GÜLÇİÇEK HATUN KIZ ANADOLU
İMAM HATİP LİSESİ
TEFSİR DERSLERİ METİN NOTLARI
FÎL SÛRESİNİN TEFSİRİ
MUSTAFA GÜLEÇ
ِ
ِ ‫ص َح‬
ِ ‫اب ال ِْف‬
‫﴾ اَلَ ْم يَ ْج َع ْل َك ْي َد ُه ْم فِي‬١﴿‫يل‬
‫ا‬
َ
َ ‫اَلَ ْم تَ َر َك ْي‬
َ ُّ‫ف فَ َع َل َرب‬
ْ ‫كب‬
ِ‫﴾ واَ ْر َسل َعلَْي ِهم طَْيراً اَبَاب‬٢﴿‫ضلِيل‬
‫﴾ تَ ْرِمي ِه ْم بِ ِح َج َارة ِم ْن‬٣﴿‫يل‬
ْ َ‫ت‬
ْ
َ
َ َ
ِ
ْ
﴾٥﴿ ‫كول‬
‫أ‬
‫م‬
‫ف‬
‫ص‬
‫ع‬
‫ك‬
‫م‬
‫ه‬
‫ل‬
‫ع‬
‫ج‬
‫ف‬
﴾
٤
﴿
‫يل‬
‫ج‬
‫س‬
َ
َ
ِّ
ُ َ ْ ََ ْ ُ ََ
Rabbinin, fil sahiplerine ne yaptığını
görmedin mi? (1) Onların tuzaklarını boşa
çıkarmadı mı? (2) Üzerlerine balçıktan
pişirilmiş taşlar atan sürü sürü kuşlar
gönderdi. Nihayet onları yenilmiş ekin
yaprakları haline getirdi. (3-5)
BU SUREDE BULUNAN KELİMEİER
ِ ‫ص َح‬
ِ ‫اب ال ِْف‬
‫يل‬
ْ َ‫ ا‬:Fil ordusu, Fil arkadaşları;
‫ تَ َر‬: Gördü, Görmek; ‫يَ ْج َع ْل‬: Kılar,
Yapar,Kılmak, yapmak; ‫ َك ْي َد‬: Oyun,
Tuzak; ‫ضلِيل‬
ْ َ‫ت‬: Şaşkınlığa düşürmek, Alt
üst etmek; ‫اَ ْر َس َل‬:Gönderdi, Göndermek;
ً‫طَْيرا‬: Uçuşan varlık, Kuş, Haşarat.
ِ‫اَبَاب‬: Grup grup, Bölük bölük; ‫تَ رِمي ِهم‬:
‫يل‬
ْ ْ
َ
ِ : Taşlar; ‫ِس ِّجيل‬
Onlara atıyorlardı; ‫ارة‬
‫ج‬
‫ح‬
ََ
: Şiddetli, katı, sert, kiremit gibi
sertleşmiş taş, dünya semâsı; ‫صف‬
ْ ‫ َع‬:
Kırıp dökmek, eğip bükmek, ekin
yaprağı, saman, taze yaprak, taze ekin;
‫ َمأْ ُكول‬: Yenmiş; ‫ اَلَ ْم تَ َر‬: Görmedin mi.
SÛRENİN GENEL TANITIMI
Mekke’de indirilen ve 5 âyetten oluşan Fîl
Sûresi, resmi sıralamada 105, iniş sırasına göre
19. Sûredir.
Bu Sûrenin Hümeze ile anlam ilişkisi şöyle
kurulabilir. Mal biriktirme sevdası ve kendinden
başka adam tanımayan alaycı ve küstah tavrıyla
Ebrehe de, muhtemelen Hutame’yi boylayacaklar
arasında yer alacaktır.
Bu Sûrede Hz. Peygamber’in doğumundan bir
yıl önce meydana gelen ve “Fîl Olayı” diye anılan
bir girişimden ve sonuçlarından söz edilmektedir.
ِ
ِ ‫ص َح‬
ِ ‫اب ال‬
‫ْفيل‬
‫ا‬
َ
َ ‫اَلَ ْم تَ َر َك ْي‬
َ ُّ‫ف فَ َع َل َرب‬
ْ ‫كب‬
"Rabbinin fil sahiplerine nasıl (muamele)
ettiğini görmedin mi?" (Fil, 1)
FÎL OLAYI
Rivayet olunduğuna göre, Ashame enNecaşî'den önceki Yemen hükümdarı Ebrehe ibn
es-Sabbâh el-Eşrem, San'â'da bir kilise yaptırır
ve ona el-Kalîs adını verir. Maksadı ise, hacıları
oraya çekmektir. Derken, Kinane oğullarından
birisi çıkar, o kiliseye, geceleyin, büyük abdestini
bozar... Bu durum da, Ebrehe'yi kızdırır.
Arablardan birisinin bir ateş yakıp,
rüzgârın o ateşi, kiliseye ulaştırıp, oraya
yaktığı, bunun üzerine de Ebrehe'nin
Kâbe’yi yakmaya yemin ettiği de ileri
sürülmüştür. İşte bu maksatla Ebrehe,
beraberinde çok kuvvetli olan ve adı
Mahmûd olan bir fil ile birlikte, Habeşistan
ve sair yerlerden topladığı ordu ile birlikte,
yola çıkar. Ki bu ordunun içinde, ayrı
cinsten sekiz fil daha bulunmaktadır.
Bu sayının on iki ya da bin olduğu
da ileri sürülmüştür. Mekke'ye
yaklaşınca, kendisini Abdulmuttalib
karşılar ve ona, geri dönmesi için,
Mekke'deki mallarının üçte birini
vermeyi teklif eder. Fakat o, kabul
etmez. Derken, ordusuna silah
kuşatır ve o fili de ordunun önüne
alır.
Onlar her ne zaman bu fili, Harem-i
Şerif cihetine doğru yönelttilerse, o çöker
ve oradan kalkmaz. Ama Yemen'e veya
diğer yönlere doğru yönelttiklerindeyse,
koşarak gider. Derken Ebrehe,
Abdulmuttalib'e ait iki yüz deveyi alır.
Bunun üzerine Abdulmuttalib, develerini
geri almak maksadıyla, onların yanına
gelir. İri yapılı birisi olduğu için, Ebrehe
ona önem verir.
Ebrehe'ye, "Kureyş'in efendisi ve Mekke
kervanının sahibi" diye takdim olunur.
Abdulmuttalib ne maksadla geldiğini
anlatınca da, Ebrehe, "Gözümden
düştün. Zira ben, senin ve atalarının dini
demek olan Kâbe’yi yıkmak için geldim.
Sen buna hiç aldırmadın; ama, alınan
develerini istemek için buraya kadar
geldin!.." dedi.
Bunun üzerine Abdulmuttalib, "Develerin
sahibi benim, o Beyt'in de sahibi vardır.
Orayı, sana karşı koruyacaktır" dedi, sonra
da dönüp, Kâ'be'ye geldi ve Kâ'be'nin
halkasına yapışarak şöyle demeye başladı:
"Allah’ım, herkes kendi helal malını
müdafaa eder; sen de kendi malını koru!
Bu gün seni, Salib'den yana olan ve ona
tapanlara karşı, kendi yandaşlarına (âline)
yardım et.
Onların haçı ve güçleri, haddi
aşarak, senin gücüne galib
gelemesin. Eğer Sen Kâbe’mizi
onların insafına terk edersen et,
Sen bilirsin. Ya Rabbi, onlara karşı,
Senden başka umacağım kimse
yoktur. Ya Rabbi, onlara karşı, bu
harîmini Sen koru, müdafaa et.”
Bu duayı yaptı ve döndü. Bir de ne görsün, Yemen
tarafından bir takım kuşlar gelmiyor mu? Bunun
üzerine Abdulmuttalib şöyle demeye başladı:
"Vallahi, bunlar yabancı kuşlar, ne Necidli, ne de
Tihâmeli, yani Mekkeli..." Her kuşun gagasında bir,
ayaklarında da İki taş vardı ki, bunlar mercimekten
büyük, nohuttan küçük idiler. İbn Abbas'ın, bu taşı,
Ümmühanî'nin yanında Kafîz gibi, burnu çizgili,
tıpkı Zıfâr kabilesinin gözboncuğuna benzer bir
biçimde gördüğü rivayet edilmiştir. Taş, adamın
başından giriyor, aşağıdan çıkıyordu. Ve her taşın
üzerine, kime ait olduğu da yazılmıştı.
Böylece bu, Kâ'be'yi yıkmaya katılanların hepsi,
yollarda, vadilerde, helak olup, yok oldular. Ebrehe
ise hastalandı, derken parmak uçları düştü. Göğsü
yarılıp, kalbi dışarı fırlayarak öldü. Derken, veziri
Ebû Yeksûm, geriye döndü, üzerinde de bir kuş uçup
duruyordu. Necâşî'ye geri döndü ve durumu ona
anlattı. Hadiseyi anlatıp bitirince de, o taş onun
üzerine düştü, Necaşî'nin önünde yığılıp kaldı... Hz.
Aişe (r.a)'nin de şöyle dediği rivayet edilmiştir:
"Ben, filin komutanını ve bakıcısını, kör-kötürüm
olmuş, dilenir oldukları bir vaziyette gördüm..."
AYETLE İLGİLİ ŞÖYLE BİRKAÇ SORU
SORULABİLİR:
HADİSE ÇOK ÖNCE İKEN NEDEN‫ اَلَ ْم تَ َر‬DENİLDİ?
Birinci Soru: Bu hadise, Hz. Peygamber (s.a.v)'in
peygamber olmasından uzun bir süre önce meydana
gelmiş olmasına rağmen, Cenâb-ı Hak niçin,‫اَلَ ْم تَ َر‬
görmedin mi?" buyurmuştur.
Cevap: Buradaki "görmek" ifadesiyle, bilme ve
hatırlatma manaları kastedilmiş olup, bu, bu
haberin mütevatir bir haber olduğuna bir işarettir.
Böylece bu konudaki bilgi, kesin, kuvvet ve açıklık
bakımından, fiilen görmeye denk bir ilmi olmuş olur.
İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, başkalarına (hadiseyi
görmeyenlere) bir kınama yoluyla, "Onlardan önce
nice nesilleri helak etmiş olduğumuzu görmediler
mi?" (Yasin, 31) buyurmuştur. Peki, daha niçin
Cenâb-ı Hak, "Allah'ın her şeye kadir olduğunu
bilmedin mi?" (Bakara, 106) buyurmuştur da
denilmesin; çünkü biz diyoruz ki, buradaki fark
şudur: İdraki tasavvur olunamayan şeyler hakkında,
kadir olduğu için, ilim maddesi kullanılır. Ama
mesela fiilin kaçması, gitmesi gibi, idraki tasavvur
olunan şeylere gelince, burada "görmek" hadisesi
kullanılabilir.
KEYFE (NASIL) KELİMESİNDEKİ İNCELİK
İkinci Soru: Peki, Cenâb-ı Hak niçin ‫ف فَ َع َل‬
َ ‫اَلَ ْم تَ َر َك ْي‬
ِ
‫ك‬
‫ب‬
‫ر‬buyurmuş
da,
‫ك‬
‫ب‬
‫ر‬
‫ل‬
‫ع‬
ُّ
ُّ
َ َ
َ َ َ َ ‫ اَلَ ْم تَ َرماَف‬buyurmamıştır.
Cevap: Zira varlıkların zatların zatları olduğu gibi
onların birtakım keyfiyetleri de vardır bu keyfiyetler
onların medlullerine delalet ederler. İşte bu
keyfiyetlere, kelamcılar "Delil ciheti, yönü" adını
verirler. Medhe ve övgüye müstehak olma yani
nitelendirme imkânı, zatları görme ile değil, bu
keyfiyetleri yakalamakla mümkün olur. İşte bu
yüzden Cenâb-ı Hak, "Onlar, üstlerindeki semaya
bakmadılar mı? Onu nasıl bina etmişiz..."(Kaf,6)
buyurmuştur.
ََ‫ فََع‬KELİMESİNİN ÖZELLİĞİ
Üçüncü Soru: Cenâb-ı Hak, niçin, "kıldı, yarattı,
amel etti.." demedi de, ‫ فَ َع َل‬buyurdu?
Cevap: Çünkü ‫ َخلَ َق‬bir işin başlangıcı için ‫َج َع َل‬
"kıldı" da, keyfiyet için kullanılır. Nitekim Cenâb-ı
ّٰ
ِ‫اَلْحم ُد ل‬
ِ
ِ
ِ ‫ض وجعل الظُّلُم‬
ِ
َّ
Hak, ‫ُّور ثُ َّم‬
‫ن‬
‫ال‬
‫و‬
‫ات‬
‫ر‬
‫اْل‬
‫و‬
‫ات‬
‫و‬
‫م‬
‫الس‬
‫ق‬
‫ل‬
‫خ‬
‫ي‬
‫ذ‬
‫ل‬
‫ا‬
‫ه‬
‫ل‬
َ
ْ
ّٰ
َ
َّ
َ
َ
َْ
َ َ َ َ ََ َ َ ْ َ َ
ِ َّ‫“ ال‬Hamd, gökleri ve yeri yaratan,
‫ين َك َف ُروا بَِربِّ ِه ْم يَ ْع ِدلُو َن‬
‫ذ‬
َ
karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a
mahsustur. Böyle iken inkâr edenler başka şeyleri
Rablerine denk tutuyorlar." (En'âm, 1)
buyurmuştur. ‫ع ِم َل‬İse,
talepten sonra kullanılan bir
َ
fiildir. Hâlbuki ‫ فَ َع َل‬daha genel bir ifâdedir, daha
genel bir ifadedir..
Bunun için, bu ayette, ‫' فَ َع َل‬nin kullanılması
daha münasip olmuştur. Çünkü Cenâb-ı Hak,
o kuşları yaratmış, o filin karakterini de, (o
anda), üzerinde bulunduğu karakterin aksine
kılmıştır. Mekkeliler, Cenâb-ı Hak'dan,
Beytullah'ı korumasını istemişlerdir. Belki de
onların içinde, duaları makbul olacak
kimseler vardır. Şimdi, Cenâb-ı Hak şayet, bu
üç fiili zikredecek olsaydı, o zaman söz uzardı.
Böylece bu fiillerin üçünü de içine alan bir fiil
‫ فَ َع َل‬zikretmiştir.
NİÇİN ER-RABB DEĞİL DE RABBUKE
DENİLDİ?
Dördüncü Soru: Peki, Cenâb-ı Hak niçin, ‫ك‬
َ ُّ‫َرب‬
demiş de, ‫ب‬
ُّ ‫الر‬
َّ dememiştir? Buna şu birkaç
açıdan cevap verebiliriz:
1) Cenâb-ı Hak adeta, şöyle demek istemiştir:
"Onlar, bu intikam alışımı gözleriyle görüp
müşahede ettiler. Ama yine de putlara tapmayı
bırakmadılar. Hâlbuki ey Muhammed, sen, bu
intikam alışımı bizzat gözünle görmedin.
.
Ama bana şükretmek ve itaatte bulunmak
suretiyle, bunu itiraf edip kabul ettin.
Böylece de, bu intikam alışımı gören,
(adeta) sen görmüş oldun. Böylece de, hiç
şüphesiz, onlardan ayrıldın. Ben de,
onların içinden seni seçtim. Şimdi Ben,
"Senin Rabbin" diyorum. Yani, Ben,
senin içinim, onlar için değil; tam aksine
Ben, onların aleyhineyim."
2) Cenâb-ı Hak adeta, "Ben, fil ordusuna
bunu, seni ululamak ve senin peygamber
olarak gelişini kutlamak için yaptım. Bu
demektir ki ben, seni, senin toplumundan
önce eğitenim. Bunun için, sen bilfiil zuhur
ettikten ve dünyaya geldikten sonra seni
eğitmeyi nasıl bırakabilirim?.." demek
istemiştir ki, bunda, Hz. Peygamber
(s.a.v)'e, kendisinin galib geleceği
hususunda bir müjde verilmektedir.
TAACCÜBÜN SEBEBİ?
Beşinci Soru: Cenâb-ı Hakk'ın, ‫ك‬
َ ‫اَلَ ْم تَ َر َك ْي‬
َ ُّ‫ف فَ َع َل َرب‬
ifâdesi, taaccüb sadedinde zikredilmiş bir ifadedir.
Hâlbuki bu tür şeyler, Allah'ın kudretine nisbetle
pek de ilginç değildir. Bunun için, bu taaccübün
sebebi nedir? Buna şu birkaç açıdan cevap
verebiliriz:
1) Kâbe, Hz. Muhammed (s.a.v)'e tabidir (ikinci
derecede gelir). Bu böyledir, zira ilim, mes'ûd
olmadan da ifa edilir. Ama âlimsiz mescid olmaz. O
halde âlim, inci; mescid ise, onun sedefi
mesabesindedir.
Sonra, o peygamber, Velîd ibn Muğîre'nin
kendisiyle alay ettiği, böylece de kalbi
daralmış olan o muhterem zattır. Buna göre
Cenâb-ı Hak sanki, "Büyük bir hükümdar
mescidini ta'n edince, onu yerle bir ettim,
yok ettim.. Bunun için, senin hakkında ileri
geri konuşan kimseye gelince ki sen, her
şeyin esası ve maksadısın- onları helak ve
yok ederim" demek istemiştir ki, bu cidden
enteresandır.
2) "Kâbe, senin namazında, kendisine
yöneldiğin kıblendir. Kalbin ise, bilgi
ve marifetinin kıblesidir. Ben, senin
amelinin kıblesini, düşmanlardan
korumaktayım. Şimdi, senin dinini
kıblesini, günahlardan ve
masiyetlerden korumaz olur muyuz?"
demektir.
KUL HAKKININ ÖNEMİ
Yedinci Soru: Kureyş kâfirleri, ta öteden
beri, Kâ'be'yi putlarla doldurmamışlar
mıydı? Bunun, Kâ'be'nin duvarlarını
yıkmaktan daha çirkin bir şey
olduğundaysa, şüphe yoktur. Öyleyse,
Cenâb-ı Hak daha niçin, Kâ'be'yi yıkmaya
gelenlere o azabı vermiş de, orayı putlarla
dolduranlara bir azabta bulunmamıştır?
Cevap: Çünkü Kâ'be'yi putlarla doldurmak,
Allah'ın hakkını çiğnemek; orayı harab etmek
ise, mahlûkatın hakkını çiğnemektir. Ki, bunun
bir benzeri de, yol kesen ve meşru devlet reisine
başkaldırmış olan kimsenin durumudur.
Bunlardan adam öldürenler Müslüman
olmalarına rağmen, öldürülürler. Hâlbuki yaşlı
kimseler, körler, ibadetgâhlarda bulunan din
adamları ve kadınlar, kâfir bile olsalar,
öldürülmezler. Zira bunların zararları, insanlara
ulaşmaz.
Bil ki Allah Teâlâ, onlara ne
ِ
yaptığını belirtince ‫ضلِيل‬
‫ت‬
‫ي‬
ْ َ ‫اَلَ ْم يَ ْج َع ْل َك ْي َد ُه ْم ف‬
"O bunların, kötü planlarını boşa
çıkarmadı mı?“ (Fil, 2) buyurmuştur.
Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
KEYD KELİMESİNİN MANASI
Bil ki, el-keydu ‫اَلْ َك ْي ِد‬bir başkasına,
gizlice zarar vermek istemektir.
Buna göre şayet, "Peki, bu şey ayan beyan ortada
iken, Cenâb-ı Hak bu İşi niçin "keyd - tuzak" diye
isimlendirmiştir? Zira karşı taraf, Kâ'be'yi
yıkacağını açıkça söylüyordu..." denilirse, biz deriz
ki: Evet, o bunu açıkça söylüyordu, ama onun
kalbinde, açığa vurduğundan daha şiddetli bir
kötülük bulunmaktaydı. Zira o, Arablara olan
kıskançlığını içinde saklıyor, Kâbe sebebiyle,
Arablar için hâsıl olan o şerefi Arablardan ve
onların beldesinden alıp, kendisine ve beldesine
yöneltmek istiyordu.
ÜÇÜNCÜ MESELE
ِ
‫ضلِيل‬
‫ت‬
‫ي‬
ْ َ ‫ ف‬İfadesi, "boşa çıkarmada, ibtâl
etmede..." Manalarındadır. Nitekim birisi
birisinin tuzağını boşa çıkarıp zayi ettiğinde,
denilir. Ki, bunun bir benzeri de, Cenâb-ı
ِ َ‫ك تَأْتِي ُكم رسلُ ُكم بِالْب يِّ ن‬
Hakk'ın, ‫اتۜ قَالُوا بَ ّٰلىۜ قَالُوا‬
ُ َ‫قَالُوا اَ َولَ ْم ت‬
َ ْ ُُ ْ
ِ‫(“ فَادعواۜ وما دعّٰ ؤا الْ َكافِ ِرين ا‬Cehennem bekçileri)
ِ
َّ
ۜ‫ض ََلل‬
‫ي‬
‫ف‬
‫ْل‬
ُ ُ ََ ُ ْ
َ
َ
derler ki: “Size peygamberleriniz açık mucizeler
getirmemiş miydi?” Onlar, “Evet, getirmişti” derler.
(Bekçiler), “Öyleyse kendiniz yalvarın” derler. Şüphesiz
kâfirlerin duası boşunadır.
"(Mü'min, 50) ayetidir.
Buna göre mana, "Onlar o kiliseyi yapmak
suretiyle, o Kâ'be'ye kastettiler. Hacıları o
kiliseye çevirmek suretiyle bu işe başlamak
istediler. Ama Allah Teâlâ, o kiliseyi
yakmak suretiyle onların tuzaklarını boşa
çıkardı. Derken, onlar ikinci kez, Kâ'be'yi
temelinden yıkmayı arzu ad ar da, Allah, o
kuşları onların üzerine salıvermek
suretiyle, bu işlerini de boşa çıkardı"
şeklindedir.
EBABÎL KUŞLARI
ِ
‫ابيل‬
‫ب‬
‫ا‬
‫ا‬
‫ر‬
‫ي‬
‫ط‬
‫م‬
‫ه‬
‫ي‬
‫ل‬
‫ع‬
‫ل‬
‫س‬
‫ر‬
‫ا‬
‫و‬
َ
َ
َ
ً
َ
َ
ْ
ْ
ْ
َ
َ
ْ
َ
َ َ
"O, bunların üzerine sürü sürü kuşlar gönderdi"(3)
BURADA BİRKAÇ SORU SORULABİLİR:
Birinci Soru: Cenâb-ı Hak, niçin, habersiz olarak,
ً‫ طَْيرا‬buyurmuştur?
Cevap: Bu, ya tahkir için böyle getirilmiştir.
Çünkü her zaman bu yapılan iş; en hakir iş olursa,
Allah'ın fiili de, o nisbette harikulade ve en büyük
olur. Yahut da, "tefhim" içindir. Buna göre Cenâb-ı
Hak, adeta, "kuşlar, amma ne kuşlar! O ufacık
taşları atıyorlar, ama attıkları hiç boşa çıkmıyor,
hedefini buluyor.." demek istemiştir.
İkinci Soru: "Ebabil'' ne demektir?
Cevap: Dilcilere gelince, meselâ Ebû Ubeyde, bu
kelimeye, "bölük bölük" manalarını verir.
Üçüncü Soru: Bu kuşların şekil ve şemailleri
nasıldı?
Cevap: İbn Şîrîn, İbn Abbas'ın, "Tıpkı, filin hortumu
gibi hortumları, köpeğin patileri gibi pençeleri
bulunan kuşlar idi.." dediğini rivayet ederken, Ata da,
İbn Abbas'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bunlar,
deniz tarafından bölük bölük gelen siyah kuşlardı.."
Belki de, bunun sebebi, o kuşların, dış
görünümlerinde siyah renkli, içlerinde de küfür ve
masiyetin siyahlığı bulunan bir topluluğun üzerine
salıverilmiş olmalarıydı.
Saîd ibn Cübeyr'den de, bu kuşların, küçük
beyaz kuşlar olduğu rivayet edilmiştir. Belki,
bunun da sebebi, küfür zulmetinin bu kuşlar
sebebiyle bozguna uğrayıp sona ermesiydi.
Çünkü beyaz, siyahın zıddıdır. Bu kuşların, tıpkı
yırtıcı kuşların başlarına benzer başları bulunan
yeşil kuşlar olduğu da ileri sürülmüştür. Ben
derim ki, bu kuşlar, bölük bölük olunca, belki de,
bunların her bir grubu, başka bir şekil üzere
idiler. Bunun için, herkes, gördüğünü tavsif
etmiştir. Bu kuşların, kırlangıçlar gibi, alaca
oldukları da ileri sürülmüştür.
SİCCÎL
‫تَ ْرِمي ِه ْم بِ ِح َج َارة ِم ْن ِس ِّجيل‬
"Ki bunlar onlara pişkin tuğladan taşlar
atıyorlardı"
AYETLE İLGİLİ BİRKAÇ MESELE VARDIR:
BİRİNCİ MESELE
Ebû Hayve, "Allah veya kuşlar attı" anlamında,
‫ يَ ِرمي ِه ْم‬şeklinde okumuştur. Çünkü bu, cem-i
müzekker için kullanılan bir zamir olup, fiil,
manadan dolayı müennes getirilmiş, ‫ تَ ْرِمي ِه ْم‬şeklinde
okunmuştur.
İKİNCİ MESELE
Âlimler, bu atmanın keyfiyeti hususunda da şu
izahları yapmışlardır:
1) Mukâtil, şöyle der: Her kuş, biri gagasında,
ikisi ayaklarında olmak üzere, üçtaş atıyordu ki,
kimi öldüreceğine dair ismi üzerinde yazılı
bulunan bir adamı öldürüyordu. O taşlar,
düştüğü yeri delip, öte taraftan çıkıyordu. Eğer
mesela, bir kimsenin başına düşmüşse, onun
makatından çıkıyordu.
2) İkrime İbn Abbas'ın şöyle dediğini
rivayet etmiştir: Allah Teâlâ, o taşları, fil
ordusu üzerine salıverdi. O taşlar, onlardan
herhangi biri üzerine düştüğünde, orada bir
kabarcık meydana geliyor ve bu sebeple,
çiçek hastalığına benzer bir hastalık
meydana geliyordu. Bu, Said İbn Cübeyr'in
görüşüdür. Bu taşların en küçüğü,
mercimek; en büyüğü ise, nohut kadardır.
Bil ki, bazı kimseler, bunu kabul etmeyerek
şöyle demişlerdir: "Şimdi biz, mercimek tanesi
gibi olan bu taşlarda, ağırlık bakımından,
insanın başından girip makatından çıkacak
denli bir güç ve kuvvet olduğunu söylemiş
olursak, o zaman, kocaman bir dağın da,
ağırlığının olmayıp, ancak saman çöpü kadar
bir ağırlıkta olduğunu da tecviz etmiş
olurduk.” Bu ise, gözle görünen şeylerden
bile güvenin kalkması anlamına gelir.
Çünkü her ne zaman böyle bir şey caiz olursa, o
zaman bizim yanı başımızda nice güneşlerin ve
ayların bulunduğu, fakat bizim onu görmediğimiz,
aynı şekilde, hür bir kimsenin de, kendisi doğuda
bulunduğu halde, mesela Endülüs'de bir toprak
parçası görmesini vb. şeyleri mümkün görmemiz
gerekirdi. Hâlbuki bütün bunlar ise imkânsızdır.
Bil ki, bütün bu kimseler, biz ehl-i sünnet ve‘lcemâatin itikadına göre olabilecek şeylerdir.
Ancak ne var ki, örf, böyle şeylerin olmadığı
şeklinde cereyan etmektedir.
ÜÇÜNCÜ MESELE
Âlimler "siccîl"in ne demek olduğu hususunda da
şu izahları yapmışlardır:
1) Siccîl, sanki de kâfirlerin azabının kaydedildiği
divanlarının (amel defterlerinin) bir ismidir. Bu
tıpkı, “siccîn'in” kâfirlerin amel defterlerinin özel
ismi olması gibidir. Buna göre sanki "Azabları yazılı
ve tedvin edilmiş, azab türünden biri taş ile"
denilmek istenmiştir ki bu manaya göre, kelimenin
iştikakı, "salıvermek" demek olan "iscâl"
kökündendir. Su dolu büyük kovaya da, "seci"
denmesi böyledir. Bu defterlere, içinde onların
azabları yazıldığı için bir ad verilmiştir.
Çünkü azab, hem, "O, bunların üzerine sürü sürü
kuşlar saldı" ayetinden, hem de, "Onlar üzerine bir
tufan saldık" (A'raf, 133) ayetinden anlaşıldığı üzere,
"salıverme" sıfatı ile nitelenmiştir. Bunun için ‫جيل‬
ِّ ‫ِم ْن ِس‬
ifâdesi, "Allah Teâlâ'nın bu kitaba yazdığı şeylerden
olmak üzere..." manasınadır.
2) İbn Abbas "siccîl'in manasının, "bir kısmı taş bir
kısmı çamur" manasındadır.
3) Ebû Ubeyde şöyle der: "Siccîl, şedîd (kuvvetli)
manasınadır.“
4) Siccîl, dünya semasının adıdır.
5) Siccîl, cehennemden bir taştır. Çünkü siccîn,
cehennemin isimlerinden biridir. Bunun için "nûn",
lâm'a çevrilmiştir.
ASFİN ME'KÛL
‫صف َمأْ ُكول‬
ْ ‫فَ َج َعلَ ُه ْم َك َع‬
"Derken (Allah) onları, yenmiş ekin yaprağı gibi
yapıverdi"
BU AYETLE İLGİLİ OLARAK BİRKAÇ MESELE VAR
BİRİNCİ MESELE
Âlimler "asf'ın ne demek olduğu hususunda bir
takım izahlarda bulunmuşlardır. Âlimler burada da
şu izahları yapmışlardır:
a) Bu, tarlada, hasad sonrasında kalan rüzgârın
kırıp geçirdiği, hayvanların yediği ekin yaprağıdır.
b) Ebü Müslim, "asf", samandır. Çünkü
Hak Teâlâ, "zu'l-asfı ve'r-reyhân" (samanlı
ve kokulu...)" (Rahman, 12) buyurmuştur.
Zira asf, rüzgârın toz halinde savurduğu ve
taneden ayırdığı şeydir. Bu şey, yenildiği
zaman iyice ufanır, hiçbir mukavemeti
kalmaz" demiştir.
c) Ferrâ, "asf, başak oluşmazdan önce,
ekinin, sapını saran yapraklardır" der.
d) Asf, içi yenilen, kabuğu kalan tane
demektir.
İKİNCİ MESELE
Âlimler, "me'kûl"ün tefsiri hususunda
da şu izahları yapmışlardır:
a) Me'kûl, yenilmiş şey demektir. Bu
izaha göre burada şu iki ihtimal söz
konusudur.
Birinci İhtimal: Mana, "hayvanların yeyip,
sonra da yediklerini dışkı olarak atıp, bu
dışkının kuruyup dağılan ekin ve saman"
şeklinde olmasıdır.
Böylece bu ekinlerin, biribirlerinden
ayrılışları, dışkının parçalarının
dağılmasına benzetilmiştir. Fakat buradaki
ifade, Kur'ân'ın edeb üslubuna göre gelmiş
bir İfade olup, tıpkı, "O ikisi (yani İsâ (a.s)
ile Hz. Meryem) de yemek yerlerdi"
(Mâide,75) diyerek, def-İ hacette
bulunduklarını kastetmesi) gibidir. Bu,
Mukâtil’in Katâde'nin ve Atâ'nın rivayetine
göre İbn Abbas (r.a)'ın görüşüdür.
İkinci İhtimal: Bu teşbih, ekinin
yapraklarına kurt düşüp, onu delik deşik
ettiği zamanki ekin yaprağına yapılmış bir
benzetmedir.
b) "Me'kûl", Allah onları, tanesi yenilmiş,
geriye samanı kalmış bir ekin gibi yaptı"
demektir. Bu takdire göre ayet, "Allah
onları, tanesi yenilmiş saman gibi yaptı"
manasında olur. Bu tıpkı, "yüzü güzeldir"
manasında, "Falanca güzeldir" denilmesi
gibidir.
Böylece "me'kûl"ün, asf (saman) İle olan
ilgisi, tanelerinin yenilmiş olması
bakımındandır, çünkü bu mana malumdur.
Bu görüş de, Hasan el-Basrî 'nindir.
c) "Me'kûl",yenilen şeyler" demek olup,
canlıların yediği" manasınadır. Çünkü
yenilmeye elverişli olan her şeye "me'kûl"
denir. Buna göre ayet, "Allah onları,
hayvanların yediği saman gibi kıldı"
manasındadır. Bu da İkrime ile Dahhâk’ın
görüşüdür.
FİL SÛRESİNİN GENEL MESAJLARI
1-Vahyin ilk dönemine yakın bir geçmişte yaşanan
ve o dönemde herkes tarafından etraflıca bilinen bu
olay, mabede, yani Kâbe’ye, dolayısıyla Yüce Allah’a
ve O’nun iradesine karşı çıkmanın ağır faturası
hakkında bilgi vermekte, benzer niyetleri olanlar da
böylece uyarılmaktadır.
2- Yüce Allah, Ebrehe ordusunu yok etme nedenini,
Kâbe’nin kendi katındaki değerine bağlamıştır; diğer
bir nedenini ise bir sonraki sûrede ele almaktadır.
3- Helaki hak edenlerden değil, ilâhî rızayı rehber
edinip ödüllerle buluşturulanlardan olmayın niyaz
ediyoruz.
KAYNAKLAR
1.Fahreddin Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr (Mefâtihu’lGayb)
2.Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’ân.
3.Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur’ân Yolu Türkçe
Meâl ve Tefsir.
4.Mehmet OKUYAN, Kısa Sûrelerin Tefsiri.
5.Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an-ı Kerim
Meâli.
6.Diyanet Vakfı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı
Meâli.
HAZIRLIYAN
MUSTAFA GÜLEÇ
GÜLÇİÇEK HATUN KIZ ANADOLU
İMAM HATİP LİSESİ
MESLEK DERSLERİ ÖĞRETMENİ
24.10.2015
Download

2) Cenâb-ı Hak adeta