AH KARDEŞLERİM BİR BİLSENİZ!
ÖVDER- İzmir
AKP hükümetinde Yolsuzluğunun ortaya çıkmaya
başladığı günden beri başbakan, günde 4-5 yer geziyor.
Başlıyor yaptıklarını anlatıyor.
Ah İstanbullu kardeşlerim, bir bilsen biz İstanbul'a
neler yaptık?
Ah Akhisarlı, Salihlili, Turgutlulu kardeşlerim, bir
bilsen biz sizlere neler yaptık?
Ah Manisalı, İzmirli kardeşlerim bir bilsen biz
eğitimde, sağlıkta, yollarda neler yaptık?
Diyerek, 11 yılda Türkiye'yi nerelere getirdiğini,
eğitime neler yaptığını, hastanelerin nasıl olduğunu,
bütçenin nereden nereye geldiğini anlatıyor,” yolsuzluk
yapan bir hükümet bunları yapabilir mi? Diye soruyor.
Alkışı alıyor.
Kendinin ve partisinin aklamak için
devletin bütün olanaklarını kullanarak
yapan başbakan, savcıya çatıyor, hakime
çatıyor, destan yazdırdığı polisine çatıyor.
Dün savunduğu ve alkışladığı bu görevlileri
b u g ü n ye rd e n ye re v u r u yo r. S u ç
duyurularını meydanlardan yapıyor. Ha bire
suçsuz olduklarını, kendilerine komplo
düzenlendiğini anlatıyor.
Cemaatin devlet içinde nasıl bir
çete oluşturduğunu anlatıyor.
Doğrusuna yanlışına bakmadan
anlatıyor, anlatıyor.
Bizde başbakanın söylemiyle
yaşadıklarımızı anlatalım mı?
Ah kardeşlerim, paranız olmadan
hastaneye gidemediğinizi, ilacınızı
alamadığınızı, sigorta priminiz bir gün eksik
olsa tedavinize başlanmadığını, ölümcül
hastalıklarda birçok ilacın güvence dışına çıkartıldığını, 7
bin sağlık kurumuna karşılık 90 bin caminin olduğunu
anlatmayacak mıyız?
Ah kardeşlerim, okulların ne hale geldiğini, artık
okulun yükünü devlet değil, velilerin çektiğini, bedava
dağıtılan ders kitaplarının bir işe yaramadığını, yardımcı
ders kitaplarına bir çok paralar öderken, şimdi de tablet
almak zorunda kaldığını, çocuklarınıza zorunlu dersler
seçtirildiğini, anaokulları ve kreşlerin kaldırıldığın,
adaletsiz sınavların daha da artırıldığını, dershaneleri
kaldırmak adı altında eğitimin özelleştirilmek istendiğini
anlatmayacak mıyız?
Ah kardeşlerim, son on bir yılda, 125 büyük
kurumun özelleştirilmesi ile 50 milyar dolar toplandığını ve
bunun nereye gittiğini sormayacak mıyız?
Ah kardeşlerim, bir yıllık karı 2.150 milyar dolar
olan koskoca TELEKOM üç yıllık karına satılırken, satış
anında kasasında bulunan 1.64 milyar doları alıp 1milyar
310 milyonu peşin veren şirket, arkasından 5.24 milyar
dolara başka bir şirkete satıp milyar dolarları cebine
atarken devletin malının peşkeş çekildiğini sormayacak
mıyız?
Ah kardeşlerim, 1990'da KİT'lerde çalışan işçi
sayısı, bir milyona yakınken, bugün KİT'lerde çalışan işçi
sayısının 200 binlere neden düştüğünü, yıllardır
emeklerimizle yaratılan KİT'ler yabancı şirketlere bir yıllık
gelirine satılırken, çocuklarımızın işsiz kalmasını
sormayacak mıyız?
“özelleştirmeleri, hakikaten babalar gibi yaptık,
sat sat bitmiyor” diyen eski maliye bakanının oğlunun
neler kazandığını sormayacak mıyız?
Ah kardeşlerim, başbakanın 11 yılda, oğlunun
gemiciklerini, havuzlu villalarını, damatlarının
televizyonlarını gazetelerini, bakan çocuklarının bu
servetlerini nasıl kazandığını sormayacak mıyız?
Ah Kürt,Arap, Laz, Pomak, alevi, dinli - dinsiz
kardeşlerim, acılım adı ile, kimliğinin, dilinin, inancının
siyasete alet edilip, inkar edildiğini anlatmayacak mıyız?
Ah kardeşlerim, Dün rantı ve devleti birlikte
paylaşanların, bugün kimisinin çete, kimisinin paralel
devlet olmasının nedenini sormayacak mıyız?
Ah kardeşlerim, Asgari ücrete bir simit parası dahi
vermeyen hükümete, açlığımızı, yoksulluğumuzu,
ayakkabımızın kutusunun neden boş olduğunu
sormayacak mıyız?
HAYDİ KARDEŞLERİM, bizlerde alanlarda
toplanalım, hükümete bunları soralım. Bir daha “elim
kırılsın” dememek için kandırmalarına fırsat vermeyelim.
Bugün devleti yönetenlere, soygunlarını,
vurgunlarını, inkar politikalarını, eğitimin, sağlığın ve
çalışma yaşamını sormanın tam zamanı
Şimdi, geçmişle hesaplaşmanın ve geleceği
kurmanın tam zamanıdır.
HAYDİ DURMA SENDE ÇIK ARTIK, SOYULAN YOK
EDİLEN SENSİN, SEYRETME!
SİZ YAPTINIZ OLMADI
Enver ÖNDER
4+4+4 ile eğitim biçimsel olarak 12 yıla
çıkarılmış, gerçek de ise zorunlu eğitim fiilen 3
yıla indirilmiştir. Bu arada 8 yıllık eğitimle
yakalanmaya çalışılan bütünsellik bozulmuş,
öğretim birliği yasası işlevsiz duruma
düşürülmüştür.
İlkokulu düzenleyen ilk dört yıl kendi içinde
çelişkiler ve belirsizliklerle doludur. Öncelikle
okul öncesi eğitimin zorunlu tutulmaması ve
66 aylık çocukların birinci sınıfa kaydedilmesi,
ilk yıl anaokulu programının uygulanması
ilkokulun üç yıla inmesi sonucunu
doğurmuştur. 1. sınıf öğretmenlerinin okul
öncesi eğitim konusunda yetkinleştirilmemesi
sonucu ilk yıl öğrenci ve öğretmen yönünden
bir bocalama süreci olarak yaşanmıştır.
66-72 aylık çocuklarda okula karşı olumsuz
tutumlar gelişti. Sınıfa girmekten kaçınma
Dört yıllık arasındaki geçişlere bir takım
esneklikler getirilmiş olması çocuk işçiliğinin ve
çocuk gelinlerin çoğalmasına neden oldu.
İlkokula kaydı öngörülen 66-72 aylık çocukların
yaklaşık kayıt yaptırmamış ya da rapor almıştır.
Okulların imam hatip okullarına
dönüştürülmeye çalışılması, var olan belirsizlik
ve kargaşaya yeni boyutlar eledi. Kılık kıyafet
serbestisi, giyim özgürlüğüne kavuşturdukları
öne sürülen çocuklar ımızın bile tepki
göstermelerine neden oldu.
Velilerin, servis ücreti ödeme, çocuklarını
evlerine en yakın okula gönderememe,
ailesinden birini yanında isteme, Sınıftaki
fiziksel donanımlara uyum sağlayamama, kara
tahtaya, elbise askılarına ulaşamama sıkıntıları
yaşamalarına neden oldu. Sınıf içerisinde 72 ay
üstündeki çocukların daha baskın olmaları
küçüklerin ders ve ders dışı etkinliklerde daha
pasif kalmalarına yol açtı. Kendilerini ifade
edebilecek yeterli sözcük
dağarcığına sahip olmamaları nedeniyle ve
alay edilecekleri korkusu ile derslere
katılamadılar.
Ders arası saatlerde tuvalet ve lavabo
kullanmada zorluk çekmeleri, sağlık ve temizlik
koşullarına
uyum göstermelerinde ciddi sorunlar
yaşanmasına neden oldu.
Dördüncü sınıfta başlayan zorunlu Din Kültürü
ve Ahlak Bilgisi dersinin öğrencinin ders
yükünü artırdığı görüldü. İkinci dört yıllık
bölüm ortaokuldu ise ilkokuldaki zorunlu din
dersinin yanında, seçmeli ders olarak getirilen
Kuran-ı Kerim, Hz Muhammed’in Hayatı ve
Temel Dinî Bilgiler dersleri öğrenci istek ve
insiyatifini ortadan kaldıran, öğrenci dışında
seçiciler eliyle dayatılan bir program olarak
ortaya çıkardı. Seçmeli derslerle haftalık ders
saati 37 saate çıkmış, ortaokul 1. Sınıf
öğrencileri ile ilköğretim okulu 5. Sınıf
öğretmenleri arasında ders programlarından
kaynaklanan yapay uyumsuzluklar doğmuştur.
çocuklarına kıyafet beğendirememe gibi
sorunlar yaşamasına ve ekonomik sıkıntıya
düşmelerine neden oldu.
Okulların fiziksel donanımlarının yeniden
düzenlenmesi, öğretmenlerin her aşamada
uyum kurslarından geçirilmesi, öğrenime
devamın karmaşıklığının giderilmesi gibi yığınla
sorunu çözemeyeceğimize göre en gerçekçi
yöntem bu uygulamadan vazgeçmektir.
Okul öncesi eğitimin de zorunluluk kapsamına
ve 12 yıllık zorunlu eğitimin kesintisiz duruma
getirilmesi en azından bugünkü karmaşıklıktan
daha iyi bir sonuç doğuracaktır.
1
DERSHANELERDEN ÖNCE SINAVA
DAYANLI EĞİTİM SİSTEMİ KALDIRILMALI
Orhan YÜCE- İzmir
Son yıllarda en çok tartışılan alanların başında
eğitim geliyor. Son 11 yılda AKP hükümeti
döneminde en çok değişim milli eğitim
bakanlığında oldu. Her bakan değişimi, eğitimde
yeni uygulamaları getirdi. Hata bir bakan birden
çok uygulamayı birlikte önümüze sürdü.
Son sürülen dershanelerin ve etüt merkezlerinin
kaldırılması.
Dershaneler nereden doğdu, eğitimin hangi
ihtiyacını karşılıyordu? Eğitimde yaratılan eşitsizliği
giderici bir fonksiyonu var mı idi? Bu sorular
yıllardır tartışılıyor. Biz dershanelerin eğitimin
kamburu olduğunu söylerken, bunun için
tepkilerimizi gösterirken, dershaneler kapatılsın
derken, bugün aynı kulvarda tartışanlar, kalksın,
kalsın diyenler, şiddetle bizlere karşı çıkıyorlardı.
Ne oldu da karşı karşıya geldiler? Çocuklarımıza
hizmet yarışına mı girdiler? Tartışmanın ekseni ve
söylemi hiç de öyle göstermiyor. Tartışma biz
veliler üstünden sağlanan bir rant kavgası.
Dershaneleri doğuran sınav sistemi, rekabet ve
ezbere dayanan eğitim sistemi var olduğu sürece,
dershane sistemi olacaktır.
Bugün
hükümetin
tartıştığı
dershanelerin
kapatılması
değildir.
Dershanelerin
dönüştürülmesidir. Medya, her olguda olduğu gibi
bunda da asıl olanı gizliyor. Bu alanın rantını
yıllardır yiyenlere yeni kazanç kapıları açıyor.
Dershanelerin özel okullara dönüştürülmesi, özel
okullardan devletin hizmet satın alması
bu alanın kapatılması, öğrenci velilerinin
düşünülmesi değil, sermayeye devletin
yeni
kaynakların aktarılmasıdır.
Küreselleşme, yerelleşme ve özelleşme adı ile
yıllardır sürdürülen çalışmalar, eğitimin de bir
kamu
2
hizmeti olmaktan çıkartılmasını ön görmektedir.
Toplam kalite, performans değerlendirmesi,
ücretsiz ders kitabı, fatih projesi, tablet dağıtım
gibi uygulamaların yanında 4+4+4 uygulamaları
özeleştirmenin önemli adımlarıdır. Şimdi bu
adımların devamı olarak dershanelerin özel
okullara döndürülmesi ve özel okullardan hizmet
satıl alınması gibi uygulamalar da kamu –özel
ortaklığının uygulamaya geçirilmesidir.
Eğitim sistemi artık piyasanın ihtiyaçların göre
belirleniyor. Bakanın söylediği gibi sermayenin,
piyasaların ara elemana ihtiyacı var. Ortaöğretimin
%70’i
meslek
lisesi,
%30
lise
olarak
yapılandırılacak. Yani üniversiteye girecek öğrenci
sayıları düşürülecek.
On yıl önce özel okulun payı %1 bile değilken,
şimdi %20’lere çıkartılması hedefleniyor. Bunun
için hükümet okullara göndermediği ödenekleri
özel okullara aktarmanın tartışmasını yapıyor.
Erdoğan-Gülen tartışması bir hizmet tartışması
değil, rant kavgasıdır, ama asıl olan bu kesimlerin
velilerin cebine birlikte el atacağıdır.
Dünya da örneği çok az ülkede olan dershane
sistemi, ne eşitsizliği gidermiş, ne de eğitimde
niteliği artırmıştır. Hakkari’deki öğrenci ile
İstanbul’daki öğrenci arasında uçurumları
kapatmak yerine açının daha da genişlemesine
hizmet etmiştir.
PİSA sonuçları bunun
göstergeleridir.
Biz öğrenci velilerinin tartışması gereken konu,
eğitim sisteminin tamamıdır. Yarışmacı, rekabetçi,
bencil ve tüketici eğitim yerine dayanışmacı,
paylaşmacı bir eğitiminin nasıl sağlanacağıdır.
Bilimsel ve demokratik bir eğitimin devlet
tarafından çocuklarımızın ve gençlerimizin yetenek
ve ilgilerine göre nasıl verileceğidir.
Bugün ortalıkta tartışanlar, bakan da dahil hiç biri
artık çocuklarını devlet okullarında okutmuyorlar.
Özel üniversitelerde çocuklarını okutanlar ve
devletten burs alanlar, bizlerin vergilerini kendi
çocukları için kullanıyorlar.
Yani 4+4+4’te sadece imam hatipler veya çocuk
gelinler değil, 4+4+4’ün arkasında çok önemli
yapısal işleyişi, kapitalizm için emekçi çocuklarının
ara eleman olarak yetiştirilmesini amaçlamaktadır.
Aynı zamanda bu zorunluluğun iktidarın kendi
değerler sistemiyle paketlendiğini görmek lazım.
DERSHANELERDEN ÖNCE SINAVA
DAYANLI EĞİTİM SİSTEMİ KALDIRILMALI
Orhan YÜCE- İzmir
belirlemek demektir. Kapitalizmi ayakta tutan şey
de emek gücü. Emek gücünün nasıl ve niçinliğini
belirleyecek olan şey, eğitimin nasıl ve niçinliğidir.
Devlet bu dönüşümlerde iki şeyi birlikte yapmak
istiyor artık. "Ben eğitime yatırım yapmak zorunda
değilim, sizi koordine edeceğim" diyor. Devletin
belirli kamu hizmetlerindeki varlığı artık yavaş
yavaş koordine edici bir güce ulaşıyor. “Ben” diyor,
“sermayeler (ulusal ve uluslararası) arasında
arabulucuyum.” Kapitalist işleyişe uygun bir devlet
inşası içindeyiz. O yüzden bunlar kurumsallaşacak.
Ama diğer taraftan kaynağa ihtiyacı var.
"Koordinasyonu sağlarken ben kendime birtakım
gelirler de elde edeceğim" diyor.
Bu da kamu özel işbirliği adı altında bir yapı. Önce
TOKİ, daha sonra Sağlık Bakanlığı, şimdi de MEB’te
kamu özel işbirliği kanalıyla kaynak oluşturma
yönelimi var.
Yeni bir devlet yapılanmasından, şirketleşmiş bir
devlet yapısından söz ediyoruz. Kurumsallaştıracak
ama bu yeni devlet yapısı gereği, koordinasyonu
elinde tutan bir kurumsallaşma. Gülen ekibiyle
iktidar arasındaki çatışma, “acaba merkezi
iktidarın rengi, dokusu her şeyiyle bunu
belirleyecek mi, belirlemeyecek mi?” sorusunda.
“Evet bu olsun, ama benim rengimde olsun.”
Çatışma alanı bu. O yüzden seçim, siyaseti
tanımlayan çatışmaların su üzerine çıktığı bir
dönemi ifade ediyor
BAŞBAKAN GAYRET DİYOR AMA…
Başbakan Malatya’ya gitti. En az üçün değişik versiyonunu izah etti.” Malatya büyük şehir olmak
istiyor. Nüfusun 750 bin olması lazım. Burada ufak bir açığımız var 10 bin eksik. Bu 10 bin açığın
20132e kadar giderilmesi lazım. Ne yapacaksınız? Hazır mıyız ? Bayanların ellerini görüyorum.
Bazıları üç diyor. Bazıları dört diyor. Üç olursa yeter… Ses az geliyor beyler. İki yıl içinde bu 10 bin
açığı tamamlamalısınız ona göre, bunu tamamladığımızda mesele bitti. Her şeyi devletten
beklemeyin, ha gayret yani. (ÖZEL YAŞAMIMIZA KARIŞMAYAN BAŞBAKANIN 2011 KONUŞMASI)
MALATYALILAR BÜYÜK ŞEHİR OLMAYI HAK ETTİNİZ Mİ?
3
DERSHANE TEPİŞMESİ VE GEZİ’YE DAİR BİR ANIMSATMA!
Özgür MÜFTÜOĞLU
Gezi direnişinde başrolde gençler olduğu
konusunda sanıyorum şüpheye yer yoktur.
Gezi direnişi nedeniyle öldürülenlerin tümünün
gençler
olması;
direnişin
yeniden
canlanmasından korkan hükümetin özellikle ve
öncelikle gençleri baskı altına almaya çalışması
da bunu kanıtlamaktadır zaten. Gençlerin
Gezi’de ortaya çıkan “beklenmedik” tepkisinin
ardındaki neden, 12 Eylül darbesiyle başlayan
ve bugüne kadar artarak devam eden, onları
yok sayan ve baskı altına alan politikalardır.
Darbenin hemen ardından gençleri siyasetten
uzak tutmak gayesi ön plandadır; daha sonra
ise
neoliberal
politikalar
çerçevesinde
kazanılmış hakları ortadan kaldıran tüm
düzenlemeler
gençler
hedef
alınarak
yapılmıştır. Sağlıkta, sosyal güvenlikte, çalışma
yaşamında var olan bir hak ortadan
kaldırılırken veya geri götürülürken mevcut hak
sahipleri istisna tutulmuş; yeni işe girecek, yeni
sigortalı olacaklar yani gençler bu haklardan
mahrum edilmiştir. Ne yazık ki birçok sendika
ve ana-baba da “Benden sonra tufan” diyerek
kendi çocuklarının yani bugünün gençlerinin
haklarının gasbedilmesine göz yummuş, bu
haklar için mücadeleden uzak durmuştur.
Gençlerin Gezi’de ortaya çıkan tepkilerinin
ardındaki en önemli nedenlerden biri de
eğitimdir. Eğitim sistemi, çocukları, gençleri
4
geleceğin sahibi olacak insanlar olarak görmek
yerine
tamamen
piyasanın
ihtiyaçları
doğrultusunda oluşan bir anlayışla, okulları
sermayeye itaatkar iş gücü yetiştirme alanları
haline getirmiştir. Yükseköğretim dahil her
düzeyde eğitim kurumu gençleri öğrenci değil,
üzerlerinden para kazanılacak müşteriler
olarak görmektedir. Gençler, çocukluklarının ilk
yıllarından
itibaren
birbirleriyle
yarışmaya/rekabete ve bu rekabet uğruna okul
dışındaki zamanlarını dershanelerde geçirmeye
zorlanmışlardır. Tüm bunların yanında
çocukluklarını ve gençliklerini yaşamadan,
hazırlanmaya
zorlandıkları
sınavlardaki
sahtekarlıklara da tanıklık etmişler; buna karşı
gösterdikleri tepkiler ise göz ardı edilmiştir.
Dershaneler üzerinden yürütülen AKP-Cemaat
tepişmesi,
gençlerin
Gezi’ye
yansıyan
tepkisinin ne kadar haklı olduğunu bir kez daha
gözler
önüne
sermiştir.
Tepişmelerde
dershaneler kâr elde etmenin ve gençlerin
cemaatlere devşirilmesinin bir alanı olması
üzerinden tartışılmış; ne eğitim sistemi ne de
gençlerin, çocukların ruh hali, geleceği söz
konusu dahi edilmiştir. Muhalefet partilerinin
konuya yaklaşımları tepişmenin taraflarından
çok da farklı değildir. Sendikalar ise halen
eğitimin sınıfsal bir mesele olduğunun ve
mutlaka sınıfın genel çıkarlarını savunan bir
yaklaşımla sürece müdahale etmelerinin
bilincine
ulaşamamışlardır.
Sözün özü: Görünen odur ki ne Hükümet ne
Cemaat ne muhalefet ne de sendikalar Gezi
direnişini anlayamamış, algılayamamıştır.
Halen gençleri çıkarlarının aracı olmak ve
onların sesini kesmek için baskı uygulamak
dışında
görmek
niyetinde
değillerdir.
Bilinmelidir ki gençleri yok sayan onları
nesneleştiren bu anlayış devam ettiği sürece
gençlerin öfkesi daha da büyüyecektir. Benden
söylemesi…
ARTARKEN AZALAN BÜTÇE
ÖVDER
Yıllardır kamu hizmetlerine ayrılan kaynaklar,
özellikle eğitim ve sağlık alanında sadece rakamsal
olarak artmakta, kamu yatırımları açısından
bakıldığında ise belirgin bir azalma yaşandığı
görülmektedir. 2013 yılında 47 milyar 496 milyon
olan MEB bütçesi, artan okul, derslik, öğretmen
ihtiyacı ve öğrenci sayısına rağmen 2014 yılı için 55
milyar 705 milyon TL öngörülmüştür. Bütçe
rakamları içinde en kapsamlı ve en yaygın kamu
hizmetleri içinde yer alan eğitime ayrılan payın
sadece
rakamsal
büyüklükleri
üzerinden
övünenlerin, bu payların nerelere, hangi kalemlere
harcanacağından hiç bahsetmemesi dikkat
çekicidir.
MEB bütçesinin büyük bölümünün personel
giderlerine (yüzde 68) ve sosyal güvenlik devlet
primi giderlerine (yüzde 10) gidiyor.
Yıllar itibariyle baktığımızda MEB bütçesinde sayısal
olarak bir artış olduğu görülmesine rağmen, asıl
bakılması gereken milli gelir içinde eğitim
bütçesinin payıdır. Geçtiğimiz 11 yıl içinde MEB
bütçesinin milli gelire oranı fazla değişiklik
göstermemiştir. Son iki yıldaki artışın temel nedeni,
eğitimde 4+4+4 dayatması nedeniyle derinleşen
sorunların içinden çıkılamaz hale gelmesi, okul ve
derslik açıklarının artması, özellikle okulların altyapı
ve donanım eksiklikleridir. Yıllardır MEB bütçesinin
büyüklüğünün temel nedeni, hükümetin eğitime
verdiği önemden değil, büyük ölçüde personel
harcamalarından kaynaklanmaktadır. Bu durumun
farkında olan MEB, öğretmenleri esnek, kuralsız ve
güvencesiz çalıştırmak için gece gündüz çalışmakta,
öğretmenleri performans değerlendirmesine tabi
tutarak, angarya işlerde çalıştırmak için proje
üstüne proje geliştirmektedir.
OLMASI GEREKENLER
"-Herkese eşit ve parasız eğitim hakkı tanınmalı, bu
temel ilke ile çelişen bütün engeller ortadan
kaldırılmalı.
-Eğitimde yeterli bütçe, okullara yeterli ödenek
ayrılmalı.
-Öğretmen açıkları kapatılmalı ve ataması
yapılmayan öğretmenlerin tamamı kadrolu olarak
atanmalı.
-Eğitimde ve kamuda esnek ve güvencesiz çalışma
uygulamalarına
son
verilmeli.
-Kamusal, laik, bilimsel ve anadilinde eğitimin
önündeki tüm yasal ve fiili engeller kaldırılmalı.
-Eğitimde performans değerlendirmesi, rotasyon ve
sürgün
uygulamalarına
son
verilmeli.
-YÖK kaldırılmalı, üniversiteler özerk, bilimsel,
demokratik
bir
yapıya
kavuşturulmalı.
-Tüm eğitim ve bilim emekçilerine insan onuruna
yakışır bir ücret ve sağlıklı çalışma koşulları
sağlanmalı.
Bu haliyle Türkiye, 2014 yılında da milli eğitime
ayırdığı bütçe açısından OECD ülkelerinin gerisinde
kalmış, eğitime en az pay ayıran ülkeler arasında
yer almaktan kendini kurtaramamıştır."
EĞİTİMİN YÜKÜ VELİLERİN SIRTINA DAHA FAZLA
BİNECEK
Okullara yeterli ödenek ayrılmadığı için eğitim
harcamalarının önemli bir kısmı çeşitli kalemler
altında velilerden alınmakta, eğitimin yükü veliye
yıkılmaktadır. Eğitime yeterli bütçe ayrılmaması
sonucu, eğitim kurumları birer "ticarethaneye',
okul müdürleri "tüccara', öğrenci velisi ise "müşteri'
durumuna düşürülmektedir.
milli eğitim bütçesi ile okul öncesi, ilköğretim,
ortaöğretim ve yüksek öğretimde okullaşma
oranının yukarı çekilmesinin olanaksız olduğuna
dikkat çekerek, "4+4+4 eğitim sistemine
geçilmesiyle birlikte oluşan yeni ihtiyaçları göz
önüne aldığımızda, bütçe rakamlarının söz konusu
ihtiyaçları karşılaması mümkün değildir.
Öğrenci sayısının artmasıyla birlikte okul, derslik ve
öğretmen açığı büyümektedir. Bugün Türkiye'de
halen öğretmeni olmayan okullar, okulu olmayan
köyler bulunmaktadır. Türkiye'deki okulların
yarısından fazlasında ikili eğitim yapılmakta,
birleştirilmiş sınıflarda eğitim ve taşımalı eğitim
uygulamasına devam edilmektedir. Okullardaki
5
ARTARKEN AZALAN BÜTÇE
ÖVDER
altyapı ve donanım eksiklikleri, nitelikli bir eğitim
politikasının yürütülmesinin önünde büyük bir
engeldir. Okul yetersizliği ve derslik açığının
yanında, acil çözüm bekleyen en önemli sorun,
öğretmen açıklarıdır.
Bu bakış, eğitimi özelleştirme, eğitimin yükünü
yoksul halkın sırtına yükleme bakışıdır. Öngörülen
milli eğitim bütçesiyle parasız, nitelikli ve herkese
eğitim anlayışının yaşama geçirilmesi mümkün
değildir.
Milli Eğitim’in FATİH çiftliği
FATİH Projesi’ndeki (Fırsatları Araştırma ve Teknolojiyi İyileştirme Hareketi) skandallar bitmiyor.
Proje için sadece 6 ayda 50 milyon TL’den fazla para harcayan Milli Eğitim Bakanlığı’nda (MEB)
elini sallasan danışmana çarpıyor. O danışmanlara verilen para ise dudak uçuklatıyor. İşte MEB’de yaşananlar: Eski Bakan Ömer Dinçer, Bakanlık teşkilatını yeniden yapılandırmak istedi. Ancak
atılan adımlar sorunları da beraberinde getirdi.
Maliyet 2 milyon TL
Konularında uzman 300 bürokrat hiçbir iş verilmeden Beşevler’deki MEB Kampüsü’nde boş boş
oturmaya bırakıldı. Bu bürokratlara MEB’in temel taşlarından olan şube müdürleri de eklendi. İş
verilmeden oturtulan yöneticilerin devlet bütçesine maliyeti ise aylık 2 milyon liraya ulaştı.
Sürülen ve aylık 2 bin TL maaş alan öğretmenlerin yerine getirilen danışmanlara ödenen ücret
ise şaşırttı. Bir genel müdürün yaklaşık 6 bin 500 TL maaş aldığı Yenilik ve Eğitim Teknolojileri
Genel Müdürlüğü’nde danışmanlara aylık 10 bin lira maaş bağlandı. Ayrıca Yenilik ve Eğitim
Teknolojileri Genel Müdürü Mustafa Koç’un özel kalemi de 10 bin TL maaşla FATİH Projesi’ne
koordinatör olarak atandı.
6
SINAVSIZ EĞİTİM İSTİYORUZ
ÖVDER
SBS’nin ad değiştirmesi sınav sisteminin
değişmesi değil, çocuklarımıza ve biz velilere
yeni yüklerin getirilmesidir. Artık merkezi
sınavlar okulların içine kadar sokuluyor.Yani
öğretmenlerin elinden çocuğu değerlendirme
ve yönlendirme inisiyatifi alınıyor.
bu haksızlıkları görüyorlar. Ama “atı alan
Üsküdar’ı geçiyor.”
Eğitim sisteminde yapılan değişiklikler de gezi
parkında yapılan değişikliklerden farklı değil,
“ben yaptım oldu” yaklaşıma karşı mücadeleyi
veliler çocukları için mutlaka vermeleri
gereklidir. Övder bunun için vardır.
İşte bakanın açıklaması;
Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı Anadolu ve fen
liseleri için artık tek bir sınava dayalı öğrenci
alınmayacağını belirterek, Avcı şöyle konuştu:
… müfredata dayalı olarak yapılan sınavların
bazılarının, bu değerlendirmeye katılacak olan
sınav sonuçlarının, merkezden planlanmayla
yürütülen ve yine merkezden değerlendirilen
sınavlar şeklinde yapılması. Sene içindeki bazı
yazılılar Milli Eğitim Bakanlığı'nın denetiminde
merkezden hazırlanmış sorularla yapılacak.
Böylece, hormonlanmış notlardan arındırarak,
bu
notları
da
nihai
değerlendirme
ortalamasına katmayı planlıyoruz."
BİZ DUR DEMEZSEK, HER GELEN GİDENİ
ARATIR HALE GELİYOR.
Daha çok sınav daha çok para demek
olduğundan, dershaneler daha da çoğalacak,
bu adaletsiz sınavda çocuklarımız daha çok
strese girecek, biz veliler daha çok eğitim-sınav
parası ödemek zorunda kalacağız.
Yıllardır adaletsiz ve ezberci sınav sistemine
karşı mücadele ediyoruz. Velilerimiz yaşadıkça
BİR ÇOCUĞUMUZUN MEKTUBU
7
DEĞİRMEN SELE GİTMİŞ…
Şahbudak Ihsan
Gündem dershanelerin kapatılması. Yazmayan
kalem erbabı, konuşmayan politikacı kalmadı
bu konuda. İşin özü hala anlaşılamadı. İktidarla
cemaat arasında bilek güreşi mi? Rant kavgası
mı? Kamu kaynaklarının bir yerlere transferi
mi?
Benim asıl merakım ise “Eğitim Sistemine”
olumlu, olumsuz etkileri neler olabilir? İşin asıl
ilginç yanı ise daha önceleri de olduğu gibi ilgili
çevrelerin tepkisizliği. Ülkemizde sayıları 200’e
yaklaşan üniversitelerin eğitim fakülteleri,
bunların sayısız hocaları ve binlerce personeli
ile devasa bir Milli Eğitim Bakanlığı var. Ama
ortaya konu ile ilgili ciddi bir görüş konulmuş
değil. Bana göre de konulması mümkün değil.
Çünkü Türk Eğitim Sistemi’ni neresinden
tutsanız elinizde kalacak duruma gelmiş.
Sistemin nitelik kaybı dolayısıyla işlevini
tamamen yitirmesi yeni değil. Bu nedenle,
dershane
tartışmaları
başlıktaki
halk
deyişinden başka bir şeyi anımsatmıyor.
“Değirmen sele gitmiş, sen cakcakıyı arıyorsun.
Osmanlı’nın duraklaması ve gerilemesi eğitim
kurumlarının (medreselerin) yozlaşması ile
başlar. Osmanlı devlet adamları olayı 19. yy.da
fark ederler. Medreselerin yanında Batı tipi
eğitim kurumları kurulur. Ancak çok geç
kalınmıştır. Osmanlı çöküşten kurtulamaz.
Ancak Kurtuluş Savaşı’nı kazanan ve
Cumhuriyeti kuran kadro bu eğitim
kurumlarından yetişmiştir. Toplumun yaşamı
ve geleceği konusunda eğitimin önemini bilen
Cumhuriyet kurumlarının önceliği de bu
nedenle eğitim olmuştur. Bizzat M. Kemal
Atatürk zamanının önde gelen eğitim
bilimcilerini
davet
etmiş,
raporlar
hazırlatmıştır. Sunulan tüm önerileri ciddi
biçimde incelemiştir. Ancak önerilerin tamamı
uzun vadeli ve o zamanki devletin gücünün
oldukça
üstünde
kaynak
(para)
gerektirmektedir.
Oysa
genç
Türkiye
Cumhuriyeti’nin bu projeleri hayata geçirmek
için ne parası ne de 50-60 yıl gibi uzun zaman
dilimine tahammülü yoktur. Üstelik de
projelerin bize göre (milli) olup olmadığı
sorusu vardır. Atatürk çözüm adamıdır.
Vazgeçmez, bizzat ilgilenip fikirler üretir.
8
“Eğitmen Kursları”nın fikir babası kendisidir.
Eğitmen Kursları’ndan olumlu sonuç alınması,
Köy Enstitüleri projesinin hazırlanmasına
temel oluşturur. 17 Nisan 1940 Köy
Enstitüleri’nin
kuruluşu,
Türkiye
Cumhuriyeti’nin tam anlamı ile “milli” bir
eğitim
atılımıdır.
Köy Enstitüleri projesi çok kısa ömürlü
olmuştur.
(Kuruluş
1940,
projenin
durdurulması ve vazgeçilerek 1946, temelli
kapatılması 1953) Bu kadar kısa sürede,
maliyeti, ekonomiye katkıları ve yetiştirdiği
personelin eğitime katkıları incelendiğinde
gerçek bir “eğitim mucizesi” olduğu açıkça
görülecektir.
Bilindiği gibi 1946 aynı zamanda çok partili
düzene geçişimizin de başlangıcıdır. Bizde, çok
partili siyasi mücadelenin ekseni, teferruatları
bir yana bırakılırsa laiklik-dindarlık üzerine
olagelmiştir. Sonraları sağ-sol mücadelesine
dönüşse de siyasetin eğitime bakış açısı
değişmemiştir. Siyasetin solu laik, sağı da
dindar insan yetiştirme sevdasıyla eğitim
sistemini
siyasete
kurban
etmişlerdir.
Eğitim yıllardan beri siyasetin en ucuz
malzemesi olmaktan öteye gidememiştir. Bu
günkü tartışmalar da bundan öte bir şey
değildir.
Aslında ülkemizin eğitim açısından görünümü
korkuncun da ötesindedir. Milyonlarca
okumuş, üniversite bitirmiş gencimiz orta
yerde işsiz dolaşıyor. Sadece 300 bin öğretmen
diplomalı gencimiz Milli Eğitim Bakanlığının
kapısında bekliyor. 30 küsuru bunalımdan
intihar etmiş. Yaş ortalaması35 olan yüz
binlerce genç bir işe yaramıyorsa, ekmek
parası kazanamıyorsa ve yaşlı anne babasının
eline bakıyorsa, laik olsa neye yarar, dindar
olsa, Kuran-ı Kerim’i hıfzetmiş olsa neye yarar.
Dershaneleri kapatsan ne olur, kapatmasan ne
olur.
Dine bu kadar çok meraklı iseniz kızlarımızın
tamamını hafize, erkek çocuklarımızın
tamamını da hafız-imam yetiştirelim, olup
bitsin. Madem dünyadan umudumuz kalmadı
bari doğrudan ahrete yatırım yapalım.
TOKATI SESSİZ KALANLAR YEDİ
Son 30 yıldır toplumun değerleri ve hizmet
alanları üstünden yapılan değişimler ve yeniden
yapılanmalar, eğitimde, 4+4+4 tartışmalarının
ardından dershane kavgalarıyla devam ettiriliyor.
Devletin yeniden yapılandırılması adı ile
sürdürülen
çalışmalar,
daha
önceleri
mücadelelerle kazanılmış sosyal, kültürel,
ekonomik ve siyası hakların yok edilmesine
yöneliktir. Devletin yetersiz de olsa sunmuş
olduğu kamu eğitim hizmeti de bu yapılanma
içerisinde sürdürülmektedir.
Son günlerde gündeme getirilen dershanelerin
özel okullara dönüştürülme ve kapatılma
söylemleri, eğitimde ticarileştirme ve özelleştirme
çalışmaların bir parçasıdır.
Gerek hükümetin, gerekse medyanın bu konuyu
koyuşu ve işleyişi asıl amacın arkaya atılması
biçiminde olmuştur. Bu görüntü de asıl unsurlar
olan öğrencileri, velileri ve eğitimcileri ya iki
taraftan birini desteklemesine yada Sevirci
kalmasına neden olmuştur.
Hükümet- cemaat tartışması olarak gösterilen
dershane tartışmasının bir getirim tartışması
olduğunu,
eğitimcilerin yanında veliler ve
öğrenciler yeterince bilince çıkaramamış,
tepkisinin yansıtamamıştır.
Hükümetin dershaneleri kapatacağız, özel
okullara dönüştüreceğiz anlayışı, yıllardır yapmış
olduğu icraatlarda ve 4+4+4 sisteminin
kendisinde vardır. Hükümet ve medyası 4+4+4
sistemini din-laiklik üstünden gündem yaparken
,
ÖVDER
222 sayılı ilköğretim kanununun 22 maddesinde
ifade edilen “İlköğretim, kız ve erkek bütün
vatandaşlar için zorunludur ve
Devlet okullarında parasızdır.”
Hükmünü
kaldırmıştır. AKP bununla eğitimde,
özelleşme ve özelleştirmede önemli bir adım
atmıştır.
Şimdi dershane tartışmalarını cemaat, hizmet
alanının daraltılıp, boğazının
sıkılması üstünden yürütürken, Hükümetle yaptığı
kayıkçı dövüşünde ortaya sürülen pastadan daha
çok pay alma ataklarını gösteriyor. Pekiyi
hükümet bu pastayı başkasına mı vermek istiyor,
F. Gülen “ bize tokat atılıyor”,zaman yazarı
Hüseyin Gülerce “ boğazımızı sıkan eli tutmayalım
mı?” diye feryat eder gibi davranıyor. F. Gülen
elbette servetini okullar ve dershaneler üstünde
edindi, diğer alanlara buradan atladı. Bunda en
büyük ortamı da AKP hükümeti sağladı.
Bu tartışma bir çarpıtmadır.
Ortalıkta halkın verdiği verginin nerelere
aktarılacağı, devlet eli ile kimlerin zengin edileceği
tartışılırken, ceplerinden paraları çekilenler,
seyirci durumuna getirilmiştir. Hükümeti, cemaati
ve medyası ile yürütülen bu çarpıtılmış
tartışmada, tokatı yiyen, boğazı sıkılan ne yazık ki
seyirci kalanlar olmuştur.
Bu tartışma kime ne getirdi.
Dershanelerin dönüştürülesi ve kapatılması eylül
2015 yılına uzatıldı. Dershane sahiplerine, arsa
tahsisinde yardım edilmesi, faizsiz kredi verilmesi,
hizmet satıl alınması, açık liselerde yüz yüze
eğitim zorunlu hale getirilmesi gibi avantajları
dershane sahipleri kazanmıştır.
Hükümet amacına, yani eğitimini özelleştirme
planını daha rahat uygular hale gelmiştir.
Aracı durumuna düşürülen Veliler, öğrenciler ve
eğitimciler bir yerine iki yanağına birden tokat
yediler.
Şimdi bu tokatın hızı ile uyanma zamanı AKP
hükümetinin daha ileri gitmesini önleme zamanı,
muhalefet gibi gözükenlere de ders verme, Laikdinci ikileminden kurtulup, elimizden alınanları
tekrar alma birlikteliğini yaratma zamanı
önümüzde duruyor.
9
OKUMA ALIŞKANLIĞI KAZANDIRMA PROJESİ(!)
Hülya KOCABOZDOĞAN/ övder yöneticisi-İzmir
Çiğli Kaymakamlığı “81 ile 81 kitap” adı
altında bir proje başlattı. Projenin amacı; kitap
okuma alışkanlığı kazandırma, devam ettirme
ve geliştirme. Bu yolla ;okul kütüphaneleri
güncellenip, zenginleştirilecek.
Sınıflarda kitaplık oluşturulacak. Çevremizde ve
okulumuzda
kitap
okumayı
engelleyici
nedenleri en aza indirilecek. Her öğrencinin bir
ayda en az beş kitap okuması sağlanacak.
Uygulama ise şöyle olacak: Her sınıfa 81
kitaptan oluşan 2 adet kitap seti gönderilecek.
Öğrenciler bu kitapları dönüşümlü okuyacak.
Okunan kitap numarası hangi ilimizin plaka
numarası ise haritada o il boyanacak. Okunan
kitaplarla ilgili okullar arası bilgi yarışması
düzenlenecek. Bu proje ilköğretim ikinci sınıf ile
sekizinci sınıf arası öğrencileri kapsayacak.
Kitap okuma alışkanlığının çok düşük olduğu
ülkemizde,kitap sevgisi ve okuma alışkanlığı
aşılayacak, geliştirecek çalışmalar mutlaka
desteklenmelidir. Ancak böyle bir amaçla
başlatılacak projede özellikle yaş grubu
gözönüne alındığında dikkat edilmesi gereken
çok önemli noktalar olmalıdır. Öncelikle
kitaplar içerik olarak
konunun uzmanlarınca titizlikle incelenmelidir.
Kitapların içeriği, çocuğa vereceği mesaj, yaş
grubuna uygun olmalıdır.
Bilimsellikten uzak, ayrıştırıcı, içlerini kin ve
düşmanlıkla dolduracak içerikli kitaplar telafisi
zor
sonuçlar doğurabilir. Bu kitaplardan bazıları
incelendiğinde titiz bir çalışma yapma gereği
açıkça görülecektir.
Örneğin; 2. sınıflara gönderilen
“Müslümanlar Kardeştir” adlı kitapta yer alan
kan ve savaş resimleri küçük çocukları din adına
savaşmaya
,öldürmeye,
kan
dökmeye
yönlendirici anlatımlar nedeniyle çocukları kin
ve nefrete yönlendirmektedir.
3.sınıflara gönderilen “Mestik Hanım”
kitabında kadın, bir böcek olarak gösterilmekte
ve evlenmek için kendini en az dövecek kocayı
aramaktadır. Bu durum kadına şiddeti,dayağı
kaçınılmaz kılıp meşrulaştırarak, çocuklarda bu
durumun kabul edilebilir, doğal olduğu
düşüncesini yerleştirmektedir.
10
4.sınıflara gönderilen “En Kolay Kazanç”
adlı öykü Risale-i Nur’dan aynen alınmış.
Sadece dili sadeleştirilip, resimlendirilmiştir.
Kitaba göre iyi insan olmanın koşulu namaz
kılmak, dinin gereklerini yerine getirmektir.
Yine aynı yaş gurubuna gönderilen bir diğer
kitap “Varlıkların Dilinden Peygamberimiz”. Bu
kitabın birinci öyküsünde peygamberin
çocukken bir arkadaşıyla koyun otlatmaya
gitmesi sırasında yaşanan olağanüstü olayı
anlatıyor.
Arkadaşı, peygamberin etrafına meleklerin
indiğini, onun göğsünü yarıp, kalbini
yıkadıklarını görüyor.Ancak göğsünde hiç bir
yara izi, kan görülmediğini anlatıyor.
6. sınıf öğrencilerine gönderilen “Allah
Nasıl Yaratıyor” adlı kitapta Said-i Nursi’nin
eserlerinin adları sıralanmakta, “Bu kitapları
seneler önce Bediüzzaman Said-i Nursi adlı bir
alim yazmış” cümlesi aynen geçmekte , Said-i
Nursi’nin resmi sayfanın altında yer almaktadır.
Verdiğim örnekler bu kitapların sadece
birkaç tanesi. Bilimsellikten uzak bu kitapları
okuyan öğrenciler Fen Bilgisi öğretmeninin
anlattıklarına nasıl inanacak?
“En çok kitabı ben okuyup, ödülü
almalıyım”
düşüncesi, arkadaşını rakip
görmesine neden olacaktır. Böyle bir rekabet
duygusuyla çocuk, arkadaşıyla paylaşımcı bir
iletişim yerine sadece kendini düşünen,
arkadaşına kuşku ve kıskançlıkla bakan bir ilişki
içinde olacaktır.
Bir çocuğun kitaplardaki öykülerde geçen
olağanüstü
olayları
gerçek
yaşamda
uygulamaya çalışmaya kalkması vahim
sonuçlara neden olabilir. Namaz kılmayan, oruç
tutmayan, başını örtmeyen arkadaşının kalbini
yıkamaya kalkarsa bunun sorumlusu kim
olacak? Irk, cinsiyet, mezhep, renk, din, dil
ayrımı yapmadan, barış içinde yaşama
mesajları yerine ; küçücük
beyinler belirli bir dünya görüşüne göre
yönlendirilip, onların dışındakiler öteki
yapılmaktadır.
Çiğli Kaymakamlığının başlattığı projede
yer alan kitaplar bir an önce bu işin
uzmanlarınca, özellikle pedagojik yönden
mutlaka incelenmelidir.
LAİK DEVLETİN DİNCİ HÜKÜMETİ
ÖVDER- İZMİR
Dindar ve kindar nesil yetiştirme projesi
olarak apar topar yürürlüğe konan 4+4+4
sisteminin uygulama alanları genişletilerek
sürdürülüyor.
Okullara seçmeli diye konan ama zorunlu
seçtirilen
kuran-ı
kerim
ve
peygamberimizin
hayatı
dersleri
yetmiyormuş gibi şimdi de okullarımız
kuran kursları haline getiriliyor.
İzmir Çiğli’de milli eğitim müdürlüğü,
müftülük ve kaymakamlık yazışmalar ve
protokollerle kuran kursları yetmediği
gerekçesi ile
okullarda kuran kursu
verilmesine yasal kılıflar uydurmaktadırlar.
Anayasası gereğince, her dine aynı
uzaklıkta bulunması gereken
hükümet
gençlerimizi,
çocuklarımızı ve toplumuzu tek
din baskısı altına almaya
çalışıyor. Alevilerin cem evlerini
yok sayan, hükümet laik eğitim
vermesi gereken okulları dini
eğitim kurumları haline getiriyor.
Anayasada dini eğitimin nasıl
verileceği belirlenmişken, yine
anayasada
“Türkiye
devleti
,sosyal laik bir devlettir yazılı iken
bunların yapılması hem dinin
çıkarlar için kullanılması hem de
başka dinden, mezhepten ve
dinsiz olan toplulukları ve
bireylerin baskılandırılmasıdır. Bu
da AKP hükümetinin özgürlük, demokratik
ve adalet söylemlerinin ne kadar sahte
olduğunu göstermektedir.
Çiğli’de yapılanlar hem yasal değil, hem de
ahlaki değildir. Laik eğitim adına o
makamlarda
oturanlar
böyle
bir
uygulamayı yapamazlar.
11
MEB’DE SKANDAL!
BASINDAN
Konya`da bir ilköğretim okulu önce ortaokula,
ardından imam hatip ortaokuluna çevrildi. 5.
sınıfı normal ortaokulda okuyan öğrencilerin
kayıtları 6. sınıfta otomatik olarak imam hatip
ortaokulu öğrencisi olarak yenilendi.
Ayşegül Kahvecioğlu`nun haberine göre, MEB,
eğitimde 4+4+4 düzenlemesinin ardından
geçtiğimiz yıl Türkiye`de bulunan tüm
ilköğretim okullarını ilkokul, ortaokul ve imam
hatip ortaokulu
olarak
dönüştürmüştü.
1 yıllık eğitim
döneminin
ardından,
yeniden oluşan
"ihtiyaç"
doğrultusunda
çok sayıda okulu
imam
hatipe
çeviren
bakanlığın,
dönüştürme
işlemleri
sırasında yeni bir
skandala
imza
attığı
ortaya
çıktı. Türkiye`de
bu yıl imam
hatip ortaokuluna çevrilen tüm okulların
mevcut
öğrencilerini
ilgilendirebilecek
"dönüşüm" skandalı, Konya`nın Meram
ilçesinde bulunan Şeker Ortaokulu`nda yapılan
dönüştürme ve kayıt yenileme işlemleri
sırasında gündeme geldi.
1 Yıl Normal Ortaokul
Şeker İlköğretim Okulu, 4+4+4 düzenlemesinin
ardından geçen sene başında ortaokula
çevrildi. Okulda, sistem gereği başka bir okula
kademeli geçiş yapacak ilkokul 3 ve 4. sınıf ile
ortaokul 6, 7 ve 8. sınıf öğrencileri birlikte
eğitim görüyordu. 1 yıl süreyle normal
ortaokul olarak hizmet veren okul, 2012-2013
eğitim öğretim yılının sona ermesiyle birlikte
imam hatip ortaokuluna dönüştürüldü.
12
İmam hatipe çevrilen okul, bu yıl ilk defa 5.
sınıf öğrencilerini okula "imam hatip öğrencisi"
olarak kabul etti. Ancak geçen sene 5. sınıfı
normal ortaokulda okuyan ve bu yıl 6. sınıfa
geçecek öğrencilerin kayıtları elektronik
ortamda otomatik olarak imam hatip
ortaokulu öğrencisi olarak yenilendi.
‘İstemeyen Başka Okula Gitsin`
Durumu öğrenen veliler, okula gelerek
durumdan şikayetçi oldu.
Ancak okul yönetimi, il
milli
eğitim
müdürlüğünden
gelen
talimat
doğrultusunda
velilere
"Çocuklarının
imam hatipte devam
etmesini
istemeyen
veliler, kaydını başka bir
ortaokula aldırabilir" dedi.
Konya İl Milli Eğitim
Müdürlüğü`nden yapılan
açıklamada ise ilginç
ifadeler
yer
aldı.
Açıklamada, "Öğrenci ve
okul sayıları ile tercihleri
dikkate alarak Konya
Valiliği`nin
oluru
ile
yeniden bazı okulları
dönüştürdük.
Bu
kapsamda Konya`da 15-20 okul da imam
hatipe çevrildi. Okullar, bakanlığın e-okul
sistemine okul kodları ile giriş yapıyor. Ancak
okul imam hatipe çevrilince eski okulun kodu
sistemden siliniyor. Yeni okul kodu açılarak
sisteme öğrencilerin kaydının yapılması
gerekiyor.
O okullar da hem türü değişen okulun
öğrencileri, hem de öğretmenleri mağdur
olmasın diye yeni kurum kodunu kullanarak
öğrencileri imam hatip ortaokuluna aktardılar.
İsteyen veliler çocuklarının nakillerini bu
okullardan alıp başka okullara verebilir"
denildi.
YEREL YÖNETİMLERİN EĞİTİM ALANINDAKİ FAALİYETLERİ
ÖVDER
İnsanın sosyal bir varlık olarak en önemli
ihtiyaçlarından birisi de eğitimdir. Toplumsal
gelişimin en önemli ayağının eğitim olduğu
düşünüldüğünde kuşkusuz toplumsal katılımı
içeren demokratik işleyişin de bu alanda işlevsel
hale gelmesi beklenir.
Bugünün ve geleceğin en iyi biçimde eğitilmesi,
yaşam becerileri kazandırılması merkezi yönetimin
görev ve sorumluluğunda olmakla beraber, yerel
yönetimlerin de ana görevlerinden biridir.
Kent yaşamının iyileştirilmesi ve ortaklaştırılması,
yerel kültürlerin yaşatılması belediyelerin ve yerel
yönetimlerin eğitime verdiği önemle doğru
orantılıdır.
Sağlıklı bir çevre, ortak yaşamdaki sorumluluk ve
insanlar arasındaki doğru iletişim gibi değerler ve
halkın bilgilendirilmesi, bilginin yaşanır hale
gelmesi nitelikli eğitimle sağlanabilir.
Çevreyi ve doğayı koruyan, geliştiren ve bunların
oluşumu için görev alan,
Parkları kirletmeyen, ağaçları kırmayan, çevresine
rahatsızlık vermeyen ve hizmetin niteliğini artıran,
sürekliliğini sağlayan bireyler ancak nitelikli bir
eğitimle mümkündür.
Toplumsal değerlere sahip olan bireylerin
bulunduğu yerleşim yerlerinde, yerel yönetimlerin
hizmetleri hem karşılık bulur, hem de daha kolay
yürütülür.
Bu nedenledir ki, yerel yönetimler hizmetlerinin
ağırlıklı kısmını eğitime ayırmalıdırlar. Ancak böyle
bir hizmetle halkçı belediyecilik yapılabilir.
İçme suyu, çevre temizliği, alt yapı vb gibi
hizmetlerin kalıcı ve sürekli olmasını sağlayanlar,
toplumsal değerlere sahip bireylerdir.
Özellikle son 30 yıldır, devletin yeniden
yapılandırılmasına paralel olarak, belediyeler ve
yerel yönetimler de yeniden yapılandırılmaktadır.
Mahalli idareler ve belediyeler
yeniden
yapılanırken, hizmetlerinin bir kısmını kamu
hizmeti olmaktan çıkarıp, ticari işletmelere,
çalışanlarını da kadro dışı kısa süreli sözleşmeli
çalıştırmaya
dönüştürdüler.“Hizmetlerin
yerelleştirilmesi” adı altında birçok hizmeti
özelleştirdiler.
Eğitim de bu alanlardan biridir. AKP hükümetinde
de eğitimde özelleştirilen alanlar sürekli
artmaktadır. Fatih projesi ve dershanelerin özel
okullara dönüştürülmesi bunların son örnekleridir.
5393 sayılı belediyeler yasasında, eğitime nasıl
katkı sunulacağı, gelirlerin ne kadarının eğitime
ayrılacağı ve bunların nasıl kullanılacağı gibi birçok
belirsizlikler vardır. Böyle olmasın da yerel
yönetimlerin eğitime sunduğu hizmetleri görev ve
yasal çerçevede değil de, bir keyfiyete ve sadakaya
dönüştürmektedir.
Sosyal bir devlet, hizmetlerini yardım ve sadaka
üstüne değil, insan hakları ve yasal çerçeve üstüne
oturtmalıdır. Sadaka kültürünün egemen olduğu bir
toplumda, eğitim bir insan hakkı olarak
değerlendirilmez.
Devlet anlayışı ve AKP hükümetinin uygulamaları ile
eğitim hizmetleri artık bu anlayışla sunulmaktadır.
Şimdi yerel yönetimlerin eğitime katkıları da bu
çerçevede devam ettirilmektedir.
Belediyeler, boy boy ilanlarla, ne kadar okulu
badana yaptığını, ne kadar öğrenciye eğitim
yardımı yaptığını, ne kadar eğitim aracı aldığını ve
bunun gibi katkılarını görev olarak değil de, bir
yardım anlayışı ile yaptığını sergilemektedirler.
.Yerel yönetimler yasası ile hizmetlerini ulusal ve
uluslararası şirketlere devretmiş belediyeler,
öncelikle
halka
değil,
şirketlere
hizmet
etmektedirler.
Halkçı belediyecilik, hizmetlerini yardım ve bağışlar
üstünden değil, görev ve sorumluluklar üstünden
sunmayı amaçlar.
Yerel yönetimlerin hizmetleri, semt meclisleri,
mahalle meclisleri vb gibi yerel birimlerin istemleri
üstünden bir kamu hizmeti olarak yürütülmesi halk
için yapılan belediyeciliğin gereklerinden birdir.
13
SEYİRLİK TEMAŞA MI?
Mustafa KARA
Bizdeki keyif kimsede yok. Koltuklarımıza kurulup
çekirdek çitleyerek, “cemaat-Hükümet” kavgasını
izlemekteyiz. Özetle ruh halimiz “Yiyin birbirinizi”.
Bir gazete manşeti değil bu sadece; “bizim
mahalle”nin genel ruh hali... Ezilen çimenler olarak,
keyif bizde!
Dershaneler kapatılmalı, elbette. Özel okullar da...
Şüphe yok; “parasız, eşit ve bilimsel” eğitimin
önünde ne engel varsa yıkılmalı. AKP Hükümetinin
de, cemaatin de niyeti bu değil. Öyleyse, “Aman
bize ne”, hatta “asıl mesele başka...” deyip sıyrılacak
mıyız?
Ortaya saçılması olası belgeler “iktidarın gerçek
yüzünü gösterebilir” diye avunacak mıyız? En fenası,
“Cemaat tercih değiştirip bizi kurtaracak” rüyasına
mı yatacağız? Karşımızdaki kirli rant siyaseti iş birliği
de yapsa, kavga da etse; olan bu ülkeye, gençliğe
oluyor.
AKP ilk günden beri, “eğitimde özelleştirme furyası”
için hazırlık yapıyor. Deniyor, yokluyor, iki adım ileri,
bir adım geri... “Açık ajandası” bu. Ve şimdi; sağlıkta
yaptığı
“dönüşüm”ün
benzerini yapmak
için seferberlik
halinde.
Yaşananlar, hem
cemaat-Hükümet
geriliminde yeni
bir perde; hem
de eğitimde
özelleştirme için
dev bir adım.
Nasılsa herkes
“seyirlik
temaaşa” izliyor.
Özel okullarının eğitimde tuttuğu yeri bir anda iki üç
katına çıkaracak bir adımdan söz ediyoruz. Sonra var
olan teşvikleri “öğrenci bazlı” olarak artıracaklar.
Yani, özetle; “bir öğrencinin devlete maliyeti şu
kadar bin lira, bunun yarısını özel okullara versek,
yarısını veli karşılasa, maarifi ne güzel idare ederiz”
hesapları. Uzun zamandır dillerde bu; özel okullar
yıllardır lobi yapıyor. Bir ara yasa çıktı, dönemin
Cumhurbaşkanı Sezer engelledi.
“3 bin özel okul geliyor” diye atılan manşetleri, 4
bine yakın dershanenin yüzde 70’nin özel okul,
kalanının “açık lise” olacağını atlıyoruz sanki.
14
Özel açık lise “kızlı erkekli” tartışmalarının yapıldığı
bir ülkede genç kadınlar için ne anlama gelir? Ucuz
iş gücü diye çırpınan bir burjuvazinin elinde çocuk
işçilere ne ifade eder? Düşünmeli!
Süreç; “sınavsız eğitim”, “dershanesiz eğitim”,
“öğrenciler yarış atı olmayacak” teraneleriyle
süsleniyor. Evet, öğrenciler “yarış atı” olamayacak.
Yarışa alınmayacak milyonlarcası. Bizim
çocuklarımız, bu halkın çocukları. Yarış iptal; bizim
çocuklar hükmen mağlup...
Dershaneler bu sistemin yarattığı bir kanser ve
savunulacak hiçbir tarafı yok. Ama, bugün yapılan
da “metastaz”, yani kanserin bütün bünyeye
yayılması. Eğitim sistemi, neredeyse beşikten
başlayan bir “eleme sistemi” ne dönüşüyor. Hatta,
geçişe kapalı açık bir “kast sistemi” bu. Ölçüt
annenin, babanın cüzdanı!
Milyonlarca çocuğu, milyonlarca genci; hatta
doğacak çocuklarını etkileyecek süreç bugün
başlamadı, bitmeyecek de. Devlet destekli özel okul
olduktan sonra, dershaneler kapansa ne,
kapanmasa ne? Nasılsa cemaat okul
sayısını ikiye katlar “ticareten” kaybı
olmaz; “örgütlenme” faaliyetini evlere ve
okullara taşır “siyaseten” kaybı olmaz.
Bir şekilde anlaşırlar; ya da anlaşamazlar
yollarına devam ederler. Filler işte...
Yanlış sorulara doğru yanıt aranmaz.
Teşbihte hata olmaz; “Ne yani
dershaneleri mi savunacağız” sorusu; en
az 12 Eylül Referandumu’nda “Hayır”
dediğimizde “Ne yani, 12 Eylül
Anayasası’nı mı savunacağız” eleştirisi
kadar saçma. Bugünkü yaklaşımla
dershanelerin kapatılmasını “olumlu”
saymak da; bir nevi “Yetmez, ama evet”.
Eğitim için bütünlüklü bir karşı çıkışın örgütlenmesi
şart.
“Mesele eğitim değil” kayıtsızlığı ise bu ülkenin
gençlerine yapılabilecek en büyük ihanet. Eğitim
hakkına yönelik kapsamlı özelleştirme saldırısı
karşısında ilüzyona kapılıp kayıtsız kalmanın bedeli
ağır. Birbirlerini yemiyorlar; aralarında ağız dalaşı
yaparken bile, dönüp asıl yumruğu bize sallıyorlar.
Sadece seyircinin dayak yediği bir gösteri bu.
Bilelim de; çekirdek çitlemeye öyle devam edelim.
İyi seyirler...(EVRENSEL)
ORTA ÖĞRETİMDE DE DENEME DÖNEMİ
ÖVDER
Düz liselerin tamamen kapatılması ile başlayan
tartışmalar hız kesmeden devam ediyor.
Anadolu lisesini kazanamayan çocukların
mecburi olarak meslek, imam hatip ve açık
liseye gitmek zorunda bırakıldı. SBS’de
başarısız olup açıkta kalan öğrenciler iki tercih
arasında sıkıştırıldı.
ve özel okulların pahalılığı nedeniyle
öğrencilere tek seçenek kalıyor: 200.000'i için
tek yol imam-hatip
Şimdiki
uygulamada
Anadolu
lisesini
kazanamayan bir öğrencinin karşısına üç
seçenek çıkıyor. Bu öğrenciler meslek lisesi,
imam hatip lisesi veya açık liseye
gidecek. Çocuklarını bu okullara
göndermek istemeyen ailelerin
önüne özel okul seçeneğini
koyuyorlar. Yoksul çocukların
aileleri özel okul seçeneğini elediği
için mecburen imam hatip ya da
meslek liselerini tercih ediyor.
615 ÇOK PROGRAMLI LİSE VAR
Açıkta kalan öğrencilerin 3/2’si
meslek liselerine giderken, geri
kalanı zorunlu olarak imam hatip
lisesine yönlendiriliyor. Ayrıca
Türkiye’de 615 Çok Programlı Lise
var. Bu liselerin çoğu ilçelere
kaydırılmış durumda.
1 milyon 259 bin 546 öğrenciden fen, Anadolu,
Anadolu öğretmen ve sosyal bilimler liselerinin
kontenjanları
688 bini,
kalan 574 bin
öğrencinin önünde ise özel okul, meslek lisesi,
imam hatip lisesi, çok programlı lise ve açık
lise seçenekleri kalıyor. Açık lise ya da meslek
lisesine giderek üniversite kazanmak zor
olduğu, çok programlı liselerin sayısının azlığı
Milli Eğitim Bakanlığı’nın Anadolu
lisesine yerleşemeyen ve meslek
lisesi ya da imam hatip lisesine
gitmek istemeyen öğrencilere
Anadolu liseleri veya meslek
liseleri bünyesinde açılan ‘düz lise
programı uygulayan sınıflara’ yönlendirilmesi
de çözüm olmadı.
Ortaöğretimde de bir denemeye giren
bakanlık,
gençleri
kendi
çevresinden
uzaklaştırarak, hem denetimsizliği hem de
servis paralarıyla maddi yükü artırdı.
15
LAİKLİKTEN VE LAİK EĞİTİMDEN NE ANLAMALIYIZ
Dr. Erkan AYDOĞANOĞLU
Laikliğin tanımı
Laisizm, bilimsel bir kavramdır ve herkes için
geçerli kriterleri vardır. Ülkeden ülkeye laisizm
yerleşmesi tarihsel ve sosyolojik açıdan
farklılıklar gösterse de hepsinde ortak özellik,
“devlet ve din alanının Ayrılması”dır. Dinin
devlete, devletin de din alanına müdahale
etmemesidir. Laik bir ülkede laiklik, din ve
devletin alanlarının tümüyle ayrılmasını, din ve
vicdan özgürlüğünün inanan ve inanmayan
herkes için geçerli olmasını ifade eder.
Dolayısıyla laik bir ülkede devlet, bütün dinler
ve inançlar karşısında eşit mesafede olmak
zorundadır.
Laiklik; dinsel etkinliklerin, devlet, fikir ve
ekonomik yaşamdan ayrı olarak ele alınmasını,
devletin dinsel esaslara ve güce dayanmamasını,
gücünü doğrudan doğruya halktan almasını
öngören bir kavramdır. Laik bir devlet,
bireylerin bir dine sahip olma ya da dini
ihtiyaçlarını tatmin etmedeki tavır, davranış ve
eylemlerinde mutlak anlamda özgür olduğunu
kabul etmek zorundadır. Devlet, dini kurallara
dayalı
kanunlar
çıkaramayacağı
gibi,
dindarların dini yaşantılarını olumsuz yönde
sınırlandırıcı ya da bir kısmını olumlu yönde
“teşvik edici” ilke ve uygulamalar yapamaz.
Laik bir devlet, Türkiye’de olduğu gibi
“Sünniliğin, Aleviliğin ya da başka dinlerin nasıl
kuralları, nasıl ibadetleri vardır; bunları nerede
nasıl
gerçekleştirmelidir”
gibi
konulara
karışmamalıdır. Laik devlet sadece din ve
mezheplerin birilerine karşı egemenlik kurması
ve birinin diğerini baskı altına alma
girişimlerini önleyecek tedbirleri alır.
Türkiye’deki laiklik anlayışı; devletin din
alanına müdahalesiyle (devletin dini kurumsal
olarak örgütlediği) başlayıp, dinin devlete
müdahalesi ve devletin görevlerinin içine dini
ilkelerin sızması nedeniyle, devlet işlerinde
fiiliyatta dini değerler hep ön planda olmuştur.
Cami yaptıran, imam
yetiştiren, onlara maaş bağlayarak tarif edilen
dini uygulamaya çalışan bir devletin,
gerçek anlamıyla laiklikle bir ilgisinin olması
mümkün değildir. Laiklik tartışmalarının
merkezinde türban, imam hatipler gibi
sorunların olması, dinin devletin alanına
16
müdahalesinin çok ileri noktalara ulaşmış
olmasının bir sonucudur.
Diyanet İşleri Başkanlığı diye bir kurumun
olduğu, bu kurumun yüz binden fazla
görevlisinin maaşının devlet
tarafından
verildiği, din görevlilerinin devlet tarafından
yetiştirildiği, camilerde verilen vaazlar ve
okunacak hutbelerde ne denileceğinin bile
bizzat devlet tarafından sınırlarının belirlendiği
bir ülkede ne inanç özgürlüğünden ne de
laiklikten söz etmek elbette mümkün değildir.
Aynı nedenle; devletin tanımladığı Sünni İslam
dışındaki bütün İslam yorumlarının, mezhep ve
inanç gruplarının yıllardır yok sayılıp
görmezden gelinmesi, bütün inançların özgürce
yaşaması, kendi ibadetlerini hiçbir sınırlama
olmadan özgürce yapabilmeleri anlamında
Türkiye’de din ve inanç özgürlüğünden
bahsetmek mümkün değildir.
Dinin kendi içindeki anlayış farklılıkları da
zaman içinde kaçınılmaz olmuş; ayrımlar, farklı
din ve mezhepler, doğrudan insan ihtiyaçları ile
dinin ilk ilkelerinin eskiyip çatışmasından
doğmuştur. Bu yüzden de din ve mezheplerin
kendi içinde tartışması, elbette teolojik ve
sosyolojik bakımdan en azından eski çağlarda
bir öneme sahip olmuştur.
Laiklik; din ve mezhep bahanesiyle yığınların,
halkların, ulusların birbiriyle çatışmalarına son
vermek için ortaya çıkan bir tutumdur. Eğer
insanlar, inanç grupları birbirlerinin inançlarına
karışmazsa; din savaşları, mezhep çatışmaları
da ortadan kalkacaktır. Böylece din alanı,
egemenlerin müdahale ettiği, halkın farklı
kesimlerini birbirine karşı kışkırtıp, bir
bölümünü yedekleyebildiği bir alan olmaktan
çıkacaktır.
Laiklik sayesinde devletin alanı da dinin ve din
adamlarının alanı olmaktan önemli ölçüde
kurtulacaktır. Bu, aynı zamanda laikliği eğitim,
bilim, sanat ve kültür alanında din ve onun
ilkelerinin baskısından koruyan bir kalkan rolü
görerek,
demokrasinin
gelişmesi
ve
güçlenmesinin
zeminini
genişletecektir.
Laikliğin demokratik bir toplumun vazgeçilmez
ilkesi olmasının nedeni budur.
Laik eğitim nedir?
LAİKLİKTEN VE LAİK EĞİTİMDEN NE ANLAMALIYIZ
Laiklik, evrensel bir değerdir ve eğitim yoluyla
aktarılır. Değer, bir sosyal grubun veya toplumun
kendi varlık, işleyiş ve devamını sağlamak ve
sürdürmek için, toplumun çoğunluğu tarafından
doğru ve gerekli olduğu, toplumun ortak duygu,
düşünce, amaç ve çıkarını yansıtan genelleştirilmiş
temel ahlaki ilke veya inanışları ifade etmektedir.
Öncelikle açıkça belirtmek gerekir ki, laik eğitim
dinsizlik eğitimi değildir. Çünkü laiklik, doğrudan
doğruya inançlara ve onların varlığına dayalı bir
kavramdır. Bu nedenledir ki, laik eğitimin dinsizliğe,
ateizme davetiye çıkaracağını savunanlar, toplumsal
yaşamın tüm alanlarında dini kuralların egemen
olmasını isteyen, farklı inanç ve düşüncelerin
yaşamasına tahammül edemeyenlerdir.
Laik eğitim, dini karalamak değil, önemli toplumsal
işlevleri olan dinin kötüye kullanılmasına, Türkiye’de
sıkça gördüğümüz gibi bazı siyasal ve ekonomik
çıkar grupları tarafından istismar edilmesine,
kapitalist sistemde sömürünün meşrulaştırılması
için kullanılmasına karşı önlemler üretmek açısından
çok önemlidir.
Laiklik, din adına insanları korkutmak ve onları
denetim altında tutmak için kullanılmasının
engellenmesi açısından da önemlidir. Bu yönüyle
laiklik, din ve inanç istismarcılarının aksine bütün
din ve inançlara eşit mesafede ve saygılı olmayı
ifade etmektedir. Laik eğitim, doğası gereği
toplumda hoşgörü ortamı yaratmayı, din ve inanç
farklılıkları üzerinden toplumu bölüp birbirine karşı
kışkırtmayı değil, birleştirici olmayı ilke edinmiştir.
Laik eğitim, dinsel inançların varlığı ve özgürlüğü için
temel bir güvencedir. Laik olmanın temel ilkesi
başkalarının inançlarına, düşüncelerine saygılı
olmak, aklı ve bilimi rehber edinmek, hangi din ve
inançtan olursa olsun her insanın değerli olduğunu
bilmek ve buna saygı göstermektir. Nerede gerçek
anlamıyla laik eğitim varsa, orada din ve vicdan
özgürlüğü olduğu akıllardan çıkarılmamalıdır.
Kamusal eğitimin önemli bir parçası olan ve insanı
merkeze alan laik eğitim anlayışı tüm insanların eşit,
saygıdeğer, öğrenme ve gelişmeye açık olduğunu
savunur.
Eğitim üzerinden konuya bakacak olursak, dinsel bir
eğitim anlayışı insanları inanan ya da inanmayan,
dindar ya da dinsiz olarak ayırarak, bir kısmını üstün
ve değerli, diğerlerini ise değersiz kabul
edebilmektedir. Bu şekilde toplumda giderek
derinleşen sınıfsal ayrışmanın din üzerinden daha da
derinleştirilmesi kaçınılmazdır.
Dinsel eğitim; olay, olgu ve nesneleri bilimin değil,
dinin (ya da dini merkeze alanların) bakış açısıyla
açıklamayı temel almaktadır. Örneğin, yağmurun
oluşumunu, suyun belli bir aşamada yoğunlaşarak
buharlaşması olayı olarak açıklamak yerine, Tanrı
katında duası kabul olan insanların duaları sonucu
olduğunu kabul etme ya da böylesi bir açıklamayı
yeğleyici bir eğitim ya da bilimsel bir gerçeklik olarak
evrimi “maymundan gelmek” olarak tanımlayıp,
“hepimiz Âdem’den Havva’dan geldik” gibi
ifadelerle açıklamaya çalışmak, dinsel eğitimin ne
tür sonuçlar ortaya çıkarabileceğini görmek için
yeterlidir. ( YAZARIN KISALTILMIŞ YAZISI)
17 1
İlköğretimin Amaçları, İlkeleri ve Genel Konuları
İlköğretimin Amaçları
Madde 5 — Türk Millî Eğitiminin amaç ve ilkeleri doğrultusunda;
a) Öğrencilerin ilgi ve yeteneklerini geliştirerek onları hayata ve üst öğrenime hazırlamak,
b) Öğrencilere, Atatürk ilke ve inkılâplarını benimsetme; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na ve
demokrasinin ilkelerine, insan hakları, çocuk hakları ve uluslar arası sözleşmelere uygun olarak
haklarını kullanma, başkalarının haklarına saygı duyma, görevini yapma ve sorumluluk yüklenebilen
birey olma bilincini kazandırmak,
c) Öğrencilerin, millî ve evrensel kültür değerlerini tanımalarını, benimsemelerini, geliştirmelerini bu
değerlere saygı duymalarını sağlamak,
d) Öğrencileri, kendilerine, ailelerine, topluma ve çevreye olumlu katkılar yapan, kendisi, ailesi ve
çevresi ile barışık, başkalarıyla iyi ilişkiler kuran, iş birliği içinde çalışan, hoşgörülü ve paylaşmayı bilen,
dürüst, erdemli, iyi ve mutlu yurttaşlar olarak yetiştirmek,
e) (Değişik: 2.5.2006/26156 RG ) Öğrencilerin kendilerini geliştirmelerine, sosyal, kültürel, eğitsel,
bilimsel, sportif ve sanatsal etkinliklerle millî kültürü benimsemelerine ve yaymalarına yardımcı
olmak,
f) Öğrencilere bireysel ve toplumsal sorunları tanıma ve bu sorunlara çözüm yolları arama alışkanlığı
kazandırmak,
g) Öğrencilere, toplumun bir üyesi olarak kişisel sağlığının yanı sıra ailesinin ve toplumun sağlığını
korumak için gerekli bilgi ve beceri, sağlıklı beslenme ve yaşam tarzı konularında bilimsel geçerliliği
olmayan bilgiler yerine, bilimsel bilgilerle karar verme alışkanlığını kazandırmak,
h) Öğrencilerin becerilerini ve zihinsel çalışmalarını birleştirerek çok yönlü gelişmelerini sağlamak,
ı) (Değişik: 2.5.2006/26156 RG ) Öğrencileri kendilerine güvenen, sistemli düşünebilen, girişimci,
teknolojiyi etkili biçimde kullanabilen, planlı çalışma alışkanlığına sahip estetik duyguları ve
yaratıcılıkları gelişmiş bireyler olarak yetiştirmek,
i) Öğrencilerin ilgi alanlarının ve kişilik özelliklerinin ortaya çıkmasını sağlamak, meslekleri tanıtmak ve
seçeceği mesleğe uygun okul ve kurumlara yöneltmek,
j) Öğrencileri derslerde uygulanacak öğretim yöntem ve teknikleriyle sosyal, kültürel ve eğitsel
etkinliklerle kendilerini geliştirmelerine ve gerçekleştirmelerine yardımcı olmak,
k) Öğrencileri ailesine ve topluma karşı sorumluluk duyabilen, üretken, verimli, ülkenin ekonomik ve
sosyal kalkınmasına katkıda bulunabilen bireyler olarak yetiştirmek,
l) Doğayı tanıma, sevme ve koruma, insanın doğaya etkilerinin neler olabileceğine ve bunların
sonuçlarının kendisini de etkileyebileceğine ve bir doğa dostu olarak çevreyi her durumda koruma
bilincini kazandırmak,
m) (Değişik: 2.5.2006/26156 RG ) Öğrencilere bilgi yüklemek yerine, bilgiye ulaşma ve bilgiyi kullanma
yöntem ve tekniklerini öğretmek,
n) (Değişik: 2.5.2006/26156 RG ) Öğrencileri bilimsel düşünme, araştırma ve çalışma becerilerine
yöneltmek,
o) Öğrencilerin, sevgi ve iletişimin desteklediği gerçek öğrenme ortamlarında düşünsel becerilerini
kazanmalarına, yaratıcı güçlerini ortaya koymalarına ve kullanmalarına yardımcı olmak,
ö) (Değişik: 2.5.2006/26156 RG ) Öğrencilerin kişisel ve toplumsal araç-gereci, kaynakları ve zamanı
verimli kullanmalarını, okuma zevk ve alışkanlığı kazanmalarını sağlamak,
ilköğretim kurumlarının amacıdır.
ŞU SORUYU SORMAK İSTİYORUZ
BU MÜFREDAT, SINAV SİSTEMİ VE OKUL YAPISIYLA YUKARIDAKİ AMAÇLAR GERÇEKLEŞTİRİLEBİLİR Mİ?
18
EN BAŞARILI EĞİTİM SİSTEMİ NEDEN FİNLANDİYA’DA?
Banu Uzkut Onuk
Eğitim sistemlerini araştırırken Uluslararası
Öğrenci Değerlendirme Programının (PISA)
sonuçları
dikkatimi
çekmişti.
Testte,
öğrencilerin, matematik, fen bilimleri ve
okumayla ilgili sahip oldukları bilgi ve becerilerin
ne kadarını hayata geçirebildikleri, sorunlarla
karşılaştıklarında ne kadarını uygulayabildikleri
ölçülüyor. 2000 yılından beri uygulanan bu
testin sonuçlarında en başarılı ülke hep
Finlandiya çıkıyor. Türkiye ne yazık ki
Meksika’dan sonra sıralamada sondan ikinci
sırada.
Finlandiya eğitim sisteminde sınav stresi yok,
mukayese yok; dershaneler, özel hocalar yok.
Eğitim saatleri çok kısa (ortalama günde dört
saat) olmasına rağmen bütün öğrenciler eşit
düzeyde başarılı. Yrd. Doç. Dr. Ali Eraslan’ın
EFMED dergisinin Aralık 2009 sayısında
yayımlanan “Finlandiya’nın PISA’daki Başarısının
Nedenleri: Türkiye için Alınacak Dersler” başlıklı
makalesini incelemiştim. Ardından Finlandiya
seyahatimde
okulları
ziyaret
edip,
öğretmenlerle ve öğrencilerle konuştum.
Toparladığım bilgileri paylaşmak istedim.
Okullarda okutulacak kitaplara öğretmenler
kendileri karar veriyor. Zorunlu temel eğitim
boyunca, değerlendirme adına herhangi bir
ulusal sınav veya yılsonu sınavı yok; öğrenciler,
öğretmenin
hazırladığı
sorularla
değerlendiriliyor. Bu yüzden öğretimin odağında
öğrencileri testlere hazırlamaktan ziyade
tamamen öğrenme var.
Gezdiğim okullarda dikkatimi çeken, okulların ev
ortamı gibi rahat dekore edilmiş olmasıydı.
Müfredatları “yaparak öğrenme” prensibine
göre düzenlenmiş. Çocuklar sınıf içinde
dolaşarak, arkadaşlarından, öğretmen ve ders
malzemelerinden bilgiler toplayabiliyor ara sıra
da kanepeler üzerinde dinlenebiliyorlar.
Öğretmenlerine isimleriyle hitap ediyorlar ve
öğle yemeklerini birlikte yiyorlar. Öğrenciler
rahat ortamda öğrenmenin keyfini yaşıyorlar.
Okul kantininde sadece süt, su ve meyve
bulunuyor (reklamların etkisinde kalınmadan
beslenme alışkanlıklarına dikkat ediliyor). Her
çocuğa kendi öğrenme yöntemine göre ödev
veriliyor. NLP teknikleri öğretmenler tarafından
derslerde uygulanmakta. Bazı dersleri farklı yaş
grubundaki öğrenciler bir arada işliyor; böylece
uyumu öğreniyorlar. Okuldaki bitkilerin bakımı,
kütüphanedeki işler, atık kâğıtların toplanması,
bahçe ve akvaryum işleri, mutfak yardımı gibi
gündelik işleri öğrenciler sırayla yapıyorlar.
Böylece yeterlilikleri geliştiği gibi okullarını da
benimsiyorlar. Çocuklar okullarını ikinci evleri
gibi görüyor, öğretmenlerini de anne/baba gibi
seviyorlar.
Finlandiya’da öğretmen olmak çok kolay değil.
Liseden mezun olup öğretmen olmaya karar
veren bir öğrenci üç aşamalı kabul testinde
başarılı olmak zorunda. Birinci aşamada, kitap
sınavıyla, bilgiyi araştırma, sentez yapabilme,
eleştirel açıdan bilgiyi yorumlama, analiz etme
yeteneği test ediliyor. İkinci aşamada, mülakat
aşamasında, kişilik ve karakter yapısı
bakımından öğretmenlik mesleğine uygun olup
olmadığı analiz ediliyor. Son aşamada ise
adaylardan örnek bir ders anlatması veya grup
tartışmasını yönetmesi istenerek sosyal yönü,
konuşma, sunum ve yönetim yetenekleri
ölçülüyor. Bu aşamaların sonunda öğretmenlik
için müracaat edenlerin ancak yüzde onu
öğretmen yetiştirme programına kabul ediliyor.
Öğretmenlik
lisans
programı
boyunca,
öğrencilerin her yıl birer ay uygulama
okullarında ders anlatarak staj yapma
zorunlulukları var. Stajları hem üniversitedeki
öğretmenleri, hem de öğrenciler tarafından
değerlendirmeye tabi. Staj değerlendirmesi
mezuniyet yeterliliğinde çok önemli. Türkiye’de
öğretmenlik stajı sadece son yıl yapılabilir, o da
ne yazık ki KPSS sınavının hazırlıkları nedeniyle
hedeflere ulaşamaz.
Finlandiya’da öğretmen olabilmek için sadece
lisans öğrenimi de yeterli değil. Öğretmen
adayının seçeceği konuya göre tezli yüksek
lisans derecesine sahip olması da zorunlu.
Böylelikle Finli öğretmenlerin araştırma tabanlı
bir eğitimle, sorgulayıcı bir bakış açısına sahip
olmaları sağlanıyor.
Finlandiya’da motivasyonu yüksek öğrenciler en
yüksek maaşı almayacaklarını bildikleri halde,
gene de öğretmenlik mesleğini saygınlığı ve
kutsallığı nedeniyle tercih ediyorlar. Tanıştığım
bir Finli baba, kızının öğretmen olmasından
gurur duyduğunu söylüyordu. Türk kültüründe
de uzun yıllar öğretmenlik kutsal bir meslek
19
gurur duyduğunu söylüyordu. Türk kültüründe
de uzun yıllar öğretmenlik kutsal bir meslek
olarak kabul edilmişti ama son yıllarda bu algı
değişmeye başladı. Öğrencilerimiz, öğretmenlik
mesleğini ne yazık ki ekonomik nedenlerle
tercihlerinde en alt sıraya koyuyorlar.
Finlandiya’da “yaşam boyu öğrenme” eğitimin
en önemli ilkesi. Görüştüğüm öğretmenler
devamlı gelişen öğrenme tekniklerini, zorunlu
hizmet içi eğitimlerle takip edebildiklerini
söylediler.
Finli öğretmenler meslek hayatları boyunca
katıldıkları kursları, kendilerini geliştirmek için
fırsat olarak görüyorlar. Ben de Türkiye’de
özellikle bireysel eğitimlere, kendi olanaklarıyla
katılan sevgili öğretmenlerimizi gördükçe çok
mutlu oluyorum. Kendini devamlı geliştiren
öğretmenlerin, anne babaların, bireylerin
çoğalması dileğiyle.
Sınıf başkanlığı seçimi mahkemeye
ANTALYA’da ilkokul 2’nci sınıfta yapılan sınıf başkanlığı seçimi sırasında bir öğrencinin, "Başbakan da seçimle geldi
ama ağaçları kesiyor, su sıkıyor, gaz sıkıyor" sözleri üzerine sınıf öğretmeni ile öğrencinin annesi arasında başlayan
tartışma adliyeye taşındı.
Muratpaşa İlçesi’ndeki Mustafa Asım Cula İlkokulu 2-A sınıfında geçen hafta sınıf başkanlığı seçimi sırasında
öğretmen Fikri Tezbaşar, sınıfın geçen yılki başkanının görevine devam etmesini istedi. Öğrencilerden 9 yaşındaki
Ö.İ.K., "Gerçi seçim olsa ne olacak? Seçimin güzel bir şey olduğuna inanmıyorum. Başbakan da seçimle geldi ama
ağaçları kesiyor, su sıkıyor, gaz sıkıyor" dedi.
Sınıf öğretmeni Fikri Tezbaşar, bu sözleri üzerine öğrenciyi uyardı. Aynı zamanda 2-A şubesinin ’sınıf annesi’ olan
Ö.İ.K.’nın annesi Filiz K.’yı okula çağıran öğretmen Tezbaşar, "Çocuğunuzla konuşun, uyarın. Okulda siyasi konulara
girmesin" diyerek uyarıda bulundu. Okuldan çıkan anne Filiz K., eve gelince de oğlunu uyardı. Bazı öğrenci velileri
tarafından akşam telefonla aranan anne Filiz K., öğretmenin Facebook hesabındaki paylaşımdan haberdar oldu.
"VATAN HAİNLİĞİ MEŞRULAŞTI"
Öğretmenin kendisine ait Facebook hesabına, "Bugün ikinci sınıfa giden bir öğrenci sınıf başkanlığı seçiminden
sonra kazanamayınca ’Bahçede görüşürüz’ diyebiliyorsa, üstüne bunu Gezi’de eylemler yapan ablasından
öğrendiğini, seçimle olmayacağını söylüyorsa ve bana ’Seçim iyi bir şey olsaydı ben başkan olurdum’ diyerek tüm
çapulcuların hissiyatının kendisine nasıl öğretildiğini anlatıyorsa. Vatan hainliği meşrulaştı demektir" yazdığını gören
anne Filiz K., "Merhabalar, ben İ.’nin annesiyim. Oğlum hakkında yazdıklarınız beni çok kırdı. Bu konuyu konuşalım
lütfen" diye yazdı.
Öğretmenin bu sözlerle Ö.İ.K’yi kastetmediğini belirten sözlerine karşın anne, öğretmene sınıfta ablası olan başka
çocuk olmadığını söyledi.
ANNEDEN SAVCILIĞA SUÇ DUYURUSU
Bu olaylar üzerine anne Filiz K., Antalya Cumhuriyet Savcılığı’na öğretmen Fikri Tezbaşar hakkında hakaret
suçlamasıyla suç duyurusunda bulundu. Şikayetinde olanları anlatan anne Filiz K., çocuğuna ’Vatan haini’ diyerek
hakaret edildiğini öne sürdü.
ÖĞRETMEN İDDİALARI YANITLADI
İddialara yanıt veren sınıf öğretmeni Fikri Tezbaşar, okula yeni atandığını ve olayın olduğu gün sınıf başkanlığı
seçimi yapıldığını, ancak Facebook hesabında yazdıklarının kendi sınıfındaki seçimle alakalı olmadığını söyledi.
Kendi sınıfındaki seçim sonrası ne bir kavga edildiği, ne başkanlığın el değiştirdiği gibi bir olay olmadığını belirten
öğretmen Fikri Tezbaşar, "Başka bir arkadaşımın yaşadığı olayı paylaştım" dedi.
20
2o
DİNDARIN LAİK ÖĞRETMENİ AZİL HAKKI OLABİLİR Mİ?
Aileler çocukları için okul seçerken öğretmen
seçimine de özen gösterirler; okul yönetimini de
aşarak kimi referanslar aracılığı ile çocuklarının,
mesleğinde
başarılı
olduğu
düşünülen
öğretmenlerin sınıfına verilmesini isterler. Okul
yönetimleri de velinin bu isteğine karşı pek
direnmezler; hatta velinin arzusunu bir makbuz
karşılığı yerine getirirler, genellikle. Bu, okul ve
öğretmen seçme şansının bulunduğu kentlere
özgü bir durum. Yerleştirilmeye çalışılan sisteme
de
aykırı
değil.
Veli için öğrencisini okuma yazmaya erken geçiren,
sınavlarda derece yapan, çocuğunu ve kendisini
pohpohlayan sınıfın öğretmeni başarılı; buna
karşın çocuğun insani niteliklerini geliştirmeye,
onu toplumsal yönü gelişmiş birey olarak
hazırlamaya zaman ve çaba harcayan ise başarısız.
Aynen, ağrının nedenini ortadan kaldırma yerine,
etkili bir ağrıkesiciyle ağrıyı geçici olarak
dindirmeyi sağlayan doktora “iyi doktor” denmesi
gibi… Ne yazık ki halkımızın öğretmenden fazla bir
beklentisi yok. Sanırım öğretmen o “fazla”
beklentiyi karşılayacak durumda da değil. Beklenti
bu denli basit ve karşılanabilir olduğu için velinin
öğretmen seçiminde onun kültürel ve ideolojik
tercihi
ile
pek
ilgilenmez(di).
Bu
pragmatik yaklaşım,
dindarın
(hatta
İslamcının bile) laik
öğretmene,
laik
ailenin
dindar
öğretmene
itiraz
etmesine
onunla
çatışmaya girmesine
yol açmaz(dı).
"İYİ
ÖĞRETMEN”
“MİLLETİN
HASSASİYETİNİ”Nİ
GÖZETMELİ! (Mİ?)
Fakat
bu
durum
değişiyor gibi geliyor
bana;
artık
“iyi
öğretmen” olabilmek
Ünal Özmen
için halkın hassasiyetini gözetmek de gerekecek.
AKP’nin “milletin hassasiyeti”ni yasa hükmünde
işletmesi, siyasi varlığının devamı uğruna
farklılıkları çatıştırması bölünmenin öğretmen
tercihine de sıçramasına yol açacak. Yani veli,
kendisine göre işini iyi yapıyor olsa bile
öğretmenin zihniyeti ile daha çok ilgilenecek.
Birkaç yıl önce yazdığım dinci bir ailenin Alevi bir
öğretmeni Evrim Kuramı’ndan söz etti diye şikâyet
etmesi, devletin de öğretmeni cezalandırması
haberi bu gidişatın işaretini veriyordu. Bir sürü
başka örnek sayabiliriz. Ancak o günden bugüne
kültürel ve siyasal ayrışma alabildiğine hızlandı;
insanlar kentlerin belli noktalarında benzerleriyle
kümeleştikçe köylülükten kalma alışkanlıklarına
geri dönüyorlar.
Eskiden köylüler siyasi, dini ve etnik kimliğini
kendileri için aykırı buldukları öğretmenleri
devlete ihbar ederlerdi. Benim kuşağımdan solcu
her öğretmenin dosyasında komünist, Alevi, Kürt
olduğu bilgisi suç unsuru gibi hâlâ yazılıdır. Buna
karşın Alevi ve Kürt köylerinde, insanların yüzüne
karşı inancına, milliyetine küfür eden İslamcı ve
faşist öğretmenler jandarma karakolu gibi güven
içinde yaşamışlardır. Bildiğim kadarıyla ne Aleviler
ne de Kürtler (belki bir
mercileri bulunmadığı için)
kendilerini aşağılayan
öğretmenleri ihbar
etmemişlerdir. Bakmayın
R.T. Erdoğan’ın ikide bir “biz
neler çektik” yalanına, çeken
biz, çektiren hep onlar
olmuştur.
İNANCI GEREĞİ
TÜRBAN TAKAN
ÖĞRETMENİN, AYNI
GEREKÇE İLE AZLİ
İSTENEBİLİR
Bu konuya neden girdim:
önce şunu belirteyim;
kişilerin
21
giyim tercihlerine müdahale edilmemesi karşılığı
olarak öğretmen ve öğrenciler de dahil, kamu
çalışanlarının türban kullanmasını sorun olarak
görmüyorum. Çünkü türbanın, müdahale
edilmemiş modern giyim tarzı ile rekabet
edemeyeceğini, takanı da taktıranı da kısa sürede
hayatın dışına iteceğini, böylece Türban
Sorunu’nun yasak tartışmasından daha kısa sürede
çözüleceğini düşünüyorum. Fakat herkes benim
gibi düşünmek zorunda değil; türban, sonunda
siyasal İslam’ın bir sembolü ve itiraz etmek için
yeterince gerekçe mevcut. Nitekim Danıştaya
açtığı davayı kazanan G.D., savunmasında türbanı
inancının gereği olarak taktığını belirtmişti. Bir
otorite olarak öğrencisinin karşısına dini sembolle
çıkan bu öğretmen, aynı sembolü kullanmayan
öğretmen arkadaşı, öğrencisi ve öğrenci velisi ile
arasındaki görüş farkını deklare etmiş olur. Ki bu
görüş inancına aykırı bilgileri aktarmayı,
öğrenilmesine aracı olmayı günah sayar. Öyleyse
bir Ateist, Hıristiyan, Yahudi veya bir Alevinin
inancı gereği türban takan öğretmeni aynı gerekçe
ile reddetme hakkı olmalı.
Muhafazakarlar bu haklarını(!) bugüne dek sık sık
kullandılar. Komünist, Kürt, Alevi, Ermeni
öğretmenlerin azlini isteyenler oldu ve istekleri
gerçekleşti. Acaba bir Alevi çocuğunun türbanlı
öğretmeninin azlini istese ne olur? Kıyamet kopar
mı?
İMAM MIYIZ BİZ…
Din soruları öğrencileri zorladı
SBS yerine yapılan 'Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş Sistemi' sınavında özellikle din
sorularının zorluğundan yakınan öğrenciler 'imam mıyız biz' diye tepki gösterdi.
Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş Sistemi sınavına İzmir'de 53 bin 130 öğrenci, 569 okulda
girdi. Saat 09.00'da başlayan sınavda öğrencilere Türkçe, Matematik ile Din Kültürü ve Ahlak
Bilgisi testleri verildi.
Her bir test için 40 dakika zaman tanındı. Öğrenciler, din testinde öğretmenlerinin okulda
anlatmadığı konulardan sorular yöneltildiğine dikkat çekerek, 'İhram nedir?', 'Vakfe nedir?', 'Sa'y
nedir?', 'Zekatın farzları nedir?', 'Zekat kimlere verilir?' gibi soruları çözerken çok zorlandıklarını
ifade etti.
Öğrenciler, üç saatlik SBS yerine 40'ar dakikalık testleri daha çok benimsediklerini belirterek,
kendi okullarında, arkadaşlarıyla sınava girdikleri için heyecanlarını da yendiklerini söyledi.
Öğrencilerin anne ve babaları da yeni sınav sisteminden memnun olduklarını dile getirdi.
Sınavdan çıkan öğrenciler din bilgisi sorularının zor olduğuna yönelik tepkilerini twitter 'den
böyle gösterdi:
"gecelere kadar matematik sorusu çözeceğime din soruları çözseymişim keşke"
"MATEMATİK VE DİN SORULARI ADETA SAÇMA SORU OLSUN DİYE KONULMUŞ"
"din soruları matematik sorularından zordu var mı böyle bişey? bütün liseleri imam hatip yapın
da kurtulalım"
"ÇOCUKLAR SINAVDAN ÇIKTI. GÖRÜLDÜ Kİ, MATEMATİK VE TÜRKÇE SORULARI KOLAY ANCAK
DİN SORULARI İHL
ÖĞRENCİLERİNİN YAPABİLECEĞİ ZORLUKTA"
"Din soruları neden bu kadar zordu meb anlatsana biraz"
"bugünkü din soruları neydi abi öyle matematiği full bekleyen ben dinden full yanlış bile
bekliyorum şuan :D"
"Din soruları matematikten bile zordu imam mıyız biz"
22
"TARİHİMİZİ ROMAL GENÇLER YAZMALI”
NİLAY VARDAR SÖYLEŞİSİ
Roman derneklerinin neredeyse tamamı erkek
yöneticileri arasında göze çarpan Figen Kelemer ile
Roman açılımından Roman hareketinde yükselen
Roman gençlerine kadar birçok şey konuştuk.
“Bir Romanın üniversite okuması neden garip”
diyerek söyleşi teklifime kızdı önce.
Garip değildi. Ama Roman açılımına rağmen hala
Roman çocuklarının arka sıralarda okutulduğu
haberleri gelirken en azından dikkat çekiciydi.
Figen Kelemer, Roman derneklerinin neredeyse
tamamı erkek yöneticileri arasında göze çarpan
genç bir Roman kadını.
Trakya kamu yönetimini bitirdi, şimdi biraz da
Yunanistan göçmeni olmasının etkisiyle Antik
Yunan Dili bölümünde okuyor.
Edirne Roman Derneği’nin (EDROM) dört yıldır
proje koordinatörlüğünü yapıyor. Bunun yanında
Çingene kadınlar ve Roman gençlerle çeşitli
çalışmalar yürütüyor.
Geçen ay Roman çocuklar ilkokulda arka sıralara
oturtuluyor diye bir haber çıktı. Böyle bir durum
yaşadınız mı?
Okul hayatım Romanların yoğun olduğu Edirne'de
geçti.
O
yüzden
ayrımcılık
yaşamadım
ama Roman
çocukların
arka sıralara
oturtulması
çok yaygın ve
meşrudur.
Peki Roman
olduğunuz
biliniyor
muydu ?
Üniversiteye
kadar
biliniyordu;
sonra
saklamayı
tercih ettim. Hala da üniversiteden bilmeyen
arkadaşlarım var.
Kendinize Çingene mi Roman mı diyorsunuz?
Roman dernekleri ismimizin Roman olarak
kalmasını istiyorlar. Çünkü Çingenelik bir etnik
kökeni değil davranış biçimini ifade ediyor. Ama
Mustafa Aksu gibi değerli büyüklerimiz Çingeneliği
etnik bir kimlik olarak görüyor ve Çingeneliği
kötüleyenleri sorunlu buluyorlar. Benim için bu
ayrım çok önemli değil. Ben ikisini de kullanıyorum.
Ben Çingeneyim ya da Romanım dediğimde
karşındakinin kafasındaki algı değişmiyor sonuçta.
"Bitler Roman çocuktan bulaşmıştır"
Roman çocukları okulda ne yaşar?
Hükümet Romed diye bir program uyguladı. Bu
kapsamda Romanların sağlık ve eğitimde uğradığı
ihlallere karşı Roman arabulucular yetiştiriliyor.
Görevleri enstitü ve kurumlarla Roman halkı
arasında bir köprü oluşturmak. Türkiye’de 6 ay
uygulandı. Ben de raporlarını yazıyordum ve bu
raporları okuduğumda inanılmaz sinirlerim
bozulmuştu.
Örneğin Hatay’da sınıfta bir çocuktan bit çıkıyor,
öğretmen şöyle diyor: Bu kesin şu çingene
çocuktan bulaşmıştır, kız çocuğunu tüm sınıfın
ortasında rencide ediyorlar ve ağlayarak eve
gidiyor. Ailesi de bunun üzerine okula gidiyor ve
öğretme "sen benim kızımın saçına baktın mı böyle
bir şey söyleyebiliyorsun" diyor. Okulun ortasında
Roman kızının saçını kontrol ediyorlar, tertemiz
çıkıyor. Ve çocuk bu okula devam etmek
zorunda. Yani Roman çocukların arka sıralara
oturtulması çok sıradan.
Avrupa’da tamamen ayrılıştırılmış sınıfları var
ve Romanlar yaşadıkları ülkenin dilini
bilmedikleri için mental olarak yetersiz görülüp
ayrıştırılıyorlar. Türkiye’de de ayrıştırılmış okul
yok diye övünüyorlar ama tüm anlatılanlar
ayrıştırmanın birer kanıtı.
Arabulucular başka ne anlattı?
Genelde çocuk ödevini yapmamış oluyor ve
öğretmen dövüyor. Oysa çocukların ödev
yapabilecekleri bir alanları dahi yok. Bunun
dışında iyi örnekler de var. Edirne ve Mersin’de
küçük
projeler
kapsamında
şehir
merkezlerindeki etüd merkezlerinde gönüllü
öğretmenler aracılığıyla Roman çocuklara
etüdler veriliyor. Çocukların ortalaması bir hayli
artıyor.
Bu Roman buluşmasında şunu vurguladık: Her
Roman mahallesine bir etüt merkezi lazım. Aslında
sadece Romanların değil dezavantajlı konumda
23
"TARİHİMİZİ ROMAL GENÇLER YAZMALI”
NİLAY VARDAR SÖYLEŞİSİ
tüm çocukların mahallesinde bir etüt merkezi
olması çok önemli. Okuldan sonra çocuğun gidip
ders çalışabileceği bir yer olması lazım.
Roman gençlerin üniversiteye gitme oranı nasıl?
Tabii ki az. Ama artıyor. Roman çocuklarında
okuldan kopuş lisede başlıyor. Çünkü liseye gitmesi
için dolmuşa binmesi gerekiyor, bu masraf bile
çocuğu okula göndermemeye neden oluyor. Her
bölgenin ve her eğitim aşamasının kendine ait
sorunları var. Mesela ilkokul ve liseye kıyafet ve yol
yardımı, üniversitedeki bir öğrenciye ise yurt
yardımı
yapılmalı. Eğitim
sorunu
hükümet
desteğiyle yerel yönetimlerle çözülmeli.
"Gazeteciler 'bir göbek atın' dedi"
Hükümetin Romanlarla ilk teması nasıl oldu?
2009’da Ankara’da bütün derneklerle toplantı
yapmaya karar verdik ve sorunları konuşalım dedik.
150 kişiydik. Bir anda dernek başkanlarının
telefonları çalmaya başladı. Bir milletvekili geliyor
biri gidiyor. Yani Roman açılımın ilk adımları böyle
atıldı. Basın da gelmişti o toplantıya. Bazı
gazeteciler “şöyle kalkıp bir göbek atsanız biz de
haber yapsak” dedi. EDROM’un başkanı Erdinç
ağabey çok kızmıştı ve şöyle dedi: Bizi zaten
bugüne kadar hep oynattınız, bir şey elde
edemedik. Bizim neyimiz tam ki göbek atalım. Ve o
gazetecileri oradan kovdu.
Medyanın algısı o günden bugüne değişti mi ?
Değişmedi. Son Trakya buluşmasında çok ciddi
şeyler konuşuldu, uzun bir süre çekim yaptılar. Ama
"Yine göbek attılar, "Dağıtılan ekmek kuyruğunda
izdiham" vb. başlıklarla yansıttılar. Değişen bir şey
yok. Medyanın algısı değişmeden, toplumun algısı
da değişmiyor.
"Hiç deneyimlenmemiş bir açılım yaşanıyor"
Roman açılımın bugün geldiği nokta nasıl?
Türkiye’de yapılan ilk çalışma, bugüne kadar hiç
deneyimlenmemiş bir şey, bu yüzden önemli. En
başta söylenen ve bugünde tekrarlanan temel
talepler eğitim, istihdam, sağlık, barınma
konusunda çok somut şeyler yapılmadı. Ama
Roman derneklerinin sayılarının artması bile
Türkiye’deki Roman toplumu için bir şeylerin
değiştiğini gösterir. Tabii, derneklerin toplu olarak
taleplerini iletmede yetersiz olmalarının, kendi
aralarında sorunlar yaşamalarının da açılımın
ilerleyememesinde payı var.
24
Roman hareketini nasıl tanımlarsın?
Erkek egemen, bir kısım inanılmaz ulusalcı, diğer
kısım inanılmaz milliyetçi. Sürekli kendini
kanıtlamaya çalışan "biz de Türküz, Müslümanız, bu
vatan için ölürüz"ü vurgulayan, kendini kabul
ettirmeye çalışan bir Roman hareketi var.
Romanların diasporası yok, bugüne kadar devletsiz
yaşamış bir toplum. Bu yüzden gittikleri her ülkede
milliyetçi olmuşlar. Onun dışında hükümete çok
yakın kanatlar var.
"Roman kız çocukları kaçar, peki neden?"
Roman gençleri ne durumda?
Bahsettiğim Çingene Kadınlar Ağı ve Türkiye Roman
Gençleri olarak bizler cinsiyet eşitliğini eşcinsellere
saygıyı, bu toplumun içinde seks işçiliği olduğunu,
Kürt sorununu, Ermeni katliamını, Alevilerin dinini
özgürce yaşayamamasını konuşabiliyoruz. Yani
farklı şeyleri konuşuyoruz. Çünkü zaten temel
ihtiyaçları konuşan 200 dernek var Türkiye’de.
Çingene kadınlar ağı (ÇİKA) çocuk gelin sorununa
odaklanmış.
Çocuk gelin meselesi, Roman toplumunun geleneği
olduğu ve sorun olmadığı yönünde bir anlayış var.
Bu ciddi bir sorun. Romanlarda zorla evlendirme
yok, kız çocukları 12-15 yaş arasında evden kaçıyor.
Bir kız çocuğu çocuk yaşta neden evlenir ? Roman
toplumunda, genelde babanın işi yok, ekonomik
sorunlar, aile içi şiddet olabiliyor. Anne çalışır
genelde. Evin tüm yükü kız çocuğuna bırakılır. Bu
kadar yükü o kız çocuğuna bıraktığınızda kız bir
süre sonra bunalır ve sosyal yaşamını yaşayamaz
hale gelir ve yıpranır. Bir süre sonra da evden
kaçar. Ailelere, devlete bu konuda büyük önem
düşüyor. Hükümet kız çocuklarının okuması için
destek olmalı.
"Romanların tarihi köklü ama yazılı değil"
Gençlik ağında neler yapıyorsunuz ?
Çocukların ticari cinsel istismarına, kullanıma karşı
çalışıyoruz. Roman gençler hem aile içi ensest, hem
dışarda çocukların pazarlanmasının farkındaydı
ama bunu dile getirmek zordur. Bugün bile dernek
başkanları böyle durumlardan bahsettiğimde hayır
bizde yok şeklinde bir tepki alıyorum. Roman
gençlere de bu eğitimleri veriyoruz ki geleceğe
yönelik bir takımlar işler yapalım. Roman
toplumuna karşı şöyle bir algı var: Roman
mahalleleri ucuz fuhuş ve ucuz uyuşturucunun
satın alınabileceği yerlerdir. Dernekler bunu
kabullenmiyor.
Kabullenmeyince
de
sorun
çözülemiyor.
PAKETTEN ÖZELLEŞTİRME ÇIKTI
ÖVDER-İZMİR
Günlerdir
başbakan
ve
hükümet,
“demokratikleşme paketi açıklayacağız”
diye, meydanlara ve ekranlara çıktılar. Bir
demokrasi umudu yaratmaya çalıştılar.
Ülkenin demokratikleşmesini bekleyenler,
dağın fare doğurduğunu bir kez daha
gördüler.
Ülkedeki
demokratikleşme
sorunu,
yasalardan önce bir anlayış, zihniyet
sorunudur. Bu anlayışın demokratik bir
karşılık bulabilmesinin yolu eğitimdeki
demokratikleşmeden geçmektedir.
“Demokratikleşme paketi” diye açıklanan
bazı ifadeler,
demokratik hakların
genişletilmesine değil,
kırpılmasına
yöneliktir. Bu kırpılan alanların başında
eğitim sistemi gelmektedir.
Ülkede demokratikleşmenin önündeki
alanlardan en önemlisi olan eğitimin,
yıllardır
yapılan
değişimlerle
özelleştirilmesi, bilimden uzaklaştırılması,
çalışanların baskı altına alınması ve
körpecik çocuklarımızın asimilasyonla
geleceğinin karartılmasıdır.
İşte bu pakette yukarıdaki anlayış daha da
belirgin hale geldi.
Ne diyor paketteki ifade?” Farklı dil ve
lehçelerde eğitim özel eğitim kurumlarında
verilebilir.” Yani başbakan, parası olan
dilini öğrenir. Ben sizlerden topladığım
vergileri izin anadiliniz için veremem diyor.
Dini eğitimde, Arapça öğrenmede,
başörtüsü ve türbanda bir şartımız yok,
desteğimiz tam. Ama kendi dilini
öğrenmek istiyorsan bunları yapamam
parana güven diyor.
Andımızı kaldırıyor, ama okullarımızı kuran
kursuna çevirerek minnacık çocuklarımıza
başörtüsü ile ilahilere zorluyor.
Demokrasi bu anlayışın neresinde? Paket,
zehirin
şerbetlendirilmesidir.
AKP
hükümeti 11 yıldır bu yöntemi kullanıyor.
Yıllardır anadilleri için can verenler, emek
verenler
bu
zehri
biliyorlar
ve
içmeyecekler.
Yine yıllardır, emeği için, özgürlüğü için
demokratik hakları için gaza, copa
işkenceye ve öldürmelere karşı duranlar
da bu zehri tanıyorlar, onlar da
içmeyecekler.
Eğer ülke demokratikleşecekse; kimliği
için, anadili, özgürlüğü için her türlü
katliam ve antidemokratik uygulamalara
karşı duranlarla, emeğini, yaşam alanını,
doğasını ve geleceğini savunmayı bir
yaşam biçimi haline getirenler birleşecek,
kendi değerlerini ortak yaratacaklardır.
İşte o zaman ülke gerçek demokrasiye
kavuşacaktır.
Artık bu takiyeler, bir avuç sermaye ve uşağı
dışında, Kürtlerde, Romanlarda, Alevilerde ve
Türklerde prim yapmayacaktır.
25
GENÇLİK GELECEĞİMİZDİR
Hayati Özoğul-ANKARA
Üniversite gençliği ile uğraşmak kimseye
yarar getirmemiştir. Geçmişte yaşananlar ve
umulmadık sonuçları oldukça uyarıcıdır.
Günümüzde ortaya çıkan yaklaşım ise;
gerekçesi gündem saptırma da olsa, başka odaklara
örtülü ileti amacı da taşısa büyük bir sapkınlık ve
saldırganlık kaynağı oluşturacak niteliktedir. Hem de:
“Kimsenin yaşam biçimine karışmıyoruz,” diyerek
üniversitelilerin kızlı erkekli bir takım etkinlikler
yapmalarına duydukları tepkileri,
“Aynı evde
kalıyorlar,” biçiminde açıklamak topluma saygılı bir
yönetim anlayışı ile bağdaşmaz.
Öğrenciler oy verirken; 18 yaşını doldurmuş,
yurttaşlık haklarını kullanma yetkinliğindedirler,
yasalar karşısında kendi özgür iradeleri ile karar
verecek yaştadırlar. Ama devletin sağlamadığı
barınma olanaklarını kendileri yaratıp, yaşamlarını
imece yoluyla ekip olarak sürdürme
kararı
aldıklarında hükümete, öküz altında buzağı arama
hakkı doğuyor. Benim istediğimi zaman yurttaşsın
yetişkinsin, istediğim zaman da çocuksun benim
yönlendirmeme ve her yerde her aşamada
denetlememe açıksın.
Sayın Başbakana bir söyleyen çıkmalı ki,
böyle
hukuk devleti anlayışı olmaz. Hukuk devleti anlayışını
aşiret değerleri düzeyine indirirseniz;
26
hemen konut dokunulmazlığını unutan, devlet
terbiyesini çöpe atan gavatçı alt düzey yöneticiler,
zapt edilmez zaptiyeliğe soyunurlar yöneticilerin hiç
unutmaması gereken bir dönem yaşıyoruz.
Geçmişte hak arayışına yönelen üniversite
öğrencileri ve aydınlanmış gençlik ailelerinden;
“Aman benim çocuğuma bir zarar gelmesin,“ diye
baskı görüyorlardı. Ancak günümüzde baskı öylesine
yoğunlaştı ki artık aileler de gençlerle birlikte hak ve
özgürlük arayışı içindedirler.
Biz Öğrenci Velileri Derneği olarak,
gençlerimizi çileden çıkaracak bu baskılara son
verilmesini istiyoruz. Bu olumsuzluklar sürerse, haklı
olduklarını bildiğimiz, yurttaşlık haklarını kullanma
kararlılığı
içinde
olduklarına
inandığımız
gençlerimizin yanında olduğumuzun bilinmesini
isteriz.
Her gün yeni bir tartışma açarak, tartışılması
gereken hukuksuzluk kararlarını gözden kaçırma
kaygılarını da bu toplumun sineye çekiğini sanmak
yanılgıdır. Yakın geçmişte yazılı basına konu
olan;”Yurt dışında kendi olanakları ile öğrenim gören
ortaöğrenim çıkışlı öğrencilerin, burada istedikleri
üniversitelere sınavsız ve parasız olarak girebilecek,”
düzenlemesi şaşkınlık yaratacak bir hak gaspıdır.
Ülkemizde her yıl, üniversite önünde iki
milyona yakın öğrenci bunalım yaşarken, aileler
dershanelere, yaşamlarında kısarak milyonlar
akıtırken bu ayrıcalık hangi anlayışın ürünüdür?
Böyle ayrıcalık sömürge ülkelerinde bile kimseye
tanınamaz.
Bir yandan tabela üniversiteleri çoğaltıp, öte
yandan üniversite öğrencilerinin barınma ve
beslenme sorunlarını ötelemek yetmezmiş gibi
yaşam biçimlerini, konut dokunulmazlıklarını da
görmezden gelmek, yurt dışından geleceklere
katmerli ayrıcalıklar sağlamak devlet ciddiyetiyle
bağdaşmaz, kimse de bunları yutmaz, olanlara
duyarsız kalmaz.
Üniversite gençliği bu toplumun onurudur,
geleceğidir ve yalnız değildir.
SINAV KAYGISI/ STRESİ
Çiğdem Çalkılıç Taylor/ psikolog
Çocukların en önemli yaşam alanlarından biri
okuldur. Okulda başarı pek çok değişkene bağlı
olarak inişler çıkışlar gösterebilir. Okula hem
psikolojik hem akademik açıdan hazırlıklı ve
yetenekleri açısından donanımlı olarak başlayan
çocuk okul ile ilişkisini sağlam temellere oturtma
şansını kuvvetle elde eder. Eğer bu şartlar
sağlanamadıysa çocuklar sınav kaygısı açısından
risk grubuna girecekler demektir. Yani ilkokula her
açıdan hazırlıklı olarak başlamak çocuğun okul ve
sınavlarla
ilişkilerini
önemli
ölçüde
şekillendirecektir. Örneğin psikolojik açıdan
yeterince olgunlaşamamış, anneden ayrılmayla ilgili
kaygıları yoğun olan, kendine güveni gelişememiş
bir çocuğun dikkatle ders dinleyip öğrenmesi
sınavlarda kaygı duymaması çok zordur. Aynı
şekilde, aşırı hareketlilik, dikkat dağınıklığı,
öğrenme ile ilgili sorunları olan çocuklarda da okul
başarısı ve sınavlarla ilgili kaygılar çoklukla gözlenir
çünkü bu çocuklar hem öğrenirken zorlanmakta
hem de sınavlarda bildikleri şeyleri aktarırken
hatalar yapmaktadırlar. Bu durumda, çocuk
çevreden (anne-baba, akrabalar, öğretmen bazı
durumlarda sınıf arkadaşları) aldığı olumsuz
tepkilerle kendine güven duygusunu geliştirmekte
güçlük çekecek yine başarısız olursam kaygısını
duyacaktır. Sınav kaygısı aniden ve hiçbir nedene
bağlı olmadan ortaya çıkmaz muhakkak buna sebep
olan etkenler vardır, bunların belirlenmesi ve
uygun şekilde bertaraf edilmesi gerekmektedir.
Çocukların sınav öncesi ve sırasında bir miktar kaygı
duymaları doğaldır, ancak öğrenmiş olduğu, bildiği
şeyleri unutacak veya yanlış aktaracak kadar
kontrolsüz bir kaygı, sınav kaygısıdır. Yoksa bir
miktar kaygı çocuğu daha uyanık ve dikkatli yapar.
Sınav kaygısı aşırı ve kontrolsüz bir kaygıdır.
Çoğunlukla fiziksel belirtiler de eşlik eder; el
terlemesi, titremesi, kalp çarpıntısı, miğde
bulantısı, baş ağrısı vb. Çocuk bütün bunları
yaşarken sınavda dikkatini toplayamaz, hata yapma
korkusu giderek artar, bildiği soruları cevaplayamaz
bu kısır döngü böylelikle çocuğu çaresizlik duyguları
içine sürükleyerek teslim alır. Sınav sonrasında
başarısızlık hissi, çaresizlik hissi ve anne baba ve
öğretmene karşı duyulan mahcubiyet duygusu
korku ile karışır. Çoğu durumda çocuk anne ve
babasından sınav sonuçlarını gizler veya kötü not
aldığını söylemez. Sınav kaygısı yalnızca derslerinde
başarısız olan çocukların duyduğu bir kaygı değildir!
Sınavlarında başarılı olan çocuklar da psikolojik
sebeplerden dolayı kaygı duyabilirler. Başarıyı
düşürmemek, öğretmeni ve anne babayı hayal
kırıklığına uğratmamak bu çocuklar için önemlidir.
Psikolojik
gelişimi
açısından
yeterince
olgunlaşamamış, aşırı mükemmeliyetçi, hata
yapmayı kabullenemeyen, hep hatasız olmak
isteyen, kendine güven duygusu yetersiz olan
çocuklarda sınav kaygısı duyarlar. Çocuğun okulda
başarılı olması, psikolojik gelişiminin de sağlıklı bir
güzergahta olduğunun tek başına kanıtı olamaz.
Özellikle son zamanlarda giderek daha da artan
hayat başarısı = okul başarısı denklemi ile düşünen
anne babalık modellerinin önemli ölçüde gözden
geçirilmesi gerekmektedir. Anne ve babaların bu
tutum ve davranışlarının yanı sıra eğitim
sistemimizin aksaklıkları ve yoğunluğu, öğretmen
ve dershanelerin 'sınavlara' hazırlama yöntemleri,
buna meyilli çocukta kaygıları arttıracaktır. Sınav
kaygısı duyan çocuğun hangi sebeplerden dolayı
bunu yaşadığı iyice araştırılmalıdır. Bu konuda okul
rehberlik servislerine görevler düşmektedir. Bu
çocuklar,
öğretmenlerden
alınan
bilgiler
doğrultusunda tespit edilip, belirti tarama şeklinde
yapılacak değerlendirmelerle ayırt edilebilir.
Rehberlik servisinin uzmanları denetiminde, ailenin
ve öğretmenin yardımı alınarak, bir ekip halinde
çalışılarak çözümler üretilir. Eğer bu çözümler
belirli bir süre içinde sorunu bertaraf edemiyorsa
daha fazla gecikmeden bir profesyonelden yardım
istenmelidir. Anne ve babanın sınav kaygısı duyan
çocuklarına karşı tutum ve davranışları önemlidir.
Çoğu kez aynı çaresizlik duygularını onlar da
yaşarlar ve ailece bir kısır döngünün içine sıkışıp
kalırlar. Anne baba ve çocukta kızgınlıklar karşılıklı
olarak birikir ve çözümlenmediği sürece de bir
çocuğun psikolojik açıdan sağlıklı büyümesi için
gereken ilişkiler kurulamaz. Anne, baba ve çocuk
ilişkileri hem sözel hem sözel olmayan bilinç
seviyesinde veya bilinçaltı seviyede iletişimle
şekillenir.
Kısaca
eğer
anne
ve
baba
mükemmeliyetçi ise ve çocuktan beklentileri onun
kapasitesini aşacak düzeydeyse çocuk bunu
hisseder fark eder. Çocuğa bunu açık açık
söylemeseniz de çocuk bunu fark eder. Bunun yanı
27
SINAV KAYGISI/ STRESİ
Çiğdem Çalkılıç Taylor/ psikolog
sıra çocuğun psikolojik bünyesinden ve/ veya
psikolojik açıdan gelişmesiyle ilgili sorunlarından
kaynaklanan etkenler sınav kaygısını yaratabilir.
Örneğin psikolojik gelişimi içinde bir dönem çocuk
hiç hatasını kabul etmez hep birinci olmak ister,
hep kazanmak ister vb. bu okul öncesi döneme ait
bir duygusal durumdur ama okula başladığı zaman
bu alanda yeterince olgunlaşamamışsa kaygıları
artacaktır. Bütün bunların etraflıca anlaşılması ve
gerekli önlemlerin gecikmeden alınması sorunun
iyice yerleşmeden çözümlenmesini
kolaylaştıracaktır.
GÜVENCESİZ ÖĞRETMEN, NİTELİKSİZ EĞİTİM DEMEKTİR
ÖVDER-İZMİR
AKP hükümeti yine hak gasplarına devam ediyor.
Torba yasalarla kazanılmış bir çok hakkımızın parlamento çoğunluğuna dayanarak elimizden
alıyor. Şimdi de eğitimi piyasaya açmak için öğretmenlerimizin iş güvencelerini kaldırıyor. Esnek.
Kuralsız ve güvencesiz çalışmaya zorluyor.
Her an çocuğumuzun öğretmeni değişebilen, birinin gidip, diğerinin geldiği bir sistemde eğitim
olamaz. Çocuklarımıza nitelikli bir eğitim ortamı yaratılamaz.
AKP hükümeti, öğretmen maaşları dışında tüm eğitim giderlerini biz velilerin sırtına fiili olarak
yıktı.
Şimdi de öğretmenleri sözleşmeli yaparak. Onlarında ücretlerini bizlerin sırtına yıkmanın yasasını
çıkarmaya hazırlanıyor. Yeni anayasada başkanlık sistemine uygun bir kamu yönetimine hazırlık
yapıyor.
ÇOCUKLARININ EĞİTİMİNİ VE GELECEĞİNİ DÜŞÜNEN HER ÖĞRENCİ VELİ, BUNA DUR DEMELİDİR.
Biz öğrenci velileri çocuklarımızı haklarıyla birlikte seviyoruz. Onların geleceğinden bizler
sorumluyuz. Hükümetin, AKP’nin ideolojik ve ticari yaptırımlarına karşı öğretmenlerimizle birlikte
olacağız.
5haziran’da çocuklarımızla birlikte alanlarda olacağız.
İşgüvenceli olduğu, parasız bilimsel ve demokratik eğitim talebinin birlikte Çalışanların
savunacağız.
28
VELİLER, BELEDİYELERİ MEMUNİYET
ANKETİNDEN GEÇİRİYORLAR
İzmir Övder
Genç bir nüfusa sahip ülkemizde eğitim sadece
öğrenci velilerini değil, toplumun tüm
kesimlerini çok yakından ilgilendirmektedir. Bu
genç nüfusa nitelikli eğitim vermek de devletin
ana görevlerinden birisidir. Tarih sayfaları
gençliği iyi eğitilmemiş bir ülkenin geleceğinin
bunalımlarla dolu olduğunu yazmaktadır.
Nitelikli ve her çocuğumuzun ilgi ve
yeteneğine göre bir eğitimin verilmesinin ön
koşulu; amaçları belirlenmiş bir eğitim
sistemine, ihtiyaçları karşılayan bir bütçenin
ayrılmasıdır.
Ne yazık ki, hükümetler kaynakları yeterli
ayırmadığı gibi, ayrılan kaynakları da ihtiyaca
yönelik kullanmamaktadır.
Devlet-hükümet bütçe rakamını büyütürken,
eğitimin ihtiyaçlarının karşılanmasını gittikçe
azaltmakta, yükü velilere ve yerel yönetimlere
yıkmaktadır.
Eğitime yatırım 2002’de % 17.18 iken, 2013
de %6’dan daha aşağıya düşmüştür.
Bugün hükümet, eğitimi bir hayır kurumu gibi
kampanyalarla, yan desteklerle götürmeyi
sistem haline getirmiştir.
Hükümet 12 yılda eğitime ayrılan bütçeyi 7
kat artırdığını söylerken, okullarımız daha çok
yardıma muhtaç hale getiriliyor. Veliler
çocuklarının eğitimine daha çok para
harcamak zorunda kalıyorlar.
2014’de eğitime ayrılan bütçenin, 4+4+4
sisteminin getirdiği sorunları aşması bir
hayalden öteye geçemez.
Bugün devletin öğrenci başına harcadığı
miktar, OECD ortalamasının çok altındadır.
Türkiye’de aileler, çocuklarının eğitimleri için,
diğer OECD ülkelerindeki ailelere göre, gelirleri
karşılaştırıldığında eğitime yaklaşık iki kat daha
fazla para harcamaktadırlar. Dershane, okul
servisi, okul –bağış- aidatı, yardımcı ders
kitabı (tablet) bu harcamaların başında
gelmektedir.
Türkiye’de eğitime yönelik harcamaların %
34’ünü veliler, kampanyalar ve hayır kurumları
oluşurken, kamu harcamaları %60’dan aşağıya
düşmüştür. OECD ülkelerinde ilköğretim ve
ortaöğretimde eğitim harcamalarının ortalama
%93’ü kamu tarafından finanse edilmektedir.
Eğitimin giderleri sadece ailelerin üstüne değil,
belediyelerin de üstünde önemli bir yük
olmaya başlamıştır. 2002 yılında eğitime %1
gibi payı olan Belediyeler artık gelirlerinin
ortalama %10 ‘unu eğitime ayırır duruma
geldiler. Okulun badanasından öğrencinin
çantasına, dershanesinden okulda eleman
çalıştırmaya
kadar
belediyeler
hizmet
veriyorlar.
İşte bizim çalışmamız, belediyeler bu yükü ne
kadar
kaldırıyorlar?
Eğitime
ayırdığı
Kaynaklarını ne kadar verimli kullanıyorlar?
Eğitim kamu hizmeti olmaktan çıkartılıp,
şirketlerin kar hırsına terk edilirken,
belediyelerin okullara ve çocuklarımıza verdiği
eğitim desteği, eğitimde adaletsizliği ne ölçüde
gideriyor?
Okul Aile Birlikleri hükümet yerine, belediye
kapılarını çalarken okullar arası dengesizlik
daha da artar hale nasıl geliyor? Dar gelirli
ailelerin çocuklarına dershane, kurs hizmeti
veren belediyelerimiz sınav adaletsizliğini ne
ölçüde kapatıyor?
Elbette bu soruların her birisi binlerce anket
değerlendirmesi olabilir. Biz sadece bir kıvılcım
yaratmak istiyoruz. Bu eşitsizliğin ve
adaletsizliğin ön verilerini elde etmek
istiyoruz.
www.ovder.org
üstünden
“veliler
belediyelerin
eğitime
katkılarını
değerlendiriyor” başlığı ile
bir anket
yapıyoruz.
Bu çalışmamızda şunu da öğrenmek istiyoruz.
Belediyelerimizin ayırmış oldukları bu büyük
kaynaklar velilerimiz ve okullarımız tarafından
nasıl değerlendiriyor?
Belediyeler sosyal
belediyecilik mi yapıyor, yoksa bir hayır
kurumu gibi mi görülüyor?
Ayrıca,
velilerimiz tarafından en olumlu
değerlendirilen belediye başkanımızı da
ödüllendirmek istiyoruz. Bunu da sırası
geldiğinde kamuoyuyla paylaşacağız.
(İzmir övder olarak anket çalışmamız)
29
HÜKÜMET ÖZEL OKULA GİDEN ÖĞRENCİYE
2500 TL ÖDEMEYE HAZIRLANIYOR.
Milli Eğitim Bakanlığı'nın hazırladığı
dershanelerin kapatılarak özel okula
dönüştürülmesine ilişkin taslak kamuoyunda
uzun süredir tartışılıyor. Hükümet ise, özel
okula giden öğrenci sayısını artırmak için bir
teşvik paketi hazırladı.
.Buna göre; özel okullarda okuyan öğrencilerin
belli bir bölümü için devlet, öğrenci başına 2
bin 500 lira ödeme yapacak. Milli Eğitim
Bakanı Nabi Avcı, dershanelerle ilgi yapılan
çalışmayı, dünkü AK Parti grup yönetimi
toplantısına taşıdı.
Avcı'nın yaptığı sunuma göre; dershanelerle
ilgili taslağın bütçe görüşmeleri sonrası en geç
ocak ayı içinde yasalaştırılması planlanıyor.
Bunun için taslağın önümüzdeki Bakanlar
Kurulu toplantısında imzaya açılması ve
hemen ardından da Meclis'e sevk edileceği
belirtiliyor.
Taslağın ana çatısını, AK Parti'nin 2003 yılında
gündeme getirdiği ve dönemin Cumhurbaşkanı
Ahmet Necdet Sezer'in veto ettiği yoksul
öğrencilere özel okul kapısını açan düzenleme
oluşturuyor.
Yeni taslağa göre; dershaneden özel okula
dönüşecek okullarda boş kalan kontenjanların
doldurulması için teşvik uygulaması
başlatılacak. Alınacak öğrenci başına 2 bin 500
lira destek sağlanacak.
Devlet ayrıca bu okullara lojistik destek de
sağlayacak. Yani fiziki mekan yetersizliği varsa,
dershaneden özel okula dönüşmek isteyenler
için arsa tahsisi de yapılacak. Gerekirse enerji
desteği verilecek.
Özel okula dönüşmeleri amacıyla dershanelere
3 yıllık bir geçiş süreci verilecek. Özel okul
statüsü alamayanlar, isterse yollarına özel açık
lise olarak devam edecek. Bu da
gerçekleşmiyorsa, dershaneler kapanacak.
Bakan Avcı'nın verdiği bilgiye göre, Türkiye'de
her 5 dershaneden birinin özel okula
dönüşecek potansiyeli bulunuyor. Bu arada,
paralı etüt merkezleri de kapanacak. Bilgisayar
ve yabancı dil kursları ile ilgili herhangi bir
engelleme olmayacak.
Uçtu uçtu Güler uçtu: O evlerde silah eğitimi veriliyor, fuhuş yapılıyor
Başbakan Erdoğan'ın sözleriyle başlayan 'kızlı erkekli' öğrenci evi tartışması sürerken İçişleri Bakanı
Muammer Güler, öğrenci evlerinde silah ve bomba eğitimi verildiğini, fuhuş yapıldığını iddia etti.
Başbakan Erdoğan'ın sözleriyle başlayan 'kızlı erkekli' öğrenci evi tartışması sürerken İçişleri Bakanı
Muammer Güler, öğrenci evlerinde silah ve bomba eğitimi verildiğini, fuhuş yapıldığını iddia etti.
Güler özetle şunları söyledi:
”Terör örgütleri, örgüte taban kazandırmada kız-erkek ilişkilerini kullanıyor. Cinsiyet ayrımı yapılmaksızın
silah ve bomba eğitimi veriyor. Bu evler terör suçuna giriyor…’
”Fuhuş yapılıyor bu evlerde…Ve polis denetimine açık olmalı bu evler””İllegal faaliyetler var. Ve hukuki
düzenleme yapılmalı…”
Günü birlik kiralanan evlerde hukuki boşluk var. Örgütler öğrenci evi, apart, pansiyon adı altında
yuvalanıyor. Hukukta apart diye bir düzenleme yok. Apart daireler polis tarafından takip edilecek, mali
açıdan da incelenecek. Bu yerlerin fuhuşa teşvik amacıyla kullanıldığı da görülmektedir.
Apart daire konusu mutlaka incelenecek.
Özel hayatın korunması anlamında kişi hakları anayasa güvencesi altındadır.
30
Download

Dergi_ocak-2014