1
KADIN EDEBİYATINDA OTOBİYOGRAFİNİN ANLAMI
ÜZERİNE KURAMSAL BİR İNCELEME
Doç. Dr. Sabri EYİGÜN
Dicle Üniversitesi
Alman Dili Eğitimi
Özet:
20.yüzyılın başından beri Kadın edebiyatı içinde otobiyografik temellere dayalı yapıtların varlığını artarak duyumsatması feminist eleştirmenleri, kadın yazarların otobiyografik eserlerini türün özellikleri
açısından yeniden incelemeye, sorgulamaya ve erkek yazarların otobiyografileri ile karşılaştırmaya götürmüştür. Edebiyatı eleştirmenlerinin büyük bölümü, kadın yazarların otobiyografilerinin farklı olduğunu kabul etmekle beraber bu farklılığın boyutu, nedeni, eserlerin
sanatsal kaliteleri ve kadın hareketi ile olan ilişkileri konusunda farklı
görüşler öne sürmüşlerdir.
Bildirinin amacı, kadın otobiyografilerinin farklılığını feminist edebiyat eleştiri ve edebiyat sosyolojisi kuramları ışığında, kadın yazarların eserlerinden örneklerle incelemektir.
Anahtar Sözcükler: Otobiyografi, Kadın Edebiyatı, Kadın Yazarların
Otobiyografileri, Feminist Eleştiri.
Giriş:
Bir edebiyat türü olan otobiyografi, en genel tanımıyla “bir yazarın
kendisini ve kişisel deneyimlerini anlattığı bir biçimdir” (Pascal 1960:
13). Bu tanım içine ünlü yazarların özyaşam öyküleri girdiği gibi,
başarılı bir kişinin yaşam öyküsünü çocukluğundan başlayarak anlatan eserler de girmektedir. Gerçeğe dayanan bu otobiyografi türünün
yanında, tür olarak otobiyografi olmayıp, genç bir yazarın sanatsal
gelişimini veya yaşam öyküsünü kurmaca bir otobiyografi biçiminde
anlatarak iki türü birleştiren ve bundan dolayı otobiyografik özellikler taşıyan romanlar da bu grup içinde değerlendirilmektedir.
Philippe Lejeune, otobiyografiye tüm bu türleri de kapsayacak şöyle
bir tanım getirir: Otobiyografi, "kendi var oluşunu ele alan gerçek bir
kişi tarafından, kendi bireysel yaşamına, özellikle kişiliğinin gelişmesine odaklanarak, şimdiden geriye doğru üretilen düzyazı anlatı-
2
dır"(Lejeune1989:217). Bu biçimde tanımladığımız otobiyografinin en
karakteristik özelliği anlatıcı- yazar ve kahramanın, anlatan ben‟le,
anlatılan ben‟in özdeşliliğidir.
Otobiyografi yazmak, bir yazar için kendini tanımanın, tanıtmanın,
oluşum sürecini anlatmanın, “kendini savunmanın” (Holdenried
1997: 32) ve yaşadığı zamanı değerlendirmenin en önemli bir aracı
olduğu gibi kurmacadan çok gerçekliğe dayandığından yazarı tanımak isteyen edebiyat eleştirmenler için de “en cazip bir araştırma
konusudur”(Bajaruninené 2007: 172). Özellikle 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren diğer dönemlere oranla daha çok otobiyografinin
yazılması eleştirmenleri bu türle daha çok ilgilenmeye, otobiyografileri çeşitli bakış açılarıyla incelemeye ve edebiyata olan katkılarını
tartışmaya götürmüştür. Edebiyat bilimcisi Günter Nigg‟inde vurguladığı gibi, “Özellikle son yıllarda otobiyografiye olan bilimsel ilgi
ülkelerin tüm filoloji dallarında birden bire artış göstermiş ve göstermeye de devam ediyor”(Niggl 1989: 1)
Bu çerçevede edebiyat eleştirmenlerinin ilgilendiği ana konulardan
birini de kadınların yazdığı otobiyografiler oluşturur. Bu ilginin bir
nedeni feminist edebiyat eleştirisinin bu yöndeki çabaları ise, diğer
nedeni kadın yazarların kaleme aldığı otobiyografilerin sayıca çoğalmasıdır. Çünkü feminist hareketle beraber, özellikle 70‟lı yıllarda
Avrupa edebiyatlarında görülen bireyciliğe, “ruh dünyasının ayrıntılarına” (Aytaç 1983:508) ve gönül zenginliğine olan ilgiye paralel olarak kadın bakış açısıyla yazılan otobiyografiler ve otobiyografik temellere dayalı yapıtların sayısı artmıştı. Öyle ki, bu durum otobiyografinin nerdeyse kadına özgü bir tür gibi algılanmasına bile neden
olmuştur. Anna Kuhn Biyografinin Başarısızlığı ve Kadın Yazarlığının
Zaferi adlı makalesinde bunu şöyle dile getirir:
“Yirminci yüzyılda, öznel bir anlatı olan otobiyografi, kadınlara
ait bir türe dönüşürken, nesnel olduğu kabul edilen biyografi, kamusal alana, yani erkeklere ait bir tür haline gelmiştir. Erkekler tarafından ve onlar hakkında yazılan biyografilerin çokluğuna karşın, kadınların otobiyografik anlatılarının sayısında da büyük bir
artış görülmektedir. (13). “(Kuhn 1990.Alıntı Başlı 2005: 96)
Otobiyografi türünün tanımlanmasıyla ilgili bazı sorunlara rağmen,
edebiyat tarihi içinde bu türün öncüsü olan temel otobiyografiler,
örneğin Russeau‟nun „İtiraflarım‟, Goethe‟nin „Şiir ve Hakikat „ adlı
3
eserleri ölçü alınarak şöyle bir çerçeve çizilmektedir: Otobiyografik
anlatılar, gerçekliğe dayanmakta, bireyin geçmişini, gelişimini, bireysel yaşamıyla kişiliğini temsil etmekte, acılarını olduğu gibi başarılarını da anlatmaktadır. Ancak kadın bakış açısıyla yazılan otobiyografilerin türün yukarıda anlatılan temel özelliklerine uyup uymadığı,
içerdiği motiflerin farklı olup olmadığı, başta feminist eleştirmenler
olmak üzere, edebiyat bilimcileri tarafından hâlâ tartışılan bir konu
olmaya devam etmektedir.
Burada tartışılan daha çok kadınların yazdığı otobiyografilerin hangi
ölçüde erkeklerin otobiyografilerinden farklı olduğudur, yoksa genel
anlamda farklı olduğu herkesin kabulüdür. Örneğin, Berna Moran‟a
göre, “tarih içinde kadınlar aynı türden baskılara maruz kalmışlardır. Bu durumda kadın yazarların dünyayı ve yaşamı, erkeklerden
farklı şekilde algılamaları doğaldır. (…) (Kadınların otobiyografilerinde s.e) dile getirdikleri yaşantılar, sergiledikleri davranış ve savundukları değerler arasında bir birlik, en azından bir benzerlik vardır.” (Moran 1991: 234) Kadın bakış açısıyla yazılan otobiyografiler
dil, biçim açısından da farklılıklar gösterdiği gibi yazılış amaçları
noktasında da farklıdırlar. Çünkü erkeklerin ve kadınların dili farklı
biçimde kullandıkları, “farklı söz dağarcığına sahip oldukları ve söz
dağarcığını farklı türlerden cümlelerde kullandıkları feminist edebiyat eleştirisinin temel varsayımlarıdır.”(Hamm 2002: 22) Yazar Buket
Uzuner otobiyografik eseri olan „Gümüş Yaz‟ üzerine konuşurken,
konuyu dil-düşünce ve kurgu ilişkisi içinde açıklar. Uzuner, kadın
yazarın dilinin erkek yazarın dilinden kesinlikle farklı olduğunu vurguladıktan sonra şunları dile getirir:
“Hemen her kültürde farklı biçimde de olsa kendini gösteren kutsal kadın-anne ile seksi kadın-fahişe imgeleri arasına sıkışan kadının yazar olarak otobiyografisi de bir erkek yazardan farklı olacaktır” (Uzuner 2003: http://213.243.28.21/ek_haber. php? ek =
ktp&haberno=1673)
Renate Möhrmann da kadınların otobiyografik yazılarının erkeklerinkinden farklı olduğunu, dolayısıyla farklı bir gözle değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan feminist edebiyat eleştirmenlerindendir.
Möhrmann bu konudaki düşüncelerini öncelikle biyolojik cinsiyet
farklarına dayandırır. Ona göre başta, Kadın Ben‟inin aniden ve dışa
dönmesi erkek yazarların eserlerindeki Ben-merkezciliği ile aynı de-
4
ğerde değildir, çünkü edebiyat tarihinde hiçbir zaman erkek ve kadın
Ben‟i birbirine uygun değerler olmamışlardır.”(Möhrmann 1981: 340)
Möhrmann ayrıca, feminist hareket ve onun ideolojisinin de kadın
otobiyografilerinin biçimlenmesinde etkili olduğu görüşünü dile getirmektedir. Ona göre, ”zorla kabul ettirilen roller, kadın benliğinin
gelişimi ve kendi deneyimleriyle kadın kimliğinin biçimlenmesi yeni
kadın hareketinin ana konularıdır.(…) Tüm bunlar ifadesini kadın
edebiyatında buldu ve kadın yazarların otobiyografik eserlerini, erkek yazarların otobiyografilerinden başka bir biçimde görmeyi gerekli kıldı.”(Möhrmann 1981.341) Oysaki çağdaş Alman yazarlarından
Nobel Edebiyat ödüllü yazar Günter Grass, Soğanı Soyarken adlı otobiyografisinde dönemini eleştirir, kendisine ve edebiyata olan inancını vurgular. Erkeklerin yazdığı otobiyografilerin öncülerinden kabul
edilen Goethe ise, Şiir ve Hakikat adlı otobiyografisinde amacını şöyle
anlatır:
“Bir insanın zamanın şartları içinde nasıl oluştuğunu, olayların
onu ne dereceye kadar destekleyip ne dereceye kadar engelleyebileceğini ve onun bütün bunlardan nasıl bir dünya ve hayat görüşü
kazandığını ve bu insan eğer bir sanatkâr, bir şair, bir yazarsa bunları nasıl yansıttığını göstermek” şeklinde açıklar. (Gotehe. Alıntı
Aytaç 1983:166)
Yukarıda anlatılan farklılıkları dikkate alan feminist eleştirmenler,
kadın otobiyografilerinin bilinen otobiyografi türünün özelliklerine
uymadıkları görüşünü dile getirmektedirler. Oysaki otobiyografi
konusundaki yaygın yaklaşım, onlara göre, kadınların yazdığı otobiyografileri de erkek yazarların otobiyografilerinden yola çıkarak tanımlamakta, hatta biçim ve içerik açısından bu anlatıları norm olarak
kabul etmektedir. Bu ise, kadın otobiyografilerinin karakteristik özelliklerini göstermekten uzaktır.
Feminist eleştiri, öncelikle otobiyografinin kadın yazarın kendi kişiliğini temsil eden bir anlatı türü olduğu ve bireyselliğe dayandığı yolundaki varsayımı sorgular. “Feminist yaklaşıma göre otobiyografi, kişisel yaşamların bireysellik çerçevesinde anlatıya dönüştürülmesinden çok, toplumsal bir kategori olarak kadınların toplumsal cinsiyet kimlikleri ile yakından
ilişkilidir.” (Başlı 2005:92) Çünkü feminist hareketin etkisiyle kaleme
sarılan kadınlar, aslında kendilerini değil de tüm kadınları anlatmak
istediler. Bazı kadın yazarlar bu sergilemekle kalmadı, eserlerinde
5
açıkça dile getirdiler. Örneğin Adelheid Popp, Die Jugendgeschichte
einer Arbeiterin (1909) adlı otobiyografisinin girişinde yaşam öyküsünün, bireysel yaşamı anlatan bir belge olarak değil, kendi hemcinslerinin bir kaderi olarak algılanmasını özellikle ister. (Bkz. Popp 1909:
20) Popp şöyle der: “ben Gençlik Öyküsü adlı otobiyografimi, bireysel
olana önem verdiğim için yazmadım, aksine ben kendi yaşamımda
binlerce kadının kızın kaderini gördüğüm için yazdım. Ben beni çevreleyen, beni sıkıntılara sokan şeyde büyük toplumsal olguların etkili
olduğunu gördüm. Kitabımda ne yazık ki, kısa süren evliliğimi de
anlattım. Bunu da yine şahsımdan söz etmek için değil, kendi kaderimde şunu göstermek istedim: Bir kadının dışarıdaki aktiviteleri,
anneliği, kadınlığı tarafından engellenmemeli.” (Popp 1909: 20) Aynı
biçimde Veran Stefan otobiyografisinde bireysel değil, grup adına
yazdığını açıkça vurgular. Kitabının girişinde kendi yaşamından çok,
kadın edebiyatından, kadınların dilinden söz öder. „Kendi yaşantım‟
sözcüğü yerine „kadınların yaşamı‟ sözcüğünü seçer:
“Bu kitapta hâlâ her sözcüğü kullanamadım. Yaşamımın bir kısmını anlatarak bu yolu açmak istiyorum. Şimdi dildeki cinsellik
üzerine, kadın dili hakkında, kadın edebiyatı hakkında sistematik
olarak çalışabilir. Aynı şekilde kadınların yaşamını anlatabilirim.”
(Stefan 1975:4)
Görüldüğü gibi, feminist hareketin etkisiyle yazan bir kadının kendini anlatması, farklı deneyimler ve bakış açıları dolayısıyla, erkek yazarların burjuva Aydınlanma geleneğinden gelen otobiyografilerindeki anlatımlarından farklı olması doğaldır. Burada özel bir oluşum
ve gelişim tarihi söz konusu olmadığı gibi, bireysel de değildir. Anlatılmak istenen daha çok bir sınıfa, gruba ait bir kaderin anlatımıdır.
Çünkü yazan ve kendi kimliğinin bilincine ulaşan bir kadın, yaşamını
tarihsel bir sürecin kurbanının bakış açısıyla değil de, daha çok değişimin ve dönüşümün gücüne inanıp, kendi dönüşümünü, değişimini
hemcinslerinin değişimiyle ilişkilendiren bir kadının bakış açısıyla
verir.
Bu çerçevede feminist eleştirinin sorguladığı bir başka konu ise otobiyografinin gerçeği ve yazarın gerçek kimliğini temsil ettiği savıdır.
Erkek yazarların kaleme aldığı otobiyografilerdeki gerçeklik olgusunun, kadın edebiyatıyla bağdaşmadığı görüşü öne sürülmektedir.
Buna göre ataerkil bir toplumun kurallarının hâlâ hâkim olduğu, bi-
6
reyin cinsiyetini toplumsal koşulların ve çevrenin belirlediği günümüzde, kadınların otobiyografilerinde kendileriyle ilgili gerçeği tam
olarak anlatamayacaklarıdır. Örneğin, Uzuner bu olguyu özellikle
vurgular ve „kadın yazarın otosansürü aşarak otobiyografi yazmasına
daha çok zaman olduğu görüşünü dile getirir:
(…)Kadın zekâsı ve yeteneklerinin değersiz bulunduğu bir gezegenin çocuklarıyız biz. İnsanların 'insanoğlu' (mankind) olarak kabul edildiği, aynı okullardan mezun olup aynı başarı ve parayı kazandığımız halde yüzümüze bilimadamı veya işadamı dendiği
kültürlerde yaşayan insan kızları olarak otobiyografilerimizde ne
kadar kadın kalabilir, bunun ne kadarını kendi irademize karşın
yazabiliriz. (…)Bir kadın yazarın otosansürü aşarak otobiyografi
yazmasına daha çok zaman var. Ben elimden gelenin en iyisini
yapmayı denedim...”(Uzuner 2003:http://213.243. 28.21/ek_haber.
php? ek = ktp&haberno=1673)
Uzuner‟in bu görüşünün aksine, Veran Stefan gibi radikal feministler
tarafından yazılan otobiyografiler, kısmen de olsa kadınların otobiyografilerinde oto sansürü aştığını gösteriyor. Stefan „Häutungen‟ adlı
otobiyografisinde feminist bir kadın olarak kendi gerçek, cinsel kimliğini bulması sürecini anlatır. Stefan adı geçen eserde, cinsel yaşamından söz eder, erkeklerin acımasızlığından, duygusuzluğundan
yakınır ve her şeyi çok açık anlatır. Yine bekâret meselesi ve onun
etrafında yaşanan sorunları, ilk cinsel deneyimleri, erkeklerin cinsel
tacizleri, kürtaj olgusu, erkek jinekologların duyarsızlığı, doğum
kontrol hapları ve vücuda verdikleri zararlar otobiyografinin ana konusunu oluşturur. Yani kadınların cinsellikle ilgili yaşayabilecekleri
tüm olumlu ve olumsuz şeyler, daha çok olumsuz şeyler eserde anlatılır. Kısaca, toplumsal cinsiyetin biçimlendirdiği bir toplumda aynı
duyguları yaşayan bir kadının cinsel deneyimleri genişçe anlatılır.
Ancak buna rağmen feminist edebiyat eleştirisinde, Verana Stefan
gibi radikal feminist kadın yazarların otobiyografilerinde kendileriyle
ilgili anlattıkları gerçeklerin istisna olduğu görüşü ağırlık kazanmaktadır. Çünkü onlara göre kadınlar, Stefan‟nın otobiyografisinde anlattığı lezbiyenlik veya sınıfsal özellikler gibi „toplumsal uzlaşmaların
dışında kalan‟ kimi özellikler dolayısıyla aşağılanmaktan korktukları
için, bu konuları ele almamakta veya tecavüz gibi konuları, “ataerkil
yapı tarafından bastırılmaya çalışıldığı ve kadınların aşağılanmasına
7
neden olduğu için "yaşanmamış" deneyimler olarak dışarıda bırakmaktadırlar. Bu noktada, otobiyografinin gerçeği ve yazarın gerçek kimliğini temsil etmesinden çok, yaşam deneyiminin kabul edilebilir otobiyografi nosyonu çerçevesinde yeniden biçimlendirildiği söylenebilir.”(Başlı 2005: 98)
Feminist eleştiri, bir taraftan kadınların otobiyografilerinde kendileriyle ilgili gerçekleri sınırlı anlattıkları, daha doğrusu sınırlı anlatmak
zorunda oldukları savını tartışırken, diğer taraftan da çevreleriyle
olan ilişkilerini gerçekçi bir biçimde edebiyata taşımalarının sakıncalarına da değinir. Gerçi Feminist eleştirmen Irme Hildebrant bunun
kadın yazarlarda "yazmak için bir motivasyon" (Hildebrant1993:10)
oluşturduğunu ileri sürer. Ancak Hildebrant, bu saptamasıyla beraber
kadın yazarlara ince bir eleştiri de gönderir: "Kadın yazarlar iç dünyalarını kamuoyuna açmak suretiyle okuyucularının merak ve eleştirilerine korumasız bir biçimde teslim oluyorlar" (Hildebrant1993: 22).
Hildebrant, bu durumu bir taraftan kadınların eğitim biçimine bağlarken, diğer taraftan onların "samimiyete olan ihtiyaçlarının"
(Hildebrant 1993: 22) bir göstergesi olarak kabul etmek gerektiğini
vurgular.
Ona göre, her ne kadar benzer şeyler erkekler için söz konusu olsa da
bunun olumsuz etkisi kadınlar üzerinde daha fazla olacaktır.
Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, feminist eleştirmenler, erkeklerin belirlediği otobiyografi türüne ait tanımların kadın
bakışı ile yazılan otobiyografileri tanımlamadığı düşüncesini taşırken,
bazı erkek yazarlar da yine türün temel özelliklerinden yola çıkarak
kadınların otobiyografi yazamayacaklarını ileri sürmektedirler. Örneğin edebiyat bilimcisi Gusdorf, otobiyografiyi Batı'ya ve erkeğe ait
bir tür olarak görür. Gusdorf, "otobiyografi, bizim (Batılıların) kültürel alanımız dışında bulunmayan, Batılı erkeğe özgü bir ilgi"dir, savını ileri sürer. (Gusdorf. Alıntı. Başlı 2005: 94) Başka eleştirmenler ise,
kadın yazarların otobiyografik eserlerini örnek göstererek kurgulama
ustalıklarını ve sanatsal güçlerini sorgulamaktadırlar. Feminist angajmanı olan veya eserlerinde feminizm teorisinin uygulamaya çalışan kadın yazarların eserleri haksız olarak yalnızca “otobiyografik, aile
ile ilgili ve dünya sorunlarından uzak”(Praesent 1979: 50) gibi bir ön yargı ile değerlendirilmektedir.
8
İster Kadın Edebiyatı denilsin ister Feminist Edebiyat, feminist hareketin etkisiyle yazılan otobiyografilerde, ölçüsü yazardan yazara değişse de, bir güdümlülüğün söz konusu olduğu inkâr edilmez bir
gerçektir. Bu durum ister istemez bu sınıfa giren kadın yazarların
otobiyografilerini „güdümlü edebiyat‟ sınıfına sokacağı için, eserlerinde ortak kalıpların ve şablonların var olduğunu da gösterir. Çünkü
kadın yazarlar, feminist hareketin ikinci evresi olan 1880‟lerden başlamak üzere otobiyografilerinde “bilinçli olarak erkek geleneğinden
ayrılır ve feminist bir tavırla kadınların uğradıkları haksızlıkları dile
getirirler” (Moran1991: 235). Bu feminist tavrın, kadın bakış açısıyla
yazılan bazı otobiyografileri zaman zaman indirgemeci bir tutumla
kendilerine özgü güdümlü yapıtlara dönüştürdüğü görülür. Bunun
temel nedenlerinden biri, eşitlik sorunları çerçevesinde gelişen kadın
hareketi içinde kadını cesaretlendirmek ve ona örnek olmaktı. Bunu
gerçekleştirmek için de en etkili tür olarak otobiyografiler görüldü.
Bundan dolayı feminist bilinçte olan kadın yazarlar, otobiyografiyi
bir taraftan kadınların var olan toplumsal cinsiyet kimliklerinin ortaya çıkarılması, sorgulanması, yeni toplumsal cinsiyet kimliklerinin
yaratılması açılarından incelerken, diğer taraftan kadınları otobiyografik eserler yazmaya yönlendirmektedirler. Çünkü otobiyografilerin
gerçekliğe dayandığı ve yazarın benlik oluşum sürecini anlattığı için
daha etkili olduğu düşünülüyordu. Bu çerçevede bazı feminist eleştirmenler otobiyografilere bir çeşit 'güdümlü edebiyat' anlayışı içinde
yaklaşıyor ve onları kadın hareketinin başarıya ulaşmasında bir araç
olarak görüyorlardı. Aynı eleştirmenlerin, erkeklerin otobiyografi
yazarak nasıl topluma hâkim olduklarını anlatmak yoluyla, kendi
hemcinslerini otobiyografi yazmaya cesaretlendirmek istemeleri gibi.
Jutta Kolkenbrock'in görüşleri buna tipik bir örnek oluşturur.
Kolkenbrock'a göre, kadınları otobiyografi yazmaya şöyle motive
eder: "Toplumun her tabakasından erkekler, ister doktor olsun, ister
politikacı ve ister edebiyatçı olsun, yaşamlarındaki saygın yerlerini
ölümden sonrası için de korumak, sözlerini ve yapıtlarını değişmez
saygınlıklarının bir mührü olarak ebedileştirmek için çeşitli biçimlerde öz yaşamlarını kâğıda dökmüşlerdir" (Kolkenbrock 1983: 158).
Anja Meulenbelt, “Die Scham ist vorbei” (Utanma Bitti) adlı makalesinde, kadınları otobiyografiye motive etmek için erkekleri değil, ka-
9
dınları gösterir. Meulenbelt, aydın kadın yazarların diğer okuyucu
kadınların gözünde kendilerini ispatlamış güçlü kişilikler oldukları
düşüncesinden hareketle, bunların kadınlar arasında „örnek alınması
gereken‟ kimseler olduklarını söyler. Bunun da gerçekleşmesi için,
gerçeği anlatmaya en yakın edebiyat türü olan otobiyografik temelli
yapıtların yazılması gereğine inanır. Meulenbelt, kendi hemcinslerini
bu konuda yazmaya teşvik ediyor ve ekliyor: “Tabii ki, kendimizi
onlarla özdeşleştirmek için güçlü kadınlara ihtiyacımız var, yılmamak için yeterince güçlü, kamuoyuna söylenilmesi gereken her şeyi
başkalarının onu eleştirmesinden korkmadan rahatlıkla söylemek
için, yeterince güçlü.” (Meulenbelt 1979: 159)
Sonuç:
Bu güçlü kadın imajı, feminist hareketin etkisiyle kaleme sarılan otobiyografi yazarlarının ortak özelliğidir. Burada dikkati çeken ilk önemli
özellik, otobiyografik kadın edebiyatında görülen temel motiflerin 20.
yüzyılın başlangıcından bugüne kadar, biçim ve içerik farklılığına
karşın değişmemiş olmasıdır. Yapıtların çıkış noktası, genelde kadın
sorunlarını gündeme getirmekte ve yapıtlar eğitsel bir amaç gütmektedirler. Bu amaç, bazen sanatsal bir biçim içinde verildiği gibi, bazen
de yukarıda vurgulanıldığı gibi basit bir anlatımla verilmektedir.
Örneğin Popp gibi yazarlar, duygusal sorunlarını anlatmak yerine
okuyucularını aydınlatırlar ve toplumu değiştirme yönünde okuyucularına çağrıda bulunurlar. Kitapları, okuyucuda aynı gelişimi sağlamak için bir teşvik görevi yapmak amacındadır. Yazmak onlar için
edebi bir uğraştan, edebiyat aşkından değil de, hemcinslerine örnek
olma bilincinden kaynaklanır.
Özellikle işçi sınıfından gelen, eğitimini kendi olanaklarıyla tamamlayan kadınların yazdığı otobiyografiler edebi açıdan öyle kaliteli
olmadığı nasıl bir gerçekse, tüm kadınların aynı biçimde yazmadıkları da bir gerçektir.
LİTERATUR
1. Aytaç, Gürsel ( 1983). Çağdaş Alman Edebiyatı. Ankara: Kültür ve
Turizm Bakanlığı Yayınları
10
2. Aytaç, Gürsel ( 1983). Yeni Alman Edebiyatı. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları
3. Aesent, Angela (1979). Frauenliteratur: Weltraum in der Weltkreis.
In: Die Zeit, Nr. 50.7.12.
4. Bajarunieneé, Jadvyga(2007). Autobiografisches und Geschich- tliches
in der spaeten Prosa von Günter Grass, in Litteratura Univeristaet
Vilnius. Alıntı. Başlı: Otobiyografi Kuramına Feminist Bir Yaklaşım,
içinde. Ankara :Littera Edebiyat Dergisi Yıl 2005, Cilt 17. s.91-104
5. Başlı, Şeyda (2005). Otobiyografi Kuramına Feminist Bir Yaklaşım.
içinde: Littera Edebiyat Dergisi Yıl 2005, Cilt 17. s.91-97: Ankara
6. Haentzschel, Günter (1987). Frauenliteratur. Moderne Literatur in
Grundbegriffen, hsg.von Dieter Borchmeyer und Viktor Zmegac. Frankfurt/M: Athenaeum Verlag, alıntı Gülperi Sert: ‚Kadın Edebiyatı‟
Kavramı Üzerine. Gündoğan Edebiyat Sayı 7 Ankara 1993, s.121
7. Hildebrant, Irma (1993). Vom Eintritt der Frauen in die Literatur.
schreibend das Leben bewaeltigen: İstanbul
8. Hoffmann, Deter (2006). Deutschrachige Prosa seit 1945. Ein Arbeitsbuch, Band 2. A. Tübingen und Basel: Franke Verlag.
9. Holdenreid, Michaela (1997). Autobiographie/ Horst Brunner, Rainer
Moritz (Hrsg). Literaturwissenschaftliches Lexikon. Grundbegriffe der
Germanistik. Berlin: Erich Schiemdt Verlag.
10. Jurgsen, Manfred (1983). Was ist Frauenliteratur. Basel:
Knecht Verlag.
11- Kolkenbrock, Jutta (1982). Netz und Marianne Schuller: Frau im
Spigel. In: Entwürf von der Frauen. Hrsg: Irmela von der Luhe Berlin
12. Kuhn, Anna(1990). The Failure of Biography and The Triumph of
Women's Writing" Revealing Lives: Autobiography, Biography and
Gender (Ed. Susan Groag Bell, Marilyn Yalom), State University of
New York Press, Albany, 1990. alıntı. Başlı. A.g.e., s.95
-Lejeune, Philippe (1989). Der autobiographische Pakt/ Die Autobiographie. In:Zur Form und Geschichte einer literarischen Gattung.
Hrsg.von Günter Niggl. Darmstadt:Wissenschaftliche Buchgesellschaft.
13. Meulenbelt, Anja (1979). Die Scham ist vorbei. Eine persönliche
Geschichte. Stuttgart
11
14. Renate Möhrmann(1981). Feministische Trends in der deutschen
Gegenwartsliteratur.In: Manfred Durzak. Deutsche Gegenwartsliteratur. Stuttgart
15. Neuman, Berd (1985). Zur Theorie der Autobiographie. İn: Arbeitstexte für Unterricht. Autobiographische Texte. Hrsg. von Klaus G.
Imgenberg und Heribert Seifert. Stuttgart.
16. Niggl, Günter (1989). Die Autobiographie. Zur Form und Geschichte
einer literarischen Gattung. Darmstadt: Wissenschaftliche Buchgesellschaft.
17. Pascal, Roy(1965).Die Autobiographie. Stuttgart: Kohlhammer Verlag.
18. Schenk, Herrad (1977). Androgyne Utopie? Feminismus ist mehr als
Emanzipation. In: merkur, Nr.350.alıntı Alıntı. Sert: ‚Kadın Edebiyatı‟
Kavramı Üzerine. Gündoğan Edebiyat Sayı 7 Ankara 1993, s.120
İnternet kaynakları:
-http://213.243.28.21/ek_haber. php? ek = ktp&haberno=1673
Download

İndir (PDF, 215KB) - Prof. Dr. Sabri Eyigün Germanist / Sosyolog