomris Uyar, dönemi
başlar Turgut Uyar'ın hayatında. Turgut Uyar'ın
eşi, saatlerce edebiyat üzerine konuştuğu meslektaşı, ölümüne dek sürecek hayatının yol arkadaşı olur Tomris Uyar. Bu evlilikten bir oğulları
dünyaya gelir; Hayri Turgut Uyar.
Tomris Uyar’ın Turgut Uyar ile evlenmesine
yol açacak kadar yakınlaşmasının nedeni de şiir
kuşkusuz: “1966 yılında ben zaten Cemal Süreya’dan ayrılmak üzereydim. O da eşinden ayrılmıştı. İstanbul’a gelmişti çocuklarıyla. Burada
tanıştık. Asıl tanışmamız herhalde o, çünkü o
zaman daha bir yakın oturup konuşma fırsatını
bulduk ve mektuplaşmaya başladık. Bu mektuplar önce sadece şiir üzerine mektuplardı.
Hâlâ duruyor bende. Genellikle onun şiir üzerine düşünceleri, benim onun şiirleri üzerine düşüncelerim... Ve anladığım kadarıyla çok sıkışık
bir dönem geçiriyordu. Yani evlilik hayatında bir
süredir yaşadığı tedirginlik ve uyumsuzluk şiirini
de etkilemişti, yedi yıldır şiir yazmıyordu. Esin periliği olarak ifade etmek istemiyorum ama herhalde çok konuştuğum, çok dürttüğüm, yazmasını
çok rica ettiğim için diyeyim, yavaş yavaş şiir yazma isteği yeniden doğdu.”
Herkes seni sen zanneder.
Senin sen olmadığını bile bilmeden,
Sen bile
Seni ben geçerken
Derim ki,
Saati sorduklarında;
Onu “O” geçiyordur
Kimse anlam veremez.
Tamir ettirmedin gitti derler şu saati.
Ettirmek istiyor musun demezler.
Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.
Zamanı durdururum yüreğimde,
Sensiz geçtiği için,
Akrep yelkovana küskündür.
Şu bozuk saat çalışsa benim için ölümdür.
Bil ki akrep yelkovanı geçerse,
Atan bu yüreğim durur.
Bırak bozuk kalsın, hiç değilse
Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.
Tomris ise böyle anlatırdı Turgut Uyar'ı;
"Turgut, her an elinden kaçıracakmış gibi gereksiz bir kaygıyla yıpranacak; ben de hiçbir rekabetin söz konusu olmadığı bir alanda, boyuna birinci seçilmekten yorulacaktım."
Turgut Uyar, hasta olduğu yıllarda ellerinde
Tomris'in elleriyle ölümü bekleyecektir...
Tomris'in yaşamındaki en uzun soluklu aşktı
kuşkusuz Uyar... Çünkü kendi deyimiyle “uzaktan
sadece hayalini kurmaktansa, yanındaki gerçek
mutluluğu kelimelendiremese de olur bahtlılığı”
onunki.
Turgut Uyar, Tomris için her kelimenin kifayetsiz kalacağını düşünüyordu. Tomris ise Turgut
Uyar için, ''Bir ara ben onun dünyaya açılan pençeresi olmaktan da öte bir şeydim, bir parçası gibiydim. Ve kendimi bir parçası gibi hissettiğim
için de sıkılıyordum tabii…'' demiştir. Uyar’ın
onun için yazdıkları ilginçtir. En meşhuru da, o
zaman-lar daktiloyla çoğaltılan, dönemin şiir
matinelerin-de elden ele dolaşan bir şiirdir. Şu
dizelerle ses-lenmişti Uyar biricik karısına;
Başka bir gerçeğe değinecek olursak, İstanbul
ve Ankara'daki edebiyat çevresinin de çok iyi bil-
diği Edip Cansever'in Tomris'e olan hayranlığıydı.
Her yıl Mart'ın 15'inde (Tomris Uyar'ın doğum
günü) bir şiir yayınlayarak hayranlığını her yıl
bıkmadan usanmadan anlatmıştır şiirlerinde. Bir
adın vardı senin... Söz Edip Cansever'de;
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç
Yağmurlar altında gördüm, kadeh tutarken gördüm de
Bir kıyıya bakarken, bakarkenki ağlayan yüzünle
Ve yarışırsa ancak Monet'nin
Kadınlarına yaraşan giysilerinle
Gördüm de
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.
Öyle kısaydı ki adımların, diyelim bir yaz tatilinde
Bir otel kapısının önünde, tahta bir köprünün üstünde
Bir demet çiçekle paslanmış bir kedi arasında
Öyle kısaydı ki adımların
Şöyle bir bardak yıkayışının vaktiyle
Ölçülür ve denk düşerdi ancak
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.
Yok bir yanıtın ''nereye'' diyenlere
Bir buz titreşimi gibi sallantılı ve şaşkın
Ve çabuk bir merhaban vardır bir yerden gelenlere
O bir yerler ki, diyelim çok uzak olsun
Sen gelmiş gibisindir oralardan, otobüslerden
Yollardan, deniz üstlerinden topladığın gülüşlerle
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.
Seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki
Hani Etiler'den Hisar'a insek bile
Bir küçük yaşındasın, boyanmış taranmışsın
Çok yaşında her zamanki çocuksun gene
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.
Mart ayında patlıcan, ağustosta karnabahar
Mutfağın mutfak olalı böyle
Bir adın vardı senin, Tomris Uyar'dı
Adını yenile bu yıl, ama bak Tomris Uyar olsun gene
Ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma
Oysa güneş pek batmadı senin evinde
Söyle
Ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç.
Edip Cansever içinse şunları söylemişti Tomris Uyar: ''Sevgililik ya da aşk duygusu zamanla
yara alabiliyor, örselenebiliyor, bitebiliyor. Bitmeyen tek aşkın gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu
Edip Cansever öğretti bana."
Tomris Uyar'ın Edip'e ona değerli bir dost ve
şair gözüyle baktığı ise herkesçe bilinmektedir.
Ancak Cansever'in ona bu gözle bakmadığı aşikârdı... O zamanlar Boğaz’da denizle öpüşen
meyhanelerde, Tomris Uyar’la Edip Cansever’i
baş başa rakı içerken gören çok oldu. Onları öyle
görüp ellerini sıkma şansına erişmiş, edebiyata
ve şiire meraklı bir gazeteci, Tomris Uyar’ın bir an
evvel sevdiklerinin yanına gitmek için bu kadar
çok içtiğini düşündü. Cansever’in bir peçeteye
yazdığı dize ise dilden dile dolaştı: “Tomris rakıyı
çok severdi, bense onu…”
Evet Tomris Uyar rakıyı çok seviyordu. Çünkü
hayatın ciddiye alınmayacağını düşünüyordu ve
düşündüğü gibi yaşadı. İstediği tek şey ise başkalarının tahmin ettiği şekilde ölmek istememekti.
Toplumu haklı çıkarmak istemiyordu ancak olmadı... 62 yaşında kemoterapi seanslarında her gün
biraz daha eksilerek ama hep Tomris kalarak yaşama veda etti.
Tomris, Edip Cansever'den etkilendiğini ölümünden kısa bir süre önce dile getirmişti ancak
onu eleştirmekten de vazgeçmemişti. “Daha çok
anlatan, daha süslü ve imgesi bol. Tekrarı seven
bir şair…”
Biz yaşananları bu şekilde sadece bilirken
Tomris Uyar yaşıyordu ve bir eserinde şöyle söylemişti: “..yine de bilmek başkaydı, iliklerinde
duymak başka.”
1984 yılında siroz olduğunu öğrenen Turgut
Uyar, tedavi olmak istemedi. 1985 yılının ağustosunda yani doğduğu ayda gelir ölüm. Bu nedenledir ki Ağustos, Turgut Uyar ayıdır. Yaşasaydı 85 yaşında olacaktı şimdi ise mısralarının yaşında. Üzerine ölüm yazılamayacak güzel isimlerdendir, o.
Turgut Uyar üzerine;
Can Yücel: “Şiirimizin o en kızıl saçlı levendi"
der Turgut Uyar için. Edip Cansever bir şiir yazar
ölümünün ardından, içinde “Güzleri kullanırdı o
kadar sevmese de dünyayı kullanırdı açıp da
penceresini sonsuza kadar” mısralarının geçtiği.
Ve Cemal Süreya “Öldüğü gün hepimizi işten
attılar.”
Turgut Uyar'sa bir şiirle anlatır ölümü. Anlatır
ve fazla da söze hacet bırakmaz:
“Ben bir gün giderim ki neyim kalır,
Eksik bıraktığım her şeyim kalır.
Yaz günü kim ister ki öldüğünü
Eksik bıraktığım her şeyim kalır"
Burcu Kılıç
[email protected]
EDEBİYAT VE MEKÂN
SEMTİN İÇİNDE BİR ŞAİR, ŞİİRİN İÇİNDE BİR SEMT
Bu yazı bir iz sürme yazısıdır. Her şey Beyazıt
Kütüphanesi’nde İstanbul’un edebiyat haritası
için yapılmış bir çalışmada Turgut Uyar’ın “Edirnekapı Üstüne Şiir” adlı şiiriyle karşılaşmamızla
başladı. Çalışmada Edirnekapı üzerine bir bölüm
yoktu fakat kitap açılışı bu şiirle yapılmıştı.
“İstanbul dediler mi benim aklıma
Vaiz sokağı gelir hemen”
Daha bu ilk iki satır neredeyse bizim aklımızı
aldı ve hemen o gün kütüphaneden çıkar çıkmaz
otobüse atlayıp soluğu Edirnekapı’da aldık. Küçük bir gezintiyle Vaiz Sokağını bulduk. Demek
annesinin dediği gibi içli bir çocuk olan şairimiz
bir dönem bu sokakta yaşamıştı. En fazla iki ya
da üç katlı, ahşap ve taş ayrıntılarıyla eskiden
kalma olduklarını hemen gösteren, bir taraftan da
yaşamın hâlâ sürdüğü ve belki de bilmeden günün birinde burada bir sanatçının yaşamış olduğunu anlatırcasına renkli boyalı evler... Dantel
gibi işlenmiş çıkmalar, hafif rüzgârın dışarıya
uçuşturduğu perdeler... Surların dibinde hâlâ
yaşayan bir sokak Vaiz Sokağı. Buraya gelme
amacımız Turgut Uyar’ın yaşadığı evi bulmaktı.
Bir zamanlar burada yaşamış bir şaire ait en ufak
bir iz bile yok tabela vs olarak. Sokaktaki muhtarlığa sorduk, “O kim” ! yanıtını aldık, bile bile...
Oysa biliyoruz ki yurtdışında işler böyle değil.
Şairlerin, yazarların yaşadıkları evler, gittikleri kafeler çoğunlukla bir tabelayla adamakıllı açıklamalı levhalarla ya koruma altındadır ya da turizme kazandırılmıştır. Neden mi? Nedeni çok basit
aslında. Kültürü gelecek nesillere taşımanın, en
basit anlatımıyla toplumsal hafızayı oluşturmanın
en iyi yollarından biri olduğu için.
Çaresiz çıktık sokaktan. Surların içindeki çay
bahçesinde oturup bir yandan ah ah dedik bir
yandan yine bıkmadan edebiyattan konuştuk.
Bu bir günlük geziyle kalmak istemedim. Eve
gelince yine kısa bir araştırma... Gördüm ki geçen senelerde şairimizin adının Edirnekapı’da bir
sokağa verilmesi için imza kampanyası başlatılmış fakat ne yazık ki olumlu sonuçlanmamış. Bugünleri sezdiğinden midir bilinmez Edirnekapı’daki günlerini anlatırken bir dönem yaşamış olduğu
Aktar Kerim Sokağı için de şu sözleri bırakmış
bize Turgut Uyar: “İnsanın inanacağı gelmiyor!
Bu dünyada Kerim adlı bir aktar yaşasın ve iyiliğinden midir, kötülüğünden midir, bir sokak onun
olsun.”
İz sürmeye devam, bir bilgiye daha ulaştım.
Turgut Uyar’ın Vaiz sokakta 70 numaralı evde
yaşamış olduğunu öğrendim ve bir hafta sonra
aynı geziyi yapmak üzere üç arkadaşla sözleştik.
Fotoğraf makinamızı da yanımıza alarak bu sıcak
temmuz gününde sokağı baştan sona gezdik fakat 70 numaraya rastlayamadık. Muhtemeldir ki
kapı numaraları bir tarihten sonra değişikliğe uğradı. Sokaktan birkaç kare fotoğraf aldık. Evleri
şöyle bir izledik. Genç Turgut Uyar’ın herhangi bir
kapıdan çıkıverdiğini hayal ettik ve aynı şiirden
tekrar satırlar hatırladık;
Vaiz sokağına gelir eve varırım
Kapıya iki üç defa vururum
Karım kapıyı açar, çocuklar koşuşur
Ekmeğimiz var, yemeğimiz var
Yemeğe iştahımız var.
Oturur yemek yeriz cümbür cemaat
Alnımızın terinden, elimizin emeğinden
Etrafa yayılınca makarnanın buğusu,
Bize ne elalemin on türlü yemeğinden...
Alır karımı gezmeye götürürüm
Bir dolmuşa bineriz Edirnekapı’dan.
Sultanahmet’te atkestanelerinin en güzeli
Elli kuruş verir, cambaza gireriz.
İstanbul bizim memleket, yaşımız yirmibeş
Basmayı da, ipeği de aşkla giyeriz.
………..
Ve yine surların içindeki çay bahçesinde
dilimiz döndüğünce edebiyattan konuşup
şairimizi andık.
Edirnekapı. Fatih, İstanbul’u almak için
burada karargâh kurmuş. Suriçinde bir yerleşim
bölgesi, Turgut Uyar’ın şiiriyle içinden geçtiği
semt. En azından bir otobüse binmeli, Edirnekapı
durağında inmeli. Vaiz Sokağı baştan sona adımlamalı, çay bahçesinde çay içerek bir soluklanmalı. Edirnekapı’ya, sokağa, göğe tekrar
bakmalı …
Hacer Yıldırım
[email protected]
İYİ GECELER
En evvel yağmuru sev
Hem çok yüz göz olmazsın
Senede bir bahar
Aranıza girenler olur; yanar,solar,donarsın
O hep bekler seni çözmek için
Onun için
Bırak yüzüne çarpsın gözyaşlarını
Sonrasında aşık ol maviye
Renk bırak tozlu geç kalınmışlıklara
En çokta siyah çıksın hayatından
Ucu yanıklara pembe at gitsin
Tozunu savur yele
Kürkçü dükkânın beyaz olsun mesela
Kara gün için sakla
Gözün değil bakışın mavi olsun
Her kulaç attığında
Yut aşkını kana kana
Tadı, tuzu olsun
Sarıdan uzak dur
Sana her baktığında
Değiştir kabuğunu
Sıyrıl paçavralarından
Kırmızıyı üstüne giy
Eskidikçe atma
Ve
Kara/ya basma
Ya toz olur, ya iz olur
Aslında en çok rengi beğen
Kokarken düşlerin taş parçasında
Griye sarıl
Ve en son
Örterken üstünü
Kahverengi çek
İyi geceler...
Bayram Kaynakçı
[email protected]
BİR İSTANBUL MASALI
Sıra ona gelmişti sonunda. Onun yalnızlığı kalabalığındandı. Bir tezgâhın altında kendisi gibi
binlercesiyle beklemesiydi belki de. Ama bugün o
çok merak ettiği şehri görecekti sonunda. Sabaha karşı üstü biraz tozlu, ceketine yorgunluk bulaşmış bir amca girdi içeri. Onunla çıkacaktı, son
macerasına.
Aylar sürmüştü bu şehre gelmesi. Önce bir
çuvala atmışlardı sormadan, sonra büyük bir geminin ambarında bekletmişlerdi. Kilometrelerce
yol gelmişti anlatılanların gerçekliğini görebilmek
için. Ve işte sonunda beklediği gün gelmişti. Sağa sola uzanan bir elin sabırla kendine ulaşmasını bekledi. Seslenmek istedi, alnından ter damlayan adama. “Beni de gönder bu amcayla, gitme
vaktim artık gelmedi mi?” Sesini duyuramadı ama
kendi gibi binlercesiyle o da tezgâhtaki yerini
aldı.
Hayatın yorgunluğu sakallarında birikmiş
adam, bugün de kazanacağı paranın mutluluğuyla gülümsedi. Tezgâhını en bilindik sahillerden birine sürdü. Tarih kokan caddelerden geçti alışılmış adımlarla. Herkesin para derdine düştüğü bu
şehirde, sağa sola koşuşturan insanların arasında bir tek o dikkatle izliyordu her yeri. Sessizce
kıyıya yaklaşan bir vapurun martılarla dört bir
yana selam yollamasını sadece o fark etmişti bir
simit tezgâhının köşesinden.
Küçük bir susam tanesiydi o yalnızca. Diğerlerinin aksine hayalleri olan bir susam tanesi...
Etiyopya’da iki küçük siyah el toplamıştı onu. Daha ambara konulduğu ilk gün gideceği yerle ilgili
şeyler dinlemeye başlamıştı. Eğer şansı yaver
giderse İstanbul’a gitme ihtimali bile vardı. Bunun
için gece gündüz dua etti. Bu dünyadan yok olup
gidecekse, İstanbul’u görmeden yaşamış
sayamazdı kendini.
Gözlerini dikmiş fark edilmeyi bekleyen detayları izliyordu sessizce. Bir kedinin; karnını doyuran güvercinlere attığı sinsi bakışı mesela ya da
köşe başındaki boyacının emek kokan bağırışlarını. El ele geçen sevgililere de bakıyordu bazen.
Aslında görmek isteyince o kadar çok güzellik
vardı ki, hepsini bir güne sığdıramamaktan
korktu. Tüm bu düşüncelerden sıyrılıp tezgâhın
sahibine baktı bir de. Soğuğa aldırış etmeden
hevesle siftah yapacağı anı bekliyordu. Uzunca
süre ellerini ovuşturduktan sonra tekrar ceplerine
koyup beklemeye başladı.
Sakalı ağarmış, sol elindeki bastonundan destek alan bir adam emin adımlarla tezgâha yaklaştı. Bir simit istedi simitçiden, “Ama gevrek olsun
haa...” Simitçinin uzanan eli kendi bulunduğu simide denk gelsin diye dua etmeye başladı susam
tanesi. Bu yaşlı adamın doğru kişi olduğunu
biliyordu çünkü. O da İstanbul’un güzelliklerinin
farkındaymış gibi derin bakışlar atıyordu etrafına.
Küçük bir kağıda sarıldıktan sonra yaşlı adamın
elindeki yerini aldı susam tanesi.
Merakla bekliyordu gözlerini açacağı yeri. Kim
bilir nereye gidiyorlardı bugün, nereleri göreceklerdi. Yaşlı adam simidin kağıdını açıp eline aldığında Kadıköy vapuru çoktan hareket etmişti.
Adam simitten aldığı ilk lokmadan sonra güneşin
doğduğu kıyıya baktı. Tam da tahmin ettiği gibi
vapuru gören martılar geliyordu sıra sıra. Susam
tanesinin de üzerinde olduğu bir lokma kopardıktan sonra korkuluklara doğru yaklaştı. Önce manzarayı izletti susam tanesine ya da susam tanesi
öyle düşünüyordu. Yaşlı adam derin bir nefes alıp
gücünü topladıktan sonra ilk simit parçasını martılara doğru fırlattı. İlk yetişen martı çoktan kapmıştı sabah kahvaltısını. Ayaklarıyla sıkı sıkı tuttuğu simit parçasıyla kıyıya doğru kanat çırpmaya başladı.
Bu susam tanesinin bile hayal edemeyeceği bir
olaydı. Hayalini kurduğu şehre gökyüzünden bakıyordu işte. Dört bir yanına baktı uzun uzun. Önce kız kulesinin yanından geçtiler, sonra başka
bir vapurun üstünden. Bir süre daha baktıktan
sonra artık ayrılık vakti gelmişti. Sert bir rüzgâr
esti susam tanesi için, kendini rüzgâra bırakıp
başka diyarları görebilsin diye. O da yapması gerekeni yaptı, kendini rüzgâra emanet edip çevresindeki güzelliklerin farkına varamayanların olduğu başka bir masala doğru yol aldı...
İlker Ardıç
[email protected]
“Ömür" diyerek gerçekten kendini hissedebilir
misin? Yaşadığın hayatla özdeşleştirebilir misin?
"Evet, yaşadım bitti." diyebilir misin? Diyemezsin
Zarra. Unutmadığın bir şey var. Ben içimde özlem biriktirirken, hiçbir şey bitmez. Bitti demek dilde pelesenk olmuşken sana, kalbinin inanmadığı
bu yalana anca gözlerim gülümser. Hazır göz demişken... Hani şu salıncakta sallanan çocuğu bile
kıskandıracak kadar masum olan gözlerin... İnsanların koyu bir renk, benimse kendimi gördüğüm gözlerin... İşte şimdi onlar nerede gezinir bilirim. Benim olmadığım yerlerde; belki bulutların
üstünde, belki de başka bir çift gözün en derininde.
Peki sen gerçek nedir bilir misin Zarra? Senin
gerçeklerin sahiden gerçek mi? Yoksa tatlı görünsün diye cebime sinsice iliştirdiğin zehir mi? En
başta bana müthiş derecede korku veren detaylar şimdi sadece buruk bir tebessüm ettiriyor. Bu
belki de acılarımın bana en büyük mirası. Miras
meselesi karışık şey doğrusu. Kimisi somut şeylerin peşine düşer kazanır. Kimisi de en soyut
şeyin, ona ait olmayan bir kalbin peşine düşer
kaybeder. Kısacası kazanılan/kaybedilen şeylere
miras derler, tecrübe derler. Bize de inanmak
düşer. Bu arada unutmadan söyleyeyim Zarra.
Gülüşün... Tek suçlu bu.
En iyisi okumadan yırt at bu sayfayı. Gülüşünü seninle bile paylaşmak istemem. İçimde yeniden bir umut var zanneder, kendini kandırırsın.
Ben o zaman yine üzülürüm. Bu zamana kadarki
üzüntülerimi yok sayarak tekrar doldururum hüznün saniyelerini. Ve bu senin hoşuna gider. Sonra yine her zamanki gibi aklından uçar gider.
Bir mum ışığı ol Zarra. Beni aydınlat ama sadece kendini yak. Verdiğin her bir söz, ettiğin her
bir kelime için kendinden eksil. Emeğinin de bir
erdemi olsun. Ve tabii ki beni unutma. Mevlananın da dediği gibi: "Susuyordum, sana masallar
söylettim. Zahittin, musikiden hoşlanmıyordun,
ben sana şarkılar söylettim..."
23 Haziran 2014 / Pazartesi / 02:45
LEYAL
Az evvel bir ışık süzüldü pencereden.
Sırtımda saklanan parıltı yüzüme vurunca
hayrete düştüm; ben hayalhaneme inciler
dizerken, arkamda büyük ve ışıltılı bir resim
varmış meğer. Artık onu görmezden gelemezdim.
Kâğıda yansıyınca yazım okunmaz oldu, tek
gördüğüm; senin suretindi.
Karanlığı ne kadar sevdiğimi bilirsin,
karanlıkta saçlarının ışıltısını görebilmeyi
yalnızca. Sahi karanlıkta da beni sever misin?
Yüzümü seçemeyince gözlerini mi düşünürsün,
beni mi?
Gündüzleri sevgin, akşamları hasretin
yokluyor kelimelerimi. Sevgi nasıl bir histir ki
ayrılıktan evvel özlemi getiriyor. Nasıl
yörüngemden ayrıldığın an, içim ezilmeye
başlıyor?
Nedenlerle, nasıllarla boğuşmamamı
söylemiştin. Sana bu yöndeki arzumu ifade
ederken bile sorguluyordum sevgimizi. Ben
sorularla işleyen bir akılla yaşıyorum, kalbim bile
susuyor bazen.
Nasıl oluyor da dünyada bin bir çeşit acı
varken, ayrılığımız canımı bu kadar kavuruyor?
İşitmenin bile dayanılmaz olduğu, düşünmenin
bile ruhu boğduğu ağrılar var yüreklerde. Bir
sevdaya bu kadar kıymet vermek seni de
düşündürüyor mu?
Elimde değil derken ellerime hiç bakmadığımı
fark ediyorum, belki de yapabilirdim; bu denli
sevdaya kapılmadan durabilirdim. Ama zaman
aramızdaki o incecik bağı kuvvetlendirdi bize
sormadan. Ellerim onu koparmaya yetecek
güçte değil. Ellerim zamana düşman…
Şimdi düşünceler duygularımı huzursuz
ediyor; ama vicdanım da sevgimizle dostluk
kurmuş. Vicdanım gözlerine dayanamıyor.
Leyal... Benim en güzel karanlığım… Keşke
aralıklı ve kısa konuşmalar değil, bana çığlıklar
bıraksaydın. Mektuplarla değil yüksek sesle
anlatsaydın hep meramını. Sesin daha fazla
süslerdi kulaklarımı şimdi. Şiddeti azalarak
silinirdi kulaklarımdan, ama ben en güçlü işittiğim
tınıları saklardım kalbimin ritminde.
Leyal… Benim en inanılası hayalim… Ben
hayali hakikate yeğlerim, bilirsin. Sen ister
hakikatim ister hayalim ol; ama var ol. Benimle
var olmaktan korkma, kalbinin civarında ruhumu
gezindirmeme izin ver.
Düşünüp huzursuz olan ben olayım; sen de
benim huzurum ol. Sen huzurlu bir sabaha
uyanmama sebep ol; ister uykum, ister rüyam ol
ama benim-le ol…
Nazlı Deveci
[email protected]
Yeter Artık Akma Gözlerimden
Bu gece yine yavaşça süzüldün gözlerimden.
Ağır ağır,
Kırmadan...
İncitmeden düşüyordun kirpiklerimden.
Yavaşça inerken yanağımdan aşağı,
Tüm hıncını alır gibi yanaklarımdan öpüyordun.
“Kim için?
Ne için aktığını biliyor musun?” diye soruyordum sana.
“Hayır.” diyordun.
Ve sana çok kızıyordum ey gözyaşım.
Elimin soğuk kısmıyla siliyordum değdiğin her yeri.
Ummadığım anlarda doluyordun gözlerime, sonra kirpiklerime tutunuyordun.
Göz kapaklarımı kapattığımda üzerine, yüreğim yanıyor.
İçli içli büzülüyordu dudaklarım.
Sana karşı koyamıyordum uzun süre.
işte, yine dövüyordu ıslaklığın göz kapaklarımı,
Dayanamayıp aralıyordum.
Ve yine damla damla süzülüyordun yanaklarımdan...
Tüm yaşanılamayan “keşke” leri hiçe sayarak...
Sancıyan yüreğime aldırmadan süzülüyordun.
Değdiğin her yeri kavuruyordu sıcaklığın.
Yavaşça dudaklarımın arasından sızdığında içime,
Bedenimi kor bir ateş gibi yakıyordun.
Hesap soruyordum sana,
Hiç aldırış bile etmiyordun bana...
Yavaşça,
Aldırmadan...
Umursamadan akıyordun anılarımın üstüne,
Görenlere aldırış etmeden, beni rezil etmek istercesine...
Damla damla,
Acımasızca...
Birbirinize değmeden düşüyordunuz.
Bir de utanmadan yanaklarımı okşuyordun.
Mutluluktan akmadınız hiç gözlerimden.
Mutlu olmam bu kadar mı dokundu kanına?
O giderken elvedayı ben mi düşürdüm dudaklarına?
O giderken bir kez olsun dur demedim.
Gittiği yerde mutlu olur belki diye,
Dudaklarımı kapadım sızlayan yüreğimin üzerine.
Sustum.
Sadece o mutlu olsun diye...
Gözyaşım,
Acımazsızca süzülen tuz tadında damlalarım...
Yeter.
Dolma artık gözlerime.
Dolupta taşma,
Taşıpta akma artık,
Sızlatma yüreğimi yeniden.
Yeter.
Esra Atabay
[email protected]
PASAJ
Sevdiğim bir arkadaşım vardı
Her şeyimi onunla paylaşarak
Onu parasızlıktan çıkarabildim
Ama parasızlığı onun içinden çıkaramadım.
Aynı sevdiğim kadın gibiydi...
Hani vardır ya bazı kadınlar:
Onlar için ne kadar savaşıp mücadele ederseniz edin
Onları mutsuzluktan belki bir nebze çekip çıkarabilirsiniz
Ama mutsuzluğu onların içinden çıkaramazsınız.
Sinmiştir bir kere teninin her zerresine anlayamazsınız.
Murat Kandemir
[email protected]
TEMMUZ
Her şey yolundaymış gibi görünüyordu
Ve herkes görünene aldanmaya hazırdı söze gelince.
Zaman saçlarımızı okşuyordu sadece.
Sevmiyordu aslında bizi
Aynada her yüz yüze geldiğimizde
Sanki aynalar bu gerçeği vurmak için vardı yüzümüze.
Her sabah biraz daha ağarıyordu saçlarımız
Geride bıraktığımız her şeyde.
Akşam'ı
Yağmurlar yağıyordu sanki
Gençliğimizin üstüne.
Aslında uzun bir ölümdü yaşadığımız ömür diye.
Murat Kandemir
[email protected]
BAĞZI ŞEYLER
Düşünsene
Kaç milyon kelime var
Bazen hiçbirinin
Hiçbir işe yaradığı yok
İnsan sevdiğinin içinden sevgiyi kürtajla
aldırabiliyor da
Nefretin kürtajı yok.
Murat Kandemir
[email protected]
KALAN GERİYE
Dost, henüz uyanmamış düşmandır
Ve mutluluk
En güzel köşeleri fahişelerin tuttuğu afili bir
romandır.
Rafında kendimin denk gelmedim hiçbir hikâyeye
Çocukluğumdan bir ben kaldım geriye
Ben de eskidim
Bakmayın böyle büründüğüme ete kemiğe.
Murat Kandemir
[email protected]
AŞK…
Aşk… Neydi sahi aşk? Yıllardır işittiğim üç
harfli bir kelime. Neden şu sıralar daha çok işliyor
içime? Anlamını dahi henüz idrak edememişken
neden yakıyor bu kadar canımı?
İşte böyle sorularla can çekişirken ruhum, yalnız kitaplardan medet umarken biçare, hiç tatmadığım bir duyguya esir oluyorum. Evet, kendimi
aşka dair mana ararken İbrahim’in ateşlerinde
yanarken buluyorum. Gözyaşlarım har oluyor
ateşlere, dilim kırbaç oluyor kalbime.
Aşkı bilmeden aşk ateşinde yanıyor, maşuk
olmadan âşık oluyorum.
Kulaklarımda yalnız altı telli bir tını ve yüreğe
düşen ince bir sızı. Omuzlarımda asırlık bir yük.
Aşıkların sitemi. Maşukların nazı, şahitlerin niyazı
var üzerimde. Ateşlerdeyim hâlâ… Başucumda
kırık bir ayna ve avuçlarımda sayfalarca saatli
bomba…
Avareyim, kulaç atıyorum yalnızlığa. İçimdeki
kara boşluk dile geliyor Yunusça. Alın terim bir
yetim duası olup can buluyor minik avuçlarda.
Kâh bir dilenci oluyorum aşk yolunda maksud,
kâh bir maşuğun mendilindeki motif. Kâh da kana
susamış uslanmaz bir cellât. Haz veriyor sıcacık
kan… Kana kana aşk içiyorum, dudaklarım çatlarcasına yanıyor. Susuyorum, içtikçe daha çok
artıyor susuzluğum. Nabızlarımda aşkın büyülü
tınısı… Ellerimdeki kan kurudukça kabuk bağlıyor
kalbimin odaları. Yorgunum artık, bitap
düşmüşüm, yenilmişim gündüzlere. Zaferlerim
hâlâ gecelerde. Bir sır gibi saklıyor koyu bir çayın
deminde… Aşk kapısında durup soluklanıyorum.
Gözyaşlarımla meydan okuyorum bu kez sağır
sokaklara. Evet yorgunum… Yalnızım. Evet, korkutuyor beni kırıklıklar. O kadar çok mücadelem
var ki bugüne ait. O kadar çok tek başıma savaşım var ki yarınlara dair… Aşk sadece teselli geliyor kulağıma. Sadece bir avuntu, belki bir sığınak. Kendi rüzgârımdan kaçışım. Evet, yorgunum, yalnızım belki bir parça korkutuyor ama
yenilmedim henüz, aşka. Sadece Aşk’a aşık bir
savaşçıyım bu dünyada…
Ülkü Mehtap Zoroğlu
[email protected]
SAKIN UNUTMA
Kapılmamalı insan her rüzgâra
Kaptırmamalı kendini dönüşü olmayanlara,
Zor bunu anlamak, kavramak,
Başarmak
Hızla akıp giden günlere dur deyip,
Neyin nasıl olduğuna bakmak.
Bir bakmışsın artık çok geç,
Olanlar olmuş,
Geri dönüş yok, elde sonuç yok...
Zamanına üzülürsün önce,
Sonra iyi tarafından bakar
“Bana çok şey kattı." dersin.
Daha sonra aklına yıpranmışlık gelir,
Zordur kalpte açılan yaranın kabuk bağlaması,
Yine iyi tarafından bakar
“Biraz zaman, biraz huzur.
Eskisinden daha iyi olurum." dersin.
Sonra bir bakmışsın ki,
Artık birine bir şeyler hissetmek bile istemez olmuşsun.
Bakarsın bakarsın da iyi bir yan bulamazsın.
Sevmedikten, aşık olmadıktan sonra ne farkın kalır
Masadan, tahtadan, makinadan?
En basitinden kalem
Kağıda aşıktır mesela,
Onsuz hiçtir.
Yazarak anlatır bunu,
Her dokunuşunda hisseder kağıdının ruhunu.
Düşünsene yazmayan bir kalem
Ne yapar, nasıl yaşar,
Ne hissedebilir ki bir kağıda
Ona dokunamadıktan sonra.
Bakarsın ve anlarsın
Sen de o kalem gibi olmuşsundur.
Seni sen yapan şeyleri yitirmişsindir,
Bu her zaman böyle olur,
Gidenler çok şey götürür.
Zaman gider, umudun gider, hayalin gider,
Hatta ömründen ömür gider.
Ve sana sadece kabuk bağlamamış o taze yara kalır.
Hadi bak bakalım iyi yanından
Çok şey falan değil,
Hiç bir bok katmadı sana
Eskisinden iyi falan da olamazsın
Dua et de daha kötüsü olma
Ve bir dahakine
Hani olmaz da
Eğer ki olursa
Daha çok seven olma.
Bunu sakın unutma.
Yasin Gel
[email protected]
AŞK
Şimdi seni düşünmek hayatımın en zor sınavı
kendimce...
O ilkbaharı; mavilikle yeşilliğin en güzel tonunun sen olacağını benden başka hiçbir kainat
varlığı bu kadar derinden hissedemezdi. Düşünüyorum. Hayatımda o ilkbahardan beri var olduğunu düşünüyorum. Oysaki yanıldığımın çok sonra
farkına varıyorum yine; çünkü benim hayatımda
nasıl var olduğunu ve ne zamandan beri seni
beklediğimi bilemezsin. Ana rahminden beri bekliyoruzdur belki de birbirimizi. Özlemle beklenen
bu sensizlik, yaşanmayı bekleyen zamanlar olarak çıkıyor karşımıza. Mutluluk da seninle birlikte
geliyor bana. Mutluluğun çok uzak olmadığı zamanları düşünmek, özlenmeyi bekleyen anılar
olarak kalıyor hafızamızda. Özlemeyi bil! Özlemek; elimizde olanın kıymetini o bizimleyken
bilmektir. Geriye kalan zamanlarda ise özlemek;
hiç bu kadar acımasız olmayacak demektir.
Yaşıyorum. Her şeyi sensiz yaşıyorum. İnsanlar aynı; değişmeyen yüzler, değişmeyen siluetler, aynı sahte gülücükler ve yüzlercesinde senin
bakışlarını gördüğüm aynı gözler. Hep aynı günler, aynı tenha sokaklar ve sensiz attığım her adımımı sayan yıpranmış milyonlarca kaldırım taşı.
Hepsi birden aynı ezilmişlikleriyle sesleniyorlar
bana. Tüm şehir bunu fısıldıyor kulağıma: “Her
şey sessizce olsun, diyorlar. Sessizce olsun
ki onu sevmelerinin kalp atışlarını duysun
hücrelerinde.” bütün direnişlere inat ilkbaharın
neşesinden sıyrılıp ses(N)sizleşiyor. Sensiz yaşadığım şeylere bu da ekleniyor sessizlikle birlikte.
Hissediyorum. Kalp atışlarımın seninkisine karışıp, o ilkbahar gününde maviliklere sarıldığını
hissediyorum. Böylelikle sana bir dudak izi kadar
daha yakınlaşıyorum. Seni düşünmek; özlemle
beklediğim şarap kokulu öpüşleri defalarca yaşamak gibi bir şey oluyor şimdi. Düşünüyorum. Tüm
bu tenhalıkların hangi köşesi şahitti küçük mutluluklarımıza?
Satırlar biterken, sonsuzluğa seninle birlikte
binlerce özlem cümlesi bırakıyorum. Şimdi değişmeyen tüm siluetler birden sen oluyor. Yaşamanın bu kadar anlamlı olabildiğini o ilkbahar günü
bahşediyor bana. Oysaki o gün aynı uğursuzluğu
birlikte tatmıştık belki de. Sonsuzluğa bıraktığım
özlem cümlelerimi sana armağan edip, şarap
kokulu öpüşlerin maviliklere karışıp seni bulacağı
uzak diyarların kıyılarına tek satırlık paragraflar
haykırıyorum:
“SENİ SEVİYORUM.”
Meltem Gökce
[email protected]
NEREDE O ESKİ ZAMANLAR?
Sinek vızıltılarından başka hiçbir ses yoktu.
Yastığıma sarmalanmış, yorganımı bacaklarımın arasına almıştım.
Vücudum otuz dokuz derece!
Sıcak…
Tazeydi bütün yaşananlar,
Dumanı tüten sorunlarımla bir başımaydım.
Ev halkı miting alanını doldurabilecek kadar kalabalıkken
Ben, odamın on metre karelik alanında sığıntı ve sağırdım.
Nefes alabileceğim tek penceremden
Halı yıkayan adamın tazyikli su sesi geliyordu.
Oysaki şelale, göz bebeklerimden kendini yeni çekmişti.
Adımlarımı eve attığım anda kaplardı içimi huzursuzluk.
Ayağı yanmış köpekler gibi gezmeyi severdim ben.
Sokaktaydı hayat.
İnsanların bakışlarında,
Duvarların soyulmuş reklam panolarında,
Ve gizlenmiş mahalle aralarında…
Beton yığınlarına sıkışmak
Beni yavaş ama sancılı bir şekilde bitiriyordu.
Ciğerlerim sigaradan çok,
Bu odanın havasında çürüyordu.
Bir yandan düşünüyordum;
“Nerede o eski zamanlar?” diyebileceğim her şey
Aslında bu odada gerçekleşmişti;
İlk aşk mektupları,
En güzel giysiler…
Sağlam kafalar bu odada çekildi.
Yatağın başında asılı olan dünya haritasıyla
Bu odada karşı karşıya geldim.
Ah o Prag…
Hiç çıkmıyor aklımdan.
En mutlu rüyalardan
Umutsuzca bu odada uyandım.
Ve koleksiyonlar…
Eski püskü ne varsa bu odada yıllandı.
Buna şarap şişeleri de dahil.
Çöp ev dedikleri bu olsa gerek.
Bazen yarım kalan bir mum karanlıkta yürümeyi,
Bazense tek ayağı kırık bir sandalye ayakta durabilmeyi öğretti.
Nagehan Kazancıgil
[email protected]
TEKLİNİN GÜNLERİ
Arafat gözünü açtı. Arafat dünyanın şalterlerini bir kere daha kapattı. Kanının bütün hücrelerini
canlandırmasını an be an yaşadı. Dirilişi gördü.
Ölümü gömdü. Garip bir şeyler oldu. Her zaman
istediği bir şeylerden… Uzandığı yerden kaldırıldı. Yüzüne birkaç kere daha su çarpıldı. Duraktaki metal oturaklara oturtuldu. Laleli sonunda öcünü almıştı. Kimse Arafat’ın neden bayıldığını anlayamadı. Yankesiciler hariç kimsenin umurunda
da olmayacaktı. Buraya nasıl geldiğini hatırlayamadı. Anlaşılan hatıraları da bayılmıştı. Bir su
döküp onları da ayılttı. Sonra geleceğini düşündü. Ne yapması gerektiğini şimdiyi bozarak başlayabileceğini fark etti. Belki de zaman tek boyutluydu. İnsan hatıralarıyla geçmişe, hayalleriyle
geleceğe, varlığı ile de şimdiye aittir. Ama o şu
an olduğu yere ait değildi. İnsanların arasından
sıyrılıp yürümeye başladı. Arkasından bakanlara
aldırmadı. Cüzdanı olmadığı için yanına gelmeyeceklerini biliyordu. Bu zamandan bağını koparmadan biraz da geleceğe gitmek istedi. Düşüncelerinin kapısına balyozla daldı.
Ölümün dâhilikten sonraki aşama olduğunu
anlayabilmesi için seneleri sigara gibi içmesi gerekmişti. Her geçen sene ciğerlerini biraz daha
karartmış olmalıydı. Dünya aydınlandıkça kararıyordu. Karardıkça beynindeki sinir hücreleri otobanda karşı yöne geçip kafa kafaya çarpışıyordu.
Cern’deki atom çarpıştırıcısından daha kuvvetli
olan bu çarpışmalardan karşıt düşünceler doğuyor, zihni gitgide büyüyordu. Ona göre Evren;
Tanrı’nın zihniydi. Onun yaşadığına ‘Bing Bang’
kendisinin yaşadığına ise beyin nöronlarının kazası deniliyordu. Onun çarpışmasından elektronlar, nötronlar, protonlar çıkıp atomu ve karşı maddeyi oluşturuyor. Kendisinden çıkanlar ise en fazla karşıt düşünceyi oluşturuyordu. Her ikisinin de
zihin evreni genişlemeye devam ediyordu. Tanrı
olduğunu ilan edebilmesi için Tanrı’dan daha
uzun süre yaşamalıydı. Matematiksel zaman kuramına göre bu olanaksızdı. Ona göre her şey
izafiydi ve zamanda izafi olmalıydı. Uzun süre
yaşamak için izafiyeti kullanmayı akıl etmek zamana hükmetmekti. Geçen her dakikadan, saniyeden ve mikro saliselerden hatta zamanın kendisinden iğrenerek yaşamak, zamanın hızını fazlasıyla yavaşlatıyordu. Fakat nefreti çok daha
artmalıydı. Zaman kendisini elinden almış ve
sağlığına civa dökmüştü. Zaman tarafından tecavüze uğramış, günlerce aç bırakılmıştı. Ama yine
de yeterli nefrete ulaşamıyordu. Zamanı durdurmanın başka yolunu bulmaya çalışırken nefretin
kendisi olmaya karar verdi. Eğer kendisinin zamanına hükmetmekte bu kadar zorlanıyorsa başkalarının zamanına hükmetmeliydi. O gün kararını verdi. Nefreti bile kendisine nefret ettirdi.
Hayatı boyunca ne kadar fazla para kazandıysa o kadar fazla para kaybetti. Her zaman kazanmanın bir yolunu buldu ama kaybetmenin yolunu
bulamadı. Zaten para kaybetmenin bir yolu yoktur. Bu bir dünya kuralıdır. Sadece parayı
kazananlar vardır. Kaybedenler aslında paralarını
kazananlara devretmiştir.
Parayı kazanmanın en kısa yolu
yarışmalardır. Onlarca sponsor sayesinde
paraları şov eşliğinde dağıtmayı seven televizyon
programları kendi başına bir sektördür.
Yarışmaların formatları genellikle basittir. Çünkü
zekâya değil çabaya yöneliklerdir. Önemli olan
yarışanlar değildir, izleyenlerin televizyon
karşısındaki hipnozları ve reklamın bu insanlara
nasıl sindirildiğidir. Kendi yarışma formatını
tasarlamayı düşündü. Sonucunda ne
kazanılacağı bilinmeyen, hatta yarışmayı
kazananın ödülü kaybetme ihtimalinin dahi
olabileceği, mental ve fiziksel gücün matematikle
bir arada kullanılmasını gerekli kılan bir yarışma.
Yarışmayı hazırlarken Leonardo Da Vinci’den
etkilenebilirdi. Yarışmacılar Da Vinci’nin "Vitruvius
Adamı" gibi bir daireye bileklerinden
bağlanacaktı. Oranlarla ilgili gelen sorulara yanıt
verilirken ise daire dönmeye başlayacak,
düşünme yöntemlerini tersine koşturacaktı. Bu
görüntü aklında canlandığında Da Vinci’nin
Vitruvius Adamı’nı çizerken pentagramdan
yararlanmış olabileceğini düşündü. Çizdiği
Vitruvius Adamı’nın orijinal nüshasında
kenarlarında ve bütün sayfalarında oranlarla
alakalı yazılar vardı. Dünya oranla yönetilebilir ve
yok edilebilinirdi. Pentagram da bu yönetimin
başka bir mitolojik unsuruydu ve dört elementin
ruh ile oranlanmasını ifade ediyordu. Vitruvius
adamının uzuvları ateş, su, toprak ve havaya;
başı ise ruha denk geliyordu. Pentagram
yıldızının içine Vitruvius adamı orantılı olarak
yerleştirilebiliyordu. Asıl rivayet ise spiritüalizm ile
alakalıydı. Evrenin kötüye gittiği andan itibaren
Pentagram yıldızı tersine dönmüştü ve bir gün
yeniden iyilik galebe çaldığında ise yıldız tekrar
düz haline dönecekti. Yarışmacılar ise dairenin
attığı her turda iyilik ile kötülük arasında gidip
gelecekti. Cevapların sonunda düz kalabilen ise
kazanacak, belki de dünyanın kaderi göz önüne
alındığında asıl kaybeden olacak ve hiçbir şey
kazanamayacaktı. Kaybedenin kazandığı tek
yarışma olması ile format uygunluğa ulaşmış
oldu.
Ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın hiçbir şey düzüne dönmeyecekti. Hiçbir şey düzenini yitirmeyecekti. Sadece yanından geçtiği Süleymaniye
Camisi gibi camileri artık padişahlar değil kendisini padişah zannedenler kibirlerinden yaptırıp dört
tane de minare koydurtacaklardı. Süleymaniye’yi
sağına aldı. Süleymaniye’yi hep sağına alacaktı.
Çünkü hiçbir zaman oradan geriye dönmeyecekti. Güzergâh her zaman Beyazıt’tan başlar, İstanbul Üniversitesi’nin Hukuk ve Eczacılık fakültesinin arasındaki yoldan devam ederdi. Karşısında
camiyi, sol omzunun hemen yanında ise kuru
fasulyecileri gördüğü zaman istikametinde sapma
olmadığını fark ederdi. Sağına aldığı cami sayesinde sağ omzundaki meleği de memnun ederek
yürürken ikinci kez sağ köşeyi döndüğü vakit
müftülük binasıyla bir kez daha karşılaştı.
Osmanlı zamanında ne fetvalar buradan çıkmıştı.
Müftülükten Eminönü’ne kadar olan bu yokuşun
adına boşuna fetva yokuşu denilmemişti. O zamanlardaki kâtip çelebiler gibi Eminönü’ne oradan da Gülhane içerisinden Topkapı Sarayı’na
koşmayı düşündü. Sonra nedense vazgeçip
fetvayı havan topuyla göndermek istediğini fark
etti. Nereye düştüğünün önemi yok. Nereye dü-
şerse düşsün herkes fetvalara inanır. Fetva fetvadır. Din dindir. Kitabı vardır kimse okumaz, fetvası verilir herkes itimat eder. Kişi istediğini yazar,
kişi hepsine itaat eder. İtaat itlikten gelir. Diğer
adı köpekliktir. Köpekler iki şekilde itaat ettirilir.
Korkutularak ve şartlandırılarak… Bu Pavlov’un
bulduğu büyük yalanlardandır. Bunu bulanlar insanoğlunun ilk hayvanlaştığı zaman olan homo
sapiens dönemlerindeki insanların ta kendileridir.
Bu yüzden dinin özünü yakalayan tasavvuf ehli
insanlar kediyi yüceltmiştir. Çünkü kediler köpeklik yapmaz, itaat etmezler. Çünkü kediler bir mitolojide, bir medeniyette, bir tipolojide başkarakterdir. Karakteri olduğu toprak ise Antik Mısır’dır. Antik Mısır, karakterlerini sonsuzlaştırmanın yolunu
bulan ilk medeniyettir. Mumyalaştırma egoizmin
form kazanmış ilk halidir. Egoizm ise sadece
Ankara’da rastlanılan bir tür ulaşım hastalığıdır.
Arafat, Eminönü’nün kalabalığında kaybolmak
için fazla kaybolmuştu. Hava ılıktı ve mevsimi bilmesine gerek yoktu. Balık ekmek satan tekneler
sadece turistlere ilginç geliyordu. Hâlâ açtı ama
parası olsa teknelere değil yeraltı girişlerinin
köşelerinde kaçak sigara satan çocuklara gider,
Djarum marka vişne aromalı bir sigara alırdı. Galata Köprüsü'nü üstten geçmeyi tercih etti. Galata
bir nevi ikilemin görseli gibiydi. Üstte balık tutup
kimseye karışmayanlar. Altta balık satmak için
insanlara musallat olanlar vardır. Biri balık avlar
öteki insanı. Mühim olan avcı değil avdır ve
Arafat bugün av olmak için fazla zayıftı.
Köprüdeki avcıların dikkatini çekmeden köprüyü geçti. Hiç zor olmadı çünkü ilgi alanlarında
değildi. Karaköy tarafına vardığında alt geçitten
geçmek yerine geçiş önceliğini tramvaya bırakarak yolun karşısındaki iskele tarafına geçti. Bu
sefer yanında Haliç manzaralı Ziraat Bankası'nın
tarihi binası vardı. Bankayı sağına alıp yürüdü.
Dine biraz da para katınca sağındaki melek iyice
mutlu olmuş olmalıydı. Hazır mutlu etmek demişken bir arkadaş daha ziyaret edilerek mutlu edilebilirdi. Hayatındaki iki tek arkadaşından birini
bugün için görebilirdi. Bunun için fazla efor sarf
etmesi gerekmeyecekti. Yürüdüğü yoldan birkaç
ayrım sonra Kabataş’ı işaret eden bir caddeye
girdi. Karşısında doğa sporları malzemeleri satan
dükkânların tabelalarına baktı. Aradığını buldu.
“Tur Outdoor Dağcılık ve Kamp” yazan mağazanın kapısından içeriye girdi.
Kapıdan gelen tıkırtıyı duyan Musa arkasını
döndüğünde Arafat’ı gördü. Mağazasının boş
zamanlarına denk gelmiş olmasından mıdır yoksa fazla heyecanından mıdır kendisinin de
bilemediği bir sebepten bağırarak konuşmaya
başladı.
“Nerelerdeydin sen birader?”
Arafat cevap vermedi. Etrafa bir göz attı. Sıra
sıra dizilmiş olan elli, altmış ve yetmiş litrelik çantalara baktı. Mağaza sağında oldukça uzadı. Duvarlarda bulunan dağcı posterleri ve tırmanış fotoğraflarıyla kendi sıçrayışlarını kıyasladı. Daha
birçok şey yaptı ama cevap vermedi. Konuşmaktan çok yorulmuştu.
“Gel haydi dikilme öyle, otur bakalım.”
Musa’nın çektiği sandalyeye oturmak yerine
Musa’nın kendi döner koltuğuna oturdu ve girdiği
kapıya bakarak konuştu.
“Çok acıktım, yiyecek bir şeyler var mı?”
Eğer dışarıdaki arabaların motor sesleri mağazanın içerisini fabrikaya çevirmeseydi Arafat’ın
midesinden gelen sesler onun konuşmasına gerek bile bıraktırmayabilirdi.
“Bende tam biri gelse de yalnız yemek yemesem diyordum. Gerçi alıştım dağlarda, kırlarda
yalnız olmaya ama insan şehirde arıyor işte birilerini. Dur bakalım ben yandaki büfeden bir şeyler söyleyeyim. Bu arada ne istersin?”
miş. Neyse boş ver onu bir gün buluşuruz hep
birlikte. Nerede kalıyorsun?”
Yine bir cevap duyan olmadı. Duysalardı da
anlamazlardı. Çünkü dili farklıydı. Arafat dünyadaki bütün insanlardan farklı bir dil kullanıyordu.
Birçok konuşan insan vardır. Düşünüp konuşanlar, konuşup düşünenler, konuşurken düşünüp
düşünürken konuşmaya çalışanlar. Ya da hiçbirisini konuşmayan-lar-! Eğer Arafat’ın birden çok
olduğunu kabul etmezsek –lar ekini kaldırmak en
doğrusu olur. Konuşan o değildir. İçinden gelen
içi konuşur. Ya da sadece saçmalar. Başka bir
seçenek olamaz. Olsa da olduramaz, olan yalnızca gerekliliklerdir ve gereklilikler dünyadaki en
gereksiz şeylerdir.
“Sana kalacak bir yer ayarlamak lazım. Bir
süre bende kal istersen, kardeşim Harun’da
yurtdışında hem.”
Bu sefer kapıdan Musa girdi. Ama o girdiğinde
mağaza sağa doğru uzamadı. Sola doğru da…
Mağaza kareydi, gerçek olan da buydu. Gerisi
yanılsamaydı. Yanıldığını kabullenmeyen herkes
için yanılsamak bir gerçektir. Tıpkı karenin her
kenarının birbirine eşit olup farklı yerlere uzaması
gibi!...
“Yemekler birazdan gelir. Kaç aydır yoksun
oğlum, merak ettik seni. Neler yaptın bakalım?”
Son birkaç aydır uyuyordu. Onun öncesinde
de köpek gibi içiyordu. Ara sıra bu yüzden Korsakov Sendromu geçirdiğini biliyordu. Hatırlamıyordu lakin hatırlasa Amnezinin am-nezdinde bir
yerlerine koymuş olacağını gayet iyi biliyordu.
“Çok fazla şey yaptım. Şimdi bunları
anlatacak vakit yok. Öteki nerede?”
Bir şey sormuştu. Bir ara kendisi de şaşırır
gibi oldu. Ama biraz normal davranmalıydı.
Kendisinden gitmek için çok zamanı vardı ama
kısaltmalıydı.
“İşinde gücünde adam… İşleri de baya büyüttü. Artık zor buluruz onu. Zaten kendisinden on
beş yaş büyük nakliyat kraliçesiyle evlendiğinden
beri bizi görmez oldu. Şimdi farklı sektörlere gir-
“Şu an hiçbir yerde. Bir süredir kaldığım bir
yer vardı, ayrıldım.”
“Gerek yok. Bana bir çadır bir de uyku tulumu
ayarlaman yeterli.”
“Uzatma oğlum işte, yabancı mıyız? Ne yapacaksın çadırda. Hem evde kimseler de yok, rahat
edersin, mis…”
“Bakarım başımın çaresine. Sen ayarla yeter.”
“Tamam tamam, benim malzemeleri alırsın
öyleyse.”
Arafat uzun bir aradan sonra doymuştu. Doyan sadece midesiydi. Bir süre onun tarafından
konuşturulmayacaktı. Musa “Quechua” marka
çadırını, uyku tulumunu ve arkadaşının rahatını
düşünerek bir tane de mat getirdi. Arafat ayağa
kalktı. Çadırı, tulumu ve matı aldı. Allah ziyade
etsin ya da kesene bereket diyebilirdi ama
demedi. Hatta öpüşüp sarılmadı bile. Kapıya
yaklaştığı anda vücudunu geriye çevirdi.
“Üç gün sonra uğrarım. Akşam size geçeriz.
Ötekine de haber ver o da gelsin. Görüşürüz…”
Arafat kapıdan çıktı. Önündeki yol sadece bir
yöne akıyordu. Arabaları takip etti. Karaköy’den
Kabataş’a doğru yürüdükçe yürüdü. Meclis-i Mebusan Caddesi'nin kaldırımlarını çiğnedi. Yorulduğunu fark etti ve daha fazla yürümeyi istemedi.
Sağında Fındıklı Parkı'nı gördü. Parkın
ortasındaki kucağında çocuk olan baba heykelini
arkasına alacak şekilde çadırını kurdu. Çadırın
ağzına baba portalı dedi. Böylelikle çadıra her
girdiğinde hiç hatırlamadığı babasının kucağına
oturan çocuk olacaktı. Terlediğini ve koktuğunu
çadırın ağzını kapatınca iyice hissetti. Fermuarı
açtı ve karşısındaki denizi gördü. Geldiğinden
beri ilk defa fark ediyordu. Çadırın içinden batmak üzere olan güneşi seyretmek istedi ama
doğuya baktığı için göremedi. Denize batmayan
güneş hiçbir yere batmamalıydı. Güneş olmaya
karar verdi. Çırılçıplak soyundu ve adımlayarak
denize doğru yürüdü. Yürüyüş yolunun ucunda,
denizin başlangıç noktasında durdu. Herkesin
onu izlediğini fark etmedi. Fark ettikleri şey onun
çıplak olmasıydı. Oysa daha dikkat çeken başka
şeyler de vardı. Arafat’ın vücudunda birçok dövme mevcuttu. Daha doğrusu dövmelerin Arafat’ı
vardı. Göğüs kafesinin üzerinde ikiye bölünmüş
bir elma tüm profilini kaplıyordu. Elmanın çekirdek kısmına denk gelen göğüs tahtasının üzerinde yukarıdan aşağıya doğru alacalı harflerle
“LİLİTH” yazıyordu. Elmanın sapının olduğu yerden ise patlayan bir volkan vardı. Elmanın sağ
kısmında kaburga kemiklerinden birisinin üzerinde ise üstü karalanmış bir yazı vardı. Yazının sadece ortasında “w” harfine benzer bir şey gözüküyordu. Elmanın sol tarafında ise kalbin tam
üzerine gelecek şekilde “ADEM” yazıyordu. Fakat
“a” harfinin üzerinde uzatma işareti yoktu, yani
aslı olan Arapçadaki “el adem” sözcüğüydü.
“Hiçlik.” Arafat hiçliği görmek değil yaşamak istiyordu. Işığı görememek için ışık, hiçliği yaşamak
içinse var olmak gerekir. Ve Arafat var olmaktan
da yorulmuştu. Düşünmeyi bıraktı ve aydınlatmak
üzere denize atladı. Fakat Arafat hiçbir zaman
aydınlatan olamayacak kadar kararmıştı.
Muhammed Eyüp Yavuz
[email protected]
İSTANBUL
Ey İstanbul
Acılar kraliçesi
İstanbul denizinde dert açar
Ne ben mutluyum ne de
Sen üzgünsün
Sevgilimi dertlerinde saklarsın
Durup durup
Hep Kız Kulenle övünürsün
Gizli mabedinde saklı sevdan
Aşklarında hüzün, hıyanet var
Neden bir araya gelemiyor
Aşkların, âşıkların
Hep birbirine hasret iki yakan
Bak Galata Kulesi ağlayıp durur
Hasretle bakarken aşkı Kız Kulesi'ne
Ve sen hâlâ övünürsün
Kızını mavi Marmara’da saklarken
Ayasofya’da yeni güne hazırlanır
Bir telaş sarmış sahillerini
Kum kapıda balık kokusu varken
Haliç'te gemiler dolusu aç yatar
Fatih'in ordusu aşmış denizleri
Ve namın yürümüş senin
Salacak'tan Kız Kulesi'nin sesi gelir
Nazım'ı uğurlayan hıçkırıklarla
Kabataş'tan Galata Kulesi'ne hediyesidir
Gece karanlığında fener alayı
Ve sen inatla aşklara karşı niye direnirsin
Ki sen ey şehr-i İstanbul'sun
İrfan Karabulut
[email protected]
Bu Mevsimde Ölünmez
Bu mevsimde ölmek için evvela yaşamak gerek
Hoyratça içinde yangınların olduğu yüreğin mesela
Ve ille de ölmeyi koymuşsan kafana sarı sıcakta
Aşklarını yaşamalısın önce
Ve öleceksen beraber öl sevdiğinle el ele
Son nefesleri son kez alıp yine son kez vermeli
tebessümle
Ya da hazır değilsen ölmeye bu mevsimde hazırlan
Ölürken arkana bakma kendin ve sevgin için
Hazanı bekle ölmek için ne çıkar ki
Bence bu mevsimde ölünmez
Ama illaki öleceksen uğruna aşkın ve istiyorsan
Son isteklerini gerçekleştir az/alan zamanda
Hazan mevsiminde beraberce uyuyun son/susuzluğa
Yeni bahar gelmiş ve el elesin aşk ile
Ölmek için daha erken sendeki har’da
Bir bir işleri yoluna koymalı evvela
Randevulara gitmeli atlamadan dikkatlice
Tüm hesaplarını kapatmalı sanalın vedalaşarak
E-maillere cevap vermeli süre/siz ve son kez
Hayalleri gerçek kılmalı en kısa vakitte
Mevsim bittiğinde biletini almalı tek yön zamanı
dilenerek
Bekleme yapmaz zaman ertelenemez de
Ölmeye ihtiyaç varsa hiçbir şeye gerek yok
Sadece son ziyaretleri yapmalı son kez
Tadını çıkar şimdi son mevsimin
Çünkü son mevsimi yaşayacaksın ölmek için
Ve senin yerine zaman işler sen acele etmesen de
İşte son şiirlerini yaz sadece zamana
Zamanın dar aralığında yaşayan şiir ol kendince
Ben seni bekleyen şairim edebimce
Yani her mevsimde
Yüreğinde yaşayıp her aşkta ölen hani
Mevsim bitmeden her sabaha mutlu
Yanı başında şiir karalamaların
Solgun gün ışığında saçlarını yıka
Güneş dolaşsın saçlarında parmakların yerine
Bu koca şehirde ufak boşluk yarat sadece
Ve şimdi şeytan doldurmadan bakışlarını
Hazanda ölmeyi bekle ki aşk’ta bitsin
Ve son yaprakta düşünce usulca kilitle yüreğini
Aşkını dudağınla son defa öp yastığına kokunu sürün
Sadece bir kez elveda de
Öyle uzun uzadıya olmasın elinde elvedan
Sessizce uykusuna buruk gülüşünü bırak
Ve en sevdiğin şairin
Son şiirini tutuştur parmaklarına
Kapıyı son kez aç hiçbir öteberi alma yanına
Senin yerine her şeyi aldılar vakit tamam
Ben kim miyim?
Tanırsın yüreğine sor istersen
Her mevsimde seninle ölmeye hevesli
Aşkı tek taraflı ateşte yaşayan
Classic Şair’inim
İrfan Karabulut
[email protected]
NE OLUR
Gelirse senden olur en fazla, o da kayıp değil, adı aşk
Bu fırtınanın kaçış yolu yok, kendine sarılmak başka, ölüm başka.
Gelirse bir kokuyla gelir, o da en fazla yeryüzünü cennet eder,
Burada bir bakış, cennetten bin bahçeye bedel.
Şu gölgeye bak; beden güçlü, silüet hazin
En samimiyetsiz veda busesiyle süslediğin yazım
İşte bir tütün, birazcık paranoyayla cüssem yollara hazır
Biraz içimi özlem alsa, baş ağrılarım tüm hevesimi kazır.
Görürsem bir hayalle gelir, olan en fazla gecelerime olur
Bu serzenişin anlamı yok, gözümü kapasam ne olur, açsam ne olur?
Bu kaçışın anlamı yok, bir şeyler koşsam da bana “dur” diyor.
Şimdi dirensem ne olur, kaçıp gitsem ne olur...
Bir ölüşüm, bin dirilişimden daha umut verici
Ben ne zaman ayağa kalksam bir yanım hiç kendine gelmedi
Bu kargaşayı sen yarattın, hayata döndürmemen hayret verici
Şimdi ciğerlerime yaşama sevinci dolsa ne olur, dolmasa ne olur.
Koparsa kıyamet, bir şehri terkedişten olur en fazla
O halde yolların kana bulanışı kenti şaşırtmaz da
Kaç kaçış hakkım var bilemem, olan en fazla yeteri kadar silinemeyişime olur
Şimdi beni kainata değişsen ne olur, değişmesen ne olur!
Bir vazgeçişten, koca bir dünya başkaldırış yarattın
Hücrelerime değin milyonlarca orduyla gelsen ne çare
Bir hakikat, bir öksürüş, bana geçmişten ne kalsa iyi?
Sineme bir yumruktan koca bir intikam yağsa dahi...
Ellerimde sönen benim mukadderatımın son sahnesi,
Bundan iki anlam çıkar; ya yıpranacağız ya da susalım en iyisi...
Gözyaşlarıma damla damla dediğinden, şimdi okyanustan beter
Utancıma eşlik eden ne sence? Şu iki fincan çay, içtiğimiz.
Gözlerime bir dakika değsen olan zihnime olur,
Yani pencereden benliğimi at, değişen tek şey sahneleniş olur.
Vakit varken çekip kendimi rüzgârından kaçmalıydım
Daha bir düzine tufan vardı, gururumu kalkan yapmasaydım.
Elde olan ne ki? Sabaha sağ salim ulaşmaktan ne çıkar?
Benim bildiğim engebeli tüm yolların ucu sana çıkar
Şu göğsümde patlak veren sızlanışım elbet ki son bulacak
Sahi artık kara toprağa el uzatsan ne olur, uzatmasan ne olur?
Aykut Körmamuoğlu
[email protected]
Bir Şehre Veda Etmek
Bir şehre veda etmeye ihtiyacı varsa yüreğin
geç kalmamalı yollara düşmeye. Şehirler geçmeli, mevsimler akmalı yürekte. Dört mevsimi yaşayan yüreğe en iyi gelecek tesir bir tutam acı ve
bolca gerçektir. Ötesi yok...
Bir otobüs yolculuğu olmalı ya da tren... Gittiğini hissetmeli bedenin, otogarın o garip hüznünü hissetmeli. Yalnız çıkmalı yolculuğa, manzaralar olmalı tek dostu. İlk manzara insanlar ve kalabalık... Son dakikalar beklenmemeli yerini almak
için. On dakika erken oturup izlenmeli vedalar.
İnsanlar, ayrılırken sanki daha bir gerçek. Sahtelikleri akmış, maskelerini bir anlık da olsa çıkartmışlar gibi. Gözlerine bakmalı camdan bir bir,
“Nasıl bir veda bu?” diye. Ki ancak gözlerden anlaşılır ayrılışların anlamı. Sözler durur ya bazen,
tam da o an... Ya buruk bakar ya mutsuz ya bir
mutluluk vardır o bakışta ya da gözler kaçar
gözlerden... Bir şehre veda işte böyle başlar.
Sonrası (daha) kolay. Evler azalır şehre veda
ettikçe, yol çizgileri dikkat çekmeye başlar. Daha
da uzaklaştıkça yol kenarındaki tarlada yetişen
mahsulü tanımaya çalışırsın. Ekinler, ağaçlar,
yalnız, düşünüyor... Çağrışımlar alır götürür. Mutluluk başlar çünkü zihin dinlenmeye başlamıştır.
Sakinlik, sükunet, manzaranın ıssızlığı yüreği
dinlendirir. Bir melodi çalmaya başlar kulağında
ve gelsin yine çağrışımlar... Gözler dolar o boşluğa bakarken. Boşlukta dans eder zihindeki hayaller, sözler... Yaşananlar dokunur, acıtır yüreği.
“Son” der mantık, “Son doluşları gözlerimin!”
Kararlılık yüreğine işler ve hiçbir şey artık eskisi
gibi olmaz. Sanki yol çizgileri atlandıkça ağır gelen her şey kalpten yollara dökülür. Biter...
.....
Bir şehre veda etmek hiç bu kadar iyi gelmemişti yüreğime. Kalbim bunu diliyormuş aylardır
farkında değilmişim. Yol aktıkça anlıyorum, zihnim duruluyor, kabullenmeye başlıyorum.
Bir inanmak varmış, bir de görmek. Ayrımına
varmak çok önemliymiş yolda fark ettim. İnanmak
bazen bir hiç, görmek ise hayatın gerçeğiymiş.
İnanmanın bir HİÇ olabileceğini daha önce hayal
etmediğimden olsa gerek bu gerçeği kabullenmekte zorlanıyorum biraz. Ama açığım tüm doğrulara. Aylardır ihtiyacım olan bir şeylerin olduğunu bilmem, bunu aramam, o yakarışlarım sonuç
bulmuş. Aradığım gerçeklermiş. Acı ama samimi... Çizgiler alıyor hüznümü. Geçmişin masumiyeti akıyor bir makyaj gibi. Geriye kalan gerçek
gözüme çok çirkin görünüyor. Yüreğimin merhamet edemeyeceği kadar çirkin... Kendimi o çirkinliğin içine koyamıyorum. Zihnim “Oradasın!” dedikçe kaçıyor bir yanım “Olmamalı!” der gibi. Yol
akıyor, kalp görüyor. Sanki gerçekler iki tokat çakıyor suratıma. Uyanıyorum. Yüreğim kış oluyor,
çok çetin bir kış... Üşüyorum, hayal kırıklıkları bir
rüzgâr gibi sanki. Titretiyor bedenimi ve yalanlar
midemi bulandırıyor. Üşüdükçe canlanıyorum.
Birkaç damla yaş... Bahar geliyor sanki. Yolculuğum yüreğimin mevsimleri oluyor. Hafifliyor kalbim aradığını buluyor. İyileşiyorum. Ve hayatıma
eklediğim yeni dua: “Allah'ım her daim gerçekleri
göster bana...” oluyor.
Bir şehre veda etmek bana güzel bir ders oluyor. Artık daha anlamlı bakışlar. Gözlem yapmaya bayılan gözlerim alıcılarını daha iyi kullanmaya başlıyor. Anlıyorum ki geride kalan şehir benden eksiliyor ve vedalar beni gerçeğe götürüyor.
Gerçeğe yürüdükçe büyüyorum... Sahtelikler
küçülüyor ben büyüyorum.
“Önce hayaller ölür, sonra insanlar.”
Shakespear
Gamze Öçal
BALIKLAR VE İNSANLAR
-Steınbeck Tadında*NOT: Bu yazı, Yann Tiersen – “Amelie” - Le
Moulin' fon müziği eşliğinde kuvvetli hislerle yazılmıştır. Okuyanın da bu müzik eşliğinde okuması rica olunur.
Balıklar üzerine,
Balıklar ve insanlar...
Yanlış sularda yüzenlere...
Şu an spor salonunda akvaryuma başımı yaslayıp onları izlediğim için yazmıyorum bu yazıyı.
(Yalan söylüyorum, elbet akvaryuma baş yaslamanın bir etkisi oldu.)
Genel bir hayvan sevgisi ve hakları üzerine kurulmuştur bu yazı...
(Bak bu tamamen doğruydu ama. Her neyse.)
Ben,
Bir balık olmak isterdim mesela...
Tatlı su balığı olurdum belki...
Buram buram lepistes olanından.
İhtimaldir ki,
Anarşist bir balık olurdum kanımca...
Anadolu deyimiyle; anarşik...
*****
Etimden yararlanmasını istemezdim insanların.
En azından,
İzinsiz...
Evet belki “aklım” olmazdı ama,
En azından “hakkım” olurdu...
Yaratılış sebebimin de falan canı cehenneme!..
“Ton balığı” başlığı adı altında o iğreti konserve
kutularına hapsolmak istemezdim...
İzinsiz bedenimden yararlanılıp,
Başka bedenlere kas olmak istemezdim...
Saklardım değerlerimi içimde telif hakkımla
beraber izinsiz kullanılmasın diye...
Proteinimi...
Fosforumu...
Neden balık yendiğinde ağır bir koku kalıyor
üzerimizde anladınız mı?
(Tamam tamam biliyorum, diğer et ürünlerini de
yiyoruz ama koku bu denli ağır olmuyor. Zaten,
bu yüzden: “Balıklar ve İnsanlar”)
*****
Balık olmayı gerçekten isterdim ama...
Çünkü,
Kasti yahut 9 (dokuz) kusurlu bir hareket yoktur
ortada daha ziyade...
Bir balık,
Diğer bir balığın arkasından konuşmaz,
*****
Bir balık,
Diğer bir balığa tazminat davası açıp icraya
vermez,
İttifak olup bir diğerinin akvaryumunu kazmaz.
Sınavda diğer balık daha çok net yaptığı için
hırsına mağlup olmaz...
Bir balık diğer bir balığa sırılsıklam aşık olur belki
ama,
En azından ilişkinin ardından solungaçlarına jilet
atıp arabeske bağlamaz.
Suyun içinde gözleri yaşla dolar belki ama,
O da anlaşılamaz...
Çünkü,
Suyun cezasıdır bu!..
*****
*****
Yüzdesel hesaplarda boğulup maneviyatından
gayrı düşmez.
Bir balık, diğer bir balığa çirkin tekliflerde bulunmaz.
Diğer bir balığın hakkını gasp etmez bir balık.
Balık tacirliğine zorlayamaz onu hiçbir balık
evladı...
Vücudundaki solungaçlarını,
Duyu ve tat alma organlarını,
Dudaklarını,
Farinkstelerini,
Burun epitelerini,
Ve o güzel pullarını para karºılığı satmazlar...
Ki zaten satsalar ne çıkar ki,
Parayla pulla ne iºleri olur ki...
Yerim sizi ben be!
Hayır hayır; yerim derken, öyle değil...
*****
Evet,
Belki büyük balık küçük balığı yer ama,
En azından bu bir içgüdünün ve doğal dengenin
emridir.
Bir balık olmayı isterdim gerçekten...
İstanbul trafiğinden,
Yorgunluğundan,
Depreminden uzak,
Suya yakın...
Etimden yararlanmasını istemezdim insanların.
Paylaşmazdım kimselerle.
En azından,
İzinsiz...
Evet belki “aklım” olmazdı ama,
En azından “hakkım” olurdu...
Balıklara, hakka, sevgiye ve ilgiye ilgili olunması
dileğiyle...
Sevgimle...
Onur Fatih Aladağ
RÜZGÂR
Dönüp gitmek, kaybolmak... Bu yerde ölüp
başka bir yerde ellerine doğmak istedim. Çaresizliğime son verip her şeye yeniden başlamak zor
değildi benim için. Hiçbir hayatta mevsim olmadım ben. Sadece gelip geçici bir rüzgâr. Herkese
farklı esintiler getiren. Kimine sert kimine ılık.
Kimi kaderin yakıcı satırlarında serinletti kendini,
kimi hiç tanımadığı acıyı kamçı misali savuruluşumda tanıdı. Sonra sana rastladım, hiçbir şeyde
böyle kalmak istemedim. Seninle usandım esip
geçmekten. Durgun bir denizdin sen. Her halinle
kalıcı. Benimle alay edercesine yalnızlığıma, savrukluğuma inat vefalı munis... Oysa gittiğim her
yeri heyecana bulamayı severdim. Geçtiğim yerlerde kıpırdanırdı mavi yeşil. Bir tek sen sessizlikle karşıladın varlığımı... Önce şaşırdım, ardından
seni hareketlendirmek, fırtınalara gebe bir çılgınlığa sürüklemek istedim. Sertçe daldım içine, içinde barındırdığın hayatlara aldırmadan. Dalgalanışınla sarsıldılar. Korktular, alışkın oldukları sakinliğinin dışına akışın güvenlerini zedeledi. Ve ilk
defa kıyıya vurdu hayatların. Bense gururlandım.
Sen bir ölü bense sana hayat veren İsa'ydım. Ya-
şayacaktın, hem de benim istediğim gibi. Bir şairin kaleminden dökülen isyankâr mısralara dönüşecektin. İstediğim buydu. Muvaffakiyete erince
seni terk edip; tatlı sert görevime devam edecektim. Ama sen çok inatçıydın. Kabına çekilip sazlıklara, çiçeklere, fundalıklara bıraktın kıyılarını.
Çok kızdım. Kabından taşırmak için seni esip
gürledim. Sen bile korktun fırtınamda tanıdık
dostlarının mırıldandığı müzikten. Aldırmadım
kıyılarına, üzerindeki sandallara, bir çift sarhoş
sevgiliye... Kara bir bulutta peyda olan ışığa gark
ettim seni. Aydınlanışın dahi ürküttü doğanı. Kazandığımı sandım fakat yanıldım. Gece ilerleyip
gücüm tükenince ay usulca üzerine düştü. Bir
ninni fısıldadı kulağına ve sen tutulduğum renk,
tekrar dost oldun sazlıkların titreşen musikisine.
Yapamayacağımı anlayınca ehlileşen ben oldum.
Sabahı yağmurla bekledim, kendi gözyaşlarımla
ıslandım ve karışsın diye yaşlarım rengine içine
bıraktım. Sana zarar vermek için başlattığım
oyunda yaralanan ben oldum. Senden uzaklaşacak gücü dahi bulamadım. Tepelerinin ardına
sığındım. Yıllardır beni coşturan boşluk içime
battı. Ben zamanın satır aralarında dolaşan, her
iklimde hayat bulan, her mevsimin kucakladığı,
binlerce güzelin tenine tanıdık, onlarca şairin kulağındaki uğultu, özgürlüğün bedeni sana esir oldum. Tutuklandım. Kelepçelerimden sıyrılıp kurtulamadım. Ruhumdaki deliliğe tutunup aştım tepelerini. Kızgın güneşin buyruğundaki çöllere
vurdum kendimi, yanmak fayda etmedi. Yükseklere tırmandım, donmak fayda etmedi. Bir güzelin
saçlarına dolandım, sabrım vefa etmedi; yüzümü
sürmek için toprağına, sana geri döndüm. Gidişim aslında için için dönüşüme gebeydi. Ne yazık
ki dönüşümde yarama merhem olmadı. Birkaç
saat gezindim kıyılarında, öylesine uysaldım ki
bir çift böceğin yuva diye altına sığındığı kuru
yaprağı dahi yerinden oynatmadım. Sen yine sakin, onca hayatı içinde barındırmaya alışkın tavrınla bana yer gösterdin. Oysaki hatıraların izi silinmemişti. Bunu pürüzsüz tenindeki titremeden
anlayabiliyordum. Kal demen hakikatte ılık tabiatının alışkanlıklarından biriydi. Şeffaf vücudumda-
ki yaraları görsen belki daha içten bir ısrar yükselirdi dudaklarından. Ne yararı vardı ki şimdi kalmam. Yalnız son bir dokunuş arzusu getirdi beni
buralara. Benimle birlikte vursun diye dalgaların
kıyıya, estim. Yalayıp geçince toprağı rengin; ayrılığı heceledi kaderim. Yıldızların ışığı bile söndü, ay yalnız sana teselli. Burada durmuş varlığıma sığmayan bu duyguyla taşarken benliğimden,
devam edemeyeceğimi anladım. Artık asi, özgür
rüzgâr kendini teslim etmişti. Taşıdığım ağır yükle
yola devam etmem imkânsızdı. Bu yüzden dönüp
manzarana aşina o toprağa serptim tohumlarımı.
Şimdi ne emrine amade olacak kadar yakın ne
de esaretimden kurtulabilecek kadar uzağım sana. Vücudumun başkalaştığı bu boşlukta her geçen gün biraz daha katılaşıyorum. Yani anlayacağın görünür oldu yaralarım. Bir an öncesinde kaldı kıvraklığım. Katılığımsa geleceğe mahkûm.
Şimdiki zamanda kıvranışım o gecenin hatırasında, yağmur perdesinin arkasında kaldı.
Hülya Şit
ÇOCUK TİYATROSUNU ÖNEMSETMEK
Türkiye'de "Çocuk Tiyatrosu Felsefesi" konusunda eksikliklerimiz oldukça düşündürücüdür.
Bu konuda dünyada akademik ve pratik çalışmalarla ilgili yüzlerce bilimsel çalışma vardır. Sitem
etmeden önce duygularınızın yanında bilimselliği
de dikkate alınız. Kimseyi eleştirmek değil amacım ama bir sanatçı dayanışması içinde olabileceğimizi bekliyorum. Ama travmatik derecelendirme ile adeta suçlarcasına olan eleştirel yaklaşımlara cevaplarımı daha bilimsellik sferasında vermeyi tercih ederim.
“Reji”, “oyunculuk” ve “dramaturji” eğitimim
yanında “pedagojik formasyon”a sahip olmam ve
yıllardır çocuklarla çalışmam yaş gruplarına göre
metinleri yazma, yazdırma ve sahnelememi destekledi. Çocuk tiyatrosu yazımında ve sahnelenmesinde yeni bir model oluşturulurken, bu alanda
çalışacak herkesin pedagojik formasyona sahip
olması gerekliliğine dikkat çekmek istiyorum. Yine bu alanda çalışacak herkesin gönüllü olması,
çocuklarla çalışmak istemesi gerekir. Oyuncuların
yaratıcı drama çalışmalarına katılarak çocuklarla
çalışmaları, onları daha aktif hale getirecektir.
Böyle bir modelin gerekliliğinin yaşama geçirilmesi aşamasında; yönetmen ile birlikte tiyatro
sanatını da iyi bilen çocuk gelişim uzmanı, psikolojik danışman ve pedagog dramaturgun da prova sürecine katılarak disiplinler arası çalışma
aşamasını daha dolgun yapmak için metnin kağıt
üzerinden sahneye taşınması esnasında gerekebilecek değişimleri oyuncular ile birlikte gerçekleştirileceklerdir.
Çocuk oyunlarını sahnelemede öncelikle tercih ettiğim ve önem verdiğim “Dede Korkut Hikayeleri” tarzında kendi tarihimiz içindeki epik konular olan nazım-koşuk, "halk türküsü, mani, şiir,
destan" tarzında epik yazılmış eserlerle, çocuklar
geçmişe yaptıkları yolculukta o güne kadar görmedikleri ya da günlük hayatlarında kullanmadıkları birçok aksesuarla karşılaşacaklardır. Örneğin;
kopuz, ok yay, su kabakları, tahta oyuncaklar vb.
gibi aksesuarların renkliliği çocukların ilgisini çekecektir. Bu ilginin meraka dönüşmesinde oyunun başlangıcında yarı yarıya boş sahnede önce
çocukların aracılığıyla çadır kurulur. Aksesuarlar,
çocukların yardımıyla yerlerine yerleştirilir. Ayrıca
oyuncunun rolden role geçişi, oyun için de oyunu
çocuğun kavrayabilmesi için de tıpkı oyuncunun
role bürünmesi gibi aksesuarlar da işlevsel olmalıdır. Anlatılmak istenene dikkat çekmek ve merak
uyandırmak için aksesuarlardan yararlanılır. Dönemi vurgulamak adına bir fon yaratılması, çocuğun zihnini pasifleştirir. Özellikle görüntü olan,
kullanılmayan aksesuarla donatılmış bir sahne
çocuk için çekiciliğini hızla yitirecektir.
Çocukların yaratıcılığını geliştirme konusunda
aynı yaş çocukların birlikteliğinin daha faydalı olduğu konusundaki pedagojik ve psikolojik esaslar
çocukları belirli bir sanatsal oluşum içinde olmada “aynı yaş ve aynı sınıf” ortamının getirdiği
şartların sağlanmasını gerektiriyor. Aksi takdirde
farklı yaşlarla yapılacak çalışmalar travmatik sorun olarak gördüğümüz noktaya gelebilir. Bu konuda pedagojik ve psikolojik eğitimler alınması
daha yerinde olduğu için sadece oyunculuk eğitimi almış olmak çocuklarla tiyatro çalışması yapmaya yeterli olmadığı, dünya sistemliliğinde kabul görmüştür. Dünya ve Rus sistemliliğinde çocuklarla sürekli olarak resim, müzik, heykel, folklor, tiyatro, spor etkinlikleri yapmak ve öğretmek
isteyenler mutlaka alan mezunu olmaktan başka
bildiğini ve yeteneğini daha iyi sunabilmek ve öğretebilmek için “pedagojik formasyonu” master yüksek lisans seviyesinde Pedagoji Üniversitesinden alma mecburiyetleri vardır.
Çocuklar için, çocuklara rağmen çocuk tiyatrosu yaptığını zannedenlere karşı uyarmak için..
“Doğru Çocuk Tiyatrosu Poetikası” üzerine felsefi, pratik ve teori çalışmalarımıza dikkatleri
çekmeye çalışıyoruz. Amacımız çocuklara kendi
yaşına uygunluluk esasında tiyatro yapmak. Siz
yoksanız biz bir eksiğiz ! “Rasim Aşın OYUN
Çocuk Tiyatrosu" ilkokullarda, her seans da
sadece bir sınıfa ve bir sınıf mevcudiyeti kadar
çocukla beraber çocuk tiyatrosu oyunları
sahneler. Animasyon yapmaz. Biz, bilimsel,
pedagojik, sanatsal etkinlikler içinde disiplinler
arası yöntemle yaratıcı drama temelli tematik
çocuk tiyatrosu yapıyoruz.
Peki, Türkiye’de kimler “çocuk tiyatrosu” ve
“sanat eğitimi” veriyor ?!
Pedagog Rejisör Dr. Rasim Aşın \ Çocuk
Tiyatrosu Araştırmaları Koordinatörü OYUN
Çocuk Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni
[email protected]
0551 407 15 25
“SEVMEK ZAMANI’’
Bir Metin Erksan Şaheseri…
Büyükada’nın yağmurları altında siyah beyaz
İstanbul fotoğraflarıyla ve an be an klasik Türk
müziği ezgileriyle harmanlanmış bir başyapıt.
1965 yapımı bir Türk filmi. Ne gariptir ki böylesine bir başyapıt konusu ve konuyu ele alma biçimiyle dönemin alışılagelmiş sinema anlayışının
dışına çıktığı gerekçesiyle dağıtımcı bulamamış
ve gösterime girememiştir. Fakat aynı dönemde
Avrupa sinemasında paralel ve yenilikçi sinema
dili nedeniyle seyretme imkânı bulanlar tarafından çok beğenilmiştir. Günümüzde ise efsaneleşmiş, aşk filmleri üzerine örnek gösterilen bir Yeşilçam klasiği haline gelmiştir. Zamanla kült film
statüsü kazanmıştır.
84 dakikalık bu son derece dokunaklı ve hüzünlü film aynı zamanda seyirciyi derin duygularla dolu bir yolculuğa çıkartıyor. Başrolde Müşfik
Kenter, usta oyunculuğuyla adeta seyirciye film
olduğunu unutturarak gerçek bir olayı izliyormuş
hissi uyandırıyor. Yaratıcı konusuyla ve filmdeki
psikolojik çözümlemelerle bir emsali daha çekilmesi mümkün olmayan Metin Erksan imzalı, döneminin hatta Türk sinemasının önemli birkaç
eserinden biridir. Filmde işlenen surete aşık olma
teması Fars edebiyatında da sıklıkla görülür. Hikaye Yeşilçam filmlerinin temelindeki sınıf çatışması temasının da bir çeşitlemesidir ama bu
filmde insanı farklılığıyla şaşırtan, merak uyandıran, nesiller boyunca efsaneleşmesine neden
olan ayrı bir teması daha vardır. Çok fazla diyaloğa yer verilmeyen filmde daha çok görüntünün
katacağı anlamlar üzerinde yoğunlaşılmıştır.
Filmdeki ada ve göl manzaraları da insanı alıp
götürür.
Teması surete aşık olmak olan filmde aşkın
saflığı ve karşılık beklemeyen sevgi gösterilmektedir. Büyükada'da ustasıyla birlikte boyacılık işi
yapan Halil (Müşfik Kenter), bir gün boyamaya
girdiği köşklerden birinde bir kadın resmi görür ve
resme aşık olur. Halil bir yıl boyunca her gün gizlice köşke gelir ve saatlerce resmi seyreder. Bir
gün resmin sahibi Meral (Sema Özcan) ansızın
çıkagelir…
Sevgiliye kavuşmak isteyen, onda yok olmak,
tek bir aşkı iki ayrı kalpte yaşamak isteyen ama
bunları isterken hayal kırıklığına uğramaktan korkan Halil’in mücadelesi. Bu mücadelede çektiği
acıyı, ‘surete olan aşkını’ suretten özneye giden
yolda kendini adamasıyla sonlanan tutkulu bir
aşk öyküsü şiirsel anlatı diliyle anlatılmıştır. Sessiz ve sisli Büyükada günlerinde yaşanan, fondaki müzik eşliğinde sahile vuran dalgaların ve sonbahar esintilerinin arasındaki siyah beyaz aşk
filmi…
- Hayır hayır. İstemiyorum seni. Benim dünyama girmeye kalkma. Merhametsizce yıkarsın
onu. Resmin benim kendimden bir parça. Bırak
ben onu seveyim. Sen sevmek isteme beni, senin ellerini tutmak istemiyorum. Sonra çekersin o
ellerini benden. Ben resmine aşığım, ölünceye
kadar da onu seveceğim.
Dingin, huzurlu ve hüzünlü bir aşk hikayesi.
Aşk ile fani dünyadan sonsuzluğa ulaşmanın
filmi…
Melis Genç
[email protected]
BULUTSUZLUK ÖZLEMİ
80 sonrasında suskunluğa boğulan gençlerin
tekrar nefes almasına ilham olmuş, dünya meşelelerine sessiz kalmayıp, yanlışları ve hataları
eleştiren tecrübeli rock grubu... Bu sayımızda
ülkemizin en köklü rock gruplarından biri olan
Bulutsuzluk Özlemi’ni tanıtmaya çalışacağım.
Keyifli okumalar.
Bulutsuzluk Özlemi’nin Türk Rock dünyasındaki yolculuğu 1984 yılında başladı. Ülkemizde
ilk Türkçe sözlü alternatif rock yapan grubu olması sebebiyle büyük öneme sahiptir. Grup, genel
olarak şarkılarında politik, sosyolojik, ekonomik
ve psikolojik konuları işlemektedir. Bu nedenle
dinleyen herkes kendinden bir şey bulabildi.
Grup 1984 yılında kurulduktan sonra 1986
yılında kendi adını taşıyan ilk albümleri olan
“Bulutsuzluk Özlemi”ni piyasaya sürdü. Albümdeki tüm şarkıların söz ve müziği Nejat Yavaşoğulları’na aittir. Albümde Nejat Yavaşoğulları
gitar/vokalliği üstlenirken, Sina Koloğlu grand
piyanoda, Kanöz Ozan bass/ara vokalde yer
almaktaydı. Bunun yanı sıra misafir sanatçılarda
bulunmaktaydı. Buğra Uğur klavye/ synthisizer*,
Halis Bütünley davulda, Yılmaz Beyaz alto saksafonda, Derya Yener ise gitarda yer almaktaydı.
“Evinde Gitarın Var Mı”, “Yalnız Kalma”, “Kütürdet
Beni Rutubet”, “Ekmek Aslanın Ağzında” albümde yer alan başlıca şarkılardandır.
1990 yılında ikinci stüdyo çalışmaları olan
“Uçtu Uçtu” yayınlandı. Bu albümde grubun kadrosuna Akın Eldes (gitar), Filip Sümbülkaya (davul) ve Richard Hamer (alto saksafon) katıldı. Zamanın koşulları düşünülecek olursa, Türkiye’de
yapılmış en iyi Türkçe sözlü albümdür. Günümüzde bile hâlâ dillerde marş gibi dolaşan “Sözlerimi
Geri Alamam”, “Şili’ye Özgürlük”, “Tepedeki Çimenlik”, “Acil Demokrasi”, “Evet Evet” gibi efsanevi parçalar bu albümden çıkmıştır.
Daha sonra;
1992 yılında üçüncü stüdyo albümleri
“Güneşimden Kaç”,
1998 yılında dönemin protest konularını ele alan
“Yol”,
* Grubun adı, Mümtaz Soysal’ın gazetedeki
makalesinin başlığından alınmıştır.
2001 yılında beşinci stüdyo albümleri “Numara”,
* Kurucu üyeler olan Nejat Yavaşoğulları ve
Sina Koloğlu grubun değişmeyen isimleridir.
2005 yılında Single CD formatında
“Felluce/Bağdat”,
2009 yılında son albümleri “Zamska”
yayınlanmıştır.
Ayrıca canlı konser albümleri;
Yaşamaya Mecbursun (1996)
Bulutsuzluk Senfoni (2004)
Bulutsuzluk 20 Yaşında (2007)
Bulutsuzluk 20 Yaşında (2007 - DVD Versiyon)
(2007)
Bulutsuzluk Senfoni (2004 - DVD Versiyon)
(2008) yayınlanmıştır.
Grubun tarihi boyunca birçok gitarist, basçı ve
davulcu değişikliği yaşandı. Her ayrılık dinleyenleri üzdü. Ancak onlar sayesinde şarkıları dinlerken müthiş hisler yaşadık. Demirhan Baylan,
Akın Eldes, Serdar Öztop, Süleyman Bağcıoğlu,
Utku Ünal, Burak Güven, Filip Sümbülkaya,
Richard Hamer, Berke Özgümüş, Murat Tükenmez, Onur Sarıkaya, Cihangir Bıyıkoğlu gibi büyük ustalar geldi geçti Bulutsuzluk Özlemi’nden.
Şu an grubun ana kadrosunda Nejat Yavaşoğulları (gitar, vokal), Sina Koloğlu (piyano), Sunay
Özgür (basgitar), Deniz Demiröz (gitar), Gencay
Kıymaz (davul) bulunmaktadır.
Bu usta insanlar, akıntıya karşı kürek çekerek
ve birçok zorlukla başa çıkarak buralara geldiler.
Sırf bunun için bile büyük saygı hak ediyorlar.
Alternatif Rock kategorisinde önemli işlere imza
atan grup çalışmalarına devam etmekte.
*Synthesizer farklı türde bir müzik yaratmak
ve elektriksel sinyaller üretmek için kullanılan bir
müzik aletidir. Synthesizer, amfilerden ses çıkarmak için elektriksel sinyalleri amfilere gönderir.
Genellikle piyano benzeri klavye aracılığı ile
kontrol edilir.
-Red Special-
* Irak Savaşı sırasında Nejat
Yavaşoğulları'nın gitarının üzerindeki "Savaşa
Hayır" yazısı Powertürk TV kanalı tarafından
silikleştirilmiştir. Daha sonra yayından da
kaldırılan klip, gelen tepkiler üzerine sansürsüz
olarak tekrar yayınlanmıştır.
* Sina Koloğlu aynı zamanda televizyon
eleştirmenidir.
Özge ÖZGÜNER
[email protected]
twitter.com/kultur_cikmazi / www.kulturcikmazi.com / facebook.com/kulturcikmazi
Download

Hayri Turgut Uyar