IstanbulArtNews
mimari
FOTOĞRAF: ENGİN IRIZ
Nisan, 2014 Sayı: 8
“Mimari inşa edilmiş olan parça değildir”
San Francisco Modern Sanatlar Müzesi, Samsung Sanat Müzesi ve Bechtler Modern Sanatlar Müzesi’nin de aralarında bulunduğu pek çok ikonik yapının tasarımcısı,
İsviçreli ünlü mimar Mario Botta geçtiğimiz ay Alldesign etkinliği nedeni ile İstanbul’daydı. Botta ile bir araya geldik, mimarlığa bakışını konuştuk.
Pelin Özgen
[email protected]
Venedik gibi çarpıcı bir şehirde mimarlık eğitimi aldığı için kendisini
çok şanslı gördüğünü zaman zaman
ifade eden Mario Botta’nın aslında
bunu söyleme sebebi, Carlo Scarpa,
Louis Kahn gibi mimarlığın en önem-
li aktörlerinin öğrencisi olmasından
kaynaklanır. Hatta şansı o kadar yaver
gider ki Le Corbusier ile tanışma fırsatı bile bulur. 1965 yılında Venedik’te
Le Corbusier’nin ofisinde, 1969’da da
yine Venedik’te Louis Kahn ile çalışır.
Botta, Le Corbusier, Kahn, Scarpa gibi
ustaların tasarımlarını, proje süreçlerini yakından takip ederek kimliğini
farklı bir noktaya taşımayı başarır.
Mario Botta’ya ilişkin Türk mimarlık
dergilerinde hatırı sayılır miktarda yayın çeşitli vesilelerle yer aldı. Yapılarının ve kullandığı özgün biçim dilinin
dahi Türk mimarlarını özellikle 1980’li
yıllarda ve hatta 1990’ların ilk yarısında
epeyce etkilediğini söylemek mümkün.
Ancak tuhaf bir tezat olarak, Botta hakkında yayınlanmış tek Türkçe kitap bir
derleme. Bu derlemenin sunuş yazısın-
da mimarlığı hakkında Prof. Uğur Tanyeli önemli bir tespitte bulunuyor ve diyor ki: Botta mimarlığında mimarlığın
üzerindeki düşünce yükünün kalkışı ile
(...) Mimar ‘ilginç’ hikmetler söylemek
ve tasarladığına gerekçeler uydurmak
uğruna neredeyse ihmal ettiği tasarım
alanına artık tüm gücüyle yüklenmiş
gibi gözükmektedir.”
Bu ‘fırsat’, güçlü bir mimarlık dili
üretmesiyle sonuçlandı ve bu dil
Botta’nın alametifarikası oldu.
20. yüzyıl mimarlığının duayenlerinden olmayı başaran Mario Botta ile
Alldesign’daki konferansı öncesinde
konuşma fırsatı yakaladık. Mimarlığa
bakışını, İstanbul’u, kendisine en yakın bulduğu mimarları ve Zorlu Center
projesini sorduk.
(Sayfa 64-65)
Çamur kulelerinden gökdelenlere
Heval Zeliha Yüksel
[email protected]
Zamanın mekanları: Müzeler
Güzin Erkan
[email protected]
Müze tanımı Uluslararası Müzeler
Komitesince (ICOM) 2007 yılında
“Toplumun ve gelişiminin hizmetinde
olan, halka açık, insana ve yaşadığı
çevreye dair tanıklık eden malzemelerin üzerinde araştırma yapan, bu
malzemeleri toplayan, koruyan, bilgiyi
paylaşan ve sonunda inceleme, eğitim
ve zevk alma doğrultusunda sergileyen,
kâr düşüncesinden bağımsız, sürekliliği
olan bir kurum” olarak ifade edildi.
Geçmişte müze denince akla sadece
arkeoloji müzeleri gelirdi ve çoğu
şehirde tek müze olma görevini arkeoloji müzeleri üstlendiği için de Türk
insanında doğal olarak müze tanımı
eski eser sergilenen yapılar olarak
karşılık bulur. Oysaki müzeoloji tanımı
bundan ibaret değil.
(Sayfa 70)
Mısır’daki Piramitler, Paris’teki Eiffel
Kulesi, Londra’daki köprü, Roma’daki
Kolezyum, Barselona’daki Gaudi
yapıları, İstanbul’un kubbeli camileri
ve Ayasofya… Tüm bunlar çocukların
hafızalarına kazınan mimari ögeler.
Oysa görünen mimari, bugün alttan alta zihinlere pompalanan ikonik
yapıların çok ötesinde, toplumların
sosyolojik gelişimlerini anlatır aslında.
Yerellik dikkate alındığında; çocuğun
kent ile kurduğu ilişkide tek parametrenin ikonik yapılar değil de sosyal
hayatın kendisinin olması gerektiği ortaya çıkıyor. Söz konusu sosyal yapının
gelişiminde ön koşul ise eğitim. Görgü
ise kuşaktan kuşağa aktarılan çevresel
ve yerel koşullara göre değişim gösteriyor. Oysa çocuk taptaze kirlenmemiş
bir algı ile başlıyor hayata. Mimarinin çocukluktan itibaren hayata
nüfuz eden içsel görgüye dayalı bir
bilgi olması bu noktada ortaya çıkıyor.
Bugün TOKİ tipi yapıları görmeye
alışan, eğlenmeye ve vakit geçirmeye
Arthur Leipzig, Chalk Game, 1950
AVM’lere giden, rezidanslarda steril
şekilde büyüyen, korumalı sitelerde
oturup gitgide mahalle kültüründen
uzaklaşan çocuklardan gelecekte ne
bekliyoruz? Hem eğitim hem de görgü
gelişimi için çocuklarımızın mimari
ile ilişkisi nasıl olmalıdır? Her sabah
servis ile okuluna giderken gördüğü
tek tip yüksek katlı konut ile görsel
algısı dolan çocuk kente dair belirgin
ayrıştırıcı izleri nasıl sürüyor?
(Sayfa 60)
60
MİMARİ
IstanbulArtNews
Nisan, 2014 Sayı: 8
Çamur kulelerinden gökdelenlere
İkonik yapılardan konuşulması büyüklere olduğu gibi artık çocuklara da normal geliyor. Mısır’daki Piramitler, Paris’teki Eiffel Kulesi, Londra’daki köprü, Roma’daki
Kolezyum, Barselona’daki Gaudi yapıları, İstanbul’un kubbeli camileri ve Ayasofya… Tüm bunlar çocukların hafızalarına kazınan mimari ögeler.
Heval Zeliha Yüksel
[email protected]
Oysa görünen mimari, bugün alttan
alta zihinlere pompalanan ikonik yapıların çok ötesinde, toplumların sosyolojik gelişimlerini anlatır aslında.
Kerpiç evlerden gökdelenlere geçilen
süreçte mimarı belli olmayan ya da hiç
anılmayan nice iyi mimarlık örnekleri
üretildi. Yerellik dikkate alınarak yapılanlar, uzun ömürlülüğü ile de akılda
kalıyor. Mardin Evleri örneğinde olduğu gibi.
Yerellik dikkate alındığında; çocuğun
kent ile kurduğu ilişkide tek parametrenin ikonik yapılar değil de sosyal
hayatın kendisinin olması gerektiği ortaya çıkıyor. Söz konusu sosyal yapının
gelişiminde ön koşul ise eğitim. Görgü
ise kuşaktan kuşağa aktarılan çevresel
ve yerel koşullara göre değişim gösteriyor. Oysa çocuk taptaze kirlenmemiş
bir algı ile başlıyor hayata. Örneğin;
İstanbul’da site hayatı yaşayan 7 yaşındaki yeğenim ile Stockholm’de bahçe
içinde yaşayan 9 yaşındaki diğer yeğenim ile sık sık resim yapıyoruz. Birisi
Kuzey Avrupa’nın eğitim sistemi ile
büyüyüp kent ve kendi doğası ile direk
ilişki kurabilirken, diğeri sadece hafta
sonu bu nimetlerden faydalanabiliyor
çünkü hayatın devinimi içinde imkan
verilmiyor. Ancak ikisi de akıllarındaki
‘ev’ tanımını kağıt üzerine bahçeli, yeşilliği bol, neşeli bir mekan olarak yansıtıyorlar. Yani zihinleri iyi olana doğal
olarak meylediyor. Ta ki kötü örnekler
normalleşmeye başlayana kadar. Mimarinin çocukluktan itibaren hayata nüfuz eden içsel görgüye dayalı bir bilgi
olması bu noktada ortaya çıkıyor.
Bugün TOKİ tipi yapıları görmeye
alışan, eğlenmeye ve vakit geçirmeye
AVM’lere giden, rezidanslarda steril
şekilde büyüyen, korumalı sitelerde
oturup gitgide mahalle kültüründen
uzaklaşan çocuklardan gelecekte ne
bekliyoruz? Hem eğitim hem de görgü
gelişimi için çocuklarımızın mimari ile
ilişkisi nasıl olmalıdır? Her sabah servis ile okuluna giderken gördüğü tek
tip yüksek katlı konut ile görsel algısı
dolan çocuk kente dair belirgin ayrıştırıcı izleri nasıl sürüyor? Neden az sayıda çocuk mimarlık kitabı var? Eğitim
yapıları ne durumda?
Aklımızdaki soruları hem mimar hem
ebeveyn hem de çocuk ve mimarlık
bağlamında çabaları olan isimlere sorduk. Verdikleri cevaplar birbirlerinden
bağımsız olarak konuya farklı bakış açıları ile bakmamızı sağladı.
Tülin Hadi
Çocukluk, içinden hızla geçtiğimiz,
aslında bildiğimiz ama bir kere geçti
mi de artık empati kurmakta zorlandığımız bir dönem. Bu nedenle de,
ister kentsel, ister oda ölçeğinde, her
tür mekan tasarımının karar vericileri ve tasarlayıcıları için en zoru çocuk
mekanları, çocukların yaşantısı. Gündelik yaşantı içinde oluşturduğumuz
kurgulara çocuklar açısından bakınca
manzara hiç de iç açıcı değil. Çocuklarımız, kapalı bir sitenin vaziyet planında ya da apartman bloklarının arasında kendileri için ayrılmış bir alanın
sınırları içinde, ebeveynlerinin ya da
onlardan sorumlu yetişkinlerin sabrıyla
sınırlı bir süre kadar oynamak durumundalar. Böylelikle hem hayal güçlerine hem de oyunlarıyla gelecek için
yapmaları gereken hazırlıklara engel
koymuş bulunuyoruz. Evlerimizin içi
çocukların aile yaşantısına karışmasını teşvik etmek için değil aksine onu
odasında oturtmak üzere örgütleniyor.
Okulların yer seçimi, çocukları sabah
05.30’da servislere binmeye mecbur
ediyor. Bugün, okul yolunun öğreticiliğinden acaba kaç çocuk nasiplenebiliyor? Genç insanlar şehri kullanmayı
eskiye kıyasla epey geç bir zamanda öğrenebiliyor. Geleceğe hazırlığın koşulları bunlar, sonuçlarını yakın zamanda
hep beraber göreceğiz.
Bana öyle geliyor ki, çocuklar açısından çevreyi bu kadar olumsuzlaştırmışken, tırmanacak bir ağaç, saklanacak
bir kuytu bırakmamışken, “bak mimarlık böyle bir şey ve bunlar da filanca
mimarlar” demek neredeyse gerçekliği
olmayan bir şeyden bahsetmek olur.
Galiba bunu diyecek yüzümüz olmadığı için bu konuda çocuklara hitaben
yazılmış bir kitap da yok!
Simla Sunay
Çocuklar apartman dairelerinde, yüksek duvarlı sitelerde yaşamalarına rağmen hala resimlerine tek katlı, kırmızı
damlı, bahçeli evler çiziyor. Sanırım
“bahçeli ev” insanın genlerine yazıldı.
Bu demek oluyor ki insan her ne kadar doğanın merkezinden uzak beton
kentler kursa da doğa özlemi içinde
kıvranıyor.
İlk kez 2007’de İstanbul’un Çocuk
Planı başlığı ile yaptığımız atölyede
belki de bu nedenle planlarına oyun
alanından çok yeşil alan çizmişlerdi.
Çocuklar yaşadığımız çevre hakkında
bizim tahmin ettiğimizden daha fazla
algıya sahipler; Nasıl Bina?=Nasıl Biri?
başlıklı, 2008-2010 yıllarında yaptığımız atölyelerde, fotoğraf üzerinden
bina cephelerini canlı varlıklara dönüştürürken bunu fark etmiştik; gökdelen; yalnız, genç, zengin ve de mut-
Arthur Leipzig, Chalk Game, 1950
suz bir adam, ahşap yalı; zengin, yaşlı,
güzel ve mutlu bir kadındı onlar için.
Sen Hayat Ver Sokağa başlığındaki,
binadan sokak ölçeğine geçen atölyemizde, kâğıdın üzerinde hareketsiz
duran sokağa ekledikleri çizimlerle
hayat verdiler; pencereden sepet sarkıtan teyze, bacadan çıkan dumanlar,
yolcularını alan vapur, uçurtmalar ve
elbette hareketin simgesi bulutlar... İstanbul 2010 Kültür Başkenti kapsamında İstanbul Elim Sende adlı çocuk ve
mimarlık atölyemizdeyse “herkes için
düşünmek” ilkesiyle “engel aşan”ların
yalıtılmış alanlardansa kamusal alana
dâhil edildiği “çocuk oyun alanı” ve
“durak” tasarladık. Bu dört farklı projeyi, TEGEV-ÇYDD-Mimarlar Odası
İstanbul Büyükkent Şubesi Çocuk ve
Gençlik Yayınları Derneği, Tarlabaşı
Toplum Merkezi desteğiyle, 2007-2011
yılları arasında, İstanbul’un farklı bölgelerinde, 8-11 yaş grubundaki çocuklarla gerçekleştirdik. Her proje içeriğine göre en az 2 en çok 5 kere yaklaşık
toplam 500 çocukla buluştu.
2014 yılına ise 4 hafta süreli, çizim ve
üç boyutlu çalışmaları içeren ayrıntılı
çocuk ve mimarlık paket programıyla
başladık. İlk hafta adı mitolojik efsanelerde geçen mimar Daidalos’un “Kuş
benim ustamdır” deyişini işiterek labirent tasarladık. İkinci hafta “Taş benim
ustamdır” diyen Mimar Sinan’ı, üçüncü hafta “Ağaç benim ustamdır” diyen
Antoni Gaudí’yi ve dördüncü hafta ise
“Su benim ustamdır” diyen mimar Seyfi Arkan’ı yakından tanıdık.
5 yaşındaki Dila İpek Köksal’ın cami çizimi.
Bu atölyelere gözüm gördükçe ellerim tuttukça devam etmeyi düşünüyorum çünkü benim mimari vicdanımı
rahatlatan tek şey bu… Öyle ki artık
yeryüzüne hiçbir “yapı” kondurulmasın istiyorum. Bir mimar olarak doğaya
ve çocuğa çevirdim gözlerimi.
Mimarlık neden bir resim, müzik,
edebiyat, sosyoloji gibi, neden bir fizik,
kimya biyoloji gibi okullarda müfredata
alınmasın ki? Mimarlık çocukları eğitmek için harika ve engin bir malzeme.
Salt mimar olmaları için değil, statiği,
estetiği, kamusal adaleti, sosyolojiyi
daha keyifle daha somutça öğrenmeleri için mimarlık elzem. Üç boyutlu düşünce sistemi kurma, çizerek düşünme
yetisi, muhakeme, tasarım, bilimle sanatın buluştuğu mimarlığın çocuklara
kazandıracaklarından yalnızca birkaçı.
Çarpık yapılaşmadan çok çekmiş, antik
kentlerini betonla kapatmış, mimarlık
miraslarını yıkıp bulvar açmış, orman
çiftliklerini yok edip devlet binası inşa
etmiş, kırsalını, doğasını yitirmekle
karşı karşıya kalan bir deprem ülkesinin imdadına mimarlık yetişsin diyorsak çocuk ve mimarlığı buluşturacağız,
başka yolu yok!
Her yapı gelecekten yer çalar. Yapıların çocuklarla ilişkisini kurmak için
bu bile yeterlidir… Kentte büyüyen
çocuklarla zeytin ağaçları üzerine konuşmak güzeldir. Ta ki başka bir gün,
“haydi çocuklar şimdi de bir çeşme
çizelim,” dediğimizde çeşitli sürahiler,
damacanalar, fıskiyeli havuzlarla dolu
resimlerle karşılaşıncaya kadar... Bilgi-
Çocuklar apartman
dairelerinde, yüksek duvarlı
sitelerde yaşamalarına
rağmen hala resimlerine
tek katlı, kırmızı damlı,
bahçeli evler çiziyor.
Sanırım ‘bahçeli ev’ insanın
genlerine yazıldı. Bu demek
oluyor ki insan her ne kadar
doğanın merkezinden uzak
beton kentler kursa da doğa
özlemi içinde kıvranıyor.
ye ulaşmadan mimari mirasları korumanın mümkün olmayacağı düşüncesiyle, geleceğe dair büyük bir umuttur
çocuk ve mimarlık atölyeleri.
Boğaçhan Dündaralp
Konu çocuk ise; deneyim azlığına
rağmen algıları ve ilişkilendirme becerileri yetişkinlerin çok üzerinde olan,
bitmek bilmeyen enerjiye sahip, sürekli
öğrenmeye açık, potansiyeli yüksek zihinlere sahip bireylerden bahsediyoruz
demektir.
İnsan yavrusu dünyadaki pek çok
canlının aksine prematüre doğan bir
canlı. Bu eksikliğin tamamlandığı süreç “sosyal rahim” olarak tanımlanıyor.
Sosyal rahim süreci bireyin sosyal bir
varlık olarak inşası için oldukça önemli
bir süreç. Ve bu süreci verimli kılacak
fizik-mekânsal ve doğal ortam; bu sosyal ilişkilerin sağlıklı gelişiminin zemini olarak algılanmalı.
Peki İstanbul, bu zeminin oluşumu
için bize ne kadar olanak sağlıyor? Kent
hayatı programlanmış bir zaman ve
buna bağlı ‘bölünmüş mekân’ pratiği/
deneyimi içeren bir döngü tanımlar.
Bu döngü; tanımlı kişisel zamanlar, tanımlı kentsel rotalar, tanımlı mekânlar
ve onların arasındaki ilişkiler ile sınırlı.
Çocuğun bu dünyadaki yeri ve deneyimi nedir? Kentsel pratiklerimiz
çocukların aynı zaman-mekân bölünmüşlüğünü aile ile paralel olarak
deneyimlemek zorunda olduğunu
gösteriyor. Oysa çocuğun dünyasının
talep ettiği programlanmamış, serbest,
çağrışım ve etkileşime açık bir zamanmekân deneyimi yaşaması bu koşullarda çok zor; çekirdek aile ile hayatında
ise neredeyse mümkün değil. Bunun
farkında bir ailenin bu imkânları yaratması ise koşulları oldukça zorlayan
bir durum. Hal böyle olunca ne yazık
ki çocuklar kent hayatında kendi dünyalarının talep ettiği bir hayatı değil,
ebeveynlerinin ve koşulların onlara
dayattığı bir ortamda yetişmeye zorlanıyor. Onların hayatı da yetişkinler
gibi tanımlı programlar ve tanımlı
mekânlar arasında kalmaya mahkûm
kalıyor; ayrıca kendileri için tanımlanmış, oldukça steril ve yetişkinlerin dünyasını modelleyen güvenli mekanlarda
büyüyorlar. Çocuğun gündelik uğraşıları spor, resim, müzik için bile hafta
sonları sabah erken kaldırılan, kurstan
kursa koşturulan kent çocuklarından
bahsediyoruz. Bu; ne kadar çaresizlik,
ne kadar iyi çocuk yetiştirme arzusu,
ne kadar çocuklarını sisteme yetiştirmeye çalışan yetişkinlerin tercih ettiği
bir modeldir, tartışılır.
Kent; her daim sağlıklı ve çalışan insanlar için hızlı biçimde iş bölümünü
kolaylaştıran, kendi değer anlayışını
arttıran mekânlar ve ulaşım sistemleri
için niceliksel bir büyüklük olarak kendini yeniden ürettiği bir ortam. Kendi
dinamizmi ve önceliklerini öne sürme
cüretini kullanan kentin politik ve ekonomik iktidarları, bu yeniden üretimde engelli, yaşlı gibi bireylerin varlığını
yok sayabilme gücünü kullanan, alım
gücü olmayanları tüketici pozisyonu
olmadığı sürece servis dışı bırakabilen
bir kent ortamını sürekli manipüle etmektedir. Bu anlayış içindeki bir kentte
yaşayan çocukların dünyasına ‘yer’ var
mıdır? Bu ‘yer’ sisteme uyumlu çocuklar hazırlamaktan öte çocuklara nasıl
bir ortam sunarlar? Böyle imkânlar da
varsa bunlar hala ne kadar erişilebilirdir? En küçük programın ve mekânın
‘para’ ile deneyimlendiği; tanımlı
zaman-mekân örgütlenmesinde ‘kamusal’ olanın bile serbest zaman kullanımından çalındığı, AVM’lere hizmet
ettiği bir ortamda kentler çocukların
kendini gerçekleştirebilmesi için uygun imkân ve mekânlara nasıl sahip
olabilir?
Kent mekânı olasıklar dünyası olarak
kendi örgütlenme zihniyeti içinde çocukların dünyasına yönelik ‘ticari’ olmayan, programsız, kendiliğindenlik
içeren, sürekliliği bir deneyim içeren
sosyal bir hayat ve doğal ortamla ilişki kurabilecek bir ortam kurabilmesi
mümkün müdür? Nasıl kurulabilir?
Çocukların kendi değerler sistemini
oturtmaya çalıştıkları yetişkinlerin kent
hayatı ve mekânında; ne kadar yeni olanak ve olasılık üretilebilir?
Kuşkusuz yanıt; kentin mekânlarına
tıpkı dışladıkları gibi çocukları uydurmak değil; kent mekânlarında sadece
çocukların, insanlar değil, tüm canlıların varlığını da gözeten bakış ve değer
anlayışında gizli...
Ahmet Turan Köksal
Çocukların hayata bakışları daha
farklı, bilinir bu. Semiyotik öğelerle
ilişkileri de öyle. Daha dört yaşına basmamış kızıma “Havaalanındayım 3-4
saat sonra evde olurum” demiştim telefonda sonra başka şeyler konuştuk, tam
kapatırken, “Baba, hava almaya niye o
kadar uzağa gittin ki?” diye sordu.
Sadece dil değil başka konularda da
çocukların görmediğimiz yerden bakmalarına şaşırıyor, seviniyoruz sonra bu
saf bakışın, çevresel etkenler yüzünden
kirlendiğini görüyoruz. En azından tasarım özgürlüğü açısından.
Mimar ebeveyni olan çocuklar için
daha ironiktir durum. Okuyup yazmadan ismi “Lö” olan ve “karpuz ye” denen bir adamdan bahsedildiğine şahit
olurlar. Belki de Mimar Sinan’ı babasının dedesidir, anne Rumeli Hisarı’nı
tasarlamıştır. Sonra, ihtiyacından fazla
kırtasiyeye sahip olması gerektiğini,
boş defter saklamanın normal bir şey
olduğunu ve babanın “ucunu bozarsın” diye bazı kalemlere elletmediğini
görürler.
Baba ve anne bilgisayarda sosyal medya dışında bütün gün siyah bir zeminde
bir şeylere bakıp, gece vakti yine aynı
siyah zeminli ekran varken makineyi
kapatırlar. Bazı günler anne baba hiç
uyumaz. Çok zengin de değillerdir. Kitap alsınlar, bir de değişik kentler, binalar gezsinler lüks tarafı da bu.
Çocuklar bunlarla mı kirlenirler? Hayır. Çocuklar tasarlanmamış çevreyle,
mahallesi olmayan apartmanlarla ve
tabii mimari özgünlük görmediklerinden kirlenirler. Diğer sanat dallarındaki eksiklikler, tam içinde yaşadığı
çevrenin eksik ve kötü mekansal yapısı
kadar baskın negatif etki bırakmayabilir. Müzik eğitimi almamış yetenekli
bir çocuğun, alaylı müzisyen olması şaşırtmazken, tasarlanmamış bir çevrede
yetişen çocuğun iyi bir tasarımcı olması
şaşırtabilir.
Yine de şaşırtıyorlar ya bizi, helal olsun çocuklarımıza.
Şebnem Yalınay Çinici
Çocukların içinde bulundukları, büyüdükleri mekanların nitelikleri ve kaliteleri elbette kişiliklerinin, görgülerinin oluşumunda ilk sırada etkiye sahip
faktörlerden biridir. Her koşul, her ne
kadar kendi içinde kendi değerlerini
taşısa da, özellikle çocukların içinde
yaşadıkları ve zamanlarının büyük bir
kısmını geçirdikleri mekanların tasarımı en büyük titizliği gerektirir. Konutların yapılı çevreleri ve evlerle başlayan
mekansal deneyim, çocuklar için ilk
evden uzak kaldıkları yerler olan okullarla devam eder. Büyük bir çoğunluk
için apartmanlarda başlayan ilk mekansal görgüler, derslik sayısının esas
alındığı MEB tip okullarında gelişme
zemini arar kendine. Ne yazık ki nitelik olarak son derece kısıtlı kalitelere
sahip ortamlarda. Tam da bu noktada
iki farklı zorluk çıkar. İlki bu yapılı çevrelerde ortaya çıkmakta olan mekansal
kalitenin artırılması için eleştirel bakışı
canlı tutmak ve herkesin orada olmayı
isteyebileceği mekanları üretmek için
kararlılığı hiç kaybetmemek. İkincisi
ise özellikle eğitim mekanlarında konuyu salt mekansal bir sorun olarak
görmemek ve eğitimin mekanla işbirliği içinde hem eğitim yaklaşımlarının
MİMARİ
61
IstanbulArtNews
Nisan, 2014 Sayı: 8
hem de mekansal niteliğin birlikte yükseltilebilecek kaliteler olduğunu fark
etmek ve farkına varılmasını sağlamak
için gayret göstermek.
Selçuk Avcı
Türkiye normalde çok çok daha fazla
zaman alması gereken, aşırı süratli bir
evrimden geçiyor. Belli ki ekonomiyi
öbür gelişmiş ülkelere yetiştirmek adına büyük bir endişe var. Bunu yapmak
içinde memleketimizin büyükleri inşaat sektörünü seçmiş durumda. Fakat
bu başka memleketlerde yüzyıllar almış
bir oluşum. Elbette en uygun sonuçları verebilmesi için toplumun kararlara
olabildiğince dahil olması, toplumun
özümsemesi için de zaman ve düşünce
gerektiren bir süreç. Dolayısıyla ortaya
çıkan sonuçların kopuk ve kimliksiz olmaması imkansız görünüyor. Aidiyet
hissine muhtaç bu toplumun kalbinde
yatan aileler ve onların çocukları bu sırada harcanıyor. Bu aidiyet ancak oluşumun sürecinde yerleşimlerin hafızalarını, o yeni yapılaşmanın dokusuna
entegre ederek ortaya çıkabilir.
Mimarlık neden bir resim,
müzik, edebiyat, sosyoloji
gibi, neden bir fizik, kimya
biyoloji gibi okullarda
müfredata alınmasın ki?
Mimarlık çocukları eğitmek
için harika ve engin bir
malzeme. Salt mimar
olmaları için değil, statiği,
estetiği, kamusal adaleti,
sosyolojiyi daha keyifle daha
somutça öğrenmeleri için
mimarlık elzem.
Bu sadece Türkiye’ye has bir konu
değil. Amerikalı yazar Colin Ward,
“The Child in the City” – Şehrin Çocukları (Prickly Pear Pamphlets, No 13,
2000) makalesinde çocukların alışveriş merkezlerinin kapalı ortamlarında
kendilerini daha çok yuvalarındaymış
gibi hissettiklerini anlatıyor. Dolayısıyla
yeni yüzyılın çocukları kapalı mekân
çocukları olarak büyümeye mahkûm
gibi duruyor.
Bir evin sağladığı güven ve emniyet
duygusu, hâlâ Le Corbusier’in Ville
Radieuse’una paralel olarak geliştirilmekte olan gelecekteki kentlerimizde
çocuğun bulamadığı şeydir. Bırakın
toplumu, hiç kimsenin sahibi olmadığı, savunulamaz alanlar arasındaki
kimliksiz TOKİ kule blok projeleri, kopuk ve kimsesiz bir çocuklar ve insanlar
toplumu oluşturmaktadır.
Bana kalırsa bu, aileleri ve dostları
bölen, uzun süredir göz ardı edilen,
toplumu tahrip eden ve “toplumun
bağlarını kıran” parçalanmış yeni “cemaatlardan” oluşan yeni yaşam tarzının çocuklarımızın üstündeki etkileri
tahmin edemeyeceğimiz boyutlara ulaşacak ve şu an bile ulaşmış durumda.
Bu yüzden tepemizden gelen göze
görünmeyen hayatımızla hiç bir ilişkisi
olmayan güçler tarafından üzerimize
itilen çözümlerden ziyade, ortaklaşa
üretilen, toplumda insanları bir araya
getiren, birbirleriyle olan ilişkilerini
güçlendiren ve sonuç da topluma seçenekler veren şehir mekanlarına odaklanmamız gerekiyor.
Alberto Campo Baeza
Bir Çocuk için mimar olmak ne demektir?
Çok kimse bir mimarın ne olduğunu
ve ne yaptığını merak eder. Ve mimar
olmanın çok temel bir kavram olduğunu, sadece dört çizgi çektiğini başka
bir şey yapmadığını düşünebilir. Bazı
insanlar, mimarın özellikle eğer binaları olağan dışı ise sanatçı dehasının
parlayış anında bu dört çizgiyi çizen bir
sanatçı olduğuna inanır.
Diğerleri ise mimarın özellikle büyük
ve yüksek bina yapma teknikleri hakkında çok şeyler bilmesi gereken bir
teknisyen olduğuna inanır. Daha baş-
Basit bir malzemelerden yapı yapan
değil.
Önüne geleni ve düşünmeden yapan
birisi değil.
Akıllıca ve telaşsız şekilde tanı koyan
bir doktor gibi. Girdileri bilgili bir şekilde bir araya getiren bir aşçı gibi.
Sözcükleri, bizi heyecanlandırabilecek şekilde yerleştiren bir ozan gibi.
Dünyadaki en harika meslektir: En
basit malzemeleri, yapmaları beklenenden farklı olarak, bize heyecan verebilecek mekânlar olabilecekleri bir
şekilde düzenlemek.
Öğrencilerimin projelerini düzeltirken, titiz bir analiz sonrasında üzerinde çalışılması gereken olumlu noktaları ve düzeltilmesi gereken hataları
görmeye çalışırım. Ve ben sıklıkla onların mimar olup olmadıklarını ken-
İşlevinden boşanmış yapılar
Ömer Kanıpak
[email protected]
Verimliliğin kutsallaştığı bir çağda binalar da adeta bir İsviçre çakısı gibi çok
işlevli artık. Ama esas işlev çoktan unutulmuş gibi. Marketlere dönen benzin
istasyonlarında benzin satılmasa kimse umursamayacak nerdeyse. Motor
yağları ve antifrizler, çikolata ve peluş
oyuncakların arkasında kalmış çoktan.
Eczanelerin rafları ilaç değil, kepek
şampuanları, selülit kremleri ve ortopedik terliklerle dolu; ilaçlar çekmecelerden veya arkadaki depodan çıkıyor.
Artık sinemada film izlemek için önce
x-ray kapısından ötmeden geçmeniz
gerek. Sonrasında haftalık erzakları ile
dolu süpermarket arabalarına yaslanmış bezgin anne babaların ve jetonla
çalışan fiberglas atların üstünde sallanan çocuklarının arasından ustaca
sıyrılmanız lazım. Ardından şeker, sosis ve ucuz takılarla dolu büfelerin ve
ayakkabı ve giysi dolu onlarca vitrinin
önünden geçip sinema salonuna sizi
taşıyacak yürüyen merdivenleri bulmanız gerek. Sokaktan düzayak bilet gişesine sonra da fuayesine ve o huzurlu
karanlık içinde başka dünyalara uzanabileceğiniz “sinema binaları” yok artık.
Film öncesinde maruz kaldığınız 20
dakikalık reklam kuşağından hiç bahsetmeyelim bile.
Hayatın içindeki birbiri ile ilgisiz
ne kadar şey varsa katlanarak üst üste
getirilmekte. Modernizmin kompartmanlara böldüğü gündelik hayat ve
düşünce biçiminin sonucu olarak ortaya çıkan fazlası ile katı zaman/mekan
anlayışının sonucu tek işlevli yapılardan vazgeçilirken bu sefer sarkacın ucu
en ilgisiz işlevlerin birbiri içine geçtiği
mekanlara doğru salınmakta. Çeşitliliğin, esnekliğin, özgürlüğün, polikronik yaşam düzeninin benimsendiği bu
çağda beklenen bir gelişme belki ama
mimarlık buna yeterince ayak uydurabiliyor mu acaba? Karma fonksiyonlu
(mixed use) binalar bu ayak uydurma
çabasının bir sonucu mu yoksa sadece
bir yanılsama mı?
Karma fonksiyonlu yapılar yeni bir
kaları, mimarın eğer hele hele öğretiyor veya yazıyorsa binaları başkalarının
anlayamayacağı sözcüklerle anlatabilen
birisi olduğunu düşünür.
İşte şimdi size elimden geldiğince
basit şekilde mimarın kim olduğunu
ve onun bu saydıklarımızın hepsini ve
biraz da daha fazlasını kapsayan yaptıklarını anlatacağım.
Mimar bir yaratıcıdır.
Mimar bir düşünür, binaları hayalinde yaratan birisidir.
Mimar, bir yapıcı, fikirler yapan, yaratıcı biridir.
Yapılabilecek şeyleri düşünen biridir.
İyi düşünülmüş bir şeyi yapan biridir.
Bir hayalperest.
Bir sanatçı.
Bir teknisyen.
Bir şekil birleştiricisi değil.
dime sorarım. Çünkü ‘mimar olmak’,
karakter gücü gerektirir. Daha çok
‘doktor olmak’ gibi: Ya öylesindir ya
da değilsindir. Belki de bu iki unvanın,
Tıp ve Mimarlık, bu kadar çok ortak
noktasının olmasının nedeni, mesleksel olmalarıdır. Belki de bu iki unvanı
kazanma sürelerinin daha uzun olması
ve olgunlaşılması için daha çok süre
gerektirmesinin nedeni budur. Eğitim
yasalarımızı yapanların pek anlayamaz
göründükleri bir şey bu.
Ve iyi bir mimar olmak için her tarafta binalar görme konusunda nörotik
bir tür tutkunuz olması gerekmez – ki
bunların çok az sayıda iyi örnekleri ve
bol bol kötü sayılacak örnekleri vardır
– kavramanız ve tutunmanız gereken
tek şey, mekân ve ışık kavramıdır. Ve
bu mekân duygusuna sahip olmak,
basit bir evi kontrol edebilme, büyük
bir ofis bloğu yapabilme veya bir alana
doğru şekilde düzen verebilme anlamına gelir.
Düzen bir mimar için önemli bir
kaygı konusudur. Bir mimar, daima
mekânın düzenini belirler. Ve bir ışık
duygusuna sahip olmak, onu bir yere
getirmek veya daha ötesi, ev veya ofis
bloğu veya kent, mimari ışıkla artırıldığında ortaya çıkan güzellikle dolacak
şekilde mimariyi ışığın önüne koymak
demektir. Bu, Amerikalı yazar Henry
James’in bir seferinde çok mükemmel
olarak Roma’daki Pantheon hakkında
yazdığında anlattığı bir şey: “Bina her
sabah, onu her gün ziyarete gelen güneş ışığının çağrısı ile uyandı.”
Mimar olmak, evi bir rüyaya dönüştürmek demektir. Harika bir mekân
oluşturacak şekilde, malzemeleri bina
yapmak için bir araya getirmek. Ve
aynı zamanda bir rüyayı da eve dönüştürebilmek. İçinde yaşamaktan mutlu
olacağınız bir eve. Demek ki mimarın
yaptığı fikirleri rüyaları inşa etmek,
fikirleri somutlaştırmaktır. Rüyaları
gerçekleştirmek. Başka bir deyimle,
ozanın şiir ile yaptıklarına benzer. Aynı
sözcüklerle ya çok güzel bir şiir, ya da
bir çöp yığını yaratabilirsiniz. Tamamen aynı sözcüklerle. Bu, mimari için
de geçerlidir; aynı malzemelerle hiç ilginç olmayan bir mimari öge veya bizi
yolumuza çivileyen şaşırtıcı bir bina
yapabilirsiniz.
Öğrenciler, ayrıca, tüm aşamaları ve
ögeleri açısından tarih çalışmaya da
özel dikkat göstermelidir. Onların klasik mimari eğitiminin bir anakronizma
olacak olan modası geçmiş formlarına
uymak demek olmadığını ancak çoğu
bugün hala geçerli olan, yapılmalarında kullanılan özel düzenekleri anlamak
demek olduğunu çok iyi anlamalıdır.
Mimarinin merkezinde insanlık esas
olarak hâlâ tüm olağanüstü değişikliklere rağmen mekân ile olan ilişkisinde
aynıdır. Ölçülerin, oranların ve ölçeğin
kontrolü, bugün dahi tamamen geçerli
kalmayı sürdüren konulardır.
Ve inşaat. Yalnızca bir inşaat değil,
kayda değer bir mimari yapıt yapmak
için malzemeleri nasıl birleştirme, düzenleme ve bir araya getirmeyi bilme
sorunu. Her malzemeyi en derin anlamı ile anlamak, yaptığımız mimariyi
yorumlayabilmek ve yeni malzemelerin
mimarinin devrimleştirebilmesini nasıl
gerçekleştirebileceğini anlamak.
icat gibi görünse de aslında endüstri
devriminden önce yapılar birden çok
işlevi barındırıyordu zaten. Örneğin
Amsterdam’ın tipik kanal konutlarında zemin katlarda ticaret, üst katlarda
tacirlerin evleri, onun üstünde de sattıkları malların depoları bulunmaktaydı. Tüm kıta Avrupasında ekonomik ve
teknolojik koşullar nedeni ile tek fonksiyonlu yapılar sadece yönetim ve dini
yapılarla sınırlı idi. Endüstri devriminden önce insanların yürüme mesafeleri
ve kısıtlı nakliye imkanları nedeni ile
kentler yüksek yoğunluklu ve karma
dolayısı ile trafiğin artmasına neden
olduğu için halen uğraştığımız sorunlar ortaya çıktı. Gitgide yoğunlaşan
ve kirlenen kent merkezlerine çözüm
olarak önerilen banliyöler ise sorunların katlanmasına neden oldu ve 20. yy
sonlarına doğru tekrar karma fonksiyonlu planlama anlayışının avantajları tartışılarak uygulanmaya başlandı.
Kent planlamasında fonksiyonların bir
arada tutulmasının nimetlerinin farkına varılırken aynı nimetlerden büyük
ölçekli yapıların da yararlanabileceği
fark edilerek konut, turizm, ticaret ve
fonksiyonlu karakterde idi. Demiryolunun gelişmesi ve üretim alanlarının
konut alanlarından uzaklaştırılması ile
kent planlaması işlev odaklı planlamaya dönüştü. İngiltere’de 19. yy sonunda
başlayan Bahçe Şehir (garden city) hareketi, sonraları Le Corbusier’in Plan
Voisin veya Ville Radieuse planları
kent planlamasında kompartmanlaşma anlayışın en bilinen örneklerinden
sayılır. Kirli endüstri bölgelerini yaşam
alanlarından ayırmak mantıklı görünse de kent içinde ulaşım sürelerinin ve
ofis fonksiyonları yapı ölçeğinde de bir
araya getirilmeye başlandı.
Öte yandan Türkiye’de hiçbir zaman
kentler işlevlerin ayrıştırılması gözetilerek planlanamadılar, planlansalar
bile politik basiretsizlik ve ekonomik
nedenlerle öngörüldüğü gibi gelişmediler. Bir anlamda batı şehircilik anlayışının bir 100 yıl sonra tur bindirdiği
noktada olan Türkiye’deki kentler şu
anda zaten çok işlevli bir planlama anlayışının sonucunda ortaya çıkmış gibi
çalışmakta. Yapılar da bu ortama uyum
sağlamış durumda ve bunun hem eksileri hem artıları var.
Biraz bu niyetle baktığımızda aslında
binaların planlandığı gibi değil akla
gelmeyen başka şeyler için daha bile
iyi çalıştığını fark edebiliriz. Örneğin
Levent’te, Harbiye’de, Mecidiyeköy’de,
Beşiktaş’ta, Kadıköy’de zamanında türlü ailenin en özel anlarına kucak açmış
binlerce apartman dairesinin bir kısmında şu an ayakkabıları ile dolaşan
iş adamları sözleşmeler imzalıyor, bir
kısmında doktorlar hastalarının dişlerini oyuyor. En sefil durumdaki demir
atölyeleri lüks butiklere, bir zamanlar
şerit testere ile inleyen marangozhaneler şarap kadehlerinin ve kahkahaların
çınladığı yerlere dönüşüveriyor. Depo
niyetine yapılmış hanlar bir kaç yüzyıl
kuyumcu atölyesi olmuşken şimdi lüks
butik otellere dönüştürülmekte. Makaraların döndüğü tekstil atölyelerine
veya farelerin cirit attığı tahıl ambarlarına kurulmuş reklam ajanslarındaki
metin yazarları şimdi kelimelere takla
attırıyor. Modernizmin mottosu olan
fonksiyonu takip eden formun pek de
gerçek olmadığını tecrübe ediyoruz
hep birlikte.
Üretilmiş bunca bina mimarlarının
hayal ettiğinden çok farklı hislere ve
işlevlere ev sahipliği yapabiliyorken
çoğu mimar hâlâ ‘mekanların kralı’
edasında dolanıyor. En içten dualar
camiler yerine hastanelerde; en samimi öpüşmeler düğün salonları yerine
havalimanlarında yapılıyorsa fonksiyon
odaklı mekânsal tasarım anlayışını masaya yatırmak gerek. En başarılı yerler
aklımıza estiğini yapmamıza izin veren;
nasıl yürüyeceğimizi, nereye oturacağımızı dikte etmeyen mekanlar aslında. Sizin için tasarlanmış ve üretilmiş
bir bankta oturmak yerine alçak bir
duvarda daha rahat edebiliyorsunuz
çoğu kez. Klişelere dönüşmüş tasarım
anlayışının sonucunda neden banyolarımız gün ışığından yoksun, mutfaklarımız küçük; neden herkesin salonu
sokağa, yatak odası arkaya bakmak zo-
runda diye sormak aklımıza gelmiyor
bile. Tefrişli planlarla satılmaya çalışılan evler bize biçilen dar ceketler gibi.
“Uyumak için bu köşe, yemek yemek
için şu köşeyi kullanın lütfen”, “misafiriniz burada oturacak, siz televizyonunuzu buraya koyacaksınız”, “siz küçük
hanım, büyüyüp evden ayrılana dek
hep karşınızdaki şu perdeleri her daim
kapalı küçük pencere ile bakışacaksınız, ne yazık ki odanız başka türlü bir
yerleşime izin vermiyor.”
Özgürlüğün en önemli kıymet olduğu bu zamanlarda mekanların katı ve
bükülmez olması fazlası ile uzun sürdü.
Teknoloji olarak yapı üretimi oldukça
arkaik, hala duvar örüyoruz. Her yıl çıkan binlerce yeni malzeme ve detaya
rağmen mekanları oluşturduğumuz
duvarlar için bulunabilmiş en esnek
çözüm alçı pano duvarlar.
Konutlar için ise nedense tuğla ve
gaz beton bloklardan bir türlü vazgeçilmiyor. Mekanlarda ihtiyacımız olan
esneklik ve değiştirme özgürlüğümüz
tesisat şaftları ile sınırlı. Oysa yaklaşık
bir asırlık bir geçmişi olsa da otomobil
teknolojisi kişiselleştirme konusunda
çok yol aldı. Örneğin BMW’nin GINA
konseptinde araçların kabuğu ihtiyaca
göre şekil değiştirebilen esnek bir zardan ibaret.
Yapı teknolojisinin bu isteklere cevap vermesi daha zaman alacak gibi.
Bu nedenle en azından mekânsal tasarım yapan mimarların farklı işlevlere
uyarlanabilecek bir tasarım anlayışını
benimsemesi gerek. Fonksiyon odaklı
mekan tasarımından ziyade farklı hislerin ve işlevlerin gerçekleşebileceği
nötr ortamları yaratmaya odaklanmak
esas amaç olmalı. Pahalı sistemlerle
“yeşil” binalar değil uzun ömürlü ve bu
ömür boyunca çok farklı fonksiyonlara
ev sahipliği yapabilecek yapılar yapmak
çok daha çevreci bir yaklaşım olurdu.
Elbette bu anlayışın hala tam anlamı
ile fonksiyon-form takıntısından kurtulamamış mimarlık eğitiminde de yer
bulması iyi olur.
Download

haberi indir - AVCI Architects