DÜNYA TÜRK FORUMU
AKİL KİŞİLER KURULU 2. TOPLANTISI
28 Mayıs 2014, Eskişehir
GEÇİCİ SONUÇ RAPORU ( ÖZET )
Dünya Türk Forumu’nun ilkinde yapılan öneri sonucu oluşturulan DTF Akil Kişiler Kurulu’nun
ikinci toplantısı 3. Dünya Türk Forumu öncesinde 28 Mayıs 2014 tarihinde Eskişehir’de Eskişehir
Valisi ve Türk Dünyası Kültür Başkenti Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Güngör Azim TUNA
ve heyetinin teşrifleri ile gerçekleştirilmiştir:
AKİL KİŞİLER KURULU LİSTESİ
Büyükelçi (E) Halil AKINCI, Türk Konseyi Genel Sekreteri
Prof. Dr. Ahat ANDİCAN, İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi, Devlet Eski Bakanı
Prof. Dr. Faruk ŞEN, TAVAK Başkanı
Prof. Dr. Nevzat YALÇINTAŞ, 21.-22. Dönem Milletvekili
Prof. Dr. İsenbike TOGAN, Boğaziçi Üniversitesi
Hakkı ATUN, Doğu Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyesi, KKTC Eski Başbakanı ve Meclis Başkanı
Drs. Veyis GÜNGÖR, Avrupalı Türk Demokratlar Birliği Başkanı, Hollanda
Prof. Dr. Hakkı KESKİN, Almanya Türk Toplumu Onursal Başkanı, Almanya
Prof. Dr. Kadırali KONKOBAYEV, Kırgız - Türk Manas Üniversitesi Öğretim Üyesi, Kırgızistan
Prof. Dr. Onur Bilge KULA, Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi
Prof. Dr. Emine GÜRSOY NASKALİ, Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi
Prof. Dr. E. Büyükelçi Ali Engin OBA, TASAM Başkan Danışmanı
Anar RIZAYEV, Yazarlar Birliği Üyesi, Azerbaycan
Olcas SÜLEYMENOV, UNESCO Kazakistan Daimi Temsilcisi, Yazar, Kazakistan
Prof. Dr. Vamık VOLKAN, Virginia Üniversitesi Zihin ve İnsan İlişkileri Merkezi, ABD
TOPLANTI GÜNDEMİ
1.
Giriş
2.
2. Dünya Türk Forumu Deklarasyonu Eylem Planı Müzakeresi
3.
“Türk ve Ermeni Diasporaları; Kamu Diplomasisi: Fırsatlar ve Riskler” ana temaları hakkında
Akil Kişiler Kurulu Görüşleri ve Muhtemel Katkıları
4.
Türk Dünyası ve Diasporaları Gündemi
5.
Küresel ve Bölgesel Sorunların Türk Dünyasına Yansımaları
6.
3. Dünya Türk Forumu Deklarasyonu ve 2014-15 Çalışma Planına Kurumsal ve Kişisel Öneriler
7.
Diğer Konular
TOPLANTI NOTLARI ÖZETİ
Kurumsal bir girişim olan ve her yıl daha da geliştirilmeye çalışılan Dünya Türk Forumu’nun (DTF)
Türk dünyası ile ilgili yapılan projelere olan katkısı önemlidir. DTF dünyanın dört bir yanından
gelen Türk dünyası mensuplarının toplanması ve meselelerini tartışmaları için bir platform
oluşturmakta ve yapılması gerekenlerle ilgili düşünce üretimine katkı sunmaktadır.
Bir araya gelmek, kültür ve turizmin gelişmesi anlamına gelmektedir. Bu anlamda Türk dünyası
Akil Kişiler Kurulu ve Forum çalışmaları, Eskişehir’de yürütülmekte olan diğer çalışmalarla birlikte
Türk dünyasının hem kendi içindeki, hem de dış dünya ile ilişkilerinin gelişmesine önemli katkı
sağlayacaktır. 2. Dünya Türk Forumu’nda alınan karar gereğince bu yıl Türk dünyasının
geleceğine katkı sağlayan kişi ve kurumlara verilecek Kızıl Elma Ödülleri de ayrıca önemlidir.
Eskişehir’in Türk Dünyası Kültür Başkenti olması münasebetiyle Akil Kişiler Kurulu’na ev sahipliği
yapması ise ayrı bir önem taşımaktadır. Türk Dünyası Bilgeler Zirvesi’nin de Eskişehir’de
düzenleniyor olması yanında Türk Dünyası Yazarlar Birliği Meclisi’nin ve ilgili vakfın Eskişehir
merkezli olarak kurulacak olması da ayrıca önemlidir.
Türk Dünyası Koordinasyon Merkezi, ortak iletişim dilini geliştirme amacıyla kurulan Türk
Dünyası Yazarlar Birliği gibi kurumlara da Eskişehir ev sahipliği yapmaktadır. Bu faaliyetlerin daha
geniş ve derin kültürel, siyasi ve ekonomik birlikteliklere vesile olması en fazla beklenen ve arzu
edilen bir husustur.
Türkiye ile Hazar’ın doğusunda ve batısında kalan ülkeler arasında büyük bir irtibat kopukluğu
yaşanmıştır. SSCB’nin dağılması ile birlikte ortaya çıkan yeni süreçte ise din, dil, tarih ve coğrafya
gibi unsurlara çok fazla bel bağlanması ilişkilerin sağlıklı bir zeminde gelişmesini engellemiştir. Bu
unsurlar önemli olmakla birlikte; kültür, turizm, ekonomi vb. alanlarda sektörel, finansal ve
stratejik derinleşme ihtiyacı söz konusudur. 3. Dünya Türk Forumu’ndan itibaren yürütülecek
olan faaliyetlerin ana temaları sektörel derinleşmeyi esas almaktadır.
Bütün Türk devletlerinin dünyanın dört bir tarafında diasporaları bulunmaktadır. Türkiye’nin
sadece Almanya’da 3 milyonluk bir diasporası vardır. Ne var ki, Türk dünyası diaspora
imkanlarından tam olarak istifade edememektedir. Dünyadaki başarılı örneklerden ilham
alınarak ve geleneksel Türk girişimciliği de devreye sokularak diasporalardan daha fazla
yararlanma imkânları geliştirilmelidir. Nitelikli diasporalar sayesinde ilgili bölgede stratejik
alanlar teşkil edilebilecek, Türk devletlerinin uluslararası konumları; siyasi, ekonomik ilişkileri
güçlendirilebilecektir.
Türk dünyası, İslam dünyası içerisinde mümtaz bir mevkiye sahiptir. İslam dünyasının yaklaşık
600 milyonu Hint, (Hindistan, Pakistan, Bangladeş) 300 milyonu Malay (Endonezya, Malezya
vb.), 300 milyonu Arap, 200 milyonu Türk, 70 milyonu Fars Müslümanlardan, geri kalanı ise
Afrikalı ve diğer bölgelerde yaşayan Müslümanlardan oluşmaktadır. Türk dünyası, sahip olduğu
jeopolitik konumu, tarihi, siyasi ve kültürel mirası ile İslam dünyası içerisinde liderlik etme ve
evrensel temsil potansiyeline sahiptir. Türk Dünyası için bu durum hem geniş bir fırsat hem de
büyük bir sorumluluk anlamına gelmektedir.
Eskişehir Türk Dünyası Kültür Başkenti projesi bu bağlamda ayrı bir öneme sahiptir. Bu
noktada dikkat edilmesi gereken en önemli husus bu faaliyetlerin sivil niteliklerinin ön plana
çıkarılmasıdır. Çünkü resmî faaliyetler sonucunda verilen mesajlar devlet propagandası olarak
algılanabilmekte ve etkisi düşük kalabilmektedir. Bu bağlamda özellikle basın, yayın ve akademik
faaliyetlerin de üzerinde durulması gerekir. DTF Akil Kişiler Kurulu faaliyetleri ve benzeri
çalışmalar bu anlamda Türk dünyası için bir ışık mesabesinde değerlendirilebilir.
Türk dünyası ile ilgili çalışmaların, bir kerelik veya gereksiz tekrarlar şeklinde düzenlenmemesi
gerekir. Bu noktada yürütülen faaliyetlerin kurumsallaştırılması ve çeşitli kurumlarca yapılan
faaliyetlerin sağlıklı irtibat zemininde eşgüdümlü hale getirilmesi son derece önemlidir.
Son dönemde yapılan analizlerde 11 Eylül 2001 olayları temel referans noktası olmuştur. Bu
tarihten 2012 yılına dek geçen 11 yıllık süre içerisinde Rusya, Hindistan, Çin, Brezilya, AB gibi
güçlerin küresel; Türkiye ve İran gibi ülkelerin bölgesel liderliğinde çok kutuplu bir küresel
sistem denemesi gerçekleşmiş ama başarılı olamamıştır. 2012’den itibaren, bu çok boyutlu
sistem yönetilemediği için, transatlantik ve trans-pasifik yatırım ortaklığı müzakere süreçleri
başlatılmıştır. Brezilya, Rusya ve Çin gibi önemli ülkeleri dışarda bırakan ve askerî boyutları da
en az ekonomik boyutları kadar önemli olan bu süreçlerin 2016 yılında tamamlanması
beklenmektedir.
Türkiye, Avrupa Birliği’nin henüz dışında bulunduğu için söz konusu süreçleri yürüten ülkelerle
tek tek müzakere etmek gibi neredeyse imkânsız bir durumla karşı karşıya bırakılmıştır. Acilen
harekete geçilmemesi halinde, 2016 yılından itibaren Türkiye’yi uluslararası alanda çetin bir
süreç beklemektedir.
Transatlantik ve Transpasifik Yatırım Ortaklığı Anlaşması süreçleri basit birer serbest ticaret
anlaşması gibi algılanmaktadır. Oysa bunlar kurulmakta olan yeni dünya düzeninin habercileri
niteliğindedir ve gerekli girişimlerin derhâl başlatılmaması halinde Türkiye ve diğer Türk
cumhuriyetleri için büyük sorunların başlangıcı olabilir.
Ukrayna ve Suriye’de yaşanan olaylarla İran ve Batı arasında yaşanan gelişmeler, bulunduğumuz
coğrafyanın ne denli çalkantı içinde olduğunu ortaya koymaktadır ve Türk dünyasının da bu
türbülans içerisinde sarsılması kaçınılmazdır. Son iki yüz yılda yaşadığımız deneyimler ışığında
yol haritalarımızın güncellenmesi, yeni stratejiler belirlenmesi kaçınılmazdır.
Rusya ile Batı arasında yaşanan gerilimler sadece Türkiye’yi değil, bütün Türk cumhuriyetlerini
etkilemektedir. Örneğin Rusya’nın SSCB döneminden bu topraklarda kalan Ruslara ve bu
ülkelerdeki iyi Rusça bilen herkese Rus vatandaşlığı vermesi bu ülkeler için ciddi kimlik
sorunlarını beraberinde getirmiştir. Kazakistan bu sorunla mücadele edebilmek için dışarıdaki
Kazakları ülkeye çağırmıştır. Ukrayna krizi Türkiye için ise çok daha derin ve karmaşık başka
sorunların habercisi niteliğine haizdir.
Bu açıdan Türk dünyasının “yumuşak güç” inşasına çok fazla ihtiyacı vardır. Ekonomi, siyaset,
teknoloji ve iletişim alanlarında gerçekleşen yenilikler devlet doğasında bir takım değişikliklerin
yaşanmasını kaçınılmaz hale getirmiştir. Değişen devlet doğasına ayak uyduramayan mevcut
kurumların işe yaramaz hale geldikleri önümüzdeki süreçte görülecektir. Sert gücün ileri
teknoloji ile donanmış mobil unsurlar hâline getirilip azaltılmasının ve buna karşılık daha önceki
dönemlerde görülenin çok daha üstünde bir yumuşak güç inşasının gerekliliği açıktır.
Önümüzdeki dönemde Pakistan - Hindistan arasında bir yakınlaşma gözlemlenebilir. Nitekim
tarihte ilk kez bir Pakistan başbakanının Hindistan’ı ziyaret edeceği duyurulmuştur. Muhtemel
bir Pakistan - Hindistan barışı Türk dünyasının gerek kendi aralarındaki ilişkileri gerekse Batı
dünyası ile ilişkileri üzerinde derin izler bırakacaktır.
Avrupa’da bulunan Türk diasporası varlıklı, orta sınıf niteliğine haizdir ve ekonomik bakımdan
anavatan yardımına muhtaç değildir. Batı medeniyetiyle İslam medeniyeti arasındaki ilişkilerin
hızlandırılmasında etkin rol oynama potansiyeline sahiptir.
Kıbrıs’ta diaspora durumundaki Türk halkı kendi devletini kurmuştur ve tanınma çabaları
devam etmektedir. ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in kalabalık bir heyetle Ada’ya
gerçekleştirdiği ziyaret ümit ve iyimserlik doğurmuştur. Ama bu heyet Rumların daveti üzerine
Ada’yı ziyaret etmiştir. Bu da Ada üzerinde tanınan tek tarafın Rumlar olduğu vurgusunu
güçlendirmektedir. Türkler ortak devletin bir parçası olarak görülmemektedir.
Türkiye’den KKTC’ye su taşıma projesi Türk tarafının tanınması yönünde katalizör rolü
oynamaktadır. ABD Başkan Yardımcısı’nın KKTC Cumhurbaşkanı ile yaptığı görüşme de Türk
tarafının elini güçlendirmiştir.
KKTC uluslararası alanda görülen tüm gelişmelere rağmen halâ baskılara ve ambargoya maruz
kalmakta, Rum tarafı Türklerin tarihî siyasi haklarına dayalı tezlerini kabule yanaşmamaktadır.
Bu noktada mevcut en önemli mücadele aracı kamu diplomasisidir. Sivil ve resmî kurumların bu
alandaki çalışmaları önemlidir. Bu bağlamda sivil toplum örgütlerinin güçlendirilmesi hayati
önem taşımaktadır. Türk dünyasının KKTC’yi daha fazla desteklemesi, örneğin Türk Dünyası
Konseyi’nin İslam İşbirliği Teşkilatı tarafından uygulanan Kıbrıs politikalarına benzer
yaklaşımlar benimsemesi ve KKTC’nin bir devlet olarak Konsey’de uygun bir konumla temsil
edilmesi de sorunun çözümüne olumlu katkı sağlayacaktır. Ayrıca Orta Asya cumhuriyetlerinin
KKTC’yi tanımaları noktasında da girişimler yoğunlaştırılmalıdır.
Bu arada, Türkiye ve KKTC adına Türk tarafının uluslararası alandaki imajının düzeltilmesi
amacıyla Ada’da bir takım faaliyetler yürütülmektedir. Kuzey Lefkoşa’daki Ermeni manastırının
restore edilmesi bu noktada atılan önemli adımlardan biridir. Beş Parmak Dağları’ndaki
manastırın restore edilmesi ve Rumların Magosa’da, Güzel Yurt’ta ve Lefkoşa’da ayin
yapmalarına izin verilmesi de olumlu katkı sağlayacaktır.
KKTC’de düzenlenen spor ve sanat etkinlikleri yanında 8 üniversitenin eğitim verdiği 70 bin
öğrenci; Afrika ülkelerinden İran ve Afganistan’a varıncaya dek pek çok ülkede Türk tarafının
temsilcisi olmaya adaydır.
Moğolistan, Çin ve Rusya’da köklü Türk toplulukları yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır.
Mançurya’da bulunan 1500 civarında Kırgız Türk, Çince ve Moğolca konuşmaya zorlanmakta ve
Türkçeyi unutmaktadır. Çin sınırları içinde yaşayan Müslüman ve Buda inancına sahip Sarı
Oğurlar artık Sarı Oğurca’yı unutmak üzeredir. Rusya’da benzer pek çok Türk topluluğu öz
dillerini unutmuştur ya da unutmak üzeredir. Turay ve Altay gençlerinin yüzde 70’i artık Türkçe
konuşamamaktadır. Bu dillerin UNESCO tarafından yürütülen kaybolmakta olan diller gurubuna
alınması için gerekli girişimlerde bulunulmalıdır.
Rusya ve Çin’de; eski kültür hazinelerini koruyan, Türk dünyasının ortak sembollerini barındıran
eski Türk yazıtları her geçen gün yok olmaktadır. Bu tür eserleri korumak için yürütülen
faaliyetler ve kitap çalışmaları desteklenmelidir. Bu tür faaliyetlerin sadece seçkinlerin ilgilendiği
alanlar olmaktan çıkarılması ve halk tarafından benimsenmesi sağlanmalıdır.
Türk dünyası ile ilgili faaliyetlerden söz ederken bunun milliyetçi bir yanının bulunduğu gözden
kaçırılmamalıdır. Milliyetçilik modern dönemler için son derece elverişli ve etkili bir harekete
geçirme, birleştirme ama aynı zamanda ayrıştırma aracı olmuştur. Bu nedenle söz konusu aracın
dikkatli bir şekilde kullanılması gerekmektedir. Türk milliyetçiliği yayılmacı bir söylemi başından
beri reddetmiştir. Tek arzulanan şey dünyanın dört bir yanına dağılmış bulunan Türk dünyası
mensuplarının demokratik ve insani şartlara uygun müreffeh bir hayat yaşamalarının teminidir.
Anadolu’da yaşayan eski kavimlerin temsilcisi olduğunu iddia eden kesimler, Türkleri bu
toprakların işgalcileri olarak gösterme gayreti içerisindedirler. Bu durumun gözden
kaçırılmaması gerekmektedir. Bu noktada atılması gereken öncelikli adım; can alıcı sorunların
üstesinden gelebilecek güçlü devletin korunmasıdır.
İkinci önemli adım ise Anadolu kültürel mirasına özgüven içerisinde bir bütün ve asli varisler
olarak sahip çıkmaktır. Aksi takdirde kendilerini bu mirasın asli varisleri olarak sunan farklı
kesimlerin kötü amaçlarından korunabilme imkânı yoktur. Bu noktada Anadolu ile ilgili olduğunu
ileri süren diasporalar ile sağlıklı diyaloğun sürdürülmesi gerekir ama en önemlisi Avrupa ve
Amerika’da bulunan Türk diasporasının güçlü desteğini her daim güçlü Türkiye’nin arkasında
tutacak politikaların geliştirilmesidir.
Almanya Türkiye’nin AB’ye girişine karşı çıkarak Cumhuriyet’in en büyük projesini
baltalamaktadır. 3 milyondan fazla mensubu ile Türk diasporasının bulunduğu bir ülkede böyle
bir durumun ortaya çıkabilmesi, diasporaya yönelik politikaların gözden geçirilmesinin ne kadar
mühim bir zaruret olduğunu ortaya koymaktadır. Yahudi, Rum ve Ermeni lobilerinin Amerikan
dış politikası üzerindeki etkileri bilinen bir gerçektir. Bu noktada Türkiye’nin AB politikaları ile
ilgili yol gösterecek, sağlıklı politikalar üretilmesine katkı sunacak sağlam akademik kurumlara ve
düşünce kuruluşlarına ihtiyaç vardır.
Milliyetçilik açısından resmî söylem hamaset olarak algılanabilmekte ve tek başına yetersiz
kalabilmektedir. Bu nedenle Türk milliyetçiliğinin varlığını sağlıklı bir zeminde koruyabilmesi
güçlü bir orta sınıfın ve burjuvazinin varlığına bağlıdır.
Türk diasporasının diğer diasporalardan en önemli farkı anavatandan/devletten muazzam bir
beklenti içerisinde olmasıdır. Diğer diasporalar kendi kendilerine örgütlendikleri ve kelimenin
tam anlamıyla birer sivil toplum örgütüne dönüştükleri halde, Türk diasporası devlet desteği
beklemektedir. Böyle olmasındaki en önemli etken Türk diasporasının doğal yoldan gelişmesini
engelleyen müdahalelerdir ki bunlar bazen Türk devleti eliyle, bazen ilgili ülke marifetiyle, bazen
de daha geniş küresel politikalar üzerinden gelmektedir. Bu durum Türk diasporasının etkinliğini
derinden etkilemekte ve azaltmaktadır. Bu nedenle Türk diasporasının doğal örgütlenmesini
engelleyen müdahalelere mahal verilmemesi ve diasporanın gerçek sivil toplum örgütü olarak
örgütlenebilmesi için gerekli önlemler alınmalıdır.
Türk dizilerinin son dönemde Türk cumhuriyetlerinde ve diğer ülkelerde kazandığı yüksek
izlenilirlik oranları memnuniyet vericidir. Dizilerin temsil kapasitesi, kalitesi ve içeriği
eleştirilebilir ama Türkiye’nin tanıtımı konusundaki katkısı inkâr edilemez. Bu nedenle Türk
sinemasının geleceği ile ilgili çalışmalar güçlendirilmelidir.
Türkiye içerisinde yaşanan ideolojik ayrışmalar düşünce üretimine olumlu katkı sağlamaktadır.
Bununla birlikte, “Her şeyin aşırısı tersine döner” düsturu gereği, ideolojik ayrışmaların
gereğinden çok daha derin olması Ülke’de farklı kesimlerin sahip olduğu birikimlerin sinerjiye
dönüşmesini engellemekte ve kaynak israfına neden olmaktadır.
Türk dünyasının İslam dünyası içerisindeki özel konumu nedeniyle küresel düzeyde İslam ile ilgili
olarak yaşanan tartışmalar Türk dünyasını doğrudan ilgilendirmektedir. İslam bir takım hukuki
yaptırımlardan ibaret değildir. Türk dünyasının İslam medeniyeti içerisindeki tecrübeleri,
İslam’ın diğer medeniyet mensupları nezdinde daha iyi tanıtılması için geniş imkânlar
sunmaktadır. Bunun için yapılması gereken en önemli şey kendi iç dünyamızdaki tartışmaların ve
mücadelelerin kendi içimize hapsolmamızı gerektirecek kadar derinleşmesine izin vermemektir.
Aksi halde ne Türk dünyasını ne de onun İslami tecrübelerini dış dünyaya anlatma imkânı
bulunamayacaktır.
Özellikle Türkiye açısından bakıldığında, karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin yüzde 80’i Batı dünyası
iledir. Bu nedenle Çin ve Rusya gibi ülkelerle ilişkiler Batı’nın bir alternatifi gibi sunulmamalı,
Türk dünyasının kendi içerisindeki politikalar da Çin, Rusya, İran ve Hindistan gibi ülkeleri
rahatsız etmeyecek şekilde düzenlenmelidir.
Yunus Emre Enstitüsü, Yurtdışı Türkler Başkanlığı ve TİKA gibi kurumların faaliyetlerini yürütecek
personel belirlenirken; muhatap ülkenin dilini, kültürünü, siyasi yapısını ve felsefi temellerini
iyi bilen vasıflı kişiler arasından objektif ilkeler ve kıstaslar çerçevesinde belirlenmesine özen
gösterilmelidir. Ayrıca Yunus Emre Enstitüsü gibi kurumların devlet kurumu görüntüsünde
sunulması; yürütülen faaliyetlerin muhataplarca salt propaganda olarak algılanmasına neden
olabileceğinden, bu kurumların sivil görünümlerinin daha belirgin olmasına dikkat edilmelidir.
Bu konuda Fulbright ve Dante gibi başarılı kurumların örnek alınması uygun olacaktır.
Türki cumhuriyetler arasındaki üniversiteler arasında özellikle yüksek lisans ve doktora
diplomalarının karşılıklı tanınması ve üniversiteler arası etkileşimin en üst düzeye çıkarılması
için gerekli adımlar atılmalıdır.
Ortak yazı ve iletişim dili oluşturulmalıdır. Özgünlükler korunmakla birlikte; anlaşacak kadar
ortak dil oluşturulması, Türk dünyası arasındaki etkileşimin her alanda genişletilmesi ve
derinleştirilmesi, birlikte çalışma iştiyakı için kaçınılmaz bir zarurettir.
Türkiye’de üretilen yıllık kitap sayısı ( çeviriler dâhil ) 50 bine erişmiştir. Bu, Türkiye’nin Fransa’ya
yaklaştığı ama Almanya karşısında üçte bir oranında kaldığı anlamına gelmektedir. Türkçeden
diğer dillere çevirilerde şu ana dek dünyanın yüzde yetmiş beşine ulaşılmıştır ama bu, Türkçe
eserlerin aynı oranda okunduğu anlamına gelmemektedir. Türkiye’de üretilen sanat ve
edebiyatın dünyaya sunulması noktasında da çalışmaların geliştirilmesi gerekmektedir.
Kültürel birikimimizin bütün renkleri ve tüm zenginliği ile tanıtılabilmesi ve sunulabilmesi için
karar alıcıların ve uygulamacıların daha kapsayıcı ve kuşatıcı bir tutum içerisinde olmaları
gerekmektedir. Türkiye’de resim, heykel gibi alanlarda farklı toplumsal kesimleri temsil eden,
dünya çapında ses getiren sanatçılar yetişmiştir. Kültürel tanıtım faaliyetleri son dönemde gurur
verici bir düzeye ulaşmıştır ancak dışarıda güçlü olmanın ön koşulu, öncelikle kendi içerisinde
güçlü olmak ve bütünlüğü sağlamaktır.
Türkiye’de sanata ve sanatçıya bakışla ilgili daha verimli bir yaklaşımın geliştirilmesi ve bunun
geniş kitlelere benimsetilmesi gerekmektedir. Sanatçı hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun,
toplum tarafından hoş karşılanmalı ve böyle bir ortamın oluşması için gerekli önlemler
alınmalıdır. Bu durum, demokratik dönüşüm için de kaçınılmaz bir önkoşuldur.
Suriye’den Türkiye’ye sığınanların Ülke içerisindeki faaliyetleri, nerede nasıl yaşadıkları vb.
konular belirsizlik görüntüsünden kurtarılmalı ve bu kişilerin ileriki dönemlerde Türkiye için
sorun olabilecek bir ortama kaymaları engellenmelidir.
Son dönemde Alman Cumhurbaşkanı’nın Türkiye ziyaretindeki davranışları ve buna karşı
geliştirilen politikalar dikkatle yorumlanmalıdır. Almanya’daki Türk vatandaşları, kısa vadeli iç
ve dış politikalardan ötürü mağduriyet yaşamamalı, ilgili politikalar buradaki Türk diasporasının
uzun vadeli öz çıkarlarını ve bunların Türkiye’ye olan uzun vadeli katkılarını gözetecek şekilde
teenni ile belirlenmeli; Türkiye’nin AB nezdinde güvenilirliğini kaybetmesine ya da diasporanın
bir bölümünün öz vatanları ile ilişkilerinin sorunlu hale gelmesine mahal verilmemelidir.
İran ile Türkiye arasında uzun yıllardır ciddi bir sınır sorunu yaşanmamıştır. Bununla birlikte Batı
dünyası ne zaman Türkiye’yi Doğu’dan sıkıştırma ve zor durumda bırakmak istese İran’a
başvurmuştur. Bu nedenle Batı - İran yakınlaşması Türkiye için pek çok alanda belirsizlikler
doğurma potansiyeli taşımaktadır. Dolayısıyla, önümüzdeki dönemlerde bu noktanın
hassasiyetle gözetilmesi ve gereken önlemlerin alınması gerekir.
Türkiye, bölgesinde farklı taraflarla konuşabilme özelliğini korumalıdır. Bu, Türkiye’nin farklı
yönelimlerini eş zamanlı olarak sürdürebilmesi için kaçınılmaz bir zarurettir.
T.C. Başbakanı tarafından Ermenilere dönük taziye mesajı çok olumlu yankı bulmuştur. Bunun bir
devamı olarak Türkiye toprakları içerisinde yaşamakta olan Ermenilere yurttaşlık hakları
verilmesi ve 2015 için şimdiden bir adım atılması önerilebilir.
Ermeni diasporası içinden kendilerini Türkiye’ye yakın hisseden kesimlere ve Türkiye karşıtı
kesimlere karşı kaderdaşlık temelinde farklı, uyumlu politikalar geliştirilmesi gerekmektedir.
Üniversitelerimizin yumuşak güç konusunda rehberlik eden birer deniz feneri olarak hak
ettikleri yeri almaları gerekmektedir. Bu noktada gençlerin bilinçlendirilmesi büyük önem
taşımaktadır.
28 Mayıs 2014, Eskişehir
Download

DTF Akil Kiiler Kurulu 2. Toplants Sonu Raporu