MAVİ
Neslihan ARSLAN
Adım Boncuk. Yalnızca Boncuk. Ne afili bir anlamım, ne de öyle zor bir
söyleyişim var. Ne bu hayattan büyük beklentilerim, ne de öldükten sonra
birilerinin beni hatırlamasını sağlayacak bir özelliğim var. Ben yalnızca küçük,
mavi, kendimi bildim bileli bir kavanozun içinde durup duran bir plastik boncuğum.
Nerde doğduğumu bilmem, nereliyim, nereye aidim sorularının cevabı tam bir
muallak benim için. Varlığımdan haberi bile olmayan insan nesli, bu dünyadaki
yaşam süremin bin yıla yakın olduğunu söylüyorlar. Onca sürede ne yapacağım,
birbirini kovalayan günler, aylar ,yıllardan ne alıp, onlara ne vereceğim bilmiyorum.
Bin yıl; dile kolay. Ne zaman doğduğumu da bilmediğim için büyüdüm mü
kestiremiyorum. Görüntüm hep aynı, herhangi bir yaşlılık belirtisi yok. Rengimde
bir solma, yüzeyimde bir kırışıklık, hislerimde bir değişiklik yok. Bu kavanozun
içine , gözlerinin önüne kesilmiş bir kakül, yüzü olur olmaz sebeplerle gülen, kısa
boylu, zayıf elli, çilli bir kız çocuğu koydu beni. Benimle birlikte pek çok boncuğu
daha. Birlikte bir renk cümbüşü gibiyiz. Ben de o cümbüşün bir noktasıyım işte,
fazlası değil. Bu küçük kız; Narin, sekiz kardeşin en küçüğü. Kalabalık bir ev
burası. Üzerine hep aynı pembe, çiçekli elbisesini giyiyor. Sanırım en çok onu, bir
de bizi, bir kavanoz dolusu boncuk koleksiyonunu seviyor. Bizden başka oyuncağı
olmadığından mı bilmem, aslında bilmek de istemem. Zira bu duygu, bana özel
hissettiriyor. Bazen hepimizi aynı anda odanın içindeki kirli, çok da güzel
kokmayan bir kilimin üstüne saçıveriyor. Önce korkuyorum. Hızlı düşersem nerem
olduğunu bilmediğim bir yerlerim ağrıyor, ama yine de rutin hayatımdaki en büyük
heyecan bu olduğu için seviyorum bu olayı. Yani öyleydi; ta ki onu görene kadar…
Narin, bir gün avucunun içinde zümrüt yeşili bir başka boncuk ile geldi.
Boncuk demeye dilim varmıyor aslında, nitekim o, bize hiç mi hiç benzemiyordu.
Benden çok daha güzeldi, öylesine parlıyordu ki uzun uzadıya bakmak mümkün
değildi. Kenarlarında etrafını saran ince,gümüşten bir işleme; şimdiye dek adına
güzel dediğim ne varsa baştan düşünmeme sebep bir endam… Ah nasıl bir ateş
düşüvermişti içime öyle. Ne tarifi mümkün, ne izahı. Ne kavuşması mümkün, ne
dokunması. Öyle bir rüzgar ki içimde; sanki ezelden beri benimle birlikte
esmekte. Bu düşünceler içinde kaç gün savruldu yüreğim durduğum yerde, ona
daha yakın olup, olur ya, derdimi bir şekilde açabilme ümidiyle kaç gün yandım
bilmiyorum. Kışın en soğuk, kalbimin ise buna ters bir orantıyla en sıcak olduğu
günlerden bir gün, Narin’lere misafir geldi. Onlara pek misafir gelmezdi; hem
ikram edecek bir şeyleri olmadığından, hem de evin babası sevmezdi öyle gelip
gitmeleri. Bu davetsiz misafirler, bir süre çay içip muhabbet ettikten sonra,
küçük bebeklerini Narin’ e verdiler oynatsın diye. Küçücük bir bebekle nasıl
ilgileneceğini bilemeyen Narin; el çabukluğuyla aldı tek oyuncağı kavanozumuzu ve
uzun zamandan sonra yine saçaladı kilimin üzerine hepimizi. Önce bir kaçımızı
avuçladı küçük, beyaz, tombul bebek, sonra gözüne beni kestirmiş olacak Narin
bile görmeden atıverdi ağzından içeri. Çığlıklar atıp debelendiysem de kimse
duymadı sesimi. Ne Narin, ne de benim zümrüt yeşili sevdam… Bir ayrılık ki;
düşman başına. Bir ayrılık ki; kimse görmedi yeryüzünde böylesini. Bu evden
gidişimin böyle olacağını kim bilebilirdi? Bin yıla sığdıracağım bir aşkı , bir
bebeğin yeni çıkan dişleri ve tükürükleri arasında başlamadan bitireceğim hangi
insanoğlunun aklına gelirdi? Hiç birisinin. Artık ne rengarenk bir cümbüşün
içerisinde günlerce durmak, ne de soylu zümrüt sevdamın salınışını izlemek
gözlerimin önünde. ..
Aklımı ve yüreğimi kurcalayan düşünceler içerisinde birkaç saniye geçirdiysem
de , beni ağzının içinde bir o yana bir bu yana sürükleyen bu küçük canavar
sayesinde canımın derdine düşmem uzun sürmedi. Dişleri yeni çıktığından olacak
beni umarsızca ezmeye çalışıyor, yumuşacık damağı buna izin vermiyordu.
Bebekliğinden haberi yok tabi keratanın! Şimdi çıkaracak, çıkardı diye
düşünürken beklenmedik olan gerçekleşti ve küçük yutağından itiverdi beni ince
,uzun bir yola doğru hain bebek. Burası alabildiğine kırmızı, yine ıslak ve de
meşakkatli bir yoldu. Sonu görünmeyen ve de tahmin edemediğin bir yolda
ilerlemek ne acayip bir şeymiş. Tabir-i caiz ise bir boşlukta sallanıyormuş gibi
hissediyorsun. Bir korku, bir merak çıkageliyor, ne yapsan da gitmiyor. Az gittik ,
uz gittik, gele gele bir kasılıp bir gevşeyen,çok da büyük sayılmaz bir çukura
geldik. İçinde enteresan kokan bir su ve asit bulunduran bu çukur başlarda
gözüme sakin gözüktüyse de çok geçmeden dört bir yandan beni kuşatıp
saldırmaya başladı. Adaletsiz bir savaştı bizimkisi, çünkü neye karşı kendimi
savunduğumu bile bilmiyordum! Belli ki bir an önce beni oradan atmak istiyor,
varlığımı kabul edemiyordu. Bu vücutta ikimize yer yoktu. Lakin unuttuğu bir şey
vardı ki; biz de kolay lokma değildik. Yılların tecrübesi ve dayanıklılığıyla öyle
kolay baş edemezdi. Nitekim ne kadar uğraştıysa da bir türlü zarar veremedi
bana ve o da başından savma yoluna gitti. Yalnız buranın çıkış deliği öyle kolay
geçilecek bir kapı olmadı benim için. Pek çok adını bilmediğim yabancı maddeyle
sarıldı etrafım. İçlerinden sıyrılıp çıkmam tam bir meydan muharebesiydi.
Başıma gelenlere hala inanamıyor bir sesin beni duyması için dualar ediyordum.
Umut etmek kötü şey. Bazen iyi ama çoğunlukla kötü bir şey. Hepimizi hayata
bağlayan da o, tükenince hepimizi aynı hayattan koparan da. Yüreğimde koca bir
yer tutan malum umutlarla vardığım yol, siz deyin iki ben diyeyim üç cm
kalınlığında yine ince uzun bir yer. Ama bu seferki epey uzun. Burası da en mide
kadar sevmedi beni. Yedi-sekiz metre boyunca bol virajlı yollardan gidip; bu
mevcut dışlanmışlığımla yine tek başıma savaştım. Hiçbir şekilde baş eğmedim,
yenilmedim, emilmedim, sindirilmedim. Sonunda bu ıslak ve karanlık yerden
kurtulup, yarenime kavuşacağım günün hayaliyle savaşmaktan , hayatta kalmaktan
hiç vazgeçmedim. Vazgeçmeyecektim…
Ne kadar yol gittim, yabancısı olduğum bu yerlerde kaç gün sürüklendim
bilmiyorum. Gözümü açtığımda bunduğum yerden daha kalınca bir yerdeydim.
Yalnız dostlar; öyle bir yere ayak bastım ki; ooyyyy nasıl bir koku, ne siz sorun ne
ben söyleyeyim. Evler yansın! Vay ben öleyim! Sanırım hayatım boyunca ilk defa
orada intiharı düşündüm. Yaşamak buysa, ben bu oyunda daha fazla yoğum diye
düşündüm. Biri beni sınıyorsa yenildim diye düşündüm. O pis kokan yerin içinde
sevgili arkadaşlarım; ne baba ocağı, ne sevgili yanağı… Böyle güzel, pembe yanaklı
bir varlığın içi ne pismiş meğer diye düşündüm. Bütün sempatim, yaşama hevesim
kayboldu. Tüm bu duygular içerisinde ölüm yolları düşünürken nerden geldiğini
bilemediğim bir itici kuvvetle yuvarlak bir delikten düşüverdim. Sesimi duydular
mı bilmem; bu hiçbirini çok da sevemediğim organlar, beni el birliğiyle atmışlardı
sonunda dışarı. Ve ben bu duruma üzüldüğümü hiç söyleyemeyecektim. Düştüğüm
yerde aynı dayanılmaz koku devam etse de içimde bir ışık yanmıştı. Güzel, güneşli
gönler göreceğime dair bir ışık. Sabırla bekledim. Bekledim, bekledim… Akrep hiç
bu kadar yavaş kovalamadı yelkovanı. Başımı döndüren bu ekşimsi ceset kokusu
artık serseme çevirmişti beni. Sabır, elden kaçmak üzere olan bir serçe yavrusu.
Hal böyleyken, ansızın gözlerime değen bir gün ışığıyla irkildim. Sonunda
beklediğim aydınlığa kavuşmuştum. Henüz bahsi geçen aydınlıkla kucaklaşamadan,
beni fark etmeyen milyonlarca insan gibi, bizim şirin ama içi ‘kokuşmuş’
bebeğin annesi, günlerdir çektiğim çileden bihaber; bezle birlikte buruşturup bir
çöp kutusuna attı beni. Hiç düşünmedi, hiç sormadı halimi, görmedi bile gözleri.
Öylece attı. İnsan ırkı biraz acımasız galiba diye düşündüm o vakit dersem yalan
söylemiş olmam. Nitekim bendeniz, mavi boncuk, hikayelere bazen de şiirlere
konu olan ‘küçük şey’ , bin yılda eğer şansı varsa güzel bir kızın boynuna takılan
derbeder boncuk, çilekeş boncuk; sırasıyla büyük bir çöp konteynırına, oradan
daha büyük, büyük ötesi bir çöplüğe atıldım. Oralarda da kaderi benimkine benzer
arkadaşlarım oldu. Çoğunlukla ağlayıp, nadiren de güldüm. Büyüdüğümü bile
anlayamayan ben, dibine kadar yaşlandığımı hissettim. Saçlarım olsa ağarırdı. Gül
olsam solar, bülbül olsam ötmezdim.
Adını hatırlayamadığım bir yazar demiş ki : ‘‘ bu ölümler ve evlenmeler de
olmasa hikayeler nasıl bitecekti?’’ Benim hikayem de böyle olmadı. Ne evlendim,
ne de öldüm. Ne mutlu bir son oldu benimkisi, ne de felaket. İçinde bulunduğum o
güzel olmayan çöplükten geri dönüşüp başka bir şey olmak üzere ayrılanlar oldu.
Uçan ve de yürüyen hayvanlara yem olan da. Biz, yani geriye kalanlarla ben ,
insanoğlunun başka bir ayıbıdır ki; mavi, masmavi bir suya boşaltıldık. Yüzme
bildiğimi ilk kez o zaman fark ettim. Denizi ne denli sevdiğimi de. Uzunca bir
süredir uçsuz bucaksız bir deryanın içerisinde sırtüstü yüzmekteyim. Narin’i çok
özledim. O ince çizgiler halinde yerde durup duran saçaklı kilimi, tanıdık insan
seslerini, kışın kömür, yazın sarımsak kokan o evi, bir de onu; en çok onu… Deniz,
gökyüzü, ben, hepimiz maviyiz. Umudun mavisi; güzel mavi. Birbirimizi seviyoruz.
Ben , ‘‘ kendi hikayemin kahramanı, kendi gemimin kaptanıyım’’. Bazen dünyayı
dolaşan bir derviş, dalgalanınca deniz, hayali kahramanlarla savaşan Don Kişot’um.
Bu yol nereye gider bilmem. Yolun sonu neresi, onu da bilmem. Bilmek de istemem
artık. Ben yalnızca bu saçı püsküllü, püskülü kirli dünyanın bir yerlerinde yaşadım.
Ve hala umutlu, hala maviyim.
Download

MAVİ Neslihan ARSLAN Adım Boncuk. Yalnızca Boncuk. Ne afili bir