KARAVAN
karavandakiadam.com
Fatma Begüm Dalga | Kusursuzluk ve Mükemmelik Üzerine
Kardelen Akçasağaç | Senaryo
Nihal Tali | Sarhoş Balık ve Topal Martı
Rukiye Yakar | ”Her”ler
Özgün Halil Köse | Çivi Çiviyi Söker | Mahzen
Oğuz Kerim Saygılı | Hiç Bilmediğim Bir Şey
Şubat 2015 | Sayı: 3
Hakan Koç | Nehir
Çağdaş Mehmetali Sakallı | Benlik
İÇİNDEKİLER
2
KARAVANDAKİ SESLER FATMA BEGÜM DALGA
3
KUSURSUZLUK VE MÜKEMMELİK ÜZERİNE
3
KARDELEN AKÇASAĞAÇ
4
SENARYO
4
ÖZGÜN HALİL KÖSE
6
ÇİVİ ÇİVİYİ SÖKER
6
MAHZEN
7
OĞUZ KERİM SAYGILI
8
HİÇ BİLMEDİĞİM BİR ŞEY
8
NİHAL TALİ
9
SARHOŞ BALIK VE TOPAL MARTI
9
10
RUKİYE YAKAR
”HER”LER
10
HAKAN KOÇ
11
NEHİR
11
ÇAĞDAŞ MEHMETALİ SAKALLI 12
BENLİK
12
2
Kusursuzluk ve Mükemmellik Üzerine
Yazan: Fatma Begüm Dalga
”Mükemmeli ilk önce düşüncelerimizde yaratmalıyız.”
Milenyum veya teknoloji çağı dediğimiz bu çağda, yapmamız gereken onlarca iş yetiştirmemiz gereken
o kadar çok yer var ki… Bu çağa bir nevi “koşuşturma çağı” da diyebiliriz. Peki biz bu soluksuz kaldığımız
koşuşturmaca içerisinde ya mükemmel olmak istiyorsak? İşte o zaman işler biraz değişiyor ve güçleşiyor.
Kusursuz olmayı ve mükemmele ulaşmayı hedeflediğimiz vakit ardında pek çok sorumluluğu ve sıkıntıyı
da üstlenmiş oluyoruz. Haliyle bu yorucu yolda “başarma” hırsı korkuya dönüşebiliyor, “başaramama korkusuna”.
Okuduğumuz okullarda, girdiğimiz işlerde, spor faaliyetlerimizde ve ikili ilişkilerde bizden daima “en iyisi”
olmamız istendi yahut biz çevremizdeki gözlerin etkisi altında en mükemmel olmayı istedik. Doğal olarak bu yaşananlar beraberinde korku ve endişeyi getirdi. Bilinçaltımız bizi sürekli mükemmel olamama
korkusuna karşı tetikledi. Şüphesiz ki korkunun yaptırım gücü diğer hislerin yaptırım gücünden çok daha
fazla ancak endişe ederek ya da korkarak yaptığımız bir iş, sergilediğimiz bir davranış ne kadar kendimizi
yansıtır veya ne kadar mükemmel olur burası tartışılır. Üzerimizde böyle bir baskı olduğu sürece mükemmele yaklaşmamızla endişelerimizin artması doğru orantılı olacaktır. Çünkü zaten yoklanan her adımda
“mükemmelliğin sonrası” muamması kurcalar beynimizi. Bilinmezliğin yoğun kıvamı bizim sağlığımızı ve
mutluluğumuzu etkileyebilir/etkiler.
Umudumuz Kırılıyor - Bu “kalabalık” ve “mobil” dünyada birbirinden farklı milyonlarca insan, birbirinden
farklı milyonlarca kişilik ve ortak kullandığımız küçük alanlar. İnsanlarla paylaştığımız bu küçük ortak alanlarda mükemmellik beklemek pek de akıl kârı değil sanki. Otobüs beklediğimiz duraklarda, metrolarda,
parklarda ve dinlenme alanlarında kaç şey olması gerektiği gibi? Neredeyse hiçbir şey! Hal böyle olunca
umutsuzluğa boğulmak elde değil. İnsanoğlu bu acımazsız koşturma içinde insanlığını unutuyor. Belki biz
de zaman zaman o “insanlığını unutanlardan” oluyoruz ve gaddarca karşımızdakilerden mükemmellik bekliyoruz. Önce kendimiz şöyle boylu boyunca bir bakmalıyız, doğruya ve kusursuzluğa ne kadar yakınız
diye. Fiziki konularda ya da çevremizde olup biten olaylarda mükemmeli yakalayamıyorsak en azından insanî açıdan mükemmel olmayı hedeflemeli. Ancak bu hedeflerimiz psikolojimizi zedelememeli. Bizi çöküntüye uğratmamalı.
Peki Ne Yapmalı? - Mükemmeli ilk önce düşüncelerimizde yaratmalıyız. Şartlara göre düşüncelerimizi sivriltmeli yahut törpülemeliyiz. Ulaşamayacağımız seviyede mükemmellik arzusu yaşamımızı ele geçirmeden biz olaya müdahale etmeliyiz. Bu konuda uzmanların görüşü de aynı doğrultuda. Hayatı kendimize
yaşanılır kılmalıyız. Zaten tutunmanın/tutunabilmenin zor olduğu bu dünyada kaybeden olmamak için
kültlerimizden kurtulmalı, tabularımızı yıkmalıyız. Biz normal orada yapılması gerekeni yaptıktan sonra gerisini akışına bırakmalı, sonucunda ne olduğunu görüp ona göre tedbir almalıyız.
Unutulmaması gereken bir şey var fikrimce: o da bu hayatın tasalanıp karamsarlığına düşmek için pek kısa
olduğu.
3
Senaryo
Yazan: Kardelen Akçasağaç
Tanrı, bir insana hayatı boyunca; aynı hatayı telafi etmek için birkaç şans verir. Bunu biz çoğunlukla fark
etmeyiz. Tanrı, çok yetenekli olmayan ve fenası sıkılgan bir senaristtir, yeni hikayeler yazmaya ayıracak vakti
yoktur; biz aynı filmi, benzer özellikler taşıyan farklı karakterlerle defalarca izleriz.
Normal olanı bunu fark etmemektir, fark edersen içinden çıkılmaz bunalımlara sürükleneceksindir; birbirinin aynısı insanlara en fazla nereye kadar yeni sayfa açabilir, onlara ne kadar güvenebilir,kalbini sunabilirsin
ki? Sonunu bildiğin filmi neden izleyesin ki, kapatacaksın. Sen filmini kapattığın yerde Tanrı’nın oyunu biter.
O, bunu istemeyecektir. Bunun için oyununu doğrusu iyi oynar. İkna edicidir.
Sana bunun farklı olacağına dair inanç verir, bunun adı umuttur.
Karşındaki insana karşı istek, heyecan, arzu verir, bunun adı aşktır.
Onun doğru olacağı konusunda telkinler verir,bunun adı güvendir.
Bunlar tükendiğinde, inanç bittiğine; Tanrı’ya değil, insanlara; daha kötüsü her ikisine olan inanç bittiğinde,
film kapanır. Bunun adı, intihardır.
Tanrı, tüm bunları bir iksir, bir büyü haline getirip insanlara veremeyeceğine göre, onlarda halihazırda bulunmasını
sağlar. Tüm bu film için gereken malzemeleri ve biraz daha
çoğunu bir araya getirir ve insana ; ezbersiz çıkacağı bu oyunda yol göstericisi olacak olan tek şeyi verir: ruh. Hemen
kaybolmasın, ne yapması gerektiğini bilsin diye de o ruha
bir şeyler kodlar. O kodların tamamı duygulardır. Ama bazen sistem bozulur, kodlar karışır. İnsan duygularını yönetemez, tatmin olmaz, ikna olmaz, hissedemez, acısını dindiremez ve hatta yaşayamaz hale gelir. Film tehlikede, intihar
kapıdadır.
İntihar, filmin aynı olduğunu fark etmeyenler için
anlamsızdır; onlara göre hayat sürprizlerle doludur,
karşımıza neler çıkacağı belli değildir. Erkendir, çünkü daha
filmin sonu gelmemiştir ve bir filmi ancak onu yazan bitirebilir. Kolaya kaçmaktır, çünkü her filmde çekilmesi çok
zor sahneler vardır ama onlar pes etmemişlerdir. Adına
ne derseniz. Onlar bunu anlayamazlar. Bu, onların ruhuna
kodlanmamış bir şeydir ve bunu anlayamazlar.
Bazı filmler, diğer filmlere göre daha fazla bütçeli, daha
uğraşılarak yapılmış; daha özenilmiş, daha önemsenmiştir.
Ama bu bile intiharın önünü kesmeye yetmez. Çünkü insanlar, filmlerini sevmedikten sonra yıldız olmakla ilgilenmezler. Bazı filmlerde acıklı sahneler öylesine yoğundur ki
insanlar artık buna dayanamaz filmi kapatmak isterler.
4
Çok sevdiğim bir repliği paylaşayım: „İnsanlara seçme hakkı sunarsanız, yanlışı seçerler.” Filmin içindeki
sahneler seçimlerle belirleniyorsa evet, doğruyu ya da yanlışı elbette sorgulayabiliriz. Fakat şayet filmin devam edip kapatılması ise konumuz, üzgünüm Tanrı, üzgünüm toplum; bunun tartışmanın en ufak mantığı
yoktur. Zira, „Ölüm de yaşama dahildir. „
Peki, filmin bitmesi o oyuncunun artık kendini ifade edemeyecek olması demekse, neden kapatır insan
kendi filmini? Bu sorunun pek çok yanıtı var. Ölüm veya hadi daha da dramatikleştirelim ; mutlak son, herkese aynı şeyi anlatmaz. Çünkü sonlar, her zaman kötü değildir. Örneğin, bu ister fizyolojik olsun ister psikolojik, acının sonu mutlu edicidir. Bir insan,sonu isteyecek kadar acı çekip kendini öldürdüyse, artık acısı dindiği
için onun adına mutlu olmalı, kendi adına da kahrolmalı insan olan. Çünkü onun mutsuzluğu hepimizin
suçu; onun ölümünde hepimiz katiliz. Film Tanrı’ya mal oladursun, dünya bizim. Sebepler ve sonuçlarla
bizim eserimiz. Ve şayet intihar eden insan sahiden kusurluysa, durup düşünmeli; hepimiz aynı fabrikanın
ürünleriyiz. Kandırmanın anlamı yok, bitli yorganı üzerinden atmak kimseyi temiz yapmaz. Bir yerlerde bariz
yanlışlar var ve şayet düzeltmezsek, makine patlayacak; hepimiz el birliğiyle havaya uçacağız. Bizi kurtaracak tek şey insanlığımızdı, bildiğiniz üzere o uzun zaman önce hakkın rahmetine kavuştu. Hepimiz kendi
ilkel, vahşi, savunmasız, saldırgan ve tehlikeli benliğimizle baş başayız. İşte, filmin kamera arkası budur.
5
Çivi Çiviyi Söker
”Çivi, çiviyi sökmez; keser, çiviyi söker.”
Kimi söylemler var; yıllardır duyuyor, sorgulamak
gereği bile duymadan -işimize geldiği için- kabul
edip onaylıyoruz. Son zamanlarda üzerinde çokça
düşündüğüm ifade: “çivi çiviyi söker”. Sözün verdiği
mesaj; bize sıkıntı veren, canımızı yakan bir durumun acısını hafifletmek için, aynı türden başka deneyimler yaşamamızın işe yarayacağı yönündedir.
sıkıntı yaşadığımız durumun bir benzerini tekrar
yaşamak rahatlatıcı olmaz. Olsa olsa alışmış ve
duyarsızlaşmış oluruz. Belki de bir tür hissetmeme,
tembellik durumu.
Kalıcı bir çözüm olarak, canımızı yakıp bize
sıkıntı veren durumları oluş şekilleriyle ortadan
kaldırmamız gerekir. O sorunu neyle, nasıl iliştiyBunca zaman söylenegelmesi, bir şekilde işe sek yine tersi şekilde ondan uzaklaşmamız geyaradığının göstergesi. Ancak düşününce zaten rekir. Kalıcı bir çözüm olarak, canımızı yakıp bize
sıkıntı veren durumları oluş şekilleriyle ortadan
kaldırmamız gerekir. O sorunu neyle, nasıl iliştiysek
yine tersi şekilde ondan uzaklaşmamız gerekir.
Atasözündeki mecazı kaldırıp değerlendirirsek de
çivi çakmak için kullanılan alet bir keserdir. Çiviyi
sökmek için çivi kullanmak pek akıllıca değildir, zira
son derece zor belki de imkansız olacaktır.Ancak çiviyi bir keser yardımıyla çok kolay bir biçimde sökebiliriz. Tıpkı bir soruna iliştiğimiz yolu tersten giderek kalıcı çözüme ulaşabileceğimiz gibi.
Herhangi bir konuda zorlukla karşılaşmamız yada
canımızın yanması durumunda, çiviyi çiviyle sökmeye çalışıp duyarsızlaşmak yerine kalıcı çözümlerle kalıcı rahatlığa erişebiliriz.
Bir süredir üzerinde düşündüğüm bu söz her
söylendiğinde “çivi, çiviyi sökmez; keser, çiviyi söker”
diye vurguluyorum. Bazı acıları çok yaşayıp o konuda duyarsız olmak, aslılnda çözülmemiş sorunları
kanıksamak ve hissetmesek bile o rahatsızlıkla yaşamak demektir.
Yazan: Özgün Halil Köse
6
Mahzen
”Bir taraftan yanık kokuları gelecek, belki kahve kokusu belki yanan mumun ciğerleri yakan dumanı.”
Yazan: Özgün Halil Köse
Kahverengi bir ”café” olsun, genel rengi. Masif ahşap masaları ve sandalyeleri, aynı şekilde pencere ve kapı çerçeveleri. Küçücük camlar kâfi. Çok
fazla ışığa ihtiyaç yok çünkü. Gerek olursa da mum yakar aydınlatırız. Her
şey sadece ihtiyaç olduğu kadar büyük olacak. Masa mesela; 2 şarap kadehini taşısın yeter. Sandalyeler, ancak bizi taşıyacak kadar büyük. Tavan bile
ancak kafamıza çarpmayacak kadar, elimizi kaldırmasak da olur.
Bir taraftan yanık kokuları gelecek, belki kahve kokusu belki yanan mumun ciğerleri yakan dumanı. Bir de şarabın ruhu saran kokusu olacak. Tabii bizi ağırlayan, şarabımızı ve bizi taşıyan ahşabın da kokusu eksik kalmayacak.
Mümkünse bir de ufak tıngırtı gelecek, herkesin anlam veremediği
türden. İçinde gitar olacak, piyano olacak. İçtiğin şarap değil de o müzik
sarhoşluğa çekecek. Belki ara ara girip bitiriş hamlesi yapan saksafon da
olabilir. Tabii bütün bu müzik şarabın sesini bastırmayacak, örneğin masaya kadehi indirirken çıkan tıkırtıyı.
İşte öyle bir yer olsun istiyorum, kahverengi. Ruhumla gidip oturayım,
birkaç kadeh şarap içeyim. Mümkünse denizi ve dalgaları seyredebileyim,
denizden gelen iyot kokusunu içime çekip ayılayım. Bir çeşit ikmal olsun,
tamamlanmış olarak çıkıp hayata devam edeyim.
7
Hiç Bilmediğim Bir Şey
”Belirsizliklerin içerisinde kaybolmuş biri gibiyim, ne doğru ne yalan...”
Acıyı öğrendiğinde mutlu olduğun saniyelerin ne kadar değerli olduğunu da öğrenirsin.
Birinin canını yakacağın zaman ona gerçekten acı çektirmek istediğin anda durabilmeyi de öğrenirsin.
En önemlisi de tüm bunları yaparken insan olmanın nasıl bir şey olduğunu öğrenirsin.
Sinirlendiğim zaman kendimden başka kimseye zarar veremiyorum artık.
Artık kimseye de bir şey anlatamıyorum.
Belirsizliklerin arasında kaybolmuş biri gibiyim,
Yazan: Oğuz Kerim Saygılı
Ne doğru ne de yalan…
Tamamen doğru olsam yaşayamayacakmışım gibi.
Yalan olsam gece uyuyamayacakmışım gibi.
Doğru olarak yatsam yarın yalan olarak ölecekmişim gibi.
Birine haksızlık yapsam benden çıkacağını bildiğim gibi.
Yapmazsam tutunamayacağımı bildiğim gibi.
Bunları bildiğim gibi birazcık da sevmeyi bilirim.
Yani sevdalanmayı...
Bir olamasak da bile onun için hep iyilik istemeyi bilirim.
Gözyaşı dökmeyi bilirim.
Sigara içmeyi de bilirim.
Her çekişte bir hayal kurup,
Her bırakışta darma dağın olmayı bilirim.
Bazen içki içmeyi bile bilirim.
Her şeyi unutabilmeyi bu kadar çok isterken,
Aslında içimdeki bir benin bunu hiçbir zaman istemediğini bilirim.
Ben bazen şiir okumayı da bilirim.
En alçak sesimle haykırırken en güzel mısraları,
Duyulmadığımı bilirim.
Ben uzaklara dalıp gitmeyi çok iyi bilirim.
Dünyanın sesi kısıldığında,
Onun yanında olmayı bilirim.
Ona dokunamamayı bilirim.
Ama dünya konuşmaya başladığında,
Yanına gidemeyeceğimi de bilirim.
Gözlerinde başkasını görmenin nasıl olduğunu bilirim.
Ağzından başka birinin adının çıkmasını çok iyi bilirim.
Uzun zaman sonra sesini duymanın sersemletici darbesini bilirim.
Kalbinin bağımsızlığını ilan edercesine çırpınışını bilirim.
Kontrolsüzce çıkan kelimeleri,
Artık yeter dercesine titreyen bacakları bilirim ben.
Onun için vazgeçmeyi bilirim ben.
Uzaklaşmayı bilirim.
Onun için ona bağırmayı bilirim.
Aslında benim olmayan cümleleri söylemeyi bilirim.
Her şeyden biraz bilirim.
Ama unutmanın nasıl bir şey olduğunu bilmem.
İnanmam da unutmaya… Hem kim sevdiğini unutabilir ki?
İşte, ben bir tek unutmayı bilmem.
8
Sarhoş Balık
ile
Topal Martı
Yazan: Nihal Tali
“Ben onu sana yiyesin diye aldım, martıya atasın
ve uzun bir süre çıkmıyordu. İkincisi ise tatları
diye değil!” diye bağırıyordu orta yaşlı bir bayan
değişikti, mide bulandırıcı bir kokuları vardı.Ah işte
karşımda duran ufak tosun çocuğa. O ise aldırış et-
orada bir balık gördüm ufak, cılız, tam istediğim gibi.
meden hala bana simidinden ufak parçalar atıyordu.
Biraz daha alçaldım ve biraz daha… Suyun biraz
Ben de çevik hamlelerimle o lokmaları usta bir bi-
üzerinden takip ediyordum onu. O ise kusursuz bir
çimde yakalıyordum. Bu hareketimin çocuğu mest
şekilde yoluna devam ediyordu. Neden sonra birden
ettiğinin farkındaydım. Yoksa insanoğlu o güze-
durdu, geri dönüyor gibi oldu ve onu tam ortasından
lim nimeti benle ne diye paylaşsın. Üstelik topal
tuttuğum gibi yakaladım. Dişli çıkmıştı, kaygan vücu-
bir martıydım. Ama güzel soytarılık yapıyordum
dunu can havliyle bir o yana bir bu yana oynatıyordu.
doğrusu ekmeğimi kazanmak için. En sonunda orta
En sonunda devreye kuyruğu da girdi ve gözümün
yaşlı o gudubet, çocuğun eline vurarak elindeki simi-
biraz altına ıslak, kaygan bir şaplak yedim. Şaşkınlıkla
di çekip çocuğu vapurun iç kısmına doğru sürükledi.
ağzımdan yere atmak zorunda kaldım. Suya düşer-
Tüh! Yine müşterim kaçmıştı. Halbuki ne güzel vakit
ken yüzüme tuzlu damlalar sıçradı.
geçirmiştik birkaç dakika da olsa. O, ona afili hareke-
Devamı gelecek...
tler sergilediğim için şaşırıp mutlu olmuştu, bense
bunu karşılığında karnımı doyurduğum için… Tabi
buna karın doyurmak denirse! Kör olası yumurcak
küçük küçük koparıyordu parçaları.
Huzursuzlukla gökyüzüne yükseldim. Hava parçalı
bulutluydu, gün batmak üzereydi. Morlu, turunculu yansımalar öyle güzel kırılıyordu ki bulutlarda…
…”Hey!” dedim kendi kendime. Karnımı tam olarak doyuramazsam ben de sabaha kadar açlıktan
kırılacaktım. Artık balık benim için tek çareydi. (Gerçi simidi hiçbir şeye değişmem ama…şYine de bu
düşüncemi diğer martılara açmıyordum. Çünkü onlara göre balık sevmeyen martı olamazdı.Sürüdekiler duysalar dillerinden kurtulamazdım eminim ki.
Varsınlar her daim aç kaldığımı topallığımdan bilsinler.
Bir parça alçaldım istemeye istemeye. Birincisi, o
pul denen lanet olası şeyler üst gagama yapışıyordu
9
Yazan: Rukiye Yakar
”Her”ler
Bazı şarkılar vardır; anılara kadifeden bir yatak sunan, uyulduğu anda odaya misk-i amber kokusunu yayan.
Dinlesen boğacak yüreğini zihninin kurduğu darağacında, dinlemesen...
Sesini açıp notalara süzülmeyi yeğleriz çoğu zaman.
O kadar çok şey var ki insanın ruhunu baltalayan.
Yanlış kalplerde soluklanmaktı belki asıl hata.
Zaman akıllanmaz bir çocuk gibi birkaç aşk çaldı bahçemizden, kim bilir ?
Mucize gerek bazen, gideni geri getirmek için, gelene ’’Merhaba!’’ demek için, şikayet etmemek için.
Yeni bir çağ gerek bazen kısalan ömrümüze geçmişi kenara bırakmak adına.
Bazense ağır gelir dar omuzlara yüklenen dev yükler. Sığınacak bir sıcaklık aranır. En savunmasız andır o.
En çok kanatan darbesidir hayatımızın.
’’Doğru insan’’sa karşıdaki sımsıkı sarılırsın ılık nefesine, koca bir ömrü bahşedersin.
’’Yanlış insan’’sa eğer bir kalp kırıklığı daha eklenir tecrübe sepetine.
Önemli olan sepeti doldurmak mı yaşanmışlıklarla, yoksa yıllara rağmen saf kalabilmek mi ? Bilemiyorum.
İnsan hayatında iki şeye muhtaçtır aslında. ’’Her şey’’i ve ’’Herkes’’i.
Her şey; dosttur. Her anda, her alanda, her zamanda yanında olan. Kat’iyen reddettiğin ne varsa yaptıran.
Dostların tecrübeleri ortaktır mesela. Yaşadıkları ve yaşayacak oldukları aynıdır. Tanrı onları aynı kahveden
aynı hazzı alsınlar diye yaratmıştır aslında. Dedim ya ‚’Her şey’’idir dostu insanın.
Bir de ‚’Herkes’’i vardır. Ne güzeldir o. Her katresini sevmek için bir neden bulunur. Ömür Yad edilir kimisine, kimisi de yarım bırakır hiç tamamlamamışçasına.
Ne olursa olsun her insanda O’nu aradığı için ’’Herkesim’’ denir.
O varken ne yağmur üşütür teni ne de çatlak çatlak toprağı yaralayan soğuklar...
Dostların kurduğu cümleler dahi aynı iken Herkesi ile sevdiği renkler bile aynı değildir.
Tam zıttır.
Ama sever insan işte.
’’Her şey’’ de ‚’’Herkes’’ de tektir bu yaşamda.
Geri kalanlar boş anları dolduran, vakit dolduruculardır.
Onlar ’’Olmasa da olur’’lardır.
Ne sığınırsın onlara ne de sevebilirsin.
Şimdi dönüp bakalım hayata. Kimin için ne ifade ediyoruz ? Hangi kategorideyiz ?
Tüm yanıtlar bizde, insan bilir değerli olduğu yeri.
Lafı fazla uzattım sanırsam.
Birinlerinin ’’Herkes’’i ve ’’Her şey’’i olmanız dileğiyle.
10
Yazan: Hakan Koç
Nehir
Nehir, ismini kudretle akan sulardan aldığını söylemiştin. Gülerken ki fotoğrafını gördüğümde bunun bir
dergi fotoğrafı olduğunu düşünmüştüm. Şimdi tüm bunlar kayıp mı oldu? Buraya en son geldiğinde yine
o tepeye çıkmıştık, hatırlıyor musun? Oraya vardığımızda gülümsüyordun çünkü yine her zamanki gibi
yüzüne vuran rüzgârı sevmiştin. Oturup gün batımını izlemiştik. Bana gün batımından önce bir dilek tutmak
istediğini söylemiştin. Aşağı yürürken beni durdurup konuşmaya başlamıştık ama ben sana bakamamıştım
Nehir. Güneşin tam yanında duruyordun ve güneş ise gözlerimi kamaştırıyordu. O zaman ben seni dinlemiyorum sanmadın değil mi? Çünkü ben seni tüm içtenliğimle dinliyordum. Hatta bak, neden bahsettiğini
bile hatırlıyorum. Anne ve babanın seni üzdüğünden bahsetmiştin. Ben de seni teselli etmiştim. Sonra, “sen
gerçek bir dostsun.” deyip bana sarılmıştın. Beni çok mutlu etmiştin Nehir. Her şeyi hatırlıyorsun değil mi?
Ben o güne dair hiçbir şeyi unutmadım. Zaten unutmam da çünkü o gün yaşadıklarımızı geçmişim gibi
hissediyorum.
Kasabadan ayrıldığın zaman çok üzülmüştüm. Aylar sonra sen, bana bir mektup ve fotoğraf göndermiştin.
Mektubu da çok iyi hatırlıyorum Nehir, bir yıldız olacağını ve bunun senin hayalin olduğunu söylemiştin.
Ben çok sevinmiştim bunu okuduğumda. Hemen senin için hayal kurmaya başlamıştım. Hatta bazı geceler
bu yüzden uykusuz bile kaldım Nehir. Bir de fotoğraf vardı değil mi, sen ben ve Suat’ın olduğu fotoğraf. O
fotoğrafı çektiğimiz zamanı da iyi hatırlıyorum Nehir. Ama o mektuptan sonra bana hiç mektup atmadın
oysaki ben sana cevap yazmıştım… Yoksa attın mı Nehir? Ama bana hiç mektup gelmedi ki... Zaten bilirsin
ben pek mektup da almam. Bu yüzden onu okuyamadığım için bana kızmazsın öyle değil mi? Ah… Az
kalsın bir şeyden bahsetmeyi unutuyordum. Gittiğin güne ait fotoğraftan, sadece ikimizin olduğu fotoğraf.
O fotoğrafı sana göndermem için bana giderken çok ısrar etmiştin Nehir. Ama ben gönderemedim çünkü
eğer onu da mektupla beraber gönderseydim sana dair hiçbir kalmayacaktı elimde.
Hiç seni unuttum sanmadın değil mi Nehir? Mektubundan sonra hep senden bir haber alacağım günü bekledim. Bir gün benim hiç sevmediğim arkadaşın bana tatil için ailenle bir sahil kasabasına gittiğini söylemişti. Gerçekten anlattıkları kadar güzel miydi oralar? Oralardan bana neden hiç bahsetmedin Nehir? Aslında
ben de suçluydum. Hiç gelmedim yanına, gelemedim. Ama inan, hep senin bir gün yıldız olacağının hayallerini kurdum. Senin için burada dolusuyla hayal kurdum. Hatta, arkadaşlarım sürekli hayal kurduğumu
fark edince bana farklı olduğum için güldüler… Ama ben de onlara güldüm Nehir, hepsi aynı olduğu için.
Hayallerimde tüm dünya senin ismini biliyordu. Sen çok ünlü olmuştun çünkü güzel şarkılar söylüyordun.
Evet, Nehir! Tanınan biri olmak güzel olmaz mıydı? Ve sahne ışıklarıyla yıkanmak? Nehir, ben hep seni izleyecektim ve mutlu olacaktım. Ama şimdi tüm bu hayaller ufalanıp gitti mi? Bugün, buradan gitmeden önceki
birlikte çekindiğimiz fotoğrafı buldum. Onu masanın üzerine koydum. Düşmemek için tutulan gözyaşlarını
bilirsin Nehir. Artık senin için hayal kurmuyorum. Hem şimdi neden hayal kurmaya başlayayım ki, sen etrafta değilsin.
Annen bana öldüğünü söylediğinde onun başka bir Nehir’den bahsettiğini sandım. Ama o, senden bahsediyor gibi duruyordu. Annen ile konuşmadan önceki zamanları hatırladım. Birbirimize yakın olduğumuz
zamanları. Seninle birlikte geçirdiğimiz son yaz için çok yalvarmıştım Nehir. Onun sonsuza dek sürmesi
için. Bir keresinde bizim bahçedeki gülleri, koku almanı engellediği için sevmediğini söylemiştin. Ben bugüne kadar böyle bir şey hissetmedim Nehir. Ama annen ile konuştuktan sonra eve döndüğümde bahçeden geçerken onların benim de koku almamı engellediğini fark ettim. Annene ikinci mektubumun sana
ulaşıp ulaşmadığını sordum Nehir. Bilmediğini söyledi ve kutuna bakmama izin verdi. Mektubu kutunda
bulamadım. Buraya ilk geldiğin günde çok büyük bir yağmur yağmıştı biliyorsun, sonra biz seninle daha
rahatça konuşabilmek için bir ağacın altına sığınmıştık. Orada yerde demirden ufacık bir kalp simgesi bulmuştum ve onu sana vermiştim. İşte o demir parçası kutudaydı! Sen onu halen saklıyormuşsun Nehir! Oysa
ben onu tamamen unutmuştum. Yoksa sen de sadece onu kutunda mu unuttun. Sanmıyorum, Nehir. Çünkü onu tekrar gördüğümde çok mutlu oldum. Dün televizyondan yarın çok yağmur yağacağını duydum.
Ben de bu yazdıklarımı senin mezarına götürüp toprağın üstüne koyacağım Nehir. Üstüne biraz toprak da
serpiştirmeliyim yoksa başka türlü nasıl yağmur sana yazdıklarımı ulaştırabilir?
11
Benlik
Kendimiz için mi yaşıyoruz yoksa başkaları için mi?
Bu dergide yazmaya başlarken dil ve etimoloji üzerine
yazacağımdan söz ettim. Hep ilim nereye kadar?! Bugün farklı bir
şeyi ele almak istiyorum. Insanı ele alacağım.
Ne tuhaf varlıklarız. Bizde olmayanı fazlasıyla yüceltip elde edince de umursamıyoruz. Daha da tuhaf olan yücelttiklerimizi neden yücelttiğimizi düşünmüyoruz bile. Toplum yüceltiyorsa o
hedef yücedir, umursanmalı. O yüce hedefe ulaşan biri toplumun
saygısından başka bir şey kazanmaz bence. Peki tüm bu uğraş,
yüceltme toplumun saygısı için değer mi? Yani resim yapmayı
seven biri, ressam olmak yerine yalnızca saygınlık için doktor
olabiliyor; tıbba ilgisi olmadığı hâlde. Çünkü toplum ressamlığı
boş iş olarak görüyor, doktorluğu ise saygın bir iş. Bu, insanın
kendi benliğini yok sayıp toplumun özelliklerini kendi benliği ile
değiştirmesi değil midir?
Dikkat ederseniz, insanların umursadıkları şeyler diğer insanların
kendileri hakkında ne düşüneceğinden ibarettir. Hâlbuki insan
kendi olmalı. Toplumun dayatmalarını umursamamalı. Diğerleri
ne düşünürse düşünsün.
Sizden ricam ne kadar kendiniz olduğunuzu sorgulamanız. Iyi
okurlar.
12
Yazan: Çağdaş Mehmetali Sakallı
Hakan Koç | Genel Yayın Yönetmeni ve Yazar
[email protected]
Çağdaş Mehmetali Sakallı | Editör ve Yazar
[email protected]
Fatma Begüm Dalga | Yazar
[email protected]
Nihal Tali | Yazar
[email protected]
Rukiye Yakar | Yazar
[email protected]
Özgün Halil Köse | Yazar
[email protected]
Kardelen Akçasağaç | Yazar
[email protected]
Oğuz Kerim Saygılı | Misafir Yazar
[email protected]
karavandakiadam.com
Download

Çağdaş Mehmetali Sakallı | Benlik Kardelen Akçasağaç | Senaryo