DIŞARIDA YAĞMUR VARDI...
İnceden inceye yağmur yağıyordu.
Bir kesiliyor bir başlıyor ama dün akşamdan, gecenin bu vaktine, hala devam ediyordu. Bazen
şiddetleniyor ve neredeyse sokağı aydınlatan lambayı bile göremeyecek hale getiriyor,
bazense sakinleşiyor ve adeta lambanın çevresinde gelin duvağı üzerindeki süslere benzer
şekiller oluşturuyordu.
Nasıl da severdi…
Böyle usul usul yağdımı ‘Rahmet’ derdi de severdi…
Hızlandığı vakit, hele bir de uğul uğul bir rüzgâr eşlik ederse ve gök gürlerse bir de, nasıl da
korkardı o vakit…
Hep korkardı ya zaten !...
'Koca kadın oldun, hala korkuyorsun!' dediğimde, 'Ne yapayım, elimde mi sanki!' derdin.
Derdin !...
Her yağmur yağışında oturup, söyleşiyoruz ya seninle…
Gök gürlediğinde Salâvat getiriyorum senin yerine…
Bir kedi gibi pusar ve sokulurdun yanıma.
‘Korkuyor musun gene?’ diye sorardım evvelden
‘Ne sorup duruyorsun? Biliyorsun ya işte! Korkarım hep gök gürlemesinden, sorup durma
artık!’ demiştin de hani, o vakitten sonra sormaz olmuştum.
Eskiden bu vakitlerde yatar uyurdum ben, ama yağmur yağdığı geceler hiç uyumuyorum,
uyuyamıyorum artık.
Biliyorum ki sen de uyuyamıyorsundur ve ayaktasındır.
Yatmış olsak bile, hop hop hoplardın yanımda. Her baktığımda gözlerini sıkı sıkıya
kapattığını, ama uyumadığını bilirdim.
Bilirdim ki korkuyorsun gene ve korkunu açık etmek istemiyorsun bana…
Elimi başının altına sokar ve çekerdim kendime doğru ve bir müddet sonra anlardım nefes alış
verişinden uyuduğunu…
Böyle gecelerde, belki de korkundan, sabah geç uyanırdın.
Serseme dönmüş halin devam ederdi uzunca bir müddet.
Ben hala sabah erkenden uyanıyorum. Ve kolay kolay da uyumuyorum yeniden.
Benden sonra perişan olursun sen! Derdin ya hani; perişan olmadım be!
Çünkü senden sonram olmadı!...
Sürüne sürüne de olsa mutfağa gidip bir iki parça kahvaltılıkla geçiştiriyorum açlığımı; yoksa
ilaç da içemiyorum. Geçen bir şey yemeden aldım da tansiyon hapımı, perişan etti tüm gün
beni.
Elimden yemek gelmiyor hala, denemedim değil; ama olmuyor. Hele ki bu yaştan sonra da
olacağı varsa da olmaz artık. Allah’tan boğaza düşkün değilim. Ama ne yalan söyleyim bazen
şöyle bir dolmaydı, mantıydı istemiyor da değilim hani…
Ama senin yaptıkların olacak illaki…
Herkesin yaptığını yiyemem bilirsin, her yerde de yiyemem zaten; çekingenim hala…
Hani tok oturup, aç kalkmak derler ya, öyle işte.
Çağıran eden de dolu değil ya zaten!...
Kız, arıyor sıksık.
Sıksık dedimse haftada bir, iki.
Herkesin işi gücü var bi dolu. Benimi düşünsünler bir de? 'Büyük oğlan sınava girecek bu
sene, ayrılamıyorum başından!' diyor. 'Ben gelemiyorum, bari sen gel baba !' dedi ama;
gidilmiyor be!
Kızın da olsa oturulmuyor sofraya. Kendi evin gibi olmuyor.
Eee ! Bir de el oğlu var sonuçta. Allah var, bir şey dediği ettiği yok ama; en fazla iki gün. Üç
dedi mi nefes alamıyorum sanki !
Kız da işe gidiyor zaten. Öğleye kadar okul... Yeterince yoruluyor yazık, bir de benim nazıma
mı uğraşsın?
2 sene sonra sınıfı mezun edince, emekli olacağım diyor.
Kararını değiştirmezse!...
Hayri’nin emekliliği de gelmiş. Birlikte emekli olalım diye karar almışlar.
Tazminatlarını birleştirip, deniz kenarından sakin bir yerden ev alalım diye anlaşmışlar. Ama
daha kırk karar değiştirirler gibi geliyor bana; daha oğlan nereden kazanacak bakalım okulu?
İstanbul mu, İzmir mi?
Baktım da hiç Ankara lafı geçmiyor.
Eee tabi ya ! Kim ne yapsın Ankara’yı? Ankara’ya gelseler, arada sırada da olsa uğramak
gerekir yanıma, gelmek isterler mi hiç?
Hele bir de kızları var ki ;mümkün değil gitmez öyle, kasabaya masabaya !... Deniz kenarının
hevesi ençok bir, bilemedin iki hafta onlar için.
3 sene sonra da o girecek zaten sınava…
Mümkün değil gitmez!
İyi, kötü gene arıyor kızın!...
Ya oğlan ?...
En son iki ayı geçti herhalde !...
Onlar aramıyorsa ben arayım dedim bir iki kez; baktım yarım ağız konuşuyorlar benimle…
Kapatsa da gitse der gibi!...
Gelini istedim, arkadan da sesi geliyor halbuki, 'Selam söylei şu an konuşacak durumda değil
! de' diyor.
Taş taşıdı zaar, akşama kadar!!!
Aramıyorsun bari, aradığımda çıksanız ya telefonuma! Ekmek mi isteyeceğim, para mı?
Yaşlılık…
Sevimsizleştiriyor belli ki insanı!...
Gerçi en baştan beri sevmedi bizi ya !
Neyse.
İki üç bayramda bir uğruyorlar yanıma; iki gün kalırlarsa ne alâ!
O da gelinin ablası ve yeğenleri buradalar ya ondan.
Yoksa kim ne etsin beni ?
Allah var, becerikli de hani; yapıyor, pişiriyor, getiriyor sofraya…
İki tane kız, eşşek kadar da oldular; ölüyorum desen bir damla su vermezler ağzına.
Oğlan zaten ağzı var, dili yok olmuş büsbütün.
Meliha, kıpırdama dese yerinden, bir hafta kalkamaz herhalde ?
Böyle miydi bu oğlan eskiden de?
ODTÜ’de okudu, işini gücünü buldu çabucak ama kafasına vur ekmeğini al ağzından !
Saatlerce konuşmasan konuşmuyor tek kelam. Nasıl müdürlük yapıyor, nasıl müdürlük
yaptırıyorlar ? anlamadım inan!
İşyerinde böyle değildir herhalde? İki kız ve anaları parmağına takmış oynatıyorlar oğlanı.
Kızları okumaya okurlar ama; anne de, baba da zeki sonuçta; okusalar ne olacak ?
Dedenin yanında, babanın yanında boylu boyunca uzanıyorlar.
İki gün boyunca sabahtan akşama kadar ya bilgisayar var ellerinde, ya da televizyonun
kumandası.
Sorarsan iki satır söylüyorlar, sormazsan o da yok !...
Hayırlısı be! Canları sağ olsun yeter ki.
Küçük kız gözlerini senden almış: Elâ.
Huyu da sana benziyor esasında, ama ablanın tesirinde kalıyor daha çok. İyiyken iyi ama bir
de sinirlenince o kız gidiyor, bir başkası geliyor adeta…
Bildiğin deli!
Toparlar daha zamanla. Zaten gördüğüm toplamda kaç gün de ?
Yağmur da şiddetini artırdı. Bu saatlerde bir kadınla, erkek çöplerden bir şeyler toplamaya
gelirdi; gelemediler bugün.
Yağmurdan tabi…
Yazık !
Garipler kimseye muhtaç olmadan tek tek dolaşıyorlar çöp varillerini ve ekmeklerini
çıkartıyorlar, bugün gelemediler.
Perdeyi aralıyorum, merak etme ışıkları da söndürüyorum, ev dışarıdan görünmesin diye...
Akşam olunca perdeler çekilmeli değil mi?
El var, ar var! Ayıp diye bir şey var.
Senden kaldı bu huylar bana.
Akşam olunca muhakkak kapatıyorum perdeleri, halbuki nasıl sıkılıyorum bir bilsen!...
Dışarıdan gelip, geçenlere bakarak zaman geçiriyorum ama, seni üzmeyim diye kapatıyorum
perdeleri...
Açarsam da, muhakkak ışıkları söndürüyorum o vakit!...
Kaygı yapma diye söylüyorum, sen gittin diye büsbütün perişan olmuş değilim ardından.
İki, üç haftaya bir makineyi çalıştırıyorum; öyle renkli, beyaz anlamam ben !
Ne biriktiyse atıyorum ve tek seferde çıkartıyorum hepsini...
Ayrı ayrı yıkasam dolmaz ki zaten!
Yarın ardımdan perişan olursun dediydin de öğrettiydin hani, makineyi çalıştırmayı; hatırladın
mı?
Çekmiştim çekmiştim de açılmamıştı bir türlü kapağı...
'Hiç mi bakmadın nasıl açılıyor diye bunun kapağı?' demiştin de göstermiştin hani.
Hiç bakmamıştım sahiden, ama hiç!
Sen vardın ya zaten, gerekirse sen nasıl açılır makinenin kapağı, nasıl yıkanır çamaşır, bilirdin
zaten; öğrenmeme ne gerek var ki derdim?
'Bak önce şu düğmesine basacaksın, bir iki saniye bekledikten sonra tık diye bir ses gelir, o
vakit tutup, çekeceksin kapağını demiştin!'...
Üzerinde sarı, boydan bir pijaman vardı. Bordoya çalan hırkan da üzerindeydi o gün.
'Yarın bir gün ben olmam!' dediğinde nasıl da beynimden vurulmuşa dönmüştüm.
Sen hep olacaktın yanımda!...
Önce ben gidecektim.
Zihnimdeki sıra böyleydi.
Ve ben de böyle makinenin ayarı, tencerenin tabanı diye uğraşmayacaktım hiç!
'Herkes bizi mi seyrediyor sanki!' diyecektim ve açacaktım perdeyi de kızacaktın bana ve
biraz somurttuktan sonra 'Hadi bi kahve yapta içelim karşılıklı diyecektim' ve barışacaktık
gene...
Allah var! Hiç küsme huyun olmazdı.
Sonradan sonraya niye öyle dedim ? diye kendi kendimi sorguladığım zamanlarda bile; bir iki
saate kalmaz barışırdın benimle.
Ya bir meyve, ya çay getirirdin. Ya da 'İstediğin bir şey varsa yapayım yemeğe' derdin.
Barışma şeklin buydu senin.
Çayı severdim.
İllaki karşılıklı içecektik ama; inanki yalnız başıma aylar geçiyor da, tek bardak çay bile
içmediğim oluyor!
Karşımızdaki Necla Hanım da öldü dün değil evvelsi gün.
Çok çekti kadın.
Bakanı edeni de olmadı.
Bir kadın bulmuştu oğlu, 'Anamıza bak, ölünce de ev senin olsun' demişler; tam yedi sene
baktı kadın. Bakan da Allah'ın bir garip kulu...
Kocadan da, babadan da gülmemiş yüzü.
13-14 yaşında vermişler hayırsızın tekine, herif içmiş içmiş dövmüş. Aç, açık bırakmış.
Babası da 'Cenazen gelir geriye ancak' deyince, '18 sene çektim amca' demişti. Araba çarptı
da kurtuldum, yoksa ben kıyardım canıma, bir bebenin hatırına sabrettim bunca sene; yoksa
kırk kere asardım kendimi dediydi garip.
Bebesini de vermemişler sonra.
Babaannesi taraf almış, götürmüşler.
'Şimdi 12 yaşındadır' diye bir ağladı, bir ağladı geçenlerde. O ağladı, ben ağladım; o ağladı,
ben ağladım...
Recai bey hayattaydı o vakit.
Ara ara girer hal hatır ederdim.
Adamcağız da sabah namazına diye kalkıyor, düşüyor ölüyor.
Kızcağız feryat, figan kapıyı çaldı.
Koştum hemen. Cankurtaranı ara falan !...
Gelene kadar ölmüş zaten. Kalp masajı falan denedim ama ne çare.
Bildim ama!...
Vücudu buz kesmeye başlayınca bildim.
Yarım saatten geldiler ama ne çare.
Ecel!
Anlattıydım herhalde, kafa mı kaldı? Anlattığımı bir daha anlatıyormuşum, öyle diyorlar.
Kadıncağız adamın ölümünden sonra büsbütün kötüledi.
İyi kötü ihtiyacına falan kalkabiliyormuş, ona da kalkamaz olmuş.
Bakıcı kız gelirdi bana ara ara...
Belli ki bunalıyor garip!
Söyleyecek, boşalacak birini arıyor.
Ben de babası olacak yaştayım.
Geliyor, hem ortalığı başı şöyle bir toparlıyor, hem de kahve yapıyor içiyorduk.
Merak etme!
Üç beş kuruş da sıkıştırıyordum eline.
Allah var, 'Aşk olsun amca parası için mi?' Diyordu da; 'Olsun kızım, senin de ihtiyacın olur!
Harçlık yaparsın hem eline' diyordum. Hem garip sevinsin, hem de ben ut altında kalmayayım
değil mi?
Neticede Necla Hanım öldü velhasıl.
Dirisinde gelmeyenler, ölüsünde geldiler.
Kızı bir ağladı, bir ağladı...
'Kızım severdin de ananı neredeydin sağlığında?' deyim dedim; 'Neyine gerek, sana mı düştü?'
deyip sustum.
Kadın çocuklarının adını sayıklaya sayıklaya öldü.
Geldiklerinde de komşuya oturmaya gider gibi 'Ce!' Deyip savuştular.
Şimdi sırma saçlı oldu anaları.
İnsan hiç değilse hafta sonları bir uğrar, 'Ana daha ölmedin mi' ? der.
Hayat be!...
İyi kötü karı koca yuvarlanıyorlardı; adam ölünce kadın toparlayamadı bir daha.
Allah rahmet eylesin.
İyi kadındı.
Sen de severdin hem.
Girilir çıkılır insanlardı. Kendi hallerinde. İki çocuk büyüdü o evde, sonuçta yapayalnız öldü
kadıncağız.
Apartmanda en eski ben kaldım zaten.
Ölenin kapısı kapanıyor. Ya kiralık ya satılık.
Ben de ölünce olacağı bu!...
Gelip de oturacak değiller ya!...
İki tane de biz evlat büyüttük bu evde...
Gelenimiz gidenimiz de eksik olmazdı hiç.
Şimdi geldiklerinde ,iki üç günlüğüne, beğenmiyorlar hiç bir yeri...
Odalar dar, mutfak eski...
Ne yapayım evi mi değiştireyim bunca seneden sonra, siz istiyorsunuz diye?
Yıkıp yeniden mi yapayım? Olanı, olduğu bu!
Hem saray bağışlasalar gider miyim buradan?
Gider miyim seni bırakıp?
Bilmiyorlar ki evin her yanında sen varsın. Gezip dolaşıyorsun her tarafta.
Üşüyünce üzerime aldığım battaniyeyi 'At artık bunu baba!' diye tutturdu gelin...
Hani şu Cebeci'den düğünden gelirken aldığımız sütlü kahve gibi olanı.
Üzmekte istemedim.
'Kızım siz evinizdekileri atın, karışmayın benim düzenime' dedim.
Bozuldu tabi.
'Senin de malın kıymetli' dedi.
Sustum.
Kıymetli elbette.
5O sene önce aldım ben onu seninle.
Nasıl da güzel görünmüştü gözümüze.
Yok zamanı tabi.
Şimdi kaçı kaç kuruş bir battaniyenin?
Hangi eşyanın hatırası kalıyor üzerinizde? Eskimeden yenisi, eskimeden tazesi...
Desen olmuyor, demesen olmuyor.
Bir de oğlan dedi aynı lafı akşama...
Belli ya, lafım çok koymuş geline.
'Baba at artık şunu. Yırtık pırtık olmuş her yanı' dedi de, 'Ben ölünce atarsınız oğlum, ben
varken karışmayın evimin düzenine' dedim.
O da somurttu.
Bilmezki o battaniyede az sallamadık biz onu!...
Gece uykusu yoktu eşşek sıpasının.
Sen, 'Sen sabah işe gideceksin' diye kaldırmazdın beni çoğu kez, ama uyutamadığın zamanlar
kalkardım mecburen.
Sallardık saatlerce...
Durdukmu başlardı yeniden ağlamaya...
Geçti...
Hepsi yalan oldu.
Hepsi masal oldu.
Ne bilsinler ? O battaniyede annelerinin, iki çocuğumuzun kokuları var !
Geçip gidiyor işte.
Geçmiyor bazen de...
Yağmur şiddetlendi ...
Ortalık aydınlandı. Birazdan da gök gürler.
Korkma!
Ben buradayım!
Ben buradayım???
Ben buradayım da!!!
Sen neredesin?
11 sene oldu.
Eylül geldiğinde 11 bitecek, 12'den gün alacağız.
12 gelmese.
Gelmese artık.
11 yetse.
Getirseler beni de yanına...
Karşıyaka'ya.
Yoruldum artık!
Gelenim gidenim kalmadı.
Arayanım soranım da yok.
Kız Diyarbakır, oğlan İstanbul'da...
4 torundan şöyle bir arayıp da 'Nasılsın dedeciğim?' diyen yok!...
Akranım, akrabam da kalmadı; kalanlar da gelip, gitmez oldular zaten.
Yaşlandım.
79 yıl!...
11 yılında senin olmadığın 79 yıl.
Evlenmedim.
'Evlen, bulalım birini' diyenlere de fırsat vermedim.
'Hele bi beklesin bakalım, hiç mi hatırı yoktu?' diye avuttum herkesi...
Hatırın, hatıran olmasa durur muydum hiç?
Kanepenin kenarındaki kırlenti çırpıp, düzelttim hergün.
Dışarıdan biri görse deli derdi bana...
Gelenin gidenin doldu taştı da mı her gün her gün aynı kırlenti çırpıp, dikleştiriyorsun diye!...
Bilmezler ki senin yerindi o yer.
Televizyonun karşısı.
'Battaniyeyi atalım baba' ymış !'
'Önce beni atın o zaman' desen olmuyor ki!...
Okuyorum ardından.
Hem de her gün.
Senede 4-5 hatim yapıyorum.
Gönderiyorum tüm ölmüşlerime; en çok da sana.
Vakte camiye çıkıyorum.
Bazen oturacak birilerini bulursam, iki vakti kılıp, öyle dönüyorum eve.
Allah'dan ev birinci katta da zorlanmıyorum. Yukarılarda olsaydı çıkamazdım herhalde, iki
kat daha var üstte; nasıl çıkardım?
İyi ki girişin üzerini almışız.
'Üst kat olsun!' diye ısrar etmiştim ben de, 'Sen yaşlılığımız var, elimizde birşeyler olur hem,
nasıl çıkartırız?' deyip, burası olsun demiştin.
Hem üst kattan almaya paramız da çıkışmıyordu zaten. Borçlanacaktık büsbütün.
Ödeyene kadar ne çekmiştik ?
Kuruş kuruş biriktirip, 3 sene borç ödemiştik.
Eşten, dosttan alınan onca altını ödeyene kadar üstüne başına tek bir şey almamıştın; nasıl
unuturum?
Ve nasıl vazgeçerim buradan?
Senden, hatıralardan?...
Bayram seyran gelecek vakit bir telaş kaplardı seni...
'El var, alem var' diye günlerce temizlik yapardın, sonra da mutfaktan çıkmazdın. İnanırmısın
son bayramda 6 kez çalındı kapı.
Tamı tamamına 6 kez.
Binadan bir aile geldi, Necla Hanım'ın bakıcısı olan kızcağız ve dört kez de çocuklar çaldı
sadece; o kadar.
Çocuklar aradılar.
'Gelemeyeceğiz biz bu bayram, bayramını tebrik ederiz, ellerinden öperiz'diye.
Üzüldüm, içim buruk kaldı ama buna da şükrettim.
Aramazlarsa diye kaygılandım günlerce.
Şükür telefonla da olsa aradılar ya; canları sağolsun.
Günler birbirinin aynı. Değişen eden bir şey yok. Değişiyorsa da benim haberim yok.
Şükür ihtiyacıma gidip, gelebiliyorum. Namazlara da camiye kadar yürüyüp gidebiliyorum.
Maaşımı da kendi başıma çekebiliyorum; daha ne olsun?
Bir çoğu hala kendi başlarına çekemiyorlar biliyor musun? Ya birinden yardım alıyorlar, ya
da içeriden çekiyorlar. Hamdolsun ben kendi başıma halledebiliyorum.
Kızılay, Sakarya, İzmir Caddesi falan çıkıyorum arada usul usul.
Hem bana bir değişiklik oluyor, hem ayaklarım açılıyor. Beraber çıkardık eskiden. Sonra
kızla, oğlan da katıldılardı.
Hatırladın mı, yol kenarlarındaki mantarlara çıkıp, çıkıp atlarlardı; düşecekler diye ödün
kopardı...
'Bırak bir şey olmaz. Hem düşe kalka büyür çocuk kısmı' dediğimde 'Senin bu kaygısızlığın
öldürecek beni' derdin, hatırladın mı?
Benim kaygısızlıklarımdan ölmedin değil mi?
Hem kaygısız da değildim, değil mi?
Gaz, tuz, et, ekmek ihmal etmezdim hiçbirini, öyle değil mi?
Mahal, münasibi de sen hatırlatırdın; sen toplardın hep arkamı...
Arkamı toplayanım da kalmadı.
Ne arkamı, ne evimi !!!
Özledim be!
Özledim. Gülmeni, konuşmanı, susmanı, gerçekmiş gibi film izleyişini, çocuklara yetişini,
birlikte yemek yemeyi ...
Sakinledi yağmur.
24 saatten fazladır yağıyor hala.
Cuma'dan çıkınca gelirim yanına.
Hem o zamana kadar ortalığın çamuru, yaşı da kurumuş olur azıcık.
Sııhıye'den bindim mi dolmuşa yanındayım inşallah.
Kendine iyi bak ben gelene kadar e mi?
Yağmurdan, fırtınadan da korkma artık.
Asıl fırtına insanın içinde koparmış, gök gürlemesi kalpte olurmuş, yağmur gözden yağarmış
be Bi Tanem!
Şükür, buna da şükür.
Gittin ama aylarca yatıp kalmadın diye avundum. Şimdi de ben yatıp kalmam inşallah.
Anamın duasıydı '2 gün yatak, 3. gün toprak' diye, 3'de çok. Allah yatırmadan alır inşallah
canımı. Namazdayken, secdedeyken hatta. Karşıdaki kıza, Feride'ye, evin bir anahtarını
verdim. 'Almam ben amca' diye diretti de, 'Kızım ölüp, kalırım içeride, arada bir yokla
göremezsen' dedim de öyle ikna oldu.
Çekindi garibim.
Her neyse vakit gece yarısını buldu. Yoruldum artık. Hem yağmur da durmak üzere artık.
Yatmaya gidiyorum ben. Ben sana, sen de bana dua edelim olur mu?
Bu sonbahara kalmadan buluşalım artık.
Hadi Allah rahatlık versin sana da!...
İhtiyar adam kalktı, pencerenin önündeki koltuğundan usul usul kapıya yürüdü.
Işığı söndürdü ve koridora geçti.
Sabah ?
Sabaha vardı mı, varmadı mı bilmiyorum?
Biliyorsa karşıdaki kızcağız, Feride, bir de bilse bilse Karşıyaka Mezarlığı'nın 11 yıllık sakini
Mehpare Hanım bildi bu sorunun cevabını....
Erdem Amca'nın bile bu sorunun cevabını bildiğinden emin değilim. Ölmek için öncelikle
yaşıyor olmak gerekmez miydi?
Download

DIŞARIDA YAĞMUR VARDI... İnceden inceye yağmur yağıyordu. Bir