Hylas ile Philonous Arasında Üç Konuşma
Berkeley, 24 yaşında (1709) ilk eserini yazdı: “Essay Toward A New Theory of Vision”.
İkinci eserinde “A Treatise Concerning the Principles of Human Knowledge” (1710) savunduğu tez, var
olan öğeler sadece ideler ve onları kavrayan zihinlerdir: maddesizcilik (immateryalizm). Bu eser
şüphecilik ve ateizme karşı yazıldı. Çok az kişi bu görüşleri ciddiye aldı.
Bunun üzerine, görüşlerinin daha basit ve popüler bir biçimini şu eserinde kaleme aldı: Hylas ile
Philonous Arasında Üç Konuşma (1713).
Özgür düşünce akımına ve özgür düşünürlere cephe aldı.
Tarihsel bağlam
Yeni bilim her şeyi (tüm fiziksel fenomenleri) küçük madde parçacıklarının hareketi ile açıklamaya
çalışıyordu. Her şey bu parçacıklardan yapılmıştır. Hobbes bu materyalist görüşün her şeyi
açıklayabildiğini kabul ederken Descartes ve Locke gibiler, fiziksel nesnelere ilave olarak ruhların da
var olduğunu kabul ettiler. Ama Berkeley’e göre Tanrıya ve dine ayrılan yer bu haliyle yine de çok
dardır.
Bu sistemde Tanrı lüzumsuz hale geliyordu, sadece bu mekanistik sistemlerdeki delikleri kapatmaya
ve eksikleri gidermeye yarıyorlardı.
Bu kusurların başka yollardan giderilmesi ve Tanrını tamamen elenmesi bir zaman meselesi haline
gelmişti. Hobbes ve Spinoza bunu yerine getirmiş kişiler sayılabilir. Emekleme dönemindeki ateizme
korkuyla bakılıyordu. Kilisenin tehlikede olduğu görüşü yaygınlık kazanmaktaydı.
Felsefi bağlam
Berkeley’in radikal idealizmini anlamak ancak onun Descartes ve Locke ile etkileşimini anlamakla
mümkündür.
Descartes geliştirdiği felsefe sistemiyle mekanistik ve matematiksel karakterdeki yeni bilimin dünyaya
bakışını eksiksiz, mükemmel ve geniş kapsamlı bir felsefi çerçeve içine yerleştirdi. Yeni bilimsel
yaklaşımın önünü açmak için dünyaya dair metafizik resmi adamakıllı basitleştirdi. Skolastikler türlü
türlü tözlerden, her biri kendi özüne sahip ve her biri toprak, hava, ateş ve su cinsinden kendi özel
açıklanışına sahip tözlerden bahsediyorlardı, oysa Descartes sadece iki tane töz kabul etti.
Zihinsel tözün özü düşünmek, fiziksel tözün özü ise mekânda yer kaplamaktı. Nesnel gözleme konu
olan dünya bir tek türden töze indirgendiği için artık bütün doğal fenomenler sadece bütünüyle
mekânda yayılım özelliği ile temellenen çok sınırlı sayıdaki ilkelerle açıklanabilirdi.
Yani fizik, yer kaplayan cismin incelenmesine, yani geometriye dönüşmüş oluyordu. Descartes bütün
açıklamaların fiziksel tözün yer kaplaması cinsinden yapılabildiği bu dünya resmini, bu yeni fiziğini ve
metafiziğini tamamlayacak bir yeni epistemolojiye ve idrak kuramına ihtiyaç duydu.
Skolastikler, Aristoteles’e uyup, tüm insan bilgisinin duyumlardan geldiğini kabul ettiler, dolayısıyla
empirist idiler. Ama empirizm çok basit ve ilkeldi, çünkü duyuların bizi dünyadaki şeylerin türleri
hakkında sistemli bir şekilde yanıltmayacağını kabul ediyorlardı. Bu anlayışa göre, duyular bize
renklerin var olduğunu söylüyorsa renkler vardır, masa ve sandalye gibi dayanıklı nesnelerin
bulunduğunu söylüyorsa bunlar gerçekten vardır. Bu görüşe göre, algılayan kişi algılanan şeyin
biçimine girerdi, bir anlamda algılamanın nesnesine benzerdi, onunla örtüşürdü. Oysa Descartes’ın
dünyasına ilişkin metafizik tabloda renk, ses, koku, tat ve sıcaklık gibi şeylere yer yoktu. Sadece
yayılım ve yayılımdan türeyen özellikler vardı, büyüklük, şekil ve hareket gibi. Demek ki bu yeni fiziği
ve metafiziği savunabilmek için Descartes insan bilgisinin kaynağına dair yeni bir anlayış geliştirmek
zorunda kaldı. Bilgi duyulardan geliyor olamazdı, çünkü duyular bize renkli, sesli, kokulu, tatlı, sıcak ve
soğuk bir dünyada yaşadığımızı söylüyordu.
İşte bu yüzden Descartes, bilgiyi duyusal etkilenimden azade kılmak için, anlama melekesini (intelekt)
duyulardan tamamen bağımsız hale getirdi.
Skolastikler için duyular dışında hiçbir şey zihnin içine giremezken, Descartes için onun idrak
kuramına göre, belirli kavramlar zihnin içinde doğuştan hazır gelirler. İnsanlar doğuştan gelen belirli
kavramlarla doğarlar, Tanrı, yayılım, üçgen, “hiçlikten bir şey çıkmaz” gibi. Bu doğuştan kavramları ve
akıl yürütme melekesini birlikte kullanarak, mantıksal bağlantı zincirlerini sonuna dek izleyerek
dünyadaki olası bütün bilgiyi çözmek, açılığa kavuşturmak mümkündür.
Locke da yeni bilimin taraftarıydı. O da doğal dünyanın sadece maddenin şekil, büyüklük ve hareketi
cinsinden açıklanabileceğine inanıyordu. Bununla beraber onun görüşünde bireysellerin, Kartezyen
dünya resmindekinden farklı bir konumları vardı. Descartes maddenin sürekli olduğunu kabul
ederken Locke, dünyayı corpuscles dediği görünmez madde parçacıklarından müteşekkil sayıyordu.
Demek ki Descartes’ın bir konunda haklı olduğunu düşünüyordu: duyuların bizi sistemli biçimde
yanılttıkları hususu.
Ama bununla birlikte Descartes’ın epistemolojisini kabul etmedi. Aynı Skolastikler gibi Locke da zihne
duyulardan gelenler dışında başka hiçbir şeyin giremeyeceğini, zihnin içinde önceden
bulunamayacağını kabul etti ve kendi epistemolojisini geliştirdiği temel eserini kaleme aldı: İnsan
Zihni Üzerine Deneme (1671). Bu eserde insan zihni üzerine empirist bir model geliştirdi ve
gerçekliğin doğasına dair yeni fikirler ortaya koydu. Bununla beraber, Kartezyen metafizikle deneyci
epistemolojinin bu karışımı sorunlara yol açtı, çünkü Kartezyen metafiziğe göre duyular aracılığı ile
algıladığımız haliyle dünya, gerçek dünyadan farklıdır, oysa deneyci bir epistemolojiye göre dünyaya
erişmenin biricik yolu duyulardır. Yani Locke’un bu fikirleri böyle birleştirmesi doğrudan şüpheciliğe
yol açıyordu: dünyanın gerçekte nasıl olduğunu ve nesnelerin asıl doğasını bilemeyiz.
Buna ayrıca Locke’un algı kuramını da eklemek gerekir ki yine Descartes’tan alınmadır. Bu kurama
göre dünyaya aracısız erişimimiz yoktur ama onu ideler katmanı arasından görürüz. Bu görüş, “algının
perdesi/peçesi” olarak bilinir. Yani nesneler zihnimizdeki ideleri doğurur, onlara sebep olur ve
nesnelere baktığımızda asıl gördüğümüz de bu idelerdir.
Ama eğer dış dünyaya dolaysız erişimimiz yoksa idelerin dışarıda olanları aslına sadık yansıttıklarını
nasıl bileceğiz? Descartes saf zihinsel ve doğuştan getirdiğimiz ideler yardımıyla dünyayı
bilebileceğimiz öne sürerek bu sorunun etrafından dolaşmayı başardı, ama Locke bir empirist olduğu
için bu çıkış yolunu kullanamazdı.
Locke’un felsefe sistemi demek ki “şeylerin gerçek doğasını bilebilir miyiz?” gibi bir meseleye yol
açmakla kalmıyor, aynı zamanda dünyanın asıl halinin onu deneyimlediğimiz halinden tamamen farklı
olduğunu söylüyor. Bu kuramda dünyanın her şekle girebilen ve her yerinde tamamen farksız olan
elastik bir malzeme kümesi olduğu söylenebilir hale geliyor.
Locke, bu konu üzerinde ısrarla durarak herhangi bir şüpheci sonuca direnmeye çalışır. Ama aslında
şüpheciliğin tehdidini/tehlikesini ciddiye bile almamıştır. Oysa Berkeley bu tehlikeyi ciddiye alır ve
Locke’un bu Kartezyen metafizik ile empirist epistemoloji karışımına derin bir şüphe ile bakar.
Kendisi de bir empirist olan Berkeley, Locke felsefesinin yol açtığı şüpheci sonuçları önlemenin yolunu
aradı. Bulduğu çözüm, Kartezyen metafiziğin yarısını ayırıp atmak ve maddeyi eleyerek sadece zihni
muhafaza etmek oldu. Dünyada var olanların sadece ideler ile onları algılayan zihinler olduğunu iddia
etmekle söz konusu sakıncaları bertaraf etti. Bu görüşe göre, dünya gerçekten renkli, tatlı, kokuludur
çünkü dünya aslında bizim idelerimizden ibarettir. Dolayısıyla şeylerin gerçek doğasını bildiğimizden
de kesin emin olabiliriz, ilaveten ortada bir perde/peçe filan da yoktur çünkü idelere aracısız/dolaysız
erişiriz ve bunlar da zaten dış dünyanın gerçek nesneleridirler.
Ne kadar komik/gülünç gelse de bu kuram geniş bir etki yarattı. Kant’la başlayan ondokuzuncu yüzyıl
idealizmi Hegel, Schelling ve İngiliz idealistlerini meyve verdi. Bu düşünürler Berkeley’in önemini her
ne kadar küçümsemek isteseler de en temel fikirleri ona borçludurlar ve kendi kanıtlarını da
Berkeley’inkilere dayandırırlar.
Özet
Eğer birisi size, sizin dışınızda odada gördüğünüz eşyaların var olmadıklarını söylerse ona deli dersiniz.
Bu konunda Berkeley de böyle düşünüyor, onların gerçekten var olduklarını kabul ediyor ve bu
görüşü sağduyu (ortak kanaat) görüşü kabul ediyor.
Ama herkes odadaki eşyaların onları algılayan herhangi birisinden de bağımsız var olduklarını kabul
eder ki işte bunu Berkeley onaylamaz. Hatta bunun sağduyuya aykırı olduğunu söyleyecek kadar ileri
gider. Çünkü bunu kabul etmek şu iki öncülü reddetmeye varıyor:
-
Masalar, sandalyeler ve kitaplar gerçekten vardır.
Onlar öyle var olurlar ki onlara dair algımız a uygun düşerler.
Berkeley bu üçünün bir arada olanaksız olduğunu ispatlamaya çalışır.
Kitap üç bölümden oluşuyor. Birinci bölümde maddeciliğin (yani zihnimizden bağımsız maddesel
nesnelerin varlığına inanç) tutarsız, savunulamaz ve nihayetinde şüpheciliğe yol açtığı kanıtlanır. Diğer
iki bölümde ise kendi alternatif görüşünü geliştirir: immateryalizm (maddesizcilik). Var olanların hepsi
ideler, onları algılayan zihinler ve bunların hepsini içeren bir sonsuz zihin yani Tanrı. İkinci bölümde bu
kuramı geliştirir, üçüncü bölümde kimi detayları tamamlar ve itirazları cevaplar.
Ana hatlarıyla Berkeley’in materyalizme karşı olan kanıtı şu şekilde işler: (1) Eğer zihinden-bağımsız
maddesel nesneleri algılıyorsak, onları ya dolaysızca (duyular yoluyla) ya da dolaylı (duyumlarımızdan
çıkarım yaparak) algılıyoruz demektir. Berkeley’in empirist olduğunu ve bütün bilginin duyulardan
geldiğine inandığını belirtelim. Dolayısıyla zihinden-bağımsız maddesel nesnelere ilişkin bilgi
edinmenin başkaca bir olası yolu yoktur. (2) Bizler zihinden-bağımsız nesneleri dolaysızca algılamayız.
(3) Bizler zihinden-bağımsız nesneleri dolaylı olarak da algılamayız. (4) Zihinden bağımsız nesnelerin
varlığına inanmak için hiçbir sebep yoktur.
Dikkat edilirse sonuç, zihinden bağımsız maddesel nesnelerin var olmadığı değil, onların var olduğuna
inanmak için bir sebep bulunmadığıdır. Berkeley bu sonucun yeterince güçlü olduğunu düşünür, eğer
inanmak için sebebiniz yoksa onların varlığına da inanmamalıyız. Bununla birlikte Berkeley’in bu
sonuca varırken kullandığı, özellikle (2) ve (3) ü kanıtlarken kullandığı bir dizi kanıtın, kesin olarak
zihinden-bağımsız nesnelerin var olmadıklarını gösterdiğini düşünür.
Bu kanıtlar arasında en önemlisi ve ünlüsü Ana Kanıttır (Master Argument). Bu kanıta göre zihnin
dışında var olan bir nesnenin idesinin bizzat kendisi tasarlanamazdır, zihniniz olmadan var olan bir
nesneyi tasarlamak imkânsızdır. Çünkü bunu yapmaya kalktığımızda artık nesne sizin zihninizdedir.
Kimi düşünürler bu kanıta “elmas” (the Gem) diyorlar.
Bundan sonra kendi alternatif görüşünü sunmaya geçer. Buna göre, gerçek şeyler, masalar,
sandalyeler ve kitaplar hepsi birer ide koleksiyonudur (kümelenmesi, topluluğudur) ki Tanrının
zihninde var olurlar. Tanrı bazen bize bu ideleri gösterir, görünür kılar ve biz de onları duyumlar
halinde deneyimleriz. Ayrıca Tanrının bu ideleri görünür kılması belli bir düzene (şemaya –
şematikliğe (pattern)) uygun gerçekleşir. Mesela ne zaman “ateşi görme” duyumunu edinsek mutlaka
ona “sıcaklık hissetme” duyumu da eşlik eder. Bilimde yapılanın tümü işte ideler arasındaki bu
düzenin (bu şematikliğin) ortaya çıkarılmasından ibarettir.
Berkeley kendi yaklaşımının pek çok avantajı bulunduğuna inanır, mesela fizik çok daha az kompleks
(karmaşık) hale geliyor, ama bunlardan ikisi önemli: (1) bu görüş ateizme açık kapı bırakmıyor, çünkü
ideler var olmak için sonsuz bir zihni gerekli kılarlar ki bu da Tanrıdır. (2) Bu görüş şüpheciliğe karşı
bağışıktır. Masaya dair duyumumuzun üstünde ve ötesinde başkaca hiçbir şey olmadığı için,
görünüşle gerçeklik uyuşuyor mu diye kaygılanmamız gereksizdir. Şüpheciliğe bağışık olduğu için de
bu görüşe sağduyu görüşü deme hakkını kendisinde bulur.
Önemli terimler
Öz (esence): Skolastik felsefede bir şeyi ait olduğu türe sokan nitelik, bir şeyi o şeyi yapan nitelik.
İnsanın özü, buna göre, akılcı düşünebilmesidir, çünkü bu onu bütün diğer şeylerden ayırır. Descartes
için, iki öz var: zihnin özü düşünce ve bedenin özü madde. Locke için özler nesnel olarak dünyada
bulunmaz, dünyaya kategorileri dayatan biziz, insan düşüncesi şeyleri türlere ayırır.
En iyi açıklama çıkarımı (inference to best explanation): Materyalizme şüphecilik karşısında çıkış yolu
sunan çıkarımdır. Bunu Locke kullanır.
Naif realizm (direct realism): Dünyaya dair algımız araya giren bir ideler katmanı içermez, yani
dolaysız ve aracısızdır.
Adsal öz (nominal esence): Soyut genel idelerin öteki adı. Kişiden kişiye değişebilir. Bir kimyacı için
altının adsal özü onun atom numarasını içerebilir, oysa sıradan biri için içermeyebilir. Dolayısıyla bir
şey biri için altın sayılırken bir başkası için sayılmayabilir. Berkeley adsal öz ile gerçek öz ayrımını kabul
etmez.
Birincil nitelikler (primary qualities): Büyüklük, şekil ve hareket gibileri. Bunlar gerçektir, dış dünyada
bizden bağımsızca bulunurlar. Berkeley birinci ve ikinci nitelikler ayrımını da kabul etmez.
Gerçek öz (real esence): Locke’a göre nesnenin minik taneciklerden kurulu yapısı nesnenin gerçek
özüdür ki bu öz aynı zamanda gözlemlenebilir özellikleri de ortaya çıkarandır.
İkincil nitelikler (secondary qualities): Renk, tat, koku, ses vb. Dış dünyada bulunmazlar, bu niteliklere
karşılık gelen hiçbir şey yoktur.
Ruh (spirit): Zihinle aynı şey (Berkeley’de). Sonlu ve sonsuz diye iki türü var.
Töz (substance): Varlığın en temel birimi (Skolastiklerde). Descartes için üç tane var. Locke he riki
görüşe de karşı çıkıyor ama ikna edici bir alternatif sunamıyor. Berkeley tözü kabul etmiyor.
Dayanak (substratum): Locke töz yerine bunu öneriyor. Bilinemez, algılanmaz, tanımlanamaz bir
temel ki töze ait olan tüm nitelikleri taşır, bunlar için bir dayanak olur. Niteliklerin ait olduğu şey,
onlara sahip olan şey.
Birinci diyalog 171-175
Hylas filozofların inançlarından, okulda okutulan fikirlerinden rahatsızlık duyuyor, hiçbir şeye
inanmadıklarını iddia eden şüpheciler (skeptics) gibiler veya en aşırı şeylere inananlar gibiler. Eğer
sıradan halk bunları işitecek olursa kendi dinsel inançlarının ve sağduyuya dayalı görüşlerinin
kaybolmasına sebep olabilir.
Philonous, zihinden-bağımsız maddesel nesneler bulunmadığı şeklindeki görüşü kabul etmektedir,
üstelik bunun sağduyu görüşü olduğunu söyler.
Şüphecinin tanımı olarak, “duyulur şeylerin gerçekliğini reddeden ve bunları tamamen önemsiz ve
yetersiz bulan kimse” üzerinde anlaşıyorlar.
Berkeley neden kendi görüşünün sağduyu anlayışı olduğu hususunsa bu kadar çok önem vermektedir
ve üzerinde durmaktadır? Birincisi, kendi görüşünün ilk bakışta göze anlamsız ve saçma görünmesidir,
ya da aşırı aykırı görünmesi. Çevremizde gördüğümüz her şeyin zihnimizin içinde olduğunu savunan
bir görüş bu. Bunların kendi başına bağımsız bir varlıkları bulunmadığını ileri süren bir görüş. Bunu ilk
işiten kişi, bu görüşün şüpheciliğe tamamen benzediğini, çünkü dış dünyanın reddini içerdiğini
düşünür. İşte bu yüzden Berkeley kendi görüşünün aslında sağduyuya en uygun düşen görüş
olduğunu kanıtlamaya girişir, çünkü bu onun kuramının önündeki ilk ve en zorlu güçlüktür.
Bundan başka ayrıca Berkeley’in kendisi de bir sağduyu taraftarıdır, dolayısıyla sağduyuya aykırı
düşen bir görüşü en önce kendisi kabul etmez. Böyle bir kuram ortaya koymasının başlıca
sebeplerinden biri de filozofların artık terk ettiğini düşündüğü sağduyu ilkelerine yeniden geri
dönebilmektir.
Berkeley’in kuramı dört tane sağduyu ilkesinden hareket eder: (1) Duyularımıza güvenebiliriz, onlar
bizi aldatmaz. Sıradan kişi duyularının ona bildirdiği gibi dünyada renklerin, kokuların, seslerin vb.
bulunduğuna inanır, oysa yeni mekanistik bilime inanan filozoflar inanmazlar. Dünya onlara göre ince
yapılı taneciklerden kuruludur ve bunların kendine has rengi, kokusu, tadı ve sesi yoktur. (2) Var
olmadıklarını algıladığımız nitelikler gerçekten vardırlar. Filozoflar ise nitelikleri birincil ve ikincil diye
ayırır ve sadece birincilerin gerçekliğine inanırlar. (3) Gördüğümüz ve hissettiğimiz şeyler gerçektir.
Arabalar, insanlar, ağaçlar gerçektir, oysa filozoflar için bunlar sadece gerçek şeylerin temsilleri olan
idelerdir, gerçek dünya ile aramızda daima “algının peçesi” vardır (the veil of perception). (4) Şeylerin
gerçek varlığına dair tüm şüphecilik (Dışarıda gerçekten bir dünya var mı? Bir rüya görüyor olabilir
miyim? Aldatılıyor olabilir miyiz? Kavanozda bir beyin miyim? gibi)haksızdır ve yanlıştır.
Bu dört ilkeyi savunmanın en iyi yolu Berkeley’e göre, madde diye bir şeyin var olmadığını
savunmaktır.
Birinci diyalog 176-180
Philonous, zihinden-bağımsız maddesel nesnelerin bulunmadığını ispatlamak için önce (1) bize
dolaysız deneyimimizde, yani duyular yoluyla hiçbir zihinden-bağımsız maddesel nesne
verilmediğini/sunulmadığını ve sonra (2) dolaysız deneyimimizden zihinden-bağımsız maddesel
nesnelerin var oldukları çıkarımını yapmak için hiçbir mantıklı-makul-akılcı gerekçeye sahip
olmadığımızı gösterir.
Bir empirist olduğu için, Berkeley tüm bilginin duyulardan başka bir kaynaktan gelmediğine inanır ve
bu yüzden sadece yukarıdaki iki seçeneğin söz konusu olduğunu düşünür.
Birinci önermeyi ispatlamak için haz ve acı kanıtını kullanır: ilk olarak Hylas ile, bir nesnede dolaysızca
algıladığımız bütün her şey onun duyulur nitelikleri olduğu konusunda anlaşırlar. Ayrıca duyulur
şeyler, duyulur niteliklerin bir kümelenmesidirler. Bundan sonra kanıta geçer. Acının/ağrının zihin
dışında var olamayacağı apaçıktır, yani onun varlığı algılanmış olmaktır. Onu hisseden biri yoksa
acıdan bahsetmek mümkün mü? Aynı şeyler haz için de geçerli. Philonous ikincil nitelikler olarak
bilinenlerin haz ve acıdan ayrı olamayacaklarını göstermeye çalışır. Aralarında çok sıkı bir bağlantı
vardır. Bu ikisi zihinden-bağımsız var olmadığına göre bu niteliklerin de hiçbiri zihinden-bağımsız var
olmaz demektir. İlk örnek sıcaklık. Çok-sıcağı acı olarak hissederiz. Ama acı sadece hissedebilir bir
varlıkta bulunabileceğine göre, çok-sıcak da onda bulunur demektir. Yani çok-sıcak zihne-bağımlıdır.
Kanıtın serimlenişi: (1) Hissedemeyen (hisleri-duyuları olmayan) şeyler haz ve acı duymazlar. (2)
Madde hissedemezdir. (3) Madde haz ve acıyı duyamaz. (4) Çok-sıcak bir tür acıdır. (5) Sonuç olarak
çok-sıcak ile sıcaklığın diğer dereceleri aynı türden şeyler oldukları için sıcaklığın tüm dereceleri de
zihne-bağımlıdır. Zira bir sıcaklı derecesinden sonra sıcaklığın aniden zihnin dışından içine dahil/ait
olması saçma olurdu.
Algısal görelilik kanıtı da aynı sonucu verir: duyulur nitelikler sadece zihinde var olur, maddeye ait
olamazlar.
(1) Aynı şey aynı anda hem soğuk hem sıcak olamaz.
(2) Ortalama bir sıcaklıkta algılanan maddesel şeyler, yani soğuk veya ılık olarak algılanan
maddesel şeyler, gerçekten soğuk veya ılıktır.
(3) Aynı su kütlesi bir el için soğuk diğer el için ılıktır.
(4) Dolayısıyla aynı su aynı anda hem soğuk hem de ılıktır.
(5) O halde, soğukluk ve ılıklık bir maddesel nesneye ait olamazlar.
Berkeley neden nesneler hakkında sadece iki yoldan bilgi edinebildiğimizi düşünür? Örneğin
Descartes, doğuştan gelen idelerimiz olduğunu, onları yoklamak, incelemek yoluyla zihinden-bağımsız
maddesel nesneleri bilebileceğimizi ve akıl yetimizi kullanarak onların varlığını kanıtlayabileceğimizi
savunur.
Berkeley ise bu seçeneğin üzerinde dahi durma gereği görmüyor. Neden? Çünkü onun asıl hedefi
Locke’tur. Locke kendi eserinde doğuştan ideler bulunmadığını kanıtlamaya girişmiştir, tüm bilginin
duyulardan geldiğini ortaya koymuştur. Yani Locke o işi halletmiştir, Berkeley’e göre.
Berkeley bu eserde üç tane Locke’çu ayrımı bertaraf etmeye çalışır: (1) Zihindeki ideler ile dış
dünyadaki nitelikler ayrımı. (2) Gözlemlenebilir nitelikler ile gözlemlenemez dayanak (substratum)
ayrımı. (3) Ve nesnelere dair adsal öz ile gerçek öz ayrımı.
Birinci ayrım, haz ve acı kanıtı ile algısal görelilik kanıtı kullanılarak çürütülmüş olur.
Algısal görelilik kanıtına itirazlar: Kişinin bir elinin suyu soğuk, diğer elinin suyu ılık hissetmesinden
çıkan sonuç, ancak, suyun aynı anda hem soğuk hem de ılık olmadığı olabilir ve suyun ne soğuk ne de
ılık olmadığını söylemek için haklı sebebimiz yoktur. Berkeley’e göre bu iki yargıdan herhangi birine
onay veremiyorsak, o halde eşitlik ilkesi gereği ikisinin [ (1) su soğuktur, (2) su ılıktır] de doğru
olmadığını söylemeliyiz. Yani su ne soğuktur ne de ılık.
İkinci itiraz: Termometre kullanarak anlaşmazlığı giderebiliriz. Berkeley’İn cevabı: Eğer alet
kullanıyorsak dolaysızca algılananlardan bahsetmiyoruz demektir. Dolaysızca algılananlar doğrudan
duyular yoluyla bize gelenlerdir. Sıcaklık böyledir, termometreden edindiğimiz herhangi bir malumat
böyle değildir.
Birinci diyalog 180-192
Hylas, benim hissettiğim ısıdan ayrı bir de ateşte bulunduğu haliyle ısının var olduğunu ve birincinin
zihne-bağımlı olduğu yerde ikincinin zihinden-bağımsız olduğunu söyler. Ama Philonous, burada
sadece dolaysıca algılananlardan bahsettiğimizi hatırlatarak itirazı bertaraf eder.
Tatlar ve kokular için de aynı kanıtlar geçerli: bir zaman tatlı olan, başka zaman acı gelir ve renkler
aydınlatma koşullarına bağlı olarak değişir. Bu niteliklerin hiçbiri maddesel nesnelerde bulunamaz,
hepsi zihinde bulunur.
Philonous, algısal görelilik kanıtını birincil niteliklere de uygular: Bize küçük görünen şey pireye büyük
görünür, bir açıdan belli bir şekle sahip görünen, başka açıdan başka şekle sahip görünür, aynı nesne
benim ne kadar hızlı hareket ettiğime bağlı olarak hızlı veya yavaş hareket ediyor görünür. Dolayısıyla
bir şey aynı anda hem büyük hem küçük, hem farklı şekillere sahip, hem hızlı hem yavaş olamayacağı
için, büyüklük, şekil ve hareket zihne ait niteliklerdir, maddesel nesnelere değil.
İkincil niteliklerin zihne-bağımlı odluklarını savunan gelenek eskidir: Descartes, Locke vb. ama yenilik
birincil niteliklerin de ikinciller gibi zihne-bağımlı olmalarıdır. Berkeley birincil-ikincil nitelikler
şeklindeki Locke’çu ayrımı da böylece çürütür.
Peki böyle bir ayrım yoksa neden bütün filozoflar bunu göremedi? Çünkü Berkeley’e göre, ikincil
niteliklerin öznel nitelikler haz ve acı ile bağlantısı o kadar açıktır ki bunların zihne-bağımlılıkları da
çok açıktır. Oysa birincil niteliklerin haz ve acı ile bağlantısı açık değildir.
Hylas’ın itirazına dönersek: Sıcaklığın iki anlama geldiğini söylüyordu, bizim hissettiğimiz sıcaklık ve
nesnedeki moleküler hareketlilik. Bunların ikisi de bizim sıcaklığın ne olduğuna ilişkin sezgimize uygun
düşerler, ikisini de terk edemeyiz. Her ikisi de sıcaklığın eşit derecede gerçek görünümleridir, biri
zihne-bağımlı öteki ise zihinden-bağımsızdır. Berkeley ise dolaysızca erişebildiğimizin hissedilir sıcaklık
olduğunu söylüyordu ve eğer ateşte olduğu haliyle bir sıcaklık varsa biz bunu ancak dolaylı yoldan
algılayabiliriz, bu yüzden de konu dışı kalır. Peki ama ya ateşte olduğu haliyle sıcaklığı sadece dolaylı
olarak algılıyorsak? Belki de bizim sıcaklık hissimiz, ateşte olduğu haliyle sıcaklığın bir algısından başka
bir şey değildir? Yani belki de, moleküler-etkinlik-olarak-sıcaklığı algılamak tam da belirli bir duyuma
sahip olmakla aynı şeydir? Berkeley’in bu ihtimale cevabı önemlidir: Bizim algıladığımız haliyle sıcaklık
ile ateşte olduğu haliyle sıcaklık ayrımı, bizim işittiğimiz ses ile hava parçacıklarının titreşimi olarak ses
ayrımına benzer. Ve sorar, hava parçacıklarının titreşimini yani hareketini işitmek anlamlı mıdır? Yani
hareket işitilebilir mi? Hareket ancak görme ve dokunma yoluyla algılanabilir, işitme ile değil. Demek
ki gerçek seslerin aslında işitilemez olduklarını söylemiş oluyoruz. O halde sesleri dolaysızca işittiğimiz
zaman, hava parçacıklarının hareketlerini dolaysızca işitmiş sayılamayız, çünkü bu, işitilebilir türden
bir şey değildir. O halde sıcaklığı dolaysızca algıladığımızda da, böylelikle moleküler etkinliği dolaysızca
algıladığımız söylenemez, çünkü bu, sıcaklık olarak hissedilecek türden bir şey değildir.
Birinci diyalog 192-199
Hylas bu sefer, her ne kadar büyük, küçük, hızlı ve yavaş gibi terimlerin göreli olduklarını kabul etse
de, filozofların “mutlak büyüklük”, “mutlak yayılım” ve “mutlak hareket” ten bahsettiklerini hatırlatır.
Bu ideler göreli olan daha önceki idelerden soyutlamayla oluşturulmuştur ve neden bir cismin mutlak
yayılım, büyüklük ve hareketi bulunmasın? Berkeley’in cevabı, soyut genel ideler diye bir şeyin
bulunmadığıdır. Var olan her şey bireysellerdir ve bu ideleri soyutlamayla elde ettiğimizi söylüyoruz
ama onları kavrayamıyor ve zihnimizde tasarlayamıyoruz: çabukluk, yavaşlık, karelik ve diğerlerinin
her türlü duyulur nitelikten soyulmuş ama sadece zihinde var olan idelerini tasarlayabiliyor muyuz?
Hylas, bunlar bir yana, yayılım, büyüklük ve hareket için bile bunun yapamadığını itiraf eder. Öyleyse
ikincil niteliklerin böyle mutlak ideleri olamaz.
Hylas, algı edimi ile, ki bu etkindir (aktif), algının nesnesini, ki bu edilgindir (pasif), ayırmak gerektiğini
söyler. Birincisi zihne-bağımlı, ikincisi ise zihinden-bağımsız var olurlar. Philonous bu ayrımı da kabul
etmez. Algıda ve duyumda zihnimiz pasiftir, aktif değil, zira hangi duyumlara sahip olacağımızı biz
seçemiyoruz. Ve acı için ne diyeceğiz? Acı algısında, acının zihnin dışında var olduğunu söyleyemeyiz.
Hylas yine de, bütün bu niteliklerin bir şeyin nitelikleri olduklarını, yani dış dünyadaki bir şeyde var
olduklarını düşünemeden edemediğini söyler. Yani bütün duyulur niteliklerin dayanağı olan maddesel
bir dayanak bulunduğuna inanmaktan kendini alamıyor. Buradan sonra tartışma yeni bir boyut
kazanır. Çünkü artık Hylas, dolaysız tanıklığımızdan kalkarak zihinden bağımsız maddesel nesnelerin
var olduğunu ispatlamaya değil, dayanak (substratum) olarak maddenin varlığını ispatlamaya
çalışıyor. Dolaysız deneyimde sahip olduklarımız sadece gözlemlenebilir niteliklerdir ve dayanak diye
bir şey gözlemlenemez, çünkü o, bu niteliklerin arkasındaki dayanaktır. Yani dolaysız deneyimimizden
kalkarak, zihinden bağımsız maddesel nesnelerin var olduklarını çıkarabilir miyiz? Böyle bir çıkarım
yapabilir miyiz?
Philonous, bu dayanak idesinin nereden geldiğini sorar. Duyulardan gelemez, çünkü ilke gereği o
duyumsanabilir değildir. O halde bu ideyi bize akıl veriyor mu diyeceğiz? Buna da hayır, çünkü ona
dair hiçbir pozitif ideye sahip değiliz, onu resmedemeyiz ve betimleyemeyiz. Sadece “niteliklere
dayanak olan şey” gibi bir tanıma sahibiz. Fakat eğer o bir dayanaksa o halde bütün niteliklerin
altında yayılmış ya da dağılmış olmalıdır, oysa yayılmış ya da dağılmış olmak bir duyulur niteliktir,
dolayısıyla dayanağa ait olamaz. Yani bu (dayanak idesi) tutarsızdır. Hylas dağılmış olmayı dar lügat
anlamıyla almamak gerektiğini söyleyince, Philonous onu daha makul bir anlam vermeye zorlar, ama
Hylas başaramaz. Böylece dayanak olarak madde düşüncesi çöker.
Demek ki burada Berkeley soyut genel ideler ve dayanak gibi Locke’çu kavramlara saldırmaktadır.
Locke soyut genel ideleri, nesnelerin sahip oldukları benzerlikleri farklılıklarından soyutlayarak
kurduğumuzu söyler. Ama bu fikir işlemez. Çünkü bundan da çok daha tutarsız bir işlem olmalıdır:
genelleştirme. Genelleştirmede biz tüm detayları-ayrıntıları terk ederiz ve böylece en belirsiz-bulanık
ideyi elde ederiz. Örneğin renk idesi böyle kurulur, çünkü hiçbir renk çifti herhangi bir benzerlik
göstermezler, sadece renk olmaları dışında. Dolayısıyla eğer genel bir renk idesine ulaşmak istersek,
her bireysel renk örneğini terk edeceğiz, almayacağız demektir. Renkler arasında hiçbir belirlenebilir
benzerlik yoktur, bu yüzden genelleştirme işlemini uygulamaya mecburuz. Berkeley sorar: peki bu
nasıl işleyecek? Eğer bütün detayları feda edersek o zaman bir ide kurmak için elimizde hiçbir şey
kalmayacak. Ayırma/tecrit (isolation) işlemi de işe yaramaz, çünkü o kadar çok bireysel detayı dahil
etmek zorunda kalırız ki genel idemiz karmakarışık ve kullanışsız hale gelir. Özetle, iki yol var: ya
bütün detayları dahil edeceğiz ya da feda edeceğiz. İkisi de makul ve uygulanabilir değil. Bütün
detayları attığımızda, büyüklük sahibi ama belli bir büyüklüğü olmayan, renk sahibi ama belli bir rengi
olmayan vb. bir idemiz olur. Eğer tüm detayları katarsak bu sefer elde ettiğimiz şey tutarsız bir kaos
olur, milyonlarca şekiller-renkler vs.
Locke kendi ideler öğretisinde iki temel varsayım kullanmaktadır. Birincisi, içerik varsayımıdır (content
assumption). Buna göre bir ide, önümde aracısız-dolaysızca hazır bulunan düşünce içeriğidir. Zihninizi
yönelttiğiniz şey sizin düşündüğünüz şeydir. Buna göre, köpeğiniz Fido’yu düşünmek, onun idesine
zihninizi yöneltmek demektir. Eğer genel olarak köpeği düşünüyorsanız, bu sefer zihninizi (genel)
“köpek” idesine yöneltirsiniz. İkinci varsayım ise resim varsayımı dır (image assumption) ki buna göre,
bütün bu ideler birer imge veya hayali resim olmalıdır. Dolayısıyla genel ideler durumunda böyle bir
imge veya hayali resimden söz edilemeyeceği açıktır.
Bugün pek çok kişi imge varsayımını kabul etmez. Onlara göre, ideler imgesel olmak zorunda değildir.
İdelerimizin bir kısmı saf zihinsel/entelektüel düşünceler ve mantıksal çıkarımlardır. Ama böyle bir
çözüm bir empirist için uygun değil, zira ideler deneyimden geliyorsa, imgesel olmak zorundalar.
Berkeley ise şunu der: Fido idesi ile köpek idesi arasındaki farkın, zihnimi yönelttiğim şeyle bir alakası
yok. Her iki halde de zihnimi yönelttiğim içerik aynıdır, farklılık bu ideyi nasıl kullandığımdan
kaynaklanır. Bu ideyi bazen belirli bir köpeği kastetmek için, bazen de birden çok köpeği kastetmek
için kullanırım. Her iki halde de zihnimdeki hep aynı köpek imgesidir.
Birinci diyalog 200-203
Philonous en gözde ve en iyi kanıtı sunar: zihnin dışında var olan fiziksel nesne idesinin kendisi
tasarlanamazdır. Tasarlanmamış bir nesneyi tasarlayamazsınız, çünkü siz onu zihninizde tasarlar
tasarlamaz, tasarlanmamış olmaktan çıkar. Onu düşündüğünüz anda onu tasarlamış olursunuz.
Bu kanıt, görme olayına uyarlandığında daha kolay anlaşılır: görülmemiş bir nesne görmek mümkün
müdür? Elbette hayır, çünkü onu görür görmez görülmemiş olmaktan çıkar. Yani tüm zihinlerin
dışında var olan bir nesne idesi oluşturamayız, zira tutarsız ve kendi kendisi ile çelişkilidir.
Kanıtın serimlenişi:
(1) Ancak tasarlanmamış olarak var olan bir ağaç tasarlarsak, bu ağacın tüm zihinlerden
bağımsızca ve tüm zihinlerin dışında var olduğunu tasarlayabiliriz.
(2) Oysa tasarlanmamış bir nesneyi tasarlamaktan bahsetmek çelişkilidir.
(3) Demek ki tüm zihinlerden bağımsız ve onların dışında var olan bir ağacı tasarlayamayız.
Hylas itiraz eder: peki ya uzaklık/mesafe? O da mı zihne ait? Ay’ı, yıldızları bizden çok uzakta
görüyoruz, yani onlar aslında zihnimizin içinde mi? Philonous’Un cevabı: rüyada da nesneleri bizden
uzakta görürüz ama onlar zihnimizin dışında değildir. Hylas itiraz eder: demek ki duyular da bizi
aldatıyor o zaman? Philonous’un cevabı: hayır onları yanlış yorumluyoruz, doğuştan kör bir kişi
dünyayı ilk gördüğü zaman duyulardan gelen işaretleri uzaklık şeklinde yorumlamayacaktır (burası,
Berkeley’in “Görme Kuramı” kitabı ile ilgili).
Bu bölüm, Ana Kanıtın (Master Argument) sunulduğu yerdir. Bugün artık herkes bu kanıtın
geçersizliğine inanıyor.
Bu kanıtın en yaygın eleştirisi şu: algısal edim ile algısal içerik ayrımını atlamıştır. Bunların ikisi farklı
şeylerdir. Algılama edimini algıladığım idenin içeriğinden ayırabilirim. İdenin içeriği ayrıca var olmaya
devam eder: tasarlanmamış ağaç gibi. Onu şu anda tasarlıyor olmamım içeriğin kendisi üzerinde bir
etkisi yok, o hala aynı içeriktir. (bu husus tartışmaya açık!)
Berkeley “öyle bir x var ki bu benim tarafımdan hem tasarlanmıştır hem de tasarlanmamıştır”
demenin çelişkili olduğunu söylemek ister. Bunda da haklıdır, ama tasarlanmamış bir ağacı
tasarladığımı söylerken denmek istenen aslında şu: (tasarlanmamış bir x’in var olduğunu)
tasarlıyorum. Yani var olmak tasarlanıyor, tasarlanma tasarlanmıyor. İkinci düzey tasarlama var
olmaklık bakımındandır, yoksa tasarlanmışlık bakımından değil. Tabii, burada şu itiraz gündeme
geliyor: belki de ideler için tasarlanmak var olmakla eşanlamlıdır, onları tasarlamak belki de onları var
etmek demektir ki Berkeley için söz konusu olan kesinlikle budur. O yüzden bu eleştiri yeterince güçlü
değil.
Bir diğer eleştiri ise şudur: Berkeley tasarlanmamış olduğu varsayılan belirli bir ağacı tasarlamaya
çalışmaktan bahsediyor. Bu açıktır ki yapılamaz, ama şu kolaylıkla yapılabilir: dış dünyada bir yerde
herhangi bir ağacın var olduğu varsayılıyor ve bu ağaç tasarlanmamıştır. Yani tasarlanmamış olan
herhangi bir ağaç (belirli bir ağaç değil) vardır. “x var ve x bir ağaç ve x tasarlanmamış” denebilir, “x
var ve ben x’i tasarlıyorum ve x tasarlanmamış” ise denemez. (bu eleştiri de zayıftır, zira “x var ve x bir
ağaç” demekle onu tasarlamış olmuyor muyuz?)
Bir başka yoruma göre ise Berkeley’in burada demek istediği yanlış anlaşılıyor. Berkeley şunu demek
istiyor: zihinden bağımsız bir idenin kendimiz için bir temsilini oluşturamayız. Biz sadece onun duyulur
niteliklerine başvurmakla, onları betimlemekle bir idenin kendimiz için bir temsilini oluşturabiliriz ve
bu duyulur niteliklere dair kavrayışımız da sadece algılayana nasıl göründüklerinden ibarettir.
Dolayısıyla biz sadece, algılayan kişiye göründüğü hali ve biçimiyle bir ağacın idesini tasarlayabiliriz.
Bu yorum kanıtın kastını değiştiriyor, yani Berkeley, biz tasarlanmamış bir nesneyi tasarlayamayız
demek istemiyor, bir nesneyi tasarlanmamış haliyle tasarlayamayız demek istiyor. Ve eğer bütün
niteliklerin zihne-bağımlı olduklarına ilişkin Berkeleyci öncülü kabul etmezsek bu sonucu da kabul
etmek zorunda değiliz. Bu eleştiri de sallantılıdır: “tasarlanmamış nesne” ile “tasarlanmamış haliyle
nesne” arasında nasıl bir fark var? Ayrıca bütün niteliklerin zihne-bağımlı olup olmamalarının
tasarlama edimiyle ne ilgisi var? Neticede tasarlamak için, bize göründükleri halleriyle nitelikleri
kullanmayacak mıyız?
En sağlam eleştirilerden biri şu: eğer bizler tasarlanmamış nesneleri tasarlayamaz olsaydık, o halde
Tanrıyı ve başka zihinleri tasarlanmamış olarak tasarlamak da mümkün olmayacaktı, yani bizim
zihnimiz dışında hiçbir şey yoktur: ne Tanrı, ne başka özneler ve hiçbir şey. Bu durumda kanıt,
idealizm yönünde değil solipsizm yönünde işlemiş olur.
Önceki eleştirinin bir özeti: eğer bir ideyi sadece duyulur nitelikleri kullanarak oluşturabiliyorsak ve
bütün duyulur nitelikler de zihne-bağımlı iseler, bize göründüğü halden başka türlü bir ideye sahip
olamayacağımız da doğru olur. Yani bütün duyusal niteliklerin zihne-bağımlı oldukları kabul
edilmediği için kanıt yanlışlanmış oluyor. (Güya!)
Birinci Diyalog 203-son
Philonous zihinden bağımsız nesneleri dolaysızca algılamadığımızı göstermiştir, geriye kalan,
dolaysızca algıladıklarımızdan çıkarımla zihinden –bağımsız maddesel nesnelerin varlığının
bilinemeyeceğini göstermektir. Böyle çıkarımlar üç tür olabilir:
(1) Gözlemlenebilir niteliklerin temeli ve dayanağı olarak madde, ki bunun olamayacağını daha
önce göstermişti.
(2) İdelerimizin arketipleri olarak maddesel nesneler.
(3) İdelerimizin sebepleri olarak (onları doğuranlar olarak) maddesel nesneler.
Hylas burada ikinci seçeneği gündeme getirir: ideler dış dünyadaki şeylerin kopyalarıdırlar, onlar
kopyası oldukları nesnelere benzerler ve onları algıladığımızda benzedikleri maddesel nesnelere de
erişmiş sayılırız. Yani, bir fotoğrafın, fotoğrafı çekilen kişiyle ilişkili olması gibi, ideler de maddesel
nesnelerle ilişkilidirler. Bizim dolaysız erişimimiz fotoğrafadır, ama onun aracılığıyla fotoğraflanan
kişiye de erişmiş oluruz. Dış dünyada bir ağaç ve bir de onun idesi vardır ki bu onun kopyasıdır; biz
kopyayı algılarız ama bu kopya vasıtasıyla ağacın kendisi hakkında da bilgileniriz.
Philonous’un cevabı: bir idenin zihinden-bağımsız maddesel bir nesneyi temsil edebileceğini
düşünmek çılgıncadır. Bir ide ancak, yine bir ideyi temsil edebilir. Maddesel olarak var olan ağaç ile
bir ağaç idesi nasıl olur da birbirlerine benzeyebilirler? Ağaç idesi yeşil ve kahverengidir, oysa
maddesel ağaç renkli olamaz, çünkü renkler zihnin dışında var olmazlar. Benzer şeyler büyüklük ve
şekil için de geçerli. Yani zihnin dışında var olan bir şey hiçbir biçimde idelerimize benzer olamaz ve
onları andıramaz. Görünmez olan bir şeyin renkli olan bir şeye benzediğini söylemek gibi olur bu.
Üstelik bizim idelerimiz akışkan, geçici ve değişkendir. Oysa maddesel nesnelerin durağan ve sabit
oldukları varsayılır. Yani birbirlerine benzemezler ve biri diğerini temsil edemez.
Sonunda Hylas, şüpheciliği benimser. Zihnin dışında duyulabilir şeyler olamayacağını kabul eder ve
sonuç olarak duyulur şeylerin gerçek bir varlıkları olmadığını onaylar. Şüpheciliğin tanımı da zaten
buydu, yani duyulur şeylerin bağımsız kendi başına bir varlıkları olduğunu reddetmesi.
Descartes ve Locke’un şüphecilikle nasıl baş ettiklerine bakalım: her ikisi de zihinden-bağımsızmaddesel nesnelerin varlığına çıkarımla ulaşmamız gerektiğini kabul eder, çünkü nesnelerin varlığına
ilişkin kanıt deneyimde dolaysızca verilmemiştir. Descartes zihinde-bağımsız-maddesel nesnelerin
varlığını doğuştan gelen idelerden çıkarsar; bunun için özellikle Tanrı idesini kullanır, onun bizi
aldatmayacağını söyler vs. Berkeley de bunu göz önüne alır ama reddeder.
Locke’un durumu farklı, çünkü doğuştan ideleri kabul etmiyor. Locke’un şüphecilikle baş etmek için
birkaç stratejisi var. Birincisi, şüpheciyi ciddiye almamaktır. Kim bir dış dünyanın gerçekliğinden şüphe
edebilir ki? Böyle bir şey mümkün mü? Bundan şüphe etmek ancak eğlence amaçlı olabilir.
Locke’un ikinci stratejisi: en iyi açıklamaya çıkarsama (inference to the best explanation): Bir dizi
bilmecemsi olgunun en iyi açıklaması ancak dış dünyanın gerçekliği onaylandığında yapılabilmektedir.
Her biri tek başına yeterli olmazlar ama birlikte yeterince/fazlasıyla ve boğucu derecede ikna
edicidirler. Yedi tane işaret/alamet gösterir:
-
-
-
-
Algı çok canlıdır, öyle ki bu canlılık anılarda ve hayallerde bulunmaz.
Algının idelerini onlara uygun düşen duyu organı olmadan edinemeyiz.
Bu ideleri ancak belirli koşullar altında ediniriz, organlar değişmeden kalsa da deneyimlerin
olasılığı değişir. Demek ki bu ideleri üreten/oluşturan bu organlar olamazlar.
Bu idelerin pasif (edilgin) bir doğaları vardır, irade sahibi olmasalar da bize kendilerini
dayatırlar, onları engelleyemeyiz veya istediğimizi tercih edemeyiz. Örneğin her istediğimde
kavun tadı deneyimini yaşayamam, bunun için kavun yemem gerekir. Veya dışarıdan gelen
araba kornası gürültüsünü işitmek istemediğimde ortadan kalkmaz, devam eder.
Kimi ideler zorunlulukla haz veya acı ile birlikte var olurlar. Örneğin elim kesildiğinde hemen
daima acı hissederim, ama bu ideleri belleğimizden getirip hatırladığımızda bu sefer acı
yoktur.
Belirli ide grupları birlikte bir düzen/bir şematiklik arzederler, birine sahip olduğumuzda öteki
veya ötekileri, kesine yakın doğrulukla önceden kestiririz, elimizin kesilmesi ve acı
hissetmemiz örneğindeki gibi. Elimiz havada asılı olarak kitabı tutarken kitabı salıversek kitap
düşecektir, gibi.
Son olarak, sadece tat, görme, dokunma, işitme idelri arasında değil, aynı zamanda
deneyimde bulunabilen farklı öznelere ait ideler arasında da bir karşılıklı ilişki ve düzenlilik söz
konusudur.
Berkeley en iyi açıklamaya çıkarsamayı hiç ele almaz. Fakat onun bu muhakeme çizgisine nasıl karşılık
vereceği bellidir: kendi kuramı da materyalist kuram kadar bunların her birini açıklayabilir. Bu
durumda Locke nasıl cevap verebilir? Şunu diyebilir: Berkeley’in hipotezi bu tanıklıkları materyalist
hipotez kadar iyi açıklamamaktadır. Çünkü Berkeley’in açıklaması daha karmaşık, Locke’unki ise basit
ve sade. Berkeley için Tanrının ve onun bize verdiği idelerin varlığı bir zorunluluktur. Locke’un
durumunda, nesneleri pasif biçimde algılamamız, ilgili deneyimleri yaşamamız için yeterli olurken,
Berkeley bize, Tanrının kendi zihninde bize ideleri nasıl gösterdiğine ilişkin, bunu ne zaman ve neden
yaptığına ilişkin bir hikaye anlatmak durumundadır.
Ayrıca Berkeley neden bazı ideleri daima belirli başkalarının izlediğine dair hiçbir zaman bir açıklama
sunmaz, sadece Tanrının böyle yapmayı tercih ettiğini söyler, ama Tanrı neden böyle tercihte
bulunurun bir cevabı yok. Çünkü onu kısıtlayan hiçbir zorunluluk yok. Diğer yandan Locke, bu
düzenliliğin/şematikliğin nesneleri yöneten fiziksel yasalarca buyurulduğunu belirtirken çok daha
makuldur. (Yazara göre! Zira burada, bu sefer neden yasaların öyle değil de böyle olduklarını
sorabiliriz!)
Yani Locke’un yaklaşımı Berkeleyci yaklaşımdan çok daha başarılı ve randımanlı olarak açıklıyor bu
olguları, dolayısıyla materyalizmi idealizme tercih etmemizi gerektiriyor.
Download

Hylas ile Philonous Arasında Üç Konuşma