Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Türk - Japon İlişkileri ( 1876 - 1908 )
Bu bölüm hazırlanırken, F. Şayan Ulusan Şahin tarafından hazırlanan ve T.C.
Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanan "Türk - Japon İlişkileri ( 1876 - 1908 )"
adlı kitaptan faydalanılmıştır.
Türklerle Japonların İlk Karşılaşmaları
Japonlar ilk Türk’ü XIII. yüzyılda görmüştür diyebiliriz. Çünkü, ordusunda
Türklerin de bulunduğu Cengiz’in oğlu Kubilay Han, XIII. yüzyılda Japonya’ya da
saldırıda bulunmuştur ve Kubilay Han’ın ordusu bugün Ertuğrul Anıtı’nın da
bulunduğu Oşima Adası ile birlikte bütün Japon sahillerini vurmuş, ancak ülkeyi
istila etmemiştir.
Kubilay Han hakan olmasıyla devlet merkezini Hanbalık (bugünkü Pekin)’a
nakletmiş, çok geçmeden Kore’yi de hâkimiyeti altına almıştı. Ancak Japonya’ya
yaptığı seferlerde bir netice elde edememişti. Yerine geçen oğlu Timur ise,
saray vezirleri tarafından bu ülkeye karşı savaşmaktan vazgeçilmesi hususunda
ikna edilmiştir.
Batı dünyası Japonya’ya ait bir ilk bilgileri Marco Polo’dan (1254-1323)
öğrenmiştir. Kendisi Doğu’ya yaptığı seyahatini yazarken Japonya’dan da
ayrıntılı bir biçimde söz etmişti. Marco Polo, “II Milione” adlı kitabında o
günün Avrupası’nda kesinlikle bilinmeyen “Uzak Zipangu”dan yani bugünkü
Japonya’dan söz eder. Kendisinin buraya gitmediğini, duyduklarına dayanarak
Zipangu hakkında bilgi verdiğini belirtmektedir. Kendi ifadesiyle, “ada zaten
Ulu Hakan’ın ülkesinden değil”dir.
İlk Japon haritası bir Japon tarafından XIV. yüzyılda çizilmiştir. Japonya’nın
dünya haritasında yer alması ise XV. yüzyılda olmuştur. Bir plân biçiminde ve
yanlışlarla dolu da olsa ilk Japon haritasının XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud
tarafından çizildiği bir gerçektir.
Kaşgarlı Mahmud dîvânında şöyle demektedir: “Rum ülkesinden Maçin’e dek Türk
ellerinin hepsinin boyu beşbin, eni üç bin fersahtır. Tamamı sekiz bin fersah
eder. İyice bilinmek için bunların hepsi, yeryüzü biçiminde olan daire şeklinde
gösterilir”. Buna göre, Japonya’yı haritanın doğusunda bir ada olarak göstermiş
ve “Çaparka=Japonyalıların ülkelerinin uzak olması, araya büyük denizlerin
girmiş bulunması yüzünden dilleri bizce bilinemiyor” diyerek denizin onların
dillerinin öğrenilmesine imkân vermediğine işaret etmiştir.
Katip Çelebi de Cihannüma’sında Japonya’dan bahsetmektedir. Haritalarda
“Yaponya”yı göstermiş, ülkenin idari yapısı, dinî dili, ticareti, sanatı,
ahlâkı, geleneği, göreneği hakkında bilgi vermiştir.
Şemseddin Sami ise, Kamus-ul Alâm’da Japonya’yı şöyle tarif ediyor; “Çaponya
yahud Çapon (Japon): Asya kıtasının münteha-yı şarkında ve Çin’in sevahil-i
şarkiyyesi karşısında bir devlet olup, birkaç büyük ve birçok küçük adadan
mürekkeptir”.
Türk - Japon İlişkileri ( 1876 - 1908 )
XIX. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun Orta Doğu’daki Siyasî Durumu
Osmanlı Devleti 1299’da kuruluşundan 1579 yılına kadar sınırlarını devamlı
olarak genişlettiği için, bu devreye “Yükselme Devri” denilmektedir. Sınırların
genişlemesi 1579’da durmuş ve bu tarihten 1699’a kadar bir “Duraklama Devri”ne
girilmiştir. 1699 Karlofça Antlaşması’ndan 1815’e kadar ise Osmanlı Devleti
yaptığı savaşlarda devamlı toprak kaybederek sınırları gerilemeye başlamıştır.
Burada söz konusu olan Avrupa’daki sınırlarının daralması yani gerilemesidir. Bu
sebepten bu devreye de İmparatorluğun “Gerileme Devri” denilmektedir. XIX.
yüzyıl ise İmparatorluğun “Yıkılma Devri”dir. Özellikle milliyetçilik akımının
bir sonucu olarak, Osmanlı Devleti sınırları içinde bulunan yabancı milletler
birer birer bağımsızlıklarını alarak İmparatorluktan kopmuşlardır. Mesela,
1829’da Yunanistan, 1878’de Sırbistan, Romanya ve Karadağ, 1908’de Bulgaristan
ve 1912’de de Arnavutluk bağımsızlıklarını ilân etmişlerdir. Bu durum karşısında
Osmanlı Devleti, dışarıdan kendisine yönelen tehdit ve tehlikelere karşı, yanına
büyük bir devleti almak suretiyle bir denge meydana getirerek varlığını
korumaya, dağılma ve yıkılmasını önlemeye çalışmıştır. Buna da “Denge
Politikası” denilmektedir.
XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’da her zaman karşısına çıkan
devletler İngiltere ve Fransa olmuştur. İki devletin de önem verdiği Hindistan
idi ve Hindistan’a giden yol üzerinde bulunan Mısır’ı ele geçirmek için de
birbirleriyle mücadele hâlindeydiler. Fransa 1798’de Napoleon Bonabart’ın
Mısır’ı işgâl etmesiyle burayı ele geçirmek istediğini göstermişti. Ancak
İngiltere ve Rusya bundan endişeye kapılarak, Osmanlı Devleti’yle birer ittifak
yaparak Fransa’yı Mısır’dan çıkarmışlardır. Çünkü Mısır, İngiltere’nin Hindistan
sömürgesine giden İmparatorluk Yolu (Mısır, Akdeniz ve Cebelüttarık
Boğazı)’ndaydı ve Fransa Mısır’ı işgâl ederek İngiltere’nin Hindistan ile
bağlantısını kesiyordu. Rusya’da Fransa’nın Mısır’dan sonra Suriye’yi de işgâl
Sayfa 1
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
ederek kuzeye doğru çıkıp Osmanlı Devleti’ni yıkmasından korkmuştu. Çünkü
kendisi için güçlü bir Fransa yerine zayıf bir Osmanlı Devleti her zaman daha
iyiydi.
XIX. yüzyılda İslâm’ın son kalesi olarak Osmanlı İmparatorluğu, İran ve Fas
kalmıştı. Artık İslâm âlemi gücünü tekrar kazanabilmek için toplanmalıydı. Bunun
sonucunda pan-İslâmizm ortaya çıkmıştır ve II. Abdülhamid İmparatorluğun
devamını sağlayabilmek için, Avrupalı devletlerle ilişkilerinde denge
politikasını, İslâm âleminde de Halife sıfatıyla pan-İslâmizm politikasını
uygulamıştır. Sultan Abdülhamid’in Japonya ile XIX. yüzyılın ikinci yarısından
itibaren münasebetlerde bulunmaya başlamasının sebebi bu açıdan bakıldığında
açıkça ortaya çıkmaktadır. Osmanlı Devleti’nin Japonya ile veya Japonya’nın
Osmanlı Devleti ile daha önce neden herhangi bir münasebette bulunmadığı
konusunda ise şunlar söylenebilir; yüzyıllardır Avrupa ile uluslararası
ilişkilerde bulunan Osmanlı Devleti, tarihinin büyük bir bölümünde Japon adaları
ile uluslararası bir münasebette bulunmamıştır. Bunun sebebi, 1600-1868 yılları
arasında hüküm süren Tokugawa Shogunları’nın dış siyasetlerinde uyguladıkları,
isolationist/kendi memleketlerinin diğerlerinden ayrı hareket etmesi siyaseti
ile geleneksel Japonya’nın uluslararası siyasetten uzak durmasıdır. Meiji ile
başlayan modern Japonya ise, 1868’den sonra hızlı bir modernleşme programını
uygulamaya koyarak XIX. yüzyılda büyük dünya güçleri arasındaki uluslararası
rekabete katılmıştır.
Türk - Japon İlişkileri ( 1876 - 1908 )
XIX. Yüzyılda Japon İmparatorluğu’nun Uzak Doğu’daki Siyasî Durumu
Japonya ve Çin, XVII. yüzyılda itibaren kapılarını Batı’ya kapatmıştır. Bunun
sebebi, Avrupa devletlerinin Çin’de ve Japonya’da Hristiyanlığı yaymak için
yaptıkları propaganda ve çalışmalardır. Hristiyan papazlara (misyonerlere) karşı
duyulan bu tepkinin sonucunda bu iki devlet XVII. yüzyılın sonlarında Avrupa ile
her alandaki münasebetlerini en asgari seviyeye indirmeye çalışmıştır.
1850’lere doğru ise, Japonya’nın Tokugawa Shogunluğu (1603’den 1868’e kadar
devam eden feodal hükûmet) çözülmeye ve iktidar yeni güçlerin eline geçmeye
başlamıştı. XIX. yüzyılın ilk yarısında İngiltere, iktisadî açıdan Hindistan’da
hâkimdi. Yavaş yavaş Çin’de de etkinlik kazanmak için uğraşıyordu. Rusya ile
Fransa ise Japonya’ya yaklaşıyorlardı. Ancak Avrupa’nın siyasî meseleleri bu
devletlerin Uzakdoğu emellerini engellemiştir. Bu sırada A.B.D., Çin piyasasını
ele geçirmeye kalkışmış, Japonya’dan Çin’e geçiş alanı ve balina avı için
kullanabileceği bir liman verilmesini istemiştir.
A.B.D. 1846’da iki harp gemisini Japonya’ya göndermişti. Amiral Biddle, Tokyo
körfezine gelerek bir ticaret anlaşması için müzakerelerde bulunmak istemişse de
başarılı olamamıştı. Bu kez 1853’de Amiral Perry, dört harp gemisi ile Tokyo’ya
gönderilmiştir. Perry, bir yıl sonra tekrar gelmiş ve iki limanın açılmasını
(Hakodate ve Şimoda) ve ticarete müsaade edilmesini sağlamıştır. Bu anlaşma ile
birlikte diğer devletler de artık Japonya ile dostluk ve ticaret anlaşmaları
imzalamışlardır. Böylece Japonya dış dünyaya kapalı olan kapılarını bu
anlaşmalarla açmış oluyordu. Bu yıllara kadar Japonya hakkındaki bilgiler pek
sağlıklı değildi. Artık bu ülke hakkında daha doğru bilgiler edinilmeye
başlanıyordu.
1868’de ise Japonya’da artık Meiji dönemi başlıyordu. Prens Mutsohitso’nun
1868’de tahta çıkmasıyla “yenilenme” dönemi başlamıştır. Onun 45 sene süren
saltanatını Japonlar Meiji yani yenilenme devri olarak adlandırılmaktadırlar. Bu
modernleşme devri, “Revere the emperor, expel the barbarians”, “İmparatora eski
yerini verin (restore) ve barbarları kovun, sonno joi” sloganı ile
başlamaktaydı. Bu dönemin amacı, Japonya’yı dış dünyanın etkisi altında kalarak
bozulmaktan korumak ve imparatorla shogunun çift idaresinin hâkim olduğu
devirden on asır önceki altın çağa dönme çarelerini aramaktı. Bunun için 1869’da
shogun idaresinin dayandığı ileri gelen ailelerden oluşan Daimyo tabakasına ait
mal ve topraklar devralınmış, kabine sistemi kurularak parlamenter monarşi
başlatılmıştır. Japon gençleri İngiltere, Almanya, Fransa ve A.B.D. gibi
ülkelere Batı teknolojisini ve yöntemlerini öğrenmek için gönderilmiştir.
Meiji döneminin ünlü başbakanlarından Prens İto, yaptığı incelemelerde, batıyla
savaşanlar da, hiç savaşmadan teslim olan ülkeler de gittikçe
sömürgeleştiğinden, kendinî savunabilmek ve varlığını devam ettirebilmek için
Japonya’nın hızla endüstrileşmesi gerektiği kanısına varmıştı. Zaten Meiji
döneminin politikası ve ideolojisi de “çağdaşlaşmak” idi.
Japon tarihinde biri 1868 yılında, diğeri 1945 yılında olmak üzere iki büyük
değişme olmuştur. Asırlar boyunca tayfunlar, depremler ve volkanik patlamalar
arasında, Japonya’nın arazisi ve çehresi değişmeden kalmış, halk kendisini
değişikliklere ve değişmekte olanlara uydurmuş, geleneklerini, nizamı ve
gayesini korumuştur.
XIX. yüzyıl Japonya için Batı’yla doğrudan karşılaşma ve hesaplaşma dönemi
Sayfa 2
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
olmuştur. Genç Japon aydınları “kullanılabilir bir geçmiş”in peşine düştüler.
Bir yandan “barbar” Batı’dan bilim ve teknoloji almak, bir yandan da onların
karşısında dayanak olacak bir “millî kimlik” inşa etmek zorundaydılar. Geçmiş
kullanılabilir muazzam bir malzeme ile doluydu ve halk için bu çok önemliydi.
Geçmişte nasıl Çin medeniyeti üstün tutulup, Çinliler (veya Çinli yönetim
tabakaları) barbar sayılmışsa, şimdi de Batı medeniyeti yüceltilip, Batılılar
barbar bir kavim sayılıyordu. Japonların esasta (ruhen) batılılardan üstün
olduğu konusunda kimsenin şüphesi yoktu, ama Batı teknolojisinin üstünlüğünü de
herkes kabul ediyordu. Bu teknoloji Japon ruhunun emrine verilmeliydi. Bugün de
Japonya bu ruhun izlerini taşımaktadır. Ancak bugünün Japonyası’nı tanımak ve
anlamak için, Meiji Japonyası’nı (1868-1912) tanımak gerekir. Bu dönemde Japon
birey ve toplumunun yaşadığı değişimi ve onlarda değişmeden kalanı kavramadıkça,
Japon mucizesini anlamak da mümkün değildir.
Japonya’nın Osmanlı İmparatorluğu İle Münasebet Kurması
Yakınlaşmanın Sebebi ve İlk Temaslar
Osmanlı – Japon münasebetleri, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren
başlamıştır. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nu Sultan II. Abdülhamid,
Japonya’yı da İmparator Meiji yönetmektedir.
Japonya, kendisini yarı sömürge hâline sokan kapitülasyonların kaldırılması için
Avrupalı devletleri razı edememişti. Oysa bunlardan kesinlikle kurtulmak
istiyordu. Askerî gücünde çoğu zaman meseleleri çözmede yetersiz kaldığını
bildiği içinde müttefik bulmak yolunu tercih etmiş olmalıdır. Osmanlı Devleti
için de Japonya’nın dostluğu önemliydi. Kuzeyindeki ezeli rakibi Rusya’yı,
Uzakdoğu’dan tehdid edecek bir müttefik Osmanlı Devleti’nin mücadele gücünü
arttıracaktı. Nitekim, II. Abdülhamid, 1904-1905 Rus-Japon harbinde, Japonya’nın
galibiyetine sevinmiş, Rusya’nın kuvvetlerinin çoğunu Uzakdoğu’ya nakletmesinin
Karadeniz’deki taarruz kuvvetini azaltacağına dikkat çekmişti. Gerçi Ruslar,
Doğu cephesi meselesini hâlledince yine tehlike baş gösterecekti. Baltık’ı Rus
denizi hâline getiremeyince önlerinde tek seçenek olarak Karadeniz kalacaktı.
Bunu gören Padişah, eğer Japonya ile müttefik olursa Rusya için Doğu’da devamlı
var olan bir tehlike yaratmış olacaktı.
İki ülke arasındaki münasebetlerin başlaması 1867 tarihine rastlamaktadır. Bu
tarihte, Kafkasya’ya bazı Japonların geldiği, Yalta civarında çay yetiştirmek
istedikleri, bazılarının da İstanbul’a gelerek, Türkiye’de çay yetiştirmenin
mümkün olup olamayacağını anlamak için Ziraat Nezareti ile gayri resmî
temaslarda bulundukları, ancak bu girişimi sonuçlandıramadan İstanbul’dan
ayrıldıkları rivayet olunmaktadır.
Abdülhamid’in şehzade iken de Japonya ile ilgilendiği görülmektedir. 1872’de
İstanbul’da çıkan “Hakikat” isimli gazetenin 11 Ocak tarihli nüshasında,
Japonya’nın Yokohama şehrinden yazılan bir mektupta Japonya hakkında bilgi
veriliyordu.
Hadika gazetesi de yukarıda adı geçen gazetenin haberini verdikten sonra
Japonları tanımaya, gelişmelerini öğrenmeye başladığımızı, böyle giderse dünyada
bizden başka cahil bir kavmin kalmayacağını belirtiyordu.
Bu sırada şehzade olan Hamit Efendi, bu yazıyı okuduktan sonra özel doktoru olan
Mavroyani Bey’den Japonlar ve Japonya inkılâbına ait bilgi toplamasını
istemiştir. Artık Japonların Türklerin ilgisini çekmeye başladıkları
görülmektedir.
Japonya’nın Osmanlı İmparatorluğu İle Münasebet Kurması
Münasebetlerin Gelişimi
Bundan sonraki gelişmelere bakıldığında münasebetlerin geliştirilmesi açısından
Japonların Türklerden daha aktif olduğu görülmektedir. Japonlar, Meiji ile
başlayan Batı’ya açılma döneminde, Osmanlı İmparatorluğu’na da elçiler
göndererek, Avrupalı devletlerden ayrı olarak Hristiyan olmayan ve onların
çekindiği bir güç olan bu devleti de yakından tanımak ve onlara karşı bu bölgede
kendine bir müttefik edinmek istemiştir.
Osmanlı Devleti ile Japonya arasındaki ilk resmî temas 1871 tarihinde olmuştur.
Japonya tarafından Avrupa’ya gönderilen Büyükelçi İwakura’nın başkanlığındaki
heyete dahil olan Japon Dış İşleri Bakanlığı katibi Fukuchi Genichiro, Japon
devletinin temsilcisi olarak İstanbul’a gelmiştir. İstanbul’da çeşitli
temaslarda bulunan Fukuchi, hazırladığı resmî raporunda “Avrupa Milletlerarası
Fuarı”ndan bahsederken burada sergilenen Türk mallarının çokluğundan söz
etmektedir.
Japonya’nın, Amerika, İngiltere, Fransa, Rusya ve Hollanda ile anlaşmalar
imzaladığı ve böylece Batı’ya açıldığı yukarıda ifade edilmişti. Bunun üzerine
beş Japon asilzadesinin Avrupa’ya geldiği ve dönerken içlerinden Marki İto’nun
İstanbul’a uğradığından bahsedilmektedir.
Sayfa 3
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
1875’te Dış İşleri Bakanı Terashima Munenori, Başbakan Sanjo Sanetomi’ye; “...
Türkler gayri Hristiyan batı milleti olarak Avrupalılar ile diplomatik
ilişkilerde bulunuyorlar, bu bakımdan Japonlara benziyorlar. Biz de onlardan çok
şey öğrenebiliriz. Dolayısıyla onlar ile diplomatik ilişkileri açarsak bizim
için faydalı olacak...” şeklinde görüşünü belirtmiştir. Bunun üzerine
Terashima’dan Japonya’nın Londra sefiri Ueno’ya oradaki Türk sefiri ile bir ön
görüşmenin yapılması hakkında talimat gönderilmiştir.
Bundan sonra Japonya, Osmanlı siyasîlerinin gündemine 1876’da İngilizlerin
teklifi ile girmiştir. Sadrazam Mithat Paşa’ya, kendisini destekleyen İngiliz
politikacılarından aldığı mektupların birisinde, Japonya ile sıkı münasebetler
kurması tavsiye ediliyordu. Ancak, Mithat Paşa bu dönemde tüm dikkatini Kanunu
Esasi üzerinde topladığı için bu konuyla ilgilenememiştir.
Fukuchi’nin ziyaretinden 7 yıl sonra yani 1878’de bir Japon harp gemisi
İstanbul’a gelmiştir. “Seiki” adlı bu Japon harp gemisinin kaptanı Yarbay
İnoue’ye, Abdülhamid, “Ben de ülkenize harp gemimizi gönderip kaptanım ve
zabitanım vasıtasıyla imparatorunuza selâmımı iletmek istiyorum. Lütfen sevgimi
Japon İmparatoru’na söyleyiniz” demiş ve bu geminin subaylarına nişan vermiştir.
1880’de Prens Hebi’nin başkanlığında bir heyet Avrupa’nın kanunlarını incelemeye
gelmiş ve İstanbul’a uğramayı da ihmal etmemiştir. Heyet, iki ülke arasında bir
ticarî ve siyasî münasebet kurulmasını teklif etmiştir. Ancak bu teklif Said
Paşa tarafından diplomatik bir dille geçiştirilmiştir. Çünkü Japonlarla aktif
bir ilişkiye girilerek Rusya’yı kuşkulandırmak istenilmiyordu.
Said Paşa İstanbul’a gelen bu heyetin başkanı ile yaptığı görüşmede, Japonların
yenilikçi bir hareket içinde olduklarını gördüğünü ve böyle devam ederlerse
güçlü bir devlet olacaklarını hatıralarında yazmaktadır.
1881 yılı ise ilişkiler açısından yoğun geçmiştir. İlk olarak Prens Kato Hito
başkanlığında resmî olmayan bir heyet İstanbul’a gelmiştir. Bu heyetin asıl
amacı, yine Avrupayı incelemek, Japon ilerleyişinin temellerini
kuvvetlendirmekti. Aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin de durumunu inceleyerek, iki
ülke arasında iyi ilişkiler kurulması için temas ve tekliflerde bulunacaklardı.
Heyetin teklifi yine Rusya’ya karşı biraz ihtiyatlı olmak şartıyla uygun
karşılanmıştır. Heyet Padişah tarafından gayet iyi karşılanmıştır. Pera Palas
Oteli’nde kalmışlar, protokol memurları Galip Bey ve Ahmed Ali Paşa tarafından
karşılanmışlar, Ahmed Ali Paşa kendilerine mihmandar tayin edilmiş ve heyet
mensuplarına nişan verilmiştir.
Japonya’nın Osmanlı İmparatorluğu İle Münasebet Kurması
Ticaret Anlaşması Projesi
Bütün bu gelişmeler iki ülke arasında bir ticaret anlaşmasının yapılabilmesine
zemin hazırlıyordu. Nitekim, 1881 Şubat’ında Dış İşleri Bakanlığı Komiseri
Yoshida Masahura başkanlığındaki bir heyet İstanbul’a gönderilmiştir.
Bu heyet, Osmanlı Devleti’nin siyasî, ekonomik durumlarını incelemiş ve
hazırladığı raporu Petersburg’daki Japon ortaelçisi Yanagihara Yoshimitsu’ya
göndermiştir. Yanagihara’da bu raporu oradaki Türk sefiri Şakir Paşa’nın
hazırladığı Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcut durumuna ait bir rapor ile beraber
Dış İşleri Bakanlığına sunmuştur. Yanagihara ve Yoshida, Osmanlı Devleti ile
yapılacak olan bir anlaşmanın önemini ve gerekliliğini belirtmişlerdir. Bunun
üzerine Japon hükûmetinin talimatıyla Petersburg’daki Japon ortaelçisi
Yanagihara oradaki Türk sefiri Şakir Paşa’ya hükûmetinin hazırladığı bir ticaret
anlaşması müsveddesini sunmuştur. Şakir Paşa bu layihayı Babıâli’ye
göndermiştir. Layiha 13 maddeden oluşuyordu. Önemli maddeleri arasında;
- Her iki ülkede konsolosluk veya ticaret vekilliklerinin kurulması,
- Her iki tarafın vatandaşının, diğerinin ülkesinde başka milletlerden olanlarla
ticaret yapabilmesi, açık limanlarda gemilere izin verilmesi, arazi, mağaza
işletilmesi, her çeşit eşya ticareti yapılabilmesi. Ayrıca bunlara müsaade
edilen devletlerin vatandaşları ve gemilerine nasıl muamele ediliyorsa, her iki
devletin vatandaşları ve gemileri için aynı uygulamanın yapılması,
- İki devlet arasında ithalat ve ihracatın serbest olması, diğer devletlerden
alınan vergilerden başka bir verginin alınmaması,
- Harp gemilerinin karşılıklı girişlerinin serbest olması,
- Her iki memlekette bulunan vatandaşların hukukî meselelerine kendi
konsoloslukları ya da tüccar vekilliklerinin bakması, ayrıca iki ülke
vatandaşlarının bulundukları memlekette yaralanma, cinayet gibi olaylarla
karşılaşırsa, bu hadiselerin bulundukları ülke kanunlarına göre çözümlenmesi
gibi maddeler bulunuyordu. Said Paşa bu konuda şunları söylemektedir;
“Mütâlaasından ma’lûm olacağı üzere Japon lâyihası en ziyade mazhar-ı imtiyâz
olan devlet muâmelesi esası üzerine mübtenî idi. Ticaret ve seyr ü sefâin
muâmelatında bu esas mütekâbil kabul olunur ise de adliyece en ziyade nail-i
müsâade olan millet muâmelesinde bizim için faide mefkuddur. Çünkü Japonya’da
Sayfa 4
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
tebâ-yı ecnebiyye kavânin ve muhâkem-i mahâlliyeye ve Memâlik-i Osmâniyye’de ise
kâdim-i muâhedatın ahkâmından ziyade müsamehâtımızdan tahsil eden sui teâmülât
asârı olarak konsoloshane mahkemelerine tâbi’ olduklarından en imtiyazlı millet
muâmelesini kabulde tebâ-yı Osmâniyye için Japonya’da menâfi’ mevcud değilse de
Japonların burada istifadeleri bedîhîdir. Binâenaleyh teklif-i metükâbilimiz
Japonya’nın Memâlik-i Osmâniyye’de seyahat ve ikâmet edecek olan tebâsına
hukuk-ı milel kaidesi üzere muâmele olunması esasına bina olunmuştu”. Görüldüğü
üzere, Japonların imtiyaz istemeleri bu anlaşmanın imzalanmasını engellemiştir.
Ayrıca, başta Rusya olmak üzere Batılı devletlerin düşmanlığını çekmemek
anlaşmanın imzalanmamasında etkili olmuştur.
Padişah bu konu ile ilgili olarak şunları söylemektedir; “Her ne kadar aramızda
daimi bir diplomatik münasebet dahi mevcut değil ise de böyle bir anlaşma her
iki tarafa da faydalı olabilir. Fakat Rusya ile üzücü bir vaziyete düşmemek için
Türk-Japon ticarî ittifaklarında çok temkinli hareket etmemiz icap eder.
Etrafımızdaki dostlarımızla ve de düşmanlarımızla iyi geçinebilmek için aradaki
münasebetleri münasip bir seviyede tutabilmek; birisiyle dost olabilmek için
diğerinin düşmanlığını celbetmemek, dikkat edilmesi zaruri olan hususlardır”.
Neticede Abdülhamid’in Japonlar hakkındaki siyasî düşüncesi şu noktada
toplanıyordu; Mikado ile güçlü bir dostluk kurmak, Rusya’yı da kuşkulandırmamak
için Japonya ile siyasî bir ilişkiye girmemek, bununla birlikte bu dostluğu bir
ittifak hâline getirmekti.
Bu anlaşmanın imzalanmaması iki ülke arasındaki münasebetleri pek fazla
etkilememiştir. Ancak Japonya’nın bu dönemde her zaman Osmanlı
İmparatorluğu’ndan daha girişimci olduğunu tekrar belirtmek gerekir.
Nitekim 1883’te Japonya, Osmanlı Sadrazamı’na, Osmanlı Devleti’nin Petersburg
Sefiri’ne ve padişahın yaverlerinden Hakkı Bey’e nişanlar göndermiştir. Osmanlı
hükûmetide, Japon İmparatoru’na murassa’ Osmanlı nişanı verilmesinin
düşünüldüğünü ve Petersburg Sefareti’nin bu konudaki fikirlerini bildirmesini
istemiştir. Sefaret bunun üzerine, iki imparatorluk arasındaki münasebetlerin
geliştirilmesi ve devamının sağlanması açısından Japon İmparatoru’na adı geçen
nişanın verilmesinin münasip olacağını, 1 Nisan 1883 tarihli ve 84 numaralı
telgrafla Bab-ı âli’ye bildirmiştir. Yine 1884’de Japonya Başbakanı Sanjo
Sanetomi, kendisine verilen birinci rütbeden Mecidî nişanı için, Petersburg’daki
Japonya sefiri aracılığıyla teşekkür etmiştir. Japonya Başbakanı’na Ertuğrul
faciasından sonra Tahlisiye madalyası da verilmiştir. Bunun sebebi ise, Japonya
Başbakanı’nın Ertuğrul Fırkatteyni’nin Japonya’da batmasından sonra gerek
mürettebat gerekse şehit ve yaralılar için gösterdiği alâka ve yaptığı
yardımlardır.
1886 yılında Japon İmparatoru’nun özel müşaviri olan Kont Koruda, heyeti ile
birlikte Avrupa’nın durumunu inceleyerek İstanbul’a gelmiştir. Koruda İstanbul’a
gelmeden önce de Rus İmparator ve İmparatoriçesi tarafından kabul olunmuştur. Bu
Rusya ziyaretinin amacı Sibirya’nın mülki idaresini ve askeriyesini incelemek
olarak açıklanmıştır. Koruda ve heyeti İstanbul’a Hocabey yoluyla gelmiştir.
Petersburg sefirinin işaret ettiği üzere, kont ve heyetinin gelişi sırasında
gümrüklerde kolaylık gösterilmesi istenmiştir. Daha önce gelmiş olan bazı Japon
memurlarının eşyalarının gümrük vergisinden muaf tutulmaları göz önüne alınarak
bu uygulamanın Koruda ve heyetine de uygulanılması istenmiş ve bu kolaylık
kendilerine sağlanmıştır.
Sadrazam Kamil Paşa, Kont Koruda ve heyetinin, Hariciye Nezareti’ne gelerek bu
seyahat ve dönüş yolculuğu hakkında bilgi verdiğini ifade etmektedir. Buna göre
heyet, Atina, Roma, Viyana, Berlin, Paris ve Londra’dan geçerek Amerika’ya ve
buradan da Japonya’ya dönecektir.
Bu heyete de nişanlar verildiğini görmekteyiz. Koruda’ya birinci, özel katibi ve
tercümanına üçüncü rütbeden Mecidî, heyetteki askerî erkana da dördüncü rütbeden
Osmanî nişanları verilmiştir.
Koruda ülkesine döndükten bir yıl sonra (1887), Padişah’a tüfek ve hartûclar
göndermiştir. Padişah’ın, Koruda’nın bu hareketine karşılık, kendisine bir şey
verilmesinin gerekip gerekmediğini sorması üzerine, Hariciye Nezareti tarafından
Kont Koruda’ya bir yıl evvel İstanbul’a geldiğinde birinci rütbeden Mecidî
nişanı verildiği, bu sebeple tekrar bir nişanın verilmesine gerek olmadığı
bildirilmiştir.
1886 Ekim’inde gelen Koruda ve heyetinden sonra, aynı yılın Aralık ayında
Japonya hükûmeti Ticaret ve Ziraat Nazırı General Vikont Tani’nin iki subayla
(özel katibi ve topçu yüzbaşısı) beraber İstanbul’a geleceği, Viyana
sefaretinden bildirilmiştir. Osmanlı elçisi, Japonya’nın Viyana
maslahatgüzarının, Vikont Tani’yi kendisine takdim ettiğini, İstanbul’da bir
Japonya elçiliği bulunmadığından dolayı kendileri için Osmanlı hükûmetine
hitaben bir tavsiye mektubu istediğini belirtmektedir. Bu heyetin, İstanbul’un
gezmeye değer yerlerini görmek ve Padişah’ın huzuruna çıkmak arzusunda oldukları
Sayfa 5
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
ifade ediliyor ve iyi karşılanmaları isteniyordu.
Japonya’nın Osmanlı İmparatorluğu İle Münasebet Kurması
Prens Komatsu’nun İstanbul Ziyareti
1881 yılındaki Yoshida’nın ticarî ve dostane münasebetler kurma girişiminin
başarısızlıkla sonuçlanmasının Japonlar üzerinde olumsuz bir etki bırakmadığı
Koruda ve Tani başkanlığında Osmanlı Devleti’ne gelen Japon heyetlerinden
anlaşılmaktadır. Japonya aradaki münasebeti kesmek istememiş ve bu ziyaretlerle
dostluğu sıcak tutmuştur.
Bundan sonra münasebetlerin daha da güçlendiği görülmektedir. 1887 yılının Eylül
ayında, Japonya İmparatoru’nun amcası olan Prens Komatsu’nun eşiyle birlikte
İstanbul’a yaptığı ziyaret, iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesinde
etkili olmuştur.
10 Eylül 1887 tarihli Paris sefaretinin Hariciye Nezareti’ne gönderdiği
telgrafta, Avrupa başkentlerini gezmekte olan Prens Komatsu’nun, Eylül sonlarına
doğru İstanbul’a gelmek istediği ve bu isteğinin kabul edilip edilemeyeceğini
öğrenmek istediği belirtilmiştir. Bunun kabul edilmesiyle Komatsu ve on kişilik
heyeti 25 Eylül 1887’de Paris’ten İstanbul’a hareket etmişlerdir. Heyet Göksu
Kasrı’nda kalmış, Yıldız Sarayı’nda Padişah, Sadrazam ve ilgili bazı bakanlarla
görüşmüştür.
Prens Komatsu, resmî olmayan bu ziyaretinde karşılaştığı büyük ilgi ve
yakınlıktan son derece memnun kalmıştır. Hatta dönüş yolculukları için
kendilerine, İdare-i Mahsusa’dan Sakarya Vapuru tahsis edilmiştir. Bu vapur
onları İskenderiye’ye ve Port Sait’e götürmüştür.
Prens Komatsu’nun bu ziyareti iki ülke arasındaki münasebetleri geliştirme
gayretlerini daha da arttırmıştır. Heyete, çeşitli rütbelerden Osmanî, Mecidî ve
Şefkat nişanları verilmiştir. Yine Japonya Harbiye Nazırı’na ve bir miralaya da
Mecidî nişanı verilmiştir. Komatsu da ülkesine döndükten sonra başta Sadrazam
Kamil Paşa olmak üzere pek çok ilgili memurlara Sulilövan nişanı göndermiştir.
Şimdiye kadar incelenen kaynaklarda Komatsu’nun ziyaretinde, Japon
İmparatoru’nun, II. Abdülhamid’e gönderdiği Krizantem Nişanı’nı takdim ettiği
belirtilmektedir. Oysa asıl olan, Komatsu’nun ülkesine döndükten sonra, Osmanlı
Devleti’nde kaldığı süre içerisinde gördüğü yakın ilgiden dolayı Padişah’a
teşekkür etmek amacıyla bu nişanın gönderildiğidir. Şöyleki;
“... Prens ve Prenses Komatsu’nun Dersaadet’e ikametlerinde mazhar buyruldukları
nevazeş ve iltifat ve alel-husus Japonya hakkında izhar buyrulan müesser-i
celile ve devam-ı muhaselattan dolayı cenab-ı seniyyeyi el-cevanib hazret-i
tacidari mücerred bir eser-i muhaddemet ve şükran olmak üzere Japonya İmparatoru
hazretlerinin en memduh ve en muteber olan Krizantem Nişanı’nı ihda etmek
arzusunda ve devleteyn beyninde münasebat-ı dostane tesisi teminatında
bulunduğundan...” şeklinde Japonya’nın görüşlerini açıklayan saray nazırı, aynı
zamanda da imparatorlarına da bir nişanın verilip verilemeyeceğini sormuştur.
Japonlar, II. Abdülhamid’e İmparatorları tarafından ve posta ile gönderilen
nişan, mektup ve hediyelerin içinde bulunduğu sandığın, ulaşıp ulaşmadığını
Osmanlı Hariciyesi’nden sormuşlar, Hariciye Nazırı da bu durumu Sadaret’e
bildirmiştir. Sadrazam Kamil Paşa da, nişanın ve hediyelerin ulaştığını, bunlara
karşılık Osmanlı Devleti’nin Japon İmparatoru’na İmtiyaz Nişanı’nın verilmesini
kararlaştırdığını ve nişanın hazırlandığını 7 Nisan 1889 tarihli tezkereyle
bildirilmiştir. Sadaret tarafından Japonya’nın saray nazırına da, Japon
İmparatoru’na İmtiyaz Nişanı’nın verileceği bildirilmiştir. Bu nişanın imal
ettirilmesi için de Maliye Nezareti’ne emir gönderilmiştir. Daha sonra da,
İmparator’a gönderilecek olan nişanın yaptırılarak Sadaret yaverlerinden Mehmed
Bey ile Mabeyn’e gönderildiği, Sadrazam Kamil Paşa’nın 8 Nisan 1889 tarihli
tezkeresiyle bildirilmiştir. 1883 yılında da Japon İmparatoru’na bir nişan verme
girişiminin olduğundan yukarıda bahsetmiştik. Japonya 1883’te Osmanlı
Devleti’nin Sadrazamı’na, Petersburg Sefiri’ne ve yaverlerden Hakkı Bey’e
nişanlar göndermişti. Bunun sebebi, iki ülke arasında 1881’de yapılan ticaret
müzakereleri olmalıdır. Çünkü bu yılda iki ülkenin Petersburg sefirleri bu
görüşmelerde aktif rol oynamışlardı. Görüşmeler neticelenmemişse de, Japonya bu
işi nişanlarla tamamlamak istemiştir. Japonya’nın bu hareketi üzerine Osmanlı
Devleti de Japon İmparatoru’na nişan vermek istemiştir. Bunun için de Petersburg
sefirinin görüşünü istemiştir. Murassa’ Osmanlı nişanı üzerinde bir karara
varıldıysa da bu neticelenmemiştir. Osmanlı Devleti’nin bu isteği, II.
Abdülhamid’e Krizantem Nişanı’nın verilmesi ve Ertuğrul Fırkateyni’nin
Japonya’ya gönderilmesi kararından sonra gerçekleşebilmiştir.
Bu arada Rusya Prens Komatsu’nun ziyaretinden rahatsız olmuştur. Çünkü kısa bir
müddet sonra Çar, amcalarından Grandük Serj ile Grandük Paul’ü İstanbul’a
göndermiştir. Ayrıca bunların refakatinde Grandüşes Serj’de bulunuyordu.
Abdülhamid, Japon prensine gösterdiği ihtimamı, bu misafirlere de göstermiştir.
Böylece Padişah aradaki dengeyi sağlayarak kuşkuları yoketmek istemiş olmalıdır.
Sayfa 6
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Osmanlı ve Japon İmparatorlukları Arasında Münasebetlerin Başlaması (1867-1889)
Osmanlı İmparatorluğu’ndan Japonya’ya Seyahatler
Seyyah Kâmi’nin Japonya Seyahati
Seyyah Kâmi arkadaşı Baba Fevzi ile birlikte Rusya ve Uzakdoğu’yu gezmek
amacıyla 18 Mayıs 1887’de İstanbul’dan hareket emişlerdir. Kâmi, böyle bir
seyahati, özellikle de Japonya’yı görmeyi çocukluğundan beri istediğini
söylemektedir. Nitekim, Rusya’da pek çok yeri gezdikten sonra, Vladivostok’dan
bir vapurla Japonya’nın Nagasaki limanına gitmişlerdir. Kâmi, bu yolculuğunu
anlatan mektuplarını “Ümran” adlı dergiye göndermiştir. Japonya’ya kadar olan
seyahati “Asya-yı Şarkiye Seyahat”, Japonya ile ilgili seyahati de “Maşrık-ı
Aksa’da Seyahat” adı altında Ümran’da yayınlanmıştır. Japonya ile ilgili ilk
mektubu 7 Ağustos 1303/19 Ağustos 1887 – Nagasaki tarihlidir. Mektuplarında
gördüklerini, duyduklarını anlatmaktadır. Mesela, Japonya’dan gönderdiği
mektubunda Avrupalıların bu ülkeyi çok gezdiklerini yazmaktadır. Avrupalı
seyyahlar tarafından, Japonlar hakkında bilgiler verildiğini, kendisinin de bu
konuda elinden geleni yapacağını ifade etmektedir.
Kâmi Yokohama’da iken, Japonya’da yayınlanan “Japonya Sedası” ve “Japon Postası”
adında Fransızca iki gazeteden bahsetmektedir. Bunlardan birinin yazarlarından
birisiyle görüştüğünü, bu zatın, bir Türk’ün Japonya seyahatine kalkışmasına
şaşırdığını ve hayran kaldığını söylediğini belirtmektedir. Kâmi, Osmanlı
milletinden ve kendisi gibi bir Türk seyyahın Japonya’ya nasıl geldiğinden
bahseden bir makale yazarak bu zata vermiştir ve makalesi adı geçen gazetelerden
birisinde yayınlanmıştır.
Kami’nin Ümran’a Japonya’dan gönderdiği dördüncü mektubu 4 Eylül 1887
tarihlidir. Buna dayanarak diyebiliriz ki, Kâmi ve arkadaşı Japonya’da iken
Prens Komatsu da İstanbul’daydı. Yukarıda bahsedildiği gibi Komatsu, 1887 Eylül
sonlarına doğru İstanbul’a gelmiştir.
Seyyah Kâmi ve arkadaşı Baba Fevzi’nin Japonya yolculuğunun bundan sonraki
gelişmeleri ve nasıl sonuçlandığına dair bir bilgiye ulaşılamamıştır.
Mektuplarından anlaşıldığı kadarıyla, bu seyahate kendi istekleriyle
çıkmışlardır. Özel amaçlı olarak gönderildiklerine dair herhangi bir kayıt
bulunamamıştır.
Ertuğrul Fırkateyni’nin Japonya Yolculuğu
Hazırlık
Yolculuğun Sebebi
II. Abdülhamid, Japonya ile ilişkilerde somut bir gelişme sağlamak için harekete
geçerek öncelikle İmparator’un gönderdiği nişana, Osmanlı Devleti’nin en büyük
nişanı ile karşılık vermek istemiştir. Ancak, bunun pek fazla duyulmaması için
başka bir ad altında yapılması gerekiyordu. Görünürdeki sebep de Deniz Harp
Okulu öğrencilerinin, okulda teorik olarak gördükleri ve aldıkları bilgileri
denizde uygulamalarıydı.
1854’ten sonra, dış ülkelerle ticarî ilişkiler kurmaya başlayan Japonya, 1880
yılında İstanbul’a ticarî amaçlı bir heyet göndermişti. II. Abdülhamid buna
karşılık bir heyet göndermek istiyordu. Ancak Rusları da kuşkulandırmak
istemiyordu. Bu sebeple gidecek olan heyete resmî bir hüviyet vermek istiyordu.
Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa’ya 1863 yılında Hüdavendigar Okul Gemisi’nin
Trablus ve Tunus’a, 1873 yılında Muhbir-i Sürur Fırkateyni’nin Basra’ya yaptığı
seyahatler göz önüne alınarak, Ertuğrul Fırkateyni’nin de okul gemisi olarak
Japonya’ya gönderilmesini emretmiştir.
Abdülhamid’in tahta çıktığı günlerde, 1878 yılında, “Seiki” adlı Japon harp
gemisi Avrupa gezisi sırasında iken İstanbul’a uğramıştı. Abdülhamid bu geminin
kaptanı Yarbay İnoue’ye ve yine 1881’de İstanbul’a gelen Yoshida Masaharu’ya da
Avrupalılar ile aralarında durum düzelince mutlaka Japonya’ya bir harp gemisi
göndereceğini söylemiştir.
“Yoshida:... harp geminizin ülkemize gönderilmesini ve devletinizin dev
bayrağının Doğu’da parlatılmasını istiyoruz.
Padişah: Ben de uzun zamandır bunu düşünmekte olmama rağmen biliyorsunuz son
zamanlarda Avrupa ülkeleriyle meşgul olduğumdan isteğimi yerine getiremiyorum.
Umarım ileride sakin günler gelirse mutlaka harp gemimizi göndermekle İmparator
hazretlerinizin keyfini sorduracağım”.
Ertuğrul Fırkateyni, Japonya yolunda iken, Alman İmparatoru II. Wilhelm, 2 Kasım
1889’da İstanbul’a gelmiş ve 6 Kasım’da da ülkesine dönmüştü. 8 Kasım tarihli
“Times” gazetesi, bu ziyaret sonucunda Almanya ve Osmanlı Devleti arasında kesin
bir anlaşma olmadığını, ancak Alman İmparatoru’nun elde ettiği maddî ve manevî
semerelerin ileride Almanya’nın Osmanlı Devleti’nde etkili olacağını
gösterdiğini yazıyordu.
Bu ziyaretten önce 26 Ağustos 1889’da iki ülke arasında yeniden bir ticaret
anlaşması imzalanmıştı. 1890’dan itibaren Abdülhamid, Almanya ile bir uyuşma
dönemine adım atmış oluyordu. Başka bir ifadeyle Almanya’yı İngiltere’ye karşı
Sayfa 7
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
bir tedbir olarak düşünüyordu.
Alman İmparatoru’nun 1889’daki İstanbul’u ziyareti, İngiltere tarafından
memnunlukla karşılanmıştır. Son yıllardaki Osmanlı-Rus yakınlaşmasına karşı
dikkatli olan İngilizler, bu ziyaretten çok hoşlanmışlardı. Çünkü bu durum her
Çar’ı rahatsız edecekti, hem de Padişah Alman-Rus muhalefetinin Osmanlı
Devleti’nin tarafsızlığını sürdürmesi için faydalı olduğunu görecekti.
Alman İmparatoru’nun ziyaretinden sonra daha da gelişen Türk-Alman
yakınlaşmasının asıl amacı İngiltere’ye yönelikti. Ancak böyle bir hareket,
Türklerin Alman-İngiliz taraftarı olmasını istemeyen Rusya’yı, aksi yönde
kışkırtabilirdi. Rusya tehlikesini yumuşatmaya uğraşan Padişah’ın, bu devlete,
Osmanlı Devleti’nin İngiltere ile bir ittifaka girişmeyeceğini göstermesi
gerekiyordu.
Ayrıca İngiltere ile Osmanlı Devleti’ni karşı karşıya getiren bir mesele daha
vardı ki o da hilafet idi. 1877’de, Hindistan’da imparatorluk kuran, 1882’de
Mısır’ı işgâl eden, Arabistan’ı da işgâl etmek isteyen İngiltere için, İslâm
siyaseti büyük önem taşıyordu. Sadece unvan olarak kalmış gibi görünse de
Osmanlı Padişahı’nın bütün Müslümanların emiri yani halife olması İngiltere için
tehlikeliydi. Bu sebeple İngilizler “Arap hilafeti” konusu üzerinde çalışmaya
başlamışlardı. 19 Ekim 1876’da Londra’da yayına başlayan “Mir’at-al-Ahwal”
gazetesi Osmanlı hilafetini kabul etmeyen Arapların sözcüsü durumundaydı.
İngilizler bu gazeteye para yardımında bulunuyorlardı. İngiliz basınının önde
gelenlerinden “Times” hilafetin Osmanlılara kanuna uygun olarak geçmediğini,
zorla alındığını yazıyordu. Böylece İslâm dünyasını; Türkler ile Arapları bölmek
istiyorlardı.
Abdülhamid de İngilizlerin bu hareketlerine karşı birtakım tedbirler
düşünmüştür. Ertuğrul’un resmî amacını Japonya’ya iade-yi ziyaret ve Deniz Harp
Okulu öğrencilerinin tatbikatı olarak göstermiş, pan-İslâmizme karşı endişeli
olan Avrupalı diplomatlara ve basına bu işe karışma fırsatını vermemiştir.
Süveyş, Aden, Bombay, Kolombo, Singapur, Saygon, Hong Kong gibi pan-İslâmizm
propagandası bakımından uygun yerleri de seyahat programı içerisinde tutmuştur.
Ertuğrul’un bu seyahati hakkında çıkan yazıların büyük bir çoğunluğunda,
Türk-Japon dostluğunun gelişmesini istemeyen Rusları kışkırtmamak için “talim
gemisi” ifadesinin özellikle kullanıldığı belirtiliyordu. Ancak bu görüş,
1904-1905 yıllarındaki Rus-Japon harbinden sonra ortaya çıkmıştır. O zamanki
Rusya ise daha çok, Türk-Alman yakınlaşmasından endişeleniyordu. Türk-Japon
ilişkileri Rusya için fazla bir önem taşımıyordu.
Zamanın Rus Sefiri A. I. Nelidov, Dış İşleri Bakanı Giers’e gönderilen raporda
şöyle diyordu:
“Bu kere gönderilecek olan Ertuğrul Fırkateyni’nin asıl amacı, Kızıldeniz ve
Arabistan sularında, Osmanlı bayrağının dalgalandırılması, bir de çok sayıda
Müslümanların bulunduğu Hindistan’da da aynı gösterilerin yapılması üzerindeki
sultanın emelidir... Ertuğrul Fırkateyni, Hindistan’ın bazı limanlarında, yerli
Müslümanların (İngilizler ise onların Sultan’a olan manevî itaatlerini kırmak
için durmadan çalışmaktadır) manevî güçlerini ve Sultan’a olan bağlılıklarını
artırmak için duracaktır...”
Ertuğrul’un Japonya’da kaldığı sürede buradaki Ruslar, gemi mürettabatına çok
iyi davranmışlardır. Kazadan sonra ise Alman kruvazörü Wolf’un olay yerine gidip
kurtarma çalışmalarına girişmesi üzerine Japonya’daki Rus sefiri, Japon
hükûmetine, kazazedelerin Rusya aracılığıyla Türkiye’ye gönderilmesi teklifinde
bulunmuştur.
Netice olarak diyebiliriz ki Ertuğrul’un Japonya’ya gönderilmesi, Rusları
rahatsız etmemiştir. Öyleyse Ertuğrul’un gönderilmesinin tek amacı İngiltere’ye
karşı bir tedbirdir. Bunda iki fayda vardır: Birincisi, o zamanki uluslararası
ilişkilerde, İngiliz-Rus dengesinin bozulmaması; ikincisi de İngilizlerin
Osmanlı Devleti aleyhindeki hilafet kampanyasına karşılık verilmesiydi.
Yukarıda belirttiğimiz gibi Ertuğrul’un Japonya’ya gittiği 1889-1890 yılı Avrupa
açısından dünya sömürgecilik haritasının çizildiği bir dönemdi. Almanya bu
sömürgecilikten pay almak istiyordu. II. Abdülhamid, İngiltere-Rusya ilişkisine
karşı denge politikası izlemeye çalışıyordu. Bu yüzden 1870’li yıllarda
Avrupa’ya açılmaya çalışan Japonya ile ilişki kurmayı, bu denge politikası
çerçevesinde değerlendirmiş olabilirdi.
Ertuğrul’un Japonya’ya ulaşmasının on bir ay sürmesi, bu ziyaretin amacının
yalnız, Prens Komatsu’nun İstanbul ziyaretini iade etmek değil, ayrıca başka
sebeplere de bağlı olduğu tartışmasına yol açmıştır. II. Abdülhamid, Ertuğrul’un
seyahatiyle iade-yi ziyarette bulunduğunu belirtirken, Osmanlı sancağını,
Kızıldeniz, Hint Okyanusu ve Japonya sularında sallandırarak Müslüman halkların
Osmanlı Devleti’ne olan sempatisini Batı’ya göstermek istemiştir.
Ertuğrul Fırkateyni’nin Japonya Yolculuğu
Hazırlık
Sayfa 8
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Geminin Seçimi
Bir harp gemisinin Japonya seferi için hazırlanması haberinin duyulması üzerine,
bu geminin hangisi olacağı hakkında, çeşitli söylentiler ortaya atılmıştır.
Mesela “Asar-ı Tevfik” in bu sefer için hazırlandığı haberleri alınıyordu. Bu
görev için bir ara “Hamidiye” ve “Avnullah”tan da söz edilmiştir. Bu gemiler
içinde “Asar-ı Tevfik”, yenilik, sağlamlık ve makine kuvveti yönüyle
Ertuğrul’dan üstündü. Bahriye Nazırı da bunun farkındaydı. Ancak, Paşa’nın
sefere, Ertuğrul’un gitmesini zorunlu kılan endişeleri vardı: Girit ve Sisam
adaları karışıktı. Arnavutluk tarafında ayaklanmalar oluyordu. Ermeniler de
özellikle şark vilayetlerinde isyan çıkarıyorlardı. Kürt aşiretlerinden Hamidiye
alayları teşkil edilmişti. Bu alayın zabitan ve ümerası da kendi içlerinden
seçilmişti. Yemen, Arabistan işleri de iyi değildi. Özellikle adalarda
çıkabilecek bir isyan anında donanmanın harekete geçirilmesi için Bahriye
nazırına tebligatta bulunulmuştu. Eldeki gemilerin durumları da pek iyi değildi.
Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa her ihtimale karşı elde birkaç işe yarar gemi
bulundurmak istiyordu. Asar-ı Tevfik’i göndermemesinin sebebi de buydu.
Neticede Ertuğrul Fırkateyni’nin gönderilmesi artık kesinlik kazanıyordu.
Basında da bu konuyla ilgili haberler çıkıyordu. Japonya’ya gidecek olan bir
“heyet-i mahsusa”dan ve bu heyetin Ertuğrul Fırkateyni ile gideceğinden
bahsediliyordu.
Bahriye Mektebi’ni bitiren öğrencilerin denizde daha iyi yetiştirilmeleri için,
donanmadan uygun bir talim gemisi ile Hind-i Çin ve Japon denizlerine
gönderilmek istenmesi üzerine bu iş için ahşap Ertuğrul Fırkateyni’nin elverişli
olduğu ve Mart sonunda yola çıkarılmasının uygun olacağı 8 Şubat 304/21 Şubat
1888 tarihli tezkere ile bildirilmiştir.
Ertuğrul Fırkateyni’nin Japonya Yolculuğu
Hazırlık
Yazışmalar
Meselenin aslı şu idi; Mikado’nun amcası, 1887 senesinde İstanbul’a gelmişti.
Padişah bu ziyarete karşılık vermek istiyordu. Padişah’ın Mikado’ya hediyelerini
götürecek olan bir harp gemisi ile o yıl Mekteb-i Bahriye’den mezun olanların
bilgi ve becerilerini artırmaları uygun görülmüştü. Bunun devletin idare
kademesince de onaylandığını Sadrazam Kamil Paşa’nın 2 Şubat 1304/14 Şubat 1889
tarihli tezkeresinden öğreniyoruz. Kamil Paşa, Bahriye Nezareti’nden eldeki harp
gemilerinden hangisinin eğitim gemisi olarak seçileceği ve hangi mevsimde yola
çıkarılmasının uygun olacağı hakkında bilgi istemiştir. Bunun üzerine Bahriye
Nazırı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa tarafından yazılan 13 Şubat 304/25 Şubat 1889
tarihli tezkerede Ertuğrul Fırkateyni’nin bu işe uygun olduğu, gerekli tamiratın
yapıldığı, mevsim olarak da Mart ayı sonunda yola çıkarılabileceği
bildirilmiştir. Kamil Paşa’nın 14 Şubat 304/26 Şubat 1889 tarihli Sadaret
tezkeresinden öğrendiğimize göre, Bahriye Nezareti cevap olarak, daha önce de,
Mekteb-i Bahriye’den mezun olan talebenin öğrendiklerini uygulayabilmeleri için
Mehmet Selim Fırkateyn-i Hümayunu’nun eğitim gemisi olarak kullanıldığını ve
Bahr-i Sefid’de bulunduğunu örnek olarak göstermiş ve bahriye talebelerinin bu
kez Hind, Çin ve Japonya taraflarına gönderilmesi için ahşap Ertuğrul
Fırkateyni’nin seçildiğini, yola çıkış tarihinin de Mart sonu olarak
belirlendiğini bildirmiştir. Ayrıca daha önceleri de 1863’te Hüdavendigar Okul
Gemisi’nin Trablus ve Tunus’a, 1873’te de Muhbir-i Sürur Fırkateyni’nin Basra’ya
gittiği göz önüne alınmalıydı.
Buna karşılık Sadaret makamından gönderilen 20 Mart 305/1 Nisan 1889 tarihli
tezkerede, belirtilen geminin ve mevsimin uygun olduğu, Padişah tarafından
Japonya İmparatoru’na gönderilecek olan hediyeler ve İmtiyaz Nişanı’nın
fırkateyn komutanı ile ulaştırılacağından komutanın dil bilmesi gerektiği
belirtiliyordu. Bunun üzerine Bahriye Nezareti, 25 Mart 305/6 Nisan 1889 tarihli
tezkeresinde;
- Padişah’ın gönderdiği nişanı takdim etmek görevine ve gemi komutanlığına
birkaç dil bilen ve denizcilikte yetenekli olan Osman Bey’in atanmasına,
- Yolculuk sırasındaki masraflar ve subayların ailelerinin geçimini sağlamak
için 12.000 kuruşun tahsisine,
- Yirmi kişiden oluşan mızıka bandosunun bulundurulmasına,
- Komutana kendisinin ve subayların davranışlarına ve yolculuğa dair (nerelere
uğranılacağı vs. gibi) talimat gönderildiği bildiriliyordu. Bu talimat Bahriye
Nezareti tarafından Ertuğrul Fırkateyni komutanına hitaben yazılmıştı ve on bir
maddeden oluşuyordu. Geminin uğrayacağı yerler ile mürettebatın yapması
gerekenler belirtiliyordu. Talimatın birinci maddesinde Ertuğrul’un yol
güzergahı şöyledir: “Mezkûr fırkateyn-i hümâyûn Dersaâdet’ten hareketle
Marmaris’e uğrayarak oradan Port Sait’e gidecek ve kanaldan ba’del-mürûr icâb
eder ise Bahr-i Ahmer’e Cidde veya Kameron limanlarına dahi uğrayarak Aden’e
Sayfa 9
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
mûvasalatla oradan Bombay veya doğruca Serendib Adası’nda Kolombo’ya, Gale ve
Trinkomali limanlarına gidecektir. Mahall-i mezkûre Hindistan’ın meşhur
iskelelerinden olmak hasebiyle burada görülmeye şâyân olan mevâki ve mümkün
olduğu hâlde istihkâmât şâkirdâna gösterildikten ve icâbı kadar arâm edildikten
sonra hareketle mevsim rüzgârları gözetilerek Hindistan’ı taraf-ı şarkîsinde
bulunan Madras, Pondişeri ve icâbında Kalküta limanlarına dahi uğranılarak
şâyân-ı temâşâ olan mahâller şâkirdâna gezdirilerek ve lüzûmu kadar arâm
olunarak buradan dahi kıyâm edildikten sonra Akyab nâm limana teveccüh edilecek
ve mahal-i mezkûre mavasalatta dahi lüzûmu görüldüğü kadar oturulduktan sonra
kıyâm ile Malaka Boğazı’na müteveccihen seyr ü hareket ve boğaz-ı mezkûrda Penan
ve Malaka ve Singapur limanları gibi meşhur limanlar görüldükten sonra cihet-i
şimâle teveccüh ile Saygon limanı dahi görülerek Çin’in meşhur iskelesi olan
Hongkong limanına azimet olunacaktır. Burası Çin ikliminin en meşhur memleketi
olmak hasebiyle mevâki’-i mu’tenâ ve müstahkem görülüp icâbı kadar arâm
edildikten sonra kıyâm birle lüzûmu görüldüğü ve heyet-i sefinece tensip
kılındığı hâlde Svatov ve Amoy ve Şanghay limanlarına uğranılarak Çapon’da vaki’
(Nagasaki) limanına teveccüh edilecek ve oradan da Çapon Devleti’nin makarr-ı
hükûmeti iskelesi olan Yokohama limanına azimet olunacak ve bi-mennihi teâlâ
şehr-i Teşrîn-i evvel’de Dersaadet’e avdet edilecektir. Mezkûr limanlardan başka
isimleri ta’dâd olunmayan sair bir mahalle gidilmek ve bu limanlarda ne müddet
durulmak veyahud hîn-i hâcette esbâb-ı mâni’a-i bahriyye haylûletiyle zikr
olunan mersâların bazısı terk olunmak ve yahud havaların müddet-i medîde muhâlif
gitmesi hasebiyle limanlarda mu’tâddan ziyade durmak gibi hususat kumandan olan
zatın heyet-i sefine ile bil-istişâre vuku’ bulacak karar ve tedbir-i makûle
menût olup ancak bu gibi halâtın esbâb-ı mûcibe ve kavîyesi sefine jurnaline
derc ve tezbîr edilerek Dersaadet’e hîn-i muvasalatta Bahriye Nezâret-i
Celîlesine izâhen arz ve beyân edilecektir”.
30 Mart 305/11 Nisan 1889 tarihli tezkerede Sadrazam Kamil Paşa, yukarıdaki
konulara ilişkin Padişah iradesinin çıktığını, ayrıca fırkateynin eksiklerinin
olup olmadığının tespitini, eğer varsa giderilmesini ve bir aksilik çıkmazsa
Ramazan Bayramı’nın beşinci günü (4 Haziran 1889) hareket edileceğini, hareket
gününe kadar da eksikliklerinin tamamlanıp hazırlanmasını emrediyordu.
Bahriye Nezareti, bu konuda Sadaret’e bir cevap vermemiştir. 1 Nisan 305/13
Nisan 1889’da Mabeyn Başkitabeti’ne bir maruzat göndermiştir. Bu maruzatta,
Mekteb-i Fünun-u Bahriye’den mezun olan öğrencilerin Ertuğrul Fırkateyni ile
Hind, Çin ve Japonya sularına gönderilmesi, hükûmetin emri olduğu için bu
fırkateyne bilgili ve yetenekli bir komutan bir muavin (ikinci komutan) gerekli
olduğu, bu görevlere Tekfurdağlı (Tekirdağlı) Ali ve Cemil Efendi kaptanların
atanmasının uygun görüldüğü, rütbelerinin kaymakamlığa (yarbaylığa)
yükseltilerek, Ali Efendi Kaptan’ın komutanlığa, Cemil Efendi Kaptan’ın ikinci
komutanlığa atanmalarının uygun görüldüğü bildiriliyordu. Mabeyn Başkitabeti’nin
bu teklifi kabul ettiği 2 Nisan 305/14 Nisan 1889 tarihli cevabından
anlaşılmaktadır.
Ertuğrul’un gönderilmesi konusunda Padişah iradesinin geç çıkmasının sebebi,
geminin bu kadar uzun bir seyahate çıkmaya elverişli olmadığı görüşünün yaygın
olmasıdır. Japonya’dan gelen bir mektup sözü edilen nişanın ne zaman
gönderileceğini soruyordu. 24 Nisan’da Hariciye Nazırı bu mektuba nasıl cevap
verileceğini Sadaret’e sorduğunda, Kamil Paşa konuyu Padişah’a bildirmiş, 30
Nisan’da buna cevap olarak yazılan iradede; “... zikrolunan Nişan-ı Ali’nin
vapur-ı mahsûs ile gönderilmesi mukarrer bulunmasından neş’et eylediği...”
şeklinde karşılık verilmiştir. Buna dayanarak, Ertuğrul’un gönderilmesinden bir
ara vazgeçilmiştir diyebiliriz. Ayrıca, 3 Nisan 1889 tarihli “Times”
gazetesindeki”... Osmanlı Deniz Kuvvetlerinden bir savaş gemisinin Japonya’ya
gönderilmesi düşünülmekteydi. Ama vazgeçmişler...” şeklindeki haberden
anlaşıldığı kadarıyle, Ertuğrul’un Japonya seferi hakkında ortalıkta birtakım
söylentiler de dolaşıyordu.
Sadaret tezkeresi ile emredilen Ertuğrul’un incelenmesi tamamlanarak, “...
Fırkateyn-i Hümayun-u mezkurun Japonya sularına kadar azimet ve avdete ve şan-ı
celil-âzamet-i delil-i saltanat-ı seniyye-yi i’lâ için râyet-i zaferâyet-i
Osmânî’nin müntehâ-yı şark sularında kemâl-i muvaffakiyetle temevvücüne vâsıta
olabilecek bir hâli haiz bulunduğu kemâl-i şükrân ve memnûniyetle görülmüş...”
şeklinde bir rapor, 9 Mayıs 1889’da hazırlanmış ve Bahriye Nezaretine
sunulmuştur. Raporun altındaki imzalar arasında Ertuğrul’un başçarkçısı olan
Harty’nin imzası dikkat çekmektedir. Çünkü Harty’nin daha sonra bu raporu
nakzeden bir başka rapor sunduğu bilinmektedir.
Ertuğrul’un durumu ile ilgili olarak üç rapor verilmiştir. Bunlardan birincisi
yukarıda bahsi edilen inceleme heyetinin hazırladığı rapordur. Diğer ikisi de
İmalat Komisyonu ve Fabrikalar Komisyonu’na aittir.
İmalat ve Fabrikalar Komisyonu’nun hazırladığı raporlarda, Ertuğrul’un her
Sayfa 10
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
yönden bu yolculuğu tamamlayabilecek güçte olduğu belirtiliyordu. Her iki
komisyon da raporlarını, 27 Mayıs 1889’da Bahriye Nezareti’ne sunmuşlardır.
Bahriye Nezareti bu raporları, Sadaret’e 28 Mayıs 1889’da takdim etmiş ve
geminin mükemmel bir hâlde olduğunun anlaşıldığından, hareket zamanının da
yaklaştığından görevinin icrasına; ayrıca on bin liranın tahsisine emir ve
müsaadesini istemişti. Ardından Maliye Nezaretince gemi komutanlığına maaş,
ta’yinât ve kanal risûmuna ait olmak üzere on bin adet Osmanlı altınının
gönderildiği ve hazineden 14 Temmuz 1889 tarihiyle Bahriye Dairesinin 1889
senesi tahsisâtına geçirildiğini öğrenmekteyiz.
Bu raporların 28 Mayıs’ta Sadrazam’a takdim edilmesi bazı şüpheleri de ortaya
çıkarmaktadır. Çünkü Ertuğrul’un hareket tarihi 5 Şevval 306/4 Haziran 1889
olarak belirlenmişti. İnceleme sonucunun bu tarihe yetişmesi gerektiği hâlde,
raporlar ancak 28 Mayıs’ta verilebilmişti. Bu gecikmenin sebebi tam olarak
bilinmemekle birlikte Ertuğrul’dan vazgeçme düşüncesi olabilir. Çünkü Japonya
yolculuğu için seçilen Ertuğrul’un bu seyahati tamamlayabileceği üzerinde
şüpheler vardı. Hatta Ertuğrul’un bu yolculuk için uygun olmadığını belirten
Harty bile daha önce Japonya’ya Ertuğrul’un gitmesinde bir sakınca görmeyen
raporun altına imza atmıştı. Komisyonların hazırladıkları raporlar da gecikince,
hareket tarihi 4 Haziran olarak belirlenen Ertuğrul, ancak 14 Temmuz’da
Japonya’ya doğru yola çıkabilmiştir.
Ertuğrul’un başçarkçısı olan İngiliz Harty, bir rapor hazırlamış ve raporunda
geminin kazanının hiç değiştirilmemiş olduğunu, kazan yerinden oynatılmadığı
için de kazan altının gözden geçirilmemiş ve onarım görmemiş olması sebebiyle
makinadaki haraplığın, o koca tekneyi 8-9 milden fazla götüremeyeceğini, hava ne
kadar elverişli olursa olsun, yelkenle, bu büyük yolculuğu hiçbir zaman
gerçekleştiremeyeceğini söylemişti. Harty, bu raporu yüzünden görevinden
alınarak, adalar arasında çalışan vapurlardan birine çarkçıbaşı olarak
atanmıştır.
Ancak Harty’nin raporu bir şekilde saraya ulaşmış olmalı ki, Başkatip Süreyya
Paşa imzasıyla, 22 Mayıs 305/3 Haziran 1889 tarihli resmî yazıda, Ertuğrul’un
yolda kalmasının pek ayıp ve çirkin olacağı, bu takdirde, başka uygun bir
geminin bu yolculuk için hazırlanmasını ya da Ertuğrul’un mükemmel bir şekilde
tamir edilmesini emreden iradenin çıktığını görmekteyiz. Bu iradenin aslı
bulanamamıştır. Ancak, 25 Mayıs 305/6 Haziran 1889 tarihli ve Sadrazam Kamil
Paşa’ya hitaben yazılan ve Ertuğrul’un Japonya’ya gidip gelecek kadar mükemmel
olmadığının duyulduğu, bu sebeple ya Ertuğrul’un iyi bir şekilde tamiri, ya da
yeni bir geminin hazırlanmasının istendiğine dair üç gün sonra yazılan bir
iradeye ulaşabildik.
Harty’nin görevden alınmasına karşılık Bahriye Nezareti, fırkateynin eski
çarkçısı Harty Bey’in ne sözlü ne de yazılı bir müracaatı olmadığını, kendisinin
gemiden çıkarılmasının sadece Ertuğrul’un bünyesinde yabancı işçi
bulundurulmasının uygun olmadığından ve Adalar Vapuru’na tayinin ise Londra’dan
yeni gelmiş olan bu vapurun yeni sistem makinasını tanıyıp kullanabilecek bir
eleman olmasından kaynaklandığını açıklamıştır. Harty’nin yerine de Miralay
İbrahim Bey, başçarkçı olarak atanmıştır.
Harty yeni görevine gitmeden önce nezarete bir dilekçe takdim ederek, bu
dilekçede Girit seferinde Gamsız Hasan Bey’in yanında çarkçıbaşı olduğunu,
Arkadi Vapuru’nun yakalanmasında büyük bir hizmeti olduğunu, nişanla
ödüllendirildiğini, miralaylığa kadar yükseldiğini belirterek, samimi olarak
bildiklerini söylediğinden dolayı, küçük bir geminin çarkçıbaşılığına
getirildiğini, ancak, Çin veya Hind denizlerinde bile bile ölmektense, bu
vazifede kalmanın kendisine bir lütuf olduğunu ifade etmiştir.
Bahriye subayları arasında da Ertuğrul’un bu seferi tamamlayıp tamamlayamayacağı
hakkında tartışmalar sürüp gidiyordu. Japon Denizi’nde çok büyük tayfunların
olduğu, Ertuğrul’un bu tayfunlara dayanamayıp, bir Karamürsel kayığı gibi
kalacağı ve ayrıca bu yolculuğa yeni mezunların gitmesinin de bu seferi
gerçekleştirmenin zorluğunu daha da arttıracağı söyleniyordu. Ancak buna rağmen,
Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa’nın bu seferi gerçekleştirmekte ısrarlı olduğu iddia
ediliyordu.
Yine Şura-yı Bahriye azasından olan ve İstanbul Vapuru komutanı Şükrü Paşa da
II. Abdülhamid’e dört rapor takdim etmiştir. Paşa raporlarından birisinde
Bahriye Nezaretinin mazbatasını niçin imzalamadığını açıkladıktan sonra,
Ertuğrul’un tekne ve kazanlarıyla diğer bölümlerinin açık denizlere
dayanamayacağını bildirmiş ve bu geminin Japonya’ya gönderilmesinden
vazgeçilmesini istemiştir.
Ayrıca Bahriye Erkân-ı Harb dairesinde ferik rütbeli İngiliz Amirali Vodz da
Padişah’a takdim ettiği arîzada; “Ben, bu memleketin ekmeğini yemiş bir
memurunuzum. Doğruyu söylemek ve bu memleketin hayır ve menfaatine çalışmak
vazifemdir. Zat-ı şahanelerine hakikati olduğu gibi arz etmezsem, vazifeme,
Sayfa 11
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
vicdanımın emrine ihanet ve küfrân-ı nimet etmiş olurum. Ertuğrul gemisi, gerek
makinaları, gerek bünyesi itibariyle açık denizlere tahammül edecek metâneti
haiz değildir. Japonya’ya gidip gelebilecek kudret ve kuvvette olduğu hakkındaki
bütün iddialar ve mazbatalar yalan ve yanlıştır. Bu hususta zat-ı şahaneleri
iğfal ediyorsunuz. Bu hakikati huzur-u şahanelerinde ve bütün bahriye
mütehassıslarının muvacehesinde izah ve isbata muktedirim. Bu geminin Japonya’ya
gönderilmesinden vazgeçilmesini istirham ederim” diyordu.
Bu gibi görüşler sadece Ertuğrul’un yolculuğu ile ilgili değildir. Japonya
yolculuğu hakkında da söylenenler dikkati çekmektedir. Mesela Japonya seferinin
Bahr-i Sefid seferleri ile asla kıyaslanamayacağı söyleniyordu. Bahr-i Sefid
yolculuklarında bir limana iltica etmek mümkündü. Halbuki Aksâ-yı Şark seferinde
bu o kadar da kolay değildi. Bu sebeple bu yolculuk sırasında uğranılacak
limanlar, geçilecek denizler ve özellikle geminin karşılaşacağı mevsim
rüzgârları hakkında bilgiler veriliyordu.
19 Haziran 305/ 1 Temmuz 1889 Pazartesi günü, Bahriye Nazırı, Sadrazam
tarafından çağrılmıştır. Bunun sebebi de Padişah’ın Ertuğrul’un yetersizliği
üzerine çıkan dedikodular hakkında geminin Japon seferini yapıp yapamayacağı
konusunda kesin karara varmak istemesiydi. Bunun için de 23 Haziran /5 Temmuz’da
Cuma selâmlığında Ertuğrul mürettebatı Padişah tarafından teftiş edilecekti.
Neticede Padişah mürettebatı beğenmiş ve geminin 2 Temmuz/ 14 Temmuz 1889 Pazar
günü Japonya’ya hareketini emretmişti.
Ertuğrul Fırkateyni’nin Japonya Yolculuğu
Hazırlık
Ertuğrul Fırkateyn-i Hümayûnu
Ertuğrul Fırkateyni Sultan Abdülaziz döneminde yaptırılmıştır ve 19 Ekim 1863
Pazartesi günü Padişah huzurunda denize indirilmiştir.
Sultan Abdülaziz, 25 Haziran 1861’de tahta geçmiştir. Bu dönem dünya
gemiciliğinde mühim yeniliklerin başlangıç yıllarıdır. Gemilerde yelkenlilerden
buharlılara, ahşap teknelerden sac teknelere geçilmekte ve gemiler zırhla
kaplanmaktadır. Bundan sonraki otuz yılda meydana gelen gelişmeler, büyük bir
hıza ulaştı. Bilimdeki ilerlemeler, gemilere tatbik edildi. Dretnot icat edildi.
Denizaltı, mayın, infilaklı mermiler ve diğer deniz araç ve silâhları bu dönemde
bulunmuştur.
Osmanlı Devleti denizciliğinde de ilk kıpırdanışlar Sultan Abdülaziz döneminde
görülmektedir. Abdülaziz 29-30 Mayıs 1876’da tahttan indirilmiştir. Arkasında 25
zırhlı, yüzden fazla ahşap gemiden kurulu, sayıca dünyanın ikinci büyük
donanmasını, top fabrikalarıyla birlikte modern bir tersane ve batı ayarında
birkaç askerî fabrika bırakmıştır.
II. Abdülhamid ise tahta geçtikten sonra, donanmayı Haliç’e demirletmiştir.
Bunun sebepleri şöyle sıralanabilir:
1. Donanmanın kendisini de amcası Abdülaziz gibi tahttan indireceği korkusu.
2. Donanmayı yenilemek ve yaşatmak borçlanmak demektir. Osmanlı Devleti’nin eski
borçlarını temizlemek, yeniden borçlanmamak arzusu.
3. Ruslara taviz vermek.
4. İngilizlerle dost geçinmek.
Bunların hepsi doğru olabilir. Ancak en geçerli sebep borçlanarak kurulan
donanmanın Osmanlı-Rus harbinde (93 Harbi) hiçbir varlık gösterememiş olmasıdır.
Bu dönemde, saraydaki Paşalar da donanmaya yabancı olunca, donanma kaçınılmaz
olarak Haliç’e demirlenmiştir. II. Abdülhamid bu konuyla ilgili şunları
söylemektedir: “İstanbul Konferansı göstermişti ki, Abdülaziz Han’ın orduyu ve
donanmayı güçlendirme yoluna girmesi, büyük devletleri telâşlandırmış ve bu
teşebbüs hayatına mal olmuştu. Daha sonra kopan Rus muharebesi ordunun
güçlendiğini ortaya koymuştur. Eğer hanedana baş kaldıran subaylar ve hanedana
bağlı subaylar meselesi olmasaydı Rus ordularını durdurabilecek ve zaferi
kazanabilecektik. Demek orduya verilen emekler boşa gitmemişti.
Buna karşılık bu muharebe, donanmanın sayı üstünlüğüne rağmen bir iş
göremediğini de ayrıca ortaya koymuştur. Çünkü bizim gemilerimizin hemen
hepsinde İngiliz çarkçıbaşıları vardı. Bu, donanma İngilizlerin elindeydi
demektir. Bu çarkçıbaşıların bazılarını muharebenin başında değiştirmek
istediğimiz zaman, İngiltere elçisi saraya koşmuş ve bu teşebbüsün İngiltere’ye
itimadımız olmadığı biçiminde yorumlanacağını açıkça söylemekten çekinmemişti.
Öyleyse, bir donanmamız yok demekti. Çünkü bu donanma, hem Fransızlarla
İngilizleri bize düşman ediyor, hem savaşta bir işe yaramıyordu. Faydası
olmayan, fakat mazarratı olan bir şeyi muhafaza etmek aklın icabı dışındadır.
Donanmayı Haliç’e çektirdim ve böylece Fransız ve İngilizlere, Akdeniz’de
kendileri ile boy ölçüşmeye niyetimiz olmadığını anlatmış oldum. Gerçekten bu
tedbir uzun süre İngilizleri ve Fransızları bizimle uğraşmaktan uzak tutmuştur”.
Ertuğrul daha önce de belirtildiği gibi 1863 yılında İstanbul-Kasımpaşa
Sayfa 12
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Tersanesi’nde inşa edilmiştir. Makine ve kazanları 1864’te İngiltere’de monte
edilmiştir. 1865’te Kosova ve Hüdavendigar gemileriyle birlikte İngiltere’den
yurda dönerken Cherburg, Toulon ve bazı İspanyol limanlarına uğramış, İstanbul’a
gelişinde de Beşiktaş Sahil Saray-ı Hümayunu (Dolmabahçe Sarayı) önünde demirli
kalmış, bir süre sonra da Haliç’e kapatılmıştır.
Ertuğrul’un ölçüleri ise şöyledir:
Boyu :250 kadem
Genişlik : 50 kadem
Umk (Derinlik) : 25,6
Çektiğu Su : 20.6 kadem
Tonu : 2344
Makinası : 600 beygir gücünde, adi konderserli, ufkî çift silindirli
Kömürlükler : 450 ton kömür alır
Sürati : 10 mil
Silâhları : 8 adet 15 santimlik Krupp topu, 5 adet 150 librelik Armstrong topu,
2 adet 4, 2 adet 3 fontluk Krupp, 2 adet 5 namlulu Hockins, 2 adet 5, 4 adet
namlulu Nordenfeld, 1 adet 12 ve 1 adet 6 librelik roket kovanı, 1 torpido atış
kovanı, 2 torpido, 100 Martin Henry tüfeği, 100 Wenchester tüfeği ve 40 adet
tabanca.
Yani Ertuğrul 79 metre boyunda, 15,5 metre genişliğinde idi ve 8 metreye yakın
su çekiyordu. 60 ton su alıyor, aldığı kömürle de 10 mil süratle 9 saat
seyredebiliyordu. Gemi zamanına göre modern araçlarla donatılmış, elektrikle
aydınlatılmıştı. Bunlar göz önüne alınarak teknenin çürüklüğünden başka kusuru
yoktu denilebilir.
Ertuğrul Fırkateyni’nin Japonya Yolculuğu
Hazırlık
Mürettebat
Ertuğrul’a komutan olarak Miralay Osman Bey’in tayin edildiği daha önce ifade
edilmişti. Bahriye Nazırı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa, daha önce Ertuğrul’a
komutan olarak Osman Bey’in büyük kardeşi Albay Mehmet Raşit’i seçmişti. Ancak
kendisi geminin durumunun berbat olduğunu söyleyerek bu görevi kabul etmemişti.
Nitekim Albay Osman Bey Süveyş’ten kardeşi Albay Mehmet Raşit’e yazdığı
mektupta; “Ertuğrul’un komutanlık vazifesini kabul etmemekte çok haklısın,
Japonya’ya gitmek şöyle dursun bu gemi ile şuradan şuraya gidelemez... Ben de
bunu kabul etmeyecektim ama! Hem kayınbabamın sözünden çıkmak istemedim hem de
bir türlü geçinemediğim karımdan kurtulmak istedim. Ölürsem de gam yemeyeceğim”
diyordu.
Ertuğrul’un mürettebat sayısı kaynaklarda farklı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Süleyman Nutku, subayların ismini ve sayısını ayrıntılı olarak verirken erlerin
sadece sayısını vermekle yetinmiştir. 54 subay ve 553 er olmak üzere toplam 607
kişiden bahseder.
Bazı çalışmalarda da Ertuğrul’un mevcudu toplam 609, 61 subay ve memur, 548 er
ve erbaş olmak üzere toplam 609 kişi; 56 subay 537 er toplam 593; 62 subay 547
er ve erbaş, toplam 609; 61 subay ve memur 548 er toplam 609; 56 subay 537 er ve
erbaş, 6 sivil personel olmak üzere toplam 599; toplam 607; 56 subay, 591 er ve
bazı sivil teknisyenler olmak üzere toplam 655; 44 subay, 14 mühendis (yüzbaşı),
591 er, 5 sivil ve 1 şair olmak üzere toplam 655 olarak verilmektedir.
Bu arada başkatip Süreyya Paşa’nın 14 Temmuz 1889 tarihli resmî yazısında
Ertuğrul Fırkateyni mürettebatına Osmanî ve Mecidî nişanlarının verildiği
belirtilmektedir. Şöyleki;
Güverte Sınıfı
Osmanî
Mecidî
Süvari kaymakam Ali Bey
3
Süvari muavini kaymakam Cemil Bey
3
Süvari-yi sani binbaşı Nuri Bey
4
Kol-ı evvel Mehmed Kaptan
4
Kol-ı sani Reşad Kaptan
4
Kol-ı sani Tahsin Kaptan
Sayfa 13
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
4
Kol-ı sani Tevfik Kaptan
4
Kalyon katibi Cemal Efendi
4
Fırkateyn katibi Mustafa Efendi
4
Topçu muallimi yüzbaşı Celal
4
Yüzbaşı Hamdi Efendi
4
Yüzbaşı Hulusi Efendi
4
Yüzbaşı Nuri Efendi
4
Yüzbaşı Ömer Lütfi Efendi
4
Yüzbaşı İzzet Ağa
4
Mülazım Necib Efendi
5
Mülazım Saffet Efendi
5
Mülazım Şemseddin Efendi
5
Mülazım Mehmed Efendi
5
Mülazım İbrahim Şevki Efendi
5
Mülazım Basri Efendi
5
Mülazım Tahsin Efendi
5
Üçüncü sınıf imam Ali Efendi
4
Kol-ı evvel Ömer Kaptan
4
Silâhendaz mülazım Ferdi Ağa
4
Mızıka mülazımı İsmail Ağa
4
İnşaiye sınıfından mülazım Ali Efendi
5
Miralay tabib Hüseyin Hüsnü Bey
3
Kol-ı sani tabib Yasef Efendi
Sayfa 14
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
4
Cerrah Şevket Efendi
5
Çarkçı Sınıfı
Miralay İbrahim Bey
3
Binbaşı Ahmed Bey
4
Kol-ı evvel Arif Efendi
4
Kol-ı sani Şevki Efendi
4
Yüzbaşı Cemal Efendi
4
Yüzbaşı Mehmet Ali Efendi
4
Yüzbaşı Said Efendi
4
Yüzbaşı Arif Efendi
4
Mülazım Sadık Efendi
5
Mülazım Ali Efendi
5
Mülazım Kadri Efendi
5
Mülazım Kemal Efendi
5
Mühendisler
Agah Efendi
5
Rıza Efendi
5
Asaf Efendi
5
İzzet Efendi
5
Mehmed Efendi
5
Haşim Efendi
5
Ali Efendi
5
Ahmed Efendi
5
Mehmed Tevfik Efendi
5
Sayfa 15
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Haydar Efendi
5
Ali Efendi
5
Şemi Efendi
4
Mehmed Ziya Efendi
5
Ahmed Ziya Efendi
5
Salih Efendi
5
Burada kazanhane işçilerinden Sürmeneli Osman bin Mehmed Usta’nın 750 kuruş
aylıkla Ertuğrul’un kazancılığına Fabrikalar Komisyonu tarafından atandığını
belirtmekte gerekir.
Japonya yolculuğu sırasında nerelere uğranılacağı hakkında bir talimat
Ertuğrul’un komutanına verilmişti. Bu kez ise gemi personelinin uyması gereken
kuralları açıklayan bir talimat daha açıklanmıştır. 13 maddeden oluşan bu
talimat mürettebatın düzen ve asayişinin sağlanması içindi.
Personelin limanlarda çok güzel ve tek tip kıyafetlerle görülebilmesi için yeni
kıyafetler ısmarlanmıştı. Tüm personele ikişer tane fes, ikişer takım kışlık,
dörder takım yazlık elbise ve üçer çift ayakkabı verilmesi emredildi. Ancak
bunların bir bölümü satın alınabildi. Feslerin kalıplanabilmesi içinde top
ambarlarında mangal kömürü ile çalışan bir kalıphane yaptırıldı, gemiye de bir
fes ustası tayin edilmişti.
Japonya Seferi
Yolculuğun Başlaması (İstanbul)
Ertuğrul’un hareket tarihi daha önce de belirtildiği gibi Ramazan Bayramı’nın
beşinci günü (5 Şevval 306/4 Haziran 1889) olarak belirlenmişti. Ancak fırkateyn
14 Temmuz 1889’da yola çıkabilmiştir. Bunun sebebi daha önce belirtildiği gibi,
inceleme raporlarının Sadrazam’a geç ulaşması ve Ertuğrul hakkında ortaya çıkan
şayialardı.
Gemi hareketinden sonra Ahırkapı önlerine gelince yelken açmıştı. Bahriye Liman
Komutanı Hasan Paşa, tekneyi Yeşilköy’e kadar uğurlamış ve buradan bir
istimbotla geri dönmüştü.
Hasan Ali Yücel, anılarında annesinin ağzından büyük babası kumandan Ali Bey,
Ertuğrul ve yolculuk hakkında bilgiler vermektedir. Ertuğrul’un İstanbul’dan
ayrılışını da annesinden şöyle aktarmaktadır; “Sultanselim’den Haliç tabak gibi
görünürdü. Ertuğrul da Kasımpaşa’da Dîvanhane önünde duruyordu. Hasta, loğusa
döşeğinde yatan annemden başka bütün ev halkı, pencerelerde gemiyi
seyrediyorduk. Öğle üzeri bir de baktık, gemi hareket etti. Bütün askerler
güvertede, mızıkalar ey gazileri çalıyor. Yelkenleri açılmamış gemi, çarkını
işleterek yürüyordu. Bayraklarla donatılmıştı. Zannettik ki Beşiktaş önünde
duracak. Halbuki Sarayburnu önünde kıvrılınca işi anladık. Hepimizde bir
ağlama... Böyle gittiler. O zaman halk köprüye, deniz kenarlarına toplanmış,
sesler, bağrışmalar bizim konağa kadar geliyordu:
Besmeleyle Ertuğrul’um demir aldı
Hep ahali sahillerde bakakaldı
Çoluğun çocuğun feryadı arşa vardı
Hak selâmet versin şanlı Ertuğrul’a.
Üç direkli fırkateyndir gemimiz
Kimimiz bekârız, evlidir kimimiz
Gayret edin çocuklar Capanyadır yolunuz
Hak selâmet versin şanlı Ertuğrul’a”.
Japonya Seferi
Süveyş
İstanbul’dan yola çıkan Ertuğrul, Marmaris limanına, oradan Süveyş’e gelmiş,
Port-Sait’te bir gece kalmıştır. Port-Sait’ten ayrıldıktan sonra kanalda iki kez
kazaya uğrayan Ertuğrul (27-28 Temmuz 1889), burada havuza alınmıştır. Bu kaza
üzerine Bahriye Nezareti, Osman Bey’in yanına bir iki subay alarak posta
vapuruyla Japonya’ya gitmesini ve İmparator’a takdim edilecek nişan ve
hediyeleri teslim etmesini kararlaştırmıştı. Ancak bu karardan, Osman Bey’den
Sayfa 16
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
gelen telgraftan, geminin havuza girdiği takdirde onarımının birkaç gün içinde
tamamlanacağının öğrenilmesiyle vazgeçilmiştir ve Ertuğrul’un 27 Ağustos’a kadar
hazırlanması için gerekenin yapılması istenmiştir. Ancak Ertuğrul 30 Ağustos’ta
havuza girmiştir. Onarımı 10-12 gün içinde tamamlanarak Ağustos’un sonuna doğru
yola devam edeceği gemi komutanından Bahriye Nezareti’ne bildirilmiştir.
Ayrıca Ertuğrul Süveyş’te iken Rus vapuru ile 3 subay, 3 er ve 20.000 okka eşya
navlunu ve kamara ücreti olarak 3387 kuruş gönderilmiştir.
Süveyş’ten hareket tarihinin belli olması üzerine, Almanya bahriye rasathanesi
müdürü profesör Neumar tarafından Ertuğrul’un Süveyş-Japonya güzergahı hakkında
bir muhtıra yazılmıştır. Profesör burada, uğranılacak yerlerin iklimi, geminin
gücüne göre nasıl hareket edebileceği v.s. hakkında bilgi vermektedir. Ertuğrul
23 Eylül 1889’da Süveyş’ten ayrılmıştır. Ertuğrul’un süvarisi Ali Bey eşine
gönderdiği mektupta, geminin güzelce tamir olduğunu, hatta İstanbul’da
yapılmayanları dahi yaptıklarını, sadece kazanların biraz aktığını yazmaktadır.
Japonya Seferi
Cidde-Aden-Bombay-Kolombo
Süveyş’ten ayrılan Ertuğrul, Cidde’ye uğrayarak 7 Ekim 1889’da Aden’e varmıştır.
Bu arada, Bahriye Nezareti’nden Ertuğrul gemisi komutanlığına Aden’den kömür
almasının uygun olacağı bildirilmiştir.
Yolculuğun yapıldığı tarihlerde Kızıldeniz’in doğu kıyıları Osmanlı
İmparatorluğu’na aitti. Bahriye Nezareti emrinde olmak üzere Cidde ve Kameron’da
bir askerî liman, Konfide’de bir üs, Hüdeyde’de bir komodorluk bulunuyordu.
Gemi komutanı Osman Bey’den gelen 7 Ekim 1889 tarihli telgrafta, Aden’e
gelindiği, 10 Ekim tarihli diğer telgrafta da Kolombo’ya doğru hareket edildiği,
21 Ekim tarihli telgrafta Bombay’a uğranıldığı ve 27 Ekim tarihli telgrafta da
Singapur’a doğru Bombay’dan hareket edildiği bildirilmiştir. Buna göre
fırkateyn, Kolombo’dan geçip Singapur’a gidecektir.
Buna göre 20 Ekim’de Bombay’a uğranılmıştır ve burada halk Ertuğrul’a ve
mürettebatına büyük ilgi göstermiştir. Bombay’da yayınlanan iki gazete Ertuğrul
hakkında makaleler yayınlamışlardır. Bunlardan “Gücerat dilinden” Kasıdı Bombay,
28 Ekim 1889 tarihli nüshasında gemiye karşı olan büyük ilgiden genişçe söz
etmektedir. Mürettebatın Cuma günü camilerde namaz kılması, kıyafetleri
ahlâklarının güzelliği halk üzerinde büyük etki bırakmıştır. Gazete özellikle de
mürettebatın ahlâken İngilizlerden çok daha iyi olduğunu yazıyordu. Gazete,
Hindistan Müslümanlarının sultana olan yakınlık ve sevgilerinin bu gemiyi
ziyaret için yaptıkları hücumlardan anlaşıldığını belirtiyordu.
Diğer gazete de İngilizce olarak yayınlanan Avocat of India’dır ve 29 Ekim 1889
tarihli nüshasında Ertuğrul ve mürettebatına geniş yer vermiştir. Ertuğrul
Fırkateyni’nin Hobart Paşa’nın komutasında 1877-1878 Osmanlı-Rus harbine
katıldığı belirtilmiştir. Bu makalede özellikle dikkatimizi çeken, İngiliz
subaylarının Türk subaylarına verdikleri yemektir. İngilizler (buradaki Glocster
Alayı ve subayları) Ertuğrul’un subayları ile Bombay’daki Osmanlı başkonsolosu
Kadri Bey’i yemeğe davet etmiştir. İngilizler’in, Osmanlı Devleti’nin gemisini
sıcak karşılamasının sebebi, halk üzerinde iyi bir izlenim bırakmak içindir.
Çünkü gemiye sadece Müslümanlar değil, ateşperestler, putperestler de akın
ediyorlardı. Buradaki Müslümanları kendi aleyhlerine çevirmemek isabetli
olacaktı.
Bombay’dan ayrılan Ertuğrul, 1 Kasım’da Kolombo’ya gelmiş ve burada bir hafta
kadar kalarak Singapur’a doğru yola çıkmıştır. Burada da halkın yakın ilgisini
görmekteyiz. Mesela gemi subaylarından birisi (adı verilmiş) Ceride-i Bahriye’ye
gönderdiği bir mektupta Kolombo hakkında bilgi vermektedir. Halkın özellikle de
Müslümanların giyinişleri, İslâm’ı yaşayışları, yemekleri, evleri vs. hakkında
tafsilatlı bilgi bulabilmekteyiz. Bu subay burada da, yoğun ilgiyle
karşılaştıklarını, gemiye yapılan ziyaretlerde izdiham oluştuğunu anlatmaktadır.
Gemiye bir günde gelen kişi sayısının yirmi bin civarında olduğunu, geminin
çevresinin kayıklarla dolu olduğunu da bildirmektedir.
Bunun yanında Serendib ya da Seylan adasında, Hazret-i Adem’in gökyüzünden
indiği yer vardır ve Hazret-i Adem buradan yürüyerek Hindistan’a gitmiştir. Bu
sebeple burası kutsal sayılmaktadır.
Bombay’da olduğu gibi Kolombo’da da sultanın adı hutbelerde okunuyordu. Gemi
Bombay’dan yola çıktığında bir kaza daha geçirmişti. Ancak Kolombo’da tamir
edilmedi. Çünkü burada havuz ve gerekli tamir malzemesi yoktu. Bu sebeple
Singapur’a varmak için acele edilmeliydi. Ertuğrul Singapur’a varınca da “geri
dönün” denilemeyecekti. Zaten İstanbul’a dönecek güce sahip olan gemi daha yakın
mesafede olan Japonya’ya gidebilirdi.
Japonya Seferi
Singapur
15 Kasım 1889’da Singapur’a ulaşıldı. Albay Osman Bey, gemiyi salimen Singapur’a
getirmeyi başardığı için, terfi ettirilerek mirlivalığa (tuğgeneral)
Sayfa 17
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
getirilmiştir. Ayrıca fırkateynin sağkol ağası Ömer Kaptan da binbaşılığa terfi
ettirilmiştir. Ancak Ömer Kaptan’ın neden dolayı binbaşılığa getirildiğine dair
herhangi bir bilgi elde edilememiştir.
21 Kasım 1889 tarihli mazbatada, Bahriye Nezareti tarafından Ertuğrul’un ya
Japonya’ya gitmesi (bunun için de Haziran’a kadar Singapur’da, dönüş için de
Ekim’e kadar Japonya’da kalması gerekiyordu), ya da Osman Bey’in gemiyi
Singapur’da bırakıp yanına birkaç subay alarak o sulara ait posta vapurları ile
Japonya’ya gitmesi, nişan ve hediyeleri İmparator’a sunması, bir ay içinde
Singapur’a ve oradan da İstanbul’a dönülmesi şeklinde öneride bulunulmuş ve
Şura-yı Bahriye’den bu bahiste kesin bir cevap istenmişti. Şura-yı Bahriye’de
Bâbıâli’ye bildirdiği kararda eğer fırkateynin Japonya’ya gitmesi istenirse
mevsim rüzgârlarının esmesine kadar Singapur’da, sonra da Japonya’da kalmak ve
dönüş masrafı için de 40.000 lira kadar miktarın tahsis edilmesi ya da Osman
Bey’in posta vapurları ile Japonya’ya gidip görevini yerine getirmesi, bu arada
fırkateynin Singapur’un civarındaki Cava adası ve diğer Müslüman halkı fazla
olan yerlere uğrayıp Osmanlı’nın şanını dalgalandırıp azametini yükseltmesi
ifade ediliyordu.
Mektuplarından Ertuğrul’un yolculuğunu takip edebildiğimiz kumandan Ali Bey, bu
kez 15 Kasım 1889 tarihli mektubunda “... buraların gemileri acayip, yani
denizlerine göre yapılmış. Bizim geminin iki veya üç misli cesametinde olup,
bizim mahut ise ekmekçi sepeti gibi gıcırdıyor. Bakalım gemimiz tahammül ederse
ileri, olmazsa geri hareket olunacak zannederim” diye yazarak buradaki
belirsizliği o da ifade ediyordu.
Şura-yı Bahriye’nin kararı hakkında saraydan bir cevap çıkmamış, yaklaşık bir ay
kadar sonra da Bahriye Nezaretinden Osman Paşa’ya 30 Aralık’ta bir emir
gönderilmiştir. Burada bu konuya ilişkin herhangi bir iradenin çıkmadığı dikkate
alınırsa, geminin Japonya’ya kadar gitmesinin düşünüldüğü anlaşılabilir.
Bu arada Osman Paşa’nın mürettebat için istediği elbiseler de İdare-i Mahsusa
vapuru ile Port Sait kömür memuruna, buradan da, posta vapurlarından biriyle
gemiye ulaştırılmıştır. Ayrıca Bahriye Nezareti tarafından, Ertuğrul’un
Singapur’dan hareket zamanının yaklaşması üzerine, 5.000 liranın gönderilmesinin
de Bâbiâli tarafından Maliye Nezareti’ne emredildiği, Ertuğrul kumandanlığına
bildirilmiştir. Şöyleki;
“... Singapur’da bulunmuş olan Ertuğrul Fırkateyn-i Hümayunu’nun oradan hareketi
zamanı hulul eylediğinden kumandanı canibinden vuku’ bulunan iş’ara nazaran
hüzûmu acil görünmesiyle beş bin aded İngiliz lirasının Bank-ı Osmanî
marifetiyle veya vesait-i saire ile şimdiden mezkur fırkateyn kumandan-ı
mümaileyhe ifasıyla...”
Ayrıca Osman Paşa, mürettebatın yemek masrafı için ayrılan paranın yetmediğini
de merkeze bildirmiştir. Bunun üzerine Bahriye Nazırı 15 Mart 1890’da bu durumu
arzetmiş ve Bahriye Şurası tarafından da fırkateynin subaylarının yemek
masrafları için ayrılan tahsisatın 2.000 kuruş arttırılmasının kararlaştırıldığı
bildirilmiştir. Osmanlı Devleti bir devlet olarak vatandaşı Banker Ohannes
Efendi’den Ertuğrul’a gönderilecek olan paranın gemiye ulaştırılmasını
istemiştir;
“Banker Ohannes Aşiyan Efendi’ye
Japonya’ya doğru İstanbul’dan hareket eden Ertuğrul Fırkateyni’ne ödenmesi
gereken 2.000 adet İngiliz lirasının Bahriye Şurasınca kararlaştırıldığı gibi,
Londra’da bulunan şubeniz aracılığıyla Singapur’da bulunan, adı geçen fırkateyn
komutanına teslimi rica olunur.
Paranın orada teslim günü, borsa piyasasına göre yapılmış olan masraflar her ne
İngiliz lirası tutarsa tutsun Osmanlı lirasına çevrilmek suretiyle ödenecektir.
Bu miktar Osman Paşa’ya gönderilecek telyazı üzerine Bahriye bütçesinden
ayrılmıştır.
Yukarıda belirtilen hususlar çerçevesinde gerekli olan paranın hemen
gönderilmesi işleminin tarafınızdan yürütülmesi hakkındaki yazı, Bahriye
Şurasınca hazırlanmış olup, keyfiyyet Osman Paşa’ya bildirilmiştir”.
Geminin Japonya’ya nasıl gideceği hakkında görüş alışverişleri böyle devam
ederken, Ertuğrul ve mürettebatı, Singapur’da bulunulduğu süre içerisinde, halk
tarafından son derece samimi karşılanmıştır. 29 Ekim 1889’da Singapur’dan
İstanbul’a çekilen telgrafta, Bombay ve Kolombo’da 30.000’den fazla Müslümanın
gemiyi ziyarete geldiği, Singapur’a gelindiğinden itibaren de Malaga, Sumatra ve
Cava’dan Müslümanların, prenslerin ve ileri gelenlerinin ziyaret akınlarıyla
karşılaştıkları bildiriliyordu. Mürettebat hergün ziyafetlere davet ediliyordu.
Hatta Sumatra, Cava ve Siyam Müslümanları, Felemenklilerin yaptığı mezalimi dile
getiren iki adet yazıyı Osman Paşa’ya vermişler ve Osmanlı Devleti’nden yardım
istemişlerdir. Bunun üzerine bölge Müslümanlarına mümkün olan yardımın yapılması
gerektiği, bu konuda da Avrupa devletlerinden bazılarına, özellikle de
İngiltere’ye müracaat edilmesinin uygun olacağı ve bu ahali için ne gibi
Sayfa 18
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
teşebbüslerde bulunulmasını kararlaştırmak üzere konunun Meclis-i Vükela’da
görüşülmesinin kararlaştırıldığı bildirilmiştir.
Bunun yanında halk Ertuğrul’u kutsal bir yer olarak görüyor hatta şükranlarını
sunmak için gemide secdeye varıp dua ediyordu. Singapur sularındaki gemilere de
Osmanlı sancağı çekiliyordu.
Ertuğrul, Singapur’da yolculuğa çıkmak için uygun havayı beklerken, dört aydan
fazla bir süre burada demirlemek zorunda kalmıştı. Bu bekleyiş, sadece masraf
bakımından değil, başka hususlar açısından da sakıncalar ortaya çıkarıyordu.
Mesela, “Times” gazetesi, 5 Aralık 1889 tarihli nüshasında, “... Türk
fırkateyninin gene arıza sebebiyle Singapur’da yola devam edemeyerek durduğu,
taşınan nişan vesairenin ise posta vapuruyla gönderileceği...” yazıyordu. Bunun
üzerine Hariciye Nezareti, Bahriye Nezaretinden bu konuyla ilgili olarak
açıklama istemiştir. Bahriye Nezareti de bu makalenin asılsız olduğunu
açıklamıştır. Yine Kolombo konsolosluğundan Londra elçiliğine oradan da
İstanbul’a gönderilen gazete haberinde, Ertuğrul Fırkateyni’nin Singapur’da
beklemesinin sebebinin kömürü ve onu alacak parasının olmamasından, liman
vergisini de verememesinden dolayı olduğunu yazıyordu. Adı geçen gazete,
Kolombo’da yayınlanan “Ceylon Observer” adlı gazeteydi ve bu gazetede çıkan
makale “Novosti” adlı gazetede yayınlanmış, buradan da Krunştadski ve Stanik ile
Journal de St. Petersburg gazetelerine naklen alınmıştır. Bu konu ile ilgili
olarak Osman Paşa ile Singapur valisi arasında görüşme olmuş ve vali gerçeğe
uygun olarak davranılacağı cevabını vermiştir.
Bahriye Nezareti de Hariciye Nezaretine Ertuğrul’un Singapur’da durmasının
sebebinin gerekli olan levazımatı sağlamak ve yelken kullanmak için uygun
havanın beklenilmesinden kaynaklandığını, bu nedenle Ceylon Observer gazetesinde
yayınlanan makalenin taraflarınca tekzip ettirildiğini bildirmektedir.
Singapur’da yayınlanan “Free Press” gazetesi ise Ertuğrul Fırkateyni’nin arıza
sebebiyle yola devam edemeyeceğini, bunun için de nişanın posta ile
gönderildiğini yazıyordu. Bu gazeteye de yazısı tekzip ettirilmiştir.
Bu kez de “Free Press” gazetesinin, Ertuğrul’un mürettebatı hakkında müsbet
fikirler taşıyan bir makalesini görmekteyiz. “Singapur’da Filika Yarışı” adlı bu
makalede Ertuğrul’un mürettebatından övgüyle söz eden gazete, geminin bandosunun
kraliçe hazretlerinin marşını çalmaya başlayınca hazır bulunanların şaşırdığını
ve ardın da Osmanlı Sultanı ve İslâm Halifesi Abdülhamid Han hazretlerinin ömür
ve saltanatının devamı için dua okunduğunu ifade etmektedir.
Japonya Seferi
Saygon-Hongkong
Ertuğrul 22 Mart 1890’da Singapur’dan hareket etmiş, ancak rüzgârın şiddetinden
ve Singapur’dan alınan kömürün yetmemesinden dolayı Fransız sömürgesi olan
Saygon’a uğrayarak kömür tedarik edilmiştir. 3 Nisan’da buradan hareket
edilmişse de, aksi rüzgârdan dolayı geri dönüp 20 Nisan’a kadar beklenilmiştir.
Burada Fransız subayları tarafından gemi mürettebatına ziyafetler verilmiştir.
Hongkong’a 26 Nisan’da varan Ertuğrul, buradan kömür almıştır. Burası da İngiliz
sömürgesidir.
Japonya Seferi
Nagasaki-Kobe-Yokohama
5 Mayıs’ta Nagasaki’ye doğru yola çıkmış ve yine kötü hava yüzünden Foçu’da
beklemek zorunda kalmış ve burada yine kömür alarak 18 Mayıs’a kadar
beklemiştir. 22 Mayıs’ta Nagasaki’ye dört gün sonra da Kobe’ye gelmiştir.
Ertuğrul, 7 Haziran 1890’da son durağı olan Yokohama limanına ulaşmıştır.
Ertuğrul limana yaklaşırken, burada beklemekte olan Japon, İngiliz ve Fransız
donanmalarına ait gemiler tarafından karşılanmıştır.
Osman Paşa, 13 Haziran 1890’da İmparator’a Padişah’ın mektubunu, nişanı ve diğer
hediyeleri takdim etmiştir. İmparator Meiji de, o gece verilen yemekte, Osmanlı
nişanını takmıştır. Ayrıca Osman Paşa’ya “Sulilövan” nişanının büyük kordonu ve
yanındaki subaylara da aynı nişanın üçüncü ve daha sonraki rütbeleri hediye
edilmiştir. Türk heyeti ayrıca İmparatoriçe’ye de taç ile murassa’ gerdanlığı
sunmuştur.
Heyet burada bulunduğu süre içinde karşılaştıkları muameleden son derece memnun
kalmıştır. Türk heyeti, orada kaldıkları süreyi gerektiği gibi kullanmıştır.
Mesela Japonların ve İngilizlerin de katıldığı filika yarışına iştirak etmişler
ve Türk heyetinin bu yarışlardaki olumlu tutumu gazetelere yansımıştır. Osman
Paşa da Tokyo’da yabancı devlet elçileriyle resmî temaslarda bulunmuştur.
Bunlardan Rusya elçisi ile yaptığı görüşmede, elçi kendisini, görevini başarıyla
tamamladığından dolayı tebrik etmiş, pederi Osman Paşa’nın namını bir kat daha
yücelttiğini, böyle bir aile evlâdı olan kendisiyle görüşmesini de bahtiyarlık
saydığını söylemiştir. Osman Paşa ise kendisinin Sinop’ta vatanına aynı hizmeti
gören Amiral Osman Paşa’nın torunu olduğunu söyleyerek, tebriki için teşekkür
etmiştir. Rus elçisi bu kez, büyük yanlışlık yapmadığını, bu şerefle de gerçek
Sayfa 19
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
dedesini saygı ile anarak Osman Paşa’yı tebrik ettiğini söylemiştir. Osman Paşa
Rus elçisinin aralarında olan bu konuşmayı her yerde anlattığını söylemektedir.
Burada yine Banker Aşiyan Efendi tarafından Londra’dan Ertuğrul kumandanlığına
27673 dolar gönderilmiştir. Aşiyan Efendi 7 Ağustos 1890 tarihli istidasında da,
bu paranın 549390 kuruşa karşılık geldiğini, alacağı komisyonu ve diğer
masraflarıda belirtmiştir.
Ertuğrul Fırkateyni’nin Japonya Yolculuğu
Yokohama-İstanbul
Dönüş İçin Hazırlık
Osman Paşa, Bahriye Nezareti’ne gönderdiği yazıda, Ertuğrul’un Japonya’daki
görevini yerine getirdiğini ancak dönüşte güney rüzgârına rastlayacağını ayrıca
Ekim’e kadar olan zamanın da tayfun mevsimi olduğundan, değil Aden’e, Singapur’a
kadar bile gitmesinin zor ve tehlikeli olacağını belirtiyordu. Bu sebeple,
Japonya’nın Uraga, Hyogo ve Nagasaki ve hatta Çin’in Şangay gibi limanlarına
uğranarak, buralarda birer ay beklemenin ve bu zamanın bu şekilde
geçirilmesinin, o zaman esmeye başlayacak rüzgârlarla dönmenin uygun olacağını
ifade ediyordu. Nezaret, Mabeyn’e gönderdiği tezkerede, Osman Paşa’nın birer ay
bekleme önerisinin, geminin Singapur’da uzun süre kalmasından dolayı çıkan
asılsız söylentileri önlemek için olduğunu ve ayrıca kalabalık bir Müslüman
ahalisi bulunan Kalküta’ya da uğramalarının münasip olacağını bildirmiştir.
15 Haziran’da Osman Paşa’ya bildirilen talimatta, belirlenen limanlara uğranılıp
buralarda belirlenen sürelerden fazla kalınmaması, uygun rüzgârlardan
yararlanarak, kömürden tasarruf ederek bir an evvel İstanbul’a varılması, dönüş
masrafı için de beşbin lira gönderileceği ve bundan başka para istenmemesi
bildiriliyordu.
Bahriye Nazırı bu kez geminin hareket ettiği takdirde Uraga ve Nagasaki’den
sonra, hava müsait olursa güneye yönelerek Batavya’ya gitmesi, burada Osmanlı
Konsolosu ile görüşmesi ve Felemenk limanlarına uğraması hâlinde bu durumun
önceki güzergahına nisbeten dört yüz milden fazla yol gitmesini gerektireceğini,
bunda bir mahsur yoksa da siyasî olarak bir sakıncasının olup olmadığını 23
Temmuz’da Hariciye Nezareti’nden sormaktadır. Bunun üzerine Kamil Paşa iki gün
sonra, Ertuğrul’un buralarda dolaşmasının siyasî bir sakıncasının olmadığını,
aksine Müslüman halkı memnun edeceğini bildirmiştir. Dönüş yolculuğunda
Ertuğrul’un Felemenk limanlarına uğraması gerektiğini, Osmanlı Devleti’nin Lahey
Sefareti de belirtiyordu. Lahey Sefiri Karaca Paşa, geminin Japonya’ya giderken,
Hint Denizi’nden geçtiği sırada Sunda adalarındaki Müslüman ahali arasında,
Hollandalıların Hindistan’daki limanlarından bazılarında Osmanlı sancağının
dolaşacağı haberinin duyulması ile, hilafete bağlı olan yerli halkın Osmanlı
sancağını görmeyi ümit ettiğini, ancak geminin uğramaması üzerine, bütün
hayallerinin boşa çıktığını yazmaktadır. Müslüman ahali, Ertuğrul’un limanlarına
uğrayacağı haberine kendilerini o kadar kaptırmıştı ki Hindistan’daki Hollanda
Deniz Kuvvetlerinin amirali Ertuğrul’u karşılamak için büyük bir özenle
hazırlanmıştı. Ertuğrul’un buralara uğramaması, halk üzerinde hayal kırıklığına
sebep olmuş, Hollandalıların ise bu durumdan memnun olmalarına yol açmıştır.
Hollandalılar bunu Osmanlı Devleti’nin aleyhine kullanmışlar ve aleyhte pek çok
yazılar yayınlamışlardı. Lahey’deki Osmanlı Sefiri Karaca Paşa, bu yayınlara
karşılık başkonsolos Rıfkı Bey’in ilişkilerinin iyi olduğu gazetelerle cevap
verildiyse de pek başarılı olamadıklarını, bu sebeple dönüşte geminin buralara
uğramasının iyi olacağını da ifade etmektedir. Karaca Paşa, geminin Sunda
Adası’nı ziyaret etmesini savunurken, Açe’ye uğramasını istememektedir ve bu
fikirden vazgeçilmesini önermektedir. Çünkü Açe’nin yerli hükümdarı, Hollanda
idaresinde olmayı kabul etmediğinden, Hollandalılarla muharebe ve İslâm
Halifesine bağlılığı ifade etmektedir. Bu sebeple, Osmanlı sancağının burada
görünmesi, Açe hükümdarına destek vermek gibi anlaşılabilirdi. Bu da devlete
zarar verebilirdi. Yani Hollanda ile ilişkilerimizi bozabilirdi. Ayrıca,
Hollandalılar gemiyi iyi karşılayarak, Müslüman halk üzerinde, “... Sultan,
Hollandalıların Müslümanları, daire-i itaate almasına manen yardım ediyor...”
diye halifenin manevî desteğinin kendilerinden yana olduğu şeklinde propaganda
yapabileceklerini, bu yüzden Ertuğrul’un Açe’ye uğramamasının daha iyi olacağını
söylemektedir.
Geminin Açe’ye gelmesi Osmanlı Devleti ile Hollanda arasındaki ilişkileri
bozabilirdi. Ancak, Hollanda’nın bu bölgedeki hâkimiyeti zaten Almanlarca tehdid
ediliyordu. Hollanda’nın bir savaşa girmesi mümkün değildi. Ayrıca Hollanda ile
Osmanlı Devleti’nin sınırı da yoktu. Halife de savaş istemediğine göre, mesele
bir iki diplomatik protesto notasından ileri gitmeyecektir. Diğer taraftan daha
Abdülmecid ve Abdülaziz devirlerinde kendilerini Hollanda esareti yerine dinî
reis ve hamileri Osmanlı Devleti’ne ve İslâm Halifesi’ne bağlamak isteyen ve
bunun için müracaat eden bu insanlar lehine küçük bir manevî destek, askerî
yardımdan daha etkili olacaktı ve Hollanda’nın bir iki protestosu da pek bir şey
Sayfa 20
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
ifade etmeyecekti. Osmanlı Hariciyesi’ndeki bu tutum, ancak meselenin mahiyetini
idrak edememe, basiretsizlik ve kendine güvenin olmayışı ile izah edilebilir.
Zira Osmanlı Devleti bu bölgede hâkimiyet için diğerinin açığını kollayan
Almanya ve Fransa’yı devreye sokabilirdi. Böyle bir ortamda da burada manevî
hâkimiyet kurmak mümkün olabilirdi. Bu da askerî bir başarıdan daha etkili
olurdu. Ancak II. Abdülhamid ve devlet erkanının prensibi buna mani olmuştur. Bu
da başta İngiltere olmak üzere sömürgeci devletlerle problem çıkarmama
prensibidir.
Dönüş için yol güzergahı bu şekilde hazırlanırken, Ertuğrul’u bir şanssızlık
daha yakaladı. Burada kolera salgınına yakalandılar. Nagaura’da Ertuğrul ile
birlikte mürettebat da karantinaya alınmıştır. Mürettebattan otuz altı kişi
hastalanmış, on iki kişi vefat etmiştir. Bu rakam Ceride-i Bahriye’de hastalanan
otuz beş, vefat eden on bir kişi olarak verilmektedir. Karantinadan dolayı
hareket tarihi yine ertelenmiştir. Ertuğrul, Eylül’de hâlâ Yokohama’da
bulunuyordu. Burada bir ay kalınması plânlandığı hâlde üç ay olmuştu.
Bütün bu gelişmelerin neticesinde Ertuğrul, 15 Eylül 1890’da Yokohama’dan
İstanbul’a hareket etmiştir.
Facia
14 Temmuz 1889’da İstanbul’dan ayrılan Ertuğrul altı ayda gitmesi plânlanan yolu
on bir ayda tamamlayabilmiş ve yukarıda belirtildiği gibi 15 Eylül 1890’da dönüş
yolculuğuna başlamıştı.
Ancak Yokohama’dan Kobe’ye giderken Kashinozaki fenerini geçtiği sırada
kayalıklara çarparak batmıştır. Bu bilgiyi Ceride-i Bahriye’den alan Süleyman
Nutku kaza tarihi olarak 18 Eylül akşamını vermektedir. Japonya İmparatoru’nun
saray nazırı tarafından ve Japonya Hariciye Nezaretinden Osmanlı Hariciye
Nezaretine gönderilen telgraflarda 16 Eylül tarihi verilmektedir. 23 Eylül 1890
tarihli Sadaret tezkeresinde de, Japonya Bahriye Nezaretinden alınan telgrafa
dayanılarak, Ertuğrul’un batış tarihi 19 Eylül gecesi olarak verilmektedir.
Japonya Bahriye Nezaretinden Osmanlı Bahriye Nezaretine gönderilen telgrafta ise
16 Eylül verilmektedir. Kazanın kesin tarihi 16 Eylül 1890 olmalıdır. Çünkü bu
tarihten sonra kaza ile ilgili telgraflar gönderilmiştir. Aradaki bir iki günlük
fark, facia haberinin ulaştırılması sırasında geçen zamandan kaynaklanmaktadır.
Kaza İstanbul’da duyulunca bunun halka nasıl açıklanacağı düşünülmüş ve Ceride-i
Bahriye’de ilân edilmesine karar verilmiştir. Dergide çıkan yazıda Ertuğrul’un
her gittiği yerde yerli Müslüman ahali tarafından coşkunlukla karşılandığı,
Osmanlı sancağını dalgalandırdığı yazılmış ve övülmüştür. Kaza hakkında da biraz
bilgi verilmiş ve kazadan hiç kimsenin sorumlu olmadığı anlatılmaya
çalışılmıştır.
Kaza hakkında Japon gazetelerinde de pek çok yazı çıkmıştır. Bu yazılarda
geminin kazanının patlamasının sebebi olarak Japon kömürü gösteriliyordu.
Yokohama’da iken çarkçıların Japonya kömürünün kullanılamayacağını söylemelerine
dikkat çekiliyordu. Bunun yanında geminin karaya çok yakın seyretmesinin kazaya
sebep olduğunu söyleyenler de vardı. Asıl tehlike buydu ve geminin kazanı
patlamasa bile zaten bu sebeple kayalıklara çarpacaktı.
Deniz Müzesi’nin kurucusu, Ceride-i Bahriye ve Mecmua-i Fünûn-ı Bahriye
dergilerinin naşiri Süleyman Nutku, “bu sefer için tedbirde kusur eden nazır
suçludur” demektedir. Yapılan uyarılara rağmen işi takdire bırakmak büyük bir
hatadır. “Nazır Paşa kızının hatırı için damadını ölüme gönderdi” diyenlere
karşı da, “Altı yüz güzide bahriyelinin ne kabahati vardı?” demektedir. Nutku,
II. Abdülhamid’e de gemiyi gönderme konusunda çok yükleniyorsa da, bu konuda
Padişah’tan çok Bahriye Nazırı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa’nın raporları
yanıltıcı olmuştur. II. Abdülhamid, geminin arızaları hakkında duyum aldığını ve
onarımın gerekli olduğunu belirtmiş olmasına rağmen Bahriye Nazırı bunların
dedikodu olduğunu öne sürerek sarayı yanıltmıştır.
Kaza ile ilgili haberler sadece Türk ve Japon basınında yer almıyordu. “Times”ın
20 Eylül 1890 tarihli nüshasında bu kazaya yer verilmiştir. Bu makalede Ertuğrul
ve mürettebat övülmüştür. Hatta İngiliz gemilerinden bu şekilde batanlar da
örnek olarak verilmiştir.
Yine Londra’da neşredilen “Standart” gazetesi bu olaya yer vermiştir. Bu
makalelerde bir Japon posta vapurunun battığı ve bir kişinin de öldüğü
yazıyordu.
Hyogo’daki Lloyd Acentası da gönderdiği telgrafta kazadan bahsetmiş ve tarihten
benzer olayları örnek vermiştir.
Bu olayı Osmanlı Devleti’nin aleyhine kullanmak isteyenler de vardı. Bunlardan
biri Paris’te çıkmakta olan “Tan” gazetesiydi. Bahriye Nezareti, bu gazetenin
yurda sokulmamasını istemiştir.
Şehitler ve Kurtulanlar
Geminin mürettebat sayısı hakkında, daha önce de belirtildiği gibi, verilen
rakamlar farklıdır. Bu kez şehit olanların sayısı da karşımıza farklı
Sayfa 21
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
çıkmaktadır.
Ertuğrul’un mürettebat sayısının 685 olduğu, kazada ise 586 kişinin öldüğü, 99
kişinin de kurtulduğu Japonya Bahriye Nezaretinden bildirilmiştir. Kurtulanlara
ait sayının abartılı olduğu açıktır. Çünkü elimizdeki belgeler kurtulanların
sayısını daima 69 olarak vermişlerdir.
Kaynaklar şehitlerin sayısını 587, 580, 581, 540 olarak vermekle birlikte,
kurtulanların sayısının 69 olduğu hususunda hemfikirdirler. Şehitlerden 56,
kurtulanlardan da 6 subayın isimleri mevcuttur. Bunlardan başka şehitlerin
isimleri toplu olarak hazırlanmıştır. Deniz Arşivinden alınan bu listede 531
şehitin adı zikredilmektedir. Kurtulan 6 subayın adı da bilinmektedir. Sadece
faciadan kurtulan erlerin isimlerine ulaşılamamıştır.
Şehitler arasında Şehremaneti Mektubi Kalemî (Belediye Yazı İşleri)nden Padişah
emriyle, seyahat hakkında not tutmakla görevlendirilen Ali Ruhi Bey vardı. Ali
Ruhi Bey, Padişah’a takdim olunmak üzere bir seyahatname yazacaktı. 13 Temmuz
1889 tarihli tezkerede, Ali Ruhi Bey’in bu iş için görevlendirildiğinin
belirtilmesinin yanında ayrıca, aldığı maaşın, Japonya’dan dönünceye kadar
Ertuğrul Fırkateyn-i hümayunu sandığına aktarılması ve kendisine buradan her ay
maaşının verilmesi gemi komutanlığına bildirilmiştir. Kendisinin Singapur’da
hastalanarak burada öldüğü veya geminin batması esnasında boğulduğu
söylenmektedir.
Osmanlı Devleti’nin Japonlara Teşekkürü
Osmanlı Devleti, şehitlerin denizden çıkarılması ve yaralıların da tedavi
edilmeleri konusunda Japonların gösterdikleri ihtimama karşılık vermek
istemişti. Kazazedelere yardım eden köylülere üç bin yen gönderilmiştir.
Japonya’dan yardım edenlerin isimleri tek tek istenmiş ve bunlara çeşitli
rütbelerden nişan ve madalyalar verilmiştir.
Ertuğrul’un Eşyası
Ertuğrul’a ait eşyayı çıkarmak için Japonya Hariciye Nazırı, Osmanlı
Devleti’nden izin istemiştir. İzin verilmesiyle yapılan çalışmalar tamamlanmış
ve gemi mürettebatının ruhları için de bir ayin düzenlenmiştir. Geminin enkazı
arasından çıkarılan eşyalar, Yokahama’ya, oradan da Mesajeri Kumpanyası
vapurlarından biriyle İstanbul’a getirilmiştir. Bu kumpanya memurlarına da
hizmetlerinden dolayı nişan verilmiştir. Ertuğrul’a ait toplar ise elde fazla
top bulunmaması sebebiyle Osmaniye Fırkateynine konulmuştur.
Bu çalışmalara katılanlara da çeşitli rütbelerden nişanlar ve madalyalar
verilmiştir. Japonya Salib-i Ahmer (Kızılhaç) Cemiyeti’nin Başkanı Prens
Komaço’ya da tahlisiye madalyası gönderilmiştir. Bu madalyanın yerine
ulaştığını, daha sonra kazazedeleri İstanbul’a getirecek olan Japon gemilerinden
Hiyei’nin komutanı Tanaka İstanbul’a bildirmiştir.
Osmanlı Devleti, Ertuğrul’un batmasından sonra Ertuğrul’un mürettebatının,
eşyalarının denizden çıkarılması ve sonrasında, Japonların gösterdikleri yakın
alâka karşısında daima memnuniyetini ifade etmiştir. Bu ifade şekli para
yardımı, genellikle de yararlılıkları olan Japonların isimlerinin tek tek
öğrenilmesi ve onlara nişanlar verilmesi şeklinde kendini göstermiştir. Başta
Japon İmparatoru’nun saray nazırı (başbakan) Nagasaki ve Japon İmparatoriçesi
olmak üzere Japonya devlet erkanı (harbiye, bahriye, hariciye nazırları gibi) ve
diğer memurlara çeşitli rütbelerden nişanlar gönderilerek, Osmanlı Devleti’nin
bu konudaki hassasiyeti ortaya konulmuştur. Bunlara karşılık Japonya da, bu
münasebetlerde yararlılıkları görülen Osmanlı devlet erkanı ve bazı memurlara
nişanlar göndermiştir. Japonya da gönderilen nişanları, derecelerini ve kimlere
verildiğini ayrıntılı olarak Osmanlı Devleti’ne bildirmiştir.
Kurtulanların İstanbul’a Getirilmesi
Kazazedelerin İstanbul’a getirilmeleri işini Ruslar ve Japonlar üstlenmek
istemiştir. Ancak her iki devletin de teklifi Osmanlı Devleti tarafından
reddedilmiştir. Japonların gemisinin harp gemisi oluşu, Ruslar açısından da
mevsimin uygun olmaması redde sebep teşkil etmiştir. Netice olarak kazazedelerin
İstanbul’a posta vapuruyla getirilmelerine karar verilmiştir. Ancak daha sonra
Japonya’nın ısrarı üzerine, Japon harp gemileri ile getirilmeleri uygun
görülmüştür. Osmanlı Devleti, Japonların, kazazedeleri İstanbul’a getirme
hususundaki isteklerini kabul etmiş olmakla birlikte, gemilerin Çanakkale
Boğazı’ndan geçmesine müsaade etmeme kararı almıştır.
Hiyei (komutanı Tanaka) ve Kongo (komutanı Hideka) adlı bu iki Japon harp gemisi
kazazedeleri alarak yola çıkmıştır. Türk hükûmeti, kazazedeleri alarak,
İstanbul’a getirmesi için İngilizce bilen İzzeddin Vapuru Komutanı Rıza Bey’i
Port Sait’e göndermişti. Rıza Bey, Japonlara kazazedeleri İstanbul’a
kendilerinin götürmek istediklerini söylemiş, ancak Japonlar imparatorlarından
kendilerinin götürmeleri konusunda emir aldıklarını ifade etmişlerdir. Birlikte
Beşike’ye gelmişlerdir. Gemilerin Çanakkale Boğazı’ndan geçiş izni yoktu. Bu
izin çıkıncaya kadar Beşike’den İzmir’e gelmişlerdi ve İzmir’de beklemişler,
Sayfa 22
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
izin çıkınca da kendilerini karşılayan Talia ve İzzeddin Vapurları ile birlikte
İstanbul’a hareket etmişlerdir. Japon subayları ve erlerinin karaya
çıktıklarında Rum, Ermeni ve İtalyan serserileri tarafından rahatsız
edilmemeleri için de bahriyeden subaylar ve erler görevlendirilmiştir. Bunlar
İngilizce bilenler arasından seçilmiştir. Japonların kentteki gezileri
sırasında, tercümanlar, dellallar ve tüccarlar tarafından rahatsız edilmemeleri
ve uygunsuz kişileri yanlarına yaklaştırmamaları için, özellikle Ertuğrul’dan
kurtulmuş olanlar arasından yardımcılar da görevlendirilmiştir. Öyle sıkı
önlemler alınmıştı ki, sadece bir kez Yahudi bir sarrafın para değiştirirken
hile yaptığı şikâyetinin alınması üzerine bu işi kapatmakla hahambaşı
görevlendirilmiştir.
Yine bir defasında da Fındıklı’da şeker satın alan Japon erleri bunları
ceplerine sığdıramayınca artanı sebilin üstüne bırakıp gitmişlerdi. Bunun
üzerine derhal karakola haber verilmiş ve şekerlerin başına bir zaptiye neferi
yerleştirilmiştir. Japonlar akşama döndüklerinde, şekerlerini bıraktıkları gibi
bulup almışlardır.
Bu iki Japon gemisi mürettebatına çeşitli rütbelerden Osmanî ve Mecidî
nişanları, tahlisiye, iftihar ve zayi madalyaları verilmiştir. Madalya verilen
Japon subaylarının isimleri ilgili belgelerde kayıtlıdır.
Japon gemilerinin kumandanlarına ayrıca Padişah tuğralı, elmas işlemeli, altın
sigara kutusu hediye edilmiştir. Japon İmparatoru’na verilmek üzere de II.
Abdülhamid’in teşekkürlerini ihtiva eden bir mektup da hazırlanmıştır.
Hiyei ve Kongo’nun İstanbul’u ziyareti Türk kamuoyunu etkilemiştir. Buna örnek
olarak Tercüman-ı Hakikat gazetesinde “Japonya Medeniyeti” başlığıyla yayınlanan
Mustafa Refik’in makalesindeki şu bölüm verilebilir: “Bugünkü Avrupa uygarlığını
kabülde bir sürat-ı fevkalâde ile hareket eden milletlerin en birincisi
Japonlardır. ‘Münteha-yı Şark (Uzakdoğu) Fransızları olan Japonlar, Fransızlar
kadar nazik, dostluğu ve misafirperverliği sever bir kavimdir. Cihanın dikkat-ı
nazarını ve teveccühünü artık tamamıyla çekmeye başlamış olan işbu ‘Doğu
Fransızları’ ile biz de yeni bir şekilde iyi ilişkiler kurmakta bulunduğumuzdan
dolayı ne kadar iftihar etsek yine azdır”.
“Kaya Alp” müstearı ile “Genç Kalemler”de bir Japon’dan tercüme ettiği, Japonya
ile ilgili bir makalesi yayınlanan Ziya Gökalp de, iki Japon gemisinin ziyareti
ve Japonlar hakkında oluşan Türk kamuoyu ile ilgili şunları yazmaktadır:
“Rüşdiye mektebinde coğrafya okurken Japonya’yı da diğer memleketler gibi
öğrenmiştim. Bu sırada idi ki Japon sularında gark olan Ertuğrul gemisinin
bahtiyar bir tesadüfle kurtulan mürettebatını hamil iki Japon gemisi İstanbul’a
gelmişti. Coğrafya kitabındaki o kelimeler, Japon kelimeleri, bu iki gemi ile
canlanmıştı. O bize hiçbir mana ifade etmeyen satırlar gözümüzün önündeki iki
gemi ile bariz bir şekil almıştı.
Herkes onları, dünyanın öbür ucundan gelen ve avam lisanındaki (Yecüc Mecüc)
ifadesine canlı birer kahraman teşkil eden küçük boylu, sarı benizli adamları
görmeye, gemilerini gezmeye gidiyordu. Gemileri görmeye gidenler o küçük
adamların misafirperverlik eseriyle dönüyorlardı:Tütün içenlere ince, sarı bir
tütün, yahud ince kâğıtlar hediye ediyorlardı.
Bir gün birkaç Japon zabiti, bulunduğum mektebe gelmişti. Bütün arkadaşlarım
gibi bende o zabitlere hayretle, hayretten ziyade onlarda bize benzemeyen bir
şeyler aramak, görmek gayretiyle bakıyordum. Fakat hayrete, taaccüb-ü şayan bir
şey görememiştim. Bunlar küçük, bellerindeki kılıçlarda bir bıçak kadar ufak
idi. O zaman Japon ismi küçüklüğe, inceliğe delalet eden bir sanat olmuştu. İşte
ilk hatıralar bundan ibaret idi.
Japonya’yı yeniden meydana çıkaran Çin harbi oldu. Japon-in harbi, herkesi
yeniden Japonya’ya göz attırdı. Pek az zaman içinde Çin’in payitahtına kadar
muzafferen yürümeleri herkesin dikkat-i gözlerini kendilerine çevirecek mühim
bir hadise idi. Bundan sonra Japonya’yı ve Japonları bu kadar iğtişaşında, daha
sonra Rus-Japon harbinde görüyorduk. O küçücük adamlar buralarda büyümüş, pek
büyümüştü.
İlk tanıdığımız zaman nasıl küçük, ince, zayıf görüyor ve insanlardan, bizden
başka bir mahluk gibi telakki ediyor idiysek sonra da büyük, pek büyük, kavi,
korkunç ve yine de insanlardan, bizden pek başka bir mahluk olmak üzere
tanıyorduk. Hâlâ bu büyük Japonya’nın terakkiyatını hayretle, fakat ibretle
görmeliyiz.
Garbın en müterakki, en mütemeddin milletlerini kıskandıracak derecede ileri
giden, en kuvvetli, en müthiş hükûmetleriyle boy ölçüşen bu aksa-yı şark
İngilizlerinin nasıl ilerlediklerini öğrenmeliyiz”. Görüldüğü üzere artık
Japonya, kimine göre “Münteha-yı Şark Fransızları”, kimine göre de “Aksa-yı Şark
İngilizleri” idiler.
İki Japon gemisi yirmi gün kadar İstanbul’da kalmış, 10 Şubat’ta buradan
ayrılmış, Yunanistan’ın Pire limanına da uğrayarak 10 Mayıs 1891’de Shinagawa
Sayfa 23
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
koyuna varmışlardır.
Ertuğrul Fırkateyni’nin Japonya Yolculuğu
Şehit Aileleri İçin Yapılan Yardımlar
Japonya’dan Gelen Yardım
Japonya’nın ünlü gazetelerinden “Yiji Şimbun”un topladığı 18907 frank, 1890’da
gazetenin muharrirlerinden Şotara Noda tarafından İstanbul’a getirilmiştir. Bu
gazetenin sahibine üçüncü rütbeden Mecidî nişanı verilmiştir. Daha sonra da
Yakın Doğu Ticaret Komitesi Şefi Torajiro Yamada, Tokyo zenginlerinden toplanan
parayı 1891’de İstanbul’a getirmiştir. Bu iki kişi Abdülhamid’in isteği üzerine,
Türk subaylarına Japonca öğretmek için kalmışlardır. Kendileri de Türkçe
öğrenmişlerdir.
Ayrıca İmparatoriçe ve Japon prensesleri ile diğer kişilerin verdikleri
hediyeler de şehit ailelerine verilmek üzere İstanbul’a gönderilmiştir. Yine
Hebyo, Şadinci Şimpo gazetelerinin topladığı 13862 kuruş da yardım komisyonuna
verilmiştir.
Abdülhamid, 1891’de yaverlerinden yüzbaşı Mehmet Bey’i teşekkür için Japonya’ya
göndermiş ve Meiji’ye bir Arap atı hediye etmiştir. Hüsrev Gerede, saklavi
cinsinden olan bu atın, bugünkü imparatorun askerî törenlerde bindiği güzel kır
atın ceddi olduğunu da Tokyo’da iken duyduğunu ifade etmektedir.
Osmanlı Devleti’nde Toplanan Yardım
Padişah’ın isteği üzerine İstanbul’da bir “Askerî İane Komisyonu” kurulmuş ve
yapılan bütün yardımlar bu komisyon bünyesinde toplanmıştır. Mesela, Girit’te
toplanan yardım, yukarıda bahsedilen Japonların gönderdikleri yardımlar, hep bu
komisyona verilmiştir. Komisyon da tespit ettiği şehit ailelerine bu miktardan
dağıtmıştır. Bu konuyla ilgili, şehitlerden sağkolağası çarkçı Mehmed Arif
Efendi’nin oğlu Rasim Efendi’nin ayağından ameliyat olması sebebiyle
çalışamadığından, babasının vefatından dolayı tahsis edilen yüz yetmiş dört
buçuk kuruş maaşın kendisine verilmesi hususuna dair Bahriye Nazırı’nın
tezkeresi örnek olarak verilebilir.
Yapılan yardımlara bakıldığında, her kesimden kişilerin güçleri nisbetinde bu
komisyona katkıda bulundukları görülmektedir. Ertuğrul’un yabancı sularda
batması halk üzerinde çok etkili olmuş, şehit ailelerine yardımı millî bir görev
addederek ellerinden geleni yapmışlardır.
Ertuğrul Fırkateyni’nin Japonya Yolculuğu
Ertuğrul Şehitliği
Şehitler için üç anıt dikilmişti. Birincisi Oshima halkı tarafından yapılmıştır.
Buraya taştan bir kitabe dikilmiştir. Wakayama valisine, burada bir kabristan
yapılmasındaki çalışmalarından dolayı ikinci rütbeden Osmanî Nişanı verilmiştir.
1900 yılında da şehitlere ve şehitliğe ait fotoğrafları Yamada getirmiştir.
Anıt ikinci kez ise, 1929 yılında Türk-Nippon Ticaret Derneğinin yardımıyla
düzeltilmiştir. Ertuğrul Anıtı’nın üçüncü kez düzenlenmesi de 3 Haziran 1937’de
olmuştur.
Ertuğrul Fırkateyni’nin Japonya Yolculuğu
Yolculuğun Etkileri
Ertuğrul Fırkateyni’nin Japonya’ya giderken yol güzergahındaki Müslüman
ülkelerinin limanlarına uğrayacak olması, Halife bayrağını taşıyan bir elçi
durumuna sahip olması demekti. Nitekim yol boyunca uğradığı İslâm ülkelerindeki
yerli Müslüman halk tarafından büyük ilgi ve sevgiyle karşılanmıştır. İlk defa
bir Türk gemisinin buralara gelmesi ve Türk bayrağının dalgalanması, askerlerin
Cuma günleri halk ile beraber namaz kılmaları, halk tarafından coşkuyla
karşılanıyordu. Halk, Ertuğrul’a “bağımsız Müslüman toprağı” diye namaz kılmaya
geliyor, bandonun verdiği konserleri dinlemek için ağaçların tepelerine kadar
tırmanıyorlardı. En önemlisi de Cuma günleri hutbelerde halifenin adının
okunmasıydı. Bu coşku sömürge yöneticilerini de etkilemişti ki, Türk subay ve
erlerine büyük saygı göstermişlerdir. Bazı Avrupa çevreleri tarafından
Abdülhamid’in Japonya ile ilişki kurma teşebbüsü Japonları İslâma davet şeklinde
yorumlanmıştır. Bunun sebebi halkın gösterdiği coşkulu davranışlardır.
Avrupalılar bir pan-İslâm hareketinden korkuyorlardı. Yine halktaki bu coşkunun
sebebinin ne Abdülhamid’in ne de Türk subaylarının rolü olmadığını, içlerinden
gelen bir davranış olduğunu görüyorlardı. Onları asıl korkutan da buydu.
Ertuğrul yolculuğunu tamamlayabilseydi bu anlamda yaratacağı etki daha büyük
olacaktı.
Yolculuk boyunca yerli halk Müslüman oldukları için Türk askerlerine
gösterdikleri yakın ilgiyi, onlara yardım ediyorlar diye Japonlara da
gösteriyorlardı.
Japonya’daki Fransızlar ve Ruslar, Ertuğrul’un bu ziyaretini samimi
karşılamışlardı. Memnun olmayan ise İngilizlerdi. Çünkü yol güzergâhındaki
Müslüman limanlarını ziyaretleri İngilizlerin Asya siyasetine ters düşüyordu.
Onlar bu ziyaretleri Aden, Hindistan ve Güney Asya’da Osmanlı Devleti’nin
Sayfa 24
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
propagandası olarak mütalaa ediyorlardı. Bu sebepledir ki İngilizler,
İngiltere’nin Asya’daki nüfusunun kırılacağı düşüncesiyle Ertuğrul’un
faaliyetlerini yakından izlemişlerdir. Onları endişelendiren pan-İslâmizmin
buralarda yayılmasıydı.
Hollanda ise geminin yolculuğu sırasında duruma göre hareket etmiştir. Gemi
Japonya’ya giderken, Osmanlı hariciyesinin Hollandalı sömürgecileri fazla
rahatsız etmemesi için Sunda Adası’na uğramamasını istemesiyle buraya
uğranılmamıştı. Bunun üzerine burada hemen Osmanlı Devleti aleyhine yazılar
yayınlanmıştır. Halbuki başta, geminin uğrayacağını zanneden yöneticiler, halkı
kontrol edebilmek için, Hollanda’nın Hind denizinde idaresi altında bulunan
limanlara, Türk temsilcilerine gereken saygının gösterilmesi için emirler
göndermişti.
Nitekim, Osmanlı Devleti’nin, Lahey Sefareti Maslahatgüzarı’ndan Hariciye
Nezaretine gönderilen 18 Mayıs 1899 tarihli ve 44 numaralı ve “Felemenk
müstemlekatında bulunan Avrupalıların haiz bulundukları imtiyazatı Japonyalılara
da bahş ve ita eden kanun lahiyasının bu kere meclis-i mebusan tarafından kabul
ve tasdik edilmiş olduğu...” şeklindeki telgraftan Hollanda’nın daha sonraki
yıllarda Japonya ile ilişkilerine daha fazla önem vermeye başladığını
söyleyebiliriz.
Rusya için ise, Ertuğrul’un Japonya’ya gitmesi Türk-Japon ilişkileri açısından
çok önemli görünmüyordu. Bu konu ile ilgili olan yazıların çoğunda “talim
gemisi” ifadesinin Türk-Japon dostluğunun gelişmesini istemeyen Rusları
kışkırtmamak için bir bahane olduğu söyleniyordu. Oysa daha önce de belirtildiği
gibi Ruslar, bu geziden zararlı çıkacak tarafın İngiltere olacağını
düşünüyorlardı.
Ertuğrul’un Japonya’da kaldığı zaman içinde buradaki Rusların Ertuğrul’un
mürettebatına çok iyi davrandığı Osman Paşa’nın mektubundan anlaşılmaktadır.
Kazadan sonra ise Rusya, Almanya’nın yardım ettiğini görünce, yardım etmek bir
yarışmış gibi bu yarışa katılmıştır. Almanlar kazazedelerin taşınması için
“Wolf” adlı harp gemisini göndermişlerdi. Ruslar bunun üzerine harekete
geçmişler, Japonya’daki Rus sefiri kazazedeleri İstanbul’a götürmeyi Japon
hükûmetine teklif etmiştir. Japonlar bunu Osmanlı hükûmetine bildirmişlerdir.
Osmanlı hükûmeti tarafından bu sakıncalı bulunmuştur. Daha sonra Japonların
ısrarı üzerine, Japon İmparatoru’nun kazazedelerin Japon gemileriyle götürülmesi
teklifi kabul edilmiştir. Rus sefirine bu teklifinden dolayı da Osmanlı Devleti
tarafından madalya verilmiştir.
Fransa’nın da Ertuğrul’un denizden çıkarılan eşyasının İstanbul’a getirilmesi
konusunda bir girişimde bulunduğu görülmektedir. Mesajeri Kampanyası’nın
İstanbul temsilcisi Martin de Palyer, Hariciye Nezaretine gelerek, eşyanın
kumpanyaları aracılığıyla İstanbul’a getirilmesini teklif etmiştir.
Görüldüğü üzere Ertuğrul’un Japonya yolculuğu Rusları pek de fazla rahatsız
etmemiştir. Ancak yine de Abdülhamid, Rusları kuşkulandırmak istememiştir.
Mesela, kazazedeleri İstanbul’a getirmekte olan iki Japon harp gemisini, Çar’ı
kuşkulandırmamak için ilk önce İzmir’e göndermiştir. Bununla birlikte, bu
yolculuk en çok İngiltere için tehlike arzediyordu. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu
bu yolculuk sayesinde İngilizlerin Osmanlı Devleti aleyhindeki hilafet
kampanyasına karşılık veriyordu. Bir anlamda Avrupalı devletlerin, özellikle
İngiltere’nin sömürgesi altındaki Müslüman ülkeleri ziyaret ederek, halkın bu
Türk gemisine karşı olan coşkusunu ve ilgisini göstererek onları uyarıyordu. Bir
diğer yandan da Uzakdoğu’da emelleri olan Rusya’ya karşı kendine bir müttefik
arıyordu.
Ertuğrul Faciası’dan Sonraki Türk-Japon Münasebetleri
Noda ve Yamada’nın Faaliyetleri
Ertuğrul Fırkateyni’nin Japonya yolculuğundan dönerken batması üzerine
Japonya’da şehitlerin aileleri için yardımlar toplanmıştı. Bunlardan, Japon
basınının topladığı yardım gazeteci Şotara Noda, zenginlerden toplanan yardım da
Yakındoğu Ticaret Komitesi Şefi Torajiro Yamada tarafından İstanbul’a
getirilmişti.
Noda ve Yamada İstanbul’da kalarak Türk subaylarına Japonca öğretmişler,
kendileri de Türkçe öğrenerek Müslüman olmuşlardır. Noda hakkındaki bu bilgiler
doğruysa da, Yamada hakkındaki bilgiler kesinlik kazanmamıştır.
Noda kendi isteğiyle İstanbul’da kalmak ve Türkçe öğrenmek istemiştir.
Padişah’ın buna izin vermesi üzerine de hem Türkçe öğrenmiş hem de yedi subaya
Japonca öğretmiştir. Noda, İslâmiyeti seçerek Abdülhalim adını da almıştır.
İstanbul’da yayınlanan “Tercüman-ı Hakikat” gazetesinin 2 Haziran 1891 tarihli
nüshasında, Osotora Noda’nın 29 Mayıs 1891 Cuma günü İstanbul Pangalaltı’daki
Harp Okulunda ihtida ederek sünnet edildiği belirtilerek şunlara yer
verilmektedir; “Japonyalı Noda Efendi’nin Din-i Mübin-i İslâm’ı bil-kabul bir
iki gün evvelki sünnet-i seniyye ile dahi mübeccel olduğunu ve ismi Abdülhalim
Sayfa 25
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
tesmiye edildiğini, karşı gazetelerinden naklen refiklerimiz yazmışlar idi.
Bu babda icra ettiğimiz tahkikata nazaran, Abdülhalim Efendi, Diyanet-i
İslâmiye’yi bir mücâhede ve mübâhase-i akliye neticesi olarak kabul eylemiştir.
Mümaileyh ile münazar-ı diniyeye girişmiş olan zat ise, Liverpool’daki
karındaşlarımızın reisi olan Abdullah William (Gulliam) Efendi’dir. Abdullah
Efendi, ahiran Dersaadet’te bulunduğu sırada, Abdülhalim Efendi ile görüşerek,
din-i Mübin-i İslâm’ın muktezayat-ı tabiiyeye ve akliyat ve mantıkiyata derece-i
tevafukunu müsbit olmak üzere İngilizce bir mübahaseye girişip serd eylediği
berahin, mümaileyh Abdülhalim Efendi’ce makul görülerek hidayet-i Rabbaniye ile
salik-i Sırat-ı Müstakim olmuştur”.
Yamada’nın ise Müslüman olup olmadığı hakkındaki bilgilerde tereddüdler vardır.
Japon Müslüman Cemiyeti eski başkanlarından Ebubekir Morimoto bu konu hakkında
şunları anlatmaktadır; “Yamada Osmanlı Devleti’nde 18 yıl kalmıştır. Kaldığı
müddet zarfınca hükûmet yetkilileri ve halkla yakın temaslar kurar. İslâmı
öğrenir. Bu husus Japon Millî Diet (Parlamento) Kütüphanesi Müdürü Yoshinobu
Nakada tarafından, Meiji dönemine ait gazete makalelerini incelediği esnada
ortaya çıkarılmıştır.
Torajiro Yamada’nın Osmanlı Devleti’ne ilk yolculuğu Ertuğrul Fırkateyni’nin
Japonya sularında batmasından sonra gerçekleşmiştir. Yamada başlattığı kampanya
ile şehit aileleri için yardım toplamıştır. Bu yardımların şehit ailelerine
ulaştırılmasını Dış İşleri Bakanı’ndan istemiştir. Bakan da bu işi kendisinin
yapmasının uygun ve ayrıca milletlerarası ilişkiler açısından da daha iyi
olacağını söylemesi üzerinde Yamada, toplanan yardımı İstanbul’da Donanma’ya
teslim etmiştir.
Abdülhamid kendisini görmek istemiş ve tebrik etmiştir. Kendisinden 2 yıl burada
kalmasını ve 7 subaya Japonca öğretmesini istemiştir. Bu subaylar arasında daha
sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Paşa da vardı. Bunu
Yamada’nın 1931’de Türkiye’yi tekrar ziyareti sırasında Cumhurbaşkanı tarafından
kabulünde M. Kemal kendisi açıklamıştır. Yamada, bu teklifi kabul etmiştir.
Kendisi Japonca öğretmenliği yaparken, bir yandan da Türkçeyi ve İslâm’ı
öğreniyordu. Ailesi kendilerine yazdığı mektuplarında Müslüman adını da
koyduğunu belirtiyorlardı. Yamada Japonya’ya döndüğünde bile “hilal” anlamında
“shingetsu” adını kullanmıştır.
İki yıl aradan sonra Japonya’ya dönmüş, bir yıl sonra ise tekrar gelmiş ve iki
ülke arasında ticarete başlamıştır. I. Dünya savaşı sırasında Japonya’ya geri
dönmüştür.
1978’de Japon Millî Diet Kütüphanesi Müdürü Yoshinobu Nakada, 1893’te basılan
bir yayında, “Bir Japon Türkiye’de İslâm’ı Öğreniyor” başlıklı bir makaleyi
ortaya çıkardı. Bu makale Maainichi Shinbun’un 4 Ağustos 1893’de yayınlanan
makalesi idi ve bir Avrupa gazetesindeki “İslâm Japonya’ya Giriyor” başlıklı bir
makalenin özetiydi.
Makalede, 1891’de yüksek sınıfa mensup bir gencin İstanbul’a gittiği, Sultan
tarafından ilgiyle karşılandığı belirtiliyordu. Bu Japon’a Abdülhalil adının
verildiği ifade edilmektedir. Makalede Abdülhalil’in Japon adı verilmemiştir.
Yamada, 1892 başlarında İstanbul’a gittiğine, makale 1893’de yayınlandığına,
makalede bahsedilen genç ile Yamada’nın yolculukları aynı tarihlere rastladığına
göre bu gencin Yamada olması muhtemeldir.
İkincisi, ‘yüksek sınıfa mensup bir Japon Türkiye’ye gitti’ cümlesi de bir
ipucudur. 26 yaşındaki Yamada’nın asil bir aileye mensup olduğu bilinmektedir.
Hatta, Türkiye’de Sultan’la ve elit tabaka ile bile yakın temasları olmuştur. Bu
da onun sıradan bir yolcu olmadığını gösterir.
Üçüncüsü Türkiye’den iken çekilmiş fotoğraflarına bakıldığında, Türk insanının
giyindiği gibi İslâmî bir kıyafet içinde olduğu görülmektedir.
Yamada ile ayni zamanda Türkiye’de yaşayan bir Japon’un bulunduğunu gösterir
herhangi bir belge de yoktur. Ayrıca Yamada’nın oğlu Soi Yamada da babasının hac
ibadeti için Mekke’ye gittiğini doğrulamaktadır”. Burada üzerinde önemle
durulması gereken husus, 1891’de İstanbul’a gelen Yamada’nın iki yıl İstanbul’da
kaldıktan sonra Japonya’ya döndüğü ve 1893’te tekrar gelip 18 yıl Türkiye’de
tüccar sıfatıyla yaşadığıdır. Yamada’nın iki ülke arasındaki ticarî
münasebetleri geliştirmek için tekrar İstanbul’a geleceği, daha önce Ertuğrul
faciası kazazedelerini İstanbul’a getiren Japon gemilerinden Hiyei’nin komutanı
Tanaka tarafından Hariciye Nezaretine bildirilmiştir.
Yamada’dan sonra İstanbul’da tüccar olarak Nakamura adlı bir Japon daha
gelmiştir. Nakamura, pek çok Japon malını da İstanbul’a getirmiştir. İstanbul’da
ilk Japon mağazasını da Nakamura açmıştır. Yamada ve Nakamura birlikte
çalışmışlar, Yamada Japonya’ya giderek mal getirmiştir. Bunların Japonya’dan
getirdikleri, kahve ve çay fincanları, tepsiler, yelpazeler, vazolar,
oyuncaklar, kimonolar, kumaşlar vb. gibi mallardı. Japonya’ya götürdükleri ise,
İstanbul ve İzmir’den aldıkları afyon, tütün, incir ve üzümdü.
Sayfa 26
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Yamada ayrıca Sultan’a, Abdülhalim Noda Efendi vasıtasıyla zırh, kılıç ve
resimler hediye etmiştir. Bunlar hâlen Topkapı Sarayı Müzesi Silâh Seksiyonu’nda
sergilenmektedir.
Yamada’ya Ertuğrul faciasından sonra, Türk-Japon ilişkilerini geliştirmede pay
sahibi olduğu için madalya ve nişanlar verilmiştir. Noda da yaptığı hizmetlerden
dolayı üçüncü rütbeden nişan ile taltif edilmiştir.
II. Abdülhamid tüm bunlara karşılık, Japon İmparatoru’na kendisinin ve Türk
milletinin teşekkürlerini sunmak üzere, 1891’de yaverlerinden yüzbaşı Mehmed
Bey’i Japonya’ya göndermiş ve İmparator’a bir at hediye etmiştir.
Ertuğrul Faciası’dan Sonraki Türk-Japon Münasebetleri
Ticaret Müzakereleri
1890’da Horkeş adında bir Japon tüccarı İstanbul’a gelmiştir. Horkeş, iki ülke
arasında bir ticaret münasebeti tesis etmek amacıyla gelmişti ve bu sebeple
Osmanlı Devletinde üretilen mallar hakkında bilgi edinmek istiyordu. Bu sebeple
Hariciye Nezaretine başvurmuş, buradan Ticaret ve Nafıa Nezaretine
gönderilmiştir. Padişah’ın izin vermesiyle, Horkeş bu bilgileri Ticaret Umum
Müdürü’nden almıştır. Ortaya çıkan rakamlara göre, 1888’de Japonya’nın 65 milyon
yen tutan ithalatında Osmanlı Devleti’nin payı 101.000 yendi. Aynı yıldaki 65
milyon yenlik ihracatında da sadece 600 yeni Osmanlı ülkesine gidiyordu. Sabah
gazetesinin başyazarı bu rakamlardan İngiltere ile yapılan ticaret düzeyine
çıkmasının beklenmediğini, yine de büyük oranda arttırabileceğini, işin her iki
tarafın tüccarlarının himmetine kaldığını yazmaktaydı. Horkeş, Ticaret Odasından
da gerekli bilgileri topladıktan sonra, Londra’ya hareket etmiştir.
Bu arada İstanbul ticaret erbabları bu son gelişmeler sayesinde Japonya hakkında
özellikle de ticareti hakkında epeyce bilgi sahibi olmuşlardı. Bunun üzerine
Japonya’ya üzüm, incir vb. gibi ürünleri göndermek üzere bir “ticaret şirketi”
kurmak istemişlerdir. Japonya’da daimi bir “ticaret vekili” tayin edilmesinin de
kararlaştırıldığı haberi üzerine de, böyle bir teşebbüsün son derece faydalı
olacağı belirtiliyordu.
İstanbul ticaret erbabının bu teşebbüsü Padişah tarafından da onaylanmıştır.
İstanbul’da kurulmakta olan bu şirket, nasıl bir ticaret yapılacağı ve
programlarını düzenlemek için, İstanbul tüccarlarıyla görüşmüştür. Bunun yanında
İzmir ticaret erbabı ile de müzakerelerde bulunulduğunu haber aldıklarını ve
bunun üzerine İzmir tüccarlarından bazılarına bu konuda bir bilgilerinin olup
olmadığını sorduklarını yazan Hizmet gazetesi, İzmir tüccarlarının böyle bir
girişimden haberleri olmadığını yazmaktadır.
Bunun üzerine İzmir Ticaret Odası bu konuyu görüşmek üzere toplanır. Eğer
kendilerinden böyle bir talep olursa, Osmanlı Devleti ve Japonya arasındaki
ticarî münasebetlerin arttırılmasının, her iki ülke arasındaki ilişkilerin daha
da güçlendirilmesinde önemli rol oynayacağı göz önüne alınarak, bu konuda
ellerinden geleni yapacakları bir mazbata ile İstanbul Ticaret Odasına
bildirilmiştir. Ayrıca böyle bir talebin tüccarlarından bir ikisine değil,
doğrudan İzmir Ticaret Odasına yapılması istenmiştir.
Bu girişimi, ileride iki ülke arasında yapılması muhtemel olan bir ticaret
anlaşması için zemin hazırlamak olarak değerlendirebiliriz. Bilindiği gibi, 1881
yılında da bir ticaret anlaşması projesi hazırlanmış ancak imzalanamamıştı. Her
iki ülke de bir ticarî münasebeti istiyor, ancak bunu gerçekleştirmek için uygun
zamanı bir türlü bulamıyordu.
Mayıs 1893’te Japonya’nın Berlin sefiri Kont Aoki İstanbul’a gelerek bir ticaret
anlaşması hususunda görüşmeler yapmıştır. Bundan da bir netice çıkmamıştır.
Ticarî ilişkilerin kurulabilmesi için bu gibi teşebbüslerde bulunulurken, diğer
temaslar da ihmal edilmiyordu. 1892’de Japonya meclis ayanı ve eski emniyet
müdürü Kiyova (Kiyora?) İstanbul’a gelmiştir. Kendisine üçüncü rütbeden Osmanî
ve tercümanına beşinci rütbeden Mecidî nişanları verilmiştir. Hakkında çıkan
haberlerde kendisinin pek zeki, nazik ve hoş sohbet bir zat olarak
bahsedilmiştir.
1894’te Japon İmparatoru’nun amcasının oğlu olan Prens Yorihito Komatsu’nun
babasının Padişah’a gönderdiği hediyeleri takdim etmek için Petersburg’dan
Hocabey yoluyla İstanbul’a Mart ortalarına doğru yola çıkacağı ve yanında sadece
miralay rütbeli bir subay bulanacağı İstanbul’a bildirilmiştir. Japon Prensi ve
yanındakiler için Beyoğlu’ndaki Mesiri Oteli tahsis, Ahmet Ali Paşa’da mihmandar
tayin edilmiştir. İstanbul’a gelen Prens ve refakatindekilere her zaman olduğu
gibi çeşitli rütbelerden nişanlar verilmiştir. Prens Belgrad’a geçtiğinde
buradaki Osmanlı Devleti’nin Belgrad sefiri Tevfik Bey tarafından karşılanmış ve
kendisine her türlü yardım yapılmıştır. Belgrad’da bir Japon memuru olmadığı
için, bir Japon elçisinin yapabileceği her türlü işlemi Tevfik Bey yapmıştır. Bu
sebeple Prens, kendisinden gerek İstanbul’da gerekse Belgrad’da gördüğü bu yakın
ilgiden dolayı Padişah’a teşekkürlerini sunmasını istemiştir.
Ertuğrul Faciası’dan Sonraki Türk-Japon Münasebetleri
Sayfa 27
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Çin-Japon Harbi
Dış görünüş itibarıyla Çin-Japon savaşına Kore sebep olmuştu. Japonlar Kore’deki
Çin etkisini ortadan kaldırmak istiyorlardı. Ancak hükûmetin amacı ise bundan
çok farklıydı. 1895’te Tokyo’ya diplomat olarak giden Ernest Satow, iki yıl
sonra Lord Salisbury’e şunları yazmıştır; “Açıklanan sebepten başka, gerçek bir
sebebin bulunduğu şüphesizdir. Japonların asıl amacı, Transsiberiyen demiryolu
ile Rusya’nın Büyük Okyanus’a açılmasını önlemektir”.
Bu savaş, bölge üzerinde çıkarları olan Avrupalı devletleri ve Amerika’yı
yakından ilgilendirmiştir. Amerika, İngiltere’nin Çin’i, Rusya’nın da Japonya’yı
az çok desteklediklerini, kendisinin ise tarafsız kalacağını açıklamıştır.
Nitekim İngiltere’nin bir nakliye vapuru Japon krüvazörü tarafından
batırılmıştır. Rusya bu savaşta İngiltere’nin karşısında yer alıyordu. Daha
sonra ise İngiltere’nin, İtalya’nın tarafsız kalacağı, Almanya’nın da bu
meselenin Avrupa devletleri arasında herhangi bir anlaşmazlığa sebep olmayacağı
kanaatinde olduğu Berlin sefaretinden bildirilmiştir. Görüldüğü üzere bu savaş
ve devletlerin tutumları, buralardaki Osmanlı elçileri tarafından yakından
izlenmiştir. Londra, Petersburg, Wasinghton, Berlin sefaretleri bulundukları
ülkenin tavrını, basınında çıkan haberleri ve yorumları takip ederek İstanbul’a
bildirmişlerdir.
Çin meselesinde İngiltere ile Japonya daha sonra bir ittifak imzalamışlardır.
İngiltere, İspanya-Amerika savaşı üzerine de Uzakdoğu’daki mevkisini korumak
amacıyla da bu savaşa hiçbir şekilde müdahale etmeyeceğini açıklamıştır. Çünkü
bu savaşta İngiltere’nin Amerika’nın yanında olacağı düşünülüyordu.
Çin-Japon savaşının (1894-1895) Japonya’nın galibiyeti ile neticelenmesi,
Çin’in, Uzakdoğu’daki egemenliğini Japonya’ya terk etmesine yol açmıştır.
Dolayısıyla da İngiltere Uzakdoğu’da Rusya’ya karşı daha güçlü bir duruma gelmiş
oluyordu. İngiltere, Rusya’nın Mançurya’ya girerek buradan güneye Yang-tze nehri
vadisine sarkması ihtimalinden korktuğu için Japonya’nın Çin’e saldırmasına ses
çıkarmamıştır. Çünkü, kendisi bu vadiye yerleşmeye çalışıyor ve Japonya’yı
Rusya’ya karşı bir denge unsuru olarak görüyordu.
Osmanlı sefaretleri bu savaşı yakından takip ediyorlardı. Basında da savaş
hakkında hergün makaleler yayınlanıyordu. Japon gazetelerinden “Japon Times”
gazetesinden bu konu ile ilgili makaleleri yayınlıyor, Çin ve Japonya hakkında
bilgi veriyorlardı. Rus basınında da makalelere yer veriliyordu. Bunlardan
birisinde, “Moğolların bu gidişine dikkat etmeliyiz. Pan-moğolizm yani
terakki-yi Moğol efkârı bizim şu tarafta olan havaliyi ve Sibirya’yı havf ve
harase düşüreceği gibi tarih-i Rus’un revişine de mani olacak kadar bir kuvve-i
cedide zuhur eyledi” fıkrasının yazıldığı belirtiliyordu. Şimdiye kadar
Japonya’nın nerede olduğunun bile bilinmediğine dikkat çekilerek, bu savaşın her
iki ülkeyi de dünyaya tanıttığı ve “Tercüman refikimizin dediği gibi bugün
cümlenin ağzında Japonya ile Japonlar deveran etmekte bulunduğu” ifade
ediliyordu.
1910 yılında Çin’de bulunan Abdürreşid İbrahim, Çinliler ile Japonlar arasındaki
ilişkiyi değerlendirerek, bu iki milletin birleşmesi hakkında şunları yazmıştır;
“Evvela Çinliler ile Japonlar arasında birleşmenin meydana gelmesi, Japonlardan
çok Çinlilerin menfaatini temin eder. Zira Çinlilerin bugün her yönden bir
dayanağa ihtiyaçları vardır. Eğer Çinliler şu kendi ihtiyaçlarını hissederlerse,
nitekim etmişler, hiç şüphesiz medenî milletlerden biriyle birleşmeye mecbur
olacaklardır. Bu mecburiyet gayet tabiî ve siyaset adamlarınca da
doğrulanmaktadır. Bununla beraber böyle bir birleşmenin sonucu Çinlilerin
faydasına uygun olup olmayacağı gözden uzak tutulamaz. Bunları Çinliler
düşünmüyorlar değil, düşünüyorlardı. Şu hâlde ne olursa gaflet üzere kabul
etmeyip, istikbalde icabında bu gibi bir birliğin feshini de şimdiden
düşünmeleri lâzım olacağından, tam etrafıyla her yönünü inceden inceye tetkik
ettikleri gibi hiç şüphesiz Japonlarla birleşmenin daha ehven olacağına kanaat
ederlerdi.
Fakat Çinliler Japonlarla birleştikleri zaman Çin’de Avrupalıların iktisadî
çıkarlarını sekteye uğratır, belki de bütün batı siyasetine büyük bir darbe
olurdu. Ve bilhassa Rusya hükûmetinin yeri hepsinden daha çok sarsıntıya
uğrardı. Bunları Çinlilerle Japonlardan daha ziyade, Avrupalılar düşünmekte idi.
Şu sebepten Japonya’nın böyle bir birlik akdine izin vermediklerinden ortaya bir
de Japonlara rekabet olmak üzere Amerika-Çin birliği meselesini çıkarmışlardır.
Elbette Amerika ile Çin arasında bir birlik meydana gelecek olursa,
Avrupalıların çıkarına daha ziyade elverişli olacağı açıktır. Belki o zaman
bütün batılıların iktisadî siyasetleri de teminat altına alınmış olacaktır.
Bu meselede Amerikalılar da çok çalıştılar. Amerika’nın Çin saray sefaretine
memur olarak ne olduğunu bilmez servet sahibi bir elçi tayin olunması da bu
meselenin Amerikalılar menfaatine çözülmesi içindir. Çin sarayını rüşvetle falan
birleşmeye ikna edeceklerdi. Fakat Çinliler de onların düşündükleri gibi
Sayfa 28
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
çıkmadı. O alçaklığı kabul etmediler. Bu suretle Amerika-Çin ittifakı netice
vermedi.
Avrupalılar burada yani Amerika-Çin birliği meselesinde âdeta siyasete mağlub
oldularsa da, geçici olarak Çin-Japon birliğine de mani olabilirdiler.
Japonlar içinde bu mesele âdeta hayat meselesidir. Eğer Çin-Japon birliği
meydana gelirse o zaman değil yalnız Uzak Doğu için belki bütün şarklıların
siyasî hayatı için büyük bir diplomatik başarı olacaktır. Zira bunun neticesi
şark birliği meselesini vücuda getirecektir.
Çin diplomatlarının bu meselede ekseriyeti Japon birliğine temayül ediyordu”.
Ertuğrul Faciası’dan Sonraki Türk-Japon Münasebetleri
Savaş Sonrası ve Ticaret Anlaşması (1896-1897)
Çin-Japon harbi yüzünden Osmanlı Devleti ile Japonya arasındaki münasebetler
kesintiye uğramıştı. Japonya’nın bu savaştan galip çıkmasıyla Japonya tekrar
harekete geçmiştir.
1896’da Japonya piyade miralaylarından Yazumaza Fukuşima, Japonya hükûmeti
tarafından Avrupa ve Asya askeriyesini incelemekle görevlendirilmiş ve
İstanbul’a da gelmiştir. Fukuşima, İstanbul’a geldiğinde Hariciye Nezaretine
gelerek askerî okulları ziyaret etmek istediğini ve İstanbul’da iki hafta kadar
kalacağını ifade etmiştir.
Burada Mekteb-i Fünun-ı Harbiye-yi Şahane’yi ve kışlalardan birisini ziyaret
etmek istemiştir. Bu kabul edilerek kışlalardan en muntazam olan Taşkışla’yı
ziyaret etmesi uygun görülmüştür. Bunun için de ikinci fırka kumandanlığı
görevlendirilmiştir.
Aynı yılda bir Japon heyeti İstanbul’a gelmiştir. Bu heyet Çar II. Nikola’nın
taç giyme merasimi için Rusya’da bulunmuş, daha sonra Peşte’de yapılan Posta ve
Telgraf Kongresi’ne katılmıştır. Buradan da İstanbul’a gelmiştir. Bu heyet
Japonya Posta ve Telgraf Nazırı M. Den, Telgraf Nezareti Hukuk Müşaviri M. T.
Matsunga ve Turuk ve Maâbir Nezaret Katibi M. Tanaka’dan oluşuyordu. İstanbul’da
bulundukları sırada da kendilerine nişan verilmiştir.
1896 yılı Osmanlı ve Japon hükûmet temsilcilerinin Berlin’de iki devlet arasında
bir dostluk ve ticaret anlaşmasının akdi için bir araya gelmeleri açısından
ayrıca bir önem taşır. Berlin’deki Japonya sefiri Kont Aoki, hükûmetinden aldığı
emir üzerine buradaki Osmanlı elçisi Galip Bey’e gelerek bir ticaret anlaşması
için teklifte bulunmuştur. Kont Aoki, daha önce de İstanbul’a gelmişti ve iki
ülke arasında bir ticaret anlaşması için görüşmelerde bulunmuştu. Osmanlı
hükûmeti böyle bir anlaşmanın yararlı olacağı kanaatindeydi. Ancak Japonlar batı
ülkelerine tanınan imtiyazların kendilerine de verilmesini istiyorlardı. Osmanlı
hükûmeti için teklif bu sebeple kabul edilemez bir hâldeydi (13 Eylül 1896).
Ancak böyle bir anlaşmanın yapılması her iki tarafında çıkarları açısından yani
Rusya tehdidine karşılık istediği bir münasebetti. Bu sebeple Osmanlı hükûmeti
Japonya’ya istediği imtiyazlardan vazgeçmesi şartıyla konsoloslukların açılması
yönünde bir anlaşmanın yapılabileceğini bildirmiştir. Böylece 1897’de karşılıklı
olarak başşehirlere ve gerekli görülen yerlere konsolos tayini ile siyasî ve
ticarî ilişkileri geliştirmek kararı alınmıştır.
Bu karar üzerine her iki ülkenin basınında da yazıların yayınlandığı
görülmektedir. Türk basını, diğer ülke gazetelerinin makalelerine de yer
verirken kendi yorumlarında da iki ülke arasında ithalat ve ihracatın serbest
olmasıyla, Osmanlı tüccarlarına yeni bir ticaret kapısının açıldığını ifade
ediyordu.
Osmanlı hükûmetinin Newyork konsolosu da, Tokyo’da yayınlanan ve yarı resmî olan
The Japan Daily Herald Mail Summary gazetesinde, Japonya’nın Osmanlı Devleti’nde
bir sefaret açmak fikrinde olduğunu yazan bir makaleyi İstanbul’a göndermiştir.
Konsolos Japonya ile olan bu münasebetin Rusya’yı rahatsız etmekte olduğuna
dikkat çekmektedir.
Abdülhamid hatıralarında bu konuyla ilgili olarak şunları yazmaktadır: “Mikado,
Yıldız parkımız için, memleketinde bulunan pek çok çeşit kıymetli kuşlardan
göndermek nezaketinde bulundu. Japonlarla aramızda gelişmekte olan bu yaklaşma
hareketlerini, dehşetli bir uzak görüş kabiliyetine sahip olan Rus sefiri, tabiî
hemen farketti.
Şarkın ‘Güneş memleketinin hükümdarı’ bize bu hediyeyi gönderirken maksatlı
hareket etmiş olabilir. Nitekim Japonlarla ticaret anlaşması yapıldığı sırada
Kont Aoki, iki imparatorluk arasındaki ittifakların çok faydalı olabileceğini
ima etmişti. Türk-Japon yaklaşma arzusu hiç de yeni bir proje değildir. Fakat
Uzak Şarka gönderdiğimiz güzel gemimizin orada kayıp oluşundan sonra, bu fikrin
tatbik mevkiine konulmasıyla kimse meşgul olmamıştır. Rusya asırlardan beri her
iki devletin de müşterek düşmanı olduğuna göre, Japonya ile aktedeceğimiz
ittifakların temin edeceği faydaları ciddî olarak mütalaa etmek icab eder. Her
ne kadar aramızda daimi bir diplomatik münasebet dahi mevcut değil ise de böyle
bir anlaşma her iki tarafa da faydalı olabilir. Fakat Rusya ile üzücü bir
Sayfa 29
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
vaziyete düşmemek için Türk-Japon ticarî ittifaklarında çok temkinli hareket
etmemiz icab eder.
Ben şahsen uzak dostumuz Japonya’dan fazla bir fayda ümit etmemekteyim; ancak
karara varmadan önce temin edebileceğimiz menfaati tam olarak bilmek yerinde
olur.
Etrafımızdaki dostlarımızla ve düşmanlarımızla iyi geçinebilmek için aradaki
münasebetleri münasib bir seviyede tutabilmek, birisiyle dost olabilmek için
diğerinin düşmanlığını celbetmemek, dikkat edilmesi zaruri olan hususlardır”.
1897’de alınan bu kararı ve Osmanlı Devleti ile Japonya arasındaki ticarî
ilişkilerin nasıl olabileceğini incelemek üzere on beş kişilik bir Japon heyeti
1902’de İstanbul’a gelmiştir ve Beyoğlu’ndaki Japon malları mağazası müdürü
Yamada’nın, bu mağazasını “Japonya Ticaret Müzesi” haline getirmesi, müdürünün
ise yine kendisinin olması kararlaştırılmıştır. Bu müze Japon ürünlerini
sergileyerek her iki ülke ticaretinin gelişmesi için çalışacaktı.
Yukarıda bahsedildiği üzere, 1897’deki konsoloslukların açılması ve karşılıklı
ticaretin yapılması hakkındaki karar imzalanmamıştır. 27 Eylül 1897’de
Padişah’ın iradesi çıktığı hâlde, bu Japonya’nın Berlin sefaretine
bildirilmemişti. 1903 sonlarına doğru Sofya’da Bulgarca yayınlanan bir gazetede
bu konuyla ilgili bir haberin çıkması üzerine, Osmanlı Devleti’nin Viyana sefiri
İstanbul’a bir telgraf göndermiştir. Sefir Mahmut Nedim Bey, buradaki Japonya
sefirinin imza işiyle ilgileneceğini ve Japonların Osmanlı hükûmetinin teklifini
kabul ediyorlarsa buna cevap verilmesini istediğini bildirmiştir. Ancak Japon
hükûmeti buna bir cevap vermemiştir. Ayrıca Yamada, bu konuyla ilgili olarak
Japon hükûmetine bir iki defa müracaat ettiyse de başlamakta olan savaşın
bitmesinden sonra icabı hakkında düşünüleceği şeklinde bir cevap verilerek
geçiştirilmiştir.
Görüldüğü üzere Japonların tekliflerinin üzerinden yedi yıl geçmiş ancak
Türk-Yunan ve Rus-Japon harpleri yüzünden bu müzakerelerin neticesi
gerçekleşememiştir.
Nitekim, Hilal-i Ahmer İdaresine Japonya Salib-i Ahmer Cemiyeti tarafından,
Cenevre Salib-i Ahmer Cemiyeti vasıtasıyla yaralı askerler için bin frank
gönderildiği 11 Eylül 1897 tarihli tezkere ile bildirilmiştir. Yaralı askerlerin
nerede yaralandıkları hakkında bir bilgi verilmemiştir. Ancak tarih, Türk-Yunan
harbinin olduğu yıl olması sebebiyle bu savaşta yaralanan Türk askerleri için bu
paranın gönderildiğini söyleyebiliriz.
Çünkü bu savaşta Osmanlı Devleti’nin galip olması ahalisi Müslüman olan yerlerde
büyük sevinçle karşılanmıştı. Açe’deki halk Hollandalılarla sık sık çatışıyordu.
Singapur’daki Çinliler de mahallî idare aleyhinde davranıyorlardı. Burada
400.000 Çinli, 40.000 kadar da Müslüman vardı. Sadece Müslümanlar değil,
Çinliler de buradaki İngiliz idaresinden bıkmışlardı. 29 Kasım 1897 tarihli
tezkeresiyle bu durumu İstanbul’a bildiren Batavya konsolosu, ahalinin Osmanlı
Devleti’nin himayesini talep ettiklerini ifade ediyordu.
Bernard Lewis, II. Abdülhamid’in uyguladığı pan-İslâmizm politikasının bir süre
göze çarpacak kadar başarılı olduğunu, Sultan’ın ajanlarının Mısır, Cezayir,
Hindistan ve hatta Japonya’da faaliyete geçtiklerini, Osmanlı saltanatına yeni
destekler kazandıklarını, bunun neticesinde de başarılarının ölçüsünün, 1897
Türk-Yunan savaşının bütün İslâm dünyasında uyandırdığı yaygın ilgide
görülebileceğini belirtmektedir.
1897’nin dikkate değer bir diğer hadisesi de Japonya’nın Roma ateşesi Kaymakam
Şimamora’nın İstanbul’a gelmesidir. Şimamora’nın Osmanlı ordularının mevkilerini
gezmek istediği, 20 Temmuz 1897 tarihli seraskerliğin arîzasında belirtilmiş ve
kendisine bu konuda kolaylığın gösterilmesi Müşir Ethem Paşa’ya bildirilmiştir.
Bu arada 27 Ekim 1897 tarihli Japonya Hariciye Nazırı’nın Hariciye Nezaretine
gönderdiği mektupta, bir Japon generalden bahsedilmektedir. Bu mektuba göre,
General Terauçi’ye, memalik-i şahanedeki vazifesini yerine getirirken Yüzbaşı
Nazmi Efendi’nin kendisine yardımcı olduğu, bu sebeple İmparator tarafından
Nazmi Efendi’ye beşinci dereceden Sulilövan nişanının verilmesinin
kararlaştırıldığı ve bu nişanın Mesajeri Kumpanyası vapurlarından biriyle
gönderildiği belirtiliyordu.
Adı geçen generalin ne amaçla geldiği hakkında bir kayıt bulunamamıştır.
Yukarıda bahsedilen Şimamora ile birliktemi geldiği konusu da
aydınlatılamamıştır. Ancak 1897’de Japon subaylarının, Osmanlı Devleti’ni
ziyaret etmesinin sebebinin Türk-Yunan harbindeki Türk galibiyetinin olduğunu
söylemek çok da yanlış olmaz kanaatindeyiz.
Ertuğrul Faciası’dan Sonraki Türk-Japon Münasebetleri
1899-1904 Yılları
İlk olarak 1899 yılına ait bir durumdan bahsetmek gerekmektedir. Ağustos 1899
tarihli bir Dahiliye Nezareti tezkeresinden, 1891-1892’de, ikibinyediyüz kuruş
maaş ile iki hoca efendinin Japonya’ya gitmek üzere görevlendirildiklerini
Sayfa 30
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
öğrenmekteyiz. Bunlara ayrılan bu para, mahlûl olduğundan 1899’da başka bir
memuriyete aktarılmıştır. Bu iki hocanın neden gönderilmek istendiği ve sonradan
neden vazgeçildiği tespit edilememiştir.
1899’da Mehmet Ali Efendi adında birinin Japonya’ya gitmesi ise hayli karışık
bir meseledir. Fransızlar bu kişinin Japonya’ya halife tarafından gönderildiğini
söylemektedirler. Fatih Beş Kurşunlu Medresesi talebesinden olan Mehmet Ali
Efendi’nin 21 Aralık 1899 tarihli bir dilekçesi, durumu biraz da olsa
açıklamaktadır. Hacı Mehmet Ali, Japonya’nın Yokohama bölgesine ticaret için
giden Müslüman ahalinin çok kalabalık olduğunu, bu sebeple burada, cami ve
kabristan yapılması için mahallî idareden ücretsiz yer istenmesi ricasını
Hariciye Nezaretine iletmişti. Hariciye Nezaretinden Meclis-i Vükelâ’ya intikal
eden müracaatın karşılığı ilginçtir. Meclis-i Vükelâ, böyle hâli ve amacı
bilinmeyen kişilerin müracaatı üzerine hareket etmenin uygun olmayacağını
belirtmiş, öncelikle de Hacı Mehmed Ali’nin kimliğinin ve ifadesinin doğruluğunu
kontrol edilmesini istemişti. Ayrıca Yokohoma’da ne kadar Müslüman olduğunun,
cami ve kabristan için yer bulunduğunda inşa masrafının oradaki tüccarlar
tarafından karşılanıp karşılanmayacağının, ayrıntılı bir şekilde incelenmesi
istenmiştir.
Hacı Mehmet Ali’nin halife tarafından Japonya’ya gönderildiği henüz
vesikalandırılamamıştır. Fransız belgeleri esas alınsa da sadrazamın bu konu
hakkında herhangi bir bilgisinin olmaması dikkat çekicidir. Bu meseleyi
değerlendirirken, o yıllardaki İslâm dünyasının genel havasını da göz önünde
tutmak gerekmektedir. Japonlar Hristiyanlığın temel kaidelerini inanmıyorlardı.
Osmanlı Devleti ile yakın temas kurmuşlardı. Bu, siyasî ve askerî gücünün
yarattığı beğeniyle birleşince, Müslüman fikir adamları, Japonların Müslüman
olabileceklerini ortaya atmışlar ve 1900’den sonra da bu çabalar yoğunlaşmıştır.
Japonların mükemmel bir din aradıkları ve bu konuyla ilgili olarak İslâm’ı
inceledikleri duyulunca, idealist Müslümanlar, Japonya’ya giderek bir şeyler
yapmaya çalışmışlardır. Hacı Mehmet Ali’nin de bu girişimini, bu hareketin bir
tezahürü olarak görmek mümkündür.
1899’da Japonya tarafından Bekeşaga (?) adında bir kişi İzmir’e gönderilmiştir.
Bir gazeteciyle Ekim ayında yaptığı görüşmede, gazetecinin, İzmir’e geliş ve
afyon ziraatine dair olan incelemelerinin sebeplerinin ne olduğunu sorması
üzerine şu cevabı vermiştir; “Geliş sebebim pek sadedir. Japonya’nın Formoza
adasından afyon ithalatı çok yapılmaktadır. Bir kısmını da İran’dan alıyoruz.
Hükûmetin afyonun daha başka nerelerden temin edilebileceğini öğrenmek
istemiştir. Bunun için afyon ticaretinin merkezi bulunan yerlerde gezip ve lâzım
olan tetkikatı yaparak raporlar düzenlemek için beni görevlendirdi. Geçen
Mayıs’ta Tokyo’dan hareket ederek Hindistan’da Bombay ve İran’da Ebuşehit
limanlarını dolaştım ve Tahran’dan Batum’a geldim ve Batum’dan İstanbul’a
geldim. Bütün seyahatim kırk gün sürmüştür. Bu seyahatimde pek çok güçlüklerle
karşılaştım. Birkaç gün sonra Afyonkarahisar’a gideceğim. Oradan Konya’ya ve
Kayseri’ye, Sivas, Malatya, Diyarbakır, Bağdat şehirlerine gidip oralardaki
afyon ticaretine dair incelemelerde bulunacağım. Bu fırsattan istifade Babil ve
İlyapolis harabelerini gezeceğim. Oradan dahi Hindistan’a geçip Kalküta yoluyla
memleketime döneceğim”.
Bu şahsî ve resmî ziyaretlerden birisi de Japon prenslerinden Kotohito’nun
İstanbul ziyaretidir. Kotohito’nun refakatindekilerle birlikte (yanında prens
Iwakura da bulunuyordu) 21 Mayıs 1900’de İstanbul’a geleceği Japonya’nın Paris
sefaretinden bildirilmiştir.
Ünlü İngiliz ajanı Yahudi Armanius Vambery, İngiliz hükûmetine gönderdiği 9
Haziran 1900 tarihli raporunda bu konuyla ilgili olarak şöyle diyordu;
“Sayın Bayım,
İstanbul’dan dün döndüm ve hemen Padişah’ın davetinin amacını, payitahtta
kaldığım sürece onunla yaptığım mülakatları bilginize sunmak istiyorum.
Her şeyden önce size bu ziyaretimde gördüğüm olağanüstü kabul ve sıcak
karşılamadan söz etmeme izin veriniz. Varışımdan yarım saat sonra, beni özel
odasına kabul ederek, bu sıcak mevsimde uzun bir yolculuğa kalkıştığım için bana
içtenlikle teşekkür etti. Beni derhâl o akşam Japon prensleri Kotohito ve
Iwakura şerefine verilen gala yemeğine davet etti. Yemekten sonra Osmanlı
Hükümdarı ile Japon İmparatoru’nun akrabaları arasındaki genellikle donanma ve
askerî konulardan ibaret konuşmayı büyük bir ilgiyle izledim. Çin’deki buhrandan
söz açılınca, Padişah bu ülkeye duyduğu sempatiyi gizleyememişti. Padişah’ın
siyasal düşüncelerini ve eğilimini derhâl kavrayan zeki Japonlar, Avrupa
meselelerine dahi değinmekten kaçınmışlardı. Ural-Altay kavimleri olan Türklerle
Japonlar arasındaki ırksal yakınlığa dikkatlerini çekince hava yumuşamış ve bu
açıklamalar gerek Padişah’ı ve gerek konuklarını çok memnun etmişti.
Konuşmaların genel akışı önemsiz olduğu için ertesi akşam yeniden uğramak üzere
huzurdan ayrıldım”.
Sayfa 31
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Japon İmparatoru, Prensin İstanbul’dayken gördüğü ilgiden son derece memnun
olmuştur. Bu sebeple, “şevketlü, kudretlü, süretlü dost ve muhibbimiz ve
ikmalimiz Padişah-ı Osmanî Sultan Abdülhamid Han Hazretleri memalik-i mahruse-i
şahanelerine azimet eden teb’amızın daima mazhar-ı hüsn-i kabul olmakta
bulunduklarına...” şeklinde memnuniyetini ifade eden bir mektup göndermiş ve
Padişah’a takdim edilen Krizantem nişanının kabul edilmesini istemiştir. Yine
Prensin mihmandarlarından Padişah’ın yaverlerinden Ethem Paşa ile Ahmet Ali
Paşa’ya ve Yaver Ali Rıza Bey’e Sulilövan nişanının çeşitli rütbelerinden
verilmiştir.
Bu arada Japonya Hariciye Nezaretinin, Osmanlı Hariciye Nezaretine gönderdiği 21
Ağustos 1900 tarihli tahrirattan, Japonya Zâdegân Mektebi Müdürü Prens Konaye
ile Topçu Miralaylarından İçişi’nin memalik-i şahanede kaldıkları süre
içerisinde kendilerine yardım ve yakın ilgi gösteren Kaymakam Selim Muzaffer ve
Süvari Mülazımı Mehmet Talat Beyler’e Terezorsakre ve Sulilövan nişanlarının
verildiği anlaşılmaktadır.
1899 ve 1900 yılları, Osmanlı Devleti ile Japonya’nın diğer devletlerle
ilişkileri açısından, önemli bazı olayların ortaya çıkması sebebiyle ayrıca
dikkate değer yıllardır. Mesela, Lahey sefaretinden Hariciye Nezaretine
gönderilen 4 Mart 1899 tarihli ve 17 numaralı tahriratta, “Bahr-i Muhit-i
Hindî’deki müstemlekât nizamnamesinin yüzdokuzuncu maddesini tadilen kaleme
alınan ve Japonyalıların Avrupalılarla eşit tutulmasını mutazammın olan kanun
layihası şehr-i hâlin birinci günü Meclis-i Mebusan tarafından tasdik
edilmiştir. 1896 senesinde Felemenk ile Japonya hükûmetleri beyninde akd edilen
ticaret muahedesine dayanılarak, gördüğü pek kuvvetli bir muhalefete rağmen
Japonyalıların Avrupalılar hakkında icra olunan muameleye mazhariyet hakkını
tasdik etmiştir” deniliyordu.
26 Ekim 1899 tarihli Hariciye Nezaretinin Sadaret’e gönderdiği tezkerede ise
Japonya hükûmeti tarafından Osmanlı Devleti’nde bulunan Japonyalıların
himayelerinin İngiltere sefaretine bırakıldığı bildiriliyordu. İngiltere
sefareti baştercümanı, Hariciye Nezaretine gelerek nazıra, Lord Salisubury’nin
sefarete gelerek, Japonya hükûmetinden bir telgraf aldığını, Memalik-i Şahane’de
bulunan Japonyalıların himayelerinin İngiltere sefaretine verildiğini
belirtmiştir. Nazır, bunun sebebinin, tercümana, Osmanlı Devleti ile Japonya
arasında bir anlaşma olmamasından kaynaklandığını ifade etmiştir.
Hariciye Nezaretinin 16 Temmuz 1900 tarihli tezkeresinde bu konuyla ilgili
olarak şu açıklamayı görmekteyiz; “Devlet-i Aliyye ile Japonya hükûmeti arasında
hiçbir muahedename mevcut olmadığı cihetle Memalik-i Şahane’deki Japonyalıların
uhud-u atîke imtiyazatından müstefid olamayıp beyan olunan himayenin bunlar
hakkında yalnız hukuk-u beyne’l-milel kavaid-i umumiyesine tevfîkan muamele icra
edilmek şartiyle kabul edilebileceği edilen mülâkatta İngiltere sefirine ifade
olundukta müşarünileyh buna muvafakat eylemiş” şeklinde bu konuya açıklık
getirilmişti.
Görüldüğü üzere Japonya Osmanlı Devleti’nden elde edemediği imtiyazlara
karşılık, Osmanlı ülkesindeki halkının himayesini, aralarında bir anlaşma olan
İngiltere’ye vermektedir. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti ile Japonya arasında
1896-1897 yıllarında bir ticaret anlaşması için müzakereler yapılmış,
Japonya’nın istediği imtiyazlar verilmemiş, sadece elçilikler açılması konusunda
bir karara varılmıştı. Ancak bu karar da imzalanmamıştı. Japonya buna karşılık
olarak böyle bir harekette bulunmuş olabilir.
1903 sonlarında da Osmanlı Devleti tarafından Japonya’ya bu anlaşmanın
imzalanmasını istiyorsa, harekete geçmesi gerektiği hatırlatılmış, ancak
Japonya, bir savaşın eşiğinde olmasını sebep göstererek bunu geçiştirmişti.
Eylül 1901 tarihli bir belgede de, Rusya’nın Japonya elçiliği başkatibinin
kızkardeşi Prenses Fodeşef’e Osmanlı Devleti tarafından ikinci rütbeden Şefkat
nişanının verildiğini öğrenmekteyiz. Bu nişanın neden verildiği tespit
edilememişse de, Osmanlı Devleti-Japonya-Rusya münasebetlerine bir katkı olması
düşünülmüş olabilir.
1901 yılında ayrıca, Japon İmparatoru tarafından Sultan II. Abdülhamid’e 25.
saltanat yılını kutlamak amacıyla bir saray maketi hediye edilmiştir.
1902 yılına ait bir belgeden, Miralay Nagaoka adlı bir Japon’un İstanbul’a
geldiği anlaşılmaktadır. Japonya Hariciye Nezaretinden gönderilen 19 Aralık 1902
tarihli yazıda, İstanbul’dayken gördüğü yakınlıktan dolayı Serasker Rıza Paşa’ya
ve erkan-ı harbiye binbaşılarından Bilal (?) Bey’e nişan verildiği
belirtilmektedir.
1904 yılında ise Mimar Dr. İto İstanbul’a gelmiştir. İto, İstanbul’daki camileri
gezmiş, İslâm mimarisini incelemiştir. Buralarda fotoğraflar çekmiş, bazılarının
da kara kalem resmini yapmıştır. Müze-i Hümayûn’da da çeşitli fotoğraflar
çekmiş, oymaların üzerine ise kâğıt yapıştırarak Çin mürekkebi ile resimlerini
almıştır. Ankara, Konya, Aksaray, Kayseri, Sivas, Malatya, Harput, Diyarbakır,
Sayfa 32
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Nusaybin, Musul, Bağdat, Telafer, Dımaşk, Şam, Beyrut, Yafa, Kudüs ve İzmir gibi
Osmanlı şehirlerini ziyaret ederek incelemelerde bulunmuştur. Dr. İto’nun bu
şehirleri ziyareti esnasında kendisine kolaylık gösterilmesi için buralara
beyannameler gönderilmiştir.
Rus - Japon Harbi (1904-1905)
Sebebi - Sonucu
Rusya, Uzakdoğu’da, Ortadoğu’da olduğu gibi XIX. yüzyılın ortasından itibaren
bir genişleme siyaseti uygulamıştır. Bu durumdan en çok zarar gören Çin
olmuştur. 1858 ile 1860 arasında Rusya, Çin’i Amur ve Ussuri bölgelerini vermeye
razı etmiş, böylece Doğu Sibirya askerî valisi de, bu bölgeleri Rus kontrolü
altına sokup Kuzeybatı Pasifik’teki İngiliz emellerine engel olmayı
düşünüyordu.1875’te Ruslar, Japonların ellerinde bulunan Sahalin adası üzerinde
hak iddia etti. Rusya şimdi ise bu elde ettiği toprakları çevreleyecek bir liman
bulmak fikriyle Kore’de bir deniz üssü kurmak istemiştir. Ruslar böyle bir
limanı Rus İmparatorluğu’nun bir parçası sayıyorlardı. Fakat Rusya’nın 1891’den
sonra Uzakdoğu politikası değişti. Bunun sebebi, Uzakdoğu eyaletlerini Batı
Rusya ile birleştirmek ve Sibirya demiryolunu yapmak kararını almasıydı. Böylece
Uzakdoğu eyaletleri savunma ve kalkınma bakımından yardım görecekti. İşin en
ilginç tarafı ise Rusya’nın bu demiryolunu Rus toprağı içinde olan Amur
dirseğinin kenarından geçireceği yerde, Çin tarafından Mançurya üzerinden
döşemeyi plânlamasıydı. Bazı Rus ileri gelenleri demiryolunu sadece Mançurya’nın
Kuzey ucuna kadar uzatmayı düşünmüşler ve Çin’in bu toprakları bırakacağı
zannedilmişti. Rus Maliye Bakanı Witte ise Sibirya demiryolunu Mançurya’nın
kalbinden, Çin hükûmetinin de onayını alarak geçirmeyi plânlıyor ve böylece
Mançurya, Kore ve Çin’in diğer kısımlarını da içine alacak şekilde bir ticarî ve
ekonomik politikayı tasarlıyordu. Witte bu düşüncesiyle Rus hududu boyunca,
Çin’den toprak kazanmak isteyenlerin aksine, Çin ile yakın münasebetler kurup
kredi yardımı yaparak ve gerektiğinde diğer devletlere karşı da onu koruyarak
demiryolu ile ticarî ve ekonomik imtiyazlar sağlamak istemiştir. Böylece Kuzey
Çin’i tamamıyla bir Rus hakimiyeti altına sokmayı ve Çin’in diğer bölgelerinde
de, başka devletlerle aynı nüfuza sahip olmayı tasarlamaktaydı.
Japonya ise güvenliği açısından Asya kıtasının kendi adalarına bakan kıyılarına
sahip olmak istiyordu. Çin ile olan savaşını da (1894-1895) galibiyetle
bitirmiş, bundan sonra da tüm dikkatini Asya kıtası üzerinde toplamıştır.
Rusların da Kore, Mançurya üzerindeki emelleri biliniyordu. Rusya, Mançurya’ya
yerleşirse kısa bir zaman sonra Kore de onların eline düşecekti. Rus emellerini
önlemek isteyen Japonlar Kore’yi himayelerine almak ve Rusları Mançurya
sınırlarının dışına atmak istiyorlardı. Japonlar Mançurya’nın eskisi gibi Çin’e
tabi olmasını uygun görüyorlardı. Çünkü Rusya, Mançurya’da olduğu müddetçe,
kendileri Kore’ye yerleşseler bile vaziyeti ilerisi için tehlikeli görüyorlardı.
Bu sebeple Rusların Mançurya’dan çıkması gerekiyordu. Yani, XIX. yüzyılda
Batı’ya açılan Çin, Avrupa devletleri tarafından sömürge olarak görülmüş ve
İngiltere Yang-tze nehri vadisini kendine sömürge alanı olarak seçmiştir.
Böylece İngiltere, Çin’e doğu-batı doğrultusunda girmiştir.
Rusya ise Çin’in Mançurya topraklarına göz dikmişti ve oradan kuzey Çin’e girmek
istiyordu. Yani Rusya da Çin’e kuzey-güney doğrultusunda girmek istiyordu. Bu
sebeple, İngiltere bu bölgede Rusya’nın karşısına çıkmasını istemiyordu.
Bu sırada Uzakdoğu’da sivrilen Japonya da Çin’i sömürmek için Avrupalı
devletlerin arasına girdi. Japonya’nın da kendisine seçtiği yer Mançurya idi.
Böylece Mançurya üzerinde Rus-Japon mücadelesi ortaya çıktı. İngiltere,
Rusya’nın güneye sarkmasını istemediğinden, Japonya ile 1902’de bir ittifak
yaparak Japonya’yı Rusya’nın üstüne saldırtmıştır.
Japonya Rus ilerleyişini durdurmak için bir yandan harp hazırlıklarına hız
vermiş, diğer taraftan da İngiltere ile 1902’de bir anlaşma imzalamıştır.
Japonya ve İngiltere arasındaki bu ittifak, Rusya’yı harekete geçirmiş, Rusya ve
Fransa sefaretleri tarafından Almanya, Avusturya, Belçika, Çin, İspanya,
Amerika, İngiltere, İtalya, Japonya ve Hollanda hükûmetlerine, 30 Ocak 1902
tarihinde İngiltere ve Japonya arasında bir anlaşma imzalandığına ve bu
ittifakın hangi amaçla yapıldığına dair beyannameler gönderilmiştir. Bunun
üzerine Rusya ve Fransa da bir anlaşma imzalamış ve bu konuyu Delcasse, Fransız
meclisinde, “...Çin’in tamamiyet-i mülkiyesi esasını taht-ı temine almak ve
muhtelif teşebbüsat-ı sanayi ve maliye beyninde serbesti-i rekabeti temin için
‘açık kapı’ usülünü muhafaza eylemekten ibaret olduğunu...” açıklamıştır. Paris
sefaretinden Hariciye Nezaretine gönderilen 23 Mart 1902 tarihli tahriratta,
İngiltere ve Japonya arasında yapılan bu ittifakın Rusya ve dolayısıyla bir
takım demiryolları inşa ederek Çin’in güneyine sokulmakta olan Fransa’ya karşı
yapıldığı, buna karşılık da Rusya, Fransa ve Almanya’nın birlikte hareket
ettikleri bildiriliyordu. Ayrıca İngiltere-Japonya ittifakının, Kuzey’den
Rusya’ya Güney’den de Fransa’nın Hindi Çini’ne karşı tehdit oluşturduğu
Sayfa 33
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
sebebiyle, bu ülkelerin başka bir ittifak oluşturdukları da ifade edilmekteydi.
Ayrıca İngiltere’nin, Japonya’nın Rusya hakkındaki tavrında etkili olduğu da
belirtilmekteydi.
Neticede Japonya filosunun, 9 Şubat 1904 gecesi Port-Arthur istihkamı dışındaki
limanda demirli olan Rus donanmasına taarruzda bulunmasıyla, Rus Çar’ı
tarafından bu konuyla ilgili olarak bir beyanname yayınlanmış, bunun askerî bir
hareket olduğuna dikkat çekilmiş ve savaş başlamıştır.
Bu arada, Osmanlı Devleti’nin Paris sefaretinden Hariciye Nezaretine gönderilen
23 Aralık 1903 tarihli tahriratta İngiltere ile Fransa’nın, Rusya ve Japonya
arasında bir savaş çıkarsa tarafsız kalacaklarına dair gizli bir anlaşma
yaptıklarının haber alındığı, İngiltere’nin Japonya ile Fransa’nın da Rusya ile
ittifak yaptığı düşünülürse bu durumun şaşırtıcı olduğu bildirilmektedir.
Padişah’ın bu konuya açıklık getirilmesini istemesi üzerine, sefaret gönderdiği
9 Ocak 1904 tarihli başka bir tahriratında, İngiltere-Japonya ittifakına
karşılık Rusya-Fransa ittifakının yapıldığı ve bunun öncekinin eksiklerini
tamamlamak amacıyla imzalanmış olacağının addedilebileceği cevabını vermiştir.
Nitekim İngiliz gazeteleri, İngiltere’nin bu savaşta tarafsız kalacağına dair
beyannamenin kral tarafından imzalandığını yazıyorlardı. Bu beyanname “London
Gazet” te yayınlanmış ve bir nüshası Londra sefaretinden Hariciye Nezaretine
gönderilmiştir. Beyannameye göre, İngiltere, ülkesi ve müstemlekatındaki liman
ve iskeleleriyle, kara sularında tarafsızlığını koruyacaktı.
Fransa’da ise bu konu tam açıklığa kavuşmamıştı. Hükûmet üyeleri arasında fikir
birliği yoktu. Savaşın Japonya lehinde sonuçlanması veya Çin’de herhangi bir
karışıklığın çıkması hâlinde Fransa’nın nasıl davranacağı merak ediliyordu.
Özellikle de Rus-Japon harbine İngiltere’nin veya Amerika’nın müdahalesi söz
konusu olursa Fransa ne yapacaktı? Yapılan müzakerelerde Delcasse, ülkenin
menfaati için bu sorulara verilecek cevapların bir süre daha ertelenmesini
isteyerek bu konuyu geçiştirmiştir.
Almanya, bu savaşta tamamen tarafsız kalacağını açıklamakla birlikte, İmparator
Mart ayında Bahr-i Sefid’de yapacağı gezisini Uzakdoğu’daki durumdan dolayı
ileri bir tarihe ertelemiştir. Avusturya-Macaristan ve İtalya da tarafsız
kalacaklarını bildirmişlerdir.
İsveç ve Norveç hükûmeti ise bu savaşta tarafsız kalacaklarını bildirmiştir.
Bununla birlikte Osmanlı Devleti’nin Stockholme sefaretinden gönderilen 15 Şubat
1904 tarihli tahriratta, İsveç ve Norveç Hariciye Nazırı’nın Rus-Japon harbinde
Rusya’ya olan temayülatına karşılık halkın, Rusya’nın yenilmesini istediğini,
Rus ordularının aldığı mağlubiyetler duyuldukça kesin yenilgi haberini duymak
temennilerinde bulunduğu ifade edilmektedir. Ayrıca bu savaştaki subayları
incelemek üzere Norveç subaylarından iki kişi Japonya’ya gönderilmiştir.
Sefaretin 25 Şubat 1904 tarihli tahriratında İsveç ve Norveç hükûmetinin savaş
karşısında nasıl davranacağına dair şu bilgiler mevcuttur: Savaşın nasıl
sonuçlanacağı şimdiden bilinemiyordu. Bununla beraber, Fransa’nın tarafsız
kalacağını açıklamasına karşılık, olabilecek herhangi bir hareketi İngiltere’nin
müdahalesine sebep olacaktı. Bu yüzden İsveç ve Norveç hükûmeti, her ihtimali
göz önüne alarak, bütün donanmasını seferber etmiş, bir kısmını da Baltık
Denizi’nin önemli bir mevkiine yerleştirmiştir. İsveç’in Baltık Denizi’ndeki
coğrafî mevkii sebebiyle İsveç ve Norveç hükûmetinin aksa-yı şark hadisesinde
kayıtsız kalmasına izin vermemektir.
Yine Osmanlı Devleti’nin Batavya Başkonsolosluğu’ndan Rusya Baltık filosunun
Sunda adalarından kömür almasına ve adalardan birine çıkarılarak beş on gün
dinlenmelerine Felemenk hükûmeti tarafından izin verildiği bildiriliyordu.
Böylece Hollanda da bu savaşta hangi tarafta olduğunu ortaya koymuş oluyordu.
Görüldüğü üzere Osmanlı Devleti’nin sefaretleri, bulundukları ülkelerin, bu
savaş karşısında nasıl davranacakları hakkında ayrıntılı bilgiler vermişlerdir.
Bu bilgiler daha çok Rus-Japon harbi ile doğrudan alâkalı olan devletlere
aittir. Savaş hakkında ayrıntılı bilgiler de İstanbul’a gönderiliyordu.
Savaşın Rusya’nın aleyhine biteceğinin anlaşılmasıyla da yeni yorumlar yapılmaya
başlanmıştır. Bunlardan biri, Fransa’da yayınlanan “Humanity” gazetesinde çıkan
iki makaledir. Bu makaleler, Fransa Sosyalist Fırkası Reisi ve meclisin eski
başkanvekili Joresi’ye aittir. Joresi, adı geçen gazetede yayınlanan
makalelerinde, Rusya’nın mağlubiyetinin artık kesinleştiğini, bundan da Rusya’yı
destekleyen Fransa’nın zararlı çıkacağını yazmaktadır. Çünkü Fransa bu savaşta
Rusya’ya büyük ölçüde borç vermiştir.
Osmanlı sefaretleri bulundukları ülkelerin basınında çıkan haberleri yakından
takip etmişler, yukarıda bahsedildiği gibi ilgili gazetenin nüshalarını
İstanbul’a göndermişlerdir. Bunlardan biri de, Paris sefaretinin “Echo de Parie”
gazetesinde yayınlanan bir rapordur. Bu rapor Japonya’nın Formoza adasının eski
valisi ve Japonya erkan-ı harbiye reisi tarafından yazılmıştır. Sefaretin
bildirdiğine göre bu rapor, Fransa basınında büyük yankılar uyandırmıştır. Çünkü
Sayfa 34
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
burada Japonya’nın Fransız sömürgelerinde gözü olduğu belirtiliyordu. Paris’teki
Japonya sefiri, bunun üzerine adı geçen raporun sahte ve eski olduğunu,
Japonya’nın Fransa’nın sömürgelerinde asla gözü olmadığını belirtmiştir. Bunun
üzerine Hindi Çini valiliğinde bulunduğu sırada Dumer’in 22 Mart 1897 tarihli
raporu gazetelerde yayınlanmıştır. Bu raporda Japonların tek amacının “Asya’yı
Asyalılara vermek” olduğuna dikkat çekiliyordu. Osmanlı sefiri bu konuda
kendisinin de Echo de Parie’de yayınlanan raporun sahte olduğuna inandığını,
bunun hayalperest bir Fransız gazetecisinin Japonya’yı Avrupa’nın gözünden
düşürmek isteyen bazı Rus memurları tarafından sevk edildiğini ifade etmektedir.
Neticede Rus-Japon harbi Japonların galibiyetiyle sonuçlanmış ve 23 Ağustos/5
Eylül 1905’te Portsmouth Barışı imzalanmıştır.
Japonya’nın Ruslara karşı kazandığı zafer dünyanın büyük devletleri arasına
girdiğini ortaya koymuştur. Japonya daha önce de Çin ile olan savaşında da,
mahdut sahada büyük bir devlet olduğunu göstermişti. Ayrıca Japonya için 1900
yılındaki Çin’de Boxer’lere karşı yapılan harekat, Asyalı olmayan devletler ile
ittifakının kıymetini de ortaya koymuştu.
Rusya’nın Japonya önündeki yenilgisi, İngiliz-Rus münasebetlerinde büyük bir
değişiklik yapmıştır. Rusya, Japonya’yı üzerine saldırtanın İngiltere olduğunu
ve bu çatışmaların kendisine bir şey kazandırmadığını görmüştür. Halbuki
kendisinin geleneksel faaliyet alanı Balkanlar ve Boğazlardı. Buraları daha
önemliydi ve buralar ihmal edlimiş, üstelik Uzakdoğu’da ağır bir yenilgiye
uğranılmıştı. Bununla birlikte, Rusya’nın Balkanlar ve Boğazlar’da faaliyette
bulunabilmesi için İngiltere ile olan ilişkilerine bir şekil vermesi ve
yumuşatması gerekiyordu. İşte bu sebepler 1907 İngiliz-Rus anlaşmasının ortaya
çıkmasını sağlamıştır.
Rus-Japon harbinden kazançlı çıkan ülke İngiltere olmuştur. Rusya, Uzakdoğu’da
ve Asya’da, İngiltere ile çatışamayacağını görmüştür. Güçlü bir devlet olan
Rusya’yı yenerek, Japonya da dünyanın büyük güçleri arasına girmiştir.
Rusya, 1907’de İngiltere ile bir anlaşma yaparak, İngiltere ile aynı tarafa
geçmişti. Bu da Rusya’nın Boğazlar üzerindeki emellerini gerçekleştirmesini
kolaylaştıracaktı. Bu açıdan Japonya’nın Rusya’yı yenmesi, Osmanlı Devleti’nin
aleyhine olmuştur.
1904-1905 Rus-Japon harbini hazırlayan dış güç İngiltere’ydi. İngiltere-Japonya
ittifakı, II. Abdülhamid’in 1890 yılındaki Japonya ile ittifak kurma
düşüncesinin doğruluğunu göstermektedir. Eğer bu gerçekleştirilebilseydi, çok
önemli bir “stratejik güç fırsatı” elde edilebilirdi. Nitekim, Sadrazam Kamil
Paşa, Padişah’a gönderdiği 30 Mayıs 1321 (1905) tarihli arizasında, Rusya’nın
Japonya’ya yenilmesiyle Avrupa siyasetini değiştireceğini, bu durumdan istifade
edilerek İngiltere ile anlaşma yollarının aranmasını istemiştir.
Rus - Japon Harbi (1904-1905)
Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Tesirleri
Osmanlı İmparatorluğu’nun Savaşı Takip Etmesi
Rus-Japon harbi, Osmanlı Devleti tarafından büyük bir ilgiyle takip ediliyordu.
Bu savaş sırasında Vladivostok’taki Rus donanmasının Japonya tarafından tahrip
edilmesi üzerine Rusya, Karadeniz donanmasını Boğazlar’dan geçirmek istemiştir.
Ancak, İngiltere, buna izin vermek istememiş, bunu da hem Rusya’ya hem de
Osmanlı Devleti’ne bildirmiştir. Bu durum Osmanlı Devleti’nde de siyasî bir
problem yaratmıştır.
II. Abdülhamid, adı geçen savaşta tarafsız davranmak istediğinden, Rus
donanmasının Boğazlar’dan geçmesine izin vermemiştir. Sadece torpidoların
geceleri teker teker geçmesine müsaade etmiştir. Böylece Padişah, filoyu toplu
bir şekilde Boğazlar’dan geçirmemekle Japonları, torpidoları teker teker
geçirerek de Rusları memnun etmiş oluyordu.
Yine Mısır fevkalâde komiseri Ahmet Muhtar Paşa tarafından Bâbıâli’ye
gönderilen, 25 Şubat 1904 tarihli telgrafta, Süveyş Kanalı’ndan geçen gemilerin,
bu kanaldan geçmelerine savaş sebebiyle izin verilmemesinin söz konusu olmadığı,
ancak bir geminin kanalda 24 saatten fazla kalmasına ve iskelelere askerî
mühimmat ve benzerilerin çıkarılmasına izin verilmeyeceği bildirilmiştir.
Bu arada Osmanlı ordusunu ıslah etmek için Türk hizmetinde bulunmuş olan Von der
Goltz Paşa’nın tavsiyesiyle, Miralay Pertev Bey (Demirhan), Osmanlı
ataşemiliteri ve askerî murahhası olarak Rus-Japon harbini izlemek üzere
Mançurya’ya gönderilmiştir. Burada bir sene kadar III. Japon ordusu ile birlikte
olmuş, Port-Arthur muhasarasıyla Mukden meydan muharebesinde bulunmuştur.
Osmanlı Devleti, bu savaşta Mançurya’daki Japon ordusuna gönderdiği bir subay
gibi, Mançurya’daki Rus ordusuna da gözlemci olarak bir subay göndermek
istemiştir. Ancak Rus hükûmetinden herhangi bir cevap alınamamıştır. Pertev Bey,
kendisinin bir ara, Rus hükûmetinin cevap vermemesi üzerine Padişah’ın Rusları
kızdırmamak için kendisini göndermekten vazgeçebileceğini düşündüğünü
Sayfa 35
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
söylemektedir.
Pertev Bey, General Nogi’nin karargahında kalmış ve İstanbul’a savaş hakkında
düzenli olarak bilgi vermiştir. Pertev Bey, Japonların bu başarısının sebebi
olarak, Japonya’nın maddî açıdan fevkalâde hazırlıkları ile beraber, Japon
milletindeki maneviyatın, özellikle azim ve meram, şehamet-i kalb gibi
meziyetler sayesinde olduğunu söylemektedir.
Bir muharebeyi izlerken, Pertev Bey’in bacağına kurşun isabet etmiştir. Bu
durumu ve Pertev Bey’in ciddî bir şeyi olmadığını İstanbul’a Mareşal Yamagata,
bir telgrafla bildirmiştir.
Pertev Bey Japonya’dan dönüşünde Padişah’a Japonların genel hayatı üzerinde bir
rapor sunmuştur. Ayrıca savaş sonunda yapılan Rus-Japon sulh konferansına da
Osmanlı sultanının katılması teklif edilmiştir.
Bu savaşı izlemek üzere Mançurya’ya giden Pertev Bey’in yanı sıra, Japonların
Port-Arthur zaferinin sebebi olarak gösterilen toplarla yapılacak manevraları
izlemek için de erkan-ı harbiye mirlivalarından Rıza Paşa ile topçu
kaymakamlarından Emin Bey, Almanya’ya gitmişlerdir. Rıza Paşa ile Emin Bey’in
Almanya’ya gitmelerinin sebebi ise, Port-Arthur’da kullanılan toplar ile
yapılacak manevralar ve atış talimlerinin bu ülkedeki tatbik edilmesiydi.
Savaş sırasında Bulgaristan’ın Rusya’yı desteklediği görülmektedir. Bulgaristan
komiserliği Türkçe Başkitabet Muavinliği’nden alınan 12 Şubat 1904 tarihli
tahriatta, Rus-Japon harbinde Rusya’nın galibiyeti için Sofya kilisesinde bir
ayin yapıldığı bildirilmektedir. Bu ayinde Rus konsolosluğu memurlarının da
hazır bulunduğu ve hatta Prens Ferdinand’ın bir Rus üniformasıyla bu ayine
katıldığı belirtilmektedir. Bulgar kiliselerinde yapılan bu ayinler, Bulgarlar
tarafından Rusya konsolosluğuna bildirilmiştir ve bu savaşta Rusya ordusuna
gönüllü olarak katılmak istediklerini belirtmişlerdir. Ancak konsolosluk bunlara
Rus ordusunun ecnebi yardımına ihtiyacı olmadığını, bununla birlikte böyle bir
harekette bulunmalarının da memnuniyet ile karşılandığını cevap olarak
bildirmiştir.
Bulgarlar Osmanlı Devleti’nin bu savaşı bahane ederek kendilerine taarruzda
bulunacağını iddia ediyorlardı. Hatta Bulgar çeteleri hazırlıklar bile
yapıyorlardı. Bunun üzerine Avusturya hükûmeti Rus-Japon harbinin Balkanlar’da
aksi bir tesir göstermeyeceğini, Rusya-Avusturya ihtilafının devam edeceğini,
Osmanlı Devleti’nin saldıracağı hakkındaki haberlerin asılsız olduğunu ve
Bulgarların akıllı ve mantıklı hareket etmeleri gerektiğini açıklamıştır.
Bununla birlikte Balkanlarda meydana gelen karışıklıklar üzerine
Avusturya-Macaristan hükûmeti yine devreye girmiştir. Rumeli Vilayat-ı Selase-yi
Şahane’de, savaş ile birlikte karışıklıklar meydana gelmeye başlamıştır.
Avusturyalı bir şahıs bu konu hakkında “Türkler ile muhtariyet taraftarı olan
Hristiyanlar arasında çete muhaberatının devamına mani olunacaktır. Şurası
muhakkaktır ki Rusya ile Japonya arasında zuhur eden muharebe üzerine vilayat-ı
selasede ikâ-yı şûrişe hakkındaki efkâr ve temayülat hayli tenakus etmiştir.
Avrupa ahval-i siyasiyesinin şekl-i hazırına nazaran düvel-i muazzama lanikati’
tahrik edilen ahali-i İslâmiyenin tadiyat-ı muhtemelesinden dolayı müdahaleye
meyyal değildir. Avusturya ve Macaristan zaruret-i millîce ve ahval-i mecbure
olmadıkça bir hareket-i asakiriye icrasına teşebbüs etmeyecektir” şeklinde
hükûmetinin tavrını ortaya koymuştur.
Bu savaşın taraflarından biri olan Rus ordusunda Kafkas Müslümanlarının
bulunması da ileriki yıllarda Japonya’ya giden Abdürreşid İbrahim’in, Prens İto
ile yaptığı bir konuşmada söz konusu olmuştur.
Prens İto, Kafkas Müslümanlarının bu muharebeye gönüllü olarak niçin
katıldıklarını merak ediyordu. Çünkü Volga Müslümanları muvazzaf asker oldukları
hâlde istemeyerek katılmışlardı. Abdürreşid İbrahim, Prens İto’nun bu konudaki
sorularını cevaplamakta güçlük çeker. Ona göre, zaten Rus-Japon savaşına Kafkas
Müslümanlarının gönüllü gitmesi bütün dünya Müslümanları için bir yüz karasıdır.
Prens İto’nun sorularına ise, “ben de hiç anlayamadım. Cehaletten başka bir
sebep de göremiyorum” şeklinde cevap verir.
Prens İto bunun üzerine: “Rica ederim, hatırınıza bir şey gelmesin. Benim
maksadım bunun sebebini öğrenmekti. Zira biliyorum, Rusya’da Müslümanlar mağdur
bir millettir. Mağdur oldukları hâlde, Ruslara gönüllü kayıt olunarak muharebeye
girmek için ya büyük bir mecburiyet ister yahut büyük bir menfaat olacak. Asıl
benim hatırıma gelmişti: İhtimal ki Kafkas Müslümanları fırsattan istifade
ettiler. Malumunuz ya, öyle bir zamanda hükûmetlerden her şeyi istemek mümkün.
Mesela deseler ki, biz gönüllü muharebeye gideceğiz, fakat bize şu, şu, şu
imtiyazları verirseniz, biz muharebeye gönüllü gideriz. Şu sayede birçok
imtiyazları elde ederler, sonra muharebede bulunabilirler. Doğrusu, eğer bu
kabilden bir şey yapılmış ise, biz aferin diyeceğiz. Herkes kendi menfaatini
gözetir. Milleti uğrunda her fırsattan istifade ederse, güzel karşılamalı,
Sayfa 36
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
aferin demeli.”
Abdürreşid İbrahim, Prens İto’nun bu sözlerini, konu hakkında bir şey
bilmediğini söyleyerek cevaplandırır.
Burada diyebiliriz ki Rus-Japon harbi, sadece iki ülke arasında meydana gelen
bir savaş olmamıştır. Ordularında bulunan askerlerin ırkı, savaşta kullanılan
araç gereçler, stratejilerden, bölge üzerinde çıkarları olan devletlerin
tutumuna ve dolayısıyla bu devletlerle de doğrudan alâkalı olan diğer
devletlerin tavırlarına kadar etkili olmuştur. Özellikle de Japonya’nın bu
savaşta galip olması Rusya gibi büyük devletlerin yenilebileceğini göstermiştir.
Rus - Japon Harbi (1904-1905)
Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Tesirleri
Basındaki Tesirleri
Rus-Japon harbinin Türk basınında büyük yankıları olmuştur. Savaşın başlaması ve
bitişine kadar her türlü ayrıntı verilmiştir. Gazeteler kendi haberleri ve
yorumlarını verdikleri kadar yerli ve yabancı basının haber ve yorumlarını da
yayınlamışlardır.
Mesela Japonya’nın Çin’i yenmesi ve Rusya’nın bundan rahatsız olması üzerine,
Rusya’nın Almanya ve Fransa ile bir ittifak imzaladığı, bunun da Rusya ve
Japonya’yı karşı karşıya getirdiği yayınlanan ilk haberlerdendir. Bu devletlerin
Uzakdoğu ile neden bu kadar ilgilendikleri, sömürgeleri, ticarî ilişkileri
hakkında açıklamalar yapılmaktadır.
Türk basınının savaş ile ilgili haber ve yorumlarının yabancı kaynakları
hakkında şunlar örnek olarak verilebilir: Daily Telgraph, Newyork Herald,
Standart, Lokal Anzeiger (Berlin), Morning Lyder, Novosti, Novie Vremya, Novie
Fraye Presse vb.
Rus-Japon harbi Osmanlı Devleti nezdinde büyük bir merakla takip ediliyordu.
Dolayısıyla herkes bu savaşta, Japonya’nın galip gelmesini istiyordu. Nitekim
Japonların galibiyet haberleri, Müslüman halk arasında büyük bir sevinç
uyandırmıştı. Ancak basına konan sansür ve Rusya’yı kızdırmak endişesinden
dolayı, bu konu İstanbul gazetelerinde pek belli edilmemiş, basın mümkün olduğu
kadar Avrupa kaynaklı haberleri nakletmekle yetinmiştir.
1905 Mayıs ortalarında, Rus donanmasının Coşima’da Japon donanması tarafından
tamamen yok edilmesi ile ilgili ayrıntılı haberler, gazetelerde yayınlanmış ve
Rusya’nın tam bir yenilgiye uğradığı da açıkça anlatılmıştı. Mançurya’daki Rus
yenilgileri hakkında da yine Avrupa kaynaklı bilgiler verilmekteydi. Yani,
Rusya’yı tenkit veya küçültücü herhangi bir yazı yazılmaktan çekinilmiştir.
Rus - Japon Harbi (1904-1905)
Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Tesirleri
Rusyanın Yenilebilir Olduğunun Anlaşılması
“1905 senesi Mayısı’nın on sekizinci günü Rusya filosunun Coşima Boğazı’nda
Amiral “Togo” nun kumanda ettiği Japonya filosu tarafından kamilen tahrip
edilmesi keyfiyeti yalnız Japonya ve Rusya tarihleri için değil, hiç şüphesiz
tarih-i umumi-yi cihan için şayan-ı kayd bir vak’a-yı mühimme teşkil eder. İşte
o gün Japonların arzularının husul bulduğu bir gündür. O günden itibaren düvel-i
muazzama fihristine Japonya’nın da ismi ilave edilmiştir”.
Japonya’nın Ruslar karşısında aldığı galibiyet Türkler arasında sevinçle
karşılanmıştır. Hasan Ali Yücel, anılarının ‘Çocukluğumun Geceleri’ bölümünde bu
konuyla ilgili şunları söylemektedir; “Kahveler içildikten sonra, günün mühim
havadisleri söylenir. Bunlar içinde büyük tayinler, filân beyefendi, filân
makama getirilmiş yahut filân rütbeye yükselmiş gibileri olduğu gibi filân
ölmüş, filân evlenmiş gibileri de geçer. Mutlaka alış veriş konusu olan
şeylerden konuşulur. Fakat paraya temas edilmez. Para lâfı ayıptır. Rus-Japon
muharebesi esnasında, her Japon yenmesi ballandırıla ballandırıla anlatılır.
Çünkü Rusya’dan fenalık görmeyen veya kendini böyle hissetmeyen Türk ailesi yok
gibidir”.
Japonların karada ve denizde Rusları yenmeleri, memlekette Osmanlı Devleti’nin
zaferi kadar bir sevinç uyandırmıştır. Allah, 93 felâketinin intikamını bir şark
milletine mağlup ettirmek suretiyle Ruslardan almayı irade etmiştir,
“Elhamdülillah” deniyordu.
Nitekim Halide Edib’in hatıralarından anlaşıldığı kadarıyla, onun ikinci oğlunun
adında bu savaşın etkisi görülmektedir; “Birincinin adını garip bir rüyamın
etkisiyle koymuştum. İkinci doğduğu zaman Rus-Japon savaşında Amiral Togo’nun
zaferi memleketimizde bütün muhayyileleri o kadar harekete geçirmişti ki,
mahallemizde doğan öbür erkek çocukları gibi o da Togo diye çağırıldı durdu”. Bu
savaştaki Japon galibiyetinden sonra, Türklerin doğan erkek çocuklarına ünlü
Japon askerî liderlerinin isimlerini koymaya başladıkları görülmüştür. Bunlardan
Togo ve Nogi en revaçta olanlarıydı. Ayrıca, savaştan sonra pek çok Türk
Japonya’ya ziyarete gitmeye ve Japonlar hakkında çalışmalar yapmaya başlamıştır.
Profösör Masao Mori’de, Rus-Japon harbinden sonra doğan Türk çocuklarına Togo
Sayfa 37
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
isminin verildiğini belirtmektedir. Hatta, kendisi yakın bir tarihte İstanbul’a
geldiğinde “Togo” isminde bir butik gördüğünü, ancak daha sonra tekrar
geldiğinde ise butiğin isminin “Mikado” olarak değiştirildiğini ifade
etmektedir.
Rus-Japon harbi, Japonlar gibi küçük bir kavmin ne büyük bir anasır olduğunu
dünyaya ispat etmiştir. Üstelik kendi istediği gibi bir sulh yaptırması
Uzakdoğu’da emelleri olan büyük denizci devletleri endişeye düşürmüştür.
Rusya’nın Büyük Okyanus’a çıkmak için verdiği mücadele, belki bir zaman için
sekteye uğramış oluyordu. Ayrıca Japon Denizi içine bakan Vladivostok da artık
doğunun hakimi olmaktan çıkıyordu. Bu iç denizden okyanusa açılmak için bu
küçücük pencere yeterli değildi.
Rusya’nın kuzey sınırlarını tabiat şartları zaten kapatmıştı. O hâlde Rusya için
şimdi, yine batıya dönmek, ırk ve din birliğini ileri sürerek, Deli Petro’nun
çizdiği yola girmekten başka bir şey kalmıyordu. Avrupa devletleri doğuya dönmüş
olan ejderin tekrar batıya döndüğünü endişeyle görüyorlardı.
1904-1905 savaşında Japonya Rusya’yı yenince, bütün Asyalı ve Müslüman
toplumlar, bunu kendi zaferleri ve kurtuluşları olarak görmüşler ve
sevinmişlerdir. Japonların galibiyetini Allah’ın Asyalılara bir inayeti olarak
telakki etmişlerdir. Bu galibiyet ile Avrupa yayılmacılığı nihayet
durdurulabilmişti.
Japon zaferinden alınacak ders, İslâm dünyasında din açısından bakanlar ve laik
yaklaşımlı diyebileceğimiz iki grup tarafından ayrı ayrı belirlenmiştir. Bu
grupları ayıracak kesin kriterler yoktu. Ancak dinsiz diye tanınan Abdullah
Cevdet, birincide, Halife II. Abdülhamid ise ikincide görünür. İkinci
gruptakiler, Japonya’nın çağdaş uygarlığa erişmedeki hızını dikkate alarak bu
başarının yollarını incelemiş ve bunun kendi toplumlarında nasıl
uygulanabileceği üzerinde durmuşlardır. Daha çok da toplumların yapısal
özellikleri üzerinde duruyorlardı. Böylece Japonların Ruslar karşısındaki
zaferinin sonucu olarak, İslâm dünyasında Japonları, Avrupalı gözlüğü ile değil,
kendi yargıları ile değerlendirme dönemi başlamış ve biri manevî diğeri de maddî
açıdan konuyu ele alan iki grup ortaya çıkmıştır. Abdülhamid düşmanı olan
Abdullah Cevdet’in Padişah ile aynı safta olmayacağı açıktır. Bu savaş sırasında
Abdullah Cevdet, II. Abdülhamid’i her vesileyle eleştirmiştir. Rus-Japon
harbinde ölen Japonlar için şehit denilmesi gerektiği üzerinde durarak, Padişah
hakkındaki düşüncelerini bir kez daha ortaya koymuştur; “Japonya zabitan ve
neferatı için şehit dedik. Bazı kaba Müslümanların, ‘Ne demek Müslümandan gayrı
milletin maktulü şehit olur mu?’ demeleri pek muhtemel bir şeydir. O Müslümanlar
iyi bilsinler ki şehâdet, hak yolunda ölmek demektir. Japonlar, vatanlarının,
milletlerinin, ırzlarının, namuslarının tahlisi, cabbar Rusya’nın kanlı
pençesinden tahlisi için çalışıyorlar. Bunların ölenleri şehit, kalanları
gazidirler. Bunlar şehit olmazsa kim şehit olacak? Zalim Abdülhamid zulmünden
bıkıp usanarak isyan eden Yemen Müslümanlarını şehit eden bizim asakir-i
İslâmiyyenin gaziliğe ne hakkı vardır? Böyle cabbar ve hain bir Padişah’ın
keyfine körü körüne alet olarak harp ederken ölen bir Müslümanın şehâdete ne
hakkı vardır?”.
Japon galibiyetini manevî açıdan değerlendirenlere Pertev Demirhan örnek olarak
verilebilir. II. Abdülhamid’in savaş sırasında, Alman generali Von der Goltz’un
tavsiyesiyle Japon ordusuna gözlemci olarak gönderdiği Pertev Paşa, Japonların
zaferini manevî değerlere bağlamaktadır. Alman düşünürü Fichte’nin kitabından,
“muzafferiyetler orduların azametiyle, silâhların kudretiyle değil; kalp ve
ruhun kuvvetiyle kazanılır” sözlerini aktarıp, Japonların zaferinin bu sözlere
bakarak bir hakikat olduğu sonucuna varmaktadır.
Demirhan, Japon galibiyetini manevî yönden ele alırken, maddî yönden de
değerlendirmiştir. Japonların bu savaşta yeni silâhları ve teknikleri
kullandıklarını, bunun da galibiyetlerinde etkili olduğunu belirtmektedir.
Mesela, makineli tüfek, el bombası, tahtadan yapılmış toplar, haki rengindeki
torba ve çuvallar teknik olarak Japonların zaferinde etkili olmuştur. Makineli
tüfekleri Ruslar da kullanmıştır. Ancak, tahtadan yapılmış toplar ve haki
rengindeki torba ve çuvallar ilk defa Japonlar tarafından bu savaşta
kullanılmıştır. Torba ve çuvallar, bataryaların, taburların üzerinin örtülerek
düşmandan saklanmasını sağlamıştır. Bunlara rağmen yine de Japonların
galibiyetinin asıl temelini manevî değerlere bağlamaktadır.
Bir makalesinde de, Japonların bu savaştaki başarısını maneviyatlarının kuvvetli
olmasına bağlamaktadır. Japon ordusundaki ve donanmasındaki en alt askerle en
üst askerde asla mevkii hırsı olmadığı ve tek vücut olarak birbirlerine saygılı
olarak çalıştıklarını belirtmektedir. Bu sebeple Japon ordusu, maneviyat
noktasından bakıldığında, nümune olarak görülmelidir. Millette ve orduda
terakkinin yalnız ittihat sayesinde mümkün olabileceğini, bunu Osmanlıların
hiçbir zaman unutmaması gerektiğini ifade etmektedir.
Sayfa 38
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Rusya’nın Japon mağlubiyeti karşısında II. Abdülhamid’in Rusya hakkındaki görüş
ve güvenini değiştirdiği anlaşılmaktadır. Bu mağlubiyet Rusya’nın zannedildiği
kadar kuvvetli olmadığını ortaya koymuştu. ‘Rusya’ya dayanmak’ siyasetinin takip
edilemeyeceği de anlaşılmıştı. Boğazlar ve Türkiye üzerindeki Rus tehlikesinin
de hiç olmazsa bir müddet için tavsayacağı muhakkaktı. Sultan ve Bâbıâli ricali
de bu bakımdan rahat bir nefes almak imkânına kavuşmuş oluyorlardı. Nitekim
Abdülhamid’in, “Japonya’nın muvaffakiyeti bizi memnun eder, onların Rusya’ya
karşı kazandıkları zafer bizim için de zafer sayılır. Rusya’nın, kuvvetinin
çoğunun Uzak Şark’a nakletmesi, Karadeniz’deki taaruz kuvvetini azaltması
demektir” şeklindeki ifadesi bunu doğrulamaktadır.
Sultan Hamid, Rusları, Osmanlı İmparatorluğu ile barış içinde yaşamaya
zorlayabilmek için Japonya ile anlaşmayı düşünüyordu. Rusların hem Ortadoğu hem
de Uzakdoğu’da yayılma siyasetleri olduğuna değinen Padişah, Japonya’nın da
Osmanlı İmparatorluğu gibi Petrograd’ın emperyalizminin kurbanı olduğuna ve bu
iki mazlum ülke arasında yakınlaşmayı sağlayabilmek için de duygusal bir zeminin
varlığına dikkatleri çekmişti. Japonya’nın zaferine memnun olması ve Rusya’nın
Uzakdoğu cephesinde ellerinin bağlanmasının Türkiye üzerine hücum ihtimalini
azalttığını söylemesi, bu suretle Osmanlı Devleti’nin rahat bir nefes alma
imkânının bulacağını savunduğunu da göstermektedir.
İstanbul’da bir büro açarak on sekiz yıl ticaretle uğraşan Japon tüccarTorajiro
Yamada da Japonya’ya döndükten sonra yazdığı kitabında, İstanbul halkının
Japonya’nın zaferine ne kadar sevindiğini ifade etmektedir. Japon yenilgisi
Rusları zayıflatacak ve Osmanlı Devleti üzerindeki emellerinden uzak tutacaktı.
Bununla birlikte Rus-Japon harbinin Türklerin aleyhine sonuçlandığı da
söylenmektedir. Buna göre, Rus-Japon harbinden sonra, Rusya, cephe değiştirerek,
Asya ve Uzakdoğu’dan tekrar Avrupa ve Boğazlar’a dönmüştür. Kırım yenilgisinden
sonra, faaliyetlerini Asya ve Uzakdoğu’ya aktaran Rusya, Asya’nın her tarafında
İngiltere’nin karşısına çıktığını görmüştür. İran’da, Afganistan’da, Tibet’te
İngiltere ile mücadele etmek zorunda kalmıştır. Mançurya üzerindeki mücadelede
de, Japonya, ile karşı karşıya gelmiş ve Japonya’nın arkasında yine İngiltere
yer almıştır. 1902 yılında Japon-İngiliz ittifak anlaşması imzalanmıştı. Eğer
İngiltere, Japonya’yı desteklememiş olsaydı, Japonya, Rusya ile bir savaşı göze
alamazdı. Bunun içindir ki Japon yenilgisinden hemen sonra Rusya, İngiltere ile
olan anlaşmazlıklarını sona erdirmek için 1907’de İngiltere ile bir anlaşma
yaparak Üçlü İtilaf’ın üçüncü halkasını oluşturmuştur. Bu da Rusya’nın Boğazlar
üzerindeki emellerinin gerçekleşmesini kolaylaştıracaktı. Bundan dolayıdır ki
Rusya’nın ağırlığı 1907’den sonra Osmanlı Devleti üzerine çökecektir. Başka bir
deyişle Rus-Japon harbinde Japonya’nın Rusya’yı yenmesi Osmanlı Devleti’nin
aleyhine bir durum ortaya çıkarıyordu.
Japon galibiyeti İslâm dünyasında benzeri görülmemiş bir etki yaratmıştır.
Müslümanlar Japonya’nın zaferinde şarklı bir halkın garba muzaffer olabileceği
örneğini gördükten başka, putperest Japonların, İslâmiyete girebileceğini de
hayal etmeye başlamışlardı.
Aslında Japonya’yı bilen yoktu. Ancak bu bilgisizlik Japonya’yı sevmeye ve ona
hayran olmaya engel olmamıştır. Dinî bütünlere göre, Japonların Rusları
yenmeleri ancak İslâm kuralları ve İslâm ahlâkı ile olabilirdi. Mahalle
kahvehanelerinde ya da kadınların aralarında konuştukları konuların başında
Japon İmparatoru’nun gizli bir din taşıdığı ve İmparator’un çoktan beri Müslüman
olduğu rivayetleri geliyordu. Bunlara göre İmparator yakın bir zamanda bunu
açıklayacaktı. Devrin aydın Müslümanları da Japonların Batı âdetlerini almadan
teknikte ilerlemelerini ve sonunda Rusları yenmelerini hem kendi görüşlerine bir
delil addediyorlar, hem de Japonya’yı taklit edilecek bir örnek gibi
görüyorlardı.
Japon zaferi Avrupa ve Asya’da derin tesir bırakmıştır. Avrupa için kuvvetler
muvazenesinin muhafazası oyununa yeni bir oyuncu katılmıştır. Asya devletleri
için ise bu zaferin önemi tamamen başkaydı. Onlara göre bir Asya devleti olan ve
kısa bir süre önce sömürge hâline gelmek tehlikesiyle karşı karşıya kalan
Japonya, Avrupa devletleri kadar güçlü olduğunu ispat etmişti. Bu durum bütün
Asya devletlerinde millî hareketlere, ümit ve manevî kuvvet kaynağı olmuştur.
Çünkü, Rus-Japon harbine kadar doğu milleti batının tecavüz ve istilası
karşısında çok aciz kalıyordu. C.F.Andrews’in, The Renaissance in İndia (Londra,
1911) adlı eserinin dördüncü sayfasında şunlar yazılıdır; “Şimali Hindistan
üzerinden bir heyecan ve hareket rüzgârı geçti. İhtiyar hintlilerden biri bana
dedi ki: Büyük Hindistan ihtilalinden sonra bu derece azim bir vaka daha
olmamıştır. Garbi Asya’da uzun tecrübeler geçirmiş bir Osmanlı konsolosu da
diyor ki: Dahili Hindistan’da en cahil köylüler bile bu muzaffariyet
haberleriyle bir şevk ve harekettir, bütün Asya kıtası baştan başa dalgalanıyor
ve asırlardan beri uzanıp gelen uyku nihayet uyanıklığa müncerr oldu. Bu zaman
artık gözlerimizi açmak için en münasip zamandır; çünkü âlemin tarihinde
Sayfa 39
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
büsbütün bir yeni bab açılıp yazılmakta bulunmuştur...”.
Rusya’nın yenilgisinin özellikle Rusya’daki Türk ve Müslüman halk üzerinde
oldukça fazla tesiri olmuştur. Japonların Rusları yenmesi Türk ve Müslüman
toplumlar üzerinde müsbet bir etki yaratarak büyük bir silkinişin ilk işareti
gibi görülmüştür. Ardından çarlık rejimine karşı halkın ayaklanması, Kazan’da ve
diğer şehirlerde, grevler, nümayişler yapılması, istibdat rejiminin sonuna
gelindiğini ve “hürriyet”in yaklaştığını gösteriyordu. Bu sebeple Japon
harbindeki her bir Rus mağlubiyeti, Kazan Türkleri için sevinç vesilesi teşkil
etmekteydi. Rusya’nın yenilmesiyle, rejimde değişiklik olacağı bekleniyordu.
Çünkü bu yenilginin en önemli neticesi, Rusya’nın içinde kendini gösterdi. “İlk
ihtilalin” patlak vermesini sağlamış oluyordu.
Rusya’nın bu savaş sonucunda kaybettiği prestij, 1905 İhtilali’nin temel sebebi
olmuştur. Bir doğulu devletin ilk kez, batılı bir devlet karşısında zafer
kazandığı savaş olan Rus-Japon harbi bu açıdan da büyük önem taşımaktadır.
Rus-Japon harbinden sonra, Asyalı devletlerle ittifak (İttihad-ı Şark Teorisi)
kurulması yolunda, çeşitli fikirler ortaya atılmıştır. Bu savaştan sonra
Asyalıların kendilerine güvenlerinin yerine geldiği, daha önceleri Avrupalılar
tarafından küçük görüldükleri, bu sebeple Asyalıların, kendilerini böyle görmek
zorunda kaldıkları, ama Japonya’nın Rusya galibiyetinden sonra doğuda bir
hayatın olduğu ve bu hayatın bundan sonra da devam edeceğine herkes tarafından
inanıldığı belirtiliyordu. ‘Asırlardan beri bükülmüş kafalarını kaldırdılar; ve
Avrupalılara dediler ki: Esas medeniyet bizimdir; medeniyet Asya’nın malıdır,
Avrupalılar ise bizim şakirtlerimizdir’ deniyordu.
Asya birliği taraftarı olanlara göre artık, Avrupalı devletlere karşı bir
ittifak kurulabilirdi. Rusya, İngiltere, Fransa hatta Amerika bile bunlara
katılsa, Japonya bu devletlere karşı koyma gücüne sahipti. Özellikle de Rusya ve
İngiltere tehlikesine karşı bir ittifak kurulmalıydı. Buna, Çin, Osmanlı
İmparatorluğu, Afganistan, Acemistan, Hindistan, Hindi Çini, Siyam, Cava,
Türkistan, Japonya’nın dahil olması gerekiyordu. Bilhassa Osmanlı İmparatorluğu
ile Japonya arasında daha önce yapılmak istenen ticaret anlaşması zamanında
yapılabilseydi daha güçlü olunabilirdi. Bunun gerçekleşmemesinin sebebi
Japonya’ydı. Çünkü Japonya, Osmanlı İmparatorluğu’ndan kapitülasyonlar
istemişti. Oysa bu istenmeseydi, Osmanlı ve Japonya devletleri, Rusları
Avrupa’da, İngilizleri de Bahr-i Sefid’de etkisiz hâle getirebilirdi. Yine
Türklerle Japonlar arasındaki birlik hakkında Mısır’da yayınlanan Türk
gazetesinin 26.5.1904 tarihli sayısındaki “Düşündüm ki” başlıklı ve “Oğuz”
imzalı yazı örnek olarak verilebilir.
“Fransa’da bir Japon gazetecisi ile konuşmuştum. Japon dedi ki: ‘Türkler birkaç
yüzyıldan beri Avrupalı iseler de aslen Asyalıdır. Aynı ırktan değil isek de
eski komşuyuz. Eski dostuz. İkimizi birbirimizden bir ortak düşman ayırıyor. Siz
ay, biz güneş. Biz Doğu’dan siz Batı’dan yürüyeceğiz. Ural Dağları’nda
kucaklaşıp öpüşeceğiz.’
O zaman ben bunu bir tatlı hülya diye dinlemiştim. Bugün görüyorum ki dünkü
hayal bugün kısmen gerçek olmaya başlıyor. O koca küçükler, Mançurya’dan Rusları
sürüp çıkarıyorlar. Tuttukları yol da tam Ural yolu. Kimbilir? Dünya bu? Belki
de Moskof’un eceli bu yüzdendir.
Belki de Kitab-ı Mukaddes’in haber verdiği Yecüc-Mecüc taifesi bu Japonlardır.
Bir hamle ederse soluğu Baykal Gölü’nde alabilir.
Düşünülecek önemli bir nokta var. Eğer bir gün olur da Japonya ordusu Ural
Dağları’na varırsa acaba kucaklaşıp öpüşmek üzere önlerinde Türkleri
bulabilecekler mi?”.
Japonya’nın Rusya galibiyetinin, doğu milletleri ve İslâm dünyasında meydana
getirdiği ‘şarklı bir milletin garblı bir milleti yenebileceği’ düşüncesinin
artık iyice kabul edilmesinden sonra bu kezde, Japonya’nın bu galibiyetinden
sonra başarılarının sarhoşluğuna kapılmayıp daha çok çalıştıkları ve
düşmanlarına karşı her türlü tedbiri almak için ellerinden geleni yaptıkları
Türk basınında sık sık karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan birisinde yayınlanan bir
makalede, “Novie Vremya gazetesinin Vladivostok muhabiri, gelecek bin dokuz yüz
on senesinde Rusya ile Japonya arasında yine bir muharebe vuku’ istib’âd
olunamayacağını ve Japonların böyle bir ihtimale karşı hazırlanmakta olduklarını
yazıyor. Demek Japonya hükûmeti, aleyhine müstakbelde oynanacak bir rolün bütün
yollarını kapatmaya şiddetle çalışıyor. Biz ise şimdiden aleyhimize çalışan
devletlere mukavemet etmek için ne gibi tedarikanede bulunuyoruz?” şeklinde bir
ifade ile, Japonya’nın galibiyetlerinden sonra da ilerlemesine devam ettiğine
dikkat çekilmiş ve Türklerin Japonya’nın bu tutumunu da göz önüne alıp, gerek
komşuları, gerekse diğer devletlerin kendileri hakkındaki faaliyetlerine karşı
tedbirler alması tavsiye edilmiştir.
Böylece Japonya sadece Ruslar karşısında aldığı galibiyet ile değil, sonraki
faaliyetleri ile de örnek alınmıştır.
Sayfa 40
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Rus - Japon Harbi (1904-1905)
Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Tesirleri
İttihat ve Terakki Üzerindeki Etkisi
Japonya’nın Rus-Japon harbini kazanmış olması ve çağdaşlaşma faaliyetlerini
hızlandırması, Osmanlı Devleti’nde millîyetçilik ve çağdaşlaşma fikirlerinin
önem kazanmasına sebep olmuştur. Rusya’nın doğulu yepyeni bir ülke olan Japonya
tarafından yenilmesi Osmanlı yenilik taraftarlarına umut vermiştir.
Japonya’nın Avrupa teknolojisini alırken gelenek ve göreneklerine bağlı kalarak
gerçekleştirdiği çağdaşlaşma hareketi, Osmanlı Devleti’ndeki çağdaşlaşma
hareketine yol göstermiştir.
Asya’nın kendi kendini kalkındırabileceği ilk defa ciddî bir ihtimal olarak
Şura-yı Ümmet’te ele alınıyordu. Mecmuada ifade edildiği üzere; “Yukarıda beyan
ettiğimiz vukuat-ı harbiyenin cihana ve bugün cihan içinde en fena idare olunan
vatanımıza karşı tesiratı azimdir. Zira Asyalılar ilk defa olarak, Avrupa’yı
tarik-i hırs ve istilasında tevkif ediyor. Tesiri azimdir. Zira nüfusta,
kuvvette, iktidar-ı müdafaada hiçbir şeyden madud olmayan Asya bugün mevcut
oldu. Şimdi bir Asya var ki Avrupa ona karşı, medenî ve insanî muameleye mecbur
olacak”.
Pertev Demirhan, “Rus-Japon harbinin Japonlar tarafından kazanılması benim
fikrimce İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethinden bugüne kadar hüküm
süren Karnı Ahire nihayet verip yeni bir karn açmıştır. O zamanki Japon
muzafferiyetlerinin Çin’deki uyanıklığa; İran, Hindistan ve Mısır’daki
heyecanlara fevkâlade tesiri olduğu gibi dolayısıyla Osmanlı Devleti’ndeki
meşrutiyet ve hürriyetin doğmasına da tesiri olmuştur” demekte ve hatta savaşı
izlemek üzere Japonya’ya giderken uğradığı Mısır’da piramitleri gezdiği bir
sırada karşılaştığı Arapların tavırlarında bu savaşın etkilerini gördüğünü ifade
etmektedir. Onların Japonlara karşı sempati duyduklarını ve Rusların yenilmesini
istediklerini söylemektedir. Halbuki, Ortodoks olan Ruslar Ehli Kitab’dan idiler
ve üstelik Japonlar da Mecusi ve dinsizdiler. Yani puta tapıyorlardı.
Ziya Gökalp’a göre ise, “Japonlar Avrupai bir millet sayıldıkları hâlde, biz
hâlâ Asyaî bir millet addolunmaktayız. Bunun sebebi de Avrupa medeniyetine tam
bir suretle giremeyişimizden başka ne olabilir? Japonlar dinlerini ve
milliyetlerini muhafaza etmek şartıyla garp medeniyetine girdiler. Bu sayede her
hususta Avrupalılara yetiştiler.
Japonlar böyle yapmakla dinlerinden, millî harslarından hiçbir şey kaybettiler
mi? Asla! O hâlde, biz niçin tereddüt ediyoruz? Biz de Türklüğümüzü ve
Müslümanlığımızı muhafaza etmek şartıyla garp medeniyetine kati’ olarak giremez
miyiz?”.
Yani Osmanlı Devleti’ndeki çağdaşlaşma hareketlerinde, Japon çağdaşlaşması örnek
olarak alınmıştır. Japonların geleneklerinden taviz vermeden bu hareketi
başarması, Türklerde millî kimliklerini kaybetmeden Avrupa medeniyetini
alabilecekleri fikrini ortaya çıkarmış ve çağdaşlaşma konusunda Türk umutlarını
alevlendirmiştir.
Bu sebepledir ki Jön-Türkler kendilerini Ortadoğu’nun Japonyası olarak
görüyorlardı ve çağdaşlaşma meselesinde yardımcı olmak üzere Avrupalı uzmanlar
yerine, Japon uzmanlar getirtmeyi de düşünmüşlerdi.
Osmanlı Devleti’ndeki yenilikçi hareketin içinde olanlar Japonya’nın zaferi
üzerine, bazı tekliflerde de bulunmuşlardır. Bunlardan Jön-Türklerin batıcı
kanadı –başta Abdullah Cevdet- Japon İmparatoru’nu ‘Halife’ olarak önerirken,
diğer taraftan İslâmcı kanat ise Japonya’nın İslâm dinine girmesiyle, teknik
üstünlüğü ele geçirecek olacak İslâm dünyasının ‘kurtuluşa’ ereceğini
düşünmekteydi.
Meşveret ise Spencer’in Japon devlet adamı Baron Kaneko’ya gönderdiği ve
Avrupalılar’dan mümkün olduğu kadar uzak kalmayı salık veren bir mektubunu
yayınlamıştır. Yani Ahmet Rıza Bey, geleneğe değer veriyordu diyebiliriz.
Japonya’nın da Jön-Türk hareketine karşı ilgisiz olmadığı görülmektedir. Japon
tarihçisi Urabe Motaro, 1908 ve 1909 tarihli iki makalesinde Jön-Türk
hareketlerinin meşrutiyete geçilmesine sebep teşkil ettiğini ve bunların Osmanlı
Devleti’ne etkilerinin ne olacağının da bundan sonraki gelişmelerde ortaya
çıkacağını ifade etmiştir.
Rus - Japon Harbi (1904-1905)
Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Tesirleri
Kitaplar
Rus-Japon harbinden sonra, Japonya’yı tanıtan birçok kitap ve makale
yayınlanmıştır. Örnek verilebilecek ilk metin Mehmet Akif Ersoy’un
Safahat’ındaki Japonlar ile ilgili kısmıdır;
“Sorunuz, şimdi, Japonlar da nasıl millettir?
Onu tasvîre zafer-yâb olamam, hayrettir!
Şu kadar söyliyeyim: Dîn-i mübînin orada,
Sayfa 41
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Rûh-i feyyâzı yayılmış, yalınız şekli Buda.
Siz gidin, safvet-i İslâm-ı Japonlar’da görün!
O küçük boylu, büyük milletin efrâdı bugün,
Müslümanlık’taki erkânı siyânette ferîd;
Müslüman denmek için eksiği ancak tevhîd.
Doğruluk, ahde vefâ, va’de sadâkat, şefkat;
Acizin hakkını i’lâya samîmî gayret;
En ufak şeyle kanâ’at, çoğa kudret varken;
Yine ifrât ile vermek, veren eller darken;
Kimsenin ırzına, nâmûsuna yan bakmıyarak,
Yedi kat ellerin evlâdını kardeş tanımak;
“Öleceksin!” denilen noktada merdâne sebat;
Yeri gelsin, gülerek, oynıyarak terk-i hayat;
İhtirâsât-ı husûsiyyeyi söyletmiyerek,
Nef’-i şahsîyi umûmun kine kurbân etmek;
Daha bunlar gibi çok nâdire gördüm orada...
Adem’in en temiz ahfâdına mâlik bir ada.
Medeniyyet girebilmiş yalınız fenniyle...
O da sahiplerinin lâhik olan izniyle.
Dikilip sâhile binlerce bâsiret, im’ân;
Ne kadar maskaralık varsa kovulmuş kapıdan!
Garb’ın eşyası, eğer kıymeti hâizse yürür;
Moda şeklinde gelen seyyie gümrükte çürür!
Gece gündüz, açık evler, kapılar mandalsız;
Herkesin sandığı meydanda, bilinmez hırsız.
Ya o mahviyyeti insan göremez bir yerde...
“Togo” nun umduğunuz tavrı mı vardır? Nerde!
“Gidelim!” der, götürür; sonra gelip tâ yanıma;
Çay boşaltırdı ben içtikçe hemen fincanıma.
Müslümanlık, sanırım parlayacaktır arada;
Sâde Osmanlıların gayreti lâzım orada.
Misyonerler, gece gündüz yeri devretmedeler,
Ulemâ vahy-i İlâhîyi mi bilmem, bekler?”.
Avanzade Mehmet Süleyman’ın, Japonya ve Japonyalılar (İstanbul, 1320/1904);
Namık Ekrem’in, Japonlar (İstanbul, 1322/1906); Musavver Rusya-Japonya Vakayi’-i
Harbiyesi, (çıkaran: Mehmed Arif, İstanbul, 1322/1906); İticikava’nın
(Almancadan çeviren Mübahat), Japonya Tarih-i Siyasîsi (İstanbul, 1330/1914);
Fazlı Necib’in, Andrebalsor’dan tercümesi, Japonya Seyahatnamesi (Asır
gazetesinin 1015 numaralı, 5 Teşrîn-i evvel 1905 tarihli ve 1078 numaralı, 21
Mayıs 1906 tarihli nüshaları arasında tefrika hâlinde yayınlanmıştır); Yusuf
Ziya’nın Almancadan çevirisi, 1904-1905 Rus-Japon Seferinden Port-Arthur
(İstanbul, 1323/1907); Naci Bey’in Almancadan çevirisi, Japonların Suret-i
Taarruzları (İstanbul, 1908); Celal Bey’in, Rus-Japon Seferinde Piyade
Muharebesi (İstanbul, tarihsiz); yine Ahmet Refik’in Almancadan çevirisi, Alman
Piyade Talimnamesi (İstanbul, tarihsiz); Ahmed Necmi’nin tercüme ettiği, Japon
Muharebesi ve Vukuat-ı Tarihiyyesi (İstanbul, tarihsiz); F.F. Potsikoviç’den
Tatarcaya çeviren Fatih Kerimi’nin, Japonlar (Orenburg, 1905) gibi eserlerinin
yanında, A. Fuat- O. Senai’nin, Musavver 1904-1905 Rus-Japon Seferi (C.I-V,
İstanbul, 1321/1905); Fatma Ünsiye, Japon Çocukları (İstanbul, 1328/1912),
(Fatma Ünsiye’nin Rusçadan tercüme ettiği bu eseri ayrıca İctihad’da da bir yıl
önce (nr. 30, 1 Eylül 327; nr. 32, 1 Teşrîn-i evvel 327; nr.33, 15 Teşrîn-i
evvel 327 ve nr. 37, 15 Kanûn-ı evvel 327 yayınlanmıştır); Abdürreşid
İbrahim’in, Alem-i İslâm ve Japonya’da İntişar-ı İslâmiyet (İstanbul,
1913-1916); ve Japonya Kuvva-yı Bahriyesi (İstanbul, 1333/1917) adında eserler
de kaleme alınmıştır.
Hariciye Nezaretinin Sadaret’e gönderdiği 31 Ağustos 1904 tarihli tezkeresinde,
Japonya’da yayınlanan “Niş Niş” gazetesi muhabiri Taromato’nun İstanbul’da
bulunduğu ve ‘Rus ve Japon Muharebesi’ adında iki ciltlik bir kitabı takdim
ettiği bildirilmektedir.
Rus-Japon harbinden sonra, savaşı anlatan pek çok resimler yayınlanmıştır. Rusya
ve Japonya Muharebesine Müteallik Panorama, Panorama de la Guerre
Russo-Japonaise (İstanbul, 1320, Musavver Servet-i Fünun gazetesince tertip ve
tanzim edilmiştir.); Rusya ve Japonya Muharebesine Ait Musavver Resim Mecmuası:
Album de la Guerre Russo-Japonaise (İstanbul, 1322, Mihran Matbaası) gibi. Daha
önce Pertev Bey’in de Padişah’a savaş ile ilgili bir albüm sunduğunu da
belirtmiştik.
Sati El-Hüsri, Faik Sabri ile birlikte, Büyük Milletlerden Japonlar, Almanlar
(İstanbul, 1329/1913)’ı hazırlamıştır. Bir Osmanlı aydını olan Sati el-Hüsri
(1880-1968) batı tarzı yenilikçi ve Fransız kültürüyle dolu olarak Mustafa Reşit
Sayfa 42
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Paşa ve arkadaşları tarafından 1840’lardan beri gerçekleştirilen yenilikleri
savunuyordu. Bununla beraber kendi liberalizm anlayışı, onu, daha mutlakiyetçi
bir tarzda tatbik edilen Japon modernizmine hayran olmasını kesinlikle
engellememiştir.
Rus - Japon Harbi’nden Sonraki Gelişmeler (1906-1913)
1906 - 1907 Yılları
Hüdavendigar Vilayeti valisinin 11 Temmuz 1906 tarihli Mabeyn Başkitabeti’ne
gönderdiği resmi yazısında, Bursa’ya gönderilmiş olan “Şerife Hatice Hidayet”
adlı bir kadından bahsetmektedir. Bu kadının aslı Fransızdır ve babasının
seyahata çıkmasıyla kendisi de bu seyahatlerde bulunmuş, pek çok yer görmüştür.
Hindistan’da iken Müslüman olup bu adı almıştır. Yirmi yedi seneden beri,
Amerika, Afrika, Asya ve Avrupa’nın pek çok yerlerini gezmiştir. Osmanlı
Devleti’ni de gezmek ve incelemelerde bulunmak istemiştir. Bu isteği Müslüman
olduğu ve Osmanlı Tabiyyetine girdiği bildirildikten sonra kabul edilmiştir.
Dokuz ay kadar Osmanlı Devleti’nde kaldıktan sonra Afganistan’a, buradan da Çin
ve Japonya’ya gitmiştir. Buradan Trablusgarp ve Fas’a geçmiş ve yine pek çok
yere uğrayarak Atina, İzmir, Bursa’ya gelmiştir. Valinin verdiği bu bilgilerde
önemli olan bu kadının Japonya’ya gitmiş olması ve gittiği yerlerde
Müslümanların durumunu incelemiş olmasıdır. Japonya’da bulunduğu sırada
yaptıklarına dair bir bilgi verilmemiş ise de, Osmanlı ülkesinde bulunduğu süre
içersindeki seyahatine ait ve Padişah’a takdim edilmek üzere bir eser kaleme
aldığı belirtilmiştir.
Seraskerliğin 3 Şubat 1907 tarihli tezkeresinden ise, Japonya Erkan-ı Harp
yüzbaşılarından Hiroyama ile refikinin Basra’ya geldikleri, bu seyahatlerinin
amacının geçtikleri yerlerde bulunan ahalinin Japonlar hakkındaki düşüncelerini
anlamak ve Irak’ın ticarî önemini incelemek olduğu bildirilmiştir. Bu kişilerin
Bağdat’ta bulundukları sürede yabancılarla yalnız olarak görüşmelerine fırsat
verilmediği de VI. Ordu Kumandanlığından gönderilen telgrafnamede ifade
edilmiştir. Seraskerlik, adı geçen kumandanlığa, Hiroyama ile arkadaşının
hareketlerinin kendisine sezdirilmeden izlenmesini bildirmiş ve bu konuyla
ilgili olarak da Babıâli’ye bilgi vermiştir.
Rus - Japon Harbi’nden Sonraki Gelişmeler (1906-1913)
Abdürreşid İbrahim’in Japonya Seyahati
Abdürreşid İbrahim (1857-1944), Rusya Türklerinin ilk siyasî temsilcilerinden
olması yanında, İslâm’ın ve Müslümanların müdafii/bayraktarı, ayni zamanda da
Türklüğün çok önemli bir aksiyon adamıydı.
Abdürreşid İbrahim, Ömer Efendi isimli Buhara kökenli bir baba ile, vaktini kız
çocuklarına okuma-yazma öğretmekle değerlendiren Başkurt Türklerinden Afife
Hanım’ın oğlu olarak 23 Nisan 1857’de Sibirya’da, Tobolsk vilayetinin Tara
kazasında doğmuştur. 25 Ekim 1913 tarihli irade ile de, ailesi ile birlikte
Osmanlı tabiyyetine girmiştir.
Burada önemli olan Abdürreşid İbrahim’in seyahatleridir. Nisan 1897’de
İstanbul’dan başlayan ve üç yıl süren bir seyahate çıkmıştır. Mısır, Hicaz,
Filistin, İtalya, Avusturya, Fransa, Bulgaristan, Sırbistan, Batı Rusya
üzerinden Çin Türkistan’ına oradan da Sibirya üzerinden Tara’ya dönmüştür
(1900).
1907 sonlarında ikinci büyük seyahatine çıkmıştır. Batı Türkistan, Buhara,
Semerkant, Yedisu ve civarını kapsayan bir yıllık bir geziden sonra tekrar
Tara’ya gelerek ailesini almış ve Kazan’a yerleştirmiştir. 1908’in Eylül ayında
da buradan hareket ederek Sibirya, Moğolistan, Mançurya, Japonya, Kore, Çin,
Hindistan, Hicaz ve Ortadoğu üzerinden İstanbul’da son bulan seyahatini 1910’da
tamamlamıştır.
Abdürreşid İbrahim’in 1900’de Tara’da bir müddet kaldıktan sonra Japonya’ya
gittiği ve burada bazı temaslarda bulunduktan sonra Petersburg’a geldiği de
belirtilmektedir. Ancak bu seyahatin sebebi ve Abdürreşid İbrahim’in
Japonya’daki faaliyetleri hakkında herhangi bir bilgi de yoktur. Ayrıca
1902-1903 yılları arasında tekrar Japonya’ya giderek anti Rusya propagandasına
katılmıştır. Rus elçiliğinin Japon hükûmetinden ricası üzerine de Japonya’dan
ayrılması istenmiştir. Abdürreşid İbrahim 1901 ve 1903 yılları arasındaki
Japonya seyahatleri hakkında herhangi bir şey yazmamıştır. Üstelik Alem-i İslâm
adlı eserinde 1908 yılında Japonya’ya yaptığı seyahatini ilk Japonya seyahati
olarak belirtmiştir. Bunun sebebi 1901’de Japonya’da kurulan “Kara Ejderler
Örgütü” ile ilişkisi olması ve bunun duyulmasını istememesidir.
Abdürreşid İbrahim’in Japonya seyahati 17 Kasım 1908-19 Haziran 1909 tarihleri
arasındadır. Japonya’da yedi ay kalmıştır.
Abdürreşid İbrahim’in Japonya gezisi, dönemin radikal milliyetçi gizli bir
örgütü olan “Kara Ejderler” tarafından ayarlanmıştır. Abdürreşid İbrahim, Kara
Ejderler örgütünün üyeleri ile birlikte “Asya-Gı-Kay” (Asya Savunma Gücü) adında
bir örgütün kurulmasını sağlamıştır.
Sayfa 43
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Prof. Salih Mehdi Samarai ile yapılan görüşmede, Abdürreşid İbrahim’den sonra
Japonya’ya üç Türk gencinin ilim tahsili için gittiği anlaşılmaktadır. Bunlardan
biri Abdürreşid İbrahim’in oğlu Münir, diğeri de Ahmet Fehmi’dir. Üçüncüsünün
adını hatırlayamamıştır.
Abdürreşid İbrahim, Kara Ejderler’le devam eden ilişkileri sayesinde 1933’de
Japonya’ya tekrar gelmiş, İslâm’ı öğretme ve yayma faaliyetleri ile uğraşmıştır.
Tokyo camiinin inşasında önayak olmuş ve bu caminin imamlığını da yapmıştır
(1937). Japonya’da İslâm dininin resmen tanınmasını sağlamıştır (1939). 17
Ağustos 1944’te Tokyo’da vefat etmiştir. Abdürreşid İbrahim’in vefatı Japon
radyosundan ilân edilmiş, cenazeye katılmak isteyenler için dört gün beklenilmiş
ve Tokyo’da toprağa verilmiştir. Abdürreşid İbrahim, Tokyo’ya üç saatlik
mesafede bulunan mezarlıkta Müslüman mezarlığı ile Japon mezarlığının arasında
ebedî istirahatgahında yatmaktadır.
Abdürreşid İbrahim’in hikâyesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun, Japonya’nın ve belki
bir ölçüde Almanya’nın ondokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın ilk
yarısındaki siyasî tarihiyle sanki örtüşmüş gibidir. Özellikle II.
Abdülhamid’in, Osmanlı İmparatorluğu’nu, güneye inmek isteyen Rusya’dan,
İmparatorluğun yaşama şansının kalmadığına inanan Fransa ve özellikle de
İngiltere’den korumak amacıyla, dahilde ve Ortaasya, Afrika, Hindistan gibi
Avrupalı sömürgecilerin zulmü altında bulunan Müslümanları hilafet makamı
altında toplamak girişiminin önde gelen uygulamacılarından biri de Abdürreşid
İbrahim olmuştur. Aynı dönemde Uzakdoğu’da Japonya’nın Rusya ve batılı
sömürgecilerle mücadelesi, İttihad-ı İslâm ve İttihad-ı Şark siyasetinin
uygulanması işini de Abdürreşid İbrahim’e yüklemiştir. Müsbet anlamdaki Japon
imajının Türkiye’de oluşmasının da baş mimarı Abdürreşid İbrahim olmuştur.
Rus - Japon Harbi’nden Sonraki Gelişmeler (1906-1913)
1908 - 1909 Yılları
Abdürreşid İbrahim’in 1908-1909 yıllarındaki Japonya seyahatinden başka bu
tarihlerde Japonya’nın ismi, Japonyalı bir seyyah ile karşımıza çıkmaktadır.
1909’un başlarında seyahate çıkan bu Japon, seyahatini yürüyerek yapmıştır.
Tokyo’dan yola çıkarak Kore, Çin, Vietnam, Birmanya, Siyam, Malaka’ya, buradan
bir vapurla Hint Denizi adalarından bazılarını dolaşmış. Kalküta, Hindistan,
Bombay’a gelmiştir. Bombay’da bir Müslüman tarafından kendisine bir bisiklet
verilmiş ve bundan sonra yolculuklarını bisikletle devam ettirmiştir. Daha sonra
Basra, Bağdat, Musul, Halep, Şam, Beyrut’a gelerek buradan Port-Sait’e ve
Mısır’a geçmiştir. Port-Sait’ten bir rus vapuruyla İstanbul’a gelir. Bundan
sonraki plânı ise Köstence’den Avrupa’ya geçmek, Amerika ve Avustralya’yı
dolaşmak, eğer başarılı olursa beş yıl sonra Japonya’ya geri dönmek ve bütün
öğrendiklerini köy köy dolaşarak milletine anlatmaktır. Japon seyyahın Osmanlı
Devleti’nde bulunduğu sürede neler yaptığına dair bir bilgi yoktur. Sadece adı
geçen Japonun yol güzergahı belirtildiği için faaliyetleri hakkında herhangi bir
bilgi mevcut değildir. Kendisinin de ifade ettiği gibi, beş yılda tamamlayacağı
bu seyahati sırasındaki gözlemlerini ülkesine döndükten sonra milletine
anlatacaktır.
Daha sonra Japonya’nın adı, Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının açılısında
geçmektedir. Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının açılışı, Japonya Meclis-i Mebusan’ı
tarafından bir telgrafla kutlanmaktadır. Sabah gazetesi diğer ülkelerden de
tebrik geldiğini belirterek, Japonya’ya bu hareketinden dolayı teşekkür etmek
amacıyla gönderilen telgrafı (12 Aralık) yayınlamıştır.
Mısır ordusunda yüzbaşı iken sağlığı sebebiyle emekli olup Japonya’ya giden
Ahmet Fazlı Efendi, II. Meşrutiyet’in ilân edildiği günlerde İstanbul’a gelerek,
Sabah gazetesi matbaasını ziyaret etmiştir. Bir Japon kadınla evlenen ve bu
kadının da Müslüman olmasını sağlayan Ahmet Fazlı Efendi’ye bu ziyaret sırasında
yöneltilen Japonya ile ilgili sorulardan birisi “Osmanlı Devleti’nin meşrutiyeti
ilân etmesini Japonların nasıl karşıladığı” şeklindedir. Ahmet Fazlı Efendi
Japonların, Osmanlıların bu terakkisini alkışladıklarını bununla birlikte
Japonya’da kanun-ı esasinin yirmi bir yıldan beri olduğunu, bu süre zarfında,
Meclis-i Mebusan’ın Japonya’da çalıştığını ve bu tecrübeyle de terakkilerinde
önemli mevkiler kazandıklarını belirtmiştir. Buna karşılık Osmanlı meclisi henüz
yenidir.
Yine Osmanlı ve Japon parlamentolarının karşılaştırılması kendisinden
istendiğinde ilk dikkati çeken hususun Japonya’da, İngiltere’de olduğu gibi,
siyasî fırkalar mevcut iken, Osmanlı parlamentosunda henüz fırkaların
olmamasının olduğunu söylemiştir.
Ahmet Fazıl Efendi Japonların, Padişah’ın kanun-ı esasiyi kendi isteğiyle
getirdiğini zannettiklerini ve bu sebeple Padişah hakkında, hüsn-i zanda
bulunduklarını da ifade etmektedir. Kendisi 22 Nisan’da (Abdülhamid’in hal’inden
sonra) Tokyo’da yayınlanan “Japan Times” gazetesinde yayınlanan bir makalesinde
hürriyetin Osmanlı milletinin ve ordusunun sayesinde olduğunu, Padişah’ın ise
Sayfa 44
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
bunu istemediğini anlatmıştır. Bu makale Çin’in önde gelen gazetelerinde ve Hong
Kong’da çıkan bir gazetede de yayınlanmıştır. A. Fazlı Efendi’ye göre artık
Japonların, Padişah’ın kanun-ı esasiyi ilânından dolayı, kendisine gösterdikleri
hüsn-i zannı değiştirdiklerini belirtmektedir.
Ahmet Fazıl Efendi, meşrutiyetin ilânından dolayı duyduğu memnuniyet üzerine
İstanbul’a gelmiştir ve Meclis-i Mebusan reisi Ahmet Rıza Bey’i de daha önceden
tanımaktadır. A. Fazlı Efendi, Mısır’da Japon eşi ile aralarında akd edilen
nikâhlarında bulunan Ahmet Rıza Bey hakkında “sulh hâlinde kuzu ve harp hâlinde
aslan olmak vaciptir” Japon atasözünü uygun bulmaktadır.
II. Abdülhamid son yıllarda Musul ve Bağdat’ta, İngiliz ve Almanların petrol
aramalarına karşılık Japonya’dan uzman bir grup istemiştir. İngilizler Musul ve
Bağdat’ta tarihî eser bulmak amacıyla kazı yapmak istemişler ve Padişah’tan izin
almışlardır. Padişah buradaki heyetlerin yüzey çalışmalarını bırakıp kuyular
kuyular açtıklarını öğrenince onların Musul ve Bağdat’taki kuyularını
kapattırmıştır. Daha sonra Almanlar bu yörede kazı yapmak istemişlerdi. II.
Abdülhamid İngilizlerin, petrolün peşinde olduklarını bildiğinden, Almanların
buradaki çalışmalarını kontrol altında tutmuştur. Almanların da burada kuyu
açtıklarını öğrenmiştir. Padişah bu konuda şunları söylemektedir: “Bu
samimiyetsizliğe üzüldüğümü itiraf ederim, çünkü Alman İmparatoru petrol aramak
teklifiyle gelseydi, ben ona bazı şartlarla bu arama ruhsatını verecektim. Çünkü
böyle bir araştırma, benim ülkem için de önemliydi. Ama casus göndermek, eski
eser aramak bahanesiyle petrol aramak, Almanların Osmanlılara nasıl baktığını
açıkça gösteriyordu. Tahsin Paşa bunu İmparator’a duyurmak teklifinde bulundu.
Reddettim. ‘Bırakalım arasnılar’ dedim, ‘Bulurlarsa petrolü ceplerinde
götürmeyecekler ya ... Buldukları kırık çanakları kendilerine veririz, petrol
müsaadesi almamış oldukları için petrolü de biz kullanırız!
Yaverim Selahattin Efendi, bu işlerden anlar bir adamdı. Kendisini çağırıp
Amerika’ya gönderdim. Çünkü Amerika o yıllarda bu işlerde çok ileri idi. Hem bu
devletle yakından ilişki kurmamıza yardım edecek, hem de topraklarımızda petrol
olup olmadığını anlayacaktı. Maalesef bu teşebbüsüm bir netice vermedi.
Selahattin Efendi’nin Amerika’da temas ettiği şirketler, ilgi göstermediler, bir
yıl sonra da yaverim eli boş geri döndü.
Selahattin Efendi’nin dönüşte bana, Amerikalıların dünya ihtiyacına yeter ölçüde
petrol çıktığına inandıklarını ve yeni kuyulara, petrol fiyatlarını düşüreceği
düşüncesiyle yanaşmadıklarını söyledi. Fakat İngilizler ve Almanlar’dan sonra
biz de petrol kokusunu almıştık. Japonya’dan bir mütehassıs grubu istedim.
Göndermeyi kabul ettiler. Gerisinin ne olduğunu bilmiyorum. Çünkü az sonra
tahttan uzaklaştım”.
1909 yılı iki ülke arasında yarım kalan bir anlaşmanın tamamlanması açısından
önemli bir yıl olmuştur. Bilindiği üzere, Osmanlı Devleti ve Japonya arasında
ticarî bir anlaşma yapılmak istenmiş ancak Japonya’nın kapitülasyonlar istemesi
yüzünden bu neticelendirilememişti. Sadece karşılıklı sefaretlerin açılması
üzerinde bir karara varılmıştı. Ancak bu karar da araya giren Rus-Japon
harbinden dolayı imzalanamamıştı.
İşte 1909 yılı, bu sefaretlerin açılması için Japonya’nın tekrar girişimde
bulunması açısından önemlidir. Prens Koni ve heyeti bu konuyla ilgili olarak
1909’da İstanbul’a gelmiştir.
Ancak Koni’den önce 1909’da Japonya subaylarından General Bevaredeç ile Miralay
Şong Don, Köstence yoluyla Paris’ten İstanbul’a gelmiş ve Pera Palas Oteli’ne
yerleşmişlerdir. Hariciye Nazır Vekili Gabriel Efendi ile görüşmüşler, daha
sonra Hariciye Nezareti tercümanı Saadeddin Bey’in refakatinde Harbiye Nazırı’na
takdim edilmişlerdir.
Adı geçen Japonların İstanbul’a geliş amaçları ise, askerî tesisleri incelemek,
bir fikir edinmek olduğu belirtilmiştir. Bu Japon subaylarının İstanbul’u
ziyaretleri, Prens Koni ve heyetinin İstanbul’a geliş tarihlerine çok yakındır.
Japon subayları muhtemelen 1909 Mart ayının ilk haftasında İstanbul’a gelmiştir.
Subayların isimleri Koni’nin heyeti içinde yoktur. Ayrıca İstanbul’a geliş
amaçları, askerî tesisleri incelemek olarak açıklanmıştır. Koni’nin ziyaret
amacının ise, iki ülke arasında sefaretlerin açılması olduğu ifade ediliyordu.
Prens Koni ve heyeti ise, 8 Mart 1909’da Plevne civarını gezmiş, buradan 9
Mart’ta Edirne’ye geçmiş ve burada da bir gün kaldıktan sonra İstanbul’a
gelmiştir. 11 Mart’ta ise Koni ve heyeti, mihmandarları miralay Mehmet Ali Bey
ile beraber Tophane, Dolmabahçe ve Nişantaşı civarını gezmişlerdir. Bunlar da
Pera Palas Oteli’nde kalmışlardır.
Prens Koni ve heyeti12 Mart’ta Padişah’ın huzuruna çıkarak Padişah ile
görüşmüştür. Kendileri Yıldız’da resmî geçit ile karşılanmışlar, İstanbul’da
bulundukları süre içerisinde ziyafetlere davet edilmişler ve hazine-i hümayunu
gezmişlerdir. Prens Koni ve heyetine her zaman olduğu gibi, Osmanî, Mecidî
nişanlarının çeşitli rütbelerinden ve liyakat madalyası verilmiştir. Ayrıca
Sayfa 45
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Prens Koni’nin heyetinde bulunan kaymakam Mori Oka’nın, Japonya hükûmeti
tarafından Türkçe öğrenmek için İstanbul’a gönderildiği belirtilmektedir.
Kendisine mihmandar olarak yine Ali Bey tayin edilmiştir. Demek ki Mori Oka, hem
sefaretler hakkında görüşmeler yapmak için İstanbul’a gelen heyetin içindedir,
hem de ayrıca Türkçe öğrenmesi için görevlendirilmiştir.
Yukarıda bahsedildiği gibi Japonya bu kez, Osmanlı Devleti’nden istediği
kapitülasyonlardan vazgeçerek, İstanbul’da bir sefaret açılmasına karar
vermiştir. Japonya sefiri İstanbul’a gelir gelmez Osmanlı hükûmeti de Tokyo’ya
bir sefir gönderecektir. Ayrıca Japonya’nın dört önemli şehrinde de
konsolosluklar açılacaktır. Bu sebepledir ki İstanbul’da bulunmakta olan Japon
hanedanlığından olan Prens Koni’nin bu ziyareti bu maksada atf edilmektedir.
Bu konu yabancı basın tarafından da takip edilmiştir. La Turqui’nin bu konu ile
ilgili yazısı “Türkiye’de Japonlar” başlığı altında Tanin’de yayınlanmıştır.
“Times” gazetesinin İstanbul muhabiri de bu hadiseyi gazetesine bildirmektedir.
Muhabir, Babıali ile Japon Prensi Koni arasında İstanbul’da bir Japon sefareti
tesisi için görüşmelerin sürdüğü ve neticede bunu iki tarafın da kabul ettiğini
bildirmiştir. Muhabir ayrıca, daha öncede iki devlet arasında bir anlaşma
yapılmak istendiğini, Japonya’nın kapitülasyon istemesi üzerine bunun
gerçekleşmediğini ve Osmanlı Devleti’nin de, Japonya’ya kapitülasyon vermek
şöyle dursun, mevcut kapitülasyonları kaldırmak istediğini, bunun da başlıca
amaçlarından olduğunu belirttiğini de eklemektedir. “Novie Vremya” da yayınlanan
“Japonlar ve Türkler” adlı makalede de, Japonya hükûmetinin İslâm’ın halifesi
olan Türk Sultanı ile münasebet kurmak için büyük gayret gösterdiği, bunun için
daha önce de İstanbul’da bir sefaret açmaya çalıştığı, ancak kapitülasyonlar
yüzünden gerçekleşemediği, şimdi ise Prens Koni’nin bu işi bitirmek için
İstanbul’a geldiği belirtilmiştir. Ancak, Prens Koni’nin girişimleri de
sonuçlanmamıştır.
İki ülke arasında karşılıklı elçiliklerin açılması, Türkiye Cumhuriyeti’nin
kurulması ve Lozan Antlaşması’nın yürürlüğe girmesinden sonra olmuştur. 1923
yılında Türkiye’ye gelen Profesör Kemoyama da, 1925 yılında Tokyo ve İstanbul’da
elçiliklerin kurulacağını, Türkiye’de Cumhuriyetin ilânından ve Lozan
Antlaşması’ndan sonra iki ülke arasındaki ilişkilerin daha da artacağını ifade
etmiştir. Hatta 1923’te İstanbul’da iki Japon öğrencinin bulunduğunu, bu
dönemden sonra Türkiye’ye gelen Japon öğrenci ve tüccarların sayısında artış
olacağını, Japon vapurlarının İzmir ve İstanbul’da, iki ülke arasında bir posta
hattı oluşturacak kadar sık gelip gideceklerini söylemektedir. Türkiye 1925’te
Tokyo’ya bir ortaelçi göndermiştir. Bu ortaelçilik, 1929’da büyükelçiliğe
çevrilmiştir. Japonya’da 1925’te İstanbul’da daimi bir maslahatgüzar tayin etmiş
ve sonradan büyükelçilik kurulmuştur. Japon büyükelçiliği de 1937’de
İstanbul’dan Ankara’ya nakledilmiştir.
İngiltere, Almanya, Fransa, Avusturya, Rusya dışındaki Avrupa devletleri ve
A.B.D. ile Osmanlı Devleti’nin ilişkisi, kapitülasyonlar çerçevesindeki ticaret
ilişkilerinden oluşuyordu. Önce kapitülasyonları temel alarak Osmanlı
Devleti’yle bağlantı kurmak öylesine doğal bir hâle gelmişti ki, Rusya’yı
yendiği için İslâm dünyasında Doğu’nun kurtarıcısı gibi karşılanan Japonya bile
önce bu halkları istemiş, bu yüzden karşılıklı elçilik kurulması hayli
gecikmiştir.
II. Abdülhamid’in tahttan uzaklaştırılmasından sonra, Japonya ile Osmanlı
Devleti arasında yapılamayan ticaret anlaşması hakkında bazı yazılar
yayınlanmıştır. Bunlardan birisinde II. Abdülhamid eleştirilmektedir. Padişah
devletin başındayken Japonya ile bir anlaşma yapmaktan çekinmemeliydi. Bunun
için de İngiltere ile birlik olmalıydı. Çünkü Japonya, İngiltere ittifak
hâlindeydi. Hatta-daha önce belirtildiği gibi –Osmanlı ülkesindeki
Japonyalıların himayesini İngiltere konsoloslukları üstlenmiştir. Buna
dayanılarak II. Abdülhamid’in Japonya’ya karşı pasif ve çekingen davrandığı
belirtilmektedir.
Rus - Japon Harbi’nden Sonraki Gelişmeler (1906-1913)
1910 - 1913 Yılları
1910 tarihli mizah gazetesi olan “Hayal” de bir Türk’ün Japonya’ya gittiğine
dair bir haber vardır. Bu şahıs, bir seyyah olan Hacı Mehmed Said Efendi’dir.
Seyyahımız bir gün Japonya’ya gider. Burada gezerken “Umuma Mahsus Hamam”
levhalı bir hamama girer. Japonya’da kadınlar ile erkekler birlikte
yıkanabildikleri için, kadınlar bu iri cüsseli, kocaman kavuklu adamı görünce
korkup bağırırlar. Bunun üzerine seyyahımız hem kadınlardan hem de erkeklerden
bir güzel dayak yer. Üstelik para cezasına da çarptırılır. Burada bu hadise
mizahı bir dille “Japonya Köteği” başlığında anlatılmıştır. Bununla birlikte bu
olayın diğer ciddî gazetelerde de yayınlandığı belirtilerek, haberin doğruluğu
teyid edilmek istenmektedir. Burada önemli olan ise, Hacı Mehmet Said Efendi’nin
Japonya seyahatidir. Ancak gazetede sadece dayak meselesi anlatıldığı için, bu
Sayfa 46
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
seyyahın gezisi hakkında herhangi bir bilgi verilmemiştir.
Japonya’ya tahsil için giden üç öğrenciden birisi (Ahmet Münir, Hasan Fehmi,
Mehmet Tevfik) babasına gönderdiği 1911 tarihli mektupda, Japonların Türkler ile
birlikte çalışmak istediklerini yazmıştır. Yosin Kaysin Şirket-i Muazzama-yı
Bahriyyesi müdürü Yosin, Mareşal Arisa’ya, bir Türk bahriye şirketi ile birlikte
çalışarak, büyük bir Bahr-i Sefid seyr ü sefain şirketi kurmak istediğini
söylemiştir. Arisa, İmparator donanmasının fahri reisidir. Müdür, gelecek sene
için kendi filosuna ait vapurlardan hangisini Türkiye isterse, icar veya bayi’
olarak vermeye, ayrıca Türkiye tarafından öne sürülecek olan şartları da ne
olursa olsun kabul etmeye hazır olduğunu Arisa’ya bildirmiştir.
1912 yılında ise Osmanlı ülkesindeki Japonya tebaasının temettü vergisiyle
mükellef tutulup tutulmayacağı meselesi ortaya çıkmıştır. Maliye Nezaretinin bu
konuyu Sadaret’e sorması üzerine Sadaret 18 Aralık 1912 tarihli tezkeresinde,
Japonya ve Osmanlı Devleti arasında bir ticarî ve siyasî bir münasebet kurulması
için 1894’den beri müzakerelerin devam ettiği, bu müzakerelere Berlin, Viyana,
Washington ve sonra da Londra ve Roma’da devam edildiğini belirtmiştir
Sadaret’in hazırladığı bu tezkerede, ayrıca Japonya’nın daha sonra ticarî
münasebetten vazgeçtiği, siyasî münasebetlerde bulunmak istediği, bunun içinde
sefaretlerin açılmasını teklif ettiği ifade edilerek Japonya’nın Osmanlı
ülkesindeki tebaasının hakkında bir belirsizlik olduğunu belirtmesi ve Osmanlı
Devleti’nin Japon tebaasına imtiyazlar verilemeyeceğini söylemesi üzerine
müzakerelerin tekrar kesildiği belirtilmiştir.
Ancak daha sonra Japonya tarafından sadece diplomatik ilişkiler kurulmasını
teklif eden iki maddelik bir beyannamenin Londra sefaretine verildiği Sadaretin
29 Eylül 1909 tarihli tezkeresyile bildirilmişti. Bu tezkere üzerine de 3 Kasım
1909 tarihli tezkere de şunlar ifade edilmiştir; “Hükümet-i seniyyece hiçbir
mecburiyet yok iken bu yolda beyanname teatisiyle bir gailenin hudvesine mahal
bırakılması asla tecviz olunamaz. Binaenaleyh münasebet-i siyasiye tesisinden
akdem ve muvakkat bir suret-i itlafiye bedel tarafeyn konsolos ve tebalarının
tabi olacakları usulü tafsilen ve izahen tayin zimninde Avrupa hukuk-u umumiye-i
düveli esasına müstenid bir konsolosluk mukavelenamesi akd olunması lâzım gelir
itikatındayız. Muvakkat bir itilafname mahiyeti icabınca muhtasır ve nakıs
olacaktır. Halbuki bu gibi mesailin bi’l-etraf düşünülerek birden tasrih ve
tesviyesi muvafık-ı maslahattır”. Bütün bu bilgiler bahsedildiği gibi 18 Aralık
1912 tarihli tezkere de verildikten sonra, kesin bir netice elde edilemediğinden
dolayı Japonya tebaasından temettü vergisinin alınmasının icab ettiği ve bununda
Sadaret vasıtasıyla Maliye Nezaretine bildirilmesi gerektiği Bab-ı âli Hukuk
Müşavirliğinden belirtilmiştir.
Abdürreşid İbrahim’in oğlu Ahmet Münir ise, Tokyo’dan Sebilürreşad’a gönderdiği
mektuplarından birisinde 1912 yılına ait Osmanlı Devleti ile Japonya arasındaki
ithalat-ihracat hakkında şu istatistiği vermiştir;
Osmanlı Devleti’nden Japonya’ya 138665 yenlik, Japonya’dan da Osmanlı Devleti’ne
162575 yenlik mal ihraç olunmuştur.
İki ülke arasındaki on senelik ihracat da şöyledir:
Osmanlı Devleti’nin
Japonya’ya İhracatı (yen)
Japonya’dan İthalatı (yen)
1902 senesinden
1.189
41.860
1903 senesinden
2.040
105.909
1904 senesinden
20.422
68.960
1905 senesinden
342.389
50.632
1906 senesinden
517.246
70.691
1907 senesinden
130.394
70.598
1908 senesinden
17.446
34.549
1909 senesinden
Sayfa 47
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
53.456
59.311
1910 senesinden
944.824
81.166
1911 senesinden
313.984
141.914
1912 senesinden
138.665
162.675
(Bir yen oniki buçuk kuruş olarak hesap edilmektedir).
Görüldüğü üzere Osmanlı Devleti’nin Japonya’ya ihracatı, Japonya’nın Osmanlı
Devleti’ne olan ihracatından fazladır. Bunun sebebi de Japonya’nın Memalik-i
Şahane’nin ürünlerinden daha çok faydalanmak istemesidir. Yukarıda verilen
istatistikte ise ne çeşit malların ihracat ve ithalata dahil olduğu
açıklanmamıştır. Bununla birlikte bu miktarları veren Ahmet Münir, iki ülke
arasındaki bu ihracat ve ithalatın ne kadarının Müslümanlar tarafından yapıldığı
hakkında bir bilginin mevcut olmadığını da belirtmektedir.
Japonya’da Pan-İslâmizm Girişimleri ve İslamiyet’in Yayılması
Japonya’da İslâmiyetin Gelişmesi
Japonya’nın İslâm Diniyle Tanışması
İslâmiyet’in Japonya’ya ilk olarak ne zaman, nasıl ve kim tarafından tanıtıldığı
hususunda kesin bir tarihî kayda rastlanılmamıştır. Bununla birlikte dünyanın
diğer yerlerinde olduğu gibi ticaret için bu bölgeye gelen Müslüman tacirlerle
başladığı tahmin edilmektedir. Bu tacirlerin şahsî faaliyetleri dışında, ilk
dönemlere ait herhangi bir İslâm ülkesinin desteği altında bir tebliğ
faaliyetinin yapıldığına dair herhangi bir belge ve bilgi de yoktur.
Meiji 1868’de İmparator olduktan sonra, Japonya, batının bilgi ve tekniğini
hızla almaya başlamıştır. Misyonerlerin de yoğun faaliyetleri sonucunda
Hristiyanlık, Japon halkını kültürel olarak etkileyen tek din olmuştur.
Japonya’ya Hristiyanlığın gelişi, XVI. yüzyılda 1549 yılında misyoner Francis
Xavier’in Hindistan’daki Goa adasında kurulmuş misyondan Japonya’nın güney
batısında bulunan Kyuchu adasının Satsuma beyliğine ayak basmasıyla başlamıştır.
Hristiyanlığın Japonya’da hızla yayılmaya başlaması üzerine, Hideyoshi 1587
yılında Hristiyanlığı yasaklayan bir ferman çıkarır ve daha sonra da ülkeden
Hristiyanları temizlemek için katliam başlar. Bu sebeble, Katolik kilisesinin
din şehitleri listesinde, Japon Hristiyanları ilk sırayı almışlardır.
Hristiyanlığın Japonya’da tekrar serbest olması Meiji ile olmuştur. 1869’da
Tokugawa Yasak Fermanları kaldırılarak Hristiyanlık yeniden Japonların hayatına
girmiş, ayrıca da eski gizli kalmış Hristiyanların ortaya çıkmasını sağlamıştır.
İslâm dini ise Japonya’da 1877’de duyulmaya başlamıştır. Bunun sebebi de
Hristiyanların İslâmiyete karşı olan muhalefetleriydi. Bu sırada İslâm
peygamberi Hz. Muhammed’in hayatı, Japoncaya tercüme edilmiştir. Böylece İslâm
Japonlarca tanınmıştır. Ancak Japonların zihnine entelektüel bir imaj olarak ve
sadece kuru bir bilgiden ibaret olarak girmiştir.
Diğer temas da 1890’da Osmanlı Devleti’nin Japonya’ya bir donanma gemisi ile
(Ertuğrul) bir heyet göndermesiyle gerçekleşmiştir. Bu ziyaret iki ülke arasında
yeni bir devir açarken, diğer yandan da Müslüman bir halk ile Japon halkını
tanıştırıyordu.
İslâm dini somut bir şekilde bu ülkeye ilk damgasını 1909’da vurmuştur.
Mitsutaro Yamaoka adlı bir Japon, Müslüman olarak aynı yıl Ömer Yamaoka adıyla
hacca gitmiştir. Aynı zamanlarda diğer bir Japon, Buppachiro Ariga ticarî
amaçlarla Hindistan’a gitmiş, burada Müslümanlarla tanışarak İslâm’ı kabul etmiş
ve Ahmet Ariga adını almıştı. Ömer Yamaoka ve Ahmet Ariga Japonya’ya döndükten
sonra İslâm’ı anlatmaya başlamışlardır.
Japonya’da Müslümanların cemaat olarak yaşamaya başlamaları ise, Rus ihtilali
(1917) sonrasında Rusya ve Ortaasya’dan Japonya’ya iltica eden Türkmen, Özbek,
Tacik, Kırgız, Kazan ve Tatar Müslümanlarının gelmesiyle olmuştur. Bunlar
1920’li yıllarda Japonya’nın Tokyo, Kobe, Nagoya şehirlerine
yerleştirilmişlerdir. Buralarda cemaatler oluşturarak dini yaşayışlarını da
sürdürmüşlerdir. Bu Müslümanlarla tanışan yerli Japon halktan bazılarının
Müslüman olmasıyla Japon menşe’li Müslümanların da sayısı artmaya başlamıştır.
Japonya’da İslâmiyetin Tanıtılmaya Çalışılması
Daha önce de belirtildiği gibi Noda ve Yamada 1890 ve 1891’de İstanbul’a
geldiklerinde Müslüman olmuşlardır. Özellikle Yamada’nın İstanbul’da kalarak
ticaret ile uğraşması, ülkesine gidip gelmesi, bir Müslüman Japon olarak etkili
olmuştur. Yine 1891-1892’de iki hocanın Japonya’ya gitmek için görevlendirildiği
Sayfa 48
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
ve bundan daha sonra vazgeçildiği, 1899’da da Hacı Mehmed Ali Efendi’nin
Japonya’ya gittiği ifade edilmişti.
Bu girişimler Japonya’nın dünyanın büyük devletleri arasına girmeye ve diğer
dinleri incelemeye başlamasıyla ortaya çıkmıştır. Çünkü bu dönemde Japonya’nın
İslâm dinini kabul edebileceği düşünülmeye başlanmıştı.
Özellikle de 1904-1905 zaferi üzerine alevlenen Japonları Müslüman etme akımının
daha öncesi bulunduğu iddiaları da vardır. Ancak bunların bireysel, başarısız
girişimler olduğunu en İslâmcı görüşler bile kabul etmektedir. Ertuğrul
faciasından sonra, yani 1890’lı yıllarda Japonya’ya giden ilk Türk Bombaylı Hacı
Mustafa’dır. Babası Hicaz’a gitmiş, oradan Hindistan’a geçerek Bombay’a
yerleşmiş olduğundan bu lakâbı taşımaktadır. Hacı Mustafa Hicaz’a giderek Hacı
unvanını kazandıktan sonra Singapur’a giderek burada İslâm’ı anlatmaya
çalışmıştır. Ancak cahilliği yüzünden başarısız olmuştur.
Hacı Mustafa’dan sonra Mısır ulemasından bir zat daha Japonya’ya gelmiş, Hacı
Mustafa’nın bıraktığı olumsuz imaj yüzünden bu şahıs da bir şey yapamamıştır.
Üçüncü olarak da Hint alimlerinden bir kişi Japonya’ya giderek aynı işi yapmaya
çalışmış, ama başarılı olamamıştır. Dördüncü olarak da Mısır ordusu
zabitlerinden Ahmet Fazlı Bey bu ülkeyi ziyaret etmiş, Tokyo civarında Yenpuri
ismindeki bir köye yerleşmiş ve bir Japon’la evlenmiştir. Eşi de İslâmiyeti
seçen Ahmet Fazıl Bey, İngilizce de biliyordu. Bu sebeple diğerlerine kıyasıyla
Japonya’da daha etkili olmuştur.
Bu yıllarda Japonya’nın Hristiyanlığı resmî din olarak kabul edeceğine dair
gazetelerde haberler yayınlanmıştır. Mesela Mizan’da “Roma’dan haber verildiğine
inanılırsa Japonya hükûmeti resmen Katolik mezhebini kabul edeceğini papalık
makamına bildirmiş olduğundan bu hususu müzakere etmek üzere papanın taht-ı
riyasetinde büyük bir meclis teşkil edecek imiş” ve Ahenk’te “Japonya’dan
Avrupa’ya avdet etmiş olan bir misyonerin beyanına göre Japonya ahalisi Avrupa
medeniyetini kabul etmekte olduğu gibi yakında bütün Japonya’da Hristiyanlık
dahi tevsi’ edecek imiş” şeklinde haberler yayınlanmıştır. Hristiyanlığın
Katolik mezhebinin kabul edileceğine dair haberin 1889 ve Hristiyanlığın da
bütün Japonya’da kabul edileceği haberinin 1898 tarihli olması dikkat çekicidir.
Çünkü bu yıllarda Japonya’da İslâm dini daha yakından tanınmaya başlanmış ve
Müslümanlar bu ülkeye daha fazla ilgi gösterir olmuşlardı. Hristiyan âlemi
bundan ciddî bir şekilde rahatsız olmaya başlamıştır. Avrupalıların bu gelişme
karşısında takındıkları tavır ve faaliyetleri ileride görüleceği üzere, onların
bu gelişmeden ne derece rahatsız olduklarını ve çekindiklerini göstermektedir.
Özellikle 1900’lü yıllarda Japonya’nın İslâm’a ilgisinin daha da arttığı dikkat
çekmektedir.
Nitekim, II. Abdülhamid 1901’de Enver Paşa başkanlığında bir heyeti Çin’e
göndermiştir. Enver Paşa buradaki Müslümanlarla temas kurup durumlarını
inceledikten sonra geri dönmüştür.
Fransız hariciye arşivlerinden elde edilen Şangay/12 Haziran 1901 tarihli
belgede, Çin’de çıkan isyan üzerine Müslüman Çinlilerin bu ayaklanmaya
katılmamaları ve onları sakin olmaya davet etmek için Sultan’ın bizzat Alman
İmparatoru Guillaum’un teşvikiyle Enver Paşa’yı Çin’e gönderdiği
anlaşılmaktadır.
1898’de Çin’de gittikçe artan yabancı baskılarına karşı Boxer ayaklanması olarak
bilinen halk hareketi meydana gelmişti. Çin’de çıkarları tehlikeye giren
Avrupalı devletler, Almanya’nın öncülüğünde bu ayaklanmayı bastırmaya karar
vermeleri, Almanya’nın da bu ayaklanmada pek çok sayıda Çinli Müslümanın
bulunduğunu düşünmesi ve Müslümanların üzerinde Osmanlı Padişahı’nın halife
sıfatıyla etkisi olacağını düşünmesi neticesinde, bir heyetin Çin’e
gönderilmesine karar verilmişti. Enver Paşa’nın başkanlığındaki bu heyet 18
Nisan 1901’de İstanbul’dan hareket etmiştir. Heyet Çin’e vardığında Boxer
ayaklanması sona erdiğinden Alman temsilcileri heyeti soğuk karşılamışlardır.
Türk heyeti de bunun üzerine Çin’deki Avrupalı devletlerin temsilcileri ve Çin
Müslümanları ile bazı temaslarda bulunmuştur. Çin’de yirmi bir gün kalmış ve 6
Haziran 1901’de Çin’den ayrılmıştır. Türk heyeti daha sonra Japonya’nın Nagasaki
şehrine uğramış ve burada 4 gün kalmıştır. 11 Haziran 1901’de Nagasaki’den
ayrılarak 5 Ağustos’ta Rusya üzerinden İstanbul’a dönmüştür.
Enver Paşa Çin hakkında fazla bilgiye sahip değildi. Bu yüzden çok az yer gezip
çok az Müslümanla birlikte olabilmişti. Bu sebeple kendisi de buradaki
temaslarını durdurma kararı alıp Çin’den ayrılmıştır.
Sayıları o zamanlar yetmiş milyonu aşan Çin Müslümanları II. Abdülhamid’in
hilafetini tanımışlar ve onun adına Pekin Hamidiyye Üniversitesini kurmuşlardır.
Abdülhamid’in Çin’e gösterdiği bu ilginin sebebi olarak burada özellikle sünni
mezhebini yaygınlaştırmayı amaçlamış olması söylenebilir. Çünkü sünnîleri
Osmanlı hilafetine bağlamak daha kolaydır. Mesela Yemenliler Zeydi mezhebine
Sayfa 49
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
bağlı oldukları için Abdülhamid’i halife olarak tanımayıp isyan etmişlerdir.
Abdülhamid bir sene sonra yani 1902’de yine iç ve dış problemlere karşı Anadolu
dışındaki Müslümanlardan da faydalanmak ve onların yardımını almak özellikle de
gayr-ı müslim idaresinde olan Müslümanlarla temasa geçip, onları halifeye
bağlamak gayesiyle Muhammet Ali adında bir kişiyi Çin’e göndermiştir. Muhammet
Ali, Çin’de bir imamın misafiri olmuş ve faaliyetlerini buradan yürütmüştür. O
tarihlerde Çin’de bulunan Fransa elçisi, bu konuda şunları yazmaktadır;
“İstanbul’lu olan Muhammet Ali, İstanbul mollalarının elbisesini giymekte ve
kendisine Uzakdoğu’daki dindaşlarını ziyaret etmek için tatile çıkmış bir
‘turist hoca’ süsü vermektedir. O bundan dört sene evvel de muhtemelen aynı
görevle buralara kadar gelmiş ve Malezya ,Siyam, Koşinsin ve Japonya’yı ziyaret
etmiştir. O şimdi, İstanbul’dan itibaren Bombay, Singapur, Batavia, Bangkok,
Saigon ve Şangay’a uğradıktan sonra gittiği Japonya’dan geliyor... Muhammet
Ali’nin Japonya’da Yokohama limanında bir cami inşası için Japon devlet adamları
ve Yokohama’daki Müslüman tüccarlarla görüşmeler yapmış olması lâzım. Sayıları
otuz kadar olan bu tüccarlar, Hintli, Arap ve İranlılardan müteşekkil olup,
mezheplerinin farklılığına rağmen ‘kafirlerin’ içinde yalnız kaldıklarından
İslâm, onları birlik hâlinde tutmaktadır... Muhammet Ali fevkalâde Arapça
konuşmakta ve bu onun buradaki, Kur’an okuyabilmek için Arapça öğrenmiş olan
Müslüman liderleriyle kolayca anlaşmasını sağlıyor. Muhammet Ali, biraz da
İngilizce bilmektedir ki, bu lisanı, yaptığı seyahatlerle öğrendiğini söylüyor”.
Buradan da anlaşılabileceği gibi Muhammet Ali Japonya’ya gitmiştir. Burada
Yokohama limanına bir cami inşası için Japon devlet adamları ve Yokohama’daki
Müslüman tüccarlarla görüşmeler yapmıştır. Kendisine göre bu görüşmelere önayak
olan kişi Japon parlamentosunda üye olan Takada adında biridir. Bu şahıs
Japonya’nın en büyük ihracat-ithalat müesseselerinden birinin sahibiydi.
Muhammet Ali Yokohama’daki cami meselesini halletmek için 12 Haziran 1902’de
Pekin’den ayrılmıştır.
Japon İmparatoru’nun Osmanlı Padişahı’ndan İslâm Âlimlerini Talep Etmesi
1904 yılına kadar Türk-Japon ilişkileri bireysel ziyaretlerle devam etmiştir. Bu
ziyaretler Avrupalılar tarafından dikkatle izlenmiş ve pan-İslâmist hareketler
olarak değerlendirilmiştir. Yukarıda bahsedilen Japonya’ya bir cami inşası için
giden Muhammet Ali’yi, Fransızlar, Abdülhamid’in yolladığını iddia etmişlerdir.
Yine 1904’te Osmanlı Devleti’ne gelen pek çok şehirleri gezip İslâm mimarisini
ve özellikle de camileri inceleyen İto adındaki mimarın çalışmaları da hep
pan-İslâmist faaliyet olarak değerlendirilmiştir. Japonlar mı Müslüman oluyor,
yoksa Türkler mi onları Müslüman ediyor sorusu, hep Avrupalıların kafasını
meşgul etmiştir.
Osmanlı-Japon münasebetlerinin gelişmesini başta Rusya olmak üzere Asya’da gözü
olan emperyalist devletler endişe ile izliyorlardı. Sömürgeleri altındaki
Müslüman milletlerin yaşadığı Asya’da bu sömürge idarelerine karşı,
padişah-halife’nin başlatabileceği istiklâl hareketlerine İslâmiyet bağıyla
Japonya da katılırsa ne olurdu? Ayrıca Kont Aoki, 1904’te Mimar Doktor İto’nun
Osmanlı Devleti’ni ziyaretleri ve ardından Miralay Pertev’in gözlemci olarak
1905’te katıldığı Japon-Rus harbi ve Japonya’nın zaferinin Türkiye’deki akisleri
batıyı XX. yüzyılın başında hayli telâşlandırmıştır. Pertev Bey daha Japonya’dan
dönmeden, İmparator Türk Padişahı’na Japonya’ya İslâm alimlerinin yollanması
ricasının iletilmesini istemiştir.
II. Abdülhamid bu hadiseyi Selanik’te sürgün olarak yaşadığı 1909’da muhafızı
olan Cumhuriyet devri başbakanlarından Ali Fethi Okyar’a şöyle anlatmıştı:
“Tarihini sarih olarak söyleyemeyeceğim, fakat Ruslara karşı kazandıkları
zaferin arefesinde idi. Japon İmparatorluk ailesine mensup bir Prens beni
ziyarete geldi. İmparatoru’ndan hususî bir mektup getiriyordu. Benden, İslâm
dininin muhtevasını, iman esaslarını, gayesini, felsefesini, ibadet kaidelerini
izah edecek kudrette bir dini-ilmi heyet istiyordu. Bunun sebebi vardı. Orada
İslâmiyeti yaymayı mukaddes vazife sayan Abdürreşid İbrahim isimli, aslı Kazanlı
olan bir Müslüman âliminden mektup almış, Japonya’daki İslâm’ı tamim hareketine
yardımcı olmam istenmişti. Japon İmparatoru’ndan, ailesinden bir Prensin
ziyaretiyle böyle bir mektup da alınca, mevzuun ehemmiyeti hadise olarak
önümdeydi”. Padişah neticede şuna karar vermiştir;
“Düşündüm ki, Japon İmparatoru’nun istediği Müslüman din âlimleri kendi
ülkemizde olsa ve onları ben bulabilseydim, Japonlardan evvel kendi milletimin
ve halife, yani peygamberimizin vekili olarak İslâm âleminin istifadesini temin
ederdim... Şöhret yapmış ilmiyye mensuplarını tanıyordum. İçlerinde şahsen
hürmete şayan çok şahsiyet vardı. Ekseriyetle de şahsen faziletli idiler. Fakat
ilmi kudretleri olduğu kadar cihanı telakki tarzları, bu kadar büyük ve
İslâmiyetin mukadderatı üzerinde tesir yapacak mevzuu ele almaya,
neticelendirmeye müsait değildi”.
Sayfa 50
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Padişah Japonların bu talebini kadro eksikliği yüzünden ve Ruslardan endişe
etmesi sebebiyle uzun süre vaatlerle idare etmiştir. Karşı tarafın samimi
olduğuna şüphe olmayan isteğine de zaman kazandıran oyalayıcı bir cevap verilmiş
ve dinî kitaplar gönderilmiştir.
Japonların Rusya karşısındaki zaferi üzerine Japonları Müslüman yapma fikrini
ilk ortaya atan Mısır’ın ünlü İslâm dergisi Al-Manar olmuştur. Dergi Kasım 1905
nüshasında, sekiz sayfalık ‘Davat al-Yaban ilal-İslâm’ (Japonları İslâm’a Davet)
başlıklı bir yazı yayınlanmıştır. Burada Japonların yeni bir din arayışı içinde
oldukları, bu amaçla daha önce Sultan Abdülhamid’e başvurdukları, ama bir netice
elde edemedikleri belirtiliyordu. İslâm’da hilafetin güç sahibi olanda
bulunmasının kabul edildiğini, ancak ‘kişisel mutlak yönetim’ yerine
‘sınırlı-yetkili bir hükûmet’ uygulamasının şart olduğu da ekleniyordu. Böylece
Abdülhamid’in hilafetine karşı olduğunu belirtmiş oluyordu. Dergi, İslâm’ın
Japonlara nasıl anlatılması konusunda da bilgiler veriyor ve başta El-Ezherliler
olmak üzere Mısır ulemasının bununla görevlendirilmesini istiyordu. Bunda
kuşkusuz İslâm’a katkı vardı, ama Arap hilafeti tezini güçlendirmek amacının da
olduğu açıktı.
Al-Manar daha sonraki sayılarında da Çin’de ve Japonya’da İslâm’ın yayılması
konularında, haberler yayınlamıştır.
Al-Manar’ın tamamen kendi düşüncesi ve girişimiyle hareket edip etmediği
bilinmemektedir. Ancak şurası bir gerçektir ki Japon zaferi üzerine İslâm
dünyasında yaşanan büyük coşku bir yandan Avrupa’daki plan-İslâm korkusunu
kabartmış, diğer yandan da Müslüman toplumlarda Avrupa sultasından sıyrılma
eğilimini arttırmıştır.
Al-Manar dergisinin bu girişiminden önce de konunun gündeme gelmiş olduğu
görülmektedir. İkdam gazetesine göre iki yıl önce yani 1904’te Safiraz Hüseyin
Han adında bir Hintli bu amaçla Japonya’ya yerleşmiş, ardından Müslüman olarak
Abdurrahman adını alan Sir Thomas adında bir İngiliz de buraya gelmişti. 1905
İlkbaharında da (yani Al-Manar’ın yayınından beş altı ay önce) Lotida adında bir
Japon, Lahor şehrinde üç yüz kişilik bir Müslüman grubuna Japonya’nın büyüklüğü
ve gücünün sebepleri konulu bir konferans vermiştir. Konuşmacıya göre bunlar
Müslümanların da meziyetlerinden olan çalışkanlık, dayanışma ve itaatkârlıktır.
Lotida İslâm’ın dinler içinde en mükemmeli ve insanlığa en büyük mutluluk
sağlayacak tek din olduğunu belirtmiştir.
Bu şahısın kim ve amacının ne olduğunu belli değildir. Üstelik konuşmasında
Japonların Müslüman olmayı düşündüklerine dair hiçbir bilgi yoktur. Ama
sözlerinin hem Avrupalıları telâşa düşürmeye hem de herkesi İslâm etmek isteyen
İslâmcıları harekete geçirmeye yeterli olduğu göz ardı edilemez.
Japonya’da Pan-İslâmizm Girişimleri ve İslamiyet’in Yayılması
Japonya’da 1906 Yılında Yapılan Kongre Teşebbüsü (Taharrî-İ Edyân
Kongresi/Dinleri İnceleme Kongresi)
Japon İmparatoru Rusya’yı yendikten sonra, batılı Hristiyan âlemine karşı kendi
menfaatini koruyabilmek için, İslâm dünyası ile özellikle de Osmanlı Devleti ile
daha iyi münasebetler kurmak istiyordu.
Japonya, Rus-Japon savaşından sonra, Kore, Mançurya ve Kuzeydoğu Çin’deki
bölgelerde söz sahibi olmuştu ve Çin pazarı üzerinde daha etkili bir kontrol
kurabilmek için Kuzeydoğu Çin bölgesinde önemli rol oynayan Müslümanları kendi
lehinde siyasî bir alet olarak kullanmak istiyordu.
Böylece batılı devletlere ve özellikle de Rusya’nın ‘güneye inme politikası’na
karşı her türlü mücadeleyi göze alan iki şark devleti; Osmanlı Devleti ve
Japonya, ana siyasetleri olan ‘İttihat-ı Şark’ ve ‘pan-İslâmizm’ politikaları
arasında ortak bir nokta bulmuş oluyorlardı.
1905-1906 yıllarında Japonya’da İslâmiyete karşı yürütülen bu olumlu tutumdan
İslâm âlemi çok etkilenmiş, bunu Japon halkının İslâmiyeti kabul etmeye hazır
olduğuna bir işaret şeklinde algılayıp, Japonya’da İslâmî propaganda
faaliyetlerini başlatmak için harekete geçmiştir. Mesela bu sıralarda İstanbul
basınında yer alan haberlere göre Hindistan ulemasından Mevlevi Rahim el-Din,
İslâm hakkındaki bir kitabı İngilizce olarak hazırlayıp yayınlamış, daha sonra
da Japonya’ya göndermiştir. Burada İslâmiyetin yayılması için de Hindistan
Müslümanlarına yardım çağrısında bulunmuştur. Hindistan âlimlerinden Dr.
Abdülhakim Han adında bir kişi İslâmiyetin faziletlerini anlatan bir eseri
İngilizceye tercüme etmiştir. Bu esere daha çok önem verilmiş ve zamanın
ulemasından Şems el-Ulema Mevlana Şibî, Mevlevi Abdülhak Delhi ve Mevlevi Eşref
Ali Han tarafından tekrar incelenmiş ve Japonya’ya gönderilmiştir. Bazı Hintli
Müslüman âlimleri de, İslâm tahsili gören çocuklarını Japonca öğrenmeleri için
Japonya’ya göndermeye karar vermişlerdir. Ayrıca Japonya’da İslâm dinini yaymak
için hizmetlerde bulunanlara kolaylık göstereceklerine dair beyanda da
bulunmuşlardır.
Yine Hint Müslümanlarından Hüseyin Efendi, Japonya’da İslâmiyetin yayılması
Sayfa 51
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
amacıyla Nagasaki şehrine gitmiş ve burada bir konuşma yapmıştır. Japon
gazetecileri Hüseyin Efendi ile İslâm hakkında bir görüşme yapmışlar ve bunları
gazetelerinde yayınlamışlardır. 1906’da Japonya’ya gelmiş olan Muallim Hüseyin
Efendi, Japoncayı da öğrenmek için buraya gelmişti. Ayrıca Japonya’da yirmi beş
cami inşa etmek için toplanan yardımı da buraya getirmiştir. Hüseyin Efendi,
Tokyo’da da İslâm dinini anlatan nutuklar vermiş, Japonya dahiliye nazırı ile de
mülakatta bulunmuştur.
Ayrıca Hint ulemalarından yetmiş kişi de Kobe şehrinde dinî eserleri Japoncaya
tercüme ediyorlardı. Bununla birlikte elli üç talebe de tahsil için Japonya’ya
gelmişti. Japonlar, Müslüman Hintlilerin bu ilgisi karşısında onların Japonya’ya
gelişlerini kolaylaştırmak amacıyla Tokyo ile Kalküta arasında vapur işletmeye
başlamışlardı.
Mikado’nun emriyle semavî dinleri incelemek üzere “Hakiki Dinleri İnceleme”
adında bir komisyon kurulmuş ve bu komisyon Japonya’da bir kongre düzenleme
kararı almıştır. Bu komisyon Japonya’nın önde gelen bilginleri ve üst düzey
liderlerinden oluşuyordu. Kongreye ileri gelen din ve mezhep âlimleri davet
edilmişti. “Taharrî-i Hakayık-ı Mezhebiyye Cemiyyeti” nin daveti üzerine Katolik
ve Protestan birçok misyonerler, Japonya’ya yakın olan ülkelerdeki İslâm
ulemaları Japonya’ya gelmişlerdir.
Abdullah Cevdet de İctihad’da, Rusya’nın Bakü şehrinde çıkan Hayat gazetesinde
yayınlanan bir makaleden bahisle, Japonların İslâm’ı tetkike başladıklarını,
bunun için de, ilmî heyetler, cemiyetler kurduklarını bildirmektedir. Çin
Müslümanlarından Hasan Tiyoşen isminde bir zatında Japonya’da İslâmiyeti yaymak
için uğraştığını ve hatta bu konuda bir kitap yayınladığını da eklemektedir.
“Deutsche Orient Correspondenz” adlı bir Alman gazetesinden iktibas olarak bir
makaleyi neşreden Ahenk bu konuyla ilgili olarak şu haberi vermektedir;
“Haziran-ı efrencinin birinci günü komisyonun şimdiye kadar cem’ edebildiği
vesaiki tetkik etmek ve Japonya için gayet mühim olan bu meseleyi bir netice-yi
katiyyeye iktiran ettirmek için bir kongre teşkil edecektir.
Bu sebepten dolayı birçok misyonerlerle edyan-ı saireyi muhtelife uleması kendi
ahkam-ı diniyyelerini tevzih ve teşrih etmek üzere Japonya’ya gitmekte oldukları
gibi iş bu mübahesat-ı diniyyede hazır bulunmak üzere birçok ulema-yı din-i
İslâm dahi Japonya’ya müteveccihen yola çıkmış ve bazıları da vasıl olmuşlardır.
Cava müftüsü Seyyid Osman Efendi dahi din-i mübin-i Ahmedi hakkında bir eser
kaleme almış olup bu eserin İngilizce suret-i tercümesi din kongresine takdim
olunacaktır. Çin’deki milyonlarca ahali-yi müslime dahi Japonların din-i mübin-i
İslâm’ı kabul etmelerini pek ziyade iltizam eylemekte ve bunun için vuku’ bulan
icraatı tervic yolla teşebbüsatta bulunmaktadırlar”. Seyyid Osman Efendi’nin
yazdığı eser, Abdurrahman Thomson Efendi tarafından İngilizceye çevrilecekti. Bu
şahıs Yeni Zelandalı ve beş-altı sene önce New Castle’de Müslüman olmuş ve
Abdurrahman adını almış olan Sir A. B. Thomson’dur. Thomson daha önceleri de
Japonya’ya gelmişti. Bu kez de komisyonun daveti üzerine kongreye katılmak için
Japonya’ya gelmişti. Kongreye katılmak için A. B. Thomson ve Cava müftüsü Seyyid
Osman’ın yanı sıra Mısır’dan gazeteci yazar Ali Ahmet Carcavi ve İstanbul’dan
bir heyet de Japonya’ya gelmiştir.
Tokyo’da yayınlanan Çecuban gazetesinin 3 Nisan 1906 tarihli nüshasında bu
gazetenin yazarı ve inceleme komisyonunun üçüncü katibi olan Samuraki tarafından
Ortaasya İslâm ahalisinin önde gelenlerinden bir şahsa mektup gönderilmiştir. Bu
mektupta İslâm dinini daha yakından tanımak istedikleri, bu yüzden de İslâm’ın
hakikatlerini kendilerine anlatacak bir İslâm âliminin Japonya’ya gönderilmesi
isteniyordu. Ayrıca ilgililere verilmek üzere de bir ilân sureti gönderilmiştir.
Şöyle ki: “Hakayık-ı din-i İslâmı beyan için ulema-yı islâmiyyeden bir iki zatın
hakikat-ı diniyye heyetine iştirak etmesi arzu olunur. Kongreye iştirak gelirine
muntazır bulunduğumuz bu zatların ulum-ı diniyyeyi, edebiyat-ı Arabiyyeyi,
felsefe-i kadime ve cedideyi, Hristiyan ve Buda ulemasının müzakeratına iştirak
etmek ve onların müddiyatını red edebilmek için Fransızca veya İngilizceyi ve
bundan başka daha sair malumat-ı fenniyeyi ikmal etmiş bulunmaları lâzımdır”.
II. Abdülhamid bu kongreye kütüphanesinin en seçkin eserleri arasından dinî
kitaplar ile birlikte bir Kur’an-ı Kerim’i de göndermişti. Ayrıca Uzakdoğu’daki
Osmanlı temsilcilerinin Japonya’daki bu girişim ile yakından ilgilenmelerini
istemişti.
1 Haziran’da çalışmalarına başlayan bu kongre ile birlikte Japonya’nın
islâmiyeti’i seçeceği kesinmiş gibi görünmüştür. Gazeteler bu konu ile ilgili
yayınlanan diğer gazetelerdeki makaleleri de yayınlayarak Japonya’nın İslâmiyeti
seçeceği görüşünü desteklemek istemişlerdir. Mesela Ahenk, bir Alman
gazetesinden aldığını söylediği bir makalede, Japonya’nın İslâm dinini
seçeceğine delalet edildiğini, on beş seneden beri Japonya’nın özel memurlarının
İslâm’ın hakikatlerini, özelliklerini öğrenmek için İslâm âleminde
dolaştıklarını ve bu memurların Japonya’nın İslâmiyeti kabul etmesi için zemin
Sayfa 52
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
hazırladıklarını belirtmektedir. Yine Tokyo’dan Rapel gazetesine bildirildiğine
göre, kongreye katılan murahhaslar Japonya’nın İslâmiyeti kabul edeceğini,
Mikado’nun arzusunun da bu olduğunu ifade ediyorlardı.
“Siyekal” gazetesinde yayınlanan “Japonya’da İslâmiyet” adlı makaleyi “Asır”
gazetesi neşretmiştir. Makalede Vambery’nin Rus-Japon harbi sırasında, savaşı
Japonya’nın kazanacağını söylediğine dikkat çekilerek, Vambery’nin Uzakdoğu
meselelerine vakıf olduğu belirtilmiştir. Bu kez de Japonya’daki dinler üzerinde
yapılan incelemeler neticesinde Japonların İslâmiyeti tercih ve ergeç de kabul
edecekleri tahmininde bulunduğu yazılmaktadır. Ayrıca İslâm dininde olan
sadelik, temizlik, teslimiyet, evlilik ve aile yaşantısı gibi konuların, Japon
âdetlerinde de bulunduğu, bu sebeple Japonların Müslüman olmalarıyla ekonomik ve
sosyal hayatlarında bir değişiklik olmayacağı, bununla birlikte misyonerlerin
uzun yıllardır büyük paralar harcayarak çalışmalarına rağmen buralarda başarılı
olamadıkları ifade ediliyordu.
Japonya’nın İslâmiyeti kabul etmesiyle elde edeceği kazançlarda anlatılıyordu.
Mesela, Bakü’de yayınlanan İrşad gazetesi, “Japonya, şimdi İslâmın siyasal
açıdan öneminin bilincine varmış bulunuyor. Doğan Güneş İmparatorluğu, Çin,
Hint, İran ve Türkiye’deki çok sayıdaki müminin moral gücünün desteğine sahip
olabilecektir” diyordu. Mısır’ın Al Moayyad gazetesi ise, hilafetin Mikado’ya
verilmesini öneriyordu. Mikado Emirü’l-müminin, Tokyo’da Darülhilafe olmalıydı.
Buna gerekçe olarak da, Rus-İngiliz-Fransız işbirliğine Türkiye’nin
dayanamayacağıydı. Ama Müslüman bir Japonya’nın katkısıyla dengeler değişirdi.
Bir Hintli şeyh de ayni fikirdeydi; “Çeşitli İslâm ülkelerindeki ulema,
Japonya’yı meziyetlerinin kökünü oluşturan gizli kaynağın hâlâ bilincinde
olmayan bir İslâm kavmi telakki ediyorlar. Gerekli olan tek adım, ihtida fikrini
gündeme getirmekten ibarettir. Böylelikle İslâmın bu bilinçsiz intikamcısı,
dünyadaki dinlerin en mükemmelinin yeryüzündeki egemenliğini sağlayacak olan
zaferi yönetmek üzere dinin sadık ve korkular lideri olacaktır”.
İşin ilginç yanı da, bu önerinin Abdullah Cevdet gibi adı ‘dinsize’ çıkmış
olanlar tarafından bile benimsenmiş olmasıdır. İçtihad dergisinin 12.
sayısındaki (Haziran 1906) yazısında şöyle demektedir; “... Azametli ve muhterem
Mikado’nun Müslüman dinini kabul etmeye hazır olduğu ve uyruklarının da onu
izleyeceği yolunda bir söylenti çıkartıldı. Bu akımın siyasî ve sosyal önemi,
özellikle islâm dininin başka hiçbir dinde hatta Buda dininde dahi olmayan,
mensuplarını kardeş edici kudrete sahip olmasından dolayı son derece önemlidir.
Dinimiz İslâmın bu özelliği gereğince, Mikado hatırı sayılır bir kudret
kazanabilirdi. Daha ileri gideceğim ve Mikado’nun sırf bu hadise ile meşru
yoldan bütün imtiyazlarıyla ‘Müminlerin Reisi’ sıfatını elde edeceğini söylemeye
cesaret edeceğim. Şunu da işaret etmek yerinde olur ki, Abdülhamid, İslâm
uleması nazarında bu sıfatı taşımayı hiçbir surette lâyık değildir...”.
Japonya’daki Tedkik-i Edyan Kongresi resmî bir kongre değildi ve vereceği karar
ile hükûmetin hemen teşebbüse geçmeyeceği belliydi. Ancak üyelerinin Japonya’nın
önde gelenlerinden oluştuğu düşünülürse, onların aldıkları kararın, gelecekte
uygulanacak olan bir harekette etkili olacağı da inkâr edilemezdi.
Bu konudaki bütün faaliyetler Avrupalılar tarafından endişe ile izleniyordu.
‘Japonya’da İslâmiyetin kabul edileceği’ haberinin duyulması, bu bölgelerde
çıkarları olan Avrupalı sömürgecileri bazı önlemler almaya sevketmiştir.
Misyonerler bu kongrenin kapatılması için ellerinden gelen her türlü fitne ve
fesadı araya sokmuşlardır. “Muhammed” adında bir kitabı Japonca olarak
bastırarak Japon köylerine varıncaya kadar ücretsiz dağıtmışlardır. Misyonerler,
bu kongreye İslâm âlimi gibi görünen kendi adamlarını da dahil etmek suretiyle,
İslâmı gözden düşürmeye çalışmışlardır. Bu şahıslar kaba, cahil görünüşlü ve
bilgisiz gibi davranarak İslâmiyeti aşağılayacaklardı.
Avrupalılar misyonerlerin, Hristiyanlığın yayılması için herşeyi yapmalarına
rağmen, İslâmiyetin Japonya’da hızla yayılmasından, Türk-Japon yakınlaşmasından
doğabilecek Japonya tehlikesi yani ‘Yeni Sarı Tehlike’den ve sömürgeleri altında
bulunan Müslümanlar arasında pan-İslâmizm havası doğması ve bundan dolayı
hilafete bağlanmalarından korktukları için bu kongreyi etkisiz hâle getirmek
istemişlerdir. Bu sebeple de her türlü ayrıntıyı kaçırmak istememişlerdir.
Mesela, Alman gazetesi olan ‘Deutsche Orient Correspondenz’de yayınlanan
Japonların İslâmiyeti kabul ettiğine dair haber araştırılmış ve ardında
Berlin’deki Jön-Türklerin bulunduğu sonucuna varılmıştır.
Bu kongreyi Avrupalılar tarafından beklenmedik bir tepkiyle karşılanması üzerine
bazı Japon aydınları kongreyi eleştirmişlerdir. Japonya’nın Nichi Nichi Shimbun
gazetesinin 17 Haziran 1906 tarihli nüshasında “Avrupa’da yayılan bir çeşit
yetersiz suçlamalar olsa olsa bazı politik entrikaların bir bölümüdür. Eğer
Japonya İslâm’ı devlet dini olarak kabul eder ve bütün Asya’daki Müslümanların
lideri pozisyonuna geçerse bu durum (Yeni Sarı Tehlike) olarak
adlandırılacaktır(...). Böyle bir teori ileri sürülmesi Japon halkını köklü bir
Sayfa 53
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
yanlış anlamadan kaynaklanıyor ve son derece yersizdir. İslâm’ı devlet dini
yaparak Müslümanlarla ittifak yapılacağı iddiası da öyledir. Millî bir dini
prensip olarak reddediyor ve bütün dinlere serbestlik tanıyoruz” demektedir.
Yazı Avrupa’nın her yanındaki din çatışmaları yüzünden çekilen sıkıntılardan
örnekler verdikten sonra şöyle devam ediyor: “Oysa Japonya sağladığı din
özgürlüğü ile bu sorunu hâlletmiştir. Bu durumda Japonya’nın yeni bir dini
devlete mal etmeye kalkışacağı sağduyu sahibi halkın hayalinden bile geçmez.
Bunun bir karmaşayı başlatmasından başka, Japonya’nın Türkiye ve İran gibi
zayıflayan ülkelerle aynı dini benimseyeceği insafsız bir suçlama değil midir?”.
Yazı ‘Japon + İslâm dünyası = Yeni Sarı Tehlike’ teorisinin Japonya’nın
yükselmesi karşısındaki Avrupa tepkisinin, aynı Musevilere karşı o sıralarda
Avrupadaki akıma benzer bir tepki yaratmak amacı güttüğü yargısıyla son
buluyordu. Neticede kongre bir karara varamadan sona ermiştir.
Osmanlı Padişahı’nın bu konuyla yakından ilgilenmesine rağmen, aktif olarak
harekete geçmediğini belirtmekte fayda vardır. Zira Japonya’daki Osmanlı sevgisi
daha etkili bir propaganda hareketiyle daha başarılı bir sonucu sağlayabilirdi.
Ancak Osmanlı Devleti bu fırsatı değerlendirememiştir, daha doğrusu
değerlendirmeye yanaşmamıştır. Abdülhamid bu arada Japonlara karşı sempatik
tavrını değiştirmemiş görünmekte, onların Basra Körfezi sahillerinde askerî
araştırmalarına izin vermekteydi. Japonlar da hemen her yıl Ertuğrul’un anısını
şehitlerin defnedildiği köyde törenlerle yaşatıyorlar ve bundan da Osmanlı
hariciyesini haberdar ediyorlardı.
Abdullah Cevdet, bu kongreye İstanbul’dan bir temsilci gönderilmediği için II.
Abdülhamid’i eleştirmiştir. Gaspıralı İsmail’in Japonya’daki kongreye temsilci
gönderilmemesine dair Tercüman’da yazdığı yazı üzerine Abdullah Cevdet, İsmail
Bey’e, “Bizim gazi-yi bi-medani, Japonya’nın İslâmiyeti kabul edeceği
şayiasından son derece muzdariptir. Şayet Tokyo’daki kongreye bir adam
gönderecek olursa, o mebusun vazifesi İslâmiyeti müdafaa ve uluvviyatını şerh
etmek olmayacak, bilakis Müslümanlardan ve Müslümanlıktan hazurunu tenfir etmek
olacaktır. Rusya’da meclis-i mebusan açıldığı vakit bizim gazi-yi bi-medani
hiddetinden bir hafta hasta yattı” şeklinde görüşlerini bildirmiştir. İsmail Bey
bunun üzerine Abdullah Cevdet’e cevap olarak Tercüman’da, Japonya’daki kongreye
İstanbul’dan bir temsilci gönderilmemesi karşısında hayrete düştüğünü, ancak bu
hayretinin herhangi bir han, sultan ya da emire yönelik olmadığını, sadece böyle
bir hadisenin daha iyi değerlendirilebileceğini düşündüğünü, buna karşılık bu
konuyla ilgili yazdıklarının hislerini yeterli derecede anlatamamış olduğunu
gördüğünü ifade etmiştir.
Daha önce de belirtildiği gibi Ahmet Fazıl Efendi, Sabah gazetesinin kendisine
yönelttiği Japonlar ve Japonya ile ilgili soruları cevaplandırmıştı.
Abdülhamid’in tahttan indirilmesine rastlayan bu mülakatta Fazlı Efendi’ye
yöneltilen sorulardan birisi de, “Hakan-ı sabık devrinde Japonyalıların din-i
İslâmı kabul edecekleri hakkında Dersaadet’te birtakım havadis çıkarılmıştı.
Japonyaca böyle bir tasavvurdan bahsedildi mi/” şeklinde idi. Fazlı Efendi bu
soruya, “Her memlekette mesail-i diniyye ve felsefiyye ile iştigal eden bir
zümre bulunuyor. Onlar böyle meselelerle iştigal ederler. Halbuki milletçe öyle
bir tasavvur yoktur” şeklinde cevap vermiştir.
Japonya’da Pan-İslâmizm Girişimleri ve İslamiyet’in Yayılması
Japonya’da 1909’dan Sonra İslâmiyet
İslâmiyet’e Hizmet İçin Çalışanlar
Fazlı Efendi, II. Meşrutiyet’in ilânından sonra Japonya’dan İstanbul’a gelmiş ve
Japonlar ve İslâmiyet hakkında pek çok açıklamalarda bulunmuştur. Bunlardan biri
de Sırat-ı Müstakim’e yaptığı açıklamadır. Dergi bu görüşmeyi “Japonya’da Din-i
İslâm İntişara Başlıyor” başlığı ile yayınlamıştır. Fazlı Efendi, Japonya’da
İslâmiyet’in çok yakından ve merakla incelendiğini, Japonlar arasında Müslüman
olanların sayısının her geçen gün arttığını, İslâmiyet’teki pek çok uygulamanın
Japon âdetlerine uyduğu için de diğer dinlere –özellikle Hristiyanlara karşıİslâmiyeti daha akılcı bulduklarını ifade etmiştir. Japonya’da “Genç
Hristiyanlar Cemiyeti”nin Hristiyanlığı yaymak için her şeyi yaptıklarını ancak
başarılı olamadıklarını, bunun sebebinin de “teslis” inancı olduğunu
belirtmektedir.
Fazlı Efendi Japonya’da bir mescit inşa edilmesi için girişimde bulunduklarını
ve daha sonra Bereketullah Efendi’den aldığı bir mektupta buna izin verildiğini
öğrendiğini de söylemiştir. Fazlı Efendi, Muhammet Bereketullah Efendi’nin beş
sene için Japonya’ya giden Hint ulemasından bir kişi olduğunu ve Japonya lisan
mektebinde Urdu lisanı muallimliği yaptığını, kendisinin İslâmiyet hakkında pek
faydalı olduğunu da belirtmektedir.
Japonya’da Müslüman olanların büyük bir sevinç ve ümitle karşılandığı
görülmektedir. Mesela bir Japon’un ihtida ettiği ve İslâmiyeti öğrenmek için
İstanbul’a geleceği haberi Türk basınında “Japonların fevc fevc mazhar-ı hidayet
Sayfa 54
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
olmalarını temenni” eden yaklaşımlarla karşılanmıştır.
Çin’de bulunan Ali Rıza Efendi, Sırat-ı Müstakim’e gönderdiği Pekin/ 25 Eylül
1910 tarihli mektubunda, Çin’de ticaret ile uğraşan iki Japonyalı’nın Müslüman
olduğunu bildirmektedir. Abdürreşid İbrahim Efendi’nin oğlu Ahmet Münir
Efendi’nin Tokyo’dan gönderdiği mektupta ise Muhammet Bereketullah Efendi’nin
hanesinde bulunanlardan üç Japon’un Müslüman olduğu bildirilmektedir. Bunlardan
Hatano’ya Mürşit, kayınpederine Ali ve Hatano’nun hanımına Fatma ismi
verilmiştir. Hasan Fehmi’de bu hadiseyi bildirmiştir. Hasan Fehmi’nin eniştesine
yazdığı bir mektubunu “İkdam”dan aynen “Ahenk” nakletmektedir. Burada Hasan
Fehmi’de, Ahmet Münir’in verdiği isimleri belirtmektedir. Sadece Hatano’ya Hasan
isminin de verildiğini ifade etmektedir. Bu yıllarda İslâmiyeti kabul eden
Japonların sayısının –çok olmamakla birlikte- arttığı görülmektedir. Ayrıca
Osmanlı Devleti’nden Japonya’ya öğrenci de gönderilmiştir. Adının açıklanmasını
istemeyen bir zengin, Japonya’ya tahsil amacıyla üç öğrenci göndermiştir.
Sırat-ı Müstakim, Avrupa’ya gönderilen talebelerin sayısına dikkat çekerek
Japonya ile aramızdaki münasebetlerin daha yakın olduğu böyle bir dönemde, bu
hareketin isabetli olduğunu ifade etmektedir.
Tokyo’da İngilizce olarak yayınlanan “Uhuvvet-i İslâmiye” dergisi, İstanbul’da
yayınlanan “El-Arab” gazetesinin âlem-i İslâm için öneminden ve üstlendiği
görevlerden övgüyle söz etmekte ve yeryüzünde darmadağınık bulunan milyonlarca
İslâm kavimlerinin birbirleriyle tanışmasını ve birleşmesini sağlayacak bu gibi
İslâm yayınlarının çoğalmasını arzu etmektedir.
Japonya’ya giden Fransız seyyahlarından Madam Bratije de, Japonya’nın hemen her
yerini görmüş olduğundan bu ülkede İslâmiyetin hızla yayıldığını söylemektedir.
Madam Bratije, misyonerlerin büyük miktarlarda paralar harcayarak pek çok
okullar, hastaneler açmalarına rağmen, birkaç Müslümanın paraları olmadığı hâlde
yaptıklarını yapamadıklarını, bunun sebebinin de Müslümanların halk ile çok iyi
kaynaşması olduğunu ifade etmektedir.
“El-İslâm” gazetesinin bir başmakalesinde de ifade edildiği gibi, 1909
tarihinden itibaren Japonya’da İslâmiyet hakkıyla yayılmaya başlamış, yüzlerce
kişi Müslüman olmuştu. Pek çok kişi de olmaya hazırdı. Bunun için de İslâmiyeti
daha iyi anlamak ve tanımak amacıyla, Tokyo’daki “Cemiyet-i İslâmiye”ye müracaat
ediyorlardı. Müslüman olanlar arasında, Japonya ayan ve eşrafından da birçok
kişi bulunuyordu.
Çin Müslümanları da, Japon Müslümanları ile birleşmek istiyorlardı ve bunun için
Japonya’daki Müslüman cemiyeti gibi bir cemiyet kurmuşlardı. Bu cemiyetin
Tunkin, Şanghay gibi şehirlerde şubeleri açılmıştı. Japon Müslümanlarının da
Müslüman cemiyetleri vardı. Tokyo’daki Müslüman okullarının idarecisi olan Hasan
Mürşid Efendi, Tunkin’deki Baş Müslüman Şurası’na bir layiha gönderip Japonya
Müslümanlarının durumuna dair bilgi vermiştir. Tunkin Müslüman Cemiyeti ayrıca,
Rusya Müslümanlarına da müracaat ederek imam ve muallim göndermelerini
istemiştir.
Japonya’ya gidenlerden ve burada İslâm adına hizmet edenlerden birisi de, daha
önce de ifade edildiği gibi Muhammet Bereketullah Efendi’dir. Bereketullah
Efendi ziyaret amacıyla İstanbul’a gideceği sıra, Asya-Gı-Kay cemiyetinden
Ohara, kendisine, “Japonlar, nail-i amal olmaları için âlem-i İslâm’dan nakden
bir muavenetten ziyade, dinen bir hizmet bekliyorlar... Ecnebi lisanlarına
vakıf, muktedir hocalar istiyorlar” diyerek Bereketullah Efendi’nin dikkatini bu
konuya çekmiştir.
Bereketullah Efendi ünlü Japon yazarlarından biri olan F. Nogoşido Umori’nin
“Hayat-ı Muhammet” adıyla bir eser kaleme alan ilk Japon âlimi olduğunu, isteği
üzerine de basılacak olan bu kitabın başına Arapça olarak “Bismillah,
Lailaheillallah ve Muhammeden Resulüllah” ibarelerini yazdığını ifade
etmektedir.
Pekin’de bulunan Ali Rıza Efendi ile Seyyid Tahir el-Hüseyni, 21 Mart 1911’de
Tokyo’ya gelerek, Ahmet Fazlı ve Muhammet Bereketullah Efendiler ile daha sonra
da Japonya’ya tahsil için gelen Tevfik, Fehmi ve Münir Efendiler ile
görüşmüşler, Japonya’da İslâmiyet hakkında bilgilerini artırmışlardır.
Japonya’ya tahsil için giden Tevfik, Hasan Fehmi ve Ahmet Münir Efendiler,
İstanbul’a gönderdikleri mektuplarda, Japonya hakkında elde ettikleri bütün
bilgileri vermeye çalışmışlardır. Mektuplarında gerek Japonya’da İslâmiyetin
durumu, gerekse Japonya’nın sosyo-ekonomik durumuna ait bilgiler vermişlerdir.
Bunların yanında ise bazen de gurbette Allah adına çalışan kişiler olarak içinde
bulundukları ruh hâllerini yansıtmışlardır. Buna bir örnek olarak Hasan
Fehmi’nin Sırat-ı Müstakim’e gönderdiği “Japonya’da Ramazan-ı Şerif” başlıklı
mektubu verilebilir.
Japonya’da Hintliler de bulunmaktaydı. 1902’de Japonya’da iki-üç Hintli talebe
varken 1907’de sayıları otuz kadardı ve kendilerine ait haneleri bile mevcuttu.
Ancak bunların hepsi Mecusi idi. 1912’de ise elli-altmış kadar Hintli talebeden
Sayfa 55
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
yirmi kadarı Müslümandı ve toplum hayatında Müslümanlar diğer talebelere
rehberlik etmekteydi. Ayrıca Tokyo’da “Altın Hint Cemiyeti” adında Hintli
Müslüman talebelerin çoğunluğunu oluşturduğu siyasî bir cemiyet de kurulmuştu.
Hintli Müslümanlar Japonya’da ticarete de aktif olarak katılmaktaydı.
Bunun yanında Tokyo’da bulunan “Yabancı Diller Okulu (Elsine-i Ecnebiyye
Mektebi)”nda on altı dil eğitim yapılmaktaydı ve okulun iki Müslüman öğretmeni
vardı. Bunlardan birisi Urdu dili öğretmeni Muhammet Bereketullah Efendi diğeri
Malaya dili öğretmeni Ahmet Bin Embe Efendi’dir. Öğretilen diller Çince,
Moğolca, Tibetçe, Siyamca, Urduca, Fransızca, Almanca, İngilizce, İtalyanca,
İspanyolca, Rusça vs. Okulun idaresi 1914 baharından itibaren de Türkçe şubesini
açmak fikrinde olduğunu söylemiştir. Bu şubenin açılmasıyla Osmanlı Devleti ve
Japonya arasındaki ticaretin gelişmesine büyük yardımı olacağı ümit edilmiştir.
Edebiyatçı Samizade Süreyya Beyefendi ise, Hindistan yoluyla kırk beş gün kadar
süren uzun bir yolculuktan sonra 20 Temmuz 1913’te Tokyo’ya ulaşmıştır. Samizade
Süreyya Bey, buradaki okullardan birine girerek, ilim tahsilinde bulunmak
arzusundadır.
Görüldüğü üzere 1906 yılındaki kongre girişiminin başarısızlığa uğraması,
Japonya’da İslâmiyetin yayılmasını isteyenleri pek de geri plâna atmamıştır. II.
Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra da Japonya’ya olan ilgi devam etmiş,
şahsî de olsa Japonya’da yapılan çalışmalardan rahatsızlık duyanlar olmuştur.
Özellikle Mısırlı Ahmet Fazlı ile Hintli Muhammet Bereketullah Efendilerin
Tokyo’da yayınladıkları El-İslâm gazetesinden İngilizler rahatsız oluyorlardı.
Çünkü gazete sadece Tokyo’da yayınlanmakla kalmıyor, İstanbul, Pekin gibi
yerlere de ulaştırılıyordu. Nitekim, Balkan savaşı sırasında gazete İngilizlerin
baskısı neticesinde kapatılmıştır.
Balkan Savaşı’nın Etkileri
Osmanlı Devleti’nin 1912-1913 yıllarında Balkan Devletleri ile yaptığı savaş
Japonya’da yakından takip edilmiştir. Balkan savaşında Osmanlı Devleti’ni
destekleyen Japonya’da çeşitli mitingler düzenlenmiştir.
“Japonya Amele-yi İslâmiye”si tarafından düzenlenen bir mitingde Osmanlı-İtalya
savaşına dair çeşitli nutuklar söylenmiş, İtalyanların Afrika-i Osmanî (Mısır ve
Libya)’de yaptıkları zulüm nefretle kınanmış ve insaniyet adına Mikado’nun
müdahalesi istenmiştir. Cemiyet, İslâm mücahitlerine verilmek üzere yardım
toplanması için de teşebbüsde bulunmuştur. Ayrıca savaşta yaralananların
tedavileri için bir Hilal-i Ahmer heyetinin gönderilmesine karar verilmiştir.
Tokyo Zadegan Mektebinde de verilen nutukların konusunu Balkan savaşları
oluşturuyordu. İtalyanlardan nefretle bahsedilen bu nutuklardan birisinde Avrupa
vahşeti üzerinde geniş olarak durulduktan sonra “Beyaz Bela”ya karşı, Japonların
ve Müslümanların vazifelerinden ve yakın bir süre sonra da hilal ile güneşin
birleşeceğinden bahsedilmekteydi.
Abdürreşid İbrahim’in oğlu Ahmet Münir ise genç Japonyalı arkadaşlarının kendisi
vasıtasıyla Balkan savaşını takip ettiklerini ve bir Osmanlı gibi harp
haberlerini merakla okuduklarını hatta şehit olanlar için bile büyük üzüntü
duyduklarını söylemektedir. Ahmet Münir bunun üzerine arkadaşlarını harbe
gönüllü olarak gitmeye davet etmiştir. Genç Japonlar bu daveti kabul etmiş,
ancak sulh yapılacağı haberleri üzerine bu teşebbüsten vazgeçilmiştir.
Ahmet Münir, talebeler arasında kurdukları ve yüzbir üyesi olan “Yüzbinler
Cemiyeti”ne, Japonların bir dilekçe vererek Osmanlı Darü’l-fünunu’nun
vatanlarını korumak amacıyla gazaya atılmalarını tebrik ve şehitleri taziye için
bir miting yapmak, bunu da İstanbul Darü’l-fünunu’na tebliğ etmek istediklerini
belirtmişlerdir. Yapılan mitinglerde Balkan savaşında Osmanlı Devleti’nin
yanında olduklarını ifade etmişlerdir.
Ahmet Münir, Japonya Waseda Darü’l-fünunu’nun, Yüzbirler Cemiyeti vasıtasıyla,
kendisine gönderdiği ve İstanbul’a iletilmesini istediği mektubu Sebilürreşad’a
göndermiştir. Mektup şöyledir:
“Aziz İstanbul Darü’l-fünunu arkadaşlarımız!
1912 senesi dahi 1911 senesinin müntehası gibi Devlet-i Aliyye için yine
muharebe ile nihayet buluyor. Vatanınızın toprağı yine dolu gibi kurşunlar, sel
gibi kanlarla sulanıyor. Müttefik Balkan ordularının zulmü âlem-i medeniyeti
inletiyor.
Taraftarlıkla meş’un bazı telgraf idarelerinin getirdiği haberlerin ne maksatla
neşr olunduğunu biz anladık. Çünkü hakikat mestur kalmaz.
Asırlardan beri dilaverane muharebe eden siz Osmanlıların yalnız bugün
mağlubiyete düçar olacaklarına ve hususen aralarında darülfünunlu arkadaşlarımız
gibi ali bir milletin tabakat manevrasına ait efradın bulunduğu bir ordunun
inhizama uğrayacağına bizi kimse ikna edemez.
Havadis-i sıhhiyeden olarak vatandaşlarınızdan Waseda Darü’lfünunu rahlelerinde
bizimle beraber bulunan Ahmet Münir İbrahim Efendi’den aldığımız haberlerden
darülfünununuzun vatanınızı himaye yolunda kanını feda eden Osmanlılar için
Sayfa 56
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
hastahaneye ifrağ olunduğunu, sizin ise meydan-ı harbe koştuğunuzu anlamıştık.
Bu fedakârane harekatınız sizin “mukaddes-i vatan” kelimesini ne kadar amik
manaları ile derk ettiğinizi bize isbat etti, toprağı kanla yoğrulmuş vatanımız
“Yamato”nun oğulları olan bizler dahi sizin vatanperverliklerinize âşığız;
kahraman Osmanlı ordusunun kahraman oğulları, her nev tebriğe şayansınız.
Ma-teessüf bu son günlerde gelen bazı haberler, Osmanlı Darü’lfünun talebesinden
meydan-ı harbe gidenlerden bir kısmının orada şehit düştüğünü iş’ar ediyordu.
Cenab-ı Hak onların ruhunu şad etsin. Mamafih bundan sizin müteessir
olmayacağınıza eminiz, zira siz vatan-ı mukaddisenizi himaye için her adımda
yüzlerce şühedayı esirgemez bir milletin oğullarısınız. Zira asabenizdeki asil
kan yine o Plevne kahramanı Asyalı Osman Paşa kanıdır!
Ey darülfünun ordusu, vatan-ı ceride himaye, sulhde nur-ı irfan ile tenvir etmek
gibi iki büyük şerefe haizsiniz. Size muhabbetimize samimi ihtiramımızı izhar
ile, sizi cihadınızda tebrik ile iftihar eyleriz.
Cihat ediniz! Cihat ediniz! Çünkü sayenizde büyük bir millet mesut olacak;
dağları, taşları takdir olunamaz güzel vatanınız mesut olacak! Siz de kesb-i
hürriyet edeceksiniz. Esaret başkalarına yakışır!
Cihat ediniz! Cihat ediniz! Namınızı serhatlerinizde altınlarla yazıp düşmana
karşı koysunlar. Cümlemiz kalben sizinle beraberiz.
Mücahitlerin hamisi Cenab-ı Hak’tır, cihat ediniz!
Samimi muhabbet ve ihtiramlarımızı takdim ederiz kardeşler!
Waseda Darü’lfünunu namına ‘Yüzbirler’”.
Japonya’da Türk dostu öğrenciler tarafından kurulan Yüzbirler Cemiyeti’nin
düzenlediği bu mitinglerde Japonlar başlarına fesler geçirerek, kutsal bir amaç
için savaşan ve bu uğurda şehitler veren Türk öğrencileriyle dayanışma içinde
olduklarını göstermişlerdir.
Beş yıl için Japonya’ya gelen Muhammet Bereketullah Efendi de İtalya’nın
Trablusgarb’a saldırması üzerine, Japonya’ya bu konuya ait bilgilerin yanlış
aktarıldığını, kendisinin bu yanlışlığı düzeltmek işini üstlendiğini, bunun için
de el-İslâm’ı siyasî bir tarzda yayınlamaya ve Müslümanların hukukunu korumaya
teşebbüs ettiğini ifade etmektedir. Böylece hem Osmanlılar hem de makam-ı
hilafet Japonlar nezdinde saygın tutulmuş olacaktı.
Ancak İngilizler bu yayınlardan rahatsız olmuş, Reuter Ajans bu girişimi kendi
propagandalarına mani telakki ederek aleyhte propaganda yapmıştır. Hatta Avam
kamarası üyelerinin bu konu üzerinde ısrarla durmaları, Kamil Paşa kabinesini
korkutmaya yetmiştir. Japonya’nın İngiltere sefiri de Japon hükûmetinden
El-İslâm’ın kapatılmasını istemiştir. Gerekçe olarak da, “Japonya’da intişar
eden ‘El-İslâm’ ve ondan evvel ‘Uhuvvet-i İslâm’mecelleleri Hindistan âlem-i
İslâmiyesinde pek büyük, pek müthiş bir İngiliz aleyhtarlığı saçmıştır.
İngiltere’nin müttefiki olan bir memlekette böyle asarın intişarına müsaade
etmek ise ittifakın mütekabil tesirlerini kaybetmemeye sebep olabilirmiş...”
şeklinde bir açıklama yapmıştır. Japon hükîmetinin El-İslâm’ın muharrirlerinden
olan Bereketullah Efendi’den ya profesörlükten resmen istifa ya da gazeteyi
yayınlamamayı tavsiye etmesi üzerine El-İslâm kapatılmış, yerine “Ziya-yı İslâm”
adında sadece dinî bir mecmua çıkarılmıştır.
Abdürreşid İbrahim ise, çıkarmakta olduğu “İslâm Dünyası” adlı dergide, bu vatan
topraklarının elden çıkmaması için bütün dünya Müslümanlarını Osmanlı Devleti’ne
yardım etmeye çağırmıştır. Japonya, Çin, Hindistan, Singapur, Cava ve
Malezya’daki dostlarına mektuplar yazarak onları cihada davet etmiştir. Gelen
cevaplarda, yardım toplanmaya başlanıldığı ve gönüllülerin İstanbul’a gelmek
üzere hazırlıklara başladığı yazıyordu. 14-15 Mart 1912 tarihlerinde Tokyo’da
çıkan bazı gazeteler Edirne’nin işgâlini siyah çerçeveler içinde halka
duyurmuşlardı. Edirne’nin işgâlinin siyah çerçeveler içinde ilân edilmesi,
Abdürreşid İbrahim’in Japonya’da Türkiye lehine oluşturduğu kamuoyunun
büyüklüğünü göstermesi açısından önemlidir. Abdürreşid İbrahim Edirne’nin 10
Temmuz 1913’de Bulgar işgâlinden kurtulması üzerine 10 Temmuz tarihînin Edirne
bayramı olarak kutlanmasını teklif etmiştir.
Yine İslâm Dünyası adlı dergi, Tokyo’da çıkan “İslâm Mecmuası”nda yayınlanan bir
yazıda, Çin ve Japonya Müslümanlarının istiklâllerini ve askerî kuvvetlerini
korumuş olan Türkiye ve Afganistan’a nasıl yardım etmek istediklerinin
yazıldığını ifade etmektedir. İslâm Mecmuası’na göre bütün Asya, Müslümanların
idaresine geçmeliydi.
Japonya’da Bir Kongre Tertibi ve Amerika’da Kongre Teşebbüsü
1906’da gerçekleştirilen Dinleri İnceleme Kongresi’nden sonra bu kez 1912
yılında Japonya’da yeni bir kongre düzenlenmiştir. Japon hükûmetinin dahiliye
nezareti müsteşarının başkanlığında açılan bir kongre Hristiyanlığın resmî din
olarak kabul edilmesi amacıyla tertip edilmiştir.
Hristiyanlığın resmî din olarak kabul edilmesi için bir kongrenin düzenlendiği
duyulunca, dünya basını bununla yakından ilgilenmiştir. Bazısı dahiliye
Sayfa 57
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
müsteşarının şahsî fikri olduğunu bazısı da yeni kabinenin Hristiyanlık
taraftarı olduğu için böyle bir işe izin verdiğini yazıyordu. Amerika basını
bunun Avrupa medeniyetinin tesirinden hasıl olduğunu iddia ederken, Rus basını
da Japonya’da bundan sonra Hristiyanlığın çok fazla ilerleyeceğini
belirtmekteydi. Japon basını ise bu mesele üzerinde durulması için henüz çok
erken olduğunu yazmaktaydı. Bütün bunlara karşı da İslâm âlemi sükût etmekle
yetiniyordu.
Ahmet Münir, bunun üzerine adını vermediği ileri gelen Japon siyaset
adamlarından birisiyle görüşmüş, kendisine “Japonya’da Hristiyanlığın resmî din
olarak kabul edileceğine ve Hristiyanlığı öğretmek için Japon hükûmetinin bir
meblağ tayin edeceğine dair bir şayia dolaşıyor, bu haberin aslı var mıdır?”
şeklinde bir soru yöneltmiştir. İsmi verilmeyen Japon siyaset adamının bu soruya
verdiği cevap, bu kongreyi açmaktaki amaçlarının Hristiyanlığı takdir veya kabul
için olmadığı, Japon ahalisi arasındaki dinlerin uleması ile müzakere edip vatan
ahalisi arasında birliği sağlamak olduğu şeklindedir. Hristiyanlığın himayesi
için ise Japon hükûmeti, Hristiyan talebeye de Hristiyanlığı öğretmek amacıyla
birer öğretmen bulundurmak kararı almıştır. Bu diğer dinler için de böyledir.
Japonya okullarında İslâm çocukları olsaydı, onlara da İslâmiyeti öğretmek için
öğretmenler tayin eder ve onları kongreye de davet ederek onlarla eğitim öğretim
metodları hakkında müzakerelerde bulunurduk diyen Japon yetkili, ayrıca bir
okulda bir dinin okutulmasının, masrafının hükûmet tarafından karşılanmasının
orada o dinin resmî din olarak kabul edildiği anlamına gelmediği kanaatindedir.
Aynı yetkili kongrenin amacını, Japonya’daki mevcut dinleri daha iyi tanıyarak
bu dinlere dahil olan Japonlar arasında ayrılık oluşmasını engellemek olarak
ifade eder.
Kongreye İslâm dinini temsil amacıyla sadece Hasan Mürşit Efendi Hatano
katılmıştır. Kendisi İslâmiyet hakkında itikadının tam olduğunu ancak yeni
Müslüman olduğu için kendi fikri olarak bir şey deme yetkisini kendisinde
görmediğini söylemiştir.
Görüldüğü üzere Japonya’daki bu kongreye, Hristiyanlığın resmî din olarak
kabulünü değil, Japonya’daki Hristiyan öğrencilerin eğitiminde Hristiyan
öğretmenlerin de bulunmasını ve bunun masrafının Japon hükûmeti tarafından
karşılanmasını sağlamıştır.
1913 yılında Amerika’da da bir din kongresi teşebbüsü olmuştur. Bu kongrenin
öncüsü Amerikalı Dr. Sanderland’dır. “Genç Hristiyanlar Cemiyeti” adlı misyoner
teşkilatının bir üyesi olan Dr. Sanderland, Japonya’da felsefi konferanslar
vermekteydi. Amerika ve Avrupa’da şubeleri bulunan bu cemiyetin ileri
gelenlerinden olan Dr. Sanderland’ın düşüncesi, Japonya, Rusya, Almanya, Fransa,
İngiltere, Balkanlar ve Trakya’yı gezmek daha sonra, İstanbul’da İslâm
ulemasıyla görüşerek onların, tertibi muhtemel olan bu kongreye iştirak
hakkındaki fikirlerini almak, Hindistan, Çin ve Moğolistan gibi yerleri de
ziyaret ederek Japonya’ya gelip bu seyahati hakkında konferanslar vermektedir.
Sonra da Amerika’ya gidecek ve orada kongrenin akdi için hazırlıkta
bulunacaktır.
Amerika’da toplanacak olan bu din kongresinin amacı, dünyada kabul gören
dinlerin felsefesi hakkında gerçek bilgiyi elde etmek ve arada bir yakınlaşma
aramaktan ibaretti. Japonya’da bulunan Müslümanlar arasında bu kongre önemli
görülmüş olmalı ki Bereketullah Efendi’nin girişimiyle Dr. Sanderland’a bir
yemek verilmiştir. Bu yemeğe farklı din ve ırkların ileri gelen isimleri
katılmış ve doktorun yapacağı seyahatten dolayı kendisini tebrik etmişlerdir.
Hatta Japonya’daki Müslümanlar bu kongreyi desteklediklerini açıkça
söylediklerinden ve kongreyi düzenleyenlere karşı son derece yakın
davrandıklarından dolayı buradaki Müslümanların sayısında artış olmasını
sağlamışlardır.
1914 yılında ise Amerikalı George Sherwoor Eddie, The Neid Era in Asia (Asya’da
Devr-i Cedide) adında bir eser hazırlamıştır. Bu şahıs Genç Hristiyanlar
Cemiyeti adındaki misyoner teşkilatının önde gelen üyelerinden ve Asya işleri
şubesinin umumî katibidir. Kendisi 1913 yılında da ünlü bir hatip olan John
Moant ile birlikte Asya’yı dolaşarak konferanslar vermişlerdi. Yazmış olduğu
kitabı da Asya’da yaptığı seyahatler neticesindeki izlenimlerini ihtiva
etmektedir.
Kitabında Asya’nın siyasî, iktisadî, sosyal açılardan ilerlemesi incelenmekte ve
sebepleri üzerinde durulmaktadır. Asya’nın bu ilerleyişinin Hristiyan
misyonerlerinin gayret ve teşviki ile olduğunu, Avrupa medeniyetinin Asya’ya
girmesinde Avrupalı tüccarlar, öğretmenler, konsoloslar gibi siyasî memurlar
vasıtasıyla olduğunu söylemektedir.
Asya’ya medeniyetin Hristiyan misyonerler tarafından getirildiğini ana konu
olarak işleyen bu kitaba ve bu fikre Ahmet Münir Efendi şiddetle karşı
çıkmıştır. Misyonerlerin medeniyet götürmek için değil, mensup oldukları
Sayfa 58
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
ülkelerin siyasî nüfuzlarını arttırmak için Asya’da çalıştıklarını
söylemektedir.
Misyonerlerin genç Asya anasırını ahlâken alçaltmak ve fikren ilerlemesini
engellemek için büyük paralar harcayarak kurdukları cemiyetlere bir karşılık
amacıyla, Japon ileri gelenlerinden birkaç kişinin himayesinde Tokyo okulları
öğrencileri arasından “Asyalı Terakkiperver talebe Cemiyeti” kurulmuştur.
Başkanlığına Ahmet Münir, katipliğine de Japonyalı Haruo Kubota getirilmiştir.
Asıl amaçları Asyalı öğrencilerin ahlâken, fikren, bedenen, ilmen ve iktisaden
ilerlemesine yardım etmekti. Cemiyetin üyeleri arasında Osmanlı, Çinli,
Japonyalı, Hintli, Koreli ve Siyamlılar da vardı. Cemiyetin Asya’nın her
tarafında şubelerini açmak için de girişimde bulunulmuştu. Müracaat etmek
isteyen öğrenciler için de Sebilürreşad’da şu adres yayınlanmıştır;
Japan Tokyo, Waseda University, The Secretary of Asiatic Student Progressive
Society, Mr. Haruo Kubota, (Political Report).
Görüldüğü üzere Japonya’da İslâmiyet bu döneme kadar bireysel faaliyetlerle bir
gelişme sağlamıştır. II. Abdülhamid’in Japonya ile kurmak istediği münasebet hep
pan-İslâmizm olarak değerlendirilmiş, Abdülhamid’in Rusya’yı ürkütmemek için
Japonya ile olan ilişkilerde dengeli davranması ile de, Osmanlı Devleti ile
Japonya arasındaki münasebetler çoğunlukla bireysel kalmıştır. Sultan
Abdülhamid’ten sonraki dönemde de Osmanlı Devleti’nin Japonya ile ilişkisini
kesmediği, ancak yine de etkili bir faaliyette bulunmadığı görülmektedir.
Misyonerlerin bu ülkedeki çalışmaları yakından takip edilmiş, onların
faaliyetleri Japonya’daki Müslümanlar tarafından engellemeye çalışılmıştır.
Belirtildiği gibi Osmanlı Devleti ile Japonya arasındaki münasebetler
pan-İslâmizm olarak değerlendirilmiş, Japonlar mı Müslüman oluyor yoksa Türkler
mi onları Müslüman ediyor sorusu hep Avrupalı’nın zihnini meşgul etmiştir.
1904’te yine Avrupa’nın etkisiyle, Türk basınında Yafes’e bağlanan Türk-Japon
kardeşliğinin, ırk kökenlerinin araştırılması sonucu Turan ırkında bulunduğunun
ortaya konması yer almıştı. Örneğin ünlü Türkolog Vambery, II. Abdülhamid’in
İstanbul’u ziyaret eden Japon prenslerine verdiği yemekte bu konuyu ortaya
atarak tarafların tepkisini görmeye çalışmıştı.
1917’deki Rus ihtilalinden sonra, 1920’de Kazan Türkleri başta olmak üzere,
Türkmen, Tacik, Özbek, Kırgız boylarından oluşan Muhammet Abdülhay Kurban Ali
başkanlığında altı yüz civarında bir grup göçmen Kore üzerinden Japonya’ya
gitmiş ve böylece Japonya’da ilk Müslüman Türk toplumu oluşturulmuştur. Küçük
bir grup da Newyork’a gitmiştir. Bunlar, gittikleri yerlerde ticaretle uğraşmaya
devam etmişlerdir.
Kurban Ali liderliğindeki bu Türkler, Japonya’da pek çok kitap neşretmişlerdir.
Ayrıca Japonya’da ilk defa Kur’an’ın Arapça baskısını gerçekleştirmişlerdir.
“Yani Yapon Muhbiri” adlı aylık mecmuayı çıkartmışlardır. 1935’te Kobe Camii,
1938’de de Tokyo Camii’nin ibadete açılmasını sağlamışlardır. Ayrıca 1977’de de
Osaka’da bir cami yapılmıştır.
Bugün Japonya’da iki yüz binden fazla Müslüman bulunduğu, elli binden fazla da
Japon’un Müslüman olduğunu ve Japonların İslâm’a karşı sıcak olduğunu,
Japonya’daki İslâm Merkezinin başkanı Salih M. Samarrai, Pakistan’ın başkenti
İslâmabad’da Dünya İslâm Birliği tarafından düzenlenen ‘Gelecek Yüzyılda
Müslüman Ümmeti’ konulu konferansta söylemiştir.
Japonya’da Pan-İslâmizm Girişimleri ve İslamiyet’in Yayılması
Abdürreşid İbrahim’in Japonya’daki Faaliyetleri
Rusya’da doğan ve Tatar Türklerinden olan Abdürreşid İbrahim, Türkistan,
Sibirya, Moğolistan ve Mançurya’yı dolaştıktan sonra, Rusya’nın Vladivostok
limanından kalkan bir vapurla Japonya’ya gitmiştir. Japonya’da “Rusyalı
Tatarlardan Müslüman bir seyyah” olarak tanınmıştır. 1908 senesinin sonlarına
doğru (ikinci kez) Japonya’ya giden Abdürreşid İbrahim burada yedi ay kalmıştır.
(17 Kasım 1908 – 19 Haziran 1909)
Abdürreşid İbrahim’in Japonya’da yaptığı en önemli faaliyet Müslümanlarla
Japonlar arasında hem “İttihad-ı Şark” hem de “İttihad-ı İslâm” propagandası
çerçevesinde yakınlaşmayı ve işbirliğini sağlamak için gayret sarfetmesidir.
Resmî bir sıfatı olmayan Abdürreşid İbrahim’in Japonya ziyareti, Japonların
İslâmiyeti, Osmanlıların da Japonları tanıması yolunda çok önemli bir adım
olmuştur.
Abdürreşid İbrahim’e Japonya’da büyük ilgi gösterilmiştir. Kontlar, prensler ile
görüşmüş, okullara, cemiyetlere davet edilmiştir. Bunlardan Japon politikacısı
dışişleri eski bakanı Kont Okoma ile yaptığı görüşmede, Kont, Abdürreşid
İbrahim’den önce Japonya’da üç Müslüman gördüğünü, birisinin İstanbul’dan
geldiğini ve birden fazla evliliği teklif ettiğini, kendisinin Japonların böyle
bir evliliğe itibar etmeyeceğini ve eğer İslâmiyet birden fazla evlenmekten
ibaretse, Japonların böyle bir dine ihtiyaçlarının olmadığını söylediğini ifade
etmiştir. Yine eski bakan, Mısır’dan bir adam geldiğini ve Mikado’ya İslâmiyeti
Sayfa 59
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
arzetmek niyetinde olduğunu ancak başaramadığını, ardında bir Hintli’nin
geldiğini, onun da çok kalmadığını söylemiştir.
Abdürreşid İbrahim, bu sözler üzerine, “-Siz bana kendi dinini neşretmek için
gelmiş bir adam gözüyle bakmayınız. Zira bizim dinimiz aynı hakikattir. Hakikati
aramak her insana lâzımdır. Biz onu kimseye teklif etmeyiz. Arayan kendisi
bulur” cevabını vermiştir.
Abdürreşid İbrahim Efendi, Japonya’da kaldığı süre içerisinde her kesimden
insanla temas kurarak, Japon toplumunu bir sosyolog gibi incelemiştir. Üst
mertebedeki Japonlarla görüşürken de siyasî yaklaşımlarını anlamanın yanında,
dinî açıdan nabız yoklamaktan da geri durmamıştır. Abdürreşid İbrahim’in
üzerinde durduğu diğer bir husus da, Hristiyanların misyonerlik faaliyetleri
olmuştur. Bu faaliyetlerin Japon ahlâkını bozucu nitelikte ve zararlı, ayrıca
bunlardan kurtulmanın en kısa yolunun da İslâmiyet olduğunu vurgulamıştır.
Ayrıca Abdürreşid İbrahim, hareketlerinde temkinli olmuştur. Eğer kendini
sevdirmeden ve kabul ettirmeden, İslâmiyeti tebliği amacıyla geldiğini
belirtseydi, bütün çabaları boşa çıkabilirdi. Çünkü batılı misyonerler buralarda
“İslâm çökmekte olan ülkelerin dinidir” görüşünü yaymışlardı. Böyle bir ortamda,
böyle bir tebliğ karşısında Japonlar, “İlk önce siz gidin kendinizi kurtarın”
diyeceklerdi. Halbuki Abdürreşid İbrahim, Japonlarla bir psikolog gibi temas
kuruyordu. Kendisine Rusya’da bulunan Müslümanların durumu ve hilafet hakkında
sorular soran Kont Maçora’ya, bu konular hakkında detaylı bilgiler vermiştir.
Yine kendisine Japonya’ya geliş amacını soran Prens İto’ya da şu cevabı
vermiştir; “Ben Rusyalı bir Tatar’ım. Dinim İslâmiyet’tir. Vaktiyle basın
dünyasında da bulundum. Bizim Tatarların mağdur bir millet olduğunu tarife hacet
görmüyorum. Hastanın arayacağı bir şey varsa devadır. Hastalığı gizlemek, ölümü
seçmek demektir. İşte benim de bu kadar uzun ve meşakkatli bir yolculuğu kabul
etmekteki maksadım budur”. Abdürreşid İbrahim ayrıca, “Japonya’ya İslâmiyet
girmemiş fakat İslâm terbiyesi Japonlara tabiat olmuş, İslâmiyette ne varsa, hep
Japonlar’da da vardır. Japonlar’da âdet olmuş, bizde ise dindir” diyerek Prens
üzerinde etkili olmuştur.
Abdürreşid İbrahim’in bu tutumu, Japonlar’da İslâmiyet’e karşı daha çok ilginin
oluşmasını sağlamıştır. Buna güzel bir örnek, Abdürreşid İbrahim’in özel bir
Japon kız okulunun mezuniyet törenine davet edilmesidir. Bu okulun özelliği,
Japon kızlarını “güzel ahlâk üzere yetiştirme” dir. Törende Abdürreşid
İbrahim’den bir konuşma yapması istenir. Çünkü okul müdürü, İslâm’ın güzel ahlâk
üzerindeki hususiyetlerini ve İslâm eğitiminin ahlâkla ilgisini merak
etmektedir. Abdürreşid İbrahim de Kutuga Kuku adlı bu Japon kız okulunda bir
konuşma yapar ve İslâm’ın temelinde ahlâk temizliğinin ve İslâmî eğitimin güzel
ahlâktan ibaret olduğunu, Hazret-i Muhammed’in güzel ahlâkı tamamlamak için
gönderildiğini söylemiştir. Abdürreşid İbrahim’in Japonya gezisi Osmanlı-Japonya
münasebetlerinin İslâm açısından en verimli dönemi olmuştur denebilir.
Abdürreşid İbrahim, Japonya’daki faaliyetlerini, Sırat-ı Müstakim’e gönderdiği
mektuplarında anlatmıştır. Dergide bunlar, “Japonya Mektupları” başlığı altında
ve “Sibiryalı Abdürreşid İbrahim/Tokyo” imzasıyla yayınlanmıştır. Abdürreşid
İbrahim mektuplarında dah çok Japonya’daki İslâmiyet üzerinde durmuştur. Bunu
kendisi şöyle ifade etmektedir: “Sırat-ı Müstakim, mecelle-yi diniyye
olduğundan, burada birinci defa olarak biz de mesele-yi diniyyeden söz açmayı
tercih ettik. Japonya’da din meselesi her ne kadar mühim bir mesele değilse de,
bizim için bu meselenin ehemmiyeti olacağı şüphesizdir”.
Abdürreşid İbrahim Japonya’ya ilk geldiğinde Hristiyan misyonerlerinin nasıl
büyük miktarlarda paralar harcayarak çalıştıklarını, İslâmiyet için ise sadece
Mısırlı Ahmet Fazlı Bey’in Japonya’da bir şeyler yapmaya çalıştığını
yazmaktadır. Fazlı Bey, Japonya’da İslâmiyet’in yayılmasına katkıda bulunurken,
Japonların bilim ve teknik tecrübelerinin, Mısır’a ve İslâm ülkelerine naklinde
de öncülük etmiştir. Bu amaçla, İstanbul’a da birçok defalar gitmiştir. Fazlı
Bey, Japonya’da iken Abdürreşid İbrahim ile büyük dostluk ilişkisi içinde
olmuştur ve Abdürreşid İbrahim onun bazı dinî yazılarını Japoncaya tercüme
ederek yayınlamıştır.
Abdürreşid İbrahim, misyonerlerin daha önce yayınladıkları iki yüz sayfa kadar
“Muhammed” adlı kitabın Japonya’da İslâmiyetin aleyhine olduğunu, buna karşılık
Japon ileri gelenlerinden bazılarının, İslâm’ın esaslarını anlatan İngilizce bir
kitabın hazırlanmasının iyi olacağını söylediklerini belirtmektedir. Böyle bir
kitabı Japoncayada çevirerek herkesin yararlanmasnıı sağlayabileceklerini ifade
etmişlerdir. Abdürreşid İbrahim’e göre, böyle bir eserin İngilizcesi bile
Japonya’da yararlı olabilecektir. Çünkü hemen her Japon İngilizce biliyordu.
Abdürreşid İbrahim’in Sırat-ı Müstakim’e bu durumu bildirmesi üzerine dergi
idaresi, İslâm ulemasından Muhammet Ferit Vecdi Efendi’nin, daha önce
Japonya’daki Tetkik-i Edyan Kongresi’ne sunduğu ve kendilerinin tercüme edip
yayınladıkları dinî muhtıranın bu amaç için uygun olduğunu belirtmiştir.
Sayfa 60
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Abdürreşid İbrahim, Japonların Tokyo’da bir mescit inşa edilmesi için kendisine
müracaat ile buranın Tokyo’da İslâm dini için bir merkez olmasını teklif
ettiklerini ve eğer Abdürreşid İbrahim ve diğer Müslümanların binayı yapacak
olurlarsa, Japonların da mescit, medrese için gereken yeri vereceklerini
söylemişlerdir. Abdürreşid İbrahim, bunun üzerine, “Biz de böyle bir şey zaten
aramakta idik, asıl seyahatten maksadımız da böyle bir kapı açmak idi”
demektedir. Abdürreşid İbrahim, mescidin inşası için yardımda bulunmak
isteyenlerin yardımlarını Yokohama’da ticaretle uğraşan Türab Alizade Hacı Veli
Mehmet Efendi’ye gönderebileceklerini belirtmiştir. Mescit ve medrese binasının
tamamlanmasından sonra, yardımda bulunanların istedikleri takdirde isimleri ile
birlikte, yardım miktarlarının bir kitap şeklinde basılacağını ve bütün yardımda
bulunanlara da birer nüshasının gönderileceğini ifade etmiştir. Bu konuyla
ilgili olarak Kazan’da yayınlanan Beyanü’l-Hak gazetesi ile Türkiye’de Sırat-ı
Müstakim risalesinde ayrıntılı makaleler yayınlanacaktır.
Abdürreşid İbrahim’in Japonya’daki Faaliyetleri
Asya-Gı-Kay Cemiyeti (Asya Savunma Gücü)’nin Kurulması
Ayrıca Japonya’da İslâmiyetin yayılması için çalışacak bir cemiyetin Tokyo’da
kurulmasına karar verilmişti. Ancak cemiyetin amacının İslâmiyetin yayılması
olduğu söylenirse, pek çok hücumlara maruz kalınabilirdi. Hiç olmazsa kısa bir
süre için de olsa, bu durumun saklanması gerekiyordu. Bu sebeple cemiyetin adına
“Asya Kuvve-i Müdafaası (Asya Savunma Gücü)” manasını ifade eden Asya Gı Kay adı
uygun görülmüştü.
Cemiyetin programı “Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz” hadis-i şerifinin
manasını esas alıyordu. Cemiyetin devamını sağlamak için de, cemiyete
katılanların, “Ahdi yerine getirin. Doğrusu verilen ahidde ulviyet vardır. (İsra
Sûresi, 34)” mealindeki âyet-i celileyi aynen vicdanına rehber etmesi şart
olunmuştu. Böylece 18 Cemaziyelevvel 1327/7 Haziran 1909’da Asya Gı Kay Cemiyeti
kurulmuştur. Başkanlığına ünlü Japon diplomatlarından olan ve Müslümanlığı seçen
Ohara (Ebubekir) getirilmiştir. Üyeleri arasında Mevlevi Bereketullah Sahip,
Hacı Veli Türab Alizade, Abdülgafur Mülkcizade Tîb Ali, Kakaci Vâlâ ve
Japonya’nın önde gelen bazı büyük adamları da bulunuyordu. Cemiyetin üyelerinden
Hacı Veli Türab Alizade’ye, Abdürreşid İbrahim, Ohara’nın kendisine mescit için
hazırlanan arsanın senedini vermiştir. Çünkü Hacı Veli Türab Alizade tanınmış
tüccarlardandı ve Japonya’da daima bulunacaktı. Ayrıca bu kişi mescit yapımı
işlerine de seçilmişti.
Cemiyet kuruluş amacını şöyle açıklamıştır: “Asyalılar birbirlerine emniyet
edemiyor veya muvakkat bir asayiş için yahut tükenmek bilmeyen harslarından
dolayı bir aileye mümasıl olan cemiyetleri için de birbirlerini öldürüyorlar.
Ve binnetice istilacı garplıların şarka yürümelerine meydan açıyorlar. Bu
meseleyi nazar-ı itibara almazlarsa Asya’nın istikbalinden korkmalıdırlar.
Hakikaten Asyalılar tabian ahlâk-ı hissineye adat-ı müstahsineye ve fikir ve
ahlâk-ı müşterekiye maliktirler. Binaenaleyh, Asya’nın tenmiye ve ıslahına
sarf-ı gayret etmelidirler. Bu keyfiyete kani olduğumuzdandır ki Asya Gı Kay
cemiyetini tesis ettik”.
Cemiyetin yayın organı olarak “Daito/Maşrık-ı Azam” isimli bir dergi Tokyo’da
yayınlanmaya başlamıştır. İlk nüshası Sırat-ı Müstakim’e gönderilmiştir. Sırat-ı
Müstakim’in verdiği bilgiye göre, Daito’nun ilgili nüshası elli sekiz sayfadan
oluşmaktadır. Sadece iki sayfası Fransızca diğer sayfalar ise Japoncadır.
Cemiyetin nizamnamesi ve talimatnamesi ilk nüshada yayınlanmıştır. Talimatnamesi
şöyledir;
1. Cemiyet Asya’da bulunan hükûmetlerin mevcut durumlarını muhafaza etmek ve
ilerlemesini sağlamak için çalışacaktır. Özellikle şunlar üzerinde duracaktır:
Ziraat, maarif, iktisat, coğrafya, uluslararası ilişkiler, politika ve askerî
meseleler.
2. Cemiyetin incelemeleri ve düşünceleri kendi dergisinde yayınlanacaktır.
3. Cemiyet, Çin, Siyam, Hindistan, İran, Afganistan ve Türkiye’de ve Asya’nın
önemli noktalarında şubeler kuracaktır.
4. Cemiyet Asya kıtasındaki çeşitli ülkelerin durumlarını yakından bilmek için
seçeceği üyeler vasıtasıyla tahkikatta bulunacaktır.
Japonya’ya tahsil için giden Ahmet Münir, Hasan Fehmi ve Mehmet Tevfik Efendiler
bu cemiyet tarafından karşılanarak ağırlanmışlardır. Hatta, The Hochi Shimbun
gazetesinde, İsamura Hanım’ın yazdığı ve Türk talebeler hakkındaki makale
yayınlanmıştır. “Türk Misafirlerimizin Japonya Hayatı ve Japonlar Hakkındaki
Mülahazaları” başlığındaki bu makalede yazar, Türk talebeleriyle ilk
karşılaşmasını ve talebelerle kendisinin ilk izlenimlerini anlatmaktadır.
Asya Gı Kay Cemiyetinin Japonya’da kurulması Osmanlı Devleti’nde memnunlukla
karşılanmıştır. Cemiyetin İslâmiyeti Japonlar arasında yaymak amacıyla kurulduğu
basında yer almış ve adı “Japon Cemiyet-i İslâmiyesi” şeklinde de
yayınlanmıştır. Hristiyanlığın Japonya’da çok çaba gösterilmesine rağmen etkili
Sayfa 61
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
olmadığı, Japonlara İslâm gibi bir dinin gerekli ve uygun olduğu, bu sebeple
Japonya’ya bir ilmî heyetin gönderilmesi lüzumu yayınlanan makalelerde
belirtiliyordu. Hatta bu iş için genç âlimlerden Hoca Şevket Efendi, Hoca Fatih
Efendi gibileri de önerilmekteydi. Japonya’daki bu cemiyetin kurucularından olan
Abdürreşid İbrahim Efendi’nin de bu heyetin refakatine tayin edilmesinin uygun
olacağı ifade edilmekteydi.
Abdürreşid İbrahim’in Japonya’daki Faaliyetleri
Japonyalı Hacı Ömer (Yamaoka) Efendi ile Münasebetleri
Ömer Yamaoka, 1909 yılında Abdürreşid İbrahim ile birlikte hacca giderek ilk
Japon hacısı olmuştur. Ömer Yamaoka hac ziyaretinden sonra yine Abdürreşid
İbrahim ile İstanbul’a gelmiş, çeşitli konferanslar vermiştir. Yamaoka
konuşmalarını Rusça yapıyordu. Kendisi için pek çok ziyafetler verilmiş (mesela
İttihad ve Teâvün Kulübü tarafından), bu davetlerde Japonya hakkında verdiği
bilgiler ve kendisinin bir Müslüman-Japon olarak verdiği izlenim, Japonya
lehinde bir propagandaya katkıda bulunmuştur.
6 Nisan 1910’da İstanbul’dan Japonya’ya gitmek üzere ayrılan Ömer Yamaoka,
ayrılmadan önceki Sırat-ı Müstakim idaresini ziyaretinde, Japonya’da İslâmiyetin
yayılması için bütün gayretiyle çalışacağını söylemiştir. Nitekim Japonya’ya
döndükten sonra, hem şeyhülislamlığa, hem de Türk gazetecilerine mektuplar
gönderip, iki ülke ilişkilerinin geliştirilmesinin ve Japonya’da İslâmın
yayılmasına destek verilmesini ısrarla tekrarlamıştır. Bir yıl sonra Temmuz
1911’de Yamaoka’nın Port Arthur’daki komutanı Nogi, İstanbul’a gelmiş, Sultan,
veliaht ve Harbiye Nazırı tarafından ağırlanmıştır. Diğer yandan Çin’e yerleşen
iki Japon Müslümanın da (Ahmet Naci ve Muhammed Fevzi) medrese kurmak, hayır
işlerine bol para dağıtmakla, Japon Müslümanlığının propagandasını yaptıkları da
bilinmektedir.
Abdürreşid İbrahim’in Japonya’daki Faaliyetleri
Konferansları
Abdürreşid İbrahim İstanbul’da verdiği konferanslarında yaptığı seyahatlarden
ayrıntılı olarak bahsetmiştir. Özellikle Japonya hakkında epeyce bilgi
vermiştir. Çin, Singapur, Mekke’ye ait izlenimlerini bile anlatırken Japonya’ya
atıfta bulunmadan geçememiştir.
Verdiği konferanslarda Ömer Yamaoka’da bulunmuş, Yamaoka’yı, “1909’da şeref-i
İslâm ile müşerref olmuş Japonya mutebaranından bir zattır, darulfününda Çin
muallimidir” şeklinde takdim etmiştir.
Abdürreşid İbrahim konuşmalarında Japonya’yı her yönüyle övmektedir. Japonların
gelişmelerini, batıyı tamamen taklit etmemiş olmalarına bağlamaktadır. Bunlardan
birisi dillerine sahip çıkmalarıdır. Batı’dan öğrendikleri ve aldıkları
kelimeleri aynen kullanmak yerine, bunlara kendileri isim vermiştir. Mesela,
“gazete” yerine, “şimbun (Shimbun)”u kullanmışlardır. Japonlar için “onlarda
Avrupa da tahsil etti. Fakat bizim gibi memleketlerine elbise getirmediler. İlim
ve marifet getirdiler” diyerek Japonlara karşı sempatinin artmasını sağlarken,
İslâmiyet propagandası yapmayı da ihmal etmemiştir. Japonların ahlâk ve
faziletlerinin İslâm ile büyük bir uyuşma içinde olduğunu, bu sebeple de
yıllardan beri Japonya’da çalışan misyonerlerin çok az sayıda Japon’u Hristiyan
yapmalarına karşılık, İslâmiyetle yeni tanışan Japonların İslâmiyete çok daha
fazla ilgi gösterdiklerini ifade etmiştir.
Konferanslarında Rus-Japon Harbi’ne değinen Abdürreşid İbrahim, bu savaştaki
Japon zaferinin sebebini milli ahlâka bağlamaktadır. Japonların, “biz ahlâk-ı
milliyemiz sayesinde galebe ettik” sözlerini hatırlatarak bunun için “Ahlâk-ı
Milliye Muhafazası Cemiyeti” adıyla bir cemiyet kurduklarını, Türklerin de buna
ihtiyaçları olduğunu söylemiştir.
Abdürreşid İbrahim’in, İttihad ve Terakki’nin Bursa şubesinde ve ayrıca Şehzade
Kulübü’nde verdiği konferanslar, âlem-i İslâm’ın durumu ve doğunun istikbali
hakkında olmuştur. Abdürreşid İbrahim’in anlattıklarını teyit etmek amacıyla
bazen söz isteyenlerde olmuştur.
Bütün konferanslarının ana fikri Japonya’nın milli ahlâkına sahip çıkarak maddî
gücünü arttırması olmuştur. “Evvela ahlâk olmalı, sonrada kuvve-i maddiye
bulunmalı. İkisi beraber giderse, Japonlar gibi olursa o vakit az zaman içinde
Avrupa’yı titretiriz. Japonların terakki etmesinin sebebi, onlar maddiyat ile
maneviyatı nazar-ı itibara almışlar, onun için ilerlemişler; eğer böyle olmazsa
terakki mümkün değildir”.
Abdürreşid İbrahim Japonya’da kaldığı yedi aylık süre içersinde yaptığı yoğun
faaliyetlere rağmen istediği asıl siyasî amacına ulaşamamıştır. Amacı Japonları
hilafete bağlamaktı. Ancak II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi, Rus-Japon
harbinden sonra Rus-İngiliz yakınlaşması ve Japon-İngiliz ittifak anlaşması gibi
bazı hadiselerden dolayı bu başarılamamış, böylece Osmanlı-Japon yakınlaşması da
engellenmiştir. Buna rağmen Abdürreşid İbrahim’in Japonya’da yaptığı faaliyetler
sayesinde Japonya’da İslâmiyet’in temeli atılmış ve Abdürreşid İbrahim
Sayfa 62
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
İslâmiyet’in Japonya’da resmî dinler arasında yer almasında büyük rol
oynamıştır.
Abdürreşid İbrahim’in Japonya’ya II. Abdülhamid tarafından gönderildiği kanısı
yaygındır. Bunun sebebi de Padişah’ın Abdürreşid İbrahim’den haberdar olmasıdır.
Sultan Abdülhamid, Fethi Okyar’a, Abdürreşid İbrahim’den Japonya’da iken bir
mektup aldığını, Japonya’daki halkın manevî yönden tatmin olmadığını,
İslâmiyet’in bu ülkede tanıtılması için de ilmî kudreti yerinde şahsiyetlere
ihtiyaç olduğunu yazdığını ifade etmiştir. Yani kendisinin herhangi bir
desteğinin olduğuna dair bir kayıt yoktur. Ayrıca, Abdürreşid İbrahim’in Japon
Müslümanlarının Osmanlı temsilcilerinden şikâyet etmeleri ve bütün bu olumsuz
durumların II. Abdülhamid yüzünden olduğunu ve ondan sonra artık işlerin
düzeleceğini ifade etmesini göz önüne aldığımızda bir işbirliğinden sözetmek
zorlaşacaktır. Netice olarak diyebiliriz ki, Japonya’nın yaklaşımı ticari
gayeler ve Rusya ile meselesinde bir siyasî destek bulmak, II. Abdülhamid’in de
çizdiği devletlerin genel amaçları çerçevesi dışına çıkmadığı görülmektedir.
İlişkilerde, İslâmiyet’in çekici bir lokomotif görevi gördüğü açıktır. Gerçekten
de o yıllarda Japonya’nın Rusya’yı yendikten sonra İslâmiyete gireceği genel bir
kanı olmuş ve bütün Müslüman basınında manşetlerden inmemiştir.
Abdürreşid İbrahim daha sonra Japonya’ya tekrar gitmiştir. Doğu Türkistan
bölgesinde bulunduğu sırada buradan Japonya’ya geçerek çeşitli faaliyetlerde
bulunduğu ve onun Türkistan bölgesine gitmeden önce Atatürk ile görüşerek,
Atatürk’e bu bölgedeki faaliyetleri hakkında bilgi vermek için söz verdiği ve
ayrıca bu bölgeden Japonya’ya gittikten sonra Japonya’nın durumu ile ilgili
bilgileri de yine Atatürk’e gönderdiği, 1924’te kızı Fevziye Hanım’a gönderdiği
mektuptan anlaşılmaktadır. Abdürreşid İbrahim mektubunda, 1924’te Japonya’da her
tarafta radyoda sabah saatlerinde, saat yedide, haftada üç defa yarım saat
İslâmiyete dair yayın yapıldığı ve batılı misyonerlerin büyük miktarda paralar
harcayarak Hristiyanlık propagandası yaptıklarını belirtmiştir. 1925’in
sonlarında Abdürreşid İbrahim yeniden Türkiye’ye dönmüştür.
1933’te Türkiye’nin Japonya büyükelçisi Ahmet Hulusi Bey’in gayretiyle tekrar
Japonya’ya giden Abdürreşid İbrahim, 1944’teki vefatına kadar on yıl Japonya’da
İslâmiyet için çalışmıştır. 1909’da Tokyo Camii projesine teşebbüs etmiş iken
otuz sene sonra yine kendi gayretiyle bu işi gerçekleştirmiş oldu. 1938’de
açılan Tokyo Camii’nin ilk imamı olmuş ve vefatına kadar da bu görevde
kalmıştır. İslâmiyetin Japonya’da resmî din olarak kabul edilmesini Abdürreşid
İbrahim sağlamıştır. O yıllarda Japon kanunları din olarak Japon dinleriyle
sadece Hristiyanlık ve Yahudiliği tanımıştı. Girişimler neticesinde, 1939
yılında Japon parlamentosu, Hristiyan Japonların ve Hristiyan olan İmparator’un
kardeşinin karşı çıkmasına rağmen İslâm dini Japonya’da resmî din olarak
tanınmış ve Japonya’nın her tarafında teşkilat kurmasına izin verilmiştir.
Japonya’da İslâmiyetin yerleşmesine ve Japonlarla Müslümanlar arasında işbirliği
hususuna büyük gayretler sarf eden Abdürreşid İbrahim 31 Ağustos 1944’te 87
yaşındayken vefat etmiştir ve Japonya’da defnedilmiştir.
Osmanlı - Japon İmparatorlukları’nın Karşılaştırılması
Coğrafî Konum
Japonya ve Osmanlı Devleti jeopolitik konumları itibariyle farklılık
arzetmektedir. Japonya bir ada devleti olduğu için büyük ölçüde yabancı
etkilerin dışında kalabilmiştir. Deniz, Japonya için doğal bir savunma hattı
olmuştur. Böylece Japonlar başka milletler tarafından herhangi bir istilaya
maruz kalmamış, hatta o milletlerin kültür ve medeniyetlerinden de istediklerini
almışlardır.
Japon insanı dünyadan izole edilmiştir, bu manada yalnızdır. Tabiatla baş
başadır, çok zor hayat şartları içinde yaşar. Bir tarafta uçsuz bucaksız denizde
ve sonsuzluk içindedir, diğer tarafta adaların belli sınırları ve imkânları
içinden çıkamamanın psikolojik tesiri altındadır. Şinto dini Japon insanını epey
yumuşatmış, Konfüçyüs ahlâk anlayışı ise belli kalıplara sokmuştur. Disiplinli,
birlik ve beraberliğe bağlıdırlar.
Türklerin ise, millet olarak yapısının oluşumunda iki önemli unsur rol
oynamıştır. Bozkır veya göçebe ruhu ile İslâm prensipleri. Bozkır insanı da
adalı insan gibi yalnızdır, hayat şartları zordur. Türkler daha sonra göçebe
hayatlarını bırakırken, teşkilatçılık, hareket kabiliyeti, lider bulma ve
yetiştirme gücüne sahip olmuşlardır.
Hem Türk, hem de Japon insanı (bozkır ve adalı), başka kültürlerle
karşılaşmışlardır. Bozkırlılar daha çok başka kültürlerin ayağına gitmiş,
adalıların ise çoğunlukla kültür ayaklarına gelmiştir.
İki ülke coğrafî konum olarak da farklıdır. Japonlar batıdan uzaktılar. Hem
Avrupa hem de Amerika ile temas kurmaları çok zordu. Ayrıca Japonya 1603’ten
itibaren de Hristiyanlığın Japonlar arasında yayılmasını engellemek için
kapılarını bütün yabancılara kapatmıştı. 250 yıllık bu kapanış 1853’de Tokyo
Sayfa 63
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Körfezi’nde üç siyah gemi görününceye kadar devam etti.
Osmanlı Devleti’nin toprakları ise önemli merkezlerdeydi. Bir kısmı Avrupa
topraklarını kapsıyordu. Bu sebeple Avrupa ile devamlı temas hâlindeydiler ve
Hristiyanlıkla da iç içe bulunuyorlardı.
Japonya ise kendileriyle temas eden yabancı kültürleri de içlerinde
eritebilmiştir. Tarihi boyunca küçük bir adanın sunduğu dar olanaklar ile
kalabalık bir nüfusu besleyebilmek sorununu yaşayan Japonya’da, zaman zaman
karşılaşılan deprem ve tayfun gibi afetler de bu sorunun derinleşmesine yol
açmıştır. Çok basit bir biçimde ifade edilecek olursa, Japon kültürü bu sorun
üzerine inşa edilmiştir.
Osmanlı - Japon İmparatorlukları’nın Karşılaştırılması
Yabancı Nüfuzu
Her iki ülkenin coğrafî konumları sebebiyle, biri Asya’nın doğusunda diğeri
batısında olması sebebiyle, askerî, politik ve ekonomik alanda doğrudan pek
fazla münasebetleri olmamıştır. Ancak Rusya’nın batıda boğazları ele geçirerek
Akdeniz’e inmek, Doğu Avrupa ve Balkanlarda birer slav birliği kurmak amacı ile
Osmanlı Devleti ile devamlı bir çekişme, hatta savaş hâlinde olması, doğu Japon
denizine hakim olmak ve Uzakdoğu’daki amaçlarını elde etmek gayretleri yüzünden
de Japonlarla politik sürtüşme ve hatta askerî çatışma da bulunması, çok uzak
bölgelerde olmasına karşın, bu ortak düşman nedeniyle Osmanlı Devleti ile
Japonya’yı, politik, ekonomik ve jeostratejik alanda birbirlerine destek olmaya
ve işbirliğine zorlamıştır. Bu durum İngiltere’ye karşı da geçerliydi. Çünkü
Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu Akdeniz’e, Basra Körfezi ve hatta Ortadoğu’ya
hakim olan jeopolitik konumu, dünyanın herhangi bir yerinde çıkacak savaşları
doğrudan veya dolaylı olarak etkileyecek durumdadır. Nitekim 1904-1905 Rus-Japon
harbinde Rus donanması boğazları geçip, Akdeniz’e çıkamamış, bu sebeple de
Ruslar Uzakdoğu’da Japonlar karşısında yenilgiye uğramışlardır.
Sultan Abdülhamid ise iki ülke arasında şöyle bir karşılaştırma yapmaktadır;
“Japonya’yı Osmanlı ülkesine benzetmek ve bunun Padişahı’ndan onun İmparator’u
gibi başarı beklemek ne kadar uygun olur bilmem! Japonya Atlas Okyanusu’nun bir
tarafına çekilmiş, adalara yerleşmiş, tek din, tek millet olarak millî birliğini
sağlamış büyük bir cemiyet, dünyada hiç benzemediği bir kıta varsa, o da bizim
biçare memleketimiz. Kürtle Ermeni’yi, Rumla Türk’ü, Arapla Bulgar’ı nasıl
birleştirirdim?...” Sultan, Mikado’nun Japonya’da kendisinin Osmanlı Devleti’nde
karşılaştığı engellerle karşılaşmadığını söylemektedir ve şöyle devam
etmektedir; “Ben, mesela Doğu Anadolu’da küçük bir yol yaptırsaydım, Rusya
kıyamet koparırdı. Bununla beraber yavaş yavaş çalıştım. Oralarda okul gibi, yol
gibi imar işlerinin büyük bir bölümü, benim zamanımda ortaya konmuştur. Bu
konuda benden önce gelen padişahların hepsinden daha mutluyum.
Mikado’nun çevresinde toplanan devlet büyüklerini ben bulamadım. Gerek olanlarda
ve gerekse benim yetiştirdiklerimde daima bir şey vardı ki, her ilerleme
hevesini nefessiz bırakıyordu”.
Sultan Abdülhamid Osmanlı Devleti’nin en büyük problemi olarak şunları
söylemektedir; “Bizi her şeyden fazla felâkete iten, büyük devletlerin
entrikalarıdır. Bu devletler, tabiiyetimizdeki milletleri, arka arkaya isyana
teşviketmek suretiyle, bizi her sene daha fazla sıkıntıya düşürmektedirler. Her
sene, bu uğurda hiç faydasız sarfettiğimiz milyonlarla ne kadar lüzumlu şeyler
yapılabilirdi. Fakat büyük devletler, geniş teşkilatlı İmparatorluğumuzu inşa
edecek ne zaman bıraktılar ne de sükûnet! Gene büyük devletlerin sebebiyle
halkımızı ilerletmeye imkân bulamadık. Bütün bunlar bizim zayıf kalmamızın
sebebi oldu. Bize de hiç olmazsa on senelik bir sulh tanınsa Japonların o kadar
methedilen terakkilerini, biz de yapabilirdik. Onlar Avrupalıların pençelerinden
uzak olduklarından, bize nazaran bahtiyardırlar, emniyet içinde yaşamaktadırlar.
Maalesef biz, tam Avrupalı sırtlanların geçiş yerine çadırımızı kurmuşuz”. Yani
Osmanlı İmparatorluğu her çeşit dış baskıya açıktır. Bu göz önüne alındığında
savunma harcamalarının maliyetinin de yüksek olacağı doğaldır. Ancak,
Japonya’nın böyle bir zorunluluğu pek de olmamıştır. Japonya’nın bugünkü
zenginliği düşünüldüğünde, savunma maliyetinin az olması ortaya çıkmaktadır.
Bununla birlikte dış ticaret, Japonya için önemlidir ve iç ticaret ne kadar iyi
olursa olsun bunun mutlaka dış ticarete de aktarılması gerekir. Waseda
Üniversitesi Ticaret Şubesi öğretmeni Amano, 1914’te Ahmet Münir ile yaptığı
görüşmede Türklere de bunu önermektedir.
Ayrıca Osmanlı Sultanı Müslüman toplumların sömürgeleşmesi arttıkça adından daha
çok bahsedilen Hilafet makamının da sahibidir. İslâm dininin yöneticisi
olmasının yanında, Hristiyanlığın Ortodoks kanadının da bir bakıma kontrolü
elindedir. Üstelik üç semavi dinde kutsal sayılan Kudüs’te Sultan’ın
topraklarındadır. Yani din, siyasal ve sosyal en ağırlıklı ögedir. Japonya’da
ise ne bireyler, ne de devlet için bir din sorunu yoktur. İsteyen inancında
serbesttir. Dolayısıyla Japon toplumunda ne Haçlı seferi, ne de cihad gibi
Sayfa 64
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
kavramlar vardır.
Denilebilir ki yabancı nüfuzu, Japonya’yı Osmanlı Devleti gibi kolay kolay
deviremiyecek ve Osmanlı Devleti’nde başarılı oldukları gibi başarılı
olamayacaklardır. Çünkü Japonya’nın coğrafî konumu kendisi için oldukça
elverişlidir. Ayrıca Avrupalılar, Japonya’nın gelişmesini daha önceden farkına
varabilseler ve bu gelişmede de başarılı olacaklarını görebilselerdi, şüphesiz
Japonya’yı da Türkiye gibi ezerlerdi. Ancak Avrupa bunu farkedip çözüm buluncaya
kadar “şems-i şark” tulu’ etmiştir.
Osmanlı - Japon İmparatorlukları’nın Karşılaştırılması
Eğitim - Öğretim
Japonya’da tek ulus ve tek dil öğesi, büyük ölçüde çok erken çözülmüştür.
Osmanlı Devleti’nde ise millet, mezhep ve dil farklılıkları vardır ve bunları
bağdaştırmak zorundadır.
Japonların XIX. yüzyıl sonlarında yüzde kırkının okuma-yazma bildiği
hesaplanırken, bu Osmanlı Devleti’nde ancak yüzde beştir. 1910’larda okul
çağındaki 6.8 milyon çocuktan 6.6 milyonunun yani yüzde 97’si mecburi eğitime
tabi’ tutulmuştur.
Osmanlı Devleti on milyon kilometre kareden daha geniş bir alana yayılmıştır ve
kilometre kareye düşen kişi sayısı üçtür. Bazı yerleri bomboş, bazı yerleri ise
çok yoğundur. Bu sebeple XIX. yüzyıl koşulları göz önüne alındığında, iletişim
ve ulaşımın çözümlenmesi çok güç bir yapıdadır. Japonya’da ise XIX. yüzyılın
ikinci yarısında kilometre kareye 90 kişi düşmektedir. Bu sayının İngiltere için
70, Fransa için 65 olmasıda dikkatten uzak tutulmamalıdır.
Japonya’nın gelişmesinin temelinde yatan en önemli etkenlerden birisi,
“hizmet/iş ahlâkı” olarak gösterilmektedir. Buna örnek olarak Abdürreşid
İbrahim’in seyahatine dair kaleme aldığı kitabından alıntılar yapan Sırat-ı
Müstakim’in yayınladığı “Japonlar Adam yetiştirmek için Nasıl Çalışıyorlar!...”
başlıklı yazı verilebilir. Burada bir Japon mareşalinden söz edilmektedir.
Rus-Japon harbinde galibiyetler kazanan mareşal Oyama, bir okulun müdürlüğünü
üstlenmiştir ve haftada bir gün ailesini görüp, diğer günlerini okulda
öğrencileri yetiştirmekle geçirmektedir. Kendisine sebebi sorulduğunda, birkaç
yılda kendisi gibi binlerce Oyama yetiştirmek istediği cevabını vermiştir.
Japonların millî ahlâklarına dair verilen bu örneğin dışında, Japonya’da 1868’de
İmparator olan Meiji’nin yayınladığı bir beyanname de verilmektedir. Beyanname
de Japonların millî saadetlerinin, israftan kaçınmakta ve saadelikte olduğu,
bunun doğrultusunda eğitim ve öğretime büyük önem verilmesi gerektiği
belirtilmiştir.
Adliye Nezareti’nin Paris’e gönderdiği öğrencilerden olan Yusuf Kemal
(Tengirşek) Bey, Türk sefaretinin aracılığıyla, Japonya’nın Paris sefaretinden
öğrenci yetiştirme hakkında bilgi edinmek istemiştir. Müsteşar M. Adaşi ile
yaptığı görüşmede, Adaşi kendisine Japonya’nın daha önce İngiltere ve Amerika’ya
öğrenci yolladığını, 1870 harbinden sonra Avrupa’da büyük bir millet olan
Almanya’ya gönderdiklerini söylemiştir. Fransa’da ise bir-iki tane
öğrencilerinin olduğunu, bunları da sadece tiyatroculuk öğrendiklerini ifade
etmiştir. Yusuf Kemal Bey bunların ışığında, Osmanlı Hükûmeti’ne, bu görüşmeyi
ve bundan sonra Osmanlı Devleti’nin de öğrencilerini sadece Fransa’ya değil,
başka ülkelere de göndermesini, ayrıca Fransa’da da sadece Paris’e değil, Paris
dışındaki Fransız üniversitelerine de gönderilmesi lüzumunu yazmıştır.
Osmanlı - Japon İmparatorlukları’nın Karşılaştırılması
Batılılaşma
Ziya Gökalp, bu konuda şunları söylemektedir; “Bir millet, tekamülünün yüksek
merhalelerine çıktıkça, medeniyetini de değiştirmek mecburiyetinde kalır.
Mesela, Japonlar son asırda aksa-yı şark medeniyetini terk ederek garp
medeniyetine girdiler.
Bu hususta en bariz misali Türklerde görürüz. Çünkü, Türkler içtimaî
tekâmüllerinin üç ayrı merhalesinde biri birine benzemeyen üç muhtelif medeniyet
zümresine girmek mecburiyetinde kaldılar. Türkler, kavmi devlet hayatı yaşarken,
aksak-yı şark medeniyetine mensuptular. Sultani devlet devrine geçince, şark
medeniyetine girmeye mecbur kaldılar. Bugün millî devlet devrine geçtikleri
sırada da, içlerinde garp medeniyetine dahil olmağa azmeden kuvvetli bir cereyan
vücuda geldiğini görüyoruz”.
Dickinison’a göre (Lowes Dickinison, An Essay on the Civilizations of India,
China, and Japan, London, 1914), medeniyet umumidir. Bu sebeple bir milletin
medeniyetten sadece istediği şeyleri alabileceği görüşünde biraz şüphelidir.
Doğu, “batının sadece tekniğini, ilmini alacağız, onun baş döndürücü telâşını,
karışıklığını, çirkinliklerini almayacağız” dese de bunun mümkün olmadığı
görüşündedir ve şunu eklemektedir; “Şark istese de istemese de, bütün bu
fenalıklarda bizi takip edecek, biz daha yüksek bir safha-yı medeniyete vusul
için nelerin arasından geçmiş isek, bütün bunların arasından geçecektir”.
Sayfa 65
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Buna karşılık Japonya, batının üstünlüğünü farketmekle birlikte, ondan en
sağlıklı bir şekilde yarar sağlamayı başarabilmiştir.
İki ülkenin Avrupa’daki gelişmelere yaklaşımındaki fark, doğrudan doğruya
bugünkü seviye farkına tesir etmiştir. Türkiye, “batılılaşmak” amacıyla,
millete, millî kültür ve dinamiklere dayanan çeşitli üst yapı (görüntü)
değişiklikleriyle meşgul olagelmiş, Japonya ise “kalkınmak” amacıyla Avrupa’nın
ilim ve tekniğini alıp, bunları Japon milletinin iç dinamikleriyle
birleştirerek, kendine özgü bir model ortaya koymuştur. Japonya batı
medeniyetinin getirdiği bütün imkânları son derece iyi kullanmış, dört elle
sarılmış ancak Hristiyan olmamıştır. Japonlar millî seciyyelerini ve ahlâklarını
korumuşlardır. Japonya’nın kültürüne sahip çıktığı, Çin’in Batı medeniyetinden
nasıl etkilendiği ile de izah edilebilir. Port-Sait’te Çinli gençlerle yapılan
bir sohbette gençler şunları söylemişlerdir; “Bir kısmımız Fransa’ya, bir
kısmımız İngiltere’ye tahsile gidiyoruz. Çin şimdi Japonya gibi değişiyor.
Çin’de tamamen Avrupalılaşmış ailelerde vardır. Uzun saçlar kesiliyor, millî
serpuşlar kalkıyor, şapka giymekte taassub gösterilmiyor, kızlarımız,
kadınlarımız da tıpkı Avrupalılar gibi giyinmeye, yaşamaya alışıyor. Tiyatrolar
açılıyor, Avrupa’nın bütün ulum ve fünunu iktibas ediliyor, yeni tarzda
mektebler, fabrikalar, müessesat-ı medeniyye küşad olunuyor.
Asya’da uyanmakta olan en geç kalan biz Çinlileriz. Japonlar garplılaşmak
sayesinde mevcudiyet-i millîye ve siyasiyelerini kurtardılar. Biz Asyalılar
Asyalı kaldıkça milletimiz, istiklâlimiz tehlikededir”. Yani Çin ile Japonya
arasında da “batılışma” nın farklı algılandığı görülmektedir. Japonya batı
medeniyetini alırken, millî ahlâkını korumaya çalışmış ve bunu başarmıştır. Çin
ise, batının teknik ve kültürünü birlikte almakta bir sakınca görmemiştir.
Japonya’da İslâmiyetin yayılması için çalışan Abdürreşid İbrahim’de, Türk ve
İslâm dünyasını sömüren batı emperyalizmi ile şiddetle mücadele edilmelidir
düşüncesindedir. Kendisi batılılaşma taraftarı olmakla birlikte batının amansız
düşmanıdır. Çünkü ona göre Türk ve İslâm dünyasının geri kalmışlığının sebebi
cehalet ve batı emperyalizmidir. Bu sebeple batıdan sadece ilim ve teknik
alınmalı, örf ve âdetlerimiz korunmalıdır. Türk ve İslâm dünyası güçlü
olabilirse batı emperyalizmi ile başa çıkabilir. Abdürreşid İbrahim batılılaşma
ve batı emperyalizmi ile mücadelede Türk ve İslâm dünyasına yardımcı olabilecek
tek ülkenin Japonya olduğu fikrini savunmaktadır. Ona göre Japonya doğuda
parlayan bir yıldızdır ve bu yıldız Türk ve İslâm dünyasına yardımcı olacak tek
ülkedir. Japonların ilim ve teknolojide ilerlemesine büyük sempati duymaktadır.
Ayni modelin Türk ve İslâm dünyasını da başarıya ulaştıracağına inanmaktadır.
Bugün batılılaşma isteklerimize ikinci bir alternatif olarak düşünülen Japon
modeli dikkate alındığında, Abdürreşid İbrahim’in hiç de haksız olmadığı ortaya
çıkmaktadır.
1920-1938 yıllarında, iki ülke arasındaki karşılaştırmalarda da şu sonuçlara
varılabilmektedir;
1. Batının kültür ve metodunu alan Türkiye, daima batının bir üyesi olmak
istemiştir. Oysa Japonya batı kültür ve metodunu örnek alırken, batı kültür ve
medeniyetinin bir üyesi olmayı asla istememiştir. Bu durum Japonya’nın kendi
kültür ve geleneğine olan bağlılığı ile batıya duyduğu antipatiden
kaynaklanmaktadır.
2. Türkiye’de yapılan her reform İmparatorluk’la ve ona bağlı kurumlarla bağını
koparmak amacını gütmüştür. Japonya’da ise çoğu gelenekler korunmuştur. (Örneğin
yazı, kıyafet, imparatorluğun dinsel mevkii kaldırılırken hanedanlığa
dokunulmaması gibi...)
3. Gerek ırk, gerekse kültür ve geleneklerine olan bağlılıkları, Japonya’nın
kapılarını batıya tamamen açmasını engellemiştir.
4. Türkiye’de hanedanlık ve onunla ilgili kurumlar kaldırıldığı hâlde, ayni
şeyler Japonya’da korunmaktadır.
5. Japonlar teknik alanda büyük gelişmeler göstermişler, okuma-yazma meselesini
de hâlletmişlerdir. Türkiye’de hâlledilememiştir.
6. Japonya’nın teknik alandaki gelişmesi gözönüne alınmazsa, Türkiye 1920 ile
1938 arasındaki reformları ile Asya devletlerinin başında gelmektedir
denilebilir.
Burada son olarak, “Osmanlılığın Atisi” nin sahibi Cami Bey’in sorusunu
belirtmeden geçemeyeceğiz.
Osmanlı ordusunu yeniden örgütlemekle görevli olan Von der Goltz Paşa, günlerini
Boğaziçi’nin keşif haritalarını yapmakla geçirirken, ayni amaçla Japonya’ya
gönderilen Alman generali Von Meckel kısa zamanda görevini tamamlayarak
Almanya’ya dönmüştür. Cami Bey’in bu durum karşısında sorusu şudur; Alman
generalleri her iki ülkede de benzer görevleri yapmaya çalışıyor. Neden
Tükiye’deki yapamıyor?. Buna Ahmet Münir Bey’in Tokyo’da katıldığı bir sergide,
göl kenarında düşündükleri ile bir ölçüde cevap verilebilir: “Göl sahilindeki
Sayfa 66
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
uzun umumî sandalyelerden birine oturup ‘biz ne için bunları yapamıyoruz, bize
kim hâil oluyor? Ne gibi mevâni’ bizi böyle terakkiyattan men ediyor!’ diye
düşünüyordum. Hatırıma devr-i sabıkın tarihi, kapitülasyonlar, Avrupa’nın
rekabeti gibi mütenevvi’ sebepler geldi. Her birini bir bir tetkik ettim,
hiçbirisinin esaslı bir mani olabileceğine hükm edemedim. Demek ki yalnız bir
sebep kalıyordu. O da bizde ki vatanperverlik kelimesinin anlaşılamamış olması
idi...”.
Türk - Japon İlişkileri ( 1876 - 1908 )
Sonuç
Türk-Japon ilişkilerinin başlangıç tarihi olarak şimdiye kadar kesin bir tarih
verilememişse de, günümüzden yüz yıl kadar önce başladığı bilinmektedir.
Türk-Japon ilişkilerinin kurucusu II. Abdülhamid’dir ve O’nun döneminde Ertuğrul
Fırkateyni’nin Japonya’ya yaptığı seyahat, iki ülke münasebetlerinde temel
olarak alınmaktadır.
Münasebetlerin geç başlamasının sebebi, aradaki coğrafî uzaklıktır ve belki de
XIX. yüzyıla kadar Japonya’nın kendini dış dünyaya kapatması ve dünya siyasî
ilişkilerine katılmamış olmasıdır. XIX. yüzyılın ikinci yarısına doğru artık
Japonya batılı devletlerin çıkar bölgeleri arasına girmiştir. XIX. yüzyılda
Avrupa ve Amerika gibi dünyanın güçlü devletlerinin yayılması, Osmanlı ve Japon
İmparatorlukları’nı birbirlerine yaklaştırmıştır. Çünkü iki İmparatorluk da bu
güçlü devletlerin nüfuz sahalarında bulunuyordu. Bu devletlerin kendi nüfuz
bölgelerindeki siyasî, ekonomik ve kültürel faaliyetleri iki ülke ilişkilerinin
geri plana atılmasına sebeb olmuştur.
Osmanlı ve Japon İmparatorlukları arasındaki münasebetlerin başlatılması ve
geliştirilmesi, Osmanlı Padişah’ı II. Abdülhamid (1876-1909) ve Japon Mikadosu
Meiji (Mutsohitso/1868-1912) dönemlerinde olmuştur. Münasebetlerin gelişmesinde
de başlıca iki hadise önemli rol oynamıştır: Bunlardan birincisi, Türk gemisi
Ertuğrul’un Japonya’yı ziyareti, ikincisi Rus-Japon harbinde Japonya’nın
kazandığı zaferdir. Ertuğrul’un Japonya ziyareti, Japon halkında Türkiye ve
Türklere karşı bir sempati uyandırmış, geminin ziyareti, dönüşünde batması;
şehitlere, yaralılara gösterilen ilgi, kazazedelerin İstanbul’a getirilmesi gibi
hadiseler de ilişkiler de bir istikrar sağlamıştır. Rus-Japon harbi ise,
Japonya’nın Rusya gibi güçlü bir devleti yenmesi açısından Osmanlı Devleti’ni
etkilemiştir. Bu olumlu etki Osmanlı hükûmeti ve halk efkârı üzerinde olmuştur.
Japonya doğulu bir devlet olarak batılı bir devleti yendiği ve ardından batının
sadece tekniğini alıp kendi kültürünü bozmadığı için örnek alınmıştır. Bu da iki
devlet arasındaki münasebetlerin gelişmesinde önemli bir etken olmuştur.
I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti ile Japonya arasındaki ilişkiler, iki
devletin ayrı ayrı taraflarda yer almaları yüzünden bozulmuştur. Bu durumda iki
ülke ister istemez karşı karşıya gelmiştir.
Osmanlı Devleti savaşa Almanya yanında girerken, Japonya Almanya’ya savaş ilân
etmişti. Savaşın sonunda “Sevr Anlaşması” ile Osmanlı İmparatorluğu’nun
toprakları İtilaf Devletleri tarafından paylaşılmıştır. Japonya da İtilaf
Devletlerinin bir üyesi olduğundan bu anlaşmayı imzalamıştır. Ancak Japonya, bu
savaşta sadece Almanya’nın pasifikteki sömürgeleri ile ilgilenmiştir. Almanya’ya
da bu sebeple savaş açmıştır. Savaşın sonunda Almanya ile yapılan Versailles
Antlaşması (28 Haziran 1919) ile Japonya, Almanya’dan Marianne, Marshall ve
Caroline Adalarını ve Çin’den de Kiaochow’u almıştır. Japonya için savaş bundan
ibarettir. Nitekim 18 Ocak 1919’da toplanan Paris Konferansı’nda da pasif
davranmıştır. Çünkü Avrupa ile ilgilenmiyordu.
Sevr’den önce 30 Ekim 1918’de imzalanmış olan Mondros Mütarekesi’nin 1.maddesi
gereğince, İtilaf Devletleri filoları ile birlikte Japon filosu da İstanbul’a
gelmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından ve Lozan Antlaşması’nın yürürlüğe
girmesinden sonra, Türk-Japon ilişkileri tekrar başlamıştır. Hatta Lozan
konferansı sırasında büyükelçi Baron Hayashi, insaflı davranışlarıyla Türkiye
Cumhuriyeti temsilcilerini memnun etmiştir.
1925’te karşılıklı elçilikler kurulmuştur. Diplomatik ilişkiler ardından ticarî
ilişkileri de getirmiştir ve bu işi organize edecek bir cemiyet kurulmuştur.
1930’da Türk-Japon Ticaret ve Seyrisefain antlaşması imzalanmıştır. 1931’de
Japonya İmparatoru’nun kardeşi Prens Takamatsu Türkiye’yi ziyaret ederek,
Mustafa Kemal Paşa ile görüşmüştür.
Bundan önce de 1926’da bir Japon filosu İstanbul’a gelmiş ve filonun kumandanı
Amiral Yamamoto Ankara’ya geçerek Gazi Mustafa Kemal Paşa ile görüşmüştür.
II. Dünya savaşı sonlarına doğru ise, yine Türk-Japon ilişkileri kesintiye
uğramıştır. Bu kesintinin sebebi, I. Dünya savaşında olduğu gibi aradaki
herhangi bir anlaşmazlık değil, uluslararası dengeler ve bu dengelerde Türkiye
ve Japonya’nın aldığı yerdir. Türkiye 23 Nisan 1945’te Japonya’ya savaş ilân
etmiş, kesilen ilişkiler ancak 1952’de başlayabilmiştir. Türkiye II. Dünya
Sayfa 67
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
savaşından sonra Tokyo’daki büyükelçiliğini kapatmış (6 Ocak 1945), 8 Eylül
1951’de San Francisco’da Japonya ile barış anlaşması imzalandıktan sonra 13
Eylül 1951’de başkonsolosluk açmıştır. Büyükelçilik ise 6 Haziran 1952’de
açılmıştır. Japonya’nın Ankara’daki büyükelçiliği ise 14 Mart 1953’de
açılmıştır.
XX. yüzyılın sonlarında artık Türk-Japon ilişkileri daha sağlam temellere
oturmuş gözükmektedir. Kültürel faaliyetler, haftalar, sergiler, konserler vb.
gibi alanlarda devam etmektedir. Kalkınmakta olan Türkiye ile kalkınmış olan
Japonya arasındaki ekonomik ilişkiler de artmaktadır ve artması beklenmektedir.
Türkiye’deki otomobil ve elektronik eşya pazarında Japon mallarının çokluğu ve
Japon şirketleri ile Türk şirketlerinin ortaklığı bunu doğrular niteliktedir.
Belgeler
Türk - Japon İlişkileri Kronolojik Tarihi
1887- Japon İmparatoru Meiji’nin yeğenlerinden Prens Komatsu’nun İstanbul’u
ziyareti ve İmparator’un yazılı dostluk mesajını Sultan Abdülhamid’e sunması.
1890- Padişah’ın özel temsilcisi, Amiral Osman Paşa’nın Ertuğrul Fırkateyni ile
Japonya’ya gelişi. 16 Eylül günü Ertuğrul’un tayfuna yakalanarak Kushımoto
sahillerinde batışı, Osman Paşa dahil 587 denizcimizin şehit oluşu.
1891- Kurtarılan 69 denizcimizin Japon kruvazörleri Kongo ve Hiyei ile
İstanbul’a dönüşleri. Kushımoto’da Ertuğrul Anıtı’nın yapılışı.
1892-99- İki ülke arasında resmî diplomatik ilişkiler kurulmasına ilişkin
muhtelif temas ve müzakereler.
1904- Rus-Japon savaşını gözlemlemek üzere Osmanlı subaylarının Mançurya’ya
gidişi.
1905- Japon galibiyetinin Türkiye’de büyük sevinç yaratması.
1908- Osmanlı İmparatorluğu’ndaki “Genç Türk” hareketinin Japonya’daki Meiji
reformlarını model olarak benimsemesi.
1923- I. Dünya Savaşı sonrasında, Japonya’nın Lozan Anlaşması’nı imzalaması.
1925- Tokyo’da Japon-Türk Derneğinin kuruluşu. Türkiye ile Japonya arasında
resmî diplomatik ilişkilerin kuruluşu.
1929- İki ülke arasında ilk ticaret anlaşmasının akdi.
1930- İki ülke arasında bir ticaret ve seyr ü sefain anlaşması akdi.
1931- Japon-Türk Derneği Şeref Başkanı Prens Takamatsu’nun Türkiye’yi ziyareti
ve Atatürk tarafından kabul olunuşu.
1934- Rusya’nın Kazan bölgesinden hicret eden Tatar Türkleri’nin Kobe’deki ilk
genel kurul toplantılarını yapışları, Kobe’de bir cami inşasının
kararlaştırılması. (1935’de açılmıştır.)
1936- Japonya’nın Montreux Boğazlar Sözleşmesi’ni imzalaması.
1937- İki ülke arasında bir ticaret anlaşması akdi.
1938- Tokyo Camii’nin açılışı. (1985’de gördüğü hasarlar nedeniyle yıkılmıştır.)
1950- II. Dünya Savaşı sonrasında, BM Kore harekatına katılan Türk Birliği’nin
ilk olarak Tokyo’da konuşlanması.
1952- İki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması.
1954- Tokyo’daki Türkiye Büyükelçiliğinin bugün bulunduğu mahale taşınması.
1955- İki ülke arasında yeni bir ticaret ve ödemeler anlaşması akdi.
1956- Türk Dış İşleri Bakanı Sayın Fatin Rüştü Zorlu başkanlığında bir
parlemento heyetinin Japonya’yı ziyareti.
1957- İki ülke arasında vize muafiyet anlaşması akdi.
1958- Başbakan Sayın Adnan Menderes’in Japonya’yı ziyareti.
1959- Milli Savunma Bakanı Sayın Etem Menderes’in Japonya’yı ziyareti.
1960- Japon Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın Türkiye’yi ziyareti.
1962- TBMM’nde Türk-Japon Parlamento Dostluk Ligi kurulması. (Başkan: Senato
Başkanı Sayın Suat Hayri Ürgüplü)
1963- Hâlen Japon-Türk Derneğinin şeref başkanı olan Prens Mikasa’nın Türkiye’yi
ziyareti.
1966- Japonya’nın BM 29. Genel Kurul Toplantıları’nda, Kıbrıs konusunda tarafsız
kalması.
1967- Japonya’nın Aksu Kâğıt Fabrikaları için 15.7 milyon dolarlık kredi
vermesi. (İlk Japon kredisi.)
1968- Japon Dış İşleri Bakanlığından bir heyetin Türkiye’yi ziyareti. Dıet’te
(Japon Parlamentosu) Japon-Türk Parlamento Dostluk Ligi kurulması ve üyelerinin
ülkemizi ziyareti.
1969- Dış İşleri Bakanı Sayın İhsan Sabri Çağlayangil’in Japonya’yı ziyareti.
1970- Japon Ekonomik Kuruluşlar Federasyonu (KEIDANREN) Heyetinin Türkiye’yi
ziyareti.Devlet Bakanı Sayın Refet Sezgin’in Japonya’yı ziyareti. Bir grup Japon
parlamenterin Türkiye’yi ziyareti. DPT Müsteşarı Sayın Turgut Özal’ın Japonya’yı
ziyareti. Japonya’nın, içlerinde Ayvacık (Hasan Uğurlu) Barajı ve Hidroelektrik
Santralide yer alan beş proje için 50 milyon dolar tutarında kredi vermesi.
Sayfa 68
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
1973- Bazı Japon bakanlarının Türkiye Sınai Kalkınma Bankası’na 10 milyon dolar
tutarında kredi açmaları.
1975- Dış İşleri Bakan Yardımcısı Tadafumi Hatano’nun Türkiye’yi ziyareti ve
Başbakan Sayın Süleyman Demirel’e Japonya Başbakanı Mıkı’nin yazılı mesajını
tevdi etmesi.
1976- Japon Ekonomik Kuruluşlar Federasyonu (KEIDANREN) Heyeti’nin Türkiye’yi
ziyareti.Kangal dahil bazı termik santraller için 160 milyon dolarlık kredi
açılması.
1977- Tokyo’daki yeni Türkiye Büyükelçiliği binasının tamamlanması. (Mimarı:
Kenzo Tange)
1978- Bir grup Japon parlamenterin Türkiye’yi ve KKTC’ni ziyareti. OECF
(Overseas Economic Cooperation Fund) tarafından Hasan Uğurlu Barajı için yeni
bir kredi açılması.
1979- Dış İşleri Bakanı Sayın Gündüz Ökçün’ün Japonya’yı ziyareti.
1980- Japonya’nın Türkiye’ye özel yardım olarak OECD çerçevesinde 100 milyon
dolar tahsis etmesi.
1981- Başbakan yardımcısı Sayın Turgut Özal başkanlığında bir Türk Ekonomik
Heyetinin Japonya’yı ziyareti.
1983- Dış İşleri Bakanı Abe’nin Türkiye’yi ziyareti.
1984- Japon-Türk Parlamento Dostluk Ligi’nin ihyası ve üyelerinin Türkiye’yi
ziyareti.
1985- Türkiye’den ve Japonya’dan ekonomik heyetlerin karşılıklı ziyaretleri.
THY’na ait iki uçağın İran’da mahsur kalan 200 Japon vatandaşını tahliye
etmesi.Başbakan Sayın Turgut Özal’ın Japonya’yı ziyareti. İkinci Boğaz Köprüsü
ihalesinin bir Türk-Japon konsorsiyumu tarafından kazanılması.
1986- Liberal Demokrat Parti (LDP) Genel Sekreteri Kanemaru’nun Türkiye’yi
ziyareti. Hâlen Japon-Türk Derneği’nin şeref başkanı olan Prens Mikasa’nın
Türkiye’yi ziyareti. Türk parlamenterlerden oluşan iki grubun Japonya’yı
ziyareti. Tokyo Bank’ın İstanbul’da şube açması.
1987- Dış İşleri Bakanı Sayın Vahit Halefoğlu’nun Japonya’yı ziyareti.
Türk-Japon İş Konseyi’nin ilk toplantısı. (Türkiye’de) Bayındırlık ve İskan
Bakanı Sayın Safa Giray’ın Japonya’yı ziyareti. Kyoto’da Japon-Türk Kültür
Derneği’nin kuruluşu. Tokyo’da sema gösterisi.
1988- Türk-Japon İş Konseyi’nin ikinci toplantısı. (Japonya’da) İki ülke
parlamento heyetleri arasında karşılıklı ziyaretler. İkinci Boğaz Köprüsü’nün
açılış törenine Japon parlamenterlerin katılması. İki ülke arasında bir ortak
yatırım projesi olan Altınkaya Baraj ve Hidroelektrik Santrali’nin tamamlanması.
Japon Exımbank’ın 400 milyon dolar tutarında kredi açması. İki ülke arasında
Sivil Havacılık Anlaşması akdi.
1989- Başbakan Sayın Turgut Özal’ın İmparator Showa’nın cenaze törenine
katılması. Türk-Japon İş Konseyi’nin üçüncü toplantısı. (Türkiye’de) GAP Master
Planı’nın bir Japon firması (Nippon Koeı) tarafından hazırlanması. İki ülke
arasında Hava Taşımacılık Anlaşması akdi ve THY’nin Japonya’ya ilk uçuşu.
T.C.Ziraat Bankasının Tokyo’da temsilcilik açması. Dış İşleri Bakanı Sayın Mesut
Yılmaz’ın Japonya’yı ziyareti. Çeşitli kredi anlaşmaları akdi.
1990- T.C. Merkez Bankasının Tokyo’da temsilcilik açması. TRT ile Japon Ulusal
Televizyonu NHK arasında işbirliği anlaşması akdi.Dış İşleri Bakan Yardımcısı
Owada başkanlığında bir heyet ile Ankara’da ilk siyasî danışmanların
gerçekleştirilmesi. Türkiye’nin Osaka Dünya Fuarı’na katılması. Türk-Japon
dostluğunun yüzüncü yılını kutlama programı çerçevesinde muhtelif görkemli
faaliyetlerin gerçekleştirilmesi. Türk-Japon İş Konseyi’nin dördüncü toplantısı.
(Japonya’da) Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Sayın Orhan Karabulut’un
Japonya’yı ziyareti. Turgut Reis Fırkateyni’nin Japonya’yı ziyareti. Japon-Türk
Parlamento Dostluk Ligi’nin Türkiye’yi ziyareti. Dış İşleri Bakanı Sayın
Nakayama’nın Türkiye’yi ziyareti. Başbakan Kaıfu’nun Türkiye’yi ziyareti.
Cumhurbaşkanı Sayın Turgut Özal’ın İmparator’un tahta çıkma törenine katılmak
üzere Japonya’yı ziyareti.
1991- Dış İşleri Bakan Yardımcısı Suzuki’nin Türkiye’yi ziyareti. Çeşitli kredi
anlaşmaları akdi. THY’nin İstanbul ile Tokyo arasında düzenli seferlere
başlaması. Japon-Türk Parlamento Dostluk Ligi’nin Türkiye’yi ziyareti. Yüzüncü
yıl kutlama programının bir uzantısı olarak Japonya’da düzenlenen Türk kültür
ayı çerçevesinde muhtelif görkemli faaliyetlerin gerçekleştirilmesi. Türk-Japon
İş Konseyi’nin beşinci toplantısı. (Türkiye’de) 1992- Türkiye Kalkınma
Bankasının, Ankara Büyükşehir Belediye ve Hazine’nin Japon piyasasında muhtelif
tahvil ihraçları. Japon Exımbank’ın Türk kuruluşlarına açtığı muhtelif krediler.
Kardeş şehirler olan Kushımoto (Mersin), Sagae (Giresun), Shimonoseki (İstanbul)
ve Tonami (Yalova) ile dostluk dernekleri bulunan Hiroshima ve Kyoto’da çeşitli
kültürel faaliyetler gerçekleştirilmesi, Sagae’de “Türk Evi”, Tonomi’de “Türk
Çeşmesi” açılması. Bir TRT ekibinin Japonya’yı ziyaret etmesi. TOYOTA-SA’nın
Sayfa 69
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
temel atma töreni. Bayındırlık ve İskan Bakanı Sayın Onur Kumbaracıbaşı’nın
Japonya’yı ziyareti. Japonya Sağlık Bakanı Yukuo Yamashıta’nın ülkemizi
ziyareti. Dış İşleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Sayın Özdem Sanberk
başkanlığındaki heyetimizin siyasi danışmalarda bulunmak üzere Japonya’yı
ziyareti. Türk-Japon İş Konseyi’nin altıncı toplantısı. (Japonya’da) Başbakan
Sayın Süleyman Demirel’in Japonya’yı ziyareti.
1993- Türkiye ile Japonya arasında sosyal, kültürel, teknik, ekonomik ve benzeri
alanlarda dostluk ve işbirliğini geliştirmek üzere Prof. Dr. Cafer Tayyar
Sadıklar başkanlığında, 1993 yılında, Türk-Japon Vakfı kurulmuştur. Genelkurmay
Başkanı Sayın Doğan Güreş ile Milli Savunma Bakanı Sayın Nevzat Ayaz’ın
Japonya’yı ziyaretleri.Yalova’nın kardeş şehri Tonami Belediye Başkanı ve bir
çocuk grubunun 23 Nisan Çocuk Şenlikleri’ne katılmak üzere ülkemizi ziyareti.
Prens Mikasa’nın ülkemizi ziyareti.Japon Eximbank’ın Türk Eximbank’a kredi
tahsisi. OECF’ın İstanbul su temini projesi (Büyük Melen) için uygun koşullu
kredi tahsisi.THY’nin Tokyo-İstanbul-Tokyo hattında doğrudan (Non-Stop) uçuşlara
başlaması. Uluslararası Zeytinyağ Konseyi’nin İstanbul’da düzenlediği konferansa
Japon basın-yayın mensuplarının katılımı.Türk-İş Genel Başkanı ve beraberindeki
heyetin Japonya’yı ziyareti. HDTM’nın Japon Samuraı tahvil piyasasına müteaddit
defalar tahvil ihracı. HDTM müsteşarının Japonya’yı ziyareti. Türk-Japon İş
Konseyi’nin yedinci toplantısı. (Türkiye’de) Zülfü-Livaneli’nin, Yer Demir Gök
Bakır isimli filminin Japonya’da gösterime girişi vesilesiyle Japonya’yı
ziyareti.
1994- Çalışma Bakanlığı Müsteşarı, Türk-İş ve Tisk genel sekreterlerinin
Japonya’yı ziyaretleri. Asya-Afrika Hukuk Danışma Komitesi 33. dönem
toplantıları vesilesiyle Adalet bakanı Sayın Seyfi Oktay’ın Japonya’yı ziyareti.
Kültür Bakanlığı Yayınlar Genel Müdürlüğünün Tokyo Uluslararası Kitap Fuarı’na
iştiraki. Piyanist Gülsün Onay’ın konserler vermek üzere Japonya’yı ziyareti.Dış
İşleri Bakan Yardımcısı Fukuda’nın Türkiye-Japonya Siyasi Danışma
Toplantıları’na katılmak üzere ülkemizi ziyareti. Ebru sanatçılarımızdan Ahmet
Çoktan’ın iki hafta süre ile Tokyo’da açılan ebru sergisi vesilesiyle Japonya’yı
ziyareti. Devlet Bakanı Sayın Türkan Akyol’un Sosyalist Enternasyonel’in Kadın
Kolları Toplantısı’na katılmak üzere Japonya’yı ziyareti. İstanbul’da düzenlenen
Japon Festivali vesilesiyle eski başbakanlardan Toshıkı Kaıfu liderliğindeki
Japon parlamenterlerin ülkemizi ziyareti. Parlamentolararası birlik
sürdürülebilir bölgesel kalkınma için Bilim ve Teknoloji Asya-Pasifik
Konferansı’na katılmak üzere Sayın Yıldırım Avcı, Sayın İmren Aykut, Sayın
Turhan Aykut, Sayın Turhan Tayan ve Sayın Haydar Özkon’dan oluşan parlamento
heyetinin Japonya’yı ziyareti. Hazine Müsteşarı Sayın Osman Birsen’in Tokyo’yu
ziyareti. Ankara Milletvekili Sayın Vehbi Dinçerler’in Kuzey Atlantik
Asamblesi’nin düzenlediği toplantıya katılmak üzere Japonya’yı ziyareti.
Wakayama kentinde düzenlenen World Resort Exhibition’nın açılış töreni
vesilesiyle 80 kişiden oluşan Mehter Bölüğünün Japonya’da bir hafta süre ile
gösteriler yapması. Türk ve Japon kaligrafi sanatçılarının Topkapı Sarayı
Müzesi’nde açtıkları ortak sergi. Türk-Japon İş Konseyinin sekizinci toplantısı
(Kyoto). Bu vesileyle Osaka, Nagoya ve Tokyo’da Türk ekonomisi hakkında
düzenlenen seminerler. Dış İşleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Büyükelçi Yaşar
Yakış’ın OECD toplantılarına katılmak üzere Tokyo’yu ziyareti. Turizm
Bakanımızın “World Tourism Fair”e katılmak üzere Japonya’yı
ziyareti.Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının Tokyo ve Saitama’da verdiği
konserler.Türkiye ile Japonya arasında gelir üzerinden alınan vergilerde çifte
vergilendirmeyi önleme anlaşmasının onay belgelerinin teati edilmesi.
1995- Başbakan Sayın Prof. Dr. Tansu Çiller’in Japonya’yı resmî ziyareti.
Seramik ustası Sıtkı Olçar’ın (Sıtkı usta) Tokyo’da seramik sergisi.Tonami’de
lale festivali. Piyanist İdil Biret’in konserleri. Barış Manço konserleri.
Ertuğrul’u anma törenlerinin 105. yılı nedeniyle Deniz Kuvvetleri
Komutanlığından gelen bir heyetinde katıldığı Kushimoto anma törenleri. Sagae
kiraz festivali. THY’nin Osaka seferlerinin başlaması. Türkiye’de Jıca Ofisi
açılmasına ilişkin TBMM’nde Bakanlar Kurulu kararının alınması.Japonya Ana
Muhalefet Partisi Shinshinto’nun Genel Sekreteri Ozawa’nın İstanbul’a yaptığı
özel ziyaret.Japonya Dış İşleri Bakanlığı Dış Politika Bürosu Genel Müdürü
Kawashima’nın Ankara ziyareti ve Dış İşleri Bakanlığında Görüşmeler. Soprano
Yelda Kodallı’nın Tokyo’da verdiği konser. Kashiwazaki Türk Kültür Köyü’nün
temelinin atılışı.Japon eğitim sistemi hakkında incelemelerde bulunmak üzere
eğitimcilerden oluşan bir heyetin Japonya’yı ziyareti.Milletvekili Deniz
Baykal’ın Dış İşleri Bakanlığının davetlisi olarak Japonya’yı ziyareti.
Türk-Japon Vakfı tarafından Japonya’da düzenlenen Türk-Japon öğrenci
konferansına, 20 kişilik bir öğrenci grubunun katılımı. Tokyo’da “Topkapı
Sarayı’nın Hazineleri-Sultanların Sevdiği Seramikler” adı altında düzenlenen
sergi.
Sayfa 70
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
1996- Japonya Dış İşleri Bakanı İkeda’nın Türkiye’ye resmî ziyareti.
Türkiye-Japonya siyasî istişareler toplantılarının beşincisi. (Tokyo)
Kashiwazaki Türk Kültür Köyü’nün açılışı ve bu vesileyle Kültür Bakanı İsmail
Kahraman’ın Japonya’yı ziyareti. Türkiye-Japonya Karma Ekonomik Komitesi (İş
Konseyi) 10. toplantısı (Tokyo). Mersin’in kardeş şehri Kushimoto’daki Ohshima
Ortaokuluna bağışlanan çinilerin açılış merasimi. Flüt sanatçısı Şefika
Kutluer’in konseri. Sadberk Hanım Müzesi’nden gelen bazı eserlerle “Türk Sanatı
ve Anadolu Kültürü” adlı bir serginin Kashiwazaki Türk Kültür Köyü’nde açılması.
1997- TBMM Başkanı Mustafa Kalemli’nin Japon Yukarı Meclis Başkanlığının
davetlisi olarak Tokyo’yu ziyareti. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven
Erkaya’nın Japonya’yı resmî ziyareti ve bu vesileyle Kushimoto şehrindeki
Ertuğrul Müzesi açılış törenine katılması.Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral
Hikmet Köksal’ın Kore’yi takiben Japonya’yı ziyareti.Hazine Müsteşarı Mehmet
Kaytaz’ın Asya Kalkınma Bankası Toplantıları vesilesiyle Tokyo’yu ziyaretleri.
Türkiye-Japonya Siyasi İstişareler Toplantılarının Altıncısı (Ankara). Japonya
Dış İşleri Bakanlığı Ekonomik İşbirliği Bölümü Genel Müdürü Hatanake’nin
Ankara’yı ziyareti.Türkiye Dış İşleri Bakanlığı Kuzey Amerika Dairesi Genel
Müdürü Büyükelçi Ergun Pelit’in Jıca’nın davetlisi olarak Japonya’yı ziyareti.
Japonya Dış İşleri Bakanlığı Siyaset Plânlama Genel Müdürü Kodera’nın Ankara’yı
ziyareti. Çevre Bakanı İmren Aykut’un Kyoto’da yapılan İklim değişiklikleri
Çerçeve Sözleşmesi III. Taraflar Konferansı vesilesiyle Japonya’yı ziyareti. 19
kişilik bir öğrenci grubunun dördüncü Türk-Japon Vakfı tarafından düzenlenen
Türk-Japon Öğrenci Konferansı Toplantılarına katılmak üzere Japonya’yı ziyareti.
1998- Japonya Milli Emlaktan Sorumlu Devlet Bakanı Hisaoki Kamei’nin Türkiye’yi
ziyareti. DPT Müsteşarı Prof. Dr. Orhan Güvenen’in Tokyo ziyareti. Prens
Mikasa’nın oğlu Tomohito Mikasa’nın Ortadoğu Kültür Merkezi’nin “Anadolu
Arkeoloji Enstitüsü” adı altında açılışı vesilesiyle Türkiye’yi ziyareti.
Denizcilikten Sorumlu Devlet Bakanı Burhan Kara’nın Japonya’yı ziyareti.
Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Güneş Taner’in Japonya ziyareti.
Ertuğrul Fırkateyni Şehitlerinin ve Kurtulanlarının Listesi
Şehit Subaylar
Kafile Komutanı
Mirliva Cibalili Osman Ahmed Paşa
Çarkçıbaşı
Makine Miralayı Hemşinli İbrahim Mehmed Bey
Baş Tabib
Miralay Eyüblü Hüseyin Hüsnü Hüseyin Bey
Gemi Süvarisi Güverte Kaymakam
Tekirdağlı Ali Mehmed Bey
Süvari Muavini Güverte Kaymakam
Tekirdağlı Ahmed Cemil Alâattin Bey
İkinci Kaptan
Güverte Binbaşı Yeniçeşmeli Nuri Hüseyin Bey
Üçüncü Kaptan
Güverte Binbaşı Fenerli Mehmed Yakup Bey
Dördüncü Kaptan
Güverte Binbaşı Tekirdağlı Ömer Mehmed Bey
İkinci Çarkçı
Makine Binbaşı Kasımpaşalı Hacı Ahmed Hasan Bey
Tabib Sağkolağası
Beyoğlulu Yasef Jak Efendi
Seyir Subayı Güverte Solkolağası
Beşiktaşlı Hafız Tahsin Mehmed Kaptan
Torpido Muallimi Güverte Solkolağası
Kadıköylü Reşat Emin Kaptan
Beşinci Kaptan
Güverte Solkolağası Asitaneli Tevfik Mehmed Kaptan
Dördüncü Çarkçı
Makine Solkolağası Eyüplü Şevki Bekir Efendi
Baş Katip
Kalyon Katibi Kasımpaşalı Cemal Ethem Efendi
Topçu Subayı Güverte
Yüzbaşı Yanyalı Celâl Fevzi Efendi
1. Bölük Subayı Güverte
Yüzbaşı Kasımpaşalı Hamdi Mehmed Efendi
2. Bölük Subayı Güverte
Yüzbaşı Davudpaşalı Hulusi Nuri Efendi
3. Bölük Subayı Güverte
Sayfa 71
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Yüzbaşı Yeniçeşmeli Mehmed Nuri Ali Efendi
4. Bölük Subayı Güverte
Yüzbaşı Asitaneli Ömer Lütfi Bekir Efendi
5. Bölük Subayı Güverte
Yüzbaşı Kasımpaşalı Mehmed Ömer İzzet Efendi
Makine Vardiya Subayı
Çarkçı Yüzbaşı Asitaneli Mehmed Cemal Salih Efendi
Makine Vardiya Subayı
Çarkçı Yüzbaşı Tophaneli Mehmet Sait Abdullah Efendi
Makine Vardiya Subayı
Çarkçı Yüzbaşı Eyüplü Arif Salih Efendi
Seyir Subay Muavini
Mülazım-ı Evvel Beykozlu Necip, Mehmet Râsim Efendi
Stajyer Bölük Subayı
Güverte Mülazım-ı Evvel Kocamustafapaşalı Agâh Rıza Efendi
Stajyer Bölük Subayı
Güverte Mülazım-ı Evvel Beşiktaşlı Rıza, Ahmet Hamdi Efendi
Stajyer Bölük Subayı
Güverte Mülazım-ı Evvel Kasımpaşalı Âsaf, Şükrü Efendi
Stajyer Bölük Subayı
Güverte Mülazım-ı Evvel Kasımpaşalı Mehmet, İsmail Efendi
Stajyer Bölük Subayı
Güverte Mülazım-ı Evvel Beykozlu İzzet, Şerif İsmail Efendi
Stajyer Bölük Subayı
Güverte Mülazım-ı Evvel Kasımpaşalı Ali Rıza, Ziya Efendi
Stajyer Bölük Subayı
Güverte Mülazım-ı Evvel Küçükpazarlı Hâşim, Süleyman Efendi
Stajyer Bölük Subayı
Güverte Mülazım-ı Evvel Tophaneli Mehmed, Tevfik Halim Efendi
Stajyer Bölük Subayı
Güverte Mülazım-ı Evvel Hasköylü Ahmed, Eyüp Efendi
Seyir Subayı Muavini ve 1. Bölük Subayı
Güverte Mülazım-ı Evvel Sütlüceli Şemsettin Hurşit Efendi
Seyir Subayı Muavini ve 2. Bölük Subayı
Güverte Mülazım-ı Evvel Kasımpaşalı Basri Şükrü Efendi
Seyir Subayı Muavini ve 3. Bölük Subayı
Güverte Mülazım-ı Evvel Kapandakikli İbrahim Şevki, İbrahim Efendi
Topçu Komutan Muavini ve 4. Bölük Subayı
Güverte Mülazım-ı Evvel Kasımpaşalı Saffet Rıfat Efendi
Seyir Subay Muavini ve 5. Bölük Subayı
Güverte Mülazım-ı Evvel Kasımpaşalı Hasan Tahsin İsmail Efendi
Stajyer Bölük Subayı
Çarkçı Mülazım-ı Evvel Asitaneli Sadık Eyüp Efendi
Stajyer Bölük Subayı
Çarkçı Mülazım-ı Evvel İstinyeli Ali Rıza Şevki Efendi
Stajyer Bölük Subayı
Çarkçı Mülazım-ı Evvel Küçükmustafapaşalı Kadri Hasan Ahmed Efendi
Torpido Memuru Stajyer Bölük Subayı
Çarkçı Mülazım-ı Evvel Kasımpaşalı H. Kemal Hasan Efendi
İnşaiye Subayı
İnşaiye Mülazım-ı Evvel Sultanselimli Ali Mehmed Efendi
Stajyer Güverte
Mülazım-ı Sâni Kulaksızlı Ali, Ârif Efendi
Stajyer Güverte
Mülazım-ı Sâni Kasımpaşalı Şem'i, Mustafa Efendi
Stajyer Güverte
Mülazım-ı Sâni Kasımpaşalı Ahmet Ziya, İbrahim Efendi
Stajyer Güverte
Mülazım-ı Sâni Kasımpaşalı Mehmed Ziya, Emin Efendi
Stajyer Güverte
Mülazım-ı Sâni Balatlı Salih, Ahmed Emin Efendi
Silâhendaz
Mülazım-ı Sâni Çeşmeli Ferdi Mustafa Ahmed Efendi
Ertuğrul Fırkateyni Şehitlerinin ve Kurtulanlarının Listesi
Mâiyet Erleri ve Bölük Eratları
Mâiyet Erleri:
Bölükten Sürmeneli Yakup oğlu Ahmet
Sayfa 72
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Çavuş 1884/1936
Bölükten Bölük Emini Gümüşhaneli Tufan oğlu Arif
Çavuş 1885/1601
Sibyan'dan Geçme 1. Bölükten Lomlu Yahya oğlu Ruşen
Er 1883/2047
Bölük Eratı:
Urlalı Abdullahoğlu Hüseyin
Çavuş 1885/4405
Rizeli Kumaşoğullarından Hüseyin oğlu Salih
Onbaşı 1884/887
Yumralı Köroğullarından Bayram oğlu Mehmed
Onbaşı 1884/1107
Çarşambalı Bastiloğullarından Halil oğlu Hamid
Onbaşı 1884/2102
Tirebolulu Velioğullarından İsmail oğlu Hasan
Onbaşı 1885/610
Giresunlu Kirazoğullarından Mehmet oğlu Şükrü
Onbaşı 1885/1024
Keşaplı Sakallıoğullarından Mehmet oğlu Hasan
Onbaşı 1885/3541
Akçaabadlı Süleymanoğullarından Osmanoğlu Nuri
Onbaşı 1885/3841
Ordulu Karavelioğullarından Hüseyin oğlu Ahmed
Onbaşı 1885/4095
Yumralı Kalaycıoğullarından Ömer oğlu Mehmed
Onbaşı 1885/6073
Milolu (Antalya) Mustafa oğlu Mustafa
Onbaşı 1885/6880
Tonyalı Kuzuluğullarından Mehmed oğlu Abdullah
Onbaşı 1885/3612
Tophaneli Sadık oğlu Mehmed Sibyandan Geçme
Er 1879/4066
Asitaneli Yunus oğlu Kadri Sibyandan Geçme
Er 1882/1315
Göreleli Ahmedoğullarından İbrahim oğlu Hasan
Er 1884/160
Keşaplı Veysioğullarından Halil oğlu Halil
Er 1884/647
Mapavrili Balyasoğullarından Osman oğlu Salih
Er 1884/1720
Oflu Deliömeroğullarından Mustafa oğlu Mehmed
Er 1885/41
Rizeli Haliloğullarından Memiş oğlu Mehmed
Er 1885/225
Divrikli Şeyoğullarından Mehmed oğlu Hasan
Er 1885/309
Samsunlu Öksüzoğullarından Mehmet oğlu Abdullah
Er 1885/886
Samsunlu İmanoğullarından Ali oğlu Halil
Er 1885/892
Giresunlu Yusufoğullarından Hasan oğlu İlyas
Er 1885/1016
Akçaabatlı Ahmedoğullarından Yusuf oğlu Ahmet Hamdi
Er 1885/1376
Pirazizli Alibaşoğullarından Mehmet oğlu Mehmet
Er 1885/2504
İnebolulu Zingaroğullarından Ali oğlu Mustafa
Er 1885/2713
Ordulu Halil oğlu Ahmet
Er 1885/4715
Ordulu Müftüoğullarından Hüseyin oğlu Ali
Er 1885/4184
Ordulu Tiryakioğullarından Süleyman oğlu Mahmut
Er 1885/4190
Oflu Hacıhasanoğullarından Mehmed oğlu İsmail
Er 1885/4675
Ordulu Sakaoğullarından Mehmed oğlu Mustafa
Sayfa 73
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Er 1885/7360
Keşdereli (Fatsa) Armağanoğullarından Hasan oğlu Hüseyin
Er 1886/217
İzmirli Bulanlımehmedoğullarından Mustafa oğlu Osman
Er 1886/1294
Hoşalaylı (Fatsa) Eyüboğullarından Hüseyin oğlu Ali
Er 1886/1943
Samsunlu Uzunoğullarından Ali oğlu Mehmet
Er 1886/2860
Bafralı Aşçıoğullarından Mehmet oğlu Recep
Er 1886/3005
Alaçamlı Köleoğullarından Veli oğlu Hüseyin
Er 1886/3066
Kale-i Sultaniyeli Ali oğlu Mehmed
Er 1887/187
Gemlikli Sertabdullahoğullarından Mustafa oğlu Osman
Er 1887/525
Amasralı Yazıcıoğullarından Ali Osman oğlu İbrahim
Er 1887/636
Ayvacıklı Karahasanoğullarından Ali oğlu Şevket
Er 1887/717
Ayvacıklı Bozoğullarından Ahmet oğlu Mustafa
Er 1887/725
Amasralı Yeniçerioğullarından Osman oğlu Mustafa
Er 1887/876
Kuruçaylı (Erzincan) Sarıoğullarından Halil oğlu Mustafa
Er 1887/947
Bartınlı Şeyhoğullarından Süleyman oğlu Şaban
Er 1887/1323
Çamaşlı (Ordu) Dumanoğullarından Mehmet oğlu Osman
Er 1887/1782
Balıkesirli Topaloğullarından Ahmet oğlu Ali Osman
Er 1887/1797
Vakfıkebirli Naipoğullarından Arif oğlu Mustafa
Er 1887/2022
Akçaabatlı (Trabzon) Alemdaroğullarından Hasan oğlu Ömer
Er 1887/2405
Hamidiyeli (Şebinkarahisar) İkizoğullarından Ömer oğlu Şakir
Er 1887/2860
Koçhisarlı Saraçoğullarından Ali oğlu Arif
Er 1887/2923
İzmirli Abdülbari oğlu Kemalettin
Er 1887/3058
Kaşlı (Antalya) Kocavelioğullarından Molla Veli oğlu Ömer
Er 1887/3410
Kaşlı (Antalya) Mollaisaoğullarından Musa oğlu Mustafa
Er 1887/3407
Lapsekili Servi Muhacirlerinden Mustafa oğlu İsmail
Er 1887/3460
Lapsekili Kaşıkçıoğullarından Mustafa oğlu Mehmet
Er 1887/3450
Lapsekili Ahmetçavuşoğullarından Ahmet oğlu Mehmed
Er 1887/3461
Kale-i Sultaniyeli Çakıroğullarından Musa oğlu Mustafa
Er 1887/3588
Şileli Değirmencioğullarından Halil oğlu Mustafa
Er 1887/5647
Şileli Mollamehmetoğullarından İbrahim oğlu Mehmet
Er 1887/5669
Gebzeli Akviranlı-Torunu Lâtif oğlu İzzet
Er 1887/5775
İstefanlı (Ayancık) Sepetçioğullarından Yusuf oğlu Fevzi
Er 1887/5865
Ezineli Karaahmetoğullarından İbrahim oğlu Ahmet İzzet
Er 1887/6207
Kavaklı (Samsun) Müezzinoğullarından Ahmet oğlu Şerif
Er 1888/975
Kavaklı (Samsun) Molla Mustafa yeğeni Sadık oğlu Lütfullah
Er 1888/985
Sayfa 74
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
İzmirli Saraçoğullarından Halil oğlu Ahmet
Er 1888/1619
Atinalı (Pazar) Hüsrevoğullarından Ali oğlu Şaban
Er 1888/1845
Hemşinli Velioğullarından Mustafa oğlu İlyas
Er 1888/1906
Giresunlu Erzurumluoğullarından Resul oğlu Hasan
Er 1888/1953
Karaburunlu (İzmir) Manastırlı Hüseyin Torunu Halil oğlu Hüseyin
Er 1888/2857
Karaburunlu (İzmir) Hüseyin oğlu Hasan
Er 1888/2859
Karaburunlu (İzmir) Mustafa oğlu Mehmed
Er 1888/2861
Urlalı Beyoğlu Hasan Torunu Ali oğlu Ahmet
Er 1888/2913
Bursalı Sadettin oğlu Mustafa
Er
Bölük Eratı:
Rizeli Mustafa oğlu Zekeriya
Çavuş 1880/787
Kasımpaşalı Ali oğlu Salih Agâh
Çavuş, Bölük Emini 1881/7979
Göreleli Eyiceoğullarından Süleyman oğlu Mehmet
Çavuş 1884/161
Minolu (Antalya) Osmanoğullarından Ali oğlu Ömer
Çavuş 1885/6875
Giresunlu Çamcalıoğullarından Mehmet oğlu Osman
Onbaşı 1883/3105
Çarşambalı Hatipoğullarından Selim oğlu Mehmet
Onbaşı 1884/1747
Mapavrili (Rize) Bağdatlıoğullarından Ali oğlu Ömer
Onbaşı 1885/217
Şarlı (Trabzon) Kemancıoğullarından Mustafa oğlu Yakup
Onbaşı 1885/684
Bulamanlı (Ünye) İshakoğullarından Ömer oğlu Ali
Onbaşı 1885/711
Ulubeyli (Ordu) Kahyaoğullarından Hüseyin oğlu Ali
Onbaşı 1885/756
Mecitözlü Kavakçıoğullarından Ali oğlu Hüseyin
Onbaşı 1885/3607
İzmirli Mustafa oğlu Mehmet
Onbaşı 1886/1157
Eskizağralı Kamil oğlu Hasan Tahsin Sübyandan Geçme
Er 1880/2224
Meğrili (Fethiye) Avıoğullarından Hüseyin oğlu Ömer
Er 1883/2994
Topkapılı Salih oğlu Selahaddin Subyandan Geçme
Er 1884/3125
Tirebolulu Çilahmetoğullarından Süleyman oğlu Hüseyin
Er 1885/326
Samsunlu Tolukoğullarından Hüseyin oğlu Hasan
Er 1885/883
Samsunlu İmamoğullarından Ali Oğlu Musa
Er 1885/889
Gümüşhaneli Sandıkoğullarından Hasan oğlu Mehmed
Er 1885/1536
Karaburunlu İbrahimoğullarından Mehmet oğlu Mustafa
Er 1885/2062
Çarşambalı Avcıoğullarından Mehmet oğlu Ali
Er 1885/2599
Ordulu Kocaoğullarından Süleyman oğlu İbrahim
Er 1885/4173
Ordulu Varilcioğullarından Mehmet oğlu Mustafa
Er 1885/4192
Gebzeli Seyit Mehmet oğlu Osman Şerif
Er 1886/2768
Sayfa 75
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Samsunlu Softaoğullarından Mehmet oğlu Selim
Er 1886/2869
Bafralı Kargaoğlu Yeğeni Hasan oğlu Arif
Er 1886/3007
Bafralı Abti oğlu Yusuf
Er 1886/3011
Rizeli Topaloğullarından Recep oğlu Temel
Er 1887/245
İzmirli Çırpanoğullarından Mehmet oğlu Osman
Er 1887/305
İzmirli Ahmet oğlu Necip
Er 1887/313
Gemlikli Mustafa oğlu İbrahim
Er 1887/524
Maçkalı (Trabzon) İncehasanoğullarından Hasan oğlu Osman
Er 1887/680
Maçkalı (Trabzon) oğlu Mustafa
Er 1887/688
Ayvacıklı Hacıtalipoğullarından Mehmet oğlu Mustafa
Er 1887/735
Ayvacıklı Mahmutoğullarından Arif oğlu İsmail
Er 1887/762
Cideli Lazoğullarından Mehmet oğlu Hasan
Er 1887/1439
Abanalı (İnebolu) Kalafatoğullarından Ali oğlu Ali
Er 1887/1552
Balıkesirli Tırnavalıoğullarından Osman oğlu Abdurrahman
Er 1887/1801
Akçaabatlı Köroğullarından Mehmet oğlu Kamil
Er 1887/2360
Akçaabatlı Haliloğullarından Mehmet oğlu Osman
Er 1887/2361
Akçaabatlı Mısırlıoğullarından Mehmet oğlu İbrahim
Er 1887/2370
Akçaabatlı Turalıoğullarından Mustafa oğlu Ali
Er 1887/2425
Akçaabatlı Mollaoğullarından İsmail oğlu Emin
Er 1887/2434
Hamidiye (Bolu) Nasuhoğullarından Hasan oğlu Hüseyin
Er 1887/2716
Hamidiye (Şibinkarahisar) Fettahoğullarından İbrahim oğlu Mustafa
Er 1887/2884
Lapsekili Topalmahmutoğullarından Mehmet oğlu Hüseyin
Er 1887/3459
Kemahlı Köseoğullarından Mehmet oğlu Hasan
Er 1887/3666
Lapsekili Demirciismailoğullarından İsmail oğlu Hasan
Er 1887/3474
Bayburtlu Ahmet oğlu Veli Şükrü
Er 1887/4684
İstefanlı (Ayancık) Bafralıoğullarından Salih oğlu Şaban
Er 1887/5577
Şileli Manavoğullarından İdris oğlu İsmail
Er 1887/5663
Şileli Kuzuoğullarından İbrahim oğlu Mehmet
Er 1887/5675
Edremitli Mustafa oğlu İbrahim
Er 1887/5702
Edremitli Peynircioğullarından Mustafa oğlu Ali
Er 1887/5707
Edremitli Kundakçıoğullarından Mehmet oğlu Hasan
Er 1887/5712
Gebzeli Mahmut oğlu Mustafa
Er 1887/5793
Gölpazarlı Ağzıyukarıoğullarından Ahmet oğlu Mustafa
Er 1887/5999
Yaykıllı (G
Erze) Tiryakioğullarından Mehmet oğlu Ahmet
Er 1887/6025
Sayfa 76
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Ezineli Dağlıoğullarından Hüseyin oğlu Mehmet
Er 1887/6213
Ezineli Hacınizamoğullarından Hüseyin oğlu Ali
Er 1887/6215
Çarşambalı Çakıroğullarından Mehmet oğlu Kadir
Er 1888/2
Sürmeneli Süleymanoğullarından Mustafa oğlu Miktad
Er 1888/705
Sürmeneli Sakaoğullarından Ömer oğlu Hüseyin
Er 1888/712
Kavaklı (Samsun) Atlıoğullarından Mustafa oğlu Ahmet
Er 1888/948
Kavaklı (Samsun) Haliloğlu Torunu Mehmet oğlu Ahmet
Er 1888/949
Kavaklı (Samsun) Marizoğullarından İbrahim oğlu Mustafa
Er 1888/958
Kavaklı (Samsun) Azimoğullarından Salih oğlu Hamit
Er 1888/962
Kavaklı (Samsun) Kozanoğullarından Ahmet oğlu Mehmet
Er 1888/968
Kavaklı (Samsun) Çürükhaliloğullarından Osman oğlu Hüseyin
Er 1888/970
Kavaklı (Samsun) Topaloğullarından Şerif Oğlu Emrullah
Er 1888/973
Kavaklı (Samsun) Mustafaoğullarından Ali oğlu Arif
Er 1888/978
Kavaklı (Samsun) Karabaloğullarından Recep oğlu Emin
Er 1888/982
Burunabatlı (İzmir) Bölükoğullarından Süleyman oğlu Mehmet
Er 1888/1549
Karaburunlu (İzmir) Mehmet oğlu Mustafa
Er 1888/2861
Urlalı Musaoğullarından Ömer oğlu Mehmet
Er 1888/2918
Bölük Eratı:
Mapavrili (Rize) Alcıkoğullarından Mustafa oğlu Kerim
Çavuş 1884/2542
Çevreğili (Ünye) Kerimoğullarından Sadık oğlu İshak
Çavuş, Bölük Emini 1885/3422
Bigalı Tuzlalıoğullarından Ali oğlu Halil
Çavuş 1885/6130
Ordulu İmamoğullarından Mustafa oğlu Mustafa
Çavuş, Bölük Emini 1885/7359
Üsküdarlı Emin oğlu İsmail Sübyandan Geçme
Onbaşı 1881/8008
Sivrihisarlı Mehmet Oğlu Mahmut
Onbaşı 1883/4161
Elmalı Karahaliloğullarından Mahmut oğlu Ali
Onbaşı 1883/4878
Oflu Karıncaoğullarından Mustafa oğlu Mehmet
Onbaşı 1885/46
Maçkalı Kalenderoğullarından Süleyman oğlu Ali
Onbaşı 1885/259
Sürmeneli Alakahoğullarından Mehmet oğlu Ömer
Onbaşı 1885/3514
Ordulu İmamoğullarından Mahmut oğlu Hüseyin
Onbaşı 1887/4215
Somalı Mustafaoğullarından İsa oğlu Mahmut
Er 1881/6821
Hasköylü Mehmet oğlu Apti Sübyandan Geçme
Er 1881/8148
İnebolulu Mollahasanoğullarından Hasan oğlu Salih
Er 1884/1631
Maçkalı (Trabzon) Mollamehmetoğullarından Halil oğlu Ahmet
Er 1884/2321
Maçkalı (Trabzon) Murtazaoğullarından Ali oğlu Halil Arif
Er 1885/287
Sayfa 77
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Tirebolulu Karahüseyinoğullarından Hasan oğlu Halil
Er 1885/512
Arhavili (Rize) Hotinoğullarından Şaban oğlu Süleyman
Er 1885/661
Samsunlu Memişoğullarından Hasan oğlu Şerif
Er 1885/912
Ordulu Karahasanoğullarından Murteza oğlu Mehmet
Er 1885/2296
Pazarsulu (Giresun) Çırakoğullarından Hasan oğlu Hüseyin
Er 1885/3199
Akköylü (Giresun) Kürtoğullarından Hasan oğlu İbrahim
Er 1885/3210
Abanalı (İnebolu) Tiryakioğullarından Mehmet oğlu Mehmet
Er 1885/3730
Ordulu Abazoğlu Torunu Mustafa oğlu Osman
Er 1885/4183
Ordulu Kocahasanoğullarından Osman oğlu Hüseyin
Er 1885/4200
Ordulu Mehmetağaoğullarından Mahmut oğlu Ömer
Er 1885/4206
Oflu Sarıalioğullarından İbrahim oğlu Recep
Er 1885/4676
Vakfıkebirli Kuruoğullarından Ali oğlu İzzet
Er 1885/6357
Ordulu Toymazoğullarından Ahmet oğlu İbrahim
Er 1885/7353
İzmirli Arnavutoğullarından İsmail oğlu Cemil
Er 1886/1296
Hoşalaylı (Cide) Dedemehmetoğullarından Ömer oğlu Mustafa
Er 1886/1816
Şileli Tombuloğullarından Mehmet oğlu Recep
Er 1886/2128
Cideli Bilaloğullarından Memiş oğlu Bilal
Er 1886/2544
Çarşambalı Abbasoğullarından Abdullah oğlu Hasan
Er 1886/2587
Bafralı Çolakoğullarından Hüseyin oğlu Ömer
Er 1886/3001
Akköylü (Giresun) Sarıoğullarından Aziz oğlu Hasan
Er 1886/3748
Kurayısebalı (Trabzon) Ekşioğullarından Davut oğlu İsmail
Er 1887/342
Gemlikli Arıkoğullarından Rüstem oğlu Mehmet
Er 1887/523
Gemlikli Eskizaroğullarından Mehmet oğlu Selim
Er 1887/527
Gemlikli Kürtoğullarından Osman oğlu Mehmet
Er 1887/531
Ayvalıklı İmamoğullarından Hüseyin oğlu Şerif İbrahim
Er 1887/727
Lapsekili Hasan oğlu Hasan
Er 1887/765
Ayvacıklı Tepeköylüoğullarından Ali oğlu Mustafa
Er 1887/766
Sürmeneli Alioğullarından Osman oğlu Hasan
Er 1887/784
Hemşinli Panbukçuoğullarından Cumaali oğlu Hüseyin
Er 1887/2654
Hamidiyeli (Bolu) Köseoğullarından Veli oğlu Recep
Er 1887/2713
Bayburtlu İbrahim oğlu Şerif
Er 1887/3086
Ökseli (Çarşamba) Mollaömeroğullarından Ömer oğlu İbrahim
Er 1887/3196
Kalafatlı Alihocaoğullarından Ömer oğlu Ali
Er 1887/3413
Lapsekili Tatarpazalığı Muhacirlerinden Mehmet oğlu Osman
Er 1887/3463
Lapsekili Kaptanoğullarından Yusuf oğlu Mustafa
Sayfa 78
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Er 1887/3466
Sivaslı Delibekiroğullarından Bekir oğlu Mehmet
Er 1887/3531
Karadenizli (Rize) Kalpakoğullarından Hüseyin oğlu Ali
Er 1887/3673
Bayburtlu Mehmet oğlu Ali
Er 1887/4701
Mudanyalı Mustafa oğlu Kara Salim
Er 1887/5074
İstefanlı (Ayancık) Kesercioğullarından Arif oğlu İbrahim
Er 1887/5561
İstefanlı (Ayancık) Salimbeşoğullarından Ahmet oğlu Mehmet
Er 1887/5564
Şileli Kadirbeyoğullarından Mehmet oğlu Halil
Er 1887/5649
Şileli Bostanoğullarından Süleyman oğlu Emin
Er 1887/5678
Kavaklı Kadıoğlu Yeğeni Ahmet oğlu Hakkı
Er 1888/977
Yumralı Aliyazıcıoğullarından Osman oğlu Numan
Er 1888/1138
Tirebolulu Balioğullarından Mehmet oğlu Dursun
Er 1888/2113
Karaburunlu (İzmir) Amcahaliloğullarından Halil oğlu Hasan
Er 1888/2849
Karaburunlu (İzmir) Silistirelilerden Hasan oğlu Hasan
Er 1888/2859
Karaburunlu (İzmir) Manastırlıhamzaoğullarından Mehmet oğlu Mustafa
Er 1888/2860
Çeşmeli Ali oğlu Esat
Er 1888/2882
Çeşmeli Kocasüleyman Torunu Mehmet Ali oğlu İsmail
Er 1888/2883
Urfalı Beyoğluhasan torunu Ali oğlu Ahmet
Er 1888/2913
Karadereli (Rize) Tüfekçioğullarından Ahmet oğlu Mustafa
Er 1888/2964
Bölük Eratı:
Akçaabatlı Velioğullarından Salihoğlu Mustafa
Çavuş 1884/3047
Tekirdağlı Emin oğlu Mehmet
Çavuş, Bölük Emini 1885/1125
Yafalı Mehmet oğlu Eyüp
Çavuş 1885/6300
Seydişehirli Hasanoğullarından Hüseyin oğlu Hüseyin
Onbaşı 1884/1389
Giresunlu Bıyıkoğullarından Ahmet oğlu Hasan
Onbaşı 1885/1048
Akçaabatlı (Trabzon) Osman oğlu Mehmet Bilâl
Onbaşı 1885/1375
Sürmeneli Hamzavelioğullarından Ahmet oğlu Hasan
Onbaşı 1885/6552
Antalyalı Abdurrahman oğlu Bekir
Onbaşı 1885/6923
Tophaneli İbrahim oğlu Mehmet
Er 1881/8197
Termeli (Samsun) İbrahimoğullarından Hüseyin oğlu Hasan
Er 1883/3795
Maçkalı Köleoğlu Yeğeni Ali oğlu Emin
Er 1885/267
Şarlılı Veysioğullarından İbrahim oğlu Abdullah
Er 1885/438
Fatsalı Zoroğullarından Mustafa oğlu Süleyman
Er 1885/722
Akçaabatlı (Trabzon) Murtazaoğullarından Ali oğlu İzzet
Er 1885/1371
Kelkitli (Gümüşhane) Topaloğullarından Osman oğlu Osman
Sayfa 79
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Er 1885/2914
Oflu Sarıalioğullarından Süleyman oğlu Yusuf
Er 1885/4677
Giresunlu Mehmet oğlu Bilal
Er 1885/4795
Koyulhisarlı (Şibinkarahisar) Abdülazizoğullarından Mehmet oğlu Aziz
Er 1885/6173
Yumralı (Trabzon) Alioğullarından Mehmet oğlu Halil
Er 1885/6600
Sürmeneli Köçekoğullarından Ahmet oğlu Emin
Er 1885/6769
İstanozlu (Antalya) Ali oğlu Mehmet
Er 1885/6935
Ordulu Kulakoğlu torunu Yusuf oğlu Mehmet
Er 1885/7355
Gelibolulu Kırimî Salih oğlu Süleyman
Er 1886/476
İzmirli Rençberoğullarından İbrahim oğlu İbrahim
Er 1886/598
İzmirli Molla İbrahim oğlu Hüseyin
Er 1886/1085
İzmirli Mahmut Mamak oğlu Ahmet
Er 1886/1163
Ünyeli Aşcıoğullarından Mehmet oğlu Mustafa
Er 1886/1179
Kurayı Sebalı (Trabzon) Hafızaoğullarından Osman oğlu Mustafa
Er 1886/1391
Hoşalaylı (Cide) Karakadıoğullarından Bilal oğlu İbrahim
Er 1886/1790
Büyük Limanlı Alemdaroğullarından Osman oğlu Mehmet
Er 1886/1796
Maçkalı (Trabzon) İbişoğullarından Ali oğlu Temel
Er 1886/2033
Fenarisli (Ünye) Balcıimamoğullarından Raşit oğlu Mehmet
Er 1886/2779
Fenarisli (Ünye) Abazaoğullarından Ali oğlu Emin
Er 1886/2783
Fabralı Keleşoğullarından Hasan oğlu Hasan
Er 1886/3010
Gerzeli Hızıroğullarından Mehmet oğlu İbrahim
Er 1886/3114
Serkeşli (Fatsa) Tonbaloğullarından İsmail oğlu Hasan
Er 1886/3454
Trabzonlu Musaoğullarından Kamil oğlu Mehmet
Er 1887/13
İzmirli Filibelioğullarından Ahmet oğlu Hasan
Er 1887/200
İzmirli Mehmet oğlu İsmail
Er 1887/205
İzmirli Mehmet oğlu Hüseyin
Er 1887/291
Sürmeneli İpekçioğullarından Mehmet oğlu Ali
Er 1887/787
Sürmeneli Kahramanoğullarından Mehmet oğlu İsmail
Er 1887/800
Ayvacıklı Çakıroğlu Karındaşı Hasan oğlu İbrahim
Er 1887/819
Şarlılı İmamecioğullarından Ali oğlu Mehmet
Er 1887/892
Akçaabatlı (Trabzon) Osmanoğlu Mehmet
Er 1887/2347
Akçaabatlı (Trabzon) Seyidoğullarından Hasan oğlu Salim
Er 1887/2426
İzmitli Ali Osman oğlu Şerif Ali
Er 1887/3053
Lapsekili Karaçobanoğullarından Hüseyin oğlu Hüseyin
Er 1887/3476
Kalei Sultaniyeli İbrahim oğlu Hasan
Er 1887/3580
Sayfa 80
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Serkeşli (Fatsa) Velimehmetoğullarından Hasan oğlu Osman
Er 1887/3724
İstefanlı (Ayvacık) Tophanelioğullarından İsmail oğlu Mustafa
Er 1887/5568
İstefanlı (Ayvacık) Battaloğullarından Hasan oğlu Mehmet
Er 1887/5581
Şileli İbrahimoğullarından Mehmet oğlu Rıza
Er 1887/5650
Şileli Hacıhasanoğullarından İbrahim oğlu Mustafa
Er 1887/5677
Şileli Karahüseyinoğullarından Ahmet oğlu İbrahim
Er 1887/5680
Şileli Şehirlioğullarından Hüseyin oğlu İbrahim
Er 1887/5683
Meğrili (Fethiye) Mehmet oğlu Süleyman
Er 1887/5903
Boyalı (Araç) Fevzullahoğullarından İsmail oğlu Hasan
Er 1887/6111
Sürmeneli Yakupoğullarından Şaban oğlu Ali
Er 1888/707
Serkeşli (Fatsa) Doğmaoğullarından Osman oğlu İbrahim
Er 1888/2737
Karaburunlu (İzmir) Ahmet oğlu İsmail
Er 1888/2850
Karaburunlu (İzmir) Delihüseyinoğullarından Hasan oğlu Mustafa
Er 1888/2854
Karaburunlu (İzmir) Manastırlı Hasan torunu Halil oğlu Hüseyin
Er 1888/2857
Urlalı Mustafa oğlu Ali
Er 1888/2917
Bölük Eratı:
Kurayı Sebalı (Trabzon) Yusuf oğlu İlyas
Çavuş, Bölük Emini 1885/603
Ayvacıklı Yusuf oğlu Halil İbrahim
Çavuş 1885/4774
Gümüşhaneli Salih oğlu Temel
Onbaşı 1882/2025
Maçkalı Cinalioğullarından Hasan oğlu Emrullah
Onbaşı 1885/253
İnebolulu Tavukluoğullarından Mustafa oğlu Ahmet
Onbaşı 1885/1076
Ordulu Basaloğullarından Hüseyin oğlu Durmuş
Onbaşı 1885/4199
Samsunlu Kavaklıhasanoğullarından Mehmet oğlu Salih
Onbaşı 1886/2868
Eyüplü Arif oğlu İsmail, Sübyandan Geçme
Er 1882/3168
Giresunlu Gülcüoğullarından Musa oğlu İbrahim
Er 1884/64
Karadereli (Rize) Yetimoğullarından Temel oğlu Hamza
Er 1885/327
Tirebolulu Murtazaoğullarından Mehmet oğlu Halil
Er 1885/486
Tirebolulu Delialioğullarından Hüseyin oğlu Ali
Er 1885/771
Amasralı Meyrilioğullarından Ali oğlu Mehmet
Er 1885/948
Giresunlu Bekir oğlu Ali
Er 1885/1029
Çarşambalı (Bafra) Sıvacıoğullarından Mükellef oğlu Naşit
Er 1885/2629
Akköylü (Giresun) Sepiçoğullarından İbrahim oğlu Temel
Er 1885/3119
Keşaplı (Trabzon) Velioğullarından İsmail oğlu Osman
Er 1885/3540
Pazarköylü Haliloğullarından Hamza oğlu Hüseyin
Er 1885/3685
Sayfa 81
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Mecitözlü Hasan oğlu Zeynel
Er 1885/3793
Hapishaneli (Ordu) Cüceoğullarından Mehmet oğlu Ali
Er 1885/3807
Koyulhisarlı (Şibinkarahisar) Abdullah oğlu Yusuf
Er 1885/6285
Yumralı Bağcıoğullarından Hüseyin oğlu Mustafa
Er 1885/6601
Abanalı (İnebolu) Yusufoğlu torunu Mustafa oğlu Hasan
Er 1886/1183
Abanalı (İnebolu) Kara Hasan oğullarından Mustafa oğlu Hüseyin
Er 1886/1498
Hoşalaylı Sakaoğullarından İbrahim oğlu Ahmet
Er 1886/1797
Göreleli Çobanoğullarından Ahmet oğlu Mustafa
Er 1886/2314
Çarşambalı İbrahimoğullarından Yakupoğlu Mahmut
Er 1886/2593
Tekirdağlı Mehmet oğlu İsmail
Er 1886/2986
Bafralı Yamanoğullarından Hüseyin oğlu Ali
Er 1886/3006
Alaçamlı (Bafra) Bekiroğullarından Mahmut oğlu Osman
Er 1886/3068
Oflu Fettahoğullarından Yakup Kara oğlu Firuz
Er 1887/156
İzmirli Cerramoğullarından Mehmet oğlu Hasan
Er 1887/284
İzmirli İsmail oğlu Ahmet
Er 1887/294
İzmirli Bedikoğullarından Bedik oğlu Mustafa
Er 1887/307
Sürmeneli Sarı Mehmet oğullarından Mehmet oğlu Hasan
Er 1887/788
Amasralı Kara Ahmetoğullarından Mehmet oğlu Hasan
Er 1887/909
Mapavrili (Rize) Sarıahmetoğullarından Mustafa oğlu Recep
Er 1887/1059
Bartınlı Molla Hüseyinoğullarından Ali oğlu Şaban
Er 1887/1331
İzmirli Abdullah oğlu Ali
Er 1887/1400
Ünyeli Kocamanoğullarından Mustafa oğlu İsmail
Er 1887/1724
Balıkesirli Hamzaoğullarından Zekeriya oğlu Ömer
Er 1887/1805
Akçaabatlı (Trabzon) Memişoğullarından Hasan oğlu Mustafa
Er 1887/2367
İzmitli Hüseyin oğlu İsmail
Er 1887/3059
Çarşambalı Alicikoğullarından Hüseyin oğlu Mehmet
Er 1887/3153
Lapsekili Danişmentoğullarından Ali oğlu Halil
Er 1887/3478
Akşehir Abatlı İsmail oğlu Kasım
Er 1887/4050
İstefanlı (Ayvacık) Macaroğullarından Ahmet oğlu Ahmet Tevfik
Er 1887/5560
Şileli Palabıyıkoğullarından Ahmet oğlu Fevzi
Er 1887/5640
Şileli Ekşioğlu torunu İbrahim oğlu Ali
Er 1887/5645
Şileli Yabancıoğullarından Öm
Er oğlu Hüseyin
Er 1887/5653
Şileli İstefanlıoğullarından Halil oğlu Mehmet
Er 1887/5660
Edremitli Çavuşoğullarından Halil oğlu Mehmet
Er 1887/5730
Sayfa 82
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
İstefanlı (Ayvacık) Hacıalioğullarından Hacı Ahmet oğlu .
Er 1887/5839
İstefanlı (Ayvacık) İmamoğullarından Hüseyin oğlu Hüseyin
Er 1887/5846
Yaykıllı (Gerze) Keklikoğullarından Halil oğlu İbrahim
Er 1887/6030
Ezineli Mağripoğullarından Nuri oğlu Mustafa
Er 1887/6209
Ezineli Keleşoğullarından Hasan oğlu Halil
Er 1887/6210
Kavaklı (Samsun) Medetoğullarından Mehmet oğlu Recep
Er 1888/955
Kavaklı (Samsun) Kabahasanoğullarından Mustafa oğlu Recep
Er 1888/964
Rizeli Kendilioğullarından Salih oğlu Dural
Er 1888/1046
Samsunlu Ahmet oğlu Hüseyin
Er 1888/1385
Perşembeli (Ordu) Velireisoğullarından İbrahim oğlu Ali
Er 1888/2669
Karaburunlu (İzmir) Turgutluoğullarından İbrahim oğlu Ali
Er 1888/2851
Karaburunlu (İzmir) Topaloğullarından Hüseyin oğlu Ali
Er 1888/2862
Urlalı Karabıyıkoğullarından Halil oğlu Mehmet
Er 1888/2914
Urlalı Hasan torunu Osman oğlu Ali Kamil
Er 1888/2916
Makine Eratı (Ateşliler):
Asitaneli Hamdi oğlu Emir
Er 1879/4056
İzmirli Hüseyin oğlu Hüseyin
Er 1879/4456
Ayvacıklı Salih oğlu Mehmet
Er 1879/6304
Yıldızelli (Sivas) Şaircioğullarından Hüseyin oğlu Ömer
Er 1883/947
Ordulu Haliloğullarından Ali oğlu Mehmet
Er 1883/1110
Hafikli Suluoğullarından Ali oğlu Mehmet Hamdi
Er 1883/1554
Taşovalı (Taşabat) Taşömeroğullarından Mehmet oğlu Mehmet
Er 1883/1757
Mihaliçli (Bursa) Tahtalıoğullarından Mehmet oğlu İsmail
Er 1883/1806
Ayvacıklı Halilşeyhoğullarından Salih oğlu Veli
Er 1883/3240
Çerkeşli Köroğullarından Mehmet oğlu Osman
Er 1883/3774
Efrazlı (Fatsa) Tongaroğullarından Hüseyin oğlu İbrahim
Er 1883/4066
Bartınlı Bağcıoğullarından Hasan oğlu İbrahim
Er 1884/1754
Göreleli Karahasanoğullarından Ali oğlu Ali
Er 1885/96
Tirebolulu Güncüoğullarından Mehmet oğlu Osman
Er 1885/484
Ordulu Hüseyin oğlu Abdullah
Er 1885/824
Karakuşlu (Niksar) Köleoğullarından Hasan oğlu Ali
Er 1885/1823
Ünyeli Uzunvelioğullarından Veli oğlu Mehmet
Er 1885/2102
Çarşambalı Kıyarahmetoğullarından Hasan oğlu Recep
Er 1885/2610
Hapishaneli (Ordu) Kahyaoğullarından Ali oğlu Mustafa
Er 1885/3817
Sayfa 83
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Bigalı Curamakoğullarından Mehmet oğlu İsmail
Er 1885/6129
Bucaklı Nizamoğullarından Ali oğlu İbrahim
Er 1885/6800
Makine Eratı (Kömürcüler):
Sultanahmetli Mehmet Şükrü oğlu Nuri, Sübyandan Geçme
Er 1880/1983
Akçaabatlı (Trabzon) Mustafa oğlu Osman
Er 1881/1201
Edirnekapılı Raşit oğlu Rasim, Sübyandan Geçme
Er 1881/8281
İslimyeli Mustafa oğlu Osman, Sübyandan Geçme
Er 1882/3129
Vakfıkebirli Allahverdioğullarından Temel oğlu Derviş
Er 1884/562
Ordulu Ceferoğlu torunu Ahmet oğlu Abdullah
Er 1884/598
Ordulu Hekimoğulları torunu Süleyman oğlu Mahmut
Er 1884/1530
Tophaneli Abdullah oğlu Bilal
Er 1884/3183
Oflu Çayıroğullarından Pehlivan oğlu Yunus
Er 1885/14
Oflu İbrahimoğullarından Hüseyin oğlu Hüseyin
Er 1885/16
Oflu Velioğullarından Hüseyin oğlu Süleyman
Er 1885/18
Göreleli Hüseyin oğullarından Halil oğlu Temel
Er 1885/103
Giresunlu Osmanoğullarından Yusuf oğlu İsmail
Er 1885/1005
Ebülhayırlı (Ordu) Alibaşlıoğullarından Hüseyin oğlu Ahmet
Er 1885/2298
Pirazizli (Giresun) Mollaoğullarından Salim oğlu Mustafa
Er 1885/2491
Pazarsulu (Giresun) Falcıoğullarından Halil oğlu Halil
Er 1885/3192
Ordulu Şeyoğullarından Ömer oğlu İbrahim
Er 1885/4202
Ordulu Haliloğullarından Mahraman oğlu Mehmet
Er 1885/4208
Oflu Ulyaoğullarından Ali oğlu Şaban
Er 1885/4674
Plançalı (Ereğli) Topaloğullarından Mehmet oğlu İsmail
Er 1885/6057
Yafalı Hüseyin Arabi oğlu Ali
Er 1885/6234
Saydalı Ali oğlu Mustafa
Er 1885/6235
Yafalı Rabit oğlu Mehmet Salih
Er 1885/6240
Yafalı İbrahim oğlu Hüseyin
Er 1885/6245
Remleli (Yafa) Şeyh Ahmet oğlu Şahin
Er 1885/6276
Milolu (Antalya) Mehmet oğlu Mehmet
Er 1885/6869
Trabzonlu Vanlıoğullarından İbrahim oğlu Asım
Er 1886/118
Turollu (Gümüşhane) Cincioğullarından İbrahim oğlu Hüseyin
Er 1886/564
Saydalı Ali oğlu Mehmet
Er 1886/809
Viçeli (Rize) Bekiroğullarından Hasan oğlu Ali
Er 1886/2101
Göreleli Yakupoğullarından Hasan oğlu Ömer
Er 1886/2205
Sayfa 84
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Çarşambalı Alioğullarından Hasan oğlu Mehmet
Er 1886/2588
Samsunlu Tahmazoğullarından Mehmet oğlu Hasan
Er 1886/2863
Bafralı Körhüseyinoğullarından İbrahim oğlu Raşit
Er 1886/3002
Saydalı Abdürrahim Basat oğlu Mehmet
Er 1887/653
Kasımpaşalı Yakup oğlu Tevfik
Er 1887/1139
Beyrutlu Misrîoğullarından Mustafa oğlu Ali
Er 1887/2787
İnşaiyeci Eratı:
Ulubeyli (Ordu) Sünnetçioğullarından Süleyman oğlu İsmail
Onbaşı 1883/3647
Yumralı (Trabzon) Selim oğullarından Mehmet oğlu İsmail
Onbaşı 1884/1106
Akçaabatlı (Trabzon) Ali oğlu Zühtü
Onbaşı 1885/1370
Foçalı Alikocaoğullarından Mustafa oğlu İsmail
Onbaşı 1885/1627
Cideli Mollaömeroğullarından Ahmet oğlu Ömer
Onbaşı 1885/1675
Serikli (Antalya) Ali oğlu Mehmet
Onbaşı 1885/6805
Kırımlı Ali oğlu İslâm, Sübyandan Geçme
Er 1881/8072
Göreleli Osman oğlu Ali
Er 1885/97
Akçeşehirli Hacıkavrukoğullarından Ahmet oğlu Bekir
Er 1885/6089
Tirebolulu Batmanoğullarından Mustafa oğlu İsmail
Er 1886/786
Dalgıç Eratı:
Tirebolulu Rizelioğullarından Salim oğlu Mustafa
Çavuş 1884/433
Yumralı (Trabzon) Genç Ali oğlu Mehmet
Onbaşı 1885/6076
Ordulu Mehmet oğlu Mehmet
Er 1885/547
Lapsekili Abdullahoğullarından Yusuf oğlu İsmail
Er 1885/4570
Bahriye Taburu (Silahendaz) Eratı:
Seydişehirli Süleyman oğlu Necip
Onbaşı 1884/1318
Sancaklı Akbaşoğullarından Hasan oğlu Hüseyin
Onbaşı 1884/1407
Eğribozlu Mehmet oğlu Ali
Onbaşı 1884/2127
Şarlı (Trabzon) Tütüncüoğullarından Ahmet oğlu Osman
Onbaşı 1885/440
Perşembeli (Trabzon) Hızır oğullarından Ramazan oğlu Eyüb
Er 1883/3456
Çaylı (Bolvadin) Tığcıoğullarından Hamdi oğlu Ali
Er 1884/1914
Erhulu (Rize) Kocaoğullarından Osman oğlu Ali
Er 1884/3031
İzmirli Palamutçumustafaoğullarından Mustafa Oğlu Muharrem
Er 1885/638
Beykozlu Muytapoğullarından Mustafa oğlu Salih
Er 1885/2542
Çankırılı Oğuzoğullarından Ahmet oğlu Hasan
Er 1885/4068
Sayfa 85
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Koyul Hisarlı (Şebinkarahisar) Küçükoğullarından Hasan oğlu Mustafa
Er 1885/6175
Su Şehrili Aluçralıoğullarından Molla Osman oğlu Mehmet
Er 1885/6590
Keşdereli (Fatsa) Kılıçoğullarından Ali oğlu Mehmet
Er 1886/274
Tirebolulu Beyoğullarından Osman oğlu Ruşen
Er 1886/732
Tirebolulu Kovacıoğullarından Mustafa oğlu Dursun
Er 1886/855
Kelkitli (Gümüşhane) Halefoğullarından Hüseyin oğlu Emin
Er 1886/963
Kelkitli (Gümüşhane) Hatipoğullarından Yusuf oğlu Tevhit
Er 1886/1012
Koyul Hisarlı (Şibinkarahisar) Hocaoğullarından İbrahim oğlu Mehmet
Er 1886/1348
Aziziyeli (Kırşehir) Kösemehmetoğullarından Murat oğlu Veli
Er 1886/1685
Göreleli Karahaliloğullarından Halil oğlu Hüseyin
Er 1886/2192
Cideli Tınkıçoğullarından Ali oğlu İsmail
Er 1886/2505
Efrazlı (Ünye) Atikoğullarından Yusuf oğlu Mehmet
Er 1886/2660
Bafralı İbrahim oğlu İsmail
Er 1886/3108
Bando Mızıka Eratı:
Macaristanlı Abdullah oğlu Raşit
Ser Çavuş 1886/4707
Balatlı Hasan oğlu Ahmet
Çavuş 1884/3144
Zileli Ömer oğlu Mustafa
Onbaşı 1882/3755
Karakuşlu Dedeoğullarından Mustafa oğlu Hasan
Onbaşı 1883/4620
Ladikli (Amasya) Kökoğlanoğullarından İsmail oğlu Mecit
Onbaşı 1883/4682
Fevzioğullarından Ahmet oğlu Mustafa
Onbaşı 1884/33
Karadereli (Rize) Sandıkçıoğullarından Arif oğlu İsmail
Onbaşı 1884/883
Tirebolulu Uluçoğullarından İbrahim oğlu Yusuf
Onbaşı 1884/1079
Keşaplı Kürecioğullarından Ali oğlu Dursun
Onbaşı 1884/3703
Gümüşhaneli Zeyneloğullarından Mustafaoğlu Musa
Onbaşı Trampetçi 1884/1522
Cideli İnceoğullarından Ahmet oğlu Hüseyin
Onbaşı Trampetçi 1885/2539
Tırnovalı Mustafa oğlu Halil, Sübyandan Geçme
Er 1880/2225
Mimaliçli (Bursa) Hamzaoğullarından Emin oğlu Mehmet
Er 1881/2369
Kurayı Sebalı (Trabzon) Elvanoğullarından Ali Hüseyin oğlu Mehmet
Er 1884/363
Fenarisli (Ünye) Müftüoğullarından İbrahim oğlu Hüseyin
Er 1884/733
Akçaabatlı (Trabzon) Deliahmetoğullarından İbrahim oğlu İsmail
Er 1885/802
Gemlikli Feyzullahoğullarından İbrahim oğlu Mehmet
Er 1885/1945
Perşembeli (Trabzon) Mollaosmanoğullarından Hasan oğlu İbrahim
Er 1885/2660
Köprülü (Selanik) Salih oğlu Abdullah
Er 1886/3905
Kocamustafapaşalı Abdullahoğlu Çerkez Mesrur Sübyandan Geçme
Er 1886/4431
Sayfa 86
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Sudanlı Zenci Ebubekiroğlu Ali, Sübyandan Geçme
Er 1886/4381
Hırkai Şerifli Hamdi oğlu Mehmet Nazmi, Sübyandan Geçme
Er 1886/4581
Sinoplu Yusufoğullarından Hüseyin oğlu Mehmet
Er 1887/3834
Sinoplu Karaömeroğullarından Hasan oğlu Osman
Er 1887/3840
Yıldızelli (Sivas) Hatipoğullarından Süleyman oğlu Kadir
Er Trampetçi 1886/4057
< Önceki
Ertuğrul Fırkateyni Şehitlerinin ve Kurtulanlarının Listesi
Sofracı Eratı
Fatsalı Paşalıoğullarından Mahmut oğlu Osman
Onbaşı 1885/733
İzmirli Hacı Ali oğlu Hilmi
Onbaşı 1886/589
İnebolulu Çörekçioğullarından Hüseyin oğlu Mustafa
Er 1885/2728
Turgutlulu Şemlanoğullarından Ali oğlu Ali
Er 1887/3963
Ertuğrul Fırkateyni Şehitlerinin ve Kurtulanlarının Listesi
Askeri Sanatkarlar
Cerrah Kasımpaşalı Şevket Mehmet Efendi
Kazancı Sürmeneli Osman Mehmet Usta
Kazancı Davudpaşalı Hüsnü Usta
Marangoz Ereğlili Hüseyin Ahmet Kalfa
Yorgancı Bitlisli Süleyman Mehmet Kalfa
Kalafatçı Asitaneli Emrullah Bekir Kalfa
Şair Ali Ruhi Bey
Ertuğrul Fırkateyni Şehitlerinin ve Kurtulanlarının Listesi
Şehit Olan Subayların İsimleri
Mirliva Osman Paşa,Kumandan
Miralay İbrahim Bey, Serçarkçı
Miralay Hüsnü Bey, Sertabib
Kaymakam Ali Bey, Süvari
Kaymakam Cemil Bey, Süvari Muavini
Binbaşı Yeniçeşmeli Nuri Bey, Süvari-yi Sani
Binbaşı Asitaneli Mehmet Bey, Üçüncü Kaptan
Binbaşı Tekfurdağlı Ömer Bey, Dördüncü Kaptan
Binbaşı Kasımpaşalı Hacı Ahmet Bey, Çarkçı-yı Sani
Sağkolağası Yasef Efendi, Tabib-i Sani
Solkolağası Beşiktaşlı Hasan Tahsin Kaptan, Seyr ü Sefain Memuru
Solkolağası Kadıköylü Reşad Kaptan, Torpido Muallimi
Solkolağası Asitaneli Tevfik Kaptan, Beşinci Kaptan
Solkolağası Eyüplü Şevki Efendi, Dördüncü Çarkçı
Kalyon Katibi Kasımpaşalı Cemal Efendi, Serkatip
Yüzbaşı Yanyalı Celal Efendi, Topçu Zabiti
Yüzbaşı Kasımpaşalı Hamdi Efendi, Bölük Zabiti
Yüzbaşı Davud Paşalı Hulusi Efendi, Bölük Zabiti
Yüzbaşı Yeniçeşmeli Nuri Efendi, Bölük Zabiti
Yüzbaşı Asitaneli Ömer Lütfi Efendi, Bölük Zabiti
Yüzbaşı Kasımpaşalı Mehmet Ömer Efendi, Bölük Zabiti
Yüzbaşı Asitaneli Mehmet Cemal Efendi, Çarkçı
Yüzbaşı Tophaneli Said Efendi, Çarkçı
Yüzbaşı Eyüplü Arif Efendi, Çarkçı
Mülazım-ı evvel Beykozlu Necib Efendi, Seyr ü Sefain Memuru Muavini
Mülazım-ı evvel Cibalili Agah Efendi Mühendisin
Mülazım-ı evvel Beşiktaşlı Rıza Efendi
Mülazım-ı evvel Kasımpaşalı Asaf Efendi
Mülazım-ı evvel Kasımpaşalı Mehmet İsmail Efendi
Mülazım-ı evvel Beykozlu İzzet Efendi
Mülazım-ı evvel Kasımpaşalı Ali Efendi
Mülazım-ı evvel Küçükpazarlı Haşim Efendi
Mülazım-ı evvel Tophaneli Mehmet Tevfik Efendi
Sayfa 87
Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software
http://www.foxitsoftware.com For evaluation only.
F. Şayan Ulusan Şahin Türk-Japon İlişkileri (1876-1908)
Mülazım-ı evvel Hasköylü Ahmet Eyüp Efendi
Mülazım-ı evvel Sütlüceli Şemseddin Efendi
Mülazım-ı evvel Kasımpaşalı Basri Efendi
Mülazım-ı evvel Kapandakikli İbrahim Şevki Efendi
Mülazım-ı evvel Kasımpaşalı Safvet Efendi (Topçu Kaptanı Muavini)
Mülazım-ı evvel Kasımpaşalı Hasan Tahsin Efendi Mühendisin
Mülazım-ı evvel Asitaneli Sadık Efendi Çarkçı
Mülazım-ı evvel İstinyeli Ali Rıza Efendi Çarkçı
Mülazım-ı evvel Küçük Mustafapaşalı Fevzi Efendi Çarkçı
Mülazım-ı evvel Kasımpaşalı Kemal Efendi Çarkçı
Mülazım-ı evvel Sultanselimli Ali Efendi Çarkçı
Mülazım-ı sani Kulaksızlı Ali Arif Efendi Mühendisin
Mülazım-ı sani Kasımpaşalı Şemi Efendi Mühendisin
Mülazım-ı sani Kasımpaşalı Ahmet Ziya Efendi Mühendisin
Mülazım-ı sani Kasımpaşalı Mehmet Ziya Efendi Mühendisin
Mülazım-ı sani Balatlı Salih Efendi Mühendisin
Mülazım-ı sani Çeşmeli Mustafa Ferdi Efendi Silâhendaz
Kasımpaşalı Şevket Efendi, Cerrah
Sürmeneli Osman Usta, Kazancı
Davudpaşalı Hüsnü Usta, Kazancı
Ereğlili Hüseyin Ahmet Kalfa, Marangoz
Bitlisli Süleyman Kalfa, Burgucu
Asitaneli Emrullah Kalfa, Kalafat
Ertuğrul Fırkateyni Şehitlerinin ve Kurtulanlarının Listesi
Kurtulanlar
Sağkolağası Kasımpaşalı Mehmet Arif Efendi, Çarkçı-yı salis
Fırkateyn Katibi Oflu Mustafa Efendi, Katib-i sani
İmam-ı sınıf-ı salis Şileli Hafız Ali Efendi, İmam
Yüzbaşı Asitaneli Mehmet Ali Bey, Çarkçı
Mülazım-ı evvel Edirnekapılı İsmail Efendi, Musika Zabiti
Mülazım-ı sani Beşiktaşlı Haydar Efendi, Fotoğraf Memuru
Belgeler
Japon Denizlerinde Batan Türk Harp Gemisi Ertuğrul'un Hatırasına Bir Şarkı
Sözler : Daikichi IZUMI
Beste : Naisi UCHIGAKI
Güneş hüzünle battı.
Uzakta bir yıldız parlıyor,
Deniz çok azgın.
Beyaz anıtın gölgesi karanlığa düşüyor.
Sonsuz teessürle dua ediyoruz,
Ruhların huzuru için;
O cesur gemicilere ve şanlı Ertuğrul’a.
O çılgın fırtınada,
Kaybolan harp gemisini yutan dalgalar,
O geceki gibi yüksek.
Ne acı, biz artık gemiyi göremiyoruz.
Kumano bölgesinde Koshino sahillerinde
Facianın balıkçılar yerini gösterirler.
Ve o gecenin korkunç amansız
Fırtınasını hep anlatılar.
Acısını kalbimizde duyacağız her zaman
Seneler geçse bile.
Ertuğrul’u biz asla unutamayacağız,
Çocuklarımıza her an anlatacağız onları.
Sayfa 88
Download

Generated by Foxit PDF Creator © Foxit Software