BEYAZ SÜRGÜN
1
BEYAZ SÜRGÜN
2
BEYAZ SÜRGÜN
ROMAN
SEYYİD IRMAK
BEYAZ SÜRGÜN
ISBN: 978-975-01723-0-4
Burak Matbaası, ADANA
Birinci Baskı: 2007
İkinci Baskı: 2008
3
BEYAZ SÜRGÜN
4

 
Yıl 1982.
Bir sonbahar akşamı, Güneş mor dağların arasından yavaş
yavaş kaybolurken, Karlıdere Köyü’ne bir yabancı geldi. Hiç
yabancının uğramadığı kuş uçmaz, kervan geçmez bu köye bir
yabancının gelmesi, köyde hayli heyecan uyandırdı.
Karlıdere Köyü, sırtını Karlıdağ’ın dik yamaçlı eteklerine
dayamış, üç tarafı dağlarla çevrili küçük bir köydür. Eskilerin
tabiriyle kuş uçmaz kervan geçmez bir köydü. Adeta, dağların
arasında unutulmuş, sahipsiz bir köy. Yolu bile yoktu. Dört saat
uzaklıktaki Karlıova Kasabası’na ancak at ve katır sırtında
gidilebiliyordu. Uzun geçen kış mevsiminde, üç dört ay yollar
karla kapanır, kasaba ile bağlantısı kesilirdi.
Yukarıdaki dağlardan çağıldayarak akan ve köyü tam orta
yerinden ikiye ayıran bir dere vardı. Bu derenin adı Karlıdere’dir.
Bu dereden kışın aylarca kar ve buz akardı. Bu nedenle Karlıdere
derlerdi ona. Karlıdere Köyü’nün adı da muhtemelen bu dereden
geliyordu. Bu derenin adını vermişlerdi köye. Derenin iki yanında
ceviz ve çınar ağaçları dere boyunca uzanıp gidiyordu.
Köyün yegâne geçim kaynağı hayvancılıktı. Köyün
zenginleri yazın sürüleri ile yaylalara göçer, sonbaharda kışı
geçirmek için tekrar köye dönerlerdi. Sürüsü olmayan fakir
köylüler ise, ya çobanlık yapar ya da kendi küçük bahçeleri ile
uğraşırlardı.
BEYAZ SÜRGÜN
5
Elinde büyük bir valizle zayıf ve uzun boylu yabancı,
etrafında köyün çocukları, köyün içine doğru ağır ağır yürüyordu.
Sırtında siyah, kalın bir ceket vardı.
Esrarengiz yabancı etrafını saran çocuklara:
—Merhaba çocuklar! Muhtarın evi neresi? Diye sordu.
Çocuklar, elleriyle muhtarın evini göstererek, yabancıyı
muhtarın evine kadar götürdüler.
Köyün kadınları kızları pencere aralarından, duvar
arkalarından, bu yabancıyı dikkatle izliyorlardı.
Muhtar, bu meçhul delikanlıyı evinin dış avlu kapısında
karşıladı. Yabancı, muhtara:
—Merhaba muhtar emmi! Diye selam verdi.
Muhtar:
—Merhaba babo! Hoş geldin, sefalar getirdin, diye karşılık
verdi ona.
Muhtar, bu yabancıyı misafir odasına aldı. Kısa bir hoş
beşten sonra, ayran ikram etti misafirine.
Yabancı, şark usulü döşenmiş odada bağdaş kurmuş, sırtını
dirsek yastıklarına dayamış gayet rahat hareket ediyordu. Bu arada
muhtara sorular soruyordu. Hiç yolculuk alameti görünmüyordu
üzerinde. Sanki bu köyün yabancısı değilmiş de bu köyden
birisiymiş gibi konuşuyordu muhtarla.
Muhtar ise, onun karşısına oturmuş, dikkatle onun
sorularına cevap vermeye çalışıyordu.
Dikkatli bakışlarla odayı süzen misafirine:
—Ehlen, sehlen babo! Nerden gelisen? Nereye
gidisen böyle? Diye sordu.
—Çok uzaklardan geliyorum muhtar emmi. Taa
Ankara’dan, dedi yabancı.
—Hayırdır inşallah! Bu yolculuğun hikmeti nedir?
—Hayırdır, muhtar emmi hayır!
—Yolunu mu kaybettin yoksa?
—Yok, bilerek geldim bu köye.
BEYAZ SÜRGÜN
6
Sonra Muhtarın yüzüne merakla bakarak:
—Bu köyün adı Karlıdere değil mi? Diye sordu.
Muhtar başını salladı:
—Evet, Karlıdere, dedi.
—O zaman doğru adrese gelmişim.
—Hayırdır inşallah!
—Tayinim çıktı bu köye.
—Yaa! Öyle mi? Çok güzel!
—Bakanlık, bu köye öğretmen olarak gönderdi beni.
—Bizim köye mi?
—Evet. Sizin köye. Öğretmeniniz var mıydı, yoksa?
—Yok, babo yok!
—O zaman ben geldim işte!
—Hoş geldin, sefalar getirdin muallim bey.
Öğretmen deyince muhtarın beti benzi değişti. Biraz neşesi
kaçtı ama bunu belli etmemeye çalıştı, köyün yeni öğretmenine.
Muhtarın
bozulması,
öğretmenin
gözünden
kaçmadı.
Görmemezlikten geldi, üzerinde durmadı. Konuyu değiştirdi
hemen:
—Köyünüz ilçeden hayli uzaktaymış muhtar emmi, dedi.
Muhtar:
—Öyle babo. Epey uzak. Köye kadar nasıl geldin
muallim bey? Diye sordu ardından.
—Kasabadan bir at kiraladım.
—Bu dağların arasında köyümüzü nasıl bulabildin?
—Atın sahibi sorarak getirdi, köyün yakınına kadar beni.
Muhtar merakla ileri atıldı:
—Hani o niye gelmedi köye kadar?
—Yarı yolda atın ayağı burkuldu.
—Vah vah! Onlar yolda mı kaldı şimdi?
—Atın sahibi yarı yoldan geri döndü. Atını yavaş yavaş
götürecekmiş. Bana köyün yolunu tarif etti.
BEYAZ SÜRGÜN
7
Muhtar üzülmüştü onun köye kadar yürüyerek
gelmesine:
—Çok yürüdün mü? Diye sordu.
—İki saatten fazla yürüdüm, dedi Cemil Öğretmen.
Geldiğim yollar çok kötü ve sarptı.
Muhtar sızlanır gibi konuştu:
—Ah, Muallim Bey! Köyümüzün yolu mu var ki? Devlet
büyükleri bilir mi ki haritada Karlıdere diye bir köy var?
—Yollar çok dik yamaçlı. Köye kadar bir patika yoldan
geldim. Valizim olmasaydı belki daha rahat yürüyebilirdim.
—Neyse, sağ salim gelmişsin ya!
—Çok şükür.
Kısa bir sessizlikten sonra Muhtar tekrar sordu:
—Nerelisin kurban? Bizim toprağın insanına
benzemiyorsun.
—Ankaralıyım muhtar emmi.
—Oh ne güzel! İçinden mi?
—Şereflikoçhisar’dan.
Muhtar ha bire soruyordu:
—Şarka ilk defa mı geliyorsun?
—Evet, ilk defa geliyorum.
—Nasıl buldun köyümüzü? Beğendin mi?
—Köyünüz güzel de, tam mahrumiyet bölgesi!
Muhtar tekrar sızlandı:
—Sahipsiziz kurban, sahipsiz!
—Yaa?
—Yolumuz yok. Suyumuz yok. Bir okulumuz bile yok!
Devlet baba köyümüze muallim gönderiyor, ama okulumuz yok.
Cemil Öğretmen’in hayretinden ağzı açık kaldı:
—Köyünüzde gerçekten okul yok mu? Diye sordu.
—Maalesef muallim bey! Okul yok köyümüzde.
—Peki, köyünüze daha önce hiç öğretmen gelmedi mi?
BEYAZ SÜRGÜN
8
—Yıllar önce bir tane gelmişti. Fazla durmadı köyde. En
son beş yıl önce bir öğretmen geldi. O da köyde okul yok diye
çekip gitti gerisin geriye. Bir daha da hiç öğretmen gelmedi köye.
Cemil Öğretmen’in hayreti bir kat daha artmıştı:
—Demek bu köy beş yıldır öğretmensiz ha! Dedi sadece.
—Maalesef öyle.
—Çok kötü! Beş yıldır bu çocuklar cahil bırakıldılar
demek.
—Maalesef, diye karşılık verdi Muhtar.
Cemil Öğretmen üzüntüsünü gizleyemedi:
—Çok yazık! Çok yazık! Dedi başını iki yana
sallayarak.

 
Akşamdan sonra köyün ileri gelen saygın kişileri ve
ağaları muhtarın misafir odasındaydılar. Meraklı gözlerle Cemil
Öğretmeni süzüyorlardı.
Muhtar Ramiz Ağa misafirini tanıştırdı onlarla:
—Köyümüzün yeni muallimi Cemil Öğretmen, diye
takdim etti. Tayini bizim köye çıkmış.
—Ya öyle mi? Hoş geldin muallim bey, dediler hep bir
ağızdan.
Aksakallı ihtiyar birisi, elleri titreyerek tütün sararken:
—Adın da mesleğin gibi güzelmiş muallim bey! Diye
söylendi.
—Sağ ol aksakal amca. Layık olmaya çalışıyorum.
Kendi elleriyle sardığı tütünü dudaklarına götürürken:
BEYAZ SÜRGÜN
9
—Memleket neresi muallim bey? Diye sordu Aksakal
ihtiyar.
—Memleket Ankara, dedi Cemil Öğretmen. Ankaralıyım.
Muhtar, misafirlerine “mırra” denen acı kahve ikram
ederken, köyün ileri gelenlerini de yeni öğretmenlerine tanıttı.
Orta boylu, hafif tıknaz birini göstererek:
—Bu Hüseyin Ağa, dedi. Köyde buna Dede Korkut
diyoruz biz. Eski öğretmenimiz Solak Zeki “filozof” derdi ona.
Köyün bilge kişisi, bilemediğimiz şeyleri buna sorarız köyde.
Altmış yaşlarında orta boylu birisini işaret ederek:
—Bu Çüngüş Ağa, köyümüzün en zengin ağası. Mezrada
en az iki bin koyunu var. Gerçek sayısını kendisi de bilmez ya.
Cemil Öğretmen:
—Memnun oldum Çüngüş Ağa, diye karşılık verdi.
Muhtar, çok yaşlı, beyaz sakallı, ince ve uzun boylu
aksakal ihtiyarı göstererek:
—Bu da Aksakal Şirvan amcamız. Köyümüzün en
yaşlısıdır bu. Tam 93 yaşında. Cihan Harbini hatırlar. İstiklal
Harbini dün gibi bilir. Bizim için bir canlı tarih abidesi o.
Cemil öğretmen, aksakallı ihtiyarın yüzüne hayret dolu
gözlerle bakarken:
—Maşallah, maşallah! Allah uzun ömürler versin,
demekten kendini alamadı.
Kısa bir sessizlik oldu. Odadaki herkes meraklı gözlerle
Cemil Öğretmenin yüzüne bakıyordu.
Eski öğretmenin “filozof” dediği, köyün Dede Korkut’u
Hüseyin Ağa gür sesiyle damdan düşer gibi karıştı söze:
—Muallimlik çok kutsal bir meslektir hocam. Biz
muallimleri peygamberlerin varisleri biliriz. Ancak o mesleğe
layık olmayan bazı muallimler, o mesleğe gölge düşürüyor. Bu
güzel mesleği berbat ediyorlar. Çocuklarımızı anarşist yetiştiriyor,
dedi.
BEYAZ SÜRGÜN
10
Cemil Öğretmen, bu beklenmedik çıkış karşısında afalladı
biraz doğrusu:
—Hüseyin Ağa nasıl olur? Muallim anarşist yetiştirir mi?
Diye karşılık verdi. O ışık saçan bir meşale gibidir. Etrafına nur
saçar. Çocukların beynini ve yolunu aydınlatır.
Köyün bilge kişisi Hüseyin Ağa, bilge bilge başını salladı:
—Sizden önceki muallim de böyle söylemişti. Fakat sonra
ne oldu? Çocuklarımızı dinsiz ve anarşist yetiştirdi. Onun
sayesinde şimdi dağda eşkıyalık yapan çocuklarımız var.
Odanın havası buz kesildi birden. Ortam aniden
gerilivermişti böyle birdenbire. Cemil Öğretmen şaşkınlıktan ne
diyeceğini, ne söyleyeceğini bilemedi:
—Nasıl olur bu? Bunda bir yanlışlık var! Böyle bir şey
olamaz, diyebildi sadece.
Muhtar Ramiz Ağa söze karıştı:
—Hüseyin Ağa doğru söylüyor muallim bey! Dedi.
Köyümüze sizden önce gelen iki muallim de aynı şeyi yaptı.
Çocuklarımızı muallim diye teslim ettik onlara. Onlar da
çocuklarımızı anarşist yaptılar. Hele o son gelen muallim var ya!
O’na Solak Zeki diyorlardı. Çocuklarımıza Mao’yu, Lenin’i
öğretti. “Ağalar sizi sömürüyor. Ağalık düzenine başkaldırın” diye
öğütlüyordu çocuklarımızı bize karşı.
Aksakal Şirvan amca ilave etti:
—Din afyondur, babalarınız, dedeleriniz örümcek kafalıdır,
diye diye çocuklarımızı bize düşman yaptı, o Solak Zeki denen
herif! Dedi.
Cemil Öğretmen:
—Kendi milli ve manevi değerlerinden uzaklaşmış bir
öğretmenden bundan başkası beklenemezdi, diye karşılık verdi
ona.
Muhtar Ramiz Ağa:
BEYAZ SÜRGÜN
11
—Biz de baktık, çocuklarımızı büsbütün yoldan çıkaracak,
bir gün Solak Zeki’yi bir köşeye çekerek, güzel bir sıkıştırdık.
Sonunda köyden kovduk onu. Gidiş, o gidiş... Bir daha da
köyümüze hiç muallim gelmedi.
Köyün Dede Korkut’u Hüseyin Ağa kaşlarını gererek
Cemil Öğretmen’e:
—Bak, muallim bey, dedi. Gerçi sen iyi bir insana
benziyorsun. Ama eğer sen de o Solak Zeki gibi yapacaksan bu işe
hiç başlama. Hiç birbirimize darılmayalım emi babo!
Çocuklarımız anarşist olacaksa, cahil kalsınlar daha iyi!
Muhtar Ramiz Ağa başını sallayarak:
—Hüseyin Ağa doğru söylüyor, Muallim bey, dedi.
Aksakal Şirvan amca da destek verdi onlara:
—Beli, beli diyerek onları tasdik etti.
Onların bu ani çıkışı Cemil Öğretmen’de soğuk duş etkisi
yapmıştı. Biraz afalladı. Ne söyleyeceğine karar veremedi. Biraz
alttan alarak:
—Durun bakalım, hemen öyle acele etmeyin, dedi. Sütten
ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş.
Muhtar Ramiz Ağa dişlerini sıkarak:
—O Solak Zeki denen çiğ sütten ağzımız öyle yandı ki
Muallim Bey! Onun yüzünden artık kimseye güvenemiyoruz,
dedi.
Cemil Öğretmen kendinden emin, rahat bir üslupla:
—Ama daha beni hiç tanımıyorsunuz ki, dedi. Hele bir
tecrübe edin bakalım! Çocuklarınızı nasıl yetiştireceğim, bir
görün, ondan sonra karar verin. Her muallimin bir yoğurt yiyişi
vardır. Benim öğretmenliğimden memnun kalacak mısınız,
BEYAZ SÜRGÜN
12
kalmayacak mısınız? Bunu zaman gösterecek. Bana bir süre verin,
bir fırsat tanıyın bakalım.
Aksakal Şirvan amca gözdağı verir gibi:
—Sizi de göreceğiz Cemil Hoca! Dedi.
—Allah utandırmasın! Diye karşılık verdi Cemil
Öğretmen.
—İnşallah, öyle olur.
—Siz bana bir sene mühlet verin. Eğer benim
öğretmenliğimden memnun kalmazsanız, ben kendim bırakır
giderim zaten.
—Hadi sana bir sene mühlet. Sonunda seni de göreceğiz
muallim bey, dedi Dede Korkut dedikleri Hüseyin Ağa.
Sonra herkes sustu. Köyün ileri gelen ağaları, muhtarın
gümüş kaplamalı tabakasından elleriyle sarıp verdiği tütünleri
fosurdatarak içiyorlardı. Odanın tavanında dumandan koyu bir
tabaka oluşmuştu. Dumandan boğulan Aksakal Şirvan amca arada
bir kesik kesik öksürüyordu.
Cemil Öğretmen nefes almakta zorlanıyordu bu ortamda.
Ne de olsa misafirdi bu köyde. Mecburen katlanıyordu tütün
kokan bu ağır havaya. Tütün içmeyen bir kendisi vardı bu küçük
odada.
Tavşankanı çaylarını yudumlarken köyün imamı girdi
içeriye:
—Selamün aleyküm ey cemaat! Diyerek o gür ve tok
sesiyle selamladı onları.
Hep bir ağızdan:
—Aleyküm selam hoca! Dediler.
Kısa boylu, tıknaz yapıdaki imam efendi, muhtarın
gösterdiği köşeye geçti oturdu. Külhanbeyi gibi bağdaş kurup,
sırtını duvara dayadı. Kafasındaki külahını hafif eğdi yana doğru.
Muhtar Ramiz Ağa:
BEYAZ SÜRGÜN
13
—Köyümüzün imamı Cuma Hoca, diye Cemil Öğretmen
ile tanıştırdı onu. Sonra İmam efendiye dönerek:
—Bu da köyümüzün yeni muallimi Cemil Öğretmen, dedi.
—Merhaba hoş geldin, dedi imam yavaşça.
—Hoş bulduk.
Köyün imamı gelince ortam biraz yumuşamıştı. Hatta biraz
da neşelendi odadakiler o içeriye girince. İmamın yuvarlak
burnundan ve projektör gibi hızlı dönen gözlerinden şakacı biri
olduğu hemen anlaşılıyordu. Ortamın yumuşamasında biraz da
imamım bu özelliği etkili olmuştu anlaşılan.
Cemil Öğretmen bu yumuşamayı fırsat bilerek muhtara
döndü:
—Gerçekten köyde okul yok mu muhtar emmi? Diye
sordu.
Muhtar, ümitsiz başını iki yana sallayarak:
—Maalesef yok, dedi.
—Peki, daha önceki öğretmenler çocuklara nerede ders
verdiler?
—Ahırda.
Cemil Öğretmen şaşkınlıktan afalladı bu cevap karşısında.
Önce Muhtarın şaka yaptığını sandı.
—Ahırda mı? Diye sordu tekrar.
—Evet, ahırda, dedi Muhtar Ramiz Ağa ciddi bir ses
tonuyla.
—Yaa!
—Benim, köyün dışında bir ahırım vardı. Sizden önce
gelen muallimler, okul olmadığı için uygun bir yer aradılar. Okul
olarak en uygun benim ahırı buldular. Benim eski ahır, köyün en
büyük binası. Köyde okula en uygun yapı o.
BEYAZ SÜRGÜN
Cemil
Öğretmen
düşünemiyordu:
14
şaşkınlığından
ne
diyeceğini
—Allah Allah, diyebildi ancak.
Muhtar anlatmaya devam etti:
—Ne yapalım muallim bey! Devlet Baba köyümüze bir
okul yaptırmadı ki. Ya bu köye bir okul yapılacak ya da siz de
onlar gibi bu ahırı kullanacaksınız. Başka çaremiz yok.
Cemil Öğretmen çaresiz:
—Evet, başka çaremiz yok, dedi.
Sonra tekrar muhtara dönerek sordu:
—Şimdi ne halde o bina? Yeni bir okul yapılana kadar, biz
de orasını okul olarak kullanabilir miyiz?
Muhtar Ramiz Ağa:
—Tabi, niye olmasın, dedi.
—Şimdi boş mu o bina?
—Hayır, boş değil. Beş yıldır köye muallim gelmiyor. Ben
de boş durmasın diye, koyunlarımı koyuyorum oraya. Ama
gerekirse hemen boşaltırım orasını.
—Başka uygun bir bina yoksa eğer. Başka çaremiz yok. Ne
yapalım, biz de orasını kullanacağız bir süre.
—Ben de yarın sabah koyunları oradan çıkartırım.
—O zaman, ben de yarın hemen işe başlarım. Her halde
tamir edip onarılacak yerleri vardır binanın?
—Sen hiç zahmet etme muallim bey. Biz tamir işlerini
yaparız, dedi Muhtar Ramiz Ağa.
—O zaman muhtar emmi, yarın sizin çok önemli bir
yardımınıza ihtiyacım olacak.
BEYAZ SÜRGÜN
15
—Başım gözüm üstüne muallim bey! Nasıl bir yardım
olursa elimizden geleni yaparız.
—O halde yarın evleri tek tek gezeceğiz. Okul çağındaki
çocukları okula kayıt edeceğiz.
—Tamam babo! Hele bir yarın olsun bakalım. Sen bu gece
biraz dinlen. Uzun yoldan geldin, yorgunsundur. Sabah ola,
hayrola.
Hüseyin Ağa, Cemil Öğretmene dönerek:
—Kaç yaşındaki çocukları okula alacaksınız muallim bey?
Diye sordu.
—Sekiz ile on beş yaş arası çocukları kaydetmemiz lazım.
—On dört, on beş yaşındaki çocuklarımız çobanlık
yapıyor. Sürülerimizi otlatarak, bize yardımcı oluyorlar. Daha
küçüklerini alsanız okula olmaz mı?
Cemil Öğretmen kararlıydı:
—Tamam, Hüseyin Ağa, yazın çobanlık yapsınlar. Kışın
da okula gitsinler. Olur mu?
—Kışın da sürülerin bakımı var. O zaman da bize yardım
etmeleri gerekiyor.
—Ama Hüseyin Ağa, koyunlarınız yüzünden onları cahil
bırakamazsınız ki!
—Okuyup da ne yapacaklar muallim bey? Onların işi
çobanlık yapmak. Çobanlıktan başka bir şey gelmez ellerinden.
—Çobanlık onların kaderi olamaz.
Muhtar Ramiz Ağa söze karıştı:
—Onlar doğarken çoban doğmuşlar, muallim bey.
Cemil Öğretmen itiraz etti muhtara:
—Hiçbir çocuk doğarken çoban doğmaz muhtar emmi. Her
çocuk doğarken aynı istidat ve kabiliyete sahip olarak doğar. O
istidat ve kabiliyetlerin açılması sonradan yapılacak çalışmalarına
bağlıdır. Onları sonradan sizler çoban veya başka bir şey
yaparsınız.
—Onlar çobanlıktan başka bir şey yapamazlar.
BEYAZ SÜRGÜN
16
Cemil Öğretmen çıkışır gibi cevapladı onu:
—Onları niye bu kadar değersiz görüyorsunuz? Bazı
Peygamberler de çobanlık yapmışlardır. Eğer bu çocukları
okutursanız, pekâlâ öğretmen, hâkim, doktor veya mühendis
olabilirler.
Yine Hüseyin Ağa girdi araya:
—Boş ver muallim bey! Onlar çoban olarak kalsınlar.
—Hayır, olmaz, bu işin ortasını bulmalıyız!
—Nasıl?
—Kışın okusunlar, yazın da çobanlık yapsınlar. Tamam mı
Hüseyin Ağa?
Cemil Öğretmenin kararlılığından taviz vermeyeceğini
anlayan Hüseyin Ağa sonunda:
—Haydi, senin dediğin olsun muallim bey! Dedi çaresiz.
—Tamam, anlaştık.
—Anlaştık.
Aksakal ihtiyar Şirvan amca, bir eliyle külahını çıkarıp,
diğer eliyle başını kaşırken:
—Muallim bey, kız çocuklarını da alacak mısınız okula?
Diye sordu.
Cemil Öğretmen gayet ciddi:
—Tabii aksakal amca! Dedi. Onların da okuma yazmayı
öğrenmesi gerekir.
Aksakal itiraz etti:
—Dünyada olmaz bu!
—Neden?
—Çünkü bu köyde kimse kızını okula göndermez.
—Olur mu öyle şey! Kız çocuklarının da en az erkek
çocukları kadar eğitime ihtiyacı var.
—Bizde böyle bir adet yok, dedi ihtiyar aksakal amca.
Kimse kızını göndermez okula. Solak Zeki bile onları okula kayıt
edememişti.
BEYAZ SÜRGÜN
17
Muhtar araya girdi:
—Muallim bey! Gel, sen en iyisi sadece oğlanları al okula.
Kız çocuklarını bırak, onlar evde annelerine yardım etsinler.
—Olmaz muhtar emmi! Onları cahil bırakamayız.
—Tamam, anladık da köyde kime anlatacaksın bunu?
Kimse okula göndermez kızını bu köyde.
O ana kadar sesini çıkarmadan oturduğu köşesinde çayını
yudumlarken konuşulanları dikkatle dinleyen köyün imamı Cuma
Hoca söze karıştı:
—Bak muallim bey, dedi. Her yörenin kendine göre örf ve
adetleri var. Bu köyde kimse kız çocuğunu okutmaz. Burada âdet
böyledir. Boşuna uğraşma bunlarla sen.
—Siz de mi böyle düşünüyorsunuz hoca efendi? Diye
çıkıştı Cemil Öğretmen.
—Ben örf ve adetlere saygı duyarım.
—Ben de saygı duyarım! Ama bari siz böyle düşünmeyin
hoca efendi! Kuran’da “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”
demiyor mu?
—Hâşâ! Öyle buyuruyor, Yüce Kitabımız.
—Pekiyi, neden bu çocukların cahil bırakılmasına göz
yumuyorsunuz o zaman?
—Bunlara anlatamıyorum ki!
Aksakal ihtiyar Şirvan amca tekrar araya girdi:
—Boş ver bunları muallim bey! Eski köye yeni adet
getirme. Kızlarımız okuyup da muallim mi olacak sanki? Dedi.
Cemil Öğretmen, Şirvan amcaya dönerek:
—Tabii muallim olacaklar, Şirvan amca! Diye karşılık
verdi ona.
BEYAZ SÜRGÜN
18
—Nasıl? Anlayamadım. Bizim kızlar mı?
—Evet, sizin kızlar.
—Yaa!
—Bak, Şirvan ağa! Bunlar, yarın büyünce anne olacaklar.
—Beli...
—Çocuğun ilk muallimi kimdir?
—Kim?
—Çocuğun ilk muallimi annesidir.
—Yaa!
—Yaa! Evet! Çocuk hayatta pek çok hocadan ders alır.
Fakat ilk dersini ve en tesirli dersini annesinden alır.
Köyün imamı Cuma Hoca araya girdi:
—Doğru söylüyorsun muallim
öğretmeni tasdik etti. Ardından da:
bey, diyerek Cemil
—Ama bunlara nasıl dinleteceksin ki! Diye ilave etti.
Cemil Öğretmen anlatmaya devam etti:
—Bak, Hoca Efendi, sen de bilirsin ki, bir erkek çocuğunu
yetiştiren bir kişiyi kurtarmış olur. Ama bir kız çocuğunu
yetiştiren bir aileyi kurtarmış olur. Bu nedenle, bu çocukların en
azından ilkokulu bitirmeleri gerekir. Okuma yazmasını bilmeleri
lazım.
—Vallahi muallim bey, doğru söylüyorsun! Dedi köyün
imamı Cuma Hoca.
—Öyle değil mi Hoca Efendi? Yarın bunlara askerden bir
mektup gelince kim okuyacak mektuplarını? Eşlerinden veya
çocuklarından gelen mektupları okuyamazlarsa olur mu?
—Olmaz!
—Bunların mektuplarını kim okuyacak? Köyde kapı kapı
dolaşıp mektup okutmak için birilerini mi arasınlar?
—Yerden göğe kadar haklısın, Muallim bey!
BEYAZ SÜRGÜN
19
Muhtar, gülerek köyün imamı Cuma Hoca’ya takıldı:
—Hoca! Hoca! Ne çabuk saf değiştirdin, böyle?
Cuma Hoca espri ile cevap verdi:
—Vallahi doğru söyleyeni dokuz köyden kovsanız da,
doğru ve hak olan neredeyse, ben de oradayım, muhtar! Hakkın
hatırı her şeyin üstündedir. Hiçbir şeye feda edilmez. Kusura
bakmayın, ben doğru olandan yanayım. Yüce Peygamberimiz de
öyle yapmıştı. Bu konuda Muallim Bey doğru söylüyor. Siz de
doğruyu savunun, o zaman sizden yana olayım.
Bir süredir susan Hüseyin Ağa, tekrar söze karıştı:
—Muallim bey, gel bu işin de ortasını bulalım, dedi.
—Nasıl yapalım Hüseyin Ağa? Diye sordu Cemil
Öğretmen.
—Siz en iyisi on yaşından küçük kızları alın okula.
—Diğerleri ne olacak?
—On üç, on dört yaşındaki kızlar yetişkin sayılır.
—Evet.
—Onları okula göndermeyelim. Bu işi de tatlıya
bağlayalım.
—Tamam, Hüseyin Ağa! Bu sefer de senin dediğin olsun.
Muhtar gülerek girdi araya:
—Hay aklınla bin yaşa, Muallim Bey! Dedi. Beni de büyük
bir sıkıntıdan kurtarmış oldun böylece.
Cemil Öğretmen bir şey anlamamıştı bundan:
—Nasıl yani? Diye sordu Muhtara.
—Yarın evleri gezip çocukları okula kayıt yaparken işimiz
bir hayli zor olacaktı!
—Neden?
BEYAZ SÜRGÜN
20
—Kız çocuklarını okula kayıt etmek isteyince, kimse
büyük kızları okula göndermek istemeyecekti. O zaman yine ben
arada kalacaktım. Yine ben çözmek zorundan kalacaktım bunu.
—Yaa?
—Evet!
—Neyse bunu da tatlıya bağlamış olduk o zaman,
dedi Cemil Öğretmen gülerek.
Köyün ileri gelenleri müsaade isteyip, muhtarın odasından
ayrıldıkları zaman, vakit gece yarısını geçiyordu.

 
Ertesi sabah erkenden kolları sıvadı hemen. Muhtar Ramiz
Ağa ile birlikte köydeki bütün evleri teker teker dolaşmaya
başladı. Sekiz yaşından on beş yaşına kadar oğlanları, on yaşından
küçük kızları okula kaydedeceklerdi.
Muhtar endişesinde haklıymış meğer. Çünkü kız çocuklarını
okula kayıt etmek isteyince büyük zorlukla karşılaşıyordu.
Özellikle anneleri, kız çocuklarını okula göndermemek için büyük
bir mukavemet gösteriyordu. Kimse kız çocuklarını okula
göndermek istemiyordu bu köyde. Cemil Öğretmen ile çocukların
anneleri arasında zaman zaman tartışmalar yaşandığı oluyordu.
Ağız birliği etmişçesine, hepsi aynı şeyleri söylüyordu:
—Okuyup da ne yapacakmış?
—Okuyup da kâtip mi olacak?
BEYAZ SÜRGÜN
21
—Kızdan muallim mi olurmuş?
—Kızını gönderme hocaya, kendi gider kocaya.
Daha bir sürü laflar sayıştırıyorlardı. Çokları da evdeki
gerçek çocuk sayısını doğru olarak söylemiyordu. Zaten o
günlerde, köydeki çocukların bazıları dağda çobanlık yapıyordu.
Bu yüzden ortalıkta fazla çocuk filan görünmüyordu. Buna
rağmen akşama kadar, Cemil Öğretmen ile Muhtar Ramiz Ağa
kırk kadar çocuğun kaydını yaptılar okula.
Muhtar Ramiz Ağa:
—Buna da bereket, dedi Cemil Öğretmen’e gülerek.
Cemil Öğretmen, ertesi gün, okul olarak kullanacakları
ahırı gözden geçirdi. Gördüğü manzara karşısında morali biraz
daha bozuldu. Burası okuldan başka her şeye benziyordu çünkü.
Yıkık dökük harabe halindeki bu binayı mı okul olarak
kullanacaktı?
Bu bina, köyün hemen dışındaki yamacın dibinde, önü
dereye bakan kocaman bir yapıydı. Köyde ondan daha büyük bir
bina gözükmüyordu. Önünden Karlıdere çayı çağıldayarak
akıyordu. Köyün tek katlı evleri ayaklarının altında kurulmuş
çadırlar gibi gözüküyordu oradan bakınca. Karşıda Karlıdağ bütün
haşmetiyle uzanıyordu. Daha Sonbahar’ın başı olmasına rağmen,
ona kar çoktan yağmış, dorukları bembeyazdı.
Cemil Öğretmen Muhtara dönerek:
—Burayı adam etmek için birkaç gün gerekecek, herhalde,
dedi.
Muhtar Ramiz Ağa:
—Siz merak etmeyin hocam, biz gerekli tamiratı bir an
önce yaparız, dedi. Ancak, Devlet Babanın köyümüze bir an evvel
okul yaptırması gerektiğini siz de görüyorsunuz, değil mi Muallim
Bey?
—İnşallah bir gün o da olacak muhtar emmi!
—İnşallah Muallim Bey, inşallah!
BEYAZ SÜRGÜN
22
Başka yerlerde okullar çoktan açılmıştı aslında. Cemil
Öğretmen ertesi gün kolları sıvayarak işe başladı. Okula kayıt
ettiği büyük çocukları çağırarak onlardan yardım istedi. Bu
çocuklar, kovalarla dereden su taşıdılar. Okulları olacak bu binayı,
ellerinde ıslak bezlerle, tepeden tırnağa iyice temizlediler.
Duvarları, pencereleri, kapıları bir güzel yıkayıp sildiler.
Cemil Öğretmen, sürekli burnunu buruşturuyordu. Çünkü
her taraf gübre kokuyordu.
Köyde öğretmen olmadığı için, Muhtar burasını beş yıldır
ahır olarak kullanmıştı. Zaten burası okul değildi ki... Yapılırken
de ahır olarak yapılmıştı, bu bina. Daha önce köye gelen iki
öğretmen de köyde okul olmadığı için, bu binayı okul olarak
kullanmıştı. Taştan örülmüş yüksek duvarlarıyla adeta eski bir
şatoyu andırıyordu, bu bina.
Cemil Öğretmen, önce binanın içini beyaz badana ile
boyadı. Bembeyaz olan duvarlar, binanın içini birazcık olsun
aydınlatmıştı. Işığı yansıtan duvarlar, içerisini daha aydınlık
gösteriyordu. Küçük pencerelerin yıkılarak genişletilmesi,
aydınlatma işini daha da kolaylaştırmıştı.
Muhtarın getirdiği ustalar, binanın çatısına çıkarak, yıkılan
yerleri onardılar. Çatıdaki delikleri tahtalarla kapattılar.
Cemil öğretmen bir elinde keser, diğer elinde testere,
binanın kapı ve pencerelerindeki kırık yerleri tek tek tamir etti. Ne
de olsa Öğretmen Okulu’nda okurken, birazcık marangozluk dersi
almıştı. Gerekirse dülgerlik, marangozluk da yapabilirdi hani.
Tamirat işlerini yaparken, Öğretmen Okulu’ndan hocası
Ahmet Nedim Beyin sözlerini hatırladı. Hayali gözlerinin önünde
canlandı. Ahmet Nedim Hoca, beyaz önlüğünü giymiş, elinde
tebeşir tahtaya yazarken, öğrencilerine doğru dönmüş:
—Çocuklar, öğretmen demek, aynı zamanda marangoz
demektir. Öğretmen demek, aynı zamanda duvar ustası demektir.
Gerektiğinde iş tulumlarını giyecek, duvar öreceksiniz.
BEYAZ SÜRGÜN
23
Gerektiğinde elinize keser, testere alıp marangoz olacak, kapı
pencere tamir edeceksiniz, diyordu.
Ahmet Nedim Beyin dediklerini, Cemil Öğretmen şimdi
sırtında tulum, elinde keser, testere ile aynen uyguluyordu.
Tamirat işlerini bitirince, büyükçe bir tahtayı siyaha
boyadı. Daha sonra bu tahtayı, kapının hemen girişinde, sol
taraftaki penceresiz duvara yasladı. Duvara çivilerle iyice
yerleştirdiği bu kara tahtayı, yazı tahtası olarak kullanacaktı.
Cemil Öğretmen, bir taraftan tamirat işlerini yaparken,
diğer yandan da kendisine yardım eden müstakbel öğrencileriyle
tanışıp, onlarla şakalaşmayı da ihmal etmiyordu. Kova ile dereden
su taşıyan bir çocuğa sordu:
—Senin adın ne bakiyim?
Çocuk mahcup bir şekilde, burnunu çekerek:
—Benim adım Hasso, dedi.
—Hasso olmaz, senin adın Hasan olsun.
Yanındaki biraz daha cüsseli çocuğa:
—Ya senin adın? Diye sordu:
O da bir iki kekeledikten sonra:
—Benimkisi Memo, dedi.
—Memo değil, seninki de Mehmet olsun.
Boyundan büyük bir kovayı taşımaya çalışan küçük bir
çocuğa gülerek:
—Söyle bakayım babo, senin adın ne?
—Benim adım Hallo. Bana arkadaşlarım Hallo diyor.
—Peki, Hallo, senin adın da Halil olsun, tamam mı?
—Tamam, amca.
—Amca yok, benim adım Öğretmen. Bundan sonra, bana
öğretmenim diyeceksiniz.
—Tamam öğretmenim.
Bu ahırı, birazcık olsun okula benzetebilmek için tam üç
gün çalıştılar. Okuldan çok eski bir Kolhoz binasına benzeyen
ahırın her tarafını güzelce yıkadılar, sildiler.
BEYAZ SÜRGÜN
24
Cemil Öğretmen, binanın ön tarafından beş on adım geri
çekilerek, uzaktan şöyle bir baktı okuluna. Dudaklarını bükerek:
—Eh! Birazcık okula benzedi şimdi. Ancak bu kadar olur,
diye söylendi.
Bina birazcık okula benzemişti ama bir türlü giderilemeyen
bir kusuru vardı. İçindeki koku bir türlü gitmiyordu. Bütün
temizliğe rağmen her taraf hala koyun gübresi kokuyordu. Beş
yılın kokusu, üç beş günde çıkıp gidecek gibi değildi. Binanın
çatısına, duvarlarına, her yere işlemiş bu koku. Taşlara bile gübre
kokusu sinmiş. Hiç bu koku, binayı terk edeceğe benzemiyordu.
Olsun, ne çıkar? Zaten Cemil Öğretmen’den başka kimse
farkında değildi, bu kokunun. O’nun burnu da birkaç hafta içinde
alışıp gidecekti, bu kokuya. Ya çocuklar? Onlar için ne fark ederdi
ki. Bu koku onlar için önemli değildi zaten. Çünkü onlar, bu
kokunun içinde dünyaya gözlerini açmışlardı. Bu kokuyu
ciğerlerine çeke çeke büyümüşlerdi. Onlar, bu kokunun farkında
bile değildi aslında.

O
 
gün işleri biraz erken bitmişti. Çocukları evlerine
gönderdikten sonra yeni okulunu şöyle bir daha gözden geçirdi.
Çok eksikleri vardı, ama olsun. Sıralarını, muhtar, köyde
marangozluktan az çok anlayan birisi varmış, ona yaptıracaktı.
Çocuklara, oturacakları sandalyelerini de evlerinden getirmelerini
söyledi...
—Şimdilik idare eder! Hiç yoktan iyidir, dedi yeni okulunu
şöyle bir gözden geçirdikten sonra.
BEYAZ SÜRGÜN
25
Sonra binanın arkasındaki küçük tepeye çıkıp, bir de
oradan baktı okuluna. Gerçekten uzaktan okula daha çok
benziyordu bu bina. Çünkü köyün diğer evlerinden daha farklı bir
görünümü vardı. Diğer evlere hiç benzemeyen, büyükçe bir
binaydı burası. Yere çömelerek, müstakbel okulunu seyrederken,
düşüncelere daldı yine. Hayali mazinin çok gerilerine doğru gitti.
Daha önce öğretmenlik yaptığı köyü düşündü. Çalıştığı okulu
gözünün önünde canlandı. Öğrencileri tek tek gözünün önünden
geçti. Şimdiye kadar hep boyalı, badanalı güzel okullarda
çalışmıştı. Hepsinin düzgün sıraları, masaları vardı. Bu derece
mahrumiyet bölgesinde öğretmenlik yapacağını hiç aklının
ucundan bile geçirmemişti daha önce.
Hayali yeniden öğretmen okulunda öğrencilik yıllarına
gitti. Öğretmenlerinden yine Ahmet Nedim Beyi hatırladı. Onun
bir derste söyledikleri sinema şeridi gibi hayalinde canlandı.
Ahmet Nedim Bey, bir derste:
—Arkadaşlar, demişti, yarın sizler mezun olduktan sonra,
çiçeği burnunda genç öğretmenler olarak, Anadolu’nun dört bir
yanına dağılacaksınız. Gittiğiniz yerlerde birer meşale olup,
etrafınıza ışık saçacaksınız. Karanlıkları, aydınlığa çıkaracaksınız.
Çocukların beyinlerini ve yollarını aydınlatacaksınız. Bazılarınız o
kadar şanslı olmayabilir. Doğu’ya tayininiz çıkabilir belki. Hatta
ıssız bir dağ başında, kuş uçmaz, kervan geçmez bir köye de
düşebilir yolunuz. Gittiğiniz köyün okulu da olmayabilir. Bu gün,
bu ülkede hala okulu olmayan yüzlerce köy bulunmaktadır. Eğer
bir gün böyle bir köye yolunuz düşerse, hiç yılmayacaksınız. Pes
etmek yok. Geriye dönüp kaçmayacaksınız. Giderken, gemileri
yakıp, öyle gideceksiniz oralara. Gerekirse kolları sıvayıp, amele
gibi çalışacaksınız. Böyle durumlarda, kendi okulunuzu kendi
ellerinizle yapacaksınız. Bir öğretmen, gerektiğinde duvar ustalığı
da yapabilmelidir. Marangozluk sanatından anlamalı. Okulunun
kapısını, penceresini tamir edebilmelidir. Hâsılı kelam, öğretmenin
elinden her iş gelmeli. On parmağında, on iki marifet olmalı,
BEYAZ SÜRGÜN
26
öğretmenin. Öğretmenlik zor bir meslektir. Öğretmen de zor
şartların adamıdır. Meslek hayatınızda karşılaşacağınız zorluklar,
sizi yolunuzdan geri çevirmemelidir. Yeri geldiği zaman, en zor
şartları bile lehinize çevirmesini bileceksiniz. Rüzgârı daima
arkanıza alacaksınız. Azimle, sabırla, inatla doğru bildiğiniz
yolunuza devam edeceksiniz. Şimşekler çaksa, yıldırımlar düşse,
sizi yolunuzdan çevirmemeli. Bir de, şu küçük tavsiyemi
unutmayın, lütfen. Gittiğiniz her yerde, okulun bahçesine ağaç
dikin. Yeşillendirin her yeri. Ağaç dikmeyi bir gelenek haline
getirin. Sadece bilgiye susamış dimağları değil, bozkırları da
yeşertmeye çalışın. Anadolu’da ağaçsız bir karış toprak kalmasın.
Çölün ortasında bir vaha gibi olun. Böyle bir köye yolunuz
düşerse, köyün muhtarı ve imamı ile iyi diyalog kurun. Onlarla iyi
geçinin, ters düşmeyin onlarla. Şunu unutmayın ki, bir öğretmen,
köyün aynı zaman da hem muhtarı hem de imamıdır.
Sanki bütün bunları Cemil Öğretmen için söylemişti.
O’nun o zaman ki söylediği şeylerin aynısını bu gün Cemil
Öğretmen yaşıyordu. Bunların hepsi gelmişti, Cemil Öğretmen’in
başına. Sanki bunları sırf onun için söylemişti, Ahmet Nedim Bey.
Bu hayaller içinde yorgun, argın eve döndüğünde,
muhtarın odasındaki sedirin üzerine uzandı. O kadar yorulmuştu
ki, hemen uyuyakaldı oracıkta. Muhtarın uzun süre kapısını
tıklatmasını duymadı bile.

 
Güneşli bir sonbahar sabahı, kırk kadar öğrencisiyle
sessiz sedasız başladı yeni ders yılına. O gün ders yapmadı.
Çocuklarla tanışarak sohbet etti sadece. Sırasıyla hepsinin adını,
soyadını sorarak öğrendi. Çocukların isimlerini getirdiği kocaman
sınıf defterine tek tek yazıp işaretledi.
BEYAZ SÜRGÜN
27
Çocukların büyük çoğunluğu sekiz on yaşları arasındaydı.
Birkaç tane de on beş yaşında genç vardı. Diğer çocukların
yanında iri cüsseleriyle sudan çıkmış balık gibi duruyorlardı.
Bunlar da okula devam edecekti. Bu çocuklar, en son beş yıl önce
gelen ve köylülerin Solak Zeki dedikleri öğretmenden de ders
almışlardı.
Cemil Öğretmen mizaç olarak güler yüzlü ve esprili bir
insandı. Çocukları güldürmek için arada bir espri yapardı.
Bilmediği Karadeniz fıkrası yoktu. O, çocukları güldürürken bir
mesaj vermeyi de ihmal etmezdi. Neyi, ne zaman söyleyeceğini
çok iyi ayarlardı. İnsan psikolojisinden anlardı az çok. Ne de olsa
dört yıllık bir öğretmenlik tecrübesi vardı onun. Geçen bu dört yıl
içinde, mesleğinde hayli mesafe kat etmiş, olgunlaşmıştı biraz.
Daha ilk derste, ciddi bir zorlukla karşı karşıya olduğunu
anlamakta gecikmedi. Zira çocukların birçoğu Türkçe
konuşmasını bilmiyordu. Nispeten büyük çocuklar çat pat Türkçe
konuşabiliyordu. Onların da oldukça bozuk bir şivesi vardı.
Küçük çocuklarla anlaşamadığı zaman, onlar araya giriyor ve
Cemil Öğretmen ile küçük çocuklar arasında tercümanlık
yapıyorlardı. Bu nedenle Cemil Öğretmen’in işi oldukça zor
görünüyordu bu köyde. Bu çocuklara, yazı yazmasından önce,
Türkçe konuşmasını öğretmesi gerekiyordu.
O gün, Cemil Öğretmen ilginç bir şeyin daha farkına
vardı: Türkçe konuşmasını bilmeyen bu çocuklar, İbrahim
Tatlıses’in, Ferdi Tayfur’un türkülerini söylemeye gelince, bülbül
kesiliyorlardı. Onların şarkılarını papağan gibi şakır şakır
söylüyorlardı. Hem de usta bir müzisyen gibi güzel de
söylüyorlardı Türkçe bilmeyen bu çocuklar.
Yeni ders yılının ilk gününde, onlara bol bol şarkı ve
türkü söyletti. Kendisi de fıkralar anlatarak, onları güldürmeye ve
okulu, okumayı sevdirmeye çalıştı. Çocuklar, onun anlattığı
fıkralardan çok, komik el kol hareketlerine gülüyorlardı. Çünkü
anlattıklarından pek bir şey anlamıyorlardı.
BEYAZ SÜRGÜN
28
Çocuklar evlerinden getirdikleri eğri büğrü iskemleler
üzerinde can kulağı ile Cemil Öğretmeni dinliyorlardı.
Büyükçe bir çocuğa sordu:
—Adın ne senin?
—Ali.
—Ali, senin kaç kardeşin var?
—Dokuz.
—Maşallah, maşallah!
—Hı…
—Ali, baban ne iş yapıyor?
—Benim babam çoban. Köyün koyunlarını güdüyor
babam.
—Yaa! Peki, sen ne olacaksın büyüyünce, Ali?
Hiç düşünmeden cevap verdi:
—Ben de çoban olacağım.
—Hayır, olmaz Ali, bir evde iki çoban çok; bir çoban
yeterli.
Çocuk çaresiz boynunu büktü:
—Ben başka bir iş yapamam ki.
—Neden?
—Yapacak başka bir iş yok ki köyde.
—Pekiyi, okumak istemez misin?
—İsterim.
—Oku o zaman.
—İşte ben de onun için okula geldim, okuyacağım. Ama
okulu bitirince yine çobanlık yapacağım.
—Şehre gidip, okumaya devam etmek ve öğretmen olmak
istemez misin?
—İsterim, ama ben okuyamam ki.
—Niçin okuyamazsın?
—Babam bırakmaz. Hem paramız yok ki, babamın gücü
yetmez buna.
BEYAZ SÜRGÜN
29
—Devlet Parasız Yatılı Okulları var. İmtihanla, Devlet,
başarılı öğrencileri bedava okutuyor. İmtihanı kazanırsan, orada
okuyabilirsin.
—Babam gönderirse okurum.
—Hele bir zamanı gelsin, o zaman babanla görüşürüz Ali.
Başka bir öğrenciye sordu:
—Senin adın?
—Hüseyin.
—Peki, Hüseyin, senin kaç kardeşin var?
—On iki.
—Bin kere Maşallah!
— ?!
—Sen ne olacaksın Hüseyin, söyle bakiyim?
—Örgetmen olacağım.
—Örgetmen değil, öğretmen.
—Örgetmen.
—Ne demek örgetmen, Hüseyin?
Çocuk kızardı bozardı:
—Dilim dönmüyor örgetmenim, dedi.
—Hadi bakiyim Hüseyin, göreceğim seni.
Arkalarda oturan zayıfça, uzun boylu bir çocuğa sordu:
—Sen?
—Benim adım Memet.
—Sen ne olacaksın Memet?
—Öğretmen.
—Çok güzel! Aferin.
Şişmanca diğer çocuğa dönerek:
—Senin adın ne bakiyim?
—Benim adım Hallo.
—Hallo senin baban da mı çoban?
—Hayır, benim babam ağa.
—Yaa! Öyle mi?
—Hı hı.
BEYAZ SÜRGÜN
30
—Peki, büyüyünce sen ne olacaksın Hallo?
—Ben de ağa olacağım
—Yaa!
—Hı hı.
Her şeye rağmen çocuklar iskemlelerde iki büklüm
otururken, kulakları Cemil Öğretmendeydi. Can kulağıyla
dinliyorlardı öğretmenlerini. Hiç birisinin defteri, kalemi yoktu.
Cemil Öğretmen:
—Şimdilik benim anlattıklarımı dikkatlice dinleyin, yeter,
dedi. Önümüzdeki hafta kasabaya gider, size defter, kalem
getiririm. O zaman, benim tahtaya yazdıklarımı siz de
defterlerinize yazarsınız.
Cemil Öğretmen çocuklara bir şey anlatabilmek için,
fazlaca el kol hareketleri yapmak zorunda kalıyordu. Zira
çocukların birçoğu Türkçe konuşmasını bilmediği için, onun
konuşmasından ziyade, böyle el kol hareketinden ne demek
istediğini daha iyi anlayabiliyorlardı.
Cemil Öğretmen, kara tahtanın önünde, bu haliyle bir
öğretmenden daha çok, tiyatro oyuncusunu andırıyordu. O’nu
böyle görenler, el kol hareketleriyle çocukları güldürmeye çalışan
bir komedi ustası sanabilirlerdi.
İkinci gün, kara tahtaya kocaman bir “ A” harfi yazdı.
Çocuklara dönerek:
—Bu, alfabemizin ilk harfidir. “A” harfi. Bunu adınız gibi
ezberleyeceksiniz, dedi. Şimdi hep beraber bu harfi tekrar edelim.
Söyleyin bakiyim:
—A, A, A, A!
—Daha yüksek sesle.
—A, A, A, A!
“A” harfini, çocuklara toplu olarak, belki elli defa tekrar
ettirdi. Çocukların koro halinde çıkardıkları sesler, derenin ta
karşı kıyısından duyuluyordu. Ahırdan bozma okulun yakınından
geçen köylüler şöyle durup bir bakıyorlardı, “bu sesler neyin
BEYAZ SÜRGÜN
31
nesi” diye. Her öğrenciye teker teker aynı harfi en az onar defa
tekrar ettirdi. Bazı öğrencileri tahtaya kaldırarak, tahtaya “A”
harfini yazdırdı.
Aynı şekilde, ertesi gün “B” harfini yazdı karatahtaya.
Üçüncü gün “C” harfini öğretti çocuklara, aynı yöntemle.
Çocuklar, ders aralarında teneffüse çıkınca, ellerinde
çubuklarla, yerdeki kumlara yazıyorlardı bu harfleri. Birbirlerine
bilmece gibi soruyorlardı, öğrendikleri harfleri. Doğrusu bu
şekilde öğrenmek çocuklara oldukça eğlenceli geliyordu.
Her gün öğleye kadar ders yapıyor, öğleden sonra,
çocuklardan iki takım kurup top oynuyorlardı bahçede. Öğleden
sonra ders işlemiyordu. Hem çocuklar okulu çabuk benimsesin
diye yapıyordu bunu, hem de kendisi çok yoruluyordu. Çünkü
çocuklara bir şey öğretebilmek için, insanüstü bir gayret sarf
etmek zorunda kalıyordu. Çocuklar, top oynarken bile,
öğrendikleri bu harfleri yüksek sesle tekrar etmekten geri
kalmıyorlardı:
—A, B, C!
—A, B, C!
—A, B, C!

 
Hafta sonu, önceden planladığı gibi kasabaya gitti.
Muhtar, kendisine binmesi ve yükünü taşıması için yağız atını
vermişti. Çocuklara kasabadan kitap, defter alacaktı. Bu yüzden
dönüşte biraz yükü olacaktı.
Muhtar Ramiz Ağa:
BEYAZ SÜRGÜN
32
—Cemil Hoca, bu kadar yolu yürüyemezsin. Hem dönüşte
yükün olacak. Benim atımla git Kasabaya emi babo, dedi.
Cemil Öğretmen onun bu teklifine sevindi doğrusu:
—İyi olur muhtar emmi. Beni düşündüğün için sağ olasın,
diye karşılık verdi ona.
—Pekâlâ, sen ata binmesini bilir misin?
—Binerim, binerim! Merak etme!
—Hayatında hiç ata bindin mi sen?
—Bir iki defa binmiştim galiba.
—Düşüp de bir yerini kırmayasın ha!
—Korkma, bir şey olmaz Muhtar emmi!
—Pekâlâ, sen bilirsin. Benden söylemesi.
Muhtar Ramiz Ağa arkasından ilave etti:
—Cemil Hoca, benim atım mersedes gibidir ha. Onu ilk
defa sana veriyorum. Ona benden başka kimse binmedi şimdiye
kadar. Burada ağanın atına ancak ağa biner ha!
—Sağ ol Muhtar emmi.
Muhtarın atı ile gitti, Karlıova Kasabasına. Muhtar,
kendisine yolda kılavuzluk yapması için yanında bir de delikanlı
göndermişti. Ne de olsa kasabaya bu köyden ilk gidişiydi. Yolları
çıkaramayabilirdi belki.
Muhtarın yağız atı rüzgâr gibi geçti, patika yollardan.
Yolda rahvan yürüyen at, üzerindeki Cemil Öğretmeni hiç
sarsmadan koşuyordu. Koşuyor mu, yürüyor mu belli değildi.
Daha önce de birkaç kez ata binmişti, ama hiç böylesine rast
gelmemişti şimdiye kadar. Gerçekten at mersedes gibi
süzülüyordu bayırlardan.
Kendisi ile birlikte gelen gencin atı sürekli arkada
kalıyordu. Cemil Öğretmen iki de bir atın gemini çekerek
durdurup, kılavuzunu beklemek zorunda kalıyordu bu yüzden. Bu
şekilde dört saatte ulaştılar kasabaya.
O gün aybaşı idi. Cemil Öğretmen önce maaşını çekti.
Sonra bir kitapçıya uğrayarak, çocuklara alfabe, defter, kalem,
BEYAZ SÜRGÜN
33
silgi gibi okul gereçleri aldı. Hazırlattığı kocaman bir paketi, atın
terkesine yükledi. Kendisi de ata binerek, tekrar Karlıdere’nin
patika yollarına koyuldular.
Kasabaya gidiş dönüşte, Muhtarın tarif ettiği yolu
izlemişti. Köyden kasabaya birkaç değişik yoldan gidilebiliyordu.
Köyün belli, düzgün bir yolu yoktu. Hep patika yolları izleyerek,
yamaçlardan geçip gittiler. Muhtarın tarif ettiği yer, yolu biraz
uzatıyordu, ama diğerlerine göre daha rahat gidilebiliyordu. Daha
kestirmeden giden yollar da vardı, ancak buralar tehlikeliydi. Bu
yollar hem sarp ve dik yamaçlardan geçiyor, hem de zaman
zaman ormanın içinden geçtiği için tehlikeli oluyordu. Dağlarda
eşkıya olduğu da söyleniyordu, köyün dilinde. Bu yüzden,
muhtarın tarif ettiği daha emniyetli yolu takip ettiler. Akşam
Güneş batarken köye ancak dönebildiler.
Ertesi gün, kasabadan getirdiği Alfabe ve defterleri
çocuklara dağıttı. Herkese birer alfabe, birer defter, birer silgi ve
kalem verdi. Çocuklardan kitap ve defterlerin parasını almadı.
Çocuklara:
—Bunlar, benim hediyem olsun. Büyüyünce siz de bana
alırsınız, dedi gülerek.
Sınıfta bir hayli yoksul çocuk vardı. Çocukların kılık
kıyafetlerinden az çok belli oluyordu ailelerinin maddi durumları.
Küçük Mehmet de onlardan biriydi.
Cemil Öğretmen, kitaplarını verirken sordu ona:
—Senin baban ne iş yapıyor Mehmet?
Küçük Mehmet, boynu bükük, mahzun bir şekilde:
—Benim babam yok ki, dedi.
—Yaa! Öldü mü baban?
—Öldü babam.
—Vah vah! Üzüldüm. Çok oldu mu?
—Ben küçükken ölmüş. Hatırlayamıyorum.
—Kaç kardeşsiniz Mehmet?
—Dört.
BEYAZ SÜRGÜN
34
—Size kim bakıyor şimdi?
—Hallo ağam.
—Yani Halil ağabeyin mi?
—Hı hı.
—Ne iş yapıyor Halil ağabeyin?
—Çobanlık yapıyor. Köyün koyunlarını güdüyor.
—Diğer kardeşlerin burada mı? Onlar da okula geliyor
mu?
Mehmet akan burnunu gömleğin koluna silerek derin bir
burun çektikten sonra:
—Hayır. Daha küçük onlar, dedi.
—Peki, Mehmet, sen okumak istiyor musun?
—İsterim de, okuyamam ki.
—Neden?
—Bizim paramız yok. Okulu bitirince ben de çobanlık
yapacağım.
—Eğer okusaydın, ne olmak isterdin?
Mehmet gözleri ışıl ışıl, hiç düşünmeden cevap verdi:
—Öğretmen olmak isterdim!
—Neden öğretmen olmak isterdin?
—Sizin gibi olmak istiyorum.
—Bak, Mehmet, eğer sen okumak istersen, ben senin
bütün masraflarını karşılarım. Tamam mı?
—Bilmem ki. Hallo ağamla anam bilir, onlara sorayım.
—Okuyacağına söz ver. Ben Hallo ağanla konuşurum.
—Söz.
—Tamam, anlaştık. Bak, unutma sözünü!
—Tamam, unutmam.
Kitap defter dağıtma işi bitince, çocuklara:
—Bundan sonra ben tahtaya ne yazarsam, siz aynısını
defterlerinize yazacaksınız, tamam mı dedi.
Önce küçük çocuklara tek tek sırasıyla kalem tutmasını
öğretti. Nasıl yazı yazacaklarını usanmadan hepsine ayrı ayrı
BEYAZ SÜRGÜN
35
gösterdi. Geçen hafta tahtaya yazdığı harfleri bu sefer defterlerine
yazdırdı. Alfabenin diğer harflerini de sırasıyla teker teker
karatahtaya yazarak çocuklara öğretti.
Kendini işine öylesine vermişti ki, günlerin nasıl geçtiğini
fark etmiyordu bile. Havalar soğumaya başlayınca, sınıfın
mevcudu da artmaya başladı. Dağdaki göçerler köye dönüyordu
artık. Onlarla birlikte yanlarında çobanlık yapan çocuklar da
dönünce, her gün birer ikişer artıyordu sınıfın mevcudu.
Dönenlerle birlikte sayıları altmış kişiye ulaştı. Bu eski ahır hınca
hınç dolmuştu. Muhtarın ahırını koyunların yerine çocuklar
dolduruyordu artık.
Havalar iyice soğuyunca, muhtarın evinden getirdiği
sobayı binanın orta yerine kurdu.
Çocuklara:
—Bundan sonra, her sabah gelirken evlerinizden odun ve
tezek getireceksiniz tamam mı, dedi.
Soğuklar erken başlamıştı o yıl. Cemil Öğretmen, her
sabah, önce çocukların getirdiği tezeklerle sobayı yakıyor, sonra
derse başlıyordu. Havalar çok soğuk gidiyordu. Koca ahır, bu
sobayla ısınacak gibi değildi. Duvarın çatlaklarından dışarıdaki
rüzgârın uğultusu duyuluyordu. Rüzgâr bazen iyice azıyor,
binanın çatısını uçuracakmış gibi homurdanıyordu. Soğuktan
çocukların elleri ve yüzleri domates gibi kızarıyordu dışarıda.
Sabah okula gelen çocuklar, sırasıyla sobanın başında ısınıyor,
sonra yerlerine oturuyorlardı.
Artık Güneş, geç doğup erken batıyordu bu köyde. Cemil
Öğretmen, hemen hemen her gün aynı şeyleri tekrarlıyordu.
Derken günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Bu arada
kasabaya birkaç kez daha gidip, geldi.
Bir gün sabah kalkınca her yerin bembeyaz karla
kaplandığını gördü. Dışarıda diz boyu kar vardı. Kar yağdıktan
sonra, yollar kapandı. Artık köyün kasabayla bağlantısı
BEYAZ SÜRGÜN
36
kesilmişti. Daha üç dört ay kasabaya gidilemeyeceğini
söylüyordu köylüler.
Muhtarın misafir odasında yatıp kalkıyordu köye geleli.
Yemekleri de muhtarın evinden geliyordu. Önce, Muhtar’ın
evinde birlikte yiyorlardı. Sonra, odada tek başına yemeğe
başladı. Kısa sürede bu köye alışmıştı. Artık bu köyün bir ferdi
gibi yaşıyordu. Sanki o da onlardan birisi olmuştu kısa sürede.
Bir ara, kaldığı köy odasında kendi yemeğini kendisi
pişirmeye başladı.
—Size yük olmak istemem, dedi Muhtar Ramiz Ağaya.
Buna muhtarın eşi Şerife Hanım şiddetle karşı çıktı:
—Dünyada olmaz böyle bir şey! Dedi.
Cemil öğretmen, hem kimseye yük olmak istemiyor hem
de minnet altında kalmak istemiyordu. Çok izzetli bir kişiliğe
sahipti. Karşılıksız hiçbir şey kabul etmezdi. Bunu hayatı
boyunca kendisine şiar edinmişti.
Muhtarın annesi Berivan nine ve hanımı Şerife Hanım ile
her karşılaştığında:
—Hakkınızı helal edin! Sizin bana çok hakkınız geçiyor,
diye helallik isterdi.
Onlar da her defasında:
—Helal olsun! Biz sana dua ediyoruz, sen de bize dua et,
diye karşılık veriyorlardı.

 
Muhtarın o meşhur misafir odasındaydılar yine. Muhtar
Ramiz Ağa, gümüş kaplı tütün tabağından bir tütün daha sararak
uzattı Hüseyin Ağaya:
—Al, ağaların ağası! Bir tütün daha yak, dedi.
BEYAZ SÜRGÜN
37
Hüseyin Ağa:
—Sağ ol Ramiz Ağa, sağ ol, diye karşılık verdi,
öksürerek.
Odadaki soba gürül gürül yanıyordu. Muhtar elindeki
maşa ile sobayı güzelce bir karıştırdı. Üzerine biraz daha kömür
döktü. Sobanın kapağını kapatıp, elindeki tütünü yakmaya çalışan
Hüseyin Ağa’nın yanına oturdu.
Elini onun dizine koyduktan sonra:
—Yahu Hüseyin Ağa, ben diyorum ki, dedi.
Hüseyin Ağa onun gözlerinin içine bakarak:
—Eee! Sen diyorsun ki, diye karşılık verdi.
—Şu Cemil Hoca, ne solak Zeki’ye benziyor ne de
ötekisine!
Hüseyin Ağa başıyla Muhtarı tasdik etti:
—Doğru söylüyorsun Ramiz Ağa! Muallim bey gerçekten
farklı bir insan, onlara hiç benzemiyor. Ben de senin gibi
düşünüyorum.
—Geldi geleli onu izliyorum. Yanlış bir hareketini
görmedim doğrusu.
—Üstelik okula gitmeye başlayınca çocuklarımızın ahlakı
değişti. Çocuklara hep iyi şeyler öğretiyormuş.
—Köyde herkes aynı şeyleri söylüyor. “Cemil Öğretmen,
çok iyi bir adammış” diyorlar.
—Çocukların kitap, defter paralarını kendisi vermiş.
—Çoban Sülo’nun yetimlerine de yardım ediyormuş.
Anaları o kadar sevinmiş ki, kadıncağız her gittiği yerde bunu
anlatıyormuş.
—Ne kadar iyi bir insan!
—Babalarınız, dedeleriniz örümcek kafalı diye de bizleri
hiç kötülemiyormuş. Onun okuluna gitmeye başlayınca
çocukların ahlakı değişti gerçekten. O, bu köye geldikten sonra
bir şeyler oldu bu çocuklara. Hüseyin Ağa, benim gözüm tuttu bu
Cemil Öğretmeni!
BEYAZ SÜRGÜN
38
—Benim de öyle Ramiz Ağa! Bu Cemil Hoca gerçek bir
muallime benziyor.
Onlar sıcak sobanın başında, tütünlerini tüttürüp, sohbet
ederken, dış kapının tokmağı “küt küt “ vuruldu.
Muhtar Ramiz Ağa:
—Kim acaba? Diye söylenerek kapıyı açtı.
Köyün imamı Cuma Hoca girdi, içeriye. Elini sağ
göğsünün üzerine bastırıp hafifçe eğildi:
—Selamün aleyküm ağalar, diyerek selam verdi onlara.
Muhtar ile Hüseyin Ağa ikisi birden:
—Ve aleyküm selam Cuma Hoca! Diye karşılık verdi ona.
Ehlen ve sehlen. Hoş safa geldin.
—Hoş bulduk ağalar.
—Merhaba, başım gözüm üstüne Hoca, dedi Muhtar.
—Merhaba.
Cuma Hoca yer minderine oturduktan sonra, Muhtar
sobanın üstünde kaynayan çaydanlığı gösterdi:
—Çay içer misin, Hoca? Diye sordu.
Cuma Hoca gülerek:
—İçer misin ne demek Ramiz Ağa! Senin gibi cömert
ağaların çayı da içilir, yemeği de yenir. Peygamber Efendimiz bu
konu da ne demiş biliyor musun?
—Ne demiş, Cuma Hoca? Diye sordu muhtar merakla.
—“Cömert adamın yemeği şifadır. Cimri insanın yemeği
ise hastalıktır” demiş. Senin gibi cömert bir ağanın çayını şifa
niyetiyle içerim.
Muhtar, doldurduğu demli çayı Cuma Hoca’ya uzatırken:
—İç, Hoca iç! Tavşankanı çay, dedi. Kaynanan da
seviyormuş seni.
—Ya öyle! Gerçekten rahmetli çok severdi beni!
—Soba ateşinde pişti mübarek.
—Bilirim soba ateşinde pişen çayın tadını.
Hüseyin Ağa karıştı söze:
BEYAZ SÜRGÜN
39
—Sen de ağzının dadını biliyorsun be hoca!
—Ne yapalım ölümlü dünya işte! İçmek için yaşamıyoruz,
yaşamak için içiyoruz.
Cuma Hoca, çayını yudumlarken, Muhtar, sehpanın
üzerinde duran gümüş kaplamalı tütün tabakasını gösterdi:
—Hoca, ister misin? Bir tane de bundan sarayım mı?
Cuma Hoca, yüzünü ekşiterek, başını yukarıya doğru
kaldırdı:
—Hayır, istemem. Ben o keratayı cennette içeceğim, dedi.
Muhtar Ramiz Ağa, alaylı bir şekilde:
—Cuma Hoca, Cennet’te tütün de var mı? Diye sordu.
Cuma Hoca kahkahayla güldü:
—Dünyada helal olan her şey var orada, dedi. Hem orada
öyle şeyler var ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş ne de beşerin
aklına gelmiştir.
—Desene, orada da bol bol içeceğiz bu mübareği.
—Oraya girebilirsek tabii!
—İnşallah gireriz.
—İnşallah.
Kısa bir sessizlikten sonra, Muhtar:
—Ne diyorduk Hüseyin Ağa? Diye konuyu değiştiriverdi.
Hüseyin Ağa:
—Cemil Öğretmenden bahsediyorduk, diye karşılık verdi.
—Haa! Cemil Hocayı konuşuyorduk değil mi?
Sonra Cuma Hoca’ya dönerek:
—Sen gelmeden önce biz Cemil Öğretmen’den
bahsediyorduk, dedi.
—Ne olmuş Cemil Öğretmen’e? Ne çekiştiriyorsunuz
adamı! Diye çıkıştı Cuma Hoca.
—Yok, öyle bildiğin gibi değil. Onun güzel hasletlerinden
bahsediyorduk, dedi Hüseyin Ağa.
—Haa öyle mi? O zaman durum başka!
Muhtar Ramiz Ağa, köyün imamı Cuma Hocaya:
BEYAZ SÜRGÜN
40
—Ben diyorum ki, Cemil Öğretmen, bundan önceki
öğretmenlere hiç benzemiyor.
Cuma Hoca da tasdik etti Muhtarı:
—Bana da öyle geliyor, dedi.
—Hele o Solak Zeki’ye hiç mi hiç benzemiyor.
—Ben de aynı kanaatteyim. Farklı bir insan, diye karşılık
verdi Cuma Hoca.
—Beş aydır benim evimde kalıyor. Evde yetişkin kızlarım
var. Daha bir defa olsun başını kaldırıp da birisinin yüzüne
baktığını görmedim. Yemeklerini en küçük kızımın getirmesini
istiyor. Diğerleri yetişkinmiş. Öğretmen değil, evliya mübarek!
Cuma Hoca ilave etti:
—Ben on beş yıllık hocayım. Daha ilk defa bir
öğretmenin Cami’ye geldiğini görüyorum.
—Beli, beli, diye tasdik etti onu Hüseyin Ağa.
—Cemil Öğretmen köye geldikten sonra, benim
öğretmenler hakkındaki düşüncelerim kökünden değişti. Ben
bütün öğretmenleri dinsiz zannediyordum şimdiye kadar.
—Demek böyle öğretmenler de varmış dünyada, dedi
Muhtar Ramiz Ağa.
Hüseyin Ağa başını salladı:
—Bütün öğretmenler Solak Zeki gibi değilmiş meğer.
Muhtar dişlerini gıcırdattı:
—Solak Zeki aklıma geldikçe, kafamın tası atıyor! Benim
Yanımda kızlarımla şakalaşması yok mu? Aklıma geldikçe
tüylerim diken diken oluyor. Bir de onlara mösyö, bayan diye
hitap etmesi yok mu, beni çileden çıkarıyordu. Bazen adamı
boğasım geliyordu içimden valla. Fakat Cemil Öğretmen öyle
mi? Çok terbiyeli ve kibar bir insan o.
—Gerçekten çok farklı bir insan, dedi Cuma Hoca. Bütün
öğretmenler böyle olsaydı, bu ülkede bir tane anarşist yetişmezdi.
Muhtar Ramiz Ağa içini çekti:
BEYAZ SÜRGÜN
41
—Onu gerçekten çok takdir etmeye ve sevmeye başladım.
Böyle bir oğlum olsun, çok isterdim.
Cuma Hoca ilave etti:
—Bizim ufaklığı Solak Zeki zamanında okula
gönderemiyorduk. Okulda ne yapıyorsa onlara, bir türlü gitmek
istemiyordu oraya. Ama şimdi çocuk koşa koşa gidiyor o ahıra.
Cemil Öğretmen, çocukları mıknatıs gibi çekiyor oraya.
—Cemil Öğretmen, okulu ve okumayı sevdirdi
çocuklarımıza. O ahırda ne varsa, her sabah çocuklar koşa koşa
gidiyorlar o ahırdan bozma okula.
Onları sessizce dinleyen Hüseyin Ağa tekrar söze karıştı:
—Solak Zeki’nin okuttuğu çocuklardan bazısı hala dağda
Eşkıya Bilo’nun yanında eşkıyalık yapıyor, dedi.
Muhtar Ramiz Ağa eliyle külahını düzeltirken ilave etti:
—Cemil Öğretmen’in hele evimde oturduğu için kira
ödemeye kalkması yok mu, onun farklı bir insan olduğunu
gösteriyor. “Kimseden karşılıksız bir şey alamam” diyor.
Kendisine verilen her şeyin karşılığını vermeliymiş.
Cuma Hoca:
—Bu onun sıradan bir insan olmadığını gösteriyor.
Şark’ın büyük âlim ve evliyaları da öyle yaparmış. Karşılığını
vermeden hediye kabul etmezlermiş, diye ilave etti.
Muhtar Ramiz Ağa:
—Doğrusunu söylemek gerekirse, evimde misafir olarak
kalan birisinden de karşılığını almak, benim ağırıma gidiyor,
dedi. Ne de olsa ben bir ağayım. Ağalar misafirlerini karşılık
beklemeden ağırlarlar.
Köyün imamı Cuma Hoca:
—Misafirlik üç gündür, Ramiz Ağa, dedi gülerek. Üç
günden sonra misafir sayılmaz.
—Olsun, kaç gün olursa olsun. İsterse üç yıl olsun! Ben
sırf Allah rızası için ağırlıyorum onu. Bizim törelerimizde böyle
bir şey var mı? Öyle değil mi Hüseyin Ağa?
BEYAZ SÜRGÜN
42
—Öyle Ramiz Ağa, öyle. Bizim törelerimizde böyle bir
şey yok. Tanrı misafiri o. Misafirden karşılık beklenilmez.
—Ben kira ücretini kabul etmeyince, ne dedi biliyor
musunuz?
—Ne dedi? Diye sordu Cuma Hoca.
—“Eğer kira bedelini almazsan, geri çeker giderim ha!”
dedi. Önce şaka yaptığını zannettim. Fakat baktım gayet ciddi;
şaka filan yapmıyor. Almazsam bırakıp gidecek adam. Ben de sırf
böyle bir öğretmen köyümüzü bırakıp gitmesin, çocuklarımız
cahil kalmasın diye, istemeyerek kabul ettim onun bu teklifini.
Aslında almayacaktım ama minnet altında kalmasın diye aldım
ha.
—Bak, bunu güzel düşünmüşsün! Dedi Cuma Hoca.
—Aldığım parayı da okulun bazı ihtiyaçları için
harcıyorum zaten.
Hüseyin Ağa başını tasdik manasında sallayarak:
—Ramiz Ağa çok iyi düşünmüşsün! Dedi.
Muhtar Ramiz Ağa ilave etti:
—Önümüzdeki sene tayini çıkıp da gidecek diye,
korkuyorum doğrusu!
—Haklısın. Böyle bir öğretmen, bu köye bir daha kolay
kolay gelmez, dedi Cuma Hoca.
—Doğru söylüyorsun Cuma Hoca! Böyle sahipsiz bir
köye, böylesi bir daha zor gelir...
—Zor gelir.

 
Cemil Öğretmen, ömrünün en uzun kışını yaşıyordu o
sene. Uzun kış gecelerinde, köyün ileri gelenleri ile muhtarın
odasında toplanıp, saatlerce sohbet ediyorlardı. Hüseyin Ağa,
BEYAZ SÜRGÜN
43
köyün imamı Cuma Hoca, Cemil Öğretmen, aksakal Şirvan amca
bu sohbetlerin değişmez müdavimlerindendi.
Önceleri, bu sohbetlere gençlerden katılan olmuyordu.
Sonradan, gençler de katılmaya başladı bu gece sohbetlerine.
O akşam Muhtar, sobanın üzerinde demlediği tavşankanı
çaydan ikram ediyordu, misafirlerine. Sobanın kızgın ateşinde
bazı akşamları mısır patlattıkları da oluyordu.
Köyün bilge kişisi Hüseyin Ağa, elleri titreyerek tütününü
sararken, her zaman ki gibi Cuma Hoca’ya yarı şaka, yarı ciddi
sordu:
—Söyle bakalım Cuma Hoca, dedi, dünya neyin üzerinde
dönüyor? Öküzün mü, balığın mı?
Cuma Hoca, kendisine belki kırkıncı kez sorulan bu
soruya, yine gülerek cevap verdi:
—Dünya benim omuzlarımın üzerinde dönüyor, Hüseyin
Ağa!
—Yaa! Öyleyse hoca sen balık mısın? Yoksa öküz mü?
Odadakiler Gülüştüler.
Cuma Hoca ciddileşti:
—Ben ne öküzüm, ne de balığım. Öküz balığın sırtına
çıkmış, ben de öküzün sırtına bindim. Dünyayı da omzuma aldım.
Muhtar, tütününden derin bir nefes çektikten sonra köyün
imamı Cuma Hoca’ya sordu:
—Hoca efendi, gerçekten böyle bir şey var mı? Dinimiz
nasıl kabul ediyor böyle akla sığışmayan şeyleri?
—Bizim dinimizde akla ters düşen hiçbir şey yoktur,
Ramiz Ağa dedi, Cuma Hoca. Bazı cahil hocaların uydurduğu
safsatalar bunlar.
—Pekiyi, neden uyduruyorlar bunları?
—Cehaletlerinden.
—Hocalar cahil olur mu?
—Herkes gibi bazen onlar da cahil olabiliyorlar ne yazık
ki. Bilmiyorlar. Ya da bildiklerini zannediyorlar.
BEYAZ SÜRGÜN
44
Muhtar Ramiz Ağa tekrar sordu:
—Gerçekten Peygamberimiz böyle bir şey söylemiş mi?
—Evet, Peygamber Efendimiz, böyle bir şey söylemiş;
dünya “ Sevr” ve “Hut”un üzerinde dönüyor demiş, fakat öküz ve
balığın üzerindedir dememiş.
—Ne demek onlar?
Cuma Hoca çayından bir yudum aldıktan sonra devam
etti:
—Bir rivayete göre, Peygamber Efendimize sormuşlar:
“Ey Allah’ın Resulü, Kuran’da dünyanın yuvarlak olduğu ve
kendi yörüngesi üzerinde döndüğü yazıyor. Öyleyse, dünya
boşlukta neyin üzerinde duruyor?” O da: “ Sevr ve Hut’un
üzerinde duruyor” demiş.
Bu sefer Aksakal Şirvan amca sordu:
—Gerçekten Kuran’da, dünyanın yuvarlak olduğu yazıyor
mu hoca?
—Tabii Şirvan Ağa! Kuran’da birkaç ayette dünyanın
yuvarlak olduğu ve belli bir yörüngede döndüğü açık bir şekilde
yazıyor.
—Allah, Allah! Eski hocalarımız bunları hiç anlatmazdı.
—Dünyadan haberi yoktu ki onların...
—Eee! Sonra?
—Peygamber Efendimiz bunu söylerken neyi kast etmiş,
bilmiyoruz. Bazı kitaplarda bu Hadis yorumlanırken çok yanlış
ifadeler kullanılmış. Bizim dinimiz akla uymayan şeyleri kabul
etmez.
—O Yüce Peygamberin her sözünde bir sır ve hikmet
vardır mutlaka, dedi Muhtar Ramiz Ağa.
—Elbette! Hatta başka bir rivayete göre; bir seferinde
sormuşlar, “Dünya Sevr’in üzerindedir”, demiş. Bir ay sonra
sormuşlar bu sefer de “ Dünya Hut’un üzerindedir” demiş. O’nun
her sözünde mutlaka bir hikmet vardır. Fakat bununla Peygamber
Efendimiz neyi anlatmak istemiş, bilemiyoruz.
BEYAZ SÜRGÜN
45
O ana kadar çayını yudumlarken konuşulanları, köşesinde
sessizce dinleyen Cemil Öğretmen söze karıştı.
—Cuma Hoca’nın söyledikleri doğrudur, dedi. Peygamber
Efendimiz böyle bir şey söylemiş. Ancak bu sözün hikmetini
anlamayan bazı hocalar, çok yanlış yorumlar yapmışlar. Yok,
efendim dünya sarı öküzün boynuzları üzerindeymiş. Sarı öküz
de balığın sırtındaymış. Sarı öküz başını sallayınca deprem
olurmuş! Bir sürü safsatalar uydurmuşlar. Bizim dinimizde böyle
hurafelerin yeri yoktur. Bunlar, ancak dinimizi bilmeyen cahil
kimselerin uydurmalarıdır.
Hüseyin Ağa, sakalını kaşıyarak sordu:
—Pekiyi, Cemil Hoca, bunun mantıklı bir açıklaması yok
mu?
—Var elbette! Dedi Cemil Öğretmen.
—Anlat öyleyse, doğrusu neyse bilelim, dedi Muhtar
Ramiz Ağa.
Bu sefer Cemil Öğretmen başladı konuşmaya:
—Ben bir zaman, bir kitapta okumuştum; bu hadisle ilgili
çok mantıklı bir yorum yapılıyordu. Çok hoşuma gitti bu izah.
İsterseniz size özetleyebilirim.
Cuma Hoca merakla sordu:
—Nasıl açıklanmış o kitapta?
Cemil Öğretmen onların hayretli bakışları karşısında
devam etti:
—Peygamber Efendimiz “Sevr” ve “Hut” derken, dünyayı
boşlukta tutan, “Sevr” ve “Hut” namında iki meleği kastetmiş.
Çünkü Allah, dünyayı fezada asılı durdurmak ve döndürmek için
“Sevr” ve “Hut” isminde iki melek yaratmıştır. Bu günkü
Astronomi ilmine göre de dünya, iki farklı kuvvetin etkisi ile
boşlukta durmaktadır. Bunlardan birisi yer çekimi dediğimiz
“çekme kuvveti”; diğeri ise “itme kuvvetidir”. Demek ki dünya,
bu iki büyük meleğin kuvveti ile boşlukta düşmeden
durdurulmaktadır. Belki de bu iki kuvvet, bu iki meleğin
BEYAZ SÜRGÜN
46
kuvvetidir, kim bilir. Biliyorsunuz, Arapçada Sevr, “öküz” ; Hut
da “balık” demektir. O meleklerin isminin “Sevr” veya “Hut”
olması, kendilerinin de öküz veya balık olması anlamına gelmez.
Aramızda ismi Aslan, Kartal, Doğan gibi hayvan ismi taşıyan
insanlar yok mu?
—Var, dedi muhtar Ramiz Ağa.
—Bunlar, o ismi almakla, o hayvan olmuyorlar herhalde.
Bir insan ismi Aslan olunca kendisi aslan mı oluyor?
—Hayır, böyle bir şey olmaz, dedi Cuma Hoca.
—Öyleyse, bu meleklerin isminin “Sevr” veya “Hut”
olması da, kendilerinin de öküz veya balık olması anlamına
gelmez. Ancak bu meleklerin timsali öküz veya balığa
benzeyebilir. O ayrı mesele. Tabii tarladaki öküzü ve denizdeki
balığı kast etmiyor.
Cuma Hoca yeni bir şey öğrenmenin heyecanı ile:
—Çok mantıklı bir açıklama bu! Diye ileriye atıldı.
Cemil Öğretmen çayın da etkisi ile terlemişti. Üstünden
hiç eksik etmediği siyah ceketini çıkardı. Mendili ile alnının terini
sildi. Yarım kalan bardağından bir yudum daha çekti. Herkes pür
dikkat onu dinliyordu. Bir hatip gibi konuşuyordu.
Kaldığı yerden devam etti:
—Tabii, burada Yüce Peygamberimiz bir teşbih ve
benzetme sanatı yapmıştır, diye ilave etti.
—Nasıl bir benzetme yapmış? Diye sordu Hüseyin Ağa.
Açıklamaya devam etti Cemil Öğretmen:
—Mesela, nasıl ki denilse:”Bu devlet ve saltanat neyin
üzerinde duruyor? Elbette denilecek ki: “Askerin silahı ve
kuvveti ile devlet adamlarının dirayeti ve adaleti üzerinde
duruyor”. Mesela yine, “Evin bütün yükü benim boynumda”,
“Köyün bütün yükü muhtarın omzunda” dediğimiz gibi. Bu
dünyada, madem hayatın o zamanki iki önemli kaynağı; deniz
kenarında yaşayanlar için balık, diğer insanlar için ise ziraat idi.
Ziraat ise, o tarihlerde öküzün boynunda idi. İnsanların önemli bir
BEYAZ SÜRGÜN
47
ticaret kaynağı balıktır. Elbette devlet, silah ve kalem üzerinde
duruyor denildiği gibi, dünyanın hayatı da, o zamanlar için, öküz
ve balığın üstünde duruyor, denilebilir. Zira ne vakit öküz
çalışmasa ve balık milyonlarca yumurtayı birden yapmasa, o
vakit insan yaşayamaz ve hayat sona erer. İşte Peygamber
Efendimiz, o zamanki insan hayatının, hayvan hayatı ile ne kadar
alakadar olduğunu göstermek için, böyle gayet veciz bir şekilde,
gayet ulvi bir surette ve gayet hikmetli olarak “Dünya Sevr ve
Hut’un üzerindedir” demiştir. Tabii burada latif bir teşbih sanatı
var. Ancak teşbih ve benzetmeler, zamanla ilmin elinden, cehlin
eline düşünce, teşbih ve mecazlar, hakikat zannedilmiştir.
Köyün imamı Cuma Hoca, elini çenesine dayamış,
dikkatle dinliyordu, Cemil Öğretmeni. Sonunda hayretini
gizleyemedi:
—Vay be! Dedi. Bunları hiç düşünememiştik! Ne kadar
güzel açıklamışlar bunları. Vallahi bazen benim kafamı da
karıştırıyordu, bu “Sevr” ve “Hut” meselesi! Şimdi hiçbir şüphem
kalmadı benim. Anam, babam sana feda olsun, ey Allah’ın
Resulü! Sen, ne büyük bir Peygambermişsin! Cemil Hoca, Allah
senden razı olsun. Kırk yıllık tahsilimde, cevabını bulamadığım
bir şeyi öğrettin bana. Bu gün dünyaya yeniden gelmiş gibi
hissediyorum kendimi.
Cemil Öğretmen, derin bir nefes aldıktan sonra devam
etti:
—Ayrıca, Peygamber Efendimiz, burada burçlara da işaret
etmektedir. Ancak, o zamanın insanları burçları bilmediği için,
doğrudan doğruya değil de; böyle mecaz yoluyla bahsetmektedir.
Peygamber Efendimiz, bir defa sorduklarında, dünya “Boğa”
burcu üzerinde imiş ki; o da, “Dünya Sevr üzerindedir” demiş.
Başka bir zaman sorduklarında ise, dünya, “Balık” burcundaymış
ki, O da, gayet belagatli bir tarzda, “Dünya Hut üzerinde” demiş.
Bir Peygambere yakışır tarzda, böyle yüksek bir hakikati, o
zamanın insanlarının anlayacağı bir şekilde, gayet veciz ve
BEYAZ SÜRGÜN
48
belagatli bir tarzda ifade etmiştir. Yoksa bazı kitaplarda “Sevr” ve
“Hut”a dair hurafe ve akıl dışı hikâyeler, ya israiliyattır veya bir
teşbihtir ya da bazı Hadisçilerin yorumlarıdır ki, bazı dikkatsizler
tarafından Hadis zannedilerek, Peygamber Efendimize isnat
edilmektedir.
Muhtar Ramiz Ağa, Cemil Öğretmen’in bu beliğ ifadeleri
karşısında hayretler içinde kalmıştı:
—Sen neymişsin ya Cemil Hoca! Neler biliyormuşsun sen
böyle!
Cemil Öğretmen mahcup bir ifadeyle:
—Estağfurullah, Muhtar emmi! Dedi. Bunlar kitaplarda
yazan şeyler. Ben kendimden bir şey katmadım.
—Bu kadar bilgiyi nereden öğrendin sen?
—Hayat mektebinden. Bunlar bana ait değil. Okuduğum
kitaplarda yazıyor.
—Vallahi, bu gün bir yaşıma daha bastım, diye
memnuniyetini belli etti, Cuma Hoca. Peygamberimiz ne
söylemiş, bazı insanlar neler uydurmuşlar. Aradaki farka bakın!
Cuma Hoca yine ilave etti:
—Şimdiye kadar böyle güzel bir açıklama duymadım. Bu
kitabın yazarı büyük bir âlimmiş bence. Cemil Hoca, lütfen bu
kitabı bana bulabilir misin? Bu kitabı mutlaka okumak istiyorum.
—Tabii, Cuma Hoca, bulurum inşallah.
Köyün imamı Cuma Hoca ilave etti:
—Bu kitabı Şark’taki bütün hocaların mutlaka okuması
lazım! Böyle bir kitaba çok ihtiyaçları var, onların. Bence bu
kitap Şark’ı aydınlatacak bir kitap gibi geliyor bana.
Gece yarısı, muhtarın odasından ayrıldıkları vakit,
hepsinin yüzünde, yeni bir şey öğrenmenin sevinci parlıyordu.
Hele köyün imamı Cuma Hoca, kendisine vahiy gelmiş gibi,
heyecandan yerinde duramıyordu.
BEYAZ SÜRGÜN
49

 
Uzun ve soğuk geçen bir kıştan sonra, karlar yavaş
yavaş erimeye başladı. Yollar kapalı olduğundan, Şubat tatilinde
memleketine gidememişti. Bu tatilde bolca kitap okudu. Boş
vakitlerini kitap okuyarak değerlendiriyordu.
İkinci yarıyılın başlarında çocuklar çat pat okumayı
sökmeye başladılar.
Cemil Öğretmen dört aydır Kasabaya gidememişti.
—“Bu hafta sonu hava güzel olursa, kasabaya giderim”
diye geçirdi içinden.
Genellikle Cuma günleri kasabaya gidiyordu hep. Öyleden
önce kasabaya varıyor, maaşını çektikten sonra alış verişini
yapıyordu. İşlerini bitirdikten sonra akşam olmadan da köye geri
dönüyordu. Çok nadir kasabada kalırdı. O da, önemli bir işi
olursa eğer.
Bu hafta da her zaman ki gibi yaptı. Cuma sabahı
erkenden muhtarın emektar, yağız atına binerek, kasabanın
yolunu tuttu. Artık hep muhtarın atı ile kasabaya gider olmuştu.
Sabah hava çok güzeldi. Kurşun gibi masmavi, berrak bir
gökyüzü vardı. Güneş, bembeyaz karlarla kaplı dağların üzerinde
parlıyordu. Kristalleşen kar taneciklerine çarpan Güneş ışıkları,
kırmızılı turunculu renkler oluşturuyor, Güneş’in vurduğu tarafa
doğru uzanan, büyülü renk tayfları meydana getiriyordu. Bu renk
cümbüşü, sanki yerlere mücevher dökülmüş hissi veriyordu
insana. Patika yolların kenarında, hala bir metreden fazla kar
vardı. Büyülü renk tayflarını seyrederek patika yollardan geçti.
Öğleden sonra, birikmiş maaşlarını çekti. Yine her
zamanki gibi, çocuklara kalem, defter aldı. Tebeşiri bitmişti,
birkaç kutu da tebeşir aldıktan sonra, büyükçe bir paket hazırlattı.
Sonra, birkaç dükkâna daha uğramayı ihmal etmedi. Kasaba
BEYAZ SÜRGÜN
50
dediğin neydi ki ki, kökü topu; küçük bir sokak, birkaç tane
küçük dükkândan ibaretti. Bir fırın, bir cami, bir okul hepsi o
kadar. Devlet dairelerini içinde bulunduran, iki katlı bir de
hükümet konağı vardı kasabada. Okul olarak kullandığı muhtarın
ahırı, ondan daha büyük görünüyordu doğrusu.
Öğleden sonra, kendisine giyecek bir şeyler aldı. Fakir
çocuklara da giyecek bir şeyler almayı ihmal etmedi.
Paketlerini ata yükleyip, geri köye doğru yola
koyulduğunda, gökyüzü bulutlarla kaplanmıştı.
—Sabah hava ne kadar güzeldi! Diye söylendi. Buranın
havası da hiç belli olmuyordu. Sabah ki havaya bak, şimdiki
havaya bak; hiç birbirini tutmuyor. Kar bastırmadan inşallah köye
dönerim.
Muhtarın mersedes dediği rahvan atı, Cemil Öğretmeni,
kar bastırmadan önce köye
yetiştirmesi gerektiğini
biliyormuşçasına, hızlı adımlarla yürüyordu. Yürümekle koşmak
arası bir tempo tutturmuş, sırtındaki sahibini sarsmadan,
bembeyaz patika yollarda süzülüyordu adeta. Bu patika yollarda
da ancak bu kadar yürünebilirdi doğrusu. Bu gidişle köye, dört
saatte ancak ulaşabilirlerdi.
Cemil Öğretmen:
—Akşam olmadan köye varmalıyız diye, yüksek sesle
söylendi ve atın sağrısına bir tokat vurdu.
—Deeeh! Yürü koçum benim! Diye mahmuzladı,
muhtarın yağız atını.
At, Cemil Öğretmen’in söylediklerini anlamış gibi daha
hızlı koşmaya başladı.
Cemil Öğretmenin korktuğu başına geldi sonunda. Yarı
yolda kar bastırmıştı. Hafiften bir kar yağıyordu. Ufuk kapalı
olduğundan fazla uzağı göremiyordu. Saatine baktı:
—Yolu yarıladık galiba, diye söylendi.
BEYAZ SÜRGÜN
51
Kar yağışı daha da hızlandı. Lapa lapa yağmaya başladı
sonunda. Görüş alanları daha da daralmıştı. Birkaç adım ilerisini
zor görebiliyorlardı.
Cemil Öğretmen telaşlanmaya başladı:
—Keşke kasabada kalsaydım, diye söylendi. Bu havada
ne diye çıktım ki yola.
At, Cemil Öğretmen’in dediklerini anlıyormuş gibi, o da
tedirgin ve ürkekleşmişti. İki de bir sağa sola bakınıyor,
kulaklarını dikerek etrafı dinliyordu.
Cemil Öğretmen, ani bir kararla kasabaya geri dönmeyi
düşündü. Arkasına dönüp, şöyle bir baktı; ileri ya da geri hiç fark
etmezdi.
Çünkü lapa lapa yağan kardan, hiç bir taraf
görünmüyordu. Aslında köye yakınlaşmış olmalıydılar, çünkü
epeydir yoldaydılar.
Saatlerdir yağan kar, izlerini kaybetmişti. Uzun süre
yürümekten yorulan at, yolu bulmakta güçlük çekiyordu. Arada
bir dik bayırlarda yönünü değiştirerek, yolu bulmaya çalışıyordu.
Havanın kararmaya başlamasından, akşam olduğu anlaşılıyordu.
Akşam olmuştu ama hala köye varamamışlardı. Acaba yanlış
yöne doğru mu gidiyorlardı? Yoksa köye şimdiye kadar çoktan
varmış olmaları gerekirdi.
Derken karanlık iyice sardı her tarafı. Karanlık ile birlikte
Cemil Öğretmen’in içini de korkular sarmaya başladı. Karanlıkta
hangi yöne doğru gittiklerini bilmeden yürüyorlardı. Yürümekten
iyice yorgun düşen at, artık içgüdülerini kullanarak, yolunu
bulmaya çalışıyordu. Köye yaklaşınca yollar daha da
sarplaşacaktı. Bu karanlıkta, o dik ve sarp bayırlardan atın nasıl
geçeceğini düşündü. Ya yollarına kurtlar çıkarsa? Dağdaki
eşkıyalar yollarını keserse ya? Bütün bunları düşündükçe, Cemil
Öğretmen’in tüyleri diken diken oluyordu. Sırtından soğuk terler
boşalıyordu, bunlar aklına gelince.
Yollarını kaybetmiş olduklarını anlamakta gecikmedi.
Yoksa şimdiye kadar çoktan köyde olmaları gerekirdi. Hangi
BEYAZ SÜRGÜN
52
yöne gittiklerini bilmeden, korku içinde, saatlerce dolanıp
durdular. Ortalıkta ne bir canlı vardı ne de bir ışık görünüyordu.
Atın ıslık çıkararak, kesik kesik solumasından başka bir ses
duyulmuyordu ortalıkta.
Altındaki hayvanın yorgunluktan hızı iyice kesilmiş, artık
yavaş yavaş yürüyordu. Hayvancağızın karanlıkta ayağı iki de bir
tökezliyor; ya bir taşa takılıyor ya da bir çukura düşüyordu. Bu
karanlıkta koşması da oldukça tehlikeliydi zaten. Her an ayağı
tökezleyerek, dik yamaçlardan yuvarlanabilirlerdi. Uzun süre
yürümekten hayvancağız iyice terlemişti. Atın sağrısından su gibi
ter akıyordu. Zavallı hayvan su dolu havuza girip çıkmış gibi
ıslaktı.
Cemil Öğretmen, hayatında hiç bu kadar zorda
kalmamıştı. Sırtından soğuk terler boşalıyordu. O anda,
memleketindeki yaşlı annesini düşündü. İçinden dualar etmeye
başladı. Böyle dar anlarında, insanın sarılacağı en kuvvetli silahı
duadır. Sesi titrek ve çok hazindi. Sesli olarak dua ediyordu:
—Ya Rabbi! İsmi Azamın hürmetine, Sevgili
Peygamberinin hürmetine, ihtiyar anamın duaları hürmetine, beni
bu ıssız ve karanlık dağlarda muhafaza et! Beni koru! Diye
yalvarıyordu.
Bir de tipi esmeye başlamıştı. Soğuk tipi, yerden
kaldırdığı kar taneciklerini suratına savuruyordu. Dondurucu bir
soğuk vardı. Omuzlarında biriken karın soğukluğunu, kalın
paltosunun altından hissediyordu.
Bu vaziyette ya döne döne köyü bulacaklardı ya da
şiddetli soğuktan donup öleceklerdi. Ya da... Burasını hiç
düşünmek bile istemiyordu. Yolda kurtlar tarafından parçalanmak
veya dağdaki eşkıyalar tarafından öldürülmek ihtimali de vardı
tabi.
Bu kötü ihtimalleri düşünürken, at birden durdu ve
kulaklarını ileriye doğru dikerek dinlemeye başladı. Sanki bir
tehlike sezmiş gibi tetikteydi hayvan. Burnundan hızlı hızlı
BEYAZ SÜRGÜN
53
soluyordu. Cemil Öğretmen, ne kadar mahmuzladıysa da, hayvan
bir adım ileriye gitmiyordu. At, bir türlü o tarafa doğru gitmek
istemiyordu. Ha bire kulaklarını dikmiş, o yöne doğru bakıyordu
sadece.
Cemil Öğretmen:
—Hay Allah! Hayvan neden ürktü böyle, diye
söylenmeye başladı.
Atın inadı tutmuştu. Sanki yerinde saplanıp kalmıştı
hayvan. Ne yaptıysa atı yerinden oynatamadı. Geri çevirip, geriye
doğru sürmek istedi. O da fayda etmedi. O zaman da hayvan
tekrar geriye dönüp, kulaklarını dikerek, yine aynı noktayı
dinliyordu.
Cemil Öğretmen’in beklemekten başka çaresi yoktu. Elini
kulağının ardına koyup bir de kendisi dinledi ileriyi. Uzaklardan
bir uluma sesi geliyordu. Bu ses, rüzgârın da etkisiyle bir
uzaklaşıyor, bir yakınlaşıyordu. Bu bir kurt sesiydi ve galiba,
arkadaşlarını çağırıyordu. Kurtların uluyarak haberleştiğini
biliyordu. Bu mevsimde, dağda kurtların sürüler halinde
dolaştığının da farkındaydı. Muhtarın her yola çıkışında,
kendisini kurtlar hakkında uyarmasının boşuna olmadığını
anlamıştı.
—Eyvah! Korktuğum başıma gelecek, herhalde! Dedi
kendi kendine.
Uluma sesleri giderek artmaya başlamıştı. Belli ki
toplanıyorlardı.
—“Acaba bizi gördüler mi?” diye düşündü.
Atı tekrar geriye çevirip, geriye dönüp kaçmayı denedi.
Fakat ne yaptıysa nafileydi. Atı bir türlü geriye doğru çeviremedi.
Hayvan sürekli sesin geldiği tarafa kulaklarını dikiyor; ne ileri ne
de geri, bir adım atmıyordu. Altındaki at, sanki çakılıp kalmıştı
olduğu yere.
Kurt ulumaları gittikçe yaklaşıyor,
yaklaştıkça
çoğalıyordu. Kısa sürede kurtlar tarafından sarılmışlardı.
BEYAZ SÜRGÜN
54
Uluma sesleri, artık çok yakınlarından, sağ ve sol
yanlarından da gelmeye başlamıştı. Anlaşılan, kendilerini fark
eden kurtlar tarafından çembere alınıyorlardı. Birkaç dakika
içinde kurtlar, çemberi iyice daraltmışlardı. Sesleri, hemen yanı
başlarından gelmeye başladı.
Cemil Öğretmen atın üzerinde, ne yapacağını şaşırmış
vaziyette, çaresizlik içinde bocalayıp duruyordu. Var olmakla yok
olmak arasında sıkışıp kalmıştı. Yanında silah da yoktu. Silah
olsaydı neye yarardı ki... Uluma seslerine bakılırsa, en az on beş
yirmi tane kurt tarafından sarılmışlardı. Hangi birisini vuracaktı
ki silahla?
Bu ana kadar, hiç ölümü bu kadar yakından hissetmemişti.
Birkaç dakika sonra, atı da, kendisi de aç kurtlar tarafından
parçalanacaktı. Azrail’in soğuk nefesini ensesinde hisseder gibi
oluyordu. Bir çıkış yolu gözükmüyordu.
Kurtların sesi çok yakınlarından gelmesine rağmen
karanlıktan kendilerini göremiyordu. Atın ağzından köpükler
saçılıyordu. Burnundan hırıltılar çıkararak sesli sesli soluyordu
hayvan. Ara da bir, kurtlara karşı kişniyordu. Belli ki sesiyle
onları korkutup kaçırmaya çalışıyordu.
Cemil Öğretmen mutlaka bir şeyler yapmalıydı. Çünkü
kaybedecek vakti yoktu. Saniyeleri bile sayılıydı. Kurtuluş
ümidiyle son bir kez davrandı; etrafına bakınarak, bir kurtuluş
yolu aradı. Birden başı, sanki bir el tarafından çevrilir gibi, sağ
tarafa çevrildi. Birkaç adım ilerde, hemen yanı başında bir ağaç
vardı. Hemen atı o yana sürmek istedi. Fakat atı yerinden
kıpırdatmak mümkün değildi. Atın yürümeyeceğini anlayınca, hiç
düşünmeden kararını verdi ve bir solukta attan aşağı atladı. Hiç
olmasa kaçıp canını kurtarmalıydı.
Hızla ağaca doğru koşmaya başladı. Attan inmesi ile
ağacın yanına varması bir oldu. Bir solukta tırmandı ağaca. O’nun
ağaca doğru koştuğunu fark eden kurtlar, peşinden havlayarak
koşuştular. Ama Cemil Öğretmen elini çabuk tutarak, son anda
BEYAZ SÜRGÜN
55
paçayı kurtarmıştı. Kurtlar yetişmeden, ağaca tırmanmayı
başarmıştı sonunda. Ağacın tepesinde soluk soluğa idi. Zorlukla
nefes alabiliyordu. Kalbi heyecandan duracak gibi, küt küt
atıyordu. Heyecandan eli ayağı titriyordu. Güçlükle ağaca
tutunmaya çalıştı. Son anda kurtulmuştu. Derin bir nefes aldı.
—Oh! Allah’ım sana şükürler olsun! Dedi yüksek sesle.
Hala atın kişnemesi duyuluyordu. Ağacın tepesinden, atın
siluetini açık seçik görebiliyordu. Kurtların fosforlu gözleri ise,
parıl parıl parıldıyordu ağacın altında. Kendisine yetişemeyen
kurtlar, bu sefer yalnız kalan ata doğru yöneldiler. Hayvancağızın
etrafındaki çember, giderek daralıyordu. Muhtarın o yağız atı,
kurtlara kolay kolay teslim olacağa benzemiyordu. Bazen şaha
kalkıyor, ön ayakları ile tekmeliyordu kurtları; bazen de, arka
ayakları ile çifteler savuruyordu onlara. Sert çifte darbeleriyle, bir
iki kurdu yere yuvarlamıştı. Kurtlarla boğuşurken, burnundan
homurtular şeklinde acayip sesler çıkarıyordu. Acı acı kişniyordu
bazen. Fakat kurtların sayısı o kadar çoktu ki, başa çıkılacak gibi
değildi. Buna rağmen, muhtarın kahraman atı, kurtlara karşı çetin
bir mücadele veriyordu.
Bir ara, çemberi yarıp doludizgin kaçmaya başladı.
Kurtlar da havlayarak, peşine düştüler. Bu kovalamaca uzun
sürmedi, ayağı tökezleyen at, yere yuvarlandı. Bu fırsatı iyi
değerlendiren kurtlar, hayvancağızın tekrar ayağa kalkmasına
fırsat vermeden, üzerine üşüştüler. Boynundan, kafasından,
kuyruğundan; her birisi bir yerinden yakalamıştı zavallı hayvanın.
Bu durum da bile at yerde debeleniyor, tekmeler savurarak, can
havliyle kurtulmaya çalışıyordu.
Cemil Öğretmen, ağacın dalına yapışmış, korkudan kanı
donmuş bir vaziyette, bu zorlu mücadeleyi seyrediyordu. Fakat
kurtlar, o kadar acımasız ve aç idi ki, onun çaresiz ve şaşkın
bakışları karşısında, birkaç dakika içinde parçaladılar,
hayvancağızı. Çok trajik bir manzaraydı, görüp yaşadıkları.
BEYAZ SÜRGÜN
56
Cemil Öğretmen, çıktığı dalın tepesinde, şaşkınlıktan dona
kalmıştı, bu korkunç manzara karşısında.
—“Şimdi ne yapacağım, bu ağacın tepesinde” diye kara
kara düşünmeye başladı. Kurtların parçalamasından kurtulmuştu,
ama şimdi de soğuktan donacaktı, bu ağacın tepesinde. Ağaçtan
aşağı inemezdi. Çünkü kurtların birkaç tanesi ağacın altında
yatmış, bekliyordu hala. Arada bir uluyarak, dağdaki diğer
kurtları da oraya çağırıyorlardı.
Dondurucu bir soğuk vardı havada. İnsanın iliklerine
kadar işliyordu, bu zemheri soğuğu. Soğuktan ve korkudan, çene
kemikleri zangır zangır titriyordu. O kalın, siyah paltosuna iyice
sarınarak, ısınmaya çalıştı.
Ağacın dalında sabaha kadar bekleyemezdi bu şekilde. Bu
dondurucu soğukta birkaç saat daha beklerse, donarak ölebilirdi.
Ağacın dibinde kurtlar; burada ise, dondurucu bir soğuk... Ağacın
dalında kalsa da ölecekti; aşağı inse de... Tek farkı, ağacın
dalında kalırsa, belki, birkaç saat daha fazla yaşama ihtimali
vardı.
Gece soğuk ve karanlık...
Hiçbir kurtuluş ümidi
gözükmüyordu. Her taraftan ümit kesik bir vaziyette, yine
ellerini açıp dua etmeye başladı. Böyle bir durumda, dua
etmekten başka, yapacak hiçbir şeyi yoktu. Darda kalan insanın
en büyük silahı duası imiş. O da, bu tesirli silaha sarıldı:
—Ya Rabbi! Ey darda kalanların yardımına koşan
Allah’ım! Beni kurtlardan kurtardığın gibi, bu soğukta
donmaktan da koru. Bu durumda beni, senden başka kimse
kurtaramaz! Beni ancak sen kurtarabilirsin. İsmi Azamın
hürmetine beni buradan kurtar, diye yeniden başladı yalvarmaya.
Bildiği ne kadar dua varsa hepsini okudu. Hem dua ediyor
hem de hüngür hüngür ağlıyordu. Dondurucu soğuktan, elleri ve
ayakları buz gibi olmuştu. Elleri uyuşmuş, tutunduğu ağacın
dallarını hissetmiyordu bile. Ağacın dalında, ellerini kollarını
hareket ettirerek, ısınmaya çalışıyordu. Artık sonunun
BEYAZ SÜRGÜN
57
yaklaştığını hissediyordu. Bu vaziyette hareket ederken, tatlı bir
uyku sardı bedenini. Ellerini ısırarak, orasını burasını
çimdikleyerek uykusunu kaçırmaya çalıştı. Ne yapıp ne edip
uyumamalıydı. Uyumanın neye mal ocağını çok iyi biliyordu
çünkü.

 
Muhtar Ramiz Ağa, abdestini almış, sobanın karşısında
ellerini ısıtarak, akşam ezanını bekliyordu. İki de bir yeleğinin
cebinden, dededen kalma köstekli saatini çıkarıp bakıyordu.
Sürekli:
—Nerede kaldı, bu adam, yahu! Diye söylenip duruyordu
kendi kendine.
Akşam namazdan sonra cami avlusunda Cuma Hoca ve
Hüseyin Ağa ile beraberdiler.
Muhtar Ramiz Ağa, cami imamı Cuma Hoca’ya:
—Hoca Efendi, Cemil Öğretmen kasabadan hala
dönmedi, dedi telaşlı bir ifadeyle.
Hoca umursamaz bir edayla:
—Ne olmuş dönmemişse Muhtar Efendi, diye söylendi.
—Hiç bu kadar geç kalmazdı. Kasabaya her gidişinde,
akşamdan önce mutlaka geri dönerdi. Yolu mu kaybetti, yoksa?
Kar da yağıyor.
—Belki dönmekten vazgeçmiştir, Ramiz Ağa! Geceyi
kasabada geçirip, yarın dönebilir.
—Hayır! Hayır! Sabah yola çıkarken, “Bugün geri
dönerim” demişti.
—Olsun, belki işleri bitmemiştir, kasabada.
Muhtar Ramiz Ağa ısrarlıydı:
BEYAZ SÜRGÜN
58
—Ne olursa olsun! O, döneceğim dedi mi, döner. Ben onu
bilirim. Birine söz verdi mi ne yapıp eder, sözünü yerine getirir
mutlaka.
İmam Cuma Hoca sordu:
—Pekiyi, ne yapabiliriz, şimdi?
—Okula bir bakalım, dedi muhtar. Belki okulda olabilir.
Bazen, kasabadan dönünce, önce okula uğrar, getirdiği kitap ve
defterleri okula bırakır, sonra eve gelirdi.
—Yine öyle yapmış olabilir.
—Belki. Biz önce okula bakalım. Eğer gelmemişse, bir
şeyler yapmamız lazım.
—Ne yapabiliriz ki?
—Bu havada yolunu kaybetmiş olabilir. Çıkıp aramalıyız,
onu.
Onlar konuşurken Hüseyin Ağa, Aksakal Şirvan Amca ve
diğerleri de geldi yanlarına. Hep birlikte, köyün dışında, Cemil
Öğretmen’in okul olarak kullandığı Muhtarın ahırına gittiler.
Cemil Öğretmen, orada da yoktu. Muhtar, daha da telaşlanmaya
başladı.
—Hiç bu kadar geç kalmazdı! Diye hayıflandı. Başına bir
şey gelmiş olmasın?
—Merak etme, Ramiz Ağa, dedi Aksakal Şirvan amca.
İnşallah bir şey olmaz. Yarın, çıkar gelir.
—Siz, onu tanımazsınız! Bu havada mutlaka yola
çıkmıştır o.
Hüseyin Ağa’ya dönerek:
—Hüseyin Ağa sizin gençleri gönder, benim yeğenlerle
birlikte, kasabaya giden bütün yolları arasınlar. Ben bilirim o
deliyi. Şimdi mutlaka yollardadır. Buralardaki tehlikelerin
farkında değil o. Ankara’nın taşlı yollarında zannediyor kendini.
—Tamam, Ramiz Ağa! Gerekirse, biz de birlikte gideriz,
dedi Hüseyin Ağa.
BEYAZ SÜRGÜN
59
Kısa sürede on kadar delikanlı, silahlarını kuşanarak,
atlara bindiler. Gecenin karanlığında lapa lapa yağan karın
altında, Cemil Öğretmen’i aramak için, kasabanın yollarına
düştüler.
Muhtar Ramiz Ağa arkalarından:
—Durun! Ben de sizinle geleceğim! Diye bağırdı.
Gençler ne kadar ısrar etti ise de, Muhtar dinlemedi onları.
Bir sıçrayışta doru atına binerek, mavzerini aldı eline.
—Deeeh! Diyerek atını mahmuzladı.
Gençlere güvenememişti. “Bu soğukta, biraz giderler,
sonra aramaktan vazgeçerler. Bulamadık diye geri dönerler” diye
düşündü. Ne olursa olsun mutlaka yanlarında bulunmalıydı
gençlerin.
Muhtar gönüllü müfrezenin önünde, gençler arkada,
kasabaya doğru bir hayli yol aldılar. Yola çıkalı, bir saatten fazla
olmuştu. Yollarda hiç kimsecikler yoktu. Tipinin uğultusundan
başka bir ses duyulmuyordu dik yamaçlarda. Sadece atların nefes
alış verişleri duyuluyordu. Karanlıkta, sarp patika yollardan
güçlükle ilerliyorlardı.
Arada bir durup, etrafı dinliyorlar; bir ses, bir çıtırtı
duyabilmek için, nefeslerini tutuyorlardı. Bazen de içlerinden
birisi bağırarak ya da ıslık çalarak seslerini duyurmaya
çalışıyordu.
Bu kadar yol tepmelerine rağmen, ne bir karaltı, ne bir ses,
ne de bir canlıya rastlayamadılar. Herkes ümidini yitirmiş
vaziyette, tam geriye dönmek üzereydiler.
Muhtar Ramiz Ağa:
—Durun! Dedi.
Atını durdurarak, elini kulağının arkasına dayadı ve ileriyi
dinlemeye başladı. Bir müddet dinledikten sonra, gençlere
dönerek:
—Siz de duyuyor musunuz sesleri? Diye sordu.
BEYAZ SÜRGÜN
60
—Evet, dedi, gençlerden birisi. Biz de duyuyoruz o
sesleri.
—Kurtlar. Ya bir hayvanın ya da bir insanın peşindeler.
Uluyarak, arkadaşlarını çağırıyorlar.
—İnşallah Cemil Öğretmen’in peşinde değildirler, dedi
içlerinden birisi.
—Mutlaka Cemil Öğretmen’in peşindeler! Haydi, çabuk
olun! Diye bağırdı Muhtar.
Bir kez daha mahmuzladılar atlarını. Fakat dik yamaçlarda
atlar bu karanlıkta daha fazla koşamıyorlardı.
Muhtar, heyecanlı bir şekilde:
—Fazla uzakta değiller! Çabuk olun, geç kalmayalım,
dedi gençlere.
Kurt sesleri, rüzgârın etkisiyle bir göğe yükseliyor; bir
yere çakılıyordu. Ulumaları birden kesildi. Ortalık sessizliğe
büründü.
Muhtar Ramiz Ağa:
—Hay Allah kahretsin! Saldırdılar! Diye bağırdı. Çabuk
olun gençler, geç kalacağız!
Atını kamçılayarak, daha da hızlandırdı. Mavzerlerini
havaya doğrultarak, birkaç el silah sıktılar.
Cemil Öğretmen, duyduğu silah sesleriyle irkildi. Tam
uyumak üzereydi, tutunduğu dalın üzerinde. Elleri iyice
uyuşmuştu. Tuttuğu dalı hissetmiyordu artık. Var gücüyle bir kez
daha toparlanmaya çalıştı. Kollarında derman kalmamıştı.
Güçlükle tutunuyordu, ağacın üzerinde.
Ağacın altındaki kurtlar silah seslerini duyunca,
kaçışmaya başladılar.
Ağaçta güçlükle tutunan Cemil Öğretmen:
—Kim bunlar, acaba? Diye söylendi kendi kendine.
Avcılar mı acaba? Yoksa dağdaki teröristler mi? Kim olursa
olsun! İsterse dağdaki teröristler olsun. Burada donarak
BEYAZ SÜRGÜN
61
ölmektense, belki bir kurtuluş ümidi vardı. Bir kurtuluş ümidi
belirmişti gecenin karanlığında.
—“Rüya mı görüyorum, yoksa?” diye geçirdi içinden.
Yüzünü, gözünü tokatladı kendi elleriyle. Canının yandığını
hissediyordu, az da olsa. Hayır, rüya görmüyordu.
Çok yakınından birkaç silah sesi daha duyuldu. İnsan
sesleri de duyulmaya başladı yakınlarda. Birileri bulunduğu ağaca
doğru geliyordu, galiba.
—Cemil Hocaaaa! Diye bağıran bir ses, karanlığı deldi
geçti. Gitti yamaçlarda yankılandı. Bu gelenlerin, dağdaki eşkıya
olmadığını anlamakta, gecikmedi. İçine ılık bir şey, sıcak bir
sevinç yayıldı. Donmak üzere olan kanının, yeniden harekete
geçtiğini, vücudunu tekrar dolaşmaya başladığını hissetti o an.
Bu ses, Cemil Öğretmen’e hiç de yabancı gelmemişti.
Köylülerin, kendisini aramaya gelmiş olabileceğini düşündü.
Bağırarak, karşılık vermek, bulunduğu yerden onları haberdar
etmek istedi. Fakat sesi hiç çıkmıyordu. Soğuktan mı, yoksa
korkudan mıdır, nedir? Sesi tamamen kısılmıştı. Sağ elinin iki
parmağını ağzına götürerek, parmaklarıyla ıslık çalmaya uğraştı.
Nefesi güçlükle çıkıyordu. Cılız bir ıslık sesi çıkarmayı başardı
sonunda. Meçhul kalabalık, onun ıslık sesini duymuş olacak ki,
ıslık çalarak, kendisine karşılık veriyorlardı. Islık çala çala,
bulunduğu ağaca doğru yaklaşıyorlardı. O da nefesi yettiği kadar,
karşılık vermeye çalışıyordu.
Muhtar Ramiz Ağa ha bire:
—Cemil Hocaaa! Biziz, biz! Neredesin? Ses ver, ses!
Diye bağırıyordu, avazı çıktığı kadar.
Cemil Öğretmen’in ıslık çalacak mecali kalmamıştı, artık.
Siluet halinde karaltıların ağacın altına kadar sokulduğunu, zar
zor fark edebiliyordu.
Gençlerden birisi:
—Ağacın dalında, galiba? Dedi ve koşarak, ağaca
tırmanmaya başladı.
BEYAZ SÜRGÜN
62
Heyecandan elleri ayakları tir tir titriyordu. Ağacın
altındakilerin, Muhtar ve köylüler olduğunu anlayan Cemil
Öğretmen, kendini daldan aşağı bırakıverdi. Bir çuval gibi
yuvarlandı karın üzerine.
Muhtar, atından yere atlayarak, onun yanına koştu.
Karların üzerinde cansız yatan Cemil Öğretmen’i belinden
tutarak, doğrulttu.
—Cemil Hoca! Cemil Hoca! Kendine gel, biziz!
Eliyle hafifçe silkeledi. Cemil Öğretmen’den ses seda
çıkmıyordu. Bayılmıştı galiba.
Muhtar, Cemil Öğretmen’in ellerini avuçları içine aldı:
—Elleri buz gibi, donmak üzere! Dedi.
Soğuktan donmak üzere olan ellerini, kar ile ovmaya
başladı. Atların terkesinde taşıdıkları keçeleri çıkararak, Cemil
Öğretmen’i iyice sardılar ve bir ata bindirdiler. Yarı baygın
vaziyette idi ama şuuru yerindeydi. Konuşulanları duyuyordu,
ancak cevap verecek mecali yoktu onlara.
Muhtar Ramiz Ağa durmadan:
—Cemil Hoca! Cemil Hoca! Ne olur uyuma, kendine gel,
diye seslenerek, onun uyumasına engel olmaya çalışıyordu.
Bu durumda uyumasının onun sonu olacağını gayet iyi
biliyordu Muhtar.

 
Kendine geldiğinde, Muhtar Ramiz Ağa,
ılık bir suya
batırdığı bezle, hala ayaklarını ovmaya devam ediyordu onun.
BEYAZ SÜRGÜN
63
Yavaş yavaş kendine geliyordu. Şaşkın bakışlarla, etrafını
süzmeye başladı. Odanın içinde oturan insanların karaltılarını
seçmeye çalıştı.
Sonra:
—Neredeyim, ben? Diye sordu kısık bir sesle. Sesi hala
çıkmıyordu.
Sonra:
—Su, dedi, su istedi.
Çatırtılar çıkararak yanan sobanın üstündeki çaydanlıktan,
bir bardak suyu ılıtarak, Cemil Öğretmen’e uzatan Muhtar:
—Merak etme babo! Emin ellerdesin! Dedi.
Suyu yutkunarak, yudum yudum içti. Üzerindeki şaşkınlık
hala geçmemişti. Şaşkın bakışlarla, odadakileri süzüyordu.
Odada, Muhtardan başka; Hüseyin Ağa, Cuma Hoca ve ihtiyar
Aksakal Şirvan amca vardı.
Hayli vakit geçtikten sonra, ancak kendine gelebilen
öğretmene, Muhtar:
—Nasılsın babo? İyi misin? Diye, sordu.
Güçlükle konuşan, Cemil Öğretmen:
—Çok şükür, iyiyim, diyebildi.
Sesi hala kısıktı. Ne dediği zor anlaşılıyordu. Yattığı
yerden, biraz doğruldu ve iki eliyle Muhtarın elini tutarak:
—Sağ olasın Muhtar emmi, dedi. Beni ölümden
kurtardınız. Allah sizden razı olsun, diyebildi.
—Boş ver, şimdi bunları düşünme! Sen iyisin ya, ona bak!
—Çok şükür.
Cemil Öğretmen, başını önüne eğmiş, yeniden derin bir
düşünceye dalmıştı. Başından geçen olayın şokundan bir türlü
kurtulamıyordu. Ne zaman gözünü kapatsa, kurtlar gözünün
önüne geliyordu. Yolda başından geçenler, sinema şeridi gibi,
gözünün önünde canlanıyordu. Odadakiler onu daha fazla
yormamak için, soru sormadan seyrediyor sadece. İyice kendine
BEYAZ SÜRGÜN
64
gelmesini bekliyorlardı. O ise, arada bir irkiliyor, şöyle bir
etrafına bakınıyor, sonra tekrar dalıp gidiyordu.
Odada, sobanın çıkardığı gürültüden başka ses
duyulmuyordu.
Muhtarın annesi Berivan nine:
—Tuh! Tuh! Diye ağlayıp duruyordu.
Uzun süren sessizlikten sonra, Cemil Öğretmen iyice
kendisine gelmişti. Şaşkın gözlerle, Muhtar Ramiz Ağa’nın
yüzüne baktı. Ramiz Ağa, eliyle, “iyisin, iyisin!” anlamına gelen
bir işaret yaptı. O da, başını sallayarak, Muhtarı tasdik etti.
Cemil Öğretmen’in iyice kendine geldiğini fark eden
Muhtar Ramiz Ağa:
—Nasıl oldu, babo? Bir anlatsana! Diye sordu.
Başından geçen olayın dehşeti, hala üzerindeydi. Bir iki
yutkunduktan sonra, kısık bir sesle, duraklayarak kesik kesik
konuşabiliyordu:
—Kurtlar! Dedi. Kurtlar saldırdı. Gece yolumuza kurtlar
çıktı. On beş, yirmi tane vardı, belki. Atı parçaladılar. Canımı zor
kurtardım. Ağaca çıkmasaydım, beni de parçalayacaklardı.
Muhtar Ramiz Ağa, dişlerini gıcırdatarak:
—Vay zalim kurtlar, vay! Dedi.
Cemil Öğretmen, Muhtara:
—Atın için çok üzüldüm, muhtar emmi, dedi, yine kısık
sesle.
—Önemli değil, dedi Muhtar. Boş ver şimdi bunları
düşünme.
Cemil Öğretmen’in yüzünde bir pişmanlık ifadesi vardı:
—Onun başına gelenler, hep benim yüzümden, dedi.
—Boş ver şimdi sen onu, sen kurtuldun ya, ona bak!
—Çok şükür.
—At mı yok memlekette.
—Fakat onun yeri başkaydı. Çok mücadele verdi kurtlara
karşı.
BEYAZ SÜRGÜN
65
—Sen canını kurtardığına bak, atı düşünme.
—En kısa zamanda, atının yerine bir at alırım.
Muhtar Ramiz Ağa, biraz ciddileşti, kaşlarını çatarak:
—Hele şunun düşündüklerine bak! Senin için adımı olur
atın! Sana bir şey olmasın da, atın önemi yok! Önemli olan senin
kurtulman, gerisini boş ver.
—Sağ ol muhtar emmi! Senin hakkın ödenmez.
—Senden at isteyen mi var?
—Olsun muhtar emmi. Aklıma geldikçe üzülüyorum.
O ana kadar konuşulanları sessizce dinleyen Hüseyin Ağa
söze karıştı:
—Cemil Hoca, kurban niye böyle geç vakitte çıktın, yola?
Dedi. Yarın gelseydin ya, acelesi neydi?
—Çocuklara söz verdim, bu gün geri geleceğim diye.
Muhtar Ramiz Ağa atıldı ileriye:
—Şuna bakın, çocuklara söz vermiş! Adam o veletler için
tehlikeye atar mı kendisini?
—Olsun, söz verdiniz mi, yerine getirmelisiniz.
Cemil Öğretmen bir iki yutkunduktan sonra devam etti:
—Aslında geç çıkmadık yola. Öğleden hemen sonra geri
dönmeye başlamıştık.
—Niye bu kadar geciktiniz, öyle ise? Diye Sordu Hüseyin
Ağa.
—Yolda tipiye yakalandık. Dönüşte hava güzeldi, ama
yarı yolda aniden kar bastırdı. Göz, gözü görmüyordu. Yağan kar
sabahki izlerimizi kapatmış.
—Eeee! Ne yaptınız, sonra? Diye heyecanla sordu
Hüseyin Ağa.
—Yolumuzu kaybettik, dedi Cemil Öğretmen. Saatlerce
dolaştık durduk dağlarda. Gece olunca, kurtlar çıktı yolumuza.
Bir sürü aç kurt sardı etrafımızı. Hiç kurtuluş ümidimiz yoktu.
Eğer o ağaca çıkmasaydım, beni de parçalayacaklardı.
Aksakal Şirvan Amca:
BEYAZ SÜRGÜN
66
—Allah korumuş seni, diye söze karıştı.
—Evet, Allah korudu beni.
—Verilmiş sadakan varmış, yoksa o kurtların elinden zor
kurtulurdun.
—Evet, öyle.
—Bu mevsimde, dağda kurtlar sürüler halinde gezer, dedi
Hüseyin Ağa. Dikkatli olmak lazım onlara karşı. Bu mevsimde aç
kaldıkları için önlerine çıkan her şeye saldırırlar.
—Doğrusu çok korktum. Yaşadığıma hala inanamıyorum.
Muhtar Ramiz Ağa:
—Kim olsa korkar bu durumda, diye onu teselli etmeye
çalıştı.
—Korkmamak elde değil doğrusu. O anda, sadece ölümü
düşünüyorsunuz.
O ana kadar onları sessizce dinleyen köyün imamı Cuma
Hoca söze karıştı:
—Ecel birdir, tagayyür etmez, dedi. Biliyorsunuz,
korkunun ecele faydası yoktur.
—Evet, öyle, dedi Cemil Öğretmen.
Cuma Hoca bilgiç bilgiç konuşmaya devam etti:
—İnsanın bu dünyaya gelişi bir takdir ile olduğu gibi,
gidişi de bir takdir iledir. Demek ki bu dünyada daha içecek
suyun, yiyecek ekmeğin varmış. Fazla korkmaya gerek yok.
Çünkü insanın eceli ne bir dakika ileri gelir ne de bir dakika geri
kalır.
—Fakat Cuma Hoca, ben ölmekten ziyade, öbür tarafa
hazırlıksız gitmekten korkuyorum, dedi Cemil Öğretmen.
—Henüz hazır değilsin, anlaşılan? Diye takıldı ona Cuma
Hoca.
—Maalesef, yeterince hazırlanamadık.
—Evet, her an hazır olmak lazım. Ölüm, her an gelebilir.
Ecel gizli olduğundan, Azrail randevusuz geliyor. Mübarek “ben
BEYAZ SÜRGÜN
67
geliyorum, hazırlanın” demiyor. Ebedi dünyada kalacakmış gibi
çalışmalı, fakat yarın ölecekmiş gibi de hazırlıklı olmalıyız.
—Bunu bu gece çok daha iyi anladım, ben.
Muhtar Ramiz Ağa, pişman bir tavırla içini çekti:
—Hangimiz hazırız ki, dedi.
—Doğru, dedi Aksakal Şirvan Amca. Hepimizin daha çok
eksiği var. Biz bile bu yaşa geldik, hala yeterince hazırlanamadık.
Cemil Öğretmen, muhtarın getirdiği sıcak çorbayı
yudumlarken, diğerleri, onun istirahat etmesi için müsaade isteyip
ayrıldılar.
Berivan Nine, sofrayı toplarken:
—Ah muallim bey! Bizi çok korkuttun. Yüreğimiz
ağzımıza geldi, sana bir şey olacak diye. Ne olur, bir daha
kendinizi böyle tehlikeye atmayın, diye serzenişte bulundu.
—Sağ ol Berivan nine! Bir daha yapmam, yeter ki sen
bana dua et, diye onu teselli etmeye çalıştı.

 
Bu hadiseden sonra birkaç gün okula gidemedi. Okulu
tatil etmek zorunda kaldı. Birkaç gün sonra görevi başına
dönebildi ancak. Ama günlerce yaşadığı olayın tesirinden
kurtulamadı.
Bu olayın etkisinden birkaç ayda kurtulabildi ancak.
Bundan sonraki günler, yine eskisi gibi geçmeye başladı.
O yıl yaz çabuk geldi. Sıcaklar erken başlamıştı o sene.
BEYAZ SÜRGÜN
68
O sene yazın başında, Cemil Öğretmen yanına köyün
muhtarı Ramiz Ağa, imam Cuma Hoca ve Hüseyin Ağa’yı da alıp
şehre gittiler. Hep birlikte Bingöl valisini ziyaret ettiler.
Cemil Öğretmen, kışın kasabadan dönerken, yolda
başından geçenleri, en ince ayrıntısına kadar anlattı valiye.
Konuşmasının sonunda:
—Bu köye mutlaka yol yapılması lazım, vali bey! Dedi.
Yol, medeniyetin en önemli göstergelerindendir. Yolu olmayan
köye başka hizmetleri de götüremezsiniz. Her hizmetin birinci alt
yapısı yoldur. Yolu olmayan yere eğitim de gitmez! Bu nedenle,
bu köye bir an önce yol yapılması gerekli.
Konuklarını güler yüzle karşılayan Vali Avni Bey, Cemil
Öğretmen’in anlattıklarını dikkatlice dinledi ve önündeki kâğıda
bazı notlar yazdı.
—Haklısınız, Cemil Bey, dedi. Söylediklerinize aynen
katılıyorum. Gerekeni yapacağım. Bu ülkenin kalkınması için,
eğitimin ne kadar önemli olduğuna inananlardanım. Bu ülkenin
her şeyden önce çözülmesi gereken problemi, cehalettir. Bütün
kötülükler
cehaletten
gelir.
Eğitimin
olabildiğince
yaygınlaştırılıp, cehaletin ortadan kaldırılması gereklidir. Ancak
eğitim için de gerekli alt yapının önceden hazırlanması lazım.
Misafirlerini uğurlarken, ayaküstü:
—Merak etmeyin, hocam, dedi, gerekli yazışmaları
hemen başlatacağım. Belki de bu yaz sonuna kadar köyünüzün
yolunu yaptırabiliriz.
Okullar tatil olduktan sonra, yaz tatili için memleketine
gitmedi. Bu köyde yapılacak daha çok işleri vardı.
—Tatilin sonuna doğru giderim, diye düşündü.
O yaz, köyde bir okuma yazma seferberliği başlattı.
Köyün bütün yaşlıları, bu eğitim seferberliğine katıldılar. Okul
olarak kullandıkları, Muhtarın bu eski ahırında, çocukların
oturduğu sıralarda şimdi de büyükleri oturuyordu. Bu sefer de
yaşlıları okul heyecanı sarmıştı, bu köyde.
BEYAZ SÜRGÜN
69
En önde Muhtar Ramiz Ağa ile Hüseyin Ağa, onların
hemen arkasında Cuma Hoca ile Aksakal Şirvan Amca ve daha
arkalarda diğer köylüler. En arkalarda ise, köyün yaşlı kadınları
oturuyordu. Hepsi de, ilerlemiş yaşına rağmen bugün okullu
olmuşlardı. İhtiyarlar okulunu bu haliyle, bir görecektiniz.
Ne acıydı ki, köyün imamı Cuma Hoca’dan başka, köyde
okuma yazma bilen yoktu. O biraz mürekkep yalamıştı, bazı
temel şeyleri yazabiliyordu. O da okuma yazmayı medresede
öğrenmişti anlaşılan. Şarkta okul vazifesini asırlarca medreseler
yerine getirmişti malum.
Cemil Öğretmen, aynen çocuklara gösterdiği gibi, kara
tahtaya, bütün harfleri tek tek yazarak, onlara da gösterdi. Ancak
bunların öğrenmesi öyle çocuklar kadar kolay olmuyordu.
Ne de olsa üç ayda bir hayli mesafe aldılar. Köyün
yaşlıları okuma yazmayı öğrenemediler, ama günlük hayata ait
birçok şeyi Cemil Öğretmen’in ağzından duydular, muhtarın o
eski ahırında. Muhtarın o eski ahırı, köyün çocuklarına olduğu
gibi, yaşlılarına da bir irfan mektebi haline gelmişti doğrusu.
Şimdi hepsi biliyordu, Türkiye’nin başşehrinin Ankara
olduğunu. Ülkenin en büyük şehrinin İstanbul olduğunu da,
Cemil Öğretmen’den duydular. Artık bu köyde herkes biliyordu,
şehirlerde lambaların gaz yağsız ve fitilsiz yandığını. Büyük
şehirlerin elektrikle pırıl pırıl aydınlatıldığını. Uçağın, geminin ve
trenin nasıl çalıştığını da, yine bu ahırda Cemil Öğretmen’den
dinlediler.
Dünya denen şeyin, sadece Karlıdere köyünden ibaret
olduğunu sanan insanlar vardı, bu köyde. Böylece, dünyanın,
Karlıdere köyünden ibaret olmadığını da öğrenmiş oldular. Bu
kısa sürede, gökyüzünde dünyadan daha büyük yıldızlar
olduğunu da öğrenmiş oldular.
Artık Karlıdere Köyü’nde, bazı şeyler değişmeye
başlamıştı. Güneş artık farklı doğup, farklı batıyordu bu köyde.
Bu kısa sürede, Cemil Öğretmen, sanki bir kültür inkılâbı
BEYAZ SÜRGÜN
70
yapmıştı, bu yolu bile olmayan, kuş uçmaz, kervan geçmez ıssız
köyde. İnsanların düşünceleri değişmeye, görüş ufukları açılmaya
başlamıştı belli bir yaştan sonra.
Yazın sonuna doğru, sarı grayderler gözüktü köyün patika
yollarında. Vali Avni Bey sözünü tutmuş, yol yapım çalışmaları
başlamıştı köyde. Kara Yolları’nın araçlarıydı bu gelenler.
Köyün yaşlıları muhtarın ahırında Cemil Öğretmen’i
dinlerken, çocuklar da yamaçlara dizilmiş, toprakları yara yara
ilerleyen grayderleri izliyorlardı. Böyle büyük ve gürültü çıkaran
bir makineyi, ömürlerinde ilk kez görüyordu çocuklar.
Bu dev grayderler, köyün yolunu açmak için günlerce
çalıştılar. Grayderlerin açtığı yola, kamyonlar kum ve çakıl
taşıdılar günlerce. Koca koca silindirler geçti, yola dökülen
kumlarından üzerinden.
Sonbahar gelmeden köyün yolu yapılmıştı. Yolun
yapılması, Karlıdere Köyü’nde bir dönüm noktası oldu, adeta.
Köylüler bir şey anlatırken, “yolun yapılmasından önce”; “yol
yapıldıktan sonra” diye anlatıyorlardı birbirlerine. Bu köyde yeni
bir devir başlıyordu. Artık, onların da bir yolu vardı. Bu yolun
sayesinde,
kasabaya
rahatça
gidip,
gelebileceklerdi.
Yamaçlardaki patika yollar, artık tarihe karışıyordu. Bu patika
yollardan kasabaya gidip geldiklerini, sonraki kuşaklara masal
olarak anlatacaklardı, bundan sonra.
Mesafe de oldukça kısalmıştı şimdi. Dört beş saatlik yolu,
bundan sonra, iki saatten daha kısa sürede rahatlıkla,
gidebileceklerdi.
Bu yolun ilk yolcuları, yine Cemil Öğretmen, köyün
muhtarı Ramiz Ağa, Hüseyin Ağa ve köyün imamı Cuma Hoca
oldu.
Bingöl valisi Avni Bey’i ziyaret ederek, köylerinin yolu
için teşekkür ettiler.
BEYAZ SÜRGÜN
71

 
Sonbaharın başlarında yeni ders yılına, yine muhtarın o
eski ahırında başladılar. Yeni kayıt olanlarla birlikte, okulun
mevcudu daha da artmıştı. Bina, artık öğrencilerin hepsini
almıyordu.
Cemil Öğretmen:
—“Buna bir çözüm bulmamız lazım”, diye düşündü.
Sonunda öğrencileri iki guruba ayırdı. On yaşından
küçükleri bir sınıf; on yaşından büyükleri de başka bir sınıf olarak
ikiye böldü.
Böylece sınıf problemini geçici de olsa halletmiş oldu. Bu
yıllık problemi çözmüştü. Ya seneye? Seneye çocukların sayısı
daha da artacaktı. Pekiyi, önümüzdeki sene ne yapacaktı? Buna
köklü bir çözüm bulması gerekiyordu.
—Bu köye bir okul yaptırmak lazım, diye geçirdi içinden.
Kasabaya gittiğinde, ilçe Milli Eğitim Müdürünü ziyaret
ederek, meseleyi ona açtı ve köyüne bir okul yaptırılmasını istedi.
Cemil Öğretmen’i dinleyen Milli Eğitim Müdürü Ekrem Bey:
—Haklısınız hocam, dedi, ancak benim yapacağım fazla
bir şey yok. Konuyu bir de İl Milli Eğitim Müdürümüze
götürseniz iyi olur.
Cemil Öğretmen:
—İnşallah! Diyerek, bu sefer de Bingöl’ün yolunu tuttu.
Ne yapıp edip, bu köye bir okul yaptırmalıydı. Bu modern
çağda, eski bir ahırda ders anlatıyordu çocuklara. Bu durum kabul
edilir gibi değildi. Cemil Öğretmen’in çok ağırına gidiyordu
doğrusu. Dışarıdan duysalar gülerlerdi buna.
BEYAZ SÜRGÜN
72
—Ahırda ders mi yapılır? Ahırdan okul olur mu? Diye
zaman zaman kendi kendini sorguluyordu. Ama bunda kendisinin
bir suçu yoktu. Devlet onu buraya öğretmenlik yapması için
göndermişti, okul yapması için değil. Herhalde bu köyde okul
olmadığından, onun eski bir ahırda ne zor şartlar altında ders
vermeye çalıştığından devletin haberi yoktu.
—Devletin haberi olsaydı, belki bu köye bir okul
yaptırırdı, diye geçirdi içinden.
Evet, bu durumdan devleti haberdar etmeliydi. İşte bu
durumda onun görevi buydu. Devlet büyüklerini bu durumdan
haberdar etmek, onun işiydi.
Bingöl İl Milli Eğitim Müdürü’nü ziyaretinde, durumu
ona da anlatıp acı tabloyu gözler önüne serdi:
—Köyde okul yok, eski bir ahırda ders yapıyorum müdür
bey, dedi. Yirminci Yüzyılda, herkes Ay’a giderken; bizim bu
halimiz, güzel bir manzara değil doğrusu.
İl Milli Eğitim Müdürü Ömer Bey:
—Çok haklısınız hocam, size katılıyorum, dedi. Buna, en
kısa zamanda bir çözüm bulmalıyız.
—Bu konuda, sizin yardımınıza ihtiyacımız var, müdür
bey. Bu işi ancak siz çözersiniz.
—İnşallah! Hocam, elimden ne gelirse yapacağım.
Durumu hemen Valiliğe ve Bakanlığa bildireceğim.
—Çok teşekkür ederim müdür bey! Bana ümit
veriyorsunuz doğrusu!
—Estağfurullah hocam, ne demek! Bu, bizim vazifemiz.
Elbette bu memlekette, okulsuz köy kalmamalı ve kalmayacak.
—Tabii müdür bey, dedi Cemil Öğretmen. Her köyde bir
okul, her okulda da bir öğretmen olmalı. Ancak böyle çıkar
karanlıklar aydınlığa. Hatta bir gün gelecek, her köyde birkaç
tane öğretmene ihtiyaç olacak.
BEYAZ SÜRGÜN
73
—Size katılmamak mümkün değil, hocam! Özellikle
Doğu ve Güneydoğu’da okulsuz köy ve öğretmensiz okul
kalmamalı.
—Devlet, anarşiyi önlemek istiyorsa, bunu mutlaka
gerçekleştirmeli. Terörün en büyük kaynağı, cehalettir. Terör,
cahil ve yoksul insanlardan beslenir. Cahil bırakılan insanlar,
daha kolay anarşist oluyor. Bunu siz daha iyi bilirsiniz.
—Evet, öyle! Dedi Milli Eğitim Müdürü Ömer Bey.
—Bir hususa daha dikkat çekmek istiyorum, müdür bey.
Bölgeye gelen öğretmenler, yörenin örf ve adetlerine ters
düşmemelidir. Bulunduğum köye benden önce gelen iki öğretmen
de köylülerle ters düştüğü için, bırakıp gitmek zorunda kalmışlar.
—Bu çok önemli bir konu hocam! Ben de her yerde bunu
dile getiriyorum. Ben, on yıldır milli eğitim müdürüyüm.
Görüyorum ki, bölgede en büyük tahribatı, özellikle bazı
öğretmenlerimiz yapmaktadır. Özellikle, eğitimden çok, ideoloji
yapan öğretmenler. Bu bölge dindar olmayan öğretmeni
sevmiyor.
—Hâlbuki bu konuda, öğretmenler büyük sorumluluk
taşıyor, dedi Cemil Öğretmen.
—Evet, bu ülkenin gerçek mimarları, sorumluluğunu
idrak eden öğretmenlerdir. Ülkenin geleceği böyle öğretmenlerin
elindedir. Doğuya sizin gibi fedakâr öğretmenler lazım, hocam!
Bölgenin en ücra köylerine gidecek. Okulu yok, yolu yok, diye
bırakıp, geri gitmeyecek. Gerekirse sizin gibi, böyle ahırda bile
ders verecek. Gittiği her yerde canla başla çalışacak, mücadele
verecek. Bulunduğu yerde bir meşale olup, her tarafa nur saçacak,
kafaları, gönülleri aydınlatacak. Gittiği yerlerdeki insanların
dilinden ve halinden anlayacak. Bak, o zaman ülkenin haline! Ne
terör kalır, ne cehalet! İşte bize böyle öğretmen lazım hocam!
Cemil Öğretmen:
—Bu ülke bir Cennete döner o zaman, diye ilave etti.
—Döner vallahi! Dedi Ömer Bey.
BEYAZ SÜRGÜN
74
Cemil Öğretmen, Milli Eğitim Müdürlüğünden ayrılırken:
—Sizi candan tebrik ediyorum, hocam! Dedi Milli Eğitim
Müdürü. Senin bulunduğun köye bir okul yaptırmak, artık benim
boynumun borcu. Bundan sonra bu iş sürekli gündemimde olacak
benim. O köye bir okul yaptırmak için, elimden geleni
yapacağım. Siz merak etmeyin.
—İnşallah, müdür bey, dedi, Cemil Öğretmen. Sizin bunu
yapacağınıza yürekten inanıyorum.
Milli Eğitim Müdürü Ömer Bey kapıda onu uğurlarken:
—Benim vazifem, sizin gibi fedakâr öğretmenlere
yardımcı olmaktır, diye ilave etti.
—Bundan şüphem yok.
Cemil Öğretmen, milli eğitim müdürlüğünün tek katlı
binasından, adeta uçarak çıktı. Sevincinden ayakları, yere
değmiyordu.
O sevinmesin de kim sevinsin! Köyüne bir okul
yapılacaktı çünkü. Artık, onun da bir okulu olacaktı. Gübre
kokulu ahırda ders yapmaktan kurtulacaktı artık. Pencereleri pırıl
pırıl, beyaz badanalı bir okula sahip olmak, onun en büyük hayali
değil miydi?
Camlarını bayraklarla süsleyecekti okulun. Kara tahtası,
sıraları olacaktı. Çocuklar, kırık dökük sandalye ve iskemlelere
oturmaktan kurtulacaktı artık. Onların sıralarda ikişer üçer
dizilişlerini, görür gibi oluyordu sanki.
Bu hayaller içinde, şehirden kasabaya nasıl döndü; oradan
köye nasıl geldi? Hiç farkında bile değildi. Heyecandan,
kasabadan alacağı şeyleri bile unutmuştu. O’nun kafasında,
sadece okulu vardı. Bu müjdeyi, bir an önce köye yetiştirmeliydi.
BEYAZ SÜRGÜN
75

 
Bu köye gelişinin ikinci kışıydı. Soğuk kış günlerinde
bir sabah, öğrencilerinden birisinin ölüm haberiyle sarsıldı.
Daha henüz ikinci sınıftaydı ölen öğrencisi. Bu ahırda
okula ilk başlayan, ilk göz ağrılarından birisiydi Yusuf. Bir aydır
hastanede yattığını biliyordu, ancak böyle ölümcül bir hastalık
olacağını beklemiyordu. Bir akşam aniden hastalanmış ve hemen
kasabaya götürmüşlerdi. Doktorlar bir teşhis koyamamışlar, o
günden beri hastanedeydi. Dün gece, sabaha karşı fenalaşmış ve
ölmüş. Cenazesini gece getirmişler köye.
Cemil Öğretmen, o gün ders yapmadı. Çok üzgündü
çünkü. Ağzını bıçak açmıyordu. Okuldaki bütün çocuklarla
birlikte, mezarlığa gittiler. Hep birlikte onu son yolculuğuna
uğurladılar. İncecikten bir kar yağıyordu. Mezarlık, bembeyaz
karla örtülüydü. Adeta beyaz kefene sarılmış kocaman bir ölü
gibiydi mezarlık. Ya da üzüntüsünden ona öyle geliyordu. Bu
masum çocuğun ölümüne çok üzüldü. Bir yakınını kaybetmiş gibi
acıdı ona.
Akşam, muhtar ile birlikte, çocuğun babasına taziye için,
evlerine gittiler. Yoksul bir köylü olan babası, çok üzgün ve
bitkin bir vaziyetteydi. Çocuğunun ölümü üzerine, adeta
yıkılmıştı adam. Üzüntüsünden konuşamıyordu.
Köyün ileri gelenleri, hepsi oradaydı. Köyün imamı Cuma
Hoca, o yanık sesiyle hazin bir Kuran okudu.
Ardından Cemil Öğretmen:
—Başınız sağ olsun, Allah rahmet etsin, diye taziyede
bulundu Yusuf’un babasına.
Herkes başını önüne eğmiş, konuşmadan sessizce
oturuyordu. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu evde.
BEYAZ SÜRGÜN
76
Cemil Öğretmen, bu sessizliği bozarak:
—Arkadaşlar, dedi. Bu dünya, bir misafirhanedir. İnsan
ise, onda az duracak bir misafirdir. İnsan, bu dünyaya bir memur
ve bir misafir olarak gönderilmiş. O’na ehemmiyetli vazifeler
verilmiş. Hepimiz, bu dünyada misafiriz. Misafir olan kimse,
buradan gideceğini düşünmeli. Bu evden çıktığımız gibi, bir gün,
bu köyden de ayrılacağız. Aynı şekilde, bir gün, bu dünyadan da
çıkacağız. Bizim inancımıza göre, ölüm; hiçlik değil, idam değil,
yok olmak değil, dağılmak değil, sönmek değil, ebedi ayrılık
değildir. Bizim için ölüm, hayat vazifesinden bir terhistir, bir
tebdili mekândır. Saadeti Ebediye tarafına, vatanı aslilerine doğru
bir yolculuktur. Kabir, ahret âlemine açılan bir kapıdır. Ölüm ise,
terhis teskeresidir. Yüzde doksan dokuz ahbabın toplandığı
berzaha bir giriş kapısıdır. Evet, bizler uzun bir seferdeyiz. Bu
yolculuk ise, ruhlar âleminden, ana rahminden, çocukluktan,
gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, sırat
köprüsünden geçen ve Saadeti Ebediye tarafına doğru giden bir
yolculuktur.
İçerde bir ölüm sessizliği hâkimdi. Herkes nefesini
tutmuş, pürdikkat onu dinliyordu.
Cemil Öğretmen, şöyle bir etrafa göz attıktan sonra devam
etti:
—Biliyorsunuz, dedi, on beş yaşından önce vefat eden
çocuklar, sorgusuz sualsiz Cennete girecekler. Çünkü onlar,
masum ve günahsızdırlar.
Sonra gencecik yaşta ölen Yusuf’un babasına dönüp:
—Bir zaman bir zat, bir zindanda bulunuyormuş, dedi.
Sevimli bir çocuğu yanına gönderilmiş. O biçare mahpus, hem
kendi elemini çekiyor hem de çocuğunun istirahatını temin
edemediği için, onun zahmetiyle müteellim oluyormuş. Sonra
merhametkâr hâkim, ona bir adam gönderir ve der ki: “Şu çocuk,
gerçi senin evladındır, fakat benim raiyyetim sayılır. O’nu ben
alacağım, güzel bir sarayda büyüteceğim”. O adam, ağlar, sızlar;
BEYAZ SÜRGÜN
77
“Benim medarı tesellim olan evladımı vermeyeceğim” der.
Arkadaşları ona der ki: “Senin üzüntün manasızdır. Eğer sen
çocuğa acıyorsan, çocuk şu mülevves, kirli, ufunetli, sıkıntılı
zindanda yaşamaya bedel; ferahlı, saadetli bir saraya gidecek.
Eğer sen nefsin için üzülüyorsan, menfaatini arıyorsan; çocuk
burada kalsa, muvakkaten şüpheli bir menfaatinle beraber,
çocuğun meşakkatlerinden çok sıkıntı ve elem çekeceksin. Eğer
oraya gitse, sana bir menfaati olacak. Çünkü padişahın
merhametini celbe sebep olur, sana şefaatçi hükmüne geçer.
Padişah, onu seninle görüştürmeyi arzu edecek. Elbette görüşmek
için, onu zindana göndermeyecek, belki seni zindandan çıkarıp, o
saraya getirtecek, çocukla görüştürecektir. Şu şartla ki, padişaha
emniyetin ve itaatin varsa.”
Derin bir nefes aldıktan sonra, kaldığı yerden devam etti:
—İşte, aynen bu hikâyede olduğu gibi, senin bu çocuğun
masumdur, günahsızdır. O’nun Yaratıcısı dahi Rahim ve
Kerimdir. Senin şu eksik terbiye ve şefkatine bedel, gayet
mükemmel olan inayet ve rahmetine aldı. Dünyanın elemli,
sıkıntılı, musibetli ve meşakkatli zindanından çıkarıp, ebedi
Cennet’ine gönderdi. Ne mutlu bu çocuğa! Şu dünyada kalsaydı,
kim bilir ne hale girecekti? Onun için, ben, onu da sizi de
bahtiyar biliyorum. Eğer dünyada kalsaydı, on senelik muvakkat,
elemle karışık bir evlat sevgisini size tattıracaktı. Eğer salih
olsaydı, dünya işinde de muktedir olsaydı, belki sana yardımcı
olacaktı. Fakat ölümüyle, ebedi Cennet’te sana, milyarlarca sene
evlat sevgisini tattıracak ve saadeti ebediyeye vesile bir şefaatçi
hükmüne geçecektir. Bu nedenle, meyusane feryat edip,
üzülmemelisin. Eğer dünya ebedi olsaydı, insan da içinde ebedi
kalsaydı ve ayrılık ebedi olsaydı; elimane üzüntülerin ve
meyusane elemlerin bir manası olurdu. Fakat madem dünya bir
misafirhanedir; vefat eden çocuk nereye gitmişse, siz de, biz de
oraya gideceğiz. Hem bu vefat, ona mahsus değil, herkesin
çocuğu ölüyor. Hem madem, ayrılık dahi ebedi değil; ileride hem
BEYAZ SÜRGÜN
78
berzahta, hem Cennet’te görüşülecektir. Onun için, kadere razı
olup, “O verdi, O aldı” demeliyiz ve sabretmeliyiz.
Üzüntülü baba, başını iki eli arasına almış, oturduğu tahta
sandalye üzerinde sürekli başını sallayarak:
—Evet, evet, evet, diye Cemil Öğretmen’i tasdik
ediyordu.
Cemil Öğretmen o tatlı üslubuyla, bir hatip gibi
konuşuyor, bir türlü susmak bilmiyordu. Tekrar yanındakilere
dönerek:
—Gerek peder ve gerek valide, çocuğunu çok severler,
dedi. Çocuğu elinden alındığı vakit, eğer bahtiyar ise, hakiki ehli
iman ise; dünyadan yüzünü çevirir, Yaratıcıyı bulur. Der ki: “
Dünya madem fanidir; kalbin alakasına değmiyor...” Çocuğu
nereye gitmişse, oraya karşı bir alaka peyda eder; büyük manevi
bir huzur bulur.
Cemil Öğretmen’in böyle beliğane konuşması belki bir
saatten fazla sürdü. O konuştukça sanki odada manevi, sıcak bir
hava yayılıyordu. Herkesin içini meltem rüzgârı gibi
rahatlatıyordu onun sözleri.
Geç vakit evden ayrılırlarken, Aksakal Şirvan amca:
—Beli! Beli! Muallim bey, beli! Diyordu. Ağzından bal
akıyor. Allah senden ebediyen razı olsun. Hepimizi rahatlattın.

 
Uzun ve sıkıntılı bir kıştan sonra, havalar yavaştan
ısınmaya başladı. Karlıdere Köyü’nde tabiat, kış uykusundan
yavaş yavaş uyanıyordu. Bahar, tepelerin eteklerine usul usul
gelip yerleşti.
Havaların ısınmasıyla birlikte, dağların karı erimeye,
dereler taşmaya başladı. Suyu kabaran Karlıdere, beyaz köpükler
BEYAZ SÜRGÜN
79
saçarak akıyordu. Gürül gürül çağıldayarak akan derenin sesi, çok
uzaklardan duyuluyordu bu aylarda.
Dağların yamaçlarından esen ılık rüzgârlar, kırlardan
çiçek kokuları taşıyordu, okula kadar. Yamaçlar zümrüt gibi
yeşile boyanmıştı. Okulun bahçesinde açan sarıpapatyalar, adeta
insanın yüzüne gülümser gibiydiler. Kırlarda meleyen koyun,
kuzu sesleri ilkbaharın müjdecisiydi. Bahar, bütün coşkusuyla
kuşatmıştı her yanı.
Bu mevsimde tarifi imkânsız bir duygu, insanın ruhunu
tılsımlı bir büyü gibi sarıyordu. Bu duygu onu hücrelerine kadar
kuşatıyordu. İlkbaharda ağaçlara suyun yürüdüğü gibi, insanın
içinde de sanki öyle bir şeyler yürüyordu. Cemre, toprağa değil;
sanki insanın içine düşüyordu. Kırda çiçeklerin açtığı gibi,
insanın içinde de bir şeyler tomurcuklanmaya başlıyordu bahar
gelince.
Cemil Öğretmen, oturduğu masanın hemen yakınındaki
dar pencereyi açmış, dışarıyı seyrediyordu. Önce, uzaklarda
sıradağlar halinde uzanan, mor dağlara baktı. O dağların
dorukları, hala bembeyaz karlarla kaplıydı. Zaten bazı tepelerin
karı, yazın bile erimezdi. Bu dağlar yaratılışın sırrını saklıyordu
gizemli doruklarında. Nuh’un büyük tufanına da şahit olmuştu bu
dağlar. Dağlar haşmetin, büyüklüğün, temizliğin, yüceliğin ve
hürriyetin sembolüydüler. Büyük bir zatın “Ben bu ülkede,
gerçek hürriyeti dağlarda gördüm” sözünü hatırladı. O dağlar ki,
buram buram hürriyet kokuyordu.
Binanın çatısından gelen kuş cıvıltıları, dikkatini daha
yakınlara çekti. Çatıdan gelen kuş seslerini dinledi biraz da. Onlar
da bahar coşkusunu kutlamaya katılmış, kendi dillerince şarkılar
söylüyorlar damlarda. Bu ilahi musiki orkestrasına katılıyorlardı
onlar da küçük korolarıyla.
Sonra, hemen pencerenin önündeki elma fidanı nazarına
ilişti. Bu fidanı ilk geldiği sene, kendi elleriyle dikmişti. Ne
çabuk da büyümüş, neredeyse bir ağaç olmuştu. İnce dallarının
BEYAZ SÜRGÜN
80
uçlarından, pembe çiçekleri tomur tomur patlamış. Çiçeklerin
hemen diplerinde dizilen, küçük yeşil yaprakları, ipek gibi
parlıyordu. Bu haliyle ne kadar güzel gözüküyordu. Adeta bir
gelin gibi süslenmişti. Üzerinde vızıldayarak uçan arılar, bir
çiçekten diğerine konuyorlardı. Onlar da baharın ayrı bir
parçasıydı.
Çocuklar, hala tahtaya yazdığı problemi çözmekle
meşguldü. Bunu fırsat bilen Cemil Öğretmen, pencerenin
önündeki elma fidanını seyre koyuldu. Onun bir ay önceki halini
düşündü. Daha birkaç hafta önce, odun gibi dallardan ibaret,
kupkuru bir fidandı. Ne çiçeği vardı ne de yaprakları! Oysa şimdi,
o pembecik çiçekleriyle ne kadar güzel görünüyordu. İncecik
yeşil yaprakları, pembe pembe çiçekleriyle, adeta görenleri
büyülüyordu. Odun gibi kupkuru ağaç, baharın gelmesiyle
yeniden nasıl da dirilivermişti. Onun bu büyüleyici halini hayran
bakışlarla seyreden Cemil Öğretmen:
—İşte, insan da böyledir. Tıpkı bu ağaç gibi, insanın da
bir kışı bir de baharı vardır, diye söylendi.
O anda hatırına, daha hayatının baharında o kış
aralarından ayrılan öğrencisi Yusuf geldi. Gözleri buğulandı.
—Her gecenin bir sabahı, her kışın bir baharı vardır, dedi.
İnsanın da ölümden sonra bir haşir sabahı olacaktır elbet! İnsan
da toprağa düşen bir çekirdeğin filizlendiği gibi, yeniden
dirilecek, başka bir âlemde filizlenecektir. Yok olmak yok,
toprağa girip çürümek, yokluğa gitmek yok. Çünkü ölüm yok
olmak, hiçliğe gitmek değil; yeni bir hayatın, sonsuz bir hayatın
başlangıcıdır. Haşir sabahında insan, bir daha hiç ölmemek üzere
yeniden dirilecektir. Ebedi bir gençliğe, sonsuz bir hayata
kavuşacaktır.
Cemil Öğretmen, tefekkür dünyasına öylesine dalmıştı ki,
sıralarda oturan çocukların gürültüsünü duymuyordu bile. Belki
yarım saatten fazla dolaştı, hayal âleminin sayfalarında. Kulakları
tırmalayan bir korna sesiyle kendine geldi.
BEYAZ SÜRGÜN
81
Bir kuşluk vakti, malzeme yüklü kamyonlar göründü,
köyün yeni yapılmış toprak yolunda. İl Milli Eğitim Müdürü
Ömer Bey, sözünde durmuştu. Bunlar, Karlıdere Köyü’ne
yapılacak okulun inşaat malzemelerini taşıyan kamyonlardı.
Müdür bey, verdiği sözü tutmuş ve yazışmaları zamanında
başlatarak, Cemil Öğretmen’in okulunu yaptırmak için gerekli
izni almıştı.
Önce çakıl ve çimento taşıdı kamyonlar köye. Ardından,
beton dökmek için gerekli kalıp ve tahtaları getirdiler. Birkaç gün
sonra da Milli Eğitim Müdürü Ömer Bey, yanında inşaatı
yapacak müteahhit ve ustalarla birlikte çıkageldi, köye.
Karlıdere Köyü’nde adeta bir bayram vardı. Muhtar
Ramiz Ağa, koç kestirdi misafirleri için. Milli Eğitim Müdürü
Ömer Beyi krallar gibi karşıladılar köyde. Şanına layık bir ziyafet
çektiler.
Cemil Öğretmen’in keyfine diyecek yoktu. Yeni bir okula
kavuşacaktı, artık.
Okul olarak kullandıkları ahırın biraz ilerisindeki düzlüğü
göstererek:
—Burası nasıl, Müdür Bey? Dedi. Eğer sizce de uygun
ise, buraya yaptıralım.
Gösterilen yere bir göz atan Ömer Bey:
—Hay hay, hocam! Siz nereyi uygun görüyorsanız, oraya
yaptıralım, diye karşılık verdi.
Cemil Öğretmenin gösterdiği yer köye de hâkim bir
konumdaydı. Oradan hem köy hem de okul olarak kullandıkları
eski ahır daha rahat görülebiliyordu. Burasını hem muhtar hem de
köyün diğer ileri gelenleri de beğendiler.
Ustalar hemen işe başladılar. Ellerindeki plana göre
ölçümler yapıldı, ipler çekildi, kazıklar çakıldı. Köyün gençleri,
kazma ve küreklerle okulun temelini kazdılar. Gençler,
okullarının inşaatında amele gibi çalışıyorlardı. Birkaç gün
BEYAZ SÜRGÜN
82
içinde, temelin betonu döküldü. Kolonların kalıbı çakıldı. Ustalar
da hiç durmadan harıl harıl çalışıyorlardı.
Cemil Öğretmen, her teneffüs arasında inşaata koşuyor,
çalışmaları adım adım izliyordu. Arada bir, okul olarak
kullandıkları eski ahırın dar penceresinden inşaata bakmayı da
ihmal etmiyordu ders yaparken.
Bir ay içinde bina, hızla yükselmeye başladı. Cemil
Öğretmen, derslerden sonra ustalara yardım ediyor, oradan oraya
koşuşturuyordu. Dereden kovayla su taşıyarak, kolonların
betonunu sulamak, onun en zevk aldığı işlerden birisiydi. Bazen
kürekle harç karıyor, bazen tuğla taşıyordu el arabasıyla.
Üç ayda okulun inşaatı tamamlandı. En son kapı ve
pencereleri takıldı, ardından binanın içi ve dış cephesi boyandı.
Birkaç gün sonra, Ömer Bey, bir kez daha gelerek inşaatı
gözden geçirdi ve:
—Sıralar da yarın geliyor hocam, diye müjdeyi verdi.
Cemil Öğretmen, bu habere de çok sevindi:
—Sağ ol Müdür Bey, diye karşılık verdi. Size nasıl
teşekkür edeceğimi bilemiyorum.
—Estağfurullah, hocam! Bu bizim görevimiz. Biz işimizi
yapıyoruz.
Ertesi gün sıraları da yerleştirdiler okula. Kara tahtayı
duvara astılar. Her şey hazırdı. O’nun da beyaz badanalı, pırıl
pırıl bir okulu vardı artık. Dünyada ondan daha mutlu kim
olabilirdi ki!
Valizinden çıkardığı bayrağı, okulun önündeki direğe
asarak, onun rüzgârda nazlı nazlı salınışını seyretti.
O’nun yeni okulu, yeni ders yılına hazırdı. Ancak,
okulların açılmasına, bir haftadan fazla zaman vardı. Okulun
açılışına Milli Eğitim Müdürü Ömer Bey de gelecekti. Cemil
Öğretmen’e söz vermişti çünkü.
Cemil Öğretmen, tatilin bitmesini yeni binada, aydınlık
bir sınıfta ders vereceği günü sabırsızlıkla bekliyordu. Bu sene
BEYAZ SÜRGÜN
83
yaz tatilinde, okulunun inşaatı yüzünden memleketine
gidememişti. Okul inşaatını ortada bırakıp, nasıl gidebilirdi ki?
İnşaat duracak diye ödü kopuyordu zaten.
Bir ara:
—Birkaç günlüğüne gidip gelsem, iyi olur, diye düşündü.
Sonra vazgeçti, gitmekten.
Günler de bir türlü geçmek bilmiyordu. Bir akşamüzeri,
postacı bir telgraf getirdi. Abisi çekmişti, bu telgrafı. Annesinin
hasta olduğunu ve acele gelmesini istiyordu abisi.
Gidip, gitmemekte bir an tereddüt etti, birden karar
veremedi. Annesi oldukça yaşlıydı. Neredeyse bir yıldır
görmemişti annesini.
—Gitsem iyi olur, diye düşündü. Hem vakti de vardı.
Nasıl olsa günler geçmek bilmiyordu. Gitmeye karar verdi.
Cemil Öğretmen’in, okulların açılmasına birkaç gün kala
ani ve acele olarak memleketine gidişine kimse bir anlam
verememişti. Hele Muhtar Ramiz Ağa, onun:
—Annem hastaymış, gitmem lazım, demesine hiç
inanmamıştı.
—Hayırdır inşallah, babo! Bir git, gel bakalım, demekle
yetinmişti şaşkın bir yüz ifadesiyle.
Gece geç vakitlerde Bingöl’e vardı. Ankara otobüsüne
yetişti. Gece, yol boyunca hiç uyuyamadı. Bir yaşlı annesini, bir
de yeni okulunun açılacağı günü düşünüyordu.
—Acaba annem öldü de, bana hasta diye mi haber
verdiler? Diye düşündü. Yoksa hastalığı için çağırmazlardı onu.
Yol boyunca, hep yaşlı annesini düşündü.
O’nun o, yılların acı ve çilelerinin izini taşıyan kırışık
çizgilerle, harita gibi nakış nakış olan yaşlı ve buruşuk yüzü
gözünün önünden gitmiyordu.
Ne çileli bir kadındı annesi. Hayatında hiç gün görmemişti
doğrusu. Babası, Cemil Öğretmen çok küçükken ölmüş, annesi
ise babası öldükten sonra daha hiç evlenmemiş, saçını süpürge
BEYAZ SÜRGÜN
84
yaparak bakmıştı onlara. Yaşlılığı da hastalık ve sıkıntı içinde
geçiyordu. Gidecek başka yeri olmadığından, abisinin yanında
kalıyordu. Şimdi de gelininden çekiyordu, çileli kadın. Gelini
sürekli onu azarlıyor ve hiç yüz vermiyordu ona. Hele annesine
verdiği paraları elinden alması yok mu, Cemil Öğretmen’i çileden
çıkarıyordu. Hem kadıncağıza bakmıyor hem de parasını elinden
alıyordu. Bir ara yanına getirmeyi bile düşünmüştü, ancak bu
yaşlı ve hasta haliyle bu kadar uzun yolun meşakkatine
dayanamayacağını düşünerek vazgeçmişti.
Ertesi gün öğle vakti ancak varabilmişti köyüne. Köye
ulaştığında, artık çok geçti. Cemil Öğretmen, köye varmadan bir
gün önce, annesi vefat etmiş ve aynı gün, onu beklemeden
defnetmişlerdi.
Annesinin cenazesine bile yetişememişti. Buna çok
üzüldü. Ne olurdu, son bir kez görebilseydi annesini. Elini öpüp,
hakkını helal ettirseydi. Ama olmadı, yetişemedi. Elini öpmeyi
bırak, cenazesine bile yetişemedi. Okul yaptırma sevdası, yaşlı
annesini unutturmuştu ona. Yaz tatiline gelseydi, son bir kez daha
görebilecekti belki annesini. Ama görev yaptığı köye okul
yaptıracağım diye tatile bile gelmemişti. Bu yüzden annesiyle bir
yıla yakındır görüşememişti. Yaz tatilinde köylerine gelmediğine
büyük pişmanlık duyuyordu içinden.
Ölürken hep kendisini sayıkladığını söyledikleri zaman,
Cemil Öğretmen’in kederi bir kat daha artmıştı.
—Hep benim ihmalkârlığımdan, diye kendisini suçluyor
ve kendisini bir türlü affedemiyordu.
Ertesi gün mezarlığa gitti. Annesinin mezarı başında diz
çökerek, uzun uzun dua etti:
—Affet beni anneciğim, dedi, usulca. Etrafta kimsecikler
yoktu. Boğazında bir şeyler düğümleniyordu. Hıçkıra hıçkıra
ağladı annesinin mezarı başında. İçinde biriktirdiği tüm
gözyaşlarını henüz yeni yığılmış mezarın taze toprağı üzerine
döktü.
BEYAZ SÜRGÜN
85
Eve döndüğünde ayakta güçlükle durabiliyordu.
Ağlamaktan gözleri kızarmıştı.
Köyde fazla kalmadı. Daha doğrusu kalamadı.
Ağabeysinin evinde, birkaç gün taziyeleri kabul ettikten sonra,
görev yaptığı Karlıdere Köyü’ne geri döndü. Fazla kaybedecek
vakti yoktu zaten. Çünkü birkaç gün sonra okullar açılacaktı.
Köyde oturan Ağabeyine:
—Kusura bakma abi, okullar açılacak. Benim dönmem
lazım, dedi.
Köye dönüşü de sıkıntılı ve uykusuz geçti. Köye döner
dönmez, oturduğu Muhtar’ın odasına uğramadan önce, doğruca
okuluna gitti.
Annesinin ölümü, fena halde sarsmıştı onu. Şu fani
dünyada, yapayalnız kalmış gibi hissediyordu kendisini.
Bu ruh sarsıntısı içinde tırmandı, o eski ahıra çıkan
yokuşu. Ancak felaketin birisi daha burada bekliyordu onu.
Eskiden okul olarak kullandığı ahırın köşesinden döner dönmez
karşılaştığı manzara kanını dondurdu adeta. Yeni okulu, simsiyah
duvarları ile hayalet gibi duruyordu karşısında.
—Aman Allah’ım! Ne olmuş buna böyle? Diye bağırdı,
elinde olmadan.
Yeni okulunun bembeyaz duvarları, şimdi simsiyahtı.
Üstelik çatısı da yoktu, çatısı da gitmişti.
Koşarak, okulun önüne vardı. Acı gerçeği, anlamakta
gecikmedi. Yeni okulu yanmıştı. Bu bir kaza değildi, resmen
yakılmıştı okulu. Okulun çatısı, kapıları, sıraları hepsi yanmış,
simsiyah kül yığını haline gelmişti. Siyahlanmış demir parçaları
küllerin içinde, hurda yığını halinde duruyordu. Okulun camları
kırılmış, yanık tuğla ve kiremit parçaları ortalığa saçılmıştı. İsten,
duvarlar simsiyah olmuş, okul, tam bir viraneye dönmüştü.
—Kim yapmış bunu? Diye ellerini dizlerine vurmaya
başladı.
BEYAZ SÜRGÜN
86
Cemil Öğretmen, annesinin ölümünden sonra, bir kez
daha yıkılmıştı. İçinden bir takım duygular, sel gibi geliyordu.
Dizlerinin bağı gevşedi. Dizlerinin üzerine çömelerek, hüngür
hüngür ağlamaya başladı. Annesinin ölümünden geriye kalan
gözyaşlarını da buraya döktü.
—Katiller! Hainler! Nasıl yaptınız bunu? Diye hıçkıra
hıçkıra ağladı.
Bir müddet öylece kaldı, orada. Kendine geldikten sonra,
okulun önünden çağıldayarak akan dereye kadar yürüdü. Onun
soğuk ve berrak suyunu iki avuçları içine alarak, yüzünü yıkadı.
Derenin duru ve tertemiz bir suyu vardı. Çağıldayarak akan suyu
o kadar berraktı ki, dibindeki taşlar gözüküyordu. Pırıl pırıl,
tertemiz akışıyla insanlara temizlik ve nezafet dersi veriyordu
sanki bu dere.
Elini suyun içinde öylece bir süre tutup onun berraklığını
seyreden Cemil Öğretmen:
—Ah insanlar! Dedi. Kötü ruhlu, kara ruhlu insanlar!
Yılan gibi zehirlemekten lezzet alan, yılan ruhlu insanlar! Şu dere
kadar bile olamadınız. Siz, o kapkara ruhlarınızla her şeyi
karartıyorsunuz. İyiliği, güzelliği ve bütün güzel şeyleri, ruhunuz
gibi kapkara yapıyorsunuz. Yakmaktan, yıkmaktan ve tahrip
etmekten başka hiçbir işe yaramazsınız siz zaten! Sizin elinizden
bu gelir ancak. Allah’ın laneti sizin ve sizin gibi kara ruhlu
insanların üzerine olsun emi!
Yerinden doğrulup üzgün ve umutsuz gözlerle, yanmış
okuluna bir kez daha baktı. Adeta içi kararmıştı, bu manzara
karşısında.
—Ah, insanlar da şu derenin suyu gibi tertemiz
olabilseydiler, içlerindeki kötülükleri temizleyebilseydiler, o
zaman dünya, eminim Cennet’e dönerdi, diye söylendi.
Olayın şokunu biraz atlattıktan sonra:
—Bunu kim yaptı acaba? Diye düşünmeye başladı.
Köyden hiçbir kimse böyle bir şeyi yapmaya kalkışmazdı.
BEYAZ SÜRGÜN
87
Bundan son derece emindi. Böyle bir şeyi, aklından bile
geçirmedi. Pekiyi, o zaman kim yaptı bunu?
—Yapsa, yapsa bunu, dağdaki teröristler yapmıştır, diye
düşündü. Çünkü okul yakmak onların marifetiydi. Üstelik bu
köye okul yapılmaya başladıktan sonra, kendisine bir tehditte
bulunmuşlardı. Ama pek ciddiye almamıştı onları. Köyde
yokluğunu fırsat bilip, bir gecede yakmışlardı okulunu. Okulu
onların yakmış olabilecekleri hususunda en ufak bir tereddüdü
yoktu, Cemil Öğretmen’in.
Düşünceli ve üzgün bir halde eve doğru yürüdü. Muhtar
Ramiz Ağa, onu üzüntülü bir yüzle avlu kapısında karşıladı.
—Hoş geldin, Cemil Hoca! Nasıl oldu annen, iyi mi?
diye sordu.
Cemil Öğretmen, başını önüne eğerek, Muhtarın yüzüne
bakmadan:
—Sağ ol, Muhtar emmi, annem sizlere ömür... Diyebildi,
üzgün bir şekilde.
—Vah vah! Çok üzüldüm! Başın sağ olsun. Allah rahmet
etsin babo.
—Sağ ol muhtar emmi.
Muhtar Ramiz Ağa, okulun başına gelenleri Cemil
Öğretmen’e nasıl anlatacağını düşünüyordu. Onun gelirken okula
uğradığından haberi yoktu.
—Bu üzüntülü halinde söylemek uygun olmaz. Hele bir
sabah olsun, kendine gelsin, o zaman söyleriz, diye geçirdi
içinden. Köyün ileri gelenleri toplanıp, birlikte her şeyi
anlatırlardı, Cemil Öğretmen’e.
Her zaman ki gibi, Cemil Öğretmen’in yemeğini sini
dedikleri genişçe bir tepsi içinde getirdi muhtarın küçük Rabia.
Cemil Öğretmen yemeğini yerken, Muhtar:
—Annen için çok üzüldüm, dedi, ama yapacak bir şey
yok. Elden bir şey gelmiyor.
BEYAZ SÜRGÜN
88
—Evet, insanlar ölmek için yaratılmışlar. Ölüm gelince,
beşerin bütün kanunları susuyor.
—Evet, öyle.
—Bugünlerde felaketler hep peş peşe geliyor, muhtar
emmi, dedi Cemil Öğretmen.
O’nun bu imalı sözleri, Muhtarın kafasını karıştırdı:
—Ne felaketi? Bundan daha büyük felaket mi olur? Dedi.
Kısa bir sessizlikten sonra Muhtar:
—Gelirken okula uğradın mı yoksa? Diye sordu tekrar.
Cemil Öğretmen, bitkin bir sesle:
—Evet, diye başını salladı.
Muhtar Ramiz Ağa gayri ihtiyari:
—Yaa! Demek uğradın ha! Dedi.
—Evet, uğradım. Benden saklamanıza gerek yok,
gözlerimle gördüm her şeyi.
—Senden sakladığımızdan değil, sadece sordum.
—Muhtar emmi! Okulu bu hale kim getirdi böyle?
—Bilo! Eşkıya Bilo yaktı, okulu!
—Engel olamadınız mı, o eşkıyaya?
—Olamadık kurban, çünkü gece yaktılar onu. Sen
gittikten sonra, bir gece köye geldiler. Yanında otuz kırk kadar,
silahlı adamları vardı. Seni sordular.
Biz de:
—Memleketine gitti, dedik. İnanmadı. Her tarafı didik
didik aradılar. İyi ki burada yoktun, belki sana bir kötülük
yapabilirlerdi. Esas seni götürmek için gelmişler köye. Biz
hazırlıksız, basıldık. Aniden geldiler köye. Yoksa sokar mıydım
onları bu köye ben!
—Sonra?
—Sonra, çekip, gittiler. Daha doğrusu biz gittiklerini
zannettik. Dağa çekildiklerini sanıyorduk. Meğer gitmemişler,
köyün dışında, bir yerlerde beklemişler. Herkes uyuduktan sonra,
gece yarısı yakmışlar okulu. Biz, farkına vardığımızda, artık çok
BEYAZ SÜRGÜN
89
geçti! Okul, alevler içinde yanıyordu. Söndürmemiz imkânsızdı.
Eğer, öyle kötü bir niyetleri olduğunu bilseydim, yaktırır mıydım
okulu ben onlara. Silahlanır, sabaha kadar okulun önünde nöbet
tutardık. Doğrusu gafil avlandık biz. Okulu yakabilecekleri hiç
aklımıza gelmedi bizim.
Cemil Öğretmen üzgün bir şekilde söylendi:
—Allah kahretsin, onları! Şimdi ne yapacağım, ben?
Pazartesi günü okullar açılacak. Milli Eğitim Müdürü Ömer Bey,
söz vermişti, bana. Okulun açılışını, gelip o yapacaktı. Şimdi, ne
söyleyeceğim ona, ben?
—Yapacak bir şey yok kurban, dedi Muhtar. Bu saatten
sonra, ona ulaşmak imkânsız. Hem gelip kendi gözleriyle görsün
okulun halini, daha iyi olur.
—Sabah olsun bakalım.
—Sabah ola, hayrola!
Pazartesi sabahı, Milli Eğitim Müdürü Ömer Bey, yanında
birkaç misafiri ile çıkageldi, köye. Cemil Öğretmen’e söz vermişti
çünkü. Okulun açılışını birlikte yapacaklardı. Sözünü tuttu ve yeni
okulun açılışını yapmak üzere geldi Karlıdere Köyüne.
Karşılaştığı manzara, Ömer Beyi de dehşete düşürmüştü.
Cemil Öğretmen’in üzüntüsünü gayet iyi anlıyordu. Çünkü böyle
bir manzara ile ilk defa karşılaşmıyordu o.
—Okulu kim yaktı? Diye sormadı bile. Çünkü o, okulu
kimlerin yakabileceğini gayet iyi biliyordu.
Üzgün bir şekilde, köyden ayrılırken, Cemil Öğretmen’e:
—Hocam sen üzülme! Bu ilk değil, eminim son da
olmayacaktır. Okulunu en kısa sürede tamir ettireceğim. O hainler
de hak ettikleri cezayı bulacaklar inşallah! Dedi.
BEYAZ SÜRGÜN
90

 
O yıl da yine o eski ahırda başladı, yeni ders yılına.
Hevesi kursağında kalmıştı. Dağdaki teröristler, ona çok
görmüştü yeni bir okulda ders yapmayı. Fakat o ümidini ve
çalışma azmini hiçbir zaman kaybetmedi. Her zaman, en zor
şartlarda bile kendi kendine:
—Ümidini kaybeden adam, her şeyini kaybetmiş
demektir, derdi.
İl Milli Eğitim Müdürü Ömer Bey’in sözleri, hala
kulaklarında çınlıyordu:
—Hocam sen üzülme! Okulunu en kısa sürede tamir
ettireceğim. O hainler de hak ettikleri cezayı bulacaklar!
Ömer Bey, verdiği sözü bir kez daha yerine getirdi. İki ay
gibi kısa bir sürede, okulun çatısı yeniden yapıldı. Duvarlar
baştanbaşa yeniden boyandı. Yeni sıralar da geldi.
Sade bir törenle taşındılar, yeni okula. Ömer Bey, Cemil
Öğretmen’i bu kez de yalnız bırakmadı. Yine geldi açılışa.
Birlikte sade bir açılış yaptılar. Muhtar Ramiz Ağa her zamanki
gibi, yine koçlar kestirdi. Misafirlerine ve köy halkına güzel bir
ziyafet çekti.
Cemil Öğretmen, buruk bir sevinçle ders vermeye başladı,
yeni okulunda. Nedense sevinemiyordu, yeni okula taşındığına.
Çünkü iyice tedirgin olmaya başlamıştı, bu köyde. Bu gün
okulunu yakanlar, yarın başka şeyler de yapabilirlerdi. Burada
kendini fazla güvende hissetmiyordu artık. Yine de, her şeye
rağmen:
—Ecel birdir, tagayyür etmez, diyerek kaldığı yerden
devam etti, yeni okulunda.
BEYAZ SÜRGÜN
91
Çocukları ikişer, üçer yerleştirdi yeni sıralarına. Çocuklar,
o eski iskemlelerde oturmaktan, neredeyse kambur olacaklardı.
Yeni sıraların gelmesine, en çok onlar sevindiler.
O yıl peş peşe gelen musibetler, onu fena halde sarsmıştı.
Hem annesinin ölümü hem de okulunun hunharca
kundaklanması, Cemil Öğretmen’in ruhunda derin izler bıraktı.
Dünyanın fani olduğunu, bir kez daha tam hissetti o sene.
Kendisinin hayata bir pamuk ipliği ile bağlı olduğunu, açık bir
şekilde anlamıştı.
Bu karmaşık haleti ruhiye içinde, taze bir şevk ile yeni
okulunda devam etti, hummalı çalışmalarına. Günler haftaları,
haftalar ayları kovaladı. Zaman, su gibi akıp, gidiyordu.
Bir gün, Aksakal Şirvan amcanın hasta olduğunu
söylediler. Zaten epeydir, muhtarın odasındaki akşam
sohbetlerine katılamıyordu. Bir akşam, sohbetten sonra, hep
birlikte ziyaretine gittiler. Aksakal Şirvan Amca yatağın içinde,
kalkmadan:
—Hoş safa getirdiniz, diye karşıladı onları.
Elleri titriyordu. Çok zayıflamıştı. İlerleyen yaşına
rağmen, o ince zekâsından hiçbir şey kaybetmemişti. Tane tane
konuşuyordu, kendine has şivesiyle. Pembe yüzünde bembeyaz
top sakalı, adeta yüzüne yapıştırılmış pamuk gibi duruyordu.
Nurani, hoş bir siması vardı.
Cemil Öğretmen:
—Hastalık su gibidir, Şirvan amca, dedi. Günahlarımızı
temizler. Meyveli bir ağacın silkelenmesi ile meyvelerinin
döküldüğü gibi, hastanın titremesiyle de günahları dökülür. Hem
hastalık, sıhhatin değer ve kıymetinin anlaşılmasına sebep olur.
Her şey zıddı ile bilinir. Karanlık olmadan ışığın kıymeti
anlaşılamadığı gibi, hastalık olmadan da sıhhatin değeri
anlaşılmaz. Her şeyin bir zekâtı vardır. Malımızın zekâtı para
olduğu gibi, sağlığımızın zekâtı da hastalıklardır. Hastalık insana,
dünyanın fani olduğunu hatırlatır ve Allah’a daha çok
BEYAZ SÜRGÜN
92
yakınlaştırır. Eskiden, hastalığın mahiyetini anlayan büyük zatlar,
bazen hasta olmayı kendileri arzu ederlermiş. İnsan hastalıktan,
ölümü hatırlattığı için korkar. Oysa kimin ne zaman öleceğini,
ancak Allah bilir. Çok zaman, ağır hastaların iyileştiği ve başında
ağlayıp sızlayanların, ondan daha önce öldüğü görülmüştür.
Aksakal Şirvan Amca, belini hafif doğrulttu, sırtını
yastığa dayayarak:
—Ağzından bal akıyor, Muallim Bey, dedi. Sözlerin bana
ilaç gibi geliyor. Ben hastalığımdan şikâyetçi değilim. Ölümden
de korkmuyorum ben. Ancak vakit tamam benim için. Benim, bu
dünyada işim kalmadı artık. Öbür tarafa gitme vakti geldi.
Arkadan gelenlere yer açmak lazım. Bütün sevdiklerim öbür
tarafta bekliyor beni. Hazret-i Peygambere kavuşacağım. Her
gece rüyamda O’nu görüyorum. Sürekli beni yanına çağırıyor.
Kavuşma vakti geldi, artık.
Aksakal Şirvan amcanın gözleri dolmuştu. Bir çocuk gibi,
gözlerinden boncuk boncuk yaşlar dökülüyordu, beyaz sakalına.
—Ben sadece sizlerden ayrılacağıma üzülüyorum, dedi
elinin tersiyle yaşlı gözlerini silerken.
O’nu fazla yormamak için, müsaade isteyip ayrıldılar hep
birlikte.
Birkaç gün sonra, vefat ettiğini duydular. Hep birlikte
uğurladılar onu, ebedi yolculuğuna. Köyden bir yıldız daha
kaymıştı, sonsuzluk semalarına doğru.
Bu küçük köyde o, kendi çapında küçük bir yıldızdı.
Küçükken söylerlerdi:”Herkesin gökte bir yıldızı varmış, o yıldız
kaydığı zaman onun sahibi de ölürmüş”. Çocuklara göre
söylenmiş, çocukça bir sözdü bu.
Aksakal Şirvan Amcanın galiba, gökteki yıldızı kaymıştı
bu gece.
BEYAZ SÜRGÜN
93

 
Geriye dönüp baktığı zaman, bu köyde geçen, acı tatlı
hatıralarla dolu, koskoca bir beş yıl, gözünün önünde sinema
şeridi gibi canlanıyordu. İlk geldiği günlerde, bu köyde bu kadar
uzun süre kalacağını hiç düşünmemişti.
Bu köye at sırtında geldiği, o ilk günü hiç unutamıyordu.
O zamanlar bir yolu bile yoktu, bu köyün. Köyden kasabaya,
ancak at ve katırla gidilip gelinebiliyordu o zamanlar. Hele o
kurtlar tarafından sıkıştırıldığı, muhtarın atını parçaladıkları gece
hiç aklından çıkmıyordu bir türlü. Eğer o gece ağaca çıkıp canını
kurtarmasaydı, şimdiye çoktan ölmüş, toprak olup gitmişti.
Ömrünün sonuna kadar unutması mümkün değildi, o geceyi.
Muhtarın o eski ahırında ders yaptığı günler de hiç
unutamadığı hatıralardandı. O günleri hatırladıkça, dudaklarında
acı bir tebessüm beliriyordu, gayri ihtiyari. Duvarları gübre kokan
o ahırı iki yıl okul olarak kullanmıştı. Yeni okulu yapıldıktan
sonra o ahırı, ziyaretine gelen misafirlerine ibret olarak göstermek
için yıktırmamıştı. Orası adeta bir müze gibi duruyordu yanı
başlarında. Köylüler “Cemil Öğretmenin Eski Okulu” diyorlardı
oraya.
Geçen bu beş yıl süre içinde, Karlıdere köyünde çok şey
değişmişti. Her şeyden önce, onun kasaba ile ulaşımını sağlayan
bir yolu vardı artık. Şimdi köylüler, kasaba ve şehre rahatlıkla
gidip gelebiliyorlardı. O zamana kadar, dağların arasında kapalı
bir kutu gibi kalan köy, yavaş yavaş dışarıya açılmaya başlamıştı.
Yolun ve okulun sayesinde, medeniyetin birçok yenilikleriyle
tanışmıştı, köylüler.
Cemil Öğretmen’in Okulu, birkaç gün sonra ilk
mezunlarını verecekti. Elliden fazla öğrenci mezun olacaktı bu
BEYAZ SÜRGÜN
94
sene. Bu yılın, Cemil Öğretmen açısından da ayrı bir anlamı
vardı. Çünkü beş yıllık uzun ve yorucu bir çalışmanın semeresini,
birkaç gün sonra alacaktı.
Artık ders yapmıyor, çocuklara havadan sudan şeyler
anlatıyordu. Bu sene mezun olacaklardan birisi ve sınıfın en
çalışkan öğrencisi olan Mehmet’e:
—Eee! Mehmet! Birkaç gün sonra okul bitiyor. Okulu
bitirdikten sonra ne yapmayı düşünüyorsun? Diye sordu.
Mehmet, zayıf yüzünde ince bir yay gibi gerilen dudakları
titreyerek:
—Çobanlık yapacağım herhalde öğretmenim, dedi.
—Niye? Okumaktan vaz mı geçtin yoksa?
—Vazgeçmedim de...
—O zaman niye çobanlık yapacağım diyorsun?
—Anam izin vermiyor.
—Hani okuyup, öğretmen olacaktın?
—Gerçekten okumak istiyorum, ama...
—O zaman niye öyle söylüyorsun?
—Benim çalışmam, anama ve kardeşlerime bakmam
lazım öğretmenim.
—Bak Mehmet, senin derslerin iyi, kafan da çalışıyor.
Okumaktan vazgeçme. Senin mutlaka okuman lazım.
Mehmet ısrarla:
—Ben de istiyorum, ama benim para kazanmam lazım,
diyordu.
—Pekiyi, ben sana yardımcı olsam, okumak ister misin?
—Bilmem ki... Anama sormam lazım.
—Sen bir sor, annene, olmazsa ben de konuşurum.
—Tamam öğretmenim.
Ertesin gün, Mehmet ile birlikte evlerine gitti. Onun dul
ve fakir bir kadın olan annesi ile konuştu. Yıllar önce kocası ölen
bu kadına, çobanlık yapan büyük oğlu bakıyordu. Mehmet’in de
BEYAZ SÜRGÜN
95
çoban olmasını istiyordu annesi. Çünkü köyde yapacak başka bir
iş yoktu.
Ona, Mehmet’in zeki bir çocuk olduğunu, mutlaka
okuması gerektiğini, eğer kabul ederse, bütün masraflarını
kendisinin karşılayabileceğini söyledi.
Mehmet’in annesi inançlı ve tevekkül sahibi bir kadındı.
Uzun yılların verdiği fakirliğin ve çaresizliğin izleri, alnının
kırışıklarından okunuyordu.
Cemil Öğretmen’i sessizce dinleyen ve başka çaresi
olmayan kadın, onun bu teklifini memnuniyetle kabul etti:
—Allah sizden razı olsun Muallim Bey, dedi. Ben de
istiyorum okumasını, ama gücümüz yok. Siz bilirsiniz. Siz nasıl
uygun görürseniz, öyle olsun.
—Tamam, siz kabul ediyorsanız, ben şehre götürür,
yatılı bölge okuluna kaydını yaptırırım.
Kadın mahcup bir eda ile:
—Siz bilirsiniz, dedi sadece.
Yanlarında, konuşulanları izleyen Mehmet’e dönerek:
—Tamam, Mehmet, hazırlan. Önümüzdeki Pazartesi günü
şehre gidiyoruz. Yatılı bölge okulu sınavlarına gireceksin.
—Tamam öğretmenim.
Sınavdan bir gün önce şehre gittiler. Mehmet’ten başka
altı öğrenci daha götürmüştü şehre. Onlar da sınava girecekti.
Mehmet, çok heyecanlıydı. Zira ömründe ilk defa böyle bir
sınava girecekti. Üstelik şehre de ilk defa geliyordu. Bu nedenle
etrafına şaşkın şaşkın bakınıp, duruyordu.
Cemil Öğretmen, onlara sınavda ne yapacaklarını
anlatıyor, sürekli onlara taktik veriyordu. Bir yandan da onlara
başka şeyler anlatarak, heyecanlarını yatıştırmaya çalışıyordu.
Mehmet, heyecanından yerinde duramıyor, sürekli:
—Ya kazanamazsam, diye düşünüyordu.
Kazanamazsa neyi kaybedecekti ki? O, sınavı
kaybetmekten çok, öğretmenine karşı mahcup olmaktan
BEYAZ SÜRGÜN
96
korkuyordu. Heyecan, korku ve ümit dolu bir psikoloji içinde
sınava girdiler. Sınav sonuçları bir ay sonra belli olacaktı.
  
Her zaman ki gibi, yine okullar açılmadan günler önce
döndü tatilden. Mehmet’in parasız yatılı bölge okulları sınavını
kazandığını duyunca, çok sevindi. Mehmet ile birlikte iki
arkadaşı daha sınavı kazanmışlardı.
Okulların açıldığı gün, yine birlikte gittiler şehre. Bingöl
Devlet Parasız Yatılı Bölge Okulu’na kaydını yaptırdı onların.
Kayıt işlemleri tamamlandıktan sonra, çarşıya indiler. Kitap ve
defterlerini aldıktan sonra, bir takım da elbise aldılar ona.
Mehmet hayatında ilk defa bir takım elbise giyiyordu. Lacivert
ceketin içine beyaz gömlek, onun üzerine de pembe kravat nasıl
da yakışmıştı! Bu haliyle onu annesi bir görmeliydi.
Cemil Öğretmen, Mehmet’in ihtiyaçlarını aldıktan sonra,
cebine harçlığını da koyarak, Karlıdere’ye geri döndü. Ayrılırken
Mehmet’e:
—Arada mektup yazmayı unutma ha, diye tembih etti.
Bir an önce geri dönmesi gerekiyordu. Çünkü onun da
okulu açılmış, çocuklar yolunu bekliyordu.
Artık, kasabaya her gittiğinde oradan şehre de uğruyordu.
Mehmet’i ziyaret ederek, ihtiyaçlarını alıyordu. Harçlığını da
verdikten sonra, büyük bir görev yapmanın manevi huzuru içinde
köye geri dönüyordu.
Yıllar yılı bu, böyle devam edip gitti. Her sene parasız
yatılı bölge okuluna bir iki tane öğrenci yerleştirdi. Mehmet’ten
BEYAZ SÜRGÜN
97
başka, maddi durumları iyi olmayan üç tane öğrencinin daha
masraflarını karşılıyordu kendi cebinden.
Artık Cemil Öğretmen’in maaşı, hem kendisinin hem de
onların masraflarını karşılayamaz hale gelmişti. Kendisinin fazla
bir masrafı olmuyordu gerçi. Parayı ya çocuklara harcıyordu ya
da okulun ufak tefek ihtiyaçlarını alıyordu.
O, yine de buna hiç üzülmüyor, bu davranışı severek, haz
alarak yapıyordu. Pırlanta gibi bir kalbi vardı onun. Fakir ve
öksüz öğrencilere çok acıyordu. O kadar iyi bir insandı ki,
elinden gelseydi, dünyadaki bütün fakir çocukları okutacaktı.
Ancak buna gücü yetiyor onun, bu kadarını yapabiliyordu. Her
zaman kendi kendine:
—Az iken vermeyen, çok iken hiç veremez! Derdi.
Devlet parasız yatılı bölge okulunu başarıyla bitiren
Mehmet,
Öğretmen Okulunu kazandı sonunda. Hayalleri
gerçekleşecek, öğretmen olacaktı. Buna o kadar seviniyor ve bir
an önce öğretmen olmak için çok çalışıyordu.
Bingöl’den Diyarbakır’a geçen Mehmet, Cemil Öğretmen
ile artık senede bir iki defa ancak görüşebiliyordu. Bir derslerini
bir de köydeki fakir ve hasta anasını düşünüyordu. Küçük
kardeşini de çok özlüyordu, ama okuması lazımdı. Hayatını
kazanmak ve annesine bakmak için, her türlü zorluğa katlanmak
zorundaydı. Her türlü zorluğu göze alması ve okulunu bir an önce
bitirmesi gerekiyordu çünkü.
Nitekim o da öyle yaptı, her türlü zorluğa göğüs gerdi ve
sürekli derslerine çalıştı. Okulunu bitirinceye kadar, lüzumsuz
yere beş kuruş para harcamadı. Bir simit bile alıp, yediğini
hatırlamıyordu. Cemil Öğretmen’in verdiği harçlıkların bir
kuruşuna bile dokunmadan onunla annesine ve kardeşlerine bir
şeyler almıştı hep. Para harcama gibi bir alışkanlığı yoktu onun.
BEYAZ SÜRGÜN
98

Yine
 
bir sonbahar akşamıydı. Güneş, mor dağların
arkasından yavaş yavaş batıyordu. Bu köye gelişinin bu kaçıncı
sonbaharıydı, kendisi bile hatırlamıyordu artık.
Son dersi bitirmiş, çocukları evlerine gönderdikten sonra
bahçedeki kavakların diplerini temizlemekle meşguldü. Dersler
bittikten sonra, boş vakitlerini bahçedeki ağaçlarla meşgul olarak
geçirirdi hep. Fidan dikmek, ağaçların bakımı ile ilgilenmek onun
vazgeçilmez tutkularından birisiydi. Çok seviyordu ağaç dikmeyi.
Öğretmen okulundan hocası Ahmet Nedim Bey’in tavsiye ettiği
gibi, gittiği her yere ağaç dikiyordu.
Yeni okulunun bahçesine de bir hayli fidan dikmişti. O
güne kadar köyde hiç yetiştirilmeyen meyve fidanları getirmişti
bu köye. Geçen süre zarfında bu fidanlar büyümüş, meyve
verecek birer ağaç olmuşlardı. Bahçenin etrafını çepeçevre
kuşatan, iki sıra da kavak dikmişti. Yazın o kavakların, rüzgârın
esmesiyle çıkardığı hazin hışırtılarını dinliyor; sonbaharda ise,
yapraklarının sararıp, dökülüşlerini seyrediyordu. Boş
zamanlarında onların diplerindeki otları çapalıyor, dereden su
taşıyarak, diplerine su döküyordu. Son günlerde dereden bir ark
oluşturarak onların dibine kadar su getirmişti. Ağaçların
bakımında, onların üzerine bir çocuk gibi titriyordu. Ağaçlarla
uğraşmak, üzerinden stresini atıyor ve ona büyük bir haz
veriyordu.
O akşam, yine her zamanki gibi, okulun bahçesindeydi.
Cemil Öğretmen’in içinde bir sıkıntı vardı o gün. Zindanda
boğazı sıkılan bir adam gibi ruhu daralıyordu. Nereden
kaynaklandığını anlayamadığı bu sıkıntıyı bir türlü içinden
BEYAZ SÜRGÜN
99
atamıyordu. Gerçi bazen böyle ruh halleri olurdu onda. Sonra
geçer, rahatlardı. Bunun da, o ruh hallerinden birisi olduğunu
düşündü. Üzerinde fazla durmadı.
Güneş, dağların arasından son ışıklarını gönderiyordu
yeryüzüne. Kavakların dallarında cıvıldaşan kuşların seslerinden
başka bir ses duyulmuyordu ortalıkta. Kuşlar da, akşam
senfonisinin son şarkılarını söylüyorlardı anlaşılan. Herkes
evlerine çekilmişti. Ortalıkta kimsecikler yoktu.
Kavakların dibindeki su arkını temizlemek için okulun
arka tarafındaki kömürlükten kürek almaya gitti. Kömürlüğün
tahta kapısını açar açmaz, kendisine doğru uzanan, uzun bir silah
namlusuyla burun buruna geldi.
Saçı sakalı birbirine karışmış, iri kıyım, kılıksız bir adam,
yarım yamalak bir Türkçe ile gayet ciddi bir şekilde:
—Kıpırdama, yoksa beynini dağıtırım! Dedi ona.
Cemil Öğretmen, şaşkınlıktan ne yapacağını bilemedi.
Olduğu yerde hiç kıpırdamadan öylece kala kaldı. Bağırıp,
yardım istemeyi bile düşünemedi. Bağırsaydı neye yarardı ki!
Adam silahı bir anda üzerine boşaltabilirdi. Gayri ihtiyari, ellerini
havaya kaldırdı.
—Ne istiyorsunuz benden? Diyebildi sadece.
—Kes sesini, konuşma! Diye karşılık verdi, terörist kılıklı
adam.
Adamın hiç şakası olmadığı, her halinden belli oluyordu.
Silahını sürekli Cemil Öğretmen’in üzerine doğrultuyor, bir
yandan da etrafta kimsenin olup olmadığını kontrol ediyordu.
Eli silahlı terörist, dişlerinin arasından hafif bir ıslık
çaldı. Bu ıslık üzerine, kömürlükten eli silahlı bir adam daha çıktı
ortaya. O da diğeri gibi eşkıya kılıklı bir adamdı. Birisi silahını
üzerine doğrulturken, diğeri arkadan kıskıvrak yakalayarak
ellerini arkadan bağladı, Cemil Öğretmen’in.
Cemil Öğretmen herhangi bir karşılık veremedi onların bu
hareketlerine karşı. Daha doğrusu şaşkınlıktan ne yapacağını bir
BEYAZ SÜRGÜN
100
türlü düşünemedi. Ellerini arkadan bağlayan eşkıya, boynundaki
kırmızı puşiyi çıkarıp Cemil Öğretmen’in gözlerini de sıkıca
bağladı. Sonra iki yandan koluna girerek dağa doğru sürüklemeye
başladılar.
İrikıyım eşkıyalardan birisi:
—Haydi yürrrüüüü! Diye gürledi. Sakın bağırayım deme!
Sesini çıkarırsan, beynine yersin kurşunu!
Cemil Öğretmen, ne yana doğru götürüldüğünü
anlayamadan, adeta sürükleniyordu. Gözleri bağlı olduğundan,
ikide bir ayağına takılan taşlara tökezleyip yere yuvarlanıyordu.
Her yere düştüğünde, acımasızca tekmeleyip tekrar ayağa
kaldırıyorlardı onu.
Bu şekilde düşe kalka, belki iki saatten fazla yürüdüler.
Sürekli yokuş tırmandıklarından, dağa doğru götürüldüğünü
hissediyordu, Cemil Öğretmen.
Sürekli:
—Beni nereye götürüyorsunuz? Ne istiyorsunuz benden?
Diye soruyordu onlara.
Her defasında da:
—Kes sesini, konuşma! Diye gürlüyordu eşkıyalardan
birisi. Arkasından elindeki mavzerin dipçiği ile Cemil
Öğretmenin sırtına şiddetle vuruyordu.
Cemil Öğretmen, kan ter içinde kalmıştı. Yorgunluktan ve
korkudan dizlerinin dermanı kesilmişti. Ayaklarında adım atacak
takat kalmamıştı. Artık, sonunun geldiğini hissediyordu. Kendini
götürenler, dağdaki teröristlerden başkası değildi. Bunlar, sıradan
bir eşkıyaya benzemiyordu. Yoksa oracıkta soyarlar, neyi var
neyi yok alır giderlerdi. Kendisini götürdüklerine göre, onlar
olmalıydılar. Daha önce, dağa öğretmen kaçırdıklarını, okul
yaktıklarını duymuştu. Evet, mutlaka bunlar, onlardı. Şimdi de
kendisini götürüyorlardı dağa. Mutlaka dağda öldüreceklerdi
kendisini. Ellerinden kurtulma şansı yoktu artık.
BEYAZ SÜRGÜN
101
Bütün bunları düşündükçe, tüyleri diken diken oluyordu.
Muhtarın söylediklerini hatırladı, o anda. Okulu yakıldıktan sonra
Muhtar Ramiz Ağa:
—Cemil Hoca, ne olursun dersin biter bitmez, eve dön.
Akşam geç vakte kadar oralarda dolaşma. Bunların ne yapacağı
belli olmaz, demişti kendisine.
—Meğer muhtar haklıymış, diye geçirdi içinden. Neden
unuttum ben, Muhtarın uyarısını? Diye içinden kendi kendine
kızmaya başladı. Ama artık çok geçti. Son pişmanlığın kimseye
bir faydası yoktu.
Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, Cemil Öğretmen’i
bir yere getirdiler. Gözlerini bağlayan puşiyi çözdükleri zaman,
havanın çoktan kararmış olduğunu fark etti. Gözüne bağlanan
puşinin uzun süre sıkıştırmasından dolayı, bir müddet ortada
yanan ateşten başka bir şey göremedi.
Uzunca bir şaşkınlıktan sonra, yavaş yavaş etrafını ayırt
etmeye başladı. Kayalıkların arasında yüksekçe bir yerde
bulunuyorlardı. Meydanın orta yerinde kocaman bir ateş
yanıyordu. Ateşin ışıkları, vadinin iki yanında uzanan dik
kayalıklara vurarak, geniş bir alanı aydınlatıyordu. Hemen yanı
başlarında, ateşin girişini aydınlattığı kocaman bir mağara vardı.
Alevler çıkararak yanan ateşin etrafında, eli silahlı adamlar
dolaşıyordu.
Kendisini getiren silahlı adamlardan birisi, kalın siyah
bıyıklı, “komutan” dedikleri, çam yarması gibi iri kıyım bir
adamın önünde durarak:
—İşte getirdik reis, o öğretmen bozuntusu adamı! Dedi ve
ayakta güçlükle durabilen Cemil Öğretmen’i ona doğru itekledi.
Dağdaki eşkıyanın başı olduğu her halinden anlaşılan, iri
yapılı bu adam, burun buruna geldiği Cemil Öğretmen’e dişlerini
gıcırdatarak, bir köpeğin düşmanına hırladığı gibi hırladı:
—Ulan it herif! Sen hala o köyde misin? Diye bağırdı.
BEYAZ SÜRGÜN
102
Sonra sol eliyle Cemil Öğretmen’in yakasını tuttu ve
yüzüne öyle bir tokat patlattı ki, sesi kayalıklarda yankıladı.
Zaten ayakta güçlükle durabilen Cemil Öğretmen, tokadın
etkisiyle yere yuvarlandı. Hırsını alamayan eşkıya başı, onu
omzundan tutuğu gibi, havaya kaldırdı.
Kaşı patlamış ve burnu kanıyordu. Elleri arkadan bağlı
olduğundan kanayan burnunu ceketinin koluyla silmeye çalıştı.
Eşkıya başı:
—O köyde öğretmenlik yapmak, sana mı düştü ulan!
Diyerek tekrar üzerine yürüdü. Bu sefer de karnına bir tekme
savurdu.
Karnına tekmeyi yiyen Cemil Öğretmen:
—Ahhh! Diye inleyerek, tekrar yuvarlandı yere.
Gözü dönmüş eşkıya başı, iki tekme de yerde savurdu
karnına. Acıdan yerde kıvranan öğretmeni, omzundan tuttuğu gibi
silkeleyerek tekrar kaldırdı havaya.
—O köye okul yaptırmak, senin neyine ulan geri zekâlı
herif! Diye gürledi yüzüne.
Cemil Öğretmen cesaretini toparlamaya çalıştı. Nasıl olsa
bu adamlar, kendisini öldüreceklerdi bu dağda. Hiç olmazsa
mertçe, erkekçe ölmeliydi. Bu eşkıyanın ayaklarına kapanıp
yalvarmayı, onlardan aman dilemeyi, hiç aklının ucundan bile
geçirmedi. Böyle yapsaydı ne işe yarayacaktı ki? Bu çapulcularda
acıma duygusu diye bir şey yoktu ki. Cesedi ölse bile, hiç olmasa
ruhunu, şerefini kurtarmalıydı. Bu canavarlar, kana susamış
vampirler, hiç acır mıydı insana? Eğer onların ayaklarına kapanıp
yalvarırsa, ruhunu cesedinden önce öldürmüş olacaktı. Bunu asla
yapamazdı. Onların bu acımasız tavrı karşısında, ona tarifi
imkânsız bir cesaret geldi. Artık hiç korkmuyordu onlardan.
Ölecekse adam gibi, erkekçe ölmeliydi.
Sesini yükselterek:
—Okul yaptırdıysam, kötü mü yaptım? Diye bağırdı
eşkıyanın yüzüne.
BEYAZ SÜRGÜN
103
Bu beklenmedik cesaret karşısında, eşkıya başı şaşırdı.
O’nun, ayaklarına kapanıp yalvaracağını, kendisinden af
dileyeceğini zannediyordu herhalde. Onun bu pervasız tavrı
karşısında eşkıya başı büsbütün çileden çıktı. Öfkesinden azgın
boğalar gibi üzerine yürüdü.
—Bak hele, bir de konuşuyor! Kötü yaptın ulan tabi!
Diyerek Cemil Öğretmen’in karnına bir yumruk daha indirdi.
Cemil Öğretmen, bir adım gerileyerek:
—Çocuklar cahil kalsaydı, daha mı iyi olurdu? Diye
karşılık verdi.
—Daha iyi olurdu tabi! Sen ne yaptığını zannediyorsun?
Sen o köye geleli, o köyden rızkımız kesildi bizim! Dağa kimseyi
çıkaramıyoruz artık!
—Bunda benim suçum ne?
—Çünkü bunun sebebi sensin! Bu çocukların okulda
gözleri açılıyor. Dağa çıkar mı o çocuklar bir daha?
Cemil Öğretmen pervasızca konuşmaya devam ediyordu:
—Çıkmazsa çıkmasın! Ne olacak yani!
—Ne demek ne olacak? Sen ne söylüyorsun böyle? Bir de
konuşuyor herif! Diyerek, tekrar Cemil Öğretmen’i bir kez daha
tekmeledi ve yere düşürdü.
Güçlükle ayağa kalkan Cemil Öğretmen’in bu sefer de
boğazını sıkarak:
—Bir de o köye yol yaptırmışsın, beyinsiz salak! Dedi.
Cemil Öğretmen hiçbir şey yokmuş gibi konuşmaya
devam ediyordu:
—İyi ya işte! Köylüler, kasabaya daha rahat gidip,
geliyorlar. Fena mı olmuş?
—Ya! Öyle mi?
—Ne ya?
—Jandarma da köye daha çabuk geliyor, o yolun
sayesinde. Bu yaptıklarının cezasını canınla ödeyeceksin!
BEYAZ SÜRGÜN
104
Cemil Öğretmen, eşkıya başının elinden yakasını
kurtarmaya çalıştı. Adamın eli yakasına mengene gibi yapışmıştı.
Elinden kurtulması imkânsız gibi görünüyordu. Hem de elleri
bağlı olduğundan fazla bir şey yapamıyordu ona karşı. Çaresiz
bocalayıp duruyordu, atmacanın pençesindeki serçenin çabaladığı
gibi.
Eşkıya başı, alevler çıkararak yanan ateşi göstererek:
—Seni diri diri yakacağım ulan! Dedi. Birazdan tavuk
gibi kızaracaksın!
Cemil Öğretmen yüksek sesle:
—Ne yaparsan yap! Umurumda değil köpek! Diye
bağırdı.
—Şuna bak! Hala konuşuyor!
—Konuşurum tabi! Bu yaptıklarını devlet yanına
bırakmayacak senin.
Eşkıya başı dalga geçerek konuştu:
—Devlet mi? Hani devlet nerede? Gelsin seni kurtarsın
devlet görelim?
—Devlet senden güçlüdür. Bunun hesabını bir gün sorar
senden devlet. Bunu unutma!
Eşkıya başı öfkesinden tepiniyordu:
—Devletmiş! Devlet kim oluyor ulan! Burada devlet
benim! Benim kanunlarım söker burada, devletin değil!
Cemil Öğretmen, elleriyle boğazını sıkan eşkıya başının
suratına bütün gücüyle:
—Tuuuh! Diye tükürdü.
Öfkesinden daha da kuduran eşkıya başı, Cemil
Öğretmen’i güçlü kollarıyla, alev alev yanan ateşe doğru
sürüklemeye başladı.
—Şimdi görürsün sen! Sen bunu hak ettin! Diyerek, var
gücüyle Cemil Öğretmen’i ateşe doğru itekledi.
Cemil Öğretmen, bütün gücüyle ona karşı koymaya
çalışıyordu. Fakat bu iri kıyım adamın karşısında yetersiz
BEYAZ SÜRGÜN
105
kalıyordu gücü. Alevlerin sıcaklığını yüzünde hissetmeye
başlamıştı. Artık sonunun geldiğini hissediyordu. Hem eşkıyaya
karşı direniyor hem de bildiği duaları mırıldanıyordu. Ölümle
yaşam arasında gidip gelirken:
—Biloooo! Diye bir ses yankıladı, kayaların
yamaçlarında.
Bu ses, öyle gür çıkmıştı ki, diğer yamaçlarda da
yankıladıktan sonra, göğe çakılıp kalmıştı. Karanlığı delip geçen
bu ses, Cemil Öğretmen’in yüreğine su serpti. Bu çok aşina
olduğu bir sesti çünkü.
Eşkıya başı, Cemil Öğretmen’in yakasını bırakarak,
mavzerine sarıldı. Yanındakilere:
—Durun! Dedi, bu da nereden çıktı şimdi?
Şaşkın bakışlarla, sesin geldiği tarafı süzmeye başladı.
Yanındaki adamları da silahlarını, sesin geldiği tarafa çevirdiler.
Karlıdere’nin muhtarı Ramiz Ağa, son anda, yanında
adamlarıyla Hızır gibi yetişmişti. Dar vadinin girişinde silahlı bir
sürü kalabalık bekliyordu. Ateşin alevleri, onların gölgelerini
büyütüyor, olduklarından daha da kalabalık gösteriyordu.
Onlara iyice yaklaşan kalabalığın en önünde yer alan
Muhtar Ramiz Ağa:
—Dur, Bilo! Diye bağırdı. Eğer öğretmenin kılına
dokunursan, sonunu sen düşün! Etrafın üç yüz silahlı adamımla
çevrilmiştir! Buradan hiç biriniz sağ çıkamazsınız, haberin olsun!
Eşkıya başı Bilo, muhtara doğru iki adım yürüyerek:
—Yaa! Öyle mi muhtar efendi! Dedi, alay edercesine.
—Evet, Bilo, Aynen öyle! Gayet ciddiyim, ona göre!
—Ne istiyorsun benden, muhtar? Karı mı? Yoksa para
mı? Diye sordu.
—Karın da paran da senin olsun! Dedi muhtar.
—Niye geldin o zaman?
Muhtar gayet ciddi ve kararlıydı:
—Öğretmen için geldim! Öğretmeni bırak yeter, dedi.
BEYAZ SÜRGÜN
106
—Bırakmazsam ne yapacaksın?
—Şöyle etrafına bir bak! Üç yüz adamımla senin leşini
yere serinceye kadar çarpışacağım.
—Gayet ciddi görünüyorsun muhtar!
—Evet, gayet ciddiyim! Hiç şakam yok!
Muhtar ile dalaşmayı göze alamayan eşkıya başı Bilo,
biraz alttan alarak:
—Pekiyi, öğretmeni bırakırsam ne yapacaksın?
—O’nu alıp, geri gideceğim.
—Bu kadar mı?
—Evet, bu kadar!
—Ne kadar kıymetliymiş senin bu öğretmenin!
—Evet, bizim için kıymetlidir o!
—Pekiyi, sana nasıl güveneceğim? Öğretmeni bıraktıktan
sonra, bana arkadan saldırmayacağını kim garanti edecek?
—Ben kalleş değilim Bilo! Tükürdüğüm tükürüğü
yalamam. Hele arkadan saldırmak, bana hiç yakışmaz. Unutma
savaşın bile bir kuralı, bir hukuku vardır. Ben dövüşürsem mertçe
dövüşürüm, kalleşçe değil! Tamam mı?
—Eh, öyle olsun bakalım muhtar.
Eşkıya başı Bilo, Cemil Öğretmen’in kolundan tutarak:
—Al, turşusunu kur öğretmeninin! Diyerek muhtara doğru
itekledi onu.
Muhtar Ramiz Ağa:
—Hah, yola gel şöyle! Dedi ve kendisine doğru iteklenen
Cemil Öğretmen’i iki elinden sımsıkı tuttu. Onun yere düşmesini
son anda önledi. Cebinden çıkardığı baba yadigârı bıçakla önce
ellerinin bağını çözdü.
Cemil Öğretmen’i eşkıyanın elinden kurtaran muhtar,
adamlarıyla oradan uzaklaşırken, namı dağları sarmış eşkıya başı
Bilo, azgın boğalar gibi ateşin başında tepiniyor, arkalarından
homurdanıp duruyordu. Yerdeki taşları tekmeleyip, arkalarından
galiz küfürler sarf ediyordu.
BEYAZ SÜRGÜN
107

Günlerce
 
o gece başından geçen olayın etkisinden
kurtulamadı. Ölümün soğuk yüzünü bir kez daha çok yakından
hissetmişti. Eğer son anda muhtar ve adamları yetişmeseydi, belki
de şimdi ölmüş olacaktı. Muhtar Ramiz Ağa, en zor anında Hızır
gibi yetişmişti yine.
—Kul darda kalmayınca, Hızır yetişmezmiş diye söylendi.
Cemil Öğretmen’in bu köyde huzuru, iyiden iyiye
kaçmaya başlamıştı. Can güvenliği kalmamıştı artık burada. Bu
seferlik kurtulmuştu, ama yarın ne olacağı belli değildi. Bu
teröristler, her an tekrar gelebilirlerdi. Çok fazla uzaklarında
değillerdi çünkü. Otuz kırk tanesini kendi gözleriyle görmüştü o
gece. Belki sayıları bundan daha fazlaydı. Onların o dağlarda
bulunması, kendisi için sürekli bir tehdit oluşturuyordu. Onlara en
yakın olan ve ilk hedefteki adam kendisiydi çünkü.
Uzun bir bocalamadan sonra, kararını verdi. En kısa
zamanda tayinini isteyip gidecekti bu köyden. Evet, gitmeliydi bir
an önce buralardan. Kasabaya ilk gidişinde müracaatını yapıp,
tayinini isteyecekti. Burada daha fazla kalıp da körü körüne
ölmek istemiyordu.
—Evet, kaderimde varsa, başıma gelir, ama ben de
tedbirimi almalıyım, diye düşündü.
Bu kararını, muhtara söylediği zaman:
—Ne olur Cemil Hoca, bizi bırakıp gitme! Dedi Muhtar.
Bak, sen geldikten sonra köyümüzün çehresi değişti. Sen gidersen
eğer buralar yetim kalır tekrar.
BEYAZ SÜRGÜN
108
—Ben de gitmek istemiyorum, ama başıma gelenleri
gördünüz. Bu eşkıyanın ne yapacağı belli olmaz. Artık burada,
kendimi fazla güvende hissetmiyorum, muhtar emmi.
—Cemil Hoca, bu Bilo denen eşkıya, beni öldürmeden
senin kılına dokunamaz! Bunu böyle bil, emi babo!
—Sağ ol muhtar emmi.
—Bu eşkıya Bilo, aslında korkak bir adam, dedi muhtar.
Onun gücü senin gibi eline silah almayan sivillere ve masumlara
yeter. Bak göreceksin bir daha bizim köyün semtine bile
uğramayacak. O, benim silahlı adamlarımı gördü ya, ona yeter!
Bir daha buralara uğrayamaz o.
—Ama benim yüzümden sizin de başınız belaya girsin
istemiyorum.
—Bak hele şuna! Kim kimin yüzünden belaya giriyor
muş? Asil sen bizim yüzümüzden hayatını tehlikeye atıp,
gelmişsin buralara kadar! Biz seni, böyle bir günde yalnız bırakır
mıyız hiç! Sen bizim hem öğretmenimiz, hem hocamız hem de
mürşidimizsin. Sen bizim aradığımız muallimsin! Biz senin gibi
bir muallim istiyorduk! Allah da gönderdi işte! Onu bulmuşuz,
bir daha bırakır mıyız hiç, Cemil Hoca! Biz, eşkıya Bilo’nun
adamları seni kaçırdığı zaman, boşuna mı hayatımızı tehlikeye
attık sanıyorsun? Solak Zeki’yi kaçırsalardı, ben hiç, onun için
riske girer miydim? Biz senin için gerekirse savaşırız, bunu
böyle bil emi babo!
—Sağ ol muhtar emmi. Bu iyiliğinizi hiç unutmayacağım.
—Sen yeter ki kal, ben senin güvenliğini sağlarım.
Muhtar, o kadar samimi, o kadar içten yalvarıyordu ki,
Cemil Öğretmen, kararını bir kez daha gözden geçirme ihtiyacı
hissetti:
—Bilmem ki muhtar emmi. Ne yapacağıma bir türlü karar
veremiyorum.
BEYAZ SÜRGÜN
109
—Bak, iyi düşün Cemil Hoca! Sen gidersen bu köy
yeniden karanlığa gömülecek. Bu çocuklar, hep cahil kalacaklar.
Bunların dağa çıkıp, eşkıya olmasına gönlün razı oluyor mu?
—Hayır, kesinlikle olmuyor!
—O zaman, nasıl bırakıp gideceksin bunları?
—Ben giderim, başka bir öğretmen gelir.
—Hayır, başkası gelmez bu köye.
—Niçin gelmesin? Artık yolunuz var, okulunuz var.
—Başkası gelebilir, ama sizin gibi öğretmen gelmez, bu
köye bir daha!
—Kafam çok karışık, muhtar emmi! Ne yapacağıma bir
türlü karar veremiyorum. İyi bir düşünmem lazım.
—Düşün, Cemil Hoca, bir kere daha düşün, ama iyi
düşün! Yine de karar senin. Ama bizi de düşün, emi babo!
Cemil Öğretmen uzun uzun düşündü. Bir türlü karar
veremiyordu gerçekten. Kendisini bu köyde güvende
hissetmiyordu, ama muhtar da doğru söylüyordu. Gitse; bu köy
yine öğretmensiz kalacaktı. Gitmese; burada can güvenliği yoktu,
her an ölüm korkusuyla yaşayacaktı. Teröristler tarafından dağa
kaçırıldığı o geceyi düşündükçe, sırtından soğuk terler
boşalıyordu. Damarlarındaki kanın donduğunu hissediyordu, o
geceyi hatırladıkça.
Uzun bir bocalamadan sonra, bütün bu tehlikelere rağmen
bu köyde kalıp görevine devam etmeye karar verdi tekrar.
—Ecel birdir, tagayyür etmez. Başıma gelecek varsa
görürüm, diye düşündü.
O’nun bu kararına çok sevinen muhtar, köyde yeni
güvenlik tedbirleri almaya başladı. Önce korucu sayısını artırdı.
Beş genci daha korucu yaptı. Artık silahlı korucular, Cemil
Öğretmen’in okulunu sürekli bekliyordu. Silahların gölgesinde
görevine devam ediyordu, artık bu köyde. Kasabaya maaşını
çekmeye de tek başına gitmiyordu artık. Her defasında muhtar,
BEYAZ SÜRGÜN
110
iki korucuyu yanında gönderiyordu. Bu şekilde, kendisini
nispeten biraz daha güvende hissediyordu.
Her şeye rağmen içi yine de huzurlu değildi. Geceleri
rahat uyuyamıyor, sürekli tedirgin yatıyordu. Ufak bir ses, bir
köpek havlaması duysa, yatağından fırlayıp kalkıyordu.
Birkaç yıldır okulun küçük odasında yatıp kalkıyordu. Bu
olaydan sonra tekrar muhtarın misafir odasına taşındı. Muhtar, o
zaman okulda kalmasına karşı çıkmıştı, ama dinlememişti onu.
Muhtara yük olduğunu düşünmüştü o zaman. Bu yüzden okulda
kalmak istemişti. Bundan dolayı muhtarı da gücendirmişti, biraz.
Başına gelenlerden sonra tekrar, muhtarın odasına taşınmak
zorunda kaldı. Köyün tam ortasında bir yerde bulunan muhtarın
köy odası, okula göre daha güvenliydi. Muhtarın evine de bitişikti
bu oda. En ufak bir gürültü muhtarın evinden duyulabiliyordu.
İlerleyen zaman içerisinde, Cemil Öğretmen, bu olayı da
yavaş yavaş unutmaya başladı. Silahların gölgesinde bir yılı daha
geride bıraktı. O, her sene yeni mezunlar veriyor ve birkaç
öğrenciyi daha yatılı bölge okullarına yerleştiriyordu. Yatılı bölge
okullarına gönderdiği öğrencilerin sayısını, kendisi bile
hatırlamıyordu artık.
Öğretmen okuluna yerleştirdiği öğrencilerden bazıları
mezun olmuş ve öğretmen olarak tayinleri çıkmıştı bile. Yatılı
bölge okuluna ilk gönderdiği öğrencisi Mehmet’in öğretmen
olduğunu duyunca, ne kadar sevinmişti bilemezsiniz. Çünkü o
meslek hayatının ilk meyvesiydi. Artık kendisi gibi bir öğretmen
olan Mehmet, yaz tatillerinde köyüne kendisini ziyarete
geliyordu, her sene.
İnsanın çalışmalarının semeresini görmesi, ne kadar güzel
bir duyguydu! Emekleri boşa gitmemişti bu köyde. Bir bir
meyvesini vermeye başlamıştı emekleri. O çabalarının meyvesini
gördükçe, daha bir gayretle sarılıyordu kutsal bildiği mesleğine.
BEYAZ SÜRGÜN
111

O
 
yıl yaz tatilinden dönüyordu. Yaz tatilini
memleketinde geçirmiş, geri görev yaptığı köye gidiyordu.
Ankara otogarından bindi otobüse. Bindiği otobüs, virajlardan
kıvrıla kıvrıla dönüyor, kıvrımlı vadilerden süzülüp gidiyordu.
Yolculuklarında, geçtiği yerleri rahat seyredebilmek için,
hep ön koltukları tercih ederdi. Yine öyle yaptı. Ön koltuklardan
birisinde oturuyordu.
Otobüs, altın renkli vadilerden süzülürcesine geçerken,
yan koltukta seyahat eden yolcu ile tanışmak için bir fırsat
kolluyordu. Bir ara göz göze geldiler:
—Merhaba, hayırlı yolculuklar, dedi, yol arkadaşına.
Yan koltukta oturan yolcu, tebessüm ederek:
—Merhaba, size de hayırlı yolculuklar, diye karşılık verdi
nazikçe ona.
—Yolculuk nereye?
—Malatya’ya. Ya siz?
—Bingöl’e gidiyorum.
—Bingöllü müsün?
—Hayır, Ankaralıyım.
—Bingöl’de mi çalışıyorsun?
—Evet.
—Öğretmen misiniz?
—Evet.
—Çok güzel! Merkezde mi?
—Hayır, uzak bir köyünde.
—Merkezden çok mu uzak?
BEYAZ SÜRGÜN
112
—Maalesef, kuş uçmaz, kervan geçmez bir köydeyim.
—Bulunduğun köyde terör de vardır, herhalde?
—Evet, var.
—Yaa! Korkmuyor musun?
—Korksam gider miyim oralara!
Onun bu cesurca cevabı yol arkadaşını şaşırttı:
—Hayret doğrusu, dedi.
—Bir defasında okulumu yaktılar. Başka bir zaman da
beni dağa kaçırdılar. Canımı zor kurtardım.
Adam şaşkınlıktan ağzı açık kalkmıştı:
—Şaka yapmıyorsun, değil mi? Diye sordu.
—Hayır, şaka filan değil, ciddi söylüyorum, diye karşılık
verdi Cemil Öğretmen.
—Nasıl oldu da öldürmediler, seni? Nasıl kurtuldun
ellerinden?
—Muhtar ve köylüler yetişmeseydi, öldüreceklerdi beni.
—Vay canına! Pekiyi şimdi hala o köyde misin?
—Evet.
—Bak şuna yahu! Nasıl duruyorsun, hala o köyde?
—Kelle koltukta duruyorum, işte!
—Helal olsun sana hocam! Ne cesur adamsın! Okulunu
yakıyorlar, dağa kaçırıyorlar, canını zor kurtarıyorsun, hala orda
çalışıyorsun! Ne gözü kara adamsın sen! Başkası olsa hemen
kaçar oradan.
Sonra ilave etti:
—Doğu’da sizin gibi cesur öğretmenlere ne kadar ihtiyaç
var, biliyor musun hocam?
—Evet, biliyorum, dedi Cemil Öğretmen.
Cemil Öğretmen’in yanında oturan yol arkadaşı, temiz
giyimli, bıyıksız, etrafını dikkatlice izleyen, hoş sohbet bir
adamdı.
Cemil Öğretmen ona:
—Pekiyi, siz ne iş yapıyorsunuz? Diye sordu.
BEYAZ SÜRGÜN
113
Adam biraz afalladı, fakat hemen kendini toparlayarak:
—Şey! Ben mi? Ben serbest meslek sahibiyim, dedi.
—Malatya’da mı çalışıyorsunuz?
—Evet,
Malatya’da
çalışıyorum.
Yalnız
ben
merkezdeyim.
—Memnun oldum, efendim.
—Ben de.
Cemil Öğretmen’in yol arkadaşı bu beyefendi,
konuşmasına ve kılık kıyafetine bakılırsa zengin ve kültürlü
birisine benziyordu. Çabucak dost olmuşlardı. Zaman ilerledikçe,
onların dostlukları da pekişiyordu.
Kısa bir sessizlikten sonra Cemil Öğretmen:
—Niçin uçakla gitmiyorsunuz? Bu kadar uzun yolun
zahmetine neden katlanıyorsunuz? Diye sordu.
—Uçakla da gidiyorum, ama bazen böyle etrafı seyretmek
için otobüsü tercih ediyorum.
—Etrafı seyrederek gitmek, hoşunuza gidiyor anlaşılan?
—Evet. Herkesin bir hobisi var. Benim hobim de, böyle
etrafı seyrederek yolculuk yapmaktır. Hele sonbaharda genellikle
otobüsle yolculuğu tercih ederim. Sonbaharda yollar çok
romantik oluyor.
—Güzel bir şey! Ben de öyle yapıyorum, dedi Cemil
Öğretmen.
—Ortak yanlarımız var galiba?
Adam, Cemil Öğretmen’in gözlerinin içine bakarak:
—Hocam, size bir soru sormak istiyorum, dedi.
Cemil Öğretmen:
—Buyurun, sorun, diye karşılık verdi.
—Siz bir öğretmen, bir eğitimci olarak, bu terör belasını
nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce devlet, terörün üstesinden nasıl
gelebilir?
BEYAZ SÜRGÜN
114
Bu ciddi soru karşısında Cemil Öğretmen, önce bir
durakladı. “Acaba nereden başlasam” diye kafasında ufak bir plan
yaptı. Sonra:
—Efendim, bu çok zor bir soru, dedi, ama dilim döndüğü
kadar, düşüncelerimi sizinle paylaşabilirim.
—Memnun olurum.
—Tıp ilminde bir kural vardır. Doktorlarımız; “Teşhis,
tedavinin yarısıdır” derler. Bir hastalığı tedavi edebilmek için,
önce onu iyi teşhis etmek gerekir. Teşhisi doğru koyarsanız,
hastalığı kolay tedavi edebilirsiniz. Eğer teşhisi yanlış koyarsanız,
hastalığı tedavi edemezsiniz. Belki daha da azdırabilirsiniz.
—Çok güzel bir tespit bu, hocam! Dedi yol arkadaşı.
Cemil Öğretmen devam etti:
—İşte, terör de böyledir. O da bir hastalıktır. Toplumsal
bir hastalıktır terör. Devlet önce, bu hastalığın teşhisini doğru
koymalıdır. Terörün kaynağı nedir? Bu hastalığın çıkış sebepleri
nelerdir? Bunu iyi teşhis edebilirse, tedavisini de kolay yapabilir.
Teşhisi doğru koyduktan sonra, hastalığın, yani terörün kaynağını
kurutmak, çıkış nedenlerini ortadan kaldırmak gerektir.
—Nasıl, mesela? Diye tekrar sordu yol arkadaşı.
—Mesela, bir yerde sıtma hastalığı salgını var. Siz sıtma
hastalığı ile mücadele ediyorsunuz. Biliyorsunuz ki yakında bir
bataklık bulunmaktadır. Bu bataklıkta çoğalan sivrisinekler, sıtma
hastalığını etrafa yayıyor ve herkese bulaştırıyor. Siz böyle bir
durumda ne yaparsınız? Sivrisineklerin ve sıtma hastalığının
kaynağı olan bataklığı mı kurutursunuz? Yoksa bütün
sivrisinekleri tek tek yakalayıp, öldürmeye mi çalışırsınız?
—Herhalde, önce bataklığı kurutmaya çalışırım.
Sivrisinekleri öldürmekle başa çıkılır mı hocam? Birisini
öldürürsünüz, öbür taraftan binlercesi çoğalır bu bataklıkta!
—Öyle değil mi? Dedi Cemil Öğretmen.
—Evet, aynen öyle!
BEYAZ SÜRGÜN
115
—İşte terör de böyledir. Terörü önlemenin çaresi, onun
çıkış nedenlerini iyi tespit edip, kaynağını kurutmaktır. Terörün
çıkış sebeplerini ortadan kaldırmaktır. Teröristleri tek tek
öldürmekle başa çıkamazsınız. Birisini öldürürsünüz, yüzlercesi
çıkar ortaya. Önce kaynağını kurutmak lazım terörün.
—Tespitler çok güzel, hocam! Çok güzel bir misal
verdiniz! Tamam. Bundan sonra neler yapılabilir? Bunun
kaynağını nasıl kurutabiliriz?
—Bu gayet kolay!
—Nasıl?
—Yaklaşımlarımızı yeniden gözden geçirmeliyiz. Ben, on
yıldan fazladır Şark’tayım. Bu kadar sene zarfında şunu gördüm:
Oradaki insanlarımız, dinini, devletini, ülkesini seven,
misafirperver insanlardır. İnançlarına, örf ve adetlerini son derece
bağlıdırlar.
—Doğru.
—Doğu’ya hizmet götürürken, bu hususları göz önünde
bulundurmak gerektir. "Hem ekser Enbiyanın Şarkta, ekser
hükemanın Avrupa’da gelmesi, kaderi ezelinin bir tecellisidir ki,
Şark’ta yaşayan insanları intibaha getirecek, terakki ettirecek; din
ve kalptir; felsefe ve hikmet değildir. Felsefe ve hikmet ise, din
ve kalbe yardım etmeli, yerine geçmemelidir”. Eğer Doğu’da
terörü yok etmek istiyorsak ve Doğu’yu kalkındırmak istiyorsak,
yaklaşımımızı buna göre ayarlamalıyız. Şark insanının fıtratına
uygun bir cereyan vermeliyiz.
—Bunlar, çok güzel sosyolojik tespitler hocam!
—İşte bu nedenle, Doğu’ya, oradaki insanların örf ve
adetlerini bilen, onların inançlarına saygı duyan öğretmenler
göndermeliyiz. Bunlara ilave olarak, ekonomik tedbirler
alınabilir. Yöreye yeni yatırımlar yapılarak gençlere iş sahaları
açılıp, işsizlik önlenebilir. Ama her şeyden önce, eğitim gelir.
Doğu ’da okulsuz köy ve öğretmensiz okul kalmamalıdır.
—Ama terör var diye, kimse gitmek istemiyor oralara.
BEYAZ SÜRGÜN
116
—İnançlı, azimli ve fedakâr insanlar görevden kaçmaz.
Oraya gitmek istemeyenler, keyfini ve rahatını bozmak
istemeyenlerdir. O tip insanlar, Doğu’da da, Batı ’da da hep
aynıdır. İş ve zahmet olduğu zaman kaçarlar; ücret ve mükâfat
olduğu zaman en ön saftadırlar, herkesten önce koşarlar. Ben
onları, devekuşuna benzetiyorum.
—Nasıl?
—İşlerine geldiği zaman deve, gelmediği zaman kuş
olurlar. Ben, bunca yıldır Şark’tayım, terörün de her türlüsünü
gördüm, ama yine de vazifeden kaçmadım!
—Keşke, herkes sizin gibi olsaydı, hocam!
—Bu da basit; benim gibi düşünen, benim gibi yaşayan
öğretmenlerin sayısını artıracaksınız. Bakın o zaman, terör merör
kalıyor mu bu ülkede?
—Haklısınız hocam!
—Bakın ben, bir şeyin daha altını çizmek istiyorum. O da,
Doğu’da materyalist ve Marksist öğretmenler, büyük tahribat
yapmışlar. Çocuklara kendi milli ve manevi değerlerimizi, kendi
kültürümüzü öğretecekleri yerde, Mao’yu, Lenin’i öğretmişler.
Kendi değerlerinden habersiz, kendi öz benliğini bilmeyen
gençler, daha kolay anarşist oluyorlar, bunu biliyor musunuz?
—Bu tespitinize aynen katılıyorum, hocam.
—Gerçi böyle öğretmenlere de yöre halkı fazla itibar
etmiyorlar. Bir şekilde onları dışlıyorlar. Onlar da halktan
soyutlanıp, isot gibi ortada kalıyorlar. Bu nedenle, devletin
Doğu’ya göndereceği öğretmenlerin, hatta bütün memur ve
idarecilerin, milli ve manevi değerlerimize bağlı olması, en
azından saygılı olması gerekmektedir.
—Tabii, tabii. Yaşamasa da, en azından saygılı olmalıdır.
—Sonra, oralarda kelle koltukta hizmet eden, canla başla
çalışan öğretmenlerin can güvenliğini de sağlamalı, devlet.
Doğu’da öğretmenlik yapmak, büyük fedakârlık istiyor, büyük
özveri istiyor.
BEYAZ SÜRGÜN
117
Böyle sohbetleri sürüp, gitti, Malatya’ya kadar. Sohbete,
çay molasında da devam ettiler. Bu yol arkadaşı, kibar
beyefendinin, Cemil Öğretmen ile sohbetten ne kadar memnun
olduğu, gözlerinin içinden okunuyordu. Malatya otogarında
otobüsten indiği zaman, kafasındaki bazı kavram ve
yaklaşımların alt üst olduğu, en azından, düşüncelerinin değiştiği,
yüz ifadelerinden belli oluyordu.

 
Yine bir ilkbahar sabahı, maaşını almak için kasabaya
gitmişti. Maaşını aldıktan sonra, ilçe milli eğitim müdürlüğüne de
uğradı. Orada kendisini tanıyan memurlardan birisi:
—Cemil Hocam hoş geldin. Biz de seni arıyorduk, dedi.
Cemil Öğretmen hayretle:
—Hayırdır inşallah, beni niye arıyordunuz? Diye sordu.
—Bir yazı var. İl Milli Eğitim Müdürlüğünden geldi.
Seni çağırıyorlar galiba.
Sonra Cemil Öğretmen’e küçük, sarı bir zarf uzattı.
Cemil Öğretmen heyecanla, elleri titreyerek açtı bu zarfı.
Kendisinin bir hafta içinde Bingöl İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne
gelmesi isteniyordu.
Bir hafta bekleyemezdi. Hazır buraya kadar gelmişken,
buradan da Bingöl’e gidebilirdi. O da öyle yaptı.
—Hayırdır, inşallah! Diyerek, bir minibüse atladığı gibi
Bingöl’ün yolunu tuttu.
BEYAZ SÜRGÜN
118
Milli Eğitim Müdürü Ömer Bey, her zaman ki gibi, güler
yüzle karşıladı kendisini.
—Ooo! Hocam hoş geldin. Çoktandır buralara uğramaz
oldun, diyerek içeriye davet etti onu.
Hoş beşten sonra Ömer Bey, yandaki odayı işaret ederek,
hafif sesle:
—Müfettiş var, dedi. Bakanlıktan müfettiş geldi.
Cemil Öğretmen öylesine sordu:
—Niçin gelmiş?
—Her zaman gelirler böyle.
Cebindeki zarfı çıkararak gösterdi:
—Bana bir yazı geldi, dedi.
Ömer Bey konuyu biliyormuş edasıyla:
—Sizinle de görüşmek istiyor müfettiş, dedi.
—Konu neymiş?
—Bilmiyorum.
—Allah! Allah!
—Bir şikâyet olabilir. Arada gelirler böyle.
Kısa bir sohbetten sonra Ömer Bey, işaret ettiği odaya
giderek, müfettişe Cemil Öğretmen’in geldiğini bildirdi.
Odadan çıktıktan sonra odanın açık kapısını gösterdi:
—Buyurun, Müfettiş Bey sizi bekliyor, dedi.
Cemil Öğretmen, ceketinin düğmesini ilikleyerek, yavaşça
girdi odaya.
Müfettiş, oturduğu koltuğa yaslanmış, ayaklarını
önündeki masanın üzerine uzatmış, dudaklarının kenarını
iliştirdiği sigaranın dumanlarını odanın tavanına doğru
üfürüyordu.
Cemil Öğretmen:
—Buyurun, beni istemişsiniz efendim, dedi yavaşça.
Cemil Öğretmen içeri girince, hiç istifini bozmadan,
ağzının içine kadar giren kalın bıyıklarını sıvazlayan Müfettiş,
BEYAZ SÜRGÜN
119
karşısında ayakta duran öğretmeni tepeden tırnağa şöyle bir
süzdü. Karşısındakini küçümseyen bir üslupla:
—Cemil Bülbül sen misin? Diye sordu, kaba bir şiveyle.
—Evet, benim, dedi Cemil Öğretmen.
Müfettiş, ona karşısındaki sandalyeyi göstererek:
—Gel bakalım, otur şuraya, dedi emreder gibi.
Cemil Öğretmen, nazikçe kendisine gösterilen yere
oturdu. Gözünün ucuyla kendisini süzen müfettişe:
—Benimle görüşmek istemişsiniz, efendim, dedi.
—Evet, görüşmek istedim.
—Buyurun, ben geldim.
—Hoş geldin.
—Bir durum mu vardı acaba?
—Hakkınızda şikâyet var. Konuyu incelemeye geldim.
Cemil Öğretmen şaşkınlığından gayri ihtiyari:
—Ne? Şikâyet mi? Diye sordu.
—Evet, dedi müfettiş ona tepeden bakarak.
—Benim hakkımda mı?
—Evet, senin hakkında! Benim kakımda olacak değil
herhalde.
—Ne yapmışım ki?
—Bilmem. Ne yaptığını sen daha iyi bilirsin.
—Ben bir şey yapmadım, efendim!
—Daha ne yapacaksın? Hakkında çok ciddi suçlamalar
var! Bir şeyler yapmışsın ki, beni gönderdiler.
—Efendim, bir anlam veremiyorum, buna!
—Veremezsin tabii! Herkes böyle savunur kendini.
Cemil Öğretmen iki elini ovuşturarak:
—Benim kimseyle bir sıkıntım yok efendim, dedi.
—Bilemem, onu sen bilirsini, diye karşılık verdi müfettiş
alay eder bir ifadeyle.
—Pekiyi, kim şikâyet etmiş beni?
Müfettiş hiç düşünmeden cevapladı onu:
BEYAZ SÜRGÜN
120
—Köylüler, dedi, köylüler şikâyet etmiş.
Cemil Öğretmen’in şaşkınlığı daha artmıştı:
—Köylüler mi? Hangi köylüler? Diye sordu.
—Hangi köylüler olacak, görev yaptığın köydeki
köylüler! Karlıdereliler!
Cemil Öğretmen hayretinden küçük dilini yutacak gibi
oldu bir an:
—Hayır, bu imkânsız! Diye itiraz etti buna.
Müfettiş, kendinden emin dudak büktü:
—Neden imkânsızmış?
—Çünkü onlar böyle bir şey yapamaz!
—Neden yapamazmış? Onların şikâyet etmeye hakkı yok
mu? Onlar şikâyet edemezler mi?
—Var elbette! Ama bunu yapamazlar.
—O nedenmiş?
—Çünkü hepsi memnunlar, benden.
Müfettiş alay eder gibi gözünü kırptı:
—Sen öyle zannet? Dedi.
—Zan değil, efendim, kesinlikle öyledir onlar!
Müfettiş üsteledi:
—Nereden biliyorsun öyle olduğunu?
—Çünkü daha önce ben, tayin yaptırıp gitmek istedim o
köyden, ama onlar beni bırakmadılar.
Müfettiş Cemil Öğretmen’in gözlerinin içine bakarak
güldü:
—Cemil Hoca sen bilmezsin onları! Dedi. İşte bunlar,
böyle insanlar! Yüzüne gülerler, arkandan da kuyunu kazarlar!
—Hayır, bu imkânsız! Buna inanmıyorum!
—Neden imkânsızmış?
—Onlar böyle bir şey yapmazlar çünkü.
—Sen öyle zannet! Yapmışlar işte!
—Ben onları iyi tanırım. Hepsi de samimi, doğru insanlar!
—Maalesef sen onları iyi tanıyamamışsın!
BEYAZ SÜRGÜN
121
Müfettiş, masanın üzerinde duran, önündeki kocaman
dosyayı gösterdi:
—İster inan, ister inanma! İşte dosya! İçinde bir sürü
dilekçe var! Dedi.
—Hayır, onlar yapamaz, böyle bir şeyi.
Müfettiş ciddileşti, dikleşerek:
—Sen de amma güveniyorsun bu adamlara! Sana mı
inanayım yoksa şu önümdeki dosyaya mı? Dedi azarlarcasına.
Cemil Öğretmen hala ısrar ediyordu:
—Hem niye şikâyet etmiş olabilir ki beni?
—Biraz sonra görürsün neden şikâyet ettiklerini!
Müfettiş, dosyadan çıkardığı boş kâğıda bazı notlar aldı.
Sonra şaşkın bakışlarla kendisini izleyen Cemil Öğretmen’e
dönerek:
—Bak Cemil Hoca, dedi, şimdi benim sorduğum sorulara
doğru cevap vereceksin, tamam mı?
—Ben hayatımda yalan söylemem, efendim.
—Tamam, şimdi de doğruyu söyleyeceksin!
—Bundan şüpheniz olmasın, efendim!
Elindeki kalemi sigara gibi ağzına alarak:
—O köyde bölücülük yapıyormuşsun, doğru mu? Buna ne
diyeceksin? Dedi alaylı bir ifadeyle.
Cemil Öğretmen’in şaşkınlığı hat safhadaydı:
—Anlamadım, nasıl bölücülük yapıyor muşum? Diye
sordu.
—Bölücü örgüte destek veriyor muşsun sen!
—Ben mi?
—Yok ben! Tabi ki, sen!
—Bu nasıl olur, efendim?
—Siz söyleyeceksiniz, nasıl olduğunu!
Cemil Öğretmen heyecanla ayağa kalktı:
—Hayır, böyle bir şey olamaz! Diye bağırdı.
—Olamaz da, bu şikâyetler niye yapıldı? Dedi müfettiş.
BEYAZ SÜRGÜN
122
—Bunda bir yanlışlık var, efendim.
—Ne yanlışlığı? Yanlışlık filan yok. Bal gibi doğru
bunlar.
—Benim bu köyde, terör yüzünden başıma gelmedik bela
kalmadı çünkü.
—Ne çektin terör yüzünden? Doğrusu merak ediyorum,
dedi müfettiş alaylı bir göz kırpmasıyla Cemil Öğretmen’in
yüzüne bakarak.
—Ne mi çektim?
—Evet! Ne çektin?
—Okulu mu yaktılar, benim.
—Yaa! Üzüldüm.
—Bu da yetmedi, beni dağa kaçırdılar.
—Yaa?
—Az kalsın, öldüreceklerdi beni! Ben, nasıl destek
verebilirim onlara?
Müfettiş kafa karıştıracak bir söz söyledi:
—Dağa kendi isteğinle gitmediğini nereden bilebilirim
ben? Diye karşılık verdi ona.
Cemil Öğretmen itiraz etti ona:
—Öyle bir şey olur mu hiç? Ne diyorsunuz Müfettiş Bey?
—Evet, kendi isteğinle gitmişsin ve dağda Bilo ile
görüşmüşsün.
—Böyle bir şey imkânsız!
Dosyanın içinden küçük bir kâğıt parçası çıkardı:
—Nasıl imkânsızmış? Tarihini de vereyim mi sana, dedi.
—Lütfen! Dedi, Cemil Öğretmen.
Müfettiş kalın camlı gözlüklerini takarak, elindeki kâğıtta
yazılı olanları okumaya çalıştı. Kekeleyerek:
—Geçen yılın sonbaharında, dedi.
—Nereden çıkarıyorsunuz bunu müfettiş bey?
—Bunları ben çıkarmıyorum, şikâyet dilekçelerinde
yazıyor. Buna ne diyeceksin?
BEYAZ SÜRGÜN
123
—Hayır, efendim, kesinlikle böyle bir şey olamaz! Onlar
beni kaçırdılar. Eğer muhtar ile köylüler zamanında yetişmeseydi,
beni öldüreceklerdi.
—Bırak böyle numaraları! Dedi müfettiş sesini
yükselterek. Dağa gidip, onlarla görüştüğün anlaşılınca öyle
kaçırılma numarası yapmışsın!
—Allah! Allah! Olacak iş değil bu! Ben ölümden
kurtulduğumu söylüyorum, siz numara yaptığımı söylüyorsunuz!
Böyle numara mı olur?
Müfettiş, ağır ceza reisi gibi gürledi:
—Bal gibi numara işte! Böyle numaraları yutmam ben!
Cemil Öğretmen hala müfettişi inandırmaya çalışıyordu:
—Kesinlikle söylediklerim doğru, efendim! Dedi. Numara
filan değil bu! Böyle bir şeyi kabul etmem mümkün değil benim!
—Kabul etmemeniz yeterli değil, aksini ispat etmelisiniz.
O anda aklına parlak bir fikir geldi:
—Köyün muhtarına sorun! Köylülere sorun! Dedi.
Müfettiş, Muhtarın ismini duyunca kaşlarını çattı:
—Muhtarı karıştırma bu işe!
—Ama olayın canlı şahitleri onlar! Olayı en iyi onlar
biliyor. Onları dinlerseniz, her şey ortaya çıkar, o zaman.
Muhtarın adı geçince, müfettişin keyfi kaçmıştı.
Sinirinden elleri titremeye başladı:
—Boş ver muhtarı, onu dinlemeye değmez, dedi sinirli bir
ifadeyle. Zaten şikâyet eden onlar. Bir de ne diye dinleyelim
onları!
—Dedim ya efendim, o köyden kimse beni şikâyet etmez.
Bu mümkün değil! Hem de olayın gerçek şahitleri onlar. Olayın
nasıl olduğunu biliyorlar. Bilerek yalan söylemez onlar!
Müfettiş sinirinden pişkin pişkin güldü:
—Sen de amma güveniyorsun o köylülere yahu!
—Ben bunca yıldır kaldığım köyün insanlarını tanımaz
mıyım?
BEYAZ SÜRGÜN
124
Müfettiş taşı gediğine koydu hemen:
—Yeterince tanıyamamışsın sen onları! Yüzüne gülüp,
arkandan da şikâyet ederler işte böyle!
—Onlar yalan yere kimseye iftira atmazlar, bilirim onları!
Müfettiş gözünün ucuyla masadaki dosyayı gösterdi:
—Öyle diyorsun ama dosyada imzalı dilekçeleri var.
—Gözlerimle görsem inanman!
—İnanmak zorundasın. Hem inanmaman neyi değiştirir
ki? Aksini ispat etmelisin bunun.
—Dilekçenin bir tanesini görebilir miyim? Diye sordu
Cemil Öğretmen.
Müfettiş telaşla hemen dosyanın kapağını kapattı:
—Hayır olmaz! Dedi heyecanla. Soruşturmanın gizliliği
ve tarafsızlığı açısından bu imkânsız! Böyle bir şey olamaz!
—İsmini göstermeyin.
—Hayır, bu ilkelerime aykırıdır, kesinlikle yapamam!
Cemil Öğretmen çaresiz boynunu büktü:
—Bir türlü inanamıyorum, buna! Dedi ümitsizce.
—İster inan, ister inanma, durum bu! Dur, daha bitmedi.
—Başka daha neler yapmışım müfettiş bey? Diye sordu.
—Sen o köyde irticai faaliyette de bulunuyormuşsun!
Cemil Öğretmen gayri ihtiyari güldü bu iddia karşısında:
—Güldürmeyin beni müfettiş bey! Dedi.
—Ne var bunda gülecek? Diye sordu müfettiş.
—Hem bölücü örgüte destek verdiğimi söylüyorsunuz
hem de irticai faaliyette bulunduğumu iddia ediyorsunuz. İkisini
birlikte yapmam mümkün değil.
—Anlamadım?!
—Bunların ikisi bir arada olamaz. Eğer irticai faaliyetten
kastınız, benim inancım ise, buna hakkınız yok! Çünkü din ve
vicdan hürriyeti, Anayasa’nın teminatı ve güvencesi altındadır.
Bu benim en tabii hakkımdır. Bu bana, yasaların verdiği bir
haktır. Onu kimse kısıtlayamaz! İnsanın yaşamak için havaya,
BEYAZ SÜRGÜN
125
suya ihtiyacı olduğu gibi, inanca da ihtiyacı vardır. Hem ben bu
ülkenin, bu toprağın insanıyım. Gökten zembille inmedim ya da
başka bir ülkeden gelmedim buraya. Bu ülkenin milli ve manevi
değerlerine kayıtsız kalamazdım. Hem de bizim bakanlığımızın
başında, milli ifadesi var. Milli ve manevi değerlerimize sahip
çıkmamız gerekmez mi?
—Ne alakası var?
—Milli ve manevi değerlerimize sahip çıkmak, onları
yaşamak benim de en doğal hakkım. Buna kimse mani olamaz.
Hakkı da yoktur zaten! İnsanların havayı teneffüs etmesini, su
içmesini engelleyebilir misiniz? Bunu engellemeniz mümkün
olmadığı gibi, kimsenin inancına da engel olamazsınız! İnsanlar
istediği şeye inanmakta ve inancını özgürce yaşamakta hürdür bu
ülkede. Buna kimse engel olamaz.
Müfettiş, onun bu sözleri karşısında afalladı, yutkundu:
—Kimsenin inancına bir şey dediğimiz yok! Dedi.
Cemil Öğretmen onun afalladığını fark etti ve devam etti:
—Sizin sorunuza gelince, dedi, inancı olan hiç kimse
teröre destek vermez. Çünkü terör şiddettir. Onda korku vardır.
Şiddet vardır. Kan ve gözyaşı vardır. Kargaşa vardır, kaos vardır!
Düşmanlık vardır! Hâlbuki dinde terör yoktur. Hele bizim yüce
dinimizde terörün hiç yeri yoktur! Çünkü bizim dinimizde sulh
vardır, barış vardır. Güven vardır. Huzur vardır. Dostluk ve
kardeşlik vardır, hoşgörü vardır. Barış dinidir, bizim dinimiz. Bu
nedenle, terör ve din, bir arada olamaz! İnancı olan insan da
hiçbir zaman teröre destek veremez! İnancı olan bir insan
bölücülük yapamaz. İnsanlar arasında dil, din ve ırklarına göre
ayırım yapamaz inançlı insan.
—Ben, bunları kastetmedim! Dedi müfettiş.
—Siz, neyi kastettiniz, o zaman?
—Seçimlerde dinci bir partiyi desteklemişsiniz?
—Ben mi?
BEYAZ SÜRGÜN
126
—Evet sen! Köyde dindar bir partinin propagandasını
yapmışsınız?
—Yapmayın, müfettiş bey! Ben, o köyde iken iki kez
seçim oldu. İki seçimde de, köydeki oyların tamamı solcu bir
partiye çıktı. Düşünebiliyor musunuz, köyün imamı bile solcu bir
partiye verdi, oyunu! Sizin bahsettiğiniz partiye iki tane oy
çıkmadı o köyde.
—Nasıl kanıtlayacaksınız bunu?
—Seçim tutanaklarını incelerseniz, bunu net bir şekilde
görebilirsiniz.
Müfettiş biraz çuvalladı bu söz karşısında:
—Bilemem, öyle diyorlar! Diye geveledi.
—Müfettiş bey, eğer ben o köyde herhangi bir partiye en
ufak bir işaret yapsaydım, köylülerin tamamı reylerini o partiye
verirdi. Bundan, adım gibi eminim! Bundan hiç şüpheniz
olmasın! Fakat yok böyle bir şey! Benim partiyle pırtıyla işim
olmaz.
Müfettiş, sıkışınca hemen konuyu değiştiriverdi:
—Pekiyi, siz namaz kılıyor musunuz? Diye sordu.
Cemil Öğretmen, müfettişin sorusuna, aynı çabuklukla
yine bir soruyla karşılık verdi:
—Pekiyi, müfettiş bey, siz içki içiyor musunuz?
Müfettiş önce durakladı, sonra ağzını gözünü eğerek:
—Akşamdaaaaan akşama! Dedi laubali bir şekilde.
—Ben de sabahtaaan akşama namaz kılıyorum!
Cemil Öğretmen’in savunması bittikten sonra müfettiş:
—Benim görevim, şikâyetleri değerlendirip, tarafsız bir
şekilde araştırma yapmaktır, dedi. Söylediklerinizi not ettim.
Bunları değerlendireceğim. Müfettiş raporunu tarafsız bir şekilde
hazırlayacağım. Ancak kararı, Bakanlık Teftiş Kurulu verecektir.
Benim görevim tarafsız bir şekilde olayı araştırmak ve rapor
sunmaktır. Kararı merkez verecek. Şimdi gidebilirsiniz.
—Teşekkür ederim, efendim.
BEYAZ SÜRGÜN
127
—Ben de.
—Hoşça kalın.
—Güle güle.

 
Kafası allak bullak olmuştu. Yapmadığı ve de hiçbir
zaman yapamayacağı bir şeyle suçlanıyordu. Durup dururken, bu
soruşturma da nereden çıkmıştı? Kafasındaki sorular birbirini
takip ediyordu. Aklında derin şüpheler oluşmuştu bu teftişten
sonra.
Gerçekten köylüler kendisini şikâyet etmiş olabilirler
miydi? Ona göre bu imkânsız bir şeydi. Buna hiç ihtimal
vermiyordu. Hem niye şikâyet etsinler ki. Herkes kendisinden
gayet memnun görünüyordu. Yoksa müfettişin dediği gibi,
yüzüne gülüp arkasından kuyusunu mu kazıyorlardı?
Pekiyi, bu müfettiş köyün ileri gelenlerini nereden
tanıyordu. Dosyada isimleri olmasaydı, onları nereden
tanıyabilirdi ki? Hepsinin ismini tek tek biliyordu müfettiş.
Ya, o dağa kaçırıldığı günün tarihini, müfettiş nereden
öğrenmiş olabilirdi ki? Demek ki, dosyadaki dilekçelerde vardı
bunlar. Müfettiş oradan öğrenmiş olmalıydı bunları. Bu başka
türlü nasıl olabilirdi ki? Ama köylülerin de böyle bir şey
yapmayacağından gayet emindi.
—Hayır, hayır, bu olamaz, dedi yüksek sesle, otobüs
terminaline doğru yürürken. Bunlar böyle bir şey yapamazlar. Bu
işin içinde bir iş var. Bu işte bir bit yeniği var bence.
BEYAZ SÜRGÜN
128
Ama neydi bu işin doğrusu? Kafası iyice karışmıştı, fakat
bir türlü işin içinden çıkamıyordu. Aklı tezatlar içinde bocalayıp
duruyordu. Bu karışık düşünceler içinde, Bingöl’den kasabaya,
kasabadan da köye nasıl geldi, hatırlamıyordu.
Köye gelince, okula uğramadan doğruca eve gitti. Her
zaman önce okula uğrar, sonra eve giderdi. Bu sefer öyle
yapmadı, doğruca eve gitti.
Muhtar, avluda atının eğeriyle meşguldü. Selam
vermeden, doğruca odaya geçti. Başında müthiş bir ağrı vardı.
Sanki karşı dağların bütün ağırlığı, olanca gücüyle başına
yüklenmişti. Başını kaldırmada zorlanıyordu. Kendisini yatağa
zor attı.
Muhtar Ramiz Ağa, yanından selam vermeden geçmesine
bir anlam veremedi onun. Oysa o, selam vermeden, kendisine
takılmadan geçmezdi yanından. Bu gün, niçin böyle yapmıştı
acaba? Cemil Öğretmen neden böyle bir tuhaftı bu gün? Buna bir
anlam veremedi.
Dudaklarını bükerek, başını salladı:
—Hocada bir tuhaflık var bu gün, diye söylendi sadece.
Üzerinde fazla durmadı, işine devam etti.
—Olabilir, insanın her hali bir olmaz. Bir şeye canı
sıkılmıştır, diye düşündü.
O akşam, muhtarın evinden gelen yemeği de almadı,
Cemil Öğretmen. Geceyi, hep uyuyarak geçirdi. Kâbus dolu,
uzun ve sıkıntılı bir gece geçirdi o gün.
Gece rüyasında, kasabadan dönerken yolunu keserek,
muhtarın atını parçalayan kurtları gördü. Gözü dönmüş, aç
kurtlar, üzerine hışımla saldırıyorlardı. Kendisini dağa kaçıran
teröristlerle karşılaştı, rüyasında. Bingöl’de savunmasını alan
müfettiş, eşkıya Bilo ile yan yana oturmuş içki içiyordu bir masa
başında. O kalın ve pis bıyıklarının altından kendisine kıs kıs
gülüyordu müfettiş, eşkıya Bilo’nun yanında.
BEYAZ SÜRGÜN
129
Gece boyunca, kâbus dolu uykusundan, arada bir irkilerek
uyanıyor, sonra tekrar uykuya dalıyordu. O gece, belki de
ömrünün en uzun gecesini geçirdi. Sanki bir ömür boyu, başından
geçen bütün sıkıntılı günleri bir gece içinde yeniden yaşamıştı.
Bir türlü sabah olmak bilmiyordu. Sabah erkenden kalktı.
Daha henüz, Güneş doğmamıştı. Yüzünü yıkarken:
—Kâbus dolu bir geceydi! Diye söylendi.
Okula gitmek üzere, kahvaltı yapmadan dışarı çıktı.
Muhtar Ramiz Ağa da dışarıdaydı. Avlunun çıkışında
karşılaştılar. Muhtar, uzaktan eliyle selamlayarak:
—Hayırlı sabahlar Cemil Hoca! Nereye böyle erkenden?
Diye seslendi.
Cemil Öğretmen:
—Okula, Muhtar emmi, diye karşılık verdi ona.
—Kahvaltı yapmadan mı?
—Canım istemiyor.
—Akşam da bir şey yemedin.
—İştahım yoktu.
—Akşam iştahın yoktu, sabah ta mı iştahın yok?
—Dedim ya, iştahım yok!
Muhtar yanına gelerek, Cemil Öğretmen’in yüzüne
dikkatle baktı:
—Senin neyin var, Cemil Hoca? Hasta mısın yoksa?
Diye sordu.
—Yok, bir şeyim, muhtar emmi.
—Var var, senin bir şeyin var hoca! Bir sıkıntın var,
senin.
Cemil Öğretmen ısrar etti:
—İnan yok bir şeyim.
—Sen hiç böyle değildin, dedi Muhtar.
—Olabilir, bu gün de böyleyim işte.
—Ben adamın yüzünden anlarım. Dün kasabaya gidip
geldikten sonra, bir hal oldu sana!
BEYAZ SÜRGÜN
130
—Dedim ya, bir şeyim yok!
—Moralin niye bu kadar bozuk o zaman?
—Bilemiyorum. İnsanın her hali bir olmuyor, işte!
Muhtar Ramiz Ağa Cemil Öğretmen’in koluna girdi.
Birlikte, okula doğru giden toprak yola girdiler. Ağır adımlarla
yürürken, Muhtar, ısrarla sordu:
—Cemil Hoca neyin var senin? Allah aşkına söyle bana!
—Dedim ya, muhtar emmi. Bir sıkıntım yok benim.
—Kasabada moralini bozacak bir şey mi oldu?
—Yok, bir şey olmadı. Sadece bir müfettiş gelmiş.
—Niye gelmiş müfettiş?
—Soruşturma geçirdim, benim için gelmiş.
—Ne yapmışsın ki?
—Bir şey yapmadım ben.
—Allah! Allah! İnsan bir şey yapmadan soruşturma
geçirir mi? Diye sordu Muhtar hayretle.
—Bilmiyorum, geçirdim işte! Dedi Cemil Öğretmen.
Muhtar Ramiz Ağa dikkatlice Cemil Öğretmen’in
gözlerinin içine bakarak sordu:
—Cemil Hoca, bizim bilmediğimiz bir şey mi var?
—Evet, sizin bilmediğiniz bir şey var.
—Neymiş o?
—Beni şikâyet etmişler.
—Kim etmiş?
—Köylüler.
—Hangi köylüler?
—Hangi köylüler olacak, Karlıdereli köylüler.
Muhtar hayretle sordu:
—Ne diyorsun sen, Cemil Hoca?
—Ben demiyorum, müfettiş diyor! Dedi Cemil Öğretmen.
—Bunları müfettiş mi söyledi?
—Evet, müfettiş söyledi. Onlar şikâyet etmiş beni.
—Olmaz böyle bir şey, Cemil Hoca!
BEYAZ SÜRGÜN
131
—İster inan, ister inanma. Müfettiş elindeki dosyada,
onların şikâyet dilekçelerinin olduğunu söyledi. Ben de pek
inanmadım ama. O öyle söyledi.
—Allah Allah! Nasıl olur bu?
—Müfettiş köydeki herkesin ismini biliyor. Gerçekten
dosyada isimleri olmasa nereden bilecek?
—Olacak iş değil bu, Cemil Hoca! Onlar benden habersiz
kasabaya bile gidemezler! Onlar Bingöl’ün yolunu bile bilmezler.
Nereden gidip bu müfettişi bulacaklar, dilekçe verecekler?
—Şikâyet edenler arasında senin ismin bile var, muhtar
emmi! Dedi Cemil Öğretmen.
Muhtar Ramiz Ağa elektriğe çarpılmış gibi sarsıldı. Cemil
Öğretmen’in kolunu bırakıp karşısına geçip dikildi:
—Hoca, sen benimle kafa mı buluyorsun? Dedi.
—Kafa filan bulduğum yok muhtar emmi, müfettiş
söyledi.
—Ben kimseyi şikâyet filan etmedim! Benim köylülerim
de böyle bir şeyi dünyada yapmazlar. Bu işte bir yanlışlık
olmasın?
—Ben de pek inanmadım, böyle bir şey yapacaklarına
ama...
—Yok, Cemil Hoca yok! Bu işin içinde bir bit yeniği var.
—Bana da öyle geliyor.
—Pekiyi, ne diye şikâyet etmişler seni?
—Bölücü örgüte destek veriyormuşum!
—Sen mi?
—Evet, ben.
Muhtar Ramiz Ağa kahkaha ile güldü:
—Daha neler!
—Dağa gidip eşkıya başı Bilo ile görüşmüşüm. Ayrıca
köyde irticai faaliyette bulunuyormuşum. Falan filan!
—Bütün bunları sen mi yapıyor muşsun!
—Evet, ben yapıyormuşum bunları.
BEYAZ SÜRGÜN
132
Muhtar Ramiz Ağa ellerini çırpıştırarak:
—Sen neymişsin be Cemil Hoca? Dedi. Bizden habersiz
ne işler çevirmişsin de haberimiz yokmuş!
—Vallahi, benim de haberim yok neler yaptığımdan.
Fakat müfettişin; “dağa kendi isteğinle gidip, eşkıya başıyla
görüşmüşsün” demesi yok mu? Çok ağırıma gitti.
—Bunlar olacak şey değil Cemil Hoca! Biz kurtarmadık
mı seni? Az daha öldürmeyecekler miydi seni biz yetişmeseydik?
—Gel de, müfettişe anlat bunları. Ben kendim gitmişim
de, sizi görünce kaçırılma numarası yapmışım da...
—Deli saçması bunlar! Dedi muhtar.
—Fakat dağa kaçırıldığım günün tarihini bile bilmesi,
benim kafamı karıştırdı muhtar emmi! O günü bir ben biliyorum
bir de siz. Müfettiş nereden bilebilir ki? Diye sordu Cemil
Öğretmen.
Muhtar Ramiz Ağa ısrarla aynı şeyleri söylüyordu:
—Bu işin içinde bir bit yeniği var, Cemil Hoca! Ama bir
türlü çıkamıyorum içinden. Senin kendi isteğinle gitmediğine ben
şahidim. O akşam, benim küçük kız görmüş, seni zorla
götürdüklerini. Koşarak gelip bize haber verdi, biz de düştük
peşinize.
—Sahi muhtar emmi, ben de düşünüyordum,“bunlar nasıl
haber alıp geldiler” diye.
—Sen ne zannediyordun ya? Dedi Muhtar. Yoksa nereden
haberimiz olacaktı ki seni götürdüklerinden?
—Müfettiş her şeyin numara olduğunu söylüyor.
—Sen de bizi şahit gösterseydin. Biz şahidiz buna! Bunun
böyle olmadığına biz şahitlik yapardık.
—Müfettişe söyledim, muhtarı dinleyin, diye!
—O zaman niye çağırmadı bizi?
—Senden bahsedince adamın sinirleri bozuluyor!
—Allah, Allah! Ben ne yapmışım bu adama?
—Bilmiyorum.
BEYAZ SÜRGÜN
133
—Hem beni nereden tanıyor bu adam?
—Bilmem.
—Sen beni şu müfettişin yanına bir götürsene, dedi
Muhtar Ramiz Ağa. Bak, o zaman her şey ortaya nasıl çıkacak?
—Tamam, yarın birlikte gidelim yanına.
—Tamam, gidelim.
Ertesi gün birlikte gitmek üzere sözleştiler. Cemil
Öğretmen okula, muhtar da evine doğru yola koyuldular.
Muhtarın da kafası iyice karışmıştı. Şimdiye kadar her
hangi bir müfettiş ile karşılaşmamıştı hiç. Ömründe hiç müfettiş
de görmemişti. Pekiyi, bu adam kendini nereden tanıyordu? Hele
köylülerinin Cemil Öğretmeni şikâyet etmiş olabileceğini hiç mi
hiç aklına sığıştıramıyordu. Onlar, kendisinden habersiz, şuradan
şuraya gidemezlerdi. Nasıl Bingöl’e kadar gidip, Cemil
Öğretmeni şikâyet edeceklerdi? Üstelik bütün köylüler Cemil
Öğretmen’den o kadar memnundu ki, şikâyetçi olmaları mümkün
değildi. Bu sorulara bir türlü cevap bulamıyordu. Kesinlikle bu
işin içinde bir iş vardı. Ama neydi? Bunu öğrenmek için, yarını
beklemekten başka çare yoktu.

 
Milli Eğitim Müdürü Ömer Bey, onları güler yüzle
karşıladı. Çaylarını yudumlarken Ömer Bey, Cemil Öğretmen’e
dönerek:
—Dün müfettişin yanından çıkınca uğramadan gitmişsin,
dedi. Seni sorduğumda, gittiğini söylediler.
BEYAZ SÜRGÜN
134
Cemil Öğretmen:
—Kusura bakmayın müdür bey, kafam biraz karışıktı,
onun için uğrayamadım, diye karşılık verdi.
—Konu neymiş, ben de merak etmeye başladım?
—Hakkımda şikâyet varmış. Onu araştırmaya gelmiş.
—Kim şikâyet etmiş? Ne için şikâyet etmiş?
Cemil Öğretmen, yanında oturan muhtarı işaret ederek:
—Köylüler şikâyet etmiş beni, dedi.
Muhtar Ramiz Ağa itiraz etti buna:
—Tövbe de ya Cemil Hoca! Diye karşılık verdi.
Ömer Bey tekrar sordu:
—Eee! Ne diye şikâyet etmişler?
—Köyde bölücülük yapıyormuşum, falan, filan...
—Bunu müfettiş mi söyledi? Dedi Ömer Bey.
—Evet, dedi Cemil Öğretmen. Elindeki dosyada
köylülerin şikâyet dilekçeleri varmış.
Milli Eğitim Müdürü Ömer Bey daha da şaşırmıştı:
—Allah Allah! Bize hiç bahsetmedi şikâyet
dilekçelerinden.
—Muhtar Ramiz Ağa, müfettiş ile görüşmek için geldi
buraya. Şikâyet dilekçeleri onun da kafasını karıştırdı.
—Maalesef Cemil Bey, geç kaldınız! Dün gelseydiniz,
belki görüşebilirdiniz. Bu sabah erkenden gitti Ankara’ya.
—Keşke bir görüşebilseydik! Diye elini dizlerine vurdu
muhtar Ramiz Ağa.
—Ne yapalım nasip değilmiş!
Muhtar Ramiz Ağa, Milli Eğitim Müdürüne dönerek:
—Müdür bey, dedi, biz Cemil Hoca’dan çok memnunuz.
O geldikten sonra, köyümüzün çehresi değişti.
Onun
köyümüzden gitmesini istemiyoruz. Daha önce bir kez gitmek
istedi, biz vazgeçirdik. Şimdi de gitmesini istemiyoruz. Müfettiş
bey tayinini çıkarırsa, ne olur engel olun. Bu soruşturma işi
BEYAZ SÜRGÜN
135
kafamızı karışırdı bizim. Bizim köyden kimse, onun aleyhinde
bir şikâyette bulunmaz. Bunda bir bit yeniği var kesinlikle.
Bu soruşturma işi, milli eğitim müdürü Ömer Beyin
kafasını da karıştırmıştı doğrusu.
—Müfettiş, Cemil Hocayı tanımıyor, ama anladığım
kadarıyla, sizin köye kafayı takmış adam.
Muhtar, bir şey keşfetmiş gibi heyecanla:
—Müdür bey, şu müfettişi bana bir tarif edebilir misin?
Dedi merakla. Nasıl bir adamdı, bu müfettiş?
—Kısa boylu, kalın, gür bıyıklı, elli yaşlarında, esmer
benizli kara bir adam.
—Adı neydi bu müfettişin? Diye sordu.
—Adı mı? Adı, Zeki idi, Zeki Cambaz idi adı.
Muhtar, heyecanla ayağa fırladı:
—Ne! Zeki mi? dedi, şaşkın bir ifadeyle.
—Tanıyor musun yoksa?
—Ya hu bu, bizim solak Zeki olmasın, sakın?
—Kimmiş bu solak Zeki? Diye sordu Müdür Bey.
—Biraz daha tarif eder misin, bu adamı, müdür bey?
—Bildiğim kadarıyla Köy Enstitüsü mezunuymuş. Yıllar
önce Karlıova’nın köylerinde öğretmenlik yapmış. 12 Eylül
Harekâtı döneminde solculuktan hapse girmiş. Hapisten çıktıktan
sonra, bir süre Bingöl’de öğretmenlik yapmış. Şehrin en başarısız
öğretmenlerinden birisiymiş. Bunun bir arkadaşı da dağdaymış.
Bu hapse düşünce, o dağa kaçmış. Hala dağlarda eşkıyalık
yapıyormuş arkadaşı onun.
—Yaa! Yaa! Dedi Muhtar Ramiz Ağa ışıldayan gözlerle.
Milli Eğitim Müdürü Ömer Bey devam etti konuşmaya:
—Bu müfettiş Bingöl’de öğretmenlik yaparken, dağdaki
arkadaşıyla sürekli görüşüyormuş. Sonra bir yolunu bularak,
Ankara’ya yaptırmış tayinini. Orada bir adamını bulup müfettiş
olmuş sonunda. Adam kedi gibi, damdan atsan ayakları üstüne
BEYAZ SÜRGÜN
136
düşen cinsten birisidir. Şimdi böyle adamlar revaçta,
biliyorsunuz.
Milli Eğitim Müdürü:
—Duyduğuma göre, bu müfettiş dağdaki eşkıya arkadaşı
ile hala görüşüyormuş, diye ilave etti.
—Sol çenesinin altında büyük bir yara izi var mıydı? Diye
sordu Muhtar Ramiz Ağa.
—Evet, belirgin bir iz vardı çenesinde.
Muhtar, heyecandan ayağa kalktı:
—Vay anasının be! Şuna bakın ya! Dedi. Bu adam, bizim
solak Zeki’nin ta kendisi! Dağdaki arkadaşı da eşkıya Bilo!
Cemil Öğretmen işin iç yüzünü kavramaya başlamıştı.
Sonunda onun da jetonu düştü:
—Demek, dağa kaçırıldığım günün tarihini, eşkıya
Bilo’dan öğrenmiş ha! Dedi, başını iki yana sallayarak.
—Başka kimden öğrenebilir ki? Diye söylendi Muhtar
Ramiz Ağa.
Cemil Öğretmen ilave etti:
—Görüyor musunuz müdür bey! Adam kendisi, dağdaki
eşkıya ile işbirliği içinde. Ben ise, beni öldürmek isteyen
adamlarla işbirliği yapmak iddiasıyla soruşturma geçiriyorum!
İftiranın böylesi de görülmemiş doğrusu!
—Olacak iş değil! Dedi Ömer Bey.
Milli Eğitim Müdürü Ömer Bey, muhtara dönerek:
—Bu adamın sizin köyle ne alıp veremeyeceği var,
muhtar? Diye sordu.
Muhtar derin bir nefes aldıktan sonra:
—Sorma müdür bey, dedi. Anlatayım. Bu adam yıllar
önce bizim köyde öğretmenlik yaptı. Bir yıl boyunca ona
gözümüz gibi baktık. Ona güvenip çocuklarımızı emanet ettik. O
ise çocuklarımıza Mao’yu, Lenin’i öğretti. Çocuklarımızı bize
düşman yaptı. Biz ona solak Zeki diyorduk. Çocuklarımızı da
kendisi gibi solcu yetiştirmeye başladı. Onlara “ağalar sizi
BEYAZ SÜRGÜN
137
sömürüyor, baş kaldırın onlara” diye öğütlüyordu çocuklarımızı.
Bizim çocuklarımız bizi beğenmiyor, bize geri kafalı, örümcek
kafalı gibi sözler sarf ediyorlardı. Baktık iş büsbütün çığırından
çıkacak, bu adam bizim çocuklarımızı da kendisi gibi, dinsiz
yapacak. Biz de onu bir köşeye çekerek güzel bir sıkıştırdık.
Çocuklarımızı adam gibi yetiştirmesini istedik. Bu huyundan
vazgeçmesini istedik. O da, o sene köyü terk edip gitti. Bir daha
da geri gelmedi. Daha doğrusu kaçtı köyden. Anlayacağınız adam
bunun intikamını almak istiyor bizden, müdür bey!
Ömer Bey gerçeği bütün açıklığı ile kavramıştı:
—Desenize şunu yahu! Dedi. Ben de diyordum, bu adam,
kafayı bu köye niye takmış böyle? Meğer adamın geçmişten
kalan bir hesabı varmış! Ben anladım şimdi meseleyi, siz hiç
merak etmeyin!
Cemil Öğretmen de hayretinden şaşırmış izliyordu onları:
—Müdür bey, görüyorsunuz değil mi? Dedi sonunda.
Yıllar öncesinin kuyruk acısını unutmamış adam!
—Maalesef!
—Hala intikam peşinde adam! Eline geçen ilk fırsatta,
bunun acısını çıkartmaya çalışıyor!
—Çok acı!
—Bunun gibi adamlar, bu ülkeye ne verebilirler ki?
—Vallahi Cemil Hoca, bizim solcular böyledir işte!
Dünyanın hiçbir yerinde bulunmaz, bunlar gibisi! Dünyada bir
örneği yoktur bunların. Lafa gelince, mangalda kül bırakmazlar!
Demokrasi, insan hakları deyince papağan gibi öterler; ama
icraata gelince, demokrasinin kırıntısı bulunmaz onlarda.
—Ziya Paşa’nın dediği gibi:“Aynası iştir kişinin; lafa
bakılmaz, kişinin rütbeyi aklı görünür, eserinde” Dedi Cemil
Öğretmen.
—Aynen öyle!
—Bunları Birecik’teki kelaynak kuşları gibi koruma altına
almak lazım!
BEYAZ SÜRGÜN
138
—Evet, bunların nesli tükenmemeli!
—Bunların son örnekleri sadece bizde kaldı!
—Evet, aynen öyle!
İşin gerçek yüzü ortaya çıkmış, Muhtar Ramiz Ağa da,
Cemil Öğretmen de derin bir nefes almıştı böylece.

Artık
 
bu köyde huzuru kalmamıştı. Teröristlerin
okulunu yakmaları, kendisini dağa kaçırıp öldürmek istemeleri
yetmiyormuş gibi, şimdi de solak Zeki denen müfettiş bozuntusu
çıkmıştı karşısına.
—Bu soruşturmadan olumsuz bir şey çıkar mı acaba?
diye, geçirdi içinden. Kendisine göre çıkmazdı, çünkü suçsuzdu.
Kendisine yöneltilen suçlamaların hiç birisini işlememişti. Ama
yine de belli olmazdı. Hayatta ne çekmişse, bu gammazların
yüzünden çekmişti. Soruşturmayı yapan müfettiş, kendisi
üzerinde hiç de iyi bir intiba bırakmamıştı, doğrusu. Doğup
büyüdüğü memleketinde, dört yıl öğretmenlik yaptıktan sonra;
bu, kuş uçmaz, kervan geçmez köye, yine böyle bir müfettiş
tarafından sürgün gönderilmemiş miydi?
—En kötü ihtimalle, buradan da başka bir yere sürerler!
diye düşündü. Buradan ötesi neresi kalmıştı ki! Sürseler ancak,
Hakkâri’ye sürebilirlerdi. Buradan daha doğusu orası vardı
çünkü. Daha nereye gönderebilirler ki?
BEYAZ SÜRGÜN
139
—Fizan’a sürseler, yine giderim! Ne yaparlarsa yapsınlar,
umurumda değil! Korkunun ecele faydası yoktur, diye söylendi
okula doğru bayırı tırmanırken.
Bu karmaşık düşünceler, günlerce kafasını kurcaladı
durdu. Uzun bir bocalamanın sonunda kararını verdi:
Soruşturmanın sonucu ne olursa olsun, bu dönem sonu, tayinini
isteyip tekrar memleketine geri dönecekti. Fakat bu sefer, kararını
kimseye söylemedi. Yine gitmesini istemeyeceklerini biliyordu
çünkü. Onun için, kimseye en ufak bir şey hissettirmedi. Gitmesi
için de, bu soruşturma olayını sebep gösterecekti.
—On dört yıldır bu köydeyim! Atık yeter. Tebdili
mekânda fayda var, diye söylendi.
Soruşturma olayını üzerinden yaklaşık iki ay geçmişti.
Yaz tatili yaklaşıyordu. Her zaman ki gibi, maaşını çekmek için
yine kasabaya gitti. Ne var ne yok gibilerden ilçe milli eğitim
müdürlüğüne de uğradı.
Müdürlükte kendisine yine sarı bir zarf uzattılar. Zarf
Ankara’dan, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan geliyordu.
—Galiba geçen ki soruşturmanın sonucu? diye geçirdi
içinden. Elleri titreyerek açtı zarfı. İçinden çıkan kâğıdı bir
solukta okudu. Kâğıtta yazanları okuyunca, rengi sapsarı kesildi,
Cemil Öğretmen’in.
—Acaba yanlış mı okudum? diye bir kez daha baktı,
elindeki kâğıda. Evet, yanlış okumamıştı. Sanki tepesinden
aşağıya bir kova kaynar su dökülmüştü. Elleri daha da titremeye,
sırtından soğuk terler akmaya başladı.
Oradaki bir sandalyenin üzerine, yere düşercesine oturup
kaldı. Tahmininde yanılmamıştı. Kendisine gelen yazıda,
geçirmiş olduğu soruşturmanın sonucu tebliğ ediliyordu.
Bakanlık teftiş kurulunun kararıyla öğretmenlik mesleğinden
ihraç edilmişti.
—Hayır! Bu olamaz, haksızlık bu! Diye bağırdı, gayri
ihtiyari.
BEYAZ SÜRGÜN
140
Bir müddet öylece kalakaldı olduğu yerde hiç
konuşmadan. Doğrusu soruşturmadan böyle bir sonuç
beklemiyordu. En kötü ihtimalle buradan, başka bir yere
sürülebileceğini tahmin ediyordu. Solak Zeki, yine yapacağını
yapmıştı... On sekiz yıllık meslek hayatının sona erdirilmesine
sebep olmuştu. Bakanlığa sunduğu soruşturma raporunda, kim
bilir ne yalanlar yazmıştı bu adam?
Kendini toparlayarak, soğukkanlı olmaya çalıştı:
—“Türkiye bir hukuk devletidir, yargıya başvurarak,
hakkımı ararım!” diye düşündü. Hukuken haklıyım, hiçbir suçum
yok, diye kendi kendine teselli vermeye çalıştı.
Cemil Öğretmen, bu beklemediği haksız karar karşısında
derin ruhi sarsıntı geçirdi. Can evinden vurulmuşa döndü. Adeta
yıkıldı. Ömründe aldığı en büyük darbeydi bu. Annesinin ölümü,
okulunun yakılması bu kadar sarsmamıştı onu. Canından çok
sevdiği, kutsal bildiği mesleğinden bir çırpıda kopartılıyordu.
Onu mesleğinden ayırmak, bir anneyi yavrusundan ayırmaktan
daha zordu.
Bu haksızlığı bir türlü sindiremedi içine. Üzüntüsünden
hasta oldu, yatağa düştü. Günlerce hasta yattı, yatağında. Kendine
gelemedi bir türlü.
Cemil Öğretmen’in işine son verilmesine en çok
üzülenlerden birisi de, hiç şüphesiz, Karlıdere Köyü muhtarı
Ramiz Ağa idi. O, hem Cemil Öğretmen’e yapılan haksızlığa hem
de köylerinin böyle bir öğretmeni kaybedecek olmasına
üzülüyordu. Böyle bir öğretmen, bir daha bu köye gelir miydi
hiç?
Solak Zeki, Cemil Öğretmen’in işine son verdirmekle,
Karlıdere köyüne yapacağı en büyük kötülüğü yapmıştı. Yıllar
sonra onlardan intikamını almıştı böylece.
Muhtar, bir yandan solak Zeki’ye nefretler yağdırıyor,
diğer yandan ise, Cemil Öğretmen’e teselli vermeye çalışıyordu:
BEYAZ SÜRGÜN
141
—Üzülme Cemil Hoca, bu da geçer. Her gecenin bir
sabahı, her kışın da bir baharı vardır. Bu dünya böyle gelmiş, ama
böyle gitmez! Diyordu.
—Ne yapalım muhtar emmi, başa gelen çekilir, dedi
Cemil Öğretmen. Her şey kader ile takdir edilmiştir. Kısmetine
razı ol ki rahat edesin.
Muhtar sürekli bu haksızlığı nasıl ortadan kaldırabilirim
diye düşünüyordu:
—Gerekirse ben Ankara’ya gider, sana yapılan haksızlığı
yetkililere anlatırım, dedi.
Cemil Öğretmen bundan hiç ümitli değildi:
—Boş ver muhtar emmi! Dedi. Seni kim dinler
Ankara’da. Kime anlatacaksın derdini? Sesini kime duyurabilirsin
ki oralarda?
—Olsun, hakkını arayacaksın! Böyle, elin kolun bağlı
duramazsın ki…
—Yargıya başvurur, hakkımı ararım ben...
Muhtar Ramiz Ağa, iki de bir solak Zeki’ye lanet okuyor,
arkasından verip, veriştiriyordu:
—Allah kahretsin bu solak Zeki’yi! Bize yaptı yapacağını
sonunda gene!
—Boş ver muhtar emmi! Çok beddua etme!
—Öyle deme Cemil Hoca! Hazmedemiyorum bu
haksızlığı! Kanıma dokunuyor. Yerin dibine batsın, onun gibiler!
Böyle adamların yüzünden, köyümüz yine öğretmensiz kalacak.
Gel de beddua etme böyle lanet adamlara!
—Korkma muhtar emmi, köyünüz öğretmensiz kalmaz.
Durum eskisi gibi değil artık. Okulunuz var. Yolunuz var. Bu
köye öğretmen gelir artık.
—Bizim derdimiz okul ve yol değil ki.
—Ben giderim, başka birisi gelir.
—Ama sizin gibisi daha gelmez bu köye Cemil Hoca!
BEYAZ SÜRGÜN
142
—Fazla abartma Muhtar emmi! Öğretmen, öğretmendir,
fark etmez!
Muhtar sağ elinin parmaklarını gösterdi:
—Her öğretmen aynı mı? Şu beş parmağın beşi bir mi?
—Biri gider, öbürü gelir, dedi Cemil Öğretmen. Ne fark
eder ki?
—Nasıl fark etmez, Cemil Hoca? Seninle solak Zeki bir
mi? Yine solak Zeki gibi birisi gelirse bu köye, ne yaparız biz?
Bize en büyük kötülüğü, onun gibi öğretmenler yapıyor. Bize
senin gibi öğretmen lazım, anlamıyor musun? Devlet baba,
Şark’a senin gibi öğretmenler gönderse, ne terör kalır, ne bir şey!
Cemil Öğretmen iç çekti:
—Ben yıllardır söylüyorum, aynı şeyleri, dinleyen mi var
sanki? Dedi sitemkâr bir ifadeyle.
Muhtar sürekli yalvarıyordu:
—Gel, Cemil Hoca, ne olur gitme, bu köyde kal! Biz
senin bütün masraflarını karşılarız. Bizim çocuklarımızı sen okut.
—Hayır, olmaz. Yarın buraya tayin edilecek öğretmen ne
yapacak? Kargaşa çıkar, o zaman. Bir köyde iki muhtar olur mu?
—Biz onun icabına bakarız. Sen merak etme.
—Hayır, olamaz böyle bir şey.
Kötü haber, çabuk yayılırmış. Cemil Öğretmen’in
görevden atıldığı, köyde çabucak duyuldu. Köyde onun başına
gelenlere üzülmeyen yoktu. Köyde adeta bir yas vardı. Köylüler,
böyle bir öğretmenin, mesleğinden ihraç edilmesine bir anlam
veremiyordu. O dürüst, çalışkan, fedakâr, vatanını, memleketini
seven, herkese yardım eden, dört dörtlük bir insandı. Böyle bir
insan işinden, mesleğinden neden atılır ki? Tam devletin aradığı
bir memur değil miydi o? Ortalıkta o kadar çok hırsızlar,
dolandırıcılar, devletin malına zarar veren hainler varken, neden
onlara bir şey yapılmıyor da, Cemil Öğretmen gibi dürüst insanlar
işinden atılıyordu ki? Devlet Doğu’ya gönderecek öğretmen
bulamazken, yıllardır mahrumiyetler içinde Doğu’da hizmet
BEYAZ SÜRGÜN
143
veren bir öğretmeni, sudan gerekçelerle işten atmak reva mıydı?
Bu yapılanlar hiç adalete sığar mı? Bu, haksızlık değil mi? Bir
öğretmenin yetişmesi o kadar kolay mı? Bir öğretmenin
yetiştirilmesi, devlete neye mal oluyor, bunu hiç düşünen var mı?
Bir insanın görevden atılması, bir müfettişin iki dudağı arasında
olmamalıydı. Daha bunlar gibi pek çok sorular ve düşünceler,
köylülerin kafasında dolaşıyordu. Bir araya geldiklerinde,
aralarında hep bunları konuşuyorlardı.

Öğretmenlikle
 
ilişiği kesilmesine rağmen, Cemil
Öğretmen, son güne kadar görevini terk etmedi. En son güne
kadar düzenli bir şekilde derslerini vermeye devam etti. Sıcak bir
Mayıs günü karneleri dağıtarak, okulu tatil etti.
Okulu tatil ettikten sonra, birkaç gün daha kaldı, bu
köyde.
Bir sabah sessizce veda etti, on dört yıl hizmet ettiği bu
köye. Bütün öğrencileri okulun bahçesinde toplanmıştı, o sabah.
Köyün çıkışında, geriye dönüp, son bir kez daha baktı
okuluna. Bahçenin çevresine diktiği kavaklar büyümüş, kocaman
ağaç olmuştu. Okulu bu ağaçların arasında kayboluyordu.
Ağaçların ortasında tek katlı, beyaz boyalı okulu, adeta mahzun
BEYAZ SÜRGÜN
144
mahzun duruyordu karşısında. Okulun çıkışında çocuklar, hala
kendisine el sallıyordu.
Muhtarın annesi Berivan nine, eşi Şerife hanım ve köyün
yaşlı kadınları yolun kenarında toplanmış, ağlıyorlardı. Gören de
köyde cenaze var sanırdı.
Daha fazla bakamadı geriye. Boğazında bir şeyler
düğümlendiğini hissetti. Gözleri yaşla doldu o an. Yanındakiler
olmasaydı hüngür hüngür ağlayacaktı oracıkta. Olmaz. Öğretmen
ağlamaz. O da kendini tuttu, soğukkanlı görünmeye çalıştı.
On dört yıl önce at sırtında geldiği bu köyden, şimdi
minibüsle geri dönüyordu. Ama mahzun ve hüzünlü bir şekilde
dönüyordu. Eğer işine son verilmeseydi, belki emekli oluncaya
kadar kalacaktı bu köyde. Belki de hiç gitmeyecekti bu köyden.
Belki mezarı bile bu köyde olacaktı, kim bilir. İşine son verildiği,
çok sevdiği mesleğinden ihraç edildiği için istemeyerek gidiyordu
bu köyden. Ve hüzünlü bir şekilde ayrılıyordu bu topraklardan.
Yanında Karlıdere köyü muhtarı Ramiz Ağa, köyün
imamı Cuma Hoca ve Hüseyin Ağa vardı. Her zamanki gibi en
sadık arkadaşları yanındaydılar. Sadık dostlar kendisini yalnız
bırakmamışlar, yine beraberdiler. Bir Aksakal Şirvan amca
eksikti içlerinde. Eğer şimdi hayatta olsaydı kim bilir ne kadar
üzülecekti buna.
Kendisini uğurlamak için Bingöl’e kadar gideceklerdi.
Cemil Öğretmen ne kadar ısrar etmişse de ikna edememişti,
onları.
Bingöl’de hep birlikte İl Milli Eğitim Müdürü Ömer Beyi
ziyaret ettiler. Kısa bir ziyaret ve vedalaşmadan sonra, Cemil
Öğretmeni otobüs terminalinden uğurladılar. Cemil Öğretmen,
hepsiyle tek tek helalleştikten sonra, muhtara:
—Muhtar emmi, senin çok yemeğini yedim, hakkını helal
et emi babo, dedi. Senin çok hakkın var bende. Berivan nine ile
Şerife annenin hakları çok bende. Haklarını helal etsinler bana.
Muhtar Ramiz Ağa, her zamanki gibi:
BEYAZ SÜRGÜN
145
—Cemil Hoca, sende bizim hakkımız yok, varsa da helal
olsun. Esas sen bize hakkını helal et. Bizde senin hakkın daha
çok, diye karşılık verdi.
Cemil Öğretmen birden, bir şey hatırlamış gibi davrandı:
—Ha! Sana bir de at borcum vardı! Onu bir türlü
alamadım. Onu da helal et emi! Diye espri yaptı.
Minibüstekiler gülüştüler.
—Sana dünyanın bütün atları feda olsun, Cemil Hoca!
Dedi Muhtar Ramiz Ağa ağlamaklı bir ses tonuyla.
Duygusal bir vedalaşma oldu, Bingöl otobüs terminalinde.
Muhtar Ramiz Ağa, köyün imamı Cuma Hoca, Hüseyin Ağa üçü
de ağlıyordu. Sanki canlarından çok sevdikleri bir evlatlarını
askere uğurluyorlardı. Cemil Öğretmen, soğukkanlı görünmeye
çalışsa da konuşurken, onun da sesi titriyordu.
Cemil Öğretmen, otobüs hareket ederken son bir kez daha
el salladı, bu vefalı dostlarına.
—Ne vefalı insanlar, ne sadık dostlar! Diye söylendi son
kez el sallarken.
Otobüs terminalden çıkıp, şehrin dışına doğru yol almaya
başlayınca, Cemil Öğretmen, sanki geride bir şey unutmuş gibi
yerinden fırladı. Ayağa kalktı ve hızla geriye doğru yürüdü.
Sonra, vazgeçti, tekrar yerine geçti oturdu. Niye böyle yaptığına
kendisi de bir anlam veremedi. Otobüs şehirden çıkıncaya kadar
etrafı seyretti sadece.
Sonra Diyarbakır’a doğru süratle yol alırken, koltuğuna
yaslanarak, gözlerini kapadı, düşünmeye başladı.
—On dört yıl, dile kolay! Diye geçirdi içinden. Evet,
koskoca bir on dört yılı geride bırakıp gidiyordu. Acı, tatlı
hatıralarla dolu bir on dört yıl... Bedeni ile ayrılıyordu bu köyden.
Ama ruhunu, kalbini geride bırakarak gidiyordu. Bu köyde geçen
hatıraları, sinema şeridi gibi gözünün önünden geçmeye başladı.
Önce bu köye ilk olarak at sırtında geldiği günü hatırladı.
O zamanlar, bir yolu bile yoktu bu köyün. Sonra, muhtarın
BEYAZ SÜRGÜN
146
ahırında ders yaptığı yıllar gözünün önüne geldi. Kasabadan
dönerken yolunu kaybettiği günü, atının kurtlar tarafından
parçalandığı geceyi düşündü. Okulunun yakıldığı, eşkıya
tarafından dağa kaçırıldığı günler. Hepsi bir bir gözünün önünde
canlandılar. Bir roman yazılacak kadar dopdolu bir hayat
geçirmişti bu köyde.
—Pekiyi, şimdi ne yapacağım ben? Diye geçirdi, içinden.
Artık öğretmen değildi. Kendisini apoletleri sökülmüş bir asker
gibi hissediyordu. Şimdi nereye gidecekti? Hayatta tek ağabeysi
kalmıştı. Bu yaşta, köyde onun yanında kalamazdı. Şimdi ne
söyleyecekti onlara? Beni öğretmenlikten attılar mı diyecekti?
Neyse ki bekârdı. Kendisini mesleğine öylesine vermişti
ki, evlenmeye bir türlü fırsat bulamamıştı. Doğrusu evlenmek hiç
aklına gelmemişti bu güne kadar. Ya şimdi bir de evli olsaydı.
Çoluk çocuğu olsaydı, ne yapardı? Tek başına, bir çaresini
bulurdu elbet... Başını sokacak, karnını doyuracak bir yer bulurdu
en azından.
Bu yazı memleketinde, doğup büyüdüğü köyünde
geçirmeye karar verdi, içinden. Sonra bunun bir çaresine
bakacaktı.
Otobüs, Diyarbakır otogarında mola verince, indi, etrafı
seyretti. Ankara’ya gitmek için bilet almıştı. Sonra, birden bire
kararını değiştirdi. Direk Ankara’ya gitmek yerine, yol
güzergâhındaki şehirleri gezerek, gitmenin daha iyi olacağını
düşündü.
—Bir daha buralara ya gelirim ya gelemem. Hazır
gelmişken, geze geze gideyim, diye düşündü. Hem gidip de ne
yapacaktı ki köyünde? Sanki yolunu bekleyen mi vardı?
Birkaç gün Diyarbakır’da kalmaya karar verdi. Otobüs
hareket etmeden valizini aldığı gibi indi otobüsten. Bir dolmuşa
atlayarak, şehir merkezine gitti. Diyarbakır’ın, siyah taşlardan
yapılmış, o tarihi surlarını gezdi. Kaleyi ziyaret etti. Surların
üzerine çıkarak, tarihi şehri ve etrafını seyretti oradan. Tarih
BEYAZ SÜRGÜN
147
kadar eski Dicle Nehri, bu tarihi şehrin etrafında genişçe bir kavis
çizerek akıyordu. Sanki tabii bir sur gibi çevreliyordu
Diyarbakır’ı. Bu şehri almak için, nehri geçmek de surları aşmak
kadar zor görünüyordu. Tarihte pek çok kavim, bu şehri almak
için, önce nehri geçmek, sonra da surları aşmak zorunda kalmıştı.
Bu yüzden uzun yıllar kolay kolay düşmemişti bu şehir.
Akşama kadar, Diyarbakır’ın tarihi surlarının çevresinde
dolaştı durdu. Caddeleri adımladı gün boyu. Akşam olunca da,
yine surlar kadar tarihi, taştan bir otelde misafir oldu. O kadar
yorgundu ki, yatağın üzerine uzanması ile uyuması bir oldu.
Ertesi sabah kahvaltıdan sonra, şehirde biraz daha dolaştı.
Öğleden sonra, Diyarbakır’dan, Şanlıurfa’ya geçti. Birkaç gün de
Şanlıurfa’da kalmayı düşünüyordu.
Şanlıurfa’nın da tarihi ve turistik yerlerinin gezecekti.
Nitekim öyle yaptı. Bu şehir de, en az Diyarbakır kadar tarihi bir
şehirdi. Balıklı gölü, Dergâh’ı, Hazret-i İbrahim’in doğduğu
mağarayı, Hazret-i Eyüp’ün çile hanesini gezdi. Tarihi Urfa
kalesine çıkarak, oradan şehri ve Harran Ovası’nı seyretti.
Harran Ovası, altın gibi sapsarı rengi ile uçsuz bucaksız, uzanıp
gidiyordu ufkun bittiği yere kadar. Bu kadar büyük ve engin bir
ovayı ilk defa görüyordu. Bu ova, Türkiye’de ekinlerin ilk önce
biçildiği yerdi. Onun için, daha Mayıs ayı sona ermeden her taraf
sapsarı olmuştu.
Şanlıurfa’nın o, mistik havası, Cemil Öğretmen’i adeta
büyülemişti. Sıcak ve manevi bir atmosferin kendisini sımsıkı
kuşattığını hissediyordu. Her tarafı buram buram tarih kokuyordu,
bu şehrin. Hele o Dergâh ve Balıklı göl çevresi yok mu, apayrı bir
âlemdi sanki! Aman Allah’ım, bu nasıl bir atmosferdi, böyle! Bir
anafor gibi, insanı çekip içine doğru sürüklüyordu. Dünyanın tüm
stresini üzerinden atıyordu insan. İnsan oraya girince, kendini
başka dünyalarda zannediyordu. Büyülü âlemlerde geziyordu,
sanki. Ve bir daha oradan çıkmak istemiyordu.
BEYAZ SÜRGÜN
148
Günlerce, bu şehrin mıknatıs gibi çeken manevi
cazibesinden kurtulamadı. O mistik havayı yaşamak için, tekrar
tekrar gitti, Dergâh ve Balıklı göl muhitine. Her defasında aynı
heyecanla yaşadı, aynı haz ve duyguları.
Bu tarihi ve bir o kadar da mistik olan şehirde, birkaç gün
daha kalmaya karar verdi. Adeta ayrılamıyordu, bu manevi
atmosferden. İşinden atıldığını filan unutmuştu bu atmosferde.
Artık üzülmüyordu hiç. Tatilin tadını çıkarmaya çalışıyordu.
Şanlıurfa’da, İpekpalas Oteli’nde kalıyordu. 26 nolu
odada yatıp, kalkıyordu. Bu otel hem şehrin merkezinde hem de
nispeten biraz daha ucuzdu. Aslında diğer otelleri de pek bildiği
filan yoktu. Öylesine gelmişti bu otele. Caddede tabelasını
görmüş ve orada kalmaya karar vermişti. Daha doğrusu içinden
bir his, sürükleyip götürmüştü onu bu otele.
Otelde kaldığı günlerde, bir gece, bir rüya gördü.
Rüyasında, bitişik odada kalan, nur yüzlü bir ihtiyar kapısını
tıklatıyor. Kapıyı açtığında, doksan yaşlarında, sakalsız, uzun
saçlı, pembe yanaklı zayıf bir zatla karşılaşır. Yüzünde ay gibi
nur parlayan bu yaşlı zat, otel sahibini kendisine şikâyet
ediyordu:
—Kardeşim, bunlar beni rahatsız ediyorlar! Dedi.
Uyandığında, uzun süre, gördüğü rüyanın tesirinden
kurtulamadı. Hep rüyasında gördüğü, o nur yüzlü zatın ay gibi
parlayan siması gözünün önüne geliyordu. Otel sahipleri nasıl
rahatsız ediyordu bu zatı acaba?
Bu durumu gizlice araştırdı. Otel sahibiyle tanışarak,
gördüğü rüyasını anlattı. Otel sahibi de, mahcup bir tavırla:
—Tamam, hocam, biz o zatı rahatsız eden hatamızı
biliyoruz, gereğini yapacağız, der.
O, yine Dergâh ve Balıklı göl çevresinde yürüyüşlerine
devam eder. Aynı hazzı her gün aynı duyguyla yaşar defalarca.
Bir gece rüyasında o nur yüzlü ihtiyarı yine görür. Bu
sefer, neşeli ve yüzü gülmektedir:
BEYAZ SÜRGÜN
149
—Allah razı olsun kardeşim, bir sıkıntıdan kurtulmama
vesile oldun. Allah da seni sıkıntından kurtarsın, der ve ilave
eder, “Altın alma, toprak al” diyerek nasihat eder ve gözden
kaybolur.
Uyandığında
sabah
ezanları
okunuyordu.
Otel
yakınlarındaki caminin müezzininin yanık sesiyle okuduğu ezanı
dinledi, uzandığı yatağında. Sonra kalkıp bir abdest aldı ve
yakındaki camiye gitti.
Rüyasında gördüğü zatı, kitaplardan tanıyordu aslında.
Hatta Şanlıurfa’da vefat ettiğini de biliyordu. Ancak bu, “altın
alma, toprak al” nasihatinden bir şey anlayamadı. Üzerinde de
fazla durmadı. Çünkü onun ne altın alacak kadar ne de toprak
alacak kadar fazla parası yoktu. Cebinde ancak kendisini
memleketine götürmeye yetecek kadar parası bulunmaktaydı.
O gün, yine Balıklı göldeydi. Sıcak bir yaz günü, Güneş
bütün hararetiyle kavuruyordu Şanlıurfa’nın cadde ve sokaklarını.
Yürümekten yorulan Cemil Öğretmen, bir bank üzerine oturmuş,
gelip geçenleri seyrediyordu.
Burada erkeklerin de, kadınlar gibi başlarına beyaz bir
örtü bağlaması, Cemil Öğretmen’in çok tuhafına gitmişti. Belki
bir alışkanlıktı ya da sıcaktan yapıyorlardı, bunu. Çünkü
gerçekten kavurucu bir sıcak vardı, bu şehirde.
Yanından geçen şerbetçi:
—Buz gibi soğuuuuk! Diye bağırdı.
Biraz ilerde bir karpuzcu, seyyar arabasındaki karpuzları
silerken:
—Kesmece karpuuuuz! Diye bağırıyordu.
Bu kavurucu sıcağa rağmen caddeler insan doluydu. Bir
müddet karpuzcuyu seyretti, oturduğu yerden. Bir Afrikalı kadar
siyah yüzlü adam, başında beyaz bir puşi, eliyle hem karpuzları
silerek parlatıyor hem de seyyar tezgâhı üzerinde onları
diziyordu. Adam gelen müşterilerine karşı gayet müstağni
görünüyordu. Onlara karpuzlarını satmaya çalışmıyordu:
BEYAZ SÜRGÜN
150
—Muhayyer ağabey! Kesmece ağabey! Diye karşılık
veriyordu sadece.
Cemil Öğretmen, oturduğu yerden bir müddet bu ilginç
adamı seyretti. Aklına parlak bir fikir gelmişti onu seyrederken.
Karpuzcunun yanına yaklaşarak:
—Kolay gelsin babo! Dedi.
Karpuzcu, yöreye has şivesiyle:
—Eyvallah babo! Diye karşılık verdi ona.
—Karpuz kaç para?
—Elli kâğıt babo!
Eline aldığı bir karpuza eliyle pat pat vurarak:
—Muhayyer, şeker gibi! Tatlı çıkmazsa para yok! Diye
ilave etti.
Cemil Öğretmen’in amacı karpuz almak değildi. O
karpuzlardan çok satıcının seyyar arabasını inceliyordu.
Seyyar satıcıya biraz daha sokularak:
—Nasıl gidiyor işler, günlük nafakanı çıkarabiliyor musun
bari? Diye sordu.
Karpuzcu, halinden memnun:
—Çok şükür ekmeğimizi bu arabadan çıkarabiliyoruz,
diye karşılık verdi.
—Günde ne kadar kazanabiliyorsun?
—Yüz. Yüz elli. Bazen işler iyi giderse iki yüz aldığım
oluyor.
—İyi para.
—Allah bereket versin!
—Pekiyi, bu arabayı nereden satın aldın? Kendin mi
yaptırdın?
—Kiraladım.
Cemil Öğretmen heyecanla sordu:
—Yaa! Kiralanıyor da mı?
—Evet, bir yerde çokça var! İsteyene kiraya veriyorlar.
—Demek öyle!
BEYAZ SÜRGÜN
151
Seyyar satıcı:
—İsterseniz kendiniz de yaptırabilirsiniz, ama kiralamak
daha kolay, diye ilave etti.
—Bana kiralanan yeri tarif edebilir misin?
—Tabii babo! Niye olmasın? Ama sen yabancısın galiba,
bulamayabilirsin. Sen en iyisi akşama doğru gel, eve dönerken
beraber gidelim emi!
—Tamam, anlaştık.

Kavurucu
 
bir Haziran sıcağı vardı dışarıda. Sanki
Güneş yere yakınlaşmış, olanca sıcağı ile kavuruyordu her yeri.
Bayıltıcı sıcağa rağmen, hala caddelerde insanlar dolaşıyordu.
Başlarına beyaz puşi sarmış erkekler ve cüppeli kadınlar,
sokaklarda alış veriş yapıyordu bu sıcağa rağmen.
Haşimiye meydanı, Şanlıurfa’nın en kalabalık yerlerinden
birisidir. Arka tarafta tarihi binalar içinde dükkânlar, ön tarafta
geniş bir meydan vardı. Meydanda seyyar satıcılar dizilmiş,
sebze, meyve ve her türlü yiyecek satıyorlardı.
Meydanın hemen çıkışında, zayıf, uzun boylu bir seyyar
satıcı, başına beyaz bir puşi bağlamış, seyyar arabasındaki
karpuzları düzüyordu.
Arada bir cılız sesiyle:
—Karpuuuuz! Kesmece karpuuuz! Diye bağırıyordu.
Bu garip kılıklı seyyar satıcı, akşama kadar “ karpuuuz”
diye bağırmasına rağmen, bir tane bile karpuz satamadı gün boyu.
BEYAZ SÜRGÜN
152
Bağırmaktan sesi kısılmıştı. Oysa hemen yanıbaşındaki
tezgâhların müşterisi hiç eksik olmuyordu. İnsanlar poşet poşet
domates, patlıcan, biber alırken, kimse onun karpuzlarının yüzüne
bile bakmıyordu. O gün işleri hep ters gitti, akşama kadar bir tane
bile müşteri gelmedi.
—Bu iş bana göre değil galiba, diye söylendi. Ben bu işi
yapamayacağım herhalde.
Bitişik tezgâh komşusu, başındaki beyaz puşisine alnının
terini silerken:
—Bu işe herhalde yeni başladın keko? Dedi.
Karpuzcu mahcup bir eda ile:
—Evet, yeni başladım, diye karşılık verdi.
—Bakıyorum hiç müşteri gelmiyor.
—Doğru, hiç müşteri gelmiyor.
—Karpuzu bırak, patlıcan, isot sat babo.
—Neden?
—Baksana, karpuzun yüzüne bakan mı var!
—Gerçekten, niye öyle?
—Burada herkes patlıcan, isot yiyor da ondan.
—Yaa!
—Öyle babo, öyle! Burada ekmek gibi patlıcan
tüketiyorlar. Sen yabancısın herhalde?
—Eh! Öyle sayılır.
—Sen karpuzu bırak da, patlıcan sat, daha çok kazanırsın.
Gerçekten, dikkat etti, herkes diğer seyyar satıcılardan
poşetler dolusu patlıcan, biber, domates aldıkları halde, kimse
karpuzun yüzüne bile bakmıyordu. Aslında pahalı da satmıyordu,
ama yine de hiç alan yoktu işte! İnsanlar niye böyle yapıyordu,
bir anlam veremedi doğrusu buna.
O akşam, tezgâhındaki karpuzları bir bakkala ucuzca
devretti. Ertesi sabah sebze haline giderek, tezgâhını domates,
patlıcan ve biberle doldurdu. Şanlıurfa’nın kavurucu sıcağında bu
sefer de:
BEYAZ SÜRGÜN
153
—Patlıcaaan! Domateees! İsooot! Diye bağırmaya
başladı, meydanlarda.
Bir gün, üç gün, beş gün derken, iyice ısınmaya başladı bu
işe. İyi de para vardı hani bu işte. İyi de para kazanıyordu, seyyar
satıcılıktan. Öğretmenlik yaparken bir ayda aldığı parayı, bu işten
bir haftada kazanmıştı. Doğrusu kendisi de şaşıyordu bu işe.
—Demek hayatta böyle kolay para kazanma yolları da
varmış meğer diye düşündü.
Yılların Cemil Öğretmen’i, on beş yıllık öğretmenlikten
sonra, başında beyaz bir puşi, şimdi Şanlıurfa’nın cadde ve
sokaklarında kavurucu Cehennem sıcağı altında, bağıra bağıra
sebze satıyordu. Kendisini bu halde tanıdık birisi görecek, diye de
ödü kopuyordu doğrusu.
—“Bu şehirde beni kim tanıyacak” diye düşünerek, kendi
kendine teselli vermeye çalıştı.
Geçekten, kim tanıyacaktı ki onu bu şehirde. Hem
utanılacak ne vardı ki bu işte. Ayıp bir şey yapmıyordu ki.
Alnının teriyle çalışıp, para kazanıyordu şuracıkta. Utanacak
birisi varsa, onlar da kendisini bu hale düşürenlerdi! Onların
utanması gerekirdi. Evet, onlar utansınlar!
Günlerce bağıra bağıra dolaştı, Şanlıurfa’nın cadde ve
sokaklarında. Güneşin kavurucu sıcağı altında, akşamlara kadar
bekledi durdu seyyar arabasının başında.
Cemil Öğretmen, Şanlıurfa’da bir müddet daha kalmaya
karar verdi.
—“Bu işte iyi para var, biraz harçlık kazanırım” diye
düşündü.
Bir müddet sonra da, ahbap olduğu genç seyyar satıcının
yanında misafir olarak kalmaya başladı. İpek Palas Oteli’nden,
arkadaşının kaldığı tek odalı eve taşındı, bir akşam. Kira ve
masrafların yarısını kendisi karşılayacaktı.
Üç dört günlüğüne geldiği bu şehirde, dört ay kalmıştı,
Cemil Öğretmen. Yaz tatilini burada geçirmişti. Bu yaz, ömrünün
BEYAZ SÜRGÜN
154
en sıcak yazını geçirmişti burada. Sıcaklardan teni bayağı
esmerleşmişti yaz boyu. Cemil Öğretmen mi değil mi çıkarmak
mümkün değildi. Dört ayda tanınmayacak hale gelmişti. İyi de
para kazanmıştı hani bu arada.
Yazın o kavurucu sıcakları, geride kalmış, havalar
birazcık olsun serinlemeye başlamıştı. Bilhassa sabahları havalar
biraz daha serin oluyordu.
Okullar yeniden açılmış, sokaklar cıvıldayan çocuklarla
dolmuştu. Sokaklarda, okula giden önlüklü çocukları gördükçe,
okulu gözünün önüne geliyor, içi hüzünle doluyordu.
İşler iyice durgunlaşıncaya kadar, bu şehirde kalmaya
karar verdi. Memleketine gidip de ne yapacaktı ki? Orada işsiz,
güçsüz gezmektense, burada iyi kötü bir iş bulmuştu en azından.
Şimdilik, başını sokacak bir yeri vardı. Başkasının minnetini
çekmektense, böyle çalışıp alnının teriyle kazanmaktan daha
güzel ne iş olabilirdi ki? Hem çalışmayı seviyordu. O, boş
duramazdı. Talebelik yıllarında bile yaz tatillerinde amele olarak
çalışıp kendi okul masraflarını kazanmamış mıydı?
Eskisi gibi, tanıdık birisi görecek diye çekinmiyordu,
artık. Hem kim tanıyacaktı ki, onu bu şehirde? İyice ısınmıştı, bu
işe. Hem yaptığı işte utanılacak bir şey yoktu ki! Kendi halinde
çalışıp gidiyordu işte! Kötü bir iş yapmıyordu, emeğinin gücü,
alnının teriyle ekmeğini kazanıyordu.
Arada bir kendi kendine:
—Hey Cemil Hoca hey! Bu hallere de mi düşecektin? Bu
günleri de mi görecektin sen? Diye söyleniyordu.
Yine de, nedense, tanıdık birisi tarafından bu şekilde
görünmek istemiyordu. Bu yüzden, tanınmamak için başına yöre
halkının giydiği beyaz bir puşi örtüyordu. Böylece hem kendini
kamufle ediyor hem de yazın kavurucu sıcağından korunmuş
oluyordu. Sakalını da biraz uzatmış, iyice tanınmaz hale gelmişti.
O ’nu bu haliyle tanımak mümkün değildi doğrusu.
Her şeye rağmen, o yine de halinden memnundu.
BEYAZ SÜRGÜN
155
—Kadere razı olan, kederden kurtulur, diyordu.
Kendi halinde geçinip gidiyordu, bu Peygamberler
şehrinde. Bu tarihi, mistik şehri çok sevmişti. Urfa gerçekten
taşıyla, toprağıyla mübarek bir şehirdi. Bu Peygamberler şehri,
Cemil Öğretmen’e uğur getirmişti. Öğretmen iken dört yılda
kazanamadığı parayı, burada dört ayda kazanmıştı. Ancak o
öğretmenliği para kazanmak için değil, bir ideal, bir hizmet için
yapıyordu. O ’nu şimdi tekrar öğretmenliğe çağırsalar, fakat maaş
vermeyeceğiz deseler, yine de koşa koşa giderdi. O’nun için
öğretmenliğin ayrı bir anlamı vardı. Parayla filan ölçülmez bir
şeydi bu meslek.
Her zamanki gibi, yine Haşimiye’nin kalabalık
meydanında:
—Patlıcaaan! Domateeeez! Diye bağırıyordu.
Kısa boylu, bıyıksız, zayıf bir genç yaklaşarak:
—Patlıcan kaça? Diye sordu.
Cemil Öğretmen:
—Elli kâğıt babo, çekirdeksiz! Diye karşılık verdi.
Bu genç müşteri, bir yandan elindeki poşete patlıcan
doldururken, diğer yandan iki de bir Cemil Öğretmen’in yüzüne
dikkatlice bakıyordu. Bu adamın kendisine dikkatlice baktığını
fark eden Cemil Öğretmen, önce pek oralı olmadı. Farkında
değilmiş gibi davranarak, patlıcanlarını düzmeye devam etti.
Fakat bu genç müşterinin bu mütecessis bakışları, keyfini
kaçırmıştı.
Genç müşteri damdan düşer gibi:
—Yahu, ben seni bir yerden tanıyacağım ama bir türlü
çıkaramıyorum, demez mi?
Cemil Öğretmen, umursamaz görünmeye çalışarak:
—Olabilir babo! Dedi. İnsanlar birbirine benzer az çok.
Beni birisine benzettin galiba.
—Hayır, hayır! Benzetme değil, ben bu sesi bir yerden
hatırlıyorum!
BEYAZ SÜRGÜN
156
—Olabilir babo, olabilir. İnsanlar gibi, bazen sesleri de
benzer birbirine.
—Bir ses bu kadar mı benzer, yahu?
—Beni birisine benzettin herhalde?
Bu genç müşteri, birden bir şey keşfetmiş gibi bağırdı:
—Yahu, sen bizim Cemil Öğretmen değil misin?
—Hangi Cemil Öğretmen, babo?
—Bizim Karlıdere’nin öğretmeni?
—Ben mi?
Gencin heyecandan gözleri parlıyordu:
—Evet siz! Dedi heyecanla.
—Yok, babo yok! Karlıdere neresi? Cemil Öğretmen
kim? Beni karıştırdın herhalde? Gördüğün gibi ben bir seyyar
satıcıyım. Isotçu Memo! Öğretmen filan değilim ben.
—Nasıl olur yahu? Bir insan bu kadar mı benzer? Tıpkı
bizim Cemil Öğretmensin sen!
—Olabilir babo, insanlar az çok birbirine benzerler.
—Bu kadar mı benzer?
—Benzer, benzer işte! Çünkü aynı ustanın eseri değil mi?
Genç adam sonunda bozulmuştu:
—Affedersiniz, ben sizi galiba Cemil Öğretmen ile
karıştırdım, dedi. Geri dönüp arkasına baka baka, kalabalığın
arasında kayboldu gitti.

 
Neden böyle yapmıştı? Niye böyle davranmıştı ona? Bu
davranışına
kendisi
de
bir
anlam
veremiyordu.
Böyle
BEYAZ SÜRGÜN
157
davranmakla iyi mi yapmıştı, kötü mü yapmıştı, bilmiyordu.
Ama bu hareketinden dolayı kendine kızmaya başladı. Mehmet’e
karşı ayıp yapmıştı doğrusu. O anda bunu düşünememişti bir
türlü. Kendini tanıtıp, başından geçenleri anlatabilirdi ona.
Yaptığı iş ayıp bir şey değildi ki. Üstelik onun da kendisini
ayıpladığı yoktu ki. Fakat yılların Cemil Öğretmen’i böyle
caddelerde sebze satarken tanıdık birisi tarafından görülünce,
fena halde bozulmuştu.
O olaydan sonra iki gün çarşıya çıkmadı. Hatta bu işi
bırakıp, memleketine çekip gitmeyi bile düşündü. Sonra vazgeçti.
—“Birkaç gün daha geçsin, sonra bakarım duruma” diye
düşündü.
Sebze satarken, çarşıda karşılaştığı genç, Karlıdere
Köyü’nden bir öğrencisiydi. O da onu tanımıştı aslında. Ama
tanımama numarası yapmıştı nedense. İlkokuldan mezun ettikten
sonra, yatılı bölge okuluna yerleştirdiği Mehmet’ten başkası
değildi o. Okulunu bitirinceye kadar kendisine çok yardımda
bulunmuş, hatta masraflarını hep kendisi karşılamıştı. Öğretmen
okulunda okurken, birkaç defa görüşmüştü ama son zamanlarda
pek görüşememişti onunla. Mehmet yaz tatillerinde ancak köye
gelebiliyordu. O zaman da Cemil Öğretmen köyde olmuyordu.
Bu nedenle, son zamanlarda fazla görüşememişlerdi. Onun
öğretmen olduğunu biliyordu, ancak Şanlıurfa’da olduğundan
haberi yoktu. O’nun ile bu şekilde birden bire çarşıda
karşılaşınca, şaşkınlıktan ne yapacağını bilememişti. İşte böyle
kendisini gizlemiş, onu mahcup etmek pahasına, tanımama rolü
yapmıştı.
—Ne salaklık ettim, yahu ben! Diye kendine kızmaya
başladı.
Ama yine de bir daha, Haşimiye meydanına gitmedi.
Şehrin ta öbür ucunda, Yenişehir, Sırrın taraflarında sattı
sebzelerini.
BEYAZ SÜRGÜN
158
Mehmet’e karşı yaptığı bu hareketinden dolayı, içinde
derin bir pişmanlık duyuyordu.
—Niye böyle yaptım ben? O’na karşı böyle
davranmamalıydım! Diye hayıflanıyor ve kendisini bir türlü
affetmiyordu. Bu pişmanlık duyguları içinde, kararını verdi; bu
sefer gidip kendisi Mehmet’i arayacaktı. O’nu bulup, başından
geçenleri anlatacaktı ona. Bu hareketinden dolayı, kendisinden
özür dileyecekti.
Bu niyet ile tekrar döndü, Haşimiye meydanına. Bu sefer,
müşteriden ziyade gelen gidenin yüzüne bakıyordu, Mehmet’i
tekrar görebilirim ümidiyle. Fakat günler, hatta haftalar geçtiği
halde bir daha hiç göremedi Mehmet’i o kalabalık meydanlarda.
Sonunda gidip okullardan araştırmayı, Milli Eğitim
Müdürlüğünden sormayı düşündü. Okullardan birisinde çalışıyor
olmalıydı. Bu sefer de, soyadını hatırlayamadı, Mehmet’in.
Aradan yıllar geçmişti. Onun soyadını bir türlü hatırlayamadı.
Sorduğu birkaç okuldan ise kimse tanıyamadı onu. Sonra
aramaktan vazgeçti. Hangi okuldan, hangi Mehmet’i soracaktı?
—“Sarı çizmeli Mehmet Ağa! Kim nereden tanıyacak
onu?” diye düşündü.
Yine kendi işiyle meşgul olmaya devam etti. Fakat hiçbir
zaman ümidini yitirmedi. Bir gün yine karşıma çıkar ümidiyle,
kalabalıklar arasında onu aramaya devam etti günlerce.
Bir gün Yenişehir taraflarında, şehrin kenar
mahallelerinde:
—Patlıcaaaan! Bibeeeeer! Diye bağırıp, gezerken, yaşlı
bir adam ilişti gözüne. Bu adam elleri titreyerek boş bir arsaya,
tahtadan bir tabela dikmeye çalışıyordu. Seyyar arabasını yolun
kenarına çekerek, bu ihtiyarı izlemeye başladı. Bu yaşlı adam, bir
tahta parçası üzerine kendi elleriyle çaktığı bir teneke levhayı
dikerek, etrafını iri taşlarla sağlamlaştırdı. Adam, elleriyle tahta
parçasının sağlamlığını kontrol ettikten sonra:
BEYAZ SÜRGÜN
159
—Hah, şimdi oldu işte! Diyerek, birkaç adım geri çekildi.
Kendi elleriyle yazmış olduğu yazıyı, uzaktan okumaya çalıştı.
Eğri büğrü harflerle yazılmış yazı, Cemil Öğretmen’in de
dikkatini çekti. Teneke levha üzerinde “çok acele satılık”
yazıyordu.
—Arsanın sahibi galiba diye geçirdi içinden. Adamın
paraya ihtiyacı olmalı? Darda kalmış arsasını satmak istiyor.
Yaşlı adam, elini çırpıştırarak elinin toprağını temizleyip
yola doğru dönünce, Cemil Öğretmen’i gördü, yolun kenarında.
Kendisine doğru yürüyen ihtiyara Cemil Öğretmen selam verdi:
—Kolay gelsin amca, diye bağırdı. Arsa senin galiba?
Bir solukta yolun kenarına gelen yaşlı adam, nefes nefese:
—Eyvallah oğul, he benim, diye karşılık verdi ona.
—Satıyor musun?
—He oğul, satıyorum.
Cemil Öğretmen ona akıl vermek istedi:
—Buralar ilerde çok değerlenir. Biraz bekleyip satsan
daha iyi olmaz mı?
—Aman oğul, kim ilgilenecek bununla? Dedi ihtiyar. Ben
Urfa dışında yaşıyorum. Nereden takip edeceğim buraları?
—Kaça satıyorsun?
—Yirmi bin verene vereceğim...
—Çok ucuzmuş...
—Evet, çok ucuz. Aslında bu arsa yüz binden fazla eder
oğul.
—Niye böyle ucuz satıyorsun? Bir emlakçiye versen de
gerçek değerinden satıverse ya sana.
—Bu emlakçiler adamı bile satar oğul, dedi ihtiyar. Ben
onlara güvenmiyorum. Kendi elimle satarım arsamı, onlara yine
bırakmam!
—En azından bir emlakçiye gösterip, fiyatını
öğrenebilirdin.
BEYAZ SÜRGÜN
160
—Hayır, oğlum, ne soracağım onlara! Daima düşük
gösterip, ucuza kapatmak isteyeceklerdir onlar. Alırken ucuz
söylerler, satarken pahalı satar onlar.
—Biraz beklesen çok değerlenir bu arsa, dedi Cemil
Öğretmen.
—Ben de biliyorum, diye karşılık verdi ihtiyar. Her geçen
gün daha çok değerlenir bu arsa. Ancak vaktim yok benim.
Bursa’ya, kızımın yanına gideceğim. Burada kimsem kalmadı
benim. Bursa’da kızımın yanında kalacağım. Yaşım da iyice
ilerledi. Bir daha buralara ya gelirim, ya gelemem. Elim, ayağım
tutuyorken, kendi elimle satıp, gideyim arsamı diye düşündüm.
Fakat biliyorum gelecekte çok değerlenir bu arsa. Eğer paran
varsa, arsaya yatıracaksın burada. Altının varsa, bozdurup arsa
alacaksın. Arsa altından daha değerlidir. Altın alma, toprak al!
Cemil Öğretmen’in kafası “dank” etti, bu söz karşısında.
Bu şehre ilk geldiği günlerde, İpek Palas Oteli’nde gördüğü
rüyayı hatırladı birden. O pembe yüzlü, ak saçlı ihtiyar zat
rüyasında:
—“Altın alma, toprak al”, demişti ona. Acaba bu bir işaret
miydi? Bu ihtiyar da rüyasında gördüğü zat gibi aynı şeyleri
söylüyordu. Bu bir tesadüfe benzemiyordu. Manevi bir işaret
olmalıydı bu.
Cemil Öğretmen:
—Acaba ben mi alsam bu arsayı? Diye geçirdi içinden.
Tam tamına yirmi bin lira parası vardı cebinde.
İhtiyar, sanki içinden geçenleri anlamış gibi, tebessüm
ederek:
—Oğlum paran varsa, gel bu arsayı sana vereyim. Sen iyi
bir insana benziyorsun, dedi. Bu arsa çok ucuza gidiyor, bari iyi
bir insana gitsin de içim rahat etsin.
Cemil Öğretmen, bu ani teklif karşısında, önce ne
diyeceğini bilemedi:
—Bilmem, olabilir, dedi bu cazip teklif karşısında.
BEYAZ SÜRGÜN
161
Hiç pazarlık bile yapmadan, oracıkta bağladılar işi. Tapu
dairesine giderek, arsanın durumuna baktılar. Oradan da bir
notere giderek, bir gün içerisinde alım-satım işlemlerini
tamamladılar.
İhtiyar zat, elleri titreyerek parayı cebine koyarken:
—Hayrını gör evlat, dedi. Bu arsa sana bol kazançlar
getirsin.
Cemil Öğretmen, büyükçe bir arsanın tapusunu dörde
katlayıp koydu cebine. Sonra, kaldığı yerden devam etti işine:
—Patlıcaaan! Bibeeer! Diye, bağıra bağıra, İpekyol’a
doğru sürdü seyyar arabasını.

O
 
kışı Şanlıurfa’da geçirdi. Koca bir yılın nasıl
geçtiğini hiç fark etmedi bile. Bu yeni işine de iyice alışmıştı.
Kalabalık caddelerde gözleri hep Mehmet’i aradı bir kış boyu.
Sonunda Şanlıurfa’da kalıp, bu şehre yerleşmeye karar
verdi. Çok sevmişti bu şehri. İyi de para kazanmıştı hani. İşler
böyle devam ederse kazanmaya da devam edeceğe benziyordu.
Haftalar ayları, aylar yılları kovaladı. Birkaç günlüğüne
geldiği bu şehirde uzun süre yaşamını sürdürdü. Bu kaçıncı
yılıydı bu şehre gelişinin, kendisi de hatırlamıyordu artık.
Köydeki ağabeyi onun tayininin Şanlıurfa’ya çıktığını
zannediyordu. Fakat bu geçen süre içerisinde, Mehmet’i bu
şehirde bir daha hiçbir yerde göremedi. Onun başka bir şehre
tayininin çıkmış olabileceği konusunda iyice kanaat getirmişti.
BEYAZ SÜRGÜN
162
Bir akşam beraber kaldığı arkadaşı:
—Gel seni bu akşam bir yere götüreyim, dedi. Bir sohbet
dinle de gözün gönlün açılsın. Farklı takılalım bu akşam.
Akşamları bir yerlere takılma alışkanlığı yoktu aslında.
Zaten akşama kadar ayakta durmaktan pestili çıkıyordu.
Yorgunluktan erkenden yatıyordu akşamları. Kendinde olduğu
zamanlarda akşamları evde kitap okuyarak vakit geçiriyordu.
Nereye götüreceğini bile sormadan:
—Olur, gidelim, diye karşılık verdi arkadaşına.
Akşam birlikte gittiler. Gittikleri evin genişçe bir salonu
vardı. Salondan girişte tam karşı köşedeki koltukta oturan bir
genç adam, elinde kitap okuyordu. Diğer koltuklarda oturan
insanlar da sessizce onu dinliyordu. Salonun kenarını çepeçevre
dolanan koltuklar insan doluydu. İçerisi oldukça kalabalık
görünüyordu. Kitap okuyan genç ara sıra açıklamalar yapıyordu.
Ev sahibi, bunları güler yüzle karşıladı ve oturmaları için
salonun en köşesindeki boş koltukları gösterdi. Sessizce
gösterilen koltuğa oturdular ve sohbeti dinlemeye başladılar.
Cemil Öğretmen okuyan genç adamı dinlerken, göz
ucuyla, geniş ve aydınlık salonda oturanları süzmeye başladı.
Salondaki insanların çoğunluğu gençlerdi. Öyle gençler ki
bunlar, hepsinin yüzlerinden nur akıyordu. Sanki bütün dünya
onlarınmış gibi yüzlerinde bir mutluluk okunuyordu. Hepsi huzur
ve huşu içinde dinliyordu, yapılan sohbeti.
Böyle nurani bir toplulukta ilk defa bulunuyordu. Salonun
sıcak ve manevi atmosferi, ruhunu çabukça kuşatıvermişti.
Hayallerini süsleyen, arzuladığı topluluğu bulmuş gibi
hissediyordu kendisini. İçinden tatlı ve ılık bir şeyin, vücudunun
her tarafına doğru yayılmaya başladığını hissediyordu. Bu melek
yüzlü gençlerin simasını seyretmek bile ona tarifi imkânsız bir
haz veriyordu. Bu duygu içinde, koltuklarda dizilmiş gençleri
tekrar tekrar süzdü göz ucuyla.
BEYAZ SÜRGÜN
163
—Aman ya Rabbi! Bu ne güzel bir topluluk böyle? Diye
geçirdi içinden. Yeryüzünde hala böyle insanlar varmış demek!
Mehmet Akif’in, “Asım’ın Nesli” dediği topluluk, bunlar mıydı
yoksa? Bu nur yüzlü, melek gibi gençleri caddelerde hiç
görmemişti daha önce. Bunlar sanki başka dünyaların insanı
gibiydiler. Yoksa gökten melekler mi gelmiş doldurmuştu bu
salonu? Ya da bu gençler, hiç sokağa çıkmıyorlar mıydı
gündüzleri?
—Gökte meleklerin gıpta ettiği topluluk, bunlar olsa
gerek, diye düşündü.
Kitap okuyan genç adamın okudukları, bunların
kulaklarından giriyor, sonra yüzlerinde nurdan haleler şeklinde
dökülüyordu, sanki.
Dikkatli bir projeksiyon gibi salondaki gençlerin üzerinde
gezinen gözleri, karşı koltukta oturmuş, kendisini izleyen başka
bir gözle göz göze geldi. Cemil Öğretmen, birden heyecanlandı.
Kalbi duracak gibi oldu o an. Çaktırmadan bir kez daha baktı,
kendini izleyen gencin yüzüne. Evet, yanlış görmemişti.
Kesinlikle oydu! Yıllardır cadde cadde, sokak sokak aradığı eski
öğrencisi Mehmet, karşıdaki koltukta oturuyordu. O da oturduğu
yerden arada bir kendisine göz ucuyla bakıyordu. Onun da
kendisini tanıdığı bakışlarından belli oluyordu.
Cemil Öğretmen çok heyecanlanmıştı. Bu sefer artık
kendisini gizlemeyecekti. Her şeyi ona bir bir anlatacaktı artık.
Sohbetin bitmesini sabırsızlıkla bekledi. Kitap okuyan
genç, elindeki kitabı kapatır kapatmaz, yerinden kalkmak için
doğruldu. Ancak Mehmet, ondan daha çabuk davranmıştı. Bir
hamlede Cemil Öğretmen’in yanına geldi. Eski hocasının ellerine
sarılarak, öptü.
—Beni tanıdınız mı hocam? Diye sordu.
Cemil Öğretmen:
—Tanımaz olur muyum hiç! Dedi.
BEYAZ SÜRGÜN
164
Salonun bir köşesine çekilerek, eski hatıraları tazelediler.
Cemil Öğretmen başından geçenleri, köyden ayrılışını ve
Haşimeye meydanında sebze satarken karşılaştıklarında
hissettiklerini bir bir anlattı ona.
Mehmet:
—O sene yazın köye gittiğimde anlattılar, sizin köyden
ayrıldığınızı, dedi. İnanın buna çok üzüldüm! Köylüler de sizin
ayrılmanıza çok üzülmüşler. Yaşlı Berivan Nine siz köyden
ayrıldıktan birkaç gün sonra, üzüntüsünden hastalanarak ölmüş.
—Allah rahmet etsin. Onu Cennetine koysun, dedi Cemil
Öğretmen üzgün bir ifadeyle. Rahmetli beni çok severdi.
—Köyde sizin hizmetlerinizi anlata anlata bitiremiyorlar.
Sizi görmeyi çok arzu ediyordum, ama bir adresiniz bile olmadığı
için, bir türlü size ulaşamıyordum. Neyse, çok şükür burada
karşılaştık!
—Köyünüze öğretmen göndermişler mi?
—Sizden sonra, genç birisi gelmiş. O da, ben bu köyde
fazla kalamam diyerek ertesi yıl ayrılmış. Son gelen ise birkaç
yıldır kalıyor köyde.
—O köyde öğretmenlik kolay iş değil.
—Fakat sizin yeriniz başka hocam!
—Estağfurullah.
—Burada nerede kalıyorsunuz hocam? Diye sordu
Mehmet.
—Bir arkadaşla birlikte kalıyoruz.
—Bu akşam bizde kalın hocam. Sizinle konuşulacak daha
çok şey var!
Cemil Öğretmen ısrar etti:
—Sizi rahatsız etmeyim, yine görüşürüz inşallah.
—Hayır, bırakmam sizi, bu akşam.
—İnan rahatsız etmek istemiyorum, yoksa gelirim.
Mehmet öğretmeninin ellerinden tutmuş bırakmak
istemiyordu:
BEYAZ SÜRGÜN
165
—Biz rahatsız olmayız hocam. Hem sizi yakalamışım, bir
daha bırakır mıyım hiç! Bir kere bıraktım, kaç yıl bulamadım sizi.
Bu sefer asla bırakmam! Sizi beraber kaldığım arkadaşlarla
tanıştırayım. Hem sizinle konuşacağımız bazı şeyler var, onları
konuşuruz bizde. Baş başa konuşuruz, olmaz mı?
Cemil Öğretmen kararsızdı:
—Bilmem ki, nasıl yapsam?
Mehmet yalvarırcasına:
—Lütfen kırmayın bizi! Hocam dedi bir kez daha.
Cemil Öğretmen sonunda dayanamadı:
—Hadi senin dediğin olsun, diye karşılık verdi.
Çaydan sonra, birlikte Mehmet’in kaldığı eve gittiler.
Mehmet, üç arkadaşı ile birlikte Yenişehir semtinde bir dairede
kalıyordu. Diğer arkadaşları da kendisi gibi bekârdı, ama evleri
hanım eli değmiş gibi düzenliydi. Eve girer girmez, göze ilk
çarpan şey, temizlik ve nezafetti. Salonlarında sıra sıra kitaplarla
dolu, kocaman bir kütüphaneleri vardı. Kendisi de kitap
sevdalısıydı, kitap okumayı severdi.
Mehmet, Cemil Öğretmen ile beraber kaldıkları diğer
arkadaşlarını tanıştırdı. İkisi bir özel okulda, diğeri ise Mehmet
ile aynı ilkokulda öğretmenlik yapıyordu.
Demledikleri gece çaylarını yudumlarken, tekrar mazinin
derinliklerine daldılar.
Mehmet, arkadaşlarına:
—Benim okumamda, öğretmen olmamda en büyük emeği
geçen, Cemil Hocamdır, dedi. Eğer, o bizim köye gelmeseydi,
ben şimdi Karlıdağ’ın eteklerinde çobanlık yapıyor olacaktım.
Onun gelmesiyle benim de köyümüzün de talihi değişti.
Cemil Öğretmen hafifçe:
—Estağfurullah, rica ederim, dedi.
Sonra arkadaşlarına Cemil Öğretmen’in köylerine ilk
geldiği zamanı, muhtarın o eski ahırında ders yaptıkları günleri
anlattı. Köylerine nasıl yol yaptırdığını, nasıl okul yaptırdığını,
BEYAZ SÜRGÜN
166
kendisini yatılı bölge okuluna götürmesini ballandıra ballandıra
anlattı, arkadaşlarına.
Minnettar bir ifadeyle:
—Size nasıl teşekkür etsem, azdır hocam! Diye ilave etti.
Cemil Öğretmen, gayet mütevazı bir şekilde:
—Boş ver, eski günleri karıştırma! Dedi. Biz vazifemizi
yaptık. Benim yerimde siz olsaydınız, siz de aynı şeyleri
yapardınız mutlaka.
Vakit gece yarısını çoktan geçmişti.
Mehmet, Cemil Öğretmen’e:
—Hocam, lütfen bundan sonra bizim yanımızda kalın!
Dedi. Biz aramızda konuştuk, sizin bizim yanımızda kalmanız
için. Arkadaşlar da sizin burada kalmanızı arzu ediyorlar. Bak,
biz de öğretmeniz. Sizin yeriniz, bizim yanımız. Sizin gibi
tecrübeli bir öğretmenden, öğreneceğimiz çok şey var bizim.
Cemil Öğretmen mahcup bir şekilde, ezile büzüle:
—Kimseyi rahatsız etmek istemiyorum, dedi. Beni
bırakın, eski yerimde arkadaşımın yanında kalayım. Hem
arkadaşımı bırakıp gelirsem, ayıp olur. Sizinle yine görüşürüz.
Mehmet, içlerinde biraz daha yaşlıca görünen arkadaşını
göstererek:
—Ali bey, bir özel okulda öğretmenlik yapıyor, dedi.
Okul müdürü ile arası iyidir. Sizin de, o okulda öğretmenlik
yapmanız için, müdür beyle görüşecek. Bu arada siz de bizimle
kalırsınız, tamam mı?
—Mehmet, benim için zahmete girmeyin, lütfen!
—Zahmet ne demek, hocam! Sizin gibi tecrübeli bir
öğretmeni nereden bulacaklar? Onların sizin gibi tecrübeli bir
öğretmene ihtiyacı var, sizin onlara değil.
Öğretmenlik deyince, Cemil Öğretmen’in içini yeniden
bir heyecan sardı. Donmuş bir vücudun, yeniden çözülmesi gibi.
Ya da baharda ağaçlara suyun yürüdüğü gibi içinde bir şeyler
BEYAZ SÜRGÜN
167
yürümeye başladı yeniden. Yeniden damarlarında bir şey
dolaşmaya başladı öğretmelik deyince.
—Yarın olsun hele, bir bakarız, dedi kısaca.
—İnşallah.

 
Cemil Öğretmen soğuk bir kış akşamı, kaldığı tek odalı
evden, Mehmet’in kaldığı daireye taşıdı eşyalarını. Eşya da ne
eşya idi ya! Topu topu bir valiz dolusu kadar bir şeydi tamamı.
Onun da yarısını kitapları oluşturuyordu. Bazı kitaplarını çok
sevdiği için, gittiği her yere valizinde taşıyordu.
En sıkıntılı anlarında, en yakın arkadaşları olmuştu onlar.
Onları okuyarak kendini avutuyor, teselliyi onlarda buluyordu dar
zamanlarında. Hayatta en sadık, en vefalı dostları onlardı. Bu
nedenle, bırakamıyordu onları. Vefa denen bir şey vardı hayatta.
—Mümkün olsa, mezara bile yanımda götüreceğim bu
kitapları, derdi.
Mehmet’in yanına taşındıktan sonra, seyyar satıcılığı
bıraktı. Seyyar arabasını götürdü, kiralamış olduğu yere teslim
etti. Artık vaktini, kitap okuyarak geçiriyordu bu evde.
Ertesi gün, birlikte kaldıkları Ali Bey’in çalıştığı özel
okula giderek, okul müdürü ile görüştüler. Müdür Bey, çok yakın
ilgi gösterdi, Cemil Öğretmen’e. Cemil Öğretmen’in başından
geçenleri, sergüzeşti hayatını dikkatle dinledi. O da güngörmüş,
feleğin çarkından geçmiş, halden anlayan bir adamdı.
—Şimdi dönem ortası olduğundan, öğretmen açığımız
yok, ama dönem başında bir şeyler ayarlayabiliriz, dedi.
BEYAZ SÜRGÜN
168
—Teşekkür ederim müdür bey, diye karşılık verdi Cemil
Öğretmen.
—Ama o zamana kadar size uygun bir iş ayarlayabiliriz.
İdari bir görev olabilir bu. Mesela müdür yardımcılığı gibi. Bana
yardımcı olursunuz, beraber çalışırız olmaz mı?
—Neden olmasın, müdür bey? Size yardımcı olmaktan
gurur duyarım! Dedi Cemil Öğretmen.
—Hem sizin engin tecrübelerinizden yaralanmış oluruz.
—Estağfurullah.
Cemil Öğretmen azat olmuş bir köle gibi, sevincinden
uçuyordu. Çok sevdiği öğretmenlik mesleğine yeniden geri
dönecek olması, ona mutlulukların en güzelini bahşediyordu.
Onun için öğretmenlik yapmaktan daha güzel ne olabilirdi ki...
Usta bir heykeltıraş gibi çocukların ruhunu işlemek,
onlara kişilik kazandırmak ve geleceğin büyüklerini yetiştirmek,
ne yüce bir sanat idi. O’nun nazarında, öğretmenlik en büyük
sanat, öğretmen de en büyük sanatkârdı!
Bir zamanlar bir kitapta okumuş olduğu öğretmenlik ile
ilgili şu satırlar hafızasından silinmiyordu: “Bu zamanda bazı
öğretmenler, Peygamberlerin hakiki varisleridir. Bu memlekette
öyle fedakâr öğretmenlere ihtiyaç var ki, değil dünyasını; ahretini
bile seve seve feda edebilmelidir”.
Bu sözler, hep hayalini süslemiştir onun hayatı boyunca.
Bu nedenle, ta lise yıllarından beri öğretmen olmayı düşlemiştir
hep. Güç de olsa, sonunda bu idealini gerçekleştirmiş, öğretmen
olmuştu. Severek ve isteyerek öğretmenliği seçmişti. Ama doya
doya öğretmenlik yapamamıştı. Mesleğini çok seviyordu, ama
ona doymadan, insafsız bir müfettişin marifetiyle koparılmıştı
ondan. O, on sekiz yıl öğretmenlik yaptıktan sonra, bir müfettiş
tarafından, haksız olarak, hiçbir hukuki gerekçe gösterilmeden
mesleğinden uzaklaştırılmıştı.
Dört yıldır mesleğinden uzak yaşıyor, yılların öğretmeni
sokaklarda seyyar satıcılık yapıyordu. Böyle bir haksızlık, böyle
BEYAZ SÜRGÜN
169
bir saçmalık, acaba dünyanın başka neresinde görülmüştür?
Cemil Öğretmen bu haksızlığı, hiçbir zaman içine sindiremedi.
Hep mesleğine geri dönme arzusuyla yaşadı.
Ama şimdi yeniden kavuşacaktı çok sevdiği, kutsal bildiği
mesleğine. O, birçokları gibi öğretmenliği maaş almak için değil,
sadece ve sadece bir hizmet gayesiyle yapıyordu. Yoksa seyyar
satıcılıkta, öğretmenlikten daha çok para vardı. Bugün bir
mahalle bakkalı bile öğretmenden daha çok para kazanabiliyordu.
O para için yapmıyordu bu kutsal işçiliği. Bu mesleği ifa etmekte,
elle tutulmaz, gözle görülmez öyle bir ücret vardı ki, dünyanın
hiçbir servetiyle değiştirilemezdi o. İşte Cemil Öğretmen
keşfetmişti bu manevi ücreti, onun için yapmak istiyordu
öğretmenliği.
—Bir gün, bu ülkede, geleceğin neslini yetiştiren
öğretmenlere hak ettiği ilgi ve itibar gösterilecektir elbet, diye
düşünürdü hep.
Bu meslek, fedakârlık isteyen, özveri isteyen bir iştir.
Yoksa Cemil Öğretmen, Bingöl’ün o, kuş uçmaz, kervan geçmez,
ıssız dağları arasında sıkışmış kalmış, yolu ve okulu bile olmayan
bir köye gider miydi hiç! O’nu, mahrumiyet dolu bu köyde, on
dört yıl durduran, işte bu duyguydu! O’nun için makam, mevki,
para, rahat gibi şeyler, daha geri planda kalıyordu. Önce vazife
aşkı, hizmet duygusu gelirdi her şeyin başında.
Ertesi gün hemen okula giderek, yeni işine başladı.
Yapılacak fazla da bir işi yoktu okulda. Ufak tefek işlerde müdür
beye yardımcı oluyordu. Öğretmenlik yapmıyordu, ama okul
denen bu mekânın içinde bulunmak bile yetiyordu ona.
Çocukların teneffüs aralarında, merdivenlerden inip çıkarken
çıkardıkları sesleri büyük bir özlemle dinliyordu. Pencereden
seyrediyordu, bu minik kuşların bahçede koşuşlarını.
Bu yeni okulunda sık sık gece nöbetine kalıyordu, kendi
isteği ile. Geceleri sabaha kadar kitap okuyordu, nöbete kaldığı
gecelerde. Kitap okumak, onun için vazgeçilmez bir tutkuydu.
BEYAZ SÜRGÜN
170
Hatta bir ara kitap yazmaya bile heveslenmiş, sonra vazgeçmişti
bundan. Kendi hayatını kaleme almayı düşünmüştü meslekten
ihraç edildiği günlerde. Hayatı tıpkı bir roman gibiydi doğrusu.
Maceralarla dopdolu bir hayat geçirmişti o köyde. Fakat kitap
okumaktan, yazmaya bir türlü fırsat bulamamıştı ki.
—Belki bir gün, emekli olunca yazarım, diye düşündü.
Geceleri bazen okulun terasına çıkar, gökteki yıldızları,
Ay’ın doğuşunu, batışını seyrederdi. Ay’ın tam dolunay vaktinde,
mehtaplı gecelerde, onun parlak yüzüne baktıkça ilham geliyor ve
şiir yazıyordu. Ne de olsa serde az da olsa şairlik vardı biraz:
“Güneş batar, Ay doğar,
Karanlık devam etmez!
Bir nur, zulmeti kovar,
Bu dünya böyle gitmez!” Diye mırıldanıyordu dolunayı
seyrederken. Her kışın bir baharı, her karanlık gecenin bir sabahı
olurmuş meğer.
Bazı akşamları öğretmen arkadaşları ile toplanıp kendi
aralarında sohbet ediyorlardı. Bu sohbetlerde yeni yeni şeyler
öğrenmişti. Sürekli ufku genişliyor, öğrenmiş olduğu yeni bilgiler
ile içi mutluluk doluyordu. Sık sık arkadaşlarına:
—Dünyaya yeniden gelmiş gibi hissediyorum kendimi,
diyordu.
Bundan sonraki hayatını, çocukların ve gençlerin
yetiştirilmesi yolunda adayacağına söz verdi, içinden. Bundan
sonra onlar için yaşayacak, onlar için çalışacaktı... Gerçi bundan
önceki hayatında yaptığı da bundan farklı bir şey değildi ya.
Akşam sohbetlerinden birinde, edebiyata meraklı genç bir
asistanla tanıştırdılar onu. Bu asistan, Edebiyat Fakültesi’nde
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde asistanlık yapıyordu. Şair
ruhlu, genç asistan ile çabucak dost oldular. Çünkü onunla ortak
yanları vardı.
BEYAZ SÜRGÜN
171
Tanışmış olduğu genç asistana, sergüzeşti hayatını anlattı.
Başından geçen serüvenleri dikkatle dinleyen asistan, hayretle
başını salladı:
—Hayatınız tam bir roman, hocam! Dedi.
Cemil Öğretmen:
—Evet, dile kolay, ama bunların hepsi yaşanmış şeyler,
diye karşılık verdi. Dinleyene hikâye gibi geliyor, ama bunların
hepsini yaşadım ben.
—Yaşamayan bilmez bunları zaten. Bilse de nazari olarak
bilir.
—Aynen öyle.
Bu genç asistan yeni bir şey keşfetmiş gibi heyecanla:
—Hocam aklıma ne geldi, biliyor musunuz? Dedi.
—Ne geldi?
—Ben diyorum ki, eğer izin verirseniz, hayatınızı bir
roman olarak yazabilirim. Bir roman yazacak kadar maceralarınız
var. Edebi bir üslup ile kaleme alınırsa, sürükleyici bir roman
çıkar ortaya. Yaşadığınız bu hayati tecrübelerin yeni kuşaklara
aktarılması lazım bence. Bunlar sadece sizin hatıralarınızda
kalmasın. Gelecek nesillerin, bir öğretmenin ahırda ders
anlattığını okuyunca neler hissedeceğini az çok tahmin
edebiliyorum. Bir öğretmen ne sıkıntılara katlanmış, ne çileler
çekmiş; sonunda neleri başarmış herkes bilmeli bence.
Cemil Öğretmen kısa bir tereddütten sonra:
—Olabilir, dedi. Neden olmasın.
—Bunu yaparsak, çok güzel bir şey olacak!
—Ama bir şartla!
—Nedir o şart? Diye sordu genç asistan.
—Benim adım hiç geçmeyecek romanda. Bilinmek
istemiyorum.
—Orası kolay, başka bir isim buluruz. Müstear bir isim
takarız size. Hayatın içinde çok Cemil Öğretmenler var, hocam!
—O zaman tamam.
BEYAZ SÜRGÜN
172
—Tamam, anlaştık.
—İnşallah.

 
Her akşam yeni bir proje üzerinde çalışıyorlardı. Bir
akşam sohbetinden sonra yine yeni projeler yatırdılar masaya.
İçlerinde “muallimlerin piri” dedikleri, elli yaşlarında, ak saçlı bir
öğretmen olan Hamza Bey:
—İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır, diye
başladı söze. Bu akşam, kırsal kesimde yaşayan fakir öğrencilere
nasıl yardımcı olabiliriz? Bunu tartışacağız arkadaşlar. Çevre
ilçelerde ve köylerde, kabiliyetli olup da maddi imkânsızlıktan
dolayı okuyamayan binlerce genç var. Bunların okutulup, hayata
kazandırılabilmesi için neler yapabiliriz? Bunları konuşacağız bu
akşam. Şöyle bir beyin jimnastiği yapalım birlikte.
Genç bir öğretmen, söz hakkı isteyerek:
—Hocam, bunlara bir yurt yapalım, onların burada
barınmasını sağlayalım, dedi.
Başka birisi ilave etti:
—Bunlara bir özel okul yaptıralım, burada okutalım
bunları.
Diğer bir öğretmen:
—Kılık kıyafetlerini, okul masraflarını karşılayalım...
Bir başkası:
—Fakir öğrencilere burs verelim.
Saatlerce, bu mevzu üzerinde sohbet ettiler. Gecenin
ilerleyen saatlerinde, fakir öğrenciler için, pansiyon şeklinde bir
BEYAZ SÜRGÜN
173
yurt yaptırmaya karar verdiler. Bir pansiyon yaptırarak çevre ilçe
ve köylerden gelecek yetenekli çocukların burada kalıp
okumalarını sağlayacaklardı.
Her şey gelip parada düğümleniyordu sonunda. Parasız
olmuyordu bu işler. Yine Hamza Bey burada söze girdi:
—Bu zamanda, İlayı Kelimetullah maddeten terakki ile
mümkün olmaktadır, dedi. Yani hizmet için maddeten güçlü
olmak, zengin olmak lazım. Şimdi her şey para ile dönüyor.
Yapılacak yurt için, herkes maddi gücüne göre belli bir
yardımda bulunacaktı. Kimisi bir maaşını koydu ortaya, kimisi iki
maaşını... Kimisi de eşinin altın bileziklerini vaat etti. Kimin neye
gücü yetiyorsa, koydu ortaya.
Cemil Öğretmen, üç maaş sözü verdi bu pansiyon için. O
ana kadar neredeyse unuttuğu arsasını hatırladı, o akşam. Dört yıl
önce aldığı bir arsası vardı, Yenişehir taraflarında.
—Şimdi bir hayli değerlenmiş olmalı, diye düşündü. O
sene, Şanlıurfa’da emlak ve arsa fiyatlarında müthiş bir patlama
yaşanmıştı. Onun arsası da bu değerlenmeden payını almış
olmalıydı. Çünkü gelişen bir muhitteydi, şehir sürekli o tarafa
doğru gelişiyordu.
Ertesi gün müdür beyle birlikte, arsasının olduğu semte
gittiler. Kaç yıldır uğradığı yoktu oralara. Bir arsası olduğunu
unutmuştu doğrusu. Arsanın etrafında devasa apartmanlar
yükselmeye başlamıştı bile. Kendi arsası apartmanların arasında
kalmış, bomboş duruyordu.
Müdür bey:
—Kaç metre bu arsa, Cemil Hoca? Diye sordu.
Cemil Öğretmen, cebinden dörde katlanmış tapuyu
çıkartıp açtı. Şöyle bir göz attıktan sonra:
—Bin beş yüz metre kare, dedi.
Müdür bey şaşırmıştı doğrusu:
—Ooo! Dedi. Bayağı da varmış! Arsa değil, tarla
mübarek!
BEYAZ SÜRGÜN
174
—İşimizi görür, inşallah!
—Elbette! Fazlasıyla görür bence.
Sonra Cemil Öğretmen’e dönerek sordu:
—Ne zaman aldın bu arsayı hocam?
—Dört yıl önce. Şanlıurfa’ya ilk geldiğimde almıştım.
—O zamanlar arsalar ucuzdu. Tam zamanında almışsın,
hocam. Bu arsaya güç yetmez şimdi.
—Allah rast getirdi aldım, o zaman. Bu arsayı bana satan,
darda kalmış bir ihtiyardı. Bursa’ya kızının yanına gidecekmiş,
acele satması gerekiyormuş. Ben de oradan geçiyordum, aldım
işte!
Müdür bey, Cemil Öğretmen’e gülerek:
—Ya hu Cemil Hoca, o yaşlı zat Hızır olmasın, sakın!
Diye takıldı.
—Vallahi Hızır mızır bilemem, aldım işte!
—Yoksa o paraya o zaman böyle bir arsa satın alınamaz!
—İşte tapusu! Rast geldi aldım.
—Tanıdık bir emlakçi var, ona gidip değerini öğrenelim.
—Olur gidelim.
Birlikte gittiler, emlakçiye. Emlakçi, arsanın yerini,
kendisindeki şehrin krokisi ile karşılaştırdıktan sonra, tapuyu
dikkatlice inceledi. Cemil Öğretmen ile müdür beye dönerek:
—Şimdi oralar çok değerlendi, dedi. Bu arsa şimdi en az
iki buçuk milyon eder.
Cemil Öğretmen, hayretinden ağzı açık kaldı:
—Ne? İki buçuk milyon mu? Diye sordu, şaşkın bir
şekilde.
Emlakçi:
—Evet, en az iki buçuk milyon, dedi. Belki daha fazla
eder. Şimdi oralara güç mü yetiyor ki?
Cemil Öğretmen’in şaşkınlığı hala üzerindeydi:
BEYAZ SÜRGÜN
175
—Aman Allah’ım! Kulaklarıma inanamıyorum! Diye
söylendi yüksek sesle. Dört yıl önce, yirmi bin liraya almıştım
ben bu arsayı!
—O eskidendi, dedi emlakçi. Sen bedava almışsın, bu
arsayı!
—Allah Allah! Bir türlü inanamıyorum.
—Yirmi bin liraya verirler mi bu arsayı hiç!
Gerçekten, inanılacak gibi değildi. Dört yıl önce yirmi bin
liraya alınan bir arsa, şimdi iki buçuk milyon eder miydi?
Dünyanın hiçbir yerinde görülmemişti böyle bir şey! Böyle karlı
bir ticareti, Şanlıurfa’ya ilk geldiği günlerde, İpek Palas Oteli’nde
rüyasında gördüğü, o mübarek zatın kerameti olarak yorumladı.
Bu para, Cemil Öğretmen için tam bir servet demekti. Bu
kadar parayı ömrü boyunca kazanması mümkün değildi. Cemil
Öğretmen, hiç düşünmeden kararını verdi. Emlakçiden çıkışta
müdür beyin koluna girerek, niyetini açıkladı ona:
—Müdür bey, dedi, ben bu arsayı, dün akşam yaptırmak
için karar aldığımız pansiyona bağışlamak istiyorum.
O
pansiyonu, bu arsa üzerine yaptırsak nasıl olur?
Müdür bey sevinçle:
—Niye olmasın hocam, inşallah! Çok güzel olur, dedi.
Yalnız bu arsa tam bir servet demektir, iyi düşündünüz mü?
—Düşündüm hocam, en ufak bir tereddüdüm yok.
—Böyle bir hayır, size kıyamete kadar yeter! Akşam
arkadaşlarla görüşelim bu meseleyi. Yurda sizin adınızı veririz.
“Cemil Bülbül Pansiyonu” olur adı. Gelecek nesillere örnek
olursunuz böylece.
Cemil Öğretmen itiraz etti:
—Kesinlikle olmaz! Bu, nefsin hoşuna gidecek bir şey!
Kalbime bir hotfuruşluk gelebilir. Hayrını, sevabını alıp götürür.
Daha uygun başka bir isim bulalım, buna, dedi.
—İnşallah hocam, bunu da görüşelim akşam.
BEYAZ SÜRGÜN
176
Cemil Öğretmen, o gün, hayatının en mutlu gününü
yaşıyordu. Çünkü çok değerli bir arsasını, hayırlı bir iş için
bağışlamıştı. Arsası üzerine, fakir öğrenciler için bir yurt
yapılacaktı. Bu yurtta, maddi imkânsızlıklar nedeniyle
okuyamayan fakir öğrenciler kalacaktı. Bu çocukların bütün
ihtiyaçları karşılanıp okutulacak ve memlekete kazandırılacaktı.
Burada kalan çocuklar öğretmen olarak yetiştirilecekti. Mezun
olduktan sonra, her biri birer meşale olup, yurdun dört bir yanına
dağılacak ve gittikleri her yeri aydınlatacaktı. Böylece ülkede,
karanlık tek bir nokta bile kalmayacaktı. O da bunu istiyordu
zaten.
Cemil Öğretmen, bunları düşündükçe, heyecandan
yerinde duramıyordu. Sevincinden yüreği güm güm çarpıyor,
adeta uçacak gibi oluyordu. Ayakları kesiliyordu yerden.
Download

Oku - Seyyid IRMAK