İÇİNDEKİLER
I. ANLAMDA İDEOLOJİK MÜCADELE
1
İLETİŞİM, ARAÇ, KİTLE
1
ÜLKE, HALK, MİLLET, VATAN,
16
TEKNOLOJİ
20
SINIF
20
FİKİRLER VE İDEOLOJİ
21
FEODALİZM 28
KAPİTALİST, SERMAYE, KAPİTALİZM
30
İŞ, EMEK
31
AZ GELİŞMİŞ
32
ALT-YAPI
34
DEREGULASYON
38
GLOBALLEŞME\ULUSLARARASILAŞMA
39
ÇOK ULUSLU ŞİRKET
40
DIVERSIFICATION\ÇEŞİTLİLEŞME
41
DİKEY ENTEGRASYON\BÜTÜNLEŞME
41
HABER, PROGRAM, ÜRÜN
41
II. ULUSLARARASI İLETİŞİM DÜZENİ
43
A. İLETİŞİM TEKNOLOJİSİ, İLİŞKİ VE POLİTİKASI
46
B. ÖRGÜTSEL YAPILAR
63
AMERİKA
66
KANADA
83
İNGİLTERE
84
JAPONYA
86
ALMANYA
86
FRANSA
87
HOLLANDA
88
İSVEÇ
89
İTALYA
89
BAĞIMLI ÜLKELER
90
ESKİ DOĞU AVRUPA BLOKU
112
C. ÖRGÜTSEL İLİŞKİLER
114
ÖRGÜTSEL TRANSFERİN İŞLEYİŞİ
114
REKLAM ENDÜSTRİSİNİN OYUNU
116
ÖZELİN KAMUYA SALDIRISI: DEREGULASYON?
116
SERMAYENİN ULUSLARARASILAŞMASI
129
HABERCİLİK İLİŞKİSİ
133
MİLLİ DEVLETLERİN ROLLERİ
136
D. SOFTWARE BİÇİMLERİ VE PAZAR İlİŞKİLERİ
141
AMERİKAN PAZARI
142
GELİŞMİŞ AVRUPA PAZARI
145
BAĞIMLI PAZARLAR
147
ESKİ DOĞU BLOKU
151
SİNEMA FİLMLERİ
151
SERİLER
155
OYUN SHOWLARI
155
GÖRÜNTÜLÜ, SESLİ VE BASILI HABER
158
FUTBOL VE SPOR
161
ÇOCUK ÜRÜNLERİ
164
DERGİLER
167
EĞİTİM SOFTWARELERİ VE ÜSTÜN KÜLTÜR
169
EV-VIDEO PAZARI VE KORSANLIK
171
PORNO ÜRÜNLER
172
MÜZİK: RADYO VE KASETLER
173
ÜRÜN FİAT POLİTİKASI
177
E. İLETİŞİM PROFESONELLİĞİ, PRATİĞİ VE İDEOLOJİSİ
190
TARAFSIZLIK VE NESNELLİK
201
BASIN (İLETİŞİM) ÖZGÜRLÜĞÜ
203
İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ
205
SORUMLULUK
208
İLETİŞİM VE KAYNAK SEÇME ÖZGÜRLÜĞÜ
209
DEMOKRATİKLEŞTİRME
211
III. ALTERNATİF DÜZEN ARAYIŞI VE KARŞI TEPKİLER
213
BİRLEŞMİŞ MİLLETLERDEKİ GİRİŞİMLER
213
KÜLTÜR İMPERYALİZMİ
216
MEDIA İMPERYALİZMİ
SERBEST AKIM DOKTRİNİ VE POLİTİKASI
MODERNLEŞME DOKTRİNİ VE POLİTİKASI
IV. SON SÖZLER: DÜZENİN GELECEĞİ
224
229
233
239
TABLOLAR LİSTESİ
Tablo 1: Amerika Kamu Yayını Sisteminin Gelir kaynağı dağılımı
71
Tablo 2: Amerikan FM ve Am Radyo istasyonu artışı
72
Tablo 3: Şebeke Tv Program tür ve İzleyicioranları(1992)(akşam7-11)
79
Tablo 4: Basının Tekelleşmesi (Günlük gazeteler)
81
Tablo 5: Önemli Avrupa Tv kanallarının finans ve sahipliği
132
Tablo 6: Reuters'ın gelir pazarları dağılımı
134
Tablo 7: Ülkelerin ithal ettiği programlar
142
Tablo 8: Amerikan film endüstrisinin dünya pazarında kiralamayla
elde ettiği gelirler (1990-1992)
152
Tablo 9: Japonya'da 1992'de film dağıtımdan elde edilen
gelir
153
Tablo 10: Alman film pazarının 1989-92 paylaşımı (yüzde
olarak)
154
Tablo 11: Amerikanın tv\kablo,ve video film satışı (1991 (Milyon dolar)
154
Tablo 12: Yarım saatlik Çocuk kartonlarının satış fiatları (1992) (dolar)
166
Tablo 13: Gelişmiş Pazarlardaki Amerikan iletişim ürünlerinin
Fiat Listesi (1992)(Bin dolar olarak)
185
Tablo 14: İkincil kapitalist Pazarlardaki Amerikan ürünlerinin
fiat listesi (1992) (Bin dolar olarak)
186
Tablo 15: Geri Bırakılmış Ülkelerin pazarında Amerikan ürünlerinin
fiat listesi (1992) (Bin dolar olarak)
187
Tablo 16: Doğu Avrupa pazarında Amerikan Ürünlerinin
fiatı (1992) (dolar olarak)
188
Tablo 17: Amerikan pazar fiyatlarının gruplara göre dağılımı
(1992) (Dolar olarak)
189
SUNUŞ
Dünya sürekli değişim içinde: Bu değişim sermayenin uluslararasılaşması ve
yaygınlaşması yönünde olmaktadır. Amerika'da herkes "ekonomik durumun kötüye
gittiğini" söylüyor. Amerikanın dünya pazarlarındaki ekonomik gücü sarsılmaya
devam ediyor. Amerikan ekonomisi iyi durumda değil. Madalyonun göze kakılan yanı
bu. Madalyonun gözden saklanan öte yanına bakarsak bambaşka bir gerçek görürüz:
Sermaye
daha
da
palazlanmakta
ve
sermayenin
ücretli-köleleri
daha
da
cılızlaşmaktadır. Palazlanma ve cılızlaşma, dünyanın sürekli değişiminin ne demek
olduğunun en özlü ifadesidir.
Son zamanlara kadar, sömürünün egemen karekteri, sadece imperyalist
devletlerin koruduğu milli-sermayeler sisteminin dünyayı paylaşması biçimindeydi,
ve ilişki düzeni "sömürünün yapan yerler" bakımından imperyalist bir karakter
taşımamaktaydı. Şimdi buna çok önemli yeni bir boyut eklendi: Artık, sömürüyü
yapan firmalar tek bir ülkeye ait firma olmaktan hızla çıkmakta ve uluslararası
sermaye büyük çoğunlukla millilik niteliğini yitirip gerçek anlamda uluslararası
olmaktadır. Örgütlenme ve iş yapma
bakımlarından gittikçe uluslararasılaşan bir
dünya pazarı oluşmaktadır. Bu oluşumda en önemli rolü iletişim teknolojisi
oynamaktadır: İletişim teknolojisinin bugünkü yapısı olmaksızın uluslararsılaşmanın
başarısı büyük ölçüde kısıtlanır: Dünya imperyalizmi anında-iletişim olanaklarına
sahip olmazsa ne ekonomik ne askeri ne de kültürel\ideolojik kontrolu şimdiki gibi
sağlayabilir. İletişim, iletişim teknolojisi ve ürünleri, kapitalist dünya pazarının yeni
boyutlara ulaşmasında hem iletişim sermayesi hem de bütün diğer sermayeler için
hayati bir rol oynamaktadır. Bu kitapta bu durumu, dünya'da Amerikan kültürel
imperyalizminin dünyanın her köşesinde saldırısını ve yaygınlığını artırdığını, fakat
ekonomik imperyalizmde Avrupa ve Japonya ile rakip-ortak olarak iş gördüğünü,
toplumsal ve uluslararası seviyedeki iletişim düzeni ve ilişkilerini örnek olarak alıp,
konuyu egemen ideolojiler çerçevesi dışında ele alan bir anlayış tarzıyla, okuyucuya
sunmaya çalıştım.
Bu kitap genel okuyucunun yanında, özellikle iletişim öğrencileri ve
profesyonelleri ve uluslararası siyasal ve ekonomik ilişkilerle ilgili profesyoneller için
alternatif bir kaynak olarak yazılmıştır.
Genel okuyucunun beni anlayabilmesi için, Ne burjuva-pozitivizminin şekilcimetodculuğu
ne
de
geleneksel-marksizmin
ciddiliği
ve
kültürel
yaklaşımın
anlaşılmazlığı içinde kendimi hapsetmeye çalıştım. Anlaşılarak anlam iletmeye
çalıştım, "bilimselin" modern-filimsel kurgusuyla değil. Bu son sözüm, (a) okunamazreçete yazan ve bu yolla da eski-hurafelerin yerine yenilerini ekleyen, "reçeteyi
okusan n'olacak ki, zaten anlayamazsın" diyen ve her yıl yanlış ilaçla sayısız kişiyi
sakat bırakan veya öldüren tıb bilmine, ve (b)
anlaşılmaz anlatımlarıyla kültürü
mistikleştirenlerin arı-ısırası dillerine övgüdür. Ben de geleneksel kültürle yetiştirilmiş
ve kapitalist kültürle biçimlendirilmiş kapitalizmin bir ürünüyüm, fakat, entellektüel
modaya uyup kocaman sakal bırakan (benim de uzun saçım var, beğendiğim ucuz
bir altın küpe bulursam takaca'm) Karl Marks denen amcanın da belirttiği gibi,
düzenin yarattığı karşıt ürünlerden biriyim aynı zamanda... Ne kadar anlaşılır olmaya
çalışsam bile, ben de elbet anlaşılmazlık sorunum var. Fakat hiç değilse, çabam
anlaşılır olma yönünde, kafa-kargaşalığı yaratma değil.
Ayrıca, duygularımı standartlaşmış bilimsel pratikler ardında gizlemeyi
gereksiz ve yanlış olarak görenlerdenim. Bütün bunların cezası da, tabi ki, egemenin
yanında elde edilebilecek materyal faydadan yoksunluktur. "Bilim adamı kendini
duygusallıktan soyutlayan, temkinli, soğukkanlı, konunun içinde olsa bile kendini
dışarda tutabilendir" lafı pozitivist sosyal bilimin kendini sunduğu sahtekarlık kılıfıdır.
Bu sunuş, kendi sahtekarlıklarında kendilerini avutan, nesnellik taslayan, ve gerçekte
subjektiflik içinde yüzen, yaşam tarzlarıyla egemen güçlere göbekten sıkı sıkıya
bağlı, ciğeri beş para etmez entellektüel taslaklarının bilimsel tül perdeler ardından
dünyaya bakışlarının ifadesidir. Soda endüstrisinden tut dünyayı birkaç kez ortadan
kaldıracak güçte olan silah endüstrisine kadar toplumsal üretim ve yaşamın her
alanında etken olan bu bilim adamları, bırak kendilerinin ortak olduğu çıkarları
evrensel gerçek olarak sunmayı, hatta göreselliği ve çevresel bekareti bile hizmet
ettikleri amaç yönünde kullanarak kirletirler. Burjuva demokrasisinde binlerce
sayfalarda anlatılan nesnel bilim, gerçekte, aynı burjuva demokrasisinin seçim ve
çoğunluğun idaresi oyunu gibi, çoğunluğun (örneğin olasılık fazlalığının) azınlığı
(örneğin arada sırada veya köşede bucakta olanı) geçersiz kılmasıdır. Çoğunluk
adına, çoğunluğu kullanarak azınlığın bastırılması ve bazen de yok edilmesidir.
Burjuva istatistik biliminin "normal dağılımı," "trend\yönelim" veya "faktör" analizleri,
sosyal bilimlerde, kalıplaştırılmış kalıbın kalıbını, sürüleştirilmiş sürünün sürülüğünü
yeniden-kanıtlama ve meşrulaştırmadır. Aynı zamanda, bu kalıpların karakterlerini
inceleyerek kitlelerin yönetilmesine ve sermayenin satış çabalarına yardım etmektir.
Egemen düzenlerde, çoğunluğun iradesi denildiğinde, gerçekte bu irade çoğunluk
lafıyla toplumu yöneten küçük bir egemen-azınlığın iradesinden başka birşey değildir.
Yani, çoğunluk bile çoğullaştırılmış egemen-azınlığın büründüğü sahte-örtüdür. Bu
sahte örtüyü halkla ilişkiler, iletişim, siyasal bilimler, sosyoloji gibi bilim dalları bize
sihirli bir biçime sokup sunarlar. Bu bilim, ırkçı ve baskıcı bir düşünü ve pratik tarzının
malıdır ve bu tarzın hizmetindedir. Kendimi bu bilimin yobazlığından uzak tutmaya
çalıştım, fakat bazen ne kadar uzağım desen o kadar yakındasın. Bu nedenle,
örneğin, heyecanlı-gençlikten kalma slogancı basitleştirmelerle karşılaşırsanız,
kusura bakmadan affedin, olur mu? Ettiniz mi?
Bu kitabı okurken, her söyleneni kendi tecrübelerinizin ışığında, çevrenize ve
kendinize bakarak anlamaya çalışmanızı öneririm. Böylece, hem söylediklerim anlam
vermede kolaylık kazanır, hem de, söylediklerim için beni suçlama veya alkışlama
yönelimi gibi kısa yoldan hükümler verme yerine, daha sağlıklı ve anlamlı bir okuma
sağlama yönünde söylediklerim anlam kazanarak değerlenir. Hele "bu herif takunya
şıkırdatanlardan, veya havlayarak fena halde ısırma peşinde olanlardan, veya orakla
ot biçen ve çekiçle bina yapanlardan" diye beni belli bir ideolojik kalıba sokup hüküm
vererek, yazdıklarımın ona göre değerlendirilmesini asla istemem. Ben en önce ne
bu ne de şuyum: Ben herşeyden önce her insanın yaşamaya hakkı olduğunu ve
başkalarının elinden ekmeklerini alarak insanları insanca yaşamlarından yoksun
etmeye hiçkimsenin hakkı olmadığına inananlardanım. Önemli olan, kendimizi ve
hayatı eleştirici bir şekilde anlamamızda ve daha insanca bir düzen kurma yönünde
çaba ve bu çabalara katkıdır. İçimden bir ses, kelekliği bırak İrfan! Ayaklarını yere
bas ve titremeden kendine gel" diyor: Kitap, hemen her ileti gibi, tek bir anlamı değil
birçok anlamları iletir: Ülkü ocağının ocağında okunursa, başka; takunyalının
hamamında okunursa, bir başka; Stalin'in vodka sofrasında okunursa, daha başka;
Sermayenin
attığı
kemikleri
kemirirken
okunursa,
daha
daha
başka
anlamlandırılmalara gebedir. Hangi anlamla anlamlandırılırsa anlamlandırılsın, bu
kitabın siyasal doğruluk iddiasıyla yanıp tutuşan siyasal yobazlar tarafından başka
insanlara zarar vermesi için kullanılmasını asla istemem: Amacın kendimizi ve
çevremizi ve dünyamızı anlamamız, ve insanca yaşam için ortak çabalarla değişim
getirmeye çalışmamızdır, katliamlarla değil!. Dikkat dikkat: Ben burda liberal
kapitalizmin sömürü ve hunhar düzenini olduğu gibi kabul eden BARIŞ türküleri veya
nutukları okumuyorum. Bu barış nutukları verenler, burjuva sofralarında verdikleri her
konuşmalarında birkaçbin dolar para alırlar. Bu barış nutukları ve türküleri verilirken
de dünyanın birçok yerinde egemen düzenlerin katliamları ve sömürüleri, açlık,
evsizlik, işsizlik, kısaca insanın insanı mahkum ettiği insanlık dışı yaşam şartları
devam eder.
Tekrar edeyim: Eleştirici bir gözle okuyun lütfen. Söylediklerimi kendi
gördüğünüz ve yaşadığınız gerçeklerle tartın, biçin: Yanlış olmaktan ne utanç
duyarım ne de korku. Tam aksine, negatif bir değerlendirmemde eğer yanlışsam, bu
beni sevindirir. "Ben'in" benliğini hastaca korumak için, çıkarına ters düştüğünden,
gerçekleri
red
etmesi
manyaklığını
bırakmak
gerekir.
Eğer
pozitif
bir
değerlendirmemde yanlışsam, bu beni üzer, ama gene de yanlış yanlıştır ve kabul
edip düzeltmemiz gerekir. Bu doğruya yakınlaşmada insanca seçilecek yolun
özelliklerinden biridir.
Bu kitapta, kapitalisti, modern-burjuvazinin diğer ülkelerde milliyetcilik adı
altında beslediği faşizmi ve bazı bilim-filim adamlarını azıcık kötülüyor gibi gelebilirim.
Kötülemek de ne kelime diyeceksin okuduktan sonra. Fakat şunu açıkça okuyucunun
anlamasını isterim, Kapitalist (veya bilim adamı, gazeteci, öğretmen, muhabir, polis)
dediğimde toplumda bu görevi üstelenen, bu rolü oynayan kişileri düşman olarak
göstermiyorum. O kişiler tarihteki rollerini belli kılıflar içinde, örneğin tilkice, siyaset
adamı olarak, dolandırıcılıkla milyarlar vurararak, mobilya üçkağıtcılığından başlayıp
iletişimde işbirlikçi sermaye dalına sıçrayarak, bankacı olup banka soyarak, simit
satıp zengin olarak, üniversite bitirip yaşlanarak koca bulamayıp evde kalarak,
mühendis olup bir montaj-fabrikasında makinelere çocuk-bakıcılığı yaparak, ve
birçokları da birçok mavallara kendisinin gerçeği sanıp inananarak oynarlar. Kapitalist
de içinde doğduğu, yaşadığı ve zevkle yaşattığı düzenin herkes gibi bir parçasıdır.
Kapitalisti ve devletini hunhar ve gözü dönmüş yapan büyük ölçüde sistemin
düzenlenme ve işleyiş şeklidir. Sistemi de işleten ve yürütenler klasik-koca göbekli
kapitalistler değil, kapitalist sistem tarafından yüksel ücretle kiralanmış, kapitalisti
utandıracak kadar insafsız uygulamalar yapan yönetici kadrolardır. Ne denli, ağır
laflarla eleştirsem bile, bunun anlamı sadece ifadeye güç vermedir. Biz anlatıma lafla
güç vermeye çalışırız, bazıları da füzelerle, işkencelerle falan... Eh, herkesin ikna
yöntemi farklı. Benimki lafla değirmen döndürme gibi birşey... Buna "iletişim
biçimi\tarzındaki farklılık" denir. Kafa kırma tarzıyla, ifadeye kanlı ve canlı bir güç
katma ve bu yolla ikna etmeye çalışmak, asla doğru ve haklı olamaz. İnsanları ezmek
ve öldürmek dünyadaki bugünkü örgütsel ve ilişki düzenine çare getirmez. Tabi
benim bu dediğimi okuduğun şu an, dünyanın birçok köşesinde, egemen sınıfların
devlet örgütleri (adalet sistemi, ordusu, gizli teşkilatı) ve çok vatanperver, dini
büsbütün ve aile değerlerine derinden saygılı ikiayaklılar tarafından bazı insanlar
canavarca yenmektedir. Adaletsiz ve baskıcı insanlık dışı durumu gören, yaşayan ve
karşı gelenler, kapitalist-avcılığı yapmayacak kadar insanlık ideolojisine sahiptirler.
Çoğunlukla kendilerini savunma durumunda bırakılmışlardır, vurulmuş ve saldırıya
uğramışlardır. Kim olursa ve ne olursa olsun (kapitalist, faşist, komünist, iblis),
Toplumdaki her pozisyon ve yerde vurulanların yerini yenileri alır, ta ki o pozisyonlar
ve yerleri oluşturan yapı ve ilişkiler ortadan kalkıncaya veya yeniden düzenleninceye
kadar. Bu yeniden düzenleme ve ortadan kalkma insanları öldürerek ne durdurulabilir
ne de sağlanabilir. Durdurulduğunu ve sağlandığını sananlara tarihe yeniden bir göz
atmalarını tavsiye ederim. O kadar uzağa gitmeye de gerek yok, son otuz senenin
Türkiyesine bakmak bile yeterlidir. Bunu yazarken aklıma hemen şu düşünce doldu:
İrfan, senin gibi .... ürür, gene de, kanlı kervan yürür. Cevap: Ebediyen yürüyen
kervan duydun mu?
Modern burjuvazinin, çıkmazda kaldığında, siyasal faşizme, yani Hitler gibi bir
kişinin ve faşist siyasal örgütlenmenin egemenliğine başvurması KENDİSİ İÇİN en
son seçeceği bir seçenektir. Bunun yerine, ordusunu ve polisini kullanarak
egemenliğini sağlar. Çünkü modern burjuvazinin faşizmin devletciliğine tahammülü
yoktur. Devleti kendi çıkarları yönünde kullanmaktan asla vazgeçmez. Modern
burjuvazinin sosyal-faşizmi ise günlük yaşam pratiğidir: İşçi hakları, kadın hakları ve
sendikalaşma çabalarına karşı alınan tedbirler, ücret politikası ve her gün iş
yerlerinde işçilerin\memurların yüzyüze geldikleri durum bu faşizmin günlük pratikteki
ifadeleridir. Modern burjuvazi kendisi için seçmediği siyasal-faşizmi sömürdüğü
ülkelere gelince çıkarına en iyi hizmet eden bir yöntem olarak görüp, gerekirse
kullanır. Bu nedenle milliyetcilik el altından beslediği bir akımdır. Başkalarının sahip
olduğu vatana bu başkaları için sahip çıkan
milliyetcilerin titreyip kendilerine
gelmeleri gerekir: Ardından koştuğun milliyetcilik bile senin malın değil, kapitalist
Batının siyasal kültürünün malıdır. Uyan!: Vatan, millet, birlik, beraberlik duygularını
sömüren burjuva milliyetciliği, bizim gibi ülkeleri soyanların soygunlarını, adaletsizliğe
ve insafsız sömürüye başkaldıranlara karşı, hunharca koruma ideolojisidir. Burjuva
milliyetciliği yirminci yüzyılda bizim gibi ülkelere, burjuva-demokratik devrimiyle,
batıdan sirayet eden, insanlık için en tehlikeli ve en bulaşıcı hastalıklardan biridir.
Kısaca, ülkücülükle insanlığı bağdaştırmak istersen, katil burjuva milliyetiliğini bırakıp,
hiç değilse, Türkün ülkesinde imperyalist soyguna ve soygunun işbirlikçilerine karşı
savaş verirsin, ve bu uğraşda da amacın her Türk vatandaşının insanca yaşamaya
hakkı olduğu olur. Sömürüye ve adaletsizliğe başkaldıranları, senden olmadıkları ve
senin savunduğun çareden başka çarelerle geldikleri için, boğazlaman veya
bağazlama hissiyle yanman değil. Burjuva milliyetciliği peşinde koşanlar yaptıklarıyla
cehaletin cani-bilgiçlik taslamasına en acılı örnekler verirler. Tasmasız-evcil hayvan
baskı altında olmadan eve bağımlılığını sürdürür.
Kitabı bölümlere ayırışım keyfidir. Başta bazı önemli kavramlar üzerinde
anlam tartışması yaptım: Daha doğrusu, hepimizin bildiği egemen anlamlardan farklı
olan anlamlarını sundum. Ardından uluslararası iletişim düzenini oluşturan ülkeler, bu
ülkelerin genel iletişim teknolojisi ve üretimi yapıları, ülkeler arası iletişim ilişkilerin
durumu ve bu durumun ortaya çıkardığı neticeleri anlatmaya çalıştım. Bunu takiben,
uluslararası düzene karşı alternatif arayışlar ve bu arayışlara karşı direnişler ve
politikalara eğildim. Sonuç olarak da durum ve yakın gelecek hakkında bazı
olasılıklar üzerinde durdum.
Bu kitabı çok kağıt harcamadan, makas ve tutkal falan kullanmadan
yazmamda bana büyük yardımda bulunan dünyanın en güçlü konglomeratelerinden
(dev firmalarından) biri olan NEC'in Japon emekcilerine teşekkür ederim: Üç sene
evvel bana 3,000 dolara mal olan ve şimdi 1000 dolara kolayca alınabilecek
kompütürü yaptıkları için... Yoksa, bu kitabı birkaç ayda biraz zor bitirirdim. İletişim
teknolojisi bu, kağnı arabası değil. NEC kompütürünü NEC'e bağımlılık yaratacak
şekilde
biçimlendiren
firma
politikasına
ise
bir
çift
sözüm
var:
@@*%#&$#@!!!.(anladınız değil mi?). Çünkü NEC ve IBM gibi devler kendi
parçalarına bizi bağımlı yaparlar: Standartları onlar yaratır, fakat kendi malları için
kendi parçalarından başka parça kullanamazsın. Bu nedenle, yeni parçalar alarak
kompütürü güçlendirme yeni bir kompütür almadan çok daha pahalıya mal olur.
Gelişmiş teknoloji bu: Yenisi çıktığı için eskisinin hükmü kalmaz! Neden?
Pazarlama... Neyse.
İrfan Erdoğan
New York, Aralık, 1993
I. ANLAMDA İDEOLOJİK MÜCADELE 1
Anlamlandıran kişilerdir, fakat anlamlar kişiler tarafından keyfi olarak verilmez ve
kişiye göresel de değildir. Anlamların "göreselliği" ile anlattıkları arasında tek bir bağ
yoktur. Bir kavram üzerindeki çoğul anlam her zaman birbiriyle uyum içinde
olmayabilir, ve hatta çelişkili karaktere bile sahip olabilir. Benim kafamdan armut
deyince ayı çağrışımını silebilmek için armutla ayı arasındaki "iyi armuta sahiplik"
ilişkisinin ortadan kalkması gerekir. Benim bu anlam üzerinde ısrarım, benim,
armudun "sadece meyva olması ve herkesin yiyebileceği"
anlamına karşı
mücadelemin ifadesidir. Armutluk belli bir ilişki düzeninin içinde kendini ve gerçek
anlamını bulur.
Tabi toplumdaki sosyalin ve materyalin dildeki sembolsel ifadeleri
üzerinde olan mücadele daha da karmaşık ve önemlidir. Konumuzla ilgili kavramları
ve anlamlarını özlüce açıklamaya çalışalım:
İLETİŞİM, ARAÇ, KİTLE
İletişim latincede communico, yani "paylaşma, ortaklaşma" anlamınadır. Tabi
iletişim de her medeniyet gibi Yunan medeniyetinden ve Yunan demokrasisinden
çıkar gelir. (Valla, çıkartılıp getirilir gibi geliyor bana. Ne dersinsiz?). Yunan\Latin
medeniyetinden başka ve önce hiçbir medeniyet yoktu. Olanlar da ya medeniyetsizdi,
ya da, daha kötüsü, "yaylalar yaylalar türküsü ağızlarında" yaylalarda kuş avlayan
Türk'tü. Medeniyetin ve demokrasinin beşiği eski Yunan\latin devrinde bile, iletişim
sözlüklerde ve medeniyetin-medeni-okullarında tarif edildiği gibi değildi. Çok doğru
iletişim paylaşmadır. Ne tür paylaşma? paylaşmanın türü ilişkiler düzeninin biçimine
bağlıdır. Demokrasi olarak yutturulan Yunan kölelik-demokrasisinde iletişimde
paylaşma köleliğin paylaşmasıydı. Bugünün ücretli-köle-demokrasilerinde ise,
iletişimde paylaşma bir ülkenin mal varlığının ve zenginliklerinin
paylaşılmasının
çeşitli yansımalarıdır.
Profesör W. Schramm ve dünyaya yayılmış eski-öğrenci şimdi profesörlerinin,
East-West Center'in, Journal of Communication'ın söylediği paylaşma, "ortak
referans çerçeveleri üzerinde mesaj gönderme veya mesaj alışverişi" olarak sunulur.
1
Anlamda\Dilde ideolojik mücadele için bak: Mattelart; Philipson
Chomsky; Bertaux (1972).
1
(1992);
Hall
(1982);
Paylaşma bu değildir. Bu sadece iletişim olayının bize yansıtılanıdır. Kılıftır.
Paylaşma basitçe birşeyi, bir işareti, sembolü bir kişiden bir diğerine, onun
anlayacağı bir biçimde paketleyip aktarma, gönderme de değildir: Karısının suratının
ortasına okkalı bir yumruk çekerek burnundan kanlar fışkırtan veya "bir daha işe geç
kalırsan, işine son veririm" diyen, ya da Irak'a tepeden cehennem ateşi yağdıran
iletişimde, iletiyi-gönderen tarafından "iletiyi alanın anlayacağı bir dille" paketlenmiş
ve gönderilmiş ileti biçimi paylaşma mı? Ne tür bir paylaşma bu? Bu paylaşmada
paylaşılan ne? Kim ne tür bir pay alıyor? İletişim paylaşmadır!
"İletişim insanlar arasındaki gönderilen, değiş tokuş edilen, ortaklaşa kabul
edilmiş, tanınmış semboller ve bunu kullananlar arasında ortak sahiplik şeklinde
tutulandır" diye iletişimi tarif edip, böylece, iletişim tanımına kültür ve gelenekleri de
kattığımızda bile, iletişimi doğru şekilde anlatmış olmayız. Bu tarif bile, örneğin baba
ve çocuk, anne ve baba arasındaki "dayak iletişimini" açıklamaya yeterli olmadığı
gibi, yanlış yöne sürükleyicidir. İletişimi ortak tecrüblelere, geleneklere, göreneklere
dayanan laf ebeliği veya kitle-iletişiminde haber denilen örgütlenmiş-dedikodu da
sadece örtüyü gerçeğin tümü gibi göstererek açıklar.
Hele bu tanımlamaya bir de, kapitalist psikoloji ve vurguncu-psikiyatriyi de
katarsak, yanılma ve yanlış yöne sürüklenmeyi birkaç katına çıkarırız. Elbette,
iletişimde psikolojik etkenler önemli rol oynar. Ama bu psikolojik etkenleri sadece
"kişiliğe, veya kişinin annesine\babasına karşı duyduğu bastırılmış seksüel dürtüye
ve babasına\annesine karşı duyduğu kıskançlık ve nefrete, ya da çocukluktaki
dramatik tecrübelerine" bağlamak durgun suları bulandırmaktır. Çoktan beri
bulandırılmış suların durulması gerek ki, yüzeyden ötesini görebilelim. Bunun da
olabilmesi için, bulandıran güçlerin sudan çıkmaları gerekir. Çıkmaları için de,
yengeçlerin falan ayaklarını ısırmaları yetmez, yunusların gelip burunlarıyla tutup "siz
dışarda biraz dinlenin" diye kıyıya atması gerekir. Adamlar yunus diye bel
bağlananları bile kuru ekmekle ve sirkle\eğlenceyle kendilerine bağlamışlar.
İletişim öyle çocuk oyuncağı değil. Bugün çocuk oyuncağı bile, öyle, çocuğun
yaşadığı çevrenin sağladığı teknoloji ve gelenekler çerçevesinde, bu çevreye
bakarak kendi oyununu kendi yaratıp ve kendi oyuncağını kendi yaparak, kendiyle ve
çevresiyle yaratıcı ilişkide bulunacak iletişimi anlatmaz. Aksine, oyuncak bu tür
iletişimi engelleyen bir gücün, ticari, materyal ve ideolojik ifadesidir: Düşün çocuk
kendisi bir oyuncak yapacak ve bunu arkadaşlarına gösterecek. Gülünç duruma
düşer. Çocuk (ve anne ve babası), kendi oyuncağını kendi yapmak veya yaratmak
2
için kafa yorma ve zaman harcama yerine, kitle endüstrisinin sunduğu ticari
oyuncakları ve bebekleri satın almaya itilir. Bu kitle endüstrisinin yarattığıyla gelen
iletişim biçimiyle, o endüstrinin dünyayı görüş, umut, sevgi ve ilişki anlayışını da
böylece satın alır ve benimseme yolunu tutar. Böylece oyuncak tutuculuğun ve
ticaretin bir ifadesi olur.
İletişim anlam iletimidir.
Ama anlam iletimi öyle söylenen sözün doğru
anlaşılması gibi basitlik çerçevesinde çalışmaz: Anlam iletimi, iletişimde "paylaşma,
ortak referanslar" denilen ideolojik çerçeve içinde, yaratılmış belli imajlar üzerinde dil
ve görüntülerle bir amacı gerçekleştirmek için yapılan girişimdir. Yani "paylaşma ve
ortak referanslar" ilişkiler düzeni ve bu düzeni destekleyen ideolojinin sevimli örtülerle
sunulan ifadeleridir.
İletişim, mesajı, aklınca, en iyi şekilde paketleyip göndererek, diğer tarafın
vereceği karşıtı duayla ve umutla bekleme değildir. Eğer iletişimde böyle bir beklenti
varsa, bu, iletişimde güç ilişkisindeki kişilerin durumunu gösterir: Güçsüz dua eder,
güçlü dua edenin dua ettiğinin üzerinde oturur. Küçük esnaf veya işçi sınıfının
çocuğu üniversiteyi bitirir. İş aramaya başlar. İşe başvurduğunda, bu genç
standartlaşmış objektif ölçülere göre değerlendirilmez, ve bu değerlendirmeyle işe
alınıp alınmamaya karar verilmez. Ne tür kıstasların karar verdirici olduğunu
söylemeye gerek yok. Bunun anlamı şu: Pozitivist okulun anlattığı mesaj hazırlama
ve iyi hazırlanmış mesajın etkisi, Pavlov'un köpeğini iştahlandırma ötesinde, ideolojik
martavaldır.
İletişim sürecinden insan, toplum, yapı ve ilişki biçimleri çıkartılıp, iletişim
bulunduğu ortam ve koşullardan soyutlandığında, "bir varmış bir yokmuş, evvel
zaman içinde" diye başlayıp, "ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken" dedikten
sonra öykülenmeye başlanan masallar bilimsel gerçek olur.
İletişim toplum içinde belli ortam ve koşullar altında oluşur ve sürer. İletişim
toplum içindeki güç uygulamasıdır, üretim ilişkilerinin önceden biçimlenmiş pratiğidir,
ilişkinin olduğu düzenin gerçekleşmesinin zorunlu gereğidir. Egemenliğin ve
egemenlik mücadelesinin sonucunun ve durumunun ifadesidir.
İletişimi
olduğu
ortamdan
çıkartırsan,
sudan
çıkmış
balık
gibi
olur:
Havasızlıktan ölür. Ölen balığı süsler ve "(1)iletici, (2) iletilmek istenen ileti, (3)
iletilmek istenen iletiyi ileten iletişim aracı ve (4) iletilmek istenen iletiyi ileten iletişimi
aracından iletiyi alan alıcı" diye iletişim olarak pişirir, tabağa güzelcenek yerleştirir ve
sofraya korsun. Yersen. Yemezsen sınıfta kalırsın. Ye. Afiyet olsun, yarasın!. Çok
3
teşekkür ederim ama, bir sorum var: Yarasın yaramasına da, kime yarıyor: Yiyene mi
yoksa yedirene mi? İletileni alan alıyor almasına da, nasıl alıyor? Belli şartların
belirlediği belli alma çeşidi ve bu almanın anlamı vardır: Burnunun ortasına inen bir
yumruğu, kafanda başının etini yiyen dırdırı, "işine son verdim, yıkıl" diyeni, "benim
istediğim olacak, aksi taktirde..." diye karşında Rambo gibi dikileni, sokakta laf atanı,
BMW'su ile kur yapanı, pişmiş aşa tuz katanı, fikirleriyle vatanı satanı, ithalatihracatla kitlelere iş alanı açanı anlamlandırma farklıdır. Bunun da egemen nedeni,
pozitivist filimcilerin, pardon bilimcilerin dediği gibi "kişisel ve psikolojik" değil, yapısaldurumsaldır. Durumsal da ne demek? İletişimin ne zaman, nerde, hangi şartlarda,
nasıl ve hangi biçimde olduğu, iletişime katılanların güçsel-kimliği, bu güçlerini hangi
şartlarda nasıl kullandığı, ve bu kullanımın oluşturduğu ortam, bu ortamda güçsüzün
iletişime etkileyici-başlatıcı veya alıcı-katılıcı olarak katılmasındaki biçim, bu biçimin
getirdiği ve çıkardığı neticeler, bu neticelerin iletişim ilişkileri düzenine yaptığı etkiler
ve bu etkilerin düzende oynadığı roller gibi ufak tefek önemsiz şeyler.
"İletişimin başarısı" deyimi, sevgi dolu, pozitif yükle yüklü bir deyim değil mi?
iletişimin başarısı demek egemen iletişim düzeninin amaçlarını gerçekleştirmesi
demektir.
Peki
gerçekleştirmezse
ne
olur?
Iletişim
başarısız
mı
olur?.
Saçmalamayalım lütfen! Hiç iletişim başarısız olur mu!? Olmaz. Olmaz çünkü, bunun
anlamı egemen düzeni beceriksizlikle falan suçlamadır. Böyle bir saçmalık
yapmamak için, ne denir? "Communication breakdown,"
yani iletişimin çökmesi,
yıkılması denir. Suçlu kim? Suçlu eğer alıcı\seyirci\işçi\memur\kadın değilse, iletidir.
İyi iletide bulunmak gerek. Bunun için de mesajın çok incelikle hazırlanması lazım.
Bu ne demek? Her türlü tekniğe ve baskı yöntemlerine başvurup, nükleer silahların
gölgesinde, ideolojik egemenlikle, istediğini elde etmek demektir.
Mesajın yaptığı en büyük şey masajdır. Her mesajın (1) masajcısı, (2) masajı
ve (3) masajlananı aynı değildir. Her masaj da masaj olarak herkes tarafından kabul
edilmez. Bazıları bu masajın ırza geçmeye teşebbüs olduğu veya ırza geçmede
taktik olduğu, ya da ırza geçmenin uvertürü olduğu gibi birçok karşıt iddialarla
gelebilirler: İşveren ve sendika oturmuş kendi çıkarlarını sağlama yönünde kontrat
üzerinde anlaşma iletişimindeler. Sendikacı kurdun hazırladığı "talepler" listesinde iki
mesaj hakimdir: Sendikaya verilen emeklilik ve sigorta falan parası ve işçilerin eline
geçen ücret. Kurt oyununu şöyle oynar: Karşılanma olanağı sıfır olan ücret artışı
talep eder, onun yanında da, karşılanabilecek ve sendikaya yatırılacak ve ordan da
sendika bürokrasisinin tepesindekilerin cebine girecek talepler yapar. Sendikanın
4
kullandığı şantaj kendi cebine girecek talepleri elde etmek için olmayacak ücret
talebidir. İşveren tilki bu oyunu çok iyi bilir. Tilki beş kuruş bile vermek istemez, hatta
sendikadan kurtulma yolları arar. Bu ikili İletişime toplumun diğer yasal ve yasa dışı
güçleri de katılır. Al gülüm ver gülüm oyununun iletişimi başlar. Önce olan ve birkaç
kez tekrarlanan olay, pozitivist deyimle, "iletişim çöküşü\kırılmasıdır:"
Sözleşme
iletişiminin yüzyüze yapıldığı masalar terkedilir. Ardından, tehditler, grevler, lokavtlar
iletişimi başlar. Pozitivist\tutucu iletişimciler grevleri "iletişim" olarak kabul etmezler,
iletişim çökmesi olarak nitelerler. Çünkü, onlara göre, iletişim kurulu egemen bir
düzenin egemen kaideleri ve kuralları çerçevesinde iletide bulunmaktır. Bu kurulu
düzenin tanıdığı ve tasvip ettiği ilişkiler biçimi dışına düşen herşey gayrimeşru olarak
ilan edilir. Bu gayri-meşru olana karşı alınan tedbirler de meşru sayılır. Sözleşme
masasını terkedip greve gitmek, yasalarla tanınsa bile, kapitalist bilinçte iletişim
kırılması anlamına gelir. Tekrar sözleşme masasına dönme "kırılan\çöken iletişimin
yeniden-kurulmasıdır. Böylece, emeğiyle çalışan insanların tek mücadele gücü olan
grev hakkı, yasalarla tanınsa bile, iletişimin olduğu ortamda kullanma olanakları
çeşitli yollarla kısıtlanarak gayri-meşru ilan edilip elinden alınır: Sen hiç Polisin
yasaları çiğneyen kapitaliste veya grevi kırmak için kiralanan sendikasız işçilere ve
saldırganlara "kamu düzenini korumak için" saldırdığını gördün mü?. Tam aksine,
devletin polis gücü, "çöken iletişim" nedeniyle, işçilerin yarattığı "kamu çıkarlarına ve
sağlığına aykırı ve kamu düzenini bozucu" duruma son vermek için, adalet
bakanlığının adil emriyle işçilere saldırtılır. İşçi liderleri hapse atılır. Kaç kapitalist
lokavt nedeniyle veya kiralık saldırganları kullandığı için hapse girdi?. Birkaç sene
evvel Ankara'da çöpcüler grevdeydi. Milleti çöpcüleri yaratılan durumla suçlayarak
kudurttular. Bu insanlar artan enflasyona karşı artan maaş istiyorlar. Verilmez.
neden? Öyle şey olur mu? Verilirse fonlarla, desteklemelerle, teşvikle, kontratlarla
falan kapitaliste verilen milyarlar çoğalmaz. Egemen düzene söz yok! Böyle şey
olmaz, çünkü düzeni bozan ne kapitalisttir ne de düzenin düzeni!. Böylece egemen
güçlerin egemen iletişimi gerçekleşir. Böylece güç ilişkileri düzeni ve biçimi
sürdürülür. İşte bu iletişimdir, Hüsnüye abla.
İletişim öyle yabani ot gibi kendiliğinden büyüyen ve kendiliğinden objektif
şartlara objektif bir şekilde özgürce karşılık veren birşey değildir. Yabani otun böyle
olduğunu kim söyledi ki? Kendini öyle sanan yabani ot söyledi. yabani ot bile
yaşamak ve yaşamını kolaylaştırmak için kendini içinde bulduğu şartlara subjektif
ayarlamalar yapar ve öyle yaşar. Yani, iletişim alternatiflerin seçimindeki güce
5
bağımlı pazarlıktır. Pozitivis okul tabi "güce bağımlılığı" hasır altı eder ve demokratik
İletişimi çoklu alternatifler arasında seçim yapma olarak sunar bize. Çok güzel. Hele
bir de Amerika'da yaşıyorsan, üüüf, binlerce alternatif önünde. Hangisini seçeceğini
şaşırırsın. Alternatifleri sunan kim, yaratan kim, alternatifler gerçek alternatif mi yoksa
aynı tas ve aynı hamamın niceliksel renkli kılıktaki kopyeleri mi?. Diyelim ki, sen
kanunsuz davranan işçilere saldırma emri verilen polislerden birisin. Demokrasiye ve
insan haklarına gönülden inanan bir insansın. Saldır emri geliyor. Aldın mesajı. Eee,
n'olacak şimdi? Bir tarafta, kişisel inançların, görüşlerin, saldırının haksızlığı, öte
yanda "görevini yapmayarak" işinden olma, ekmek parası, çocuğunun rızkı... Elinde
jop, belinde silah, kafanda "haksızlık" feryatları... Ne yapacaksın? Alternatif önünde.
Seç. Seç demesi kolay. Alternatif seçimi öyle istediğin ve gönlünün arzu ettiği gibi
olmaz. Alternatifler ve onların kendilerini sunum şekli yapısallaşmış ve örgütlü güç ve
güç ilişkilerinden bağımsız birşey değildir. Polisin durumunu düşün. Alternatifler
önünde polisin. Saldır mesajıyla aranan iletişimin haklı ve doğru olup olmadığını da
biliyor. Böyle bir iletişime girmek kesinlikle istemiyor. Önünde, özgür insan olarak, tek
bir alternatif var: Mesajın istediğini yapmamak. Polis bu seçimi yapamaz. Polisin
yapacağı seçimi şoylemeye gerek yok. Bu seçim güç ilişkilerindeki iletişim biçimi
kararlarında haklı ve doğrunun bile alternatif olarak ne denli zayıf bir durumda
olduğunu gösterir. Bu gerçekten bir diğer iletişim gerçeği daha çıkar: iletişimdeki
doğruluk ve haklılığı saptayan faktör mesajın, aracın veya alıcının kendisi değil,
egemenlik durumudur. Alıcı eğer egemen durumdaysa, isterse mesajı ve aracı
kolayca çöp tenekesine atar. Egemenlik altındaki insan ise, polisin (veya herhangibir
egemenlik ilişkileri düzeninde görevini ve sorumluluklarını yapma zorunluğunda
olduğu için, aksi taktirde ciddi neticelerle yüzyüze kalacağı belirlenmiş kişilerin,
örneğin kazak kocası karşısında kadının, eli sopalı ve seksi bunalımının acısını
çocuklardan çıkarmak için fırsat kollayan öğretmenin karşında titreyen öğrencinin,
askerin, işçinin) durumuna düşer: Bu iletişim cebrinde (cebir dersi) eşit işaretinin her
iki yanındakiler eşit değildir. Bir taraftaki ses çıkarmayandır, boyunsunandır.
Bu
boyunsunma ve ses çıkarmama iletişiminde kahramanlık, kabadayılık, erkeklik
sökmez. Söker de, sinirli kalkan zararlı oturur şeklinde söker. Bu tür karşıtlık da
"iletişim çökmesine\kırılmasına" neden olur: Örneğin işini kaybedersin. Kocan veya
hocan kırdığın iletişimi tamir etmek için sana bir güzel sopa çeker, joblanırsın,
gazlanırsın, hapse atılırsın, ve hatta öldürülürsün.
6
İletişim öyle Mr. Schramm'ın ve papaganlarının anlattığı gibi basit değildir.
İletişim boşlukta olmaz, belli kuralların ve geleneklerin egemen olduğu sosyal bir
biçim içinde kesintisiz olandır.
İletişimde bulunanlar arasında çeşitli görevsel ilişki ve ilişki düzeni vardır. Bu
iletişimin her anını etkiler.
Bu
ilişkide
tarafların
birbirine
olan
hisleri,
tutumları,
birbirini
nasıl
değerlendirdikleri, birbirine olan yakınlık ve bağımlılık hisleri iletişimin anlamını ve
neticelerini, iletişim ilişki düzeninin özelliğine göre, etkileyebilir. Veya ilişki düzeni
baskıcı bir şekilde kendi egemen neticelerini, kendi içinde kendi karşıtını yaratarak ve
kullanarak üretmeye devam eder.
İletişimdeki pozisyon ilişkisi, yani iletişimdekilerin sosyo-ekonomik kimliği,
sosyal üretimde ve ilişkideki aldıkları yer saptayıcı bir rol oynar. İletişimde
bulunanların sosyo-örgütsel üyelik ilişkisi (memur, çaycı, kapıcı, patron, ev sahibi,
kiracı, programcı, haberci, yönetici gibi) iletişimin olup olmayacağını, olursa nasıl
olacağını ve neticelerini etkiler. Rotari klübün üyeleri arasındaki iletişim nedenleri ve
neticeleri ile misafirlikte akrabaların veya arkadaşların iletişim nedenleri, biçimleri ve
neticeleri birbirine benzemez. Her ikisi de amaçlıdır. Birisi yatırım ve yatırımların
korunup geliştirilmesiyle ilgilidir. Diğeri hal hatır alma, beraberlik, vakit geçirme,
dedikodu, boş laflama ile ilgilidir.
İletişim ilişkilerinde sosyal-örgütsel üyelik (a) dayanışma ve rekabet, (b)
iletişim politikasını saptamada görüşme ve paylaşma ve politika kararlarından
tümüyle dışarda bırakılma, (c) kendi dışında saptanan iletişim ve iletişim politikalarını
uygulama, yerine getirme, bunlara uyma gibi birçok biçimler gösterir.
İletişimde eğitim ve kültürel geçmiş gibi faktörler, egemenliği saptayan değil,
egemenliğin işleyişinin neticelerinin bir görünümüdür. Eğitim iletişimdeki kişilerin
pozisyonlarını ve durumlarını saptamaz, kişileri bu pozisyona ve durumlara getirmez.
Eğitim ve kültür "seviyesi" bu durumların ve pozisyonların beraberinde getirdiği
ölçüsel ifadedir ve sınıf egemenliğinin bölünmez bir parçasıdır. İletişimdekinin eğitim
düşüklüğü veya kültürsüzlüğü o kişinin iletişimde yer aldığı pozisyonda olmasının
nedeni değildir. Yüksekliği de... Yani, kişinin toplumda tuttuğu yer o kişinin eğitimi
düşük olduğu veya kültürsüz olduğundan değildir. Eğitimsiz olduğu için orda değildir.
Ordan olduğu için eğitimsizdir: Eğitimsizlik orda oluşuyla gelir. Kapitalizmin
tüccarlarının ve endüstrialistlerinin formal eğitimi, yani yüksek okul bitirmesi, Türkiye
gibi ülkelerde, ikinci kuşakta başlar. Bu üniversite-bitirmemiş kaba, yontulmamış
7
kapitalistlerin yaşadığı yer işçi bölgeleri değildir. Tuttukları yerde bu nedenle hor
görülmeleri (milyarder hanzolar olarak nitelenmeleri) hiçbirşeyi değiştirmez. Bu
kişilerin
durumları
kapitalizmin
gelişmesi
sırasında
burjuvaların
aristokratlar
karşısındaki durumu gibidir: Yüksek zevk ve yaşam ve pozisyon, herkesten önce
yüksek sınıfa aittir. Parayla o pozisyona gelen kapitalist, bu nedenle, o pozisyonun
adamı olarak kabul edilmez. Çünkü her pozisyonun kalıplaştırdığı sınıfsal tipler
vardır. Bu tipleri yapan da eğitim değildir, tipin geldiği sosyal çevredir. Eğitim seviyesi
de bu tipin paketiyle birlikte gelir. Eğitim, tipi tayin eden faktör değildir, tipin
tanımlayıcıları arasından bir tanesidir. Ekonomistlerin ve sosyolojistlerin İstatistiklerle
eğitimle toplumda kişinin tuttuğu yer arasında buldukları "pozitif" ilişkinin de nedeni
budur. Ardından da bu filim adamları bir ağızdan hicaz bir türkü tuttururlar: Oku ki
zengin olasın, bu dünyadan zevk alasın, okumayla açılır tüm kapılar, oku ki zengin
olasın!. İletişim bu, iletişim araçlarını kullanma olanağına sahip olanlar hicaz makamı
da okur, disko da çalar, ve biz de zevkle kafa ve kalça sallayaraktan dinleriz. İyi
sallamalar.
İletişimde bulunanların geçmiş tecrübeleri çoğunlukla iletişim ilişkileri düzenini
destekleme yönünde çalışır. Geçmiş o denli önemlidir ki, birine küfür etmek ve
hakaret yağdırmak istendiğinde, "senin geçmişini..., sülaleni..., soyunu..." falan diye
söze başlanır ve devam edilir. Geçmiş geçmiş olmasına rağmen hala bugünü ve
yarını kelepçesi içinde tutar. Geçmişimize laf söyleyenin, geçmişinin halını hatırını
sorarız, böylece bugünün mücadele ve iletişimine geçmişle renk, tad, tuz, zevk ve
heyecan katan bir iletişimde bulunuruz. Geçmiş bizi yapandır. Kendine bak ve bir de
geçmişe. Ne görüyorsun? Şimdideki geçmişi. İnsanların durumlarına negatif yönden
etkileyen ve insanı tutuculuğa gönderen en etken bir faktör, bugün oturup yarınları
geçmişin kopyesi olarak tasarlamaktır. İnsanlar "bugün" dünlerin yaralarıyla ve
ızdıraplarıyla ve yarınların kuşkusuyla yaşamaya mahkum edilmişlerdir. İnsan
bugününü yaşayamaz, çünkü düne bakıp, dünün verdikleriyle, bugün yarınını
hazırlaması gerekir. Dolayısıyla, bugün dünün hortlakları ve yarının düşleriyle
bugünlüğünü yitirip "yanma ve hazırlanma" olur. Bugün nadiren bugün yaşanır.
Bugün olan Yarın ise, dün olan bugünlerin ve olmayan yarınların sancılarıyla gelir.
Kapitalizmin "gününü gün yap, bugününü yaşa" iletişimi, senin bugününü bugün
olarak anlamlı bir şekilde" nasıl yaşayacağını da güzel paketler içinde sunar.
Böylece, kitle tüketiminin insanının "bugünü" kapitalizmin "satış ve kar günü" olur.
8
İletişimin olduğu andaki psikolojik durumlar elbette çok önemlidir. Fakat bu
psikolojik durumları sadece psikolojik-kişiye mal etmek ve bu psikolojik durumun
yapısal ilişkiler içindeki anlamını hasır altı etmek, iletişime kurşun sıkmak demektir.
Kurşun sıkma psikolojisi kişi-özgü bir psikoloji midir yoksa ilettiği anlam bu basitliğin
ötesinde midir? Lafıma neden kurşun sıkarsın? Belki beni sevmediğinden, belki o an
benden intikam almak istediğinden, belki bana haksız ve yanlış olduğumu anlatmak
istediğinden, belki yeter artık bıktım bu dırdırdan demek için, belki de bana olan derin
öfkenden... Kurşun sıkınca netice genellikle, duruma göre, karşı kurşunla
karşılaşmadır. Böylece haklılık, doğruluk, üstünlük, benim dediğim dediklik, seninki
hödüklük mücadelesi kurşun yarışıyla sürer gibi görünür. Gerçekte, kurşun
yarışından çok, kurşunlanma ve kurşunları leblebi gibi her gün yutma vardır. Çünkü
psikolojik olanın ardında bile psikolojik olmayan ve bu psikolojik olmayı saptayan
başka bir neden yatar: İlişki düzeninin günlük işleyişi ve egemenliği sürdürme
girişimleri....
Dildeki semantik, anlam ve anlamlandırmayla ilgili farkların iletişimde kendini
göstermesi mekaniksel ve tekrarlarla falan düzeltilebilecek basit "anlamamak, veya
yanlış anlamak" sorunu olmaktan çok daha ötededir: Amaçların ve ideolojik
çatışmaların dildeki ifadesidir. Basit bir örnek: Seni çok iyi anladığını söyleyen veya
böyle bir iddia ile seni anlamak istemeyene, senin hakkında kesin karar vermiş olana,
elli dille ve binbir kuyudan binbir kovayla su çekerek, yani binbir türlü şekilde iletiyi
formülleyerek gel, gene de istediğin yönde etkili olamazsın. Eğer çocuğun "özgürlük,
özgürlüğüm" diye tutturmuş ve MCDonald'ını ve Punk müziğini istiyorsa, sen ona her
saat müzik ve sağlıklı yemek dersi versen, hiç farketmez. Aksine çocuğun nefretini
kazanırsın. McDonalds ve Punk müziği ve bunları çağrışım yapan özgürlük
kavramları bir ideolojik çerçevenin boyadığı sanat eseridir ve buna, başka yemek,
başka müzik ve başka özgürlükle gelmek, beyinlere saplı dildeki ideolojik imajları
yıkmaya çalışmaktır. Bu da hemen ideolojinin taşıyıcısından geçerek ideolojinin sana
kibardan başlayıp kelleni uçurmaya kadar giden iletişim biçimleriyle kendini
korumaya çalışmasını ortaya çıkartır.
Dilde egemenlik insanların en çok değer verdiği kavramları kendine mal
ederek ve kötülemek için bunların karşıtlarını yaratmak alanında da olur: Herkes
"insan hakları" der. Fakat kitle iletişiminden gelen sesin söylediği insan haklarıyla,
benim gibi birçoklarının anladığı insan hakları arasında gece ve gündüz gibi farklar
vardır. Egemen güçler günlük iletişimlerinde sürekli örneklerle sana insan hakları
9
kavramının ne olduğunu anlatır. İnsan hakları denince senin hemen onlar aklına gelir.
Karşıtlarının da ne denli "berbat, rezil, modası geçmiş ve hatta tehlikeli" olduğu bol
bol sunulur. Karşıtı da öğrenirsin. Bu egemen anlayışa karşı olan bazıları, "ulan,
yavuz hırsıza bak, hem hırsız hem de kapıyı açık bırakıp onu hırsızlığa teşvik ettiğimi
söyleyip beni suçluyor, 1 milyon dolarlık yanlış yola teşvik davası açmış bana" diye
şikayet eder. Mahkemeler ve yasalar yavuz hırsız için\tarafından hazırlandığı için
kazanır da davayı. Hırsızlığa teşvik "kapıyı açık bırakma" olur. Sen ne kadar aksini
söylesen faydasız. Çünkü "Kanunların Ruhu" vardır. Bu da, Monteskiyo'nun falan
söylediği gibi bir ruh değildir. Tuz ruhuna da benzemez. Bu ruh ruh olduğundan
dolayı kendiliğinden ruhlaşmamıştır, eline "adalet kılıcı" verilerek ruhların daha ikna
edici olduğunu bilenler tarafından ruh gibi yaşayanları yönetmede kolaylık sağlamak
için ruhlaştırılmıştır. "Kapıyı açık" bırakmamaya çalış. Yoksa güçsüzün iletişimdeki
sefilleri oynayan durumuyla, yani egemen düzeninin insanlık gerçeğiyle yüzyüze
gelirsin. "Aaaa, bu ben miyim?" dersin. "Yok, baban" derler. Bozulursun. Babandan,
a'binden, hocandan, patronundan, komutanından, ağadan ve paşadan hürmet ve
sevgiyle nefret edersin. Bak ne güzel, dildeki mücadeleye bir örnek olacak birkaç
kavramla karşılaştık: Babalık, ağalık, ve şimdi de onların yansıması olan patronluk
var. Babalık, ağalık, ağabeylik kavramları, geleneksel kültürün ve şimdide bu
geleneğin üstüne
"sevgili işveren" kavramını oturtan kapitalist ideolojinin baskıcı
düzeninin korku-hürmet-sevgi-nefret karışımı boyunsunucu insanını anlatır. Bu
kavramlar, evde ve işte ve günlük sosyal yaşamda, faşist ilişkileri meşrulaştıran ve
yeni faşistler yaratan
düzenin iletişiminin dildeki egemenliğinin bir ifadesidir. Bu
egemen anlama alternatif olan anlamda, babalık ve ağabeylik baskıcı, bencil,
kendine dönük, hizmet ve hürmet bekleyen, bunu talep eden, bunu elde etmek için
gerekirse her türlü kabalığa ve vahşete başvuran insanları anlatmaz. Bu anlamda,
hürmet ve sevgi zorla ve baskıyla elde edilmez, insanca ilişkiyle KAZANILIR. Bu
nedenle, faşist ilişki iletişimi biçimini ifade eden "baba" ve 'ağabey" kavramları, ve
faşist ilişkilerin kurbanı "karılık, analık, annelik, kızlık" kavramları üzerinde bu
kavramların bazılarının atılması ve yerine bu anlamdan ayrı anlamlarla yüklü bir
şekilde ayrı kelimelerin sunulması veya bu kelimelerin anlamları üzerinde faşist
anlamları defedip yeni anlamlar verilmesi mücadelesi her zaman vardır ve
sürmektedir. Kişisel ve siyasal faşistlik egemen düzenlerin egemen eğitimlerinin
egemen bir karakteridir. Bu karakteri kişi kendinde taşır, ve dolayısıyla, değişim
ancak kişinin kendi kendiyle mücadelesini de zorunlu kılar. Bu mücadeleler
10
karşısında, egemen ideoloji "orta direği" yasaklayarak veya kendi anlamlarını bazen
yenileyerek ve hatta karşı-mücadeledekilerin kavramlarına sahip çıkarak karşılık
verir.
Kitle iletişim araçları belli teknolojik seviyenin (örneğin pil veya elektrik) veya
bu teknolojinin tüketim için varlığını gerektirir. Bunun da anlamı, eğer kitle iletişim
teknolojisine yatırım yapman gerekirse, bu teknolojinin gereği olan diğer teknolojileri
de satın almak zorundasın. Yani alt-yapısız olmaz. Bu alt yapı da sadece materyal
değil, aynı zamanda kültürel ve ideolojik alt yapıyı da gerektirir: Ben senin Levis'ını
giymek, Big Mac'ını yemek, Pepsini içmek istemiyorsam, n'apacaksın? Suyun ve
dönerin zararlarından, ve Levis'ın seksiliğinden, sükseli yaşamdan falan bahsedersin,
rekabeti boğazlarsın, sürekli önüme kendi ürününü binbir çeşit kılıf içinde sunarsın...
Yutar mıyım? Yutmasaydım, havalı ve şekerli su ve kafeinli coke\pepsi'yi içmezdim.
Bizde genirmek ayıptır. Havalı su içince mecbursun. O zaman, bu geleneksel
genirme
kültürü
değişmek
zorundadır.
Pepsi
kültüründe,
genirmek
kişisel
rahatlamanın zevkli bir ifadesidir. Zevkini çıkarmak gerek. "Geri" ve "ilkel" bir kültürün
baskısı nedeniyle, biz henüz bu zevki tadamıyoruz, bastırıyoruz. "Yobaz" doğu
kültürünün egemenliği altında, kişisel özgürlüğümüzü ifade edemiyoruz. Kitle iletişimi
alışverişi sayesinde bu da uzun sürmez, önce gazi olur, sonra kelimeyi şehadet
getirerekten cenneti boylar ve mazi olur. Yaşasın kültürel imperyalizm, pardon, gene
dilim sürçtü, yaşasın kültürel alışveriş ve modernleşme!
ÜLKE, VATAN, HALK, MİLLET, DEVLET
Ülke ne demek? Bu soruyu soran vatansız pezevengi kurşunlamak gerek!.
Ülke aynı dil, aynı din, aynı ırk ve aynı renkten, geçmişi, şimdisi ve geleceği ortak
insanların birlik, beraberlik ve dirlik içinde yaşadığı VATANDIR. En kutsal varlıktır.
Nesinsiz Azizdir. Vatanı kimse satamaz (yönetici sınıflar hariç). Her vatandaş ülkenin
bütünlüğünü bölmeye çalışan iç ve dış düşmanlara karşı vatanı kanının son
damlasına kadar korumakla görevlidir (yönetici sınıflar hariç). Ülkenin birliğini ve
dirliğini bozmaya çalışan ve satmaya kalkan ve hatta satan cezalandırılmalıdır
(yonetici sınıflar hariç). Neden hep "yönetici sınıflar hariç" deyip duruyorsun? Çünkü
onlar hariçtir (sen hiç kurşuna gögüs gerecek kadar salak bir yönetici sınıf üyesi
gördün mü? Onlar vatan uğruna sağ kalır, sen şehit eder ve şehit olursun
(cehenneme gönderir ve cehenneme gidersin): Oyunun adı bu!. Yönetici sınıfların
yaptıkları vatanı satma değil ticarettir. Aziz vatanda Vatandaşlar arasına fitne sokan,
11
birbirine düşüren, ırkçılığı teşvik edenler vatan hainidir (yönetici sınıf hariç). Türkiye
demek Türklerin oturduğu, yaşadığı ülke demektir (yönetici sınıflar hariç). Çileli
analarla dolu Anadolu demek.
Ülke demek yönetici sınıfların yöneterek katıldığı ve sosyal üretimin üzerine
yattığı yer demek. Ülke demek varlıklıların sahip olduğu ve varlıksızların bu sahiplikle
gurur duyup hayaller kurduğu ve birbirini boğazladığı; varlıklıların vurgun vurduğu,
varlıksızların hedef tahtası olarak kupkuru, dimdik gerinip durduğu yer demek. Kimin
bu ülke, bu vatan, altında ve üstünde yatan? Bana ait olmayan benim ülkem, benim
vatanım!. Bu vatan uğruna neler yapmadım ki ben: Bu vatanı satmak isteyen benim
gibi satma olanağı sıfır olanları, gerçek satanlar kolayca satsın diye, geberttim ve
gebertmeye
hazırım!.
Sıkarken
boynunu
çırpınırdı
Anadolu,
bakıp
kendini
boğazlayan kendinin sandığı kendi eline!.
Uluslararası firmaların sahip oldukları, ortak oldukları ve göz diktikleri ülkelere
bakıp mırıldandıkları bir sonat: Orda bir köy var uzakta. O köy bizim köyümüzdür.
Gitmesek de, görmesek de, o köy bizim köyümüzdür.
O köylerden biri de Türkiye.
Ülke\vatan, Amerika, Türkiye dediğimde, o ülkenin kitlelerini de içine alan
"BİZ" birliği ve dirliğinden kesinlikle bahsetmiyorum. Ne demek istediğimi şöyle
açıklayım: Dünya iletişim ilişkileri ve düzeninde, "ben" sadece üretilen son ürünün
tüketiciyim. Düzende, birçok ekonomistin serbest pazar iddialarının aksine, benim
gücüm sıfır değilse bile sıfıra yakındır. Benim tek gücüm "almamak" seçeneğidir. Bu
seçenek de birçok durumda geçersizdir. Ayrıca bu seçenek, alternatif seçeneklerin
olmasını veya "seçeneksiz yapabilme" olasılığının varlığını gerektirir. Buna bir de
sosyo-psikolojik hastalıklarımı da eklersek, ne kadar güçsüz durumda olduğumu
görürüz. Yani ben iletişim düzenindeki güç ilişkilerinde, birçok iletişimcinin iddiasının
aksine, güçsüz ve bağımlı bir konuma yerleştirilmişim. Burda, özgürlük, kendi
geleceğimi ve isteğimi tayin etme gibi hayallerle, şu televizyonu seyretme yerine bu
televizyonu seyrederek, şu gazeteyi okuma yerine bu gazeteyi okuyarak, Allahsızları
izleme yerine Allahlıları izleyerek, kendini çeşitli şekilde sunan sömürüye çeşitli
şekilde katılmadır. Özlüce söylemek gerekirse, iletişim düzeninde ve uluslararası
pazarda, ülke, Amerika, Türkiye kavramının içinde benim yerim yukarda anlattığım
özelliklere sahiptir. Geniş kitlelerin, "ülkelerine sahipliği ve katılmaları," Roma'da
arena'daki halkın ve esirlerin katılması gibidir. İmperyal Roma'da ve uydurukdemokratik Atina'daki kölelerden, bugünkü köle kitlelerin farkı, bugünkü köle kitleler
12
kendi köleliklerini kazanılmış özgürlük olarak görürler ve savunurlar. Sürüdükleri
kölelik zincirlerini boğazlarına geçirilmiş gül halkası sanırlar: İdeolojinin gücü ve
çaresizliğin kendini yeniden biçimlendirerek çaresizliğe sırıtışı bu!. Yani ben Amerika
veya Türkiye değilim. Ben "BİZ" değilim. Bu gerçeğin yanıda çok önemli bir gerçek
daha var: "Milli" ve milletler arası yönetici sınıflar, benim dışımda ve benim gibi benler
sayesinde imparatorluk kurmuş, bensiz yapamayan, bensiz "BİZdir." Ben sadece,
bilinçsizce "bir ben var bende, benden içeri" diyen ve kuru nane yiyenim.
Kısaca, kavram iki ana anlam içinde kullanılabilir. Birinci anlam genel halkın
çıkarını veya durumunun ifadesi, ikinci anlam ise, milli devlet içinde iletişim
düzeninden en çok çıkar sağlayan egemen çıkarların ifadesidir. Kitapta, bazı açıkça
birinci anlamı anlatan durumlar dışında, ülke ikinci anlamın ifadesi olarak
kullanılmaktadır: Egemen çıkarların biçimlendirdiği siyasal ve ekonomik bir birim. Bu
birimde yaşamak, seni bu birimin parçası yapar, sahibi değil. Sahip olan biri
olabilmek için sahiplik gereklerini elinde tutman gerekir. Boş lafı, nüfus kağıdını,
manyakca hisleri, manevi zenginliği falan değil. Somut mal varlığını ve zenginliği
gerektirir. Herkes vatandaştır. Peki, vatandaşlık vatanı paylaşma değil mi? Evet. O
zaman çoğunluk neden yaşayabilmek için bir azınlığa hizmet edecek bir şekilde
vatan paylaşılmış? Onu Allah bilir. Biz şunu öğrenelim yeter: Kitle iletişimi
ilişkilerinde, ülke dendiğinde, kendimizi bu kavram içine, hayali sahiplik duygusuyla
çoşmuş bir şekilde, böbürlenerek katmayalım. Fenerbahçeliyim diye Beşiktaşlının
anasını ağlatmayalım: Fenerbahçe senin değil! Onun da sahipleri var. Kimiz, neyiz,
nerdeyiz, nerden gelip nereye gidiyoruz? Küvette kürek çekmeyi bırakmak zamanı
gelmedi mi?. Nah gelir!. Ne zaman gelir? Belki de benim gibilerin umduğunun tam
tersine, herkes, küvette küreği bırakıp, gerçek-kapitalist bireyci-açgözlü-kudurmuşluk,
pardon, bireyci-özgürlük anlayışını kapitalistçe anladığı zaman!. Çünkü o zaman,
kişisel çıkarların herşeyin üstünde tuttulduğu ve ancak kişisel çıkarın bilinciyle
hareket edildiği ve ideolojik kandırmacaların çalışmadığı bir ilişkiler ortamında
yaşanır. Bu tür ortamda, örneğin, vatan korumak bile, mecburi askerlik veya ideolojik
uyutmacayla sefiller kitlesinin birbirini öldürmesi biçiminden çıkar, yönetici sınflara
epey pahalıya mal olan, gene de sefillerin sefilleri öldürdüğü profesyonel paralı katillik
olur.
Gelelim halk (ve kamu) kavramına: Halk için neler yapmadı ki Hamza. Ülkenin
dirliğini bozan Hamza'yı, sonunda kiralanmış ücretli halk vurdu. Halk kitle halinde
cenazesini taşıdı, memur babası önde. Hamza halk türkülerinde söylendi. Epey para
13
yaptı (kim yaptı? Hamza değil tabi). Modern müziğe adapte edilip disco'larda bile
çalındı. Gençler "yanak yanağa" dans etti Hamzanın öyküsüne.
Halk kavramını, kullanmak gerçekte bir hata. Fakat bu kavramı da dildeki
idoelojik mücadelenin bir ifadesi olarak yeniden tanımlayıp kullanmak gerek. Kavram
gerçekte tümüyle milliyetcilik sömürüsü yapan
burjuvazinin malıdır. Solcuların
"halkçılığı" ise, kendi çıkmazlarında, elitist idealizmden başka birşey değildir. Benim
kullanımımda, halk hem işçi, hem köylü, hem bütün çalışan emekcileri, ve işsizler
kitlesini anlatır: Halk kavramı, sosyal üretim kaynaklarına olan ilişkilerinde, sadece bu
kaynakların kullanıcısı veya tüketicisi durumunda olan, ve kaynaklara sahiplikle hiçbir
alakası olmayan insan kitlelerini içine alır.
Biraz daha açıklamaya ve anlamaya
çalışalım: Halk kimdir? Halk faşizme ve katliamlara karşı kitleler halinde yürüyüşle
gösteri yapandır. Halk mehter marşıyla coşan ve "vatan haini" diye, gerçek vatan
hainlerinin kışkırtmasıyla, komünistleri falan öldürmeye koşandır. Halk camiden çıkıp
cinayete katılandır. Halk dört nala koşan enflasyonun ardından yaya yürüyen ve
hayatı şikayetlerle geçen memurdur. Halk grev yapan işçidir. Halk grevcileri joplayan
polistir. Halk kahvede tavla atan köylü, evde yemek yapan kadındır.
Millet ve halk kavramları havadan düşmedi, düşünen beyin tarafından da
yaratılmadı. Halk eski-yunan kölelik demokrasindeki ilişkilerin ifadesiyle ortaya
çıkmış, ve milli burjuva devletlerinin gelişmesiyle kendini gösteren millet kavramıyla
birlikte bugünkü egemen anlamını kazanmış ideolojik bir tanımlamadır. Modern
kullanış şekliyle, halk ve millet ideolojisi toplumsal üretimde ve üretim ilişkilerinde
herkesi aynı kefeye kor, ayrılıkları ve farklılıkları siler atar. Bu ideolojide sömürü ve
sınıfsal farklılaşmalar, ırksal ve
dinsel azınlıklar yoktur, rafa kaldırılır, red edilir:
Hepimiz aynı yolun yolcusu, aynı pazarın kuzusu oluruz. Kurtlar böyle der ve
koyunları yer.
Halk daha çok sosyolojik bir kavramdır. Millet ise ırk bakımdan homojen bir
bütünlük ve birliği ifade eden, ayrılığı ve başkalığı bozulma ve kendinden olmama ve
hatta düşman olarak gören miliyetçi şovenizmin siyasal kavramıdır. Millet kavramının,
"belli bir siyasi-coğrafik sınırlar içinde yaşayan dil ve aynılığı olan insanlar topluluğu"
olarak, en masum görünen tanımında bile, yanlış temellere oturtulmuş potensiyal
canilik taşıyan "bizlik"
yatar. Fakat hepimiz bunu farkında olmadan kullanırız.
Popülerdir, çekicidir, heyecan ve doyum vericidir, tatlıdır ve zararsızdır: Tereyağı
gibi, çorbaya konan tavuk suyu gibi, döner gibi, şişkebap gibi, McDonalds gibi...
14
Kuzgun leşe, devlet başa... Devlet ne? "Karl marks'a göre..." diye başlarsam,
"aman bu herif komunist mi ne!" diye kuyruğuna basılmış kedi gibi bazıları feryadı
figan eder, yani bas bas bağırır. Kimseye gereksiz acı vermemek için, biz burjuva
filozf ve ekonomistlerinden en önde gelen ikisinin devleti tanımıyla başlayalım: John
Lock 1690'da devletin\hükümetin özel mülkiyeti korumak için yaratıldığını belirtmiştir.
Adam Smith 1776'da sivil otoritenin\kamu gücünün (yani devlet ve organlarının)
"gerçekte fukaraya karşı zengini korumak, veya biraz özel mülkiyeti olanları, hiç
mülkiyeti olmayanlara karşı korumak için kurulduğunu" etraflıca anlatmıştır. Tabi
toplumlar genişledikçe ve sınıf farkları arttıkça devletin gerekliliği ortaya çıkar: Değerli
ve geniş çaptaki mulkiyetin ele geçirilmesi sivil devletin kurulmasını zorunlu kılar."
Kapitalizmin faaliyet alanı genişledikçe, devletinki de genişler. 2
Vatan, millet, Sakarya ve demokrasi oyununda (a) devlet, (b) mülkiyet ve (c)
sınıf arası ilişki saklanır, çarpıtılır, yok sayılır. Vatan ve millet herkese maledilir. Sınıf
farkı beceri ve çok çalışmaya dayanan gelir farkı yapılır. Mülkiyet ilişkisi özgürlüğün
ifadesi kılıfına sokulur. Yurttaşlık derslerinde, kitle haberleşmesinde, evdeki ve
çevredeki iletişimde bu bize böylece işlenir. Böylece biz demokratik bir vatanda
milletçe yaşayan vatandaş oluruz.
TEKNOLOJİ
Teknoloji kavramını, konumuz nedeniyle, çoğunlukla iletişim teknolojisi anlamı
içine sıkıştırdım. İletişim teknolojisi iletişim aracı değildir. ikisinin arasında çok önemli
bir fark var vardır: iletişim aracı iletişim teknolojisinin sadece bir ürünü, parçasıdır.
İletişim teknolojisi iletişim araçlarını\medyayı üretir. Hem bu iletişim araçları hem de
bu araçları kullanarak üretilen iletiler iletişim teknolojisinin bir parçasıdır. Bu anlamda,
teknoloji belli bir zamanda, belli bir yerde gelişmiş olan belli şartlar altında yapılan
üretim biçimidir.
SINIF
2
Lock (1937) Treatise on civil government. NY: Appleton.
Smith, A. (1952) An inquiry into the nature and causes of the wealth of nations.
Chicago: Encyclopedia Britannica.
15
Sınıflar (a) insan guruplarıdır. Bu gruplar birbirinden (b) sosyal üretim içinde
aldıkları yere, (b) üretim araçlarına (teknolojiye) olan yasal ilişkilerine, (c) işgücünün
sosyal örgütlenmesinde oynadıkları role, (d) elde ettikleri zenginliğin kapsamına ve
elde etme metoduna göre ayrılırlar. Bu tanımlama açısından, kapitalist sınıf, sosyal
üretimde sömürücü, yönetici olarak yer alır; yasal olarak üretim araçlarının
sahipleridir;
işgücünün
sosyal
örgütlenmesinde
"işveren"
rolünde
olan,
ve
zenginlikleri sermayelerinin miktarına ve yatırım alanlarına göre değişen, ve bu
zenginlikleri ekonomik sektörün çeşitli dallarında çeşitli girişimlerler "artık-değeri"
gaspederek elde eden, birbiriyle sürekli ilişki, dayanışma ve aynı zamanda kişisel
rekabet içinde olan gruplardır.
İşçi sınıfı sosyal üretimde el ve beyin emeğiyle yer alır, yasal olarak üretim
araçlarına sahipliğe hakları vardır, fakat sahip olma gücünden yoksundur. İşgücünün
sosyal örgütlenmesinde "işçi\memur\öğretmen\asker\polis\işsiz\evkadını"
3
rolünü
üstelenir, ve elde ettiği zenginlik emeğinin karakterine (vasıflı, vasıfsız, el veya beyinel emeği gibi)
göre değişir. İşçi sınıfı da homojen bir yapıya sahip değildir. İşçi
sınıfının büyük bir kesimi kendisi-için-bir-sınıf bilincini taşımaz.
Sınıf farkı yukarda belirttiğimle belirlenir. Sosyoloji ve siyasal bilimler
kitaplarında bize sunulan egemen ideolojilerin iddiasının aksine, seks, eğitim, ve
özellikle gelir farkı sınıfların tanımlayıcısı, sınıf farkının saptayıcısı değildir. Bu
farklılıklar sınıf farklılığının görünümleridir. Sınıf farklılığının nedeni onlar değildir. Bu
görümlere
bakarak
yapılan
sınıf
tanımı,
bu
sınıflı-düzenin
varlığının
meşrulaştırılmasına, ona evrensellik verilmesine yol açar.
Sınıf özelliği üretim biçimi ve ilişkisiyle belirlenir ve bu biçimdeki değişikliklerle
değişikliklere uğrar. Burjuva demokrasilerinde ve demokrasi veya vatan-millet
antanası okuyan geri-bırakılmış katil rejimlerde, üretimde ve ilişkilerde egemen olan
sınıf kendi çıkarlarını toplumun bütün üyelerinin çıkarı olarak sunar. Başka türlü
beklenemez, çünkü, bu, en basit anlatımla, "benim için doğru olan herkes için
3
Evişinin ve Kadının evkadını olarak kapitalist ve önceki sistemlerde aldığı yerin
analizi için bak: Stevi Jackson (1992) Towards a Historical Sociology of Housework:
A Materialist Feminist Analysis. Women's-Studies-International-Forum; 15, 2,
153-172.
(Dept Behavioural
& Communication Studies Polytechnic
Pontypridd Mid Glamorgan CF37 1DL, England).
16
Wales,
doğrudur, eğer doğru olmasaydı, benim için de doğru olmazdı" subjektifliğinin
objektifleştirilerek meşrulaştırılmasıdır.
FİKİRLER VE İDEOLOJİ
Fikirler, beynin düşünerekten ve de düşünürken duyduğu "fikir yaratma
dürtüsünden," arada bir kaşınaraktan, yaratıp ortaya attığı bir beyin-emek ürünü
değildir. Düşün, Amerika'da her yıl milyarlarca sayfaları dolduran "fikirler" "üretilir,"
benim bu ürettiğim dahil, bunların hiçbiri yaratan-beynin kendi malı değildir. Hepside
insanlık
tarihinde
birikmiş
bilgi\informasyon
kitlesinin
çeşitli
şekillerde
biçimlendirilerek belli bir amaçla "anlam" ve "anlamak" ve de "anlatmak\iletişmek" için
yeniden sunulmasıdır. Belki bu sunum biçimi ve "anlatım" kişinin\üretenin mülkiyeti
olabilir, fakat fikirler kendinin de parçası olduğu insanlığın malıdır. Eğer fikirler fabrika
bacası gibi dumanlar çıkaran (zehirli sigara dumanıydı belkide)
beyinden
kaynaklanmıyorsa nerden kaynaklanıyor? İnsanın yaşadığı materyal koşullardan
kaynaklanır. Ardından da, benim gibiler çıkar ve çağımızdaki koşulların insanlığa
aykırı olduğunu savunup, "beni böyle düşündüğüm için ıslata ıslata döverekten falan
değiştirmeye çalışma yerine, beni böyle düşündüren insanlık koşullarını değiştir" diye
kafa ütüler. Bu kafa ütüleme düşünen insanın kendini bu düşüncelere sevkeden
koşullara karşılık vermesidir. Fikirlerin kaynağı (tavuk-yumurta tartışması gibi)
tartışması ile fikirlerin (tavuk ve yumurtanın) toplumsal anlamı ve rolü
arasında
ayırım yapmamız, öncelikleri, öncelikleri tepetaklak etmeden saptamamız gerekir. Aç
miğde guruldarken yapılan filozofluk, tavuğun ve yumurtanın üstüne yatanı sinsi sinsi
güldürür. Gel sen bunu fikirler tarihi hocasına anlat: Sınıfta kalırsın!
Egemen fikirler (veya egemen kültür) doğruluğu herkes tarafından olmasa bile
büyük çoğunluk tarafından objektif olarak saptanarak geçerli olarak kabul edilen
fikirler demek değildir. Öyle görünmesi, gerçekte egemen materyal ilişkilerin fikirler
halinde idealleştirilmiş ifadesinden başka birşey değildir. Materyal ilişkileri, materyal
ilişkiler içinde yaşarken, lafla red eden ilahiyatçı ruhlar bile, dünyada fani vücutlarını
doyurmak için, ruhları maddi zevklerinin kirlettiği maddi vücutlarından çıkıncaya, yani
teneşir tahtasına yatıncaya kadar, materyal ilişkilere girmek zorundadırlar. Ezbere
arapça falan tekrarlanan ilahi fikirler, bir zamanlar siyasal egemenlikte olan ve
kapitalist burjuvazinin tekmesini yiyip kendini yerde bulan ve "tahtım tahtım, hırkam
hırkam" diye egemenliği yeniden kazanıp dünyanın güç ve zenginliklerini kendi
kontroluna alıp, kendi kullarına dilim dilim vermek, ve kendinden olmayanlara da
17
zıkkım bile koklatmamak sevdasında kürek sallayanların, egemen materyal ilişkilere
olan tepkisidir. Her yogurdun bir yigit yiyişi vardır!. Tepetaklak dünyanın hali bu!
(Dünyanın aşası yukarısı var mı ki?
Sosyal fikirler, kendilerini ortaya çıkaran koşullar ortadan kalktıktan sonra bile,
insanların kuşaktan kuşağa aktarmaları sayesinde varlıklarını sürdürürler. Benim
hem şehirde kapitalist ilişkilerin egemen olduğu ortamda yaşayıp, hem de
küçüklüğümdeki köy hayatının feodal ilişkiler altındaki dayanışma ortamını
idealleştirip özlemem gibi...
Monopoli kapitalizmin egemen olduğu bir dünyada
"malının her yıl yüzde kırkını, fukaraya ver" idealleriyle, tarihte bu sözün geçerli
olduğu söylendiği zamanlarda bile bunun böyle olmadığını bilmeyenler, veya kendi
mallarının yüzde yüzünü ellerinde tutarken başkası için bu lafı söyleyenler gibi...
Başkasının kesesinden harcamak kolaydır.
Malın yüzde kırkı her yıl verilseydi,
birkaç yıl içinde verecek fukara bulamazdık. Bu da demokrasiye, dine, imana falan
aykırıdır, eşitliktir. Olmaz böyle şey! Eşitlik olursa herkes fakir kalır. O zaman biz
napaca'z? Nasıl övünüp, nasıl dövüneceğiz? Nasıl çile çekip, nasıl çile çektireceğiz?
Nasıl kıskanıp, nasıl kıskandıracağız? Nasıl çatlayıp, nasıl çatlatacağız? Eşitlik mi?
Haşa, Never, Asla, Nunca, No, kesinlikle olmaz!. Çünkü o zaman insanlığımızı
kazanırız ki bu da hayatın zevkini, heyecanını, tadını ve tuzunu bırakmaz. Bayat bir
hayat olur. Monotonlaşır. Televizyonlar ve gazeteler cinayetler, soygunlar, karısını
dövmeler, sahtekarlıktan göbekleri şişmiş politikacılar ve soygunla trilyonlar üzerine
yatan iş adamları pek olmadığı için, habersizlikten saçma sapan "bugün bilmemne
yerde, bilmemne şekilde bilmemne içeriğinde iyi birşey yapıldı" gibi uyuşuk, saldırgan
olmayan, seks'den ve sansasyondan uzak haberler verirler. Felek feleğin çarkında
yok olur gider. Örneklere devam etmeyim, ağırlık bastı, uykum geldi, en kötüsü de,
böyle eşitlik ve insanlık hikayeleri mide bulandırıcı, yanlış yola sevkedici komünizm
falandır. Tövbe et. Beş vakit kilisene git. Duanı yap, suçlarını çıkart ki birikip de
başına bela olmasın. Sakın televizyon seyretmeyi ve alışverişe gitmeyi unutma. İşini
ihmal etme, sendikalaşmaya karşı diren, çünkü herifler akıl almayacak ve enflasyonu
fezaya çıkartan taleplerde bulunuyor ve ananı ağlatıyorlar (sanki para ve ana senin
anandı! Herif kapitalistin soygununu korumaktan zevk alıyor! Neden? Eh, umut, belki
gelecekte ben de soyanlar arasına katılabilirim!). Sendikacılığa cebini doldurmada bir
meslek olarak göz dik. Yasalar koy. Adalet sistemi milleti bu yasalara uymadığı için
boğazlarken, sen de "asgari ücret" yasasını bile kevgire çevir ki, evde ispat
edemediğin (veya dırdır yüzünden etmediğin) erkekliğini, güçlülüğünü, egemenliğini
18
burda gösteresin. Bak, gördün mü, ben düşünerekten ne kadar fikir verdim! Hele,
feza-kurgu romanları ve tv dizileri yazanlar
uzak yarınları hayalleyerek fikirleri
geleceğe götürürler: Lütfen biraz gözümüzü açaraktan okuyup ve seyredelim bu
uydurmacaları!. Hepside bugünkü egemen sömürünün yarına uzantısı, bugünkü
egemen sömürücülerin endişelerinin ve korkularının ifadesi ve bu endişe ve korkulara
yeni silahlarla "kötüyü" yokederek çare buluşudur. Kısaca bugunün egemen ilişkiler
düzenin yarına yansıması, bugünkü imparatorların evrende imparatorluklar kurma ve
dünyayı paylaştıkları gibi evreni de paylaşma düşleridir. Bu düşleri ifade eden
kapitalistin\egemen düzenin sahiplerinin
kendisi mi? Şöyle cevap verelim: Orta
çağlarda kilise hem kilisede çalıştırdığı insanlarla hem de kilisenin kontrolundaki sivildünyadaki insanların ürettiklerini takdis veya aforoz ederek egemen ilişkilere karşı
olan fikirlerin kontrolunu sağlıyordu. Şimdi bu kontrol yazarların ve entellektüellerin
ekonomik bağımlılığının, mülkiyet elde etme ve rahat yaşam olanaklarına sahip olma
çabalarının getirdiği kişisel yönelimlerle, egemen ilişkilerin egemen ideolojisinin
candan yürekten benimsenip savunulmasıyla olmaktadır. Yukardaki soruya bir başka
türlü cevap verelim: Donald Trump denilen Amerikan'ın zengin bina-tüccarı bir kitap
yazdı ve bu türkçeye de çevrildi: Kitaba bakan sanki bu kapitalistin korkunç derecede
akıllı, işini ve pazarlığı iyi bilen biri sanır. Hiç de değil. Belki sonunda karar verici
odur, fakat gerçek yürütücüler, gerçek pazarlıkçılar, gerçek daleveracı ve solucan
gibi emeği emerek kapitalisti daha da zengin edenler, kapitalistin avukatları,
danışmanları, işini yürüten üst düzeydeki menejerleridir.
Fikirlerin kendilerini yaratan koşulların ortadan kalkmasına ve ilişkilerin
egemenliğini yitirmesine rağmen kalıcılığı sonucu, bu fikirlerin tutucu, gerici güç
olarak rol oynadığını, bvu amaçlarla kullanıldığını görürürüz. Bunu derken egemen
düzenin egemen çıkarlar için bu fikirleri ve bu fikirler ardından kürek sallayanları
kullanışından bahsediyorum. Kurek sallayanlardan ve bu kürek sallayanların
küreklerini kırmaya çalışanlardan değil. Şu aşağıda anlatacağım, ne demek
istedigimi, bu kullanılışın ne denli uyutucu ve yanlış yöne gönderici olduğunu da
göstererek açiklığa kavuşturacak bir örnek: Bir zamanlar siyasal egemenlik
mücadelesinde, pastaya konmak isteyen bir grup "takunyalı, gerici" olarak nitelenirdi.
Bilmiyorum, hala takunyalarını şıkırdatıyorlar mı yoksa başka şeyler mi şıkırdatmaya
başladılar. Demokrasi ve cumhuriyetin koruyucuları (bendeniz dahil) yobazlıkla,
gericilikle falan suçladılar hamamdakileri. Saçmalığa bak: Bu ne biçim demokrasi,
modernlik, cumhuriyet ki, egemenlik arayışı ve elde etme ve sürdürme mücadelesi
19
kendine gelince iyi ve, örneğin rekabet oluyor, başkalarına gelince, burjuvazinin
yalanlarıyla gelmeyip de başka inanç ve dolanlarla geldikleri için, kötü ve gerici
oluyor?. Modern ve demokrat olmak için illeki ta baştan burjuvazinin düzenini meşru
olarak kabul etmek ve burjuvazinin kurduğu oyunu mu oynamak gerek? Sana ne
herif takunyalıysa? Takunyalı olmak ayıp ve gericilik oluyor da, neden bluejeanli
olmak ayıp ve gericilik olmuyor? Birinin güçsüzü ve diğerinin egemenliği ifade ettiği
için mi?
Neden kapitalistin
"şeytan kutularından" birini kullanarak dört köşeden
hoparlörlerle bangır bangır bağırarak milleti uykudan uyandıran modern-teknolojinin
sabah ezanı "susturulması gereken bir başağrısı" oluyor da, komşunun sıpasının
veya senin çocuğunun zangır zangır evi titrettiği müzik denilen başağrısını
susturmaya kalkmak "ifade özgürlüğünün kısıtlanması" oluyor? Nasıl oluyor da kamu
sektörünün yerel ve dünya pazarındaki girişimleri tekelci ve özgürlükleri kısıtlayıcı
oluyor da, monopolistlerin\oligopolistlerin girişimleri serbest ticaret ve özgürlüğün
ifadesi oluyor: Kamu sektörünün kısıtladığı özgürlük apitalistin sömürü özgürlüğü
olduğu, ve kapitalistin getirdiği özgürlük kendisinin özgürlüğü olduğu için mi? Buna
cevap vermek için telefona koşup "900-her-soruna-cevap" numarasını çevirip PTT
adı altında bizi sömüren Avrupa firmasının cebini dolduralım mı? Çevirmeyelim, biz
bir başka pakette sunarak cevaplandıralım: Bu, güç, güç ilişkisi ve bu ilişkilerin
kurduğu düzen meselesi, sevgilim. Senin uzun saçlı aklın bunu almaz! Sen ikimiz
arasındaki iş bölümüne uy, çocuğumuzu büyüt, gerisine karışma. Ben kazık erkeğim,
(Güçlülük lafını sakınmamayı, kazık erkekliği olur kılar, ve güçsüzlük zorunlu
boyunsunmayı ve hatta höt yalamayı getirir), lafımı sakınmadan sana gerçeği
söyleyim. Bu binlerce yıl böyle gelmiş böyle gider. İkimiz arasındaki iş bölümü
kapitalist düzende daha da yeni boyutlara ulaşarak ilk sınıf egemenliğinin (erkeğin
aile düzeninde egemenliğinin) kalıcılığını ve kapitalist çıkarlar için kullanılmasını
ortaya çıkardı. Sen bana aitsin. Sen de benim sana ait olduğumu düşünebilirsin, İyi
olur. İşime gelir. Başka yolu yok. Bu böyledir ve böyle dediğim için ben gerici ve
yabazım; Peki irfan amca, sen kadınların asgari ücret bile ödenmeden kapitalist
tarafından ücretli-köle haline getirilmesini nasıl ilericilik ve modernlik olarak niteleme
terbiyesizliğini gösterirsin? Terbiyesiz, babandır! Gerici de derim, yobaz da. Hatta
terörist ve çok kızarsam kömünist diye lekeler, asar, keser, hapse bile atarım. Var mı
ötesi? Yersen. Yemezsen yediririz. Nasıl mı? Örnek vereyim: Mısırda hapishaneler
laptop kompütürlü, Fransız parfümlü, birinci kalite ipek gömlek ve kravatlı, insanları
ekmeğinden, sığınağından ve sağlık hizmetlerinden yoksun eden büyük iş
20
adamlarının profesyonel uşaklarıyla mı dolu... Yok, o herhalde Stalin'in, yok,
Humeyni'nin Amerika'da çevirmek istediği bir filmdi. Şaşırdım. Allah şaşırtmasın,
yoksa, kendini, tesbih çekip beş vakit namaz kılanlar ve orak çekiç çizenlerle
süslendirilen demokratik Mısır hapishanelerinde bulabilirsin (Bir de demokratik
olmayan
hapishaneleri
düşün).
Biz
bizim
oyunumuzu
bizim
kurallarımızla
oynamayana böyle yaparız. Bu tür yedirmemiz, efendice olanı. Başka türlü, türlü türlü
yollarla türlü türlü şekilde yediririz.
Sen hiç merak etme. Merak eden var mı, el
kaldırsın!?
Modası geçmiş, köhnemiş, gerici, yani eskiden güce sahipken bu gücünü
değişen şartlar nedeniyle yitiren, yediği tekmenin acısını hala hissedip diş bileyen,
benim çıkar düzenimi kendi çıkar düzeniyle değiştirip, beni tekmelemeye çalışan
fikirleri taşıyan insanlar, tarihte, büyük çoğunlukla, kendi durumlarını destekleyen
şartları korumak isteyen egemen güçler tarafından bu şartları değiştirmek isteyen
YENİ şartların güçlerine karşı kullanılmıştır.
Kapitalizm eskiyi eskiye dönmek için değil, eskiye değer verdiği için asla değil,
fakat kendi çıkarı çerçevesinde kullanmak için hortlatır. Bu nedenle, Türkiye gibi
ülkelerde, ölenler gömüldükleri halde gömülmez, sürekli hortlatılır: Hort! Hort!
Anneee, öcü var! Korkma yavrum, o sadece hayalet. Ama anne, hayaletin
arkasındakilere bak, ellerinde tırnak sökücüler, kalp deliciler, elekrik şok aletleri,
silahlar, füzeler, bombalarla geliyorlar. Bak, Rambo bile orda. Gözünü kapa, uyu
yavrum. Yoksa tepelenirsin. Ama, anne ben uyumak istemiyorum. O zaman yavrum,
Amerikalıların deyimiyle, "face the müzik\gögüs ger."
Egemen fikirler toplumdaki egemen gücün egemenlik ifadesidir. Toplumdaki
sosyal üretimi yapan araçları kontrol eden sınıf, yetiştirilen eğitilmiş kadrolar
sayesinde, aynı zamanda fikir üretimini de kontrolu altında tutar. Fikir üretimi de mal
üretimi gibi ticarileşmiştir. En çok basılan, propagandası ve reklamı yapılan, dağıtılan
ve satılan fikirler egemen düzenin egemen fikirleri (modası, eleştiri biçimi dahil)
olduğu için, üretimde tek taraflı bir egemenlik sağlanır. Dolayısıyle, Marks amcanın
da çok haklı olarak söylediği gibi, genel olarak, fikirleri üretme araçlarına sahip
olmayanlar, bu araçlara sahip olup da fikirlerini yayanların fikirlerinin egemenliğine
tabidirler. Bu fikirler de, sosyal üretimdeki ilişkileri açıklar, haklı çıkarır, meşrulaştırır,
ve alternatifleri yeren bir şekilde yapılanır. Bu yapılar, egemen ilişkilerin beyinlerde
şekillendirilen ve bu şeklin çerçevesi içinde dışarı vurulan ideal dilsel ifadeleridir. Bu
ifadeler. yerine ve geregine göre, dilselden, küfürsele, elsele ve füzesel'e kadar binbir
21
çeşitlilik gösterir.
Bu ifadelerle insanlar kendileriyle ve kendi dışlarıyla iletide
bulunurlar. Bu süreçte de hem eskiyi, var olanı tutma, hem de değiştirme girişimleri
vardır. Nasıl ki kapitalistin "kaderi ve kısmeti" başkalarını mahrum ederek daha
fazlaya sahip olmak için dünyanın her köşesini ve fezayı arşınlamaksa, insanın
"kaderi" de içinde bulunduğu koşullara hem adapte olmak hem de onu kendine daha
iyi hizmet edecek şekilde değiştirmektir. (Valla kapitalist sistemin eşitsizlik ve yoksun
bırakma üzerine kurulduğunu ben yumurtlamadım, Albert Einstein bile söylemiş.4
Ayıp olur, hiç değilse, Albert Einstein gibi birinin benim gibi yalancı ve çarpık
düşünceli olmayacağı olasılığını kabul edelim. Bu benim yaptığıma, bir otoriteye
dayanarak, ikna etme veya kandırma yöntemi denir! Televizyon haberciliğinin en sık
yaptığı birşey!)
Gelelim ideolojiye. 1960'lardan beri birkaç kez ideolojinin sonu ilan edildi.
Enteresan olan, ideoloji öldü diyenler ideolojiyi kendilerinin kendilerine göre
tanımladıkları komünizmle bir tutup, birkaç senede bir ideolojiyi öldürmekte devam
etmekteler. Dokuz canlı kedi olmalı bu ideoloji, çünkü öldüre öldüre bitmiyor.
İdeolojinin sonunu ilan edenler ya akıllı ideologlar ya da bir çeşit birşeylerdir.
İdeolojinin sonunu ilan edince, geriye ne kalıyor? Demokrasi, özgürlük, insanlık
falan... Hangi demokrasi, hangi özgürlük, hangi insanlık? Fikirsiz olan olmalı, çünkü
ideoloji en basit tarifiyle, belli fikirler sistemini ifade eder. Sağduyu bile, ideolojisiz
değildir, yerine ve zamanına göre, her türlü yönelimin ideolojisinin kendini "sağduyu"
olarak da tanıttığı bir kılıftır. Ideoloji bir üretim düzeninin beyinlerdeki görüntü şekilleri
dildeki ifadeleri, iletişimdeki iletişisidir. Üretim ilişkilerinin, toplumun, hayatın,
gerçeklerin, geçmişin, şimdinin ve geleceğin fikirsel anlatımıdır. Bu anlatımın illeki
üretim ilişkiler biçiminin ve düzeninin gerçeğini tamamiyle yansıtması gerektirmez.
Aksine burjuva hakimiyeti altında, ideoloji gerçek ilişkileri ve onların anlamını başka
türlü şekilde yansıtan biçimde sunma artmış ve gittikçe de artmaktadır. Böyle olunca,
ideoloji aynı zamanda sahte imajları, umutları, beklentileri de içerir. Katıksız soygun
daha da katıksızlaştıkça ve buna karşı direniş arttıkça, İdeoloji, bilinçte materyal
ilişkilerin objektif gerçeğini yansıtmasından çok, bu ilişkileri fetişleştirmeye ve
oldukları değil idealleştirildikleri şekilde yansıtmaya yönelir. Yani ideolojide gerçekler
4
Einstein, Albert (1992)
Why Socialism? Mothly Review, 44, 1, May, 1-8
(1949'dakinin yeniden baskısı)
22
olduğu kadar mitler, masallar, hurafeler, hayaller ve hayaletler, ve hatta UFO'lar bile
vardır.
ideoloji, öyle, tanımlar, tarifler, soyut fikirler değil,
bu fikirlerin her günkü
ifadelerinin hergünkü uygulanan pratikleridir. Örneğin, Amerikan medyasının
kurulduğundan beri kendini "evrensel mükemmellik" ve demokrasinin, özgürlüğün
vazgeçilmez parçası olarak sunması sonucu, Amerikan halkının çoğu başka türlü
medya sistemi düşünemez. Düşünememesi sadece sunum nedeniyle değil,
alternatiflerin
halk
bilincinden
uzak
tutulmasından
ve
saptırılmasından
da
kaynaklanır. Bir Amerikalı "bizim medya sistemimiz demokrasi ve özgürlüğün aynası"
gibi laf ettiğinde, bu lafın kendine ait, kendi özgür düşüncesinin yarattığı özgür fikrin
ifadesi sanır, buna yürekten inanır. Kazara medya'ya içerden ve dışardan bir tehlike
geldiğini medyadan duyarsa (örneğin işçilerin grev tehditi, devletin burnunu sokması
gibi), hemencecik medyayı desteklemeye koşar (New york'ta bir İşçi grevinde
işçilerden birinin televizyonun tutumu hakkında yazdığım pankarta bakıp bana
bozuldugu gibi). Gerçekte bu "benim" sanılan fikir ve fikrin doğrultusunda
reaksiyonlarda bulunma, kişinin kendi özgür fikrinin değil, ideolojinin bir ifadesidir. Bir
diğer örnek vereyim: Amerika'da basın özgürlüğü yasasal olarak tanınmış ve
korunmuştur. Herkes basma hakkına sahiptir. Fakat kapitalist sosyal iş bölümünde
bu hakkı sadece küçük bir azınlık kullanma olanaklarına sahiptir. Büyük çoğunluk
kadınların iş bölümünde kendilerini buldukları durumdadırlar: Başkaları basar, onlar
bazen basıldıklarının bile farkında olmadan, basanların onlar için bastığını sanıp
zevklenirler. Bizim "basanımız, pardon basınımız" diye övünürler. Basılanların bu
sahiplik hayalleri, bu hayallerle düşler kurmaları, ben FM'imi, ben STAR'ımı isterim
diye "özgür arzularını" ifade ettiklerini sanmaları, ideolojinin ninni söyleyip uyutma ve
"kalk saldır" deyip saldırtma yanıdır. Gerçekte Amerika'da (veya Türkiye'de) yasasal
basma özgürlüğü basanlar için mülkiyet haklarının bir ifadesi, ve diğerleri içinse
yasasal peri-masalı ve ideolojik uyumaca, uyutmacadır. Peri-masali ve hayaller
ideolojisi şişede durduğu gibi durmaz, sevgisini ve bağlılığını göstermek için can atar:
Düşman öldürür, adam yakar, araba bombalar, demokrasi adına vurur, milliyetçilik
adına "davadan döneni" bile harcar, toplumu değiştirme adına "kendi gibi
düşünmeyen revizyonistleri ve ajanları" temizler. Kısaca ideolojinin hayaller
dünyasının verdiği haklılık ve doğrulukla hareket eden insan kendinden olmayan,
kendi gibi düşünmeyene yaşama hakkı tanımaz. Sadece yaşama hakkı tanımamakla
kalmaz, bu hakkı Azrailin falan almasını beklemeden Azrailin işini yaparaktan pratiğe
23
döker. İdeoloji bu, boru değil! Bu kitapta, eğer kesinlikle nasıl bir ideoloji olduğu
belirtilmediyse, ifade edilen ideoloji kapitalist sistemin demokratik, çoğulcu, özgürcü,
insancıl, insan haklarına korkunç derecede riayet eden, dünyada bir eşi olmayan
eşsiz ideolojisidir. "We are # 1," var mı ötesi? aksini ispata kalkanın başına Tanrının
yardımı ve izniyle binlerce kilometre uzaktan ateş yağdırır, cehennemin tadını
tattırırız.
FEODALİZM
Feodal demek, ortaçağlara, yani 1960'lara (şaka), ait demektir: Mesela ben...
Feodalizm Avrupada ondan önceki iki ana üretim biçimini birbiriyle karşılaşıp,
selamlaşıp, zırhlarla, balyozlarla falan kucaklaşıp birbirinin içine girdikten sonra
ortaya çıktı: Kölelik (Roma imparatorluğu) ve ilkel üretim biçimi (Romayı parçalayan
istilacı kabileler) birbirinin içine öyle bir girdiler ki, olan Roma imparatorluğuna oldu:
Darmadağın oldu. Yıkıldı.
Feodalizm ilk biçiminde bir feodal lord'un topraklar,
topraklarda yaşayan insanlara ve ürettiklerinin büyük kısmına sahiplikti. Topraklarda
yaşayanlar kiracılar ve\veya kölelerdi. Bu insanlar üretiyor, Lord'da gelip aslan payını
kira, toprak vergisi, savaş vergisi, imperyal vergi, din vergisi, namus vergisi ve don
vergisi, gömlek vergisi gibi uydurabildikleri vergi adlarıyla alıp gidiyordu. Köylüler bu
soygundan dolayı, Tanrı ve papadan sonra gelen, Lord'a dua ediyorlardı. Yürekten
ve ciğerden Lord'a bağlıydılar. Master Lord da bu sevgi ve bağlılığa karşı kendi ilgi ve
sevgisini göstermeden geri durmadı: İlk evlenenleri kutlayıp, gelinle ilk geceyi geçirdi.
Yasalar da kulak, burun, parmak, el, kol kesmeyi, gözünü kör etmeyi, kafasını
kesmeyi, cadı ise yakmayı öngörüyordu. Kudretli ve iyi kalpli lord da, Tanrının elçisi
kilisenin duasını ve niyazını da alıp, bu yasaları zevkle bol bol kullandı. Mahkemeleri
de ne yaptıklarının çok iyi bilincinde olan ve bugünkülerden sadece giyimleri ve
yiyimleri farklı olan aynı profesyonel bürokratlar yaptı: Kilise mensupları, kanun
uygulayıcılar ve patricians. Feodal sistemin görünüşü orta çağa gelindiğinde
tamamiyle teolojik\dinseldi. Avrupa kıtasının birliği içsel yapı bakımından yoktu,
çünkü birçok lordluklara ayrılmıştı. Avrupanın birliği inanç sömürüsünden geçerek
hıristiyanlık tarafından sağlandı. Bu teolojik\dinsel bağ sadece inanç bağında değil,
gerçek materyal ilişkilerde vardı: Kilise Avrupa'da bütün toprakların üçte birine
sahipti. Feodal sistemde egemenliği paylaşan major güçtü. Kilise Avrupa'da tek
eğitilmiş sınıftı. Fikirlerin üretimi ve yayımı tekelini elinde tutuyordu. Avrupa'daki
sosyal iletişimin kontrolunu eli altındaydı. Bütün bilim adamları kilisenin doktrinine
24
uyup uymadığına göre değerlendiriliyordu. 14 ve 15'inci yüzyıllarda feodal sistemin
üretim
biçimi
merkezi
monarklıkların
güçlenmeye
başlaması
ve
köylü
ayaklanmalarının çoğalması karşında zor duruma düşmeye başladı. 13'üncü
yüzyıldan on yedinci yüzyıla kadar Avrupa din sloganlarıyla köylüler, ve
kasabalardaki zanaatkarlar (=ilk burjuvalar) ve plebians ayaklandılar ve her
ayaklanma sonucu Tanrının elçisi kilise ve Kral veya lord adına kiralık-kendileri
tarafından kılıçtan geçirildiler. 16'ıncı yüzyılda, Fransa, İngiltere ve İspanya'da
merkezi monarklıklar kuruldu. Feodal üretim ilişkileri ve yönetici sınıf aynı kaldı, ta ki
kapitalist tarafından tepeleninceye kadar. Bütün bunlar olurken de Osmanlılar
imparatorluklarını kurdular, en güçlü ve en modern ve en ileri bir imperyalist güç
olarak Asyanın, Avrupanın ve Afrikayı kapsayan geniş topraklarda egemenliklerini
sağladılar. İstanbul ve İzmir o zaman bugünün New yorku oldu. Baskılardan ve
egemen örgütlü dinsel yobazlığın kudurmuş saldırılarından kaçmak isteyen diğer
ülkelerdeki kafirler özgürlüğün yeri olarak Osmanlı topraklarına sığındılar. Geçmiş
işte! Bir zamanlar bir yar vardı... O sadece bir zamanlardı. Feodalizm gibi...
KAPİTALİST, SERMAYE, KAPİTALİZM
Kapitalist kavramı, somut bir kişiyi, örneğin Hayrullahın fabrikatör amcasını
değil, belli bir üretim ilişkisinin belli bir sınıfını anlatır. Sermaye kavramı da öyle.
Kapitalist, kapitalizm, sermaye ile ilgili sorunlar "kişisel, kişiye özel" sorunlar
değildir: Hayrullahın fabrikatör Amcasının, CIA'nin veya Rockefeller'in de suçu
değildir. CIA'yi, Rockefeller'i veya Koç'u ortadan kaldırmakla da ortadan kalmaz. Ne
de kahve kurşunlama, dönenleri ve revizyonistleri vurma, toplantı salonlarını yakma
ile... Aziz Nesin'in ölmesi dinsizlik, imansızlık sorunlarına cevap değildir. Dinsizlik ve
imansızlık kişisel sorun değil, örgütlü dinin kapitalist pozitivizmle olan ilişki biçiminin,
yani kapitalist sistemin örgütlü-din soygununu kendi soygunlarını gerçekleştirmek için
bir köşeye atmasının (ve şimdi de siyasal amaçlarla kullanmasının), bir ifadesidir.
Kapital\sermaye sadece para demek değildir. Kapital\sermaye burjuva
toplumunun bir üretim ilişkisidir ve şunları içerir: Ham maddeler, yer altı ve üstü
zenginlikleri, iş araçları, diğer üretim araçları ve kaynakları, değişim değerleri (para).
Orta çağ köylü ve özellikle kasaba ayaklanmaları değişim isteyen, değişen
dünyanın ve yeni şartların değişmeyi red edenlere karşı mücadelesiydi. Köylülerin
tanrı adına tanrının temsilcisi örgütlü egemenliğe karşı verdiği yüzyılların mücadelesi
bozguna uğradı. Fakat kasabalarda yetişen ve palazlanan burjuvazinin mücadelesi,
25
kendi ekonomik güçleri artıkça güçlendi. Orta çağların toprağa-bağlı köleleri
arasından, yeni ortaya çıkan kasabalarda tüccarlar ve zanaatkarlar ortaya çıktı. Bu
tüccarlar ve zanaatkarlar ticaret ve zanaatkarlar birliklerini kurdular. Bunlardan
burjuvazinin ilk elemanları\özellikleri gelişti. Kasabaların gelişmesi, elişi endüstrisi ve
ticaretinin gelişmesi (eskiden bizdeki Orta Anadoludaki çerçiler, kasabalardaki
demirci ve at ve eşşek nallayıcılar), bu ticaretin önce ülke sonra da ülkeler arasına
yayılması ve şehir burjuvazisinin gelişmesi kapitalizmin doğum ve büyüme tarihinin
bir parçasıdır.
Sonunda, Burjuvazi dinin egemenliğindeki düzeni yıkıp laikleştirdi.
İnsan hakları (=kapitalistin hakları) tanrı tarafından verilen hakkın ve doğmanın yerini
aldı, kilisenin yerini de burjuva devleti. Kapitalizm absolut monarklara ve lordlara ya
kendilerini tanımalarını ya da pılı pırtısını toplayıp gitmelerini sürekli münasıp ve
münasıp olmayan dille söyledi. Sonunda onları da yerlerinden etti. Bu lordların ve
monarkların torunlarının bazıları, yaşlı prens ve prensesler, bugün Amerika'da
babalarının yatırımlarından elde ettikleri hisse senedi geliriyle yaşamaktadırlar.
Kölelik olmadan ne Yunan medeniyeti denilen kölelik sisteminin devleti, ne
sanatı ne de bilimi olurdu. Kölelik olmadan Roman İmparatorluğu olmazdı. Avrupanın
tarımda çalışan köleleri ve köylüleri olmadan feodalizm olmazdı. Ayni şekilde, karın
tokluğuna çalışan insan kitleleri olmadan kapitalizm de var olamaz. Yukardaki
sistemlerin hepsi de, sahte-yunan demokrasisi ve kölelik medeniyeti, Muhteşem
Roma imparatorluğu, orta ve yeni çağların lordları, kralları, Tanrı adına köylüleri
soyan kilisesi, ve özgürlük, insan hakları ve endüstrileşme adına özgürlüğün ciğer
kanserine yakalandığı, insan haklarının verem edildiği ve endüstrileşmenin
seksileştirilip Madonna'yla tanrısalllaştırıldığı kapitalizm, ucuz ve aşağılaştırılmış
insanlık ve insan emeği üzerine kurulmuştur.
İŞ, EMEK
Dil ideolojik bir görev görür ve teknolojinin, yani bir sosyal birimin belli bir
zamandaki üretim biçimi seviyesinin, fonksiyonudur. Tabi, kapitalist batı kendi tarihi
sürecinde üretim ilişkilerinin biçimine göre, her ilişkinin özelliğini açıklayan ideolojik
terimler ve onların tanımlamasını getirmiştir. Bizim gibi teknolojiyi transfer eden
ülkeler de, kendilerinin düzenlerinde böyle bir üretim ilişkisinin olmadığı veya oluşma
döneminde olduğu için, kapitalistin kavramlarının çoğu kendi dilinde yoktur, bu
nedenle tek çare , teknoloji transferinde, sadece teknolojik aracı değil, aynı zamanda
teknolojik dili de almak zorunda kalır. Birçok iletişim ve taşım araçlarının dilsel
sembolik ifadeleri ya aynen transfer edilmiş ya da Türkçenin okunuşuna uydurulup
26
alınmıştır: Televizyon, Radyo, Gazete, otomobil, taksi, kamyon, otobüs, posta,
telefon, telgraf, sendika, kapital, demokrasi ve sonu "sİ" "ik" ve "ji" ile biten hemen her
siyasal, sosyal ve diğer bilimlerin kavramlarının çoğu. Labor ve business kelimelerini,
ingilizce düşündüğüm için, kafamda çevirirken zorluk çekiyorum. "Business" sadece
ticaret değildir. Başka çare yok, ticaret ve bazen de iş olarak çevirdim. "Labor" en
geniş anlamıyla el ve kafa emeğiyle yapılan iş anlamınadır. Daha kapsamlı anlatımla,
labor belli bir amacın elde edilmesi için yapılan kasıtlı faaliyettir. Uygunluğuna göre,
bazı yerlerde emek ve bazen de iş olarak kullandım. Fakat her iki kullanışta da
anlatmak istediğim anlam emekle yapılan iştir. Labor aynı zamanda örgütlü işçi sınıfı
anlamına da gelir, fakat bu anlama kullanmadım. Dil bu, kemiği yok ki keratanın:
Çektiğin, döndürdüğün, uzattığın yere koşa koşa gider. Sen öyle san!
AZ GELİŞMİŞ
Bir şeyi, toplumu veya kimseyi az gelişmiş diye çağırabilmek için ne gerekir?
Bir ölçek. Bir tane ölçek var mı? Gırgır mı geçiyorsun, ne biri bin tane ölçek var!. Mr.
Amerikalı
Kobra
Smith,
bilmemnereli
büyük
iş
adamı
Bay
AllahınbiledoyuramadığıRüstem'in ona kılınışına bakar, ve bu kılınışı kılınanın
kapladığı misafirperverlik örtüsü içinde algılamaz, zayıflığını kapatma yolu olarak
yorumlar ve "az gelişmişin özelliği" der. Bay Rüstem üstüne yattığı milyarları
kazanması için işini yürüten Bay Çokokumuş'a bakar ve "kafasız herif, ne kadar
okusa gene de ticareti öğrenemez, çünkü iş adamı olma okulda öğrenilmez" der. Bay
Çokokumuş emrinde çalışan Bay Yüksekokulmezununa bakar ve "bunun da kafası
ancak buna yeter" der. Kısaca, bu hor görme ve kendini kendi ölçüsüne göre üstün
görme zinciri aşağı doğru halka halka iner. Zincirin en alt halkasındaki yaratık bile
küçük görmek için birşey veya birini bulur.
Az gelişmiş ülke kavramı Max Weber'in ideal tipinden aranje edilerek yapılan
karşılaştırmayla saptanmıştır. İdeal tip de, kültür olarak, Protestan iş ahlakı ve
anlayışının (yani kapitalist ideolojinin) gelişmiş tip olarak alınıp sunulmasıdır. 5 Bu tipin
özelliklerine uymayan toplumlar geri toplumlar olarak nitelenir. Bu tipi detaylı olarak
anlamak istersen herhangibir toplum kalkınması kitabını veya herhangibir kalkınma
planını okuyuver. Bu ideal tipe göre Protestant iş ahlakına sahip olmayan ve
5
Ideal tip için bak: Weber, Max; Alemdar, K. ve İ. Erdoğan (1989)
27
Kapitalist bireyciliğin ve teknolojinin gelişmediği her yer, daha doğrusu Kuzey
Avrupanın ve Amerika'nın dışındaki bütün ülkeler, geri kalmış ülkelerdir. Bazen az
gelişmiş ülke yerine, ayıp olduğu ve küçültücü olduğu için gelişmekte olan ülke gibi
sözcükler kullanılmaya başlanmıştır. Bazen de geri kalmış ülke kavramı kullanılır.
Geri kalmış ne demek? Yarışta kaybetmiş beceriksiz biri demek. Geri kalmışın
vazifesi kendini geçeni alkışlamak ve geri kalmışlığına yanmaktır.
Batının
bağnazlığının bir ifadesi olan bu tanımlamaların en keskin biçiminin ifadesini Hitler
Almanyasında gördük. Teknolojinin ve onu besleyen kültürün egemenliği bir tarafın
"gelişmiş karakterlere " ve diğeri tarafın da "az gelişmiş" karaktere sahip
olduğundandır. Az gelişmiş olmak bir tür geri zekalılıktır. Bu da tabi gerçeklerin
saptırılmasının bir ifadesidir. Az gelişmişlik, gerilik, ne beceri ne zeka, ne çalışma ile
ilgilidir. Bir ülke ve bir ülkenin içindeki yoksul insanlar "az gelişmiş veya geri kalmış
veya gelişmekte olan" olarak nitelendiğinde, egemenlik ilişkileri ve bu ilişkilerin
neticesi saklanmaktadır: Ne Türkiye, ne Asya, ne Latin Amerika ve ne de Afrika
kendiliğinden az gelişmiş veya geridir: Aksine, bu ülkelerde topraklar, sermaye, doğal
kaynaklar, ve teknoloji avuç içi kadar bir azınlığın ve uluslararası dev firmaların
elindedir. Sistematik bir şekilde yüzlerce yıllık sömürüyle ve kaynakları talan edilerek,
olanakları ellerinden alınarak az geliştirilmiştir, geri bırakılmıştır.
Azgelişmişliğin veya geri kalmışlığın kültürel anlamına gelince durum daha da
farklıdır: Üstün kültür, gelişmiş kültür gibi kavramlar milliyetçi şovenizmin ifadeleridir.
Sosyo-kültürel bakımdan "az gelişmişlik" "gerilik" gibi kavramlar bu şovenizmin
egemen ifadeleridir. Hiçbir kültür bir diğerinden üstün olamaz. Kültürler farklıdır,
üstün değil. Üstünlük bencilliğin ve yobazlığın ve kendini beğenmişliğin bir ifadesidir.
Örneğin kapitalizmin kişisel bireyciliğinin kendine göre "iyi" ve "kötü" yanları vardır.
Aynı şekilde geleneksel kültürlerin de kendine göre "iyi" ve "kötü" yanları vardır. Bu iyi
ve kötü yanlar gerçekte kişiye göre değişen subjektif değerlendirmelerdir. Fakat, bu
değerlendirmeleri hepimiz yaparız. Burjuva demokrasisinin siyasal kültürü Türkiye
gibi ülkelere kendi anlayışlarının üstünlüğü ideolojik-paketiyle geldiler ve "eski ve
gerinin" atılmasının zorunluluğunu savundular. Bu tabi gerçekte Batının demokrasi
adı altında gelen siyasal kültürünün egemenlik kurma girişimidir. Bunun yanında,
eğer Batının siyasal örgütleri diğer ülkelerde büyük katliamlara neden oluyorsa,
bunun en büyük nedeni batının siyasal kültürünün örgütlerinin ayrı kültürlerde bu tür
davranış şeklini getirecek şekilde hazmedilmesindendir. Bu da az gelişmişlikten veya
gerilikten değil, empoze edenin kültürel bakımdan aykırılığından ve başkalığındandır.
28
Öyle mi? Bence konu hazmedememe meselesinden çok, öncelikle, yenilenin
karakterinin böyle olduğundandır. Yani hazmedilemeyen şey,
demokrasi, eşitlik
vesaire salçaları altında gizlenen Batının siyasal sahtekarlığı ve Makyavelci ilişki
anlayışıdır.
Gelelim az gelişmişliğin materyal varlık ve tüketim yanına: Benim üretimimi
ilkel teknolojiyle yapmam ve pınardan tasla su içip şalvar giymem, ve senin üretimini
assembly line'da (=fabrikada motajın bir sürü işçi, makineler ve robotlar tarafından
yapıldığı uzuuun tezgahda) yapman ve Coke içip Levy giymen senin benden "daha
değerli, daha iyi, daha üstün" olduğunu anlatmaz. Benim evimde birkaç ceketim ve
pantolum ve kazağım vardır. Başkasının evinde adam kazaklarının sayısını bile
bilmez. Bu o adamı benden daha iyi biri mi yapar? Herifin BMW'su var benim de Red
Kit'den aldığım yaşlı bir düldülüm (Red Kit şimdi Ferrari kullanıyor): O herif benden
daha mı değerli, daha mı üstün, daha mı ileri? Onu üstün yapan BMW mu yoksa
BMW'yla gelen anlayış biçimi mi? Kısaca, az gelişmişlik, geri kalmışlık kavramları
belli bir ideolojik pratiğin belli bir üretim biçimini haklı ve üstün çıkarmasını sağlayan
düşünsel-araçlardır. Sahipliği meşrulaştıran ve üstünlük olarak niteleyen, bir ilişki
biçiminin beraberinde getirdiğidir. Mülkiyetin değerinin tastikidir. Ve en kötüsü de
imperyalizm ve sömürgeciliğin yarattığı durumların sapık bir şekilde açıklanarak
ezilerek yoksul bırakılan insanların suçlanmasıdır. Kısaca, az gelişmiş veya geri ülke
yoktur dünyada. Teknolojik bakımdan geri bırakılmış, egemenlik altında, sömürülen,
ülkeler vardır. Bugünkü dünya dengesiz ve çarpık ekonomik ve siyasal ilişkiler
dünyasıdır. Egemenlik ve sömürü konusu da, artık, bir ülke sınırı içinde, o ülkeyi o
ülkede doğup büyümüş bir azınlığın
soyması sınırı ötesine hızla çıkmaktadır.
Dolayısıyla, az gelişmişlik veya geri-bırakılmışlık bir ülkeye veya birbiriyle-bağıntısız
ülkelere özgü birşey değildir. Aynı şekilde, gelişmişlik ve gelişmiş pazar da birbiriylebağıntısız ülkelere özge birşey değildir. Az gelişmişlik veya geri-bırakılmışlık ve
imperyalizm dünyanın sorunudur. Bu sorunlardan en büyüğü de, emperyalist güçler
sürekli aralarında dayanışma kurarken, sömürülen kitleler birbiriyle böyle bir ilişki
ortamının gelışmesi ve güç kazanması
sürekli engellenmektedir. Çemişkezekli
Hayriye teyzenin dediği gibi, "sen ne diyorsun, İrfan, kapitalist sendikalı işçileri
sokağa atıyor, onlar sokakta bas bas bağırıp tepinirken, grev falan yaparken,
yenilerini işe başlatıyor, ve hatta bir sürü vatan-millet falan kurtaranları tepinenlerin
üzerine saldırtıyor. Sen de tutmuş, sömürülenlerin uluslararası dayanışmasından
falan bahsediyorsun.
29
Dünya imperyalizminin pazar ilişkilerinde egemen güçlerin birbiriyle "barış
içinde
birlikte
yaşama"
çabalarını
saptayan
uyduruk-millilik
değil,
gittikçe
uluslararasılaşan pazar güçlerinin çıkarlarının ifadesidir. Uluslararasılaşma da
çıkarlar sağlamada ve sürdürmede en sağlıklı ve verimli yoldur: Uluslararasılaşma
sadece milli devletlerin kaba-güç kullanma ve şantaj kompozisyonunun değiştirmez,
aynı zamanda, güç birliği ve uzlaşmaya, pazarı etken şekilde sömürmeye ve gelirleri
azamıleştirmeye yardım eder.
ALT-YAPI
Alt-yapı üst yapı kavramlarını açıkca gereğince açıklamadığım ihtarı geldi.
Açıkça açıklayım: Alt ve üst yapının en az üç tür açıklaması vardır:
1. Benim bu kitapta kullandığım anlamı: Gayserili Gorgmaz tutmuş, küçücük
Can Sinan ta yatak odasından başlayıp oturma odasına kadar, dağlar, tepeler,
ovalar, göller ve ırmaklar yaparaktan etrafa ettiği için bozuluyor. Sen de maç
seyretmeyi bırak çocuğa bak, kardeşim. Gorgmaz suçu kendinde bulursa ayıp
olmasa bile yanlış olur. Halbuki Can'ı çıplak ayakla betonda gezmesini engellemek
için kalın bir çorap giydirseydi, "al oğlum, aman aç kalma" diye üç bardak süt yerine
yarım bardak verseydi, sütün üstüne de Nestle-çikolotasının hepsini ve sarımsaklı
çamanlı pastırmayı yedirmeseydi, kendi donu gibi kocaman ve gevşek bir don yerine,
çocuğa Pampers'in "on kerre ötürsen ve işesen bile dışa vurmaz" donunu giydirseydi,
karşılıklı camları açıp evde fırtınalar estirmeseydi, ve bunları yapmasa bile, Can'ı
yanından ayırmayıp, altına yapmaya başladığında hemencecik avucunu açsaydı, o
zaman, Can da, "gaga gaga" diyerekten, Picasso'ya taş çıkartacak doğal ve yaratıcı
bir yöntemle,
evin bir odasından başlayıp, koridoru da süsleyerekten, ta oturma
odasına kadar uzanan sanat eserini yapmazdı. Korkmazın problemi ne? Alt yapıyı
gereği gibi hazırlamaması ve tutmaması!.
Eğer bu alt yapıyı gereğince
hazırlamazsan, kurulu bir düzenin (örneğin evin) bile içine edilebilir. Eğer alt yapıyı
gereğince hazırlasaydı, Can ne ishal olurdu, ne de, ishal olsa bile, altına ettiğinde
halıların üzerinde ressamlık yapma olanağı bulur ve bunu zevkle yapardı: Hem
düzenler, hem denetler ve hem de engellerdi. En önemlisi de, Gorgmaz İngiliz liğ
maçını zevkle seyrederdi. Seyredemedi, çünkü Can maçın da içine etti. (Can'ın suçu
ne ki?).
Alt yapıyı ne anlama kullandığımı anladınız değil mi? Alt yapı belli-bir üretim
biçiminin başarılı yaşamını ve sürmesini sağlamak için gerekli olan maddesel ve
maddesel-olmayan koşulları yaratmaktır.
30
Peki üst yapı? Bu gereğince yapma veya sadece kendi altına-yapma yerine,
oraya-buraya-yaparak ressamlık girişiminde bulunma ve bunun getirdiği neticeler
ilişkisinde, Gorgmaz'ın bu ilişkinin biçimini, kendi çıkarına göre "normal olanı"
tanımlayarak, benimsenmesi\uyulması\yapılması\izlenmesi gereken "evrensel doğru
gerçek" olarak kendine ve Can'a ögretim ve eğitimle falan yutturmasıdır. Gerçekte,
yutturan, Gorgmaz'ın kurduğu düzeni meşrulaştıran, normal olarak gösteren ve kabul
ettiren, biçiminin getirdiği "gerçektir"; Bu gerçekte, Can ancak önceden belirlenmiş
"normal" yapma koşullarını "hayatın gerçeği olarak" benimser ve uygular. Can "ama
Koko güzel resim yapıyorum, bak şu ovaya, dağa ve hele şu kıvrılıp giden ırmağa!
Sen bile yapamazsın böylesini! Hadi beraber yapalım da gör" derse, olmaz, çünkü bu
düşünü tarzı "normal gerçeğe" aykırıdır ve "normal düzenin içine ettiği için doğru
değildir. Bu, egemenlik altındakinin kendini içinde bulduğu ve yaşadığı kurulu
düzenin koşullarına uymamadır, koşulları ve "normal" davranış ve ilişki biçimlerine
karşı gelmedir, hiçe saymadır. Israr etse, cezalandırılır ve neticede yamulur. Can
gibilere karşı düzeni korumada cüsse (örneğin eğrı ve keskinn kılıçlı Yeniçeri ve
onaltıncı filo) zorunlu bir gereksinmedir: Korkmaz kocaman, Can daha yeni yürümeye
başlamış. Korkmaz'ın elleri ve ayakları da büyük. Can bazen "Kokonun ayakları
benim boyum kadar, kazara bir basarsa üstüme" diye düşünüp korkuyla titrer. Eğer
Can'ın elinde "düğmeye bas ve Annen babanı oklavalamaya başlasın" adlı babayıhizaya-getirme-silahı olsaydı, o zaman Can canının istediğini yapar, babası da bunu
"normal" olarak görerek şikayetsiz bir şekilde Can'ın yaptığı resimleri "sil" demeden
silmeye bile cesaret edemezdi. Ama Can'ın eli ufacık. Can Miki fareyi seyreder ve
çok sever. Miki Fare bile bir kerecik olsun babasının kafasına tavayı yapıştıraraktan
yardım etmiyor. Can bu nedenle bazen fareye çok bozuluyor. Arada bir kaçamaklar
yapsa bile, Can'ın Gorgmaz'ın alt-yapısının içine etmemeye, yani üst yapısını
kabullenmeye eli mahkum. Can böylece neyin doğru ve yanlış, neyin faydalı ve
zararlı olduğunu, dostunu düşmanını, vatanının ve satanını sosyalleşerek öğrenir.
Büyür ve İrfan amcası gibi 18 yaşlarına geldiğinde fikirlerin özgürlüğünden falan
bahsetmeye başlayabilir. Çünkü fikirlerle (üst-yapının birimsel öğeleri) ilişkiler düzeni
(alt-yapının günlük işleyiş biçimi) arasındaki ilişkiyi fikirlerin saptadığını sanır.
Değişimin de fikirlerle geleceği hayalleriyle hayallenir. Tabi, İrfan amcası gibi keleklik
yapmayıp üst-yapıdan başlama yerine materyal yapıdan işe başlarsa, genç yaşta
epey kız bulur, hatta babasına bile, arada, "Koko sen kadınları seversin" diye hediye
olarak sunar, ve ardından da diğer mükafatlar gelir. Hatta kimbilir, değişim ve
31
değiştirme yolunda daha olumlu adımlar atabilir. Umut işte! Umut da üst yapının en
tatlı ve en önemli, en etken ögelerinden biridir: Umutsuz üst yapı katı-kuru bir sırık
gibidir, kolayca kırılır gider: Düzen tehlikeye düşer. Ama umut. Umut bu sırığa
esneklik verir: Ekonomik düzenin paylaşılmış gerçeğinde ve egemen ilişkiler içinde
umut, ahırda kuru samanı bile zor bulan ineğin bu düzeni sürdürme kamçısıdır: İnek
kamçılar kendini. Kamçılanır.
2. Karl Marks ve Marksın Sakalını Sevenler ve sevdiğini söyleyenler
Cemiyetlerinin açıklaması: Alt-yapı materyal üretimin biçimidir, yani belli bir materyal
üretim biçimini oluşturan sosyal, kültürel ve ekonomik faktörler ve servislerdir. Üst
yapı ise materyal üretim ilişkilerinin fikirler olarak insanın beyninde yansımasıdır. Üst
yapı oluşumundan sonra belli bir ölçüde alt-yapıdan bağımsızlık kazanır ve büyük
ölçüde bağımsızlık iddia eder. İddiası ne olursa olsun, fikirler zamanın zamane
düzenini, kendi başına, zamanından öteye götüremez. Yani fikirler kendi başlarına
birşey yapamazlar, yapan bu fikirlerle hareket ederek durumunu değiştirmek için
üretim ilişkiler düzenine tepkide bulunan insandır. Zamanın egemen ideolojisinin o
ideolojiyi besleyen ve o ideolojinin beslediği ilişkiler düzenine tepkisi tutuculuğun
ifadesidir. Tutuculuk da illeki tıpkısının aynısını tıpkısının aynısıyla yeniden üretmek
anlamına değildir: Pozitivist Talcot Parson'un ve takipcilerinin deyimiyle, sistem altsistemlerde değişiklikler yaparak, alt-sistemi ayarlayarak ve yeniden ayarlayarak,
kendini sağlar ve olgunlaştırır, yeniler.
Marksist gelenekte, görüşler, üst-yapının alt yapıyı direk olarak yansıttığı
görüşünden, üst yapının (ideolojinin, kültürün bağımsız bir şekilde etken rol
oynadığına kadar değişir. Marks, yukarda belirttiğim şekilde bir bağımsızlık verir, ve
en son sözün alt-yapıya ait olduğunu belirtir: Örneğin, Meşhur iletişimci Marshall
Macluhan'ın
başdöndürücü
bir
şekilde
masajladığı
başdöndürücü
fikirlerinin
başdöndürücü bir hızla moda yapılıp baş döndürücü bir şekilde ortadan kaybolmasını
saptayan, fikrin kendisinin tabanıyla olan ilişkisidir: Taban kalıcılığını ve sürekliliğini
ayrı görünen benzer ve destekleyici "yeni" ve "değişik" açıklamalarla sağlar: Marshall
McLuhan Playboy'un orta sayfasının seksi ve çekici güzeli olur bir ay, öbür ay bir
başkası onun yerini alır.
3. Alt ve üst yapının üçüncü tür açıklaması da Pozitivist okuldan, yani Playboy
ve
Penthouse
ve
en
"demokratik"
şekliyle
New
York
Times
düzeninin
entellektüellerinden gelir (Benim de aynı düzenin yaratığı olduğumu aklınızdan
çıkarmayın. Ben ve sen fezadan düşmedik. Önemli fark: Benim gibiler, egemenin
32
istemeyerek, "Allah kahretsin sen de nerden çıktın, al şu oklavayı kafana!" falan
diyerek, ürettiği (ve üretmemek ve yok etmek için epey tedbirlere başvurduğu) karşıt
parçadır. Bu karşıt parçanın faydası, değişimde ve düzenin kendini sürekli yenileme
ve destekleme zorunluluğunu duymasında itici güçlerden birisi olmasıdır. Zararı ise,
serbestçe at oynatanların atlarının önünde kösteklerden biri olması ve karşıt parça
olması nedeniyle kendinedir.):
Hepimizin çok iyi bildiği pozitivist açıklamaya
göre.... Bir dakka, nerden çıkardın ki hepimizin bildiğini? Pardon, daha doğrusu
çoğumuzun "olduğu" bu açıklamaya göre... Tekrar dur, kardeşim, "Olduğu" ne
demek?. Ne bildiğimiz ne olduğumuzla sınırlıdır. Birşeyi ifademiz ne olduğumuzun
tanımladığı bildiğimizin çerçevesini taşır. Bu çerçeve de, büyük çoğunlukla egemen
düzenin çerçevesiyle tümüyle olmasa bile büyük oranla çakışır. Böylece, bizim
herhangibirşeyi, fikri, olayı, oluşumu vesaireyi geleneksel\alışılagelmiş\normal
ifademiz, gerçekte, çoğunlukla, egemen ilişkiler düzeninin ideolojisinin kendini
ifadesidir. Pozitivist okul bizim bildiğimizi, bizi, olduğumuzu, sistematik bir şekilde
açıklar ve buna evrensel meşruluk verir. Bu açıklamaya göre, alt-yapı ve üst yapı
birbirini tamamlayan birbirinden farklı, bir bütünün iki ayrı parçasıdır. Dünya fikirlerle
yürütülür. İnsanlık tarihi fikirler tarihi olur. Dünya fikirlerle yürütülür. Bu nedenle
akıllılar ve fikirliler dünyada hüküm sürer.
Dur bunu daha açık bir dille anlatayım (gülmeyin, lütfen!): Pozitivist okul
toplumu bir vücut gibi çeşitli parçalardan meydana gelen bir bütün olarak tanımlar.
Marksistlerin falan yaptığı alt ve üst yapı ayırımını yapmazlar. Pozitivistler alt-yapı
kavramını kullanırlarsa, bunun anlamı, bir binadaki iskelet anlamına kullanırlar.
Örneğin, asfalt yollar taşıma\ulaşımla-iletişimin alt-yapısıdır. Üst yapı sözcüğü yerine
fikirler, düşünceler ve ideolojinin sonunu ilan etmeyen eleştirici-liberaller de (örneğin
John fiske) ideoloji kavramını kullanırlar. Alt yapı zayıfsa, durum fenadır. Yazık o
yapıya, epey zor ve dertlerle dolu hayat yaşar. En küçük sarsıntıda falan çökebilir.
Üst yapı da çok önemlidir, ama o kadar önemli değildir, çünkü plastik ameliyatla falan
istenen görünüme sokulabilir, istenen imaj verilebilir. Dolayısıyla, alt-yapı meselesi
doğa meselesidir, Allah vergisidir, değiştiremezsin, ancak traş edebilirsin. Üst-yapı da
Allah vergisidir, fakat parasal gücün yetiyorsa arzu ettiğin her tür değişiklikleri
yaparsın. Altı bu üstle örter, saklar ve altı üste göre tanımlayarak satarsın. Konular ve
sorunlar böylece üst-yapı konusu ve sorunu olur ve rahatlarsın.
DEREGULASYON
33
Deregulasyon yasasal-düzenlemeye son verme demektir. Böylece, İletişim
pazarlarının operasyonunda ve bu pazarlara giriş şartlarında gevşeme anlamına
getirilir. Böylece deregulasyon arayan firmalar işlerini kolayca yapma olanağına sahip
olur, regulasyon arayanlar ise tepetaklak. Deregulasyon yasasal düzenlemesizlik
anlamına değildir. Deregulasyon da düzenlemedir: Pazar serbest olacak, hiçbir
yasasal düzenlemeye (örneğin gümrüğe) tabi olmayacak diye getirilen ve eski
koruyucu
düzenlemeleri
ortadan
kaldıran
"deregulasyon"
gerçekte
yeni
bir
regulasyondur. Bu deregulasyonu da yaptıran tabi kahraman, müslüman ve akıllı,
becerikli bir cumhurbaşkanı değil, onun ipini çeken, onun ve etrafının cebini dolduran,
Koçları ve Koyunları, Hakirleri ve Hacı Şakirleri, Sabancıları ve yabancıları falan
sömürü pratiklerinde değişiklik yapmaya zorlayan, kapitalist dünya pazarındaki yeni
durumlardır. Bu Koçlar falan dünya pazarının zorlamaları önünde yaşayabilmek için
tek bir seçeneğe sahiptirler: Ayak uydurarak işbirliğine girmek, yoksa talan olurlar.
Yoksa, örneğin, Hacı Şakir'i Procter & Gamble çiğner dümdüz eder geçer. Evde
kullandığın Şakir sabunun üzerinde yazılanları hiç okudun mu?. Oku, belki ne demek
istediğimi daha iyi anlarsın. Yani, örneğin, Türkiye'nin dışarıya açılışını herhangibir
hırsız aileye, pardon herhangibir değerli devlet adamına mal etmek gülünçtür,
basitliktir, cahilliktir, ne düşündüğünü bilmemezliktir. Yasasal-düzenlemeye son
verme, gerçekte, pazarda oluşmuş ve oluşan rekabet kaidelerine ve kurallarına ve
pratiklerine göre, pazar işlerinde devletin yargı örgütlerine sığınmanın yenidendüzenlenmesidir, eskinin (=yani kaybedenin) ortadan kaldırılarak, yeninin (=yani
kazananın) egemenliğinde iş yapılmasıdır. Bunu daha etraflıca ilerde yeri geldiğinde
tartışacağız.
GLOBALLEŞME\ULUSLARARASILAŞMA
Globalleşmenin birbirine bağıntılı iki anlamı vardır: (a) Bir firmanın bir ülkenin
sınırları ötesinde yatırım yapması, (b) firmaların birbiriyle birleşerek\karışarak
(Örneğin Time ile Warner Bros. firmalarının birleşmesi), veya satın alarak ya da
ortak-girişimle uluslararasılaşması anlamınadır. Bu tür büyüme iletişim teknolojisinin
ve uluslararası pazarın kapsamı ve kapasitesinin genişliği, yüksek maliyet ve finans
gerektirmesi, ve pazar kontrolunda daha etken olması nedeniyle gerekli olmaktadır.
Bu aynı zamanda üretim ve pazar kontrolu sayesinde karların azamileştirilmesi
olanağını sağlar. Globalleşme bugünün dünya kapitalizminin kaçınılmaz bir gereğidir.
Bu gereği Amerikan firmaları ve Avrupalılar çok iyi anlamış durumdalar.
34
Globalleşmenin yukardaki anlamı üzerine örtü çekilir ve globalleşmeye yeni ve
popüler bir anlam verilir: Globalleşme evrenselliği, evrensel işbirliğini, evrensel
kardeşliği, yoldaşlığı, evrensel birliği, dirliği ve beraberliği ifade eder; Globalleşme
kader birliği, dünyada ortaklaşa barış ve özgürlük içinde yaşamayı anlatır. Ne anlatım
ve ne ifade!: Epey güçlü. İnsanın içine işliyor ve insanca özlemlerini gıdıklıyor.
Yutuyoruz tabi. yutuyoruz çünkü, bu iddia tek bir alandan hücumla gelmiyor, her gün
her yönden, popüler media ve müzik, sanattaki gösterilerle desteklenerek geliyor ve
güçlendiriliyor: "We are the World, We're the children" diyor içtenlikle Amerikan
sanatçıları hep birlikte, ve bunu seyreden sivil-military-endüstriyel kopmplex'in
büyükbaşları whisky'lerini yudumlayıp gülümsüyorlar. Ben onlar gibi olsam, ben de
gülümserim: Modern kapitalizmin Tanrıyı öldürdüğü ve artık misyonerlerin beş paralık
değerleri olmadığı kentsel alanlarda, yeni misyonerler türedi. Bu misyonerler,
eskilerden farklı olarak, görevlerini tanrı adına ve karın tokluğuna değil, kapitalist
pazarın maddi çıkar gereklerine göre yaparlar: "We are the world" diyenleri çoğumuz
huşu içinde dinler ve duygulanırız, kendimizi o "We" içine katarız. Fakat yaşanan
dünyanın yaşanan gerçeğinde, "we are the world" demek, ve kardeşlik, barış ve
beraberlikten bahsetmek, "savaş, açlık, kıtlık, sefillik ve sömürünün nedeni olan
dünya düzenini değiştirmemiz gerekir" diye insanları mücadeleye davet etmedikten
sonra, sömürü düzeninin tasdikinden öte birşey değildir. Dünyada barış ancak,
dünyanın her yerindeki insanların, ve özellikle ellerine silah verilmiş ve öldürmeye
hazırlanmışların silahlarını bırakarak, sokağa dökülerek "sömurüye yeter!" demesiyle
olur. Barış ve beraberlik teraneleri okuyanlar, gevşetici, rahatlatıcı ve uyutucu
mesajla-masaj yerine, benim dediğim şekilde bir mesajla gelsinler, bakalım ne olur!!
"We are the world" diye imperyalist ideolojinin bizlik uyutmacasını destekleyenlerin
mesajları sürekli her yerde yayınlanır ve destekleniri, geniş kitlelere ulaştırılır. Benim
dediğim şekilde olan ise hemencecik boğulur. Tekrar sorayım: Benim dediğim gibi bir
mesaj, "we are the world" masajı gibi popüler iletişim araçlarıyla dünyaya dağıtılsa ve
popülerleştirilse, ne olur dersiniz? En azından, silahlanmışlara silahları bırakmalarını
söylediği için isyana davet nedeniyle boğazlanırlar. Sermeyenin devleti tarafından
sermayenin imparatorluğunu korumak için eline öldür diye silah tutuşturulmuş adam,
"ben öldürmem" diye silahı bıraktığında, isyan (veya vatana ihanet) olur!. Bu denli
çarpıtılmış, adileştirilmiş, çaresizleştirilmiş bir dünyada yaşıyoruz. Silahı birey olarak
kendi başına bırakabilir misin? Nah bırakırsın. Bırakmak olanağı sadece fikirlere
bağlı olsaydı epey kişi askere gitmeyi red ederdi. Edemez, tıpış tıpış benim gibi gider.
35
Neden red edemeyeceğini anlatmaya bile gerek yok: Egemen düzenin egemenlik
borusu öter. Bu boru da ancak, toplu karşıtlıkla susturulabilir: Ücretli-köleler ve
ellerine silah tutuşturulmuşlar, silahlara veda deyip sokağa dökülsünler bak ne olur o
zaman!.
ÇOK ULUSLU ŞİRKET
Pittsburgh Üniversitesinde örgütsel iletişim dersinde çok uluslu şirketi
öğrenirken, çok ülkede ticaret yapan firmalar olarak görmüştük. Bu gerçekte çok
sınırlı ve yetersiz ve hatta yanlış bir tanımdır. Gerçek anlamıyla çok uluslu (a)
sermayesi tek bir ülkeden olmayan, (b) yönetici\karar verici kadrosu tek bir ülkeden
olmayan, (c) üretimini uluslararası pazar için yapan, ve (d) faaliyetleri uluslararası
pazarda olan firmadır. Bugünkü uluslararası firmaların çoğu uluslararası pazarda iş
yapan milli firmalardır.
DIVERSIFICATION\ÇEŞİTLİLEŞME
İnformasyon sektöründe tek bir alanda değil, çeşitli alanda yatırım yapmaktır.
Globalleşme ve diversification, beraberce, satın almayla, birleşmelerle, anlaşmalarla,
ortaklıklarla ve yeni yatırımlarla olur.
DİKEY ENTEGRASYON\BÜTÜNLEŞME
Firmanın belli bir endüstri alanında üretimden tüketime kadar olan her safhada
sahiplik yoluyla kendi kontrol ve egemenliğini kurmasıdır. Buna en güzel örnek
Amerikan film endüstrisidir. Birkaç dev iletişim firması film stüdyolarından ve film
üretiminden tut, filmlerin dağıtımı ve gösterildiği sinemalara kadar olan her
basamaktaki ekonomik örgüte kendileri sahiptir.
HABER, PROGRAM, ÜRÜN
Haberin ne olduğunu bize epey kitaplar ve bazı hocalar güzeeeelcenek
anlatmıştır. Haberin ne olduğunu biliyorsunuz. Bir de ben kısaca anlatayım haberin
ne olduğunu, bakalım size anlatılanlardan farklı mı: Haber nedir? Haber demek
farkında olmak, duymak, bilmek ile ilgilidir. Haber herhangibir şeyle (olayla, oluşumla,
maddeyle, ilişkiyle) ilgilidir. Bu haberin günlük gerçek ilişkilerden soyutlanıp
idealleştirilmiş, nesnelleştirilmiş yanıdır. Günlük kapitalist gerçek-ilişkiler dunyasında
haber maldır. Hem de ne mal! Bazen erkekler için kıvır kıvır çıplak, ve dişiler için de
36
gayetten de yakışıklı-biçimli-renkli paketlerle gelir. Çoğu kez de kanlı, oldukça canlı
ve heyecanlıdır. Çığlıklar attırır. Nasıl ve hangi biçimlerde gelirse gelsin, hatta hava
raporu olarak bile gelse, her mal gibi mülkiyet ilişkilerinde haberin de bir sahibi vardır,
ticari mal olarak satılır ve alınır. Sakın bu mal alıp satma ilişkisinde, kendini "alıcı"
olarak görme. Benim ve senin haberi alıcılığınla bu alıcılık arasında büyük fark var:
Ticaret.
Peki tv programları, filmler, oyun-showları kısaca bütün iletişim ürünleri nedir?
Ne olduğunu sanıyordun? Aynısının tıpkısı: Satılan mal ve bu satılan malın
sergilenmesiyle satılan başka mallar...
Haber malın üç ana karakterini de taşır: (1) Haber endüstriyel kapitalist
ortamda gelişmiştir, üretim ilişkilerini ve bu ilişki düzeninin bir ürünü ve ifadesidir, (2)
alınıp satıldığı veya belli çıkarlara hizmet yönünde kullanıldığı için, kullanma (fayda)
değerine sahiptir, (3) insan emeğinin bir ürünüdür, kapitalist pazar sisteminde
başkalarının
kullanması
için
37
el
değiştirir.
II. ULUSLARARASI İLETİŞİM DÜZENİ 6
Birbirine bağıntılı ve birbiriyle iletişim içindeki dünya pazarında uluslararası
sermayenin egemenliği daha da yaygınlaşmaktadır. Bu birbiriyle sığ iletişim
şebekeleriyle bağıntılı egemen pazar yapısı (a) azami çıkar sağlama hesaplarını
gerçekleştirir, (b) üretim faaliyetlerinin çeşidini ve amacını, (c) uzmanlaşma biçimini,
derecesini ve nerde\hangi ülkede olacağını, (d) emek, mal ve diğer servisler için
yapılacak harcamaların tarzını\şeklini saptar, (e) icatların ve yeniliklerin kapsamını ve
yerini belirler.
İmperyalizm\imparatorluk iletişimsiz gerçekleşemez. İmperyalizm iletişimsiz
asla yapamaz. İmperyalizmin\imparatorluğun bütün ekonomik ve siyasal örgütleri
iletişim ağlarının kurulması ve sürekli kontrolu olmadan başarı sağlayamaz. Finans
ve endüstriyel kapital iletişimsiz cansız bir yığın olarak kalır. Bu iletişimin bir parçası
da kitle iletişim araçları sistemlerinin kurulması ve yürütülmesidir.
Milletlerarası ilişkiler sisteminde kitle iletişimi 1980'lerden beri ön planda rol
oynamaya başlamıştır ve bu önemin daha da artacağı kesindir. Bunun en önde
gelen nedenlerini şu şekilde özetleyebiliriz:
a. Milletlerarası ilişkilerde baskı ve terör yanında iknanın rolü büyük ölçüde
artmaktadır.
b. Milletlerarası ticaret, rekabet ve mücadele gittikçe ypğunlaşmaktadır. Kitle
üretiminin gereği olan kitleleri sürükleme politikası, kitle iletişim araçlarına
uluslararası firmaların bağımlılığını sürekli artırmaktadır.
c. Milli ve milletlerarası özel ve devlet örgütlerinin amaçlarına ulaşmada
kendileri için gerekli informasyon ve iletişim akımına ihtiyaçları hızla artmaktadır.
Devlet sektörlerinde bile bürokratik uyuşukluk kıpırdanma zorunda kalmaktadır:
Kompütürler, faxlar, tele-konferanslar uyuşuğu dürtüklemekte, rahatsız etmektedir.
d. İletişim teknolojisinin bilgi toplama, depolama ve dağıtmada hızla artan
kapasitesinin kullanılmasının sağladığı faydaları göz ardı etmek yarışta geri kalmak
demektir.
Bu düzende, uluslararası medya faaliyetlerine baktığımızda en azından
birbiriyle bağıntılı dört ilişkinin olduğunu görürüz:
6
Bak: Golding; Boyt-Barrett; Schiller; Williams; Tunstal;
Smythe.
38
Murdock;
1. İletişim teknolojisi (=araçları) ve ilişkileri: Kaynakları, biçimi, üretimi ve
teknoloji (=araç) transferi.
2. İletişim teknolojisinin örgütlenmesi (=medyanın örgütlenmesi) ve örgüt
transferi:
Örgütsel ve finans yapıları, yapı değişimleri, yapısal ilişkiler, örgütsel
yapıların transferi.
3. İletişim teknolojisinin (=araçların) ürün üretimi ve dağıtımı:
ürün\ileti
biçimleri ve pazar ilişkileri.
4. İdeolojik destek: Günlük iletişim faaliyetlerini idealleştiren değerler sistemi,
medya profesyonelizmi, profesyonel ideoloji, medya politikası.
Uluslararası media düzenindeki ilişkiler en az bu dört ana faaliyetleri alanında
olur. Ülkeler arası ilişkilerde, özellikle tüketici durumdaki ülkenin gelişme karakterine
ve durumuna göre, bunlardan bir veya ikisinin büyük ağırlık kazandığını görürüz.
Örneğin Avrupa'da gelişmiş kapitalistler arasındaki ilişkilerde ağırlık software
biçimlerinin akışındadır, çünkü bu ülkeler hardware'lerini\iletişim araçlarını kendileri
üretirler ve bu bakımdan dünya pazarında rekabet halindedirler. İletişim sisteminin
biçimlenme safhasında olan yerlerde ise, teknoloji, örgütlenme ve profesyonel
ideolojinin transferi ön plandadır. Endüstrileşmiş kapitalist ülkelerde alt yapı
oluşmuştur, yeleşmiştir, ilişkiler ve hatta tartışmalar üretilenin tüketimi ve içeriği
üzerinde olur. Diğer ülkelerde ise, tartışmalar, eğer varsa, öncelikle sistem
tartışmasıdır. Hatta software üzerindeki tartışmalar bile meşruluk ve ideoloji
çatışmasıdır.
Uluslararası düzenin egemen güçlerinin entellektüelleri bu düzeni benim
sunduğumdan tamamiyle farklı bir ışıkta sunarlar. Bunda da kendilerince haklıdırlar.
Basit bir hırsızın bile hırsızlık yapabilmesi için kendi aklında kendi kendine bu
yaptığını meşrulaştırması gerekir. Aksi taktirde hırsızlık yapamaz, yapsa bile suçluluk
duyar ve yoksullar derneğine yardım eder, çocuk esirgeme kurumuna falan
bağışlarda bulunur. Neticede, suçluluk duyan hırsız yakalanan hırsızdır. Eşini aldatan
kadın\erkek ilkin korkunç derecede suçluluk hisseder. Fakat, eğer devam ederse, bu
yaptığını meşrulaştıracak nedenler bularak kendini rahatlatır. Bunu da çoğunlukla
suçu dışarıya yükleyerek yapar. İletişim düzenindeki egemen güçler de, benzer
şekilde, yaptıklarını ticaret olarak yorumlar ve bu ticaret ahlakını evrensel ahlak
olarak benimseyip satarlar. Böylece sadece rahatlamazlar, aynı zamanda, bu
ilişkilerde kötü durumda olanları beceriksizlik ve yeteneksizlikle suçlarlar. Böylece, bir
taşta birkaç kuş vururlar: Kendini meşrulaştırma, alternatifleri gayri-meşrulaştırma, ve
39
düzende ezileni ezildiği için suçlama. Yani, meşrulaştırma, başkalarına bu dünyada
cehennem hayatı yaşatan bir avuç insanın yaşam gereği, öyle mi? Herhalde, dünyayı
sefilliğe mahkum eden bu azınlık, tanrının bizi tekmeleyip attığı bu dünyada, azıkları
ellerinde tutup kıdım kıdım veren azık depocu-dağıtıcıları gibiler... Belki de bu
nedenle "GOD bless Amerika\Tanrı Amerikayı takdis eder," diye, Amerikalılar ve
onların ortakları dünyanın dört köşesinde insanları mal varlıklarından yoksun etmek
için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Gerekirse gökten ateş yağdırıyorlar. Tanrı da
onları takdis ediyor. Oh, ne iyi, ne güzel. Elleri dert görmesin, Allah razı olsun,
keselerine bereket, füzelerine hareket, onlara kısmet, bize gasvet... Tanrı bile
zenginin yanındaymış (Hiç alakası yok, cenneti tanrı fukaraya miras olarak bıraktı. Bu
dünyada hüküm sürenlerse öbür dünyada cayır cayır yanacaklar. Ne maval değil
mi?. Çaresizin kendini çaresizliğinde avutuşu bu: Buna maval demek, çaresizin tek
umudunu da elinden almaya çalışan edepsizliktir!) İletişim bu, milletin ağzını
zımbalayamayız. Bir zındık geçen gün tutturmuş "Tanrı eğer kullarını gözetseydi,
Somaliye giderdi. Afrika'da falan aç ölen çocukları görünce, iştahı kaçıyormuş, onun
için uzun senelerdir Hawai'de konaklamış. Alışveriş için de New York'a, bazen de
Paris'e gidiyormuş. Söylentilere göre, arada bir, New York'ta aralarında bir iki türk
zenginin de bulunduğu çok özel partilerde altın tepsiler içinde gelen kokainle kafa
buluyormuş. Çoğunlukla hafta sonları çok bira içiyormuş. Bu nedenle, New York'da
hafta sonları hep yağışlı geçiyormuş..." Çarpılmadan, susturdum zındığı. Sen NESİN
dedim? AZİZ değilmiş. Tövbe etmesini söyledim. İşte böyle, düzende düzenler her
zaman haklıdır. Bu nedenle, dünya iletişim düzenindeki düzücü dürzülerden ancak
kendi çıkarlarına hizmet eden gerçeklerin geçerliliğini savunmadan başka birşey
beklemek neayilik olmasa bile çok ayıp olur. Neyse, en son haberleri dinlediniz.
Nasıldı? Ne mi yazar? Yazdığını yazar, ama eh, işte bir soralım dedik. Ben
sunucunuz, kozmetik, giyim ve traş endüstrisinin canlı reklamcısı Cevriye Civelek.
Ben diğer sunucunuz Murtaza Sesikalın. Sağlıcakla kalın. Yarın olacak cinayetleri,
ölenleri ve öldürenleri, teröris avcılığını, yangınları, baloları, törenleri, 900-numarasını
çevirip araba kazananları, siyasetcileri ve dedikoduları yarın anlatmak üzere... Ha,
sakın unutmayın, hep bizi seyredin! En çok parayı ve hediyeyi veren biziz! Biz
birinciyiz!
40
A. İLETİŞİM TEKNOLOJİSİ, İLİŞKİ VE POLİTİKASI 7
İletişim teknolojisi iletişim üretmek için üretilen teknolojik araçlardır (Radyo, Tv,
telefon, kamera, telgrafın telleri, tellere konan kuşlar ve kargalar gibi). Tv veya radyo
Teknolojinin bir üründür, ifadesidir, teknoloji değildir. Teknoloji bu araçları üreten
makine, emek, bilgi ve ilişki düzenidir. Tv araçlarını transfer etmeyle iletişim
teknolojisinin transfer etmiş olmayız. İletişim teknolojisinin maddesel bir ürününü
transfer etmiş oluruz. Radyo-tv vericisinin verdiği ve alıcısının aldığı, bu teknolojide
ayrı bir safhayı ifade eder. Gerçi iletişim teknolojisi veya teknoloji transferi deyip
duruyoruz ve denildiğini sık sık duyuyoruz. Bu gerçekte kendimizi ve başkalarını
yanıltmacadır. iletişim teknolojisi asla transfer edilmez, edilmek istense bile
engellenmeye çalışılır, kaçak olarak bunu yapan firma olursa cezalandırılır, ve hatta
bu
teknolojiyi
kendin
kurmaya
kalksan
bile
rekabetle
yok
edemezlerse,
bombalayamazlarsa, tüysüz tavuğa çevirirler. Transfer edilen teknolojinin kendisi
değil teknolojinin ürünüdür. Tv bir teknoloji değil bir teknolojinin materyal ürünüdür,
belli biçimdeki maddesel ifadesidir. Teknoloji transferi denildiğinde, kazara, gaflete
kapılaraktan falan, iletişim teknolojisinin transferini anlıyorsak, bir pepsi içip
genirerekten kendimize gelelim. Teknolojiyi sana kaptıracak göz var mı kapitalist
sermayede.
Yani İletişim teknolojisi ve teknoloji transferi dediğimde, iletişim malzemesi
(yemek pişirmede ve yemede kullanılan mutfak malzemesi gibi) anlayın ki, ne
kendimizi ne de başkasını biz F-16 veya otomobil veya Televizyon falan üretiyoruz
diye uyutalım. İletişim malzemelerine bir kaç yüz örnek verelim: Radyo ve tv vericileri,
yükselticileri, acustik sistemleri, animasyon sistemleri, anons sistemleri, antenler ve
parçaları, uydu dünya-Yayın istasyonu antenleri, alıcı ve verici tabaklar ve çanaklar,
(çatal ve kaşık, şişe ve bardak), audio AMPS, AGC ve sınırlayıcılar, audio
compressor'lar, video ve audio kontrol merkezleri, karıştırıcı (çorba değil tabi) ve
kayıtcılar, monitor sistemleri, gürültü azaltıcılar, otomatik yayın sistemleri, blowers ve
fans (ısıyı dağıtmak için, yoksa birkaç saat sonra aletler fırın gibi olur ve ardından da
ekmek pişirmeye başlar), kameralar ve parçaları, pan ve tilt başlıkları, kamera tüpleri,
projektörler,
7
kapasitörler,
coaxial
kablolar,
renk-bağlayıcılar,
Bak: Golding; Boyt-Barrett; Schiller; Williams; Tunstal;
Smythe.
41
transformer'lar,
Murdock;
modulatörler ve demodülatörler, digital imaj processörler, özel effect sistemleri, edit
araçları ve sistemleri, film, film basıcılar, transfer araçları ve sistemleri, ışıklandırma
araçları, filitreler, elektrik-hat koruma araç ve sistemleri, uydu görüntü araçları,
matbaacılıkta gerekli mürekkepten kağıt kesme araçlarına kadar herşey... Listeye
devam edersem Sevgi Hanım yeter gına geldi der ve makaslar.
Ona bu zevki
tattırmamak için duralım.
Yeni teknolojilerin
genellikle
Amerikan
gelişimi,
pazarında,
biçimlenmesi
oluşmaktadır.
gelişmiş
Amerika'nın
kapitalist
en
ülkelerde,
büyük
rakibi
Japonya'dır, ardından da Avrupa kapitalistleri gelir. Bu pazarlarda oluşup geliştikten
ve biçimlendikten sonra, dünya pazarına yayılma başlar ve dünya bunu kopye
eetmeye itilir. Bu yayılma da, gerçekte, teknolojinin yayılması olarak yutturulan
ürünün yayılmasıdır. Örneğin SONY dünyanın en büyük iletişimle ilgili firmasıdır.
SONY'nin üretim fabrikaları video, audio, Tv, VCR, CD player, kompütür ve parçaları,
telefon gibi birçok teknolojik araç üretir ve pazarlarlar. SONY sana üretim teknolojisini
satmaz, üretim teknolojisinin ürettiğini satar. iletişim teknolojisinin sosyal orijini
kapitalist yapıların bir ifadesinden başka birşey değildir.
Özellikle ikinci dünya savaşından sonra geliştirilen teknoloji ve bu teknolojinin
hardware'inin transferi, örgütlenmesi ve kurulup yürütülmesi, iki ön amaca sahiptir:
(1) Düzenin sağladığı ekonomik imtiyazları tutmak ve sürdürmek, ve (2) bu imtiyazları
sınırlayacak veya ortadan kaldıracak toplumsal değişimi engellemek... Bu engelleme
çabası military'de yeni iletişim ve informasyon teknolojilerinin geliştirilmesini teşvik
etti. Bu nedenle, örneğin Amerika'da,
bütçeden orduya ayrılan büyük miktardaki
paralarla, iletişim uyduları, kompütürler ve digital telekomunikasyon araçları
geliştirildi, ordunun bürokrasisi büyüdü ve bu bürokrasi geliştirilen iletişim araçlarını
casusluk, dikizleme ve sosyal kontrol için kullanmayı da artırdı.
Feza uydular tarafından çoplüğe döndürülmüs durumda. Bu uyduların %
80'den fazlası askeri amaçla ordadır. Gözetleme, haritalama, casusluk, askeri-haber
toplama gibi işler görür. Birkaç sene sonra da ölür ve onun yerien başkaları
yerleştirilir.
Amerikan dev firmaları yeni teknolojilerin, araştırma ve geliştirme faaliyetlerini
ellerinde tutarlar. Başkalarının bu imtiyazı elde etmelerini engellemek için ellerinden
gelen her şeyi yaparlar. Bu alanda önde gelen firmalar Westinghouse, Western
Union, AT&T, ITT, Bell telefon laboratuvarları, General Elektric, RCA, IBM gibilerdir.
Bu
tür firmaların araştırma ve geliştirme faaliyetlerini kendi kontrollarında tutma
42
çabalarının en az üç nedeni vardır: (1) Rakip firmaların daha ekonomik, daha iyi ve
daha yeni ürünleri geliştirmesine karşı halihazır kapital yatırımlarını korumak; (2)
Rakiplerine karşı üstünlük olanağını elinde tutmak; (c) Gelişmeleri kendi kontrolları
altında tutmak. Bu araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin egemen düzenin dev
firmalarının elinde olması, yatırımlarına zarar getirmemek için kontrollu değişimi ve
hatta tutuculuğu getirmektedir. Örneğin uçak endüstrisi hala 1960'ların teknolojisinin
ürünü olan yolcu uçaklarını üretmektedir. Birçok uçak yaşlanmış durumdadır.
Yaşlananlar da tabi diğer ülkelere kakalanmaktadır. Evimizdeki radyo ve televizyon
teknolojik biçim bakımından senelerce öncesinin aynı radyosu ve televizyonu.
Yenilikler bu teknolojik biçim üzerine yapılan eklemelerdir. Bu durumun en büyük
nedeni çıkar\kar hesaplarıdır.
Teknolojinin gelişmesi kapitalist ekonomik güç merkezlerinin kararları,
teşvikleri ve kabullerine bağlıdır. Bu teknolojiler belli amaç ve pratiklere göre
geliştirilirler. Bu pratik ve amaçlar da teknolojinin merkezi olarak yer aldığı sosyal
ihtiyaçlar, amaçlar ve pratikler olarak genel bilince kendini saplar.
Teknolojinin orijini ve gelişmesi gibi, teknolojinin nerde ve nasıl uygulanacağı
da öyle kendiliğinde ve istatistiksel olasılığa bağlı olarak ortaya çıkmaz.
Hem sosyal orijin, hem geliştirilmesi ve hem de uygulanması bakımlarından
teknoloji nütral değildir: Teknoloji sosyal bir yapıdır, ve bu yapı sosyal güç ilişkileri
tarafından saptanır.Görünmez halk oyu ve halkın ihtiyacı veya bizim nahallelinin
istediğine göre değil... Teknolojinin otonomus (=kendi kendini ortaya çıkartan,
kendiliğinde oluşan) olduğunu ileri süren bilim kapitalizmin bilimidir. Teknoloji kendini
öyle kendiliğinden ortaya çıkartan bir süreç değildir. Tam aksine, sosyal yapı
tarafından biçimlenir, belirlenir. Bu nedenle, kapitalist teknoloji sosyal sorunlara
aspirin gibi hazı çare getirecek bir yapıya sahip değildir: teknoloji sosyal çıkarların
ifadesidir ve kontrol edenlere hizmet eder.
Teknolojinin kullanılması (profesyonalizm veya tüketici olarak kullanma) ile
teknolojinin kontrolu genellikle karıştırılır. Profesyonelizm ve tüketim, makine ile insan
arasındaki ilişkide, insanın makineye kendini adapte etmesini (nasıl kullanılacağını ve
uygulanacağını öğrenmesini) sağlar. Bu teknolojinin kontrolu değildir. Teknolojiyi
bilme ile anlama arasında büyük fark vardır. Basit bir örnekle başlayım: Çocuk bile
televizyonu kapayıp açmayı öğrenir, resim çeker, uzaktan-kumandayı kullanmayı
bilir. Ama teknolojiyi (tv'yi, fotograf makinesini, uzaktan kumanda aletini) anlamak
değildir. Ben kompütürü iyi bilirim. DOS, Wodperfect, Excel, Windows, Harward
43
Graphics ve benzeri programları iyi bilir ve kullanırım. Hatta bana bilmediğim bir
programı bir saat falan içinde kullanmaya başlarım. Fakat bilmek ile anlamak
arasında büyük fark vardır. Örneğin, bir kompütür programını kullanırken "error 720"
diye bir mesajla karşılaştığımda, tek çare olarak bu programın teknik bölümüne
telefon ederim, onlar da teknik olmayan bir dille bana yardım ederler. Enteresan
birşey, benim gibiler telefon etttiğinde eğer gerçek programcı bulamazsa, nadiren
probleme çare bulur. Özetle, benim bu teknolojiyi teknolojinin çerçevelediği kullanma
sınırları dışında kontrol olanağım yoktur: Eğer bana kontrol olanağı verilse o zaman
"yenisi çıktığı için eskisinin hükmü kalmadı" teknoloji biçimi yerine, eskinin üzerine
kurulacak, eskiyi çöpe atmayacak bir sistem kurardım (o zaman, milyarlarca dolar kar
etme olanağım elimden giderdi).
Gelelim teknolojinin bir başka ideolojik boyutuna: Nütrallik ve ahlak. Tutucu
entellektüeller teknolojinin iyiyi ve kötüyü de beraberinde getirdiğini, bu nedenle
önemli olanın uygulama olduğunu belirtirler: Yani örneğin silah iyi insanların elinde
savunma aracıdır. Birçok savaş teknolojisinde geliştirilen ve kullanılan tahrip edici
araçların sivil alanda "faydalı" uygulamalar bulur. Tutucu okulun bu tür sunuşu
gerçekte, azrailin "benim tırpanım ot biçmek için de kullanılabilir, bak nasıl biçiyor
otu" demesine benzer. Azrailin tırpanı can almak içindir. Bunu başka bir örtüye
sokmak cinin şeytanlığıdır. Örneğin nükleer fizik ve savaş endüstrisinin ürünleri yok
etmek, saldırmak içindir. Televizyon epey yararlı şeyler için kullanılabilir. Fakat
"kullanılabilir" ile "kullanılmaktadır" sözü arasındaki fark,
"gerçek" ile "olasılık"
arasındaki fark gibidir: Burda olasılık ideolojik masallarla avundurma görevi görür. Tv.
teknolojisi öncelikle belli sınıflara ticari ve siyasi "faydaları" için geliştirilmiştir ve
kullanılmaktadır. Nutral olarak başka amaçlar için "kullanilabilirliliği" veya demokrasi
ve özgürlüğün aracı olduğu iddiası, kırmızı şapkalı kızı yemeye hazırlanan kurdun
büyük anne kılığına bürünmesine benzer. Dahası var: Hikayede kurdu avlayan avcıyı
kurt kiralamış. hikayeyi anlatan bazen kırmızı şapkalı kız kılığına bazen de avcı
kılığına giren kurt. Bilmiyor muydunuz?.
Newton'cu bilimde değer yargısızlık ve teknolojinin nütralliği, Adam Smith'in
atomlaşmış-bireyciliğinde,
August
Compte'un
sosyolojik
pozitivizminde,
B.F.
Skinner'in davranış psikolojisinde, Herbert Spencer'in sosyal Darwinizminde, klasik
ve yeni kolonicilikte, ırkçılıkta ve kitle tüketimi ideolojisinde kendisini yansıtır. Bu
nütrallik ideolojisinin getirdiği mekaniksel bütün ve mekaniksel parça ilişkisi
dünyasında, gerçekler bu mekaniksel süreçleri parçalarına ayırıp inceleyerek
44
anlaşılabilir. Bu yaklaşım mekaniksel parçaları birleştirerek mekaniksel bir bütüne
ulaşır. Yani parçalar eşittir bütün (parçalar = bütün). Böylece bütünün parçaların
toplamından daha fazla olduğu, lafla söylense bile, red eder. Bu yaklaşımda "doğayı
başetme, yenme, doğanın üstesinden gelme, doğayı kontrol" amaçlandığı söylenir,
fakat uygulamalar öncelikle insanları kontrol yönünde kullanılır. Aksi taktirde, bilim ve
kaynakların çoğunluğu savaş ve pazar kontrolu endüstrilerine gitmezdi. Ecza ve ilaç
endüstrisi insanları hasta yapmazdı. Yiyecek teknolojisi insanları yiyeceksiz, giyecek
teknolojisi insanları giyeceksiz bırakmazdı. Kimya teknolojisi, hastahaneler ve
fabrikalar çevreyi yaşanmayacak hale getirmezdi. Kısaca, doğayı ve insanı kontrol
yerine anlamaya çalışırdı. Kapitalist bilim "doğayı ve insanı anlamaya çalışıyorum"
dediğinde bile amaç gerçekte ellerindeki gücün elden gitmemesini sağlamak için
kontrol mekanizmaları kurmak veya geliştirmektir. İletişim teknolojisi buna en güzel
örnektir. Bu teknoloji askeri güç sağlamada ve uygulamada etkenlik, ispiyonculuk,
dikizleme, beyin şartlandırma ve kullanma, kültürel dominasyon, ekonomik sömürü
ve Hollywood ve Madison Avenue imperyalizminin amaçlarını gerçekleştirme
yönünde yapısallaştırılmış kontrol mekanizmalarını getirir.
Kısaca, sayın ve sevgili okuyucu, ve kardeşim Hüsnü; iletişim teknolojisinin
nütral olduğu ve iyi veya kötü amçlarla kullanılabileceği iddiası doğru değildir:
Egemen (sivil ve askeri) güç yapısı teknolojik araçların egemenlik ve sömürü için
kullanılmasını garantiler, kaçınılmaz yapar.
Yeni iletişim teknolojilerinin en önde
gelen kullanılışı pazarlama, pazarlarda alt yapıyı sağlama ve geliştirme, ve
ispiyonculuk-dikizlemedir. Kitle iletişimi bu kullanılışı gerçekleştirmede en önemli rolü
oynar.
Amerika'da bu tür teknolojilerin gelişimi dünyadakinden farklı olur: Ta
başından beri Amerika'da teknolojik araştırma ve geliştirme faaliyetleri military-sivilendüstriyel komplex'in egemenliği altında yürütülmektedir. Yani, teknolojik araştırma
ve geliştirme için özel teşebbüs firmalarının araştırma ve geliştirme bölümleri
Pentagonla kontrat yaparak işe koyulurlar. Araştırmanın parası tavlı pentagon
bütçesiyle halkın kesesinden çıkar. Araştırma'dan sonra teknoloji kurulur ve patent'ini
o özel firma alır ve kârâ konar. Fıstık gibi bir iş değil mi? Araştırma masrafları halkın
cebinden çıkıyor, ve geliştirilen teknoloji özel firmanın malı oluyor. Amerika'da hemen
her iletişim araştırma ve geliştirme faaliyetleri, radyodan uydulara kadar bu egemen
çerçeve içinde, savaş ve ispiyonculuk-dikizleme sanayisinin bir parçası olarak
başlamış, geliştirilmiş ve ardından sivil kullanıma sunulmuştur.
45
Amerika'da dev iletişim firmaları iletişim teknolojisindeki değişimi araştırma
geliştirme faaliyetlerini kendi tekellerinde tutarak yönlendirmeye çalışmışlardır. Bu
yönlendirme de çoğunlukla var olanın tutulması ve ancak kaçınılmaz bir hale gelirse
eklemeler yapılması şeklinde olmuştur. Radyo teknolojisi yayın yapmaya başlayalı 70
yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen, radyo teknolojisindeki değişim aynı
teknolojik yapının yaygınlaştırılması yönünde geliştirilmesi olmuştur. Yenilik diye
sunulanlar eskiyi destekleyen ve mükemmelleştirendir, değiştiren değil. İlk radyodan
şimdiki Walkman'e, ilk gramafondan şimdiki CD'ye, ilk televizyondan şimdiki uydu
yayınlarına kadar olan "iletişim devrimlerinin" devrimle hiçbir ilişkisi yoktur, aksine
belli bir azınlık sınıfın diktatörlüğünün gelişiminin ifadeleridir. Devrim değil, pazarda
yaygınlık ve etkenliği sağlayan, ve diktatörlüğü perçinleştiren eklemelerdir.
Değişimi kontrola en güzel Örneklerden biri kablo televizyon şebekelerinin
gelişmesidir. Büyük firmalar kablo televizyonunu riskli ve karsız bir girişim olarak
görüp, ırgalamadılar. Hatta yerel gelişmesini engellemeye bile çalışmadılar. Kablo tv
firmaları şehirlerin dışında orta-hallilerin üzerindekilerin yaşadığı "suburb" ve kırsal
alanlarda küçük firmalar halinde çalışmaya başladılar. Ayrıca bazı dağlık bölgelerde,
sinyalleri almak olanağı yoktu, bu sorun kablo ile çözülmeye de başlandı. Duygulu
antenler koyarak ve bunları kablolarla evlere bağlayarak işe koyuldular. Kısa
zamanda, büyük endüstri bunu rekabet olarak görmeye başladı. Mahkemeler açıldı.
Kongress ve FCC dev firmaları destekleyerek, bu küçük firmaları koruyacak bir
yasasal-düzenlemeye\regulasyanon
gitmedi.
Rekabeti
yok
etmek
ve
kablo
televizyonunu ortadan kaldırmak için AT&T, BELL sistem ve GE baskıya, şantaja ve
tehdite başladı: Kablolar için direk kiralamayı redettiler, kablolar için yeri reddettiler,
kontrat yaptıkları zaman kablo operatörlerine program yapmayı ve iki-yönlü iletişim
servisi vermeyi yasakladılar. Bu Kablo tv'nin biçimlenmesini etkiledi, fakat yayılmasını
durduramadı. Bunu üzerine büyük firmalar her zaman yaptıkların yaptılar: Yeni bir
teknoloji, onlara rağmen, geliştirilir ve karlı olmaya başlar başlamaz, hemen, devletin
yasasal kurumlarının da kolundan tutup çekerek, el atarlar: Büyük balık küçükken
birden bire büyümeye başlayan balığı lüppedenek yutar. Bu olay alt yapımı çok para
isteyen ve gelişme sırasında süper kar getirmeyen alanlarda epey olur. Sadece
Amerika içine de sınırlanmamıştır. Süper kar getireceği görülen her alanda dünyanın
her yerindeki özelleştirmelerin ve teknolojiyi yenilemelerin amacı budur. Meksika
devletinin Telemeks kurumunu (bizim PTT gibi kurum) özelleştirmesinin gerekçesi
zarar eden, eskimiş, köhne bir kurum olmasıydı. Özelleşince Amerikan, Fransız,
46
Norveç ve diğer uluslar arası firmalar hemencecik leş kargası gibi atıldılar. Zaten
Telemexs'in kuyusunu kazan onlardı. Türkiye de de zarar eden karlı-kamu-sektörüne
yönelik aynı dolaplar dönmektedir.
Şimdi, kablo televizyonun büyük iletişim firmaları tarafından ele geçirilmiştir:
Birkaçı tv ve radyo araçları üreticileri, gerisi iletişimdeki telefon firmaları, GE, GTE,
Time\Warner, Chicago tribune gibi firmaların elindedir. Amerika'da nüfusun % 62'ye
yakını kablo televizyon servisine abonedir. Bunda da, 1992'de ilk üç sırayı 9.5 milyon
abone ile Telecommunication Inc., 6.9 milyon aboneyle Time Warner Cable, ve 2.8
milyonla Continental Cablevision çekiyordu. Time-Warner, Telecommunications Inc.,
Bell Atlantic, GTE şimdiden Kablodan milyarlar yapıyorlar. Bell Atlantik ve GTE 20
milyar dolarlık tavlı kablo işini geliştirmeye bakıyorlar. Yılda 65 milyarlık daha tavlı evtelefonu işine ise Time-Warner gibi devler daha da sokulmak ve sıcak sıcak sarılmak
girişimindeler. Şu anda, Amerikan kablo endüstrisinin en büyük düşmanı telefon
firmalarıdır. Amerikada Mama\Ana Bell'in monopolisinin parçalanmasıyla ortaya
çıkan yedi Bebek Bell yılda 82 milyar dolar elde etmektedirler. Kablo endüstrisi
yaptığı sadece 21 milyar dolar civarındadır.
Agustos 1993'de bir federal hakim
telefon firmalarının kendi bölgelerinde kablo yayını işine girebileceklerine karar verdi.
Eğer telefon firmaları kablo firmaları işine el atarlarsa, bundan en çok karlı çıkacak
Hollywood olacaktır: Çünkü Hollywood program sağlayan kaynaktır. Her durumda,
kablo yayını hızla gelişen ve değişen bir alandır. 1992'de Amerika tv sisteminde
seyirci payının % 30 gibi önemli bir kısmına sahiptir.
Teknoloji transferi sadece iletişim üretmede kullanılacak bir makinenin bir
yerden alınıp diğer bir yere götürülmesi gibi basit bir olay değildir. Transfer çeşitli
soru ve sorunları beraberinde getirir: Fiziki çevredeki etkileri (denizlerin, göllerin,
havanın, ormanların mahvedilmesi gibi), finansmanı, yönetim ve idaresi, toplumdaki
yerinin ve görevinin yasal düzenlemesi, kullanılmasındaki profesyonelleşme, teknik
eğitimi, bakımı, geliştirme olanakları gibi... teknoloji transferinde çok nadiren
"tercihler" objektif toplumsal kıstaslara göre yapılır. Teknoloji transferi siyasal ve
ekonomik politikaların ve bunların ardımdaki özel çıkarların çerçevesi içinde yapılır.
Günümüzde sermayenin dünyanın her köşesindeki hareketi ancak iletişim
teknolojisinin geliştirilmesiyle başarı kazanabilir. İletişim teknolojisi modernleşmeden
sermayenin hareketi hareket kabiliyetini kazanamaz. Ülkeler arası data-akımı,
pazarlama, kapitalin el değişimi, para kurlarını hareketi, kontrat yapma ve yürütme,
ürün design, kısa-zamanda iş yapma ve iletişimde bulunma gereği, firmalar arası ve
47
firmanın çeşitli ülkelerdeki parçaları veya mümessilleri arasındaki iletişimin
gerçekleşmesi, borsa bilgisi, yatırımlar, yatırımların yönetimi ve denetlenmesi, idari
kararlar ancak telekomunikasyon, kompütür ve satellite arasındaki bağ, bu bağı
hızlandıran digital iletim olmaksızın büyük engellerle karşılaşır. Kompütürler, uydular,
digital telefon bağları, kablolar, fiber optik teknolojisi monopoli kapitalizmin
damarlarını oluşturur. İletişim teknolojisi bu nedenle kapitalist ekonominin temel taşı
durumuna gelmiştir ve gittikçe de artacak.
Amerikalılar teknoloji transferinde en çok korktuğu yabancıları kendi
teknolojilerini çalmaları, kopyelemeleridir. Bu nedenle, ticari ispiyonaj ve yasaklanan
maddeleri dış ülkelere satma büyük bir suç olarak nitlenir. Üretim teknolojisi bu
nedenle itinayla korunur. Bu milliyetçilik değil, teknolojik egemenliği elde tutma
mücadelesidir.
Amerika telekomunikasyon endüstrisinde dünyada en rekabetçi ve egemenliği
elinde tutan ülkedir. AT&T dünya pazarlarının rakipsiz lideridir. AT&T'yi takip eden
Northern Telecom, NEC, Siemens, Ericcson ve Alcatel'dir. AT&T'nin en büyük
pazarlarından biri de, Güney Komşularıdır. Örneğin Meksiko, Türkiye gibi gibi ansızın
değerli bir devlet adamı sayesinde (ne yutturmaca!), kamu sektörü olan telefon
kurumunu (Telmex) özelleştirdi, ülkenin iletişim pazarını yabancı sermayeye
1990'dan beri daha da çok açtı. Bu gerçekte Amerikan firmalarının, Özellikle
AT&T'nin Meksika'da senelerdir iş gören İsveç firması Ericsson ve Fransız firması
Alcatel'ın pazar payına el atmadaki başarısıdır. Amerikanın Meksika'ya ihracatı
1991'de % 50'ye sıçradı ve 700 milyon dolara çıktı. Bugün, bu endüstri pazarında,
Meksika, Kanada'dan sonra, Amerikanın ikinci telecom teknoloji ihraç ettiği ülkedir: %
12...
Telemex'de % 10 sahiplik alan Southwestern Bell, Telmeks'in şebekesinin
yenilemek için 1995'in sonuna kadar 8 milyar dolar harcamayı planlıyor. İkibin yılına
ulaşıldığında, şebekelerin hepsi digital olacak ve bu şebekeye bağlı telefon sayısı 12
milyondan 35 milyona çıkacak. Fransız ve İsveç firmasından sonra şimdilik üçüncü
yeri kaplamasına rağmen, AT&T muhtemelen teknolojik araçların, telefon ve fiberoptik kablo ve switching araçlarının çoğunu sağlayacak. Meksiko çok ucuz işgüçüne
sahip olduğu için, uzakdoğu ve güney doğu Asyadan (Honghonk, Taiwan, Singapore
gibi) birçok firmanın Meksiko'ya geleceği umulmaktadır. Şu an Meksika'da 2200'ün
üzerinde Amerikan firması vardır.
Türkiye'de PTT, gerçi yasal tekele sahiptir, fakat network gelişimi için dışarıyla
işbirliğine girdi; "Kur-çalıştır-transfer et" şeması altında PTT sistemi uluslararası
48
firmalara terkedildi. PTT gelirlerin paylaşılması şemasını yürütür, fakat karlar
araç\teknoloji-transfer edenle paylaşılır. Bu işbirliğinde büyük firmalara göz atalım:
TELTAS (PTT % 40, Belçika'nın Bell telefon firmasıyla birlikte), NETAS (PTT % 49,
Kanada'nın Norther Telecom firmasıyla), Türk telefon ( Yugaslavya İskra), Alman
Siemens firmasının yerel işbirlikçi-üreticileri... Türkiye'deki selülor radyo sistemi
Finlandiya'nın Nokia Mobira firması tarafından kurulmuştur. Videotext, Fransa'nın
Teletel servisinin kopyesi olarak, TELEBİlGİ adı altında pazarlanmaktadır. PTT
1979'da Ankara'da uydu istasyonunu kurdu. INTELSAT ve EUTELSAT'ın üyesidir.
Türkiye'de SMATV ve TVRO sinyal gönderme sistemlerinin gelişmesi son dört yılda
hızla olmuştur ve yasasal sorunlarla yüzyüze gelmiştir. SMAT koymaya yerel idareler
bile el atmıştır. PTT/nin BAYKOK ve TRAYKOK yoluyla evlere Tv sinyallerini
göndererek pazara konma girişimi, karşı gelmelerden ve yasal gayri-meşruluktan
çok, özel ellerde DBS (Direk yayın uydusu) ve SMATV'nın (Satellite master anten
Tv), yani apartman bloklarına veya küçük bölgelere sinyal veren satellite çanakları
yerleştirilmesiyle gücünü kaybetmiş ve gündemden çıkmıştır.
İletişim teknolojisinin (basın ve yayın araçları)
üretimi ham maddeleri
gerektirir. Ham madde akımı gelişmemişten gelişmişe doğru olur. Bu ham
maddelerden en az sözü edilen ve en çok dert yaratan kağıt üretimi ve politikasıdır.
Geri bırakılmış ülkelerin hemen hepsinde, Türk basınında olduğu gibi, en büyük
sorunlardan biri de kağıt derdidir. Kağıt krizi petrol krizi gibidir. Birçok ülkede kağıt
egemen güçler tarafından "istenmeyen" basın örgütlerine karşı şantaj olarak
kullanılmıştır ve kullanılır. Kağıt yazılı iletişimin zorunlu aracıdır. Bugün dünyada
sadece birkaç sayılı ülke kağıt üretimi yapar. Bu ülkeler de yüksel derecede
endüstrileşmiş ülkelerdir. Kağıt için ham madde olarak orman gerektiğinden, kağıt
konusu jeopolitik bir sorun olarak da kendini gösterir.
Dünyanın ormanlarının yarıdan çoğu endüstrileşmemiş ülkelerdedir. Bu ülkeler
dünyanın kağıt talebinin sadece yüzde yedi ile dokuz arasını üretirler. Egemenlik
dünyadaki talebin yarısına yakınını karşılayan Kuzey Amerika'nın (Kanada ve
Amerika) elindedir. Avrupa % 25-30, Japonya % 10 kadarını sağlar.
Kağıt endüstrisi çok az sayıda ki dev uluslar arası firmalar tarafından kontrol
edilir. Bu firmaların çoğu aynı zamanda basın (kitap dahil) endüstrisiyle yatay
entegrasyon içindedirler, yani kağıt ve basım endüstrisi iç içe birbirine bağlıdırlar.
Bu dev firmalar sadece kendi ana ülkelerindeki ormanları kullanmakla kalmaz,
aynı zamanda diğer ülkelerin bu ham maddesine el atarlar. Bu el atma da gittikçe
49
artmaktadır, çünkü (a) kendi ülkelerindeki kaynaklar gittikçe tükenmekte ve talebi
karşılayamaz duruma gelmektedir, (b) kendi ülkelerinde çevrecilerin mücadelesi
sonucu çıkartılan anti-kirletme yasalarının onların önüne engeller koymaktadır, (c)
tropik bölgelerde gerekli agaçların daha kısa sürede büyümesi sermaye için daha
verimli ve caziptir, (d) bu ülkelerdeki işçilere verilen çok düşük ücret bu cazibe ve
çekiciliği daha da artırır, (e) bu ülkelerde sendikalaşmanın olmaması veya
sendikaların nadiren greve gitmeleri veya kolayca etkisiz hale getirilmeleri de buna
bir ilavedir.
Kapitalist sermaye Kolombiya, Brazil, Şili, Arjantin ve Batı Afrika (özellikle
Nigerya ve Gabon) gibi ormanı bol ülkelerde yatırım yapmaktadır. Bu yatırımları nasıl
koruyacaksın? iki ana yolla: Kaba güç ve ideolojik\kültürel benzetişle...
Bu sermaye çoğunlukla "kalkınma" sloganlarıyla o ülkenin milli burjuvasisiyle
birlikte bu ülkelerde iş yaparlar. Bu şekilde, örneğin Kolombiya'da kuzey Amerikan
firmaları kağıt üretiminin yüzde seksenini kontrol ederler. Benzer kontrol Nigerya'da
Rockefeller'in International paper firması, Fransız, Kanadalı ve Norveç firmaları kağıt
üretimini ellerinde tutarlar. Fransız Guiana'da Fransız ve international Paper,
Brazilya'da japonya dahil hemen her kapitalist ülkenin firmaları kağıt üretimini kontrol
ederler. 1992'de Amerika'da en büyük kağıt firmalarının satışı şöyleydi: Intyernational
Paper 13.6 milyar, Georgia Pacific 11.8 milyar, WeyerHauser 9.2 ve Kimberly-Klark
7.09 milyar dolardı.
İletişimin
gerçekleşmesi
için,
iletişim
teknolojisinin
radyo-frekanslarını
kullanması gerekir. Radyo frekansları hava yoluyla gönderilir. Frekansların
dağıtımı\paylaşımı ve dalgaların kontrolu uluslararası ilişkilerdeki güç mücadelerinin
olduğu ve tartışmaların eksik olmadığı bir alandır. Hemen her ülkede hava-yolu kamu
malıdır. Bu malı kullananlar kamunun dışında hiçbir güç bunu kullanma hakkına
sahip değildir, kullanma yasalarla düzenlenmiş ya kamu hakkıdır veya özel bir
imtiyazdır. Örneğin, Türkiye'de hava-yolunu kullanma ve yayın yapma hakkı Anayasa
ile Kamu kurumu olan TRT'ye verilmiştir. TRT'nin kamu malının kamunun temsilcisi
olarak kullanmasına yasasal hak verilmiştir. korsan radyolar ve televizyonların yaptığı
ne? Düpedüz korsanlık. Özel teşebbüsün halkın malı olan hava-yolunu da kendi özel
çıkarları için bedavadan kullanması, kaba gücün galibiyetinin ve hırsızlığın bir diğer
örneğidir. Özel teşebbüs halk değildir, özel teşebbüsün ticari özgürlüğü de halkın
özgürlüğü değildir. halkın hava-yolunu kullanarak yayın yapan her özel teşebbüs
sadece kullanma fiatını ödemekle yükümlü olmamalı, aynı zamanda kamu
50
kurumlarına istedikleri zaman kamu yararına yapacakları her türlü yayının
gerçekleşmesine
olanak
(stüdyo,
mikrofon,
teknik
yardım,
kısaca
yayının
gerçekleşmesi için gerekli her türlü olanaklar) sağlamak zorunda olmalıdırlar. Kablolu
ve uydu yayınları da benzeri şekilde özel teşebbüsün toplumun mal varlığını ve
zenginliklerini ve olanaklarını babalarının mali gibi bedavadan kullanmaları
engellenmelidir. kapitalizm ve özgürlük mü? Ne kapitalizm ne de özgürlük bedavadır.
Ne de gönlünün istediği şekilde at oynatmadır. Peki bunu özel teşebbüse yapacak
güç nerde? Kafeste! Radyo frekansı kullanımıyla ilgili sayısız toplantılar, tartışmalar
ve çeşitli anlaşmalar vardır. Dünya iletişim düzeninin tek taraflılığı, dengesizliği, ve
egemenlik-bağımlılık ilişkilerinin getirdiği neticelerin bir diğer yansımasını da radyodalgalarının kullanımı ve frekansların bölüşümünde ve ikili ve milletlerarası
anlaşmalarla düzenlenmesinde görürüz. İletişim için kaynakların ve araçların belli
güçler tarafından kontrolu birçok ülkenin pratikte
zorluklarla ve çıkmazla
karşılaşmasına neden olmaktadır. Türkiye'ye dışardan yapılan televizyon yayınları
gerçek anlamıyla Türkiye'nin iletişimde bağımsız iradesini ortadan kaldıran bir
istiladır. Bir ülkenin kendi hava-yolunu ve iletişim kaynaklarını kendisinin özgürce
karar vererek kullanmasına engel olan bir taarruzdur. Eğer bir uluslararası anlaşma
bu tür istilaya karşı bir ülkenin aciz bırakılmasına neden oluyorsa, o yasa ülkenin
bağımsızlığını tehlikeye düşürdüğü için otomatik olarak geçersiz olmalıdır. Dünya
"meli
ve
malı'larla"
dönmediği
için,
her
türlü
istilaya
uğrarsın
ve
bunu
engelleyemezsin. Güç ve çıkar meselesi yavrum, güç ve çıkar! Kimin gücü kime
yeterse! Gerekirse yasalarla, gerekirse zoraki bir şekilde güçlü güçsüzün ağzına
eder. Ederken de, güçsüz ağzını kapadığı için "özgürlüğü ve anlaşmaları
baltalamakla" falan suçlar. Hemen her ülke kendi iletişim yasalarında frekans
sorununu ele almış ve çözümlemeye çalışmıştır. Amerika'da 1927'de Radyo
Act\yasası ve 1934 Federal Iletişim Yasası (FCC) ile frekanslar düzenlenip
paylaşıldığında, paylaşmadan aslan payını alanlar aslanların aslanlarıydı. Sadece
aslan olanlar bölgesel ve yerel, daha aslan olmamışlar (eğitimciler) UHF kanalını
kaptılar. Yüksek güçlü yayın ve "clear-kanal" (50,000 Watt üzerindeki güçlü kanallar)
networklerin eline geçti. Avrupa ülkeleri Amerika'ya nazaran küçük olduğu için radyo
frekanslarını ve kanallarını kamu örgütü olarak kurulmuş olan radyo sistemlerinde
dağıtımda zorluk çekmediler. uluslararası radyo yayınları propagandanın sesi olduğu
için birçok ülkede parazitle (gürültü vererek) dinletilmesi engellendi. Fakat BBC,
Voice of Amerika dünyaya yayın yapmaya devam ettiler. BBC habercilikte doğrulukla
51
ün aldı. Sorunlar uydu ve kablo teknolojisinin gelişmesi ve görüntü yayınlarına
başlamasıyla çıktı. Avrupa'da birden korsan yayınlar türedi. Kablo ve uydu yayınlarını
alıp çözerek seyredebilmek ç n teknoloji kaçak sinyal-çözme kutuları ve uydulardan
yayınları almak ç n yüksek güçte alıcı-çanaklar satılmaya başladı. Avrupa ülkeleri
korsan ve kaçak teknoloji karşısında kendi yasalarını uygulayamaz duruma düştüler.
İngiltere kendi ülkesindeki yeni teknolojilerle kuzey komşularından gelen yayınlarla
yasaların çiğnenmesiyle uğraşırken, Almanlar aynı nedenle İngiltere'den gelen
yayınlarda şikayet ediyorlardı. Almanlar Ingilizlerden şikayet ederken, kendi
topraklarından Türkiye'ye ve diğer ülkelere korsan yayını yapan firmalara göz
yumuyordu. Olay iletişimde patlak veren iletişim devriminden çok, iletişimde patlak
veren "süper kar" olanaklarıdır. Bu nedenle son onbeş yıl
çinde Avrupa'da
patlamalar oldu, Avrupa ve Japon imperyalistleri daha çok pay almak için daha çok
rekabetçi-katılma yolunu seçtiler. Bu da Amerikan imperyalizminin yediği pastaya
güçlü rakip ve ortaklar çıkardı. Türkiye gibi ülkelerin işbirlikçi-sermayesi ise her önüne
gelenle yatmayı ve cebini şişirmeyi artırdı. Geri bırakılmış ülkelerin her birinde birçok
dış
firmanın
bulunmasının
nedenlerinden
biri
de
bu
ülkelerin
sözde-milli
burjuvazisinin ayırım yapmadan önüne gelenle gerdeğe girmesindendir. Eh, teknoloji
bu: Alış veriş meselesi!
Görünen gerçeğe ilk bakışta, teknolojinin hızla yenilendiğini ve
değiştiğini ve bu hız karşısında teknolojik ilişkileri düzenleyen yasa ve kuralların
bocaladığını, geride kaldığını ve sancılar çektiğini görürüz. Sancılar da kısa
zamanda, yasasal değişikliklerle belli çıkarların egemenliği kazanması veya
sürdürmesiyle dindirilir. Amerika'da genellikle, ticari teknoloji geliştikçe iletişim
yasalarında sürekli değişiklikler yapılır. İletişim politikası iletişim endüstrisinin işlerini
kolaylaştıracak şekilde biçimlendirilir. Bu biçim de benzeri şekilde Amerikanın
uluslararası dış politikasında yansır. Bu politika da özgürlük ve demokrasi
sloganlarıyla gelen ticaret serbestliğidir. Bu politika'da o denli ileri giderler ki, kendi
kaidelerine diğerlerinin uymasını isterken , kendileri diğer ülkelerin aldıkları kararları
hiçe sayarlar. Buna en yeni örnek Turner karton şebekesi TNT'sinin Avrupa pazarına
girmesinde görebiliriz. TNT'nin girişine Fransa karşı çıktı. Fransız iletişim bakanı
TNT'yi açıkça red etti ve Turner'in Avrupanın "hudutları olmayan tv" politikasını red
etmesini, yani uydu ile Avrupa programlarını gösterilmesine karşı gelmesini önemli
bir neden olarak gösterdi. Buna Fransa, Amerikanın "Yogi Bear" kartonunu diğer bir
Amerikan kültürel ve ticari emperyalizmi olarak niteleyerek tepki gösterdi. TNT ise
52
yayınların Amerikan malı olduğu için kültürel nedenlerle Avrupa birliğinin bu
kaidesinden muaf tutulması gerektiğini belirtti. Almanya'da TNT ayrı bir mücadeleye
girdi. TNT MGM film kütüphanesinin Almanca dili hakkı kontrolunu ARD'nin elinden
almak için kamu yayın organı ARD'yi mahkemeye verdi. TNT MGM kütüphanesini
satın aldı, fakat MGM'in 1980'deki Almanlarla yaptığı anlaşmaya göre ARD Almanca
hakkına sahiptir. TNT kütüphaneye sahip fakat Almancalarını üretememektedir. Bu
hakkı almaya çalışıyor. Şimdi Turner Cartoon\TNT İngiltere'de konakladı. Yayına
başladığında aynı anda altı avrupa dilinde yayın yapacak. 8
Bazen daha teknoloji tüketime sürülmeden önce politikaların saptanması
yolunda girişimler başlar. Haklar saptanır ve kotalar ve hatta gümrük duvarları konur.
Bu tür davranıştaki amaç, pazar kontrolunu bu yolla elde etmedir.
Bu politika
çoğunlukla rekabet tehditine ve çıkarlarını böylece sağlama arayışına bir cevaptır. Bu
politikayı hemen her ülke ve özellikle geri bırakılmış ülkeler "milli çıkarları ve kültürü
koruma" ve "yerli malı kullan ve iç pazarı destekle" sloganlarıyla seçerler. Bu politika
Amerika'da bile Japon rekabeti karşısında özellikle son 10 yıl içinde Amerikan işçi
sendikalarının sloganı oldu: İşsizliğin nedenini dış pazarın mallarını kullanma ve
Amerikan malına bakmama olarak gösteren milliyetçi-faşist politika... Dışardan gelen
mal kimin ki? Amerikanın ticaret açığı var, bu ithal edilen malların sahibi kim ki? Çoğu
Amerikan sermayesinin ortak malı.
Digital uydu tv yayını daha girişim safhasında. Bu yolda Avrupa'da politika
ortaklaşa girişimlerle bunu sağlamak yolunda saptanmaya çalışılmaktadır. Bu da
suçlamalar ve kapalı kapı ardımdaki oyunlarla devam etmektedir. Örneğin Fransız
pazarında egemen olan ödemeli-tv kanalı Kanal-Plus bu geliştirme girişimlerinde
teknolojiyi paylaşmadığı veya diğer dev firmalarla birlikte çalışmadığı için
suçlanmaktadır. Canal Plus iddiayı red ederek, Fransız textile ve İletişim Grubu
Chargeurs ve Almanyada'ki Bertelsmann grubu, ve İspanya'daki Canal Plus ile
birlikte digital televizyon geliştirmeyi önerdiklerini belirtti.
On seneden beri Japonya, Amerika ve Avrupa HDTV, Yüksek tanımlı
televizyon (ekranı tarama sayısı çok fazla olduğu için yüksek kaliteli görüntüsü olan
televizyon), üretimi peşindeler. Bu girişimde akıl almayacak kadar çok kar umulduğu
için, bu yoldaki politika daha kitle üretimi bile yapılmadan saptanmıştır. (Japonya
8
Variety, eylül 20, 1993.
53
1993'de bu tür televizyonları 8,000 dolara Japonya'da satıyordu. En ucuzu Sharp idi:
6,000 dolar. Bu fiatla en az yirmi tane normal renkli televizyon alırsın). Böylece belli
güçler bu teknolojinin üretimi ve biçimlenmesini kendi kontrolları altına almaktadır.
Buna benzer bir politikayı güçsüzler almaya kalksalar yandılar: Her yönden "sansür,
gelişmeyi engelleme, özgürlüğe zincir vuruluyor" diye feryatlar duyulur. Neden, çünkü
konu egemenlik konusudur, ve bu konuda da güçlünün borazanı güçsüzünkünü
bastırır. Örnek vermeye gerek yok, çünkü Türkiye'de ve kamu çıkarının sağlanmasını
ön planda tutan iletişim sistemlerine karşı ticari iletişim bunun gibi sloganlar ve
politikayla gelir. Bugünün uluslarararası pazarında gümrük duvarları koyma ve bu
duvarları koruyabilme için karar verici faktör uluslararası sermayenin çıkar
hesaplarıdır. İkinci faktör ise iç sermayenin bunu gerektiren bir yapıya sahip olması
gerekir. Eğer iç sermaye üretim yapacak teknolojiye,
bilgiye ve tecrübeye sahip
değilse, bu yönde de çaba harcama yerine dış sermayenin çobanı olmayı daha kolay
ve verimli buluyorsa, gümrük politikası sadece Avrupa'dan falan bavullarında bir iki
şey getiren işçileri yolma politikası olur. Düşün, yanımda getirdiğim kompütüre göz
diken ve bundan vergi alan, rüşvet isteyen bir politika bu... Yanında birkaç şey
getirme Koç ve Sabancı gibi büyük sermayenin çıkarlarına tehdit mi de sivil halka
vergilerle engellemeler getiriliyor? Bu sahtekarlık ve adilik nasıl oluyor da gümrük
politikası oluyor? Kimin gümrük politikası: Halkın mı yoksa belli azınlık bir grubun
mu? Kim kime karşı ve neden korunuyor? Eğer ticari sektör istediğini ticari amaçlarla
ülkeye sokuyorsa, halk ve işçi de kullanmak istediği her şeyi ülkeye gümrüksüz
sokabilmelidir. Bu neden engellenir? İç pazarı teşvik, koruma düzenbazlığı mı bu?
Hangi iç pazar? İç pazar diye birşey kaldı mı? Gümrük kapılarında bu bahanelerle
yapılan halkı soyma politikası, güçsüçün politikaları saptamada hiç yeri olmadığının
bir diğer göstergesidir. Biz de, örneğin 1960'larda Ortak Pazar'ın bizim iç endüstrimizi
engelleyeceği ve bizi tarım ülkesi olarak bırakacağı gibi nedenler ileri sürerek, zatengöbekten dışa bağlı milli-endüstri denilen soyguncu-ortakçıların çıkarlarını, farkında
olmadan, milli şovenist solculuk hisleriyle savunmuştuk ve eminim çoğu solcular hala
aynı teraneyi okuyaraktan ilericiliklerinde gericiliğe örnekler vermektedir.
Egemen
iletişim politikalarına karşı direniş çeşitli şekillerde kendini gösterir. İletişim alanında,
politikayı saptamada en küçük bir etkenlikleri olmayan güçsüzler, kendi çıkarlarını
korumak için tek çare olarak gayri-meşru yola başvururlar. Gayri-meşru yol egemen
yasaların dişında kaldığı için gayri-meşrudur, yoksa objektif ve evrensel anlamda
gayri meşru olmayabilir. Buna en klasik örnek, eskiden radyo sahipleri vergi verirdi.
54
Millet bunu vermemek için radyolarını saklardı. Yeniye gelelim; Kopyecilik ve kopyehaklarının çiğnenmesi.. Bunu ticari amaçlarla bir örgüt yapıyorsa (örneğin başkasının
bir kitabını korsanlıkla basıyorsa), bu ticari ahlak, rekabet ve kar anlayış düzeninin
biçimini gösterir. Aynı şekilde, bir yabancının kitabını çevirip ona kendi ismini koyarak
yayınlama da böyledir. Bu tür benim dediğim mücadele içine girmez, çünkü ben
tüketicinin, egemen soygun karşısında gayri-meşru mücadelesinden bahsediyorum.
Bu mücadele Amerika'da epey yaygındır, çünkü fiatlar çok yüksektir. Ne yazık ki bu
tür mücadele yaygınlaştıkça, fiatlar daha da yükselir. Böylece ödeyen gene tüketici
olur. En güzel örnek filmlerin, videoların ve kompütür softwarelerinin\programlarının
kopyelenmesidir. Tüketici kitleler kısıtlamalara ve firmaların sahipliğine karşı başka
türlü
mücadele
edip
kazanamazlar.
Ben
paramı
verip
aldıktan
sonra,
o
araç\software\program benim malımdır ve, kopyeleyip çoğaltarak ticaret yapmadıktan
sonra, istediğim şekilde kullanırım. Düşün video seyredici\kaydedicim var ve bir filmi
veya tv programını kaydetmeyeceğim. Kaydederim, hem de nasıl. Ben bu video
aracına 300 doları süs için para vermedim. Hem seyretmek hem de kaydedip
sonradan veya tekrar seyretmek için. Kompütür programlarına gelelim: Programların
çoğu normal bir kişinin bir iki haftalık kazancını elinden alan fiattadır. O zaman tek
çözüm, birkaç arkadaş bir olup bir tane alarak, kopyeleyip kullanmak. Veya tanıdık
birinden kopyelemek. Microsoft'un sahibi Mr. Gates dünyanın en zengin adamları
sırasında
üçüncü
sırada.
Demek
ki,
milletin
kopyelemesi
bile,
firmaların
zenginlemesine engel olamıyor.
Tüketicilerin iletişim tüketim mallarını kopyelemeleri egemenin egemenliğini
kösteklemediği gibi ona yardımda da bulunuyor: Türkiye'de birkaç sene evvel türkçe
yazılım programı arıyordum. Yokmuş. Çok bozuldum. Bizde Amerika ve Avrupada
ve Orta Doğu'da okumuş bir sürü kompütürcüler var ve popolarının sıkıp birkaç hafta
oturup bir program bile yazmıyorlar diye köpürdüm. Bu ne tembellik!. Birkaç
tanıştırıldığım programcı birinden aldığım cevap, benim yanlış olduğumu gösterdi:
Oturup yazarsın. Sonra ne olur? Birkaç tane sattıktan sonra, kopyelemeyi-engelleyen
kodlar kırılarak herkes birbirinden kopyelemeye başlar ve sen aç kalırsın. Bu nedenle
kompütür programcıları ya kompütür firmalarında satıcı falan olarak çalışmakta ya da
yabancı firmalar için dışarda çalışmaktalar. Gerçi bu, bir bahane olabilir. Fakat çok
etken bir bahane. Çünkü bu nedenle içte programlar üretme yerine dışa bağımlılık
desteklenmiş olur. Word Starı, Micro Soft Word'ü, Autocad'i yaygın şekilde millet
kopye etmektedir. Netice? Bu firmalar, kopye sürecinin yarattığı engellemeler ve
55
kolaylıklar sayesinde, egemenliklerini sürdürmektedirler. Aynı şey televizyon
programlarında da olmaktadır. Kendi toplumsal gelenek ve anlayış çerçeven içinde
kendi kültürel malını kendin üretme yerine, dış pazarın ucuza ve kolayca kopyelenen
malları kullanılmaktadır. Böylece sadece ticari bağımlılık değil aynı zamanda kültürel
bağımlılık da desteklenip sürdürülmektedir. Bir son söz: Kopyeleme hırsızlık olarak
nitelenmektedir. Hırsızlık malını korumak isteyenin tanımladığı bir terimdir. Eğer
malını korumak isteyen gerçekte bu malı hırsızların kurduğu ve meşrulaştırdığı bir
hırsızlık düzeninde bu meşrulaştırılmış-hırsızlıkla elde ettiyse, bu malı tüketicinin
kopyeleyerek "çalması" hırsızlık değil, kendine ait olanı bu yolla elde etmesidir. Eğer
halkın adil olmayan bir düzende kendinden gaspedileni bu düzenin kaidelerine
uymadan geri alıyorsa, bu ne günahtır, ne ayıptır, ne de hırsızlıktır. Gaspedileni geri
almadır.
Teknolojik gelişmeler özellikle içinde bulunduğumuz yüzyılda egemen-düzenin
egemen yasaları ve düzenlemeleri çerçevesinden önde gider. Bu nedenle, eğer
sistemin gelenekleri ve işleyiş tarzı kısa zamanda ayarlamalar şeklinde gelişmediyse,
aksine direnen bir biçimde geliştiyse, ticari-amaçlarla-biçimlendirilip geliştirilen iletişim
teknolojilerine çelme takar. Tabi, bu çelme-takma, çelme takılanın iddiasıdır. Çelme
takan, çelme taktığını değil, kamu yararını koruduğunu söyler. Bu durum İngiltere
dahil, bütün Avrupa Ülkelerinde olmuştur ve olmakta devam etmektedir. Bizdeki
bugünkü durum da böyledir. Tökezleyen ticari-teknoloji hemen kendini empoze etme
yolları arar ve bulur da. Kamu çıkarına çalıştığını iddia eden iletişim sektörü bile,
kendini bundan kurtaramaz.
Uluslararası ve ulus içi iletişim politikasında, özellikle suların bulandırılıp
vurgunların vurulduğu Türkiye gibi ülkelerde, iki tür media politikası görürüz: Birincisi
fiilen egemenliği elinde tutan sermayenin politikası, ve ikincisi sermayenin pazar
gereksinmelerine ayak uyduramayan eski yasalara bağlı olarak iş görmeye çalışan
yasal politikadır. Yasal politika, bazen kısa dönem başarılar sağlasa bile, eğer
sermayenin ihtiyaçlarını sağlamayacak şekilde yeniden düzenlemelere, toplumun
bazı sektörlerinin baskısıyla da,
gidemiyorsa, pazar ilişkilerinin yeni gerçekleri
önünde fiyaskoya uğrar.
Ortak pazar ülkeleri Amerikan kitle kültürü ürünlerine karşı kendi kültür ve
endüstrilerini (kendi çıkarlarını) korumak için özellikle 1980'in ikinci yarısından beri
hızlanan ortak girişimleri, Avrupa konseyindeki toplantılar genellikle Amerikan
mallarına
karşı
hiçbir
engelleyici
çözüm
56
getirememiştir.
Kotalar
genellikle
çalışmamaktadır. Özellikle kota konusunda Ingiltere ile Fransa sürekli çatışma
içindedir: Ingilizler kota koymaya karşılar. Bunun en büyük nedeni de Ingiltere iletişim
endüstrisinin Amerika ile yakın çıkar ilişkisinden dolayıdır.
Ülkelerin media politikaları değişmemiştir. Bizde de olduğu gibi kamu
medyasında bir sürü nutuklar dinlersin, bir sürü girişimler ve tedbirlerden söz edilir.
Bunlar sadece siyasal nutuklardır. O kadar. Iletişim politikasında ne söylendiğine ve
ne yazıldığına değil ne yapıldığına bakmak gerekir. Ne yapıldığına da bakarsak,
media politikasında hakim olan sermayenin kılıcıdır. Kılıç kalkar iner, ve politikacılar
konuşur Allah konuşur. Kısaca politikacılar yüzyıllardır yaptıklarını yaparlar:
Söyledikleri ile yaptıkları arasında gece ile gündüz gibi fark vardır. Neden?
Demokrasi olduğundan! Düşün, bir de demokrasi olmasa, n'olurdu! Birleşmiş
Milletlerde ve birçok dünya iletişim politikasıyla ilgili toplantılar ve alınan kararlarda
hakim olan gerçek büyük çoğunlukla bu politika gerçeğidir. Özellikle kamu iletişiminin
hakim olduğu bizim gibi ülkelerde kamu iletişim politikasıyla, biçimsel iletişim
düzeniyle, günlük pratikteki iletişim ve iletişim düzeni arasında çarpıcı farklar vardır.
Politikalar birçok geri bırakılmış ülkede kamu gücünün kontrolundan fiilen çıkmış ve
karmaşıklık olarak kendini sunan, fakat gerçekte sermayenin egemenliğinde olan bir
duruma gelmiştir.
57
B. ÖRGÜTSEL YAPILAR 9
Örgüt, sahiplik, kontrol, finans ve transfer biçimleri kapitalist iletişim araçlarının
biçim ve çalışma tarzını gösterir. Kapitalist ülkelerde iletişim örgütlerinin belli bir
biçimde şekillenmesinin biçiminin nedeni, kapitalist sistemin üretimi kendi çıkarları,
değerleri ve pratikleri paralelinde biçimlendirmesindendir. Kabaca kapitalist dünyada
iki tür örgütlenme şekli görürürüz. Özel teşebbüsün egemen olduğu ve kamu
sistemlerinin egemen olduğu sistemler. Özel teşebbüsün hakim olduğu sistemde
kamu servisi sistemin güçsüz ve önemsiz bir parçasıdır. Kamu servisinin egemen
olduğu sistemlerde bu egemenlik sadece yayın (radyo-Tv) sistemini kapsar, diğer
araçlar özel teşebbüsün elindedir. Gazeteciliğin örgütlenme biçimi kapitalist
ülkelerde, Amerika, Avrupa ve Japonya'da, özel teşebbüsün elide oluşmuştur. Geri
bırakılmış dünya, Amerika ve çoğunlukla Avrupayı kopyelemeye çalışmıştır.
Gazetecilik örgütü ve örgüt ideolojisinin transferi ticariliğinin kabul edilmesi nedeniyle
"kamu hizmeti" tartışmaları çıkarmadan olmuştur. Fakat örgütlenme biçimi yerine,
gazetecilik mesleği geri bırakılmış ülkelerde günlük işlerini görmede kağıt kıtlığından
tut, siyasal nedenlerle örgütlerin gazetelerinin toplanmasına, yayın yasağına ve
kapatılmasına kadar giden tepkilerle karşılaşmıştır.
Dünya üzerindeki iletişim sistemlerin genel yapılarına kısaca bir göz atalım:
iletişim araçları kapitalist toplumlarda teknolojik aparatus üreticileri tarafından
geliştirildi.
Kapitalizmin yükselmesiyle, eskinin ana ideolojik aparutusu olan kilise artık
sosyal biçimi (toplumun) ideolojik çimentosu olarak görev yapamaz hale geldi.
Burjuvazi kendi için yeni bir aparatus geliştirdi: Eğitim ve informasyon sistemleri.
Eğitim sistemi ve popüler basın halkı, özellikle şehirlerdeki kitleleri, laikleştirdi. (Laiklik
dinsizlik değildir. Laiklik burjuvazinin örgütlü dinin elinden toplum yönetimini alıp, bu
örgütün siyaset sahnesindeki egemenliğine son vermesi ve kapitalizmin çanak
yalayıcısı durumuna düşürmesinin bir ifadesidir. Basit anlamıyla örgütlü dinin devlet
yönetiminden kapitalist tarafından kişelenmesidir!. Gene de, dünyanın her yerindeki
örgütlü dinler hiçbir zaman egemenlik mücadelesinden vazgeçmemişlerdir. Bazı
yerlerde Tanrı adına egemenlik sürmektedirler.) Amerika'da bile yavaş yavaş
başkanlık sistemi gayri-resmi dini liderlik kurumu haline dönüşmektedir.
9
Variety, eylül 20, 1993.
58
Kapitalist üretimde nitelik ve özellikle nicelik büyümesi (a) artan kapitalist
ürünlerin pazarlanıp satılması için sosyal iletişim sektörünün ekonomik sömürüsünü,
(b) farklı sosyal sınıfların oluşturduğu kitlelere ulaşacak bir ideolojik çerçeveyi
gerektirir. Bu çerçeve kapitalist sosyal gerçeğin kapitalist sınıfın çıkarları yönünde
yorumlanmasını sağlar. Bu da kitle iletişiminin bu amaçla kullanılmasını zorunlu kılar.
Dolayısıyla, medianın yaradılışı, yapısı ve kullanılışı kapitalin hareketine uyumlu olan
bir aparatustur.
Kapitalist (veya o yoldaki) devlet (a) iletişim kapitalistleri (reklamcılar dahil) ve
(b) kapitalist sınıfın tümünün çıkarları arasında arabuluculuk yapar. Bu arabuluculuk
genellikle tekniksel sorunların ve çatışmaların halledilmesinde, iletişim üretiminin
yasasal düzenlenmesinde kendini gösterir. Kapitalist sınıf için media stratejik bir
öneme sahiptir. Burjuvazi ve burjuva devleti iletişim sektörünün iki ana yanında görev
yapar: (a) Mal olması yanı ve (b) ideolojik aparatus\araç olması yanı.
Kapitalist
Medya,
kendi
ve
reklamcılarının
çıkarlarını
gündem
kurma\hazırlama, insanın o gün yapacağı işlerin saptanması, yoluyla önemine göre
öncelikler içinde sıralayıp sunar. Bu gündem genellikle tüketimle ilgili olanlar
ağırlıktadır. Bunun yanında ve bununla iç içe olarak, Talcott Parson'un deyimiyle
"sistem tutma" görevini yapmak için ideolojik ve siyasal gündemleri de günün
önemine göre saptar ve işler. Kitle iletişiminin yaptığı iş, en özlü bir deyimle, bilinç
üretimi (ve üretilenin desteklenmesi) görevidir. Bunu yaparken de iki ana amaca
hizmet eder: Kitle üretimiyle üretilmiş ürünleri izleyici gücünü kullanarak kitlelere
pazarlamak, ve sistemin ve devletin politikalarının ve faaliyetlerinin meşruluğunu da
kitlelere pazarlamak.
Kapitalist araçların izleyicisi iletişim sürecinde enteresan bir yer kaplar: herşey
onun için ve ona yönelik gibi görünür. Bu görünümünde, izleyici kitlesi demokratik
iletişim sürecinde aktif olarak seçimler yapan ve kararlar veren halk\kamu olur. Kitle
iletişim araçları da doğru seçenekler yapması ve kararlar vermesi için kamuya bol ve
çeşitli alternatifler sunar. Yani medya halk hizmetindedir. Halka sadece informasyon
vermez, ayni zamanda eğlence de sunar. Gerçek tabi bu verilen imajdan oldukça
farklıdır: Ticari kapitalist medyada (kamu örgütü olup da reklam alan ve ticari
televizyonla o televizyonun seviyesiz seviyesine düşerek rekabete kalkan TRT gibi
iletişim kurumları dahil)
izleyici kitleleri ticari mal olarak kullanılır:
Kitle iletişimi
sermayesi için izleyiciler reklamcılara satılacak maldır. Örneğin Türkiye'deki medyada
(özellikle televizyonda) da yaygınlaşmaya başladığı gibi, kapitalist araçlar ve araçları
59
besleyen reklam firmaları, ve siyasi politikalar ve kamu politikaları, kitle iletişiminin
izleyici çekmesine göbekten bağlıdırlar. Televizyonlar ve radyolarda halk kalpten ve
belden aşağı aşk türküleri dinleyip inlerken, bu tür filmler seyrederken ve programlar
izlerken, kitle iletişimi kapitalistleri de bu seyircileri istatistiksel niceliğin getirdiği
nitelikselliğe göre, yani sayısal guruplar halinde, reklamcılara satar. Daha açıkçası,
reklamcılara "bak, benim şu saatte şu programımı şu kadar, şu nitelikte kişiler izliyor,
bu sırada reklam yapmak istersen senden saniyesine şu kadar para alırım" diye,
izleyicilerin dikkatini (izlemesini) bir mal gibi reklamcıya sunar. Biz seyirciler de
haberimiz bile olmadan seyrederken mal gibi satılırız. Bunun karşılığı olarak da
firmanın reklamını izleriz, ve eğer reklamın sattığı ürüne ihtiyacımız varsa veya ilerde
olursa, aklımıza bu firma yerleştiği için bu firmadan almaya yönelebiliriz.
Kapitalist düzenlerde (ve kopyecilerde), devlet yasalarla ve kapitalist pazar da
yayın\basın yapmanın yüksek maloluş fiatı yoluyla, kitle iletişim araçlarını kitlelerin
ulaşamayacağı yere koydu. Halk kitle iletişimi üretiminin dışında sadece tüketici
olarak bırakılırken, ticari sermaye medyaya sahipliğe veya kullanmaya teşvik edildi.
İletişim okullarında bize öğretileni biz de öğrencilerimize öğretmeye devam
ediyoruz: Kitle iletişimi sürecinde, iletişim aracı var, aracın içinden mesajlar izleyici
kitlelere gider. Kitleler de bu mesajları alır ve açsalar yer, toksalar öğle yemeği için
falan saklarlar. Beğenmezlerse de çöpe atarlar. Bazı seyirciler aktiftir, ve her
sunulanı güp diye yutmaz. Bazılarıysa pasiftir, durmadan yuta yuta şişmanlar,
şişmanlar ve birgün kalpten veya kolestoroldan birden bire, hayrete düşmesine bile
vakit kalmadan, nalları diker. Kitle iletişimi bu adamı bu denli şişirecek ne tür ürünler
sunar ki: Miğde bulandıran ve hazımsızlık yapan kanlı ve canlı haberler, sadece
seyircilerin zoraki kibarlık olsun diye güldüğü ve alkışladığı eğlence programları
(içerdeki seyirci güldüğü için, seyirci olarak biz de, kahkahanın bulaşması nedeniyle,
odamızda güleriz); "Dokuz yüzü çevir gazı yanmasın" kısa yoldan köşeyi dönme
programları; feleği çarka bağlayıp döndürme; Yasemin ve bilmem ne abla sen çok
yaşa; çamaşırını benimkiyle yıka; cildini sabunlama bizim cilayla cilala ki genç
kalasın; koka cola iç ki bu dünyadan zevk alasın; Levi's 501 ile süslenir her günümüz;
maç seyrederek spor yap ki uzasın ömrünüz; dökülen saçlarınızı bir bir tekrar ekerek
geçsin değerdir gününüz; gözünüze soğan mı kaçtı neden öyle güldünüz, gibi
ürünler... Bunların yanında tabi klasikleri bir bir tanıtan kaliteli eğitim programları:
Şofen'in, Bak'ın ve Betonfen'in gecekondulardan yayılan sesi(yani klasik Avrupa
müziği); Aşağıdakiler, Yukardakiler; merdiven altındakiler ve merdivendekiler; Sefiller,
60
Dolfinler ve deniz kaplumbağaları; hayvanları koruma derneklerinin faydaları gibi
toplumda yapıcı, kaliteli sunumlar. Bütün bunları
televizyonun başında oturur
seyrederiz. Ben bunları yazarken bile seyrediyorum: Klinton Rus başkanının
parlementoyu feshettiğini ve ardından da parlamentonun başkanı feshettiğini
söylerken elinde olmadan "bu ne biçim çorba" der gibi gülüyor. Bakalım yarın bu
imalı gülüşü nedeniyle biri çıkıp Klinton'u bir halkın yöneticilerinin zor durumda
kalışına bakıp gülmeden kendini tutamayacak kadar hissiz ve duygusuz ve de
saygısız olarak niteleyen çıkacak mı. Çıkmadı. Gerçeklere dönelim: Kitle iletişimi
araçlarıyla sunulan ürünler gerçekte imajlar, anlamlar, dürtüler, ve bu imajlarla
yaratılan veya desteklenen yönelimler, arzular, girişimler, alışkanlıklar, tutumlar,
hırslar, düşmanlıklar ve dostluklar, umutlar ve umutsuzluklardır. Bunların yanında,
bunlarla üretilen, en anlamlı ve endüstri için en faydalı ürün izleyicidir. Medianın
yarattığı bu ürün, evvelce de belirttiğim gibi, reklamcılara satılır. Reklamcı kendi
müşterisinin malını pazarlamak için kitle iletişim örgütüne geldiğinde (veya örgüt
reklamcıya gittiğinde), reklamcının aradığı reklamı yapılacak malı alacak kişilerin çok
izlediği zaman veya programdır. İletişim örgütü bu zamandaki otuz saniyelik bir anı
birkaç milyona satarken, gerçekte izleyiciyi tüketici gücü olarak reklamcıya
satmaktadır. Kitle tüketimi gerektiren firmalar mallarını ve servislerini pazarlamak için
medyanın kitleler halinde izleyici üretmesine bağımlıdırlar.
Bazı entellektüeller, kitle iletişimi araçlarını "fikir birliğini" yansıtan ve "tutan"
örgüt olarak nitelerler. Kitle iletişiminin oynadığı rol bundan çok daha ötede ve
önemlidir: Kitle iletişimi aynı zamanda "rızayı" (sizin mahalledeki Rıza değil!) üretme
işini de görür. Rıza'yı üretme, yani halkın olurunu alma, toplumdaki ekonomik
sorunlar arttıkça daha da önem kazanır ve aynı zamanda daha da zorlaşır. Toplumda
üretilecek veya yansıtılacak egemen tek bir politikanın meşru olarak benimsenmediği
çevrelerde kitle iletişimi çoğunlukla orta yolu bulmaya çalışır ve yansıtmayı ve
üretmeyi ona göre tayin eder.
AMERİKA
Amerikan kitle iletişimi teknolojisi federal devletin kontrolu dışında, dev firmalar
tarafından geliştirildi. Bu firmalar direk olarak kitle iletişimi araçlarının satışını ve
reklam sisteminden geçerek finansman yoluyla Amerikan yayın (radyo ve sonra tv)
örgütlerinin yapısını saptadılar. Westinghouse firması 1900'lerin başında kara ve
deniz kuvvetleri için radyo yayın araçları yapıyordu. Bunun yanında birçok amatörler,
61
profesyoneller yayın deneyleri yapıyordu. Birinci Dünya savaşı sırasında, radyo
sadece ordu tarafından kullanıldı. Kamu kullanılışı yasaklandı.
Savaş talebi
nedeniyle, Westinghouse, Western Electric ve GE kitle üretimi yapmaya başladı.
Savaş bitti ve radyo ölür gibi oldu. Westinghouse radyo seti satmak için 1920'de
Pittsburgh KDKA radyo denemesine girişti. Birden halk radyo seti almaya hücum etti.
Dolayısıyla, assebly lines tekrar başladı. 1920'lerin başlarında, Westinghouse, GE,
Western Electric, AT&T ve RCA radyo iletişim teknolojisi ürünleri satarak yayılma
işine girdiler. Yayıcılar\vericiler çeşitli ticari örgütler, eğitim kurumları, özel kişiler,
kiliseler, oteller, bankalar vs tarafından kullanılıyordu. Temmuz 1922'de 400 kadar
istasyonun aynı dalga üzerinden yayın yapma lisansı vardı. Bu da tabi dalga
sorununun çıkardı: Bir telde bin cambaz oynayamaz. Programlar haber, canlı
konserler, siyasal nutuklar, tiyatro, ve çeşitli konularda konuşma\sohbeti içeriyordu.
Birkaç yayın örgütünün, birkaç ticari çıkarın, ve reklamların (reklam yoktu) egemenliği
meydanda değildi henüz. 1922'de ilk kez AT&T "paralı yayın" (paralı yol gibi) fikriyle
geldi, ve ilk istasyonu, WEAF (bugünkü WNBC), açtı. Bunun ardından "ticaret ismi
reklamı" başladı. 1923'de, Ikinci radyo konferansında, kanal sorununa çare getirildi:
Yayın kanalları heryere yayın yapan güçlü clear kanal, bölgesel ve yerel olarak üçe
ayrıldı. İstasyonlar çeşitli dalga boyutlarına göre yayıldılar. Rekabette AT&T üstünlük
kazanmaya başladı. GE ve Westinghouse "zaman" satarak para yapmayı planladılar.
AT&T "bu benim alanım diyerek" karşı çıktı (Bizdeki yabancı sermayeyle ülkeye
telefonu hızla yayan PTT'nin kablo yayınlarında, TRT'nin işine burnunu soktuğu gibi).
Artan çatışmalar ve kargaşalıklar ve toplantılar, federal ticaret Komisyonunun
AT&T'yi dava etmesi sonucu, AT&T yayından elini çekti. RCA, GE ve Westinghouse
tarafından NBC kuruldu. Bunların istasyonları AT&T'nin kablolarıyla\telleriyle
bağlandı. Böylece yayıcılık ülke çapı seviyesine ulaştı. Ara verelim ve bu firmaların
kim olduğuna bakalım: Morgan ailesi AT&T, Western Electric, Paramount, United
Artists, Universal ve GE firmalarını kontrol ediyordu. Rockefeller ise Warner, 20th
Century Fox, Columbia ve RCA'yi kontrol ediyordu. Yani rekabet Amerikanın Ford,
Rockefeller, Morgan, Carnegie ve Mellon gibi zengin ailelerinin pastayı paylaşma
rekabetidir. 1927 Radyo Yasası (Radyo Act) ile yeni düzenlemeler getirdi: Programı
destekleyen tüccar\firmanın kimliğinin belirtilmesi kuralını getirdi. Yayın giderlerinin
artması nedeniyle eğitim radyoları yok olmaya başladı. CBS kuruldu ve hegemony
devletin düzenleyiciliğine başvurularak işbirliğiyle sağlandı.
Radyo Yasası "isim
reklamıyla dolaylı satışı" meşrulaştırdı. CBS bir adım ileri giderek reklamda satılan
62
malın fiatının ve satıldığı yerin tüccar tarafından belirtilmesine başladı.
Radyo
programlarına drama eklendi. Amerikan halkının zor zamanlar yaşadığı 1930'lara,
yayın alanındaki bu hızlı gelişmelere tepkilerle girildi. Yayının ticarileşmesine karşı
direnmeler başladı, fakat başarılı olamadı. Tüccar desteğinin egemen olduğu özel
sistem
gittikçe
gücünü
artırdı.
Tüccar
stüdyo'ya
girdi.
Reklam
ajentaları
programlarının çoğunluğunu üretmeye başladılar. Bu programlar o zamanın derin
krizlerini ve sosyal çatışmaları tamamiyle görmemezlikten geldi. Komedi, variety,
drama, ve yarışma programları çıkmaya başladı. Ticari olmayan istasyonların sayısı
otuza düştü. 1932'de federal Communication Commission (FCC) kuruldu. Kitle
iletişiminin yasalarla-düzenlenmesi\regulasyonu için şu ana nedenler verildi: (a)
Tekniksel sınır, yani dalga azlığı. Bu gerçekte yayın için dalgaların firmalar tarafından
bölüşülüp kontrol edilmesini meşrulaştırdı ve haklı çıkardı. (b) Yerelsellik\yörecilik:
FCC sistemin yörelcilik prensibi içinde iş görmesi kuralını getirdi. Bunun kitaptaki
anlamı araçlara sahiplik ve araçların yürütülmesi ülke çapında değil yerel seviyedeki
çıkarlar ve ihtiyaçlara göre
olmasıydı. Yöreselcilik prensibiyle ticari çoğulculuğun
desteklendiği ve getirildiği iddia edildi. Bu çoğulculuğun temelini merkezisizleşme
(decentralizasyon), yani bir merkeze bağlı sistemi engelleme, ve çeşitlileşme
(diversification), yani kitle iletişimi alanında tek bir monopoli yerine çeşitlilik
oluşturuyordu. Gerçekte, decentralization\merkezisizleşme "zincirlerin" ve "grupların"
ve de "abonelerin\üyeliklerin" oluştuğu dev şebekeler ve gruplar ortaya çıkardı. Aynı
şekilde, decentralization\çeşitlileşme işlerini iletişimin ve iletişim dışı birçok alana
yayan konglomerate yapıların çıkmasına yardım etti. Yerel sahiplik sisteminin
(desentralizasyon) yerel kamu çıkarlarına ve ihtiyaçlarına duyarlı olacağı ileri sürüldü.
Yerel araç sahiplerinin aynı yerde başka araca sahip olmaması kuralı (diversification)
ise çoğulculuğu getirecekti. Bu asla gerçekleşmedi, tabi pratikte çalışmadı. Yayın
medyası şebeke\network ve grup yayını olarak gelişti. Yerel sahiplik politikası hiçbir
zaman uygulanmadı. Yerel istasyonlar şebekelerin programlarını kullanmayı ve
şebekelerin üyesi olmayı, kendi programlarını kendileri üretmeden çok daha karlı
olarak görüp bu yolu seçtiler. Yöresellik sadece bir ideolojik uyutmacaydı, FCC
kurulduğu zamanda zaten şebekeler gelişmiş durumdaydı.
FCC regulasyonu ile "kamu çıkarına hizmet" kuralı da getirildi. Bunun en etken
uygulanması ancak "içerik kontroluyla" olabilir. Bunu da yapmaya kimsenin hakkı
yoktur, çünkü Anayasa'daki First Amendment ifade özgürlüğünü verir ve bu
özgürlüğün sınırlanmaması yasasını getirir. FCC yasası da bu yasa paralelinde,
63
yayını First Amendment tarafından korunan konuşma olarak tanımlar. Kamu hizmeti
prensibinin kontrolu olarak FCC'ye yayın lisansını yenilememe ve red etme hakkı
verildi: Her istasyon üç yılda bir FCC'ye lisansını yenilemesi için müracaat eder ve bu
müracatta "kamu hizmeti programları ve yayını yaptığını belirtir. Bu istasyon
hakkındaki şikayet mektupları hasır altında uyur. FCC'de "yok, sen kamu hizmeti
görmedin" deme ve lisansını yenilememe alternatifine sahiptir. FCC ömründe kamu
çıkarına hizmet yapmadığı gerekçesiyle hiçbir tv istasyonunun lisansını elinden
almamıştır. Kapitalist sınıfın tv lisansı almak için müracaat eden hiçbir üyesi de bu
gerekçeyle red edilmemiştir. Gerçekte, bu yasa kapitalist sınıfın yayın tekelini elinde
tutmasını garanti altına almıştır. Yayın lisansı, bu lisansı elinde tutanlara iletişim
sürecinde neyin iletileceği neyin iletilmeyeceği, nasıl, ne zaman ve kimin tarafından
iletileceği imtiyazını verir. Ayrıca, bu süreçten geçerek ifade özgürlüğü olanakları ve
hakkı mülkiyet hakkına dönüşür ve ancak sermayesi olan kitle iletişimi sahipleri
tarafından kullanılır.
FCC yasası ile "fairness doktrini," yani çatışmalı konuları iletmede tek taraflı
değil dengeli bir şekilde, karşıt görüşün de verildiği bir yayın yapmayı öngördü. Bu
doktrin de, tarafsız ve nesnel yayın ideolojik pratiğinde, görüş ve karşıt görüşü, ikiye
indirip, demokrat ve Cumhuriyetci, içinde hapsederek, diğer görüşleri gayri
meşrulaştırmaya yaradı.
Amerikan yayın düzeninde "yayın yapabilmek için lisans" elde etme bir imtiyaz
olması gerekirken, medyayı halkın kullanabilmesi bir imtiyaz haline gelmiştir. Halk da
bu imtiyazı kullanacak olanaklara sahip değildir.
İkinci dünya savaşı ticari sistemin daha da yerleşip güçlendiği yıllar oldu.
Savaşta geniş işçi kitlelerinin ücretleri dondurulurken, ticari firmalar tarihte
görülmemiş oranda kar yaptılar. 1950'ler Tv'nun da yayın alanında hızla gelişmesine
ve Amerikan firmalarının uluslararası pazarları ele geçirmeye başlamasına sahne
oldu. Amerikan televizyonunda
1950'lerin ikinci yarısında yaşananlar, bizdeki Tv
yayınlarında 1990'larda yaşanana benzer: Yayınları oyunlar ve yarışmalar ve benzeri
eğlence programları doldurdu. Radyo'da müzik çalan programcılara (DJ) rüşvetler
yaygınlaştı. "Şimdi satın al, sonra Öde" kredi reklamları yayıldı.
Aynı zamanda,
Kamu yayını tamamiyle ortadan silindi. Yayın sistemi kamu iletişim kuruluşlarına
hayat hakkı tanımayan tamamiyle ticari özel sistem oldu. McCartysm'le kara listeler
hazırlayıp,
sanatkarları
ve
entellektülleri
komünistle
suçlayarak,
haklarında
soruşturmalar açarak, üretim alanından defetme girişimleri Amerikayı entellektüel
64
bakımdan orta çağa itti. Mccartysm (komünist avcılığı ve sanatkarların ve yazarların
senato'da komünist olup olmadıkları ve hiçbir komünistle ilişkide falan bulunup
bulunmadıkları hakkında sorguya çekilmesi, iş bulamamaları, Amerika'dan kaçmaları
yılları, 1950'ler) yayın organlarını daha da popüler yaptı. Yayın iletişiminde monopoli
üç büyük şirketin eline geçti: NBC, CBS ve ABC. Programların biçimi ve kontrolu
üzerinde "tüccar destekcinin" (parayı verip ürününün reklamını yaptıran sermayenin)
ve reklam ajentalarının absolut kontrolu altına girdi. Medya profesyonelliği erginlik
çağına girdi: Destekci tüccarın hoşuna gitmeyecek alanlara, konulara ve programlara
dokunmadılar bile. 1960'larda üç şebekenin egemenliği daha da güçlendi ve
yaygınlaştı. Altmışların çekişmeli, çatışmalarla ve sosyal başkaldırılarla dolu ortamını
kendi ideolojik çerçeveleri içinde yansıtarak şebekeler major sosyal sorunlara
katılmak zorunda kaldılar. Herkesin gördüğünü ve ne olup bittiğini duymak ve görmek
istediği bir durumu görmemezlikten gelmek, iletişim alanındaki ticarette kendi
mezarını kazıp içine girmek gibi birşeydir. CBS Report, NBC White Papers, ABC
Closeup gibi belgesel-haber-sorun-sunumu ve tartışması gibi güncel-belgesel
programlar sunuldu. Artan reklam fiatlarının da etkisiyle, destekciler tüm bir programı
destekleme yerine "spot" satın almaya başladılar ve bugünkü "zaman\spot" satın
alma sistemi başladı. Eğitim ve kamu televizyonu girişimleri, Ford ve Carnegie funds
ve federal devletin desteğiyle, "Dördüncü Şebeke\Network" hevesleriyle, 1967'de
Kamu Yayın Corporasyonu (şimdiki PBS) kurularak başladı. Bu kamu kuruluşunun
verdiği servise özel iletişim örgütleriyle karşılaştırılamayacak derecede sınırlıydı ve
şimdi
bile,
geniş
şebekelerin
kurulmuş
olmasına
ve
üretim
faaliyetlerinin
yaygınlaşması ve program alışverisinin yogunluğuna rağmen, sürekli bocalama
içinde yaşam sürmektedir. 1970'lerde, şebekelelerle destekci tüccarlar ve reklamcılar
arasındaki ticari ilişki "spot satma ve satın alma" biçimine dönüştü. Yani sponsor
denilen destekci tüccar\firma program biçimi ve içeriğiyle ilgili direk kontrolunu yitirdi.
Daha doğrusu gelişen profesyonellik karşısında böyle bir kontrolun gereği kalmadığı
gibi, artan reklam fiatları da bunu zorunlu kıldı. Sadece IBM, EXXON, MOBIL, ve
XEROX gibi sayılı dev firmaların destekleyip-kontrol ettiği gündüz yayınlanan diziler
kaldı.
Kamu televizyonları her yıl seyircilere bağışta bulunmaları için yalvarırlar.
Federal devlet, bu bağışlar miktarı kadar yardım yapar. Dolayısıyla sistem bağışlar
65
ve federal devletin yardımı ve dev firmaların 'desteği" sayesinde ayakta durmaktadır.
PBS'in gelir kaynaklarının dağılımını aşağıdaki tabloda göstermektedir. 10
Tablo 1
Amerika Kamu Yayını Sisteminin Gelir kaynağı dağılımı (1988)
Kaynaklar
Toplamdaki yüzdesi
Federal devlet
18
Eyalet ve yöre idaresi
30
Üyelik ve bağışlar
23.4
ticaret ve endüstriden
15.6
Foundations\özel kurumlar
3.7
Diğer
8.9
Public Act of Broadcasting (1978) PBS'i birazcık canlandırdı. Kamu televizyonları
yavaş yavaş arttı. 1992'de yayın yapan 340 istasyon vardı. Bunların ana program
kaynağı NeW york'un WNET kanal 13'dür. Amerikan kamu yayın sistemi zaman
zaman çok değerli ve gerçek, alternatif programlarla gelir. Fakat bu sistemin egemen
karakteri (a) bağış elde edebilmek için entellektüel, liberal, mali bakımdan iyi
durumdaki bir kesimin ihtiyaçlarına göre yayın yapar, bu nedenle elitisttir; (b)
Bağımsız yapımcılara kapılarını kolayca açmadığı için tenkit edilir; (c) EXXON,
MOBIL, IBM gibi firmalar PBS'in koyduğu programları desteklediği için, programların
ağırlığı sermayeyi incitmeyecek olanlardır (klasik müzik, klasik filimler, klasik tiyatro,
bale, klasik mystery filimleri, 1960'ların sorunları, ırkçılıkla ilgili bugünü cennet gibi
yapan eski dökümanteriler gibi.) (d) Büyük ölçüde Ingiliz tv kültürel programlarına
bağımlıdır. PBS'in varlığı ticari yayıncıların üzerindeki "kamu servisi" baskısını
kaldırmaya da yardım etti. Özellikle, deregulasyondan sonra, ticari televizyon "kamu
hizmeti" anlayışı programlarının içeriğini "insanların en aşağı seviyedeki ortak
10
Corporate for Public Broadcasting (1989)
66
karakterlerini" sömürme yönünde ayarlamalar çok yaygınlaştı. Bu haberlerde bile
ağırlığını
artırdı.
Amerikan
şebeke
televizyonunun
eğlence
programlarının
entellektüel seviyesi "köpeklerin sahipleriyle birlikte beceri ve entellektüel iletişim
başarısı gösterisi yaptığı" köpek bilinç ve anlayış seviyesine düştü. Tv'deki filmler
daha da kanlandı ve seks ve sadizmle daha da canlandı. Bu heyecanlı içerik gerçek
polis günlük baskınları ve "suçluları yakalayışlarını" gösteren gerçek-hayat polisiye
seri programlarıyla yapma arttı. (Seri programlar dizilerden farklıdır. Diziler devamı
yarın akşam gibidir, yani hikaye bitmez, heyecanlı bir yerinde kesilip ertesi gün
devam eder. Seri'de her gün ayrı bir serüven\hikaye\olay işlenir. Bazen, çok nadir
olsa bile, eğer seri macera hikayeliyorsa, hikayeyi ikiye bölerler.) Haberler heyecan
ve ilgi çekici belden aşağı ve boştan olaylara daha da çok kaydı. Haberler geleneksel
soygun, cinayet, trafik kazaları, uyuşturucu madde, silah, seks, sansasyon ve
kimsenin ne olduğunu anlamadığı kompütürleşmiş ve radar görüntülü dev haritanın
önünde anlatılan hava raporuna eğilmeye devam etmektedir.
Yayın sisteminin kurulmasından beri televizyon yayını yapan
kanal sayısı sürekli arttı. 1946'da 6, 1949'da 50, 1953'de 108, 1963'de 579,
1973'de 922, 1983'de 1090 ve 1993'de 1505 tv istasyonu yayın yapıyordu. 1992'de
Amerika'da 91.5 milyon renkli tv vardı (98 %) FCC fairness doktrininin ortadan
kaldırılması ve deregulasyonla tüyleri yolunup yumurta içine geri sokuldu. Örgütsel
yapıda ve informasyon akımı yapısında değişiklikler yapının desteklenmesi ve
geliştirilmesi yönünde olmaktadır. Aşağıdaki tablo bunun Am ve FM'deki dağılımını
özetler: 11
Tablo 2: Amerikan FM ve Am Radyo istasyonu artışı
Yıllar
AM istasyonları
FM
istasyonları
11
1963
3693
80
1973
4382
2965
1983
4685
4505
1993
4963
6312
Broadcasting and Cable Yearbook 1993.
67
Ticari ve eğitim\kamu radyolarının yanında açıkça devlet politikasını ve
ideolojisini yansıtan radyolar da kuruldu: Radyo Free Europe\Radyo Liberty uzun
yıllar doğu blokuna Amerikan propagandası yaptı. Bu radyolar Milletlerarası yayın
Kurulu tarafından denetlenir ve yönetilir. Kurul verilen paraların devlet politikasına
uygun bir şekilde harcanmasını gözetler. 1992'deki kurul üyelerine bakarsak
Amerikan yönetici sınıfının kendisinin ve ideologlarının aynı masada oturduklarını
görürüz:. Malcolm S. Forbes, Jr (Başkan), C.F. Halpern, B. Zarhian, L. Kirkland,
Michael Novak, K. Tomlinson, K.C. Rove. Bu kişiler Amerika'nın zenginlerinin
temsilcisi değil, kendisidir. Bu iki radyonun yanında, Amerikadan yayın yapan en az
18 milletlerarası radyo vardır. En çok bilinen de Voice of America'dır. Bu radyo 112
orta ve kısa dalga transmitter\yayıcıya sahiptir. Yayınlar 18 ülkedeki iletici
istasyonlarla dağıtılarak gerçekleşir. 12
Tv ve radyo şebekeleri kamu sorumluluğu olmayan, corporate siyasal ve
ekonomik çıkarları peşinde iş gören geniş özel ticari firmalardır. Amerikan tv
örgütlenmesi, şebekelere olan ilişkisine göre üç ana yapı biçimi gösterir:
(1). Üye\abone: Bu istasyonlar şebekelerle kontrat yaparlar ve yayın
zamanının şebekelere kiralarlar. Kontrat istasyon veya şebeke istemeyinceye kadar
sürer ki istememe çok nadir olur. Bu istasyonlar üç büyükler tarafından paylaşılmıştır.
CBS tv 200'ün üstünde, ABC 229 ve NBC 211 üye istasyona sahiptir. Genellikle
üyelik\abonelik bir çeşit boşanmasız evlilik gibidir.
(2) Şebekeler tarafından sahip olunan ve işletilen istasyonlar. Yani
şebekelerin kendi istasyonları: Örneğin CBS radyo bölümü 20 istasyona sahiptir.
ABC 17 ve NBC 18. Bu radyo ve tv istasyonları çeşitli şehirlerde çeşitli kanallara
sahip olan NBC, CBS ve NBC'nin malıdır. Örneğin New York'ta kanal 2 CBS, Kanal
4 NBC ve kanal 7 ABC'nin malıdır. Şebekeler programlarını üyelerini telefon hatları,
microwave, ve messenger servisleri yoluyla iletirler. Kamu radyo dalgasını
kullanmazlar, böylece üyelerin yayınladıklarından sorumlu olmazlar. Sorumlulukları
sadece kendi sahip oldukları televizyon istasyonları çerçevesinde kalır.
12
Bak: Solye (1987 ve 1989); Wasburn (1992)
68
(3) Bağımsız istasyonlar: Bu istasyonlar kendilerinin sahip olduğu veya alış
veriş yaptığı Milli Sendikalardan programlarını alırlar.
Tv ve radyo istasyonlarını gruplu veya grupsuz olma şekline göre ikiye
ayırabiliriz:
Grup
istasyonları:
firmalar\korporasyonlarındır.
Diğer
Yani
istasyonların
birçok
istasyon
da
sahipliği
sahibi
içinde
olan
toplanmış
istasyonlardır.
Tekil istasyonlar: Grup içinde değildir. Fakat grubun üyesi olabilir. Multi-medya
firmaları tarafından sahip olunabilir.
Amerikan yayın örgütleri sahiplik özelliklerine göre şöyle sınıflandırılır:
(1) Duopoli sahiplik: Aynı yayın alanı içinde aynı çeşitteki birden fazla
medyaya sahipliktir.
(2) Multiple\Çoğul sahiplik: Aynı sahip tarafından ayrı pazarlarda birden fazla
yayın istasyonuna sahiplik. Bir sahip 21 istasyona sahip olabilir: 5 VHF, 2 UHF, 7
AM, 7 FM.
(3) Şebeke sahipliği: Bunlar ülke çapında yayın yapan şebeke sahipliğidir:
NBC, CBS, ABC, ve CNN gibi.
(4)
Gazete-yayın
cross-ownership:
Bunlar
gazetelerin
sahip
olduğu
istasyonlardır. Örneğin, Knight-Ridder 3 vhf ve 1 UHF istasyonuna, Times-Mirror 2
tv, Time Inc., 1 tv, McGraw Hill 4 tv istasyonuna sahipti. Gazete ve magazinler
tarafından sahip olunan tv sayısı 1961'de 161'di, 1989'da 252 oldu. Aynı dönem
içinde, bu tür sahiplik altındaki AM radyo sayısı 412'den 195'e, ve FM radyo 147'den
197'e doğru bir değişikliğe uğradı.
(5) Konglomerate sahiplik: Konglomerate'lerin çoğu uluslararası firmalardır.
Bunlar yapılarında büyük çeşitte bölünmeler gösterirler.
(a) İletişim araçları konglomerate'ler: Capital Cities/ABC, NBC, CBS,
COX, Time Warner gibi Broadcasting gibi kitle iletişimi alanında iş yapan
konglomeratelerdir. Capitol Cities/ABC 1993'de, 8 Tv şebeke grubuna, 11 günlük
gazeteye, ABC Grup I'de 9 ve grup II'de 8 radyo istasyonuna, 5 yayınevi grubuna, 77
haftalık dergiye ve 80 ticari yayına sahipti. 230 tane tv. ve 3265 tane radyo istasyonu
ABC'nin üyesiydi. CBS 6 yayın grup bölümüne, 13 CBS radyo ve 7 televizyon
istasyonuna, CBC/Fox Co., ve CBS/MTM CO. sahiptir.
69
(b) Concentric konglomerate'ler hem kitle iletişimi hem de kitle iletişimi
olmayan işler yapanlardır: Capitol Cities/ABC, Wometco Enterprise, Storer
Broadcasting.
(c) Diversified Konglomerate'ler hem kitle iletişimi hem de belli bir
patern\kalıp yerine, yani bir ana alan yerine,
ekmekten buzdolabına ve nükleer
reaktörlere kadar birçok alanda iş yapanlardır: RCA, AVCO, Westinghouse, GE,
SINGER, ITT gibi. GE faaliyetlerinin sadece % 25'i radyo ve televizyon alanındadır.
Bu sahiplik çeşitleri içinde ve arasında program kalite ve çeşidi bakımından
anlamlı farklılıklar yoktur. Amerikan iletişim araçları, özellikle televizyonu, kültürel
demokrasinin altın çocuğu olarak sunulur: tamamiyle izleyici halkın arzularına karşı
sorumlu olarak çalışır; Programların tutulup tutulmamasını, dolayısıyla program
politikasını saptayan halkın tercihidir. Yani Amerikan halkı "ben Pepsi ve Coke"
isterim, dedi, ve Pepsi ve Coke üretime başladı. Ardından, Amerikalı "ben
televizyonda güzel ve seksi kızların\erkeklerin seksi bir şekilde göründüğü ve seksi
bir şekilde içtiği Pepsi ve Coke reklamı isterim" dedi, ve Pepsi ve Coke reklamları
başladı. Amerikalı "ben haberlerde cinayet, seks, skandal gibi şeyler isterim" dedi,
haberler bu nedenle böyle oldu. Amerikalı hava raporu, kanlı ve canlı filmler, ve
gerçeklerin içine eden programlar yapın" dedi, bu nedenle televizyon böyle oldu.
Amerika böylece kendi kişisel ve kültürel ihtiyaçlarını kendi saptadı ve saptamaktadır.
Bu tür iddiaya "güldürme beni, güldürme beni, pepsiyle şiş karnımla güldürerek
öldürme beni" diye bir türkü yakmak gerek. (Neden çok iyi müzik sözü yazacak kişiler
müzik sözü yazmaz da, çoğunlukla orta-yaşlı pişmiş ve çok-gelişmiş-geri zekalılar
yazar. Hiç düşündünüz mü? Düşünmediniz. Düşünmeye değmez. Kafa yorup da
n'apacağız ki. Nasıl olsa değiştiremeyiz. Bir de karşımıza müzik yazarlarını düşman
olarak almayalım. Birgün sabah arabamızla birlikte gümbür diye gümbürtüye
gidebiliriz. Müzik endüştrisinin püro tüttürenleri mi yapar bunu? Deli misin sen. O
müziğin esiri sürüler içindeki kendini adamış fanatikler dururken, puro tutan pamuk
ellerin bu kirli işe bulaşması düşünülemez bile. O sadece purosundan bir nefes
çeker, boktan daha pis kokulu pisliği havaya salar ve sevinir. Neyse, biz konumuza
dönelim. Sanki bu konu dışıydı da!.) Tv'nin verdiği kültür halkın "ver ver" diye zorla
istediği kültür mü? Tv endüstrisinin sömürdüğü kültür Amerikan corporate yapısını ve
ekonomisini iletişim endüstrisinin kendi yapısı ve ekonomisi ile yansıttığı reklam
kültürünün egemenliğindeki kültürel oligarşidir. Kitle üretimi ekonomisi kitle tüketimini
zorunlu kılar. Hayatın gerekli gereksinmelerinin ne olduğu sorusuna cevabın
70
"conspicuous tüketim" olduğuyla karşılık veren yaygın bir kitle tüketim kültürü
olmaksızın kitle tüketimi olmaz. Yani, önce bu insanların bunlara ihtiyacı olduğuna
inanması gerekir. Bu inandırmayı ve bu tür kültürün ve bu kültürün getirdiği fiyaka
satma ve tüketerek kendini kendinden ve kendi gibi olan başkalarından üstün,
özendiği başkaları gibi
olduğunu sanma anlayış ve ilişki tarzlarını kurup yaşatmayı da büyük ölçüde
yapan kitle iletişim araçlarıdır. Kapitalist kitle iletişimcilerinin diğer kapitalistlerle bile
ilişkilerinde "burnu büyüklüğü," imtiyazlı bir sınıf oldukları, kendi rollerinin sistemde ne
anlama geldiğinin bilincinde olmalarından kaynaklanır. Amerika'da Tv'nin altın
çocukları haberciler yılda birkaç milyon dolar para yapar. Kapitalist sistemin beyin
düzen televizyonu, baldır bacak gösteren ve seks sömürüsü yapmakta kullandığı
kızlara\kadınlara bir profesörün hayatı boyu kazanamayacağı parayı bir iki yılda verir.
Oprah denilen kadının zenginliği 90 milyon dolar civarında. Oprah ne yapar?
Televizyon'da "seks ve diğer belden aşağıyla ilgili ve benzeri konuları canlı seyirci
önünde, birkaç davetliyle tartışır: Anasıyla evlenenler, annesinin kocasını elinden
alanlar, kızının oğlan arkadaşıyla evlenenler, babasıyla evlenenler, babası tarafından
tecavüze uğrayanlar, homoseksüller, lezbiyanlar, ikiz kardeşiyle kocasını değişenler,
seksi seks için yapan akıllılar ve kendilerini evlenecekleri kişi için saklayan salaklar,
kızı öğlan gibi, oğlu kız gibi giyinen anaların çocuklarıyla yüzyüze tartışması gibi
konular. Amerikada bir işçi veya memur yılda 15 ile 25 bin dolar arası para yapar.
Çarkı döndüren kadın birkaç sene evvel 1 milyon dolar alıyordu, şimdi iki milyona
çıkmıştır. Çarkı Feleği kırıtarak çeviren kızın\kadının toplumsal üretime kattığı ne ki
bir işçinin veya memurun 50 yılda alamayacağı parayı bir yılda alıyor? Cevap:
"Feleğin çarkını döndürdüğünden!." İzleyiciler "hedeftir." Çarkı Feleğin kızıysa bu
hedefi biçimlendirmede, iştahlandırmada, uyutmada, umutlandırmada, kandırmada,
oyalamada, kendi karısına bakıp "Allah kahretsin, şu acuzeye bak" dedirterek
birahaneye, meyhaneye ve kadın eti gösterilerek-eğlence sunan yerlere (Tv dahil)
gitmesinde, ve kız ve kadınların bu cilalanmış ete bakıp imrenerek onun cilalarını,
boyalarını, saç ve kıç şeklini kendine ideal model olarak almasında, kız ve kadınların
sürekli
kendilerini süs eşyası gibi süslemek için sürekli pazarda cirit atmasında
kullanılan değerli bir araçtır. Bir kızın veya şimdi de erkeklerin kulaklarına küpe
takması, bu kullanış şekliyle,
ticari pazar kültürüne popüler kültür pratiği baskısı
altında katılmasıdır: Bu kullanışla güzel görünmek arayışı, kişinin kendinden öte ve
kendinde başkası olma çabasıdır (Buna istisna kendini güzel gören çok küçük bir
71
azınlıktır. Moda endüstrisi böyle hisseden kadınlar asla istemez, çünkü endüstri
tatmin değil, tatminsizlik hissi sömürüsü yaparak kendini palazlandırır.) kendinden öte
olma çabası da gerçekte asla erişilemiyecek bir gerçek olduğu için, bu tür "güzel
veya yakışıklı" görünme\olma çabası sürekli yenilenmesi gereken tüketimi zorunlu
kılar, ve neticede, kişi, trilyon dolarlık altın\süs\moda\parfüm endüstrilerinin kuklası
olur. Kitle iletişimi sermaye için bu hizmeti de yapar. Anlayacağın kardeşim, bu aracın
kapitaliste yaptığı hizmet "çoook çok önemli, ciddi, ve başkadır:" Kapitalist bu aracın
"satışı" sayesinde yaşar ve daha çok satış yapar. Dolayısıyle, bu önem ve başkalığın
ücreti de yüksektir. Peki, toplumsal üretime katkısı? Ne demek istiyorsun, kardeşim!
İşte bu toplumsal üretim.
İlleki materyal ve ideal üretim mi olması gerek!
Televizyonda kadınlar, kızlar baldır bacak göstererek, seksilikle falan toplumdaki
ikinci önemli üretimi yaparlar: Fikirler ve ideolojinin günlük üretimini... Kafamın içinde
rahat bir koltuğa gömülmüş, elinde Pepsi, Marvel dergileri dizinin üstünde,
televizyonun karşısında Walt Disneyin kartonlarını katıla katıla gülerek seyreden
Hamza, hain hain gülerek, "Bu fikirler hoşuna gitmediği için çatır çatır çatladığından,
yanlış ilan ediyorsun, değil mi?" diyor bana. Hemen cevap veriyorum bu haine:
Akşam haberlerinde, eğlence programlarında, sohbet programlarında ve gece
sonrası
şahane
vücuduyla
kıvrılaraktan
bize
aerobic
öğreten
Asumandan
hoşlanmadığımı kim söyledi ki!. Kelek misin nesin sen!. Fakat çok önemli bir sorun
var burda: Ben sohbeti değil sohbetteki kızı, haberi değil haberdeki sunucuyu, çarkı
değil, çarkı döndüreni, arabayı değil, anahtarı tutanı ve arabanın yanında salınanı,
arobiği değil arobiği yapanı isterim!. (Yani, bana seksi olta olarak kullanıp
herhangibirşeyi zor satarsın. "Sen öyle san" diye gülüyor oltayı tutan.) Oltayı istemek
kolay. Peki almak? Nah alırsın. O zaman yaya kalırsın: Çaresiz bir şekilde, istediğin
Asuman yerine, istediğini sana "vereceğini, sağlayacağını" vaadeden şeyleri tüketme
yoluna gidersin: Araba satın alırsın, Levy 501 giyersin, modayı yakından takip
edersin, playboy satın alırsın, McDonalds yersin, zengin ve ünlüleri okur ve
seyredersin, bununla da yetinmez Meksikalıların tele-romanlarını, Amerikanın sabun
operalarını, Dallas'ı, One Life to Live'i, Another World'ü, Days of Our Lives'i, Young
and Restless'i, As the World Turns'ü, kısaca sana paranla alabilmen için sunulan ve
seni umutlarla frastrosyana uğratıp alıp tüketmeyle tatmine yönelten herşeyi
tüketirsin Allah tüketir. Bu izleyicilik ve tüketicilik yanında, ressam bile olursun. Hatta
bilim adamı bile... Bazen de, bu yollara kendini yönlendiremediğin için, ya alkolik ya
da ırz düşmanı olaraktan tarihe geçersin.
72
Amerikan sistemi izleyicileri üç kategoriye ayırır: (a)sürekli alışkanlıkla
seyredenler, yani tiryakiler, (b) tiryaki olmayan arada seyredenler, yani otlakçılar ve
(c) seçerek seyredenler, yani Malborocular, Kentciler, Danhillciler, yani özel zevk
sahipleri, özgürlüklerinin ifadecileri, New York kanal 13'ü seyreden entellektüel ve
burjuvalar. Amerikan sistemi birinci tip izleyiciler yaratmaya çalışır ve onlara dayanır.
Üçüncü tip seyircilerin ihtiyacıyla ilgilenmez, onlara önem vermez. Onları kazara
yakalarsa yakalar, yakalamazsa üzülmez. Sunulan ne denli rezillik olursa olsun,
televizyon seyirci sayısı akşam 7:30'da başlar artmaya ve saat dokuza kadar sürekli
artış devam eder (80'lerden 110 milyona kadar). izleme seviyesi, sonra, azalmaya
başlar, ve saat 11'de 60-70 milyon arası olur. Bu saatlerde seyircinin çok olması
program kalitesinden falan değildir. Millet o saatlerde evde olduğundandır. Bu
saatlerde televizyoncular arasında daha çok seyirci elde etme yarışı yapılır. Bu yarış
nasıl belden aşağı, kanlı, heyecanlı, sansasyonel şeyler sunalım yarışıdır. şebeke
televizyon programcıların kuşkusu "izleyici yaratma" değildir, "daha çok izleyici
yakalamadır." Belli bir program period'unda, % 30 seyirciyi yakalayan şebeke başarılı
sayılır. Şebekelerin çabası hayatta kalmak değildir, çünkü yaptıkları ticarette sınıfta
kalma ve okuldan atılma yoktur, ne kadar çok başarılı olma vardır. Şebekelerin
programlarına ve program çeşitlerine eğilmeye gerek yok, TRT veya Star'ın program
yapısıyla, Amerikan Şebekelerinin sundukları aynı şeylerdir. Ankara'da Tv Guide
gördüm. Alın elinize bu TV Guide'ı ve bakın: New Yorktaki TV guide'dan önemli bir
farkı yok: Geçen yaz (1993) Ankara'da tatildeyken bana New York'u özletmeyen tek
şey televizyondu: Sevilen show'ların eskilerini ve yenilerini seyrederek, evdeyken
kendimi New York'ta gibi hissettim. Bana Amerika'yı aratmayan diğer şeyler de,
fiatları bile New York'a taş çıkartan Pizzeria, doları Türk parası gibi kullanma
olanağım, Amerika'dakinin iki misli fiata olan pepsi ve coke, Amerikan Kültür
Derneğinde bir dolara içtiğim gazı kaçmış pepsi, en son Amerikan filmleri, sevdiğim
kompütür mecmualarının Türkçe baskıları\taklitleri, Kızılayda yolun ortasında
sergilenen tişort satıcıları, dilenciler, McDonalds'ın gururla dalgalanan bayrağı gibi
şeyler... Aşağıdaki tablo Amerikan Şebeke televizyon program türleri ve izleyici
oranlarını gösterir: 13
13
Broadcasting and Cable Yearbook 1993
73
Tablo 3:Şebeke Tv Program tür ve İzleyici oranları(1992)(akşam 7-11)
Program çeşidi
Progr
Averaj izleyici
am sayısı
yüzdesi
Programdaki
yüzde payı
Suspense and mystery
13
9.2
15
Genel drama
18
9.7
2
Durum komedisi
43
11.9
49
Macera
3
6.8
3
Sinema filmi
6
13.2
7
variety
5
9
6
Bütün programlar
98
11.4
-
74
Amerikan medyasının sundukları arasında farklar var mıdır? Buna şöyle cevap
verelim: Aynı eşeği boyayan üç Kayserli'nin aralarında ne fark vardır? Üçü de
Kayserlidir (Yeğenim özlemin cevabı). NBC, ABC, CBS, yani isim farkı. Eşşek aynı
eşşektir, bazen topal, bazen aç, bazen tok, bazen nazlı, bazen EXXON gazlı, bazen
inatçı, bazen silahlı, bazen kungfu'lu, bazen evli, bazen plajda seksi boylu poslu,
bazen kadın katili, bazen kadını koruduğu için filmin sonunda kadına ödül olarak
konan, bazen seks ve zenginliğe sahip olup gülen, bazen kaybedip kıskançlıktan
ölen, bazen yıldızlardan ve gaipten haber veren, bazen gerçeği gözünün önünden
silip süpüren ve "ne güzel süpürge değil mi?" diye süpürdüğünü halı altı edip
süpürgenin faydaları ve psikolojisi hakkında açık oturumlar falan bile yapıp laflar
eden...
Televizyon ve radyo program yapımı ve dağıtımı da üç şebekenin monopolisi
altındadır. Bunların dışında, örneğin radyo alanında, CNN ve Dow Jones Radyo
şebekesi dahil 19 şebeke vardır. Bölgesel şebekeler ise daha küçük çapta 100
kadardır. Bunlarda bazıları milletlerarası pazara sahiptirler ve uydu da kullanırlar:
GBI\Gear Broadcasting Inc. eğlence, haber ve müzik programları satar ve GTE
Spacenet II'yi kullanır. IDB Communication Grup Inc. uluslararası radyo, tv, data\ses
iletişimi servisleri verir, haber ve spor programları sunar. Uydu Müzik Network
Ingiltere'ye, Çin'e, Honkonga çeşitli türde müzik (z-rock, hot AC, real country, Pure
gold, klasik rock) satar.
Televizyonların, bizde de taklit edilen, en değerli sunumları, örneğin "Meet the
Press," "Sixty Minutes," "48 Hours" gibilerine, 1960'in başlarında yayındaki rüşvet
skandallarıyla kaybettikleri halkın güvenini kurmak,
toplumda sorumlu bir yer
tuttuklarını
kamu
benimsetmek,
kitle
iletişim
araçlarının
servisinde
olduğu,
tarafsızlığı, objektifliği, demokratik süreçleri destekleyip güçlendirdiği imajını vermek
için başladı. Tutulunca da devam etti. Bu programlar egemen ideolojik pratiğin en
ince bir şekilde işlenen, en etken ifadelerinden biridir.
Amerikan basını ticari kültürün ve yapının diğer bir yansımasıdır. Yazılı
basının sadece Amerika'da değil, Avrupada da özel teşebbüs olarak örgütlenmesinin
nedeni, günlük basının feodal devlete karşı, bu devlet ideolojisi dışında, kapitalistin
elinde, devlet baskısı altında, devlet baskısından özgürlük arayarak, gelişmesinden
dolayıdır. Genellikle hemen her ülkede, değişen ölçü ve yoğunlukta, bazı basın
kapitalist devletin, özellikle hükümetlerin hücumuna uğradı, bu da basının geleneksel
"Özgürlük"
sloganlarıyla kendini korumaya çalışmasıyla sonuçlandı. Devletler,
75
özellikle Avrupa devletleri, kendi kültürel özelliklerine göre basın üzerinde, üretim
maddelerini, özellikle kağıdı kontrol etmeleri sayesinde, belli kontrol sağladılar.
Basının bu tarihsel özelliğine yayın sahip olmadı. Yayın kapitalist devletlerin, özellikle
güçlü devletlerin, silahlı kuvvetlerinde başladı. Yayının ordunun elinde başlaması,
askeri haberleşme, propaganda ve ispiyonajda kullanılması, ona milli ve kontrol
edilmesi gerekli bir araç karakterini verdi. Bu da Avrupadaki sistemlerin neden devlet
ideolojisinin sözcüsü olarak devlet organı şeklinde örgütlenmesinin önde gelen bir
nedenidir. Amerikada değişik şekilde gelişmesinin nedeni de üretimi yapan firmaların
özel olması ve ordunun sadece tüketici olmasıdır. İletişim teknolojisi araçları,
telgraftan tut satellite sistemlere kadar hepsi sivil endüstri tarafından, önce, ordu için
geliştirilmiştir, sonra ticarileşmiştir. Amerikan kapitalisti bu ticarileştirmede başarılı
olmuştur, çünkü Pentagonu bile kontrol eden ve yiyen onlardır. Fakat Avrupa ve
Türkiye gibi ülkelerde kapitalistin yapısı ve üretim biçimi Amerikalılarınki gibi değildir.
Bu ülkelerde, milli devlet kültürü yayının devlet kontrolunda kalmasına yardım
etti.)Basının örgütlenmesi biçimi de tümüyle ticari çıkarların en iyi şekilde
karşılanması yönünde olmuştur. Amerika'da gerçek anlamıyla ülke çapında olan milli
bir gazete yoktur. Bu yoldaki girişimler başarısız kalmıştır. Çünkü ülke çok büyüktür,
ve böyle bir basının olması için dikeysel-şekilde örgütlenmiş merkezi monopolilerin
bütün Amerika'yı kaplaması bile yetersizdir. Basın ve kitle iletişim araçları yerel
reklamları verecek bir yapıya sahip olmak zorundadır. Bu da ancak bugünkü egemen
sistemle gerçekleşebilir. Bu sistem de şebekeler ve üye\abone biçimiyle ticari
çıkarlara hizmet edebilir. Ticari gazete olan Wall Street journal ve ticari olan New
York Times ülke çapında belli çevreler tarafından okunan gazetedir. Fakat bir Florida
tüccarı New York Times'a kendi yerel reklamını vermez, çünkü bu doğru bir
ekonomik karar değildir. Bu nedenle N.Y Times gibi gazeteler reklam gelirlerini
basıldıkları bölgelerden elde ederler. Diğer yörelerde okunmalarının nedeni
entellektüel içeriğinden dolayıdır. Zaten New York Times'ı okuyan ucuzluk-kuponu
kesmek için okumaz. Bu kuponlar da, özellikle Pazar günü basımında vardır.
Bölgesel bakımdan yaygın olan Washington Post, Los Angeles Times da bunlara
eklenebilir. Kısaca günlük gazete sahipliği Amerika'da yöreseldir, yöresel kalmak
zorundadır. Yöresel gazeteler kendi monopolilerini kurmuşlardır,
ve ikinci bir
gazeteye yaşama hakkı tanınmamıştır. Antitröst yasalarıyla sözde monopolileşme
önlenip herkese basma özgürlüğü tanınmıştır, fakat bu hakkın güçlüler tarafından
kullanılarak
diğerlerinin
özgürlüğünün
kısıtlanması
76
veya
kullanmalarının
engellenmesi garanti altına alınmamıştır. Basının tekelciliği ayrı yörelerde sahiplikle
grup sahipliği, zincir sistemini ortaya çıkarmıştır. Firmalar veya aileler çeşitli
yörelerdeki basına sahiptir. Bu da tekelciliği yeni bir boyuta ulaştırmıştır. Amerikan
gazetecilik tarihi yokolan rekabet ve artan konsentrasyon\tekelcilik\bir elde toplanma
olmuştur. Amerika 1900'e ulaştığında, sekiz ana zincir monopolisi vardı: ScrippsMcGraw, Booth, Hearst, Pulitzer, Och gibi... 1923'de 31 zincir\grup 153 gazete
çıkarıyordu, 1978'de 167 grup 1098 gazete (bütün gazetelerin % 62'sini) ellerinde
tutuyordu. Bunu aşağıdaki tablo açıkça gösterir: 14
Tablo 4: Basının Tekelleşmesi (Günlük gazeteler)
Günlük
YILLAR
İki ve ikiden fazla
gazetesi olan
gazetesi olan
şehirler
şehirler
Yüzd
esi
1923
1297
502
38.7
1933
1426
243
17
1963
1476
51
3.5
1973
1519
37
2.4
1978
1536
35
2.3
Amerika'da 1991'de 1781 günlük gazete vardı. 8546 haftalık, 574 yarı-haftalık
gazeteler. Total 11689. Magazinler: 11,239 tane. Bunun 511'i haftalık, 4340'ı aylık,
2116'sı iki ayda bir, 2861'i ise 3 ayda bir çıkan magazinler. Günlük gazete tirajı
1970'den beri 61 ile 63 milyon arasında fazla değişiklik göstermeden aynı seviyede
kalmıştır. Basın endüstrisi tekelci konsentrasyon ve ekonomik büyüme için
diversification\yatırımda yayılma yönelimini yapısıyla yansıtır.
Amerikan Gazete Editörleri Cemiyetinin "Canons Of Journalism\Gazeteciliğin
ilkeleri" şöyle der: Genel iyiliğe karşı, ne nedenle olursa olsun, özel çıkarları
teşvik\savunma dürüst gazetecilikle uyuşmaz."
Bunu okuyan bizler de "vay be,
demokrasiye bak" deriz. Gerçekte bu ifade, "genel iyilik," belli bir sınıfın çıkarlarının
14
Broadcasting and Cable Yearbook 1993
77
genel iyilik olarak tanımlanmasıdır. Bu tanımlama egemen olan burjuva ideolojisi ve
bu ideolojinin iyilik\çıkar tanımlamasıdır. Gerçek günlük profesyonel pratikte bu
prensip gazetecinin kafasında Arşimedin kılıcı gibi kesmeye hazır bir şekilde sallanır.
Arşimedin kılıcı Arşimed için çalışır. Yani, bu prensip gerçekte, profesyonel
ideolojinin gazeteciye burjuva ideolojisi ve çıkarına göre iş görmesini, aksinin "genel
iyiliğe" karşı olduğunu söyleyerek, kendini sansür etmesini ikaz eder. Bu prensip
bütün haşmetine, güzelliğine, şahane ve duygulu görünümüne rağmen, ideolojik
sansürün bir yansımasıdır. Ben böyle bir lafın ofisimin duvarında asılı olmasından
gurur duyarım. Hatta aynı cemiyetin diğer bir "canon'unu\ilkesini" ofisin kapısına da
asarım: bu ilkeye göre, gazetenin birinci fonksiyonu insanlığa insanların yaptığının,
hissettiğinin ve düşündüğünün iletişimini yapmaktır... Bir gazetenin okuyucu çekmesi
ve tutması hakkı halk iyiliğinden başka hiçbirşeyle sınırlı değildir."
Fakat gerçek
üretim ilişkilerinin getirdiği iletişim düzeninde bu duvarda ve kapıda ezilenin söylediği
benim arzu ettiğim veya anlamak istediğim anlamın tam tersidir. Amerikan basın
iletişimi buna en güzel örnektir. "Halkın iyiliği ile sınırlı" olma sözünü tercüme edelim:
Sigara firmalarının reklamını yapmak, sigarayla kanserden her yıl yüzbinlerce insanın
öldüğü haberini haber olarak saymamak; Zenginlerin ve benzeri kişilerin yaşam
tarzını ve dedikodusunu yapmak, ve fakirliği arada sırada sunmak zorunda
kaldığında
acizlik ve bir suç gibi sunmak; seks ve bireysel cinayetleri hergün
sergileyerek seks ve cinayet tüccarlığı yapmak; iç ve dış "düşmanları," yani özel
teşebbüs sistemine, karşı söz söyleyenleri ve karşı çıkanlar kötülemek. En kötüsü
de, bu sözü kurulu düzenin egemen gazetecilik profesyonel pratikleriyle özdeştirerek,
sermayenin hizmetindeki gazetecilik mesleğine insanlık hizmetindeki gazetecilik
görünümü vermek...
Basın
ideolojisi
basın
baronlarının
çıkarlarının
meşrulaştırıldığı
ve
genellleştirildiği fikirler ve profesyonel idealler sistemidir. Basın baronları, diğer
kapitalistlerle, borsa ve hisse senedi sistemiyle tamamiyle birbiri içinde birbirine
girmiş vaziyettedirler. Bir basın veya medya baronunun sadece medyada değil, silah
endüstrisinden tut, kimya ve yiyecek endüstrisine kadar hemen her endüstride
yatırımı vardır. Diversification, yani elindeki yumurtaların hepsini aynı mahallede ve
aynı sepette tutmama, Amerikan ekonomi sisteminde kapitalistleri bir yerde ve alana
değil mümkün olan her yere ve alana yatırıma sevketmiştir: Güç, büyüme ve kar
artırma meselesi. İki örnek verelim: Amerika'nın üç devinden biri olan NBC şebekesi
daima military-endüstriyel komplex'in, (=pentagon ile özel silah endüstrisinin el ele
78
Amerikayı
ve
dünyayı
soyması)
yanında
kalmış
ve
silahlanma
yarısının
desteklemiştir. Neden? NBC şebekesi David Sarnoff imparatorluğuna aittir.
Sarnoff'un imparatorluğu, NBC'nin yanında elliden fazla fabrika ve birçok laboratuvarı
da içine alır. Bu fabrikalar ve laboratuvarlar, çeşitli misiller, roketler, space-araçları,
uçaklar, deniz araçları, kompütür ve diğer araç ve parçaları üretir ve design eder.
Sarnoff'un ölümünden sonra, imparatorluk oğluna kaldı. Bir diğer örnek: CBS'in
1960'lardaki başkanı Frank Stanton sadece CBS'in başkanı değil, aynı zamanda
Rand Corporasyonun başkanı, CİA'nin Çalıştırdığı Radio Free Avrupa'nın yönetim
kurulunun başkanı, Amerikan dış propaganda informasyonu Danışma komisyonu
başkanıydı. Bu verdiğim örnekler istisna örnekler değildir. Egemen pratik tarzının
örnekleridir.
Amerikan ekonomik hayatında rekabet halindeki yatırımcılar, örneğin basın,
reklamcılar, tv, aynı düşünü tarzına sahiptirler. Her biri diğerinin sosyal filozofisini
destekler. Her biri aynı ideolojik yoldaşlığa aittirler.
KANADA
Kanada'da iletişim düzeni Kanada'nın Amerika'ya bağımlılığı döneminde
şekillenmiştir. D. Smyth'in dediği gibi Kanada dünyanın "en bağımlı gelişmiş," ve "en
zengin azgelişmiş" ülkesidir. Kanada ayni anda hem Amerikan ekonomisi ve
sisteminin bir parçası olarak, hem de bağımlı bir azgelişmiş ülke olarak nitelenebilir:
15
Amerika'nın Kanada'daki direk yatırımı 1878'de 38.8 milyar dolardı. Kanada
çoğunlukla ham madde ve yarı-işlenmiş maddeler (%75) ihraç eder ve çoğunlukla
işlenmiş maddeler (%80) ithal eder. Amerika daha diğer dünya ülkelerine ekonomik
saldırıya geçmeden çok önce, Kanada'yı ekonomik bakımdan kendi sistemi içine
sokmuştur.
Kanada'nın iletişim medyası, Amerika gibi, 1900'e kadar kişiler veya ortaklıklar
sahipliği altındaydı, ne ülke çapında ne de bölgeseldi, yereldi. Büyüme 1900'lerde
başladı. Kanada'da iletişim örgütleri herzaman bu örgütleri kontrol eden sosyal sınıfın
gücünü tutma ve geliştirme yönünde devlet tarafından sıkı bir şekilde gözetilmiştir.
Kamu iletişimini CBC ve yöresel olarak Quebec'te Radyo Quebec (Fransızca) yapar .
Özel televizyon Kanada'nın özel tv şebekeleri tarafından yürütülmektedir.
15
Bak: Smythe (1981)
79
Kanada'da monopoli Basın Amerikan basın sisteminin aynen kopye etmiştir.
Kitle iletişimindeki dikey monopoliler, yani iletişim sürecinde iletişimin ta başından,
üretiminden
tüketimine kadar olan kademelerin (film stüdyosundan filmlerin
gösterildiği sinema binalarına kadar, gazetenin kağıdının üretiminden, basımı ve
bayilerde dağıtımına kadar herşeye) sahip olan firmalar, örneğin film dağıtımının %
90 kadarına sahiptirler. Birkaç dev firma (Player ve Odeon gibi) sinemaların büyük
çoğunluğuna sahiptirler.
Kanada ile Amerika arasındaki haber akışı da tek taraflıdır: Kanada'nın günlük
gazetelerinde verilen yabancı haberlerin yüzde elliden çoğu Amerikandır. Amerikan
gazetelerinde yabancı haberlerin sadece yüzde iki kadarı Kanadalıdır. Kanada
gazetelerindeki Amerikan haberlerinin dörtte üçü Amerika'da Amerikalılar tarafından
yazılmıştır.
Kanada'da Amerikan şebekelerinin programları ve hatta sınır kasabalarında ve
şehirlerinde Amerikanın yerel yayınlar seyredilir.
İNGİLTERE
İngiltere'de egemen kapitalist basın diğer Avrupa kapitalizminde olduğu gibi
uzun bir gelişme tarihine sahiptir. Bu gelişme burjuvazinin "özgürlük" mücadelesi
tarihinin paralel bir yansımasıdır. Bugün, basın uzun tarihi gelişmelerin sonucu
kapitalist sistemin özel teşebbüsün elinde ve hizmetinde, sistemin en meşru olarak
kabul edilen parçasıdır.
Yayın teknolojisi, Amerika'dakinin aksine devletin ta başından beri kontrolu ve
düzenlemesiyle başladı. Daha 1904'de bütün
vericileri ve alıcıları 1904 yasası
altında Post Ofis (Posta) tarafında lisansa tabiydi. Marconi firması 1920'de yayına
başladığında, güç yapısındaki çıkarlar, özellikle silahlı kuvvetler ve Post Ofis işe
karıştı ve pazarlıklar başladı. Bunun neticesi olarak 1922'de BBC (Biritish
Broadcasting Company) yaratıldı. BBC yayın monopolisini eline aldı ve çalışma
giderleri\gelirleri için de alıcılardan toplanan lisans parası saptandı. BBC 1926 yılında
gerçek kamu yayın organı oldu: Sadece yayının yayınlayıcısı yerine, yayın üretimcisi
haline geldi. ingiltere'de yayın sisteminin bu şekli alması Ingilterenin yapısının bir
neticesidir: iletişimdeki önceki gelişmeler egemen bir milli basının olduğu iletişim
şebekeleri iletişim kültürü oluşturmuştu. Basın kültürü özel'den çok 'milli" karaktere
sahipti. Bu kültürde belli bir servis ve sorumluluk anlayışı oluşmuştu. Bunda, ayrıca,
ingiliz yönetici sınıfının devlet nosyonuyla çalışma şeklinin büyük etkisi vardır. Bunun
80
aksine, Amerikan yönetici sınıfı devlet bürokrasisini sürekli yere çalar, kötüler,
yolsuzluklarını kitle iletişiminde teşhir eder, pis bir peçete gibi muamele eder, ve aynı
zamanda çıkarına hizmet yönüünde kullanır. Ingiliz yönetici sınıfı, daha homojen,
sayı bakımından daha küçük ve birbirine yakın, ve milli devlet nosyonuna daha değer
verici bir şekilde yaklaşır. İngiliz devletinin yönetici sınıfının bu karakterinin ve
geleneksel iş görme\yürütmeyi, merkezi devlet yönetimi yerine, delegasyonlar ve
atamalarla yaptığı için, devlet tarafından düzenlenmiş ve desteklenen kamu
kurumunun meşruluk kazanmasına izin verdi. BBC tabi devlet ideolojisinin borazanı
olarak suçlandı ve siyasal, özellikle hükümetin, baskısıyla her zaman karşılaştı. Fakat
BBC'nin kurulduğu ortam, siyasal partiler ve hükümetlerden bağımsız bir kurum
politikasının çıkmasına izin verdi. ingiltere'de, yayın medyasının örgütlenme biçimini
saptayan özel teşebbüsün yarattığı ve kontrol ettiği iletişim teknolojisi değil, ingiliz
kapitalist sisteminin Amerika'daki gibi bir sistemin oluşmasına yol açmayan yönetici
sınıf yapısı ve bu sınıfın farklı egemen değerleri ve pratikleri oldu. BBC'nin durumu
1980'lerde gittikçe artan dünya imperyalizminin özelleşme baskıları karşısında kaldı.
Bu baskıların karşısında, BBC yayınlarını çeşitlendirdi, ve özel teşebbüsle bu
"benzeşme" alternatifini de getirerek mücadeleye girdi. BBC'nin durumu, TRT'ninki
gibi değil, çünkü TRT'nin kamu kurumu ve iletişim monopolisi olarak, iletişim
politikasındaki gücü, yasasal meşruluğun güçsüz-güçlülüğün dışında, hemen hemen
ortadan kalkmış duruma gelmektedir.
İngiltere'de kamu iletişim kurumu BBC iki milli kanala sahiptir. Ülke çapında
yayın yapan iki ticari tv ( ITV ve Kanal 4) vardır. Bir de Wales bölgesinde yayın
yapam S4C istasyonu vardır. ITV (Bağımsız Tv) 16 yöresel yayın firmasına sahiptir.
Uydu
yayını
67
kanal
üzerinden
yapılmaktadır,
fakat
sadece
%
12'ye
ulaşabilmektedir. 1993 istatistiklerine göre, Kablo yayınları % 1.7 içinde sınırlıdır.
Video kullanımı artmaktadır: % 70.8. Televizyon izleyici dağılımı genellikle şöyledir
(Mayıs 1993): ITV: % 39.7; BBC 1: % 33.1, BBC 2: % 10.6 ve CH : % 11.2.
JAPONYA
Kendilerine özgü kültürel gelenekler, bir adaya sıkışmış bir şekilde izolasyon,
milli liderlik, etken sosyal kontrol ve imperyalist yayılma için fırsatlar japonya'da
ekonomik kalkınmayı kamçılayan faktörler olmuştur. Ayrıca diğer imperyalist güçleri
kendinden uzak tuttu ve yabancılara kendi ülkesinde çok az tırmanacak basamak
sundu. Kendi endüstrisini kendi geliştirdi. Japonyanın bu durumu da hızla
81
değişmektedir: Örneğin Amerikan kompütür firmaları Japonya'da ucuza ürün sürerek
NEC imparatorluğunu zor duruma soktular.
NKH (Japon yayın Kurumu) dünya yüzündeki en zengin Kamu Yayın
örgütüdür. Dünyanın en zengin özel sistemleriyle teknik ve içerik bakımdan rekabet
edecek güçtedir. Türkiye'deki gibi uzun yılların çekişmelerinin yaralarını taşımaz, kolu
kanadı kırpılmış, tüyü yolunmuş, pişmeye hazır bir piliç haline getirilmemiştir.
NHK'nin yapısı BBC'nin yapısına benzer: Mali gelirini tüketicilerden topladığı
yıllık gelirlerle sağlar. NHK'de de, BBC'de olduğu gibi, dış ülkelere yönelik
yayınlarında devlet ödeme yapar.
japonya'da özel ticari yayın örgütleri, Amerika'daki gibi, çok yaygındır.
Amerikan medyasında olduğu gibi medyanın içeriği yaygın bir şekilde şiddet ve faşist
çözüm yollarıyla doludur. Medya "eğlence" adı altında sadistliğin en tepesine çıkan
gösteriler ver yarışmalar düzenler.
japonya iki major haber ajansına sahiptir: Kyodo ve Jiji. Her ikiside egemen
Batı ajanslarıyla anlaşmalı olarak çalışırlar.
Dört uydu, NHK 1, NHK 2, JSB ve Star, Japon pazarına hakimdir. JSB
yabancı programlara ve showlara dayanıyordu. Fakat ilk başlangıçtaki başarısını
sürdüremedi e zor duruma düştü.
Japonya'da televizyon ve VCR kullanımı bakımından dünyada başta gelir:
evlerin % 99.3'ü televizyona. % 80.5'i VCR'a sahiptir.
ALMANYA
Almanya'da yayın medyası hem özel hem de kamu kontrolundadır. Sahiplik iki
ana seviyede oluşur: Devlet ve Federal. Federal yasalar yayını ve devlet politikası da
iletişim politikasını saptar. Bunu da 1950'nin kamu Yasası altında kurulan dokuz
kamu yayını kurumuyla yapar. Bu kurumlar Yayın kurumları Birliğine (ARD) bağlıdır.
Bütün radyo ve televizyon servisleri, milli tv şebekesi ve Radyo Berlin bu
sistemde iş görür.
Bu sistem mali gelirini alıcı lisans ücretlerinde ve sınırlı ticari reklamlardan elde
eder.
İki kamu kuruluşu federal yasa altında iç ve dış radyo yayınının yürütürler.
Kamu radyosunda devletin Doğuya yönelik propagandasını
Deutshe Welle ve
deutsclandfunk yapıyordu. Tv kurumları, Batı Almanya (% 25), Kuzey Almanya (%
82
20) ve Bavarian Yayın (% 17) kurumları Almanya'ya ortak televizyon programlarının
çoğunu sunarlar.
Özel şebekeler sekiz tanedir. Ödemeli televizyon "Premier" firmasının
elindedir. Video yaygınlaşmaktadırdır: 16.8 milyon evde vardır.
FRANSA
DeGaulcü iletişim bakanı Roger Frey 1959'da Fransız yömetici sınıflarının
iletişim politikasını şöyle özetliyordu: Devlet, elinin altında 'halk oyuna' bağladığı
iletişim araçlarına sahiptir. devlet için bu sahipliği basındaki veya başka yerlerdeki,
devletin faaliyetlerini kötüleme peşindeki kişilere vermesi saçmalıktır. 16
Aynı paralelde, Başkan George Pompidio 1969'da konuyu daha da çarpıcı bir
şekilde sundu: Birisi sevsin veya sevmesin..., bir televizyon journalisti herhangibir
diğer journalist gibi değildir. Onun ilave sorumlulukları vardır. Biri sevsin veya
sevmesin, televizyon Fransa'nın Sesi olarak kabul edilir.
Neo-liberal M. Giscard D'Estain 1974'de başkan olduğunda, bu devletçi
milliyetçiliğe karşılık televizyonun Fransa'nın sesi olmadığını söyledi. İletişim ideolojisi
Degaulist devletçi milliyetçilikten, kamu tekeli çerçevesi içinde iş gören çoğulcu
kanallar örgütü olarak yeniden biçimlendi. Fakat bu biçimlendirmenin ardında da bu
temel siyasal aracı kaybetmeme, elden kaçırmama çabası sürekli devam etti.
ORTF'nin (Fransız Radyo Tv Kurumunun) merkezi tekeli çeşitli kamu servis
kurumları içinde dağıtılıp kırıldı:
1. Üç tv firması :TF1, Antenna2 ve FR3
2. Bir radyo firması: Radyo France
3. Üretim yapan Societe Française de production (SFP)
4. Araştırma, arşivleme ve profesyonel eğitim için the institut Natioanal de
L'audavisuel.
5. Yayın şebekesi kurumu olarak TDF.
İzleyici dağılımı (May 1993): TF-1: 45.2 %, FR-2: % 21.1; FR-3 % 14; M-6: %
11.1; CANAL PLUS % 4.8; ARTE % 0.8; diğer: % 3.0.
Her firma altı direktörden oluşan bir kurul\board tarafından yönetilir. Yedi
firmanın hepsi de yasalara göre bağımsızdır. Gelirlerinin üçte ikisini televizyon
16
Bak: Tarle
83
vergilerinden ve üçte birini de TF1 ve Antenna2'nin yasasal olarak tanınan ticari
reklam gelirlerinden sağlanır.
Fransa yayın sisteminde İkinci Dünya savaşindan beri karma bir sistem
egemenliği altındaydı. Sermayenin son yıllardaki deragulasyon ve özelleştirme
saldırıları neticesi, gercı ozel sektör total bir egemenlik kuramamaıştır, fakat kamu
sektörü egemenlik paylaşımında gücünü yitirmiştir.
İletişim bakanı kamu hizmetinde olacak yeni bir eğitim şebekesinin 1994
sonbaharında gerçekleşeceğini belirtti. Ayrıca TF1 ilkbahar 1994'de uydu ile fransız
haber servisine katılacaktır. TF1 haber servisi, Fransız iletişim politikasında artan
görevlerin çeşitlendirilmesi yönünde, kamu servisinin monoton tekçiliğinden çıkıp her
zevke hitap etmek için yayın politikasını çeşitlendirme yönünde (diversification) bir
girişimdir. Yasalara göre, bir kişi milli Tv şebekesinde % 25'den fazla hisseye sahip
olamaz. Bu kuralın yakında değiştirilerek % 49'a çıkarılacağı bekleniyor. TF1 bu
değişimi istiyor. TF1'a göre, şebekesinin ana destekcisi Bouygues grubu % 100
sorumluluğu yüklenmekte, fakat sadece % 25 kapitali elinde tutmaktadır, bu haksızlık
diyor.
Basın tabi tarihsel geçmişi nedeniyle özel teşebbüsün sahipliği altındadır.
HOLLANDA
Hollanda'da devlet kurumları sadece genel kaideleri yapar.
Televizyona
hükümetin karışması yasalarla yasaklanmıştır. Siyasal partiler hiçbir direk kontrola
sahip değildir. Küçük çapta ticari reklamcılık vardır. Özel ticari televizyon yoktur. Tv
program yapıcıları engelleyici hiçbir kaide ve yönetmeliğe tabi değildirler. Sistem
açık sistem prensibi üzerine örgütlenmiştir.: Belli yasal standartları karşılayan her
grubun yayın zamanı elde etmeye hakkı vardır. Standartlar: Amaç radyo televizyon
programı yayınlama olmalıdır, kapsamlı bir yayın çizelgesine sahip olmalıdır, çizelge
eğlence, informasyon ve kültür materyal kategorilerinin hepsini de içine almalıdır, ve
belli sayıda üyesi olan ticari-olmayan bir kurum\örgüt\cemiyet olamalıdır. Hollanda'da
yayın yapan beş büyük kurum vardır: AVRO (Konservatif), TROS (sağcı), KRO
(katolik, NCRV (Protestant) ve VARA (sosyalist).
Hollanda'da her siyasal ve dini grubun kendi günlük ve haftalık gazetesi vardır. 17
17
Bak: Wigbold
84
İSVEÇ
İsveç küçük, homojen (gene de nüfusun % 10'u yabancı) ve zengin bir ülke.
Sosyal demokratlar 1932'den 1976'ya kadar ülkeyi yönettiler. iki ana tv kanalı (Kanal
1 ve TV 2), ve radyo İsveç egemendir. Radyo İsveç'e hükümet gerekli kaynakları
sağlar. iletişim yasası yayın politikasını gerçekçi ve tarafsız olarak saptar. Televizyon
ve radyo lisanslardan gelirini sağlar. İsveç radyosu (SR) ticari-olmayan, kamu
kontrolu ve özel ticari finans katılmasıyla oluşmuş bir karma kamu kurumudur. Kurum
sosyal güçler tarafından "paylaşılmıştır." Devletin kurumda hiçbir 'Payı" yoktur.
Popüler Hareketler (sendikalar, dini guruplar, tüketici grupları vs) % 60, basın % 20,
medya üretim endüstrisi % 20 paya sahiptir. Kuruma devlet genel direktörü ve beş
yönetim üyesini atar. Yayın araçlarının sahibi devlettir. Gelirler lisanslardan,
reklamlardan, ve yıllık kazançlardan\dividentlerden elde edilir. Özel
sermaye üç
istasyona sahiptir: TV 3, TV 4, TV 5_Nordic. Ödemeli tv yaygındır: Filmnet, Filmnet
plus, Tv 1000, ve filmmax. Norveç evlerinin % 65'inde video-kayıt\seyir teypi vardır.
Evlerin % 48'i uydu ve % 40'ı kablo servisine sahiptir.
İTALYA
İtalya'da iki büyük parti, Hırıstiyan Demokratik ve İtalya Komünist Partisi, ve 45 tane de küçük partiler vardır.
Italya'da 1976'ya kadar Radyo televizyon Italiana (RAI) devlet monopolisi
olarak iş yaptı. Anayasa mahkemesi 1976'da bu monopoliyi gayri-meşru ilan etti.
Birden bire İtalya açık pazar oldu: 250 özel televizyon ve 900 özel radyo havayı
kirletmeye başladılar. 1979'da bu sayı 500 televizyon istasyonu ve 2000 radyo'ya
yükseldi. Sonradan bunlar büyük sermayenin karşısında eriyip yok oldular veya yörel
yayın içinde sıkıştırıldılar.
Bugün RAI üç kanala sahiptir. Beş büyük özel kanal
vardır. Satellite kanallarında dış sermaye hakimdir: SKY, CNN International, MTV
Europe.
İzleyici dağılımı (Mayıs 1993): RAI-1: % 21.1; RAI-2 14.4; RAI-4: % 13.9; RAI3: % 12.1; Italia-1: % 12.1; Diğer % 7.2
Italyanlar sadece İtalya'nın değil, Fransa, isviçre, Monte Karlo gibi bütün
komşularının tv programlarını seyrederler.
Özel istasyonların büyük çoğunluğu yerel olarak işlerler.
Devlet kurumları RAI'yi, en büyük ajans olan ANSA'yı, birçok gazete, dergi,
basın evleri ve kağıt üretim fabrikalarını kontrol eder.
Devlet günlük gazetelerin
fiatlarını saptar, kağıt ticaretini ve dağıtımını kontrol eder, ve basına gerektiğinde
85
finans ve destek yardımında bulunur. RAI siyasi partilerin temsilcisi olan direktörler
kurulu\board tarafından yürütülür. Sürekli çekişmeler ve çatışmalara sahne olur. RAI
1993'e 1 milyar dolar borçla girdi. Bunda da suçlu olarak yönetim kurulu görüldü.
Ayrıca çıkan rüşvet ve yolsuzlukların da etkisiyle 1993'ün ortalarında yönetim
kurulunda yeni değişiklikler başladı. RAI'nin başına Amerika Harvard Üniversitesinde
okumuş ve ticarette pişmiş, Claudio Dewmatte geldi. Bir general direktör ve beş
board direktörüyle işe başladı. Yeni iletişim politikasının Amerikan kamu televizyonu
gibi (PBS) elitist olmayacağını, ve eğlence ve psikolojik-kaçış programlarıyla İtalyan
micazı ve kültürü karıştırılarak başarıya ulaşacaklarını söyledi. (Yani örgütlenmede
özel teşebbüs gibi olma ve program politikasında zamana uyma ve taklitçilik). Dış
program alışlarında % 20 kesinti yapacaklarını, dışardan program yapanların işine
son vereceğini, şebekedeki çakışmalar ve tekrarlara son vereceğini, RAI'nin basım
(ERI), record label (Fonit Centra), yabancı satışlar (Sacis) ve reklam (Sipra) ile
uğraşan parçalarını tek bir çatı altında toplayacağını, böylece bürokrasiyi daraltacak
ve karar vermeyi merkezileştireceğini belirtti. RAI'ın yıllardır siyasal çekişmelerin
yapıldığı bir yer olduğunu, ve RAI' siyasal modelinin ekonomik ve siyasal açıdan
bugünün dünyasında geçerli olmadığını ileri sürdü. 18.
Bitirmeden geri kalan Avrupa ülkelerine de kısaca değinelim: Portekiz'de yayın
medyası kamu kontrolu altındadır. Basın avrupadaki en elitist olandır: Okuyucuları
şehirli, genç, orta gelirli ve üzeri insanlardır.
Siyasal partiler kendilerinin günlük gazetesini, dergisini, yerel radyo ve
televizyon şirketlerini kontrol ederler.
Danimarka'da kamu yayın örgütü Danmark Radyo tV'dir. Özel iki tv kanalı
vardır: TV 2 ve Kanal 2. Ödemeli tv'de üç firma Film net, Film Kanalen, Tv 1000
piyasayı paylaşmaktadır.
Norveç'de Norveç yayın Kurumu kamu yayınını yapar. Özel yayınlar da TV 2,
Tv Norge, Scansat ve Tv 3 tarafından yapılmaktadır. Kablo şebekesi kanal 1, Tv 2,
TV 4, MTV, Eurosport, Supercanal arasında paylaşılmıştır. VCR yayılmaktadır (%
53).
BAĞIMLI ÜLKELER
18
Variety, Agustos 3, 1993.
86
Bağımlı ülkeler (geri bırakılmış, gelişmekte olan, geri kalmış, üçüncü dünya
adlarıyla anılan ülkeler) medya sistemi yapısından, kendi tarihsel geçmişlerine ve
durumlarına göre iki ana kategoride toplanabilir: Eski koloniler ve koloni olmayıp da
sonradan
(Türkiye
gibi)
neo-koloniciliğin
altına
girenler\bağımsızlığını
yitirenler\bağımlı olanlar. Bu ülkelerin sosyo-ekonomik ve siyasal yapıları en azından
ana hatlarıyla birbirine benzer:
1. Kırsal alanlarda geniş kitleler halinde yaşayan köylüler ya küçük ya da hiç
bir toprağa sahip değildirler. Varsa tarımda makineleşme süreci sırasında ellerinden
alınır, satmak zorunda kalırlar. O ülkede formal kölelik olmasa bile, köylüler ve
mevsimlik tarım işçileri toprak sahiplerinin pratikte köleleridir. Bu toprak sahiplerinin
büyükleri,
ülkenin uluslararası sermayeye açılması sonucu bu sermayeyle
işbirliğine\ortaklığa girerek iyice devleşirler. Eğer hayvancılık olasılığı da varsa,
bölgelerde birkaç çiftlik bütün arazileri ellerine geçirirler. Doğu ve Güney Doğu
Anadolu gibi yerler potansiyel bakımdan zengin alanlardır, barajların ve sulamanın
yaygınlaşması neticesi olarak tarımsal monopolilerin oluşmasına yatkındır. Buralara
dikilen gözlerin ağızlarından iştah salyaları sızmaktadır. Bu olay özellikle Latin
Amerika'da çok yaygındır. Örneğin El Salvador'da köylülerin % 65'i tamamiyle
topraksızdır. Geri kalanları ise kendilerini geçindirecek küçük topraklardır. Kahve
üreten bir oligarşi verimli topraklara sahiptir. Ülkeyi bu aileler ve ordu birlikte hem
soymakta hem de öldürmektedir.
Köylü kitleleri iki efendi\ağa için üretirler: Milli ve millinin de ağası olan
milletlerarası... Ticaretin kendi bu, yanlış olan birşey yok, sadece ticaret: Dünyada
milyarlarca insan kitleleri kendi ağalarını ve ağaların ağalarının "herşeye sahip olma
ve başkalarını bu şeylerden mahrum etme" deliliğini beslerler. Bu "başkaları,"
"herşeyi" üreten ve ürettiğinden mahrum bırakılanlardır. Kapitalist sistem bu, böyle
çalışır: Çalıştırır, ürettirir, elinden alır, düşkün bırakır. Sonra da seni bu düşkünlüğün,
huzursuzluğun, sinirliliğin, kabalığın nedeniyle suçlar. Sana yardım etmek için elinden
gelen herşeyi yapar: Yardım kurumları açar, yardım cemiyetlerini destekler, aş
evlerine yemek verir, fukara çocuklarını okutur, onlara yurtlar açar, burslar verir,
kısaca saymayla bitmeyecek insanlık örnekleri gösterir. Gene de, sefil kitleler sefil
tembelliklerine ve uyuşukluklarına devam ederler. Miskinler!. Evde televizyon
seyredip yatma veya kahvede tavla atma yerine çalışsalar olmaz mı!? Kapitalist
sistem sadece soyup soğana çevirmez, soyulup soğana çevrilme sonucu ortaya
çıkan duruma bakar ve "şu rezilliğine bak!" diye suratına tükürür. Bunu görenler de
87
"doğru valla" deyip bir tekme de onlar çakarlar. Sen de "köşeyi dönenlere" bakar ve
köşeyi dönemeyecek kadar beceriksiz olduğuna yanıp aah edersin, kendine kızarsın,
kendine küfredersin. Ayağın popona yetişse kendine tekme bile atarsın. Amerikan
medyası bu düşünü ve anlayış tarzını en ince bir şekilde aşılayan araçtır.
2. Şehirsel alanlarda durum daha da fecidir: Geniş işçi ve işsiz kitleleri
şehirlerin etrafını fethetme umuduyla gelip kuşatmışlardır. Kuşatma uzadığı ve
yiyecek de bittiği için sefil durumda kımıldayamaz hale gelip oraya çöküp, göçüp
yerleşmişlerdir. İşçiler yerel kapitalist için çalışırlar. Endüstrileşmiş şehirsel alanlarda,
yerel kapitalistin yanında milletlerarası kapitalistleri firmalarıyla ve mümessileriyle
görürüz. Bu alanlara yığılmış insanlar yerel, milli ve milletlerarası kapitalistler
tarafından iş verilerek "beslenirler." Bazıları da, bu iyiliğe karşı nankörlük yaparak
"Yanki go hom" diye bas bas bağırırlar!. Demokrasi bu!. Demokrasilerde insanların
"aynı fikirde olmama, karşı gelme, uyuşmama" özgürlükleri vardır. Haktır bu. Haktır
hak olmasına da, bu hakkı kullanmaya kalkanın da çoğunlukla hakkından gelinir. Kim
gelir? Demokrasinin devlet güçleri veya demokrasiyi korumaya çalışan, vatan, millet
marşı söyleyerek katliam yapan, vatanperver örgütlerin köleleri, intikan tugayları,
özel-ordu falan... O zaman demokrasi nerde kaldı? Hamsi tavasında, hamsi gibi
sıçrıyor!! Senin kafanda Coca Cola mı dolu, kardeşim! Biz vatanı, milleti, devleti
demokrasinin düşmanlarını temizleyerek korumaya ve senin rahat ve huzur içinde
yaşamanı sağlamaya çalışıyoruz, sen de tutmuş acaip sorularla kafa bulandıran
yumurtalar yumurtluyorsun. Demokrasi nerde kalmışmış? İşte demokrasi bu!
3. Bu toplumlarda yönetici sınıflar, örneğin İngiltere'deki ve gelişmiş
kapitalizmdeki gibi,
büyük çoğunlukla burjuva ideolojisinin insanları değildir. Bu
sınıfların canilik ve cenabetlikleri bambaşkadır. Bu sınıflar her telden çalan,
kendinden başkasının
meşruluğunu red eden ve kendi meşruluğunu savunan
sarıklılar, çarıklılar, ağalar, paşalar, albaylar, yarbaylar, çevre sakallılar, kırma
bıyıklılar, tüysüzler, soylular ve simit falan satıp hızla köşeyi dönmüş soysuzlar, faizci
bankacılar, naizci hocalar, karısıyla baş edemeyip politikada milletin canını yakarak
intikam alıp rahatlayan kocalar, Amerika'nın Sesinde iletişimde profesyonelleşen ve
zenginleşenler, World bank'da (Dünya Kakalama Bankası) kalkınma teorisini öğrenen
ve kalkınma diye kendilerini kalkındıranlar, Proctor Gamble firmasıyla sigara tüttürüp
sabunlananlar, uluslararası kapitalist kültürün, soğuk bakışlı yılanı bile ürküten kibar
gülüşlü, büyük kapitalistleri ile doludur. Bunlardan hangisinin egemen olduğu ve
egemenliğin meşruluk derecesi her ülkenin tarihi geçmişine ve tecrübesine bağlıdır.
88
Fakat enteresan olan, uluslararası sermaye senin saçına sakalına, papağına
şalvarına bakmaz. "Yatırım yapmak için şartlara ve kar oranına (risk ve kar)" bakar.
Kapitalist sermayenin ne dini, ne imani, ne canı, ne cananı, ne milleti ne de vatanı
vardır. Peki, Dini, imanı, canı cananı olan, anti-imperyalist, anti-kapitalist sermayelere
ne dersin? Bayram şekeri alır yer ve "Yarabbi şükür" derim. Geri bırakılmış ülkeleri,
uluslararası banka ve endüstri sermayesiyle ortaklıklar kurmuş kapitalistler, silahlı
kuvvetlerin sivil toplumdaki soygundan pay alan ve doyurulmazsa her an sivil
toplumun tepesine binmeye hazır gözü kara yuvarlak göbekli üst kademesi, orta
çağdan kalma modern feodal lordlar, ve yönetici sınıfların sofralarının palyaçosu
profesyonel politikacılar ve devlet örgütünün, üniversiteler ve iletişim örgütleri dahil,
üst kademedeki bürokratları soyup sogana çevirirler. Türkiye gibi hızla kapitalistleşen
ülkelerde üst kademedeki profesyonel politikacıların karakteri de değişmektedir.
Ülkeyi idare ettiğini sanan ve milletin öyle sandığı profesyonel politikacı cambazların
yerini yönetici sınıftan gelen yöneticisi sınıfın kendisi almaktadır. Elbette bu değişim
aşağı kadrolar için geçerli değildir. Yönetici sınıflar açlıktan yetişmiş, idealist veya
gözü güç hırsıyla dönmüş profesyonel politikacılarla cebelleşmek gibi küçültücü ve
bayağı bir durumda kalma yerine, kendisi direk olarak politik yapıdaki karar verme
yerlerine kendini seçtirmeye başladılar. Yani sadece yönetici sınıfın karakteri
değişmiyor, aynı zamanda devlet sektörünün profesyonel üst yapısına sivil yöneticisi
sınıfın direk temsilcileri yavaş yavaş doldurmaya başladı.
Ayrıca, bu yönetici sınıf gittikçe artan bir şekilde, küçük esnaf denilen,
büyüyemediği için Amerika'ya ve elindeki azıcığın da alınacağı korkusuyla
komünizme düşman olan, gözü dört dönmüş bir şekilde Milliyetçi marşlar söyleyen,
aç
kurt
gibi
yırtıcı
bakışlı
küçük-kapitalistler
kitlesine
özel
ve
kamu
işçilerini\memurlarını düşman olarak göstermeyi artırmaktadır.
4. Bu ülkelerde yönetimin karakteri yönetici sınıfların egemen karakterine ve
çıkar ve değişim peşindeki gruplarla olan güç ilişkisinin durumuna bağlıdır. Eğer
egemenliklerini sivil rejimle tutacak şekilde bir güç ilişkisi varsa, o zaman "serbest
seçimlerin," ve vatan, millet, sakarya türkülerinin tatlı tatlı okunduğu bir yönetim
görürüz. Eğer yönetici sınıf egemenliğini sivil yönetimle sürdürecek durumda
olmayan bir ortam veya güç yapısı ve ilişkisi içindeyse, o zaman civil toplumun
canına okuyan bir diktatör veya ordu kliği egemenliği kaba güçle elinde tutar. Aynı
türküler okunur, fakat sık sık okunan yer başkadır: İç düşmanların kafalarının kırıldığı
yerlerde... Silahlı kuvvetler, bu güç uygulamasının tadını aldıktan sonra da kolay
89
kolay sivillerin
egemenliğine izin vermez. Örneğin Haiti'de uzun yıllar Duvalier
diktatörlüğü sırasında toplumu soyan bu ordu gücü, Duvalier defedildikten sonra
seçimle gelen hükümeti devirerek, pastaya kondular. Bu aç ve geri zekalılar
(aralarında insan ve zekalı olanlar elbette vardır) istemeye istemeye gitmek zorunda
kalsa bile, en küçük bir bahane ile geri gelip koltuğa oturmaya ve pastayı yemeye
can atar. Bu nedenle, pastanın tadını tadarak iştahı açılmış ordunun kocabaşlarının
şirdanlarını sivil toplumun doyurarak ve, Amerikadaki gibi sivil burjuvazinin emri ve
kontrolu altında hizmetçi yapamazsa, pohpohlayarak idare etmesi şart olur.
Amerikada, ordunun üst kademesi özel teşebbüsteki yatırımları ve hisseleri, ve de
emekli olduktan sonra danışman olarak dev firmalardaki tuttukları mevkilerle sivil
burjuvaziye göbekten bağlıdır.
5. Bu ülkelerde geleneksel iletişim kültürü yapısı üzerine
modern kapitalist teknoloji ve kültürünün yapısı monte edilmiştir. Eğer ülke eski
İngiliz kolonisiyse, ve sosyalist değilse, Ingiliz siyasal, ekonomik, kurumsal\örgütsel
yapıları, Ingiltere'de ve kendi ülkesinde ingiliz eğitim sisteminin kalıpları içinde
yetiştirilmiş yönetici kadroların işbirliğiyle ülkeye oturtturulur. Ülkeye uymaz. Batar.
Uydurmak için bastırırlar. Ülke acıdan inler. Neo-kolonistler ve onların ortakları bunu
uzun hava diye zevkle dinler. Bu inleten ve dinleten yapıda tek eksik olan Kraliçedir.
Ülkenin kitle iletişim medyası da İngiliz medya egemenliği altında eski sömürücü
ilişkilere yeni-isimler ve tanımlamalar altında devam eder. İngilizler iletişim üretme
teknolojisini, medyayı, getirir verirler, örgütlerini kurmaya yardım ederler, örgütsel ve
teknik eğitim için gerekli olanakları sağlarlar, iletiyi (programlar, haber, informasyon
gibi) bazen çok ucuz fiyata verirler. Bir de bakarsın ki küçük ingiltere oluvermişsiniz.
Ah, ne tatlı, ne güzel!. Halk olarak bu modernleşmeden ve kalkınmadan dolayı
mutluluktan hindi gibi kabarır uçmaya bile kalkarsın. Aynı süreç Fransız, Alman ve
Amerikan sömürgesi olup da 20'inci yüzyılın ikinci yarısından sonra bağımsızlığını
kazanan ve ardından neo-kolonici oyuna kurban olan ülkelerde ve hayatında
bağımlılığı tecrübelememiş ve kendini durup dururken tökezleyip imperyalizmin
şevkatli kollarında bulan Türkiye gibi ülkelerde de aynısının tıpkısı olur. Bu oluşumla,
kapitalist anti-intellektüalizm böylece tarihin tekerrürden ibaret olduğunu da ispatlar.
Bu ülkelerde egemen sınıflar veya askeri juntalar ellerindeki her türlü olanakları ve
araçları kullanarak alternatif iletişim kanallarını, media içindeki "bozuk sesleri"
yasalarla, yasaklarla, cezalarla, kapılara kilitler vurarak, ağızlara band yapıştırarak,
ve temizleyerek (Omo'yla değil tabi) sustururlar. Sessizliğe bakıp susturduk sanıp
90
zevkle genirirler. Oyunun adı: Sistemi ne pahasına olursa olsun sürdürmek oyunu.
Egemen medyanın rolü ideolojik propoganda, informasyonun bastırılması veya
profesyonel habercilik yöneliminin pratikleriyle saptırılması ve hatta bazen göz göre
göre yalan dolandır. Egemen oyunu oynamayan veya ileri kapitalist ülkelerdeki liberal
demokratik gazetecilik pratiğini uygulamaya kalkan (örneğin Cumhuriyet gibi)
gazeteler ise "solculuk, komünistlik" ile suçlanır, adalet sistemi tarafından yakası
rahat bırakılmaz, soluk alma fırsatı verilmez. Bazı ülkelerde ikide bir kapatılırlar,
toplatılırlar, editörleri ve yazarları hapse atılır, ve hatta işkenceye tutulur. Ulan, eğer
Cumhuriyet solcuysa, ben çamaşır mandalıyım. Gel de sen bunu vatanı, milleti ve
demokrasiyi korumak için beyninden midesine kadar silahlanmışlara anlat.
Anlatamazsın, çünkü bu gerçek bu silahlanmışın silahını (=ideolojisini, inancını,
kinini, nefretini, suyunu ve ekmeğini, günlük yaşamını düzenlediği gerçeğini, ezenin
pençesi altında ezilmişlikteki kudurmuşluğunu) elinden almış olursun. Bu da olmaz.
Onun bu silahı onun su götürmez evrensel gerçeğidir.
Amerikan medyasında alternatif kaynaklar, bu ülkelerdekinden çok daha
fazladır. Fakat Amerika'da görünürde olmayan ve bu ülkelerde vardır: Siyasal
bakımdan canlı, kanlı, renkli ve heyecanlı, umutsuz durumlarında bile umutlu aktif
kitleler topluluğu... Amerika'da bu canlılığı göremezsin. Amerika medyası ve
ideolojisi, çoğunlukla, kurtları korkudan kuyruk diktirecek derecede ırkçı, milliyetçi,
tutucu, demokrasi ve eşitlik düşmanı ve kuyruğuna basıldığı ve kimin bastığı
söylenmedikçe yerinden oynama psikolojisi olmayan pasif kitleler üretir. Bu kitleler,
baterisi kitle iletişim aracı olan oyuncak gibidir: İletişim araçlarıyla harekete geçirilip
yönlendirilirler. Amerika'daki yirmi üç yıllık hayatımda, egemen medyada bir kez bile
düzenin meşruluğuyla ilgili tek bir laf duymadım. Diğer ülkelerde, bu tartışma hemen
her gün gündemdedir ve egemen güçler saldırırken bile savunma durumundadırlar.
Latin Amerika Fransızlar ve Portekiz tarafından sömürgeleştirilmişti. Adaları da
İngiltere kapmıştı. Bu ülkeler 19'uncu yüzyılın başlarında formal bağımsızlıklarını
almaya başladılar. Fakat Latin Amerika Amerikan imperyalizminin kontrolu altında
neo-kolonici kıta olarak kaldı. Neo-kolonici kontrol Amerikan firmalarının ile yerel
kapitalistin ve Amerikan devletiyle yerel devletin arasındaki işbirliğinin bir neticesidir.
Amerikan firmalarının bu ülkelerde gözden kaçırıp yatırımda bulunmadıkları verimli
hiçbir alan kalmamıştır: Madencilik, petrol ve demir (Venezuela, Columbia), bakır ve
nitrate (Şili), tin ve silver (Bolivya), kahve ve muz (Guatemela ve Ekvator), ve
manufacturing. Güney Amerika 23 ülke ve sekiz milyon mil-kare alanı kaplar. Bu
91
23'ün 18'i Ispanyolca konuşur. Brazil Portekizce ve Adalar Ingilizce ve Fransızca
konuşur.
Latin Amerika ülkelerinde tepedeki % 5 total Kıtadaki gelirin % 30'unu kendine
alır. Alt-yüzde elli ise sadece % 13.4'ü paylaşır. Peru'da nüfusun üst % 1'i verimli
toprakların % 80'ine sahiptir. 19
Ta 1977'de
Meksika'da 193 tane Amerikan elektronik fabrikalar (runaway
shops) vardı. Bugün bunun sayısı ikibinin üzerinde. Sendikalaşma başlayınca da
bazıları Meksika'dan Haiti gibi sendikasız ve beş paraya çalışacak iş gücünün olduğu
yerlere kaçtı.
Amerika'da dev firmalar ve bankalar % 13-14 kar yaparken, Latin Amerikan
işlerinden yüzde otuzun üzerinde gelir sağlarlar. Amerikalılar Latin Amerikayı soyma
işinde, bu ülkelerin payı yüzde yedi ile on arasıdır. Aslan payı en az yüzde doksan ile
Amerikan firmalarınındır.
Latin Amerikan ülkelerinde hakim olan iki egemen his vardır: Amerika aşkı ve
Amerika nefreti. Nefretin nedenleri sadece ekonomik soygun değildir: Amerikan
firmaları Latin Amerikanın kırsal oligarşisi, askeri ve endüstriyel oligarşi ile birlikte bu
insanların ellerinden umutlarını aldılar, her kımıldanışlarında kafalarını ezdiler. Latin
Amerikan rejimlerinin ta ilk kuruluş tarihlerinden beri her yıl onbinlerce insan bu kanlı
rejimlerin elinde can vermiştir ve hala can vermektedir. Soygun o denli yüksek ki, bu
rejimler Amerika'nın da açık veya CIA yoluyla yaptığı gizli yardımlarla kendi gençlerini
fırınlara
atmış,
körfezleri
ve
nehirleri
helikopterlerden
attıkları
gençlerle
doldurmuşlardır. Hapishaneler ve morglar yetmediği için stadyumlara ve işkence
yerlerinin mahzenlerine ve odalarına ve damlarına ölüleri atmışlardır. Amerika Latin
Amerika'da populist ve demokratik rejimlere izin vermemiş ve hepsini tepelemiştir:
Arbenz, guatemela 1954; Goulart, Brazil, 1964; Allende, Şili 1973; son senelere
kadar Arjantin, Peru 1989 ve Duvalier ve sonrası Haiti örnekleri.. Latin Amerika tarihi
insanları yiyen cani askeri diktatörler tarihidir.
Latin Amerika ülkelerindeki küçük sayıdaki kapitalist, feodal, siyasal ve askeri
elit aynı zamanda iletişim medyasına sahiptir, medyayı kontrol eder ve yönetir.
Sahiplik topraklı-oligarşi, yeni palazlanmış ticari ve endüstriyel burjuvazi ve AT&T,
RCA, ITT gibi uluslararası iletişim firmalarının adına iş gören kapitalistler arasında
19
( Stavrianos, Rift, 682)
92
paylaşılır. Medya (a) propoganda aracı olarak, ekonomik ve siyasal statükoyu tutmak
için, (b) Kapitalist pazar sisteminin gelişmesi için, (c) ticari araç olarak, (d) kitle
tüketimini teşvik için kullanılır. Böylece medya, ticaret ötesinde, var olan eşitsizlikleri,
siyasal ve kültürsel bağımlılığı, ve dış hegemoniyi tutacak destekleyici bir çevre
yaratmayı ve tutmayı teşvik görevi görür.
Bu ülkelerdeki medya düzeninde, devlet medyanın normal kapitalist enterprise
olarak çalışması için gerekli alt-yapısal çerçevenin yaratılmasını garantilemeye
çalışır. Bunu yapmak için de, bazı ülkeler, Amerikanın FCC regulasyon düzenini
kopyelerler. Bazı yerlerde de Fransız ve Ingiliz modeli taklit edilir.
Medya profesyonelleri çoğunlukla egemen devletin ideolojisine tümüyle
entegre olmuştur veya olmaya çalışır. Diğerleri ise direk, yalın kurumsal ve
profesyonel sansürcülük ve baskı altıda ezilirler. Keşke ezilmekle kalsalar. Latin
Amerika dünyada gazetecilerin ve televizyoncuların en çok öldürüldüğü yerdir.
Soygun düzeni yanında olmayan herkesin düşman ilan edildiği (El Salvador,
Guatemela, Bolivya, Kolombiya, yakın geçmişten Arjantin ve Haiti gibi) yerlerde,
düzenin ücretli hizmetcileri ve kendilerini "Tanrı, vatan ve aileye" adamış manyak
gruplar tarafından öldürülürler.
Latin Amerika'da, diğer bağımlı ülkelerde olduğu gibi, siyasal ve ekonomik
bağımlılık kendini medya bağımlılığında da gösterir. Latin Amerikan medya
sistemlerinde, (a) medya teknolojisinde özel yerel ve yabancı sermaye ve yatırımı
yaygındır. (b) uluslararası firmalar, Özellikle Amerikan firmaları, üretim ve dağıtımın
büyük kısmını kontrol ederler. (c) Haber ve informasyon akımında total egemenlik
uluslararası ajansların elindedir: AP, UPI, Reuters, AFP, Italyan ANSA, Alman DPA,
ve Ispanya'nın EFE ajanslarının Latin Amerikanın her yerindeki gazeteler, yayın
istasyonları ve şebekeleri, magazinler müşteridir. (d) Reklam ajentaları büyük
çoğunlukla dev uluslararası reklam firmalarının yerel temsilcileridir. Reklamcılık
Brazilya, Meksika, Arjantin ve Venezuela merkezlerinde toplanmıştır. Uluslararası
reklam şirketleri çoğunlukla bu dört merkezden iş görürler.
Costa Rica, örneğin, tarım burjuvazisinin (kahve, şeker kamışı, hayvancılık ve
süt ürünleri) dış sermayeyle birlikte egemenlik sürdüğü bir ülkedir. Kitle iletişim
araçları sadece birkaç kişinin monopolisindedir. Medya sermayesi mülkiyet ve hisse
tutuma yoluyla birbiriyle kenetlenmiş durumdadır. Örneğin La nation gazetesi La
Republica gazetesinde direk yatırımı vardır. Ayrıca, her ikisi de bir basım-yayım
firması yoluya birbirine bağlıdır. Radio Noticias Monumental La Nation gazetesinin
93
hissedarları tarafından kontrol edilir. Media ticari reklam firmaları tarafından da
kontrol edilir.
Haiti toprak sahibi oligarşinin
ve ikinci derecede komprador burjuvazinin
kontrolu ve anti-demokratik otoriterian Duvalier rejimi altında yıllardır inledi. Halkı
gemilere dolup Amerika'ya kaçtı ve özgürlük umarak geldikleri Amerika'da esir gibi
kamplara tıkıldılar ve hapsedildiler. Şimdi (1994) ülke siyasal karışıklık içinde. Basın
egemen rejimin total kontrolü altındadır. Duvalier devlet basın kurulunu kurarak
ülkeye giren ve çıkan bütün haberleri sansürden geçirdi. Geniş arazilerde üretim
yapan iç ve dış sermaye küçük çiftliklerin ortadan kalkmasına ve köylülerin şehre
akmasına neden oldu. Bu da tabi ki şehirde geniş işsiz kitleleri ve sefaletin artmasına
yol açtı.
Dominica'nın ekonomisi yabancı kontrolu altındadır. Pro-imperyalist, geniş toprak
sahipleri ve tüccar sınıflar ülkeyi yönetmektedir. Yayın medyası devlet hizmetindedir.
Diğer medya küçük bir azınlık tarafından kontrol edilir. Basın özel teşebbüs elindedir
ve düşmanca mesajlarla dolu propaganda aracı olarak kullanılmaktadır.
Peru'da bir seneye yakın olan Türkiye'de olana benziyor bir bakıma: Peru'da
Fujimori Eski Cumhurbaşkanı Alan Garcia'yı tekmeleyip yerine geçtikten sonra
Hükümeti, Kongreyi ve adalet sistemini kendi kuklası haline getirdi. Garcia (19851989) yabancı yatırımları durdurmuş, ülkeden para çıkmasını yasaklamış ve
millileştirme politikasını uygulamaya ve ülkenin borçlarını durdurmaya çalışmıştı.
Özel teşebbüs ve uluslararası şirketler bundan hoşnut değildi. Shining Path (Maocu
gerillalar) oldukça aktifti. Fujimori devlet terörüyle, şimdiye kadar oldurülen 25,000
insana yeni eklemeler yaparak, ülkeye "huzur ve sukunet" getirdi, ülkeyi "enflasyona
sürükleyen" işçi ve memurların maaşlarını dondurdu. Ardından ülkeyi "istediğin
herşey var, yok yok" yapmak için kapıları dışarıya açtı. Birden bire uluslararası
firmalar ülkeyi doldurdu. Enflasyon düştü. Üretim arttı. Borsa, çoğu dış kapitalistlerin
parasıyla,
son iki yılda füze gibi fırladı: 1992'de bir birimlik yatırımın kazancı %
138'di. Borçlanma arttı. Fakirlik ve işsizlik Borsayla birlikte füze gibi yükseldi. İşsizlik
yüzde yüz artarak, 1992'de % 80'e ulaştı. Altın madenleri Fransız, Amerikalı ve
Perulu firmalar tarafından ortaklaşa işletiliyor. Occidental petrol petrol kuyusu ç n 60
milyon dolar harcıyor. Nabisco 10 milyon dolar harcadı ve Perululara ekmek yerine
bisküvi yedirecek. Owens-Illinois 7 milyona şişe fabrikası satın aldı. Madencilikle ilgili
büyük firmalar ortaklıklar kuruyor. Uluslararası iletişim firmaları da geniş yatırımlara
giriştiler: Meksika'nın Televisa Tv şebekesi Lima'nın Kanal 4'ünde kontrol edecek
94
kadar hisse satın aldı. AT&T, GTE ve Southwestern Bell Peru'nun iki telefon firmasını
gelecek sene (1994) satın almak için hazırlanıyorlar. Uluslararası oto firmaları,
Dodge, Mitsubishi, Mitsui, oto endüstrisini "kuracaklar." Peru hava yollarını Meksika
Havayolları 35 milyona satın aldı. Peru şimdi "kısa yoldan köşeyi dönme ve kazanç
sağlama"
pazarı. Sermaye için önemli olan rahatça hareket edebileceği ve
yatırımının tehlikede olmadığı bir yerdir. O zaman soru: Saudi Arab Şeyhlikleri mi
yoksa güney Doğu Anadolu mu daha çekicidir? Silah tüccarları ve endüstrisi için her
iki yer de iyidir. Diğerleri içinse, elbette Saudi Arab Şeyhi Sülüman'ın yeri talan için
çok daha emin yerdir.
Arjantin Amerikan kültür emperyalizminin en belirgin örneği ülkelerden biridir.
Buenos Aires New York gibi uyuşturucu madde kullanan gençler, okullarda
uyuşturucu madde ve sigara salgını, hırsızlık, tecavüz, Amerikan film ve kitle
ürünleriyle doludur. Buenos Aires'den Ev almak istersen peşin para dolar isterler.
Kiralar dolarla ödenmektedir. Şehir klasik Avrupa şehri güzelliği ve sefaletin iç içe
olduğu bir yer. Şehrin belli bir bölümünde sokakda sadece ingilizce duyarsın. Hemen
her evde radyo ve televizyon vardır. 100'e yakın AM, 30'a yakın kısa dalga ve 25
kadar FM özel teşebbüs istasyonu vardır. Üç büyük radyo şebekesi tüm ülkeye yayın
yapar. Her büyük şehirde devlet kendi radyo istasyonlarına sahiptir. Şehir idareleri ve
kamu\devlet üniversiteleri 7 bölgede Tv istasyonlarına sahiptir. Buenos Aires Kanal 9,
11 ve 13 kamunundur ve 30 şebeke istasyonlarına sahiptir. Özel istasyonlar (Kanal
2,4,5)
Türkiye'deki
korsan
kanalların
program
içeriğinden
farklı programlar
sunmazlar. Amerikan magazinleri uzun senelerden beri Arjantin'de pazarlanmaktadır.
Life ve Readers Digest 50 yıldan fazladır ordadır. Gazete bayilerinde Ankara'da
Kızılay'dakileri kıskandıracak bütün dünyadan çeşit vardır.
Yetişkinlerin üçte birinin okuma yazma bilmediği Meksika'da Tv ve radyonun
yaygınlığı sayesinde, halk görerek, duyarak egemen güçlerin iletişimini alma
olanağına sahiptir: % 95 evde radyo ve % 90 evde televizyon var. Özel radyo ve Tv
istasyonları, diğer Latin ülkelerinde olduğu gibi, zengin birkaç aile tarafından kontrol
edilmektedir. Örneğin en basta gelen üç Tv istasyonu Kanal 2, 4, ve 5, O'Farril ve
Azcaraga ailesine aittir. Kanal 8 kamu ve özel sektör tarafından ortaklaşa işletilir. Bu
dört istasyon ve şebekeleri Televisa Holding Corporation'a aittir. Televisa'nın da % 25
hissesine Alarcon Corporasyon sahiptir. Bu dört şebekeye ek olarak devlet Meksika
şehrinde kanal 13'e sahiptir ve ticari istasyon olarak işletir. Meksika'da 150'ye yakın
ticari tv istasyonları ya 4 şebekeden birine ya da kanal 13'e bağlıdır. Televisa
95
Amerika'ya ispanyolca program sağlayan Spanish International Network'ün % 75
hisesine sahiptir. Bütün dünyaya program satmaktadır. Televisa üretiminin satış
pazarı bakımından uluslararası iletişim konglomerate'dır.
Brazil Latin Amerika'da iletişim sisteminde en zengin ve güçlü bir ülkedir.
Sistemi Amerikan biçimi şeklinde biçimlenmiştir. Dört network egemendir: haber
magazinin sahip olduğu Manchete Tv sistemi, Silvio Santos'un sahip olduğu
Brazilyan Tv sistemi, STN şebekesi, ve Globo. kablo sistemi 1980'den beri
gelişmiştir. 600'e yakın AM, 150 kadar kısa dalga ve 70 kadar FM özel radyo
istasyonu vardır. Kamu servisi olarak Radio Nacional Network, 52 AM ve kısa dalga
vericisiyle çalışmaktadır. Radyobras (Radyo Brazil) Avrupa, Kuzey Amerika ve bütün
Latin Amerika ülkelerine dört ayrı dilde yayın yapar.
Asya ülkeleri de
çileli bir tarihe sahipler. Amerika daha 20'inci yüzyılın
başında, Amerikadan ta onbinlerce kilometre uzakta egemenlik kurma savaşı
veriyordu. Bu amaçla, örneğin, barbar, ilkel, yabani, zenci, ve "goo gooslar" olarak
niteledikleri Filipinlileri tereddüt etmeden "pasifikasyona", yani silip süpürmeye
çalıştılar.
General Jacob Smith askerlerine
"on yaş üzerindeki herşeyin
öldürülmesini" ve Samar bölgesini "kuşların bile yaşayamayacağı" "korkulu yabani
ormana çevirmelerini emretti. Filipin bağımsızlığını 1946'da aldı ve hemen ardından
neo-koloniciliğin ve içteki ortağı Markos rejiminin pençesine düştü.
Filipin 1972'den beri süren Markos rejimi gittikten sonra çok az değişime
uğradı. kapitalist ve feodal üretim ilişkilerinin iç içe olduğu ülkede, yönetici sınıflar
baskı metodunu her fırsatta kullanmaktan kaçınmamaktadır. Amerikan hükümetleri
Markos'un en başta gelen destekcisiydi. Filipin'de basın özel teşebbüsün malıdır ve
yönetimi, biçimi ve içeriği özel sermayenin çıkarına göre ayarlanır. Formal olarak
basın özgürlüğü vardır, fakat ek-yasalar veya şartnamelerle, örneğin Markos'un
zamanında olduğu gibi Kamu Düzeni Yasası ve Milli Güvenlik Talimatnamesi\kaidesi
gibi mekanizmalarla basın özgürlüğü baş ağrısı yaratan alternatif basının elinden
alınır. Basının vatan, millet, birlik, dirlik gibi siyasal içeriği rejimin cinayetlerini örtbas
edecek ve meşrulaştıracak bir şekilde düzenlenmişti. Gazetecilerinin çoğu CIA için
çalışıyorlardı.
Orta doğu ülkelerinde (Suriye, İran, Irak, Sudi Arap ülkeleri) kitle iletişimi
araçları kendilerinden başka kimseye hak tanımayan siyasal güçlerin kontrolu
altındadır. Kitle iletişimi devlet ideolojisinin katıksız direk sözcüsüdür. Bu sözcülüğü
yaparken, "siyasal doğruluk" iddiasının getirdiği bağnazlık, ayrı fikirde olanların kitle
96
iletişimiyle kendi seslerini duyurma çabaları boğulur. Gazeteler gerçi özel teşebbüsün
elindedir, fakat bu ülkelerde istenmeyen-gazeteci veya iletişimci olmak sürekli ölüm
tehlikesi altında yaşamak demektir. İstediğin herşeyin bulunduğu (ama alınamadığı
ve milletin umutlarını 900'Ü ÇEVİR'e bağladığı) büyük Türk milleti de, Çarkıfeleğin
çarkında şiş kebap gibi döndürülürken, siyasal doğruluk/yanlışlık yobazlığının sürekli
işlendiği ülkelerden biridir: Özel Tv'nin "Memleketimi seviyorum" gibi Türkiye'nin
bölünmez bütünlüğünü ve birliğini vurgulayan sloganlar atışının ardındaki amaç, bu
siyasal doğruluk\yanlışlık iddiasının en tehlikesiz ve en bütünleştirici görünenlerinden
biridir. En insancıl, gerçekçi ve bütünleştirici slogan, 1993 yaz ayında Ankara'da
duvarlarda görduğüm bir siyasal partinin, doğru hatırlıyorsam, "biz bir kilimin farklı
desenleriyiz" gibi bir laf eden, sloganıydı: Bu slogan da Amerikan iç-propagandasının
birlik beraberlik, anlayış,ırkçı olmama, ayırım yapmama gibi laflarına benziyor. Hoş
ve güzel. Hiç değilse, "en iyi komünist ölü komunisttir" veya "faşizme ölüm" gibi
katliam sloganlarıyla gelmiyor. Hoş ve güzel bir laf. O kadar. Kadırmaca. Toplumda
olanları ve toplumun gerçeklerini yansıtmadığı gibi, aynı zamanda, bir yandan
toplumda
bazı
guruplar\azınlıklar
boğazlanırken
veya
boğazlanmaya
hazır
beklenirken, öte yandan bu tür sloganlarla seçim propagandası yapmak, egemen
düzenin egemen politikasında ve pratiklerinde en küçük bir değişiklik getirmeyeceği
için, sadece insancıl duyguları sömüren bir laftan öte gidemediği gibi, kilimin parçası
olmak istemeyenleri de kilimin bütünlüğünü bozmaya çalıştığı için, en azından,
tokatlayarak kendine gelmesi gibi "gerçeği gösterme" pratiklerine kişiyi hazırlar. Aç ve
sürekli kafası ezilen, birbirine kurt gibi sırıtan insanların durumu tilkilerin seçim
propagandası ve sahte-tatlı türkülerle değişmez. Herneyse. Sadece Suriye, Lübnan
ve Morocco'da farklı görüşteki gazetelerin yaşadığını görürürüz. Arap ülkelerinde
Radyo ve Tv devlet organı olarak çalışmaktadır. Özelleşince de, farketmez, çünkü
gene ya askeri üniforma veya sivil-entari giymiş Şeyh Abdul-Bin-çok-yaşa-ki-çoksoyasın gibi ailelerin, devlet sektörü olarak kontrolundan çıkıp, özel sektör olarak
ellerine geçer. Mısır gibi, (a) entarisini bırakmış ve batılılaşmış, babası şeyh veya
toprak ağası, kendisi işbirlikçi-kapitalist olanlarla, (b) hala entari giymekte ve toplumu
ve dinsizleri bir elinde kur'an diğerinde kılıçla hizaya getirmeye çalışanlar (ve
gerçekte kapitalistin gaspettiği-mala konma peşinde olanlar) arasındaki mücadelede,
entarililerin beyaz-kefenlileri (=yani entarili liderlere huşu içinde inanan ve dinsiz ve
imansızları,
barut
icat
olup
mertlik
bozulduğu
için
ve
camide
sırtından
hançerleyemediğinden, kurşunlayan veya bombalayanlar) hapiste kuran ve Şeyh
97
Beşavratlının teypini satın alıp dinlemekte, ve kapitalistler de viskilerini çekmektedir.
Viski çekenler bu sıralar (1990'lar) Mısır'ın tüm iletişim sistemini özelleştirme
planlarını gerçekleştirmekteler. Kemiklerin sızlasın Abdul Nasır amca! İyi ki
uluslararası imperyalizm çağında, gerçekte miliyetciliğin ne ve kimin hizmetinde
olduğunu anlamadan kaderinle öldün, yoksa kederinle kederinden ölürdün.
Türkiye
1923'de
bağımsızlığını
kazandı
("Türkiye"
kim,
kim
kimden
bağımsızlığını kazandı?). Kapitilasyonlar atıldı. Bağımsız bir Türkiye kuruldu. İnönü
milletin anasını ağlattı. Kahraman Kayserililer İnönü'yü şehre sokmadılar. Aynı
Kayserililer ve Kayserililerden öğrenen diğer bakkal çakkallar da, Örneğin, ne zaman
Halk Partisi seçim kazandıysa, milletin yağ, peynir, zeytin, ekmek gibi gerekli
ihtiyaçlarını depolarında sakladılar, kasıtlı kıtlık yarattılar. Bir taşla iki kuş vurdular:
Hem daha pahalıya el altından sattılar hem de Halk Partinin anasını ağlattılar.
Demokrat Parti geldi de millet rahat nefes aldı. Menderes'in uçağı düşerken, Şeyh
Hüsn-öl-iblis, ta Güney Doğu Anadolu'dan parmağını Paris'e uzatarak Menderes'i
ölümden kurtardı. Bu sırada Şeyhin elini çalılar yırttı. İzler şeyhin elinde hala duruyor,
görmedin mi? Şeyhin oğlu geçenlerde İngiltere'den gelmiş. Mersedesiyle yoldan
geçiyor. Millet de mersedesin teker izlerini diz çöküp öpüyor. Komunistler şeyhi ve
Mersedesi suçluyor. Peki toprak yol, teker izleri ve öpenler? Şeyhi şeyh yapan
sadece şeyh mi? Neden çok öpenler, az öpenler, öpmek istemediği halde öpenler, ve
öpmeyenler biribirine düşüyor: Birbirinden alıp veremedikleri ne? Menderes takımı
ya bağımsız Türkiye'nin içine iyice edemediğinden ya da köpek ve bebek
meselesinden olacak, aslan ve o zaman çok demokratik ordumuz hemencecik
alaşağı etti adamı. Türkiye en liberal, demokratik ve bağımsız zamanlarını sancılarla
yaşadı 1960'larda. Sancılar birçok insanı acıdan uyutmadığı için, 1970'lerde kurşunlu
falan haplar verilmeye başlandı, hapis ve işkence tedavilerine başvuruldu. Epey
yaradı. Kime ve nasıl yaradı diye sormaya gerek var mı? 1980'ler umutlarla ve epey
uğurlu geldi. Umut'u ve uğuru vurdular, vatanı böylece krtardılar ve milletlerarası silah
tüccarları ve ortakları daha da zenginleşti. Seksenlerin sonu, olan herşeyin "birkaç"
tarafından bölüşüldüğü, ve geri kalanın geniş kitleler tarafından kapışıldığı, ve
hiçbirşeyin armut gibi dalda asılı kalmadığı Türkiye'ye (ne zaman asılıydı ki?), büyük
birisi herşeyi getirdi: Magic Box dahil!. Böylece 1990'lara Türkiye'de "herşey var, yok
olmayan yok" olarak girildi. Ama bizim çaltak Ayşe kırkında, ama gene de 70'inde
görünüyor. Çocukları aynı. Kocası aynı. Durumları aynı. Nurettin ağabey gibi, küçük
esnaflar ya yerinde sayıyor, didiniyor, ya da iflas ediyor. Neden? Değişen pazar
98
koşullarının yerelliğin yaşam hakkını elinden almasından belkide... Büyüme
olanaklarına sahip olamamaktan... Dışarıya açılamamaktan... Sınırlı çevreden çıkıp
pazar olanakları elde edememekten. Ortaklıklar kuramamaktan.
Senin söylediğin de laf mı yani, irfan. Önemli olan herşeyin olması. Herşey
var. Bak kaç televizyon kanalımız vardı, şimdi kaç tane oldu. Hele radyolar... Bir
sürü... Pazara çıktın mı hiç?. Kızılay'da caddelerde bile yürüyemiyorsun. Dopdolu.
Herşey var, anladın mı?
Haklısın, Hüsnü, ama, pazarda ve televizyonda herşey
var da, nedense çoğumuzun evinde yok. Pazarda ve televizyonda herşeyi görüyor ve
duyuyoruz. Görerek ve duyarak doyum olmaz. Aksine daha da acıkır insan. Olsun,
genede, birlik ve beraberlik içinde milletce mutluyuz. Bayrağımız, şanımız, feda olsun
kanımız (kime, kimin için, neticede paylaşılan ne ve paylaşanlar kim?)... Türkiye
tarihini iyi özetledik değil mi?
Yanlış özetledin, sapıttın sapık, herşey çıkarla ölçülmez. Din var inanç var,
duygu var his var, vatan var, millet var, insanlık var.
Dahası var: kavun var, karpuz
var, kelek var, kabak var, soğan ve sarımsak da... Dahasının da dahası var: Senin
söylediğin "din var, iman var" gibi teraneleri insan pazarında vurdular, bir tepsiye
koydular, içini doldurdular, cilaladılar, parlattılar ve fahiş fiyata sattılar. Alan çok
olmalı ki hala da satıyorlar: Uyan sevgilim uyan, derin uykulardan akşam oluyor!.
Fakat
tarihi
özetlerken
birşeyi
unuttun
gibime
geliyor:
Atatürk
bize
bağımsızlığımızı kazandırdıktan sonra, Türkiye ne zaman bağımlı ülke oldu?.
Öyle birşey oldu mu, biz bağımsız değil miyiz yani?
Nutuklarda bağımsızız, kütüklerde ipleri kaptırmışız.
Ne zaman?
Herhalde
ismini
unuttuğum
bir
başbakanımız,
Amerikan
başkanıyla
konuşurken, kızıp "işte bu böyle!" diye, erkekçe öfkeyle masaya yumruğu çaktığından
beri olmalı. Masaya inen yumruk başkanı zıplatıp uykusundan uyandırmış. Buna
başkan çok bozulmuş, "masamın boyasını bozdu kerkenez, ben ona gösteririm" diye
köpürmüş ve intikam almak için "Türkiye bağımlı olacak bundan sonra" demiş. O
zamandan beri Türkiye bağımlı olmuş. Bir diğer liderimiz çoook sonradan, Amerikan
başkanıyla çok yakın cepsel ve göbeksel ilişki kurmuş, ama bu bağımsızlığın geri
verilmesine yaramamış, bazı ceplerin ve göbeklerin şişmesine ve Türkiye'ye binlerce
dış firmanın dolmasına yaramış. Yani, birşeye yaramış. Hırsızlar, Tanrıyı bile çıkarları
için kendilerine halkla ilişkiler ajanı olarak kiralayarak, o denli hokkabazlaşmış ki,
soyup soğana çevirdikleri hakka tapan haklı millet tarafından, kendilerini Tanrıya
99
tapan olarak da sunarak tapılmışlardır. Benim bildiğim "yaşasın bağımsız Türkiye"
tarihi bu işte. Vatanı benden daha çok sevdiğini ve benden daha çok
milliyetçi\toplumcu olduğunu iddia eden bazılarına göre, Türkiye'nin bağımlılığı
"masaya
yumrukla"
falan
başlamamış:
Türkiye'nin
kolonileşmesi
Osmanlı
imparatorluğunun kapitilasyonlar vermesine, bırak 1840'ları ta imparatorluğun
gerileme devrine kadar gider. Atatürk devrimi kapitalist dünya düzeninde bu düzene
uyma\uydurulma sürecinin bir parçasıdır. O devirde, egemenlik arayan milliyetçi
burjuva devlet düzeninin gerçekleşmesi yolunda atılan adımdır. O zaman, öyle
arzulanıyor,
öyle
oluyordu
ve
adına
da
bağımsızlık
deniyordu.
Avrupa-
sömürgeciliğine karşı bağımsızlık mücadelesinde birçok ülkenin biçimlendirdiği devlet
düzeni gibi... Amerika'da güneyde zencilere "özgürlük verilerek" iç savaş sonu
sağlamlaştırılan düzen gibi... O zaman öyleydi, şimdi öyleliğin getirdiği yenisömurgecilik\imperyalizm sayesinde durum-oluşum farklı: Milliyetçilik taslayan
burjuva, yarı-burjuva veya çeyrek-burjuva devletler, örgüt olarak, kokuşmuşluğu ve
uluslarası imperyalizme köstek olmayı temsil ediyorlar (İmperyalist devletler hariç).
Kokuşmuşluktan
nasıl
kurtulacaklar?.
Amerikan
devleti
olamayacakları
için,
kendilerine tanınan tek meşru yolla, yani uluslararası sermayenin ve ortaklarının
temsilciliğini yaparak.
Amerikan devleti, sadece Amerikan sermayesinin değil tüm imperyalist
güçlerin uluslararası sözcüsüdür. Diğer ülkelerin devletlerinin bu tür bir görevi
yapabilmeleri için, sermayelerinin yerel ve uluslararası güce sahip olması gerekir.
Nasıl ki bu ülkelerin sermayeleri dışa bağımlıysa, siyasal ve ekonomik politikalarını
düzenleyen devletleri de dışa bağımlı olmak zorundadır. Nasıl ki dışa bağımlı
sermaye dış sermayenin temsilcisi ve sözcüsü olmak zorundaysa, onları ülkeye
girmekten alıkoyamıyorsa, bu sermayenin devleti de buna uyumlu tedbirleri almak ve
uygulamak zorundadır. Yani, bizim gibi ülkelerdeki milli devletin rolü, bir tarafta
günlük gündemde ikinci cumhuriyet falan uydurmacaları ve benzeri tartışmalarıyla
küvette kürek sallanırken, diğer taraftan milli olmayan herşeyi içermek zorundadır.
Peki, ülkücülük, milliyetçilik, komünistlik, islamcılık n'apıyor? Kervan yürürken, onlar
da, aç midelerinden gelen ağız kokularıyla, birbirini yiyor: Çok fazla işsizlik
kapitalizmin başına derttir. Nüfus planlaması gerekir!. Birbirini yiyenleri birbirinedüşürenler de kişisel hırs, kıskançlık ve gözü dönmüşlüklerini saklayarak, sahte
gülüşleri dudaklarında, partilerde centilmence birbirleriyle kadeh tokuştururlar.
Toplantılarda ve nutuklarda ise ateş yağdırırlar. Demokrasi bu, sevgilim!. Yiyen
100
yiyene!. Tabi herkesin yediği çok farklıdır. Bazıları havadan D vitamini alarak yaşar
ve bu işe çok şaşar. "Şaşırma" derler şaşana, ve "suçlu" diye vurmasını söylerler
Yaşara. Şaşar da "namussuz, faşist, komunist, dinsiz" falan der vurur. Şaşar
vurdukça zewvklenir coşar: Vatan der, vurur. Millet der, demokrasi der, din der, ahlak
der, vurur Allah vurur. Yaşar da şaşar bu işe. Küfrederek gelmişe ve geçmişe,
kaderine kısmetine, eline alır bir sırığı ve atılır kurşunların geldiği yere doğru. Nasıl
olsa öldürülecek. Hiç değilse, sopası elinde ölür Yaşar. Yaşar böylece öldürülerek
yaşar ve Yaşatılır ki, bu diğer Yaşarlara ders olur. Dersi alanlar da öğrenir. Birgün
ellerine fırsat geçince, onlar da Yaşar olmayanlara aynısını yapmayı düşlerler.
Yılların birikmiş kin ve öfkesini birinden çıkartmak gerek. Böylece kitleler "derin
duygularla" dolup taşarken\doldurulup taşırılırken, milli ve uluslararası sermayenin iki
ayaklıları da tatlı hayatlarını yaşarlar. Hayat bu işte. Nasıl olmuş da hayat olmuş?
Hayat olduğundan mı yoksa öyle yapıldığından mı?
Türkiye fukara, canım. bir moku yok. Dağlık taşlık hep. Yolunacak nesi var ki,
daplazlak. Kulağının arkası kaldı mı dersin?: 1992 istatistiklerine göre,
Türkiye
Amerikan firmalarının en çok para kazandığı 25 pazar içinde onuncu sırada.
20
Türkiye 1991'de 22.5 milyar dolarlık ithalat yaptı. En çok ithalat yaptığı ülkeler
sırasıyla Almanya (3.9 milyar dolar, % 17), Amerika (2.6 milyar, % 11), İtalya (1.8
milyar, % 8), Ingiltere (1.3 milyar, % 6) ve Fransa % 6). Türkiye'nin 1991'deki ihracatı
22.5 milyar dolardı.
Dünyanın en büyük endüstrisel grupları arasında, dış
sermayenin en büyük ortakları olan Koç Grubu, Eczacıbaşı grubu, Sabancı Holding
var. Bu dev firmaların sahipleri dünyanın milyarderleri arasındadırlar. Övünebiliriz!.
Fortune 500'de 123'üncü sırada olan Koç'un 1993'deki geliri 2.5 milyar dolardı. Koç
96 firmayı, yerel ve milletlerarası sermaye ile birlikte, kontrol etmektedir. Koç'un en
büyük hisseleri olduğu firmalar otoyol (% 40), Tofaş (%34), Otosan (% 23), Make (%
25), Döktaş (% 41), Arçelik (% 23), Beko teknik (% 21), Bozkurt (% 29) (İsme dikkat!
Bozkurt'a sahip olan diğer % 71 kimler acaba? Gerçek sahiplik diye buna derler
işte!), Türk Demir Döküm (% 35), Şark Sigorta (% 43), Simco (Siemens) (% 33),
Ramerica (% 17) ve Koç Amerikan Bank (% 5). Bu yüzdelere ve firmaların
özelliklerine bakıp Koç'un Türkiye'de ve uluslararası imperyalizme aldığı yer ve
oynadığı rolü saptayabilirsiniz. Burda bir gerçeği daha vurgulamak gerekir: Eğer iç
20
Business Amerika, (1992), April 6.
101
sermayeye kalsa, gümrük duvarlarıyla dış sermayenin kendi kontrolları ve ortaklıkları
dışında ülkeye girmesine asla izin vermezler. Sermaye deli mi ki kendine rekabet
alsın. Ne güzel istediğini yapıyor: Senden araba için paranı alıyor ve arabayı sana
altı ay sonra veriyor. Tüketiciye beş paralık bile kıymet vermeyen, tüketiciyi hem
soyup hem de beş paralık bile değer vermeyen bu sermaye, niye kendi oyununa dış
rekabeti katsın ki? Peki nasıl olur da katar? Gayet basit, değerli bir devlet başkanı,
vatan sevgisiyle kendi ailesinin cebini doldurmak için, bu soygunculara restini çeker,
veeee Türkiye'yi dünyaya açar. Böyle mi oldu veya olur? Filmin ilk yarısı doğru da,
ikinci yarısı peri masalı. Peki nasıl olur? Kabaca, imperyalist sermaye kendi payını
artırmak ve pazarını genişletmek için yaptığı girişimlerle\saldırılarla, iç\ortak
sermayeyi büyüyerek kendini pazara uydurma, aksi taktirde tepelenme durumuyla
karşı karşıya bırakır. O zaman Hacı Şakir Procter & Gamble'ın temsilcisi olma veya
yok olma durumuyla karşılaşır. Hacı büyür ve Procter & gamble'ın şubesi olur. Biz de
evde, Hacıyla sabunlanıp cenabetlikten falan kurtulduğumuzu sanırız. Bu devleşen
firmalar, gerçekte, iç pazara dönüktür ve dışın yardakçı-ortağıdır: Koç'un 1991'deki
9.9 milyar dolarlık satışlarının % 94'dü iç ve sadece % 6'sı dış pazaraydı.
Zenginlik sıralamasında, Sabancı 249'uncu ve Tüpraş 433'üncü sıradaydı. 21
Türkiye'de gittikçe yayılan reklamcılık uluslararası firmaları Türkiye'ye
çekmektedir. Türkiye'de 1991'de 7.9 milyar dolar satışıyla Cenajans\Grey başı
çekmekteydi. Grey Advertising 1991'de dünyanın en büyük reklam firmaları arasında
sekizinci sıradaydı. Tabi Saatchi & Saatchi, Young & Rubicom gibi uluslararası
reklamcılık firmaları, Grey gibi, buldukları ortaklarıyla Türkiye'de at oynatmaktadırlar.
Asya
ülkelerindeki
durum,
medya
örgütlenmesi,
üretim
ve
dağıtım
bakımından, özellikle nicelik özellikleri açısından, Afrika ve bazı L.Amerika
ülkelerinden biraz daha önde olabilirler. Tunstall
hatta daha ileri giderek, Mısır,
Türkiye, Pakistan ve Indonezya gibi ülkelerin medya'da kendi-kendine yeterlilik
yolunda olduğunu ileri sürmüştür. Bu iddia geçekte çok az bir geçerliliğe sahiptir:
Kendi kendine yeterlilik olanağı ve olasılığı ancak bu ülkelerin teknoloji ve pazar
bağımlılıkları ortadan kalkması veya rekabet edebilecek bir duruma gelebilmesiyle
ortaya çıkabilir. Yoksa, bazı ürünleri birinde alıp diğerine satarak veya kopyelerini
üreterek satan "aracı" pozisyonuyla değil.
21
Fortune, june 28, 1993.
102
Mısır iki milli kanala (kanal 1 ve kanal 2) ve üç yörel kanala sahiptir. iki yerel
kanal daha 1993'ün sonunda eklenecek. Ödemeli Tv CNN'in kontrolundadır. Özel
televizyon yoktur. Gelecek birkaç yıl içinde 4 film stüdyosu ve 47 sinemayı
özelleştirmeye gidecek. Böylece Nasır'ın millileştirdiği film ve eğlence endüstrisi
tarihe karışacak.
Eski İngiliz kolonisi Afrika ve Hindistanda uzun yıllardır süren direk sömürü
nedeniyle medya yapısı zaten Ingiliz tarzında biçimlenmişti. Hindistan yönetici
sınıfının dili ingilizcedir. Gazeteler London Times'ı taklit ederler. Yayın BBC modeline
göre düzenlenmiştir. Hindistan oldukça yerleşmiş, ingilizce konuşan, ingiliz
kültürünün etkisindeki, bir burjuvazi sınıfına sahiptir. Hindistan media bu gayri-milli
milli burjuvazi tarafında kontrol edilir ve yönetilir.
Afrika'nın direk-sömürü koloniciliğinden kurtulup, yeni-kolonicilik sistemi içine
girmesi 1950'nin başı ve 1960'ın ortasına kadar sürdü. On beş yıllık mücadele
gerçekte, bağımsızlık arayan ülkelerin bir sömürü biçiminden diğerine geçişiyle
sonuçlandı. Bu sonuçlanmanın neticesi olarak bağımsızlık mücadeleleri "yaşasın,
koloniyalizm devrildi" sevinçlerine fırsat vermeden, yeni-imperyalizmin sinsi gülüşüyle
yüzyüze geldi, ve dolayısıyla, yeni boyutlarda devam etti. Siyasal oyunlarla, Nkrumah
ve Lumumba gibi gerçek anlamıyla milli bağımsızlık arayan liderlik zorbalıkla CIA'nin
girişimiyle ortadan kaldırılırken, kukla rejimler kuruldu ve desteklendi. Amerika
ekonomik soygun, siyasal manevralar ve suikastler işini uygulayarak Afrika'daki
egemenliğini yaygınlaştırdı. Bunu yaparken de eski Avrupa güçlerinin pazarlarını ya
ellerinden aldı ya da pastalarına egemen-ortak oldu.
Amerika
Afrika'nın
yoksulluğundan,
fakirliğinden,
kitlelerin
açlıktan
öldüğünden, sefil bir durumda yaşadığından bahseder. Bana birçok kez Amerikalılar
tarafından söylendi, ve sayısız seferler medya'da duydum ve okudum: Açlıktan ölen,
sefillik içinde yaşayan fukara ülkelerin nesi var ki Amerika sömürsün?. Bunu duyunca
sefil bile kendine bakıp "haklısın" der ve Amerika'ya teşekkür eder ve şeyini öper.
Bunu duyunca benim tüylerim diken diken olur: Eğer Afrika sefilse, eğer Latin
Amerika, Asya ülkelerinde insanlar ekmeğe muhtaç durumdaysa, fukaraysa, bunun
nedeni mal varlıklarının ve zenginliklerinin ellerinden alınmasıdır! Afrika, Türkiye,
Arjantin, Meksika fakir değil, yoksul değildir. Meşrulaştırılmış zorbalıkla (=askeri ve
polis gücüyle), demokrasi, serbest ticaret, vatan millet oyunlarıyla, fakir ve yoksul
bırakılmıştır. Eğer biz fakirsek, Amerikanın ve imperyalist Batının yüzlerce firması
Afrika'da (ve Türkiyede) ne nane yiyor? Ne işleri var? Turistik gezi mi yapıyorlar? Can
103
sıkıntısını gidermek için akşam yürüyüşüne mi çıkmışlar? Sefillik ve yoksulluğun
nedeni ne tembellik, ne uyuşukluk, ne de Allahın falan dediği şekilde kader kısmettir.
Yoksulluk, serserilik, tembellik SİSTEMLİ zorbalık ve soygunun bir sonucudur. Dünya
nüfusunun yüzde sekizi kadar nüfusa sahip Afrika'nın, dünyanın toplam gelirinin
yüzde birini alması kendiliğinden olmadı. Afrika ülkelerinde, yüzde on kadar nüfusun
gelirin büyük çoğunluğunu paylaşması rastlantı değildir. Afrika mineral ve doğasal
kaynaklar bakımdan korkunç derecede zengin, fakat insan kitleleri korkunç derecede
fakir şartlar içinde yaşıyor. Yüzyıllardır Afrika'nın kanı emiliyor. Imperyalistlerin,
zenginliği görüp hırsla gözü dönmüş, firmaları Afrikayı talan ediyor. Ardından da,
Amerikan televizyonlarında her gün Afrika'nın aç çocuklarının resimleri ve hikayeleri
sunuluyor. iyi yürekli film yıldızları rol yapıp ağlayarak Amerikan halkından yardım
diliyor. Arkadaşım Diana bu içler parçalayıcı insanlara bakıp Afrika'ya misyoner
olarak giderek bu insanlara yardım etmeyi planlıyor. Sanki yeterince misyoner
yokmuş gibi: Afrika'nın (ve diğer ülkelerin) bugünkü durumuna düşmesine en çok
yardım eden bir güç de örgütlü din ve dinin misyonerleri olmuştur: Avrupa
imperyalistleri Afrikayı mal varlığından yoksun ederken, Avrupa misyonerleri de
manevi soygunla imperyalist süreci tamamladılar\sürdürmekteler. Somali gibi
yerlerde, soygunun neticesi olarak, sorun kalkınma değil yaşayabilme sorunu haline
dönüştürülmüştür. Kapitalist kalpsiz mi, canavar mı? kapitalistler insan değil mi?
Kapitalistlerin içinde elbette duruma üzülenler az değildir. Yardım edip vergiden
düşenler çoktur. Örneğin Klinton bile donu dahil kendi iç çamaşırlarını bağış olarak
verip vergiden düşmüş. Gösterdiği miktarı incelediklerinde bir don için beş yüz dolar
falan yazıp sahtekarlık yapmadığı saptanmış. "Bizim" sporcu başkanımız böyle iyi
kalpli ve dürüsttür. Kapitalist ne denli insancıl veya canavar olursa olsun, çok az
farkeder, çünkü sorun kişisel değil, sistem sorunudur. Kapitalist düzende kapitalist
istese bile düzenin sorunlarını çözemez, çünkü sistem her girişimde mümkün olan en
fazla çıkarı\karı sağlamak üzerine kurulduğu için, örneğin, yardım girişimleri de
yardıma ihtiyacı olana yardımla değil, birkaç zengini daha da zenginleştirmeyle
sonuçlanır. Yardım edilmek istenenin durumu n'olur? Kötüye gitmese bile aynen
kalır. Her yıl Amerika "yoksula yardım" adıyla milyarlarca dolar para harcar. Bu
harcamalar neticesi kaç yoksul yoksulluktan kurtarılır? kaç zengin daha da zenginler?
Bu sorulara cevap vermeye gerek var mı?
Afrika'da mücadeleler sonucu bazı ülkeler elitist-bürokratik-sosyalist sistemi
kurmayı başardılar. İdealist elitizmin kurduğu bürokrasi tabi ki dünya pazarlarının
104
baskıcı ve şantajcı gerçeğinde sürekli zorluklarla savaşmak durumunda bırakıldı.
Sürekli Imperyalist güçlerin saldırısına uğradı. Bu tür ülkelerde, kitle iletişimi sosyalist
düzenin ideolojisi ve politikasını destekleme yönünde kamu sektörü tarafından
kullanılır. Ülkenin okuryazarlık, eğitim, fonksiyonel eğitim, hastalık ve ekonomik
sorunları çözme girişimlerinde yardımcı organ olarak kullanılmaya çalışılır. Bütün
dünyada bir zamanlar yaygın olan medya yardımıyla eğitim (özellikle okur yazarlık)
öğretimi fiyaskoyla neticelenirken, sosyalist düzenlerde bu başarıyla sonuçlandı. Bu
tür ülkelerde kitle iletişim örgütleri sosyalist devletin bir organı biçiminde biçimlendirilir
ve bu çerçeve içinde ideolojik propaganda ve politikaların uygulanması aracı olarak
görev yapar.
Koloniliciliğin bir neticesi olarak, Afrika'da bir üçüncü tür rejim ortaya çıktı:
Yerleşmiş-beyazların ırkçı kapitalist rejimleri. İkinci Dünya savaşından sonra
yerleşmiş beyazların (ve Orta Doğu'da Zion'a dönen Yahudilerin) kurdukları bu
rejimlerden sadece iki tanesi yaşadı: South Afrika ve İsrail. Diğerlerinde çoğunlukla
yeteri sayıda beyazlar olmadığı ve\veya bu beyazlar siyasal gücü ele almaya hazır
olmadıklarından (Angola, Algeria, Kenya gibi), kuruldularsa bile kısa zamanda
ortadan kaldırıldılar. Güney Afrika'da Avrupalılar kamu yönetimi ellerinde tutan % 18
civarindaki bir azınlıktır. Bu azınlık toprakların yüzde doksanına yakınına sahiptirler.
Dünyanın hemen her uluslararası firması Güney Afrika'da milyarlarca dolar yatırım
yapar: Altın, Crome, Platinyum, Kömür, Mücevher, Uranyum, bakır gibi birçok zengin
doğal kaynaklar dünya imperyalistleri tarafından gaspedilir. Eh, yemeyenin malını
yerler!. Kim demiş bunu? Herkes diyor, ama bunu ata sözü yapan, mal yiyen ve
mahkemede bu sözle beraat eden Mahmutmuş. Malımı yedi diye davayı açanı da
"doğruyu söyleyerek iftira ettiği" için "yemeyenin malını yerler" diye içeri atmışlar.
South Afrika rejimi dünya imperyalizminin o bölgede polisliğini yapar. Zenciler
tamamiyle köle durumdadırlar. Her iş kategorisinde, zenciler beyazlardan % 80 daha
az ücret alır; Yani aynı iş için beyaz bin lira alıyorsa, zenci iki yüz lira alır. Zenciler
verimsiz topraklara (% 13) sürülmüş veya sıkıştırılmışlardır, beyazlar ise verimli
topraklara (% 87) konmuşlardır. Güney Afrika medyayı, uluslarası iletişim şirketlerinin
ve reklamcılarının desteği ve teknikleriyle, dünyaya karşı propaganda aracı olarak
kullanır. Bütün basın mensupları, gazeteciler ve medya profesyonelleri beyazdır. Dış
basın dahil. Yabancı muhabirler eğer rejimin hoşuna gitmeyen bir haber
gönderirlerse hemen ülkeden dışarı postalanır. Basının haber kaynağı devlet
105
bürokratları ve özel teşebbüstür. Kısaca, haberler gerçekte ırkçı rejimin resmi haberi
niteliğindedir.
Formal bağımsızlıklarını kazandıktan sonra, eski ingiliz kolonileri, örneğin
Kenya, Ghana, Zambia, Nigerya ingiliz BBC yayın medyası sistemini aldılar. Kontrol
Informasyon\İletişim bakanlığı eline verildi. Gazeteler özel teşebbüsün elinde kaldı.
Bazı ülkelerde, örneğin Kenya, basın uluslararası firmaların direk sahipliği altına girdi.
Ghana, Sudan, Kenya, Tunus, Morocco ve Uganda'da yayın istasyonları ve
televizyon Alman firmaları tarafından kuruldu. Zaire, İvory coast ve Mısır'da Fransız
firmaları iletişim alt yapısını kurdular ve üst yapısını kendilerine bağımlı hale
getirdiler.
BBC modelinde bürokratik yapı yukardan aşağı doğru şöyledir: İletişim
Bakanlığı, Radyo-Televizyon genel Direktörlüğü ve iletişim örgütü içindeki sıralanma:
Editörler, direktörler, yapımcılar, yardımcı direktör ve yapımcılar, yazarlar, haberciler,
sunucular vs vs... Gelirleri direk olarak kullanıcıdan alınan parayla sağlanır. Program
politikası ülkenin egemen burjuva değerlerini yansıtır. Sistemin amacı burjuva
kültürünü benimseyen
"haberli" izleyici halk yaratmaktır.
Ajansları da İletişim
Bakanlığı altında örgütlenir. Özel teşebbüsün gazeteleri yanında, siyasal partilerin
kendi gazeteleri veya kendilerini destekleyen gazeteler olabilir.
Afrika'da, Güney Afrika'nın dışında, milli burjuvazi ve yerleşmiş profesyonalizm
daha çocukluk çağını yaşıyor. Örneğin Kenya ve Nijerya'da, Benin ve Senegal'de
olduğu gibi Basın profesyonelleri, özel teşebbüs olarak bile, egemen siyasal güçlerin
çıkarlarına uymayan en basit bir toplumsal sorunu dile getirdiklerinde sansür
edilmekte, baskı, tecavüz, tehdit, tutuklama, hapis, ve hatta öldürülmektedirler. Bunu
yapanlar da sadece devlet organları değil, "siyasal doğruluk" yarışındaki hemen her
ideolojik gruptur. Türkiye bu tür olaylara yabancı değildir. Türk basın tarihinde
hepimizin yaşamı süresinde olan ve bilincimize saplı gazetecilere (ve diğer
demokrasi arayışındaki kişilere) karşı yöneltilmiş canilik örnekleri çoktur.
İvory coast'da Fransızlar yatırımların % 40'ını, ingiltere, Amerika ve japonya %
25'ini, ve sadece % 3'ünü ülkenin kendi zenginleri kontrol ederler.
Mauritian yarı-feodal, tarımsal, ve haddinden fazla baskıcı bir yönetici sınıf
tarafından idare edilir. Basın özel teşebbüsün elindedir ve egemen düzenin içindeki
siyasal partileri destekleme bakımından yüksek derecede politize olmuşlardır.
Gazeteciler, birçok ülkede olduğu gibi sendikasızdır ve istenildiği zaman kolayca
işlerinden atılırlar. Gazeteciler yazılarında ülkeyi renkli fırçalarla fırçalamak
106
zorundadır, çünkü egemen politika budur, buna uymayan gazeteci fena halde
fırçalanır, kendine gelip doğruyu yazması için, bedavadan, soğuk su ve elektrik-şok
tedavisine tabi tutulur, ekmek parasından falan olur.
Afrika ülkeleri iletişim sistemlerini kurmak ve geliştirmek için, tabi "çok fakir
olmaları" ve Batılıların da kendilerini insanlığa adamaları nedeniyle, sadece teknik
değil aynı zamanda mali yardım da aldılar. Örneğin, ingiltere Zimbabwe'ye, Almanlar
Togo, Benin, Niger, Malawi, Morocco, Tunus gibi ülkelerin radyo sistemlerini
kurmasını mali yönden destekledi. Tabi sana iyilik yapan firmalar senin neyin olur?
Dostun. Dolayısıyla, yardım yoluyla, Batı Avrupa ve Amerikan firmaları sarsılmaz bir
yüksek faizli ve gelirli iyi ve güvenilir ticari ilişki kurdular: İnek gelecek yerden tavuk
esirgenmez!
Afrikan haber ajansları, çoğu devlet kontrolunda, kendi informasyonlarını
toplayacak güç ve araçlara sahip değildirler, dolayısıyla AP, UPI, AFP ve Reutors'a
bağımlıdırlar. Bazı Afrikan ülkeleri ve Asya ülkelerinin çoğu kendi haber ajanslarına
sahiptirler. Fakat çoğunda, bu milli ajanslar sanki Reuters, AP, UPI ve AFP'nin bir
dalıymış gibi görev görürler.
Afrika gibi koca bir kıta'da günlük gazete sayısı 200 kadardır. Sekiz ülkede
(Cape Verde, Comoros, Gambia, Guinea ve Lesotho gibi) günlük gazete yoktur.
Dokuz ülke (Botswana, Burundi, Chad, Kongo, Liberia, Niger, Rwanda) sadece
Bülten biçiminde gazeteye sahiptir, Bunlar da mimeograf olarak basılmaktadır.
Tirajları da 200'den fazla değildir. Hemen hepsi devlet tarafından yürütülür.
Çoğunlukla da kamu haber ajansları tarafından basılır. Onlar da haberleri
uluslararası ajanslardan alır. Onüç kadar ülke (Angola, Benin, Cameroon, Gabon,
Mali, Malawi, Senegal, Somalia, Togo, Uganda) sadece bir günlük gazeteye sahiptir.
Güney Afrika ve Nigeria en çok günlük gazeteye (23 ve 15) sahip olan ülkedir. Bu
ülkelerde sahiplik hem özel hem de kamudur.
Egemen düzenin meşruluğunu
soruşturan ve hatta yapıcı eleştiri getiren basın çeşitli engellerle karşılaşır. En çok
kullanılan "ders verme ve hizaya getirme" metodu (a) devlet reklamlarını çekme ve
(b) kağıt kısıtlaması veya verilmemesidir. Bütün baskılara ve engellemelere rağmen
basın siyasal aktiflik ve politikleşmeden kendini çekemez. Bazı ülkelerde (Cameroon,
Ivory Coast, Tabzania, Zambia) özel ve kamu gazetelerinin yanında parti gazeteleri
de vardır. Sadece ticari çıkarı egemen sermayenin yanında bulan basın modern
çağın kapitalist entellektüel seviyesinin derinden yalvanlığının göstergesi Televizyonu
taklit eder: Tek taraflı, açıkça siyasal olmayan fakat gerçekte siyasal bir ideolojinin
107
ifadesi olan, soluk kesici olmasa bile derin derin solutucu,
"anasının tabutunu
gıdıkladı, anası güldü" diyen, veya "aşk uğruna kendini harcadı" diye ağlayan, moda
ve soda, modern ev ve mutfak eşyalarıyla döşenmiş üç oda, çamaşır makinesi,
sessiz ve yaylı somya, her talihliye bedava bir araba, salihliye de gaz yapmayan bir
biberon, zenginlerin partileri, yıldızların malları, falları, kolları, bacakları gibi, zengin
içerikle süslerler gazetelerini. Bunu gören, çürük malları ne denli saklar ve süslerse
süslesin gene de kakalamada zorluk çeken Manav Hamza kıskançlığından çaaat
diye çatlar. Gazeteler yazar: Manav çatladı. Baktılar çatlayan manava: Ham değilmiş.
Adam sanki karpuz!
Film endüstrilerinin istisnasız hepsi mini-Hollywood olma peşinde ya yerlerinde
sayarlar ya da Hollywood'un dağıtımcısı gibi bir rol üstelenirler.
ESKİ DOĞU AVRUPA BLOKU
Sovyetlerin çözülmesiyle her ülke kendi iletişim düzenini düzenleme sorunuyla
karşı karşıya kaldı. Dış pazar hemen içte ortakçılar bularak kendi çıkarlarına hizmet
edecek bir iletişim düzenin kurulması için işe koyuldu. Hiçbirinde henüz iletişim
konusu çözümlenmiş değil. Hepsinde de özel sermaye yayın yapma hakkını aldı.
Çekoslovakya devlet tekelini özel teşebbüse açan ilk ülke oldu. 1991'de devlet
organı olan üç kanaldan birinin özelleştirilmesi iletişim yasasıyla kararlaştırıldı. Cesta
Televize (CTV) şimdi iki kanala sahiptir CTV ve OK 3.
OK 3 % 40 nüfusa
ulaşmaktadır ve programlarının hemen hepsi yabancıdır.
1993'ün başında,
Çekoslovak bağımsız televizyonu (CIT) bu kanalın yayın lisansını aldı. Yayına
1994'un Şubatında başlayacak. Üçüncü kanal ülkenin % 40'ına ulaşmaktadır. Bu
kanal da 1996'da özelleştirilecek. CIT televizyonunu, kadınları ve kocalarını parfümle
zehirleyen Este Lauder'in başkanlığındaki bir firma kontrol etmektedir. CIT lisansına
göre, programların % 40'ı Çekoslovak yapımı olmalıdır ve reklamlar total yayının %
13'ünü geçmemelidir. Çek parlementosu ticari yayıncı Premiera için Praque ve
merkezi Bohemya'da bölgesel yayın lisansı verdi. İstasyon Haziran 1993'de başladı.
Premiera'ya İtalyan Mariano Volani ve Çekoslovak özel basımcı FTV firması
ortaklaşa sahiptir. Çekoslovak Preimiera Tv izleyicilere en çok sevdikleri programın
adını sorduğunda, gelen 10 bin mektupta birinci İtalyan soap opera (sabun-operası)
"IVY" ve Güney Amerikan Telenovela (tele-roman) "Manuela" başı çekiyordu. Bu
sonuçtan
tabi
Amerikan
pozitivist
bilimcileri
hemen
şu
gerçeği
çıkarırlar:
Çekoslovaklar sabun operası seviyorlar. Önlerine sunulan bu türlerse ve yayın bu
108
türlerle doluysa, başka seçenekleri ne ki? Masallar dünyasını seçmek, acı gerçekleri
seçmekten daha kolaydır, rahatlatıcıdır, baskılardan kaçışın ve hayallere sığınmanın
bir ifadesidir. Kamu iletişim kurumu CTV (Çekoslovak tv) özel teşebbüsle yan yana
yaşamaktadır. CTV yasalara göre ancak % 1 zamanını reklamlara ayırabilir.
Polonya yeni iletişim yasasını üç yıllık mücadeleden sonra 1992'de geçirdi.
Şimdi Polonya'da kamu kanalı TVP TVP-1 ve TVP-2'yu, ve kendi uydusu, TV
Polonya'yı, çalıştırmaktadır. Bunun yanında 60 kadar korsan radyo ve tv istasyonları
işlemektedir. Yeni iletişim yasası Radyo-Tv milli Konsülünü kurdu. Bu konsül yayın ve
lisans politikasını çizecek. Konsülün kime ve nasıl lisans vereceği henüz (eylül 1993)
belli değil. Yeni yasaya göre, genel olarak yayıncılar programlarında % 30 Polonya
ürünlerine ve en az 10 bağımsız yapımcıların ürünlerine ayırmak zorundalar. İç ve
dış sermaye ortaklığındaki firmalar bir şebekeye sahip olabilirler. Fakat yabancı
firmalar üçte birden fazlaya sahip olamazlar ve board üyelerinin çoğunluğuda
Polonya vatandaşı olması gerekir. Reklamlar günlük yayında % 15'ı ve tek bir saat
içinde de % 12'yi geçmemelidir. Korsan istasyonların geleceği belli değil. Sadece
Polonya-1, TV-1 ve Tv-2'dan sonra üçüncü güç durumunda. Polonya 1 İtalyan
basımcı Nicola Grauso'nun kısmi kontrolu altındadır, 12 yerel kanala sahiptir, kendi
programlarını yapmakta ve satın almaktadır.
Düzen değişir değişmez TVP ilk iş
olarak Batının iletişim ürünlerini almaya başladı. Şimdi Avrupa ve Amerika ürünleriyle
kütüphanesini doldurmayla meşgul.
Macaristan henüz yeni bir iletişim yasasına sahip değil ve 1994'e kadar da
parlemontaya yasa teklifi gelmeyecek. Çatışmalar ve çekişmeler devam etmektedir.
Özel tv yayını yok. Monopoli hala kamu yayın organı Magyar Televizio ve Magyar
Radyonun elinde. Üç iletişim tasarısı kabul edilmedi. Her güç taviz vermeden iletişim
politikasını kendi çıkarı yolunda düzenleme peşinde. En çok da eleştirilen koalisyon
hükümetinin yayınları kontrol etmeye çalıştığıdır. Bu sırada tek bir özel tv yasasal
oyunlardan faydalanarak lisans aldı: NAP-Tv. Fakat yayın yapabilmek için frekans
alamadı. Kamu televizyonunun ikinci kanalının sabah kahvaltısı "günlük olaylar"
programını yapma anlaşmasını yaptı (1989) ve üç yıldır bu şekilde yayın
yapmaktadır. Bu istasyon Macar süper zengini Tamas Gyarfas, japon ortaklarıyla,
ilerdeki tv patlamasında şimdiden önder bir yer tutmuş durumda. Macaristan iki
uyduya sahip ve yayın ağırlığı kültüreldir. Macaristan Orta Avrupa'da en iyi teknik
servise sahiptir. Kablo servisinde, "HBO Macaristan'a" sahip olan Kabelcom firması
en geniş olandır. Kabelcom'un sahipleri de Time Warner Inc., U.S. West ve TCI'dır.
109
Time\Warner'ın HBO'su Macaristan 113,000 üyeye yayın yapmaktadır.
22
(HBO
demek Home Box Office, yani evine kablo geliyor, kablo küçük bir kutuya giriyor, bu
kutu sinyalleri düzelterek televizyona veriyor. Bu kutu olmazsa seyredemezsin, çünkü
sinyaller karışık olarak gönderilir ve düzeltilmesi gerekir, bunu da firmanın sana
kiraladığı kutu yapar.) Hangi ve ne tür programlar sunduğunu anlatmaya gerek yok:
1993'de en çok seyredilen Stalin denen birinin kendi adına nasıl komünistleri falan
tepelediğini anlatan "Stalin," filmi, "Josephine Baker Story," ve "M. Butterfly" idi.
Magyar Tv'de ise Dallas ve eski Walt Disney show'ları gösterilmektedir.
C. ÖRGÜTSEL İLİŞKİLER
ÖRGÜTSEL TRANSFERİN İŞLEYİŞİ
Dünya'daki iletişim araçlarının teknolojik biçimi, Amerika, İngiltere, Fransa ve
Almanya,
kısaca
gelişmiş
kapitalist
dünya
tarafından,
kendi
dünyalarının
gereksinmelerine cevap olarak geliştirilmiş ve şekillendirilmiştir. Diğer ülkelerin
iletişim sistemleri bu geliştirilenin takliti veya kopyesidir. Bu ülkeler iletişim sisteminde
de gelişmenin gerisinde bırakılan ülkelerdir. Kendilerine özgü gelişme ve geliştirme
girişimleri yerine, ya tercihen ya da baskıyla bu var olan biçimleri kendileri için
benimsemişlerdir. "Kopyeleme" veya "uyma-benzeme\uydurma-benzetme" süreci,
böylece, güçlü gelişmiş ülkelerin ihracatı ve diğerlerinin ise ithalatı üzerine
kurulmuştur.
Örgütsel transferde, eski kolonistler (özellikle Fransa ve Ingiltere) ve yeniimperyalist Amerika kendi
örgütlenme biçimini diğer ülkelere yerleştirdiler.
İngilizlerin eski-kolonileri, Örneğin BBC modelini benimsediler. Meslek adı, bürokratik
ünvanlardan program stiline kadar herşey Ingiliz sistemi kopyelendi. Örgütsel
amaçlar, biçimler, varsayımlar ve içeriklerin hepsi İngilizdi. Fransız kolonileri de
Fransayı taklit etti. Ne de olsa efendiler yabancı değildi. Amerikalılar ise, iki Amerika
kıtasındaki ve uzak doğudaki egemenlikleri yanında dünya egemenliği elde etme
peşinde epey ter döktü ve bunun da meyvasını toplamaktadır.
İletişim teknolojisinin fiziki biçiminin ardında (televizyonun ve radyonun fiziksel
şekli, sadece alıcı olarak kullanılabilmesi gibi), aynı şekilde ihraç edilen ve yayılan,
örgütlenme şekli ve finansmanı yatar. Teknolojinin biçiminin getirdiği örgütlenme
22
Nadler (1993)
110
modelleri de kopye edildi. Örneğin, ilk
egemen uluslararası haber ajanslarının
örgütlenme ve çalışma biçimi sonrakiler ve şimdikiler için egemen bir model oldu.
Hollywood pazar gereksinmeleri tarafından saptanan bir yapısal biçim aldı.
Hollywood endüstrisi stüdyodan üretim, dağıtım ve gösteriye (sinemalarda ki
gösterilmesine) kadar dikey bir şekilde birbirine bağlı bir yapı oluşturdu. Geniş bir
halkla ilişkiler ve satış çarkı kurdu. Beş altı filmi gösteren "Showcase" sinemalardan
küçük kasabalara kadar yaygın bir dağıtım sistemi geliştirdi. Film üretiminden
dağıtımına kadar yüksek derecede profesyonelleşmiş ve özelleşmiş iş bölümü
oluşturdu.
23
Bu endüstriyel yapıyı diğer ülkeler çoğunlukla gıptayla kopyelemeye
çalıştılar. Yani, Hollywood film endüstrisinin aldığı şekil dünya'daki diğer küçük
Hollywood taslakları tarafından taklit edildi.
Uluslarası ihracat pazarında
Bu taklit de kendiliğinden oluşmadı;
Amerikan film endüstrisinin egemenliğinin bir
neticesidir. Fakat, film endüstrisinde, birçok diğer endüstrilerde olduğu gibi, bağımsız
küçük Hollywood yaratma çabaları çoğunlukla fiayaskolarla neticelendi: Diğer
ülkelerin film endüstrileri uluslararası media düzeninin dikey entegtrasyonunda alt
kademede kopyeci ve\veya dağıtıcı rol içinde hapsedildiler. Kendilerine özgü gelişme
olanakları pazar gerçeklerinin ve ideolojik egemenliğin saptayıcılığı karşısında büyük
ölçüde sınırlandı.
Endüsriyel media örgütü modelinin ihracatı ve yayılmasında ve örgütsel
yapının kontrolunda illeki ihraç edenin sahipliği gerekmez.
Ortaklık olmadan da
finansman ve "yardım" yapılır. Sömürgecilerin eski kolonilerinin media sistemlerini
donatması buna en açık bir örnektir. BBC (Ingiltere) ve ORTF (Fransa) eski
kolonilerinde media sistemlerini kurmada büyük ölçüde "yardımcıydılar." Reuters Orta
doğuda, Afrika'da, Güney Amerika'da ve Caribbean adalarında birçok milli haber
ajanslarının kuruluşu finansmanında yardım etti, örgütsel ve personel konularında
destek verdi. Bu donatmayla sağlanan servis ve yardım, danışmana\yardım edene
birkaç yolla hizmet eder: Bu yeni sistem kendini sürdürmek için yardımcının (a)
teknolojisine ve (b) bilgi ürünlerine müşteri olur, ve (c) (haber, kağıt, kağıt hamuru
gibi) media teknolojisinin ihtiyacı olan ham madde için ucuz ham madde kaynağı
haline gelir (veya öyle olmaya devam eder.)
23
Wasko (1981) Hollywood film endüstrisinin siyasal ekonomisini inceleyen
değerli bir yapıt.
111
REKLAM ENDÜSTRİSİNİN OYUNU
Türkiye'de Colgate diş macununun iki küçük çocuğu kullanarak yaptığı
Colgate reklamını gördüm. Çocuğun Amerikadan gelen Colgate diş macununu
Amerikalıya taş çıkartacak güzellikte telaffuz ediyor. Ah, ne güzel, colgate'deki
fluoride dişi
bembeyaz ediyor. Başka birşey yapıyor mu? Diş macununun tadını
çekici yapmak için kullanılan chloroform kansere sebep olabilmektedir. Fluoride da...
Fluroide enzyme zehir olarak bilinir ve thyroid problemleri olanlar, allergileri olanlar,
şeker hastaları için çok tehlikelidir. Suyun fluoridation'ı Amerikada her yıl 50,000
kişinin kanserden ölmesine neden olmaktadır. Fluoridation alergilere, böbrek
tahrişine, erkenden yaşlanmaya, kansere, ve kalp hastalıklarına ve diğer hastalıklara
neden olmaktadır.
Dünya pazarında sistem ve örgüt biçiminin ihracatı ve yapılmasında, olanın
tutulmasında reklam endüstrisinin etkenlik bakımından çok önemli bir yeri vardır. Bu
endüstrinin etkisi media imperyalizmini yansıtır: Bu endüstrinin en önde gelen dev
firmaları Amerikan veya Amerikan sermayesinin ortak olduğu İngiliz firmalarıdır. Bu
reklam firmaları gelirlerinin büyük kısmını büyük uluslararası firmalardan elde ederler,
yani onların ürün ve dünya görüşünü satarlar. Avrupa'da reklamcılık basınla
kımıldanıp gelişmişti. Fransız koloniciliğin temsilcisi Havas kuruluşundan hemen
sonra reklamcılık bölümünü de açtı. Fransız gazetelerinin reklam ayırımında tekelini
kurdu. Reklamcılığın gelişmesi iletişimdeki gelişmeyle birlikte gitti: iletişim şebekeleri
kurulduğunda, reklam şebekeleri de kuruldu. İletişim firmaları ve kitle tüketim firmaları
dünyaya hücum edince, reklam firmaları da bu hücumun amacını gerçekleştirmek
için dünyaya açıldı. Amerikan reklam firmaları ikinci dünya savaşından sonraki
Amerikan imperyalizminin okyanus ötesine yayılmasıyla yayılmaya başladılar. Her
gittikleri yerde yerel firmaları ortadan kaldırdılar veya kendilerinin uydusu yaptılar.
1970'lerdeki Amerikan imperyalizmine karşı direnişlerin artması, ve ardından
Amerikan ekonomisinin durumunun kaymaya başlaması ve Avrupa ve Japonya
kapitalistlerinin kendi ve yakın çevrelerindeki pazarlarda başarılı olmaya başlaması,
reklamcılıkta da Avrupa'da güçlü firmaların çıkmasıyla sonuçlandı. Uluslararası
reklamcılıkta Amerika'nın yediği pastaya Japonya, Fransa ve İngiltere firmaları ortak
olmaya başladı. Amerikan sermayesi Ingiliz reklam firmalarını ele geçirdi. Rekabet,
herzaman olduğu gibi, pazarlar üzerinde anlaşma girişimlerini de getirdi.
112
Reklam örgütleri, uluslararası sermaye ile kitle iletişim örgütlerini arasındaki
pazarlama ilişkisini düzenler ve yürütür.
ÖZELİN KAMUYA SALDIRISI: DEREGULASYON?
Örgüt transferinde, oynanan önemli bir pazar oyunu da, süper kar yapma
olanakları olan alanlardaki büyük kamu kurumlarının kefenlerinin hazırlanıp, bu
alanın örgütlenme biçiminin yeniden düzenlenip özelleştirilmesidir. Buna da birkaç
isim verilir: Özelleştirme, deregulasyon, liberalleşme gibi. Kamu kurumlarının korunan
ve yaşatılan bürokratik adiliği, iş görmezliği, çay, kahve, dedikodu, rüşvet kumkuması
haline dönüştürülmesi, siyasal politikalara alet olması, verimsiz ve sürekli zarar eden
örgütler haline getirilmesi, birkaç ana amaca hizmet eder: (a) Bazılarının bu
düzenbaz düzende soygun yapmasına; (b) Gizli işsizliğe ve siyasal kayırmacılığa ve
üçkağıtçılığa; (c) Kapitalist ideolojinin savunduğu devletciliğin asla çalışmayacağı
iddiasını kanıtlayan bir örnek olarak verilmesine, dolayısıyla kapitalist ideolojinin
desteklenmesine; (d) Sadece bazı özel kişilerin değil, aynı zamanda firmaların rüşvet
yoluyla bu kurumlarla iş yapıp milletin cebinden vurgun vurmasına... Son yıllarda,
İletişimin her alanı ( telekommunikasyon dahil), iç ve dış sermayenin ağızlarının
suyu akarak tümüyle eline geçirmek istediği yer olmuştur. Örneğin Türk Elektrik
kurumu gibi bir kamu kurumu uzun yıllar boyu halkın parasıyla alt yapıyı yapar.
(Elektrik olmasa, bugünkü modern iletişim hikaye olur. dolayısıyle, elektrik iletişim
teknolojisinin en gerekli bir aracıdır.) Alt yapıyı yapma büyük sermaye ve harcama
isteyen ve bu yapım sırasında kar getirme olanağı çok sınırlı olan ve hatta zarar
edebilecek bir girişimdir. Bu altyapı girişimi sırasında büyük küçük firmalar
kontratlarla iş alarak ve alt yapı teknolojisi araçları, donatım ve bakım aletleri satarak
risksiz bir şekilde para yaparlar. Bu paralar da halkın cebinden çıkar. Uluslararası
firmaların içtek ortaklarıyla PTT sistemimizi moderleştirdileri gibi... Uluslararası
firmalar ve ortakları da bu işten epey kar ederler. Devlet bu firmalara büyük
kolaylıklar sağlar. TEK gibi bir kamu kurumunun servisten elde edeceği akıl
almayacak miktardaki kar yapımı bu alt yapı kurulduktan sonra büyük ölçüde
gerçekleşmeye başlar. Büyük kapitalist tilkiler salyaları aka aka bu anı beklerler.
Beklerken de hazırlıklarını yaparlar. Kurumun sürekli kuyusunu kazarlar. Ele geçirme
yolunda ideolojik alt-yapısını ve rüşvet politikasını uygularlar: Hem kamu sektörünü
yolarlar, hem de çalışmayan bir sektör olarak nitelerler. Adamlar haklı değil mi:
Düşün TRT'ye git odalar bir sürü TRT elemanlarıyla dolu. Yaptıkları ne: Büyük
113
çoğunlukla dedikodu, çekiştirme, memleket ve dünya sorunlarını tartışarak çözme,
çay, kahve ve sigara ile günleri, ayları ve yılları geçirme. Bu durum kendiliğinden olan
bir durum değildir, yaratılmıştır. Ama kapitalist ideolojinin yayıcıları ve taşıyıcıları
böyle düşünmez: TEK ve kamu kurumları köhnemiş, zarar eden, ekonomimizi
mahveden, verimsiz kurumlardır. Devlet iş bilmez, eline yüzüne bulaştırır. Büyük
sahtekarlıklar döner. Özelleştirilmelidir. Kamu kurumlarına karşı yöneltilen
bu
hücumlar ve eleştiriler uydurma değildir, görünen gerçeklerin ifadesidir: Sadece
gerçeklerin görüntüsü görünen gerçeklerin... Ggürünen gerçekleri anlatırken kamu
sektörlerinin evrensel olarak beceriksiz ve işbilmez olduğunu ve tek çarenin
özelleştirme olduğunu öne sürerken, görünen gerçeklerin görünümünün ifadesinde
kapitalist ideoloji yalan söylemez, fakat neden ve çare konusunda, kendi için doğru
olanı herkes için de doğru olarak sunup, daleveracılık yapar. Kamu kurumlarının
bugünkü durumu bu kurumların evrensel yapısının getirdiği bir sonuç değildir. Bu
kurumlar siyasal oyunlar, kurum politikası ve bu politikanın işlemesi nedeniyle içinde
bulundukları
duruma
SOKULMUŞLARDIR,
GETİRİLMİŞLERDİR.
O
kamu
kurumunun adi yapısını ve işleyiş şeklini değiştirip verimli bir hale getirecek birçok
insan vardır. Fakat kurulu düzenin kamu sektörünün bu durumundaki işleyişinden
çıkar sağlayan çirkefleri güçlerini kullanıp değişimi engellerler. Bu, bize bir diğer
gerçeği gösterir: Kamu kurumlarının rezil durumu sadece kurumun kendi iç
yapısından ve kurum içi iş yapma ve yapmama biçiminden değil, aynı zamanda,
çıkar çevrelerinin çıkar hesaplarındandır (ideolojik propaganda dahil). Kısaca kamu
kurumlarının "çalışmaması" kurumun kendine özgü yapısından çok, güç ve çıkar
mücadelelerinin kurduğu ilişkiler düzenindendir. Bu düzen de, bugünkü şartlarda
ancak uluslararası firmaların ve işbirlikçilerin işine gelirse, güçlerini kullanarak
değiştirilebilir. Bu değişim de genellikle, eski düzendeki eski hırsızların birkaçı
harcanarak, fakat çoğu satın alınarak veya kendini bu değişime çaresiz ayak uydurup
birkaç çalımda kendini daha da zenginleştirici bir duruma getirerek olur. Harcananlar
tabi, her zaman harcananlardır. Halkın parasıyla ve emeğiyle kurulan bir kurum,
geniş
alt
yapıyı
başladığında,
tamamlayıp,
olgunluğa
ulaşma
olanaklarını
elde
etmeye
uluslararası sermayeyle ortaklaşa çalışan yönetici sınıfların eline
geçer. Uzun senelerin yatırım ve emeğinin sağladığı ürünü baba malı gibi, özgürlük,
serbest ticaret, demokrasi martavalları atarak, boğazlarına geçirirler. Bu kadar şeyi
nasıl boğazlarına geçirecekler ki, boğazlarına da durmaz mı? Durmaz. Tanrı onlara
yardım eder. Kapitalist düzenin insan haklarına ve insanlığa aykırılığına en güzel
114
gösterge burda da ortaya çıkar: Yiyemeyeceği ve kullanamayacağının milyonlarca
kat ötesinde zenginliğin belli azınlığın elinde toplanması, ve çoğunluğun muhtaç
durumda bırakılması... Ve bunun da, hayatın evrensel cilvesi olarak benimsenmesi
ve benimsetilmesi... Düşün Koç'a sorarsan sana 39,000 işçiyi beslediğini söyler. Bu
otuzdokuz bin kişi 1991'de on milyar dolara yakın üretim yaptı. Koç 1993'de 2.5
milyar dolarla dünya milyarderleri arasında. Üretimi 39,000 aile yapıyor, ve bir aile
milyarden oluyor! Böyle bir ekonomik örgütlenmeyi normal ve modern insanlık düzeni
olarak kabul etmek için miğde değil şirdan ister. Pepsi içer misin üzerine, hazma iyi
gelir diyor reklamlar?
Çeşitli derecede güce ve ideolojik, askeri, eğitim ve öğretim, din ve kültürel
aparatusa sahip milli devletler, yapıların birbirine bağımlı olduğu pazarda, egemenlik
sürerek veya egemenlik altında geleneksel alışılagelmiş politikalarını sağlamaya
çalışırlar. Almanya, Fransa ve diğer Kuzey Avrupa gibi milli burjuvazinin iletişimde
kamu servisi anlayışı kültürünün yerleşik olduğu ülkelerde, kamu sektörü iletişim
bakanlığına benzer bir devlet kurumuyla iletişim politikasını yürütür. Bu tür devletler
ve burjuvazileri iletişimde dış sermayeye karşı oldukça negatif anlamda duyarlıdırlar:
Milli kültürlerini ve kendi çıkarlarını ön planda tutarlar. Fakat bu güçlü ülkelerin bile
bütün çabalarına, aldıkları bütün yasal tedbirlere, Ortak Pazar yoluyla koydukları
kaideler ve engellere rağmen, 1980'den beri hızla yoğunlaşan uluslararası pazarın,
özellikle Amerikan imperyalizminin baskısından ve penetrasyonundan kendilerini
koruyamamışlardır. Bu sırada, Avrupada iki önemli gelişme olmuştur: Kamu iletişim
sistemleri kendilerini korumak için örgüt ve faaliyetlerini yeniden düzenlemeye
gitmişlerdir. Kamunun yanında özel ticari iletişim örgütleri büyük güç kazanmış ve
Avrupa'da iletişim konglomerateleri ortaya çıkmıştır.
Amerika Dünyaya 1970'lerin sonundan beri deregulasyon dersi vermeye
başladı.
Hemencecik
gençler,
ellerinde
Coke,
ağızlarında
Marlboro,
"özel
televizyonumu, FM'imi, Madonnamı isterim" demeyi öğrendi. Bu sırada Madonna da
New York'un köşe sokaklarında genç oğlan peşindeymiş...
Deragulasyonun ve
liberalleşmenin ne olduğunu bir iki cümleyle tanımlama yerine, Amerika'da ve diğer
ülkelerde olanların
tartışmasıyla
deragulasyonun
birkaç
anlamını anlatmaya
çalışalım: Deragulasyon havadan şıp diye düşmemiştir. Ne de genel özgürlük ve
demokrasi arayışının bir sonucudur. Amerika'da deragulasyon iletişim pazarının
gelişimi ve gelişmelerle gelen çıkar-kar alanlarındaki rekabetin neticesi ve bu
neticenin ideolojik alanda yasasal ifadesidir. Bu ideolojik ifade kendini olduğu gibi
115
sunma yerine, devlet ile özel teşebbüs arasındaki çekişme olarak, devletin
yasalarla\regulasyonlarla iletişim işine pis burnunu sokması\pis burnunu çekmesi
olarak sunar. Regulasyon burnunun sokup düzenlemeler yapması, deragülasyon da
bu düzenlemeleri çöpe atması oluyor. Bu tür anlatım hem aldatıcı hem de yanlış
yöne sürükleyicidir. Amerika'da regulasyon hiçbir zaman özel teşebbüsün dışında ve
özel teşebbüse karşı olmamıştır. Deragulasyon, regulasyonda olduğu gibi,
Amerika'da, yeni teknolojileri kontrol etme ve pazarı paylaşma yarışının önemli bir
parçasıdır.
Hızla değişen pazar ortamında, kurulu yasal egemenliklerin değişen
şartlar karşısında (örneğin kablo tv, satellite yayını, fax-modem, fiber-optiks ve
bunların sahipliği ve pazarlardaki durumu gibi) kendini koruma, yeni şartlara uydurma
ve egemenliği yeni şartları da içine alarak yeniden-düzenlemelerle yeniden
sağlamadır. IBM'e birşey olmadı, hala egemen. AT&T hala dünyayı sömürüyor. ANA
BELL'in bebeleri imparatorluğu devam ettiriyorlar. Warner ve Time imparatorluklarını
birleşerek daha da genişlettiler.
(esrar\marihuana)
(reklamcılığın
çekerekten
merkezi)
Hollywood dünyadaki egemenliğini hollyweed
kutlamaya
dünya'da
devam
satışların
ediyor.
yapılıp
Madison
milyarlarca
Avenue
milyarların
toplanmasında baş rolü oynamaya devam ediyor. Deregulasyonla düzensizlik
gelmedi,
düzen
ortadan
kaldırılmadı,
yeniden
paylaşmalar
oldu,
yeniden
düzenlemeler yapıldı. Bunu da devlet yapmadı, aktif pazar güçleri yaptı. Amerikada
deragulasyon (veya regulasyon) için lobbying ve yasal mücadele devlet ile özel
teşebbüs ikilisi arasında olmaz, özel teşebbüslerle özel teşebbüs arasında olur.
Mahkemeye verenler ve verilenler, yasa değişikliği arayanlar ve karşı gelenler, antitröst davaları açanlar, saldıran ve savunanlar özel teşebbüstür. Devlet sadece
mahkemelerinde hakim rolünü oynar.
çarpsınlar,
özgürlük
kısıtlanmaması eki)"
var,
First
Deregulasyon "bırak yapsınlar, bırak
Amendment
var
(Anayasadaki
özgürlüklerin
asla değildir. Sunuş gerçekleri yansıtmıyor: Amerika'da
üniversitede bile bana böyle benim dediğim gibi öğretmediler tabi. Böyle
öğretmiyorlar. Egemen sistemin egemen eğitim düzeninde egemen kitaplar ve
öğretmenler egemenin borusunu öttürürler. Biz de, çaresiz, kuzu kuzu dinleriz. Sınav
yaparlar, "öğrendiklerimizi" geriye kağıtlar üzerine kusarız. Hocalar da " öğrettiğimiz,
vatanın ve milletin yurttaşlık bilgisine uyuyor mu" diye, tadına bakar ve not verir.
Deregulasyon sayesinde yasaların teknolojiyi takibi durumunun
ortaya
çıkarıldığı ve böylece teknolojik gelişmelerin önünden köstekleyici engellemeler
kalktığını ileri sürmek de tabansızdır. Sanki teknolojik düzen ve yasal düzen
116
birbirinden ayrı ve özellikle birbirini engelleyen iki şey, ve ikisi birbirine zıd olarak
görev görmekte... Eğer zıtlaşma varsa, zıtlaşan teknoloji ve yasal düzen arasındaki
ilişki değil, teknoloji ve yasal alanlardaki çıkar mücadelelerinin zıdlaşmasıdır.
Teknolojik araç toplum dışında, toplumdan soyutlanmış olarak, nesnel ve bağımsız
bir yaratık değildir. Tam aksine sosyal örgütlenmenin bir parçasıdır ve bu
örgütlenmedeki ilişki ve ihtiyaç düzenine verilen bir cevaptır. Örgütlenmede ve örgüt
pratiğindeki yasal ilişki düzeni, var olan meşruluğun ifadesidir. Yeni araç bu
meşruluğun içinde anlam bulur. Bu anlam bulmada değişim sistemin meşruluğunun
değişimi değil, yeninin egemene entegrasyonudur. Dolayısıyla, deregulasyon, T.
Parson'un pozitivist ifadesiyle, "sistemin uyumla kendini yükseltmesine" bir örnektir.
Burda uyum yapan sistem değil, subsistemdir: FCC'nin bazı kuralları sistemdeki
fonksiyonel görevlerini yitirdikleri için yerlerini başkasına bırakıyorlar. Bu başkası da
de-regulasyon olarak çağrılıyor. Tabi gerçekte, deregulasyon sub-sub-sistemde, bal
gibi, bir başka yeniden-düzenlemedir. Ne özgürlükle, ne demokrasiyle, ne
çoğulculukla pozitif anlamda ilişkisi vardır.
Televizyon programcılığında profesyonelleşmeyle ulaşılan, kamu servisini
PBS'e yükleyen
ideolojik ortam, artık, "eşit zaman", adillik doktrini, nesnellik,
tarafsızlık gibi tedbirleri geçersiz hale getirdi. Profesyonalizm o denli gelişti ki ideolojik
kontrola gerek kalmadı. Peki gelişmiş profesyonalizm ne demek? Görevde yüksek
derecede standartlaşma demektir. Standartlaşmış profesyonel pratikler günlük iş
görmede egemen ideolojik içeriği beraberinde getirir ve böylece meşruluğunu
tartışılmaz yapar. Tartışılmaz, çünkü standart pratiklerle elde edilen adillik, tarafsızlık,
nesnellik tartışma götürmez olarak benimsenir. O zaman regulasyona gerek kalmaz.
Böylece, adillik doktrini gibi Tv profesyonel pratiklerinin düzenlenmesinin deregulasyonu, zaten işlemeyen ve zaten gerek duyulmayan kuralların, kamu servisi
savunucularının
güçsüz
seslerini
duymamazlıktan
gelerek,
kaldırılmasıdır.
Deragulasyon nedeniyle, CBS, NBC veya ABC'nin adillik doktrini, nesnellik ve
tarafsızlıkla ilgili pratiklerinde bir değişme olmadı. Olamaz da, çünkü profesyonel
pratikler iletişim endüstrisinde standartlaşmıştır.
Regulasyon\düzenleme anlaşmazlıkların bir çözüme bağlanmasıdır. Deregulasyon, bu anlamda, egemen pratikleri düzenleyen bazı yasal kuralların
kaldırılmasıdır. Bunu biraz daha açıklayalım: Regulasyon sanki "devletten"
kaynaklanan bir oluşum gibi sunulur. Deragulasyona uğrayan FCC regulasyonları
kamu hizmetini sağlamak, kamu çıkarını korumak için kurulmuş, özel teşebbüsü
117
kontrol eden, engelleyen bir yapıya asla sahip değildi, ve değildir. FCC yapısı ve
uygulamalarıyla, özel teşebbüsün pazar politikasını ve paylaşımını ve faaliyetlerinin
özel teşebbüs tarafından rekabetle saptanmış kurulu düzeninin bir parçasıdır. Antitrust yasaları bir diğer parçası. Eğer böyle olmasaydı, örneğin Hutchinson
komisyonun Raporu hasır altı edilmezdi. Radyo Yasası, frekansların düzenlenmesi,
FCC ve FCC'deki değişiklikler ve deregulasyon pazar mücadelesinde paylaşmanın
düzenlenmesidir. İletişim pazarı statik bir pazar olmadığı için, aksine sürekli
yeniliklerle dolu oldukça dinamik bir pazar olduğu için, Pazar mücadelesi aynı
zamanda kendini yasal alanda da gösterir.
Amerika dışında deragulasyon, aynen Amerika'da olduğu gibi, yanlış
yansıtılmaktadır: Liberalleşme, çok-seslilik\çoğulculuk, devletin baskıcı ve gelişmeyi
engelleyici
kontrolundan
çıkma
gibi...
Gerçekte
deregülasyon
dünyanın
Amerikanlaştırılmasında imperyalist ideolojinin Krala giydirdiği bir başka giysidir.
Avrupada ve Türkiye'de deregulasyonun anlamı gerçekte Amerikadakinden
servis ve örgütlenme anlayışının ve kültürünün
özelliği nedeniyle farklıdır.
Amerika'da deregulasyon (ve regulasyon) özel firmaların yeni teknolojileri ve pazargelirlerini paylaşma mücadeleleriyle gelen özel teşebbüs arasındaki bir savaşın
ifadesidir. Avrupa'da ve Türkiye'de deregulasyon özel teşebbüsün (yerli ve
uluslararası sermayenin) kamu sistemine karşı açtığı savaşın ifadesidir. Savaş
Amerikadakinin aksine "sistem" savaşıdır. Kapitalistin kapitalist sistemdeki kapitalist
çıkar düzenine kendi arzu ettiği ölçüde ve biçimde uymayanı uydurmaya
çalışmasıdır. Milliyetçi devlet ideolojisinin formal ileticisi ve yücelticisi olan kamu
servisi olarak sunulmuş ve yerleşmiş kitle yayın araçlarının, artık, kapitalist çıkarlara
yeterince hizmet edememesi ve büyük bir gelir alanı şekline dönüşmesi ve
kapitalistin "liberalizm" sloganlarıyla bu pazara el atmasıdır. Düzen kapitalistin
düzeni, ve kapitalist düzen bu düzende kendisi çin çok daha yararlı ve karlı bir
iletişim sistemi arar ve bu yolda önüne gelen her engeli tepelemeye çalışır. Bu
anlatımımızı
biraz
tarihselleştirelim:
Avrupada
kapitalist
düzenlerinin
iletişim
sistemleri, özellikle televizyonun sahipliği ve örgütlenmesi, Amerika'dan farklı olarak
kamu sistemi şeklinde biçimlenmişti. Kamu yayın sistemleri son onbeş yıl içinde
Amerikan ticari sisteminin rekabeti ve ideolojik hücumu karşısında kendilerini
savunma durumuyla yüzyüze gelmiştir. Avrupa'nın ve Türkiye gibi ülkelerin özelteşebbüsün saldırısı karşısında düştüğü durum Amerika'da görülmemiştir. Çünkü
Amerikan iletişimi sistemi ta başından beri özel-satış sistemi, ticari sistem, olarak
118
kurulmuştur. Bu özel teşebbüs sisteminin yanında kamu sistemi dilenci gibi ona buna
el açarak yoksulluk içinde yaşama mahkum edilmiştir. Avrupa ve diğer yerlerde
saldırı altında kalan ülkeler uzun senelerin kamu servisi anlayışı ve kültürüyle
yetiştiği, profesyonel anlayışları o şekilde biçimlendiği için, saldırı karşısında hepside
büyük bocalama ve şaşkınlık geçirmiş ve kendilerini koruma yolları aramışlardır. Bu
saldırı neticesi olarak, İtalya gibi güçsüzler önce duraklama sonra gerileme devrine
girdiler. Kamu hizmeti karakterini korumaya çalışarak, İngiltere, Almanya, ve Fransa
gibi güçlüler de, zorunlu olarak kanal ve program çokluğu\çeşitliliği ve örgütsel
revizyonlarla kendilerini yenileme ve güçlerini koruma mücadele yolunu seçtiler.
Fakat bu mücadeleleri özel televizyonların ve özel iletişim endüstrisi sermayelerinin
kurulmasını ve dev firmalar haline gelmesini önleyemedi. Italyan medya mogolu
Silvio Berlusconi italyan kamu televizyonu RAI'ye rakip olarak çıktı ve sadece Italyan
değil Avrupa pazarında güçlü söz sahibi oldu. Fransa'da Canal Plus ve TF-1 fransız
pazarından başlayıp genişlediler. Karlarının yarısından çoğunu uluslararası pazardan
elde eden Hachette 1990'da La Cinq'in hisselerini de alarak televizyon alanına da
atılarak daha da büyüdü. Hachette Jean-Luc Lagardere tarafından idare edilmektedir.
Lagardere Matra adlı elektronic ve silah araçları firmasının da hissesinin çoğuna
sahiptir ve Hachette ile Matra'yı birleştirme niyetinde. Almanya'da Bertelsmann (aile
firması) büyüyerek uluslararası bir konglomerate haline geldi: Girişimlerinin % 54'ü
basılı-yayında ve % 18'i radyo, tv ve sinema alanındadır. Japonya'da bile Amerikan
ideolojisinin hücumu hissedildi. Fakat Japon kamu iletişim kurumu NKH'nin gücünü
ile özel yıkabilecek durumda değil, onun yanında başarı mücadelesi vermekteler.
Avrupada bu değişimler olurken, Türkiye'ye ve benzeri ülkelere sıra sonradan geldi.
Türkiye iletişim düzeninde 1990'lardan beri olanlar bazı kapitalist savunucuların
dediği gibi "sihir" gibi havadan inmedi. Balyoz gibi indirildi. TRT özel teşebbüsün
dünyadaki saldırısına karşı, Avrupalılar gibi, ilk tepki olarak örgütsel görev ve kanal
çeşitliliğini artırdı. TRT 1989'da üç renkli kanala sahipken bu sayı 1992'de altıya çıktı.
Örgütsel servisini yeniden düzenlerken program politikası da kamu servisinden çok,
Batı güçlerinin ürünlerini daha da çok sergileme haline dönüştü. (Bunun bir anlamı da
TRT'nin program politikasının geri ve modası geçmiş olduğu, halkın ihtiyaçlarını hiçe
saydığı gerekçesiyle, özel teşebbüsü savunmanın uydurma ve tabansız olduğudur.)
Fakat, tabi bu, diğer ülkelerde de olduğu gibi özel teşebbüsün ve çanak yalayıcı
entellektüellerinin saldırılarını durdurmadı. Çünkü saldırıda iddia edilenin aksine,
amaç herkes için özgürlük, çoğulculuk, çok seslilik değil, özelleştirme yoluyla iletişim
119
alanındaki yüksel gelir ve ideolojik propaganda\satış kaynağını ele geçirmedir.
Çoğulculuk, çok seslilik, özgürlük mavalları tabansızdır: TRT'nin altı kanalının
yayınladığı ile şimdi havayı daha da kirleten altı özel kanal arasında program tür ve
kalitesi bakımından önemli farklar yoktur. Fark: Özel teşebbüs çok seslilik veya
çoğulculuk değil, ticari sahtekarlıklar ve dolandırıcılık getirdi. Bunu anlamak için
araştırma yapmaya gerek yok: Birkaç gün Televizyonları seyret görürsün. Özel
kanallar tv yoluyla daleveracılık, 900-numara gibi dolandırıcılık, ve dışarının en adipopüler mallarını sunma dışında, alternatif olacak hiçbirşey sunmaz. Türkiye'de yayın
yapan kanalların hiçbiri, program politikası açısından, belli bir ölçüye kadar TRT
dahil, birbirine alternatif değildir. Radyolar da aynı şekilde... Fakat özel radyoların
hiçbiri TRT radyoculuğunun ayağına su dökemez.
Saldırının çok önemli bir özelliğini vurgulamak gerekir: Deregulasyon veya
özelleştirme, yerel girişim ötesinde uluslararası boyutlara sahiptir. Olay, tek tek
ülkelerdeki yerel özelleştirme kapsamı ötesindedir: Yerele uluslararası firmaların
çeşitli biçimlerde girmesi ve yerelin uluslararasılaşmasıdır. Bu uluslararasılaşma
sadece özel teşebbüsün karakterini değiştirmez, aynı zamanda kamu servisi
örgütlerinin de yeni ilişkilere girerek kendilerini yeniden tanımlamalarına neden olur.
Saldırıya, heryerde, uluslararası ve yerli işbirlikçilerinin kurduğu özel iletişim
cemiyetleri ve araştırma firmaları da katılır. Örneğin TRT'nin % 70 seyircisini
kaybettiğini "istatistiklerle" iddia eden ve sürekli izleyici istatistikleri sunan AGB gibi
örgütler, "en çok izlenen programlar" saptanmasında ne tür ölçü, ölçek kullanıyor,
nasıl saptıyor? Aldıkları "örnekler" neyi, kimi ve ne türlü ve ne yöne kaymayı (skew)
temsil ediyor? Bu araştırma firmaları (Gallup, Nielsen dahil) faaliyetlerinde, gerçekte,
kendilerine bağlı bir düzen kurma ve böylece kendi çıkarlarını sağlama için çalışırlar.
Yani, bunlar kendi çıkarları
ç n kendi faaliyetlerini geçerli kılan ve kendilerinin
propagandasını yapan bir endüstridir. Bu firmalar TRT'ye karşı girişilen saldırının bir
parçasıdır ve güvenirliliği şüphelidir. Elbette TRT
sadece bu saldırılar nedeniyle
değil, sermayenin aralarındaki işbirliği nedeniyle bazı reklamcıları kaybedecek.
Dikkat edersek, özel teşebbüs Tv'lerinin reklamlarının hemen hepsi firmaların ve
onların Türkiye'deki ortaklarının ürünlerini içerir, hepside yabancı-kaynaklı tüketim
mallarıdır. "Reklam kaybetmesi" propagandasının sistem tartışmasındaki yeri, TRT
sistemini gelir kaynaksız bırakarak veya olanı haddinden fazla abartarak yıkıma
yardım etmedir.
120
Saldırıya daha başkaları da katılır: Osmanlı sarayının çanakçı ülemeları ve
uşakları. Saldırıyı liberalleşme olarak niteleyen bu kişiler, saldırılarında
(örneğin
Gülizar, Şahin ve benzerleri) TRT'nin şebekelerinin Ankara'dan yürütüldüğünü ve
TRT'nin yerel ihtiyaç ve beklentilere kulak asmadığını ve önem vermediğini ileri
sürerler. Bu iddianın doğru olup olmadığı (a) yerel ihtiyacın ve beklentilerin ne
olduğunu ve (b) tv ve radyonun ne sunduğunu öğrendikten sonra ortaya çıkar.
Ayrıca, özelleşmenin anlamı özel teşebbüsün Tv ve radyolarının "yerel ihtiyaç ve
beklentilere" kendini adadığını, çatal dilli yılan bile çok edepsiz bulup, iddia etmeye
yanaşmaz. Yerel ihtiyaç ve beklentiler, milyonlarca kişinin telefona sarılıp 900-arabakazan numarasını çevirerek PTT ve işbirlikçilerini zenginletip bir iki arabayla
dolandırılmaları mı demektir?
Eşcinsellerin, lezbiyanların, fanatik feministlerin
anlayış ve yaşam tarzlarını öğrenmek arzusuyla yanıp tutuşmaları mıdır? Michael
Jakson, Madonna
veya Diana Ross'u seyrederek sermayenin milyonlar vurması
nasıl oluyor da yerel veya genel halkın ihtiyaç ve beklentileri oluyor? Millet Cuma
geceleri "korku ve dehşet" filmlerini görme arzusuyla mı yanıyordu da özel teşebbüs
bu filmleri sunuyor halka?
Eğer "yerel ihtiyaç ve beklentileri" yerel tüccarın ve
uluslararası sermayenin "ihtiyaç ve beklentileri" açısından tanımlarsak, o zaman bu
ve benzeri sorulara cevap "evet" olur. Ve şimdi yaşadığımız özel teşebbüs iletişim
biçimi "BİZİM" olur. Hangi BİZ? Çuvaldızı yiyip, okşandığını sanarak hangırdayan
BİZ. Özel teşebbüsün yerel ihtiyaçlar ve beklentiler umurunda bile değildir: Kapitalist
özel iletişimciler yerel ihtiyaç ve beklentileri çekici eğlence ve tüketim olarak tanımlar,
gündemi öyle hazırlar, politikasını ona göre çizer, ve sunumunu ona göre yaparlar:
Satmak! Para yapmak!. Amaç kendini besleyene, yani reklamcıya, yani endüstrinin
satış çabalarına, yardım etmektir.
Türkiye'de iletişim düzeninin son senelerde yaşadığı durumu Amerika'da
eğitim ve öğretim yapmış Haluk Şahin ve benzerlerinin hikayelemesi ile, örneğin,
Korkmaz Alemdar ve Raşit Kaya'nın Odalar ve Borsalar Birliği tarafından "gaflete
gelip" basılmış ve basıldıktan sonra "uyanaraktan" hasır altı edilmiş, "Radyo
Televizyonda Yeni Düzen" adlı kitaplarında sundukları açıklama arasındaki fark, tatlı
peri masalıyla gerçekçi-açıklayıcı-aydınlatıcılık farkıdır. (Ben peri masalını severim.
Diğeri kafa yoruyor.) Şahin gibilerinki uymaca, uydurmaca, uyutmaca, yalamaca ve
yutmacadır. Alemdar ve Kaya gibilerinki ise olanı sahte örtülerinde sıyırıp ortaya
koyma çabasının bir ürünüdür. Dünya bu. Bazıları düzene nankörlük yapmayıp,
kendilerini besleyen elin attığı kemiği yalayaraktan minnettarlıklarını araştırmalarında
121
ve yazılarında belirtirler. Korkmaz ve Kaya'lar da kapitaliste nankörlük yaparak kamu
servisi, doğru yansıtma, gerçek anlamda demokratlaştırma ve özgürleştirme gibi
akan suları bulandırıcı bir yaklaşımla gelirler. Korkmazlarınki de kendi-çıkarının
bilincinde olmamak yani: Dünya pazarını anladıklarını söyleyip dünya pazarının
fırsatlarını kullanmayı bilmemek... Bu bilmemezliğin neticesi olaraktan, Korkmaz
TRT'ye falan nah genel müdür olur. Diğer bazıları olur ama. Şu son şartlarda, olmak
için epey kredi toplamak gerek: Voice of Amerika'da çalışacaksın, Radyo Free
Europe'da gezinti yapacaksın, Dünya Bankasında ilişkilerin olacak, Brookings
Enstütüde tanınman gerek veya hiç değilse sevildiğin hakkında bir kayıtın olmalı,
CIA'de falan "bizdendir, temizdir, PALMOLIVE ve Colgate kullanır" diye kayıtın
olmalı, bu kayıt olmadan Voice of Amerika'nın kapısının önünden bile geçemezsin.
TRT şimdiye kadar çoktan tepelenirdi. Tepelenmemesinin nedeni yerleşmiş
kamu servisi kültürü yanında, daha önemli olarak, Anayasayı tepeleyecek politikayı
(örneğin Kemalizme karşı saldırısını) uygulayacak meşru güce henüz sahip
olunmamasındandır. Anayasanın 133'üncü maddesini değiştirmek için 2/3 bir
çoğunluk gerekir. Bu çoğunluğu da ideoloji ve parayla satın almak biraz zaman ve
yatırım ister. Bu alandaki saldırıda, Türkiye'de dünyanın hiçbir yerinde olmayan
birşey oldu (Gırgır geçiyorum, Meksika'da ve benzeri ülkelerde olan birşey oldu): Bir
devlet başkanı kendi ailesini zenginletmek için Anayasayı çiğneyen gayri-meşruluğu
"dışardan yayın yapılabilir" diye destekledi. Demokratik bir ülkede olsa "suça teşvik"
diye bu devlet başkanı mahkemeye verilir, ayağı kaydırılırdı. Tam aksi oldu. Suç
işleniyor diyenlerin ya ayağı kaydı, ya kazaya uğradı, ya da hırsızlıkla-kola-altındüzme kültürünün kıskanç gıptalı süzüşüyle karşılaştı. Sevindi. Swiss firmasının
sahip olduğu Magic Box, Bilmemne Gözal adında birini satın alarak, Almanya'dan,
STAR-1 adıyla, EUTELSAT F-10'i kullanarak, Türkiye'ye korsan yayına başladı.
Dıştan gelen bu korsan saldırısı karşısında, Devlet başkanının bedduasını almamak
için sesler çıkmadı, çıkan sesler de özgürlük adına boğuldu. Bir korsan başarılı
olunca, ardından diğer korsanlar gelir: Show Tv, kanal 5, Flash TV, HBB, ve Magic
Box'ın ikinci istasyonu Teleon... Türk basın sermayesi ve Koç bile saldırıdan pay
almak için atılışlar yaptılar. İmparatorun ülemalarına göre, bu özel istasyonlar her gün
millete kuru soğan ve bakla sunan TRT'ye
alternatiftir, ve alternatif olaraktan,
TRT'nin "elitizmini" ortadan kaldırıp, Türk halkına, TRT'nin yaptığı zulme son verip,
Türk halkının istediğini verecekler: Ulan, istasyonların isimleri bile Türkçe değil be!
Türk halkına istediğini verecekmiş, sen ne diyorsun!. Bir zenci-kadının yakından
122
çekilmiş dudakları İstanbullulara ingilizce bilmemne FM radyosunun reklamını
yapıyor!! istanbullunun beklentisi bu mu? Türk halkı ben Madonna'yı, Michael
Jackson'ı, Hollywood'un dışlıklarını, Madison Avenue'nun reklamını yaptığı malları ve
anlayış şeklini mi isterim diyor?. Düşün, Haluk Şahin gibi kapitalistin entellektüelleri
çıkıyor Türkiye'deki bu saldırıyı, özel teşebbüsün kendi çıkarlarının kamu çıkarları
üzerinde egemenlik kurmasını, "yayınının liberalleştirilmesi" olarak sunuyorlar. Bu
sunuşu yutturabilmek için, yani, özel teşebbüsün çıkarlarının egemen olduğu bir
sistemi özgür ve "liberal" olarak satabilmek için, önce, özgürlüğü ve liberalleşmeyi
kapitalist çıkarların gerçekleşmesi olarak tanımlamak gerekir. Yani, ancak,
kapitalistin çıkarlarının halkın çıkarları olarak yutturulmasıyla bu "liberalleşme" mavalı
miğdeye gider. Yuttunuz mu? Miğdeniz nasıl? Pepto Bismol alın, geçer.
Dolayısıyle, dünya çapında yapılan hücum neticesi olarak, Amerikan ticari
media örgütlenme sistemi ve materyalleri, kitleleri çekme açışından, kamu sistemini
geride bırakmaktadır. Kamu sistemi, program içeriği ve pratikleriyle, Amerikan özel
sisteminin pratikleriyle aynı bir duruma gelmesine rağmen, saldırı devam etmektedir.
Çünkü amaç program politikası değil, sistemi Amerika'daki PBS gibi dilenci
durumuna düşürmekdir. bu saldırıya karşı, kamu sistemleri PBS gibi olma yerine,
kendini korumak için, programcılıkta ticari örgüt gibi davranmaya başlamıştır.
1980'lerden beri Avrupa'da hızlanan ve bütün dünyaya hızla yayılan Amerikan
örgütlenme sistemi deregulasyon, liberalleşme, özgürlük, sloganlarıyla, ve örgüt ve
pazarda globalleşme, entegrasyon, birleşme, gruplaşma ve ortak girişimlerle gittikçe
güçlenmektedir. Avrupa'da kamu servisi sistemi gittikçe ikinci plana düşmektedir.
Türkiye gibi kamu servisinin yaşam mücadelesi verdiği ülkelerde ve sovyetlerin
çöküşüyle yeni kurulan rejimlerde, Amerikan medya örgütlenme sisteminin hücumu,
bu ülkelerin bağımsızlığını ve yasalarını hiçe sayacak bir şekilde devam etmektedir.
Korsan radyo ve televizyonlar kurulmakta ve yayın yapmaktadır. Kamu servisi iletişim
örgütleri politikası kargaşalıklar ve çıkmaz içine bırakılmaktadır. Bu örgütlerin
yönetimine Amerikan sisteminin yetiştirdiği kişiler getirilerek servis yozlaştırılmaktadır.
Bugün İtalyan RAI'nin başında Amerika'da okumuş, Amerikan sisteminin hayranı,
kamu sistemini demode olarak gören biri var. TRT'nin program politikasını çizenler
liberalleşme ideolojisinin taşıyıcıları değil mi?. RAI, ve TRT'nin program politikası
bakımından ticari sistemden farkı yoktur. Kamu hizmeti örgütlenmesi biçimindeki bir
kurum ticari sistemin ideoloji ve satışını yapmaktadır. Peki kamu sistemini yıkmakla
istenen, aranan ne? Gayet basit, daha evvelce de dediğim gibi, özel teşebbüsün
123
"modası geçmiş, sansürcü, devletçi, tekelci" kamu sisteminden kurtularak kendi
tekelini kurma arzusu... İletişimdeki ticari ve ideolojik çıkar akıl almayacak kadar
büyüktür. Sermaye de buna konmaya hakkı olduğunu iddia etmektedir. Hakkıdır
hakka tapan...gerisini biliyorsunuz. İstiklal onların istiklaliymiş!. Bunun neticesi olarak,
pazarda hakim iki tercihi bile ortadan kaldırma savaşı veriliyor: Ya Amerikan olanı
(veya Amerikan taklitlerini) alırsın, ya da Amerikan biçimini seçersin tercihi... Birinci
seçenek bütün dünyaya hakim durumda. Şimdi ikinci seçeneği yerleştirme kalıyor
geriye. Bizde ve Avrupa ülkelerinde yayında, özellikle TRT'de şu an birincisi hakimdir,
yani biz Amerikan şeyini yemekten hoşlanıyoruz, ya da Amerikan şeyini yemeden
hoşlananlar ağızlarını şapırdatarak bize "bak ne tatlı"" diyorlar. Televizyon ve
radyonun örgütlenme sistemi, ticari sistemle uyuşmuyor, fakat TRT Batı kültürünü
içlerinde taşıyanların karar verici durumda olmaları ve bundan daha etken olarak,
çıkar hesapları nedeniyle, Amerikan olanı sunuyor ve onu taklit ediyor.
Kamu servisi kapitalistin elinde tarihe karışıyor. Başka yolu var mı? Başka yol
ne? gericilik falan mı? Neden ayrı yollar gericilikle veya kötülenerek sunulmaktadır?
Gericilik ve ilericilik ne? Batının örgütlenme biçimi ileriyi doğununki geriyi mi temsil
ediyor? Takunyanın şıkırtısı, Kowboyun çizmesinden daha tatlı ve çekici ses
vermiyor mu? Bu sorulara cevabı, medya profesyonellerinin biçimlenmesinde ve
günlük pratiklerinde sunduklarında buluruz. Bu profesyonellik biçimi bize her gün
önümüze pişmiş aş gibi sunulanın ne olacağını tesbitte ana rolü oynar.
Bizim gibi ülkelerde, kamu sektörünün yasasal hakimiyetine rağmen, fiilen
sağlanmış olan Amerikan şekline benzer özel teşebbüs biçiminin hakimiyeti, Tv ve
radyoda bir toplumu tarihi içinde çok kısa bir dönemde sağlanır. Bu da tabi özel
teşebbüsün o pazardaki çıkarının tavlı olup olmamasına bağlıdır. Özel teşebbüs
bedavaya kürek sallamadan hoşlanmaz. Bedavaya kürek sallıyor göründüğünde bile,
ya spor yapıyordur ya da
en azından ideolojik alt yapıyı hazırlıyor veya
destekliyordur.
SERMAYENİN ULUSLARARASILAŞMASI
Sermayenin uluslararasılaşması iki anlama gelir: Birinci anlamda, uluslararası
ticari örgütlerin iş-sermayesi uluslararası karaktere sahiptir, yani firmada önemli
hisseleri olan kapitalistler tek bir ülkenin değil, çeşitli ülkelerin kapitalistleridir. İkinci
anlamda, firmanın sermayesi millidir ve uluslararası pazarda iş yaparak gelir
sağlamaktadır. Seksenlere kadar ikinci tip sermayenin hakimiyeti vardı. Yönelim
124
birinci türe doğru olmaktadır. Uluslararası pazarın artan egemenliği sonucu, kitle
iletişim sermayesi milli karakterini birçok ülkede kaybetmiş durumdadır. Sadece
medianın örgütünün kendisinde değil, üretim ve dağıtımında da uluslararası sermaye
ile iç-sermaye rakip veya ortak olarak birlikte girişimde bulunmaktalar. Bizdeki media,
özellikle televizyon, buna en açık bir örnektir. Aynı şey Avrupa'da da olmaktadır:
Avrupadaki media finansı ve yatırımı uluslararası sermayenin, özellikle dev firmaların
ve milyarder ailelerin elindedir.
Belli güçlü grupların dışında, media finansı birçok ülkelerde enteresan bir
biçim almaktadır: Amerikan, Japon ve Avrupanın dev firmaları diğer ülkelerde
"abonelere\şubelere," "temsilciliklere" veya "hisseli ortaklıklara" ve dağıtımcılara
sahiptir. Bunun o ülkenin kendi üretim faaliyetlerini baltalayıcı yönde çalıştığı
savunulur. İç sermayenin dış sermayeyle rekabetini sağlamak için, devlet kredi,
destek, teşvik parası verir, bu paralar bile gerçekte dış sermayenin temsilcilerine
gider.
Hollywood'da finansman sadece Amerikan sermayesi tarafından yapılır.
Japonların media alanındaki yatırımları ve girişimleri sonucu bu alanda da Japonya
Amerika'ya rakip olmaya başlamıştır. Amerika özellikle latin Amerikan ülkelerindeki
medianın sahiplik ve finansında egemen rol oynarlar.
1970'lerde
geleneksel
milli
firmalar
dünya
pazarlarını
paylaşıyordu:
Amerika'nın CBS, ABC ve NBC firmaları, Almanyanın ARD'si, İngiltere'nin BBC,
Thames ve Granada firmaları, Fransa'nın ZDF'i ve Lüksemburg'un CLT'si dünyanın
önde gelen firmalarıydı. 1980'lerin gruplaşmaları, birleşmeleri, satın almaları sonucu
bugün dünya iletişim pazarlarında yarışan firmalar tek-uluslu uluslararası firmalar
olmadan çok, çok-uluslu uluslararası firmalardır ve tek bir alanda iş yapan firma değil
çok alanda iş yapan firmalardır. Kapitalist medya sahipliği karmaşık bir şema olarak
kendini sunar. Dev iletişim örgütleri büyük çoğunlukla kapitalist dünyanın zengin
kişileri ve aileleri tarafından kontrol edilir. Bu örgütler birbirleriyle sürekli "rekabet
içinde uzlaşıcı" iletişim içindedirler:
Pazarları paylaşırlar ve kurdukları bu pazar
düzeninin korunması üzerinde anlaşırlar. Gerektiğinde birbirini satın alırlar ve
birleşirler. Şebekeleşmeler, gruplaşmalar, birleşmeler ve satın almalar daha çok
büyümeyi ve dev konglomerate firma yapısını ortaya çıkarmıştır. Bunlara birkaç
örnek verelim: Telecommunication Inc. ile Bell Atlantik (1993), Time İnc. ile Warner
Brothers (1989), Gulf Oil ile Chevron (1984), Standart Oil ile British Petrol (1989),
MCA ile Matsushia (1990), RCA ile GE (1986), ABC ile Capital Cities (1985), Viacom
125
ile National Amusements (1987), Mac Millan ile Maxwell Comm (1988. Örneğin Time
ve Warner'in 1989'da birleşmesiyle ortaya çıkan iletişim conglomerate firması (a)
Time magazin yayınlarını (Time, Sports Illustrated, Life, Fortune gibi), televizyon ve
kablo istasyonlarını (HBO, Cinemax), müzik üretimini (Warner, Atlantic, Electra), film
endüstrisi (Warner Bros, Lorimer), kitap yayınları gibi iletişimin her alanını kaplar.
Sadece Amerika içinde değil bütün dünyada satış ve ortaklıklar kurmuştur.
Faaliyetlerinin % 44'ü radyo, tv ve sinema, ve % 56'sı yazılı basını kapsar. Yeni
Avrupa ülkelerinde pazarları ele geçirme girişimini de sürdürmektedir. Time Warner
gerçek anlamıyla uluslararası iletişim konglomerate'idir. Aynı karakterde olan ve
dünya pazarında egemen kurmuş diğer konglomerateler: Walt Disney, Paramount,
COX,
Capital
Cities\ABC,
CBS,
NBC,
MCA,
Fininvest,
Lorimar,
Viacom,
Bertelsmann, News Corp (Murdoch). Satın alma ile olan büyümeye örnek olarak
SONY'nin CBS plak ve Columbia Picture firmasını, Murdoch'un 20 Century Fox'ı
satın almasını verebiliriz. Bu satın alan firmalar dikkat edersek Amerikan firmaları
değil.
Satın
alınanlar
Amerikanın
önemli
firmaları.
Ortak
girişimler
ise
yaygınlaşmaktadır.
1980'den beri Avrupalı kapitalistler Amerikan örgütlenme biçimini kopye
ederek
Amerikayla
mücadeleye
girdiler.
Avrupa
ve
diğer
kıtaların
iletişim
konglomerate'leri ve grupları (Fransız Hachette, Alman Bertelsmann, Avusturalya'lı
Murdoch'un News Corp., Italyan Berlusconi imparatorluğunun Fininvest, Ingiliz
Maxwell ve Saatchi & Saatchi, japonların Asahi, Nippon, Fuji Telecasting gibi), dünya
pazarında Amerikanın payını dişlemeye başladılar. Bu firmaların bazıları iletişimin
her alanında iş gören concentric konglomerate (Thomson, Colombia\Sony, Fuji,
Ingiliz BT, Alman Beta-Taurus) yapısındadırlar, ve diğerleri çeşitli alanlarda iş yapan
diversified konglomerate (Siemens, Hitachi, ve Hong Hong tycoon Li Ka Shing
ailesinin sahip olduğu STAR-TV, Finninvest) biçimindedirler. Hong Hong'da Li Ka
Shing ailesi İngiliz'lerin ticaretteki egemenliğini kıran yerli Tycoon'dur. STAR-Tv
(Satellite Tv Asian Region Television) milletlerarası beş kanala sahiptir, 40 ülkeye,
dünya nüfusunun yarışından çoğuna ulaşır. Bütün Güney Doğu Asya, Orta Doğu
ülkelerine kadar ulaşmaktadır. Gerçi Star program politikasını 1/3 Asya, 1/3 Avrupa
ve 1/3 Amerika olarak saptamaya çalışmaktadır, fakat eğlence ve müzikte MTV ve
Amerikan ürünleri, ve haberde BBC World News hakimdir. Star'ın en büyük özelliği,
yayını tüketiciye bedavadan vermesidir. Star'da China Int. Trade & Investment Co.
yoluyla Çin devletinin ve İngilizlerin Telco Cable & Wireless firmasının hisseleri
126
vardır. Star grubu eczanelere, süpermarketlara, mobil telefon firmasına sahiptir,
elektrik, petrol, otel (Hilton ve Sheraton), ve Honghong International Terminalde
önemli hisseleri vardır. Li ailesi Kanada, İngiltere ve Amerika'da da yatırımlara
sahiptir. Firmalar kardeşler tarafından yürütülür. Murdoch'un News Corporasyonu
İngiltere'de, Amerika'da ve Hong hong'da gazetelere, Fox broadcasting tv firmasına,
Avrupa'da SKY TV'ye, 20 Century Fox film stüdyosuna, ve Harper Collins yayınevi
yoluyla çeşitli ülkelerde yayınevlerine sahiptir. Firmada Murdoch'un % 45 hissesi
vardır.
Avrupa'da Tv kanallarının sermayeleri ve sahipliği gittikçe 'yerellik" karakterini
yitirmektedir ve uluslararasılaşmaktadır. Bu durum kamu kanallarını da diğer
ülkelerdeki kendileri gibilerlerle ortak girişimlere sürüklemektedir. Bunu daha açık
göstermek için aşağıdaki tabloya bir göz atmak yeterlidir:
127
Tablo 5: Önemli Avrupa Tv kanallarının finans ve sahipliği
Kanal adı
Dili
Finansı
Sahipliği
SAT-3
Alman
reklam
ZDF\ORF\SRG
(alman,
Austria, İsveç)(Kamu
EINS PLUS
Alman
Lisans
ARD (kamu)
TV 5
Fransız
devlet
Fransız,Belçika,İsveç(kam
u)
WORLDNET
İngiliz
devlet
USIS
(Amerikan
Info
Servis)
SUPERKAN
Ingiliz
reklam
ITV ve Virgin (İngiliz)
SAT 1
Alman
reklam
yayıncılar(Springer,
AL
Kirch)
RTL-PLUS
Alman
reklam
CLT, Bertelsmann
PRO_7
Alman
reklam
Thomas Kirch
TELE 5
Alman
reklam
KMP, Berlusconi
La Cinque
Fransız
reklam
Berlusconi, Hersant
M-6
Fransız
reklam
CLT, Lyonaise des Eaux
Arts Channel
Ingiliz
reklam
çeşitli sahipler
Children's
Ingiliz
reklam
Thames,
Thomsom
(ingiliz)
Lifestyle
ingiliz
reklam
Yorkshire
TV,TVS,Thomson
Priemiere
İngiliz
üye aidatı
Maxwell, Columbia, Fox,
HBO, Showtime
Screen Sport
ingiliz
reklam ve üye
ABC, RCA, ESP
CNN
Ingiliz
reklam
Ted Turner
SKY TV
Ingiliz
reklam ve üye
Murdoch
128
Japon sermayesinin (Sony gibi) Amerikan rekord ve film endüstrisine girip kurulu dev
firmaları satın almaları (Colombia, CBS records) Amerikan egemenliğinin salt bir egemenlik
olmadığının ve uluslararası konglomerate sermayesinin Amerikan sermayesi olmaktan yavaş
yavaş çıktığını işaret eder. Dünya Amerikan firmalarının hakimiyeti paylaştığı ve gittikçe
kaybettiği bir dünyadır. Amerikan olmak artık prestij değil, tam aksi anlama geliyor: Seville
EXPO 1992'de, Time\Warner, CNN ve DoPont gibi firmalar kendilerini Amerikan değil,
uluslararası firma olarak görülmesini istemektedirler, çünkü Amerikan firması olarak
görününce sattıkları mal yüksek kaliteli olarak kabul edilmiyor. New York Times (Şubat 4,
1992) "World Class Flop in Seville" başlığı altında bir eleştirici-editorial ile bunu kınıyor.
Sermayenin uluslararasılaşmasının ortaya çıkardığı önemli bir netice de firmaların
çıkarlarının "milli çıkar propagandasıyla" çatıştığında, firmaların çıkarı galip gelmektedir.
Bunun bir yansımasını da devletin diş rekabete karşı iç endüstriyi korumak için düzenlemeler
(çoğunlukla gümrük vergisi koyarak) getirmesiydi. Bu "düzenlemeler" tamamiyle çıkar
çatışmalarının bir yansıması olarak kendini göstermektedir: Dev firmalar dış rekabete karşı
korunma istediklerinde (ve karşılarında diğer dev firmaları görmediklerinde), arzularına
erişmektedirler. Fakat kompütür iletişiminde ve ileri silah sistemlerinde önemli bir teknolojik
parçayı yapan Amerikan firması Japon firması Kyocera Inc. karşısında yok olma durumuna
gelince hemen devlete korunmak için başvurdu. Karşısında bu firmayı değil I.B.M ve
Aerospace Industries Association'ı buldu. Amerika'da yabancı firmalar en etken lobbying'i
Amerikan firmalarından geçerek yapmaktadır.
HABERCİLİK İLİŞKİSİ
Milletlerarası haber toplama ve yayma örgütlenmesinde, birkaç kapitalist haber
örgütlerinin sadece örgütsel yapı olarak değil, aynı zamanda fiilen dünya pazarlarındaki
egemenliği, ve diğer ülkelerin onların yapısını taklit etmesi ve köşeye sıkışmış bir durumda
bağımlı olarak bırakılması uluslarası iletişim düzeninin ve ilişkilerinin en belirgin
karakterlerinden biridir. Haber toplama ve iletmede, dünyada birkaç dev örgütün dışında
hiçbir media sistemi dış muhabirler tutmaya finansman bakımından yeterli değildir.
Amerikanın etki bölgelerindeki haberlerin % 70'i Amerikan haber ajansları, İngiliz eskikolonilerindeki haberlerin % 50'si İngiliz ajanslarından ve Fransızların eski-kolonilerindeki
haberlerin % 45'i Fransız ajansının servisinden sağlanmaktadır. Direk sömürgecilikteki yapı
129
yeni-sömürgecilikte\imperyalizmde büyük ölçüde yansımaktadır.24 Bu nedenle dünya AP,
UPI, Reuters, AFP, CNN gibi birkaç dev örgüte bağımlıdır. Önce bugün dünya egemenliğini
süren haber ajanslarına özlü bir göz atalım:
REUTER: Reuter kurucusu Paul Julius Reuter'dan adını alır. Reuter 1850'de taşıyıcıgüvercinle işe başladı. İngiliz kanalının altına ilk kablo döşendiğinde (1851) Londra'ya göç
etti. Paris ile Londra arasında borsa-informasyonunu finans-örgütlerine satmaya başladı.
Reuters Holdings PLC 130 ülkede 200,000 terminalde (yani pazar haberi veren
kompütür-monitörüne)
milyonlarca
izlenmektedir. Reuters
işadamı
ve
yatırımcı
profesyoneller
tarafından
kompütürleşmiş-finans informasyonu dağıtma yanında, 1992'de
uluslararası Tv haber ajansı VISNEWS'ün de kontrolunu % 51 hisseyle eline aldı. Reuters
informasyonda "Decision 2000, Equities 2000, Money 2000, Reuter Company Newsyear
(haber database), Reuter technical Analyst (securities software), reuterscoop(japonca), Triarch
2000, UK Equities Focus finans servislerini verir. Visnews yanında, European Community
Report ve Reuters News graphics Service araçlarına da sahiptir. Reuters'da 1940'dan beri
"kurucu hissesini" elinde tutan gazete-basımcıları egemenliğe sahiptirler. Arzu etmedikleri bir
değişimi kolayca veto edebilecek bir güçtedirler. Gerçi, İngiltere'nin bütün basını,
Avusturalya'nın, Yeni Zelanda'nın ve İrlanda'nın basın birlikleri tarafından trust-sahipliği
nedeniyle İngiliz olarak nitelenir, Fakat Reuters % 36 Amerikan sahipliğindedir. Reuters
1991'deki 2.7 milyar dolarlık satışlarının % 77'sini informasyon ürünlerinden, % 7'sini medya
ve % 16'sını da transaction ürünlerinden elde etmiştir. Gelirlerini elde ettiği yerler bakımından
REUTERS gerçek anlamıyla uluslararası bir firmadır. Bugünkü ajans haberciliğinin
biçimlenmesinde ve profesyonellik tarzının bu şekilde olmasında baş rolü oynayan ajanstır.
Aşağıdaki tablo Reuters'ın bu gelirlerini aldığı pazarların dağılımını gösterir:
Tablo 6 Reuters'ın gelir pazarları dağılımı
Bölge
24
Satışı (Milyon dolar)
Yüzdesi
Avrupa, Ortadoğu ve Afrika
1,682
61
Pasifik ve Asya
522
19
Amerika kıtası
427
16
Visnews
411
4
Meyer (1988)
130
Associated Press (AP): New York AP olarak 1948'de kuruldu. Kooperatiftir ve
üyeleri ise Amerikan basın ve yayın araçlarıdır. Gelirinin % 80'i Amerikan radyo, tv
ve basınından sağlar. AP şebeke haberleri yayın bölümü haber ve programlar yapar,
AP Broadcaster Inc. tv ve radyo bölümlerine sahiptir. 100'den fazla ülkeye haber
satar, 2500 kadar muhabiri vardır, bunun 560 kadarı Amerikanın dışında 50 kadar
büroda çalışır.
UPI: 1958'de 1907'de Scripps tarafından kurulan UPA ve 1908'de Hearst
tarafından kurulan International News Services'ın birleşmesiyle ortaya çıktı. AP'den
farklı olarak kar yapma amacıyla kurulmuş özel bir firmadır. 1982'de News Media
Corporation UPI'ı Scripps'den satın aldı. Ekonomik durum pek iyi değil. Hasta fena
halde. Scripps Company sahiptir. UPI ülke çapında yayın ve radyo şebekesine
sahiptir. 1907'de UPA olarak kuruldu ve 1958'de UPI adını aldı.
AFP: (Fransız): 1835'de Charles Havas Tarafında Agence Havas olarak
kuruldu. 1860'a ulaşıldığında Avrupanın her yerinde aboneye sahipti. Alman Wolff ve
Ingiliz Reutors ile dünya pazarlarını paylaştılar. Ikinci dünya savaşında işgali
Almanlar Havas'ı nazi haber ajansı yaptılar. Savaş sonrası diğer Fransız savaş
ajanslarıyla birleşerek AFP oldu. 1957'ye kadar devlet yardımıyla ayakta durdu.
Yapısal bakımdan hükümetten bağımsızdır. 15 tane idari konsül tarafından yürütülür.
Bu konsül Fransız radyo tv, basın, kamu servisleri ve çalışanlardan oluşur. Geliri
üyelikten ve devlet örgütlerindendir. AFP 3000 çalışana ve bir o kadar da dünya
çapında müşteriye sahiptir. Fransa'da 20 ve dışarda 70 bürosu vardır. Gunlük
haberlerinin yarısı dünya haberidir.
CNN (Cable Network News): (Amerikan, Ted Turner). Sahneye son yıllarda
geldi, ve özellikle Irak savaşı sırasında resimli haber ile ününü daha da artırdı. Şimdi
Tv-haberciliğinde dünya egemenliğini sürdürmektedir. Ted Turner bugün dünyanın
en büyük Tv haber örgütüne sahiptir ve geleceğin Amerikan başkanı olma niyetinde.
Dünya iletişim düzeninde, geri bırakılmış ülkeler sadece haberin ham
maddesini sağlarlar. Haber toplayan ve paketleyen iletişim firmaları dünya üzerinde
monopolilerini
kurmuşlardır.
Bu
egemenlik
düzeninin
kuruluşu
ve
pazarın
paylaşılması üzerindeki anlaşmanın tarihi 1800'ün ortalarına kadar gider. Reuters
(1851), Havas (1853) ve Wolff (Alman, 1849), ajansları 1859'da
imperyalistlerin
paylaştıları dünyanın iletişim yanını da üçe ayırma üzerinde anlaşmaya vardılar. Bu
anlaşmaya gitme masa başında olmaz, pazar mücadelesinin bir sonucudur. Pazarda
zaten paylaşılmış olan üzerinde anlaşmaya varırlar. Benzer şekilde, ticari iletişim
131
örgüt biçiminin Türkiye'de egemenlik kurması da masa başında gerçekleşecek birşey
değildir, Egemenlik mücadelesi her gün iletişim pazarında sürmektedir.
Avrupalılar Amerikan imperyalist yayılmacılığının Kımıldanışını 1800'ün
sonlarına doğru hissetmeye başladılar. Sonunda, Amerikan Associated Press, bu üç
güçle, 1875'de iş ilişkisi anlaşmasına girdi. Bu üçlünün imtiyazlarını kabul etti, Avrupa
ve Güney Amerika'da kendi haberlerini yaymıyacağını belirtti, ve bu üçlünün
haberlerini Amerika'da yayıp dağıtan bir ajans olarak çalışmaya başladı. Amerikanın
gücü arttıkça ve eski sömürgecilerin güçleri yittikçe, AP'de, UPA (bugünkü UPI) ile
birlikte,
palazlanmaya
başladı
ve
güçlendi.
Fakat
dünya
egemenliğinin
paylaşılmasında anlamlı değişiklik Birinci Dünya savaşından sonra geldi ve Amerikan
ajansları
total egemenliği 1940'ların ortasında eline geçirdi. Yani Amerikan
iletişimcileri 1850'lerden 1945'lere kadar, bağımsızlık ve egemenlik mücadelesi verdi.
Bugün egemenlik altındaki ülkelerin bazılarının yaptığı aynı şikayetleri bu yüz sene
süresince Amerika yaptı. O zaman, Avrupa sömürgecileri de buna normal olarak
kulaklarını tıkadılar. Örneğin, 1930'da AP'nin yönetim menejeri Kent Kooper Havas
ve Reuters'ın Amerikadan alıp dünyaya dağıttığı haberlerin sadece felaket, cinayet,
linç yasaları ve olayları, siyasal problemler gibi negatif bir alana sıkıştırıldığından
şikayet ediyordu. Bugün dünyanın her köşesindeki habercilerinin topladığı ve AP'nin
yaydığı haberlerin büyük çoğunluğunu kendilerinin bir zamanlar şikayet ettiği tip
haberler oluşturur. Yani, dün kendine yapılanı bugün başkalarına yapıyor. Bugün
AP, UPI, Reuter ve AFP ve televizyonda CNN haberde dünya üzerinde
egemenliklerini sürdürmektedir. Yerleşmiş profesyonel haber toplama ve hazırlama
tekniğinin ideolojik çerçevesi içinde, sistematik bir şekilde, haberler paketlenir ve
dağıtılır. Bu paketlemede profesyonelliğin ve ajansın politikasının çerçevesinin izin
verdiği özgürlük sınırları içinde, gerçekte belli bir siyasal ölçüye uyarak haber
toplama, üretme ve dağıtma yapılır.
Haber ajansı profesyonel ideolojisinde örgütün merkezindeki olaylar, merkez
dışındaki (geri bırakılmış ülkelerdeki) olaylardan daha önemlidir. Çevredeki bir olayın
haber olabilmesi için belli ölçüler içine girmesi gerekir. Bu ölçüler de belli bir dünya
görüşünün ve politikanın ifadesidir.
MİLLİ DEVLETLERİN ROLLERİ
Azınlık bir sınıfın çoğunluk üzerinde yönetim kurduğu, ve milletlerarası ticari
sermayenin kontrolu altına girmiş olan
milli devletler sisteminin egemenliği yeni
132
biçimler alarak sürmektedir. Amerika'da "deregulasyon," dev firmaların ve egemen
sınıfın pazar ilişkilerinde devletin bu yöndeki arabulucuğuna ve düzenleyiciliğine belli
alanlarda artık gerek duymadıklarının bir ifadesiydi. Firmalar ancak ne zaman baş
edemedikleri bir dış rekabetle karşılaşırsa (Örneğin, Japon oto endüstrisinin 1970'in
sonlarında Amerika'daki başarısı sonucu paniğe uğrayan Amerikan oto endüstrisinin,
Devleti kullanarak Japonya'ya şantaj ve baskılar yaparak kısa zamanda Japon oto
fiatlarını artıran tedbirler aldırttığı gibi) veya rekabetleri çıkar artmasını tehlikeye
düşürecek bir duruma gelirse (örneğin, elegeçirme, bütün hisselerini satın alma
girişimlerinde, haksızlık ve antitröst yasalarını kullanması için devletin işe burnunu
sokmasının istendiği gibi) devletin arabuluculuğuna ve düzenlemesine başvururlar.
Gerçekte, bu "arabulma ve düzenleme" yasalarını biçimlendiren ve değiştiren
pazardaki güç mücadelesi ve bu mücadelenin getirdiği ve ortaya çıkardığı
durumlardır. Yani, devletin pazarın dışından, üzerinden, pazarı kendiliğinden
düzenlemesi veya kontrolu diye birşey yoktur. Öyle görünse bile, bu gerçekte
pazarda çatışan güçlerin "galip" gelen bölümünün çıkarlarının ifadesidir. Amerikan
devleti sadece Amerika içinde değil, dünyanın her köşesinde, Amerikan firmalarının
çıkarını sağlamada önemli roller oynar. Dünyanın her köşesinde Amerikan
firmalarının kolayca iş yapabilmeleri için, (a) nükleer silahlarla donatılmış ordusunu
dünyanın her yerinde bulundurarak, (b) dış yardım politikasını bu çıkarlar
çerçevesinde çizerek, (c) CİA'nin ve (d) Amerikan halkının vergilerle aldığı parasını
rüşvet olarak bile kullanarak, (e) siyasal alt yapıyı hazırlayarak ve (f) bu ülkelerdeki
konjönktürü işine geldiğinde koruyarak bu görevini yerine getirir.
Geri bırakılmış ülkelerin devletleri geleneksel "yerli malı kullan" politikasıyla ve
ağır gümrük duvarları koyarak yerli kapitalist ve kompradorların soygununa yardım
eder. Uluslararası sermayenin kendine daha çok pay alma girişimleri, bu nedenle
kendilerine iç ortaklar veya mümessiller araması ve iç sermayenin bu talebe zorunlu
olarak boyunsunması, kısaca uluslararası sermayenin artan baskısı neticesi, eski
camlar bardak oldu ve geri bırakılmışların devletleri arabuluculuk ve düzenleme
rolünü birçok ülkede, hızla değişen pazar şartları ve son ölüm çığlıklarıyla direnen
yasasal düzenin yavaşlığı karşısında, fiilen yapamaz hale geldi. Bu ölüm ve doğum
sancılarını bazı ülkeler son onbeş yıl içerisinde yaşayıp relatif bir meşru düzene
ulaştılar. Türkiye'de ise savaş usturuplu bir şekilde devam etmektedir. Tabi
uluslararası sermaye ve onların ortakları, davetlerde viski bardakları dolu, TRT'nin
egemenliğinin ölümüne kadeh tokuşturuyorlar: Geçmiş olsun TRT. Sonun yakın!.
133
Tabi TRT ölmeyecek. Can çekişmesi ölmesinden çok daha faydalıdır. Bu nedenle,
sadece sürünecek. Kamu hizmeti örgütlerinin ne denli elitist, beceriksiz ve cebi-delik
olduğunu millete tekrar tekrar anlatmada örnek olarak yaşatılacak. TRT'nin
başindakiler özel teşebbüsle ortaklaşa ver-rüşvetyim al-gülüm ılışkisiyle kamunun
parasını çalacaklar. Bunların bazıları su yüzüne çıkacak. Rüşvetciler gidecek ve
yenileri gelecek. Tabi, rüşvet olayına yapısal açıdan bakılmadığı için "namuslu adam"
teraneleri okunacak. Aynı tas aynı hamam'a yeni müsteriler ve yeni tellaklar gelecek.
Geri kalmış ülkelerde, devlet, Amerikan devletinden farklı olarak, istilacılarla
ve onların işbirlikçileriyle, milliliği savunan milliyetçilerle, gericilerle, solcularla, ve
diğer kapitalist devletlerin baskısıyla yüzyüze bir durumda arabuluculuk ve
düzenleme yapmak zorundadır. Talana girişmiş güçler arasındaki kıran kırana
mücadelede, bu da olanaksız olduğu için, "kalkınma, ilerleme, ve modernleşme"
borazanlarıyla gelen
uluslararası sermayenin ve onların içteki işbirlikçilerinin
çıkarlarını gerçekleştirme yönünde girişimlerde bulunmak zorundadır. Yani, en güçlü
bir veya birkaçın egemenlik borusunun üfleyicisidir devlet. Talanda rekabet ve gelişim
o denli canlı ve heyecanlı ki, o ülkeye gelen bir başbakan veya başkanın bile
kesinlikle
milletlerarası
sermayenin
tanıdığı
ve
güvendiği
birinin
olması
garantilenmektedir. Bu durum sermaye içın önemli olan iletişım sektöründe de
kendini yansıtır: Eğer kamu iletişim örgütü güçlü bir durumdaysa, o örgütün başına
bile benzer özellikteki kişiler getirilir ki yozlaşma ve "kamu sektörü iş yapamaz,
milletin kesesine zarardır" ideolojisi daha iyi destek bulsun. Sanki kamu sektöründe
çalışanlar başka ülkenin veya başka dünyanın çocukları ve özel sektördekilerden
daha aptal, daha tembel, daha uyuz ve beceriksiz! Sanki kamu örgütü bürokrasisi
özel sektörün bürokrasisinden yaradılış nedeniyle çok aşağı ve geri seviyede...
Bürokrasileri, ister özel ister kamu sektöründe olsun, çalıştıran veya çalıştırmayan,
hızlaştıran veya yozlaştıran örgütün doğası değil, bu yapının güç ilişkilerindeki yeri ve
çalışma biçimidir. Eğer TRT televizyonlarında odalar sigara içen, gevezelik ve
dedikodu yapan personelle doluysa, ve senelerdir bir program bile yapmamış
programcılar varsa, bunun ana nedeni bu insanlar değil, TRT'nin ticari ekonomik
sistemin içinde aldığı yer ve oynadığı roldür. Eleştirici olan çoğumuz tutar, örneğin,
bu ticari pisliği tvde sergiliyorlar diye TRT'cilere bozuluruz. Hatta "ben olsam, ne
biçim düzeltirim" diye düşünürüz. 1960'lardan beri TRT'ye gidenlerin çoğu o veya bu
yönde "düzeltmek" için gittiler, ve çoğunlukla da ya atılarak ya da entegre olarak
"düzeltildiler."
Yapısal gerçeğin bir parçasi olarak, bu tür sektörlerde değişim
134
olmamasının nedeni siyasal çıkar hesaplarının getirdiği ve kurduğu geleneklerin bir
sonucudur. Anlamlı değişim bu nedenle ya özelleştirmeyle tamamiyle ticarileştirilip
ticari çıkarların hizmetine pazarlama ve ideolojik araç olarak verilerek, ya da siyasal
düzen değişikliğinin getirdiği yeniden-yapısal düzenlemeyle sağlanabilir. Gerisi
günlük politika ve çıkar çatışmalarının yansıması, rüşvetler, saldırılar, adam atmalar,
adam kayırmalar, bu veya şu politikalar, boş laf veya siyasal hipokrasidir.
Son yıllarda, medianın iç pazarı milletlerarası pazarın gereksinmelerine göre
biçimlenmesini
daha
da
artırdı.
Yasaların
engel
olduğu
yerlerde
yasalar
değiştirilmektedir veya sürekli çiğnenmektedir. Örneğin, Türkiye'de yapılan özel
televizyon yayınları çiğnenerek başlayan ve değiştirmeyle neticelenecek bir
faaliyettir.
Bu da güç ve yasalar arasındaki ilişkinin çok önemli bir yanını bize
gösterir: Yasalar güçlünün işine geldiğinde, yani kendi çıkarlarını koruduğunda, göğe
çıkarması, ve işine gelmediğinde, yani kendi çıkarlarıyla çatıştığında, çiğnemesi için
yapılmıştır. Özelleştirme yaygarası ve özel radyo uygulamaları buna en açık bir
örnektir. Diğer bir örnek: Bizde munzur ve de çok hınzır yayınlar yasası sadece
güçsüze karşı geçerli olarak çalışır. Playboy ve Penthouse gibi milletlerarası dev
firmalar için bu yasa bir iki hapla (gülünç bir ceza miktarıyla) geçiştirilen arada sırada
gelen başağrısı gibidir.
Avrupa devletleri uluslararasılaşmanın gereği doğrultusunda kendi çıkarlarını
bölgesel beraberlik ve işbirliğinde görerek, Ortak Pazar ülkeleri arasında yeni iletişIm
ilişkileri düzenlemesine gittiler. Bu düzenlemeler Avrupa'daki bölgesel iletişim
alışverişine kolaylıklar getirdi. Mart 14, 1989'da Avrupa Cemiyeti ortak bir kararla
önemli yenilikler getirdi: Anlaşmaya göre ortak pazar ülkeleri (a) televizyon program
çizelgelerinde üye ülkelerin programlarını artıracaklar. Fransa ve Italya Avrupa
dışında gelen programlara % 40 sınır konmasını istemişti, fakat bu gerçekleşmedi.
Bunun yerine Tv programlarının çoğunun Avrupa kökenli olması üzerinde anlaştılar.
(b) Haber, spor ve reklamda, sınırsız, ticari özgürlüğün olması kararlaştırıldı. (c)
Ortak pazarın her ülkesi diğerine direk veya satellite ile özgürce yayın yapacak. (d)
Reklamlar bir saatte 12 dakikayı ve bir günde % 15'i geçmeyecek. (e) Filmler sadece
45 dakikada bir reklam için kesilecek, (f) Haber ve güncel olaylar, dini yayınlar 30
dakikada bir reklamla kesilebilecek. (g) Sabun operaları, seriler, eğlence showları ve
belgeseller 20 dakikada bir reklam için kesilebilecek. Bu kararlar aynı hafta içinde
Avrupa Konseyinin aldığı kararlara paraleldir.
135
Kısaca, milli devletlerin rolü de baskısını durmadan artıran uluslararası pazar
konumu içinde eski geleneksellikten öte değişimlere uğramaktadır. Bu değişim
baskısını da en çok yaşanlar geri bırakılmış ülkelerdir. Yeni iletişim teknolojilerinin ve
bu teknolojileri besleyen ve bu teknolojilerin beslediği sermayenin yayılma saldırısı
karşısında, bu ülkelerin önce sermayeleri şekil değiştirmekte ve ardından da devletin
rolü
bu
değişime
136
benzetilemktedir.
D. SOFTWARE BİÇİMLERİ VE PAZAR İlİŞKİLERİ 25
İletişim teknolojisinin ortaya koyduğu en önemli ürün İletişimin iletileni, gözle
görüleni, kulakla duyulanıdır. Bu ürünler media teknolojisinin özelliğine göre çeşitli
araçlarla taşınarak, çeşitli araçlardan geçerek, çeşitli biçimlerde gelir: Film ile
projektörden geçerek ve perdeye yansıyarak sinema-ses-görüntü şeklinde; Tv ve
görüntü-teyple (VCR) odamızı istila eden ses ve görüntü biçiminde; Plak, CD ve ses
teypleriyle müzik, dua ve beddua, ağıt ve nutuk şeklinde; Gazete, mecmua, kitap,
dergi ile "yazılı" biçimlerde; Radyo ile dinlenerek anlamlandırılacak şekilde gelir. Bu
iletişim biçimleri çeşitli kıstaslar kullanılarak çeşitli şekilde kategorilere ayrılabilir.
Örneğin, amaçlanan izleyicinin karakterine göre (kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlılar
için gibi) sınıflandırılabilir. Geldiği araca göre: Tv, Gazete, radyo, magazin gibi...
Geldiği araca ve içeriğine göre: resimli roman, tele-roman, foto-roman, dizi, devamıyarın akşam, radyo haberi, tv haberi, tv-comics, dergi-comics gibi... Ele aldığı
konulara göre: ekonomik, siyasal, spor, cinayet, seks gibi... Amacına göre: eğitim,
eğlence gibi... Bu software biçimlerinin üretimi ve dağıtımı da, uluslararası pazarda
egemen ilişkilerin getirdiği tek yönlü bir akım karakterini taşır. Pazar paylaşımı ve
pazar egemenliğinde sadece birkaç sayılı ülke vardır ve bunların başında da Amerika
gelir.
Software akımının iki ana yanı vardır: Birincisi ideolojik ve kültürsel ve ikincisi
de ticari. Ideolojik yan ticari yanı desteklemek, tüketicileri pazara alıştırmak ve
entegre etmek için görev görür. Birinci yan bakımından, Amerikan kitle ideolojisi,
kültür ve yaşam tarzı dünyada rakipsiz egemenliğe sahiptir. Dünya bu bakımdan 24
saat sürekli bombardıman edilmektedir. Bu da ne kendiliğinden ne de bu tarzın
gerçek
üstünlüğünden
esinlenir.
Tarzın
sürekli
olarak
tekrarlanmasından,
yüceltilmesinden ve yeknesaklıktan öte çoğulcu renkli ve umut verici bir görünüm
içinde sunumundan, alternatifleri ortadan kaldıran pazar gücünden, ve insanlara
fiziksel ve duygusal heyecan ve fantaziye kaçışla-doyumu getiren eğlence
25
Bak: Varis (1984, 1986); Boyt-Barret (1982); Becker (1992); Larsen (1990); Bruno (1981);
Clark 1993a ve 1993b); Danow (1992); Fejes (1986); Wert (1988); Yeung (1990); Thomas (1989);
Glenn (1989); McBride (1992); Dyson (1990); Tetzlaff (1986); Diğer referanslar. En
bilgiler Variety mecmuasında bulunabilir.
137
son
istatistik
özelliğinden dolayıdır. İkinci, yani ticari yanda da dünya pazarlarında Amerikan
egemenliği gerileyen bir şekilde sürmektedir. Bu egemenlik altında kendi etki
alanlarını genişletmeye çalışan Japonya ve Avrupa kapitalistlerini, ve bu egemenlik
tarzını kopye ederek kendi yakın çevresinde iş yapan diğer ülkelerin kapitalistlerini
görürüz.
Milletlerarası pazar Amerikanın her firması için büyük gelir kaynağıdır. Kıtalara
göre ülkelerin ithal ettiği ağırlıkta olan programlar aşağıdaki tabloda kabaca
özetlenmiştir. Pazarda, her ülke hemen türde program satın alır. Fakat bazı ülkeler
belli programlara daha çok rağbet gösterir. Dünya pazarına hakim olan eğlence türü
programlardır. Aşağıdaki tablo, bu nedenle sadece bir genelleştirmedir.
Tablo 7 Ülkelerin ithal ettiği programlar
BÖLGELER
GELDİĞİ YER
PROGRAM TÜRÜ
Amerika
İngiltere, Meksika
Kültür
(PBS
için),
oyunlar, teleroman
Kanada
Amerika
film,
eğlence,
özellikle
durum
komedileri
Latin
Amerika, Maksika, Venezuela,
Amerika
film, eğlence
Brazil
Avrupa
Amerika, İngiltere, Fransa ve
Film, eğlence
diğer Ortak Pazar Ülkeleri
Arap
Orta Doğu
Afrika
ve
Amerika, Avrupa, Mısır, latin
Amerika
film,
tv
oyunları,
belgeseller
Amerika ve eski koloniciler
kültürel programlar,
film
1970'lerden beri hızlanan ve gittikçe artan software trafiği tek yönlü bir trafiktir:
Trafik Amerika'dan bütün dünyaya ve Avrupadan (Amerika hariç) bütün dünyaya
doğrudur. Önce trafiğin başladığı yerden başlayalım: Amerika.
AMERİKAN PAZARI
138
Amerika dışardan ne alır? Made in Korea, Made in Taiwan yazan mallar alır.
Bu malları üreten sermaye kimin? Büyük çoğunlukla Amerikan sermayesi, geri kalan
da Amerikan sermayesinin ortaklarınındır.
Peki, Amerika'da gazete bayilerinde ne görürsün? Bir sürü Türk mecmuası,
hepside ingilizceye çevrilmiş!. Bizim Çarşaf dergisi falan satılır. Amerikalı Türke
hayrandır. Çok sever. Türk gibisi yok der. Hele Türklerin Kore savaşındaki
kahramanlıklarını anlata anlata bitiremezler. Çok enteresan, MASH'ın bir serüveninde
bir Türkü temsil ettiler: Türk "Çinli! Çinli!" diye elinde bıçak canavar gibi oraya buraya
saldırıyordu. Sonunda bu "vahşi canavarı" yaralarını sarıp çinli öldürmesi için
cepheye geri gönderdiler.
Türkiye'de çevrilmiş bir Amerikan filminde, Charles
Bronson ile bir Türk subayı konuşuyor. Türk subayı Türklerin ünlü ve kudretli
geçmişinden bahsedip övünüyor. Ben de gögüslerim kabarmış bir şekilde pür dikkat
seyrediyorum. Charles Bronson bizim aslan subaya dönüyor ve alaylı ve küçümseyici
bir tonla soruyor: Eh, geçmişini dinledik, ataların epey şeyler yapmış. Peki şu
sıralarda ne yaptınız?. Bu sorunun karşısında bizim aslan subay "Çırpınırdı
Karadeniz" diyemez oldu. Şu sıralarda ne yaptık ki? Sen şusun, sen busun diye
birbirimizi yedik. Kurt, koyun, orak-çekiç, ok, mızrak, Smith & Wesson resimleri
yaptık. Ocaklardan ve camiden falan çıkıp bize benzeyip de bizden olmayanları
kurşunladık, bombaladık, bıçakladık, yaktık. Yani boş durmadık, epey şey yaptık.
Bizim subay nedense bu yaptıklarımızı söylemedi. Sustu. Ben tabi çok bozuldum
Charles Bronson ineğine. Elden ne gelir. Bir filim yapıp Charles Bronson'a sormak
gerek: En son ne zaman anasını bellemediniz bu dünya'nın?. Bu sorumu duyunca,
zevkten beli gelir belkide çirkin kerizin!. Televizyonda herkesin delice seyrettiği Kaçak
dizisinin baş oyuncusu İstanbul'a geldiğinde kıral gibi karşıladılar, kırıldılar ve
büküldüler, en seksi Türk orospularını çerez olarak sundular. Herif yedi içti, s..ti, s..tı.
Amerika'ya geldiğinde de Türkiye ve Türklerden nefret ettiğini söylediğini duydum.
Herifler "Midnight Express" filmini yaptılar ve hapishanelerin gerçeğini anlatarak ve
de epey abartarak doğruyu söyleyip biz Türk milletine hakaret ettiler. Geçen senen
(1993) bu filmi çok güzel bir kılıfa sokarak Türk milletine sundular: Ne öğrendik?
Herifin homoseksüel olduğunu ve Milliyetcilik!. Amerikan televizyonun meşhur 60
Minute'ünün (60 Dakka programı) yapımcı-sunucusu Ankara ceza evinde esrar
kaçakcılığından 20 yıl yiyen bir Amerikalıyla söyleşi yaptıktan sonra Türk ceza
kanunumuzun canilik ve ilkelliğinden bahsetti. Tabi New York'ta kimse, hiç değilse,
"biz gene iyiyiz, siz, adamı ekmek çalarak suç tekrarladığı için yetmiş yıl hapse
139
atıyorsunuz" diye bir karşılık vermeye kürk ve viski ticaretinden falan olacak vakit
bulamadılar herhalde. (Amerikan adalet sisteminin ne denli adil olduğunu öğrenmek
istiyor musunuz? O zaman benim Amerika adlı kitabımı okumanızı öneririm. İyi
reklam değil mi?)
Yani, demek istediğim, Amerika'da yabancı mecmua veya dergi bulayım
dersen ve New York gibi büyük bir şehirde değilsen, avucunu yalarsın. Yoktur. Tek
çaren büyük kütüphaneye gitmektir. Orda da varsa tabi. Büyük şehirlerde, şehir
merkezlerinde birkaç tane yabancı magazin satan bayiler vardır. Bu bayilerdeki
magazinler İngiliz, Alman, Fransız, ve Italyan basınındandır. Gazeteler de vardır.
Hürriyet gazetesini, özellikle Türklerin olduğu bölgede Türek bakkallarında bulursun.
Amerikan pazarı birkaç büyük metropol ötesinde dışarıya kapalıdır.
Amerika diğer ülkelerden çok az program ithal eder. Amerika'nın ithal ettiği
program Amerika'daki total yayının saatinin sadece yüzde ikisi kadarını kaplar.
Bunun da çoğunu Spanish International Network Servisi programları oluşturur.
Meksika ve ingiltere'den ithal edilenler % 50'ye yakındır. Diğer Latin Amerika
ülkelerinden alınanlar % 30 ve Avrupa'da % 21'dir. Ispanyol kanalları (örneğin New
york ve çevresinde seyredilen Kanal 41 ve 47) tamamiyle ithal malı kullanır. Amerika
pazarında da tutulanlar, Meksiko ve Latin Amerika'nın (telenovela) ispanyol türü
sabun operalarıdır. Amerika'da geniş ispanyol konuşan nüfus olduğu için, bu
programların hemen hepsi ispanyolca olarak ispanyol kanallarında kullanılır.
Amerika'da epey güçlü iki ispanyol televizyon şebekesi vardır: Univision ve
Telemundo.
Meksika'nın
program
üretim
firması
Televisa
Amerika'daki
bu
şebekelerin programlarının % 50'den fazlasını sağlar. Tabi reklamlar o yörenin ticari
reklamlarıdır.
Amerikalı için, İngiltere'den ithal edilenler ise kamu medyasında
kullanılan "kaliteli" programlardır. Kaliteli olması, kitle ürününün bayağılığını
taşımayan, ince ve zarif, günlük siyasal sorunlardan ve bu sorunların bayağılığından
uzak, burjuva zevkine uygun olmasındandır. 1990'ların başından beri, özellikle kablo
kanalların
artmasıyla
birlikte,
İngiltere'den
ve
Kanada'dan
gelen
eğlence
programlarını da egemen olanların dışındaki kanallarda görmek mümkündür.
Amerika'da dışardan gelip de ticari kanalda tutulan tek program Benny Hill
Show'uydu.
Amerikan halkı dışardan gelen filmleri seyretme olanağına sahip değildir.
Amerikan film endüstrisi bu olanağı gücünü kullanarak ortadan kaldırmıştır. Hiçbir
yabancı filmin örneğin NEw York'ta bizim bölgedeki sinemalarda gösterilme olanağı
140
yoktur. Bizim bölgenin nüfusu ne kadar? Çok değil, sadece 3.5 milyoncuk. Bırak
yabancı filmi bağımsız Amerikan film yapımcıların filmlerinin bile gösterilme olanağı
sıfıra yakındır. Çünkü sinemaların çoğu dikey-entegrasyonun bir parçasıdır ve bağlı
olduğu konglemerate'in filmlerini gösterir.
Bunun yanında, Amerikan endüstrisi dışarıdan gelen filmlerin ve tv
programlarının
seslendirilip çevrilmesine karşıdır ve yapmaz. Neden olarak da
"sanat eserinin dubbing ile, sanat eseri kalitesini ve orijinalliğini yitireceğini" ileri sürer.
Öte yandan da, dünyada kendi mallarının dub edilmesine (çevrilmesine) ses
çıkarmazlar. Niye karşı çıksınlar ki? Mallarının bu denli yaygın olarak satılmasının
nedeni çeviridendir. Yoksa biraz zor egemenlik kurardı. Diğer ülkeler de, Amerikan
ürünlerine "sanatın dürüstlüğüne uymaz" diye kesinlikle dubbing\çeviri yapılmasına
karşı gelip, bunu durdursalar ne olurdu? Çok iyi olurdu. yabancı ülkelerin elitlerinden
ve meraklı bir azınlıktan başkası bu ürünleri tüketmezdi. imperyalizmin saldırısı biraz
durdurulurdu. Ben de bu kitabı bu şekilde yazamazdım. Amerika'ya gelen Avrupa ve
diğer ülkelerin filmeri ancak kültür derneklerinde ve benzeri yerlerde gösterilir.
Buralara da ancak "aydın" ve "elit" kesim ve de ilgilenen kişiler gider. Avrupanın
zengin film tarihi, orijinal dilleriyle, ancak seçkinlerin gittiği böyle yerlere
sıkıştırılmıştır.
Öte yandan, bazı Amerikan iletişimcileri, diğer ülkelerin ürünlerinin Amerika'da
gösterilmemesine gerekçe olarak gönderilenlerin çocukça, basit, ve ilk okul
çocuklarının bile seyretmeyeceği amatörce şeyler olduğunu iddia ederler. Yani,
kendilerine gelince "sansür etmeyin, özgürlükleri çiğnemeyin, bırak seyirci karar
versin" diye kafa ütülerken, başkasına gelince, hemen seyircinin kararını bilen
müneccim başı olurlar. Eh, ne diyeceksin, egemenlik psikolojisi bu.
GELİŞMİŞ AVRUPA PAZARI
Avrupada, özellikle ortak pazar ülkeleri arasında bölgesel dağıtım ve trafik
epey gelişmiş durumdadır. Amerikan dev firmalarına karşı, Avrupa kapitalistleri ancak
dünya çapında sömürü yapan Avrupa firmaları geliştirerek rekabete girebilir.
Avrupa'da üretici ve dağıtımcı olarak birkaç dev firma ortaya çıkmış ve egemenlik
kurmuştur. Hemen her avrupa ülkesinden bir veya birkaç iletişim firması Avrupa
pazarında yarışmaktadır. Kamu iletişim kurumları da Avrupa ülkeleri arasında
birbiriyle ilişki kurarak güçlerini artırmaya veya korumaya çalışmaktadır. Avrupa
ülkeleri Amerikan egemenliğine karşı sürekli çareler bulup, kendi çıkarlarını korumak
için çaba göstermektedir. Özellikle Ortak pazar ülkeleri bu konuda sürekli tartışır ve
141
kararlar alır, kotalar kor. Fakat Amerikan programları gene de Avrupada egemen güç
olmaya devam etmektedir.
Amerikan ürünlerini taklit eden sadece geri kalmış ülkeler değildir, aynı
zamanda gelişmiş kapitalist ülkeler de bu yolu seçmiştir. Amerikan kültürel
egemenliğinden Avrupa da kaçamamıştır: Almanlar Amerikan tv serilerini alıyorlar ve
yayınlamadan evvel "Almanlaştırıyorlar." Örneğin Alman tv pazarının lideri RTL
Amerikan Almanlaştırılmış-kopyeciliğini başarılı bir formül olarak uygulamaktadır:
RTL 1990-1992 arasında 100 Amerikan serisi yayınladı. Diziler, sitcom'lar, ve
telefilmler programlarda ağırlıktadır. Amerikan "Tonight Show" "Gottschalk" olarak
almanlaştırılmıştır. "Who is the Boss,"
"Married with Children" ve sabun operası
"Restless Years" programları da Almanlaştırılanlar arasındadır. RTL "Cheers"
programını da yakında Almanlaştıracak. "Nightline" biçimi kaliteli bir show yakında
konacak. Buna "Saturday Night" eklenecek.
26
Tabi Amerikan "As the world Turns,"
"Guiding Lıght" gibi sabun operaları sadece Almanya'da değil birçok ülkede dub
edilmiştir. İhtiyar annem bile gündüz sabunlarını seyrederek ufkunu genişletiyor.
Bizde, enteresan birkaç "türkleştirme" gördüm: Bu da genellikle Amerikalıların
siyasal-kültürüne bizim siyasal-anlayış ve kültürümüzün anlatış şekli ve kavramları
ekleniyor, ve hatta bazen
yobazlığında
kullanılmadığını,
bizdeki tür siyasal yobaz kavramların Amerikan
yani
Türkleştirilerek
uydurulduğunu
görürüz.
"Almanlaştırma" veya "türkleştirme" çeviri yaparken originali belli klişeler ve kültürbağımlı ifadeler koyarak değiştirerek kendi kültür ve siyasal ideolojisini katmadır.
Nederland Avrupa'da en çok oyun showuna düşkün bir ülke olarak kendini
gösterir. Kamu yayın kanalları kendi oyun showlarını kendileri üretmektedir. Fakat
yerel bağımsız üreticiler de bu düşkünlükten önemli bir pay almaktadır.
Gerçi Avrupada bölgesel değiş tokuş uzun yıllardır devam etmektedir ve
Ortak pazar ülkeleri arasında daha da kolay bir hale gelmiştir, Gene de Avrupanın
Amerika'dan ithalı
% 40 gibi önemli bir miktarın üzerindedir. Batı Avrupa
software'lerinin % 40-50'sini Amerika'dan, % 10-20'sini İngiltere'den, % 5 ile 10
arasını da Almanya ve Fransa'dan, ve % 5 kadarını da diğer ülkelerden ithal eder.
Fransa "Amerikan kültürel imperyalizmine" açıkça karşı çıkan en militan
kapitalist ülkedir. Bu ülkenin televizyonunda bile en çok seyredilen on programlardan
26
Variety, Eylül 6, 1993.
142
en az üç tanesi Amerikan yapımıdır.
Örneğin Mayıs 1993'ün ortasında, en çok
seyirci toplayan programlar sırasıyla: "Officer and a Gentleman" (Amerikan filmi, 8.7
milyon seyirci), "Columbo" (Amerikan polis serisi, 8.2 milyon), Sacree Soire (Fransız
varyate show; 7.7 milyon), "Shoot to KiIl" (Amerikan filmi; 7.7 milyon), "Docteur
Popaue" (French filmi; 7.1 milyon). 27 Fransız milliyetçiliği kendini gene de gösterir:
Televizyonlarda gösterilen filmlerin yüzde otuz kadarı Amerikan filmidir. Kendi filmleri
ise yüzde ellinin üzerindedir. Fransa bu nedenle Avrupa'da kendi filmlerini gösteren
ülke olarak başta gelir. Bu denli "koruyucu" olmayan Almanya'da televizyonda
kullanılan Amerikan filmleri yüzde kırkın üzerindedir. İngiltere'de ise Amerikan filmleri
büyük çoğunluktur. Çok nadiren İngiliz filmleri en çok seyredilen 25 film arasına
girerler. İlk 25'in hepsi Amerikandır.
İtalya'da televizyon eğlence showları ve filmler dışında, İtalyan tv yapıtları
egemendir. Eğer o gün maç yoksa (Maçlar 11 milyon kadar tv seyircisi toplar),
varyate ve mini seriler 5-7 milyon izleyiciyle başı çekerler. Ardından da filmler gelir.
Italyanlar televizyonda filme, özellikle Amerikan filmlerini çok tüketirler. Televizyonda
gösterilen filmlerin yarısından çoğu Amerikan, yüzde otuz kadarı yüzde on kadarı da
Avrupa yapımıdır.
Norveç 1993'de TV-2'yu yayına soktu. Amerikalılar tv-2'nin kendileri için iyi
müşteri olacağını ummaktalar.
Turner broadcasting System, İnc. TNT Latin Amerika eğlence programları ile
Latin Pazarında, sadece diğer Amerikan firmalarıyla değil, Brazilya ve Meksika
firmalarıyla da egemenlik yarışındadır.
Kanada televizyon pazarı büyük ölçüde Amerikanın egemenliği altındadır;
Kanada televizyonlarında en çok seyredilen programlar Amerikan yapısıdır. Herhangi
bir haftada en çok seyirci toplayan 10 programdan en az 7 tanesi Amerikandır.
Televizyon filmlerinin ve tv oyunlarının yüzde doksandan fazlası Amerikandır.
Japonya'da yabancı tv programları pek tutulmamaktadır. Dışardan getirilen tv
programları total yayın zamanının sadece % 1'ini kaplamaktadır (1993). Amerikan'ın
faşist programı "A-Team", "family Ties", ve "Miami Vice" seyirci bulamadı ve
yayından hemen kaldırıldı. Yabancı diziler tutulmamakta, ve tek bir serüvenden sonra
gösterilmemektedir. Eğlence kanalı NHK-2 "Beverly Hills 90210", "The Cosby Show",
27
Variety, June 7, 1993.
143
"Beauty and Beast" ve "Wonder Years" programlarında biraz başarı sağlamışlardır.
Bu durum tv programlarının satış fiatlarında da yansımaktadır. Diğer gelişmiş
ülkelerde yarım saatlik Tv serilerinin bir serüveni 12,000-16,000 dolar arası satılırken,
Japonya'da 4,000-6,000 dolar arasına satılmaktadır. Fakat bu fiat savaşıyla kullanımı
sağlama şimdilik Japonya'da çalışmamaktadır. Bunun da en büyük nedeni, japonların
geniş üretim olanaklarının olmasıdır. Bu fiat savaşı Türkiye gibi ülkede kolayca işler
ve yerel-rekabeti ortadan kaldırır veya kendinin ortağı veya dağıtıcısı yapar.
BAĞIMLI PAZARLAR
Bağımlı pazarlar kendi üretim olanakları ellerinden alınmış, yozlaşmış,
taklitçiliğe, kopyeciliğe ve hatta korsanlığa yönelmiş, dış ürünlerin egemenliğindeki
tüketici ülkelerdir. Dünya pazarındaki tek yönlü trafik okunun sivri ucundakilerdir.
Bu trafiğe, Amerikan soap\sabun operasıyla başarılı bir şekilde rekabet eden
tele-romanı (telenovela) türü ile Latin Amerika katıldı. Sabun operası programı, adını
bu programların başladığında sabun firmaları tarafından desteklendiğinden veya
sahipliğinden alır. Hala sabun ve kadınların kullandıkları eşyaların reklamını yapar.
Telenovela tele-roman, foto-roman gibidir. Bugün bu programların ihraç edildiği dört
merkez vardır: Brazilya, Meksika, Venezuela ve Porto Rico. Venezuela'nın önde
gelen telenovela üreticisi Marte-Tv'ye Venezuelalı iki milyarder iş adamı, Hernan
Perez Belisaro ve Enrique Cusco sahiptir. Tabi benzeri her ülkede olduğu gibi, bu
kişiler gerçekte dıştaki ortaklarına bağımlıdırlar. HBO-Ole uydu servisi yoluyla Warner
Bros Tv bu firmaya ortaktır. Warner Bros Tv Marte'nin uluslararası pazarlamasını
yapar. Marte her yıl ortalama iki telenovela üretmektedir. Her telenovela genellikle
120 saattir. Brezilya'nın Globo şebekesi dünya'da Amerika'nın üç şebekesinden
sonra gelen dördüncü şebeke durumundadır.
Bugün Marinho ailesinin Globo
imparatorluğu Brazilya'nın ne okuyup, ne dinleyeceği ve ne seyredeceğine karar
verendir. Brezilya televizyon programları Amerikan değerlerini, davranış biçimlerini ve
sosyal ilişki modellerini Brezilya halkına aktarmaktadır. Gerçekte, sabun-operaları ile
telenovelalar Latin Amerika'da ve Amerika'da birbirine rekabet edecek bir yayın
zamanı çatışmasına sahip değildirler. Örneğin Amerika'lı kadın öğleyin başlayıp ikindi
sonuna kadar televizyonu açık hem ev işi görür hem de "sabun-operasını" (Amerikalı
kadın "benim sabun-operam" der) seyreder. Eğer işte çalışıyor da seyredemiyorsa,
VCR'da kaydeder ve akşam gelince vakit bulduğunda seyreder. Fakat latin Amerikan
kadını (ve de erkeği), Amerika'da bile, telenovelaları akşam seyrederler. Çoğunlukla
saat sekizde başlar. Bazı latin ülkelerinde biraz daha öne alınmaktadır. Dolayısıyla,
144
sabun operası ile telenovela arasında "zaman" bakımından bir rekabet yoktur.
Rekabet genel seçenek anlamında vardır. Fakat her ikisi de, örneğin Türkiye'ye
getirildiğinde genel olarak birbirine benzerlik gösterirler: Latinlerinki daha çok bizim
"gözyaşı, aşk, sevda" seviyesinde küçük bir çevre içine sıkıştırılmış sonu gelmez
duygular ve duygusal ilişkilerin öyküsüdür. Bunu yazarken kanal 47'de gösterilen
telenovelada kadının canhıraş ağlayışı tepemi attırıyor (eskiden gözlerim yaşlanırdı.)
Amerikalıların sabun operasında ise daha çok para sorunlarını çözmüş profesyonel
burjuvaların seks ve entrika oyunlarını seyredersin. Anlamak için seyrettiğimde bile
miğdem bulanır. (Hele Dallas gibi bir diziyi seyretmek için, iyiden iyiye miğdesiz
manyakça-hayranlık gerektirir.) Latinlerinki geleneksel kültürün duygusallığını,
Amerikan sabuncuları da kapitalist kültürün "materyalist hırsını ve yozlaşmasını"
ifade ederler. Bu nedenle, örneğin Annem latinlerinkini daha çok sever. Ama bir
Ankara veya Istanbullu modern-kadın kendisi için daha çekici ve faydalı gördüğü
sabunla sabunlanmayı daha kaliteli ve ileri görür. Gözyaşı ve sabun farkı mı dersin?!.
Ne farkı olursa olsun, her ikisi de kitle tüketim pazarı için tüketiciler biçimlendirir ve
onlara tüketim gündemlerinde neleri satın almalarının gerektiğini öğretir. Bunun
sonucu olarak, örneğin Procter & gamble firmasının sadece Amerika'daki satışı
1992'de 29.9 milyar dolardı. Unilever US'inki 9.2 milyar, Colgate-Palmolive'ininki 7.0
milyar, Avon'ınki 3.8 milyar, ve Clorox'ınki 1.7 milyar dolardı. Latin Amerika
pazarlarında üretilen telenovela'lar Amerika'da New York, New Jersey, Florida,
Kalifornia gibi ispanyolların sık olduğu bölgelerdeki ispanyol kanallarında, ve İtalya ve
Türkiye gibi ülkelerde geniş pazar bulmaktadır.
Latin Amerika tele-roman dizileriyle Amerikan sabun-operasının yanında
başarı sağlamaları dışındaki diğer türler, filmler, seriler, oyun showları ve çocuk
programları Amerikan softwarelerinin egemenliği altındadır. 1993'ün başında Şili'de
en çok seyredilen tv showlarının başında sırayla Kino (oyun), Just in Case (U.S.
telemovie), Three on a match (U.S. filmi), The Untouchables (U.S. Movie), Dark
Shadows (U.S. seri), Cara Sucia (Venezuela, tele-roman), Life Goes on (U.S. seri);
Grease (U.S. film), Indiana Jones (U.S. film), La Nina de la Palemera (Şili, filmi)
geliyordu.
28
Orta Amerika Ülkelerinde (El Salvador, Panama, Costa Rica) yerel
yapım hemen hemen yok gibidir. Bu ülkelerde 1980'lere kadar Amerika'nın total
28
Variety, Şubat 15, 1993.
145
egemenliği altındaydılar. Bölgesel üretim ve dağıtımcıların (Meksiko, Venezuela)
güçlenmesiyle, onlar da bu pazara girdiler. Bugün Orta Amerika ülkeleri
programlarının % 80'inden fazlasını dışardan almaktadırlar. Bunun da % 65-75 arası
Amerikan ürünüdür. Ardından % 15 kadarla Meksika ve % 3-6 arası Venezuela gelir.
Serilerin, filmlerin, teleromanların hepsi, çocuk,programlarının % 90'ından fazlası ve
diğer türlerin (müzik, eğitim, din gibi) %
60'dan fazlası dışardan gelir. Brazil ve
Meksiko program üretiminde hemen hemen bağımsızlıklarını almış durumdadırlar:
İletişim araçlarındaki programların % 70'i kendi yapımlarıdır. 29
Ortak pazarın kuralına göre, Avrupadan Türkiye'ye yöneltilen yayınları Türkiye
Türk halkının almasını garanti eder.
30
Türkiye'de korsan yayın yapan dış sermayenin
çıkarlarının ifadecileri istasyonlar program kalitesi bakımından birbirinden kötüdürler.
Türkiye televizyonlarında yaygın olan sinema filmleri, sabun-operaları, polis ve
aksiyon dizileri, ve gece sonrası yayınlanan erotica, yani yumuşak-pornodur. Hepside
programlarının büyük kısmını dışardan sağlar. Show Tv'nin son zamanlarda
uluslararası pazarda aradığı gençler için hızlı-hareketli plot ve yakışıklı aktörlerin
olduğu filmlerdir. Show tv tam bir parazit istasyon niteliğindedir: Program üretmez,
satın alır. HBB ise spor, mini diziler, filmler ve sabun operalarına devam etmektedir.
Kanal 6 kendi Amerikan-kopyesi oyunlarını ve sabah-konuşma programlarını kendisi
yapar. Büyük çoğunluğunu dışardan satın alır. Bu istasyonların program politikaları
Türk kültürü ve ahlakına ve kamu çıkarlarına aykırıdır (Öyleyse niye seyrediyoruz?
Müptela oldum, sevgilim, yak bir sigara, tv ile koyun koyunayız.) Hatta TRT'nin
politikası bile bu yönden eleştirilebilir. Interstar ve Tele On daha çok hareketli polis ve
detektif ve yeni bluckbuster filmleri, dizileri ve mini serileri öne koymaktadır.
Türkiye pazarı epey çekici olmalı ki birkaç dev sermaye de direk girişimde
bulundu: Örneğin R. Murdock kendi SKY kanalını kullanıp yayın yapmak için TRT
Kanal 3'ü kiralamak istedi. Nieticesiz kaldı. Hürriyet-Sabah-Milliyet de benzer teklifle
geldiler. Koç ve Time Warner birlikte aynı girişimde bulundular. Daha işin başında
Türkiye. Yakında daha da güçlü girişimler olacak.
29
Wert (1988)
30
Simon Morgan (1989) European Tv: Broadcasting in the 1990's. International
Media Law, Nov. 1989, s. 90-91.
146
TRT'nin dış yayını TRT International Almanyadaki türklere yöneliktir, böylece
ordaki halkla kültür bağının sürekliliği sağlanmaya çalışılır. TRT GAP güneydoğuya
yöneliktir ve bu pratik milli şovenizmin ve egemen kültür pratiğinin bir örneğidir. Bu da
egemenlik ilişkilerinde "normal" bir durumdur. Merak ettiğim: TRT'nin bu kanalında
acaba kaç tane ispiyoncu, gizli ajan, yani insanlıkla insanca ilişkisi olmayan insan
taslağı, program yapmakta veya programcılarla birlikte çalışmakta dersiniz?
Olmaması düşünülebilir mi? Düzen bu, çalışması gerek ve istihbarat, casusluk
propaganda, suikast bütün düzenlerin kendilerini koruma çabasında başvurdukları
klasik yollardır. TRT AVRASYA TV kamu servisi açısından dünya Türkleri arasında
dayanışma kurmada ve sürdürmede önemli bir girişim olarak yorumlanabilir. Ben tabi
öyle yorumlamam. Ekonomik ve siyasal anlamda, Türkiye tipi yapının bu Türk
ülkelerine satılmasına yardımda bulunmayı amaçlayan bir girişimdir. Bu girişimde
bulunan TRT politikasını saptayanların bu ekonomik ve siyasal amacı düşünüp
düşünmediğini ben bilemem. TRT Avrasya pan-Türkçülük trampetleri, davul ve
zurnalarıyla, farkında bile olunmadan bu ülkelerde daha değişim olur olmaz başlayan
uluslararası ekonomik ilişkilerin belli biçimde şekillenmesine (kabacası soyguna)
yardım edebilir. Yabancılar yerine hiç değilse biz yapalım değil mi!. Bize fırsat kalırsa
tabi... Belki kırıntıları ve döküntüleri toplarız. Bu ülkelerin iletişim alt yapılarının da
yapılması gerekir. Milletlerarası firmalar orda. Türkiye kaynaklı NETAŞ bu iletişim alt
yapısı girişimine zevkle katılmakta. Bizim sayemizde kardeşlerimiz Batılılaşacak ve
kalkınacak. Gerçekte bizim sayenizde, kapitalist ideoloji kendini yaymada etken bir
olanak bulmuştur: Türk Türkü ideolojik kakalamayla başkasının sömürüsü için altyapıyı oluşturma ve güçlendirmede yardımcı oluyor. Allah razı olsun. Koç moç buz
dolabı falan hediye ettiler mi acaba? Kime ve ne için? Ayrıca sana ne! Dedikodu
yapalım biraz, dedik de... Özel Tv'mizde yerel arzu ve ihtiyaçlara cevap veren Günün
baş haberi: Milyarder Hamdullah'ın kırmızı donu Yardım Severler Cemiyetinin açık
artırmasında beş milyara satıldı. Elde edilen para Hamdullah'ın Fukaralara Yardım
Kurumunda fukaraları yardım için kullanılacak.
ESKİ DOĞU BLOKU
Sovyetler Birliği ve Doğu bloku bile çözülmeden önce ithallerinin % 57'sini Batı
pazarından satın alıyordu. Şimdi Amerika ve Avrupa için eğlence endüştrisine ğe
açık yeni pazar olanakları çıktı. Hatta kablo televizyonu bile... HBO (Amerikanın
Home box office kablo televizyonu) Eski sovyet ülkelerinin Tv eğlence pazarına adım
attı. Film ve video pazarı bu ülkelere doğru yayılmmaktadır. New York'ta Yankee'nin
147
seyrettiği yeni filmleri Moskova'da Ruski seyretme olanağına sahip şimdi. Polonya,
Çekoslovakya ve Macaristan diskolarında gençler son Amerikan popüler müziğiyle
dansediyor, Alman birası yudumluyor, Amerikan sigarası tüttürüyor, Michael Jackson,
Punk ve hardrock konuşuyor. Demokrasi ve özgürlük! İlerleme!. Biz gençken, neden
bu tür martavallarla karşılaştığımızda, kafamızı azıcık çalıştırıp "Kimin?" sorusunu
sormadık dersiniz? Çalıştırdığımızı sandığımız kafamızın belli kalıplar içinde
hapsedilip çalıştırıldığından olmalı!. "Çalıştırsan ne olacak ki" diyor beynimin bir
köşesine oturmuş şeytan. Taşlıyorum şytanı...
SİNEMA FİLMLERİ
Film satışları geleneksel olarak üç merkezden olurdu (Santo Monica, Cannes
ve Milan). Şimdi bu merkezler dışı yapılan satışlar tüm satışların yarısından fazladır.
Amerika'nın dünya pazarlarından elde ettiği gelirler de bu endüstrinin pazar
hakimiyetini sürdürdüğünü göstermektedir. Agustos 30, 1993'de, bir haftalık box
office (yani sinemalarda seyirle elde ettiği) geliri 132.7 milyon dolardı. Ayni hafta
içinde 1992'de 112.5 ve 1991'de 28.1 milyon yapmıştı. Bunu biraz daha anlamlı
yapmak için yılın başında, Agustos 30'a kadar olana bakalım: 1991'de 2.91 milyar,
1992'de
2.94
milyar
ve
1993'de
3.16
Uluslararası pazarda Kasım 4, 1993'de baş sırayı alan filmle
milyar
dolardı.
Harrison Ford'un
oynadığı Fugitive, The Firm, Jurassic park, Cliffhanger, In the Line of Fire, yani
hepside Hollywood filmleriydi. kasım 4, 1993'de jurassic Park bütün dünyada para
rekoru kırıyordu: Japonya'da 103 milyon dolar, Almanya'da 31 milyon, Brazilya'da 10
milyon, Kore'de 14 milyon, Meksika'da 17 milyon, Taiwan'da 14 milyon, Italya'da 8,9
milyon ve Arjantin'de 6,8 milyon dolar yapmıştı. .31
Amerikan film endüstrisinin dünya'da en önde gelen pazarları kapitalist ülkelerdir.
Bunların başında da Japonya gelir. Aşağıdaki tablo son üç yıldaki (1990-92) dağılımı
göstermektedir:
Tablo 8: Amerikan film endüstrisinin dünya pazarında kiralamayla elde ettiği gelirler
(1990-1992)
Ülkeler
Japonya
31
1990
1991
1992
236.7
200.7
165.1
Variety, Eylül ve Kasım 1993 ayları.
148
Almanya
175.0
142.4
162.0
Fransa
164.2
136.9
141.0
Kanada
148.3
133.9
130.4
İngiltere
144.4
121.3
127.4
İspanya
110.4
107.7
117.4
Avustralia
70.4
62.9
67.4
İtalya
117.0
74.9
65.2
Güney Kore
34.9
31.6
39.6
Meksika
22.7
27.1
36.9
İsveç
39.8
29.9
31.8
Belçika
26.4
22.6
26.1
İsviçre
27.5
24.3
24.3
Arjantin
14.1
20.5
24.2
Brazil
48.4
45.9
23.1
İsveç
39.8
29.9
31.8
Japonya'da 1992'de en çok para yapan 10 filmden 8'i hollywood yapısıydı. Japonya
Amerikan film endüstrisi için dünya pazarında bir numara gelir kaynağıdır. Hollywood
1992'de film dağıtımından 165 milyon dolar yapmıştı. Bu miktar 1993'de çok daha arttı.
Sadece Jurassic park filminden Japonya'da bu sene bu kadar gelir sağlandı. Aşağıdaki tablo bu
dağılımı göstermektedir:32
Tablo 9: Japonya'da
1992'de film dağıtımdan elde edilen gelir (kiralamadan,
göstermeden değil) (Milyon dolar)
Filmin adı
yapıcısı
gelir
Hook
Columbia\Tristar
2.4
kurnei No Buta
Toho, Japon
22.4
Alien
20th Fox
18.8
Basic Instincts
Nippon\herald
18.3
. Variety, Eylül 27, 1993.
32
149
Kodayu
Toho, Japon
17.3
JFK
Warner Bros
16.3
Doremon Super cat
Toho, Japon
16.2
Beauty and Beast
Disney\Warner Bros
15.4
Farawat Sunset
Shochiku, Japon
14.4
The gangster Moll
Toho, Japon
14.4
Amerika'nın Japonya'dan sonra ikinci büyük film pazarı Avrupadır. Avrupada Almanya,
Fransa, İtalya, İspanya, Ingiltere, ve İsveç Amerikan filmlerinin Avrupadaki gelirlerinin %
80'ini sağlarlar. Eylül 1993'de Avrupa'da en çok para yapan 10 filmden en baştaki sekizi
Hollywood yapısıydı: Jurassic Park, Sliver, Fugitive, Hot Shots, Made in Amerika, In the
Line of Fire, Last Action Hero, Dennis the Menace, La Soif de L'or (Gaumont/BVI) ve
Mucho ado about Nothing (Bağımsız)33
Avrupa film endüstrisi, hemen her Avrupa ülkesinde, dayanıklı ve zengin bir geçmişe
sahiptir. Fakat Avrupa ülkelerinin Hollywood'un artan gücü karşısında kendi ülkelerinde ve
aralarında bile pazar payları azalmaktadır. İspanya, örneğin, 1990'ın ilk yarısında. TVE
(kamu) ve Telemadrid (özel) ve Berlusconinin kanalı Tele-5, ve Antenna-3 total 537
Amerikan filmi yayınladılar. Bu yayınlanan filmlerin % 45'ini buluyordu. Almanya'daki son
üç yıldaki durum buna bir örnektir. Eylül 1993'de, Almanya'da gösterilen filmlerin en çok
para yapan 10 tanesinden sadece bir tanesi (7'inci sırada) Alman filmiydi. Değerleri tümüyle
Hollywood yapımıydı.34
Tablo 10: Alman film pazarının 1989-92 paylaşımı (yüzde olarak)
33
Yıllar
Alman
Amerikan
Diğerleri
1989
16.7
65.7
17.6
1990
9.7
83.8
6.5
1991
13.5
80.2
6.3
1992
9.8
82.8
7.4
14. Variety, Eylül 20, 1993.
.Variety, Eylül, 1993, s.34.
34
150
Sinema filmleri yanında
tv\kablo ve video filmleri de yeni gelirler yanında yeni
sorunlarla dünya pazarlarına yayılmaktadır. Kablo sistemleri ve video pahalı yatırım
gerektirir. Amerika bu alanda da elindeki sinema filmlerini kolayca kablo servisine ve
videoya aktararak yeni gelir kaynakları elde etmektedir. Amerika kablo-tv için film
satışlarında 1991'de 398,696,000 dolar ve video film satışlarından ise 228,524,000 dolar elde
etmişti. Bunun da büyük kısmını Avrupa ülkelerindendi. Aşağıdaki tablo bölgelere göre,
Amerikanın 1990 ve 1991'deki satışlarını özetler:35
Tablo 11:Amerikanın tv\kablo,ve video film satışı (1991 (Milyon dolar)
Bölgeler
Tv\Kablo
video
Avrupa
276.9
126.6
Latin Amerika
42.8
16.1
Uzak Doğu
34.9
51.5
Avustralya, N.Zeland
27.1
10.6
Güney Afrika
6.2
2.6
Rusya ve Doğu Avrupa
0.7
7.5
Diğerleri
10.0
13.6
Genel Total
398.6
228.5
Amerika'nın Avrupadaki en büyük tv\kablo filmi pazarı Fransadır (1990'da 49.8
milyon ve 1991'de 80.9 milyon dolar). Fransayı 1990'daki satışlarından 22 ve 26
milyon dolar düşüşle İngiltere (47.7 milyon) ve Almanya (47.5 milyon takip eder.
İspanya (30.8) ve İtalya (37.9) yukardaki üçlüyle birlikte Avrupadaki tv\kablo filmleri
satışlarının yüzde seksenden fazlasını oluşturur. Videokaset satışlarında İngiltere
(38 milyon), Almanya (34.7), İtalya (14.4) ve Fransa (13.1) Avrupa totalinin yüzde
doksanına yakınını oluşturur. Amerika'nın Uzakdoğudaki en büyük alıcısı tv\kabloda
bölgenin yüzde yetmişbeşini alan (25.6 milyon) Japonyadır. Video casette de
Japonya 29.6 milyon alışla başta ve Kore 12.5 milyon dolarla ikinci sırada. Bu iki ülke
bu bölgedeki video satışlarının yüzde sekseninden fazlasını alırlar. Latin Amerikada
dört ülke tv\kablo filmlerinin yüzde sekseninden ve videoların da yüzde doksanından
fazlasını alırlar.
SERİLER
. Variety, Ocak 20 ve 27,1992
35
151
Amerikanın yarım ve bir saatlik serüvenleri dünya pazarında kapışıldı ve hala
egemenliklerini sürdürmektedir. Eski seriler Dallas, Dynasty hala Ingiltere'de,
Italya'da ve Iskandinavya'da oynamaktadır. Waltons ve Dukes of Hazard serileri boş
köşelere sıkıştırılmaktadır. ABC'nin "Amerika's Funniest Home Videos" Japonyanın
Tokyo yayın sisteminde "Kato Chan ve Ken Chan ile eğlence" programında
gösterilmektedir.
Cheers ve Cosby Show gibi komedi serileri dünyanın hemen her ülkesinde
gösterilmektedir ve popülerdir. Roseanne şişman göbeğini hoplata hoplata dünyanın
dört köşesine yaymaktadır. Aile ve komşu ilişkilerini Amerikan emekçi halkının yaşam
tarzıyla ilgisiz bir şekilde saptıran ve savunan Bundy ailesi dünyanın birçok evini
kirletmektedir.
Polisiye eski-serilerinden Hawai Five O ve Chips tekrar tekrar dünya
ekranlarına pişmiş aş gibi sürülmektedir.
Romantik seri Beauty and Beast dünya turunu tamamlamış durumdadır.
OYUN SHOWLARI
Oyun\game show'ları Amerika'da bıkkınlık vermiş durumda ve yeni oyun
biçimleri aranmaktadır. Amerika'da tutulanlar ve benzini bitmişler dış pazarlarda
kapışılmaktadır: Mark Goodson Production firmasının The Price is Right, Family
Feud, Match game, To Tell the Truth, Barry & Enright firmasının Tic Tac Dough,
Chain letters, Stewart Tv firmasının $ 25,000 Pyramid, Al Howard Production
firmasının Supermarket Sweep, Merv Griffin Enterprise firmasının Wheel of Fortune,
Jeopardy ve Dating Game gibi oyunlar. Bu oyun showlarının ömrü genellikle beş
yıldır. Bu süreden sonra ya ortadan silinip giderler ya da cilalanıp ve yeniden
paketlenip yeniden sunulurlar. Amerikan firmaları ya kendi başlarına ya da Avrupa'da
hissedar ortaklıklar kurarak oyun pazarında egemenliklerini tutarlar. Örneğin, Grundy
Worldwide firması yabancı ülkelere yaptığı reklamda 48 çeşit Amerikan yapıtı oyun
show sunuyordu. Dünya pazarlarında egemen olan firmalardan en önde gelenlerden
Fremantle International New York firmasıdır ve firmanın % 80'ine İngiliz, Amerikan ve
Kanada
reklam
ajanslarının
"Interpublic"
konsortium'u
sahiptir.
Fremantle
International Avrupa'nın oyun showlarının 76 oyunla % 80'ini sunmaktadır. The Price
is Right, Dating game, Family Feud ve Block Buster gibi meşhur show'ların "format"
hakkına sahiptir. İngilizlerin Action Time firması Zenith'e aittir ve hissesinin % 49'u
Paramount'undur. Bu firma BBC, ITV ve BskyB için yılda 25 show üretir. Çok tutulan
"Love at First sight" oyununu da üretmiştir. Oyun showları çok ucuza mal olan ve
152
kolayca başka dile ve kültüre adapte edilebilen programlardır. Oyun showlarını birçok
ülke çeşitli şekilde kopyelemişlerdir. Fakat son yıllarda format hakkını satın alma
veya kiralama yoluyla korsanlık ve sahtekarlık azalmıştır. Avrupa ve diğer ülkelerin
bazı firmalarının kendi oyun showlarını yapmaları da son senelerde başladı. Fakat bu
show'ların eğlence anlayışı Amerikan anlayışının büyük ölçüde yansımasıdır.
Örneğin Fransızların "La Roue de la Fortune" ve Almanya'da "Rad Van Fortuin" ve
Türkiye'deki Çarkı Felek Amerika'nın "Wheel of Fortune" oyununun formatının
kopyesidir. Ayni kopyeyi, diğer çok tutulan Amerikan "Price is Right" oyununu
İspanya'da "El Precio Justo", Almanya'da "Preis ist Heiss" olarak görürüz. İngiltere'de
BBC ve ITV hafta sonu oyun showlarıyla doludur. Diğer istasyonlar da bu yarışa
katılırlar. İngiltere'deki en çok seyredilen oyun showları Amerikandır: (Sırayla) Blind
Dayte, Strike it Rich, Family Fortunes. Fransız televizyon oyun show dünyasını
Amerikan yapıları fethetmiştir. Fransa'da Wheel of Fortune TF-1'da en çok seyredilen
programdır. Bu program 1987'de ilk yayınlandığından beri listenin başında
gitmektedir. Ardından Family Feud, Price is Right ve Dating Game gelir. Fransız
Antenna-2'nun yapısı Fort Boyard oyunu sıralamada dördüncü gelir. Fort Boyart
oyunu Amerikalıların "Treasure Chest" (Hazine Kutusu) oyunundan esinlenmiş
olmalı. Oyunda amaç yeterince anahtar toplayıp kalenin içinde ki hazinenin olduğu
odaya gitme ve hazineyi ele geçirmedir. Milliciliğin çok önemli olduğu söylenen
Fransa'da fransızlar hafta sonlarını en az on iki Amerikan veya Amerikan kopyesi
oyun showlarını seyrederek geçirir. Alman yayınlarında hava Amerikan, kendilerinin
yaptığı ve Avrupa'dan aldıkları oyunlarla doludur: Nederland'dan aldıkları "Aşk
Mektupları (Flitterabend), Amerikan kopyesi Herzblatt (Blind date); Kendilerinin "Geld
Oder Liebe" (Para mı Aşk mı) ARD'nin kanallarına hakimdir. ARD'nin rakipleri de
elbette geri kalmamaktadır: İngilizlerin Avrupa'da tutulan "Liebe auf den Ersten Blick"
(İlk görüşte aşk), ve "Die Pyramide" (Amerikanın Piramit oyunu), "Der Preis ist Heiss"
(Amerikanın Prize is right oyunu), ve Italya'dan gelen "Der grossen Preis" ZDF'nin
yayınlarını doldurmaktadır. RTL-PLUS, Almanya'nın önde gelen özel şebekesi günde
ortalama altı saat oyun show'ları göstermektedir.
Nederland "Aşk Mektupları"
oyunundan sadece içte değil Avrupada da büyük başarı elde etmiştir. "Does he or
does he not?" (seviyor mu yoksa sevmiyor mu?") ve "Guilder Show" da başarılılar
arasındadır. İlk sırayı alan yerli yapımlardır: Ron's Honeymoon Quiz, Who am I,
Lingo, Hitbingo 1992'de ön sırayı kaplıyordu. Longo, Boggle, Triviant gibi oyunlar
"board oyunlarından" geliştirilmiştir. Diğerleri de, örneğin Fransa'dan ithal edilen Fort
153
Boyard, ithal edilirler. İtalyan'lar Amerika'ya oyun show formatı ihraç eden bir ülkedir.
Fininvest'in "C'Eravamo Tanto Amati" (Birbirimiz Çok seviyoruz) oyunu Avrupa ve
Amerika'ya da yayıldı. Oyunda karı-koca eşler milyonlarca seyircinin önünde birbirini
yerin dibine batırma yarışına girerler. Eşler hatta telefonla "şahit olarak" tanıdıklarını
da oyuna katarlar. Oyunun sonunda kimin haklı olduğuna stüdyodaki seyirciler
oylarıyla karar verirler. İtalyanlar hem Amerikan, hem İspanyol hem de kendi yapıtları
oyunları bol bol seyrederler. Sıralamada en başta Italya Fininvest'in kanal-5'de
büyük başarı kazanan Tele Mike'ı başı çeker. Ardından da Amerikalıların Wheel of
Fortune, Hollywood Square ve Price is Right gelir. Bunları Fininvest yapısı "Biz
Birbirimizi Çok Seviyoruz" oyunu takip eder. Berlusconinin üç özel tv şebekelerinde
Amerikalıların Price is Rİght, The Hollywood Square, The Dating Game ve Wheel of
Fortune başarıyla yayınlanır. Berlusconi İtalya'da oyun shows üreten en büyük
firmadır. En önemlisi bu üretimi de dış ortak olmadan yapmaktadır. Bu başarıyı da
Fatma Ruffini'nin kadrosunun Amerikan oyun showlarının İtalyan kültürüne
uygulamasındaki becerisine borçludur. RAI'nin oyun showları ise çoğunlukla telefonla
soru-cevap yarışı şeklindedir. İtalya'da Amerikan oyun showları yanında 20 kadar
İspanyol oyun showları yayınlanır. İspanya'da oyunda ilk başları "Uno Dos tres" (Bir,
iki, Üç) adlı Prontel firmasının yaptığı oyun programı, ABC'nin "Videos de Primera,"
Amerika'nın Price is Right, ve TVE'nin yapıtları "Primi Juego" (İlk Oyun) ve "Gülme
Kötü olur" gelir.
GÖRÜNTÜLÜ, SESLİ VE BASILI HABER
Dünya pazarında, haber ve information akımı da tek yönlü bir karakter taşır.
Kapitalist media, özellikle Amerikada, çok nadir üçüncü dünyadan haber verir. Haber
verenler de büyük çoğunlukla sınırlı çevrelere yönelik basın (örneğin New York
Times, Washington Post) ve CNN gibi major şebekelerdir. Bunlar da haberi ancak
eğer Amerika olaya doğrudan veya dolaylı olarak karışıyorsa ve belli faydalı ve
ideolojik boyutları varsa verirler. Eğer bu çerçeve dışında başka ülkelerden haber
verirlerse, verilen haberler bu ülkeleri renksiz, donuk fırçalarla karanlık ve kötü bir
biçimde çizer: depremler, kitle katliamları, terörist katliamlar, iç savaşlar gibi.
Hayatımın en önemli kısmını Amerika'da geçirdim ve bu 23 yıl içinde bir kez bile
üçüncü dünya ülkeleri hakkında ne olumlu bir haber okudum ne de seyrettim.
"Olumlu bir sosyal olay" Amerikada bile haber değildir, çünkü olağandır, normal
olarak beklenendir. Bayattır. "Olağan ötesi" de sunulduğunda, gerçek konumundan
ve tarihinden soyutlanarak sunulur: "Adam köpeği ısırdı, dişi kirliymiş, beş senedir diş
154
doktoruna gitmiyormuş, köpeğe her ihtimale karşı kuduz aşısı vurmuşlar, durumu
iyiymiş." Haber "nesnel" olarak, yorum yapmadan verilir. Sonra tartışma, açık oturum
gibi programlarla konuyu etraflıca işlerler: "Vay vahşi herif" denir, adamın çocukluk
tecrübelerindeki, adamı köpeği ısırmaya iten, dramatik ve trajik olaylar aranır. İlk okul
ögretmeniyle konuşulur: öğretmen "çok uslu bir çocuktu, sessizdi, demek ki birşey
gizliyormuş bu sessizliğin altında" der. Çocukluk arkadaşları, komşuları, kız
arkadaşları bulunur ve konuşturulur. Bazıları hayretlerini ifade ederler. Bazıları da "bir
kere benim köpeği de ısırmaya kalktı, elinden zor aldım" gibi laflar eder. Eski bir kız
arkadaşı da korku içinde "boynuma dişlerini geçirişinden belliydi, anlamalıydım o
zamandan" diye korkuyla yorum yapar. Birkaç psikiyatrist konuşturulur. Klasik
Freudian Psikiyatristler durumu adamın, anasını bellediği için babasına olan
kıskançlık kinini, babasını ısıramadığı için, köpeği ısırarak ifade edip rahatladığını
söyler. Neo-Freudian sosyal psikolojistler de küçükken kendi köpeklerinin onu
ısırdığını ve herkesin bu nedenle onu suçladığını, o zamandan beri bu haksızlığa
karşı içinde korkunç bir birikim olduğunu ve bu birikimin en sonunda bu köpeği
ısırarak dışa vurulduğunu belirtirler. Önce köpeği ısıran adam "köpek bana saldırdı,
altına aldı, parçalıyordu, birden köpeğin kalçasını ağzımda buldum, kendini savunma
dürtüsüyle olacak bastım dişimi, pişmanım" der. Kimse kulak asmaz. Televiyonda ve
basında herkesin dediğini duyar ve olaya en sonunda daha gerçekçi bir şekilde
bakmaya başlar, ifadesini değiştirir, "ısırdım, ama benim suçum değil, anamı belleyen
babamın suçu" veya "geçmişteki o trajedi beni böyle yaptı, beni böyle yapanlar,
Allahtan bulsun" der, Zeki Züren'i öper ve hapis yerine tedaviye gönderilir.
Hastahanedeki köpeğe Amerikanın her yerinden "geçmiş olsun" kartları yağar.
Çiçekler gönderilir. Okullarda çocuklar resim ve sanat dersinde köpeğin resmini
yapar ve ona bir sürü imzalarla postalarlar. Bunların hepsini televizyon ve gazeteler
ballandıra ballandıra anlatırlar. Gırgır geçiyorum sanıyorsun değil mi? Modern Tvhaberciliği bu! Yokuş aşağıyı yokuş yukarı gösterir sana!. Ayrıca, bana ne yokuştan,
bana ne su tersine akıyorsa, kadının tabutunu gıdıkladıklarında gülmüşse, boa yılanı
bir koyunu yutmuşsa, kadın iki başlı bebek doğurmuşsa, Michael Jackson bir çocukla
oynaşmışsa, Madonna sokak köşelerinden oğlanları toplayıp yatmışsa, Demirel
ayakkabılarının bağını bağlamışsa, "Ablan kurban olsun" diye biri sana laf atmışsa,
Holllywood'da kızlar kendilerini satmışsa, Frank Sinatra bir kızın gögsünde pirzolayı
bıçakla keserek yemişse, lezbiyanlar alternatif yaşam tarzını seçmişse, kadın
hayatını zindan eden kocasının şeyini salatalık gibi kesmişse bana ne!. Bananesi
155
mananesi yok, ana haber işte bunlar! Sen ne diyorsun, CNN kocasının şeyini kesenin
mahkemesini canlı yayınla verdi ve tüm Amerika soluğu kesilmiş vaziyette olayı
izledi.
Liberal media profesyonelleri dış haber verdiklerinde ve hükümet veya devlet
departmanlarından birini eleştirdiklerinde, ana tema, örneğin hükümetin, bir hükümet
organının veya CIA'in soruna yaklaşım tarzının kaba (=burjuvazi kan döker, fakat kan
dökülmesini duymak ve görmek istemez, miğdesi bulanır, iştahı kaçar), azrandımanlı, beceriksiz ve sakar olduğudur. Kısaca, seçilen politikanın doğru
olmadığı, tutarsızlık ve uzun dönemde büyük sorunlara gebe olduğu, arzu edilmeyen
neticeler çıkartacağı eleştirisidir. Bu media profesyonelleri eleştirilerinde sorunları
yapısal özelliklere bağlamaya çalışmazlar, çünkü bunun anlamı düzen tartışması
demektir. Düzen tartışılmaz, çünkü düzen meşru olarak, var olarak, tartışılmaz olarak
kabul edilir. Kabul edilmeyen ve eleştirilen düzenin amaçlarını elde etmede tuttuğu
yol, politikadır. İstenen bu politikanın arzu edilir önde değişimidir. Bu politika ve
amaçlara ulaşmada seçilen metodların tartışılması da demokratik çoğulculuk,
yeknesak bir ideolojinin yerine, birbiriyle
çatışan rekabet halindeki fikirler pazarı
hissini ve görünümünü verir. Gerçekte bu görünüm ideolojinin kendini günlük pratikler
içinde sunuş şekillerinden biridir.
Amerika kimseden haber satın almaz. Kendi haberini kendi toplar ve kendi
haberini kendi biçiminde dünyaya yayar. Tabi bu haber bizim bildiğimiz kitle
iletişiminin haberi ile sınırlı değildir. Kitle iletişim haberi dedikodusundan ve
ideolojisinden çok daha önemli olarak ticari haber kitlelerin seyretmediği kanallardan
veya ödemeli kanallardan ve özel servislerden alınır ve çoğu gizli olarak yapılır. Açık
olan borsa haberidir ve bunda da Reuter dünya hakimiyetini elinde tutmaktadır.
Bunun yanında çeşitli özel servisler vardır. Örneğin ben şu an istersem
kompütürümdeki modemimle bu servislerden birine aylık bir ücretle abone olabilirim.
Böylece, kompütürümle borsada ne olduğunu, anlıyorsam borsayı tabi, anında takip
etme olanağına sahibim. Hatta kompütürle borsadan alışveriş yapabilirim. Tabi bu
olanağı, bu ticari özgürlüğü benim gibi kişiler değil, özel teşebbüs kullanır. Bunu
kullanmak için de illeki evinde
veya işte kompütürün başında olman gerekmez.
Çantanın içinde taşıdığın kompütürünü bir telefona bağlayarak istediğin zaman
istediğin yerde kendini pazar informasyonuna bağlayabilirsin. Sadece bağlamakla
kalmaz, alış ve satış yapabilirsin. Uluslararası bir firmanın New Yorktaki ana ofisinde
yöneticiler toplanmış. Firmanın Paris ve Japonyadaki yöneticileri de kendi ofislerinde.
156
Oturmuşlar telefon, fax-modem, kompütür bağlantıları sağlanmış bir vaziyette,
toplantı yapıyorlar. Direktifler veriliyor. Bilgi ve informasyon anında paylaşılıyor. İşte
BUNA iletişim denir. Peki kitle iletişimine ne denir? Kitlelerin hapı diyebiliriz. Kitle
iletişimi, iletiyi alanın kendi çıkarı yönünde karar vererek girişimde bulunması
anlamında bir iletişim biçimi değildir. Daha evvelce de üzerinde durduğumuz gibi,
daha çok ideolojik dedikodu, kişileri saldırı psikolojisiyle dolduran propaganda,
kocakarı masalı, gerçeklerden kaçış-eğlence ve tüketim malı satın almaya
hazırlama, teşvik ve kışkırtma aracıdır.
Dünya üzerinde AP. ABC, CNN, AFP, UPI, VISNEWS yanında 75 kadar
Amerikan firması haber ve informasyon servisi vermektedir. Visnews International
(Londra) milletlerarası tv haberi anında, uydu servisi, video\slide arşivi servisi, üretim
olanakları servisleri verir. UPI global text, ses, foto-haber ve informasyon servisleri
sunar. Reuters geleneksel hizmetleri yanında spor, eğlence ve hava durumu
servisleri verir. ITN (Independent Tv Network (Londra) sadece İngiltere'de değil
Amerika'da, Güney Afrika'da, Moskova'da, Washington'da büroları vardır. CNN ve
CNN Headline News milletlerarası pazara uydu ve kablo yayınları ve hizmet
satışlarıyla egemen bir şekilde girmiş durumdadır. Milletlerarası tv-haber servisine
BBC'nin World Service Tv ile girişiyle, CNN birinci sırayı tutma mücadelesini
hızlandırdı. Bu yarışa ABC news ve Ruperd Murdoch'un SKY News'ü de katıldı. CNN
görüntü-haberlerini sadece kendi şebekeleri kullanmaz, aynı zamanda isteyen satar.
Hemen her Avrupa televizyonu CNN'den görüntü satın alır. Örneğin, Amerikan
istilasına karşı sürekli lafla direnen Fransa'da, Canal Plus CNN'in en baş
müşterilerindendir. Canal Plus haberlerinin önemli bir kısmında CNN'i kaynak olarak
kullanır. AP sadece text-haberi ile uğraşmaz, çeşitli servisler verir. AP'nin tv servisi
APTV, AP News Power, AP headlines, AP Specialty Wires servisleri vardır. Grafik
servisi olarak AP Graf Bank'a, Tv Direct graphics, AP Photostream'e sahiptir. AP'nin
diğer software servisleri: AP News Center, AP News Desk; Telefon Informasyon
Sistem kaynağı olarak AP Audiotex; Data Gönderme servisi olarak AP Express'e
sahiptir. AFP (Fransa) Millerlerarası haber servisi yanında, altı dilde text wire eder,
foto, grafik ve finans wire hizmetleri verir. Kime servis ve hizmet? Mangırı ödeyene...
FUTBOL VE SPOR
Hiçbir program türü futbol yayınlarının kısa sürede topladığı izleyici ve parayı
yapamaz. Futbol kapitalist düzende tüketim endüstrisinin reklamını yaparak geniş
kitlelere ulaştığı bir alandır. Televizyon firmaları spor yayını hakkını aldıklarında, bu
157
onlar için reklamcıları çekecek büyük bir gelir kaynağı olur. Amerika'da üç şebeke
(ABC, CBS, ve NBC) spordan aslan payını alanlardır. Spor kanalları yeni çıkmıştır ve
kablo televizyonun bir parçasıdır (ESPN, MSG). Avrupa'da her ülkedeki kitle iletişim
araçları spor yayınlarını kendi tekelinde tutmaya, eğer tutamazsa, kendi için aslan
payını almaya çalışır. Bu nedenle mücadeleler verilir, çatışmalar çıkar. Türkiye'de
TRT ile Korsanlar arasında çıkan çatışmalar gibi... Avrupa pazarında ismini duyuran
spor kanalları Eurosport, Screen Sport, Sport Canal, ve Tv Sports'dur. Amerika'da
Avrupa futbolu (bizim bildiğimiz futbol) stadyumlarda büyük seyirci toplamasına
rağmen tutulmadı, bunun en büyük nedeni: Futbol Amerikan ticari düzenine uygun
değildir. Amerikan düzeni Amerikan futbolu ve beyzbol gibi tüccarlara sürekli ve bol
reklam zamanı vermesi gerekir. Bu da futbolda yoktur. Top taca çıktığı zaman bile
reklam verme zamanı yoktur. Ya ticari düzenlerini değiştirmek ya da futbol düzenini
değiştirmek gerekir. Futbol düzeni değişmediğinden, örneğin Latin Amerikalılar
reklam düzeninine yenilikler getirdiler: Reklamları bütün sahneyi kaplayacak şekilde
vermiyorlar. Sahnenin altında, yanında veya çevresinde falan veriyorlar. Bu da
reklamlarla yapılan psikolojik dolandırıcılığın etkisini azaltabilir. Bu nedenle, bakalım
Amerikalılar Dünya Şampiyonasında ne türlü bir yenilikle gelecekler. Hiç belli olmaz,
oyunun düzenini bile değiştirebilirler.
Televizyon çıkıncaya kadar profesyonel spor gazete ve ardından da radyo
tarafından canlı tutuluyordu. Ticari değeri sınırlıydı. Televizyon seyir-sporunu
stadyumdan çıkartıp evlere, kahvelere, birahanelere ve eğlence yerlerine götürdü.
Televizyonla birlikte sönük yıldız şistemi birden bire milyarlık uluslararası yıldızlık
sistemine dönüştü. Profesyonel lig Sporu kısa zamanda oyuuculara milyonlarca dolar
ödeyen ve milyarlarca dolar para yapan bir ticari alan oldu. Türkiye gibi ülkelerde
profesyonel futbolda olan değişim ve uluslararasılaşma, futbolun yapısı ve yapısal
ilişkiler, sömürücü kapitalist dünyanın minyatür yansıması gibidir. Yani profesyonel
spor corporate kapitalist topluma benzer.
Televizyon profesyonel spor klüplerine yayın hakkı için Amerika gibi ülkelerde
akılları durduracak miktarda para verir. Bu parayı vermesinin nedeni çekeceği seyirci
oranınının yüksekliğindendir: Yüksek sayıda seyirci demek bu seyircilerin mal gibi
reklamcılara büyük paralarla satılması, dolayısıyla televizyonların hem spor
klüplerine ödedikleri parayı çıkartmaları ve hem de bir okadar kar yapmaları
demektir. Dolayısıyla, spor seyri yoluyla kitlelerin seyiri\dikkati reklamcılara satılır. Bu
satıştan seyirci ne alır? Havasını alır! Keşke havasını alsaydı, kaybettiğine nazaran
158
çok daha karlı çıkardı. Yıldız sporculara ve klubün sahiplerine verilen paraya
televizyonun da kendi masraf ve karları eklenir ve bu reklamcıların ödediği olur.
Reklam yapan firmlar da reklam için harcadıklarını, üretim masraflarını ve karlarını da
ekleyerek mallarına fiat keser ve bize sunarlar. Böylece hem bizim seyretmemiz
sayesinde spor klüpleri, televizyon, reklam acentaları ve mal-satan firmalar zengin
olur hem de bu zengin olma sürecinde bütün masraflar bize yüklenir. Seyretmemizin
cezasını tüketim mallarına ödediğimiz yüksek fiatla öderiz. Farkında bile olmadan,
kendi gözümüzle tuzağa düşürülüp,
hindi gibi yolunuyoruz yani! Göz göre göre
kakalanıyoruz, ruhumuz bile duymuyor valla! Avrupanın veya Latin Amerikanın bir
yerinden getirilmiş spor yıldızına veya herhangibir spor yıldızına verilen milyarlarca
liraya bakıp, "vay be, amma da para var bu klüpte ha! Para basıyor olmalılar, belki de
uyuşturucu madde kaçakcılığı falan yapıyorlardır" deriz. Tahminimizde haklı da
olabiliriz.
Fakat
gerçekte
futbolculara,
takım
sahiplerine,
televizyonculara,
reklamcılara, ve reklam yapan firmalara gerçek ödemeyi yapan bizleriz! Haberimiz
varmıydı? Nasıl haber: Özel teşebbüsün sorumlu haberine benziyor mu?
Her profesyonel spor, spor ve sporla ilişkili olmayan oyuncak ve eğlence
endüstrilerinin palazlanmasına yardım eder. Örneğin, Amerika'da Spor endüstrisinin
1989'daki satışı 44.4 milyar dolardı. Her yıl da artmaktadır. Bunun 5.2 milyarı spor
ayakkabılarından, 11.5 milyarı spor giysilerinden, 11.2 milyarı spor gereçlerinden ve
16.3 milyarı da spor araçlarından (bisiklet, eğlence araçları, spor kayıklar gibi). Bu
sadece sporla ilgili olanlar, sadece küçük bir parça. Büyük çark döner durur
böylece... Aslan gençlik sen çok yaşa! Spor da..! Hangi spor? Hangisi olacak,
seyretme ve satın alma sporu. Uluslararasından bize yayın yapan, özgürlüğümüzün
temsilcisi ve timsali, korsan televizyonlarda sporla gözlerimizin önüne Amerikalı
sporseverlerin gözlerinin önüne serilenlerin hepsi serilir. Öğreniriz. Amma ne
öğrenme değil mi?
Kibar İngiliz medeniyetinin insanları neden maça gittiğinde kuduruyor ve kuduz
gibi etrafına saldırıyor? Onlar gibi imperyalist bir ülkenin her gün bir taraftan kanı
emilirken diğer taraftan üstün bir ırk olduğu sürekli tekrarlanan halkı olsaydın, sen de
kontrol edemediğin yenilgiler dünyanda maçtaki yenilgiyi kabul edemezdin. Tek
başına olsan elinden bir mok gelmezdi. Ama sürü halindesin. Bu, ücretli-köleliğin
getirdiği iş-dünyasındaki yenilgiye boyunsunmaya benzemez. İşten atılma ve işsiz
kalma korkun yok. Bu "takım tutma" yenilginde (ve kazandığında) öfkeni (sevincini)
içine atmak zorunda değilsin. Düzene tehlikeli değilsin, sürüleşmeye yatkınsın,
159
sürüleşir ve hemen sürüden biri olursun. Benzer psikolojiyle dolu bu sürü içinde,
birikmiş öfkelerini çıkartabilecek ve sıyrılıp gidecek güçtesin. Bu nedenle, kudurmuş
sürü gibi gruplar halinde örneğin Trabzon'un sokaklarına dökülür, "takımın" yenildiği
için küfürler yağdırarak salyalarını saça saça dolaşırsın; Avrupa'da İngiliz seyircisi
olarak, sokaklarda rezalet çıkartırsın; Amerika'da maçtan sonra gruplar halinde
saldırılar yaparsın (Amerikadaki saldıranların psikolojisinde spor takımı tutma
psikolojisi hiçbir rol oynamaz. Amerika'da Amerikan takımlarının arasındaki
maçlarından veya konserlerden sonraki olay, kendini birden bire bir gurupta bulan
ezilmişin ırkçı kuduruşudur. Bazı İngiliz ve Türkiye seyircilerinin kuduruşu, milli
maçların dışında, ırkçılıktan çok takım tutma ile bağıntılıdır.) Sanki babanın takımıydı
da yenildiği için baban para kaybetti, babanın ekonomik çıkarına zarar geldi, nafakan
azaldı... Dikkat: Ben burda sürülüğün nedenini sürüde bulan ve beslediği sürüden
bile
ödü
kopan
kapitalist
sürü
psikolojisi
anlayışından
bahsetmiyorum.
Faşist\kapitalist düzende faşistçe ezilenlerin faşistçe ezilmelerinin öfkesini faşistçe
davranışla, yapabileceklerini anladıkları durumlarda, faşistçe ifade edip geçici rahatlık
sağlamalarından bahsediyorum. "Efendi spor seyircisi" burjuva seyir tarzını da
savunmuyorum. Ezilmişin öfke dolu psikolojisini ve bu öfkesinin egemen düzene
tehlikeli olmayacak bir şekilde (gerçekte faydalı bir şekilde) ifade alanını ve tarzını
açıklamaya çalışıyorum. Mankafalılaştırılan mankafalığı da... Kelekliğe bak: Trabzon!
Trabzon! diye bağırıyor, kuduruyor. Fakat kafasından bir kez şunlar geçmiyor:
Trabzon Spor Trabzon takımı mı? Nah, Trabzon takımı! Kaç tane Trabzonlu oynuyor
takımda? Trabzon Spor'un Trabzon takımı olarak Trabzon'un ekonomisine önemli
katkısı olması gerek: Trabzon Sporun her yıl Trabzonun iç ekonomisine katkısı ne?
Sahiplerinin cebini doldurma, dev iç ve dış firmaların reklamını yapmada araç olma,
ve "küvette kürek çektiğinden haberi olmayana" kudurgan-sevinç vermeden öte
Trabzon'a yıllık faydası ne? Trabzon Spordaki yabancı transfer oyuncuların anlamı
ne? Sporun mu uluslararasılaşması yoksa sermayenin uluslararası reklam
sermayesiyle işbirliği mi? Trabzon kendi oyuncularını yetiştiremeyecek kadar
beceriksiz mi? Trabzon Spor kimin ve kime ve neye hizmet ediyor? Trabzonun adını
kullanarak Trabzona mı yoksa kitle tüketim endüstrilerinin ve birkaç kişinin çıkarlarına
mı? Kelekliği bırak da, Trabzonlu genç olarak, kudurman gerekirse, "Trabzon Spor'da
sadece Trabzonlu isteriz!", "Trabzon'un adını kullandığı için Trabzon Spor'dan fukara
okullara spor yardımı yapmasını isteriz!" "Trabzon Sporla yapılan paranın hiç değilse
bir kısmının Trabzonu geliştirmek için Trabzonda kalmasını isteriz!" diye sokağa
160
dökül!. Hiç değilse, kapitalist soygunda, kendi çıkarını arayan kapitalistin düşünü
tarzıyla hareket et, kabak gibi yuvarlanma!. Ne olduğunu bilmiyecek kadar
kelekleştirilenden sadece kelekliğin gereklerini yerine getirmekten başka ne
bekleyebilirsin? Cevap: İkinci bir keleklik. Trabzonlu olmayan sporseverlere da
sözüm: Kızım sana söylüyorum, Gelinim sen anla! Bir ek daha: Benim Yunanlı,
İtalyan ve Arjantinli tanıdıklarım Trabzon'un adını biliyorlar. Trabzon ünlü. Eee, peki
gerisi? Trabzon spor'un ünü boş böbürlenmeden ve psikolojik doyumdan başka
Trabzon'un cebine birşey kopyuyor mu? Çemberi tamamlayalım: Kazansada
kaybetse de parayı başkası cebine indiriyor ve Trabzonluya da soyut ünle bazen
böbürlenmek bazen de kudurmak kalıyor. Ekmek, sirk ve umut meselesinin en açık
örneklerinden biri bu: Paylaşmamız gereken ekmeği ben alıyor ve zimmetime
geçiriyorum, sana da, ekmeğin üstüne yatmamda yaptığın hizmetin karşılığı olarak
biraz kırıntı ve en önemlisi umut veriyorum yemen için. Sen sirkte bazen gülerek,
bazen heyecanla soluğun kesilmiş vaziyette, bazen kızgın, bazen üzgün, ve bazen
gözlerinde yaş kemirip duruyorsun umudu. Afiyet olsun!
ÇOCUK ÜRÜNLERİ
En sonda özlü olarak söyleneceği en başta sorup söyleyelim: Çocukların,
örneğin, televizyonda seyrettikleri programlar ne için? Çocuklara sevdirilen film,
comic, karton, video oyunu ve oyuncak karakterleri\kahramanları sürekli çocukların
günlük faaliyetlerini dolduruyorlar? Yapılan ne, bu ürünlerin getirdiği ne, neden
ordalar? Saldırgan pazarlama stratejisinde, bu ürünler oltadaki yem veya pavlovun
köpeğine çalınan zil görevini görürler: Çocuk eğlencesi etiketi takılan bu ürünlerle
yapılan, hem materyal hem de düşünceyi-biçimlendiren\bilinci belirleyen ve gündemi
tanımlayan satıştır. Bu, tek cümleyle, kitle kültürünün yaptığının özetidir.
Çocuk programları, filmleri ve çizgi filmleri, dergileri, mecmuaları alanında da
Amerika'ya kimse rakip olacak bir durumda değildir. Walt Disney ürünlerine ne ticari
ne ideolojik yönden dünyada bir rakip vardır. Avrupa kapitalistleri bile dünya çizgi film
üretiminin ve dağıtımının yüzde beşini bile sağlayamamaktadır. Amerika bu alanda
sürekli üretim ve dağıtım yapmaktadır. Son yıllarda Japonlar bu alanda gittikçe
güçlenmeye başladı. NBC'nin uluslararası bölümü 1991'de 13-17 yaşındaki
çocuklara yönelik yarım saatlik "Saved by the Bell" ve "Guys next door" programları
da ekledi. Fakat dünya televizyonlarında burjuva ideolojiye, kapitalist dünya düzenine
ve pazarına en büyük servisi yapan Walt Disney ürünleridir. Disney'in faresi
"dünyanın ilk ortak kültürü ürünü," "zararsız ve siyasal içeriksiz" bir fare olarak
161
sunulur. Bu bir farece yutturmacadır. Dünyanın hemen her köşesinde, Walt Disney'in
faşist yaratıkları çocuk televizyonlarında ve çocuk basınında genç beyinleri kitle
tüketimine, sorunları faşistçe kaba kuvvetle çözme metoduna, mülkiyet haklarının
herşeyden üstün olduğuna ve bunun sürekli tehlike altında olduğu ve korunması
gerektiğine, tüketici-bireyciliğe alıştırılırlar. Walt Disney'in çocuklara yaptığı bir
cinayettir
bence:
Ne
biçim
hayvanlar
bunlar:
Dayanışma
yerine
sürekli
mülkiyete\kendi bölgesine tecavüz ve vahşet ilişkileri içinde yaşıyorlar? Kapitalist
sistemde kapitalistin uykusunu kaçıran kapitalistin gerçeği, bu çocuk programlarında
kapitalistin sürekli saldırganı altetmesiyle neticelenir. Hayvanlar arasında dayanışma
olduğunda bile, bu dayanışma yapıcı birşeyi paylaşmak için değildir, ortak korunmasaldırısı içindir. Barışçı-birlikte yaşama, aynı kapitalist dünya düzeninde olduğu gibi,
kaba güç ve tilkilik uygulanarak ancak programın sonunda sağlanır. Çocuk böylece
kapitalist sistemin değerlerini evrensel değerler olarak benimser ve Walt Disney'in
faşist faresine bile laf ettirmez. Sanki kendi faresi!.
Walt Disney'in yanında diğer
çocuk dergileri (Red Kit, Texas, Tom Miks, Zagor, Kit Karson, Uçan Adam gibi
klasikler ve Marvel Comics imparatorluğunun yeni nesle sunduğu korku ve vahşet
dergileri dünyanın her yerinde bulunabilir. Ülkelerin tarihlerini yanlış olarak yansıtan
ve belli bir ideolojinin egemenliğini kuran bu dergilerin hemen hepsi Amerikan
kaynaklı ürünlerdir. Japonlar da çizgi filmi üretiminde ileriler, fakat dünya pazarına
yeni açılmaya başlamışlardır. Zaten bu alanda Amerika'ya tek rakip olarak
çıkabilecek Japonya'dır. Avrupa imperyalistlerinin kendilerine özgü ideoloji ve tarih ve
ilişki anlayışını Getiren TenTen ve Batılı düşünü ve giyim tarzıyla modernleşmişakıllı-Afrikalı fil Babar, Walt Disney'in faresiyle baş edebilecek güce sahip değildirler.
Fare onları bir oturuşta çiğ çiğ yer ve üzerine bir Big Mac ve Coke devirir, sonra da
"God Bless Amerika\Tanrı Amerikayı takdis eder" der ve kıkır kıkır güler. Hele Road
Runner "biip biip biip" diye üzerlerinden geçip pestillerini çıkarır. Road Runner
dünyayı soymada özgürce direksiyon sallama ve onu durdurmaya kalkanları özgürce
tepeleme hakkının özgür bir ifadecisidir. Nasıl oluyor da hep "özgür" ve "özgürce"
oluyor? Füzeler ve Amerikan filoları ve de yeniçeriler sayesinde...
Çocuk tv kartonlarının yarım saatlikleri pazarın özelliklerine göre 100-2,000
dolar arasında satılır. Birkaç yüz dolara yarım saatlik bir çocuk kartonu üretmek
olanağı yoktur. Bu nedenle kitle üretiminin önemi ortaya çıkar: Üretimin maloluşu
çoğaltım ve dağıtım içinde erir gider. Kitle üretimi yapamayanlar ise pazara bile
162
çıkamazlar, kazara çıkarlarsa çıktıklarına pişman edilirler. Sadece bir fikir vermek,için
çocuk programlarının bazı ülkelere satış fiatlarını aşağıdaki tabloda özetleyelim:36
Tablo 12: Yarım saatlik Çocuk kartonlarının satış fiatları
(1992) (dolar olarak)
Satın alan ülke
Satış fiatı
Avusturalya
2,000-6,000
Hong Hong
600-900
Japonya
5,000
New Zeland
750-1,500
Filipin
400-750
Taiwan
300-500
Kore
1,000
jamaica, Trinidat, Barbados
125-200
Brazil
2,000-3,000
Kolombiya
1,000
Orta Amerika ülkeleri
650
Meksika
1,500
Peru
400-600
Arjantin
1,400
DERGİLER
Müzik dergileri popüler müzik endüstrisinin, kadın dergileri tüketim-feminizmi
ve bireyciliği, seks ve moda endüstrisinin destekleyicisi ürünlerdir. Bunların da çoğu
Amerikan kaynaklıdır veya Amerika'dakinin tıpa tıp kopyesidir. Profesyonel dergiler
de, örneğin kompütür dergileri, Mimarlık dergileri, Amerikan pazarının pazarlama
dergilerinin taklitleri veya adıyla ve dizgi şekliyle çevrilmiş kopyeleridir. Bunların yerlimallılıkla hiçbir ilişkisi yoktur: Dış pazarın pazarlama araçlarından bir tanesidirler.
Türkiye'de, Frankfurt'ta, Brüksel'de, Atina'da, Pire'de, Roma'da, Güney Asyada,
. Variety, Şubat 3, 1992
36
163
Hindistan'da, latin Amerika'nın bütün ülkelerinde gazete bayilerinde sergilenen
mecmuaların büyük çoğunluğu ya direk olarak Amerikandır, ya Amerika'dakinin takliti
ve kopyesidir. Yaratıcılığın boğazlandığı ticari pazar düzeninde egemenin borusu
böyle öter! Halkın istediğinin değil. Benim çocuğumun evde okuduğu dergi, çocuk
programı adı altında seyrettiği televizyon kanallarını ve saatlerini dolduran faşist ve
ticari pislik, benim çocuğumun doğuştan olan arzuları ve yönelimleriyle gelen birşey
değildir. Çocuğumuz için seçenek ya okumak, seyretmek ya da okumamak,
seyretmemektir. Çocuk okumamayı, seyretmemeyi bizim baskımızla seçer, aksi
taktirde okur, seyreder; Çünkü çocuk öğrenmek, eğlenmek ve oynamak isteyen çok
canlı bir varlıktır. BÜYÜKLER gibi öğretilmiş faşistliklerinde kendilerinin sandıkları
köşelere sıkıştırılmış, herşeyi bildiklerini sanan, oldukça yozlaşmış, ilericiliklerinde
bile yobaz ve bağnaz, beyinleri kalıplaşmış yaratıklar değildirler. Çocuklar bunları
talep etmezler. Bunlar çocukların beyinlerine sokulur ve çocuklar sonunda, yukarda
özelliklerinden birkaçını saydığım BÜYÜKLER olur... Yani çocukları kendimize
benzetiriz. Böylece kültürel, geleneksel, ve ideolojik benzetmeler gerçekleştirilerek,
ekonomik benzetmeler-düzeni desteklenir.
Amerikan dergileri arasında dünya pazarında hemen her ülkenin diline
çevrilerek yayılan bir dergi de Reader's Digest'tir. Türkiye'de de "Bütün Dünya" olarak
50 seneden fazladır vardır. Bu dergi 1920'den beri Amerikan ideolojisinin gerici
kanadının savunuculuğunu, Amerika dahil, bütün dünyada yapmaktadır. Reader's
Digest 1991'den beri Rusça basılıp Rusya'da dağıtılmaya başladı. Rus ve eski sovyet
devletlerinin halkları yakında Reader's Digest'in özgürlük ve demokrasi bayrağıyla
birlikte getirdiği "zengin" ve "değerli" informasyonla yaşamlarını zenginleştirecekler.
Şimdiden Moskova'da McDonalds'ın bayrağı dalgalanmakta ve Coca Cola neonları
ana caddeleri renklendirmektedir. Amerikan Times magazini "News in Review"
bölümünü Moskova'da basıp Rus okuyucularını aydınlatmaktadır. Rus halkı çok
yakında işsizliğin, açlığın, sefaletin, birbirini yemenin ne olduğunu yaşayarak
tecrübeyle öğrenecekler. Bu öğrenme sürecinde öğretilenler de onları rus bayrağına
sarılıp milliyetcilik türküleri ve teraneleriyle çözüm arama yoluna itecek. Kısaca, onlar
da egemen dünyaya benzeyecekler, benzemek istemezlerse, benzetilecekler.
Foto-romanlar dünyanın hemen her ülkesinde yaygın olarak özellikle
kadınlar\kızlar tarafından bol okunan bir türdür. Bunun yaygınlı tutulması nedeniyle,
tele-romanlar üretilmiştir. Brezilya, Çili, Kolombiya ve Meksika'da yaptıkları
araştırma'da Flora (1978) bu foto-romanların o ülkelerin kendi kültürel yapı ve
164
geleneklerini yansıtmadığını, aksine milletlerarası kapitalizmin amaçlarının ifadecileri
olduğunu buldular. Bizde de epey okunan Foto-romanlar romantikliği ve aşk ve seks
ilişkilerindeki varolan his ve anlayış yapısını sömürerek, özellikle tüketime dayanan
ticari ideolojinin propagandasını yapar. Fotoromanlar ikinci dünya savaşından sonra
İtalya'da çıktı ve ordan önce diğer katolik ülkelere, özellikle Latin Amerikaya,
ardından da diğer ülkelere yayıldı. Başlangıçta, filmlerden görüntülü resimler ve yazılı
konuşmalarla yapıtlanan bir biçimdeydi. Sonradan, buna gerçek sinema-foto
resimleriyle anlatılan foto-romanlar eklendi. Bizde de 1960'larda aynı şekilde başladı
ve gelişti. Romantik aşkı işleyen fotoromanlar aynı standartlaşmış bir kalıba göre
yapılır: Giriş, çatışma\çelişki\problem ve çare. Fotoromanlar kapitalist egemenliğin
çarkına ikici-derecede-işçi olarak sokulan kadınların beklentilerini, umutlarını,
arzularını, düşlerini hem sörür hem de tüketim endüsrisinin çıkarı yönünde
yönlendirir. Fotoromanlarda kadınlara kapitalist sistemde verilen profesyonel yer
verilir: Sekreter, hastabakıçı veya hizmetci. Çoğunlukla seksi vücutları görünen şeffaf
gecelikle sunulan kadınlar provakatif seks objesidir. Playboy'un falan bulunmadığı
yerde,
gençlerin
ellerini
kullanırken
seks
fantazilerine
epey
yardım
eder.
Fotoromanda, aşk, kıskançlık, aldatma ve gözyaşlarıyla devam eden serüven en
sonunda kadının bir peti-burjuvayla evlenmesiyle sonuçlanır. .37 Neden peti-burjuvaya
evlenir? Çünkü işci\köylü kadının olabilir-düş ufuğu oraya kadar sündürülebilir. Büyük
burjuvayla evlenme fantazisini işlemenin yutturabilme olasılığının azlığı da buna bir
nedendir. Bu foto-ronalardan televizyondaki telenovela'lar (televizyon-romanlar)
doğdu. Neden doğdu? Nedeni karlı ve etkili pazar konusuna girer: kapitalist alınan
malı çeşitli paketlerle satarak ekonomik ve ideolojik çıkar sağlamaya bayılır.
EĞİTİM SOFTWARELERİ VE ÜSTÜN KÜLTÜR
Kapitalist dünya'da kültürel programlar prime-time dışında, eğer konursa, belli
köşelere sıkıştırılmıştır. izleyicileri belli sınıfsal karaktere sahip kişilerdir: Çoğunlukla
büyük burjuva zevki ve anlayışında olanlarla, eğitim ve ideoloji bakımından seçkin
olanlardır. Kültürel programlar ne demek? Neden kimse seyretmiyor? Eğlence ve
.Anasagasti, Esther et al. (1977) "Notas previas y catalogo inicial para el estudio
37
de la fotonovela en Espana." RS, Cuadernos de Realidades Sociales; 13, May,
93-104.
165
müzik, sabun-operası, diziler, seriler adı altında gelen programlar kültürel programlar
değil mi? Cevap verelim: Gerçekte programların hepsi ne tür kategori altında gelirse
gelsin kültürel bir biçimin ifadesidir, kültürel programdır. Eğlence ve müzik, ne çeşit
olursa olsun, kültürel bir üründür. Bunların "kültürel programlar" içine sokulmaması,
yüksek ve alçak kültür ayırımının bir diğer görüntüsüdür. Bu ayırımın tuzağına elitisttoplumcular bile düşmüşlerdir. En kötüsü bu ayırımın temelinde Hırıstiyan Protestan
ve Weberci gelişme kuramı yatar. Kapitalist sınıf Avrupa aristokrasisinden yükseklik,
üstünlük, eşsizlik, kalitelilik, incelik, hassaslık, kibarlık, ince ruhluluk, ince anlayış gibi
değerler miras aldı. Her yükselen sınıf gibi, imrendiği ve kıskanarak taklit ettiği
kendinden önceki egemen sınıfın kültürel karakterlerini kendine mal etti. Kasaba
ticari kültüründen yetişmiş bir burjuva tüccarın "kültürü" ancak ticari sahtekarlığın ve
dolandırıcılığın ve parayla satın almanın çerçevelediği bir kültür olabilir. Burjuvazi
feodal aristokrasinin elinden ekonomik gücünü almakla kalmadı aynı zamanda, lüks
ve eğlence kültürüyle yaşam ve davranış tarzının imrendiklerini alıp üzerine oturdu.
Fakat, gene de, burjuvazinin incelik ve kültürlülük satışına rağmen, asla aristokratlar
gibi olamadılar ve olamazlar da. Çünkü aristokratlar ayrı düşünü ve ilişki biçiminin
insanlarıydı. Aristokrasi için, burjuvazi bayağı zevkleri, amaçları ve girişimleri olan
aşağılık bir yaratıktan başka birşey değildir. Burjuvazi "yüksek kültürün" ürünlerinin
sadece toplayıcısı, istifcisi, kolleksiyoncusu ve tüketicisidir. Aristokrasi kendi içine
kapalı ve dışarıyı red edici ve küçük görücü olduğu için, köylü kitlelerin aşağılık
eğlencelerine ve yaşam tarzlarına el uzatıp elini kirletmeye tenezzül bile etmedi.
Aşağılık yaratıkların aşağılık kültürel pratiklerini, kapitalistin aksine, kendileri için
tehlikeli görüp kontrol etmeye kalkmadı. Tek istisna bu pratiklerin başkaldırı şeklinde
kendisini göstermesiydi. O zaman da köylülerin kafalarını ezdirdi. Kapitalist sınıf, tam
aksine, başkaldırıyla kendini egemenlik durumuna getiren kitlelerin başkaldırısı
kabuslarıyla yaşadı ve yaşamaktadır. Kitleleri sömürmeyi sadece materyal ilişkiler
içinde sınırlayacak bir durumda kendini asla hissetmedi. Kitleleri iş dışı yaşamda da
kontrol zorunluluğunu duydu. Böylece, bayağı ticari kültürün burjuva sınıfı kendini
geleneksel bayağılıktan kurtaramadığı gibi, aynı zamanda kitle kültürünün etkisinden
de kurtulamadı. Eğer Donald Trump boks maçlarına yatırım yapıyor ve seyrine
gidiyorsa, bu ticari çıkar kadar kültürel zevkin de bir ifadesidir. Avrupa burjuvazisinin
futbol maçlarına gitmesi sadece yatırımını seyretmek değil, aynı zamanda
eğlenmektir. Kapalı trübünlerde otursalar bile, kitle seyircileri gibi, küfredip heyecanla
ayaklanmasalar bile, aynı kültür pratiğine pozisyon olarak farklı bir yerde yer alsalar
166
bile, "yüksek kültürün" ürünüyle ilişki içinde değiller. Fakat kapitalizmin kendini satışı
farklıdır: Aristokrasinin üstün kültürünün çocukları gibi görür kendini. Bu kültüre de
çoğu kez satın alarak, seyrederek, dinleyerek sahip olur. Bütün klasik eserler
kapitalizmde eser karakterlerini kaybetmiş ticari mal haline gelmiştir. Her eserin
değeri dolar, Frank, Mark, Yen ile ölçülür. Açık artırmalarda bu eserler sahip olma
hissiyle gözü dönmüş kapitalistler tarafından milyonlar verilerek satın alınır ve
milyonlar verilerek el değiştirir. Kapitalist sahip olduğuyla övünür. Kapitalist karısına
ve metresine sahiptir. Karısı ve metresi de kürke... Bu kapitalizmin kaderi olmalı:
Kendinin
olmayanın
üstüne
yatma!.
Bu
tür
sahiplik,
kalite\üstünlük
ve
aşağılık\kalitesizlik değerler ayırımını korur. Bu ayırım ne denli geçerlidir?
Geçersizdir, çünkü ayırım doğal değil, yaratılmıştır, ve belli bir kültürün diğer
kültürden daha iyi olduğuna dayanır. Hiçbir kültür diğerinden üstün değildir. Her kültür
o kültürün insanının geçmişte ve şimdi yaşadığı tecrübelerinin, ihtiyaçlarının ve
pratiklerinin çerçevesidir ve neyse odur, iyisi yoktur. Ondan farklı, ayrı olanı vardır.
Farklı olması da farklı ilişki ve geleneklerin ve değerlerin şekillendirdiği bir kültür
olmasındandır. Farklılık üstünlük ve kalite farkı değil, dünyada yaşam farkıdır.
Kültürel programlar olarak tanımlanan programlar belli bir yaşam tarzının kendi
kültürellik anlayışını empoze etmesiyle ortaya çıkan bir biçimdir. Bu biçimin de
sadece belli bir azınlık tarafından seyredilmesi ve başarısızlığı bundan dolayıdır.
Yoksa kitlelerin kültürsüzlüğünden ve kültürel programları izlememesinden değil.
Kitlelerin her gün seyrettiği, okuduğu ve dinlediği kültüreldir. Bu kültürel de çağımızın
imperyalist kitle tüketim kültürüdür. İmperyalisttir, çünkü kendini diğer kültürler
üzerine oturtmakta ve onları doğal çevreleri içinde boğmaktadır.
Dünyadaki Eğitim ürünleri de, Amerikan sermayesinin
uluslararası dev
firmaları tarafından üretilip dağıtılmaktadır: McGraw Hill, Xerox, CBS, RCA, Prentice
Hall, Scott, Foresman, ITT, Westinghouse, General Learning Co. gibi... Tabi burda ilk
akla gelen: Ne tür eğitim ürünleri sorusudur.
Amerika'da her yıl üç milyara yakın kitap ve elli bine yakın "eser" 2000'e yakın
firma tarafından üretilir. Üretimin yüzde 60'ını yüz kadar basımevi yapar, yüzde kırkı
ise büyük çoğunluk tarafından yapılır. Benzeri monopolileşme durumu bütün
kapitalist ülkelerde olmaktadır. Geri bırakılmış ülkelerin durumu ise, tahmin
edeceğiniz gibi, hem eser sayısı, hem basımevlerinin yaşama koşulları bakımından
pek de iç açıcı değildir. Amerikan ve avrupa firmaları bu alanda ortaklıklar,
mümessillikler ve direk yatırımlarla aslan payını almaktadırlar.
167
EV-VIDEO PAZARI VE KORSANLIK
EV-video pazarı da gittikçe geri bırakılmış ülkelere doğru yayılmaktadır. Bu
pazardaki tüketimde, Avrupada, İngiltere ve Almanya'dan sonra İtalya gelmektedir.
Ev video satışı ve kiralanmasından 1992'de italya'da 700 milyon dolar elde edildi. En
başta gelen videolar Walt Disney'in Fantasia, Beauty and Beast ve Snow White'ıydı.
Her İtalyan ailesi yılda teyp için ortalama 95 dolar harcamaktadır (Avrupa'da genel
ortalama 38 dolardır). Çin dışardan getirilen video-teyplerle rekabet etmektedir, ve
durumu gittikçe kötüye gitmektedir. Çin film endüstrisinin üretim ve dağıtım sisteminin
değiştirilmesi ve devlet tekelinden çıkarılması girişimleri hızlanmaktadır.
Bu alanda da egemen firmalar Amerikan firmalarıdır: RCA\columbia, Warner
Bros, Penta (İtalyan) ve Paramouth\universal'dır. İtalyanlar da bizdeki gibi
uluslararası yasaları ve anlaşmaları hiçe sayarak videoteyp kopyesi yapıp ticarete
girmektedirler. Seyredilen teyplerin % 50'sinin kopye olduğu tahmin edilmektedir.
Amerika'da sadece Mayıs 1993'de yasa-dışı olarak kopye edilip satılan\kiralanan 60
bin video kaseti yakalandı. Bunun 50 bin tanesi Virginia eyaletinde bir çoğaltma
El konan video kasetler her yıl artmaktadır:
deposunda yakaladı. 38
1991'de perakende değeri 16.4 milyon dolar olan 252,184 korsan video toplatıldı.
Eskiden sadece FBI bu işi ihbarlara dayanarak yapıyordu, Şimdi polisler de baskın
işine başladılar. 1986'da 92 yer, 1987'de 105, 1988'de 211 ve 1989'da 246 yer
basılmıştı. 39 Yakalananların sayısı yakalanmayanların sadece küçük bir bölümüdür.
Türkiye'de de korsan video'lar (film ve tv programları) İngiltere ve İtalya Üzerinden
Türkiye'ye, İstanbul'a geliyor. Dağıtıcı İstanbul'da bunları çoğaltıyor. Bazen çevriliyor,
bazen altına yazı ekleniyor, bazen de orijinal şekliyle 4,000 ile 10,000 arası kadar
sayıdaki dükkanlara gidiyor. Orda da satılıyor ve kiralanıyor. Türkiye'de birkaç video
dağıtımcısı yaygınlığı elde etmeye çalışmaktadır. Bu firmalardan bazıları, (örneğin
Ulusal
Video),
300'den
fazla
perakendeci
zincir
halkasına
sahiptir.
Bazı
perakendeciler dağıtımcıya tümüyle bağımlı değildirler, birden fazla dağıtımcıyla
kontrat yaparlar. Bu yapı Amerikadakini andırıyor: Büyük konglomeratelere bağlı
38
. Ogan (1988); Variety june 21, 1993.
. Variety, Ocak 27, 1992
39
168
perakendeci kiracılar vardır. Bunların yanlarında mahalle köşelerinde, birkaç
kontratçıyla anlaşma yapanlar vardır. Korsanlıkta en basit yollardan biri de kiralarsın
ve kopyelersin. Bu kopyeleri ticari amaçla kullanıldığında korsanlık oluyor. Neden?
Çünkü mülkiyet haklarını çiğnemiş oluyorsun. Türkiye'de dağıtımcılar muhakkak
insafsız bir fiat politikası tuttuğu ve perakendecilerin "küçük esnaf" olamadan öteye
büyüme şanslarını baltaladığı için, bu soyguna karşı-çare olarak diğer videocudan
alıp kopye ediyorlar, ve kendileri bu kopyelerle dağıtıcıya zındık bile vermeden para
yapıyorlar. New York'ta Türklerin çok olduğu Brooklyn'de her tür Türk filmi kiralayan
bazı türk videocuların bu filmleri kiralama hakkını üreticiden aldıklarını hiç
sanmıyorum. Bazen kopyeler o kadar kötü ki seyir zor ediyorsun. Bazen de kopye
ederken kendileri "edit" bile ediyorlar: Zevklerine ve düşüncelerine göre kırpıyorlar.
Türkiye'de (ve benzeri ülkelerde) kamu servisinin sunduğu "sınırlı tercihin"
yarattığı boşluğu doldurmak için videonun yaygınlaştığı kapitalist entellektüeller
tarafından ileri sürülür. 40 Hiç alakası yok: "Boşluk" kapitalistin dolu-cebinde hissettiği
"boşluktur," ve VCR endüstrisi de bu boşluğu doldurma girişimlerinden biridir. VCR
tüketici için kamu servisine alternatif değildir, belli çevrelerdeki insanlara ek bir
iletişim tüketimidir. Bunu ilerde daha ayrıntılı tartışacağız.
PORNO ÜRÜNLER
Seks filmleri Amerika'da ve Avrupa'da "ödemeli tv" ve video-satışı ve
kiralaması endüstrisi içine sınırlanıp, kişilerin kendi seçimlerine bırakılmıştır.
Amerikanın motellerinde televizyonu aç direk olarak konusuz seks filmi çıkar karşına.
Avrupanın bu sıralarda en büyük dertlerinden biri de bu filmlerin bu sınırlanmış
çerçeve dışında seyredilmesini önleme çabasıdır. İngiltere ve Almanya'da yasalara
aykırı olarak decoder\şifre çözme-kutuları satılmaktadır. Bu kutuları alıp tv'ne
takarsan Kuzey komşulardan (İsveç, Norveç gibi) uydu ile yayınlanan porno filmleri
seyredebilirsin. Ingiltere ve Almanya bunu engellemeye çalışmakta fakat başarılı
olamamaktadır. Almanya'da bu tür yayın yapmak isteyen VTO Tv polis tarafından
eğer yayın yaparsa kapatılacağı ihtar edildi. Bu tv yayını İngiltere'den yapılandan
aktaracaktı. Porno yayınları ülke içinden değil, ülke dışından (İskandinavya
ülkelerinden) gönderilmektedir. Bu dış ülkelerde bu yayınlar porno değil "eğitici"
. Bak: Ogan (1988)
40
169
olarak nitelemektedir. Devletin bu yayın içeriği politikasına karşı olanlar "devletin
halkın evinde ne seyretmek istediğine burnunu sokmaya hakkı olmadığını" ileri
sürmekteler. Alman kamu politikası kesinlikle porno-yayınını durdurmaya kararlı,
fakat gayri meşru girişimleri kontrol etme olanağı çok sınırlıdır.
Porno videolar kişilerin kendi özgür seçeneklerine bırakılmıştır: Isteyen alır
evine götürür seyreder. Fakat konu yayın'a gelince durum değişir: Eğer kablo
yayınıysa ve sadece video gibi, seyretmek kişisel isteme-ödemeye sınırlıysa, pek az
ülke buna karşı çıkmaktadır. Fakat eğer seyir olanakları sınırlı değil ve kanalı açıp
herkesin seyretme olanağı varsa, çoğu ülkeler bunu sınırlamakta ve yasa dışı ilan
etmektedir. Bu tabi videocuların ve ödemeli-kablocuların işine gelir: Onların pazarı
korunmuş olur.
MÜZİK: RADYO VE KASETLER
Türkiye'de geçen yaz televizyonlara baktığımda, bana en şaşırtıcı gelen bir
özellik de, televizyonların PTT ile birlikte çevir 900'ü dolandırıcılığı yapmaları
yanında, müziğe verdiği büyük ağırlık oldu. Televizyon sanki müzik kutusu olmuş.
İletişimin dolandırıcıları dolandırdıklarını göbek attıraraktan, diskoyla kıvırta kıvırta,
bazen de arabeskle efkarlandıra efkarlandıra dolandırıyorlar. Çok sesli sazlar
çalınıyor çamlıcanın bahçelerinde (Ne Çamlıca kaldı ne de bahçe!): Aç telefonu al
arabayı!. Bu düpedüz ticari ahlaksızlık ve suç. Türkiye'de ilgili hukukcular neyin
peşinde acaba? Devlet bu ticari ahlaksızlıkla vurulan vurgundan vergi olarak payını
alıyor mu dersiniz?
Müzik endüstrisi Amerika'nın dünya pazarlarında sattığı iletişim ürünlerinin
tarihsel-geçmiş bakımından hemen hepsinden önce gelir. Müzik ihraç edilen
Amerikan "hayranlığının" belki de ilk ürünüdür. Amerikan iletişim firmaları plak üretimi
ve dağıtımı yanında, videoların yaygınlaşmasıyla video-müzik üretimi ve dağıtımına
büyük önem vermektedirler. Madonna kapitalist ideolojinin "materyal kadınını" temsil
eder. Fakat bu materyal kadın, "Madonna" gibi birkaçın dışında, materyalden yoksun
olan ve tüketim endüstrisinin elinde sıkılıp suyu çıkarılan kadındır. Madonna
materyalleşmeyen materyalin seksi hayalidir. Burjuva feminizminin tüketimle ve
burjuva davranışcılık psikolojisiyle özgürlük aradığı çıkmazdır. Michael Jackson ve
Prince gibiler erkeklerin kadınlığı kendi içlerinde bulup, kendilerine dönüşün bencil bir
ifadesidir. Bu kendine dönüş, erkeğin kendini ve kendi için kadını kadının yanında
kadından uzak özleyişidir. Bu özlemle bulunamayanı kitle tüketiminin bireycilik ve
özgürlük sloganlarıyla gelen despotluğunda arayışıdır.
170
Müziğin kendisinin ticariliği ötesinde, ideolojik araç olarak oynadığı rol gittikçe
arttı. Müzik sadece kendini satma yerine başka ticari ürünleri ve kapitalist idelojiyi
satmaya girişti. Geçen yaz (1993) Türkiye'de televizyonda yayınlanan bir festivalde,
Roberta Flak'ın sahnede bir sabun firmasının direk olarak reklamını yapması miğde
bulandırıcı geldi bana. Pepsi ve Coke'un milyonlar harcayarak en meşhur sanatcıları
kiralayıp müzikle reklam yaptırmaları, müziğin kitle üretimi firmalarının ürünlerini
satmada ne denli önemli olduğunu gösterir.
MTV (Amerika'nın müzik Tv'si) Avrupa'dan sonra (MTV Europe) şimdi (Ekim
1993) Latin Pazarına açıldı. MTV-Latino'nun genç sunucusu iki dille konuşuyor
İspanyol seyircisine: Yarı ingilizce yarı İspanyolca. Güney Amerika'nın her köşesinde
yakında millet MTV-Latino'yu seyredecek. Reklam için MTV 1 milyar dolar
harcayacak.
MTV'nin
sundukları günümüzn
uluslarasi
kapitalizminin
tuketim
ideolojisini genç kuşaklara taşır. İnsan ve teknoloji ilişkisinde, teknolojiyi glorify eder,
ve narcissistic modayı teşvik eder, kollektif anlayışı bireyci tüketime-yönelik red
edicilikle ortadan kaldırır, ve kişi kollektif varlıkla (toplumla, diğer insanlarla)
ilişkisinde kendinin kişisel arzularının su götürmez haklılığı ve başkaları için ne
pahasına gelirse gelsin, bu kişisel arzuların gerçekleşmesi çerçevesi içine hapsedilir.
Gençlerin gözdesi olan müzikte, devlet ve ana-baba baskısına açıkça küfredilir, fakat
hiçbir siyasal çözüm verilmez: Çözüm popüler kültür mallarını tüketim olur: James
Dean'in oynadığı Davasız Başkaldırının geliştirilmiş ve kitle endüstrisinin çıkarlarına
göre ayarlanmış şekli... Madonna'nın ve devlet ve ana-babaya küfürlü isyan
müziğinde, isyanla aranan, sosyal değişim girişimine yöneltme değil, McDonalds'a,
Levy'se, disco'ya, Malboro'ya, uyuşturucu madde kullanmaya, vücudunu türlü çeşitli
şekillerde süslemeye, benzeri giyime (örneğin küpe takıp altın-gümüş endüsttrisini
palazlandırmaya), içkiye, kısaca PARAYLA SATIN ALINAN eglence ve yaşam
tarzına yollamadır!.
Hollywood, Madison Avenue, moda endüstrisi ve sosyal eğitim görüntüyü
gerçeğin üzerine süperimpoze eder. Görüntü gerçekten önemli olur, gerçeği sahte
kılıflarla kaplar, gerçeğin önüne ve yerine geçer, ve bu gerçek olmayan gerçeğin
abartılmış bir parçası gerçeğin tümü olur.
Bir diğer iletişim software biçimi de,
bütün dünyaya yayılmış müzik kasetleri yanında türemiş olan dini ses-kasetleridir. Bu
kasetlere elbette, fukara sürüleri VCR satın alınca, video kasetler de eklenecektir.
Amerika'da evangelistler ve diğer birçok dini gruplar tarafından dini vaazler veren ve
müzikler çalan teypler yapılıp satılmaktadır. Amerika'da buna karşı hiçbir durdurma
171
girişimi yoktur, çünkü bu ifade özgürlüğünü sınırlama olur. Dini teypler Humeyni
zamanında çok yaygın olarak kullanılıyordu. Şaha karşı mücadele sırasında dışardan
getiriliyor ve çoğaltılarak yasa dışı bir şekilde satılıyordu. Son zamanlarda din adı
altında siyasal mücadeleye girmiş güçlerin teypleri bütün Orta Doğuda yaygın olarak
dağıtılmaktadır. Örneğin, Mısır bunlarla mücadele etmesine rağmen başarısız
kalkmaktadır. Çünkü toplatılanların yerini yenileri hemen kopyelenip dağıtılmaktadır.
En son 1993 yaz ayında, sadece Kahiredeki baskınlarda 150 bin din-sömürüsü
teypleri ele geçirildi. Dini teyp demiyorum, çünkü dini teypler, Amerika'da olduğu gibi
siyasal saldırılar yapmayan, düşmanlıklar yaymayan, sadece dini müzik ve okumayı
içeren, aktifce değil pasifce uyutan ve soyan teyplerdir. Fakat Mısırda toplanan
teyplerin,
örneğin
Zafar
Hawali
ve
Ahmed
Kattan
gibi
hocalar
İranlı
fundamentalistlere taş çıkartacak kadar saldırgan "gerici" oldukları belirtilmektedir.
Bunlar Soudi Arabistan'dan gelmektedir. Soudi Arabistan Amerikan'ın en büyük silah
pazarından biridir. Soudilerin sistemi eğer müslümanlığın sistemiyse, Türkiye
demokrasinin beşiğidir. Her ikisi de değiller. Zafar Hawai Mısır film artistlerini
"orospu" ve direktörlerini de "gavur" olarak nitelemektedir. Hedef olarak Mısır
televizyonunu da göstermektedir. Bu nedenle iletişim bakanlığındaki üst kişiler silahlı
cennetlikler tarafından cehenneme gönderme saldırılarına uğramaktadır. Ahmed
Kattan da müziği kendine hedef olarak almakta, ve müziğe ve müzisyenlere saldırıyı,
cenabetleri ve cenabetlikleri ortadan kaldırmak için sevap ilan etmektedir. Öldürme
yerine boy abdestini öngörsen daha iyi olmaz mı? Fesupanallah, olurmu, Olmaaaz,
çünkü Müslümanlıktan dönüş yoktur. Döneni yonca gibi biçeriz ve huşu içinde
kendimizden geçeriz. Müslümanlıktan dönen kendini ölüme mahkum eder. Başka
dinden müslümanlığa dönense, bir kelimeyi şahadetle, cenneti boylar. Bu, eskidönek-müslümana haksızlık gibime geliyor!
Hırıstiyanlık
propagandası
uydu
yayınlarıyla
bütün
dünya
üzerine
yayınlanmaktadır. Hırıstiyan propagandası insanları pasifliğe ve pasif boyunsunuluğa
davet eder. Kimsenin kellesini falan kesmeyi önermez. Hiçbir sınıfı veya insanı da
hedef olarak almaz. İnsanlardan kendi içlerine dönmeleri, tanrıya dua etmelerini ve
bu arada da pamuk ellerini ceplerine sokup birkaç kuruş tanrı adına kendilerine para
göndermelerini isterler. Açıkça agitasyon ve kışkırtmaya girişmezler. teypleri de
öyledir. Mısırda falan ele geçirilenlerin bu bakımdan dinle ilişkisi, dini kullanarak
siyasal güç elde etme politikası nedeniyledir. Din bir amaç değil bir araç olarak
kullanılmaktadır: Birinde parasal soygun amacıyla, diğerinde de siyasal güç elde
172
etme amacıyla yapılan ruhsal sömürü oluyor. Her ikisinin de temelinde ekonomik
çıkar elde etme yatar. Birisi kapitalist egemenlik altında siyasal gücü elde etme
düşleri bile göremediği için direk ekonomik soyguna yönelmiştir. Diğeri siyasal
egemenlik peşinde at koşturaraktan cep doldurmaktadır.
Radyo bütün dünyada Amerikan popüler müziğinin infiltrasyonunun en önemli
aracı olmuştur ve bunda da devam etmektedir. Bugün radyo denince akla hemen
müzik gelir. Radyo haberciliği televizyon haberciliğine taş çıkartacak şekilde "kapsül
haberler" şekline dönüşmüştür. "Give us 20 minutes, we give you the world\Bize yirmi
dakikanızı verin, biz size dünyayı verelim" diyen New York'un "FM 1010 WIN News"
kanalı, dünya olaylarını yirmi dakka içinde kapsüllere koyup dinleyiciye yutturuyor. Bu
kapsül yutturmaca bütün gün aynı şeyi tekrarlayarak devam ediyor. Bunun anlamı
haber kıtlığından değil, haberciliğin bu şekilde profesyonel bir pratik içine
sıkıştırılmasındandır. Önemli olan kısa fışkırtmalarla izleyiciyi yormadan ve sıkmadan
kendine bağlamak ve bu sırada da ticari mal reklamlarını yapmaktır. Radyo'da
uzmanlaşma, yani program yayınlarının belli bir türle sınırlandırılması, örneğin hard
Rock, Soft Rock, Top 40, klasik music, punk Rock gibi tek bir alanda müzik ve
program sunulması Radyo'da çok önceden başladı. (Televizyonda ise Kablo
televizyonun yaygınlaşmaya başlamasıyla bu yönelim artmaktadır.) Böylece reklamcı
hangi istasyona gideceğini iyi bilir. Bu nedenle de "genel kitleye sunum yapan"
istasyonlara ödenen reklam fiatından daha çok fiat öderler. Türkiye'deki gibi,
Radyo'larda kanalların belli müzik ve program alanı içinde sunulması "toplumun
çeşitli kesimlerine uygun hizmet sunmayı amaçlayan" kamu servisi politikası olarak
sunulur. Gerçekte, bu politika uygulamada, bu rasyonelleştirilmiş nedenden çok,
bilinçli veya bilinçsizce Amerika'nın taklitciliği ötesine gitmez. Bugün iletişim
teknolisinin anlık enformasyon ulaştırma olanağının olduğu dünyada, radyo
haberciliği sürekli informasyon veriyor gibi sunulmaktadır. Kulağımızı biraz açar ve
haber radyolarının bir günde verdikleri "sürekli" habere bakarsak, gerçekte
haberlerde bolluk ve süreklilik değil, kısıtlılık ve tekrar görürürüz. Haberlerin de
sürekli olması için her yerde her beş dakkada bir muhteşem cinayetlerin, soygunların,
katliamların, depremlerin, faciaların falan olması gerek. O da olmadığı için zorunlu
olarak süreklilik tekrarla sağlanmaktadır. Dünyanın çeşitli ülkelerinde yasalar
engellediği için korsan yayın yapan radyolar haber ve müzik olayını daha da ticari
hale getirmektedir. Radyoların haber ve program kaynakları da televizyonunkinden
farklı bir özellik göstermez. Tv ürünlerinin üretimini ve dağıtımını kontrol edenler
173
sadece kendilerini Tv içine sınırlamamışlardır. Örneğin Columbia veya Warner Bros
sadece film işinde değil, ayni zamanda kitle iletişiminin her dalında elleri vardır. Her
birinin plak ve kaset bölümleri radyoların kullandığı müzik yapımı ve dağıtımını
yaparlar.
ÜRÜN FİAT POLİTİKASI
Diğer ülkeler neden kendi filmlerini ve programlarını yapmıyorlar? Neden
kendi çocuk programlarını ve dergilerini üretmiyorlar? Ürettikleri de neden köşede
bucakta kalıyor? Burjuva ideoloji buna verdiği cevapta, dünyayı maddi ve manevi
bakımdan soyanların bu soygunlarını sadece "servis," "talebe cevap" olarak sunup
haklı çıkarmakla kalmaz, aynı zamanda, soydukları yerlerin insanlarını kendi
ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar yeteneksiz olmakla suçlar. Birkaçına eğilelim:
Burjuva iletişim ideolojisi kitle iletişimiyle sunulan iletinin içeriğinin neden
heberden tut çocuk programlarına kadar bu denli kanlı, seksten tut öldürmeye kadar
olan ilişkileri göstermede bu denli canlı, arabayla takipten tut ırza geçmeye kadar
olan kurgularda bu denli soluk kesici ve heyecanlı, teknolojiyi bu amaçlarla kullanma
bakımından bu denli becerikli, işlerine gelen toplumsal gerçekleri ballandıra
ballandıra aynısından daha güçlü bir şekilde yansıtıcı ve diğerlerini saptırıcı,
haberlerden tut eğlence ve çocuk programlarına kadar olan her türlü sunumlarında
ticari düzenin kendi çıkarına hizmet edici, ticari ideolojiyi demokrasi, özgürlük ve
demokrasi olarak öğretici-yutturucu, kişileri kitle tüketimine hazırlama ve teşvik etme
yönünde çalıştığı olduğu hakkında yöneltilen eleştirili-sorulara verdiği ilk cevap "biz
halka istediğini veriyoruz, biz halkın talebini karşılıyoruz" şeklindedir. Bu "halkın
talebini karşılama" ideolojisi çerçevesi içinde, bu konu, iletişim okullarında bile, "halka
istediğini verme" ve bunun aksi "elitist tutum" ikilemi içinde sunulur ve doğal olarak
"halkın istediği" galip gelir. Bu galibiyet de, "ne yapacaktık yani, halka aristokratların,
elitistlerin, veya komünistlerin yaptığı gibi, onların istediğini değil de kendi istediğimizi
mi empoze edelim?" diyerek perçinlenir.
"Halkın isteği nerden geliyor, nerden
çıkıyor, nasıl yapılaşıyor, neden başka türlü değil de bu türlü oluşmuş" gibi soruları
sormak çok az öğrencinin ve kişinin aklından geçer. Bu tür soruları soran azınlığın
bazıları da, benim gibi insafsız bir sonuca varır: "Kişinin topluma sosyalizasyonu,
gelenek ve görenekleri öğrenmesi, kültür pratiklerini benimsemesi ve sürdürmesi,
(kısaca toplumun sosyalleşmiş bir parçası olması)" diyerek başlayan burjuva sosyal
bilimlerin yaptığı açıklama, gerçekte kendini bağımsız, özgür, farklı sanan Pavlov'un174
köpeğini yetiştirmeyi demokratik sosyalizasyon olarak kakalamadır. Dolayısıyle,
"halkın istediğini sunma," eğer gerçekte böyle bir sunum varsa, Pavlov'un köpeğine
köpeğinin istediğini sunması gibi birşeydir (Pavlov köpeğine köpeğinin istediğini mi
sunuyor?). (Burda sosyalleşmiş insanla köpeği karşılaştırmıyorum: Sosyalleşme ile
şartlanmayı karşılaştırıyorum. Yani Aristo mantığının diyebileceğini demiyorum:
Köpeğin evcilleşmesi belli kalıplar içine şartlandırılmasıdır. İnsanın sosyalleşmesi
belli ideolojik kalıplar içine şartlanmasıdır. O halde, insan evcilleşmiş köpektir. Eğer
bazıları şu sonucu çıkarırsa, suç bende değil: O halde, insanın sosyalleşmesi insanın
köpekleştirilmesidir.
Burjuva ideolojisinin iddiası, gerçekte, "neden köpeğin zili duyunca ağzı
sulanıyor" diye Pavlov'a sorup, "köpeğin istediği bu, ben onun isteğini yerine
getiriyorum, kendim arabesk seviyorum diye bir de arabesk çalıp ağzının tadını mı
bozayım" gibi bir yanıt vermeye benzer. Anladınız değil mi? Zil çalmaya gerek var
mı?
Ben, sen, Profesör Hüsnü, profesör Cevriye, yazar Çokyazar, akşam aynı
program saatinde (1) milli maç varsa maç mı, (2)Seks, heyecan, macera, gerilim ve
boşalım filmi mi, (3) yoksa AIDS tartışmasını mı seyrederiz? AIDS beni ilgilendirmez.
Zaten seksi bildiğim kadar AIDS'i de biliyorum (Nah biliyorum! Bahane.). Maç
seyrederim o zaman. Arada da filme çeviririm kanalı. Maç demek gerçek olanı
anında seyretmek demektir. Anlamlı toplumsal bir olaya, zaten bütün gün yorulmuş
ve anası ağlamış kafamı daha fazla yormadan katılmak demektir. Ayrıca, karşı
takıma (=düşmanlarıma, beni hergün ezen, kafamı bozan, sinirlendiren, tedirgin eden
ses çıkaramadıklarıma) korkmadan ve çekinmeden küfrü basar ve karşı tezahüratı
yaparak deşarj olurum. Ayrıca, maç gibi toplumsal, canlı bir olaya katılmazsam ayıp
olur. (Tv nasıl canlı oluyor ki?)
Bu birinciyi takip eden ikinci soru: Peki uluslararası iletişimde, geri bırakılmış
ülkelerde dış pazarın malları neden hakim? Egemen ideolojinin buna cevabı: Talep
meselesi, canikom, talep!. Kısaca, bu soruya verilen cevap
birinci sorunun
uzantısından başka birşey değildir. Yani, ayynı nakkarrat, hepp ayynı hepp aynı...
(Ayrı bir açıdan benim bu kitapta yaptığım gibi?). Egemen düzenler işlerine gelince
"halkın talebini karşılıyoruz" diye halkı göğe çıkarırlar. İşlerine gelmeyince de, "sen
nasıl haftada beş gün ve 35 saat çalışma talep edersin, lan" diyerekten polislerini,
tasmalarını çözüp, halkın üzerine salarlar.
Talep talep de, talebi tanımlayan ve meşru yapan ne ve kim? Meşrulaştırma
egemen ideolojiye sosyalizasyon ile olur. Örneğin, meşrulaştırma "halk oyu
175
araştırması" denen ve seyirci reaksiyonunu ölçen bilimsel-istatistiksel-sahtekarlıkla
yapılır. Televizyon yeni dizi programları seçilmiş seyirci guruplarına seyrettirilir ve
alınan tepkiye göre programın başarılı olup olmayacağı saptanır. Diziler ve benzeri
programlar öyle farklı şekillerde hazırlanmazlar. Hepsi de belli standard ölçüler ve
kalıplar içinde biçimlendirilirler. Eğer dizinin başarılı olacağı saptanırsa, yayına konur.
Bu da halkın istediğini verme olarak sunulur. Peki neden azınlıklara saldırmadan
önce, yarım gün çalıştırarak milletin cumartesinin içine etmeden önce, silah
endüstrisine milli gelirin büyük kısmını peşkeş çekmeden önce, bir yörede çevreyi
zehirleyecek ve yaşanılmaz hale getirecek bir endüstriyi kurmadan önce halk oyu
araştırması yapılıp, "halkın talebine" göre demokratikce ve özgürlük koşullarına
uyarak karar verilmiyor? Sen de çok cahilce sorular soruyorsun İrfan!: Temsili
demokrasiye aykırı da ondan. Nasıl olur da aykırı olur, temsili demokrasi halkın
taleplerini temsil etmez mi? Bu soruya kahkahayla gülerekten mi yoksa hüngür
hüngür ağlayaraktan mı cevap vereyim?: Temsili demokrasi cambazlığı, burjuva
ekonomik
düzeninin
siyasal
yansımasının
topluma
genelleştirilerek
meşrulaştırılmasıdır. Temsili demokrasinin temsil ettiği, egemen ekonomik düzenin
çıkarlarıdır. Bu nedenle, üretim araçlarına sahip olmayan halkın egemen sömürüye
karşı olan ücret ve iş saati, iş güvenliği, milli gelirin sosyal amaçlar için harcanması
gibi talepleri, bu temsili demokrasiye aykırıdır.
Eğer karşıt grupların yaptığı halk oyu araştırması varsa, bu tür araştırmaların
sonuçlarına neden kulak asılmıyor? Eminim benim okuyucum nedenini çok iyi
biliyordur, evvelce bilmiyorduysa, bu sayfalara kadar okudukları bir kulağından girip,
herşeyi bilen "BEN" tarafından "bu ne saçmalık be" diyerekten red edilerek, öbür
kulaktan dışarı def edilmediyse, nedenini kolayca anlar.
Bunlara ek olarak, aynı ideoloji tutar "uluslararası ödeme gücüne sahip talep
var mı?" diye sorup genellikle olmadığını anlatır ve böylece imperyalist olmadıklarını,
sömürmediklerini üstü kapalı bir şekilde ispat ederler. Yani, Ankara'nın fukara
semtlerindeki halka, "senin sömürülecek birşeyin yok ki sömürüyüm" der. Bunu
söylerken de, bu semtlerde Coca Cola, Pepsi Cola, 7UP, Levy's, Nike, Adidas, Sony,
Panasonic, Grundig, Siemens, Braun, Singer, Walt Disney, Viacom, Hollywood ve
Madison Avenue, Exxon, Mobil firmaları cirit atar. Levi'sın 1992'deki satışı 5.5 milyar,
Pepsico'nunki 22.1 milyar, Coca Cola'nınki 13.2 milyar, Exxon'ınki 103.5 milyar,
mobil'inki 57.3 milyar dolardı. Bu "talep var mı?" sorusunu sormak ve yok diye
cevaplandırmak, gözünün önünde duran minareye, gözünün önünde kılıfı geçirip,
176
"bak, minare falan yok burda, çık otur" demek gibi birşeydir. Oturmazsan ne olur?
Birşey olmaz. Baktılar ki, oturmayanlar çoğalıyor, bir yolunu bulup oturturlar. Acıdı
mı? Şimdiye kadar sayfalarca verdiğim örnekleri bırak. Aç televizyonu veya bir
gazete bayisine git ve bak, kimleri göreceksin: Wald Disney, Marvel Comics,
Playboy, Playgirl, NBC, CNN, Warner Bros, COX, ViaCom. Kim bunlar? Sadece
yoldan geçen, geçerken senin talebini görüp duran Durmuş-dervişler mi?
Uluslararası
pazarın
olduğunu
Çemişkezekli
Zühtü
bile
hergün
yaşayarak,
tecrübeleyerek biliyor: Zühtü Malboro içiyor ve "Miami Vice" programını seyrediyor. O
bilmesin de kim bilsin. Peki ama bu Durmuş-dervişleri durduran ne: Talep mi? Talebi
tarif edelim: Talep Talib'in taliplendiğidir. Talep var olan alternatifler arasından tatlı
gönlünün arzuladığı şekilde seçim yaparak, seni en çok doyuran ve mutlu eden
seçenekleri istemektir. Sen istiyorsun, İletişim endüstrisi de, seni çok sevdiği için,
"senin arzun bizim için emirdir, bi'tanem" diyerek, sana istediğini veriyor. Bu bana
eski bir şarkıyı hatırlatıyor: Bu ne sevgi aaah, bu ne ızdırap!. Eğer talep böyle bir
yapıya sahip olsaydı, herkes Brigit Bardot'la evlenirdi!. Yeltsin de Madonna'yla...
Talep kapitalist pazarda üretimin biçimini, yerini, nasıl olacağını, kısaca iletişimin
karakterini tayin etmez. İletişimde taleb egemen pratiklerle yaratılmış ve varolan
genel karakterlerdir. Talebe hizmet bu genel karakterleri sömürerek, yöneterek,
yeniden benzeri şekilde biçimlendirip destekleyerek, ideolojik ve ticari satış yapmak,
ve bu satışı da "taleb" olarak sunmaktır. Kimin talebi? İzleyicinin mi, yoksa Murdock
veya Hollywood'un mu? Daha açıkcası geleneksel arz-talep ikilemi klasik ekonominin
anlattığı şekilde çalşmayan bir ayırımdır. İçinde yaşadığımız koşullarda arzın-talebi
talebin-talebini tüyü yolunmuş pilice dödüremezse yaya kalır ve tepelenir. Peki,
TRT'ci denetmen veya program satın alıcı veya yapıcısının görevi ne bu talep
sorununda? Sadece Hollywood ve Madison Avenue'nun girmesini garantilemek.
Neden? Çünkü onlar o'da ondan. O şekilde yetiştirilip yoğuruldukları için. O
özlemlerle dolu oldukları için. O şekilde yapmazlarsa, kendileri için pek de hayırlı
olmayacağı için... Yani, kısaca, pilicin pişmesi ve bilincin biçimlenmesi meselesi...
Serbest ticaret ideolojisine göre, arz, müslümansa veya müslümana mal
satacaksa, "selamun aleyküm" der ve malını arzeder. Karar verici talepci taliptir. Talip
parlak yüzlü elmaların görünmeyen yüzünün ne bok olduğunu bilir. Peki, bilir de, niye
alır? Cevabı yarın akşam sekizde devam eden dizi'mizde sunacağız. Siz o zamana
kadar, Palmolive kullanın ve dişinizi Colgate ile fırçalayın. Kapitalist ekonomide arz
malını sergileyip sandalyesine oturup tesbih çekerekten müşteri beklerse, oturduğu
177
sandalyeyi bile kaybeder. Kapitalist ideolojide, "izleyici, okuyucu böyle istiyor, bu
halkın talebi" dendiğinde, gerçekte izleyici, okuyucu, halk = (eşit) endüstrinin çıkar
hesaplarıdır. Dünya iletişim endüstrisindeki değişiklikler ve bu değişikliklere uygun
olarak gelişen ve değişen kitle iletişimi durumu (Örneğin, Türkiye'de kamu iletişim
düzeninin özel teşebbüsün gözü dönmüş saldırısıyla ortaya çıkan durum) genel
halkın taleplerinin saptayıcılığından ortaya çıkmış bir durum değildir. Böyle bir iddia
saçmalıktır. bir diğer örnek: Kablo televizyonları veya bir kanalın sadece tek bir
türdeki program (örneğin müzik) içinde kendini sınırlamasını tayin eden faktör, genel
endüstriye servis vererek zenginleyen iletişim endüstrisinin, bu tür uzmanlaşma
yoluyla reklam endüstrilerine iyi hizmet ve kendine para sağlamakdır.
Amerikan
iletişim
sermayesinin
dünyaya
açılmasının
nedeni
"içerde
satamadığı veya kar edemediği" için falan değildir. Daha fazla satış ve daha fazla
kardır. Amerika'da bir dizi televizyona konmadan önce bir sürü "izleyici" testlerinden
geçer, sonra da konur ve ilk veya birkaç serüvenden sonra, yayınlandığı saatteki
normal yüzdedeki seyirciyi toplayamazsa (yani normal olarak o saatteki seyircilerin
şebekeler arasındaki genel dağılımının çok altına düşerse) hemen yayından kaldırılır.
Yapımcıların falan zarar etmesi diye bir konu yoktur, çünkü paralarını zaten
şebekeden almışlardır. Şebekenin de zarar etme konusu yoktur, çünkü birkaç
programla zarar görecek bir ekonomik yapıya sahip değildir. Kısaca Amerikan
iletişiminin
dışarı
açılması
ne
Amerika'daki
talep
kıtlığından
dolayı
kar
edemediklerinden, ne de dışardaki dünya milletinin onlara "n'olur gelin, Alla'nızı
severseniz buyurun" diye yalvarışındandır: İmperyalist serüvenden desek, o zaman
serüvende "şans" kavramının ağırlığı vardır. İmperyalizm hiçbirşeyi şansa bırakmaz,
çünkü şansa bırakmak, feleğin pençesine düşmek demektir. Felek de hiç bakmaz
paralar valla!. Bu nedenle imperyalist pazar kontrol altında yürütülen bir pazardır,
taleplerin saptadığı bir pazar değil. Barbi doll\bebek talebini kız çocukları ham
beyinlerinden uydurmazlar, bu talep yaratılır. Talep yaratıldıktan ve yönlendirildikten
sonra da "onların istediğini veriyoruz" denir. İyi numara değil mi?
Talep konusunun bir başka boyutuna geçelim: İmperyalizmin imperyalist
dünya pazarını insanlığa hizmet olarak sunmasında, bir diğer ideolojik kakalama da,
"neden dış pazarların malları kullanılıyor?" sorusuna, "ulusal yapımın azlığı ve yerel
yapım kapasitesinin zayıflığı, ve de yoğun bir ulusal talebin olması" diye cevap
vermedir. Yani içerdeki talepleri içerdeki arz karşılayamıyor. O zaman tek çare
dışardaki dostlarımızı yardıma çağırmak. İletişim ithalatı bu nedenle yapılıyor. Ah ne
178
cici değil mi: İletişim ithalatcıları halka hizmet için yarışıyorlar!. Çorumlu Hamdullah,
aylığını almış, pantalon alacak, Çorum pazarına gidiyor. Ulan, bakıyork ki,
dükkanlarda millet pantol almak için beş kilometrelik sıra oluşturmuş. Bekliyor. Beş
dakka sonra da dükkanlar pantol bittiği için kapanıyor. Millet buna çok bozuluyor ve
bas bas bağırmaya başlıyor: Biz GAP isteriz! BİZ LEVY'S İSTERİZ!. Çorumda bu
olay olurken, Sivasta Sivaslı hamal Hamza TRT'nin kanallarını çeviriyor: Türk müziği,
halk müziği, uzun ve kısa havalar, zeybekler, halaylar, ağıtlar, çok sazlı geçişler,
göbek havasıyla tepside gelişler, kdurmaya az kaldılar, "bakla bakla" diyenler,
Modonnanın etrafında şeyi kalmış Modonnayla kıvrılarak dönenler, durmadan
güzelleşen Ajda, Avrupa'dan spor falan çalıyor TRT'nin kanalları. (TRT'nin kanalları
böyle mi çalıyor yoksa benim teller mi karıştı?). Hamza buna çok bozuluyor ve "TRT
ibnesi benim isteklerimi karşılayamıyor" diye bir küfür sallayıp düğmeyi kapatıyor ve
kendini sokağa atıyor (pencereden değil tabi). Bir bakıyor, millet hep sokağa
dökülmüş ve bas bas bağırıyor: TALEBİMİZİ KARŞILAYAMAYAN TRT'YE ÖLÜM!
ÖZEL RADYO VE TİVİMİZİ İSTERİZ!. Hamza da "demek ki sadece ben değilmişim
TRT'nin yetersizliğinden canı yanan" diyerekten bağıranlara katılıyor. Bu sırada da,
devletin aslan polisleri yüklendikleri kamu görevini yerine getiriyor: "Al sana özel"
diyerekten basınçlı su sıkıyor bağıranlara.
Demek ki, Türkiye'deki iletişimin yapısı Türkiye'nin iç pazarı karşılayamayacak
kadar beceriksiz, güçsüz, bilgisiz, yeteneksiz. Bu nedenle üstün insanların üstün
pazarının üstün ürünlerine" Türkiye muhtaç. Bu muhtaçlıktan da Türk kültürü, halkı ve
kamu iletişim endüstrisi sorumlu. Kurtarıcı kim?: Dandara dandara dandara, digidap
digidap, tozu dumana katarak imperyalizmin atıyla özel teşebbüs geliyor, açın
yolları!. Özel teşebbüsün sorumluluk hissini derinliğine bak be!, helal olsun!... Türk
halkı da "neredeydin sen şimdiye kadar" diye sarılıyor özel teşebbüse. Sarılış o
sarılış. Çam sakızı da ne demek, sülük gibi yapışıyor özel teşebbüs: Seniii böyle
yakından şeey yapmaaak, aşkların en güüüzeliii, alnımııın yazısıydıın, ayrıl desen
ayrılamam kiii... Gerçekte, "Talebi karşılayamama" iddiası özel teşebbüsün
sömürüsünü servis olarak sunan ideolojik bir satıştır. Türkiye iletişim ürünü yaratacak
kapasiteye, bilgiye ve kaynaklara sahip değil mi? Hangi talepleri karşılayamıyor? Bu
karşılanamayan talepler nerden çıkmış, nerden geliyor, nereye gidiyor? Tabi Levi,
coke, Pepsi, ve müzik denen duvarlar sarsan dangırtı, kanlı-canlı-heyecanlı
uydurular, seks ve araba, ve benzerlerini isteyen bir talep yaratmak zorunlu olursa,
bizim tesbih çeken tüccarların ya tesbihi bırakıp ellerine pepsi alması ve Levi's giyip
179
Amerikan sakızı çiğnemesi, ya da Çıkrıkçılar yokuşunda veya Bit-pazarında
pineklemesi
durumuyla
yüz
yüze
gelinir.
Gerçekte,
talepler
karşılanamıyor
dendiğinde, talep ithal edilen yabancı mallar anlamına kullanılıyor. Yoksa git Kızılay'a
dükkanlar tıka basa dolu. TRT'ye git koridorlar kızılay gibi kalabalık, ofisler içkisizmeyhane gibi oturup dert yanan ve sızlananlarla tıklım tıklım. Türkiye'de sokakta işsiz
gezen ve evde bulaşik yıkayan bir sürü iletişimci var. Her yıl iletişim okulları bir sürü
öğrenci sürüyor piyasaya. Simit satmak, memur veya ev kadını olmak için okumuyor
bu gençler. Yaratmak için, katkıda bulunmak için, birşeyler yapabilmek için, kısa
yoldan köşeyi dönebilmek için, rahat yaşabilmek için... TRT'de götünün üstünde
oturan ve yıllar boyu birşey yapmayan bir sürü eleman, piyasada bir sürü filmci,
yazar, basıncı ve yayıncı var. Neden bu kişiler işsiz, kaynaksız, oturmuş popolarını
çürütüyorlar? Bazıları neden fırsatı bulup özel teşebbüs denilen dış malların ve
sermayenin ortakları veya hizmetcilerinin yanında çalışmayı düşlüyor? Zevklerinden
veya tembelliklerinden mi? Hiç de değil. Sorun psikolojik veya kültürel-tembellik
sorunu değil, iletişim pazarının ticari ve kültürel kontrolu ve yönetilmesi sorunudur.
Sorun iletişim pazarında belli anlayışın, zevklerin, umutların, tadların, alışkanlıkların
benimsenip belli ürünlerin egemenliği sorunudur. Sorun iletişimdeki büyük çıkarların
ve çıkar yarışının olduğu sorunudur. Sorun iletişimin siyasal ekonomisi sorunudur.
Sorun dünya iletişim düzeninin yapısı sorunudur. TRT'de bu nedenle iş
YAPTIRILMIYOR. Basınımız bu nedenle Batıyı taklit ediyor. Film endüstrimiz bu
nedenle bayağılaşmış ve piçleşmiştir. Tv programları bu nedenle dışardan geliyor.
Çocuk programları ve dergileri bu nedenle Amerikan ve Avrupa caniliğini ve yalanını
Türk çocuklarına yansıtma olanağını elde ediyor. Bu nedenle ben "Walt disney
kartonları faşist davranış ve sorun-çözümü tarzını öğretiyor" dediğimde, karşımda ilk
önce elinde tava ile Disney'in Faresini veya dinamitle Road Runner'ı değil, bana
düşmanca bakışla "asıl sen faşistsin" diyen küçük yeğenimi buluyorum: Ben
doğduğumda, annem bana pantol giydirmeye çalıştı. Boktan bir Türk malıydı.
Beymen'den bile değildi. Şalvar gibi birşeydi. "Olmaz" diye feryat ettim ingilizce: Ben
Lev'simi isterim!. Türk malı daha mı kalitesizdi? Neden Levy's isterim diye
tutturmuştum? Çünkü ne istediğimi ve istediğimin ne olduğunu çok iyi biliyordum ve
özgürlüğümü yok eden ana baskısına tepki gösteriyordum (zavallı anam da, "o
zaman kazan kendin al" diyemiyordu). Ne istediğimin bilincindeydim: Anamın
karnındayken dokuz ayda neler öğrenmişim, değil mi? Bana iyi olanı, kaliteliyi nasıl
da kavramışım hemencecik. Annem "Oğlum, bu daha rahat, ayrıca Levis Amerikan
180
malı" demez mi!. Ben hemen çıkıştım: Amerikan malı bu, bizimkinden iyi olmalı.
Olmasa sevgili burjuva çocukları giyer miydi?. Bu olay olurken, Amerika'da yeni
doğmuş Amerika'lı bir kız da Annesine ağlayarak Fransızca bağırıyordu: Ben Fransız
Parfümü isterim! Chanel getir bana, Estee Laurel de olabilir!. Fransız zehiri 50 dolar,
ve benzeri Amerikan zehiri belki 10 dolar. Farketmez, ben öyle herkes gibi değilim,
reklamdaki kız gibi klasım var, Fransız isterim. Talep işte, insanın içine doğuyor
birden bire. Doğuyor mu yoksa doğduruluyor mu?. Kilisenin papazı "onu ancak tanrı
bilir" diyor. Papaz da Levis giyor ve Big Mac yiyor.
Dünya düzenindeki software akımının durumuna bir diğer neden olarak,
egemen ideoloji daha "ekonomistçe" (Ekonomist dergisinin her zaman yaptığı gibi) bir
cevapla gelir: Diğer ülkelerin kendileri kendi programlarını yapma ve kendi iletişim
ürünlerini üretme yerine Amerikadan alması daha ucuza mal oluyor da ondan. Yani
serbest piyasa kaidelerine uyan iletişim pazarı, özgürce ve akıllıca ekonomik bir
seçim yaparak kendisi için daha ucuz olanı bir sürü alternatifler arasından seçip
alıyor. Niye enerji ve kafa yorsun ve kendisi üreterek bir sürü para harcasın ki!
Önünde bir sürü kelepir fiata (pek de kelepir değil) ürünler serilmişken!. "Biz
imperyalist falan değiliz" diyor melek kılığındaki şeytan: Herkes gibi ticaret yapıyoruz.
Sizin peygamber Muhammed'iniz bile tüccardı. Malımız seviliyor ve tutuluyorsa, bizim
suçumuz değil ki! Hem alan memnun satan memnun, sana da n'oluyor? Bu bizim
sevgili alıcılar önündeki başarımızdır! Biz dünyaya hizmet ediyoruz, bizi dünya
candan seviyor, bir de tutmuş imperyalizmle suçluyorsun! Böyle haksızlık, nankörlük,
komümünistlik olmaz! Bak mesela biz Somali'ye millete ekmek vermeye gittik, bizim
iyi kapli pilotlarımızı ve askerlerimizi öldürdüler. (Amerikan halkından sordunuz mu
Somaliye ekmek vereceğiz ama çok tehlikeli diye? Amerikalı ana çocuğunun yabancı
topraklarda öldürülmesini mi istiyor? Ne yazar ki. Amerikalı "sen kimsin de benim
çocuğumu orda öldürtüyorsun" diyecek durumda değil ki. Her gün televizyonlarda bin
kafadan bin ses geliyor. Kahramanlık postuna bürünmüş tilkiler "çekilmek mi asla
olmaz, biz onlara hadlerini bildiririz" mavalıyla, Amerikan askerlerini savaşa sokuyor.)
Biz nasıl imperyalist oluruz? Biz satıyoruz, siz ucuz ve iyi diye alıyorsunuz. Almayın!.
Bu iddianın aksine, Amerikan programlarının fiatı pazarın yapısal özelliklerine göre
saptanır. Gelişmiş kapitalist pazarlarda (Almanya, Fransa, İngiltere'de) gelişmiş
kapitalistlerle yarış yaparaktan fiatlar yüksek tutulur. Yani yarış fiatı yükseltme
yarışıdır. Buna istisna, örneğin Japonya'da Amerikan firmalarının yaptığı gibi, pazara
girip tutunma çabası öncelik olduğu zamandır. Geri bırakılmış ülkelerde fiatlar uzun
181
vadeli çıkarlar için çok daha düşüktür. İdeolojik mücadele verdikleri yerlerde (Eski
doğu Avrupa ve komünist diye adlandırılan ülkelerde) fiatlar çok daha düşüktür.
Amerika 1992'de gelişmiş kapitalist ülkelerden tv filmleri için ortalama 62,000 dolar,
yarım saatlik seriler için 12,000 dolar, diğerlerinden (özel programlar, durum
komedileri) 40,000 dolar, ve sinema filmleri içinse 225,000 dolar para alıyordu.
Fiatların bu ülkeler arasındaki dağılımı aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.
Tablo 13: Gelişmiş Pazarlardaki Amerikan iletişim ürünlerinin
Fiat Listesi (1992)(Bin dolar olarak)
Pazarın
tv filmleri
yeri
yarım saatlik
serilerin
Diğer özel
bir programlar
sinema
filmleri
serüveni
Japonya
25-75
4-6
35-50
60-200
ingiltere
40-100
8-16
30-50
50-2,000
Almanya
39-70
4-12
23-58
22,5-175
Fransa
30-50
10-20
30-50
30-150
İtalya
15-50
4,5-10
20-50
20-750
Kanada
80-110
12-18
20-60
50-400
Avustralya
80-110
12-18
20-60
50-400
Gelelim ikinci derecedeki kapitalist pazarlara, bu grup ülkelere bütün diğer
kapitalist Avrupa ülkeleri ve Brazil gibi ülkeler girer. Bu ülkelere tv filmleri ortalama
7,500 dolar, yarım saatlik bir seri serüveni 1,250 dolar, diğer özel programlar 5,000
182
dolar, sinema filmleriyse 11,500 dolara satılırlar. Bu fiatların ülkelere göre dağılımı
aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.
Tablo 14: İkincil kapitalist Pazarlardaki Amerikan ürünlerinin
fiat listesi (1992) (Bin dolar olarak)
Pazarın yeri
Tv filmi
yarım saatlik seri
Diğer
(bir serüven)
Sinema
filmi
Austria
6-8
0.6-0.7
4-6
6-8
Belçika
4,5-6,5
3,5-4,5
1,7-2,2
5-21
Danimarka
4-7
1-1,5
3-5
3,5-4,5
Finlandia
2,7-3,2
0.8-1
2,2-2,7
3,5-4
Nederland
9-11
2,2-3,7
7-10
5-15
Norveç
3,7-4,2
0.9-1,1
1-2,1
3,5-7
İspanya
10-20
1-3
5-6
10-30
İsveç
8-8,4
1,7-2,2
3,7-4,2
10-30
New Zeland
5-10
0.75-1,5
5-10
6-50
Meksika
7-8
1-1,2
9-11
10-50
Brazil
16,5-61
2-3
18-22
15-30
Güney Afrika
7-9
1,1-2
4-5
5-10
Bu ikincil pazarda, danimarka, Nederlande ve İspanya en başta gelen
pazarlardır. Diğerleri bunları çok geriden takip ederler.
Üçüncü tip pazarları geri bırakılmış ülkeler olarak niteleyebiliriz. Bu pazarların
alış gücü ve bu pazarlardaki ideolojik mücadelenin yoğunluğunu nedeniyle fiatlar
düşük tutulur. Fakat bu pazarlarda gerçekte bu fiat düşüklüğü asla piyasaya
yansımaz. Aksine dış pazarla işbirliğindeki kapitalist ucuza aldığı halde büyük
miktarda artışla malları sunarak, köşeyi kısa yoldan dönmeye çalışır. Bire alıp bine
satma bu ülkelerin işbirlikçi tüccarlarının bir karakteridir. Bunu en son Türkiye'deki
kompütür ve yazıcı fiatlarında gördüm. Özellikle yazıcıların fiatları Amerika'da satılan
fiatların en az üç misline satılmaktadır. Bu üçüncü tip pazar tv filmlerine ortalama
2,700 dolar, yarım saatlik serinin bir serüvenine 575 dolar, sinema filmlerine 2,500
dolar, ve yarım saatlik bir çocuk kartonuna 400 dolar öder. Reklamcılardan fahiş fiat
alır. Reklam yapan firmalar da bu fahiş fiatları mallarının mal oluşuna yükler ve
böylece tüketicinin aldığı malın fiatı daha da artar. Düşün, biz seyrettiğimiz için
183
iletişim firması, reklam firması ve malını reklam eden firma para yapıyor, ve bunun
masraflarını da tüketici ödüyor. Bu tür ülkelerdeki satışların dağılımını aşağıdaki tablo
göstermektedir:
184
Tablo 15: Geri Bırakılmış Ülkelerin pazarında Amerikan ürünlerinin
fiat listesi (1992) (Bin dolar olarak)
Pazarın yeri
Tv filmi
Tv
serisi Diğer
Sinema filmi çocuk
(tek
kartonu
serüven)
(.5 saat)
TÜRKİYE
2700-3200
800-900
1400-1660
3000
-
YUNANİSTAN
2000-3000
500-600
1200-1700
3000-3500
-
PORTEKİZ
1900-2100
700-900
1400-1600
1700
-
HONG HONG
1700-2200
2000-5000
1000-2000
6500-10000
600-900
KORE
5500-8500
475-700
3000-4000
4000-15000
-
MALAYSIA
1500-2500
300-500
1000-2000
2500-9000
750-1500
FİLİPİN
2200-4500
900-1100
3500-6000
4000-7000
400-750
TAIWAN
2000-2500
425-475
1100-1300
4000-20000
600-800
TAYLAND
1100-1300
475-575
900-1100
1000-3000
300-500
ORTA DOĞU
2700-3200
650-750
1500-1700
-
-
Arj,Bol,Ur,Par
800-6000
750-850
1900-2100
3000-6000
1400
ŞİLİ
3500-4500
375-475
900-1100
3000-6000
600
KOLOMBİYA
2500-3500
650-750
3000-4000
2000-5000
1000
PERU
100-1400
350-450
900-1100
-
400-600
VENEZUELA
3000-5000
900-1100
3000-5000
2500-5000
1200-1500
ORTA AMERİKA 1700-2200
425-525
900-1100
-
650
JAMAICA
200-300
450-550
-
125-200
VE 700-900
DIĞER ADALAR
Dünya pazarına son yıllarda eski doğu avrupa ülkeleri de açıldı. Fakat
Çekoslovakya ve Macaristan gibi iletişim alt yapıları sağlam olan eski doğu ülkelerine
fiatların düşük ayarlanmasının önde gelen nedeni, eskiden olduğu kadar olmasa bile,
ideolojiktir. Bu ülkelerin pazar ekonomisine alıştırılması gerekir. Bunun da en etken
yollarından biri tüketici düşünü biçimini aşılayacak iletişim araçları ürünlerini bol bol
sunmaktır. Bunun da olması için fiatların ucuza tutulması ve eski-komünistlerin veya
kamu servisinin yenilgiye uğratılması gerekir. Bu ülkelere uygulanan fiat politikasının
ifadelerini aşağıdaki tabloda görebiliriz:
185
Tablo 16: Doğu Avrupa pazarında Amerikan Ürünlerinin fiatı
(1992)
(dolar
olarak)
Pazarın adı
Tv filmi
yarım
saatlik
diğer
serinin bir serüveni
Sinema
filmi
Macaristan
1,500-2,500
550-600
1,800-2,200
1,500+
Çekoslovakya
2,000-3,000
330-830
2,400-3,600
2,000+
Yugoslavya
1,500-3,000
500-750
1,500
3,000
Polonya
1,700-2,500
450-550
1,800-2,200
3,500+
Ülkelerin pazar özelliklerine göre saptanan fiat politikasının ürünün mal oluş
fiatıyla çok az ilişkisi vardır. Fiatların ayrı pazar gruplarında ayrı şekilde saptandığını
aşağıdaki tabloya bir göz atarsak açıkça görebiliriz: (Her grubun ödediği ortalama
fiatı şöyle saptadım: 1. Her ülkenin ödediği en az ve en çok fiatı topladım ve ikiye
böldüm. 2. Grup içinde, örneğin ingiltere gibi bir film için 2.5 milyon kadar para
ödeyen biri olunca, ortalama alma yerine "ortayı bulma" daha doğru olur. Bu nedenle,
ortalama alma yerine "orta noktadaki değeri" kullandım. Orta noktadaki değer,
örneğin eğer grupta 15 ülke varsa, bu ülkeleri ödediklerine göre az ödeyenden en
çok ödeyene doğru sıraladığımızda, sekizinci ülkenin ödediği orta değer olur.)
Tablo 17: Amerikan pazar fiatlarının gruplara göre dağılımı (1992) (Dolar olarak)
Pazar Grubu
Televizyon filmi
yarım
saatlik
Diğer
Sinema filmi
serinin bir serüveni
Gelişmiş pazar
62,000
12,000
40,000
225,000
ikincil pazar
7,500
1,250
5,000
11,500
Geri bırakılmış pazar
2,700
575
1,500
4,000
Eski Doğu Avrupa
2,300
575
2,500
2,500
Afrika ülkelerine uygulanan fiatlar o kadar düşük ki, kayda bile gerek görülmüyor.
Öte yandan, örneğin, İngilizlerin ve Fransızların ödedikleri daha da fazladır. Şunu
aklımızdan çıkarmayalım, bu firmalar sadece film veya program kiralamak ve
satmakla uğraşmazlar, bu sadece bakkalın sattığı ürünlerden bir tanesidir. Ayrıca,
gelişmiş pazarlara daha fazla fiat uygulaması ve Örneğin Afrika'ya kelepir fiata
satması imperyalizmin olmadığını falan kanıtlamaz. Avrupalının buzdolabında
kocaman peyniri var, Walt Disneyin faresi o kocaman peynirden kocaman bir parça
186
çalıyor. Afrikalının elinde peynir bırakılmıyor ki. Walt Disneyin faresi Afrika'nın
peynirsiz bırakılmasını garantiliyor.
Amerikan programlarının ucuza satılmasının nedeni ucuza mal olmasından
çok, uluslararası global politikanın pazar politikasındaki yansımasındandır. Bu politika
uzun dönemli siyasal ve ekonomik hesaplarla kısa dönemli kapkaççı ve vurguncu
politika arasında denge kurmaya çalışır. Bu nedenle, İngiliz halkı fahiş fiatlarla
"yüksek kaliteyle" eğlenirken, aynı ürünle "geri bırakılmış ülkelerin" insanları (özellikle
burjuva sınıfı ve şehirlerde yaşayan servis sektörü denen asalaklar kitlesi, bendeniz
dahil) "bu yüksek kalite" anlayışı ve özleyişine hazırlanır ve alıştırılır. Bu
"alıştırılanlara" imrenenler de taklit edenleri görüp taklit ederler. Bu politika sayesinde
sadece (a) rekabet alaşağı edilmez, aynı zamanda (b) yerli üretim kösteklenir,
ortadan kaldırılır, piçleştirilir ve bağımlı bir üye veya aracı haline dönüştürülür.
TRT'de yılda bir tane bile program yapmayıp oturan programcıların yapacakları
program Amerikalının yaptığından nasıl pahalı olabilir ki? Amerikalılar on saniyelik bir
sahneyi çekmek için en az birkaç saat ve bazen bütün gün çalışırlar, ve binlerce
metrelik film\video
harcarlar. Su gibi para gider. Nasıl olur da daha ucuza mal
olabilir?. Kitle üretimi sürecinde ucuza kopyelenip ve çoğaltıldığı için, geniş tüketici
pazarlara sahip olduğu için. Dolayısıyla Amerikan kitle ürünün tek bir bitmişçoğaltılmış biriminin mal oluşu, yapımı milyarlara mal olan bir film olsa bile, çok aza
gelir. Bu nedenle, kendisi için üreten TRT'nin rekabet olasılığı elde edebilmesi için,
örneğin Orta Asya Türk ülkeleri gibi satabileceği, pazara sahip olması gerekir. Bu
pazar olasılığı olsa bile (örneğin TRT Avrasya girişimi), eğer o pazarda Amerikan
ürünleriyle rekabet zorunda kalırsa, Amerikan firmaları isterse pazarı ele geçirme
amaçlarıyla 10 dolara bile satar. Sonradan bunun acısını çıkartır. Kısaca, pazar
politikası meselesi, düdüklü tencere değil...
E. İLETİŞİM PROFESONELLİĞİ, PRATİĞİ VE İDEOLOJİSİ 41
Çin sözü: Eğer aç bir adama balık verirsen, açlığını bir defalık giderir; Eğer nasıl
balık tutacağını öğretirsen, hayatı boyu yiyeceğe sahip olur. Adamlar geri ülkelere
. Bak: Golding
41
187
hem balık diye, örneğin Televizyonu veriyorlar, hem de nasıl balık tutulacağını
(profesyonelliği) öğretiyorlar, gene de gerideler, açlar, sefiller, perişanlar. Neden?
Çünkü balık diye verilen gerçekte oltanın ucu ve ucundakidir. Balıkların hepsine
başkaları konmuş, kalan hamsilere bile göz dikmişler de ondan. Tek çaren mücadele.
Yoksa hamsinin kuyruğunu bile koklatmazlar.
Bir Amerikan hakiminin kararı: Washington Post gazetesinin 13 reporter ve
editörü profesyoneldir, bu nedenle kendi
kårları için fazla mesai parası almaya
hakları yoktur. 42 Ne bu? Profesyonellik! Ne de? Hem hakimlikte hem de iletişimde...
Ama profesyonel gazeteci elli saat çalışmış? Cevaplar aşağıda...
Profesyonellikle başlayalım: Örgütsel transfer sadece örgütün takliti veya
kopyesi girişimlerini içermez. örgütsel pratik biçimleri ve bu pratiklerin varsayımlarını
beraberinde getirir. Böylece sadece belli bir teknolojik biçim benimsenmekle kalmaz,
o teknolojik biçimin dünya görüşü de benimsenerek, alternatiflerin ayağı kaydırılır.
Media profesyonalizmi teknolojik araç ve ürün transferine paralel olarak ithal
edilmiş bir ideolojidir. Kültürel bağımlılığın bir parçasıdır.
Uluslararası iletişim ilişkilerinde, teknolojinin yapısı ve örgütlenme biçimi
yanında, bu teknolojiyi kullanan örgütün günlük pratiğindeki değerler sisteminin
özellikleri imperyalizmin başarısı ve sürekliliğinde önemli rol oynar. İletişim
örgütlerinde "uygun" profesyonel iş görme kaideleri ve meslek ahlakı, ve neyin
"uygun" ve neyin "uygunsuz" olduğu hakkındaki tutumlar ve ideolojik varsayımlar,
örgütün çalışma biçimini ve ideolojik profesyonel kültürünü belirler. Burda, genel
Amerikan ideolojisinin ve medyayı içeren özel ideolojik değer yargılarının
egemenliğinin dünyaya yayıldığını görürüz. Bu profesyonel ideoloji (meslek ahlakı
dahil) televizyon haberciliğinde ve ajans haberciliğinde oldukça yaygındır. Basında
ise, kapitalist ülkelerin dışında, bu standartlaştırılmış ideolojik kalıp "ideal ilkeler"
olarak kazanılmaya çalışılmaktadır: Haberlerde ve haber toplamada ve yazmada
idealleştirilmiş "nesnellik" biçimi, belli görevler için belli teknik kaidelerin iş görme
şeklinin uygulanması, "iyi," "doğru," "dengeli," "tarafsız," "özgür," "çoğulculuk,"
"kaynağın güvenirliliği," "gazetecilikte dürüstlük," "özgürlüklerin savunuculuğu,"
"gerçekleri olduğu gibi yansıtma," gibi ideolojik ilkeler yoluyla global bir sistemin
egemen varlığının sürdürülmesine yardımcı olunur.
. Bak: Garneau
42
188
Profesyonellik kitleleri pazar ideolojisine ve alışkanlıklarına hazırlamak
ve biçimlendirmek ve bu biçimde tutup tüketime sevmetmek için geliştirilmiş
paketleme, sunma, kısaca satıcılıkta tecrübe kazanmadır. Geri bırakılmış ülkelerde,
fikir basınının dışında,
bu satıcılık profesyonalizminin seviyesi hemen hemen
tezgahtarlıktır. Bu da, televizyonda egemen bir biçimdir: Programlar zaten
Amerika'dan, Meksika'dan, Brazilya'dan ve Avrupa'dan hazırlanmış paketlenmiş
olarak gelir. Tezgahtarın yapacağı tek şey bunları raflayıp, sıralayıp tezgahlamaktır.
Eğlence ve oyun program biçimleri kalıplaşmıştır, üretimi standartlaşmıştır. Bizim
tezgahtar-profesyonelin yapacağı bunları seyredip aynı kalıplar içinde taklit ve kopye
çıkarmaktır. Bu taklit ve kopyeciliğin çerçevelediği pratik ve ideolojik alan içinde
yaratıcılığın ırzına geçilir.
Profesyonelleşme sadece bir teknolojiyi kullanmada (örneğin kamerayı
çalıştırmada,
haberi
hazırlamada, makyajda, dizgide, mizanpajda) becerinin
geliştirilmesi değildir. Profesyonalizm beceri ve tecrübenin uygulamasında, belli
değerlerin benimsenmesi ve günlük pratiği bu değerlerin çerçevesi içine uyacak bir
şekilde yapmaktır. Bu çerçeve kendini ideolojik pratik olarak değil, meslek ahlakı
olarak sunar.
Profesyonelleşme egemen global medya amaç ve pratikleri kültürüne
entegrasyon sürecidir. Bu entegrasyon
birbirine bağlı yapısal mekanizmaların
çalışmasıyla oluşur ve süreklilik sağlar. Bu mekanizmaları da şu şekilde
özetleyebiliriz: (a) Teknolojinin yapısının empoze ettiği zorunlu kullanım biçimleri
içinde çalışma, (b) Örgütsel yapıların getirdiği örgüt politikası ve iletişim tarzı,
(c)softwarelerin kendi yapıları, eğitim, training ve meslek ideolojilerinin yayılması.
Etken bir yol tabi ki egemenin taklidini yapma yönelimi ve bunun pazardaki
teşvikidir. Bunun yanında en etken yol, media profesyonelinin profesyonel okuldan
başlayarak örgütte çalışması sırasındaki profesyonel yetişmesi, eğitimidir. Media
imperyalistleri gerektiğinde seve seve kendi profesyonel ideolojilerini diğer ülkelere
satmışlardır. Profesyonel ideoloji örgütün yapısını ve amacını yansıtır. Örgütsel yapı
ile meslek ideolojisi arasında birbirini destekleyici bir uyum vardır. Bireysel
uyumsuzluk halinde çözüm, bireyin örgütsel yapı ve amacı yansıtan bir meslek
anlayışı ve pratiği çinde kendi kendisini ayarlama yolunu tutmasıdır. Bu değişimi
kendisi kendinde yapmazsa, o zaman örgütsel çıkarın yönetici kadrosu onun için bu
değişimi yapar: İşinden olur.
189
Profesyonellerin meslek eğitimi en azından üç biçim alır: (1) kapitalist
uzmanların
"kalkınma
çabasındaki"
ülkelere
giderek,
onlara
profesyonelliği
öğretmesi. (2) Kalkınma çabasındaki profeyonelerin veya öğrencilerin "ileri" ülkelere
giderek "teknolojinin kalbinde" dersler ve eğitim alması. (3) kalkınma çabasında olan
ülkelerde olan genel ve örgüt içi eğitim.
Neo-koloniciliğin\imperyalizmin en etken özelliklerinden biri de, yardımsever
olarak, ta uzaktan kalkıp, yorulmadan, usanmadan, "yardım ettikleri" ülkeye giderek,
onlara öğretim ve eğitim vererek, kendi tecrübelerini onlarla paylaşarak, daha da çok
yardım ederler. Yeltsinin etrafı şimdi Amerikan özel teşebbüsünün danışmanları ve
CIA ajanlarıyla doludur. Amerika Rusya'ya elinden gelen her yardımı yapacağına söz
vermektedir. Doğu bloku şimdi Amerikan özel teşebbüslerinin yatırımlarıyla
"kalkındırılacak." Latin Amerika'yı, Asyayı ve Afrikayı yüzlerce yıldır "kalkındırdıkları"
gibi... Eski doğu blokunun iletişim sistemi Avrupanın ve Amerikanın sermayesinin
istediği şekilde biçimlendirilmeye çalışılıyor ve biçimlendiriliyor. Bu ülkelerin kitle
iletişimi sistenlerini kurmaları ve geliştirmeleri için yabancı sermaye elinden gelen her
şeyi yapıyor. En büyük problem halkın devletin kesesinden yemeye alışık olması ve
özel girişimi bilmemesidir, ve tabi kapitalist anlayış ve tecrübeli bir yönetici sınıfın
siyasal sahnede egemenlik kurup istikrarlı bir ortam yaratması çok daha iyi olur.
Bunu da öğretmek ve sağlamak için yırtınıyor özel sermaye. İyilik işte. Allah
başımızdan özel sermayeyi eksik etmesin! Personel eğitimi için Almanlar, Fransızlar,
Ingilizler Asya ve Afrika'da "sevdikleri" ülkelere insanlık aşkıyla yardım elini
uzatmışlardır. Ingilizler bizim Ankara televizyonu kurulduğunda personel eğitimi için
yardım ettiler. Basın Yayın Yüksek Okulu gibi okullar dünyanın birçok yerinde medya
konusunda profesyonel yetiştirnek için, özellikle o zamanlar Birleşmiş Milletlerin
politikasında egemen olan Amerika'nın planlı kalkınma politikası ihracatının bir
parçası olarak, kuruldu. Amerika'da okumuş ve Amerikan öğretim üyeleri dersler
verdi. (Özellikle Amerika'da üniversiteler ve entellektüeller düzenin fikir ve ideolojik
yaratım ve sunum gücü olarak sistemde yerlerini alırlar. Kitle iletişimi ve reklam
endüstrisiyle yakından ilişkileri vardır. Bu alanda pozitivist bilim kapitalizmin ve
kapitalistin hizmetindedir. En değerli profesör özel teşebbüsten veya özel teşebbüsle
el ele iş yapan devlet organlarından servisiyle para koparabilecek olan profesörlerdir:
Profesörün değeri dışardan getirebileceği paraya göre ölçülür. Bugün Amerika'da
belli programlar tutulup, diğerleri yok olmaktadır. Bunu saptayan da empiricist
metodla kurulan ve saptanan "izleyicilerin istemini tesbit" sistemidir. Bu sistem
190
(Örneğin Nielsen'in uyguladığı sistem), izleyicilerin arzularını yansıtma adı altında,
gerçekte, istatistiksel ilmi reklam endüstrisinin emrinde orospulaştırmıştır. İletişim
okullarda bu sistemin nasıl işlediği, bazen simulasyon uygulaması ile de, öğretilir.
Empiricism endüstrinin elinde değerli bir sermaye olur. Empiricism kapitalist sisteme
büyük destek verir. Ne ki bu empiricism? En genel anlamıyla empiricism kapitalist
bilimin ölçme metodudur. Bu ölçü ile varsayımlar test edilir ve sonuçta ya desteklenir
ya da red edilir. Empirisizmin ölçmeye kadar olan ve ölçme ve ölçmeden sonraki
süreçleri kullanılan metodun meşrulaştırılmasıdır. Bu metodla, örneğin sosyal
bilimlerde tarih ve gerçekler belli konumlar ve çerçeveler içine yerleştirilerek büyük
ölçüde saptırılır. En basit olarak gördüğümüz milli gelir dağılımı istatistikleri bile, bir
toplumdaki servetin bölüşümünü haddinden fazla yetersiz ve yanlış olarak
yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda milli servet sanki ortada, toplumun yapısal
özelliklerinden bağımsız bir şekilde, herkes için hazır bekliyor, ve paylaşma da
insanların eğitim seviyesine ve kabiliyetleri gibi özelliklerine göre oluyor gibi bir
ifadeyle
üretim
ilişkileri
düzeninin
gerçeğini
saklar.
Bu
özelliklerine
bakıp
empiricisizmi red edip geçersiz saymak da hatalıdır. Empiricisim gerçekte
çoğunluğun" veya "egemen bir yönelimin"
saptanmasında ve macro incelemeyi
tamamlayan micro seviyedeki incelemelerde geçerli bir metod olarak kullanılınca
daha da sağlıklı sonuçlar verebilir. Empiricismin "egemen yönelimlere," "normal
dağılıma," ve "merkeziliğe" göre meşruluk elde etmesi, maksimum % 5 gibi "yanılma
oranı" ile bu meşruluğu geçerli sayması (yani marginallerin, örneğin belli azınlıkların,
evsizlerin, gecekonduda yaşayanların, önemsizliği) kapitalist sistemin ideolojisine
uygunluğunu gösterir. Diğer bir deyimle, empiricism kapitalist ideolojinin ve işlem
tarzının entegral bir parçasıdır. Ortodoks (=tutucu) "Marksistler" empirik metodu
sosyal gerçekleri anlama incelemesinde çarpıtıcı, yanıltıcı ve yetersiz olarak niteleyip
red ederler. Gerçi empiricizm bir fenomenayı açıklamada kendi başına yetersizdir,
fakat bilimsel araştırma çabalarında, qualitative\niteliksel ve makro-yaklaşımlarla
birleştirilerek bilgiye yeni boyutlar ekleyecek kapasiteye sahiptir. Dolayısıyla bir
kalemde öyle bir kenara atılamaz. Aynı şekilde, empiricistler de günümüzde,
niteliksel analizin (kafa sayımına dayanmayan analizin) bilimsel geçerliliğini kabule
başlamışlardır.
Hatta bir ara 1970'lerde, Amerikalılar üçüncü dünya gazetecilerini yetiştirmek
için eğitim merkezleri kurulmasını öne sürdüler. O zaman bu fikri Schiller ekonomik
neo-imperyalizm olarak nitelemişti.
191
İletişimde, özellikle televizyon örgütlerinde, bu ülkelerde, üst kademeleri
tutanların, karar verenlerin, politikaları saptayanların büyük çoğunluğu dışarda eğitim
ve öğretim görmüş kişilerdir. Ne yazık ki bu kişilerin bazılarının eğitim gördükleri
ülkelerin istihbarat teşkilatlarıyla bile ilişkisi olabilir. Örneğin birçok ülkede iletişimciler
arasında (özellikle haber toplayıcılar) o ülkenin istihbarat teşkilatı ve CİA için
çalışırlar. Bu sayı da ülkedeki iç çatışmaların yoğun olduğu zamanlar daha da artar.
Profesyonel meslek ideolojileri teknoloji, örgüt ve eğitim girişimleri gibi gözle
görülür ve kolayca anlaşılabilir bir karaktere sahip değildir. Gerçekte, profesyonel
değerler iletişim sürecinde ve üretiminde iletişimin genel filozofisini ve "doğru"
profesyonel pratiğin ne olduğunu saptarlar, açıklarlar, anlatırlar, ve alternatifleri
geçersiz kılarlar. Örneğin, BBC'nin "kamu\halk servisindeki medya" diye profesyonel
ideal bir model olarak sunulduğu gibi. Bu modele göre, yayın politikasızdır,
izleyicilere incitici olmayan, zararsız bir şekilde verilen faydalı bir servistir. Amerikan
ticari modeli ise eğlenceye dayanan ve izleyici çokluğu\çoklaştırma ideolojisiyle
hareket eden bir biçimdir.
Meslek öğrenimi ve işlevinde en yaygın egemenlik, iletinin (programların,
filmin öyküsünün, haberlerin) üretimindedir. Amerika, İngiltere ve Fransa'nın birikmiş
tecrübeleri ve kaynakları üretilen iletilere yüksek derecede görünüm, tekniksel ve
sunum inceliği ve çekiciliği verir. İzleyici kitleler bu tür iletilere alıştırılır ve dolayısıyla
bu türleri ararlar. Bu da hem kendilerinin hem de kendileri gibi yetişen iç üreticilerin
dış pazarın sunduğuyla benzeşmesi girişimine yardım eder. Profesyonellik taklitçilik
olur. Bu taklitçilik öyle ileri gider ki (a) bazı durumlarda (örneğin basında ve
habercilikte) alternatifleri yanlış olarak algılanan evrensel bir gerçek gibi kabul edilir
ve benimsenir. (b) Bazı iletişim biçimlerinde (örneğin televizyonda ve film'de)
taklitçilik iletişimcilerin giyimlerine, saç şekilleri ve ses tonlarına, oturuşuna ve
kalkışına, ve hatta yabancı bir yıldıza kendini benzetişine kadar ileri gider.
Türkiye'deki televizyon sunucuları ve sohbet programlarını yürütenler bu fiziksel,
görünümsel ve davranışal taklkitciliğe en güzel bir örnektir. Bu taklitciliği görebilmek
için Amerikan eğlence programlarındaki meşhur sunuculara ve kişilere bak, sonra da
bizim yerlilere. Bazen akıl almayacak kadar benzetişme görürsün. Örneğin sakalllı,
genç, iyi giyimli bir türk sohbet programı yöneticisi sadece giyim ve görünümüyle
değil ses tonu ve konuşma şekliyle bile Tv'deki komedi Three's Company'deki John
Ritter'in tıpa tıp kopyesi. İç üretimde yapılan milletlerarası yasalara aykırı bir diğer
taklitçilik de, tutulan bir filmin öyküsünü alıp onun aynısı bir filim yapmadır. Bunun en
192
son adı bir örneğinin 1992 yazında televizyonda bir türk filminde gördüm. Film
"Woman in Red" filminin sadece öyküsünü taklit etmemiş, bu ahlaksızlığın daha da
ötesine giderek, filmin çekimlerini kopyelemiş. Filmin kopye olduğunu öyküden çok
çekimlerin aynılığından anladım. Bu taklitçilik ve kopyecilikten öte birşeydir: Yabancı
bir eseri alıp öyküsünden çekim tarzına kadar herşeyini tıpa tıp yeniden üreterek
kendinin orijinal malı gibi pazara sürme ahlaksızlığıdır. Düpedüz hırsızlıktır. Bu da
Türkiye gibi ülkelerde (eğitim alanında da) epey yaygındır. Çok küçükken
hatırladığım bir söz aklıma geldi: Ağanın boku tatlıdır! Tabi bu tatlılık gerçekte tatlı
olmasından değil egemenlik ilişkilerinin getirdiği gerçekler ve düşlerden dolayıdır.
Aganın kahyasının sürekli yemesi ve tatlıdır demesinin de büyük etkisi olmalı...
Egemen iletişim düzeninde işi en iyi yapan, en meşhur profesyonel kişi
taklitciliği ve kopyeciliği en iyi şekilde becerendir.
Bugün egemen dünya iletişim düzeninde
stil, içerik ve biçimde global bir
uniformity\birbirine benzerlik görürüz. Egemen profesyonalizm kendi standartlarını
dünyanın
her
köşesine
yayarak
kendi
imajında
kendi
standartlarını
evrenselleştirmiştir. Standartlaşmış kapitalist profesyonel ideoloji ve pratiklerinin
neticesi olarak tüketiciler (izleyiciler) bu ideolojinin ve standartların sunduğu biçimlere
alıştırılmışlardır. Bu da uluslararası imperyalizme pazarı desteklenmekte, teşvik
etmekte ve güvenliğini sağlamakta ana rolü oynamaktadır.
Şunu kesinlikle aklımızdan çıkarmayalım: Kitle iletişimi profesyonelizmi
iletişimi üretmekte kullanılan araçları üreten teknolojiyi öğreten bir profesyonalizm
asla değildir. Teknolojiye sahipliği ve teknolojiyi biçimlendirmeye etkisi olabilecek bir
öğrenimle hiçbir alakası yoktur. Eğer bu öğrenim varsa, bu da "montaj ve parça"
mühendisliğinden
öte
gidemez.
Geri
bırakılmış
ülkelerin
çocukları
endüstri
mühendisliği okur. . Hatta Amerika ve Avrupa'ya gidip endüstri mühendisliği dalında
yüksek diploma alırlar. Türkiye'ye dönerlerse halleri dumandır. Çünkü dünyadaki
endüstriyel yapının Türkiye gibi ülkelerdeki pratiği en fazla F-16 ve araba "sahteüretimidir." Bu gençler ya işsiz kalırlar ya da bir fabrikada bürokrat olarak çalışırlar.
Eğer şanslıysalar ve iyi ilişkileri varsa, "sahte-yerli üretim" yapan firmalarda
"başkaları
tarafından
biçimlendirilmiş
teknolojinin
uygulanmasında"
gözcülük
yaparlar. Gerçekte bu gençlerin işi araştırma ve geliştirme olamalıdır ki, bu da,
egemen teknolojilerin çıkarına karşıdır ve bu ülkelerde yoktur. Eğer varsa, egemen
pazarın çıkar hesapları çerçevesinde, o pazara bağlı olarak çalışır. Düşün, iletişim
teknolojisi mühendisisin ve Amerika'dan diploman var. Gelmişin Türkiye'ye.
193
Yapabileceğin tek iş transfer edilmiş iletişim teknolojisi araçlarının bakımcılığıdır.
Profesyonel fonksiyon böylece, egemen güçlerin geliştirdiği ve sunduğunu "tutmaya,"
onun "bakımına," planlandığı şekilde "işlemesini" "gözlemeye" indirgenir.
Amerikan liberal entellektüelleri media profesyonalizmine ve ideolojisine karşı
yönetilen eleştirileri kendi araştırma ve bulgularıyla karşılık verirler. Bu karşı-eleştiriye
özlüce bir göz atalım:
a. Medya profesyonellerinin egemen ideolojiye yeknesak bir
şekilde
sosyalize
olmadıkları,
dolayısıyla
egemenlik\hegemony
toerisinin
bu
bakımdan da geçersizliği verilerle savunulur. Bu savunmada, Altheide ve benzerleri
gerçekte hegemony teorisinin demek istediğini anlamamazlıktan geliyor:
43
Media
profesyonelleri sadece meslekleri içinde değil ta küçük yaştan beri egemen
ideolojinin varsayımlarıyla biçimlendirilir ve yetiştirilir. Egemen ideoloji zaten kendi
içinde tümüyle tutarlı öğelere sahip değildir. Hatta birbiriyle çelişki içinde olan ögeler
bile var olabilir. Egemen ideolojinin çocuklarının da tornadan çıkmış gibi birbirinin
aynı olduğunu iddia etmek gülünçtür. Hegemony teorisinin ileri sürdüğü, bu
profesyonellerin
günlük
pratiklerinin
egemen
karakterinin
kapitalist
düzeni
destekleyici ve kapitalist ideolojiyi yüceltici karakterde olduğunu belirtir. Kapitalist
pratiğin profesyoneller için geliştirdiği mekaniksel profesyonel iş-görme sürece göre
çalışmanın kendisi, profesyonel o ideolojiye tam veya yarım bir şekilde sosyalize
olsun veya olmasın farketmez, egemen bir ideolojinin biçimlendirdiği bir ürün ortaya
çıkarmasına yol açar. Bazı profesyoneller tutucu değerler yerine liberal değerleri
destekleyebilirler. Tutucu veya liberal, insancıl veya Darwinci, kapitalist toplumdaki
bu değerler egemen değerler düzenini bu düzeni destekleyici parçalarıdır.
Aralarındaki çatışma düzen değişimi çatışması değil, kendi değerlerinin düzenin
verimli ve düzgün çalışması içine en faydalı ve etken değerler olduğu iddiası
çatışmasıdır. Eğer kapitalist düzende uniformity eksikliği varsa, bu kapitalist sınıfın
kendi içinde çeşitli değerler, frameworks, politikalar, praktical sorunlar ve konulara
yaklaşım biçimlerinde fikir birliği olmadığındandır. Konservatif ve liberal gazeteciler
aile ve çevre eğitiminden başlayarak toplumun egemen çerçevesi içinde "kabul
edilebilir"
değerlere
sosyalize
edilmişlerdir.
Bir
basın
örgütünde
çalışmaya
başladıklarında da, basına hakim olan günlük pratikler düzeni silsilesi içinde
. Bak: Altheide
43
194
kendilerini, isteseler de istemeseler de, düzenin arzuladığı yaklaşım biçimine
uydurmak zorundadırlar. Burda, tam yeri gelmişken, Türkiye kapitalist mi, yarı feodal
mı diye veya benzeri tartışmalarla birbirine düşen bazı sol "düşünceye" gerçekten
örnekle ders verelim: Amerika kapitalist ülke. Bunda herhalde kimsenin şüphesi
yoktur. New York, imperyalizmin kalbi olan şehir. Bu kalbin tam ortası olan
Manhattan'da uluslararası firmaların ofislerinin olduğu caddeden yürüyorsun, ve
karşında "fal bakarız, geleceğinizi okuruz" diye yazılı levhalar. Falcılık ve hürafe, din
ve dindersi kapitalist üretim ilişkilerinin silip süpürüp çöpe attığı köhnemiş geçmişin
üretim
ilişkilerinin
ifadesidir.
Peki
o
halde,
Amerikanın
New
York'undan,
Kaliforniyasına kadar geçmişin kalıntıları ne arıyor? Bunlar Amerikan ideolojisinin bir
parçası değil mi? Bu ideolojiye karşıt olarak mı işliyorlar? Örgütlü dinin tuttuğu iletişim
ve üretim ilişki anlayışı kapitalist ideolojiye uymaz. O halde ilk ve orta çağların
kalıntısının işi ne Amerikada? Cevap: Siyasal dogmatik saçmalığı bırakıp, ideolojinin
ve üst-yapının ne olduğunu anlamaya çalışalım: Kapitalist sistem ve onun ideolojisi
toplumda egemen olandır ve onun yanında, egemenliği altında, onun egemen
varsayımlarıyla bulandırılmış, yeniden-şekillenmiş bir sürü eski kalıntılar yaşar.
Bunlar kapitalist sistemin dışında değil, kapitalist sistemin ve ideolojinin parçası
olmuşlardır. Bu ideolojik yapıya sendikacılık anlayışı da dahildir. Bütün bunlar
kapitalist sisteme ve ideolojisine çoğulcu ve demokratik bir hava verir. Kısaca,
Önemli olan Türkiye'deki üretim ilişki ve biçiminin feodal mı, yarı-feodal mı, kapitalist
mi, yumurta mı yoksa tavuk mu olduğu değil, örneğin, egemen güçlerin egemen
karakterleri ve bu karakterlerin tanımladığı ve meşrulaştırdığı ekonomik sistem ve
sistemin günlük pratiğidir.
b. Kapitalist iletişimciler, "Kitle iletişimi profesyonellerinin günlük
standart iş (profesyonel rutin) egemen statükoyu destekleme ve sürdürme yönünde
şekillendirilir ve çalışır" görüşünün de geçerli olmadığını, çünkü "profesyonel
rutin'lerin" birçok
durumlarda "değişim ajanlığı" yaptığını ileri sürerler. Benim
cevabım: "Eğer birçok durumda, değişim ajanlığı yapsalardı, egemen pratikleri
"değişim ajanlığı pratiği biçiminde oluşurdu. Gerçekte, bazı gazeteciler bazen
alışılagelmişin dışında statükoyu destekleme yönünde" üretim yapmamaktadır.
Bunun da anlamı, bu gazetecilerin bazen "herzamankinin ve alışılagelmişin" dışına
çıktığını gösterir. Bu "bazı" zamanlar, yönetici sınıfın belli bir konuda keskin bir
şekilde birbiriyle politika çatışmasına, anlaşmazlığına düştüğü zamanlardır. Bu
politika anlaşmazlığı, anlaşmazlıktaki tarafları tutan media'da da kendini yansıtır.
195
Örneğin Vietnam savaşında olduğu gibi, şu son zamanda Somali'de olduğu gibi.
Yönetici sınıf içindeki çıkar politikası rekabetinin keskinleştiği bu zamanlarda, bazı
media'da normal zamanlarda görülmeyen keskin eleştiriler, sızdırılarak verilen
haberler, ve önemli informasyonun sunulduğunu görürüz. Ardından da, media
profesyonelleri ne denli "sorumlu" bir sosyal görev yaptıklarını ballandıra ballandıra
anlatarak övünürler. Gerçekte, egemen medianın "sorumlu" profesyonellerinin hiçbiri
ne değişim ajanı olarak ürününü biçimlendirmiş ne de değişimi savunmuştur. Böyle
birşey yapmaya kalkarsa, "sorumsuz" olarak nitelenir ve ayağı kaydırılır. Profesyonel
sorumluluk gerçekte toplum için değil, düzen için var olan sorumluluktur. Amerikan
egemen media profesyonelleri, en eleştirici politika konuları üzerinde var olanlar
arasında tercihler yaparak eleştiriler getirip "değişim ajanı" rolünü oynadığı iddiasıyla,
kasılarak gezer. Değişim ajanı olarak kendini satan media profesyoneli, örneğin
sokaklarda yatan üç milyona yakın insanı konu olarak ele aldığında, alışılagelmiş
anlatımın ve yaklaşımın ötesine giderek, bu durumu yaratan düzenin temel
varsayımlarını, temel prensiplerini soruşturur mu? Soruşturmaz, çünkü kapitalist
media profesyonel pratikleri bu tür yaklaşıma engeldir, çünkü pratiğin ideolojisi
dikkatleri kurulu düzene değil, bu düzenin çalışması sırasında ortaya çıkan durumlara
eğilerek, bu durumları, bu durumları yaratan çerçeve içinde kendi başına incelenmesi
gereken bir "araz" olarak görmeyi öğretir. Örneğin Başkan Nixon'un alaşağı
edilmesinde, media "sorumlu" bir şekilde davranarak, statükoyu değiştirmek için
değil, korumak için, bir hükümetin düşmesinde önemli bir rol oynadı. Ayni media
Vietnam savaşına karşı olan kitle gösterilerinde ve özellikle Demokratik Partinin
kongresinde kameralarını yönetici sınıfın temsilcileri üzerinden çekip düzeni
bozanlara çevirerek "sorumsuzluk" örnekleri gösterdi. Bu da media'da ateşli
tartışmalara yol açtı. Bu tecrübelerle "sorumluluğu" daha da iyi öğrendi, ve
Amerikan'nın son yıllardaki işgal ve savaşlarında, biraz sızlanmalarına rağmen "çok
daha sorumlu' olarak davrandılar. Çoğunlukla savaş trampetini çaldılar. Bazıları da
trampetsiz takip etmeyi "sorumlu" olarak gördü. Şimdi (Aralık 1993) medya çok
sorumlu davranarak her gün başkan Cleandon'un don'unun clean\temiz olmadığı ve
kaçamak seks yaptığını gündemde tutuyor. Yani, kapitalist medya profesyonelleri,
öncelikleri
tepetaklak
ederek
görevlerini
gereğince
yapıyor
ve
böylece,
sorumluluklarından bir gıdım bile ayrılmıyorlar. Klinton'un kaçamak seks konusu,
kocasının şeyini kesen kadın olayıyla çekiciliğini kaybedip rafa kaldırıldı.
196
Profesyonel
ideoloji
politikalarında yansır.
ve
pratiklerde
Bu politikaların
egemen
yürütücüsü,
anlayış
biçimleri
koruyucusu,
iletişim
sürdürücüsü,
destekleyicisi sadece iletişim örgütleri değil aynı zamanda devlettir. Devlet derken,
sakın bunu devletin, daha doğrusu hükümetin kitle iletişimini kendi borazanı olarak
kullandığı durumları anlamayın. Bu "hükümetin borazanlığı" konusu dünyanın
demokrasi
oyunu
oynayan
ülkelerinin
çoğunda,
kalkmış
durumdadır.
Bu
"borazanlıkla" yapılan siyasi propaganda, ideolojik hegemonya ile yapılanın ve
yaratılanın yanında devede kulak bile değildir. Yani, TRT'nin hükümetin sözcüsü
olarak kullanılması veya onu desteklemesi, kitle iletişimi sorununda siyasal iletişimin
bir parçasıdır, hem de karşı tepkiler yaratan ve geri tepen kısa dönemli bir girişimdir.
Devlet ile hükümet arasındaki farkı lütfen anlayalım. Hükümet devlet değildir, devletin
bir organıdır. Hükümetler devlet politikasını çizer gibi görünürler, fakat gerçekte,
hangi hükümet olursa olsun (takunyalılar veya Fransa'nın sosyalistleri) devletin, yani
egemen güçlerin siyasal organının, ideolojik çerçevesini asla parçalayamazlar.
Ellerine verilen kalemle ellerine verilen kağıda bu çerçeve içinde politika çizimi
yaparlar. Dünya Bankasının olurunu almadan kalkınma planı bile yapamazlar. Bu
çerçeveyi parçalamaları devrim demektir. Bunu da hükümetler (İtalyan veya Fransız
Komünist partisi hükümet bile olsa) yapamaz, hükümetlerin işi bu değildir. Devletin
politikası da egemen güçlerin günlük işlerini rahatça yapabilmeleri için, hükümet
dahil, çeşitli organlar tarafından yürütülür. Bu organlardan biri de kamu servisi
biçiminde şekillendirilmiş kamu örgütü olan Radyo ve televizyondur. Ticari
televizyonlar ve radyolar egemen sınıf içindeki özel kesimlerin çıkarlarını ön plana
alır ve savunur. Amacı kendini oluşturan ve besleyen bu çıkar çevresine servis
vermektir. Kamu kurumları ise, özel çıkarlara değil genel çıkarlara yönelik bir yayın
politikası izleyerek kendini ticari örgütlerden ayırır. Bu da genellikle, kendini, özerklik
savı altında, egemen ticari devlet politikasına karşıtlık olarak kor. Bu ülkelerde
özerklik bu şekilde kullanılmayı amaçlarken, meşruluğu geniş kitleler tarafından
benimsenmiş sistemlerde (Fransa, ingiltere gibi), özerklik ticari sistemin ve siyasi
partilerin özel çıkarları yerine, o kültürün geliştirdiği tarafsızlık anlayışı çerçevesinde
mümkün olduğu kadar herkese hizmet etme olarak tanımlanır. Bu "herkes" de
halk\kamu olarak saptanır. Kitle iletişim araçlarının hükümetler tarafından direk veya
dolaylı olarak siyasal amaçlarla kullanımı, bu araçların yaydığı kültür imperyalizmi
hizmeti yanında pek az bir öneme sahiptir. Bütün günlük yayınlarda, sadece haberde
beş veya on dakikalık siyasal propagandanın izleyiciler üzerindeki "izleyiciyi kendi
197
siyasal düşüncelerinden caydırma" olasılığı sıfırdır. Bu tür iletiler izleyiciyi "yapmaz,"
sadece bu fikri destekleyenlerin "aferimleriyle" ve aynı fikirde olmayanlarında
küfürleriyle
neticelenir.
Bazen
bu
neticeler,
eğer
kışkırtmaysa,
kitle\grup
hareketlerine yol açabilir. Öte yandan, en masum ve sinsi filmlerde, Walt Disneyde,
Alaaddin'de ve televizyon programlarında bilerek veya bilinçsizce iletilen iletiler
kişileri "yoğurur, yapar, biçimlendirir," ve biçimlendirilmişlere de yeni destekler verir.
Kısaca, kişiye bütün bir dünya görüşü ve anlayışı, iyi ve kötü olan davranış kalıpları
getirir. Kitle iletişim araçları bugünün insanını, bu insanın umutlarını ve hayallerini
biçimlendirmede en başta gelen ideolojik eğitim organıdır. Türkiye gibi ülkelerde, bu
yeni araçlar kapitalist düşünüye yardım araçlarıdır. Yeni kapitalist hayallerle dolu
tüketici adamı\kadını yapan okul dışındaki okuldur. Bugünün kitle iletişimcileri bu
okuldan yetişen kişilerdir. Bu kişiler hayat boyu aldıklarını profesyonel pratiktekilerle
zorluk çekmeden uyumlu bir şekilde kaynaştırırlar. Kendi dünya görüşleri ile iletişim
örgütünün politikası arasında önemli bir uyumsuzluk ve çatışma çıkmaz. Kitle iletişim
ideolojisinin varsayımları iletişimin evrensel ilkeleri olur. Bu varsayımların, ilkelerin
önde gelenlerine özlüce bir göz atalım:
TARAFSIZLIK VE NESNELLİK
Burjuva egemen iletişim kültüründe ve profesyonel ideolojisinde, tarafsızlık
demek iletişim örgütlerinin (örneğin TRT'nin) hükümetten\devletten ayırmak demektir.
Devlet medya işine karışmayacak, engeller koymayacak, aksine işini kolaylaştıracak.
Bu yolla tarafsızlığın elde edileceği savunulur. Dikkat edersek konuya bu tür
yaklaşımda, taraflılığın, subjektifliğin ve kötünün kaynağı iletişim örgütü ve pratikleri
olmuyor, devlet\hükümet oluyor. Güzel saptırmaca değil mi? Bu saptırmacanın
biçimlendirdiği bilinç, iletişimin örgütlenmesini devlet sektörü içinde görünce,
hemencecik "kötü" olarak nitelemeye yönelir. Bu bilinç ticari ideolojinin kendi çıkarının
bilincidir. Bu bilinci savunanlar da, kendiyle ticari bilinç arasından hayali bir ilişki
kurmuş olan bir bilinç değilse, kendi çıkarları doğrultusunda bu savunuya girişir. Bu
tür tarafsızlık iddiası tabi belli bir ölçüye kadar geçerlidir. Örneğin Radyonun
Demokrat Partinin iletişim organı olması böyle bir ayırım olsaydı, yaşanmayabilirdi.
Fakat bu tür ayırım tarafsızlığın asla garantisi olamaz. Çünkü tarafsızlık-taraflılık olayı
devletten gelen ve örgüte empoze edilen "tehlike" değildir. Olay örgütün biçimlendiği
ideolojik ortamda yaşanandır.
New York Times, News Day, New york Post
gazeteleri, CBS, NBC, ABC televizyonları özgürdürler, devletin hiçbir kontrolu altında
değildirler, ve haber sunuşlarındaki tarafsızlık da ideolojik çerçevenin tanımladığı bir
198
tarafsızlıktır. Bu çerçeveyi değiştir, bak bakalım tarafsızlık görünümünden eser
kalıyor mu. Gerçi haberleri ve sunuşları, egemen profesyonel sunuş standartları
biçimine uymaları nedeniyle, tek taraflılık adice sırıtmaz, fakat tarafsız değillerdir.
Gazetelerin kimi destekledikleri daha açıkça sunuşları ve üzerinde durdukları
konulara bakınca anlaşılabilir. Çoğu kez kimi desteklediklerini de açıkça ifade
ederler. Örneğin New York times gibi gazetelerin Reagan ve Cumhuriyetcileri
destekleme yerine, olumsuz ve eleştirici bir yaklaşımla sunuş yaptıklarını görürüz.
Demokratlara ve liberallere karşı sempati ve olumlu bir şekilde yaklaşır ve
desteklerler.
Devlet ile iletişim örgütleri arasındaki çelişkili-ayrılık konusu, üçüncü dünya
ülkelerinde ateşli tartışmalara neden olan bir konudur, çünkü bu ülkelerin çoğunda
özellikle radyo ve tv örgütleri devletin bir parçasıdır. Devlet bürokrasinin bir parçası
olarak, tarafsızlık veya nesnellik sağlamak olanağı ancak "özerklik" gibi yasal
mekanizmalarla kurulmaya çalışılır. Bu mekaniksel çare büyük ölçüde çalışmaz,
çünkü, konu sadece hükümetin direk kontrolu ve iletişim örgütünün bu kontroldan
kaçışı mücadelesi içinde sınırlı değildir. Hükümet istemese bile, eğer haberci olarak
ben hükümet taraftarıysam, haberimi bu şekilde, hükümetten bağımsız olarak,
hazırlar ve hükümeti desteklerim. Buna karşı çare de yeni mekaniksel çözümler ve
standartlaşmış
kapitalist
profesyonel
pratiklerdir.
Gerçekte
bu
mekaniksel
uygulamalar nesnelliği getirmeden çok, taraflılıkta ideolojik egemenliği meşrulaştırır.
Özelllikle uluslararası iletişim düzeninin etkenliğinin artması ve bu ülkelerdeki
profesyonellerin kapitalist profesyonalizmi benimsemelerinin yaygınlaşmasının bir
neticesi olarak, bu tür "tarafsızlık ve nesnellik" belli bir ölçüye kadar günlük iletişim
üretimi ve meslek pratiğinde sağlanmaktadır. Örneğin bugün haber ajansı
profesyonelliği (bazı istisnalar dışında) birçok ülkede bu seviyeye ulaşmıştır. Radyo
profesyonelliği önemli değişikliklere uğramaktadır. Haber ve informasyon örgütü
olmaktan çok, müzik ve reklam aracı haline dönüşmektedir. Bu dönüşüm içinde
sunulanlarda "tarafsızlık" veya nesnellik" yerine, pazar gereksinmelerinin hakimiyeti
sözkonusudur. Televizyon ise, büyük ölçüde eğlence ve pazarlama aracı durumuna
getirilmiştir. Bu durumda da, tarafsızlık ve objektiflik ikinci planda kalan bir konu olur,
çünkü televizyonun egemen ideolojisi kendini hergün tarafsız ve nesnel olarak ilan
eder, ve karşıt görüşleri de geçersiz, önemsiz, sapık, gerici veya komünist olarak
niteler. Hatta, profesyonellikte daha da geliştiklerinde, en iyi politikaları karşıt
199
görüşleri hiçe saymak, yok gibi görmemezlikten gelmek, bazen de onların
saçmalığıyla alay etmek gibi yöntemler kullanılır.
Egemen profesyonellik iletişimde belli şekilde paketlenmiş pratikler ve anlayış
setidir. Bu pratiklerin ve anlayış setlerinin Amerikan ve Avrupa kapitalizminin
dışındaki ülkelerdeki şartlara uygunluğu tartışma konusu olmaya devam etmektedir.
Profesyonel ideolojillerin transferi teknoloji transferiyle yan yana gider, ve sorun
imperyalizm ve bağımlılık sorunudur.
BASIN (İLETİŞİM) ÖZGÜRLÜĞÜ
Kapitalist toplumda ticari iletişim kendini "ticari" olarak çağırmaz. Sihri bozulur.
Üzerindeki demokrasi ve özgürlüğün temsilciliğini yaptığı büyülü örtü düşer. Çıplak
kalır, ayıp olur. Onun yerine "özgür, özel, ve bağımsız" gibi çekici kavramlar kullanır.
Basın (iletişim) özgürlüğü yaygarası yapılır. Devleşmiş iletişim firmaları, kendilerinin
devlet içinde devlet ve monopoli\oligopoli olduklarını gizleyip, bu göz boyamaya
kendilerini devlet ve monopoli kontroluyla karşılaştırarak yüceltirler. Monopolistler
kendilerinin monopolist olduklarının söylenmesinden hoşlanmazlar. 44
Basın özgür olmalı mıdır? Güzel soru değil mi? bu soruyu soranların çirkin
bulup sormadığı ilk soruyu soralım: Medya ve Basın kim, ne yapıyor ve ne için ve
kimin için yapıyor, ve neden ve kimden özgür olacak? Bu çirkin soruyu sormaya
egemen medya gerek duymaz, çünkü medyanın egemen ideolojisi kendini "kamu
özgürlüklerini koruyan ve geliştiren melek" olarak ilan etmiştir zaten. Kime karşı?
Devlete karşı.
Devlet kim ve kimin? Devlet medya ve basının da dahil olduğu
egemen güçlerin çıkarlarının örgütlenmiş siyasal bir ifadesidir. Peki, medyayı kontrol
edenlerin devletle alıp veremedikleri ne? Bu konu
güzeldir"
yaygarasıyla
ilkel
kapitalizmi
Adam Smith'ciler ve "ufak
savunanlardan,
devletlerin
işlerine
karışmasına dayanamayan dev monopolistlere kadar hemen herkesin tartıştığı ve
çözümleyemediği bir konudur. Gerçekte, devlet ve medya ilişkisi sorunu kapitalist
demokrasinin ömür boyu pişmiş aş gibi sürekli sofraya getireceği bir konudur. Çünkü
olumlu fayda sağlamaktadır. Bu sorun sürekli olarak çözümlenmekte ve yeniden
çözümlenmektedir. Çevir gazı yanmasın, izleyici Hamdullah uyanmasın!. Bu da
kapitalist egemenliğin kaçınılmaz bir gerçeğidir. Sorun artık 17-19'uncu yüzyıllardaki
. Bak: Williams; Curran
44
200
kapitalistlerin feodal devletlerle mücadelesinde, devletlerin basını kontrol etme
konusundan çıkmıştır. Kapitalizm feodal devletin tepelemiş ve kendi devletini çoktan
kurmuştur. Peki o halde, neden aynı teraneler (basın özgürlüğü ve devletin iletişimi
kontrol etmeden pis elini çekmesi tartışmaları) devam ediyor? Çünkü iki önemli
amaca hizmet ettiğinden: Birincisi, ideolojik meşruluk ve demokratik çoğulculuk ve
özgürlük mavallarının yutturulmasıdır. İkincisi, basın özgürlüğü yaygarası, kapitalist
sınıf içindeki ekonomik faaliyetlerin ve çatışan özel çıkarların günlük pratikteki bir
görünümüdür. Yani, basın özgürlüğü, tarihsel bakımdan kapitalistlerin siyasal
egemenliği ellerinde tutan eski düzene karşı mücadelede kullandıkları ve elde
etmeye çalıştıkları bir güçtü. Bugün, basın özgürlüğü,
kapitalist
medya
imperyalistleriyle bu imperyalistlerin çıkarlarına karşı olan güçler arasındaki ekonomik
rekabetin bir ifadesidir.
Basının "herşeyden önce özgürlüğün demokratik bir aracı" olduğu iddiası çok
doğrudur. Basın olmasa yandık valla. Ne özgürlük kalır, ne birşey! Böyle bir iddia öne
sürüldüğünde, ilk sorulacak sorular kimin özgürlüğü, kimin basını, kimin demokrasisi?
Asla, kesinlikle asla, herkesin veya çoğunluğun değildir. Kapitalist demokrasi
oyununda, basın özgürlüğü sadece basına sahip olanlara garanti edilmiştir.
45
Bu
özgürlük kapitalist mülkiyet haklarını koruma özgürlüğüdür. Bu özgürlük medya
üretim araçlarının sahiplerinin çıkarları yönünde görev yapar. Medya özgürlüğü bu
çıkarların engelsiz elde edilmesini sağlama özgürlüğüdür. Medya faaliyetlerinin genel
kamu çıkarı yönünde düzenlendiğine inananlar için, basın özgürlüğü demokrasinin
kaçınılmaz bir zorunluluğu olarak görünür. Burda, hemen akla gelen soru, yukarda
söylediğim gibi: Kimin demokrasisi? Burjuva demokrasisinin genel kamu çıkarları için
düzenlendiğine inanan hindiler için, demokrasi olayı, içinde yaşadıkları fakat bir türlü
anlayamadıkları sihirli bir deve kuşu olur.
Kapitalist feodalizme karşı "basın özgürlüğü" sloganını da kullanarak savaş
verirken, bu savaşı kendi için verdi, kendi basını, kendi özgürlüğü için... Kapitalist
düzende enfermasyon ticari maldır. Ticari mal olarak görünmediği zaman da ticari
düzen için alt-yapıyı hazırlayan veya destekleyen öğedir. Basın bu oluşum şekliyle
iletişim sermayesi için "özgürlüğün demokratik aracı" rolünü oynar. Avrupa'da
1970'lerin ikinci yarısından sonra, Avrupadaki bütün kamu iletişim organlarının ve
. Bak: Parenti.
45
201
düzeninin tek tek boğazlanması "demokratik çoğulculuk ve iletişim özgürlüğü" sloganı
altında yapıldı. Evvelden Fransa, Almanya, Ingiltere ve İtalya'daki iletişim düzenleri
demokratik değil miydi? Tekelciydi! Amerika'da nasıl, peki? Tekelci değil mi? Çoğulcu
mu? Konu gerçekte tekelcilik ve demokrasi uyutmasından öte, uluslararası ticaret
düzenine kolaylık sağlayan yapıları oluşturmaktır. Bu yapılardan en önemlisi de
milli\kamu iletişim düzenleridir. Bu düzenlerin milli ve milletlerarası ticari çıkarların
geliştirilmesinde kullanılması kaçınılmaz olmuştur. Bu hizmeti kamu iletişim örgütleri
de yapar. Büyük bir sorun değil. O halde neden kamu iletişim sistemleri boğazlandı
ve Türkiye'de boğazlanmakta? Özellikle, iletişimin kendisi ticaret olarak korkunç
derecede gelir sağlayan bir alan da ondan. Düşün, Koç Time Warner ile işbirliği
yaparak, TRT kanal 3'ün üstüne otursa, ne olur? Daha çok zengin olur. O zaman ne
olur? Sefillik daha da artar ve demokrasi ve özgürlük daha da çok gerçekleşir. Konu
Avrupanın ve dünyanın Amerikanlaştırılmasıdır. bu yolda da, Avrupa ve dünya
ülkelerindeki "milli burjuvazi" ve işbirliğine giren her türlü sermaye, Amerikanlaşmaya
yardım ederek, kendilerine düşen payı almaktalar.
Basın özgürlüğü, özgürlüğün gerçek anlamıyla, ne Amerika'da ne de
Avrupada kalmıştır. Basının gerçekte en özgür olduğu zamanlar en çok baskılar
altında kıvrandığı zamanlardı. O zamanlar geçti. Basın tamamiyle ticari sistemin
reklamla desteği altına girdi. Bu da dünün fikir gazetelerinin ve fikir çatışmalarının
ortadan kalkmasına yol açtı. Alternatif görüşlerin yayınları ticari sistemden beş
kuruşluk reklam alamadığı için zorunlu olarak abonelerine ve parti veya sendika
desteğine bağlandılar. Bu da büyük ölçüde başarısızlıkla sonuçlandı. Günlük fikir
gazeteleri, haftalığa, sonra aylığa dönüştü ve sonunda da yok oldu. Yaşayanlarsa,
büyük fedakarlıklarla üretilip dağıtılmaktadır. Cumhuriyet gibi bir gazetenin düştüğü
durum Türkiye'den bir örnektir. Fikir basını ve çatışmaları (a) Penthouse, Screw, Play
Boy, Kadınca, Kadın, Kadınlık, Özgür Kadın, Lezbiyan Yaşam, Eşcilsel Dünya ile (b)
köhnemiş, fanatik ve radical düşünüler arasında olmaya başladı artık. Fikir
gazetelerini ortadan kaldıran bir düzenin basın özgürlüğü, çoğulculuk ve demokrasi
iddiası, ticari ideolojinin kendi diktatörlüğünü olduğundan farklı bir kılıfta satmasından
başka birşey değildir.
Bu denli kontrolu bile yetersiz bulan katı-tutucular, Amerika'da basın özgürlüğü
pratiklerini liberalizmin "solculuğu" olarak nitelemektedirler: Liberal medya, taraflıdır,
"antenler sola dönüktür." Bu liberal "taraflılık" liberallerin medyadan tekmelenmesiyle
202
ortadan kaldırılabilir. Medya "kontrol" edilmelidir. Kim bu tutucular? Farklı çıkarların
farklı ifadeleri, demokrasinin demokratik çoğulculuğunun temsilcileri...
Basın özgürlüğü, kapitalist ideoloji için, devlet kontrolundan serbestliktir. Bu
ideolojinin savunucuları bürokratik sınırlamaların ortadan kalkmasını isterler (sanki
devlet bürokrasisi kapitalist düzen dışında kapitalist düzeni engelleyiciymiş gibi).
İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ
Basın özgürlüğü ifade özgürlüğünün özel bir şeklidir. Genel anlamda ifade
özgürlüğü, düşüncelerin ifadesinin sınırlanmamasıdır. Kimin düşüncelerinin ve kime
karşı? Bu özgürlüğün sınırlanması Amerikan tarihinde sosyalistlere ve sendikacılara
karşı bol bol kullanılmıştır: Bu insanlar fikir suçları nedeniyle hapse atılmışlardır.
Buna gerekçe olarak da "hazır ve var olan tehlike" ölçeğini getirmişlerdir. Yani, eğer
fikrin ifadesi "o an bir tehlike taşıyorsa," bu ifade suç olarak ilan edildi. Fikirleri
grevlerle ve düzene karşı konuşmalarla ifade etme de "o an tehlikeli olduğu" için, suç
olarak nitelendi ve bu ifadeler hapsedildi.
Yasasal olarak tanınan ifade özgürlüğü modern iletişim düzenlerinde özel bir
anlama sahiptir: Bugünün dünyasında, bu özgürlük bir kişinin kendi başına
üstesinden geleceği ve kullanabileceği bir özelliğe sahip değildir. Bu özgürlüğü ancak
belli finans, teknik ve insan kaynaklarına sahip olanlar kullanabilir. İfade özgürlüğü
"varlıkla (zenginlikle)" orantılıdır. Diğer bir deyimle, ifade özgürlüğü değerli bir
mülkiyettir, ve ancak gücü yetenler buna sahip olabilir ve kullanabilir. İfade
özgürlüğünün herkes için olduğunu savunanlar, boş lafı ve varlıksızların varlıklıların
yaşamı ve politikası üzerinde konuşarak ve tartışarak birbirlerini yemesini, ifade
özgürlüğüyle karıştırmaktadırlar. Yani gevezelik, dedikodu, kahvede ve misafirlikte
siyaset tartışması sadece Abdülhamid devrinin ifade özgürlüğünün göstergesi olabilir.
Eczacıbaşı'nın kimya endüstrisinin çevrenin ve insan sağlığının içine etmediği
hakkındaki ifadesi ile benim bu konudaki şikayetim arasında dağlar kadar fark vardır:
Benim özgür ifademle çevrenin içine edenlerin pratiklerini değiştirmeleri yönünde
etkim sıfırdır. Çünkü benim özgür ifademin kimya endüstrisinin politikasına hiçbir
etkisi yoktur. Öte yandan, içtikleri suyun zehirlendiğini söyleyen ve bunun hemen
durdurulmasını isteyen ve bunu kollektif bir şekilde gösteriyle ifade eden ve bu
ifadesini azimle sürdüren, gösteriler yapan, bu zehirlemeye sebep olan firmanın
kapısının önünde kamp kuran kasabalılar er geç politika değişimine etken olurlar.
Amerika'da AIDS'li hastaları soyan firmalara karşı yapılan azimli gösteriler, çevreyi
203
zehirleyen ve insanları hastalıklarla öldüren (pesticide ve herbicide) böcek ve bitki
öldürme ilaçlarına karşı yapılan sürekli örgütlü karşıtlığın ve uzun yıllar verilen
savaşın neticesi olarak yakında Amerika'da tarımda bu tür mücadele ve yiyeceklere
bu tür zehirlerin katılması tamamiyle durdurulacak. İşte bu, epey sınırlı olsa da, ifade
özgürlüğü mücadelesine bir örnektir. Bu mücadeleci örneklerin yanında, egemen
ifade özgürlüğunün egemen pratiği
Amerika'da şöyle biçilenmiştir ve günlük
pratiklerde şu ana özellikleri gösterir: Anayasayla tanınan ifade özgürlüğü hem özel
hem de kamu sektörlerinde büyük oranda engellenmekte ve kısıtlanmaktadır.
Fikirlerin ifadesi güçlü örgütler tarafından kirlanmış\çalıştırılan yüksek ücretli
profesyonellerin
egemenliği
altındadır.
Bunların
başında
da
kitle
iletişimi
profesyonelleri ve bu profesyonellerin fikirlerine başvurdukları, sahneye çıkardıkları,
görüşlerini aldıkları, bilgi ve informasyon için başvurdukları diğer profesyonellerdir.
Egemen ifade özgürlüğü pratiklerinde bu profesyoneller önce devletin meşruluğunu
desteklerler, ardından özel mülkiyeti ve özel\tüzel kişileri koruma gelir. ifade
özgürlüğü bu devlete ve özel mulkiyet sistemine karşı kullanılamaz, kullanılmaz.
Kollektif guruplara, özellikle ekonomik güçten yoksun olan guruplara karşı bol bol
kullanılır. ifade özgürlüğü özel teşebbüsün gücünün ve güç uygulamasının bir diğer
biçimidir. Kollektif gücün ifadesi özel çıkarların egemenliği altında eritilir, bastırılır.
tutucu ve liberal entellektüellerin ileri sürdükleri "rekabetçi fikirler pazarı" olduğu
iddiası tabansızdır, çünkü böyle bir özgür fikir pazarının çalışabilmesi\olabilmesi için
ifade özgürlüğünü gerçekleştiren araçların monopolist\oligopolist ekonomik yapısının
ortadan kalkması zorunludur. Diğer bir deyimle, rekabetçi fikirler pazarı mavalını
savunanlar bu pazarın kapitalist dev firmalar tarafından kontrol edilen ekonomik
yapısını görmemezlikten gelmektedirler.
iletişimin
demokratikleştirilmesi
ancak
toplumun
kendisinin
demokratikleştirilmesiyle sağlanabilir.
Türkiye'de geçen yaz (1993) bir müzik festivalinde, Amerikan pop sanatkarı
Roberta Flack sahnede Ingilizce olarak bir sabun firmasının reklamını yaptı. Ünlü bir
sanatçının sahnede bu tür reklamcılığı belki bazı kişileri bu sabunu kullanmaya
sevkedebilir, fakat benim miğdemi bulandırdı. İfade özgürlüğü bu tür ifadelerde ticaret
olur ve endüstrilerin çıkarını sağlamaya yardım eder. Geçen yıl, televizyon bir kadınsiyasi lideri bir sürü kişi arasında yürüyor gösterdi. Gözüme çuvaldız gibi batan şey,
kadının elinde taşıdığı ve kasıtlı ve bilinçli olarak gözlerimizin önüne serdiği kocaman
kağıt torbaydı. Torbanın yüzünde de, iyice hatırlamıyorum, fakat ya Marlboro ya da
204
Levy's yazılıydı. Lider kadın düpedüz uluslararası bir firmanın reklamını yapıyordu.
Farkında değilmi? Hem de nasıl farkında: Torbayı tutuş şekli bunu bilinçli olarak
yaptığını açıkça gösteriyordu. Bu reklamı da fiyaka satmak için yapacak kadar enayi
olduğunu da hiç sanmıyorum: Danışıklı dövüş!. İfade özgürlüğü işte! "Kim, kime,
neyi, kimin için, nasıl ve neden?" diye sorup, cevapları, uzağa gitmeye gerek yok,
çevremizde günlük olanlara bakarak namusluca verdiğimizde, ifade özgürlüğünün
kimin ve neyin özgürlüğü olduğunu, kimin çıkarı için ve kimlere karşı kullanıldığını
anlamakta güçlük çekmeyiz.
SORUMLULUK
Sorumluluk kavramının belli ideolojik çerçeveler içinde nasıl sunulduğu
üzerinde çeşitli nedenlerle birkaç kez evvelce durduk. Burjuva iletişim tartışmasında
"sorumluluk" kavramı pek sık duyulmaz. Duyulduğu zamanlar çoğunlukla medyanın
"sorumsuzlukla" eleştirildiği zamanlardır. Bu eleştiriler de eğer sağdan geliyorsa kitle
iletişimi araçlarının sorumsuzca liberal ideolojik çıkarlara hizmet ettiği ve iletişim
örgütlerini solcuların doldurduğu iddia edilir. Liberaller kitle iletişimi sorumluluğu
üzerinde dururken büyük çoğunlukla iletişimin içeriğinin cinayet, vahşet ve şiddetle
dolu olduğu ve buna çare olarak iletişimde vahşete yer verilmemesi ve iletişimin
sosyal konuları ele alırken daha duygulu olması istenir. Egemen iletişim
profesyonelleri ve onların entellektüel destekleyicileri de halkın arzusuna karşı
gelemeyeceklerini ve sansür koymayacaklarını savunurlar ve çare olarak da, filmlerin
kimin seyretmesine uygun olmadığı hakkında değerlendirilmesi, programların basına
aileleri "bu programda\filmde vahşet var, ona göre çocuklarınızın seyrini ayarlayın"
gibi ikaz eden çözumlerle gelirler.
Amerikan ideolojisinin en etken yanlarından biri de, dikkatleri ve tartışmaları
yanlış
yöne
tartışmalarında
çekmek
özne
ve
yönlendirmektir:
iletişim
aracıdır.
Sorumluluk
Amerika'da
dahil,
kitle
bütün
iletişim
iletişiminde
eleştiri
yapıldığında, hiçbir zaman kitle iletişim politikasını yapanlar ve yürütenlerden
bahsedilmez, onun yerine herşey ARACA yüklenir. Sorumlu da sorumsuz da araçtır.
İletişimde binlerce kitap yazılmış ve araştırma yapılmıştır. Bunların hemen hepsi
ARAÇ üzerinde durur. Bu nedenle, sırası gelmişken belirteyim: Herhangi bir nedenle
herhangibir şey için sorumlu TELEVİZYON aracı veya Gazete değildir. Amerika'da
cinayetlerin yaygınlaşmasını araca, yani silaha, ve televizyonun kötü etkilerine
yüklenmesi gibi... Araç sadece amaçlara ulaşmak için kullanılan bir alettir. Neticeden
205
araç değil, neticeyi amaçlayan sorumludur. Kitle iletişim profesyonellerine karşı bir
eleştiri yöneltildiği zamanlar da, "kendilerinin katı profesyonel ahlak ve değerler
düzeyinde iş yaptıklarını ve sorumluluklarından asla sapmadıklarını" savunurlar.
Gerçekte, bu savunmayla doğruyu dile getirirler. Çünkü egemen iletişim sisteminde
sorumluluk, bu sistemi besleyen elin çıkarlarına hürmet ve hizmet" sorumluluğudur.
Bunu yerine getirdikçe sorumlu davranırsın.
Özgürlük sorumluluk kavramıyla birlikte gelir: Özgürlük sorumluluk olmadan
var olamaz. Burda akla gelen soru: Kime veya neye (karşı) sorumluluk? Medya
örgütleri kendi ideolojileri çerçevesinde belli profesyonel sorumluluk anlayışını
desteklerler. Medyada sorumluluk kendini profesyonelin amacı olarak belirler. Eğer
profesyonelin paketlediği informasyon, (program, ürün) ticari bir karakter taşıyorsa,
bu durumda, ticari mantık medya profesyonelliğinin amacının yerini alır. Amaç kime
ve neye sorumlu olunduğunu gösterir.
İLETİŞİM VE KAYNAK SEÇME ÖZGÜRLÜĞÜ
İfade özgürlüğünün kullanımı ve etkenliği gücün ifadesidir. Bu ifade özgürlüğü
ilişkisinde, informasyon kaynaklarına ve informasyona sahiplik egemenliğin kimde
olduğunu saptar. Burda, ifade özgürlüğüyle ilgili bir diğer soru ortaya çıkar:
Informasyonu elde etme özgürlüğüne sahip misin?
Yasal olarak birçok ülkede
sahipsin. Egemen dünya iletişim düzeni dünyada informasyon bolluğu, fazlalığından
yakınmaktadır. Bu yakınmaya göre, durum biraz kötü, çünkü informasyon bolluğu
yüzünden kişiler bombardıman altında aldıkları informasyonu ne yapacaklarını
bilmeme durumuna düşmektedirler. Evet, informasyon alma özgürlüğüne sahipsin,
fakat kimin informasyonunu ve hangi informasyonu? Amerikan medya tüccarları ve
reklamcıları tarafından çekici bir şekilde paketlenip sunulan informasyonu...
Kapitalist çıkarların biçimlendirdiği kitle iletişiminin egemen olduğu bir
dünyada, sen seçmezsin. Sen seçmek için seçilirsin: İleri teknolojinin incelikle üretip
sunduğu kabalıkları tüketen bir tüketiciden başkası olamazsın. Bu endüstri sana
sürekli ne olduğunu ve ne olman gerektiğini söyler ve olman gerektiğini olabilmek için
sana sürekli tüketmeni tembihler. Sen de tüketerek, kendini kendinden başka birisi
sanır ve öyle satmak için de tüketim endüstrisinin kölesi olmaya hayatın boyu devam
edersin. Herkes gibi ölürsün. Endüstriler "bizi hayatın boyu besledin, teşekkür ederiz"
diye mezarına 10 bin liralık bir çiçek bile göndermezler. Vay kalleşler!
206
Egemen medya ideolojisi "bedava elde-etme," yani, örneğin, televizyonda bir
sürü kanalı bedavadan seyretme olanağı, sloganıyla da gelir. Bu Amerika'da
yaygındır ve özellikle kablo televizyonun yaygınlaşmasıyla metropollerde azınlık
sermaye için önemli bir anlam kazanmaya başladı. Kablo televizyonlar hemen her
milli azınlık sermaye tarafından kullanılmaktadır. Kablo televizyonu pazarı zorlama ve
pazarda ihtisaslaşma örneğidir. Alışveriş kanalları (HSN-2,), finans kanalları (FNN ve
CNBC), film kanalları (HBO, MAX,SHO,TMC,AMC,TNT,USA), sport kanalları
(SCA,SPCH ), art ve eğlence kanalları (A&E,Lifetime, TBS), okulların eğitim kanalları
(CUNY), bilim kanalları (DSC), aile kanalları (FAM), karton\çizgi filmi kanalları
(TOON), müzik kanalları (MTV, VH-1, Nashville Network), haber (CNN), moda
kanalları, din kanalları, adliye\mahkeme kanalları, Eşcinsel-Tv kanalı gibi... Gelişme
işte. Ben şu an, New York'ta odamda kompütürün başında oturmuş hem yazarken
hem de televizyona bakıyorum. Ayda ödediğim 28 dolar karşılığı yüze yakın
televizyon istasyonunu seyretmek elimin altında... Uzaktan kumanda ile istediğim
kanalı seçebilirim. Bu elde etme özgürlüğüm bedava değil, kelepir bir fiata, yüz kadar
kanala seyredebilme özgürlüğüm var. Ben "aktif izleyiciyim." Uzaktan kumanda
sayesinde kumanda oturduğum yerde benim elimde. Bu yüz kanal arasında benim
özgürlüğüm, benim saptamadığım "verilenler" arasından seçim özgürlüğümdür. Ama
aç gözlüsün sen de İrfan, ne istiyorsun, beş yüz kanal mı? Bunları yazarken aynı
zamanda, yüz kadar kanal arasında seyredecek ne buldum dersiniz: Clint
Eastwood'un "Hang'em High" kovboy filmi. Eh, hastalık işte, kovboy filimleri
kuşağının hastalığı! Yüze yakın kanal!. Yüze yakın seçenek mi? Bu da, gerçekte
bana egemen güçlerin kaynakları ve kararları dışında alternatif kaynakları sunmaz,
sağlamaz. Ben bana verilenin kurbanıyım, ve benim özgürlüğüm kurbanlık koyunun
özgürlüğüdür. Bundan tek kurtuluş, kendim kendi çabamla uğraşarak alternatif
informasyon kaynakları bulmaya çalışmamda yatar. Bu da genellikle büyük engellerle
dolu bir çabadır.
Kapitalist ideolojiye göre, örneğin, izleyici tek değil birçok media arasında
seçim olanağına sahiptir, birçok media profesyonelleri birçok kaynakları kullanarak
birçok iletişimi bize birçok biçimde birçok yolla iletirler. Birbirini destekleyen bir
biçimde profesyonelleşmiş iş gören binlerce kaynağa sahip
olabilirsin. Bu, dengeli,
tarafsız ve nesnel bir temel üzerinde iş yapıyorsun anlamına gelmez.
Profesyonellerin kişisel ve örgütsel "çoğulcu farklılığa" sahip olduğunu ele
alalım: Bu farklılık ne kadar fark atar: Bir maçta on gol atabilir mi dersiniz? On gol
207
atmak, deredeki bazı balıkların bazen yalvan suda küçük taşların üzerine çıkıp
güneşlenmesine benzer. Bu bazıları bile kafasını sudan çıkaramaz. Hayat memat
meselesi! Bir başka örnek verelim: Her gazetenin kendine özgü editorial politikası
vardır. Cumhuriyet, Tercüman, New York Times, New York Post gazeteleri kendi
sahiplerinin veya yönetici kadrolarının saptadığı genel bir politikaya uyarlar. Basın
oyunu bu politikanın izin verdiği sınırlar içinde oynanır. Profesyonel de bu politikaya
kendini
uydurmak
zorundadır.
Uymazsa,
kibarca
veya
kabaca
uydurulur.
Profesyonelin önünde üç temel seçenek vardır: Politikaya uymak, uyumsuzluk
nedeniyle terketmek, ve politikayı değiştirmek. Sonuncu seçenek düzen değişikliği,
dolayısıyla güç gerektirdiği için, profesyonel için var olmayan bir seçenektir. New
York Times ve Cumhuriyet gibi modern-burjuvasinin liberal-elit basını daha
"demokratik" eğilimlidir. Kapitalist ideolojinin "ileri görüşlü ve entellektüel kesimini"
temsil ederler. Buralarda çalışan profesyoneller bu basının izin verici politikasından
faydalanma olanağına sahiptirler. Bu basın hükümet politikalarını, CIA ve FBI gibi
örgütleri, El Salvador gibi ülkelerdeki Amerikan danışmanlarının rollerini eleştirirler.
Bunu, insanlık için değil, insanlık düzeni olarak gördükleri düzenin çıkarlarına iyi
hizmet etmediği görüşüyle yaparlar. İstedikleri düzen değişikliği değil, kendilerinin
uygulanmasını arzuladığı politikanın daha verimli ve doğru olduğudur. Bu basın,
ideolojinin ve politikanın haddinden fazla militaristik, baskıcı ve katı olmasının yanlış
olduğunu, bunun yerine esnekliğin (ve aynı zamanda daha yüksek seviyedeki siyasal
hipokrasinin) gerekliliğini savunur. Kısaca profesyonel tartışma düzen tartışması
değil, politika tartışmasıdır.
DEMOKRATİKLEŞTİRME
Televizyon bize baleyi getirdi. Allah razı olsun. Baleye gidebiliyor muydu işçi
ve memur sınıfı? Gidemiyordu. Kitle iletişimi bize konserleri, klasik müziği, değerli
sanatcıları ve sanatı getirdi. Eskiden sadece aristokratlara açık olan kapıları herkese
açtı. Sadece seçkinlerin aldığı haberleri ve kaliteli-eğlenceyi şimdi herkes alıyor (nah,
alıyor). Siyasal partilerin kampanyalarını binlerce kilometre uzaktaki insanların
televizyon evine getirdi. Böylece, siyasal katılmanın ve karar verme sürecinin dar
çerçevesini ortadan kaldırdı. Kısaca, televizyon aristokrat ve burjuva olan herşeyi
geniş kitlelere sunarak sadece iletişimde değil, ayni zamanda kültür ve siyasette de
demokratikleşmeyi getirdi. Modern iletişim böylece demokrasinin geniş kitlelere
yayılmasını sağlayan en modern demokratik araç oldu. Çok merak ediyorum,
208
insanlar bu mavalları nasıl yutuyorlar? Nasıl yutuyoruz? Liberal-Burjuva ve hatta
gerici entellektüeller televizyonun üstün kültürü halkın ayağına getirerek kültürü
demokratlaştırmadığını,
aksine
bayağılaştırdığını,
ticaret
maddesi
yaparak
orospulaştırdığını söyleyip yakınmaktalar. Benzer şeyi ayrı bir açıdan Frankfurt
Okulunun kültür eleştiricileri de söylemektedir. Herkesin bu kültür ürünlerini elde etme
olanağına sahip olması, herkesin siyasetcilerin çatal dillerini televizyonda dinleme
şansını elde etmesi, herkesin finans ve ekonomi informasyonunu dinlemek için
sadece bir kanal çevirmesi gerekmesi, ne iletişimin, ne politikanın ve ne de kültürün
demokratikleştirilmesi anlamına gelir. Demokratikleşme karar vermeye katılma
olmadıktan sonra sadece ideolojik bir aldatmaca içinde anlam kazanan bir
varsayımdır, yani, üçkaatçılıktır. Egemen güçlerin bana sundukları ve kendi
çıkarlarını temsil eden, siyasi, ekonomik veya kültürel temsilciler arasından seçim
yapmanın herkese sağlanmasının demokratikleşmeyle yakından uzaktan hiçbir
ilişkisi yoktur. Kölelere efendilerini seçme hakkının verilmesi kölelik düzenini ortadan
kaldırmaz. Bu ancak köleler arasında köleliklerini perçinleyen bir demokratikleşme
anlamına gelebilir. Bugün ücretli\maaşlı kölelerin efendilerini seçtiği gibi... Benim
şimdi sayısız kanallar arasından birini seçtiğim gibi... Bu sadece kitle tüketiminin
demokratikleştirilmesidir, yani "parayı veren düdüğü çalar" diye istediğin herşeyin var
olduğunu söyleyip, bunu demokratikleşme olarak sunmadır. Dur bir dakka, sözümü
geri
aldım:
Tüketim
demokratikleştirmesi
bile
değildir,
çünkü
tüketimin
demokratikleştirilmesi için, pazarda herşeyin olması yeterli değildir. Tüketicilerin bu
herşeyi elde edebilecek olanaklara sahip olması gerekir. Çok daha önemli olarak,
tüketiciler tüketeceklerinin üretiminde karar verici bir pozisyonda değillerse, bu üretim
ilişkileri demokratikleşme olarak nitelenemez. Hele teknolojinin yayılması ve
yaygınlaşması, herkesin evinde televizyonu olması ve uydulardan falan programlar
izlemesini teknolojik devrimle gelen demokratikleşme olarak sunmak, ki böyle
iddialarla dolu kitaplar ve araştırmalar sürüyledir, eğer kasıtlı yapılmıyorsa,
entellektüel körlüktür. Demokrasiyi ne sanıyor ki bunlar? Eh, Yunan kölelik düzenini
demokrasinin beşiği sananlar (veya öyle sunanlar), elbette ninnilere devam ederler.
Uyuyan var mı? Var ki söyleniyor. İyi uykular mı diyelim?
III. ALTERNATİF DÜZEN ARAYIŞI VE KARŞI TEPKİLER
BİRLEŞMİŞ MİLLETLERDEKİ GİRİŞİMLER
1970'lerin dünya düzeninde tarafsız ülkeler dünyada daha adaletli bir düzen
arayışı yönünde, 1974'de Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen (YUED) talebiyle
209
geldiler ve ardından bu taleple ilgili uğraş ve gelişmeler hızlandı. Bu talebe 1976'da
Yeni Uluslararası İnformasyon Düzeni (YUİD) eklendi. Bu yeni talep uluslararası
düzendeki genel dengesizliğin ve informasyon ve teknoloji akımındaki eşitsizliğin
iletişimdeki bir yansımasıydı. UNESCO tarafından kurulan Mac Bride Commission'u
1977'de uluslararası iletişim problemlerini incelemek için kuruldu ve işe koyuldu.
Komisyonun 1980'deki raporu Kuzey (gelişmiş) ve güney (gelişmemiş) tartışma ve
çatışmalarını daha da kızıştırdı.
YUED talebi dört ana konuyu ve problemi dile getiriyor ve çare bulunmasını
istiyordu:
1. Az gelişmiş ülkelere kendi doğal kaynakları üzerinde absolut karar-verme
bağımsızlığının verilmesi. Bu kaynakları millileştirme hakkına sahip olmaları.
2. Batı pazarlarında az gelişmiş ülkelerin mallarına tercih önceliği verilmesi; Bu
pazarlara kolayca erişme ve elde-etmenin sağlanması; Az gelişmiş ülkelerin
pazarladığı ürünlerin fiatları yüksetilmeli ve sonra, az gelişmiş ülkelere gelen malların
fiat yükselmelerine göre fiatların indekslenmesi (yani gelişmişin fiatı artarsa,
onlarınkinin de artması.)
3. İleri teknolojilerin transfer, yardım ve bağışların büyük ölçüde artırılması ve
zengin ülkeler tarafından desteklenmesidir.
4. Az gelişmiş ülkelerde iş gören uluslararası firmalar üzerinde yeni kontrollar
sağlanması.
Yeni Uluslararası informasyon düzeni (YUID) ise YUED istemine paraleldi:
1. Az gelişmiş ülkelerin kendi informasyon kaynakları üzerinde absolut karar
verme hakları olduğu.
2. A gelişmiş ülkelerin haberlerinin batı pazarında tercihli-muamelesi gereği;
Az gelişmiş ülkeler hakkındaki haberlerin batı'da artması istemi; Dünya iletişim
düzenindeki dikey-iletişim yapısı yerine yatay-iletişim yapısının teşvik edilmesi.
3. Az gelişmiş ülkelere ileri iletişim teknolojilerinin direk yardım ve bağışla
sağlanması.
4. AP, AFP, REUTERS ve UPI'ın az gelişmiş ülkelerdeki faaliyetlerinin yeniden
düzenlenmesi.
YUID talepleri imperyalist ideoloji ve ekonomik düzen anlayışı çerçevesi içinde
ne anlama gelir? Bir benzetme yapalım: Bana bir sigara verir misin? Tabi al. Kibritin
var mı? Var, al. Peki, yakar mısın? yakıyım yakmasına da, sana zahmet olacak,
istersen senin için ben içeyim mi?. Eğer kapitalist ağlayan çocuğa mama verseydi...
210
Kapitalist mamayı niye versin ki? Kapitalistin amacı bu mamanın üzerine yatmaktır.
YUID'nin talepleri imperyalist dünya düzeninin amaçlarına aykırıdır. O zaman tek
çare, dünya imperyalist ekonomik düzenin değişmesi, yeniden düzenlenmesidir.
Normal olarak, Amerika Yeni Informasyon Düzeni istemlerine karşı çeşitli
saldırı ve taktiklerle karşılık verdi. Tutucular serbest pazar ve serbest akım doktrinine
sıkı
sıkıya
sarıldılar
ve
Daniel
Lerner'in
araştırması
ve
fikirlerine,
ve
Diffusion\yeniliklerin yayılması kuramına dayanarak ticari pazar enformasyonunun
modernleşmeye ve kalkınmaya yardım ettiğini ileri sürdüler.
Bir diğer taktikte, Amerika, istemleri devlet kontrolunu meşrulaştırmaya çalışan
bir girişim olarak sundu. Gerçekte bu girişimlerin amacı iletişim içeriği ve yapılarının
demokratlaştırılması ve kolonocilikten kurtarılmasıydı. Kontrol sorununu her ülkenin
milli yasaları ve pratikleriyle her ülkenin kendi kararına bırakır. Yani, bir bakıma,
iletişimde milli burjuvazinin gelişmesiyle sonuçlanabilecek bir çaba.
Bir diğer saldırı\savunu taktiğinde, Amerika yeni düzen istemlerini "gazetecileri
lisanslandırma" olarak sundu. Time, News Week, New York Times, Washington Post
"gazetecileri lisansa tabi tutuyorlar, devletin kölesi yapıyorlar" diye haberler ve
yorumlar yayınladı. Gerçekte yeni düzenin aradığı devlet kontrolu değil, gazetecileri
insan haklarını ihlale karşı korumak ve profesyonellerin profesyonel dürüstlüğünü
sağlamaktı.
Amerika Yeni Düzen girişimlerinin hükümetler tarafından kontrol edilen
zorunlu ahlak kuralları koymak istediğini, bunun anti-demokratik olduğunu,
gazetecinin özgürlüğünü ortadan kaldırdığını ileri sürdü. Gerçekte çabalar gazeteciler
için sosyal sorumluluk anlayışının ve profesyonel kendi-kendini-kontrol sisteminin
geliştirilmesi yönündeydi.
Amerika yeni düzen arayışının dünya düzeninin yıkıcı olduğunu belirtti.
Gerçekte arayış dengeli ve gerçekte özgür akımın olduğu, uluslararası milli
bağnazlığın ve düşmanlığın değil anlayışın ve barışın savunulduğu bir düzendi.
Bir diğer taktik devletin iletişim işine "kamu servisi" bahanesiyle karışmasını
kınamaktır. Batının, özellikle Amerikanın çıkarlarını koruması gayette normal bir
girişimdir. Fakat enteresan olan, bu çıkar koruma hakkını kendine tanıyanlar, aynı
hakkı başkasına tanımazlar, çünkü bunun anlamı kendi çıkarlarına zarar gelmesi
demektir. Amerikan firmaları hükümet ve devletin iletişim düzenindeki varlığını ne
denli yererse yersinler, devletler girişimleriyle uluslararasında kendi firmalarının
çıkarlarını savunurlar. Amerikan devletinin UNESCO'daki tutumu buna en açık bir
211
örnektir: Amerikan devleti Amerikan iletişim firmalarının çıkarlarını çıkarını canla
başla savunur.
Diğer bir taktik de, serbest akışa karşı direnenlerin gerekçelerini geçersiz,
sapık, yanlış olarak niteleyerek kötülemedir. Amerika'nın,
1970'lerde başlayıp
güçlenen ve 1990'da Amerikanın yeniden UNESCO'da egemenlik kurmasıyla terihe
karışan, Yeni informasyon\İletişim ve Ekonomik Düzen girişimlerini sapıtarak sunuş
şeklini buna klasik bir örnek olarak verebiliriz:
Amerikanın 1970'lerde uyguladığı karşı propaganda ve saldırı teknikleri,
Birleşmiş Milletler'de çalışmadığı ve uluslararası pazarda Amerikan egemenliğine
karşı girişimler yoğunlaştığı için, Amerika diğer bir tekniğe başvurdu: Şantaj. Bunu da
örneğin, 1982 Martındaki deklarasyonla açıkça ortaya koydu: "Biz" UNESCO'da
kalmayı ve kendi çıkar ve ideallerimizi savunmayı ve UNESCO'yu "uygun" rolünü
oynaması yönüne yeniden getirmeyi tercih ederiz. Eğer bu çabalarımız başarısız
olursa, UNESCO'ya finans desteğimizi çekme ve hatta UNESCO'dan çekilmeyi
ihtimal dışı bırakmayız.
Bu şantaja Amerikan iletişim araçları da günlük iletişim sunuşlarıyla katıldılar.
Amerikan medyasında birden bire UNESCO düşman ilan edildi. Sürekli UNESCO
kötülendi. Amerikalı UNESCO diye bir düşmanın varlığını böylece duydu ve öğrendi.
Daha ileri gidilerek Birleşmiş Milletlerin Amerika'dan atılması bile önerildi. Gazeteler
tekmeleyip atalım bu asalakları dediler. 1990'da, Amerika UN'de egemenliği tekrar
ele aldıktan sonra, saldırıları diğer ülkelerin politikasına yöneldi. Bu saldırılarda,
informasyonun serbest akımının dünyada bazı ülkelerin (bazen bu ülkeler Ortak
Pazar ülkeleridir, bazen bir Latin Amerika ülkesi) ateşi altında kaldığını, bu nedenle
iletişim malları ve servislerinin ticareti kanallarının tıkandığı şikayet edilir, ve dünya
çapında serbest informasyon akımının önemini anlatılır. Şimdi bile, zaman zaman
UNESCO'ya uygulanan Amerikan politikası, özgürlük, insan hakları, demokrasi gibi
laflarla gelen Amerikanın işine gelmediğinde neler yapabileceğine bir örnektir.
Amerika baskılarının işe yaramadığını görünce, şantajını uyguladı ve Ocak
1985'de büyük tantanalarla UNESCO'yu terketti. UNESCO'ya olan borcunu ödemedi.
Amerika ile birlikte İngiltere de UNESCO'dan çekildi. Batının
Yeni
Informasyon
Düzeni gibi toplu girişimleri kabul etmesi asla beklenemez. İnformasyonun serbest
akışı politikası ile kapitalist Amerikan yayılmacılığının arasında direk bir ilişki vardır:
Bu politika Amerikan imperyalizminin bir ürünüdür. Amerikan ekonomik yayılması ve
bu politika birlikte İngiltere ve Fransa'nın egemenliğindeki eski ekonomik ve iletişim
212
düzeninin parçaladılar ve kendi gücünü kendi milletlerarası ticaret, UPI, Hollywood
ve Madison Avenue firmalarıyla geliştirdi.
Serbest akım ideolojisi ve politikası
uluslararası ekonomik düzeninin bir ifadesi, fikirlerin ve politikaların çatıştığı alana bir
yansımasıdır. Gerçekler, bu yansımanın ifade ettiği biçimden oldukça farklıdır:
Akımın yapısı ilişkiler düzeninde etkiyi ve etkileneni, egemeni ve egemenlik
atındakini, değişimi ve değişimin biçimini saptamada önemli rol oynar. Bu akımın
yapısı kapitalist devletler milletlerarası ilişkileri kendi arzuları yönünde saptamaya
başladığından beri, buna paralel olarak ortaya çıkmıştır. Bu akımdaki değişiklikler
kapitalist ülkelerin güç mücadelesindeki durumlarına göre biçimlenir. Egemenlik de
bu güç mücadelesinin bir sonucu olarak oluşur.
KÜLTÜR İMPERYALİZMİ 46
Dünya düzeninin kültürsel ve ideolojik boyutu özel teşebbüs sisteminin
sözcüleri tarafından kültürel alışveriş, demokratik iletişim olarak nitelenir. Buna karşı
olanlar ise konuyu kültürel imperyalizm ve ideolojik egemenlik altında ele alırlar.
Egemen düzenin egemen fikirlerini çok duyarız ve hepimiz bu düzenin ürettikleriyiz.
Bu nedenle egemen düzenin fikirlerinin, umutlarının, arzularının ne olduğunu
anlamak için uzağa gitmemize gerek yok: Kendimize bakmamız yeter. Eğer "ben
başkayım" iddiasındaysan, o zaman
bugünkü değil dünkü kendine bak. Hala,
kendinde böyle birşey bulamadığını iddia ediyorsan, (örneğin, ben sapına kadar
ülkücüyüm falan diye böbürleniyorsan), giydiğin jean'e, içtiğin kolaya, dinlediğin
müziğe, yediğin pizaya ve hamburgere bak! Eğer hala kendinde böyle birşey
göremiyorsan, sen, kusura bakma ama, ya bu dünyadan değilsin ya da görünen köyü
görmeyi red ediyorsun.
Biz en iyisi düzeni ve kendimizi anlamamız için, kendimize ve dışımıza
eleştirici gözle bakmaya devam edelim: Uluslarası iletişim ilişkilerinde birçok ülke
güçlü birkaç kapitalist ülke ile rekabet edebilecek durumda değildir. Dolayısıyla
ilişkilerde bu ülkeler bağımlı durumdadır. Bu bağımlılığın beraberinde getirdiği
kültürel imperyalizm ülkeler arasındaki var olan ekonomik ve siyasal ilişkiler düzenini
. Bak: Herbert I. Schiller'in bütün eserleri; Mattelart; Germino; Jorg; Salazar;
46
Collins; Garnham; Smythe. Karşıt görüş olarak da I. de Sola Pool; Altheide;
Sussman; Journal of Communication'deki bütün yazılar.
213
destekleme yönünde hizmet gören bir süreçtir. Bu bakımdan, medya ideolojik bir
görev yapar. Bu ideolojik rol açıkça propaganda kanalları (Voice of America, Radyo
Free Europe, Radyo Liberty, ve Kübaya yönelik radyo yayınları gibi) veya örtülü ve
çok daha etkili bir şekilde, nutral eğlence ve informasyon olarak kendini sunan
ifadeler ( tv programları, Reader's Digest, Time, News Week, filmler, müzik ürünleri)
biçiminde genel medya tarafından sunulur. Bu ideolojik mücadeleye örgütlü din de
her zamanki gibi, bu kez radyo ve televizyonu kullanarak katılmaktadır. Din maskesi
altında yapılan inanç sömürüsü özellikle Amerika'dan kaynaklanan milyarder örgütlüdin tüccarlarının özel radyoları ve televizyonları ve uydu yayınlarıyla sadece Amerika
ve Latin Amerika'ya değil bütün dünyaya "Tanrının sözünü" iletirler. Bu tür yayın
merkezleri Katolikliğin yarattığı ve katoliklikten hayal kırıklığına uğramış, arayış
içindeki, sefil ve cahilleştirilmiş insanlar kitlelerinin bol olduğu, Latin Amerika'da çok
yaygındır. Latin Amerika'da, Liberation Teoloji'nin dışındaki örgütlü din sadece basit
din tüccarlığı yapmamakta, aynı zamanda katil rejimlerin yaşamasına yardım
etmektedirler. Uluslararası radyo tarihi, uluslararası propaganda tarihidir.
Profesör Schiller'in deyimiyle, kültür imperyalizmi (a)belli süreçler toplamıdır,
(b) bu süreçlerle bir toplum modern dünya sistemine getirilir, (c) bu getirme
süreçleriyle, o ülkenin egemen tabakası dünyadaki egemen sisteme cazibeyle,
baskıyla, zorla ve bazen de rüşvetle çekilir, (d) bu çekme ile, o ülkenin sosyal
örgütlerinin biçimi dünya sisteminin egemen merkezinin kültürel değerlerine ve
yapısına (Amerika'ya) benzetilir.
Benim anlatım tarzımla, kültürel imperyalizm BENZETMEDİR. Hem de nasıl
bir benzetme! Sermayenin ideolojik girişimleri "benzetir", hem de çok iyi benzetir.
Bazıları benzetildiğinin bile farkında değildir. Benzetir ve hem benzetmiyorum der
hem de benzetmenin iyi olduğunu ve senin de benzetmeni tavsiye eder. Böylece,
benzetme özgürlük, özgür ticaret, demokratik ilişki, seçme özgürlüğü olur. Tabi
tüccar, seçme özgürlüğünün kendine ait olduğunu ve senin onun tarafından kendine
çıkar sağlamak için sadece seçilme (iletişimde mesajı alıp yutma ve bu yuttuğunun
gösterdiği yönde günlük faaliyette bulunma) olanağına sahip olduğunu söylemez.
Söylerse kendi çıkarlarına aykırıdır.
Kültür imperyalizmi süreci "tamam başardık, avucumuzun içinde" deyip
bitmez. Çünkü hem benzetilen aynı şeyi yeni modalarla yeniden tekrar tekrar ister,
hem de benzetenin benzetme düzenini sürdürebilmesi için sürekli benzetme
zorunluluğu vardır. Bu nedenle süreç (ve sürece karşıtlık da) sürekli olarak kendini
214
yenilemekle yükümlüdür. Aksi taktirde kendini birden bire benzetilenler arasında
bulabilir. Kültürel imperyalizm sürecinde kitle iletişim araçları "girme, araya girme,
sokma" sürecinde kullanılırlar. Girme büyük ölçüde kitle iletişim araçlarının
ticarileşmesiyle gerçekleşir. İlleki yasal bakımdan ticarileşmesine de gerek yoktur:
Bizim TRT'de olduğu gibi, kamu çıkarına kullanılması gereken bir araç kültürel
imperyalizmin sokucusu, yayıcısı ve sürdürücüsü olarak kullanılır. Fakat sermaye
kamu sektörünün kendi işine burnunu sokmasından hoşlanmadığı için, bunla bile
yetinmez. TRT gibi kamu sektörünü ya ortadan kaldırmaya ya da sadece burjuva
zevklere hizmet eden "kaliteli" yayın organı haline getirerek bir köşeye itmeye ve
egemenliği kendi eline almaya yönelir.
Kültürel imperyalizm tek bir pazarın egemen olduğu dünya düzeni içinde
gelişir. Bu dünya düzeninde milli devletler vardır ve bu devletler dünya sisteminin
çalışmasına, özellikle millerlerarası firmaların serbestçe iş görmesine köstekler getirir.
Normal olarak
milli devletlerin araya girişi
kendi egemenlikleri içindeki çevrede
egemen sınıfların işine geldiğindendir.
Milli ve milletlerarası sistem sürdürmek için, buna ek, olarak bir orta sınıfın ve
informasyon çoğulculuğunun olduğu iddiası gereklidir. Bu ve benzeri imajları yaratıp
tutma iletişim ve iletişim akımının özel bir öneme sahip olduğunu gösterir. Bilinci
etkileyen güç toplumun görünüşünü, ve amaçlarının şeklini ve yönünü saptamada
karar vericidir. Dolayısıyla önemli olan sadece teknoloji araçları ve ürün ticareti değil,
bunun yanında ve buna sıkı sıkıya bağlı olan ve bunu destekleyen, iletişimin içeriği,
karakteri, kaynağıdır.
Kapitalizmin faaliyetleri sadece ekonomik alana sınırlı değildir. Kapitalizm
insanların iş ve iş-dışındaki dinlenme ve eglenme zamanını kolonileştirmiştir.
Toplumun her türlü sosyo-kültürel örgütlenmesi ve faaliyetleri bu kolonileştirmenin
alanına sokulur. Sokulamazsa, kontrol edilmeye çalışılır, ve kontrol edilemezse
ortadan kaldırma girişimleri başlar (TRT'nin tekelciliğine karşi yöneltilen saldırılar,
geleneksel düğünün kapitalistin düğün salonu ideolojisiyle ortadan kaldırılması,
yüzyüze iletişimin sözlü öykülerinin ve destanların tarihe karışması buna birkaç
örnektir).
Amerikan imperyalizmi sürekli bağımsızlık mücadeleriyle güreşmek zorunda
kalmıştır. (a) Kaba gücün verimsizliğini koloniciliğin çöküşü ispatladığı için, (b)
Vietnam savaşı bunu bir kez daha kanıtladığı için, (c) Amerikan dünya egemenliği
sürekli rekabetçi tehdit altında olduğu için, Amerika dünya sistemindeki yerini
215
koruyabilmek ve durumunu güçlendirmek amacıyla, özellikle Kennedy rejimiyle
başlayan, yeni stratejiler geliştirmiştir. Bu stratejilerde kaba kuvvet ve ekonomik baskı
şantaj mekanizması olarak kullanılmaktadır. Bunun yanında, ordunun feza
programlarında geliştirdiği ve sürekli yenilediği ileri-karmaşık iletişim teknolojisini, ve
reklamcılıkta geliştirdiği ikna, manipulasyon ve kültürsel girme tekniklerini Amerikan
gücünün uygulanmasında kullanmaktadır.
Milletlerarası iletişim düzeninde, kültürel informasyon output'u genel dünya
ekonomik düzende mal ve servislerin üretimi ve dağıtımın yöneten pazar
gereksinmeleri tarafından saptanır. Kültürsel informasyon output çoğumuz için kişisel
tüketim birimleri olarak kendini gösterir. Günlük micro iletişim seviyesinde bu biçim,
bu analiz geçerlidir. Gerçekte, bu seviyede bile, bu kültürel outputlar dünya kapitalist
ekonomisinin ideolojik yüzlerinin\şekillerinin\görünümlerinin somut şekilleridir. Bu
outputlar sistemin değerleri ve malları için popüler desteği, popüler arzu ve istemi
yaratır, destekler ve teşvik ederler.
Peki,
demokratik
mücadele
öldürüldü
mü?
Başta
hemen
Demokratik mücadele derken cadaloz karısından yakasını kurtarıp
belirteyim:
Madonna'yı
tavlayamayınca, kafası bozulup meclisi fesheden Moris Yetsinartık'ın verdiği
mücadele demek istemiyorum. "Davaya ihanet etti" diye, arkadaşını keseni hele, hiç!
"Davaya ihanet etti" diye temizlediğin kişinin "davanın kazanılmasında ve
kaybedilmesinde"
etkisi ne ki, "döneni" vuruyorsun? Modern kölelik\tutsaklık
rejimlerinin en bariz göstergelerinden biri olan, egemen sınıfların kendi çıkarlarını
korumak için kitleleri zorla silah altına aldığı, ve bunu da vatan hizmeti olarak zorla
milletin boğazına tıktığı, ve buna karşı geleni vatana ihanetle suçlayıp kurşuna dizdiği
mecburi askerlik mi bu? Davana inanmıyor, ayrı yolda gitmek istiyorsa, sana ne!
Davan için köleye ve mecburi askere ve korkuyla tutulan insanlara mı ihtiyacın var,
yoksa içtenlikle beş vakit namaz kılana mı?. Hatta zorunlu olarak işbirlikçi durumuna
düşenleri bile, etkisiz hale getirdikten sonra, katletmek, suçsuz sivillerden "kendine
yapılanların" öcünü almak, bence psikolojik bakımdan hasta bir mücadeledir. Neyin
ve kimin davası ki bu? Bu tür savaş bireyci kapitalist ideolojinin çocuklarının çıkmaza
girdiklerinde
başvurdukları
yoldur.
Bu,
AMACIN
ARACI
ve
METODU
MEŞRULAŞTIRDIĞINI\END JUSTIFIES THE MEANS savunan milliyetçi burjuvazinin
faşist yüzünün bir diğer görünüm biçimidir. Bu görüşle ilgili bir diğer konuya özlüce
değinelim: Azınlıkların kendilerini ezenlere karşı mücadelelerinde bu tür metodun
kullanıldığını görürsek, ilk aklımıza gelen soru şu olmalıdır: "Bu mücadelenin lider
216
kadrosu Avrupa veya Amerikan çıkarlarının hizmetinde kullanılan bir maşa mı?"
Kusura bakmayın, ama, kısaca, ben, sivilleri kasıtlı olarak hedef alan bir metodu
kullanan mücadeleye mücadele demem,
mücadele diye adlandırılan
adi katliam olarak nitelerim, ve bu
halka yönelik terrörizmin liderliğinin amaç ve kafa
yapısından şüphe ederim. Örneğin, PKK liderliğinin, eğer sivillere karşı yaptıkları
tecavüz ve katliam haberleri doğruysa, mücadelesinde seçtiği ilişki biçimi, bu
liderliğin yukarda belirttiğim faşist özelliklere sahip olduğunu ve Batının veya belli güç
merkezlerinin maşası olarak kullanıldığını gösterir. Böyle bir liderliğin kuracağı sistem
de onları destekleyen güçlerin çıkarlarının gerçekleşmesi yönünde çalışır. Bu tür
sapıtılmış saldırganlığın ve egemen çıkarları korumak için insanın insanı katletme
mücadelesinin yanında, her ülkede çeşitli boyutta ve biçimlerde toplum değişimi ve
bağımsızlık mücadeleleri sürmektedir. İnsanların kendi emeklerinin meyvalarını
kendilerinin toplaması mücadelesi... İnsanın insanı insafsızca sömürüsüne son
verme mücadelesi... Sosyal, ekonomik ve siyasal örgütlenmede, tek bir kişinin bile
temel ihtiyaçlardan yoksun bırakılmadığı, insanın insanca yaşamasını arayan
değişiklikler mücadelesi... Gerçek demokrasi tek bir kişinin bile yoksunluk çekmediği
düzendir. Ekonomik kaynakların "kıtlığından" bahseden sahtekar ekonomistlerin ileri
sürdükleri nedenler egemen soygunu destekleyen bahanelerdir. Bir ülkenin mal
varlığı ve zenginliği küçük bir azınlık tarafından soyuluyorsa, bu "ekonomik kaynak
kıtlığının" ne anlama olduğunu çok daha iyi açıklar. New York'taki restoranlarda her
gün çöpe atılan yiyecekler New Yorkun bütün fukaralarını doyurur. New Yorkta boş
duran, harabe bırakılmış evler, New York'un bütün evsizlerini barındırır. Kapitalistin
üzerine yattığı ve üretimi kendi çıkarına göre yaptığı kaynaklar, hiç kimsenin
yoksunluk görmeyeceği şekilde, toplum düzeninin yeniden biçimlendirilmesiyle,
kullanılabilir. Bulunduğun semtteki pazara çık ve bak: Eğer pazarda dünyanın her
yerinde üretilmiş ve buralara kadar getirilmiş mallar varsa, bunun bir anlamı da
kaynak, üretim ve dağıtım kıtlığı olmadığı, fakat dünyanın her köşesinde insanın
insanı yoksun bırakmaktan büyük-zevk alışının, gözüdönmüşlüğün ve sömürünün
başdöndürücü hızla at oynattığıdır. Pazarda yiyecek endüstrisinin kårını düşürmemek
için tonlarca ve tonlarca yiyecek ürünlerini, hem de bizim paramızla devlete
satıyorlar, devlet bizim paramızla bu yiyeceklerin bir kısmını depoluyor ve büyük
kısmını dağlar oluşturan çöplüklere ve denize döküyorlar, ve ardından da,
ekonomistleri çıkıp bize "kaynak kıtlığından," sosyal-psikolojistleri çıkıp "yoksullarda
motivasyon yoksunluğundan," siyasal bilimcileri "yoksulların siyasal ilgisizliğinden,
217
veya
halk
oyunun
demokrasiye
katkısından,"
sosyolojistleri
"şehirleşmenin
YARATTIĞI sorunlardan ve sıkıntılardan" bahsediyorlar. Peki bütün bunların olduğu
düzen? Bu düzene ne dersin? Yarabbi şükür derim!
Pozitivist\tutucu\kapitalist entellektüeller kültürel imperyalizmi çok enteresan bir
şekilde süsleyip sunarlar: Dünyanın siyasal ve ekonomik bakımdan birbirine karşılıklıbağımlılığı
arttıkça,
dünya
kültürsel
bakımdan
birbirine
daha
çok
karışır\girer\kaynaşır. liberaller bu kaynaşmada, bilinmeyen şeyin\anın, yabancı
kültüre direniş kırılıp yabancı kültürün yerli-kültürün değerlerini aldığı noktanın
olduğunu belirtirler. Bu nedenle, kültürlerin ilişkilerinde birbirine hassas olmalarını
sağlık verirler. Bu tanımlamanın ne demek olduğunu kabaca şöyle açıklayalım:
Ağanın oğlu, köyün alkışları arasında, 13 yaşındaki kızı incitmeden, kibarca, ve
nazikçe, igfal ediyor, ve bu karşılıklı-ilişki (iğfal eden ve edilen ilişkisi), birbirine
karışma, kültürel kaynaşma oluyor. Ne zamandan beri böyle oluyor? Irza geçenlerin
"ilişkiyi" tanımladıklarından beri... Yani ne zaman? Okuduğumuz tarih kitaplarındaki
tarihi yazanların tarihi yazdığından beri... Kim bu tarihi yazanlar? Kim olacak, haklıgalipler!. Neden haklılar? Galip gelip öyle ilan ettikleri için. Sen hiç Amerikalıların
oturup türk filmi seyrettiğini, Türk dergisini çevirip okuduğunu, Aziz Nesin'e "dinsiz"
diye küfrettiğini veya onu okumak için Türkçe öğrendiğini, Hürriyeti eline alıp renkli
resimlere baktıktan sonra arka sayfayı çevirdiğini, Türk futbolunda ne oluyor,
Fenerbahçeyi bir seyretsek dediğini duydun mu? Sen hiç TRT gibi kamu servisi
anlayışıyla yüklü BBC veya New York Kanal 13'ün veya Italyan RAI'nin türk futbol
liğinden görüntüler verdiğini duydun mu? Ben TRT'nin ingiliz liğ sıralaması maçlarını
ve puanlarını verdiğini gördüğümde (bilmiyordum verildiğini) miğdeme sancı girdi.
Ulan utanmaz, sen nasıl kamu hizmetini ingiliz veya Amerikan veya italyan liginin
puanlarını verme olarak tanımlayabilirsin!? Tanımlar. Neden? Dünya iletişim
düzenindeki artan karşılıklı-bağımlılığın getirdiği kültürde globalleşme var da ondan...
Bu karşılıklı-bağımlılık nedeniyle olacak, BBC her hafta Türk liginden görüntüler
yayınlıyor ve İngiliz seyircilerinin de zevkten beli geliyor. Böyle birşey olur mu?
Olursa, o İngiliz seyircisi, o televizyonu seyretmez, ve o spor programını yapan da ya
üşüttü diye tımarhaneye gönderilir ya da tepeteklak kendini işsizlik kurumunun
kapısının önünde bulur. Pozitivist okulun karşılıklı-bağımlılık ve kültürel alışveriş veya
kaynaşma mavalını yutmak için çok özel bir miğdeye ve kafaya sahip olmak bile
yetmez. Elbette karşılıklı bağımlılık var: Ücretli ve maaşlı kitleler olmadan ne
kapitalizm ne de imperyalizm gerçekleşebilir. Bu tür karşılıklı bağımlılık ilişkisinde,
218
bağımsız bağımlıya muhtaçtır. Bağımlının ise bağımsıza muhtaçlığı, bağımsızın onun
elinden yaşam gereklerini ve olanaklarını alıp gaspetmesinde ve onu mahrum
bırakmasından dolayıdır. Gerçekte, nesnel olarak, bağımlının bağımsıza hiçbir
ihtiyacı yoktur: Kanını emecek sülüğe ve karnındaki solucana insanın nasıl ihtiyacı
olabilir ki! Kısaca, karşılıklı-bağımlılık ideolojisi bağımlılık ve ücret\maaş köleliği
sisteminin uluslararası seviyede kendini aynen yeniden tanımlamasıdır. İlişki
egemenlik ilişkisidir, ve kültürel alışveriş veya kaynaşma değil, kültürel istila vardır.
Bunun aksini ispat etmek için, örneğin, ingiliz veya Amerikalının arabesk dinlediğini,
gençlerinin türk oyun havalarıyla göbek erittiğini ve Türk mizahına güldüğünü ve türk
dramasına ağladığını göstermen gerek. Ağlatma beni!
Dışardan korsan yayınlarla Batının çöplüğünün türklerin başına yağdırılmasını,
TRT'nin tekelinden kültür pratiğini kurtaran
"relativization of Turkish culture\Türk
kültürünün göreselleştirilmesi" diye sunmak için yeni-sömürgecilerle gerçek veya
hayali işbirliği içinde olmak gerekir. Bu özel iletişim şirketlerin Kürt sorununu,
Kemalizmi, laikliği, dini tekkeleri, kadın-erkek seks rollerini, erkekten-kadın olanları,
eşcinselleri, radikal feminist denen kendini bilmez erkek düşmanlarını Tv sahnesine
getirip sunması, ve bu sunuşu kişisel sınırlar
çine hapsetmesi, Amerikan tv
profesyonel pratikleri ve ideolojisinin Türk kültürüne empozesi olmuyor, Türk
kültürünün devletin doğmalarından kurtarıp göreselleştirilmesi oluyor.
47
Allah razı
olsun sizden sayın Haluk Şahin gibiler, siz bu değerli açıklamayı getirmeseydiniz, biz
bunun böyle olduğunu nasıl öğrenecektik!.
Güç ilişkileri dışında "göreselleşme\göreselleştirme" olmaz, olamaz. Göresellik
güç ilişkisini ifade eder. Daha doğrusu, bu göresellik tezi bağımlılık ve imperyalist
ilişkinin meşruluğunun savunuculuğundan başka birşey değildir. Göresellik ilişkisi
içindekilerin göresel durumu güç tarafından saptanır.
Dolayısıyla, göreselleşme
güçsüzün kişisel özgür seçenek ve bireysel kararlarına göre işlemez. Yani, "özgür
kişiye göre" değil, güce ve güç ilişkilerinin kurduğu düzendeki ilişkiler biçiminin
karakterine göre işler. Türk kültürünün "göreselliği"
Amerikan kültürünün
"göreselliğiyle" karşılaştığında, erir gider, çağdışı olarak bir köşede namaz kılması
için tekmelenir, şekil değiştirir ve "Coke ve Levy kültürüne göre" biçimine sokulur. Bu
. Haluk Şahin'in (1993) yazısı özel teşebbüse bu tür övgüyle ve uluslararası
47
imperyalizme büyük sevgiyle dolu. Okumanızı tavsiye ederim. Epey öğretici.
219
"..e göre" özgürlüğüne göre, kişilerin istediklerini istedikleri şekilde yapması ne
zaman olur? Ancak kaynak ve olanaklara sahip olduğu zaman. Kaynaklar ve
olanaklar da armut gibi havada asılı beklemez.
Michael Jackson, Pavarotti, Arabesk, liberal Kaliforniya (homoseksüel ve
lezbiyan) değerlerinin, özel teşebbüs sayesinde, bu liberal değerlerden mahrum olan
Türkiye'ye, "post-modern" Türk peyjazına gelmesi, bu peysajda "kişilerin kendi
kimliklerini ve ait olmak istedikleri yeri kendilerinin seçmesi" edebiyatı, tilkice
sahtekarlığın yanında, Türk peyzajının içine etme edebiyatıdır: Sarayda padişahın
şeyini yalayan ülemanın edebiyatı... Eğer böyle birşey gerçek olsaydı gazlı-tatlı-su
pepsi ve Coke, Mcdonalds'ın çöplüğü iflas ederdi.
Türk halkının akşam televizyonun önüne oturup kanal değiştirerek ve kanallar
arasında seçim yaparak "kendi kimlik ve yerlerini saptamaları" gülünç bir iddiadır.
Bütün bu kanalların sundukları arasındaki seçim alternatifsiz, aynı mokun çeşitli
paketlerde sunulan biçimleridir. Bunu benim ilk okul bitirmemiş annem bile seyir
tecrübesi sonucu anlamış. O zaman senelerini göz nuru dökerek harcayan ve
profesör falan olan ve bu benim eleştirdiklerimi öne süren bilim adamları benim
annemden de cahil mi? Konu cehalet değil, toplumda kişinin aradığı, erişmek istediği,
ve tutmak zorunda kaldığı pozisyon ve bu pozisyonda ilişkide bulunduğu çevre ve bu
çevredeki ilişki ve çıkar düzeni içinde GÖRESELCE VERDİĞİ KARARDIR. Bu
kişilerde ideoloji, ekonomik ilişkiler tabanını gerçek anlamıyla direk olarak yansıtır:
Kararlar toplumdaki yerlerini tutma endişeleri ve başamak atlama umudu
çerçevesinde
verilir.
Yoksa,
görünen
gerçeği
empirical
metoda
başvurup
daleveralarla çürütme gibi bir gereksinme kimse duymazdı. Uluslararası sermayenin
ve işbirlikçilerinin kitle iletişimi alanında türk peysajında aradığı, bu peysajın dünden
daha çok talan edilmesine yardım ve bu talandan pay alma umududur, yatırımdır.
Korsan televizyonların bugünkü program sunumları rezaletini (programların
çoğu yabancıdır, oyun ve bizim kültürümüzle ilişkisi olmayan komediler, seriler ve
diziler) reklam gelirlerinin az olması nedeniyle ekonomik zorunluktan çıkan bir
zorunlu seçenek olarak sunmak veya düşünmek doğru değildir. Bu televizyonların
program yapısının böyle olması ve gittikçe de seviyesizleşmesi ve belden
aşağılaşması (toplumsal konuların ve sorunları seksle ve hisle ilgili bireysel konulara
indirgenmesi) bu televizyonların egemen karakteridir.
Schiller'in (1991) belirttiği gibi, kültürel egemenlik\imperyalizm tezi 1960'larda
çıktığından beri dünyanın sosyo-politik durumunda, özellikle son yıllarda,
220
epey
değişiklikler oldu. Fakat bu değişiklikler kültürel egemenliği ortadan kaldırmadı, tam
aksine perçinledi. Bugün kitle iletişimiyle gelen kültürel imperyalizm uluslararası dev
firmaların egemenliği altına girmiştir.
Globalleşme ülkeler arası birlik ve beraberlik, harmoni temeline dayanan bir
oluşum değildir. Tam aksine, dengesiz bir şekilde, belli sayıda, çoğunlukla Amerikan,
dev firmaların kontrolu altında olmaktadır. Bu durum kültürel imperyalizme karşı
mücadelenin gerekliliğini daha da artırmaktadır.
MEDIA İMPERYALİZMİ 48
Media imperyalizm kavramı konuya kültürden çok diğer faktörlere (ekonomik
tabana, üretim ilişkileri, üretimin örgütlenmesi ve günlük işleyişine) eğilerek yaklaşır.
Media imperyalizmi
milletlerarası bir süreci ifade eder. Bu süreçte (a) media
teknolojisi, bu teknolojinin yapısı, sahipliği, üretim ve dağıtımı, içeriği, (b) milli
sistemler ve sistemler arası ilişkiler ve (c) bu ilişkiler biçiminin sürdürdüğü etki ve
egemenlik düzeni öncelikle sözkonusudur. Media imperyalizmi media araç ve
ürünlerinin (iletinin) üretimi , dağıtımı ve tüketimi ilişkilerinde belli güçlerin diğerleri
üzerinde egemenliğidir. Milli ülkeler söz konusu olduğunda, medya imperyalizmi
kendini bir ülkenin diğer bir ülkeyle media ilişkisinde dengeli bir alışverişin olduğu bir
ilişki düzeni yerine, bir tarafın diğeri üzerinde etken egemenliği demektir.
Media imperyalizmi genel güç kaynaklarının dengesiz bir şekilde bölüşüldüğü
bir dünya düzeninin neticesidir. Bu neticeyle birlikte, bu neticeyi destekleyen ve
sürdüren, ticari ve siyasal stratejiler de gelir. Media imperyalizmi genel imperyalist
dünya düzeninin entegral bir parçasıdır. Media imperyalizm kendiliğinden olan
(örneğin turistlik) "kültürel dokunuşun" bir neticesi değildir. dokunuştan\kültürel
alışverişten çok, bu dokunuşun yapısıyla ilgilidir.
Media imperyalizmi ilişkisinde egemenlik sağlayan taraf bu egemenliği ya (a)
ticari ve siyasal strateji olarak ihraç eder, (b) ya da bu egemenliği kasıtsız bir şekilde
veya farkında olmadan genel siyasal, ekonomik ve sosyal ilişkilerindeki egemen
. Bak: Boyt-barret, Murdock, Tunstall, Schiller; Bruno; Flora; Fejes;
48
Galtung; Dyson; Kenneth; Luther.
221
etkilerle yayar. Media imperyalizminde her iki durum da aynı anda geçerli olarak
çalışır. Bazı yerlerde, örneğin 50,000 dolarlık bir programın veya bir milyonluk bir
iletişim teknolojisi ürününün bedavaya denilecek bir fiyata satıldığı veya hibe edildiği
veya yardım adı altında verildiği yerlerde, amaç kasıtlı egemenlik arayışıdır veya
egemenliği güçlendirmedir.
Media imperyalizmi ilişkisinde egemenlik altında kalan taraf, bu durumu ya (a)
ticari ve siyasal strateji olarak kalkınma, modernleşme adı altında bilinçli olarak ithal
eder, (b) ya da ilişki sonucunda üzerindeki bu egemenlik etkenliğini yansıtmasız
benimser. Burda hem ticari ve siyasi amaçlarla kasıtlı etki arayışı hem de girilen ilişki
biçiminin getirdiği kaçınılmaz etkiyi görürüz. Bilinçli olarak yapılan girişimde,
egemenlik altındaki imperyalist ilişkinin neticesine katılırken belli bir pay alır. Bilinçsiz
girişim veya oluşum elde edilen imajlar ve umutlarla hareket edilerek yapılan ticari ve
kültürel tüketimdir.
Egemenlik altında olanlar gerçekte çaresiz bir durumda değildir, etkiyi
azaltabilmek için siyasal seçeneğe sahiptir. Bu da içte meşruluğu red edip, düzen
değişikliği arayan mücadelelere yol açar. Gününüzün şartlarında, içte mücadele aynı
zamanda imperyalizmle mücadele demektir.
Kapitalist entellektüeller kitle iletişim
imperyalizmi tezini "çürütürler." Bu "çürütmede" en çok öne sürülen gerekçe
"seçenekte çoğulculuk" iddiasıdır. Örneğin Ogan (1988) Türkiye'de ve kalkınan
ülkelerde VCR'ların (ev-videolarının) yaygınlşmasının medya imperyalizm tezinin
yeniden
düşünülmesine
neden
olduğunu
ileri
sürmektedir.
Neden?
Çünkü
tüketicilerin seçme olanakları yayın yöneticileri ve sinema sahiplerinin seçipsunduklarının ötesine gitmiş. Türkiye'de Video korsanlığı nedeniyle, video satışları
düşmüş. Amerikan Film Cemiyeti heryıl 750 milyon doların milletlerarası video
korsanlığı yüzünden kaybettiklerini belirtmiş. Bu da "Amerikan egemenliğinin ve
imperyalizminin olmadığının bir işaretiymiş.
Bir kere VCR türkiye gibi ülkelerde sadece şehirlerde ve belli çevrelerde
vardır, ve pahalı olması nedeniyle yaygın değildir. İkincisi Amerikan Film Cemiyetinin
şikayetinin anlamı şudur: O 750 milyon dolar bizimdi, korsanlar haksız olarak
ceplerine indirdiler!. Bunun anlamı korsanlık sayesinde imperyalizmin son bulduğu
asla değildir. Bunu anlamak için uzağa gitmeye gerek yok: VCR denen alete bak
şöyle: Bir makine. Kabloyla Tv'ye bağlı. Makinenin içine bir teyp\kaset sokuyorsun.
Teypte film var. Bu TV'yi sen üretmiyorsun (Panasonic, Sony, Hitachi falan Üretiyor,
sen üretiyorum diye böbürlensen bile montajçılık üretmek değildir). VCR makinesi de
222
Alman veya Japon. Makineyi TV'ye bağlayan kablo bile senin değil (Senin olanlar
azıcık ısındı mi yangın çıkarır). Kaseti de sen üretmiyorsun (ürettiklerin tercih
edilmiyor, Maxel, Sony, Fuji gibiler tercih ediliyor). Kasetteki kayıtlı filmi de çoğunlukla
Amerikalı üretmiştir. Sen kaseti tutmuş bir korsandan satın almışsın, işte bu nedenle
imperyalizm ortadan kalkıyor! Lafa bak!. VCR ile millet seçim olanaklarına sahip
olarak özgürlüğe kavuşuyor, bu da imperyalizm tezinin geçersizliğini gösteriyor. İyi
bilimsel filim valla!. E. Katz ve benzerleri çıkıp "aktif seyirci var," bu nedenle
imperyalizm yok diye bu çoğulculuğa bir nitelik daha ekliyorlar. Ben zavallı da evde,
Tv'ye, VCR'a, Kasete, Radyo'ya, kablo'ya, Walt Disneye, serilere ve dizilere, ve de
sabun operalarına ve sabuna bakıyorum: Evimi istila eden bu kitle kültürünün kitle
iletişim araçlarının ve içeriklerinin hiçbiri Kayseri'den, Yozgat'tan, Hamsiköy'den,
Ulubatlı'dan, Kızılırmaktan gelmiyor. Ardından kendime bakıyorum: Ayağımda
Amerikan Nike ve blue Jean'i, karnında Pepsinin gazı, kulaklarımda Amerikan
popüler müziği, gözlerimde sabun operasının yaşı, içimde popüler tüketimin özlemi...
Ben neyim ve kimim? Ben kendimi ne sanırsam sanayım (milliyetçi, ülkücü, komünist,
ruhçu, nuhcu, mıhçı), ben kitle kültürünün insanıyım. Benim belki de kitlelerden tek
farkım kim ve ne olduğumun yeterince bilincinde olmamdır (Belkide öyle sanmamdır.)
Ben, ne denli çırpınırsam ve şikayet edersem edeyim, gene de herkes gibi "modern
teknolojilerin"
her
gün
yoğurduğu
ve
yeniden
yoğurduğu
sosyal
ürünüm.
İmperyalizmin entellektüelleri, Katz ve benzerleri, imperyalizme durmadan kılıf
geçirmekle meşgul oldukları için ne bunu anlayabilir ne de anlamaya yanaşır.
Evdeyken evdeki iletişim araçlarına bak: hangisi senin doğduğun köyde üretilmiş ve
hangisi senin doğduğun köyün zevklerini ve dertlerini anlatıyor? Hiçbiri! Evine şimdi
yoksa, yakında VCR gelecek, kablo tv gelecek, kanal sayısı yüze çıkacak. Bu arada
senin köyün yok olacak, sen duygusal bakımdan köyünden binlerce kilometre uzakta
olacaksın. Bunu hissedemeyeceksin bile, çünkü çoğalan ve yaygınlaşan iletişim
teknolojisi sana senin için alternatifler sunmaz, kendisi için, aynı ideolojik ve ticari
çevrenin amaçlarını gerçekleştirmede yeni yollar sunar. Uzun lafın kısası, kanal
çokluğu, alet çokluğu, ürün çeşitliliği ve çokluğu asla imperyalizmin olmadığını veya
ortadan kalktığını kanıtlamaz. Tam aksine İmperyalizmin yaygınlığının bir ifadesidir.
Ürün çeşitliliği masalı: Bir gazete bayinin önünde dur ve yüzlerce çeşit gazete,
dergi, mecmua, çocuk dergisi, müzik dergisi, kadın dergisi sergilemesine bir bak.
Sadece kapaklarına bak. Ve kendine sor: Ekonomik ve kültür imperyalizmi var mı?
Bu soruya yanlış cevap vermek için profesör Katz, Schramm, Sussman veya Şahin
223
Mahin olman lazım.
Olmadığın için de, doğru cevabı vermek için sadece kendi
kendine namuslu olman yeter.
Türkiye'de film üretimi 1980'lerde sürekli düşmeye başladı. Bunu da bazıları
video korsanlığına yormaktadırlar. Gerçekte yıllık film yapımı 1970'dekinin üçte
birinden bile aşağı düştüyse, VCR bunun sadece nedenlerinden biri olabilir, tek
nedeni asla değil. Ayrıca, bu durumun "iletişim imperyalizmi" tezini çürüttüğünü de
iddia etmek gülünçtür. Korsanlık, yani başkasının malını baba malı gibi ticari amaçla
kullanma, sadece kavram ve çıkar farkının ifadesidir. İmperyalistin malını kendisi
veya kendisinin ortağı, veya "korsanlar" yaymış farketmez, çünkü bu imperyalizmin
olmadığını anlatmaz, imperyalistlerin karlarına "korsanların ortak olduğunu" anlatır.
VCR yoluyla dış-malların Türkiye'de yaygınlaşması, TRT'yi batırmak için girişimlerde
korsan yayınlar yapılması, iletişim imperyalizminin olduğunu, ve zayıfladığını değil,
tam aksine salyaları aka aka saldırısını artırdığını gösterir.
Birzamanlar bir profesör benim önüme çok kalın bir doktora tezi koyup, "bak
biz de araştırma yapıyoruz" demişti. O zaman Araştırma metoduna çok meraklıydım.
Lazarsfeld'in Pittsburgh'de metod üzerine dersine dışardan gidiyor ve vaktimin
çoğunu kompütür odasında geçiriyordum. Önüme konan teze şöyle bir göz attım:
Tezi yazan Ankara'nın bilmemne semtinde yaptığı araştırmayı bırak Türkiye'yi bütün
Orta Doğu ülkelerine genelleştirerek empiricismin içine etmiş. Ogan (1993) benzer
şekilde, iletişim imperyalizmi tezini çürütmek için yaptığı araştırmada Türkiye'yi temsil
eden "örnek" olarak Kavaklıdere ve Kurtuluş semtlerini almış. Tez de şu: VCR'ın Türk
halkına alternatif tercihler sunması ve imperyalizm tezini çürütmesi... Eğer
olanakların el vermiyor da, Ankara'da Türkiye'yi temsil edecek örnekleme yapmak
istiyorsan, hiç değilse, Profesör Nermin Abadan'ın ta 1960'ların ortasında ahlaklıca
ve profesyonelce yaptığı örnekleme yolu gibi bir yolu seçmek gerek. Yok, bu yol da
uzun, ben daha kestirmeden gitmek istiyorum dersen, hiç değilse, örneğini "nerde
VCR var" diye VCR'ın varlığını bol bol temsil eden bir şekilde değil, "nereler gerçekte
türk halkının çoğunluğunun yapısını temsil eder" diye sorarak, örneğin Dışkapı, Eski
Ankara, Etlik, veya Ulucanlar gibi semtlere gidersin. Ogan Kavaklıdere ile Kurtuluşu
"örnek" olarak alıyor. Kavaklıdere'yi seçmek hele araştırmanın geçerliliğini tümüyle
yitirtir: Türkiye gibi ülkelerde kavaklıderede yaşayan sınıf nüfusun yarısını falan değil,
sadece büyük azınlığını temsil eder. Elbette orda bir sürü video dükkanları olacak.
Elbette ordaki insanlar büyük çoğunlukla yabancı film ve programların olduğu
video'ları kiralayacaklar. Kavaklıdere video endüstrisinin kolayca müşteri bulacağı
224
yerlerden biridir. Bu nedenle elbette çoğu Kavaklıdere gibi bölgelerde tezgahlarını
kuracaklar, kale dibinde değil. Kurtuluş bölgesi işçi sınıfından çok, "durumları iyi"
olanları temsil eder. Elbette Kurtuluşta kavaklıdereden çok az video dükkanı
bulursun. Ogan Kavaklıdere'de Tv. programları stoklarının % 80'inin yabancı
olduğunu belirtiyor. Bu oran Kurtuluşta % 50'ye düşüyor. (Eski Ankara bölgesine git,
bakalım kaç VCR bulacaksın. Etlik'te VCR satan varsa, git bak. Ağla-inle, dua et, vurkır-gebert filmlerinin egemenliğini görürsün. Vur-kır-gebert Amerikan Hollywood'unun
taklitçiliğini ve ağla-inle de hem bizim film geleneğimizi ve hem de yeni-modern
sabun-operası sabunlaması taklitini yaparak onları "Türkleştirir." Bunların yanında
elbette, örneğin Türk siyasal güldürüsünün örnekleri vardır.)
Bağımlılık (ve kültürel imperyalizmin göstergesi) sadece "yabancı programları
seyretme yoğunluğu ile seyredenlerin bu programları üretenlerin kültürel değerlerine
yakınlığı" ilişkisi değildir. Bu konuyu çok dar bir çerçeve içine sokmadır. Yabancı ürün
kullananlar bu ürünlerin kültürel anlayış ve değerlerine, bu malı kullanmayanlardan
(kullanamayan değil) çok fazla bağımlı olduğunu belirtmek sadece gerçeğin bir
bölümünü görmektir. Kullanış bağımlılığa çoğunlukla relatif bir yoğunluk getirir. Fakat
bağımlılığın olması ille ki kullanmayı gerektirmez. Bağımlılık belli duygu, his,
düşünce, anlayış, dünyayı görüş ve davranış biçimini içerir. Ticari satışın ve
ideolojinin gücü, kullanamayanların, kullanan ve olanı görerek ve duyarak içinde
beslediği kendinden-iyi-olan-başkası-olma özlemidir. Kapitalist sömürü, satış, reklam
bu özlemleri gıdıklar. Bu birincisi. ikinci olarak, Örneğin "yerli film endüstrisini
yardımla-destekleyerek, yabancı satışlardan elde edilenle beslenerek güçlenirse,
yerli yapıma geçer, böylece kültürel imperyalizm ve ekonomik bağımlılık azalabilir"
görüşü yanıltıcı bir yaklaşımdır. Çünkü kültürel ve ekonomik imperyalizmin sadece
kendi atına kendi binerek kendisinin geldiğini söyleyen kim ki? Amerikalının dediği
gibi bir kazı yolmanın bin türlü yolu vardır. Imperyalizm bin yolu da kullanır. Açıkça,
uluslararası iletişim sömürünün örgütlenmesi tek bir boyut göstermez. Uluslararası
firmanın direk yatırım yapması, direk sahipliği yanında, yerel özel ve kamu
teşebbüsleriyle ortaklıklar, anlaşmalar ve çeşitli biçimdeki işbirlikleri vardır: Direk
yatırım ve sahiplik, kamu örgütüyle ortak yatırım, yerel özel teşebbüsle hisseli girişim,
yerel özel teşebbüsü paravana ve ajenta veya şube olarak kullanma, dikeyentegrasyonun alttaki bir dalı olma, yatay-zincirin bir parçası olma gibi... Bu biçimler
önceki sayfalarda belirttiğim Amerikan örgütlenme biçimlerinin biri, birkaçı veya
hepsinin uluslararası alana transferini içerir. Bu durumda, Örneğin türk film endüstrisi
225
egemen imperyalist ilişki düzeninin içinde bu egemenliği yansıtacak bir şekilde yer
alarak iş görür. Bu düzenin iş görme ve başarı biçimi ve içeriği, yerli yapımlarda da
model olarak kullanılır. Bu nedenle 'yerli malı kullan" belki daha-çok-yerli ve daha-az
yabancı sermayeyi zenginletir, fakat imperyalizmle mücadelede imperyalistlere
hizmet eder. Bu nedenle, seçenek "yerli malı kullan" veya "imperyalistin
malını
kullanma" değil, olanın bilincine varma ve ona göre seçimler yapma ve ona göre
anlamlandırmaya çalışmadır. Amerika'da, örneğin, insanlık durumunu doğru yansıtan
ve insanca çareler arayan iletişim ürünleri az değildir. Fakat dünya pazarlarında
bunlar büyük azınlığı temsil ederler ve görünmeyen bir köşeye itilmişlerdir. Birçok kişi
türk kitle iletişiminde bu tür sunumları kesintisiz yapacak iç ve dış kaynaklar kolayca
bulabilir, ve destekleyebilir. Bu da tabi büyük sermaye ister ve büyük sermayenin de
ne tür sunumlar peşinde olduğunu her gün televizyonu açtığımızda görürüz.
SERBEST AKIM DOKTRİNİ VE POLİTİKASI49.
Ondokuzuncu yüzyılın ortalarında Fransız, Alman ve Ingiliz ajansları dünya
pazarlarını aralarında paylaşmışlar ve yeni-gelenlere kapıları kapatmışlardı. Bu
duruma karşı, Amerikan haber ajansları uzun süre kendisi için hareket özgürlüğü
talep etti. Avrupa kapitalistlerinin egemenliklerine karşı şikayet etti. Bunu yaparken
de, aynı zamanda, onların bir şubesi gibi çalışmak zorunda kaldı. 20'inci yüzyılın
ortalarına doğru, Amerikan siyasal ve ekonomik egemenliği milletlerarası ticarette
kaideleri saptamaya başladı: Serbest dünya ticareti, pazarlara serbest girme, ve
malların ve informasyonun serbestçe akımı... Gerçekte bunun anlamı Amerikan
firmalarının dünyayı istedikleri gibi soyması özgürlüğüydü. Bu doktrinle, dünyayı
Amerikan firmaları, AP ve UPI için, güvenilir bir yer yapma amaçlanır.
Serbest akış doktrini nedir? Bu doktrine göre:
1. Informasyon "serbest pazar" kanunlarına göre devri deveran eder.
Bizim derviş gibi. Böyle olunca, hiçbir ülkenin bu dolaşımı engellemeye, bu dolaşımı
durdurmaya, bu dolaşımın önüne köstekler koymaya hakkı yoktur.
49
Bak:
Nordenstreng; Gordon; Legum; Meha; Shattuch; Larsen; Wert
226
2. Bu ne demek? Milletlerarası ilişkilerde, milletlerarası hukukun
milletlerin "bağımsızlığı" ve milletlerin "iç işlerine karışmama" ilkesini geçersiz kılmak
demektir.
3. Doktrine göre, informasyonun milletler arasındaki devri\dolaşımı
kişiler ve örgütler tarafından güvenceye alınmalıdır.
4. Devlet bu süreçte sadece subordinate bir rol oynar ve kitle iletişimi
faaliyetleri için hiçbir yüküm altına girmez. Devletin işi ne bu faaliyetleri kontrol ne bu
faaliyetlere girmedir.
5. Kapitalist medya her türlü yasal sorumluluktan, siyasal ve ahlaksal
baskılardan serbest olmalıdır.
Bu doktrin Amerikan iletişiminin dünya egemenliğini meşrulaştıran bir
formüldür.
Özellikle 1970'lerden beri UNESCO'da dünyada egemen olan milletlerarası
informasyon akımının milletlerarası ilişkilerin gereksinmelerine ve yönelimlerine
uymadığı savunulmuş ve Amerikan ve batının egemenliğine karşı değişiklikler
önerilmiştir. Bu önerilerileri yapanların ileri sürdüğüne göre:
1. Milletlerarası information akımına geri bırakılmış ülkeler
belli katkıda
bulunurlar.
2. Fakat informasyon akımı gelişmiş ülkelerden az gelişmiş ülkelere doğru tek
yönlüdür. Dolayısıyla bunun dengeli bir hale getirilmesi gerekir.
Serbest akım düzenine karşı artan bu tür ve benzeri tepkilere karşı egemen
güçler kendilerini savunmak zorunluluğu altında kaldılar. Bu amaçla çeşitli stratejiler
uyguladılar:
Amerika (Ingiltere ile birlikte), serbest akım ilkelerine sıkı sıkıya sarılarak,
savunmaya ve saldırıya geçti. İlk kullandığı da uluslararası iletişimde informasyonun
"serbestçe, önüne engeller konmaksızın akması" politikasını ileri sürmek oldu. Bunda
da şampiyonluğu Amerika yapar. Amerika egemenliğini korumak için informasyonun
serbestçe akışı kuramı ardında gizlenir ve bu kuramı sürekli öne sürer. Aynı Amerika,
Avrupa haber ajansları dünya pazarını bölüştüklerinde, pazarda yer bulamayınca
pazara girmek için yırtınırken, Avrupalıların aynı iddiasıyla yüzyüze gelmişti. Bu
durumdayken izledikleri politika ve şikayetler, kendileri pazara girip egemenlik elde
ettikten sonra değişti.
Baskılara karşı çözüm olarak, Amerika "teknolojiyi daha fazla ve yaygın elde
etme" çözümüyle geldi. Yani, modern iletişim araçlarına, televizyona, dergiye,
227
gazeteye, radyoya sahiplik doğal olarak dengenin kurulmasını sağlayacaktı. Teknoloji
bu şekilde "kurtarıcı olarak gösterildi. Bu da, sadece geleneksel iletişim
imperyalizmini değil, aynı zamanda yeni computer şebekelerinin ve uydu yayın
sistemlerinin milletlerarası alanda yaygınlaşmasını da olumlu bir ışıkta sundu.
Gelişen ve yaygınlaşan teknolojiye sarılınması savunuldu ve savunulmaktadır.
Amerika 1980'in sonunda, Birleşmiş Milletler'de egemenliği tekrar ele geçirdiğinde, ilk
işlerinden
biri
Birleşmiş
Milletlerin
ve
UNESCO'nun
politikasını
bu
yönde
biçimlendirmek oldu. Yeni İletişim Düzeni çabaları boğulduktan sonra, Birleşmiş
Milletler politikası Amerikan politikası oldu: Sevgili Amerika ve gelişmiş ülkeler geri
bırakılmışlara iletişim alt yapılarının ve kapasitelerinin gelişmesi için yardımda
bulunacak... Bu tür yaklaşımla, milletlerarası iletişim akımı konusu tek bir konuya
indirgenir: iletişim teknolojisi. Yani, iletişim teknolojisine sahiplik ve kullanma sorunu
halledecek. Gerçekte, sorunun önemli bir parçası bu teknolojiye sahiplik ve
kullanmadan
gelmektedir. Amerikanın
teknoloji
transferi
ve
yardımı düzeni
değiştirmez, tam aksine destekler. Zaten amaç da budur. Amerika'nın iddiasının
aksine, teknolojinin varlığı otomatik olarak dengeli informasyon, informasyonu
serbestçe elde etme, katılma ve eşitsel iletişimi garantilemez. Dünyadaki bugünkü
durum bunun en açık ispatlayıcı göstergesidir. Bugünün egemen teknolojisi ve bu
teknolojinin kullanılışı sadece kültürel egemenliğin etkililiği ve yaygınlaşması için bir
enstrüman değil, aynı zamanda bu egemenliğin vücutlaştırılmasıdır. Bu teknolojinin
kendisi ve kullanılışı sosyal ve kültürel iletişimin temel alt yapısını etkiler. Teknoloji
beraberinde önceden kurulmuş\hazırlanmış\tesbit edilmiş örgütsel yapılar, süreçler,
belli ilişki tarzları ve belli profesyonalizm getirir. Diğer bir deyimle, teknoloji o
teknolojiyi tasavvur eden, kuran, design eden ve geliştirenlerin amaçlarının ve
yapılarının bir ifadesidir. Bu teknolojinin yeni bir toplum ve şartlar yaratacağı ideolojik
bir söylemdir. Teknoloji havadan düşmemiştir, sosyal bir yapımdır\inşadır ve kontrol
eden güçlerin hizmetindedir.
Bir diğer tedbir de, örgütlü karşılığa karşı örgütlü karşılık oldu. Kapitalist
ülkeler, aralarında toplanarak serbest akımı destekleyen bildiriler yayınladılar.
Örneğin 1981 Tallories Bildirisi bu ülkelerin, yani informasyonu alan değil, yöneten
ülkelerin fikrini yansıtan bir toplantının sonucudur. Bu bildiriyle, serbest akışa karşı
her türlü engellemeye karşıtlıklarını belirttiler, hükümetlerin\devletlerin genel çıkarları
kişinin çıkarları üzerinde tutup akışı kösteklemelerinin özgürlüğe ve demokrasiye
aykırı olduğunu anlattılar, devletin kişi için var olduğunu, varlığının kişinin haklarını
228
kısıtlamak değil, korumak olduğunu savundular, egemen sistemdeki egemen
pratiklere karşı her türlü tedbirin ve değişikliğin karşısında olduklarını belirttiler.
Bildiriye baktığında, özgürlük ve demokrasi ilkeleri konuşuyor havasıyla dolar
heyecanlanırsın. Gerçekte, sunuşta kapitalist egemenliğin çıkarları genelleştirilerek
herkesin çıkarları yapılmaktadır. En büyük oyun da "kişi, birey" sözüdür. Bildiride
veya herhangibir kapitalist sunuşta "kişi" denildiğinde, bu kişi sen veya ben değiliz,
kapitalist firmadır. Amerikan sisteminde, firmalar, tüzel kişiler olarak, özel kişilerin
sahip olduğu haklara da sahiptir. Kişinin özgürlüğü dendiğinde, gerçekte firmanın hak
ve özgürlükleri denmek istenir. Biz de, bunu bizim özgürlüklerimizi savunuyor sanırız.
Ne zamandan beri tilki tavuk ilişkisinde, tilki tavuğu yememe hakkını ve özgürlüğünü
savundu? Tam aksine, tilki herkesin yeme ve yenilme hakkına ve özgürlüğüne sahip
olduğunu ve bunun doğasallığını ve evrenselliğini, ve bu hak ve özgürlüğün herkesin
olduğunu ve kimsenin elinden alınmasının veya kısıtlanmasının doğru olmadığını
savunur ki işi tıkırında gitsin. Tilkiyle işbirliğindekiler ve ne dendiğini anlayamayacak
hale getirilmiş birçok tavuk da buna alkış tutar. Şak şak da şak şak!
Tabi uluslararası örgütler egemen güçlerin egemenliklerini uyguladığı bir
başka yerdir. Bu örgütlerde uluslararası politikalar çatışır ve gerçek zaferi kazanan
dünya düzeninin hakimleridir. Ufak tefek kayıplar ve yenilgiler bu düzenin de
"demokratik" olduğu hissini destekler.
Burda bir diğer gerçeğe eğilmek gerekir: Dünya üzerinde her an büyük oranda
iletişim akımı olmaktadır. Geri bırakılmış ülkelerden milletlerarası sermaye için gerekli
haber ve informasyon, bilgi sürekli akar. Bu akış da tabi kitle iletişim araçlarıyla,
özellikle televizyonla, olmaz. Kitle iletişimiyle olan akış egemenin politikasını test
eden bir göstergedir. Bu akış politikaların biçimini düzenlemede yardımcı olur. Kitle
iletişimiyle bu ülkelere akan bilgi, bu ülkelerdeki tüketiciler için, ideolojik ve tüketim
bilgisi ötesinde, değersiz bilgi ve informasyondur. Fakat bu ülkelerden dışa akan bilgi
ve informasyon büyük değere sahiptir: Kitle iletişimiyle toplanan ve dışa iletilen
informasyon bile... Bu ülkelerde informasyonu toplayanlar ve profesyonel süreçten
geçirenler büyük ölçüde batı sermayesinin ücretli ajanlarıdır. (Ajanı kötü veya iyi
anlama değil, bir pratik biçimi anlamına kullanıyorum, casus anlamına falan asla
değil.) Bu informasyon toplama ve yayma gündemi egemen profesyonel pratiklerle
saptanır. Bu pratiklerle yapılan informasyon seçimleri bu ülkedeki iç pazar ve
ideolojik gereksinmelere göre ölçülenir.
229
Serbest akımın gerçek anlamına yakından bakarsak, bugünkü durumda şu
anlamlara geldiğini görürüz (Tabi herkeste aynı miğde ve aynı göz olmadığı için,
bunun herkes tarafından aynı şekilde görüldüğünü iddia edemeyiz):
a) kapitalist değerlerin, anlayış ve düşünü tarzının kontrol ve engele
karşılaşmadan iletimi.
b) Amerikanlaşmaya yol döşeme.
c) Alternatif rejimlerin destabilization'i (ki bunun doğu blokunu
parçalamada büyük yardımı oldu. Şimdi, doğu blokunun halkı kapitalist gerçeğin ne
olduğunu çok yakından, tecrübeleyerek, içlerinde hissetmeye başladılar. İşsizlik
neymiş, evsizlik ve sokakta yaşama neymiş, açlık neymiş, sefillik neymiş tadıyorlar.
Özellikle Doğu Avrupa ve beyaz Rus rejimlerinin insanları o eski güvenceli hayatı
özlemeye başlamışlardır bile. Kapitalizmin sunduğu hayallerle ne ev döşenir, ne karın
doyurulur, ne iş bulunur ve yaratılır, ne de hemencecik köşe dönülür. Neden? Çünkü
bu hayalleri verenlerin, yayanların amacı kendi villalarını döşemek, karınlarını
doyurmak, köşeyi birkaç keza daha dönmek içindir. Soyut hayallerin ve umutların
kitleleri, özellikle böyle bir şeyi tecrübelememiş doğu blokunun insanları, hayallenen
somutluğun kendileri için olmadığını kısa zamanda göreceklerdir. Bu da Almanya'da
olduğu gibi milliyetçi faşizm olarak Türk azınlıkları falan suçlama ve onlara saldırma
yönünde
yöneltilecektir.
Sorumlu\suçlu
bulmak
gerek.
Sorumlu\suçlu
olarak
gösterilen de da daima bir diğer sefil gruptur.
d) Amerikan media transfer faaliyetlerini ve girişimlerini eleştirisiz bir
şekilde kabullenmeye yol açma. Bugün Türkiyede yayın yapan televizyonlar (sakın
türk televizyonu deme gafletine kapılmayalım!), kompütür softwareleri, yazıcılar,
gazete bayilerini dolduran dergilerin serbestçe Türkiye'ye girmesi buna en güzel
örnektir.
e) Bizim gibi ülkelerin entellektüel ve kültürel bakımlardan bu
ülkelere bağımlılığını destekler ve artırır.
f) Neo-koloniciliğin bağımlılığını güçlendirir.
g) Milletlerarası media ve diğer ticari firmaların iş görmesi ve ürünlerini
ve ürünle gelen fikirlerini satabilmesi için yerler hazırlar.
MODERNLEŞME DOKTRİNİ VE POLİTİKASI
Kapitalist dünya, kültürel imperyalizm ve medya imperyalizmi tezlerine karşı,
demokratikleşme, liberalleşme, iletişimin serbest akımı ve özgürlük sloganlarının
yanında ve bu sloganlarla birlikte, modernleşme doktrini ve politikasıyla cevap verir.
230
Uluslararası egemen iletişim düzeninin yapısı ve pratikleri, bu egemen sistemi tek
yönlü, baskıcı, yok edici, sömürücü, saptayıcı, uyutucu olarak sunmaz. Onun yerine
"halkla ilişkiler," reklam, ve propaganda teknikleriyle olduğundan farklı bir şekilde
anlatır. Bu anlatım
gerçekte güç ve güç ilişkilerinin biçimlendirdiği bu sistemin
haklılığını ve meşruluğunu savunmadır. Bu savunmayla getirilen "dünyayı anlama ve
yorumlama biçimi" sadece belli ilişkiler düzeninin çıkarının sembolsel ifadeleridir. Bu
ifadelere göre:
(a). "Karşılıklı avantaj kanunu" her ülke için geçerlidir. Neden? Kapitalist
sistem için geçerli olduğundan. Adam Smith (1776) tarafından öne atılıp geliştirilen
bu kanuna göre, çeşitli ülkelerdeki varolan kaynaklara bağımlı olarak ekonomik
faaliyetlerdeki yerel ve bölgesel uzmanlaşma mümkün olan en etken\verimli iş
bölümüdür. Yani, elindeki teknoloji ve sahip olduğu kaynaklara göre, patates
yetiştiren patates yetiştirir, nükleer silah yapan nükleer silah yapar, otomobil üreten
otomobil üretir, Gaz yapan gaz yapar. Bu da doğal ve etken bir global işbölümüdür.
Amerika, Avrupa ve Japonya televizyon ve kitle tüketim maddeleri üretir, az gelişmiş
ülkelerin halkları bunları üretmede en ucuz iş gücü olarak kullanılır, sonra da bu
mallar dünyaya sürülür. Bu en etken\verimli iş bölümüdür. Adam Smith'in takipçileri
bu en etken\verimli lafında önemli bir gerçeği ya unutuyorlar ya da göz ardı ediyorlar:
Kimin için etken\verimli? Tabi ki az ücretlerle ve ucuz hammaddeyle üretim yapan
kapitalist sermaye için, çalışan için değil. Kapitalist için iyi olan herkes için iyidir?
neden? Çünkü, örneğin kapitalist ucuza mal ederse, tüketici de ucuza alır. Bu doğru
olsaydı, örneğin Coca cola, Pepsi Benzin ve meyva falan Türkiye'de Amerikadakinin
iki misli fiata satılmazdı. Pazarda fiatın tayininde maloluşun oynadığı rol karını
artırma girişimlerinin bir parçasıdır. En son hangi firma "hey millet, maliyetimizi
düşürdük, satış fiatlarımızı da düşürüyoruz" diye reklam yaptı ve pazara geldi? Tabi
kapitalist düşünü tarzı dünyaya baktığında sadece kendini gördüğünden, kendisi için
iyi ve geçerli olanı dünya için iyi ve geçerli olarak ilan eder. Neticede kapitalist
ekonominin kapitalist için geçerli olan gerçekleri herkes için de geçerli olur, ve de
kazan kapağı bulur. Onlar ermiş muradına... Peki biz? Siz de "onlar ermiş muradına"
masallarıyla muradınıza ermiş olacaksınız.
(b). Çevreye zehir saçan dumanlı fabrika bacası ve beyinleri kirleten medya
sayısı ve bu teknolojilerin transferi modernleşmenin göstergesi olarak sunulur. Bir
kez bir sürü teknolojik malzemelere, maddelere, uçaklara, silahlara, un fabrikalarına,
çimento fabrikalarına, televizyon yükselticilerine, stüdyolorına, kabloya, televizyona
231
falan sahip oldun mu, tamam modernleştin! Ama kardeşim, bu teknoloji başka bir
ülkenin
başka
insanlarının
kendi
ihtiyaçları
çerçevesi
içinde
belirlenmiş,
çerçevelenmiş ve ona göre biçimlenmiştir. Benim ihtiyaçlarım bu teknolojinin
çerçevesi içine girer mi? Girmeyebilir de. Merak etme. Girer, çünkü teknolojinin
ideolojisi ve aklı yoktur, tek taraflı değildir, neutraldir. Teknolojinin nüralliği, belki
birkaç istisnalar dışında, eğer varsa, ideolojik bir tanımlamadır. Nütral teknoloji hiçbir
şekilde hiçkimse tarafından kullanılmayan, hiç bir biçimde kendini göstermeyen
teknolojidir. Kısaca, nütral teknoloji olmayan teknolojidir. Yani, nütral teknoloji
ideolojik kandırmacadır. Teknoloji nütral olamaz. Kitle iletişimi teknolojisinin yapısının
nütrallikle ilişkisi, nütralliğe karşı olmasıdır. Kitle iletişimi teknolojisi sadece nütralliğe
değil, demokratik iletişim tarzının kurulup geliştirilmesine de engeldir. Örneğin
televizyon teknolojisi demokrasi,kalkınma, insanlık, eğitim, öğretim, milletlerarası
anlayış ve iletişim gibi bir sürü iyi insanların özlediği ve aradığı ilişkiler düzenini
getirecek bir yapıya sahip değildir. Elitist ve totaliteryan, tek yönlü, yukardan aşağı
empoze edilen bir teknolojidir. Eğer bu teknolojinin ürünlerinin dünyanın en ücra
köşesine yayılması nedeniyle, uluslar arasında ortak anlayış, dayanışma, birbirini
tanıma, birbirine sempati hisleri gibi olumlu neticeler ortaya çıkaracağını beklemek
balığın kavağa çıkmasını beklemek gibidir. yani, bu teknolojinin "dünyaya açılan
pencere" olduğu ve demokrasiyi geliştirdiği nerde görülüş? Kazara, bir balık kavağa
çıkarsa, bu tür neticeler baskıcı ve monopolist bir teknoloji düzeninin yarattığı arzuedilmeyen yan ürün ve karşıtlığın uluslararasılaşmasıdır. Uluslarasılaşan teknoloji
düzeninin yaygınlaşmasına karşı yaygınlaşan
uluslararası karşı-mücadelenin bir
görünümüdür. Kitle iletişim araçları teknolojik yapıları nedeniyle tek taraflı iletişim
biçimini desteklerler. Nutral değildirler. Bu araçların demokratik iletişim amaçlarıyla
kullanılması ancak bu araçların önemli yapısal değişimde geçmesiyle sağlanabilir. Bu
yapısal değişim de, "informasyon, bilgi, mesaj, ve ilgi" üretiminde
üretenlerle
tüketenler arasında sahtekarlığa, kandırmacaya, ideolojik oyuna, halkla ilişkilere ve
baskıya yer vermeyen, üretenle tüketenin iç içe olduğu bir iletişim teknolojisiyle olur.
"Çarkı Felek" ve 900-çevir-gazı-yanmasın yapısıyla değil...
Kitle iletişimi teknolojisinin bugünkü örgütsel yapısı da biçimlendirildiği fiziksel
yapıya uygun olarak, bu teknolojinin sermayenin elinde, sermayenin sermayesinin
gösterdiği yönde kullandığı bir diğer sermaye biçimindedir. Başka birşey değildir.
Burda çok önemli bir gerçeği aklımızdan hiç çıkarmayalım: İdeolojik ve ticari
görevi dışında, kitle iletişim araçları milletlerarası iletişimde sadece sınırlı bir öneme
232
sahiptir. Gerçek önemli iletişim milletlerarası firmaların telefon, kompütür, videoteks,
faks ile yaptıkları iletişimdir. Uydularla kitle iletişim araçları ve programlarının
dünyanın her yerine ulaşmasını imformasyon bolluğu ve patlaması olarak
niteleyenlerin ideolojik dar gözlükleriyle göremedikleri veya görmemezlikten geldikleri
gerçek şu: Egemen kitle iletişim araçlarının kişilerin günlük hayatlarında kendi
çıkarlarını sağlama yönünde karar vermelerindeki "informasyon akımıyla" yakından
uzaktan hiçbir ilişkisi yoktur. Gerçekte sözü edilen "bol informasyon akımı" belli
ideolojilerin günlük pratiklerinin çeşitli ve bol görünümleridir. Bunların en başında da
"haberler" gelir. Sen en son ne zaman "haber" dinleyip planladığın bir faaliyeti
geliştirdin veya yeniden düzenledin? İdeolojinin "haber" oyunu izleyiciyi kendi
günlüğünü hazırlamada yardım etmez asla, onun yerine, ideolojinin gündemini
izleyiciye işler: Arkadaşlar arasında, işte, evde, birahanede, kahvede, misafirlikte
ideolojinin kurduğu bu gündemler çerçevesinde tartışmalar olur. Arkadaş arkadaşa
küser, Karı koca kavga eder, camiden çıkılıp kafir taşlanmaya gidilir, büyükbaş
politikacıları alkışlamak veya yuhalamak için nutuk yerlerinde toplanılır, dinsiz ve
imansızlara ilk cehennem ateşini sağken tattırmak için toplantı binalarını ateşe
vermeye ve bunu huşu içinde seyretmeye koşulur, yanıp da ölmeyen Allahsızların
Allah'ın bir an önce canlarını alması için dua edilir. Kısaca, kitle iletişim araçlarının
"informasyon" ile hazırladığı gündem bu biçimlerde faydalıdır.
Bu siyasal fayda yanında, aynı zamanda ekonomik faydası da vardır:
Reklamcılıkla kitle tüketimciliğini teşvik etme ve böylece ekonomide canlılık sağlama
gibi... Kitle iletişiminde kameranın önünde süzülen ve büzülen profesyoneller bile,
bırak direk reklamları, giyiniş ve biçimleriyle ticari ürün satışı yaparlar. Medianın her
anı doğrudan veya dolaylı reklam bombardımanıyla doludur. Televizyonun her
hangibir anında, herhangibir programında, farketmez ne olursa olsun en az birşeyin
reklamı yapılır. Peki bu reklam informasyonu insanların kendileri için kendilerinin
ihtiyacı olan tüketim mallarını seçmesinde nesnel ve kaliteli bir rol oynarlar mı? Eğer
reklamlar psikolojik sahtekarlık ve kandırmaca olmasaydı, eğer her reklam kendi
ürününün kalitesini ve rakiplerinden üstünlüğünü ve farkını ve de fiatını verseydi
oynarlardı belki.
Reklamcılık seksüel çağrışıma ve engellenmiş hislere dayanan teşhircisahtekarlığın ticarileşmiş adıdır.
(c). Modernleşme,
informasyonun nesnel olarak apolitikal olduğunu, yani
politik olmadığını, Tanrının birliğine inanır gibi, kabul etmeyi gerektirir. Kitle
233
iletişimcileri, özellikle, haber profesyonelleri buna yürekten inanırlar (acaba?). Ayrıca
politik olsa ne yazar ki: Aktif izleyici informasyonu güzel gönlünün arzu ettiği şekilde
değerlendirir. Informasyonu güzel gönlünün çektiği gibi değerlendiren sadece
Gönüldür. Gönül de gönüllü olarak "informasyon patlaması" nedeniyle, aldığı ağır
yaralardan dolayı öbür dünyaya göç etti.
(d). Modernleşme "fikirlerin özgür pazar yeridir."
Bu özgür pazar yerinde
fikirler karşılaşır, el sıkışır, oturur tartışırlar, ve demokratik ve özgürlükçü bir şekilde
çözüme ulaşırlar: Ardında altıncı filosu, füzeleri, polisi, ordusu, gizli teşkilatı,
işkenceci adalet sistemi olan kazanır.
Modernleşme demek fikirlerin özgürlüğü
demektir. Fikirler özgürce yayılmalıdır. İyi ama, bu ne biçim modernleşme ve ne
biçim özgürlük? Oklar hep tek yönlü. Fena halde batıyor.
(e). Modernleşme siyasal yapıda, siyasal biçimde, çoğulculuk, yani seçim ve
çok partililik demektir. O zaman Amerika ilkel bir ülke, çünkü sadece bir parti var, o
da ikiye ayrılmış, hep aynı sakızı çiğniyorlar: Vergiler, cinayetler... Onlar çiğnedikce
vergiler ve cinayetler hep artıyor. Bizde bir sürrüü parti var. Biz moderniz!
(f). Özel teşebbüsler insan gibi aynı haklara sahiptir. Bu sayede özel teşebbüs
kişilerin özgürlüklerinin kısıtlanmayacağını belirten yasalardan faydalanır. Bir çeşit
dokunulmazlık kazanır.
(g). Kişi kişiliğini ancak mal sahipliğiyle kazanır. Kapitalist ideoloji sahip olma
hırsıyla dolu bireyciliği teşvik eder ki, mülkiyet haklarını kutsallaştırsın, mallarını
kolayca satabilsin, ve kişiyi mal ve mülk elde etme peşinde koşan iki ayaklı ördek
olarak biçimlendirsin.
(h). Tek dil kullanmanın (ingilizcenin) teşviki.
Kapitalist kalkınma anlayışı çeşitli tezler, teoriler,
yaklaşımlar içinde
sunulmuştur. Bu yaklaşımların gerçekte aralarında esaslı farkılılıklar göremeyiz.
Pozitivist functionalizmin en yaygın yaklaşımı "Yetişme" ve 'yeniliklerin\icatların
yayılması
kuramıdır. Bu yaklaşımlar üçüncü dünya ülkelerinin endüstrileşmiş
ülkelerle aynı karakterlere sahip olduğunu, farkın endüstrileşme seviyesindeki farklılık
olduğunu
savunurlar.
Bu
"gerideki"
ülkeler
"ilerdekilere"
yetiştikleri
zaman,
modernleşeceklerdir. Yetişebilmek için de, bu ülkeler (a) modern teknolojiye sahip
olmaları gerekir, bunun da en kestirme yolu satın almaktır. (b) Teknolojiyle birlikte, bu
teknolojiyi kullanacak, işletecek bilgi, tecrübe, tutumlar ve değerler sistemine, yani
profesyonelliğe de
sahip olmaları gerekir. Bunu için de kafa yormalarına gerek
yoktur, çünkü bunu da Batıdan transfer edebilirler. Bunun anlamı, yetişebilme,
234
kalkınabilmek için, bu ülkeler belli bir teknolojiyi bu teknolojinin ideolojik takımıyla
(profesyonalizm, değerler, bilgi, eğitim, beklentiler gibi) birlikte ithal etmelidirler.
IV. SON SÖZLER: DÜZENİN GELECEĞİ
Amazonun yağmur ormanları... Bu ormanlarda yaşayan ilkel kabilelere
hareketli-satellite çanakları imperyalizmin kültürünü, dünya görüşünü, yaşam tarzını,
umutlarını, beklentilerini, sevgilerini, başarılarını ve frastrasyonlarını, eğlence ve
zevklerini ulaştırıyor. İlkel kabileler, kapitalizmin, toplumsal kültür ve eğlence
pratiklerini toplumun elinden alıp, nasıl dört duvar arasına hapsettikten sonra, ticari
mal olarak kullandığını ve parayla yeniden topluma sunduğunu ağızları açık izliyorlar.
Kendi gelecek nesillerinin, yok edilmezse tabi, geleceğini seyrediyorlar. Nah,
geleceğini seyrediyorlar! Gelecek onların değil: gelecek onlara, onlara rağmen
gelecek ve iliklerini sömürecek bir gelecek. Seyrettikleri gelecek, gelecekteki
sömürünün ve kendisini modern ve ileri sanan deliliğin ifadeleri...
Dünya iletişim düzeninin geleceğini planlayanlardan iki örnekle sonuca
başlayalım:
Maxwell BBC'ye verdiği son demeçlerden birinde kendisinin hissedarlarına
büyük para kazanacak 10 muhteşem korporasyonlardan birini kurmaya aday
olduğunu söylemişti. Maxwell 2000 yılına ulaşıldığında dünyayı bir avuç dev iletişim
firmalarının kontrol edeceğini söylüyor ve kendini bu devlerden biri olarak kabul
ediyordu.
Time ve Warner birleştiğinde, Time'ın başkanı Nick Nickholas 6, 7 veya 8 tane
dikey-entegrasyonlu kitle iletişimi ve eğlence firmalarının çıkacağını, ve bunlardan en
az bir veya ikisinin Japon, ikisinin Avrupa ve birkaçının Amerikan liderliğinde
olacağını, ve Time'ın da bunlardan birinin olduğunu belirtti. 50
2000
yılının
eşiğinde,
dünya
sisteminin
ilişki
düzeninde
bağımsızlık
mücadeleleri, statükoyu tutma ve yayılma politikası devam etmektedir. Kitle iletişim
araçları ideolojik egemenlik, kültürel penetrasyon ve yayılma politikalarının
gerçeklestirilmesinde yardım rolünü gittikçe daha etmen bir şekilde oynamaktadır.
Kapitalist dünyanın ve Amerikanın egemenliğine, özellikle Amerika'nın kendi
imajında dünya yaratmasına karşı dünya çapında girişilen mücadelede en başarılı
zamanlar 1970'lerdi ve bunun ürünü de birçok kararlar ve bu kararlarla alınan fakat
. Bak: Tunstall, Sky Barons.
50
235
büyük ölçüde başarısızlığa uğrayan tedbirler oldu. UNESCO'nun Mac Bride Raporu
bu uğraşın ürünlerinden biridir. Rafa kaldırılmış durumdadır.
Kapitalist sermayenin milletlerarası kaynaklar, kaynakların kullanılışı, ve
pazarlar üzerindeki egemenliği, üretim, dağıtım ve tüketimin kontrolu devam
etmektedir ve bunda da yakın zamanda bir değişiklik beklenemez: Beş yüz kadar
firma dünya üzerinde egemenlik kurmuş durumdadır, ve dünyanın üretim kaynakları
onların kontroluna girmiştir. Yerel büyük firmalar da bu dev firmalarla işbirliğine
girmek veya yok olmak gerçeğiyle yüzyüze kalmıştır. Neticede de, eğer
uluslararasılaşamadıysalar, yaşam gereği olarak dev firmaların bir departmanı,
temsilcisi, mal dağıtıcısı, montajcısı durumuna gelmişlerdir. Uluslararasılaşma, daha
doğrusu üretimin, dağıtımın ve tüketimin uluslararasılaşması, gitgide artmaktadır.
Fakat politikalar birkaç merkezde (New York, Tokyo, Paris, Londra) çizilmektedir.
Mal üretmek için gerekli araçlar, makineler, aletler, teknik bilgi ve politika,
kitle iletişimi izleyicileri dahil, hepside belli ellerde toplanmıştır ve onların kontrolu ve
yönetimi altındadır. Bu durumun değişmesi uluslararası ekonomik düzenin değişimini
gerektirir. Bu nedenle, uluslararası güç kompozisyonunda değişim sadece ekonomik
pazarın yayılması ve pazar entegrasyonları yönünde olmaktadır. Bunun da yakın
zamanda değişeceği beklenemez.
Kaynakları elde etmekten ve kontrolden yoksun olanlar ise modern üretim
araçlarına bağımlı ve "bitmiş, üretilmiş" son ürünleri tüketme yaşam biçimi içinde
hapsolmaya devam etmektedir.
Dünya pazarlarındaki Amerikan ekonomik egemenliği, özellikle teknoloji
alanında, gitgide zayıflamaktadır. İletişim gittikçe uluslararasılaşmaktadır. Sahiplik
uluslararasılaşmakta, fakat imperyalizmin, özellikle Amerikan ideolojisinin, sosyokültürel alandaki ideolojik egemenliği gitgide yaygınlaşmaktadır. Bu da sadece geri
bırakılmış ülkelerle sınırlı değildir. Amerikanın kültürel egemenliği aynı zamanda Batı
avrupa üzerindedir. Japon'ya ticari kültür bakımından eninde sonunda Amerika'ya
dönüşecektir. Japon gençliğinin kültürü dünyanın hemen her yerinde olduğu gibi
Amerikan kitle kültürünün taklitcisidir. Japon tarzının kendine özgülüğü japon
kapitalistinin geleneksel kültürü silip süpürme yerine sömürmesindendir. Geleneksel
kültürün iş ve bağımlılık anlayışı Japon kapitalistinin işine gelmektedir. Bu durum da
Amerikan bireycilik anlayışının yaygınlaşmasıyla değişecektir. Amerikan bireycilik
anlayışı ne ki? Kişi kişılığını ancak KENDİSİ İÇİN ALARAK, ALMAYI ÖĞRENEREK
sağlar. Herşeyden önce BEN ve BEN'den sonra da BEN gelir. Kişi kişiliğini ve
236
insanlığını toplum içinde diğer insanlarla ortak ve harmoni içinde yaşama sağlamak
çabasıyla kazanmaz, dünyasını BEN'ciliğe yönelik bir çerçeveyle çerçevelemekle
kazanır. Böylece toplumsal yaşam içindeki BEN sürekli kendisi için ALMAK, ELDE
ETMEK amacıyla toplumu\diğer insanları iğfal etme yolunda adım atar. Bunun
anlamı, aynı zamanda, igfal edemeyince de igfal edilmeyi normal bulup kabullenmesi
demektir. Bu BEN'lik sistemini insanlığın en özgürcü ve ileri sistemi olarak
yutturanlar, dünyanın sorunlarının hızla artırdıklarını, insanlığı ortadan kaldırdıklarını
hasır altı ederler.
Avrupa, Fransa gibi birkaç ülkenin bütün direnmelerine rağmen, Amerikanın
maymunudur: Avrupa kitle kültürü Amerikan kitle kültürünün Amerikalıya taş
çıkartacak şekildeki kopyesidir. Bizdeki de... Ankara'da 1993 yazında diskoları
gezdim. Amerika'da bu denli güzel ve çekici olarak düzenlenmiş bir diskoyu zor
bulursun. Türklük ve\veya müslümanlık taslayan şehirliler bile, Türk geleneğinin
davullu zurnalı düğününü yapmaktan utanç duymaktadır. Örneğin, bir ülkücünün
veya milliyetçinin, bence, bir salon kiralayıp, bırak Batıdan çalınma ve batının takliti
müziği,
mehter marşıyla veya zeybekle falan bile düğün yapması ülkücü-
hipokrasidir, kendini bilmemezliğe bir diğer örnektir. Hamzanın dediği gibi kendini
bilseydi Batının bir diğer hunharlık hediyesi olan ülkücülüğe sarılmazdı. Geçen yaz,
Ankara'da bizim semtte birkaç davullu zurnalı düğün oldu. Birçokları bunu hor gördü.
Çünkü, hanzo olmayan, köylü olmayan modern insan, kapitalistin ticarileştirip
yeniden biçimlendirdiği ve bir salona hapsettiği "modern" düğünü yapmayı ve
balayına bir otele gitmeyi "normal bir ideal" olarak görür ve özler.
Almanya, Fransa ve ingiltere üçlüsü Amerikan kültürel egemenliğine karşı bir
tehlike değildirler. Amerikan kültürel ürünlerinin egemenliğine karşı alındığı iddia
edilen mekaniksel yasasal tedbirler de (örneğin Avrupa topluluğunun aldığı bütün
tedbirler, kotalar, yasasal kısıtlamalar) kültürel alanda çalışmamaktadır. Ama
ekonomik alanda etkenliğini Avrupa'da dev kapitalist firmaların çıkmasına yardım
ederek gittikçe artırmaktadır. Bu da Amerikanın ekonomik imperyalizmine rekabetçi
kısıntılar getirmektedir. Bu kısıntılara ve Amerikan ekonomik imperyalizminin
gerilemesine rağmen, Avrupa Amerikanın en çok gelir sağladığı pazar olarak devam
etmektedir.
Aynı haber ajansları dünya üzerinde haber akımını kontrolda egemenliklerini
sürdürmektedirler. Associated Press'in durumu sağlam. UPI her zamanki gibi
yaralanmaya açık. AFR Fransız devletine her zamanki gibi finans bakımından
237
muhtaç, fakat güçlü. Reuter servise bağımlıdır, ve borsa ve diğer ticari haberleri
anında alma ihtiyacının gittikçe artması nedeniyle, Reutors'a olan bağımlılık da
artmaktadır. Gittikçe artan maaliyete karşı gelirlerin azalması bu ajansların her yıl
güreştiği bir durumdur. Fakat bu ajansların yapısı nedeniyle (UPI dışında), maliyet
hayati bir öneme sahip değildir.
Dünya ülkelerinin yönetici sınıflarının hemen hepsi dünya ekonomisinin dikte
ettiği yönde, kendileri için verimli bir yol olarak media ithalını seçerler. Çoğunluk hem
teknoloji ve hem de ürün bakımlarından dış pazarlara bağımlı kalmaya mahkum
edilmişlerdir.İhraç eden ülkeler ise, öncelikle, endüstrileşmiş ülkelerdir. İhracatta başı
Amerika çeker. Onu kapitalist batı ve japonya takip eder. Bu kapitalist egemenliğe
büyük ölçüde bölgesel dağıtım yapan Meksika, Brazil, Venezuela, Hindistan, Çin,
Mısır ve Nigerya rakip olmaya aday bile değildir. Bu ülkelerin yaptığı Amerikan
taklitçiliğidir. Zaten teknolojik araç üretimini yapacak teknolojiye sahip değildirler. İleti
üretiminde (programlar, filmler, haber, eğlence) Amerikan taklitciliğini sadece geri
bırakılmış ülkeler değil, aynı zamanda gelişmiş kapitalist ülkeler de yapmaktadır.
Neden? Hem sattığı için, hem de kültürel imperyalizmin bir sonucu olarak.
Egemen düzendeki yakın gelecekte olacak değişiklikler, eğer dünya
pazarlarının kontrolunda, egemenlik ilişkilerinde ve pazarın yapısında önemli
devrimci değişiklikler olmazsa ki böyle bir değişimi yaratacak karşı güç yok henüz,
1980'lerden beri olana paralel olarak gidecektir.
Değişiklikler egemenlik düzen
ilişkilerinde değil, iletişim teknolojisinin hız ve kapsamının gelişmesinde, örneğin
glass-fiberların yaygın bir şekilde kullanılmasında, kablo tv'nin yaygınlaşmasında,
yayın kanallarının çoğalmasında, Tv ile kompütürün birbirine entegrasyonunda
olacak. İletişim şebekelerinin fiber-optik kabloları kullanmaları yaygınlaşacak. Bu
bakımdan alt-yapısı yeni kurulan pazarlar, bakır tel veya coaxial-cablo yerine fiberoptiki seçme olanaklarına sahipler. Bu da tabi uluslarası şirketlerin çıkar hesaplarına
bağlıdır.
Fiber-optiks sadece sayısız enformasyonu anda taşıması yanında birkaç
önemli avantajlara sahiptir: Bakır-tel yüksek kalitede video imalı taşıyamaz. Coaxial
kablolar pürüzsüz video-taşırlar. Fakat uzağa gönderebilmek için yükselticilere ihtiyaç
vardır. Ayrıca kablo iki-yönlü iletişime olanak vermez: Akım tek yönlüdür. İki yönlü
akım kalitesi çok düşük bir sonuç verir. Fiber optiks bu iki faktörde de üstündür. İkiyönlü iletişime olanak tanır. Coaxial kablo her 700-800 metrede bir yükseltici
gerektirir. Fiber kilometrelerce yükseltiye ihtiyaç gerektirmez.
238
Dünyada fiber-optik sistemi kurma hızlanmaktadır. Amerikanın korkusu
japonyanın hızı karşısında kendinin yaya kalacağıdır: Amerikanın fiber optikte birinci
sırada olan Corning firmasına göre, Japonyanın sisteminin hepsini 2015 yılında
tamamlamayacağı beklenirken, Amerikanınki, eğer bu hızla giderse, 2037'ye kadar
sürecek.
Bu GNP'nin Milli gelirin % 30 artması ve dünya pazar egemenliğinde
Japonyanın güçlenmesi demektir. Almanya ve Fransa da hızla iletişim teknolojisinin
gelişmesi girişimlerine devam etmektedirler.
Yakında, fiber'lardan geçen mesajlar kompütür dilinde kodlanacak ve az yer
kaplayacak şekilde depolamak ve daha hızlı iletmek için ileri-karmaşık devre ile
sıkıştırılacaktır. Görüntüler ses gibi kolay ve hızlı bir şekilde iletilecek. Film ve
televizyon programları digital olarak video-servisci denen kompütürlerde depolanacak
ve aynı kolaylıkla evlerde uzaktan komandanın bir tuşuna basarak seyredilmek için
çağrılacak. Şebekeler aynı zamanda tek-yönlü-değil, iki-yönlü iletişime olanak
verecek:
Kullanıcılar
istediklerinde
istedikleri
kişiye
data,
ses,
görüntü
gönderebilecekler. Hatta iki kişi ekranda birbirini görerek iletişimde bulunacaklar (bu
son, pahalıya mal olduğu için olmalı tutulmadı herhalde. Birkaç sene evvel küçük
ekranlı bir telefonda, bir firmanın deneme gösterisinde kullanmıştım. fakat pazara
sürmedi nedense.). Fakat şimdi bu telefona eklenen bir araç olarak değil de,
televizyon veya kompütür monitorunun sağladığı olanaklardan biri olacak.
Çizgi filmlerini yapmak için bir sürü artisti tutma gereği ortadan kalkacak,
artisler kendilerini sokakta başka iş arıyor bulacaklar. Çünkü, örneğin, Walt Disney,
Marvel Comics gibi endüstriler çizgi filmi ve dergi endüstrisini tamamiyle
kompütürleştirecek. Alaaddin filmini gördünüz mü? Görün de ne demek istediğimi
anlayın. Walt Disney böylece dergi ve dar-sahne (televizyon) sınırını yırtıp dünya
çocuklarına ve onların anne ve babalarına çizgi film öyküleriyle faşist öğretinin geniş
ufuklarını daha da açıp genişletecek. Neticede, örneğin, Ülkücüler, Dazlak-kafalılar,
Aryan ırkı koruma peşinde koşanlar götlerinde levy's, ağızlarında Malboro, sol
ellerinde Pepsi, sağ ellerinde 9 mm'lik S & W vatan kurtaracaklar. Tabi kurtarma
peşinde oldukları vatan'ı gerçekte uluslararası sermayenin pratikte malı olduğundan
ve bu malı savunduklarından haberleri bile olmayacak.(Sanki evvelce haberleri vardı
da!)
Neden?
Kafeinli
Pepsiden,
Coca
Cola'dan,
Levy's'dan,
Madonna'dan,
Hollywood'dan, FM'den falan olmalı... Yetmiş yıl sovyetleri soyan yeni Rus
demokrasisinin yeni ülkücüleri de buna alkış tutacak. Çizgi filmlerini dünya çocukları
(ben dahil) çok seviyoruz (doğma-büyüme faşitliğimizden olmalı). Evrensel bir yapıya
239
sahip. Çizgi filmlerinin (ve diğer popüler ürünlerin) içsel evrenselliği, evrensel korku,
sevgi, öfke, kin, haklılık, haksızlık, doğru, yanlış, ve kendini müdafa etme gibi
duyguların Amerikan mülkiyet-faşizmi çerçevesi içinde işlenip sunulmasındadır. Diğer
bir deyimle, Walt Disneyin (Hollywood'un ve Madison Avenue'nun) evrenselliği
evrensel duyguların sömürüsünden ve bu sömürü yoluyla belli bir tarzda
biçimlendirilmesinden dolayıdır. Yapılan şey çizgi filmlerinin içeriğini evrenleştirme
değildir, duygusal-evrenseli bu içerik içine yerleştirmedir. Evrenselleştirilen Disney
Faresi gerçekte, evrensel farenin Amerikanlaştırılmasıdır. Kısaca, Walt Disneyin
faresi İmperyalist bir faredir, ve kompütürleşme sonucu bu fare dünya üzerinde daha
çok evlere girecek, daha çok izlenecek, daha çok ateşli, istekli, arzulu hastalıklara
sebep olacak. Farenin bu imperyalizminden sadece Walt Disney değil, aynı ve hatta
çok daha büyük oranda, Mattel gibi çocuk oyuncağı endüstrisi, McDonalds gibi hızlıye-hızlı-Çıkar endüstrisi, çocukları iki ayaklı yürüyen reklam tahtasına çeviren giyimmoda endüstrisi gibi diğer endüstriler büyük fayda sağlamaya devam edecekler.
Televizyon filmlerinde ve programlarında ve yayınlarında kompütürün
kullanılması yaygınlaşacak. Eskiden iletişim ürünü ortaya çıkarmada beceri,
profesyonellik, ilave tekniksel araçlar, ve zaman alan
çalışma gerektiren
profesyonel-iş komputürle saniyelik bir zamana inecek ve kolaylaşacak. Türkiye gibi
alt yapısı kurulmakta olan ülkeler hızlı değişme karşısında, modern teknolojiyi aldık
sevincini daha hisseder hissetmez, transfer ettikleri teknolojinin bazıları
eskinin
kağnı arabası teknolojisine dönecek, geride kalacak. Bu ülkeler eskiyen iletişim
sistemlerini daha doğru dürüst öğrenmeye fırsat kalmadan
değiştirmek zorunda
kalacaklar. Düşün benim kompütürüm üç sene evvel "en güçlü" personal
kompütürdü, şimdi "başlangıç kompütürü" oldu. Programlarımı yeniledim, fakat
programın yeniliğinden faydalanabilmem için kompütürü değiştirmek zorundayım.
Aksi taktirde yeni programı kullanamıyorum, çünkü çok yavaş ve sinir bozucu. Bu
nedenle eski programı kullanıyorum. Eski program da öyle eski falan değil, bir yıl
önce çıktı. Benim kararım benim ihtiyacıma göre yaptığım ekonomik bir karar. Fakat
gene de, teknolojinin ve çevrenin baskısından kurtulma olanağı çok az. Altı aydır
direndim, fakat yakında en son sistemi kuracağım. Kaçınılamaz bir gerçek, çünkü
yapılan reklam ve propaganda ve çevre baskısına boyun eğmemek olanağı çok az:
Geride
kalmamak.
Fakat
gerçekte,
geride
kalmamak
demek,
başkalarının
kontrolunda olan teknolojinin geriye düşen gölgesine takılıp sürüklenmek demek.
Yani bağımlılık. Toplumda iletişim sistemi ve ürünlerini satma ve satın alma
240
komusunda kararlar kamu çıkarı ölçüsüne göre verilmez, kişisel çıkarların belirlediği
kararlara göre verilir. Neticede her teknolojik ekleme yeni ürünleri gereğince
kullanabilmek için satın alınmak zorunluğu reklamıyla gelir ve satın alınır. Kısacası,
İletişimde daha
teknolojik bir aracın kullanılması doğru dürüst becermeye
başlandığında, bu araç demoda olacak. Sen de ya onunla demoda olacaksın ya da
yenileyeceksin. Baskı yenileme yönündedir.
Komputürün en büyük yardımı basın ve yayım alanında da olmaktadır. Eski
pofesyonellik yerini kompütürle çalışmayı öğrenme şekline dönüşmektedir. Bu
gittikçe Türkiye gibi ülkelere yayılmaktadır. Dış pazar bilgisinin azlığı nedeniyle orta
ve küçük halli örgütler kompütür ve dizgi\basım programları seçiminde demode
olmuşları almaları da yakında ortadan kalkacak. Gazetecilikte kompütürleşme,
muhabirler haberleri haber-yerinden telefonla çantasındaki küçücük ve güçlü
kompütürünü gazetesindeki kompütüre modemle bağlayarak haberi veya yazısını
hemencecik girecek. Bu da gene bazı profesyonellerin işini gereksiz bırakıp, onları
ekmeğinden edecek. Bu nedenle çıkan çekişmelerde, işçi işinden olurken, sendika
rüşvetle cebine biraz daha çok para indirecek.
Tabi ki gelişmelere ayak uyduramayan yasasal değişim gereksinmeleri, her
zamanki gibi gerginlikler ve çatışmalarla, sonunda yeni teknolojik düzenin arzuları
yönünde düzenlemeler getirecek ve engelleyici eski düzenlemeler silinip gidecek.
"Gelişmelere ayak uyduramayan yasasal değişim gereksinmeleri" ne demek? (a) Ya,
eskiden güçlüyken şimdi güç mücadelesinde yenik durumda olanı koruyan eski
yasaların değişmesi demek, ya da (b) güçlülerin eskiden çıkarlarını koruyan, fakat
aynı güçlülerin de yer aldığı
yeni güç kompozisyonunda
çıkarların kolayca
gerçekleşmesine köstek olan yasalar demektir. Monteskiyo ve Stuart Mill gibi
amcalar mezarınızdan kulaklarınızı açıp iyi dinleyin, kanunların ruhu güçlünün
borazanından gelen müziğe göre dans eder. Etmezse ne olur? Kanunların ruhundan
tuz ruhu yaparlar. Sen hiç üzülme, o ruhu yıkarlar, temizlerler, kurularlar, mandalla
güneşe asarlar, bir de bakarsın ki yeni bir ruh oluvermiş. Nasıl olur da böyle olur:
Demokratik halk oyu ve demokratik siyasal katılma falan sayesinde olmaz mı yani?
Demokratik halk oyu ve demokratik siyasal katılma demek, kümesteki tavukların
tilkiler arasından seçim yapması gibi birşeydir: Eğer seçim gerekirse, tavuklar
seçmez, tilkiler seçtirir. Tavuklar demokrasi, haklar falan diye sokağa dökülürse,
tilkilerin kiraladığı diğer tavuklar tarafından fena halde gagalanır. Tavukların, hiç
değilse, yaşamları boyu gördükleri ve tecrübelediklerine bakıp şunu anlaması gerekir:
241
Halk oyu ve katılma demek "senden istenene katılman" demektir, "senden istenenle
uyuşmayan, senin kendi istediğine" değil. Halk oyu ve katılma ideolojisi, Yunan
kölelik-demokrasisinin, kölelerin kendisinden kendisinin sorumlu olduğu ücretli-kölelik
biçimine dönüştürülerek "modernleştirilmiş" şeklidir. Daha da modernleşecek.
Bütün gelişmelerin başarısı aynı zamanda tüketici diğer firmaların ve kişilerin
ne kadar işine yarayacağına ve ne kadar yaygın olarak kullanılacağına bağlıdır.
Düşün, her hafta en az bir kez bankada sıraya girip en az yarım saatini kaybetme
yerine, elektric, hava gazı, kredi kartı vs gibi ödemeleri çek yazarak, zarfa koyarak ve
pul yapıştırıp postalama ve hatta bazen postahanede pul almak için uzun kuyrukta
bekleme yerine, sana bunları evinde masanın başında Tv-kompütürünün önünde
yapma olanağı sağlayan bir teknolojiyi tercih etmez misin? Elbette edersin. Nefret
ettiğim CITIBANK'a gitme yerine, şimdi ben, ayda CITIBANK'a 15 dolar ödeyerek,
kompütürümle CITIBANK'taki hesabımı acıyorum, para transfer ediyorum, çek
yazıyorum, ödemelerimi yapıyorum, açık çek yazıp, arada yaptığım gibi para cezası
ödeme konusu da kalktı çünkü ne kadar hesabım olduğu karşımda duruyor. Bu
sadece başlangıç. Data bankalarını kullanma şimdi çok sınırlı. Yeni data bankaları
açılacak, ve kullanımı yaygınlaşacak. Gidip VCR kaseti alıp makineye koyup
seyretme ve sonra sarma ve geri götürme ve para ödeme yerine, Film kütüphaneleri
kurulacak. Bu kütüphanelerden istediğin zaman istediğin filmi, evinde rahat
koltuğunda, kompütürünle kütüphaneye bağlanıp, seyredebileceksin. Aile fertleri
evde birbirinizi unutup, birbirinizle, tv-video'dan geçerek sosyal ve sevgi ilişkisinde
bulunacak.
Alışverişte en büyük dertlerden biri olan tabantepme de kısa zamanda ortadan
kalkacağa benzemez. Ama kalkacak: Keşke taban tepip, saatlerini ve hatta birkaç
gününü harcayıp alışverişe gitme yerine, alışveriş ayağımıza gelse olmaz mı? Düşün
hem para kazandırıyoruz, hem de tüccarın ayağına gidiyoruz. Adalet mi bu? Adalet
nerde var ki? Durup dururken bir de adaletin adaletsizliği hakkında inşallah nutuk
çekmeye başlamaz diye dua ediyorsun değil mi? Hadi acıdım. Çekmeyim. Fakat iyi
bir haber vereyim: Çok uzak olmayan gelecekte Pizzayı ve McDonald'sın dönerini
bile kompütürünle sipariş edip ödeyeceksin. Onlar da, pizayı veya döneri, kendi
kompütürlerine yükleyip sana gönderecekler, sen de senin kompütüründen alıp sıcak
sıcak yiyeceksin. Yok, devenin nalı!. Hiç de değil: Call-girl denilen kızlar var ya,
telefon ediyorsun, randevu alıyorsun, ve ofisine geliyor. (Bilmiyor musun? Yok mu
bizde? Vardır, vardır). Telefonda kızın ne biçim biri olduğunu bilemezsin. Buna da
242
yeni teknoloji çare bulacak çok yakında, hiç üzülüp ağlamayın, feleğe kahredip keder
bağlamayın: Yeni teknolojiyle, senin telefonun benim telefonum gibi komputüre bağlı
olacak. Kompütürüne "Call-girl için Madam Fifi'ye telefon et" diyeceksin. Edecek.
Telefon ettiğinde, madam sana kızların resimlerini değil, kendilerini seksi bakışlar ve
kıvranışlarıyla canlı ve heyecanlı bir şekilde senin duvar kadar büyük Tv-kompütür
ekranına sunacak, sende görerekten seçimini yapacaksın. Ardından da, uzaktan
kumanda-klavyendeki "kızı getir" tuşuna basacaksın (veya eğer kompütürüne sestanıma kartını koyduysan, "kızı lütfen getir" diyeceksin), kız da fiberglasshighway'den kayarak, yani kompütürün içinden saniyesinde zangadanak yanına
damlayacak. Olmaz böyle şey diye gülme... Olur: Marshall McLuhan amcanın
görüntülerin üçbuyutlu bir şekilde etrafını sarmasıyla duyulan virtual reality\total
gerçeklik
hissini
bilmiyor
musunuz?
Ben
biliyorum:
Toronto'da
(Kanada)
MCLuhan'dan esinlenerek yaratılan böyle bir müzede, sihirli halıyla oturup dünyayı
gezdim. Halının üstünde bulutlar arasında süzüle süzüle, Amerikan ve Rus casus
uydu'larına poz vere vere, İstanbul'a bile gittim. Kapalı çarşıyı gezdim. Taj Mahal'ın
bahçesinde dolaştım. Ardından, bu eski teknolojiyi Aladdine bıraktım. Lambaya
koydu. Ben de, fırsat varken bir de aya gideyim dedim. Modern teknolojiyle, aya
sarsıntılar içinde seyahat ettim. Görüntülü-hayali gerçeğin üzerine çakıştırarak
yaratılan "virtual reality" bu!. Komşusunu dikizleyerek veya Playboydaki resimlere
bakarak hayal edip otuzbir çeken gencin yaşadığı gerçek kadar bile gerçek olamayan
bir gerçek yani!. Doğru: Teknolojinin de elbette bir sınırı var. Fakat umut ve hayal
işte, anlıyor musun?.
Hayallerin bittiği yerde yaratıcılık sona erer mi dersin?
Hayallerin bittiği yerde gerçekler acımasızca egemendir. Gerçeklerle yaşayıp,
gerçekleri geçmeyi hayal etme yaratıcılığın itici gücüdür. Yaratıcılık hayallerle değil,
gerçeklerle karşılaştığında ve gerçeklerle güreştiğinde canlılığını bulur.
Geri bırakılmış ülkeler
leri gitmek için adımlarını her kaldırdıklarında
dengelerini kaybedip geriye devrilecekler, çünkü her ulaştıkları yeni safha kendinden
öndekilerin gerisi olacak. Yani, öndekilerin gerisini koklayarak gitmeye mahkum
bırakılanlar, ilerleme nutukları arasında, yaptıkarı koklama işine devam edecekler. Bu
ülkelerde "ne ararsan var" olacak. Olmayan olmayacak. Olan da olacak. Olanın
üstüne yatanlar, rahatça hayat sürerken; Olmayanı paylaşamayan kitleler de, olanın
hayaliyle olmayanla yaşarken, birbirini yemeye devam edecekler.
Amerikan görüntü-araçlarının egemenliğiyle gelen hizmet sayesinde gazete
okuma süresi Amerikadaki teknolojik süreye inecek: Günde 20 dakika. Bu yirmi
243
dakikanın ilk dakikası ilk sayfaları çevirmeyle geçer, kanlı-heyecanlı başlıklar okunur,
sonra da reklam sayfalarında ucuzluk veya satış ilanları inceden inceye incelenir.
Kitap okumaya ne olacak? Kitap okuma, metrolar kurulduktan sonra artacak. Yeni
kütüphaneler açılacak. Heryerde millet, erkekler ceplerinde ve kız\kadınlar da
çantalarında kitap taşıyacaklar. Kamu örgütlerinde çalışan memurlar örgü örmeye,
çaya ve Marlboroya devam ederken, siyaset yerine televizyon ve kitap konuşacaklar:
900 numaralar, sabun operalar, gerçek cinayet öyküleri, kurgular, başkalarının
aşkları, başkalarının hayatları, başkalarının kinleri, nefretleri ve dertleri, başkalarının
zenginlikleri ve villaları... Okumak sadece trende, büroda ve evde yatakta olacak, ve
macera ve gerçek hayat cinayet hikayeleri çok okunacak. Bunun dışında okumaya
gerek kalmayacak, çünkü televizyonun rahatlığı dururken kitap okuyup anlamaya
çalışmak zor gelecek. Amerika'daki okuma-yazma yoksunluğu bu ülkelere de sirayet
edecek: Amerikada 50 milyona yakın kişi "baba\anne şu aritmetiği çözemedim" diyen
ilk okul çocuğuna yardım edemeyecek durumda. Okuldaki öğrenciler de ödevlerini
kompütürlerindeki CD'lerindeki paketlenmiş bilgilerden çağırarak, okumaya bile gerek
duymadan, yazıcıda basarak hazırlayacaklar. Kısaca modern kitle kültürü ekonomik
bakımdan geri bırakılmış ülkeleri, kendi halkı gibi, duygusal ve entellektüel bakımdan
da geriletecek. Nasıl? Şu an benim seyrettiğim gibi programları seyrederek.
Programın adı: Hollywood Babylon. Konu: Marlon Brandon'un oğlunun üveykardeşini öldürmesi ve bunun yeniden kurguyla görüntülerle anlatılması. Ardından da
Grace Kelly'nin güzelliği, seksi ve muhteşem hayatı...
Alıştığımız pazar oyunları devam edecek elbet: PTT'nin TRT'nin işine burnunu
sokması, korsan yayınlar, yasaların değiştirilmesi için çıkar çevrelerinin sunduğu
değişiklikler ve yaptığı baskılar gibi; Kablo firmalarının telefon ve hatta televizyon
işine göz dikmesi gibi; Televizyon firmalarının kabloyu tekellerine almaya çalışması
gibi; Uluslararası firmaların ve onun iş ortaklarının veya işbirlikçi mümessillerinin
Türkiye'de televizyon yayınının kamu tekelinden alıp özel sermayenin eline vermeye
çalışması gibi; Bazılarının işine geldiği için kurulu yasalara sığınması ve yasalarla
"haklar haklar, ayağıma basamazsın, benim mahallemde volta atamazsın, poz
satamazsın" diye öterekten Devleti kullanarak rakibi kurşunlaması gibi... Bu
mücadeleler devam edecek elbet. Kazanan kim olacak? Sermayesi ve politikasıyla
güç mücadelesinde, tüketicileri de kazıklayaraktan, üstün gelenler elbet.
Yeni girişimler Amerika, Japonya ve Avrupa kapitalistleri tarafından hız
kazanmaktadır. Amerika'da 1992'nin sonunda TCI firması 500 kanal sunma girişimine
244
başladı. Bu yıl (1993) Time-Warner Florida, Orlando'da 4000 aileyle test edilecek ikiyönlü iletişim şebekesi kurma yolunda. Cablevision benzer girişimi New York'ta
yapmak istiyor. Bell Atlantik New Jersey eyaletinin bütün sistemini 2010'yılına
ulaşıldığında fiber optik yapmak için anlaşma yaptı. GTE kaliforniya'da fiber-optik ve
yaygın kullanımlı interactive şebeke sistemi geliştiriyor, Bell South firması güneyde
fiber'la video ileten ilk firma oldu. NYNEX New York'ta bir firma için fiber şebekesi
kurdu. Telecommunications firm Ingiltere ve Amerika'da modern şebeke denemesi
yapıyor. Tv sinyallerini digital biçimde gönderme girişiminde. CABLEVISION ileri
iletişim şebekelerini 1 milyon NewYork evine getirmeyi planlıyor. AT&T Meksika'da
54 Meksika şehrini ve 10,000 kilometreden fazla fiber optik sistemle donatma
anlaşması yaptı. Benzeri girişimler Japonya, Almanya ve Fransa gibi ülkelerde de
olmaktadır. Bunların pazarda para yapanları yakında yaygınlaşacaktır. Fiber-optik
kesinlikle, eğer ondan daha iyi bir teknoloji ürünü çıkmazsa, bakır-teli ve büyük
ölçüde coaxial-kablonun yerini alacaktır.
Dünya iletişim düzenine yakın zamanda olabilecek ve gelebilecek tehlike
ne? Yeni ve bizim bilmediğimiz birşeyin olacağını beklemek büyük iyimserliği
gerektirir. Bugünün mücadeleleri yeni boyutlarla devam edecek elbet.
Gümrük kapılarının önemi dışardan yayın ve uydu yayınlar nedeniyle ortadan
kalkmaktadır. Almanya ve İngiltere kuzey komşularından yapılan porno yayınları
durdurma
olanağına
sahip
değildirler
ve
ne
yapacağız
çıkmazı
içinde
bocalamaktadır. Halk şifre-çözücü-kutular satın alarak porno televizyon sinyallerini
çözerek bu porno filmleri seyretmektedir. ingiltere ve Almanya bu yasa dışı decoderkutu satışını da durduramamaktadır. Türkiye'de şeytan kutusundan ezan ve dua sesi
bile gelmektedir: Bu bize, eskiden şeytan kutusunu red edenlerin, şeytanın
şeytanlığından faydalanmayı çıkarlarına uygun bulduklarını gösterir. Ticaret ticarettir.
Laik veya tesbihli Kapitalist tüccar şeytana da meleğe de satar. Muslim
fundamentalistler bile tüketmek zorundalar, ve hangi kefende ve kılıfta ve gelirse
gelsin, ne kadar kendini sınırlarsa sınırlasın, dünya pazarındaki egemenliğe boyun
eğmek zorundadır. Şeytan Amerika'yla Allah'lı İran ilişki içinde değil mi? Hem de
nasıl! Şeytandan almayı red etsen bile, şeytanın yoldaşından veya akrabasından
veya arkadaşından almak zorundasın. O zaman, soruyu tekrarlayım,
dünya
egemenliğine tehlike nerden geliyor? Fezadan değil tabi, egemen düzenin kendi
içinden. Kısa dönemde, şu an, en büyük tehlike masrafları artırıp karları düşürecek
şekilde rekabet etmede ileri gitme ve haddinden fazla konsentrasyon (=birleşip
245
büyüme ve bir alanı tümüyle eline geçirme.). Bu nedenle Amerika'da, örneğin, belli
bir büyüme ve rekabet çerçevesinden sonra, karları artırabilmek için bölünmeler olur
ve ardından yeni birleşmeler: Bölünmeler, ne şekilde sunulursa sunulsun, gerçekte,
sermayenin, pazarda hareketliliğini sağlamak ve daha çok gelir elde etmek için
pazarı yeniden canlandırmadan başka birşey değildir.
Peki ürün (ileti) akışı? Amerikan pazar hakimiyeti satışlarında Avrupa ve
japonyanın artan etkisiyle karşılaşsa bile, ideolojik hakimiyeti daha da yaygın ve
belirgin hale gelecek. İleti ürünleri hangi ülkede üretilirse üretilsin ideolojik ve yapısal
bakımdan "ben Amerikalıyım" diye bas bas bağırmaya devam edecek. Bu bağırana
bağırlar aşkla ve zevkle açılacak: Bıktım dünyanın halinden, vur sineme öldür beni!.
İnsanlıktan adım adım uzaklaşılıp, pazar gerçeklerinin verdiği vücutsal ve psikolojik
zevklerle Amerikan ideolojisinin hayallerine biraz daha çok sarılınacak. Az gelişmiş
ülkelerin şehirlerinde, televizyonun da değerli öğretisinin yardımıyla, geleneksel,
tanımadığın insana saygı ve hürmet ve dayanışma, kadına ve ihtiyarlara sokakta
saygı (evde dayak) ortadan kalkacak. Onun yerine, sokaklarda gençler uyuşturucu
madde kullanıp, kadın ve ihtiyarları, ve komşularının evlerini soyacak. Kimse kimseye
güvenmemeye başlayacak. Sokakta diğer bir tanrı kuluna selam verme ortadan
tümüyle kalkacak. İnsanlar gözgöze gelmekten korkacak. Televizyonda millet
örgütlenmeye ve örgütlü mücadeleye değil, pasifliğe ve boyunsunmaya davet
edilecek: Polisler ve televizyonun kullandığı kapitalist ideolojinin bilgiçleri sürekli "biri
seni soymaya mı kalktı, sakın direnme ver neyin varsa" diye "mücadele" tavsiyesinde
bulunacak. Parklarda, cinayetler işlendiği ve kızların zorla ırzına geçildiği için, kimse
rahat
dolaşamayacak,
hava
kararmaya
yüz
tutar
tutmaz
parklarda
kimse
kalmayacak. Lezbiyanlık "birbirini en iyi anlayabilenlerin" özgür seçim ve özgür
seksüel ifadeleri olarak sunulacak. Birbirini anlamayan erkek-kadın evlilikleri de aynı
faşist ilişkiler içinde daha çok boşanmalarla sonuçlanacak. Alternatif yaşam tarzı
sosyalizm veya "mal varlığını herkesin insanca yaşayabileceği bir şekilde bölüştüren
bir düzen" falan olmayacak, homoseksüelerin tarzı alternatif yaşam tarzı olarak
nitelenecek. Televizyonlarda en çok tartışılan sosyal sorunlar eşcinsellik, lezbiyanlık,
çocuk aldırma, köhnemiş-bekaret ve özgür seks, uyuşturucu madde trafiği ve
kullanma, ve binbir çeşit cinayet olacak. Otobüsleri filmlerdeki polisten kaçan haydut
gibi süren, insan kılığındaki sürücü denen acaip-mahluklar delicesine sürmeye
devam edecek. Yolcular da çığlık çığlığa davar gibi korkuyla altına ederekten yerinde
oturacak. Yeni kurulan metrolar evsizlerin ve farelerin mekanı olacak. Irkçılık ve
246
azınlıklara karşı düşmanlık haddinden fazla artacak. Ülkücüler ve milliyetçiler
kafadan sakat, hunhar, demokrasi ve çoğulculuk düşmanı bireyler olarak nitelenerek,
düzenin ırkçılığı onlara yüklenecek. Amerikan düşmanlığı artan Amerikan sevgisi
oranında yayılacak. Genç erkekler kulaklarına küpe, ayak bileklerine altın-zincir
takacak. Genç kızlar üç numaraya saçlarını vurduracak, Schick ile sakal traşı olacak,
üç-parça elbise giyip pipo tüttürecek. Piponun içinde de haşhaş olacak.
Homoseksüeller erkek-bıyıkla ve çevre-sakalla sokakta öpüşerek dolaşacak ve
şehrin en ilerici bölgesinde yaşayıp merdiven önlerinde seks yapacaklar. Kediler
"miyav" demeyi bırakacak, ötmeye başlayacak. Köpekler havlamayacak, gıd gıd
dıdaaak diyecek. İnsan hakları çevre-sakallı ve palabıyıklı eşcinselleri koruma, adi
suçluları polis sopasından kurtarma, kadınları evdeki-erkeğin geleneksel köleliğinden
alıp kapitalist-erkeğe satma, çocukları ana ve babalarının şerrinden koruma, sigara
içenleri siğara içmeyenlerin saldırısından kurtarma hakkı olacak, ve sürekli
tartışılacak. İşçi grevleri ve istekleri toplumun çıkarlarına karşı olarak nitelelenecek ve
devlet başkanları televizyonda, Türkiyenin Amerikalılaşmış-başbakanının 1993 yaz
ayında yaptığı gibi, halka bunu etraflıca açıklayacak. İşçi sendikalarının bir eli işçinin
diğer eli de kapitalistin cebinden çıkmayacak. Televizyonlar sendika liderlerinin mafya
olduğundan ve hırsızlığından bahsedecek. Özgürlük "Istediğini yapma" olacak ve
özgür insan etrafına bakacak, yapacak-birşey yapacak yapmasına da, ne yapacak?
Yapmak bile para olacak. Yeterince parası olmadığı için de yapamayacak.
Yapamayınca da yapmak için kendinden güçsüzleri soyacak. Özgür insan iş ve
televizyonun ötesinde ne istediğini anlayamayacak. Kendini yemeye ve içmeye
verecek. Seks ağızlardan düşmeyecek: Havada kalacak. Kadınlar ve erkekler
arasında "kendini arama" moda olacak. Genç kadın kocasını bırakacak ve tüketerek
ve tüketilerek "kendini aramaya" başlayacak. Kızla yattıktan sonra ilgisi azalan ve
gözü pazardaki başka mala dönen gence, kız "neden" diye sorduğunda,
"özgürlüğüm" diyecek, "arayış içindeyim, kendimi anlamam, ne istediğimi bilmem
gerek." Erkeklerin ve kadınların çoğu aynı kalacak: Erkek ve kadın olarak... Çocuklar
dayak yemeyecek eskisi gibi. Çocuklar televizyonda sevgiyi "birşeye sahip olma,
birinin ona kitle tüketim ürünlerinden birşeyler vermesi" olarak öğrenecekler. Vereni o
gün sevecekler. Vermeyeni tanımayacaklar bile. Çocuklar ve kadınlar kapitalist
tüketim endüstrisinin kitle iletişimiyle eğlendirerek ve güldürerek kitle kültürü
ideolojisinin bayrağını taşıyan, kapitalistin gözbebeği özgür bireyler olacak. Hemen
her tüketim malı kendisinin sahip olduğu nitelikle değil seks ve seksiliğe kurulan
247
hayali ilişkisiyle satılacak, satın alınacak ve giyilecek. Televizyonlar haberlerde bile
haberlerini seksle satacak: Seksi kadınlar güzellikleriyle erkeğin gerisinde veya
yanında veya erkeğin önünde boy gösterecek. Erkeğin egemenliği televizyonda ve
radyoda gür ve kalın ses tonuyla kurulmaya devam edecek. Kadın sunucular ve
sunucunun
yanında kumru gibi süzülenler, orasını burasını teşhir
ederek
televizyonda seyirci toplayıp, bu sayede, onlara reklam verenlerin tüketim mallarının
satışını artırmayı sağlayacak. Ben en iyisi bir ofis açıyım ve falcılığa başlayım. Böyle
bedavadan gelecek okunmaz. informasyon paradır, hele bir de gelecek hakkındaysa
paradan da öte altındır. İşte bu kadar. Bir kelime bile söylemem bundan sonra. Daha
fazla falcılık isterseniz, sayfa 555'deki adresime yazın, zarfın içine cevap-mektubu
masrafı olarak 20,000 lira koyun. Veya reklamdaki o seksi kızın dediği gibi "900gelecek-gelecek mi?" numarasını çevirin. İcabınıza bakarım. Unutmayın sayfa 555
veya "900-gelecek-gelecek mi?"... Gelecek gelmesine de. Neyle, kime ve nasıl
gelecek? Yani, kuşkun geleceğin gelip gelmeyeceği olmasın, nasıl geleceği olsun.
Bu kitabın hemen hemen bitmiş şeklini okuyan ve tepkisini belirten Çiler Keleş,
alışılmışın nedeniyle haklı olarak, fırtınadan sonra yapılabilecekleri göstermeyip
bütün gemileri yakarak güneşi görmenin zevkini okuyucuya vermediğimi ve geleceği
karanlık sunduğumu belirtiyor. Bu tabi Çiler'in (benim de kişisel olarak katıldığım)
yorumu. Benimki de bozgunculuk yani! Ben, ne yazık ki, insanlığın durumunu ve
geleceği çok daha kötü görüyorum: Gelecekte sokağa maskelerle çıkılacak ve evde
millet maskelerle oturacak. Oksijen parayla satılacak. Yağmur yağmaması için millet
dua edecek. Yağarsa herkes sığınaklara koşacak. Kafana kazara damlayan
yağmurun seni kısır yapmayıp kel bıraktığı için Allaha dua edeceksin, tabi o zamana
Allah kaldıysa. Güzelim buz gibi su akan pınarları tarih kitaplarında ve eski filmlerde
seyredeceksin: Bu suları kazara içenler kendilerini ve kendi gelecek nesillerini
mahvedecekler. Bu tür etkenlere maruz olan analar çocuk yerine acuze
şeyler
doğuracak. Denize kazara düşen, eğer geri çıkarsa, hortlak olarak çıkacak veya bir
iki gün sonra derisi dökülmeye başlayacak, ve Yeni Freddy filmlerinde figüranlık
yapacak. Bir başka gün vücudunda yaralar çıkacak, ardından, bir sabah saçını
tararken bütün saçları elinde kalacak. Plajlar ortadan kalkacak, onun yerine yapmasulu ve çok pahalı havuz-plajlar yapılacak. Neden? Endüstri devriminin yaptığı ve
gidişi bu da ondan. Endüstri devriminin getirdiği ve getireceklerinden sadece bazıları
bunlar. Endüstri devrimi mi bunları yapan? Hiç de değil! Suçlu endüstri değil, bu
endüstriyi geliştiren, kuran, kontrol eden ve kullananlar, ve onların kurduğu düzene
248
arzuyla veya kültürel zorbalık altında katılan çaresizleştirilmişler: Kısaca, hepimiz.
Eğer endüsrinin sorunlar yanında çözümler de getirdiği mavalına inananlardansan,
gerçekler karşısında hayal kırıklığına uğrayacaklardansın.
Coca Cola ve Walt Disney Çocukları benim sunduğum bu geleceği hiç de
böyle yorumlamazlar. Hele Eczacıbaşıları, Koçlar, Koyunlar, Sapancılar, Sabuncular,
Kapıp Kaçancılar, Bankacı Mankacı aileleri için gelecek neler vadediyor neler!!.
Herifler gerekirse, dünyada bile yaşamazlar. (Kaçış planları her zaman vardır ve
değişen şartlara göre revizyona uğrar.) Fezadaki evlerine çekilirler ve birbirini yiyen
köle kitlelere nefretle bakıp "şu vahşete, şu vahşiliğe bak" derler. Dünyada bıraktıkları
yönetici-köleleri bir yandan "barış içinde birlikte yaşama" nutukları atarken, diğer
taraftan da silahlı kuvvetlerle vahşetin nedeni olan vahşet düzenlerini korurlar.
Atmosferin dışında bir ev-kurmak yakın gelecekte lüks ve ardından da zenginin kaçış
yeri olacak. Atmosferin dışındaki ev, dünyadaki ev gibi bir yere çakılı kalmaya
mahkum değildir. Gerektiğinde kolayca ayrı yörüngelere oturtulabilir: Hareket\seyahat
özgürlüğü vardır. Gerekirse evlerini terketme zahmetine katlanmadan istedikleri yere
evleriyle giderler. Evlerinde hizmet etmek için ücretli-insan kölelerine de ihtiyaçları
kalmayacak, çünkü herşeyi kompütürle kontrol edilen robot-insanlar yapacak. Hatta
seksi bile, isteyenler, kompütür dünyasının yarattığı total-gerçek\virtual-reality
ortamında yaşayaklar: Bu da çoğunlukla kendini yapıp başkalarını yaptığını sanma
gibi birşey olacak (zaten öyle). Dünyada tavşan gibi doğurup köpek gibi kemik
başında hırlaşanlara bakıp "yüz yıldır bir doğum kontrolunu öğrenediler" dedikten
sonra, herkesin ayakta uyuduğu (sadece yer kıtlığından değil tabi) bölgelere "kısırlık
tozu," ve ayakta uyuyanların, "ayakta uyuyoruz" diye yaygaralarla milleti rahatsız
edenleri boğazlama işine koyulduğu (ve koşulduğu) bölgelere de "insancıl yardım"
lafları ve fezadan atılan yiyecekler arasında "sömürü tozları" serpmeye devam
edecekler.
Kitabı fırtınasız bir gelecek tavsiyesinde bulunarak bitireyim de, hem üzülen
Çiler ve okuyucum, hem beni bozguncu niteleyecekler rahatlasın, hem de ben: Bu
kitabı iyi oku, dersine iyi çalış ki okulu bitirip iş bulamadığında "ne yapıyorsun" diye
sorulduğunda,
"diplomalı
televizyon
seyircisiyim"
diyebilesin,
çünkü
asfalt
mühendisliği, tüketimi sınırladığı için olmalı, tarihe karıştı. Bunu demek istemiyorsan,
faşist-ezberci eğitim sisteminin baskısıyla sadece kitaplara kapanma yerine, aynı
zamanda, şimdiden, bedavaya bile olsa, alanında iş çevresine girerek kendine yer
hazırla (hey, kapitalist amca, işte sana sömürmen için gönüllü genç gönderiyorum,
249
gelecek umuduyla anasını belle!). Dünyaya baktığında kendini ve kendi çıkarlarını
gör, ve bu çıkarların ardından ısrarla koş. Ne yapmak ve ne olmak istediğine
erkenden karar ver ve enerjini bu yönde harca. Herşeyden önce ve herşeyin üstünde
kendin geldiğini kendine kabul ettir, ve soyut evrensel ideolojik uyutmacaları kendi
çıkarlarına göre kullan. Harcanmayı değil, rakipleri harcamayı öğren (yani,
ezebildiklerini tereddütsüz ez). Kızma, öfkelenme, benim yazdığım kitap gibi bir kitap
yazmaya asla kalkışma, bağırıp çağırma, küsme. Yılan gibi soğuk, tilki gibi kurnaz ve
hesaplı, ve panter gibi çevik davran, zamanı ve yeri çok iyi kullan (Hz. Aliyi nasıl
temizlediler, ders al!). Yanlışlarının üzerinde asla ısrar etme, düzelt. Düşmanını çok
iyi tanı, bunun için de düşmanı kendine oldukça yakın tut, ve finans bakımından
mahvetmek için asla acıma, çünkü o sana asla acımaz. Kendine örnek olarak en
modern ve en açgöz kapitalisti al. Rakibinin yüzüne tükürecek gibi hissetsen bile,
gülerek bak, selamlaş, kadeh tokuştur, iyi sosyal ilişkiler kur, zayıf noktalarını
yakalamaya çalış, yaptığı ve yapmak istediği herşeyi öğrenerek rekabet et ki kolayca
yenebilesin. Kaydetmen gerekli şeyleri, yazarak kaydetmeyi kesinlikle öğren.
Gerekirse takip ediyor görün, fakat asla takip etme: Öne geçmek için takip et. Sakın
sana rakip olasılığı olanlara ipucu verme. İzlet kendini, fakat sakın yakına gelmesine
izin verme. "isteyenin bir yüzü kara, vermeyenin iki yüzü" diyerekten, kendini
olduğundan çok daha fazla olarak sat, girişkin ol, kimsenin sana birşey vermesini
bekleme, iste ve almak için mücadele et. Soyut ve sana faydasız siyasal
tartışmalardan kesinlikle kaçın. Bir örgüte üyeliği, senin örgüte yapacağın hizmete
göre değil, örgütün sana sağlayacağı çıkara göre kararlaştır. Sömürülmeyi eğer sana
sömürme olanakları verecekse, çıkarına uygun, dikkatli bir şekilde kabul et.
Kaçınılmaz sömürüyü kabul ederken de, sömürüldüğünün farkında olduğunu
sömürene uygun bir şekilde bildir ki, karşılık olarak birşey vermeyi hissetsin.
Hissetmesse, hissettir. Bağlanma, bağla. Bağlı gibi görünmen gerekirse, öyle görün,
bu sırada da seni bağlayanı tepeleme yolları ara. Seni yenilgiye uğratacak olan
utanç, çekingenlik, onur, acıma, kaçınma, hakkında kötü düşünecekleri korkusu gibi
silah-hisler sana karşı kullanıldığında, tınma, his sömürüsüne boyunsunma. Bu hisleri
sen, kendin, kendi çıkarın için silah olarak kullan. Başkasının bayrağını, gerekirse
taşıyor görün, ama taşıma: Senin bayrağın sensin. Hak ve hukuku, doğru ve yanlışı,
ahlak ve ahlaksızlığı tanımlayan senin kişisel çıkarın olmalı: Yani senin işine gelen
herşey doğru, haklı ve ahlaklıdır. Her türlü duygusal-saçmalıkları da diğerlerine karşı
silah olarak kullanmaktan asla çekinme. Fakat sana karşı kullanıldığında da yutma.
250
Makyavelli'yi muhakkak oku ve santraç oynamayı kesinlikle öğren. Kendini böyle
ytiştirmediysen, çocuğunu böyle yetiştir. Bu dediklerimi uygula, sırtın asla yere
gelmez (tabi sırtın varsa veya kaldıysa). Yoksa, gününü Yasemin'le (veya Yasemini
kıskanarak) kapatmaya aday olursun. (Kapitalist bireyci fırsatçılığı iyi savunuyorum
değil mi? Yüksek-ücretli kölelik ve başarı yolunda gerekli olanlar bunlar... Egemen
dünya düzeninin egemen gerçeği... Bükemediğin eli öp ile başlayan egemen
boyunsunma ideolojisinin üstüne çıkarak, düzeni kullanıp, kişisel ilerleme yolunda
kendini biçimlendirme...)
İyi seyirler. İyi seyirler de ne demek? Tarihe tüketici-seyirci olaraktan katılmak
demek. Kızma kardeşim. İyi katılmalar deyim o zaman. Aynı şey mi?.. O zaman, iyi
uyumalar, pardon uygulamalar.
251
Download

FİKİRLER VE İDEOLOJİ 21 FEODALİZM 28 KAPİTALİST, SERMAYE