SOSYAL DEVİNİM NİYETİ ve “GELECEĞE EYLEM”
21. yüzyıl mimarlık ortamı için yapılabilecek eleştirilere önceki dönemlerde de rastlamak
mümkündür. “Yenilikten uzak” ve “tıkanmış olma hali”. “Önceki var olanın” artık yokluğu,
“gelecek” olanın gelmediği, devinimsiz bir tıkanmanın imgesi olan “sermayeder ideolojik bir
güç olan kapitalizme” müdahale niyeti iyimserlikten, imkansızlık algısına doğru
götürülmektedir.
“Küreselleşmenin” mimarlık eylemine ve kentlere olan diktası yadsınamayacak boyutlara
ulaşmıştır. Yüzyıl öncesinde “evrensellik” olarak algılanan entelektüel bir görüş
“küreselleşme”, bugün tüm yeryüzüne yayılarak ticari bir kimliğe bürünmüştür. Fiziki ve
sosyal bağlamda birey-toplum-kent arasındaki sosyal kesit değerini yitirmiştir.
Evrensellik bireyi eşitlemeyi hedefler, yaşaması için gerekli olanakları sağlar, fakat “mevcut”
küreselleşme birey, toplum ve çevresini önemsemez. Modernleşme insanı özne ve nesne
olmasını idealize ederken, “mevcut” aşama bireyi “tüketici” olarak nesneleştirir. Toplumsal
yapı içerisindeki “bireyler”, artık daha çok “tüketiciler”, salt bir ekonomik varlıklar. Yani
bireylerin oluşturduğu bir toplumdan ziyade, tüketicilerden oluşan bir sistem mevcutdur.
Sermayeder sınıfın bütünüyle hakim olma hali -neo-liberalizm- , siyasi ideolojinin ürünü
olmak ile birlikte mevcut durumu tariflemektedir. Toplumcu ve sosyal nitelikli kavrayışlar,
sermayenin boyunduruğunda kayıplaşmıştır. Kişiler bir algı tutulması yaşamakta, her şeyi
alınır, satılır olarak görme durumu yaratan çağımızın nesneleştirme teması, kentsel mekanları
da bir rant alanı noktasına getirmiştir.
Kapitalizmin içi boşaltılmış bir “özgürlük” hedefini insanlara inandırabilmesi, sovyetlerin
dağılması sonucu “toplum temelli” ütopyanın yıkılması ile birlikte kolaylaştı. Küreselleşme
olgusunun önünü açılmış, ulus devletlerin dağılışı, avrupa birliğinin güçlenmesi vb. etmenler,
sermayenin dünyayı ele geçirmesini olanaklı kılmıştır. Dönemin politikası neoliberalizm,
ekonomik politikası küresellik, ideolojisi ise postmodernizmdir. 1
Postmodern toplum modeli sistematik bir sirkülasyon ile topluma alıştırıldı. Kapitalist temelli
toplumsal kaos şimdinin “teması”. Kentler ise metropoleşme adı altında kaotikleşerek tepki
1
verirken, kamusal faydacılığın göz ardı edildiği, mülk parsellerinden oluştuğu varsayımı
yerleşmiş, siyasal söylemlerin aracı olarak kapitalizmin kök saldığı dev yatırım topraklarına
dönüşmüştür. Küreselleşmenin şirketleri ise “simge-güç” temalı, işlerliğin biçimin içine
sokuşturulduğu, gövde gösterisi “yüksek binaları” istediler mimarlıktan. Temel niyet olan
birey-toplum, yani sosyal niyet mimarlıktan sterilize edildi.
Kentsel dönüşüm projeleri de, kentin kentli için sosyal ve fiziksel olarak iyileştirilmesinde ön
ayak olmasından ziyade sermayeder sınıf ve politik ideolojinin güdümünde kalmıştır.
İyileştirme hedefi maskesi ile sosyal doku bozulmuş, ayrıştırma-parçalama ile sorunlar
ilavelenmiştir. Devlet hakim rolünü devretmiş olmasından ötürü sınıfsal ayrımlar konusunda
etkisiz -niyetsiz- kalmıştır. Kısaca “modernite kültürü” ile birlikte barındırdığı sosyal
mimarlık da günümüz siyasi bakışında örtbas edilmiştir. Çünkü, içerisinde evrensellik temalı
devrimci bir karşı duruş barındırır. Modernitenin sosyal bir devinim aracı olarak gördüğü
mimarlık, tanımını yitirip –toplumsal yarar gözeten sosyal bir eylem- hakim siyasi ve
ekonomik güçlerin güdümünde araçsallaşarak, sosyal sorumluluğundan uzaklaştırılmış ve
sermaye kentlerine hizmet eder duruma getirilmiştir.
Bulunduğumuz süreci “toplumsal fayda ve sosyal sorumluluk bilinci” noktalarında daha iyi
irdelemek amacıyla 1937 yılında Kozlu Kömür İşleri Türk Anonim Şirketinin İdare Meclis
Raporu’ndan bir sosyal kesit: “1935 senesinde başlamış olduğumuz İhsaniye’de iki amele
yatakhanelerinden istifadeye geçilmiştir. Şirketimizin inkişafına binaen çok gayri kafi olan
memurin ve amele evleri ve bekar amele yatakhaneleri inşaatına bir program dahilinde bir an
evvel devamın çok lüzumlu ve faideli olacağı kanaatindeyiz.” 2
Toplum hayatının ve dolayısıyla kentlerin eleştirilebilir olduğu kadar yeniden şekillenebilir
olduğu düşüncesi içerisinde bulunduğumuz süreç içerisinde kaybolmuş gibi gözükmekte ve
bu da “inandırılmışlıkla” birlikte “niyet üretmenin” eksikliğinden kaynaklanmaktadır.
Buradan hareketle, toplumsal yapı ve kentlerde meydana gelen değişimler ile birlikte oluşan
kuşku duyguları, şimdi ve geleceğin üzerine düşünmek ile birlikte geleceğin üzerine hayaller
kurmak eylemini körüklemelidir. “Karşıt kültür” olan modernitenin ana teması olan eleştirel
bakış etkinleşmeli ve özgürleştirme amacı ile devingen niyetleri – hayalleri, ütopyalarıdevreye sokmalıdır.
Ütopyalar, mevcut statükoya “karşı taraf” olarak kuvvetlenirler. "Ütopyanın temel işlevi
Bloch’un önermesiyle, şimdi var olanın eleştirilmesidir."
3
Eleştiri bilinci dediğimiz de,
nihayetinde, alternatiflerden yana olma yönünde karşı konulmaz bir eğilim değil midir?
2
4
Mevcut ideolojinin sürdürülebilirliğine karşı “eylem” halinde olan kişiler tarafından
üretilirler. “Bugün” sürecinden kopmadan, öngörülere sahip gelecek projesi olarak
tanımlayabileceğimiz ütopya, salt gelecek düşü algısına indirgenemez. Geleceğe “eylem”,
geçmişe özlem ile çatışırken, “eylem”in galip çıkması yol açıcı olabilecektir.
Ütopya gelecek için şimdinin-bugünün itici güç olarak kullanılmasını sağlar. Bammer,
ütopyayı “geçmişten daha iyi bir geleceğin -şimdinin içinde gizil kalmış özgürleştirici itkinin
artık bastırılamayacağı, özgür bırakılacağı bir geleceğin- olabilirliğine inanmak, değişikliğe
gereksinme bulunduğunu varsaymakla kalmayan, o değişikliği yaratmak için etkin olarak
çalışan bir harekete sürekli güç kaynağı sağlayan itici güçtür” olarak tanımlarken “niyet” ile
“eylem”in birlikteliğini vurgulamıştır.
19. yüzyıl sanayi devrimi ile birlikte mimari ve edebi ütopyalar, 20. yüzyıl içerisinde daha
çok
yazılı metinlerle, manifesto biçiminde ortaya konan modernizmin şekillenmesinde
öncülük etmişlerdir. 1900’lerde başlayan manifestolar da, savaş sonrası dönemde ortaya
konan mimari ütopyoların kaynağı olarak gösterilebilir.
İkinci dünya savaşı ardından yoğun biçimde üretilen ütopyalar; endüstrileşmenin üretim
biçimi ve buna bağlı olarak toplumsal yapılarda travmatik değişimler yaratmasından beslenir.
Kentlerde meydana gelen değişimler ile birlikte gelecekte nelerin olacağı konusunda merak ve
kuşku duyguları kuvvetlenmiştir. Bu besleme, “ütopya” kavramını tekrar diriltmiş, şimdinin
ve geleceğin üzerine düşünmek eylemini körüklemiştir.
Savaş sonrası yaratılan ütopyaların ortak kaygısı, büyüme ritmi yüksek nufüsun, kent
yaşamınını çözümsüzleştirecek problemler zinciri oluşturmasıdır. Ayrıca artan araç sayıları ve
sonucunda şehir içine taşınan otoyollar ve araç park alanlarının yoğunluğu, makineleşmenin
yaygınlaşması ile yeni bir toplumsal yapıya işaret edeceği tartışılan noktalar arasındadır.
Bu dönemde ütopya düşüncesi ulaşılamayacak sonuca odaklı bir hayalden, sürece odaklı ve
gerçekleştirilebilir bir eylem taslağı algısı haline dönüşmüştür. Karmaşa ve belirsiz gelecek,
deneysel olma ana temadır. Ütopyalarda şehirlerin tümüne müdahale eden sil baştan tutum
yerine mevcut kentlere eklenebilirlik, sürekli değişime açık bir anlayış görülmektedir.
“Modern dünyanın şafağında değişim değeri kullanım değerinin türevi olarak ortaya çıkmıştı.
Bugün ise hâkim mimarlık, değişim değerini gözeten mimarlık değil, değişim değerinin dikte
ettiği mimarlıktır.” 5
İkinci dünya savaşı ardından üretilen mimari ütopyalarda sanayileşmenin zihinde yer ettiği
mevcut doğa ile etkileşim yollarını eleştiren, toprak yüzeyini “toprak yüzeyi” olarak bırakan
3
projeler bazı yeni arayışlardır. Mimarlık alanındaki en önemli kavrayışlardan biri de toplumun
ilişkileneceği kamusal alanların sorgulanması ve üretilen projelerin bir tip oluşturması ve
çoğaltılabileceği fikirleridir.
Üretilen proje ve metinler canlı düşünce ortamının birer verisi olarak yeni düşüncelerin önünü
açmış, yakın gelecek ile ilgili kaygıları ve önerileri ele almıştır. Bu projelerin ana teması
“arındırılmış bir inşa etme eylemi” ya da “salt bir zihinsel eylem” değildir. Verilerin
değişkenliğini sorgulamak, öngörümde bulunmak, ideal bir toplum-kent kurgulama niyeti ve
eylemidir.
Üretilen proje niyetlerinin kıymeti ise, gelecek konusunda sahip oldukları
duyarlılıktır.
Modernistler mevcut olandan iyiye doğru dönüşüm yapılabileceğine inanmışlardır. Bu
yöndeki eleştirel yaklaşımlara yönelik karşı söylemlerin ilk önemli dışa vurumu Venturi’den
gelmiştir: “Kenti olduğu gibi kabullenip, onu anlayarak yola çıkmalıyız, bunlar mimari
tasarım ve şehircilik açılarından daha faydalı olacaktır”. 6
Kısaca, modernistler dünyayı dönüştürmek, daha iyiye ulaşmak niyetlerindeyken, postmodern
söylemler “irdeleme” halindedir. Günceli alıp, onun değişkenlerine göre çıktı veren bir gerçek
dünya tanımlaması –görünen- açık niyet mektublarıdır. Fakat gerçek, politik ideolojinin
gerektirdiği görüşün, sistemin doğruluğuna inandırma çabası olarak görülebilir. Kritik olan ise
modernistler kendi medyalarını kendileri oluşturmaya çabalamışlarken, modernite karşıtı
görüşler kurumsallaşmış araçlar tarafından geniş kitlelere aktarılabilmiştir.
Sermayeder kapitalizm ise gelişen teknolojinin getirdiği internet, medya gibi araçları
kullanarak “sistematik” bir biçimde muhalif temaları sindirebilmekteydi. Neoliberalizmin
yarattığı büyük ölçekli şirketler egemen hale geldi. Sistematik olan inandırma söylemleri,
görünen ile sahisi farklı niyet sunuşları ve sindirme halen devam etmektedir.
Savaş sonrası ivmelenen konut üretiminin, 20 yy. başındaki mimari söylemlerin bünyesindeki
anlamlarından çok, yalnızca biçimsel olarak çoğaltılmış olmaları -modernist yapıların
modernizm karşıtı görüşleri beslediği- eleştirilmeye başlanmıştır ve mimarlığın yerine
sanayileşmenin kentleri biçimlendirmesi bazı rahatsızlıklar oluşturmuştur. Sosyalizm ve
modernizm arasındaki güçlü bağ, sanayileşmeyi karşısına alarak masum halini yitirmeye
başlıyor. Çelişkiler baş gösteriyor.
“Le Corbusier Mussolini ile flört edecek, Oscar Niemeyer Brasilia'yı popülist bir başkan için
tasarlayacak ama acımasız generaller için inşa edecekti. Bauhaus'un içgörüleri toplama
4
kamplarının tasarımı yolunda seferber edilecekti; biçimin, işlevin yanı sıra kârın da ayak
izinde yürüdüğü kuralı her yerde hâkim hale gelecekti.” 7
Görünen odur ki, çıkar yığınları sistemi diktası kazanandır ve “alıştırılmış” bir sirkülasyonda
–pek de farkında olmadan- hayatımızı sürdürmekteyiz. Bütün bunlara ek olarak, bireysel
eleştirebilme yetisi, toplumsal muhalefet etkinliği çürümüş durumda. Başkalaşmış yaşam
biçimleri ve ivmesinden bi haber olmak, tepkisizliği de olağan kılmakta.
Bütün özümsenenler ile bir altlık oluşturduğumuzda, sermaye yayılımının kaçınılmaz
olduğunu bilmekle birlikte; ulusal kaynakların toplumsal-kamusal fayda yönünde kanalize
edilmesi ile işe koyulmalıdır. Kontrol etme, denetleme sistemleri kurgulanmalı, sermaye ve
politika birlikteliğine karşın toplumsal yarar arama bilinç ve vizyonuna sahip kanal
oluşturarak,
sermayederin
sosyolojik
ve
fiziksel
yansımalarının
törpülenmesine
niyetlenebilinir. Ayrıca çözüm yolu olarak batının bizden beklediği oryantalist tavırla
geleneklerimize dolanıp, mevcut karakteristik kentlerin geleneksel mimari ve şehirciliği ile
dar bir kafes içerisinde kalmamalıyız.
Kentlerdeki yenileme, dönüştürme, ekleme eylemlerindeki çözümlemelerin niteliği ortadadır.
Planlama ve tasarım, “nefes alma alanları olarak yeşil alan ihtiyaçtır”, “trafiği 3. köprü ile
rahatlatacağız” gibi risksiz ve sığ yaklaşımlarla karşılık bulamaz. Ya da kent planlamasında
sloganlaştırılanlardan mesafeli olmak da yarar vardır. “Yeşil alanın kutsallığı” ile kent
içindeki yoğun etkileşimden ayrık, kent yaşayışına katılamayan, piknik yapma alanlarına
dönüşen “İstanbul kıyı şeridi” bu sloganların bize getirdiklerindendir. Olası 3. İstanbul boğaz
köprüsü de politikacıların insiyatifindedir. Tartışılması gereken bu güçler dengesi olmalıdır.
Meslek profesyoneli olmak bile her zaman nitelikli kararların alınmasını sağlıyamıyorken,
iktidar-meslek profesyonelleri arasındaki ilişki irdelenmeli, tartışılmalı yani, siyasi iktidarların
kent üzerinde aldığı kararların kontrol mekanizması sağlıklılaştırılmalıdır.
Mevcut ideolojik durumun toplumsal hayatta somutlaştırdığı kavramlar için farkındalık
yaratılmalı -ki, sorgulansın, tartışılsın-, “toplumsal” öngörülere niyetlenilsin ve ziyan
edilenler için ise gelecek üzerinden düşünülsün ve varsaymakla kalmasın, etkinleşsin ve
ütopyalar var edilsin.
Bugüne direnerek, yeni -var olmayan- için devinmeli, “güneşte bir yer” arama cesaretine
sahip olmalı toplumlar. Mimarlık tarihinin tecrübe ettiği sorgulamaların farkında olarak, ona
yeni sorgulamalar ekleyip bir geri kazanım sağlamalıyız. O zaman devingen mimarlığa,
devingen olduğunu hatırlatabiliriz.
5
“Yeni” kavramının düşüncede yerinin olmamasının sonucu “karanlık” olmuştur. “Yeni” bir
şey olmayınca, “yeni” tanımlanamayınca tarih yazılamaz. Dolayısıyla zaman “yeni”lerle
ölçeklendirilir. 8
Ertekin, H. , Postmodern Başkalaşma Üzerine, 2011.
“Kozlu Kömür İşleri Türk Anonim Şirketinin 11. İş Senesi İdare Meclis Raporu” 1937.
3
Sevinç, A. , İkinci Dünya Savaşı Sonrası Mimarlık Hayalleri: Ütopya Eskizleri, İstanbul, 2005.
4
Foster, H. , Tasarım ve Suç, İletişim Yayınları, İstanbul, 2004.
5
Batuman, B., Sosyal Mimarlık İçin Tezler.
6
Venturi, R. ,Brown, S., B., Izenour, S., Las Vegas’ın Öğrettikleri, Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı
Yayınları, İstanbul, 1993.
7
Harvey, D. , Postmodernliğin Durumu, Metis Yayınları, İstanbul, 1997.
8
Yürekli, H. ve F., Mimarlık Bir Entelektüel Enerji Alanı, Yapı Yayın, İstanbul, 2004.
*
Sargın, G., A., Emek-Değer Çelişkisinin Mekansal İzdüşümü; Türkiye’de Kent ve Rant.
1
2
6
Download

21. yüzyıl mimarlık ortamı için yapılabilecek eleştirilere - Lab-On