EKOIQ
EKİM 2014
Y E Ş İ L
İ Ş
/
Y E Ş İ L
SAYI:44
Y A Ş A M
Seyahat Paylaşım Platformu
BlaBlaCar Türkiye’de
62. Hükümet Programı
Ya da İklim Cephesinde
Yeni Bir Şey Yok
Doğanın, Bilimin ve
Geleceğin İzinde…
Çağan Şekercioğlu
Çevre Politikası için
Bilim Ne Yapıyor?
İETT Genel Müdürü
Mümin Kahveci:
“Amacımız, İstanbul’da
Sürdürülebilir Ulaşım”
www.ekoiq.com
9 TL (KDV DAHİL)
Organik
Köprüler
Kurmak
Ama Nasıl?
Etkili İletişimin Yeni Anahtarı:
Sürdürülebilirlik Oyunları
BAŞLARKEN
Barış Doğru
[email protected]
Köprü Kuran İnsan…
“Senden rica ediyorum. Lütfen
beni evcilleştir!” dedi. “Elbette” dedi
Küçük Prens. “Ama burada çok kalamayacağım. Bulmam gereken yeni
dostlar ve anlamam gereken çok şey
var.” “İnsan ancak evcilleştirirse anlar” dedi Tilki. “İnsanlarınsa artık
anlamaya zamanları yok. Her şeyi
dükkândan hazır alırlar. Ama dostluk satılan bir dükkân olmadığı için,
hiç dostları olmaz. Eğer bir dost istiyorsan, evcilleştir beni!”
İnsan olmak, hayat ve insanlık durumu üzerine, dünyanın en güzel
ve en öğretici metinlerinden biri
olan Antoine de Saint-Exupéry’nin
unutulmaz eseri “Küçük Prens”in
harika bölümlerinden biridir yukarıdaki metin ve insanlık durumu
üzerine çok çarpıcı bir şey söyler:
İnsan olmak bağlar kurmaktır; bir
başka deyişle köprüler kurmaktır.
Ve gerçek bir köprü her zaman iki
taraflıdır. Sen buradan oraya geçebilirsin ama bağlandığın şey de köprüyü kullanıp oradan buraya, senin
içine geçebilir…
***
İnsan olmak köprüler kurmaktır.
İzole bir insan artık insan değildir
veya hiç insan olamamıştır. Bu
anlamda insanın varlığı toplumsallığıdır, toplumsal özüdür. Bağlar
giderek gelişir, yayılır ve kocaman
bir şebekeye dönüşür ki, işte insan,
o bağların toplamıdır… Çoğu zaman
unutulan ise bağların karşılıklı
olduğudur. Küçük Prens, Tilki’yle
bağ kurar, onu evcilleştirir ama Tilki de Küçük Prens’i evcilleştirir.
***
Ama köprüleri sadece diğer insanlarla kurmayız. Tilkiyle, kuzgunla, börtü böcekle, başı göğe eren
kavaklarla, ulu çınarlarla, sadık
yârimiz kara toprakla, ciğerlerimize
çektiğimiz havayla da hayati köprüler var aramızda. Biz ne kadar fark
etmesek de, tüm bir doğa ile kopmaz bağlarımız var. Ya da koptuğunda bizi felaketlere sürükleyen…
Aslında köprüler, arasında uçurumlar olan (veya yaratılan) her şeyi birleştirmek için inşa edilir. Köprülerin
atıldığı, uçurumların yaratıldığı bir
yer de benliğimizdir. Ne yazık ki
modern insanın benliği, parçalara,
departmanlara ayrıldı. En önemli
bölümlenmelerden biri de bence, iş
ve hayat arasında yaşanıyor. Evinde,
gündelik hayatında kuzu gibi olanlar, iş hayatında köpekbalıklarına,
sırtlanlara dönüşmek zorunda kalıyor. İşte en büyük şizofrenilerden
biri de bu… Öyleyse bir köprü de,
kendi benliğimizde, iş hayatımızla
gündelik hayatımız arasında kurmamız gerekiyor insan olmak, bütün
olabilmek için…
****
Ya insanoğlu ve kızının yarattığı
ama çoğu zaman yabancılaştığı,
kendisinden ayrı bir varlık olarak
gördüğü kurumlar? Onların kurduğu bağlar, köprüler? Ne yazık ki
bütün bir kurumsal ilişkiler tarihi
de, kendi sözlerini söylemekten,
dikte etmekten, tamamıyla pasif
olarak görülen kitleleri ikna etme
çabalarından başka bir şey değil.
Kurumlar daha yeni yeni, köprüler
kurmanın, karşılıklı konuşmaktan,
anlatmak kadar dinlemekten yani
diyalojik iletişimin olağanüstü katkılarından geçtiğini anlamaya başladılar. “Tek yönlü yollar” çıkmaz
sokaklardır. Köprüler ise karşıya
geçmek ve anlatmak kadar, karşıdan bu yana geçilmesine izin veren,
dolayısıyla dinlemek ve anlamak
için yaratılırlar.
***
EKOIQ’nun neredeyse beşinci senesini dolduruyoruz. Derdimizi ne
kadar anlatabildik, kurumların insanların derdini ne kadar dinleyebildik, bunu değerlendirmek zor. Ama
bizim “Ekolojik Zeka” kavramsallaştırmasıyla aktarmak istediğimiz tam
da buydu. İnsan olmak, bizim gibi
olmayanları, diğerlerini tanımak,
anlamaya çalışmaktır. Doğayla köprüler kurmak, onu evcilleştirmek
kadar, onun da bizi evcilleştirmesini sağlamaktır. Onu dinlemek, onun
da bizi dinlemesini sağlamaktır.
Köprü kuran insan, sonsuz bağlarla, farklı kültürlerle, kurumlarla,
cinslerle ve mavi gezegenin tüm
canlılarıyla hasbihal eden; kendisini
dayatmayan; öğretirken öğrenen,
anlaşılmaya çalışırken anlamaya
çalışan yeni bir öznedir. Ve inanın,
yüzbinlerce yıllık insan macerasının
mavi gezegendeki varoluşu bu yeni,
köprü kuran insana bağlıdır…
EKİM 2014 / EKOIQ 1
EKOLOGOS Sürdürülebilirlik Yönetim ve İletişim
Hizmetleri Ltd. Şti. adına sahibi
Barış Doğru
Genel Yayın Yönetmeni (Sorumlu)
Barış Doğru [email protected]
Yayın Koordinatörü
Füsun Akay [email protected]
Art Direktör
Özlem Sarar D. [email protected]
Editör
Balkan Talu
Sürdürülebilirlik Projeleri Koordinatörü
Gökçe Vahapoğlu Şahin [email protected]
Fotoğraf Editörü
Özgür Güvenç
Redaksiyon
Şöhret Baltaş
Katkıda Bulunanlar
Emrah Kurum, Özgür Öztürk, Sibel Bülay, Serra Titiz, Caner Demir,
Hulusi Barlas, Mert Güller, Filiz İnceoğlu, Ürün Eşen
Abonelik [email protected]
Tel: (90) 216 349 40 97-98 Faks: (90) 216 348 34 77
Yayın ve Yönetim Adresi:
EKOLOGOS Sürdürülebilirlik Yönetim ve İletişim Hizmetleri Ltd. Şti.
Caferağa Mahallesi, Sakız Sokak, Berkel Apt. No: 6/9
Kadıköy, İstanbul
Tel: (90) 216 349 40 97-98 Faks: (90) 216 348 34 77
İÇİNDEKİLER
18
“İklimi Değil,
Sistemi Değiştir”
23 Eylül’de New York’ta gerçekleşen BM İklim Değişikliği Zirvesi
öncesinde, aralarında Türkiye’nin
de bulunduğu 160’ı aşkın ülkeden
yüz binlerce çevre gönüllüsü, İklim Değişikliği’ne dikkat çekmek
ve yetkilileri harekete geçirmek
için tek yürek oldu...
20 Etkili İletişimin Yeni Anahtarı:
Sürdürülebilirlik Oyunları
Almanya merkezli dijital stüdyo LGMi’nin Kurucu Ortağı Valdis
Wish ile oyunlarla sürdürülebilirlik arasındaki ilişkiyi, etkin oyun
tasarlayabilmenin sırlarını konuştuk.
24 FarmVille Beykoz’da Gerçek Oldu
Çiftlik oyunu FarmVille, İstanbul’da gerçeğe dönüştü. Beykoz
Cumhuriyetköy’de hayata geçirilen Komşuköy, hem internet
üzerindeki oyun aracılığıyla yönetebileceğiniz, hem de dilerseniz
bizatihi tarlaya gidip çapa yapabileceğiniz bir platform.
30 Bu Seyahati
Benimle Paylaşır mısın?
Basım Yeri: Tor Ofset San. Tic. Ltd. Şti.
Hadımköy Yolu Akçaburgaz Mah. 4. Bölge 9. Cad. 116. Sokak
No: 2 Esenyurt - İSTANBUL Tel: (90) 212 - 886 34 74 pbx
Fransa’dan yola çıkan, 10’u aşkın ülkeye yayılan seyahat paylaşım platformu BlaBlaCar
artık Türkiye’de...
Ayda bir yayınlanır. Yaygın Süreli Yayın ISSN 1309-441-6
Danışma Kurulu
Aynur Acar, Marmara Belediyeler Birliği Çevre Yönetim Merkezi Direktörü
Prof. Dr. Melsa Ararat, CDP Türkiye Direktörü
Prof. Dr. Nuri Azbar, Ege Üniversitesi, Çevre Sorunları Uygulama ve Araştırma
Merkezi Müdürü
Dr. Erhan Baş, Bilim İlaç A.Ş. Genel Müdürü
Dr. Barış Gencer Baykan, Yeditepe Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü
Sibel Bülay, ulaşım uzmanı, EMBARQ Yönetim Kurulu üyesi
Konca Çalkıvik, İş Dünyası ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği Genel Sekreteri
F. Fatma Çelenk, Soyak Holding Kurumsal İletişim Koordinatörü
Prof. Dr. Nüzhet Dalfes, İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü Müdürü
Ebru Şenel Erim, Unilever Türkiye Kurumsal İletişim Müdürü
Aykan Gülten, Coca-Cola Kurumsal İlişkiler Müdürü
Ebru İlhan, Eczacıbaşı Kurumsal İletişim ve Sürdürülebilir Kalkınma Uzmanı
Prof. Dr. Selahattin İncecik, İTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi,
Meteoroloji Mühendisliği Bölümü
Bahar Keskin, CSR Consulting Turkey, Yönetici Ortak
Cihan Koral Malak, İMSAD Sürdürülebilirlik Komitesi
Prof. Dr. M. Pınar Mengüç, Özyeğin Üniversitesi, Enerji, Çevre ve Ekonomi Merkezi
Direktörü
Dr. Uygar Özesmi, change.org Türkiye Direktörü
Aysun Sayın, Boyner Holding Kurumsal Sosyal Sorumluluk ve Sürdürülebilirlik
Müdürü
Rifat Ünal Sayman, REC, Bölgesel Çevre Merkezi Türkiye Direktörü
Neylan Süer, Bosch Ev Aletleri Pazarlama Müdürü
Ergem Şenyuva, Climate Project Türkiye Temsilcisi, Yeşilist.com kurucusu
Cavit Vardarlılar, MESS Entegre Geri Kazanım ve Enerji, Çevre Projesi Genel Müdürü
34 Çevre Politikası için Bilim Ne Yapıyor?
Fatma Gül Altındağ, Avrupa Komisyonu bünyesindeki“Çevre Politikası için Bilim” kurumunun yayınladığı bültenlerden çevreyle bağlantılı son bilimsel araştırmalardan 6 makaleyi bizim için derledi.
40 BM Binyıl Kalkınma Hedefleri
“Tutturamadık Artırıyoruz”
2015 yılı için yeni bir plan hazırlayan BM, hedef sayısını 17’ye
çıkardı ancak bu hedeflere hangi araçlarla, nasıl ulaşılacağı hâlâ
büyük bir muamma...
45 DOSYA: Organik Köprüler Kurmak
Ama Nasıl?
Organik tarım konusunda gerek dünyada gerekse Türkiye’de
rakamlar ve ortaya konulan çabalar biraz umut verse de alınması gereken yol çok. Bu alanda nelerin yapılıp nelerin yapılmaması gerektiğini de Uluslararası Organik Tarım Hareketleri
Federasyonu’nun 13-15 Ekim tarihlerinde İstanbul’da gerçekleşecek “Organik Köprüler Kurmak” temalı 18. IFOAM Dünya
Organik Kongresi’nde öğreneceğiz…
HER SAYIDA
74
58 Terzi Usulü Sürdürülebilir Su Yönetimi
Altensis Kurucu Ortağı Emre Ilıcalı, sel baskınlarının “sürdürülebilir su
yönetimi” ile önlenebileceğini söylüyor.
68 İETT’nin Hedefi Sürdürülebilir Ulaşım
Türkiye’nin A+ onay alan, GRI standartlarında sürdürülebilirlik raporunu hazırlayan ilk kamu kuruluşu İETT’nin Genel Müdürü Mümin Kahveci, sürdürülebilir ulaşımda dünyaya örnek olmak istediklerini belirtti.
72 İklim Cephesinde Yeni Bir Şey Yok
62. Hükümet programını, iklim politikaları açısından ele alan Önder Algedik, programın yeni hiçbir şey içermediğini söylüyor.
74 Doğanın ve Geleceğin İzinde: Çağan Şekercioğlu
“22 Risk Alan Kaşif”ten biri; Türkiye’nin ilk “Yaban Hayat Koridoru”
projesini başlatan bir ekolog; ülkenin ilk Nat Geo yaban hayatı belgeseli
“Bozayının İzinde: Sarıkamış”ı çeken bir araştırmacı: Çağan Şekercioğlu…
82 “Reklam ve Halkla İlişkiler:
4 Haberler ICCI Bildirilerinizi Bekliyor;
İstanbul’da Temizlik Harekâtı Başladı;
Türkiye’nin İlk Karbon Nötr Havalimanı:
Esenboğa; İskoçya’nın Bağımsızlığı, Temiz
Enerji Yatırımlarını Nasıl Etkileyecekti?
“Sürdürülebilirlik Yönetimi” Sertifika
Programı Kasım’da Başlıyor
28 Sosyal Medyadan Özgür Öztürk:
Ozon Tabakasındaki Delik Düzeliyor; Dağ
Biyoçeşitliliğinin Önemi; AB Komisyonu’nda
İklim Değişikliği ve Enerji Dosyaları
Birleştirildi; İyi Ürün Tasarımı Atık
Oluşumunu Önler
62 Veriler Gökçe Vahapoğlu Şahin:
İklim Değişikliğiyle Mücadelenin Ek Maliyeti
Yok; Karbon Saydam Şirketler, Karbon
Fiyatlamasına Hazırlıklı; Hindistan’da
Ormanlık Alan Artıyor (mu?)
64 Change.org’dan
İstanbul’un Son
Yeşillerinden Validebağ için Şimdi Hareket
Zamanı; Çeşme Yarımadası, Rüzgar
Enerji Santrallarına Kurban Gitmesin;
Afet Toplanma Alanı Otopark Olmaktan
Kurtarıldı
80 Yaşanabilir Kentler Sibel Bülay:
Sürdürülebilirliğin Olmazsa Olmazı”
Ağaç, Yağmur, Enerji...
Good4Trust.org Kurucusu Dr. Uygar Özesmi’den iki sayı önce kaleme
aldığımız “Reklamcılar ve Sürdürülebilirlik: Münasebetsiz Bir İlişki mi?”
başlıklı editör yazımıza yorum geldi.
88 Sinerjik İlk fotovoltaik hücrenin
geliştirilmesinden günümüze güneş
elektriğinin 175 yıllık hikâyesi...
84 Bütün Koyunlar Mutlu mudur Acaba?
Savory Enstitüsü’nün Türkiye gözesi olan Anadolu Meraları’nın düzenlediği “Uygulamalı Bütüncül Yönetim Eğitimi”ne katılan yazarımız Işıl
Kayagül, izlenimlerini paylaşıyor…
90 Demokrasi Yerelde Başlar
Bursa Nilüfer Belediyesi Başkanı Mustafa
Bozbey, katılımcı demokrasi çerçevesinde yürüttükleri projeleri Sibel Bülay’a anlattı.
96 Kutunun Dışına Çıkalım mı?
Doğanın birbiriyle olan ilişkilerini gözlemleyerek “Kutunun Dışına Çıkmak” kitabını kaleme
alan Gunter Pauli’nin fikirlerine göz atanlar,
yeni iş modellerinin de kapısını aralayabilir…
94 Son Buzul Erimeden Levent
Kurnaz: Enerji Verimliliği
100 Gözümüzden Kaçmayanlar
Gözde İvgin: Türkiye’de kelebek, hamam
böceği ve örümcek kaçakçılığı artıyor;
Japonya’da yunus katliamı sezonu açıldı;
Kuzey Ormanları’ndaki araziler 17 Aralık
Fezlekesi’nde; Caferağa Dayanışması zafer
kazandı; akarsular kiraya veriliyor…
104 Kitap Karbon Günlükleri 2017;
Küresel Enerjiye Yön Veren Güçler; Ekolojik
Kriz ve İletişim Çalışmaları
HABERLER
ICCI, Bildirilerinizi
Bekliyor
1994 yılından bu yana düzenlenen
ICCI-Uluslararası Enerji ve Çevre
Fuar ve Konferansı’nın 21’incisi, 6-78 Mayıs 2015 tarihlerinde İstanbul
Fuar Merkezi’nde gerçekleşecek. ICCI
de şimdiden bildiri sunacak sektör
profesyonellerinin başvurularını
kabul etmeye başladı. Üç gün
boyunca sürecek olan etkinlikte
5 salonda toplamda 46 oturumun
gerçekleştirilmesi planlanıyor.
Dernek ve kurum özel oturumlarının
yanı sıra düzenlenen teknik
oturumlarda sunulması istenen
bildirilerin özetlerinin bildiri@
icci.com.tr adresine gönderilmesi
gerekiyor. Enerji ve Jeopolitik
Dengeler, AB-Türkiye Enerji Diyaloğu,
Yenilenebilir Enerji Teknolojileri,
Çevre ve Geridönüşüm Sistemleri,
Enerji Yazılımları, Enerji Projelerinin
Finansmanı bildiri sunulacak konular
arasında yer alıyor. Son başvuru
tarihi ise 19 Aralık 2014.
“Konu Sadece
Ağaç Değil”
Melike Çağıcı’nın iki yılda
oluşturduğu ağaç serisi, Gezi olayları
ile başka boyutlara taşındı ve yeni
anlamlar yüklendi. Hayatımızda
daima var olmasını istediğimiz,
yaşantılara durduğu yerden sürekli
tanıklık eden ve olaylar patlak
verirken “Ben buradayım” diyen
ağaçları Melike Çağıcı’dan izlemek
isteyenler 30 Kasım’a kadar İstanbul
Nişantaşı Galeri Eksen’deki “Konu
Sadece Ağaç Değil” adlı sergiyi
ziyaret edebilir.
4 EKİM 2014 / EKOIQ
Otokar Çalışanları, Sapanca Gölü Kıyısını Temizledi
Koç Topluluğu şirketlerinden Otokar’ın
çalışanları ve aileleri, TURMEPADenizTemiz Derneği işbirliği ile
100’den fazla ülkede gerçekleştirilen
Uluslararası Kıyı Temizlik Kampanyası
kapsamında (ICC-International Coastal
Cleanup) geçtiğimiz Eylül ayında
Sapanca Gölü kıyısını temizledi. “Kıyı
Temizleme Hareketi”nde Otokar
çalışanları hem topladıkları atıkların
doğada çözülme süreleriyle ilgili bilgi
aldı, hem de takım ruhunu güçlendirdi.
Toplam 185 kg atığın toplandığı
etkinlik, temizlik çalışmasında yer alan
takımların ödüllendirilmesiyle son
buldu.
“Doğuştan Elektrikli” BMW’ler Türkiye’de
BMW’nin “Doğuştan Elektrikli”
sloganıyla tüm dünyada ses getiren ve
yeni geliştirilen model yelpazesinden
oluşan elektrikli araç markası BMW
i’nin iki modeli, Eylül ayında açılışı
yapılan Borusan Oto Ataşehir’de tanıtıldı.
46.100 Euro’dan başlayan anahtar
teslim fiyatıyla satışa sunulan BMW i3,
tamamen elektrikle çalışacak şekilde
tasarlanan dünyanın ilk lüks otomobili
olmasıyla ön plana çıkıyor. 170 HP
güç ve 250 Nm tork üreten elektrik
motoruyla 0-100 km/s hızlanmasını 7.2
sn’de tamamlayabilen modelin lityum
iyon bataryası, gündelik sürüşte 130-160
kilometrelik menzile olanak tanırken,
ECO PRO modunda 180 km, ECO
PRO+ modunda ise 200 km’ye kadar
yükselebiliyor. Yoğun talep nedeniyle
satış tarihi 2015 yılbaşına çekilen BMW
i8 ise 1,5 litre silindir hacimli 231
HP’lik BMW TwinPower Turbo benzinli
motor ile 131 HP’lik elektrikli motora
sahip. Modelin dolu bir yakıt deposu
ve tam olarak şarj edilmiş bataryayla
katedebileceği maksimum mesafe
COMFORT modunda 500 kilometrenin
üzerinde. ECO PRO modunda ise bu
oran %20 artabiliyor. Şarj istasyonları ile
ilgili olarak açıklama yapan Borusan
Otomotiv İcra Kurulu Başkanı Eşref
Biryıldız, “Şarj istasyonlarında BMW
i markasının ChargeNow hizmetini
devreye alıyor olacağız. Bunun için
Türkiye’de bu alanda en öncü ve hızlı
adımları attığına inandığımız Eşarj ile
birlikte çalışacağız. Eşarj’ın halihazırda
İstanbul’da 18 farklı noktada 36
şarj istasyonu var. 2014 sonunda 50
şarj istasyonuna ulaşmak istiyorlar.
Bunun yanında biz de İstanbul’da
farklı noktalara dağılmış 5 noktadaki
yetkili satıcılarımızın tesislerine ve bir
tane de Ankara’da hızlı şarj istasyonu
kuracağız. Bu şarj istasyonları ile
otomobilinize 15 dakikada yaklaşık 100
km’lik şarj sağlayan bir altyapı sunuyor
olacağız” dedi.
HABERLER
Beylikdüzü Ekolojik
Pazarı, Yeni Yerine
Taşınıyor
Dört yıl önce açılan Beylikdüzü %100
Ekolojik Pazar, Erenler Caddesi’nde
halk arasında “Çarşamba Pazarı”
olarak bilinen alana taşınıyor.
Denetimleri Buğday Derneği ve
Beylikdüzü Belediyesi ziraat
mühendislerince yapılan pazar,
her cumartesi 10:00-18:00 saatleri
arasında açık olacak. Pazarda bugüne
kadar var olan Çatalcalı, Afyonlu,
Mersinli, Ankaralı üreticiler ve aracı
esnafa Kırşehir, İzmir, Antalya,
Tokat ve Amasya’dan da üreticiler
katılacak. Ekolojik sertifikalı meyve,
sebzelerin yanı sıra pamuk, makarna,
ekmek, bakliyat, yumurta, temizlik
malzemeleri, şampuan ve süt ürünleri
pazarda bulunan çeşitler arasında
yer alıyor.
Sürdürülebilir Yaşam TV
Yayında
2008 yılından bu yana düzenlenen
Sürdürülebilir Yaşam Film
Festivali, beraberinde yeni bir
oluşum getirdi: Sürdürülebilir
Yaşam TV... Festivalde şimdiye
kadar gösterilen ve ileride
gösterilecek filmleri web sayfası
üzerinden izleyicilere ulaştıracak
olan Surdurulebiliryasam.
tv, aynı zamanda kurumların
da sürdürülebilirlik vizyonu
doğrultusunda attıkları adımları ve
yaşadıkları dönüşüm hikâyelerini
aktardıkları bir mecra olacak. Web
sayfasına ücretsiz üye olan bireysel
kullanıcılar; filmleri yönetmenlerle
yapılan anlaşmaya bağlı olarak
ücretsiz veya yönetmenleri
desteklemek üzere düşük bir
ücret karşılığında izleyebilecek;
yönetmenle irtibata geçip gösterim
organize edebilecek. Kurumsal
üyelerin sürdürülebilirlikle ilgili
çalışmaları da kurum filmleri
üzerinden takip edebilecek.
6 EKİM 2014 / EKOIQ
İstanbul’da Temizlik
Harekâtı Başladı
Türk Plastik Sanayicileri Araştırma,
Geliştirme ve Eğitim Vakfı’nın (PAGEV)
geridönüşüm işletmesi PAGÇEV, “Mutlu
Balıklar” projesine hız kesmeden
devam ediyor. Avrupa Plastik İşleyicileri
Birliği (EuPC) tarafından Avrupa’da
başlatılan Waste Free Oceans, yani
“Atıksız Denizler” hareketinin devamı
niteliğini taşıyan, T.C. Çevre ve Şehircilik
Bakanlığı tarafından da desteklenen proje
kapsamında, balıkçıların özel bir ağ ile
deniz yüzeyini metal, cam, plastik gibi
çeşitli atıklardan temizlemesi ve toplanan
bu atıkların geridönüşüm ile tekrar
ekonomiye kazandırılması sağlanacak. Av
yasağı sırasında yapılacak bu çalışmalar
ile balıkçılara ek bir gelir kapısı açılacak.
Geridönüşümü mümkün olmayan atıklar
ise çimento fabrikalarında yakıt olarak
kullanılacak. Geçtiğimiz yıl ilk adımı
Büyükada’da atılan proje kapsamında bu
yıl Beşiktaş Belediyesi ile işbirliği yapıldı.
“Mutlu Balıklar” teknesinin Kuruçeşme
Arena açıklarında deniz yüzeyinde
topladığı atıklar sahile getirildi ve
geridönüşüme gönderilmek üzere bir vinç
ile çöp konteynerine yüklendi. Projenin en
büyük hedefi ise Türkiye’nin kuzey, güney
ve batısındaki tüm kıyılarına ulaşmak.
Cevreciyiz.com, Yenilenen Yüzüyle Karşınızda
Türkiye Sınai Kalkınma Bankası
(TSKB), Türkiye’nin en kapsamlı çevre
portallarından olan www.cevreciyiz.
com’u hem içerik hem de teknolojik
altyapı olarak yeniden yapılandırdı.
Facebook, Twitter ve Instagram gibi
sosyal medya kanalları üzerinden de aktif
içerik paylaşımı gerçekleştiren Cevreciyiz.
com; genişletilmiş içeriğinin yanı sıra
çevre için çalışan akademisyenlerin,
sivil toplum kuruluşlarının
araştırma ve yazıları, özel
çevre dosyaları ve karbon
ayakizinizi ölçebileceğiniz
“Karbonmetre” gibi interaktif
araçlarla da öne çıkıyor. Ünlü
fotoğrafçıların online sergileri
ile sanatçılardan modacılara,
iş dünyası temsilcilerinden
fütüristlere kadar pek çok
önemli isimle gerçekleştirilen
röportajlar da Cevreciyiz.
com’un yenilenen yüzünde
okurların ilgisine sunuluyor.
Diğer taraftan, sitenin “Çevreciyiz
TV” bölümünü ziyaret edenler; iklim
değişikliği, çevre koruma, enerji ve
sürdürülebilir yaşam gibi konularda ilgi
çekici videolara ulaşabiliyor. Sitenin
minik çevre dostlarına özel bölümünde
ise doğayla ilgili şaşırtıcı bilgiler, renkli
kitap önerileri ve keyifli hikâyeler
bulunuyor.
HABERLER
Henkel, Sekiz Yıldır
DJSI’de
Dünyanın en büyük şirketlerinin
sadece %10’u Dow Jones
Sürdürülebilirlik Dünya Endeksi’ne
(DJSI), en büyük 600 Avrupalı
şirketin de yalnızca %20’si DJSI
Avrupa Endeksi’ne girebiliyor.
Henkel ise sekiz yıldan bu yana
her iki endekse girmeyi başarıyor.
2030 yılına kadar ürün ve
teknolojilerinin çevresel ayakizini
azaltmayı ve yarattığı değeri
üç katına çıkarmayı hedefleyen
Henkel, geçen 11 yıl içinde, şirket
enerji ve su tüketimi sırasıyla %51
ve %44 ve her bir tonluk üretim
başına çıkan atık miktarını da
%47 düşürdü. Aynı süre içinde,
iş kazalarının sayısı ise %90
oranında azaldı.
Bu Kolektörler Güneş’in Konumuna
Göre Çalışıyor
Güneş kolektörü üretim sıralamasında
dünya üçüncüsü olan Ezinç A.Ş.,
yatırımlarına ve yenilikçi uygulamalarına
devam ediyor. Son olarak Kuşadası’nda
bulunan Ephesia Hotel’in sıcak su
ihtiyacını karşılayacak 292 güneş
kolektörünün üretim ve kurulumunu
yapan şirket, toplamda 716 bin 26
metrekare güneş kolektörü kullandı.
Güneş kolektörlerinin kullanımıyla
doğaya yıllık 286 bin 23 kg
karbondioksit salımının engellendiği
Ephesia Hotel’de yıllık yıllık 429
MWh enerji tasarrufu sağlanacak. Bu
da 100 dekar ormanlık alana eşdeğer
kabul ediliyor. Projenin Türkiye’de
uygulanan, güneşin konum açışına
göre çalışma evrelerinin zamanlamasını
OSB’lerin Enerji Verimliliği
Philips ile Artacak
Aydınlatma sektörünün
öncülerinden Philips, Türkiye
çapındaki OSB’lerde aydınlatmada
enerji verimliliğine ulaşmak için
ürün, sistem, servis ve eğitim
desteği vermek, aynı zamanda
OSB’lere finansal model sunmak
amacıyla Organize Sanayi Bölgeleri
Derneği (OSBDER) ile bir protokol
imzaladı. Protokolle ilgili bilgi veren
Philips Türkiye CEO’su Göktuğ Gür,
“Philips olarak, enerji verimliliği
sağlayan aydınlatma sistemleri
ile %80’e varan enerji tasarrufu
sağlıyor ve karbon emisyonlarının
azaltılmasını da önceliklerimiz
arasına koyuyoruz. İmzaladığımız
protokol ile ekonominin en önemli
unsurlarından OSB’lerde enerji
verimlilik oranlarını ciddi anlamda
düşürebileceğimize inanıyoruz.
Sadece enerji verimliliği sağlayan
ürün ve hizmetler sunmakla
kalmıyor, bunun yanında en
uygun finansal modelleri sunma
konusunda da gayretimizi bu
protokolle gösteriyoruz” dedi.
8 EKİM 2014 / EKOIQ
ayarlayan ilk proje olduğunu söyleyen
Ezinç A.Ş. Genel Müdürü Mahmut
Ezinç, “Uygulamayı gerçekleştirdiğimiz
otelin mimarisinin yarım ay şeklinde
olması sebebiyle otel gün boyunca tam
verimlilikte sıcak su elde edebiliyor ve
gölgelenme olmuyor. Estetik görüntü de
bozulmuyor” dedi.
“Aydınlık Bir Gelecek
İçin” Perde Açtı
Türkiye’nin İlk Karbon
Nötr Havalimanı: Esenboğa
Havalimanı işletmecilerinin çatı örgütü
ACI Europe tarafından hayata geçirilen
“Havalimanı Karbon Akreditasyonu
Programı”nda 2009’dan bu yana yer
alan Ankara Esenboğa Havalimanı,
bağımsız denetimden geçen uygulamalar
sonucunda 3+ seviyesinde sertifikasyon
aldı. TAV Havalimanları tarafından
işletilen Esenboğa Havalimanı, böylece
karbon salımını nötralize ederek
Türkiye’de bu seviyeye yükselten ilk
havalimanı oldu. Bu sertifika, Esenboğa
Havalimanı’nın yanı sıra İsveç’te 10,
Norveç, Hollanda ve İtalya’da ikişer
havalimanında da bulunuyor.
Elektrik anahtarı ve priz sektörü
oyuncularından Viko’nun tiyatro ekibi,
çocukları enerji verimliliği konusunda
bilgilendirmek üzere sahnelediği
“Aydınlık Bir Gelecek İçin” adlı oyununu
bu yıl da hayata geçiriyor. Üç yıldır
sürdürülen proje, ilkokul çağındaki
öğrencilere enerji verimliliği, doğal
kaynakların korunması, geridönüşüm ve
elektrikli ev kazalarına karşı korunma
konularında bilinç kazandırmak amacıyla
hayata geçiriliyor. Perdelerini ilk kez
Maltepe ilçesi okullarında açacak olan
tiyatro ekibi, 100 bin öğrenciye ulaşmayı
amaçlıyor. Büyük hedef ise 2020 yılına
kadar 1 milyon öğrenciye ulaşmak.
HABERLER
“Akıllı Yıldızlar Şehri”
Oyunu, Dijital Platformda
Soyak’ın ilkokulları hedefleyen
“Akıllı Yıldızlar” Enerji Tasarrufu
Kurumsal Sosyal Sorumluluk
Projesi kapsamında www.
akilliyildizlar.com adresli sitede
“Akıllı Yıldızlar Şehri” Oyunu
erişime açıldı. Oyunun amacı,
enerji tasarrufu yaparak puan
toplamak ve bu sayede karbon
salımını azaltmak, ağaçları
kurtarmak ve çevre dostu bir
şehirde yaşamak. Akıllı Yıldızlar
Şehri; ev, okul, sokak ve puan
olmak üzere dört bölümden
oluşuyor. Çocuklar Akıllı Yıldızlar
Okulu’nu tıklayarak oyunla ilgili
bilgileri edinebiliyor, nasıl puan
kazanacaklarını öğrenebiliyorlar.
Bu bilgileri edindikten sonra
da Akıllı Yıldızlar Sokağı ve
Akıllı Yıldızlar Evi’ne tıklayarak
puan kazanacağı etaplara
ulaşabiliyorlar. Puan merkezinden
de kazandığı en yüksek puanları,
kazandığı rozetleri ve kurtardığı
ağaç sayısını öğrenebiliyorlar.
Ev bölümünde toplam 6000 puan
toplayabilenler Gümüş Akıllı
Yıldız rozetine, tüm oyun içinde
toplam 8000 puan kazananlar da
Altın Akıllı Yıldız rozetine sahip
oluyorlar.
Ekonova, Türkiye
Pazarına Girdi
Sürdürülebilirlik ve enerji
verimliliği çözümleri konusunda
çalışmalar yürüten Ekonova,
Türkiye pazarında da faaliyet
göstermeye başladı. Şimdiye
kadar yurtdışında yenilenebilir
enerji alanında pek çok proje
yöneten Türkiyeli firma; ısıtma
sistemlerinde maliyetleri azaltıp
yakıt tasarrufu sağlayacak,
karbon ayakizini azaltmayı
destekleyecek yenilikçi ve
çevreci ürünleri pazara sunmayı
hedefliyor.
10 EKİM 2014 / EKOIQ
Bağışıklık Sistemine
Yeni Nesil Formül:
HiPP Combiotic
Dünyanın en büyük organik hammadde
işleyicisi HiPP’in prebiyotik lifleri ve
probiyotikleri bir arada bulunduran
organik bebek ve devam sütü HiPP
Combiotic, şimdi Türkiye’de...
Bebeklerin bağışıklık sistemine destek
oluşu, sindirim sistemi hareketlerini
düzenleyişi, zararlı bakterilerin üreyip
çoğalmasını engelleyişiyle, doktorların
bebek ve çocuk sağlığında önem verdiği
probiyotik ve prebiyotikler ilk kez bu
formülle bir araya geldi. HiPP Combiotic,
içerisindeki yararlı bakteriler sayesinde,
bebeklerde hazmı kolaylaştırdığı gibi,
gaz problemlerine de yol açmıyor.
BIO sertifikalı, GDO’suz ve sanayi
bölgelerinden uzak özel organik
çiftliklerde yetiştirilen ürünleriyle
HiPP; E-Bebek, Gratis, Migros,
Kipa, Carrefour, yerel marketler ve
eczanelerde satılıyor.
DHL’in Yeşil Elektrik
Kullanımı %60’ı Aştı
“Sokak Hayvanları
ve Şehir”
Koza Yönetim ve HAYTAP- Hayvan
Hakları Federasyonu tarafından
düzenlenen 2014 “Sokak Hayvanları ve
Şehir” Fotoğraf Yarışması’nın sonuçları
belli oldu. Caner Başer’in birincilik,
Aktuğ Hastürk’ün ikincilik, Gülten Akıncı
Engin’in ise üçüncülük ödülü aldığı
yarışmada pek çok isim de mansiyon
ödülüne layık görüldü. Dereceye giren
fotoğraflar, 2 Ekim tarihine kadar
İstinye Park AVM’de sergilenecek.
Ayrıca tüm geliri sokak hayvanları
yararına kullanılacak olan 2015 yılı
Duvar ve Masa Takvimleri ise Ekim
ayından itibaren D&R Mağazaları, Remzi,
İnkılap, Nezih gibi seçkin mağaza ve
kitabevlerinde satışa sunulacak.
Dünyanın lider posta ve lojistik grubu
Deutsche Post DHL, GoGreen çevre
koruma programında yeni bir aşama
daha kaydettiğini duyurdu. Gelinen
son aşamada, grubun dünya çapındaki
elektrik ihtiyacının %60’tan fazlası
yenilenebilir kaynaklardan elde ediliyor.
Grubun 2010 yılında %37 olan yeşil
elektrik kullanımı oranında yapılan
iyileştirmeyle, geçtiğimiz yıl içerisinde
450 bin tondan fazla karbondioksit
emisyonunun önüne geçildi. Deutsche
Post DHL bugün Almanya, ABD,
İngiltere, İrlanda ve Fransa başta olmak
üzere 11 ülkede ise elektrik ihtiyacının
%90’dan fazlasını yeşil elektrikle
karşılıyor. Önümüzdeki yıllarda şirket,
gerekli koşullar sağlandığı takdirde yeşil
enerji kullanımını Asya Pasifik ve diğer
bölgelerde de yaygınlaştırmayı hedefliyor.
HABERLER
“Sürdürülebilirlik Yönetimi”
Sertifika Programı
Kasım’da Başlıyor
İş Dünyası ve Sürdürülebilir
Kalkınma Derneği (SKD) ve Koç
Üniversitesi, bir ilke imza atarak
“Sürdürülebilirlik Yönetimi Sertifika
Programı”nı başlatıyor. Kasım
2014’te başlayacak olan program, 4
hafta sürecek ve toplam 40 saatten
oluşacak. Programı başarıyla
tamamlayanlar sertifika almaya
hak kazanacak. Sürdürülebilirlikle
ilgili teorik bilginin yanı sıra şirket
içi uygulamaya yönelik yöntemler
ve iyi uygulamaların da yer alacağı
programda “Sürdürülebilirlikte
Küresel Trendler ve Sürdürülebilir
Ekonomi, Sürdürülebilir Kalkınmanın
Geniş Boyutları ve Önemi,
Uluslararası Anlaşmalar, Kurumsal
Sosyal Sorumluluk, Kurumsal
Sürdürülebilirlik ve Finansal
Performans ve Pazarın Finansal
Olmayan Performansa Artan İlgisi”
gibi başlıklar yer alıyor. Programda
ayrıca iş dünyasından liderler,
sürdürülebilirliği stratejilerine nasıl
entegre ettiklerini katılımcılarla
paylaşacaklar.
“Ozondaki İyileşme
Yüzyıllar Sürebilir”
İstanbul Karbon Zirvesi Komite
Başkanı Prof. Dr. Etem Karakaya,
Dünya Meteoroloji Örgütü’nün,
son yıllarda atmosferdeki ozon
miktarında artış olduğunu ve
ozon deliğinin kapanmakta olduğu
yolundaki açıklamaların umut verici
olduğunu belirterek, “Ozon tabakası,
belki eski haline döndürülemeyebilir
ama bizlere düşen görev
sürdürülebilir ve çevreye duyarlı
politikaları uygulamak. Ozondaki
iyileşme yüzyıllar sürebilir. Nasıl
Montreal Protokolü ile ozon sorununa
böyle bir çözüm bulunduysa iklim
değişikliği ile mücadelede de benzer
bir adım atılmalıdır” dedi.
12 EKİM 2014 / EKOIQ
Tofaş, Türkiye’deki İlk Tam Elektrikli
Araç için Çalışıyor
Türk otomotiv sanayisinin öncü
kuruluşlarından Tofaş, AB’nin
sürdürülebilir büyüme stratejisi
Europe 2020 doğrultusunda, güvenli
ve çevreci araçların geliştirilmesine
yönelik çalışmaların yürütüldüğü
SAGE (Safe and Green Road Vehicles
- Güvenli ve Yeşil Yol Araçları
Platformu) Çalıştayı’na 11 Eylül’de
ev sahipliği yaptı. Çalıştaya Tofaş ve
Soldan sağa: Flippo Sesia, Ezio Spessa ve
Erhan Küçüksüleymanoğlu
Fiat yetkililerinin yanı sıra SAGE, Fiat
Research Center, İsveç Lindholmen
İnovasyon ve Teknoloji Geliştirme
Bilim Parkı, Regensburg Bölgesel
Müdürü Erhan Küçüksüleymanoğlu
Yönetimi, Torino Politeknik Üniversitesi,
ise “TOFAŞ Ar-Ge olarak bugün bir
TÜBİTAK ve çeşitli üniversitelerden
yandan yeni bir binek araç platformunun
temsilciler ile otomotiv yan sanayi ve
ülkemizde ilk kez geliştirilmesi
Ar -Ge yetkililerinin bulunduğu 60 kişi
üzerinde çalışırken bir yandan da Doblo
katıldı. Tofaş Ar-Ge Direktörü Flippo
modelinin ABD pazarı için geliştirilmesi
Sesia, “Dünyada karayoluyla ulaşımda
çalışmalarında sona gelmiş durumdayız.
700 milyondan fazla aracın kullanıldığı
Ayrıca yine Türkiye’de geliştirilen ilk
ve 2050’de araç sayısının 3 milyara
tam elektrikli araç projesi üzerindeki
çıkacağı tahmin ediliyor. Bu açıdan
çalışmalarımızı da sürdürüyoruz” bilgisini
SAGE proje platformu, Türkiye’nin de
verdi. Torino Politeknik Üniversitesi
dahil olduğu Avrupa otomotiv pazarında,
Makine Mühendisliği Öğretim Üyesi
daha çevreci, güvenli ve akıllı araçlara
Ezio Spessa da taşımacılık sektöründe
dikkat çekmek, bölgelerin rekabet
Avrupa’daki emisyonları 2050 yılına
gücünü artırmaya yönelik araştırma
kadar 1990 rakamlarına oranla %o60
ve yenilikleri yakından incelemek
azalmanın hedeflediğini aktardı.
adına önemli bir girişim” dedi. Tofaş
Besa Grup, Haymana’da GES Kurdu
Ankara inşaat sektörünün önde
gelen oyuncularından Besa Grup,
Haymana’da hayata geçirdiği güneş
enerjisi santralıyla elektrik üretimine
başlıyor. Santralın 72 dönümlük arazi
üzerinde ilk etapta 1000 kilowatt
elektrik (kwe) gücünde kurulduğunu
ve önümüzdeki dönemlerde bu
rakamın 4000 kwe’ye çıkarılmasını
amaçladıklarını kaydeden Besa Grup
Yönetim Kurulu Üyesi Efe Bezci,
“Toplam 1 milyon 100 bin Euro’ya
kurulması öngörülen Haymana Güneş
Enerjisi Santralı, yılda 1 milyon 800
bin kilowatt saat (kwh) elektrik enerjisi
üretecek. Bu rakam ilk etapta 1200
evin elektrik enerjisinin güneşten
karşılanması anlamına geliyor. Hedefimiz,
santralın üretime başlamasından kısa
süre sonra kapasiteyi artırarak 5 bin
konutun elektrik ihtiyacını karşılayacak
hale gelmek” bilgisini verdi.
HABERLER
İki Şirkete Daha “WWF
Yeşil Ofis Diploması”
Garanti Bankası, genel müdürlük
binasında başlattığı çalışmalarla,
Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın
(WWF) Yeşil Ofis Programı’nı (Green
Office) başarıyla tamamlayarak
WWF Türkiye’den Yeşil Ofis
Diploması’nı almaya hak kazanan
ilk banka oldu. Sigorta sektörünün
önde gelen oyuncularından olan
BNP Paribas Cardif Türkiye
de WWF Türkiye’den Yeşil Ofis
Diploması’nı alan bir diğer şirket
oldu. İstanbul genel müdürlük
binasında yıllık kâğıt tüketimini
ortalama %18 azaltan firma, kişi
başı yıllık elektrik tüketimini
ise yaklaşık %35 oranında
düşürdü. WWF’in ekolojik ayakizini
azaltmaya yönelik uluslararası
bir girişimi olan “Green Office
Programı”; enerji tasarrufu,
yenilenebilir kaynaklar, doğal
kaynakların bilinçli kullanımı
gibi konularda farkındalık ve
ofis uygulamalarında değişim
yaratmayı hedefliyor.
Zeytin Gözlüm,
Sana Meylim Nedendir?
Yeni çıkan yasal düzenlemelerle
üzerindeki tehditler giderek artan
zeytinliklere, dolayısıyla zeytin
ve zeytinyağına dikkat çekmeyi
amaçlayan Zeytindostu Derneği’nin,
İzmir Fotoğraf Akademisi işbirliğiyle
düzenlediği 2. Ulusal Fotoğraf
Yarışması için başvurular başladı.
Konusu, “Zeytin, zeytinyağı ve
zeytin ürünleri” olarak belirlenen
ve herkesin katılımına açık olan
yarışma için katılımcılar en fazla beş
fotoğraf gönderebilecek. Son katılım
tarihi 6 Mart 2015 olarak belirlenen
yarışmanın ödül töreni ise 17 Nisan
2015 tarihinde gerçekleşecek.
Yarışma ilgili detaylı bilgi almak
isteyenler, www.zeytindostu.org ve
www.izfak.com adresli web sitelerini
ziyaret edebilir.
14 EKİM 2014 / EKOIQ
İzmir’de Atıklar Yuvaya Dönüşüyor
PAGDER’in öncülüğünde “Sıcak Bir
Yuva Her Canlının Hakkıdır” sloganı
ile başlatılan Yuvaya Dönüşen
Plastikler projesi, yeni
belediyelerin katılımıyla
büyüyor. Plastiklerin
geri dönüştürülerek
sokak hayvanları için
kulübeler yapılması
esasına dayanan
proje kapsamında,
İzmir Karabağlar’ın
ardından Bayraklı ve
Narlıdere Belediyeleri ile ön protokol
imzalandı. PAGDER Başkanı Hüseyin
Semerci, “Ülkemizde yılda 25
milyon ton plastik atık
haline geliyor. Bu
plastikler, çöp değildir.
Defalarca ve %100
geridönüştürülebilir.
Projemiz ile hem bu
plastikleri geri kazanıyor
hem de sahipsiz sokak
hayvanlarını yuvaya
kavuşturuyoruz” dedi.
Gürültü Avcıları
Maltepe’de İşbaşında
“Trafikte Renk
Hayat Kurtarır”
EMBARQ Türkiye Sürdürülebilir
Ulaşım Derneği, “İstanbul’da Güvenli
Bisiklet Yolları Uygulama Kılavuzu
Projesi” kapsamında 15 Eylül’de Vizyon
Geliştirme Çalıştayı düzenledi. Çalıştayda;
Kalkınma Bakanlığı ve İstanbul
Büyükşehir Belediyesi’nden UKOME,
İETT, İSPARK, CBS başta olmak üzere
pek çok farklı kurumun yanı sıra Bolu
Belediyesi, Edirne Belediyesi, Kadıköy
Belediyesi, üniversiteler, sivil toplum
kuruluşları ve danışmanlık şirketlerinden
50 katılımcı yer aldı. Çalıştayda; güvenli
bisikletli ulaşım, bisiklet kullanımı odak
grup konuları, bisikletin ekonomik,
sosyal, çevresel ve halk sağlığı etkileri
üzerinde duruldu. Almanya merkezli
güvenli yol işaretleyicileri üreticisi
EVONIK’ten Marisa Cruz ise güvenlik
ve trafik çözümleri için yol renklendirme
sisteminin önemli bir çözüm olabileceğine
değinerek, trafikte renklerin de hayat
kurtarabileceğini vurguladı.
Maltepe Belediyesi Çevre Koruma ve
Kontrol Müdürlüğü’ne bağlı dört kişilik
“Gürültü Denetim Ekibi”; gürültü
yapan işletme, inşaat ve konutlara
göz açtırmıyor. Uzman mühendis
kadroları ile Maltepelilerin yazılı şikayet
dilekçelerini ve diğer başvurularını
değerlendirdiklerini belirten Çevre
Koruma ve Kontrol Müdürü Canan Aslan,
“Bar, pavyon, gazino, restoran, düğün
salonu, fabrika, atölye, hastane gibi
işletmelerden ve konutlardan (jeneratör,
hidrofor, havalandırma) kaynaklanan
gürültülerin ölçüm ve değerlendirmelerini
yapıyoruz” dedi. Yılın ilk sekiz ayı
içerisinde 145 işletmede ölçüm yapan
belediye, yönetmelikte belirtilen sınır
değerlerin üzerine çıkan kurum ve
kişilere 2872 sayılı Çevre Kanunu
kapsamında 14.040 lira para cezası kesti.
Sınır değerlerini aşarak faaliyet gösteren
müteahhit firmalara, eğlence mekânı
gibi yerlere 21 bin 115 TL para cezası
uygulanıyor. Gürültüyü oluşturan atölye
veya işletme ise 7 bin 035 TL, konut ise
700 TL idari para cezası kesiliyor.
HABERLER
İskoçya’nın Bağımsızlığı, Temiz Enerji
Yatırımlarını Nasıl Etkileyecekti?
#hack4good İstanbul’da
da İşbaşındaydı
İklim değişikliğine karşı yapılan en
büyük global “hackathon” etkinliği
#hack4good, 12-14 Eylül tarihlerinde
dünyanın 40 farklı kentinde yazılım
mühendisleri, bilgisayar korsanları,
ürün geliştiricileri ve girişimcilerden
oluşan 3 binin üzerinde gönüllünün
katılımıyla gerçekleşti. Bilmeyenler
için hemen kısa bir not geçelim.
“Hackathon” kelimesi, hack ve
marathon kelimelerin birleşiminden
oluşuyor. Buradaki hack kelimesi ise
bilişim suçlarında kullanılan anlamında
değil, çevreye faydalı projeler üretmek
için tercih ediliyor. Etkinliğin İstanbul
ayağı ise ajanslara özel yazılım
evi Manifaktüre tarafından Yazane
Coworking Space’te gerçekleştirildi ve
küresel iklim değişikliğiyle ilgili yazılım
projeleri geliştirildi. Birleşmiş Milletler
tarafından New York’ta düzenlenen
Climate Summit’e katılmaya hak
kazanan projeler ise Local Leaf,
Fuel2Forest ve Eco-Friendly Product
Spotter oldu. Local Leaf; pet su
şişesinin barkodunu okutup, ne
kadar mesafeden suyun çıkarılıp
getirildiğine dair bilgi veren ve
satın aldığınız lokasyona daha yakın
kaynaklardan çıkan suyu tüketmenizi
teşvik eden bir sistem. Fuel2Forest
ise aracınızla yaptığınız kilometre
ile ne kadar karbondioksit salımı
yaptığınızı hesaplayan, karşılığında
da TEMA vakfı gibi vakıflar aracılığıyla
fidan dikilmesini sağlayan mobil bir
uygulama. Son proje Eco-Friendly
Product Spotter da Amazon.com
gibi e-ticaret sitelerinden çevreci
bir ürün aradığınızda bunun daha ön
plana çıkmasını sağlayan bir Chrome
eklentisi.
16 EKİM 2014 / EKOIQ
18 Eylül 2014’te İskoçya’da gerçekleşen
bağımsızlık referandumu, birçok alanda
olduğu gibi temiz enerji yatırımları
alanında da birçok soru işaretleri
doğurmuştu. Londra merkezli araştırma
şirketi Bloomberg New Energy Finance
(BNEF) göre, enerji pazarı ve yenilenebilir
enerji teşviklerinin mevcut belirsizlikten
etkilenmesi ve var olan projelerin
ertelenmesine sebep olması beklenen
senaryolar arasındaydı.
BNEF’in yeni incelemesine göre,
İskoçya’nın bağımsız olmasının yakın
dönemde temiz enerji yatırımlarına zarar
vereceği ve mevcut projelerin ileri bir
tarihe ertelenmesi olasılıklar arasındaydı.
Bir yenilenebilir enerji geliştirici olan
Infinis Energy’nin İskoçya’daki iki projeyi
oylama sonuçlanana kadar ertelemesinin,
diğer şirketlerin de bu yönde kararlar
alabileceğine dair bir işaret olarak
okunuyordu.
Diğer yandan, bağımsızlığı destekleyenler
de, İskoçya’nın yeşil elektrik üreticisi
olarak daha da güçleneceğini ve Birleşik
Krallığın kalanına temiz enerji ihracatı
yapabileceğini savunuyorlardı. 2013’te
yerel tüketimin %47’sinin yenilenebilir
elektrikle karşılandığını, 2020’de ise
yerel tüketimin tamamının yenilenebilir
elektrikle karşılanabileceğini iddia
edenler de vardı.
İskoçya’dan çıkan ‘hayır’ oyu bu
tartışmaları şimdilik önemsizleştirdi. Ama
önümüzdeki günler neler gösterecek,
yakından takip etmekte fayda var…
Mavi Kuşak Hareketi 2. Yılında
DenizTemiz Derneği-TURMEPA’nın
İstanbul Boğazı ve ekosistemin karşı
karşıya olduğu tehditler konusunda
eğitimleri kapsayan “Mavi Kuşak
Hareketi-İstanbul Boğazı Projesi”, yeni
eğitim-öğretim yılında da çalışmalarına
devam edecek. Yeni dönemde Sualtı Atık
Sergisi’ni internet ortamına yükleyerek
eğitimleri online bir şekilde yürütecek
ve iki yeni sanal oyun ile kullanıcılara
deniz ekosistemini anlatacak olan
dernek, projeye destek verecek pek çok
sanatçı önderliğinde İstanbul Boğazı’nın
sesini notalara aktaracak. Ortaya çıkan
eseri de Mavi Kuşak Hareketi-İstanbul
Boğazı çocuklarıyla beraber bir konserle
kamuoyuyla paylaşacak. Bir mobil oyuna
da imza atan TURMEPA, oyun sayesinde
çocukların hem eğlendirilmesi, hem de
onlara çevre bilinci kazandırılmasını
amaçlıyor. Facebook ve Twitter’da
paylaşılabilen uygulama, iki ana
bölümden oluşturuldu. İlk bölümde,
oyunu oynayanların; denize düşen atıkları
ekranın, yani denizin dışına atarak denizi
korumaları ve temiz tutmaları hedeflendi.
İkinci bölümde ise oyun süresince denize
düşen atıkların, doğada ne kadar sürede
yok olduğu bilgisi verildi. Oyun sayesinde
çocuklar hem denizi korumayı, hem de
denizde atıkların yok olma sürelerini
öğrenecekler.
EYLEM
Tüm Dünya Tek Yürek:
“İklimi Değil, Sistemi Değiştir”
Birleşmiş Milletler’in
23 Eylül’de New York’ta
gerçekleşen BM İklim
Değişikliği Zirvesi
öncesinde, aralarında
Türkiye’nin de bulunduğu
160’ı aşkın ülkeden yüz
binlerce çevre gönüllüsü,
İklim Değişikliği’ne dikkat
çekmek ve yetkilileri
harekete geçirmek için tek
yürek oldu...
18 EKİM 2014 / EKOIQ
B
irleşmiş Milletler’in çağrısıyla 23 Eylül’de New York’ta
gerçekleşen İklim Zirvesi
öncesinde dünyanın 160’ı aşkın ülkesinden yüz binlerce aktivist, iklim
değişikliğine dikkat çekmek ve yetkilileri harekete geçirmek için sokağa
çıktı. 20-21 Eylül tarihlerinde dünya
çapında düzenlenen yürüyüşlerin
en büyüğü, zirvenin düzenlendiği
ABD’nin New York kentinde yapıldı. İklim değişikliği konusunda
bugüne kadar yapılan en büyük
eylem olarak tarihe geçen “Halkın
İklim Yürüyüşü”ne Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon,
ABD eski Başkan Yardımcısı Al
Gore, New York Belediye Başkanı
Bill DeBlasio ile BM Barış Elçisi
sinema oyuncusu Leonardo DiCaprio, Edward Norton, Evangeline
Lilly ve Sting gibi sanatçılar ve siyasilerin de bulunduğu 300 bini aşkın
kişi katıldı. Acil eylem çağrısında bulunan katılımcılar yürüyüş sırasında
“Temiz enerji”, “B planeti yok”, “Ormanlar satılık değil” sloganları attılar. Central Park’ın güneybatısındaki 6. Cadde’de başlayan ve yaklaşık
3,5 kilometrelik parkurda gerçekleşen eylem, 11. Cadde’de son buldu.
Eş zamanlı yürüyüşlerin yapıldığı 3 bini aşkın kentten biri de
İstanbul’du… Taksim’de Küresel
New York’taki tarihi yürüyüşte
BM Genel Sekreteri Ban
Ki-moon, New York Belediye
Başkanı Bill DeBlasio ve ABD
eski Başkan Yardımcısı Al
Gore da vardı (sağda).
İstanbul Taksim’de eş zamanlı
gerçekleşen yürüyüşe
EKOIQ Genel Yayın Yönetmeni
Barış Doğru da oğlu Güney ile
birlikte katıldı... Eylem Grubu ve 350.org üyeleri
tarafından düzenlenen yürüyüşe
yüzlerce çevre gönüllüsü katıldı.
“İklimi değil, sistemi değiştir” pankartı açan ve ellerinde “Dereler özgür aksın”, “Acayip havalar” ve “Fosil yakıtlara son” dövizleri taşıyan
katılımcılar, Galatasaray Lisesi’ne
doğru yürüyüşe geçerek, “Güneş ve
rüzgâr bize yeter”, “Nükleer santral, çatlar, patlar” sloganları attı. Bir
saatlik yürüyüşün ardından Galatasaray Lisesi önünde açıklama yapan
Küresel Eylem Grubu Sözcüsü Nuran Yüce, yaşamı doğrudan tehdit
eden iklim değişiminin gelip geçici
olmadığını belirterek, “Amerika’daki protestoyu örgütleyen kardeşlerimizin dediği gibi, bu bir ölüm kalım
meselesi. İklim değişimini kimsenin
küçümsemesine izin vermeyeceğiz”
diye konuştu.
Ban Ki-moon, Tüm Ülkelere
Çağrıda Bulundu
23 Eylül’de New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde
düzenlenen BM İklim Değişikliği
Zirvesi’ne ise 120’den fazla devlet
ve hükümet başkanı katıldı. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban
Ki-moon, açılışta yaptığı konuşmada küresel iklim değişikliğinin bedelinin hızla taşınmaz hale geldiğini
belirterek, hükümetlere üzerlerine
düşeni yapma çağrısında bulundu.
İklim değişikliği tehdidine bugün
verilecek yanıtın dünyanın geleceğini şekillendireceğini kaydeden
Ban Ki-moon, “İklim değişikliğinin
çevresel, finansal ve insani bedelleri hızla taşınamaz hale geliyor.
Daha önce hiç böyle bir meydan
okumayla karşılaşmamıştık. Bu yüzyılın sonunda dünyanın karbon nötr
hale gelmesi gerekiyor. Gezegenin abzorbe edebileceğinden fazla
karbon salınmamalı. Hiç kimsenin
iklim değişikliğine karşı bağışıklığı
yok” diye konuştu. Tüm hükümetlerden 2015 yılında Paris’te anlamlı bir “Evrensel İklim Anlaşması”
kabul edilmesine katkı vermesini
isteyen Genel Sekreter, ülkelere
şöyle seslendi: “Tüm ülkeleri küresel ısı artışını 2 santigrat derecenin
altında tutmak için kendi paylarına
düşeni yapmaya çağırıyorum. Bunun için birlikte maddi kaynakları
ve pazarı harekete geçirmeliyiz.” m
EKİM 2014 / EKOIQ 19
İLETİŞİM
Etkili İletişimin Yeni Anahtarı:
Sürdürülebilirlik Oyunları
Homo Ludens, yani “oyun oynayan insan”, Hollandalı kültür teorisyeni Johan
Huizinga’nın taa 1938 yılında ortaya attığı çığır açıcı bir kavramsallaştırmaydı. Kısaca
insanı diğer canlılardan ayırt eden bir özelliğinin de oyunlar olduğunu söyleyen bu
bakış açısı, öğrenme süreçlerine oyunun dahil edilmesinin ilk adımıydı. Ve artık oyunlar
sürdürülebilirlik faaliyetlerinin de bir parçası... Almanya merkezli dijital stüdyo Little
Green Men Interactive (LGMi) tarafından tasarlanan CEO2 oyunu da bunun en güzel
örneklerinden biri. CEO koltuğuna oturup stratejik kararlar alabildiğiniz oyunda
önümüzdeki 20 yıl boyunca şirketin CO2 emisyonlarını ve hisse senedi değerlerini nasıl
etkilediğinizi de görebiliyorsunuz. Biz de LGMi Kurucu Ortağı Valdis Wish ile oyunlarla
sürdürülebilirlik arasındaki ilişkiyi, etkin bir oyun tasarlayabilmenin sırlarını konuştuk.
Füsun AKAY
20 EKİM 2014 / EKOIQ
Oyun ve Sürdürülebilirlik... Bu iki
kavramı nasıl bir araya getirdiniz?
Aslında bu iki kavram birbiriyle
gayet uyumlu. Oyunlar, insanların
karmaşık konuları anlaması ve birbiriyle iletişim kurabilmesi açısından çok önemli bir araç ancak bu
potansiyel yeterince değerlendirilemiyor. Bugün sürdürülebilirlik ve
kurumsal sosyal sorumluluk ile ilgili pek çok projenin sıkıcı olduğu bir
gerçek. Gerek markalara gerekse
topluma katma değer sağlama şansı
büyük ölçüde heba ediliyor. Oysa
oyunlar, sürdürülebilirlik iletişimini
daha etkili ve ilham verici kılmada
büyük bir imkân sunuyor. Biz de bu
heyecan verici potansiyelin farkına
varınca, 2009’da LGMi’yi kurduk.
Bir de oyunların üzerine yapışmış
bir damga var: “Boş eğlence”... Ama
bu bakış açısı yavaş yavaş yok olmaya başlıyor. Günümüzde oyun oynayan milyarlarca insanın içinde 40’lı
yaşlardaki üst düzey yöneticiler bile
var. Bu da oyunların şirketlerde
eğitim ve pazarlama amaçlı kullanılmaya başlanmasında ciddi bir
faktör. Yoksulluk ve İklim Değişikliği gibi “ciddi” konularda oyunların
asla etkili olmayacağını savunanlar,
hatta bunun münasebetsiz bir ilişki
olacağını düşünenler de var. Ben
bu görüşe kesinlikle katılmıyorum.
Zaten genel eğilime baktığımızda,
oyunların çok güçlü bir iletişim aracı olarak yaygın şekilde kullanılmaya başlandığını görüyoruz. Önemli
olan, gerçekten neye ihtiyacınız olduğunu saptamak.
Sürdürülebilirlik oyunlarının dört
ana özelliği taşıması gerektiğini söylüyorsunuz: Eğlence, açık
uçlu deneyim, işbirliği ve daha iyi
hikâyeler…
Evet... Bu saydığınız özellikleri sürdürülebilirlikle ilgili oyunlarda daha
çok görmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bunları dünyanın en popüler video ve oyunlarını inceleyerek
öğreniyoruz. Genel olarak bakıldı-
Şirketin Çevresel Etkilerini
ve Hisse Senetlerini Yönetin
LGMi tarafından Allianz ve WWF adına
geliştirilen CEO2 oyunu ile CEO koltuğuna
oturup önemli stratejik kararlara imza
atabilirsiniz. Açık uçlu deneyimlerin ön
plana çıktığı bu oyunda güneş enerjisi
santralı kurabilir, offshore rüzgâr
enerjisi alanları oluşturabilir ya da bir
nükleer santral inşa edebilirsiniz. Tabii,
aldığınız kararların şirketin önümüzdeki
20 yıl boyunca CO2 emisyonlarını ve
hisse senedi değerlerini etkileyeceğini
de unutmayın…
ğında bir oyunda olması gereken
dört temel özellik şöyle:
Eğlence... İnsanların oyun oynamak için bir numaralı nedeni bu.
Oyun uzmanı Gabe Zichermann,
bu konuyu çok açık şekilde ifade
ediyor: “Bir oyun, herhangi sıradan
bir işten daha eğlenceli olmayı vaat
etmeli.” Bir şirket, bir oyunu kullanıcılara sunduğunda bu sözü yerine
getirmeli, aksi takdirde oyuncular
oynamayı bıraktıkları gibi birbirleriyle de paylaşmazlar. Bu da markaya yönelik bir hayal kırıklığı yaratır.
Gelelim Açık Uçlu Deneyimler konusuna... Bir oyun mutlaka açık
uçlu deneyimler sunmalı. Bundan
kastım, tasarlanan oyunların sınırlı
sayıda sonuçlar vermemesi gerektiği. Oyuncular, örneğin çevreyle
ilgili bir oyun evrenine girdiklerin-
de kazanmak isterler elbette ama
aynı zamanda özgür olduklarını da
hissetmek isteyeceklerdir. Tabii eylemleriyle şimdiye kadar deneyimlemedikleri sonuçlara ulaşmayı da
arzularlar. Bu açıdan Minecraft ve
Sim City başarılı örnekler. Bu iki
oyunda da oyuncuların hayal güçleri onlara rehberlik eder. Dinamik ve
yaratıcı deneyimler sunmaktan uzak
olan sürdürülebilirlik oyunları, kısıtlı seçim ve sonuç ikiliklerinden ve
dar koridorlardan artık çıkmalı.
Peki, işbirliği ve daha iyi hikâyeler
konusuna gelirsek...
Son 10 yılda tasarlanan oyunlara bakıldığında en büyük değişimin “sosyalleşme” olduğu ortaya çıkıyor.
Artık binlerce kilometre uzaklıktaki insanlarla birlikte oyun oynama
şansına sahibiz. Geribildirim aldıklarımız robotlardan ziyade insanlar
olmaya başladı. Bu da oyunların
iletişimi güçlendirdiğini gösteriyor.
Günümüzde oyunların eğitimlerde
ve pazarlama iletişiminde de kullanılıyor olması bunun kanıtı. Oyunlar aynı zamanda işbirliği kurma ve
beyin fırtınası yapmak için de güçlü
araçlardan biri.
Ve daha iyi hikâyeler... Sürdürülebilirlik içerikli oyunlar çok iyi ve
EKİM 2014 / EKOIQ 21
İLETİŞİM
Üzerinde çalıştığınız yeni projeler
var mı?
Almanya’nın önemli birkaç şirketi
için heyecan verici projeler tasarlıyoruz. İçerikleri hakkında detaylı bilgi
veremem ancak şunu belirtmemde
fayda var: Biz LGMi olarak müşterilerimizin paydaşlarıyla sağlıklı iletişim kurabileceği tüm projelerde bir
partner olarak varız. Bu çalışmaların da en etkin yollarını bulmaya çalışıyoruz. LGMi’yi “hikâye anlatan
dijital bir stüdyo” olarak konumlandırdık. Oyunlar da paydaşlarla etkin iletişim kurabilmenin sadece bir
bölümünü oluşturuyor. Yani başka
araçlar da tasarlıyoruz.
güçlü hikâyelerle örülmüş olmalı.
Çoğu oyunda hikâyelerin ve karakterlerin ağırlıklı olarak tek boyutlu
ve yüzeysel olduğunu görüyoruz.
Bu da onların sıkıcı ve sığ olmasına neden oluyor. Bana göre güçlü
hikâye içeren en güzel oyunlardan
biri Cart Life. Richard Hofheimer
tarafından tasarlanan bu oyun, görünürde bir iş simülasyonu; yatırımların ve ürün satışlarının yönetildiği, kâr odaklı bir oyun. Bu oyunda
sizi zorlayan ve meydan okuyan
gerçek karakterler var ve tam da bu
nedenle çok başarılı.
Allianz ve WWF için geliştirdiğiniz
CEO2 adlı oyun, pek çok çevre tarafından ilgi topladı. Bize bu oyunun özelliklerini anlatır mısınız?
Şimdiye kadar pek çok kurum ve
kuruluş için oyunlar geliştirdik.
Bunların içinde en etkili projemiz,
Allianz ile dünyanın en önemli çevre STK’larından WWF için geliştirdiğimiz CEO2 oldu. Bu iki kuruluş
işbirliği yaparak, Avrupa sanayisi
için düşük karbon stratejileri konusunda bir rapor hazırladı. WWF
ve Allianz, oldukça bilimsel içerikli
olan bu raporu daha fazla insana
nasıl ulaştırabileceklerini sordu. Biz
de bu oyunu tasarladık. Oyuncular,
bir otomotiv, sigorta, kimya veya
elektrik şirketinin CEO’sunun yerine geçiyor. Artık onların şapkalarıyla düşünmeye başlıyor. Stratejik
iş kararları almaya başlayan oyuncular, bu seçimlerinin, yönettikleri
şirketin önümüzdeki 20 yıl boyunca
CO2 emisyonlarını ve şirketin hisse
senedi değerlerini nasıl etkilediklerini görüyorlar.
Nasıl geri dönüşler aldınız?
Çok güzel geri bildirimler aldık.
CEO2, lansmanı yapıldıktan sonraki
birkaç ay içinde 100.000 kez internet üzerinde oynandı. Dört dilde
yayımlanan oyun, Allianz çalışanları
için bir şirket içi iklim bilinçlendirme kampanyasının parçası oldu. Ba22 EKİM 2014 / EKOIQ
“Günümüzde oyun oynayan
milyarlarca insanın içinde
40’lı yaşlardaki üst düzey
yöneticiler bile var. Bu da
oyunların şirketlerde eğitim ve
pazarlama amaçlı kullanılmaya
başlanmasında ciddi bir
faktör”
sının da desteklediği bu çalışmamız
aynı zamanda şirketler, düşünce
kuruluşları, üniversiteler ve STK’lar
tarafından da beğeni topladı. Söz
konusu çevrelerde, kendi araştırmalarında ve işlerinde buna benzer
interaktif ve etkileyici yolları kullanma fikri doğmuş oldu böylelikle.
Peki, ilginç öneri ve fikirler de aldığınız oluyor mu?
Oluyor. Mesela, oyunları ve simülasyonları bir araştırma aracı olarak
kullanmayı önerenler oldu. Böylece
oyuncuların kararlarını izleyerek,
davranış kalıplarını daha iyi anlayabileceklerini düşünüyorlar. İnternet
üzerinde kullanıcıların datalarını
toplayacak gayet uygun pek çok ortak alan var ancak böylesi dataların
ve bilgilerin ne için toplanıldığı ve
kullanıldığı konusunda gerçek bir
şeffaflık gerektiği konusunda çok
netim.
Türkiye’de işbirliği yaptığınız kurum/kuruluşlar bulunuyor mu?
Henüz değil ama bunu çok isteriz.
Mayıs ayında İstanbul’da gerçekleşen Sürdürülebilir Markalar Konferansı sayesinde Türkiye’ye ilk kez
gelme fırsatı buldum. Oradaki şirket
ve organizasyonların, sürdürülebilirlik konusuna duydukları ilgi ve
attıkları adımlar beni memnun etti.
Ülkemizdeki şirketlere seslenmek
isterseniz neler söylersiniz?
Sürdürülebilirlik; çalışanlar, müşteriler, yatırımcılar, tedarikçiler ve kanun yapıcılarla, yani tüm paydaşlarla bağlantı kurmak için çok büyük
bir fırsat sunuyor. Bana göre en temel sorun bu durumun gözden kaçırılması, paydaşların ihmal edilmesi.
Şöyle bir örnek vereyim: XYZ adlı
bir şirketin yaptığı iş ile biyoçeşitlilik arasında nasıl bir bağlantı vardır?
Şirket bunu neden önemsemelidir?
Riskler ve fırsatlar nelerdir? Bunları
saptamak kolay değil, ancak şirket
şeffaf ve ikna edici şekilde iletişim
kurarsa, paydaşlardan da destek alacak ve bu da marka değerine büyük
katkıda bulanacaktır. Kısacası, önerim cesur olun, sürdürülebilirlik faaliyetlerinizi samimi şekilde yürütün
ve paydaşlarınızla çok farklı ve yenilikçi yöntemlerle iletişim kurun… m
İŞ MODELİ
FarmVille Beykoz’da
Gerçek Oldu
Bir dönem internette fenomen haline gelen
çiftlik oyunu FarmVille, İstanbul’da gerçeğe
dönüştü. Beykoz Cumhuriyetköy’de hayata
geçirilen Komşuköy, hem internet üzerindeki
oyun aracılığıyla yönetebileceğiniz, hem
de dilerseniz bizatihi tarlaya gidip çapa
yapabileceğiniz, hasat toplayabileceğiniz bir
platform. Üstelik dünyada bir ilk...
Füsun AKAY
D
Özgür GÜVENÇ
omatesin kokusunu unutan, kabağın normalde tüylü, dikensi bir yapısı olduğunu yeni öğrenip -benim gibi- hayrete
düşen, çileğin markette yetiştiğini düşünen çocuklarını toprakla tanıştırmak isteyen, doğal ürünlerle beslenmeyi tercih eden,
şehri bir türlü bırakıp gidemeyen metropol insanlarının yoğun ilgi
gösterdiği bir yer İstanbul Beykoz’daki Komşuköy Çiftliği... Bir
de yaptıkları spesiyallerin daha da leziz olmasını isteyen şeflerin...
Biz de geçtiğimiz Nisan ayında kurulan Beykoz’a bağlı Cumhuriyetköy’deki Komşuköy’de yaz hasadına katılmak, dalından sebzemeyve koparmanın keyfine varabilmek için düştük yollara...
24 EKİM 2014 / EKOIQ
Hedef Kitle: Metropol Çiftçileri
Yakıcı bir güneş ve nefes almayı zorlaştıran nem eşliğinde, tam da öğle
sıcağında varıyoruz Komşuköy’e.
Saat 12:00. Çiftliğin dört ortağından biri olan Özden Akyıldız karşılıyor bizi. “Bu sıcakta nasıl gezeriz
tarlayı, yandık” diye içimizden geçirirken çölde serap görmüş misali,
az ilerideki çardağın gölgesine sığınıyoruz. Az biraz soluklandıktan
sonra başlıyoruz sohbete Özden
Hanım ile...
Dört ortak -biri kardeşi Uğur Akyıldız, Oğulcan Atay ve Emre
Cem- çiftliği kurmaya 2,5 yıl kadar
önce karar vermiş. Fikir ise internet
oyunu FarmVille’den değil, dedelerinden çıkmış: “Hepimiz sağlığımıza
çok dikkat eden insanlarız. Aile geçmişlerimizde de tarım var. Dedelerimiz süper insanlar. ‘Eski toprak’ denir ya, maşallah bizim dedelerimize
bir şey olmuyor. Oysa bizler hemen
hastalanıyoruz. Fikir buradan doğ-
du. Şehir hayatında herkes çok küçük alanlarda, yeşil alanlardan uzak
şekilde yaşıyor. Kişisel gelişim artık
yükselen bir trend; herkes öze dönüş ve şehirden kopuş yollarını arıyor. Ancak şehirden kopma gibi bir
lüksümüz de her zaman olmuyor.
Bu nedenle Komşuköy’ü hayata geçirerek kullanıcılarımıza her şeyi bırakıp gitmeden hem sağlıklı beslenme, hem de toprakla yakınlaşarak
farklı bir deneyim yaşama imkânı
sunmak istedik. Burada üyelerimize
çiftçilik hizmeti sunuyoruz.”
17
dönüm
üzerine
kurulu
Komşuköy’ün hedef kitlesini “metropol çiftçileri” olarak tanımlayan
Akyıldız, sistemin işleyişini şöyle anlatıyor: “Kullanıcılar, sisteme önce
internet üzerinden üye oluyorlar.
20’şer metrekareden oluşan bahçelerimizi kiralıyorlar. Her bahçede
yedi farklı ürünün ekilebildiği yedi
sıra var. Kullanıcılar da oyun arayüzünden ürün seçip bu yedi sıra
için bize ekim emri veriyorlar. Biz
de o ürünlerin ekimini, tarlanın genel bakımını yapıyoruz. Tarlanın ve
ürünlerin durumu, bilgisayardaki
oyun ekranından da takip edilebiliyor. Kabakları, domatesleri tarlada
büyürken, oyun ekranında da büyüyor. Bazen şöyle uyarılar gönderiyoruz: ‘Domateslerinizin tele alınma
zamanı geldi, onaylıyor musunuz?”
ya da “Salatalıklarınızın hasat zamanı geldi, onaylıyor musunuz?”
Üyeler onay verince, biz de yerine
getiriyoruz. Tabii bu işle uğraşmak istemeyenler olursa, ‘otomatik
ekim’ talimatı verebiliyorlar.”
Yetiştirdiği Çilekler için
Ağlayan Çocuk...
Kısa sürede 1850 üyeye ulaşan sisteme bu şekilde dahil olduktan sonra tarladan elde edilen hasat, üyelere kargoyla gönderiliyor. Karpuzlar
hariç... Çünkü burada yetişen karpuzların kabuğu, marketlerdeki gibi
EKİM 2014 / EKOIQ 25
İŞ MODELİ
kapkalın değil, bu nedenle en ufak
bir darbede dağılıyorlar.
Bizim en çok merak ettiğimiz ise
üyelerin tarlada çalışıp çalışmadıkları, ne gibi deneyimler yaşadıkları
ve tepkileri... “Amacımız, şehrin
kalabalığından ve stresinden bunalan üyelerin buraya gelip bahçeleriyle ilgilenmeleri. Birçok üyemiz
de özellikle hafta sonları aileleri ve
çocuklarıyla birlikte gelip bakımlara yardımcı oluyor, hasatlarını topluyor. Bir üyemiz demişti ki, ‘Ben,
çocuğumun domatesin ­markette yetişen bir ürün olmadığını öğrenmesini istiyorum.’ Bu nedenle ağırlıklı
olarak çocuklu aileler tercih ediyor
Komşuköy’ü.”
Çiftlikte ilginç hikâyeler de yaşanıyormuş. Bunlardan biri, tarlayla arasında büyük bir duygusal bağ kuran
bir çocuğun ailesine verdiği tepki...
Akyıldız’dan dinliyoruz: “Bir aile,
3-4 yaşlarındaki çocuklarına tarladaki çilekleri göstererek, ‘Bak bunlar
büyüyecekler, sonra kızaracaklar ve
biz de onları toplayıp yiyeceğiz’ deyince, ‘Hayır yemeyelim, onları ben
büyütüyorum’ diye ağlamaya başladı. Şimdiki çocuklar bizim kadar
şanslı değil ne yazık ki. Biz sokakta
oynayabiliyorduk ama onlar plazaların içindeler. Teslimatını yaptığımız
çoğu kargo da plazalara gidiyor...”
Kurumsal Müşterileri de Var
Sohbetimiz devam ederken, önümüzden başında kapişonu, elinde
sepeti ile bir hanım geçiyor ve tarlanın içine süzülüyor. Kim acaba
diye düşünürken Özden Akyıldız,
“Annem” diyor, “Bizim ilk üyemiz.
Buraya bayılıyor ve tarladan çıkmıyor.” Çok sıcak olsa da artık bizim
için de tarlaya gitme zamanı… Sevinç Hanım’ın yanına gidip sepeti
nelerle doldurduğuna bakacağız.
10 yıllığına kiralanan çiftliğin ekili
bölümlerine doğru yürürken Özden
Akyıldız, neler yetiştirdiklerini an-
latıyor: “Toplamda 14 ürünümüz
var. Domates, karpuz, fasulye, kabak, patlıcan, çilek ve biber en çok
ilgi gören ürünler arasında. Ayrıca
GDO korkusundan dolayı çocuğuna hiç mısır yedirmeyen ailelerin
yoğun isteği üzerine, sezon başında
mısırı da ekledik.” Kış sezonu için
çalışmalara da başlanmış. Kereviz,
ıspanak, Brüksel lahanası, pırasa ve
brokoli ekilecek ürünler listesinin
başında geliyor.
Yanından geçtiğimiz mini dolmalık
biber tarlasını gösteren Akyıldız,
“Bu tarla bir kurumsal müşterimize
ait; tamamen dolmalık biber ekimi
yapmamızı istediler. Buradan elde
edilen hasadı, korunmaya muhtaç
çocuklar için bağışlıyorlar, biz de
bu sosyal sorumluluk projesinin bir
parçasıyız” bilgisini veriyor. Çocukların katılacağı bir hasat şenliği organize etmek de Komşuköy’ün gelecek dönemdeki planları arasında.
Biraz ileride gurme yazar Cemre
“Çözüm Odaklı Olmayı Öğrendik”
Komşuköy formatını tüm Türkiye’ye yayma
hedeflerinin olduğunu açıklayan Oğulcan Atay,
“Aslında Türkiye çok bereketli topraklara
sahip, bu nedenle herkesin bu zenginlikten
faydalanmasını istiyoruz. Önümüzdeki
dönemlerde uygun araziler bulduğumuzda
Komşuköy’ü Türkiye’nin farklı lokasyonlarına da
taşımayı planlıyoruz” diyor. Mesleği reklamcılık
olan Atay, çiftçiliğin bambaşka bir vizyon
sunduğunun altını çiziyor: “Bu işe başlarken
çiftçilerin rahatlığını hiç anlayamamıştık.
Bir fırtına kopuyor, hasat yok oluyor, ama
‘Hallederiz’ diyorlar, kabullenmeyi biliyorlar.
Bizim de kafa yapımız yavaş yavaş değişmeye
başladı. Artık her olaya çözüm odaklı
yaklaşıyoruz.”
26 EKİM 2014 / EKOIQ
Narin ile Begüm Atakan’ın bahçelerini gösteren Akyıldız, birkaç otelle de işbirlikleri olduğunu söylüyor.
“Birçok Üründen
Daha Organiğiz”
Komşuköy’ün diğer iki ortağı Oğulcan Atay ve Uğur Akyıldız topladıkları karpuzları taşıyorlar. Büyük bir
dikkat ve özenle... “Kolay gelsin”
dedikten sonra en çok merak edilen sorulardan birini yöneltiyoruz:
Burada organik tarım mı yapılıyor?
Geleneksel yöntemler kullanarak
çiftçilik yaptıklarını söyleyen Oğulcan Atay, “Türkiye’nin değişik bölgelerinden getirttiğimiz, belli standartlara sahip tohumları ekiyoruz.
Dönem dönem ilaç kullanıyoruz,
ancak sadece organik tarımda izin
verilen ürünlerle yapıyoruz bunu”
diyen Atay, organik ürünlerle ilgili
bir noktaya da dikkat çekiyor: “Biz
bu işe girince, piyasada organik denen pek çok ürünün aslında organik olmadığını gördük. Oynanmış
tohumla organik tarım yapılabiliyor
ve bunlara sertifika veriliyor. Bizim
sertifikamız yok ancak birçok üründen daha organik olduğumuzu söyleyebilirim. Komşuköy ile işbirliği
yapmak için bize uluslararası gıda
şirketleri de başvurdu. Ancak biz
Aylık Kiralama Ücreti 195 TL
Tüm bakımları dahil 20 metrekarelik
bir bahçenin aylık kiralama ücreti 195
TL. Ancak aylık değil, yıllık kiralama
yapılabiliyor. Özden Akyıldız, tarla
kiralama dışında, haftalık olarak
ürün almak isteyenler için de hizmet
sunmaya başlayacaklarını dile getiriyor.
Hasat miktarlarına gelince... Doğa
şartlarının her şeyi etkilediğini ifade
eden Akyıldız, “Ortalama bir örnek
vermek gerekirse, bir sıradan 25-30 kg
domates alınabiliyor. Bu yaz toprağımız
o kadar bereketli çıktı ki, bazı
üyelerimiz domateslerini, salatalıklarını
çevrelerine dağıtıyor” diyor.
onların doğal ürün yetiştirmediklerini bildiğimiz için böyle bir kandırma içinde olmak istemiyoruz, bu tür
işbirliklerine hep hayır diyeceğiz.”
Konu tohumdan açılmışken, Özden
Akyıldız da üyelerin talepleriyle ilgili bir ekleme yapıyor: “Kendi tohumlarını ekmek isteyen üyelerimiz de
oluyor ancak izin veremiyoruz. Ne
kadar doğal da olsalar biz kaynağını
bilmediğimiz ve emin olmadığımız
ürünleri bahçeye sokmuyoruz.”
Oğulcan Atay, Özden Akyıldız ve Uğur Akyıldız...
Damla sulama tekniğiyle su ihtiyacı
karşılanan tarlaya yakında kamera
takip sisteminin kurulacağını da
belirtelim. Böylelikle üyeler, ürünlerini oyun aracılığıyla anbean takip
etme olanağına sahip olacaklar.
Ve Özden Hanım’ın annesi Sevinç
Akyıldız’ın yanına geliyoruz. En
büyük zevkinin ürünü dalından
koparmak olduğunu söyleyen Sevinç Hanım, fasulyelerini severek,
adeta onlarla konuşarak koparıyor
dalından. Ardından bize dönerek,
“Siz de bunu deneyimleyin, harika
bir duygu” diyor. İşe, önümde duran patlıcanlardan başlamak bende hayal kırıklığı yaratıyor önce;
zavallı patlıcanı tek parça halinde
koparamadığım için! Sevinç Hanım
imdadıma koşup, nasıl hasat edileceğini gösteriyor. İkinci denemeden
sonra başarıyorum, artık fasulyeleri
toplarken özgüvenim daha yüksek!
Bir süre sonra fark ettiğim şeyse,
etrafımdaki seslerin yavaş yavaş
kulağımdan silinmeye başladığı ve
kendimi bahçeyle bütün hissettiğim
an... O bahçede en ufak bir emeğim
dahi yokken. Bir de o cânım fasulyelerin, tüyleri elimi hafifçe ısıran
kabakların, gerçekten domates kokan salkım domateslerin, tornadan
çıkmış gibi durmayan eğri büğrü biberlerin yetişmesinde katkım olsaydı, neler yaşardım kimbilir... Bunları
düşünürken Sevinç Hanım’ın sesiyle uyanıyorum rüyadan: “Bu küçük
biberleri kahvaltıda yiyoruz, diğerlerini de turşu yapıyorum. Mahsullerin tatları da bambaşka, hepsi bal
gibi bal, şeker... Biz onca sene neler
yemişiz, yazık!” m
EKİM 2014 / EKOIQ 27
SOSYAL MEDYADAN
Biyoçeşitlilik, Geridönüşüm, Tasarım...
Ozon Tabakasındaki
Delik Düzeliyor
Hatırlayalım, bilim insanları, ozon
tabakasındaki incelmeye ilk kez
1980’lerin başında dikkat çekmişlerdi. Dünyayı güneş ışınlarındaki
ultraviyole ışığından koruyan ve
yok olması halinde canlı yaşamının
kalmayacağı ozon tabakası, özellikle günlük yaşamda her geçen gün
daha fazla kullandığımız buzdolapları ve deodorantların içinde bulunan kloroflorokarbon’lar (CFCs)
sebebiyle Güney Kutbu üzerindeki
bölümünde ciddi tehlike altındaydı.
İnsan ürünü bu zararlı kimyasallar
ucuzdu ve her yerde kullanılabiliyordu, bu nedenle vazgeçilmesi
imkânsız gibiydi. Neyse ki bilime
olan güven ve uluslararası işbirliği sayesinde, tespiti takip eden iki
yıl içinde “Montreal Protokolü”
imzalandı. On yıl içinde de stratosferdeki bu zararlı kimyasal miktarı düşmeye başladı. Ve sonunda
ozon tabakasındaki delikte büyüme durdu; önümüzdeki dönemde
de küçülmesi bekleniyor. Montreal
Protokolü bu anlamda “büyük bir
çevre başarısı” örneğidir.
Guardian Environment@
guardianeco
http://t.co/NwB45rkmfz
Dağ Biyoçeşitliliğinin Önemi
Herhangi bir bölgenin uydu görüntülerine dikkatle baktığınızda,
su kütleleri dışında kalan yerlerin
çoğunun dağlık olduğunu göreceksiniz. Yeryüzünün %27’si dağlık
coğrafyalardan oluşuyor. Dağ ekosistemlerinin depremler, yanardağ
aktiviteleri, erozyon, asit çökelimi,
yağmur-kar yağışları ve iklim deği-
28 EKİM 2014 / EKOIQ
şikliği gibi önemli doğa olaylarının
baskısı altında olduğu gerçeğinden
çoğumuz bihaberiz. Üstelik yüksek
irtifanın getirdiği soğuk hava, bitki
ve hayvanların gelişimini olumsuz
etkiliyor, insan yaşamını da pek
mümkün kılmıyor. Peki, dağ ekosistemlerine nasıl yardım edebiliriz? Charles Chester’ın araştırması, özellikle dağ ekosistemlerindeki
parçalanmış bölgelere, orman parçalarına, izole sulak alanlara ve
vahşi yaşam koridorlarına dikkat
çekiyor. Uzun dönemde dağ ekosistemlerinin korunmasındaki umudun biyoçeşitlilik koridorları olduğunu vurguluyor.
Biodiversity News@
BiodiversityNew
http://t.co/4XbcGnjjI5
AB Komisyonu’nda İklim
Değişikliği ve Enerji Dosyaları
Birleştirildi
AB Komisyonu’nun yeni üyeleri
belirlendi. Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı olarak atanan ve Avrupa
Parlamentosu’nun da onayını aldıktan sonra 1 Kasım’da göreve başlaması öngörülen Jean Claude Junc-
ker, birlikte çalışacağı komisyon
üyelerinin görev dağılımını yaptı.
Görev dağılımının yanı sıra, komisyonlarda da değişiklikler gerçekleşti. İklim değişikliği ve enerji dosyaları birleştirildi. Eski İspanya Tarım
Bakanı Miguel Arias Canete, iklim
değişikliği ve enerji dosyalarından
sorumlu olacak. Denizcilik ve Balıkçılık ile Çevre Komisyonları da
birleştirildi. Malta Turizm Bakanı
Karmenu Vella da çevre, denizcilik
ve balıkçılık dosyalarından sorumlu
yetkili olarak görev yapacak.
REC Tü[email protected]
http://t.co/YhjIKkyIaT
Ekonominin Ekolojiyle
Buluştuğu Yer
Yaşadığımız şehirleri, insan aktiviteleri ve tüketimle enerji bulan
kompleks bir organizma olarak
düşünelim. Bu metabolizma nasıl
çalışır? Yaşamı desteklemek için
enerjiyi, malzemeyi, suyu nasıl
sağlar, kullanır ve en nihayetinde
oluşan çöple nasıl başa çıkar? Sağlıklı bir şehir istiyorsak, ekonomik
gelişim ve kaynak verimliliğine
odaklanmamız şart! Bugün şehir-
Özgür ÖZTÜRK
[email protected]
lerde 3,5 milyar insan yaşıyor ve 3
milyar insanın da yolda olduğunu
hesaba katan şehir plancıları, iklim
değişikliğini de düşünerek, sürdürülebilir büyüme içinde insanların
yaşayabileceği başarılı şehir modeli
üzerine kafa yoruyorlar. MÖ 1. yüzyılda Romalı mühendis Vitruvius,
şehirleri rüzgâr alabileceği ve yakın
çevresiyle uyum içinde yaşayabileceği formda tasarlıyordu. MIT Yapı
Teknolojileri Programı ile “Şehir
Metabolizma Grubu”nun Direktörü John E. Fernandez ve ekibi,
40 ABD şehrini benzer şekilde yeniden tasarlıyor. Urbmet.org sitesi
ile de veri analizi yaparak kullanıcılarına kaynak ve enerji yoğunluğu
resmini veriyorlar. Fernandez ve
ekibi, yüzlerce şehir yapısını inceleyerek sekiz şehir tipi tanımladı.
Fernandez’in umudu, araştırmanın
şehir plancılarına kaynak kullanımını azaltan ve büyüme artıran model aramalarında yardımcı olması...
Sustainable Brands@
SustainBrands
http://t.co/lzkcIZzpj8
Ayrıştırılmamış Çöpler Nasıl Geri
Kazanılır?
Günlük yaşantımızda bizler için geri
kazanım demek, her şeyden önce
“kâğıdı, alüminyumu, şişeyi, plastiği
ayırıp toplamak” anlamına gelmez
mi? Peki, kaçımız bunu evimizde,
ofisimizde doğru düzgün uyguluyoruz? Tahminimce sayı çok azdır.
Peki, bir çöp bidonunun içine atılan
tüm bu geri kazanılabilir malzemeler gittiği ayrıştırma tesisinde ne
kadar iyi ayrılabiliyor? İşte bu linkte
izleyeceğiniz video, bunun insanlara yeni iş alanı yaratarak nasıl da
başarılı yapıldığını gösteriyor.
Sustainable Cities @sustaincities
http://t.co/of2W2Cn4op
Çin Hava Kirliliği ile Nasıl
Mücadele Ediyor?
Çevre kirliliği ve gıda güvenliği,
dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan Çin için giderek daha büyük
sorun oluyor. Bazıları Çin’in yeterince güçlendiğini düşünüyor, ama
ülkenin güçlü olduğu kadar oldukça zayıf tarafları da var. Çin’in “çevresel olarak çok zayıf bir ülke”
olduğunu söylemek abartılı olmaz.
Gerçekte bu, şu anlama geliyor:
Çevresel zayıflıklar Çin’i zayıf ve kırılgan hale getiriyor. Çevre kirliliği
tabii ki öncelikle insan sağlığını tehdit ediyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne
göre kanser hastaları ve ölümleri
oranı çok fazla. Dahası kirlilikle
ve bununla mücadele; bilim, teknoloji, ekonomi ve gelir dağılımını
olumsuz etkiliyor. Peki, buna karşı
ne yapılıyor? Hükümet, halkın ve
endüstrinin çevre bilincini artırmaya yönelik büyük çaba sarf ediyor.
Enerji tasarrufu ve emisyon azaltımını teşvik ediyor. Yeni ekolojik koruma alanları ile hassas karasal ve
denizel bölgeler belirlendi.
WB [email protected]_
Environment
http://t.co/eFJcG3Mybp
İyi Ürün Tasarımı
Atık Oluşumunu Önler
Genel kabullere göre bir ürünün
çevresel etkisi, %80 oranında tasarım aşamasında belirlenir. Ama maalesef “ekolojik amaç” çoğu zaman
üretim maliyetini azaltma ve talep
oluşturma hedefleriyle ters düşer.
Çoğu üretici ürünü ucuza üretip,
ürün kullanılmaz olunca yenisini
satmak peşindedir. Tasarımda asıl
kriter donanımdır, halbuki ürünservis penceresinden bakılabilse
daha uzun ömürlü ürünler sunulacağı muhakkaktır. Yani ürünün
daha tasarımın ilk aşamalarında
kullanım sonrası geri kazanımı
düşünülmeli. Başka bir ifadeyle
tasarlarken nasıl bozulmayacağına
odaklanmalı. İşte burada yatan tedarik zinciri değerleri ve müşteri
için yaratılan tasarruf yanında kazanılacak çevresel faydaların potansiyeli oldukça fazla. Peki, markalar bu değişimi benimsemeye ne
kadar istekli dersiniz?
Sustainability @actsustainably
EKİM 2014 / EKOIQ 29
PAYLAŞIM EKONOMİSİ
Bu Seyahati Benimle Paylaşır mısın?
Bize biraz BlaBlaCar hakkında bilgi
verebilir misiniz?
BlaBlaCar’ın temel amacı, sürücüler
ve yolculardan oluşan güvenilir topluluğuyla, insanların kontrol ettiği yepyeni bir ulaşım ağı yaratmak. Aslında
hep beraber, seyahat endüstrisini de
sarsacak, daha efektif ve toplumsal
bir ulaşım formu inşa etmeye çalışıyoruz. Buna da “insan kontrolünde
seyahat” (people powered travel)
ismi verdik ve bu yöntemi, seyahat
edenlerin ilk seçeneği haline getirmek
istiyoruz.
Küresel ölçekte, yedi ofiste toplam
170 kişiden oluşan bir ekibimiz var
(Paris, Madrid, Milano, Hamburg,
Moskova, Londra, Varşova). Sekizinci
ofisimizi şimdilik üç kişiden oluşan
ama hızla büyüyeceğini düşündüğümüz bir yerel ekiple İstanbul’da açtık.
Yolculuklarımızı paylaşırken tanıştığımız yerel topluluklarla da çok yakın
ilişkilerimiz var (BlaBlaCar ekibindeki
herkes bu seyahat alternatifini kullanıyor) ve farklı ülkelerde düzenlediğimiz organizasyonlarla (2014 yazında
tam 42 BlaBlaDrinks organizasyonu
gerçekleştirdik) BlaBlaCar üyelerini yakından tanıma şansımız oluyor.
Servislerimizi daha da geliştirmek için
onların da öneri ve geri dönüşlerini
alıyoruz.
Fransa’dan yola çıkan, 10’u aşkın ülkeye yayılan seyahat
paylaşım platformu BlaBlaCar artık Türkiye’de...
Topluluk temelli bu seyahat sisteminin hem sosyal, hem
ekonomik, hem de çevresel olduğunu savunan şirketin
CEO’su ve kurucu ortağı Frederic Mazzela, 13 ülkede
10 milyonun üzerinde üyeleri olduğunu ve şimdiye kadar
3 milyar kilometrenin üzerinde yolculuğun paylaşılmasını
sağladıklarını söylüyor. Bakalım Türkiye’de bu yeni fikre
ve harekete açık ne kadar insan var?
30 EKİM 2014 / EKOIQ
Şimdiye kadar kaç kişi kullandı bu
sistemi? Ve ne kadarlık bir çevresel
etki yaratıldı?
BlaBlaCar’ın 13 ülkede 10 milyonu
aşkın üyesi var. Ve şimdiye kadar
topluluğumuzda 3 milyar kilometrenin üzerinde yolculuk paylaşıldığını;
bunun, dünyanın etrafında 80.535
kez dönmeye eşdeğer bir rakam olduğunu söyleyebiliriz. Ve bu paylaşılan
yolculuklar sayesinde, bugüne kadar
700.000 ton karbondioksit salım
azaltımına neden olduğumuzu hesaplıyoruz. Tabii bir de işin, araç sahibi
olma bağımlılığını azaltma yanı var...
Kullanıcı profiliniz nasıl?
BlaBlaCar, herkes için çekici bir servis
hizmeti sunmaya çalışıyor: 18’den 75
yaşa, öğrencilerden aktif profesyonellere
ve emeklilere, herkesin BlaBlaCar kullandığını görüyoruz. Kullanıcılarımızın
%46’sı kadın, bu da oldukça dengeli bir
dağılıma işaret ediyor. BlaBlaCar’da bir
koltuk rezerve etmek otobüsten çok daha
ucuz, daha sosyal, hızlı ve esnek. Yolculuğun sebebi ne olursa olsun, BlaBlaCar
cool bir seçenek: İstanbul’dan Eskişehir’e
gitmesi gereken öğrenciler, biraz dalga
yakalamak için Alaçatı’ya gitmek isteyen
sörfçüler, uzaktaki bir futbol maçını izlemek için yola çıkacak diğer taraftarları
arayanlar ya da sadece haftasonu seyahatlerinde iyi bir fiyat yakalamak isteyen
herkes için...
Peki, sistem nasıl çalışıyor?
Sadece birkaç saniye alıyor aslında. Ücretsiz BlaBlaCar aplikasyonunu indiriyorsunuz (iPhone ya da Android) ve
facebook hesabınızla sisteme kayıt oluyorsunuz. Ardından eğer sürücüyseniz arabanızdaki boş koltukları belirtiyorsunuz;
yolcuysanız da sizle aynı yöne gidecek
başka arabalardaki boş koltukları arıyorsunuz. Sonra iletişime geçiyor, tanışıyor
ve yola çıkıyorsunuz. Son derece basit
gördüğünüz gibi…
BlaBlaCar üyelerinin facebook profilleriyle bağlantılı, onaylanmış profilleri var. Birlikte yolculuk yaptıktan sonra üyeler birbirleri hakkında detaylı değerlendirmeler
yapıyor ve profillerinde giderek yükselen
deneyim dereceleriyle toplulukta güvenilir bir itibar oluşturuyorlar.
Bu sistemin Türkiye’de de hızla yayılacağına inanıyor musunuz?
Neden olmasın? Pozitif bir işbirliği ruhuyla Avrupa’da 10 milyondan fazla kişi bugüne kadar yolculuklarını güvenle paylaştı, şimdi de sıra Türkiye’de. BlaBlaCar’ın
en önemli rolü, bu sosyal güveni kurmakta ve bu işi çok ciddiye alıyoruz. Sadece
kadın üyelerimizin kadın yolcularla yolculuk paylaşabildiği bir seçeneğimiz de
bulunuyor. Bizim için her yolcunun kimle
seyahat edeceğini kendinin seçebilme-
BlaBlaCar’ın sistemi ile toplamda
3 milyar kilometrelik yol kat
edildi; bu da dünyanın etrafında
80.535 kez dönmeye eşdeğer bir
rakam. Paylaşılan yolculuklar
sayesinde ise bugüne kadar
700.000 ton karbondioksit
salımının önüne geçildi.
si çok önemli. Ayrıca dünyanın dört bir
yanında milyonlarca üyemize yardımcı
olmak üzere haftanın her günü hazır bir
üye ilişkileri ekibimiz var.
BlaBlaCar’ın Türkiye’de karayolu ulaşımını daha uygun fiyatlı bir ulaşım yolu
haline getirebileceğini düşünüyoruz ve
bu anlamda bu pazara girmekten büyük
bir heyecan duyuyoruz. Özellikle bayramlarda insanlar Türkiye’nin dört bir yanında uzun yollar katediyorlar. Umuyoruz
ki Türkler kısa zaman içinde bu bayram
yolculuklarını paylaşarak hem daha az
maliyetli hem de daha eğlenceli hale getirecekler…
BlaBlaCar ilk hangi ülkeden yola çıktı ve
nerelerde yaygın kullanıma ulaştı şimdiye kadar?
BlaBlaCar, Fransa’dan 12 ülkeye yayılEKİM 2014 / EKOIQ 31
PAYLAŞIM EKONOMİSİ
Ücretsiz BlaBlaCar aplikasyonunu
akıllı telefonunuza indiriyor ve
facebook hesabınızla sisteme
kayıt oluyorsunuz. Ardından
eğer sürücüyseniz arabanızdaki
boş koltukları belirtiyorsunuz;
yolcuysanız da sizle aynı yöne
gidecek başka arabalardaki boş
koltukları arıyorsunuz. Sonra
iletişime geçiyor, tanışıyor ve
yola çıkıyorsunuz...
dı. Her girilen yeni pazarla büyüme hızlandı. Örneğin en son girilen pazar olan
Rusya’da, operasyonun ilk çeyreğinde
250.000 yeni üyeye ulaştık. Aynı şekilde
BlaBlaCar, Almanya’da 1 yıl içerisinde 1
milyonun üzerinde üyeye sahip oldu.
Amacımız,
BlaBlaCar
topluluğunun
Türkiye’de hızla büyümesi ve platformun
yolcular için her gün faydalı olması. Umuyoruz ki gelecek Bayram’da kullanıcılar
BlaBlaCar’ı diğer pazarlarımızdaki kadar
çok kullanacak!
Bize biraz Türkiye’de yapılacak çeşitli
rotaların maliyetleri konusunda bilgi verebilir misiniz?
Yolculuk paylaşımı, seyahat etmenin gerçekten çok ucuz bir yolu. Tasarruf, kuşkusuz bu servisin kitlesel boyutta popüler hale gelmesinin anahtarı. BlaBlaCar
“Benzin fiyatları Türkiye’de oldukça
yüksek, bu sebeple BlaBlaCar, bir
şehirden başka bir şehre gidecek
olan sürücüler için hızla bir refleks
haline gelecektir”
sürücülerin benzin ve yol masraflarını
paylaşmasına olanak veriyor. Sürücüler
Türkiye’de her 400 kilometrede 100 TL
tasarruf edebilecek. Yolcular da çok uygun fiyatlara yolculuk edebilecekler (otobüsten %30 daha ucuz), özellikle son dakika alımlarda. İşte BlaBlaCar’dan birkaç
örnek yolculuğun ücreti:
İstanbul - Ankara 35 TL
İstanbul - Eskişehir 25 TL
İstanbul - Çeşme 52 TL
Ankara - Adana 38 TL
Samsun - Trabzon 26 TL
Son olarak ne söylemek istersiniz?
BlaBlaCar, bugüne kadar dünyanın pek
çok ülkesinde olduğu gibi, Türkiye’de de kişilerin yolculuk etme şekillerini gerçekten
değiştirebilir. Benzin fiyatları Türkiye’de
oldukça yüksek, bu sebeple BlaBlaCar
bir şehirden başka bir şehre gidecek olan
akıllı sürücüler için hızla bir refleks haline
gelecektir diye düşünüyoruz. m
BİLİM DÜNYASI
Çevre Politikası için
Bilim Ne Yapıyor?
Avrupa Komisyonu bünyesinde çalışan “Çevre Politikası için Bilim” (Science for
Environment Policy), dünyanın dört bir yanında çevreyle bağlantılı alanlarda yapılan
yeni bilimsel araştırmalar konusunda çok güçlü bir kaynak. EKOIQ dostlarından Fatma
Gül Altındağ, kurumun düzenli yayınladığı bültenlerden çevreyle bağlantılı son bilimsel
araştırmalardan 6 makaleyi bizim için derledi ve aktardı. Merak etmeyin, artık her sayıda
böyle kapsamlı bir derlemeyle karşınızda olmaya çalışacağız…
Fatma Gül ALTINDAĞ, [email protected]
İsveçli Araştırmacılar Adeta Bizim İçin Tasarlamışlar
Avrupa Komisyonu’nun 31 Temmuz tarihli “Çevre Politikası için Bilim” (Science for Environment Policy) bülteninde yayınladığı “Basit
İsveç Aparat, İç Mekânların Hava
Kirliliğini Verimli Bir Şekilde Azaltıyor” (Simple Swedish Device Effectively Reduces Harmful Indoor Air
Pollution) başlıklı makalede, basit
bir aparat aracılığıyla iç mekânların
hava kirliliğini azaltmanın mümkün
olabileceği iddia ediliyor. Makalede
“Özellikle rutubetli binalar” ibaresini görünce, üstüne şarkı bile yazdığımız evimizin istenmeyen misafiri
rutubetin çıkardığı problemler sona
mı eriyor acaba diye ümitlenmeden
edemedik. Makaleye göre araştırmacılar, aparatın bina materyallerinin
yaydığı, kansere neden olabilen
zararlı kimyasalları azalttığını, küf
oluşumuyla yayılan emisyonu engellediğini ve nemli evlerin istenmeyen kokularına da engel olduğunu
34 EKİM 2014 / EKOIQ
belirtiyorlar.
Volatile Organic Compounds (Uçucu
Organik Bileşikler) ya da kısa adıyla
VOCs olarak adlandırılan, ciğerlere zarar veren ve kanser yapabilen
zararlı bileşiklerin yayılmasının ana
sebeplerinden biri, bina içinde PVC
zemin kaplaması yapılırken kullanılan tutkal ve plastik yapıştırıcı gibi
malzemeler. Nemle gelen su, bu
malzemelerin yapısını bozup VOCs
bileşiklerinin ortaya çıkmasına neden olduğu ve küfü hızlandırdığı için
de rutubetli binalar, zararlı bileşikler
için biçilmiş kaftan oluyor. Değişik
materyallerin bir kumaş içine sıralanmasıyla oluşan aparatsa, zemine
ya da nem barındıran yüzeye direkt
yerleştirilerek kullanılıyor; bu da
yüzeyden yayılan emisyonları tutarken, aynı zamanda neme neden olan
suyun da buharlaşıp uzaklaşmasını
sağlıyormuş.
Araştırmacılar, eğer binanızdaki ru-
tubete kökten bir çözüm bulmaya
bütçeniz yoksa, değişik sıcaklıklarda (30-40˚C) ve rutubet seviyelerinde de (35-60-85%) aynı verimle
çalışabilen aparatın kanser yapan
bileşiklerin yayılmasını engelleyebilmek için kolay bir çözüm olduğunu
söylüyorlar.
http://ec.europa.eu/environment/
integration/research/newsalert/
pdf/383na1_en.pdf
Kaş Yapmayı Uzun Bir Süreye
Yayarsak Belki de Göz Çıkarmayız
ABD’nin San Francisco Bay bölgesinde yakın zamanda yapılmış
bir çalışmanın yer aldığı “Birbiriyle Çelişen Doğal Kaynakları Koruma Hedeflerinin Dengelenmesi Zaman Alır” (Balancing Conflicting Conservation Goals Takes Time) makalesinde ise zihnimizi
açan ilginç bir öneriyle karşılaşıyoruz: Doğayı korumak için attığınız bir adım, başka bir yerde istemediğiniz bir duruma yol açıyorsa, çözümü zamana yayarak bu durumun üstesinden gelebilirsiniz.
Her şey, 1970’lerde, söz konusu bölgede geçmişte bir şekilde yer
edinmiş bataklıkları hayata döndürebilmek için, yerli olmayan
“Spartina alterniflora” isimli çok yıllık bitki türünü ekmekle
başlıyor. Bu bitki türünü daha sonra yerel bir bitki türü olan S.
Foliosa ile çaprazlıyorlar. Ancak bir bakıyorlar ki bu yeni hibrid
tür, önlenemez bir şekilde yayılmaya başlıyor ve hatta en son 300
hektardan fazla bir alanı kaplıyor. Bu sefer de bu bitkiden kurtulmak istiyorlar. Gelin görün ki, yerlisiyle hibridiyle bu bitki “The
California clapper rail” denilen ve nesli tükenmekte olan bir kuş
türüne yuvalık ediyor ve hibridin yerine hemen yerli bitkiyi ekseler bile, yeni ekilen bitki kuşların yuva yapabilmesi ya da yem
arayabilmesi için yetecek yoğunluğa ulaşmadığından kuşlar artık
oraya gelmiyor, nesli tükenen bir türün habitatı tehlikeye giriyor.
Araştırmacılar da çözümü, yok etme işlemini yıllara yaymakta buluyorlar. Tüm hibrid bitkiyi yok etmek yerine, kuşların habitatına
zarar vermeyecek kadarını çok hızlı bir şekilde yok ediyorlar ve
yerine yerlilerini dikiyorlar (hatta tüm yıllık bütçelerini buna ayırıyorlar). Bu öncü kuvvetin ardından da, bir taraftan yeni ekilen
yerli bitki, kuşların yeni evleri olmak için yoğunlaşmaya devam
ederken, daha yavaş bir hızla kalanlarını yok etmeye devam ediyorlar. Belki 1-2 yıl değil, 10-20 yıl sürüyor ama kuşlar evlerinden olmamış oluyor. Araştırmacılar, geri dönülemez bir şekilde
dengesini bozduğumuz doğa için yapmaya çalıştığımız her şeyin
başka dengeleri bozacağından emin oldukları için ekosistem yöneticilerine hızlı sonuç alıp tek bir amacı gerçekleştirmek yerine,
daha yavaş bir şekilde birbiriyle çelişen amaçları gerçekleştirebilmeyi öğütlüyorlar.
http://ec.europa.eu/environment/integration/research/
newsalert/pdf/383na6_en.pdf
Son dokuz yılda sayıları
yarıya inen “The California
clapper rail” denilen kuş
türünün ismini Latince’den
çevirmeye çalışsak körelmiş
uzun gagalı sazlık yelvesi
diyebiliriz belki.
“Bedava Yaşıyoruz Bedava,
Hava Bedava, Bulut Bedava”
Aynı bültende “Neden Bazı İnsanlar Temiz Hava için
Kaç Para Ödemek İsteyeceklerini Açıklamayıp Tepki
Oyu Kullanıyorlar? (Protest Votes: Why Will Some
People not Tell How Much They Are Willing to Pay
for Clean Air?)” başlıklı makaleyi görünce aklımıza
Orhan Veli’nin yukarıdaki dizeleri geldi. Dahi şair
Orhan Veli’nin kendine has mizahıyla yakındığı
acıklı halimiz daha da acıklı bir hale mi geliyor;
hava, bulut derken sürüp gidiverirse, otomobillerin
dışı, sinemaların kapısı için de fiyat biçiliverirse
diye paniklemişken, makalenin tam da bizim gibi
hissedenlerden bahsettiğini anladık.
Araştırmacılar, trafik nedenli hava ve gürültü
kirliliğinin dışsal maliyetini ölçebilmek için maliyet
belirlemede ana yöntemlerden biri olan “Bu
refaha ulaşmak için kaç para ödersiniz?” sorusunu
İngiltere, Finlandiya, Almanya, Hollanda ve
İspanya’da bulunan 10.464 kişiye yöneltmişler. “Bu
maliyet ulaşım fiyatlarına dahil olmalı” diyenlerin
ve hatta “Ne maliyeti, ne kadar gerekiyorsa
hükümet ödesin işte” diyenlerin olduğu ankette,
%20’lik bir grup da, “Bu nasıl soru, sağlığımıza
fiyat mı biçeceğiz” diyerek tepki oyu vermiş.
Seçimlerin üzerimizde yarattığı alışkanlıkla
kimdir bu %20 diye soracak olursanız; kadınlar
çoğunlukta, yaş büyüdükçe tepki oyu artıyor
ve eğitim seviyesi düştükçe de azalıyor. Ülkeler
bazında bakıldığında en az tepki oyu Finlandiya’dan.
Çevreyle ilişkileri irdelendiğindeyse, tepki oylarını
verenlerin, çevresel kaygılarının daha yüksek
ve “Hükümet hava ve gürültü kirliliği için zaten
ellerinden geleni yapıyordur” argümanına karşı
çıkanlar oldukları görülüyor.
http://ec.europa.eu/environment/integration/research/
newsalert/pdf/383na4_en.pdf
EKİM 2014 / EKOIQ 35
BİLİM DÜNYASI
Kim Bilir Daha Nelere Kadirsiniz Ağaçlar
Ağaçlar, geri kalan türlerin hepsine iyilik olsun diye mi var olmuşlardır bilemiyoruz ama Çek
Cumhuriyeti’nde yapılan bir çalışmanın bu fikri desteklediğini içtenlikle söyleyebiliriz. Prag’da, şehirlerdeki kuş türü çeşitliliğinin nelere
bağlı olduğunu araştırmak için 290
bölge belirleyip, bu bölgelere kaç
değişik kuş türünün üç kereden
fazla uğradığını sayıyorlar. Sayımı
yaparken bir taraftan da bu 290 bölgenin ağaç türü sayısı, barındırdıkları ağaçların gövde çapları (yaşın
göstergesi) ve bölgede sulak alan
olup olmadığı gibi doğal özelliklerini de mercek altına alıyorlar.
Araştırmanın sonuçlarından biri,
ağaç türü çeşitliliğinin kuş türü çeşitliliğini de artırdığı. Bu sonucu,
değişik türdeki ağaçlar, farklı kuş
türlerine yem arama ve yuvalama
imkânları sunuyor olabilir diye yorumluyorlar. Vardıkları diğer bir
sonuç olan, sulak alan varlığının tür
çeşitliliğini artırmasınaysa şaşırıyorlar, çünkü sulak alanlarda yaşayan kuş türlerini araştırmaya dahil
etmemişler. Bu seferki yorumları,
beslenme açısından iyi habitatların
sulak alanların varlığıyla artabileceği yönünde oluyor. En ilginç sonuçsa, ağaçların yaşıyla kuş türü
çeşitliliği arasındaki korelasyon:
“Ne kadar çok yaşlı ağaç, o kadar
çok kuş türü.” Bu sonucuysa, ağaçkakan gibi kuşların yaşlı ağaçların
gövdesinde yuva yapabilecek delik-
Prag’da yapılan araştırmanın
sonuçlarından biri, ağaç
türü çeşitliliğinin kuş türü
çeşitliliğini de artırdığı. Yani,
değişik türdeki ağaçlar, farklı
kuş türlerine yem arama ve
yuvalama imkânı sunuyor
olabilir.
36 EKİM 2014 / EKOIQ
Arapastık Kestanesi. Antalya Akseki ilçesine bağlı İbradi beldesinde 1000 yaşlarında
olduğu tahmin edilen kestane ağacının pek çok anıt ağaç gibi hikâyesi var: İbradi’de
bir genç kız öldürülür. Arap asıllı bir jandarma eri cinayetten sorumlu tutularak
tutuklanır ve yargılanmaksızın asılır. Gerçek katilin bulunması üzerine bu hüzünlü
olayı toplumun belleğinde canlı tutmak için ağaca bu isim verilir.
ler bulabilecek olmasıyla ilişkilendiriyorlar.
“Daha Yaşlı ve Geniş Ağaçlar Orman
Kuşlarının Biyoçeşitliliğini Artıyor”
(Older and Larger Trees Enhance
Woodland Bird Biodiversity in Cities) başlığıyla yayınlanan makaleyi
okuyunca hemen Türkiye’ye çevirdik gözlerimizi ve gördük ki aslında
korelasyonu görmek için belki de
Çek Cumhuriyeti’ne kadar gitmeye
gerek yok. Resmi olmayan kaynaklara göre Türkiye’de bulunan 436
kuş türünün 334’ü Antalya, Isparta
ve Burdur üçgeninde bulunurken,
en fazla yaşlı ağaç (hatta anıt ağaç*)
da yine Antalya’da bulunuyormuş.
Buradaki kuş türlerinin bazılarının
Avrupa’da nesli tükenen kuşlar olduğuna dair söylentiler bile var.
İstanbul Kuş Gözlem Topluluğu’na
göreyse İstanbul’daki kuş türü sayısı, Türkiye’dekinin neredeyse yarısı.
İstanbul’daki en yaşlı ağacın hangisi olduğuna dair resmi bir söylem
olmasa da, Kocamustafapaşa’da
Sümbülefendi Camii’nin avlusunda
yer alan ve 1300 yaşında olduğu
tahmin edilen selvi ve Alibeyköy’de
Hacı Kazım Keskin Mandırası’nda
1500 yaşında olduğu düşünülen
çınar ağacı hemen göze çarpanlar.
Mevzu ağaç olunca Gezi’den bahsetmeden geçmeyelim: Parktaki
60’a yakın türdeki 70’lik ağaçlar
-olur da kalırlarsa- tarihe tanıklık
etmeleriyle binlerce yıl sonra “anıt
ağaç” unvanı alırlar mı bilinmez
ama bizler, varlığımızdan haberleri dahi olmayacak kuş türlerinin
çeşitliliğine sağladığımız katkının
haklı gururunu yaşayarak parktaki
ağaçlarımızı “Fahri Anıt Ağaç” ilan
edebiliriz belki.
*Anıt Ağaç: Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu’nun 05.11.1999 tarih
ve 666 No’lu kararına göre “Tabiat yapısı, ölçüleri ve diğer özellikleri bakımından anıtsal
nitelik kazanmış bulunan ağaçlar.”
http://ec.europa.eu/environment/
integration/research/newsalert/
pdf/383na3_en.pdf
BBC’nin 7 Mart 2014’teki haberine göre Avustralya
Queensland’daki çiftçiler, şehrin %80’ini etkileyen
kuraklık yüzünden sığırlarını satmak zorunda kaldı.
BİLİM DÜNYASI
Havalar Çıldırdı, Peki ya Biz?
Bültendeki bir başka makale de iklim değişikliğinin hem su hem yiyecek güvenliğini tehdit edebileceğinden, bu durumun da sivil kargaşaya
ya da açlığa sebep olabileceğinden
bahsediyor; hatta Avusturalya’da
yapılan bir çalışmanın, azalan yağış
miktarının yerel intihar oranını
artırdığını bile söylüyor. Buraya
kadar her şey yeterince ilginçken,
makalede yer alan çalışmanın amacını öğrendiğimizde daha çok meraklanıyoruz.
Yedi sene üzerindeki kuraklığın,
ruh sağlığına etkisinde bölgenin
tipik yağışına bağlı olarak değişen
kuraklık süresinin ve kuraklığın
sürekli mi, yoksa kesintili bir kuraklık mı olduğunun üzerimizdeki etkisinin araştırıldığı çalışma,
Avustralya’da 2007-2008 yıllarında
yapılmış bir akıl sağlığı araştırmasını baz alıyor. 4093’ü şehirde,
919’u kırsalda son yedi yıldır aynı
yerde yaşayan toplam 5012 Avustralyalı çalışmaya dahil ediliyor. Ve
görüyorlar ki, uzun süreli kesintisiz
kuraklık, kırsal bölgelerde yaşa-
yan insanların ruhsal gerginliğini
önemli ölçüde artırırken, kent sakinlerinin pek umurunda olmuyor.
Kırsalda kuraklığın çiftlik hayvanlarının açlıktan ölmesi, mahsulatın
azalması gibi anlamlara gelebileceğine değinen araştırmacılar bu sonucu, kırsalda yaşayan insanların,
hem ekonomik hem sosyal olarak
çevreyle ilişkilerinin kentte yaşayanlara oranla daha fazla olmasına
bağlıyorlar.
Sizler bu sonuca şaşırdınız mı bilinmez ama 111 yaşına kadar yaşayabilseydi eğer, buna herhalde en az
Orwell şaşırırdı, zira bir kez daha
“Cahillik güçtür” üzerine kurulu
1984 dünyasının eleştirel distopyası, distopya olmaktan çıkıp iklim
değişikliğinde de bize kendini hatırlatmış oldu. Bizler, sevgili kent
sakinleri, yediklerimizin ve içtiklerimizin nereden nasıl geldiğiyle hiç
ilgilenmediğimiz; her şeyi önümüze
paketlenmiş koyuveren büyük üreticiler ve onlarla aşk içindeki devletler de bu ilgisizliğin en büyük
destekçisi olduğu için, bir gün bu
kaynakların yok olabileceğine dair
herhangi bir endişeye kapılmıyor,
katiyen kendimizi üzmüyoruz. Dahası, iklim değişikliği bizler için yalnızca beklemediğimiz sağanak yağış ya da hortum anlamına geliyor,
hatta ana akım medya kuruluşları
da kentli olduğundan olsa gerek,
yalnızca bu zamanlarda iklim değişikliğini hatırlayıp “E haydi madem
uzmanlar da bir uyarsın” telaşına
kapılıp uzman avına çıkıyorlar. Ne
kentte ne de kırda kimsenin ruh
sağlığına bir hal gelmesin tabii de,
bu ilgisizliğimizle yalnızca doğayı
değil, kendi geleceğimizi de hiçe
saymış olmuyor muyuz? Neyse ne,
oluyorsak da mutluyuz, Orwell’in
ve Avustralyalı araştırmacıların dediği gibi.
http://ec.europa.eu/environment/
integration/research/newsalert/
pdf/383na5_en.pdf
İleride Birbirimize Girmeyelim
Belki hatırlayacaksınız, 2007 yılında
Türk Deniz Araştırmaları Vakfı, “İklim
Değişikliği ve Denizler” raporunu
yayınlamış ve bu yayında Karadeniz’e
geniş bir yer ayrılmıştı. Havzanın
su sıcaklığındaki yükselmenin
Akdenizleşme’yi hızlandıracağından ve
yeni türlerin girmesiyle besin zincirini
önümüzdeki yıllarda fark edilebilir şekilde
değiştirebileceğinden, balıkçılığı göz
önüne alarak da bunun bölge ve ülke
ekonomisine olabilecek etkilerinden
bahsediliyordu.
Bu seferse tüm bölgenin uluslararası su
paylaşım refahı için bir dış ses bizleri
uyarıyor. 4 Eylül’de yayınlanan “Karadeniz
Bölgesi Tarımı İklim Değişikliğine Karşı
38 EKİM 2014 / EKOIQ
Ne Kadar Hassas?” (How Vulnerable to
Climate Change is Agriculture in the Black
Sea Region?) başlıklı makalede yer alan
çalışmada Ukrayna, Romanya, Moldova,
Macaristan, Bulgaristan ve Türkiye’nin
bulunduğu bölge için üç değişik senaryo
hazırlanmış. Sıcaklık 3˚C artarsa, yağış
miktarı %30 azalırsa ve aynı anda sıcaklık
3˚C artıp yağış miktarı %30 azalırsa.
Sıcaklığın yükselmesi bölge boyunca
bitkilerin büyüme süresi için olumlu etki
yaparken, yağış miktarının azalması
bitkilerin yetişmesi üzerinde olumsuz
etki yapıyor. İkisinin bir arada olduğu
senaryo ise bölgeden bölgeye değişiklik
gösteriyor; yağış miktarının azalmasının
sıcaklık artmasına oranla ağır bastığı
yerlerde toplam etki olumsuz oluyor.
Asıl önemlisiyse şu: Çalışmayı yapanlar,
sulama açısından tüm bu değişikliklere
bölgenin uyum sağlama kapasitesinin,
baz alınan 1996-2000 yılına göre
daha az olduğunu söylüyorlar. Suya
ulaşımın azalmasının, sulama suyu
talebini artıracağını ekleyip, ileride
sağlıklı ekosistemlerden sağlanacak su
kaynaklarını paylaşmada karşılaşılacak
zorlukları göze alarak sulamanın
tarımdaki rolünü dikkate alan güçlü
yasal bir çerçeveye ihtiyaç olduğunu
vurguluyorlar.
http://ec.europa.eu/environment/integration/
research/newsalert/pdf/384na5_en.pdf
KALKINMA
BM Binyıl Kalkınma Hedefleri
“Tutturamadık Artırıyoruz”
2000 yılında BM bünyesinde yapılan tartışmaların somutlaşması
ve belli hedefler çerçevesinde “Sürdürülebilir ve Adil Bir Dünya”
(Birleşmiş Milletler Binyıl Deklarasyonu, 2000) için amaçlar
belirlendi. 2015 yılını hedef alan ve Binyıl Kalkınma Hedefleri
(Millennium Development Goals) olarak bilinen sekiz maddedeki
gelişmeler, BM’nin son raporunda açık bir şekilde görülüyor ki, kaygı
verici. 2015 için yeni bir yıllık plana hazırlanan BM, hedef sayısını
17’ye artırmış ve amaçları ayrıntılandırmış ama bu hedeflere hangi
araçlarla, nasıl ulaşılacağı hâlâ büyük bir muamma…
Devin BAHÇECİ, [email protected]
R
efah, sürdürülebilirlik, kalkınma,
gelişme, insan hakları, adalet, eşitlik gibi konular küresel düzeyde
en çok tartışılan konuların başında geliyor.
Bir yandan ekolojik kriz, bir yandan yoksulluk ve insan hakları ihlalleri, dünyanın
dört bir yanında sorunlara neden oluyor,
insanların hayatlarını etkilemeye, adaletsizliği ve eşitsizlikleri derinleştirmeye de-
Bir yandan ekolojik kriz, bir yandan
yoksulluk ve insan hakları ihlalleri,
dünyanın dört bir yanında sorunlara ve tartışmalara neden oluyor,
Birleşmiş Milletler bünyesinde bu
tartışmalar “kalkınma” söylemi
etrafında yapılıyor. En çok sorulan
soruların başında da “Nasıl bir
kalkınma?” geliyor.
40 EKİM 2014 / EKOIQ
vam ediyor.
Bu tartışmaların en yoğun olarak yapıldığı
mecraların başında ise Birleşmiş Milletler
geliyor. Birleşmiş Milletler bünyesinde bu
tartışmalar “kalkınma” söylemi etrafında
yapılıyor. En çok sorulan soruların başında
da “Nasıl bir kalkınma?” geliyor.
Kalkınma söyleminin kendi içinde barındırdığı sorunlar, sadece insan, hatta ekonomi
odaklı olması gibi noktalar bir başka yazının konusu olabilecek kadar derinlikli ve
uzun bir mevzu. Ancak kabul etmek gerekir ki, Birleşmiş Milletler kalkınma odaklı
çalışan ve mevcut ekonomik dinamiklere
müdahale kapasitesi kısıtlı olan bir kurum.
Bildiğiniz gibi, 2000 yılında BM bünyesinde yapılan tartışmaların somutlaşması ve
belli hedefler çerçevesinde “Sürdürülebilir
ve Adil Bir Dünya” (Birleşmiş Milletler
Binyıl Deklarasyonu, 2000) için amaçlar
ve hedefler belirlendi. 2000 yılında, 189
ülke bireyleri aşırı yoksulluktan ve diğer
pek çok yoksunluktan kurtarmak için bir
söz verdi. Bu söz ile birlikte sekiz Binyıl
Kalkınma Hedefleri (Millennium Development Goals) belirlenmiş oldu.
1. Aşırı yoksulluğun ve açlığın yok edilmesi,
2. Temel eğitimin dünya çapında sağlanması,
3. Cinsiyet eşitliğinin teşvik edilmesi ve kadınların güçlendirilmesi,
4. Çocuk ölüm oranının azaltılması,
5. Anne sağlığının iyileştirilmesi,
6. HIV/AIDS, sıtma ve diğer hastalıklarla
mücadele edilmesi,
7. Çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması,
8. Kalkınmaya yönelik küresel işbirliğinin
geliştirilmesi.
İmzacı ülkeler, yoksulluğu azaltmaktan
cinsiyet eşitliğine, çevresel sürdürülebilirlikten bulaşıcı hastalıklar ile mücadeleye
kadar birçok farklı konuda konulan bu
hedeflere, 2015 yılına kadar ulaşmayı taahhüt etti. Bu hedeflerin detaylarına ve
göstergelerine http://www.un.org/millenniumgoals/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Hedeflerin Çok Gerisindeyiz
Buraya kadar, kalkınma söyleminin sorunlu kısmını bir yana bırakırsak, her şey toz
pembe görünüyor. 189 ülke 15 yılda gayet
ciddi ve ulaşılması emek isteyen hedefler
belirlemiş. Ancak 2015’e bir kala büyük
resim hiç de öyle değil. Ne yazık ki bu hedeflere büyük ölçüde ulaşılamadı.
Geçtiğimiz günlerde Birleşmiş Milletler
tarafından yayınlanan Binyıl Kalkınma Hedefleri Raporu (2014) ilerlemenin ne kadar
yavaş ve ne kadar zorlu olduğunu bizlere gösteriyor. Rapor; bir başarı hikâyesi
şeklinde yazılmış olsa da; halen sorunlar
devam ediyor. Yoksulluk halen önemli bir
sorun, çocuk ölüm oranları halen yüksek,
cinsiyet eşitliği ve sürdürülebilirlik konusuna girmiyorum bile. Rapordaki bazı ara
başlıklar şunlar:
l Açlıkla yüz yüze olan insan sayısı düşüyor, ancak halen açlığı düşürmek için ciddi
çabalara ihtiyacımız var.
l Yetersiz beslenme oranları konusunda
kıtalar ve ülkeler arasında ciddi eşitsizlikler var.
l Beş yaş altındaki her yedi çocuktan biri
halen normalden daha zayıf.
l Yerinden edilen insan sayısı 2010 yılından bu yana üç katına çıktı.
l Yükselen okuma oranlarına rağmen okuma-yazma bilmeyenlerin sayısı halen çok
yüksek.
l Kadınların istihdama erişimi yükselse de
işe erişimde cinsiyet eşitsizliği küresel düzeyde devam ediyor.
l Yapılan çalışmalara rağmen çocuk
ölüm oranları halen Binyıl Kalkınma
Hedefleri’nin uzağında.
l Yaklaşık 18 milyon çocuk, ebeveynlerinden en az birini AIDS yüzünden kaybetti.
l Her yıl milyonlarca hektar orman yok
oluyor.
l Küresel karbon emisyonları yükselmeye
devam ediyor.
l Yenilenebilir su kaynakları giderek daha
da kıtlaşıyor.
2015 yılına doğru ilerlerken,
başarısız olmuş bir Bin Yıl
Kalkınma Hedefleri süreci ile karşı
karşıyayız. 2000 yılında kalkınma
için ele alınan ve önemli olarak arz
edilen problemler neyse, şimdi de
çalışmalara rağmen aynı sorunlarla
yüz yüzeyiz.
Hedef Koymak Kolay da…
Hal böyle olunca, 2015’e doğru ilerlerken, başarısız olmuş bir Bin Yıl Kalkınma
Hedefleri süreciyle karşı karşıyayız. 2000
yılında kalkınma için önemli olarak arz edilen problemler neyse, şimdi de çalışmalara
rağmen aynı sorunlarla yüz yüzeyiz.
EKİM 2014 / EKOIQ 41
KALKINMA
Hedeflerin yeni adı olan “Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri”ni,
Binyıl Kalkınma Hedefleri ile
karşılaştırdığımızda ekoloji ve
çevresel sürdürülebilirlik ile ilgili
daha fazla ve detaylı hedeflerin
belirlendiği görülüyor. Bir yandan
iyi bir haber olsa da, bu durum
aslında son 15 yılda ekolojik krizin
ne kadar derinleştiğinin de önemli
bir göstergesi...
42 EKİM 2014 / EKOIQ
Bu nedenle BM şimdilerde post-MDG (Binyıl Kalkınma Hedefleri Sonrası) hakkında
hükümetler, sivil toplum kuruluşları ve
uluslararası kuruluşların katıldığı bir süreç yönetiyor. Tutturulamayan kalkınma
hedefleri yüzünden yeni hedefler, yeni
yaklaşımlar üzerine tartışılıyor. Yeni bir
15 yıllık süreç tanımlanmaya, bu süreç için
yeni hedefler ve göstergeler konulmaya çalışıyor. Bu çerçevede 30 Haziran 2015 tarihinde, yeni hedefleri ve göstergeleri içeren
“Sıfırıncı Taslak” adlı dokümanın ikinci
versiyonu yayınlandı.
Binyıl Kalkınma Hedefleri’nin başarısızlığından mıdır, 15 yılda yeni ortaya çıkan,
ciddileşen, derinleşen sorunlardan mıdır
bilinmez, hedef sayısı ve hedeflere dair
gösterge sayısı artırılmış görünüyor. Daha
önce 8 hedef tanımlanırken şimdi hedef sayısı 17. Ayrıca, hedeflerin göstergeleri de
daha detaylı ve kapsamlı yazılmış.
Artık bu hedeflerin yeni bir adı da var:
Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (Zero
Draft for Sustainable Development Goals,
United Nations 2014) olarak adlandırılan
bu yeni hedefler ise şunlar:
1. Yoksulluğun her yerde bitirilmesi,
2. Açlığın bitirilmesi, beslenmenin geliştirilmesi, sürdürülebilir tarımın teşvik edilmesi,
3. Herkesin sağlıklı bir yaşam sürmesi,
4. Herkes için eğitim kalitesinin ve yaşam
boyu öğrenme fırsatlarının geliştirilmesi,
5. Her yerde cinsiyet eşitliğinin sağlanması, kadınların ve kız çocuklarının güçlendirilmesi,
6. Sürdürülebilir su kullanımının ve halk
sağlığının temini,
7. Herkes için sürdürülebilir enerji,
8. Sürdürülebilir ve herkesi dahil eden bir
ekonomik büyümenin teşvik edilmesi ve
herkes için tam ve nezih istihdam,
9. Sürdürülebilir altyapı ve endüstrileşmenin teşviki ve yenilikçiliğin geliştirilmesi,
10. Ülkeler arası ve ülke içi eşitsizliklerin
azaltılması,
11. Kentlerin ve insan yerleşimlerinin katılımcı, güvenli ve sürdürülebilir hale getirilmesi,
12. Sürdürülebilir tüketim ve üretim modellerinin teşvik edilmesi,
13. İklim değişikliği ve etkileri ile mücadele edilmesi,
14. Okyanusların, denizlerin ve deniz kaynaklarının korunması ve sürdürülebilir
kullanımın teşvik edilmesi,
15. Karasal ekosistemlerin korunması ve
sürdürülebilir kullanımın teşvik edilmesi,
çölleşmenin ve biyolojik çeşitliliğin kaybının durdurulması,
16. Barışçıl ve katılımcı toplumlara ulaşılması, herkes için adaletin sağlanması,
17. Sürdürülebilir kalkınma için uygulamaların ve küresel işbirliklerinin güçlendirilmesi.
Bu hedefler ve hedeflerin altındaki alt hedef ve göstergeler ile ilgili tartışmalar devam ediyor. Ayrıca, bu hedeflerden kaçının
ülkeler tarafından kabul edileceği de tamamen bir muamma. Ancak, Binyıl Kalkınma
Hedefleri ile karşılaştırıldığında ekoloji ve
çevresel sürdürülebilirlik ile ilgili daha fazla ve detaylı hedeflerin verildiğini söyleyebiliriz. Bir yandan iyi bir haber olsa da, bu
durum aslında son 15 yılda ekolojik krizin
ne kadar derinleştiğinin de önemli bir göstergesi gibi geliyor bana.
Hedeflerin, yöntemlerin ve göstergelerin
neler olacağı 2014 yılı sonuna kadar belli
olacak ancak taslak belgede hedef sayısının artması da keza aynı şekilde sorunların
derinleştiğini, çözümlerin zorlaştığını anlatıyor diyebiliriz.
Bir de geçtiğimiz 15 yılda 8 hedefi tutturamayan ülkelerin gelecek 15 yılda daha da
detaylandırılan hedefleri nasıl tutturacakları da önemli bir soru işareti.
Kısacası, Birleşmiş Milletler “Tutturamadık, artırıyoruz” diyor. m
DOSYA / ORGANİK TARIM
Organik Köprüler Kurmak
Ama Nasıl?
Organik tarım uygulamalarının dünya
genelinde artış trendinde olduğu
günümüzde, henüz toplam tarımsal
arazilerin sadece %0,9’unda organik
tarım yapılıyor ne yazık ki… Ülkemiz
tarım arazilerinin ise yaklaşık %2’sinde…
Rakamlar ve ortaya konulan çabalar
biraz umut verse de alınması gereken
yol çok. Bu alanda nelerin yapılıp
nelerin yapılmaması gerektiğini de
Uluslararası Organik Tarım Hareketleri
Federasyonu’nun (IFOAM-International
Federation of Organic Agriculture
Movements) üç yılda bir düzenlediği ve bu
sene 13-15 Ekim tarihlerinde İstanbul’da
gerçekleşecek olan “Organik Köprüler
Kurmak” temalı 18. IFOAM Dünya
Organik Kongresi’nde öğreneceğiz…
Füsun AKAY
EKİM 2014 / EKOIQ 45
DOSYA / ORGANİK TARIM
20. yüzyılın başları…
İnsanlık yavaş yavaş uyanmaya, yaptığı hataların farkına varıp bunları
düzeltmeye karar vermişti. Ne de
olsa, bir-iki yüzyıl geçmişti üzerinden. Biraz sabırlı olunur ve emek
verilirse eski günlere dönmek işten
bile değildi.
Yüksek sesler çıkıyordu artık; özellikle Avrupa’dan.
“Yediğimiz, içtiğimiz gıdalar bizi
zehirliyor, bunun önüne geçmemiz
lazım” diyor ve yeni metotlar geliştiriyordu bilim insanları...
Almanyalı çiftçiler, bu çağrılara kayıtsız kalmadı ve böylece organik
tarımın temelleri atılmaya başlandı.
Tabii teknolojinin getirdiği nimetlerle… Yaradılışından bu yana bilgi
üzerine bilgi ekleyen insanlık, yüzlerce, binlerce yıl öncesinde olduğundan daha fazla verim alacaktı
artık. Kimyasalsız meyveler, sebzeler filizlenmiş, toprak yeniden can
bulmaya başlamıştı nihayet. Artık
46 EKİM 2014 / EKOIQ
çocuklar, anneler, babalar zehirlenmeyecek; koyunlar, keçiler mutlu
mesut tarlada dolaşacak, kısacası
doğa ile insanlık el ele, beraber yürüyecekti yolunda.
Ta ki biri çıkıp:
“Benim askerlerimi aç bırakamazsınız” diyene kadar… Kemik, kanat, boynuz gibi doğal
şeylerden yapılan organik gübrenin yerini kimyasallar aldı. Yasaklanan sentetik azot bileşikleri, kolay çözülen fosfatlar, klor içerikli
sodyum tuzları tarlalara geri dönüş
yaptı.
1920’li yıllarda Almanya’da
yaygınlaşmaya başlayan
biyodinamik tarım, Hitler
iktidarı sırasında yasaklandı.
Nazilere göre savaş sonrası
açlık sorununun çözülmesi
organik tarımla kesinlikle
söz konusu olamazdı...
Merak edenler için söyleyelim… Bu
emri veren isim Adolf Hitler’di.
Ama bu savaşın kazananı olmadı.
Belki askerlerin karnı doymuştu(!)
lakin insanlık ve doğa ağır yenilgi
almıştı cephede.
Oysa organik tarımın ilk filizleri
Almanya’da yeşermişti. Çiftçilerin
ilgisi ve merakı sayesinde… 1920’lerin başlarında Almanyalı çiftçiler,
Avusturya asıllı bilim insanı ve antroposof (insan bilimleri filozofu)
Dr. Rudolf Steiner’e başvurarak
tohumların soysuzlaşmasını nasıl
engelleyecekleri, ürünün kalitesini nasıl artıracakları konusunda
bilgi istediler. Steiner de bunun
üzerine tarım kursları (Landwirtschaftliche Kurse) düzenleyerek,
“biyodinamik tarım yöntemi”nin
ilk anlatımını yapmış oldu. Birinci
Dünya Savaşı’nın yaralarını saran
Almanya’da halkı beslemek için
yüksek miktarda suni gübre ve zehirli kimyasallar kullanılıyordu. Dr.
Steiner’in tavsiyelerini dinleyen
çiftçiler ise onun formüle ettiği preparatları hazırlayıp tüm tavsiyelerini uyguluyorlardı. Steiner’in yöntemini iyice anlamak için önce onun
felsefesine kulak vermekte fayda
var. İnsanın, yeryüzü ile kozmos
arasında entelektüel bir varlık olduğunu söyleyen Steiner’in “biyodinamik tarım yöntemi” de işte bu
fikirden yola çıkarak şekillenmişti.
“Bir ressam, eserini kendi elleriyle
ortaya çıkarır. Ressam eserine rengini, şeklini kendi elleriyle verir.
Çiftçi ise tohumunu toprağa atar,
gereken hizmetleri yapar. Fakat
topraktan çıkan bitkinin boyu,
şekli, rengi, miktarı çiftçinin iradesi dışında gelişir. Toprak, bitki,
hayvan büyük organizmanın birer
organıdır. Bitki ve hayvan ile evren arasında kuvvetli bir kozmik
bağlantı vardır” diyen Steiner, çiftçilere Ay’ın evrelerini izlemelerini;
tohum ekme, sulama, çapa, hasat
gibi tarımsal aktiviteleri Ay’ın belirli evrelerine göre yapmalarını
öneriyordu. Sentetik azot bileşiklerini, kolay çözülen fosfatları, klor
içerikli sodyum tuzlarını kullanmanın çok büyük bir hata olduğunu
vurguluyan bilim insanı, gübrelemenin esaslarını da belirlemişti.
Sığır gübresini, bitki atıklarından
yapılan kompostu; kemik, boynuz,
kanat ve kan unundan oluşan organik gübreyi, baklagillerle yeşil
gübrelemeyi, ekim nöbetine sıkça
baklagil koymayı çiftçilere tavsiye
etti. Baklagillerin biyolojik azot
toplayıcısı olduğunu, havadaki azotu emerek köklerinde biriktirdiğini, mikrobiyolojik organizmaların
toprağın yapısını mükemmelleştirdiğini insanlar ilk kez Dr. Rudolf
Steiner’den işitti.
Kısa sürede Almanya’da yaygınlaşmaya başlayan biyodinamik tarım,
Hitler iktidarı sırasında yasaklandı.
Nazilere göre savaş sonrası açlık
sorununun çözülmesi organik tarımla söz konusu olamazdı, bir de
2. Dünya Savaşı’nın ayak sesleri
duyulmaktaydı… İşte bu nedenlerle ucuza satılan kimyasal gübre ve
ilaçlara yeniden dönüldü. Ancak
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından
Dr. Steiner’in öğretilerini unutmayanlar, Yunan mitolojisinde tarım,
bereket ve mevsimlerin tanrıçası
olarak bilinen “Demeter”in adını
taşıyan bir ekol kurdular. Bugün
Almanya merkezli hizmet sunan
DEMETER şirketinin biyodinamik
yöntemle yetiştirilmiş ürünlere sertifika vermeye devam ettiğini de
unutmadan söyleyelim. Bir ürünün
bu sertifikayı alabilmesi için yetiştirilmesi sırasında kozmik ritmin dikkate alınması, toprak altı ve toprak
üstü yapıyı iyileştiren belli preparatların kullanılması gerekiyor.
Organik tarımın bir başka öncü
ismi ise Dr. Hans Müller’di. Rudolf
Steiner ile aynı yıllarda çalışmalara
başlayan İsviçreli Dr. Hans Müller, eşi Maria ile birlikte İsviçre’de
“Çiftçi Memleket Hareketi” adlı bir
tarımsal organizasyon kurarak bir
“biyolojik-organik tarım” yöntemini geliştirdi ve organik tarımın
öncülerinden sayıldı. Biyolojik-organik tarımın biyodinamik tarımdan
en belirgin farkı; ekim, hasat gibi
zamanlarda kozmik ritmin dikkate
alınmaması. Aynı zamanda biyodinamik tarımda yiyecek artıklarından oluşan kompost-hornmist ve
hornkeisel gibi preparatlar da kullanılıyor.
Organik Tarım Alanları
İki Bölümden Oluşuyor
Organik tarım alanlarıyla ilgili bir
konuya açıklık getirmekte fayda var.
O da “kültür yetiştiriciliği” alanı ile
“doğal toplama alanı”nın farkı… Gıda,
Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı İyi Tarım
Uygulamaları ve Organik Tarım Daire
Başkanı Vildan Karaarslan, bu farkı şöyle
açıklıyor: “Domates, patlıcan, kabak gibi
ekip biçilen araziler ‘kültür yetiştiriciliği
alanı’ kapsamında değerlendirilirken;
adaçayı, ıhlamur, kekik gibi kendiliğinden
yetişen ürünlerin bulunduğu yerlere
‘doğal toplama alanı’ deniyor.” Doğal
toplama alanlarından elde edilen
ürünler de toplandıktan sonra işlendiği
için organik tarım çerçevesinde
nitelendiriliyor. Dünya geneline
bakıldığında 37,5 milyon hektarlık alan
kültür yetiştiriciliği, 31 milyon hektarlık
bölüm ise doğal toplama alanı olduğu
görülüyor. Bu da organik tarımın
büyüklüğünün yaklaşık 68,5 milyon
hektardan oluştuğu anlamına geliyor.
“Biyodinamik tarım yöntemi”ni
geliştiren Dr. Rudolf Steiner,
çiftçilere tohum ekme, sulama,
çapa, hasat gibi tarımsal
aktiviteleri, Ay’ın belirli
evrelerine göre yapmalarını
öneriyordu.
Uluslararası Bir Hareket:
IFOAM Kuruluyor
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tarımın da rengi değişmişti. Örneğin,
savaş esnasında kullanılan patlayıcıların hammaddesi olan azotlu
bileşik amonyum nitrat, tarımsal
alanlarda azot gübresi olarak kullanılmaya başlanmıştı. Bir başka
örnek de sinir gazı olarak kullanılan organophosphate’lerin savaş
sonrasında çok güçlü bir böcek
öldürücü (insektisid) olarak tarımsal faaliyetlerdeki yerini almasıydı.
EKİM 2014 / EKOIQ 47
DOSYA / ORGANİK TARIM
Pestisitlerin, kimyasal gübrelerin
kullanımında da büyük artış vardı.
1970’lere gelindiğinde ise tarımdaki
üretim artışının dünyadaki açlık sorununa bir çözüm getirmediği, aksine doğal dengeyi ve insan sağlığını
ciddi ölçüde bozduğu yüksek sesle
dile getirilmeye başlandı. Uluslararası hareketlerin oluşma zamanıydı
artık. Bunun en önemli temsilcilerinden biri de 1972 yılında kurulan
Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu (IFOAM-International Federation of Organic
Agriculture Movements) oldu. Merkezi Almanya Bonn’da olan IFOAM,
bugün 16 ülkede 750 üyeye ulaşmış
küresel ölçekte bir organizasyon.
Amacı, organik tarım hareketini
bir çatı altında toplamak, gelişimini
sağlıklı bir şekilde yönlendirmek,
gerekli standart ve yönetmelikleri
hazırlayarak tüm gelişmeleri üyelerine, çiftçilere aktarmak. Üç yılda bir kongre düzenleyen IFOAM,
18. Dünya Organik Kongresi’ni de
13-15 Ekim tarihleri arasında İstanbul Kongre Merkezi’nde (ICC)
gerçekleştiriyor. Ancak kongrenin
detaylarına ve önemli katılımcılarına geçmeden önce, 1970’ler sonrası
organik tarım ile ilgili gelişmeleri
ve Türkiye yansımalarına da kısaca
değinelim.
İlk Yönetmelik
Avrupa Birliği’nden
Basit ve kesin bir bilgi: Bir hareket
veya oluşum gelişiyor ve yaygınlaşıyorsa onun ardında topluluklar
vardır. Organik tarımda da öyle
oldu. Özellikle 90’ların sonlarında deli dana, GDO gibi konulara
karşı oluşan endişe, tüketicilerin
de organik tarıma olan ilgisini ve
talebini artırdı. Bu da uluslararası
hareketlerin büyümesinin, mevzuatların gelişmesinin itici gücü oldu.
Organik tarım konusunda dünyada
çıkarılan ilk resmi mevzuat, 24
Temmuz 1991 tarihinde yayınlanarak Avrupa Birliği’nde yürürlüğe
48 EKİM 2014 / EKOIQ
Uluslararası Organik Tarım
Hareketleri Federasyonu’nun
13-15 Ekim tarihleri arasında
İstanbul Kongre Merkezi’nde
düzenleyeceği 18. IFOAM
Dünya Organik Kongresi’nde
250’den fazla sunum
gerçekleştirilecek.
giren 2092/91 sayılı yönetmelik
oldu ve ardından birçok değişiklik
yapılarak yönetmeliğe 1999 yılında hayvansal ürünlerle ilgili kısım
da eklendi. AB’nin yayınladığı EC
834/2007 sayılı organik üretim ve
organik ürünlerin etiketlenmesi hususundaki konsey tüzüğü de 2009
yılında uygulamaya kondu. Bugün
günümüzde 70’i aşkın ülkede organik tarım yönetmeliği bulunuyor,
yaklaşık 20 ülkede ise geçici taslak
yönetmelikler hazır durumda.
Öte yandan günümüzde Avrupa
Birliği’nin yönetmeliği haricinde,
takip ve talep edilen yönetmelik ve
standartlar da bulunuyor. Bunlardan en önemlileri IFOAM tarafından geliştirilmiş Temel Standartlar. Temel Standartlar’ın en önemli
özelliği, kontrol ve sertifikasyon
kuruluşları ile standartlarını oluşturacak kuruluşlara veya ülkelere temel bir çerçeve sağlaması. Organik
gıdaların üretim, işleme, etiketleme
ve pazarlanmasına ilişkin standartları içeren Codex Alimentarius ise
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım
Örgütü (FAO) ve Dünya Sağlık
Örgütü’nün (WHO) ortak organizasyonları Codex Alimentarius Komis-
yonu tarafından geliştirildi. Organik
gıdalar ile ilgili ulusal standartların
geliştirilmesine rehberlik eden bu
standartlar, 1999’da bitkisel ürünler ile sınırlı iken, 2001’de hayvansal ürünlerin de dahil edilmesiyle
genişletildi. 2000 yılında yürürlüğe
giren Japon Tarım Standartları JAS
ile 2002 yılında ABD’de organik
ürünlerin üretimi ile ilgili yürürlüğe giren NOP yönetmeliği, organik
tarım standartları konusunda tüm
dünyayı etkilemiş uygulamalar.
Alan Bazında Türkiye’de
400 Katlık Büyüme Gerçekleşti
Ya bereketli toprakların ülkesi Türkiye? Dünyada tüm bu gelişmeler
yaşanırken, ülkemizin organik tarım
konusundaki tavrı ve yaklaşımı ne
oldu? Bu sorunun cevabını tahmin
etmek, aslında çok da güç değil.
Türkiye’deki organik tarım hareketi, çok az sayıda yerel topluluk ve
bireyin çalışmalarını hariç tutarsak,
Batılı ülkelerin, özellikle Avrupalı
organik tarım şirketlerinin çekim
gücüyle 80’li yıllarda başladı. Kuru
üzüm, kuru incir ve kuru kayısı ile
başlayan süreç, bugün onlarca ürünün eklenmesiyle 200’ü aşmayı başardı. Türkiye’de organik tarımın yasal zemine oturma süreci ise Avrupa
Birliği yönetmeliğinin yayınlanmasından üç yıl sonra başladı. 1994’te
yayımlanan ilk ulusal organik tarım
yönetmeliği, AB’nin yönetmeliğine
paralel olarak çıkarıldı ve yıllar içinde revize edildi. 2004’te yayımlanan
“Organik Tarım Kanunu”nun yönetmeliği olan “Organik Tarımın Esasları ve Uygulamasına İlişkin Yönetmelik” ise 2005’te uygulamaya kondu.
Bu yönetmelik de AB mevzuatındaki
son değişiklikler göz önüne alınarak
çeşitli kereler revize edildi. Pek çok
uzmanın Türkiye’deki mevzuatla
ilgili görüşü ise, AB ve ihracat yaptığımız ülkelerin mevzuatlarıyla genel
olarak uyumlu olduğu yönünde.
Ülkemizdeki organik tarım hacmi
ise hiç de azımsanmayacak ölçüde.
“Sertifikasyon Konusunda Yanlış Algılar Var”
Bugün Türkiye’de Gıda, Tarım ve
Hayvancılık Bakanlığı tarafından organik
üretim konusunda yetkilendirilmiş
28 kontrol ve sertifikasyon şirketi
bulunuyor. Bunlardan biri de 1992
yılında Avrupa Birliği’nden onay
alarak çalışmalarına başlayan Fransa
merkezli ECOCERT. 1995 yılından bu
yana Türkiye’de faaliyet gösteren
şirket; çiftçiler, çiftçi organizasyonları,
kooperatifler, ithalatçılar, ihracatçılar,
işleyiciler, paketleyici ve satıcıların
organik tarım ve iyi tarım uygulamaları
alanlarındaki faaliyetlerinin ulusal ve
uluslararası standartlar çerçevesinde
denetimini gerçekleştirip sertifikasyon
garantisi sağlıyor. Görüşlerine
başvurduğumuz ECOCERT Türkiye
Genel Müdürü Mustafa Avcı’ya sertifika
alma konusundaki algıların doğru
olup olmadığını sorduk. Bunlardan
biri, sürecin uzun sürmesi. Avcı,
sorumuza şöyle yanıt veriyor: “Organik
tarımla ilgili yönetmeliklerin üretici
tarafından iyi anlaşılmaması durumunda
sertifikasyonun uzun sürmesi gibi bir
algı oluşabiliyor. Oysa yönetmelikler
ve kalite standartları sertifikasyon
sürecini ve geçiş dönemlerini net bir
şekilde tanımlıyor. Bizler Gıda, Tarım
ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından
yetkilendirilmiş ve akreditasyon
kuruluşları tarafından akredite edilmiş
kuruluşlarız. Dolayısıyla bir yönetmelik
ve kalite standardı çerçevesinde hizmet
veriyoruz.” Bir diğer konu da sertifika
fiyatlarının yüksek olduğuna dair
düşünce. Özellikle son yıllarda fiyatlarda
düşüş yaşandığını açıklayan Avcı, bu
konuya da şöyle açıklık getiriyor: “Bu
algı genelde ücretler konusunda hiç
fikri olmayan kişilerde mevcut. Özellikle
son yıllarda sektördeki gelişmeler ve
sertifikasyon kuruluşu sayısında yaşanan
önemli artışla birlikte sertifikasyon
ücretlerinde de bir düşüş söz konusu.
Ücretler konusunda en iyi fikir edinme
yolu, sertifikasyon kuruluşlarına bir
projeyle başvurarak teklif alınmasıdır.
Bu aşamadan sonra birçok kişinin
yüksek ücret önyargısı değişiyor
zaten. Sertifikasyon ücreti, organik
ürün maliyeti içerisinde bir etkendir.
Eğer üretim ve satış iyi bir şekilde
yapılabiliyorsa sertifikasyon ücretleri
üretici açısından önemli bir maliyet
olmaz. Ancak üretim ve satış başarısızsa
sertifikasyon ücreti önemli bir maliyet
olarak ortaya çıkabiliyor.”
EKİM 2014 / EKOIQ 49
DOSYA / ORGANİK TARIM
1990’da sadece 8 organik ürün çeşidi bulunan 2013 yılı itibariyle bu
sayıyı 213’e çıkardı. Yine 1990’da
1037 hektarlık alanda kültür yetiştiriciliği yapılırken, geçtiğimiz yıl
bu rakam 461.395 hektarı buldu.
Türkiye’nin doğal toplama alanları
da hesaba katılırsa organik tarım
alanlarının büyüklüğünün 770 bin
hektara çıktığı söylenebilir. Kaba
bir hesapla Türkiye’de organik tarım yapılan alan, 7659 kilometrekarelik yüzölçümüne sahip Aksaray
ili büyüklüğünde. 1990 yılında 313
olan organik çiftçi sayısının da bugün 60 bini aştığı ülkemizde 2013
yılında elde edilen üretim miktarı
ise yaklaşık 1.620.000 ton.
Büyüklüğü, Ülkemizin
Yüzölçümü Kadar
Gelelim organik tarımın dünyadaki
resmine… IFOAM’un 2012 yılı verilerine göre, dünya genelinde toplam tarım alanlarının %0,9’unda,
yaklaşık 69 milyon hektarlık alanda organik tarım yapılıyor; yani
Türkiye’nin yüzölçümünden biraz
daha büyük bir alanda. Bu rakamın
31 milyon hektarı doğal toplama,
37,5 milyon hektarı ise kültür yetiştiriciliği alanlarından oluşuyor.
Organik tarım alanları içerisinde
Avustralya kıtası 12,1 milyon hektar
ile birinci iken, bu sırayı 11,2 milyon
hektar alan ile Avrupa ve 6,8 milyon
hektar ile Latin Amerika takip ediyor. Son süreçte alan bazında en
fazla büyüme sağlanan ülkeler ise
Yunanistan, Meksika, Kazakistan
ve Türkiye. 2012 verilerine göre
164 ülke içerisinde üretim alanı
bakımından Türkiye 15’inci sırada
bulunuyor.
Organik tarımsal üretim yapan üreticilerin yaklaşık %36’ü
Asya’da, %30’u Afrika’da ve %17’si
Avrupa’da bulunuyor. Dünya genelindeki toplam organik tarımsal üretim işletme sayısı ise 1.900.000.
Hindistan 600.000 üretici ile başı
çekerken, onu 190 bin üreticiyle
50 EKİM 2014 / EKOIQ
Kıtaları Etkileyecek Boyutta Bir Hareket Nasıl Yaratılır?
Cevabı Elisabeth Atangana’da…
Elisabeth Atangana, Kamerunlu bir
çiftçi. Ancak işi, sadece muz ve sebze
yetiştirmek değil. O, yıllardır kalkınma
dernekleri, mesleki örgütler ve tarımsal
üretici birliklerinin kurulması için çalışan
biri aynı zamanda. Ulusal çalışmalarına
1980’de Esse köyünde “Entre Nous”
(Aramızda) Kırsal Kalkınma İçin Kadınlar
Derneği’ni kurarak başlayan Atangana,
1991’de çiftçiler ve kırsaldakiler için
ve mesleki eğitim merkezi olan yerel
kalkınma örgütü CHASSAADD-M’ı
(Sürdürülebilir Kalkınma için Dayanışma
ve Destek Zinciri) ve çiftçiler tarafından
oluşturulan ve yönetilen bir kırsal
finansman aracı olan FOCAOB’ı (Taban
Örgütlerini Destek Fonu) kurdu.
Hükümetin küçük ölçekli üretimcilerden
desteğini çekmesi üzerine, bölgedeki
ortak sorunlara çözüm bulmak amacıyla
yerel üreticileri örgütleyerek bugün tüm
kıtada faal olan PROPAC’ın (Orta Afrika
Çiftçi Örgütleri Bölgesel Platformu)
kuruluşunda etkin rol oynayan Atangana,
2005 yılından bu yana da kurumun
başkanlığını yürütüyor.
2012’de FAO’nun Kooperatifler Özel Elçisi
olarak atanan Atangana’nın savunduğu
Uganda, 170 bin üreticiyle de Meksika takip ediyor. Avrupa ülkelerine baktığımızda da bu rakamın
320.000 işletmeye ulaştığını görüyoruz; AB’ye üye ülkelerde ise bu
rakam 250 bin. AB üye ülkelerinde
toplam tarım alanlarının %5,6’sında
en temel ilkelerden biri, sürdürülebilirlik
politikalarında gelişmenin yolunun
kadınlara ve gençlere yatırım yapmak
olduğu… Bu sebeple kadınların ve
gençlerin seferber edilmesi, toprağın
ve yerli tohumların korunup güvence
altına alınması konusunda bilgilendirilip,
uygun teknolojilere erişebilmeleri
için gerekli eğitimlerin sağlanması
gerektiğini belirtiyor. Bunların yanı
sıra; küçük ölçekli üreticilerin, dönemin
karar mekanizmalarıyla doğrudan
etkileşim halinde olmalarının da
sürdürülebilir üretimin gelişmesindeki
önemini vurguluyor. Atangana’ya göre
sürdürülebilirlik hareketine herkesin
dahil olması kolay değil ancak gerekli.
Kıtaları etkileyecek boyutta bir
hareket doğurmanın yolunun, yerel
organizasyonların bölgesel, ulusal
organizasyonlarla ve küçük ölçekli
üreticilerin sektörün öncüleriyle bir
araya gelmesinden geçtiğini düşünen
Atangana ile “organik bir köprü” kurmak
isteyenler IFOAM’un kongresine davetli…
(EKOIQ için Derleyen: Ürün Eşen)
organik tarım yapılırken, kıtadaki
toplam oran %2,3’ye düşüyor. Bu
rakamlar da organik tarımda ilk
dünya standartlarını oluşturan Avrupa Birliği’nin, üye ülkelerdeki
organik tarım faaliyetlerine verdiği
önemin bir göstergesi…
Yerel Gıda Toplulukları
Oluşturmak…
1999 yılında 15,2 milyar dolarlık
hacme sahip olan küresel organik
pazarın büyüklüğü, 2012 verilerine
göre 64 milyar dolara yükseldi. Bu
hızlı büyümenin belki de en önemli
etmenlerinden biri, sürdürülebilir
tarımsal üretimin hem insan hem de
çevre sağlığı için vazgeçilmez olduğunun toplumlar tarafından anlaşılmaya başlanması. İşin ilginç tarafı,
organik üretim konusunda büyük
işletmelerden ziyade, örgütlü yerel
toplulukların sesinin daha yüksek
çıkması ve etkilerinin daha yüksek
ölçüde olması. Hedefi sadece “iyi
gıda”ya ulaşmak olan bu yerel topluluklar, bir yandan dünyaya seslerini Hedefi “iyi gıda”ya ulaşmak olan yerel topluluklar, bir yandan
dünyaya seslerini duyurup tüketicide farkındalık yaratıyorlar,
duyurup tüketicide farkındalık yaratıyorlar, bir yandan da çiftliklerinde bir yandan da çiftliklerinde ürettikleri temiz gıdaları çevrelerine
ürettikleri temiz gıdaları çevrelerine
ulaştırarak reel ekonominin içinde var oluyorlar.
ulaştırarak reel ekonominin içinde
var oluyorlar. Amerika’da küçücük
bir çiftlikte başlattığı çalışmalarını
ülke genelinde bir harekete dönüştüren eski basketbolcu Will Allen;
sürdürülebilir tarımın ancak küçük
ölçekli üreticinin desteklenmesiyle
mümkün olduğunu savunan Afrikalı
çiftçi ve Orta Afrika Çiftçi Örgütleri
Bölgesel Platformu Başkanı Elisabeth Atangana bu konunun en çarpıcı örnekleri arasında yer alıyorlar.
Güneşin Aydemir
Sevindirici haber ise bu iki ismin de
Ekim’de İstanbul’da düzenlenen 18.
IFOAM Dünya Organik Kongresi’ne
laştıracak gibi görünmüyor. Bu çıknu belirten Aydemir, sözlerine şöyle
katılıp deneyimlerini ve önerilerini
mazdan nasıl çıkacağımız konusu
devam ediyor: “Burada üretici ile tüpaylaşacak olmaları...
ise bence hâlâ koca bir muamma.
ketici kavramları ortadan kalkıyor
Kongreye ev sahipliği yapmaya haÇözümleri görebilmek için hiç durve türetici diye yeni bir insan grubu
zırlanan Buğday Ekolojik Yaşamı
madan denemek, yanılmak, yeniden
ortaya çıkıyor. Kendi gıdasını kenDestekleme Derneği’nin Başkanı
denemek gerekiyor. Bunun mümdisi üretmeye çalışan bir dayanışma
Güneşin Aydemir de ekolojik tarıkün olabilmesi de çözüme odaklı,
grubu. Gıdaya ihtiyaç duyanlarla,
mın gelişmesini tüketici farkındadayanışan, küçük topluluklar kurgıda üretebilen kişiler bir araya gelığıyla ilişkilendiriyor. Aydemir’e
maktan geçiyor. Şehirde veya kırlerek karşılıklı iletişimle, katılımcı
göre Türkiye’de bu alandaki çalışsalda, bence yer fark etmiyor ama
süreçlerle problemlerini çözüyorlar
maların şimdiye kadar hızlı şekilde
eğer üretime dayalı küçük güzel bir
ve ortaya, talep gören ürünleri yeteilerlememesinin en büyük nedeni
topluluğunuz varsa, tünelden çıkış
ri kadar üreten bir üretim biçimi çıde bu. “İşimiz zor” diyen Aydemir,
yolunu bulmaya çok yakınsınız.”
kıyor. Kendi gıdasının sorumluluğutünelden çıkış yolunu bulabilmeDünyada olduğu gibi Türkiye’de
nu doğrudan alan insanlar bunlar.
yi bakın neye bağlıyor: “Dünyanın
son yıllarda gittikçe çoğalan “gıda
Katılımcı sertifikasyon sistemleri,
ekolojik durumu da işimizi kolaytoplulukları”nın sevindirici olduğutopluluk destekli tarım gibi isimEKİM 2014 / EKOIQ 51
DOSYA / ORGANİK TARIM
lerle anılan irili ufaklı birçok proje
Organik tarımın gelişmesi
hayata geçiyor. Bu gibi küçük ağ yaiçin üretici ile tüketiciyi bir
pılarını çok önemsiyoruz, çünkü bu
araya getirecek modellerin
şekilde küçük üretici desteklenebiyaygınlaşması gerekiyor.
lir. Aksi takdirde genel politika dünBuğday Derneği’nin 2006
yanın hemen hiçbir yerinde küçük
yılında
başlattığı %100 Ekolojik
üreticiyi destekler durumda değil.
O nedenle herkese şöyle seslenebiPazarlar ile TaTuTa projeleri
lirim: Vakit kaybetmeden en yakınbunun güzel örrneklerinden...
larınızla böyle bir topluluk kurmaya
gayret edin.”
Gündem Konusu: İzlenebilirlik
Organik üretim konusunda üzerinde en çok tartışılan konulardan biri
de “izlenebilirlik”. Hikâyesi olan
ürünlerin dünyanın gündeminde olduğu günümüzde, tüketiciler artık
gıdanın sadece içeriğini değil, üretim biçimini de sorguluyor; sağlıklı
ve temiz olmasının yanı sıra doğayı
koruyan, işçi güvenliği ve sağlığı
boyutuna önem veren, iklim değişikliği ile ilgili de sorumlu olan gıda
talep ediyorlar. İşte bu noktada da
“sertifikasyon” konusu sahneye çıkıyor. Bu sürecin oldukça sorunlu
olduğuna değinen Güneşin Aydemir, “Çok fazla bürokrasi, kâğıt işi
var. Bu durum, üreticileri ve tedarikçileri zorladığı kadar, kontrol
ve sertifikasyon kuruluşlarını da
zorluyor. Organik üretim başından
sonuna kayıt altına alınma sürecini içerdiği için izlenebilirlikle ilgili
konularda çözüm bulmamızı kolaylaştırıcı bir imkan sunuyor. Sertifi-
52 EKİM 2014 / EKOIQ
kasyon demek ‘güven’ unsurunu birilerine havale etmeniz demek. Bu
durumda da güveni havale ettiğiniz
sisteme güvenmeniz gerekiyor. Ki
üretici ile tüketiciyi bir araya getirecek modelleri devreye sokmazsanız, bu sistem de pek çok risk taşır”
yorumunda bulunuyor. Aydemir’e
göre işte bu nedenle “pazarlar” kilit
bir role sahip. Nedeni de tüketicinin, sertifikasyona ek olarak, ürüne duyduğu güvenin üretici ile yüz
yüze kurduğu iletişimle de sağlamasını yapması. “Organik Pazarlar en
azından buna olanak sağlıyor. Bir
ileri aşamada, tüketicinin doğrudan
çiftliklere gitmesi, üretici ailelerle
organik bağ kurması da sağlanmalı
ki biz TaTuTa Projesi (Tarım, Turizm, Takas) ile biraz da bunu desteklemeye çalışıyoruz.”
Güneşin Aydemir’in işaret ettiği
ekolojik pazarların bir önemi de
ülkedeki iç tüketimi artırarak pazarın büyümesini sağlaması. Bugün
Türkiye’nin sahip olduğu toplam tarımsal arazinin yaklaşık %2’sinde
organik tarım yapılıyor. Tarım, Gıda
ve Hayvancılık Bakanlığı’nın 2023
hedefi ise bu rakamı %5’e çıkarmak.
Bu doğrultuda ülkemizdeki organik
üretim her geçen artarken, iç pazarın da büyümesi gerekiyor. Ağırlıklı olarak ihracat tarafında büyüyen
organik tarımın iç tüketimde büyümesinde de ilk olarak 2006 yılında
Buğday Derneği tarafından İstanbul
Şişli’de açılan %100 Ekolojik Pazarların büyük etkisi bulunuyor. Günümüzde ikisi mevsimsel olarak açılıp
kapanan toplam 20 organik pazarın
8’i %100 Ekolojik Pazar markası
ve standartları altında yürütülüyor.
Ekolojik Pazarların sayısını artırmak istediklerini belirten Buğday
Derneği Eş Genel Müdürü ve %100
Ekolojik Pazarlar Genel Koordinatörü Batur Şehirlioğlu da ana
hedeflerinin Türkiye’de ekolojik tarımı sağlıklı, güvenilir ve toplumun
her kesimine hitap ederek arz-talebi
artıracak biçimde Ekolojik Pazarları
yaygınlaştırmak olduğunu belirtiyor.
İhracattan söz etmişken, Türkiye’nin
organik tarım ihracı kalemlerine bakıldığında iç fındık, domates, incir,
üzüm gibi pek çok ürünün işlenmeden veya geçici konserve yapılarak
satılıyor olması da katma değerli
ürünlere ağırlık verilmesi gerektiğini hatırlatıyor.
Prof. Dr. Barlas: “Gıda Dışı
Alanlarda Yasal Mevzuat Eksik”
Organik üretim, aslında sadece gıdayı değil, hayvancılıktan kozmetiğe, ilaçtan kimyaya kadar pek çok
sektörü de ilgilendiren bir alan.
Türkiye’nin önde gelen biyokimya
profesörlerinden Hulusi Barlas’ın
dikkat çekmek istediği konu da bu.
Kozmetik, temizlik ürünleri, tekstil
ve oyuncak gibi gıda dışı alanlarda
organik ürün ile ilgili yasal mevzuat eksikliği olduğunun altını çizen
Prof. Dr. Barlas, “Bu sadece Türkiye
için değil, diğer ülkeler için de geçerli. Bu boşluğu organik sertifika
firmaları doldurmaya çalışıyor. Aralarında ufak tefek değerlendirme
farklılıkları olsa da itibarlı sertifikasyon kurumlarının verdiği sertifikalar şu anda organik ürün peşinde olan tüketicinin en önemli yol
göstericisi” diyor. Gıda dışı organik
alandaki en önemli sorunlardan birinin de “miş gibi” yapan üretici ve
ürünler olduğunu vurgulayan Prof.
Dr. Barlas, şu açıklamada bulunuyor: “Gıda dışı alanda yasal mevzuat
ne zaman oluşur Allah bilir. O zamana kadar tüketici organikmiş gibi
ürün sunup kendisini aldatmak isteyenlere karşı bilgilenerek hareket
etmeli. İtibarlı sertifikaları tanımalı
ve bunları yanıltıcılardan ayırmalı.
Ama en önemlisi ürün etiketindeki
INCI içerik listesini okur hale gelmeli. Organik kozmetik alanında
yasal mevzuat olmasa da Avrupa’da
ve Türkiye’de kozmetik alanında yasal çerçeve mevcut. Buna göre her
üretici ürün üzerinde INCI adı verilen kurallara göre içerik maddelerini okunur şekilde yazmak zorunda.
Tüketici de mutlaka ‘içerik okur’
Prof. Barlas,
“Kozmetik,
temizlik ürünleri,
tekstil ve oyuncak
gibi gıda dışı
alanlarda organik
ürün ile ilgili yasal
mevzuat eksikliği
var. Bu sadece
Türkiye için değil,
diğer ülkeler için
de geçerli” diyor.
hale gelmek zorunda. İşin tam çözümü buradan geçiyor.”
Kozmetik, kimya, ilaç gibi sektörlerde sürdürülebilir üretim yapabilmenin ön şartının uluslararası pazarda
var olabilmek olduğunu da ifade
eden Barlas’a göre Türkiye pazarı
bu anlamda oldukça zayıf. Nedenini
ise kendisinden dinleyelim: “Organik kozmetik veya temizlik ürünleri
alanında kabul görebilmek için de
itibarlı bir sertifikasyon kurumundan sertifika almak, ürün paletini
sürekli yenileyebilmek yani gerekli
Ar-Ge ve Ür-Ge çalışmalarını gerçekleştirebilmek, gerekli tanıtım ve
bilgilendirme çalışmalarını yapabilmek gibi asgari çizgilere ulaşmak
şart. ‘Ben yaptım organik oldu’ işe
yaramıyor. Bilindiği üzere geçtiğimiz 4-5 yılda ülkemizde ciddi bir
şirket, organik kozmetik alanında
yatırım yapıp itibarlı bir sertifika
da aldı. Çok güzel bir laboratuvar
kurup dışarıya hizmet vermeye bile
başladılar; bundan hepimiz büyük
mutluluk duyduk. Ama sonunda işletme sürdürülebilir hale gelemediği için üretime son vermek zorunda
kaldı. Bu örnek de bu alanda işlerin
sanıldığından daha zor olduğunu
açıkça gösteriyor. Ülkemizdeki ilgili hammaddelerin yüksek katma
değerli organik ürünlere dönüştürülüp dünya piyasalarına sürülmesi
hepimizin en başta gelen dileği elbette. Kimya ve ilaç alanlarında da
gittikçe sadece formülasyon yapan
işletmeler kalıyor elimizde.”
Dünyanın hemen her yerinden
önemli paydaşların bir araya geleceği, 250’den fazla sunumun yapılacağı 18. IFOAM Dünya Organik
Kongresi de işte tüm bu anlattıklarımızın ve daha fazlasının masaya
yatırılacağı, konuşulup tartışılacağı
bir zemin olacak. Kongre, hepimizi
organik köprüler kurmaya çağırıyor… Belki de en önce kendi bulunduğumuz yerde kendi toprağımızla,
kendi ürünlerimizle, kendi çiftçimizle, kısacası kendi topluluğumuzla…
EKİM 2014 / EKOIQ 53
DOSYA / ORGANİK TARIM
“İnsanların Elinde Olanı Paylaştığı
Günlere Dönmek Zorundayız”
IFOAM’un kongresine
katılacak konuşmacılardan
biri de Amerika’da küçücük
bir çiftlikte başlattığı
çalışmalarını ülke genelinde
bir harekete dönüştüren
eski basketbolcu,
günümüzün kent çiftçisi
Will Allen. EKOIQ’ya
özel açıklamada bulunan
Allen, “İnsanların elinde
olanı paylaştığı ve diğerini
önemsediği zamanlara
dönmek zorundayız. Çünkü
hayatta kalabilmemiz için
tek yol bu” diyor.
K
ısa ve başarılı bir basketbol
kariyerinin ardından uluslararası bir şirketin kurumsal
satış liderliğini yapan Will Allen,
emeklilik tazminatıyla aldığı arazide baba mesleği çiftçiliği yapmaya
başladığında bir gün “Dünyanın
En Etkili 100 Kişisi Listesi”nde yer
alacağını bilmiyordu; “En Güçlü 7
Gıda Uzmanı”ndan biri olacağını
da… Amerika’da sağlıklı gıdanın ekimi, üretimi ve yeterli hizmet alamayan kentsel nüfusa ulaştırılmasında
dönüşüm yaratan bir “kent çiftçisi”
olan Will Allen; Milwaukee Wisconsin kentinin içinde seraları bulunan
bir araziyi aldıktan sonra ülkenin en
önde gelen kent çiftliğini kurdu, ardından da sivil toplum örgütü “Growing Power”ı (Büyüyen Güç)...
IFOAM’un İstanbul’da gerçekleşecek kongresine katılacak ve deneyimlerini paylaşacak olan Allen’ın şu
sözleri, aslında onun söylemek iste-
54 EKİM 2014 / EKOIQ
diklerinin de bir özeti: “İnsanların
elinde olanı paylaştığı ve diğerini
önemsediği zamanlara dönmek zorundayız. Çünkü hayatta kalabilmemiz için tek yol bu.” Biz de EKOIQ
olarak kendisine birkaç soru yönelttik ve bizi samimiyetle yanıtladı… Gerisi mi? Onu da kongreye katılarak
öğrenebilirsiniz…
Ünlü bir basketbolcuydunuz. Emekli olduktan sonra kent tarımı ve bahçeciliği için çalışmaya başladınız ve
bu küçücük hareket Amerika’nın
dört bir yanına yayıldı. Bu başarının ardında ne yatıyor?
Benim temel amacım, Milwaukee
Wisconsin’deki dört mil çapındaki
alanda son kalmış çiftliklerde yetiş-
tirilen yerel gıda ürünlerini pazarlamak ve yoğun nüfusa sahip kentsel
alanlardaki topluluklara iyi gıdanın erişimini sağlamaktı. Diğer bir
amacım ise genç nüfusu işe alarak
onlara yedikleri gıdaların nereden
geldiğini öğretmek ve ayrıca bütün
bir gıda sistemi konusunda bilgilenmelerini sağlamaktı. Bugün bu
girişimim, birkaç kent çiftliğinden
Amerika’nın dört bir yanındaki binlerce topluluk bahçesine ulaşan bir
harekete dönüştü.
Bu başarıyı, kendi taahhütlerini yerine getirerek bu yola baş koyan ilk
topluluğun çabasına bağlıyorum.
Kendi topluluklarının neyi arzuladıklarını tam manasıyla anlayarak
başardılar bunu. Bu başarı, çeşitli
organizasyonlarla ve diğer topluluk
temelli organizasyonlarla paydaşlıklar ve ortaklıklar gerçekleştirilerek
elde edildi. Topluluğun tüm üyeleri
el ele vererek, toprağa nasıl bakılacağını, iyi gıdanın nasıl yetiştirilece-
ğini, hasat edileceğini, pişirileceğini,
işleneceğini ve en önemlisi iyi gıdanın nasıl yenileceğini öğrendiler.
Başarımın arkasında, kişisel enerjiyi
ve topluluk enerjisini sürdürmemizi
sağlayacak olan tutku olduğunu düşünüyorum.
Geçtiğimiz
aylarda
National
Geographic’de yayınlanan bir makalede, Amerika’da yaklaşık 48
milyon insanın gıda bankalarından
gıda yardımı aldığını okuduk ve
çok şaşırdık. Aynı makalede bunun
farklı türden bir açlık sorunu olduğu ve sorunun biraz da yemek pişirme bilgisinin kaybedilmesinden
kaynaklandığı iddia ediliyordu. Bu
konuda ne düşünüyorsunuz? İkinci olarak da Amerika’daki bu açlık
sorunu için kent tarımı ve bahçeleri bir çözüm olabilir mi?
Gıda bankalarından yiyecek alan bireylerin nasıl yemek pişireceklerini
bilmedikleri düşüncesiyle tamamen
“Başlattığım girişim, birkaç kent çiftliğinden Amerika’nın dört
bir yanındaki binlerce topluluk bahçesine ulaşan bir harekete
dönüştü. Bu başarıyı, kendi taahhütlerini yerine getirerek bu
yola baş koyan ilk topluluğun çabasına bağlıyorum”
hemfikir değilim. Düşük gelir seviyesine sahip toplulukların en büyük
sorunu, iyi gıdaya erişim konusundaki sıkıntı bence. Gıdaya erişebilirlik, yemek pişirmeyi öğrenmekten
daha önemli bir konu. Ancak iyi gıdaya erişim zorluklarını, yerel, bölgesel gıda verimliliğindeki sorunlarla birlikte ele alırsanız, insanların
yemek pişirmeyi bilmemelerini öne
sürmek uygun bir saptama olabilir.
İkinci sorunuza gelince, evet kent
tarımı, harika bir çözüm olabilir
açlık sorunu için. Gıdanın önemli
bir kısmı kentlerde üretilebilir. Ve
zaten ben bu yaklaşımın sadık bir
savunucusuyum.
Bir söyleşide şöyle bir söz sarf
ettiğinizi okuduk: “Organik sertifikasını almak için uğraşmak yerine tarlalarımızda daha iyi bitkiler
yetiştirmekle uğraşmak daha iyidir.” Organik sertifikasyona karşı
mısınız?
Organik sertifikasyonun karşısında
değilim. Kimyasal maddeler kullanmadan gıda yetiştirmenin insanlar
için en önemli konu olduğunu düşünüyorum. Doğal yollarla gıda yetiştirmek en iyi çözümdür. Sağlıklı
topraklar elde etmek için son derece önemlidir. Sağlıklı bir biçimde
yetiştirilmiş gıda, sağlıklı insanlar
ve sonuç olarak da sağlıklı topluluklar yaratır.
Sonuç olarak şunu söylemeye çalışıyorum: İstihdam yaratmak, düşük
işsizlik, düşük suç oranı, tüm topluluklar için temiz bir çevrenin geliştirilmesine katkı sağlayacaktır.
Daha önce Türkiye’ye geldiniz mi?
Türkiye hakkında ne düşünüyorsunuz?
Hayır, daha önce Türkiye’ye hiç
gelmedim ama yoksulluk, işsizlik
veya şehirleşme gibi benzer sorunları paylaştığımızı düşünüyorum.
Dünyanın her yerinde, hayatını sürdürmek ve gelişmek için iyi gıdaya
ihtiyaç duyan aç insanlar var…
EKİM 2014 / EKOIQ 55
DOSYA / ORGANİK TARIM
City Farm, 10 İhtisas Mağazasına Ulaştı
Türkiye’nin ilk organik perakende
markası City Farm; bugün İstanbul,
Bodrum, İzmir ve Ankara’da 10
ihtisas mağazasıyla tüketicilere hizmet veriyor; aynı zamanda şirketin
ürünleri ülkenin pek çok zincir marketinde de satışa sunuluyor. Orsa
A.Ş. tarafından 1999 yılında kurulan, ardından Esas Holding bünyesine dahil olan firma, son olarak 2010
yılında Ayhan Sümerli tarafından
satın alındı ve Gedik Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklığı
işbirliğiyle büyümesini
hızlandırdı.
City
Farm’ın
sertikasyon işlemleri ise Avrupa Birliği Organik Tarım Komisyonu’na
akredite olan IMO-CONTROL tarafından gerçekleştiriliyor. Organik
ürün pazarında iki temel problem
olduğunu belirten City Farm Genel
Müdürü Ayhan Sümerli, “doğal”
ile “organik” kavramlarının birbirine karıştırılmasından şikayetçi.
“Organik ürünler 5262 sayılı Tarım
Kanunu ve ilgili yönetmeliklere tabidir, dolayısıyla her aşaması kontrol
edilir. Doğal ve organiğin karıştırılmasının önüne geçmek için tanıtım
faaliyetleri artırılmalı. Toplumun
bilinçlendirilmesi için basın ve yayın kuruluşları ile beraber hareket
ederek çeşitli çalışmalar yapılmalı”
diyor. Diğer problemi ise “boyutsuzluk ekonomisi” olarak nitelendiren
Sürmeli’ye göre organik ürünlerin
fiyatları bu nedenle yüksek seviyelerde seyrediyor. Türkiye’deki organik gıda pazarının henüz çok küçük
olduğuna dikkat çeken Sümerli, son
olarak şunları söylüyor: “Pazar gelişene kadar bazı organik ürünlerin
ithalatı devam edecek gibi görünüyor. Organik ürünlere talep artarsa,
gıda harici organik ürünlerin de
ülkemizde üretimi yapılabilecektir.
Türkiye tekstil hammaddesi üretimi
konusunda oldukça başarılı. Oysa iç
talep yeteri düzeye ulaşmadığı için
organik pamuk ve organik kumaş
ihraç ediliyor.”
Mutlu Keçiler Çiftliği, Türkiye’ye Örnek Oldu
TEMA Vakfı’nın kırsal kalkınma
çalışmalarında proje ortağı olan Temarı A.Ş., “Herkes için sağlıklı ve
doğal yaşam mümkün” sloganıyla
TEMA ve Saklı Cennet markalarını
tüketicilerle buluşturuyor. Arıcılık,
hayvancılık ve süt ürünlerinin işlenmesi ve pazarlanması faaliyetini
yürüten şirketin ürünlerinin büyük
çoğunluğunu kendi özel arazilerinde yetiştirdiklerini belirten Temarı
Gıda San. ve Tic. A.Ş. Yönetim Kurulu Üyesi Vildan Yıldız, bir kısmını da güvendikleri iş ortaklarından
temin ettiklerini söylüyor. Gökçeada’daki “Mutlu Keçiler Çiftliği”nin
ise yavaş yavaş tanınmaya başladığını ifade eden Vildan Yıldız, şu
bilgileri paylaşıyor: “Gökçeada’da
bulunan çiftlik, başıboş hayvancılık yerine ahırda süt keçisi yetişti56 EKİM 2014 / EKOIQ
riciliğini teşvik etmek amacıyla bir
sosyal sorumluluk projesi olarak
başlatıldı. Uğurlu Köyü’nde 1000
baş sağmal kapasiteli, Türkiye’nin
ilk uluslararası IMO-CONTROL sertifikalı, saf Saanen keçi çiftliğinde
adanın organik yapısına uygun olarak, yarı açık barınaklarda ve kontrollü otlanma sahalarında üretim
yapıyoruz. Sağılan organik sütler,
4 km mesafedeki Şirinköy Ekozey
Organik İşleme Tesisleri’ne gönderilerek işleniyor ve keçi peyniri
türleri olarak çeşitlendiriliyor. Yine
Gökçeada’ya has ‘ladolia’ türü zeytin ağaçlarının meyvesinden hasat
edilen zeytinler, Ekozey Zeytinyağı Tesisimizde kontinü sistem
ile soğuk pres olarak işleniyor;
Gökçeada’ya özgü lezzet ve aromaları ile şişeleniyor.”
“Çiftçinin Kendi İşini Yönetebileceği Bir Model Geliştirdik”
Doğan Holding Kurucu ve Onursal
Başkanı Aydın Doğan tarafından
memleketi Gümüşhane Kelkit’te
2002 yılında kurulan Doğan Organik, bugün Türkiye’nin en büyük
organik tarım ve organik çiğ süt
üreticilerinden biri. 2006’da Kelkit
ve merkez köylerdeki altı üretici ile
organik tarım ve hayvancılık projesini başlatan firmanın, 2014 itibariyle organik üretim yapan 85 aileyle
sözleşmeli olarak çalıştığını belirten
Doğan Organik Genel Müdürü
Mehmet Bender Özokumuşoğlu, şu
bilgileri veriyor: “Doğan Organik’in
Kelkit Girişimi, hem Türkiye’yi
organik hayvancılıkla tanıştırması
açısından, hem de işbirliği yaklaşımı ile önemli bir yenilikçi harekettir çünkü kalkınmayı, sadece
Kelkitlileri Organik Süt Sığırcılığı
İşletmesi’nde istihdam ederek sağlamadık. Çiftçinin ailesiyle birlikte
kendi işini yönetebileceği bir modeli benimsedik. Bu proje, organik
büyükbaş hayvancılık üzerine inşa
edilmiş olmakla beraber, doğudaki
diğer bölgeler bu modeli organik
arıcılık, küçükbaş hayvancılık gibi
farklı üretim alanlarında da uygulayabilir.” IMO-CONTROL tarafından
sertifikalandırılan Doğan Organik,
Türkiye’deki ulusal firmalara organik çiğ süt tedarikinin yanı sıra
2011’den bu yana M-Life ve FineLife markaları ile farklı ambalajlarda organik günlük süt, beyaz peynir, kaşar peyniri, yoğurt, organik
ayran ve tereyağı üretimi yapıyor.
Kendi reyon markalarını yaratmayı
da hedeflediklerini söyleyen Özokumuşoğlu, son olarak Türkiye’de
organik hayvancılığın gelişmesi gerektiğine vurgu yapıyor: “Dünyada
organik ürünlerin pazar büyüklüğü
65 milyar dolar. Ülkemizde ise bu
rakam yaklaşık 500 milyon dolar
ve pazar her yıl %10 büyüyor. Bu
gelişme sevindirici fakat daha almamız gereken çok yol var. Bu pazar
içinde, hayvancılık ürünlerinin payı
dünyada %14 iken, ülkemizde ne
yazık ki binde 4 civarında. Bu oranı %2 mertebesine yükseltmek için
gayret gösteriyoruz.”
“En Doğru Kaynak, Üretici ile Kurulan İlişkidir”
Bir süre İngilizce öğretmenliği yaptıktan sonra turizm sektöründeki
aile şirketlerinde yöneticilik görevlerinde bulunan Gürsel Tonbul, yaklaşık 20 yıl önce Aydın Kuşadası’nda
bir çiftlik kurmaya karar verdi. Bir
hayli meşakkatli geçen beş yılın ardından organik üretimin temellerini oturtan Gürsel Tonbul Çiftliği,
üretici ile tüketici arasındaki bağı
en güzel kuran işletmelerden biri.
1500 dekarın üzerindeki bir alanda organik üretim gerçekleştiren
ve Yerlim adlı markayı pazara kazandıran Tonbul’un çiftliğinde yok
yok… Büyükbaş hayvancılıktan çiğ
süt üretimine, meyvelerden sebzelere kadar organik tarım ile ilgili hemen her şeyin bulunduğu çiftlikte
ayrıca halka açık alanda Değirmen
Restoran, altı odalı bir konukevi
gibi alanlar da bulunuyor. En çok
tercih edilen ürünlerinin başında
zeytinyağı, pekmez, salça, turşu ve
çorba gibi ürünler geldiğini belirten
Gürsel Tonbul, Buğday Derneği’nin
%100 Ekolojik Pazarlarında da satış
yaptıklarını söylüyor.
Tonbul’a göre sektörün en temel
sorunu, üretici ile tüketici arasında
yeterince güçlü bir köprü oluşturulamamış olması. Tüketiciye ses-
lenen Tonbul, şöyle diyor: “Bugün
ne yazık ki organikle alakası olmayan pazarlarda, manavlarda, restoranlarda organik söylemlerine, hatta etiketlerine rastlamak mümkün.
O nedenle araba veya ev almadan
önce marka veya çevre seçiminde
gösterdiğiniz titizliği organik üreticinizi, tedarikçinizi seçerken de
gösterin. Bu sisteme uygun üretim
yapan ve devlet adına yetkilendirilmiş kontrol kuruluşları tarafından
kontrol edilerek, sisteme uygunluğu onaylanıp sertifikalanan üretici,
ürün etiketlerinin üzerinde ‘Organik Ürün Logosu’nu kullanmak zorundadır. Her şeye rağmen, bu konuda %100 emin olmak ve içinizin
rahat etmesi için en doğru kaynak,
üreticinin kendisi ile doğrudan kuracağınız ilişkidir.”
EKİM 2014 / EKOIQ 57
YEŞİL BİNA
Terzi Usulü
Sürdürülebilir
Su Yönetimi
Yeşil bina alanında şirketlere
sürdürülebilirlik yönetimi hizmeti
sunan Altensis’in Kurucu Ortağı
Emre Ilıcalı, sel baskınlarının
“sürdürülebilir su yönetimi” ile
önlenebileceğini söylüyor. Ilıcalı,
mevcut altyapıya ek yük getirmeyen
ve binadan binaya değişiklik arz
eden sistemin mevzuatsal altyapı ile
de düzenlenmesi ve denetlenmesi
gerektiğinin altını çiziyor.
Füsun AKAY
Yeşil binalar tasarlanırken, enerji
verimliliğinin yanı sıra su verimliliğinin de ön planda olması gerektiğini vurguluyorsunuz. Bu konu
biraz göz ardı mı ediliyor?
Uzun zamandır söylemeye çalıştığımız konulardan biri bu. Günümüzde elbette normal olarak, enerji konusuna çok yoğun bir odaklanma
var. Enerji maliyetlerinin giderek
artması, fosil yakıtların tükenmesi,
ülkelerin hem ekonomileri hem de
enerji arz güvenliği açısından enerji konusunu gündemde tutuyor.
Ancak buna odaklanırken, insan
yaşamı için gerekli kaynakları da
unutmamak lazım. Su da bunların
başında geliyor. Su kaynakları gide58 EKİM 2014 / EKOIQ
rek azalıyor ve önümüzdeki yıllarda
su savaşlarının olabileceği konuşuluyor artık. Üstelik Türkiye su fakiri
bir ülke. Su kaynaklarının korunmasının yanı sıra yağmurla gelen
suyun yeniden kullanılması da, sürdürülebilir kentlerin oluşması için
çok önemli bir konsept. Bizim de
Altensis olarak dikkat çekmek istediğimiz konu bu.
Yani Sürdürülebilir Yağmur Suyu
Yönetimi… Bu sistemin sağladığı
avantajlar neler?
Yağmur suyu kullanımının ve yeniden kazanımının iki faydası var.
İlki, birinci elden kullanılıyor olması nedeniyle su verimliliği sağla-
ması. Böylece suyun barajdan son
kullanıcıya iletimi sırasındaki enerji
kayıpları konpanse ediliyor ve yeni
kaynak oluşturuluyor. İkinci faydası ise altyapıya yük getirmemesi.
Sürdürülebilir yağmur suyu yönetimiyle toplanan su, direkt şebekeye
gitmediği için altyapıyı zorlamıyor.
Son zamanlarda yaşadığımız sel
olaylarıyla altyapının ne kadar yetersiz kaldığını gördük. Ataşehir
gibi lüks konutların yer aldığı bir
yerde arabalar su altında kaldı. O
bölgede yaşayan sınıfın alışık olmadığı bir durumdu. Enteresan
sahneler yaşandı; lüks bir arabanın
sunroof’undan çıkıp kurtarılmayı
bekleyenler vardı…
Oysa şehirler tasarlanırken o bölgedeki yağış miktarları, çevredeki su
havzaları, dereler ve bunların taşma seviyeleri, yüzeylerin eğimleri,
su geçirgenlik oranları göz önüne
alınmalı. Örneğin toprak alanla beton alanın yağmur emme seviyesi
çok farklıdır. Ancak ülkemizdeki,
özellikle İstanbul’daki yoğun kentleşme sonucunda giderek artan sert
zeminler, plansız ve yanlış yapılaşma,
altyapının yetersiz kalmasına neden
oluyor. Benim gördüğüm en temel
sorun, altyapıların çok eski tarihlere
göre tasarlanmış olması ve hızlı kentleşme ile aynı hızla yenilenememesi.
Peki, bu sistem çerçevesinde her
yapıya özel çözümler mi üretiliyor?
“Özel sistem kuruyoruz veya
yönetiyoruz”dan ziyade, iki ayaklı
bir yönetim oluşturuyoruz. İlk olarak yağmur suyu toplanıp depolanıyor, filtrasyondan geçirilip gri su
dediğimiz, lavabo ve duşlardan gelen sularla beraber ya da ayrı ayrı
toplanıp sulamada, rezervuarlarda
kullanılıyor. Bu şekilde şebeke suyuna olan bağımlılığı azaltıyoruz.
Öte yandan projenin gerçekleşeceği
arazi inceleniyor. Öncesinde ne vardı, altyapıya nasıl bir yük getiriyordu, proje hayata geçirildikten sonra nasıl bir yük olacak, altyapıdaki
yük nasıl azaltılabilir gibi konular
analiz ediliyor. Tabii tüm çalışmalar, binadan binaya değişiyor. Yani,
terzi usulü çözümler sunuyoruz.
Kimi projede alan yoktur ama sert
zeminden yağmur suyu toplanıp
kullanılır. Kiminde imkân varsa yeşil alanlar artırılır… Neticede ana
strateji belli: Suyu kontrollü şekilde
şebekeye vermek.
Bu faaliyetlerinizin “gönüllülük”
esasına dayalı işlediğini söylemek
yanlış olmaz herhalde. Aslında iş,
kamuya düşmüyor mu? Ya da bu
tür çalışmaların mevzuatlara mı
girmesi gerekir?
Evet, bu tür projeler, yatırımcı fir-
maların gönüllü olarak üstlendiği
projeler. Gerekçesi çevreyi koruma
da olabilir, kurumsal imajı güçlendirmek de. Ne olursa olsun takdir
etmek lazım. Ancak asıl görev,
merkezi ve yerel yönetimlere ait.
Bu tür çalışmaların mevzuatsal altyapı ile desteklenmesi lazım. İnşaat
mühendisi olarak sahada çalıştığım
yıllarda, kimsenin baret taktığını
görmezdim. Evet baret vardı ama
genelde kalıpçılar tarafından içine
çivi doldurmak için kullanılırdı!
Şimdi bakıyorum, her inşaatta baret
kullanılıyor. 10 sene önce “mantolama” dediğinizde ek maliyet olarak
görülürdü ve kimse yapmazdı; oysa
şimdi öyle değil. İşte bu kamunun
etkisi. Belli kurallar çizildiğinde sorunlar rahat aşılıyor. Son zamanlarda büyükşehir belediyelerinin sıkı
takipler yaptığına şahit oluyoruz.
Yani tamamen yaptırımlarla ilgili
bir konu.
Maliyetten söz etmişken… Yeşil
binanın Türkiye’de henüz gelişmemesinin nedenlerinden biri bu
olabilir mi?
Bir şey standartsa bu ek maliyet
olarak değerlendirilemez. Mesela
“Yağmur suyu kullanımının
ve yeniden kazanımının iki
faydası var. Birincisi, ilk elden
kullanılıyor olması nedeniyle su
verimliliği sağlaması. Böylece
suyun barajdan son kullanıcıya
iletimi sırasındaki enerji
kayıpları konpanse ediliyor.
İkincisi ise altyapıya yük
getirmemesi”
demirin maliyetini hesap edemezsiniz. Yeşil binaya ait her öğe zorunlu
olmalı diye düşünülmesin ama bazı
konuların standart hale getirilmesi
de gerekiyor.
Nedir bu konular?
Bu, binadan binaya göre değişir.
Şehir merkezindeki yüksek katlı bir
proje ile kırsaldaki villayı karşılaştıramazsınız. Ama enerji ve su verimliliği, insan sağlığı ve konforuna
dair kriterlerin iyileştirilmesi ve sıkı
bir şekilde denetlenmesi lazım.
Kentsel Dönüşüm’ü bu anlamda
bir fırsat olarak görüyor musunuz?
Bir plan dahilinde, belli konulara
öncelik verilerek yapıldığı takdirde
desteklediğim bir şey. Şu an durkalk şeklinde, mikro ölçekte ilerliyor. Yani araba daha yola çıkamadı.
Kentsel dönüşümün bina-parsel bazında değil, kentsel alanlar bazında düzenlenmesi lazım. Reel olarak
altyapı sorunlarına da çözüm getirEKİM 2014 / EKOIQ 59
YEŞİL BİNA
Enerji Kimlik Belgesi de Veriyor
Altensis’in hizmet verdiği
şirketler arasında Acıbadem
Grubu, İŞ GYO, Soyak
Yapı, Tekfen Holding,
Tahincioğlu Gayrimenkul,
Türk Hava Yolları, Google
ve Coca-Cola bulunuyor.
mesi gerekiyor kentsel dönüşümün.
Gecekondulaşmanın olduğu yerlerde önce rant güdülmeden altyapı
düzenlenmeli. Yağmur suyu, atık
suyu altyapıları, yeşil alanların ona
göre tasarlanması, her yerin sert
zemin olmaması gibi konular göz
önüne alınmalı. Kısacası baştan önlemler alınarak yapılırsa faydalı. Zaten kentsel dönüşümün amacı, afet
bölgelerindeki yapıların yenilenmesi. Günümüzde ise bu amaçtan saptırılmaya çalışılıyor. Bir iş tabii ki
ticari olacak, buna bir itirazım yok
ancak olmazsa olmazlar çerçevesinde olmalı.
Uluslararası ölçekte kabul gören
LEED ve BREEAM sertifikalarının alınması konusunda yatırımcılara danışmanlık yapan biri olarak,
Türkiye’de yerel sertifika oluşturmak için yürütülen çalışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu konuda birkaç kurum çalışma60 EKİM 2014 / EKOIQ
larını sürdürüyor. Elbette güzel
bir şey. Devletin de yön gösterici
olması lazım bu konuda. Ancak
şöyle bir söylem duydum: Yerel sertifika olsun, herkes alsın. Bu çok
tehlikeli bir cümle. “Hak eden alsın” denmesi lazım. Bir de marka
bilinirliği denen bir şey var. LEED
ve BREEAM, bugün uluslararası
ölçekte kabul görmüş sistemler. Talep edenler de özellikle uluslararası
yatırımcılar. Dolayısıyla oluşturulacak sertifikanın da marka haline
gelmesi gerekir. Ayrıca bir sertifikanın zorunlu tutulması da bana ters
geliyor. Söz konusu kriterleri bina
standardı haline getirirseniz herkes
uymak zorunda kalır; bu şekilde
ilerlemek lazım.
Son olarak LEED ve BREEAM sertifikaları için verilen ücretlere yönelik “Türkiye’nin kaynakları yurtdışına gidiyor” söylemini de komik
bulduğumu söylemek istiyorum. Bu
sertifikalar için verilen harçlar çok
Berkay Somalı, Emre Ilıcalı ve
Serkan Emin tarafından 2008 yılında
kurulan Altensis, sürdürülebilirlik
yönetimi hizmetleri konusunda
faaliyet gösteren ve pek çok ilke imza
atan bir şirket. Türkiye’nin ilk LEED
sertifikalı renovasyon projesi, ilk
LEED sertifikalı ticari ofis projesi, ilk
BREEAM post construction sertifikalı
projesi, ilk LEED sertifikalı mevcut
binasının danışmanlığını yapan
Altensis, şimdiye kadar 40’a yakın
binanın sertifikalandırılmasını sağladı.
Şimdilerde 60’tan fazla projesi bulunan
Altensis’in hizmet verdiği şirketler
arasında Acıbadem Grubu, İŞ GYO,
Soyak Yapı, Tekfen Holding, Tepe
Holding, Toya Gayrimenkul, Tahincioğlu
Gayrimenkul, EMAAR, Özdilek, Zorlu
Gayrimenkul, THY, Coca-Cola ve Google
yer alıyor. Yeşil bina değerlendirme
sistemleri danışmanlığı ve denetimi,
mühendislik, enerji verimliliği etütfizibilite çalışmaları, bina akustuği
mühendisliği, kurumsal sürdürülebilirlik
danışmanlığı gibi hizmetler sunan
Altensis, ayrıca kardeş şirketi BES
Enerji çatısı altında yetkilendirilmiş
enerji verimliliği danışmanı firması
(EVD) olarak enerji yöneticiliği,
enerji kimlik belgesi verilmesi ve
verimlilik artırıcı projelerin tasarımı ve
uygulanması gibi hizmetler sunuyor.
Enerjikimlikbelgesi.com ise BES Enerji
şemsiyesi altında hizmet veren bir
platform olarak hayata geçirildi.
cüzi miktarda. Zaten bir inşaatta
granitten tutun, bina içinde kullanılan malzemeye kadar pek çok
kalem ithal ediliyor. Bu sertifikalar
için verilen ücretin cari açığa etkisi
bir argüman bile olamaz. m
VERİLER
İklim Değişikliğiyle Mücadelenin
Ek Maliyeti Yok
Gökçe VAHAPOĞLU ŞAHİN, [email protected]
Küresel İklim ve Ekonomi Komisyonu (Global Commission on the
Economy and Climate) Eylül 2014’te
“Yeni İklim Ekonomisi” (The New
Climate Economy) raporunu yayınladı. İklim ekonomisinin en etkili
seslerinden Lord Stern’in kaleme
aldığı rapor; Birleşmiş Milletler,
OECD, IMF ve Dünya Bankası gibi
kuruluşların katkıları ve gözetiminde
hazırlandı.
On yıllardır, iklim değişikliği mücadelesinin ülkeler için çok maliyetli
olduğu varsayılıyordu. Bu görüşün
aksine, iklim değişikliği ile mücadelenin ek maliyet getirmediği, hatta
ülkeleri refaha ulaştıracak bir araç
olduğunu ortaya koyan bu raporda;
yenilenebilir enerji, düşük karbonlu
yakıtlara geçiş, daha iyi kentsel tasarımlar ve tarım arazilerinin daha iyi
kullanılması gibi teknolojik aksiyon
adımlarının hızla yaygınlaştığı, fakat
henüz dönüşüm için istenen seviyeye
gelinmediği belirtiliyor.
Küresel ölçekte, seragazı emisyonlarını sınırlamak için alınacak aksiyonların 15 yıllık maliyetinin 4 trilyon
dolar seviyesinde olduğu ve bu rakamın 90 trilyon dolar olarak öngörülen iklim değişikliği göz önüne alınmadan yapılacak yeni altyapı, yol ve
enerji harcamalarının sadece %5’ine
denk geldiği hesaplanıyor. Fakat çevreci politikaların, yakıt maliyetlerini
azaltma ve hava kirliliğinden kaynaklanan sağlık harcamalarının düşmesi
gibi yan etkileri de dikkate alındığında, bu rakamın maliyetten ziyade tasarrufa dönüştüğü belirtiliyor.
Raporda, gelişmekte olan ülkelerde
fosil yakıtların sübvanse edilmesinin
çok yaygın olduğu ve bunu kaldırmak isteyen ülkelerde politik problemlerin ve ayaklanmaların çıktığı
hatırlatılıyor. Bu nedenle rapor, fosil
62 EKİM 2014 / EKOIQ
yakıt fiyatlarının aşamalı bir şekilde
yükseltilmesini ve Dünya Bankası
gibi kurumların bu sübvansiyonları
kaldırmak için ülkelere destek vermesini öneriyor.
Raporda öne çıkan bulguları şöyle
özetleyebiliriz:
l Çevreci şehirleri yapılandırmak,
çevreci olmayanlara göre daha ucuz.
l Tarım arazilerinin yeni teknolojilerle düzenlenmesi gerekiyor.
l Yenilenebilir kaynaklar, yakında
yeni elektrik kaynağının yarısını
oluşturacak.
l Fosil yakıt sübvansiyonlarının kaldırılması gerekiyor.
l Çevreci bonolar, düşük karbon
ekonomisine geçişi fonlayabilir.
Bütün bunlar, hükümetlerin yardımı ve politikaları olmadan gerçekleşmez.
l
Detaylı bilgi: http://newclimateeconomy.report
Kaynak: http://static.newclimateeconomy.report/TheNewClimateEconomyReport.pdf
Karbon Saydam Şirketler, Karbon Fiyatlamasına Hazırlıklı
Dünya çapında binlerce
şirket ve şehrin katılıp
çevresel bilgilerini
ölçüp beyan ettiği kâr
amacı gütmeyen Karbon
Saydamlık Projesi (Carbon
Disclosure Project – CDP)
Eylül 2014’te “Dünya
Kurumsal Karbon
Fiyatlaması Kullanımı”
(Global Corporate Use
of Carbon Pricing) adlı
bir rapor yayınladı. 92 trilyon dolar
varlığı temsil eden 767 yatırımcı ile
yapılan anket çalışması ile ortaya çıkan
raporda, 600’den fazla şirketin iklim
risklerini, şirket stratejilerine entegre
ettiklerini ve karbon fiyatlamasının
işletmeleri için bir fırsat olduğunu dile
getirdikleri belirtiliyor.
Rapora göre, 638 şirket iklim riskleri
için proaktif olarak planlama yapıyor
ve bu sayede hükümetlerinden bir adım
önde düşünüyorlar. Yakın zamanda
sektörlerine gelecek bir karbon
fiyatlaması öngören 150
şirket ise şimdiden “gölge”
bir karbon fiyatı finansal
stratejilerine eklemiş.
Amerika’da halihazırda
ulusal bir karbon
fiyatlamasını olmamasına
rağmen Google, Goldman
Sachs ve ExxonMobil’in de
aralarında olduğu halka
açık 29 büyük Amerikan
şirketi “gölge” fiyatları
karar süreçlerine entegre etmiş. Rapor,
şirketlerin değişen karbon pazarına göre
öngörülerini ve stratejilerini hızlıca adapte
ettiklerini de gözlemliyor.
Öte yandan, özellikle yüksek karbon
salımı yapan gelişmekte olan ülkelerdeki
şirketlerin çoğu, karbon fiyatlaması
hususunda kendilerini dezavantajlı
görmeye devam ettiklerini belirtiyor.
Detaylı bilgi: www.cdp.net
Kaynak: www.cdp.net/CDPResults/globalprice-on-carbon-report-2014.pdf
2035’e Kadar Potansiyelin
Üçte İkisi Atıl Kalacak
Uluslararası
Enerji
Ajansı’nın (International Energy Agency - IEA)
Eylül 2014’te yayımladığı “Enerji Verimliliğinin Çoklu Faydalarını
Yakalamak” (Capturing
the Multiple Benefits of
Energy Efficiency) adlı
bir rapor, enerji verimliliğin göz ardı edilen yan
faydalarını ortaya çıkarırken, hükümetleri bu
faydalardan daha fazla yararlanmaları için daha fazla yatırım yapmaya
çağırıyor.
Rapora göre enerji verimliliğinin
faydaları, sadece enerji talebine yanıt vermenin çok ötesine geçiyor.
Rapor, “gizli yakıt” olarak da tabir
edilen enerji verimliliğine farklı bir
bakış açısı getirerek ekonomik büyümeyi destekleyecek, sosyal gelişmeye katkıda bulunacak, çevresel
sürdürülebilirliği geliştirecek, enerji
sistemlerinin güvenliğini sağlayacak ve refah yaratacak potansiyelini
ortaya çıkarıyor.
Daha önceki raporlarında da enerji
verimliliğinin enerji talebine yanıt
vermede ve ekonomik büyümede sağladığı katkıya dikkat çeken
ajans, bu raporunda var olan politikalarla günümüzden 2035 yılına kadar ekonomik olarak anlamlı olan
potansiyel enerji verimliliğinin üçte
ikisinin atıl kalacağını ifade ediyor.
Bunun sebebi olarak da enerji verimliliğinin değerinin olduğundan
küçük görülmesi
olduğunu belirtiyor.
Rapor, enerji verimliliğinin sağlayacağı
yan faydaları rakamlara dökmenin
zor olduğu inancını
yıkmaya çalışıyor;
enerji verimliliğinin
ekonomi ve topluma sağlayacağı
değerlerin
parasal karşılıklarını hesaplamak için
yöntemler sunuyor. Örnek olarak,
endüstriyel bir kuruluşun enerji
verimliliğiyle sağlayacağı verimlilik
ve operasyonel faydaları geleneksel
yatırım geri dönüşü hesaplamalarına eklediklerinde, yeni geri dönüşünün 4.2 yıldan 1.9 yıla düşmesi
veriliyor. Bir başka örnek ise ev
hayatından veriliyor: Evleri daha sıcak, kuru ve sağlıklı yaparak, enerji
verimliliğinin sağlığımıza olan etkilerini geliştirebiliriz. Bunun olmadığı durumlardaki sağlık harcamaları
ve iş kaybı gibi maliyetler ile parasal
değeri hesaplanabiliyor.
2012 yılında enerji verimliliğine
yapılan toplam yıllık yatırımın 300
milyar dolar seviyesine geldiği belirtilen raporda, bu rakamın kömür,
gaz ve petrol çıkarma yatırımlarına
eşit olduğu belirtiliyor. Tasarrufların artması için enerji verimliliğinin
akla gelen ilk yakıt olması gerektiğini öngören rapor, enerji verimliliğinin tüm potansiyeli ile kullanıldığında 2035 yılına kadar küresel
toplam kümülatif ekonomik üretimi
18 trilyon dolar kadar artıracağı hesaplanıyor.
Hindistan’da Ormanlık Alan
Artıyor (mu?)
Hindistan Çevre Bakanlığı tarafından
geçtiğimiz Temmuz’da yayımlanan
“Ormanların Durumu 2013 Raporu”na
(State of the Forest 2013) göre,
Hindistan’ın orman örtüsü 2010-2012
yılları arasında 6 bin kilometrekarelik
artış gösterdi.
Önceki yıl yayımlanan rapora göre
büyük düşüş gösteren orman
örtüsünün, yoğun madencilik ve enerji
santralı çalışmalarına rağmen artmış
olması, hükümet tarafında sevinç
yarattı. Fakat çevreci örgütler bu
konuda hemfikir değil.
Raporun detayına inildiğinde, önceki
rapordan yapılan rakamsal düzeltmeler
ve iyi kalitedeki orman örtüsünün
artmamış olması göze çarpıyor. Ayrıca
ülkenin ormanlarının dörtte birini
barındıran Himalaya bölgesindeki orman
örtüsünün 630 kilometrekare azaldığı
da görülüyor.
Hindistan’da şu anda orman örtüsü
700 bin km2’ye yakın; bu da ülkenin
yüzölçümünün %21’inden fazlasına denk
geliyor. Fakat bu oran yapılan 5 milyon
Pound’luk yatırıma rağmen, hükümetin
Şubat ayında açıkladığı %30’luk
orandan düşük kalıyor.
Bir diğer düşündürücü konu ise
raporun orman örtüsünü ağaç
türleri, alan kullanımı ve sahiplik
açısından değerlendirmemiş olması.
Hindistan’daki çevreci örgütler de işte
bu gibi nedenlerle söz konusu verileri
sorgulamaya devam ediyor.
Detaylı bilgi: fsi.nic.in
Kaynak: fsi.nic.in/cover_2013/executive_
summary.pdf
Detaylı bilgi: www.iea.org
Kaynak: www.iea.org/Textbase/
npsum/MultipleBenefits2014SUM.
pdf
EKİM 2014 / EKOIQ 63
CHANGE.ORG’DAN
Dr. Uygar Özesmi
Örgütlenmenin
İmza kampanyaları işe yarıyor mu
sorusu ile hemen her zaman karşılaşıyoruz. Bu kampanyaların başarıya ulaşması, genelde örgütlenme
ve muhatapla diyalog kurabilmeyle
doğrudan ilişkili. Change.org’da bir
imza kampanyası açtığınız anda örgütlenmeye başlıyorsunuz. Çünkü
bir örgütün ilk gereği olan birden
fazla insan olma konusunda adım
atıyorsunuz. Eskiden kâğıt üstünde
imza kampanyası başlattığınızda
imza atanlarla ilişkiniz sadece o anla
sınırlı bir ilişkiydi. Bazen hâlâ o pratiklerle hareket edildiği oluyor. Halbuki Change.org’da imza kampanyası açtığınızda, kampanya sayfanızda
bir haber paylaşmayı akıl ederseniz
o haber bütün imzalayanlara anın-
’si
da gidiyor. Kampanya panelinizden
bir mesaj gönderdiğinizde yine bu
mesaj bütün imzalayanlara ulaşıyor.
Dolayısıyla imzacılarınızla birlikte bir
hareket yaratabiliyorsunuz. Mesajlarla onları kampanyayı büyütmeye, bir
toplantıya, gösteriye veya kampanya
muhatabınızın sosyal medya hesaplarını kilitleyecek bir eyleme çağırabilirsiniz. Atılan imzaları bastırıp muhatabınıza yapacağınız imza teslimini,
yüzlerce insanın katıldığı bir eyleme
dönüştürebilirsiniz. Muhatabınızla
bütün bunları yaparken, iletişim
kanallarını açık tutmakta fayda var
zira kampanyanızın başarılı olması
muhatabınızın bir şekilde talebinizi
kabul etmesine bağlı. Bu sayfalarda
bu konuda iki güzel örnek var, imza
Change.org Doğu Avrupa
Batı Asya Direktörü
kampanyasının yanı sıra Validebağ
Korusu’nu korumak üzere koruda
park yeri paravanları söküldü ve ağaç
dikme etkinliği düzenlendi. Yine Caferağa Dayanışması bir yandan imzalarını büyütürken, aynı anda Moda
Bostanı’nda hem nöbet tuttu ve
nöbetten haberleri imzacılarıyla paylaştı. Başarının anahtarı Change.org
imza kampanyası platformunu bir örgütlenme aracı olarak kullanmakta...
Değişim bir imza ile başlar, iletişim
ve harekete geçmekle başarıya ulaşır.
Not: Bu sayfalara yansımasını istediğiniz kampanyalarınızı bizimle paylaşmak isterseniz İletişim Sorumlumuz Sırma Süren ile [email protected]
org’dan bağlantıya geçebilirsiniz.
İstanbul’un Son Yeşillerinden Validebağ için Şimdi Hareket Zamanı
İstanbul’da Üsküdar ilçesinde bulunan Validebağ Korusu, aşağı yukarı
10 hektarlık bir bölgeye yayılan
insan eliyle ağaçlandırılan bir alan.
Yaklaşık 200 yıllık bir tarihe sahip
olan koru, bugün yapılaşma tehlikesiyle karşı karşıya. Gürer Güncan’ın
Change.org’da yürüttüğü kampanya,
1. derece sit alanı olan Validebağ
Korusu’nun doğal haliyle korunmasını talep ediyor.
Güncan, Validebağ’ı korumak için
başlattığı kampanyasının çıkış noktasını şöyle açıklıyor: “Üsküdar İlçe
Belediye Başkanı Hilmi Türkmen’in,
1.derece doğal sit alanı olan Validebağ Korusu için planladığı, adını
‘çılgın proje’ koyduğu projesinde Validebağ Korusu’nu koru olmaktan çıkarıp içinde çocuk parkı, seyir terasları, göletler, açıkhava tiyatroları ve
düğün salonları olan bir park haline
getirmek istediğini açıkladı. Buna ek
64 EKİM 2014 / EKOIQ
olarak, projeyi kimsenin provoke etmesine izin vermeyeceklerini, burayı
kendi çıkarları için kullanan belli bir
marjinal grubun tüm engellemelerine karşın Büyükşehir Belediyesi’nin
desteğiyle geniş kapsamlı bir düzenleme yapacaklarını ve tüm halkın
kullanımına sunulacağı açıkladı.
Biz de Validebağ Korusu’nun koru
özelliğini kaybettiren projelere hayır
diyoruz!”
Daha önce 2006 ve 2009 yıllarında
da farklı projeler için yapılaşmaya açılacağı gündeme gelen koru,
İstanbul’da kalmış son yeşil alanlardan biri ve yapılaşarak kullanıma
açılan bu gibi yerlerde doğal yaşamın
yok olması kaçınılmaz bir son oluyor.
Validebağ’ın korunmasına yönelik
desteklerini sadece Change.org’daki
imzalarıyla bırakmayan kampanya
destekçileri ve Validebağ Gönüllüleri adı altında örgütlenen mahalle
sakinleri, 31 Ağustos günü bir ağaç
dikme eylemi gerçekleştirdi. Ancak
yetkililerin “Burası sit alanı buraya
ağaç dikemezsiniz” açıklaması ve çevik kuvvete rağmen eylemciler kampanyalarına dikkat çekmek amacıyla
dikimi gerçekleştirdi.
Güncan’ın dediği gibi “Validebağ
Korusu’nun değerini bilip onu pamuklar içinde korumalıyız.” Bu yüzden şimdi sende imzanla destek ol;
change.org/validebag.
Çeşme Yarımadası, Rüzgâr Enerji
Santrallarına Kurban Gitmesin
Çeşme Sürdürülebilir Yaşam
Platformu, Çeşme Yarımadası’nın
rüzgâr enerji santrallarıyla tahrip
edilmesine karşı bir kampanya
başlattı. Platform, üretim lisansları
geçersiz duruma düşen RES projelerinin lisans iptallerinin Enerji
Piyasası Düzenleme Kurulu tarafından bir an önce yürürlüğe alınmasını talep ediyor. Platform, kampanyalarını başlatma nedenlerini şöyle
sıralıyor:
- Doğal alanlarımızın tahrip edilmesini istemiyor, çok özel endemik türler barındıran flora ve faunamızın
zarar görmesini istemiyoruz.
- RES’lerin yaratacağı gürültü kirliliğiyle beraber üzerimizde olumsuz
etki bırakacak sinir sistemi hasarları
sebebiyle Vertigo, kulak çınlaması,
duyma bozukluğu, psikolojik sendromlar gibi etkileri yaşamak ve sağlığımızın bozulmasını istemiyoruz.
-Türbinlerin evlerimize, okullarımıza çok yakın olmasını istemiyoruz.
- Yerel ekonomiye hiç katkısı olmayan, buna rağmen çok büyük alanları kapsayan projeler için verimli
topraklarımıza el konulması yerine
doğal değerlerimizle ekonomik çeşitlilik yaratılmasını ve sürdürülebilir bir kalkınma sağlanmasını arzu
ediyoruz.
- Yenilenebilir enerji projelerinin
Çeşme Yarımadası’nın dışında yapılmasını talep ediyoruz.
Yenilenebilir ve sürdürülebilir enerji projelerine ve daha da önemlisi
bu alanda kapsamlı bir enerji poli-
tikasına ülkemizin şüphesiz çok acil
ihtiyacı var. Ancak Çeşme Yarımadası gibi doğal güzelliklerinin korunması gereken bir alanda, üretim
lisansları dahilinde inşaat öncesi
sürecini tamamlayamayıp, 2 Mayıs
2014 itibariyle üretim lisansları
geçersiz duruma düşmüş olmasına
rağmen inşaatlarına devam edilen
RES projeleri faydadan çok zarara
yol açacaktır. Bu sebeple de, Çeşme
Sürdürülebilir Yaşam Platformu
kampanyalarıyla Danıştay ve İdare
Mahkemesi’nin vermiş olduğu yürütmeyi durdurma kararlarının uygulanması ve yeni lisansların verilmemesini talep ediyor. Kampanyada
şuana kadar 4.000’in üzerinde
imza toplandı. Siz de destek olmak
isterseniz; change.org/cesmeres.
Şimdi Önlem Almazsak, Susuzluk Bizi Bekliyor!
İTÜ Meteoroloji Mühendisliği ve
Afet Yönetim Merkezi Öğretim
Üyesi Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu,
kampanyasıyla hepimize soruyor
ve ekliyor: “Bir gün İstanbul çeşmelerinden su akmazsa ne olur? Bu,
çok uzak bir olasılık değil.” İSKİ
verilerine göre, 2013 yılının Mayıs ayında %87 oranında dolu olan
barajların bu sene sadece %28’i
doluydu. Yazın Yalova, Ankara gibi
birçok büyük ilimizde susuz sorunuyla ilgili haberler okuduk. Bu
da bize gösteriyor ki, havalar ve su
kullanımımız böyle giderse kuraklık
en büyük sorunumuz olacak.
İşte bu sebeple, Change.org/susuzkalma kampanyası, İstanbul
Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir
Topbaş’ın acilen aşağıdaki önlemleri almasını talep ediyor:
1) Mevcut suyu daha iyi korumak
ve yönetebilmek için hazırlanması
gereken “İstanbul Kuraklık Müca-
dele Planı” kapsamında suyumuzu
kimlerin kullandığını belirleyin, şehirdeki tüm su tüketimini, zayiat ve
kaçakları ayrıntılı bir şekilde ortaya
koyun.
2) Uzmanlarla birlikte su tüketiminde önemli payı olan sektör temsilcilerini, ilgili vatandaş ve STK’ları
toplayın, kamu yararının gerektirdiği acil önlemleri saptayın. Yani
kuraklığın ilerlemesi durumunda
“halkın can suyunu” garantilemek
için sırasıyla suyu kesilecek olan
sektör ve kullanımları belirleyin.
3) Su kayıplarını azaltacak ve su
hasadını artıracak önlemleri ve teşvikleri (yönetmelikte yağmur suyu
hasadını ve gri su sistemlerini şart
koşmak gibi) hemen uygulamaya
koyun.
4) 2007 senesinde TEMA Vakfı
ile ortak yaptığınız “Suyunu Boşa
Harcama” kampanyasını tekrar yapın. O yıl İstanbullular %10’u aşan
su tasarrufu yaptı. Duyarlı halkımız-
dan böyle bir kampanya ile arabalarını, balkonlarını, halılarını suyla
yıkamamalarını, sifonu gereksiz
yere çekmemeyi, yüzlerini yıkarken
dişlerini fırçalarken suyu kapatmalarını, kısa duş almalarını, damlayan
çeşmelerin contalarını değiştirmelerini vb. isterseniz yaygın bir biçimde
katılır.
5) Lütfen başka şehirlerden su
getireceğim diye büyük yatırımlara
girişmeyin. Onun yerine su şebekesindeki kaçakları gidermek ve su
havzaları korumak için yatırım yapın. Çünkü kuraklık artık noktasal
değil, bölgesel, hatta ülke genelinde yaşanabilen bir problem. Yani
ileride şehirler arasında paylaşımı
büyük problemler oluşturabilecek
olan “taşıma suyla” şehri döndürmeyi düşünmeyin.
Daha fazla geç kalınmaması için
sen de change.org/susuzkalma adresinden imzanı atabilirsin.
EKİM 2014 / EKOIQ 65
CHANGE.ORG’DAN
Ve Başardın, İşe Yarıyor!
Afet Toplanma Alanı
Otopark Olmaktan Kurtarıldı
Kadıköylülerin eski Moda Sabit Pazarı olarak da bildiği afet toplanma
alanında otopark inşaatına başlanacağını öğrenen Caferağa Dayanışması, arazinin imara açılmasına
karşı Change.org’da kampanya
başlattı. Dayanışma, alanın Sivil
Savunma Müdürlüğü ve Kadıköy
Belediyesi afet planlarında “afet
toplanma yeri” olarak gözükmesine karşın, araziyi Vakıflar Genel
Müdürlüğü’nden kiralayan kişinin
İBB’den aldığı ruhsata dayanarak
mevcut açık otoparkı yeşil alanı
da dahil ederek genişletmek istediğinin ortaya çıkmasıyla harekete
geçti. Mahalle sakinleri, kampanya-
larıyla sadece afet toplanma alanı
değil, aynı zamanda hayvanların
yaşam alanı da olan bostanın aynen
korunmasını, işlevini belirten bir
tabelanın ve deprem malzemeleri
konteynerinin konulmasını istediklerini belirtti. Ancak 31 Temmuz
Perşembe sabahı iş makinesi alana
girmek üzereyken mahalleli tarafından durduruldu. Mahalleriyle ilgili
kendilerine sorulmadan alınan kararları kabul etmediklerini belirten
grup, afet toplanma yeri de olan
yeşil alanın imara açılmasına karşı
mücadelelerini sonuna kadar sürdüreceklerini de ekledi ve böylece
basında da geniş yer bulan “Moda
Hatay Dağ Ceylanları Doğal
Alanlarında Yaşamaya Devam Ediyor
Türkiye Tabiatını Koruma Derneği, kampanyalarıyla
Hatay
Dağ
Ceylanları’nın
yaşam alanında kurulması
planlanan
çimento fabrikasının
önüne geçti. 2011
yılında
ceylanların
yaşadığı alanda çimento fabrikası kurarak ceylanların tek
yaşam alanının yok edilmesi ile ilgili yapılan girişimler
derneğin girişimi ve bilirkişi raporu doğrultusunda durdurulmuştu. Ancak fabrikanın inşaatının yeniden gündeme gelmesiyle dernek Change.org’da kampanyalarını
başlattı. “Bölgede ceylanların yaşam alanı olan tepelik
alanları çimento hammaddesi üretecek kalker kaynağı
olarak kullanmak isteyen işletmenin daha önceki girişimi
bölgenin Hatay Dağ Ceylanı’nın tek yaşam alanı olduğuna
dair raporla engellenmesine rağmen aynı amaçla ikinci bir
girişim yapması anlamsız ve türün yok edilmesinin hedeflenmesi olarak algılanmaktadır” diyen Türkiye Tabiatını
Koruma Derneği 610 destekçinin imzasıyla Hatay’da
biyoçeşitliliğin bayrak türü olan Hatay Dağ Ceylanları’nın
doğal alanını korudular.
66 EKİM 2014 / EKOIQ
nöbeti” başladı.
Bir aya yakın bir süreyle hem fiziksel olarak afet alanında hem de
sosyal medyada yürüttükleri nöbetleriyle change.org/modanobeti
adresinden 5.365 imza toplayan
Caferağa Dayanışması Ağustos
ayında İBB’den gelen açıklamayla
kampanyalarının başarısını ilan etti:
“İBB, Moda’daki son afet toplanma
alanında yapmayı planladığı otopark projesinden vazgeçti! İmzacı
olan herkese bin teşekkür!”
Change.org’da Kampanya Başlatmak
İçin Ne Yapmak Gerekiyor?
www.change.org sitesine girin, Kampanya Başlat
kutucuğuna tıklayın; aşağıdaki soruların olduğu formu
doldurun, Kurallar bölümünü dikkatlice okuyun; sonra
isterseniz fotoğraf veya video ekleyip kampanyanızı
başlatın.
1- Başlatacağınız kampanya kime yönelik? Biliyorsanız
birey, kurum ya da hükümet organının adı ve varsa
e-posta adresini yazın.
2- Muhataplardan ne talep ediyorsunuz?
3- Bu kampanya sizin için neden önemli? Bir başka
deyişle, insanlar bu kampanyaya neden destek vermeli?
İmzalarla birlikte siteye giren herkes kampanyanızı
görebilir; her imza veren de kendi sosyal medya
hesaplarından arkadaşları ve takipçileriyle paylaşabilir.
Kampanyanızın muhatabına ilk imzalayan 50 kişinin
imzasını içeren bir e-posta gider. Sonrasında da düzenli
olarak kampanyanızın durumuna dair bilgilendirme
e-postaları iletilir.
RAPORLAMA
İETT Genel Müdürü
Mümin Kahveci:
“Amacımız, İstanbul’da
Sürdürülebilir Ulaşım”
Türkiye’nin A+ onay alan, GRI
standartlarında sürdürülebilirlik raporunu
hazırlayan ilk kamu kuruluşu olmayı
başaran İETT’nin Genel Müdürü Mümin
Kahveci, “Düzenleyici”, “Denetleyici”,
“Dengeleyici” ve “Danışman” olmak üzere
dört temel yetkinliklerini geliştirerek,
hem İstanbul’a hem de diğer Türkiye ve
dünya kentlerine sürdürülebilir ulaşım
konusunda örnek olmak istediklerini
söylüyor.
İETT, Türkiye’nin A+ onay alan,
GRI standartlarında sürdürülebilirlik raporunu hazırlayan ilk
kamu kuruluşu olmayı başardı.
Öncelikle sizleri kutluyoruz. Bize
raporun hazırlanış süreci hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?
2012-2013 İETT Sürdürülebilirlik
Raporu’nun hazırlık çalışmalarına
Nisan ayında başladık. Altı aydır bu
rapor için çalışıyoruz. Sürdürülebilirlik Raporumuz kapsamındaki çalışmalara, çalışanlarımızın fikirlerini
ve katkılarını alabilmek amacıyla,
“Sürdürülebilirlik Farkındalık Anketi” ile başladık. Kurumumuzun
sürdürülebilirlik çerçevesinde yönetmesi gereken stratejik konuların
gözden geçirilmesi için “Strateji
Çalıştayı”nı gerçekleştirdik. Danışmanımızla birlikte tespit ettiğimiz
68 EKİM 2014 / EKOIQ
stratejik konuların hem paydaş
gruplarımız üzerindeki etkilerini,
hem de paydaş gruplarımızın kurumla ilgili karar almaları üzerinde
etkilerini değerlendirdik. Bu iki çalışmadan faydalanarak “Materiality
Matrisi” hazırladık. Sürdürülebilirlik Raporumuzun yazımında, GRI’ın
önemlilik, paydaş katılımı, sürdürülebilirlik bağlamı ve bütünlük
prensiplerine ek olarak, paydaş önceliklendirilmesi yapılırken EFQM
Mükemmellik Modeli ve AA1000
Accountability Paydaş Katılım Standardı İlkeleri’ni dikkate aldık.
İstanbul çok geniş bir alana yayılmış, 17 milyona ulaşan nüfusuyla dev bir metropol. Bu anlamda
ulaşım konusu son derece önemli.
İETT’nin İstanbul ulaşımına genel
yaklaşımı nasıl? Ve bu sürdürülebilirlik raporunda yankısını nasıl
buluyor?
İstanbul ulaşımındaki rolümüzü,
kurumumuzun temel yetkinlikleriyle tanımlayabiliriz. Biz temel yetkinliklerimizi “Düzenleyici”, “Denetleyici”, “Dengeleyici” ve “Danışman”
olmak üzere kısaca 4D olarak ifade
ediyoruz. “Düzenleyici” yetkinliğimizle, İstanbul’daki yolculuk
taleplerindeki artışa paralel olarak
hat ağını sürekli gözden geçiriyor
ve yeni hatlar kurarak hizmetimizi
sürdürüyoruz. “Denetleyici” olarak, düzenlemesini yaptığımız tüm
toplu ulaşım hizmetlerinin kalitesini de düzenli olarak ölçüyor, saha
denetimleri ile çalışmaların sözleşmelere ve yönergelere uygunluğu- “İETT olarak tüm dairelerimizde
nu denetliyoruz. İstanbulluların en
paydaş önceliklendirme
rahat şekilde ulaşım hizmetlerinden
toplantıları
gerçekleştirdik ve
yararlanabilmeleri için, yaptığı hat,
güzergâh ve tarife düzenlemeleri her daireye özel paydaş iletişim
matrisleri hazırladık. Stratejik
ile bütün ulaşım aktörleri arasında
“Dengeleyici” rol oynuyoruz. Bu Planımızın temel girdilerinden
kapsamda modlar arası entegrasyon olan paydaş analizi çalışmaları
ile deniz ve raylı sistem taşımacılıiçin, İETT’nin temel
ğını besleyerek kullanımlarını artırıpaydaşlarını
İETT Stratejik Plan
yoruz. Otobüsler ile yüksek kapasiteli yolculuk arzı yaparak otomobil, Hazırlama Kılavuzu’nda detaylı
olarak tanımladık”
dolmuş, minibüs gibi düşük kapasiteli araçlara olan ihtiyacı azaltıyoruz. “Danışmanlık” rolüyle, 143 yılı
lışmalarda her daireye özel paydaş
aşkın bilgi birikimimizi İstanbul’dailetişim matrisleri hazırladık. Beş
ki diğer toplu ulaşım operatörleri
yılda bir yayınladığımız Stratejik
ve ülke çapındaki tüm belediyeler
Planımızın temel girdilerinden
ile paylaşıyoruz, bununla kalmayıp
olan paydaş analizi çalışmaları
yurtdışı ilişkilerimizi geliştirerek
için, İETT’nin temel paydaşlarını
bu birikimimizi ülkemiz sınırlarının
“İETT Stratejik Plan Hazırlama
ötesine taşıyoruz.
Kılavuzu”nda detaylı olarak tanımladık. Paydaş önceliklendirme
Sürdürülebilirlik konularında payçalışmalarının sonuçlarını dikkadaş iletişiminin rolü giderek artıte alarak raporlama döneminde,
yor. İETT, paydaşlarıyla iletişimini
sürdürülebilirlik çalışma grubu ile
nasıl yürütüyor? Raporlama süregerçekleştirdiğimiz atölye çalışcinde paydaş iletişimi konusunda
malarında mevcut paydaşlarımızı
neler yaptınız?
AA1000 Accountability Paydaş KaİETT olarak tüm dairelerimizde,
tılım Standardı İlkeleri kapsamında
mükemmellik çalışmaları kapsagözden geçirerek gruplandırdık ve
mında, paydaş önceliklendirme
önceliklendirdik. Sürdürülebilirlik
toplantıları gerçekleştirdik. Bu çakapsamında üzerinde etkiler ya-
rattığımız ve bu etkileri yönetme
konusunda işbirliği yapabileceğimiz kilit paydaş gruplarımızı, çalışanlar, müşteriler/yolcular, kamu
(İBB-İstanbul Büyükşehir Belediyesi, UKOME-Ulaştırma Koordinasyon Merkezi, UBAK-Ulaştırma
Bakanlığı), tedarikçiler, toplum
(medya, sivil toplum kuruluşları,
üniversiteler vb.) ve diğer toplu taşıma işletmeleri olarak belirledik.
Sürdürülebilirlik başlığı altında
yaptığımız temel paydaş katılım
çalışması, çalışanlarımıza yönelik
hazırladığımız “Sürdürülebilirlik
Anketi” oldu. Sürdürülebilirlik Raporumuzda diğer tüm konularla ilgili paydaş gruplarımızla nasıl ve ne
sıklıkta iletişim kurduğumuzu gösteren bir tablo bulunuyor. Paydaş
görüşünü aldığımız diğer platformların başında “Müşteri Memnuniyet
Araştırması” ve “Çalışan Memnuniyeti Araştırması” yer alıyor.
İETT olarak bundan sonraki yöneliminiz nereye doğru? İstanbul ulaşımını sürdürülebilirlik çizgisiyle
birleştirmek için hangi alanlarda
çalışmalarınızı
yoğunlaştırmayı
düşünüyorsunuz?
Faaliyetlerimizi yürütürken yarattığımız toplumsal ve çevresel etkileEKİM 2014 / EKOIQ 69
RAPORLAMA
rimizi nasıl yönettiğimizi bu ilk sürdürülebilirlik raporumuzla sizlerle
paylaştık. İstanbul’u en iyi toplu ulaşım kenti yapma hedefiyle, sürdürülebilirlik kapsamındaki çalışmalarımıza aralıksız devam ediyor; toplu
ulaşım konusunda dünyaya örnek
şehirlerden biri haline getirmek için
çalışmalarımızı kalite odaklı sürdürüyoruz. İETT’nin 2023 Vizyonu’na
ışık tutacak akıllı teknoloji ve bilişim sistemlerine her yıl daha fazla
yatırım yapıyoruz. İETT’ye ve özel
ulaşım toplu taşıma şirketlerine ait
araçları tek bir merkezden kontrol
edip izlediğimiz AkYolBil Filo Yönetim Merkezi gibi akıllı teknolojilerin yardımıyla oluşturduğumuz
geniş iletişim ağıyla, İstanbul şehir
içi ulaşımının daha etkin ve kullanıcı dostu hale gelmesi için katkı
sağlıyoruz. Son dönemde hayata
geçirdiğimiz Akıllı Durak, Mobil
İETT ve İstanbulkart gibi uygulamalarıyla yolcularımızın seyahat
konforunu büyük ölçüde artırdık ve
artırmaya da devam edeceğiz. Kurmuş olduğumuz İETT Akademi ile
trafikteki tüm olumsuzlukları ortadan kaldırmayı hedefliyor, çalışan
eğitim ve gelişimine daha fazla kaynak ayırarak memnuniyeti artırmayı
arzu ediyoruz. Sürdürülebilir çevre
politikamız sayesinde gelecek nesillere daha yaşanılabilir bir dünya
bırakmak için kalıcı sistemler kurma çalışmalarımıza hız kesmeden
devam ediyor, çevre dostu araçlarla
hizmet veriyoruz. Bunun için kendi enerjisini üretebilen, ürettiği ve
tükettiği enerjiyi sürekli izleyebildiğimiz, azami atık geri dönüşümü
sağlayan Yeşil Garajları hayata geçiriyoruz.
Yeni dönemde amacımız, mevcut
iletişim platformlarımızı geliştirmek
ve gelecek dönemlerde odaklanacağımız stratejik sürdürülebilirlik
konularımızı, iyileştirme aksiyon
ve hedeflerimizi paydaşlarımızdan
alacağımız geri bildirimlerle şekillendirmek. m
70 EKİM 2014 / EKOIQ
Elif Özkul Gökmen:
“İETT, Diğer Kamu Kurumlarına Örnek Olabilir”
İETT’nin GRI standartlarında hazırlanan
sürdürülebilirlik raporuna danışmanlık
hizmeti veren Sercom Sürdürülebilirlik
Yönetim ve Danışmanlık kurucusu Elif
Özkul Gökmen, sürecin diğer kamu
kurumlarına doğru uzanmasının önemli
olduğunu vurguluyor.
GRI, kurumların raporlarında giderek
önceliklendirmeye (materility) daha
çok önem vermeye başladı. İETT için
öncelikli alan ne? Bize bu konuda bilgi
verebilir misiniz?
Sürdürülebilirlik çalışmaları kapsamında,
benim moderatörlüğümde kurum
içi daire başkanlıklarından oluşan
katılımcıların yer aldığı bu çalışma
grubu ile materiality çalıştayı ve
sürdürülebilirlik toplantıları ve
çalışanların tümüne açık olan bir
sürdürülebilirlik farkındalık anketi
gerçekleştirdik. Toplu ulaşım sektörünü
ilgilendiren tüm sürdürülebilirlik
konularına yönelik sorular içeren bu
anketin iki temel amacı, sürdürülebilirlik
kavramı çerçevesinde İETT çalışanları
nezdinde farkındalığı artırmak ve onların
bu konularla ilgili görüşlerini almaktı.
Bu anketin sonuçlarını içeren görüşlere
raporumuzun ilgili bölümlerinde iç
paydaş görüşü adı altında yer verdik.
Bu çalışma ile raporlama sürecine
çalışanların katılımını sağladık. Buna
ek olarak her yıl düzenli olarak
uygulanan müşteri memnuniyeti, çalışan
memnuniyeti ve kurumsal itibar anketi
sonuçlarından ve tedarikçi buluşması
toplantısının çıktılarından faydalandık
ve buradaki paydaş beklentilerini ön
planda tutarak, stratejik konuların
tespitine ve önceliklendirmesine yönelik
grup çalışmaları yaptık. Bu çalışmalarda
İETT’nin ikinci stratejik planında yer alan
amaç ve hedeflerinin, sürdürülebilirlik
stratejisi çalıştayında öne çıkan
konularla olan doğrudan bağlantısını ve
buna paralel kurumun kurumsal stratejisi
ile sürdürülebilirlik stratejisinin birebir
örtüştüğünü ortaya koyduk.
Raporumuzun da ana başlıklarını
oluşturan ekonomik konular; sektörel
gelişim yatırımları, operasyonel
verimlilik, diğer ulaşım hizmeti
kurumlarıyla işbirliği ve tedarik zinciri
yönetimi iken sosyal konular; çalışan
memnuniyeti ve iletişimi, çalışan sağlığı
ve güvenliği, müşteri memnuniyeti,
güvenli ve rahat ulaşım, ulaşım
hizmetlerine erişimde eşit imkan sunmak
ve çevresel konular ise enerji yönetimi
ve çevre yönetimi (atık, su, ve emisyon
yönetimi) olarak öne çıkıyor.
Raporlama süreci ile ilgili eklemek
istedikleriniz?
Son bir yıldır EFQM Mükemmellik
Modeli’nin İETT’de uygulanıyor olması,
sürdürülebilirlik yönetimi kapsamında
da pek çok çalışmaya başlanmasında
etkili olmuş durumda. Özellikle de bir
veri toplama ve izleme sistematiğinin
altyapısının mevcut olmasının yanı
sıra son 3,5 yılda 10 kalite belgesinin
kuruma kazandırılmış olması raporlama
sürecini kolaylaştıran unsurlar oldu. 22.
Kalite Kongresi Türkiye Mükemmellik
Ödül töreninde Türkiye Mükemmellik
Ödülü finalisti olması da İETT’nin
mükemmelleşme yolundaki basamakları
hızla tırmandığını gösteriyor. Yaptığı
çalışmalar ve bu çalışmalarla ilgili
performansını paydaşlarına sunduğu bu
ilk sürdürülebilirlik raporu ile İETT’nin
diğer kamu kurumlarına da örnek teşkil
edeceğine inanıyorum.
İKLİM POLİTİKALARI
62. Hükümet Programı Ya da
İklim Cephesinde Yeni Bir Şey Yok
Türkiye Cumhuriyeti’nin 62. Hükümeti kuruldu. Yeni hükümet
programını, iklim politikaları açısından ele alan iklim ve enerji
danışmanı Önder Algedik, programın yeni hiçbir şey söylemediğini;
bunun da mevcut yüksek karbonlu, fosil yakıta dayalı ekonomi ve
enerji politikalarına aynen devam edileceğini gösterdiğini söylüyor.
Önder ALGEDİK, İklim ve Enerji Danışmanı, [email protected]
E
ylül ayı başında 62. Hükümet’in
programı açıklandı. Uzun dönemli
kuraklık yaşayan ve su baskınlarının Temmuz ve Ağustos aylarında günlük
hale geldiği bir dönemde iklim değişikliği
konusunda pek çok atıf yapılacağı, programda daha fazla konuların yer alacağı
beklentisi toplumda vardı. Ama bunların
hiçbiri olmadı. 62. Hükümet programı, tamamen fosil yakıt ekonomisi konusunda
72 EKİM 2014 / EKOIQ
kararlı ifadelerin, politik karşılıkların yer
aldığı bir perspektifi sundu.
İklim Programda Var mı?
Programda iklim sözü dört defa geçiyor.
İkisi “İklim Değişikliği” olarak, diğer ikisi “darbe iklimi” ve “Ar-Ge iklimi” olarak
yer alıyor. Yani iklim sözü, program literatüründe dünyanın tartıştığı, bilimin verilerini koyduğu ve aşırı iklim olaylarının
bugün olağan hale geldiği iklim değişikliği olarak programda çok kısıtlı bir yere
sahip.
“İklim Değişikliği”, Yaşanabilir Mekânlar
ve Çevre gibi kentsel dönüşüme atıfta
bulunan bir başlık altında yer alıyor. İlk
ifadede iklim değişikliğinin hükümetin
en önemli yükümlülükleri arasında yer
aldığı belirtiliyor. Böylece Türkiye’nin
1992’de görüşülen çerçeve sözleşmesine
2004’te, 1997’de karara bağlanan Kyoto Protokolü’ne 2009’da taraf olduğu
ve her iki antlaşma için hiçbir taahhütte bulunmadığı dikkate bile alınmamış.
Dahası, 2009’da ortaya çıkan Kopenhag
Uzlaşması’na 140 ülke taahhütlerini
iletirken, Türkiye’nin hiçbir bildirimde
bulunmadığı da unutulmuş. Dolayısıyla,
iklim değişikliği sözü hiçbir karşılığı olmayan bir ifade olarak programda yer almış
oldu.
Programda “teknolojik afetler yol haritası” hazırlandığını, yol haritasına iklim
değişikliğinin de dahil edildiği yazılıyor.
Öncelikle, adı geçen belgenin adı “Büyük
Endüstriyel Kazalar Yol Haritası.” Dokuz
teknolojik afet tanımlanmış ve iklim değişikliği de bunlardan biri. Koca planda
iklim değişikliği beş defa geçiyor ve bu
konuda önerilen eylem ise “risk azaltma
çalışması yapmak ve mevzuat hazırlamak.”
Sonuç olarak iklim değişikliği, programda
iki yerde ifade olarak yer olsa da, yaşadığımız iklim olayları ile bağlantısı kurulmadığı, iklim değişikliğinin geldiği noktayı 62.
Hükümet’in reddettiği görünüyor.
Daha Fazla Otoyol,
Daha Fazla Kömür!
Programın en güzel yanı, yüksek karbon
ekonomisi için yapılanları çok net ortaya
koymuş olması. İş; güneş, rüzgâr enerjisi
ya da enerji verimliliğine gelince yapılan
hiçbir işi koyamamış.
Örneğin son 11 yılda 11 yeni kömür rezervi keşfedildiği söylenirken, enerji verimliliğinde yapılanları/yapılmayanları program
vermemiş. 8 milyar ton olan rezerve yeni
6,8 milyar ton kömür rezervi eklendiği
vurgulanırken, güneşin milyarca yıldır
aynı enerjiyi vermesine rağmen devletin
kaç çatıda fotovoltaik sistem kurduğu/
kurmadığından bahsedilmemiş. Ya da
kent içinden geçen 3786 km otoyol yapıldığı verilirken, bu otoyollar yüzünden
kesilen milyonlarca ağacın sayısına ise hiç
değinilmemiş.
Yapılanların sadece fosil yakıt ekonomisine yaradığını programdan anlayabiliyorsunuz. Tüm vaatler de fosil yakıt
ekonomisinin daha fazla büyütüleceğine
işaret ediyor. Örneğin linyit sahalarından
elektrik üretmek için devletin bizzat yatırımcı olacağı, mevcut kömür santrallarına
iki katı kadar yeni tesis ekleneceği programda çok net ortaya konmuş. 6101 km
mevcut bölünmüş yola 17.300 km daha
eklendiği söylenirken, şimdi sıkı durun,
2023’te 36.500 km’ye çıkartılacağı ifade
edilmiş. Benzer şekilde, otoyol ağı uzunluğunun 3994 km’ye, 2023 yılında ise
yaklaşık 8000 km’ye çıkacağı programda
belirtiliyor.
Konu, bu projelerin finansmanına gelince,
orada devletin finansman garantisi rolü
tanımlanırken, iklim değişikliği boyutunda ise sadece seragazı emisyonları için
“gerekli takip sistemini kuracağız” demekle yetinilmiş.
62. Hükümet programında tüm
vaatler fosil yakıt ekonomisinin
daha fazla büyütüleceğine
işaret ediyor. Örneğin linyit
sahalarından elektrik üretmek
için devletin bizzat yatırımcı
olacağı, mevcut kömür
santrallarına iki katı kadar yeni
tesis ekleneceği çok net ortaya
konmuş.
Program İklimi Değiştirecek!
1990-2012 arası seragazı emisyonlarını
%133,4 artıran Türkiye, yeni program ile
daha fazla artırmayı taahhüt etmekten
başka bir şey yapmamış oluyor. Bu taahhüdünün gerçekleşmesi için gerekli finansal ve mevzuat mekanizmalarını ise programa koymaktan çekinmiyor. En sıcak 5
yılın içinde yer alan 2010, 2012 ve 2013
yıllarının yaşanmadığı, anlık yağışlarla şehirlerin darmadağın olmadığı bir Türkiye
için yazıldığı, bilimin 20 yıl önce tahmin
ettiği olayları bugün herkesin yaşadığını
görmeyen bir program olduğu ortada. Ortaya koyduğu perspektif ise bugün iklim
değişikliğinin nedeni olan her bir parametreyi en az bir kat değiştirmek konusunda da iddialı.
62. Hükümet programı, son ağaç kesildiğinde, son asfalt-beton döküldüğünde,
son kömür yakıldığında hedefine ulaşacak
gibi görünüyor. Tabii yaşayabileceğimiz
bir Türkiye kalırsa... m
EKİM 2014 / EKOIQ 73
RÖPORTAJ
Doğanın, Bilimin ve Geleceğin İzinde…
Çağan Şekercioğlu
Henüz 40 yaşına bile basmadı ama o, dünyadaki “22 Risk Alan
Kâşif”ten biri; Türkiye’nin ilk “Yaban Hayat Koridoru” projesini
başlatan bir ekolog, ülkenin ilk National Geographic yaban hayatı
belgeseli “Bozayının İzinde: Sarıkamış”ı çeken bir belgeselci,
Türkiye’de ilk kuş halkalama istasyonunu kuran bir ornitolog,
İngiltere’nin Çevre Nobeli olarak bilinen Whitley Gold’u Prenses
Anne’in elinden iki kez alan ilk bilim insanı, TÜBİTAK Özel
Ödülü’ne layık görülen en genç kişi ve ilk biyolog. Dahasını yazmaya
kalksak liste uzayıp gidecek; en iyisi mi EKOIQ’ya verdiği röportaj
ile daha da yakından tanıyalım Çağan Hakkı Şekercioğlu’nu…
Rahmi AYDEMİR, [email protected]
74 EKİM 2014 / EKOIQ
Klasik bir soruyla başlayacağım ancak
hepimizin merak ettiği bir konu var. Ülkemizde yakın geçmişe kadar kuş bilimi
ve gözlemciliğinin bir meslek olduğunu
dahi bilmiyorduk ya da ornitologların
neler yaptığını… Çalışmalarınız sayesinde hem sizi hem de neler yaptığınızı çok daha iyi anlamış olduk. Çağan
Şekercioğlu’nun kariyerine ve başarılarına bu alanda yön veren tecrübelerin ne
olduğunu ve bunun nasıl geliştiğini merak ediyoruz, bizimle paylaşır mısınız?
4 yaşından beri, büyüdüğüm Ataköy’de
hayvanların peşinde koştum, böcek koleksiyonu yaptım. 14 yaşında İstanbul’da kuş
gözlemeye başladım. 18 yaşında bursla
başladığım Harvard Üniversitesi’nde entomoloji ve ornitoloji koleksiyonlarında
çalıştım. Lisans tezimi Uganda kuşları
üzerine yapmaya karar verdim ve tek başıma 20 yaşında üç ay Uganda ormanlarında kaldım. Kendim tasarladığım ve 4 ayrı
araştırma fonundan destek aldığım lisans
tezi projem, 15 yaşından beri atıf yaptığım Prof. Paul Ehrlich’i etkiledi ve beni
o sene öğrenci almayacak olmasına rağmen özel bursla Stanford’da doktoraya
kabul etti. Doktoram esnasında, dünyanın
en kapsamlı “Tropik Kuş Radyo Takip
Projesi”ni gerçekleştirdim ve tüm dünya
kuş türlerini kapsayan en büyük kuş ekolojisi veri tabanını oluşturdum.
Bir röportajınızda Doğu Anadolu’da yürüttüğünüz kelebek araştırma gezisinin,
sizin için bir dönüm noktası olduğunu
belirtmişsiniz. Sizin için bu dönüm noktası neleri tetikledi, yaşamıyla ilgili neleri değiştirdi?
Doğu Anadolu bölgesinin araştırılmamış, el değmemiş olduğunu zaten biliyordum. 2001 yılında Harvard’daki
hocamın ricasıyla yürüttüğüm kelebek
araştırma gezisiyle bunu daha iyi anladım. Üç haftada yeni 8 kelebek türü
keşfettik, birine benim ismim verildi.
Ama kelebeklerin olması gereken yerlerin yarısında bitki örtüsü aşırı otlatmayla
yok edilmişti. Belki bazı kelebek türleri
keşfedilemeden yok olmuştu. Bu gezi,
bana Doğu Anadolu’nun keşfedilmemiş doğal zenginliğinin ne kadar tehli-
Whitley Gold’u İki Kez Almaya Hak Kazandı
Utah Üniversitesi Biyoloji Bölümü
Öğretim Üyesi Çağan Hakkı
Şekercioğlu; ekolog, ornitolog, doğa
koruma bilimcisi ve Türkiye’nin ilk
tropikal biyoloğu… 1975 İstanbul
doğumlu olan Şekercioğlu,
İstanbul Robert Kolej’den mezun
olduktan sonra tam bursla
Harvard Üniversitesi’nde okumaya
hak kazandı; 1997’de Biyoloji ve
Antropoloji Bölümlerinden mezun
oldu. ABD Ulusal Biyoloji Araştırma
Programı için Alaska’da kuşları
araştırdı, altı ay boyunca Güney
Amerika ve Antartika’da dağcılık,
fotoğrafçılık ve kuş araştırma
çalışmaları gerçekleştirdi ve üç
ay süreyle Afrika kıtasını gezerek
“Yokolan Afrika” kitabını yazdı. 2001
yılında Aktüel dergisinin “Türkiye’nin
100” Akademisyeni listesinde yer
aldı. Dünya kuşlarının soylarının
tükenmesinin nedenleri ve sonuçları
üzerine doktora tezini hazırlayan
Şekercioğlu, tam bursla kabul edildiği
Stanford Üniversitesi Biyoloji
Bölümü’nden 2003 yılında ekoloji ve
ornitoloji doktorasını aldı. Stanford’da
Senior Research Scientist (Kıdemli
Araştırmacı Bilim Adamı) olarak
çalışırken KuzeyDoğa Derneği’ni de
gönüllü olarak yürüten Şekercioğlu;
Kars Kuyucuk Gölü’nde doğa koruma,
araştırma, ekolojik restorasyon ve
ekoturizm projesiyle, 2008 yılında
İngiltere’nin en prestijli doğa
koruma ödülü olan Whitley Gold’u
İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth’in
kızı Prenses Anne’in elinden aldı.
Kurucusu olduğu KuzeyDoğa Derneği,
Kuyucuk Gölü’nde Türkiye’nin ilk
kuş üreme adasının inşa edilmesini,
Kuyucuk Gölü’nün Doğu Anadolu’nun
ilk Ramsar alanı ilan edilmesini ve
2009 Avrupa Seçkin Turizm Cenneti
seçilmesini sağladı. Bu başarılar
üzerine Şekercioğlu, 2010 yılında
Prenses Anne tarafından Buckingham
Sarayı’na davet edildi. 2010 yılında
ekoloji ve çevre bilim dallarında son
10 yılda dünyanın en çok bilimsel
atıf almış bilim insanı listesinde ilk
%1 içine giren Şekercioğlu, 2013
yılında İngiltere tarafından son 20
yılın en başarılı doğa korumacısı
seçildi ve Prenses Anne’den Whitley
Gold Ödülü’nü ikinci kez alan ilk kişi
oldu. Aynı yıl National Geographic
tarafından dünyadaki “22 Risk Alan
Kâşif”ten biri seçildi. 2014 yılında,
TÜBİTAK Özel Ödülü’nü alan en genç
kişi ve ilk biyolog oldu. Dünya Doğa
Koruma Bilim Cemiyeti Yönetim
Kurulu Üyesi, American Ornitologlar
Birliği Seçici Üyesi, Sigma Xi Bilim
Cemiyeti Tam Üyesi ve ABD Kâşifler
Kulübü Uluslararası Onur Üyesi olan
Şekercioğlu’nun 4 kitabı, 90’ı aşkın
bilimsel yayını ve 3200’ün üzerinde
bilimsel atıfı bulunuyor.
EKİM 2014 / EKOIQ 75
RÖPORTAJ
kede olduğunu gösterdi ve uzun süreli
olarak geri dönmeye karar verdim. Bu
araştırma gezisinden sonra tekrar Doğu
Anadolu’ya geldim ve bir araştırma gezisi daha yaptım. Ve gördüm ki Doğu
Anadolu, basit önlemler ile var olan doğal zenginlik ve çeşitliliğini koruyacak
nadir bir bölge. Bunun için 2005 yılında
Doğu Anadolu’daki “ilk kuş halkalama
çalışması”nı Kars’ta gerçekleştirdim ve
2006 yılında Doğu Anadolu’daki “ilk
kuş halkalama istasyonu”nu Aras Nehri
Kuş Cenneti’nde kurdum. 2007 yılında
ise halen başkanlığını yürüttüğüm KuzeyDoğa Derneği’ni kurdum.
“Aras Nehri Kuş Cenneti,
Tuzluca Barajı’nın Suları Altında Kalmasın”
2006 yılında Aras Vadisi’ndeki
Tuzluca İlçesi Yukarı Çıyrıklı
Köyü’nde Aras Kuş Araştırma ve
Eğitim Merkezi’ni kurduklarını
söyleyen Çağan Şekercioğlu,
yaptıkları çalışmaları kısaca
özetliyor: “Tarafımızca yapılan
halkalama çalışmalarıyla buranın
kıtalararası kuş göç yolları üzerinde
olduğunu kanıtladık. 3 kıtada
halkalanan kuşları burada tekrar
yakaladık ve Aras Nehri Yukarı
Çıyrıklı Kuş Cenneti’nin Türkiye’de
kuşların konaklayarak beslendikleri
en önemli bölgelerden biri olduğunu
saptadık. Aras bilimsel istasyonunda
2006’dan 2012 yılı sonuna kadar 198
türden 60 binden fazla kuş halkaladık
ve toplam 258 kuş türü tespit ettik.
Bu da, 74 yıldır araştırılan Manyas
Kuş Cenneti’nden daha yüksek bir tür
sayısıdır. Türkiye’nin 471 kuş türünün
%55’ini Iğdır’daki bu çok önemli
sulak alanda kaydettik. İstasyonda
halkalanan ve gözlenen 258 kuş türü
ise, Türkiye kuş türlerinin yarısını
ve Iğdır ilindeki 303 kuş türünün
%85’ini oluşturuyor. Sadece 2012
senesinde halkalanan türlerle
alanda 7 yeni tür tespit ettik ve bu
türlerden biri olan Şikra atmacasını
Türkiye kuş envanterine yeni bir tür
76 EKİM 2014 / EKOIQ
olarak ekledik.” Bu alanın, yapılması
planlanan Tuzluca Barajı’nın suları
altında yok olmak üzere olduğunun
altını çizen Şekercioğlu, Orman ve
Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel
Eroğlu’na sesleniyor: “6 Haziran
2012’de TBMM’deki konuşmasında ‘Bu
alanı korumak boynunuzun borcudur’
diyen Sayın Orman ve Su İşleri
Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu’ndan
bu sözünü tutmasını rica ediyoruz.
Umarım Orman ve Su İşleri Bakanlığı,
Sulak Alan Bilim Teşvik Ödülü’nü
verdiği bir bilim insanının yıllardır
en önemli sulak alan araştırmasını
yaptığı ve 258 kuş türü tespit ettiği
sulak alanı, Iğdır’ın Aras Nehri Kuş
Cenneti’ni, Tuzluca Barajı’nı suları
altında yok etmeyecektir. Orman ve
Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma Milli
Parklar Genel Müdürü tarafından
şahsıma yollanan Aras Nehri
Kuş Cenneti için en uygun statü
“Tabiatı Koruma Alanıdır” kararını
uygulasınlar ve düzinelerce ülkeden
yüzbinlerce kuş türünün kullandığı
bu muhteşem alanı yok etmek
yerine, Iğdır’ı ekoturizm merkezi
haline getirsinler. Okuyucularınız da
www.arasikurtar.org kampanyamıza
15 saniye ayırıp isimlerini 18,000
destekçimize eklesin.”
Temel ekolojik sorunlara yönelik koruma tabanlı ya da katılımcı bir ekonomik
sistem mümkün mü? Vaktinin çoğunu
doğada geçiren bir bilim insanı, bize
mutluluk ekonomisi konusunda ne tür
değerlendirmelerde bulunabilir?
Araştırmalar, bir ülkenin ortalama gelirinin 1.5 misline kadar kazanmanın mutluluğu artırdığını, bundan sonrasının ise
böyle bir etkisinin olmadığını gösteriyor.
İnsanlar yiyecek, barınma, eğitim gibi
temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra
ellerinde kalan parayla temel olmayan
ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Yani ülkemizde
ayda yaklaşık 3000 TL. Bunun üzerinde
gereksiz tüketim başlıyor. Örneğin çalışan
telefonları yerine 3000 TL verip en son
modeli almak gibi. Bu da sonu bitmeyen
bir yarışı getirdiği için hem maddi sıkıntı
yaratıyor hem de mutsuzluk.
Diğer araştırmalar, insanların alışverişten değil, gönüllülük, seyahat gibi tecrübelerden mutlu olduğunu gösteriyor.
Başka araştırmalar ise doğadan, yeşilden
mahrum olan insanların mutsuz olduğunu ortaya koyuyor. Dünyanın büyük
metropollerinde en az yeşil alan %1.5 ile
İstanbul’da, biz de hâlâ AVM yapmaya
çalışıyoruz bu alanlara. Halbuki bu oran,
Singapur’da %47, Londra’da %38. Türkiye
doğayı yok etmeye ve sınırsız açgözlülüğe
tüketmeye yönelik yaşamaya devam edersek, ülke olarak hiçbir zaman mutlu olamayacağız, aşırı tüketimle dolu, betonla
kaplı hayatımızda giderek artan öfkemizle
bizi karanlık bir gelecek bekliyor.
Çağan Şekercioğlu’nun ya da KuzeyDoğa Derneği’nin çalışmalarını bu anlamda
toplumda bir koruma bilinci oluşturma
değil, içgüdüsel olarak bir araya gelmiş
bir grup kahramanın doğayı koruma çabaları olarak değerlendiriyorum. Sizin
bu konudaki net duruşunuz nedir?
Aslında her ikisi de benim için geçerli, ikisin de olması gerekli. Toplumda koruma
bilinci olursa doğaya verilen zararı azaltmak için güç birliği sağlanmış olur, diğer
yandan da içgüdüsel olarak bu akıma
destek verenler bilinci grupların doğru
yönlendirilmesi için gerekli. KuzeyDoğa
Derneği’nin amaçları arasında topluma;
doğa koruma, doğanın varlığının önemi
anlatmak ve doğa koruma çalışmalarını
yapacak bilim insanlarının yetiştirilmesi
var. İşte bu noktada içgüdüsel olarak doğayı korumaya çalışanlar, belki de ileride
doğa korumacı birer bilim insanı olacaktır. Ben bu yüzden ikisini de çok önemsiyorum.
Kuşların sayılarındaki artış ve azalmaların, çevre sağlığının göstergeleri olduğu
ifade ediliyor. Son veriler neyi gösteriyor bizlere?
Türkiye’nin küresel iklim değişikliğine
katkısı giderek artıyor. Yüksek miktarda kömür ve doğalgaz kullanmasından
dolayı hızla yükselen seragazı emisyonu,
1990’dan bu yana yaklaşık 2,5 kat arttı. Bunu azaltmak için ülkemizin güneş,
rüzgâr ve jeotermal gibi alternatif, doğa
dostu enerji kaynaklarına acilen ağırlık
vermesi şart. Türkiye’de 29 kuş türünün,
küresel iklim değişikliğiyle ortaya çıkan
yeni şartlara nasıl tepki vereceğine ilişkin
yaptığımız bilimsel analizde, bazı türlerin
10 kat azalacağı, bazılarının 10 kat artacağını gösterdik. Yani büyük değişiklikler
oluyor.
Önümüzdeki 50 yıl içinde “Çam Baştankarası” (Parus ater) ve “Bıyıklı Ötleğen”
(Sylvia cantillans) gibi hassas kuş türlerinin dağılım alanlarında %90’lara varan
ciddi azalmalar öngörülürken, “Arap
Bülbülü” (Pycnonotus xanthopygos) ve
“Maskeli Örümcek Kuşu”’ (Lanius nubicus) gibi türlerde 10 kata ulaşan artışlar
bekleniyor.
Beni en çok heyecanlandıran projelerinizden biri de Türkiye’nin ilk National
Geographic yaban hayatı belgeseli “Bozayının İzinde: Sarıkamış”... Bilmeyen
ve izlemeyenler için belgesel hakkında
kısaca bilgi verir misiniz?
“Bozayının İzinde: Sarıkamış” doğal yaşam belgeselinde, biri Türkiye’nin en büyüğü olmak üzere toplam 11 bozayı görev
aldı. Çekimleri Kars’ın Sarıkamış ormanlarında tamamlanan belgesel, Nat Geo
sayesinde Türkiye’nin yanı sıra dünyada
140 ülkede, yaklaşık 140 milyon kişiye
ulaşarak Sarıkamış’taki yaban hayatını
bozayıların gözünden aktaracak.
Türkiye’de bozayılar konusunda yapılmış
en kapsamlı araştırma çalışmasının belgeselleştirilmesi sayesinde, ülkemizin en büyük memeli kara hayvanı olan bozayıların
ekolojilerine, daha etkin korunmalarına
ve insan- yaban hayat çatışmasının azaltılmasına ilişkin önemli bilgilere ulaşıldı.
National Geographic Channel Türkiye tarafından çekilen belgesel, sunduğum veriler ışığında projelendirilen Türkiye’nin
ilk “Yaban Hayat Koridoru” projesi, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın desteğini
aldı. Bakanlık tarafından Sarıkamış ve
Kafkas ormanları arasına 162 kilometre
uzunluğunda ve 28 bin 542 hektar büyüklüğünde yeni bir muhafaza ormanı
oluşturmak için çalışmalara başlandı.
Türkiye’nin ilk, dünyanın ise sayılı yaban
hayatı koridorlarından biri olan bu yeni
orman ile vahşi hayvanlar için güvenli bir
göç yolu için ilk adımlar atıldı.
“Önümüzdeki 50 yıl içinde ‘Çam
Baştankarası’ ve ‘Bıyıklı Ötleğen’
gibi hassas kuş türlerinin dağılım
alanlarında %90’lara varan
azalmalar öngörülürken, ’Arap
Bülbülü’ ve ‘Maskeli Örümcek
Kuşu’ gibi türlerde 10 kata ulaşan
artışlar bekleniyor”
EKİM 2014 / EKOIQ 77
RÖPORTAJ
GPS Verici ve Crittercam Birlikte Kullanıldı
Türkiye’nin ilk National Geographic
yaban hayatı belgeseli “Bozayının
İzinde: Sarıkamış”, aynı zamanda
GPS verici ve Crittercam’den oluşan
iki ayrı ünitenin bir tasma üzerinde
birleştirilmesi gibi bir ilke de imza
attı. Türkiye’de ilk kez kullanılan
Crittercam cihazı, vahşi hayvanlar
için tasarlanmış bir araştırma aracı.
Dijital video kaydedici üstünde bir mini
kamera lensi var. Videolar, ufak bir
hafıza kartına kaydediliyor ve mikro
işlemci kamerayı hayvana takılıyken
istenen şekilde çalıştırmayı sağlıyor.
İki adet lityum pil güç ve VHF yerini
Çekimleri Kars’ın Sarıkamış
ormanlarında tamamlanan
“Bozayının İzinde: Sarıkamış”
adlı belgesel, Nat Geo sayesinde
Türkiye’nin yanı sıra 140 ülkede,
yaklaşık 140 milyon kişiye
ulaşarak Sarıkamış’taki yaban
hayatını bozayıların gözünden
aktaracak.
78 EKİM 2014 / EKOIQ
belli etmek için sinyal gönderiyor. Bu
parçaların tamamı, su geçirmeyen ve
darbelere dayanıklı, dış hasarı önleyici
bir malzemeyle kaplı. GPS tasması ise
hayvanın hızı, yeri, vücut sıcaklığı ve
nabzı hakkında bilgi toplayabiliyor.
Tasmanın üst kısmında sıcaklık, hareket,
yaşam ve kış uykusu sensörlerinin
yanı sıra belli zaman aralıklarıyla
hayvanın koordinatlarını cep telefonu
mesajı olarak ileten GSM modülü de
var. Büyük pil ünitesinin ömrü iki yıl
kadar dayanabiliyor. Zamanı geldiğinde,
otomatik açılma mekanizması tasmanın
düşmesini sağlıyor.
“Yokolan Afrika” adlı elektronik kitabınıza da son aylarda tartıştığımız müşterekler çerçevesinde parantez açarak ayrı
bir yer vermek istiyorum. Kitaptan biraz
bahseder misiniz?
Yapı Kredi sponsorluğunda hazırladığım
bu kitap, maalesef kitapta evrimden bahsetmemden dolayı Yapı Kredi Yayınları
editörü tarafından iptal edildi. Doktoramın
ilk senesini bu kitabı yazmaya ayırdım ve
doktoram bir yıl uzadı. Kitabın girişinde
açıkladığım evrim kavramını çıkarmamı
istediler ama biyolojinin temeli olduğu için
kabul etmedim. Kitap da iptal edildi!
Afrika’nın tüm temel ekosistemlerini araştırdığım toplam altı ayın sonunda, halen
kara kıtanın muhteşem doğasına tanık
olmanın eşsiz mutluluğu ile bu doğanın
çoğunun yok olmak üzere olmasının ve
kıtanın insanlarının karşı karşıya olduğu
sayısız çevre sorununun verdiği üzüntü
arasında bocalıyorum. Bir Uganda dağ
gorilinin kahverengi gözlerinde geçmişimizi görmenin tüyler ürpertici heyecanı,
bu muhteşem akrabalarımızın son sığınağı olan dağ ormanlarının günbegün
fakir Afrikalılar tarafından yok edildiği
düşüncesiyle çaresizliğe yol açıyor. Madagaskar açıklarında, su altında etrafımı
saran, akla gelen her rengi sergileyen balıkların çeşitliliğiyle kendimden geçmem,
biraz sonra parçalanmış mercanların cesetlerini görmemle bitkinliğe dönüşüyor.
Kuzey Kenya’nın kurak bozkırlarındaki
beklenmeyen canlı çeşitliğinin verdiği
ümit duygusu, buranın bir deri bir kemik,
yüzlerinde sayısız sineğin cirit attığı, fakir
yerlileriyle tanışmamla yerini depresyona
bırakıyor. Belki de en can sıkıcısı, bu talihsiz kıtanın her derdine şahit olduğumda,
Türkiye’deki benzer bir sorunun aklıma
gelmesi “Biz de mi dönüşü olmayan, yok
oluşa giden bir yoldayız?” sorusunun sürekli uykularımı kaçırması…
Son olarak sizin yolunuzdan yürümek
isteyen ve kariyerlerini bu yönde çizmek
isteyen gençler için ne tür tavsiyelerde
bulunursunuz?
Şikâyet etmeden, bahane bulmadan çalışsınlar, kendilerini geliştirsinler. Aras Kuş
Cenneti’ndeki çalışmalarımız gibi doğa
araştırma projesine gönüllü olarak katılsınlar ve profesyonellikle çalışsınlar. En zor
şartlarda bile şikayet etmeden öğrenmeye
odaklansınlar, kendilerini geliştirsinler ve
mutlaka çok iyi İngilizce öğrensinler çünkü
bilimin dili artık İngilizce. m
YAŞANABİLİR KENTLER
Ağaç, Yağmur, Enerji...
“Yaşanabilir mekân olgusunun en önemli boyutlarından birisi de çevresel kalitenin korunması, gelecek nesillerin
refah ve mutluluğunu azaltmayacak bir kalkınma ve mekânsal gelişme yaklaşımının benimsenmesidir...”
S. 135
“Toprak ve su kaynaklarının etkin şekilde kullanımı... doğal kaynakların koruma-kullanma dengesi... öncelikli
görülmektedir. Bu kapsamda orman varlığımızın geliştirilmesi ve genişletilmesi amacıyla ağaçlandırma, etkin
koruma, bakım ve erozyon kontrolü çalışmalarına ağırlık verilmiştir.” S.159
T.C. Onuncu Kalkınma Planı: 2014-2018
Onuncu Kalkınma Planı (20142018) AKP Hükümeti tarafından
geliştirildi. Gel gör ki AKP hükümetleri kalkınma uğruna “çevresel
kalitenin korunması” konusunu bir
hayli yabana atmış durumda. Orman varlığımızın “etkin korunması”
HES’lere feda ediliyor.
4 Eylül günü Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, gazetecilerle bir toplantı düzenledi. Konu,
enerji üretimiydi. Mevsim kurak
geçtiğinden HES’lerden beklenen
verimlilik alınamamış. Bu nedenle
yurtdışından enerji alımının artacağına işaret ediyordu. “2007 yılından
bu yana en düşük su seviyelerini
görüyoruz... Ürettiğimiz enerjinin
dörtte birini sudan üretirken, şu
anda beşte bir seviyesini üretiyoruz... Yerli kaynakla birlikte yabancı kaynak oranı tabii ki az yağış ile
birlikte değişecektir. Türkiye’nin
aleyhine rakamlarla değişecektir.
Bu, tercih ettiğimiz durum değildir.
Yağış miktarımız düşük kalmıştır.
HES’lerden istediğimiz enerji üretimini sağlayamayacağız” diyor Bakan Yıldız.
Doğrusunu söylemek gerekirse
bunu duyduğumda nasıl tepki vereceğimi bilemedim. 1 Nisan olsa şaka
diyeceğim. Ama bunlar ciddi ciddi
80 EKİM 2014 / EKOIQ
dir” (TMMOB Hidroelektrik Santraller Raporu, Ekim 2011. S. 81).
Ama siz bunları dinlemediniz.
söyleniyor…
Elektrik üretmek için HES inşa
et. HES inşa etmek için ağaç kes,
orman dokusunu yok et. Orman olmayınca nehirleri besleyen su kaynakları azalsın. Nehirlerde su azaldığı için HES elektrik üretemesin.
Sonra da “Yağış miktarımız düşük
kalmıştır. HES’lerden istediğimiz
enerji üretimini sağlayamayacağız”
deyin.
Sayın Bakan, politika oluştururken,
kanun hazırlarken bilim insanlarına
hiç mi danışmıyorsunuz? Bütün bu
olacakları size daha önceden bilim
insanları, STK’lar, hatta kendi hükümetinizin uzmanları anlattı.
“Su yapılarının planlanmasındaki
hataların sonrasında çok daha fazla
alanda zararlara (öngörülen enerjiyi
üretemeyeceği, ekolojik yapıyı bozacağı gibi) neden olacağı bilinmekte-
İnsanlar, Ormanları Koruyun
Diye Bu Yüzden Çırpınıyor
Karadeniz’de, Ege’de Akdeniz’de
insanlarımız niçin “Ormanları koruyun” diye çırpınıyor?
Orman ve su ilişkisi bilim insanları
tarafından defalarca çok net olarak
açıklanmıştır. İşte örnekleri:
“Ormanla kaplı havzalar, daha fazla yağış alıyor ve daha fazla kullanılabilir su üretiyor” (Şengönül,
K.1997: Su Üretimi Açısından Yağış
Havzalarının Bitki Örtüsü, İstanbul
Su Kongresi Bildiriler Kitabı, S.
116, İstanbul).
Orman altı bitki örtüsünün su tutma kapasitesi çok yüksektir:
“Yeryüzüne ulaşan yağışın toprağa
girmesi, toprak içinde aşağılara sızarak derelere ve kaynaklara ulaşması
olgusunda ormanlar önemli bir etkiye sahip bulunmaktadır. Toprak
gibi bir ortamdan geçmeden yüzeysel akışla derelere ulaşan sular
yüksek akımlar şeklinde ya sel ya
da taşkınlar oluşturarak ortamdan
uzaklaşırlar” (TUNCER, M. Mustafa,
KAYA, Ömer Naci. S. 635-6)
“Ormanların kendisinden bekle-
Sibel BÜLAY
[email protected]
nen faydaları azami ölçekte yerine
getirebilmesi için doğal yapısının
bozulmamış olması gerekmektedir.
Doğal örtünün insan etkisiyle aşırı
derecede tahribi sonucunda, özellikle bu alanlarda yağış akış düzensizliklerine neden olunmaktadır...
Ormanın en önemli fonksiyonu su
rejiminin düzenlenmesi, suyun az
olduğu dönemlerde su kaynaklarının beslenmesinin garanti altına
alınması ve suyun temizlenerek
kalitesinin artırılmasıdır” (a.g.e. S.
635-6).
Yani, Sayın Bakan, ormanın doğal
dokusu yok edildiğinde yağan yağmur yeraltı su kaynaklarını beslemez, yüzeyden akar gider...
ÇED’leri İşte Bunun İçin
Önemsiyoruz
Çevre Etki Değerlendirme (ÇED)
raporlarını niçin önemsediğimizi
hiç düşündünüz mü, Sayın Bakan?
Çünkü baştan doğru düzgün ÇED
raporları yapılmış olsaydı, önüne
gelen her yere HES yapmanın, yaparken bu kadar ağacı yok etmenin
yağışı ve dolayısıyla elektrik üreti-
mini olumsuz etkileyeceğini önceden tahmin edebilirdiniz.
“Orman ekosistemi bozulur ve orman örtüsü çok azalırsa... tatlı su
kaynaklarının ömrü kısa olur ve su
kalitesi iyi olmaz... Bu nedenle hidrolojik fonksiyon bakımından önem
arz eden havzalardaki çeşitli arazi
kullanım sınıflarının (tarım, orman,
mera, çayırlıklar ile iskân, sanayi ve
yol tesisleri vb alanlar) hidrolojik
bakımdan analizlerinin yapılması
ile çevresel etkilerinin tespiti gerekir” (a.g.e. S. 634).
Ama sizin hükümetiniz, son derece önemli olduğunu bildiğimiz
ÇED’leri de yok ediyor, geçersizleştiriyor. Projelerin çevreye olan etkilerinin
belirlenmesi amacıyla getirilen ÇED
sistemi, artık ÇED Gerekli Değil sistemine dönüşmüştür... Çevreyi korumak için getirilen ÇED sistemi sürekli esnetilmiş ve artık neredeyse
her proje için “ÇED gerekli değil”
kararı veriliyor. Son beş yılda tüm
sektörler dahil olmak üzere 21 bin
“ÇED Gerekli Değil”, üç tane “ÇED
olumsuz kararı” verilmesi bunun
kanıtı.
Enerji Sektöründe ÇED Sayıları
YIL
ENERJİ
ÇED
ÇED Olumsuz
ÇED Gerekli Değil
200958 -
648
201087 -
285
2011 80-
300
2012 125-
296
2013 150-
273
201433 -
11
TOPLAM533
1813
Antalya Milletvekili CHP’li Gürkut
Acar’ın ÇED’ler konusunda verdiği
soru önergesine, Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce’nin verdiği cevaba göre, enerji projelerinin
%77’si için ÇED gerekli görülmemiş. (http://www2.tbmm.gov.tr/
d24/7/7-42334sgc.pdf).
Halbuki Onuncu Kalkınma Planı,
HES’ler için çevre etki değerlendirmesinin yapılması ve ancak olumlu
olduğu takdirde yatırımın yapılması
konusunda çok net: “Elektrik üretimi amacıyla henüz değerlendirilememiş su potansiyelinin yapılabilirlik kriterlerini ve çevresel kriterleri
sağlaması durumunda hızla yatırıma dönüştürülmesi...” (S.197.)
Ancak uygulamaya bakıldığında,
ÇED’ler hızla atlanıyor ve “hızla yatırıma dönüştürülmesi” şartı “hızla”
yerine getiriliyor.
Korkarız Bu İş 2030’a Kalmaz
Sayın Bakan, bakanı olduğunuz
hükümetin geliştirdiği Onuncu Kalkınma Planı ülkemizde susuzluk
sorununa dikkat çekiyor: “Ülkemiz,
2013 yılı itibarıyla... su kısıdı bulunan ülkeler arasında yer almaktadır.
2030 yılında, Türkiye su sıkıntısı çeken bir ülke durumuna gelebilecektir” (S. 159).
Ama bütün bu ikazlara rağmen,
“çevresel kalitenin korunması”
şartını göz ardı ederek HES’ler,
mega projeler inşa ediyor; orman alanlarını imara açıyor... Ve
Türkiye’yi susuzluğa mahkum
ediyorsunuz...
Sonuç olarak Türkiye’yi kendi öngörünüz olan 2030’dan çok önce hem
su hem de enerji sıkıntısı çeken bir
ülke durumuna getireceksiniz.
EKİM 2014 / EKOIQ 81
GÖRÜŞ
“Reklam ve Halkla İlişkiler:
Sürdürülebilirliğin Olmazsa Olmazı”
İki sayı önce kaleme aldığımız “Reklamcılar ve Sürdürülebilirlik: Münasebetsiz Bir İlişki
mi?” başlıklı editör yazımıza, Zihni Başsaray’dan sonra Good4Trust.org Kurucusu
Dr. Uygar Özesmi’den de yorum geldi. Yazıyı tüm okurlarımızla paylaşıyoruz…
E
KOIQ Dergisi Genel Yayın Yönetmeni sevgili Barış Doğru’nun
“Reklamcılar ve Sürdürülebilirlik:
Münasebetsiz Bir İlişki mi?” başlıklı yazısına dair Zihni Başsaray’ın “Ağacın Gölgesi Gövdesinden Daha Kârlı Olmadıkça…”
yazısını okuduktan sonra bu yazıdaki görüşlerin, Barış Doğru’nun temel mesajına
haksızlık ettiğini düşündüm. Zira Zihni
Başsaray’ın temel argümanı, şirketlerin
her koşulda kâr maksimizasyonu yapacağı, bunun kapitalizmin doğası gereği
değişmez bir olgu olduğu. Bunun için
de Edward Bernays’in 1920’lerdeki yaklaşımının hâlâ geçerliliğini koruduğu ve
kitleleri daha fazla tüketime yöneltmek
amacıyla gerçek olmayan ihtiyaçlar üretil-
“Kapitalizmin temel eleştirileri
içerisinde yer alan ve ‘Zeitgeist’
belgeselinde de gayet güzel
anlatılan bu argümanların şu anda
‘genelde’ geçerli olduğu konusunda
hiçbirimizin şüphesi yok, ancak
Barış Doğru’nun isabetli olarak
yapmak istediği şey, bunun böyle
olmak zorunda olmadığını işaret
etmek”
82 EKİM 2014 / EKOIQ
diği iddia ediliyor; yani ihtiyaca karşı arzunun ve sosyal statünün şekillendirilmesi. Şirketlerin samimi bir doğaya dönük
sürdürülebilirlik kavramını asla hayata
geçiremeyeceğini, zaten halihazırda yaptıkları yeşil pazarlama faaliyetlerinin sadece belirli bir segmenti kapsayacak şekilde
üretimlerini şekillendirmek olduğunu söylüyor. Örneğin, “Emin olun ki o elektrikle
çalışan arabalar karbon salımını azaltmak
için değil, karbon salımına ortak olmak istemeyenlere daha rahat araba satmak için
üretilir” diyor.
Kapitalizmin temel eleştirileri içerisinde
yer alan ve “Zeitgeist” belgeselinde de
gayet güzel anlatılan bu argümanların şu
anda “genelde” geçerli olduğu konusunda hiçbirimizin şüphesi yok, ancak Barış
Doğru’nun isabetli olarak yapmak istediği
şey, bunun böyle olmak zorunda olmadığını işaret etmek. O, yazısıyla “Zeitgeist”ı
aynen Oscar Wilde’ın “The Canterville
Ghost” kitabında olduğu gibi korkutmaya
ve hatta kurtarmaya çalışıyor.
“Nasıl bir orman atık üretmiyor
ama yüksek miktarda karbon
depoluyor ve döngüsel sistemlerle
ayakta duran inanılmaz
bir biyoçeşitliliği kendinde
barındırabiliyorsa, insan ekonomisi
de bir orman gibi olabilir. Orman
olmanın önündeki ilk engel ise
kendi düşünce pratiklerimiz”
“İnsan Ekonomisi de
Bir Orman Gibi Olabilir”
Reklamcılık ve halkla ilişkiler, son derece
önemli iki meslek kolu ve bu meslek kollarına yeni dünyayı yaratmak için büyük
ihtiyaç duyuyoruz. Dikkat! İhtiyaç duyuyoruz ve hatta bu meslek kollarının varlığını değerlerimiz çerçevesinde “arzu” ediyoruz. Bunun en güzel kanıtı on binlerce
imza alan Change.org/koton kampanyasında bir giyim şirketinin reklamlarının
sadece çocukların istismarına yönelik
eleştirileri değil, aynı zamanda tüketimi
körüklediğine dair eleştirilerdi. Reklamcılık ve halkla ilişkiler şirketlerinin hizmetlerindeki etik ve ahlaki uygulamaları sağlık veya eczacılık alanında olduğu kadar
şekillendirmelerinin hatta “arzu”ya değil,
ihtiyaca ve ürün tanıtımına yönelik yapılandırmalarının önündeki engel sermaye
ise bunu şekillendirecek olan da meslek
örgütleri ve yasal düzenlemelerdir. Bunun gereği ifade edilecek ki bu gereğe
yönelik toplumsal hareketler oluşacak ve
hatta mücadelesi verilecek.
Şirketlerin varoluşu, zamanında toplum
tarafından talep edilmiş, sonra mücadele
sonucu kabul görmüştür ve yasal olarak
tüzel kişilikleri ticaret kanunu altında
kendilerine verilmiştir. Şirketlerin önceki
kararlarda olduğu gibi kâr maksimizasyonu üzerine değil, toplumsal ve ekolojik
fayda sağlamak üzere örgütlenmesi yine
bir toplumsal karardan geçer. Sosyal girişimlerin ve kâr amacı gütmeyen şirketlerin hızla artışı ve çeşitlenmesi, bu yeni
oluşan toplumsal gereklerin ifadesidir ve
ipucudur. Doğaldır ki bu trendleri son derece önemli bir işlev üstlenen reklam, yani
şirketlerin ürünlerinin tanıtımı ve halkla
ilişkiler, yani şirketin kurumsal ve müşterileriyle iletişimi sağlayan mesleklerin de
takip etmesi ve kendini bu şekilde şekillendirmek zorunda olması kaçınılmazdır.
Nasıl bir orman atık üretmiyor ama yüksek miktarda karbon depoluyor ve döngüsel sistemlerle ayakta duran inanılmaz bir
biyoçeşitliliği kendinde barındırabiliyorsa,
insan ekonomisi de bir orman gibi olabilir. Bu ormanın içinde “Gel benden şeker
topla, bu sayede etrafa da polenlerimi saç”
diye reklam yapan çiçek yapraklarına ve
dişileri teritorisine çiftleşmek üzere çağıran kuş şarkılarındaki iletişime de ihtiyaç
vardır. Dolayısıyla kanaatimce sürdürülebilirliğe değişmezler üzerinden değil, hatta bir öngörüyle bile değil, bir uzgörü ile
yaklaşmak gerekir. Barış Doğru’nun yazısında ben bu uzgörü yaklaşımını görüyorum. Bu yaklaşımla ancak hayal ettiğimiz
ekolojik ve sosyal açıdan adil ve dolayısıyla sürdürülebilir bir dünya yaratabiliriz.
Orman olmanın önündeki ilk engel, kendi
düşünce pratiklerimiz. m
EKİM 2014 / EKOIQ 83
BÜTÜNCÜL YÖNETİM
Bütün Koyunlar Mutlu mudur Acaba?
Savory Enstitüsü’nün
Türkiye gözesi olan
Anadolu Meraları’nın
düzenlediği “Uygulamalı
Bütüncül Yönetim
Eğitimi”ne katılan
yazarımız Işıl Kayagül,
“çölleri yeşerten adam”
Allan Savory’nin
“Bütüncül Yönetim”
yaklaşımının getirilerini
yerinde gözlemleyip
izlenimlerini paylaştı.
Bir güzel haber de
Allan Savory’nin
Ekim ayında İstanbul
Kongre Merkezi’nde
düzenlenecek
18. IFOAM Dünya
Organik Kongresi’ne
katılacak olması…
Savory’nin Yeditepe
Üniversitesi’nde
düzenleyeceği “Doğadan
İlham Alan Dahiyane
Yaklaşımlarla Onarıcı
Tarım” atölyesini de
kaçırmayın deriz…
“Normal bilim gerçekteki ya da teorideki yenilikleri hedeflemez”
Thomas Kuhn
Hayatın akışına inanır mısınız? İhtiyacınız olan zamanlarda size istediklerinizin geldiğine? Ne önce, ne de sonra, bazı imkânların tam da zamanında
karşınıza çıktığına? Ben inanıyorum. Beton binaların karalığına isyan edip
işi gücü bıraktıktan ve son bir yılda ekolojik çiftliklerde gönüllülük yaptıktan sonra, tam da hayatımın nasıl bir noktaya gideceğine karar verirken
“Bütüncül Yönetim” ile tanıştım.
Bütüncül Yönetim; dünya üzerindeki ekosistemleri onarmak, biyolojik
çeşitliliği sağlamak için ortaya atılan bir çözüm önerisi. Bu yöntemi tasarlayan kişi ise Allan Savory... Yıllar boyunca dünyanın çöllerinin nasıl
yeşertilebileceği ve iklim değişikliğinin nasıl tersine döndürülebileceğini
araştıran ve daha sonra Savory Enstitüsü’nü kuran bir biyolog.
Allan Savory, Afrika’dan Avrupa’ya kadar dünya üzerinde yaklaşık 15 milyon hektarlık arazi üzerinde değişim sağlar ve lakabı “çölleri yeşerten
adam” olur. Yaptığı gözlemler sonunda var olan görüşün tersine, çiftlik
hayvanlarının azaltıldığı ya da uzaklaştırıldığı bölgelerde çölleşmenin daha
da fazlalaştığını görür ve böylece eski paradigmayı (çiftlik hayvanları çölleşmeye sebep olur) yerinden sallar. “Bizi sadece hayvancılık kurtaracak”
der ve doğanın karmaşıklığıyla baş edebilmemiz için arazilerde hayvanların planlı otlatılmasını, etkili arazi yönetimini, sosyal ve ekonomik koşulları etkili kullanmayı kapsayan Bütüncül Yönetim’i oluşturur.
Anadolu Topraklarına Yayılması Hedefleniyor
Savory Enstitüsü’nün esas amacı, dünyanın bütün otlaklarını onarmak.
Enstitü, Bütüncül Yönetim’in küresel olarak yayılabilmesi için yerel gözeler oluşturuyor. Şili’den Afrika’ya, Meksika’dan İspanya’ya kadar pek
çok göze var. Benim Bütüncül Yönetim ile tanışmamı sağlayan “Anadolu
84 EKİM 2014 / EKOIQ
Meraları” da Savory Enstitüsü’nün Türkiye Gözesi. Durukan Dudu ve Volkan
Büyükgüngör tarafından kurulmuş, başta
Anadolu olmak üzere ekosistemleri ve
kırsal yaşamı onarıcı uygulamaların yaygınlaşmasını hedefleyen bir oluşum. Bu
arada,küçük bir açıklama: Göze, tepelik
arazilerdeki yeraltı sularının patlama
yaptığı, yüzeye çıktığı yeri anlatmak için
kullanılırmış. Anadolu Meraları’nın hedefi
de aynı gözeler gibi Bütüncül Yönetim’in
Anadolu topraklarına fışkırması ve yayılması.
İşte bu amaçla Anadolu Meraları, geçtiğimiz Ağustos ayında Çanakkale Biga’ya
bağlı Hacıköy’de “Uygulamalı Bütüncül
Yönetim Eğitimi” düzenledi. 15 gün süren eğitim boyunca ekosistem süreçlerinden karar alma mekanizmalarına, finansal planlamadan planlı otlatmaya kadar
yoğun bir eğitim aldık. Sınıfımız oldukça
“bize göreydi”: Açık havada, saman balyasından sıralarda, önde Çakıl (Durukan’ların köpeği), arkada gitar, alternatif bir
eğitim anlayışıyla ders yaptık. Eğitimde
teorik ve pratik kısım birlikteydi. Eğitim,
adı üzerinde “bütün” ve sistemli bir şekilde ilerledi ve hedeflerimize ulaşmamız
yolunda ipuçları sağladı.
Araziye çıktık bol bol. Arazi döngüsünü
keşfetmeye çalıştık. Kuralmış zaten, eğer
gün sonunda tırnaklarının içi toprak dol-
Bütüncül Yönetim; dünya
üzerindeki ekosistemleri
onarmak, biyolojik çeşitliliği
sağlamak için ortaya atılan
bir çözüm önerisi. Bu yöntemi
tasarlayan kişi ise Allan Savory...
EKİM 2014 / EKOIQ 85
BÜTÜNCÜL YÖNETİM
Savory Enstitüsü, Bütüncül
Yönetim’in küresel olarak
yayılabilmesi için yerel gözeler
oluşturuyor. Benim Bütüncül
Yönetim ile tanışmamı sağlayan
“Anadolu Meraları” da Savory
Enstitüsü’nün Türkiye Gözesi.
Durukan Dudu ve Volkan
Büyükgüngör tarafından
kurulmuş, başta Anadolu olmak
üzere ekosistemleri ve kırsal
yaşamı onarıcı uygulamaların
yaygınlaşmasını hedefleyen bir
oluşum.
madıysa çok çalışmadın demekmiş. Aşırı
mı otlatılmış, aşırı mı dinlendirilmiş, hayvan etkisi ne boyutta, bitki örtüsü nasıl,
su döngüsü nasıl, anlamaya çalıştık. Bir
gün koyunları bir padoktan diğerine geçirmelerini gözlemledik. (Otlaklar padoklar
halinde tellerle ayrılmış ve otlatma planına göre sürekli olarak koyunların yerleri değiştiriliyor). Durukan ve Volkan’ın
koyunları hem temiz, hem sağlıklı, hem
de mutlular; yüzlerine bakınca bunu görebiliyorum. Daha önce koyunların olduğu
bir çiftliğe gitmemiştim. “Acaba bütün
koyunlar mutlu mudur?” diye düşünsem
de, “Zannetmem” dedim içimden, “Buradaki koyunlar mutlular çünkü doğal yem,
hiçbir şekilde yapay besin yok, yeni kırpılmışlar, tertemizler ve sürekli otlaklarını,
otlama alanlarını planlayan bir ekip var,
niye mutlu olmasınlar?’
Benim Güzel Planım
Arazide yaptığımız gözlemler dışında, eğitimin diğer boyutu planlama yapmaktı. Bütüncül Planlama’nın diğer özelliği ayrıntılı
planlar yaptırması. Bu konuda karşımıza
ayna etkisi yaratan sorular çıktı: “Kimsin?
Amacın ne? Ne yapmak istiyorsun, şu an
neredesin? Yaşam kalitelerin neler? Gelecekte nasıl bir kaynağın olacak?” Bir
sonraki aşama finansal planlamaydı. Ben
en son ne zaman plan yapmıştım? Plan
yapmak çok akıl işi değil miydi ve hesap
kitap işleri insanı bunaltmaz mıydı? Eğer
istediğim kalitede yaşamama hizmet edi86 EKİM 2014 / EKOIQ
yorsa hayır. Kurumsal hayat beni bunalttı
diye güzelim plana haksızlık ettiğimi fark
ettim. Plan bunaltıcı değil, aksine güvenli.
Her seferinde bir sonraki adımı bilmek
güven veriyor ve sağlıklı karar almaya yardım ediyor. Allan Savory, TED konuşmasında, otlatma yapılmasına rağmen hâlâ
çölleşme sorununun çözülememesinin
sebebi olarak çobanların yanlış ve plansız
otlatma yapmalarını göstermişti. Artık inanıyorum ki, elimizde güçlü bir plan varsa,
olanaklarımızı da daha sağlıklı bir şekilde
değerlendirebiliriz. Eğitimin planlama bölümü zor ve belki de en can alıcı noktası.
Terledik, çok kafa yorduk ama nihayet
ben de, sınıf arkadaşlarım da finansal
planlama ve otlatma planı üzerinde kâğıt
üzerinde uygulama yapabildik.
Eğitimin sonunda, engin bir deniz ile karşı karşıya olduğumu fark ettim. Ne kadar
okunacak kaynak, ne çok incelenecek
arazi var! Ve bütün bunlar çok güzel.
“Sürdürülebilir yaşam” diyoruz ya, sürdürülebilir olan benim, ben dönüşüyorum.
Öğreniyorum ve uygulamaya dair cesaretleniyorum. Teşekkür etmem gereken güzel insanlar; bana burs vererek bu eğitimi
almama olanak sağlayan Aysun Sökmen,
yeni ufuklar açan Durukan Dudu ve Volkan Büyükgüngör, bizi yemekleriyle ve
fiziki koşullarıyla destekleyen Ormanevi
Kolektifi, ders dışındaki nefis sohbetlerle
zihnimi açan sınıf arkadaşlarım, sizinle
aynı yolda yürümekten büyük bir mutluluk duyuyorum. m
SİNERJİK
Güneş Elektriğinin 175 Yıllık Hikâyesi
Değerli EKOIQ okurları,
Güneşin kendini iyice hissettirdiği Ağustos ve Eylül aylarında
EKOIQ’da da güneş ile ilgili pek
çok yorum ve haber okudunuz.
Dergimiz son derece başarılı bir çalışmaya imza attı ve Güneş Enerjisi
Dosyası hazırlayarak konuyu yatırımcı, üretici ve uygulayıcı açısından irdeledi.
Biz de gittikçe popüler ve cazip bir
konu haline gelen konuya başka bir
açıdan bakalım istedik bu sayıda
ve güneş elektriğinin 175 yılda nereden nereye geldiğini sorguladık.
Pek çoğunuz güneş enerjisinin geçmişinin bu kadar uzun yıllar öncesine dayandığını duyunca şaşırmış
olabilir. Biz de şaşırdık!
Radyoaktiviteyi bulan ve Becquerel
Geçmişte Neler Olmuş?
Güneş elektriğinin mucidinin, 1839
yılında bazı yarı iletkenlerin güneş
ışığına maruz kaldığında elektrik
üretebildiğini bulan Alexandre
Edmond Becquerel olduğu kabul
ediliyor. Becquerel’in çalışmalarının günümüzün güneş elektriğinin
temelini oluşturması nedeniyle fotovoltaik etkiye “Becquerel etkisi”
de deniyor.
Tarihteki ilk fotovoltaik hücrenin
1883 yılında Charles Fritts tarafından bir yarı iletken olan selenyumu
(birleşme noktasını yapmak için)
ince bir altın tabaka ile kaplayarak
imal ettiği biliniyor. Bu ilk hücre,
sadece %1 verimdeymiş. 1888’de de
Rus bilim insanı Aleksandr Stoletov fotoelektrik etkiyle dış mekânda
çalışan ilk hücreyi üretmiş.
20. yüzyıla gelindiğinde ise 1905
yılında Albert Einstein güneş elektriğinin temellerini “Fotoelektrik
Etkisi” çalışması ile açıklamış ve
88 EKİM 2014 / EKOIQ
devrelerinin mucidi fizikçi Henri
Becquerel’in de babası olan Fransız fizikçi Alexandre Edmond Becquerel, 1839 yılında, daha 19 yaşındayken babasının laboratuvarında
çalışırken dünyanın ilk fotovoltaik
hücresini geliştirmiş. Deneyinde
asidik bir çözeltiye koyduğu gümüş
kloridin, platinyum elektrotlara
bağlandığı zaman bir voltaj ve akım
üreterek enerji ürettiğini görmüş.
Becquerel’in izinden giden bilim
insanları ve şirketler, bundan ancak
116 yıl sonra, yani 1955’te ilk ticari
fotovoltaik paneli ürettikleri zaman,
o panelin dünyanın en önemli enerji
kaynakları arasında olacağının farkındalar mıydı bilmiyoruz. O zaman
sadece %5 verime sahip olan bu teknoloji, artık uzay uygulamalarında
kullanılan panellerde %45 verime
kadar çıktı. Bundan yedi yıl önce bu
özel panellerin %30 verime ulaştığını duyduğum zaman şaşırmıştım,
bugün bundan %50 daha fazla enerji üretme kapasitesine sahip olan
fotovoltaik teknolojisinin hızı beni
şaşırtmaya devam ediyor.
1921 yılında bu çalışması ile Nobel
Ödülü almış. 1954 yılında ise Bell
Laboratuarları’nda ilk fotovoltaik
hücre; Daryl Chapin, Calvin Souther Fuller and Gerald Pearson’dan
oluşan ekip tarafından geliştirmiş.
Güneş panelleri ticari olarak ilk
kez bir sonraki yıl, 1955 yılında
Hoffman Electronics tarafından üretilmiş ve %2 verim ve 14 miliwatt
gücündeki her hücre başına 25 dolar (yani watt başına toplam 1,785
dolar ) fiyat ile satışa sunulmuş.
Ama güneş panellerinin itibar kazanması, 1958 yılında Vanguard I
uydusunda kullanılmaları sayesinde
olmuş. Uydunun gövdesine eklenen
paneller ile uydunun misyon süresi
hiçbir değişiklik ya da probleme yol
açmadan uzatılmış. Ve 1959 yılında
fırlatılan Explorer 6 uydusunda da
kullanılmaları, geniş halk kitlelerinin güneş elektriğini benimsemesine yol açmış.
Şimdi sizi güneş panellerinin dünü,
bugünü ve yarınına küçük bir gezintiye çıkarmak istiyoruz. Bizimle
gelir misiniz?
Güzel günler sizlerle olsun…
Senem Gençer
www.facebook.com/
www.twitter.com/altenerji www.linkedin.com/altenerji
İlk fotovoltaik hücre, 1954’te Bell Laboratuvarları’nda geliştirildi (üstte sağda). Güneş
panellerinin 1959 yılında uzaya fırlatılan Explorer 6 uydusunda kullanılmaları, geniş
halk kitlelerinin güneş elektriğini benimsemesini sağladı.
Bugün Neler Oluyor?
Bu tarihten sonra sürekli gelişen ve
geleceğin en önemli enerji kaynağı
olacağı kesin gözüyle bakılan fotovoltaik teknolojisinde bugün gelinen noktada Frauenhofer şirketi
NASA’da ve uzay araştırmalarında
kullanılan panellerde %45, SunPower şirketi ise ev uygulamaları için
sattığı panellerde %24 verimliliğe
ulaşmayı başardı (bu iki üreticinin
modülleri de ticari uygulamalar için
pahalı geliyor).
Daha düşük verime sahip olan ama
maliyet nedeniyle güneş enerjisi
santrallarında (GES) tercih edilen
güneş panellerinin dünyadaki diğer
önemli üreticilerine baktığımız zaman ise 2014 yılı ikinci çeyreği itibariyle açıkladıkları maliyetleri watt
başına 0,5 dolar civarında (satış
rakamları değil). Bu da demektir ki,
satış fiyatlarının watt başına 0,60
-0,65 dolar civarlarına indiğini ve
GES’lerde MW başına toplam1
milyon dolar tekliflerin toplandığını
görmemize az kaldı.
Michigan State Üniversitesi
tarafından geliştirilen
şeffaf paneller, hücrelerin
görüntüye engel olmadan
evlerin camlarında, hatta
akıllı telefonların üzerinde
kullanılmalarını sağlayacak
bir gelişme.
Peki Gelecekte Neler
Olacak?
Güneş elektriğiyle ilgili en heyecan verici gelişmelerden biri de
yakın zamanda Michigan State
Üniversitesi tarafından geliştirilen
şeffaf paneller oldu. Bu, hücrelerin görüntüye engel olmadan evlerin camlarında hatta akıllı telefonların üzerinde kullanılmalarını
sağlayacak bir gelişme. Bu sayede
güneş enerjisi günlük hayatta kullanışsız bir enerji türü olmaktan
çıkacak. Çok penceresi olan yüksek binalara ya da telefon ya da
elektronik okuyucular gibi yüksek estetik kaliteye sahip olması
gereken aygıtlarda da rahatça uygulanabilecek.
İngiltere’deki Sheffield Üniversitesi ise sprey solar teknolojilerin verimini artıran ve %11’ler seviyesine
getiren bir teknoloji geliştirdi. Son
2-3 yıldır solar nanoteknolojideki
ilerlemeler sonucunda, hücrelerin
püskürtme yöntemiyle “boyanması” konuşulmakta ve geliştirilmekte
olan bir teknikti ancak çok düşük
verim nedeniyle bunların ticari olarak satışı mümkün görünmüyordu.
Ancak Sheffield Üniversitesi’nden
bir ekip, bir nesneyi “perovskite”
adı verilen kalsiyum titanyum okside mineral ile kaplayarak, hem
organik hem de pahalı olmayan
bir teknik buldu. Perovskite, aynı
zamanda güneşi silikon kadar absorbe edebiliyor. Bu nedenle sprey
solar teknolojisi; sayıları hızla artan
elektrikli araçlarda, tekstil ürünlerinde ve aklımıza gelebilecek her
türlü üründe ne verim ne de kulla-
nım kolaylığı sıkıntısı olmamasını
sağlayacak.
Japon Kyosemi şirketinin geliştirdiği ve yakın zamanda ticari olarak
da kullanılmaya başlanacak olan
küresel hücreler ise hücrelerin herhangi bir izleyiciye (tracker’a) gerek
kullanmadan, güneşin tüm ışınlarını absorbe etmesini sağlıyor. Bildiğiniz gibi hücreler doğru açı ya da
yöne yerleştirilmediği zaman verimleri düşüyor, ama bu küresel yapıdaki hücreler sayesinde güneş ışınları
tam olarak absorbe edilip, elektriğe
dönüştürülebiliyor. Bu teknoloji,
mobil cihazlar ve verim kaybının
kritik olduğu tüm uygulamalar için
ideal bir çözüm olarak görülüyor.
EKİM 2014 / EKOIQ 89
YEREL YÖNETİM
Demokrasi Yerelde Başlar
Bu belediye, katılımcı
demokrasinin Türkiye’deki
en güzel örneklerinden
biri… İlçede parkından
refüjüne, kentsel dönüşüme
kadar pek çok proje
hakkında başkanın
ağzından çıkan değil,
Mahalle Komitelerinin
verdiği kararlar
uygulanıyor. Gülümseyin,
Nilüfer’desiniz… Yazarımız
Sibel Bülay, Bursa Nilüfer
Belediyesi Başkanı Mustafa
Bozbey ile 2009 yılından
bu yana katılımcı demokrasi
çerçevesinde yürütülen
projeleri, faaliyetleri
konuştu…
Sibel BÜLAY
90 EKİM 2014 / EKOIQ
Y
aşanabilir kentin temelinde “katılımcı demokrasi”
yatar. EKOIQ’da yazmaya
başladığımdan beri bunu hep dile
getiriyorum. Bursa’nın Nilüfer
Belediyesi’nde de bu uygulamanın
hayata geçirildiğini duyduğumda çok sevinmiştim. Çalışmaların
2009’da başladığını öğrendiğimde
ise sevinmenin ötesinde çok da şaşırdım. Böyle bir uygulama var da
nasıl duymadık; bu niçin her tarafta anlatılmıyor diye düşündüm. İş
başa düştü... Nilüfer’in hikâyesini
sizlere aktarmaya karar verdim.
Türkiye’nin en önemli mahalle bazlı
sivil örgütlenme deneyimini başlatan ve katılımcı demokrasiye öncülük yapan Nilüfer Belediye Başkanı
Mustafa Bozbey ile görüştüm. 2009
yılında yerel yönetimde katılımcı
demokrasiyi benimseyerek “Mahalle Komiteleri” çalışmasını başlatan
Bozbey, şimdiye kadar hayata geçirdikleri projeleri ve hedeflerini
anlattı.
Mahalle Komiteleri çalışmasını
başlatmaya nasıl karar verdiniz?
Türkiye’nin en önemli sorunu, demokrasi ve özgürlükler sorunudur
ve ben yerel yönetimlerin demokrasinin gelişmesine çok önemli katkı sağlayacağına inananlardanım.
Türkiye’de katılımcı demokrasinin
yerleşmesini istiyorsak mutlak surette yerelde, hatta sokak, mahalle
ve apartman düzeyinde demokrasi
alanlarının oluşmasını ve bu alanlarda demokrasi kavramının insan
benliğine yerleşmesini sağlamak
gerekiyor. Yoksa tepeden inme
demokrasi olmaz. Siz ne kadar demokrasi var deseniz de, demokrat
gibi davranmış olsanız da neticede
askıda kalır. Bu, halka inmez, halk
demokrasiye inanmaz, halk demokrasi bilincini içselleştirmez ve buna
göre bir yaşam sürdürmezse o ülkede demokrasiden bahsedemeyiz.
Demokrasi bilincini geliştirmemiz
gerekiyor. Bunun için de bir proje
üreteceğiz deyip yola çıktık.
Yola çıkarken herhangi bir çalışmadan esinlendiniz mi?
Bunun örneklerini yurtdışında yıllar önce görmüştüm. Örneğin Brezilya’daki Porto Alegre’nin katılımcı bütçe çalışmaları... Kardeş kent
olması sebebiyle İsveç’in Umea
Belediyesi’ne yapılan ziyarette de
konu ilgimi çekmişti. Bir meclis
toplantısında konuyu anlatmışlardı.
16 bölgesi (bizde karşılığı mahalle) olan kentte, her bölgenin kendi
projelerini hazırladığını; projelerini
meclise getirip bütçeye girmelerini
sağladıklarını gördüm. Bana bunları o bölgede yaşayan insanların
bir araya gelip demokrasi bilinciyle
yaptıklarını anlatmışlardı. Nilüfer
Mahalle Komiteleri çalışması da
bu örneklerden esinlenerek yerel
demokrasiyi güçlendirme, yerinden
demokrasiyi oluşturma çabamızın
karşılığıdır. Bu konuda ilk adımları attığımızda farklı söylemler oldu.
Hatta mahalle komiteleri seçildikten
sonra mahalle komite üyeleri, “Biz
sorumluluk aldık” diye birdenbire
mahallede kasabı, manavı, lokantayı denetlemeye kalktılar. Ama olay
o değildi. Mahalleyle ilgili sorunları
tartışmak, karar vericiler olmak, mahallenin gelişimiyle ilgili fikir üretmek için seçilmişlerdi.
Peki, nasıl bir vizyon oluşturdunuz ve bu hedeflediğiniz gibi gelişiyor mu?
Amacım şu: Mahalle komiteleri
öyle bir düzeye gelsin ki, belediye
başkanı Mustafa Bozbey olur ya
da olmaz, yöneticilerinin ağzından
çıkan değil; mahallelinin ortaklaşa
vermiş olduğu kararlar uygulansın.
Öncelikleri mahalle komiteleri belirlesin istiyoruz çünkü o mahallede
yaşayan, sorunları bilenler onlar. O
mahallede ne olacaksa, imar planı
değişiklikleri dahil olmak üzere orada yapılacak farklı projelerin, kentsel dönüşüm gibi her şeyin mahalle
komitesi kararıyla yönlendirilmesini
sağlamalıyız.
“Yol güvenliğini artırmak amacıyla yapılan bir çalışmada
benim de savunduğum projeyi komite reddetti. Bugün refüj ve
ağaçlar yerinde duruyor. Bu, çok önemli bir başarıydı”
Hayata geçirilen uygulamalardan
birkaç örnek verebilir misiniz?
Birçok projede mahalle komiteleriyle çok önemli başarılar sağladık. Örneğin Cumhuriyet Mahallesi Gazi
Caddesi’nde yol güvenliğini artırmak amacıyla Ulaşım Müdürlüğü
proje geliştirdi. Yol ortasındaki refüjü kaldırarak her iki yönde bisiklet
yolu ve parklanma şeridi oluşturulacak ve araçların mahalle içinden
daha yavaş geçmeleri sağlanacaktı.
Refüjdeki ağaçların yeşil alana nakledilmesi de projeye dahil edilmişti.
Projeyi mahalle komitesi toplantısında bizzat kendim savundum ama
mahalleli karşı çıktı. Ulaşım uzmanları halkla toplantılar yaptı ve projenin gerekçelerini anlattı. Anketler
yapıldı, art arda görüşmeler gerçekleştirildi ve sonunda mahalleli
yolun daraltılmasını kabul etti ama
orta refüjün kaldırılmasını ve ağaçların kesilmesini reddetti. Bunun
üzerine Ulaşım Müdürlüğü, halkın
isteklerine cevap veren ve teknik
açıdan yol güvenliğini sağlayacak
yeni bir çözüm üretti. Bugün refüj
ve ağaçlar yerinde duruyor. Bu, çok
önemli bir başarıydı.
Geçtiğimiz dönemde mahalle komitelerine bütçeden 2 milyon TL’lik
pay ayırdık. Mahallenin gelişmişlik
endeksi gibi çeşitli kriterler belirledik ve bunlara göre her mahallenin
kullanacağı bir miktar para ayrıldı.
Parayı onlara verip kullandırmıyoruz. Onlar nerede kullanılacağına
karar veriyorlar ve parayı oraya harcıyoruz. Kamu alanlarında olmak
şartıyla mahalle komiteleri, parayı
nerede istediyse orada kullandı. Ayrıca belediyenin stratejik plan revizyonu 2011’de mahalle komiteleriyle
beraber yapıldı. Şimdi de 2014-2019
stratejik planı komitelerle beraber
hazırlanıyor. Onlardan gelen projeleri, bilgileri tartışıyor ve stratejik
plana işliyoruz.
Mahalle komitelerinde seçim ne şekilde yapılıyor?
Mahalle komite üyeleri, sonbaharda
yeniden seçilecek. Bugün 64 mahallemiz var ve tüm mahallelerimizde nüfus sayısına göre sandıklar
kurulacak ve her sandıktan 1 kişi
komiteye seçilecek. Mahalle komitelerinde gençler; kadınlar; yaşlılar
olacak. Farklı düşüncede insanların
olmasını arzu ediyoruz çünkü tek
ses bize bir şey getirmez. Böylece
komitenin yapısı çok anlamlı hale
gelecek. 2009-2014 dönemi için
EKİM 2014 / EKOIQ 91
YEREL YÖNETİM
benim hedefim %80 başarıydı. O zaman 42 mahallemiz vardı ve hepsiyle konuştum. Hedefimiz o süre içerisinde sistemi %80 oturtmaktı ama
başarımız maalesef %50’lerde kaldı.
Burada kullandığınız başarı kavramını biraz daha açabilir misiniz?
Mahalle komitelerinin aylık toplantılarını yapabilmeleri; mahalleyle
ilgili sorunların gerçekten katılımcı
bir anlayışla tartışılarak kararların
verilmesi, proje üretmeleri, mahalle ve kentlilik bilincinin gelişmesi...
Ama tüm bunlarda %50-55’lerde
kaldık. Mahalle komitelerinin bizim istediğimiz düzeye gelmemesinin bir nedeni muhtarlar. Mahalle komitelerinin başkanı olmalarına
rağmen, kendi işlerine mahallelinin
karışmasını istemiyorlar. Bunu çok
zor kabul ediyorlar ya da kabul
etmiş gibi görünüp toplantı yapmıyorlar. Tabii bir sistemi değiştirmek kolay değil. Mahallede her şey
muhtardan sorulur, vatandaş muhtara gelir. Biz de diyoruz ki “Vatandaş komiteye iletsin şikâyetlerini ve
kararı komite versin”. Vatandaşa
göre, muhtara göre öncelikli olabilen konu mahalle için öncelikli
olmayabilir. Örneğin park isteniyorsa, mahallenin öncelikli olarak
nerede parka ihtiyacı olduğunu
mahalle komitesi belirlemeli. Bunu
yapmalarını istiyoruz.
İçişleri Bakanlığı çalışmalarınızı
izliyor mu?
LAR II Projesi kapsamında mahalle
komiteleri çalışmasını izliyor (Local
Administration Reform in Turkey
II Yerel Yönetim Reformu Uygulamasının Devamı Destek Projesi /
http://www.lar.org.tr). İçişleri Bakanlığı bizim birçok projemizi takip
ediyor, hatta uluslararası organizasyonlarda, biz söylemesek de, Türkiye Belediyeler Birliği vasıtasıyla
direkt olarak Nilüfer Belediyesi’ni
dahil ediyorlar. Biz de bilgimizi, deneyimlerimizi paylaşıyoruz.
92 EKİM 2014 / EKOIQ
“Tepeden inme demokrasi
olmaz. Üstte devletin
demokrasi bilinci geliştireceği
varsayılırsa hayal olur.
Demokrasi yerelde filizlenirse
ve kentlere, ülkeye yayılırsa
işte o zaman demokrasiden,
özgürlüklerden bahsedebiliriz”
13 Haziran “Nilüfer Demokrasi
Günleri’’ toplantısında “Gezi olayları, demokrasi ve özgürlük açısından liderlere ve yöneticilere çok
önemli mesajlar iletmiştir” demiştiniz. Sizce bu mesajlar neydi?
2009’da başlattığımız mahalle komiteleriyle ilgili süreçte bahsettiğim
konular, Gezi’de ortaya çıktı. Nasıl
biz diyoruz ki mahalle komitesi bizim için önemli, öncelikli; Gezi’deki
vatandaş da bunu istiyor aslında.
Diyor ki “Benim bölgeme bir şey
yapacaksan, bana sor. Benim görüşümü, benim kararımı al. Bizim
kararımızı almadan bir şey yapma.”
Gezi aslında özgürlük ve demokrasi
mücadelesidir. Liderlerin de, herkesin de böyle algılamasını isterim.
“Vatandaşa rağmen ben yapıyorum”
anlayışını terk etmek gerekiyor. Biz
yapıyoruz. Kiminle? Vatandaşla
birlikte. Karar verici kim? O mahal-
leli, o bölge insanı. Onların kararı
geçerli çünkü onlar yaşıyor orada.
Gezi’de insanlar “Bize danışın. Bizde karar süreci içinde olmak istiyoruz” derken, şehitler bile verildi.
Bunun yanı sıra Bursa Nilüfer Belediyesi olarak bu imkânı vatandaşa
sunuyorsunuz fakat vatandaş bunu
istediğiniz heyecan veya hızla benimsemiyor, çünkü sistem değişikliği ve demokrasiyi özümsemek çok
kolay değil. Düşünün Fransa’da
1789’da başlamış süreç. Bizde daha
ne kadar oldu... Ama tepeden inme
demokrasi olmaz. Üstte devletin demokrasi bilinci geliştireceği varsayılırsa hayal olur. Demokrasi yerelde
filizlenirse ve kentlere, ülkeye yayılırsa işte o zaman demokrasiden,
özgürlüklerden bahsedebiliriz.
Biz bu kentte demokrasiyi sağlayacağımıza inanıyoruz. 2009’da çalışma arkadaşlarıma ve Nilüferlilere
güvendiğim için bu yola çıktık. Nilüferliler bunu başaracak. Ben inanıyorum ki Türkiye’de yerel yönetimlerde Nilüfer Modeli adı altında bir
yayılma başlayacak. Gelişmesi kolay
değil. Varsın bu kentte demokrasi
anlayışı 10 senede yerleşsin. Keşke
yerleşse; öpüp başımıza koyarız biz.
Kolay değil, ama biz zoru seviyoruz.
Onun için “Gülümseyin, Nilüfer’desiniz...” m
SON BUZUL ERİMEDEN
Enerji Verimliliği
Devletimizin 5. İklim Değişikliği
Ulusal Bildirimi’ne göre, elektrik
enerjisi üretiminin %47’si doğalgaz,
%26’sı kömür ve %25’i hidroelektrik temelli olarak yapılıyor. Geriye
kalan sadece %2 yenilenebilir kaynaklardan sağlanıyor. Bildirimden
sonra yenilenebilir enerjinin payı
az miktarda artsa da ana resimde
önemli bir değişiklik olmamıştır.
Bu resmin genel olarak anlamı iki
noktaya işaret eder. Biz elektrik
üretirken ya iklim değişikliğine sebep olan seragazlarını salıyoruz ya
da iklim değişikliğinden hızla etkilenebilecek suyu kullanıyoruz.
Enerjiye bakışımızda doğal paradigmamız, daha fazla elektrik ihtiyacımız olduğunda daha fazla elektrik
üretmek üzerine kurulu. Oysa
eskilerden öğrendiğimiz aslında, tasarruf edilen her kilowatt saat enerjinin en az üretilen her kilowatt saat
94 EKİM 2014 / EKOIQ
enerji kadar kıymetli olduğudur.
Özellikle
petrol-kömür-doğalgaz
üçlüsünün dünyada her an azaldığı,
yağmurun da bölgemizdeki kaynakları iklim değişikliğinden dolayı fazla beslemediği düşünülecek olursa,
enerjiyi verimli kullanmanın önemi
daha net ortaya çıkar.
Aslında ülke olarak bakıldığında
enerji verimliliğimiz OECD ülkelerinden aşağı kalmıyor. 1 milyon dolarlık ekonomik çıktı yaratabilmek
için kullandığımız enerji, 167 kg petrol karşılığıdır (kpk). 1 milyon dolarlık ekonomik çıktı için Almanya’da
kullanılan enerji 164 kpk, İtalya’da
123 kpk, Yunanistan’da ise 138
kpk’dır. Kendimizi, bize göre daha
soğuk bir iklime sahip olduğundan
Almanya yerine bize daha yakın koşullara sahip İtalya ve Yunanistan’la
karşılaştıracak olursak enerji verimliliğimizi yaklaşık %20 artırma-
mız gerektiğini görebiliriz.
Temel mantık çerçevesinde enerji
verimliliğini %20 artırmak, aynı üretim miktarı için gerekli olan enerji
miktarını da %20 azaltmak anlamına gelir. Dolayısıyla daha verimli
sistemler kullanarak enerjimizden
önemli miktarda tasarruf edebiliriz.
Verimli sistemler konusunda günlük hayatımızdan basit bir örnek
verebiliriz: Ülkemizde yaklaşık 20
milyon buzdolabı var. Bu buzdolaplarının önemli bir kısmı uzun
süredir kullanılan ve enerji verimliliği fazla olmayan cihazlar. Bu
buzdolaplarının kullanım ömrü
genelde 10 yıldan fazla olduğu için
hiçbirimiz evdeki buzdolabını atıp
daha enerji verimli ve yeni bir buzdolabı almayı düşünmüyoruz. Bunu
düşünmemekte haklı olabiliriz ama
şöyle bir hesabı da akılda tutmakta
fayda var:
Prof. M. Levent KURNAZ
Boğaziçi Üniv.
Fizik Böl. ve Mercator/İPM
Araştırmacısı
[email protected]
l A+++ sınıfı bir buzdolabı senede
150 kWh enerji harcıyor.
l Evdeki en iyi ihtimalle C sınıfı
eski buzdolabı senede 750 kWh
enerji harcıyor.
l 500 litre iç hacme sahip A+++ sınıfı bir buzdolabı yaklaşık 3500 TL.
l Evdeki C sınıfı buzdolabını atıp
yerine A+++ sınıfı bir buzdolabı alacak olsanız, bu 3500 TL’yi elektrik
faturalarınızdaki kazançla ödemeniz yaklaşık 17 sene sürüyor.
Dolayısıyla bu durumda evdekini
atıp yenisini almak cebinize fazla
fayda sağlamıyor. İşte bu sebepten
dolayı ülkemizin enerji verimliliği
de hızla artamıyor. Yukarıdaki hesaba dayanarak da “eskisini bozulmadan atın ve yerine yenisini alın”
çok makul bir çözüm olarak görülmüyor.
Ancak, eğer bir sebepten yeni bir
buzdolabı alacaksanız, o zaman şu
hesabı unutmamakta fayda var:
l A+ sınıfı bir buzdolabı senede 300
kWh enerji harcıyor.
A+++ yerine A+ sınıfı bir buzdolabı alırsanız bir senede ödediğiniz
elektrik faturasındaki fark (A+ sınıfı
– A+++ sınıfı) = 52 TL
l A+ yerine A+++ sınıfı buzdolabı
alırken harcayacağınız fazla para
(A+++ sınıfı – A+ sınıfı) = 210 TL
l
Yani A+ sınıfı bir buzdolabı ile kıyaslandığında A+++ sınıfı, 4 senede kendisini amorti ediyor. İşte bu,
çoğumuzun kabul edebileceği bir
hesap.
Bu probleme bir başka açıdan
da bakmakta ciddi fayda var:
l Yatağan Termik Santralı’nın
elektrik üretim kapasitesi senede
2869 MWh.
l Ülkemizdeki az verimli 20 milyon
A+ sınıfı buzdolabı yerine A+++ sınıfı çok verimli buzdolabı kullanacak
olsak, senede 3000 Mwh enerji tasarruf ediyoruz.
l Soma gibi linyit kömürü madenleri, Yatağan gibi termik santralları
beslemek için çalışıyor. Daha fazla
söze gerek yok.
Doğa açısından bakacak
olursak:
l Yatağan Termik Santralı atmosfere senede 3.3 milyon ton CO2
salıyor.
l Yetişkin bir ağaç havadan senede
10 kg CO2 emer.
Ülkemizde sadece A+++ sınıfı yerine
A+ sınıfı buzdolabı kullandığımızda,
çevreye verdiğimiz zararı gidermemiz için 330 milyon ağaç dikmemiz gerekir.
Yani, yeni bir ürün alırken daha
enerji verimli modelleri seçerek,
hem uzun vadede kesemize faydalı
bir iş yapıyoruz hem de hemen doğayı korumaya başlamış oluyoruz.
Bu örneğin uç bir örnek olduğunun ve ülkedeki tüm buzdolaplarını hemen değiştirmenin mümkün
olmadığının bilincindeyiz. Ancak
yeni satın alacağımız ya da değiştireceğimiz ürünlerde bu uzun süreli
kâr/zarar ilişkisine dikkat etmemiz
hepimizin faydasına olacaktır. Bu
konuda daha fazla bilgi sahibi olmak isterseniz Enerjiveiklim.org
sitemizi ziyaret edebilirsiniz. Ayrıca
“Türkiye’de Enerji Verimli Cihazların Piyasa Dönüşümü Projesi”
kapsamında hazırladığımız ve Apple Store ile Google Play Store’da
bulabileceğiniz “Enerji ve Karbon
Hesap Makinesi” programımız da
size yeni satın alacağınız ürünleri
kıyaslamanızda yardımcı olacak;
ayrıca evinizdeki eşyaların da ne
kadar enerji harcadığı, bu nedenle
senelik olarak cebinizden ne kadar
para çıktığı ve bu enerjinin ne kadar karbon salımına neden olduğu
konusunda bilgiler verecektir.
EKİM 2014 / EKOIQ 95
EKOSİSTEM
Kutunun Dışına
Çıkalım mı?
Şekerkamışından kâğıt, ağaçtan şeker üretmek
daha akılcı ve az maliyetli bir çözüm olabilir...
Altın madenlerinin çevresine siyanürle beslenen
elma ve şeftali ağaçları dikmek, bu toksik
maddenin etkisini azaltabilir. Doğanın birbiriyle
olan ilişkilerini gözlemleyerek “Kutunun Dışına
Çıkmak” adlı kitabı kaleme alan Gunter Pauli’nin
fikirlerine göz atanlar, yeni iş modellerinin de
kapısını aralayabilir…
Dilek EKŞİ / [email protected]
“Kutunun Dışına Çıkmak”
adlı kitapta beş krallık var:
Hayvanlar, bitkiler, mantarlar, su
yosunları ve bakteriler/virüsler...
Amaç, bu krallıkların birbiri
arasındaki diyaloğunu duyarak ve
etkileşimlerini kullanarak yenilikler
yapabilmek...
D
oğada her şey birbiri ile ilişki
içinde; bu ilişki ağındaki bağlantıları gözlemleyerek ve sistem
dinamiğini bilerek benzer yapılarda sürdürülebilir ve yaratıcı yeni iş modelleri
kurulabilir... Bu düşünceden yola çıkan
Belçikalı girişimci Gunter Pauli; ekoloji,
sistem yaklaşımı ve girişimciliği birlikte
ele alan yaklaşımını “Mavi Ekonomi” olarak adlandırıyor. Aynı isimli bir de kitabı var Pauli’nin. Ve çocuklar(!) için fabl
tarzında yazılmış masallardan oluşan bir
diğer kitabında da işte bu konuya vurgu
yapıyor. Adı, “Kutunun Dışına Çıkmak”.
Peki kutu nedir, neden dışına çıkmalıyız?
Gelin, tüm bu soruların yanıtlarının izini
birlikte sürelim.
Elmanın Ağaçtan Neden Düştüğünü
Biliyoruz, Peki Dalda Nasıl
Durduğunu?
“Kutunun Dışına Çıkmak” adlı kitapta beş
krallık var: Hayvanlar, bitkiler, mantarlar, su yosunları ve bakteriler/virüsler...
Amaç, bu krallıkların birbiri arasındaki diyaloğunu duyarak ve etkileşimlerini kullanarak yenilikler yapabilmek. Ancak önce
kutunun dışına çıkmak gerekiyor. Pauli,
bunda zorlanıyor olmamızın en önemli se-
96 EKİM 2014 / EKOIQ
beplerinden birini, eğitim sistemlerinden
gelen eksikliklere bağlıyor. Örneğin kimya dersinde bize öğretilen iki genel ayrım
vardır: Organik ve inorganik dünya. Halbuki bu beş krallığın da kendine has organik ve inorganik kimyası bulunur. Fizikte
elmanın yerçekimi kuvvetiyle nasıl aşağı
düştüğüne dikkat çekilir, ancak elmayı
oluşturan bileşenlerin ağacın dalına kadar
nasıl çıkabildiği ve ağacın dalından sarkan
elmanın yerçekimine karşı nasıl dirençle
durabildiğinden bahsedilmez. Ya da bir
üniversitede mühendislere bir montaj
hattında parçalar en hızlı bir araya getirilirken kaliteli bir ürünün nasıl oluşturulacağı öğretilir, fakat aynı gayretle parçaları
azaltarak arzu edilen işlevi sürdürecek bir
ürün tasarımı ve iş modellemesi yapılabi-
leceğine değinilmez…
Pauli’nin kitabının bir diğer özelliği, her
bir masalın ardından işletmelere ilham
olacak ana fikrin ne olduğunu özetleyen
bir açıklamaya yer vermesi. Ardından masalda geçen konu ile ilgili bir firma üzerinden vaka incelemesi de yapılıyor. Kitapta,
uluslararası şirketlerden niş iş yapan firmalara kadar dünyadan 20 farklı örneğe
yer verilmiş. Bu nedenle ilk bakışta çocuklar için yazılmış gibi görünse de, kitabın aslında ilginç girişimcilik örnekleri
arayanlara, firma yöneticilerine, sürdürülebilirlik kapsamında Ar-Ge çalışmalarında
bulunanlara da hitap ettiği anlaşılıyor.
İş Modelleri Doğada Gizli
Şimdi, kitaptaki masallardan birkaç örneğe bakıp sunulan iş fikirlerine göz atalım.
Bunlardan ilki, solucan, mantar ve çaykahve arasındaki üçlü ağ ilişkisi. Bu üç
farklı krallık arasında bir sistem döngüsü
bulunur. Solucanlar hayvan krallığını,
mantarlar mantar krallığını ve çay/ kahve
ise bitkiler krallığını temsil eder. Kahve ve
çay posalarını doğrudan toprağa bıraktığımızda solucanları etkiler ve kafein onlara stres etkisi yapar. Eğer bunlar protein
açısından zengin olan mantarların büyüdüğü yerlere bilinçli olarak dökülürse, bu
mantarlar daha da fazla üreyebilir, çünkü
içindeki kafein maddesi mantarlar için
faydalıdır. İlginç olan da mantarın kafeini
olmayan proteinli bir çıktı üretmesi. Bu
anlamda bir zincir oluşur: Solucanlar sağlıklı bir toprak meydana getirir, toprağın
asıl çiftçileridir; çayı-kahvesi bol toprağın
üzerinde yetişen mantarlar kafeini yer,
böylece daha fazla mantar oluşur; mantarları da insanlar yer. Bu döngüyü gören
bir farkındalık, mantarları iş modeli içinde
kullanabilir. “Böylelikle doğal bir nakit
akışı oluşur” diyen Gunter Pauli, kahve
ve çay posalarını toplayarak veya kahveçay üretim noktalarındaki atıkları değerlendirerek yerelde bir girişimcilik örneği
yaratılabileceğinden bahsediyor. Mantar
yetiştirmek ve bu mantarı da insanlara
proteini bol bir yiyecek olarak pazara sunmak… Neden olmasın?
Kitaptaki bir başka öyküde ise şekerkamışı ile ağaç arasındaki ilişkiden bakın nasıl
ZERI’nin Fikir Babası
Belçika asıllı bir girişimci olan
Gunter Pauli; sürdürülebilir
inovasyon, çevre, bilim, kültür ve
siyaset konularında dersler ve
konferanslar veriyor. Pauli, ayrıca
1994 yılında Japon hükümetinin
desteğiyle kurulan ZERI (Zero
Emissions Research & Initiatives)
adlı düşünce kuruluşunun da fikir
babası. 2010 yılında “Mavi Ekonomi”
kavramını kitaplaştıran Pauli’nin
fikirlerinden yol alan ZERI de
sürdürülebilirlik ve yeni iş modelleri
üzerine çalışmalar yürütüyor.
Kahvesi ve çayı bol toprağın
üzerinde yetişen mantarlar kafeini
yer ve böylece daha fazla mantar
oluşur. Pauli’ye göre buradan
hareketle, kahve ve çay posalarını
toplayarak yerelde bir girişimcilik
örneği yaratılabilir.
bahsediliyor. Şekerkamışından şeker elde
edilir ama aslında lif açısından çok zengindir. Bundan dolayı kâğıt yapımında ağaç
yerine rahatlıkla kullanılabilir. Ağaçtan
ağaca değişmekle birlikte, ortalama bir
ağaç 20 yılda büyür ve %20’si liften oluşur. Oysa şekerkamışı 1 yıldan daha kısa
sürede büyür ve yapısında lif oranı %80
civarındadır. Öte yandan ağaçtaki şeker
oranı şekerkamışına göre daha fazladır
ve %30’u yenilebilir şekere dönüşebilir.
Üstelik şeker yapısı da daha farklıdır; kilo
yapıcı veya dişlere zarar veren bir şeker
içermez. Ağaçlardan şeker elde etmek,
şekerkamışını da kâğıt yapımında kullanmak daha az maliyetli bir tercihtir ve aynı
zamanda doğayla uyumlu bir üretim şeklidir. Oysa, teknolojik araştırmalarda daha
fazla kâğıt üretebilmek adına ağaçlardan
daha kısa zamanda lif elde etmeye uğraşılıyor; ağacın genetik yapısı üzerinde çalışılarak büyümesini hızlandıracak formüller
aranıyor, daha fazla şeker elde etmek için
de insan sağlığına zararlı sentetik şekerler
üretiliyor.
EKİM 2014 / EKOIQ 97
EKOSİSTEM
Doğa İlişkilerindeki 4 Temel Prensip
1
Gunter Pauli, doğadaki ilişkilere
bakıldığında gözlemlenen dört temel
prensibi şöyle sıralıyor:
Hiçbir tür, kendi türünün atığını
veya çıktısını yemez. Bu kuralı bozan
istisnalar vardır; hayvanlar krallığına
bakıldığında örneğin kendi ürik
asidini (idrarını) içene rastlanabilir.
Bunun nedeni bağışıklık sistemini
güçlendirmek için olabilir. Yine de
genel kural bozulmaz. Bir türün atığı,
diğer türün ancak besini olabilir.
Aksi durumda bazı problemlerle
karşılaşılır. Örneğin, çiftçiler ineklere
diğer ineklerin kemiklerini yem
olarak vermeye başladıklarında bu
kuralı ihlal ederek bir süre sonra
deli dana hastalığının yaygın bir
şekilde baş göstermesine neden
olmuşlardır. Bir başka örnek de,
karideslere kendi türünün atığının
yem olarak verilmesiyle “beyaz
virüs” hastalığının oluşması... Aynı
mantıkta, bir endüstri çıktısı başka
bir endüstri alanının girdisi olarak
kullanılabilir. Aksi durumda kendini,
atığı ile besleyen bir endüstri dalında
üretilen ürünün esnekliği azalır ve
kırılma/ bozulma riski yükselebilir.
2 Beş krallıktan birinde toksik ve
zararlı olabilecek bir madde, diğeri
için nötr bir etki yaratabilir veya
besin olabilir. Örneğin, siyanür ve
arsenyum insanlar ve hayvanlar
için tehlikeli bir toksik maddedir
ama bitki krallığında elma ve şeftali
ağacının büyümesi için gereklidir. Hiç
kimse bu meyveleri siyanürlü diye
etiketlemez, çünkü insan sağlığına
zarar vermeyecek bir dengede bu
toksik madde elma veya şeftalinin
içinde bulunur. Bu ilişkiyi iş modeline
uygularsak; altın madeninde
kullanılan siyanür nedeniyle maden
civarına elma bahçeleri dikilebilir,
böylece bu toksik madde, yıllar
boyunca çevre için zararsız duruma
geçebilir.
98 EKİM 2014 / EKOIQ
3
Sistemi oluşturan yapılar ne
kadar yerel ve çeşitliyse, sistemin
fonksiyonları o kadar verimli ve
dirençli olur. Ormanlar, bunun
en güzel örneği… Ormanı bir
sistem olarak düşünelim. İçindeki
zenginlikle (bitki-hayvan-ağaç
çeşitliliği, farklı toprak ve kaya
yapıları vb.) doğal döngüler
içinde kendi kendine yetebilen
bir sistemdir. Ancak, yağmur
ormanlarından bir canlı türünü alıp
başka bir ülkedeki farklı bir orman
dokusu içine koysak ve yaşamını
devam ettirmesi için uğraşsak, bu
durum hem o canlıya ve hem de
bulunduğu ekosisteme istenmeyen
sonuçlar verebilir. Yabancı bir
tür, kendi ortamı olmayan bir
ekosistemin içine dahil edilmeye
çalışılırsa bu türün özelliği
bozulmaya başlayabilir. Yani,
yerelin özgünlüğünü korumak
önemlidir.
4 Beş krallık, belirli ortam
sıcaklığı ve ortam basıncına
bağlı olarak birbiriyle karşılıklı
etkileşimini korur veya
etkileşimleri çözülür. Örneğin bir
örümcek, naylon fibere benzeyen
ipini, sindirim sisteminde yer alan
mantar ve bakteriler yardımıyla
uygun sıcaklık ve basınç ortamında
oluşturur. Yumuşakçalar ise soğuk
suda kurşun geçirmez seramikten
daha güçlü seramik üretir.
Endüstride bir ürün oluşturmak
için bileşenleri birbirini bağlama
veya bileşenleri birbirinden
ayrıştırma, çevreye kirlilik ve
entropi yaratacak yüksek sıcaklık
ve yüksek basınç gerektirir.
Halbuki, doğadaki işleyişte beş
krallığın her birinin birbiriyle
spesifik etkileşimleri sonucu
oluşan ürünler, insanların üretim
sistemlerindeki gibi değildir, düşük
enerjili ve verimlidir.
Ortalama bir ağaç 20 yılda büyür ve %20’si liften oluşur. Oysa
şekerkamışı 1 yıldan daha kısa sürede büyür ve yapısında lif
oranı %80 civarındadır. Yani şekerkamışından kağıt üretmek
hem daha az maliyetli hem de doğayla uyumlu...
Rakip şirketlerle birleşmek, orta kademe
yönetimleri küçültmek, ekonomik darboğazlarda insan kaynağını öncelikli azaltmak, dış pazar kaynağından temin edilen
girdilerle üretim süreçleri oluşturmak gibi
kararlar, pazar payını korumak için tercih
edilecek stratejiler olmaktan çıkmaya başladı artık. Kendi kendimizi içine hapsettiğimiz kutunun dışına çıkabiliyor olmak
da elbette tek başına yeterli değil. Tüm
bunları uygulamaya koyabilecek, risk
alabilen bir liderlik rolü de şart. Ancak
Gunter Pauli’nin “Mavi Ekonomi” ile ileri
sürdüğü iş tasarımı ilham verici ve farklı açılardan düşünmeye değer (www.zeri.
org). Yazar, “Mavi Ekonomi: 10 Yılda 100
Buluş 100 Milyon İş” adlı kitabında da bu
yaklaşımı detaylı şekilde anlatıyor. Kısacası, doğanın çalışma düzenini gözlemleyerek, sistem döngüsü içindeki etkileşimleri
fark ederek, bunları iş modellerine, yeni
ürün tasarımlarına dönüştürmek mümkün. Bizim bu yazıda konu edindiğimiz
“Kutunun Dışına Çıkmak” adlı kitapta
da toplam 21 öykü var; bu da pek çok iş
fikri, ilham demek... Çocukların yanı sıra
girişimcileri de etkileyecek kitap İspanyolca, Japonca, İngilizce, Almanca gibi pek
çok dile çevrilmiş. Biz de “Türkçe’ye de
neden kazandırılmasın?” demeden geçemiyor ve girişimcilere, yayınevlerine duyuruyoruz... m
KISA KISA
Dünyada incir üretiminin merkezi
olan Aydın’da kuraklık nedeniyle
sezona kötü giren üreticiler, dolu
ve yağmurla birlikte tüm ümitlerini kaybetti. Son yılların en kurak
yılını geçiren Aydın’da kışın kurak
geçmesi ve yağışın az olması nedeniyle incirde rekolte ve kalite kaybı
yaşandı.
l
Biyokaçakçılıkla
Mücadele
Çalıştayı’nda konuşan Doğa Koruma Milli Parklar Genel Müdürlüğü Biyoteknoloji Şube Müdürü
Vekili Hüsniye Kılınçarslan, son
yıllarda kelebek, hamamböceği ve
örümcek kaçakçılığının arttığını
açıkladı. Böcek türlerine yönelik
kaçakçılıkta kelebeğin ilk sırada
yer aldığını ifade eden Kılınçarslan,
kelebeği hamamböceği ve örümceğin takip ettiğini dile getirdi.
l
Yaz boyunca su sıkıntısı çeken
ve Yalova’ya içme suyu temin eden
Gökçedere Barajı’nda su seviyesinin son demlerini yaşadığı bugünlerde, kente mahalle bazında su veriliyor. Yalova Belediyesi, şehri üç
gruba ayırarak, mahalle bazında su
kesintileri uyguluyor.
l
Burdur Gölü, su kapasitesinin üçte
birini son 35 yılda kaybetti. Tüketim
hızı böyle devam ederse 20 yıl sonra tamamen kuruyacağı öngörülen
Burdur Gölü için imza kampanyası
başlatıldı. Change.org üzerinden
başlatılan kampanyanın yanı sıra 27
Eylül’de de göl için yas günü ilan
edilerek su orucu tutuldu.
l
Rize’nin Küçükçayır Köyü’nde bulunan Andon İçme Suyu Tesisi
bünyesinde Rize Belediyesi ile İl
Özel İdaresi arasında yapılan bir
protokol ile inşasına başlanan HES
projesi için mahkeme, tesis içerisinde bir HES yapılabilmesi için gerekli yasal altyapının oluşturulmadığını belirterek hakkında iptal kararı
verdi.
100 EKİM 2014 / EKOIQ
GÖZÜMÜZDEN
KAÇMAYANLAR
yüksek seviyesine ulaştı.
l
M.Ö. 7. yüzyıla ait Myrelia antik kenti, Bursa Büyükşehir
Belediyesi’nin hazırladığı imar planı
ile ticaret ve turizm alanı ilan edilerek imara açıldı.
l
Tarımsal üretimde pazar garantisinin artması sonucu yeraltı suyu
arama ve kullanma belgesine başvuranların sayısında artış olduğu
açıklandı.
l
Balıkesir’in körfez bölgesi ilçelerinde, zeytin mücadelesi arıcıları zor durumda bıraktı. Arıcılar
Dernek Başkanı Sahra Karatepe,
“Türkiye’nin hiçbir yerinde havadan
ilaçlama yapılmıyor ama Edremit’te
yapılıyor. Bu da bizim arılarımızı
öldürürken, bal almamızı da engelliyor” dedi.
l
Türkiye’de kelebek,
hamamböceği ve örümcek
kaçakçılığı artıyor;
Japonya’da yunus katliamı
sezonu açıldı; Kuzey
Ormanları’ndaki araziler 17
Aralık Fezlekesi’nde; Ordu’da
yargı kararı uygulanmadı, bir
inşaat işçisi yaşamını kaybetti;
Mahkeme, Karabiga’da ÇED’i dörCaferağa Dayanışması
de bölünen Cengiz Holding’e ait
zafer kazandı…
Gözde İVGİN
Muğla
Milas’ın
Akyaka
Mahallesi’nde başlayan ve üç yerleşim yerinde etkili olan yangının
bilançosu ortaya çıkmaya başladı.
Milas Orman İşletme Müdürü Tayfur Kazakoğlu, 401 hektar tarım
arazisinin ve 500 hektar ormanlık
alanın zarar gördüğünü açıkladı.
l
Gıda ve alkolsüz içecek fiyatlarındaki yıllık artış, Ağustos ayında
yüzde 14,44 ile son dört yılın en
termik santralın ÇED Olumlu kararlarının yürütmesini, yönetmeliğe aykırılık gerekçesiyle durdurdu.
Bakanlık, santralın ÇED raporunu
yine onayladı.
l
Çorum’da tarlada çalıştığı sırada
kene ısırması sonucu yakalandığı Kırım Kongo Kanamalı Ateşi
(KKKA) hastalığından hayatını kaybeden çiftçinin ölümünü iş kazası
sayan ve ailesine maaş bağlanmasına hükmeden mahkeme kararı, Yargıtay tarafından da onandı.
l
Japonya’da mahkeme, Fukuşima’daki nükleer felaket nedeniyle depresyona girerek intihar eden kadının
ölümünden nükleer santralı işleten
şirketi sorumlu tuttu.
l
İstanbul’a su sağlayan 10 barajın
doluluk oranı geçen yılın Ağustos
ayında %64,32 iken, bu yılın aynı
döneminde %18,25’e kadar düştü.
Sarıyer’deki Kuzey Ormanları’nı
barındıran Gümüşdere ve Kısırkaya
bölgesinin, bir yakınlarının iflas etmemesi için Cumhurbaşkanı Tayyip
Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın isteğiyle imara açıldığı, 17 Aralık fezlekelerine girdi. Fezlekede yer alan
yasal dinleme kaydına göre, Çevre
ve Şehircilik Bakanlığı tarafından
imara açılan Kuzey Ormanları’nın
bulunduğu Sarıyer Gümüşdere ve
Kısırkaya bölgelerinin imara açılmasını Emine Erdoğan’ın istediğini
belgeliyor.
l
Ordu’nun Fatsa ilçesinde “ÇED Gerekli Değildir” kararı iptal edilen
ve inşaatı yasal olarak durdurulan
Atilla Regülatörü ve HES projesinde inşaat, yargı kararları ve idarenin
uyarılarına rağmen devam etti. İnşaat işçisi Mehmet Çelik, kaçak şantiyedeki tünelde çökme olunca kafasına düşen taşla yaşamını yitirdi.
l
Rize İdare Mahkemesi, Artvin’in
Şavşat ilçesindeki Arpalı Deresi
üzerinde kurulması planlanan Susuz HES için açılan ÇED iptal davası için önce yürütmeyi durdurma
kararı verdi, daha sonra da süre aşımı nedeniyle davayı reddetti. Ancak
köy halkı karara itiraz edince Rize
İdare Mahkemesi’nin aldığı ret kararı Danıştay tarafından bozuldu.
l
Siirt’in Tillo ilçesi yakınlarında Botan Çayı kenarında piknik yaparken
Alkumru Barajı’nın kapaklarının
açılması sonucu, aniden yükselen
sulara kapılanların cesetlerine ulaşıldı. CHP’li Sezgin Tanrıkulu, olayı “cinayet” olarak değerlendirdi.
HDP Van Milletvekili Özdal Üçer de
kapakların açılmasıyla ilgili Meclis
araştırması istedi ve soru önergesi
verdi.
l
Edirne’de
Kamu
Hastaneleri
Birliği’ne bağlı Devlet Hastanesi’nde
Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Dilek
Tucer, düzenlenen basın toplantı-
Japonya’da yunus katliamı
Eylül ayı itibariyle başladı.
sında “Ergene Nehri’nin suladığı
alanlarda yetişen pirinçlerin kansere yol açabileceğini söylediği” gerekçesiyle Edirne Valisi tarafından
görevinden alındı.
l
İstanbul’da 220 manda işletmesinin
90’ı ve kentteki mandaların %40’ı,
3. Havalimanı’nın yapılacağı arazi
üzerinde bulunuyor. Mandaların
otlatıldığı alanların 3. Havalimanı
nedeniyle kamulaştırılıyor olması,
mandaların yaşayabileceği yeşil alanı yok ettiğinden, manda sütü ve
ürünlerinde büyük bir üretim düşüşünün yaşanması bekleniyor.
l
Artvin’in Arhavi ilçesi Kemerköprü
köyünde inşası süren 14 MW’lık Kavak 1-2 HES Projesi’nin yürütmesi,
Arhavi Doğa Koruma Platformu’nun
Rize İdare Mahkemesi’nde açtığı
dava sonucu durduruldu.
l
Danıştay, Zeytinburnu sahil yolunda tartışmalara neden olan gökdelenlerin, kentin tarihi siluetini
bozan kısmının yıkılması kararına
yapılan itirazların reddine karar
vererek, yerel mahkemenin verdiği
kararı onadı.
l
Asya’da milyonlarca insana su kaynağı oluşturan Tibet Platosu’ndaki
buzulların sıcaklığı 50 yıl içindeki
küresel seviyenin iki katı olarak
gerçekleşti.
Japonya’nın Taiji Koyu’nda altı ay
boyunca devam edecek yunus katliamı sezonu, Eylül ayı itibariyle
başladı.
l
Çevre Şehircilik Bakanlığı, Otopark
Yönetmeliği’nde değişikliğe hazırlanıyor. Yeni yönetmelik taslağı ile
yol, meydan, yeşil alan, park, kamu
kurum ve kuruluşlara ait her yer
otopark olabilecek.
l
Muş’ta Varto depremi sırasında
evlerin %90’ı yıkıldığı için merkez
Sunay Mahallesi’nde yaptırılan
deprem konutlarında yaşamaya
başlayan Akkonak sakinleri, 48
yıl aradan sonra köylerine döndü.
Yeniden verilen köy statüsü gereği Akkonaklılar muhtar seçimi için
sandık başına gitti.
l
Orman ve Su İşleri Bakanlığı, 1926
yılında çıkarılan Sular Hakkında
Kanun’da değişiklik yapmak için
bir yasa taslağı hazırladı. Kanunda
yapılacak değişiklikle, akarsular 29
yıllığına özel şirketlere kiralanabilecek.
l
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, belediyelerin bisiklet yolu projelerine
toplam 4 milyon 718 bin lira finansman desteği sağladı.
l
Ankara Macunköy’de Devlet Tiyatroları arazisi içindeki İrfan ŞaEKİM 2014 / EKOIQ 101
KISA KISA
hinbaş Atölye Sahnesi ve atölyelerinin bulunduğu alana, SS İvme
Yapı Kooperatifi’nin yıkıma yönelik saldırılarına bir yenisi eklendi.
Kooperatife ait dozerler, Devlet
Tiyatroları’nın son sınır arazisine de
girdi. Çalışmalar kapsamında 20’ye
yakın ağaç kesildi.
l
Ankara-Eskişehir Hattında hizmete
giren Hızlı Tren’in günlük kuş katliamı bilançosu şimdilik 600 göçmen
kuş. Trenin güzergahı Samsun Bafra Kuş Cenneti’ndeki balık gölleri ile
Kuzey Akdeniz Göller Bölgesi arasındaki en önemli kuş göç hattı olan
”Sistem 5” in üzerinden geçiyor.
l
17 Ağustos Marmara Depremi’nin
15’inci yıldönümünde Bursa’nın Mudanya İlçesi’nde, “Sarsılalım ama
Yıkılmayalım” konulu panel düzenlendi. Panele katılan Dokuz Eylül
Üniversitesi Deniz Teknolojisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Günay
Çiftçi, Marmara Denizi’nde sismik
araştırmalar yaptıklarını belirterek,
“Yaklaşık 150 kilometrelik fayda
metan, hidrokarbon ve gaz hidrat
çıkışının tespit ettik. Derinliği 20 kilometre olan fayın ne zaman kırılacağını bugünkü teknolojiyle söylemek
mümkün değil. Unutmamalıyız, deprem unutkanlığımızdır” dedi.
l
Ağrı Dağı etekleri ve Iğdır Ovası’na,
Gaziantep Erikçe Ceylan Üretme
İstasyonu’ndan özel sandıklara yerleştirilerek getirilen 28 ceylan bırakıldı. Dilucu’nda bulunan Kazım Karabekir TİGEM’de çitle kapatılan 10
hektarlık alana bırakılan ceylanlar,
yeni çevreye uyum sağlamaya çalışacak. Stres ve uyum süreçlerinin ardından koruma altına alınan ceylanların Ağrı Dağı’na ya da Iğdır Ovası’na
gitmeleri için kapılar açılacak.
l
Hollanda’dan elleriyle kullandığı bisikletle yola çıkan ve 88 gün sonra
İstanbul ‘a ulaşan omirilik felçli Funda Müjde, Taksim Meydanı’na geldi.
102 EKİM 2014 / EKOIQ
Kendisini karşılayan yüzlerce bisikletçi ile İstiklal Caddesi’ne girmek
isteyen Müjde ve arkadaşlarına polis
izin vermedi. Uzun süren tartışmaların ardından bisikletliler Tarlabaşı
Bulvarı’ndan yollarına devam etti.
l
Greenpeace’in İstanbul’dan ayrılan gemisi Rainbow Warrior’un
Zonguldak açıklarına varmasıyla,
Greenpeace’in kömür karşıtı eylemleri başladı. Çevre aktivistleri,
Eren Holding’e ait Çatalağzı Termik
Santralı’nda eylem yaptı. Güvenlik
görevlilerinin sert müdahalede bulunduğu eylemde 16 kişi gözaltına
alındı.
l
Yıldız Teknik Üniversitesi Doğa
Bilimleri Araştırma Merkezi Başkanı Prof. Dr. Şükrü Ersoy’un hazırladığı “Dünya ve Türkiye Afet
Raporu”na göre dünya, 2014 yılının
ilk 6 ayında 854 kez sallandı. Türkiye ise hortum vakasında Avrupa’da
üçüncü ülke.
l
TEMA Vakfı Elbistan Temsilcisi
Hüseyin Alp Aslan, insan sağlığının
yanı sıra ekolojik dengeyi de bozan
zehirli gazları atmosfere bırakan Afşin-Elbistan A Termik Santralı’nın
çalışmadığı zamanlarda bile stan-
dartların 10 katı kükürt dioksit
yaydığını açıkladı.
l
Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris
Güllüce, bir soru önergesine verdiği
yanıtta, İstanbul’daki 3. Köprü ve 3.
Havalimanı için 70 adet büyüklü küçüklü göl, gölcük ve derelerin kurutulup doldurulacağını doğruladı.
l
Danıştay, Bakanlar Kurulu’nun
Atatürk Orman Çiftliği’nde “yapı”
olmayan alanda yenileme kararının
yürütmesini “yenilenecek yapı yok”
diyerek durdurdu.
l
Trabzon’un Tonya ilçesinde yapılması planlanan HES ile ilgili Çevre
ve Şehircilik Bakanlığı kararını verdi. ÇED raporuna göre HES’in yapılması kararı onaylandı.
l
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce
Sarıyer’de inşası süren 20 bin köpek
kapasiteli hayvan barınağının yürütmesinin durdurulması için açılan davada İBB’den ilk savunması istendi.
l
İstanbul
Moda’da,
Caferağa
Dayanışması’nın bostana dönüştürdüğü eski sabit pazar alanına verilen otopark ruhsatı, semt sakinlerinin mücadelesiyle iptal edildi.
l
Burdur’a bağlı Bağsaray köyünde
MGS Müşavirlik Mühendislik şirketi
tarafından yapılmak istenen mermer
ocağı için, koruma altındaki ardıç
ormanlarında yaklaşık 1000 ağaç
kesildi.
l
Ereğli’de Kireçlik Koyu’na yapılması planlanan iki termik santralla
ilgili ÇED süreci, süre dolduğu için
sonlandırıldı.
Kaynaklar: Radikal, Milliyet, İHA,
Hürriyet, Yeşil Gazete, Toprak TV,
Karasaban.net, Birgün, Reuters, T24,
Yurt Gazetesi, Cumhuriyet, Anadolu
Ajansı, Sendika.org, Siyasihaber.org,
Vatan
KİTAP
Ekolojik Kriz ve
İletişim Çalışmaları
Karbon Günlükleri 2017
Yazar: N. Sertaç Sırma, Serkan Kırlı
Yayınevi: AYA, 2014
Yazar: Saci Lloyd
Çeviri: Nazan Özcan
Yayınevi: TUDEM, Ağustos 2014
Kısıtlı kaynakların düşüncesizce harcandığı,
sanayileşmenin
tüm
dengeleri bozduğu çağımızda artık anlaşıldı ki,
asıl yaşam kalitesi temiz
havayı soluyabilme, sanayi artıklarıyla kirlenmemiş bir kaynaktan su
içebilme özgürlüğünde
yatıyor. Bunun için de
ekosistemi korumaya yönelik etkin politikaların
oluşturulmasının yanında söz konusu çalışmaların toplumlara en iyi şekilde aktarılması da hayati bir
öneme sahip. N. Sertaç Sırma ve Serkan
Kırlı da kaleme aldıkları “Ekolojik Kriz ve
İletişim Çalışmaları” adlı kitapta, doğru
ya da yanlış algı yaratmada son derece
etkin olarak kullanılan iletişim kanallarının ekoloji ve çevre sorunları açısından
son derece önemli bir role sahip olduğunu
gözler önüne seriyorlar.
İngiliz yazar Saci Lloyd’un, dünyadaki ekolojik sistemin bozulmasına
tepki çekmek ve kapitalist düzeni eleştirmek amacıyla kaleme aldığı “Karbon Günlükleri 2015” adlı romanın merakla beklenen devamı “Karbon Günlükleri 2017” Ağustos ayında Türkiye’de yayımlandı. Londra’da ailesiyle yaşayan Laura Brown’ın, Birleşik Krallık’ta
karbon sınırlamasının başladığı Ocak 2015 tarihinden itibaren bir yıl
boyunca tuttuğu günlüğe düştüğü notlardan oluşan ilk kitapta neler neler yaşanmamıştı: Dondurucu soğuk ve kar fırtınalarıyla gelen
elektrik kesintileri, karbon piyasasında karaborsa günleri, CO Ölüm
Sınırı’nda yaşama anlaşması, karbon kotasını aşarak suç işleyenlerin katıldığı rehabilitasyon programı, sel, salgın hastalık, yağma... 2017 yılına gelindiğinde ise daha ağır bir
tablo çıkıyor karşımıza. Londra, karbon kısıtlamasının
uygulandığı yeni çağda hayatta kalmak için savaşıyor.
Tabii ki Laura ve rock grubu Edepsiz Melekler de...
Çevre krizinin yaşanmaz kıldığı bir dünyada Laura “normal” bir üniversite öğrencisi olmaya çalışıyor.
Çıktığı Avrupa turnesinde kendini bir öğrenci ayaklanmasının,
grevlerin, acı bir su savaşının ve o
güne dek tanık olmadığı korkunç
hikâyelerle dolu göçmen kamplarının içinde buluyor.
Küresel Enerjiye Yön Veren Güçler
Yazar: Scoot L. Montgomery
Çeviri: Evra Günhan Şenol
Yayınevi: TÜBİTAK Yayınları, Haziran 2014
Yeni yüzyılın ilk 10 yılında, küresel enerji sistemi derinden değişikliklerle sarsıldı. İklim değişikliğinin etkisiyle
yeni enerji jeopolitikaları da çok karmaşık bir hal
aldı. Peki teknoloji, dünyayı bu zorluklardan kurtarabilir mi? Petrolde tepe noktasına ulaşılması medeniyetin sonunu getirir mi? Ya “enerji bağımsızlığı” ve “yeşil
teknoloji devrimi”? Scott L. Montgomery,
“Küresel Enerjiye Yön Veren Güçler” adlı
104 EKİM 2014 / EKOIQ
kitabında kafa karışıklığına ve umutla karışık endişeye
neden olan tüm bu soruları ele alıyor, bugünün ve geleceğin bilgilere dayalı bir resmini çiziyor. Yaşadığımız
geçiş dönemini seçeneklerin ortadan kalktığı değil, birçok yeni seçeneğin resme eklendiği bir dönem olarak
sunuyor. Montgomery’ye göre, nerede yaşarsak
yaşayalım, yüzleştiğimiz karmaşık sorunlar
çok boyutlu ve küresel olarak birbiriyle bağlantılı olduğundan, geleceğimiz mucizevi
bir icada, yeniliğe ya da tek bir politikaya bağlı olamaz. Haliyle daha çeşitli,
daha uyarlanabilir bir dizi çözüm
geliştirmeye odaklanmak şart.
Download

Ekim 2014