On Soruda Neden Başkanlık
Sistemi?
Prof. Dr. Ömer ÇAHA
Başkanlık sistemiyle ilgili tartışmalar kırk yılı aşkın süredir zaman zaman
Türkiye’nin gündemine geliyor. 1970’lerde MHP’nin ve MSP’nin Türkiye’nin
kurtuluş reçetesi olarak önerdikleri sistemi daha sonraki yıllarda Turgut Özal
savundu. Ancak o tarihlerde bu sistemin arkasında ne güçlü bir siyasi irade
vardı, ne de sistemi halka anlatabilecek bir kadro. Başkanlık sistemi bugün
Sayın Cumhurbaşkanımız ve Ak Parti aracılığıyla yeniden Türkiye’nin
gündemine gelmiş durumdadır. Bu kez arkasında güçlü bir siyasi irade
bulunmaktadır. Türkiye’de yeterince bilinmeyen başkanlık sisteminin mahiyeti
ve bunun Türkiye için neden gerekli olduğuna on soruda cevap aramaya
çalışacağız.
1. Türkiye’nin Bir Başkanlık Sistemine İhtiyacı Var mı?
Çok partili hayata geçtiğimiz 1950’den bu yana yaşadığımız deneyime
bakıldığında Türkiye’nin başkanlık sistemine ihtiyacının olduğu açıktır. Türkiye
on yıl Demokrat Parti, beş yıl Adalet Partisi, sekiz yıl Anavatan Partisi, on üç
yıldır da Ak Parti hükümeti tarafından tek partili güçlü hükümetlerle yönetildi.
Altmış beş yıllık çok partili hayat döneminde görülen tüm önemli ve başarılı
projeler bu hükümetler tarafından gerçekleştirilmiştir.
Buna karşın Türkiye 1961-65, 1971-80 ve 1991-2002 yılları arasında koalisyon
hükümetleri tarafından yönetilmiştir. Koalisyon hükümetleri döneminde
Türkiye’nin kayda değer tek başarılı bir projesi yoktur. Yetmişli ve doksanlı
yılların koalisyon ortamında Türkiye bir yandan iç savaş eşiğine geldi, bir
yandan da ekonomi dibe vurdu.
1971-80 yılları arasındaki dokuz yılda tam 11 tane hükümet kurulmuştur. Bu da
hükümetlerin ortalama ömrünün bir yıldan daha az olduğu anlamına gelir.
Siyasetteki bu istikrarsızlık Türkiye’yi iç savaş eşiğine getirdi; ekmek, yağ ve
1
şeker gibi temel gıda maddelerinde bile kuyruklara yol açtı; ülkeyi 12 Eylül
askeri darbesine taşıdı. Darbenin önemli nedenlerinden biri Meclis’in bir yıl
boyunca Cumhurbaşkanını bir türlü seçme başarısı gösterememesiydi. Meclis
Cumhurbaşkanı seçmek için 284 defa toplanıp oylama yapmasına rağmen
parçalı Meclis aritmetiği içinde bir cumhurbaşkanı seçme başarısını
gösteremedi.
Doksanlı yılların koalisyon hükümetleri Türkiye’yi tam anlamıyla bir yıkım
eşiğine getirdiler. Türkiye’nin koalisyon hükümetleri tarafından yönetildiği
1991-2002 yılları arasındaki dönemde, Refah-Yol hükümetinin bir yıllık
deneyimi bir kenara bırakılırsa taş üstüne taş konmamıştır. On bir yıllık süre
içinde 10 tane hükümet kurulmuştur. Ülke siyasi istikrarsızlık ve çekişmeler,
yolsuzluklar, üstü üste yaşanan ekonomik krizlerin sonucunda savaştan çıkmış
harabe bir ülke haline geldi. Anavatan Hükümeti 1991 yılında milli gelirimizi
kişi başına 3500 dolara çıkarmıştı. Koalisyon hükümetleri bu rakamı 2002 yılına
geldiğimizde 2250 dolara düşürdüler. Bu dönem aynı zamanda Türkiye’nin iç
güvenlik bakımından en karanlık dönemidir. On yedi bin faili meçhul cinayet
işlendi. Türkiye bu dönemde savaşa girip ağır yenilgiyle çıkan haraba bir ülke
konumuna geldi.
Ülkenin bir kez daha bu duruma düşmemesi için güçlü hükümetlere ihtiyacı var.
On üç yıldır halk Ak Parti’yi tek başına iktidara taşıyarak güçlü bir hükümete
destek vermiştir. Bunun sonucunda Türkiye birçok alanda devrim sayılan
reformlara, kalkınma ve gelişme hamlelerine imza attı. Ama çok partili ve
parçalı siyaset manzarası içinde bu her zaman mümkün olmayabilir. Yeniden
koalisyonlu hükümetler dönemine girme riski yarın öbür gün söz konusu
olabilir. Bu bakımdan yürütmenin halk tarafından belli bir süreliğine belirlendiği
ve icra gücünün tek elde toplandığı başkanlık sistemi Türkiye için şarttır.
Türkiye’nin başkanlık sistemine ihtiyacını doğuran nedenlerden biri de jeopolitik konumudur. Türkiye, deyim yerindeyse etrafındaki ülkelerden dolayı bir
ateş çemberi içinde yaşayan Avrupa’nın nüfus bakımından en büyük
ülkelerinden biridir. Böylesi kritik bir bölgede, büyüyen nüfus yapısıyla Türkiye
bölük pörçük koalisyon hükümetleriyle yönetilemez.
2. Başkanlık Sistemi Bize Ne Getirecek?
2
Hükümet parlamento tarafından mı seçilmeli yoksa doğrudan halk tarafından mı
seçilmeli? Başkanlık sistemi esas itibariyle bununla ilgilidir. Parlamenter
sistemlerde siyasi partiler seçim yarışına girer ve aldıkları oy nispetinde
parlamentoda temsil edilirler. Tek başına iktidarı kuracak güce ulaşamayan
partiler mecburen diğerleriyle ittifak yaparak koalisyon hükümeti kurarlar.
Burada iki temel sorunla karşılaşıyoruz: Birincisi ideolojik ve siyasal olarak
birbirine uzak iki parti aynı program ve projelerde anlaşamadıkları için çekişme
ve başarısızlık kaçınılmaz olur. İkincisi de, bu tür sistemlerde ayak oyunları çok
olduğu için hükümetler kısa ömürlü olmaktadır. Bugün İtalya’da ve Türkiye’de
bir hükümetin ortalama ömrü bir buçuk yıldır. 1923’ten 2015 yılına kadar tam
62 tane hükümet kurmuş durumdayız.
Türkiye’nin bu konuyla ilgili deneyimi başarısızlığın ötesinde ahlaki boyutu
olan bir deneyimdir. Hem yetmişlerde hem de doksanlarda milletvekili
pazarlarının kurulduğunu yaşı uygun olan herkes bilir. Rüşvet, entrika ve bir
takım kumpaslarla milletvekili transferleri yapılarak hükümetler yıkılmış, yerine
yeni hükümetler kurulmuştur. Ecevit’in, seçimden birkaç ay sonra Adalet
Partisi’nden bakanlık rüşvetiyle transfer ettiği 11 milletvekili olayı, siyasi
tarihimizin en yüz kızartıcı olaylarından biridir. Yine 28 Şubat sürecinde
DYP’den koparılan milletvekillerinin, “ağırlıkları kadar” para aldıklarına ilişkin
dedikodular ayyuka çıkmıştı. Kısaca, parlamenter sistemin bizdeki deneyimi
siyasi ve ahlaki zafiyetleri barındıran acılı tecrübelere sahiptir.
Peki, başkanlık sisteminde ne olacaktır? Başkanlık sisteminde halk hükümeti
kurma yetkisini bir dahaki seçime kadar başkana verecektir. Başkan halk
tarafından doğrudan seçildikten sonra kendi kabinesini oluşturacak ve bir dahaki
seçime kadar yürütme gücünü elinde bulunduracaktır. Hükümet meclisin işine
karışmayacak, meclis de hükümetin işine karışmayacak. İkisi birbirinden kesin
olarak ayrılacak. Böylece ikide bir yıkılıp kurulan istikrarsız hükümetlerin önü
kapanmış olacaktır. Hükümet doğrudan halka karşı sorumlu olacak ve bir dahaki
seçimde hesabını yine halka verecektir.
Başkanlık sisteminin temel mantığı budur. Başkanın yetkilerinin hangi
boyutlarda olacağı her ülkenin kendi tarihsel ve kültürel deneyiminin sonucunda
oluşan bir şeydir. Başkanın yetkileri konusunda bize özgü düzenlemeler
yapılabilir. Burada önemli olan başkanın elini rahatlatan, kimseye bağımlı
kalmadan icraat yapmasını mümkün kılan bir düzenlemenin yapılmasıdır.
Neticede yürütmenin tüm eylem ve sonuçlarından sorumlu olan başkandır.
3
Halka hesap verecek olan o olduğu için kimsenin başkanın iradesini
gölgelememesi gerekir.
3. Başkanlık Sisteminde Kuvvetler Ayrılığı Nasıl Olacaktır?
Başkanlık sisteminin temel mantığı, kuvvetler ayrımını keskin biçimde
yerleştirmesidir. Parlamenter sistemde üç kuvvet (yasama, yürütme ve yargı)
birbirinden tümüyle bağımsız değildir. Hükümet meclisten çıktığı için doğal
olarak meclisteki sandalye sayısının çoğunluğuna sahiptir. Dolayısıyla
hükümetin istemediği hiçbir düzenleme meclisten geçemez. Yine hükümet
istediği her tür düzenlemeyi şu ya da bu biçimde meclisten geçirebilmektedir.
Bu durum sadece bize özgü değildir. Tüm parlamenter sistemlerde hükümetler
parlamentoya mutlak olarak hükmederler.
Oysa başkanlık sisteminde hükümetle parlamento (bizde meclis) birbirinden
keskin hatlarla ayrılmıştır. İkisi de yetkisini halktan aldığı için “çifte meşruiyet”
durumu söz konusudur. Bu her ikisinin de halka karşı sorumlu olmasını
getirmektedir. Türkiye’de öteden beri şikayet edilen yürütmenin yasamaya ve
yargıya hükmettiği yolundaki şikayetler, başkanlık sisteminde kendiliğinden
sona erecektir.
Peki, bu durumda yargı nerede duracak? Gerek parlamenter sistemde, gerekse
başkanlık sisteminde yargının yürütmeyle hangi düzeyde bağlantılı olacağı
anayasa veya yasayla düzenlenen bir husustur. İki sistemde de esas olanın
seçilmişlerin iradesinin üstünlüğü ilkesi olduğunu unutmamak gerekir. Zira
seçilmişler başta halk olmak üzere çok boyutlu denetime tabidir. Oysa yargı
mensuplarının ne halk tarafından, ne de başka bir organ tarafından denetlenme
imkânı vardır. O bakımdan gerek parlamenter sistemlerde gerekse başkanlık
sistemlerinde yargı organıyla ilgili düzenleme yapılırken yargı mensuplarının
seçilmişlerin iradesini ipotek altına almayacak şekilde bir kontrol ve denge
(check and balance) üzerinden düzenleme yapılır. Üst düzey yargı
mensuplarının atanması, ülkeden ülkeye farklılık göstermekle birlikte büyük
ölçüde seçilmişlere bağlanmıştır. Tüm demokratik ülkelerde üst düzey yargı
mensuplarının en az bir kısmını seçilmişler belirler.
Başkanlık sisteminin en önemli modeli olan Amerika’da Yüksek Mahkeme’nin
başını Başkan tayin eder. Yüksek Mahkeme aynı zamanda bizdeki Danıştay,
Yargıtay ve Sayıştay’ı bünyesinde barındırır. Yüksek Mahkeme’nin başkanı
4
emekliye ayrılıncaya kadar bu görevde kalır. Bu da Başkan’ın yüksek
mahkemeye hükmetmesini önleyen bir mekanizmadır. Yüksek Mahkeme’nin
başı farklı başkanlarla çalışabilir. Öte yandan parlamenter sistemin en ideal
modelini oluşturan İngiltere’de üst düzey yargıçlar ya Adalet Bakanı veya
Başbakan’ın tavsiyesi üzerine Kraliçe tarafından atanır. Kimin üst düzey yargıda
görev alacağına kısaca seçilmişler karar veriyor.
4. Başkanlık Sistemi Uzlaşmaya Yol Açar mı?
Hangi sistemin uzlaşma getirdiği konusundaki tartışmalar en fazla Amerikan
bağımsızlığından sonra Amerikalı siyasetçiler ve kurucu babaları tarafından
tartışılmıştır. Bu tartışmaların sonucunda Amerika’daki kozmopolit yapıyı bir
arada tutan en uygun sistemin başkanlık sistemi olduğuna karar verilmiş ve
başkanlık sistemi bu düşünce üzerinden Amerika’da hayata geçirilmiştir.
Parlamenter sistem daha önce de ifade ettiğimiz gibi siyasal ve ideolojik
ayrışmalardan dolayı istikrarsızlığın kaynağıdır. İstikrarsızlığın kaynağı
olmasının temel nedeni uzlaşmanın çok zor olmasıdır.
Peki, başkanlık sistemi uzlaşmaya nasıl yol açıyor? Başkanlık sisteminde
Başkan, seçilmek için toplumun en az yüzde ellisinin desteğini almak
zorundadır. Bu da demektir ki, başkanlar ister istemez ortada durmak ve tüm
toplumu kuşatmak durumundadırlar. Bu politikanın en canlı örneğini Türkiye’de
2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminde gördük. CHP, MHP ve bazı küçük partiler
Türkiye’deki seçmen çoğunluğuna yakın, ılımlı kişiliğiyle bilinen Ekmeleddin
İhsanoğlu’nu Cumhurbaşkanlığına aday gösterdiler. Cumhurbaşkanı’nın halk
tarafından seçilmesi, hem farklı partiler arasında uzlaşmaya yol açtı, hem de
ılımlı siyasetçilerin ön plana çıkmasını sağladı.
Başkanlık sistemine geçildiğinde de benzer bir durum söz konusu olacaktır.
Ilımlı ve kuşatıcı kişiliğin yanı sıra, siyaseten başarılı ve güçlü figürler başkan
adayı olarak ön plana çıkacaklardır. Başkanlık sistemi, başarısız liderlerin ila
nihaye partilerinin başında durmasını zora sokan bir sistemdir. Bununla birlikte
başkanlık sistemi aşırı ideolojik ve siyasi ayrışmayı törpüleyerek, ılımlı ve
uzlaşmacı bir kültürün gelişmesine zemin hazırlar.
5. Başkanlık Sistemi Geldiğinde Meclis Lağvedilecek mi?
5
Başkanlık sistemiyle birlikte meclis varlığını sürdürmeye devam ettirmektedir.
Meclisin yapısı ülkeden ülkeye farklılık gösterebilmektedir. Amerika’da
Kongre, Brezilya’da Ulusal Kongre, Meksika’da Birlik Kongresi, Rusya’da
Duma gibi isimler altında meclisler yer almaktadır. Her ülkede meclise
seçilmenin farklı usulleri vardır.
Bizde başkanlık sistemi geldiğinde Türkiye Büyük Millet Meclisi varlığını
sürdürecektir. Milletvekillerinin kaç yılda bir ve hangi esaslara göre seçileceği
Anayasayla veya kanunla düzenlenecektir. Önemli olan şey başkanın elini
rahatlatacak bir meclis aritmetiğinin ortaya çıkmasına hizmet edecek bir seçim
sisteminin kabulüdür. Amerika’daki sistem, kongrenin zaman zaman başkana
muhalif olan partinin çoğunluğa gelmesine yol açmaktadır. Fransa’da da benzer
bir durum bu dönemde olduğu gibi görülmektedir. Bu da yürütmeyi zora sokan
bir tabloyu beraberinde getirebiliyor. Bu durumda hem Fransa’da hem de
Amerika’da iki taraf da taviz vermek zorunda kalarak uzlaşma yoluna
gidiyorlar. Başkanlık sistemi bu yönüyle de uzlaşmaya hizmet etmektedir.
Meclisin yapısı söz konusu olduğunda başkanlık sisteminin Türkiye açısından
bir yararı da seçim barajının düşürülmesiyle ortaya çıkacaktır. Bilindiği gibi
Türkiye’de, oturmuş hiçbir demokratik ülkede olmayan ölçüde yüksek bir seçim
barajı var. Seçim barajının temel mantığı parlamentonun aşırı bölünmesinin
önüne geçerek burada hükümetlerin kurulmasını kolaylaştırmaktır. Oysa
başkanlık sistemine geçildiğinde baraj aşağılara çekilerek, hatta kanımca
tamamen kaldırılarak küçük partilerin de Meclis’e girmesinin yolu açılabilir. Bu
durumda hem daha renkli bir meclis aritmetiğine ulaşmış olacağız, hem de farklı
seçenekler söz konusu olacağı için yasama faaliyetlerinde uzlaşma konusunda
farklı alternatiflere sahip olacağız. Sözgelimi bir yandan Saadet ile Büyük Birlik
gibi muhafazakar partiler Meclis’te yer alacak, bir yandan İşçi Partisi gibi sol
partiler. Bu da hükümeti istikrarsızlığa sürüklemeyen bir renklilik ve zenginlik
demektir.
6. Dünyada Hangi Sistem Daha Yaygındır?
Dünyada demokrasiyle yönetilen ülkelere baktığımızda aşağı yukarı birbirine
yakın sayıda parlamenter ve başkanlık sistemiyle karşılaşıyoruz. Dünyadaki
parlamenter rejim sayısı 43 iken başkanlık sistemiyle yönetilen ülke sayısı 42
tanedir. Genel olarak Avrupa’daki ülkelerin parlamenter sistemle yönetildiğini
6
görüyoruz. Öte yandan başkanlık sistemi ise genel olarak Amerikan kıtasında
yaygındır.
Her iki kıtada da tarihsel ve siyasal kültürel dinamiklerin kendi istikameti
doğrultusunda birer sisteme yol açtığını söyleyebiliriz. Amerikan siyasal kültürü
genel olarak “şeflik” kültürüne dayalı olduğu için buralarda güçlü lider figürü
etrafında bir başkanlık sistemi gelişmiştir. Öte yandan Avrupa’da Orta Çağdan
beri siyasal kültür, sınıfsal bir temele dayandığı için burada farklı sınıfları
bünyesinde barındıran parlamenter sistem gelişmiştir.
Bu iki sistemi, dünyanın değişik kıtalarında farklı biçimlerde görüyoruz. Uzun
süre Avrupa’nın sömürgesi durumunda kalan Afrika ve Asya ülkelerinde yaygın
olan sistem parlamenter sistemdir. Öte yandan sosyalist rejimin yıkılmasının
ardından bağımsızlığını kazanan Orta Asya’daki ülkelerde, Rusya dahil
başkanlık sistemi yaygınlık kazanmıştır. Fakat unutmamak lazımdır ki, gerek bu
coğrafyada, gerekse Latin Amerika ülkelerinde gelişen başkanlık sistemlerinin
çoğu bildiğimiz anlamda demokratik başkanlık sistemi değildir. Burhan
Kuzu’nun ifadesiyle buralarda gelişen sistemlerin çoğu demokratik olmayan
“başkancıl” sistemlerdir.
Avrupa’da neden başkanlık sisteminden çok parlamenter sistem gelişmiştir?
Bunun birkaç nedeninin olduğu söylenebilir. Her şeyden önce yukarıda ifade
edildiği gibi, Avrupa Ortaçağ’dan beri sınıfsal temele dayanan bir siyasal ve
toplumsal ayrışma yaşaya gelmiştir. Modernleşmeyle birlikte bu ayrışma farklı
sınıfların temsil edildiği parlamenter bir rejime yol açmıştır. İkincisi,
Avrupa’daki birçok ülkede monarşik rejimler hayatta olduğu için monarşik
rejimlerin altında doğal olarak başkanlık sistemi gelişemiyor. Bugün Belçika,
Danimarka, Hollanda, İngiltere, İspanya, İsveç, Lüksemburg, Monako ve
Norveç gibi ülkelerde monarşik rejimler vardır. Burada parlamentonun üzerinde
yer alan kişi kral veya kraliçe olduğu için onun yetkisine ortak olacak bir
başkana gerek görülmemiştir.
Bununla birlikte Avrupa’da bazı ülkelerde yarı başkanlık veya karma bir sistem
gelişmiştir. Fransa ve Finlandiya yarı başkanlık sistemiyle yönetilirken;
Avusturya, İrlanda, İzlanda, Bulgaristan, Slovakya ve Slovenya’da bir çeşit
karma sistem olan başkanlı parlamenter sistemler söz konusudur. Avrupa’daki
farklı varyasyonları dikkate aldığımızda, İngiltere’de olduğu gibi istikrarlı ve
tipik bir parlamenter sistemin Avrupa’da da çok yaygın olmadığını belirtmek
7
gerekir. Bazı ülkeler parlamenter sistemi monarşik rejim altında bir dengede
tutarken, bazıları da halk tarafından seçilen başkanlı bir modeli benimsemiştir.
7. Hangi Sistem Daha Başarılıdır?
Parlamenter sistemle başkanlık sisteminin karşılaştırmasını üç noktada
yapabiliriz: İstikrar, kalkınma ve uzlaşma kültürü. İstikrar açısından
bakıldığında başkanlık sistemlerinin parlamenter sistemlere göre belirgin bir
başarısı vardır. Bunun tipik örneğini Fransa’da görüyoruz. Fransa’da 1946-58
yılları arasındaki Dördüncü Cumhuriyet döneminde tam 20 tane hükümet
kuruldu. Karmaşa ve istikrarsızlığın Fransa’yı büyük bir yıkımın eşiğine
götürdüğünü gören Fransız toplumu, De Gaul’u güçlü bir lider olarak Fransa’yı
kurtarmaya davet ettiğinde yarı başkanlık sisteminin yolu da kendiliğinden
açılmış oldu. De Gaul’un şart koştuğu Beşinci Cumhuriyet ve yarı başkanlık
sistemi 1958’den bu yana Fransa’ya istikrar getirmiş ve Fransa’nın yeniden eski
gücüne kavuşmasını sağlamıştır.
Siyasi istikrarla ekonomik kalkınma arasında doğrusal bir ilişki vardır. Gerek
Türkiye’nin, gerekse farklı ülkelerin deneyimleri bunu bize bariz biçimde
göstermiştir. Buradan bakıldığında kalkınma performansının, istikrarlı başkanlık
sistemlerinde bulunduğunu söylemek mümkündür. Uzlaşma bakımından
bakıldığında her iki sistemin kendine göre başarılı performansı söz konusudur.
Parlamenter sistemde farklı ideolojiden partiler koalisyon oluşturduğu için
partiler arasındaki ideolojik barikatlar yumuşayabiliyor. Öte yandan yukarıda
ifade edildiği gibi, başkanlık sisteminde başkan ılımlı bir karaktere sahip olmak
zorundadır. Başkan, her kesimden oy almak için merkeze hitap eden kişilerden
seçilmek durumundadır. Çoğulcu ve kozmopolit toplumlarda başkanın şahsiyeti
tüm kesimlerin üzerinde buluştuğu ortak bir husus olabiliyor. Oysa parlamenter
sistemlerde herkes kendi cephesinde durduğu için siyasetçiler üzerinden ortak
değer yakalamak her zaman kolay değildir.
İki sistemin dünyada iki başarılı örneği vardır. Parlamenter sistemin başarılı
örneğini İngiltere, başkanlık sisteminin başarılı modelini ise Amerika
oluşturmaktadır. Parlamenter sistemin İngiltere’deki başarısı İngiliz toplumun
tarihsel arka planına bağlıdır. 1215 yılında ilan edilen Magna Carta’dan beri
parlamento yanlılarıyla kral yanlıları arasında bir çekişme yaşanmıştır. Bu
çekişme 1648 devriminde Kral Charles’in parlamento yanlıları tarafından
öldürülmesine kadar varmıştır. Altı yıllık bir cumhuriyet denemesinde başarısız
8
olan İngilizler, yeniden monarşik rejime dönmüş, ancak 1688 yılındaki
Görkemli Devrim’le birlikte kralın yetkilerini parlamentoya devrettiği meşruti
monarşiye geçmiştir. Bu devrimle birlikte parlamento tüm yetkileri eline alarak
İngiltere’de mutlak güç haline gelmiştir. İngiltere’de parlamentonun iradesini
sınırlandırmamak için anayasa bile yapılmamıştır. İngiliz parlamentosu, “kadını
erkek, erkeği kadın yapmanın dışında” her şeye mutlak olarak muktedirdir.
Parlamento geleneğinin İngiltere’de neden bu denli başarılı olduğunun gizi
burada saklıdır.
Kısaca, İngiltere’deki parlamenter sistemin başarısının iki anahtarı vardır:
Birincisi, yukarıda ifade edildiği gibi parlamento iradesinin her şeyin üstünde
olması. İkincisi de, seçim sisteminin çoğunlukçu olmasıdır. Çoğunlukçu seçim
sistemden dolayı İngiltere’de iki partili sistem gelişmiştir. Bu da parlamentoya
genel olarak merkeze hitap eden iki ılımlı partinin girmesine yol açmaktadır.
İngiliz parlamenter sisteminin başarısı burada yatmaktadır. Çok partili bölünmüş
siyasi tablonun olduğu ve nispi temsil sistemine dayanan Avrupa’daki diğer
ülkelerin çoğunda parlamenter sistem başarısız bir sistemdir. Parlamenter
sistemin kısmen başarılı olduğu İskandinav ülkelerinde monarşik bir rejimin
olduğunu unutmamak gerekir. Norveç, Danimarka ve İsveç gibi ülkelerde
bulunan monarşik yapı sayesinde parlamenter sistem kısmen başarılı olmaktadır.
Bu ülkelerin aynı zamanda birkaç milyonluk küçük bir nüfusa sahip olduklarını
da unutmamak gerekir.
Başkanlık sisteminin dünyadaki en başarılı örneğini Amerika oluşturmaktadır.
1776 yılında elde edilen bağımsızlıktan sonra Amerikan sistemi inşa edilirken
bazı hususlara dikkat edildi. Amerika’nın çoğulcu bir yapıda olması, federal bir
sisteme sahip olması ve dinle devletin birbirinden keskin hatlarla ayrılması. Tüm
bunların sigortası olarak da anayasa ile başkanlık sistemi kabul edilerek hayata
sokulmuştur. Amerika’nın, tarih sahnesine çıktığı 240 yıllık tarihi süreçte tüm
dünyaya hükmeden süper bir güç olmasının sırrı istikrarlı siyasi yapısında
yatıyor. Amerika, başkanlık sistemi sayesinde hem kozmopolit çoğulcu bir
toplumu bir arada tutmayı başarmıştır, hem de siyasi istikrar yakalayarak
dünyaya hükmeden bir güç haline gelmiştir.
8. Başkanlık Sistemi Diktatörlüğe Yol Açar mı?
Başkanlık sistemine karşı olanların en fazla dillendirdiği düşünce budur. Oysa
bunun gerçekle hiçbir alakası yoktur. Başkan kendisine verilmiş yetkileri
9
yasaların çerçevesi içinde kullanmak durumundadır. Fransa ve Amerika’daki
oturmuş demokrasi örneklerine bakıldığında ikisinde de başkanların yetkileri
Türkiye’deki cumhurbaşkanının yetkisinden daha az olduğu görülür.
İki sistemden hangisinde kurumlaşmış bir demokrasi vardır? Başkanlık
sistemine karşı olanlar genel olarak bu sorudan hareketle parlamenter sistemin
demokrasiye daha fazla hizmet ettiğini ileri sürerler. Oysa demokrasinin
kurumlaşmasında ve derinleşmesinde, başkanlık veya parlamenter sistemin
kendisinden ziyade, siyasal kültür ile seçilmiş-atanmış elitler arasındaki güç
dengesi yol açmaktadır. Latin Amerika’da yaşanan askeri darbeler ve rejim
kesintileri, sistemden çok bu ülkelerin demokratik kültürüyle ilgilidir. Benzer bir
durum Afrika ülkeleri için de geçerlidir. Buralarda rejimin sık sık kesintiye
uğraması parlamenter sistemden değil, siyasal kültürden kaynaklanmaktadır.
Yine Avrupa’da gelişen faşist rejimler, parlamenter sistemden kaynaklanan
nedenlerden dolayı değil, ülkelerin şartlarından dolayı ortaya çıkıp yayıldılar.
Almanya, İtalya, Finlandiya, Macaristan, İspanya ve Yunanistan gibi ülkelerdeki
faşist rejimler hep parlamenter sistem içinden çıktı. Ancak bunları ortaya
çıkaran şey parlamenter sistemin kendisi değil, siyasi şartlardı.
Türkiye örneğine bakıldığında askeri rejimlerin parlamenter sistem içinde
gerçekleştiğini görüyoruz. Türkiye’deki parlamenter sistemin askeri rejimi
besleyen bir zemin oluşturduğunu unutmamak gerekir. 1960 darbesinden beri
asker daima belli siyasi kanatlarla el altından ittifaklar yaparak darbe yapmıştır.
28 Şubat darbesine bazı siyasi partiler açıktan açığa destek verdiler. Dolayısıyla
parlamenter sistemdeki parçalı yapı askerin siyasete müdahalesinin yolunu açtı.
Oysa oturmuş demokrasilerde icra gücünün tek elde toplandığı başkana
müdahale etmek o kadar kolay değildir. Bu bakımdan halk tarafından seçilen
başkan rejimin askeri veya bürokratik diktatörlüklere kaymasının en önemli
sigortasıdır.
9. Başkanlık Sistemi Türkiye’ye Uyar mı?
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, ülkelerin tarihsel geçmişi ve siyasi kültürü hangi
rejimin hayata geçirileceğinde rol oynuyor. Bu yönüyle değerlendirdiğimizde,
başkanlık sisteminin, Türkiye’nin siyasal kültür genlerine daha uygun olduğunu
söyleyebiliriz. Bir ülkenin siyasal kültürünün arkasında binlerce yıla dayanan
gelenekleri, görenekleri ve kurumları yer alır. Türk siyasal kültürü öteden beri
güçlü lider mitosuna dayana gelmiştir. Gerek Osmanlı döneminde, gerekse
10
Cumhuriyet döneminde Türkiye ancak güçlü liderler döneminde köklü
değişimlere, gelişmelere ve kalkınma hamlelerine imza atabilmiştir. Cumhuriyet
tarihimiz boyunca Türkiye’nin başarı sağladığı dönemler hep güçlü liderlerin
olduğu dönemlere denk gelir. Atatürk, Menderes, Demirel (1965-71), Özal ve
Erdoğan dönemleri Türkiye’nin her yönüyle geliştiği dönemlerdir. Tüm bu
dönemlerdeki köklü değişimler ve kalkınma hamleleri güçlü liderlik sayesinde
olmuştur.
Başkanlık sistemine karşı çıkanlar genel olarak Türkiye’de oturmuş bir
parlamenter sistem bulunduğu, başkanlık sisteminin ise tümüyle Türkiye’ye
yabancı olduğu varsayımını ileri sürüyorlar. Bu tümüyle doğru bir tespit
değildir. Parlamenter sistemin bizdeki deneyimi aşağı yukarı yüzyıllık bir tarihe
sahiptir. Yüz yıllık süre içinde parlamenter sistem, üst üste kesintiler yaşadığı
için tam olarak istikrar sağlayamadığı gibi kurumlaşamamıştır da. Öte yandan
yukarıda ifade edildiği gibi bizde parlamenter sistem aşırı bölünmeye ve
parçalanmaya yol açtığı için askeri ve bürokratik vesayetten kurtulamamıştır. Bu
yönüyle değerlendirildiğinde parlamenter sistemin bizde başarılı olduğunu iddia
etmek büyük iyimserlik olur.
Başkanlık sistemi, bize tümüyle yabancı mıdır? Bu sorunun cevabı net olarak
hayırdır. Aslında yerel yönetimlerde uyguladığımız model bir tür başkanlık
sistemidir. Türkiye’de beş yılda bir sandık başına giderek bir yandan belediye
başkanını seçiyoruz, bir yandan da belediye meclisini. Başkan, seçildikten sonra
ekibini oluşturarak beş yıl boyunca kesintiye uğramadan belediyeyi yönetiyor.
Bazı durumlarda belediye meclisinin çoğunluğu başka bir partiden
olabilmektedir. Bu durumlarda başkan meclis içinde uzlaşma aramak
durumunda kalmaktadır.
Belediyelerde uyguladığımız bir modeli neden ülke yönetiminde de
uygulamayalım? Kuşkusuz belediye başkanı ile başkanın yetkileri arasında
farklılıklar olacaktır. Ancak unutmayalım ki, sistem, mantığı itibariyle
benzerdir. Yirmi milyona yakın nüfusuyla Avrupa’daki birçok ülkeden daha
büyük olan İstanbul’un kent yönetimini beş yıllığına bir başkana emanet
ediyoruz da, ülkenin yönetimini neden bir başkana emanet etmeyelim?
10. Başkanlık Eyalet Sistemine Yol Açar mı?
11
Başkanlık sistemine karşı olanlar, bu sistemin federalizme veya eyalet sistemine
yol açacağını ileri sürerler. Bunun gerçekle alakası yoktur. Eyalet veya vilayet
sistemi, ülkelerin siyasi kültürüne ve tarih geçmişine bağlı olarak gelişir.
Amerika’da eyalet sistemi vardır. Bunun nedeni başkanlık sistemi değil,
Amerikan siyasi tarihidir. Amerika, bağımsızlıktan önce İngilizler tarafından
yönetilen 13 koloniden oluşmaktaydı. İngiltere’nin kolonilere koyduğu ağır
vergilerden ve Amerikan kıtasında bir Katolik kilisesine izin vermesinden dolayı
koloniler birleşerek İngiliz hükümetine isyan ettiler ve 1776 yılında
bağımsızlıklarını kazandılar. Bağımsızlıklarını kazanınca, her birinin iç işlerinde
bağımsız birer devlet olmayı, dışişlerinde ise birlikte hareket etmeyi öngören
federal bir sistemi benimsediler. Tüm federal sistemi bir arada tutmak için de
başkanlık sistemini geliştirdiler. Kısaca Amerika’da başkanlık sistemi
federalizmi getirmemiştir. Federalizm tarihi koşullardan dolayı gelişmiştir.
Bugün Avrupa’da parlamenter rejimle yönetilip federal yapıya sahip olan
ülkeler vardır. Almanya, Avusturya, Belçika, İspanya ve Britanya bu yapıdadır.
Öte yandan başkanlık veya yarı başkanlık sistemine sahip olup vilayet sistemiyle
yönetilen ülkeler mevcuttur. Fransa ve Finlandiya bu tür ülkelerin tipik
örnekleridir.
Buradan hareketle Türkiye’de yerel yönetimlerin nasıl olacağı konusunun
doğrudan doğruya başkanlık sistemiyle bağlantısı yoktur. Yerel yönetimlerin
güçlendirilmesi hem parlamenter sistem, hem de başkanlık sistemi içinde söz
konusu olabilir. Türkiye zaten Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartını iki
maddesi dışında kabul etmiş durumdadır. Bu da yerel yönetimlerin
güçlendirilmesini öngören bir anlayışa dayanıyor. Dolayısıyla hangi sisteme
sahip olmamıza bakılmaksızın yerel yönetimleri güçlendirmek durumdayız.
12
Download

On Soruda Neden Başkanlık Sistemi?