CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ ÜZERİNE
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 29 Ekim 1923’te cumhuriyetin ilanı üzerine, aynı gün
milli mücadelenin lideri Mustafa Kemal’i cumhurbaşkanı seçer. Atatürk soyadı verilen
Mustafa Kemal, yaşadığı sürece bu görevi sürdürür.
1938’de Atatürk yaşamını yitirince kimin cumhurbaşkanı olacağı konusunda bir
tartışma yaşanır; çünkü kurtuluş savaşını yürüten kadro hayattadır: Fevzi Çakmak, Kazım
Karabekir, İsmet İnönü, Celal Bayar adaylar arasındadır. İnönü tek parti olan CHP’nin ikinci
lideridir. Ordunun da arzuları doğrultusunda İsmet Paşa cumhurbaşkanı olur.
Türkiye’yi II. Dünya Savaşı’na sokmayan İsmet Paşa, savaşın bitmesi ardından çok
partili hayatı geçileceğini vurgular, tek partili siyasi yaşama son verir. 1946’da kurulan
Demokrat Parti, CHP ve kadrolarını “dinsizlikle” suçlar, cumhuriyet ve değerlerine karşı sinsi
bir savaş açar. CHP, “dinsizlik” iddialarını çürütmek için “müfredata” din dersleri koydurur;
buna karşın DP, “camilerin ahır yapıldığı” propagandasıyla istismarını sürdürür, 1950
seçimlerinde parlamentoda çoğunluğu sağlar, 22 Mayıs 1950’de kurucularından Celal Bayar’ı
cumhurbaşkanı seçer.
Demokrat Parti, iktidarı süresince, “din temelli” sinsi propagandadan vazgeçmez,
cumhuriyetin değerleriyle, kurum ve kurallarıyla oynamayı iktidarda kalmanın gereği olarak
görür; laik eğitimi çökertmeyi, dini siyasete alet etmeyi, demokrasiye sandığa indirgemeyi
esas alır; emperyalizmle içli dışlı olma adına Kore’ye asker gönderir, binlerce Anadolu
evladını, yaban ellerde, uzak Asya’da ölüme sürükler. DP’nin uygulamaları, laik cumhuriyet
yanlısı kitleleri ayağa kaldırır, üniversite gençliği sokağa iner, aydınlar yürür, ordunun genç
subayları hareketlenir, 27 Mayıs 1960 sabahı, halkın duygu ve düşünceleriyle örtüşen askeri
bir harekâtla DP iktidardan indirilir.
Devrikler Yassıada’da yargılanırken, laik, demokratik, sosyal hukuk devletini
amaçlayan 1961 Anayasası, halkoylamasıyla yürürlüğe konur. Yeni Anayasa’nın kabulünden
sonra yapılan seçimlerde millet meclisi ve cumhuriyet senatosu olarak oluşan TBMM, askeri
hareketin lideri Cemal Gürsel’i cumhurbaşkanı seçer.
Demokrat Parti’nin tabanı üzerine kurulan Adalet Partisi de “din eksenli” siyaseti
sürdürür, askeri hareketin ürünü olduğu savıyla 1961 Anayasası’nı içine sindiremez. 1966
yılında sağlık sorunları nedeniyle Cemal Gürsel’in cumhurbaşkanlığından ayrılması üzerine,
yeni cumhurbaşkanı seçimi gerilimli başlar. Cumhurbaşkanını halk seçsin diyen AP, asker
kökenli Cevdet Sunay (28 Mart 1966) ile Fahri Korutürk’ün (6 Nisan 1973) seçiminde
uzlaşıcı tavır alır, cumhurbaşkanlı sorunu aşılır; seçimler, özde darbe korkusunun, sözde
uzlaşmanın sonucudur.
Fahri Korutürk’tün görev süresinin dolduğu 6 Nisan 1980’den itibaren cumhurbaşkanı
seçimi yine gerilimin kaynağı olur, bir aday üzerinde anlaşma sağlanamaz, Demirel ve Ecevit
inatlaşır, aylarca cumhurbaşkanı seçilemez. Bunu bahanelerine katan darbeciler de 12 Eylül
1980’de iktidara el koyar, meclisi kapatır, hükümeti düşürür, yasama ve yürütme yetkisini
kullanırlar; özgürlükleri işlevsizleştiren, dini eğitimi zorunlu hale getiren, eğitim birliğini
bozan, eğitimi ticarileştiren, temsilde adaleti yok eden bir Anayasa hazırlarlar. 9 Kasım
1982’de halkın oyuna sundukları Anayasayla birlikte darbe lideri Kenan Evren’i de
cumhurbaşkanı olarak halka onaylatırlar.
1
Kenan Evren’in görev süresi dolunca takunyalı takımından Turgut Özal, darbeler
nedeniyle güvenirliği zaafa uğrayan ordunun etkisizliğinden yararlanarak, adaletsiz barajlı
seçimle mecliste çoğunluğu ele geçiren Anavatan Partisi’nin milletvekili sayısına güvenerek,
9 Kasım 1989’da cumhurbaşkanı olur.
Turgut Özal’ın 17 Nisan 1993’te beklenmedik ölümü üzerine, Erdal İnönü’nün
başında bulunduğu SHP’nin desteği ile DYP genel başkanı Süleyman Demirel, 16 Mayıs
1993’te cumhurbaşkanı seçilir. Süleyman Demirel’in görev süresinin dolmasından sonra ise,
meclisteki partilerin uzlaşmasıyla, 16 Mayıs 2000’de, Ahmet Necdet Sezer cumhurbaşkanı
olur.
Ahmet Necdet Sezer’in görev süresinin dolmasıyla cumhurbaşkanlığı seçimi yine
tartışmanın odağıdır. Tartışma, adaylardan çok, TBMM’nin toplantı sayısı üzerinde
yoğunlaşır. Nitelikli çoğunlukla cumhurbaşkanı seçmek için, 550 milletvekilinin 2/3’sinden
bir fazlasını oluşturan 367 milletvekilinin oturumda hazır olmasının istenmesi dayatma olarak
nitelenir. Aslında bu sayısal oran, devletin başı olan, Türkiye Cumhuriyetini ve Milletin
birliğinin temsil eden cumhurbaşkanını uzlaşı yoluyla seçilmesi, olası tartışmaların önlemesi
amaçlıdır.
Dini siyasete alet eden, tarikatlara dayanarak mecliste milletvekilliği çoğunluğunu ele
geçiren AKP, “Dini bütün” bir AKP’liyi cumhurbaşkanı yapmak için harekete geçer. Dinci
birinin cumhurbaşkanı olmasını önlemek ve uzlaşıyla laik anlayışlı birisini cumhurbaşkanı
seçtirmek için CHP, meclis oturumuna katılmama kararı alır. CHP’nin kararı nedeniyle
nitelikli çoğunluğun oturumda hazır bulunamaması karşısında AKP, nitelikli çoğunluk
sayısına savaş açar. Günlerce, bu oran milli iradenin önünde engeldir yaygarası yapar.
Niyetleri, basit çoğunlukla (meclis üye sayısının 1/3 oluşturan 184 milletvekili) toplantıyı
açıp, seçim turlarını sürdürüp, en sonunda en çok oy alan adaylarını seçtirmektir. Dini bütün
aday olarak Abdullah Gül’ü gösterirler, 367 milletvekilinin katılımının zorunlu olması
nedeniyle sıkıntı yaşarlar, Türk milliyetçiliğini temsil iddiasında olan MHP’li, Kürt
milliyetçiliğinin temsili iddiasında olan BDP’li milletvekillerinin oturuma katılmasıyla 367
engeli aşılır,
eşime türban taktırmıyorlar diye yakınan ve Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’ne dava açmasını destekleyen Abdullah Gül, Ağustos 2007’de cumhurbaşkanı
olur.
AKP, 21.10.2007 tarihinde Anayasa’nın 101. maddesini değiştirir, cumhurbaşkanın
halk tarafından seçilmesinin önünü açar, böylece de dinci, liberalimsi sağ partilerin
özlemlerini yasalaştırmış olur.
Anayasa değişikliği üzerine derhal cumhurbaşkanın halk tarafından seçilmesini
sağlamak gerekirken AKP, bunu göze alamaz; Abdullah Gül cumhurbaşkanlığını kazanılmış
hak günümüze kadar sürdürür. Abdullah Gül’ün 7 yıllık görev süresi Ağustos ayında dolacağı
için, yeni cumhurbaşkanı halk seçecektir.
Geçmişte cumhurbaşkanlığı seçiminin ve uygulamalarının, bu kadar tartışmalı
olmasının asıl nedeni, laik cumhuriyete ve değerlerine bağlı olup olmamakla, sahip çıkıp
çıkmamakla ilgisi vardır. “Devletin varlığını ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez
bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, hukukun üstünlüğüne,
demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma, …
Anayasaya sadakattin ayrılmayacağıma, …namusum ve şerefem üzerine ant içerim” (Any. Md.81)
diye ant içen birçok milletvekili, andını tutmamayı, dincilik, mezhepçilik, ayrımcılık yapmayı,
adeta erdem sanıyor; ülkenin ve halkın birliğini bozacak girişimlerde bulunmaktan
2
vazgeçmiyor. Asıl savaşımları, sosyal, siyasal, toplumsal, ekonomik sorunlarla olması
gerekirken, dinsel, mezhepsel, etniksel alanda oluyor.
Laik cumhuriyetten yana olanlar, egemenliğin (yasama, yürütme, yargı yetkisi)
millette ait olduğunu, milletin bu hakkı yetkili organlar eliyle kullandığını, halkın seçtiği
vekillerinden oluşan TBMM’nin üstünde başka bir irade olmadığını, meclisin
cumhurbaşkanını seçmesinin parlamenter sistemin zorunlu sonucu olduğunu söyler ve
savunurlar. Cumhurbaşkanını halkın seçmesinin parlamenter sisteme uygun olmadığı
görüşündedirler; yasama ve yürütme yetkisinin kullanılmasında, cumhurbaşkanı ile meclis,
cumhurbaşkanı ile hükümet ve idari organlar arasında yetki karmaşası doğacağını, tartışma ve
çatışma çıkacağını, ülke bütünlüğü ile halkın birliğinin bozulacağı endişesini taşırlar.
Cumhuriyetin temel değerleriyle (tam bağımsızlık, güçler ayrılığı, demokratik, laiklik,
sosyal hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü vb.) sorunlu olan dinci / muhafazakâr çevreler,
sözde liberal sağ partiler, bu tür kaygıları taşımaz; Osmanlının yükseliş dönemine duydukları
aşırı hayranlıktan olsa gerek, cumhurbaşkanın halk tarafından seçilmesini, başkanlık sistemine
geçilmesini ister, bir nevi padişahlık / sultanlık / hükümdarlık düşlerler.
Parlamenter sistemde, meclis, hükümet, siyasi iktidar, siyasi partiler, egemenlik
hakkını kullanırken Anayasaya bağlı kalmak, hem yargıya hem de millete karşı sorumlu
olmak durumundadır. Halk tarafından seçilen “vatana ihanet dışında” bir sorumluluğu
bulunmayan cumhurbaşkanının, egemenlik yetkisini kullanacağı, yargıya ve millete karşı
nasıl sorumlu olacağı belirsizdir. Böyle bir durumda, hesap verenle vermeyen, sorumlu olanla
olmayan arasında bir çekişme, çatışma yaşanmayacak mıdır?
Cumhuriyetin ilanından bu yana cumhurbaşkanı seçimindeki sorunların başlıca
nedeni, liberal/muhafazakâr sağın, ülke tarihten kopuk, sürece ve döneme denk düşmeyen sığ
düşünceleridir.
Millet adına her türlü kararı alabilen, değiştirilemez maddeler dışında anayasayı
değiştiren, kanun çıkaran, savaş açmayı ve barış yapmayı onaylama yetkisi bulunan
milletvekilleri, neden millet adına cumhurbaşkanını seçemesin? Halk, Anayasa belirtilen hak
ve yetkilerini millet adına kullanmak üzere milletvekilini seçiyor da seçtikleri
cumhurbaşkanını mı seçemiyor? Halk doğru seçim yapıyor da milletvekilleri mi yanlışa
düşüyor? Eğer milletvekilleri yanlış yapıyorsa, o zaman bu milletvekillerini seçen halkında
yanlış yaptığını düşünmek gerekmez mi?
Halkın bir kısmını karşısına alan, ya da halkın bir kısmının içine sindiremediği bir
cumhurbaşkanı, ülkenin bütünlüğünü, halkın birliğini nasıl sağlayacak? Siyasi bir anlayışın
(ideolojinin) örgütlenmesi olan siyasi partiler, iktidara programlarıyla gelir, programlarıyla
giderler. Devletin, idarenin, ordunun başı olan, birliği, bütünlüğü temsil eden, yansız olması
gereken cumhurbaşkanı da mı programıyla gelip gidecek, bu toplumu ayrıştırıp, birbirine
düşürmeyecek mi?
Cumhurbaşkanını halk seçsin diyenler, cumhurbaşkanlığı forsunda bulunan 16 yıldızın
gerçek anlamını biliyorlar mı? Bu yıldızların, tarihte 17 devlet kurmanın böbürlenmesinin
yanında, kişisel, siyasal ihtiraslar, aymazlıklar, yetersizlikler nedeniyle devletlerin
yaşatılamadığını anlıyorlar mı, aczi, beceriksizliği, çaresizliği, akılsızlığı vurguladığını
düşünüyorlar mı? (*)
3
Forstaki yıldızlara belirtilen devletin başında bulunana Ulu Bey deniyor. Ulu Bey ya
ailenin en yaşlısı ya da aile içinde sivrilmiş saygın kişi oluyor; devlet yönetiminde
Kağan/Hakan/Sultan/Padişah/Emir/Bey/ adını taşıyor. Ulu Bey (Sultan/padişah vs) merkezde
oturuyor, kardeşleri, oğulları, torunları, ülkenin değişik yerlerinde eyalet veya vilayet beyleri
olarak yer alıyor, yönetime katılıyor ve böylece aile, devleti, beyliği yönetiyor. Başkentte Ulu
Bey’in, eyalet ve vilayetlerde beylerin, birbirine benzeyen örgütlenmeleri, yönetim birimleri,
askeri birlikleri oluyor.
Ulu Bey (Sultan/Padişah) ölünce ya da tahtan inince/indirilince, kardeşler, oğullar,
torunlar arasında genel olarak kimin Ulu Bey olacağı konusunda tartışma, çekişme, çatışma
kaçınılmaz bir hal alıyor. Aile içi bir uzlaşma, kabul (biat) olursa, sorun kansız çözülüyor,
Ulu Bey tahta çıkıyor. Uzlaşma olmazsa, gücüne güvenen silaha sarılıyor, Ulu Bey olma
sevdasının ardına düşüyor; ya savaşarak ya da anlaşarak amacına ulaşmaya çalışıyor, bu arada
on binlerce insanın kanı akıyor, başaran Ulu Bey oluyor, başaramayan ya özgürlüğünü ya da
canını veriyor. Ulu Bey’in ülke yönetimine tam egemen olamaması durumunda, ülke
parçalanıyor, halk bölünüyor, devlet yıkılıyor, tarihten siliniyor.
Tarihten ders çıkaran Osmanlı, tebaanın kanını da dökmemek için, aile içi infazı, evlat,
kardeş, torun katlini kanunlaştırır.(Fatih Kanunu).
Osmanlı padişahlarının, Ulu Bey olma olasılığı bulunan erkek kardeşlerini, oğullarını,
erkek torunlarını boğduruşu, herkesçe bilinen, gizlenemeyen, filmlere, oyunlara konu olan,
yadsınamayan gerçeklerdir.
Osmanlı Padişah I.Ahmet(1603-1616/Lale Devri) bu vahşete son verir, ailenin
(hanedanın) en yaşlı erkek üyesinin Ulu Bey (padişah) olmasını kararlaştırır; ama göz
hapsinde bulundurulmalarını da onaylar.
1789 Fransız İhtilali’nin etkisiyle Osmanlı’da başlayan ıslahat (yenileşme) hareketi,
1876’da meşruiyetin ilanına yol açarsa da, II. Abdülhamit’in Anayasa’yı askıya alması,
meclisi tatil ederek istibdadı yerleştirmesiyle akamete uğrar. İttihat Terakki’nin hürriyet,
uhuvvet, adalet şiarıyla başlattığı ayaklanmayla Anayasa yeniden yürürlüğe konur (II.
Meşruiyet/1908). Meşruti monarşinin kurulmasına karşın, hem dünyevi (padişah) hem uhrevi
(halife) gücünü elinde bulunduran Ulu Bey dizginlenemez, gerilik içinde kıvranan Osmanlı
1.Dünya Savaşı’na katılır, bir milyonu aşkın askeri Çanakkale, Sarıkamış, Galiçya, Suriye,
Irak, Arabistan çöllerinde telef olur, ülke işgale uğrar ve bölünür.
Anadolu topraklarında işgalci dış, işbirlikçi iç düşmana karşı kurtuluş mücadelesi
veren, milli laik devleti kuran milliciler, hanedanlığı kaldırır (1922), 623 yıllık Osmanlı
devletine son verir. Osmanlının son Ulu Bey’i (Vahdettin) de bir İngiliz gemisine binerek
kaçar, emperyalizme sığınır.
Genç Osmanlılarla birinci meşruiyeti (1876), İttihat Terakki ile İkinci Meşruiyeti ilan
eden (1908), Anadolu ve Rumeli Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti ile Türkiye Cumhuriyeti’ni
(1923) kuran Türk Devrim hareketi, egemenlik hakkını hanedandan alıp millete verir,
“Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk Milleti denir,” diyerek, ülkeyi yönetmenin, iktidara
seçimle gelip seçimle gitmenin yolunu bulur, yöntemini gösterir, kurallarını saptar.
Cumhuriyet ilanından bu yana cumhurbaşkanını mecliste milletvekilleri yaparken
AKP bu kuralı değiştirdi, yeni kurala göre cumhurbaşkanını halk seçecek. 10 Ağustos 2014
4
yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimine, “kırk yaşını doldurmuş ve yüksek öğrenim yapmış,
milletvekili seçilme yeterliğine sahip” her Türk vatandaşı, yirmi milletvekilin önermesiyle
aday olabilecektir. İlk oylamada geçerli oyların yarısından bir fazlasını alan (%50 +1 oy) aday
seçilmiş olacaktır. İlk oylamada bu çoğunluğu alan aday çıkmazsa, adaylar arasında en çok
oyu alan iki aday ikinci oylamaya katılacak, geçerli oyların çoğunluğunu alan cumhurbaşkanı
olacaktır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni cemaatler ve tarikatlar meclisine dönüştüren ve
bundan yararlanan AKP iktidarı, cumhurbaşkanını halka seçtirerek, parlamenter sistemi
başkanlık sistemine dönüştürme hevesine kapılır, laik cumhuriyeti yıkma ve dönüştürme
girişimini sürdürür; iktidarının başı, yıllardır meydanlarda, radyo kanallarında, televizyon
ekranlarında, kapalı, açık toplantılarda, demokrasi söylemi adı altında, toplumu Alevi/Sünni,
Kürt/Türk/ Arap/Laz/ Çerkez/Gürcü/Abaza/Boşnak vs diyerek ayrıştırır, laik cumhuriyeti,
değerlerini, kurucularını hedefe alır, adeta yozlaşanın, ayrışmanın, bölünmenin, öncüsü ve
sözcüsü olur.
AKP, başkanını ya da mevcut cumhurbaşkanı aday gösterme niyetinde olduğunu her
fırsatta ortaya koyar. Laik cumhuriyetle sorunlu, hırsızlık, yolsuzluk batağına batmış, dinci,
tarikatçı, bilim, demokrasi, insan hakları, kadın, doğa, emek düşmanı AKP zihniyetinin
adayının cumhurbaşkanı olması, toplum için, ülke için büyük bir felaket olacaktır.
Bu felaketi önlemek için muhalefet partilerinin başlattığı çatı adayı formülü işe yarar
mı bilinemiyor! Neoliberallaşen, ideolojisi kalmamış, millici, anti-emperyalist, bağımsızlıkçı
ilkelerinden uzaklaşmış, kurucusunun adını ağzına almaktan kaçınan, tarihine ve
mücadelesine sahip çıkamayan CHP ile milliyetçilikle ırkçılık arasında gidip gelen, AKP
sıkıştıkça arkasından duran MHP’nin işbirliği olur mu olmaz mı, olursa nasıl bir sonuç verir
kestirilemiyor.
AKP’nin, barış süreci adı altında, Kürtleri avlamaya çalıştığı; Kürtlerinde Kemalist
Devleti çökertiriz sevdasıyla buna sıcak baktığı anlaşılıyor. Milli Devlet çöker, toplum din,
mezhep, etnisite temelinde ayrışmaya uğrarsa, kanlı çatışmalar olur, güvenlik güçleri, ordu
devreye girer, iç çatışma çıkar, oluk gibi kan akar, kanda çamaşır yıkanmaz, olan ülkemize,
halkımıza olur.
Toplumsal sol muhalefet, bu konuda suskunluğunu bozmalı, AKP+HDP ittifakının
sakıncalarını ortaya koymalı, cumhuriyetçi, bağımsızlıkçı, özgürlükçü, laik, demokrat, kadına,
emeğe, doğaya, insan haklarına saygılı, bilime inanmış bir saygın kişinin cumhurbaşkanı
olması için uğraşmalıdır.
Şimdiye değin dinci ve faşist düşüncenin mağduru hep okumuşlar, aydınlar,
yurtseverler, devrimciler olmuştur. Bunu önlemenin yolu da bu düşüncelerin iktidar olmasını
engellemekten geçer. Aklımızı başımıza alalım, yoksa “akılsız başın cezasını ayaklar
çeker”(!) 08.06.2014
Av. Mehdi BEKTAŞ
_____________________________________
*Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan devletler:
Büyük Hun (MÖ.204-MS.216), Batı Hun (48-216), Avrupa Hun (375-469), Ak Hun (420-552), Göktürk (552-745), Avar (565-835), Hazar
(651-983), Uygur (745-1368), Karahanlı (940-1040), Gazneli (962-1183), Büyük Selçuklu (1040-1157), Harşemşah (1097-1231), Altınordu
(1236-1502), Büyük Timur (1368-1501), Babür (1526-1858), Osmanlı’dır. (1299-1922). Forsta olmamsına karşın Karakoyunlu (13801469), Akkoyunlu (1378-1508), Saffevi (1501-1736), Anadolu Selçukluları (1060-1308), Anadolu beyliklerinde de devlet ailenin mülküdür
(!)
5
Download

buraya - Türk Hukuk Kurumu