yeni ortadoğu savaşı
Kobanİ TrajEDİSİ
vE İşçİ Sınıfının
çıKarTmaSı gErEKEn DErSlEr
Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde
ve Toplumsal Eşitlik’te
yayımlanan makalelerden derleme
yeni ortadoğu savaşı
Kobanİ TrajEDİSİ
vE İşçİ Sınıfının
çıKarTmaSı gErEKEn DErSlEr
Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde
ve Toplumsal Eşitlik’te
yayımlanan makalelerden derleme
Kasım 2014
Bu broşürde yeralan makaleler,
Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin yayın organı
Dünya Sosyalist Web Sitesi’nden (www.wsws.org)
ve Toplumsal Eşitlik’in web sitesi www.toplumsalesitlik.org’dan
alınmıştır.
içindekiler
Önsöz................................................................................................................iii
ABD’nin IŞİD stratejisi ve PYD-ÖSO anlaşması...................................................1
Rojava’daki trajedi ve “IŞİD’e karşı mücadele”....................................................5
IŞİD’e karşı mücadele ABD’nin petrolü gaspını örtüyor.......................................9
Türkiye Suriye’de askeri rol için sıraya giriyor - 1..............................................13
Türkiye Suriye’de askeri rol için sıraya giriyor - 2..............................................16
Türkiye’nin IŞİD çatışmasındaki rolü iç savaşı
yeniden canlandırma tehlikesi taşıyor................................................................19
Emperyalist savaş yönelimine karşı çık,
bağımsız sosyalist çözümü geliştir.....................................................................23
Erdoğan tehditler yağdırırken,
Kürt hareketi “birlikte çalışma” konusunda ısrarlı..............................................27
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
Önsöz
S
uriye’nin kuzeyindeki Rojava’da bulunan üç Kürt kantonundan biri olan Kobani,
Irak ve Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) geçtiğimiz ay başlattığı saldırının ardından,
yeni bir Kürt trajedisine tanık oldu. Barbarlığıyla tanınan IŞİD’in katliam tehdidi
altında olan Kobani halkının neredeyse tamamı (150.000’den fazla insan) evlerini
terk ederek Türkiye’ye sığınmış durumda.
Üç yönden kuşatılmış durumdaki kasabada Kürt savaşçılar ile IŞİD militanları
arasındaki çatışmalar sürerken, ABD önderliğindeki “koalisyon” güçleri, İslamcı
teröristlere hava saldırıları düzenliyor. ABD ve Avrupalı emperyalistler, ayrıca, Irak’
taki ve Suriye’deki Kürt güçlere yüzlerce ton cephane ve binin üzerinde “danışman”
gönderdi.
Emperyalist devletlerin, bu kez “IŞİD’e karşı savaş” gerekçesiyle, Ortadoğu’ya
yeniden askerlerini sevk etmesi ve silah göndermesi, milliyetçi Kürt önderliklerinin
talebiyle ve emperyalist ülkelerdeki sahte solun “insan haklarını koruma” sloganı
altında gerçekleşiyor. Milliyetçi Kürt önderlikleri, emekçi kitleler ve gençlik içindeki
IŞİD karşıtı duyguları ve ezilen Kürt halkına olan sempatiyi kendi egemenlik
çıkarları için kullanırken, sahte sol parti ve örgütler, ülkelerindeki işçileri
Ortadoğu’daki yağma ve sömürü savaşına yedeklemeye çalışıyor.
Oysa emperyalist devletlerin ve onların bölgesel müttefiklerinin (Türkiye, İsrail,
Arap monarşileri ve Kürt önderlikleri) ilgilendiği şey, Kürt emekçilerinin çıkarları
ya da toplumsal özlemleri değildir. Bütün bu güçler, bölgenin doğal zenginlikleri
ve insan kaynakları üzerinde egemenlik kurmayı amaçlayan emperyalist bir
yeniden paylaşımdan olabildiğince büyük bir pay kapma peşindeler. IŞİD’in
geçtiğimiz yaz ayları boyunca Irak’ın önemli bir bölümünü ele geçirmesi ve
Kobani’ye yönelik saldırısı, bu yöndeki kapsamlı hazırlığın bir gerekçesi olarak
kullanılmaktadır.
H
IŞİD, bugün “ılımlılar” olarak adlandırılan diğer cihatçı örgütlerle birlikte, başını
ABD’nin çektiği, Irak’a ve Suriye’ye yönelik emperyalist müdahalenin doğrudan
ürünüdür. IŞİD, Suriye’deki Beşar Esad yönetimine karşı emperyalist müdahalede
kullanılan “vekil” savaşçı güçlerin en barbarlarından biriydi. ABD emperyalizminin,
aralarında Ankara’nın da yeraldığı bölgesel müttefikleri tarafından finanse edilmiş,
eğitilmiş ve donatılmış olan IŞİD, Suriye’deki BAAS rejimine karşı savaştığı ve Irak
’taki emperyalist çıkarlara zarar vermediği dönemde, bugün ona karşı savaşanlar
da dahil, Batılı güçler ve “insan hakları” emperyalizmi savunucusu sahte sol
iii
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
tarafından, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile birlikte, “devrimci bir güç” olarak göklere çıkartılıyordu. Aynı IŞİD, şimdi, başını ABD’nin çektiği emperyalist koalisyonun
Ortadoğu’ya askeri olarak yeniden dönüşünün “insani” gerekçesi haline gelmiş durumda.
Bununla birlikte, sözde “IŞİD karşıtlığı”, söz konusu koalisyon içinde yer alan devletlerin ve önderliklerin amaçlarının aynı olduğu anlamına gelmiyor. Tersine, söz
konusu olan, her biri kendi sömürücü ve yağmacı hedefi doğrultusunda yürüyen
rakip güçlerin geçici bir birlikteliğidir.
ABD emperyalizmi, çok daha kapsamlı Avrasya egemenlik hesabının bir parçası
olarak, Ortadoğu’daki stratejik hedeflerini gerçekleştirmede elindeki tek etkili araç
olan ordusunu kullanırken, onun askeri olarak güçsüz rakipleri, aynı Afganistan’da
ve başka yerlerde olduğu gibi, “açığa düşmemek” ve yağmadan pay kapmak için
onu izliyor. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bölgesel güçler, bu koalisyona,
yine kendi egemenlik hesapları doğrultusunda katılıyor ve paylaşım sürecinde
kaçınılmaz biçimde ortaya çıkacak olan çatlaklardan yararlanmaya çalışıyor. Hem
emperyalist hem de bölgesel güçler arasında manevralar yapan Kürt önderliklerine
gelince; onlar, bu paylaşımdan pay kapmak için birbirleriyle yarışıyorlar.
H
Esad yönetimine karşı vekil savaşında IŞİD’in de aralarında olduğu İslamcı terörist
örgütlerin başlıca destekleyicilerinden biri olan AKP iktidarının Kobani konusundaki
tavrı, tam bir ikiyüzlülük örneğidir. ABD emperyalizminin Ortadoğu’ya askeri
dönüşünün yeni bir emperyalist paylaşım savaşına işaret ettiğinin farkında olan AKP
iktidarı, bölgenin emperyalist yağmasından olabildiğince bir pay kapmak amacıyla,
birbiri ardına manevralar yapıyor.
Ankara, ikinci AKP iktidarı döneminde, “komşularla sıfır sorun politikası” adı
altında, Suriye, İsrail, Irak, Ermenistan gibi komşuları ile önemli ekonomik ve siyasi
bağlar kurmuştu. Bu ülkeler ile ekonomik entegrasyonun, Türkiye’de üretilen mallara iyi bir pazar oluşturacağı, Türkiyeli kapitalistler için önemli bir ucuz işgücü ve
yatırım alanı olacağı düşünülüyordu. Bunun karşılığında, Türkiye’nin artan petrol
ve doğalgaz ihtiyacı karşılanacak; Türkiye’nin, Hazar bölgesi ve Ortadoğu petrollerinin ve doğalgazının Avrupa’ya aktarım noktası olması yönünde önemli bir avantaj elde edilecekti.
Ancak, 2008 krizi sonrasında Avrupa’da ve Ortadoğu’da yaşananlar (Yunanistan,
İspanya ve Portekiz’deki siyasi kriz; Tunus ve Mısır’daki halk ayaklanmaları, İsrail’in
Gazze’ye saldırıları, Mısır’daki darbe, Libya’ya yönelik NATO savaşı ve Suriye’deki
emperyalist vekil savaşı), Türkiye burjuvazisinin ve AKP iktidarının bütün bu
planlarını altüst etti.
Suriye’ye yönelik vekil savaşının en ateşli destekleyicisi olan Ankara, gelinen durumda, Tel Aviv’i neredeyse “düşman” ilan etmiş durumda. Onun Kahire ve Bağdat
ile ilişkileri ise donma noktasına geldi. Dahası, AKP iktidarı ile emperyalist müttefikleri ve bölgedeki ortakları (Suudi Arabistan, Kuveyt ve Körfez Emirlikleri)
iv
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
arasındaki ilişkilere, derin bir güvensizlik ve kuşku damgasını vuruyor. Benzeri bir
durumun, İran ve Rusya ile ilişkilerde de geçerli olduğunu söylemeye gerek yok.
Mısır’daki Müslüman Kardeşler iktidarının Batı destekli bir darbeyle devrilmesinin
ardından benzeri bir tehditle karşı karşıya olduğunu düşünen AKP iktidarı, hızla
artan toplumsal hoşnutsuzluğu polis devleti yöntemleri ile bastırırken, Ortadoğu’da
büyük ölçüde sarsılan konumunu, Irak ve Suriye’deki Sünni önderlikler ile Kürtler
üzerinden korumaya çalışıyor.
H
AKP iktidarının içinde bulunduğu açmazın ve çelişkilerin ifadesi olan bu durum,
en yalın ifadesini, polis devletinin inşası ve savaş yöneliminin sözde “demokrasi
ve barış” söylemi ile birlikte sürdürülmesinde bulmaktadır. AKP, yakınlaşan
Ortadoğu savaşına hazırlanıyor ve onunla PKK arasındaki sözde “barış” süreci, bu
hazırlığın ayrılmaz parçasıdır.
Türkiyeli egemenlerin, PKK’nin hapisteki önderi Abdullah Öcalan’ın “İslam Birliği”
ve “Misak-ı Milli” ekseninde tam destek verdiği yeni-Osmanlıcı “Yeni / Büyük
Türkiye” planının bir parçası olan “çözüm süreci”, bütünüyle burjuva gerici,
yayılmacı ve militarist bir projedir. Sözde “demokrasi ve barış” paketleri
dolayımıyla Kürt burjuvazisi ile ittifak içinde bir Türkiye’nin Ortadoğu’nun yeniden
düzenlenmesinde aktif rol alacağı varsayımı üzerinde yükselen bu proje, Kürt
işçilerinin ve köylülerinin, ulusal ve toplumsal hiçbir özlemini karşılamayacaktır.
Çünkü o, bugünkü felaketlerin kaynağı olan kapitalizme hiçbir şekilde karşı
çıkmamakta; aksine, aralarında Kürtlerin de yer aldığı bölge emekçilerinin
uluslararası tekeller ve yerli burjuvazi için ucuz işgücü haline getirilmesini ve enerji
kaynaklarının yağmalanmasını amaçlamaktadır. Türkiyeli egemenlerin ve burjuva
Kürt önderliklerin bu yönelimi, Kürt emekçilerini ve gençlerini, kapsamlı ve yıkıcı
bir savaşın ön cephesine yerleştirmiştir.
H
Suriye’nin Kobani kasabasında Kürt savaşçılar ile IŞİD militanları arasında sürmekte
olan savaş, Ortadoğu’daki emperyalist müdahaleler ile başta Türkiye olmak üzere
bölgesel güçlerin ve bizzat Kürt önderliklerin on yıllardır sürdürdükleri kapitalist
politikaların yalnızca son ürünüdür.
Ankara’nın Kobani (ve IŞİD) karşısındaki tavrının tam bir ikiyüzlülük örneği olduğu
ortada. Ama ikiyüzlülük, IŞİD üzerinden PKK/PYD’nin “burnunu sürtme”yi
amaçlayan AKP iktidarı ile sınırlı değil. Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY), PKK ve
onun Suriye’deki kardeş örgütü olan PYD de, Kobani’deki IŞİD saldırısından ve
sürmekte olan çatışmalardan kendi hesapları doğrultusunda yararlanmaya çalışıyor.
Uzun bir süre, “uluslararası toplum yardım etmeli” diyerek emperyalist devletlere
çağrı yapan PYD önderliği, sonunda Washington’ın gözünde istediği konuma geldi
ve emperyalist “koalisyon”un askeri merkezine dahil oldu. Bu, PYD’nin, içinde
IŞİD benzeri cihatçı örgütleri de barındıran ÖSO ile ittifak kurma biçimindeki
önceki politikasıyla ve daha önce Rojava’ya saldırmış olan El Nusra ile bile ittifak
v
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
kurabileceğini açıklamasıyla uyumludur.
PYD’nin ana örgütü konumundaki PKK, Irak’ta IŞİD’e karşı çatışmalara aktif
biçimde katıldıktan sonra, ABD’nin ve Avrupalı emperyalistlerin “örtülü” askeri ve
siyasi desteğini almaya başladı. Kamplarını ABD’li askeri “danışman”lara açmış
olan PKK, son olarak, AKP iktidarı ile sürdürdüğü sözde “barış” sürecine,
“uluslararası bir gözlemci”nin; yani emperyalist güçlerden birinin dahil edilmesinden söz ediyor. PKK’nin önderlerinden Cemil Bayık, 2 Kasım günü, Avusturya
gazetesi Der Standard’dan Michael Völker’e, ”Bu ABD olabilir. Uluslararası bir
heyet de olabilir. Aracılara, gözlemcilere ihtiyaç var. Bizler Amerikalıları da kabul
edebiliriz ve gördüğümüz kadarıyla o yöne doğru bir gidiş var" dedi.
Irak’ın kuzeyindeki Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (KBY) başındaki burjuva Kürt
önderliklerin emperyalist güçler ve bölgedeki devletler (özellikle İsrail ve Türkiye)
ile sıkı işbirliği içinde olduğu biliniyor. IŞİD’in, Irak ve Suriye topraklarında ilerlemesi, KBY’de egemen olan burjuva önderliklerin elini bir hayli güçlendirmiş durumda. Bu süreçte KBY, topraklarını yaklaşık yüzde 40 oranında genişletti.
Türkiye’nin ABD stratejisine mesafeli yaklaştığı bir ortamda, Kürt önderliklerinin
emperyalist stratejiye dahil olma yönelimi, kendi emekçilerinin ve gençlerinin
Ortadoğu’da yeni bir savaşa olan kitlesel muhalefeti nedeniyle bölgeye doğrudan
asker gönderemeyen ve karada savaşacak vekil güçlere ihtiyaç duyan emperyalist
devletlerin çıkarlarıyla kesişmektedir.
H
Kürt halkının toplumsal ve siyasal eşitlik özlemlerinin, milliyetçi burjuva önderlikler
altında, emperyalist devletlere ya da bölgedeki gerici yönetimlere dayanarak, kapitalist yoldan karşılanması mümkün değildir. Modern Ortadoğu tarihi, bunun onlarca örneğini sunmaktadır.
Anımsanacağı üzere, ABD yönetimi, 1991’de Irak ordusunu Kuveyt’ten çıkartmak
için başlattığı yoğun hava saldırısı sırasında, Irak halkına, Saddam yönetimine karşı
ayaklanma çağrısı yapmıştı. Bush’un bu çağrısı, Kürt önderliklerinin Bağdat’a karşı
bir ayaklanma başlatmalarına yol açtı. Bu önderlikler, ABD’nin Irak’ı işgalinin
kendilerine -bağımsız olmasa da- özerk bir yönetim sağlayacağını umuyordu. Ayaklanan Kürtler, kısa süre içinde, ülkenin kuzeyinde denetimi ele geçirdiler ama
onların emperyalistlerden bekledikleri destek gelmedi.
Kuveyt’teki yoğun ABD saldırısı karşısında 100.000 dolayında kayıp vermiş olan
Irak ordusu, ABD ile sürdürülen ateşkes görüşmeleri sırasında, büyük bir intikam
duygusuyla içeriye döndü ve kuzeyde Kürtleri, güneyde ise Şiileri kanlı bir şekilde
ezdi. Kürt burjuva önderliklerin emperyalizm ile işbirliği politikası, on binlerce
Kürt’ün katledilmesiyle sonuçlandı.
Irak ordusunun giriştiği katliamın ardından, Kürt önderliklerin ABD emperyalizminin ve müttefiklerinin “kurtarıcı” rolü konusunda kurdukları hayaller çökerken,
sendikalar ve sahte sol, Kürtleri katliam karşısında savunma adına uluslararası
ölçekte bir kampanya başlattı. ABD’nin ve “koalisyon” ortaklarının Irak’a karşı daha
vi
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
etkili ve kesin bir saldırı başlatması talebiyle sürdürülen bu kampanya, önce “uçuşa
yasak bölge” ilan edilmesine, yıllar sonra da, Irak’ın işgaline ve bir milyonu aşkın
Iraklının öldürülmesine yol açacaktı.
Bu, Kürt halkının, emperyalistlerin açık suç ortaklığı ile uğradığı ilk katliam değildi.
ABD emperyalizmi, İsrail ve İran, ondan yaklaşık 20 yıl önce, 1973 Arap-İsrail
savaşının hemen ardından, Bağdat’taki BAAS yönetiminin Suriye’ye yardım
etmesini engellemek için, Irak’ta bir Kürt ayaklanmasını desteklemişlerdi. CIA,
dönemin ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın talimatıyla, Mustafa Barzani
önderliğindeki peşmergelere yoğun para ve silah akıtırken, İran askerleri Kürt
savaşçıların yanında BAAS yönetimine karşı savaştılar. Ama Bağdat’ın iç sorunlara
kilitlenmesi ve zayıflatılması amacı hedefe ulaştığında, Kürtler kendi yazgılarıyla
baş başa kaldılar. Bu arada, İsrail’in sınırları genişletilerek güvenliği garanti altına
alınmış ve Bağdat ile Tahran anlaşmıştı. 1975 yılında, İran kendi Kürtlerine karşı
kapsamlı bir saldırı başlatırken, Irak ordusu binlerce Kürt’ü katletti ve iki ülke
arasındaki sınır bölgesi Kürtlerden temizlendi.
Özetle, bağımsız bir devlet sahibi olma yönündeki özlemlerini emperyalist güçlerden ya da her biri kendi Kürtlerini ezen bölge devletlerinden birine dayanarak gidermeye çalışan mülk sahibi Kürt önderlikleri, on yıllar boyunca, bu güçler
tarafından kullanıldılar. Her durumda, bölgedeki emperyalist boyunduruğun ya da
I. Dünya Savaşı sonrasında çizilmiş olan yapay sınırların korunmasına hizmet eden
bu politikaların bedelini ise Kürt emekçileri ve yoksul köylüleri ödedi.
Kürt önderliklerinin bugün “IŞİD’e karşı mücadele” adı altında izlediği politika,
başta baba Mustafa Barzani olmak üzere, önceki önderliklerin izlediklerinden farklı
değildir. Onlar, bölgenin enerji kaynaklarının yağmalanmasından ve Kürt emekçilerinin sömürülmesinden pay kapabilmek için, bir kez daha, emperyalist devletler
ve yerel güçlerle, Kürt gençlerinin kanı ve canı üzerinden işbirliği içindeler. Eğer
işçi sınıfı kendi bağımsız devrimci uluslararası politikasıyla sürece müdahale edemezse, bu politikaların başta Kürtler olmak üzere bölge halklarını uğratacağı yıkım,
“romantik” küçük-burjuva solcularının hayallerinin tersine, öncekilerden çok daha
kadar ağır olacaktır.
H
Emperyalizmin ve bölgedeki burjuva önderliklerin emekçileri ve gençliği,
Ortadoğu’nun stratejik enerji kaynaklarına sahip olma uğruna yeni bir katliama
sürüklemedeki başlıca işbirlikçileri, sahte sol partiler ve çevrelerdir.
Bu çevreler, başta Irak, Libya ve Suriye olmak üzere çok sayıda ülkeye yönelik emperyalist müdahaleleri ve geçtiğimiz Şubat ayında Ukrayna’da faşistlerin
önderliğinde gerçekleşen ABD-Almanya destekli darbeyi sahte bir “insan hakları”
ve “demokrasi” adına desteklediler. Onlar, şimdi, sözde “IŞİD’e karşı mücadele”
adına, bir kez daha emperyalist ve kapitalist merkezlere sesleniyor ve onları daha
aktif müdahaleye çağırıyorlar.
Emperyalist savaşlara ve işgallere “insan hakları” makyajı yapma ve ideolojik
vii
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
gerekçeler üretme görevini üstlenmiş olan sahte solun Türkiye’deki temsilcilerinin,
son altı aydır Irak’ta ve Kobani’de yaşananlar karşısındaki tavrı, en az uluslararası
ortaklarınınki kadar siniktir. Onlar, işçi sınıfı ve gençlik içinde Kürt halkının toplumsal ve siyasal eşitlik özlemine olan desteği ve IŞİD barbarlığına yönelik haklı tepkiyi,
Kürt burjuvazisine, onun emperyalist patronlarına ve bölgedeki müttefiklerine
yedeklemek için ellerinden geleni yapıyorlar.
Sahte solun bölgede yaşanan emperyalist müdahalelere, savaşlara ve iç savaşlara
karşı sunabildiği tek “çözüm”, etnik ve dinsel temellerde burjuva devletlerin
kurulmasıdır. “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı”, “demokrasi” ya da “insan
hakları” etiketi altında sunulan bu “çözüm”, son 30 yıldır dünyanın birçok başka
yerinde de tanık olduğumuz gibi, emekçilerin etnik ve dinsel temellerde bölünmesi;
emperyalist paylaşım savaşlarında, bankaların ve şirketlerin karları uğruna birbirini
boğazlaması; toplumsal yıkım ve barbarlık demektir.
Bütün bunlar ortadayken, sahte solun Türkiye’deki kimi sözcülerinin, şimdi Kobani
üzerinden sürmekte olan emperyalist müdahaleyi haklı göstermek ve Kürt önderliklerinin (ve gerçekte kendilerinin) emperyalizm ile yaptığı işbirliğini
meşrulaştırmak için, Suriye’deki Kobani (Rojava) ile Sovyet Rusya’yı karşılaştıracak
kadar pervasızlaştığını görüyoruz. Onlar, 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Alman
emperyalist işgaline karşı diğer emperyalist ülkelerden silah almayı tartışan
Bolşevikleri örnek gösteriyorlar! Bu sahte solculara göre, Sovyet Cumhuriyeti ile
Rojava; işçi devleti ile emperyalist destekli etnik temelde bir burjuva özerk oluşum;
Marksist önderlik ile burjuva önderlik arasında herhangi bir fark bulunmuyor!
Tarih belleğini yitirmiş (muhtemelen ona hiç sahip olmamış) olan bu sahte solculara
hatırlatalım: Bolşeviklerin söz konusu tartışmasının ardında, emperyalist devletlere
yedeklenerek kapitalist yağmadan ve sömürüden pay kapma hevesi değil; Rusya’
daki işçi devletini koruma ve sosyalist devrimi -başta Avrupa olmak üzere- dünyaya
yayma hedefi yatıyordu. Başka sözlerle ifade edersek, Bolşevikler, emperyalist
destekli milliyetçi ya da mezhepsel burjuva hedefler uğruna değil; kapitalist
sömürünün, ulusal sınırların, baskının ve savaşların olmadığı sosyalist bir dünya
uğruna mücadele ediyorlardı. Tam da bu nedenle, söz konusu tartışmanın hemen
ardından kurulan ve tüm büyük dünya güçlerinin katıldığı emperyalist koalisyon,
Alman işgaline karşı genç Sovyet cumhuriyetinin yardımına koşmak şöyle dursun,
işçi iktidarına karşı devasa bir askeri müdahaleye girişmişti.
Kürt önderliklerin emperyalist koalisyondan silah yardımı talebinin Bolşevik önderlik içinde yaşanan tartışma ile karşılaştırılarak meşrulaştırılmaya çalışılması,
küçük-burjuva solunun, içinde bulunduğumuz türde devasa kriz ve savaşlar dönemindeki akıl tutulmasının bir ifadesidir.
Eğer bugün “insan hakları” adına ABD önderliğindeki emperyalist kampa dahil olan
sahte sol, tarihte kendisine bir örnek bulmak istiyorsa, Dördüncü Enternasyonal
dışındaki bütün akımların II. Dünya Savaşı’ndaki tavrına bakmalı. Stalinistler, Sosyal
Demokratlar ve her renkten sahte sol, faşist Almanya, İtalya ve Japonya ile diğer
emperyalist devletler arasındaki o savaşı, “faşizme karşı özgürlük savaşı” olarak
viii
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
sunmuş ve “demokratik” emperyalist devletlerin (ABD, Britanya, Fransa) hükümetleri ile ittifak kurmuşlardı. Bu ihanet politikasının sonucu, milyonlarca işçinin emperyalist çıkarlar uğruna birbirini boğazlaması; Stalinist önderliklerin, savaşın
ardından, işçi devrimlerini engelleyerek silahları “demokratik” burjuvaziye teslim
etmesi ve burjuva düzenin yeniden inşasına katılması oldu.
II. Dünya Savaşı’nda, bütün diğer akımlar emperyalizm ile işbirliğine yönelirken,
Dördüncü Enternasyonal, I. Dünya Savaşı’ndaki Bolşevik enternasyonalist tutumu
sürdürerek “emperyalist savaşa karşı işçi sınıfının bağımsız mücadelesi ve sosyalist
devrim” çizgisini savunan tek akım olarak kalmıştı. Bu çizgi, günümüzde,
Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nde cisimleşmektedir. Sosyal
Demokrat ve Stalinist atalarının izinden giderek, şimdi “IŞİD şeytanı”na karşı,
“özgürlük ve insan hakları uğruna” emperyalist devletler ile ittifakı (emperyalist müdahaleleri) alkışlayan sahte solun, Bolşevikler ve Marksizm ile hiçbir ilişkisi
bulunmamaktadır.
H
Uluslararası bir sorun olan Kürt sorununun gerçek ve kalıcı çözümü, yalnızca, emperyalizmden, kapitalist sömürüden ve ulusal sınırlardan arınmış bir Ortadoğu
Sosyalist Federasyonu uğruna mücadelenin bir parçası olarak gerçekleşebilir.
Bu, sorunun “devrimden sonraya ertelenmesi” değil, toplumsal karşıdevrim, diktatörlük ve savaş yöneliminin egemenliğindeki kapitalizm altında, en temel
demokratik hakları savunmak ve geliştirebilmek için dahi kapitalizmin yıkılmasının
zorunlu olduğu somut gerçeğinden doğmaktadır.
Bu mücadelenin öznesi, bütün bu gerici güçlere karşı, bölgedeki emperyalist
egemenliği, kapitalist sömürüyü ve gerici ulusal sınırları ortadan kaldırma mücadelesinde birleşmiş Ortadoğulu işçiler ve yoksul köylüler olacaktır.
Türkiyeli sosyalistler, AKP iktidarının dışarıda savaş, içeride polis devleti yönelimine
karşı çıkma; Ortadoğulu işçilerin uluslararası birliğini inşa etme göreviyle karşı
karşıyadır. IŞİD’e ve benzeri emperyalizmin maşası gerici örgütlere karşı mücadele,
onları yaratan kapitalist sisteme karşı mücadeleden ayrılamaz.
Savaşa karşı mücadele ve enternasyonalist dayanışma, bilimsel çözümlemeler üzerine kurulu Marksist bir perspektifi ifade eden bir program ve örgütlü bir mücadele
demektir. Bu yüzden, Ortadoğu’daki emperyalist müdahalelere ve yükselen dünya
savaşı tehlikesine karşı mücadele, uluslararası işçi sınıfının sosyalizm programını
savunan tek örgüt olan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin inşası
çabasıyla birleştirilmelidir.
Not: Bu broşürde yer alan yazılar, DEUK’un günlük yayın organı Dünya Sosyalist
Web Sitesi’nde (wsws.org) ve toplumsalesitlik.org’da yayımlandı. Bu yazıları,
gelişmelere ilişkin değerlendirmelerimizi sürece uygun şekilde sumak için, geçmişten
bugüne doğru sıraladık.
HHHH
ix
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
x
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
ABD’nin IŞİD stratejisi ve PYD-ÖSO anlaşması
Yusuf Ateşçi / 18.09.2014
ABD
önderliğindeki Batılı emperyalist güçlerin IŞİD karşıtı bir koalisyon
oluşturarak Suriye’ye müdahaleyi de kapsayan yeni bir plan
açıklamalarının ardından bölgede savaşı sürdüren örgütler yeni saflaşmalara
girmiş durumda.
Suriye’de Esad rejimine karşı üç yılı aşkın süredir devam eden vekil savaşında emperyalist devletler ve onların Türkiye, Katar, Suudi Arabistan gibi bölgesel müttefiklerinin desteğiyle yaratılan IŞİD tehdidi, bir süredir, ABD önderliğindeki
emperyalist askeri müdahalenin Suriye’yi de kapsayacak şekilde genişletilmesi
adına kullanılıyor.
Medyanın büyük rol oynadığı bu süreçte, düne kadar bölgeye doğrudan yeni bir
emperyalist müdahaleye sözde de olsa karşı çıkanlar da dahil tüm taraflar müdahalenin “artık zorunlu” olduğunu ifade etmeye başlarken, devletler, kendi
yarattıkları IŞİD tehdidine karşı halk desteğini arkalarına almaya çalışıyorlar.
Sahte sol grupların öne çıktığı sözde “emperyalist müdahale karşıtı” kesimler,
gerçekte, üç yılı aşkın süredir ÖSO, PYD/YPG ve benzeri örgütleri “Suriye/Rojava
devrimi” adına destekleyerek, bu emperyalist destekli vekil savaşının tarafı haline
gelmişlerdi. Bu vekalet, artık açık bir şekilde ifade ediliyor.
PKK’nin Suriye’deki kardeş örgütü PYD ve onun önderliğindeki Halk Savunma Birlikleri (YPG), ABD’nin IŞİD karşıtı koalisyonu oluşturması ve Suriye’deki “ılımlı
muhalefeti” destekleme planını açıklamasından kısa bir süre sonra, bölgesel egemenlik için kendisinin de savaştığı birçoğu cihatçı olan örgütlerle “Ortak Eylem
Merkezi” oluşturdu.
Bu merkezde, çoğu "cihatçı” olan Liva El Tevhid Doğu Kolu, Liva El Siwar El Raka,
Fecir El Huriye tugaylarına bağlı Şems El Şemal taburları, Halk Savunma Birlikleri
(YPG), Kadın Savunma Birlikleri (YPJ), Seraya Cerablus, Liva Cephet El-Ekrad,
Siwar Umunaa El Raka, El Kasas Ordusu, Liva El Cihad Fi Sebilillah [1] gibi “IŞİD
karşıtı” örgütler yer alıyor.
IŞİD’e karşı güçbirliği ilan eden bu örgütler, “Uluslararası toplum terörist IŞİD
karşısında görevini yerine getirmeli” diyerek, burjuva diplomatik dille, emperyalist
güçlere açık bir müdahale çağrısında bulunuyor.
Bu çağrı, daha önce yapılanlarla uyumludur: "Kürdistan Ulusal Kongresi’nin
Yürütme Konseyi, 8 Ağustos günü yaptığı açıklamada, Kürdistan’daki “tüm siyasi
parti ve sivil toplum örgütlerini ... ulusal savunma karşısında sorumluluklarını yerine
getirmeye” çağırmıştı. Bu açıklamada, “Tüm bölgesel ve uluslararası güçler ... kendi
sorumluluklarını yerine getirmeye davet edildi”. Benzeri bir çağrı, Avrupa Kürt
1
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
Demokratik Toplum Kongresi (KCD-E) tarafından da yapılmıştı. [2]
Batı, kendi yarattığı ve bugüne kadar on binlerce insanın katledilmesine yol açan
“IŞİD tehdidi”ni gerekçe göstererek, “Kürtlere silah verilmesi” konusunu gündeme
getirmiş, uluslararası olarak tanınan Barzani önderliğindeki Kürdistan Bölgesel
Yönetimi (KBY) bu yardımdan faydalanmaya başlamıştı.
Bu süreç, PKK’nin uluslararası meşruiyet sağlaması ve “terörist örgüt” statüsünden
çıkarılması adına büyük bir fırsat yarattı. Ağustos ayı sonunda, Kandil'de, Frankfurter Allgemeine Zeitung'a açıklamalarda bulunan PKK yöneticisi Cemil Bayık,
Batı’nın IŞİD’e karşı PKK’ye silah vermesi gerektiğini açıkladı. [3]
Selahattin Demirtaş, PKK’ye silah desteğinin Türkiye tarafından sağlanması
gerektiğini belirtirken, “barış süreci” adı altında Türkiyeli egemenler ile PKK
arasında kurulan ittifakın bir gereğine işaret ediyordu. Batı’nın, özellikle medya
aracılığıyla destek sağlamaya çalıştığı bu vekil savaşı ittifakı, sahada PKK’nin ABD’
li askeri komutanlarla birlikte hareket etmesi noktasına kadar ilerledi. [4]
Tüm bu gelişmeleri, Eylül ayının başında Finlandiya Dışişleri Bakanı Erkki
Tuomioja’nın açıklaması izledi: “PKK terörist bir organizasyon, kimse PKK’yi
desteklemeyecek. Bunda bir değişim olmayacak ama eminim farkındasınız ki Kürt
bölgesel yönetimi ile PKK arasında ortak bir anlayış var; dolaylı olarak bir destek
olacak. Onlar kendi işbirliklerini yapacaklar.” [5]
Karar merciinde yeralan birçok uluslararası güç ile yakın ilişkide olduklarını
açıklayan YPG sözcüsü Polat Can, YPG’nin, IŞİD’e karşı en aktif güç olduğunu vurgularken, Türkiye’nin IŞİD’e karşı savaşması gerektiğini ifade ediyor. [6]
Gelinen noktada, PKK ve Suriye’deki kardeş örgütü PYD, Türkiye ve Kürdistan
Bölgesel Yönetimi ile bir rekabet içerisinde. Bu rekabet, demokrasi, barış ve özgürlük uğruna değil, emperyalist güçlerle kurulan ittifaktaki konum ve Ortadoğu’nun
geleceğine dair planlarda yer alma üzerine şekilleniyor.
Suriye’deki vekil savaşının başlamasının ardından, emperyalist koalisyonun
doğrudan emrine girmeyen PYD, görece bağımsız bir yol izlemiş ve Rojava bölgesinde özerklik ilan etmişti. Kendi programı çerçevesinde, Batı destekli muhalefet
önderliğinde kurulacak “demokratik Suriye”den yana olduğunu ifade eden PYD,
ABD’ye ve Türkiye’ye defalarca birlikte hareket etme çağrısı yaptı.
Bu süreçte, PYD ve onun önderlik ettiği YPG, Esad rejimine karşı ÖSO ve benzeri
vekil güçlerle çeşitli ittifaklar kurmuş, bu ittifaklar bölgesel egemenlik mücadelesi
çerçevesinde çatışmalarla son bulmuştu. El Kaide’nin Suriye resmi örgütü El Nusra
Cephesi’nin Rojava bölgesindeki sivilleri de hedefleyen saldırıları zaman zaman
kitlesel katliam seviyesine varmış olsa da, bugün ABD önderliğinde gelinen noktada, PYD, El Nusra ile bir kez daha ittifaka açık olduğunu ifade ediyor:
“İD’ye [IŞİD] karşı mücadelede ciddi olan herkesle ittifaka açığız, Nusra dahil. Biliyorsunuz Serakaniye’ye saldıranlar arasında Nusra da vardı. YPG ile çatıştılar, sonunda Serakaniye’de ortak bir yönetim kuruldu. Nusra anlaşmaya yanaşmadı. Tüm
Rojava’yı ele geçirmek istedi, savaştık, yenildiler. Ama YPG esnek. Bizim için önemli
iki şey var: Birincisi saldırı kimden gelirsen gelsin, YPG, Rojava’yı savunur. İkincisi
2
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
işbirliği Rojava’yı teslim ettiğimiz anlamına gelmez. Biz Rojava’nın askeri anlamda
merkez, siyasi anlamda da demokratik özerklikle model haline geldiğini
düşünüyoruz. Onlarla müzakerelerde bunu söylüyoruz.” [7]
Bu yılın Nisan ayında Şam Operasyon Odası ile YPG arasında bir ittifak
kurulmuştu. Şam Operasyon Odası’nda El Nusra Cephesi, İslami Cephe ve Mücahitler Ordusu yer alıyordu. IŞİD’in saldırısı altında bulunan ve bu yüzden
yakınlaşan tarafların anlaşmasına göre “Nusayri rejimi”ne karşı birlikte
savaşılacaktı. [8]
Uzun bir süre IŞİD’le birlikte El Kaide’ye bağlı olarak Suriye’de savaşan, sivilleri
ve savaş esirlerini katleden, Türkiye’de Reyhanlı katliamını [9] gerçekleştiren ve
Türkiye’nin desteğiyle Rojava bölgesine büyük saldırılar yapan cihatçı örgüt El
Nusra, bugün “demokrasi” ve “IŞİD tehdidi” adına PYD’nin müttefikler listesinde
yer alıyor.
Bütün bu gelişmeler, milliyetçi Kürt hareketini “demokrasi” adına kayıtsız koşulsuz
destekleyen sol grupların, Batılı emperyalist güçlerin ve Türkiye’nin Suriye’deki
cihatçı örgütlere verdiği desteği eleştirmelerinin sahteliğini apaçık ortaya
koymaktadır. Gerçekte tüm bu kesimler aynı safta yer alıyorlar.
ABD’nin ve müttefiklerinin yeni stratejisi, emperyalist savaş ve kitle kıyımlarının
devamı anlamına gelmektedir. Emperyalistlerin hizmetindeki cihatçı örgütler, simdi
“ılımlı muhalefet” olarak adlandırılıyor. Emperyalizmin vekil kara gücü rolüne soyunan milliyetçi Kürt önderliklerinin bu gerici koalisyonda yer alması, onların
peşinden giden sahte solun iflasını bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Bölge halklarının içine sürüklendiği felakete karşı gerçek ve kalıcı çözüm uğruna
mücadele eden sosyalistler, “IŞİD tehdidi” adına kurulan bu emperyalist koalisyonun gerici karakterini teşhir etmeli ve onunla aralarına kalın bir sınır çizmeliler.
Irak’ta ve Suriye’de yüz binlerce insanın katledilmesinden sorumlu olan emperyalist
devletler ve onların Türkiye gibi bölgesel müttefikleri, IŞİD bir yana, hiçbir sorunu
çözemedikleri gibi, kendi yarattıkları felaketin, kapitalist kar ve egemenlik mücadelesi adına derinleşmesine hizmet etmektedirler.
Bu felaket, yalnızca, uluslararası işçi sınıfının, tüm etnik ve dini bölünmeleri aşan,
tüm gerici ittifakları reddeden ve kapitalizmin yıkılmasını hedefleyen uluslararası
sosyalist mücadelesiyle son bulabilir. Bu mücadelenin başarısı, emperyalist
savaşlara ve militarizme karşı mücadelede uluslararası işçi sınıfına önderlik etme
kararlılığına sahip biricik örgüt olan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası
Komitesi’nin şubeleri olarak Sosyalist Eşitlik Partilerinin her ülkede inşasına bağlıdır.
Dipnotlar
[1] http://www.firatnews.com/news/guncel/ypg-ve-oso-da-ortak-eylemmerkezi.htm
[2] http://toplumsalesitlik.org/tr/perspektif/abd-emperyalizminin-irakadonusu-ve-yeni-vekil-savasi
[3] http://www.radikal.com.tr/turkiye/alman_frankfurter_allgemeine_
3
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
gazetesi_pkk_da_silah_istiyor-1208568
[4] http://staff.aljazeera.com.tr/haber/sincar-daginda-isidle-savas
[5] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/116492/PKK_ye_
dolayli_destek.html
[6]http://www.radikal.com.tr/dunya/iside_karsi_uluslararasi_
bir_savasta_en_aktif_guc_ypg_olacaktir-1212980
[7] http://www.radikal.com.tr/yazarlar/fehim_tastekin/kurtlere_
silah_gider_ama_nasil-1212726
[8] http://www.ydh.com.tr/HD12799_cihatcilar-ile-ypg-nin-anlasmasi-veturkiyenin-rolu.html
[9] http://toplumsalesitlik.org/tr/turkiye-1/redhack-belgeleri-reyhanli-ve-tu
tuklanan-er
HHHH
4
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
Rojava’daki trajedi ve “IŞİD’e karşı mücadele”
Halil Çelik / 21.09.2014
I
rak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) Suriye’deki Kürtler’in yaşadığı Rojava bölgesinin
Kobanê kantonuna karşı başlattığı saldırı sürerken, yetkililerin açıklamalarına
göre, 60 binden fazla Kürt Türkiye’ye sığındı. Sınırın açılmasının ardından, yetkililer, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, “Kardeşlerimiz sınırımıza geldiğinde, etnik
ve mezhebi ayrım gözetmeden hepsini aldık, alıyoruz ve alacağız” sözlerine uygun
söylevler verdiler.
Bununla birlikte, onların hiçbiri, neredeyse tamamı yaşlılardan, kadınlardan ve
çocuklardan oluşan Suriyeli Kürtler’in üç gün boyunca mayınlı arazide aç-susuz
bekletildiğinden, askerlerin sığınmacılara karşı biber gazı ve basınçlı su
kullandığından ve bu yüzden bir kadının mayına basarak ağır yaralandığından
söz etmedi. Onlar, Suriye’de ve Irak’ta aylardır sergilediği barbarlıkla dünya kamuoyunun nefretini kazanan IŞİD’in, Esad yönetimine karşı vekil savaşında bizzat
Ankara’nın da dahil olduğu ABD önderliğindeki emperyalist koalisyon eliyle
beslenip büyütüldüğünü de söylemediler. ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki
müdahalelerinin ürünü olan IŞİD’in başlıca bölgesel destekleyicilerinden
Ankara’nın, Rojavalı Kürtler’e yönelik tavrı ve yetkililerin yaptıkları açıklamalar,
tam bir siniklik ifadesidir.
Irak’ta ve Suriye’de yaşanan felaketlerin başlıca sorumlularından biri olan AKP
iktidarı, şimdi, daha önce yapmış olduğu ve Batılı güçler tarafından kabul
görmeyen “Suriye’nin kuzeyinde tampon bölge” önerisine haklılık kazandırmak
için, Rojava’da yaşanan “insanlık trajedisi”nden yararlanma peşinde. Ankara, bu
yolla, emperyalist devletlerin “Ortadoğu planı”nda bir süredir yitirmiş olduğu yeri
yeniden kazanmayı umuyor.
Öte yandan, IŞİD’in barbarlığı üzerinden emperyalist merkezler nezdinde değer
kazanmak isteyen tek bölgesel güç Ankara değil. Bölgedeki bütün devletler ve burjuva ya da küçük-burjuva önderlikler, ABD’nin “IŞİD ile mücadele” gerekçesi
altında Ortadoğu’ya yeniden dönme ve Irak’ta sürdürülen savaşı Suriye’ye taşıma
girişimine eklemleniyor.
Bu yerel güçler arasında, IŞİD’i yıllardır destekleyen Ankara ile onun doğrudan
saldırısı ile karşı karşıya kalan milliyetçi Kürt önderlikleri, kuşkusuz, özel bir yer
işgal ediyor.
Ankara, ABD emperyalizmi önderliğinde oluşturulan sözde IŞİD karşıtı koalisyonda
yer almasına karşın, bu örgüte karşı askeri mücadele çağrısını imzalamamış ve
yalnızca “insani ve lojistik yardım” sağlayacağını açıklamıştı. IŞİD karşısında
5
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
sergilenen ve Türkiye’nin “Batı ittifakı” içindeki yerinin sorgulanmasına yolaçan
bu tavrın başlıca gerekçelerinden biri, 49 TC yurttaşının üç ayı aşkın süredir
örgütün elinde rehin olmasıydı.
Bununla birlikte, IŞİD’in Rojava’ya yönelik saldırısının ortasında, dün, hiç beklenmedik bir gelişme yaşandı ve Türkiye’nin Musul Büyükelçiliği’nde çalışanlardan
oluşan 49 rehine serbest bırakıldı. Dolayısıyla, Ankara’nın Batılı müttefiklerine karşı
kullandığı rehineler gerekçesi artık geçersizleşmiş durumda. Nitekim Dışişleri
Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin başkanlığında
önceki gün New York’ta düzenlenen Irak ile ilgili dışişleri bakanları toplantısında
yaptığı konuşmada, “Suriye ve Irak'ın bir bütün halinde tek bir resim olarak
görülmesi gerektiğini” vurguladı.
HDP’li Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici de Kobanilileri ziyaret etti. Sınırın sıfır
noktasında yaşanan dram karşısında “Uluslararası güçler utansın” diye bağıran
Binici, “Yürüyebilen, eli silah tutan herkes, Kobanê’ye geçmeli ve Kürt halkının onuru
ile namusu için savaşmalıdır” dedi. Bu açıklama, Obama'nın Ulusal Güvenlik
Danışmanı Susan Rice’ın, "Suriye'de IŞİD'e karşı harekete geçmeye hazırız, ne
zaman ve nasıl olacağına biz karar vereceğiz" sözlerinin ardından geldi.
IŞİD’in Rojava’ya yönelik saldırısı, Irak’ta bu örgüte karşı savaşan Kürt önderliklerinin seferberlik ilan etmesine ve “uluslararası toplum”a yönelik müdahale
çağrılarını arttırmasına yol açtı. ABD ve Almanya gibi emperyalist devletlerden
yardım alan milliyetçi Kürt önderlikleri, Ankara’dan Kürt savaşçılara silah ve lojistik
destek vermesini talep ediyor ama Türkiye’nin Irak-Suriye sınırında bir “tampon
bölge” oluşturulmasına şiddetle karşı çıkıyor ve bunun “Kürdistan’ın işgali”
anlamına geleceğini ifade ediyorlar.
Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) Başkanı Mesut Barzani, Kobanê'ye yönelik IŞİD
saldırılarının tüm “Kürdistan’a yönelik bir tehdit” olduğunu vurguladı. Bütün Kürt
güçlerinin, tüm çelişkilerini ve kaygılarını bir yana bırakarak Kobanê halkının
yaşamını ve haklarını koruması gerektiğini belirten Barzani, tüm devletleri, gerekli
tedbirleri almaya ve Rojava halkını desteklemeye çağırdı.
Kürdistan Ulusal Kongresi Yürütme Konseyi Üyesi Adem Uzun, 19 Eylül Cuma
günü Brüksel’de yaptığı açıklamada, Kuzey Kürdistan halkını “aktif” bir şekilde
sınırlara yığılmaya çağırdı. Belçika'nın başkenti Brüksel'de düzenlenen Kürt Kültür
Haftası etkinlikleri sırasında ANF'ye konuşan Uzun, “IŞİD çetelerini durdurmak biz
Kürtlerin ne kadar bir görevi ise de aynı zamanda dünyanın başına bela olan bu
örgütü durdurmak bu güçlerin de [ABD, AB vb.] görevidir.” dedi. Uzun, “Kürdistan'ın
her dört parçasının gençlerini de bu direnişi bir namus direnişi, bir halk direnişi, bir
gelecek inşası olarak görerek direniş saflarına katılmaya” çağırdı.
Kürt Kültür Haftası etkinlikleri çerçevesinde Flaman Parlamentosu'nda düzenlenen
“Ortadoğu çıkmazına çözüm için Kürt modelleri” konulu konferansta konuşan PYD
Eşbaşkanı Salih Müslim de, “insanlık değerlerini savunan herkesi yardıma” çağırdı.
PYD’nin Eşbaşkanı Salih Müslim, 17 Eylül günü, Paris’teki IŞİD karşıtı koalisyonun
toplantısının sürdüğü saatlerde Yeni Özgür Politika gazetesi ile yaptığı söyleşide,
6
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
“tam olarak ne istediğini bilmedikleri” ABD’nin stratejisini, “olumlu” gördüklerini
belirtmiş ve “Bu nedenle de muhakkak bizimle bir dayanışma olması gerekiyor.
Bizim de bu strateji içinde yer almamız, bu nedenle normaldir, doğaldır.” demişti.
“ABD’nin bu noktadaki yaklaşımı ve adımlarının yeterli olduğunu düşünmüyorum”
diyen Müslim, YNK’nin “Bize halen bir tek kurşun verilmemiştir” açıklamasına gönderme yaparak, “IŞİD’e karşı en çok direnen güçlere tek bir mermi ulaşmıyorsa bu
silahlar niye veriliyor” sorusunu ortaya atmıştı.
IŞİD’e karşı seferberlik yönünde bir açıklama da, aynı gün, Berlin’de bulunan HDP
Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş tarafından yapıldı. Sterk TV’nin haber
programına telefonla katılan Demirtaş, “Özellikle Kuzey Kürdistan gençliği,
Türküyle, Kürdüyle, bütün devrimci ilerici güçlerini, nerede olursa hangi iş, pratik
görev olursa olsun, bırakıp mutlaka Rojava’nın yanında kendisini konumlandırması
gerekiyor.” dedi.
PKK Yürütme Komitesi üyesi Murat Karayılan ise 18 Eylül günü yaptığı açıklamada,
Kürt gençlerini, "nitelikli ve profesyonel katılıma" çağırdı. Karayılan, "YPG'ye katılın,
profesyonel asker olun" dedi. Kürt haber ajansı ANF’ye konuşan Karayılan, IŞİD’in
püskürtülememesi durumunda “ikinci bir Şengal faciası” yaşanacağını belirtti. IŞİD
saldırısının, ÖSO ile YPG’nin Kobanê’deki ittifakından duyulan korkudan
kaynaklandığını ifade eden Karayılan, “Kuzey gençliğine çağrımdır; gidin bizzat
savaşa savaşçı olarak katılın” dedi.
Ankara’nın sınıra “yığınak yaptığı” ve “trenle cephane taşıdığı” yönünde duyumlar
aldıklarını anlatan Karayılan, “Bu ciddi bir durumdur.” dedi ve ekledi: “Türk devletinin uçuş yasağı koymasından ve tampon bölge oluşturulmasından bahsedilmekte.
Eğer gerçekten bahsedilen bir tampon bölge oluşturmaksa, bu, çok tehlikeli bir şey
olur. Tampon demek Kürdistan’ın işgali demektir.”
Açıklamasında, “Bütün duyarlı uluslararası güçler ve demokratik çevreler Kobanê’de
gelişen insanlık direnişine sahip çıkmalı, destek sunmalı” diyen Karayılan, ABD’nin
ve Batılı güçlerin Rojava’ya “tek bir metelik bile” vermemiş olmasından şikâyet etti.
IŞİD’in Rojava Kürtleri’ne yönelik saldırısına karşı çıkmak ve katliam tehdidi
altındaki insanları savunmak, kuşkusuz, başta işçi sınıfı olmak üzere tüm insanlığın
görevidir. Ama barbarlığın en kaba örneklerini sergileyen IŞİD’e karşı başarılı bir
mücadelenin önkoşulu, onu yaratan ve güçlendiren emperyalist devletlerden ve
bölgesel güçlerden yardım uman mevcut burjuva ve küçük-burjuva önderliklerin
“silah üstünlüğü” değil; Kürt ve Arap emekçilerinin bütün bu güçlerden bağımsız
ortak siyasi seferberliğidir.
Unutmayalım ki, bütün bu burjuva ve küçük burjuva Kürt önderlikleri, bugün IŞİD
belasını insanlığın başına musallat eden ABD emperyalizminin Irak işgalini ve
Suriye’de sürdürdüğü kirli savaşı desteklemiş; on binlerce Suriyeli’nin ve Iraklı’nın
IŞİD benzeri vekil örgütler eliyle katledilmesini “sessizce” izlemişlerdi. Onların,
bugün IŞİD’e karşı savaşmalarının nedeni, bu örgütün kendi egemenlik bölgelerini
tehdit etmesidir. IŞİD’in ve onu yaratan bataklığın kurutulması gerektiği gerçeği
gözlerden saklanmaktadır. Eğer bu yapılırsa, ne başta ABD olmak üzere bölgedeki
7
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
müttefikleriyle ittifak yapılabilir ne de birçok IŞİD benzeri cihatçı örgütün yer aldığı
ÖSO ile ortak hareket edilebilirdi.
Mevcut milliyetçi Kürt önderliklerinin başta ABD olmak üzere emperyalist devletlerle, Ankara dahil bölgesel burjuva yönetimlerle ve Esad karşıtı cihatçı örgütlerle
olan ilişkileri, onların kendi sınıfsal çıkarları uğruna her şeyi göze alabileceklerini
göstermektedir.
Bu milliyetçi burjuva ve küçük burjuva önderliklerin Kürt emekçilerini nasıl bir felakete sürüklediğini Toplumsal Eşitlik ve Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde (wsws.org)
bugüne kadar yayımlanan onlarca yazıda dile getirdik. Bütün o yazılarda, mevcut
önderliklerin sözde “barış ve demokrasi” adına sürdürdükleri gerici politikalarının,
Kürt emekçilerini ve gençliğini, yalnızca emperyalist güçlerin ve bölgesel egemenlerin yararına olan yıkıcı bir savaşın ön cephesine yerleştirdiğini anlattık.
Bugün Irak’taki ve Suriye’deki Kürtler’in karşı karşıya olduğu durum, bütün bu
uyarılarımızın çarpıcı bir doğrulanmasıdır. Onlarca yıldır emperyalizm ve bölgesel
güçler ile gerici bir işbirliği içinde olan bu burjuva ve küçük burjuva önderlikler
siyasi olarak iflas etmiş durumdadır. Onların Kürt emekçilerine verebilecekleri tek
şey, emperyalist güçlerin çıkarına sürdürülen savaşlarda ve iç savaşlarda ölmek
ve uluslararası şirketler tarafından sömürülmektir.
IŞİD terörüne başarıyla karşı koyabilecek tek güç, Kürt, Türk, Arap, Fars, Musevi
tüm bölge işçilerinin, bu felaketin kaynağı olan emperyalizme ve kapitalizme karşı
mücadele perspektifi ile donanmış devrimci sosyalist birliğidir.
HHHH
8
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
IŞİD’e karşı mücadele ABD’nin petrolü gaspını
örtüyor
Jean Shaoul / 27.09.2014
Ş
imdi Obama’nın Savunma Bakanı olan ABD’li Senatör Chuck Hagel, yedi yıl
önce, Irak’ın işgali hakkında,“İnsanlar bizim petrol uğruna savaşmadığımızı
söylüyor. Elbette petrol uğruna savaşıyoruz. Onlar Amerika’nın ulusal çıkarları
hakkında konuşuyorlar. Onların neden bahsettiğini sanıyorsunuz? Orada önemsiz
şeyler için bulunmuyoruz.” demişti.
Başkan Barack Obama’nın ve Hagel’in, bölgesel müttefiklerinin Suriye’deki Esad
yönetimini devirmek için bir vekil güç olarak finanse ettiği Irak Şam İslam Devleti’ni
kovalama konusundaki konuşmaları, onların Esad’ı devirme planları için bir
örtüdür. Bununla birlikte, ek bir mesele olarak, Irak’ın geniş enerji kaynaklarının
ve onun topraklarından geçen tedarik yollarının kontrolü söz konusu.
Irak, dünyadaki beşinci büyük belirlenmiş petrol rezervlerine sahip ve Washington
ile müttefikleri, şimdi Batılı şirketlerin denetiminde olan petrol sözleşmelerinden
vazgeçmeye niyetli değil. ABD, bu yaşamsal enerji kaynaklarının ne kadarının
diğer ülkelere (özellikle rakipleri Rusya ile Çin’e) ulaştığını saptarken, petrole ve
doğalgaza sınırsız ulaşımını koruma peşinde koşuyor.
IŞİD, Doğu Suriye ile Irak’ın, ülkenin ikinci büyük kenti Musul’un da dahil olduğu
kuzeybatısını ve onların petrol altyapısını denetimi altına almış durumda. O, şimdi,
ayrı bir ülke olması durumunda rezervleri onu dünyada 10. sıraya yerleştirecek
olan özerk Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (KBY) başkenti Erbil’i ve Irak’ın başkenti
Bağdat’ı tehdit ediyor.
IŞİD’in Batı Irak’a ve Sünni Üçgeni’ne doğru ilerlemesi, onun iki önemli petrol
boru hattının bir kısmını kontrol etmesi anlamına geliyor. Bunlardan birincisi olan
804 kilometrelik Kerkük-Banyas (Suriye’de bir liman) hattı, 2003’teki savaş
sırasında ABD hava saldırılarıyla büyük ölçüde imha edilmişti ama yine de Ayn
Zalah ile Suweidiva arasındaki bölüm faaliyette. İkinci petrol boru hattı, Kerkük’ten
Türkiye’deki Ceyhan’a uzanıyor. IŞİD, Suriye’ye giden petrol akışını durdurmuş durumda ama Türkiye’ye olan akışın sürmesine izin verdi.
ABD’nin IŞİD’e ve onun müttefiki Sünni aşiretlere yönelik saldırısının ve KBY’nin
peşmerge güçleri ile Suriyeli ve Türkiyeli Kürt savaşçıların karadaki varlığı, Irak’ın
Kerkük’teki en büyük petrol alanlarının (KBY, bu alanları daha önce Irak güçlerinden almıştı) IŞİD’in denetimine geçmesini engelledi. Irak ordusu, IŞİD’i,
ülkenin en büyük petrol rafinerisinin ve elektrik santralinin bulunduğu Bayji’den
9
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
çıkardı. ABD, aynı zamanda, Irak ordusunun Anbar eyaletinde Ramadi’nin kuzey
batısında bulunan Haditha’daki K3 rafinerisinin ve kısa süre önce yeniden ele
geçirilmiş olan Musul barajının aşağısındaki önemli bir barajın kontrolünü yeniden
ele geçirmesi için hava koruması sağladı.
BP’nin önceki CEO’su Tony Hayward tarafından yönetilen Britanya-Türk ortaklığı
Genel ile Kanadalı Oryx Petroleum gibi enerji şirketleri, Tak Tak, Tawke ve Hawler
petrol sahalarının güvencede olduğunu ve çalışanların güvenle geri dönebileceğini
söyledi.
Irak’ın güneyinde bulunan ve şimdiye kadar, BP, Exxon-Mobil, Shell, Rus Lukoil,
Angola’nın Sonangol, İtalya’ın ENI ve Norveçli Statoil ile küçük başka şirketler
tarafından denetlenen devasa petrol alanları, petrol boru hatlarına yönelik kimi
saldırılar olsa da, çatışmalardan şimdiye kadar etkilenmedi. Bu, bir dizi şirketin
ve yüklenicinin hisselerinin en azından bir kesimini satmasına; diğerlerinin ise
dikkatlerini KBY’nin petrol sahalarına yöneltmesine yolaçmış durumda.
Saddam Hüseyin yönetiminin 2003’teki savaşta yenilgiye uğramasının ardından,
ABD petrol patronları, Irak’ın petrol sanayisini yönetmek üzere buraya yerleşti.
Onlar, Irak petrollerinin tam kontrolünü elde etmelerini sağlayacak olan hidrokarbon yasasının çıkmasını sağlayamamakla birlikte, Irak’ın petrolünü, 30 yılın
ardından, son derece uygun koşullarla Batılı şirketlere açabildiler.
Bunlar, uzun süreli ödünleri ve büyük mülkiyet paylarını kapsıyor. Petrol ihracatı
ya da karların okyanus ötesine aktarılması konusunda herhangi bir sınırlama ya
da şirketlerin çoğunlukla Iraklı işçileri çalıştırması ve yerel ekonomiye yatırım
yapması yönünde herhangi bir zorunluluk bulunmuyor.
Bu sektör, şimdi, BP, Exxon-Mobil, Shell, Chevron, Fransız Total şirketi ve Rusyalı,
Çinli, Malezyalı ya da bir dizi küçük şirket tarafından işletiliyor.
Bu yılın başlarında, Rus petrol devi Lukoil, Basra’nın güneyindeki, 20 milyar varil
dolayında olduğuna inanılan petrol rezerviyle dünyanın muhtemelen en büyük
delinmemiş petrol alanı olan Batı Kurna-2’de üretime başladı. Başlangıçtaki üretim
günlük 120.000 varil iken, bunun gelecek yıl 400.000 varile, birkaç yıl içinde de
muhtemelen 1,2 milyon varile çıkması kararlaştırıldı.
Rusya tarafından 1980’lerde keşfedilmiş olan petrol sahasındaki üretim, önce
ABD’nin 1990’lardaki yaptırımlarıyla, ardından da, Rusya’nın Irak’ın 13 milyar
dolarlık borcunu silmesi karşılığında imzalanan 2004’teki bir anlaşmaya rağmen,
işgal güçleri tarafından engellenmişti. Irak hükümetinin Washington’ın baskısı
altında özgün anlaşmayı iptal etmeye zorlanmasının ardından, 2007’de, Lukoil,
üretim hakları konusunda BP’nin üstesinden geldi. Lukoil’in Devlet Başkanı Putin’e
yakın olan CEO’su Vagit Alekperov, bugüne kadar, Ukrayna konusundaki ABD
yaptırımlarından kurtulmuş durumda.
Kürt özerk bölgesinde, 2003’ten önce büyük ölçüde ihmal edilmiş olan petrol
alanları devreye girdi. İki büyük Kürt partisini kontrol eden rakip Barzani ve Talabani ailelerinin egemenliğindeki rüşvetçi bölgesel yönetim, federal hükümeti hiçe
sayarak, petrol projelerindeki payının yüzde 25’ini özel şirketlere satmasına izin
10
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
veren ihaleler düzenliyorlar. Genel’in ve Oryx Petroleum’un yanı sıra, dört büyük
petrol şirketi (Chevron, Exxon-Mobil, Hess ve Total) ile 30 küçük şirket, KBY ile
anlaşmalar imzaladı. Arttırılması planlanan KBY’deki üretim, Irak petrolünün yüzde
10’unu oluşturuyor.
KBY, petrolü önceden varolan ve Ceyhan’a giden boru hattına bağlamak ve
doğrudan ihraç etmek için kendi bölgesindeki yeni açılmış bir boru hattından
yararlanmaya çalışmış; bu, Bağdat tarafından yasadışı sayılmıştı. Sonuçta, Kürt
petrolü, Irak hükümeti tarafından davalar açılacağı korkusuyla, dünya piyasalarına
satılmadı ve Türkiye içinde kullanıldı. KBY, aynı zamanda, Genel’in Türkiye’ye
günde 700 tanker göndermesine izin verdi ve böylece petrol akışı için Musul’dan
izlenen boru hattını kullanmaktan kaçındı. ABD, KBY’nin petrolü Bağdat’tan
bağımsız şekilde satmasına karşı çıkıyor ama federal hükümeti kendi
dayatmalarına razı olmaya zorlamak için KBY’yi piyon olarak kullanıyor.
Petrol sanayisi, artık, 2003 savaşından ve ABD işgali sırasında kasten
gerçekleştirilen yıkımdan bu yana büyük ölçüde iyileştirilmiş durumda. Petrol üretimi, Irak’ı dünyanın yedinci büyük petrol üreticisi yapacak şekilde, 1979’daki devlet elindeki işletmelerin günlük 3,5 milyon varillik üretiminin biraz altına, günde
3,3 milyon varile ulaştı.
Irak petrolünün yarıya yakını, son zamanlarda dünyanın en büyük petrol ithalatçısı
haline gelmiş olan Çin’e ihraç ediliyor. Çin’in devlet mülkiyetindeki dört petrol
şirketinden PetroChina, geçen yıl, Exxon’dan, Irak’ın güneyindeki Batı Kurna’daki
bir hisseyi ve üç başka büyük petrol alanının hisselerini satın aldı. Irak’ta, Sinopec
ile CNOOC’nin de imtiyazları var. Çinliler, genellikle, Batılı büyük petrol şirketler
ile ortak ya da düşük karlı sözleşmeler alıyorlar. Çin, 10.000 işçiyi petrol
sahalarına taşımak için, Irak’ın güneyinde, İran sınırı yakınında kendi havaalanını
inşa etti.
Irak halkı, bu petrol patlamasından hemen hiçbir yarar görmüyor. Petrol ve
doğalgaz sektörü, uluslararası şirketler kendi elemanlarını getirdikleri için, istihdam edilen işgücünün yüzde 2’sinden azını oluşturuyor. Petrolün yüzde 80’i (günde
2,7 milyon varil) ihraç ediliyor ve iç piyasa için pek bir şey kalmıyor. Yakıt sıkıntısı
ve elektrik kesintileri yaygın. Dünya Bankası’na göre, yoksulluk artıyor; ailelerin
yüzde 28’i (9,5 milyondan fazla Iraklı) yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Binlerce
aile, çöplerde yiyecek arıyor ve çöp alanları ile gecekondularda yaşıyor.
Hükümet, devlet gelirleri 2010’daki 50 milyar dolardan 2013’te 100 milyar dolara
yükselmiş olmasına rağmen, işsizlik yardımı sağlayacak sosyal güvenlik yasasını
çıkartamadı. Bu 50 milyar dolarlık artış, Irak halkının yararına kullanılması durumunda, beş milyon aileden her birine 10.000 dolarlık yardım ve hizmet
sağlayabilirdi. Bu tür altyapı ve hizmet iyileştirmeleri, Sünni olmayan, Şii bölgelerde
yaşandı. Irak’ın petrol üretiminin bir kısmının denetimini ele geçirmek için Aralık
2012’den beri Sünni bölgelerdeki Şiiler’i ve petrol tesislerini hedefleyen Sünni
militanları yönlendiren etmenlerden biri budur.
HHHH
11
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
12
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
Türkiye Suriye’de askeri rol için sıraya giriyor - 1
Jean Shaoul / 02.10.2014
T
ürkiye, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Cuma günü Birleşmiş Milletler’de (BM) yaptığı konuşmanın ardından, Irak ve Suriye’deki ABD
savaşlarında askeri bir rol almaya hazır olabilir. Türkiye, Suriye, Irak ve İran ile
uzun sınırlara sahip ve Ortadoğu’daki tek NATO üyesi.
Erdoğan Kuzey Suriye’de “uçuşa yasak” ve “tampon” bölgelerin oluşturulması
çağrısı yaptı. Hürriyet gazetesine göre, Erdoğan, Türkiye’ye dönerken, uçaktaki
gazetecilere, “Türkiye’ye düşen görev neyse, Türkiye de bu görevini yerine getirecektir. Yani, Türkiye burada askeri olarak herhangi bir pozisyon almaz mantığı
peşinen yanlıştır.” dedi ve ekledi: “Bir terör örgütünü sadece hava operasyonuyla
bitiremezsiniz… Karanın gitmediği yer hiçbir zaman kalıcı olmaz.”
Erdoğan, hükümet tezkeresinin Perşembe günü parlamentoda onaylanmasının
ardından, Türkiye’nin koalisyona katılımı için “gerekli bütün adımlar”ın atılacağını
söyledi. Bununla birlikte, parlamentonun onayı, onun 2003’te Irak’a karşı savaşı
reddetmesinde görüldüğü gibi, hiçbir şekilde kesin değil.
Erdoğan, Washington’ın, Başkan Obama’nın Ortadoğu’da yeni bir saldırgan
savaş koalisyonuna tam destek vermesi yönündeki ağır baskısıyla karşılaşmış durumda ki Türk lider, bugüne kadar, bu koalisyonda cephede rol almak istemiyordu.
Bu, ağır siyasi bedeli olabilecek bir yön değişikliğidir.
Washington, Batılı gazetecilerin kafasını kesen ve karşıtlarına barbarca davranan
Irak Şam İslam Devleti’ni (IŞİD), Suriye’deki Beşar Esad yönetimini yerinden etmeye
yönelik askeri planlarına bir bahane olarak kullanıyor. ABD’nin geçen yıl Esad’a
karşı önerdiği saldırı IŞİD’i ve benzeri cihatçı grupları destekleyecekken, bu yıl
görünürde onlara karşı yürütülüyor. ABD, Suriye’de IŞİD’e karşı bir güç olarak,
gerçekte varolmayan “ılımlı” güçleri güçlendirmek için, 500 milyon dolar
değerinde silah ve donanım gönderecek.
Erdoğan, Çarşamba günü, Türkiye’nin koalisyona desteğinin insani ve lojistik
biçimde olacağını ama Ankara’nın IŞİD’e karşı savaşmak ya da onu vurmak için
birlikler göndermeyeceğini söylemişti. Ankara, 2003’te ABD önderliğinde Irak’a
karşı başlatılan savaşta olduğu gibi, hava sahasının ya da Türkiye’nin
güneydoğusundaki İncirlik hava üssünün Suriye’deki IŞİD’li asilere yönelik ABD
önderliğindeki hava saldırılarında kullanılmasına izin vermeyecekti. Ankara, daha
önce, Suudi Arabistan’ın Cide kentinde 10 Arap ülkesi tarafından yapılan ve
onların “her türlü terörizmin oluşturduğu tehdide karşı ortak duruş kararlılığını”
ifade eden ortak açıklamayı imzalamayı reddetmişti.
13
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
Bir açıdan, Erdoğan’ın bu tür bir koalisyonun daha istekli üyesi olması bekleniyor
olabilirdi. Sonuçta, Türkiye, Suudi Arabistan ve Körfez’deki petrol devletleri ile birlikte ve Ürdün ile İsrail’in ek desteğiyle, Washington’ın Esad’ı yerinden etme ve bu
yolla İran’ı, Rusya’yı ve Çin’i zayıflatma iddiasının ateşli bir destekleyicisiydi.
Erdoğan, uzun süre önce, Washington’ın Suriye’deki “asi” gruplar yararına hava
saldırıları başlatması çağrısı yapmıştı ve geçtiğimiz yılın Eylül ayında, Obama
yönetimi planlamış olduğu saldırılardan vazgeçtiği zaman küplere binmişti.
Ama IŞİD, şimdi, doğu Suriye’nin önemli bölümünü ele geçirmiş durumda ve
Irak’ın büyük enerji kaynaklarını ele geçirme olasılığıyla Washington’ın Irak’taki,
özerk Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ndeki (KBY) ve genel olarak bölgedeki ticari ve
stratejik çıkarlarını tehdit ediyor. IŞİD’in atağı, Sünni nüfusun, ABD’nin eğittiği Irak
kolluk güçlerinin dağılmasına ve ülkenin büyük bölümündeki kontrolün yitirilmesine yol açan başkaldırısı ile aynı zamana rastladı.
Obama yönetimi, bu yüzden, önceki müşterilerine dönmek zorunda kalırken, aynı
zamanda, bu değişikliği, Esad yönetimini değiştirme planlarını yeniden yürürlüğe
koymak için yararlanıyor. ABD, silah sevkiyatının yanı sıra, Fransa, Almanya ve
İtalya ile birlikte, Irak ordusunu ve KBY’nin peşmergelerinin, karada vekil bir güç
olarak kullanmayı umduğu bir kısmını eğitmek için askeri “danışmanlar” gönderdi.
ABD, aynı zamanda, KBY’yi, Bağdat ile uğraşırken bir piyon olarak kullanıyor.
Peşmerge güçlerine, hem Suriye’den hem de Türkiye’den Kürtler katılıyor. Bunlar
arasında, ABD ve Türkiye tarafından terörist bir grup olarak damgalanmış ve 1984
ile 2008 yılları arasında Türkiye’ye karşı keskin bir iç savaş sürdürmüş olan Kürdistan İşçi Partisi’nden (PKK) Kürtler de var.
Irak’ın Kandil Dağı’nda üslenmiş olan PKK IŞİD’e ve Suriye’deki diğer İslamcı
“asiler”e karşı savaştı. Onlar, peşmergenin desteklenmesinde ve IŞİD’in Kuzey
Irak’ta geri püskürtülmesinde belirleyiciydi.
Erdoğan, Suriye’de yönetim değişikliğini amaçlayan savaş koalisyonuna katılarak,
Türkiye’yi önceki müttefiki IŞİD’in karşısına ve yasaklanmış PKK’nin yanına
yerleştiriyor. Bununla birlikte, ordunun ve milliyetçilerin baş düşman olarak
gördüğü PKK’nin, silahlandırılması şöyle dursun, desteklendiği algısı bile, keskin
biçimde arabozucu bir mesele. Cumhuriyet gazetesine göre, başlangıçta, içinde
bulunduğu zor durumdan dolayı, Ankara’nın Irak’ta ve Suriye’de IŞİD’e karşı koalisyona desteğinin “gizli kalması gerektiği” konusunda anlaşılmış.
Obama ve Washington için IŞİD’in aleyhine dönmek, Erdoğan’ın Adalet ve
Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti ile başbakan ve eski Dışişleri Bakanı Ahmet
Davutoğlu için olduğundan çok daha kolay. Bu karar Türkiye’yi Irak’taki ve
Suriye’deki savaşa sokar ve ülke içindeki durumu, siyasi, ekonomik ve güvenlik
yönünden istikrarsızlaştırabilir.
Türkiye, üç yıl önce, Ortadoğu’daki komşuları ile “sıfır sorun” politikasından
vazgeçti; iki yönlü ve doğası gereği çelişkili, saldırgan bir dış politika izledi. Birincisi, Ankara, Suriye’de, önceden yakın ekonomik ve siyasi ilişkiler geliştirmiş
14
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
olduğu Esad’a karşı, aralarında Müslüman Kardeşler’in ve El Kaide’nin dalları
olan El Nusra Cephesi ile IŞİD gibi cihatçı grupların olduğu “asiler”i destekledi.
İkincisi, Bağdat ile çelişen ama önemli enerji kaynaklarını güvence altına alan ve
Türkiye’yi Avrupa’ya enerji aktarma merkezi haline getirecek olan boru hatları inşa
eden Ankara, Irak’taki yarı özerk KBY ile daha yakın ilişkiler kurdu.
AKP hükümeti Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) ev sahipliği yaptı ve sürgündeki
rejim karşıtlarından, Müslüman Kardeşler üyelerinden ve çeşitli CIA unsurlarından
oluşan Suriye Ulusal Konseyi’ni (sonradan Suriye Ulusal Koalisyonu-SUK) destekledi. Ama önemli koalisyon üyelerinin ayrılmasının ardından ÖSO’nun askeri
önderliğini dağıtıyor olduğunu açıklamış olan SUK, şimdi karışmış durumda.
ÖSO, ABD Esad’ın devrilmesinin asıl hedef olduğu güvencesi vermedikçe IŞİD
karşıtı koalisyona katılmayı reddetti. Bununla birlikte, o IŞİD ve diğer İslamcılar ile
yıllardır -sorunlu da olsa- fiili bir ittifak içindeydi. Suriye muhalefeti içindeki en
etkili savaşçı güçler, Sünni cihatçı gruplar.
Türkiye, ÖSO’nun iş başında olduğu hayalini sürdürürken, İslamcı güçlere üsler,
eğitim, istihbarat, sağlık tesislerinden yararlanma ve sınırdan serbest geçiş sağlıyor
ve onlara silah aktarma işlevi gördü. Suriye sınırının çoğu, şimdi, sınır
kasabalarında ve köylerinde önemli bir İslamcı varlığına yol açacak şekilde, IŞİD’in
kontrolü altında. AKP hükümeti, isyancılara topçu ve hava koruması da sağladı.
Bu destek, Türk vatandaşlarının IŞİD’e ve diğer İslamcı gruplara katılıp Suriye’de
savaşmasını teşvik etti. Bu güçlerin yüzde 10’ varan bir kesiminin Türkler’den
oluştuğuna inanılıyor. AKP’nin destekleyicileri, IŞİD’e ve diğerlerine para sağlamış
İslami bir vakıf olan İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı’na (İHH) katkıda
bulunmaya “teşvik” edildi.
Türkiye’nin istihbarat örgütü MİT, Sünni silahlı hareketi ve İHH’nin operasyonlarını
desteklemede önemli bir rol oynadı. Hükümet, asileri desteklemek için açık bir
işgale bahane sağlamak için Suriye’de bir sahte bayrak operasyonu başlatmayı
bile tartıştı.
Ankara, İslamcılar’ı bir yandan Esad’ı alaşağı etmek için kullanırken, aynı zamanda, onları, Suriye’nin kuzeydoğusundaki militan Kürt gruplarına (Demokratik
Birlik Partisi-PYD ile onun milis örgütü Halk Savunma Birlikleri-YPG) karşı
savaştırmaya çalıştı. PYD, Suriye yönetiminin asilere karşı Kürtler’in desteğini
almanın bir yolu olarak verdiği örtülü destekle, yarı özerk bir bölge oluşturmuş
durumda. Bunun Türkiyeli Kürtler arasında benzeri bir özerklik hareketini
kışkırtacağından korkan AKP hükümeti [Rojava’daki-çev] bu oluşumdan nefret
ediyor.
Türkiye destekli cihatçı gruplar ile kuzeydoğu Suriye’deki Kürtler arasında çok
sayıda çatışma yaşandı. Bunların sonuncusu Kobani çevresinde gerçekleşiyor ki
bu, geçtiğimiz hafta 140.000 sivilin Türkiye’ye sığınmasına yolaçtı. BM Mülteciler
Yüksek Komiserliği (UNHCR), çoğu Türkiye’ye düşmanlık besleyen 400.000 kadar
Suriyeli Kürt’ün sınırı geçeceğini tahmin ediyor. Türkiye, şiddetli iç savaştan kaçan
1,5 milyon dolayında Suriyeli sığınmacıya ev sahipliği yapıyor. Bu, geçtiğimiz ay,
15
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
Gaziantep’te karışıklıklara ve sığınmacılara yönelik saldırılara yol açacak şekilde
kiraları yükseltti ve ücretleri düşürdü.
Şimdiki saldırı, IŞİD’in Kobani’yi ve çevresindeki köyleri ele geçirmeye yönelik ikinci
girişimi. Temmuz ayındaki ilk saldırı, Türkiye’den gelen Kürtler’in yardımıyla
püskürtülmüştü. Suriyeli Kürtler’i destekleyen ve göstericilerin AKP’yi IŞİD’e yardım
etmekle suçladığı öfkeli gösteriler patlamış durumda.
PKK destekleyicilerine IŞİD’e karşı savaşma çağrısı yaptı. Türkiye’den yüzlerce insan
sınırı geçti ve kolluk güçleri buna göz yaşartıcı gaz ve basınçlı su kullanarak ve
kimi sınır geçiş noktalarını kapatarak yanıt verdi. Bu gelişmeler, Erdoğan’ın Kürtler
ile yaşanan uzun süreli çatışmayı çözmek ve PKK’yi yalıtmak için 2008’den bu
yana yaptığı hamleleri tehlikeye sokabilir.
HHHH
Türkiye Suriye’de askeri rol için sıraya giriyor - 2
Jean Shaoul / 03.10.2014
R
ecep Tayyip Erdoğan, ikinci bir siyaset değişikliği yaparak, Bağdat’taki merkezi
yönetimi atlayan ve o zamanlar ABD tarafından desteklenen Nuri El Maliki
yönetiminin öfkesiyle karşılaşan enerji anlaşmalarını imzalayan Irak’taki Kürdistan
Bölgesel Yönetimi’nin (KBY) özerkliğine olan düşmanlıktan vazgeçti. Erdoğan,
bunun karşılığında, KBY’nin hem Türkiye’deki Kürdistan İşçi Partisi’ni (PKK) hem
de Suriye’deki Demokratik Birlik Partisi (PYD) ile onun milis gücü Halk Savunma
Birlikleri’ni (YPG) marjinalleştirmeye çalışacağını ummuştu. Bu, Kürtler ile anlaşıp
PKK’yi yalıtmaya yönelik 2008’de başlatılan planın bir parçasıydı.
Bu plan, IŞİD’in Irak topraklarının bir kesimini ele geçirip KBY’nin başkenti Erbil’e
ve Türkiye sınırına doğru ilerlemesiyle birlikte boşa çıktı. Bu, Türkiye’nin KBY’deki
enerji ve inşaat şirketlerini, Kürdistan’dan son derece önemli enerji sevkiyatını ve
yüzlerce Türk şirketinin faaliyet gösterdiği Irak’a olan 12 milyar dolarlık ihracatını
tehlikeye sokuyordu.
IŞİD ile ABD’nin desteklediği KBY şimdi savaşta. Obama yönetimi, Kürt partilerini
Irak Başbakanı Haydar El Abadi’nin kırılgan hükümetine katılmaya zorlarken, aynı
zamanda, Bağdat’ı sindirmek için, KBY’yi bağımsız bir devlet olarak kabul etme
ihtimalini hissettirmiş durumda.
Kürtler, Bağdat’a olan desteklerinin KBY bütçe tahsisinin serbest bırakılması, petrol
ihracatı konusundaki anlaşmazlıkların çözülmesi, Kürt güçlerinin silahlandırılması,
Bağdat ile Erbil arasında tartışmalı olan bölgelerin konumunu çözüme ulaştıracak
anayasal düzenlemelerin yapılması ve KBY’ye kendi hava sahasındaki sivil uçuşlar
üzerinde tam denetim hakkı verilmesi koşullarına bağlı olduğunu belirtiyor. Bu,
Abadi hükümeti için iyiye işaret değil.
16
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
Kürtler Ankara’yı kendilerine karşı IŞİD’i desteklemekle suçlarken, KBY Türkiye’ye
düşman oldu. Benzer bir şekilde, IŞİD de Türk destekleyicilerine saldırdı. IŞİD,
Mayıs 2013’te, Reyhanlı’da, 52 kişinin öldüğü bir bombalı otomobil saldırısı
düzenledi; Eylül 2013’te, hükümeti İstanbul ve Ankara’da çok sayıda intihar
bombacısı saldırısıyla tehdit etti. Hükümet, bir dizi saldırının ardından, Suriye
sınırındaki güvenlik önlemlerini sıkılaştırdı ve 6.000 kişinin girişini yasakladı.
Ankara, bu yıl içinde, 500’den fazla insanı sınırdışı etti.
Erdoğan Obama yönetimini IŞİD’e yönelik hava saldırılarına karşı uyarırken,
Başbakan Ahmet Davutoğlu, Ankara’nın, IŞİD’in Haziran ayında Irak’a girmesine
yönelik kaygılarını önemsiz gibi gösterdi.
Ankara, o sırada, asıl olarak, IŞİD’in Musul’daki Türk konsolosluğundan rehin
aldığı 49 diplomatının ve personelinin yazgısıyla ilgileniyordu. Türkiye’nin Irak’ta
IŞİD karşıtı herhangi bir askeri eyleme dahil olmasını önlemek için, ayrıca, Haziran
ayında, 31 Türk kamyon sürücüsü esir alınmıştı. IŞİD, şimdi, bu konsolosluğu,
Musul’daki merkezi olarak kullanıyor.
Kamyon sürücüleri bir ay önce serbest bırakılmışken, konsolosluk personeli, Türk
istihbarat örgütünün gerçekleştirdiği ve rehinelerin KBY’ye teslim edilmek yerine
Suriye üzerinden ulaştırıldığı bir anlaşmayla kısa süre önce kurtarıldı (rehinelerin
KBY yerine Suriye üzerinden teslim edilmesi, KBY ile Sünni aşiretler arasındaki
rahatsız edici ilişkiyi gösteriyor). Anlaşma, Liwa al-Tawhid adlı bir Suriyeli asi
grubun 50 IŞİD üyesini serbest bırakmasıyla aynı zamana denk düştü.
Ankara, Suriye’deki İslamcı asileri zayıflatmak ya da hem IŞİD’in başlıca mali
destekleyicisi hem de Ankara’nın bölgedeki az sayıda müttefiklerinden ve
yatırımcılarından biri olan Katar ile olan ilişkileri kötüleştirmek istemediği için, konsolosluk görevlilerinin kaçırılmasından sonra bile, IŞİD’i terörist bir grup olarak
tanımlamadı. Erdoğan, Ağustos ayında Cumhurbaşkanı seçildikten sonra, rehinelerin serbest bırakılmasında muhtemelen anahtar rol oynamış olan Katar’a
dört ziyaret yaptı.
Türkiye, Erdoğan’ın yakın ilişkiler içinde olduğu Mısır’ın Müslüman Kardeşler
örgütünden Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin, Temmuz 2013’te, Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin desteğiyle, General Abdul Fatah El Sisi
tarafından devrilmesi sonucunda, büyük ölçüde yalıtılmış durumda. Onun Tel Aviv
ile ilişkileri, İsrail’in 2008-2009’da Gazze’yi bombalamasının, Türkler’in finanse
ettiği bir yardım filosunun ele geçirmesinin ve 10 Türk vatandaşını öldürmesinin
(onuncusu, yıllarca komada kaldıktan sonra, kısa süre önce öldü) ve en son Müslüman Kardeşler’in bir kolu olan Hamas’ın denetimindeki Gazze’ye yönelik
soykırımsal savaşın ardından bozulmuş durumda.
Ankara’nın, Obama’nın koalisyonuna katılmadaki isteksizliği, en azından kısmen,
AKP’nin, Washington’a yönelik, ABD’nin Ortadoğu politikasındaki ani ve sıkça
yaşanan değişiklikler eliyle artmış köklü güvensizliğinin bir sonucudur.
Washington, AKP iktidarını, Haziran 2013’te tüm ülkede kitlesel gösterileri
tetikleyen İstanbul’daki Gezi Parkı protestolarını sert bir şekilde ezdiği için
17
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
eleştirmişti. Onun, bunun ardından Temmuz ayında Mısır Cumhurbaşkanı Mursi’nin alaşağı edilmesini onaylaması ve ardından Suriye’ye yönelik savaş planlarını
ertelemesi (ki bu, Erdoğan hükümetinin şiddetle talep ettiği şeydi), Ankara’yı
fazlasıyla kızdırdı. Suriye’deki iç savaş, şimdi, kısmen AKP iktidarının sağcı İslamcı
grupları destekleme ve onların Türkiye’de faaliyet göstermesine izin verme
kararının bir sonucu olarak, Türkiye’nin sınır güvenliğini tehdit ediyor.
Erdoğan, Washington’ı, kendisini hedefleyen bir darbe girişiminin arkasında olmakla suçlamıştı. Geçtiğimiz yılın Aralık ayında, onun, oğlu Bilal’in ve dört bakanın
dahil olduğu yolsuzluk faaliyetleri açığa çıktığı ve soruşturmalara yol açtığı zaman,
Erdoğan, binlerce polisi, müfettişi ve savcıyı görevinden aldı. O, bu
soruşturmaların, Washington ile onun eski siyasi müttefiki, şimdi ABD’de sürgünde
yaşayan İslamcı vaiz Fethullah Gülen’in başını çektiği komplonun bir parçası
olduklarını iddia etti.
Washington’ın İran’a yönelik yaptırımları, Türkiye’nin Tahran ile olan artan petrol
ve doğalgaz ticaretini ciddi bir şekilde aksattı ki o, petrol ve doğalgaz ödemelerini
devlet bankaları üzerinden altınla yaparak onlardan kaçıyordu. ABD’nin
Ukrayna’daki sağcı darbeye olan desteği, ekonomik politikalarından biri
Ortadoğu’dan, Rusya’dan ve Orta Asya’dan gelen petrolün ve gazın Avrupa’ya
transit aktarım merkezi haline gelmek olan Türkiye’nin Rusya ile artan
bağlantılarını kesti. Erdoğan, Avrupa Birliği’ne katılma girişiminden vazgeçme
karşılığında, Çin’in baskın olduğu Şanghay İşbirliği Örgütü’ne ve Rusya’nın eski
Sovyet cumhuriyetleri ile oluşturmaya çalıştığı Avrasya Birliği’ne katılma peşinde
koştu.
Erdoğan, Washington’ın Suriye’ye karşı saldırıyı yeniden başlatmasının, ABD kara
birliklerinin ve AB tarafından kabul edilebilir bir siyasi muhalefet alternatifinin
yokluğunda Esad’ı alaşağı edemeyeceğinden korkuyor. Bu, aynı zamanda, aynı
ABD’nin Afganistan’daki savaşının Pakistan’ı istikrarsızlaştırmasında olduğu gibi,
savaşı giderek ülkeye taşıyacak daha geniş bir yangını da ateşleyebilir.
HHHH
18
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
Türkiye’nin IŞİD çatışmasındaki rolü iç savaşı
yeniden canlandırma tehlikesi taşıyor
Jean Shaoul / 10.10.2014
İ
slamcı Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti, onun Kobani’deki Suriyeli
Kürtler’e yardımı reddetmesini protesto eden tüm ülkedeki öfkeli gösterilere
şiddetli bir şekilde tepki gösterdi. Türkiye’nin güneydoğu sınırındaki kuşatılmış Kürt
yerleşim bölgesi, Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) güçlerinin eline geçmek üzere.
Yasaklanmış gerilla hareketi Kürdistan İşçi Partisi (PKK) tarafından çağrısı yapılan
ve İstanbul, Ankara ve güneydoğu Türkiye’deki kentler dahil, tüm ülkeye yayılan
gösterilerde, göstericilerin üzerine basınçlı su, göz yaşartıcı gaz ve gerçek mermi
kullanan çevik kuvvet polisi gönderildi.
Kolluk güçleri, 10’u Diyarbakır’da olmak üzere en az 19 kişiyi öldürdü ve çok
sayıda insanı yaraladı. Hükümet, iki ilçede ve gösterilerden en fazla etkilenen
yoğun Kürt nüfusuna sahip Mardin, Siirt, Batman ve Muş gibi kimi kentlerde
sokağa çıkma yasağı ilan etti.
Gösterilere katılanları “kendi ülkelerine ihanet” ile suçlayan İçişleri Bakanı Efkan
Ala, protestoları “vatana ihanet” olarak mahkum etti ve göstericilere, ya
protestoları durdurma ya da “öngörülemez” sonuçlarla karşı karşıya kalma
uyarısında bulundu.
Bu patlamaya hazır durum, hükümetin Ortadoğu’da çok daha yaygın bir çatışmayı
ateşleyebilecek politikalarının tutarsızlığının ve sinikliğinin kanıtıdır. Bu, Türk
halkının çoğunluğunun Irak’a ve Suriye’ye yönelik herhangi bir askeri müdahaleye
karşı çıktığı ve artan hayat pahalılığı konusunda giderek öfkeli olduğu koşullar
altında, Türkiye’nin kendi Kürt halkıyla bir iç savaşın yenilenmesine yol açabilir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), geçtiğimiz hafta, Türk ordusunun Irak’a ve
Suriye’ye müdahalesine ve yabancı birliklerin aynı amaçla Türkiye topraklarında
konuşlanmasına izin veren hükümet tezkeresini onaylamıştı. Türkiye, Suriye ve Irak
ile sınırı olan tek NATO üyesi ve onun savunusu, NATO’nun, ittifak sözleşmesinin
5. maddesine göre, BM Güvenlik Konseyi kararı olmaksızın askeri müdahalesini
gerekçelendirmek için kullanılabilir.
TBMM’nin kararı Ankara’nın Washington’a ayak uydurduğunun göstergesi gibi
görünürken, Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, hiç kimsenin anında adımlar
atılmasını beklememesi gerektiğini söyledi.
Bununla birlikte, tezkere, IŞİD’i değil ama AKP iktidarının barış görüşmeleri
sürdürdüğü PKK’nin adını anarak, herhangi bir askeri müdahalenin “terörist
örgütler”e yöneleceğini belirtiyor.
19
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
Dahası, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Washington’ın koalisyonuna katılmak için üç
koşul öne sürdü: Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad yönetiminin alaşağı edilmesi
ki bu, pratikte, Suriye’de başka savaşçı güç olmadığı için İslamcı grupların desteklenmesi anlamına geliyor; Türkiye’nin Suriye sınırında ve Suriye içinde 25 kilometrekarelik bir uluslararası tampon bölge ki bu bir “uçuşa yasak bölge” ya da Suriye
uçaklarına yasak bölge. Bu, Suriye’nin egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün
açıkça ihlalidir.
Ankara, IŞİD karşıtı harekatların, Rojava olarak bilinen bir özerk bölge oluşturan
Suriye’deki ya da Türkiye’deki Kürt güçleri kuvvetlendirmemeye kararlı.
Washington’ın, özellikle Kuzey Irak’taki yarı özerk Kürdistan Bölgesel Yönetimi
(KBY) ve onun başkenti Erbil yararına IŞİD’e karşı PKK ile fiili işbirliğinin PKK’nin
terörist örgütler listesinden çıkartılmasına ya da onun itibarını arttırmaya yol
açması kaygı yaratıyor.
Türkiye, şimdiye kadar, Kobani karşısındaki sınıra birlikler ve tanklar
konuşlandırmış durumda ama kenti kuşatan IŞİD güçlerine karşı herhangi bir
eyleme girişmekten kaçınıyor. Onun başlıca amacı, Suriyeli ve Türkiyeli Kürt
savaşçılar ile silahların, Kobani’nin IŞİD’in kuşatması altında olmayan tek
yanından kente yardıma gitmesini engellemektir. Kobani uğruna sürdürülen ve
160.000 Suriyeli’nin, zaten en az bir milyon Suriyeli’ye sığınma sağlamış olan
Türkiye’ye kaçmasına yolaçan üç haftalık savaşta, 400’den fazla insan ölmüş durumda.
Ankara’nın kuşatma altındaki Kürt yerleşim bölgesini bloke etmesi, PKK’yi ve
destekleyicilerini öfkelendirdi. Rojava’nın yazgısı, büyük ölçüde Türkiye ile barış
sürecinin sürmesiyle bağlantılı görülüyor ve 40.000 yaşama malolmuş 30 yıllık
savaşın yeniden başlaması tehlikesi oluşturuyor. PKK’nin İmralı’da hapiste olan
önderi Abdullah Öcalan, “Kobani düşerse, süreç biter” dedi. “Savaş başlayacak”
anlamında benzeri mesajlar, diğer Kürt partilerinden de geldi.
Eğer IŞİD Kobani’yi ele geçirirse, cihatçılar, Suudi Arabistan’ın, Katar’ın, diğer Körfez Devletleri’nin ve onlara uzun süredir üsler, istihbarat ve lojistik destek sağlayan
Türkiye’nin büyük desteği sayesinde, Suriye-Türkiye sınırının uzun bir kuşağını kontrol edecekler.
Ankara, burada, Kürtler’in yenilgiye uğratılması durumunda uluslararası bir tampon bölge oluşturmayı ve böylece, IŞİD’in kontrolündeki alanı Suriyeli Kürtler için
“güvenli bölge” ilan ederek IŞİD’i frenliyor gibi görünürken, Türkiye’nin sınırlarında
PKK’ye müttefik bir Kürt özerk bölgesi tehdidini ortadan kaldırmayı tasarlıyor.
Tampon bölge, muhtemelen, Suriye’nin 30 kilometre içinde Türk askerleri
tarafından korunan küçük bir Türk toprağı olan ve şimdi IŞİD tarafından kuşatılmış
durumdaki Süleyman Şah Türbesini de içine alacak. Bu, onu Türk topraklarına
katmanın ve böylece, Suriye ile olan sınırın fiilen yeniden çizilmesinin zeminini
hazırlayacaktır.
TBMM’de tezkereye hayır oyu veren Kemalist ana muhalefet partisi Cumhuriyet
Halk Partisi’nin (CHP) lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın Esad’ı devirmeye yöne-
20
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
lik askeri müdahale önerilerine karşı çıktı.
Türk yetkililer, ABD ve NATO hava kuvvetlerinin Türkiye’nin güneydoğusundaki İncirlik askeri üssünü yalnızca Suriye üzerinde bir uçuşa yasak bölge uygulamak ve
gelecekteki bir uluslararası tampon bölgeyi “korumak” için kullanmasına izin
verileceğini belirttiler. İncirlik, IŞİD’in kontrolündeki bölgeye, Körfez’deki ve
Ürdün’deki ABD üslerinden çok daha yakın.
ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın, Ankara’nın, her durumda herkesçe bilinen
bir sır olan IŞİD’e desteği konusunda açıkça konuşması da önemli. Biden,
Türkiye’den Suriye’ye geçen İslamcı militanlar ile ilgili olarak, “Cumhurbaşkanı
Erdoğan bana, ‘Haklıydınız, çok fazla insanın geçmesine izin verdik’ dedi” dedikten
sonra, sözlerine, Türkiye’nin şimdi kendi sınırlarını kapatmaya çalıştığını eklemişti.
Biden’ın, onu koalisyonda tutmak için Erdoğan’dan özür dilemeye zorlandığı
yaygın bir şekilde söylenirken, bu özür, Türk Cumhurbaşkanı’nın söylemiş
olduklarına ilişkin sözlerin geri alınması değil ama onunla Erdoğan arasında özel
olduğu varsayılan bir sohbetin açığa vurulmasından dolayı dilendi.
Bu hafta, ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan Başbakan Ahmet Davutoğlu’na ve Dışişleri
Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’na yapılan çok sayıda telefon görüşmelerinin ardından,
Başkan Obama, IŞİD karşıtı koalisyondaki temsilcisi General John Allen’i,
Türkiye’nin koalisyondaki rolünü tartışmak üzere Ankara’ya gönderiyor. Onun
zorlu görevi, Ankara’yı, şimdi bölgenin geniş enerji kaynaklarının kontrolü için
yarışan çok sayıda milise karşı Washington adına savaşmak için “kara kuvvetleri”
sağlaması istenen Kürtler ile birlikte koalisyonda tutmak.
Erdoğan’ın, sinik bir şekilde, IŞİD “tehdidi”ni hem Kürtler’i ezme mekanizması
hem de bölgede kendisinin ve Washington’ın çıkarları adına kapsamlı bir savaş
nedeni olarak kullanması, bizzat Türkiye içinde, onun denetim altında
tutamayabileceği güçlerin serbest bırakılması tehlikesi oluşturan tehlikeli bir
manevradır.
HHHH
21
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
22
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
Emperyalist savaş yönelimine karşı çık,
bağımsız sosyalist çözümü geliştir
Toplumsal Eşitlik Yayın Kurulu / 11.10.2014
I
rak ve Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) Kobani’ye yönelik saldırısı sürerken, AKP
iktidarının bu terörist örgüte yönelik tavrını ve Kobani’de savaşan Kürtler’e
yardımcı olmamasını protesto eden kitleler ile polis güçleri arasında yaşanan,
İslamcı faşistler ile provokatörlerin de dahil olduğu çatışmalarda 30’un üstünde
kişi öldü, yüzlerce insan yaralandı.
İç savaş görüntülerinin yaşandığı çatışmalar, birçok ilde ilan edilen sokağa çıkma
yasaklarının ardından, özellikle PKK’nin önderi Abdullah Öcalan ile Halkların
Demokratik Partisi’nin (HDP) çabaları sonucunda, kısmen yatışmış görünüyor.
Bununla birlikte, bu durumun ne kadar süreceğini hiç kimse bilmiyor.
HDP’nin çağrısıyla başlayan ve tüm Türkiye’ye yayılan gösteriler, Cumhurbaşkanı
Erdoğan’ın “bahane olarak kullanılıyor” dediği Kobani’deki çatışmanın hiç de “dış
mesele” olmadığını gözler önüne sermektedir. Bununla birlikte, IŞİD’in Kobani’ye
yönelik saldırısını bu örgütün Suriye’de ve Irak’ta yıllardır estirdiği terörden
ayırmak; bu İslamcı terörist örgütün (bugün “ılımlılar” olarak adlandırılan diğer
cihatçı örgütlerle birlikte), başını ABD’nin çektiği, Irak’a ve Suriye’ye yönelik emperyalist müdahalenin ürünü olduğunu ve Ankara tarafından yıllardır
desteklendiğini “unutmak”, affedilmez bir yanılgı olur.
Irak’taki ABD işgalinin doğrudan ürünü olan IŞİD, Suriye’deki Beşar Esad yönetimine karşı emperyalist müdahalede kullanılan “vekil” savaşçı güçlerin en
barbarlarından biriydi. ABD emperyalizminin, aralarında Ankara’nın da yeraldığı
bölgesel müttefikleri tarafından finanse edilen, eğitilen ve donatılan bu örgüt,
Suriye’deki BAAS rejimine karşı savaştığı; daha doğrusu, Irak’taki emperyalist
çıkarlara zarar vermediği dönemde, bugün ona karşı savaşanlar da dahil, Batılı
güçler ve onların yerel ortakları tarafından, “devrimci bir güç” olarak göklere
çıkartılıyordu.
Aynı IŞİD, Irak’ta önemli petrol tesislerini ve stratejik bölgeleri ele geçirdiği birkaç
aydan bu yana, başını ABD’nin çektiği emperyalist koalisyonun Ortadoğu’ya askeri
olarak yeniden dönüşünün “insani” gerekçesi haline gelmiş durumda. Emperyalist
merkezler birden bire IŞİD’in barbarlığını “keşfederken”, bölgedeki işbirlikçi burjuva yönetimler, yoğun bir medya propagandası eşliğinde, sözde “terörle mücadele” adına, Ortadoğu’da kapsamlı bir savaşa hazırlanıyorlar.
Her biri kendi gerici ve yağmacı gündemine sahip olan bu yönetimlerin başında
AKP iktidarı gelmektedir. “Irak’ta ve Suriye’de yaşanan felaketlerin başlıca
sorumlularından biri olan AKP iktidarı, şimdi, daha önce yapmış olduğu ve Batılı
23
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
güçler tarafından kabul görmeyen ‘Suriye’nin kuzeyinde tampon bölge’ önerisine
haklılık kazandırmak için, Rojava’da yaşanan ‘insanlık trajedisi’nden yararlanma
peşinde.” [1]
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve Başbakan Davutoğlu’nun bütün göstermelik
açıklamalarının tersine, Ankara’yı ilgilendiren şey, Irak’ta ve Suriye’de ölen insanlar
değil; Türkiye burjuvazisinin ve devletinin çıkarlarıdır.
Bu yüzden, AKP iktidarı, sanki IŞİD’i besleyip büyüten kendisi ve müttefikleri değil
de Şam’daki BAAS yönetimiymiş gibi, “Esad gitmeden IŞİD terörü bitmez” türü,
insan zekâsıyla alay eden açıklamalar eşliğinde, ABD’nin Suriye’ye karşı savaşını,
Türkiye burjuvazisine “uygun” bir pay koparacak şekilde yeniden canlandırmak
istiyor. Suriye ve Irak’a yönelik savaş tezkeresi çıkaran AKP iktidarı, aynı zamanda,
IŞİD ile Kürt savaşçılar arasında Kobani’de süren çatışmalardan, sinik bir şekilde,
Suriye’deki milliyetçi Kürt önderliğini (PYD/YPG) ve onun başlıca destekleyicisi olan
PKK’yi zayıflatmak için yararlanmaya çalışıyor. Tüm bu yaşananlar, “barış
süreci”nin sahteliğini ve kapitalist çıkarlar adına yürütüldüğünü bir kez daha bütün
çıplaklığıyla göstermektedir. Toplumsal Eşitlik, yıllardır, bölgenin ve dünyanın içine
sürüklendiği savaş ortamında burjuvazinin “barış”ından ve “demokrasi”sinden söz
etmenin tam bir ikiyüzlülük olduğunu ve işçi sınıfını aldatmak anlamına geldiğini
vurgulamaktadır.
Emperyalist devletlerin ve onların bölgesel müttefiklerinin bu paylaşım savaşında
uyguladığı etnik, dinsel kimlik politikaları sadece Ortadoğu’yu değil, dünyanın
dört bir yanını şimdiden kan gölüne çevirmeye başladı. Ukrayna’da ABD ve Almanya önderliğindeki emperyalist devletlerin hazırladığı faşist destekli darbe
sonrasında ülke iç savaşa sürüklemiş durumda.
Bütün bunlar gün gibi ortadayken, milliyetçi Kürt önderlikleri, Irak savaşında ve
Suriye’deki yıkıcı iç savaşta IŞİD’i ve onun gibi onlarca terörist örgütü yaratmış
olan emperyalist devletleri ve Türkiye’nin de içinde yer aldığı bölgesel güçleri,
“daha aktif müdahale”ye çağırıyorlar. En az bunun kadar önemli olan ve “sol”
tarafından görmezden gelinen bir diğer nokta da, YPG’nin, ABD’nin stratejisine
uygun olarak, ÖSO ve diğer çeşitlik cihatçı örgütlerle ittifak yapmış ve IŞİD’e karşı
El Nusra Cephesi ile bile ittifak kurabileceğini açıklamış olmasıdır. [2]
Kürtler dahil, Ortadoğu ve dünya halklarının maruz kaldığı bütün felaketlerin sorumlusu olan emperyalist devletleri ve onların yerel müttefiklerini “yardım”a
çağırmak, hangi gerekçe ile örtülürse örtülsün, yeni ve daha ağır felaketlere davetiye çıkartmak demektir. Bu önderlikler, emperyalistlerin ve Suudi Arabistan gibi
barbarlıkta IŞİD’i aratmayan bölge devletlerinin savaş uçakları Irak’taki ve
Suriye’deki hedeflere hava saldırıları düzenlerken, gerçekte, işçileri ve gençliği,
Ortadoğu’nun yeniden paylaşımında, emperyalizmin kara birlikleri olarak cepheye
sürmeye hazırlanıyorlar.
Başta emperyalist devletlerdekiler olmak üzere, sendikalardan ve sahte sol kesimlerden destek alan bu milliyetçi önderliklerin “insan hakları ve demokrasi uğruna
mücadele”ye yaptıkları göndermeler, onların Ortadoğu’nun zengin petrol ve
24
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
doğalgaz kaynaklarının emperyalist paylaşımında yer alma amacını örten
kılıflardır.
Gerçek demokrasiye, barışa ve özgürlüğe giden yol, şu ya da bu emperyalist güce
yaslanan “kurtarılmış bölgeler” kurmaya çalışmaktan değil; emperyalizme ve onun
üzerinde yükseldiği kapitalist sisteme karşı, işçi sınıfı önderliğinde sosyalizm uğruna
uluslararası mücadeleden geçmektedir. IŞİD’in ve benzeri örgütlerin Ortadoğu’da
ve Afrika’da yenilgiye uğratılıp, ortadan kaldırılması, bu örgütleri yaratan ve
güçlendiren emperyalist devletler ile onların bölgesel müttefiklerinin sosyalist devrimler eliyle yıkılmasından bağımsız ele alınamaz.
ABD’nin 1991’deki Birinci Körfez Savaşı’ndan bu yana Ortadoğu’da yaşanan emperyalist müdahaleler ve onlara eşlik eden etnik ve mezhepsel boğazlaşmalar,
dünya kapitalizminin 2008’deki mali çöküşünün ardından, özel bir önem
kazanmış durumda. Ortadoğu, ABD’nin, enerji ihtiyacının önemli bir bölümünü
Ortadoğu’dan sağlayan Çin’i kuşatmayı ve zayıflatmayı amaçlayan “Asya’ya
dönüş” stratejisinin önemli bir ayağını oluşturuyor. ABD, aynı zamanda, Rusya’yı,
bölgedeki iki önemli müttefiki olan Suriye ile İran’dan mahrum bırakmanın hesabı
içinde. En önemlisi, çökmekte olan büyük bir emperyalist güç olarak ABD’nin
elinde, dünya egemenliğini korumada başvurabileceği tek bir araç bulunuyor:
devasa savaş aygıtı.
Bununla birlikte, militarizm yönelimi, ABD ile sınırlı değil. Bütün emperyalist devletler, dünya kapitalist sistemi içindeki mevcut konumlarını korumak ya da
iyileştirmek için, çoğu zaman ABD’nin kuyruğunda, uluslararası askeri operasyonlara ve işgallere katılıyorlar. Ortak operasyonlarda farklı hedefler uğruna yer alan
bugünün müttefikleri, geleceğin düşmanları olduklarının bilinciyle, kendi
silahlanma / militarizm programlarını sürdürüyorlar. Bu durum, büyük emperyalist
güçlerin gölgesinde yaşayan Türkiye gibi ülkelerin egemen sınıfları için de geçerlidir.
Tarihinin en derin krizini yaşayan kapitalizm, pazarlar, hammadde ve ucuz işgücü
alanları uğruna uluslararası mücadelede militarizme, içeride ise artan baskıya ve
polis devleti uygulamalarına başvurmayı dayatıyor. Mali sermayenin hem
uluslararası alanda hem de ulusal sınırlar içinde artan şiddet ve açık diktatörlük
eğilimi, tek bir sınıfı, uluslararası işçi sınıfını hedeflemektedir.
İşçi sınıfının karşı karşıya olduğu tehditlere yanıt verebilmesi için, dünya kapitalist
sistemi içindeki nesnel konumuna uygun bilinçli devrimci bir özne olarak siyaset
sahnesine çıkması gerekir. Bu, işçi sınıfını emperyalist devletlere ve yerel mülk
sahibi sınıflara yedekleyen sendika bürokrasilerinin ve sahte sol akımların ideolojik-siyasi etkisinin kırılması demektir. En son Mısır Devrimi’nin yenilgiye
uğramasında son derece önemli rol oynayan sahte solun, Libya’ya ve Suriye’ye
yönelik emperyalist müdahaleleri desteklediği, Ukrayna’da faşistlerin önderliğinde
gerçekleşen darbeyi “demokratik devrim” diye alkışladığı unutulmamalıdır. Yıllardır
sahte bir “demokrasi ve barış” adına AKP iktidarına dolaylı destek veren aynı
güçler, şimdi, IŞİD’e karşı mücadele ve “Kobani’ye yardım” bahanesiyle, Suriye’nin
25
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
emperyalist işgali için çağrı yapıyorlar.
Kobani’deki çatışmalar ve Türkiye’de son birkaç gündür yaşanan iç savaş görüntüleri, küresel kapitalizmin içinde bulunduğu krizden, emperyalist paylaşım
kavgasından ve egemen sınıfların etnik ve dinsel kimlik politikalarından ayrı
düşünülemez. Emperyalist devletlerin ve yerel egemenlerin emekçileri bölünmeye
ve birbirini boğazlamaya sürükleyen kimlik politikalarının iç savaşlara, bölgesel
savaşlara ve hatta nükleer silahların kullanılacağı bir üçüncü dünya savaşına
dönüşmesi sadece bir olasılık değil; gerçek bir tehlikedir.
Savaşa ve militarizme karşı mücadele ile içeride artan baskılara ve sömürüye karşı
mücadelenin tek öznesi uluslararası işçi sınıfıdır. Bu mücadele, her bir ülkedeki
işçilerin daha iyi çalışma ve yaşam koşulları uğruna mücadelesinden kopartılamaz.
Her iki alandaki mücadelelerin başarısı için, işçi sınıfının, uluslararası sosyalizm
perspektifiyle donanmış bağımsız bir siyasi güç haline gelmesi gerekiyor.
Günümüzde, işçi sınıfını böylesi bir perspektifle donatma yeteneğine ve iradesine
sahip tek örgütlenme, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) ve
onun şubeleri Sosyalist Eşitlik Partileridir. Emperyalist devletlerin ve onların Türkiye’nin de aralarında olduğu- bölgesel müttefiklerinin militarizm, baskı ve
sömürü politikalarına başarıyla karşı koyabilmek için, işçi sınıfının siyasi önderliği
olarak Sosyalist Eşitlik Partisi’ni inşa edelim.
Dipnotlar
[1] Rojava’daki trajedi ve “IŞİD’e karşı mücadele”: http://toplumsalesitlik.
org/tr/perspektif/rojavadaki-trajedi-ve-iside-karsi-mucadele
[2] ABD’nin IŞİD stratejisi ve PYD-ÖSO anlaşması:
http://toplumsalesitlik.org/tr/ortadogu/abdnin-isid-stratejisi-ve-pyd-osoanlasmasi
HHHH
26
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
Erdoğan tehditler yağdırırken,
Kürt hareketi “birlikte çalışma” konusunda ısrarlı
Halil Çelik / 12.10.2014
C
umhurbaşkanı Erdoğan, 10 Ekim Cuma günü, Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin 2014-2015 öğretim yılı açılış töreninde yaptığı konuşmada, polisi ve
askeri, protesto gösterileri karşısında “gereğini yapmaya” çağırdı.
Konuşmasında, hükümetin Irak ve Şam İslam Devleti’ne (IŞİD) tavır almamasını
kınamak ve Kobani ile dayanışmak amacıyla düzenlenen gösteriler sırasında
yaşanan çatışmalara değinen Erdoğan, “Her şey ortada, bölücü terör örgütü baş
sorumludur. Çocukların eline taş verenler, silahı verenler, polislerimizi şehit edenler
ortada. Bütün bunlara karşı polisimiz ne yapacak? Hâlâ kalkan mı tutacak? Kusura
bakmasınlar, kimse de bu konuda bize akıl vermesin. Artık ne polisimizin ne askerimizin kalkanla bu işin önüne geçmesi mümkün değil. Gereği neyse askerimiz de
polisimiz de onu yapacaktır.” dedi.
Erdoğan, kendisinden beklendiği üzere, göstericilere yönelik polis şiddetinden,
silahlı dinci-faşist saldırganlardan ve provokatörlerden söz etmedi. O, bunun yerine, Kobani’nin “bahane” olduğu masalını yineledi ve eylemleri, “eski Türkiye’nin
diriltilmesi gayreti” olarak tanımladı. Erdoğan, 2013 yazındaki Gezi Parkı eylemlerini ve Aralık 2013’teki yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasını da benzer şekilde,
“darbe girişimi” ilan etmişti.
Erdoğan’ın her kitlesel protesto hareketini “darbe girişimi” ya da “eski Türkiye’nin
diriltilmesine yönelik gayret”sayması, “normal” koşullar altında, bir tür “Mursi
sendromu” olarak görülebilirdi. Ama bu sözler, başını ABD’nin çektiği emperyalist
devletlerin IŞİD’in Irak’ın önemli bir bölümünü ele geçirmesini bahane olarak kullanarak Ortadoğu’da yeni bir savaş başlattığı; Ankara’nın Suriye’nin işgali
planlarında başrol oynama arzusunun kabardığı; Türkiye ile İsrail'in desteğiyle
Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bağımsızlık ilanının eşiğine geldiği; milliyetçi Kürt
önderliklerinin emperyalist devletlerin vekil gücü olmaya soyunduğu ve nihayet,
Türkiyeli emekçiler ile gençliğin işsizlik-yoksulluk-baskı çemberinde patlama
noktasına geldiği bir dönemde söyleniyor.
Dolayısıyla, fiilen hem hükümetin hem de devletin “başında” olan Erdoğan’ın,
“Yapılması gereken neyse devlet olarak bunları bütün kurumlarımızla şu anda
yapmanın kararlılığı içindeyiz. Bedeli ne olursa olsun, anladıkları dil neyse o dille
onlara yaklaşacağız, konuşacağız.” sözleri, yeni bir terör döneminin başladığının
işaretidir ve ciddiye alınmalıdır.
IŞİD’in Kobani’ye saldırmasından yararlanarak, “tampon bölge” adı altında
27
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
Suriye’ye yönelik askeri harekata hazırlanan AKP iktidarı, içeride, olası her türlü
protesto gösterisini kanlı bir şekilde ezmeye ve gerekirse sıkıyönetim ilan etmeye
hazırlanıyor.
Devletin en yetkili temsilcisinin işçilere ve gençlere yönelik bu tehditlerinin, büyük
patronlar tarafından memnuniyetle karşılandığı ortada. Onlar, AKP iktidarının
Suriye’ye savaş yöneliminin, burjuva medyanın estireceği propaganda rüzgarı
eşliğinde, işçi sınıfı ve gençlik içinde birikmiş toplumsal öfkeyi yapay bir “dış
düşman”a yönelteceğini; işçi sınıfını savaş koşullarında çok daha azgın bir
sömürüye tabi tutacaklarını ve savaş ortamında patlayacak bir işçi hareketini ezmenin daha kolay olacağını çok iyi biliyorlar.
Erdoğan’ın tehditlerinin hedeflerinden biri de, günlerdir protesto gösterileri
düzenleyen ve hem devlet terörüne hem de faşist saldırılara maruz kalan Kürt
emekçileri ve gençliğiydi. Buna karşılık, Kürt önderliklerinin Erdoğan’a ve AKP
iktidarına ciddi bir tepki göstermesini bekleyenler yanıldılar. HDP’nin, Demokratik
Toplum Kongresi’nin (DTK) ve Demokratik Bölgeler Partisi’nin (DBP) eş genel
başkanları ile Halkların Demokratik Kongresi’nin eş sözcüleri, Erdoğan’ın tehditler
yağdırdığı gün yaptıkları ortak açıklamada, Öcalan'ın çağrısına uygun olarak,
"KCK yönetiminin… tansiyonu düşürecek bir gayret içinde olmasını” diledi. “Bizler
hem ülke içinde, hem de dışında halklarımıza yönelen tehdidi Hükümet ile birlikte
çalışarak bertaraf etmek istiyoruz.” denilen açıklamada, hükümetin “Kobani'ye insani yardımların geçişine izin veriyor olması… önemli ve olumlu bir tutum olarak”
değerlendirildi.
Geçen haftaki protesto gösterilerinde yaşananların “provokasyon” olarak
değerlendirildiği açıklamada, iktidarın ve faşist çetelerin estirdiği teröre
değinilmezken, AKP iktidarının “Kobani konusunda attığı olumlu adımlara (sınırdan
yaralı ve insani yardım geçişinin kolaylaştırılmasına ek olarak) devam etmesi” istendi. Ortak açıklamaya göre, HDP, DTK ve DBP, “güvenlik güçlerinin göstericilere
dönük şiddet kullanmasının önüne geçilmesini, provokatörlerin örgütlediği sivil
grupların halka dönük saldırılarının mutlaka önlenmesini ve tansiyonu düşürecek
mesajların verilmesi hususlarında daha özverili davranmasını bekliyor.”
Kürt milliyetçileri (ve onların kuyruğunda politika yapan sahte sol), AKP iktidarı ile
işbirliğini bozmamaya kararlı olduklarını, HDP’nin Eş Genel Başkanları Selahattin
Demirtaş ile Figen Yüksekdağ'ın bir önceki gün Diyarbakır’da düzenledikleri basın
toplantısında ortaya koymuştu. Onlara göre, Kürt halkının yaşadığı “kırılmalar”ın
nedeni, IŞİD’in saldırıları karşısında “Arkalarında güçlü devletlerin, Türkiye devletinin olmadığını hissetmiş” olmasıydı.
O “güçlü devletler”, yani emperyalist güçler Kobani’deki IŞİD mevzilerini
bombalıyor ve “Türkiye devleti”, bu terörist örgüte karşı mücadele bahanesiyle
Suriye’ye girmek üzere askeri müdahale için sınıra yığınak yapıyor.
HDP ve onun kuyruğundaki sahte sol, bir yandan AKP iktidarının ve emperyalist
devletlerin önünde yerlere kapanır ve kitlesel protestolara son vermek için elinden
geleni yaparken, aynı zamanda, sahte bir emperyalizm ve savaş karşıtı söylemden
28
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
de vazgeçmiyor. Onlar, DİSK, KESK, kimi meslek örgütleri ve derneklerle birlikte
10 Ekim günü yaptıkları ortak açıklamada, “Hükümet Suriye’ye ve Rojava bölgesine
yönelik savaş siyasetine son vermelidir. Sınır ötesi harekat, tampon bölge, uçuşa
yasak bölge gibi müdahaleci planlardan vazgeçilmelidir.” dediler ve “AKP hükümetinin kışkırtmaya çalıştığı Suriye’ye dönük olası bir emperyalist müdahalenin de
karşısında” olacaklarını açıkladılar.
Onlar, Ankara’nın “Kobanê’nin düşmesine ve bunu izleyecek bir katliama seyirci
kalmaması” gerektiğini söylüyor ve iktidardan, “direnişin ihtiyaçlarının karşılanması
için gerekli yardımların yapılabileceği bir yaşam koridoru açmasını” istiyorlar.
Öte yandan, Irak’taki ve Suriye’deki Kürt önderliklerin, başta ABD olmak üzere
emperyalist devletlerle son derece sıkı ilişki içinde olduğu, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde (KBY) yüzlerce Amerikalı “askeri danışman”ın bulunduğu, emperyalist devletlerden KBY’ye silah ve lojistik sevkiyatı yapıldığı bir sır değil. Dahası, KBY
yetkilileri ile Öcalan, HDP ve Suriye’deki Demokratik Birlik Partisi (PYD), AKP iktidarı
ile sürekli dirsek teması içinde.
Bütün bunlar, Türkiye burjuvazisi ve AKP iktidarı ile Kürt önderlikleri ve sendikalar
arasında, Ortadoğu’nun hızla ivme kazanan emperyalist yeniden paylaşımından
pay kapma konusunda bir uzlaşma sürecine işaret etmektedir.
Sahte bir “barış ve demokratikleşme” adı altında yıllardır biçimlenen ve taraflardan
her biri daha fazlasını elde etmek istediği için kaçınılmaz iniş-çıkışlar yaşanan bu
süreç, ABD emperyalizminin Ortadoğu’ya askeri olarak yeniden dönmesiyle birlikte iyice hız kazanmış durumda.
Dahası, geniş emekçi kitlelerin ve gençliğin IŞİD gibi barbarlıkta sınır tanımayan
bir örgütün estirdiği terör karşısında duyduğu haklı öfke, yoğun medya
bombardımanı ve kimlik politikacısı küçük burjuva solu sayesinde, emperyalist
güçlerin ve yerel egemenlerin elini büyük ölçüde güçlendiriyor. Büyük şirketlerin
ve hükümetin denetimindeki medya, IŞİD’in, ABD emperyalizmi ile Türkiye, Suudi
Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri gibi devletlerin Suriye’deki BAAS yönetimine karşı finanse ettiği ve silahlandırdığı onlarca Sünni İslamcı örgütten biri
olduğu gerçeğini gizlemek için elinden geleni yapıyor. Medya, ABD emperyalizminin ve müttefiklerinin IŞİD’e karşı mücadele maskesi altında, Ortadoğu’nun
zengin enerji kaynakları ve ucuz işgücü üzerinde egemenlik peşinde koştuğunu;
bu müdahalenin, ABD’nin Rusya’ya ve Çin’e yönelik küresel stratejisinin bir parçası
olduğunu da anlatmıyor.
Kapitalist çıkarlar uğruna tırmandırılan militarizmi ve savaşları “insani” gerekçelerle işçi sınıfına ve gençliğe pazarlamakla görevli medyada boy gösteren burjuva
politikacıları ve akademisyenler, gerçekleri gizlemek ve çarpıtmak için en pervasız
yalanları söylemeye hazır olduklarını her gün yeniden kanıtlıyorlar.
Toplumsal Eşitlik, yıllardır, küresel krizin, başta ABD olmak üzere, emperyalist devletleri hızla savaşa ve diktatörlüğe sürüklediğini; Ortadoğu’daki emperyalist müdahalelerin kalıcı olduğunu ve kaçınılmaz bir şekilde bölgesel (hatta küresel) bir
savaşa yol açacağını; başta Türkiye olmak üzere, bölgedeki hiçbir devletin bu
29
kobani trajedisi ve işçi sınıfının çıkartması gereken dersler
savaşın dışında kalamayacağını yazıyor.
Türkiye’deki gelişmelere küresel kapitalist sistemin ekonomik dinamiklerinden
hareketle, uluslararası ve tarihsel bir perspektifle yaklaşan Toplumsal Eşitlik, AKP
iktidarı ile Kürt önderlikleri arasında başlatılmış olan “barış süreci”ni de, ilk günden, emperyalizm yanlısı, yayılmacı ve gerici, işçi sınıfı düşmanı bir politika olarak
mahkum etmişti. Yıllardır, hele de son bir yıldır Ortadoğu’da ve Türkiye’de
yaşananlar, Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde ve Toplumsal Eşitlik’te bu konuda
yayımlanan makalelerin ardında yatan Troçkist perspektifi çarpıcı bir biçimde
doğruluyor.
Bütün küçük burjuva akımların, “insan hakları”, "demokrasi” ve “kendi kaderini
tayin hakkı” adına doğrudan ya da dolaylı olarak destek verdiği emperyalist müdahaleler eşliğinde tırmanan militarizm, burjuva anlamda bile olsa, demokrasi ile
bağdaşmamaktadır. Gençleri ölmek ve öldürmek için cepheye göndermenin tek
yolu, işçi sınıfına boyun eğdirmek, mülk sahibi sınıflardan bağımsız her türlü
muhalif işçi hareketini, öncelikle de enternasyonalist sosyalist hareketi ezmektir.
HHHH
30
Suriye’nin Kobani
kasabasında Kürt savaşçılar
ile IŞİD militanları arasında
sürmekte olan savaş,
Ortadoğu’daki emperyalist
müdahaleler ile başta Türkiye
olmak üzere bölgesel
güçlerin ve bizzat Kürt
önderliklerin on yıllardır
sürdürdükleri kapitalist
politikaların yalnızca son
ürünüdür.
LOGO-A2_Layout 1 24.02.2012 00:17 Page 1
Download

Kobanİ TrajEDİSİ vE İşçİ Sınıfının çıKarTmaSı