Bu sözler yükselecek ve üzerine hiçbir söz çıkamayacak.
Altında kalanlarsa ezilecektir.
Velid b. Muğire
TİHAME’NİN ÜÇ GÜLÜ
Zeyd
Arşakid savaşlarının en korkunç günleriydi. Vadiler dost ve
akrabaların sıcacık kanlarıyla yıkanıyordu. Ölüm bakışlı mızraklar, sabah fırtınalarının, siyah çadırları kamçıladığı gibi birbiri
üzerine yağıyordu. Betafanların reisi Şuayb zalim bir aslandı o
zamanlar. İki korkusuz savaşçıyı, Talha’yı korumaları ve kanın
parçalanmış kırbalardan fışkıran şaraplar gibi kızgın kumlara
saçıldığı zamanlarda, kader oklarından uzak tutmaları için geride bırakmıştı. Oysa ilk gençliğine henüz adım atmış bulunan
büyük oğlu İsmail’in kılıcı, harbin kızları, koparılmış miğferlerden ve delik deşik olmuş zırhlardan ölüm solurken, Arşakidlerin başları üzerinde çıldırmış felekler gibi dönüp duruyordu.
Zira gururlu aslan, düşmanın zehirli okları İsmail’in geniş göğsüne isabet ederse, annesinin göğsünden asil bir süt emen
Ali’nin, kılıcını kuşanıp ağabeyinin yerini alabileceğini düşünüyordu. Fakat Talha kabilenin şairi, Betafanların ışığıydı. Ölüm
melekleri onun kasideler dökülen dudaklarından zehirli bir
buse alırsa, Betafanlar çölün ortasında susuz kalmış kervanlar
gibi mahzun olurlardı.
Esasen, düşmanın kanlı göğsüne ram olmalarından endişe
duyulan bronz göğüslü kadınlar gibi esirgeniyor olmak Talha’nın yüreğine hüzün veriyordu. Mızrağının tertemiz ucunu,
kızıl bir renge kalbetmek için, kumaş boyayan kadınların fırçalarını zarif bir şekilde kovaya batırması gibi uzatıyordu ölüm
yelpazelerinin birbiri ardına açıldığı saflara. Lakin yiğit hatıralarını dilsiz bir şairin yüreği üzerinde taşıdığı o iki genç, Talha’dan evvel davranarak uzaklaştırıyorlardı düşmanın yaklaşan
tehdidini. Böyle anlarda solan bir gül gibi içine dönüyordu
6 Şair
Talha ve Antere’nin söylemiş olduğu bir dizeyi hatırlamaya
çalışıyordu. Arşakidlerin önce ayak titrettiği, sonra toparlanıp
yeni bir hamle yaptıkları o ölümcül anda sanki şeytanın gölgesine basmış gibi ürpererek “Durun, durun hatırladım!” diye
bağırması bundandı.
O Talha ki, şehrine kaplanların ayak bastığı zalim bir aslanın kükreyişiyle kükremişti. Elindeki mızrağı gökyüzüne kaldırıp soylu devesi Dilemmi’nin üzerinde, karanlık gözlerini büyüterek açtığında, Arşakid kabilesinin yiğitleri darbeyi karşılamak
için göğüslerini gerip kalkanlarını ileri uzatmışlardı. O ise “Hatırladım!” diye haykırdı. Birbirini çölün savurduğu kumlar gibi
savurmaya azmetmiş savaşçılar, koparılmış dudaklarından, kan
rengi nefesler solurken, bu büyük şaire bakıyorlardı.
“Coşkulu ve özgür bir arı, bir başına serazat bu bahçede,
neşeli şarkılar söyleyerek konar çiçeklere.”
Erkeklerin cesareti üzerine, yiğitliğin gökyüzünden dökülmüş en büyüleyici kelimeleri, kasideleri arasına ölümsüz askerler gibi yerleştiren Antere’nindi bu dizeler. Fakat vadinin ortasında çifteler savurarak dolaşan ve kendisinden soluk soluğa
kaçan bir kısrağa aşmaya çalışan terli bir at gibi kızışmış bir
savaşı ikiye bölecek sözler değildi bunlar. Kan kokusunun, kas
kokusuna, ter kokusunun çürümüş et kokusuna karıştığı vadiye, Yemen bahçelerinin serin ve mütebessim rayihaları yayılmıştı sanki.
Şiire tapan askerler, taze ekmek bulduklarında, kurutulmuş
kandan pişirilen kan sucuklarını tiksintiyle yiten bedeviler gibi,
erkek damarlarından dökülen bu ağır ve kızıl şarabı içmekten
vazgeçtiler. Betafanların lideri Şuayb ve Arşakidlerin kudretli
reisi Züheyr miğferlerini çıkarmadan birbirlerini selamladılar ve
“Yarın yeniden savaşalım!” dediler.
Talha’nın, ölümün en korkunç silahlarını kuşandığı ve vadiye öfkeyle indiği bir zamanda “serazat arılar” hakkındaki bir
dizeyi hatırlamaya çalışması iki kabilenin yiğitlerini de
efkârlandırmıştı. O gece köpürtülmüş şaraplar, susamış gırtlaklardan kolayca akıp giderken, iki kabilenin yiğitleri, Talha’nın
Tihame’nin Üç Gülü
7
şerefine içiyorlardı. Benim dilsiz şairim olan Zeyd işte bu Talha’nın oğluydu ve ben işte bu Zeyd ile başlamak istiyorum.
Anasının, dünyaya beyaz bir öküz getiriyormuş gibi, tırnaklarıyla kumları kanattığı günün üzerinden yedi bahar dolaşmamıştı ki kabile üyelerinden biri babasının bu yiğitliğinden
bahsettiğinde “Antere’nin şiirini hatırlayıverdi. Ne yazık ki savaş sona erdi!” demişti. Betafan kabilesinin, şimdi yaşlı bir deve
gibi soluyan ve ağır beyaz kaşlarını kaldıracak kadar bile takati
olmayan reisi, o zaman başına diktiği şarap testisini düşürmüş,
beyaz sevgili entarisi kırmızıya boyanırken, eksik dişlerinin
koyu karanlığından, korkunç bir kahkahayla gülmüş ve “Ey
Uzza, bize Talha’dan daha büyük bir şair vermişsin!” demişti.
Harbin kanıyla yıkanan hüzün yüklü bulutların geçişleri
duyulsa da mesut bir güneşin parıldamaktan vazgeçmediği
güzel günlerdi onlar. Lakin Zehra’nın ölümüyle saadet başka
bir ülkeye hicret edince, geriye sadece hüznün kesif sislerinden
serin ürperişler kaldı. Bir şafak vakti, tüylü ayaklarıyla entarisinin içine sokulan ve onu en mahrem yerine yakın bir yerden
sokan, büyük, siyah bir örümcekle geldi uğursuz haber. Hicap
duyduğu için bu yarayı Talha’dan başkasına göstermemişti de,
öldükten sonra adını Ümmü Hicap koymuşlardı. Zeyd ise annesini hep Zehra diye hatırlayacaktı.
O zehirli şafağın üzerinden on hüzünlü yıl geçtikten sonra
Cafer ve Yakup’un kendi kanları pahasına korudukları büyük
şair, devesinin üzerinden sessiz bir hurma ağacı gibi, kızgın
kumların üzerine düştü. Kasideler söyleyen dudakları soylu
ruhunun çıkıp gitmesi için aralı kaldığında Betafan kabilesi,
Anu Selef üzerinden Murak vadisini takip ederek Uhra’ya doğru yol alıyordu. Şuayb asasını havaya kaldırıp, bu zehirden bile
acı haberi vermek için kafileyi durdurdu. Talha’nın bedenini,
üzerlerini başlarını yırtan kadınların acıtan feryatları arasında,
dalları kurumuş bir hurma ağacının altına gömdüler. Anu Selef
ile Uhra arasında kıvranıp duran ve her sene, bu mevsimde
yolları geçilmez yapan kum fırtınalarına esir olmadan geçip
gitmeleri gerekiyordu. Fakat Talha’ya da adına yakışır bir tören
8 Şair
yapılmalıydı. Şuayb, üç ravinin mezarın başında kalmasına ve
kabilenin geri kalanının yola devam etmesine karar verdi.
Bu adamlar mezarın başında, Talha’nın şiirlerini okumak
için kalmışlardı. Onlar kabilenin yaşayan tarihleriydiler. Bütün
şecereyi, bütün mühim hadiseleri ve bu kabilenin şairlerinin
söyledikleri şiirleri ezbere bilirlerdi. Herkes gibi savaşlara katılırlardı ama en çok onlara bir şey olacak diye korkardı herkes.
Şuayb ölürse yerine oğulları vardı ancak onların uğursuz bir
savaşta ölmeleri kabilenin tarihinin de ölmesi demekti. Bu sebeple onları arkada bıraktığı için Şuayb’ı ayıplamışlardı. Zeyd
ise kabilenin geri kalanını da alıp götürdüğü için kızmıştı Şuayb’a. Daha çocuktu o zamanlar. Hem şairler büyüseler de,
reislerin hüküm verdikleri makamın yüceliğini anlayamazlar.
Doğrunun ne olduğunu, sapı samandan ayırır gibi, hakikati
karanlığın içinden çekip çıkaran Şuayb’dan başka kim bilebilirdi?
Kabilen üç ravisi, Talha’nın Ümmü Hicab’a yazdığı büyüleyici şiirleri okumayı bitirdiğinde sözü Zeyd aldı. O bir ceylanın sesiyle konuşurdu. Babasının kükremesi yoktu onda, savaşırken de sesini kimse duymasın diye konuşmazdı. Haykırmaz,
ağlamaz, yaralandığında da susardı. Arşakidlerin dağ gibi bir
yiğidini kargısının ucuna takıp yere yıktığında da sessiz bir
ölüm gibi susmuştu. O gün ona düşmanları “Dilsiz Şair” dediler. Evet, az konuşurdu fakat o incecik bir şarap gibi akan sesi,
o dertli sesi duyulduğunda herkes kulak kesilirdi. Şuayb’ın gökleri tutan kahkahaları da duyulmaz olurdu o zaman. Şimdi yanında bulunan bu üç ravi de, beyitlere ürperişler veren kelimeleri hıfz etmek için kulaklarını açarlardı. O gün Zeyd babasının
ardından, semadan sürgün edilmiş masun bir peri gibi içli şiirler söyledi. Her biri ayrı bir makamdan üç yeni şiir okudu.
Zeyd içli bir yürek gibi kanayan dilini, çatlak dudaklarıyla
örttüğünde umarsız develerini hazırlayıp Uhra yollarını kapayan fırtınanın yüreğine girdiler. Önce Zeyd b. Talha görünmez
oldu, ardından zamanın hafızasına teslim olduğu büyük ravi
Ebu Nusayb girdi kızıl karanlıklara. Abduluzza ve Halid,
Zeyd’in son şiirlerini tekrar ederek ve harmanilerini, dağları
Tihame’nin Üç Gülü
9
örten geceler gibi sımsıkı bürünerek takip ettiler onları. Fakat
ben size bu fırtınanın hikâyesini anlatacak değilim. Korkunç bir
öfkenin, çıldırmış düşleri parçaladığı gibi, yeryüzünü ayağa
kaldırıp göklere fırlatan kudurmuş fırtınaların yüreğinden, soylu devesi Kahun’un üzerinde geçen sessiz bir şairin ve onun
ardından onun dizelerini fısıldayarak gelen üç râvinin hikâyesinden daha güzel bir hikâye anlatacağım size.
Tuleyle
Kays kabilesinin reisine Şihar aşiretinin kurtulmalıkları gidiyordu. Şafağı titreten kervanların ötelerde dalgalanışı gibi,
kızıla kesmiş develer, kum tepeleri boyunca sürüler hâlinde
ilerliyordu. Kutay pınarının serin bir neşeyle şakırdadığı vadiye,
uğursuz bir savaşı başlarından kovacak olmanın huzuruyla biraz şen, biraz da aceleyle girmişlerdi. Kafilenin reisi Utem akşamın hoş serinliğinde, uykulu hareketler yaparak, geç kalmamaları için Şihar’ın tembel çocuklarını tatlı bir dille uyarıyordu.
Bu pınarın kaynadığı vadi Gallaklarla dost ve müttefik olan
Benî Amr’ın nüfuz alanına giriyordu. Lakin malum olduğu
veçhile, neşeli pınarlar çölün susuz kalmış çocuklarının ortaklaşa kullandıkları barış mekânlarıdır. O akşam da Benî Amr’ın
genç kızları, teshir olmuş gözleriyle, gül bahçesini süsleyen
muhteşem bir bülbülü dinliyorlardı.
Nağmelerin pınar başına, “Haydi geliniz!” diyerek davet ettiği Şihar’ın çocukları geceyi aydınlatan kızları başlarıyla selamlayıp susuz dudaklarını Kutay pınarına uzattıklarında, onları
şarabın koynunda gördüğümüz seher düşlerinin şuh bahçeleriyle karşılayan bir şair vardı. Çapkın gözlerini, utangaç bakirelerin kınalı ellerinden, aşk buseleri içmemiş susuz dudaklarına
kaydırarak, şarap ve müennes hatıralar üzerine hiç duyulmamış
şiirlerini okuyordu. Sözleri serabın tülleri gibi Şihar’ın mest
olmuş develerini uysallaştırmıştı da, kafilenin reisi de vazifesini
unutup Kays kabilesinin reisini kızdırmak pahasına kızgın alnını Kutay pınarına uzatmış ve yaşlı kulaklarını onun genç şiirlerine açmıştı. İşte o çapkın, kaşını bir kez bile indirmeden, uzun
10 Şair
ince dudaklarındaki gülümseyişi silmeden, sanki meşin bir kından keskin bir kılıcı çeker gibi, bilinmezin kitabından duyulmamışın sözlerini sıyıran benim Tuleyle’mdir. Ve ben, hiç
durmadan, ne sesi titreyip ne zihni yorulmadan, makamdan
makama geçmeden, bir büyü gibi aşktan bahseden Tuleyle ile
başlamak istiyorum.
Eflatun nehirlerde güllerin yaşamı
Ve bir harikulade palmiye akşamı
Dallar üzere şarkılar söyleyen kızlar,
Semada süzülen, o dans eden yıldızlar
Ve yıldızlar misali altın saçlarından,
Geçen tılsımlı palmiye ağaçlarından,
Esen sıcacık iklimlerin buğusu,
Elmas parıltılarla yüzen bu kuğu, su…
Bin letafetle suya inen narin tüller,
Beyaz tüllere sarınmış rengârenk güller
Açıyorlar suları kristal bir dal ile
Geçiyorlar nehirden nilüfer bir sal ile
Şeffaf elleriyle öpüyorlar mehtabı
Müsavi bir kâinata açılan kapı
Sükûn içinde nümayiş hengâmesi mi?
Bulutlara ay ışığının değmesi mi?
Parlıyor mütekâsif bin nur ile her yer
Yükseliyor semaya billur fıskiyeler
Tihame’nin Üç Gülü
11
Ruhu bir sevinç akşamıyla sermest olan
Her bir güzel şeyi sevmesi serbest olan
Hakiki bir hayalperest olan sen şair de
Başka bir aşk diler misin ki bu şehirde
Zaman eşiğimiz üzere aram olmuştur
Mesuduz ki bize sevmek haram olmuştur.
Böyle diyordu Tuleyle ve Şihar aşiretinin develeri, Kays kabilesinin reisine gitmeyi unutup Kutay pınarının eteklerinde
keyifle geviş getiriyordu.
Tuleyle kabilesinin mücevheri, ilmin çöle açılan kapısıydı.
Her sene Yemen’den Mekke’ye giden kervanlara katılır, her
konak yerinde bir çapkınlık vakasına karışır ve orada, Farisi
diyarlarından gelen âlimlerin sohbetine oturup yıldızlardan ve
Irak’ın kadim şehirlerinin hikâyelerinden konuşurdu. Dostu da,
düşmanı da çoktu. Kaç defa kabilesi onun yüzünden büyük
harplere girecek oldu. Çölün üzerinde kurulup kaldırılan kaç
çadırın altında alev göğüslü bedevi kadınları, kocalarından,
onun uzun dudaklarından dökülen güzel sözleri sakladılar ve
kaç kervan onun büyüleyici sesini duyunca yoluna gidemeden,
Gallak kabilesinin konak yerlerinde, ayın bir dağın tepesinde
takılıp kalması gibi çaresiz kaldı. Şimdi Kays lideri, kan bedeli
olarak alacağı develeri bekliyordu fakat ben size Tuleyle’nin
şiirleri yüzünden iki kabile arasındaki savaşın, neredeyse yeniden başlayacağı o bir efsaneye dönüşmüş hikâyeyi anlatmayacağım. Hani çölün sonraki konukları böyle bir hikâye uydurmuşlardı. Güya, günün birinde Saba mülkünün melikesine çöl
üzerinden bir kervan gidiyormuş, bunlar bir gün bir vadiye
dalmışlar da, orada pınar başında bir şair yıldızlara ve aya şiirler
okuyormuş. Kafile sabah olunca yola koyulmak üzere orada
dinlenmiş fakat sabah bir türlü olmuyormuş. Zira yıldızlar ve
ay şairi dinlemekten usanmadıkları için sönmeyi ve yerlerini
güneşe bırakmayı bilmiyormuşlar. Böylece seneler geçmiş. Neden sonra şair ölünce şiirleri de susmuş ve hüzünlü bir sabah
12 Şair
olmuş. Kervan yola koyulup Saba mülküne ulaşmak için mesafeler kat ettiğinde ne melikeyi ne de mülkünü bulabilmiş yerinde çünkü aradan bir ömür kadar uzun bir zaman geçmiş.
Ben bu hikâyenin, Tuleyle’nin Şihar kabilesinin develerini
geciktirmesi sebebiyle inkişaf ettiğini sanıyorum. Fakat
Kays’ların yurduna aceleyle giden o sermest kafileden ve sarhoş
kervandakilerin, büyülü şiirlerin tesiriyle, biraz evvel zikrettiğim hikâyeyi uydurmalarından bahsetmeyeceğim. Ben size çok
daha güzel bir hikâyeden bahsetmek istiyorum.
Sara
Uzun kemikli ellerini semalara haykırır gibi açarak ve gözlerinden rahmet gibi yaşlar boşanarak bize, Farisilerle Rumileri
savaştıran o efsunlu kumaşların, efsaneli tenleri kadar yumuşak,
lakin hüznün yüreği gibi keskin gazeller okuyan Evfa’yı hatırlıyorum da, keşke şiirleri anımsadığımız gibi şarkılara hayat veren sesleri de hatırlayabilseydik diyorum. Belki de Evfa’nın
“Her nereye baksam onu görüyorum.” dediği gecenin içinde
titreşen yıldızlar, onun neşidelerini unutmamışlardır. Fevkalade
talihsiz olan biz insanlar ise, şarkıları rüzgâr içen bulutların
eteklerine üflüyoruz.
O Evfa ki, Şahiklerin en korkunç savaşçıları ve reisleri olan
Katayf tarafından Delil savaşında esir olarak alınmış da eski
kocasına olan aşkını unutamadığı için Katayf’ın rahmetine de
kavuşamamıştı. Lakin rahmetine dediğime dikkat buyurunuz,
aşkına diye söylemediğimi fark edersiniz. Katayf, Evfa’yı bütün
kadınlarından çok sevmiş ama kalbinde yerinin olmadığını bildiği için onu, diğerlerinin hizmetine vermişti. Evfa, Katayf’ın
misafirlerine gazeller okur ve biz münzevilerin kıymetsiz hayatlarımıza yeni hayatlar istediğimiz semalardan, sürat kanatlı bir
ölüm dilenirdi. Onu ölümü ister gibi isteyen Katayf bir gece
vücuduna sahip olmuş, Evfa da hançeriyle parmaklarından birini koparmıştı. İşte o geceden keskin bir hançer gibi tûlû eden
kızıl güneşle, yani Evfa’nın semalardan dilediği o sürat kanatlı
ölüm olan Sara ile başlamak istiyorum.
Tihame’nin Üç Gülü
13
Katayf’ın kadınları, kıskançlık yüzünden Evfa’yı zehirlemişler, bu kızı da kabilenin lanetiymiş gibi öldürmek istemişlerdi
de, zalimlikleri onun mekâna ürperişler veren güzelliğine dokunmaya elvermemişti.
Sara henüz açılmamış bir gonca iken, uzun meshur gözleriyle ve bir buse gibi dolgun dudaklarıyla kızıl bir sihir hâline
gelmişti. On ikisine vardığında çölün ne kadar savaşçı şairi varsa onu kaçırmak, ona sahip olmak için Şahik çadırlarına musallat olmuştu. Korkunç Katayf’sa onu en gözü pek kadınlarına
emanet ediyordu. İçlerinden sadece birisi Sara’nın uyuduğu
çadıra kadar sokulabilmiş, onu birkaç saniye gördükten sonra
kabilenin savaşçılarının üstüne geldiğini anlayarak kaçmış fakat
bir okla yaralanmıştı. Biraz da Sara’nın güzelliği hakkında bir
fikir verir diye bu şairin şiirini size tekrar ediyorum.
Kim görse uyurken masum der hâline?
Kim kıyar, “Uyan!” derse kıyar kendine
Şimdi çocuk misali nahifsin ancak
Şimdi uyanacaksın sen, uyanacak
Ve siyah bir sancak misali kaşların,
Yükselir üstünden uçacak başların
Kavisleri bir Arap seyfine benzer
Kan dökerek açılan siyah kirpikler
Her an bir zulmet perdesi eder tûlû
Beni mahveder, etmezse şayet kulu
Şuh bir eda ile her saniye inler
Uyanınca sesini duvarlar dinler
Bir an görünüverir tomurcuk güller
Sıyrılır üzerinden eriyen tüller
14 Şair
İki geniş mabet hemahenk muttasıl
Sütunları uzundur pembedir nasıl
Ah diz çöküp önünde bir abid gibi
Bazen istiyorum tutmak mabedi
Ve sarıp Samson gibi sütunları ben
Sallamak çılgınca geçip kendimden
Şairin adının önemi yok, zira Sara’ya yazılacak daha sonraki
şiirler arasında bu şiirin de bir önemi yoktur. Bu yüzden size
bu kimsesiz şairin, günlerce Şahik kabilesinin çadırları etrafında
aç susuz dolaştıktan sonra, birkaç saniyelik bir saadetin ardından oklanmasının ve bu şiiri okuduktan sonra ölmesinin
hikâyesini anlatmayacağım çünkü çok daha güzel bir hikâye
anlatacağım size.
BİRİNCİ KİTAP
I
TACİRLER PRENSİ
Roma İmparatoru Heraklius, Kafkaslar üzerine yaptığı seferden geri dönüyordu. Üç Pers ordusunun ölümcül takibinden nihayet kurtulmuş, Kilikya üzerinden Sebasteia’ya ulaşmıştı. Ateş soluyan zırhlı Farisi atlarının Roma lejyonlarını öfkeyle
çiğneyip geçtiği günlerin intikamını almak için uğraşıyordu
fakat batı sınırları Avarların tehdidi altında olduğu için yeterince takviye alamıyordu. İkmal yapamayan ordusu, Sasaniler
karşısında geri çekilmek zorunda kalsa da, bu ricat sırasında
bozguna uğramamış, hatta kibirli Pers ordularını birkaç kez
mağlup etmeyi başarmıştı. Yine de iki sene süren ilk seferinden
Konstantiniyye’ye götürdüğü tek şey, karanlık günlerin bitebileceği umudundan çok daha fazlası değildi.
Birkaç sene önce Şam, Kudüs ve Mısır, Farisilerin eline
geçmiş, Gassani krallığı hayatiyetini kaybetmiş ve kadim imparatorluğun zenginlikleri, istilacı Farisiler eliyle Irak ve Hint
ülkelerine akmaya başlamıştı. Hiç kuşku yok ki bu sayede birçok Pers taciri görülmemiş servetlere ulaşmışlardı. Fakat o günlerde, bu tacirler arasında yıldızı en çok parlayan Rüstem’di.
Savaşa çırılçıplak koşan vahşilerin yüreği vardı bu adamda.
Onun ataları da kendisi gibi korkusuz insanlardı. Ne zaman
Romalılarla barış olsa Konstantiniyye’ye ilk ulaşan onlar olurdu. Ne zaman Romalılarla savaş çıksa dönüp sahtekâr Soğdlarla onlar pazarlığa otururdu. Hint’in vıcık vıcık ormanlarına
girenler ve zalim Hunnaların bu topraklardan sürüp çıkardıkları zenginlikleri onların elinden ucuza alıp Arap çöllerine taşıyanlar da onlardı. Hüsrev Anuşirvan Hunnaların devletini yıktığında Çin ülkesinden bir savaşçı seli boşanıp Derbent’e kadar
dayanmış, saçlarını iki örgü hâlinde, korkunç miğferlerinin
Tacirler Prensi
17
altından bırakan ve “çah, çah, ur ha ur” diye kükreyen bu
adamlar Pers sarayına geldiğinde, Rüstem’in dedesi şehinşaha
getirdikleri ipeği yakmamasını tavsiye etmiş fakat o vezirinin
sözünü dinleyerek bunların getirdiği ipeği gözlerinin önünde
yakıvermiş. İşte o günden beri Pers ülkesinin doğu kapıları bu
öfkeli canavarlar tarafından sallanıp durur. Ve o günden beri
Rüstem’in ailesi bütün Fars diyarında saygı görür. Bu gün de
öyledir. Roma savaşlarının en ağır ganimetleri şahın sarayına
giderken tacirler içinde Rüstem ayrı tutulmuş ve başka ülkelere
taşıması için ona zırhların, kılıçların, miğferlerin en güzelleri
verilmiştir.
Esasen Romalılardan ganimet olarak alınmış bu harp malzemelerine alaka gösterenler ekseriyetle Araplar olurdu. Zira
Pers ülkesine komşu olan diğer milletler zırh yapmak konusunda Romalılardan daha ilerideydiler. Bu yüzden Rüstem’in kervanı Şam’dan hareket ederek, Dumetul Cendel’e, buradan,
nüfusu Yahudilerden müteşekkil Tayma ve Hayber şehirlerine
ve oradan hurma bahçeleriyle ünlü Yesrib’e ulaştı.
Yesrib’in en önde gelen kabilelerinden olan Evsler, onu her
zamanki gibi büyük bir zevkle misafir ettiler. Bunlar bir zamanlar Hazreclerle birlikte şehrin iki önemli putperest topluluğunu
meydana getirirlerdi. Hâkimiyetin kimde olacağı meselesi yüzünden çıkan Buas harbinde birbirlerini tüketecek noktaya geldikleri için barışı kabul etmeye mecbur kalmışlardı. Bu sükûn
dönemi içerisinde Abdullah b. Übeyy’i kendilerine kral olarak
seçmek ve böylece iki kabile arasında kuvvetli bir ittihat meydana getirerek Arabistan’ın kalbinin attığı Hicaz bölgesinde
mevkilerini güçlendirmek niyetindeydiler. Fakat güney komşuları olan Mekke şehrinin tek mühim kabilesi olan Kureyş’e
mensup Muhammed b. Abdullah’ın Mekke’de peygamberliğini
ilan etmesinden on sene kadar sonra getirdiği tek tanrı inancını
kabul ederek onu şehirlerine davet ettiler. O da Mekke’de yaşamak artık kendisi için mümkün olmadığından bu daveti kabul etmek zorunda kaldı. Onun gelişi ile birlikte Abdullah b.
Übeyy’in krallığını ilan etme hayali sonsuza kadar ortadan kalktı.
18 Şair
Yesrib şehrinin diğer önemli topluluğunu ise Yahudi kabileleri meydana getiriyordu. Bunlar Benî Kaynuka, Benî Nadir
ve Benî Kureyza isimlerini taşıyorlardı. Muhammed b. Abdullah onlarla, henüz saldırmazlık anlaşmaları imza etmiş olsa da,
bu kabilelerin Evs ve Hazreclerle birlikte hareket ettiklerini
söylemek mümkün değildi. Bu yüzden Rüstem Yesrib’e geldiği
zaman, daha önceleri de yaptığı gibi her kabileye eşit mesafede
durmaya çalıştı. Evs kabilesine misafir olmasının tek sebebi
sıranın onlara gelmiş olmasıydı.
Kervan şehirde konakladığı süre içerisinde Benî Nadir Yahudilerinin koruması altında kaldı. Daha büyük ve çok daha
önemli bir ticaret şehri olan Mekke’ye doğru yola çıkmadan
önce Rüstem, liderleri Sellam b. Mişkem’e bu korumanın karşılığını ödedikten sonra güzel bir Avar yayı hediye etmeyi de
unutmadı.
Beş parçadan oluşan ve farklı yönlere bakan geyik boynuzlarının birbirine yapıştırılmasıyla hazırlanan bu yayları kurmak
ve kullanmak kadar, temin etmek de son derece müşküldü.
Zira Sasani ordusu, bunların zarar görmemiş olanlarını toplayıp kendi atlı okçularına dağıtıyordu. Diğer silahlar ve zırhlardan temin etmek konusunda ise herhangi bir güçlükle karşılaşmamıştı.
Kafile reisinin hemen arkasından gelen develerde, kanatlı
atlar ve savaşçı kabartmalarıyla süslü subay zırhları taşınıyordu.
İşçiliklerinin üstünlüğü kadar, şiddetli bir savaşın neden olabileceği tahribatlardan (ezilme veya delinme) masun oldukları
için de diğer zırhlara göre çok daha kıymetliydiler. Zincir zırhlar ve sorguçlu miğferleri taşıyan develer ikinci sırayı teşkil ediyorlardı. Bu miğferlerin demir bir maskeyle örtülenleri daha
korkutucu oldukları için tercih sebebiydi. Üçüncü sırayı teşkil
eden develer diğerlerine göre çok daha ağır bir yük taşımak
zorundaydılar. Zira bunlara sık bir şekilde istiflenmesi mümkün olan ağır kalkanlar yüklenmişti. Ekseriyeti güneş gibi yusyuvarlak olan bu kalkanların bazıları yumurta şeklindeydi. Kiminin üzerinde kükreyen aslan motifleri, bazılarında yaban
domuzları, çift başlı yılanlar, kurtlar ve vahşi kuşlar vardı. Kimi
Tacirler Prensi
19
zincir zırhlar gibi pul, pul desenli bazısı da çiçek motifliydi. En
gösterişlileri ise iki yanında ayağa kalkmış aslanların kükrediği,
ortasında kapı tokmaklarını andırır şekilde gümüş kabartmaların olduğu ve aşağı doğru sarkan siyah zincir iplerle süslü olanlardı. İçlerinde Gassanilerin kullandıkları dikdörtgen şeklindeki,
deriden yapılma, daha ucuz fakat daha hafif ve kullanışlı olanlar
da vardı. Bu develeri, çeşitli milletlere ait kılıçları taşıyanlar
izliyordu. Greklerinki kısa, Trak kabilelerinin kullandıkları uzun
ve Avarlarınki kavisliydi. Daha arkadan gelenlerde ise pelerinler, tunikler, süvari pantolonları, askeri çadırlar ve at zırhları
vardı. Romalıların göçebe Avarlardan öğrenerek kullanmaya
başladıkları boyun zırhları ve belki de Arabistan’a ilk defa sokulan üzengiler kervanın en sonundaydılar. Bu üzengiler süvarinin ata binmesini ve onu idare etmesini kolaylaştırdığı için bütün Akdeniz’de süratle yayılmıştı. Ezilmiş sandaletler, yıpranmış dağ ayakkabıları, küçük omuz kalkanları, uçları aşınmış
baltalar, çöl sıcağında giyilemeyecek olan çizmeler de unutulmamıştı. Hiç kuşku yok ki bunun sebebi Mekkeli soyluların
gözlerini boyamak ve onları alış veriş yapma konusunda iştahlandırmaktı.
Rüstem’in kervanı, her zaman olduğu gibi Arapların yaşadıkları topraklara girer girmez Muzar ve Bekr kabilelerinin
silahlı adamları tarafından koruma altına alınmıştı. Bunlar Fars
körfezi kıyılarındaki yurtlarından hareket ederek onu karşılar ve
Mekke’ye kadar emin bir şekilde götürürlerdi. Rüstem böyle
konularda asla cimrilik göstermez, çok sayıdaki askere yüklü
miktarda para öder ve geçtiği yerlerde evlerine misafir olduğu
insanları da mutlaka memnun ederdi.
Dört gündür Mekke’ye yaklaşmakta olan kervan artık Usfan’ı da geride bırakmıştı. Yol bu duraktan sonra neredeyse hiç
kıvrılmadan dümdüz bir şekilde ilerliyordu. Sadece, Mekke’ye
yarım günlük bir mesafe kaldığında Hicaz dağlarının eteklerine
sürtünerek doğuya doğru kıvrıldılar. Bu dönüşü tamamladıktan
sonra yeniden dümdüz bir şekilde ilerlerdiler. Ta ki Mekke’nin
kuzey kapılarını gizleyen Hind dağı görünene kadar… Bu da-
20 Şair
ğın etrafından kıvrılan yol, Kızıl Deniz’e inen yolla birleştiğinde meşhur Kâbe vadisi bütün sıcaklığıyla gözleri önüne serildi.
İki büyük imparatorluk arasında savaşlar yeniden başladığından beri, ta Çin’den ve Hindistan’dan gelen mallar yine
Basra körfezi yoluyla Mekke’ye akmaya başlamıştı. Asırlardır
bu yolun tercih edilmesini sağlayan savaşlar Arap yarımadasına
refah ve bereket getirirdi. Mekke’nin soyluları bu savaş döneminde de görülmemiş bir zenginliğe ulaşmışlardı. Bu yüzden
Rüstem, getirdiği malların elinde kalacağından korkmuyordu.
Soylu kabile reisleri birbirlerine üstünlük sağlamak için bütün
askeri teçhizatları kapışacaklardı. Gerçi bu zırhlar ve ağır silahlar çöl savaşlarında pek işe yaramıyordu ama büyük kabile savaşlarında, yani orduların birbirini vurup kaçmadığı, birbirine
öfkeyle ve karşılıklı olarak saldırdıkları savaşlarda çok işe yarıyorlardı. Son Ficar harbinde Kays’lar ve Kureyşliler bu zırhların ehemmiyetini anlamışlardı. O yüzden kervan görünür görünmez haber vermeleri için, çocuklarını şehrin kapılarına, tepelere gönderip kızgın güneşin alnında saatlerce bekletiyorlardı.
Mekke’ye kervan götüren tacirlerin hangisine sorsanız bu
yolculuğun en güzel anının Kâbe’ye inen vadinin ucunda kervanlar görülür görülmez şehirden yükselen tezahürat olduğunu
söyleyeceklerdir size. Yalın ayak çocukların ortalıkta bağırarak
koşuşması, kibirli Arap kadınlarının da tıpkı küçük kızlar gibi,
soluk soluğa, mal taşıyan develerin yanına kadar gelmesi görülecek şeydir. Panayırlar şehri olan Mekke’nin bir bayram coşkusuyla gülümsediğini hissedersiniz.
Rüstem’in bu gelişi sırasında da böyle oldu. Sasanilerin büyük harbi muzafferiyetle götürdüklerini öğrenen Mekke’nin
soyluları da en az çocuklar kadar heyecanla büyük tacirin kervanının görünmesini bekliyorlardı. Bu yüzden bağırıp çağıran
çocukların, develeri görmek için kalabalığın arasına karışmış
kadınların içinde Demman aşiretinin lideri Yaser gibi tanınmış
kişiler de vardı. Bu Yaser, Kureyş kabilesine mensup bir sülaleden gelmese de Mekke’de ev sahibi olan nadir zenginlerdendi.
Download

Bu sözler yükselecek ve üzerine hiçbir söz çıkamayacak. Altında