ARAP BAHARI
ineması:
S
ır
ıs
M
ı
s
ra
n
o
S
rı
a
Arap Bah
Zafer,
Şüphe ve
k
u
l
z
u
s
t
u
Um
Z
aman dünyanın her ülkesinde aynı hızla akmaz
bazen. Bazı ülkeler için
bütün günler birbirinin aynısıdır.
Bu aynılık kimileri için istikrar
anlamına gelir. Ben ise istikrarı
zamanın yavaşlaması olarak değerlendirenlerdenim. Zaman, her
gün kendisini yeniden aynı formuyla üretiyorsa hızı yavaşlar ve
bir süre sonra sanki durur. Öte
yandan, bazı ülkeler için her gün
başka bir şekile evrilen ve büyük
bir hızla ilerleyen bir zaman kavramı çıkar karşımıza. Kişiler, değerler, kavramlar her geçen dakika yeni bir anlam kazanır. Buna
öngörülemezlik denebilir, ama bu
belirsizliğin zamanın hızını etki-
lediğini iddia edebiliriz. Sanırım,
Mısır’da zamanın son üç senedir
dünyanın herhangi bir ülkesinden
daha hızlı aktığını düşünmenin
de yanlış bir tarafı yoktur. İsveç’te,
Özbekistan’da, Avusturalya’da veya dünyanın durağan herhangi bir
memleketinden farklı olarak Mısır halkının son üç senesi kadim
bir diktatörlüğe karşı heyecanlı bir
başkaldırı, başarı ile sonuçlanan
bir devrim, askerlerin denetiminde bir geçiş süreci, serbest seçimlerin yarattığı karmaşa, Müslüman
Kardeşler’in iktidarı ve bunun yarattığı hoşnutsuzluğun sokakları
hareketlendirmesi, en nihayetinde
de askeri darbe gibi olay ve olguları yaşayarak geçti.
2011 yılının Ocak
ayından itibaren hızlı
bir dönüşümü tecrübe
eden Mısırlıların baktıkları
dünyada neyi gördüklerini
ve bu dünyayı nasıl
algıladıklarını anlamak için
Arap Baharı’ndan sonra
çekilen sinema filmlerine
göz atmak gerekir.
Burak Bilgehan ÖZPEK
Mısırlıların Gözünden Arap
Baharı
Akademisyenler ve dış politika
yazarları, Mısır’ın Arap Baharı ile
başlayan serüvenini ilgi çekici bulacak ve kendi terminolojilerine
göre anlama ve anlatma gayretine düşeceklerdir. Bu hiç kimseyi şaşırtmaz. Ne var ki, Mısır’da
olanları uluslararası ilişkiler perspektifinden anlamaya çalışmak,
bizlere sıradan ve mütevazı insanların duygu ve düşüncelerini
yansıtmakta başarısız kalabilir. Bu
analizler, karmaşık ilişkilerle örülü dünya sisteminin Mısır ile olan
ilişkisini, Mısır’daki sivil siyasetçilerle askerler arasındaki gerilimi
veya Türk dış politikası için Mı-
ARAP BAHARI
sır’daki dönüşümlerin ne derece
önemli olduğunu anlatırken sıradan ve mütevazı bir Mısırlı’nın
bu süreçleri nasıl algıladığını kaçınılmaz olarak ıskalayacaklardır.
Halbuki, “Mısır Mısırlılarındır”
ve onun geleceğini sadece Mısırlılar belirleyebilir. Belki, bunun
için 2011 yılının Ocak ayından
itibaren hızlı bir dönüşümü tecrübe eden Mısırlıların baktıkları
dünyada neyi gördüklerini ve bu
dünyayı nasıl algıladıklarını anlamak için Arap Baharı’ndan sonra
çekilen sinema filmlerine göz atmak gerekir. Jean Luc-Godard’ın
dediği gibi bir film, kendisini kamera önünde meşrulaştırmaya çalışan birisinin kişisel günlüğü, not
defteri ya da monoloğudur.
18 Gün (Eighteen Days)
Arap Baharı sonrası çekilen ilk Mısır filmlerini 2012 senesinin soğuk
geçen Mart ayında, Ankara’nın
henüz alışveriş merkezlerinin içine taşınmamış olan eski sinemalarında izleme imkânı buldum. Ankara Film Festivali’nin ana teması
tektipleşmeydi ve Arap Baharı
sonrası Mısır, tektipleşmeye ve bir
diktatörlüğe karşı başkaldıran bir
ülke olarak, özgürlüğü için mücadele eden insanların hayatlarını
etkileyici bulan entelektüelleri ve
sinemaseverleri selamlıyordu. Sorgusuz sualsiz bir devrimin bütün
heyecanı vardı filmlerde. Bu filmler arasında en çok dikkatimi çeken, her biri farklı bir yönetmen
tarafından, on kısa film şeklinde
kurgulanan ve Mübarek yönetiminin devrilme sürecinde yaşananları farklı hikâyeler anlatarak
ele alan “18 Gün” (Eighteen Days)
filmiydi. Terkedilmiş bir akıl hastanesinde, karlı bir televizyon ekranından devrimi izleyen hastalarla başlayan film, devrim sırasında
polisin işkencesiyle hayatını kay68
beden gençlik liderlerine selam
çakmaktan geri durmuyordu. Mısır toplumunun farklı kesimlerinin devrime bakış açısı ele alınıyor
ve bazen gecekondu mahallesinde
yaşayan fakir bir genç kız, bazen
ise Mısır’ın hali vakti yerinde aydınlarının direndikçe anlam kazanan hayatları vurgulanıyordu. Evinde oturan apolitik bir delikanlının bilgisayarına gelen “MSN
Messenger” uyarı sesine daha fazla
dayanamayıp sokaklara çıkması ve
orada uzun zamandır hoşlandığı
ve aslında hızlı bir aktivist olan
karşı komşusuyla rastlaşması ise
devrim romantizmini doruklara
çıkartıyordu. Berber dükkânını
devrimde yaralananlara açan ve
orayı bir revir gibi kullandıran
kahraman berber, korkusundan
kendisini dükkânına kapatan ve
günlerce dışarı çıkamayan küçük
esnaf ve devrim başarıya ulaştıktan sonra bir tankın üzerine çıkıp
zafer işareti yapan küçük çocuk,
Mısır halk devrimi sırasında seslerini çıkartan ya da susmayı yeğleyen sınıfları simgelemenin ya-
nında hem devrimcilere bir saygı
duruşunda bulunuyor hem de bu
coşkuya uzak duranlara ince bir
sitem gönderiyordu.
Hoşnutsuzluk Kışı (Winter of
Discontent)
Zaman geçtikçe ve Mısır siyaseti
kendi dinamiklerine geri döndükçe bu coşku, yerini daha temkinli
ve devrimin bir gecede Mısır’da
cennet yaratacağı düşüncesine
eleştirel bakan yapımlara bıraktı.
Mısır devrim sinemasında denge arayışı seziliyordu. Özellikle
2012 yılında çekilen ve İbrahim
El-Batout’un yönetmenliği yaptığı “Hoşnutsuzluk Kışı” (Winter of Discontent) devrime daha
soğukkanlı yaklaşmayı başaran
filmlerden biri olarak öne çıktı.
Film, Arap Baharı’ndan iki sene
önce işkence gören ve muhalif
bir aktivist olan Amr, işi bitince
aile babası kimliğine bürünen,
ama aslında işkenceci bir polis
olan Adel ve devlet televizyonunda spiker olarak çalışan Farah’ın
Mart-Nisan Cilt: 6 Sayı: 61
Analiz
Yorucu işkence
sahneleri ve devlet
binalarının karanlık
ve boğucu mimarisi,
bizlere mücadele
edilmesi gereken
amacın “zafere
ulaşmak” değil,
insanları devletin
gücünden ve
mütecaviz tavrından
bağışık hale getirmek
olduğunu hatırlatıyor.
hikâyelerini kesiştirme çabası içindedir. Amr, 2009 yılında tutuklu
iken annesi ölmüş ve sevgilisi Farah, onun mücadele ettiği devletin desteklediği bir televizyonda
çalışmaya başlamıştır. Bu durum,
Amr’ın devrime daha ateşli bir
şekilde sarılmasını beraberinde
getirmiş olabilir. Ne var ki Farah,
devrim başlar başlamaz, içinde
bulunduğu medyaya tiksintiyle
bakmaya başlar. Televizyon yöneticileri bir yandan olayları önemsiz göstermek için yayınlar yaparken öbür yandan sokaklarda neler
olduğunu öğrenmek için BBC ve
CNN gibi kanalları izlemektedirler. Bunun için Farah sokaklara
çıkar ve kendi çektiği haber görüntülerini internete yüklemesi
için Amr’a ulaştırmak ister.
Filmin, Arap Baharı’nı büyük
bir coşkuyla selamlayan 18 Gün
filminden farklı olarak, devrim
kavramına bir derinlik sağlama
çabası içinde olduğunu söylemek
mümkün. Zira, bir diktatörü zafere ulaşma arzusuyla devirmeAnaliz
Mart-Nisan Cilt: 6 Sayı: 61
yi istemek ve bunu başarmanın
sarhoşluğundan faklı olarak ElBatout, 2009-2011 yılları arasında sıkça gel-gitler yaparak devrimin rotasını insan mağduriyetini
(human suffering) giderme yönüne
çekmeye çalışıyor. Yorucu işkence
sahneleri ve devlet binalarının karanlık ve boğucu mimarisi, bizlere mücadele edilmesi gereken
amacın “zafere ulaşmak” değil,
insanları devletin gücünden ve
mütecaviz tavrından bağışık hale getirmek olduğunu hatırlatıyor. Devrimin ilerleyen aylarında
Müslüman Kardeşler yönetimine
yönelik eleştirel tavrıyla öne çıkan
El-Batout’un bu uyarıyı hangi saiklerle yaptığını, devrimin izleyeceği yönün belirsizliğinden duyduğu kaygıyla da açıklayabiliriz.
Meydan (The Square)
Mısır’da 2013 yılında seçimle işbaşına gelmiş Muhammed Mursi hükümeti, askeri bir darbeyle
devrildi. Bunun sonucunda Mursi
tutuklandı ve Müslüman Kardeşler örgütü yasadışı ilan edildi. Ne
var ki, Mısır halkının bir kısmı,
bunu bir darbeden daha fazla ya
da daha farklı değerlendirme eğiliminde. Zira, Mursi’nin yaklaşık
bir sene süren iktidarı Arap Baharı günlerinde Mübarek’e karşı
Tahrir’de olan birçok insan yine
sokaklara indi ve General Sisi’nin
yönetimi üstlenmesiyle sonuçlanan süreç başladı. Mısır’ın Arap
Baharı sonrası yaşadığı gerilimler
ve çalkantılar bitmek bilmiyordu. Mısır sineması bu gelişmelere
de kayıtsız kalmadı ve “Meydan”
(The Square) filmi ile bir yorum
getirme girişiminde bulundu. Jehane Noujaim’in Oscar’a aday
olan belgesel türündeki çalışması,
18 günlük devrim hareketi sırasında meydanda bulunan 6 Mısırlının gözünden ülkenin umutları-
nı nasıl büyük bir hızla yitirdiğini
ve kör bir kutuplaşmanın içine
sürüklendiğini anlatıyor. Filmin
en öne çıkan karakteri, sadık bir
Müslüman Kardeşler destekçisi olan ve Mübarek döneminde
hapse düşüp işkence görmüş olan
dört çocuk babası Magdy Ashour.
Onun Mursi yönetimini desteklemesi, ancak 18 gün boyunca
Tahrir’de omuz omuza yürüdüğü
arkadaşlarının Mursi’nin otoriterleşme eğilimlerinden duyduğu
rahatsızlık, Ashour açısından kaçınılmaz bir ikilemi beraberinde
getiriyor. “Daha iyi bir seçenek
olsaydı Mursi’yi desteklemezdim”
ya da “Mursi giderse tekrar hapsedilmek istemiyorum” gibi cümleleri Ashour’dan duyabiliyoruz.
Film, Ashour’un başkanlık sarayı
önünde Müslüman Kardeşler destekçileri ile muhalifleri arasındaki
çatışmanın görüntülerini bir cep
telefonundan izlemesinden sonra
yaşadığı ikilem zirveye ulaşıyor.
Zira, kendi oğlunun da Müslüman Kardeşlerin yanında bir dönem Mübarek yönetimine karşı
beraber mücadele ettiği arkadaşlarıyla çatıştığını biliyor. Ashour’un
oğluna verdiği “artık bir birey olmalı ve kendi kararlarını kendin
almalısın” öğüdü ise Ashour’u
hem ideolojisine sadık bir dava
adamı hem de demokrat bir baba
figürü olarak öne çıkartıyor. Filmi
izleyen herkes kendisine şu soruyu
soracaktır: Acaba Ashour’un oğluna kendisi gibi olmama özgürlüğü
tanıması Mısırlıların son üç yılda
yaşadığı bütün çalkantıların çözümü olabilir mi? Belki de Mısırlıların ihtiyacı olan şey kendileri gibi
düşünen bir babaya sahip olmak
yerine onları kendisi gibi düşünmeye zorlamayan bir babaya sahip
olmaktır.
Yrd. Doç. Dr., TOBB Ekonomi ve
Teknoloji Üniversitesi
69
Download

zafer, şüphe ve umutsuzluk