ÇEVRE
Prof. Dr. Mikdat Kadoùlu / Prof. Dr. Erdoùan Yüzer
Prof. Dr. Derin Orhon
Prof. Dr. Nuran Zeren Gülersoy - Esra Yazc Gökmen
Prof. Dr. Tanay Sdk Uyar
Prof. Dr. Lüt Akca - Abdurrahman Ulurmak
Can Erel / Prof. Dr. úlhan Tekeli / Ayüe Hasol Erktin
Prof. Dr. Leyla Tanaçan
Dr. M. Emre Çamlbel - Gülcemal Alhanloùlu - Deniz Uùurlu
éstanbul Teknik Üniversitesi Vakf
Yayn
TEMMUZ - EYLÜL 2014
SAYI 65
úbrahim Çiftçi / Martin Townsend / Prof. Dr. Ayüegül Tank
Assoc. Prof. Mohamed Boubekri / Süleyman Akm
Doç. Dr. Ahmet Atl Aüc / Emre Hatemoùlu / Prof. Dr. Seval Sözen
Prof. Dr. Sinan Mert ûener / Duygu Erten
10numaramantolama.com
ma.com
/ UstasinaSor
naSor
Kale Mantolama ve Kale Bo
Boya, Kalekim markalarıdır.
itü vakf dergisi 1
| SAYI 65
İmtiyaz Sahibi:
İTÜ Vakfı adına Prof. Dr. Mehmet Karaca
Yazı İşleri Müdürü:
Hatice Yazıcı Şahinli
Yayın Kurulu:
Prof. Dr. Yıldız Sey
Y. Müh. Naci Endem
Dr. Y. Müh. (Mimar) Doğan Hasol
Prof. Dr. Mete Tapan
Kenan Çolpan
Kenan Mete
Hatice Yazıcı Şahinli
Yayın Koordinatörü:
Kenan Mete
Editör:
Hatice Yazıcı Şahinli
“Çevre Dosyası” Danışmanı:
Mimar, MDS Ayşe Hasol Erktin
Reklam ve Halkla İlişkiler:
Fahri Sarrafoğlu
Grafik Uygulama:
Eser Keleş
Katkıda Bulunanlar:
Zeynep Şahin Tutuk, Gülşah Seyhan,
Osman Keskin, Altan Bal,
Arzu Eryılmaz, Gözde Çalışır,
Yavuz Dürüst, Engin Yıldırım,
Ramazan Küçük
Yönetim Yeri:
İTÜ Vakfı Merkezi
İTÜ Maçka Yerleşkesi 80394
Teşvikiye / İSTANBUL
Tel: 0212 291 34 75 – 230 73 71
Faks: 0212 231 46 33
Baskı:
Azra Matbaacılık
Litros Yolu 2.Matbaacılar Sitesi E Blok
1.Bodrum No.11 Topkapı Zeytinburnu /
İSTANBUL
Tel: 0212 674 10 51 – 612 79 27
Yayın Türü:
Yaygın, Süreli
E-posta: [email protected]
www.ituvakif.org.tr
Bu dergide yayımlanan imzalı yazılar
sahiplerinin görüşünü yansıtmaktadır.
Dergiyi ve yayın kurulunu bağlayıcı
nitelik taşımaz.
İTÜ Vakıf Dergisi’nde yayımlanan yazı ve
fotoğraflardan kaynak belirtilmek koşulu
ile alıntı yapılabilir.
2 itü vakf dergisi
...........................................................................................................................................................................................................................................
VAKFI DERGİSİ
TEMMUZ-EYLÜL 2014
99
103
İTÜ Yönetiminin Kampus Planlama Anlayışı ve Yeni Planlama Uygulamaları
Prof. Dr. Sinan Mert Şener
Kampus Sürdürülebilirliğine Entegre Bir Yaklaşım
Duygu Erten
Enka İnşaat ve Sanayi A.Ş. Balmumcu, Zincirlikuyu Yolu No:10 Beşiktaş 34349, İstanbul
Türkiye
itü/ vakf
dergisi
phone: +90 212 376 10 00 - fax: +90 212 272 88 69 - e-mail: [email protected] - web site: www.enka.com
3
BU SAYIDA
Değerli okuyucularımız,
Dergimizin dosya konusu olarak Üniversitemizde,
Türkiye’de, uluslararası ortamlarda ve bilim dünyasında
gelişen
yeniliklere ve sorunlara açık olmayı ve
uzmanların görüşlerine yer vermeyi ilke edinmiş
bulunuyoruz. Bu kapsamda Meydanlar, Enerji, Kentsel
Dönüşüm, İTÜ ve Gelecek ve diğer sayılarımızla bu
ilkemizi sürdürmeye çalıştık. Okurlarımızdan gelen
olumlu yansımalar izlediğimiz tutumun doğru olduğuna
işaret ediyor.
Dünyamızın ve insanlığın yakın gelecekte karşı
karşıya kalacağı tehlikenin adı olarak kullanılan “İklim
Değişikliği” olgusu son yıllarda çeşitli afetlerle ve
beklenmedik doğa olaylarıyla karşımıza çıkıyor. Bilim
çevrelerinin araştırmaları bu olaylara karşı alınması
gereken önlemleri yayımlayarak ilgilileri uyarıyor. Bu
koşullar altında İTÜ Vakfı Dergisi Yayın Kurulu olarak biz
de, farklı alanlardan uzmanlara danışarak konu ile ilgili
farkındalığımızı artırmayı görev edindik ve 65. sayımızı
“ÇEVRE” başlığı altında hazırladık. Konunun, derginin
bir sayısı kapsamında kapatılamayacağının bilincinde
olarak gelecek sayılarımızda “Çevre” başlığı ile özel
sayfalar ayırmayı düşünüyoruz.
Derginin ilk iki yazısı olarak Hükümetlerarası İklim
Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 5. Değerlendirme
Raporu, iklim değişikliğinin insanlar ve ekosistemler
için oluşturduğu büyük riske işaret ederek dünya
ölçeğindeki durumunu ortaya koyarken, İklim Risk
Yönetimi ve Türkiye yazısı ile ülkelerin ne yapmaları
gerektiği konusunu irdeliyor.
Birçok ülkenin temel sorunu olan ‘su ve susuzluk’
konusunu çevre koşullarındaki değişmelere bağlı
olarak ele alan yazı, geleceğe ilişkin öngörülerle
dikkati çekiyor.
İstanbul, ekonomik, sosyal , tarihsel ve doğal yapısı ve
giderek artan nüfusu ile Türkiye’nin en önemli, fakat en
sorunlu kenti. “İstanbul’da Sonun Başlangıcı: Çevrenin
Çöküşü” başlıklı yazı, neden tehlike çanlarının çaldığını
anlatıyor.
Türkiye’de çevre konularındaki sürekli faaliyetleriyle
tanınan TEMA Vakfı’nın çalışmalarını anlatan yazı,
gönüllülük üzerine kurulan bir organizasyonun
başarısını ortaya koyarak, toplumun çevreye sahip
çıkabileceğine işaret ediyor.
Enerji kaynaklarının, çevre kirlenmesinin ve dolayısıyla
iklim değişikliğinin başlıca itici güçleri olduğu artık
herkesin farkında olduğu bir gerçek. “ Enerjinin Etkin
Kullanımı ve %100 Yenilenebilir Enerji” başlıklı yazı
konuya ışık tutarak bizleri aydınlatıyor.
4 itü vakf dergisi
Türkiye’nin Avrupa Birliği Çevre Faslı
çalışma
sürecinde kabul ettiği kriterler, yetkili yazarlar tarafından
“Avrupa Birliği Uyum Sürecinde Çevre Politikaları ve
Uygulamalar” adlı yazıda ayrıntılı olarak sunuluyor.
Bir başka yazı ise Kyoto Protokolü açısından havacılık
endüstrisinin çevreye etkilerini inceleyerek önlemleri
ele almaktadır.
“Çevre” konusunun öneminin tartışılmaz olduğu
alan ise hiç kuşkusuz yapma ve doğal çevrenin
sürdürülebilirliğidir. Ekolojik tasarım kavramı, çevrenin
sürdürülebilirliğinin sağlanması için kent ölçeğinden
yapı elemanına ve yapı malzemesine kadar tasarımın
hiyerarşik bir sistem içinde ele alınmasını içermektedir.
Uzman yazarlar tarafından sunulan yazılar Ekolojik
tasarımın kavramsal düzeydeki irdelemelerinden
ekonomi politikalarına, mimarlıkta pasif çözümlerden
bütünleşik tasarıma, yapı malzemelerinin yaşam
döngüsünden binalarda enerji verimililiğine, ekoşehirlere, yenilenebilir enerji kaynağı olarak atıklara
ve hasta bina sendromundan gün ışığının mimarlığa
ve sağlığa etkisine kadar geniş bir yelpaze oluşturuyor.
Yeşil planlama çalışmalarına ilişkin iki proje, konunun
uygulamadaki örnekleri olarak dosyamızı sonlandırıyor:
İTÜ’nün kampüs planlama anlayışının temelini
oluşturan yeşil kampüs ilkesi ve karbon salınımlı eko
kampüs hedefi ile Piri Reis Üniversitesi’nin kampus
sürdürülebilirliği için entegre yaklaşımı, ileriye dönük
çalışmaların öncülüğünü yapıyor.
“Çevre” dosyamızın içeriğinin oluşturulması ve
hazırlanması sürecinde değerli fikirleriyle katkıda
bulunan, çalışmamıza gönüllü danışmanlık yapan
Sayın Ayşe Hasol Erktin’e teşekkürlerimizi sunarız.
Bu sayımızdan itibaren dergimizde ‘SANAT’ başlığı
altında bir sayfa açıyoruz. Bu konuya Prof. Dr. Ayla
Ödekan’ın “İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ)’nde
Bilim-Sanat İlişkisi ve Bilgi Çağı “başlıklı yazısı ile ilk
adımı atıyoruz.
Her sayımızda olduğu gibi 65. sayıda da Teknokent
Dosyası, Tekno-Girişim, İTÜ’den Haberler ve İTÜ
Vakfı’ndan Haberler yer alıyor.
66. Sayıda yeniden buluşmak üzere.
Saygılarımızla,
Prof. Dr. Yıldız Sey
itü vakf dergisi 5
6 itü vakf dergisi
ǦȴPU9LUNP+LȘPȴP`VY
www.fastercv.com
0850
itü vakf dergisi 7
288 46 36 fastercv
ÇEVRE DOSYASI
ÇEVRE
iitü
tü vvakf
akfff d
ak
dergisi
errgi
giisi
ssii
8 it
Hükümetleraras åklim Deäiçikliäi Paneli'nin (IPCC)
5. Deäerlendirme Raporu
Fotoğraf: http://blogs.fco.gov.uk/nicholasbridge/2013/10/21/climate-change-the-road-to-paris-2015/
åklim Deäiçikliäi 2014:
Etkiler, Uyum ve Krlganlk Raporu
T
úklim Aù, IPCC'nin
baüyazarlarndan Greenwich
Üniversitesi'nden Prof. Dr. John
Morton ve Boùaziçi Üniversitesi
Ekonomi Bölümü'nden Doç.
Dr. Barü Karapnar ile birlikte,
Boùaziçi Üniversitesi'nde
düzenlenen toplantda raporu
deùerlendirdi: “úklim deùiüikliùi
insanlar ve ekosistemler için
büyük risk oluüturuyor. Bu
riskleri yönetmek için acilen,
deùiüen iklim sistemlerine
uyumlu politikalarn
oluüturulmas gerekiyor!...
ürkiye de dâhil olmak üzere IPCC’ye
üye bütün ülkelerin üzerinde anlaştığı
rapor, net bir gerçekliğin altını çiziyor:
İklim sisteminde yaşanan değişikliler insan
ürünü! Bu, tarımdan gıda fiyatlarına, insan
sağlığı ve altyapı sistemlerine kadar her
alanı etkiliyor. Bir an önce önlem alınması
gerekiyor. Yakın zamanda alınacak önlemler çok daha etkili ve az maliyetli olacak.
Ne kadar geç kalınırsa, maliyetler o kadar
yükselecek.
İklim Değişikliği 2014: Etkiler, Uyum ve Kırılganlık Raporu, küresel iklim değişikliğinin
çeşitli sektör ve alanlara etkilerini, iklim değişikliğine uyum politikalarını ve ülkelerin
iklim değişikliğine kırılganlıklarını ele alıyor.
IPCC Raporu, iklim değişikliğinin yalnızca
gıda üretiminde düşüş, su ve gıda kıtlığı,
yükselen deniz seviyeleri ve insan sağlığına etkilerinden söz etmiyor; aynı zamanda
küresel olarak tüm ülkelerin bu etkilere kar-
şı ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koyuyor. Rapor, iklim değişikliğinin küresel ve
ulusal güvenlik politikaları için büyük önem
teşkil ettiği yönünde uyarılar içeriyor.
İklim Ağı ve Boğaziçi Üniversitesi tarafından düzenlenen toplantıda konuşan IPCC
5. Değerlendirme Raporu’nun başyazarlarından Prof. Dr. John Morton raporla ilgili
şunları söyledi:
“İklim değişikliği ürün verimlerini, gıda güvenliğini ve kırsal geçim kaynaklarını küresel ve yerel ölçeklerde tehdit ediyor. Bu
riskleri yönetmek için bir an önce hem iklim değişikliğine uyum üzerine çalışmamız
hem de iklim değişikliğine neden olan sera
gazı emisyonlarını azaltmamız gerekiyor.”
Raporun başyazarlarından Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Barış
Karapınar da rapordaki bulguları değerlendirdi.Doç. Dr. Barış Karapınar;
“70 ülkeden yaklaşık 300 bilim insanının
itü vakf dergisi 9
ÇEVRE DOSYASI
binlerce bilimsel çalışmayı değerlendirerek
hazırladığı bu rapor, iklim değişikliğinin etkisiyle su kıtlıklarının ve kuraklıkların artacağını, tarımsal verimliliklerin düşeceğini,
gıda fiyatlarında dünya genelinde %85’e
varan artış gerçekleşebileceğini öngörüyor. Bu olumsuzluklardan en fazla etkilenecek toplumsal grupların başında yoksullar,
siyasal, sosyal ve ekonomik olarak dışlanmış sosyal katmanlar, kadınlar ve çocuklar
geliyor. İklim değişikliğinin 21. yüzyılın en
büyük sosyal adaletsizlik kaynaklarından
biri olması bekleniyor. Hükümetlerin bu raporda ortaya konan politika önerilerini dikkatle değerlendirip uygulamaya koymaları
gerekir” diye konuştu.
Dolayısıyla, artık hükümetler ve karar vericilerin bu tehdidi göz ardı etmeleri için hiçbir geçerli mazeretlerinin kalmadığı görüşündeyiz. Eğer derhal harekete geçersek
gidişatı yavaşlatmamız, iklim değişikliğinin
yıkıcı etkilerinden kendimizi korumamız
mümkün olacaktır.
İklim Ağı adına konuşma yapan ve iklim
değişikliğine uyumun yanı sıra iklim değişikliği ile mücadele etmemiz gerektiğini
de vurgulayan Deniz Ataç: “İklim değişikliğinin etkilerini azaltmanın tek yolu, iklim
değişikliğine uyum sağlamaktan geçmiyor.
İklim değişikliğinin nedenlerini ortadan kaldırmadan ve iklim değişikliği ile mücadele
etmeden, uyum politikaları etkisiz kalabilir.
Bir taraftan kısa dönemde iklim değişikliğine uyum sağlama politikalarımızı oluştururken; diğer taraftan da iklim değişikliği
ile mücadele politikalarımızı geliştirmemiz
gerekiyor” dedi.
IPCC süreçlerinde yer alan Türkiye, küresel
iklim değişikliği ve getirdiği riskler ile iklim
değişikliğiyle mücadelenin önemi ve ivediliğini kabul etmiş oluyor. IPCC raporu, tüm
ülkeler ile birlikte Türkiye’nin de iklim biliminin gösterdiği doğrultuda harekete geçmesi için bir uyarı niteliği taşıyor. İklim Ağı,
bugün gelinen noktada Türkiye’nin sera
gazı azaltım hedefi belirlemesinin yaşamsal bir zorunluluk olduğunun bir kez daha
altını çiziyor. Küresel çözümün parçası olmak için iklim değişikliğine uyum politikalarının geliştirilmesi, ülkemizin başta kömür
olmak üzere fosil yakıta dayalı enerji vizyonunun ciddiyetle gözden geçirilmesi, enerji
verimliliği ve yenilebilir enerji politikalarının
etkin bir biçimde uygulanması gerektiğini
vurguluyor.
IPCC Değerlendirme Raporunda Öne
Çıkan Noktalar
IPCC tarafından hazırlanan “İklim Değişik-
10 itü vakf dergisi
liği 2014: Etkiler, Uyum ve Kırılganlık Raporu”na göre iklim değişikliğinin küresel
ölçekte gözlemlenen etkileri şöyle:
İklim değişikliğinin yaşanan etkilerinin kanıtları çok açık ve birçok doğal döngü için
kapsamlı bir şekilde ortada. Son birkaç on
yıl boyunca, iklim değişikliği, tüm kıtalar ve
okyanuslardaki doğal sistemler ve insan
türü üzerinde etkilerini gösterdi.
Dünyada birçok bölgede değişen yağış
rejimleri veya eriyen kar ve buzul örtüleri
hidrolojik sistemleri değiştirdi; su varlıklarını miktar ve kalite olarak etkiledi.
Karada, tatlı suda ve denizde yaşayan
birçok canlı türünün değişen iklim koşullarına bağlı olarak coğrafi yaşam alanları,
mevsimsel faaliyetleri, göç alışkanlıkları,
sayıları ve türler arası etkileşimleri değişti.
Farklı bölgeleri içeren çok sayıda çalışmaya göre iklim değişikliğinin tarımsal verim üzerindeki olumsuz etkileri, olumlu etkilerinin üzerinde. İklim değişikliği, buğday
ve mısır tohumlarının yetişmesini birçok
bölgede olumsuz etkiliyor.
Son zamanlarda görülen sıcak hava dalgaları, kuraklıklar, seller, siklonlar ve kontrol
edilemeyen yangınlar gibi iklim değişikliğine bağlı oluşan aşırı hava olaylarının etkileri, gerek ekosistemlerin gerekse de beşeri
sistemlerin iklim değişikliğine karşı ne denli kırılgan olduğunu ortaya koyuyor. İklim
değişikliğine bağlı aşırı olaylar, ekosistemlerde değişim, gıda ve su erişilebilirliğinde
sorunlar, altyapı ve yerleşim birimlerinde
zarar, hastalık ve ölümlerdeki artış ve zihinsel hastalıklar ile beraber insan refahını etkiliyor.
İklim değişikliğine karşı ülkelerin kırılganlıkları çoğunlukla iklim dışı etkenler ile farklı
kalkınmışlık seviyelerinin sebep olduğu
çok boyutlu eşitsizliklerden kaynaklanıyor.
Bu nedenle, iklim değişikliğin etkilerine
karşı kırılganlık ülkeden ülkeye farklılık gösteriyor.
Dünyanın bazı bölgelerindeki, büyük ölçekli şiddet olayları (iç savaş, ayaklanma
vb.), iklim değişikliğine olan kırılganlığı artırıyor. Altyapı, doğal kaynaklar, sosyal sermaye ve yaşam alanlarının iklim değişikliğine uyumunu tehlikeye atıyor.
Gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun tüm
ülkelerde iklim değişikliğinin etkileri ve iklim değişikliğine ilişkin sektörel hazırlıkların
eksikliği arasında tutarlı bir ilişki var.
Rapora göre, iklim değişikliğinin gelecekte
en az % 95 ihtimalle görülmesi beklenen
etkileri şöyledir:
Kasırga, sel ve deniz seviyesindeki yükselmeye bağlı olarak, Küçük Ada Devletleri, diğer küçük adalar ve kıyı bölgelerinde
ölüm, yaralanma ve yerleşim yerlerinin zarar görme riski,
Karasal bazı bölgelerde ani sellere bağlı
olarak yerleşim yerlerinin zarar görmesi,
şehirlerde yaşayan nüfusun ciddi hastalık
tehditleriyle karşı karşıya kalması riski,
Aşırı hava olaylarına bağlı olarak altyapı
sistemlerinin büyük ölçüde zarar görmesi
ve/veya ortadan kalkmasıyla elektrik ve su
temini ile sağlık ve acil yardım hizmetlerinin
düzenli sürdürülememesinden kaynaklanacak sistemik riskler,
Sıcak hava dalgalarının yaşanacağı dönemlerde kentsel ve kırsal alanlarda, dışarıda çalışanlar ile kentli nüfusun kırılgan
kesimlerinde (yaşlılar, solunum zorluğu çekenler vb.) ölüm ve hastalık oranlarının artması riski,
Sıcaklık artışı, kuraklık, seller ve yağış rejimindeki değişiklik ve aşırılıklara bağlı olarak, özellikle yoksul kesimler için gıda temin sisteminin işlemez hale gelmesi ve
gıda güvenliğinin tehlikeye girmesi riski,
İçme ve sulama suyuna yetersiz erişim ve
tarımsal üretimde düşüşe bağlı olarak,
özellikle yarı kurak bölgelerde yaşayan geçimlik çiftçi ve köylülerin geçim kaynaklarının azalması riski,
Özellikle tropik ve Kuzey Kutup bölgelerinde deniz ve kıyı ekosistemleri ile bu sistemlerin kıyı alanlarında yaşayan nüfusa
sağladıkları biyolojik çeşitlilik ve ekosistem
hizmetlerinin yok olması riski,
Karasal ve tatlı su ekosistemleri ve ile bu
alanlarda yaşayan insanların yararlandıkları biyolojik çeşitlilik ve ekosistem hizmetlerinin yok olması riski.
IPCC Nedir?
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli
(IPCC) 1988 yılında Birleşmiş Milletler’e
bağlı olarak faaliyet gösteren iki uzman
kuruluş olan Dünya Meteoroloji Örgütü
(WMO) ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından, iklim değişikliği
konusunda mevcut bilimsel, teknik ve sosyoekonomik bilgi ve çalışmaların değerlendirilmesi, bilimsel çıktılar ışığında iklim
değişikliğiyle mücadele ve iklim değişikliğine uyum konularında karar vericilere yol
göstermek amacıyla kuruldu.
IPCC, Birleşmiş Milletler ve Dünya Meteoroloji Örgütü’ne üye ülkelerden oluşan,
Türkiye’nin de içinde olduğu “IPCC üyesi
ülkeler” tarafından belirlenmiş bağımsız
süreçlere göre çalışmalarını sürdürüyor.
Her 5 ila 7 yılda bir, dünyanın iklim sisteminin bugün geldiği duruma ilişkin derlenen
Değerlendirme Raporları basın ve Her 5 ila
7 yılda bir, dünyanın iklim sisteminin bugün
geldiği duruma ilişkin derlenen Değerlendirme Raporları basın ve karar vericilerle
paylaşılıyor. Bu raporlardan ilki 1990 (FAR),
ikincisi 1996 (SAR), üçüncüsü 2001 (TAR)
ve dördüncüsü de 2007 (AR4) yılında ya-
yınlandı.
IPCC’nin 5. Değerlendirme Raporu, Eylül
2013 ve Eylül 2014 tarihleri arasında parçalar halinde açıklanıyor. Küresel iklim değişikliğinin bilimsel temelleri ve geleceğe
dair ilgili öngörüleri içeren ilk bölümünün
(WG1) ardından; iklim değişikliğinin çevresel, sosyal ve ekonomik etkileri ile iklim
değişikliğine uyum için seçeneklerin değerlendirildiği ikinci çalışma grubu raporu
(WG2) açıklandı. Üçüncü çalışma grubunun raporu (WG3), iklim değişikliğiyle mücadele için uygulanabilecek stratejiler, politikalar ve araçlara odaklanıyor. Bu raporun
ardından, üç çalışma grubunun değerlendirmelerini bir araya getiren Sentez Rapor
yayınlanacak.
IPCC’nin teknik ve idari kadrosu dışında kalan tüm IPCC yetkilileri ve raporlara katkıda
bulunan yazarlar IPCC’ye gönüllü olarak
hizmet veriyor. Söz konusu kişiler hükümetler tarafından aday gösteriliyor, son derece
zorlu ve şeffaf süreçler sonucunda bilimsel
ve akademik niteliklerine göre IPCC sekretaryası tarafından seçiliyorlar. IPCC raporları, IPCC tarafından yetkilendirilmiş bilim
insanlarınca hazırladıktan sonra, bağımsız
ve ilgili paydaşlar tarafından atanmış uzmanların revizyonundan geçiyor. Bu reviz-
yonun ardından, IPCC bünyesindeki editörler tarafından tekrar gözden geçiriliyor
ve Türkiye’nin de üyesi olduğu IPCC üyesi
ülkelerin heyetleri tarafından tekrar okunarak oylanıyor. Dolayısıyla, IPCC tarafından
yayınlanan raporlarda yer verilen bilgiler,
hükümetler tarafından da kabul edilmiş ve
onaylanmış oluyor.
İklim Ağı Hakkında: Türkiye’deki sivil toplum kuruluşları, iklim değişikliği konusunda
ortak kaygılarını ve çözüm önerilerini birlikte dile getirmek üzere “İklim Ağı”nı kurdu.
İnsan kaynaklı iklim değişikliğinin geri dönülemez noktaya gelmeden önce durdurulması için ortak çalışmalar yürütmeyi amaçlayan “İklim Ağı”, Buğday Ekolojik Yaşamı
Destekleme Derneği, Doğa Derneği, Doğa
Koruma Merkezi,EUROSOLAR Türkiye
(Avrupa Yenilenebilir Enerji Birliği Türkiye
Bölümü), Greenpeace Akdeniz, Kadıköy
Bilim Kültür ve Sanat Dostları Derneği (KADOS), TEMA, Türkiye Erozyonla Mücadele,
Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma
Vakfı, Yeryüzü Derneği,Yeşil Düşünce Derneği, Yeşilist, WWF-Türkiye (Doğal Hayatı
Koruma Vakfı), 350 Ankara gibi sivil toplum
kuruluşlarının katkısı ile kuruldu.
www.iklimdegisikligi.org / www.tema.org.tr
itü vakf dergisi 11
ÇEVRE DOSYASI
åklim Risk Yönetimi
ve Türkiye
(1)
Prof. Dr. Mikdat KADIOĞLU
İTÜ Meteoroloji Mühendisliği Bölümü
Türkiye’de insan kaynakl iklim
deùiüikliùine baùl olarak sadece büyük
üehirlerimizde meydana gelen sel hasarlarnn
neden olduùu maddi kayplar, depreme yaklaüt.
Sadece yldrmlarn yol açtù can kayb ise
son iki ylda yüzlerce kiüiye ulaüt. Dolu hasar
ise tarm sigortas ödemelerinde birinci sraya
yerleüti. Böylece son yllarda Türkiye’de
afetlerden dolay ortaya çkan maddi kayplar
hzla artmakta. Bununla beraber, toplumlarn
refahn yükseltmek sürdürülebilir kalknmayla
mümkündür. Ayrca can ve mal güvenliùini
saùlamak, temel bir insan ihtiyac ve toplumun
refah için temel üartlardan biridir.
12 itü vakf dergisi
2
1. yüzyılın sonuna doğru Avrupa ve Orta Asya Bölgesindeki ülkelerin beklenen aşırı iklim olaylarına maruz kalma
sırasına bakıldığında (Baetting, vd., 2007); sosyo-ekonomik yapısı kadar, ekolojik yapısı da çok hassas ve kırılgan olan
Türkiye’nin aşırı hava olaylarına en çok maruz kalacak ülkeler
listesinde üçüncü sırada olduğu görülür (Şekil 1).
Maalesef şu an ülkemizde iklim değişikliği, kalkınma ve afet risk
yönetimi uzmanları faaliyet gösterdikleri kurumlarında genellikle
farklı farklı kurumsal düzenlemeler, yönelim, öncelikler ve stratejiler kullanmaktadır. Afet yönetimi, iklim değişikliği ve kalkınma
girişimleri için sorumlu kurum ve kuruluşlar farklı ihtiyaçlarına ve
önceliklere cevap vermek için tasarlanmıştır.
Böylece meteorolojik afetler ile mücadele farklı kurumların gündemleri, kaynakları ve stratejilerini koordine etmek günümüzün
büyük sorunlardan biridir. Ayrıca, UNFCCC’de görüşmeler iklim
değişikliğine uyum üzerine giderek daha fazla odaklanmaktadır.
Afet risklerini azaltma konusunu ele alan uzmanlar ve kurumlar
Şekil 1
ise büyük ölçüde risk yönetimi sorunlarıyla ilgilenmektedir. Böylece afet yönetimi, iklim değişikliği ve sürdürülebilir
kalkınma ile ilgili politika ve tedbirlerde
ulusal ve uluslararası koordinasyon olmadığı için farklı uluslararası politik ve
teknik çerçeveler içinde ele alınmaktadır. Bu nedenle, meteorolojik afetlerle
mücadele konusuyla ilgili kurum ve uzmanlar arasında şu an sinerji, bilgi ve
işbirliği minimum seviyededir.
Halbuki ve bilindiği gibi iklim değişikliği tarih boyunca sürüp giden doğal bir
olgu olmasına rağmen, hiçbir dönem
Şekil 2
bugünkü kadar hızlı gerçekleşmemiş ve
insanın tespit edilen etkisi de bu kadar
büyük olmamıştır. İklim değişikliği senaryolarına göre ortalama hava sıcaklığında görülebilecek bir-iki derecelik artış,
aşırı hava sıcaklıkları ve şiddetli yağışlarda bir kaç kat artış anlamına geliyor.
Böylece, son yıllarda dünyanın bir çok
bölgesi şiddet, etki, süre ve oluştuğu yer
bakımından eşi ve benzeri olmayan çok
sayıda hidro-meteorolojik afetlere sahne
olmaktadır.
Artan bilimsel çalışmalar sonucu son
yıllarda aşırı hava olayları, iklim değişikliği ve afetler arasındaki olası ilişki
daha iyi anlaşılmıştır. Şekil 2’den de görüldüğü
gibi iklim değişikliği aşırı hava olaylarına, aşırı
hava olayları da sosyo-ekonomik şartların uygun
olduğu yerlerde afetlere
neden olmaktadır. Bu nedenle, “iklim değişikliğine
uyum” çalışmaları aynı
zamanda “afet risklerini
azaltılma”ya; afet risklerini azaltma çalışmaları da
aynı zamanda iklim değişikliğine uyuma katkıda
bulunabilmektedir. Bütün
bu nedenlerden dolayı da
iklim değişikliğine uyum
ile afet risklerini azaltma
İklim değişikliği senaryolarına
göre ortalama hava sıcaklığında
görülebilecek bir-iki derecelik
artış, aşırı hava sıcaklıkları ve
şiddetli yağışlarda bir kaç kat artış
anlamına geliyor. Böylece, son
yıllarda dünyanın bir çok bölgesi
şiddet, etki, süre ve oluştuğu yer
bakımından eşi ve benzeri olmayan
çok sayıda hidro-meteorolojik
afetlere sahne olmaktadır.
çalışmalarının artık birlikte düşünülmesi
bir zorunluluk haline gelmiştir. (Şekil 2)
Türkiye’de son zamanlarda hızla artan
hava ve iklim olaylarının şiddeti, bunlara karşı toplumların zarar görebilirliği
ve daha fazla insanın bu olaylara maruz
kaldığı hidro-meteorolojik afetlere ait
bir çok örnek mevcut. Örneğin, 19502010 yılları arasında Türkiye’de oluşan
hidro-meteorolojik afetlerin yıllık toplam
sayılarının zamanla değişimi Şekil 3’te
gösterilmiştir. Böylece küresel iklim değişikliğinden dolayı son yıllarda dünyada
ve ülkemizde artan aşırı hava olaylarının
can, mal, çevre, tabi ve doğal kaynaklar,
iş ve hizmet sürekliliği için oluşturduğu
risklerin önümüzdeki yıllarda çok daha
fazla olabileceği konusunda endişe duymalıyız. (Şekil 3)
Sonuç olarak, küresel iklim değişikliği
nedeniyle Türkiye’de üst tropiklerdeki çöl iklimine benzer sıcak ve kuru bir
itü vakf dergisi 13
ÇEVRE DOSYASI
Şekil 3
iklim hâkim olmaya başladı. Bunun en
önemli nedenlerinden biri, Sahra Çölü
gibi bölgelerdeki yüksek basınç kuşağının kuzeye Türkiye’ye doğru kaymasıdır.
(Şekil 4)
Şekil 5’te görüldüğü gibi böylece yüksek
basınç merkezlerinin blokajı ile birlikte
soğuk ve sıcak Avrupa kışlarında fırtına
yörüngeleri değişiyor (Dronia, 1991).
Değişen iklimle birlikte yaşadığımız düzensiz, ani ve şiddetli yağışlar ve seller;
heyelanları, erozyonu ve çölleşmeyi artırıyor. Kuraklıkla birlikte kıtlık, orman
yangınları, sıcak hava dalgaları, çekirge
istilası, kene, sivrisinek vb. haşereler ve
bunlara bağlı olarak yaşanan uzun mesafeli göçler de artıyor. Artan rüzgâr fırtınaları ise şiddetli yağmur, dolu, hortum,
yıldırım, ani sel, şehir selleri gibi afetlerin daha sık, daha şiddetli, daha uzun
süreli ve her yede etkili olmasına neden
oluyor.
Değişen iklimle birlikte yaşadığımız
düzensiz, ani ve şiddetli yağışlar
ve seller; heyelanları, erozyonu
ve çölleşmeyi artırıyor. Kuraklıkla
birlikte kıtlık, orman yangınları,
sıcak hava dalgaları, çekirge
istilası, kene, sivrisinek vb.
haşereler ve bunlara bağlı olarak
yaşanan uzun mesafeli göçler de
artıyor.
14 itü vakf dergisi
Böylece Türkiye’de insan kaynaklı iklim
değişikliğine bağlı olarak sadece büyük
şehirlerimizde meydana gelen sel hasarlarının neden olduğu maddi kayıplar,
depreme yaklaştı. Sadece yıldırımların
yol açtığı can kaybı ise son iki yılda yüzlerce kişiye ulaştı. Dolu hasarı ise tarım
sigortası ödemelerinde birinci sıraya
yerleşti. Böylece son yıllarda Türkiye’de
afetlerden dolayı ortaya çıkan maddi kayıplar hızla artmakta. Bununla beraber,
toplumların refahını yükseltmek sürdürülebilir kalkınmayla mümkündür. Ayrıca
can ve mal güvenliğini sağlamak, temel
bir insan ihtiyacı ve toplumun refahı temel şartlardan biridir (Şekil 5)
Bu nedenlerden dolayı IPCC, 2012 yılında kısa adı SREX olan “İklim Değişikliğine Uyumu Geliştirmek için Aşırı Olayların Riskini ve Afetleri Yönetmek” adlı
özel bir rapor yayınlamıştır. IPCC SREX’e
göre de 21. yüzyılda Türkiye dahil olmak üzere Güney Avrupa’da daha sık,
şiddetli ve uzun süreli kuraklıklar, sıcak
hava dalgaları ve orman yangınlarının
görülmesi beklenmektedir. Ayrıca, kısa
süreli fakat şiddetli sağanak yağış görülen günlerin sayısındaki artış ile beraber,
ani oluşan sellerde de önemli artışların
olması öngörülmektedir. Böylece iklim
değişikliği tarım ve su kaynakları üzerinde olumsuz etkilere yol açabilecek ve
hidro-meteorolojik afetlere bağlı can ve
mal kayıplarını da artırabilecektir. SREX
raporunda, dünyanın pek çok yerinde
1950 yılından bu yana toplanan kayıtlara
göre, aşırı hava olaylarının istatistiksel
anlamda önemli miktarda arttığına dair
somut kanıtlar sunulmaktadır. Örneğin,
son 30 yılda küresel ölçekte şiddetli
Şekil 4
Şekil 5
hava olaylarının neden olduğu sigorta
ödemeleri de 20 kat artmıştır. Diğer bir
deyişle, şiddetli hava olaylarının neden
olduğu kayıpların beklenenden de hızlı
büyüdüğü ortaya konulmuştur. Yine IPCC
SREX’in ortaya koyduğu gibi Akdeniz
Bölgesi’nin güney kuşağında yer alan
Türkiye, tahmini iklim değişikliği etkilerine karşı oldukça savunmasız durumdadır. AÇA’na (2004) göre bölgede şiddetli
hava olaylarının artması beklenmektedir.
Ayrıca, Türkiye dahil olmak üzere Güney
Avrupa’daki yağışların azalmasının tarım
ve su kaynakları üzerinde önemli etkilere
yola açarak daha sık yaşanacak kuraklıklar gibi ciddi etkileri olabileceği belirtilmektedir. Özellikle, 2080 yılı itibarıyla,
kuraklık ve şiddetli yağışların daha sık
görülmesi beklenmektedir. Rapora göre
ayrıca, sıcak hava dalgalarının 21. yüz-
yılda daha sık ve daha yoğun bir şekilde ortaya çıkması ve bu sebeple sıcağa
bağlı ölümlerin artması beklenmektedir.
Diğer yandan, kış süresinin kısalması kış
aylarında yaşanan aşırı ölümlerin sayısını azaltabilecektir. Bununla beraber iklim
değişikliğinin en yüksek ölüm riski taşıyan seller başta olmak üzere Türkiye’deki aşırı hava olaylarının sıklığı, şiddeti ve
etkileme sürelerini artırması beklenmektedir.
Böylece iklim değişikliğine bağlı hidro-meteorolojik riskler, diğer doğal afetlerin neden olduğu risklere kıyasla daha
büyük olarak değerlendirilmektedir. Örneğin Dünya’da son 50 yılda görülen her
10 doğal afetten dokuzu da şiddetli hava
ve iklim olaylarından kaynaklanmaktadır.
Şekil 7
Şekil 6
IPCC SREX’e göre 21. yüzyılda
Türkiye dahil olmak üzere Güney
Avrupa’da daha sık, şiddetli ve
uzun süreli kuraklıklar, sıcak hava
dalgaları ve orman yangınlarının
görülmesi beklenmektedir. Ayrıca,
kısa süreli fakat şiddetli sağanak
yağış görülen günlerin sayısındaki
artış ile beraber, ani oluşan
sellerde de önemli artışların olması
öngörülmektedir.
Maalesef iklim modelleri, can ve mal
kayıplarının küresel iklim değişikliğiyle
ekstrem hava olaylarının sıklığı, süresi ve şiddetindeki artışa paralel olarak
daha da büyüyeceğini öngörmektedir.
Bütün bu nedenlerden dolayı, IPCC
SREX’in tüm dünyaya tavsiye ettiği temel
yaklaşım, artık iklim değişikliği ile mücadelede iklim değişikliğine uyum ve afet
risk yönetimini ilişkilendirip birleştirmektedir (Şekil 6).
Diğer bir deyişle Şekil 7’de gösterilen iklim değişikliğinin ortaya koyduğu
riskleri azaltabilmek için öncelikle sera
gazlarını azaltmakla birlikte aşırı hava
ve iklim olaylarının tahmin sistemlerini
geliştirmek; zarar görebilirliği azaltabilmek için maruziyetin, erken uyarı, aşırı
hava şartlarına dayanıklı yerleşimler ve
yerleşimlerin yerlerinin değiştirilmesi ile
birlikte yoksulluğun azaltılması, daha iyi
bir bilinçlendirme ve eğitime ilave olarak
sürdürülebilir kalkınma, vb. ile mümkündür. (Şekil 7)
Zaten büyüklüklerdeki bazı sayısal farklar olmasına rağmen tüm model simü-
itü vakf dergisi 15
Böylece Türkiye’de halkın güvenliği
ve refahı için yaptığımız çalışmalardan
daha yüksek katma değerler üretilmesi de mümkün olabilecektir. Ayrıca benimsediğimiz uluslararası belgelerdeki
hedeflerimize daha kolay ulaşabilir ve
uluslararası finans kaynaklarından daha
etkin bir şekilde yararlanabiliriz.
Kaynakça:
AÇA, 2004: Avrupa’nın değişen ikliminin etkileri: Gösterge temelli bir değerlendirme,
Avrupa Çevre Ajansı (AÇA) Raporu, 2/2004,
Kopenhag.
Baetting, M.B., Wild, M., Imboden, D.A.,
2007: A climate change index: Where climate change may be most prominent in the
21st century. Geophysical Research LetŞekil 8
lasyonları Türkiye’deki bazı değişiklikler
konusunda hemfikirdir. Tüm simülasyonlar Türkiye’de 21. yüzyılda sıcaklıklardaki artışta anlaşmaktadır. Simülasyonlar
ayrıca, Türkiye’nin iç ve doğu kesimlerinde daha büyük artışlara işaret etmektedirler. Hemen tüm simülasyonlar
Türkiye’nin Akdeniz Bölgesi’nde kış yağışlarında düşüşler olacağında hemfikirdir. Bu simülasyonlar birbirleriyle tutarlı
bir şekilde Karadeniz Bölgesi’nde kış
yağışlarında artış tahmin etmektedirler.
Tüm simülasyonlar Doğu Anadolu’da
ilkbahar akışlarında azalma ve kış akışlarında artış kabul etmektedirler (ÇŞB,
2012).
Türkiye’nin de, artık İklim Değişikliğine
Uyum ve Afet Risk Yönetimi çalışmalarını İklim Risk Yönetimi kapsamında
öncelikli hedeflerine dayandırarak, bir
bütünün doğru belirlenmiş ve birbirini
tamamlayan parçaları şeklinde yapması
gerekmektedir. Diğer bir deyişle özünde
aynı olan konularda, farklı kurum ve kuruluşlar tarafından kısmen, parça parça
ve eksik çalışmalar artık yapılmamalıdır.
Bütün bunlar yapılırken kullanılabilecek
olan Master Plan anlamındaki bazı yaklaşımlar Şekil 8’de gösterilmektedir.
(Şekil 8)
Özetle, iklim değişikliğinin hidro-meteorolojik afetlerle birlikte ortaya koyduğu
16 itü vakf dergisi
ters, Vol. 34, no. 1.
riskleri/afetleri azaltabilmek için öncelikle sera gazlarını azaltmakla birlikte
aşırı hidrometeorolojik olaylarının tahmin sistemlerini geliştirmek; hidrometeorolojik afetlerden zarar görebilirliği
azaltabilmek için maruziyetin; erken
uyarı, hidrometeorolojik afetlere dayanıklı yerleşimler ve yerleşimlerin yerlerinin değiştirilmesi ile birlikte yoksulluğun
azaltılması, daha iyi bir bilinçlendirme
ve eğitime ilave olarak sürdürülebilir kalkınma, vb. ile mümkündür.
Bunun için de Türkiye’de de “afet risk
yönetimi stratejisi”yle birlikte “iklim değişimine uyum”, artık tüm politika, plan
ve programlarda “İklim Risk Yönetimi”
adı altında bütünleşik/birleşik bir şekilde
düşünülerek ele alınmalıdır. Diğer bir deyişle, kalkınma, iklim değişikliği ve afet
risk yönetimi konularında çalışan kurum
ve uzmanların artık “İklim Risk Yönetimi”
kapsamında birlikte çalışarak kaynaklarını bütünleşik ve daha etkin bir şekilde
kullanması gerekmektedir.
Türkiye’de de “afet risk yönetimi
stratejisi”yle birlikte “iklim
değişimine uyum”, artık tüm
politika, plan ve programlarda
“İklim Risk Yönetimi” adı altında
bütünleşik/birleşik bir şekilde
düşünülerek ele alınmalıdır.
ÇŞB, 2012: Türkiye’nin İklim Değişikliği İkinci-Beşinci Ulusal Bildirimi, T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Nisan 2012, Ankara.
Dronia, H., 1991: Zum vermehrten Auftreten extremer Tiefdruckgebiete über dem
Nordatlantik in den Wintern 1988/89 bis
1990/91. Die Witterung in Übersee 39, 3,
27.
IPCC, 2012: Summary for Policymakers.
In: Managing the Risks of Extreme Events
and Disasters to Advance Climate Change
Adaptation [Field, C.B., V. Barros, T.F. Stocker, D. Qin, D.J. Dokken, K.L. Ebi, M.D.
Mastrandrea, K.J. Mach, G.-K. Plattner, S.K.
Allen, M. Tignor, and P.M.
Midgley (eds.)]. A Special Report of Working Groups I and II of the Intergovernmental Panel on Climate Change. Cambridge
University Press, Cambridge, UK, and New
York, NY, USA, pp. 3-21.
Kadıoğlu, M., 2012: Türkiye’de İklim Değişikliği Risk Yönetimi. Türkiye’nin İklim Değişikliği II. Ulusal Bildiriminin Hazırlanması
Projesi Yayını, 172 s.
1 Türkiye’nin Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne İlişkin İkinci
Ulusal Bildirimi Hazırlık Faaliyetlerinin Desteklenmesi Projesi”
Doäal Yaçamn Olmazsa Olmaz
Su Deyince!
Prof. Dr. Erdoğan YÜZER
İTÜ Jeoloji Mühendisliği Bölümü
2025 ylnda su tüketimi;
tarmda % 17, sanayide
% 20 ve evsel tüketimde % 70
artacaktr. Su tüketimi çok hzl
bir üekilde artarken dünyada
çevre kirliliùi ve sanayileümeden
dolay kullanlabilir temiz su
kaynaklar oransal olarak hzla
azalmaktadr…
itü vakf dergisi 17
ÇEVRE DOSYASI
İlksöz
İnsan yaşamı evrensellik kavramı ile birlikte değerlendirildiğinde bunlar arasındaki olmazsa olmaz köprünün ‘Su’ olduğu
görülür. Bu nedenle ‘Yaşamın Özü Sudur’
tanımında yeryüzündeki insan varlığının ve
oluşan uygarlıkların gelişmesinin ve devamının ne denli suya bağlı bulunduğu, hayatın vazgeçilmez kaynağı olduğu vurgulanmaktadır. Geleneksel uygarlıklarda su
aynı zamanda, içerisinde mistik bir arıtma
ve temizleme gücü barındıran, saflığın, sadeliğin, bilgeliğin de sembolü olmuş, bütün
dinlerde kutsal kabul edilmiştir.
Denizler, göller, akarsular, yaşamımıza değişik tad ve sağlık katan sıcak ve soğuk su
kaynakları, hayranlıkla izlenen mağara oluşumları, benzersiz görsel zenginlik sunan
şelaleler ve buzullar doğa ile suyun gizemli
birlikteliklerinin, başka bir deyişle kucaklaşmasının ve Su Deyince! sorgulamasının
ilk akla gelenleridir (Şekil 1).
Su, özellikle üzerinde yaşadığımız gezegenin doğru kullanılması ve paylaşılması
gereken, önemi gittikçe daha duyarlı olarak
anlaşılan bir nimetidir. Nitekim, son 50 yılda yoğunlaşan uzay araştırmalarının sonrasında yanıtı merakla beklenen ilk soru ‘Su
var mı?’ dır. Biliyoruz ki su varsa yaşam ve
yaşanabilir bir ortam vardır. Sadece suya
özgü bu ‘farklılık’ nedeni ile 2009 yılında
İstanbul’da düzenlenen 5. Dünya Su Formu’nun ana teması, biraz da felsefi, insancıl bir yaklaşımla,
‘ Fa r k l ı l ı k l a r ı n
Suda Yakınlaşması’ - ‘Su Biraraya Getirir!’
olarak benimsenmiştir. Bu yaklaşımda suyun hoşgörü kültüründe oynadığı müstesna rol belirtilmek istenmiştir.
Şekil 1: Su Deyince! Akla Gelenler
18 itü vakf dergisi
Suyun Yeryuvarındaki Öyküsü
Yeryuvarı (dünya), evrenin ‘yaşamın vazgeçilmesi’ olarak nitelendirilen ‘su’ya sahip,
ayrıcalıklı tek gezegenidir. Katı, sıvı, gaz
fazlarında bulunan su, atmosfer ve yerkabuğu arasında sürekli bir çevirim halindedir. Bu sürekli çevirim Hidrolojik Dolaşım
olarak bilinmektedir (Şekil 2). Başka bir
deyişle gezegenimizdeki yenilenebilir nitelikteki bu zenginliğin miktarı sabit kalmakta,
sadece fazları değişmektedir.
Yeryüzüne atmosferden yağış (yağmur,
kar, dolu v.b) şeklinde düşen meteorolojik
kökenli suların bir bölümü yüzeysel akışa
geçer, bir bölümü buharlaşır, bir bölümü de
yeraltına süzülür. Bu sular, yerkabuğundaki
jeolojik ortamın özelliklerine göre yeraltında
depolanır (rezervuar) ve değişik sürelerde ‘Su-Kaya etkileşimi’ ile oluşan erimeler
sonucunda mineralojik ve kimyasal özellik
kazanır.
Hidrolojik dolaşımdaki döngü süresi bazen
dakikalar içinde tamamlanmakta, bazen
de onlarca yıl, hatta termal suların derin
dolaşımında olduğu gibi binlerce yıl almaktadır.
Dünyada Su ve Susuzluk
Dünyadaki su varlığının ancak % 3’ten
daha az bir oranının ‘tatlı su’ olduğu, bu
oranın % 2 kadarının buzullarda bulunduğu, dolayısı ile yararlanılabilir yeraltı ve
Dünyadaki su varlığının ancak %
3’den daha az bir oranının ‘tatlı su’
olduğu, bu oranın % 2 kadarının
buzullarda bulunduğu, dolayısı ile
yararlanılabilir yeraltı ve yerüstü
su varlığının % 1 dolayında olduğu
bilinmektedir.
yerüstü su varlığının % 1 dolayında olduğu
bilinmektedir (Şekil 3).
% 1 dolayındaki kullanılabilir tatlı su miktarının, dünyadaki dağılımında da bir eşitlik
olmadığı, nüfus ve sahip olunan su kaynağı yüzdelerinin birlikte verildiği Çizelge
1’de izlenmektedir.
Yukarıdaki açıklamalar kullanılabilir sınırlı
miktardaki tatlı suyun yaşamsal önemini bir
kez daha ortaya koymaktadır. Dünya bankası ve Birleşmiş Milletler Çevre Programında
(UNEP) bu sorunun sayısal olarak ifade edilmesi için yoğun çalışmalar yapılmaktadır.
Bu çalışmalarda elde edilen çarpıcı sorunların bazılarına aşağıda değinilmiştir:
• İçinde bulunduğumuz yıllarda 1900 yılına
göre su tüketimi dünyada 10 kat artmıştır.
Son 50 yılda dünya nüfusu 2.5 kat, su tüketimi ise 4.5 kat artmıştır. Önümüzdeki 20-25
yıl içinde birçok ülkede savaşa dönüşebilecek su krizlerinin doğması beklenmektedir
(ŞANLISOY, A., 2006).
• Dünya Bankası verilerine göre sağlıklı bir
yaşam için yılda kişi başına 36 – 72 m3 suya
ihtiyaç vardır. Buna sulama, sanayi ve enerji üretimi eklenince insan hayatı için gerekli
olan su miktarı kişi başına yılda 1.000 m3’e
yükselmektedir.
• 2025 yılında su tüketimi; tarımda % 17,
sanayide % 20 ve evsel tüketimde % 70
artacaktır. Su tüketimi çok hızlı bir şekilde
artarken dünyada çevre kirliliği ve sanayileşmeden dolayı kullanılabilir temiz su kaynakları oransal olarak hızla azalmaktadır.
• Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP)
‘nın 2002 yılında yayınladığı 3. Küresel Çevre
Raporu’na göre dünyada 1,1 milyar insan güvenli içme suyundan, 2,4 milyar insan ise güvenli atıksu arıtma hizmetlerinden yoksundur.
Şekil 2. Hidrolojik Dolaşım
• Yukarıda anılan, piyasa koşullarının küresel ölçekteki siyasi, ekonomik ve sosyal
koşullara bu şekilde yön vermesinin devam
etmesi halinde 2032 yılı itibariyle dünya nüfusunun yarıdan fazlasının ciddi su sıkıntısı
ile karşılaşabileceğine dikkat çekilmektedir.
• Türkiye’nin Su Varlığı ve Paylaşımı
Çizelge 2’de Türkiye’deki su varlığı ve bunun
kullanım dağılımı izlenmektedir (DSİ verilerinden derlenerek). Bu veriler Türkiye’de halen
kişi başına düşen su tüketiminin 1500m3/yıl
dolayında olduğunu, beklenen nüfus artışı
ile bu miktarın 2030’lu yıllarda 1000m3/yıl’a
kadar ineceğini göstermektedir. Kısaca Türkiye’nin su kaynakları açısından su zengini
bir ülke olmaktan çok uzakta bulunduğu ve
hızla su fakiri ülkeler sınırına yaklaşmakta olduğu söylenebilir. Bu tablo ülkemizdeki akıllı
su politikaları uygulamalarının ve su tasarrufuna yönelik çalışmaların ne denli önemli olduğunu ve bu tasarrufa mutlaka sulamadaki
kayıpların azaltılmasına yönelik çalışmalarla
başlanmasının kaçınılmazlığını vurgulamaktadır.
Su Kullanım Kültürü
Suyun miktarı ve dağılımı kadar kullanımındaki alışkanlıkların, zamanla kültüre dönüşen geleneksel uygulamaların da ayrı bir
önemi bulunmaktadır.
İnsanoğlu su ihtiyaçlarını kolaylıkla karşılayabilmek için önceleri su kaynaklarının bulunduğu yakın çevrelere yerleşmeyi tercih
etmiş, suyun yetersiz kaldığı veya yerleşim
alanlarına uzak olduğu bölgelerde ise,
kaynakları çeşitli malzeme kullanarak oluşturdukları su yapıları ile yerleşim alanlarına taşımışlardır. Bentler inşa ederek suyu
biriktirmeyi, bu suyu kemerler ve kanallar
ile yerleşim alanlarına taşımayı, su yolları
üzerine köprüler inşa etmeyi, sarnıç, çeşme, sebil, şadırvan, kaplıca, hamam gibi su
yapıları’nı gerçekleştirerek insanlar ile suyu
kavuşturmayı başarmışlardır. Böylelikle her
uygarlığın kendine özgü bir ‘su kültürü’
oluşmuştur
Anadolu’daki uygarlıkların çok boyutlu
analizinde, eski Yunan’dan Roma’ya, Osmanlı döneminden Türkiye Cumhuriyeti’ne
uzanan geçiş sırasında yer alan manevi değerler arasında “su kültürü”nün ayrı
bir yeri vardır. İlk büyük su uygarlıklarını
kurmuş olan Roma İmparatorluğunun bu
alandaki gerçek varisi Osmanlı Devletidir.
Osmanlılar Romalıların yaptığı su ve sulama sistemlerini, köprü, kemer, sarnıç, ark
gibi su yapılarını koruyup, geliştirmişlerdir
Okyanuslardaki Tuzlu Su….%97,2
TATLI SU (%2,8)
İÇERİĞİ
Buzullar:%2,14……..%77,2
Yeraltısuları: %0,61...%22,1
Yüzey Suları: %0,09….%0,3
Toprak Nemi: %0,05……%0,2’dir.
Şekil 3. Dünyadaki Su Varlığının Dağılımı
(ÇEÇEN, K., 2000). Türkiye, içinde bulunduğu jeolojik kuşağın (Alp-Himalaya Kuşağı) doğal bir sonucu olarak sönmüş genç
volkanları ve yoğun tektonizma geçirmiş,
kırıklı-faylı yapıların bulunduğu ortamları
içerir. Bu ortamlar depremlerin ve çok zengin termomineralli suların oluşumu için uygun koşullara sahiptir. Belirtilen nedenlerle
Türkiye’de sıcaklığı 20 °C den fazla olan
300 ü aşkın termal kaynak, erimiş madde
miktarı 1000mg/lt’nin üzerinde olan 200
den fazla maden suyu, 75 kadar içmece
kaynak grubu (ŞİMŞEK, Ş., 2000) ve 200
dolayında şişelenmekte olan kaynak suyu
(memba) dolum tesisi bulunmaktadır.
(Şekil-5)
Termomineral kaynaklar, sıcaklıklarına,
içerdikleri mineral ve kimyasal madde miktarına, debilerine göre sınıflandırılırlar. Bu
1994 yılında İstanbul’a günde
yaklaşık 1.0 milyon m3 su verilirken
bu miktar 2013 yılında 2.5 milyon
m3 düzeyine yükselmiştir. Halen
900 milyon m3/yıl’a ulaşan bu
talebin karşılanmasının il sınırları
içinde yeterli yerüstü ve yeraltı su
kaynakları kısıtlı olan bir kent için
yaşamsal önemi bulunmaktadır.
Yaşanan bu sorunda, su isale
hatlarındaki önlenemeyen su
kayıplarının da rolü önemlidir.
sular, tarihsel dönemler boyunca ısıtma
ve temizliğin yanısıra tedavi(şifa) amaçlı
olarak da kullanılagelmiştir. Günümüzde
doğal sıcak su bilimi (balneoloji) ve sıcak
su ile tedavi bilimi (balneoterapi) olarak bilinen konuların çoğunun kökeni MÖ 400 yıllarında Hipokrat’ın ortaya koyduğu ilkelere
dayanmaktadır.
Termomineral sulardan temizlenme ve sağlık amaçlı yararlanma, kaynak başına kurulmuş basitten (Ilıca) gelişmişe (Kaplıca)
kadar değişen Kapalı Mekanlarda olmaktadır.
Tarihsel, özellikle Roma ve Bizans uygarlıkları dönemlerinde termomineral sulardan
yararlanmada hayranlık uyandıran özel bir
mekan ve kullanma kültürü gelişmiştir. Bu
nedenle günümüzde ‘Kaplıca/Hamam Kültürü’ olarak da bilinen geleneğin kökeni bu
uygarlıkların hüküm sürdüğü yıllara kadar
indirilebilir.
Ülkemiz sıcak (termal) su kaynaklar açısından, dünyanın ilk üç ülkesi arasındadır. Kaynak, tesis ve kullanım zenginliği
açısından Türkiye, Almanya ve Japonya
ile birlikte anılmaktadır. Türk halkına özgü
geleneksel kaplıca bilgisi ve kullanım kültürü halen sürmekte, termal kaynakların
bulunduğu yörelerimizde çoğu 4-5 yıldızlı
‘termal’ otellere her geçen gün bir yenisi
eklenmektedir. Bu yönde, termal su sağlığı
ile ilgili bilimsel tıp (balneoloji) çevrelerinin
ve yatırımcılarının sıcak su kaynaklarına
itü vakf dergisi 19
ÇEVRE DOSYASI
(termal hidrojeoloji) ilgisinin artması sevindiricidir. Bu uygulamaların yanı sıra son
yıllarda özellikle sıcaklığı 150°C ve üzerinde olan su-buhar karışımlarında (akışkan)
kurulu santrallerle elektrik enerjisi üretimi
de gittikçe yaygınlaşmaktadır (yenilenebilir
jeotermal enerji).
Türkiye, jeolojik olarak Alp-Himalaya dağ
kuşağı içinde yer almasının doğal bir sonucu olarak dünyanın en zengin mineralli
ve jeotermal su kaynaklarına sahip ülkeler
arasındadır. Bu sular Anadolu’ya yerleşik
uygarlıklar tarafından asırlarca tedavi ve
şifa amaçlı olarak kullanılmıştır. Gelenek
haline gelen bu yaklaşım, Anadolu’ya ilk
yerleşen Türklerden itibaren izlenen hamam ve kaplıca kültürü olarak bilinmektedir.
İstanbul’un su ihtiyacı doğal
ve yapay göllerde depolanan
(rezervuar) sulardan
sağlanmaktadır. Bu nedenle
göllerin beslenme havzalarındaki
kirlenmeye karşı koruma
önlemlerinin alınması ve
denetiminin titizlikle ve aralıksız
sürdürülmesi kaçınılmazdır.
Nitekim, koruma önlemlerinin
alınamadığı Küçükçekmece Gölü
havzasındaki yasadışı yerleşimlerle
havzanın tümüyle bu özelliğini
kaybedip devre dışı bırakıldığı,
Elmalı Barajı havzasının da yakında
bu duruma geleceği bir uyarı
olmalıdır.
İstanbul’un Su Sorunu
‘Su Deyince!’ başlığı altındaki bu makalede ilk akla gelen güncel sorulardan biri de
kuşkusuz ‘Ne Olacak İstanbul’un Su Sorunu’ dur.
Üç büyük uygarlığa başkentlik yapmış İstanbul Kenti için tarihsel dönemler boyunca içme ve kullanma suyunun sağlanması
yaşamsal bir sorun olmuştur. Roma, Bizans
ve Osmanlı dönemlerinde Istrancalardan
başlayarak İstanbul dışındaki membalar
ve yüzey suları kemerlerle taşınmış, yeraltı
sarnıçlarında biriktirilmiş, çeşmelerle dağıtılmıştır.
İlk kez 1887 yılında Terkos Gölü’ nün suları
bir Fransız şirketi (Der saadet) tarafından
KITALAR
NÜFUS (%)
Kuzey Amerika
Güney Amerika
Avrupa
Afrika
Asya
Avustralya - Antartika
SU KAYNAĞI (%)
8
6
13
13
60
1
Çizelge 1: BM Verilerine Göre Su Kaynaklarının Kıtasal Dağılımı
TÜRKİYE’NİN SU VARLIĞI
Yıllık Yağış Ortalaması 642.2 mm
Yıllık Yağış Miktarı
Yıllık Buharlaşma Miktarı
Yıllık Yüzeysel Akış
Yıllık Yeraltı Suyu
Yabancı Ülkelerden Giren Su
501x10 m3
271x10 m3
198x10 m3
41x10 m3
6,9x10 m3
Kullanılabilir Yıllık Yeraltı ve Yerüstü Suyu Miktarı
112x10 m3 (14+98 x10 m3)
Halen Fiili Yıllık Tüketim
40,1x10 m3
Bu miktarın
29,6x10 m3 sulama
6,2x10 m3 içme-kullanma
4,3x10 m3 sanayide kullanılmaktadır.
Kişi Başına Düşen Yıllık Net Su Miktarı 1531 m3
Su Fakiri Ülkelerde Kişi Başına Düşen Yıllık Su Miktarı < 1.000m3
Su Zengini Ülkelerde Kişi Başına Düşen Yıllık Su Miktarı 8.000-10.000 m3
TÜRKİYE SU ZENGİNİ BİR ÜLKE Mİ ?
2030 Yılında Kişi Başına Düşecek Yıllık Su Miktarı ~ 1.000 m3
HAYIR!
Çizelge 2: Türkiye’nin Su Varlığı ve Kullanım Dağılımı
20 itü vakf dergisi
15
26
8
11
36
5
ham su olarak şehrin evlerine verilmiştir.
Cumhuriyet döneminde, 1926 yılında Kağıthane’de ilk arıtma tesisi kurulmuştur.
1933-1938 yıllarında İstanbul’ un her iki
yakasına su veren yabancı şirketler devletleştirilerek bu tarihte kurulan İstanbul Sular
İdaresine devredilmiştir.
İstanbul’un artan nüfusuna çözüm bulmak
üzere, 1950’li yıllarda Elmalı I, Elmalı II
daha sonra Alibeyköy ve Ömerli Barajları
devreye alınarak iki yakanın su ihtiyacı karşılanmaya çalışılmıştır. 2000’li yılların başında denetlenemeyen nüfus artışı karşısında,
il dışındaki komşu illerin kaynaklarının da
sistem içine alınması kaçınılmaz olmuştur.
Bu anlamda batıda Istrancalardaki derelerin, doğuda Melen Çayı sularının İstanbul’a
taşınması, başka bir deyişle İstanbul İçme
Suyu sorununun İthal Su’ ya(!) dayalı olarak
çözümü gündeme gelmiş ve uygulamaya
geçilmiştir.
İstanbul’un nüfusu son 20 yılda 8.5 milyondan 14.5 milyona yükselerek yaklaşık
% 70 oranında bir artış göstermiştir. Bu
artış doğal olarak su ihtiyacını da sürekli
yükseltmiştir. 1994 yılında İstanbul’a günde yaklaşık 1.0 milyon m3 su verilirken bu
miktar 2013 yılında 2.5 milyon m3 düzeyine yükselmiştir. Halen 900 milyon m3/yıl’a
ulaşan bu talebin karşılanmasının il sınırları
içinde yeterli yerüstü ve yeraltı su kaynakları kısıtlı olan bir kent için yaşamsal önemi
bulunmaktadır. Yaşanan bu sorunda, su
isale hatlarındaki önlenemeyen su kayıplarının da rolü önemlidir. Resmi kayıtlara
göre, kente verilen suyun % 24 oranında
kayba uğradığı ifade edilmektedir. Başka
bir deyişle, günde yaklaşık 700.000 m3 su
şehir şebekesinde kaybolmaktadır. Bu miktar yaklaşık 5 milyonluk bir nüfusun gerçek
su kullanımını karşılayacak düzeydedir
(YÜZER, E., SÖZEN, S., 2014).
Günümüzde İstanbul’un su ihtiyacı, Avrupa
yakasında Istrancalar’daki 6 baraj, Terkos
Gölü, Alibeyköy, Sazlıdere ve B.Çekmece,
Anadolu yakasındaki Ömerli ve Darlık Barajlarında depolanan, Melen ve Yeşilçay
(İsaköy) regülatörlerinden pompalanan yüzey suları ile karşılanmaya çalışılmaktadır.
Dolayısı ile İstanbul’un su ihtiyacının güvenilir ve uzun erimli giderilmesinde yapımı
süren Melen Barajı ve isale hattının tamamlanmasının önemi açıktır.
Yeraltı sularının İstanbul’un su ihtiyacının
karşılanmasındaki katkısı toplam ihtiyacın
% 4-5 ‘i kadardır. Bu katkının sınırlı kalmasında, İstanbul batısındaki Bakırköy ve
Kullanılabilir Su Potansiyeli
112x10 m3
Yerüstü Suları
98x10 m3
Yeraltı Suları
14x10 m3
Halen Bu Suyun %36’sına Karşılık Olan Toplam 40,1x10 m3
Su Kullanılmaktadır.
Sulamada
İçme-Kullanma
Sanayi
rının belirlenmesi ve uygulanması ‘Sosyal
Havza Yönetimi’ anlayışının kaçınılmaz bir
ilkesi olarak gündeme getirilmelidir.
29,6x10 m3 (%74)
6,2x10 m3 (%16)
4,3x10 m3 (%10)
Çizelge 3: Türkiye’nin Su Potansiyeli ve Kullanımındaki Oransal Durum
göller arasındaki yeraltısuyu akiferlerinin
1960’lardan sonra, yasadışı açılan kuyularda aşırı pompajla tüketilmesinin ve
yoğun yerleşimlerle yüzeysel beslenme
alanlarının azaltılmasının etkisi vardır. Geri
dönüşü ekonomik olarak olanaklı görülmeyen bu akiferlerden yararlanma halen gündem dışındadır.
İçinde bulunduğumuz kurak yılda olduğu gibi, özellikle Marmara Bölgesi’ndeki
yağışların azalması, yüzey depolarındaki
(barajlar) seviyelerin hızla düşmesini doğurmuştur. Bu yıl için umudumuz yağışların
yanı sıra Melen ve Sakarya’dan getirilecek
suya bağlı görülmektedir. Açıklandığı gibi
İstanbul’un su ihtiyacı doğal ve yapay
göllerde depolanan (rezervuar) sulardan
sağlanmaktadır. Bu nedenle göllerin beslenme havzalarındaki kirlenmeye karşı ko-
İTÜ bünyesinde UNESCO desteği
ile 1950’li senelerde başlatılan,
Rektörlüğe bağlı Hidrojeoloji
Araştırma Enstitüsü’nün zaman
içinde Maden Fakültesi’nin
bölümlerinde eritilerek işlevsiz
hale gelmesi üzücüdür. İçinde
bulunduğumuz yıllarda suyun
tartışılmaz önemini göz
önünde bulundurarak İTÜ
çatısı altında yüksek lisans
düzeyinde eğitim verecek bir Su
Kaynakları Araştırma Enstitüsü’
nün kurulmasını çok yararlı
görmekteyiz.
ruma önlemlerinin alınması ve denetiminin
titizlikle ve aralıksız sürdürülmesi kaçınılmazdır. Nitekim, koruma önlemlerinin alınamadığı Küçükçekmece Gölü havzasındaki
yasadışı yerleşimlerle havzanın tümüyle
bu özelliğini kaybedip devre dışı bırakıldığı, Elmalı Barajı havzasının da yakında bu
duruma geleceği bir uyarı olmalıdır. İSKİ
yönetmeliğinde açıkça belirtilen koruma
önlemlerinin alınarak yasadışı yerleşmelerin ortadan kaldırılması için verilen mücadeleler yerinde ancak çok yetersizdir. Yetki
ve güvenlik açısından donatılmış ekiplerin
hızla oluşturulması mutlaka gereklidir.
Diğer taraftan İstanbul’un su ihtiyacının
komşu illerin yüzey suları ile karşılandığı
gerçeği göz önünde bulundurularak, bu
illerin yönetimleri ile ortak ve adil bir paylaşım için ‘İller arası Su Yönetimi’ esasla-
Sonsöz
Halen Türkiye su kaynaklarının kullanımında havzalar arasındaki transfer ve küresel
su politikaları ile havza yönetimi gündemdedir. Örneğin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki su sıkıntısının Türkiye’den transfer edilecek su kaynakları ile çözülmesi
sonuç aşamasındadır. Bu amaçla yapımı
süren Anamur yakınındaki Alaköprü Barajı’nda depolanacak olan su 80 km’si deniz
altından olmak üzere toplam 107km’lik boru
hattı ile Kuzey Kıbrıs’taki Geçitköy Barajı’na
verilecek oradan da ülke içindeki dağılımı
sağlanacaktır. Dünyada yankı uyandıracak
bu proje, ileride Türkiye ile Ortadoğu ülkeleri arasında benzeri ‘Su Köprüleri’nin
başlangıcı olacak önemdedir.
Önümüzdeki on yılların esas savaşı su saynakları üzerine olacaktır. Bu açıdan bakıldığında, Dicle ve Fırat nehirlerinin stratejik
önemi ortadadır.
Eğitim kurumlarımızda su kaynaklarının
çok yönlü olarak araştırılmasına odaklan-
Mağlova Kemeri
Mimar Sinan (1554-1562)
itü vakf dergisi 21
ÇEVRE DOSYASI
KEMERLERİN SÜLEYMANİYESİ!
Sinan, hiçbir yapı yapmamış, yalnız Mağlova Kemerini
yapmış olsaydı yine devrinin en büyük mühendis ve
mimarı olurdu. Süleymaniye, Selimiye ne değerdeyse
Mağlova Kemeri de aynı değerdedir.
Prof. Dr. Kazım ÇEÇEN, 2000
Şekil 4. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Mimar Sinan tarafından şehre su getiren Kırkçeşme İsale Hattı’nda yapılan kemerlerden biri
Mağlova Su Kemeri (ÇEÇEN, K., 2000)
mış bir uzman kuruluş bulunmamaktadır. İTÜ bünyesinde UNESCO desteği ile
1950’li senelerde başlatılan, Rektörlüğe
bağlı Hidrojeoloji Araştırma Enstitüsü’nün
zaman içinde Maden Fakültesi’nin bölümlerinde eritilerek, işlevsiz hale gelmesi
üzücüdür. İçinde bulunduğumuz yıllarda
suyun tartışılmaz önemini göz önünde bulundurarak İTÜ çatısı altında yüksek lisans
düzeyinde eğitim verecek bir Su Kaynakları Araştırma Enstitüsü’ nün kurulmasını çok
yararlı görmekteyiz. Konunun olgunlaştırılması ve etraflıca tartışılması için bir platformun oluşturulmasını ve bu amaçla İTÜ
Vakfı Dergisinin önümüzdeki sayılarında
bir ‘Su Kaynakları Dosyası’nın açılmasını
önemsiyoruz.
KARAGÜLLE, M., Editör, (2013), Tıbbi Ekoloji
ve Hidroklimatoloji, İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi
185. Yıl Ders Kitapları Serisi, İstanbul.
MTA (2005): Türkiye Jeotermal Kaynakları En-
Kaynakça
vanteri. MTA Envanter Serisi-201, Ankara.
ÇEÇEN, K., (2000): İstanbul’un Osmanlı Dö-
ŞANLISOY, A., (2006), İstanbul’daki Su Top-
nemi Su Yolları. İBB İSKİ Yayını, İstanbul.
lama Havzalarında Yaşanan Sorunlar ve Çö-
ÇEKİRGE, N. (1982): Kaplıcalardaki Kür ve
züm Önerileri, İTÜ Maden Fakültesi, İstanbul.
Rekreasyon Birimlerinin Planlanması ve Ta-
ŞENTÜRK, H. (2009): Türkiye Mineralli Su
sarımı İçin Bir Metod. İTÜ, Mimarlık Fakültesi,
Potansiyeli ve Sorunlarımız. Türkiye Jeoter-
Doktora Tezi, İstanbul.
mal Kaynak Potansiyeli ve Arama Yöntemleri
ERGUVANLI, K.,-YÜZER, E. (1973): Yeraltısu-
Sempozyumu, İ.Ü ve TMMOB Jeoloji Müh.
ları Jeolojisi. İTÜ, İstanbul.
Odası, İstanbul.
ŞİMŞEK, Ş. (2007): Dünya’da ve Türkiye’de
Jeotermal Gelişmeler. Ülkemizde Doğal Kaynakların Enerji Üretimindeki Önemi ve Geleceği Sempozyumu, İzmir.
ÜLKER, T., (1988), Türkiye’de Sağlık Turizmi
ve Kaplıca Planlaması, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, No:106, Ankara.
YÜZER, E., (2013), Vuslat, Suların Kayalarla
Kucaklaşması, Baki Canik Yeraltısuları Sempozyumu, Aksaray Üniversitesi, Aksaray.
YÜZER, E., (2014), Termomineralli Suların
Oluşumu ve Dünyadaki Ünlü Kaplıca Şehirlerinden Örnekler, XI. Türk Kaplıca Tıbbi ve
Balneoloji Kongresi, Gaziantep.
YÜZER, E.,-SÖZEN, S., (2014), İstanbul’un Su
Sorunu Nasıl Çözülür. Cumhuriyet Gazetesi
Şekil 5. Türkiye’de Genç, Sönmüş Volkanlar ve Tektonik Hatlara Bağlı Olarak Oluşan Sıcak Ve
Mineralli Su Kaynaklarının Dağılımı (ŞİMŞEK, Ş., 2001)
22 itü vakf dergisi
Sürdürülebilir Yaşam Özel Sayı 22.03.2014,
İstanbul.
Istanbul’da Sonun Baçlangc:
Çevrenin Çöküçü
Prof. Derin Orhon
Bilim Akademisi
Olumsuz geliümeleri sadece sorun olarak
görmeye çalümak çok iyimser bir yaklaüm olur.
Istanbul’da çevre, doùal yapdan kültürel mirasa kadar
tüm önemli unsurlar ile bir çöküü sürecine girmiütir.
Bu sürecin baülamasnda yaplmayanlar kadar,
birtakm dayatmalarla yaplan yanlülar da ayn ölçüde
önemli rol oynamütr…
itü vakf dergisi 23
ÇEVRE DOSYASI
I
stanbul asırlardan beri dünyanın en çekici kentlerinden biri olarak kabul ediliyor.
Coğrafi konumu ve eşsiz doğal güzellikleri kadar tarihi ve kültürel zenginliklerine
borçlu olduğu bu özelliğini günümüzde
de korumaya çalışıyor. Ancak, sürekli teşvik edilerek 14 milyonu aşmış bir nüfus sürekli yeşili kemiriyor, kenti bir beton yığınına
çeviriyor ve hoyratça doğayı tahrip ediyor.
Yaşamın bir sorunlar yumağına dönüşmüş
olmasına rağmen, kenti işgal etmiş olan
nüfus bundan etkilenmiyor; bir çevresel intihar sürecini başlatmış olduğunu cehaleti
yüzünden farketmiyor; yönetimin umursamaz ve çıkarcı yaklaşımına müdahale etmeyi düşünemiyor
Doğanın ve çevrenin geleceği açısından,
Istanbul 1200’lü yıllardaki Haçlı işgalinde
bile günümüzdeki kadar büyük bir tehdit
altında kalmamıştı. Kanal Istanbul, 3. Havalimanı ve 3. Köprü gerçekten de hiç bir
bilimsel temeli olmayan çılgın mega projeler; doğrudan kuzey ormanlarının yıkımını
hedef alıyorlar. Kuzey ormanları yok olursa
kentin nefes alamayacağı kimsenin umurunda değil!..
Belediye yönetimi 2000’li yıllarda, 400 bilim
adamını 4 yıl çalıştırarak Istanbul Çevre Düzeni Planı yaptırdı; plan oy birliği ile onaylanarak 2009 yılında yürürlüğe girdi. Bir
anlamda Istanbul’un Anayasası!..Planda
bu üç proje de yer almıyor. Nasrettin hoca
yöntemi ile sormak gerek: Bu üç proje bu
kadar gerekliydi de neden Çevre Planı’na
dahil edilmemiş? Planda yoksa neden şu
anda telaşla uygulanmak isteniyor?
ISTANBUL’ UN BÜYÜK SORUNU
MEGA PROJELER
Kanal - Istanbul projesi
Proje çevre açısından bir felaketler zinciri:
Kanımca, hazırlanmış olan Istanbul Çevre
Düzeni Planında yer almamış olmasının
nedeni basit: Projenin bilimsel temeli yok;
doğaya aykırı; çevre açısından sürdürülebilir değil. Bilim adamları başta, Karadeniz’in yüksek oranda kirlilik içeren sularının
Marmara’ya boşalacağını; kıyı kesiminden
başlayarak çözünmüş oksijen düzeyinin giderek düşeceğini ve Marmara’nın, belki de
altından kalkamayacağı bir kirlenme sorunu yaşayacağını ifade ediyor. Muhtemelen
Boğazdaki akıntı düzeni de etkilenecek.
Tuzlu su bütün kanal boyunca sızarak yeraltı su kaynaklarını ve belki de orman örtüsünü etkileyecek. Asıl sorun projenin temel
24 itü vakf dergisi
amacı olduğu anlaşılan ve kanal civarında
oluşması planlanan yeni yerleşim alanları
ve nüfus patlaması!.. Kötü bir film senaryosu bile bundan daha iyi kurgulanır.
Üçüncü Köprü Projesi
Bu proje Istanbul’un ulaşım sorununu ne ölçüde hafifletecek? Istanbul’a ne getirecek,
ne götürecek? Yaygın bilimsel kanıya göre
hiçbir şey getirmeyecek, çünkü Istanbul’un
asıl ihtiyacı iki yakayı birbirine bağlayacak
olan raylı sistemler. Proje, tüm bağlantı yolları ve civarında oluşacak yerleşim alanları ile, kuzey ormanlarından ve Istanbul’un
doğasından çok şey götürecek. Konunun
uzmanları bu projenin doğaya ve su havzalarına vereceği çok ağır tahribat yanında,
özellikle çevre yolları etrafında oluşacak
kaçak ve çarpık yapılaşmanın yol açacağı
kalıcı zararlara da dikkat çekiyor. O halde
proje çok belirgin olumsuz etkilerine karşın,
ÇED – Çevre Etki Değerlendirmesi – sürecinden nasıl geçmiş ve onay alabilmiş:
Almamış, çünkü, ÇED sürecinden muaf tutulmuş. Bu tür bir yaklaşımın çağdaş çevre
anlayışıyla kabul edilebilmesi mümkün değildir.
Üçüncü Havalimanı Projesi
Bu konuda öncelikle şu soruya cevap verilmeli: Istanbul’da 3. Havalimanının kuzey
ormanları içine yapılması gerekli miydi?
Kesinlikle değildi...Istanbul Çevre Düzeni
Planı 3. Havalimanı için uygun konumun
Silivri olduğunu belirlemişti. Neden değiştirildi? Kimse bilmiyor, araştırmıyor!..
Göstermelik ÇED çalışmasının öncelikle
bu konum değişikliğini bilimsel gerekçelerle açıklaması gerekirdi. Neden dünyada
benzeri olmayan 150 milyon yolcu kapasitesi seçilmiş, o da belli değil. Neden daha
uygun bir alternatif planda tanımlı iken yer
değiştirmesi ile doğal yapının ve orman
örtüsünün tahrip edilmesi hedeflenmiş?
Eğer Istanbul’un geleceğinden sorumlu ise
bütün bu soruları Belediye yönetiminin cevaplaması gerek...
ISTANBUL’UN YEŞİL ALANLARI
Terkos gölüne deniz suyu basarak,
tuzlu suyu şebekeye vermek
ya da Sakarya Nehri’nden kirli
suyu getirmek, geçici de olsa
kabul edilemez. Şu anda bizlere
dağıtılmakta olan suyun kalitesi
hakkında hiçbir bilgi ve belgeye
sahip değiliz. Istanbul halkı,
halen kullandığı suların aşırı tuz,
ağır metaller, değişik kimyasallar
vb. kirlilik unsurları içerip
içermediğini bilmiyor, yazık ki hiç
de umursamıyor!..
Halen yürürlükte olduğunu varsaydığımız
Istanbul Çevre Düzeni Planı‘nın vazgeçilmez ilkelerinin başında Kuzey Ormanları’nın korunması geliyordu, hemen göz ardı
edildi. Istanbul’da yaşayan halk tepkisiz
kabullendi; yeterince parkı bahçesi vardı
da onun için mi tepki göstermedi, hayır...
Konunun saptırılmasını engellemek için aktif yeşil alanın sadece karşıdan bakılacak
değil, içinde yaşanacak yeşil alan olarak
tanımlandığını hatırlayalım ve bakalım:
Kayıtlara göre, aktif yeşil alan kişi başına
New York’ta 29 m2, Londra’da 27 m2, Stockholm’de ise 87 m2; 20 yıl sonra Istanbul’un geldiği seviye 2 m2 değil. Neden bu
kadar düşük, çünkü yönetim bulduğu her
alanı betonla kaplıyor, residanslar, AVM’ler
yükseliyor; başka yer bulamadığı için de
otoyolların yamaçlarını türlü desenlerde
mevsimlik çiçeklerle kaplıyor; sanki millet
oralara tırmanacak ve otoyol yamacında
piknik yapacak, çocuk oynatacak. Istanbullu bu garabete kaç para harcandığını
hiç de merak etmeden sadece karşıdan
bakmakla yetiniyor!..
ISTANBUL’UN SU SORUNU
Resmi kayıtlara göre Istanbul’un şu anda
14 milyon nüfusun ihtiyacını karşılamak
üzere günde 2.5 milyon m3 suya ihtiyacı
var; yani yılda yaklaşık 900 milyon m3 su
gerek!.. Aslında, Istanbul’un su kaynakları
kısıtlı ve yağışlarla oluşan yüzeysel sulardan oluşuyor. Bu amaçla kullanılan göl ve
barajların toplam kapasitesi de 900 milyon
m3 civarında. Yani, basitçe izah etmek
gerekirse, toplanabilen su aynı yıl içinde
tüketiliyor. Sürekli yaşanan su sorununun
temel nedeni bu...Su toplama kapasitesini
artırmayı beceremiyoruz; bu nedenle yeni
kaynak için batıda Istrancalar’a, doğuda
da Melen çayına kadar uzanılmış. Bu sulara o bölgelerin de ihtiyacı var. Kurtarıcı
gözüyle bakılan Melen projesinde de su
tutulamıyor; planlanan barajın temeli daha
birkaç ay önce atıldı. Istanbul’da yaşanan
kuraklık aynı ölçüde Melen için de geçerli..
Su mutlaka tasarruflu kullanılmalıdır. Ancak
tasarruf, yerel yönetimin her yıl bıkmadan
çözüm olarak sunduğu, telkin ettiği gibi, su
sıkıntısının çözümü olamaz. Terkos gölüne
deniz suyu basarak, tuzlu suyu şebekeye
vermek ya da Sakarya Nehri’nden kirli suyu
getirmek, geçici de olsa, kabul edilemez.
Şu anda bizlere dağıtılmakta olan suyun
kalitesi hakkında hiçbir bilgi ve belgeye sahip değiliz. Istanbul halkı, halen kullandıkları suların aşırı tuz, ağır metaller, değişik
kimyasallar vb. kirlilik unsurları içerip içermediğini bilmiyor, yazık ki hiç de umursamıyor!..
Su Havzalarının Geleceği
İstanbul bu yıl olduğu gibi, yakın gelecekte de ciddi su sıkıntısı çekecek. Çünkü bu
gelişme, değişen iklim koşulları ve küresel
ısınmanın doğal sonucudur. Daha önemlisi, Istanbul’un su havzaları hoyratça işgal
ve tahrip edilmektedir. Temin edilmesi gereken suyun miktarı kadar kalitesi de çok
önemli.. Kirlenmiş suları arıtarak tekrar kul-
lanılabilir su haline getirmek mevcut arıtma
düzeni ile mümkün değil. Barajların ve göllerin sayısını artırmak bir yana, önemli bir
kaynak olan Küçükçekmece gölünün aşırı
kirlenmesine engel olamadık ve kaybettik.
Aynı tehlike diğer göller için de geçerli.
Havzalar sürekli işgal altında ve bu gidiş
engellenemez ise gelecekte Istanbul’un
felaketi olacak.
Melen’den getirilen su Istanbul’un ihtiyacına
katkı sağlamakla birlikte, geleceğe dönük
güvenli bir destek olarak görülmemeli, çünkü, (i) aynı ilkim koşullarından ve kuraklıktan
etkilenmekte; (ii) kirlenmeye karşı korunması Istanbul yönetiminin kontrolü altında değil; (iii) bölgedeki arazi kullanımı ve nüfus
artışı ile kirlendiğince, mevcut arıtma düzeni
ile kullanılabilir evsaf ve kalitenin sağlanması mümkün değil ve (iv) aynı kaynağa yöresel talep giderek artacak.
Çözüm gözümüzün önündedir: Istanbul’u
çevreleyen kıyılarımız ve deniz suyu!... Bu
nedenle, Istanbul’un artık çevresindeki denizi farkedip, modern teknolojilerle deniz suyundan da yararlanmayı planlaması zamanı
gelmiş, ve hatta çoktan geçmiş durumda...
Temel sorun sürekli artan nüfusun
yarattığı baskıdır. Istanbul Çevre
Düzeni Planı’nda Istanbul’un
nüfusu için 16 milyon üst limit
olarak öngörülmüştür. Son
dönemde önerilen projeler adeta
bu limite meydan okuyarak doğayı
kemirmektedir.
MARMARA’NIN EN ÖNEMLİ
SORUNU - ISTANBUL
Marmara hassas bir iç deniz ve en büyük
tehdidi hala atıksularının yüzde 70’inden
fazlasını arıtmadan denize vermekte ısrar eden Istanbul... Bu tehdidin azalması
ve gelecekte ortadan kalkması için Istanbul’da ileri biyolojik arıtma yaklaşımının uygulamaya konması, kıyı şeridini işgal etmiş
olan sanayi faaliyetinin etkili bir biçimde
kontrol altında tutulması ve Marmara Belediyeler Birliği’nin akılcı bir ortak eylem
birliği içinde olması gerek. Bütün bunlar
sağlanabilir mi? Ülkemizde herşeyin tersine gittiği bir ortamda, Marmara’nın geleceğine umutla bakabilmek bilmem ne ölçüde
gerçekçi olabilir.
Gelişmiş ülkeler arasında, Istanbul halen
atıksularını hiç arıtmadan denize vermeye
devamda ısrarlı olan tek büyük metropol
durumunda: Atıksuların yüzde 72’sini oluşturan günde toplam 2.2 milyon atıksu, 9
değişik noktadan hiç bir arıtmaya tabi tutulmadan Marmara ve Boğaz’ın alt tabakalarına boşaltılıyor. Bu şekilde, günde yaklaşık
1100 ton organik maddeyi, 130 ton azotu,
20 ton fosforu ve bunlarla birlikte tonlarca
kimyasal ve tehlikeli maddeyi Marmara ve
Boğaz’a atıyoruz.
Istanbul’da bu tür atıksu deşarjı nerede
yapılmamalıdır diye sorulsa herhalde doğru
cevabı Boğaz/Marmara karışım bölgesinde
yer alan Kadıköy ve Yenikapı olur. Maalesef,
şu anda bu iki noktadan toplam 1.2 milyon
metreküp atıksu her gün Marmara’nın alt
itü vakf dergisi 25
ÇEVRE DOSYASI
tabakasına boşaltılıyor. Deşarj noktalarındaki binalarda sadece ızgara ve kum
tutucular var. Bunlar sadece büyük parçaları (taş; bez; kağıt v.b.) ve kum tutuyor.
Yenikapı’da, tarihi yarımadanın dokusuna aykırı olmasına karşın büyük bir dolgu
alanı yapılmış; toplantı alanı olarak kullanılacakmış. Resmi ifadelere göre arıtma
tesisi bu alanının altına dolgunun içine
gömülü olarak yapılacak. ITÜ’de konunun uzmanlarına danıştım; dolgu alanının içine gömülü bir tesis için bilimsel
esaslara dayalı bir yapılabilirliğin söz
konusu olmadığı görüşündeler. Umarım
konu Belediye’de daha bilgili bir ekibe
tevdi edilmiştir!... Bu suretle, dünyanın
en garip ve pahalı arıtma tesisine sahip
olacağız. Istanbul gelişmiş bir ülkeye taşınabilse idi, bu konunun gündeme gelmesi ve tartışma konusu olması herhalde
hayal bile edilemezdi.
Istanbul’un büyük bir kuraklık sorunu yaşadığı bu dönemde, denize atılmak yerine yeterli ölçüde arıtılarak yeniden kullanılabilecek atıksuyun, özellikle civardaki
tarım alanlara ne ölçüde büyük bir katkı
sağlayacağını dikkate almak gerek.
TEHLİKELİ ATIKLAR
Tehlikeli atıklar günümüzün en ürkütücü
çevre sorunlarına neden olur; öldürür,
yakar, kanser yapar, zehirler. Değişik
kayıtlara göre, Türkiye genelinde yılda 2 milyon ton civarında tehlikeli atık
oluştuğu öngörülmekte. Istanbul’da ne
26 itü vakf dergisi
kadar? En azından yılda 500.000 ton…
Korkunç bir rakam!.. Kentte yaşayanlar,
bırakalım miktarını, tehlikeli atık kavramının bile farkında değil. Tehlikeli atıklar
Istanbul’un suyuna, deresine, havasına,
toprağına her gün başıboş atılmakta,
ancak, bu konuda ciddiye alınacak hiç
bir plan yok. Yapıldığı söylenen hazırlıklar hiç bir geçerli bilimsel veriye, bulguya, bilgiye dayanmamakta. Bu korkunç
tehdit ne zaman farkedilecek, ne zaman
gereği yapılacak.. Biz çevreciler merak
ve endişe ile bekliyoruz.
TARİHİ VE KÜLTÜREL ÇEVRE
Istanbul, asırlardır kültürel özellikleri ile
kendini bir küresel merkez olarak kabul ettirmiş olmasına rağmen, şu anda
bu eşsiz mirası gözden çıkarmak üzere:
Tarihi yarımadanın işgali; kazılarla arkeolojik kalıntıların tahribi; Unesco tarafından Dünya Mimari Mirası listesine alınan
Yedikule ve Kara Surlarları’nın kaderlerine terk edilmiş olması ve civarında
Kentsel Dönüşüm adı altında yürütülen
Barajların ve göllerin sayısını
artırmak bir yana, önemli bir
kaynak olan Küçükçekmece
gölünün aşırı kirlenmesine engel
olamadık ve kaybettik. Aynı
tehlike diğer göller için de geçerli.
Havzalar sürekli işgal altında ve bu
gidiş engellenemez ise gelecekte
Istanbul’un felaketi olacak.
yapılaşmalar; restorasyon niyetine para
sarfedilerek yapılan tahribat; daha önce
bahsettiğimiz Yenikapı dolgusu; Haliç’te
tarihi dokuya tamamen aykırı Boynuzlu
Köprü son yıllarda göze batan ve tarihi
Istanbul’un bize emanet etmiş olduğu
değerlerin ne ölçüde tehlikede olduğunu gösteren ciddi örneklerden bazıları.
Başka bir çarpıcı örnek olarak Istanbul
meydanlarına bir göz atalım. Beyazıt,
Taksim Üsküdar, Kadiköy, Beşiktaş, Eminönü, Aksaray, vb meydanlarını kentin
tarihi kimliğindeki imzalar olarak kabul
etmek yanlış olmaz. Örneğin, Aksaray
meydanı Bizans döneminde kentin en
büyük forum alanı, Osmanlı döneminde
de saray meydanı olarak ün yapmiş vazgeçilmez bir simge niteliğinde. Bu meydanlar günümüzdeki perişan durumlarını hak ediyorlar mı? 1950’li yıllardan bu
yana sürekli keyif alarak geçtiğim, zarif
ve çok anlamlı anıtı hep gözlerimi yaşartmış olan Taksim meydanı: Şu anda
bomboş bir beton yığını; tek süsü öbek
öbek dilenmek zorunda bırakılan mülteciler!.. Bir zamanların muhteşem Üsküdar meydanı: Şu anda o meydanda
sadece sağnak yağışlarda vapurlarla
minibüsleri birlikte yüzdürmeyi becerebiliyoruz. Bütün bunları Istanbul’un kaderi olarak kabullenemeyiz, çünkü Istanbul tarihi ve kültürü bunları hak etmiyor.
SONUÇ
Yazıda ancak bir bölümü özetlenebilen olumsuz gelişmeleri sadece sorun
olarak görmeye çalışmak çok iyimser
bir yaklaşım olur. Istanbul’da çevre, doğal yapıdan kültürel mirasa kadar tüm
önemli unsurları ile bir çöküş sürecine
girmiştir. Bu sürecin başlamasında yapılmayanlar kadar, birtakım dayatmalarla
yapılan yanlışlar da aynı ölçüde önemli
rol oynamıştır.
Şüphesiz, temel sorun sürekli artan nüfusun yarattığı baskıdır. Istanbul Çevre
Düzeni Planı’nda Istanbul’un nüfusu için
16 milyon üst limit olarak öngörülmüştür.
Son dönemde önerilen projeler adeta bu
limite meydan okuyarak doğayı kemirmektedir. Tüm kaynakların yetmediği,
yaşanması eziyet veren bir kent yapısına doğru hızla sürüklendiğimizi yöneticilerimizin ve Istanbul halkının artık fark
etme zamanı gelmiştir.
TEMA’nn Topraäa Yönelik
Çalçmalarnn Çevre Açsndan
Deäerlendirilmesi
Prof. Dr. Nuran Zeren Gülersoy
TEMA Vakfı Yönetim Kurulu
Başkan Yardımcısı
Esra Yazıcı Gökmen
TEMA Vakfı Çevre Politikaları
Koordinatörü
Yaüamn sürekliliùi için
gerekli olan su ve havann
dünda toprak da en önemli
doùal varlktr. Tüm doùal
varlklarda olduùu gibi, toprak
da insan aktiviteleri sonucunda
zarar görebilmektedir. úçinde
ve üzerindeki canllara yaüama
imkan sunan bu deùerli varlùa
zarar vererek aslnda insanlùn
geleceùi tehlikeye atlmaktadr.
Erozyon, çölleüme, tarm
arazilerinin amaç dü kullanm
ve yanlü tarm uygulamalarnn
sonuçlarna hzl nüfus artünn
da eklenmesi ile birlikte,
özellikle geleceùin gda
güvenliùi ciddi tehdit altnda
görülmektedir
GİRİŞ
T
EMA, Türkiye Erozyonla Mücadele,
Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları
Koruma Vakfı, Hayrettin Karaca ve
A. Nihat Gökyiğit önderliğinde, erozyon
ve çölleşme tehlikesine karşı toplumsal
duyarlılığı arttırmak ve bu mücadelenin
devlet politikası haline gelmesine katkıda
bulunmak üzere 1992 yılında kurulmuştur. Kurulduğu yıldan bu yana geçen 22
yıllık sürede TEMA, ülkemizde erozyonla
mücadele ve doğal varlıkların korunması
konularına özellikle “Türkiye Çöl Olmasın”
sloganı ile ilgiyi çeken yönlendirici çalışmalar yapmıştır. Vakıf bugün ülke genelinde 500.000’i aşkın gönüllüsü, 80 il temsilcisi, 231 ilçe gönüllü sorumlusu ve 112
üniversitede bulunan Genç TEMA Topluluğu ile başta toprak olmak üzere doğal
varlıkları korumak amacıyla ülke çapında
çalışmalarına devam etmektedir.
TEMA’nın kuruluş amacı, “ülke topraklarımızı tehdit eden erozyon ve çölleşme
tehlikesine dikkat çekmek ve bu mücadelenin bir devlet politikası haline gelmesine
katkı sağlamak; toprakla birlikte dünya
üzerindeki ekosistemi oluşturan su, orman, biyolojik çeşitlilik gibi tüm doğal varlıkların korunması ve insan kaynaklı iklim
değişikliğine dair politikaların ve toplumsal bilincin oluşturulması için çalışmak;
kendiliğinden yetişen doğal ormanları
korumak, ağaçlandırma çalışmaları yaparak topluma ağaç sevgisi aşılamak; tarım
alanları, çayır ve meraları korumak, geliştirmek, amacı dışında kullanılmasını önlemek; doğal varlıkların korunması ve doğru şekilde yönetilmesi için gerekli yasal
düzenlemelerin yapılmasına öncülük etmek, destek vermek” olarak belirlenmiştir.
Belirlenen amaç doğrultusunda TEMA
Vakfı’nın temel çalışma alanları; çevre politikaları, ağaçlandırma ve kırsal kalkınma,
eğitim, saha ve gönüllülük çalışmaları ve
uluslararası ilişkilerdir. Tüm bu çalışmalarda, yaşamın temel unsurlarından biri olan
toprak her zaman ana konu olmuştur. Türkiye’nin toprak varlığı, erozyon, çölleşme,
amaç dışı kullanımlar, yanlış tarım uygulamaları gibi tehditlerle karşı karşıyadır. Bu
yüzden de, toprağın korunmasını, sürdürülebilir ve akılcı bir şekilde kullanılmasını
sağlayacak çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Kuruluş amacı doğrultusunda da,
TEMA Vakfı, bu sorunlarla mücadele etmek, engellemek ve farkındalık yaratmak
için çeşitli çalışmalar yürütmektedir.
TÜRKİYE’DE TOPRAK
SORUNLARI
Türkiye’de toprak sorunları, başta erozyon olmak üzere, çölleşme, amaç dışı
kullanım, yanlış tarım uygulamaları olarak
tanımlanabilir.
Genel bir ifadeyle toprak taşınımı olan
erozyon, jeolojik erozyon olarak tanımlanan doğal etkiler sonucunda ortaya çıktığında, verimli ovaların da oluşmasına
neden olan faydalı bir süreç olarak görülür. İnsan aktiviteleri sonucunda oluşan
hızlandırılmış erozyon ise çevresel felaketlere neden olan bir süreçtir. Türkiye, erozyonun her tür ve şiddetinin görüldüğü ülkelerin başında gelmektedir. Örneğin, her
itü vakf dergisi 27
ÇEVRE DOSYASI
Hayrettin Karaca, Nihat Gökyiğit
İTÜ Taşkışla’da Genç TEMA Toplantısı
yıl akarsularla en az 500 milyon ton verimli
toprak denizlere sürüklenerek gitmektedir
(Günay, T. 2008). TEMA Vakfı’nın da üyesi
olduğu, “9. Beş Yıllık Kalkınma Planı Toprak ve Su Kaynaklarının Kullanımı ve Yönetimi Özel İhtisas Komisyonu Raporu”na
göre, ülke topraklarının %7,22’sinde hafif,
%20,04’ünde orta, %36,42’sinde şiddetli
ve %22,32’sinde çok şiddetli erozyon yaşanmaktadır (Devlet Planlama Teşkilatı,
2007). Yanlış insan aktiviteleri sonucunda
oluşan erozyonun başlıca nedenleri arasında ise, yanlış tarım uygulamaları, yanlış
arazi kullanımları, ormansızlaşma ve meraların tahrip edilmesi gelmektedir (Çepel,
N., 2000).
Çölleşme, bir diğer önemli toprak sorunudur. Dünyanın yaklaşık üçte birini oluşturan kurak bölgelerin büyük kısmını coğrafi
olarak çöller oluşturmaktadır. 100 mm’nin
altında yağış alan yerler çöl, 100-300 mm
arasında yağış alan yerler ise yarı çöl olarak tanımlanmaktadır. Türkiye’de gerçek
anlamda çöl bulunmamakla birlikte, Orta
ve Güneydoğu Anadolu’da bazı yöreler
(Konya-Karapınar gibi) yarı çöl koşullarına
oldukça yakındır (Devlet Planlama Teşkilatı, 2007). Çölleşme ise İklimsel etmenler
veya insan faaliyetleri sonucunda meydana gelen kurak, yarı kurak ve yarı nemli bölgelerdeki arazi bozulmaları olarak
tanımlanmaktadır. Türkiye’deki çölleşme
nedenlerinin başında ise, ormansızlaşma,
meraların tahrip edilmesi, aşırı yer altı su
tüketimi, yanlış tarım uygulamaları, aşırı
otlatma gelmektedir.
Amaç dışı kullanım, ülkemizde sıkça rastlanan önemli bir toprak sorunudur. Çeşitli
insan faaliyetlerine zemin oluşturan arazinin en önemli bileşeni topraktır. Dolayısıyla, arazi kullanımı ve arazi kullanımlarındaki değişiklikler toprağı doğrudan
28 itü vakf dergisi
etkilemektedir. 10. Beş Yıllık Kalkınma
Planı, Tarımsal Yapıda Etkinlik ve Gıda
Güvenliği Özel İhtisas Komisyonu Raporuna göre, işlenen ve uzun ömürlü bitkilerin
yetiştirildiği tarım arazisi 2011 yılı itibariyle
23,6 milyon ha olup, bu da toplam arazinin
yaklaşık %30’unu oluşturmaktadır (Kalkınma Bakanlığı, 2014). Bu miktar ise, tarım
arazilerinin amaç dışı kullanımı nedeniyle
azalma tehlikesi ile karşı karşıyadır.
Yanlış tarım uygulamaları, toprağa zarar
veren önemli bir insan aktivitesidir. Tarımsal faaliyetler gerçekleştirilirken, bilerek
veya bilmeyerek yapılan yanlış uygulamalar çeşitli çevresel sorunlara neden olmakta, tarımsal üretimde verimin düşmesine
ve kimi zaman da maliyetin artmasına neden olmaktadır. Zirai ilaç ve kimyasal gübre kullanımı, sulama, toprak işleme gibi
konulardaki yanlış uygulamalar toprakta,
yeraltı ve yerüstü sularında kirlilik, erozyona neden olmakta, çevre ve insan sağlığını tehdit etmektedir. Örneğin Güneydoğu
Anadolu Bölgesinde, aşırı sulamalar sonucunda toprakta tuzlanma gibi sorunlara
yol açarak verimin de düşmesine neden
olmuştur. Tarımsal üretimin sürdürülebilirliği için uygun tarım yöntemlerinin uygulanması gerekmektedir (Sönmez, İ., Kaplan,
M., Sönmez, S., 2008).
TEMA bugün ülke genelinde
500.000’i aşkın gönüllüsü, 80
il temsilcisi, 231 ilçe gönüllü
sorumlusu ve 112 üniversitede
bulunan Genç TEMA Topluluğu ile
başta toprak olmak üzere doğal
varlıkları korumak amacıyla ülke
çapında çalışmalarına devam
etmektedir.
TEMA VAKFI’NIN TOPRAKLA
İLGİLİ ÇALIŞMALARI
Türkiye’nin toprak varlığı, doğal nitelik ve
yetenekler bakımından sahip olduğu kısıtlarla birlikte, yukarıda özetlenen insan
kaynaklı tehditlerle de sıklıkla karşı karşıya kalmaktadır. TEMA Vakfı, toprak sorunlarına ilişkin yönlendirici çalışmaları ile
toplumsal farkındalık yaratmayı ve karar
vericileri etkilemeyi amaçlamakta, toprağın korunması konusunda örnek projeler
yürütmektedir.
TEMA Vakfı, Türkiye’de toprakla ilgili sorunlarla mücadele edilmesi ve toprağın
korunması amacıyla, çölleşme ile mücadele projeleri, ağaçlandırma ve kırsal
kalkınma projeleri, çevre politikaları çalışmaları, eğitim çalışmaları yürütmekte,
yalnız ulusal düzeyde değil, uluslararası
düzeyde de çeşitli etkinliklere ve projelere
katılmaktadır.
Çölleşme ile Mücadele Projeleri
Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en önemli çevre sorunlarından biri olan çölleşme
ile mücadele konuları kapsamında, örnek
uygulamalar geliştirme, kapasite artırımı,
kamuoyu oluşturma gibi amaçlarla özel
projeler gerçekleştirilmiştir. Bu projelerin
başında, CROP-MAL ve Drynet Projeleri
gelmektedir.
CROP–MAL Marjinal Kurak Alanların
Koruması için Rasyonel Fırsatlar
Yaratılması Projesi
Konya Karapınar, çölleşme konusundaki
duyarlılığı nedeni ile, TEMA Vakfı için her
zaman özel bir öneme sahip olmuştur.
2006-2008 yıllarında gerçekleştirilen “Karapınar’dan Dünyaya Çölleşme Çağrısı
(I-DESIRE) Projesi” kapsamında, çevresel
koşullara, yüzey toprağına, bitki örtüsüne, su kalitesine ve bölgeye ait ürünlerin
üretim tekniklerine ilişkin veriler ışığında
bölge için sürdürülebilir kalkınma modeli ortaya konmuştur. Bu projenin çıktıları
ışığında, 2009-2012 yılları arasında gerçekleştirilen CROP-MAL (Marjinal Kurak
Alanların Korunmasına Yönelik Rasyonel
Fırsatların Yaratılması) Projesi kapsamında da, Konya Karapınar Mikro Havzası’na
odaklanarak sürdürülebilir bir arazi yönetiminin hayata geçirilmesi için gereken
arazi kullanım modeli geliştirilmiştir. Geliştirilen modele göre; sulu tarım yerine kuru
tarıma odaklanılması, su tüketimi yüksek
ürünler yerine kuraklığa dayanıklı ürünler seçilmesi, aşırı su tüketiminden vazgeçilmesi, etkin ve sürdürülebilir sulama
tekniklerinin benimsenmesi ve yaygınlaştırılması, tarımda gübre ve kimyasal kullanımının azaltılması, biyoçeşitliliği korumak
için mikro havzada biyorezerv alanlarının
oluşturulması, mera alanlarının sürdürülebilir yönetiminin sağlanması ve alandaki
mevcut geven türlerinin korunması önerilmektedir
Drynet Projesi
2007 yılında başlayan ve 15 ülkede kurak
alanlarda çalışan Sivil Toplum Kuruluşlarının ortağı olduğu Drynet Projesinin ilk ayağı (Drynet I) kapsamında, 2007-2009 yılları arasında, yerel ağlar oluşturarak kurak
alanlarda çalışan Sivil Toplumun kapasitesinin geliştirilmesi, kurak alanlarda çalışan
Türkiye’nin toprak varlığı, erozyon,
çölleşme, amaç dışı kullanımlar,
yanlış tarım uygulamaları gibi
tehditlerle karşı karşıyadır. Bu
yüzden de, toprağın korunmasını,
sürdürülebilir ve akılcı bir şekilde
kullanılmasını sağlayacak
çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
bütün paydaşlarla (kamu/ akademi/ sivil
toplum) deneyim/ bilgi paylaşımı ve yerel
sorunlara uluslararası gündeme taşınarak
savunuculuğunun yapılması amaçlanmıştır. Drynet II projesi ise, çiftçi kooperatifleri, sivil yerel gruplar, kadın kuruluşları,
sendikalar ve sivil toplum kuruluşlarından
oluşan sivil toplum ağlarını doğru bilgilerle donatıp, gerekli iletişim araçlarını kullanarak güçlendirmeye ve arazi bozulumu
politikalarını etkileyebilir hale gelmelerine
yönelik bir proje olarak 2011-2013 yılları
arasında gerçekleştirilmiştir.
Ağaçlandırma ve Kırsal Kalkınma Projeleri
Ağaçlandırma ve Kırsal Kalkınma Projeleri, TEMA Vakfı’nın en önemli etkinlik alanıdır. TEMA Vakfı, kurulduğu günden bu
yana Orman ve Su İşleri Bakanlığı işbirliği
ile 11,5 milyon fidanı ve 700 milyon meşe
tohumunu toprakla buluşturmuştur. Ayrıca, gönüllü ve destekçilerin fidan bağışları
ile de Hatıra Ormanları oluşturulmaktadır.
Bugüne kadar gerçekleştirilen 182 adet
projenin içinde, çölleşme ile mücadele,
biyolojik çeşitlilik konularından başka,
kırsal kalkınma ve ağaçlandırma projeleri
de bulunmaktadır. Erozyon önleme amaç-
Kapama elma bahçesi içerisinde arasında ara tarım olarak brokoli ve kara lahana
tarlasından görünüm. TEMA BORUSAN Kırsal Kalkınma Proje Sahası, Afyonkarahisar
Mustafa Kazancı, 2012
lı kırsal kalkınma faaliyetleri kapsamında,
toprak ve arazi koruma çalışmaları (meyvecilik, yem bitkisi, bakliyat vb bitkisel
üretim süreçleri) gerçekleştirilmiş, doğru
gübre kullanımı ve toprak yönetimi eğitimleri verilmiştir. Bu kapsamda gerçekleştirilen TEMA – BORUSAN Afyonkarahisar
Kırsal Kalkınma Projesi ve TEMA-Nestlé
Antepfıstığı Üretiminde Verim ve Kalitenin
Artırılması Projesi son dönemde gerçekleştirilen örnek projelerdendir.
TEMA – BORUSAN Afyonkarahisar
Kırsal Kalkınma Projesi
2010-2014 yılları arasında, Afyonkarahisar-Sinanpaşa Güney ve Tokuşlar Beldeleri ile Kınık, Karacaören ve Çobanözü
Köylerinde gerçekleştirilen projede, geleneksel tarımsal üretim alışkanlıkları yerine, pazardaki ihtiyacı karşılamaya yönelik
yeni ve çağdaş bir tarımsal üretim sistemi
kurularak, bölgede yaşayan insanların gelir düzeyi ve yaşam kalitesini yükseltmek
amaçlanmıştır. Proje kapsamında, hayvancılıkla uğraşan çiftçilere yönelik sürdürülebilir mera kullanımı ile ilgili teorik ve
pratik eğitimler verilmiş, mevcut tarımsal
üretimde geleneksel yöntemlerle yapılan
tarla tarımının yerine, meyveciliğin geliştirilmesiyle, yeni üretim deseni oluşturulması amacıyla, yörenin iklimi ve rakımının
gerektirdiği koşullara uygun, pazarda satış olanağı olan meyve bahçeleri oluşturulmuş, yem bitkileri üreticiliği gerçekleştirilmiş, doğru ve yeterli gübre kullanımı
uygulamaları yapılmıştır.
Yem bitkisi (slajlık mısır) hasadından görüntü.
TEMA BORUSAN Kırsal Kalkınma Proje Sahası, Afyonkarahisar
Mustafa Kazancı, 2013
itü vakf dergisi 29
ÇEVRE DOSYASI
Ekolojik Okur Yazarlık Eğitimi
TEMA-Nestlé Antepfıstığı Üretiminde
Verim ve Kalitenin Artırılması Projesi
Antepfıstığının en uygun yetiştirme havzası özelliğine sahip olan Orta Fırat Havzası’nda yer alan Gaziantep’te Yavuzeli ve
Araban ilçeleri, Şanlıurfa’da Birecik ilçesi,
Adıyaman’da ise Besni ilçesinin bulunduğu bölgede, 2011-2013 yılları arasında
gerçekleştirilen projede, antepfıstığı üretiminde esas olarak geleneksel tarım uygulamalarının yaygın olması nedeniyle, projede bilimsel araştırma sonuçlarına dayalı,
iyi ve doğru tarım tekniklerinin üreticilere
aktarılması, proje uygulama bahçelerinde uygulamalarla verim ve kalite artışına
ilişkin görsel örneklerin oluşturulması ve
uygulama sonuçlarının yaygınlaştırılması
hedeflenmiştir. Proje kapsamında, bahçe
yönetimi, bitki beslenmesi, bitki hastalıkları ve zararlılarıyla mücadele, budama,
mekanizasyon, sulama, meyve kalite ve
hasat uygulamaları ile organik tarım uygulamaları konularında teorik ve uygulamalı
olarak eğitimler verilmiş, örnek bahçeler
oluşturulmuş, eğimli antepfıstığı bahçelerinde erozyon önleme ve toprak koruma
çalışmaları yapılmıştır (www. tema.org.tr).
Ağaçlandırma Projeleri
Erozyonu önleme ve toprak varlığının korunması amacıyla ağaçlandırma projeleri
gerçekleştirilmektedir. Örneğin, 2008 yılında başlayan, 2012 yılı sonu itibariyle
dikimleri tamamlanan, 2017 yılı sonuna
kadar da bakım, koruma ve tamamlama
30 itü vakf dergisi
çalışmaları sürdürülecek olan Türkiye İş
Bankası ile birlikte yürüttüğü 81 İlde 81
Orman Projesi kapsamında 1.470 ha orman alanı tesis edilmesi amaçlanmıştır.
Bu ve benzeri projelerin, orman varlığının
genişletilerek erozyon ile mücadelede
etkili olunması, karbon tutumunun artırılması, ormansızlaşma konusuna toplumun
dikkatinin çekilmesi açısından önemi vardır.
ÇEVRE POLİTİKALARI
ÇALIŞMALARI
TEMA Vakfı çevre politikaları çalışmalarının amacı; insan faaliyetlerinin doğal varlıklar üzerindeki olumsuz etkilerini gerçekleşmeden önlemek-azaltmak-onarmaktır.
Bu kapsamda gerçekleştirilen çalışmaların başında, toprağın korunması ve sürdürülebilir kullanılmasını sağlamak amacıyla,
hazırlanmasını ve yazımını gerçekleştirdiği “Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu”nun 2005 yılında yasalaşması gelmektedir. Ayrıca, tarım arazilerinin amaç
dışı kullanımlarının engellenmesi için hukuki çalışmalar da yürütülmektedir.
Zirai ilaç ve kimyasal gübre
kullanımı, sulama, toprak işleme
gibi konulardaki yanlış uygulamalar
toprakta, yeraltı ve yerüstü
sularında kirlilik, erozyona neden
olmakta, çevre ve insan sağlığını
tehdit etmektedir.
TEMA Vakfı Çaldağ Kampanya Afişleri, 2010
Çevre politikaları çalışmaları kapsamında
yürütülen kampanyalar da bulunmaktadır.
Örneğin, Manisa Çaldağ’da işletilmesi
planlanan nikel madeninin Türkiye’nin en
verimli ovalarından biri olan Gediz Ovasında neden olacağı tahribata yönelik
2010 yılında yürütülen kampanya kapsamında yerelde halkı bilgilendirme toplantıları ve eylemler düzenlenmiş, davalar
açılmış, imza kampanyası düzenlenmiş,
TEMA Vakfı Bilim Kurulu Üyelerince nikel
madeninin doğal varlıklar üzerindeki etkilerine yönelik bilimsel rapor hazırlanmıştır
EĞİTİM ÇALIŞMALARI
TEMA Vakfı’nın eğitim çalışmalarında
da her zaman toprak ana konu olmuştur. Bu kapsamda, Ekolojik Okuryazarlık
Programı, Minik TEMA Programı ve Yavru TEMA Programları yürütülmektedir.
Türkiye’de bir ilk olan ve Milli Eğitim Bakanlığı işbirliği ile hayata geçirilen Ekolojik Okuryazarlık Öğretmen Eğitimi’nde
3 yılda 60 ilden toplam 240 öğretmene
eğitim verilmiştir. Milli Eğitim Bakanlığı
desteği ve Türkiye Okul Öncesi Eğitimini
Geliştirme Derneği işbirliği ile gerçekleşen ve çocukların doğayla erken yaşta
tanışmalarının yolunu açan Minik TEMA
Doğa Eğitim Programı ise, 2013 yılında
İstanbul’da 500 okulda 29 bin 500 çocukla, Türkiye genelinde ise bin okulda
69 bin çocukla buluşmuştur. Milli Eğitim
Bakanlığı desteğiyle gerçekleşen Yavru
TEMA Doğa Eğitimi Programı ise 1996
yılından günümüze kadar 1.100 okulda,
yaklaşık 50 bin öğrenciyle uygulanmıştır.
2013-2014 eğitim-öğretim yılında yenilenerek geliştirilen Doğa Eğitim Prog-
ramıyla ortaokul öğrencilerinin ekolojik
okur-yazarlıklarınındesteklenmesi
amaçlanmaktadır (www. tema.org.tr).
Tüm bu programlarda, toprağın yaşamımızı sürdürebilmemiz açısından önemi
ile birlikte, özellikleri ve oluşumuna yönelik bilgiler de paylaşılarak, insanların
toprağı tanımaları amaçlanmaktadır.
SONUÇ
Yaşamın sürekliliği için gerekli olan su
ve havanın dışında toprak da en önemli doğal varlıktır. Tüm doğal varlıklarda
olduğu gibi, toprak da insan aktiviteleri sonucunda zarar görebilmektedir.
İçinde ve üzerindeki canlılara yaşama
imkanı sunan bu değerli varlığa zarar
vererek aslında insanlığın geleceği tehlikeye atılmaktadır. Erozyon, çölleşme,
tarım arazilerinin amaç dışı kullanımı ve
yanlış tarım uygulamalarının sonuçlarına
hızlı nüfus artışının da eklenmesi ile birlikte, özellikle geleceğin gıda güvenliği
ciddi tehdit altında görülmektedir. TEMA
Vakfı, yürütmüş olduğu ve yürütmekte
Manisa Çaldağ’da işletilmesi
planlanan nikel madeninin
Türkiye’nin en verimli ovalarından
biri olan Gediz Ovasında neden
olacağı tahribata yönelik 2010
yılında yürütülen kampanya
kapsamında yerelde halkı
bilgilendirme toplantıları ve
eylemler düzenlenmiş, davalar
açılmış, imza kampanyası
düzenlenmiş, TEMA Vakfı Bilim
Kurulu Üyelerince nikel madeninin
doğal varlıklar üzerindeki
etkilerine yönelik bilimsel rapor
hazırlanmıştır.
olduğu etkinlik ve projelerle toprağın
yaşamsal önemine ilişkin toplumsal bilinç sağlama, günümüzde toprağın karşı
karşıya kaldığı tehditlere ilişkin farkındalık yaratma, karar vericileri etkileme ve
yönlendirme çalışmalarını 22 yıldır ülke
düzeyinde gönüllülük esası ile sürdürmektedir ve sürdürmeye devam edecektir.
ULUSLARARASI İŞBİRLİĞİA
TEMA Vakfı uluslararası düzeyde çalışmalar da yürütmektedir. Avrupa Çevre Bürosu EEB ve Çevre Kültür ve
Sürdürülebilir Kalkınma için Akdeniz Bilgi Ofisi MIO-ECSDE gibi önemli kuruluşların Yönetim Kurulu üyesi ve
Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi ECOSOC’ta danışman STK statüsündedir. Bunların dışında,
Dünya Koruma Birliği IUCN, Küresel Çevre Fonu STK
Ağı GEF-NGO, Avrupa İklim Eylem Ağı CAN- Europe
kuruluşların üyesidir. Ayrıca Birleşmiş Milletler Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi UNCCD ve İklim Değişik-
KAYNAKLAR
Çepel, N., 2000. Toprak ile Söyleşi: Tanımı, Sorunları ve Korunma Çareleri, TEMA Vakfı Yayınları, İstanbul.
Çevre ve Orman Bakanlığı, 2005. Çölleşme ile
Mücadele Türkiye Ulusal Eylem Programı, Ankara.
liği ile Mücadele Sözleşmesi UNFCCC akredite STK
üyesidir (www. tema.org.tr).
Devlet Planlama Teşkilatı, 2007. Toprak ve Su
Kaynaklarının Kullanımı ve Yönetimi Özel İhtisas
Komisyonu Raporu, Ankara.
Günay, T. 2008. Orman, Ormansızlaşma, Toprak:
Erozyon, TEMA Vakfı Yayınları, İstanbul.
Kalkınma Bakanlığı, 2014. Tarımsal Yapıda Etkinlik ve Gıda Güvenliği Özel İhtisas Komisyonu
Raporu, Ankara.
Sönmez, İ., Kaplan, M., Sönmez, S., 2008. Kimyasal Gübrelerin Çevre Kirliliği Üzerine Etkileri
ve Çözüm Önerileri, Batı Akdeniz Tarımsal Araştırma Enstitüsü Derim Dergisi, 2008,25(2):24-34
htpp://www.tema.org.tr
itü vakf dergisi 31
ÇEVRE DOSYASI
Enerjide Çözüm için
Enerjinin Etkin Kullanm ve
Yüzde100 Yenilenebilir Enerji
Prof. Dr. Tanay Sıdkı Uyar
Marmara Üniversitesi Enerji Ana Bilim Dalı Başkanı,
Dünya Rüzgar Enerjisi Birliği (WWEA) Başkan Yardımcısı,
Dünya Biyoenerji Derneği (WBA) Yönetim Kurulu Üyesi,
Türkiye Çevre Platformu(TÜRÇEP) Koordinatörü
Yenilenebilir enerji
yeryüzünde herkese eüit olarak
ayrm yapmadan ulaütù için
eüitlik, merkezi bir otoriteye
baùl olmadan bulunduùunuz
her yerde kullanabildiùiniz
için özgürlük, hiç kimseyi
öldürmeden yararlanabildiùiniz
için barü ve yerli iü imkân
saùladù için ekonomide çözüm
anlamna da gelmektedir…
32 itü vakf dergisi
Y
aşamın Enerjisi Güneş ve Türevleri
Doğa ile ilişkimiz doğumumuzdan
itibaren başlıyor. Var olan oksijeni
soluyoruz ve çevremizde bulduğumuz gıdalarla beslenmeye başlıyoruz ve doğal
yaşamın bir parçası oluyoruz. Atmosferin içinde doğduğumuz yer ve koşullara
bağlı olarak yaşamımız kısa veya uzun
olabiliyor.
Sanayi devriminden sonra
hızla genişleyen yerleşim alanları, yollar,
sanayi bölgeleri, fabrikalar, barajlar, dev
rafineriler, maden ocakları, hızla genişleyen tarım alanları benzeri insan etkinlikleri sonucu doğal çevre tahrip edilmeye
başlanmıştır.
Dış sıcaklığı eksi 60 derece olan atmosferde asıl enerji kaynağı güneştir. Güneş
yaşam çevresini ve buna ek olarak rüzgarı oluşturuyor, fotosentez ile biokütleyi
üretiyor, güneşle buharlaşan suya potansiyel enerji kazandırarak canlılara içmek
ve tarım için temiz su sağlıyor. Kömür,
petrol ve doğal gaz da güneşin enerjisini
verdiği ormanlar ve organik canlıların yer
altında fosilleşmesi ile milyonlarca yılda
oluşuyor.
Güneş insanlığın yaşaması için bir umut.
Güneşi küçümsemek ve çok az kullanıldığını belirtmek çözümü istemeyenlerin
genel yaklaşımı. Aynı yeni doğan bebek
gibi. Yeni doğan bebek annesi babası
tarafından ufaktır diye yok edilir mi? Edilmez tabi. Çünkü o ufak bebek asıl yaşamı ileriye taşıyacak olandır. Bu nedenle
bir şeyi ufaktır diye yok saymak doğru
bir yaklaşım değildir. Nasıl yeni doğan
bir çocuğun büyümesi engellenemez ise
güneş ve türevlerinin dünyanın enerjisinin yüzde 100’ünü sağlaması da engellenemez.
Yenilenebilir enerji yeryüzünde herkese eşit olarak ayrım yapmadan ulaştığı
için eşitlik, merkezi bir otoriteye
bağlı olmadan bulunduğunuz
her yerde kullanabildiğiniz için
özgürlük, hiç kimseyi öldürmeden yararlanabildiğiniz için barış
ve yerli iş imkanı sağladığı için
ekonomide çözüm anlamına da
gelmektedir.
Dünyanın merkezinde var olan
6000 derece sıcaklığında magma, toprak sıcaklığımızın ortalama 15 derece olmasını sağlamaktadır. Atmosferden ısı ve
ışığını esirgemeyen güneş, çevresini saran sera gazlarının oluşturduğu battaniye marifetiyle ve
onunla adeta bir iş bölümü yaparak atmosferin ortalama sıcaklığını eksi 60 dereceden ortalama
artı 16 dereceye getirmektedir.
Şu anda kullandığımız geleneksel enerji kaynakları ise yaşamımız için elverişli ortamı sağlamak
üzere marjinal bir destek sağlamaktadır. Örneğin, Erzurum'da
sıcaklık eksi 30 dereceye düştüğü zaman evimizi artı 20 dereceye getirmek için ısıtıyoruz. Muğla
gibi sıcak bölgelerde sıcaklık artı
40 dereceye ulaşınca evimizin sıcaklığını
20 dereceye klima gibi cihazlarla düşürmeye çalışıyoruz. Bu teferruat kısmını fosil yakıtları kullanarak gerçekleştiriyoruz.
Kömür, doğalgaz ve petrol enerjinin teferruat kısmıdır. Bugün artık bu teferruat
kısmını da yüzde 100 yenilenebilir enerji
kaynakları ile sağlamak mümkündür ve
bu enerjide tek kalıcı çözümdür
Doğal Çevrede İnsan ve Enerji
İnsan, yaşamını doğal çevrede sürdürürken ihtiyaçlarını da doğal kaynaklardan sağlıyordu. Kurutmayı ve ısınmayı
güneşle, un üretimini rüzgarla yapıyor,
bir kandilin ışığıyla aydınlanabiliyordu.
Nüfus artıp ihtiyaçlar çeşitlenince, "daha
çok" ve "daha hızlı"yı isteyen insan, yeni
kaynakların arayışına girdi. Önce buharın
keşfinde olduğu gibi kullandığı kaynakları yoğunlaştırarak "daha fazla" enerji elde
etti. Güneşin dağınık enerjisini yoğunlaştırarak sıcak su, buhar elde etme yerine
daha kolay bir yolu seçti. Yakılmasıyla
daha fazla enerjiyi açığa çıkaran yakıtlara yöneldi. Fakat bu yakıtların çevreye ve
atmosfere verdiği zarar, sağladığı faydayı gölgeledi.
Çok değil, 100 yıl gibi kısa bir sürede fosil yakıtların doğaya ve canlıların sağlığına verdiği zararlar etkisini gösterdi. Kömür, doğalgaz, petrol gibi binlerce yılda
oluşmuş kaynaklar "insanlığın gelişmesi(!)" adına tüketildikçe, atıklarıyla hava,
su, toprak da tükenmeye başladı. Fosil
yakıtlar olarak adlandırılan kömür, petrol
ve doğalgazın yarattığı olumsuzluklar
sadece yakın çevreyle sınırlı kalmadı;
atmosfere de yayıldı. Sonunda bu kirlilik,
iklim değişikliğine yol açmaya ve dünya
yaşamını tehdit etmeye başladı.
1972'de Stockholm'de toplanan Birleşmiş
Milletler Çevre Konferansı, çevre hakkını
bir insan hakkı olarak tanıyan bir bildiriyi
kabul etti: “İnsan, onurlu ve iyi bir yaşam
sürmeye olanak veren nitelikli bir çevre-
Tüm dünya ülkelerinin karar
vericilerinin 2014 sonunda
Lima’da, ve 2015’te Paris’te
yapılacak Taraflar Konferanslarında
çözümden yana adım atmalarını
bekliyoruz.
de, özgürlük, eşitlik ve tatmin
edici yaşam koşulları temel hakkına sahiptir…” Buna rağmen
bugün fosil yakıtların çevre ve
insan sağlığı açısından yarattığı olumsuzluklar her geçen gün
katlanarak artıyor.
Fosil yakıtlar yakıldığında altı
sera gazının açığa çıkmasına
neden oluyor. Bunlardan en belirleyici olanları karbondioksit
(CO2) ve metan. Diğer kirleticiler ise kükürt, partikül madde,
azotoksit, kurum ve kül. Yanma
sırasında ortaya çıkan karbonmonoksit (CO), oksijenden çok
daha hızlı bir şekilde kandaki
hemoglobine tutunarak vücuttaki oksijeni bloke ediyor ve baş
ağrısı vb. hastalıklara yol açıyor.
Kömür ve petrolün yanmasıyla ortaya çıkan, kükürtdioksit
(SO2) ise kokusuyla fark ediliyor. Sülfürik aside dönüşerek
insan sağlığına ve doğal çevreye onarılmaz zararlar veriyor;
kanser ve diğer hastalıklara yol
açıyor. Doğalgaz ve diğer fosil
yakıtların atmosferde yakılmasıyla ortaya çıkan kokusuz ve gözle görülemeyen azotoksit ise güneş altında
reaksiyona girerek nitrata dönüşüyor. Akciğerlerin koruma mekanizmasından geçen nitrat vücutta nitrik asite dönüşüyor.
Bu da bağışıklık sistemini çökerten maddelerin başında geliyor. 1850’li yıllardan
itibaren atmosferde kömür yakarak enerji
üretimi nedeniyle tüm insanlık ölümlü
kanser vakalarını yaşamaya başlamıştır
ve hala yaşamaktadır.
1970 deki petrol krizi ile birlikte dünya
birinci çözüme yani enerjinin etkin kullanımına zorunlu olarak yönelmiştir. Enerjinin etkin kullanımı daha az enerji ile
daha çok iş yapmak anlamına gelmektedir. Petrol krizi sonrası ABD başta olmak
üzere endüstrileşmiş ülkeler yenilenebilir
kaynak ve teknolojilerini gündemlerine
aldılar. OECD ülkeleri bir araya geldiler
ve enerji bakanlıklarının sağladığı destekle güneş, rüzgar, biyokütle ve jeotermal enerji teknolojilerini geliştirme ve
ulaşımda, konutlarda, sanayide gereksinim duyulan proses ısısı ve elektrik enerjisinin temini AR-GE çalışmalarını başlat-
itü vakf dergisi 33
ÇEVRE DOSYASI
tılar. Merkez kapitalist ülkelerde 1980’li
yıllardan itibaren prototipler geliştirilmiş
ve çok sayıda ülkede, fosil ve nükleer
atık ısı santrallerinin yarattığı sorunlara
çözüm olarak güneş, rüzgar, jeotermal
ve biokütle kaynaklarından elektrik ve
proses ısısı üreten teknolojileri kullanımı,
çözümden yana olan karar vericilerin
desteği ile, yaygınlaşmıştır.
Fosil Kaynakların İklime Etkisi ve Kirli
Teknoloji Transferi
Kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil yakıtların iklim değişikliğine yol açmasının
nedeniyse, yanma sırasında ortaya çıkan
CO2 ve metan gibi sera gazlarının bünyelerinde ısı tutma özelliğine sahip olmaları. Güneş, gün doğumundan batımına
kadar atmosferin içine ısı ve ışığını veriyor. Doğal döngünün devamı için, bu ısının tekrar uzaya transferi gerekiyor. Oysa
fosil yakıtların neden olduğu sera gazları,
ısının bir kısmının atmosferde tutulmasına yol açıyor. Böylece dünya, ısınmaya
ve iklim değişmeye başlıyor.
Küresel ısınma mekanizması esas olarak, atmosferin etrafını saran sera gazları
ile güneşin dayanışma ve işbirliği halinde atmosferde insan ve diğer canlıların
yaşaması için elverişli ortamı oluşturmasını sağlar. Doğal olarak var olan bu
ortam fosil yakıtların atmosferde yakılması ile açığa çıkan ek sera gazlarının
34 itü vakf dergisi
Almanya 2050’de yüzde 100
yenilenebilir enerjiye geçeceğini
belirtiyor. Bu hedefi de
kolaylaştırmak için elinden gelen
her şeyi yapıyor. Nükleeri kapatma
kararı aldı. Çin 2050’de yüzde 70-80
yenilenebilir enerjiye geçme hedefi
koydu.
battaniyeyi kalınlaştırması ile bir sorun
haline dönüşmekte ve insanlığı tehdit etmektedir. Kalınlaşan battaniye atmosferi
ısıtmakta, kutuplardan ve dağlardan eriyen karların suları deniz seviyelerini yükseltmekte, farklı bölgelerde sel felaketleri
yaşanmaktadır. Kitlesel ölümler ve salgın
hastalıkların dünyayı etkilemesi beklenmektedir. Sorun insanların binlerce yıldır var olan bir küresel dengeyi zorluyor
olmalarıdır. Doğa bu dengeyi yeniden
sağlayacak güçtedir. İnsanlar ise bu yeni
koşullara ayak uydurmada zorlanacak ve
kendi kendini yok edecektir. İnsanların
başarısı ise doğanın çözümlerine gerek kalmadan insan faaliyetlerini doğal
dengelere uyumlu olarak sürdürmek ve
enerji ve ekonomi sistemlerini tamamıyla karbonsuzlaştırmaktır. Bu doğaya bir
lütuf değil insanların yaşamı için bir zorunluluktur.
1900’lerden günümüze atmosferin ortalama sıcaklığı giderek arttı ve iklim değişikliğinin zincirleme sonuçları artık ya-
şamımızı etkiliyor. Su kaynakları kuruyor,
çiçekler erken açıyor, erken yağan karlar
ürünleri telef ediyor, bitkiler zamansız
meyve veriyor ya da hiç vermiyor.
Kısa vadede oluşan sonuçlar artık yaşamımızın bir parçası. Sıcaklık arttıkça
buzlar ana kütleden koparak eriyor, çığ
olayları artıyor, fazla miktarda su dolaşıma giriyor, sel felaketleri, fırtınalar, kasırgalar oluşuyor. Deniz kıyısında yaşayan binlerce kişi sel suları altında kalıp
ölüyor. Küresel ısınmanın, uzun vadede
öngörülen sonuçları daha vahim; ortalama sıcaklık artışı bu hızla devam ederse,
2020 yılında deniz seviyesi bir metreye
kadar yükselecek. Bu, dünyanın en büyük kentlerinin sular altında kalması anlamına geliyor.
1992’de yapılan Rio Zirvesi nin ardından, gelişmiş ülkeler 1992’de Birleşmiş
Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ni imzaya açtılar. Zirveye katılan
ülkeler, diğer ülkelerle çözüm bulmak ve
sera gazı emisyonlarını 1990 yıllarındaki
seviyenin altına çekmek için, ülkelerin
uyması gereken kuralları belirlemek üzere bir dizi Taraflar Konferansı (COP-Conference of Parties) düzenlediler. Ancak
pek çok ülke yine ekolojik dengeleri ya
da insan ve çevre sağlığını değil, kendi
ekonomik çıkarlarını gözetince anlaşmada zorlandılar. Türkiye Rio anlaşmasını
2003 yılına kadar onaylamadı. 1997 yılında yapılan Kyoto İklim Zirvesinde ise
ABD, Kanada, Japonya, Avustralya gibi
bazı ülkeler kendi ülkelerinde sera gazı
emisyonlarında indirim yapma sorumluluğunu üstlenmek istemediler.
Bir yandan ulusal ve ekonomik çıkarlar
gözetilirken, diğer yandan da nükleer
enerji dahil olmak üzere petrol, kömür
ve doğalgaz gibi fosil yakıtların zararını
fark edenler, standart
dışı ve pazar değeri
olmayan çöp teknolojileri, bunun farkında olmayan ülkelere,
aktarmaya başladılar.
Bu teknolojileri satabilmek için kredi veren ülkeler, geçmişin
sorunlu teknolojilerini
başka ülkelere de taşıdı, taşıyor. Bunu yaparken de sorunun,
iklim değişikliği ve
küresel kirlenme gibi
sonuçlarla kendilerine
döneceğini hesap etmiyorlar. Tüm dünya
ülkelerinin karar vericilerinin 2014 sonunda Lima’da ve 2015’te Paris’de yapılacak Taraflar Konferanslarında çözümden
yana adım atmalarını bekliyoruz.
Dünyada Mevcut Enerji Politikaları
Mevcut enerji planlaması ve politikalarının
en sorunlu tarafı, bir ülkede terk edilen
sorunlu kirletici çöp teknolojilerle enerji
üretiminin diğer ülkelerde sürdürülmesi ve
enerji geleceğinin geçmişin kirli teknolojileri ile planlanması ve yürütülmesidir.
Atmosferi kendilerinin ve diğer canlıların
yaşayabileceği bir şekilde korumak yerine, insanlar dünyayı yaşanası olmaktan
çıkaracak her türlü etkinlikte bulunuyorlar.
Örneğin kömür üretim ve tüketimi maden
işçilerinin ölümüne, çıkarılan kömürün yakılması ise milyonlarca insanın kanser olmasına ve küresel ısınmaya neden olmaktadır. Bu ise, ekonomilerin fosil yakıtlardan
kurtarılmasını ve karbonsuzlaştırılmasını
ve yenilenebilir enerji kullanımına geçilmesini zorunlu kılmaktadır.
Almanya 2050’de yüzde 100 yenilenebilir
enerjiye geçeceğini belirtiyor. Bu hedefi
de kolaylaştırmak için elinden gelen her
şeyi yapıyor. Nükleeri kapatma kararı aldı.
Çin 2050’de yüzde 70-80 yenilenebilir
enerjiye geçme hedefi koydu.
Dünyada da kullanım azaldığı için kömür
fiyatları düştü ve tüm dünyaya daha ucuza
satılıyor. Türkiye’de ithal kömür kullanılıyor. İthalata bağımlılığı düşürmek için teşvik edilen yerli kömürün önemli bir kısmı
vatandaşa dağıtılıyor. Atmosferde kömür
Atmosferde kömür yakıldığı
zaman hastane masraflarımız, yani
toplumsal maliyetlerimiz artıyor.
Dünyanın en büyük hastanelerine
sahip olmak ya da dünyanın en iyi
kanser tedavisinin yapıldığı ülke
olmak övünülecek özellikler değil.
yakıldığı zaman hastane masraflarımız,
yani toplumsal maliyetlerimiz artıyor. Dünyanın en büyük hastanelerine sahip olmak
ya da dünyanın en iyi kanser tedavisinin
yapıldığı ülke olmak övünülecek özellikler
değil.
Neden Yenilenebilir Enerji?
Yenilenebilir enerji, yani rüzgâr, güneş,
jeotermal ve biyokütle enerjisi maliyetleri açısından ucuz. Hem etrafı kirletmiyor,
hem yakıt olarak kimseye bağımlı değilsin, hem de teknolojisi ucuz. Toplumsal
ve ekolojik maliyetler hesaplanmadığı
için kömürün ucuz olduğu sanılıyor.
Son yıllardaki teknolojik devrimlerle, toplumsal ve ekolojik maliyetler hesaplanmadan bile, yenilenebilir enerji en ucuz
alternatif haline gelmiştir.
Merkezi olarak güçlü olmak isteyenler
fosil ve nükleer atık ısı santralleri ile tüm
toplumu denetim altında tutabilmektedir.
Yenilenebilir enerji merkezi otoriteyi zayıflatıp yerellere güç katıyor.
Ülkemizde Enerjide Çözümden Yana
olan Karar Vericiler Ne yapmalı?
Ülkemizin “Ekonomi-Enerji-Ekolojik Karar Destek Modeli” acilen hazırlanıp
uygulamaya sokulmalı ve ülke ekonomisinin gelişimi, ekonomik olduğu kadar
toplumsal ve ekolojik sürdürülebilirlik
ilkeleri etrafında planlanmaya başlanmalıdır.
Üyesi olmaya çalıştığımız AB’nin standartlarına ve Kyoto gibi BM kararlarına
uyum sağlayacak bir plan yapılmalıdır.
Öncelikle AB standartları tüm yeni tesis
ve planlamada esas alınmalı, AB standardı altındaki hiçbir yeni yatırım veya
uygulamaya izin verilmemelidir.
Serbest piyasa adı altında, başka ülkelerde kullanılmayan standart dışı
çöp enerji teknolojilerine sahip fosil ve
nükleer atık ısı santrallerinden uzak durulması ve en kısa zamanda yüzde100
yenilenebilir enerjiye geçiş için gerekli
altyapının oluşturulması ve verimsiz ve
kirli teknoloji ithalatının durdurulması
gerekir.
Yenilenebilir enerjiden dünyada sağlanan istihdam 6.5 milyon kişiye ulaşmıştır. Türkiye’de tüm kömür madenleri
kapatılmalı. İşçiler yeşil işlere yerleştirilmeli ve geçiş döneminin tüm masrafları
kamu bütçesinden karşılanmalıdır. Fosil çağından yenilenebilir enerji çağına
geçiş adil bir geçiş olmalı ve işçiler bu
geçişin bedelini ödemeden yeşil işlere
kavuşturulmalıdır.
Ülkemizde ve dünyada yüzde 100 Yenilenebilir Enerji hedefine ulaşmak için
yeterli kaynak ve teknoloji vardır. Bu
amaca ulaşmak için gerekli olan tek şey
karar vericilerin sorundan değil, çözümden yana davranmasıdır.
itü vakf dergisi 35
ÇEVRE DOSYASI
Avrupa Birliäi Uyum Sürecinde
Çevre Politikalar ve Uygulamalar
Prof. Dr. Lütfi Akca
Orman ve Su İşleri Bakanlığı Müsteşarı
Abdurrahman Uluırmak
Orman ve Su İşleri Bakanlığı
Su Yönetimi Genel Müdürlüğü Genel Müdür Yardımcısı.
Ulusal Çevre Stratejisi
(UÇES), 2007-2023 döneminde
Türkiye’nin, AB üyeliùi
için ön üart olan, AB çevre
müktesebatna uyum saùlamas
ve mevzuatn etkin bir üekilde
uygulanmas amacyla ihtiyaç
duyulacak teknik ve kurumsal
altyap, gerçekleütirilmesi
zorunlu çevresel iyileütirmeler
ve düzenlemelerin neler
olacaùna iliükin yatrmlar
da dahil ayrntl bilgileri
içermektedir1. Buna göre,
ülkemizde AB’ye uyum
kapsamnda çevre iyileütirilmesi
amacyla endüstri, tarm ve
kentsel altyaplar da içerecek
üekilde yaplmas gereken
yatrmlarn maliyeti 59 milyar
Avro'dur. Çevre alannda
ihtiyaç duyulan yatrmlarn
yüzde 80’inin kamu sektörü,
yüzde 20’sinin ise özel
sektör tarafndan yaplmas
beklenmektedir. Yatrm
maliyetlerine bakldùnda en
fazla paya sahip sektör 33 milyar
969 milyon Avro ile su ve atksu
sektörüdür…
36 itü vakf dergisi
I. GİRİŞ
Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyelik süreci, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun kurulmasından (25.3.1957) çok uzun olmayan bir süre sonra 31 Temmuz 1959’daki
ortaklık müracaatıyla başlamıştır. Bu uzun
süreçte, 10-11 Aralık 1999’da Helsinki’de
yapılan AB Devlet ya da Hükümet Başkanları Zirvesi’nde Türkiye Aday Ülke
olarak kabul edilmiştir2. Daha sonra, AB
Konseyi tarafından 8 Mart 2001 tarihinde
ilk Katılım Ortaklığı Belgesi (KOB) kabul
edilmiştir3. Bu belgede katılım kriterlerinin
karşılanması yönünde Türkiye’nin kısa,
orta ve uzun vadede yapması gerekenler
sıralanmaktadır. Türkiye bunun üzerine 19
Mart 2001 tarihinde Avrupa Birliği Müktesebatın Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programı (UP) hazırlamıştır4.
Katılım Ortaklığı Belgesi Avrupa Birliği
tarafından, 2003, 2005, 2006 ve 2008
yıllarında tekrar gözden geçirilirken, Ulusal Program ise, 2003, 2005 ve 2008 yıllarında güncellenmiştir. Avrupa Birliği'ne
üyelik müzakerelerinin açılması için ön
şart olan siyasi kriterlerin karşılanmasına
yönelik uyum yasası paketleri yoğun bir
şekilde Meclisten geçirilmiştir. Temel hak
ve hürriyetlerin kapsamını genişleten, demokrasi, hukukun üstünlüğü, düşünce,
ifade özgürlüğü ve insan hakları gibi alanlarda mevcut düzenlemeleri güçlendiren
ve güvence altına alan reformlara devam
edilmiştir. Bu çerçevede 2002-2004 yılları arasında 8 Uyum Paketi, 2001 ve 2004
yıllarında da 2 Anayasa Paketi Meclisten
geçirilmiştir5.
Bu belgelerde üstlenilmesi gereken müktesebat (Acquis Communautaire) başlıkları yer almaktadır. Bu başlıkların her birisi
“Fasıl” (Chapter) olarak adlandırılmaktadır. İlk belgelerde 29 başlık varken “çevre”
22nci başlık idi. Daha sonra başlık sayısı
33 oldu ve çevre de 27’nci başlıkta yer
aldı.
Çevre Faslı’nda AB müktesebatı aşağıdaki sektörler altında sıralanmaktadır:
1. Yatay Mevzuat: ÇED, SÇD, Bilgiye Erişim, Avrupa Çevre Ajansı
2. Hava Kalitesi
3. Atık Yönetimi
4. Su Kalitesi
5. Doğa Koruma
6. Endüstriyel Kirlilik Kontrolü
7. Kimyasallar
8. İklim
9. Gürültü6
Ulusal Program’da yukarıda sayılan 7 sektörün altında yer alan ilgili AB mevzuatı,
bunları karşılayacak ulusal mevzuat, sorumlu kurum ve kuruluşlar ve malî ihtiyaçlar belirtilmektedir.
Bununla birlikte, Türkiye ile AB arasındaki
Gümrük Birliği ilişkilerinden dolayı, ticarete konu mallarla ilgili mevzuat “Malların
Serbest Dolaşımı” faslında yer almaktadır.
Nihayet, 16-17 Aralık 2004 tarihlerinde
AB’nin Brüksel Zirvesi'nde, Türkiye'nin
siyasi kriterleri yeteri ölçüde karşıladığı
belirtilerek 3 Ekim 2005'te müzakerelere
başlanması kararı alınmıştır. 3 Ekim 2005
tarihinde Lüksemburg'da yapılan Hükümetlerarası Konferans ile Türkiye resmen
AB'ye katılım müzakerelerine başlamıştır.
II. ÇEVRE FASLI
MÜZAKERELERİ
Çevre faslına ilişkin müzakere sürecinin
ilk aşamasını tarama toplantıları oluşturmuştur. Avrupa Komisyonu tarafından
“Tarama Sonu Raporu” hazırlanarak Portekiz Dönem Başkanlığı’nda 03 Ekim 2007
tarihinde ülkemize iletilmiştir. Sözkonusu
raporda, çevre faslının müzakerelere açılabilmesi için ülkemizin 2 kriteri yerine
getirmesi istenmiştir. “Açılış Kriteri” (Opening Benchmark) olarak adlandırılan bu iki
kriter şunlardır:
1.Ulusal, bölgesel ve yerel seviyede gerekli idarî kapasitenin oluşturulması ve
gereken finansal kaynaklar için planlar da
dâhil olmak üzere, bu fasıldaki müktesebatın iyi koordine edilmiş şekilde kademeli
olarak uyumlaştırılmasına, uygulanmasına
ve uygulamanın etkili hâle getirilmesine
yönelik, aşamaların ve zaman çizelgelerinin de gösterildiği kapsamlı bir strateji
sunulması,
2. Türkiye’nin, AB-Türkiye Ortaklık Komitesi’nin (Gümrük Birliği kapsamında yer alan
AB mevzuatı) kararlarına uygun olarak, ilgili çevre müktesebatının uygulanmasına
dair yükümlülüklerini yerine getirmesi.
Bundan sonra, Türkiye olarak (Mülga
Çevre ve Orman Bakanlığı’nın koordinasyonunda) her bir sektör için “sektör koordinatörü” ve sektörlerin altında yer alan
tüzük ve direktifler için sorumlular belirlenerek açılış kriterleri yerine getirilmeye
başlanmıştır.
Birinci açılış kriteri kapsamında, “Strateji
Belgesi” hazırlanmış6 ve Avrupa Komisyonu’na sunulmuştur. İkinci açılış kriterini
sağlamak için; AB-Türkiye Ortaklık Komitesi Kararları kapsamında ilgili AB Çevre
müktesebatının uygulanması doğrultusun-
da Tehlikeli Kimyasallar Direktifi, Deney
Hayvanları Direktifi, Ambalaj ve Ambalaj
Atıkları Direktifi, Petrol ve Motorin Kalitesine İlişkin Direktif ve Bazı Sıvı Yakıtların
Kükürt İçeriğine İlişkin Direktif için “Uygulama Raporları” (Track Records) hazırlanarak Avrupa Komisyonu’na sunulmuştur.
Avrupa Komisyonu tarafından, tarafımızdan hazırlanan “Strateji Belgesi” ve “Uygulama Raporları” temel alınarak “Açılış
Kriterleri Değerlendirme Raporu” hazırlanmış ve hazırlanan Rapor Avrupa Konseyi Genişleme Grubu’na sunularak onaylanmıştır.
Çevre Faslı, İsveç Dönem Başkanlığı’nda
21 Aralık 2009 tarihinde Brüksel’de gerçekleşen Hükümetler arası Konferans’ta
müzakerelere açılmıştır. Çevre Faslı Avrupa Birliği Katılım Müzakerelerinde açılan
12. fasıl olmuştur.
Açıklanan AB Ortak Müzakere Pozisyon
Belgesi’nde 6 adet Kapanış Kriteri belirlenmiştir. Bunlar:
Hava Kalitesi Değerlendirme ve
Yönetimi Yönetmeliği gereğince
bazı parametreler için 2014 yılı
itibariyle AB sınır değerleri tolerans
payı ile uygulanmaya başlanmış
olup 2024 yılı itibari ile AB değerleri
uygulanmaya başlayacaktır. Hava
kalitesi değerlendirilmesine yönelik
olarak Ulusal Temiz Hava Eylem
Planı (2010-2013) hazırlanmış
olup yerel ölçekte hava kalitesi
durumları risk taşıyan illerin Temiz
Hava Eylem Planı hazırlaması
zorunlu tutulmuştur.
1. Türkiye’nin Türkiye-AB Ortaklık Anlaşması Ek Protokolü’nden kaynaklanan yükümlüklerini yerine getirmesi,
2. Türkiye’nin AB’nin yatay ve çerçeve
çevre müktesebatının aktarımına yönelik
mevzuatı sınıraşan hususları da içerecek
şekilde kabul etmesi,
3. Türkiye’nin AB’nin su kalitesi alanındaki
müktesebatının aktarımına yönelik mevzuatı özellikle Çerçeve Su Koruma Kanunu’nu kabul etmesi, Nehir Havzası Koruma
Eylem Planlarını oluşturması, ayrıca uygulama mevzuatını da kabul ederek sektöre
ilişkin yasal uyumlaştırmada kayda değer
bir ilerleme sağlaması,
4. Türkiye’nin endüstriyel kirlilik ve risk yönetimi alanındaki AB müktesebatının aktarımına yönelik mevzuatı kabul etmesi,
5. Türkiye’nin faslın geriye kalan sektörlerinde, doğa koruma ve atık yönetimini de
içerecek şekilde, Strateji Belgesi doğrultusunda müktesebata uyumu sürdürmesi ve
katılım tarihinde AB yükümlüklerinin uygulama ve yaptırımının sağlanması yönünde
tamamen hazır olduğunu göstermesi,
6. Türkiye’nin Strateji Belgesi doğrultusunda her düzeyde denetim hizmetlerini
de içerecek şekilde idari kapasiteyi geliştirmeye devam etmesi, koordinasyonu geliştirmeye devam etmesi, bu fasıldaki tüm
sektörlerdeki müktesebatın uygulama ve
yaptırımını sağlayacak şekilde uygun idari
yapıların katılım tarihinden yeterli bir süre
önce hazır olduğunu göstermesidir.
III. AB MALÎ YARDIMLARI
III.1. Malî İşbirliği Programları
Türkiye’nin 1999 Aralık ayında AB’ye aday
ülke olarak kabul edilmesinden sonra
her alanda olduğu gibi çevre alanında
itü vakf dergisi 37
ÇEVRE DOSYASI
da mevzuat uyumlaştırma çalışmaları
başlamıştır. İlk dönem projeler, mevzuat aktarımı (transposition) ve uygulama
kapasitesinin (kurumsal, yasal, malî ve
teknik) artırılmasına yönelik olmuştur. Bu
dönemde yürütülen projeler, “Malî İşbirliği Programları”, “LIFE Üçüncü Ülkeler” ve
“Hollanda İkili İşbirliği (MATRA/PSO)” gibi
malî yardım araçlarından desteklenmişlerdir. 2002 - 2006 arasında Mali İşbirliği
Programları düzenlenmiş 2006’dan sonra
bu programlar Katılım Öncesi Mali Yardım
Aracı (Instrument for Pre-Accession – IPA)
olarak adlandırılmıştır.
III.2. Katılım Öncesi Mali Yardım Aracı
(Instrument for Pre-Accession - IPA)
Avrupa Birliği’nde 2007- 2013 yıllarına ait
bütçe dönemiyle birlikte aday ve potansiyel aday ülkelere yapılan mali yardımlar
IPA adı altında birleştirilmiştir.
Avrupa Birliği 2014-2020 dönemine ilişkin
malî yardımların hazırlıkları sürdürülmekte
olup, bu dönem IPA-II olarak adlandırılmaktadır. 2014-2020 yılları arasını kapsayacak bu yeni döneme ilişkin hukukî esaslar henüz şekillendirilme aşamasındadır.
2014-2020 döneminde, ilgili fasıllardan sorumlu ve süreci ilerletebilecek birer icracı
bakanlığın tanımlanması öngörülmektedir.
Bu kapsamda “Çevre” faslı ile ilgili icracı
Bakanlığın, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı
olarak tanımlanacağı düşünülmektedir.
Avrupa
Komisyonu'nun
düzenlediği
IPA’nın 2014-2020 yıllarını kapsayacak
II. Dönemi ile ilgili düzenlenen IPA Konferansı aday ve potansiyel aday ülkeler ile
uluslararası finans kuruluşlarının temsilcilerinin katılımıyla 25 Ocak 2013 tarihinde
Brüksel'de gerçekleşmiştir. AB Komisyonu
II. Döneme ilişkin yol haritası ve çalışma
takvimi aday ülkeler ile paylaşmış, AB
Bakanlığı Koordinesinde sektöre ilişkin
öncelikleri ve yatırımları içeren Sektörel
Operasyonel Programı çalışmaları başlamıştır7.
IPA döneminde finanse edilen projeler,
daha önceki projelerle mevzuat aktarımı
gerçekleştirilmiş sektörlerde uygulamaya
dönük ve katı atık ve su altyapı yatırımlarının finansmanı şeklinde yürütülmektedir.
Ulusal Çevre Stratejisi (UÇES), 2007-2023
döneminde Türkiye’nin, AB üyeliği için ön
şart olan, AB çevre müktesebatına uyum
sağlaması ve mevzuatın etkin bir şekilde
uygulanması amacıyla ihtiyaç duyulacak
teknik ve kurumsal altyapı, gerçekleştirilmesi zorunlu çevresel iyileştirmeler ve
düzenlemelerin neler olacağına ilişkin yatırımlar da dahil ayrıntılı bilgileri içermektedir8. Buna göre, ülkemizde AB’ye uyum
kapsamında çevre iyileştirilmesi amacıyla
38 itü vakf dergisi
endüstri, tarım ve kentsel altyapıları da
içerecek şekilde yapılması gereken yatırımların maliyeti 59 milyar Avro'dur. Çevre
alanında ihtiyaç duyulan yatırımların yüzde 80’inin kamu sektörü, yüzde 20’sinin
ise özel sektör tarafından yapılması beklenmektedir. Yatırım maliyetlerine bakıldığında en fazla paya sahip sektör 33 milyar
969 milyon Avro ile su ve atıksu sektörüdür9 .
UÇES'te, su sektörü (içme suyu ve atık
su hizmetleri) için yapılan tahminler ile,
2007-2012 yılları arasında ulusal bütçeden yapılan IPA harcamaları ve diğer
ulusal harcamalar, farklı yılların kurlarına
göre karşılaştırıldığında; IPA Fonu’ndan
ulusal bütçeye aktarılarak yapılan harcamalarının ihmal edilebilir düzeyde düşük
kaldığı ve diğer ulusal harcamaların ise,
UÇES’te tahmin edilen harcamalardan
önemli ölçüde yüksekte kaldığı görülmektedir. Ülkemiz su sektöründe, 2006 Yılı
Kuru göre, 2007-2012 yılları arasında, IPA
harcamaları da dahil olmak üzere, yapılan
2013 yılı sonu itibariyle 25 havza
için Havza Koruma Eylem Planları
hazırlanmıştır. Ayrıca, ülkemiz su
havzalarının ve doğal kaynaklarının
korunması, geliştirilmesi ve
sürdürülebilir kullanımı ile ilgili
orta ve uzun vadeli kararlara ve
yatırım programlarına rehberlik
sağlamak maksadıyla Yüksek
Planlama Kurulu’nda kabul edilen
“Ulusal Havza Yönetim Stratejisi”
4.7.2014 tarihinde Resmî Gazete’de
yayımlanmıştır.
tüm ulusal harcamalar ile UÇES tahmini
harcamalarının karşılaştırmasını ve 20132023 yılları arasındaki UÇES tahmini harcamalarını birlikte gösteren grafikler ise
aşağıda verilmektedir.
IV. ÇEVRE FASLINDAKİ
SEKTÖRLERİN UYUM VE
UYGULAMA DURUMU
19.06.2011 tarihli 644 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 4.7.2011 tarihli ve 645
sayılı KHK ile Orman ve Su İşleri Bakanlığı'nın kurulması neticesinde çevre faslının
koordinasyonu Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca yürütülmektedir. Çevre faslının altında yer alan su kalitesi ve doğa koruma
sektörü ise Orman ve Su İşleri Bakanlığınca koordine edilmektedir. Çevre Faslı altındaki sektörlerde yer alan AB müktesebatına uyum durumu şu şekildedir.
1.Yatay Sektör
Yatay sektör altındaki en önemli direktif,
münferit tesislerin yapımı ve işletilmesi
sırasında çevreye olan muhtemel etkilerinin değerlendirilmesini öngören Çevresel
Etki Değerlendirmesi (ÇED) Direktifi'dir.
2011/92/EU ile kodifiye edilen 85/337/
EEC simgeli ÇED Direktifi'nin sınıraşan
hususları hariç olmak üzere, ülkemizde
07.02.1993 yılında yürürlüğe giren ve en
son 03.10.2013 tarihli ve 28784 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak güncellenen
ÇED Yönetmeliği tam uyumludur.
Bu sektördeki bir diğer önemli direktif de,
geniş ölçekli plan ve programların çevre
üzerindeki muhtemel etkilerini değerlendiren Stratejik Çevresel Değerlendirme Di-
Çizelge -1: UÇES'te belirtilen ve gerçekleşen çevresel harcamalar (Kaynak: Orman ve Su İşleri Bakanlığı)
rektifi'dir (SÇD). 2001/42/EC simgeli SÇD
Direktifi ile uyumlaştırılarak hazırlanan
SÇD Yönetmeliği taslağı hazırlanmıştır.
Sözkonusu Taslak, sınıraşan hususlar haricinde Direktif ile tam uyumludur.
2. Hava Kalitesi Sektörü
Soluduğumuz havada insan sağlığına
olumsuz etkileri olan kirleticiler için (SO2,
PM10, PM2.5, NO2, O3, ağır metaller) sınır değerler getiren Ortam Hava Kalitesi
ve Avrupa İçin Daha Temiz Hava Direktifi (CAFE-2008/50/EC): Direktife uyum 06
Haziran 2008 tarihinde Resmi Gazete’de
yayımlanan Hava Kalitesi Değerlendirme
ve Yönetimi Yönetmeliği ile gerçekleştirilmiştir. Hava Kalitesi Değerlendirme ve
Yönetimi Yönetmeliği gereğince bazı parametreler için 2014 yılı itibariyle AB sınır
değerleri tolerans payı ile uygulanmaya
başlanmış olup 2024 yılı itibari ile AB değerleri uygulanmaya başlayacaktır. Hava
kalitesi değerlendirilmesine yönelik olarak
Ulusal Temiz Hava Eylem Planı (20102013) hazırlanmış olup yerel ölçekte hava
kalitesi durumları risk taşıyan illerin Temiz
Hava Eylem Planı hazırlaması zorunlu tutulmuştur.
Hava kalitesinin iyileştirilmesine dönük
bir diğer önemli direktif de, Belirli Atmosferik Kirleticiler (SO2, NOx, NH3 ve VOC)
İçin Ulusal Emisyon Tavanları Direktifi
(2001/81/EC): 2011-2013 yıllarında uyum
için bir AB Projesi yürütülmüştür. Proje
çıktısı olarak hazırlanan ve Avrupa Çevre
Ajansına 2012 yılında raporlanan Hava
Kirleticileri Ulusal Emisyon Envanteri,
2013 ve 2014 yıllarında da hazırlanmış ve
raporlanmıştır. Hava kirleticileri emisyon
kontrolüne yönelik ilgili kurumların işbirliğini sağlayacak Başbakanlık Genelgesi
ile İklim Değişikliği ve Hava Emisyonları
Koordinasyon Kurulu kurulmuş ve ilk toplantısını 7 Mayıs 2014 tarihinde gerçekleştirmiştir.
Bazı Sıvı Yakıtların Kükürt Oranının Azaltılmasına İlişkin 99/32/EC Sayılı Konsey
Direktifi’ne uyumu sağlayan Yönetmelik
de 6/10/2009 tarihli ve 27368 sayılı Resmi
Gazete’ de yayımlanmış olup tüm maddeleriyle birlikte 01/01/2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Ayrıca, hava kalitesi direktifleri uyum sürecinde kurşun ihtiva eden benzin piyasadan kaldırılırken, 10 ppm'den fazla kükürt
içeren motorinin de kullanılması yasaklanmıştır.
3. Atık Yönetimi Sektörü
Ambalaj atıkları, tehlikeli atıklar, düzenli depolama, atık yağlar, atık elektrik ve
elektronik aletlere ilişkin ilgili AB direktifleri
uyumlaştırılmış olup 2008/98/EC sayılı Atık
Çerçeve Direktifi uyum çalışmaları kapsamında da taslak mevzuat hazırlanmıştır.
Atık yönetimine ilişkin AB uyum çalışmaları çerçevesinde yürütülen çalışmaların
“Kentsel Atıksu Arıtımı Direktifi”
kapsamında yapılan yatırımların
artmasıyla birlikte, 2013 yılı sonu
itibariyle belediye nüfusunun
% 73,1’inin atıksuları, arıtma
tesislerinde arıtılmaktadır. Diğer
taraftan, kanalizasyon şebekesi
ile hizmet verilen nüfusun
toplam belediye nüfusuna oranı,
2012 yılında % 92’ye ulaşmıştır.
Kanalizasyon şebekesi ile hizmet
verilen nüfusun toplam nüfusa
oranı ise 2012 yılında %78’e
yükselmiştir.
sonuçlarına bakılacak olursa:
• 2013 yılında belediye birlikleri eliyle yürütülen katı atık düzenli depolama tesisi
69 olup, bu tesisler 903 belediyede 44,5
milyon kişiye hizmet vermektedir.
• Tıbbi atıkların bertarafı kapsamında 44
sterilizasyon tesisi ile 79 ile hizmet verilmektedir.
• 2017 yılında belediyelerde yaşayan tüm
vatandaşlara katı atık hizmeti verilmesi
hedeflenmektedir.
• Ambalaj atıkları lisanslı toplama-ayırma
tesisi sayısı 402’e, geri dönüşüm tesisi sayısı ise 433’ye çıkartılarak, ambalaj atıklarının geri kazanılması sağlanmıştır.
• Ambalaj atığı toplama çalışmaları belediyelerin hazırlamış oldukları ambalaj atığı
yönetim planları kapsamında gerçekleştirilmiştir. Planı uygun bulunan belediye sayısı 455’e, nüfus ise 40 milyona ulaşmıştır.
• Sanayi tesislerinde ortaya çıkan tehlikeli
atıklar geri kazanılmakta olup, tehlikeli atık
geri kazanım tesisi sayısı 2003 yılında 18
iken, bu sayı 2013 yılında 282’ye ulaşmıştır. Atık yakma beraber yakma tesisi 38’dir.
Tehlikeli atık düzenli depolama tesis sayısı
ise (1. Sınıf ) 7’dir.
4. Su Kalitesi Sektörü
Su kalitesi sektörünün en önemli direktifi,
suyun nehir havzası esasında yönetimini
öngören 2000/60/EC simgeli "Su Çerçeve Direktifi"dir (SÇD). Sözkonusu direktife
uyum çalışmaları 2011 yılında Orman ve Su
İşleri Bakanlığı'nın kurulmasıyla birlikte hız
kazanmıştır. Bu süreçte, SÇD'yi önemli ölçüde uyumlaştıran “Su Havzalarının Korunması ve Yönetim Planlarının Hazırlanması
Hakkında Yönetmelik” 17 Ekim 2012 tarihi
ve 28444 sayısı ile Resmi Gazetede yayımlanmıştır. Yönetmeliğin uygulanmasına
dönük olarak, su havzalarımızın yerinden
ve etkin yönetiminin sağlanması doğrultusunda “Havza Yönetim Heyetlerinin Teşekkülü, Görevleri, Çalışma Usul ve Esasları
Hakkında Tebliğ” 18 Haziran 2013 tarihli
ve 28681 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Havza Yönetim Heyetleri, ülkemizin
25 havzası için ayrı ayrı oluşturulmuştur.
Bu çerçevede, 2013 yılı sonu itibariyle 25
havza için Havza Koruma Eylem Planları
hazırlanmıştır. Ayrıca, ülkemiz su havzalarının ve doğal kaynaklarının korunması,
geliştirilmesi ve sürdürülebilir kullanımı ile
ilgili orta ve uzun vadeli kararlara ve yatırım
programlarına rehberlik sağlamak maksadıyla Yüksek Planlama Kurulu'nda kabul
edilen "Ulusal Havza Yönetim Stratejisi"
4.7.2014 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanmıştır.
itü vakf dergisi 39
ÇEVRE DOSYASI
Ülkemiz sularının kalitesinin korunması
ve izlenmesini amaçlayan "Yüzeysel Su
Kalitesi Yönetimi Yönetmeliği" 30 Kasım
2012 tarihinde ve "Yüzeysel Sular ve Yeraltı Sularının İzlenmesine Dair Yönetmelik" 11.02.2014 tarihinde Resmî Gazete'de
yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Yeraltı
sularının korunması maksadıyla da, "Yeraltı Sularının Kirlenmeye ve Bozulmaya
Karşı Korunması Hakkında Yönetmelik"
07.04.2012 tarihli ve 28257 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe
girmiştir.
Suların nitrat kirliliğine karşı korunmasını öngören 91/676/EEC sayılı Direktife
"Tarımsal Kaynaklı Nitratın Neden Olduğu Kirliliğe Karsı Suların Korunması Yönetmeliği" ile uyum sağlanmıştır. İnsani
Tüketimi Amaçlı Suyun Kalitesine İlişkin
Yönetmelikle 98/83/EC sayılı Direktif'e ve
“Yüzme Suyu Kalitesine İlişkin Yönetmelik” vasıtasıyla da 76/160/EEC sayılı Direktif'e uyum sağlanmıştır.
Diğer taraftan, “Kentsel Atıksu Arıtımı Direktifi" kapsamında yapılan yatırımların
artmasıyla birlikte, 2013 yılı sonu itibariyle
belediye nüfusunun % 73,1'inin atıksuları arıtma tesislerinde arıtılmaktadır. Diğer
taraftan, kanalizasyon şebekesi ile hizmet
verilen nüfusun toplam belediye nüfusuna
oranı, 2012 yılında % 92’ye ulaşmıştır. Kanalizasyon şebekesi ile hizmet verilen nüfusun toplam nüfusa oranı ise 2012 yılında
%78’e yükselmiştir.
5. Doğa Koruma Sektörü
Avrupa Birliği “Doğa koruma” sektörünün
temel iki direktifi olan Habitat Direktifi’nde
çıkarılan ilgili mevzuat ile %34, Kuş Direk-
40 itü vakf dergisi
tifi’nde ise %75 uyum sağlanmıştır. Kuş ve
Habitat Direktiflerinin uyumlaştırılmasında
önemli bir aşama olan “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu” yasalaşma
sürecinde son aşamada bulunmaktadır.
Habitat ve Kuş Direktifi uygulama ve
uyumlaştırma çalışmaları kapsamında
Natura 2000 Uygulama Stratejisi hazırlanmıştır ve türlerin ve habitatların izlenmesine altlık teşkil edecek Nuh’un Gemisi veri
tabanı kurulmuştur.
Ülke Genelindeki Korunan Alan Sayısı
2002 yılında 964 iken bu sayı 2013 yılı itibariyle 3049’a çıkmıştır. Korunan alanların
Ülke yüzölçümüne oranı %10.11’e ulaşmıştır.
6. Endüstriyel Kirlilik Kontrolü Sektörü
Kirletici vasfı yüksek büyük sanayi tesislerinden kaynaklana kirliğin kontrolünü
amaçlayan sektörün en önemli direktifi
2010/75/EU simgeli "Endüstriyel Emisyonlar Direktifi"dir. Direktife uyum çalışmaları
çerçevesinde, 2011-2014 tarihleri arasında yürütülen Entegre Kirlilik Önleme
ve Kontrol Direktifinin Uygulanmasının
Avrupa Birliği “Doğa koruma”
sektörünün temel iki direktifi olan
Habitat Direktifi’nde çıkarılan ilgili
mevzuat ile %34, Kuş Direktifi’nde
ise %75 uyum sağlanmıştır.
Kuş ve Habitat Direktiflerinin
uyumlaştırılmasında önemli bir
aşama olan “Tabiatı ve Biyolojik
Çeşitliliği Koruma Kanunu”
yasalaşma sürecinde son aşamada
bulunmaktadır.
Desteklenmesi Projesi kapsamında taslak yönetmelik hazırlanmış olup, henüz
yayımlanmamıştır. Bu sektördeki bir diğer
direktif olan, 2001/80/EC simgeli "Büyük
Yakma Tesisleri Direktifi"ni uyumlaştıran
yönetmelik 08/06/2010 tarihli ve 27605
sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.
Yönetmelik hükümleri, yeni tesisler için
yayım tarihinde, mevcut tesisler için yayım
tarihinden dokuz yıl sonra yürürlüğe girecektir.
Bu sektördeki başka bir direktif de "Büyük
Endüstriyel Kazaların Kontrolü Direktifi"
veya kısaca "Seveso II Direktifi"dir (96/82/
EC). Bu direktifi uyumlaştıran "Büyük Endüstriyel Kazaların Önlenmesi ve Etkilerinin Azaltılması Hakkında Yönetmelik" 30
Aralık 2013 tarihinde Resmî Gazete'de
yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Çalışma
ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile Çevre ve
Şehircilik Bakanlığı müşterek yürütmekte
olduğu yönetmelik gereği şu anda sadece yönetmelik kapsamına giren tesisler
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'na bildirimde
bulunmaktadır.
7. Kimyasallar Sektörü
Hem insan sağlığının korunmasıyla doğrudan ilgili olması hem de ticarete konu
ürünler olması hasebiyle, Türkiye ile AB
arasında tesis edilmiş olan Gümrük Birliği çerçevesinde değerlendirilen kimyasallar mevzuatının uyumu önem arz
etmektedir.
bu bakımdan, AB'nin bu
sektördeki iki önemli mevzuatından birisi
olan 1272/2008/EC simgeli "Sınıflandırma,
Ambalajlama ve Etiketleme Tüzüğü"nü
uyumlaştıran "Maddelerin ve Karışımların Sınıflandırılması, Etiketlenmesi ve
Ambalajlanması Hakkında Yönetmelik"
11/12/2013 tarihli ve 28848 (Mükerrer)
sayılı Resmî Gazete'de yayımlanmıştır.
Bu sektördeki diğer önemli mevzuat olan
1907/2006/EC simgeli "Kimyasalların Kaydı, Değerlendirmesi, İzni ve Kısıtlaması
Tüzüğü"nü uyumlaştıran taslak yönetmelik
hazırlanmış olup, henüz yayımlanmamıştır.
8.İklim Değişikliği Sektörü
Ülkemizin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Kyoto Protokolü, Ozon Tabakasının
Korunmasına Dair Viyana Sözleşmesi ve
Montreal Protokolü ile ilgili AB mevzuatı
çerçevesinde yürütülen çalışmalar aşağıda yer almaktadır:
• Sera gazı emisyonlarının kontrolü ve
iklim değişikliğine uyuma yönelik olarak
toplam 541 eylem içeren ve 2023 yılına
kadar uygulanacak olan İklim Değişikliği
Eylem Planı (İDEP) 2011 yılında uygulamaya konulmuştur.
• İDEP’te yer alan eylemlerin uygulanmasının izlenmesi ve değerlendirilmesi
faaliyetleri 2013 yılında başlatılmıştır. Bu
amaçla oluşturulan internet tabanlı İDEP
İzleme Sistemi’ne eylemlerin uygulanmasından sorumlu kurumların temsilcileri
tarafından girilen bilgiler değerlendirilerek her yıl İDEP İzleme ve Değerlendirme
Raporu hazırlanacaktır. 2012 yılına ilişkin
İDEP İzleme ve Değerlendirme Raporunun hazırlanması çalışmaları tamamlanmıştır.
• Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi uyarınca İklim Değişikliği Altıncı Ulusal Bildirimin hazırlanması
çalışmaları başlatılmıştır.
• 2001/2 sayılı Genelge ile oluşturulan
İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulu,
2013/11 sayılı Başbakanlık Genelgesi ile
yeniden yapılandırılarak Hava Emisyonları Koordinasyon Kurulu ile birleştirilmiş ve
İklim Değişikliği ve Hava Yönetimi Koordinasyon Kurulu adını almıştır.
• 25 Nisan 2012 yılında yayımlanan Sera
Gazı Emisyonlarının Takibi Hakkında Yönetmelik ile 2015 yılından itibaren ülkemizin toplam sera gazı emisyonlarının yaklaşık yarısının tesis bazında kayıt altına
alınması planlanmaktadır.
• Karbon piyasası oluşturulmasına yönelik çalışmalara hız verilmiştir. Türkiye’de
Gönüllü Karbon Piyasası’nda 300’e yakın
emisyon azaltım projesi geliştirilmiştir.
• Gönüllü Karbon Piyasası Proje Kayıt
Tebliği 09.10.2013 Tarihli ve 28790 Sayılı
Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe
girmiştir. Tebliğ ile Ülkemizde sera gazı
emisyon azaltımı sağlayan ve karbon sertifikası elde eden projeler kayıt altına alınmaktadır.
• Ozon Tabakasını İncelten Maddelerin
Azaltılmasına İlişkin Yönetmelik ile Hidrofloroklorokarbon (HCFC) grubu gazlar için
sonlandırma takvimi belirlenmiştir.
• HCFC grubu gazlardan köpük sektöründe kullanılan maddelerin ithalatına 2013
yılı başı itibarı ile son verilirken, soğutma
sektöründe ise servis amaçlı hariç 2015
yılı başı itibarı ile sonlandırılacaktır.
9. Gürültü Sektörü
Çevresel gürültünün kontrol altına alınması
maksadıyla, AB "Çevresel Gürültü Direktifi" ile
tam uyumlu olan "Çevresel Gürültünün Değerlendirilmesi ve Yönetimi Yönetmeliği" 4 Haziran
2010 tarihli ve 27601 sayılı Resmî Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu Yönetmelik
çerçevesinde gürültü sorununu ortaya koymak
ve gerekli tedbirlerin alınmasını sağlamak için
yerleşim yerleri, ana karayolları, ana demiryolları ve ana havalimanları için gürültü haritaları
ve eylem planlarının hazırlanacaktır.
V. DENETİM VE YAPTIRIM
Çevre mevzuatının uygulama araçlarından
bir tanesi de, mevzuatın yükümlülüklerinin
yerine getirilip getirilmediğinin denetlenmesi ve uygunsuzluk tespit edilmesi hâlinde de yaptırım uygulanmasıdır. Denetimler ve müeyyideler "Çevre Kanunu"na
göre gerçekleştirilmektedir. Bu konuda
ana sorumlu kurum Çevre ve Şehircilik
Bakanlığı'dır. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı
2013 yılında yaptığı 37 bin 467 denetimde
çevre kirliliğine sebep olan kurum ve kuruluşlara 77 milyon 45 bin TL ceza kesilmiş,
174 tesisin ise faaliyeti durdurulmuştur.
2014 yılının ilk beş ayında yapılan toplam
16 bin 569 denetimde, Çevre Kanunu’na
aykırı faaliyet gösteren ve kirliliğe sebebiyet veren işletmelere 28 milyon 337 bin
301 TL idari para cezası uygulanmış, 47
tesisin faaliyeti durdurulmuştur.
olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından UÇES'in, bugüne kadar yapılan yatırımlar ve yeni yatırım ihtiyaçları da dikkate
alınmak üzere güncellenmesi gerekmektedir. Ayrıca, UÇES’te, yapılan tahminlerin
çok üzerindeki bütçelere gereksinim gösterdiği anlaşılan AB uyum ve katılım sürecinde, su sektörü ile birlikte diğer sektörler için de, günümüze kadar gerçekleşen
harcamalar ile cari ve yatırım olmak üzere
tüm ihtiyaçlar için yapılması gereken harcamaları da dikkate alarak revize edilmesi
gerekmektedir.
Ülkemiz, AB çevre mevzuatının neredeyse
tamamı, kanun, yönetmelik, tebliğ, genelge olarak milli mevzuatımıza aktarılması
gerçekleşmiştir. Çoğunlukla yatırımları
içeren uygulamaya dönük çalışmalar da
merkezî ve mahallî kurumlar ile özel sektör
tarafından hızlı bir şekilde yürütülmektedir.
SONUÇ
1999 Aralık Helsinki Zirvesi'nde aday ülke
olarak kabul edilen Türkiye, insan sağlığı
ve çevrenin korunmasına yönelik hususları içeren nitelik ve nicelik itibariyle fazla
olan AB çevre mevzuatının gerekliliklerini
yerine getirmeye yönelik çalışmalarını yürütmektedir.
2002 yılı ile birlikte "Mali İşbirliği", 2007
ile birlikte de IPA finansman araçlarından
sağlanan finansmanlarla, başlangıçta AB
mevzuatının Türk ulusal mevzuatına aktarılması ve kapasitenin artırılmasına yönelik
yürütülen projeler, özellikle IPA ile birlikte
mevzuatın uygulanmasına ve yatırımların
gerçekleştirilmesine matuf yürütülmektedir.
AB çevre mevzuatı bir kaç yönden karmaşık yapıya sahiptir. Bunlardan birincisi,
çok fazla sayıda ve sürekli güncellenmekte olmasıdır. İkincisi, aşağıda Türkiye için
gerekli miktarın da verildiği gibi, uyum
maliyetinin yüksek olması; üçüncüsü de,
çevre konusunun çok disiplinli yapısından
dolayı pek çok kurumun yetki ve sorumluluğunun olmasıdır.
Su sektöründe TÜİK verileri dikkate alınarak Orman ve Su İşleri Bakanlığı olarak
genel bir değerlendirme yapılmıştır. Ancak, Çevre Faslı'nın koordinatör kurumu
Sera gazı emisyonlarının kontrolü
ve iklim değişikliğine uyuma
yönelik olarak toplam 541 eylem
içeren ve 2023 yılına kadar
uygulanacak olan İklim Değişikliği
Eylem Planı (İDEP) 2011 yılında
uygulamaya konulmuştur.
REFERANSLAR
1-UÇES, S:1.
2-AB Entegre Çevre Uyum Stratejisi (UÇES)
(2007-2023), Çevre ve Orman Bakanlığı, Ankara, 2006, s:1.
3-UÇES, s:1.
4-UÇES, s:1.
5-(Avrupa Birliği Bakanlığı internet sayfası)
http://www.abgs.gov.tr/index.php?p=111&l=1
6- İklim daha önce yatay sektörün altındayken
sonradan ayrı bir sektör olmuştur.
7-Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın internet sayfası http://www.csb.gov.tr/gm/ab/index.php?Sayfa=haberdetay&Id=7811.
8-UÇES, S:1.
9-UÇES, S:14.
KAYNAKÇA
AB Entegre Çevre Uyum Stratejisi (UÇES)
(2007-2023), Mülga Çevre ve Orman Bakanlığı,
Ankara, 2006.
Avrupa Birliği Bakanlığı internet sayfası http://
www.abgs.gov.tr/index.php?p=111&l=1
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı internet sayfası
http://www.csb.gov.tr/gm/ab/index.php?Sayfa=haberdetay&Id=7811.
http://www.abgs.gov.tr/files/UlusalProgram/UlusalProgram_2008/Tr/pdf/iv_27_cevre.pdf
inter-
net sayfası.
TÜİK Web Sitesi http://tuikapp.tuik.gov.tr/cevredagitimapp/cevreselharcama.zul
İLHAN, Ahmet Rıfat, Türkiye’de Su Sektörüne
İlişkin Finansal Boyut Raporu, Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Ankara, 2014
itü vakf dergisi 41
ÇEVRE DOSYASI
Kyoto Protokolü Içända
Havaclk Çevre Etkileri ve Önlemler
Can EREL
Uçak Mühendisi, İTÜ’82
Küresel ölçekte insan
kaynakl CO2 gaz emisyonunun
%2'si havaclk kaynakldr ve
küresel ulaütrma modlarnda
hacmin % 5 ve deùerin %
35 ksmn taüyan havaclk
ulaütrmas, ulaütrmada üretilen
CO2 gaz emisyonunun %12’sinin
kaynaùdr. Havaclùn ürettiùi
CO2 gaz emisyonunun %80'lik
ksm havaclùn bir alternatinin
olmadù 1500 km üzeri menzile
sahip hava ulaütrma araçlarna
aittir…
42 itü vakf dergisi
T
.B.M.M. AB Uyum Komisyonu'nda,
11 Aralık 1997 tarihinde Japonya'nın
Kyoto kentinde imzalanan, Birleşmiş
Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin Kyoto Protokolü'ne Türkiye'nin katılmasının uygun bulunduğuna ilişkin kanun
tasarısı, bugün (27 Haziran 2008) benimsenmiştir.
Kyoto Protokolü, küresel ısınma ve iklim değişikliği ile mücadeleye yönelik bir çerçeve
olarak, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği
Çerçeve Sözleşmesi içinde imzalanmıştır.
Bu protokol, onaylayan ülkelerin 1990'daki
sera gazı salınımlarının yeryüzündeki toplam emisyonun %55'ini bulması ile yürürlüğe girebileceği ön şartını taşımaktadır. Bu
nedenle 1997'de imzalanmasına rağmen,
protokol 2005'te yürürlüğe girebilmiştir.
Bu protokolü imzalayan ülkeler, sera etkisi
yaratan gazların salınımını belirlenen seviyelerde azaltmaya veya bunu yapamıyorlarsa salınım ticareti (Emissions Trading)
yoluyla haklarını arttırma sorumluluğunu
da almış olmaktadır. Bu sorumluluk kapsamında; 2008 ile 2012 yılları arasında emisyonlarını 1990 yılına göre %5,2 düşürme,
belirlenen seviyeden fazla salım yapacağını anlayan bir şirketin bir şekilde başka yerlerden, oluşan karbon borsası ile “Karbon
Kredisi” bulma zorunluluğu mevcuttur.
Dünyada Kyoto Protokolünün yürürlüğe
girmesi sonrası havacılık kaynaklı CO2
emisyonu miktarının protokol kapsamındaki belirlemelerin üzerinde kalması, konuyu
Bu makale, havacılığın çevre etkileri ve bu etkilere yönelik mücadele konusunda temel tespit ve
değerlendirmeler değişmediği için Uçak Mühendisi mezunumuz Can EREL tarafından T.B.M.M.
AB Uyum Komisyonu'nda Kyoto Protokolü'ne Türkiye'nin katılmasının uygun bulunduğuna ilişkin
kanun tasarısının benimsenmesi nedeni ile yayımlanmıştı. 27 Haziran 2008’de yayımlanan makaleyi
Türkiye'nin, Kyoto Protokolü’ne katılmasının TBMM Genel Kurulunda 5 Şubat 2009 tarihinde kabul
edilerek yasalaştığını ve geçen zaman içinde bazı verilere yönelik oluşan farklılıkları belirterek
yeniden yayımlıyoruz.
havacılık ve ilgili endüstrilerin dikkatle incelemesini gerekli kılmaktadır[i]. Benzer
bir değerlendirmenin enerji endüstrisinin
benzer teknolojileri kullanan bölümünde
de yapılması uygun olacaktır.
HAVACILIK ENDÜSTRİSİ ve
ÖNEMİ
Havacılık endüstrisi kullandığı kaynaklar
ve etkileri bakımından aynı zamanda iklim değişikliği kaynağı kabul edilerek, aynı
zamanda en fazla mercek altında olan endüstrilerden biri olmaktadır.
• Havacılık dünya ekonomisinin büyümesinde hayati bir rol oynamakta, ekonomide
küreselleşme ve turizm talebi artışına dayalı olarak bu rol, her geçen gün daha da
hayati bir önem kazanmaktadır.
• Turizm sektöründe 2008 yılında 238 milyon insanın (11,9 işten biri) istihdam edilmesi, yılda 5,89 trilyon doları yaratılarak
küresel gayrisafi yurtiçi hâsılaların (GSYİH)
%9,9 kısmına ulaşılması ve gelecek yıllarda büyümenin sürmesi beklenmektedir[ii].
(2013 yılı rakamlarına göre, turizm her 11
işten biri olmuş, küresel gayrisafi yurtiçi hâsılaların (GSYİH) % 9 kısmını oluşturmuştur)
• Turizm sektörü ile ilişkileri nedeni ile bu
sektöre paralel gelişme gösteren havacılık
endüstrisinde, doğrudan ve dolaylı olarak
28 milyon insan istihdam edilmekte ve yılda 1,4 trilyon dolar yaratılmaktadır. Ekonomistler havacılığın küresel GSYİH katkısının
%8 seviyesine çıkabileceğini işaret etmektedir[iii]. (ATAG.org Nisan 2014 verilerine
göre, havacılık ve ilgili turizm sektöründe
58 milyon insan istihdam edilmekte ve bunun % 15’i doğrudan havacılık endüstrisinde çalışmaktatır. Aynı veri kaynağı, doğrudan yaratılan 606 milyar dolarlık ekonomik
katkısı ile havacılık endüstrisinin GSYİH
itibarı ile dünyanın 21’inci ekonomisi olabileceğini belirtmekte ve bu katkının 2016 yılına kadar 1 trilyon dolar hacmine çıkacağı
belirtilmektedir.)
• Hava taşımacılığında harcanan her 100
dolar ekonomide 325 dolarlık bir fayda,
havacılık endüstrisinde istihdam edilen her
100 kişi diğer endüstrilerde 610 kişilik bir
istihdam olanağına kavuşulmasını sağlamaktadır [iv].
Çevresel etkilerinin olumsuzluklarına rağmen insanlar uçma ihiyacındadırlar, uçmayı istemektedirler… Sağladığı olanaklar nedeni ile vazgeçilmez olan havacılık
endüstrisinde, analitik değerlendirmelerin
ışığında mevcut durum tespit edilerek ön-
lemler belirlenmekte, duruma bağlı olarak,
bu önlem kalemlerinden oluşan karmaların
uygulamaya konulması stratejileri ilgili birlikler oluşturulmaktadır.
Havacılığın Çevresel Etkileri
Hava araçları, doğrudan kullandığı doğal
kaynaklar yanında, bu kaynakların kullanımlarının sonucunda oluşan su buharı,
karbondioksit, azot oksitler gibi sera gazları, bunların karma sonucu olarak radiyatif
zorlama ve gürültü yaratmaktadır. Ancak
havacılık kaynaklı sera gazları emisyonunun % 80’inin 1500 km.den daha fazla uçuşlar yapan hava araçları nedeni ile
oluştuğunun dikkate alınması gereklidir[v].
(ATAG.org Nisan 2014 verilerine göre, Airbus A380, Boeing 787, ATR-600 ve Bombardier C serisi gibi yeni nesil hava araçlarında 100 yolcu-kilometre başına yakıt
sarfiyatı, günümüzde 3 litreden düşük bir
seviyeye ulaşmıştır.)
Sera Gazları
Güneşten gelen kısa dalga radyasyon, yer
yüzeyi tarafından absorbe edilmekte ve yer
yüzeyini ısıtmaktadır. Daha sonra uzun dalga, radyasyon olarak geri yansımakta ve
atmosfer ısınmaktadır. Atmosferde, su bu-
Hava taşımacılığında harcanan her
100 dolar ekonomide 325 dolarlık
bir fayda, havacılık endüstrisinde
istihdam edilen her 100 kişi
diğer endüstrilerde 610 kişilik bir
istihdam olanağına kavuşulmasını
sağlamaktadır.
harı ve karbondioksit vs. gibi sera gazları
nedeniyle uzun dalga yansımanın bir kısmı tutulmakta ve dünya ortalama sıcaklığı
+15°C düzeyine gelmektedir.
Atmosferin doğasında olan bir mekanizma
olarak sera etkisi gereklidir. Atmosferde
sera etkisi olmasaydı, dünya ortalama sıcaklığı -18°C (255K) olurdu.
Sera gazlarına sahip atıkları nedeni ile fosil
yakıt kullanımındaki artış, sera etkisini artırarak dünya sıcaklığını artırmaktadır. Bugün dünyanın ortalama sıcaklığının bu etki
ile 0.6°C arttığı tahmin edilmektedir. Bu nedenle, sera etkisi iklim değişikliği ile birlikte
anılır olmuştur [vi].
Karbondioksit (CO2)
Yanma reaksiyonlarında maddeler, içermekte oldukları elementlerin oksitlerini
oluştururlar. Bir fosil, (mineral) yakıt olarak
ham petrol hidrokarbon içerir ve yanma sonucu gaz halde karbondioksit (CO2) ve su
(H2O) oluşur. Dolayısıyla içten yanmalı her
bir motor CO2 kaynağıdır.
Ekonomik gelişim senaryoları ile ham petrol ve jet yakıtı fiyatlarına bağlı olarak yapılan istatistiki analizler, 1995-2050 yılları
arasında CO2 emisyonu miktarının 3-6 kat
artacağını göstermektedir [vii].
Yeryüzü Dostları (Friends of the Earth,
FoE) kaynaklarına göre her yıl 600 milyon
ton CO2 gazı yayan uçaklar nedeni ile hava
taşımacılığı bugünlerde sera gazı kaynakları arasında en hızlı büyüyeni unvanına
sahiptir. Bu miktar Afrika kıtası tarafından
yılda yayılan CO2 gazı miktarına eşittir[viii].
Havacılıkta kişi başına ortalama CO2 gazı
itü vakf dergisi 43
ÇEVRE DOSYASI
emisyonu sıralamasında İngiltere 603 kg.,
İrlanda 434 kg. ve ABD 275 kg. ile ilk üç sırayı paylaşmaktadır[ix]. Ancak havacılıkla
ilgili yapılan tahminler kısa vadede bu durumun değişeceğini, birkaç yıl içinde tüm
insanlık tarihinde uçan insan sayısından
daha fazla insanın uçuşla tanışarak gökyüzü ile buluşacağını, bu kitlenin çoğunun da
Asya kökenli olacağını göstermektedir[x].
Biyoyakıtların hidrokarbon bazlı olmalarına
rağmen, atmosferik karbondioksitten elde
edilmeleri nedeni ile kullanımları sonucu
atmosferdeki net karbondioksit miktarını
arttırmazlar. Bu nedenle alternatif yakıt çabaları çok önemlidir.
(ATAG.org Nisan 2014 verilerine göre,
küresel ölçekte insan kaynaklı CO2 gazı
emisyonunun %2'si havacılık kaynaklıdır
ve küresel ulaştırma modlarında hacmin
% 5 ve değerin % 35 kısmını taşıyan havacılık ulaştırması, ulaştırmada üretilen CO2
gazı emisyonunun %12’sinin kaynağıdır.
Havacılığın ürettiği CO2 gazı emisyonunun
%80'lik kısmı havacılığın bir alternatifinin olmadığı 1500 km. üzeri menzile sahip hava
ulaştırma araçlarına aittir.)
Azot Oksitler (NOx)
Fosil esaslı yakıt kullanımında yanma sonucu ortaya çıkan ürünlerden biri de NO2
gazıdır. NOx veya azot oksitleri, değişik
oranlarda azot ve oksijen iceren ve yüksek
oranda reaktif olan gazların jenerik adıdır.
NOx en birincil kaynağı, yanmanın olduğu
motorlu araçlar, elektrik üretim tesisleri, yakıtın kullanıldığı endüstriyel, ticari ve yerle-
44 itü vakf dergisi
Her yıl 600 milyon ton CO2 gazı
yayan uçaklar nedeni ile hava
taşımacılığı bugünlerde sera
gazı kaynakları arasında en hızlı
büyüyeni unvanına sahiptir. Bu
miktar Afrika kıtası tarafından yılda
yayılan CO2 gazı miktarına eşittir.
şim bölgeleridir. Hava endüstrisi de sayısı
hızla artan hava araçları ve bu araçların
yüksek irtifalara çalışarak yayılma ve serpintiye ilave etkisi nedeni ile önemli NOx
kaynağıdır[xi].
Pek çok azot oksit türü, renksiz ve kokusuz
olsa da, en çok bilinen çevre kirleticilerinden azot dioksit, özellikle sanayi yoğun
yerleşim bölgeleri üzerinde, kırmızımsı kahverengi renkte görülür.
Azot oksitleri, sera gazları olarak sahip
oldukları etki yanında, gaz konsantrasyonu ve temas süresine bağlı olarak, insan
sağlığına etkileri bakımından; koku algılama sıkıntısı, solunum yolu direnci ve akciğer diffüzyon kapasitesi azalması, akciğer
fonksiyonlarında değişime sebep olur. Girdiği reaksiyonlarla sebep olduğu asit yağmurlarına ve bir sera gazı olarak, küresel
ısınmanın artmasına da neden olurlar.
Su Buharı ve Radiyatif Zorlama
Hidrokarbon içeren yakıtın yanması sonucu ortaya çıkan diğer bir ürün de gaz halindeki sudur.
Uçak rotasında yanma sonucu eksozdan
çıkan su buharı, yoğuşarak beyaz izler
olarak görülen yapıyı oluşturur; bunlar “su
buharı izi” veya “contrail” olarak adlandırılır.
Buz kristalleri halinde bulunan su buharı,
sera gazları ve partiküllere de sahip contrailler troposferin[1] üst katmanlarında yalıtım kabiliyeti yüksek bir bulut örtüsü katmanı oluşturur. Bu bulut katmanı, yapısı ve
özellikleri nedeni ile yeryüzünden yansıyan
uzun dalga boylu radyasyonu bloke edici
etkisi ile güneşten yayılan kısa dalga boylu
radyasyon geçisi miktarına izafi bir fazlalık
kazandırır. Bu durum, radiyatif zorlama olarak adlandırılır. [2]
Birleşmiş Milletler Örgütü’nün Uluslararası
İklim Değişikliği Paneli (IPCC), günümüz
şartlarında contrailler nedeni ile uçak kaynaklı emisyonların ısınma etkisinin sadece
CO2 gazı kaynaklı etkilerinin (radiyatif zorlama indeksi) 1,9 katı olduğunu belirlemiştir [xii].
Artan jet uçağı trafiği nedeni ile radyatif
zorlama, bir iklim değişikliği tehdidi haline
gelmiştir [xiii].
Gürültü
Kyoto Protokolü kapsamında olmamasına
rağmen, etki alanının çevre olması bakımından, gürültünün de dikkate alınması
gereklidir.
Hava araçlarında gürültünün değişik kaynakları mevcuttur:
• Aerodinamik kaynaklı gürültü, hava akışı
ile hava aracının ve aerodinamik yüzeylerinin geometrisi, hava akışı ile temas halindeki yüzeylerin deseni ile oluşur. Hava
akımındaki ayrılma ve kopmalar, bu türün
en önemli sebebidir.
• Mekanik kaynaklı gürültü, daha çok dönme ve kayma hareketi ile sistem elemanları
arasındaki sürtünmeler nedeni ile oluşur.
• Diğer kaynaklara sahip gürültülerin başında da basınçlandırma ve hava kaçaklarının yarattıkları gelmektedir.
Hava araçlarının doğrudan veya dolaylı yarattığı gürültünün, insanlar, yabani ve evcil
hayvanlar ve diğer çevre varlıkları üzerinde
olumsuz etkileri mevcuttur [xiv]. İnsanlara yönelik etkiler arasında işitme kayıpları, yüksek tansiyon, bağışıklık sisteminde
aksaklıklar, nörodermatit (cilt döküntüleri),
astım gibi stres artışına bağlı rahatsızlıklar
sayılabilir. Bu etki gürültü yaratan havacılık
faaliyetlerine yakınlık ile artış gösterebilir.
ÖNLEMLER
İnsanlık adına ve doğrudan/dolaylı maliyetlerinin minimize edilmesi açısından havacılığın çevre etkilerinin azaltılması konusunda ilk akla gelenler;
• Yönetsel olarak;
o Uygulanabilir havacılık çevre etkileri ve
önlemleri konusunda planlama ve standartların oluşturulması,
o Çevreyi koruma maliyetinin genele yayılması yerine, etkiyi yaratana yansıtılmasına
dayalı, kendinden denetim sistemleri oluşturulması,
o Verimlilik çalışmalarının teşvik edilmesi,
o ABD’nin, Kyoto Protokolü imzalamasına
rağmen anlaşmayı reddeden durumunu
analiz ederek, salınım ticareti ile ilgili olası
etki ve faaliyet detaylarının belirlenmesi,
o Havalimanı, uçuş işletmeleri, bakım merkezleri mevcut süreçlerin, kaynakların bugün için iyileştirmeler ve yarın için olası gelişmeler dikkate alınarak şekillendirilmesi,
• Operasyonel olarak;
o Doğrudan uçuşu engelleyen sınırlamaların yeniden incelenerek, doğrudan uçuş
rotalarının arttırılması,
o Araç filoların verimliliği, yüksek motorlar
kullanacak şekilde modernize edilmesi,
o Yakıt kullanım verimliliği yüksek motor
kullanan ve işletme maliteleri düşük hava
araçlarına yönelim,
• Doluluk oranlarına göre bölgesel jetlere
geçiş,
• Menzile göre (800 km ve altı) nispeten
kısa uçuşlarda turboprop uçaklara geçiş,
o
Yakıt kullanan sistemler yerine, temiz enerji kaynakları ile çalışan sistemlerin
Fotoğraf NASA Maria Werries www.sciencenewsline.com
Birleşmiş Milletler Örgütü’nün
Uluslararası İklim Değişikliği
Paneli (IPCC), günümüz şartlarında
contrailler nedeni ile uçak kaynaklı
emisyonların ısınma etkisinin
sadece CO2 gazı kaynaklı etkilerinin
(radiyatif zorlama indeksi) 1,9 katı
olduğunu belirlemiştir. Artan jet
uçağı trafiği nedeni ile radyatif
zorlama, bir iklim değişikliği tehdidi
haline gelmiştir.
kullanımının artırılması ve özendirilmesi,
• Teknolojik olarak;
o Askeri ve sivil havacılık teknolojilerinin
ortak kullanımına yönelik planlamalar yapılması ve uygulanması,
o Bu kapsamda başlayan ve devam eden ;
• Clean Air Engine (CLAIRE),
• Geared Turbofan (GTF),
• Subsonic Fixed-Wing (SFW),
• Gelişmiş yanma odası ve türbin,
• Az bakım ihtiyacı,
gibi bazıları doğrudan motorların termal,
tepkisel ve çalışma verimliliğini artıracak
uluslararası faaliyetlere (ilgili kurumların,
akademik kuruluşların ve endüstri temsilcilerinin) katılım ve sonuçlarından yararlanılması,
o Havacılık sistemlerinde ünite/parçalar
arası, ortam kontrollü tesislerde sızdırmazlık çalışmalarının özendirilmesi,
şeklinde sıralandırılabilir.
Zamanında ve soruna yönelik doğru önlemler alınması için hükümet, havacılık endüstrisi kurum ve kuruluşları, ilgili meslek
odaları ve sendikaların katılımı ile topyekun
çabalar, yakıt fiyat artışı ile mücadele etmek için de önerildiği gibi, önem ve anlam
arz etmektedir.
[email protected]
Referanslar:
[1] Troposfer: Ekvator üzerinde 20 kutuplarda
7 km kalınlığa sahip ve (hava dolaşımı, bulutlar ve fırtınalar gibi) meteorolojik olayların
hepsinin oluştuğu Atmosferin yere en yakın ilk
tabakası. (Troposfer / Stratosfer / Mezosfer /
Ekzosfer)
[2] Radiyatif Zorlama: Belirli bir iklim yapısı
içinde torpoposferdeki yalıtım etkisinin sebep
olduğu, birim alan başına gelen radyasyon
enerjisi ile, giden radyasyon enerjisi farkıdır.
Radiyatif zorlanmanın pozitif değeri (gelenin
fazla olması hali) sistemi ısıtan, negatif değeri
(gidenin fazla olması hali) sistemi soğutan etkiye sahiptir.
Kaynakça:
[i] http://www.sciencedirect.com/science?_
ob=ArticleURL&_udi=B6VGP-4281118-2&_
user=10&_rdoc=1&_fmt=&_orig=search&_
sort=d&view=c&_acct=C000050221&_version=1&_urlVersion=0&_userid=10&md5=42ee4a98b60fbe5af8ca36c89fec2ae2
[ii] http://www.wttc.travel/eng/Tourism_Research/Tourism_Satellite_Accounting/
[iii] http://edition.cnn.com/2007/WORLD/asiapcf/11/05/eco.about.planes/index.htm
[iv] http://economictimes.indiatimes.com/
News/News_By_Industry/Transportation/Airlines__Aviation/Waiting_on_cusp_of_an_exponential_growth/articleshow/1233294.cms
[v] http://www.airbus.com/en/corporate/gmf/
demand-for-air-travel/environmentalresponse/
[vi] http://www.meteor.gov.tr/2006/genel/sorular/iklimnedir.pdf
[vii] http://www.sciencedirect.com/science?_
ob=ArticleURL&_udi=B6VGP-4281118-2&_
user=10&_rdoc=1&_fmt=&_orig=search&_
sort=d&view=c&_acct=C000050221&_version=1&_urlVersion=0&_userid=10&md5=42ee4a98b60fbe5af8ca36c89fec2ae2
[viii] http://edition.cnn.com/2007/WORLD/asiapcf/11/05/eco.about.planes/index.htm
[ix] http://www.guardian.co.uk/environment/2007/oct/10/carbonemissions.travelnews
[x] http://edition.cnn.com/2007/WORLD/asiapcf/11/05/eco.about.planes/index.html
[xi] http://www.epa.gov/air/urbanair/nox/
[xii] http://www.campaigncc.org/Howdoesairtravel.doc
[xiii] http://www.iht.com/articles/2006/05/02/
news/rbavpolut.php
[xiv] http://www.wylelabs.com/services/arc/
documentlibrary/federalandlocalguidanceonoise/faaane.html
itü vakf dergisi 45
ÇEVRE DOSYASI
ånsann Tasarm Kapasitesi Nesne
Tasarmndan Çevre Tasarmna
Trmanrken
Binalarn çevreyle iliükisini
tek tek ele alarak, bunlar
denetim altna almakta, yüksek
performans teknolojileri
kullanlarak, akll binalar
olarak yaplan yeüil binalarn
sürdürülebilirlik konusundaki
yaklaüm ekolojik sistem
mantù açsndan yetersiz
kalmaktadr. Sürdürülebilirliùin
saùlanmasnda bunun ötesine
geçilmek istenildiùinde ekoloji
mantùn devreye sokmak
gerekir. Binann çevreden aldù
yenilenebilir enerjiyle yetinerek,
diùer girdilerde ise kullanmdan
sonra dönüütürülerek tekrar
kullanlabilir hale getirmek
yoluyla, baz süreçleri bina içine
alarak, bir tür ekosistem
olarak tasarlamak gerekir.
46 itü vakf dergisi
www.artsfield.net/tag/natural-plants
Prof. Dr. İlhan Tekeli
ODTÜ Mimarlık Fakültesi
Şehir ve Bölge Planlama Bölümü
T
asarım insan aklının, düşünce, sanat, bilim, kuram ve eyleme girişmek
gibi farklı ürünlerinden biridir. İnsanın aklının tasarım kapasitesi de, aklın diğer kapasiteleri gibi evrimsel bir gelişme
içindedir.1 İnsanlığın nesne tasarımı aşamasından çevre tasarımı aşamasına gelebilmiş olması böyle bir evrimin sonucudur.
Ekolojik tasarımda amaç doğa üzerinde
dominant bir kontrol sağlamak için değil
doğanın süreçlerine yaratıcı bir katkı için
bir müdahale olmalıdır.2 Ekosistem tasarımında noosferi biyosferle bütünleşmiş
olarak ele almak gerekir. “Noosferin” insanın ürettiği kültür tabakası olduğu söylenebilir. “Noosferin” biosferin bir parçası
olarak görülmesi, biliş ve değerlendirme
faaliyetlerini de doğanın bir parçası haline
getirmektedir. “Noosfer”in varlığı ise kısa
erimli çıkar mantıklarının hakim olduğu ortamlarda, yarattığı atıklarla, kirletme etkileriyle, aşırı kaynak kullanımıyla, yarattığı
sera gazlarıyla iklim değişikliğine neden
olarak, ozon tabakasını eriterek atmosferin koruyucu etkisini azaltarak vb. etkilerle,
sürdürülebilirliği tehlikeye atarken, uzun
erimli mantıkların egemen olduğu ortamlarda, çevrecilik hareketleri yaratarak, yeni
kurumsal düzenlemeler geliştirerek, yeni
tüketim ahlakları yaratarak, teknoloji geliştirerek sürdürülebilirliği gerçekleştirmeye
çalışacaktır. Bu bağlamda noosfer tasarımı bir öğrenme süreci olarak biyosfere katılır. Bu da sürekli bir evrim içinde olunması
sonucunu doğurur.
Ama insanlığın şimdiye kadar bu konudaki
performansı çok başarılı değildir. İnsanın
doğa üzerinde hakimiyet kurmaya yönelmesi halinde ortaya çıkan sonuç eko-kriz
olmuştur. Ama bu sonuç insanın tasarım
kapasitesindeki zafiyetten çok, ekonomik
sistemin işleyişi dolayısıyla doğmuştur.
Söz konusu olan tasarım şimdiye kadar
olanı tersine çevirmek için yapılacaktır. Bilinçli olarak tasarlanmış ve yönetilmiş ekosistemler, kent süreçleri ile doğal süreçlerin simbiosis’ini gerçekleştirir. Bu tasarımı
çevreyi denetleme süreci olmaktan çok,
bir öğrenme süreci olarak görmek gerekir.
Çevre tasarımında3 sürdürülebilir tasarım bir paradigma sıçraması olarak ortaya konulmaktadır. Yeni paradigmada
sorunlar parçalanmış şekilde tek tek ele
alınmamakta, bir konnektivite sistemi olarak tasarlanmaktadır.4 Ekolojik tasarım5,
bütünleştirici bir tasarım disiplinidir. Yeşil
mimari, permakültür, ekolojik mühendislik,
ekolojik restorasyon alanlarındaki değişik
ve parça parça olan tasarım çabalarını
bir araya getirir. Doğal çevreye bilinçli ve
dikkatli bir insan müdahalesidir. Ekolojik
tasarımın başarısı, sağlıklı, dayanıklı, adil
ve varlıklı bir komünite oluşturmasına bağlıdır.
Ekolojik tasarım dediğimizde bunu hemen
derin ekoloji çizgisine çekmek gerekmez.
Bir demokratik toplumda bu çizgiyi izlemek isteyenler istediklerini uygulamakta
özgür bırakılmalıdır. Onların getirdiği değerlere saygı gösterilmelidir. Ama eğer etkili bir sonuç alınmak isteniyorsa varlığını
korumakta olan kapitalist sistem içinde
kalarak yapılabilecek olanları da küçümsememek gerekir. Unutulmamalı ki, bir milat olarak sık sık anılan 1992 yılında Rio’da
toplanan Çevre ve Kalkınma Zirvesi temelde kapitalist kalkınma içinde sürdürülebilirliği sağlamaya yönelmiştir. Gelinen noktada, değişik toplum ölçeklerinde, değişik
toplumsal aktörler, kendi kavrayışlarının
sınırları içinde sürdürülebilirliği sağlamaya
çalışıyorlar; bu çeşitlilikten çok yakınmak
gerekmiyor.
Belli bir duyarlılık oluşmuş bulunuyor. Geçen sürede yapılabilecek en önemli katkıların ancak varolan yaşam tarzlarını değiştirmekten geçtiği de açık hale gelmiştir. Bir
tasarımcının bu yönde bir adım atabilmesi
için bu konuda bir vizyonun bulunması gerekir. Böyle bir vizyonun geliştiği ve geniş
toplum kesimlerince benimsendiği henüz
söylenemez.
Binalar konusundaki stratejiler
geliştirilirken “ömür çevrimi
değerlendirmesi” (ÖÇD) yoluyla,
yani bir binanın çevreye etkisini
hesaplamakta, inşası, kullanımı ve
ortadan kaldırılması sırasındaki
etkilerinin toplamı göz önüne
alınacaktır.
Sürdürülebilirlik Stratejileri
Sürdürülebilir bir toplum oluşturmakta iki
farklı türde strateji önerilebilir. Bunlardan
birincisi, ister birey, ister örgüt, ister yerel
ya da merkezi yönetim düzeyinde olsun
aktörlerin karar vermelerini geliştirmeye
dönük stratejilerdir. Bunlar;
• Toplumda karar veren aktörlerin yararlandıkları bilgi dayanaklarını geliştirmek,
• Toplumdaki aktörlerin karar verirken gözettiği değerler sistemini zenginleştirmek,
başka bir deyişle çevre ahlakını geliştirmek,
• Tüketim kalıplarını değiştirmek ve yaşam
kalitesi anlayışını yeniden tanımlamak,
• Toplumda eylemlerine karar veren aktörlerin yararlanacakları, teknolojiyi geliştirme ve oluşmuş bulunan teknolojiden
yararlanma kapasitesini oluşturmak,
• Toplumda değişik kapasite ve sorumlulukla yer alanların aktörlerin bir vatandaş
olarak birlikte yaşama kültürüne sahip olmasını sağlayacak çevre/çevrecilik eğitimini gerçekleştirmek,
• Toplumdaki aktörlerin karar verirken hesaba katacakları ödül/maliyet dengelerini
sürdürülebilirliğe katkıda bulunmaya ola-
itü vakf dergisi 47
ÇEVRE DOSYASI
nak verecek şekilde kurumsal düzenlemeler yapmak,
olarak sıralanabilir. İkinci türdeki stratejiler
değişik toplumsal ölçeklere ilişkin olarak
geliştirilecek stratejilerdir. Bunlar en küçük
ölçekten en büyük ölçeğe doğru;
• Binalar için stratejiler,
• Kentsel yerleşmeler için stratejiler,
• Toplumsal ve ekonomik ilişkilere dayalı
olarak tanımlanan bölgeler için stratejiler,
diye sıralanabilir.
Ele alınacak Ölçeğe Özgü Birinci Strateji
Binalar için olacaktır. Binalar konusundaki stratejiler geliştirilirken “ömür çevrimi
değerlendirmesi” (ÖÇD) yoluyla, yani bir
binanın çevreye etkisini hesaplamakta,
inşası, kullanımı ve ortadan kaldırılması
sırasındaki etkilerinin toplamı göz önüne
alınacaktır. Binalar konusunda izlenecek
temel stratejik hedef, binanın çevreye olan
etkisini en aza indirgemek olmalıdır.
Bu kaygılarla yapılan binalar çevreci hareket içinde Yeşil Binalar olarak adlandırılmaya başlanmıştır.6 Binalarda yapılabilecek tasarrufların düzeyi konusunda ABD
ekonomisinin bazı sayılarına bakmakta
yarar vardır. Binalar ABD’de toplam enerjinin yüzde 30’unu, elektrik enerjisinin yüzde 60’ını tüketmektedirler.7
Yapılan bina, içinde yaşayacak olanlara,
temiz ve insanın yaşam konforuna uygun
sıcaklıkta bir havayı sağlamalı, insanın yaralanacağı bir aydınlatmayı, suyu ve atık
suyun uzaklaştırılmasını sağlayacak tesisat sistemiyle donatılmalıdır. Sakin bir yaşamın sürdürebilmesi için sese karşı izole
edilmiş olmalıdır. Günümüzde yapılacak
48 itü vakf dergisi
binaların gerçekleştirmesi gereken performans düzeyleri yapı yönetmelikleriyle
belirlenmektedir. Bir binanın yeşil bina
niteliği kazanması için gerekli ilk adımlar
tasarım aşamasında atılmaya başlanacaktır. İlk adım bina programının saptanması aşamasında atılacaktır. İnsanlar aşırı
tüketim eğilimini en çok binalarında göstermektedir. İyi bir programlama ile bina
büyüklükleri küçültülebilir. Bu küçülme
binanın yaratacağı çevresel yükleri azaltacaktır.
Yeşil bina elde etmekte binanın çevreden
aldığı girdiler ve çevreye bıraktığı çıktıların herbirini “check-list mantığıyla” tek,tek
azaltmak yaklaşımını başlıca dört konu
üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bunlar ; enerji
kullanımı, su kullanımı ve atık suyun uzaklaştırılması ve yapı malzemeleridir. Ayrıca
binalar tasarımında yapıldığı yerin iklim
özelliklerinden yararlanmak için iyi yönlendirmeyle ya da gerekli önlemler alınarak,
yani bina içinde enerji kapanları kurularak, çevre üzerindeki ayak izi azaltılabilecektir.8 Mimarlık tasarımında bu yaklaşım
genellikle güneşten pasif yararlanma diye
adlandırılmaktadır. Oysa günümüzde binalarda güneş enerjisinden yararlanma
denildiğinde çoğunlukla aktif yararlanma
anlaşılmaktadır. Kurulan mekanik düzeneklerle güneş enerjisinden yararlanılmaktadır.9 Yaşam için kaçınılmaz olan su,
yenilenebilir kaynak olmasına karşın, gün
Yapılan bazı hesaplar kompakt
şehrin karbon emisyonunu % 30,
enerji tüketimini % 50 azalttığını
göstermiştir.
geçtikçe kıt kaynak haline gelmekte ve bu
nedenle tasarruf edilmesi sürdürülebilirlik
açısından kritik bir önem taşımaktadır. Su
kullanımındaki tasarruf aynı zamanda atıksu uzaklaştırılmasında da tasarruf yapılması demektir. Su kullanılmasındaki tasarruf büyük ölçüde tesisat tasarımı yoluyla
sağlanabilmektedir. Yağmur sularının toplanarak değerlendirilmesi yoluna gitmek
de su tüketimini azaltmakta baş vurulan
bir yol olabilmektedir.
Binaların çevreyle ilişkisini tek tek ele alarak, bunları denetim altına almakta, yüksek performans teknolojileri kullanılarak,
akıllı binalar olarak yapılan yeşil binaların
sürdürülebilirlik konusundaki yaklaşımı
ekolojik sistem mantığı açısından yetersiz
kalmaktadır. Sürdürülebilirliğin sağlanmasında bunun ötesine geçilmek istenildiğinde ekoloji mantığını devreye sokmak
gerekir. Binanın çevreden aldığı yenilenebilir enerjiyle yetinerek, diğer girdilerde ise
kullanımdan sonra dönüştürülerek tekrar
kullanılabilir hale getirmek yoluyla, bazı
süreçleri bina içine alarak, bir tür ekosistem olarak tasarlamak gerekir. Ölçeğe
özgü ikinci strateji kentsel yerleşmeler için
olacaktır. İnsanlığın buluşlarının en önemlisinin kent olduğu söylenebilir. İnsanların
kentlerde toplu olarak bir arada yaşamaları, uygarlıkların doğmasını kolaylaştırmış/sağlamıştır. Buradaki sürdürülebilirlik
tartışması bakımından insanın ürünü olan
eko-kenti üç aşamada tartışmakta yarar
vardır. Birinci aşama sanayi öncesi dönemin eko-kentidir. Bu aşamada kent insan
vücudunun kapasitelerine ve taleplerine
göre oluşmuştur. Bu bir yayalar kentidir.
İlişki kurma hızı, yerleşmenin büyüklüğü,
beslenme gereksinmesinin niteliği, içinde
yaşayacağı konutun niteliği hep insan vücudunun niteliklerine göre oluşmaktadır.
Bu dönemde kentler küçük yerleşmeler
olduğu için doğadan aldıklarının hacmiyle, doğaya bıraktığı atıkların hacmi küçük
olduğundan bir ekolojik krizin doğmamakta, doğal süreçler doğaya bırakılan atıkları
dönüştürebilmektedir.
Bu insan vücudunun kapasiteleriyle
uyumlu olan kentin aşılması sanayi devrimiyle gerçekleşmiştir. Bu devrimin getirdikleri temelde insanlara kendi kararlarını
kendi vücudunun kapasitelerinin dışındaki
kapasitelerle uygulamaya koyabilme olanağını sağlaması olmuştur. Sanayi devrimi kent yapısının oluşumu bakımından
iki konuda önemli kapasite artışı getirdi.
Bundan biri kent içi ulaşımda geliştirilen
teknolojiler, insanın kent içindeki yer değiştirme hızını ve yer değiştirme menzilini
artırdı. Çok daha uzaklardan, çok daha
büyük miktarlarda kaynaklar nakledilebilir
hale geldi. İkinci önemli değişiklik tarım
dışı üretiminde organik (insan+hayvan
gücü) enerji yerine çoğunlukla fosil yakıta dayanan inorganik enerji kullanılmaya
başladı. Bu kentin doğayla ilişkisini çok
değiştirdi ve kapitalist sistemin değerleriyle bir araya gelince dünyada eko-krizin
doğmasına neden oldu. Bu kentler büyük
miktarlarda doğal madde, fosil yakıt kullanmaya başladı. Tüketilen su miktarları,
atık su miktarı, kentin yarattığı katı atık
miktarları çok arttı. Kentlerin çevre üzerindeki ayak izleri büyüdü, bu ayak izleri
kentin yakın çevresinde olduğu gibi çok
uzaklara da uzanır hale geldi.
Sanayi toplumunun ortaya çıkardığı ekokriz karşısında gelişen çevrecilik hareketi
ve sürdürülebilirlik konusunda alınan yol
ile dünyanın bilgi toplumuna geçişiyle artan monitoring kapasitesi dolayısıyla, hem
kentlerin yapısında, hem de kentlerin sürdürülebilirliği için alınan önlemlerin mantığında önemli bir değişme yaşanmıştır.
Bu bakımdan dönüm noktası, 1992 yılında
Rio’da toplanan Çevre ve Kalkınma Zirvesi olmuştur. Kentler çok merkezli hale
gelerek yeni bir biçim kazanırken, kent içi
araçlı yolculuk talebini azaltarak, enerji
kullanımını ve olumsuz etkilerini azaltırken, aynı zamanda kentin metabolik sistem olarak temsilinde doğrusal olmayan
geri beslemeli döngülere dayanan bir
mantık kullanılmaya başlamıştır. Yeniden
kullanım gibi döngüsel ilişkiler ön plana
geçince, kentin ayak izini küçültmek için
adım atılması kolaylaşmıştır. Bu üçüncü
aşamada bir kentin sürdürülebilirlik koşulunu sağlamak için altı konuda stratejik tercihler yapmak gerekecektir.
Bunlar;
• Kentin dokusunun kentin ayak izini küçültecek şekilde tasarlanması,
• Kent içi ulaşım sisteminin düzenlenmesi, fosil enerjiye bağımlılığının ve sera gazı
üretiminin azaltılması,
• Kent atıklarının bir kaynak olarak değerlendirilmesi,
• Kent ekonomisinin sürdürülebilirliğe katkı yapacak şekilde geliştirilmesi,
• Kentin beslenmesi ve gıda güvenliğinin
Sürdürülebilir bir kent için kent
içi ulaşımdaki çözümler, temelde
iki alana yoğunlaşmaktadır.
Bunlardan birincisi kent içindeki
yaya yolculuklarında bisiklet
kullanımının artırılması, ikincisi
ise araçlı yolculuklardaki özel
otomobilin payının düşürülmesi ve
kamu ulaşım sistemlerinin payının
yükseltilmesidir.
sağlanmasında ayak izinin küçültülmesi,
• Kentlinin doğayla doğrudan ilişkisinin
açık tutulması (biophilia)
diye sıralanabilir.
Sürdürülebilirliğe tasarım tercihleri yoluyla
yapılabilecek bir katkı da kentteki binalar grubunun oluşturduğu kentsel dokuya
ilişkin olmaktadır. Avrupa kentsel şartı bu
konudaki tercihini kompakt kent olarak
yapmıştır.10 Yüksek yoğunluklu yerleşmeler % 50 daha az arazi kullanıyor, altyapı
harcamaları % 45 azalıyor, hava kirlenmesini % 45, su kullanımını % 35 azaltıyor.11
Yapılan bazı hesaplar kompakt şehrin
karbon emisyonunu % 30, enerji tüketimini % 50 azalttığını göstermiştir12. Bu nedenle ABD’nin düşük yoğunluklu kentleri
aradolgu (infill) projeleriyle yoğunluklarını
artırmaya başlamışlardır.13 Bu projelerle,
kentler arazi kullanımlarını yeniden tasarlayarak, işyerlerini, konutları ve hizmetleri
artırarak, ayak izlerini küçültmektedirler.
Kentte ulaşımın sürdürülebilirliğini artırmak için ilk aşamada, araçların etkinliğini
artıran teknolojik çözümlere yönelinmiş,
daha az yakıt kullanan araçlar geliştirilmiştir. Bu konuda küçümsenemeyecek yol
alınmıştır. Güneş ve hidrojen enerjisiyle
çalışan araçlar tasarlanmaktadır. Ama bu
yaklaşım bir bakıma dar kapsamlıdır. Daha
sonra, daha entegre çözümler önerilmeye
başlanmıştır. Yolculuktaki araç türü tercihlerinin yönlendirilmesi, ekonomik özendiricilerin kullanılması, arazi kullanma kararlarının yeniden düzenlenmesiyle uzun
mesafe yolculukların azaltılması, kurumsal reformlar ve teknolojik yenilikler kullanılarak yaklaşılmaya başlanmıştır.
Sürdürülebilir bir kent için kent içi ulaşımdaki çözümler, temelde iki alana yoğunlaşmaktadır. Bunlardan birincisi kent
içindeki yaya yolculuklarında bisiklet
kullanımının artırılması, ikincisi ise araçlı yolculuklardaki özel otomobilin payının
düşürülmesi ve kamu ulaşım sistemlerinin
payının yükseltilmesidir.
Günümüzde bir kent metabolizmasından
beklenen, kente gelen doğal kaynak akımıyla, bunun kullanım sonrası atıklarının
doğaya ne tür bir dönüşüm sonrasında
salınacağı, ya da sistem içinde yeniden
kullanıma sokulacağını belirlemesidir.14
Atık suyun kentten uzaklaştırılmasında atık su artık bir atık diye değil, kaynak diye değerlendirilmektedir.15 Sanayi
toplumunda bu atık sular mekanik ya da
kimyasal olarak temizleniyordu. Linear bir
mantık hakimdi. Günümüzde doğal döngülerden yararlanarak temizleme yoluna
başvurulmaktadır. Bir tür kanalizasyon
bataklığı içinde dönüştürülmektedir. Artık
döngüsel mantık hakim olmaktadır.
itü vakf dergisi 49
ÇEVRE DOSYASI
www.nytimes.com, Twigitecture: Building Human Nests
Referanslar:
Artık kentin su ile ilişkisinin yeniden kurulmasının düşünülmesi noktasına gelinmiştir. Yüzey sularının dinlence ve eğlence
için kullanılması, bataklıkların, taşkın ve
su depolama bakımından rolünün hesaba
katılması, yağışın yeraltı suyu (aquifer)
için sızdırılma alanlarının ayrılması, taşkın için açık alanlar bırakılması vb., kent
planlarının lejantlarında yer almaya başlamıştır.16
Ev ve sanayinin atıklarının kullanımında
geri dönüşüm yoluna gidilmesi atık miktarını azaltmakta ve bu yolla enerji tasarrufu bakımından da önemli bir etki yaparak
sürdürülebilirliğe yaklaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Başlangıçta zincirleme kullanım düşünülerek yapılacak tasarımlar geri
dönüşümü etkinleştirmektedir. Günümüzde katı atıkları geri dönüştürerek, miktarını
azaltan ve düzenli çöp döküm yerlerinde
çöplerin ayrışırken oluşturduğu CH4 toplanarak enerji üretiminde kullanılmaktadır.
Ayrıca eski çöplük alanları zaman içinde
yeşil alanlar haline getirilmektedir. Günümüzde katı atık yönetim sistemlerinin etkinleştirilmesinde önemli yol alınmıştır.
Kent ve doğayı bir karşıtlık olarak düşünmek yerine bir süreklilik olarak da düşünebiliriz. Bu sürekliliğin bir ucunda kent varken diğer ucunda yaban vardır.17 Yabanda
ve kentte aynı doğal süreçler yer almaktadır. Güneş ışığı hem binaları ısıtmakta hem
de bitkileri büyütmektedir. Kent doğa dışı
değildir. Yabanın insanlar tarafından kendi
gereksinmelerini karşılamak için dönüştürülmesiyle ortaya çıkmaktadır. Kent, doğal
süreçleri gözönünde tutarak tasarlanmalıdır. MacHarg kentte doğaya ihtiyacımızın
kırsal alandaki doğa ihtiyacımızdan az
olmadığını söylüyor.Doğadan kopan bir
insanın psikolojik sorunlarla karşılaştığı
bilinmektedir. Burada söz konusu olan Avrupa’nın manikürlü kent parklarından farklı
50 itü vakf dergisi
bir şeydir. Yaban hayatını değerli kılan çeşitlilik düzeyi bitki çeşitliliğiyle orantılıdır.
Bu alanların olabildiğince büyük olmasına
çalışılır. Bunların arasında yaban hayatı
koridorlarının kurulması yaban alanlarının etkililiğini artıracaktır.18 Ölçeğe özgü
üçüncü strateji toplumsal ve ekonomik
ilişkilere dayalı olan bölgeler için olacaktır.
Burada söz konusu olan nodal bölgelerin
kent dışı kesimleri için burada ele alacağımız sürdürülebilirlik stratejileri beş konuda
yoğunlaşacaktır. Bunlar;
• Biyoçeşitliliğin korunması,
• Kırsal alanlarda arazi kullanma sorunları,
• Biyoçeşitlilik koruma bölgeleri ve sürdürülebilir koridorlar oluşturulması,
• Dayanıklılığın (resilience) sağlanması,
• Kent ve kırsal alan sürdürülebilirliğin birlikte (co-evolutionary) evrilmesinin koşulları, diye sıralanabilir.
Bioçeşitliliğin korunması sürdürülebilirlik
koşulunun en önemli öğelerinden biridir. Biyoçeşitlilik 3,5 milyar yıllık evrimin
sonrasında oluşmuş çok değerli bir özelliktir.19 Bir çevredeki bioçeşitlilik arttıkça
eko sistem hizmetleri artar. Bioçeşitlilikle ekosistemlerin kararlılığı konusunda
olumlu bir korelasyon vardır. Dayanıklı bir
sistem şoklar karşısında temel işlevlerini
koruyarak, dıştan gelen etkilere uyum
yapabilecektir. Bu da sistemin self organizasyon kapasitesinin artırılması demek
olmaktadır.
Sürdürülebilirliğin sağlanması konusunda
ölçeğe özgü olan olmayan stratejileri gördük. Sürdürülebilirliğin sağlanması için
yapılabilecekler çok çeşitli, toplumun tüm
aktörlerine bir sorumluluk düşüyor. Bunların her biri bir demokratik görev. Hepimizin
bu demokratik görevleri yerine getirerek,
sağlıklı bir çevrede yaşamayı hak etmemiz gerekiyor.
1-Bu konuda bknz. Steven Mithen:Aklın Tarihöncesi,Dost Kitabevi,Ankara,1999.
Metin Özbek: Dünden Bugüne İnsan, İmge Kitabevi,
Ankara, Temmuz.2000.
2- John Tillman Lyle:Design for Human Ecosystem, Van
Nostrand Reinhold, New York, 1985,s.16.
3-Raymonda F. Dasmann, John P. Milton, Peter H.Freeman: Ecological Principles for Economic Development,
John Wiley&Sons Ltd. London, Newyork, 1973.
4-Daniel E. Williams, FAIA: Age, Ch.2
5-Ian L. McHarg:Design with Nature, The Natural History Press, 1969.
David Orr: Earth in Mind: On Education Environment
and The Human Prospect,Island Press,2004.
Bill Mollisson and David Holmgren:PermacultureOne Aperrenial Agriculture for Human Setlements,
Transworld, Melbourne,1978.
6-Bu konuda Bknz: Daniel E.Williams, FAIA:Sustainable
Design, Ecology, Architectue and Planning, John Wiley&Sons Inc. New Jersey, 2007, Ch.5.
7-David Eisenberg and Peter Yost:” Sustainability and
Building Codes” from Environmental Building News,
10:9 (2001), Stephan M.Wheeler, Timothy Beatley (editors):The Sustainable Urban Development,Routledge,
London,2009.
8-Bu konuda Bknz. Çetin Göksu: Anadolu Güneş Uygarlığı, İmaj Yayınevi, Ankara,2000.
9-Bu konuda Bknz: Philip Steadman: Energy Environment Building, Cambridge University Press, London,
1975.
10-Timothy Beatley:”Planning for Sustainability in
European Cities: A review of Practices in Leading Cities”(2003), Stephan M.Wheeler, Timothy Beatley (editors):The Sustainable Urban Development,Routledge,
London,2009.
11-Richard Register: Age,ch.4.
12- Douglas Farr: Sustainable Urbanism, Urban Design
with Nature, John Wiley& Sons.Inc, Hoboken: New Jersey, 2008.s.44.
13-Stephen M Wheeler: “Infill Development”Smart Infill
Creating More Livable Communities in the Bay Area,
(2002), Stephan M.Wheeler, Timothy Beatley (editors):The Sustainable Urban Development,Routledge,
London,2009.
14-Herbert Girardet: “The Metabolism of Cities” from
Creating Sustainable Cities (1999), Stephan M.Wheeler, Timothy Beatley (editors):The Sustainable Urban
Development,Routledge, London,2009.
15-John Tillman Lyle: “Waste as a Resource” from
Regenerative Design for Sustainable Development
(1994), Stephan M.Wheeler, Timothy Beatley (editors):The Sustainable Urban Development,Routledge,
London,2009.
16-Ian L.McHarg:” Plight and Prospects”, Design with
Nature (1969)
17-Anne Whiston Spirn:”City and Nature” from Granite Garden:Urban Nature and Human Design (1984),
Stephan M.Wheeler, Timothy Beatley (editors):The Sustainable Urban Development,Routledge, London,2009.
18-Douglas Farr: Age, s.49.
19-Bu konuda Bknz: İlhan Tekeli vd. Dünya’da ve Türkiye’de Biyoçeşitliliği Koruma, Türkiye Bilimler Akademisi Raporları, Ankara, Nisan 2006.
Susan Perkoff Bass and Manuel Ruiz Muller (Editors).
Protecting Biodiversity, International Development Research Centre, Ottawa, 2000.
‡ ‡ ‡ ‡ ‡ ‡ ‡ ‡ ‡ ‡ ‡ ‡ ‡ ‡ ‡ ‡ ‡ ‡ ‡ ‡
TRIAX Headend
AKILLI VE ESNEK
TRIAX Headend - TDX
75,$;ð+HDGHQGð7';ðð,379ðGHðo|]PQðVRQðQRNWDVÔGÔUð7';ðX\GXð'9%66ðGLMLWDOðNDUDVDOð'9%77ðGLMLWDOðNDEOR'9%&ðYHð,3,1,3ð
&&79ð:HEð79ð9/&ð+'0,ðYHð$9ðND\QDNODUÔQGDQðJHOHQðEWQð\D\ÔQODUÔð]HULQGHðLøOH\HELOPHNWHGLU
%Xð|]HOOLúLðVD\HVLQGHðPHYFXWðKHDGHQGðNXUXOXPODULðLOHð,379ðo|]PQQð
RUWDNðNXOODQÔPÔQGDðWDPðELUð|]JUONðVDúODU
6LVWHPLQð:(%ðDUD\]ðVD\HVLQGHðWPðNXUXOXPODUÔð3&ð]HULQGHQ
KHUKDQJLðELUðSURJUDPðNXUPD\DðJHUHNðNDOPDGDQðJHUoHNOHøWLUHELOLU
VLVWHPðORJODUÔQDðHULøLPLðYHðPHYFXWðNRQILJUDV\RQðGRV\DVÔ
\HGHNOHPHOHULQL]LðUDKDWOÔNODðVDúOD\DELOLUVLQL]
+$98=ñ7(.12/2-ü6ü
<HQLOLNoLð75,$;ð7';ð,3ð+DYX]XðWHNQRORMLVLð\|QHWLFLVLQHðJLULøðYHðoÔNÔøðVLQ\DOOHULQLQðEDúÔPVÔ]ðRODUDNð
VLVWHPHðDWDPDVÔQÔðVDúODUð6LVWHPGHQðHø]DPDQOÔðRODUDNð,379ð$QDORJ3$/ð'9%&ð'9%7ð\D\ÔQODUÔQÔðDOÔSðWHNðPHUNH]GHQðIDUNOÔð5)ðYHð,3ðDúODUDð
GDúÔWÔPð\DSDELOLUVLQL]ð+DYX]GDðEXOXQDQðøLIUHOLð\D\ÔQODUðWUDQVSRQGHUODUÔQGDQðEDúÔPVÔ]ðRODUDNðRUWDNðELUð&,ðPRGOð]HULQGHQðo|]OSðVLVWHPHð
GDKLOðHGLOHELOLQLU
ENDEM
êé5.(7/(5å*58%8
*5283å2)å&203$1,(6
endam
0KHQGLVOLNâYHâ0öDYLUOLNâ$õ
itü vakf dergisi 51
*D\UHWWHSHâ0Kâ%DöDNâ6NâdDôOD\DQâ$SWâ1Râ'ââââ%HöLNWDöââ÷67$1%8/
7HOââââââ)D[âââââ
LQIR#HQGDPFRPWUâZZZHQGDPFRPWU
ÇEVRE DOSYASI
Önce “Aklc” Bina...
Mimaride Pasif
Çözümler
Ekoküre,
yaşadığımız yerkürenin
küçük bir laboratuvar
deneyi.
Ayşe Hasol Erktin
Mimar, MDS
HAS Mimarlık Ltd.
Sürdürülebilir mimarlk”
çoùunlukla yalnzca bir yönüyle
ele alnyor. Örneùin, yalnzca
geri dönüütürülebilir malzeme
yönünden veya yalnzca enerji
tasarrufu yönünden ya da salt
çevreye ve insan saùlùna etkisi
yönünden... Oysa sürdürülebilir
tasarm, bunlarn bütününü
oluüturuyor...
H
edef: Ekosistem
NASA’nın uzayda sürdürülebilir yaşam araştırmaları sırasında geliştirdiği bu sistem, bir karides, yosun ve su
içeriyor. Tamamen kapalı, dışarıdan hiçbir
katkı almayan sistemin tek girdisi, güneş
ışınları...
Sistem, hiçbir atık oluşturmuyor. Besin katkısına gerek yok. Organizmalardan birinin
atığı, diğerinin besini oluyor. Fotosentez
yoluyla yosunun ürettiği oksijen, karides ve
bakterilerin yaşamasını sağlıyor. Bakteriler,
karidesin atıklarını parçalıyor. Bu atıklar,
yosun ve bakterileri besliyor. Yosunlar ise
karidesin besinini oluşturuyor. Dengeli bir
ekokürede yaşam yıllarca devam edebiliyor.
Ekoküre, yaşadığımız yerkürenin küçük bir
laboratuvar deneyi ...
Ekokürede sürdürülebilirlik,
• Sıfır atık
• Atıkların besin haline dönüştürülmesi
temelinde sağlanabiliyor.
Bu temelde düşünüldüğünde, sürdürülebi-
52 itü vakf dergisi
lir yaşamı
anlamak çok
kolaylaşıyor. Örneğin, fosil yakıtların atıklarını düşünelim. Petrol ürünlerinin veya nükleer
atıkların, bırakın yeniden kullanılmasını,
atığın kendisinin dahi ölümcül olabileceğini biliyoruz. Buna karşılık, güneş, rüzgâr,
toprak gibi kaynaklardan elde edilen enerjiyi dikkate aldığımızda, sürekli bir yaşam
döngüsünü izleyebiliyoruz.
21. yüzyılda, yaşamın temellerini bu basit
ama yaşamsal ilkeye oturtabilirsek, sürdürülebilirliği sağlamak mümkün.
Adım Adım Sürdürülebilirlik
“Sürdürülebilir mimarlık” çoğunlukla yalnızca bir yönüyle ele alınıyor. Örneğin,
yalnızca geri dönüştürülebilir malzeme yönünden veya yalnızca enerji tasarrufu yönünden ya da salt çevreye ve insan sağlığına etkisi yönünden... Oysa sürdürülebilir
tasarım, bunların bütününü oluşturuyor.
Konuyu belki de aşamalar halinde hiyerarşik bir biçimde tanımlarsak, en basitinden
en karmaşık
düzeye
dek
yapılabilecekler sıralanabilir.
Birinci aşamada, doğaya ve insana zarar
vermeyecek şekilde hareket etmek gerekiyor. Örneğin binanın atıklarını azaltmak,
hatta yeniden kullanmak hedefleniyor. İnsan sağlığına zararlı olan, teneffüs edildiğinde zehirli olan malzemeler kullanılmıyor.
Binada kullanılan malzemelerin de üretimleri sırasında doğaya zarar vermemeleri
esas alınıyor. Örneğin, bir yapı malzemesinin yalnızca doğal veya geri dönüştürülebilir olması yeterli olamayabiliyor. O malzemenin üretilirken çevreye etkisi, ne kadar
enerjiyle üretildiği, ne kadar fosil yakıt tüketerek ne kadar uzaktan taşındığı da aynı
derecede önemli.
İkinci aşamada, doğayla çatışmaya girmemek gerekiyor. Güneşin ve rüzgarın
olumlu etkilerini en üst düzeyde kullanma,
olumsuz etkilerden de kaçınma, doğal aydınlatmadan yararlanma gibi, atalarımızın
benimsediği doğal yapım mantığı öne çı-
Doğaya karşı değil, doğayla uyumlu yerleşim. Aegean Hills, Bodrum
kıyor. “Yeşil” binalar, bol günışığı ve doğal
havalandırma alacak şekilde tasarlanıyor.
Soğuk iklimlerde rüzgarın soğuk etkisinden
kaçınırken, sıcak iklimlerde serinletici etki
binanın içine alınabiliyor.
Üçüncü aşamada, tasarruf etmek önemli.
İlk akla gelen ısı yalıtımı uygulamaları. Ancak binayı yalıtırken herhangi bir şekilde
yalıtmış olmayı değil; mümkünse hiç ısıtma ihtiyacı olmayacak şekilde yalıtmayı
hedeflemek; yani “süper yalıtımlı” binalar
yapmak amaç olmalı. Isı geri kazanımlı
cihazlar, sayaçlı otomasyon sistemleri, günışığına duyarlı aydınlatma armatürleri ve
güneşlikler, su tasarruflu rezervuar ve musluklar gibi teknolojik olanaklar da “yeşil” binaların olmazsa olmazları.
Son aşamada ise binanın kendi kendisine
yetmesi için enerjisini de kendisinin üretmesi. İşletme maliyetini azaltmaya yönelik
olarak, atık suyun geri kazanımı, güneş panelleri, rüzgar türbinleri de dikkate değer.
Petrol ürünlerinin veya nükleer
atıkların, bırakın yeniden
kullanılmasını, atığın kendisinin
dahi ölümcül olabileceğini
biliyoruz. Buna karşılık, güneş,
rüzgâr, toprak gibi kaynaklardan
elde edilen enerjiyi dikkate
aldığımızda, sürekli bir yaşam
döngüsünü izleyebiliyoruz.
21. yüzyılda, yaşamın temellerini
bu basit ama yaşamsal ilkeye
oturtabilirsek, sürdürülebilirliği
sağlamak mümkün.
Yukarıdaki “yeşil bina hiyerarşisinin” son
aşamalarındaki karmaşık ve “akıllı bina”
sistemlerine yönelmeden önce, ilk iki aşamada söz edilen konuların -yani kuşaktan
kuşağa aktarılan mimarlık bilincinin- yeniden hatırlanması gerekiyor. Sayısal enerji
hesaplarından önce, güneşe ve rüzgara
göre yönlenme, arsa topografyasına uyum,
su havzalarının korunması gibi geleneksel
mimari öngörüler ele alınmalı. Doğayla çatışmayan, inatlaşmayan bu tür tasarım, bakım maliyetlerini de azaltıyor.
Bina Formu ve Yerleşimi
Binayı yerleştirirken, doğanın olumsuzluklarına karşı önlem alıp, olumlu unsurlara da
binayı olabildiğince açmak, yeşil tasarımın
ilk ve en önemli adımı... Örneğin, soğuk
bir iklimde, cepheleri güneşe olabildiğince
açmak; ancak sıcak iklimde de güneşin
kavurucu etkisinden olabildiğince kaçınmak gibi...
Olabildiğince toprağa gömülen bina, hem
ısıtma ve soğutma harcamalarını en alt düzeye indirecek, hem de toprağın eğimine
uyumlu, çevresiyle barışık olacaktır. Binayı
istenen kota yerleştirmek inadıyla toprağı
tutmak için yapılan dayanak duvarları, beton setler hem görsel olarak hem de maliyet olarak anlamsız. Doğaya karşı değil,
doğayla uyumlu bir yerleşim, doğanın da
hışmını engelleyecektir.
Sıcak iklimlerde, binaların ana cephelerini,
günün büyük bir bölümünde sürekli yakıcı
güneş alan batıya olabildiğince kapatmak,
ana cepheleri, doğuya açmak, soğutma giderlerini azaltacaktır. Buna karşılık, soğuk
Swissotel Grand Efes, İzmir Foto: Cemal Emden
iklimlerde, bunun tam tersini yaparak, ısıtma giderlerini azaltmak mümkün olacaktır.
Bina kitlesinin yaygın veya parçalı olması,
bina cephelerinden ısı kaybını artıracaktır.
Soğuk bölgelerdeki geleneksel yapıların,
kompakt ve az pencereli olması, artık unutulmaya yüz tutan basit bir kural. Aynı şekilde, sıcak bölgelerde avlulu ancak kalın duvarlı ve bol gölgelikli binalar da geleneksel
mimaride sıkça görülen örnekler.
Rüzgarı da gereksinimler doğrultusunda
yönlendirmek mümkün. Sıcak iklimlerde,
rüzgarın serinletici etkisini çoğaltacak bir
yerleşim oluşturmak; soğuk bölgelerde de
rüzgara sırtını dönmek mimara kalmış...
Günışığı
Binaya kontrollu günışığı alınması, hem
yapay aydınlatma ve elektrik tüketimini
azaltacak, hem de kullanıcıların psikolojik
konforunu iyileştirecektir. Bina cephelerinde uygun yerlere gereken boyutta pencereler açılması, gerekirse çatı pencereleri
kullanılması, binanın orta noktalarına avlular ve ışıklıklarla günışığı alınması, bunlara
karşın hala karanlık noktalar varsa, güneş
tüpleriyle günışığının taşınması yöntemleri
düşünülmeli.
Günışığının insan sağlığı üzerindeki olumlu
etkileri bilinen bir gerçek. Öte yandan, yapılan son araştırmalar, günışığı eksikliğinin,
depresyon, D vitamini yetersizliği, uyku
düzensizliği ve hatta kansere yol açtığını
belirliyor.(1,2) Buna ek olarak, binanın içinden, doğayı algılayabilmenin ve dış mekanı görebilmenin psikolojik yararları da “yeşil
bina” kriterleri arasına girdi.
itü vakf dergisi 53
ÇEVRE DOSYASI
Binanın içinden, doğayı algılayabilmenin ve dış mekanı görebilmenin psikolojik yararları da “yeşil bina” kriterleri arasına girdi. Galatasera.
Foto: Cemal Emden.
Öte yandan, binaların elektrik tüketiminin
yarıya yakın bölümü aydınlatmadan kaynaklanıyor. Yapay aydınlatma kullanımını
en aza indirgeyebildiğimiz takdirde,
elektrik tüketiminde önemli bir kazanç sağlayabileceğiz.
Güneş, her zaman gülen yüzünü göstermeyebiliyor. Kızgın batı ışınlarından korunabilmek için, öncelikle binayı konumlandırırken
olumsuz yönlerden kaçınmak; bu mümkün
olmuyorsa, pencereleri olabildiğince diğer
yönlere yerleştirmek; bu da olanaksızsa,
pencerelerde güneş kırıcılar veya ışınları
yönlendirici mimari elemanlar kullanmak
önerilebilir. Böylece, günışığı hem olabildiğince, hem de kullanıcı kontrolunda istendiği miktarda içeri alınmış olacaktır.
Yalıtımlı Değil, Süper Yalıtımlı Binalar...
Yalıtım, “yeşil tasarım”ın vazgeçilmez
koşullarından biri, belki de en önemlisi.
Günümüzde, yalıtımı, ısı yalıtım standart-
Binaya kontrollü günışığı alınması, hem yapay
aydınlatma ve elektrik tüketimini azaltacak,
hem de kullanıcıların psikolojik
konforunu iyileştirecektir.
Anadolu Comfort Hotel . Foto: Serdar Şamlı.
54 itü vakf dergisi
Sayısal enerji hesaplarından
önce, güneşe ve rüzgara göre
yönlenme, arsa topografyasına
uyum, su havzalarının korunması
gibi geleneksel mimari öngörüler
ele alınmalı. Doğayla çatışmayan,
inatlaşmayan bu tür tasarım, bakım
maliyetlerini de azaltıyor.
larında belirtilen değerlerden çok daha
ilerisi hedeflenerek detaylandırmak gerekiyor. Buna göre detaylandırılan duvar ve
çatı katmanlarının kalınlıkları toplamda 50
cm.leri bulabiliyor. Yatırımcılar için bu kadar kalın duvarlar, alan kaybı anlamına gelmekte. Alan kaybına karşılık elde edilebilecek tasarruflar dikkate alınarak optimum
noktalara yaklaşılabiliyor. Hedef, “yeşil
tasarım”ın diğer unsurlarında olduğu gibi
yalıtımda da sıfır enerji ilkesi. Bugün ılıman
iklimlerde, özellikle kışın ısıtma enerjisini
sıfıra indirmek sorun olmaktan çıktı. Soğuk
iklimlerde ise yazın soğutma enerji gereksinimi en aza indirgenebiliyor.
Binanın Isı Yaymasını Engellemek
Binanın kızgın güneş ışınlarını bünyesinde biriktirmesi ve çevresini de ısıtması olgusu da
dikkate alınmalı. Bina cephesinde açık renkler
kullanmak, çatılarda yansıtıcı kaplamalar seçmek veya çatı bahçelerine yönelmek, basit ve
bedava önlemler.
Yeşil çatılar, hak ettikleri yere henüz kavuşamadılar. Oysa, yeşil çatılar, bir yandan ısı adası etkisini azaltırken diğer yandan ısı yalıtımını
artırır. Üstelik dışarıdan gelecek gürültüyü
azaltır. Yoğun yağışlarda, yağmur suyunu tutarak kent şebekesine daha az yük getirir. Bütün bunların dışında, yapay kaplamalar yerine
yeşil alan kullanarak -hiç değilse- doğal bitki
örtüsünü yerine koyma gayreti gösterir.
Cephede açık renkler kullanmak, çatılarda yansıtıcı kaplamalar seçmek veya
çatı bahçelerine yönelmek. Aegean Hills, Bodrum
Yağmur Suyu Kontrolü
Su da aynen güneş gibi olumlu özelliklerini
kullanıp, olumsuz özelliklerinden kaçınmak
için dikkatle yönetilmesi gereken bir “yeşil
tasarım” unsuru. Bir yandan suyun boşa
gitmesini ve su baskınlarını önlemeye çalışırken, diğer yandan da yağmur suyu ve
günlük kullanım suyunu depolayıp yeniden
kullanma yönüne kafa yormak gerekiyor.
Binanın oturduğu arsada sert kaplamalardan olabildiğince kaçınmak, yağmur
suyunun toprak altına engelsiz geçmesini
sağlayacak; yeraltı suyu dengesini koruyacaktır. Sert kaplamalar ayrıca yazın fazla
ısınmaya neden olacağından, sert kaplamadan vazgeçilmesiyle, gereksiz yüzey
ısınması da önlenmiş olacaktır.
Çatıya ve arsaya düşen yağmur suyunun
ve mümkünse binanın kullanım suyunun
arıtılarak yeniden kullanılması tasarımda
ele alınmalı. Bu önlem hem binanın su açısından kendi kendine yetmesini sağlayacak, hem de ağır yağışlarda kent su şebekesine yoğun girişleri engelleyecektir.
Bahçede kullanılan bitkilerin de yerel ve
sulama gerektirmeyen bitkilerden seçilmesi önemli. Bunun için mümkün olduğunca
Binayı yerleştirirken, doğanın
olumsuzluklarına karşı önlem
alıp, olumlu unsurlara da binayı
olabildiğince açmak, yeşil tasarımın
ilk ve en önemli adımı... Örneğin,
soğuk bir iklimde, cepheleri güneşe
olabildiğince açmak; ancak sıcak
iklimde de güneşin kavurucu
etkisinden olabildiğince kaçınmak
gibi...
mevcut bitki örtüsünü kullanmak; yeni bitkilendirme için de bakım ve sulama gerektirmeyen yerel bitkilerden yararlanmak
tasarımda dikkate alınmalı.
Bina “Akıllı” Olduğu Kadar “Akılcı” da
Olmalı
Hedef, “ekoküre” örneğinde olduğu gibi
kendi kendine yeten, “sürdürülebilir” binalar... Mekanik ve elektronik sistemlere güvenerek, geleneksel sorumluluklarımızdan
kaçmaya hakkımız yok. Doğaldır ki tasarruflu elektrik ve su armatürleri kullanmak
gerekecek; özellikle büyük binalarda, enerji kullanımını optimize etmek için otomasyon sistemleri kullanılacaktır. Ancak, basit
Sert kaplamalardan olabildiğince kaçınıp, yağmur suyunun toprak altına engelsiz geçmesini
sağlamak gerekiyor, Swissotel Grand Efes, İzmir.
Foto: Cemal Emden
Bitkilerin de yerel ve sulama gerektirmeyen
bitkilerden seçilmesi önemli. Ekoyapı/İTÜ
ve bedava önlemleri de unutmamak gerekiyor. Binalar, öncelikle “akılcı”, daha sonra
“akıllı” olmalıdır.
Referanslar
1- Boubekri, Mohamed, 2008, Daylighting Architecture and Health, Elsevier, UK
2- Pechacek, Christopher S., , Andersen, Marilyne, Lockley, StevenW., Prospective evaluation of
the Circadian Efficacy of (Day)Light in Rooms,
LEUKOS – The Journal of the Illuminating Engineering Society of North America, vol. 5, num.
1, p. 1-
itü vakf dergisi 55
ÇEVRE DOSYASI
Yap Malzemesi Yaçam
Döngüsü Deäerlendirmesi
Prof. Dr. Leyla Tanaçan
İTÜ Mimarlık Fakültesi
1. GİRİŞ
Yap malzemelerinin yaüam döngüsü
deùerlendirmesini esas alan ürün
sertikalarnn olmas, üreticilerin ürettikleri
ürünün pazardaki alternatif ürünler arasnda
hemen fark edilmesini saùlar. Ayrca,
performans kyaslamasna, tedarik zincirinin
anlaülmasna, eksikliklerin ve ürünün çevre
etkisinin belirlenerek düzeltilmesine yardmc
olur. Ürün üartnamesi hazrlayan mimar,
uzman ya da tüketicilerin, piyasadaki “ekolojik
malzeme” olarak iddia edilen malzemelerin
performansn, çevre etkisi ve performans
bilinen malzemeden ayrt edebilmesine olanak
saùlar…
56 itü vakf dergisi
1992 de Rio’da gerçekleştirilen “Dünya zirvesi”, ya da Birleşmiş
Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı, Türkiye’nin de içinde bulunduğu 175 ülkenin katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Dünyada soğuk
savaşın bitmesinin ardından, sermayenin askeri harcamalardan
dünyanın fakir ülkelerine yönlendirilmesi konusundaki geniş çapta
yapılan baskılar sonunda gerçekleştirilen bu toplantı dünya tarihinin
en büyük ve en önemli zirvesidir.
Toplantıda biyolojik çeşitlilik, ozon tabakasının delinmesi, dünya ormanlarının yok olması, küresel ısınma ve iklim değişikliği gibi çevre konuları ele alınmış ve 1993 yılında imzalanmak üzere önemli
anlaşmalar yazılmıştır. Sürdürülebilirlik kavramı ilk kez Norveç eski
Başkanı Gro Harlem Brundtland tarafından 1986’da basılmış “Our
Common Future (Ortak Geleceğimiz) isimli kitapta tanımlanmıştır.
1987’de Brundland Komisyonu olarak da anılan Dünya Çevre ve
Kalkınma Komisyonu, “Sürdürülebilir Gelişme” yi şöyle tanımlar:
“Gelecek nesillerin gereksinmelerini tehlikeye atmadan bugünün
gereksinmelerini karşılayan gelişme”.
Buna göre, sürdürülebilir gelişme hem çevrenin korunmasını hem de yönetimini içermektedir. Young, sürdürülebilirliği üç ayaklı
bir tabureye benzetmiş; ekosistem, ekonomi ve toplum olan bu ayaklardan herhangi
birinin eksikliğinde, bu kavramların birbirleriyle olan karmaşık ilişkisinden ötürü “sürdürülebilirlik taburesi”nin kararlılığını yitirebileceğini vurgulamıştır. Sürdürülebilirliğin
ölçümünde, çevrenin varlığını sürdürmesi
ve aynı zamanda ekonominin gelişmesi ve
sosyal gereksinmelerin tatmin edilmesi için
mutlaka bireysel ve müşterek faaliyetler
birleştirilmelidir. Elkington (1), sürdürülebilirliği, kurumsal yapıda ve sürdürülebilir gelişme ile bağlantılı olarak kullanılabilecek
şekilde sosyal, çevresel ve finansal olmak
üzere üçlü bir denge içinde ele almıştır.
Sürdürülebilirliğin bu üç boyutlu tarifinden
ayrı olarak sürdürülebilir gelişme PICABUE
olarak da adlandırılan dört ayrı ilke ile tarif
edilmiştir (2): Eşitlik, gelecek, çevre ve halkın katılımı. Eşitlik ilkesi, bir nesilde mevcut
olan yerel ve küresel ölçekteki fırsat eşitliğini; gelecek ilkesi minimum çevresel sermayenin dahi gelecek nesiller için korunmasının sağlanarak nesiller arası eşitliği;
çevre ilkesi insan yaşamı için gerekli doğal
süreçlerin tahrip edilmemesi ve biyolojik çeşitliliğin korunması için ekosistemin
bütünlüğünün korunmasını; halkın katılımı ilkesi ise, halkın kendilerini ilgilendiren
kararlarda ve sürdürülebilir gelişme sürecinde katılımının önemini vurgulamaktadır.
Kohler, diğerlerinden farklı olarak sürdürülebilir binanın ekolojik, kültürel ve ekonomik
sürdürülebilirlik olmak üzere üç boyutunun
olduğunu vurgulamıştır. Yani, binaların sürdürülebilir gelişme çerçevesinde değerlendirilmesinde belirli bir kültürel beklentiyi
ortaya koyması beklenir (3).
Görüldüğü gibi, binaların sürdürülebilir gelişme açısından değerlendirilmesi konusu
çok boyutludur ve farklı yönler içerir. Tasarım kararlarında üç boyutlu “sürdürülebilir
gelişme” ilkeleri önemli rol oynamaktadır.
Bu amaçla çeşitli bina değerlendirme
araçları geliştirilmiş olmasına rağmen, tek
boyutlu ya da kredi ile ödüllendirme gibi
yaklaşımlar binaların sürdürülebilir gelişme
ile uyumlu tabiatını değerlendirmede yetersiz kalabilmektedir.
İnşaat sektörü sürdürülebilir gelişme açısından ana sektörler arasındadır. Ancak
alan kullanımından, malzemelerin doğadan çıkarılmasına, enerji tüketimine kadar
geniş bir aralıkta çevre ve doğal kaynaklar
üzerinde olumsuz etkileri de beraberinde
getirmektedir.
İsveç’te yapılmış bir araştırmaya göre binalar toplumun toplam enerji ihtiyacının %3040’ını, üretilen toplam malzemenin yaklaşık
%44’ünü kullanmaktadır (4). Avrupa Birliği
verilerine göre, inşaat sektörünün çevreye
olan etkisi önemli bir paya sahiptir: Avrupa doğal kaynaklarının %50’den fazlasını
tüketmekte, büyük bir atık oluşumuna neden olmakta, biyolojik çeşitlilik ve toprağa
olumsuz etki yapmaktadır. Bir yapı ürünü
olarak binalar Avrupa’da birincil enerji tüketiminin %40’ından, karbon ayak izinin
%30’undan fazlasından sorumludur (5).
Ülkelerin gelişmişlik seviyesine göre değişmekle birlikte OECD ülkelerinde toplam enerji kullanımının %25-40’ı binalarda
gerçekleşmektedir. Ülkemizde de 2010 yılı
verilerine göre enerji tüketiminin %32’si
(28.3 mTEP) bina ve hizmetler sektöründe
gerçekleşmiştir (6). Türkiye İstatik Kurumu
(TUİK) verilerine göre, 2013 yılı üçüncü
çeyreğinde Gayri Safi Yurtiçi Hasıla gelişme hızları incelendiğinde inşaat sektörü
%8.7 ile en hızlı büyüyen sektör olmuştur.
2010 yılında küresel inşaat hacminin sektörlere göre dağılımında; konut inşaatları
%40 ile ilk sırayı almakta; bunu %32 ile alt
yapı ve %28 ile konut dışı binalar izlemektedir.
Öte yandan binaların çevre olan ile olan
ilişkisinde insan sağlığı da önemlidir. Dolayısıyla yapma çevrenin sağlık üzerindeki
etkileri gün geçtikçe artan düzeyde önem
kazanmaktadır (7).
Toplumun “ekolojik” açıdan sürdürülebilir gelişmesi, bu etkileri minimize edecek
bina tasarım çözümleri ile olanaklı olabilir.
Bu amaca yönelik olarak “Yaşam Döngüsü
Değerlendirmesi (YDD)” yöntemi geliştirilmiştir. Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi
yöntemi yapım sektöründe dört sistem seviyesine adapte edilebilir (Şekil 1): Malzeme, Ürün; Bina; Endüstri. Malzeme ve Ürün
seviyesindeki YDD bilgisi mimarlar tarafından malzeme ve ürün seçimi aşamasında
kullanılır. Ürün seviyesinde, malzemelerin
bir araya getirilmesiyle oluşturulan bileşenlerin YDD hesabı yapılır. Bu aşamada Gabi,
Binaların sürdürülebilir gelişme
açısından değerlendirilmesi konusu
çok boyutludur ve farklı yönler
içerir. Tasarım kararlarında üç
boyutlu “sürdürülebilir gelişme”
ilkeleri önemli rol oynamaktadır. Bu
amaçla çeşitli bina değerlendirme
araçları geliştirilmiş olmasına
rağmen, tek boyutlu ya da kredi
ile ödüllendirme gibi yaklaşımlar
binaların sürdürülebilir gelişme ile
uyumlu tabiatını değerlendirmede
yetersiz kalabilmektedir.
Şekil 1. YDD yönteminin yapım sektöründe
ele alındığı sistem seviyeleri
SimaPro gibi genel amaçlı YDD yazılımları
kullanılır. Bina seviyesindeki YDD bilgisini
mimar kendisi üretebilir. Bu süreçte, mimarlar, ürettikleri projenin çevre etkisini ortaya koyabilmek amacıyla binalar için özel
olarak hazırlanmış Athena Bees gibi YDD
yazılım araçlarını kullanabilirler. Endüstri
düzeyinde üretilen YDD bilgisi daha ziyade kanun koyucu ya da planlamacılar tarafından kullanılır. Her bir üst seviye bir alt
seviye üzerine kurulmaktadır. Her sistem
çekirdekte yer alan malzemeden itibaren
genişler.
2. MALZEMEDE YAŞAM
DÖNGÜSÜ DEĞERLENDİRMESİ
Tasarımcı, tasarlayacağı yapıda kullanacağı yapı malzemelerinin yapının tüm çevresel
yüküne etkisini daha ön tasarım evresinde
iken tahmin edebilmek için, piyasada mevcut alternatif yapı malzemelerini/ürünlerini,
söz konusu malzemelerin insan sağlığı ve
çevre üzerindeki etkilerini göz önünde bulundurarak karşılaştırabilmeli ve alternatifler arasından en uygununu seçebilmelidir.
Bugün malzemeler hakkında daha şeffaf
bilgiye sahip olmak pek çok öncü mimarlık
firmasının önceliği haline gelmiştir.
Ancak yapı malzemesi/ürünü seçimine yönelik karar alma sürecinde estetik, işlevsel
ve ekonomik kriterlerin yanında malzemelerin ekolojik özelikleri genellikle yok varsayılmakta ya da çok önem verilmemektedir.
Bunun nedeni, konunun çok karmaşık olmasında ve buna bağlı olarak karşılaşılan
enformasyon eksikliğinde yatmaktadır. Bu
durumda, seçilecek olan yapı malzemesi/
ürünü alternatiflerine ilişkin ekolojik özelliklerin mevcut ve uygulamaya yönelik olarak
sunulmuş olması gerekli olmaktadır. Ayrıca,
pek çok pilot çalışma ile sınandığı gibi,
ekolojik olan bir çözüm aynı zamanda eko-
itü vakf dergisi 57
ÇEVRE DOSYASI
nomik de olmaktadır. Malzemelerin ekolojik özellikleri ISO 14040 serisi uluslararası
standartlarında tanımlanan Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi – YDD (Life-Cycle
Assesment – LCA) yöntemine göre belirlenmektedir. YDD yöntemi, malzemelerin/
ürünlerin üretilmesinden yok edilmesine
kadar olan yaşam döngüsü süreci içinde,
çevre ve sağlık üzerinde neden oldukları farklı etkilerin analizinin yapılmasına ve
bu etkilerin miktarının belirlenerek etki değerlendirmesinin tek bir bütünsel çerçeve
içinde ele alınmasına
yardımcı olmaktadır.
Yaşam döngüsü sürecinin tüm aşamalarını
kapsayan bu bütünleşik yaklaşım, yaşam
döngüsü
sürecinin
herhangi bir aşamasında oluşabilecek çevre
etkisinin, sürecin diğer aşamasını dolaylı
olarak etkilememesini
sağlamaktadır.
ISO 14040 standardına göre; YDD yönteminde döngünün her
aşamasında enerji, su
ve hammadde tüketilirken, karşılığında çevreye ısı, gaz, sıvı ve katı
atıklar atılır. “Ekolojik
gerilim etkeni” denilen
bu salımlar farklı seviyelerde çevre etkisi oluşturur (CO2 salınımı, sera gazı etkisi, küresel ısınma, bölgesel iklim değişikliği gibi)
(Şekil 3).
Sistem girdilerinin ve çıktılarının miktarı
hakkında bilgi toplandığı “Envanter Analizi” sonrasında yapılan etki değerlendirmesi aşamasında elde edilen veriler insan sağlığı ve çevre için yarattığı öneme
göre değerlendirilir. Örneğin bazı atıkların
kanserojen olduğu veya çevre için zehirli
olduğu saptanır ya da örneğin atmosfere
olan etkinin suya olan etkiden daha önemli olmadığına karar verilir. Ortaya konacak
parametreler için yazılmış standart bir şartname olmaması, çevre etkisinin her durum
için ayrı olarak saptanmasını gerektirmektedir. Dünyada yapılan çalışmalarda her
bölge, öncelikli çevre etkisini belirlemektedir: Etkinin, içinde bulunduğu coğrafi
bölgeye göre önemi (küresel/yerel); etkinin
sebep olduğu tehlikenin şiddeti (tehdit edici boyutta olması/zararsız olması); etkiye
maruz kalma derecesi (sürekli/ara sıra etkili
olma) gibi parametrelere göre değerlendirme yapılabilmektedir. Öte yandan etkinin
oluşmasına neden olan üretimde kullanılan
58 itü vakf dergisi
malzeme ve teknolojinin, tüketilen birincil
enerji türünün, ürünün/sürecin elde edildiği bölgenin, iklimin, coğrafyanın, ülke
kaynakları ve olanaklarının farklılaşmasının da malzemenin çevresel performansı
üzerinde etkisi olduğu kaçınılmazdır.
Bunların dışında, ülkelere ait ekonomik, kültürel, sosyal ve hukuki altyapıdaki farklılıklar, ülkeye özgü birincil risk faktörleri, çevre
etkisinin boyutunu değiştirebilmektedir.
Şekil 2. Malzemenin Yaşam Döngüsü: dünya rezervlerinden çıkarılan cevher ya da hammadde
malzeme olarak üretilmek üzere işlemden geçirilir. Bunlar, fabrikalarda ürünlere dönüştürülür. Yaşamlarının sonunda atılır. Belki bir kısmı yeniden
geri dönüşüme girebilir, diğer bir kısmı yakılabilir
ya da araziye doldurulur. Döngünün her bir aşamasında enerji, malzeme ve su tüketilir. Karşılığında CO2 , SOx, NOx ve diğer salımlar ısı, gaz,
sıvı ve katı atık olarak çevreye atılır. Bunlar Yaşam
Döngüsü Analizi tekniği ile değerlendirilir (8).
Toplumun “ekolojik” açıdan
sürdürülebilir gelişmesi, bu etkileri
minimize edecek bina tasarım
çözümleri ile olanaklı olabilir. Bu
amaca yönelik olarak “Yaşam
Döngüsü Değerlendirmesi (YDD)”
yöntemi geliştirilmiştir.
2.1. YDD Yönteminde Adımlar:
YDD yöntemi ISO 14040 standardına göre
dört evreden olusmaktadır. Bunlar: Amaç
ve kapsamın tanımlanması; Yasam döngü-
sü envanteri (YDE) analizi; Yasam döngüsü
etki değerlendirmesi (YDED) ve yorumlama evreleridir.
• Amaç ve kapsamın tanımlanması: Değerlendirilecek ürün, ürünün hangi işlevsel birim üzerinden yaşam döngüsünün
değerlendirileceği ve detaylandırma derinliği tanımlanır. Analiz tipi, değerlendirmede dikkate alınacak etki kategorileri, ve
toplanması gereken bilgiler bu aşamada
tanımlanır.
• Envanter Analizi: Bu
aşamada ürünün yaşam döngüsünün tüm
evrelerinde kullanılan
hammadde ve enerji
ile atmosfer, su ve toprağa atılan salımların
miktarı hesaplanır. Böylece ürünler ve işlemler
envanter analizi ile kıyaslanabilir ve değerlendirilebilir. Envanter
analizi sonuçları tatmin
edici ise bir sonraki
aşama olan çevre etkisi değerlendirmesine
gerek kalmaz. Envanter analizi aşamasında yazılım araçları ve
veritabanları önemlidir.
Bir ürünün beşikten
mezara yaşam döngüsü değerlendirmesinin her yapılışında her
bir ürünün envanter analizinin yapılması
olanaklı değildir. Onun yerine, basit yazılım araçları geliştirilmiştir. Örneğin, sadece
malzeme miktarlarının girilebildiği tablolar
içeren yazılımlar mevcuttur.
• Etki Değerlendirme: Bir üründen çıkan
salımların insan ve yeryüzü ekosistemine
olan etkisine dönüştürülme aşamasıdır. Bu
etkilerin anlaşılabilmesi için, kaynak kullanımı ve atılan salımlar gruplandırılır, belirli
sayıda kategoriye indirgenir. Bunlar daha
sonra önem derecelerine göre ağırlıklandırılabilir. Diğer bir deyişle envantter analizinden gelen veri birinci aşamadaki kapsam
doğrultusunda belirlenen etki kategorilerine atanır. Bu aşamadan çıkan sonuç ya
her bir etki kategorisi için ayrı bir değerdir
ya da ağırlıklandırma uygulanmış tek bir
değerdir. Yaşam döngüsü değerlendirme
araçlarının etki değerlendirmeleri farklılıklar gösterir. Ancak örneğin BEES, etki değerlendirmesinde geniş bir seçenek aralığı
sunar ve kullanıcının değer yargısına göre
seçmesine olanak tanır. Bu konuda ülkelerin kendi koşullarını dikkate alan etki de
Şekil 3. Çevre etkisi zinciri.
ğerlendirme yöntemleri oluşturulmaktadır
(9).
• Yorumlama: Yaşam döngüsü analizi sonuçları, bilginin en iyi şekilde aktarılmasını
sağlayacak şekilde sunulur. Ürünün veya
servislerin çevre etkisini minimize edecek
gereksinme ve fırsatları sistemli bir şekilde değerlendirilir. Bu aşamanın sonucunda elde edilen bilgi, çevre dostu kararlar
alınmasına doğrudan yarar sağlar. Yaşam
Döngüsü değerlendirmesi yinelenen bir
işlemdir. Sonuç olarak, YDD’nin yorumlanması sonucunda önerilen tasarımda değişikliklere gidilebilir ve ikinci aşama olan
envanter analizi tekrar edilebilir.
2.2. YDD ile ilgili Zorluklar:
Yaşam döngüsü değerlendirmesi yöntemi
bir ürünün çevre etkisini analiz etmek için
kullanılan en iyi yöntem olmasına rağmen,
yöntemin kendisi ve verileri halen gelişme
halindedir. Ağırlıklı olarak envanter verilerinin elde edilebilirliğine, eksiksiz olmasına
ve YDD araçlarının kullanılması sırasında
malzemenin tablolaştırılmasına dayanan
karmaşık bir yöntemdir.
Mimar ve YDD kullanıcıları için tüm binanın
YDD’sinin performansını ölçmede dört öncelikli alan zorluk oluşturur. Bunlar:
• Veri toplama: Nitelikli envanter eksikliği,
kolay kullanım için envanter bilgilerinin toplanmasının, tablolaştırılmasının gerekliliği.
• Veri kalitesi: Bir tek üreticiden toplanan
verilerin güvenilir olmaması; verilerin üçüncü taraflarca onaylanmasının gerektiği,
• Etki değerlendirme yöntemleri: YDD gelişmekte olan bir bilimdir. Envanter sonuçlarını çevre etkisine dönüştüren yöntemler
etki kategorisine göre değişebilmektedir.
• Ağırlıklandırma: Envanter sonuçları farklı etki kategorileri için farklı sayılar verir.
Ağırlıklandırma kararının verilmesi sıklıkla
kullanıcıya bırakılır. Sonuçları tek bir sayıya döndürmek tahmin ve genellemelerin
yapılmasını gerektirir. Genellikle ağırlıklandırma yapılmaz, her bir etki kategorisi için
etkiler ayrı ayrı raporlanır.
• Binalarınn kıyaslaması: YDD si yapılmış
olan projeler arasında performans kıyaslaması yapılması gerekmektedir. Bu kıyas ya
geçmş verilerle, ya endüstrinin belirlediği
yerleşik ortalama bir performans ölçütüyle,
ya da en iyi örnek ile yapılabilir.
2.3. Eko Etiketleme ve Ürün Bildirimleri:
Tasarımcılar, yapı malzemesi üreticileri gibi
yapım sektöründe rol alan kişiler satın aldıkları ürünün çevre etkisi hakkında, karşılaştırmaya da olanak sağlayacak şekilde
belirli formatta bilgiyi talep etmektedirler.
Bu amaca yönelik olarak birtakım etiketleme sistemleri geliştirilmiştir. Çevre Ürün Bildirimleri bir ürünün ömrü boyunca çevreye
verdiği etkiyi listeler. Bunlar, gıda ürünleri
üzerinde verilen besin bilgisine benzemektedir. Uygulamayla uyumlu, tarafsız, tahkik
edilebilir, kesin bilgi olmalıdır. Bunu sağlamak üzere ISO 14020 serisi standartları
uyarınca üç tip çevresel etiket ve bildirim
geliştirilmiştir (Tablo1).
BS EN 15804, tüm yapı malzemeleri ve
servisleri için temel bir “Ürün Kategori
Kuralı” sağlamaktadır. Ürün Kategori Kuralı (ÜKK) bir ürün grubu için hazırlanacak
olan Tip 3_Çevre Ürün Bildirimi için gerekli
olan bilginin özgün kurallarını ve esaslarını
sunar. Binaların çevre performansının değerlendirilmesinde, kullanılan ürünle, uygulanmasıyla ilgili ya da binayı kullananların
sağlıkları ile doğrudan ilişkili olabilecek en
doğru teknik bilgi veya senaryonun oluşturulmasını sağlar. Bu sayede alternatif yapı
malzemeleri arasında bir karşılaştırma olanağı doğar (Şekil 4).
Ürün Kategori Kuralı (ÜKK), Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi’ (YDD) nin nasıl yapılacağını söyler. Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi, Çevre Ürün Bildirimi ‘nin (ÇÜB)
içinde özetlenir.
Ürün kategori kuralı, ürün kategorisini belirler; üreticinin hangi etkileri paylaşması
gerektiğini ortaya koyar; bu etkileri nasıl
ölçeceğini detaylandırır. Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi (YDD), bağımsız bir
YDD uygulayıcısı tarafından yapılır; ürünün nasıl yapıldığını anlatır; her bir çevre
etkisini açıklar ve nasıl ölçüldüğünü izah
eder. Çevre Ürün Bildirimi (ÇÜB) YDD sonuçlarını kısa olarak yazarak gösterir; Belirli
sınırlar içinde YDD’den gelmeyen verileri katabilir; ürünleri kıyaslamaz, ancak kıyaslama yapmayı kolaylaştırır. Burada her
üç aşamada da dikkat edilmesi gereken
hususlar vardır: Ürün Kategori kurallarının
oluşturulmasında endüstride rol alanların
etkisine dikkat etmek gerekir; Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi her zaman Ürün
Kategori Kurallarından gelmeyebilir; Çevre
Ürün Bildirimleri, olması gerekenden daha
kapsamlı olabilir.
BS EN 15804’e göre bir ürünün Çevre Ürün
Bildirimi (ÇÜB)’inde YDD’nin her bir aşamasında verilmesi gereken “Enformasyon
Modülleri” bulunur. Bu modüller o ürüne ait
“Ürün Kategori Kuralları” ile uyum içinde olmalıdır. Özellikle yapı malzemelerine ait bir
çevre ürün bildirimi binanın yaşam döngüsünün tüm aşamalarını içinde barındırdığı
zaman anlamlı hale gelir (Şekil 5). Beşikten
kapıya, beşikten şantiyeye ve beşikten mezara şeklinde üç tip olarak ele alınan çevre
profillerinde, eğer olanaklı ise en azından
olası servis ömrü ve yaşam sonrası senaryolar oluşturulmalıdır. Genel bir kural
olarak bir ürünün Çevre Ürün Bildiriminde
“beşikten kapıya” olan ilk aşamada üç yılı
geçmeyecek şekilde ürün cinsine ait özgün bilginin daha fazla verilesine izin verilir.
Daha sonra gelen yaşam döngüsü aşamaları hakkında verilen bilgi tercihen ayrı olarak sunulmalıdır. Bu sayede gelecekte bu
bildirimi kullanan kişilerin farklı senaryolar
oluşturmasına olanak sağlanmış olur.
Bir çevre ürün bildiriminde yaşam döngüsü değerlendirmesine dayanılarak verilen
enformasyon modülleri, kabul edilen çevre
profiline göre aşağıdaki gibidir:
1. Beşikten-Kapıya çevre profili kapsamında yer alan enformasyon modülleri: A1.
Hammadde edinimi ve işlenmesi, ikincil
üretim girdilerinin işlenmesi (örn. Geri dönüşüm işlemi); A2. Fabrikaya nakil; A3.
Üretim. Bu profilde YDD, birim ürün başına
yapılır ve ÇÜB’e yansır.
2. Beşikten-Kapıya seçimli: Beşikten-Kapıya çevre profili, ürünün yaşam döngüsündeki ileri evrelerinden biri veya birkaçını
değerlendirmeye dahil edebilir. Bu durumda profil “Beşikten Kapıya-seçimli” (Cradle
to Gate with optional) olur ve diğer evrelerin gerektirdiği enformasyon modüllerini de
kapsar. Bu profilde YDD, döngünün diğer
aşamalarını da kapsayabileceği için ürünün işlevsel birimi başına yapılır ve ÇÜB
ona göre oluşturulur.
3. Beşikten-Mezara çevre profili: Yaşam
döngüsü değerlendirmesinde tanımlanan
sistem sınırına göre ürün, yapım, kullanım
ve yaşam sonrası aşamadan oluşan ve
A1’den C4’e kadar tüm enformasyon mo-
itü vakf dergisi 59
ÇEVRE DOSYASI
Avrupa, doğal kaynaklarının
%50’den fazlasını tüketmekte,
büyük bir atık oluşumuna neden
olmakta, biyolojik çeşitlilik ve
toprağa olumsuz etki yapmaktadır.
Bir yapı ürünü olarak binalar
Avrupa’da birincil enerji tüketiminin
%40’ından,karbon ayak izinin
%30’undan fazlasından sorumludur.
düllerini zorunlu olarak içeren bu profilde
D modülü seçimli olarak dahil edilir. D modülü ürünün yaşam döngüsünün dışında
kalan tamamlayıcı ek bilgiyi sunar (BS EN
15804). Bu profilde, yaşam döngüsünün
tüm evreleri zorunlu olarak değerlendirilir;
ürünün işlevsel birimi üzerinde değerlendirme yapılır ve çevre ürün bildirimine veri
aktarılır.
Enformasyon modülleri YDD’nin yapım
evresinde A4-A5 (taşıma, yapım/uygulama); Kullanım evresinde B1-B7 (kullanım,
bakım, onarım, değişim, yenileme, işletme
enerjisi kullanımı, işletme suyu kullanımı);
Ürünün ömrünü tamamlaması sonrası
evresinde ise C1-C4 (Yapı söküm/yıkım,
nakliye, atık işleme, bertaraf) enformasyon
modüllerini içermelidir. D Modülü, ürünün
yeniden kullanım, geri dönüşüm ve yenileme potansiyelini belirler.
Tablo 1. Çevre etiketleme ve bildirim türleri.
(*) Sahip olduğu ürüne sertifika alan şirket ve sertifika veren arasındaki bağımsızlık derecesini belirleyen seviyelerdir.
(**) 1. Taraf: Ürün sağlayıcı; 2. Taraf: Satın alan müşteri; 3 Taraf: işle ilgisi olmayan bağımsız kişi ve kuruluşlar.
Tip 1 ve Tip 3 türü etiketleme için Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi (YDD) gereklidir.
60 itü vakf dergisi
2.4. Sağlık Ürün Bildirimi:
Yapı endüstrisi, malzeme seçimi ve şartnamesinin hazırlanması sırasında, sadece enerji ve çevre etkisi gibi kriterleri göz
önünde bulundurmanın ötesinde tüm tedarik zinciri sürecinde malzemenin neden olduğu canlı sağlığı ve etkilerini göz önünde
bulundurma durumuna gelmiştir. Dolayısıyla endüstrinin, ürettiği malzemelerde yer
alan kimyasalların insan sağlığı üzerinde
yarattığı etkilerin farkında olması, malzeme
kullanıcılarının ise satın aldığı ürünlerin içeriğini bilinçli bir şekilde kontrol edebilmesi
gerekir. USGBC bu konuda, yani malzemelerin insan sağlığı ve çevre etkisi konusunda rehber olabilecek bir kaynak sunmuştur
(10).
Bilindiği gibi her geçen gün piyasaya gittikçe artan sayı ve çeşitte farklı kimyasallar
sunulmakta ve bu kimyasallar yapı ürünleri
içinde de yer almaktadır. Bunların içeriği
nedir ve insan sağlığını nasıl etkilemektedir? Bu soruların yanıtını bulmak bazen
güçtür, çünkü gerek bilimsel bilgi, gerek
tedarik zinciri konusunda bilgi eksikliğimiz
bulunmaktadır. Bazen yanıt oradadır ancak
entelektüel düzeyimiz algılamaya yeterli
değildir. Çeşitli organizasyonlar, etiketleme
Şekil 4. ÜKK, YDD ve ÇÜB arasındaki ilişki.
programları ya da ilkeleri bu bilgiyi damıtmaya çalışmaktadırlar, ancak sonuçta karmaşık yapıda pek çok araç, kısaltma ortaya çıkmaktadır. Bu konuda Green Science
Policy Institute, piyasada mevcut en zararlı
ya da riskli kimyasalları altı kimyasal aile
içinde gruplandırmıştır. Örneğin, Amerika’da piyasada bir kerede kaydedilen 80
bin üzerinde kimyasalın her birini incelemek yerine, yapı malzemeleri ve tüketim
ürünlerinde bulunabilecek en riskli maddeleri bu altı grup içinde incelemektedir. Bu
yaklaşım, aynı aileden olan kimyasalların
benzer zehirli etkilerinin olabileceği yaklaşımı ile henüz yeterli düzeyde test edilmemiş ve değerlendirilememiş kimyasalların
potansiyel sağlık riskini açığa çıkarmaya
yaramaktadır. Bu altı kimyasal sınıf üretimde, satışta, hükümette rol alan karar vericileri eğitmekte, daha güvenli yeşil kimyanın
keşfedilmesini sağlamakta, daha sonradan
pişmanlık uyandırabilecek alternatiflerin
kullanılmasını engellemektedir (11).
Ürüne ilişkin diğer çevre beyanları gibi
(örn. Çevresel Ürün Bildirimi) Sağlık Ürün
Bildirimi (SÜB) (HPD-Health Product Dec-
laration) (12) ürünün içerdiği kimyasallar ve
onların sağlık üzerindeki etkileri hakkında
kapsamlı bilgi sunar. Böylece ürünün estetik ve performansa yönelik ölçütleri yanısıra
sağlık konusundaki ölçütlerine de şeffaf bir
şekilde ulaşılmış olur.
3. SONUÇ
Malzemeye ilişkin kararların binanın yaşamı boyunca neden olduğu çevre etkisi üzerindeki etkisi ancak bütünsel bir yaklaşımla
ele alınan bina ölçeğinde yaşam döngüsü
değerlendirmesi ile olanaklıdır. O nedenle
YDD, kapsamı, uygulanması, uygulamada
kullanılan araçlar ve kapasiteleri gibi bilgilerin mimarlar tarafından takip edilmesi
uygun olacaktır.
Binalar ve bu binalarda kullanılan ürünler
uzun tedarik zincirleri içeren karmaşık bir
yapıdadır. Ancak sürdürülebilirlik ve LEED
ya da BREEAM gibi yeşil bina değerlendirme araçları şeffaflık için baskı yapmakta;
tedarik zincirinde yer alan birimlere gittikçe
artan miktarda bilgi sorulmaktadır. Yaşam
Döngüsü Değerlendirilmesi ile bu bilginin
Beúikten mezara: bir binaya taklan 1m2 elemann 60 yl ömründeki çevre performans
Şekil 5. Yaşam Döngüsü Değerlendirmesinin farklı evrelerini kapsayan Çevre Profilleri.
Yapı endüstrisi, malzeme seçimi
ve şartnamesinin hazırlanması
sırasında, sadece enerji ve çevre
etkisi gibi kriterleri göz önünde
bulundurmanın ötesinde tüm tedarik
zinciri sürecinde malzemenin neden
olduğu canlı sağlığı ve etkilerini
göz önünde bulundurma durumuna
gelmiştir.
gerek tedarik birimleri arasında gerek son
tüketiciye yansıması sağlanır.
Yapı malzemelerinin yaşam döngüsü değerlendirmesini esas alan ürün sertifikalarının olması, üreticilerin ürettikleri ürünün pazardaki alternatif ürünler arasında hemen
fark edilmesini sağlar. Ayrıca, performans
kıyaslamasına, tedarik zincirinin anlaşılmasına, eksikliklerin ve ürünün çevre etkisinin
belirlenerek düzeltilmesine yardımcı olur;
Ürün şartnamesi hazırlayan mimar, uzman
ya da tüketicilerin, piyasadaki “ekolojik
malzeme” olarak iddia edilen malzemelerin
performansını, çevre etkisi ve performansı bilinen malzemeden ayırt edebilmesine
olanak sağlar.
KAYNAKLAR
1. Elkington, J., “Cannibals with Forks: The Triple Bottom
Line of 21st Century Business, Capstone, Oxford, 1997.
2. Mitchell, G., May, A., McDonald, A., “PICABUE: A methodological framework for the development of indicators
of sustainable development”, International Journal of
Sustainable Development and World Ecology 2, 1995,
104–123.
3. Ding, F. C. G., “Sustainable construction—The role of environmental assessment tools”, Journal of Environmental
Management 86, 2008, 451–464.
4.Erlandsson, M., Borg, M., “Generic LCA-methodology
applicable for buildings, constructions and operation services—today practice and development needs”, Building
and Environment 38, 2003, 919 – 938.
5.European Commission: Joint Research Center: http://
susproc.jrc.ec.europa.eu/activities/emas/construction.
html
6. TMMOB Makine mühendisleri odası: Dünyada ve Türkiye’de enerji verimliliği, Oda Raporu, Genişletilmiş 3. Baskı,
Nisan 2012, Yayın no: MMO/589: http://www.mmo.org.tr/
resimler/dosya_ekler/fa34c3c2eb9b729_ek.pdf
7. AIA: http://www.aia.org/practicing/materials/index.htm.
8. “CES EduPack 2007-Architecture and the Built Environment Edition”, University of Cambridge, Massachusetts
Institute of Technology and Granta Design, Mike Ashby,
John Fernandez and Aileen Gray.
9. Oztas Karaman S., Tanacan L., “Development of Local
Weighting Factors in the Context of LCIA”, International
Journal of Advanced Materials Research, Vol. 935, 2014,
pp. 293-296.
10. The Green Building Information Gateway: http://insight.gbig.org/standardization-and-classification-two-pieces-of-the-safer-materials-puzzle/) (http://www.sixclasses.
org) 1.8.2014:
11. http://insight.gbig.org/standardization-and-classification-two-pieces-of-the-safer-materials-puzzle/
12. HPD-Health Product Declaration: Health Product Declaration Collaborative (HPDC): http://hpdcollaborative.org.
itü vakf dergisi 61
ÇEVRE DOSYASI
Türkiye’de Yeni Yaplacak Konut Projelerinin Enerji
Verimliliäi åle Elde Edilecek Tasarruf ve Bu Tasarrufun
Ulusal Enerji åhtiyacn Ne Seviyede Azaltacaänn Analizi
Ulusal Enerji Verimliliäi
Hedefimize Katk
Dr. M. Emre Çamlıbel
SOYAK Holding
Gülcemal Alhanlıoğlu-Deniz Uğurlu
SOYAK Yapı
Bu makaleye konu
çalümann amac; Türkiye’de
yeni yaplacak konut
projelerinde enerji verimliliùi
ile elde edilebilecek tasarrufu
ortaya koymak, bu tasarrufun
ülkemizin enerji ihtiyacmz
ne oranda azaltacaùn analiz
etmektir. Çalüma kapsamnda
uluslararas yeüil bina
sertikas LEED Gold aday
olarak enerji verimli tasarlanan
gerçek bir konut projesi Enerji
Modellemesi ile simüle edilip,
baz bir binaya göre elde ettiùi
enerji tasarrufu tespit edilerek
bu tasarrufun Türkiye’de
üretilecek tüm yeni konutlarda
saùlanmas ile önümüzdeki
10 ylda ne kadar enerji
tasarrufu yaplabileceùi
hesaplanmütr. Elde edilecek
toplam tasarruf miktarnn
ülke enerji ihtiyacnn ne
kadarna karülk gelerek ulusal
enerji verimliliùi hedemize
katks saysal olarak ortaya
konmuütur.
62 itü vakf dergisi
D
ünya Enerji İstatistikleri Raporuna
göre yıllık enerji tüketimi 2010’da
dünyada % 5.6, OECD ülkelerinde
% 3.5, gelişmekte olan ülkelerde % 7.5
artarken, Türkiye’de % 9.8 artmıştır. Enerji
tüketiminde gözlemlenen bu yükselmenin, gelecek dönemde de artarak devam
etmesi beklenmektedir. Buna göre, 20092035 döneminde küresel birincil enerji
talebinin % 40 artacağı tahmin edilmektedir. Türkiye, enerjide büyük ölçüde dışa
bağımlı bir ülkedir ve enerji ihtiyacı hızla
artmaktadır. Dünya Enerji Konseyi’nin Türk
Ulusal Komitesi’ne göre, önümüzdeki on
yıl içinde Türkiye’nin yıllık enerji tüketiminin iki katından fazla artması beklenmektedir. Türkiye’nin 2002 yılında enerji ithalatının toplam ithalatındaki payı %12 iken,
bu oran 2009’da %21’e çıkmıştır. Enerji
tüketiminde yaklaşık 2/3’ü teşkil eden doğalgaz ve petrolde dışa bağımlı olması
Türkiye’nin enerji stratejisinin belirlenmesinde çok önemli bir role sahiptir [1].
Türkiye karbondioksit salımı açısından
değerlendirildiğinde %1.3’lük payla dünyada 13. sırada yer almaktadır. 1990 yılında atmosfere yıllık olarak 200 milyon ton
karbondioksit bırakırken, CO2 salımı 2004
yılında yaklaşık 350 milyon ton, 2010 yılında ise 400 milyon tona ulaşmıştır. Bu
artış hızıyla, Türkiye OECD ülkeleri arasında en yüksek salım artışına sahip ülke
durumundadır. Sera etkisine yol açan karbondioksit emisyonunun büyük bir kısmı
enerji üretimi ve tüketiminde fosil yakıtların kullanılmasından kaynaklanmaktadır.
Bu nedenle fosil yakıt kullanımını ve fosil
kaynaklar yerine çevreye zarar vermeyen
Resim 1. Binanın temsili termal modeli
yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı
ve enerji verimliliği hedeflenmelidir [1].
Enerji verimliliği ve CO2 salımı inşaat sektörü için özellikle önem taşımaktadır. AB
ülkelerinde binaların toplam enerji tüketiminin %40’ından, toplam CO2 salımının
ise %36’sından sorumlu oldukları tahmin
edilmektedir. Diğer yandan, UNEP (Birleşmiş Milletler Çevre Programı) tarafından hazırlanan rapor, dünyadaki toplam
enerji tüketiminin üçte birinden fazlasının
binalarda tüketildiğini, bunun çoğunlukla
ısınma, aydınlatma, havalandırma gibi binaların sürekli ihtiyaçlarından kaynaklandığını ifade etmektedir. Raporda, inşaat
malzemeleri üretimi, inşaat ve bina yıkımı
gibi faaliyetlere ayrılan enerjinin binalar
tarafından harcanan enerjinin ancak %1020’sine eşit olduğu vurgulanmaktadır [2].
Türkiye’de enerjinin yaklaşık %40’ı binalarda tüketilmektedir. Binalarda tüketilen
enerjinin büyük bir kısmı (yaklaşık %7080) ısıtma ve soğutma amaçlı, geriye kalan kısmı (yaklaşık %20-30) ise aydınlatma
ve elektrikli cihazlarda kullanılmaktadır.
Benzer şekilde, Türkiye’de tüketilen toplam elektriğin yaklaşık %43’ü binalarda,
%25’i konutlarda kullanılmaktadır ve binalar enerji tüketiminde sanayi sektöründen
sonra ikinci sırada yer almaktadır [3].
Türkiye’de son yıllarda enerji verimliliği
başta olmak üzere iklim değişikliği konusunda büyük adımlar atılmıştır. Binalarda Isı Yalıtım Standardı TS 825 ile 2000
yılında başlayan süreç; Enerji Verimliliği
Kanunu (2007), Enerji Kaynaklarının ve
Enerjinin Kullanımında Verimliliğin Arttırılmasına Dair Yönetmelik (2008), Binalarda
Isı Yalıtımı Yönetmeliği (2008), Binalarda
Enerji Performansı Yönetmeliği (2008) gibi
yasa ve yönetmeliklerle
ivme kazanmıştır.
Kyoto Protokolüne katılmamızı müteakip 2010
yılında “Ulusal İklim Değişikliği Strateji Belgesi
2010-2020”
yayınlanmıştır. 2011 yılında yayımlanan, küresel iklim
değişikliğinin etkilerini
azaltmaya yönelik enerji,
binalar, atık, ulaşım, sanayi, tarım gibi pek çok
sektörde eylem planları ve hedefler belirleyen “İklim Değişikliği Ulusal Eylem Planı
2011-2023”ün bina sektöründeki 2023 hedefi; binalarda yenilenebilir enerjiyi arttırmak ve 2017’ye kadar tüm binalara Enerji
Kimlik Belgesi verilmesidir.
2012 yılında yayınlanan “Enerji Verimliliği
Strateji Belgesi 2012-2023”te ise binaların
enerji taleplerini ve karbon emisyonlarını
azaltmak; yenilenebilir enerji kaynakları
kullanan sürdürülebilir çevre dostu binaları yaygınlaştırmak, kamu kuruluşlarında
enerjiyi etkin ve verimli kullanmak amaçlanmaktadır. Hedeflerden biri, “2023 yılına kadar enerji verimliliği ve yenilenebilir
enerji kaynakları alanlarında, yurt içinde
gerçekleştirilen AR-GE sonuçlarına dayanarak üretime aktarılmış özgün tasarım ve/
veya ürün sayısı en az elli (50) olacaktır”
şeklindedir. Ayrıca Enerji Verimliliği Strateji Belgesi’nde, 2023’te Türkiye’nin GSYİH
başına tüketilen enerji miktarının 2011 yılı
değerine göre en az %20 azaltılması hedeflenmektedir. Hedeflerden bir diğeri de,
2010 yılındaki yapı stokunun en az dörtte birinin 2023 yılına kadar, sürdürülebilir
yapı haline getirilmesidir.
Türkiye karbondioksit salımı
açısından değerlendirildiğinde
%1.3’lük payla dünyada 13. sırada
yer almaktadır. 1990 yılında
atmosfere yıllık olarak 200 milyon
ton karbondioksit bırakırken, CO2
salımı 2004 yılında yaklaşık 350
milyon ton, 2010 yılında ise 400
milyon tona ulaşmıştır. Bu artış
hızıyla, Türkiye OECD ülkeleri
arasında en yüksek salım artışına
sahip ülke durumundadır.
Devletin öncülüğünde başlamış olan yukarıdaki gelişmeler, özel sektör ve sivil
toplum örgütlerinin de konu ile ilgili çalışmalarını hızlandırmasını sağlamıştır.
Yasa ve Yönetmeliklerce uyulması zorunlu sistemlerin yanı sıra uluslararası yeşil bina sertifikasyon sistemleri ve Çevre
Yönetim Sistemleri (ÇYS) vb. standartlar
gibi gönüllü sistemler de hem bina yapım
aşamaları süresince hem de bina yaşam
ömrü boyunca enerji verimliliği ve çevre
konularında uyulması gereken uygulamaların hayata geçmesini sağlamaktadır.
Ülkemizde LEED, BREEAM, DGNB başta olmak üzere gönüllü uluslararası yeşil
bina sertifikalarını almaya hak kazanan ve
bu sertifikaları almak üzere kayıt yaptıran
bina sayısı her geçen gün artmaktadır.
Bugün gelinen noktada ise artık yerli bir
sertifikanın kaçınılmaz olduğu anlaşılmış
ve devletin desteği ile Türkiye’ye ait yerel
bir Yeşil Bina Sertifikası oluşturulma çalışmaları başlatılmıştır.
Amaç ve Yöntem
Bu makaleye konu çalışmanın amacı; Türkiye’de yeni yapılacak konut projelerinde
enerji verimliliği ile elde edilebilecek tasarrufu ortaya koymak, bu tasarrufun ülkemizin enerji ihtiyacımızı ne oranda azaltacağını analiz etmektir.
Çalışma kapsamında uluslararası yeşil
bina sertifikası LEED Gold adayı olarak
enerji verimli tasarlanan gerçek bir konut
projesi Enerji Modellemesi ile simule edilip, baz bir binaya göre elde ettiği enerji tasarrufu tespit edilerek bu tasarrufun
Türkiye’de üretilecek tüm yeni konutlarda sağlanması ile önümüzdeki 10 yılda
ne kadar enerji tasarrufu yapılabileceği
hesaplanmıştır. Elde edilecek toplam tasarruf miktarının ülke enerji ihtiyacının ne
kadarına karşılık gelerek ulusal enerji verimliliği hedefimize katkısı sayısal olarak
ortaya konmuştur.
Türkiye’de Yeni Yapılacak Konut
Projelerinde Enerji Verimliliği ile Elde
Edilecek Tasarruf Miktarı
İzmir’de yaklaşık 62.691 m2 kapalı alanda yer alan 814 dairelik bir konut projesinin uluslararası yeşil bina sertifika sistemi
kapsamında enerji performansının ölçülebilmesi için Amerikan Binalarda Enerji Verimliliği Standardı ASHRAE Standardı 90.1
– 2007 Ek G’ye göre (Performance Rating
itü vakf dergisi 63
ÇEVRE DOSYASI
Termal modeldeki temsili bir kat planı aşağıda yer almaktadır.
Resim 2. Bina termal modelinin temsili kat planı – 2.-12. Katlar
Method) enerji modellemesi yapılmıştır
[4]. Çalışma kapsamında gerçek bina,
mimari özelliklerine uygun olarak modellenen baz bir bina ile karşılaştırılarak enerji
performansı değerlendirilmiştir. Baz bina
ASHRAE Standard 90.1 – 2007 Ek G’deki
kriterlere göre modellenmiş, gerçek bina
ise tasarım proje ve dokümanlarından
hareketle modellenmiştir. Çalışmada yapının üç boyutlu modeli DesignBuilder (v.3)
programı ile oluşturulmuş ve daha sonra
bu modeller EnergyPlus (v7.1) programına aktarılarak simule edilmiş, gerçek ve baz bina
tasarımlarının
analizinde girdi
olarak kullanılmıştır [5] [6].
Projenin
mimari çizimleri, kat
planları, kesitleri
ile gerçek ve baz
binanın
termal
modeli
geliştirilmiştir.
Ayrıca
binada
tasarlanan aydınlatma
ve HVAC (ısıtma,
havalandırma ve
soğutma) sistemleri de gerek gerçek bina gerek de
baz bina modellemelerinde girdi ol-
Tablo 1. Enerji Modeli Parametreleri
64 itü vakf dergisi
muştur. Modellerde bina elemanlarının ısı
transfer ve ısı depolama yüzeyleri belirlenerek bunlara ve diğer aydınlatma, HVAC
gibi sistemlere bağlı olarak bina termal
zonlara ayrılmıştır. EnergyPlus programı
ısı dengesini simule ederek hesaplamıştır.
Termal modelde bina ölçüleri binanın mimari projelerinden alınmıştır, ayrıca cam
ve cephe oranları ve büyüklükleri de mimari çizimlere göre modellenmiştir. Binanın geliştirilen temsili termal modeli aşağıda yer almaktadır.
Gerçek bina ve baz bina için oluşturulan
termal modellere diğer tasarım koşulları,
set sıcaklığı, hava sızdırmazlığı vb. girilerek her iki bina için genel birer enerji modeli oluşturulmuştur. Buna göre ASHRAE
Standardından ve bina tasarımdan gelen
model parametreleri Tablo 1’de özetlenmiştir.
Amerikan ASHRAE (Amerikan Isırma Havalandırma ve Soğutma Mühendisleri Birliği) Standard 90.1 – 2007 standardına
göre geliştirilen baz bina enerji modeli
kabulleri ve gerçek bina enerji modeli
girdileri ve ilgili parametreler aşağıda yer
almaktadır.
1. Bina Kabuğu
a. Zemin Üstü Duvarlar
i. Gerçek Bina: %30’luk yansıtıcı yüzey ile
U değeri (ısı iletkenlik katsayısı) 0,58 W/
m2K dir.
ii. Baz Bina: U değeri 0,365 W/m2K dir
(Kaynak: Tablo 5.5-3: Building Envelope
Requirements of Climate Zone 3ABC of
Standard 90.1)
b. Zemin Altı Duvarlar
i. Gerçek Bina: U değeri 0,58 W/m2K dir.
ii. Baz Bina: Zemin altı duvarlar için Conductivity Factor C değeri (Yer altında kalan alan ısıl iletkenlik katsayısı) 6,473 W/
2011 yılında yayımlanan, küresel
iklim değişikliğinin etkilerini
azaltmaya yönelik enerji, binalar,
atık, ulaşım, sanayi, tarım gibi
pek çok sektörde eylem planları
ve hedefler belirleyen “İklim
Değişikliği Ulusal Eylem Planı
2011-2023”ün bina sektöründeki
2023 hedefi; binalarda yenilenebilir
enerjiyi artırmak ve 2017’ye kadar
tüm binalara Enerji Kimlik Belgesi
verilmesidir.
m2K dır. (Kaynak: Tablo 5.5-3: Building
Envelope Requirements of Climate Zone
3ABC of Standard 90.1)
c. Çatı SRI (Güneş Yansıtıcılık Endeksi)
Değeri
i. Gerçek Bina: SRI değeri 0,30 dur.
ii. Baz Bina: SRI değeri 0,30 olarak modellenmiştir. (Kaynak: Tablo G3.1 Modeling
Requirements for Calculating Proposed
and Baseline Building Performance Standard 90.1)
d. Çatı
i. Gerçek Bina: %30’luk yansıtıcılık ile Çatı
U değeri 0,34 W/m2K dir.
ii. Baz Bina: U değeri 0,273 W/m2K dir.
(Kaynak: Tablo 5.5-3: Building Envelope
Requirements of Climate Zone 3ABC &
Tablo G3.1 (#5,e) Roof Albedo of Standard 90.1)
2. Pencereler ve Gölgeleme
a. Dikey Pencere Alanı (Duvar Alanı %’si)
i. Gerçek Bina: Bina cam/cephe oranı %26,18 dir. Kuzey cam/cephe oranı
%28,06, Batı cam/cephe oranı %19.63,
Güney cam/cephe oranı %23.53, Doğu
cam/cephe oranı ise %33,76 dır.
ii. Baz Bina: Gerçek bina ile aynı olarak
modellenmiştir.
b. Pencere Tipi
i. Gerçek Bina: Binanın dört yöndeki pencere boyutları ve adetleri girilmiştir. Camlar çift cam ve low-E kaplamalıdır.
ii. Baz Bina: Gerçek binanın dört yöndeki
pencere boyutları ve adetleri modellenmiştir. Baz Bina’da gölgeleme olmadığı
kabulü yapılarak modellenmiştir. (Kaynak:
Tablo 5.5-3 Building Envelop requirements of Climate Zone 3C ve Tablo G3.1
#5. Pencere tipi kriterleri kabul edilmiştir.)
c. Pencere U Değeri
i. Gerçek Bina: Pencere U değeri 2,0 W/
m2K dir.
ii. Baz Bina: U değeri 3,69 W/m2k dir.
(Kaynak: Tablo 5.5-3: Building Envelope
Requirements of Climate Zone 3C ve Tablo G3.1 #5.)
d. Pencere SHGC (Güneş Isısı Kazanım
Katsayısı)
i. Gerçek Bina: Pencereler için SHGC katsayısı 0,42 dir.
ii. Baz Bina: Tüm yönler için SHGC katsayısı 0,25 tir. (Kaynak: Building Envelope
Requirements of Climate Zone 3C ve Tablo G3.1 #5.)
e. Pencere Görsel Işık Geçirimi
i. Gerçek Bina: Pencere Görsel Işık Geçirim (VLT) oranı %69’dur.
ii. Baz Bina: Pencere Görsel Işık Geçirim
(VLT) oranı %50 dir.
f. Gölgeleme Elemanları
i. Gerçek Bina: Zemin kat teraslarındaki
gölgeleme elemanları modellemeye dahil
edilmiştir.
ii. Baz Bina: Modellemede gölgeleme elemanı yer almamaktadır. (Kaynak: Tablo
G3.1 #5(c) )
g. Binanın Kendini Gölgelemesi
i. Gerçek Bina: Binanın şeklinden dolayı
kendini gölgelemesi modellemeye dahil
edilmiştir.
ii. Baz Bina: Gölgeleme modellenmemiştir. (Kaynak: Tablo G3.1 Modeling Requirements for Calculating Proposed and
Baseline Building Performance Vertical
Fenestration. (c.), baseline building performance)
h. Bina Oryantasyonu ve Şekli
i. Gerçek Bina: Bina oryantasyonu, konumu ve şekli ile modellenmiştir.
ii. Baz Bina: Bina oryantasyonu 3 kez 90
derecelik açı ile çevrilerek modellenmiştir.
(Binanın tüm yönlerdeki performansını değerlendirmek amacı ile modelleme metodolojisinde yer almaktadır – ASHRAE 90.1
– 2007 Ek G). Bina şekli Gerçek Bina ile
aynı kabul edilmiştir.
3. Aydınlatma
a. İç Ortam Aydınlatma Güç Hesaplamaları Metodu
i. Gerçek Bina: Binanın Aydınlatma Planları referans alınmıştır.
ii. Baz Bina: Space by Space Metodu
ASHRAE 90.1-2007 Aydınlatma Güç Yoğunluğu Değerleri (LPD) kullanılmıştır.
(Space by Space Metoduna göre LPD değerleri bina ortak alanlarına ve bina tipine
özel alanlara göre ayrı ayrı çıkartılmış ve
tablolaştırılmıştır.)
b. İç Ortam Aydınlatma Güç Yoğunlukları
(W/m2)
814 dairelik bir konut projesinin
baz bir binaya göre yılda 1.580.931
kWh tasarruf ederek %20 enerji
verimliliği sağladığı ortaya
konmuştur. Buradan hareketle
10 yıl içinde üretilecek 6.635.000
adet konutta yıllık 12,9 milyar kWh
(12.886.335.608 kWh) tasarruf
edileceği sonucuna ulaşılabilir.
i. Gerçek Bina: Binanın tüm iç ortam alanları için gerçek aydınlatma güç yoğunlukları modellenmiştir.
ii. Baz Bina: Modellemeye dahil edilen aydınlatma güç yoğunlukları şu şekildedir:
• Konutlar = 12 W/m2
• Koridor = 5 W/m2
• Tuvalet = 10 W/m2
• Merdiven boşluğu = 6 W/m2
• Lobi = 12 W/m2
• Kafeterya = 23 W/m2
• Teknik odalar = 16 W/m2 (Kaynak: Tablo
9.6.1 Lighting Power Densities Using Building Space by Space Method)
c. Cihaz Güç Yoğunlukları (Priz Yükleri)
i. Gerçek Bina: Baz Bina ile aynı kabul
edilmiştir.
ii. Baz Bina: Toplam bina enerji tüketimini
maliyetinin en az %25'i kabul edilmektedir
(LEED EAp2 Modeling Guidelines [7]). Bu
nedenle gerçek ve baz bina için 595,6 kW
kabul edilmiştir.
4. Kullanım Suyu Isıtması
a. Kullanım Sıcak Suyu Ekipman Tipi
i. Gerçek Bina: Evsel sıcak su sistemi
merkezi kazanı
ii. Baz Bina: Gerçek Bina’daki gibi kabul
edilmiştir.
b. Kullanım Sıcak Suyu Depolama Tankı
Kapasitesi
i. Gerçek Bina: Baz Bina’daki gibi kabul
edilmiştir.
ii. Baz Bina: Ortalama 50 m3 olarak kabul edilmiştir.
c. Kullanım Sıcak Suyu Kazan Isıtma
Gücü
i. Gerçek Bina: 100 kW olarak kabul edilmiştir.
ii. Baz Bina: 100 kW olarak kabul edilmiştir.
d. Cihaz Verimliliği
i. Gerçek Bina: Cihaz verimliliği %93’tür.
ii. Baz Bina: %80 olarak kabul edilmiştir.
(Kaynak: ASHRAE 90.1 – 2007 Tablo 7.8
Performance Requirements for Water Heating Equipment)
e. Boyler Çıkış Sıcaklığı
i. Gerçek Bina: 54oC olacağı kabul edilmiştir.
ii. Baz Bina: 54oC olarak Gerçek Bina değeri alınmıştır.
5. HVAC (Hava kısmı)
a. Birincil HVAC Sistem Tipi
i. Gerçek Bina: Isıtma için sıcak su kazanı
itü vakf dergisi 65
ÇEVRE DOSYASI
(kaskad tipi) ve radyatör sistemi. Soğutmada yüksek verimli
değişken hızlı ısı pompalı soğutma üniteleri (klima) yer almaktadır.
ii. Baz Bina: System Type: 1 – PTAC (Paket Tip Klima Sistemi) (Kaynak: As per TABLE G3.1.1A & G3.1.1B of Standard
90.1.)
b. Soğutma Verimliliği
i. Gerçek Bina: Mevsimsel Enerji Verimlilik Oranı (SEER)
16,50 dir.
ii. Baz Bina: Performans katsayısı (COP) 2,7 - 3,2 arasındadır. (Kaynak: TABLE 6.8.1 A Electronically Operated Unitary
Air Conditioners and Condensing Units-Minimum Efficiency
Requirements)
c. Fan Sistem İşletmesi
i. Gerçek Bina: Baz Bina gibidir.
ii. Baz Bina: Mekanlar dolu olduğundan fanların sürekli çalışır durumda olduğu ve ısıtma ve soğutlama yüklerini sağladığı kabul edilmiştir.
d. Hava Akışı Oranları (Soğutulan Ortamlar için)
i. Gerçek Bina: Maksimum hava akışı 144,60 m3/s dir.
ii. Baz Bina: Maksimum hava akışı 119.90 m3/s dir. (Kaynak:
Section G3.1.2.8 Design Air Flow Rates.)
e. Toplam Sistem Fan Gücü
i. Gerçek Bina: Fan Gücü 91,9 kW dır.
ii. Baz Bina: Fan gücü 76.2 kW’dır. (Kaynak: G3.1.2.9
Supply Fan Power,
TABLE G3.1.3.15 Part-Load Performance for VAV Fan Systems)
6. HVAC (Su kısmı)
Gerçek Bina’da Su Soğutmalı soğutma sistemi (chiller vb.)
olmadığından (Soğutucu akışkanı kullanan DX Bataryalı Klima Santrali bulunmaktadır.), HVAC Su kısmı modellemeye
dahil edilmemiştir.
Yukarıda verilen ASHRAE Standard 90.1 -2007 EK G kriterlerine uygun olarak oluşturulan Baz Bina farklı oryantasyonlar için (0, 90, 180 ve 270 derece) simule edilmiştir. Dört
sonucun ortalaması hesaplanmış ve Baz Bina’nın enerji
performansı olarak ortaya konmuştur. Tablo-2 ‘de EnergyPlus ile oluşturulan Baz Bina’nın ortalama enerji performansı
yer almaktadır. Gerçek Bina ve Baz Bina arasındaki enerji
tüketim farkı başka bir deyişle Gerçek Bina’nın Baz Bina’ya
göre enerji tasarrufu Tablo-4 ve Grafik-1’de analiz edilmiştir.
Buna göre, Gerçek Bina kendisiyle paralel Baz Bina’ya göre
%20 enerji tasarrufludur.
Tablo-4 ve Grafik-1’de görüldüğü üzere, Gerçek Bina’daki
en önemli enerji verimliliği kalemleri şunlardır:
• Isıtma ve Soğutma (özellikle bina kabuğu, camlar ve yük-
Binalarda Enerji Performansı Yönetmeliği uyarınca
yeni binalar en az C sınıfı olmak zorundadır.
Ancak binalarda enerji verimliliği ile ilgili pek çok
mühendislik uygulaması yasa ve yönetmeliklerde
tariflenmesine rağmen uygulamada çoğu zaman
standart sistemler kullanılarak daha yüksek enerji
sınıflarına ulaşılamamaktadır.
66 itü vakf dergisi
Tablo 2. Baz Bina Yıllık Enerji Tüketimi
Aşağıdaki tabloda (Tablo-3) ise EnergyPlus ile simule edilen
Gerçek Bina’nın yıllık enerji tüketimi yer almaktadır.
Tablo 3. Gerçek Bina Yıllık Enerji Tüketimi
sek verimli ısıtm/soğutma cihazları nedeni ile)
• İç Ortam Aydınlatma (özellikle düşük güç yoğunluklu yüksek verimli aydınlatma armatürleri nedeniyle)
• Yüksek verimli kazan (boyler) ve buna bağlı düşük Kullanım Suyu
Isıtma Enerjisidir.
Yeni Konut Projelerinde Elde Edilebilecek Tasarruf Miktarının
Türkiye için Genellenmesi ve Ulusal Enerji İhtiyacını Karşılama
Oranı
Türkiye’de konut ihtiyacı her yıl iç göç, nüfus artışı, kentleşme, hanehalkı yapısındaki değişimler, kentsel dönüşüm ve yenileme kaynaklı
olarak olarak artmaktadır. Bu artışa bağlı olarak Türkiye’de her yıl
ortalama 600.000 – 700.000 konut ihtiyacı olduğu gayrimenkul sektörünce kabul edilmektedir [8].
Türkiye’de konut ihtiyacı öngörüleri 2023 yılına kadar ve üç ayrı ihtiyaç temelli olarak hesaplanmaktadır. Bunlar nüfus artışlı kentleşme
kaynaklı, kentsel dönüşüm kaynaklı ve yenileme kaynaklı konut ihtiyacıdır. Türkiye’de artan kentleşme oranları, iç göç ve kentli hanehalkı büyüklüğünün küçülmesi ile kentsel dönüşüm nedeni ve yenileme
ile 2023 yılına kadar toplam yaklaşık 6,6 milyon konut ihtiyacı olacağı
öngörülmektedir. (Tablo-5)
Türkiye’nin konut ihtiyacından hareketle, önümüzdeki 10 yıl boyun-
Tablo 4. Gerçek Bina ve Baz Bina Enerji Tüketimi Karşılaştırması
edileceği sonucuna
ulaşılabilir. T.C. Enerji ve Tabii Kaynaklar
Bakanlığı ve enerji
sektöründen
uzmanların yaptığı değerledirmelere göre
Türkiye’nin 2013 yılı
enerji tüketimi yaklaşık 250 milyar kWh
olup, yıllık yaklaşık
%6,8 oranında artmaktadır ve bu artış
oranı devam ederse
Grafik 1. Gerçek Bina ve Baz Bina Yıllık Enerji
2023 yılında yaklaşık 500 milyar kWh’e
Tüketimleri Farkı (kWh)
ulaşacağı tahmin edilmektedir [9 – 12]
Yıllar bazında yeni konutlardan elde edica 6.635.000 adet konut üretileceği kabul
lecek enerji tasarrufu miktarı, ülkemizin
edilmektedir. Buna göre, yıllara göre üreenerji ihtiyacı ve tasarrufların ihtiyacı kartilecek konut adedinin kümülatif tablosu
şılama oranı Tablo-7’de gösterilmektedir.
aşağıdaki gibidir. (Tablo-6)
Tablo-7 göstermektedir ki, önümüzdeki
Çalışmanın bir önceki kısmında 814 daire10 yıl boyunca yeni yapılacak konutların
lik bir konut projesinin baz bir binaya göre
enerji verimli üretilmesi ile 2023 yılına gelyılda 1.580.931 kWh tasarruf ederek %20
diğimizde 12,9 milyar kWh enerji tasarrufu
enerji verimliliği sağladığı ortaya konmuşile ulusal enerji ihtiyacımızın %2,67’sinin
tur. Buradan hareketle 10 yıl içinde üretikarşılanabilme fırsatı bulunmaktadır. Ululecek 6.635.000 adet konutta yıllık 12,9
sal enerji stratejileri ve 2023 hedefleri göz
milyar kWh (12.886.335.608 kWh) tasarruf
önüne alındığında, 2023’te Türkiye’nin
GSYİH başına tüketilen enerji miktarının
2011 yılı değerine
göre en az %20 azaltılmasının hedeflendiği görülmektedir.
Sonuç ve Öneriler
Türkiye’de yeni yapılacak konut projelerinde enerji verimliliği
ile elde edilebilecek
tasarrufu ortaya koyTablo 6. Önümüzdeki 10 Yılda Üretilecek Konut Adedi
Tablo 5. Önümüzdeki 10 Yılda Toplam
Konut İhtiyacı
mak, bu tasarrufun ülkemizde enerji ihtiyacını ne seviyede karşılayacağını ve ulusal
enerji ihtiyacımızı ne oranda azaltacağını
analiz etmek amacıyla; uluslararası yeşil
bina sertifikasına Gold seviyesinden aday
ve enerji verimli olarak tasarlanan gerçek
bir konut projesi Enerji Modellemesi ile simule edilip, baz bir binaya göre elde ettiği
enerji tasarrufu tespit edilerek bu tasarrufun Türkiye’de üretilecek tüm yeni konutlarda sağlanması ile önümüzdeki 10 yılda
elde edilebilecek enerji tasarrufu hesaplanmıştır. Elde edilecek toplam tasarruf
miktarının ülke enerji ihtiyacının ne kadarına karşılık gelerek ulusal enerji verimliliği
hedefimize sağladığı katkı sayısal olarak
ortaya konmuştur.
814 dairelik bir konut projesinin baz bir
binaya göre yılda 1.580.931 kWh tasarruf etmesinden hareketle, önümüzdeki
10 yılda Türkiye’de üretilecek 6.635.000
adet yeni konutta yıllık 12,9 milyar kWh
(12.886.335.608 kWh) tasarruf edilebileceği ve bunun 2023 yılına geldiğimizde
yaklaşık 500 milyar kWh olacak enerji ihtiyacımızın %2,67’sinin karşılanabileceği
ortaya konmuştur.
Türkiye’nin ulusal enerji verimliliği hedefleri ile artan enerji ve konut ihtiyacı birlikte değerlendirildiğinde yeni yapılacak
konutları enerji verimli olarak yapmanın
gerekliliği ortadadır. Türkiye’nin Avrupa
Birlliği standartlarına uyum çalışmaları
çerçevesinde hazırlanan Binalarda Enerji
Performansı Yönetmeliği binalarda enerji
verimliliği ile ilgili AB direktifleri ile uyumlu
olup binalarda enerji verimliliği konusunda
ülkemizde atılmış en önemli adımdır.
Binalarda Enerji Performansı Yönetmeliği
itü vakf dergisi 67
ÇEVRE DOSYASI
Tablo 7. Yeni Konutlarda Yapılacak Enerji Tasarrufunun Enerji İhtiyacını Karşılama Oranı
larda 6 kat daha verimli olabilmektedir
[13,14]. Dolayısıyla mevcut binalarda yapılabilecek enerji verimliliği iyileştirmeleri
bir an önce tespit edilmeli, tespit edilen
iyileştirme kalemleri arasından optimizasyon/önceliklendirme yapılarak maliyet/
yatırım dengesi gözetilerek en uygun iyileştirmeler, belirlenmiş sürelerde hayata
geçirilmelidir. Bu sayede fonlar en etkin
şekilde kullanılarak, harcanan tutara karşılık mümkün olan en fazla enerji tasarrufu
elde edilmelidir. İlaveten, mevcut binalar
için de bir enerji sınıfı hedefi verilerek bu
enerji hedefe ulaşma konusunda yaptırım
için ceza verilmelidir. Mevcut binalarda
enerji verimliliği iyileştirme uygulamalarının yapılması için teşvik ve fon ayrılmalıdır.
Bu fonun kullandırılmasında optimizasyon
yapılarak etkin bir finansal model oluşturulmalı ve fonun en doğru şekilde kullanılması sağlanmalıdır.
Kaynaklar
Grafik 2. Yeni Konutlardan Elde Edilecek Enerji Tasarrufu Miktarı ve Ülkemizin Enerji İhtiyacı
uyarınca yeni binalar en az C sınıfı olmak
zorundadır. Ancak binalarda enerji verimliliği ile ilgili pek çok mühendislik uygulaması yasa ve yönetmeliklerde tariflenmesine rağmen uygulamada çoğu zaman
standart sistemler kullanılarak daha yüksek enerji sınıflarına ulaşılamamaktadır.
Bu nedenle, bina tasarımcıları, uygulayıcılar ve mühendislerin bilinç düzeyi arttırılmalıdır. Devlet, enerji verimliliğine yönelik
mühendislik uygulamalarının hayata daha
fazla geçirilebilmesi için destek ve teşvik
sağlamalı gerekirse yönlendirme ve kısıtlamalarda bulunmalıdır.
İlaveten devlet, enerji verimliliği konusu-
Yapılan akademik çalışmalar
göstermiştir ki, mevcut binaları
enerji verimli hale getirmek, yeni
enerji üretim santrali yapmaktan
bazı durumlarda 6 kat daha verimli
olabilmektedir.
68 itü vakf dergisi
nu imar ve kentsel dönüşüm mevzuatlarında da ele alarak ilgili teşvik mekanizmaları oluşturmalı, fon ayrılmalıdır. Bu fonun
kullandırılmasında etkin bir finansal model
oluşturulmalı ve fonun en doğru şekilde
kullanılması sağlanmalıdır.
Mevcut bina stokunun fazlalığı ve enerji verimsizliği düşünüldüğünde sadece
yeni binalarda değil, mevcut binalarda
da enerji verimliliği konusuna ivedilikle
yatırım yapmak gerekmektedir. İklim Değişikliği Ulusal Eylem Planı 2011-2023”ün
bina sektöründeki 2023 hedefi; binalarda
yenilenebilir enerjiyi arttırmak ve 2017’ye
kadar tüm binalara Enerji Kimlik Belgesi
verilmesidir. Ancak bu hedef yeterli olmamalıdır, mevcut binalar için de bir an
önce enerji kimlik belgesi hazırlanması
gerekmektedir. Yapılan akademik çalışmalar göstermiştir ki, mevcut binaları
enerji verimli hale getirmek, yeni enerji
üretim santrali yapmaktan bazı durum-
1. Koç Üniversitesi, 2012. ”Türkiye’nin Enerji
Verimliliği Haritası ve Hedefler”.
2.TÜSİAD ve İMSAD, 2012. “İnşaat Sektöründe
Sürdürülebilirlik: Yeşil Binalar ve Nanoteknoloji
Stratejileri”.
3.Alhanlıoğlu, G. ve Çamlıbel, M.E., 2012.
”2023 Yılında Türkiye’de Yeşil Konutlar”. EkoYapı Dergisi, Sayı no: 10, Çevre Dostu Yeşil
Binalar Derneği.
4.https://www.ashrae.org/standards-research--technology/standards--guidelines
5.http://apps1.eere.energy.gov/buildings/energyplus/energyplus_about.cfm
6.http://www.designbuilder.co.uk/content/
view/144/223/
7.http://www.usgbc.org/Docs/Archive/General/
Docs5546.pdf
8.Gyoder, “2023 Vizyonunda Gayrimenkul Sektörü”, 2012.
9.http://www.enerji.gov.tr/yayinlar_raporlar/
Dunyada_ve_Turkiyede_Enerji_Gorunumu.pdf
10.http://www.enerji.gov.tr/yayinlar_raporlar/2013_faaliyet_raporu.pdf
11.http://www.hayat-enerji.com/haberler002.
html
12.http://www.aksam.com.tr/yazarlar/turkiyenin-elektrik-tuketimi-2023te-iki-katina-cikacak-soru-su-enerjimiz-yeter-mi/haber-199283
13.Çamlıbel, M.E., 2011. “An Integrated Optimization Model Towards Energy Efficiency For
Existing Buildings - A Case Study For Boğaziçi
University Kilyos Campus” Doktora Tezi.
14.Çamlıbel, M.E. ve Otay, N.E., 2011. “An
Integrated Optimization Model Towards Energy Efficiency For Existing Buildings - A Case
Study For Boğaziçi University Kilyos Campus”,
10th International Congress on Advances in
Civil Engineering, 17-19 October 2012, Middle
East Technical University, Ankara, Turkey.
TÜRKåYE’nin Taraf Olduäu
Uluslararas Çevre Sözleçmeleri
SÖZLEŞME ADI
ANTARKTİKA ANTLAŞMASI
AVRUPA PEYZAJ SÖZLEŞMESİ
AVRUPA'NIN YABAN HAYATI VE YAŞAM ORTAMLARINI KORUMA SÖZLEŞMESİ
AKDENİZ'İN DENİZ ORTAMI VE KIYI BÖLGESİNİN KORUNMASI SÖZLEŞMESİ
BALİNA AVCILIĞININ DÜZENLENMESİ SÖZLEŞMESİ
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK SÖZLEŞMESİ
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ SÖZLEŞMESİ
DENİZDE KARA KAYNAKLI KİRLİLİĞİN ÖNLENMESİ SÖZLEŞMESİ
DENİZLERİN GEMİLER TARAFINDAN KİRLETİLMESİNİN ÖNLENMESİNE AİT SÖZLEŞME
DÜNYA KÜLTÜR VE TABİAT MİRASININ KORUNMASI HAKKINDA SÖZLEŞME
GIDA VE TARIM İÇİN BİTKİ GENETİK KAYNAKLARI ULUSLARARASI ANTLAŞMASI
KALICI ORGANİK KİRLETİCİLERE İLİŞKİN STOCKHOLM SÖZLEŞMESİ
KARADENİZİN KİRLİLİĞE KARŞI KORUNMASI SÖZLEŞMESİ
NESLİ TEHLİKE ALTINDA OLAN YABANİ HAYVAN VE BİTKİ TÜRLERİNİN ULUSLARARASI TİCARETİ SÖZLEŞMESİ
OZON TABAKASININ KORUNMASINA DAİR SÖZLEŞME
ÖZELLİKLE AFRİKA’DA CİDDİ KURAKLIK VE/VEYA ÇÖLLEŞMEYE MARUZ ÜLKELERDE ÇÖLLEŞME İLE MÜCADELE İÇİN
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER SÖZLEŞMESİ
ÖZELLİKLE SU KUŞLARI YAŞAMA ORTAMI OLARAK ULUSLARARASI ÖNEME SAHİP SULAK ALANLAR HAKKINDA SÖZLEŞME
PETROL KİRLİLİĞİNDEN DOĞAN ZARARIN HUKUKİ SORUMLULUĞU İLE İLGİLİ ULUSLARARASI SÖZLEŞME
PETROL KİRLİLİĞİ ZARARLARININ TAZMİNİ İÇİN BİR FONUN KURULMASIYLA İLGİLİ ULUSLARARASI SÖZLEŞME
TEHLİKELİ ATIKLARIN SINIRÖTESİ TAŞINIMININ VE BERTARAFININ KONTROLÜNE İLİŞKİN SÖZLEŞME
UZUN MENZİLLİ SINIRÖTESİ HAVA KİRLİLİĞİ SÖZLEŞMESİ
Kaynak: T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı
itü vakf dergisi 69
ÇEVRE DOSYASI
Nükleer Enerji ve Yenilenebilir
Enerjilerin Maliyet Açsndan
Kyaslanmas
İbrahim Çiftçi
Finans Kampanyası Sorumlusu
Greenpeace Akdeniz
Yenilenebilir enerji kurulum
maliyetleri teknolojik ilerlemeler
sayesinde eksponansiyel
olarak düümekte, nükleer
enerji kurulum maliyetleri
ise, yenilenmesi gereken
güvenlik sistemleri, uranyum
madenciliùindeki maliyet
artülar ve benzeri sebeplerle
daha pahal hale gelmektedir.
Dünyadaki genel eùilime
baktùmzda nükleer enerji
sektörünün düüüüte olduùunu
görüyoruz…
K
aynaklarına göre enerji üretimini kıyaslamak son yıllarda oldukça merak edilen, üzerinde konuşulan ancak bir o kadar da zor bir inceleme süreci
olmuştur. Özellikle yenilenebilir enerjilerin
kıyaslanması; yenilenebilir enerjilerin çalışma prensipleri bakımından doğalgaz, kömürlü termik, nükleer enerji gibi baz yükü
enerji üreten sistemlerden oldukça farklı
oluşu nedeniyle zorlaşıyor.
Bu yazıda nükleer enerji ile yenilenebilir
enerjilerin bir kıyaslamasını yapmaya çalışacağız.
Kıyaslama yapılırken öncelikli olarak bu
sistemlerin çalışma prensiplerine dikkat
edilmesi gerekmekte. Bu sebeple incelemeyi üç ana başlıkta toplayabiliriz:
Çalışma prensipleri
Reaktörün İnşa Maliyeti
Sonuç
Çalışma prensipleri
Öncelikle dikkat edilmesi gereken ilk husus bu iki enerji tipinin çalışma prensibi
olarak birbirinden farklı sistemler olma-
70 itü vakf dergisi
larıdır. Nükleer enerji, adına “baz yükü”
denilen, düzenli enerji üreten bir sistemdir. Bu sistem sonsuz olmayan bir kaynak
kullandığından, yakıt tedariğinde bir sıkıntı
yaşanmadığı sürece üretime devam eder.
Hele ki fizyonla çalışan nükleer enerji teknolojisinde operatörün ana problemi üretim
yapabilmek değil, Fukushima’da olduğu
gibi üretimi durdurabilmektir.
Rüzgar ve güneş gibi yenilenebilir enerjiler,
düzenli olmayan kaynaklardan yararlanarak enerji ürettiklerinden sürekli çalışmazlar. Jeotermal-biyogaz ve bir diğer ‘’yenilenebilir ” kaynak olan hidroelektrik ise
sürekli olarak çalışabilmektedir .
Nükleer enerjinin sabit bir üretimle aralıksız
faaliyet gösterme gerekliliği ve “baz yükü”
kavramı nükleere ilişkin temel sorunlardan
biridir. Her şeyden önce, üretim maliyetle-
rini azaltmak amacıyla olabildiğince fazla
elektrik üretmek için enerji şebekesindeki
asıl ihtiyaçtan bağımsız, kalıcı bir enerji
üretim biçimine ihtiyaç duyulur. Bu yüzden
“baz yükü” stratejisi teknik olmaktan çok
ekonomik bir kavramdır.
Elektrik şebekesindeki değişken talebe,
saniyeler içinde tepki verebilen modern
gaz türbinlerinin aksine nükleer enerji istasyonları talep eğrisine tepki vermekten
acizdir ve talep, nükleer enerji santrallerinin işletim yöntemini izlemek zorundadır.
Bu durum, elektriğin israf edilmesine yol
açar. Kışın ısınma talebi olan neredeyse
her ülkede nükleerin enerji karışımındaki
payı, verimi çok düşük olan elektrikli ısıtma
sistemlerinin yayılımıyla da paraleldir. Örneğin ülkenin enerji karışımının % 80’inin
nükleerden karşılandığı Fransa’da, 2012
yılı Şubat ayının soğuk geçen bir günündeki toplam enerji talebi 101 GW iken, enerji
karışımının % 20’si nükleer enerjiden oluşan Almanya’da, aynı soğuk günün enerji
talebi 50GW’ın biraz üstünde olmuştur .
Almanya’daki evler çok daha iyi yalıtımlıdır
ve elektrikli ısıtma sistemleri çok düşük bir
paya sahiptir.
Tesis Kurulum Maliyeti
Elektrik enerjisinin maliyetinden bahsederken sıklıkla Levelised Cost of Energy(LCOE) kavramı kullanılır. LCOE kavramı
üzerine, fiyat değişimlerini inceleyen bir-
çok çalışma bulunmasına rağmen, Citi
Grup’un son dönemde yaptığı çalışmalar
Şu anda inşa halinde bulunan ve
2020 yılında işletmeye alınması
planlanan 67 reaktör göz önüne
alındığında, bu reaktörlerin
yaşlandığı için veya nükleerden
çıkış kararı nedeniyle kapatılan
nükleer santrallerin yerini
dolduramayacağı ve toplam kurulu
gücün 2020 yılı itibariyle 7,5GW
düşeceği söylenebilir.
ilginç sonuçlar vermektedir. Citibank’ın
yaptığı çalışmaya göre , yenilenebilir enerji
santrallerinin kurulum maliyetleri bu teknolojilerin kullanılmaya başlandığı zamandan
bugüne eksponansiyel bir düşüş göstermiştir. Önümüzdeki yıllarda özellikle güneş
enerjisi teknolojisinin her sene ortalama
%11 oranında ucuzlaması bekleniyor. Bu
durum 5 yıl içerisinde %45’lik bir düşüşe
tekabül ediyor. Güneş panellerinde kullanılan modül, polisilikon ve yonga seti fiyatları
yıllardır düşüş gösteriyor. Bunun yanında
güneş paneli teknolojisindeki ilerlemeler
ile panel yüzeyine düşen güneş ışınları gittikçe artan bir oranda yakalanıyor, böylece
aynı kurulu güçten üretilen elektrik miktarında da artış yaşanıyor.
Rüzgar türbini maliyetleri geçtiğimiz sene
içerisinde stabil seyretse de 2008’den bu
yana % 25’lik düşüş gösterdi. Özellikle büyük rüzgar tarlalarında türbin maliyetlerinin
daha düşük olduğu gözlemleniyor. 100
MW üstü tarlalarda türbin maliyetleri 100
MW altı tarlalara göre ~% 11 daha düşük
gerçekleşiyor. Sonuç olarak, büyük türbinlere olan yönelim devam ettikçe fiyatların
daha da düşeceği bekleniyor. Ayrıca, endüstri yenilik getirmeye ve türbin fiyatlarının ekonomikleşmesi için agresif yatırımlar
yapmaya devam ediyor.
Nükleer enerji yatırım maliyetleri ise, yenilenebilir enerjilerin aksine ters bir öğrenme
eğrisi izliyor. Yenilenebilir enerjilerin teknolojik öğrenme eğrisindeki gelişmeleri, kullanılan malzemelerin teknolojik ilerlemeler
sayesinde ucuzlaması belirlerken; tehlikeli
bir sistem olan nükleer enerjideki gelişmeler, teknolojik ilerlemeler ve güvenlik açıklarının daha iyi analiz edilmesi sayesinde
mevcut santrallere yahut tasarımlara yeni
sistemler eklenmesi şeklinde gerçekleşiyor. Bu durum haliyle yeni maliyetlerin doğması anlamına geliyor.
Aşağıda en fazla nükleer reaktöre sahip iki
ülke olan Fransa ve Amerika’da ortalama
min./maks. yıllık kurulum maliyetlerinin kümülatif kurulu güce göre değişimi görülebilir.
Grafikten de görüleceği üzere her iki ülkede de maliyetler yukarı doğru bir eğri izlemekte. 2007 öncesinde Amerika’da nükleer
tesis kurulumu için $4000/kw fiyat tahmini
yaygın iken, Ekim 2007’de Moody’s, yayımladığı yatırımcı raporunda nükleer tesislerin kurulum maliyetlerinin $5.000 - $6.000/
kw şeklinde gerçekleşeceğini öngördü .
Aynı sene büyük nükleer şirketlerinden
itü vakf dergisi 71
ÇEVRE DOSYASI
‘’Florida Power and Light’’, Florida Kamu
Kurumlarına toplam 2.200MW kurulu güçte iki üniteden oluşan yeni nükleer santrali
için detaylı maliyet raporunu sundu ve maliyetlerin $5.500 – $8.100/kw şeklinde gerçekleşeceğini öngördü. Aynı sene kurulum
sürecine başlanan başka nükleer santraller
de “Moody’s”in öngörülerini doğrular nitelikte maliyetlere sahip olduklarını açıkladılar.
Fransa’da yatırım tutarlarının tarihsel değişimine dair veriler her ne kadar ulaşılabilir
olmasa da, Arnulf Grubler’in Fransız nükleer enerji maliyetlerini incelediği çalışma
benzer sonuçlar vermektedir .
Nükleer enerjiyle kıyaslanması açısından
yenilenebilir enerji teknolojilerinin klasik
öğrenme eğrileri olduğunu belirtmek gerekir. Örneğin aşağıdaki grafikte güneş
enerjisi santrallerinin vat başına maliyetinin
yıllara göre değişimi görülebilir :
Görüleceği üzere kıyaslanan iki teknolojide
öğrenme eğrileri tam ters yönde ilerleme
kaydetmektedir.
Sonuç
Yenilenebilir enerji kurulum maliyetleri teknolojik ilerlemeler sayesinde eksponansiyel olarak düşmekte, nükleer enerji kurulum maliyetleri ise, yenilenmesi gereken
güvenlik sistemleri, uranyum madenciliğindeki maliyet artışları ve benzeri sebeplerle
daha pahalı hale gelmektedir. Dünyadaki
genel eğilime baktığımızda nükleer enerji
sektörünün düşüşte olduğunu görüyoruz.
Temmuz 2013’de dünyanın 31 ülkesinde
364GW kurulu güçte toplam 427 reaktör
bulunuyordu. Fukushima kazasından sonra Japonya’da kapatılan nükleer reaktörler
(Temmuz 2012’de işletmeye alınan iki re-
72 itü vakf dergisi
aktörü saymazsak) bir yıldan fazla süredir
işletmede değildir. Bunlar “Uzun Dönemli
Devre Dışı” nükleer santraller olduğundan
Temmuz 2014 itibariyle dünyada 333GW
kurulu güçte 388 reaktörün işletmede olduğu ortaya çıkmaktadır.
Nükleer enerji reaktör sayısı 2002 yılında
458 nükleer reaktör ile en yüksek seviyesinde bulunmaktaydı. En yüksek nükleer
kurulu güç ise 2010 yılında 367GW’a tekabül etmekteydi. Nükleer enerji üretiminin
küresel elektrik üretimindeki payının ise
1996 yılında ulaştığı %17,6 seviyesinden
%10,8 seviyesine gerilediğini görüyoruz.
Ayrıca, şu anda inşa halinde bulunan ve
2020 yılında işletmeye alınması planlanan
67 reaktör göz önüne alındığında, bu reaktörlerin yaşlandığı için veya nükleerden
çıkış kararı nedeniyle kapatılan nükleer
santrallerin yerini dolduramayacağı ve toplam kurulu gücün 2020 yılı itibariyle 7,5GW
düşeceği söylenebilir.
Yenilenebilir enerji ise son 25 sene içinde
etkileyici bir oranda gelişme kaydetmiştir.
Yenilenebilir enerjinin en önemli iki kaynağı olan rüzgâr ve güneş enerjisi, 2000 yılından beri çift rakamlı büyüme oranlarına
imza atarak enerji sektöründe diğer tüm
dallardaki gelişimi aşmıştır. Yalnızca 2011
yılında 30GW gücünde yeni rüzgâr ve gü-
Yenilenebilir enerjinin en önemli
iki kaynağı olan rüzgâr ve güneş
enerjisi, 2000 yılından beri çift
rakamlı büyüme oranlarına imza
atarak enerji sektöründe diğer tüm
dallardaki gelişimi aşmıştır. Yalnızca
2011 yılında 30GW gücünde yeni
rüzgâr ve güneş kapasitesi elektrik
ağına dâhil edilmiştir.
neş kapasitesi elektrik ağına dâhil edilmiştir.
Greenpeace Küresel Enerji Devrimi senaryosu, yenilenebilir kaynaklardan elde edilen enerjinin, küresel enerji talebinin 2020
yılına kadar %38’ini, 2050 yılına kadarsa
%95’ini karşılayabileceğini gösteriyor.
Yenilenebilir enerji, nükleer enerjinin yerini
almanın yanı sıra, enerji ve ısınma sektörlerinde kullanılan fosil yakıtların %90’ından
fazlasının 2050 yılına kadar aşamalı olarak
kullanımdan kalkmasını sağlayabilir. Ulaşım sektöründeki fosil yakıt kullanımıysa şu
andaki %98’lik orandan %30’a indirilebilir.
Ülkeler, yenilenebilir enerji kaynaklarına
dayalı, yerelde üretilmiş enerji tedarik biçimleri yaratabilir ve böylece enerji satın
alma masraflarından tasarruf edebilirler.
Yenilenebilir enerjinin yakıt maliyeti bulunmadığından, 2030 yılına kadar yakıt maliyetinden elde edilen tasarruf yılda 282
milyar ABD Doları’nı bulabilir ve bu miktar
2030-2050 yılları arasında yaklaşık 964 milyar Dolar’a ulaşabilir.
Referanslar
1.Hidroelektriğin yenilenebilir oluşu tartışmalı bir
konudur.
2.Birçok hidroelektrik santrali-özellikle kanal tipi, pik saatlerdeki talebi karşılamak üzere dengeleme santrali olarak kullanılır ve düzenli üretim
yapmaz, ancak bu stratejik bir karardır.
Kaynaklar:
I. “Monitoring / Benchmark Report 2012” Bundesnetzagentur für Elektrizitat, Gas, Telekommunikation, Bundesnetzagentur.
II. Cost of electricity by source http://en.wikipedia.org/wiki/ , Last accessed 04.08.2014.
III. The Age of Renewables is Beginning – A Levelized Cost of Energy Perspective (LCOE) Citigroup, Mart 2014.
IV. New Nuclear Generation in the United States:
Keeping Options Open vs Addressing An Inevitable Necessity, Moody’s Corporate Finance,
Ekim 2007.
V. Arnulf Grubler, “The costs of the French nuclear scale-up: A case of negative learning by
doing, Energy Policy Volume 38, Issue 9, Aralık
2010.
VI. Solar Technologies Market Report, DOE
NREL, Ocak 2010.
VII. The World Nuclear Industry Status Report
2014, a Mycle Schneider Consulting Project; Paris, London, Washington, D.C.; July 2014
VIII. The Energy (R)evolution, A sustainable world energy outlook, Greenpeace International,
2012.
Düçük Karbon åzli Eko-Kentlerdeki
Sorunlara Dikkat Çekmek åçin
Tümdengelim Yaklaçm
Martin Townsend
Direktör (BRE)
BREEAM standartlarnn
en önemli hedeerinden
biri piyasay karbon
kullanmn düüürmek üzere
bilinçlendirmek, bunun
gerektirdiùi özeni göstermelerini
saùlamak ve düüük karbon
saùlanmas istenen bölgeye
yeüil teknoloji getirebilmektir.
Bu, sürdürülebilirliùin
saùlanmas için çok önemli bir
faktördür…
İ
yi kentsel tasarım uygulamaları hakkında daha fazla bilgi edindikçe, bu
bilgileri kentleşme ile ilgili olumsuz
ekolojik ve sosyal etkileri sıkça şehirlerle
bağdaştırılan ekonomik büyüme sorunlarını çözmek için kullanabiliriz. Kentsel ölçek dahilinde, kentleşme ile ilgili sorunlar
önemlidir. Dünya çapındaki deneyimler
göstermiştir ki; şehirler değişim açısından hem esnek, hem de son derece kırılgan olabilir. Uluslararası en iyi uygulamalar ve piyasa başarısızlıklarından feyz
alarak, enerjik, ekonomik olarak başarılı ve yaşanılır sürdürülebilir topluluklar
oluşturmak önemlidir.
İstanbul Teknik Üniversitesi'nin üç ayda
bir yayınlanan dergisi için hazırlanmış bu
makale, bu sürdürülebilir toplulukların ve
bunları oluşturan esasların, şehir ölçeğinde uygulanabilirliğini Düşük Karbon
izli Eko-Kentlerin girişiminin oluşumunu
izleyerek, mevcut faktörleri dikkate ala-
rak ve bu girişimin gelişimine olanak
tanımak adına bazı sorunları ele alarak
değerlendirecektir.
Bizler BRE'de uzun bir süredir bu alanı
göz önünde bulundurarak, diğer benzer
fikirli imarcılar, şehir belediye başkanları
ve toplum grupları ile birlikte nasıl daha
etkin bir rol oynayarak, Eko-Kent’e duyulan tutku ve potansiyeli tanımlamak üzere
yenilikçi, Düşük Karbon izli çözümler sunarak sürdürülebilirliği devreye sokabileceğimizi düşünüyoruz. Ben de bu sayede BREEAM Topluluklar Çerçeve'sini de
tanıtmak istiyorum.
Şehirlerin Peyzaj Değişimi
Çevresel yıkım, yetersiz altyapı, yoğun
nüfus, sosyal eşitsizlikler ve şehirsel yayılma kentleşmenin en büyük sıkıntıları
arasında yer almaktadır. Ancak kentselleşmenin tarihsel dönemlerinden pek çok
şey öğrenebiliriz; özellikle de iyi planla-
itü vakf dergisi 73
ÇEVRE DOSYASI
ma örnekleri ve yenilikçi ev tasarımları
sunan Avrupa'dan. İngiltere'de bulunan
Letchworth, 1903 tarihinde bile kentsel
gelişimin olumlu vizyonunu sergilediği
için iyi bir örnekti. Burada bölgesel çalışma fırsatları yaratılmış, çevre bölgelerle
doğal ekoloji bağı kurulmuş ve şehir tasarımına sürdürülebilirlik prensipleri dahil
edilmiştir.
Ne var ki günümüzde; kentselleşmenin
artan hızı ve ölçeğinden kaynaklanan
bir çok ek sıkıntı ortaya çıkmıştır. Büyük
şehirlerde sadece daha çok insan yaşamakla kalmıyor, Birleşmiş Milletler’in
tahmini bu küresel eğilimin süreceği ve
önümüzdeki 40 yıl içinde beklenen nüfus
artışını şehirlerin daha da içine çekeceği
yönünde (UN DESA). Bu eğilim giderek
sayıları artan "Megaşehirlerin" (yaşayan
nüfusu 10 milyonun üzerinde olan şehirler) doğmasına sebep olmakta ve ayrıca
bu megaşehirlerde yaşayan insanların
2025'e kadar ikiye katlanması bekleniyor
(UN DESA, 2012). Bahsi geçen nüfüs artışının neredeyse üçte birinden sorumlu
olan Çin ve Hindistan'ın da dahil olduğu bir avuç ülke bu eğilime yön veriyor.
Ulusal Çin İstatistik Bürosu 2011'de, Çin
tarihinde ilk olarak kentsel nüfusun kırsal
nüfustan daha fazla olduğunu bildirdi
74 itü vakf dergisi
(UNDP, 2013). Bu büyümenin bir sonucu
olarak, çevresel yıkım son 20 yılda büyüyen bir sorun haline geldi. Böylelikle reklam, eğitim ve uluslararası çevre anlaşmaları aracılığı ile çevre bilincini yayma
programlarını desteklemeye daha fazla
çaba sarf edilmeye başlandı. Bu da doğal kaynakların çevre dostu teknolojilerle
birlikte daha etkili biçimde kullanılmasını
sağlıyor (Mol ve Carter, 2007: 2). Çin'de,
bu taahhütlerden biri Ulusal ve Sosyal
Gelişim için 12. Beş Yıllık Planın 2011 senesinde açıklanması ile oldu. 2015 yılına
kadar enerji kullanımında %16 ve Gayrisafi Milli Hasıla (GSMH) birimi başına
karbon emisyonunda %17'lik bir düşüş
amaçlanıyordu (Baumler et al, 2013).
Şu anda şehirlerin dünya enerji tüketiminin %75'inden ve karbon emisyonunun
%80'inden sorumlu olduğu tahmin edilirken (Nan Zhou, 2012), şehirlerdeki nüfus
artışı süphesiz ki en büyük problemlerden birini oluşturuyor.
BREEAM Toplulukları, gelişim
üzerine konsantre olmuş bir
çerçevedir ve birden fazla etkili
yolu bir araya getirerek, en iyi
sonucu elde edebilmek üzere
oluşturulmuştur.
Düşük Karbon İzli Eko-Kent
Konseptinin Evrimi
Problemlerden fırsatlar doğar. Kentsel
alanların büyümesi, şehirlerin nasıl daha
az kaynak kullanarak daha ekoloji dostu
yollarla işleyebileceğini gösteren bir platform oluşmasına sebep oldu. Geçtiğimiz
yüzyılda, şehir planlaması taraftarları
kentleşmenin ekolojik ve geniş çevre sağlığı açısından mutlaka olumsuz sonuçları
olmadığını da gösterdi. Kentsel büyüme
aynı zamanda kullanılmayan ve kirlenmiş
alanların iyileştirme yöntemi ile kullanıma
kazandırılmasını da sağlar. Aynı zamanda
buna ek olarak, sosyo-ekonomik yararları
da vardır. Zenginleşmiş yeni iş sahaları,
eğitim ve sağlık hizmetlerinin sağlanması, günlük ihtiyaçlar için uzun mesafelere
gitme gereksiniminin ortadan kalkması, ve
eğlence amaçlı toplum kaynaklarının sayısal ve kalite olarak artırılması bunlardan
bazılarıdır. Ancak bu yararların gerçekleştirilebilmesi için şehirlerin sürdürülebilir
yollarla planlanıp tasarlanması gerekmektedir.
Eko-Kentler girişimi bu tip fırsatları içerir. İlk olarak 1987 yılında, şehir ekolojisti Richard Register Eko-Kenti "ekolojik
olarak sağlıklı" şehir olarak tanımlamıştı.
Daha yakın zamanlarda Dünya Bankası
Eko-Kentlerleri "doğal sistemler ile uyumlu olarak işleyen ve kendi ekolojik varlıklarına ve hayatımızın bağlı olduğu bölgesel
ve küresel ekosistemlere değer veren şehirler" olarak tanımladı, yani sonuç olarak
bu şehirler "yerel ve global çevreye verilen
net zararı çok büyük ölçüde bir şekilde
azaltırken aynı zamanda vatandaşlarının
ve yerel ekonomisinin genel iyiliğini geliştirir" (Suzuki et al, 2010: xvii).
1987'de Brutland Komisyonu'nun (Ortak
Geleceğimiz) raporu ve onu takip eden
1992'de Birleşmiş Milletler Ekonomi, Çevre
ve Kalkınma Konferansı'ndan doğan Gündem 21, siyasi arenada sürdürülebilirliğin
belirleyicisi oldu. Bu rapor ve konferansın
amacı, ekosistemimizin uzun ömürlülüğünü sağlamak ve insan yaşamına yerel,
ulusal ve küresel seviyelerde sürdürülebilir yaklaşımları yerleştirmek ve bu konulara
dikkat çekmekti. Sürdürülebilir kalkınma
terimi bu süreçle beraber kabul edilip yaygın olarak kullanılmaya başlandı.
Eko-Kent kavramı Gündem 21 sonrasında
ortaya çıktı ve sürdürülebilirliğin ekolojik
yönlerini vurguladı. Emekleme sürecinde, konsept büyük ölçüde kavramsaldı ve
Roseland tarafından, "kentsel planlama,
ulaşım, sağlık, barınma, ekonomik kalkınma, doğal alanlar, kamusal katılım ve
sosyal adalet konusunda fikir koleksiyonu…' (1997: 197) olarak ifade edildi. 90'lı
yıllara kadar büyük ölçüde arzu duyulan
bu kavramlardan bazıları ancak bu tarihten sonra gerçekleşti ve kentsel alanlarda
uygulanmaya başladı.
Son yıllarda Eko-Kent kavramı, artan karbon emisyonu konuları, kaynakların verim-
Son yıllarda Eko-Kentler
kavramı, artan karbon emisyonu
konuları, kaynakların verimliliği
ve çevre dostu uygulamaların
yanı sıra ekonomik büyümeyi
engellemeyecek şekilde dikkate
alınarak, Düşük Karbon izli şehirler
konsepti ile birleştirilmiştir.
liliği ve çevre dostu uygulamaların yanı
sıra ekonomik büyümeyi engellemeyecek
şekilde dikkate alınarak, Düşük Karbon
İzli Şehirler konsepti ile birleştirilmiştir:
Düşük karbon izli dönüşüm yapma yolunda olan şehirler daha yaşanabilir, verimli,
rekabetçi ve dolayısıyla sürdürülebilir
olacaktır. Düşük karbon büyümesi ancak
Çin şehirlerindeki hızlı gelişme kaygılarını
çözmeye başka acil bir zorunluluk daha
ekler“ (Baeumler et al., 212: xxxix)
Bu evrim, zorlukları artırır ancak kentsel
ölçekteki sürdürülebilirliği daha kollektif
yaklaşımlarla entegre ederek, pratik uygulamalar ve prensip algılarının kaynaşmasından yola çıkıp küreselleşme ve kent
planlama kavramlarını modernize etme
ihtiyacını temsil eder.
The European Commission’s Eco-City
Project (www.ecocity-project.eu), the International Ecocity Framework and Standards Initiative (www.sustainabledevelopment.un.org), The International Eco-Cities
Initiative (www.westminster.ac.uk/ecocities) ve The Clinton Climate Cities Programme (www.clintonfoundation.org) son
yıllarda Düşük Karbon İzli Eko-Şehirler
üzerine araştırma yapan kamuoyunun iyi
tanıdığı örgütler ve akademik kurumlardır.
Büyük Ölçekli Sürdürülebilirliği
Destekleyen Bir Çerçeve
Sürdürülebilirlik çerçevesi belki de aradığımız cevap olabilir. Düşük karbon izli
eko-şehirlerle ilgili işlerin çoğunluğu ya
enerji, su ve ulaşıma (Nan Zhou, 2012)
dayalı göstergeleri ya da girişimleri kapsayan kategori formülasyonu üzerine
odaklanmıştır. Bu bölümde BREEAM Toplulukları yukarıda vurgulanan sorunları
gidermek için alternatif bir sürdürülebilirlik çerçevesinde, toplu çözüm amacıyla
alternatif bir yaklaşım olarak sunulacaktır.
BREEAM Toplulukları, büyük ölçekli projelerde imar planı aşamasını kapsar ve (aşağıdaki resme bakınız) geniş BREEAM ailesinin bir parçası olarak var olur. BREEAM,
binalar için dünyanın ilk çevre değerlendirme yöntemi olarak 1990 yılında ortaya çıktı.
Binasal seviyedeki başarısının ardından
BREEAM Toplulukları, ilkeleri, mahalle ölçeğine uygun şekilde uyarlanmıştır.
Uluslararası sertifikalı 250.000'den fazla
binanın sürdürülebilir yapı ve tasarımını
yürütüp, bina seviye düzenleri ardında yer
alan sağlam bilimsel Bu çerçeve; sosyal,
ekonomik ve çevresel sürdürülebilirllik ve
büyük ölçekli kalkınmaların tasarım ve
planlaması entegrasyonunu eşit ve bütünsel olarak destekler. Ayrıca düşük karbon
tasarımı ve teknolojilerinin entegrasyonuna
olanak tanır. Kirlilik problemlerini ele alarak bir bölgenin ekolojisinin tanınmasına,
geliştirilmesine yardımcı olur ve bölgenin
endüstriyel aktivitelerden zarar görmemesini sağlar.
Göstergeler ve çerçeveler arasındaki en
büyük fark, göstergelerin belirli unsurları
tanımlayarak nicelemesidir ve farklı sosyal
bağlamlarda uygulaması özellikle zordur;
bu durumda bu kentsel sürdürülebilirlik
oluyor. Göstergeler detaylı bilgi sağlar ama
gerçekten gelişim sağlar mı? Diğer bir taraftan çerçeveler, hedefler ve göstergeleri
bütünleştirilmiş bir yaklaşımla ortak bir süreçte birleştirir (Joss, 2012). Bu anlamda
göstergeler bir nevi tümdengelim yaklaşımını desteklerken çerçeveler de tümevarım
yaklaşımını destekler.
Bu makale, göstergeleri eleştirmek veya
Eko-Kent kurmak adına BREEAM Topluluklarını yüceltmek için yazılmamıştır.
Şimdiye kadar bahsettiklerimizden belli
olduğu üzere, "mükemmel" Eko-Kenti kurmak için tek bir yol olmadığını görebiliyoruz. Fakat BREEAM Toplulukları, gelişim
üzerine konsantre olmuş bir çerçevedir
itü vakf dergisi 75
ÇEVRE DOSYASI
ve birden fazla etkili yolu bir araya getirerek, en iyi sonucu elde edebilmek üzere oluşturulmuştur. (Kitapçığın elektronik
bir kopyası için bakınız www.breeam.org/
communities)
BREEAM Topluluklarının yaklaşımı, ölçümü zor olmasıyla nam salmış sosyal
konularla ilgili olarak sürdürülebilirliği destekler. Ne var ki toplumun sosyal düşüncelerini bir araya getirerek, öncelikleri ve
ihtiyaçlarını anlayarak, bu sürece dayalı
çerçevede, sosyal uyum ile ekonomik gelişmeyi ve çevresel korumayı dengeleyen
temeller inşa edebiliriz.
Eko-Kentler ve Yeşil Gruplar, Eko-Kent
kurabilmek adına 3 önemli faktörün altını
çiziyor; yerleşim planlaması, ekonomik
zenginlik, iklim değişiklikleri ve kaynak muhafazanın göz önünde bulundurulması.
Binalardaki "enerji verimi ve yararlılığının"
ise en önemli faktörlerden biri olduğunu
da ekliyorlar. Verimli Eko-Kentler kurulamamasının en önemli nedenlerinden biri
enerji kullanımının sosyo-ekonomik şartlara uygun olmamasından kaynaklanır. Bu
(Hongling Liua, 2014) nin de aralarında
bulunduğı pek çok yazar tarafından teyit
edilmiştir. Ona göre, ekoloji dostu kentsel
yapılanmalar için daha bütünsel çalışmalar yapılması gerekir. Ayrıca Wong and
Yuen (2011:140), daha önce değinilmeyen sorunlar ile başa çıkabilmek için yeşil
ile dost toplu taşıma ve enerji veriminin
doğru sağlandığı binalar ve alt yapıların
inşa edilmesinin şart olduğunu belirtmiştir.
BREEAM Toplulukları, çerçevesi sadece
yukarıda belirtilen amaçlara yönelik çalışma yapmaz, kuruluş amacına uygun
olarak, bina aşamasında daha büyük
sürdürülebilirlik amaçlar. BREEAM Toplulukları'nın yararları fark edildikçe, topluluğa olan ilginin de arttığı görülmektedir.
BREEAM, düşük karbon seviyeleri adına
talebi düşürerek, etkin enerji kullanımını pek çok yönden ele alır. Bunlar; alan
planlaması, doğal havalandırma ve rüzgar
yönetimi ve en uygun düşük veya sıfır karbonlu bir dağıtım sistemidir. Böylelikle
BREEAM , düşük karbonlu yaşamı toplumun ihtiyacına göre ve alana uygun bir
yaşam biçimi haline getirmektedir. Karbon
emisyonları ayrıca materyallerde ve ulaşımda bulunan karbon olarak da ele alınır.
BREEAM standartlarının en önemli hedeflerinden biri piyasayı karbon kullanımını
düşürmek üzere bilinçlendirmek, bunun
gerektirdiği özeni göstermelerini sağla-
76 itü vakf dergisi
Yeşil yaşam ve sağlıklı Eko-Kentler
kurabilmek için ne kadar bilinçli
olabilirsek, sosyal ve ekonomik
dengeleri bozmadan, hatta
geliştirerek o kadar fazla yeşil
yerleşim alanları oluşturabiliriz.
Bugün verilmiş bir karar, gelecekte
bütün ülkeler için daha temiz bir
yaşamın temelini oluşturacaktır.
Kaynaklar:
-Baeumler, A., Ijjasz-Vasquez, E., & Mehndiratta, S. (Eds.).
(2012).
Sustainable
Low-Carbon
City
Development
in
China. World Bank-free PDF. Available online: http://siteresources.worldbank.org/EXTNEWSCHINESE/Resources/3196537-1202098669693/4635541-1335945747603/low_
carbon_city_full_en.pdf
-Baeumler, A., Chen, M., Dastur, A., Zhang, Y., Filewood, R.,
Al-Jamal, K.,. & Pinnoi, N. (2009). Sino-Singapore Tianjin ecocity: A case study of an emerging eco-city in China. Technical
Assistance Report, World Bank, Washington DC.
-Building4Change (2013). Available online: http://www.building4change.com/page.jsp?id=2117. Last accessed 28/01/2014.
-BREEAM Communities (2014). BREEAM Communities Webpa-
mak ve düşük karbon sağlanması istenen
bölgeye yeşil teknoloji getirebilmektir. Bu
sürekliliğin sağlanması için çok önemli bir
faktördür.
BREEAM
Toplulukları,
Caofeidian
Eko-Şehrinde olduğu gibi toplumu dış
dünya ile izole eden bir sistem oluşturmamıştır. Joss and Molella'ya göre sürdürülebilir kalkınmaya farklı yaklaşımlar
sergileyen Caofeidian ve iç bölgesinde
potansiyel bir kopukluk vardı. Sonuç olarak çevresel yararlar tamamen gerçekleştirilemedi. Bu, Dünya Bankası'nın Tiajin
Eko-Kent analizinde de yinelenmiştir. Dünya Bankası'ndan Axel Baeumler'e göre,
“şehrin sürdürülebilir özelliklerini daha
büyük bölgesel ve ekonomik bağlamdan
uzak tutarak ve dışardan etkilere kapatarak izole etmek risk almaktır.”
BREEAM toplulukları bu bağlamda en ileri görüşlü eko-şehir girşimlerini çevredeki
alan ile bağlantısını koparmadan desteklemek için kullanabilir.
ge. Available online: http://www.breeam.org/page.jsp?id=372.
Last accessed 30.01.2014.
-Clinton Climate Initiative. C40-CCI Cities (2014). Available online:
http://www.clintonfoundation.org/our-work/clinton-clima-
te-initiative/programs/c40-cci-cities. Last accessed 24/01/2014.
-Eco-City Builders (2014).
Available online: http://www.eco-
citybuilders.org/why-ecocities/the-solution/guidelines-for-ecocity-development/. Last accessed 26.01.2014.
-Hongling Liua, G. Z. (2014). Analysis of sustainable urban development approaches in China. Habitat International , 24-32.
-Joss, S. (2009) Eco-cities: a global survey. WIT Transactions on
Ecology and the Environment, 129, pp. 239–250, 2010.
-Joss, S (2011). Eco-cities: the mainstreaming of urban sustainability; key characteristics and driving factors. International Journal of Sustainable Development and Planning, 6 (3): 268-285.
-Joss, S., Tomozeiu, D. & Cowley, R. (2012). Eco-city indicators:
governance challenges. WIT Transactions on Ecology and the
Environment, 155: 109-120.
-Joss, S., & Molella, A. (2013). The Eco-City as Urban Technology: Perspectives on Caofeidian International Eco-City (China).
Journal of Urban Technology, 20 (1): 115-137.
-Joss, S., Kargon, R. & Molella, A. (2013). Eco-Cities in Pan-Asia:
International Discourses, Local Practices. From the Guest Editors. Journal of Urban Technology, 20 (1): 1-5.
-Joss, S., Cowley, R. & Tomozeiu, D. (2013). Towards the ‘ubiquitous eco-city’: an analysis of the internationalisation of eco-city
policy and practice. Journal of Urban Research & Practice.
-Mol, A. P. J. (2001). Globalization and Environmental Reform:
The Ecological Modernization of the Global Economy. Cambridge: MIT Press.
-Mol, A. P. J. & Carter, N. T. (2007). China’s environmental governance in transition. In N. T. Carter & A. P. J. Mol (Eds.), Envi-
Sonuç
Bu makale, Eko-Kentler bakış açısının ne
kadar değiştiğini ve daha verimli Eko-Şehirler kurabilmek adına atılması gereken
adımların bütünsel olmasının önemini bir
kez daha göstermiş oluyor, bu da sürdürülebilir kalkınmanın çok daha iyi anlaşılmasını sağlar. Önümüzdeki sıkıntılar
açıkça ortada; şehirlerin ekonomik büyümelerini desteklerken, yeşil kentlere dönüşebilmeleri adına gereksinimler hızlıca
karşılanmalı ve bunun için gerekli teknolojileri şehirlere getirebilmeliyiz. Yeşil yaşam
ve sağlıklı Eko-Kentler kurabilmek için ne
kadar bilinçli olabilirsek, sosyal ve ekonomik dengeleri bozmadan, hatta geliştirerek o kadar fazla yeşil yerleşim alanları
oluşturabiliriz. Bugün verilmiş bir karar,
gelecekte bütün ülkeler için daha temiz
bir yaşamın temelini oluşturacaktır.
ronmental governance in China (pp. 1–22). London: Routledge.
-Nan Zhou, G. H. (2012). China’s Development of Low-Carbon
Eco-Cities and Associated Indicator Systems. Berkeley Lab.
-Prudham, S. (2009). Pimping climate change: Richard Branson,
global warming, and the performance of green capitalism. Environment and planning. A, 41(7), 1594.
-Roseland, M. (1997). Dimensions of the eco-city. Cities, 14(4),
197-202.
-The CONCERTO Initiative (2014). Available online: http://www.
ecocity-project.eu/TheConcertoInitiative.html. Last accessed
24.01.2014.
-United Nations, Department of Economic and Social Affairs (UN
DESA), Population Division (2012). World Urbanization Prospects: The 2011 Revision. Available online: http://esa.un.org/unup/
pdf/WUP2011_Highlights.pdf. Last accessed 27.01.2014).
-United Nations Development Programme (UNDP), 2013. China National Human Development Report 2013 Sustainable and
Liveable Cities: Toward Ecological Civilization. Available online:
http://www.undp.org/content/dam/china/docs/Publications/
UNDP-CH_2013%20NHDR_EN.pdf. Last accessed 21.01.2014.
-University of Westminster, International Eco-Cities Initiative
(2014). Available online: http://www.westminster.ac.uk/csd/funded-research/international-eco-cities-initiative. Last accessed
24.01.2014.
-United Nations Sustainable Development Knowledge Platform
(UN SDKP). Available online: http://sustainabledevelopment.
un.org/index.php?page=view&type=1006&menu=1348&nr=66.
İngilizceden çeviren: Ebru Yetiş
Last accessed 24.01.2014.
Hasta Bina Sendromu
Prof. Dr. Ayşegül Tanık
İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü
Hasta Bina Sendromu
(HBS), modern yaüamn
yeni hastalù olarak
tanmlanmaktadr. Çarpk
kentleümeyle baülamü bir çeüit
psikolojik rahatszlktr. HBS
kiüinin çalüma alan ile iliükili
üikâyetlerinin bileükesidir.
Son teknolojiyle donatlmü
bir binann havalandrmasnn
yetersiz olmasyla elektronik
cihazlarn oluüturduùu manyetik
enerji ve radyasyondan oluüan
yorgunluk; HBS hastalù
olarak bilinmektedir. Dünya
Saùlk Örgütü'nün (WHO)
raporuna göre, dünyada yeni
ve tadil edilmiü binalarn %
30'una yakn, bu sendromlar
oluüturuyor olabilir. Yine ayn
rapora göre, günümüz insan
zamannn ortalama %70’ini iü,
%20’sini ev ortamnda olmak
üzere toplam %90’n kapal
mekânlarda geçiriyor (WHO,
1984). Hasta Bina Sendromlar
genellikle havalandrma
sistemlerindeki kusurlarla
baùlantldr ve dü hava
beslemesi orann artrarak
tedavi edilebilmektedir.
HBS'nun diùer etmenleri,
bina yap malzemelerinden
szan kirleticiler veya iç
ortamda kullanlan haf
endüstriyel kimyasallar olarak
belirlenmiütir…
H
asta Bina Sendromu (HBS) -Sick
Building Syndrome (SBS) kavramı
1980’li yıllarda petrol krizi ve enerji
darboğazının gündeme gelmesi ile ortaya
çıkmıştır. Bu dönemde enerji tasarruflarından dolayı iş merkezlerinden hastanelere
kadar tüm binalarda iç hava sirkülasyonu en az düzeye indirilmiş, yeterli havalandırma yapılamamıştır. Sağlıksız inşaat
malzemesi kullanımı, rutubet ve kötü havalandırma sistemi, binaları mikrobiyolojik oluşumlara açık hale getirmiştir. Sonuç
olarak insanlarda kapalı ortam hava kalitesi ile ilişkili olan ve HBS olarak adlandırılan
sağlık sorunları görülmeye başlanmıştır
(Barçın, 2005). HBS, modern yaşamın yeni
hastalığı olarak tanımlanmaktadır. Çarpık
kentleşmeyle başlamış bir çeşit psikolojik
rahatsızlıktır. HBS kişinin çalışma alanı ile
ilişkili şikayetlerinin bileşkesidir. Son teknolojiyle donatılmış bir binanın havalandırmasının yetersiz olmasıyla elektronik
cihazların oluşturduğu manyetik enerji ve
radyasyondan oluşan yorgunluk; HBS hastalığı olarak bilinmektedir. Dünya Sağlık
Örgütü'nün (WHO) raporuna göre, dünyada yeni ve tadil edilmiş binaların % 30'una
yakını, bu sendromları oluşturuyor olabilir.
Yine aynı rapora göre, günümüz insanı zamanının ortalama %70’ini iş, %20’sini ev ortamında olmak üzere toplam %90’ını kapalı
mekânlarda geçiriyor (WHO, 1984). Hasta
Bina Sendromları genellikle havalandırma
sistemlerindeki kusurlarla bağlantılıdır ve
dış hava beslemesi oranını arttırarak tedavi
edilebilmektedir. HBS'nun diğer etmenleri,
bina yapı malzemelerinden sızan kirleticiler
veya iç ortamda kullanılan hafif endüstriyel
kimyasallar olarak belirlenmiştir. İstatistiklere göre her gün % 20 oranında insan bu
hastalığa yakalanmaktadır. Hava kirliliği nedeniyle her geçen 10 yılda astım oranı %50
artmaktadır. Astım yıllık 14,5 milyon kayıp
işgücü ve 14 milyon kayıp eğitim gününe
neden olmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunan binaların % 60’ı HBS
içermektedir. Bu binalarda çalışanların %
20’si ilgili sendrom nedeniyle iş verimlerinin azaldığı belirlenmiştir. Çalışanların %
20’si yüksek çalışma potansiyellerini hava
kirliliği nedeniyle açığa çıkaramamaktan
şikayetçilerdir (Zeydan vd., 2009).
Günümüzde Türkiye nüfusunun 2008 yılı
istatistiklerine göre % 32’lik bir kısmı 15
yaş ve üzeri işgücü potansiyelidir. Bu işgücünün % 19,5’lik kısmı da sanayide
çalışmaktadır. Sanayide çalışan nüfusun
da günde ortalama 8 saati işyerinde geçmektedir (Akal, 2013). İşyeri ortamları da
tıpkı evler ve diğer iç ortamlarda olduğu
gibi (hastane, toplu taşıma, restoran vb.,
eğlence yerleri vs.) kişilerin temel sağlık
gereksinimlerini karşılayacak kalitede olmalıdır diye belirlenmesine rağmen birçok
itü vakf dergisi 77
ÇEVRE DOSYASI
sanayi kuruluşunda, üretilen malzemenin
üretim sürecindeki prosesler gereği, kullanılan kimyasallar, temizlik malzemeleri,
boya malzemeleri, iş makineleri vb. işyeri
iç ortam havasını olumsuz etkilemektedir.
Dolayısıyla konu ülkemiz açısından da büyük önem taşımaktadır.
Bu makalede HSB kaynakları, semptomları, HBS’dan korunmak için alınması gereken önlemler, yalıtımın etkisi, iç ortam hava
kirleticileri ve emisyonları tanıtılarak korunma önerilerine değinilecektir.
HBS Kaynakları
• Enerji tasarrufu sağlamak için iyi izole
edilen ve çok az havalandırılan alanlar,
• Pencere ve duvarların izolasyonunda kullanılan materyaller, yapıştırıcılar, duvar boyaları, halılar,
• Havada gaz halinde bulunan bina materyalleri,
• Halı veya mobilyalardan gelen formaldehit, toz, kurşun, vs.
• Fotokopi makinelerinden veya diğer ofis
makinelerinden havaya yayılan ozon,
• Kitaplardan, havalandırma sistemlerinden, halılardan gelen bakteriler, küfler.
• Radon gibi kokusuz, gözle görülmeyen
ve iç ortamlarda doğal olarak oluşan maddeler, vs.
• Bakteriler ve mantarlar gibi mikroorganizmalar. Uygun nem, besin ve büyüme
koşullarında 1 mikroorganizma 18 saatte 1
milyara ulaşabilir. Evler ve ofisler mikroorganizmaların üremesi için ideal ortamlardır.
Varlıklarını koku, tavan ve döşemelerdeki
lekelenmeler, halıların bozulması ile gösterirler (Zeydan vd., 2009).
HBS Semptomları
Yapılan araştırmalarda belirtiler daha çok
kadınlarda ve 30–50 yaş arasındaki bireylerde görülmektedir. Sendromun teşhisinde kullanılabilecek bir görüntüleme
yöntemi ya da laboratuar testi henüz yoktur. Solunan hava kuru ise, burun içindeki
hafif ıslak dokular da kurur, kabuklanma ve
tıkanıklık hissine yol açar. Bu doku tahriş
olur ve aşırı salgı yapmaya başlar. Böylece
kaşıntı, akıntı ve tıkanıklık gibi alerjik burun
nezlesini düşündüren şikayetler ortaya çıkar. Burundaki bu değişiklikler, burun ve
sinüs bölgelerinde enfeksiyon gelişme riskini artırır ve daha önceden sorunları olan
hastalarda kendisini sinüzit olarak gösterir.
İhmal edilir ve tedavisi aksatılırsa cerrahi
operasyona kadar giden sinüzit olgularıyla
karşılaşmak mümkündür. Boğaz ve gırtlak
dokusunun, solunan hava nedeniyle kuruması sonucunda kuruluk, boğazda yaban-
78 itü vakf dergisi
cı cisim hissi, ağrı, ses kısıklığı
ve kronik kuru bir öksürük ortaya
çıkabilir. Bu reaksiyonlar bazen o
kadar ağırlaşabilir ki, her yutkunmada boğazda yırtılırmışçasına
ağrı hissedilir (Kahraman, 2012).
Burun, boğaz ve akciğer gibi üst
solunum yollarındaki belirtilerden
başka deri-cilt problemleri, baş
ağrısı ve dönmesi, göz problemleri, aşırı duyarlılık, yorgunluk hali,
histeri ve stres gibi psikolojik belirtiler de görülebilir (Özyaral ve
Keskin, 2007)
HBS’na karşı alınması gereken
önlemler
Son 10 yıldır gündeme daha çok
gelen HBS konusundaki çalışmalar kesin bir sonuç ortaya koyamasa da; çalışanlar için en iyi verim,
19-200C 'de alınmaktadır. Alınması gereken önlemler ise aşağıda
sıralanmaktadır (Soysal, 2008;
Özçimen, vd., 2012).
• Duvardan duvara halı kullanımının önlenmelidir.
• Camlar açılmıyorsa hava temizleyen aletlerden yararlanılmalıdır.
• Sürekli bilgisayarla çalışan personelin
vardiya saatlerinin ayarlanması gibi önlemler alınmalıdır.
• Duvarlar ve hava, yılda bir kez profesyonel olarak temizlenmelidir.
• Havalandırma sistemi havanın bina içinde dolaşımını artırmak için temizlenmelidir.
Hava filtresi kullanılmalı, filtre temiz ve kuru
olmalıdır. İçeri hava alınan bölge yükleme
ya da park alanlarından uzak olmalıdır.
Hava filtreleri düzenli olarak değiştirilmelidir.
• Havadaki nem oranı asla % 60'tan fazla
olmamalıdır.
İşyeri ortamları da tıpkı evler ve
diğer iç ortamlarda olduğu gibi
(hastane, toplu taşıma, restoran
vb., eğlence yerleri vs.) kişilerin
temel sağlık gereksinimlerini
karşılayacak kalitede olmalıdır
diye belirlenmesine rağmen birçok
sanayi kuruluşunda, üretilen
malzemenin üretim sürecindeki
prosesler gereği, kullanılan
kimyasallar, temizlik malzemeleri,
boya malzemeleri, iş makineleri vb.
işyeri iç ortam havasını olumsuz
etkilemektedir.
• Üreticinin belirttiği direktiflere tam olarak
uyulmalıdır.
• Bilgisayarlar her altı ayda bir bilgisayar
ve elektronik donanım temizleyicileri tarafından temizlenmelidir.
• Bina içinde sigara içilmesi yasaklanmalıdır.
• Fayanslardaki rutubetli bölgeler değiştirilmelidir.
• Halılar nemden arındırılmalıdır.
• Sürekli eğitim verilmelidir.
• Ortamda bulunan bireylerle iletişim geliştirilmelidir.
• Elektronik cihazlar gereken sayıdan fazla
olmamalı, satın almada insan sağlığına en
uygun olanlar tercih edilmelidir.
• Yerleşim planları sağlık koşulları gözetilerek yapılmalıdır.
• İş stresini azaltmaya yönelik önlemler
alınmalıdır.
Yalıtımın HBS üzerindeki etkisi
• Su Yalıtımı: Sağlıklı yapılmamış bina
temelinden, ıslak hacimlerden ve çatıdan
gelen su sızıntıları ortam neminin artmasına neden olmaktadır.
• Isı Yalıtımı: Binalarda ısı yalıtımının yetersiz olması ya da doğru buhar akımının
sağlanmadığı ısı yalıtım sistemleri duvarlarda yoğuşma problemleri yaratmakta, duvar
yüzeyindeki yoğuşmanın yarattığı ıslanmalar nedeniyle nem düzeyi artmaktadır.
• Isı Yalıtım Sistemleri: Doğru buhar akımının sağlanması yani katmanların buhar
difüzyon direnç katsayısının, içeriden dışa
doğru azalacak şekilde düzenlenmeleri akımı kolaylaştırmakta ve böylece yapı
sağlıklı nefes alan dış duvarlara sahip olunmaktadır.
İç Ortam Hava Kirleticileri ve Emisyon
Kaynakları
Bu kaynaklar gazlar ve biyoaerosollar olarak ikiye ayrılmaktadır. Bunlara örnekler
aşağıda verilmektedir (Zeydan vd., 2009).
Gazlar
• CO2: Yanma işlemleri, garaj egzozu, sigara dumanı
• CO: Yanma işlemleri (ısıtıcılar, sobalar,
şömine), garaj egzozu, sigara dumanı
• NO2: Yanma işlemleri, garaj egzozu, sigara dumanı
• O3: Fotokopi makinesi, yazıcı
• SO2: Gaz sobaları
• Formaldehit: Ahşap mobilyalar, halılar,
duvar ve tavan boyaları,
izolasyon
malzemeleri,
reçineler, yapıştırıcılar, laminant parkeler, döşemelikler, dezenfektanlar
• UOB: Mobilyalar, halılar, vernikler, çözücüler,
oda parfümleri, deterjanlar, yapıştırıcılar, yanma
işlemleri, boyalar, yer ve
duvar kaplamaları, laminant parkeler, kuru temizleme ile temizlenen elbiseler, böcek ilaçları
• Radon: Topraktan difüzyon yolu ile.
Biyoaerosollar ise,
• Alerjenler: Ev tozları,
evcil hayvanlar, böcekler,
polenler
• Mantar sporları: Bitkiler,
gıda maddeleri
• Bakteriler, virüsler: İnsanlar, evcil hayvanlar,
bitkiler, havalandırma cihazları
• PAH: Yanma işlemleri ve sigara dumanı'dır.
Rutubetli binalarda küf ve toksik madde
oluşumları da HBS'nu tetikleyen önemli
etkenlerdir. Bu ortamlar daha kolay küflenir. Rutubet oranının artmasına neden olan
kaynaklar, aynı zamanda küf gelişimini
destekler. Bazı coğrafi, iklim ve çevresel
faktörlerin binalar üzerinde etkili olduğu
bir gerçektir. Bu nedenle mimari yapı tarz
ve malzeme seçimi bina ile ilgili olarak rutubet faktörünü doğrudan bağlamaktadır.
Rutubetli binalarda sıklıkla rastlanan küfler
arasında ilk sırayı penicillium (%96), cladosporium (%89), ulocladium (%62), Ge-
omyces pannorum (%57) ve Sistronema
brinkmannii (%51) tutmaktadır (Özyaral ve
Keskin, 2007). Stachybotrys’lerin ortamda
bulunma oranı %12.8 örneklerde görülme
sıklığı ise %4.5 olmasına rağmen diğer
bütün küflerden çok daha büyük risk ve
önem taşımaktadır. Stachybotrys selüloz
varlığında hızla gelişir. Stachybotrys gelişimi kadar selülozun varlığı cladosporium,
penicillium ve aspergillus türlerinin de gelişimini destekler. Stachybotrys’in binalardaki gelişiminde duvarın kendisi üzerinde
penicillium ve Aspergillus versicolor ve
ikincil olarak cladosporium gelişimi izlenir.
Stachybotrys özellikle boru sistemleri, alçı
taşı, cam elyafı ilaveli duvar kağıdı ve alüminyum folyo üzerinde görülmektedir. Su
tarafından hasar görmüş evlerin %30’unda
Rutubetli binalarda küf ve toksik
madde oluşumları da HBS'nu
tetikleyen önemli etkenlerdir.
Bu ortamlar daha kolay küflenir.
Rutubet oranının artmasına neden
olan kaynaklar, aynı zamanda küf
gelişimini destekler. Bazı coğrafi,
iklim ve çevresel faktörlerin binalar
üzerinde etkili olduğu bir gerçektir.
Bu nedenle mimari yapı tarz ve
malzeme seçimi bina ile ilgili
olarak rutubet faktörünü doğrudan
bağlamaktadır.
Stachybotrys’e rastlanmaktadır. Aynı şekilde Fusarium türlerinin oluşturduğu mikotoksinlerde ortamdan yakalanabilmektedir.
Mevsimlere bağlı olarak sene içerisinde
pencerelerin açık olduğu süreç içerisinde
cladosporium, alternaria, aureobasidium
türleri dış ortam havasında bulunan türlerle karşılaştırılabilinir. Böyle dönemlerde
iç ortamlarda toprak kaynaklı suşlar ile
penicillium türlerinin oranında artış izlenir.
Toksik mantarlardan P. viridicatum, Trichoderma viride, P. decumbens ve A. versicolor önem kazanır. Ev tozlarında, bir odada
gerçekleştirilen aktivitelere bağlı olarak iç
ortam atmosferinde bulunan küf ve maya
miktarında artış görülür. Mantarların oluşturduğu toksinlerin gelişiminde çok değişik
faktörlerin rolü vardır. Yeterli besleyiciler ve
gereksinim duyulan şartlar sağlandığı süre
içersinde küflerin ikincil
metabolitleri olan toksinleri gelişir. Isı, bağıl nem,
rutubet ve gelişim için
gerekli olan şartlar toksin
sentezlenmesini sağlar.
Yapının fiziksel konumunun yanısıra ortamda
bulunan O2, CO2, çinko
ve bakır konsantrasyonu
Aspergillus’ların özellikle
A. fumigatus ve A. flavus
gelişiminin yanı sıra onların aflatoksin üretimini
destekler. Havanın tükenmesi okratoksin oluşumu,
belli oranda nitrojen patulin gelişimi, fosfat varlığı
ise ergot sentezlenmesi
ile doğrudan ilgilidir. A.
parasiticus’un oluşturduğu toksinlerin varlığı ise ısı
ile bağlantılıdır. Fusarium
tricintum’un oluşturduğu
toksin miktarını ısı şiddetle
etkiler (Özyaral ve Keskin,
2007). Mikotoksinler 15°C’de sentezlenirken, daha yüksek ısılarda oluşumda azalma görülür. Bina içi ortamında her zaman
küflere rastlamak mümkündür, çünkü onlar
her türlü ortamda gelişebilir ve yayılabilirler. Küflerin kendileri kadar oluşturdukları
toksinleri insan sağlığı için bir tehdit yaratmaktadır. Mikotoksin olarak tanımladığımız
toksinlerini uygun ortam şartlarında yaratan küfler arasında özellikle Stachbotrytis
chartarum ciddi sorunlar yaratmaktadır. Yaşanılan ortam havasında küflerin bulunma
miktarı ile ilgili bir kayıt yoktur, 1 m3’te bulunan/ölçülen koloni oluşturan birim (KOB)
şeklinde varlıkları saptanır. Solunan hava-
itü vakf dergisi 79
ÇEVRE DOSYASI
nın m3’ünde 106 oranında küflere ait organ
yapıları bulunduğunda solunum sisteminde ciddi sorunlar yaratırlar. Bilinen küflerin
hepsi insan için alerjik etkilidir. Herhangi bir
şekilde kullanılan dezenfektan ile ortamdaki küflerin öldürülmesi yeterli değildir. Canlı
olmayan küflere ait organ yapıları ile sporlarının solunması aynı şekilde alerjik etkidedir. Ayrıca toksinlerinin aktivitesi onların
ölmesi ile kaybolmaz, etkinliğini korur. Küfler HBS’nun tetikleyicileri arasında ilk sırada yer almamalarına rağmen ciddi sorunlar
yaratırlar.
HBS’den Korunma Önerileri
Anlaşılması zor ve oldukça karmaşık olan
bu sendromun nedenleri araştırılırken hastadan detaylı bilgi alınmalı ve yaşadığı/
çalıştığı ortamın nitelikleri ayrıntılı bir şekilde sorgulanmalıdır. Bu sorgulamaların
sistematik yapılabilmesi için kontrol listeleri
oluşturulmalıdır. Çalışanlara iş ortamına
bağlı stresörlerden uzak durulmasını sağlamaya yönelik stresle baş etmeye yönelik
eğitimler verilmelidir. HBS oldukça kompleks bir sorun olduğu için çözümü farklı
disiplinlerden uzmanların ortak çalışmasını
gerektirmektedir. HBS’ye bağlı semptomların önlenmesi için mimarlar, mühendisler (çevre, makine vb.) ve sağlık personeli
(hekim, hemşire, çevre teknikeri) işbirliği
halinde çalışmalıdır. Semptomlar bina içinde girildikten belli bir süre sonra başlar ve
iç ortamın terk edilmesiyle düzelme eğilimindedir. HBS’nun nedenleri araştırıldığında sorunun oldukça kompleks olduğu ve
fiziksel ortam koşullarıyla, kimyasal ve biyolojik iç ortam kirleticileri ile kişisel faktörlere bağlı olduğu belirtilmiştir. Hasta bina
sendromuna bağlı gözlenen semptomların
önlenebilmesi için iç ortamda uygun iklimlendirme koşulları sağlanmalı ve bina
içerisinde iç ortam kirleticilerinin emisyon-
80 itü vakf dergisi
www.hydro-x.co.uk, Indoor Air Quality Sunveys
Çalışanlara iş ortamına bağlı
stresörlerden uzak durulmasını
sağlamaya yönelik stresle
baş etmeye yönelik eğitimler
verilmelidir. HBS oldukça kompleks
bir sorun olduğu için çözümü
farklı disiplinlerden uzmanların
ortak çalışmasını gerektirmektedir.
HBS’ye bağlı semptomların
önlenmesi için mimarlar,
mühendisler (çevre, makine vb.) ve
sağlık personeli (hekim, hemşire,
çevre teknikeri) işbirliği halinde
çalışmalıdır.
Parametre
Önerilen seviye
Isı
19-23°C
Bağıl nem (BN)
%40-70
Havalandırma
Tabandan ısıtılan elektrostatik şoklama yapılmış halı kaplı
binalarda %55’ten daha fazla BN ihtiyaç vardır.
Sigara içilmeyen
normal bir kapalı ortam
için: en az 8 litre/su/kişi
Sigara içilen bir kapalı
ortam için: 16 litre/su/
kişi
Çok yoğun sigara
içilen kapalı ortam için:
25 litre/su/kişi
Toplam hava
gereksinimi
Saatte 4-6 kez hava değişimi
Havanın hızı
Saniye’de 0.1-0.3 m’dir, <0.1 m/sn havada boğukluk/tıkanıklık
yaratır. >0.3 m/sn hava cereyanı yaratır. 0.1 m/sn’lik hava akımı
havanın ısısını yükselterek havanın hareketliliğini sağlar.
Ses
46 dBA çalışma ortamındaki üst sınırdır.
Işıklandırma
Genel bir çalışma ortamı için 500 lüks. Detaylı plan
çalışmaları, laboratuar, dikim, çizim, pansuman vs. 750 lüks.
Küçük cerrahi ameliyatlar için >450 lüks tercih edilir
Tablo 1. Hava Kalitesi Uygun Aralık Değerleri (Özyaral, 2003)
ları azaltılmalıdır. Solunan hava kalitesi için
önerilen değerler Tablo 1'de verilmektedir.
Kaynaklar
- Ağca, B. (2005). İç Hava Kalitesi ve Hasta Bina Sendromu, TC Dışişleri Bakanlığı, Uluslararası Ekonomik Sorunlar Dergisi, Sayı XVI, Ankara.
- Akal, D. (2013). İç Ortam Hava Kirliliği ve Çalışanlara
Olumsuz Etkisi, TC Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Çalışma Dünyası Dergisi, Cilt 1(1), s.112-119.
- Özyaral, O., Keskin, Y. (2007). Hasta Bina Sendromu,
Türkiye Tekstil Sanayi İşverenleri Sendikası, 414 s.
- Özyaral (2003). Hasta Bina Sendromu. http://simad55.
tripod.com/kitap2003/02.htm
- Zeydan, Z. E., Zeydan, Ö., Yıldırım, Y. (2009). Hasta
Bina Sendromu, IX. Ulusal Tesisat Mühendisliği Kongresi, 06–09 Mayıs 2009, Bildiriler Kitabı, 587–595.
- WHO (1984). Indoor Air Quality Research, Euro Report and Studies, No:103, 1984.
- Özçimen, D., Terzioğlu, P., Yücel, S. (2012). Human
Health Effects of Air Conditioners, Journal of Engineering and Natural Sciences, Sigma 30, 56–65.
- Kahraman, M. (2012) HBS nedir? www.bilgiustam.
com/hasta-bina-sendromuhbs-nedir/
- Soysal, F. (2008). HBS, www.hurriyet.com.tr/saglik/9027838.asp
Günçä Aydnlatma Mevzuat åçin
Saälk Açsndan Bir Argüman
Assoc. Prof. Mohamed Boubekri
Illinois University, Urbana-Champaign
İ
www.thearthole.co.uk/hole/index.php/portfolio/britishmedicaljournal, Illustrator Rob White - Daylight and healt
Günlük yaüammzda doùru üùa yeterince maruz kalmamann
pek çok saùlk sorununa yol açabileceùini ve üùn, saùlk
sorunlarnn üstesinden gelmek için tedavi amaçl olarak, hatta
belki koruyucu ilaç iülevinde dahi kullanlabileceùini gösteren bol
miktarda delil mevcuttur. Bu bilgiye raùmen, inüaat sektörü ve
sektördeki düzenleme ve denetleme kurumlar bu sorunu henüz
önemine uygun bir yaklaümla ele almamaktadr. Bina aydnlatma
kurallar ük-saùlk iliükisini göz önünde bulundurmamakta,
üklandrma konusunda temel olarak görsel performans kriteriyle
ilgilenmektedir…
nşaat Sektöründeki Aydınlatma
Standartlarının Mevcut Durumu
Görsel performansın uygun aydınlık
seviyelerini belirlemede tek ölçüt olarak kullanılması, aydınlatmanın meskun
olmayan binalarda yüksek enerji tüketimine sebep olmasına ilişkin kaygılar ve
daha verimli teknolojilerin geliştirilmesi,
önerilen aydınlık seviyelerinin son beş
veya altı yıl içerisinde düşmesine yol
açmıştır. (IES, 1958; 1980). Bununla beraber, ne aydınlatma tasarımı prensipleri
ne de aydınlık standartları ışık ve binayı
kullananlarla ilgili sağlık meselelerini göz
önünde bulundurmakta. Halbuki ışığın
insan sağlığının bazı yönleriyle ilişkili
olduğunu gösteren çok sayıda bilimsel
delil mevcut. Mevsimsel duygudurum
bozuklukları ve depresyon ile mücadele
etmek, fotosentez için gereken ışık seviyelerini temin etmek, insan vücudunda
D vitamini salgılanmasını kolaylaştırmak
gibi amaçlarla kullanımda gereken, yani
çeşitli hastalıklar için tedavi edici olarak
kabul edilen ışık seviyeleri, iç mekanlar
için tavsiye edilen aydınlık seviyelerinin
katbekat üzerindedir (Boubekri, 2004).
Öncelikle şunu belirtmekte fayda var:
Herhangi bir günışığı aydınlatma mevzuatının etkili olması için sadece belirli bir
odada yeterli miktarda günışığı olması
şartını koşması yeterli değildir. Buna ilaveten günışığının süresi de mevzuatta
belirtilmelidir. Günışığı dinamik ve devamlı surette değişkendir. Aydınlatma ile
ilgili kural ve şartlar odanın işlevsel gereksinimlerine, mevsimsel değişimlere,
binanın bulunduğu konumdaki coğrafi ve
iklimsel koşullara ve kullanıcıların ihtiyaçlarına uygun olarak belirlenmelidir.
İnsanların açık havada yaptıkları aktivitelerde yeterli derecede güneş ışığına
maruz kaldıkları iddia edilebilmektedir;
ancak, yapılan çalışmalar bu varsayımın
her zaman doğru olmadığını göstermektedir. Bir çalışmada, San Diego Kalifor-
itü vakf dergisi 81
ÇEVRE DOSYASI
niya’daki 40 ila 60 yaşlarındaki bir yetişkin
popülasyonun günışığına maruziyet derecesi incelenmiştir. Yapılan bu çalışma,
San Diego’lu bu popülasyonun ılıman San
Diego ikliminde dahi açık havada günışığı
altında çok az zaman geçirdiğini göstermektedir. (Espiritu, 1994). Espiritu’nun bu
verileri, insanların yeterli miktarda günışığına maruz kalmadığı iddiasını destekleyen
geçmiş araştırmalarla (Campbell ve ark.,
1988; Kripke ve ark., 1989; Okudaira ve
ark., 1983; Savides ve ark., 1986) paralel
sonuçlara işaret etmektedir. İnsanların iç
mekanlarda, açık havada geçirdikleri zamandan çok daha fazlasını geçirdiğinin
farkına vardıktan sonra, iç mekanlarda insanların yeterli miktarda günışığına maruz
kalabilmesi ve binaların bu miktarları sağlayabilir olması bir olmazsa olmaz haline
gelir. Binalarda pencerelerin salt mevcudiyetinin yeterli günışığını temin edeceğini
varsaymak da doğru bir yaklaşım değildir.
Zira pencerelerin yeterli miktarda günışığı
sağlayıp sağlayamayacağı onların boyutlarına, konumlarına ve günışığı geçirgenliklerine bağlıdır.
Işık ve Sağlık
Günışığı ile bazı türden hastalıklardan ötürü hastanede yatan hastaların iyileşme süreleri arasında yakın bir bağ bulunduğunu
tespit eden çalışmalar bulunmaktadır. Bu
çalışmalardan birinde 415 unipolar ve 187
bipolar yatılı depresyon hastasından oluşan bir örneklemin hastanede kalma süresi
takip edilmiştir. (Benedetti ve ark., 2001)
Söz konusu çalışmada, doğu yönüne bakan odalarda bulunan ve dolayısıyla sabah
güneşine maruz kalan bipolar hastaların
ortalama hastanede kalma sürelerinin,
batı yönüne bakan odalardaki hastalara
oranla 3,67 gün daha az olduğu saptanmıştır. Aynı çalışmada unipolar hastalarda
ise hiçbir etki tespit edilmemiştir. Bir başka çalışmada da, bir psikiyatri birimindeki
yatılı hastaların yarısı güneş ışığına maruz
bırakılırken diğer yarısı ise maruz bırakılmamıştır. (Beauchemin ve Hayes, 1996).
Bu çalışmaya göre, güneş alan odalarda
bulunan hastaların ortalama hastanede kalış süresi 16,8, gün ışığı almayan odalarda
kalan hastaların ortalama kalış süresi ise
19,5 olmuştur.
Ofis binaları için yapılan pek çok kullanım
sonrası değerlendirme ve anket, insanların pencereleri olan ortamlarda çalışmayı
penceresiz ortamlarda çalışmaya tercih ettiklerini göstermektedir. Güneş ışıldadığın-
82 itü vakf dergisi
ışığın pozitif veya “iyi hissettiren” etkilerinin
tüm psikolojik sebeplerini bilmesek veya
anlayamasak da, tıp bilimi ışık ile insan
sağlığının bazı fiziksel yönleri arasındaki
nedensel ilişkilere ışık tutan çok sayıda bilgiye ulaşmıştır.
da insanlar kendilerini genel olarak daha
enerjik, neşeli ve iyi bir ruh hali içerisinde
hissetmektedir. Aynı şekilde, kapalı veya
bulutlu günlerde insanlar kendilerini keyifsiz hissetmekte, hatta bazıları depresif dahi
olmaktadır. Genel olarak da insanların günışığı koşullarında kendilerini daha iyi hissettikleri kabul edilmektedir. İnsanlar genellikle evlerine çatı pencereleri yaptırarak daha
fazla doğal ışık temin etmeye çalışmaktadır.
Mimarlar da hem kendi kişisel deneyimlerine hem de başka insanların söylediklerine
dayanarak, insanlar için günışığının (güneş
ışığı) elektrik kaynaklı ışıklara göre daha
sağlıklı olduğunu varsayarlar. Henüz doğal
Ofis binaları için yapılan pek çok
kullanım sonrası değerlendirme ve
anket, insanların pencereleri olan
ortamlarda çalışmayı penceresiz
ortamlarda çalışmaya tercih
ettiklerini göstermektedir. Güneş
ışıldadığında insanlar kendilerini
genel olarak daha enerjik, neşeli
ve iyi bir ruh hali içerisinde
hissetmektedir. Aynı şekilde, kapalı
veya bulutlu günlerde insanlar
kendilerini keyifsiz hissetmekte,
hatta bazıları depresif dahi
olmaktadır.
Işık ve D Vitamini Sentezi
D vitamini, insan vücudunun kalsiyum ve
fosfor emilimini ve kullanımını düzenlemeye yardımcı olur. Bu da hem normal büyüme hem de kemik ve diş gelişimi için hayati önem taşır. Ayrıca bağırsak emilimini ve
böbreklerdeki geri emilimi uyarır, kandaki
kalsiyum ve fosfor seviyelerinin düzenlenmesine yardımcı olur. Kalsiyum birikmesini
arttırmak suretiyle kemiklerin ve dişlerin
sertleşmesini sağlar, bunların yanı sıra kalsiyumun vücut hücre zarları arasındaki hareketine de yardımcı olabilmektedir.
Cilt, UV-B radyasyonuna maruz kaldığında
(290–315 nm dalga boyu), 7-dihidrokolesterol’ü (ciltte bulunan pro-hormon formu)
D vitaminine dönüştürür. Bu bileşik, karaciğere gider ve burada depolanma formu
olan 25-dihidroksivitamin D’ye (25-OHD)
dönüştürülür (Glerup, 2000). 25-OHD, kan
serumu içinde bulunur ve vitamin D seviyelerini değerlendirmek için test edilen
bileşiktir. Değerlendirmelere göre normal
koşullarda cilt, vücudun gereksinim duyduğu D vitamini miktarının %80 ila 100’ünü
üretebilmektedir. (Glerup, 2000). Yiyecekler ise vücudumuzdaki D vitamini miktarına katkıda bulunan ikinci kaynaktır. Günümüzde D vitamininin Tavsiye Edilen Günlük
Alım Miktarı (RDA) günde 5 ug veya 200
IU’dur (uluslararası birimler); bununla beraber, çok sayıda kişi bu miktarın çok daha
yüksek olması gerektiğini düşünmektedir.
Bu düşük olduğu şüphesi
duyulan RDA standardına
göre bile, ABD’de yaşayan
sağlıklı insanların çoğunluğu
D vitamini eksikliği yaşamaktadır. (Fuller, 2003) Mevcut
delillere göre, güneş ışığına
sınırlı ölçüde maruz kalan
insanların günlük D vitamini
alımı 20 ila 25 ug (800–1000
IU) olmalıdır. (Glerup, 2000).
Buna ilaveten, insanlar yaşlandıkça D vitaminini daha
verimsiz kullanırlar, dolayısıyla gereken günlük D vitamini
alımı seviyeleri yaşla birlikte
yükselmelidir.
Klinik D vitamini yetersizliği
gelişiminin sebebi genellikle
günışığına yetersiz miktarda maruz kalınması ve beslenme yoluyla alımın düşük
olmasıdır. Çoğu gelişmiş
ülkede uzun zamandır bir
sorun olmaktan çıkmış olan
raşitizm, hala bazı tropik ülkelerde görülmektedir. Bunun sebebi, bu ülkelerde bebeklerin kundağa sarılması
ve kadınların eve hapsolmuş
durumda olmalarıdır. Hareket
edebilmek için kendisine bakan kişinin
yardımına ihtiyaç duyan yaşlılar, yatalak
hastalar, penceresiz ortamlarda yaşayan
veya çalışan insanlar ve çok yoğun alanlarda sınırlı güneş ışığı maruziyetiyle yaşayan veya çalışan insanlar güneş ışığına
yetersiz maruziyet ve D vitamini eksikliği
riskleri taşımaktadırlar. Avustralya’daki bir
tıbbi araştırmada, Tazmanya bölgesindeki
yaşlı ve pek fazla hareket etmeyen hastalardan oluşan bir örneklemde mevsim değişikliği, yüksek kalça çatlaması insidansı
ve D vitamini seviyeleri arasındaki ilişki incelenmiştir. (Inderjeeth ve ark., 2002). Bu
hastalardan %68’i ya bir kurumda bakım
görmekte, ya da hareket etmek için bir
bakıcıya bağımlı durumdadır. Bu hastalardan %48’i, haftada birden daha az bir
sıklıkta dışarı çıkabilmektedir. Araştırmanın
sonuçlarına göre söz konusu hastaların D
vitamini konsantrasyonları, mevsime bağlı
olarak istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde değişiklikler göstermemektedir. Bu da
hastaların çoğunlukla yatalak veya evden
çıkamayan hastalar olması durumuna bağlanmaktadır. Bu Avustralya kökenli araştır-
ma, güneş ışığının insan hayatı için mutlak
surette zaruri olduğunu vurgulamaktadır.
Bu hastaların beslenme alışkanlıkları nasıl
olursa olsun, D vitamini eksikliğinin üstesinden gelmeye yetmemiştir. Bu eksiklik
de hastalarda kemik zayıflığının sebebini
Pineal bezi, aldığı ışık sinyaline
tepki verir ve insanın günlük
biyoritmini ışığa göre ayarlar.
Serotonin ve melatonin gibi güçlü
hormonlar üretir. Farklı melatonin
seviyeleri vücudumuzdaki enerji
ve aktivite seviyelerini belirler.
Düşük ışık düzeyleri söz konusu
olduğunda melatonin salgılanması
artar ve mahmurluk veya uykulu
olma belirtileri ortaya çıkar.
Günışığı, melatonin üretimini
baskılar ve serotonin salgılayarak
zihnin tetikte olmasını sağlar.
Bu hormonal düzenleyicinin
adı suprakiazmatik çekirdektir.
İnsanlarda sirkadiyen veya içsel
saati düzenler.
teşkil etmiştir.
İnsan vücudunda D vitamini üretimi için güneş ışığının
besin takviyelerinden daha
etkili olup olmadığına ilişkin
tartışma, geçmişte iki farklı araştırmada incelenmiştir.
Bunlardan birisi ABD’de, diğeri ise İsveç’te yapılmıştır.
Amerika’da yapılan araştırmanın (Webb ve ark., 1990)
sonuçları,
Avustralya’da
yapılan araştırmanın sonuçlarıyla uyum içerisindedir.
Webb’in araştırmasına göre,
serum 25 (OH)D konsantrasyonlarındaki (D vitamini)
güneş ışığı maruziyeti kaynaklı mevsimsel değişiklikler,
serbest yaşayan hastalarda
en yüksek derecede olup,
daha az hareketli hastalarda,
D vitamini içeren besin takviyeleri alımından bağımsız
olarak önemli ölçüde azalmaktadır ve bu azalma daha
az hareketle orantılı biçimde
gerçekleşmektedir. İşveç’teki araştırma da (Landin-Wilhelmsen, ve ark., 1995) bu
bulguları
doğrulamaktadır.
Bu araştırmada belli ölçüde yararlı olsalar
da besin takviyelerinin günışığının insan
vücudundaki D vitamini seviyelerine etkisini tamamen ikame edemeyeceği ve insanların, özellikle de az hareket edebilen
veya açık hava aktiviteleri minimal düzeyde olanların güneş ışığına erişimini teminat
altına almaya yönelik yeterli ölçüde tedbir
alınması gerektiği sonucuna varılmıştır.
D vitamini eksikliği, kemik zayıflığının yanı
sıra başka ciddi hastalıklarla da bağlantılıdır. D vitaminin, kan basıncındaki sert
değişimler ve renal osteodistrofi (kronik
böbrek yetmezliğinin sebep olduğu bir
hastalık) üzerinde doğrudan bir etkisi bulunmaktadır. Bir başka çalışma da diyaliz
ve böbrek nakli hastaları popülasyonlarının kan basıncı değişimlerinde mevsimsel
düzenlilikler tespit etmiştir (Prasad ve ark.,
2001). Hastalarda kan basıncı kışın yaza
oranla daha yüksek olmuş ve hastaların
günışığına maruz kalma sürelerinin uzunluğu, kan basıncı seviyelerini anlamlı ölçüde etkilemiştir. Günışığına daha uzun süre
maruz kalındıkça kan basıncı daha normal
seviyelerde gerçekleşmektedir.
itü vakf dergisi 83
ÇEVRE DOSYASI
Işık ve İnsanlarda Endokrin Sistemi
İnsan vücudunun yaşamını sürdürmesini
sağlayan işlevlerden çoğu hipotalamus tarafından kontrol edilmektedir. Hipotalamus,
beynin vücudumuzdaki enerji ve sıvı dengesi, büyüme ve olgunlaşma, dolaşım ve
solunum, duygusal denge, üreme, ısı regülasyonu ve aktivitesi ve uyku alışkanlıkları
gibi bir takım süreç ve işlemlerden sorumlu
olan bir bölgesidir. Hipotalamusta yer alan
ve insan endokrin sisteminin bir bileşeni
olup, hem metabolizmanın hem de her bir
vücut hücresindeki kimyasal reaksiyonların fiziksel ve kimyasal süreçlerini yöneten pineal bezinin hormon salgılaması için
günışığı bir katalizör görevi yapmaktadır.
Pineal bezi, aldığı ışık sinyaline tepki verir ve insanın günlük biyoritmini ışığa göre
ayarlar. Serotonin ve melatonin gibi güçlü
hormonlar üretir. Farklı melatonin seviyeleri
vücudumuzdaki enerji ve aktivite seviyelerini belirler. Düşük ışık düzeyleri söz konusu olduğunda melatonin salgılanması artar
ve mahmurluk veya uykulu olma belirtileri
ortaya çıkar. Günışığı, melatonin üretimini
baskılar ve serotonin salgılayarak zihnin
tetikte olmasını sağlar. Bu hormonal düzenleyicinin adı suprakiazmatik çekirdektir.
İnsanlarda sirkadiyen veya içsel saati düzenler. Bu döngü, başka şeylerin yanında,
isabetli bir şekilde zamanlanmış hormonal
ve metabolik değişiklikleri içerir.
Sıklıkla kuzey enlemlerinde yaşayan insanlarda görülen ve genellikle Mevsimsel Duygudurum Bozukluğu veya MDB (İng.: SAD)
olarak adlandırılan mevsimsel depresyon
fenomeni, ışığın insanlardaki endokrin sistemine ilişkin yaygın olarak bilinen etkilerinden bir başkasıdır. Yaklaşık olarak on milyon Amerikalının bu hastalıktan mustarip
olduğu tahmin edilmektedir. Araştırmalar,
insanların MDB vulnerabiliteleri ile doğal
ışığa ve güneş ışığına maruziyetleri arasında pozitif bir korelasyon bulunduğunu ortaya koymaktadır. Genel kanıya göre, daha
az bir süre güneş ışığına maruz kalmaktan
kaynaklanan yüksek melatonin seviyeleri de bu hastalığa katkıda bulunmaktadır.
MDB hastaları, yılın hangi zamanında olursa olsun gökyüzünün kapalı olduğu ve/
veya iç mekan aydınlatmasının azaldığı
zamanlarda depresyonlarının daha da kötüye gittiğini belirtmektedir. (Nayyar ve ark.,
1996). Kuzey enlemlerinde yaşayan MDB
hastaları, kış depresyonlarının kuzeye gittikçe daha da ciddileştiğini belirtmiştir.
(Lam ve ark., 2001).
1980 tarihinde ışık terapisi ilk defa MDB te-
84 itü vakf dergisi
davisinde kullanılmıştır (Rosenthal, 1984).
Tedavisi yapılan hasta, bahar geldiğinde
beklenmedik bir şekilde ortadan kalkan
bir kış depresyonundan mustariptir ve bu
rahatsızlığın geçmişi 13 yıla dayanmaktadır. İlk deneysel tedavide öncelikle benimsenen yaklaşım, sabah 6 ile 9 arasında ve
akşamüstü 4 ile 7 arasında hastayı parlak
ışığa maruz bırakarak kış günlerini “uzatmak” olmuştur. Bununla beraber, bu ışık
tedavisi yalnızca ışık parlak olduğunda etkili bir antidepresan olabilmiştir; loş ışığın
hiç ama hiç etkisi olmamıştır (Rosenthal,
1984). İlk gün ışığı simüle eden tam spektrumlu ışık kutusu versiyonları 2500 lux ışık
vermekteydi. Bu da insanların iç mekanlarda elektrik kaynaklı ışıklardan aldığının 4 veya 5 katına denk geliyordu. Daha
sonraki araştırmalar ışık tedavisinin etkili
olmasının sadece ışığın yoğunluğuna değil aynı zamanda da maruziyetin süresine
ve ışığın spektral kalitesine bağlı olduğunu gösterdi. (Wirz-Justice, 1998, Graw ve
ark., 1998). Örneğin, günde iki saatliğine
2500 lux ışık verilerek yapılan bir tedavinin
Mevcut durumda, hukuken
mimarların binalara doğal ışık
sağlama zorunluluğu yoktur. Çoğu
oturmaya elverişli binada pencere
bulunması bir zorunluluktur;
ancak, bina kurallarında pencere
zorunluluğuna büyük ölçüde yangın
güvenliği ve tahliye açısından yer
verilmiş, ortama doğal ışık sağlama
kaygısı güdülmemiştir.
antidepresan etkisi, günde 30 dakikalığına
10000 lux ışık verilerek yapılan bir tedavinin antidepresan etkisine eşit olabilmektedir. Işık tedavisi sebebiyle ortaya çıkan
serotonerji artışının, hastalara parlak ışık
terapisinin iyi gelmesini sağlayan ana mekanizma olduğu saptanmıştır. (Durlach ve
ark., 2002). Şimdilerde bu türden bir tedavinin MDB hastalarının %80’inde etkili olabileceği düşünülmektedir.
Işığın Spektral Kalitesi
Güneş ışığının sağlığa başka faydaları da
bulunmaktadır ve bunların kaynağı güneş
ışığının metabolizmamız üzerinde etkili
olan karaciğer metabolitine yaptığı etkidir.
Doğal ışığa maruziyet, karaciğer metabolitinin salgılanmasını uyarır (Neer, 1977); ancak, doğal günışığının spektral bileşimine
sahip olduğu takdirde, yapay olarak simüle
edilmiş günışığı da sağlığa bazı olumlu etkiler yapabilmektedir. Neer’in araştırması,
kışın iç mekanlarda tutulan ve yapay olarak simüle edilmiş yüksek yoğunluktaki
(normalde çoğu binanın içerisinde elek
trik kaynaklı aydınlatma ile elde edilenden
çok daha yüksek olan 5000 lux’e ulaşan
seviyelerde) günışığına maruz bırakılan
sağlıklı erkeklerin barsaklarındaki kalsiyum
emiliminde artışların görüldüğünü tespit
etmiştir.
Bu sonuçlar, kesin delil içermeseler de, insan sağlığına böyle benzersiz bir biçimde
katkı yapan şeyin, güneş ışığında bulunan
ışık spektrumunun doğası olduğunu göstermektedir. Çoğu elektrikli ışık kaynağı,
güneş ışığının spektrumunu üretemez.
Dahası, güneş ışığının spektral bileşimi
mevsimlere ve günün bölümlerine göre
değişmektedir (Diffey, 2002). Tetikte olma
durumunu teşvik veya inhibe eden kimyasal reaksiyonların yalnızca bir UV eşiği aşıldığında gerçekleştiği varsayıldığında, bu
değişim döngüsü insanlardaki sirkadiyen
ritmin ardında yatan temel sebep olabilir.
Tartışma ve Günışığı Aydınlatma
Mevzuatına İlişkin Yaklaşım
Aydınlatmanın tüm psikolojik ve fizyolojik
etkileri üzerine yapılmış tüm araştırmaları
kapsamlı bir şekilde özetlemek mümkün
olmayabilir; ancak, bu makalede yer aldığı
gibi kısa bir özet dahi, gün ışığının binalarda zaman geçiren insanların sağlıkları üzerindeki bilinen ve psikolojileri üzerindeki
potansiyel etkileri açısından ilginç bir genel
değerlendirme sunmaktadır. Örneğin, ışığın ruh halini etkilediği net olarak bilinmektedir, ancak bu etkinin mekanizmaları iyi
bir şekilde tanımlanamamıştır ve kesinlikle
çok boyutludur. Temel psikolojik seviyede
bakıldığında, ışık uyarılmayı doğrudan etkiler; bu şekilde de ruh halinde değişimlere sebep olur. Aynı zamanda da tetikte
olmaya ilişkin hormonal seviyeleri etkileyen
sirkadiyen ritmi düzenler. Bu, ruh hali ve
duyguların belirleniminde çok önemli bir
bileşendir. Günlük yaşamımızda doğru ışığa yeterince maruz kalmamanın pek çok
sağlık sorununa yol açabileceğini ve ışığın,
sağlık sorunlarının üstesinden gelmek için
tedavi amaçlı olarak, hatta belki koruyucu
ilaç işlevinde dahi kullanılabileceğini gösteren bol miktarda delil mevcuttur. Bu bilgiye rağmen, inşaat sektörü ve sektördeki
düzenleme ve denetleme kurumları bu sorunu henüz önemine uygun bir yaklaşımla
ele almamaktadır. Bina aydınlatma kuralları
ışık-sağlık ilişkisini göz önünde bulundurmamakta, ışıklandırma konusunda temel
olarak görsel performans kriteriyle ilgilenmektedir.
1500 ila 2500 lux ışık melatonin salgılanmasını baskılarken 500 lux ışığın bu etkiyi
yapmaması, veya 5000 lux ışığın karaciğer
metabolit salgılanmasında iyileştirici tedavi yöntemi olarak kullanılabilmesi gibi bilgilerin, bina içlerine ilişkin ışık kuralları ve
düzenlemelerinde ciddi oranda göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Buna
ilaveten, gün ışığının spektral dağılımına
sahip parlak ışık tedavisinin mevsimsel
duygudurum bozukluğunu tersine çevirebileceği bilgisi de, önemli olanın sadece
ışığın yoğunluğu değil, aynı zamanda da
spektral özellikleri olduğu görüşünü desteklemektedir. Günışığı aydınlatmasının
önemine ilişkin bu farkındalıklar, özellikle
de günışığının sadece bol değil aynı zamanda da “ücretsiz” bir kaynak olduğu
göz önüne alındığında, daha da önemli
hale gelmektedir. Bununla beraber, bu konuda önerdiğim türden düzenlemelere gitmek, hem mimarların hem de binalarla ilgili
mevzuatları belirleyenlerin mekansal planlama yapmak suretiyle sağduyulu biçimde
ve enine boyuna düşünerek yürütmeleri
gereken bir süreçtir.
Tedavi amaçlı olarak önerilen aydınlık seviyeleri, çoğu bina türünde görsel işlem
yapabilme performansı için gereken stan-
itü vakf dergisi 85
ÇEVRE DOSYASI
İklim, mevsim, bölge koşulları,
pencere düzenlemesi özellikleri
ve diğer olası kriterler ışığında,
olması gereken aydınlık seviyelerini
karşılayacak bir pencere
düzenlemesi sistemi tasarlamak
mimarın inisiyatifindedir.
Binalarımızda etkin bir günışığı
aydınlatması ancak ve ancak
pencereler gerçek anlamda
günışığı kaynakları haline
dönüştürüldüğünde yapılabilir.
dartların birkaç kat üzerindedir. Kış süresince tekrarlanan bir biçimde parlak ışığa
maruz kalmak, sağlıkla ilgili yaşam kalitesi
artışında ve psikolojik sıkıntının dindirilmesinde etkilidir. Kuşkusuz, maliyet ve enerji
tüketimi açısından bakıldığında binaların
elektrik kaynaklı ışıklarla böylesi yüksek
seviyelerde aydınlatılması pek makul değildir. Halbuki doğal ışık, özellikle de mevcut olduğu zamanlarda güneş ışığı, çoğu
mevsimde ve coğrafi konumda bu gereken
yüksek aydınlık seviyelerini birkaç saatliğine ve neredeyse sıfır maliyetle tedarik edebilir. Bununla beraber, yapılan araştırmalara göre insanlar her zaman yüksek günışığı
aydınlığı seviyelerine gerekli miktarda maruz kalma imkanı bulamamaktadırlar. Üstelik çoğu insan zamanının yüzde 80 ila 90’ını
iç mekânlarda geçirmektedir. [Evans et al.,
1998] Dolayısıyla, bina içlerinde gerekli
miktarlarda günışığı aydınlatması yapılması bir olmazsa olmaz haline gelmektedir.
Bu çalışmanın göstermeye çalıştığı gibi,
tıbbi araştırmalar insanların yaşamak için
günışığına ve güneş ışığına ihtiyaç duyduğunu göstermektedir. Günışığı aydınlatma mevzuatları, aydınlatma standartlarını
belirlerken yalnızca görsel performansa
dair gereksinimleri değil, aynı zamanda da
sağlık ve genel refah kriterlerini göz önüne almalıdır. Mevcut durumda, hukuken
mimarların binalara doğal ışık sağlama zorunluluğu yoktur. Çoğu oturmaya elverişli
binada pencere bulunması bir zorunluluktur; ancak, bina kurallarında pencere zorunluluğuna büyük ölçüde yangın güvenliği ve tahliye açısından yer verilmiş, ortama
doğal ışık sağlama kaygısı güdülmemiştir.
Pencerelerle ilgili düzenlemelerde ölçüt,
pencerelerin boyutlarından ziyade, odaya
ne miktarda ve ne kadarlık bir süre zarfında ışık sağladıkları olmalıdır. Günışığının
dinamik ve daimi surette değişken olduğu
göz önüne alındığında, günışığı seviyelerine maruziyet süresi önemlidir. İklim, mev-
86 itü vakf dergisi
sim, bölge koşulları, pencere düzenlemesi
özellikleri ve diğer olası kriterler ışığında,
olması gereken aydınlık seviyelerini karşılayacak bir pencere düzenlemesi sistemi
tasarlamak mimarın inisiyatifindedir. Binalarımızda etkin bir günışığı aydınlatması
ancak ve ancak pencereler gerçek anlamda günışığı kaynakları haline dönüştürüldüğünde yapılabilir. Günışığı, bina ortamlarında günışığı yetersizliği sonucunda
ortaya çıkabilen çeşitli hastalıklar için uygun maliyetli bir koruyucu tıp yöntemi olma
potansiyeline kesin olarak sahiptir.
İngilizceden çeviren: Kerem Geçmen
Referanslar
-Beauchemin, K. M., Hays, P. (1996) Sunny hospital rooms
expedite recovery from severe and refractory depressions.
J. Affective Disorder 40: 49–51.
-Benedetti, F., Colombo, C., Barbini, B., Campori, E.,
Smeraldi, E. (2001) Morning sunlight reduces length of
hospitalization in bipolar depression. J Affective Disorder
62(3): 221–223.
-Boubekri, M. (1999) On the issue of Illuminance
requirement as a design criterion. J. Human-Environment
System 3(1): 71–76.
-Boubekri, M. (2004) An overview of current daylighting
legislation. J. Human-Environment System 7(2): 58–63.
-Campbell, S. S., Kriptke, D. F., Gillin, J. C., Hrubovcak, J.
C. (1988) Exposure to light in healthy elderly subjects
and Alzheimer’ patients. Physiol. Behav. 42: 141–144.
-DeMarin, D. I., Melissa, M. Shelton, L., Stankowski, L. F.
Jr. (1995) Mutation spectra in Salmonella of sunlight,
white fluorescent light, and light from tanning salon
beds: Induction of tandem mutations and role of DNA
repair. Mutation Res. 327: 131–149.
-Diffey, B. L. (2002) Sources and measurement of
ultraviolet radiation. Methods 28(1): 4–13.
-Durlach, J., Pages, N., Bac, P., Bara, M. Cuiet-Bara, A.
(2002) Biorhythms and possible central regulation of
magnesium status phototherapy, darkness therapy and
chronological forms of magnesium depletion. Magn.
Res. 15: 49–66.
-Espiritu, C. R., Kriptke, F. D., Ancoli-Israel, S., Mowen, M.
A., Mason, J. W., Fell, L. R., Klauber, R. M., Kaplan, J.
O. (1994) Low illumination experienced by San Diego
adults association with atypical depressive symptoms.
Biol. Psychiatry 35: 403–407.
-Evans, G. W., McCoy, J. M. (1998) When buildings don’t
work: The role of architecture in human health. Env.
Pschy. 18: 85–94.
-Fuller, K. (2003) Sad to the bone. Nursing Homes Long
Term Care Management 44. February.
-Graw, P., Hans-Joachim, H., Georg, L., Wirz-Justice, A.
(1998) Sleep deprivation response in seasonal affective
disorder during a 40-h constant routine. J. Affective
Disorders 48(1): 69–74.
-Glerup, H., Mikkelsen, K., Poulsen, L., Hass E., Overbeck,
S., Thomsen, J., Charles, P., Eriksen E. F. (2000) Commonly
recommended daily intake of vitamin D is not
sufficient if sunlight exposure is limited. J. Internal
Medicine 247(2): 260–268.
-Illuminating Engineering Society (1958) IES Lighting
Handbook 53(8): 422.
-Illuminating Engineering Society (1980) Selection of
Illuminance value for interior lighting design (RQQ report
no. 6).
I-lluminating Engineering Society of North America (1999)
IESNA Recommended practice of daylighting (RP-599).
-Inderjeeth, C. A., Barett, T., Al-Lahham, Mulford,
J., Nicklason, F., Reberger, C. (2002) Seasonal variation, hip
fracture and vitamin D levels in Southern Tasmania.
New Zealand Med. 26(1152): 183–185.
-Kriptke, D. F., Mullaney, D. J., Savides, T. J., Gillin, J. C.
(1989) Phototherapy for nonseasonal major depressive
disorders. In: Seasonal Affective Disorders and
Phototherapy, eds. by Rosenthal N. E., Blehar N. C. The
Guilford Press, New York. pp. 342–356.
-Lam, R. W., Tam, E. M., Yathan, L. N., Shiah, I. S. (1995)
Seasonal depression: the dual vulnerability hypothesis
revisited. J. Affect Discord 63: 123–132.
-Landin-Wilhelmsen, K, Wilhelmsen, L, Wilske, J., Lappas,
G., Rosen, T., Lindstedt, G., Lundberg, P. A., Bengtsson,
B. A. (1995) Sunlight increases serum 25(OH) vitamin
D concentration whereas 1,25(OH) 2D3 is unaffected:
Results from a genral population study in Goteborg,
Sweden (The WHO MONICA Project). Eur. J. Clin.
Nutr. 49(6): 400–407.
-Nayyar, K., Cochrane, R. (1996) Seasonal changes in
affective state measured prospectively and retrospectively.
J. Psychiatry 168(5): 627–632.
-Neer, R. M. (1977) In: Vitamin D: Biochemical, Chemical,
and Clinical Aspects Related to Calcium Metabolism,
eds. by Norman, A. W., Schaefer, K., Coburn, J. W.,
DeLuca, H. F., Fraser, D., Grigoleit, H., von Herrath, D.
Walter de Gruyter, Berlin.
-Okudaira, N., Kriptke, D. F., Webster, J. B. (1983)
Naturalistic studies of human light exposure. Am.
J. Physiol. 245: R613–R615.
-Parasad, G. V., Nash, M. M., Zaltman, J. S. (2001)
Seasonal variation in outpatient blood pressure in stable
renal transplant recipient. Transplantation 72(11): 1792–
1794.
-Prasko, J., Horaceck, J., Klascha, J., Kossova,
J., Ondrackova, I., Sipek, J. (2002) Bright Light Therapy
and/or mipramine for inpatients with recurrent
non-seasonal depression. Neuroendocrinal Lett.
23(2): 109–113.
-Rosenthal, N., Sack, D., Gillin, J. (1984) Seasonal affective
disorder: A description of the syndrome and preliminary
findings with light therapy. J. General Psychiatry 41:
72–80.
-Savides, T. J., Messin, S., Senger, C., Kriptke, D. F. (1986)
Natural light exposure of young adults. Physiol. Behav.
38: 571–574.
-Veitch, J. A., McColl, S. L. (2001) A critical examination
of perceptual and cognitive effects attributed to
fullspectrum fluorescent lighting. Ergonomics 44(3): 255–
279.
-Webb, A. R., Pillbeam, C., Hanafin, N., Holick M. F.
(1990) An evaluation of the relative contribution of
exposure to sunlight and of diet to the circulating
concentration of 25-hydroxyvitamin D in an elderly nursing
home population in Boston. Am. J. Clin. Nutr. 51(6):
1075–1081.
-Wirz-Justice, A. (1998) Melatonin: New advances in sleep
research and treatment. Eur. Neuropsychopharmacol.
8(2): S 92.
Bütünleçik Tasarm
neksel tasarım yöntemiyle böyle bir yapının inşasının ne kadar zor olduğu ortadır.
Sertifika almasa bile hepimizin sürdürülebilir binalarda yaşaması bir zorunluluk
haline gelmiştir.
Yatırımı yapan, yapıyı üreten ve kullanacak olan bütün paydaşların tasarım süresinde bir arada olmalarına “bütünleşik
tasarım” denilebilir. Projeye başladığım ilk
yıllarda ozalitçilerin duvarlarında gördüğüm sağdaki karikatür, bütünleşik tasarımın gerekliliğini çok güzel anlatıyor.
Süleyman AKIM
Akım Mühendislik
Binalarn tasarm
aüamasndan itibaren ömürleri
boyunca çevreye vedikleri
zararlarn günümüzde tehlikeli
boyutlara ulaümas tüm
dünyada az kaynak tüketen,
konforlu ve saùlkl yüksek
performansl binalarn yapmn
zorunlu klan bütünleüik tasarm
sürecini gündeme getirmiütir.
D
ünyamız Hasta!
Dünyamız hasta! Kendini korumaya çalışan her organizma gibi
kendine zarar veren canlılardan kurtulmak
için ateşi yükseliyor. Bilindiği gibi, fosil yakıtlardan enerji üretmek, bu hastalığın en
önemli sebeplerinden biri. Doğa dostu
enerji üretimi yeteri kadar gelişmediği ve
yaygınlaşamadığı için enerjiyi mümkün olduğu kadar tasarruflu kullanmak zorunda
olduğumuz herkesin bildiği gerçektir.
Üretilen enerjinin % 40’ının binaları ısıtmak, soğutmak, aydınlatmak için kullanıldığını düşünürsek yapı tasarımı yapanların ne kadar sorumluluk altında olduğu
ortadadır.
Küresel ısınma, susuzluk, çevre kirliliği ve
doğal kaynakların hızla tüketilmesi gibi
bütün bu sebepler yapı sektöründe çevre dostu binaların yapılmasını gündeme
getirmiştir. Çevre dostu bina tanımıyla
yeşil bina olarak tabir edilen yapılar ortaya çıkmıştır. Belli standartlar getirilerek
sertifikalanmakta olan yeşil binalar yapı
sektöründe daha değerli, doğaya saygılı,
ekolojik, konforlu ve enerji tüketimini azaltan binalar olarak yeni bir yönelim ortaya
çıkarmıştır.
Yeşil bina diye tanımlanan binaların ne kadar yeşil olduğunu derecelendiren kriterleri sıralayacak olursak;
-Arazinin seçimi; yapılacak yapının çevresine olacak etkileri,
-Binaya ulaşım,
-Malzeme seçimi,
-İnşası sırasında çevreye olan etkileri,
-Hem şantiye sırasında hem de binadaki
yaşam sırasındaki atık yönetimi,
-Binanın kullanımı sırasında harcayacağı
enerji,
-Su tüketimi,
-İç hava kalitesi,
-Yaşam döngüsü maliyeti,
-Devreye alma,
-İşletme ve bakım,
-Yenilikçilik
başlıkları altında sıralanabilir.
Farklı disiplinlerin oluşturduğu tasarım
ekiplerinin birbirlerine müdahale etmeden
kendi konuları ile ilgili en doğru çözümleri
bulmaya çalışması şeklinde işleyen gele-
Bütünleşik Tasarım Nedir?
Bütünleşik Tasarım; 2012 yılında yapılan
TTMD (Türk Tesisat Mühendisleri Derneği) nin hazırladığı mimar ve mühendislerin
katılımıyla oluşan bir çalıştayda;
“ Farklı disiplinlerdeki tasarımcıların bilgisayar ortamında üç boyutlu bir model
üzerinde;
Yapının kullanımı sırasında ne kadar
enerji tüketeceği,
İnşasının nasıl yürütüleceği,
Hem şantiye hem de kullanımı sırasında
çevresi ve doğa ile olan ilişkisinin nasıl
olacağı,
Yatırım ve işletme maliyetlerinin ne kadar
olacağı,
Bakımının nasıl yapılacağı gibi konuların
önceden belirlenmesi için yapılan çalışmalardır” şeklinde tanımlanmıştı.
Ancak “Bütünleşik Tasarım”a; yatırımcı,
uygulamacı, kullanıcı ve işletmeci gibi
bina ile ilgili diğer paydaşların da katılması gerektiği daha sonraki çalışmalarda
ortaya çıkmıştır.
Bir çok yerde yayınlanmış olan aşağıdaki
şema, özet olarak anlatmaktadır.
Neden Bütünleşik Tasarım?
Binaların tasarım aşamasından itibaren
ömürleri boyunca çevreye verdikleri zararların günümüzde tehlikeli boyutlara
ulaşması tüm dünyada az kaynak tüketen,
konforlu ve sağlıklı yüksek performanslı
binaların yapımını zorunlu kılan bütünleşik
tasarım sürecini gündeme getirmiştir.
Tasarım sürecinde yapının inşası ile ilgili
bütün problemleri görmek, çözüm bulmak, inşa süresini ve maliyeti azaltmak
için bütünleşik tasarım yapmak gereklidir.
Aynı zamanda tasarımı en az revizyonla
itü vakf dergisi 87
ÇEVRE DOSYASI
tamamlayarak kendi enerjimizi daha verimli kullanmak için bütünleşik tasarım
yapmamız gerekir.
Yapı işinin paydaşlarını yatırımcı, tasarımcı, uygulamacı ve kullanıcı olarak gruplarsak, tasarım süresince bütün bu grupların
birlikte çalışmaları sonucu doğayla uyum
içinde, enerji etkin, ihtiyaca uygun, sürdürülebilir binalarda yaşamamız mümkün
olacaktır.
Yapı yapmak için tarım veya orman alanlarına zarar verilmesi, suyun gereksiz
tüketimi gibi konular da doğaya karşı sorumluluklarımızı bir kat daha artırmaktadır.
Doğaya mümkün olduğu kadar zarar vermeden yaşayabilmek için, yaşama alanlarımızı inşa ederken, çok duyarlı davranmamız gerektiği ortadadır.
Sürdürülebilir, ekolojik, yeşil v.s. binalara
ne isim verirsek verelim, yapıları tasarlarken; yatırımcı, kullanıcı, tasarımcı, uygulayıcı, malzeme üreticisi, işletmeci v.s.
bütün disiplinler mümkün olduğu kadar
birbirlerine yakın ve uyumlu çalışmak zorundadır.
Geleneksel Tasarım Sürecinde, inşaat ruhsatı almak için çizilen mimarilerle başlayan tasarımlarda, binanın enerji ihtiyacını
en aza indirecek çözümler yeteri kadar
araştırılmadan tesisat projeleri hazırlanmaktadır. Enerji Sertifikası için yapılan
çalışmalar ise ruhsat projesinin ek belgesi olarak düşünülmektedir. Uygulama
projeleri safhasında mimariyi etkileyecek
öneriler ise çok sınırlı olmaktadır. Ruhsat
projesi ayrı uygulama projesi ayrı kavramı
ortadan kaldırılmalıdır.
Bütünleşik tasarım nasıl yapılmalı ?
Kullanıcıların konforu ve iç hava kalitesinden ödün vermeden yüksek performanslı
bina yapmanın ön şartı, bütünleşik tasarım ve yapım sürecinin izlenmesidir.
Alman Hoai standartı tasarım için süreçlerini dokuz adımda tanımlamaktadır. İlk iki
adımı projelere başlamadan önceki yatırım danışmanlığı hizmetleri veren firmalar
tarafından
hazırlanan raporlar oluşturmaktadır.
Tasarımın avan, ruhsat, uygulama ve ihale
dosyası aşamalarından sonra şantiyede
kontrollük, devreye alma aşamaları ve işletmenin ilk yıllarında, sistem düzenli çalışıncaya kadar devam eden hizmetleri de
kapsamaktadır.
Bu uygulamanın ülkemizde de yaygınlaş-
88 itü vakf dergisi
ması ve hak ettiği değeri alması gerektiğine inanıyorum.
BIM (Building Information and
Modeling)
Yapı Bilgi Sistemi, tasarım aşamasından
başlayarak yapının ömrünü tamamlayıncaya geçen sürecin modellemesini bilgisayar ortamında sağlayan bir yazılım
sistemidir. Bütünleşik tasarımın çalışma
ortamını oluşturmak için geliştirilmektedir.
Yazılımların sadece çizim programı olması
dönemi kapanmaktadır. Bütün disiplinle-
Yapı işinin paydaşlarını yatırımcı,
tasarımcı, uygulamacı ve kullanıcı
olarak gruplarsak, tasarım
süresince bütün bu grupların
birlikte çalışmaları sonucu doğayla
uyum içinde, enerji etkin, ihtiyaca
uygun, sürdürülebilir binalarda
yaşamamız mümkün olacaktır.
rin bir arada çalıştığı bir model oluşturarak
tasarım yapmaya yönelik bilgisayar programlarından, yapının kullanımı sırasında
da faydalanılması hedeflenmektedir.Bir
çizim programı olmasının yanı sıra, yapı
geometrisi, malzemeler, spesifikasyonlar,
yasal gereklilikler, montaj prosedürleri, fiyatlar, üreticiler, tedarikçiler vb. bilgileri de
saklama ve tasarım aşamasında kullanma
imkanı verir. Yapıyı tasarlarken, enerji sarfiyatının, ömür boyu maliyet analizinin de
hesaplanabildiği bir modelleme imkanı
sağlamaktadır. Bu programların kullanımı
yaygınlaştıkça ihtiyaçlara göre çok daha
fazla gelişecektir.
Uluslararası Projelerde Rekabet
Edebilecek Multi Disiplinli Tasarım
Ofisleri Oluşturmak ve Kümelenme
Ülkemizde, mimar, inşaat mühendisi, makina mühendisi, elektrik mühendisi, altyapı mühendislerinin bir arada çalıştığı
çok disiplinli tasarım ofislerinin oluşması
ihtiyacı vardır. Tasarım koordinasyonu sağlanması ve kurumsal bir yapı oluşturması
nedeniyle daha kaliteli ve daha az maliyetli projeler üretmek mümkün olabilecektir. Deneyimlerini birleştirerek oluşacak
güçle uluslararası bir teknik müşavirlik firması olarak da dünya ölçeğinde rekabet
şansı artacaktır.
Türkiye’deki tasarım ofisleri genel olarak
2-5 kişinin çalıştığı aile şirketleri şeklinde
oluşmuştur. 50-60 kişilik ofisler olsa da
çok disiplinli kurumsal firmalar oldukları
söylenemez.
Küçük proje ofislerinden çok disiplinli teknik müşavirlik firmaları oluşturmak için çözümler bulmalıyız. TTMD nin düzenlediği
bir seminerde, farklı disiplinlerdeki büroların ortak olarak kurdukları şirket üzerinden
aldıkları işlerin çok daha verimli bir çalışmayla tamamladıkları örneği üzerinde konuşulmuştu. Bu tip örneklerin çoğalması
bütünleşik tasarımı daha da geliştirecektir.
Öncelikle mekanik ve elektrik
mühendisliği gruplarının birlikte çalışması teşvik edilmeli ve
zamanla diğer disiplinlerin de
katılımı sağlanmalıdır.
Uluslararası tasarım ofisleriyle
rekabet edebilmek için aynı
disiplindeki
tasarım ofisleri
de kendi aralarında birleşerek
daha kurumsal bir yapıya dönüşmelidir. Birlikte davranmak
hem pazarı genişletecek hem
de daha kaliteli ve maliyeti
daha az olan projeler üretilecektir.
Bütünleşik Eğitim
Mimarlık eğitimi sırasında yapılan atölye çalışmalarının
mühendislik eğitimi alan öğrencilerle birlikte yapılması
gerekmektedir. Böylece Mimar ve mühendisler okuldan
mezun olmadan birlikte nasıl çalışabileceklerini öğrenebileceklerdir.
Tesisat Mühendisliği açısından durum
çok daha üzücüdür. Makina Mühendisliği eğitimi fabrikada imalatta çalışacak
mühendis yetiştirmek üzerine kuruludur.
Mekanik tesisat tasarım ofislerindeki stajı
kabul etmeyen üniversiteler vardır. Yapı ve
tesisat ile ilgili daha fazla eğitim verilmeli
ve mimarlık öğrencileriyle ortak projeler
üretilmelidir. Mimari, statik, elektrik, meka-
nik tasarım ofislerinin nezaretinde atölye
çalışmaları yapılmalı. Proje yarışmaları düzenlenmeli hatta öğrencilerin, firmaların
destekleriyle yurtiçi ve dışı teknik gezilere
katılmaları sağlanmalıdır.
Yurtdışı pazarlar ve Üniversite Sanayi
işbirliği
Yapılan son anketlerde, tesisat sektöründeki yerli üreticilerin, yurt dışındaki
projelerin teknik şartnamelerinde yer alamamaları nedeniyle hak ettikleri yere gelemedikleri ortaya çıkmıştır.
Ekonomi Bakanlığı da bu nedenle, yerli
üretimin yurt dışı pazarlarda daha fazla yer alması ve ülke ekonomisine katkı
sağlaması için teknik müşavirlik firmalarının desteklenmesi için bazı teşvikler
oluşturmuştur. Bu firmalar yurtdışına hazırladıkları projelerde yerli malzemeyi teknik şartnamelerinde yazacakları için Türk
malı ürünlere ihracat imkanı doğacaktır.
Teknik müşavirlik kuruluşları
yerli üretimi de dünya pazarlarında saygın bir yere taşıyacak
standartları oluşturmaya başlayacaktır. Üniversite ve sanayi
işbirliği de bu noktada önem
kazanacaktır.
Üniversitelerin
üretici ve tasarımcı firmaların ihtiyaçlarına yönelik araştırmalar
yaparak üretimi yönlendirmesiyle, hem teknolojik açıdan ülkemize itibar sağlayacak hem
de ekonomik açıdan ciddi bir
kazanç olacaktır.
Ülkemizde, mimar, inşaat
mühendisi, makina mühendisi,
elektrik mühendisi, altyapı
mühendislerinin bir arada çalıştığı
çok disiplinli tasarım ofislerinin
oluşması ihtiyacı vardır. Tasarım
koordinasyonu sağlanması ve
kurumsal bir yapı oluşturması
nedeniyle daha kaliteli ve daha az
maliyetli projeler üretmek mümkün
olabilecektir.
Bütünleşik Tasarıma Bir
Örnek
Bütünleşik tasarım ve yeşil bina
örneği olarak İTÜ kampüsü
içerisinde tasarlanan EKOYAPI
projesi her ne kadar inşa imkanı
bulamamış olsa da Türkiye’de
yapılan ilk bütünleşik tasarım
çalışmasıdır.
Bu projenin başlangıcından itibaren bütün
disiplinler bir arada çalışarak, enerji analizleri yapılmış ve binanın gerek arazideki
yerleşimi ve yönü gerekse mimari ve tesisat dizaynında değişiklikler yapılarak en
ideal tasarıma ulaşılmaya çalışılmıştır.
Bütünleşik Tasarımın gelişmesi ve yaygınlaşması için yapılacak çok iş var.
itü vakf dergisi 89
Ekonomi Politikalarna
Sürdürülebilirlik Açsndan
Bir Bakç
Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı
İTÜ İşletme Mühendisliği Bölümü
2003-2009 yllar arasnda
hzlanmü olmasna sevindiùimiz
ekonomik büyüme bize daha
yüksek cari açk, daha çok
doùal kaynak tahribat ve kirlilik
olarak geri dönmüü. Son yllarda
hzlanan ölümlü iü kazalarnda
(ki istatistiklere baktùmzda
Türkiye’nin Avrupa’da ilk,
dünyada ise 4. srada olduùunu
biliyoruz) artün bir sebebi de
büyümeyi srtlayan sektörlerden
baùmsz deùil…
1
3 Mayıs 2014’te Soma’da 301 işçinin
hayatına mal olan maden faciası
hepimizin yüreğini yaktı. Bir daha böyle
acılar yaşamamak için bu faciayı ortaya
çıkaran ekonomi politikaları ve kurumsal
yapı üzerinde düşünmemiz gerekiyor.
Zira, Soma Faciası madenlerdeki çalışma
koşullarıyla
açıklanamayacak
kadar
farklı birçok faktörü içinde barındırıyor.
Bir ucu giderek kuralsızlaştırılan piyasa
ekonomisinin
işleyişine,
bir
tarafı
ekonomi ve enerji politikalarına değiyor.
Türkiye
buradan
daha
yaşanabilir,
daha sürdürülebilir bir yöne evrilecekse
değerlendirmelerin
daha
bütüncül
bir bakış açısıyla yapılması gerekiyor.
Böylesi bir Türkiye’ye, salt madenlerdeki
90 itü vakf dergisi
çalışma koşullarını iyileştirmek suretiyle
ulaşmak mümkün değil. Zira, sürdürülebilir
olmayan bu ekonomik yapı içinde emek ve
çevre standartlarından feragat etmeden
hızlı büyümeyi yakalamak mümkün
değil. Böylesi bir büyüme modelinin
birtakım maliyetleri var, bunlar Soma’da
kaybolan insan hayatı, İstanbul’da kuzey
ormanlarının,
Karadeniz’de
vadilerin
yokolması olarak karşımıza çıkıyor. Büyüyor
olmak, tüketimin artıyor olması iyi de, bu
maliyetleri ne yapacağız, gözardı ederek
devam etmek mümkün mü?
Sürdürülebilirliğin Üç Bileşeni
Sürdürülebilirlik, ekonomik, toplumsal ve
ekolojik sürdürülebilirlik gibi üç bileşenden
oluşur.
Yaşanılan
hayatın
insanları
mutlu edebilmesi için sistemin uyması
gereken kriterler olarak da görebiliriz
bu unsurları. Bunlardan herhangi birinin
eksikliği sürdürülemez bir yapıya işaret
eder. Günümüzde giderek popülerliği
artmış bir kavram haline gelmiş olan
sürdürülebilir kalkınma, birçoğumuzca,
büyürken çevrenin korunması anlamına
gelse de, bu kadar basit değildir. Büyürken
çevrenin korunması, hatta çevre kalitesinin
artırılması kadar, toplumsal yapının da
sürdürülebilir olması gerekir. Bu da
ülke içinde üretilen gelirin ne kadar adil
dağıldığı, hangi gelir grubunda doğarsa
doğsun fırsatlara ve kamu hizmetlerine
erişimin ne kadar eşit olduğuyla ilgilidir.
Toplumsal ve ekolojik sürdürülebilirlik de
ekonomik sürdürülebilirlikle, dolayısıyla
yürütülen ekonomi politikalarıyla çok
yakından ilişkilidir1. Yani, Türkiye’deki
yapı sürdürülebilir mi? diye sorulduğunda
bakılacak ilk yer uygulanan ekonomi
politikaları olmalıdır.
Sürdürülebilirliğin Neresindeyiz?
Ekonomik sürdürülebilirlik maddi refahın
istikrarlı
biçimde
korunmasına
ve
yükseltilmesine işaret eder. Yolda kalmak
istemeyen şoför nasıl düzenli aralıklarla
arabasına bakım için birtakım harcamalar
yapmak zorundaysa,
ülke GSMH’sını
yaratan üretim araçlarının da yenilenmesi,
miktarının artırılması gerekir. Bu harcamaları
borçlanarak sürdüremezsiniz, kazanılan
gelirin bir kısmının tasarruf edilmesi
gerekir. Ne yazık ki, Türkiye ekonomisinin
son yıllardaki en büyük kırılganlığı tasarruf
eksikliğidir. Bunun en büyük sebebi de
ekonomik yapının içine girmiş olduğu bozuk
yapıdır. Bu bozuk yapı içinde büyümeye
çalışmak ancak cari açık vererek mümkün
olmakta, öyle ki, açıklanan son verilere göre
Türkiye’nin cari açığı GSMH’sının % 7.4’ü
gibi 1994 ve 2001 krizleri öncesini aratır
bir düzeye gelmiştir. Bu bize ekonomik
yapının sürdürülebilir olmadığını gösteriyor.
Ekonominin büyürken cari açık verdiren
dışa bağımlı yapısının değiştirilmesi
gerekiyor. Bu yapı 1980’lerde henüz
olgunlaşmamış bir ekonomik yapıdayken
geçilen ihracata dayalı büyüme modelinin
bir mirası ancak geçen onca zamana,
günümüzde uygulanan onca stratejiye
rağmen düzeltilebilmiş değil. Ekonomik
olarak sürdürülemez bir yapı içinde
büyüme inadı toplumsal ve ekolojik
sürdürülebilirliğe en büyük zararı vermekte.
Nasıl? Katma-değeri düşük, yani 1000 TL’lik
üretim için 600 TL’lik hammadde, enerji
ithal etmek durumunda kalan sektörler
eliyle büyüyorsa ekonomi, sektörel karlılık
ancak maliyeti artıran mevcut emek ve
çevre
standartlarının
düşürülmesiyle
ya da uygulanmamasına göz yumarak
artırılabiliniyor demektir. Türkiye’de, ne
kadar eksik olsa da, birtakım çevre ve
emek düzenlemeleri var ancak, bunların
uygulanmasında sorunlar yaşanıyor. Kaza
olmasın diye otobanda hız sınırını 90 km’ye
düşürüp radar ve polis kontrolü olmadan
sürücülerin kurallara uymasını beklemek
ne kadar nafile ise, denetlenmeyen
düzenlemelerden fayda beklemek de o
kadar nafile. Dünya Ekonomik Forumu’nun
Harekete geçirdiği sektörlerle
beraber düşünüldüğünde
Türkiye’de inşaat sektörü son 10
yılın parlayan yıldızı. İnşaat için
demir-çelik ve çimento, onları
üretmek için oldukça fazla enerji
ve hurda demir-çelik gerekiyor.
Sadece demir-çelik ve çimento
sektörünün Türkiye’de üretilen
elektriğin yarısından fazlasını
tükettiğini kaçımız biliyor?
her yıl yaptığı bir anket çalışmasının
sonuçları Türkiye’deki vahim tabloyu
göz önüne seriyor. “Ülkenizde çevresel
düzenlemeler ne kadar sıkı?” sorusuna
verilen cevaplara göre Türkiye 145 ülke
arasında 85. sırada. “Düzenleme tamam
da uyulup uyulmadığı ne kadar ciddi
denetleniyor?” sorusuna verilen cevaplarda
Türkiye bu sefer 67. sırada yer alıyor. Çevre
standartları yerlerde sürünürken varolan
düzenlemelerin denetimi de orta halli. Emek
ve diğer alanlarda durumun daha olumlu
olduğunu düşündürecek bir veri de yok
elimizde ne yazık ki. Aksine, madenlerde
taşeron sisteminin yasak olmasına,
onca denetime rağmen bu uygulamanın
engellenememesi, iş güvenliğinin en
temel şartlarının gözardı edilmiş olması,
cihazlar zehirli gazı tespit ederken işçilerin
yeraltında çalışmaya devam ettirilebilmiş
olması,
bırakın
Türkiye’nin
yıllardır
imzalamaya yanaşmadığı ILO 176 no’lu
sözleşmeyi, varolan düzenlemelerin bile
bu büyüme hırsına nasıl kurban edildiğinin
en açık göstergesi.
Buraya nasıl geldik?
En baştan beri söylediğimiz, sürdürülemez
bir ekonomik yapıda ısrar etmekten.
Biraz açalım: Cari açığın bileşenlerine
baktığımızda en önemli kalem olarak
dışarıdan ithal ettiğimiz enerji ve
hammaddeleri
görüyoruz.
Türkiye
enerjide dışa bağımlı, bunu kabul etmemiz
gerekiyor denilebilir ancak, işin detayına
girdiğinizde bunun bir çaresizlikten çok
vizyon eksikliğinden kaynaklanan bir
durum olduğunu görüyoruz. Nasıl?
1995-2009 yıllarına ait Girdi-Çıktı tablolarına
dayanarak 1995-2002 ve 2003-2009
dönemlerini karşılaştırdığım bir çalışmanın
sonuçlarına göre son dönemde (20032009) Türkiye ekonomisinde büyümeyi
sırtlayan sektörlerin ilk döneme göre;
• İthalat bağımlıklarının daha yüksek,
• Daha çok enerji ve doğal kaynak
kullanan,
• Daha kirletici (CO2, Nox ve SOx) sektörler
olduğunu görüyoruz.
Yani, 2003-2009 yılları arasında hızlanmış
olmasına sevindiğimiz ekonomik büyüme
bize daha yüksek cari açık, daha çok
doğal kaynak tahribatı ve kirlilik olarak geri
dönmüş. Son yıllarda hızlanan ölümlü iş
kazalarında (ki istatistiklere baktığımızda
Türkiye’nin Avrupa’da ilk, dünyada ise
4. sırada olduğunu biliyoruz) artışın bir
sebebi de büyümeyi sırtlayan sektörlerden
bağımsız değil.
Bu sektörlerden biri var ki, son dönemde
artan can kayıpları ve doğa yıkımı ile
oldukça ilgili. Kendi başına ekonomik
itü vakf dergisi 91
ÇEVRE DOSYASI
büyümeye katkısı ortalama olsa da,
harekete geçirdiği sektörlerle beraber
düşünüldüğünde Türkiye’de inşaat sektörü
son 10 yılın parlayan yıldızı. İnşaat için
demir-çelik ve çimento, onları üretmek
için oldukça fazla enerji ve hurda demirçelik gerekiyor. Sadece demir-çelik ve
çimento sektörünün Türkiye’de üretilen
elektriğin yarısından fazlasını tükettiğini
kaçımız biliyor? Bu enerjinin çoğunu da
dışardan aldığımız doğal gaz ve kömürden
sağladığımızı bir kenara not edelim. Ancak
bununla bitmiyor. Türkiye’de kaliteli demir
rezervi
bulunmadığından
demir-çelik
için yurtdışından hurda demir-çelik ithal
etmemiz gerekiyor. 2013 yılında 100 milyar
dolayında gerçekleşmiş dış ticaret açığının
% 56’sı enerji, % 9’u hurda demir-çelik
ithalatından kaynaklanmış. Yani, 65 milyar
doları, başta inşaat olmak üzere, enerjiyi
oldukça hoyrat kullanan bu sektörleri
beslemek için yurtdışına aktarmışız.
Üstüne, bu inşaatlar için oldukça tartışmalı
imar değişiklikleri, doğa yıkımları ve kentsel
dönüşüm ile birtakım halk kesimlerini
92 itü vakf dergisi
mağdur etmek pahasına.
Türkiye’nin geleceğine ilişkin Vizyon 2023,
10. Kalkınma Planı gibi stratejik belgelere
baktığımızda, Türkiye’nin dünyada söz
sahibi olmak istediği sektörlerden birinin
demir-çelik olarak seçildiğini görmek
oldukça kaygı verici. Bu kadar dışa
bağımlı olduğumuz bir sektörde dünya
liderliğini hedeflemek ne kadar gerçekçi?
Ekonomi yönetiminin, bu sorunu Girdi
Tedarik Sistemi ve Yeni Teşvik Yasası ile
aşmayı düşündüğünü görüyoruz. Bu da
bizi Türkiye’nin hesapsız kitapsız enerji
politikalarına getiriyor. Enerjide dışa
bağımlılığı azaltmak için Soma başta olmak
üzere Türkiye’nin çeşitli bölgelerindeki
yerli linyit kaynaklarının “değerlendirilmesi”
için teşvikler veriliyor. Bu kömürü kullanıp
elektrik üretecek termik santraller teşvik
ediliyor. Kimsenin aklına ekonomik büyüme
için bu kadar elektrik üretmeye ihtiyacımız
var mı? diye sormak gelmiyor.
Türkiye’nin elektrik açığı var mı?
Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim.
Hayır yok! Sadece ürettiği elektriği daha
akıllıca ve verimli kullanmaya ihtiyacı var.
Peki Türkiye’nin daha fazla elektiriğe ihtiyacı
olduğu savı nereden kaynaklanıyor? Abartılı
talep tahminlerinden! Türkiye’nin, gerçekçi
bulamadığımız, Vizyon 2023 hedefleri
uyarınca kişi başı 25 dolar gelir düzeyine
ulaşmak için yılda ne kadar büyümesi
gerektiği, bunun için ne kadar elektriğe
ihtiyaç duyacağı hesaplanıyor. Örneğin, 10.
Kalkınma Planı, elektrik enerjisi talebinin
2018’de 341 bin GWh’ye çıkacağını, yani
2012’ye göre %41 artacağını, bunun için de
elektrik kurulu gücünün 57 bin MW’den 78
bin MW’ye çıkması gerektiğini öngörüyor.
Oysa Ümit Şahin’in de belirttiği gibi “bu
Devletin kurumu TEİAŞ’ın
rakamlarına göre Türkiye, mevcut
santrallerinde 320 GWh düzeyinde
elektrik üretebilecek kurulu
kapasiteye sahiptir ki, bu miktar
2018 yılında ulaşacağı beklenen
talep tahminine oldukça yakın.
320 GWh kapasiteye rağmen 2013
sonunda gerçekleşen talebin 245
GWh’de kalmış olduğu da eklenirse
“Türkiye’nin daha fazla elektriğe
ihtiyacı vardır” savının ne kadar
gerçek dışı olduğu anlaşılacaktır.
tip öngörüler Türkiye tarihinde her zaman
abartılı olmuş, yapılan abartılı tahminler
de başta kömür ve nükleer olmak üzere
gereksiz yeni enerji santrallarının kurulması
için gerekçe olarak kullanılmıştır. Örneğin bir
önceki, yani 9. Kalkınma Planı’nda 2013 için
öngörülen elektrik enerjisi talebi 295,5 bin
GWh olduğu halde, 2013’de bu rakam 245
bin GWh olarak gerçekleşmiş, yani tahmin
edilenin % 20 altında kalmıştır2.”
Devletin kurumu TEİAŞ’ın rakamlarına göre
Türkiye mevcut santrallerinde 320 GWh
düzeyinde elektrik üretebilecek kurulu
kapasiteye sahiptir ki, bu miktar 2018 yılında
ulaşacağı beklenen talep tahminine oldukça
yakın. 320 GWh kapasiteye rağmen 2013
sonunda gerçekleşen talebin 245 GWh’de
kalmış olduğu da eklenirse “Türkiye’nin
daha fazla elektriğe ihtiyacı vardır” savının
ne kadar gerçek dışı olduğu anlaşılacaktır.
Türkiye’de halen kömürle çalışan 22 adet
ve yapım aşamasında olan 7 termik santral
bulunurken, bu abartılı tahminler gerekçe
gösterilerek, bir kısmı ÇED sürecinde olan
yaklaşık 80 yeni kömürlü termik santralin
yapımı planlanmıştır. Mevcut 22 santralin
toplam kurulu gücü 13 bin MW iken
kurulmak istenen yeni santrallerin toplam
kurulu gücü 59 bin MW civarındadır.
Türkiye’nin mevcut kurulu gücünün 65 bin
MW olduğunu gözönünde tutarsak bunun
ne derece gerçekdışı yüksek bir hedef
olduğu, bir kere daha, görülecektir.
İçine girmeye çalıştığımız en büyük 10
ekonomi, bir birim gelir üretmek için
harcanan enerji miktarı olarak tanımlanan,
enerji yoğunluklarını hızla düşürmüşken,
Türkiye’de yıllar içinde enerji yoğunluğu
artmış. Dünyanın gelişmiş ekonomileri daha
düşük enerji ve hammadde gerektiren,
katma-değeri yüksek ürünlere yöneliyorken
Türkiye’nin bunun tersi bir istikamet izleyip
aynı grup içine girebilmesi pek gerçekçi
görünmüyor.
Daha hızlı büyüme için daha çok inşaat,
onun için daha çok demir-çelik ve çimento,
bunlar için daha çok elektrik üretimi
dolayısıyla dışarıya akan milyarlarca dolara
çare olarak yerli kömüre ve termik santral
inşasını teşvik etmek Türkiye’yi giderek
yaşanılmaz kılacak fasit bir dairedir.
Peki başta belirttiğimiz piyasa sisteminin
işleyişinden kaynaklanan sorunlar resmin
neresinde duruyor? Geçtiğimiz son 10 yıl
içinde hızlanan özelleştirme sürecinde
madencilik ve enerji üretimi hızla özel
sektöre devredildi. Soma’daki maden
devlete aitken tonu 140 dolara mal
edilen kömür, özel sektör elinde tonu 24
dolara çıkarılmaya başlanmıştı. Kullanılan
teknolojide gözle görülür bir gelişme
olmadığı halde maliyetlerin bu derece
düşürülebilmesinin tek bir açıklaması var,
o da emeğin ve doğanın haklarının gasp
edilmiş olmasıdır. 24 dolara mal edilen
kömürün içinde onu içinde barındıran
doğanın hakkı, onu çıkaran işçinin hakkı
yoktur. Kilosu 10 TL’ye kıyma nasıl olmazsa
tonu 24 dolara kömür de olmaz. Sadece
kömür değil bugün kullandığımız birçok
ürün gerçek maliyetleri yansıtmamakta.
Dünyada hızla yaygınlaşan “Adil Ticaret”
sistemlerinin yapmaya çalıştıkları şey tam
da bu. Eğer doğanın ve emeğin hakkını
gaspetmeyeceksek muza, kahveye, t-shirt’e
daha fazla ücret ödemeye razı olmalıyız.
Bunun yolu da düzenlemelerin daha da
sıkılaştırılmasından geçiyor. Doğanın ve
emeğin hakkını koruyacak olan, yapacağı
düzenlemelerle devlettir. Oysa, başta
da belirttiğimiz gibi Türkiye’nin mevcut
düzenlemelerinde bırakın bir iyileşmeyi,
gideren artan bir geriye gidiş gözlemek
Çevre-emek hakları ve ekonomik
büyüme birbirleriyle çatışan
kavramlar değildir. İlk ikisinden
feragat etmeden üçüncüsü
sağlamak mümkündür. Çevrenin
ve emeğin haklarını koruyan
düzenlemeleri, ekonomik büyümeyi
düşüren ve ilk fırsatta değiştirilmesi
gereken engeller olarak görmek
oldukça miyopik bir tavırdır.
mümkün.
Çılgın
olarak
adlandırılan
büyük projelerin ÇED süreçlerinden muaf
tutulması, 3. Havalimanı’nın önünde engel
olarak görülen Sulak Alanlar Yönetmeliği’nin
değiştirilmesi ve buna benzer sayısız örnek
Türkiye’nin geleceği için pek bir iyimserlik
bırakmıyor.
Başka türlü bir ekonomik büyüme
mümkün mü?
Büyürken doğayı tahrip etmeyen, işçilerini
öldürmeyen, daha fazla istihdam yaratan
sektörler eliyle de büyümek mümkün. Bu bir
tercih meselesi. Ancak daha çok çalışmayı
gerektirdiği de ortada. Ya işin kolayına
kaçıp maliyetlerine gözümüzü vicdanımızı
kapatacağız, ya da bu çıkmaz yoldan
dönüp ekonomik yapıyı dönüştüreceğiz.
Bunun için kaynak nereden bulunacak,
diye sorulabilinir. Ödediğimiz vergiler
tam da bu iş için var. Farkında olsak da
olmasak da ödediğimiz vergiler birtakım
sektörleri teşvik etmek üzere oldukça
cömert biçimde zaten harcanıyor. 2008
küresel krizini izleyen dönemde her ülke
gibi Türkiyede ekonomiye verdiği desteği
artırmıştı. Açıklanan yedi kurtarma paketi
için harcanan miktar yaklaşık 50 milyar
dolar olarak hesaplanıyor. Bunun çoğunu
otomotiv ve dayanıklı eşya sektörü aldı.
Ekonomi canlandı canlanmasına ama
işsizlikte kayda değer bir düşüş yaşanmadı.
Enerji tüketimi ve kirlilik artmaya devam etti.
Oysa aynı yıllarda Güney Kore, açıkladığı
35 milyar dolarlık paketi yeşil sektörleri
desteklemek için kullanmış, 1 milyondan
fazla istihdam yaratmanın yanısıra, enerji
üretiminden ulaştırma sistemine daha
yaşanılabilir bir ülke yaratmayı başarmıştı3.
Bugün Güney Kore’nin ihraç ettiği ürünlerin
başında gelen akıllı telefonların kilosu 1500
dolarken, Türkiye’nin dünya lideri olma
hevesinde olduğu demir-çeliğin kilosu
0.75, çimentonun ise 0.065 dolar olması
sanırım bir tesadüf değil.
Son söz olarak, çevre-emek hakları ve
ekonomik büyüme birbirleriyle çatışan
kavramlar değildir. İlk ikisinden feragat
etmeden üçüncüsü sağlamak mümkündür.
Çevrenin ve emeğin haklarını koruyan
düzenlemeleri,
ekonomik
büyümeyi
düşüren ve ilk fırsatta değiştirilmesi
gereken engeller olarak görmek oldukça
miyopik bir tavırdır. Aksine, standartlar
yükseltildikçe özel sektörün önünde
yeni fırsatların açılacağını unutmamak
gerekir. Oldukça dinamik bir görünüm
arzeden Türkiye özel sektörü, kısa vadede
maliyetlerini artıracak bu yönelimi fırsata
dönüştürebilecek kapasiteye sahiptir.
Tercih bizim, mevcut politikalarla devam
edip doğamızı tahrip etmeye, işçilerimizi
insanlık dışı koşullarda çalıştırmaya devam
edebiliriz. Ama, ekonomi büyürken cari
açık veren bu yapı altında sürdürülebilir
bir gelir artışının mümkün olamayacağını
da bir kenara not etmemiz gerekir. Ya da,
doğanın ve emeğin kendinden menkul
haklarına sahip çıkıp bunları maliyetlere
yedireceğiz ve daha yaşanılabilir, her
açıdan sürdürülebilir bir Türkiye’ye
yöneleceğiz.
Referanslar:
1-http://risk.gtb.gov.tr/istatistikler/istatistikler/dis-ticaret-istatistikleri/dis-ticaret-istatistikleri-ozet-tablolari
2- Ümit Şahin (2014) Türkiye’nin Kömür Tuzağı, http://
www.yesillervesolgelecek.org/belgeler/raporlar/soma-raporu#.U8fJ0JSSySo
3- HSBC 2009. A Climate for Recovery. Climate Change Global. http://www.globaldashboard.org/wp-content/uploads/2009/HSBC_Green_New_Deal.pdf
itü vakf dergisi 93
ÇEVRE DOSYASI
Finans Sektöründe
Çevresel ve Sosyal Kredi
Politikalar
Emre Hatemoğlu
Garanti Bankası Proje ve
Satınalım Finansmanı Birim Müdürü
Kredilerin çevresel ve
sosyal etki deùerlendirmesi
konusunda en önemli
kurumlardan birisi, üüphesiz
Dünya Bankas. Bankann
bu konudaki politika ve
prosedürleri, çevresel ve sosyal
etkilerin tespit edilmesini,
anlaülmasn, önlenmesini
veya azaltlmasn kapsyor.
Bu prosedürlere göre projeler
risk düzeyine göre A, B, C ve
FI (Finansal Kurum) olarak
kategorize ediliyor. Önerilen
koruma önlemleri ise çevresel,
sosyal, hukuki politikalar ile
bilgiye eriüim olmak üzere 4
ana baülkta izleniyor. Alnmas
gereken önlemler, projenin risk
kategorisine göre belirleniyor.
Örneùin A ve B kategorilerindeki
tüm projelerde “halkn katlm”
zorunlu. A kategorisindeki
projelere ise Çevresel ve Sosyal
Yönetim Plan hazrlanmas üart
bulunuyor...
94 itü vakf dergisi
G
aranti Bankası için sürdürülebilirlik, çevreye ve topluma yansıyan
olumsuz etkileri en aza indirmenin
yanında, paydaşlarımızla uzun vadeli değerleri paylaşarak, gelecek için güçlü ve
başarılı bir iş modeli yaratmak anlamına
geliyor. Banka olarak finans sektörünün,
özellikle bizim gibi ticari bankaların, sürdürülebilir kalkınmanın sağlanması ve
toplum genelinde sürdürülebilirlikte ilerleme kaydedilmesi için çok önemli bir
sorumluluk taşıdığının farkındayız. Çünkü
kredi sağlayıcı kurumların, yarattıkları kaldıraç etkisi sebebiyle, tüm ekonomik aktörler üzerinde yaptırım gücü bulunuyor.
Bu gücü sorumlu ve doğru kullanmak
çok önemli. Bu sebeple sürdürülebilirlik
kavramının finans sektörünün karar verme mekanizmalarına ve iş süreçlerine
derinlemesine işleyerek, içselleştirilmesi
gerekiyor. Ancak bu şekilde bankacılığı
sürdürülebilir kılabilir ve diğer ekonomik
aktörler üzerindeki etkimizi faydaya dönüştürebiliriz.
Biz, sürdürülebilir bankacılığa giden yolda daha sistematik çalışmak amacıyla ilk
önemli adımımızı 2010 yılında attık ve Sürdürülebilirlik Komitesi’ni kurduk. Konuyla
ilgili tüm faaliyetlerimizi koordine eden
Komite aracılığıyla, attığımız adımları
merkezi olarak izleyebiliyor ve yönetebiliyoruz. Komiteye düzenli raporlama yapan
tam zamanlı Sürdürülebilirlik Ekibimiz ise
alınan kararların uygulamaya geçirilmesi
için çalışıyor, sürdürülebilirlik bileşenlerinin banka operasyonlarına ve karar verme
mekanizmalarına entegrasyonu için diğer
departmanlarımızla işbirliği yapıyor.
Projelere sağladığımız krediler aracılığıyla
oluşan çevresel ve sosyal etkileri yönetmek konusunda duyduğumuz sorumlulukla; 2011 yılında sistematik bir yaklaşımla
Çevresel ve Sosyal Etki Değerlendirme
Sistemi’ni kurduk. Sistemi kurarken uz-
man bağımsız danışman firmalarla çalıştık ve uluslararası iyi uygulama örneklerini gözettik. Sistemimiz, Dünya Bankası,
International Finance Corporation (IFC),
European Bank for Reconstruction and
Development (EBRD) gibi sürdürülebilir finans alanında lider kurumların çevresel ve
sosyal değerlendirme sistemlerine paralel
bir yapı içeriyor.
Kredilerin çevresel ve sosyal etki değerlendirmesi konusunda en önemli kurumlardan birisi, şüphesiz Dünya Bankası.
Bankanın bu konudaki politika ve prosedürleri, çevresel ve sosyal etkilerin tespit
edilmesini, anlaşılmasını, önlenmesini
veya azaltılmasını kapsıyor. Bu prosedürlere göre projeler risk düzeyine göre A,
B, C ve FI (Finansal Kurum) olarak kategorize ediliyor. Önerilen koruma önlemleri
ise çevresel, sosyal, hukuki politikalar ile
bilgiye erişim olmak üzere 4 ana başlıkta
izleniyor. Alınması gereken önlemler, projenin risk kategorisine göre belirleniyor.
Örneğin A ve B kategorilerindeki tüm projelerde “halkın katılımı” zorunlu. A kategorisindeki projelere ise Çevresel ve Sosyal
Yönetim Planı hazırlanması şartı bulunuyor. Dünya Bankası’nın ayrıca Çevre,
Sağlık, Güvenlik Kılavuzları (World Bank
Group Environmental, Health, and Safety
Guidelines) adlı, konu ve sektör bazında
kredi borçlusunun projede alması gereken önlemlere yönelik tavsiyeleri içeren
yayınları da mevcut. Bu tavsiyeler aynı
zamanda, finans sektörü için iyi uygulama
rehberi niteliği taşıyor.
Dünya Bankası grubu üyesi olan ve Türkiye’de aktif faaliyet gösteren IFC ise sektör
açısından ikinci önemli oyuncu. IFC’nin,
Dünya Bankası’nın kılavuz önerilerine sadık kalacak şekilde, çevresel ve sosyal
etki değerlendirme sürecine yönelik detaylı bir dizi düzenlemesi bulunuyor. IFC
Performans Standartları olarak bilinen ve
8 başlıkta toplanan ilkeler bütünü, IFC’nin
finansman sağladığı projelerde izlenecek
çevresel ve sosyal etki değerlendirme sürecini yönetiyor.
IFC Performans Standartları oldukça detaylı ve kapsamlı düzenlemeler. Gelişen
teknoloji, toplumsal beklentiler ve hassasiyetler, yasal zemin gibi pek çok etkene
bağlı olarak sürekli güncelleniyor. Bu ilkeler IFC’nin doğrudan kredi sağladığı yatırımlarda uygulandığı gibi, ticari bankalar
açısından da bağlayıcı rol oynuyor, çünkü IFC aynı zamanda finans kurumlarına fonlama sağlayan bir kurum. IFC’den
kredi alan bankalar, kendi müşterilerine
sağladıkları kredilerde IFC’nin kriterlerini gözetmek zorunda. Ticari bankaların
gönüllülük esasıyla oluşturduğu Ekvator
Prensipleri de bu standartları gözetiyor ve
Dünya Bankası’nın uygulamasına benzer
bir risk kategorizasyonu sistemiyle, projelerin çevresel ve sosyal etkilerinin ölçümlenmesini ve yönetimini hedefliyor.
Bankamızın sisteminde, global iyi uygulama örneklerine benzer bir dizi düzenleyici
ana ilke yer alıyor. Bu ilkeler, Yönetim Kurulumuz tarafından onaylanmış Çevresel
ve Sosyal Kredi Politikaları kapsamında
ele alınıyor. 2011 yılında yürürlüğe giren
ve Bankamızın tüm kredilerini kapsayan
bu politikalar, bizim açımızdan “olmazsa
olmaz” çizgileri belirliyor. Örneğin, finanse ettiğimiz projelerin çevresel ve sosyal
faydalarının azami seviyede olmasını gözetiyoruz ve biyoçeşitliliğin korunmasını
destekliyoruz. Öte yandan bazı kurum ve
faaliyetleri kredilendirmiyoruz. Örneğin,
insan haklarına aykırı hareket ettiği tespit
edilen kişi ve kurumları finanse etmiyoruz veya Uluslararası Öneme Sahip Sulak
Alanlar’da (RAMSAR) yapılan faaliyetleri
kredilendirmiyoruz.
Politikalarımızın önemli bir unsuru da 20
milyon doların üzerindeki yatırımların finansmanı öncesinde, bu yatırımların Çevresel ve Sosyal Etki Değerlendirme Modeli kapsamında incelemeye tabi tutulması.
Sürdürülebilirlik kavramının
finans sektörünün karar verme
mekanizmalarına ve iş süreçlerine
derinlemesine işleyerek,
içselleştirilmesi gerekiyor.
Bu model bize, finansman talebinde bulunan projelerin çevresel ve sosyal risklerini
sistematik şekilde değerlendirme, ölçme
ve gerekli önlemleri alma imkânı veriyor.
Şöyle ki, uzman ekibimizle projeleri öncelikle niteliksel olarak değerlendirip, bir risk
kategorisi belirliyoruz. Modelimiz bize, incelenen proje için bir risk notu veriyor. Bu
kategori ve notun örtüştüğü matrikse göre,
projenin ek inceleme ve izleme ihtiyaçları
belirleniyor, alınacak önlem önerileri oluşturuluyor ve kredi komitemize sunuluyor.
Bu önlemler, daha sonra kredi sözleşmelerine de entegre ediliyor.
Risk derecelendirme yaklaşımı, Dünya
Bankası başta olmak üzere IFC, EBRD gibi
uluslararası finans kurumları tarafından
benimsendiği gibi, uluslararası ticari bankaların gönüllülük esasıyla katıldığı Ekvator Prensipleri oluşumunun da temelinde
yatıyor. Yapılan derecelendirmenin nesnel
ve analitik bir yöntemle gerçekleştirilmesi,
projelerin riskinin tarafsız ve doğru olarak
ortaya konmasını sağladığı için, Ekvator
Prensipleri kapsamında ve uluslararası
finans kurumlarının düzenlemelerinde “iyi
uygulama” olarak benimsenmiş bulunuyor.
Yapılan değerlendirmenin sonuçlarının
belirli aksiyonlara dönüştürülmesi, hem bizim sistemimiz hem de uluslararası uygulamalar açısından çok önemli. Dolayısıyla
krediye konu işin sektörü, doğan etkinin
niteliği ve niceliği, önlemlerin uygulanabilirliğine bağlı olarak yatırım öncesi, yatırım
dönemi ve faaliyet dönemini kapsayacak
itü vakf dergisi 95
ÇEVRE DOSYASI
aksiyon planları oluşturulması, sistemimizin temel taşlarını oluşturuyor. Değerlendirmemiz doğrultusunda; ek çevresel ve
sosyal incelemeler, projenin dizaynıyla
ilgili değişiklikler ve yatırım döneminde
bağımsız danışmanlar tarafından düzenli
olarak izlenmeyi talep edebiliyoruz.
Örneğin, rüzgar santrallarının kuş göç yollarına etkisi, önemli bir risk yoğunluk noktasını oluşturuyor. Bu sebeple rüzgar santralı projelerinde ornitolojik değerlendirme
ve izleme çalışması talep ediyoruz. Öte
yandan, hidroelektrik santralı projelerinin,
bulundukları havzanın ekosistemine olumsuz etkide bulunmamasına önem veriyoruz. Bu olumsuz etki, inşaat döneminde
hafriyattan kaynaklanabildiği gibi, operasyon döneminde nehir yatağına bırakılan
cansuyu miktarının yetersizliğinden de
doğabiliyor. Dolayısıyla HES projelerinde
finansman şartı olarak, mutlaka cansuyu yeterliliğini detaylı olarak inceliyoruz.
Projenin dizaynı, ekosistem değerlendirmesinin öngördüğü asgari cansuyu miktarından daha az cansuyunun nehir yatağına bırakılmasını gerektiriyorsa, daha az
enerji üretimine yol açacak bile olsa, proje
dizaynının değiştirilmesini talep ediyoruz.
Gözettiğimiz konular ve talep ettiğimiz önlemler, sadece enerji projeleriyle sınırlı değil. Tüm projelerimizde mevzuat ve iyi uygulama gerekliliklerinin yerine getirildiğini
gözetmek amacıyla, uzman mühendislerimiz tarafından rutin saha ziyaretleri düzenleniyor. Böylece oluşabilecek sorunları
önceden tespit etme ve müşterimizi doğru
yönlendirme imkânımız da oluyor. İş Sağlığı ve Güvenliği (İSG) konusunda, son 1
yıldır sistematik olarak daha kapsamlı değerlendirme ve önlemler talep ediyoruz.
Firmalarımızın İSG konusunda yönetim
planı oluşturmasını ve uygulamasını teşvik
96 itü vakf dergisi
ediyoruz. Yüksek riskli projelerde, müşterimiz tarafından alınan iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini, uzman ekiplerimizin düzenli saha ziyaretleriyle yerinde izliyoruz.
Son dönemde, Çevresel ve Sosyal Etki
Değerlendirme Süreci’nin bir adım ötesine geçerek, doğrudan karbon salımına
sebep olan veya ağaç kesimi nedeniyle iklim değişikliği etkisi doğurabilecek
projelerimizde, bu etkinin bertarafı için
belirli çarpanlarda ağaç
dikilmesini talep etmeye
başladık. Bu talebimiz,
müşterilerimiz tarafından
da memnuniyetle karşılanıyor. Örneğin, bir projemizde 10 yıl boyunca yılda
1 milyon yeni ağaç dikimi
konusunda müşterimizle
mutabık kaldık. Öncü rol
üstlendiğimiz bu konunun,
ulusal ve uluslararası alanda en iyi uygulamalardan biri olacağına
inanıyoruz.
Sistemimiz, çevresel ve sosyal konularda
olumsuz etkilere yönelik önleyici tedbirler
almamıza imkân veriyor. Ancak, özellikle
enerji sektöründe, olumsuz etkilerin azaltılması kadar olumlu gelişmelerin desteklenmesi de çok önemli. Yerel ve çevre
dostu enerji kaynaklarının desteklenmesini, ülkemizin geleceği ve sürdürülebilir
Kredilerin çevresel ve sosyal etki
değerlendirmesi konusunda en
önemli kurumlardan birisi, şüphesiz
Dünya Bankası. Bankanın bu
konudaki politika ve prosedürleri,
çevresel ve sosyal etkilerin
tespit edilmesini, anlaşılmasını,
önlenmesini veya azaltılmasını
kapsıyor.
kalkınması açısından son derece önemli
görüyoruz. Bu sebeple, yenilenebilir enerjinin sektördeki tüm paydaşlar tarafından
desteklenmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Garanti Bankası olarak, Türk bankacılık
sektöründe yenilenebilir enerjinin önemini ve potansiyelini gören ilk bankalardan
biriyiz. Artan yatırımlarla Türkiye’nin enerji
üretiminde pay almaya başlayan rüzgar
santrallarının yaklaşık %35’ine finansman
sağladık. Her 3 rüzgar projesinden birini
finanse etmiş olmanın gururunu yaşıyoruz.
Yenilenebilir enerji projelerine aktardığımız toplam kaynak ise 3 milyar doları aştı.
2014 yılında yenilenebilir enerjiye destek
için attığımız adımlara bir yenisini ekleyerek, lisanssız güneş enerjisi yatırımlarının
finansmanına yönelik kredi ürünümüzü
sunduk. Bu ürünle, özellikle KOBİ’lerimizin kendi elektriğini üretmesine finansman
sağlıyoruz. Bina çatılarına bile kurularak
elektrik üretebilen güneş panelleri, elektriğin daha pahalı olduğu gündüz saatlerinde üretim yapacağı için, işletmelere ciddi
bir tasarruf imkânı sağlayabiliyor. Dolayısıyla, özellikle sanayi ve büyük ticarethaneler açısından cazip bir alternatif oluşturuyor. Nisan ayında lansmanını yaptığımız
ürünle, KOBİ’lerin lisanssız güneş enerjisi
sistemlerinin kurulumunu
destekliyoruz.
Türkiye gelişmekte olan bir
ülke ve birçok alanda yatırıma ihtiyacımız var. Ancak
ekonomik büyümenin tek
başına yeterli olmadığını
ve sürdürülebilir kalkınmanın bir parçası olması gerektiğini hepimiz biliyoruz.
İhtiyacımız olan yatırımların çevreye ve topluma duyarlı şekilde hayata geçirilmesi çok önemli. Garanti olarak ana faaliyet konumuz
olan kredi sağlanması sürecinde, sürdürülebilir kalkınmayı sekteye uğratmayacak,
çevreye ve topluma sağladığı kazanımları olumsuz etkilerinin ötesine geçirecek
proje ve faaliyetlerin desteklenmesini temel sorumluluk olarak kabul ediyoruz. Bu
sorumluluğumuzu yerine getirirken, müşterilerimizden çevresel ve sosyal alanda
talep ettiğimiz önlem ve iyileştirmelerin,
projeyi daha güçlü ve sağlıklı kılacağına
inanıyoruz. Çünkü, projenin çevresel ve
sosyal etkilerine bağlı olarak ortaya çıkabilecek olumsuzluklar bankaların ve yatırımcının riskini teşkil ediyor. Bu riski ne kadar iyi yönetirsek, ülke olarak hem finans
sektörünü ve yatırımcıyı korumuş, hem de
sürdürülebilir kalkınma yönünde önemli
bir adım atmış oluruz.
Yenilenebilir Enerji
Kaynaä Olarak Atk
Prof. Dr. Seval Sözen
İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü
Sfr atk prensibi
hammadde, enerji ve insan gücü
kaynaklarn maksimize ederek
en yüksek verimle kullanlmasn
saùlayacak bilimsel ve
teknolojik uygulamalar
yönlendirir. Bu yeni yaklaüm
kirletici kaynaklarda oluüan
atklarn- üimdiye kadar
uygulandùndan farkl olaraksadece bertarafna yönelik deùil,
yenilikçi teknoloji uygulamalar
ile kaynak ve/veya enerji olarak
deùerlendirilmesi yönündedir.
Bu yaklaüm ayn zamanda
kaynak kullanm ayak izi ile
birlikte atk oluüumu ayak izinin
de azaltlmasna yönelik bilimsel
ve teknolojik uygulamalarn
ortaya konmasn gerektirir…
A
B mevzuatına uyum sürecinde çevre
ve enerji korunmasına yönelik ulusal
mevzuat yeniden şekillendirilmiştir.
İlke olarak benimsenen 3R (reduce/recycle/
reuse: atık azaltma/geri kazanma/yeniden
kullanma) prensibi uyarınca tüm kirletici
kaynakların “atık” olarak değil “kaynak” olarak değerlendirilmeleri öngörülmektedir. Bu
çerçevede kirletici kaynakların öncelikle kaynağında temiz teknolojiler kullanılarak azaltılması, akım ayrımı yapılarak veya boru ucunda arıtma uygulamaları ile geri kazanılması
veya yeniden kullanılması beklenmektedir.
Bu yeni yaklaşım tüm kirletici kaynakların
bir Entegre Kaynak Yönetim Sistemi çerçevesinde mümkün olabildiğince “sıfır atık”
oluşumuna yönelik en uygun çevre ve enerji
teknolojilerinin kullanılmasını gerektirmektedir. Sıfır atık kavramı sürdürülebilir kalkınma
ve temiz üretim kavramlarının bir uzantısıdır,
sürdürülebilir yaşam döngüsünde atık üretimini azaltan veya önleyen, kaynak ve enerji
yönetimini ön plana çıkartan bir yaklaşımdır.
Bu yaklaşım bugüne dek uygulanan, atığın
üretildikten sonra bertarafını benimseyen atık
yönetiminden farklılık göstermektedir.
Sıfır atık prensibine yönelik Entegre Kaynak
Yönetim Sistemi sürdürülebilir yaşam döngüsünde çevresel etkileri de ortaya koyacak
şekilde evsel/kentsel ve endüstriyel kirleticiler gibi noktasal kaynakların yanı sıra tarımsal kullanım, ulaşım ve benzerleri ölçeğinde
yayılı kaynakları da kapsayacak şekilde tanımlanmalıdır. Bu yönetim sistemi bu kaynaklara ait atıksu, katı atık, tehlikeli atık, arıtma
çamurları, hava kirletici emisyonlar gibi çeşitli
kirleticileri sıfır atık prensibi ile mümkün olduğunca enerji üretimine yönelik şekilde kaynak olarak değerlendirilmesini gerektirir. Atık
oluşturan bir faaliyetin ve/veya üretim prosesinin özellikle daha planlama aşamasında
yer seçimi ve arazi kullanımının da dahil olduğu bir değerlendirme ile yaşam döngüsüne olan çevresel etkilerinin belirlenmesinde
bu yaklaşım büyük önem taşımaktadır.
Sıfır atık prensibi hammadde, enerji ve insan gücü kaynaklarını maksimize ederek en
yüksek verimle kullanılmasını sağlayacak bilimsel ve teknolojik uygulamaları yönlendirir.
Bu yeni yaklaşım kirletici kaynaklarda oluşan
atıkların- şimdiye kadar uygulandığından
farklı olarak- sadece bertarafına yönelik değil, yenilikçi teknoloji uygulamaları ile kaynak
ve/veya enerji olarak değerlendirilmesi yönündedir. Bu yaklaşım aynı zamanda kaynak kullanımı ayak izi ile birlikte atık oluşumu
ayak izinin de azaltılmasına yönelik bilimsel
ve teknolojik uygulamaların ortaya konmasını
gerektirir.
Geri kazanılabilen atıklar
Enerji eldesine yönelik olarak potansiyelinden yararlanılan atıklar genelde evsel katı
atıklardır. Evsel katı atıkların bertarafı doğrultusunda ülkemizde yaygın olarak kullanılan
yöntem düzenli depolamadır. Avrupa Birliği
ülkelerinde evsel katı atıkların enerji potansiyelinin değerlendirilmeden depolama sahalarına gönderilmesi hususu gerek enerji
azlığı gerekse depolama alanlarının arazi
gereksiniminin yüksek olması nedeniyle verilen belirli bir takvim dahilinde terk edilmektedir. Kişi başına üretilen katı atık miktarının
günde yaklaşık 1 kg olduğu öngörüsünden
hareketle, Türkiye’de yılda yaklaşık 26 milyon
ton katı atık üretildiği söylenebilir. Bu atıkların
%50’sinin organik atık olduğu kabul edildiğinde önemli miktarda enerji potansiyelinin
düzenli depolama sahalarında bertaraf edilmesi yerine geri kazanılması büyük önem
taşımaktadır.
Son yıllarda evsel atıksu arıtma tesislerinden kaynaklanan arıtma çamurlarının da ilgili
mevzuatın getirdiği sağlanması mümkün olmayan kısıtlar nedeniyle düzenli depolama
sahalarına gönderilmesinde sorunlar yaşanmaktadır. Bu nedenle yüksek oranda kurutulduktan sonra sadece çimento fabrikalarında
yakılarak çözüm aranan arıtma çamurları
bertaraf sorunu da aynen katı atıklar için ön-
itü vakf dergisi 97
ÇEVRE DOSYASI
görülen yaklaşım gibi yenilenebilir bir enerji
kaynağı olarak değerlendirilmek suretiyle çözümlenebilmelidir.
Enerji üretim teknolojileri
Atıkların bertaraf edilirken enerji potansiyelinin değerlendirilmesi için biyokimyasal ve
termokimyasal yöntemler kapsamında anaerobik çürütme, yakma, gazlaştırma, piroliz
gibi farklı teknolojiler kullanılmaktadır.
Biyokimyasal yöntem olarak bilinen anaerobik çürütme veya biyometanizasyon organik
atıklardan anaerobik çürütme neticesinde
enerji eldesi yöntemidir. Organik atıkların fermentasyonu sonucu kalorifik değeri yüksek
biyogaz (metan gazı) açığa çıkmaktadır. Burada esas olarak evsel katı atıkların organik
kısımları ayrılarak enerji elde edilmektedir.
Katı atıklar içerisinde yer alan organik madde miktarının yaklaşık %50 ve bunun içerisindeki biyolojik olarak ayrışabilen kısmının %70
olması öngörüsüyle enerji eldesinin mümkün
olacağı porsiyon, atık miktarının tamamının
yaklaşık %35’i mertebelerindedir. Enerji elde
edilebilmesi için kojenerasyon ünitesinde yakıt olarak kullanılacak biyogazın ısıl değeri,
içeriğindeki metan muhtevasına bağlı olarak
değişiklik göstermektedir. Bu değer tipik bir
anaerobik çürütücü sonrasında 4700-6000
kcal/m3 biyogaz aralığında yer almaktadır. Buna göre 1 m3 biyogazın yakılması ile
açığa çıkan enerji (kalorifik değer) ortalama
5500 kcal olarak kabul edilebilir.
Evsel katı atıkların düzenli depolama sahalarında depolanması sırasında da, depolama
sahası yaşına bağlı olarak biyolojik ayrışma
neticesinde biyogaz üretilir. Ancak katı atıkların organik kısmının anaerobik çürütmeye
tabi tutulmasının, düzenli depolama ile karşılaştırıldığında en önemli avantajı, anaerobik
çürütme sonucunda ortaya çıkan biyogazın
kojenerasyon (birleşik ısı ve güç) teknolojisi
ile elektrik ve ısı enerjisine dönüştürülebilmesidir. Elektrik ve ısı enerjisi toplamı olarak 1
ton organik atık başına 0,60 MWh enerji üretilebilmektedir. Dolayısıyla Türkiye genelinde
üretilen evsel katı atıkların organik kısımları
ayrılarak enerji kazanımı sağlandığında yılda yaklaşık 7800 GWh’lik bir üretim söz konusu olacaktır. Ayrıca düzenli depolamaya
gönderilen organik katı atıkların ayrılmasıyla
gerekli depolama hacminin azalmasının yanı
sıra, sızıntı suyu oluşumu da ortadan kalkmış
olacaktır. Sızıntı suyu organik atıkların içerdiği
yüksek su muhtevasından kaynaklanmakta
ve içerdikleri yoğun kirlilik nedeniyle arıtımı
çok zor ve maliyetli olmaktadır.
Termokimyasal yöntemler esas olarak katı
madde içerisindeki organik katı maddelerin
oksitlenmesi neticesinde karbondioksit, su
ve küle dönüsülmesi temel prensibine dayanmaktadır. En yaygın olarak kullanılan yöntem, atığın stokiyometrik oksijen ihtiyacından
98 itü vakf dergisi
fazla oksijen ile islenmesi prensibine dayanan yakma yöntemidir. Yakma teknolojisinin
en büyük avantajı atığın ağırlıkça ve hacimce
büyük oranda azalması ancak en önemli dezavantajı da oluşan baca gazı emisyonlarının
arıtılmasının yüksek maliyetidir.
Gazlaştırma da bir yakma işlemi olup, klasik yakma işleminden farkı kullanılan oksijen
miktarının az olmasıdır. Atıklar 7000C’den
daha sıcak ortamda parçalanır, atık hacmi
yaklaşık %90 azalır ve nihai ürün syngas olarak adlandırılan karbon monoksit ve hidrojen
gazından oluşan bir sentetik gaz açığa çıkar.
Piroliz, yakma ve gazlaştırmadan farklı olarak oksijensiz ortamda termal parçalama
işlemidir. Atıklar yüksek sıcaklıklarda ısı ile
parçalanır, syngas ve bir miktar katı atık oluşur. Oluşan sentetik gaz, kojenerasyon ve
ısı/elektrik dönüşüm teknolojileri ile enerjiye
çevrilmektedir. Yönteminin konvansiyonel
yakma yöntemine göre en önemli avantajı dioksin ve furan emisyonlarının önemli ölçüde
azaltılmasıdır.
Katı atıklar dışında önemli bir enerji kaynağı
da atıksulardır. Oluşan 1 m3 atıksuyun kimyasal enerji değeri organik madde içeriği dolayısıyla yaklaşık 1700 kcal’dir. Kişi başına bu
değer yaklaşık 0,3 kWh/gün olup, kullanılan
yöntem ve teknolojiye bağlı olarak bu enerjiden yararlanma oranı ve biçimi değişebilir.
Evsel atıksulardan enerji eldesinin bir diğer
yöntemi ısısından yararlanmaktır. Atıksuların arıtıldıktan sonra deşarjları öncesinde ısı
değiştiriciler vasıtasıyla sıcaklığının yaklaşık
5oC değiştirilmesi öngörüldüğünde 1 m3
atıksudan 5000 kcal eşdeğeri enerji elde
edilmesi mümkündür. Bu enerji seviyesi iyi
bir kömürle neredeyse eşdeğer olup, kişi
Gerek katı atıklar gerekse atıksular
alternatif enerji kaynağı açısından
değerlendirildiğinde potansiyel
olarak kişi başına günde 2,5 kWh’lik
enerji üretimi gerçekleştirilebilir.
Bu değerler ürettiğimiz atıklarla
kullandığımız enerjinin yaklaşık
1/3’ünü geri kazanmadan attığımızı
göstermektedir.
başına günde yaklaşık 1 kWh enerji üretimi
anlamına gelmektedir.
Değerlendirme
Yenilenebilir enerji kaynağı olarak atığın/atıksuyun kullanılması hem nüfus artışına parallel olarak artan atık miktarının azaltılması hem
de atığın kaynak olarak kullanılarak enerji
döngüsüne pozitif katkısı açısından büyük
önem taşımaktadır. Atık sorununun etkin bir
şekilde çözümlenmesi yeni teknoloji arayışlarını beraberinde getirmektedir. Sözü edilen
enerji üretim teknolojilerinden hangisinin,
hangi atık türleri için uygulanabileceği detaylı
fizibilite çalışmaları gerektirir.
Evsel kullanımlardan kişi başına günde oluşan 1 kg katı atığın yaklaşık % 50’si enerjisinden yararlanılabilecek nitelikte organik madde içeriğine sahip mutfak atıkları olup, diğer
kısım ise ekonomiye kazandırılabilecek şekilde büyük ölçüde geri dönüştürülebilir / geri
kazanılabilir atıklardan oluşur. Sadece mutfak
atıklarının ayrı toplanması ile kişi başına 1,2
kWh/gün enerji elde edilebilir.
Gerek katı atıklar gerekse atıksular alternatif
enerji kaynağı açısından değerlendirildiğinde potansiyel olarak kişi başına günde 2,5
kWh’lik enerji üretimi gerçekleştirilebilir. Bu
değerler ürettiğimiz atıklarla kullandığımız
enerjinin yaklaşık 1/3’ünü geri kazanmadan
attığımızı göstermektedir. Bugünkü teknolojilerle bu enerjinin yaklaşık %30-40’ı kullanılabilir enerji olarak geri kazanılabilir. Teknolojilerin geliştirilmesi ile kullanılabilir enerji
miktarının artırılması mümkün olabilecektir.
Örneğin, İstanbul’da yıllık elektrik tüketiminin
yaklaşık 40 milyar kWh olduğundan hareketle, bu enerjinin en azından %15’inin atık
enerjisi ile karşılanması söz konusu olduğunda yılda 2 milyar TL’lik bir enerji geri kazanımı yapılabilmesi olasıdır. Aslında bu geri
kazanım kişi başına yılda 140 TL’nin sokağa
atılmaması anlamını taşımaktadır.
Dolayısıyla iyi bir atık yönetim modeli ile atığı
atık olarak uzaklaştırmak yerine ekonomik bir
kaynak olarak değerlendirip hem yerel hem
ulusal ölçekte katma değere dönüştürmek
çevresel sürdürülebilirliğin temel ilkesi olmalıdır.
åTÜ Yönetiminin Kampus Planlama
Anlayç ve Yeni Planlama
Uygulamalar
Prof. Dr. Sinan Mert Şener
İTÜ Mimarlık Fakültesi Dekanı
İTÜ Yapı İşleri Koordinatörü
Ayazaùa’da Prof. K.Ahmet
Aru zamannda yaplmü orjinal
kampus dokusunun temel
ilkelerini bozmadan, onunla
ahenkli, onun eksiklerini
tamamlayan yeni bir yaplaüma
sistematiùi, kampuslarmzn
planlanmasnn temel ilkesi
olarak kabul edilmiü ve
uygulamaya konmuütur. Bu
kapsamda temel yaplaüma
ilkemiz; varolan yaplar
strüktürel olarak güçlendirerek
onlar enerji etkin binalar haline
getirecek önlemler almak, yeni
binalar da ayn master planlama
anlayüna uygun olarak inüa
etmektir. Böylelikle kampustaki
yaplar ykp yeniden yapmaya
çalüan ve kampusu dev
inüaat alanlar haline getirecek
yenileme modelleri yerine,
çaùdaü sürdürülebilirlik ilkesini
daha fazla gözeten, daha
minimalist müdahaleler ile
kampus yaplarnn ve genel
planlamann, enerji etkin ve
karbon salnm düüük bir örnek
yerleükeye dönüütürülmesi
hedeenmektedir…
İ
stanbul Teknik Üniversitesi yeni yönetiminin öncelikli konularından biri olarak;
yaşanabilir, çevresi ile de öğrencilerine
öğretici olabilen sağlıklı, huzurlu, doğa ile
barışık bir kentsel çevre sunmak hedef olarak seçilmiştir.
Bu nedenle öncelikli olarak tüm kampüslerde yaya ve bisiklet odaklı, engelsiz ve
taşıt ulaşımının ikinci plana alındığı, en az
karbon salınımlı, enerji etkin binalardan
oluşan bir yeşil kampüs ilkesi yeni yönetim
döneminin birinci öncelikli konusu olarak
seçilmiştir.
İstanbul Teknik Üniversitesi Yapı İşleri ve
Teknik Daire Başkanlığı’ndan sorumlu
Rektör Danışmanı olarak Ağustos 2012
tarihinde başladığım görevimde ve hali hazırda da ‘Yapı İşleri Koordinatörü’ ve Dekan
olarak görev yaptığım iki yılı aşkın dönemde, başlangıçtan beri Rektörümüz tarafından oluşturulan kampus planlama komisyonu ile bir yandan planlama bir yandan
da icra ve yapım kontrollüğü bu koordinatörlük tarafından sürdürülmektedir. Yılda
en az iki kere Rektörümüz Başkanlığında
kampüslerimizde yaşayan, yürüyen, spor
yapan, yerleşkede oturan, lojmanda yaşayan, araç kullanan, doğayı gözleyen akademisyen, araştırmacı, memur, öğrenci,
teknokent kullanıcıları ve dikkatli ve takipçi
tüm paydaşlar ile açık toplantılar yaparak
itü vakf dergisi 99
ÇEVRE DOSYASI
onlarla etkileşim içinde eleştiri ve yol göstericiliklerinde planlama ve icraat devam
ettirilmektedir. Bu yönetimin, kampus planlama anlayışının belki de en önemli ayırdedici özelliği olarak görülebilir.
Ayazağa’da Prof. K. Ahmet Arû zamanında
yapılmış orijinal kampus dokusunun temel
ilkelerini bozmadan, onunla uyumlu, onun
eksiklerini tamamlayan yeni bir yapılaşma
sistematiği, kampuslarımızın planlanmasının temel ilkesi olarak kabul edilmiş ve uygulamaya konmuştur. Bu kapsamda temel
yapılaşma ilkemiz; varolan yapıları strüktürel olarak güçlendirerek onları enerji etkin
binalar haline getirecek önlemler almak,
yeni binaları da aynı master planlama anlayışına uygun olarak inşa etmektir. Böylelikle
kampustaki yapıları yıkıp yeniden yapmaya çalışan ve kampusu dev inşaat alanları
haline getirecek yenileme modelleri yerine,
çağdaş sürdürülebilirlik ilkesini daha fazla
gözeten, daha minimalist müdahaleler ile
kampus yapılarının ve genel planlamanın,
enerji etkin ve karbon salınımı düşük bir
örnek yerleşkeye dönüştürülmesi hedeflenmektedir.
Bilindiği gibi İTÜ beş kampusu olan bir
üniversitedir. Şehiriçi kampuslarındaki tarihi yapıların konservasyonu ve restorasyonu da yeni kampus planlama anlayışının
vazgeçilmez bir parçasıdır. Bu kapsamda
Taşkışla Binasının konservasyon ihalesi
2012’de tamamlanarak hızla inşaata başlanmıştır. Çalışma önümüzdeki 18 ay içinde bütünü ile tamamlanmış olacaktır. Diğer yandan restorasyon ve konservasyon
projesi yüksek lisans öğrencilerimiz tarafından yapılan Maçka Silahhane binasının
proje çalışmaları da sürdürülmektedir. Bu
yönetim dönemi içinde rölöve, restitüsyon
ve restorasyon projelerinin Anıtlar Koruma
Kurulu’ndan tasdikini takiben 2015 yılı içinde hızla ihalesinin yapılması planlanmaktadır. Yürütülmekte olan bu devasa planlama sürecinin yönetilmesi dışında; tüm
yapısal ve mekânsal gelişimin İTÜ vizyonu-
100 itü vakf dergisi
na uygun şekilde planlamasında kampuslarımızın kentsel tasarım, mimari planlama,
ekolojik hesaplamalar, trafik planlaması,
peyzaj tasarımı, konularında bir grup öğretim üyemiz özellikle Mimarlık Fakültesi öğretim üyeleri ile birlikte sürece aktif destek
vermektedir.
Bilimsel çalışmalar ve proje bazlı faaliyetlerin yönetimimiz tarafından teşvikinin
yanı sıra İTÜ adına yakışır, öncü ve örnek
Üniversite kampusu çalışmalarımızın inşaasına da planlamayla eşgüdümlü olarak
hızla devam edilmektedir. Eğitim ve öğretimde lider bir üniversitenin bu statüsünü
koruyabilmesi için unutulmaması gereken
hususlardan en önemlisi de kuşkusuz mimari ve doğal çevrenin de öğrenciler için
Yeşil kampüs projesi uygulaması
ile daha çok yürüyen, bisiklete
binen, engelli bireylerin de
kampuslarda engelsiz yaşadığı,
geri dönüşüm duyarlılığının üst
düzeye çıktığı, karbon salınımının
en aza indirilmeye çalışıldığı İTÜ
kampüslerini yakında göreceğiz.
önemli bir eğitim aracı olduğudur. Bu bakış açısı ile Türkiye’nin en yüksek bilimsel
performanslı öğrencilerini her yıl bünyesine
katan İTÜ’nün, kampuslarındaki mekânsal
kalite performansının da onların eğitimine
katkı sağlayacağı açıktır ve bu konu yönetimimiz açısından birinci öncelik sırasına
alınmıştır.
Planlama ve projelendirmedeki bu yeni
dönemin önemli çalışmalardan biri olarak
Yeşil Kampus Projesi ile İTÜ’lülerin hem
doğayı hem bireysel sağlıklarını koruyacakları bir üniversite yaşamı modelinin
uygulamasını yapmaktayız. Yeşil kampüs
projesi uygulaması ile daha çok yürüyen,
bisiklete binen, engelli bireylerin de kampuslarda engelsiz yaşadığı, geri dönüşüm
duyarlılığının üst düzeye çıktığı, karbon salınımının en aza indirilmeye çalışıldığı İTÜ
kampuslarını yakında göreceğiz.
Diğer yandan şehir içi tarihsel değere haiz
kampuslarımızın restorasyonunun tamamlanması, Ayazağa ve Tuzla kampuslarımızın ise, “yeşil kampüs – eko kampus”
anlayışı ile tamamen, yaya – bisiklet ile erişilebilir, elektrikli servis araçları ile güncel
teknoloji ile iç içe tasarlanıp uygulanması
ve kullanımı ile hayata geçirilmesi hedeflenmektedir. Böylece “sürdürülebilir”, “yeşil ve yaya” odaklı, taşıt sirkülasyonundan
arındırılmış, yaya taşıt ayrımlarının çağdaş
normlarda kurgulandığı, tarihi eserleri bakımlı ve sahiplenilmiş, korunmuş kampuslar yönetimimizin temel hedefleri arasındadır. Ülkenin en köklü üniversitesinin, tarihi
mirasına sahip çıkmasının bir parçası da
kuşkusuz tarihi kampusları sahiplenmek
onları yaşatarak korumaktır.
Öğrencilerimizin, özellikle yaya sirkülasyonunun hedeflendiği Ayazağa kampusunda sürekli dolaşan elektrik tahrikli mekik midibüsümüzün hizmete girmesi çok
yakındır. Ayrıca Kampus Planlaması ile
ilgili en önemli bir yenilik de önümüzdeki
yılda Bedri Karafakioğlu Bulvarı ile SDKM
Stadyum istikametindeki birbirine dik iki
aksın tamamen yaya öncelikli hale getirilerek, günün belirli saatlerinde servis yolu
niteliğindeki yaya promenadlarına dönüştürülmesidir. Diğer yandan trafik sirkülasyonunun, içte yayalaştırılmış yeşil ve özgür
hareket edilen kampus yeşil iç mekanının
dışında biri iç, bir dış çevre yolu üzerinden
gerçekleştirildiği nihai planlama kararımız
adım adım gerçekleştirilmekte ve uygulamaları da tamamlanmaktadır.
Planlama kapsamında bütünü ile yenilenen
İTÜ giriş kapılarının yakınlarında planlanan
katlı garajlar ile de tüm trafik yolları kenarlarındaki yasa dışı ve çirkin görünümlü
parklanmalar engellenerek, trafik akışının
kampusun derinliklerine fazlaca girmesi
önlenecektir.
Yaya ulaşımının teşviki için kuşkusuz yaya
erişimi ve normu çok önemlidir. Artık yeni
yaya yolu normumuz eskiden olduğu gibi
1/5 yükseklikte (yani 5 cm) ve eski kaldırımlarımızın eninin 3 misli (yani 320 cm)
genişlikte planlanmış ve artık bu şekilde
uygulanmaktadır. Tüm İTÜ giriş kapılarının
yenilenmesi, sayısal ölçümlere dayalı trafik
modellemeleri pik saatlerdeki ölçümlere
göre ve bilimsel verilere dayalı hesaplamalı
olarak yapılmıştır. Bu kapsamda Enerji Kapısı’nın ihalesi tamamlanarak uygulamasının eylül başında bitirilmesi sağlanacak ve
yeni yarıyılda hizmete açılması gerçekleştirilecektir. Kapılarda da bilimsel ölçümlere
göre önce trafik genişletme ve otomasyonu
yapılıp daha sonra İTÜ kimliğini oluşturacak özgün mimari projeler İTÜ’lü mezunlar
tarafından tasarlanarak Yapı İşleri Daire
başkanlığı tarafından inşa edilmektedir.
Bu kapsamda Akademik yaya giriş kapısı
da İTÜ’ye yakışan bir kimliğe uygun form
verilerek yakın geçmişte hizmete açılmıştır.
Trafik planlamasındaki bir diğer önemli
konu ise bisiklet yollarının Ayazağa kam-
Sürdürülebilir”, “yeşil ve yaya”
odaklı, taşıt sirkülasyonundan
arındırılmış, yaya taşıt ayrımlarının
çağdaş normlarda kurgulandığı,
tarihi eserleri bakımlı ve
sahiplenilmiş, korunmuş kampuslar
yönetimimizin temel hedefleri
arasındadır.
pusunun her noktasına ulaştırılmasına öncelik verilmesidir. Bu husus da “sıfır karbon
salınımlı eco kampus” hedefinin bir adımı
olarak değerlendirilebilir. Kuşkusuz spor
yapan, daha sağlıklı bir gençlik için de, bu
bisikletli ulaşım teşviki dolaylı ve pratik bir
spor teşviki olarak görülmektedir.
Diğer yandan, Ayazağa kampusundaki
mevcut binaların asansörleri, yangın kaçışları ve engelli erişimi açısından yeniden
güncellenmesi işlerine de hız verilmiştir.
Bunlara ek olarak, enerji etkin cephe yenileme uygulamalarına da başlanmıştır.
Bunun için hesaplamalar yapılarak öncelikle cephelerin güneş kontrolü ve estetik
kalitesinin yükseltilmesi için inşaa süreci
hızlandırılmıştır. Hiç bir yalıtım endişesi
ve güneşlenme kontrolü bugüne kadar
düşünülmemiş binalarımızda, cephelerde
uygulanmaya başlanan önlemler hep düşük karbon salınımı ve enerji etkin kampus
hedefinin birer parçası olarak görülmelidir.
Bu kapsamda yeni ve dinamik yapıya kavuşturulan Yapı İşleri ve Teknik Daire Başkanlığı, üniversitemizin yapım, onarım, altyapı ve destek hizmetleri de bu doğrultuda
hızla gerçekleştirecek bir yapıya kavuşturulmuştur. Yapılacak her türlü harcamanın
yaklaşık maliyeti, ihale evraklarının hazırlanması, işin her türlü kontrolü, hakediş,
kabul işlemleri Yapı İşleri ve Teknik Daire
Başkanlığı tarafından ve KİK denetimine
açık olarak eskisine göre en az iki misli
hızda yapılmaktadır.
Sonuç olarak çağdaş bir üniversitenin en
belirgin göstergesinin, çağdaş kentsel
peyzaj ve mimari kaliteye sahip nitelikli bir
çevre olduğu görüşü ile Üniversitemizin
yönetimi, öğretim üyeleri ve öğrencileri ile
birlikte hızla bu kalite artışını sağlamaya
çalışmaktadır.
itü vakf dergisi 101
ÇEVRE DOSYASI
YEŞİL KAMPUS İTÜ’DE
DÜNYA BİYOÇEŞİTLİLİK GÜNÜ
Dünya Biyoçeşitlilik Günü için İTÜ Ekoloji
Kulübü tarafından düzenlenen fotoğraf gezisi, renkli kareler ortaya koydu. Ayrıcalıklı
bir yerleşime sahip olan, hem İstanbul’un
merkezinde bulunma hem de doğayla
bütünleşme niteliğini koruyan İTÜ Ayazağa Yerleşkesindeki bitki ve hayvan varlığı,
uzmanlar ve öğrenciler tarafından görüntülendi.
“Alanın temiz kalması, izole olması, doğal
yaşamın korunması, kuşların şehirde sığınacakları çok az alanlardan biri olan İTÜ
Ayazağa kampusunun önemini artırıyor.”
“İTÜ Ayazağa Kampusu Gölet Vadisi doğallaşmış yaşam alanı içinde geniş bir biyoçeşitlilik içeriyor… Geniş maki toplulukları ve fundalıklar arasında binbir çeşit canlıyı
barındıyor.”
Gezi sonrası Biyolog Esra Ergin ve Kuş
Gözlemcisi İhsan Eroğlu tarafından kaleme
alınan yazı şöyle:
“İTÜ Ayazağa Kampusu Gölet Vadisi doğallaşmış yaşam alanı içinde geniş bir biyoçeşitlilik içeriyor… Geniş maki toplulukları ve fundalıklar arasında binbir çeşit canlıyı
barındıyor. Alandaki ibreli ağaç türlerinden
karaçam, sahil çamı, ladin, ve servi türleri ile
eğrelti otları geniş bir topluluk oluşturuyor.
Ağaç sınırlarında mavi, beyaz ladenler, sarı
çiçekleri ile katır tırnakları, pembe renkleri
ile kuşburnu çiçekleri ve beyaz renkleri ile
geyik dikenleri alana girerken güzel kokuları ile karşılıyorlar. İçerilere doğru kıvrıldıkça biraz daha farklı ağaç türleri çınar, gladiçya, akçakesme, defneler, kocayemişler
çitlembik, menengiç ve dişbudaklar, çeşitli
akasya türleri, palmiye ağacı göze çarpıyor.
Bodur ağaçlar kermes meşeleri, fundalar,
fındık diğer çalı ve bu türlerin altında otsu
türler kekik ve karabaş otları, baklagiller
ailesinin üyeleri, hardalgiller ve buğdaygillerden birçok tür karşımıza çıkıyor. Özellikle
nemli ve gölgelik alanları seven orkideler
yol kenarında, ağaçların altında gösterişli
çiçekleri ile hemen dikkat çekiyorlar.
Gölete doğru inerken kılcal bir su akıntısı
etrafında yükselen kuzukulağı, pazı otları,
çeşitli hardal otları ve böğürtlenlerin oluşturduğu bariyer ile koridorların ardından
ilerde kamışlar, hasır otları ve sazlıklarla birleşiyor. Sazlıklardan aşağı doğru kavak ve
söğütlerin eşliğinde gölete ulaşılıyor.
Alanın sahip olduğu her bir bitki türü, toprak ve kaya yapısı diğer canlıların dağılımını
belirlerken her biri için de yiyecek ve barınak oluyor. Gölet vadisindeki kuş ve kelebek türleri de ayrıca dikkat çeken canlılar.
tü vak
vakf
aak
kff d
dergisi
ergisii
1102
10
02 iitü
Fotoğraf: Nurgül Tekeli
Fotoğraf: İhsan Eroğlu
Doğa gezileri sırasında karşılaştığımız kuş
türleri arasında yeşil papağan, iskender papağanı, erguvani, ak gövdeli ebabil, saksağan, kırlangıç ve daha bir çokları yer alıyor.
Şu ana kaydedilen 82 kuş türünde ötücüler
geniş yer kaplıyor. Düzenli yapılacak gözlemlerle bu sayının 100’ü aşacağı kesin.
Barındırdığı bitki çeşitliliği ve göl, kuş çeşitliliğini de artırıyor. Alanın temiz kalması, izole
olması, doğal yaşamın korunması, kuşların
şehirde sığınacakları çok az alanlardan biri
olan İTÜ Ayazağ kampusunun önemini artırıyor. Yeşil papağan, çıtkuşu, saksağan,
bülbül gibi üreyen türlerin yanı sıra ilkbahar
ve sonbahar aylarında yoğun ötücü göçüne
rastlanıyor. Ayrıca kampus üzerinden yırtıcı
ve leylekleri de bu zamanlarda gözlemlemek mümkün. Sinekkapanlar, ötleğenler,
ispinozgiller, balıkçıllar, doğanlar ve atmaca
görülen türlerden bazıları…”
YEæåL KAMPÜS
Kampus Sürdürülebilirliäine
Entegre Bir Yaklaçm:
Piri Reis Üniversitesi
Dr. Duygu Erten
Piri Reis Kampüsü Sürdürülebilirlik /
BREEAM Danışmanı
Türkiye’nin ilk ve tek
denizcilik ihtisas üniversitesi
olan Piri Reis Üniversitesi
kampüs binaları, 2011 yılında
BREEAM International Bespoke
2008 kriterleri doğrultusunda
değerlendirilerek entegre
tasarım süreciyle yapıldı.
Ü
niversite kampusleri Türkiye’de ve
dünyada artık birer şehir gibi yönetilmeye ihtiyaç duyar hale geldiler
ve kampuste yapılan her aktivite direk olarak çevreyi etkiliyor. Eğer bundan böyle,
kampusler planlanırken organizasyonel ve
teknik önlemleri sürdürülebilirlik kriterleri
gözeterek alırsak, çevre kirliliği, enerji ve
malzeme tüketimi, eğitim ve araştırma aktivitelerinin sonucu olan karbon salımını da
azaltmış olacağız. Ancak bu çalışmaların
sistemli ve sadece kampus içi değil kampusün bulunduğu bölgelere entegre olarak
yapılması gereklidir. Bu nedenle çevre yönetim sistemleri başta olmak üzere, yerel
halkın katılımcılığı, sosyal sorumluluk ve
çevre sertifikalarının uygun olarak yaşamasına özen gösterecek bir yönetim şekli
benimsenmelidir.
PİRİ REİS Projesi, Türkiye’de ilk defa bir
üniversite kampusünün sürdürülebilirlik
çabalarını güçlendirme maksadıyla tasarlanıp inşaa edilmiş ve öğrenciler, okul idari
personeli ve öğretim görevlilerinin görüşleri
de alınarak planlanan bir üniversite kampusüdür. Binaların doğal çevre, ekonomi,
sağlık ve verimlilik üzerinde derin etkileri
vardır. Son yıllarda giderek üzerinde durulan yeşil binalar alanında, bu binalarda
kullanılan teknolojiler ve işletimi konularında da devrimsel bir değişime tanık olunmaktadır. Planlanan bu kampuste, tasarımcılar ve kullanıcılar binaların hem kurulum
ve kullanımda ekonomiyi, hem de çevresel
performans faktörünü en üst düzeye çıkarma olanağı bulacak yaklaşımlar ve teknolojiler kullanılmıştır.
Dünyada bina ve yapım sektörünün, bina
işletiminin sürdürülebilirlik açısından düzenlenmesi amacıyla değerlendirme sistemlerini kullanma yaklaşımları son yıllarda
giderek artmaktadır. İngiltere’de BREEAM
itü vakf dergisi 103
(Building Research Establishment Environmental Assessment Method / Bina Araştırma Kurumu Çevresel Değerlendirme Yöntemi) denilen bir değerlendirme sistemi
geliştirilmiştir. Söz konusu sistem dinamiktir ve zamanla geliştirilen stratejilere bağlı
olarak yeni versiyonları oluşturulmaktadır.
Bunun yanı sıra sistemler, aynı binada geliştirmeler yaparak tekrar değerlendirmeye
alınmasına olanak vermektedir. İşte, Piri
Reis Üniversitesini başarılı kılan master
planın ilk aşamasında enerji verimliliği,
makro pasif tasarım ve güneşe açıklık gibi
konuların yanısıra malzeme seçimi, atık
azaltma ve ayrıştırma gibi konularda sürdürülebilirlik danışmanı liderliğinde BREEAM kriterleri doğrultusunda günlerce süren
BREEAM Charratte toplantılarıyla tartışmaya açılmıştır.
BREEAM Sertifika Süreci
Türkiye’nin ilk ve tek denizcilik ihtisas üniversitesi olan Piri Reis Üniversitesi kampus
binaları, 2011 yılında BREEAM International Bespoke 2008 kriterleri doğrultusunda
değerlendirilerek entegre tasarım süreciyle
yapıldı. Bütünsel bir düşünce kurgusuyla
yapılaşmanın kaçınılmaz bir parçası olan
yaklaşım, işverenin de sürekli işin içinde
olmasını gerektiriyor. Tasarım ve inşaat
tamamlandığında ‘Very Good’ sertifikası
alarak Türkiye’de ilk çevreye duyarlı yeşil
kampus özelliği taşıyan üniversite olan Piri
Reis Üniversitesi kampus blokları; malzeme, enerji, su, sağlık ve konfor, arazi kullanımı ve ekoloji, atık yönetimi ve ulaşım
kriterlerine göre değerlendirilmiştir. Yine
yeşil kampuslerin vazgeçilmez parçası
olan yürüme ve bisiklet yolları kampuste
karbon ayak izini azaltan bir ulaştırma ağı
sağlamaktadır.
Bu doğrultuda yapılan çalışmalar aşağıda
yer almaktadır.
Toplu taşıma hizmetlerine yakın olması ve
çalışan ve öğrencilerin alternatif ulaşım
araçlarından yararlanabilmeleri için sağlanan 175 adet bisiklet park yerleri ve bunla-
104 itü vakf dergisi
ra uygun sayıda hazılanan duş ve soyunma odaları ile ulaşımdan kaynaklanan CO2
salımının azalması amaçlanmıştır.
Bina ısıtma ve soğutma enerji ihtiyacı, trijenerasyon sistemi ile karşılanmaktadır.
‘Absorbsiyonlu chiller’, ‘heat pump chiller’ ve trijen gaz motorları için gerekli kondenser suyu, klasik soğutma kuleleri ile
değil, doğrudan denizden alınan su ile temin edilmektedir. Böylelikle elektrik ihtiyacından % 40 tasarruf elde edilmektedir.
Domestik soğuk su, ‘Reverse osmos’ ve
gerekli arıtma işlemlerinden geçirilen deniz
suyundan sağlanmaktadır.
Sıcak suyun temini güneş kollektörleri ile
sağlanmaktadır. Böylelikle enerjiden %12
tasarruf elde edilmektedir.
Binada bulunan tüm lavabo, duş teknesi,
duş teknelerinden toplanan gri su, yerinde
arıtma ile rezervuarlarda kullanılmaktadır.
Böylelikle gri suyun yeniden kullanımı sağlanmaktadır.
Çatı yağmur suları toplanıp arıtma işlemlerinden geçirilerek bahçe sulamada kullanılmaktadır.
Üniversitenin gün ışığından maximum seviyede yararlanması amaçlanmıştır. Aydınlatma seviyeleri, tasarruflu bir biçimde en
iyi görsel performans ve konforu sağlayacak şekilde standartlara uygun olarak tasarlanmıştır.
Uygulanan çevresel / sürdürülebilir satın
alma politikası ile zararlı uçucu organik bileşik içermeyen malzemelerin kullanılmasıyla sağlıklı ve konforlu çalışma ortamları
sağlanmıştır.
Enerji ve su tüketimleri Bina Yönetim Sistemi ile izlenip kaydedilerek bu doğrultuda
tasarruf çalışmaları yapılmaktadır.
Geri dönüştürülebilir atıkların ayrı toplanıp depolanması ile bu atıkların döküm sahasına veya yakılmaya gönderilmesi önlenmiştir.
Düşük seviyede su tüketimi sağlayan
ürünlerin kullanılması ile suyun verimli kullanılması sağlanmıştır.
Bloklara ait BREEAM skorları aşağıda sıralanmıştır:
A Blok: %68,89 Very Good
B Blok: %64,46 Very Good
C Blok: %62,37 Very Good
UDEM: %67,22 Very Good
SONUÇ:
Sürdürülebilir kampus planlamasında üniversitenin çevre yönetimi, yeşil binalar, yeşil taşıtlar ve ulaştırma gibi konularındaki
duyarlılığının yanında, engellilere hareket
kabililiyeti ve eşitlik gibi sosyal adalet ve
öğretim malzemelerinin içeriğine de sürdürülebilirlik teması oturmuştur. Bu üniversite, sürdürülebilir olmak için çevreyi
koruyan, ekonomik büyümeyi tetikleyen ve
yerel kalkınmayı destekleyen bir zihniyetle
kurulmuştur.
SANAT
åstanbul Teknik Üniversitesi (åTÜ)’nde:
Bilim-Sanat åliçkisi
ve Bilgi Çaä
Prof. Dr. Ayla Ödekan
İTÜ Güzel Sanatlar Bölümü
Bilim de sanat da aynı
gerçeklikle uğraşır, ancak
yöntemleri farklıdır. Sanat
gerçeği estetik imgelerle
betimler ve sergiler, doğanın
sırlarını sezdirir, bilim ise
açıklar. Akıl yoluyla anlatmaya
çalışır ve bunu ispatlar. Bilim
de sanat da gerçeğe aynı
noktada varmaya çalışır. Sanat
ve bilim birbirini tanımlayan
etkinliklerdir. Bilim kavramsal
yorumlar, sanat sezgisel
yorumlar. Gerçeği daha iyi ve
çok boyutlu görmemize katkıda
bulunurlar…
Res. 1 Kültür kavramı ana öğeler ve kültür haritası (Güvenç, 1970:107)
B
u yıl İTÜ Güzel Sanatlar Bölümü
(GSB), 30. yılını 13. Mayıs’ta bir toplantı düzenleyerek kutladı. Bölüm’e
katkıları olmuş kişileri bir araya getirerek
belleği tazelemenin yanısıra, kanımca Bölüm’ün İTÜ’ndeki misyonunu gözden geçirerek eğitim açısından değerlendirmesini
yapmak için fırsat yaratmış oldular. Yüksek
Öğretim Kanunu’nun üniversite öğrencilerinin güzel sanatlar alanında ilgi ve becerilerini geliştirme amacını taşıyan 5.1 maddesi uyarınca 6 Kasım 1981’de kurulmuş
olan GSB, öğretime 1983-1984 Akademik
Yılında başlamıştır ve Türkiye’de bu alandaki ilk bölüm olma özelliğini taşımaktadır.
Bölümde Resim, Seramik, Özgün Baskı,
Tiyatro, Fotoğraf, Müzik gibi uygulamalı
derslerle Sanat Felsefesi, Sanat Sosyolojisi
gibi kuramsal dersler programa alınmıştır. 1995-1996 ders yılında 14 adet dersle
3725 öğrencinin sanatla buluşması sağlanmıştır. 1997 yılında “Teknik Olmayan
Seçime Bağlı Ders“ bölümden kaldırılmış,
1997-2000 yılları arasında 2 kredilik ders
alması gereken öğrenciler dışında öğrenci
kalmamıştır. 2000-2001 ders yılından itibaren “Mühendislik Tasarımı ve İnsan Toplum
Bilimleri Seçme Ders “ kategorisinde 3 kredili dersler verilmeye başlanmıştır.
Bir teknik eğitim kurumu olarak İTÜ’nün yasayı uygulamada öncü olmasının nedenini
kuşkusuz bilim-sanat ilişkisi açısından belli
bir geleneğe sahip olmasında aramak gerekir. Geçmişe şöyle bir baktığımız zaman
İTÜ’nün sanatla ilişkisinin yeni olmadığını
görüyoruz.
1950’lerde İTÜ’de Sanat
1920-30’larda okumuş mühendislerin o dönemin okulunu anlatırken şöyle dediklerini
anımsıyorum: “Okulda yatılıydık. Hayatımız orada geçerdi. Dersler zaten çok yoğundu. Derslerin bitiminde kafamız hayli
yorgun olurdu. Akşamüstüne doğru çıkar,
Gümüşsuyu’ndan Beyoğlu’na yürürdük.
Orada dolaşmak, sinemaya, tiyatroya, sergilere, kitapçıya gitmek bizi dinlendirirdi.
Ne de olsa Beyoğlu kentin kültür, sanat
merkeziydi. Hatta tekti. Kentteki, hatta ülkedeki her şey orada oluşur, orada sergilenirdi.” Tabii bu Mühendis Mektepli, Teknik
itü vakf dergisi 105
åTÜ›DE SANAT
Üniversiteli gençlerin kültüre ve sanata
sağlam bir açılım kazanmalarını
sağlamıştı.
Bu ortamın zamanla yarattığı birikimin, 1950’lere
doğru öğrencileri izleyici olmanın daha da
ötesine, etken ve yapıcı biçimde sanat ve
kültür olayları için kol
sıvamaya götürdüğünü görüyoruz. İkinci Dünya Savaşı’nın
sıkıntılı ve kısıtlayıcı
ortamı bitmiştir artık.
Ülke rahatlamıştır. Türkiye toplumu hızla değişmektedir. Bir dinamizm gelmiştir. Bu değişim de en fazla
gençler arasında gözlenmektedir.
Ve tabii, İTÜ öğrencilerinde.
Gençler 1950’nin ilk yıllarında üniversite
idaresinden bağımsız, yalnızca öğrenci
girişimine dayanan, okul idaresinden yalnızca mekân talebinde bulunmakla yetinen
bir Sanat Kulübü kurarlar. Kültür ve sanatın
çeşitli dallarını kucaklayan bir dernek. Gümüşsuyu’ndaki konferans salonu konserlere, konuşmalara, tartışma toplantılarına ev
sahipliği yapmaya başlar. Kulüp piyasada
da satılan ve “Diyelim” adını taşıyan bir sanat ve düşün dergisi yayımlamaya başlar.
Yazarların çoğu öğrencilerdir, ama ülkenin
tanınmış imzaları da görünür bu yayında.
Kulüp 1955’te İstanbul kültür yaşamında
önemli bir iz bırakan, yalnızca öğrencilerin
yürüttüğü bir tiyatro da kurar. Bunda bazı
önemli yazarların ülkede bilinmeyen oyunları oynanır. İstanbullu kültürsevenler ve
aydınlar bu gösterimleri merakla izlerler. Bir
sinema kulübü de faaliyete geçer. Taşkışla’nın koridorlarında keman çalınır, haftanın
bir günü klasik müzik dinletileri düzenlenir.
Gümüşsuyu ve Taşkışla bu yıllarda Beyoğlu’nun kültür merkezlerinden biri gibidir.
Öğrenciler arasında, üniversitenin derslerinden buldukları fırsatlardan yararlanarak
İstanbul konservatuvarında tiyatro derslerini takip edenler olur. Hatta gene konservatuvarda şan dersleri alıp daha sonra
operacı olan kişiler de görülür.
Bu hızlı ve dinamik gelişmeyi bazı öğretim
üyeleri yadırgasalar da, “Bunların mühendislikle ne ilgisi var?” deseler de, genelde
gençlerin bu yan çabaları üniversite içinde
destek bulur. Kamuoyunda “Mühendis dediğin, teknik kişi bildiğin adam kuru, tek
boyutlu, rakamlardan başka bir şey bilmeyen kişidir.” yargısı hızla silinir.
Eğitim programında da Mimarlık Fakültesi’nde tasarıma katkı açısından uygulamalı
106 itü vakf dergisi
Res. 2 (httpwww.brainpickings.orgindex.
php20120425e-o-wilson-on-art)
resim ve heykel çalışmalarına önem verilirdi. 1950’lerde dönemin önemli sanatçıları Ercüment Kalmık ve Şadan Bezeyiş,
Rudolf Belling ve Yavuz Görey resim ve
heykel derslerine giriyorlardı. 1970’lerde
de Tezcan Sağlam ve Teoman Südor grafik
ve resim derslerine katıldılar. Sanat alanında hareketli bu yıllara ait değerli bir belge
de kuzey-batı kulesinin merdiven duvarında Nurullah Berk ve Abdurrahman Öztoprak’ın imzasını taşıyan duvar resmidir. Bu
Res. 3 Kitsou Dubois, Gravity Zero (httpwww.
jbf.dial.pipex.comart_tech_ec_fileskitsou_dubois.htm)
Bir teknik eğitim kurumu olarak
İTÜ’nün yasayı uygulamada öncü
olmasının nedenini kuşkusuz
bilim-sanat ilişkisi açısından belli
bir geleneğe sahip olmasında
aramak gerekir. Geçmişe şöyle
bir baktığımız zaman İTÜ’nün
sanatla ilişkisinin yeni olmadığını
görüyoruz.
duvar resminde sanatçılar mühendislik
mesleğini sanatlarıyla yorumlamışlardır. Uygulamalı dersler dışında, kültürel bilgi kazandırmak
amacıyla sanat tarihi derslerinin programda ağırlığı vardı ve Sabahattin
Eyüboğlu’nun Anadolu
Kültürleriyle ilgili derslerini öğrenciler büyük
bir ilgiyle izlerlerdi. Kuramsal dersler Anadolu
gezileriyle desteklenirdi.
Tüm bu kıpırdanışların
etkilerini o yılların öğrencilerinin mezuniyet sonrası
yaşamlarında da izlemek olası. Kimileri, üniversitede amatörce başladıkları tiyatro, sinema,
karikatür, fotoğraf, resim, heykel, müzik
vb. alanlarda sanatsal meraklarını profesyonel olarak seçmiş, kimileri de, mesleklerini profesyonel olarak sürdürürken, ilgi
duydukları sanat alanını bir yan uğraş olarak uygulamışlar ve başarılı sonuçlar elde
etmişlerdir.
Bilgi Çağı
1950’li yıllarda, hem Avrupa’da hem de
Amerika’da bilim ve sanat ilişkisinde
önemli gelişmelerle karşılaşırız. Bu gelişmelerin sonucunda, 1910’ları olduğu gibi,
1960’ları da sanatta bir geçiş dönemi olarak nitelemek doğru olur. Sanatın yeniden
sorgulandığı ve sanatçıların ‘sınırları aşma’
çabası içinde oldukları ve yeni söylem,
yeni malzeme ve biçimlerle geleceğe dönük ipuçlarının arandığı bir dönemdir.
Teknoloji ve bilimsel araştırma giderek sağlık, iletişim, yönetim, ev yaşantısı, eğitim,
eğlence gibi gündelik yaşamın her alanına yayılıyor. Ticaret ve endüstri yenileniyor,
yeni yaşam alanları geliştiriliyor. Zaman,
uzaklık ve mekân kavramları değişiyor. İletişim teknolojisi eski düşünceleri sarsıyor.
Evren ve insan davranışları hakkında yeni
bilgiler üretildiğini izliyoruz. Bilgi, modernitenin sunduğu ‘gerçek reçetesi’yle ilgili
kuşku yaratıyor.
Bilgisayar teknolojisi yirminci yüzyılda büyük bir devrim gerçekleştirdi; yeni bir çağ
açtı, bilgi çağı yarattı; ardından biyolojideki
hızlı gelişmeler geldi. Kimilerine göre organik dünyaya açılmamızı sağlayan yirmi
birinci yüzyıl biyoloji çağı olacak. İnsanın
varlığı ve biyolojik yapının ifade alanları gibi
kimi sorular ve bunların kültürel boyutları
yanıt bekliyor. DNA gibi yapılar estetik biçimler ya da organizmaların yaşam süreçleri açısından ilgi alanı.
Gelecek yaşamın genetik temeli genom
Res. 4 Karl Sims, Galapagos (httpen.wikipedia.orgwikiKarl_Sims (Galapagos)Kitsou Dubois, Gravity
Zero (httpwww.jbf.dial.pipex.comart_tech_ec_fileskitsou_dubois.htm)
haritası, genetik mühendislik, genetik işaretleri kodlamada aranıyor. Kişilik, kader,
yaratıcılık, gövdenin sınırları, cinsel güç,
zekâ gibi kavramlar yeniden tanım bekliyor. İnsanın dünyasının dışında bilinmeyen
dünyaların içine dalınıyor. Örneğin bakteri
ve virüslerin dünyasıyla karşılaşılıyor. Bu iki
dünyanın ilişkisinin kurulmasına çalışılıyor.
Önce insanın gözüydü yaşam mekânını
tanımlayan, sonra mikroskop görme alanını
açtı; hücre ve atom dünyasının gizemleri
çözümlendi. Mikroskobu daha sonra birçok teknolojik araç izledi ve bu alan giderek genişledi. Günümüzde ise, insanın
gözünün yetersizliği bir gerçek, mekân
sonsuzluğa açılıyor.
İlaç, beyin, üreme, mikrop, protez ve dirimkurgu konularında bilim/teknolojide ilerlemeler yeni kültürel sorunlar yarattı. Erkek/
dişi, yaşam/ölüm, doğal/yapay, ben/öteki,
özerk/tutsak, canlı/cansız gibi karşıtlıklar
arasında sınırlar giderek belirsizleşti. Acı,
açlık, cinsel tatmin, yorgunluk, hastalık gibi
kavramlar gerçeklikten uzaklaştı, kültürel
olgulara dayanan düş ürünlerine dönüştü.
1950’lerda bilim ve teknoloji alanındaki
ilerlemelerle birlikte eş zamanlı olarak sosyal bilimlerde de tartışmalar sürmekteydi.
1959 yılında İngiliz fizikçi ve roman yazarı
C.P. Snow (1905-1980) Cambridge’de verdiği “The Two Cultures/İki Kültür” adlı konferansında modern toplumda fen bilimleri
ve sosyal bilimler arasındaki iletişim yokluğunun dünyadaki belirli soruların çözümü
için önemli bir engel olduğu görüşünü tartışmaya açtı. Snow’a göre, bilim insanları
kendi alanları dışında kültürü oluşturan çeşitli birimler hakkında bilgiden yoksundur;
örneğin bilim insanları Charles Dickens’ı
okumamıştır, sanatçı aydınlar da bilimsel
konulardan habersizdir. ‘İki Kültür’ kavramı
sosyal bilimlerde 60’ların ilgi odağı oldu.
Bu gelişmeler sanatta da yansımasını buldu. Susanne Sontag “One Culture and the
New Sensibility/Bir Kültür ve Yeni Duyarlılık” (1966) adlı makalesinde Snow’un bilim
ve teknolojinin dinamik, sanatın ise statik
olduğu görüşüne karşı çıkıyor ve sanatın
işlevinin değişmesi gerektiğini vurguluyordu. Ona göre kültürün her bir öğesi birbirine yansır ve birbirini etkiler; sonuçta ayrışmaz, birlikte değişir. (Res.1) Bu nedenle,
Sontag’a göre, günün sanatının doğruluk
Eğitim programında da Mimarlık
Fakültesi’nde tasarıma katkı
açısından uygulamalı resim ve
heykel çalışmalarına önem verilirdi.
1950’lerde dönemin önemli
sanatçıları Ercüment Kalmık ve
Şadan Bezeyiş, Rudolf Belling
ve Yavuz Görey resim ve heykel
derslerine giriyorlardı. 1970’lerde
de Tezcan Sağlam ve Teoman
Südor grafik ve resim derslerine
katıldılar.
ruhu ve araştırmaya ve sorun çözmeye
yaklaşımı geçmiş sanat anlayışından daha
fazla bilimsel olmalıdır.
Yirminci yüzyılın ikinci yarısında kültür alanındaki çalışmalar yeni yorumların gelişmesine neden oldu. Sanat, sosyal konular
ve bilimin ayrı ayrı incelenmesine karşı görüşler gelişti; yüksek kültür, popüler kültür,
ideoloji, sosyal sınıflar, gerçeklik, ırk, cinsiyet, kimlik ve gövde kavramları tartışmaya
açıldı, sınırların kırmızı çizgileri belirsizleşti.
İnsanın bilgi dağarcığı derinlemesine genişledi. Bu ortamda sanatçı bilgisayar, internet, ve başka bilimsel/teknolojik gelişmeleri göz önüne almadan sınırlı malzeme
ve ifade ilişkileriyle yetinebilir mi sorusu
önem kazandı. Sanat bunlardan nasıl ayrı
kalabilir? Bilim ve teknolojinin giderek değer kazandığı ve günlük yaşantımızın her
anını olumlu ve olumsuz etkileyecek düzeye vardığı bir ortamda sanatın amacı, anlamı ve değeri aynı kalabilir mi? Doğa yeterli
olabilir mi?
Yeni açılımlar sanatçının mühendislerle ve
teknik insanlarla ilişkiye girmelerini zorunlu
kıldı ve giderek disiplinlerarası yakınlaşma
ve işbirliğine zemin oluştu. Sanatçılar çevre, mekân, kamu alanı gibi kavramlarla ilgili
yeni ilişkiler içine girdi. Sanat yapıtının bir
nesne değil, bir sistem analizinde olduğu
gibi, birbirleriyle ilişkili parçalardan kurulu
bir bütün olduğu düşüncesi egemen oldu.
Gerçeği tekillikten çıkarıp ilişkiler içinde
kavrama düşüncesi yaygınlaştı ve Information Art, Sciart gibi sanat akımları oluşmaya
başladı.
Sanat, kabaca ister bireysel ister toplumsal
insana yaşam konusunda bir fikir vermekte
ve insanı bilgilendirmektedir. Sanat bir bilgi üretme sürecidir diyebiliriz. (Res. 2) Bu
özelliğiyle bilimle ilintilidir. Bilim de sanat
ta aynı gerçeklikle uğraşır ancak yöntemleri farklıdır. Sanat gerçeği estetik imgelerle
betimler ve sergiler, doğanın sırlarını sezdirir, bilim ise açıklar. Akıl yoluyla anlatmaya çalışır ve bunu ispatlar. Bilim de sanat
da gerçeğe aynı noktada varmaya çalışır.
Sanat ve bilim birbirini tanımlayan etkinliklerdir. Bilim kavramsal yorumlar, sanat
sezgisel yorumlar. Gerçeği daha iyi ve çok
boyutlu görmemize katkıda bulunurlar. İnsan denen varlık tanımlarından biri “İnsan
bilen varlıktır” dır.
Sanat çağdaş eğitimin temel taşlarından
biri. Bireysel yeteneğin her boyutta gelişmesi, köklü ve tutarlı bir sanat eğitimi, yaratıcılık yolunu açabilir. Bu yüzyılda düşünüyle, bilimiyle, teknolojisiyle ve sanatıyla
kendini yenileyen bir kültür oluşturulmaya
çalışılmaktadır.
itü vakf dergisi 107
åTÜ›DE SANAT
Sanat;
1.Düşünmeyi öğrenmeyi
2. Kişiliğin gelişmesini
3.Kişinin yaratıcılık yolunun açılmasını sağlayan en önemli etmen
Düşünce üretme sürecinde duyu organlarının geri plana atılmaması gerek. Düşünme
ve algılama akıl ve duyular karşılıklı alışveriş içinde belleğe işlenmelidir. Duyuları
eğitilmemiş olan çevreye duyarsız kalır.
Bakar görmez, işitir duymaz. Duyular arasında önce bizi dünyaya tanıtan göz gelir.
Göz ve beyin birlikteliğine elin katılmasıyla
örneğin tasarımda yaratıcılığın ufku genişler. Her ne kadar bilgisayar tasarım alanına
egemen olsa da desen aracılığıyla göz,
beyin ve el senkronizasyonuna gereksinim
vardır. Eğitimde amacın, ezbere dayalı bilgi
depolamak değil, algı ve düşünme edimlerini birleştirmeyi öğretmek olmuştur. Vurgu,
düşünceyle bütünlenmiş görmeyi elde etmektedir.
Sanata Yansımalar
1950 sonrası sanat ve bilimin birlikteliği
konusunda gelişmeler sanatçıları yeni deneyimlere yönlendirdi ve bir bilim adamı
yaklaşımıyla ürünlerini çözümlediler. Birlikteliğin ürünleri özellikle görsel sanatlarda
çarpıcı ürünler vermekte. (Res. 3, 4, 5, 6)
Örneğin, Kitsou Dubois, koreografilerinde
gövdenin yer çekimiyle olan ilişkisini sorguluyor. Yer çekimi olmayan bir mekânda
dans ederken insan hareketinin sınırlarını
inceliyor. Çalışmalarını dans, anatomi, fizyoloji, psikoloji ve mekân bilimi araştırmaları sonucunda gerçekleştiriyor. Algoritma
değişik uygulamalarda sanatçıların başvurdukları bir sanat üretim aracı. Karl Sims,
Galapagos’ta izleyiciler monitörlerin önünde yerde duran fare altlıklarına basarak
beğendikleri grafikleri seçiyorlar ve gelişmelerini istedikleri grafik biçimlere katkıda
bulunuyorlar. Proje Darwin’in Galapagos
Adaları’ndaki mistik yaratıklarına gönderme yapıyor.
Yves Amu Klein, canlı heykeller üzerine
çalışıyor, Octofungi’de olduğu gibi. Sinirsel
ağ sistemine bağlı sekizgen bir poliüretan
heykel tasarlamış. Çevreyi tarayacak, anlayacak ve ona göre gelişecek bir sanal
varlık yaratmak istiyor. Sistem çevredeki
değişiklikleri algılıyor ve ona göre davranarak hareket ediyor.
Hubert Duprat, doğa, bilim ve sanat birlikteliğiyle melez nesneler yaratmayı deniyor.
Larvayı altın, inci ve değerli taşlardan oluşmuş koza içine yerleştirerek yeni yaratılar
oluşturmakta. Bu işi yapabilmesi için böceğin yaşam sürecini bilimsel olarak incelemesi gerekiyor.
108 itü vakf dergisi
Res. 5 Yves Amu Klein, Octofungi(www.livingsculpture.comworksoctofungi)
Res. 6 Hubert Duprat, Caddisfly (httpwww.leonardo.infogallerygallery314duprat.html)
İTÜ’de Güncelleşme
“Çağdaş bir araştırma üniversitesi olarak
ulusal ve uluslararası düzeyde bilim, teknoloji ve sanatta önder çalışmaların odağı
olmalı özgörüşü”nü benimsemiş bir üniversite olan İTÜ’nde, “araştırmacı müzik
uzmanları yetiştirmek, müzikal araştırmalar gerçekleştirmek ve sonuçlarını yaymak
amacıyla” İleri Müzik Araştırmaları Merkezi
(MİAM)’ın 1999 yılında kurulmasıyla çağdaş bilim-sanat birlikteliğini kurmada ve
Yeni açılımlar sanatçının
mühendislerle ve teknik insanlarla
ilişkiye girmelerini zorunlu
kıldı ve giderek disiplinlerarası
yakınlaşma ve işbirliğine zemin
oluştu. Sanatçılar çevre, mekân,
kamu alanı gibi kavramlarla ilgili
yeni ilişkiler içine girdi. Sanat
yapıtının bir nesne değil, bir sistem
analizinde olduğu gibi, birbirleriyle
ilişkili parçalardan kurulu bir bütün
olduğu düşüncesi egemen oldu.
bütünselliğini geliştirmede önemli bir adım
atılmış oldu.
Görsel sanatlarda, İTÜ Maslak Yerleşkesi’nde Mehmet Aksoy’un “ Bilimin ışığında
yükselen ‘bin fenli’ Hezarfen’ heykeli çağdaş bir yapıt olarak İTÜ’de bilim-sanat buluşmasını simgelemektedir (heykelin açılışı: (23 Mayıs 2014) . Sanat eğitiminde de
yeni arayışlara girilmiştir. 1983 yılında İTÜ
Sosyal Bilimler Enstitüsü (SBE)’üne bağlı
olarak GSB elemanlarının katılımıyla Görsel
ve Çevresel Sanatlar Anabilim Dalı kurulmuş ve 1999 yılına değin eğitim sürdürülmüştür. 2000 yılında GSB’nde lisans ders
programında ‘computer art’ ve ‘photoshop’
dersleri açılmış ve ayrıca küreselleşmeye
uyum sağlamaya çalışan ülkemizde ‘Hyper-Media-Kimlik ve Sunum’ tezsiz yüksek
lisans programı kurma çalışmaları yürütülmüştür. 30. Yıl toplantısında ise, Bölüm’ün
bilim-teknoloji-sanat yüksek lisans programının açılmasının önerildiği açıklanmıştır.
Bu girişim gerçekleştiğinde, bilgi çağının
birikimleri ve güncel bilgisayar teknikleriyle donatılmış uygulamalarla ülkemizde
sanatsal üretim, kuşkusuz, yeni bir boyut
kazanacaktır.
TEKNOKENT DOSYASI
io Çevre Çözümleri Ltd.
Çevreye ve ånsana
Saygl Akll
Çözümler
Üniversite-Sanayi
arakesitinde yer alan bir Ar-Ge
firması olan İo Çevre Çözümleri
Ltd., İTÜ Çevre Mühendisliği
Bölümü öğretim üyesi Prof.
Dr. Ethem Görgün tarafından
2004 yılında kurulmuş. Firma,
su-atıksu yönetimi, kentsel
altyapı sistemleri, atık yönetimi,
iklim değişikliğinin çevresel
değerlendirmesi, koku yönetimi,
hava kalitesi yönetimi, enerjiçevre yönetimi ve çevresel
durum değerlendirmesi üzerine
uzmanlaşan çalışma grupları ile,
İTÜ ARI Teknokent’inde çevre
için yararlı çözümler üretiyor…
io
Çevre Çözümleri Araştırma Geliştirme
Ltd. Şti., konusunda lider uzmanların bilgi
birikimlerini ve tecrübelerini değerlendirerek çevre teknolojileri konularında doğru,
çağdaş ve bilimsel, çevreye ve insana saygılı çözümler üretmektir. Su-atıksu yönetimi,
kentsel altyapı sistemleri, atık yönetimi, iklim değişikliğinin çevresel değerlendirmesi, koku yönetimi, hava kalitesi yönetimi,
enerji-çevre yönetimi ve çevresel durum
değerlendirmesi üzerine uzmanlaşan çalışma gruplarına sahiptir.
Çevreye Pozitif Katkı
Problemin tanımlanmasından çözüm üretimine giden tüm adımlarda io Çevre Çözümleri, disiplinler arası koordinasyon sağlayarak akıllı çözümler bulmayı hedefleyen,
üniversitenin bilgi birikimini, deneyimini ve
altyapı olanaklarını ihtiyaç sahibine taşıyarak teknoloji transferini sağlayan bağımsız
ve güvenilir bir araştırma şirketidir. Bilgiyi,
bilimi ve teknolojiyi müşterilerimizin mem-
itü vakf dergisi 109
TEKNOKENT DOSYASI
üzerine danışmanlık hizmeti io Çevre Çözümleri tarafından sunulmaktadır.
Yurtdışı Faaliyetler
io Çevre Çözümleri olarak Türkiye dışında
yurtdışında da faaliyet göstermek için uluslar arası proje ihalelerini takip etmekteyiz.
Irak’ta içme suyu arıtma tesisi tasarım kontrolü ve projelendirilmesi konusunda danışmanlık hizmeti verilmiştir. Nahcivan’daki 7
Rayona ait altyapı tesislerinin uygulama
projeleri tarafımızca hazırlanmıştır. Kuzey
Kıbrıs’ta su ve atıksu yönetimi projeleri tasarlanmıştır. Tükmenistan’da 2014 yılında
başlayan altyapı optimizasyon projemiz
devam etmektedir.
Ayrıca geçtiğimiz yılın son çeyreğinden
bu yana uluslar arası finansmanlı projeleri
yakından takip etmekte olup konsorsiyum,
ortaklık gibi oluşumlar içerisinde bulunarak
birçok IPA, Dünya Bankası, Avrupa Yatırım
Bankası, vb. projelerinde gerek ön yeterlik
gerekse teklif aşamasında çok verimli çalışmalarımız oldu ve halen devam etmektedir. Bu tip projelerde hedefimiz uluslar arası
“know-how”ın ülkemize gelmesine katkıda
bulunmak ve yabancı menşei firmalarla
bilgi alışverişimizi arttırarak kapasitemizi
güçlendirmektir.
nuniyeti için birleştirip akıllı çevre çözümleri
sunarak çevreye pozitif katkılar sağlamak
ve dinamik, genç, gelişime açık yapımız
ile yenilikleri bir adım önden takip etmek
sektörde farklılık yarattığımız yönlerimizden
biridir.
Üniversite-sanayi ara kesitinde yer alan
bir Ar-Ge firması olarak; yenilikçi fikirleri iş
planlarına dönüştürme, bilgiyi, tecrübeyi ve
teknolojiyi kullanarak çevre için yararlı çözümler üretme ve probleme özel çözümler
geliştirme çabalarımız ve katkılarımız sektörde farklılık yaratmaktadır. Teknik üniversite kadrosuna ve altyapı imkanlarına daimi
erişim sayesinde, akademi ile özel sektör
arasında köprü kurabilmekte ve teori ile
pratiği harmanlayabilmekteyiz.
Sürdürülebilir Çevre Yaklaşımı
Bakanlıklarda, belediyelerde, organize sanayi bölgelerinde ve özel firmalarda sürdürülebilir çevre yaklaşımı doğrultusunda
atıksu ve atık yönetimi konusunda danışmanlık hizmeti sunmaktadır. Geri kazanım
ve tekrar kullanım yaklaşımı ile teknolojik
gelişmeler takip edilmekte ve müşterilerimize yenilikçi sistemler önerilmekteyiz.
Müşterilere sunulan danışmanlık hizmeti
ile kaynak kullanımında sürdürülebilirlik ve
verimlilik, geri kazanım/yeniden kullanım
olanağı yaratılarak kaynak ve işletme gideri
tasarrufu sağlanmaktadır.
Tesislerden kaynaklanan katı, sıvı ve gaz
emisyonlarının yürürlükte olan ulusal ve
uluslar arası mevzuat çerçevesinde değerlendirilmesi yapılmakta ve çevre kirliliğinin kontrolü için mevcut en iyi teknolojiler
110 itü vakf dergisi
(BAT) araştırılmaktadır. Tesislerde işletme
giderlerinde, kaynak kullanımında ve enerji
harcamalarında tasarruf sağlanması için
özellikle atıksu arıtma tesisleri optimizasyon ve rehabilitasyon çalışmaları yürütülmektedir. Tesislerde oluşan atıksuların
kirlilik karakterizasyonu yapılarak, uygun
proses seçimi için arıtma alternatifleri sunulmaktadır. Tesislerde oluşan atıkları geri
kazanma alternatifleri araştırılmaktadır.
Buna ek olarak, arıtma çamurlarının, enerji üretim potansiyelinin değerlendirilmesi
İTÜ ARI Teknokent’in Kolaylaştırıcı Rolü
ve İTÜ’nün Araştırma Altyapısından
Yararlanma
İTÜ ARI Teknokent, İTÜ öğretim elemanları tarafından Ar-Ge şirketi kurulmasına ve
Üniversite Yönetim Kurulu onayı alınarak
üniversite öğretim üyelerinin ticari Ar-Ge
faaliyetlerinde yer almasına olanak sağlamaktadır. İTÜ Çevre Mühendisliği bölümü
öğretim üyesi olan Prof. Dr. Erdem Görgün
tarafından 2004 yılında kurulan io Çevre
Çözümleri, farklı branşlarda uzmanlaşan
İTÜ Akademik kadrosunu Ar-Ge faaliyetleri yürütmek için bir araya getirmektedir.
Teknokent’in kampüs içinde yer alması İTÜ
akademik kadrosu ile irtibata geçilmesini
kolaylaştırmakta ve İTÜ laboratuvarlarından ve diğer altyapı imkanlarından faydalanmada erişim kolaylığı sağlamaktadır.
İTÜ çeşitli mühendislik konularındaki yetkin akademik kadrosuyla, fakültelere ait
akredite ve donanımlı laboratuvarlarda ArGe çalışmaları yürütebilmekte ve yenilikçi
fikirleri hayata geçirebilmektedir. İTÜ kütüphanesi ulusal ve uluslar arası bilimsel
yayınlara ulaşım kolaylığı sağlamaktadır.
io Çevre Çözümleri, mevcut kadrosunda
bulunan İTÜ öğretim görevlileri vasıtasıyla
İTÜ’ye ait çeşitli imkanlardan yararlanabilme ayrıcalığına sahiptir. Çevre Mühendisliği, İnşaat Mühendisliği, Kimya Mühendisliği, Meteoroloji Mühendisliği ve Geomatik
Yeni Hedefler, Projeler
Türkiye’nin, öncelikli Avrupa Birliği ve tüm
dünya ile bütünleşmesi sürecinde çevre
teknolojilerinde gereksinim duyduğu bilimsel ve teknolojik araştırma – geliştirme
faaliyetlerinde önderlik etmek ana hedefimizdir.
Horizon 2020 2014-2015 çağrılarına sunmak üzere çalışmakta olduğumuz olgunlaşma çağında farklı fikirlerimiz mevcuttur.
Bu fikirlerin gerçek birer projeye dönüştürüp sonuçlarını görebilmek için H2020 çatısı altında uluslar arası konsorsiyumlarda
yer almak istiyoruz. Sadece bizim fikirlerimiz değil uluslararası firma ve araştırma
kurumlarının proje fikirleri içerisinde yer
alıp bilgi dağarcığımızı hem paylaşmak
hem de arttırmayı hedefliyoruz.
Mevcut durumda şirketimiz farklı yabancı fonlar için uluslarası konsorsiyumlarda
kendisine yer edinmekte ve H2020 altında
yer almak önümüzdeki 2 senenin hedeflerinden en önde gelenler arasındadır.
Fikir aşamasında olan projelerimizden bazılarının ana başlıklarını şöyle listeleyebiliriz:
• İklim değişikliğinin su kaynakları üzerine
etkisinin modellenmesi
• Gri Su Kullanım Potansiyelinin ve Ekonomisinin modellenmesi
• Ekolojik Açıdan Minimum Su Kotunun Belirlenmesi İçin Model Çalışması Projesi
• Sektörel Su Ayak İzlerinin Belirlenmesi
için Model Çalışmaları
• Su kalitesi modelleme çalışmaları
• Entegre katı atık yönetimi çalışmaları
•
Geleceğin şehirleri için inovatif
alt-yapı sistemlerinin geliştirilmesi ve tasarlanması
Mühendisliği bölümleri ve Enerji Enstitüsü
başta olmak üzere İTÜ akademik kadrosu
vasıtasıyla disiplinler arası koordinasyonu
sağlayarak, ihtiyaç sahiplerine üniversitenin bilgi, tecrübe ve altyapı kaynaklarını
sunmaktadır.
İTÜ Öğretim Üyeleri ve Öğrencileriyle
İşbirliği
io Çevre Çözümleri toplam 40 kişilik kadrosunda 7’si İTÜ’den mezun toplam 16
çevre mühendisi, İTÜ’den mezun 2 meteoroloji mühendisi, 2’si İTÜ’den mezun 3
inşaat mühendisi, İTÜ’den mezun 1 elektrik
mühendisi olmak üzere 22 mühendis, İTÜ
Çevre Mühendisliği Bölümü’nde olan 6 öğ-
retim üyesi, İTÜ’de Hidrolik Bölümü’nden 1
öğretim üyesi, İTÜ’de Geomatik Mühendisliği Bölümü’nden 2 öğretim üyesi, İTÜ’de
Meteoroloji Mühendisliği Bölümü’nden 3
öğretim üyesi olmak üzere toplam 13 öğretim üyesi bulunmaktadır. İTÜ öğretim
üyeleri ve öğrencileriyle proje bazlı olarak
işbirliği yapılmaktadır. İş birliği çalışmaları
ile proje kalitesi arttırılarak, katma değeri
yüksek bilimsel bir temele oturan projelerin
ortaya çıkması sağlamaktadır.
Özellikle Çevre Mühendisliği bölümünde
okuyan öğrencilere staj yapma ve başarıyla mezun olan Ar-Ge projelerine ilgi duyan
çevre mühendislerine ise iş olanağı sunulmaktadır.
io’nun mitolojik anlamı: io Anadolu mitolojisinde nehir tanrısı İnahos'un kızıdır. Bir
hikayeye göre; io’dan hoşlanan Zeus, onu
eşinden gizlemek amacı ile bulutlar arasına
saklar, fakat Hera şüpheleri sebebiyle olay
yerine gelir. io’yu Hera’dan korumak isteyen Zeus kendisini beyaz bir buluta io’yu
ise bir ineğe çevirir.
Fakat Hera buna aldanmaz ve ineğe dönüşmüş olan io’yu sürekli rahatsız etmesi
için bir sinek yollar. io kaçıp İstanbul Boğazı’nı geçerken buraya buzağılar geçidi anlamına gelen “Bosphorus” adını vermiştir.
Bu sırada Hera’nın peşine taktığı sinekten
rahatsız olduğu için kafasını hızla sallar ve
boynuzu İstanbul boğazının çıkışında karaya saplanır. Burada açılan boşluğa sular ve
güneşte sırtları altın gibi parıldayan palamut balıkları dolar. Bu nedenle bu boşluk o
günden sonra “Altın Boynuz” olarak anılır.
itü vakf dergisi 111
TEKNOKENT DOSYASI
Çevrenin ‘enerjik’ ad
ENVIS
Atık üreten üretim prosesi
sahibi tüm sektörlere yönelik
projeleri ile çevre ve enerji
pazarında örnek teşkil eden
Envis, 2008 yılından bu
yana İTÜ ARI Teknokent’te
faaliyetlerini sürdüren akademik
bir firma. Kurucuları Prof. Dr.
Derin Orhon ve Prof. Dr. Seval
Sözen, Envis’in en önemli
amacını, “gelecek nesillere daha
güzel bir dünya bırakmak için
şu anda kullandığımız enerjiyi
yenileyebilmek ve bu enerjinin
sürdürülebilirliğini sağlamak”
olarak ifade ediyorlar…
112 itü vakf dergisi
Çevre ve enerji, sadece Türkiye’nin değil
tüm dünyanın en fazla yoğunlaştığı konulardan. Gelecek nesillere daha güzel bir
dünya bırakmak anlamında şu anda kullandığımız enerjiyi yenileyebilmek ve bu enerjinin sürdürülebilirliğini sağlamak İTÜ ARI
Teknokent’de faaliyet gösteren ENVIS’in en
önemli amaçlarından. Projeleriyle çevreyi
korumayı ilke edinen ENVIS, bünyesinde
bulunan öğrencilere de önemli fırsatlar
sunuyor. Ürettiği projelerle çevre bilincini
yerleştirmeyi, çevre denetim ve yönetimini yaymayı amaçlayan ve insan sağlığını
da yakından ilgilendiren hayati konularda
önemli adımlar atan ENVIS, çalışmalarını
‘temiz enerji’ sloganıyla sürdürüyor.
Çevre ve Enerji Pazarında Fark Yaratan
Çözümler
ENVIS Çevre ve Enerji Sistemleri Ar-Ge Ltd.
Şti. olarak çevre ve enerji teknolojileri alanında çözüm üretmeye yönelik AR-GE pro-
jeleri geliştiriyor ve uyguluyor, üniversitenin
uzman görüşü, bilgi birikimi ve deneyiminden hareketle teknolojik fikirleri hayata geçiriyoruz. Çalışma alanlarımız içerisinde;
kaynak geri kazanımı ve tekrar kullanımı,
yenilikçi teknolojiler, deneysel analiz ve
arıtılabilirlik, endüstriyel kirlenme kontrolü
ve arıtma tesisi iyileştirilmesi, atık ve arıtma
çamurlarının yönetimi, çevresel etkilerin
belirlenmesi ve risk değerlendirmesi, atıksu yönetimi ve arıtma tesisi tasarımı, arıtma
tesisi yönetimi, işletmesi ve bakımı, karbon
envanteri ve enerji yönetimi, çevresel denetim ve yönetim bulunmaktadır.
Ürettiğimiz bilginin endüstri ve sanayi işbirliği ile teknoloji ve ekonomik değere dönüşmesi temel ilkemiz. AR-GE firması olarak
ortaya koyduğumuz teknolojik çözümler ile
gerek kamu sektörü gerekse özel sektör ile
ortaklık içerisinde sürdürülebilir çevre politikaları uyarınca yenilikçi yaklaşımlar ortaya
koyuyoruz. Zengin portföyümüz ve
Prof. Dr. Derin Orhon
endüstri deneyimine sahip uzman ekibimiz ile müşterilerimize sorunlarını yerinde çözme imkanı sunuyoruz. Son yıllarda
AB mevzuatına uyum sürecinde çevre ve
enerji alanında ulusal mevzuatın yeniden
şekillenmesi ile ilke olarak benimsenen 3R
(reduce/recycle/reuse; atık azaltma/geri
kazanma/yeniden kullanma) prensibi uyarınca tüm kirletici kaynakların atık olarak
değil kaynak olarak değerlendirilmeleri öngörülmektedir. Biz de bu yaklaşım doğrultusunda, ENVIS olarak, gerek membran ve
ileri oksidasyon teknolojileri ile hammadde
ve su geri kazanımınına; gerekse yakma,
anaerobik çürütme, gazifikasyon, piroliz ve
benzeri yöntemler ile organik atıklarından
(arıtma çamurları, katı atık, hayvan atıkları) enerji geri kazanımına yönelik sıfır atık
prensibine dayalı araştırma geliştirme çalışmalarımız ile sektörde fark yaratıyoruz.
Projelerimizin hedef kitlesi atık üreten üretim prosesi sahibi tüm sektörlerdir. Her bir
atık kaynağı için spesifik olarak getirilecek
çözüm diğer atık kaynakları için de çekici
bir alternatif olarak ortaya çıktığından her
bir proje sonucu ülke genelinde yaygın kullanım alanı bulmaktadır. Dolayısıyla, proje
çıktılarımız ile çevre ve enerji pazarında örnek teşkil etmekteyiz.
İTÜ ARI Teknokent ve İTÜ Araştırma Altyapısının Kolaylaştırıcı Rolü
ENVIS, 2008 yılından bu yana İTÜ ARI Teknokent bünyesinde faaliyetlerini sürdüren
akademik bir firmadır. Tüm projelerimizi
İTÜ’nün akademik kadroları ile birlikte altyapı olanaklarını da kullanarak gerçekleştiriyoruz. Bu yapı bir ARGE firması için
bulunmaz bir şans. Üniversite bünyesinde
yer alan bir firma olmamız bize üniversite
ve sanayi arasında köprü olma sorumluluğunu da yüklüyor. Teknokentin sunduğu bu
Prof. Dr. Seval Sözen
kolaylaştırıcı yapı ile sorumluluğumuzu en
iyi şekilde yerine getirmeye gayret gösteriyoruz.
İTÜ’nün ileri gelen üniversitelerden biri olması, araştırma olanakları ve kaynaklarının
çok geniş bir yelpazeye sahip olması, bize
çalışmalarımız kapsamında gerekli araştırma-geliştirme imkanlarını sağladı. İTÜ,
araştırma altyapısı ve bilimsel birikimi ile
Türkiye’nin AR-GE potansiyeline ve teknoloji üretebilme yeteneğine katkıda bulunan
öncü üniversitelerden biridir. Uluslararası
ölçekte pek az üniversitede bulunabilen
donanım ve deneyime sahip İTÜ Çevre
Mühendisliği laboratuvarının tüm imkanlarını kullanabilmekteyiz. ENVIS olarak üniversite-sanayi işbirliğini sürdürülebilir kılarak üniversitenin araştırma altyapısını ve
bilgi birikimini yeterince ekonomik değere
dönüştürebildiğimizi düşünüyoruz. Bununla birlikte AB projeleri, TÜBİTAK, TEYDEB
projeleri ve çeşitli kalkınma ajanslarından
elde edilen destekler ile üniversite laboratuvarlarındaki sarf malzemesi, makine
teçhizat gibi eksiklikleri gidererek iki yönlü
destekle projelerimizi sürdürülebilir hale
getiriyoruz.
Öğretim Üyeleri ve Öğrencilerle İşbirliği
Projenin gerektirdiği uzmanlık alanlarına
bağlı olarak İTÜ öğretim üyeleri ile işbirliği
yapıyoruz. Projelerin büyük bir kısmına öğrencileri de dahil ederek çalışma gruplarını
genişletiyoruz. Böylece yürütülen konu ve
kapsama bağlı olarak farklı disiplinlerden
bir çok uzmanı bir araya getirerek öğretim
üyelerimizin gerek birbirleri ile beyin fırtınası yapmalarına gerekse yaratıcı fikirlerini ortaya koyarak katma değer yaratacak
proje ortaya koymalarına fırsat tanıyoruz.
Bu da çalışma gruplarında yer alan öğrencilerimize bir AR-GE projesinin fikir-uygu-
lama sürecinin tüm adımlarını gözlemleme
ve dahil alma fırsatı veriyor.
Çalışılan sektör ve yürütülen projeler dahilinde öğrencilere staj imkanı sağlıyoruz.
Faaliyet gösterdiğimiz alanlar ile ilgili olarak mühendislik bölümlerinde okuyan 3.
ve 4. sınıf öğrencilerini tercih ediyoruz.
Öğrencilere kariyerlerini yapılandırmaları
için gelişim fırsatı sunmakla birlikte bitirme
ödevlerini, yüksek lisans ve doktora tezlerini bizimle işbirliği içerisinde tamamlama
şansı tanıyoruz. Bu sayede öğrencilerimiz,
sadece teorik olarak değil uygulama alanında da deneyim kazanmaya başlıyorlar.
Staj olanaklarının yanı sıra öğrencilerimiz
bizimle yarı zamanlı veya tam zamanlı olarak çalışabiliyorlar. Böylece henüz öğretim
hayatı devam ederken sektörü tanıma ve
mesleki tecrübe edinme ayrıcalığına sahip
olabiliyorlar.
Yeni Hedefler ve Projeler
Sanayici çevre ve enerji projelerini hayata
geçirmek istemiyor. Firmaların çevre yatırımlarına yönelik maliyeti yüksek ancak
getirisi olmayan yatırım algısı, uzun vadede kendilerine sağlayacakları kazançları
öngörmekten kaçınmalarına sebep oluyor.
Şirketimiz, atığa yönelik “bertaraf etmekle
yükümlü olunan, işe yaramaz malzeme”
yaklaşımını, “ekonomik değer haline getirebilecekleri kaynak” felsefesi ile değiştirme
temel hedefini benimseyerek çalışmalarını
sürdürmektedir. Bu hedef doğrultusunda gerek kamu kuruluşlarında gerekse
özel sektörde bu felsefeyi yaygınlaştırıcı
yeni projeler geliştirmek istiyoruz. Bunun
yanı sıra işletmelerde üretim prosesleri ve
arıtma tesislerinin uzman bakış açısıyla
incelenmesinin verimliliğin arttırılması açısından önemi konusunda işletmecileri bilinçlendirmeyi amaçlıyoruz.
itü vakf dergisi 113
TEKNOKENT DOSYASI
AåM Enerji’den Yerli Üretime Katk
Enerji Depolama Teknolojileri
Yeni ve yenilenebilir enerji teknolojileri konusunda ürün ve
teknoloji geliştirmek üzere çalışmakta olan AİM Enerji’nin, Ar-Ge
çalışma konuları olan batarya yönetim sistemleri tasarımı ve buna
bağlı enerji depolama teknolojileri alanında yaptığı çalışmalar, Türk
Ar-Ge firmaları arasında da yeni çalışmaya başlanılmış konular olup
tasarlanan prototiplerin çıktıları yerli üretim için önemli katkılar
sağlayacaktır.
AİM Enerji, Kasım 2011’de, İTÜ Arı Bünyesinde Teknokent’de kurulmuştur. AİM
Enerji; yeni ve yenilenebilir enerji teknolojileri konusunda ürün ve teknoloji geliştirmek
üzere çalışmaktadır. Şirketimizin Ar-Ge çalışma konuları olan batarya yönetim sistemleri tasarımı ve buna bağlı enerji depolama
teknolojileri alanında yapılan çalışmalar
Türk Ar-Ge firmaları arasında da yeni çalışmaya başlanılmış konular olup tasarlanan
prototiplerin çıktıları yerli üretim için önemli
katkılar sağlayacaktır. Şirketimiz kurulduğu
günden beri İTÜ Enerji Enstitüsü ile yaptığı
çalışmaları ile farklı platformlarda yürüttüğü
birçok projede iş birlikleri gerçekleştirmiş
ve devam etmektedir. Yapılan iş birlikleri
sonucu firmamızda İTÜ’de Y..Lisans ve
114 itü vakf dergisi
Doktora öğrencisi olan birçok arkadaşımız
şirket personeli olarak görev almakta olup
bu öğrenciler İTÜ içerisinde yeni oluşturulmuş bir çalışan modeli olarak “Endüstri
Destekli Araştırma Görevlisi” konumu ile
şirketimizin projelerinde görev almaktadırlar. Ayrıca firmamızın çalışma alanına uygun olarak İTÜ Elektrik Elektronik bölümü
3. ve 4. Sınıf lisans öğrencileri içinden uzun
dönem stajyerleri firma bünyemizde çalıştırmaktayız. İTÜ Arı Teknokent içerisinde
firmamızı kurmuş olmamızdan dolayı hem
bilgiye, hem de bilgili personele hızlı şekilde ulaşabilmekteyiz. Bu bağlamda yapılan
iş birliklerini İTÜ Arı Teknokent’in de destekleyici oluşu yeni kurulmuş şirketler için
önemli bir destek niteliği sağlamaktadır.
Batarya Sistemi Projeleri
Öncelikli olarak enerji depolama teknolojilerine odaklanan AİM Enerji 2012 yılı başında, Tofaş-Fiat’dan alınan “LFP (Lityum
Ferrit Fosfat) batarya tabanlı elektrikli araç
batarya izleme ve dengeleme sistemi”
proje tasarımına katkılarda bulunmuş olup
proje 2012 Temmuz ayında tamamlanarak
çıktıları Tofaş-Fiat’a teslim edilmiştir.
LFP Araça Batarya İzleme Devresi
AİM Enerji ayrıca 2012 yılında başladığı
“LFP tabanlı 48V DC Telekom tipi batarya
sistemi” projesinin tasarımını KOSGEB’in
Ar-Ge İnovasyon desteğini de almak suretiyle Şubat 2014'de başarı ile tamamlamıştır. Tasarlanmış olan 48V tabanlı lityum
demir fosfat batarya sisteminin öncelikli
pazarı GSM operatörleri olmakla birlikte,
güneş enerjili saha uygulamalarında enerji
depolama sistemi olarak veya dizel jeneratör kullanılan elektrik hattının çekilemediği
sahalarda yakıt tasarufuna yönelik tampon
enerji depolama sistemi olarak kullanım
uygulamaları vardır.
Batt-Lion 48V/100Ah LiFePO4 Batarya Paketi
Lityum İyon Tabanlı Enerji Depolama Sistemlerine Aktif Dengelemeli Batarya Yönetim Sisteminin Tasarımı" projesi devam
etmektedir.
Bununla birlikte, Lityum tabanlı enerji depolama sistemleri ile güneş enerjili aydınlatma ve flaşör sistemlerinin birleştirildiği
bir enerji yönetim sistemi tasarımı alanındaki çalışmalar 2013 yılı içersinde başlatılmış, bu bağlamda yurt içinden İSBAK
firması ile işbirliği yürütülmekte olup tasarlanmakda olan sistemler, onların bazı uygulamaları için de test edilmektedir.
miştir. Bu kapsamda 1. Reklam filminde
bisiklete binen öğrencilerin ürettikleri elektrik enerjisinin akülerde depolanması ve bu
enerji ile reklam filminin çekilmesi projesi
2012 yılında gerçekleştirilmiştir. 2013 yılında çekilmiş olan 2. Reklam filminde de çikolatanın “piroliz reaksiyonu” çerçevesinde
hidrokarbonlarına ayrılarak bir yakıta dönüştürülmesi sonucu bu yakıtla gidebilecek
bir motorsiklet tasarımı gerçekleştirilmiştir.
İTÜ Enerji Enstitüsü ile İşbirliği Projeleri
Ayrıca firmamızın alt yüklenici olarak tamamlamış olduğu bir diğer proje de güneş
enerjili sokak aydınlatma sistemi projesidir.
Bu projede güneş panellerinden üretilmiş
olan enerji 24V’luk Lityum akülerde depolanmış, sonrasında gece olduğunda yine
kendi tasarımımız olan LED armatürleri
beslemekte kullanılmıştır. Örnek prototipler
İTÜ Enerji Enstitüsü bahçesine konumlandırılmış durumdadır.
AİM Telekom Batarya Yönetim Sistemi
Solar/LED LİTYUM BATARYALI Flaş Sinyal
Lambaları
Şirketin enerji depolama alanındaki edinmiş olduğu tecrübeden yararlanarak GSM
operatörlerine yönelik kurşun asit aküler
için batarya yönetim sistemi tasarlanmış
saha uygulamalarına geçilmiştir. Tasarlanan kurşun asit akü yönetim sistemi ile
GSM baz istasyonlarında kullanılan kurşun
asit akülerin kullanım ömürleri uzatılabilmekte olup ve bu sayede sahada akülerin
sık değiştirilme gerekliliği sonucu oluşan
kurşun atıkların azaltılmasında fayda sağlanmaktadır. Tasarlanan akü yönetim sistemi ile kurşun asit akülerin daha az değiştirilmesi sonucu GSM operatörlerinin saha
işletim giderlerinde kayda değer tasarruf
sağlandığı yapılan projeksiyonlarla görülmüş, ürün ile ilgili yeni siparişler alınmıştır.
2013 yılı başında TÜBİTAK TEYDEB 1511
programı tarafından desteklenmeye başlayan "Hibrit ve Elektrikli Otomobiller İçin
Metro enerji Testi -1 Metro enerji Testi -2
Güneş Enerjili Sokak Aydınlatma Sistemi
Bu projelerle birlikte Ülker Metro Çikolata
reklam filmleri olan Metro Enerji Testi 1 ve
2’de kullanılan enerji üreteç veya depolam
a sistemlerinin teknik alt yapı tasarımı projelerini de firmamız İTÜ Enerji Enstitüsü ile
yaptığı işbirliği çerçevesinde gerçekleştir-
İTÜ’de Y.Lisans ve Doktora
öğrencisi olan birçok arkadaşımız
şirket personeli olarak görev
almakta olup bu öğrenciler İTÜ
içerisinde yeni oluşturulmuş bir
çalışan modeli olarak “Endüstri
Destekli Araştırma Görevlisi”
konumu ile şirketimizin projelerinde
görev almaktadırlar.
Firmamızın yakın hedeflerinden bahsedecek olursak AİM Enerji, İTÜ Enerji Enstitüsü'nde bulunan, Triga Mark-II Nükleer
Eğitim ve Araştırma Reaktörü’nün Elektronik ve Elektromekanik kontrol sistemlerinin
modernizasyonunu kapsayan ve 36 ay
sürmesi planlanan proje ihalesinin ilk fazını
kazanmış bulunmaktadır. İTÜ TRIGA MarkII Reaktörü, 11 Mart 1979 tarihinde devreye alınmış (kritik yapılmış) ve Dünya’daki
TRIGA reaktörlerinin 54'üncüsü olarak işletmeye açılmıştır. Reaktör yıllar içerisinde
çeşitli modernizasyon revizyonları geçirmekle birlikte özellikle elektronik ölçüm ve
kontrol altyapısı modern elektronik imkanlarına göre eski model kalmış yapılacak iyileştirmelerle kullanım ömrünün uzatılması
hedeflenmektedir.
itü vakf dergisi 115
TEKNOGåRåæåM
Boylam Mühendislik:
Çevresel
Yükümlülüklere
Yenilikçi Katk
İTÜ Teknogirişim
Atölyesi’nde faaliyetlerini
sürdüren Boylam Mühendislik,
ülkemizdeki çevre sorunlarının
çözümünde ve çevre
mevzuatı gereklerinin yerine
getirilmesinde ihtiyaç duyulacak
mühendislik çalışmalarına
yenilikçi katkılar sunarak bu
alanda kalıcı bir yer edinmeyi
hedeflemektedir.
2
012 yılından itibaren İstanbul Teknik
Üniversitesi Teknogirişim Atölyesi’nde faaliyet gösteren Boylam Mühendislik; kamu ve sanayi sektöründeki çevre
yatırımlarının tasarımı, projelendirilmesi,
işletilmesi ile tesislerin çevresel değerlendirmesi konusunda danışmanlık hizmeti
vermektedir.
Çevre kirliliğini oluşturan kaynakların çözümlenmesi, kontrol edilmesi ve oluşan
kirliliğin arıtılması, çok yönlü bir planlama
konusudur. İTÜ Çevre Mühendisliği Lisans
ve Çevre Biyoteknolojisi Yüksek Lisans
mezunu olan Burak Erginbaş tarafından
kurulan Boylam Mühendislik, ülkemizdeki
çevre sorunlarının çözümünde ve çevre
mevzuatı gereklerinin yerine getirilmesinde
ihtiyaç duyulacak mühendislik çalışmalarına yenilikçi katkılar sunarak bu alanda
kalıcı bir yer edinmeyi hedeflemektedir. Bu
doğrultuda Belediyelerin ve özel işletmelerin başta atıksu ve katı atık yönetimiyle ilgili
olmak üzere tüm çevresel yükümlüklerinin
yerine getirilmesine yönelik birçok proje
geliştirilmiştir.
Bu projelere örnek olarak “Endüstriyel Atıksulardan Renk Giderimine Yönelik Özgün
Arıtma Modellerinin Geliştirilmesi Projesi”
Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’ndan
Teknogirişim Sermaye Desteği almıştır. Bu-
116 itü vakf dergisi
nun dışında özellikle atık yönetimi alanında Bölgesel Kalkınma Ajansları tarafından
desteklenen projeleri başarıyla yürütmüştür. Örnek olarak Doğu Akdeniz Kalkınma
Ajansı tarafından desteklenen Osmaniye’de Katı Atık Aktarma Merkezlerinin Fizibilite Etütleri ve Hatay Samandağ’da Katı
Atık Toplama ve Geri Kazanım Sisteminin
İyileştirilmesi projeleri gerçekleştirilmiştir.
Ülkemizde fırsata dönüştürülebilecek atık
türlerinden olan hayvansal atıklardan biyogaz ve enerji elde edilmesi konusunda ise
Ardahan’da bir fizibilite çalışması gerçekleştirilmiş ve bu proje de Serhat Kalkınma
Ajansı tarafından desteklenmiştir.
“Endüstriyel Atıksulardan Renk
Giderimine Yönelik Özgün Arıtma
Modellerinin Geliştirilmesi
Projesi” Bilim, Sanayi ve Teknoloji
Bakanlığı’ndan Teknogirişim
Sermaye Desteği alan Boylan
Mühendislik, özellikle atık yönetimi
alanında Bölgesel Kalkınma
Ajansları tarafından desteklenen
projeleri başarıyla yürütmüştür.
Saha Numune Laboratuvar
Deneyim Haritası
Bunların dışında Atıksu Arıtma ve Entegre
Katı Atık Geri Kazanım ve Bertaraf Tesislerinin tasarımı ve projelendirilmesine yönelik
hizmetler de sunan Boylam Mühendislik,
Trabzon ve Osmaniye Katı Atık Bertaraf Tesislerinin yanı sıra Sivas Atıksu Arıtma Çamuru Bertaraf Tesisini de projelendirmiştir.
İTÜ kökenli bir firma olarak İTÜ’de yaratılan
bilgi birikimini Türkiye’nin her bölgesinde
uygulamaya geçirme hedefiyle hareket
ediyoruz. Projelerimizi yürütürken özellikle
İTÜ Çevre Mühendisliği Laboratuvarı ile işbirliğine özel önem veriyoruz. Bölgesel olarak edindiğimiz tecrübeleri de genellikle
İTÜ bünyesindeki bilimsel kongrelerde sunarak, bilgi akışı döngüsünü kartopu misali
sürekli büyütmeye çalışıyoruz.
itü vakf dergisi 117
TEKNOGåRåæåM
Enbia Enerji:
Yenilenebilir Enerji ve Çevreci
Teknolojiler
Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Teknogirişim Sermaye
Desteği ile kurulan Enbia Enerji, Hidrojen Yakıt Pilleri başta olmak
üzere yenilenebilir enerji ve çevreci teknolojiler alanında sahip
olduğu bilgi birikimini, takım ruhuyla harmanlayarak yüksek
teknoloji transferi adına ülkemize katma değer kazandırmaya
çalışmaktadır.
E
nbia Enerji, 2012 yılında İTÜ Kontrol
Mühendisliği Bölümü mezunu Murat Boyar tarafından Bilim, Sanayi ve
Teknoloji Bakanlığı Teknogirişim Sermaye
Desteği ile kurulmuştur. Enbia Enerji ekibi, Hidrojen Yakıt Pilleri başta olmak üzere
yenilenebilir enerji ve çevreci teknolojiler
alanında sahip olduğu bilgi birikimini takım ruhuyla harmanlayarak yüksek teknoloji transferi adına ülkemize katma değer
kazandırmaya çalışmaktadır. Enbia Enerji
ekibi, Hidrojen teknolojileri üzerine çeşitli
üniversite ve TÜBİTAK projelerinde görev
ve sorumluluk almış mühendislerden oluşmaktadır. Firma danışmanı İTÜ Elektrik Mühendisliği Bölümü mezunu ve YTÜ Elektrik
Mühendisliği Bölümü’nde Araştırma Görevlisi Enes Uğur proje AR-GE süreçlerine
aktif destek sunmaktadır.
Enbia Enerji, İTÜ TGA içerisinde yer alan
AR-GE ofisinde İTÜ’lü olmanın avantajlarını yaşama motivasyonuyla okulumuzun
değerli akademisyen ve öğrencileri ile
geleceğe dönük yoğun bir etkileşim hedeflemektedir. Bununla beraber her biri
kendi alanında yenilikçi iş fikirlerini hayata
geçirmek üzere faaliyet gösteren İTÜ TGA
bünyesindeki diğer firmalar ile ortak çalışma ve projelerde rol almayı planlamaktadır.
Ticari ürün olarak lanse edilecek Bilim,
118 itü vakf dergisi
Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı
Te k n o gi r i ş i m
Sermaye Desteği kapsamında geliştirilen
Hidrojen
yakıt pili modül
prototipi “YPM01” ilk ve tek yerli üretim,
kullanıcı dostu modüler yazılım, kolay entegrasyon, sessiz çalışma, yüksek verim
(%93 H2 verimi, tam yükte 66 g/kWh H2
tüketimi), 0.45 kW - 3.6 kW arasında değişen güç seçenekleri ve geleneksel fosil
yakıtlı jeneratörler ile karşılaştırıldığında sıfır karbon salınımı özellikleriyle çevreci teknolojiler alanında ülkemize hidrojen çağına
doğru büyük bir ivme kazandıracak temiz,
sessiz ve kesintisiz bir güç modülüdür. Enbia Enerji satışa hazırladığı bir diğer ürünü
YPM LAB KIT hidrojen teknolojileri eğitim
modülünü üniversite ve liselerin hizmetine
sunmak üzere geliştirme çalışmalarını aralıksız sürdürmektedir. Enbia Enerji tecrübeli kadrosuyla hidrojen, güneş ve batarya
teknolojileri üzerine deniz, kara (otomobil,
forklift), hava (İHA) araçları ve telekomünikasyon güç sistemleri için entegrasyon
hizmetleri sunmaktadır. market.enbia.com.
tr e-ticaret sayfasını hayata geçirmeye ha-
zırlanan Enbia Enerji bu girişimi ile üniversite ve enstitü laboratuvarlarının ölçme ve
test aletleri ihtiyaçlarını geniş çaplı teknik
destek ile birlikte tek adresten sağlamayı
planlıyor.
Enbia Enerji; Bilim, Sanayi ve Teknoloji
Bakanlığı Teknogirişim Sermaye Desteği Programı çerçevesinde 1 yıllık proje
kapsamında kullanılan 100.000 TL hibeyi
İTÜ TGA ofisinde kurduğu atölye altyapısı
ve prototip üretimi için en verimli şekilde
kullanarak 2013 yılı sonunda İstanbul’da
gerçekleştirilen 3. Teknogirişim Zirvesi’ne
katılımcı olarak yer almıştır ve Teknogirişim
başarı hikayeleri arasına adını İTÜ mezunları olarak yazdırmış olmanın haklı gururunu yaşamaktadır.
Hidrojen yakıt pili modül prototipi
“YPM01”, ilk ve tek yerli üretim,
kullanıcı dostu modüler yazılım,
kolay entegrasyon, sessiz çalışma,
yüksek verim (%93 H2 verimi,
tam yükte 66 g/kWh H2 tüketimi),
0.45 kW - 3.6 kW arasında değişen
güç seçenekleri ve geleneksel
fosil yakıtlı jeneratörler ile
karşılaştırıldığında, sıfır karbon
salınımı özellikleriyle çevreci
teknolojiler alanında ülkemize
hidrojen çağına doğru büyük bir
ivme kaza ndıracak temiz, sessiz ve
kesintisiz bir güç modülüdür.
åTÜ YERLEæKELERå
“Gelenekten geleceäe…”
åTÜ-Kuzey Kbrs
Eäitim Araçtrma
Yerleçkeleri
Kuzey Kbrs Türk
Cumhuriyeti’nin Gazimaùusa
üehir merkezinde konumlanan
ve 2010 ylnda eùitim
faaliyetlerine baülayan úTÜKKTC Eùitim Araütrma
Yerleükeleri; Gemi únüaat ve
Gemi Makineleri Mühendisliùi,
Gemi Makineleri úületme
Mühendisliùi ile Deniz
Ulaütrma úületme Mühendisliùi
olmak üzere toplam 3
lisans programnda eùitim
vermektedir.
2
40 yılı aşkın eğitim-öğretim tecrübesine sahip olan İstanbul Teknik
Üniversitesi’nin (İTÜ) uzantısı olan
İTÜ-KKTC Eğitim Araştırma Yerleşkeleri,
modern, çağdaş ve yenilikçi eğitim vizyonu ile İTÜ’nün geleneksel yapısını öğrencilerine bir arada sunmayı hedefleyen özel
yasa ile kurulmuş bir devlet üniversitesidir.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Gazimağusa şehir merkezinde konumlanmış
ve 2010 yılından itibaren eğitim faaliyetlerine başlayan İTÜ-KKTC Eğitim Araştırma
Yerleşkeleri, üç program ile öğrenci kabulüne başlamış bulunmakta, ileriki yıllarda
birçok programda lisans eğitimi vermeyi
amaçlamaktadır.
İTÜ-KKTC Eğitim Araştırma Yerleşkeleri;
Gemi İnşaatı ve Gemi Makineleri Mühen-
disliği, Gemi Makineleri İşletme Mühendisliği ile Deniz Ulaştırma İşletme Mühendisliği olmak üzere toplam 3 lisans
programında eğitim vermektedir.
1 yıl Yabancı Diller Okulu ve 4 yıl lisans
eğitiminden oluşan lisans programlarında
kullanılan eğitim dili İngilizce’dir. Öğrencilerimiz, İTÜ merkez kampustaki öğrencilere sağlanan tüm ulusal ve uluslararası
imkanlara sahip olup, mezun öğrencilerimiz ise tüm hak ve yetkileri ile İstanbul
Teknik Üniversitesi diplomasına denk olan
İTÜ-KKTC Eğitim Araştırma Yerleşkeleri’ne ait diploma alacaklardır.
Üniversitemizin TAM BURSLU (%100)
kontenjanlarına yerleştirilen öğrenciler, 1
yıl Yabancı Diller Okulu ve 4 yıl lisans eğitimi olmak üzere toplam 5 yıl öğretim
ücreti ödemeyeceklerdir. %50 BURSLU
kontenjanlara yerleştirilen öğrenciler ise
bu oranda öğrenim ücretinden muaf tutulacaktır. Burssuz kontenjanla üniversitemize kabul edilen öğrenciler için eğitim
ücretlidir.
Üniversitemizde, öğrencilerin kişisel yetenek ve becerilerini desteklemek, mesleki
gelişimlerine katkıda bulunacak her türlü
sanatsal, kültürel etkinlikleri organize etmek ve yürütmek için çeşitli öğrenci kulüpleri kurulmuştur.
Gazimağusa Yerleşkesi’ne 10 dakika yürüyüş mesafesinde olan 3 adet özel öğrenci yurdu bulunmaktadır. Kentin diğer
bölgelerinde yer alan yurtlarda konaklayan öğrencilerimiz için ücretsiz otobüs
servisimiz mevcuttur.
itü vakf dergisi 119
TÜ YERLEKELER
damları Sınav Merkezi'nce düzenlenen
"Uzakyol Vardiya Zabiti" sınavlarına girmeye hak kazanmaktadırlar.
Bu programdan mezun olanlar, Türk ve Yabancı Bayraklı gemilerde, tersanelerde ve
denizcilik işletmelerinde görev alabilirler.
LİSANS PROGRAMLARI
GEMİ İNŞAATI VE GEMİ MAKİNELERİ
MÜHENDİSLİĞİ
Gemi İnşaatı ve Gemi Makineleri Mühendisliği Programı’nda 1 yıl İngilizce Hazırlık
ve 4 yıl lisans eğitimini takiben mezunlar,
İTÜ-KKTC Gemi İnşaatı ve Gemi Makineleri Mühendisliği Lisans Diploması almaya hak kazanırlar. Gemi İnşaatı ve Gemi
Makineleri Mühendisliği mezunları temel
matematik ve mühendislik formasyonu ile
güncel dizayn ve üretim tekniklerini veren,
sürekli gelişim prensibine dayalı bir eğitim
programı ile gemi inşaatı ve gemi makineleri eğitimine katkı sağlayacaktır.
Öğrenciler ek olarak alacakları Eğitim-Öğretim (Gemiadamları Yönetmeliği’nde belirtilen Sözleşmenin öngördüğü A-III/1
müfredat programı) ve gereken koşulları
sağlamaları durumunda Uzakyol Vardiya
Mühendisi sınavlarına girmeye hak kazanmaktadır.
GEMİ MAKİNELERİ İŞLETME
MÜHENDİSLİĞİ
Gemi Makineleri İşletme Mühendisliği
Programı’nda 1 yıl İngilizce Hazırlık ve 4 yıl
lisans eğitimini takiben mezunlar, İTÜ-KKTC Gemi Makineleri İşletme Mühendisliği
Lisans Diploması almaya hak kazanırlar.
Eğitim, Gemiadamları Yönetmeliği’nde
belirtilen Sözleşmenin öngördüğü A-III/1
ile A-III/2 müfredat programlarını içermektedir. Ulusal ve uluslararası düzeyde denizcilik sektöründe ihtiyaç duyulan
Uzakyol Vardiya Mühendisi - Uzakyol
Başmühendis için gereken koşullarda eğitim-öğretim verilmektedir. Program öğrencileri 4 yıl teorik ve uygulamalı eğitimlerine
ek olarak, 12 ay süreli uygulamalı deniz
eğitimi alarak; TC Ulaştırma, Denizcilik
120 itü vakf dergisi
ve Haberleşme Bakanlığı Gemiadamları
Sınav Merkezi'nce düzenlenen "Uzakyol
Vardiya Mühendisi" sınavına girmeye hak
kazanmaktadır.
Bu programdan mezun olanlar, Türk ve
Yabancı Bayraklı gemileri, tersanelerde,
denizcilik işletmeleri ve fabrikalarda görev
alabilirler.
DENİZ ULAŞTIRMA İŞLETME
MÜHENDİSLİĞİ
Deniz Ulaştırma İşletme Mühendisliği
Programı’nda 1 yıl İngilizce Hazırlık ve 4 yıl
lisans eğitimini takiben mezunlar, İTÜ-KKTC Deniz Ulaştırma İşletme Mühendisliği
Lisans Diploması almaya hak kazanırlar.
Eğitim-Öğretim, Gemiadamları Yönetmeliği’nde belirtilen sözleşmenin öngördüğü A-II/1 ile A-II/2 müfredat programlarını
içermektedir. Ulusal ve uluslararası düzeyde denizcilik sektöründe ihtiyaç duyulan Uzakyol Vardiya Zabiti - Uzakyol
Kaptanı için gereken koşullarda eğitim
verilmektedir.
Program öğrencileri 4 yıl teorik ve uygulamalı eğitimlerine ek olarak, 12 ay süreli
uygulamalı deniz eğitimi alarak; Gemia-
İTÜ-KKTC YABANCI DİLLER HAZIRLIK
OKULU
İTÜ-KKTC Eğitim Araştırma Yerleşkeleri
2011-2012 Akademik Yılı’ndan itibaren
deneyimli akademik kadrosu, uluslararası standartlarda eğitim veren üniversiteler
ile eşdeğer İngilizce dil eğitim seviyesi ve
tam zamanlı ders programı ile öğrencilerini, tercih ettikleri lisans programlarına en
iyi şekilde hazırlamaktadır.
Her akademik yılın başında gerçekleştirilen İngilizce yeterlilik sınavında başarılı
olan veya denklik komisyonunun onaylayacağı eşdeğerliliği kabul edilmiş bir
sınavdan yeterli puan alan öğrenciler, kazanmış oldukları programın 1. sınıfına kayıt yaptırabilmektedir.
Bir yıllık İngilizce Hazırlık Programı'nı tamamlayıp yeterlilik sınavında başarılı olan
öğrenciler programların birinci sınıfına
başlama hakkı kazanmaktadır. Fakülte
eğitimi sırasında öğrencilerimize Yabancı
Diller Yüksekokulu tarafından kredili İngilizce dersleri de verilmektedir.
1 yıl Yabancı Diller Okulu ve 4 yıl lisans
eğitiminden oluşan lisans programlarında
kullanılan eğitim dili İngilizce’dir. Öğrencilerimiz, İTÜ merkez kampustaki öğrencilere sağlanan tüm ulusal ve uluslararası
imkanlara sahip olup, mezun öğrencilerimiz ise tüm hak ve yetkileri ile İstanbul
Teknik Üniversitesi diplomasına denk olan
İTÜ-KKTC Eğitim Araştırma Yerleşkeleri’ne ait diploma alacaklardır.
åTÜ’DEN HABERLER
åTÜ’nün 241. Yl
Gururu
İTÜ’nün 241. Kuruluş
yılı, Ayazağa Yerleşkesinde
düzenlenen ve iki gün
süren Geleneksel İTÜ Günü
etkinlikleriyle kutlandı.
İTÜ Günü’nde meslekte
40. 50. ve 60. yılını geride
bırakan mezunlarla, İTÜ’de
30. 40. ve 50. Hizmet yılını
tamamlayan akademik
ve idari personele plaket
verildi; İTÜ’ye destek veren
kişi ve kuruluşlara Altın
Arı ve Gümüş Arı ödülleri
sunuldu.
Ü
niversitemizin geleneksel etkinliklerinden
olan, meslekte ve İTÜ’de belirli süreleri
dolduran mezun ve mensupları bir araya getiren “İTÜ Günü” kutlamaları 23-24 Mayıs’ta
Ayazağa Yerleşkesinde gerçekleştirildi.
Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde düzenlenen iki ayrı törenle, meslekte 40, 50 ve 60.
yılını geride bırakan mezunlarımız ile İTÜ’de
30. 40. ve 50. hizmet yılını tamamlayan akademik ve idari personelimize plaketleri verildi.
Ayrıca, İTÜ’ye destek veren kişi ve kuruluşlara, teşekkürün simgesi olarak Altın Arı ve
Gümüş Arı ödülleri verildi.
Törende, İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Sinem
Özdemir bir konser verdi. Ardından mezunlarımıza hitap eden Rektör Prof. Dr. Mehmet
Karaca, “Sadece İTÜ Rektörü olarak değil, bir
İTÜ mezunu olarak üniversiteme duyduğum
sevgi ve bağlılık, her gün heyecanımın taze-
lenmesini ve yeni başarılara imza atma gücünü kendimde bulmamı sağlıyor” dedi. Karaca, İTÜ’nün geleceğe yönelik hedeflerini
anlatırken,ancak bununla yetinmiyor; kültür,
sanat, spor ve sosyal sorumluluk üzerine
dikkat çeken adımlar atıyoruz” diye konuştu.
‘İTÜ’ye çok şey borçluyuz’
İTÜ’de yapılan ve yapılması planlanan yakın
ve orta vadeli çalışmalar hakkında bilgi veren Karaca, mezunlarımızdan üniversitede
daha çok zaman geçirmelerini de istedi:
“Son on yıllardaki mezunlarımızın üniversiteleri ile zayıflayan bağlarını yeniden kuvvetlendirmek hepimizin elinde. Hatırlamamız
gereken tek şey ise üniversite sıralarında
geçen günlerimiz ve İTÜ’ye aslında ne kadar çok şey borçlu olduğumuz... Dünyanın
en iyi üniversitelerine bakın, mutlaka kuvvetli
bir mezun bağı ve üniversitelerinden fiziken
itü vakf dergisi 121
,
åTÜ DEN HABERLER
kopmamış mezunlar göreceksiniz. İTÜ’lü
olan birinin ruhen İTÜ’den kopması mümkün değil; bunu çok iyi biliyoruz. Ancak biz
fiziken de İTÜ’den kopmamanızı istiyoruz.
En büyük dileğim, İTÜ’lü gençlerle İTÜ’nün
her yaştan mezunlarının bir arada olduğu;
mezunlarımızın gençlerin bakış açısından
ve enerjisinden, öğrencilerimizin de mezunlarımızın deneyimlerinden ve bilgilerinden
yararlandığı bir üniversite ortamı inşa edebilmek. İTÜ’lülük bir kültürdür; nesilden nesile zenginleşerek aktarılan bir kültür… Bu
kültürü yeni kuşaklara benimsetmek, İTÜ’lü
olmanın ayrıcalığını anlatmak için sizlerin rol
model olduğunuzu düşünüyor; bu bilincin
aşılanmasında sorumluluk almanız gerekti-
122 itü vakf dergisi
Rekör Karaca: “İTÜ artık 250.
yaşına doğru geri sayıma
geçen ve önüne büyük hedefler
koyan bir üniversite. İTÜ’yü,
İTÜ adına ve ayrıcalığına yakışır
yüksek başarılarla 250. yılına
ulaştırmak en büyük gayemiz.
Bu gayeyi gerçekleştirebilmek
için de güçlü adımlar atıyoruz.
Tarihimizdeki ilklere ve teklere
yenilerini eklemek için çalışıyor,
bilimin merkezi, tekniğin ve
teknolojinin üssü olma niteliğimizi
pekiştiriyoruz.”
ğine inanıyorum. Bunun için İTÜ mezunlarını
üniversitelerini sık sık ziyaret etmeye, ortak
yaşam alanlarını kullanmaya, gençlerle bir
arada olmaya davet ediyorum. Üniversitenizin kapıları sizlere her zaman açık. Gelin ve
lütfen kütüphanelerimizi, spor alanlarımızı
kullanın, yerleşkelerimizi gezin. Tüm bunları
yaparken, İTÜ’nün zamanı ne kadar iyi kullandığını, değişerek güzelleştiğini fark edin.
Kampüslerimizin çevre düzenlemesinde
doğa dostu, engelli dostu, sağlıklı yaşam
dostu bir yaklaşımın benimsendiğini gördükçe gurur duyacağınızdan şüphem yok.”
Karaca, İTÜ’lülerin Türkiye’nin dününde ve
bugününde olduğu gibi geleceğinde söz
sahibi olacağını belirterek, “Mezunlarımızın
Altın Arı ve Gümüş Arı Ödülleri
İTÜ’nün geleneksel hale gelen Altın Arı 2014 Ödülünün sahibi İstanbul Büyükşehir Belediyesi oldu; İBB Park, Bahçe ve
Yeşil Alanlar Daire Başkanlığı Birimlerine İTÜ’nün Yeşil Kampüs Projesine sağladığı katılarından dolayı teşekkür plaketi
sunuldu.
Gümüş Arı Ödüllerini ise mezunumuz Dr. Y. Mak. Müh. Keskin
Keser, Birkökler Vakfı, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği,
İTÜ Vakfı Sosyal ve Kültürel Hizmetler Komitesi, Mega Danışmanlık Temsilcilik Dış Tic. A.Ş., Sabancı Vakfı, Türk Eğitim
Vakfı, Ufuk Güldemir Gazetecilik Eğitim, Kültür ve Doğa Vakfı
ile Vehbi Koç Vakfı aldı.
öğrencilik yıllarından başlayan ve bilim sevgisiyle yurt sevgisini birleştiren azimkâr uğraşları hem üniversitemizi hem de ülkemizi daima ileriye taşımıştır. Ülkemizin dört bir yanında, değerli olan, kalıcı
olan, güzel olan ne varsa orada mutlaka bir İTÜ’lünün eli vardır...
Öncülük eden, örnek alınan sayısız işe baktığımızda hepimizin duyduğu gurur aynıdır; çünkü orada mutlaka bir İTÜ’lünün adı vardır…”
diye konuştu.
‘Mühendis olarak insanların hayatını kolaylaştırdık’
Mezunlar adına konuşma yapan İTÜ’54 İnşaat Mezunu Yüksek Mühendis Nurhan Motugan İTÜ’deki anılarından kesitler de paylaştı.
Mühendis kökenli müteahhitlerin başarısından bahseden Motugan
“Hayata geldiğimizde hepimizin görevi insanlığa yardım etmektir.
Bizler mühendis olarak insanların hayatını kolaylaştırarak yardımda
bulunduk” dedi. Motugan, bir ülkedeki kalkınmanın eğitimle başlayacağını, bu bağlamda üniversitelere maddi ve manevi destek
olmanın öneminin altını çizdi. Plaketlerin takdiminin ardından mezunlar otobüsle yerleşke turu yaparak, hem anılarını yad etti hem de
yerleşkede yapılan çalışmalar hakkında bilgi edindi.
İTÜ Gününün vazgeçilmezleri arasında yer alan mezun yemeği Süleyman Demirel Kültür Merkezinde (SDKM) Petek Restoranda ve
75. Yıl Yemekhanesinde verildi.
Gökyüzünden Soma’ya Selam
İTÜ Günü her yıl olduğu gibi geleneksel Uçurtma Şenliği ile
sona erdi. 7’den 70’e İTÜ’lüleri buluşturan şenlikte, aileler
güzel havanın tadını çıkardı. Ülkemizin her köşesinde acısı
hissedilen Soma’daki facia da unutulmadı. Soma’da yaşamını
yitiren madencilerimiz anısına 301 siyah balon ve siyah bir
uçurtma gökyüzüne bırakıldı.
itü vakf dergisi 123
,
TÜ DEN HABERLER
HEZARFEN AHMET ÇELEBİ HEYKELİ AÇILDI
Üniversitemizin Ayazağa Yerleşkesinde yer
alan ve uzun soluklu bir çalışma sonucu tamamlanan Hezarfen Ahmet Çelebi Heykelinin açılışı 23 Mayıs günü, 241. İTÜ Günü
etkinlikleri kapsamında gerçekleştirildi.
Açılış törenine, Rektör Prof. Dr. Mehmet Karaca, önceki Rektörlerimizden Prof. Dr. Faruk Karadoğan, Heykeltraş Mehmet Aksoy
ve üniversitemiz mensupları ile mezunları
katıldı.
Aksoy: “O benim kahramanımdı”
Hezarfen Ahmet Çelebi Heykelinin açılışında konuşan eserin sahibi heykeltraş Mehmet Aksoy, sözlerine uzun bir aradan sonra
heykelin açılmasına vesile olan Rektör Prof.
Dr. Mehmet Karaca’ya teşekkür ederek
başladı. Hezarfen Ahmet Çelebi’nin kendisini bilime, ilime adamış ve bu yolda hayatını riske etmiş bir isim olduğunu, heykelini
yaparken bizzat kendisinden ilham aldığını
söyledi. Aksoy, “O benim kahramanımdır.
Bu heykel, bilimin ışığında yükselen ‘bin
fenli’ Hezarfen için yapıldı. Tarihsel süreçten günümüze kadar Hezarfen’in onuru
iade edilmemiştir. Bu heykel ile belki burada sağlanmış olacak” dedi.
Heykelin bağışçısı olan mezunumuz Yüksek Makine Mühendisi Keskin Keser de
eserin İTÜ’ye kazandırmasındaki süreçten
bahsetti. 2006 yılının sonunda başlayan
heykelin yapım sürecinin tamamlanmasının
7,5 yılı bulduğunu söyleyen Keser, eserin
üniversitemize kazandırılmasında rolü olan
önceki dönem Rektörlerimizden Prof. Dr.
Faruk Karadoğan ile Prof. Dr. Muhammed
Şahin’e ve Rektör Prof. Dr. Mehmet Karacaya bu sürece sundukları katkıdan dolayı
teşekkür etti.
Hezarfen Heykeli en çok İTÜ’ye
yakışırdı
Rektör Prof.Dr. Mehmet Karaca da konuşmasında İTÜ’nün ana yerleşkesinin sanatla buluşmasının önemli simgelerinden
birinin açılışının gerçekleştirildiğini belirterek, “Gördüğünüz bu eser uzun soluklu
bir çalışmanın ürünü olarak üniversitemize
seçkin bir sanat eseri olarak kazandırıldı.
Bu eserin tamamlanması bize nasip olduğu için kendimi şanslı hissediyorum” dedi.
Karaca, şunları kaydetti:
“Hezarfen Ahmet Çelebi, uçmayı başaran
ilk Türk insanıdır. Bu vizyon ve başarıya sahip bilim insanına ithafen yapılan bir heykele sahip olmak da en çok İTÜ’ye yakışırdı.
241 yıldır öncü ve örnek olan üniversitemiz
bilimin, tekniğin ve teknolojinin uluslararası
124 itü vakf dergisi
Rektör Prof. Dr. Mehmet Karaca, Mehmet
Aksoy’a teşekkür plaketi sundu.
Dr. Y. Müh. Keskin Keser
Hezarfen Ahmed Çelebi
merkezlerinden biridir. Böylesi anlamlı bir
eserin üniversitemize kazandırılmasında
pay sahibi olan bağışçımız Keskin Keser’e,eserin sahibi Mehmet Aksoy’a, çalışmaya destek sunan önceki dönem rektörlerimize ve Genel Sekreterliğimize teşekkür
ediyorum.”
17. Yüzyılda Osmanlı’da yaşamış Müslüman Türk bilgin. Kendi geliştirdiği takma kanatlarla uçmayı başaran ilk insan oldu. 1623-1640 yılları arasında,
uçma tasarısını gerçekleştirmesinden
ve geniş bilgisinden ötürü halk arasında, “bin fenli” yani “çok şey bilen” manasına gelen Hezarfen adıyla anıldı.
DOKTORA, SANATTA YETERLİK VE YÜKSEK
LİSANS DİPLOMA TÖRENİ
İstanbul Teknik Üniversitesi 2013-2014 Akademik Yılı Doktora, Sanatta Yeterlik ve Yüksek Lisans Mezuniyet Törenleri Süleyman
Demirel Kültür Merkezi’nde düzenlenen
törenle gerçekleştirildi. Üniversitemizden
bu yıl 156 öğrenci doktora derecesini, 943
yüksek lisans öğrencisini mezun ederek
yeni yaşamlarına uğurladı.
Doktora ve Sanatta Yeterlilik Diploma Töreni
Rektör Prof. Dr. Mehmet Karaca’nın konuşması ile başladı. Rektör Karaca, 250. yaşına
doğru ilerleyen bir üniversite olarak İTÜ’nün
ana hedefini “bilginin, bilimin ve teknolojinin
uluslararası merkezi” olmak diye tanımladı.
Bu hedefe ulaşmayı sağlayacak en önemli
belirleyicilerden birinin lisansüstü eğitimde
nicelik ve nitelik açısından yüksek bir çıtayı yakalamak olduğunu söyleyen Karaca “
İTÜ gerek yüksek lisans gerekse doktora
programları ile markalaşmış bir kurum. Açtığımız ve açmayı planladığımız programlarla
bu marka değerini giderek artırıyoruz. Siz
İTÜ mezunları, alacağınız diplomalarla bu
değeri yükseltme görevini de edinmiş olacaksınız. İTÜ’lü olmanın farkını ve aldığınız
güçlü eğitimi göstereceğinizden eminim.”
dedi. Farklı disiplinlerde çalışmış olsanız
da İTÜ çatısı altında lisansüstü eğitim görmenin sizlere sağladığı vizyon ve donanım
ortak paydanız olsun diyen Karaca sözlerini
şöyle noktaladı: İTÜ’lü olmak bir ömür boyu
taşınacak gururdur. Bu gururu edinen sizleri, verdiğiniz emek nedeniyle kutluyorum.
Başarılarla dolu bir kariyer diliyor, hepinizi
sevgiyle selamlıyorum.
Törene davetli konuşmacı olarak katılan
İTÜ’84 Endüstri Mühendisliği Mezunu Tekfen Holding Başkan Yardımcısı Doç. Dr.
Reha Yolalan, ise yeni mezunlarla tecrübelerini paylaştı. Yolalan, “ Bugün sizler
iki çok önemli ve ayrıcalıklı günü bir arada
yaşarken bizler de bu çok özel ve güzel
güne tanıklık etme şansına, mutluluğuna
sahip olduk. Bu heyecanlardan birincisi
varlık nedenini bilim, teknoloji ve sanatta
bilginin sınırlarını genişletmek ve uygulamalarıyla toplumun ihtiyaçlarına cevap vermeyi
misyon edinmiş her geçen gün sanatla da
bütünleşen 241 yıllık çok ama çok köklü bir
kurumsal yapı olan İstanbul Teknik Üniversitesi’nden mezun olmak ayrıcalığıdır. Türk
bilim, iş, siyaset ve sanat hayatına sayısız
değer yetiştiren daha da ötesi Türkiye’nin
her köşesine gelişim yönünde dokunuşu
olan bu yüce kurumun mezunu olmak emin
olun ki hayatınız boyunca en çok gurur duyacağınız özelliklerinizden biri olacaktır. Bu-
gün yaşadığınız ikinci
ayrıcalık doktora ve
sanatta yeterlilik diploması almaya hak kazanmış olmanızdır. Bu
diploma sizin yaklaşık
25 yıllık bir öğrencilik
döneminizi tamamladığınızın
belgesidir.
Şuanda
öğrencilik
döneminizin zirvesine
ulaşmış durumdasınız.” diye konuştu.
Rektör Prof. Dr. Mehmet Karaca, Reha
Yolalan’a konuşması
anısına bir teşekkür
plaketi verdi.
Doktora töreni 2013
Yılı En Başarılı Tez
Ödüllerinin verilmesi
ile devam etti. Dr. Sevil
Yazıcı, Dr. Perihan Selcan Güngör Özkerim,
Dr. Ali Erçin Ersundu,
Dr. Ertuğrul Başar, Dr.
Çiğdem Karataş, Dr.
Gamze Toydemir, Dr.
Berk Onat ve Dr. Deniz
Bozkurt “En Başarılı
Tez Ödüllerinin ”sahibi
oldu. Doktora mezunları adına Dr. Akif Kutlu bir konuşma yaptı.
Doktora çalışması sürecinde bağımsız bir
şekilde araştırma yapabilme, bilimsel konuları derinlemesine inceleyip yorum yapabilme ve yeni sonuçlar elde edebilmek için
kendilerini yetiştirmeye çalıştıklarını ifade
eden Kutlu şöyle devam etti. “Bugün burada
teslim alınacak diplomalar aslında yalnızca
bizlerin değil, tüm hocalarımızın, ailelerimizin, üniversitemizin her kademesindeki idari
ve teknik elemanlarında gayret ve başarısını ifade etmektedir. Bizleri bu uzun ve zorlu
yolda yalnız bırakmayan, başta ailelerimiz
olmak üzere, arkadaşlarımıza ve İTÜ mensubu olan tüm çalışanlara, araştırmacılara,
göstermiş oldukları sabır ve güler yüz için
gönülden teşekkür ediyorum.
Enstitü Müdürleri adına konuşma yapan Fen
Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. İsmail
Yılmaz, “Ülkemizin lisansüstü öğrenci sayısı
gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında beklenen
seviyede olmadığını önümüzdeki dönemde
doktoralı mezun sayılarının ciddi oranda artırılması gerektiğini söyledi.
Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Solisti Yrd.
Doç. Dr. Ayşegül Aral Altıok’un bir konserle
ayrı bir renk kattığı tören, diplomaların verilerek toplu fotoğraf çekilmesiyle sona erdi.
Yüksek Lisans Mezuniyet Töreni
Yüksek Lisans Mezuniyet Töreni, Rektör
Prof. Dr. Mehmet Karaca’nın konuşması ile
başladı. Karaca, bugünün dünyasının alanında uzmanlaşmayı zorunlu kıldığını, bu
nedenle lisansüstü eğitimin akademik kariyer hedefinin parçası olmaktan öte anlam
taşıdığını ifade etti. İTÜ’nün gerek yüksek lisans gerekse doktora programları ile otorite
kabul edilen bir kurum olduğunu söyleyen
Karaca, “Açtığımız ve açmayı planladığımız programlarla da bu değerimizi giderek
artırıyoruz, sizler de İTÜ’nün yüksek lisans
mezunları olarak, alacağınız diplomalarla
bu değeri yükseltme görevini edinmiş olacaksınız. İTÜ’lü olmanın prestijini ve aldığınız güçlü eğitimi yansıtacağınızdan eminim.
Farklı disiplinlerde çalışıyor olsanız da İTÜ
çatısı altında lisansüstü eğitim görmenin
itü vakf dergisi 125
,
åTÜ DEN HABERLER
Prof. Dr. İsmail Yılmaz
sizlere sağladığı vizyon ve yüksek donanım,
ortak paydanız olsun” diye konuştu.
Yüksek lisans eğitimi, uzmanlık sağlamasının yanı sıra çalışılan alanda dar bir
çerçeveye hapsolmayı ve rutinleşmeyi engellemesi açısından önemli diyen Karaca,
ülkemizin ve dünyanın günümüzde ortaya
çıkan ihtiyaçlarına yönelik İTÜ’nün yaptığı
çalışmaları ise şöyle sıraladı: “Dünyada raylı
ulaşım eğiliminin artması ve ülkemizde bu
alanda yapılan yatırımlara ağırlık verilmesine paralel olarak Raylı Sistemler Mühendisliği Yüksek Lisans Programımızı açtık.
Havacılık alanındaki yeni yatırımlar ve bu
alanda uzmanlaşmış işgücüne duyulan ihtiyaç nedeniyle Hava Taşımacılığı Yüksek Lisans Programını, THY ve Boeing işbirliğiyle
hayata geçirdik.”
Törene davetli konuşmacı olarak katılan
Sosyal Bilimler Enstitüsü 2012 yılı mezunlarımızdan İstanbul Avrupa Korosu Şefi Burak
Burak Onur Erdem
Onur Erdem, yüksek lisansın bir gönül işi
olduğunu ve kendini adamayı gerektirdiğini
vurguladı. REZONANS isimli koronun kurucusu olan Burak Onur Erdem, dünya standartlarında bir koro olabilmek için planlar
yaptıklarını ve Türkiye’de koro müziğini en
kaliteli biçimde yaşatmak üzere Koro Kültürü Derneği’ni kurarak ülkemizin koro müziğini uluslararası koro dünyasıyla birleştiren
bir platform olduğunu belirtti. Türk Musikisi
Devlet Konservatuarı tarafından icra edilen
mini konserin ardından yüksek lisans mezunları adına konuşma yapan İkbal Bozkaya ise İTÜ’nün sosyal bilimler alanında hızla
yükselen bir ivmeye sahip olduğunu belirterek akademiyi hem gaye hem iş edindiklerini ifade etti. Bozkaya “Bu yolculukta bizlere
sonsuz destek olan ailelerimize, İTÜ’yü İTÜ
yapan değerli birikimlerini ve tecrübelerini
bizlere aktaran hocalarımıza, eğitimimize,
eğitim aldığımız ortama, ilimi ve hayatı bir-
Prof. Dr. Ertuğrul Karaçuha
leştirip dengeleyebilmemize katkıda bulunmuş olan İTÜ’nün öğretim, yönetim ve çalışan kadrosuna teşekkür ederim. ”dedi.
Törende enstitü müdürleri adına Bilişim
Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Ertuğrul Karaçuha genç araştırmacılarla tecrübelerini paylaştı. Sağlık, ekonomi, ulaşım ve hareketlilik,
güvenlik ve yerellik gibi alanların şu anda
üzerinde yoğun bir şekilde çalışıldığının
ve yakın gelecekte de çalışılacağının altını
çizen Karaçuha, Ar-Ge için insan gücü ve
kaynak kullanımını seferber ederek, her zaman gündeme getirilen “üniversite-sanayi
işbirliğini” fiili olarak hayata geçirilmesi gerektiğini belirtti.
Konuşmaların ardından yüksek lisans mezunlarına belgeleri verildi. Tören mezunların
hep birlikte keplerini havaya fırlatarak mezuniyet sevincini arkadaşları, aileleri ve akademisyenlerle paylaşmaları ile sona erdi.
DENİZCİLİK FAKÜLTESİ MEZUNİYET TÖRENİ
İTÜ Denizcilik Fakültesi 2013-2014 Akademik Yılı Mezuniyet Töreni, 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramında gerçekleştirildi.
İTÜ’nün yeni mezunları, beyazla mavinin
buluştuğu ve gurur veren görüntülere sahne
olan bir törenle uğurlandı.
İTÜ Tuzla Yerleşkesinde yapılan törene,
Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Deniz ve İç Sular Genel Müdürü
Cemalettin Şevli, Deniz Ticaret Odası Baş-
126 itü vakf dergisi
kanı Metin Kalkavan, SUNY Maritime Collage'den Kathy Olszewski, denizci sivil
toplum kuruluş temsilcileri, İTÜ Öğretim
Üyeleri ve mezunlarımızın aileleri katıldı.
Fakülte Dekanı Prof. Dr. Nil Güler’in milli
mücadele ve deniz şehitleri anısına Tuzla
sahilinden çelenk bırakması ile başlayan
törende, Dekan Güler ile Deniz ve İç Sular
Düzenleme Genel Müdürü Cemalettin Şevli
birer konuşma yaptı.
Konuşmaların ardından yemin törenine
geçildi. Deniz Ulaştırma ve İşletme Mühendisliği Bölümünde Bölüm Başkanı
Yrd. Doç. Dr. Cemil
Yurtören,
Gemi
Makineleri İşletme
Mühendisliği Bölümünde ise Bölüm
Başkan Yardımcısı
Doç. Dr. Metin Çelik
tarafından yeminler
okutuldu. Flama devir teslim merasiminden
sonra fakülteyi birincilikle bitiren Hüseyin
Kılçık yaş kütüğüne anı plaketi çaktı.
Fakülte, Deniz Ulaştırma İşletme Mühendisi Bölümünden 68 (9’u uluslararası ortak
lisans programı), Gemi Makinaları İşletme
Mühendisliğinden 51 (4’ü uluslararası ortak
lisans programı) olmak üzere 119 öğrenci
mezun oldu.
,
åTÜ DEN HABERLER
2013-2014 AKADEMİK YILI’NDA 1830 MEZUN DİPLOMA ALDI
İTÜ’nün 2013-2014 Akademik Yılı mezunları,
20 Temmuz Pazar günü Ülker Sports Arena’da gerçekleştirilen görkemli törenle diploma aldı. Fakültelerin kuruluş sırasına göre
anons edildiği ve mezunların salonu selamladığı törende, yeni mezunlar için sürpriz
olarak hazırlanan film izlendi. İTÜ’nün kuruluş ve gelişim aşamalarının aktarıldığı ve 241
yaşında bir bir bilim yuvası olarak mezunlara
seslenilen film büyük beğeniyle izlendi.
Törende, İTÜ öğrencileri adına İşletme Mühendisliği Bölümü Mezunu Deniz Oker bir
konuşma yaptı. Ardından Rektör Prof. Dr.
Mehmet Karaca mezunlara seslendi. Tüm
bölümlerden dereceyle mezun olan öğrencilerin takdim edildiği törende, çok sayıda
kurum, kuruluş ve kişilerden başarılı öğrencilere ödül ve hediyeler verildi.
İTÜ Vakfı her yıl olduğu gibi tüm bölüm birincilerine ödül verdi.
Derece ile mezun olan öğrencilerin takdimini
takiben, İnşaat, Mimarlık, Makine, Elektrik-Elektronik, Maden, Kimya-Metalurji, İşletme,
Gemi İnşaatı ve Deniz Bilimleri, Fen-Edebiyat, Uçak ve Uzay Bilimleri, Denizcilik,
Tekstil Teknolojileri ve Tasarım, Bilgisayar
ve Bilişim Fakülteleri ile Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı’nın tüm bölümleri; fakülte
dekanı, bölüm başkanı, öğretim üyeleri ve
öğrencileriyle birlikte sahneye davet edildi.
Renkli görüntülere sahne olan bölümlerin
takdiminde, öğrenciler gururu ve mutluluğu
birlikte yaşadı.
Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ali Fuat Aydın’ın
okuduğu Mezuniyet Yeminini eden öğrencilerin coşkuyla keplerini havaya fırlattılar.
Mezunlarımıza mutlu ve başarılı bir gelecek
dileriz.
itü vakf dergisi 127
REKTÖR PROF. DR. MEHMET KARACA'NIN
2013-2014 AKADEMİK YILI LİSANS MEZUNLARINA MESAJI
İTÜ’nün Sevgili Mezunları ve Onların Kıymetli Aileleri,
Değerli Öğretim Üyelerimiz,
Yaşayan 100 binden fazla mezuna sahip çok büyük bir aileye,
bugün yeni bireyler katılacak. İTÜ’deki yolculuğunu başarıyla tamamlayarak, yeni bir hayata ve yeni başlangıçlara adım atacak
binlerce ışıldayan göz, gülümseyen yüz görüyorum. Mutluluğunuzun, başarınızın daim olması dileğiyle sizleri selamlıyorum.
Üniversitemizin 2013-2014 Akademik Yılı Lisans Mezuniyet Törenine hepiniz hoş geldiniz…
Değerli İTÜ’lüler,
Bugün yeni bir başlangıç; artık birer üniversite mezunusunuz ve
meslek sahibi bireylersiniz. Elinizde bir lise diploması, aklınızda
onlarca hayalle girdiğiniz tarihi kapıdan, ideallerine doğru emin
adımlarla ilerleyen birer ışık parçası olarak ayrılıyorsunuz. Her
yeni parça ışıkla daha da parlayan İTÜ güneşine katılmaya doğru yola çıkıyorsunuz. Öyle bir güneş ki 241 yıldır dünyayı bilimle
aydınlatıyor.
Karanlıkta kalmış zihinler, Platon’un mağarasındaki gibi suretleri
asıl zannederek yaşamaya mahkumdur. Sırtını güneşe dönmüş
gölgeleri izleyen ve duyduğu sesleri gölgelerin sesi
zannedenler, aslına ulaşma çabasını göstermeyenler, hapsoldukları tek boyutlu dünyada yaşarlar. Siz
karanlıkta oturmanın rahatlığını tercih edenlerden
olmayın. Bilim, çalışkanlık
ve dürüstlük rehberiniz
olsun. Bugün kazandığınız ışığı yitirmeyin, daha
fazla parlayın, aydınlanın
ve aydınlatın… Çünkü siz
İTÜ’lüsünüz…
Üniversite
kurumunun
kökleri binlerce asır öteye
dayanır. O günden bugüne
korunan gerçek ise üniversitelerin özgür aklın yuvası oluşudur. Farklılıklar üniversite çatısı
altında buluşur, kendini ifade etme olanağı bulur ve kaynaşır. Eğitiminiz süresince kazandığınız tüm değerleri kendi değerlerinizle
harmanlarsanız, üniversite sadece meslek eğitimi aldığınız yer
olmaktan çıkar.
Değerli İTÜ’lüler,
10 yıl sonra hanginiz nerede olacaksınız, bugünü, üniversitenizi,
İTÜ’de geçen yıllarınızı nasıl hatırlayacaksınız bilinmez. Steve
Jobs’un dediği gibi hayatımızdaki noktaları geriye doğru birleştirebiliriz, ileriye doğru birleşmez ancak yaşadıkça görürüz. Siz de
10 yıl sonra hayatınızdaki noktaları geriye doğru birleştirdiğinizde,
eğer İTÜ’ye adım attığınız günü yaptığınız en iyi şey olarak hatırlarsanız, burası size bir diplomadan çok daha fazlasını kazandırmış demektir…
Hiçbir zaman ne kadar önemli bir kültürün parçası olduğunuzu
unutmayın. Sizler teknik üniversitelisiniz… Baktığınız her yerde
bir izini, bir işaretini göreceğiniz 241 yıllık uzun bir yürüyüşün yeni
128 itü vakf dergisi
üyelerisiniz. En önde, 1773’te Haliç kıyılarında çağdaş mühendislik eğitimi almaya başlayan Mühendishane-i Bahr-i Hümayun’un
mezunları var… O yürüyüşte; cumhurbaşkanları, başbakanlar,
efsane basketbolcular, büyük sanatçılar, tasarımcılar, iş adamları, bürokratlar var… Aranızda daha niceleri oturuyor, biliyorum.
Bugün keplerini coşkuyla havaya fırlatacak olanların, yarın ülkesinde hatta dünyada söz sahibi olacağına, İTÜ’ye yeni gururlar
kazandıracağına inanıyorum… Ben sizlere güveniyorum, çünkü
sizler İTÜ’lüsünüz…
Sevgili Mezunlar,
Sıradanlaşmayı kendiniz için en büyük tehlike olarak görün. Yeniyi denemekten, farklı olanı düşünmekten korkmayın. Karl Duncker’ın ünlü mum deneyi aklınızın bir köşesinde olsun. Size sunulanı sunulduğu gibi kabullenmek en kolayı fakat en vasatıdır.
Daha yararlısını, daha iyisini, daha başarılısını nasıl yapabileceğinizi düşünmek ise emek gerektirir. Hata yapabilirsiniz, yanılabilirsiniz; bundan sakın çekinmeyin. Hatalarınız en iyi öğretmeniniz
olabilir, çünkü yanıldıklarınızdan öğrendiklerinizi unutmazsınız.
Sabırla ve emekle çalışın; kendiniz için, mesleğiniz için, idealleriniz için, ülkeniz için ve ayrım
gözetmeksiniz tüm insanlık
için… Size küçük görünen
kim bilir nerede, nasıl büyük
bir adımın itici gücü olur; bunu
düşünün… Hayal gücünüzün
kısırlaşmasına izin vermeyin
aksine büyütün, besleyin. İdealist olmak yalnızca gerçekçilikten geçmez. Önce hayal
ederek başlayın. Sınırları gerçekte yok etmek zordur ama
hayal gücünüzün sınırlarını
çizecek kalem yalnızca sizdedir. O kalemi hiç kullanmamak, sınırlar koymadan üretmeye çalışmak da yine sizin
elinizdedir. Özgür düşünmek
ve yaratıcılık en çok size yakışır, çünkü siz İTÜ’lüsünüz…
Sevgili Gençler,
Siz ülkemizin ilk mühendislerini yetiştiren bir okulun mezunlarısınız. Adı başarıyla anılanların, unutulmaz eserler bırakanların
çatısı altında yetiştiniz.
İTÜ bir ekoldür... İTÜ bir çınardır… İTÜ bir dünyadır...
Her yeni mezunla daha da gençleşir, yaş alır ama yaşlanmaz, her
yeniyle yenilenir…
Böyle bir dünyanın parçası olduğunuz, emeğiniz ve başarınızla
daimi üyesi olmaya hak kazandığınız için aileleriniz ve bizler sizinle gurur duyuyoruz. Siz de kendinizle gurur duymalısınız…
Nice başarılarla, nice güzel günler görmeniz, mutlu bir ömür sürmeniz dileğiyle; hepinizi yürekten kutluyor, sevgiyle selamlıyorum…
Prof. Dr. Mehmet Karaca
Rektör
INTEL’İN TÜRKİYE’DEKİ İLK AR-GE MERKEZİ
İTÜ ARI TEKNOKENT’TE AÇILDI
Intel Türkiye, bilim kurgu olduğu düşünülen
teknolojileri Türkiye’de gerçeğe çevirmek
üzere önemli bir yatırıma imza attı.
• Intel Türkiye Ar-Ge Merkezi nesnelerin interneti, giyilebilir teknolojiler ve eğitim teknolojileri alanlarına odaklanacak.
• Ar-Ge Merkezi yenilikçi açık Ar-Ge modeli
ile sektör iş ortakları, üniversiteler, kamu kurum ve kuruluşları ile birlikte çalışacak.
• Ar-Ge Merkezi, Türkiye’nin kendi fikrî mülkiyet projelerini yaratmasında ve dünyaya teknoloji ihraç etmesinde önemli rol oynayacak.
• Intel, Türkiye Ar-Ge Merkezi ile 5 yıl içinde
40 Milyon Amerikan Doları değerinde yatırım
planlıyor.
Intel, Türkiye’deki yüksek teknoloji yatırımları kapsamında ilk Ar-Ge Merkezi’ni İTÜ Arı
Teknokent’te hizmete açtı. Ar-Ge Merkezi,
Türkiye, Ortadoğu ve Afrika Bölgesi’nin önde
gelen araştırma merkezlerinden biri olacak.
Ülkemize yüksek teknoloji tasarımına yeni
bir yaklaşım getiren merkez, Türkiye’nin ilk
“kreatif Ar-Ge merkezi” olma özelliğini taşıyor.
Dünya üzerindeki 7 milyar insanın 7 milyar
farklı beklentisini karşılayacak ürünler sunma
amacıyla hareket eden Intel, bu girişimiyle
Türkiye’de ilk defa “Kullanıcı deneyimi odaklı Ar-Ge” faaliyetlerinin gerçekleştirilmesini
sağlayacak.
Günümüzde ülkelerin ekonomik kalkınmasında Ar-Ge faaliyetlerinin büyük önemi olduğunu hatırlatan Intel Türkiye Genel Müdürü
Burak Aydın, yeni açılan Ar-Ge Merkezi ile
hedeflerinin Türkiye’nin dünyada önemli bir
teknoloji üssüne dönüşmesine katkıda bulunmak olduğunu vurguladı. Aydın, “Intel,
yeni Ar-Ge Merkezi ile yüksek teknoloji ge-
Açılış törenine Rektör Prof. Dr. Mehmet Karaca, INTEL Türkiye Genel Müdürü Burak Aydın, ARI Teknokent Genel Müdürü Kenan Çolpan ile INTEL’den yetkililer ve İTÜ’lü akademisyenler katıldı.
liştirme alanında global deneyim ve birikimini
Türk ekosistemi ile paylaşmayı, Türkiye’den
dünyaya teknoloji transferinin artmasına katkıda bulunmayı amaçlıyor. Intel Türkiye Ar-Ge
Merkezi yenilikçi açık Ar-Ge modeli ile sektördeki iş ortakları, üniversiteler, kamu kurum
ve kuruluşlarıyla ortak Ar-Ge çalışmalarını hayata geçirecek. Merkezde sosyal bilimciler,
tasarımcılar, uygulama geliştiriciler gibi farklı
disiplinlerden uzmanlar bir arada çalışacak,
kullanıcı deneyimi odaklı projeler gerçekleştirecekler. Türkiye’nin kendi fikrî mülkiyet projelerini yaratmasına ve ülkemizin patent sayısın
artırılmasına katkıda bulunmak, AB fonlarından daha fazla yararlanabilmesini sağlamak
öncelikli hedefler arasında” şeklinde konuştu.
Nesnelerin İnterneti’nde Türkiye önemli
sıçrama yapacak
Intel Ar-Ge Merkezi’nin önemli odak noktalarından biri, “Nesnelerin İnterneti” olacak.
Intel Labs Avrupa’nın yürüttüğü “Nesnelerin İnterneti Laboratuarı” projesinin önemli
bir ayağını oluşturan merkez, Türkiye’de bu
alanda teknolojilerin üretilmesine ciddi bir
ivme kazandıracak. Giyilebilir Teknolojileri
hedefleyen Galileo ve Edison platformları
üzerinde geliştirmeler yapan Intel Ar-Ge Merkezi, bu kapsamda ilk etapta 32 üniversite
ve 1000’in üzerinde geliştirme platformuyla
çalışmalar başlatacak ve hızla liselere de genişletiyor olacak. Aynı zamanda eğitim teknolojileri alanına odaklanan dünyadaki tek Intel
laboratuarı olan Intel Ar-Ge Merkezi, insan
hareketlerini algılayan ve kullanıcıyla daha
doğal iletişim kurmaya olanak tanıyan “Intel
RealSense™ teknolojisi”ne dayanan geleceğin öğrenme ortamı (Adaptive Learning
Environment) projesi üzerinde de çalışmalar
sürdürecek. Bunun yanı sıra, Fatih Projesinin
Ar-Ge yatırım ihtiyaçları için de öncü niteliği
taşıyan merkezde, proje kapsamında silikon
tasarımına dokunan ve Türkiye’de fikrî mülkiyet hakkı geliştirilmesine yönelik eğitimde
yüksek teknoloji Ar-Ge çalışmaları da yapılması planlanıyor.
İTÜ’de kapılarını açan Intel Türkiye Ar-Ge
Merkezi’nin, 5 yıl içinde iş ortakları ile başarılı
projeler gerçekleştirerek 40 Milyon Amerikan
Doları değerinde yatırıma ulaşması hedefleniyor.
Intel Labs Avrupa Başkan Yardımcısı
Brian Quinn, “Teknolojik inovasyon ülkeler
için önemli bir rekabet avantajı sağlıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde 1945 yılından bu
yana ülke büyümesinin %75’i teknolojik inovasyondan geliyor. Son dönemde, dünyanın
en büyük teknoloji şirketlerinin ekosistem ile
hareket ettiği ve açık inovasyona yöneldiği
önemli bir gerçek. Bu nedenle Türkiye ArGe Merkezi’nde de açık inovasyon modelini
benimseyerek yerel ekosistemi desteklemeyi, Türkiye’den global oyuncular çıkmasına
yardımcı olmayı amaçlıyoruz. Türkiye genç
nüfusu, yetenekli mühendisleri ve yaratıcı iş
ortakları ile çok önemli bir ülke. Türkiye uzun
zamandır Intel’in Orta Doğu, Türkiye ve Afrika
Bölgesinin merkezi durumunda iken, bugünden itibaren bölge için önemli bir açık Ar-Ge
Merkezi konumuna da geldi.” diye konuştu.
itü vakf dergisi 129
,
åTÜ DEN HABERLER
CENEVRE KALKINMA ENSTİTÜSÜ
ARAŞTIRMACILARI İTÜ’DE
İstanbul Kalkınma Ajansı’nı ziyaret eden
Cenevre Kalkınma Enstitüsü Kalkınma
Programı yüksek lisans öğrencileri ve öğretim üyeleri, İTÜ'ye konuk oldu.
İSTKA tarafından desteklenen “Kovanımı İzliyorum” projesi hakkında bilgi almak üzere
üniversitemizi ziyaret eden heyet için, Kimya
Metalurji Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü “Arı Platformu”nda tanıtım toplantısı düzenlendi. Toplantıda, öğrencilere ve öğretim
üyelerine, proje yönetimi, gelinen aşamalar
ve finansal konularda bilgilendirme yapıldı,
deneyimler paylaşıldı. Konuk heyet, toplantının ardından proje yürütücüsü öğretim
üyeleri eşliğinde, Ayazağa Yerleşkesindeki
İTÜ Arıcılık Araştırma Geliştirme Merkezini
ziyaret etti.
İTÜ PETROL
VE DOĞALGAZ
SEMİNERİ
Maden Fakültesi Petrol ve Doğal Gaz Mühendisliği Bölümü tarafından her yıl düzenlenmekte olan “İTÜ Petrol ve Doğalgaz Semineri” bu yıl 24. kez gerçekleştirildi. İhsan
Ketin Konferans Salonunda düzenlenen
seminer, uzmanları bir araya getirdi.
Seminere, Rektör Prof.Dr. Mehmet Karaca,
Maden Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Fatma
Arslan, Petrol ve Doğal Gaz Mühendisliği
Bölüm Başkanı Prof. Dr. Abdurrahman Satman, TMMOB PMO Başkanı Mehmet Kul,
MTA Genel Müdürü Mehmet Uzer, öğrenciler, mezunlar ile enerji alanında faaliyet
gösteren kamu ve özel sektör temsilcileri
katıldı. Petrol, doğal gaz ve jeotermal enerjinin endüstri–üniversite ilişkileri çerçevesinde ele alındığı seminerde, sektördeki
yenilikler ve üniversite bünyesinde yapılan
ar-ge çalışmaları masaya yatırıldı. Sergide
ise sektörün önde gelen firmaları açtıkları
stantlarda öğrencilere çalışma alanları ve
staj olanakları hakkında bilgiler verdi.
Seminerin açılış konuşmasını yapan Rektör Prof. Dr. Mehmet Karaca, İTÜ’nün iddialı olduğu alanların “malzeme, havacılık
ve enerji” olduğunu, bu alanlarda önemli
adımlar atıldığını bunlardan birinin Enerji
Teknokenti kurulması olduğunu söyledi.
Bölümün en büyük sorununun kontenjan
130 itü vakf dergisi
sayısının fazlalığı olduğunu belirten Karaca, petrol ve doğalgaz sektöründe hızlı bir
gelişim olduğunu, mezun olan öğrencilerin
sektör tarafından istihdam edilmesi nedeniyle öğretim üyesi kadrosunun yetersiz
olduğunu vurguladı. Karaca, konuyu YÖK
ile görüştüklerini ve kontenjan küçültme talebinde bulunduklarını ifade etti.
Maden Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Fatma
Arslan ise enerjinin elde edilebilirliğinin
zor bir süreç olduğunu belirterek, kısa süre
önce Soma’da yaşanan maden faciasını
hatırlattı. Petrolün ülkelerin sınırlarını değiştirecek öneme sahip bir kaynak olduğunu
vurgulayan Arslan “Ülkemizin konumu petrol kaynaklarına yakın bir mesafede Türki
Cumhuriyetler, Ortadoğu tüm bu bölgeye
mühendis yetiştiriyoruz. O açıdan bizim
verdiğimiz eğitimin çok önemli olduğunu
düşünüyorum” dedi.
Petrol ve Doğal Gaz Mühendisliği Bölüm
Başkanı Prof. Dr. Abdurrahman Satman da
dünyada ve Türkiye’de petrol ve doğal gaz
sektörünün gelişmekte olduğunu belirterek, İTÜ Petrol ve Doğal Gaz Mühendisliği
Bölümü hakkında bilgi verdi. Satman, petrol ve doğal gaz sektörünün üniversite-endüstri-devlet üçgeninde ilerlemesi gerektiğinin altını çizerken, sektör temsilcilerine
daha fazla destek çağrısı yaptı.
Petrol Mühendisleri Odası PMO Başkanı
Mehmet Kul, 1982 yılında İTÜ Petrol Mühendisliği Bölümünden mezun olduğunu
ifade ederek üniversite sanayi arasındaki
işbirliği için PMO olarak her zaman çalışmaya hazır olduklarından söz etti.
İki gün süren, 16 farklı kuruluştan 18 konuşmacının katıldığı seminer kapsamında, 25
yıl önce Petrol ve Doğal Gaz Mühendisliği Bölümünde eğitim hayatına başlayan
İTÜ’lülere anı plaketi sunuldu.
‘YENİLİKÇİ FİKİRLER’ İTÜ GİNOVA’DA HAYAT BULACAK
Yenilikçi fikirlerin hayat bulmasını desteklemek, girişimcilik ruhunu güçlendirmek ve
yaymak amacıyla üniversitemize kazandırılan İTÜ Girişimcilik ve İnovasyon Uygulama
Araştırma Merkezi’nin (İTÜ GİNOVA) açılışı
Ayazağa Yerleşkesi Mustafa İnan Kütüphanesi’nde düzenlenen törenle gerçekleştirildi.
Merkezin açılış programına, Rektör Prof. Dr.
Mehmet Karaca, Rektör Yardımcısı Prof. Dr.
Mehmet Sabri Çelik, Genel Sekreter Doç.
Dr. Tayfun Kındap, 1963 Yılı İTÜ Mezunu
ve Beyaz Nokta Vakfı Kurucusu Tınaz Titiz,
İTÜ’lü öğretim üyeleri ve öğrenciler katıldı.
Açılışta konuşan İTÜ GİNOVA Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Şebnem Burnaz, İşletme Mühendisliği Bölümü öğretim üyelerinin
bilgi birikimleriyle uzmanlık ve deneyimlerinin İTÜ GİNOVA’nın kurulması fikrinin ortaya çıkmasında en önemli etken olduğunu
belirtti. Bu birikimin İTÜ’nün girişimciliğe ve
yenilikçiliğe verdiği artan önem ve değerle
örtüşmesinin İTÜ GİNOVA’nın hayata geçmesini sağladığını vurgulayan Prof. Burnaz,
“Öncelikli hedefimiz kampüs içerisinde
inovasyona dayalı girişimcilik kültürünü geliştirmek ve yaygınlaştırmak. Uzun vadede
ise İTÜ’deki inovasyona dayalı girişimcilik
eko sistemimizde bizce eksik gördüğümüz
kampüs içi halkayı oluşturmayı hedefliyoruz.” dedi.
Rektör Prof. Dr. Mehmet Karaca ise “241
yıllık bir üniversite olarak birçok siyasetçi, sanatçı akademisyen ve bilim adamı
yetiştirdik. Fakat bu kadar büyük potansiyele sahip olmamıza rağmen girişimci
mezunlarımız nispeten daha az sayıda. Bu
açıdan böyle bir merkezin bizim için önemi büyük.” şeklinde konuştu. Prof. Karaca,
İTÜ GİNOVA’nın faaliyete geçmesinde pay
sahibi olan akademisyenlere teşekkür etti.
Programa, davetli konuşmacı Tınaz Titiz tarafından verilen “Girişimcilik ve İnovasyon-
da Öğrenme Ortamı Olarak Üniversite” konulu seminer ile devam edildi. Girişimcilik
ve inovasyonun Türkiye’nin kalkınması için
önemine değinen Titiz üniversitelerin bu
alanda yapacağı çalışmaların büyük önem
taşıdığını ifade etti. Seminerin ardından
Rektör Karaca, Tınaz Titiz’e plaket sundu.
Açılışın ardından davetliler, İşletme
Fakültesi öğrencilerinin inovatif projelerinin sergilendiği stantları ve Mustafa İnan Kütüphanesi giriş katında açılan İTÜ GİNOVA ofisini ziyaret ettiler.
İTÜ Ginova Hakkında:
İTÜ-GİNOVA Girişimcilik ve İnovasyon Uygulama ve Araştırma Merkezi, İTÜ’de girişimcilik kültürünü yaymak; yenilikçilik, yaratıcılık
ve teknolojiye dayalı girişimler kurmaları için İTÜ öğrencilerini ve akademisyenlerini cesaretlendirmek, beceri ve yetkinliklerini geliştirmek ve girişimlerinin başarılı olması için gerekli bağlantıları sağlamak; bunları gerçekleştirirken bir yandan girişimcilik ve inovasyon
konularında bilginin sınırlarını geliştirecek araştırmalar yapmak için vardır. İTÜ’de girişimcilik ve inovasyona ilgi duyan kitleyi bir araya
getirmek aynı zamanda bu kitlenin sayısını da artırmayı hedefleyen merkezin bir diğer amacı ise İTÜ’de bölümler arası etkileşimi
artırarak farklı alanlarda öğretim gören öğrencilerin birbirlerini bulmalarına ve birlikte fikirler geliştirip bu fikirleri hayata aktarmaya
destek olmaktır.
itü vakf dergisi 131
,
åTÜ DEN HABERLER
HARVARD UNİVERSİTESİ BİRİNCİSİ ‘TÜRK DAHİ’
Mezunumuz Oğuz Alpöge’nin oğlu Levent
Alpöge, dünyanın en önemli okullarından
biri olarak kabul edilen Harvard Üniversitesi’nden 4 üzerinden 4 not ortalaması
alarak ‘Valedectorian’ derecesiyle mezun
oldu. Başarısı ile Harvard Üniversitesi tarihine adını yazdıran Alpöge, Cambridge’de
yüksek lisans, Princeton’da doktora yapacağını belirtiyor.
Dünyanın en prestijli okullarından Harvard
Üniversitesi’nin 2014 yılı birincisi Levent
Alpöge (22), aynı anda fizik ve matematik
dallarından 4 üzerinden 4 puanla mezun
oldu.
Başarılarla dolu bir öğrenim hayatına sahip Alpöge, 2010’da henüz lise son sınıf
öğrencisiyken ABD çapında adayların
katılımı ile gerçekleştirilen Intel Bilim Yetenekleri Yarışması’ndaki başarısı ile, ABD
Başkanı Barack Obama ve senatörler tarafından kutlanan 40 genç finalist arasına
girdi. Bu başarı sonucunda, “Ivy League”
olarak ve akademik mükemmelliği ile tanınmış ABD’nin en iyi sekiz üniversitesi
tarafından kabul edildi. Alpöge, bu üniversiteler arasında Harvard’ın matematik ve
fizik bölümlerini seçti.
Sayısız ödülü var
Sayısız prestijli ödülü ve bursu bulunan
Alpöge; American Mathematical Monthly,
Journal of Combinatorial Theory, Journal of
Number Theory, International Mathematics
Research Notices dergilerine yazılar yazıyor; Harvard College Mathematics Review
İTÜ geleneği ile yetişmiş bir ailenin üyesi Levent Alpöge, Yüksek Mühendis Mektebi 1931 mezunu
Rıfat Alpöge’nin torunu, İTÜ Elektrik Elektronik Fakültesi mezunu Oğuz Alpöge’nin oğlu, İTÜ inşaat
Fakültesi mezunu Atila Alpöge ile İTÜ Mimarlık Fakültesi emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Ayla Ödekan’ın
ise yeğeni. Fotoğrafta, Levent Alpöge mezuniyet töreninde annesi Simay ve babası Oğuz Alpöge ile.
dergisinin de editörluğünü sürdürüyor.
Alpöge, Winston Churchill bursu ile İngiltere’deki Cambridge Üniversitesi’nde matematik alanında yapacağı yüksek lisans
için hazırlıklarını sürdürüyor. Daha sonra
yine Ivy League okullarından gelen dokto-
TÜBA'DAN ÖĞRETİM ÜYELERİMİZE ÖDÜL
Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) tarafından verilen Telif ve Çeviri Eser Ödülü
(TEÇEP) bu yıl 2013 ve 2014 yılları için bir
seferde ilan edildi. Mühendislik Bilimleri
alanında İTÜ öğretim üyeleri Prof. Dr. Mehmet Omurtag ve Prof. Dr. İsmail Toröz’ün
kitapları ödül aldı.
Prof. Dr. Mehmet H. Omurtag, "Dinamik-Mühendislik Mekaniği, 2. Baskı 2013" ve "Dinamik Çözümlü Problemleri-Mühendislik
Mekaniği, 2. Baskı 2013" adlı eserleri ile
ödüle değer görüldü. Prof. Dr. Omurtag, 4.
kez TÜBA Telif ve Çeviri Eser Ödülü’nün
sahibi oldu.
Editörlüğünü Çevre Mühendisliği Bölümü
Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Toröz’ün
132 itü vakf dergisi
yaptığı “Çevre Kimyasında Temel Kavramlar: Problemler ve Çözüm Notları İlaveli,
2013” adlı eser de ödüle değer bulundu.
Prof. Dr. Toröz’ün editörlüğünü yaptığı bir
başka eser “Çevre Mühendisliğine Giriş”
ise 2012 Yılı Kayda Değer Eser olarak
Mansiyon’a layık görülmüştü.
ra kabullerinin içinden Princeton’ı seçerek
öğrenimine devam edecek. Alpöge ailesi
ile birlikte New York eyaletinin Long Island
bölgesinde yaşıyor. Akademik başarılarının
yanı sıra maratonlara katılan Alpöge koyu
bir Beşiktaş hayranı.
İTÜ ENGELSİZ TEKSTİL
PROJESİ’NE
“KIRMIZI ÖDÜLLER”
2003 yılından bu yana basın reklamlarında yaratıcılığın artırılmasını özendirmek ve ödüllendirmek amacıyla düzenlenen "Hürriyet Kırmızı Ödülleri", 11. kez sahiplerini buldu. İTÜ'nün "Engelsiz
Tekstil" projesi, "En İyi Mobil Uygulama" ve "En Başarılı Dergi Uygulaması" olmak üzere 2 kategoride ödül aldı. Uygulamalar, Alice
BBDO tarafından hazırlanmıştı.
"Engelsiz Tekstil" projesi, "Engelsiz İTÜ" çalışmalarının önemli
parçalarından biri.
2014 SPE INTERNATIONAL
AWARD ELECTION
İTÜ Maden Fakültesi Petrol ve Doğalgaz Mühendisliği Bölümü
Öğretim Üyelerinden Prof.Dr. Mustafa ONUR, Uluslararası Petrol Mühendisleri Cemiyeti SPE tarafından 2014 Uluslararası SPE
Distiguished Membership Award’a layık görülmüştür. Kendisini
kutlar, başarılı çalışmalarının devamını dileriz.
PROF.DR.ORHAN KURAL'A
BENİN DEVLET NİŞANI
İTÜ Maden Fakültesi Maden Mühendisliği Bölüm Başkanı ve 22
Eylül 2003’ten beri Benin Cumhuriyeti Fahri Konsolosluğu görevinde bulunan Prof. Dr. Orhan KURAL’a, 24 Haziran 2014 tarihinde Benin Cotonou kentinde Benin Devlet Nişanı merasimle takdim edildi. Kendisini kutlarız.
MADEN MÜHENDİSLİĞİ
ÖĞRENCİSİ MERVE BULUT’A
TÜBİTAK’TAN
BİTİRME PROJESİ ÖDÜLÜ
TÜBİTAK 2241/B Sanayi Odaklı
Lisans Bitirme Projeleri Yarışması” BİRİNCİLİK ödülünü Maden Fakültesi Maden Mühendisliği Bölümü öğrencisi Merve
Bulut aldı. TÜBİTAK Bilim İnsanı
Destekleme Daire Başkanlığı
(BİDEB) tarafından düzenlenen,
1007 proje başvurusu alınan ve
ön değerlendirme sonucu finale
kalan 105 proje ile 23-25 Haziran tarihleri arasında ATO Congresium Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı Ankara’da gerçekleştirilen
“2241/B Sanayi Odaklı Lisans Bitirme Projeleri Yarışması” nda Maden ve Doğal Kaynaklar Kategorisi’nde İstanbul Teknik Üniversitesi
Maden Fakültesi Maden Mühendisliği Bölümü öğrencisi Merve Bulut BİRİNCİLİK ödülü almıştır. Çalışmanın akademik danışmanlığı
Doç. Dr. Ömür ACAROĞLU ERGÜN ve sanayi danışmanlığı Atlas
Copco Kaya Delici Sarf Malzemeler Bölüm Müdürü Bahadır ERGENER tarafından gerçekleştirilmiştir.
Projede optimum sondaj matkabı seçimi ile başta sahada çalışma
yapan firmalar ve sondaj matkabı üreten şirketler olmak üzere sektöre katkıda bulunması amaçlanmıştır. Sondaj makinalarıyla delik
delme işleminde en fazla sarfiyat kayaçla sürekli kontak halinde
olan matkaplarda olduğu görülmektedir. Sondaj matkapları genellikle yurtdışından getirilmekte olup, dönem dönem maliyetlerinin
çok fazla arttığı gözlemlenmektedir. Yapılan proje çalışmasında optimum sondaj matkabı seçimi ile efektif kazı yapabilen, uzun süre
dayanabilirlik özelliğine sahip matkapların seçilmesine ve maliyetlerin doğrudan azaltılmasına katkı sağlanabilmektedir.
itü vakf dergisi 133
,
åTÜ DEN HABERLER
İTÜ’LÜ MODEL UYDU ARISAT
DÜNYA BİRİNCİSİ
İTÜ ARISAT Model Uydu Takımı, Amerika’da düzenlenen “CanSat Competition”da Dünya Birincisi oldu. Farklı ülkelerden
59 takımın yer aldığı yarışmada, bu yıl kendi enerjisini kendi üretebilen uydular yarıştı.
İTÜ, 2011 ve 2012’de de yarışmadan birincilikle dönmüştü.
CanSat Competition, Amerika Astronomi
Topluluğu (AAS), Amerika Havacılık ve Uzay
Bilimleri Enstitüsü (AIAA), NASA gibi havacılık ve uzay bilimleri alanında dünyanın en
güçlü kuruluşlarının ve şirketlerinin işbirliği
ile düzenleniyor. Bu yıl 16. kez gerçekleştirilen yarışmaya, 8’i Türkiye’den olmak üzere
59 takım katıldı. İTÜ ARISAT’ın sponsorluğunu Turkcell Superonline üstlendi.
Kendi Enerjisini Üreten Uydu
CanSat Competition, gerçek uydu sistem-
lerinin yapım prosedürlerinin aynen uygulandığı model uydular tasarlanmasını hedefliyor. 2014 için yarışmaya yeni bir koşul
eklenerek, takımların kendi enerjisini üretebilen uydu tasarlaması istendi.
ARISAT Model Uydu Nasıl Yarıştı?
Uydu yaklaşık 670 metreden serbest bırakılarak paraşüt ile yavaşlatıldı ve hızı saniyede 12 metreye düşürüldü. 500 metreye
geldiğinde iki parçaya ayrılan uyduda
ikinci parça, pasif bir yavaşlama sistemi olmaksızın saniyede 10 metrenin altında bir
hızda tutuldu. Aynı zamanda kendi enerjisini üretmeye başlarken, iniş sırasında
basınç değerini, sıcaklığı ve ürettiği voltaj
değerini paket veri olarak yer istasyonuna
iletti.
ARI TEKNOKENT’E 2 ÖDÜL
TÜBİTAK, Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı
(TTGV) ve TÜSİAD işbirliğiyle düzenlenen
“Türkiye Teknoloji Ödülleri ve Kongresi” bu
yıl 11. kez gerçekleştirildi. Teknoloji alanındaki seçkin organizasyonlar arasında yer
alan ve aday kabul edilmenin dahi önemli olduğu yarışmada, İTÜ ARI Teknokent
bünyesindeki firmalar 2 dalda ödül kazanarak büyük bir başarıya imza attı.
Greenway Güneş Sistemleri Enerji Üretim
Sanayi Tic. A.Ş., Büyük Ölçekli Firma Süreç Kategorisi Ödülünü, “Kule Tipi Yoğunlaştırılmış Güneş Enerjisi Sistemi” projesi
ile aldı. Akış Isı ve Yanma Teknolojileri Tic.
ise “Endüstriyel Seri Üretimlerde Uygulanan Nitrürleme Sürecinin İyileştirilmesi”
projesi ile Mikro Ölçekli Firma Süreç Kategorisi Ödülünü kazandı.
Türkiye’nin teknoloji geliştiren ülkeler arasında yer almasını sağlamak ve yenilikçi
ürünleri teşvik etmek amacıyla yapılan yarışma, bu yıl 198 başvuru ile tarihindeki en
yüksek katılıma ulaştı. Projelerden 150’si
değerlendirmeye alınırken, 29’u finale kaldı ve bunlardan 7 tanesi ödüllendirildi.
Teknoloji Ödülleri kapsamında finale
kalan 29 proje arasından ödül alanlar:
Teknoloji Büyük Ödülü – Aselsan Elektronik San. A.Ş. / Avcı Kaska Entegre Kumanda Sistemi
134 itü vakf dergisi
Büyük Ölçekli Firma Ürün Kategorisi Ödülü
– Durmazlar Makine Sanayi ve Ticaret A.Ş. /
Raylı Toplu Taşıma Sistemi Tasarımı ve İmalatı
Büyük Ölçekli Firma Süreç Kategorisi Ödülü
– Greenway Güneş Sistemleri Enerji Üretim
Sanayi Tic. A.Ş. / Kule Tipi Yoğunlaştırılmış
Güneş Enerjisi Sistemi
Orta Ölçekli Firma Ürün Kategorisi Ödülü Arkel Elektrik Tic. LTD. ŞTİ/ ARCODE Bütünleşik Asansör Kontrol Sistemi
Küçük Ölçekli Firma Ürün Kategorisi Ödülü
– Elmed Elektronik ve Medikal Sanayi ve Ticaret A.Ş. / Fleksible Üreteroskopi İle Böbrek
Taşı Kırma Robotu
Mikro Ölçekli Firma Ürün Kategorisi Ödülü –
Novitas Yapı Tekn. Müh. ARGE Bilişim Yazılım Taah. ve Tic. Ltd. Şti. / Jeodezik Afet Evi
Tasarımı ( Jeodezik Kubbe ve Serbest Formlu Yapı Sistemleri).
Mikro Ölçekli Firma Süreç Kategorisi Ödülü
– Akış Isı ve Yanma Teknolojileri Tic. / Endüstriyel Seri Üretimlerde Uygulanan Nitrürleme
Sürecinin İyileştirilmesi
DÜNYACA ÜNLÜ BİLİM İNSANI PAUL
WEISS İTÜ’DEYDİ
Nano-bilim alanında dünyaca tanınan bilim
insanı UCLA (University of California, Los
Angeles) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Paul S.
Weiss, İTÜ’ye konuk oldu. Weiss, Remzi
Ülker Konferans Salonunda, "The Ultimate
Limits of Miniaturization: Exploring and
Controlling the Nanoscale World in Science,
Engineering and Medicine" konulu seminer
verdi.
Üniversitemizin Bilim, Sanat ve Teknoloji
Seminerleri serisi kapsamında İTÜ’ye
gelen Paul Weiss’in seminerine İTÜ’lü genç
araştırmacılar, öğretim üyeleri ve öğrenciler
katıldı. İzleyiciler, Atomik Kuvvet Mikroskopu
(AFM) ve Taramalı Tünel Mikroskopu (STM)
kullanımı ile malzeme yüzeylerinin özgün ve
yeni özelliklerin kullanımı konusunda güncel
bilgilere ulaşma imkânı buldu.
Weiss atomların ve moleküllerin kimyasal
bağ mesafesinden biraz daha uzak
olma durumlarında nasıl etkileşimlerde
bulunduğu konusunda bilgi verdi. Özellikle,
SAM (self-assembled monolayer) organik
moleküllerin kullanılması sonucunda tekil
moleküllerin izolasyonu ile elektron iletiminin
incelenmesi ve bu yaklaşımın geliştirilmiş
nanoüretimde kullanılmasından bahsetti.
Soru cevap şeklinde geçen ve İTÜ’lü
öğretim üyelerinin katkılarıyla zenginleşen
oturumlar, meslektaşlar arası fikir alışverişi
niteliği taşıdı.
Dr. Weiss, seminer sonrası ITU-Nano ArGe Merkezini ve Dr. Orhan Öcalgiray
Moleküler Biyoloji-Biyoteknoloji ve Genetik
Araştırmalar Merkezini gezdi, çalışmalar
hakkında bilgi aldı.
Prof.Dr. Paul S. Weiss: Nano-bilim alanında
dünyaca tanınan saygın bilim insanlarından
biri olan Paul Weiss, UCLA’da atomikölçekte yüzey kimyası ve fiziği, moleküler
aygıtlar/sistemler, nano-lithografi, biofizik
ve nörobilim konularında çalışma yürütüyor.
California
Nanosistemler
Enstitüsü
Müdürlüğü yapan Weiss, Fred Kavli
NanoSistem Bilimleri Kürsü sahibi. Kariyeri
boyunca çok farklı ödüller alan bilim adamı,
ABD Ulusal Bilim Vakfı Genç Araştırmacı
Ödülünün de sahibi. Weiss American
Vacuum Society, IEEE, American Physical
Society, American Chemical Society, ve
American Academy of Arts and Sciences
gibi çok seçkin bilim topluluklarında “fellow”
ünvanına sahip.
İTÜ, EUROSTAT ARAŞTIRMA
KURUMU OLDU
İTÜ, araştırmacılar için önemli bir veritabanı
olan Eurostat nezdinde araştırma kurumu
olarak resmen tanındı.
Birey ve kurumlar düzeyinde sosyal ve
ekonomik mikroverilerin bulunduğu Avrupa
Birliği'ne ait Eurostat veri tabanı, özellikle bu
alanlarda çalışanlar için araştırma zenginliği
ve derinliği açısından büyük öneme sahip.
Mikroveriler, çoğu teorinin daha hassas test
edilmesi için önemli olurken, bazı teoriler
ise sadece mikroverilerle test edilebiliyor.
Eurostat nezdinde araştırma kurumu olarak
tanınmayan kurumlardaki araştırmacıların,
bu veri tabanına erişimi 8 Temmuz 2013'ten
itibaren kaldırıldığı için, resmi araştırma
kurumu olarak tanınmak ayrıca önem taşıyor.
Akreditasyon sürecinde, İTÜ hakkında
ve üniversitemizin bilgi işlem altyapısının
güvenliğine ilişkin detaylı bir bilgilendirme
yapıldı. Ekonomi Bölümümüzde yürütülen
“HM-PP” projesi çerçevesinde, tüm süreç
Doç. Dr. Sencer Ecer ile proje asistanı Mine
Durmaz tarafından koordine edildi. İTÜ
Rektörlüğü, Bilgi İşlem Daire Başkanlığı,
Avrupa Birliği Proje Ofisi, Stratejik Planlama
ve Geliştirme Daire Başkanlığı da sürece
katkı sağladı.
Mikroverilere erişim için İTÜ’lü tüm
araştırmacılar projelerini sunarak başvuruda
bulunabiliyor.
İTÜ, Türkiye’de bu akreditasyona sahip iki
üniversiteden biri.
itü vakf dergisi 135
,
åTÜ DEN HABERLER
GEMİSYON PROJESİ EĞİTİMLERİ
Kalkınma Bakanlığı’nın koordinasyonunda
İstanbul Kalkınma Ajansı’nın 2012 Yılı 2.
Dönem ‘Kâr Amacı Gütmeyen Kuruluşlara
Yönelik Bilgi ve İletişim Teknolojileri Odaklı
Ekonomik Kalkınma’ mali destek programı
kapsamında desteklenen Gemisyon ‘Gemi
Kaynaklı Hava Kirliliği ve Kontrolü’ konusunda verilen eğitimler sona erdi.
Gemi İnşaatı ve Deniz Bilimleri Fakültesi’nde, 21 Nisan ve 6 Mayıs 2014 tarihleri arasında düzenlenen 2 günlük 4 eğitim
programına, Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik
Bakanlığı gibi değişik bakanlıklar ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Liman Başkanlıkları, Klas kuruluşları gibi değişik kamu ve
özel sektör kuruluşları ve değişik üniversitelerden yaklaşık 100 kişi katıldı.
Gemi Kaynaklı Hava Kirliliği Mevzuatı,
Gemi Kaynaklı Emisyonların Oluşumu,
Gemi Kaynaklı Emisyonların Çevreye ve İnsan Sağlığına Etkileri, Gemilerde Emisyon
Azaltım Metodları, Gemi Kaynaklı Emisyonların Kontrol ve Denetimi ve Gemilerde
Emisyon Ölçüm Metodları başlıca eğitim
konuları arasında yer aldı. Ayrıca, Gemisyon Projesi ile İSTKA Gemi Emisyonları Laboratuvarı’nın Emisyon Ölçüm yetenekleri
de sunuldu. Eğitim programı sonunda Proje
Koordinatörü Prof. Dr. Selma Ergin tarafından katılımcılara Gemison Projesi ‘Katılım
Belgesi’ verildi.
RİSKİN UZMANLARI İTÜ’DE BULUŞTU
Risk analizi ve yönetimi konusundaki en
prestijli etkinliklerden biri olan “Society
for Risk Analysis – Europe Conferance”,
İTÜ’de gerçekleştirildi.
Bugüne kadar Avrupa’da farklı kentlerin ev
sahipliği yaptığı ve risk alanında çalışan
bilim insanlarını, genç araştırmacıları ve
sektör profesyonellerini bir araya getiren
“Society for Risk Analysis – Europe Konferansları” serisinin 2014 yılı toplantısına İTÜ
Mimarlık Fakültesi ev sahipliği yaptı. Doç.
Dr. Seda Kundak başkanlığında Taşkışla
Yerleşkesinde gerçekleştirilen konferans,
risk analizi, yönetimi, algısı ve iletişimi konularında akademi, kamu ve özel sektör
temsilcilerinin buluşturan bir tartışma ve
paylaşım ortamı sundu. Bu yıl “Sınırların
Ötesine Geçebilen Risklerin Analizi ve Yönetimi” olarak belirlenen uluslararası konferansa, farklı ülkelerden yaklaşık 250 kişi
katıldı.
Her Yönüyle Risk
İstanbul Valiliği İl Afet Acil Durum Müdürlüğü, İstanbul Proje Koordinasyon Birimi,
TÜBİTAK ve DASK’ın destek verdiği dört
günlük konferansta, şu konular ele alındı:
“Kapsayıcı Risk Yönetimi İçin Dayanıklılık,
136 itü vakf dergisi
Toplumun İklim Değişikliği Algısı, Artan ya da
Yavaş Gelişen Katastrofik Risklerin Yönetimi,
Riskler Temel Kavramlardan Avrupa Risk
Radarına - Yeni Teknolojilere Bağlı Riskler
Üzerinde Uygulamalar,
Küçük Adalar, Büyük
Riskler, Risk İletişimi ve
Siber Güvenlik, Risk Temelli Güvenlik Politikaları, Etkin Kriz Yönetimi
Stratejileri Temelinde Veri Analizi, ABD ve
Almanya’da Enerji Dönüşümünün Yönetimi: Yönetişim, Altyapı Planlaması ve Toplumsal Kabul.”
Uzmanlar Bir Arada
Yayınladığı çok sayıda kitapla riskin anlaşılmasında ve değerlendirmesinde öncü
rol üstlenen Prof. Dr. Ortwin Renn, risk alanında sistem yaklaşımının öncülerinden
Prof. Dr. Louise K. Comfort, doğal ve teknolojik risklerin kentler üzerindeki etkileri ve
zarar azaltımı konularında önemli projelere
imza atan Prof. Dr. Scira Menoni, deprem
mühendisliği ve deprem riski konularında
sadece Türkiye’de değil, dünyada da önde
gelen bilim insanları arasında yer alan Prof.
Dr. Mustafa Erdik, yapmış olduğu çalışmalarla, risk algılamada bugün tartışılan konuların ve araştırma yöntemlerinin temelini
hazırlayan Prof. Dr. Richard Eiser, bölgesel
ölçekteki doğal riskler kapsamında, küresel iklim değişikliği, risk bilgi sistemleri ve
iletişim bilimi konularında uzman Dr. Juergen Weichselgartner'ın açılış konuşmalarını yaptığı konferans, Türkiye’de risk azaltılması konusunda geliştirilmiş yöntemlerin
ve en iyi uygulamaların tanıtımına da katkı
sağladı.
SATRANÇ TAKIMININ
İSTANBUL DERECESİ
İTÜ Satranç Takımı, “İstanbul Üniversiteler Arası
Satranç Turnuvası"nda 2. oldu. Takımımız, FMV
Işık Okulları 9. Satranç Takım Turnuvasında ise
üniversiteler kategorisinde 5.'lik elde etti. Sporcularımız Emre Hasgüleç ve Egemen Karakaş ise
masa derecesi yaptı.
ARAŞTIRMA GÖREVLİSİ SADİYE
HALİTOĞLU’NA ÇİN’DEN ÖDÜL
Kimya Mühendisliği Bölümü Araştırma
Görevlisi Sadiye Halitoğlu, 20-25
Temmuz 2014 tarihleri arasında
Çin - Suzhou'da gerçekleştirilen
“The 10th International Congress
on Membranes and Membrane
Processes (ICOM2014)” kongresinde
ödül aldı. Halitoğlu, "Prediction of
Plasticization Resistance of Polyimide
Membranes Via Molecular Simulation"
başlıklı bildirisi ile "En İyi Poster
Sunum" kategorisinde ödüle değer
görüldü.
Halitoğlu, doktora çalışmasını Prof. Dr.
Birgül Tantekin Ersolmaz danışmanlığı
ve Doç. Dr. Göktuğ Ahunbay eşdanışmanlığında Kimya Mühendisliği
Bölümünde sürdürüyor.
HUKUKSAL BOYUTLARIYLA
ÜNİVERSİTEDE CİNSEL TACİZ VE MOBBİNG
İTÜ Bilim, Mühendislik ve Teknolojide Kadın Araştırmaları ve Uygulama Merkezi ev sahipliğinde ‘Hukuksal Boyutlarıyla Üniversitede
Cinsel Taciz ve Mobbing’ konulu bir seminer düzenlendi. Seminer,
İTÜ’de uzun yıllar görev yapan Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Kadriye Bakırcı tarafından verildi. Türkiye’de ‘İş Yerinde
Cinsel Taciz’ konusunda çalışmalara öncülük eden Bakırcı’nın bu
alanda yazılmış kitapları da ilk olma özelliği taşıyor.
İTÜ BMT-KAUM Müdürü Prof. Dr. Fatma Arslan’ın tanıtım konuşmasıyla başlayan seminerde Kadriye Bakırcı, İşyerinde cinsel taciz ve
mobbingin iş yaşamının tarihçesi kadar eski olgular olmasına rağmen, dünyada işyerinde cinsel tacizin 1970’lerden, mobbingin ise
1980’lerden bu yana konuşulmaya başlandığını, Türkiye’de ise bu
konulardan daha yakın tarihlerde söz edilmeye başlandığını ifade
etti.
Bakırcı, “Rızaya dayalı olmayan, kişiyi rahatsız edecek davranışlar
cinsel tacizin konusunu oluşturur, burada ki kritik nokta rızadır, rızaya dayalı davranışlar taciz oluşturmazlar. Yapılan bazı çalışmalar
kadınların ve erkeklerin taciz algısının farklı olduğunu ortaya koyuyor. Kadınların mini etek giymesi erkekler açısından taciz olarak
algılanırken kadınlar kendilerine yönelik rahatsız edici davranışları
taciz olarak tanımlamaktadır.” diye ekledi.
Üniversitede cinsel taciz ve mobbinge, maruz kalanın kişilik haklarının, eğitim hakkının, çalışma hak ve özgürlüğünün ve eşit muamele
görme hakkının ihlalini oluşturduğunu söyleyen Bakırcı, olayın özelliğine göre yetkinin kötüye kullanımını oluşturabileceğini, cinsel taciz ve mobbingin, maruz kalanın psikolojik ve fiziki sağlığı, toplumsal ilişkileri, işteki verimliliği, mesleki yükselmesi, ekonomik yaşamı
üzerinde olumsuz etkileri olabileceğini belirtti.
Hukuksal açıdan üniversitede cinsel taciz ve mobbingin Türk Ceza
Kanunu açısından suç oluşturduğu gibi, Yükseköğretim Kurumları
Öğrenci Disiplin Yönetmeliği ve Yükseköğretim Kurumları Yönetici,
Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliği uyarınca öğ-
renci ve personel açısından
disiplin suçu da oluşturduğunu belirten Bakırcı, bu tür
davranışların ayrıca kişilik
haklarının ihlali bağlamında
tazminat taleplerine de yol
açabileceğini ifade etti.
Geniş katılımlı seminer, İstanbul Kültür Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Sıddıka Semahat Demir, Sabancı Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Sondan Durukanoğlu
Feyiz, dekanlar, BMT-KAUM danışma kurulu üyeleri, daire başkanları, öğretim üyeleri, idari personel, İTÜ güvenlik birimi çalışanları
ve farklı okullardan lise öğrencilerinin de katılımıyla Maden Fakültesi İhsan Ketin Konferans Salonunda gerçekleştirildi.
Prof. Dr. Kadriye BAKIRCI
Lisans, yüksek lisans ve doktorasını İstanbul Üniversitesi Hukuk
Fakültesi’nde tamamlamış olan Prof. Dr. Kadriye Bakırcı, şu anda
Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde İş ve Sosyal Güvenlik
Hukuku Anabilim Dalı Başkanı, Özel Hukuk Bölüm Başkanı, Hacettepe Üniversitesi İş Sağlığı ve Güvenliği Meslek Hastalıkları
Uygulama ve Araştırma Merkezi, Kadın Araştırmaları ve Uygulama
Merkezi Yönetim Kurulu üyesi, Engelliler Araştırma ve Uygulama
Merkezi Danışma Kurulu üyesidir.
Londra Üniversitesi, Cambridge Üniversitesi ve Stockholm Üniversitesi’nde öğrenci ve misafir öğretim üyesi olarak bulunmuştur.
Yayımlandığında oldukça ses getirmiş ve yasal değişikliklere kaynaklık etmiş çok sayıda kitabı, ulusal ve uluslararası makale ve bildirileri mevcuttur.
1988-2012 yılları arasında İTÜ İşletme Fakültesi Hukuk Anabilim
Dalı’nda öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. İTÜ BMT-KAUM kurucu üyesi ve danışma kurulu üyesidir.
itü vakf dergisi 137
,
åTÜ DEN HABERLER
İTÜ GÜZEL SANATLAR BÖLÜMÜ 30 YAŞINDA
İTÜ Güzel Sanatlar Bölümünün (GSB) 30.
kuruluş yıldönümü, Taşkışla Yerleşkesinde
gerçekleştirilen bir dizi etkinlikle kutlandı.
1984-1985 Akademik Yılında eğitim ve
öğretime başlayan İTÜ GSB’nin yeni yaşı,
İTÜ yönetimi, Güzel Sanatlar Bölümü yönetimi bölüm akademisyenleri, idari personeli
ile çok sayıda öğrenciyi bir araya getirdi.
Tarihi Taşkışla Binasında gerçekleştirilen
kutlama programı, İTÜ TMDK Öğretim Görevlisi Bahar Büyükgönenç’in keman dinletisi ile başladı. Programın açılış konuşmasını
GSB’nin 1999 - 2006 Dönemi Başkanı Prof.
Dr. Ayla Ödekan yaptı. Ödekan, konuşmasında İTÜ’de sanatın tarihsel sürecine,
GSB’deki çalışmalara ışık tuttu.
Oğuz Atay Bilim ve Sanat Merkezi
kuruluyor
Rektör Prof. Dr. Mehmet Karaca İTÜ’de rektörlerin her dönem sanata çok önem verdiğini, bazı dönemlerde ise radikal dönüşümler
yaşandığını söyledi. Karaca, “Bu dönüşümlerden ilki 1996 yılında değerli hocamız Prof.
Dr. Gülsün Sağlamer döneminde İnsan ve
Toplum Bilimleri (İTB) derslerinin zorunlu
kılınması ile yaşandı. İkinci dönüşüm ise
2009 yılında da benim de Rektör Yardımcısı
olarak görev yaptığım dönemde Sanat (SNT) kodlu
dersin zorunlu kılınması ile
gerçekleşti. Öğrencilerimiz
zaten yetenekli ama bizler bu radikal değişimlerle
estetik ve sanat kaygısı
taşıyan mezunlar vermeyi
hedefledik” diye konuştu.
Karaca, ilerleyen günlerde
İTÜ bünyesin de “Oğuz
Atay Bilim ve Sanat Merkezi”nin açılacağı haberini de
konuklarla paylaştı.
“Hedefimiz, Uluslararası
Sanat Tasarım Ağı
kurmak”
GSB Başkanı Doç. Dr. Yüksel Demir, “Geçtiğimiz yıl sanatın nabzının üniversitede atması için periyodik ve nitelikli ekinlikler yapmayı
hedeflemiştik. Bu kapsamda Bilim Kültür
ve Sanat Komisyonunun önderliğinde bu yıl
ilk kez İTÜ SANAT etkinliklerini düzenledik.
Önümüzdeki dönemlerde de İTÜ SANAT’ı
periyodik olarak tekrarlamayı düşünüyoruz”
dedi. Kısa vadede lisans öğrencileri için disiplinler arası bilim ve sanat programı başlat-
mayı düşündüklerini, 2007 yılından bu yana
çalışmalarını sürdürdüklerini söyleyen Demir,
uzun vadedeki hedeflerini ise “Ulusal/Uluslararası Sanat Tasarım Ağı (USTA) kurmak istiyoruz. Bu ağ öğretim üyesi ve öğrenci değişim programlarını içeren bir sistemi içeriyor”
sözleriyle anlattı.
30. yıl kutlama etkinlikleri kapsamında öğrencilerin ve akademisyenlerin çalışmalarından
oluşan karma sergi de açıldı. Öğrencilerin
sanat heyecanını ve yeteneklerini teşvik etmeyi amaçlayan sergi, 31 Mayıs’a kadar açık
kalarak ziyaretçilerden oldukça ilgi gördü.
JUSTIN TIMBERLAKE
KONSER GELİRİ İLE
“SOMA BURSU”
DENİZCİLİK
FAKÜLTESİ’NDEN
ULUSLARARASI BAŞARI
Tüm ülkemizi olduğu gibi
İTÜ ailesini de derinden
üzen Soma’daki maden
faciasında
yitirdiğimiz
madencilerimizin yüreklerimizi yakan acısı hiç
silinmeyecek. İTÜ olarak,
bu acıyı unutmadan gerek
akademik gerekse maddi
ve manevi destek adına
üzerimize düşeni yapma
konusundaki sorumluluğumuzu hep hissediyoruz. Bu amaçla, 26 Mayıs Pazartesi günü
gerçekleştirilen Justin Timberlake konserinden İTÜ Vakfı aracılığıyla sağlanan gelirin, zorunlu masraflar karşılandıktan sonra kalan
önemli bir bölümünün, “Soma Bursu” adıyla yeni bir fon oluşturulması için kullanılması kararı alınmıştır. Bu burstan, babasını
Soma’da ya da ülkemizin bir başka yerindeki maden kazasında
yitiren ve İTÜ’yü kazanarak üniversitemizin öğrencisi olacak gençlerimiz yararlanacaktır. Ayrıca bu acıyı yaşamış öğrencilerimize
yurt tahsisi konusunda özel kontenjan ayrılması kararı da alınmıştır.
Soma’daki acının yaralarının sarılması adına İTÜ Ailesi olarak üzerimize düşeni yapmaya devam edeceğimizin bilinmesini istiyor,
yitirdiğimiz madencilerimizi bir kez daha rahmetle anıyoruz.
Sailing Training International tarafından düzenlenen
ve Karadeniz’de Varna
limanından hareketle Novorossiysk limanına yelkenle gidilmesini kapsayan 440 millik “SCF Black
Sea Tall Ships Regatta
2014” yarışında, ülkemizi
İTÜ Denizcilik Fakültesi
öğrencileri temsil etti.
29 Nisan 2014 tarihinde,
”STS BODRUM” yelkenli
eğitim gemisi ile fakülteden hareket eden öğrencilerimiz, 30 Nisan’da
Varna Limanına ulaştı. Organizasyon kapsamında düzenlenen birçok etkinliğe katılan takımımız, Crew Parade tören kıtası geçişlerinde
ise Birincilik Ödülünün sahibi oldu. 3 Mayıs 2014’te Varna’dan yarışa
başlayan takımımız, 7 Mayıs’ta Novorossiysk Limanına kendi kategorisinde 2. olarak giriş yaptı ve kupasını burada aldı.
Takımımız ayrıca, 12 Mayıs’ta Novorossiysk Limanından Sochi’ye
düzenlenen dostluk seyrinde de yer aldı. Sochi’de düzenlenen etkinliğe Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de katılarak, dereceye
giren öğrencileri kutladı ve başarı dileklerini iletti.
138 itü vakf dergisi
İTÜ RGS’DE TARİHE YOLCULUK
İTÜ’nün, sayısı 5 bini bulan
nadir eserlerinden özel bir
seçki, iki hafta boyunca İTÜ
RSG’de
sergilendi.
İTÜ’nün
ilk Başhocaları Hüseyin Rıfkı
Tamani ile İshak Efendi'nin ve
ünlü Türk bilgini Ali Kuşçu’nun
el yazması eserleri sergide yer
aldı.
İTÜ Rektörlük Sanat Galerisi (İTÜ RSG), yılın
5. sergisinde ziyaretçileri yüzyıllar öncesinin
nadide eserlerine götürdü.
Zamana
meydan okuyan kitap sayfalarının, dergilerin
ve çizimlerin yer aldığı “İTÜ Nadir Eserler
Koleksiyonu Sergisi”nde, yüzyıllar öncesine
ait eserler sergilendi.
İTÜ Mustafa İnan Kütüphanesi’nde bulunan
Nadir Eserler Koleksiyonu’ndan seçkiler
Haziran ayında İTÜ RSG’de ziyarete açıldı.
İTÜ’nün 5 bin parçadan oluşan nadir
eserler koleksiyonundan uzman bir heyet
tarafından seçilen 68’i kitap olmak üzere
yaklaşık 100 eser, meraklılarıyla buluştu.
Özel bir iklimlendirme ile saklanan eserlerin
zarar görmemesi için sergi süresi iki hafta ile
sınırlandırıldı.
Sekiz Farklı Dilden Eserler
Osmanlıca, Arapça, Farsça, İngilizce,
Fransızca, Almanca, İtalyanca ve Latince
olmak üzere sekiz ayrı dilde yazılan eserlerin
yer aldığı sergideki parçalar belirlenirken,
eser içeriklerinin yanı sıra ciltleme metotları,
yan kağıtları gibi kriterler de gözönüne
alındı. Ceylan derisine yazılmış Ruzname,
ünlü Türk bilginlerinden Ali Kuşçu’ya ait el
yazması eserler, 1909 -1928 arasında İTÜ
öğrencileri ile hocaları tarafından çıkarılan
ve o zamanın fikri ve kültürel zenginliğini
yansıtması bakımından önem taşıyan el
yazması Şaka Dergisi gibi birbirinden önemli
nadir eser tarih meraklılarıyla buluştu.
İTÜ’nün Başhocaları
Mühendishâne'nin
iki
Başhocası,
Hüseyin
Rıfkı
Tamânî ve İshak Efendi'ye
ait eserler de sergileniyor.
Kendisine Başhocalık ünvanı
verilen ilk insan olan Hüseyin
Rıfkı Tamânî, 26 Temmuz 1806
tarihinde getirildiği bu görevi
1817 yılında vefatına kadar
sürdürdü. Osmanlı’nın en
önemli
matematikçilerinden
biri olan Tamani’nin sergide yer
alan eserleri şöyle:
“El-Ferîdetü'l-Münîre fî 'İlmü'lKüre (El yazması), İmtihânü'lMühendisîn (1802), Usûl-i
Hendese (1806), Mecmuatü'lMühendisîn (1830 ve 1844),
Usûl-i İnşa-ı Tarîk (1871).”
1830
yılı
sonunda
Mühendishâne-i
Berrî-i
Hümâyûn
Başhocalığına
getirilen, 1834 yılına kadar bu
görevi sürdüren ve modern
bilimlerin öncü isimlerinden biri
kabul edilen İshak Efendi’ye ait
eserler de sergilendi. Özellikle
mühendislik
literatürünün
oluşmasındaki katkısı, o güne
kadar eğitimi yapılmayan
bazı bilim dallarında ilk
defa ders kitabı hazırlaması
ve yeni bilimsel terimlerin
türetilmesindeki
öncülüğü
nedeniyle
eserleri
ayrıca
önemli olan İshak Efendi’ye ait “Mecmua-i
Ulum-i Riyaziye (El yazması ve matbu 4 Cilt,
1831-1834), Aksü'l-Merâyâ fi Ahzi'z-Zevâyâ
(1835), Kavâid-i Ressâmiye (El yazması) ve
Usûl-i İstihkâmât” da sergide yer aldı.
İTÜ’nün Köklü Tarihinden Miras
Osmanlı
döneminde
Mühendishâne-i
Berri-i Hümayun adıyla askerî bir okul
olarak kurulan, daha sonra Hendese-i
Mülkiye Mektebi adını alan İTÜ, 1909 yılında
sivil yönetime dönüştürülerek Mühendis
Mekteb-i Alîsi, 1928’de ise Yüksek
Mühendis Mektebi adını aldı. Gerek İTÜ’nün
köklü tarihi gerekse ülkemizin ilk, dünyanın
ise en eski mühendislik üniversitelerinden
biri olması nedeniyle sahip olduğu konum,
çok sayıda kıymetli eseri barındırmasını
sağladı. Sadece Osmanlı kaynaklı eserler
değil, Avrupa kaynaklı çok sayıda eser
koleksiyonda yer alıyor. İTÜ’nün tarihi 241
yıl öncesine uzanıyor ancak nadir eserler
varlığının tarihi 668 yıl önceye kadar
dayanıyor. Mühendishane öğrencilerinin
eğitiminde kullanılması amacıyla dönemin
padişahları III. Selim, Sultan II. Mahmut ve
Sultan Abdulmecit tarafından yurt dışından
getirilen çok sayıda eser de koleksiyonda
yer alıyor. Nadir eser varlığıyla Türkiye’nin
en zengin 2. üniversite kütüphanesine sahip
olan Mustafa İnan Kütüphanesi’nde, şu
kategoride nadir eserler yer alıyor:
- Tahrir Defterleri (El yazması ve mühendislik
ağırlıklı)
- Teknik Eserler (Mühendislik ve mimarlık
konularını içerir )
- İnşaat ve Fenni Bilimler Matbu Eserleri
(Mühendishane hocaları tarafından yazılmış
fen ağırlıklı teknik ve bilimsel çalışmalar)
- Mimari çizim ve şekilleri içeren eserler
(Genellikle Osmanlıca ve Fransızca teknik
çizimler)
- Evrak ve haritalar (siyasi, kültürel, ekonomik
vb.)
- Kütüphanelerde bulunan fen ya da sosyal
bilimlere ait kitaplar (Felsefe, tıp, tarih,
coğrafya, astronomi vb.)
itü vakf dergisi 139
,
åTÜ DEN HABERLER
İTÜ’DEN YAYILAN KOCAMAN
GÜLÜMSEME
Üniversiteyle okul arasındaki duvarın yıkılması, down sendromlu öğrencilere yeni bir
dünyanın kapısını açtı.
İTÜ’nün Maslak’taki ana yerleşkesinde, Türkiye’nin ilk üniversite down kafesi açılıdı.
“Engelsiz İTÜ” projesinin en önemli parçalarından biri olarak hayata geçirilen çalışma
ile örnek bir adım atıldı.
İTÜ merkez yerleşkesinde Fanfan adıyla açılan ve mutfağında da servisinde de
down sendromlu öğrencilerin çalıştığı kafenin açılışına İTÜ Rektörü Prof. Dr. Mehmet
Karaca, İTÜ’lü akademisyenler ve öğrenciler, down sendromlu öğrenciler, aileleri ve
öğretmenleri ile konuklar katıldı. Törende,
down kafe projesinin birlikte yürütüldüğü
Sarıyer Şehit Üsteğmen Ali Büyükdicle
Özel Eğitim İş Uygulama Okulu öğrencilerinin temsili karne töreni de yapıldı. Down
sendromlu öğrencilerin hazırladığı “gülen
yüz keki” de konuklara ikram edildi.
Eğitimde İyi Örnek Ödülü
Sarıyer Şehit Üsteğmen Ali Büyükdicle
Özel Eğitim İş Uygulama Okulu tarafından
yürütülen “Ben de Çalışabilirim” projesi
ile öğrenciler becerilerine uygun alanlarda profesyonel çalışma hayatının parçası
oluyor. İTÜ’nün okul ile işbirliği de bu proje
üzerinden gelişti. Proje, 2014 yılında Eğitimde İyi Örnekler Konferansı kapsamında,
“Özel Eğitim” kategorisinde ödüle değer
bulundu.
Bir Kapıyla Başlayan Değişim
Sarıyer Şehit Üsteğmen Ali Büyükdicle Özel
Eğitim İş Uygulama Okulu, İTÜ’nün Ayazağa Yerleşkesi ile bitişik konumda bulunuyor.
Aradaki duvar ile ayrılan ve 10 yıldır hiçbir
iletişimin kurulmadığı okul, 1,5 yıl önce kardeş okul ilan edildi. İTÜ Rektörlüğünün kararıyla da önce duvar yıkılarak okul ile kampüsün bağlantısını sağlayan bir kapı açıldı.
Kapının açılmasıyla birlikte, okul için de
adeta yeni bir dönem başladı. İTÜ’nün spor
tesislerinden ücretsiz olarak yararlanma
hakkı verilen öğrenciler, yürüme mesafesindeki bu tesisleri kullanmaya başladı. Devamında ise spor turnuvalarına katılım ve farklı
branşlarda kazanılan madalyalar geldi. İTÜ
öğrenci kulüplerinin neredeyse her gün ziyaret ettiği ve down sendromlu öğrencilerle
etkinlikler gerçekleştirdiği bir bağ kuruldu.
Duyarlılık sadece üniversite öğrencileriyle
sınırlı kalmadı. Üniversite yerleşkesi içinde
yer alan İTÜ Geliştirme Vakfı Okullarından
öğrenciler de okulu ziyaret etmeye ve gönüllü etkinlikler gerçekleştirmeye başladı.
‘Özellikle gülen yüz keki istiyorlar’
Fanfan Kafe açılırken, İTÜ Rektörlüğü tarafından down sendromlu öğrencilerin istihdam edilmesi önkoşul olarak getirildi.
Birçok yatırımcı bu önkoşulu riskli görüp
çekilirken, Ayça Pars özellikle bu nedenle
işletmeci olmayı tercih etti. “Ben de bir anneyim” diyen Fanfan Kafe’nin sahibi Ayça
Hanım, bunu bir yatırımdan öte vatandaş
olarak taşıdığı sosyal sorumluluk bilincinin
somut sonucu olarak gördüğünü söyledi.
Pars, “İTÜ gibi bir markanın bünyesinde,
İTÜ öğrencileriyle bir arada olmak fikri zaten çok güzeldi. İTÜ her an üreten ve yaşayan bir yer, öğrencilerle birlikte olmayı çok
seviyorum. Buranın bir down kafe olarak
hizmet vermesinin istenmesi ise bu işe duyduğum heyecanı, isteği kat kat artırdı.
‘Önce kantinde eğitim aldılar’
Sarıyer Şehit Üsteğmen Ali Büyükdicle Özel
Eğitim İş Uygulama Okulu Müdürü Can Dağaşan ise engelli gruplarının 4’e ayrıldığına
ve istihdam oranın en düşük olduğu grubun
zihinsel engelliler olduğuna dikkat çekti.
“Ben de Çalışabilirim” projesini bu yüzden
çok önemsediklerini, İTÜ’nün duyarlılığıyla
birlikte hayata geçirdikleri down cafenin ise
örnek olmasını dilediğini söyledi.
İTÜ’NÜN GENÇ TASARIMCILARINDAN
2015 MODASI
İTÜ Tekstil Teknolojileri ve Tasarımı Fakültesi Moda Tasarımı Programı ve New York
Fashion Institute of Technology (FIT) ortak
programının 7. yıl mezunlarının hazırladığı tasarımlardan oluşan İTÜ Fashion Show 2014
gerçekleştirildi. İTÜ’lü genç modacılarının
tasarımlarının yarıştığı görkemli organizasyonun jürisi, moda ve tekstil sektöründen otorite
isimlerini bir araya getirdi.
Banu Noyan’ın koreografisi ve Deniz Akkaya'nın sunumuyla Divan Otel’de gerçekleştirilen İTÜ Fashion Show 2014’te, 25 manken
podyuma çıktı. Genç tasarımcıların, “Bağlılığın Doğası” temasıyla hazırladıkları 2015 İlkbahar – Yaz koleksiyonu, profesyonellerden
ve davetlilerden tam not aldı. Yarışmanın birinciliğini Merve San, ikinciliğini Naz Sağır ve
üçüncülüğünü Ceylin Türkkan kazandı.
140 itü vakf dergisi
Gecenin açılışında konuşan İTÜ Genel Sekreteri Doç. Dr. Tayfun Kındap, moda tasarımcılarının çok önemli bir iş yaptığını, kişilerin
hayatını güzelleştirmeye katkı sunduklarına
işaret etti. Kişinin severek aldığı bir kıyafeti
giydiğindeki mutluluğu tasarımcıların hediye
ettiğini belirten Kındap, İTÜ’nün yetiştirdiği
öğrencilerin başarısıyla gurur duyduklarının
altını çizdi. FIT’ın moda tasarımı eğitimi alanında dünyanın en önemli kurumu olduğuna işaret ederek, İTÜ-FIT işbirliği sayesinde
uluslararası çalışmalar yapabilecek donanımda mezunlar yetiştirdiklerini vurguladı.
İTÜ-FIT Moda Tasarımı Programı
İTÜ-FIT Moda Tasarımı Programı, İstanbul
Teknik Üniversitesi ile New York Devlet Üniversitesi bünyesinde bulunan Fashion Institu-
te of Technology (FIT) arasında 2004 yılında
yapılan akademik işbirliği ile hayata geçirildi.
Dünyanın en iyi moda okullarından biri olarak
gösterilen FIT, ortak çift diploma programını
sadece İTÜ ile yürütüyor. FIT’ın uzmanlığını köklü akademik varlığıyla birleştiren İTÜ,
adından söz ettiren başarılı tasarımcılar yetiştiriyor. Program mezunları, uluslararası çalışmalarıyla dikkat çekiyor.
ERASMUS’TA EN BÜYÜK DESTEK İTÜ’YE
Ulusal Ajans, 2014-2015 Akademik Yılı
Erasmus değişim programı hibe dağılımını açıkladı. İTÜ, en yüksek hibeyi almaya
hak kazanan üniversite oldu. Toplam 1 milyon 100 bin 750 Euro destek alan İTÜ’nün
birinci sıraya yerleşmesinde, istikrarla ve
başarıyla yürütülen Erasmus programı uygulamasının payı büyük.
İTÜ, Erasmus değişim programını uygulamaya başlayan ilk üniversitelerden biri.
11 yıldır başarıyla ve doğru planlamalarla yürütülen program, İTÜ öğrencilerine
Avrupa’nın en seçkin üniversitelerinin kapısını açıyor. Ulusal Ajans tarafından ilan
edilen hibe oranlarında, bu yıl en büyük
bütçe İTÜ’ye ayrıldı. Bu başarının ardında ise hibe miktarının belirlenmesinde
dikkate alınan ölçütler açısından İTÜ’nün
yakaladığı başarı yatıyor. Üniversitelerin
planlamalarıyla hedeflerinin tutarlılığı hibe
miktarlarının dağıtımında önemli rol oynayan etmenler arasında yer alıyor. İTÜ’de
2003-2004 Akademik Yılında pilot uygulamanın başladığı Erasmus programında,
ilk yıldan bugüne hedef-gerçekleşme oranındaki başarı oldukça yüksek. Programın
uygulanmasındaki önemli başarılardan bir
diğeri ise derslerin karşılıklı sayılması. Birçok üniversitenin birkaç yıldır yerleştirmeye çalıştığı İTÜ’nün ise 2005-2006 Akademik Yılından bu yana uyguladığı sistemle,
öğrencinin Erasmus programı boyunca
aldığı tüm dersler dönem dersleri arasında sayılıyor. Bu sayede öğrenciler normal
eğitim süresinde kayıp yaşamaksızın yükseköğretimlerinin bir dönemini Avrupa’da
geçiriyor. İTÜ’nün gelen-giden öğrenci hareketliliğindeki rakamların dengesi de dik-
kat çekiyor.
Av r u p a ’ y a
gönderilen öğrenci
sayısının
yüksekliği,
İTÜ’ye gelen yabancı
öğrenci sayısı için de
geçerli.
İTÜ’den 2012-2013 Akademik Yılında 468
öğrenci Erasmus programıyla Avrupa’ya
gitti, 340 öğrenci ise İTÜ’ye geldi. 20132014 Akademik Yılı değişim programı halen devam ediyor. İTÜ’nün Norveç ve İzlanda hariç tüm Avrupa ile Erasmus değişim
anlaşması bulunuyor. Yürütülen anlaşma
sayısı ise 900’ün üzerinde.
ULUSLARARASI KONFERANSTA
3 ARAŞTIRMA GÖREVLİMİZE ÖDÜL
Kyoto Institute of Technology’de gerçekleştirilen “CAADRIA 2014 - 19th International Conference of the Association for
Computer-Aided Architectural Design Research in Asia” konferansında, 3 araştırma
görevlimiz ödül aldı. Fen Bilimleri Enstitüsü, Mimari Tasarımda Bilişim Doktora
Programı Öğrencisi Araş. Gör. Sibel Yase-
min Özgan “Playing by the Rules” başlıklı
bildirisi ile “Young Caadria Award”, Araş.
Gör. Sema Alaçam ve Zeynep Bacınoğlu
ise “A Context Based Approach to Digital
Architectural Modelling Education” başlıklı
bildirisi ile “En İyi Bildiri Sunumu” ödülüne
değer görüldü.
Can’Ca Türkiye’de, Endüstrinin Geliçiminde åz Brakanlar kitab geliri ile
“CAN’CA BAŞARI BURSU”
İTÜ mezunu Uçak Mühendisi Can EREL’in,
dergimizin önceki sayısında tanıttığımız ve
kısa sürede ikinci baskısı yapılan “Can’Ca
Türkiye’de, Endüstrinin Gelişiminde İz Bırakanlar” kitabının getirisi ile Uçak Mühendisliği alanında öğrenim gören öğrencilere burs
desteği sağlanacak. İTÜ Rektörlüğü ve İTÜ
Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi (UUBF) Dekanlığı arasında düzenlenen “Can’Ca Başarı
Bursu Protokolü” 241.Yıl İTÜ Günü ‘nde İTÜ
Uçak-Uzay Bilimleri Fakültesi’nde gerçekleştirilen mezunlar buluşmasında imzalandı.
“Can’Ca Türkiye’de, Endüstrinin Gelişiminde İz Bırakanlar” kitabı getirisi ile oluşturulacak maddi kaynakla, 2014-2015
eğitim-öğretim yılında İTÜ UUBF Uçak
Mühendisliği Bölümünü kazananlar arasında belirlenecek ve lisans öğrenim hayatı boyunca:
-Her dersten tam notun % 70 seviyesinde
geçer not alacak,
-Sömestr başarı ortalaması en az % 75
olacak,
-Bir sonraki akademik yıla ders bırakmayacak,
-Uyumlu ve örnek öğrenci kişiliği olacak,
-Uçak mühendisliği ile ilgili en az bir öğrenci
kulübünde üye olarak çalışmalara katılım sağlayacak,
bir kız öğrenci her akademik yılda aylık
“Burs” ve yılda bir defa “Kitap-Kırtasiye
Desteği” adı ile madde destek alacak.
Seçilecek kız öğrenci, ayrıca maddi desteğin çok ötesinde “Öğrenci-Mesleki Gelişim
Rehberlik-Tavsiye Desteği” de alacak.
İTÜ Burs Ofisi ve İTÜ UUBF Burs Komisyo-
nu tarafından hazırlanacak “Akademik Yıl
Başarı ve Disiplin Raporu”na göre mesleki
etkinliklere katılım ve stajlar konusunda rehberlik, bu etkinliklere katılımın uygun şartlarda yapılması konusunda tavsiyelerde bulunulmasını kapsayan destek, bizzat mesleki
bilgi, deneyim ve iletişim-ilişki ağı ile Uçak
Mühendisi Can EREL tarafından verilecek.
…Ve “Can’Ca Başarı Bursu” etkisi ve benzer başarı kriterleri ile oluşturulan “Ayça&Nahsan ŞİMŞEK Başarı Bursu” da cinsiyet
şartı olmaksızın ve “Öğrenci-Mesleki
Gelişim Rehberlik&Tavsiye Desteği”
hariç maddi destek içeriğine sahip olarak 2014-2015 eğitim-öğretim yılında
İTÜ UUBF Uçak Mühendisliğini kazanan
bir öğrenciye yönelik olarak başlatılacak.
Kitap için detaylı bilgi: http://canerel.
com.tr/v2/index.php/kitap: Ada Kitap,
Toplu satış: Hensuma [email protected]
Yazara ulaşmak için [email protected]
itü vakf dergisi 141
,
åTÜ DEN HABERLER
Kuruluçunun 10. ylnda
İTÜ MADEN FAKÜLTESİ SAVAŞ ÇEKİRGE
KLASİK GİTAR EĞİTİM VE ARAŞTIRMA BİRİMİ
Prof. Dr. Nevin Çekirge
Gitar Merkezi Müdürü
Savaş Çekirge Klasik Gitar Eğitim ve Araştırma Birimi (Gitar Merkezi), İTÜ Maden
Fakültesi bünyesinde 5 Ekim 2004’de kuruldu. Gitar Merkezi’nin kuruluş amacı, Gitar
Müziğinin ve Klasik Gitarın Ülkemizde tanınması, yaygınlaşması ve geliştirilmesi olarak belirlenmişti. 10 yıllık sürede bu amaç
doğrultusunda Gitar Merkezimizde çeşitli
çalışmalar yapılmış, etkinlikler düzenlenmiştir. Üniversitemizde klasik gitarla ilgili
ilk çalışmalar 1992 yılında Kültür ve Sanat
Birliği’nde ve İTÜ Vakfı’nda Savaş Çekirge
tarafından başlatılmış ve O’nun aramızdan
ayrıldığı 1998 yılına kadar devam etmiştir.
Savaş Çekirge İTÜ İnşaat Fakültesi mezunuydu. Müziğin Savaş Çekirge’nin yaşamında önemli bir yeri olmuş ve bunun sonucu olarak Türkiye’de klasik gitarın yayılması,
gitar repertuarının geliştirilmesi ve gençlerin
klasik gitar konusunda eğitilmesi için büyük
çaba göstermiştir. Savaş Çekirge mühendislik yaşamı ile müzik yaşamının birlikte,
başarı ile sürdürülebileceği konusunda iyi
bir örnek olmuştur.
Gitar Merkezimizde öncelikle “Gitar Eğitimi”
verilmektedir. Geçen 10 yıllık sürede, çeşitli
yaş gruplarında 500’e yaklaşan öğrencimiz
gitarla tanışmış veya mevcut gitar bilgilerini
geliştirme olanağı bulmuşlardır. Bu öğrencilerimizden bazıları Uluslar arası Gitar Günleri’nde performanslarını sergileyebilecek düzeye erişmişlerdir. Gerçekleştirilen “Ulusal
ve Uluslararası Gitar Etkinlikleri” kapsamında, “Gitar Konserleri ve Atölye Çalışmaları
(Workshop)” düzenlenmiştir. Öğrencilerimiz
görmüş oldukları gitar öğrenimlerinin sonuçlarını “Yılsonu Konserleri” ile sergileme ola-
142 itü vakf dergisi
nağı bulmuşlardır.
Merkezimizin periyodik yayını ve
Türkiye’deki basılı tek klasik gitar
dergisi olan, “İTÜ
Gitar Dergisi” ile
tüm gitar severlere ulaşılmaya çalışılmıştır.
Gitar Merkezimizin diğer önemli
etkinliği ise başlatmış olduğumuz
“Sosyal Sorumluluk Projeleri” dir.
Bu bağlamda civar köylerde yaşayan yetenekli lise
ve ortaokul öğrencilerinin gitar kurslarımızdan ve etkinliklerimizden ücretsiz yararlanmaları sağlanmaktadır. Gitar Merkezimizin
organize ettiği Ulusal ve Uluslar arası tüm
etkinlikler ile İTÜ Gitar Dergimizin ücretsiz
olması ise sosyal sorumluluk anlayışımızın
diğer uygulamalarıdır.
Ünlü Gitarist Tilman Hoppstock’tan
10. Yıl Konseri ve Master Class Çalışması
Gitar Merkezimizin 10. kuruluş yılını, Ekim
2014 de başlayacak olan çeşitli etkinliklerle
kutlayacağız. Bu bağlamda “İTÜ Gitar Festivali”ni düzenliyoruz. Yurtdışı ve yurtiçinden
ünlü gitaristlerin katılımıyla gerçekleşecek
olan festivalde, gitar müziğinin çeşitli performanslarına yer verilecektir. Ünlü Alman
Gitarist ve Eğitimci Tilman Hoppstock’un
vereceği açılış konser ile Festivalimiz başlayacak. Hoppstock, gitaristler için master
class çalışmasını da gerçekleştirecek. Gitarist Erkan Oğur, Gitar Merkezimizin açılış
konserinde olduğu gibi bir kez daha Savaş ağabeysi için çalacak. Reina Flamenco Grubu, flamenco müziği eşliğinde dans
gösterisi sergileyecek. Erdem Sökmen- Hasan Meten İkilisi caz, folklorik gitar ve modern müzik parçalarını sunacaklar. Genç
gitaristleri temsilen Alp Ozan Bursalıoğlu
ve İTÜ Savaş Çekirge Gitaristleri’nin performanslarını gitarseverler izleyecekler. İTÜ
Gitar Festivali ve Gitar Merkezimiz ile ilgili
ayrıntılı bilgilere web sayfamızda ayrıca yer
verilmektedir (www.klasikgitar.itu.edu.tr).
Bilim ve Sanatın bütünleştiği ortamlarda
gençlerin yetiştirilmesini, öğrencilerimiz ve
Üniversitemiz için önemli bir gereksinim
olarak görmekteyiz. İTÜ Maden Fakültesi
Savaş Çekirge Klasik Gitar Eğitim ve Araştırma Birimi’nin kuruluşu, bu gereksinimi
karşılama ve başka sanatsal oluşumlara örnek olabilme açısından, şüphesiz önemli bir
adım olmuştur.
HALK OYUNLARI BÖLÜMÜ
RUSYA’DA SAHNE ALDI
Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı
(TMDK) Türk Halk Oyunları Bölümü, Rusya Federasyonu Dağıstan Cumhuriyeti’nin
başkenti Mahaçkale’de düzenlenen 6.
Gortsı Festivali’ne katıldı.
TMDK Türk Halk Oyunları Bölüm Başkanı
Prof. Nihal Ötken yönetimindeki 24 kişilik
topluluk, sergiledikleri dans gösterileri ile
büyük beğeni topladı.
Festivalde; Fransa, Slovakya, Azerbaycan,
Kazakistan gibi farklı coğrafyalardan 17
ülkenin ekipleri, halk dansları gösterileri
sunmanın yanı sıra, ülkelerinin geleneksel
kıyafetlerini giyerek kültürel öğelerin tanıtımını da yaptı.
Etkinliklerde ülkemizi ve üniversitemizi başarı ile temsil eden İTÜ TMDK Halk Oyunları Bölümü, Dağıstan Cumhurbaşkanlığı,
Dağıstan Kültür Bakanlığı ve Mahaçkale
Belediye Başkanlığı tarafından teşekkürle
uğurlandı.
SEKTÖR HABERLERå
YAPI FUARLARI - TURKEYBUILD
Türk yapı sektörü Ekim ve Kasım
aylarında iki dev fuarla bir araya
geliyor!
Bölgelerinin en büyük fuarları olan 27. Yapı
Fuarı – Turkeybuild Ankara 23 - 26 Ekim
tarihlerinde Congresium - ATO Kongre ve
Sergi Sarayı’nda, hemen ardından düzenlenecek olan 20. Yapı Fuarı – Turkeybuild
İzmir ise 6 - 9 Kasım tarihleri arasında İzmir Uluslararası Fuar Alanı’nda sektör profesyonellerini bir araya getirecek.
YEM Fuarcılık tarafından Türk yapı sektörünün en köklü ve en görkemli organizasyonlarından olan Yapı Fuarı – Turkeybuild
Ankara Ekim ayında 27. kez, Yapı Fuarı Turkeybuild İzmir ise Kasım ayında 20. kez
ziyaretçileri ile buluşacak.
Yapı sektörü profesyonellerine sağladığı
faydayı düzenli olarak arttırdığını, yıldan yıla
gerçekleştirdiği büyüme ile ispat etmiş olan
Yapı Fuarları – Turkeybuild, gerek katılımcılarına gerekse ziyaretçilerine sunduğu fırsatlar
ile dikkat çekiyor.
Türkiye ekonomisinin yükselen değeri yapı
sektöründe, yılın en önemli iki buluşması
olan bu fuarların uluslararası boyutuna da
dikkat çeken YEM Fuarcılık Genel Müdürü
Burcu Başer şunları söyledi: “Yapı sektöründe yılın ilk buluşması olan 37. Yapı Fuarı – Turkeybuild İstanbul, 12 salon ve açık
alanda, 25 ülkeden 1.150 katılımcı firmanın
katılımıyla gerçekleşti. 17.600 ürün, 3.540
markanın sergilendiği fuarı 106.537 kişi ziyaret etti. Dünyadaki beş büyük yapı fuarından
biri olan Yapı Fuarı – Turkeybuild İstanbul’un
fuar alanını 2015’te büyütüyoruz, alanımız
19.000 m2 daha büyüyerek 100.000 m2’ye
ulaşacak.
Ardından, Ekim ayında Ankara’da, Kasım
ayında ise İzmir’de düzenleyeceğimiz iki
dev buluşma ile sektörümüz için heyecan
dolu bir dönem bizi bekliyor. 37 yıllık tecrübeyle, başarı çıtasını her geçen yıl artırmayı
başaran fuarlarımızın bu yıl da yaratacağı
yeni iş ve işbirliği olanakları ile öncelikle
düzenlendikleri bölgenin ekonomisine,
sonrasında ülke ekonomisine büyük katkı sağlayacağına inanıyoruz. Tüm sektör
profesyonellerini bu önemli buluşmalarda
yerlerini almaya ve sektörün heyecanına
ortak olmaya davet ediyoruz.”
Katılımcılara eşsiz iş fırsatları sunan Yapı
Fuarları – Turkeybuild, ziyaretçiler için de
farklı seçenekleri bir arada bulabilecekleri özel bir platform oluşturuyor. Sektöre
henüz girmemiş yatırımcılar da yapı dünyasındaki yenilik ve teknolojilerin sektör
kullanıcılarına sağladığı tüm imkânları
sergileyen fuarı yakından takip ediyor.Yapı
Fuarları – Turkeybuild, ulusal veya global
firmaların yanı sıra, mesleki platformları,
STK’ları, resmi veya yerel yönetim temsilcilerini, akademisyenleri hatta öğrencileri
bir araya getirerek, sektöre değer katanların yanında yerini alıyor.
itü vakf dergisi 143
åTÜ VAKFI›NDAN HABERLER
Sosyal ve Kültürel Hizmetler
Komitesi’ne
“Gümüç Ar Ödülü”
İTÜ Vakfı Sosyal ve Kültürel Hizmetler Komitesi, İTÜ’ye yaptığı burs katkıları nedeniyle aldığı Gümüş Arı ödülüyle Vakfımızı
gururlandırdı.
Üniversitemizin 241. kuruluş yılı nedeniyle gerçekleştirilen Geleneksel İTÜ Günü
etkinlikleri kapsamında düzenlenen ve İstanbul Teknik Üniversitesi’ne en fazla bağışta bulunan kişi ve kuruluşlara verilen
“Gümüş Arı Ödülü”nü, İTÜ Vakfı Sosyal ve
Kültürel Hizmetler Komitesi dördüncü defa
Vakfımıza getirdi. İTÜ Senatosu, Burs Projesine ve Üniversitemize yaptığı katkıları
değerlendirerek, İTÜ Vakfı Sosyal ve Kültürel Hizmetler Komitesi’ni 2014 yılında da
“Gümüş Arı Ödülü”ne layık gördü. Ödülü,
2014 İTÜ Günü töreninde Komite’yi temsilen kurucu üyelerden Kamuran Aköz aldı.
1984 yılında, üniversitemizi desteklemek
üzere kurulan İTÜ Vakfı, kuruluş yılından
itibaren hizmete açtığı işletmelerden sağladığı gelirlerini İTÜ öğrencilerine burs,
yurt imkanı ve üniversiteye katkı olarak sunuyor. Burs ve yurt olanaklarının dışında,
Vakfımız bütçesinden ve şartlı bağışlardan har yıl İTÜ’ye önemli miktarda doğrudan katkı sağlanıyor. Aynı amaçlarla ve
Briç Dönem Sonu
Kupa Töreni
Sosyal ve Kültürel Hizmetler Komitesi’nin
yıllardır her Salı-Perşembe İTÜ Maçka Sosyal Tesislerinde sürdürdüğü ve giderek bir
kulüp kimliğine bürünen Briç ders ve turnuvaları etkinliği, 2013-2014 dönemini kupa-madalya töreni ile bir dönemi daha geride bıraktı.
Haziran ayında yapılan dönem sonu turnuvasında briç tutkunlarının kupa ve madalya
sevincini yaşadığı Yıllık Klasman Sıralaması
şu şekilde oldu:
Salı Günü Sıralaması:
1. Ülkü Kalyon
2. Betül Eskişar
3. Yasemin Suner
Yıllık Ortalama
60,31
60,102
59,64
Perşembe Günü Sıralaması
1. Zeynep Başaran
2. Gönül Karabeyoğlu
3. Nuran Tokyay
Yıllık Ortalama
59,769
58,952
58,952
144 itü vakf dergisi
Vakfımıza güç katmak üzere 1989 yılında
gönüllü üyelerin bir araya gelerek kurduğu
Sosyal ve Kültürel Hizmetler Komitesi de,
yıllardır aynı heyecan ve özverili çabalarla
çok sayıda etkinlik gerçekleştirerek sağladığı gelirler ve bağışlarla öğrencilere burs
veriyor. Komitenin düzenlediği bu etkinlikler arasında dünyaca ünlü solist ve grupların katıldığı klasik müzik konserleri, yurtiçi
ve yurtdışı geziler, briç ders ve turnuvaları,
yoga, resim kursları, söyleşi ve konferanslar yer alıyor. Günümüze kadar binlerce
İTÜ öğrencisinin yararlandığı bu karşılıksız
eğitim bursları ile Üniversitemize önemli
bir katkı sağlanıyor.
Bu katkılar nedeniyle İTÜ Vakfı 2004 yılında Altın Arı, Sosyal ve Kültürel Hizmetler
Komitesi ise, 2003 yılında Gümüş Plaket,
2010 yılında Gümüş Arı, 2011 yılında Altın Arı, 2013 ve 2014 yıllarında Gümüş Arı
Ödülü’ne layık görüldü.
Komite’nin Yıl Sonu Toplantısı
Sosyal ve Kültürel Hizmetler Komitesi,
2013-2014 çalışma dönemini
Şadiye
Karadoğan başkanlığında geleneksel yıl
sonu yemekli toplantısı ile tamamladı. Ha-
Rektör Mehmet Karaca, komite üyesi Kamuran
Aköz’e gümüş arı ödülünü verirken.
ziran ayında yapılan toplantıda çalışma döneminde gerçekleştirilen etkinlikler değerlendirildi, Ekim 2014’te başlayacak yeni
dönem etkinlikleri için yol haritası çizildi.
Kamuran Aköz’ün,
Komite adına aldığı
“Gümüş Arı Ödülü”nü sunduğu toplantıda,
üyeler, bu gururu bir kez daha yaşamanın
sevincini paylaştı.
Bölüm Birincisi
Mezunlara åTÜ Vakf
Ödülü
İTÜ, farklı disiplinlerden binlerce mezununu daha hayata uğurladı. İTÜ
Vakfı, her yıl olduğu gibi, 2013-2014
Akademik Yılı’nda da, İTÜ Fakülteleri
ile İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı bölümlerinden, bölüm birinciliği
derecesi ile mezun olan tüm öğrencilere ödül olarak birer altın hediye etti.
Vakfımızın, geleneksel altın ödülü,
20 Temmuz’da Ülker Sports Arena’da
gerçekleştirilen mezuniyet töreni sırasında bölüm birincilerine sunuldu.
2013-2014 Akademik Yl Burs Baçlar
Geleceimizin Yap Talar
Gençlerimize Katk
Geleceğimizin yapı taşları gençlerimizin büyük bir kısmı maddi imkansızlıklar içinde öğrenimlerini
sürdürüyorlar. İTÜ Vakfı, kuruluş yılı olan 1984’ten beri gerek bütçesinden ayırdığı burs fonu, gerekse
mezunlarımız, mensuplarımız ve İTÜ dostlarının verdiği desteklerle bugüne kadar on binlerce öğrencimiz için umut oldu. İTÜ Vakfı Sosyal ve Kültürel Hizmetler
Komitesi ise, gönüllü üyelerinin yıllardır sergilediği örnek dayanışma ile, gerçekleştirmekte olduğu
etkinliklerden elde ettiği gelirin tümünü burs fonuna aktarıyor. Bütün bu çabaların sonucu olarak,
2013-2014 akademik yılında da yüzlerce İTÜ öğrencisine karşılıksız burs verilerek eğitim giderlerine
katkı sağlandı.
Geleceğimizi şekillendirecek gençlerimiz adına yapılan küçük-büyük her katkı öğrencilerimiz için
bir dayanak oluyor, üniversitemize ise güç katıyor. Nakdi ve ayni bağışlarla, "Burs" çalışmalarımıza
katkıda bulunan, destek veren tüm kişi ve kuruluşlara en içten teşekkürlerimizi sunuyoruz.
İTÜ VAKFI BAĞIŞÇILARI
A.Ener PELİN
Altok KURŞUN
ASKAYNAK
Ataç SOYSAL
Aysel KARAS
Cavit ÇITAK
Elif KAYA OK
Fahriye - Şule GÜNDÜZ
Fatma Sema OKTUĞ
F. Feriha BAYSAN
Gazanfer Sanlıtop
Has MİMARLIK
Hawlett Parckart
Hüseyin İNAN (Mustafa İNAN
Bursu)
İsmail KARAS
İTÜ VAKFI Sosyal ve Kültürel
Hizmetler Komitesi
Kesken Keser -Hatice Keser
MAS POMPA
Mehmet ÇAĞIL - Çağıl Makina
Mehmet ÇAPA
Metin ÇELİK
Naci ENDEM
Nafis ÇUBUKÇU
Nahit KİTAPÇIOĞLU
ODAK Baskılı Devre San. Tic.
Ltd. Şti.
OKİDA Elk. Tic.Ltd.
Önder HIZVER / İzmit Süt
Ürünleri
Ömer HANECİOĞLU
Prof. Dr. Öner ARICI (Nesrin
ARICI ÖNER)
Recep TORUNOĞLU
Remzi KAYAHAN
Ruhi KAFESÇİOĞLU
SEMA YAZAR Gençlik Vakfı(Mehmet Yazar)
Servet – Ata TURŞUCU
Suna ALTUĞ
Sevket Sevgen YAĞLI
Süheyl AKMAN
Talat SİVRİOĞLU
Tahsin DEMİRCİOĞLU
Talha DİNİBÜTÜN
Tuğrul E RSAVAŞ- Konsan
Kontrol Cihazları
Turhan TUNA
Türkmenoğlu İnşaat
Vasıf ERKUTER
Vecihi BAŞAR
Yıldız GÖNCÜ
Yüksel MENE
İTÜ VAKFI SOSYAL VE
KÜLTÜREL HİZMETLER
KOMİTESİ BAĞIŞÇILARI
Ali Haydar & Gülten KAZGAN
Belkıs ERYÜKSEL
Berrak ÖZCAN
Betül EROZAN ve Arkadaşları
Betül ESKİŞAR
Cansel KOCAMAN
ELKON Elevatör Konveyör ve
Makine San. Tic. A.Ş.
Emel UZCAN
Emine AĞAR
Emine YAĞCI
Ertan DOĞAN
Erten ERSU
Erzen ONUR
Esen ATLI
Filiz BİLEN
GROUPM
Gönül KARAGÖZ
Gülçin GÜVENSOY
Gülsün GÜRSEL
Güven ÖNAL
Güzin KARACA
İrem VARDAR
Kamuran AKÖZ
Kamuran EKENLER
Kevser ARSAN
Leman ŞENGİRGİN
Mesut GÜLFİDAN (71 Makine
Mezunları)
Münevver MELEKOĞLU
Naci KOLOĞLU
Necla BİLGE
Nersin ŞATIROĞLU
Nevin OSMANOĞLU
Nezihe ÖZELGİN
Nuran AKAY
Nuran ÖZBİL
Ömer İZGİN
Reyyan AKSEL
Sacide BİLGÜN
Salim BİLGÜN
Sevgi KARAKADIOĞLU
Sevim ÜLGEN
Suna ATAK
Süha ÇİLMİ
Şerife ÖZKAYNAK
Tülin GEDİKTAŞ
Ülkü KALYON
61 İnşaat Mezunları Eşleri
Yetkinler Orman Ürünleri
Kitap Telifi Bağışçıları
Ali ALKUMRU
Alinur BÜYÜKAKSOY
Ayşe PEKER DOBİE
Gökhan UZGÖREN
Hüseyin İNAN (Mustafa İNAN
adına)
Mithat İDEMEN
Ayni Katkılar
Ahmet PURA (Colgate
Palmolive A.Ş.)
Azize YILDIRIM (Banat Fırça ve
Plastik San. A.Ş.)
Esnan Diş Kliniği
Evyap
Hacı Bekir Lokum ve Şekerli
Mamüller A.Ş.
Kadir GÜMÜŞ
Nurtekin EROL (Cafer Erol
Şekercisi)
Simpaş Holding
Ziylan Ayakkabı
itü vakf dergisi 145
YAYINLAR
THEORY AND PRACTICE OF
SHIP HANDLING
Kinzo Inoue –Professor Emeritus, Kobe University
328 Sayfa, 18x 26 cm
İTÜ Vakfı Yayınları, 2014
İngilizce Orijinal
Gemi Kullanma Teorisi ve Pratiği
Gemi kullanma işiyle uğraşan herkesin
rüzgar, dalgalar veya akıntılar gibi çevre
koşullarına dair zorluklarla baş edip
optimum gemi kullanımı performansı
gösterebilmek
için
yüzerlik/batmazlık
(buoyancy), stabilite, manevra kabiliyeti,
denize elverişlilik ve gemiyi kumanda
etmenin statik ve dinamik özellikleri ile
ilgili temel bilimsel bilgiler konusunda
uzmanlaşmış olması gerekmektedir. Başka
bir deyişle, gemi kullanma işiyle uğraşan
bir kişiden beklenen, ampirik deneyim ve
başarılardan elde ettiği uzmanlığı bilimsel
bilgiyle destekleyerek akla uygun biçimde
uygulamasıdır. Söz konusu kitap, bu
anlamda hem doğrudan gemi kullanma
işiyle uğraşan kişiler için, hem de aynı
zamanda temel bilimsel bilgileri mümkün
olduğunca teorik bir biçimde ele almak
suretiyle, gemi kullanma alanını sıfırdan
başlayarak öğrenmek isteyenler için
hazırlanmıştır.
Bunların yanı sıra elinizdeki kitap, olguları
açıklayan çok sayıda girift denklem içerse
de, bunlara boğulmadan sadece belirli bir
geminin hareketlerini çalışmak isteyenlere
de hitap edebilecek şekilde tasarlanmıştır.
TEKNİK İNGİLİZCE
Pamela Edis
180 Sayfa, 16.6x23.5 cm
İTÜ Vakfı Yayınları, 2014 – 5. Baskı
Bu kitap, İTÜ mühendislik ve mimarlık öğrencilerinin İngilizce öğrenimlerinde kullanılmak üzere hazırlanmıştır. İki bölümden
oluşan kitabın birinci bölümünde sadeleştirilmiş metinler kullanılarak öğrencilerin bilimsel ve teknik kelime hazinelerini
zenginleştirmeleri ve bilimsel yazılardaki
cümle yapılarını öğrenmeleri düşünülmüş;
ikinci bölümde ise ders kitaplarından ve
bilimsel dergilerden öğrencilerin ilgisini
çekeceği düşüncesiyle alınan orijinal metinler bulunmaktadır.
Kullanılan kelimeler ve cümle yapıları
bakımından oldukça basit görünen ilk
bölümlerden sonra daha zor metinlere
146 itü vakf dergisi
geçilerek karmaşık cümle yapılarına yer
verilmiştir. Kelimelerin seçiminde dengeli
davranılmış, özellikle bilimsel yayınlarda
yaygın şekilde kullanılan kelimelerin metinlerde yer almasına çalışılmıştır. İngilizce
kelimelerin Türkçe karşılıkları sadece metindeki anlamları esas alınarak verilmiştir.
Öğrencilerin bilinen bir kökten türetilmiş
kelimeleri tanıyabilmeleri için kelime yapısı
konusunda kitaba bazı kısımlar ilave edilmiştir. Alıştırmalar, bir yandan öğrencilere
alışılmış cümle yapılarını kolaylıkla tanıma
yeteneği kazandıracak, diğer yandan öğrencileri benzer cümleleri kurmaları için
teşvik edecek şekilde düzenlenmiştir.
YAYINLAR
İTÜ VAKFI YAYINLARI SATIŞ YERLERİ:
İTÜ Vakfı (İTÜ Maçka Yerleşkesi), Çantaylar Kitabevi (İTÜ Ayazağa Yerleşkesi), YEM Kitapevi,
Pandora, EDGE Akademi (Ankara)
Ayrıntılı bilgi için: www.ituyayinlari.com.tr Sipariş: [email protected]
İstanbul Teknik Üniversitesi
ve Mühendislik Tarihimiz
Editör: Prof. Dr.
MehmetKaraca
2. Baskı
Matematik I
Teoremler, İspatlar,
Problemler
Y. Doç. Dr.
Mehmet Ali Karaca
2. Baskı
Matematik I
Çözümlü Problemleri
Y.Doç.Dr.
Ayşe Peker Dobie
6. Baskı
Yazıları ve
Rölöveleriyle
Sedat Çetintaş
Prof. Dr. Ayla Ödekan
Kompleks
Değişkenli
Fonksiyonlar Teorisi
Prof. Dr. Mithat İdemen
2. Baskı
Lineer Cebir
Çözümlü Problemleri
Y. Doç. Dr
Mehmet Ali Karaca
2. Baskı
Ord. Prof. Ata Nutku Türk
Gemi İnşaatı Endüstrisi ve
Mühendislik Eğitiminin
Önderi
Y. Müh. Aydın Esen
Genel Jeoloji
Prof. Dr. İhsan Ketin
8. Baskı
5. Essentials of
Research Paper
Writing
Dilek Vidana Tavaşoğlu
Suzan Arıman
Süeda Albayrak - 2. Baskı
Elektromagnetik
Alan Teorisinin
Temelleri
Prof. Dr. Mithat İdemen
3. Baskı
Mimarlıkta
Değerlendirme
Prof. Dr. Mete Tapan
Diferansiyel
Denklemler
Prof. Dr. Faruk Güngör
4. Baskı
Muallim İsmail Hakkı
Bey ve Musiki Tekâmül
Dersleri
Prof. Nermin Kaygusuz
Planlamada
Sayısal Yöntemler
Prof. Dr. Vedia Dökmeci
Hikmet Barutçugil
The Marble Face of Ebru/
100th Solo Exhibition
251 Sayfa, 30x30 cm
İTÜ Vakfı Yayınları
itü vakf dergisi 147
İTÜ VAKFI YAYINLARI
İstanbul Teknik Üniversitesi
ve Mühendislik Tarihimiz 2. baskı, 2013
İstanbul Teknik Üniversitesi ve
Mühendislik Tarihimiz 2. baskı, 2013
150 TL
Theory and Practice of Ship
Handling
Kinzo Inoue
50 TL
Yazıları ve Rölöveleriyle
Sedat Çetintaş - 2004
Editör: Ayla Ödekan
150 TL
Mimarlıkta Estetik
Değerlendirme
Mete Tapan
10 TL
Ord. Prof. Ata Nutku-Türk Gemi
İnşaatı Endüstrisi ve Mühendislik
Eğitiminin Önderi - 1.baskı, 2013
Aydın Esen
50 TL
Teknik İngilizce
Pamela Edis
15 TL
Essentials Of Research
Paper Writing - 2.baskı,
2013
Editörler: Dilek Vidana
Tavaşoğlu, Süeda Albayrak,
Suzan Arıman
17 TL
Ebrunun Mermer Yüzü
Hikmet Barutçugil
Writing Research Papers 2.baskı, 2006
Editörler: Dilek Vidana
Tavaşoğlu, Süeda Albayrak,
Suzan Arıman
15 TL
Flotasyon
Suna Atak
Matematik I Çözümlü
Problemleri - 6. Baskı, 2013
Ayşe Peker Dobie
22 TL
Plaser Yataklar
Atilla Aykol, Ali H. Gültekin
Genel Jeoloji - 2008, 8.
Baskı
İhsan Ketin
25 TL
Gemi Formunun Hidrodinamik
Dizaynı
Kemal Kafalı
10 TL
Matematik 1 Teoremler,
İspatlar, Problemler - 2008
Mehmet Ali Karaca
25 TL
Analiz
Ratıp Berker
10 TL
Dalga Kırınımında Analitik
Yöntemler Cilt:I-II - 2011
Alinur Büyükaksoy,Gökhan
Uzgören, Ali Alkumru
25 TL
Nükleer Çağın İlk 40 Yılı
Nezihi Özden
10 TL
Kompleks Değişkenli
Fonksiyonlar Teorisi - 2008
Mithat İdemen
15 TL
Üniversitelerimiz Nereden
Nereye Getirildi
Kemal Kafalı
10 TL
Diferansiyel Denklemler
- 2010
Faruk Güngör
25 TL
İTÜ’den 50 Yıllık Anılar
Kemal Kafalı
10 TL
Elektromanyetik Alan
Teorisinin Temelleri - 2006
Mithat İdemen
11 TL
İstanbul Boğazı Güneyi ve
Haliç›in Geçe Kuvaterner
Dip Tortulları
Engin Meriç
10 TL
Mimarlıkta Değerlendirme
- 2004
Mete Tapan
10 TL
Yüksek Matematik
Cevdet Koçak
10 TL
Planlamada Sayısal
Yöntemler - 2005
Vedia Dökmeci
10 TL
Genel Fizik Deneyleri
Mustafa Çetin
8 TL
Lineer Cebir Çözümlü
Problemleri - 2009
Mehmet Ali Karaca
15 TL
İTÜ Tarihçesi
Kazım Çeçen
10 TL
Uçuşun Yüzüncü Yılında
Modern Aerodinamiğin
Temelleri - 2006
Ülgen Gülçat
17 TL
Sözlü Yazılı ve Bilimsel
Anlatım Teknikleri
Ö.Bayramıçlılar, N.Ak
8 TL
18 TL
Fizik 1
Hüseyin Güven v.d.
8 TL
15 TL
Müzikoloji ve Kaynakları
-2006
Yrd. Doç. Dr. Recep USLU
10 TL
Muallim İsmail Hakkı Bey
ve Musiki Tekamül Dersleri
-2006
Nermin Kaygusuz
10 TL
Elektromanyetik Alan
Teorisi Çözümlü
Problemleri Cilt:I-II - 2009
Gökhan Uzgören, Alinur
Büyükaksoy, Ali Alkumru
Yaşamın Evrimi Fikrinin
Darwin Döneminin Sonuna
Kadarki Kısa Tarihi - 2004
A.M. Celal Şengör
Cisimlerin Mukavemeti
2014 (9. Baskı çok yakında
kitabelerinde)
Mustafa İnan
148 itü vakf dergisi
150 TL
10 TL
8 TL
SPOR
Sportif Becerilerin
Öäretim Yöntemleri
Metin Tükenmez
İyi bir sporcu olmak
öğreticiliğinize yardım eder
ancak iyi bir sporcu olmakla,
iyi bir öğretmen olmak arasında
büyük bir fark vardır. Örneğin,
futbol oynamak başka, futbolu
başkalarına öğretmek ise
bambaşka yetenekler ister…
B
ir spor eğitimcisinin en başta yapması
gereken özeleştiridir. Yaptığı işi önemseyen disiplinli bir öğretici misiniz?
Sporcuların öğrenmeye yakın oldukları anı
yakalamakta usta mısınız? 15 dakikadan
fazla dayanma gücü olmayan, bu sürenin
sonunda duygusal dalgalanmalar yaşayan
insanlar iyi bir eğitimci olabilirler mi?
Eğer söylediklerinizin yarısı anlaşılmıyorsa,
hindi gibi homurdanan bir yapıya sahipseniz
öğreticilik gibi çocukların, gençlerin yaşamına yön veren, onların yaşam mücadelesinde
doğru yolu bulmasına yardım eden eğitimcilik
gibi önemli bir işe kalkışmamanız gerekmektedir. Eğer bir eğiticinin yeterli öğretme yeteneği yok ise, sporcularının öğrenimi eksik
kalacaktır.
Genç sporcular sporsal becerileri öğrenmek
için çok heveslidirler, bunun için öğretmenlerinin gözünün içine bakarlar. Bu bağlamda
spor eğitimcisinin görevi, karşısındaki hevesli sporcu adaylarının yeteneklerinin ortaya
çıkmasına yardımcı olmak, onların genetik
şifreleriyle getirdikleri yeteneklerinin farkına
varmalarını sağlamaktır. Bu anlamda olabildiği kadar en iyi öğretmen olabilmek için elinizden geleni yapabilmelisiniz. İyi bir sporcu
olmak öğreticiliğinize yardım eder ancak iyi
bir sporcu olmakla, iyi bir öğretmen olmak
arasında büyük bir fark vardır. Örneğin, fut-
bol oynamak başka, futbolu başkalarına öğretmek ise bambaşka yetenekler ister.
Deneyimler göstermiştir ki geçmişte başarılı olan bazı sporcular, yıllar önce öğrendiği
temel bilgileri öğretmekte oldukça zorlanmışlardır. Şunu yadsımamak gerekir; hangi
sporla ilgili olursa olsun bir becerinin başkalarına öğretilmesi ya da başkasında var olan
becerilerin ortaya çıkartılıp geliştirilmesi başlı
başına bir yetenektir.
Sporsal becerilerin öğretimini dört ana başlık
altında toplayıp, inceleyebiliriz. Konuyu açıklamak, uygulayarak göstermek, ekip olarak
uygulamaya geçmek ve yanlışları moral destek vererek düzeltmek.
Konuyu Açıklamak
Öğretilecek beceriye ilişkin açıklamalar yapılırken gerek hareketler gerekse sözler şevk
ve heyecan verici olmalı. Dikkatlerin dağılmasına ya da başka yöne odaklanılmasına
izin verilmemeli ve kullanılan dilin kırıcı, argo
olmamasına özen gösterilmelidir. Açık, anlaşılır, bazı terminolojik terimleri, genç sporcuların anlayacağı düzeye indirerek konuşulmalı. Kısa anlatımlar kullanılmalı. Açıklamalar
üç dakikayı aşmayacak şekilde yapılmalı.
Spor eğitimcisi çalışmayı başlatırken her zamanki yerini alır; sporcuların toplanması, bir
araya gelmesi için sesle ya da hareketlerle
uyarıda bulunur. Konuşurken yüzü sporculara dönük olur. Sporcularla göz iletişimi kurularak örneğin “evet başlama zamanı geldi,
dikkatinizi verir misiniz lütfen” gibi bir anlatımla çalışmaya başlanılmalı. Ciddi, nazik bir
anlatımla normal yaşamdaki konuşmanın biraz üzerinde bir ses tonu ile sporculara seslenilmeli. Sporcuların dikkatlerini çekmenin
etkin bir yolu, onların bir hareketini övmek,
gerektiğinde kutlamaktır.
Sporcular arasında henüz dikkatini toplamayanlar varsa direkt olarak onlara bakıp, isim
sorarak dikkatlerini toplamaya çalışılmalı. Bu
da yeterli olmazsa onlar çalışmayı olumsuz
etkilemeyecekleri bir yere oturtulmalı. Çalışmanın olanak verdiği bir anda ya da sonunda onlarla konuşulabilir. Bu durumda eğitimci özdenetimine dikkat etmeli. Çalışmaya
başlarken yapılacak anlatımda şöyle denilebilir: “Bugünkü basketbol antrenmanında çift
elle göğüs pası çalışacağız.”
Beceri Uygulayarak Gösterilmeli
Bir hareket onu en iyi yapan kişi tarafından
gösterilmelidir. Eğer özel bir çalışmayı uygulayabilecek durumda değilseniz, ya kendinizi geliştirmeye çalışın ya da o hareketi en iyi
uygulayacak birini bulun. Bir diğer seçenek
ise uygulamaları film ya da video ile göstermektir. Şöyle bir anlatımla sporcuların dikkati
çalışma üzerine yoğunlaştırılabilir: “Bu çalış-
itü vakf dergisi 149
mayı biliyorsanız şimdi tam olarak en iyisini
yapmaya çalışalım. Lütfen her biriniz dikkatinizi buraya verin.”
Sporsal beceri öğretilirken ön açıklama asla
yadsınmamalı. Böylece sporculardan ne
beklediğinizi daha iyi bileceklerdir. Örneğin
şöyle söyleyebilirsiniz: “Önce size bu hareketin nasıl olduğunu göstereceğim, birkaç
kez yineleyeceğim, her yinelemede değişik
konumda(pozisyonda)uygulayarak hareketin
nasıl yapıldığını görmenizi sağlayacağım.”
Her uygulamadan önce önemli noktalarda
hareketin yapılışındaki incelikleri belirtmeyi
yadsımayın. Eğer hareket karmaşık (kompleks) görünüyorsa yinelenilmeli, daha yavaş
uygulanmalı. Hareket uygulanarak gösterildikten sonra, bu hareketin daha önce öğrenilmiş olanlarla ilişkilerini anlamaları için
sporcular uyarılmalı. Hareketleri uygulamadan önce ya da uygulama sırasında sorusu
olanların sorularını herkesin duyabileceği
şekilde yanıtlamalı, sorular salt uygulanan
konuya ilişkin olmalı.
Ekip Olarak Uygulama
Bir sporsal becerinin çalışılması sırasında
yapılacak uygulamalar kolay anlaşılır, öğretmeye yönelik olmalıdır. Genç sporcular bu
hareketleri başarmayı, öğrenmeyi kendi iç isteklenmelerinde(motivasyon) ararlar. Eğer bu
yoksa görünen nedenleri, fiziksel sakatlıklar,
başarısızlık korkusu, zevk almama korkusu
olabilir. Yapılan hareketin tehlikesi ya da riski varsa bunu en aza indirmenin, başarısızlık korkusunun bir yana bırakılmasının yolları
öğretilmelidir. Takım hareketi çalışmaya başladığında, hareketin tam olarak yapılıp yapılmadığına dikkat edilmeli. Eğer yapılmıyorsa
durdurulup gerekli düzeltmeler yapılmalıdır.
Sporcuların büyük bir çoğunluğu hareketi
yapamıyorsa çalışma durdurulmalı, hareket
yeniden gösterilmeli, gerekli çalışmalar yinelendikten sonra devam edilmeli. Gerektiğinde tümüyle birlikte teker teker hareketler eğitimci ile birlikte yapılmalı. Sporsal becerinin
öğretilmesi anında her adım için bir anahtar
sözcük belirlenebilir. Herkes beceriyi öğreninceye değin bu şekilde çalışma sürdürülmeli.
150 itü vakf dergisi
Eğer bir beceri yine de yeterince
yapılamıyorsa diretilmemeli, bir
diğerine geçilmeli. Daha sonraki
çalışmalarda başarılamayan hareketler sporcularla ve yardımcı çalıştırıcılarla tartışılmalı. Bu tartışmalar
hareketin neden yapılamadığı konusunda çalıştırıcılara bir fikir verir.
Öğretilmeye çalışılan hareketler
sporcuların yaşına göre karmaşık
olabilir. Ayrıca teknik adamlar da
doğru öğretemiyor olabilir.
Sporcular hareketi öğrenmekte fazla zorlanıyorlarsa, hareketi parçalara ayırarak öğrenim kolaylaştırılabilir, her parça tüm sporcular tarafından öğrenilinceye
değin yinelenebilir. Daha sonra tüm parçalar
birbirine eklenerek hareketin öğrenilmesi
sağlanır.
Buna karşın yanlışların sürüp sürmediğine
dikkat edilmeli ya da yeniden ortaya çıkıp
çıkmadığı gözlenmeli. Bir ya da daha fazla
kusur görüldüğünde çalışma durdurulmalı.
Genel yanlışlar düzeltildikten sonra hareketle ilgili, sporcuların başarımgücünü (performans) tek tek süzgeçten geçirmeli. Sporcularla çalışırken biriyle ya da bazılarıyla daha
çok ilgilenmek, iyi sonuçlar vermeyecektir.
Ayrıca çocuklarla çalışırken iyi durumda
olanla uğraşmaktansa bu zamanı başkalarına harcamak daha akıllıca olabilir.
Yanlışları Moral Destek Vererek
Düzeltmek
Bir sporsal becerinin öğretilmesi için salt
çalışmak yetmez. Çalışmanın sonuç vermesi için, sporcuların kendi form durumları
konusunda bilgi sahibi olmalarını sağlayan
moral desteğe gereksinimleri olur. Bunun için
sporcuların yapması gereken ile yaptıklarını
karşılaştırarak başarımgücünü incelemek ve
değerlendirmek gerekir. Yanlış bulunduğunda, neyin neden olduğu araştırılmalı, hangi
önerinin yararlı olacağı bulunmalı.
Bir sporsal becerinin öğretilmesi
için salt çalışmak yetmez.
Çalışmanın sonuç vermesi
için, sporcuların kendi form
durumları konusunda bilgi sahibi
olmalarını sağlayan moral desteğe
gereksinimleri olur. Bunun için
sporcuların yapması gereken
ile yaptıklarını karşılaştırarak
başarımgücünü incelemek ve
değerlendirmek gerekir.
Yanlışlığın nedeninden, onun nasıl düzeltileceğinden emin değilseniz öneride bulunmadan önce biraz daha düşünün. Yanlış, etkisiz
öneriler, zaman içerisinde size olan güveni
sarsar. Sporcuların yanlışlarının düzeltilmesinde öncelikli olana eğitimci karar vermelidir.
Çünkü yapılan bir yanlış diğer becerilerin bozulmasına da neden olabilir. Böyle bir durum
söz konusu ise, sporcunuza öncelikle gidermesi gereken yanlışı gösterin. Eğer yanlışlar
birbiriyle ilişkisiz görünüyorsa, bu durumda
gene en iyi sonucu verecek öneriyi sporcuya
vermek zorundasınız. Göstereceksiniz ki, bu
gelişme onu isteklendirecek (motive edecek)
ve diğer sorunlarını da ortadan kaldıracaktır.
Öte yandan çalışma anında yapılan iyi hareketler övülerek “olumlu yöntem” kullanılmalı,
övgülerde içten olunmalı. Sporculara aşırı
bilgi verilmemeli. Yanlışını düzeltecek kadar
bilgi verip zamana bırakılmalı. Sporcuya verilen taktiğin anlaşıldığından emin olunmalı.
Taktik uygulanamıyorsa dayanç (sabır) içinde yeniden fırsat verilmeli. Sporcu başarı için
desteklenmeli, hemen başarı edinilemiyorsa
arzusu kırılmamalı. Zamanlaması iyi yapılamayan moral desteği, amacı ortadan kaldıracağı gibi sporcunun çalışmaya yine yanlışlıkla
devam etmesine neden olacaktır. Sporcuya
uygun seçilmiş ve zamanında verilecek destek başarımgücünü artırmak için ona güç verecek, öğrenme süreci hızlanacaktır.
ESKRİM ŞAMPİYONASINDA
İTÜ'YE 3 MADALYA
Eskrim Takımımız, Konya' da
düzenlenen Türkiye Üniversiteler
Arası Eskrim Şampiyonasından
3 madalya ile döndü. Flöre
Erkek Takımı 2.'lik, Epe Erkek
Takımı 3.'lük elde etti. Bireysel
müsabakalarda ise Erkek Flöre
branşında öğrencimiz Erdinç
Özdemir Türkiye 3.'sü oldu.
Takımımızı
kutluyor,
nice
başarılar diliyoruz.
Hazırlayan : Süleyman Kolata
52. Avrupa takım şampiyonaları 21 Haziran-1 Temmuz tarihleri
arasında Hırvatistan'ın Opatija kentinde yapıldı.
3 branşta yarışan TÜRKİYE şu sonuçları aldı.
OPEN TEAM:
1- İsrail
2-Monaco
3-İngiltere
12-Türkiye
LADİES TEAM:
1-Hollanda
2-İngiltere
3-Fransa
7-Türkiye
214.80
213.29
209.65
168.75
298.45
296.74
294.24
259.54
SENİORS TEAM:
1-İngiltere
132,41
2-İsveç
119.80
3-Polonya
114.75
Türkiye B grubunda 82.54 puanla 8. oldu.
Açıklarda 36 takım, kadınlarda 23 takım, senyörlerde 26 takım
katıldı.
SPINGOLD TURNUVASI
19-28 tarihleri arasında Amerika'ın Las Vegas şehrinde yapılan SPINGOLD turnuvasında mücadele eden TEAM ASSAEL
takımı büyük başarı gösterek 4. oldu. Takım aşağıdaki oyunculardan oluştu:
Mustafa Cem Tokay, Antonio Sementa, Alexander Smirnov,
Josep Piekarek.
\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\
52. AVRUPA TAKIM ŞAMPİYONALARI
52. Avrupa Şampiyonası Türkiye-Polonya maçından bir el:
El no=19,Dağıtan güney,
E/W zonsuz.
AV42
Q6543
A7
83
K
RD5
AV
B -----
76
----- D
R10872
62
R5
AV102
RD9765
G
T983
9
QVT9843
4
KALİTA
Batı
3NT
Pas
KANDEMİR
Kuzey
4 Karo
Pas
NOWOSODZKİ
Doğu
4 Kör
KOLATA
Güney
3 Karo
Pas
Trefl 4’lü atağını elden alan Doğu, kör as yere geçti ve yerden kör
valesini oynayarak elden ruayla ezdi.
Tekrar kör oynarken yerden 1 adet pik kaçtı, Kandemir bu eli almadı ve tekrar oynanan diğer körü alınca,
Kendisi de son körü oynadı. Bu esnada yerden hangi kağıdı atarsa atsın oyun artık 1 batmaktan kurtulamıyordu.
Kandemir 1 el bekleyip, sonra alarak ve son körü de oynayarak
yeri squeeze etmişti. Kartlar şöyle idi:
Türk takımları toplu halde
itü vakf dergisi 151
----A7
3
K
RD
----
B -----
76
----- D
----62
R5
AV2
RD97
G
1098
----QV98
-----
Bu esnada 3 kişi kağıtlarını vermiş durumdadır, yerden ne yerse
yesin artık batmaktan kurtulamıyordu.
Briçde zor gözüken, defansın yeri squeeze ettiği ellere güzel bir
örnek oldu.
52. Avrupa Şampiyonası Türkiye-Polonya maçından bir
el daha:
El no=29,Dağıtan kuzey,
Herkes zonda.
42
V
RV1065
RV632
K
R10
7632
B -----
----- D
A1098
A
Q942
Q104
985
G
AQV8
RD54
873
A7
152 itü vakf dergisi
97653
\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\
AV42
KALİTA
Batı
-------pas
pas
KANDEMİR
Kuzey
pas
3 karo
pas
NOWOSODZKİ
Doğu
pas
pas
pas
KOLATA
Güney
NT
3NT
----
3 KARO= 5-5 minör, minimum zon oynayacak el demek.
Kör atağını alan doğu, kör döndü. Bu eli alan Kolata karo oynayıp yerden onlu koydu. As ile alan doğu tekrar kör dönerek,
bir tane kör sağladı. Bu arada oynanan körlere yerden 2 kere
trefl atıldı, eli alan dekleran karo oynayıp vale koydu. Karonun
kötü dağılımını gören Kolata pik empası yaptı. Ruası ile alan
batı son körü tahsil edip pik dönerek eli oynayana teslim etti.
Defans şu ana kadar 4 el almış durumda idi.
Kalan eller şöyle idi:
------------5
RV6
K
-------------
B -----
97
----- D
-------------
Q
Q10
985
G
A8
------------A7
Piki alan dekla ran, karo ruasını tahsil eder ve trefl as ile ele
gelerek son piki oynadığı zaman artık trefl damının yeri önemli
değildir, batı karosunu tutmak zorunda olduğu için trefl atmak
zorundadır. Oynayan artık önemi kalmayan son karoyu yerden
atınca, doğuda son piki tutmak zorunda kaldığı için (daha
önce trefl yemişti) AS, RUA trefl çekildi ve 3 NT tam oldu. Bu
oyun tarzı briçte Double Squeeze diye adlandırılır..
SAÝLAM BANKACILIK
Download

ÇEVRE - İTÜ Vakfı