116
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
KÜRESELLEŞMENİN DARALTTIĞI EKONOMİK ÖZGÜRLÜKLER
VE HAK EROZYONLARI
Zehra Gönül Balkır*
Kerem Çolak**
Berfu Güler***
1. Giriş
Yeni Dünya Düzeni ve onun ekonomik altyapısını oluşturan küreselleşme
rüzgârlarıyla birlikte kapitalizmin yapısal sorunlarının; hukuksal mekanizmalar ve
kurumsal araçlarla giderilmeye çalışıldığı bir dönemden geçilmektedir.
Küreselleşmeyle birlikte çalışanların ekonomik ve sosyal haklarının sınırlandırılmasına
yönelik hukuksal düzenlemeler, yeni sorun başlangıçları yaratacak gibi görünmektedir.
Bu çalışmada, öncelikle küreselleşmeyle yaratılan yenidünya düzeninde; küresel
rekabet koşulları altında çalışanların ekonomik ve sosyal hak ve özgürlüklerinin; iş
hukukunun kurumsal araçları eliyle, nasıl daraltıldığı üzerinde durulacaktır.
2. Küreselleşmenin Dayattığı Yeni Dünya Düzeni
2.1. Dünya Piyasa Ekonomilerinin Küreselleşmesi
21. yüzyılın başlangıç yılları, dünyada önceden kestirilemeyen kapsamlı,
ayrıntılı ve hızlı bir değişim yaşandığını göstermektedir. Bu değişimde; sanayi
toplumundan bilgi toplumuna, fordist üretimden esnek üretime, ulus devletler
dünyasından küreselleşmiş dünyaya ve modernist düşünceden post modernist
düşünceye geçişler, en çok dikkat çeken temel süreçler olarak görülmektedir.
Toplumlar bu süreçte ortaya çıkan yıpranmalar karşısında sürekli olarak arayışlar
içine girmektedirler. Bu yeni anlayış finansal ve endüstriyel pazarların küreselleşmesi,
merkantilizmden serbest ticarete, Keynesyen yaklaşımdan monetarizme ve neoliberalizme, açık ya da örtülü güdümlülükten piyasa ağırlıklı çözümlere doğru; bir
dönüşümün yaşanmasına neden olmaktadır.
Küreselleşmenin bir başka boyutu da, ortaya çıkarmış olduğu "olgusal
küçülme"dir. Özellikle teknolojik gelişmelerle her anlamda ortadan kalkmış olan uzaklık
kavramı, yeni bir algılayışı ve etkileşim sürecini de başlatmıştır. Naklen izlenen
savaşlardan birbirlerini eş zamanlı izleyen borsalara kadar, tüm yeni dünya dinamikleri;
küreselleşmenin yarattığı yeni olgularla süreç içinde dünyada küçülerek küresel bir köye
dönüşmekte ve bire bir etkileşim artmaktadır.
*
TC. Kocaeli Üniversitesi, Hukuk Fakültesi Dekanı, İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku ABD. Öğretim Üyesi,
Prof.Dr.
**
TC. Kocaeli Üniversitesi, Hukuk Fakültesi ve Kandıra MYO, Öğr. Gör.
***
TC. Kocaeli Üniversitesi, Hukuk Fakültesi , İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku ABD. Öğr. Gör .
117
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
Yeni ekonomik gelişmeler siyasi otoriteden, sadece piyasanın yapmak istediği
veya yapamadığı faaliyetlerde yoğunlaşmasını ve üretimle ilgili kararların piyasaya
bırakılmasını talep etmektedir. Uluslararası boyuttaki şirketler, yeni teknolojinin
sunduğu olanaklara ve dünyanın dört bir yanında kurdukları ortaklıklara bağlı olarak
çok hızlı karar alabilmektedirler. Bu nedenlerle yatırım yapılacak yeni mekânlar için
iletişim ve ulaşım olanakları ön koşul olarak aranmaktadır (Işıktaç, 2004;311).
Genelde uluslararası güçler ve özelde küreselleşmiş piyasa ekonomisi, devletin
hem iç hem de dış politikadaki serbestliğini kesin biçimde sınırlandırmaya
çalışmaktadır. 1970'li yıllara kadar, dünya kapitalist sistemi, yaygın ve sınır tanımayan
bir dünya ekonomisi ve birbirinden bağımsız ulus devletlerden oluşan bir politik düzeyin
birbirine eklenmesi biçiminde gelişmiştir. Uluslararası örgütlerin, özellikle de siyasal ya
da siyasal-ekonomik örgütlerin hem sayısının hem de etkinliğinin artması özel bir önem
taşımaktadır. Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Birleşmiş Milletler ve Avrupa
Birliği bunlar içinde seçilmektedir. Koşullara rağmen dünya ekonomisi ulus devlet içinde
biçimlenmektedir. Bu nedenle de dünya ekonomisi daha çok ulusal kapitalizmlerin
eklemlenmesi ile oluşan bir dünya ekonomik sistemi görünümündedir. Dünya kapitalizmi
ulusal kapitalizmlerin bir toplamı olmanın ötesinde; tüm dünyayı kendi üretim alanı
olarak gören, tüm kaynakların kullanımını ekonomik çıkarlarına en uygun şekilde
örgütlemek isteyen, kendi hareketliliğine engel tanımayan şirketlerden oluşan bir sisteme
dönüşürken; artık ulusal işleyişe değil, küresel işleyişe sahip bir dünya ekonomisine
yükselmektedir. (Işıktaç, 2004;311).
Küreselleşme ile bütün dünyayı içine alacak bir serbest ticaret rejimi yaratılma
sürecinde, öncelikle uluslararası ticaretin ve sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi
yönünde önemli gelişmelerin ortaya çıkmasına rağmen, dünyada tek yanlı bağımlılık
ilişkileri halen değişmeden devam etmektedir. Küreselleşme programının en önemli
uygulama hedefleri sosyal devletin tasfiyesi; yani özelleştirmedir. Küreselleşme bugün
tüm dünyada gerçek bir belirleyici unsur olarak varlığını her alanda hissettirmektedir.
Sermayenin dünya ölçeğinde yayılmasına kimse engel olamamakta; bu süreçte
uluslararası kuruluşlar da çok etkin olmaktadırlar. Dünya Ticaret Örgütü, ABD'nin
Seattle kentinden dünya ticaretini yönetmekte, Birleşmiş Milletler tüm dünyada
barışın teminatı olmaya çalışmakta, Avrupa Birliği ise çevre politikalarından ilaç
üretimine kadar Avrupa'da bir çok alanda öncü rol oynamaktadır (Özer, 2008;26).
Küreselleşmenin bu denli yaygınlaşmasında; siyasal alanın sınırlarının açıkça
belirlendiği topraklarda egemen birimlerin yönettiği ve uluslar üstü düzeyde hareket
yeteneğine sahip olduğu ölçüde, büyük devletlerin küresel özelliğinin olması,
kapitalizmin ekonomik düzene ilişkin kökten küreselleştirici rolünün bulunması ve
bilgi akışının süreklileştirilerek, düşüncelerin hızla yayılmasını sağlayan küresel bir
toplumun ortaya çıkarılması projesine olan güven, çok etkili olmuştur
2.2.Küreselleşme Sürecinde Rekabet Bağımlılığının Artması
Oldukça kapsamlı olan küreselleşme; İç pazarlarda faaliyet aşaması,
uluslararası faaliyet aşaması, çok uluslaşma aşaması, küresel aşama olmak üzere dört
aşamadan geçerek gerçekleşmektedir. Bu süreçte; kuruluşların, kendi ülkelerinden çok;
üretim kaynaklarını ve insan gücünü, en rasyonel koşullarda; nerede sağladıkları, en
düşük maliyet düzeyi ve müşteri için; en uygun kaliteyi, nasıl buldukları ve tüm ülkeler
için; küresel anlamda üretimde bulunarak, nasıl pazarlama yapacakları sorgulanmaya
başlanmıştır. Önemli olan; hangi ülkeler en düşük maliyetle, en uygun kalitede ve
118
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
çeşitlilikte üretim olanağı sunuyorlarsa ve en iyi fırsatı sağlıyorlarsa, üretimin o ülkeye
veya ülkelere kaydırılıp, üretilen ürünlerin küresel çapta pazarlanması olup; artık
devletleri; etkin ekonomi politikaları geliştirmede başarısız kılan, küresel ticaret
anlayışının sürekli artması gündemdedir. Yeni dönemde çok uluslu şirketler ve dünya
pazarları; uluslararası ilişkilerde, devletlerden daha güçlü konumda olup; küreselleşme,
bu yeni güçler eliyle; etkin bir şekilde yönetilmektedir (Özer, 2008;27).
Ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel değerlerin ve bu değerler çerçevesinde
oluşmuş birikimlerin ulusal sınırlar dışına taşarak dünya geneline yayılması anlamına
gelen küreselleşme, bu şekilde ülkeler arasında fiziksel ve ekonomik egemenlikleri en
aza indirmekte, bunun sonucunda teknolojide ve iletişimde meydana gelen büyük
ilerlemelerin etkileyip yönlendirdiği süreçler, küreselleşme ile şekillenmektedir. Her ülke
dünya ekonomisi ile bütünleşirken daha avantajlı bir konum yakalamak istemekte ve
bu eğilimler esas olarak devlet politikası biçiminde yansımaktadır. Buna karşılık,
küreselleşme süreci içinde kimin nasıl bütünleşeceği ve bütünleşme içindeki
konumunun ne olacağı kararları, özellikle uluslararasılaşmış mali sermaye tarafından
verilmektedir.
Serbest ticaretin iki taraf için de yararlı olması, eşit düzeyde rekabet
kapasitesini gerektirmektedir. Eğer bu eşitlik söz konusu değilse, rekabet bir taraf
için giderek yıpratıcı sonuçlar verebileceğinden; bu durum, küreselleşmenin yani
dünyayı tek bir ekonomik birim haline getirmenin yönlendiricisinin sermaye
olduğunun delilidir. Çünkü bu sürece sermaye tarafından belirlenen rasyonellik
anlayışı egemendir. Eğer ulusal devletlerin izlediği politikalar rasyonellikle
uyuşmazsa, tek tek ulusal devletlerin yenidünya düzeninin oluşumunu bozabileceği
ya da geciktirebileceği belirtilmektedir. Küreselleşmenin temel sonuçlarından birisi de,
devlet kapasitesinin ve devletin sürdürülebilirliğinin ve uygulanabilirliğinin erozyona
uğramasıdır. Devlet kapasitesinin erozyonu, kamu yaşamında her alanda
dengesizliklere yol açmaktadır. Vatandaşlar kamu hizmetleri ve yeniden dağıtımcı
düzenlemeler olmaksızın yaşamak zorunda kalmaktadırlar(Özer, 2008;28).
Küreselleşme sürecinde uluslararası ilişkilerin gelişmesi, rekabet bağımlılığının
artması, ulus devlet yapısının zayıflaması uluslar üstü yapıları ön plana çıkarırken, bu
süreçten sermayenin güç kazandığı ve sendikaların ise o ölçüde güç kaybına uğradığı
görülmektedir. Serbest piyasa ekonomisi ilkelerinin dünya üzerinde tek standart haline
getirilmesi, emeği koruyan düzenlemeler yerine sermayeyi koruyan eğilimlerin; emeğe
dayalı rekabet ve rekabet bağımlılığının ön plana çıkması, son yıllarda çalışma
hayatında pek çok tartışmayı yeniden gündeme getirmiştir. Bir yandan ILO sözleşmeleri
ve diğer uluslar arası standartların kabul edilmesiyle çalışma hayatında ortak ilkeler
uygulanmakta, diğer yandan bu ilkelerden uzak ülkeler arasında büyük uçurumlar
oluşturmaktadır. Bilgi toplumunun temellerinin atıldığı yirminci yüzyılın son
çeyreğinden itibaren; teknolojik değişim, yalın üretim sistemi, esnek çalışma, beyaz,
pembe ve çelik yakalı işçi sayısında meydana gelen artış gibi gelişmeler çalışma
hayatındaki örgütlenmeyi temelinden sarsmaktadır (Yorgun, 2005;138).
Avrupalılaşma baskısı, bilgi transferleri sonucu yaşanan teknolojik baskılar,
devletleri yeni örgütlenmelere yöneltmiş, bu süreçte kamu yönetimlerinin
büyüklüğünde, kapsamında, kaynaklarında bir daralma olmuştur. Kamu
görevlilerinin geleneksel statülerinde, istihdam garantisi olan sistemden sözleşmeli
sistemlere geçilmesi nedeniyle zayıflama başlamış ve kamu yönetiminde işletme
yöneticiliği anlayışının ön plâna çıkması, demokratikleştirme, vatandaşın bilgi
edinme hakkının geliştirilmesi ve katılımcı mekanizmaların oluşturulması gibi yeni
119
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
gelişmeler değerlendirildiğinde; yenidünya düzeninin belirleyici öğelerinin
liberalleşme ve küreselleşme olduğu görülmeye başlanmıştır. Küreselleşme sürecinin
yürütücüsü büyük çok uluslu şirketler; üretimde yenilik tekelini ellerinde
bulundurmakta, üretim yeri seçiminde, dağıtım ve serviste büyük bir esneklik
sergilemektedirler. Dünya toplam ticaretinin çok büyük bir bölümü bu şirketler
tarafından yürütülmekte ve bu büyüklük giderek artmaktadır. Teknolojik gelişmeyi de
denetleyen bu dev kuruluşlar artık dünyanın hangi yöresinin gelişeceğini ve hangi
yörelerin yeni teknolojiye sahip olacağını da belirlemektedir (Özer, 2008;38-39).
2.3.Küreselleşen Rekabet Gücünün Korunması
Küreselleşen rekabet gücünün korunması ve arttırılması sürecinde, dünya
devletlerine ait iş hukukları ve iş hukuku politikalarının yapısal bir dönüşüm geçirmeye
başlamışlardır. İş hukukunun özgün yapısı içinde geçmişte “işçinin korunması”
bağlamında yaşanan bu dönüşüm, küresel rekabetin arttırılması sürecinde, iş hukuku
politikalarının ekonomi ve istihdam hedefleriyle bütünleştirilmesi sürecinde işletmenin
korunmasına geçmiştir. Çok uluslu şirketler ekonomik dünya düzeni ve gelişmiş
küresel güçler; kendi işgüçlerini bilgi toplumunun yeni dönüşümlerine uydurabilmek
için, gerekli beceri ve donanımlara ihtiyaç duyarak, talep yaratmaktadırlar (Marleau,
2003;75).
İş hukukunun hemen bütün yönlerini etkileyen bir unsur olarak istihdam,
piyasaların rekabet gücüne bağlı bir hedef ve disiplin olarak karşımıza çıkmakta; bu
biçimiyle sürdürülebilir rekabete özgülenmiş bir istihdam için, bütün hedeflerini ve
koruma araçlarını yeniden gözden geçirerek düzenlemek zorunluluğu yaratmaktadır.
İşgücü piyasasına duyarlı olmaya zorlanan bir iş hukuku, rekabet gücü açısından
işletme ve piyasa koşullarına duyarlı olarak; istihdam ilişkisi içindeki işçinin korunması
ile istihdam ve rekabet gücünün sürdürülebilmesiyle istihdamın korunması arasında bir
denge kurmak zorundadır. İş hukuku bir yanda işçisini korumak anlamında, yaşama ve
çalışma koşullarını korumanın yollarını aramayı sürdürmek ve öte tarafta işletmelerin;
kendi aralarında piyasa gereklerine göre, rekabet etmelerine olanak veren yeni bir
yapılanma ve yeni bir düzenleme çerçevesi sunmak zorundadır.
İş yaratma ile ekonomik gelişme arasındaki nedensel ilişkiler ve istihdam,
rekabet edilebilirlik ve büyüme arasında karşılıklı bir bağlantı olduğunu gösterir.
Küresel rekabetin tırmandırdığı taleplerin getirdiği meydan okumaları göğüslemek,
işyerinde işbirliği ve daha verimli işleyiş için; daha iyi örgütlenmiş ve bilinçlendirilmiş
bir iş hukukuna ihtiyaç bulunmaktadır. Bu çerçeve de iş hukukundan yeni bir işlevi
yerine getirerek istihdamı desteklemesi istenmektedir. İş hukukunun özde çalışanları
korumak olarak özetleyeceğimiz özgün misyonundan uzaklaşmaya zorlanmaktadır
(Marleau, 2003;75)?
3. Ekonomik ve Sosyal Hakların Daraltılması
Ekonomik liberalizm, devlete sadece kapitalist piyasanın düzgün işlemesini
sağlayacak bir hukuk düzeni kurmak ve güvenliği sağlamak görevi biçmekte ve rasyonel
bireyin tercihleri üzerine devletin müdahalesine şiddetle karşı çıkmaktadır. Devlete gece
bekçiliği görevi yükleyen, işçi-işveren ilişkilerini borçlar hukuku çerçevesinde eşitlerin
ilişkisi olarak düzenleyen, bireyler ve toplumsal sınıflar arasındaki ilişkileri doğal seyrine
bırakan liberal itikat sadece klasik iktisada özgü değildir. 20. yüzyılın ikinci yarısında
120
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
yükselen ve son çeyrek yüzyılda etkisini iyice artıran yeni-liberalizm de devletin sosyal
işlevlerine ve sosyal politikaya şiddetle karşı çıkmaktadır (Çelik, 2004)
Küreselleşen dünyada uluslar arası iş hukuku özellikle tam rekabet koşullarının
oluşturulması sürecinde birçok değişim ve dönüşüm geçirmeye başlamıştır. İş
hukukunun temel kurumlarını oluşturan; çalışma ve sosyal güvenlik haklarıyla sendika
kurma hakkı, toplu iş sözleşmesi ve grev hakkı olarak sosyal haklar; küreselleşen yeni
dünya düzeninde, özellikle Avrupa birliği uluslar arası iş hukukunun etkinleştirilmeye
çalışılmasıyla yeni bir dönüşüm geçirmeye başlamış ve bu dönüşüm içinde tam rekabet
politikalarına uyum sağlamak adına ekonomik haklarda daraltılmalar meydan gelmeye
başlamıştır.
Küresel kapitalist sistemi besleyen neo-liberal anlayışı ortaya koyan bu politika
ile sosyal bütünleşmenin ve sosyal hakların en az ekonomik alan kadar önemle ve ona
uyumlu bir biçimde yürütülmesi gerektiğini vurgulayan sosyal refah devleti anlayışı
hep çatışagelmiştir. Sosyal politika uygulamaları olarak işsizlik ödeneği, aile
yardımları, yaşlı ve özürlü bakımı gibi uygulamaların başını çektiği köklü sosyal devlet
anlayışı,1980’li yıllarda daha da güçlenen ve küresel boyut kazanan çok uluslu
şirketlerin başını çektiği neo-liberal politikaların ağırlığı karşısında gerilemeye
başlamıştır. Sosyal koruma sistemlerine yapılan transferlerin ve örgütlü çıkar grupları
olarak sendikalarının kazandığı ağırlığın azaldığını, işgücü maliyetini arttırması
nedeniyle küresel boyutta gerçekleşen mal ve hizmet üretiminde rekabet edebilme ve
istihdam yaratabilme olanaklarını daralttığı görülmektedir.
3.1.Ekonomik ve Sosyal Hakların Kapsamı
Klasik çoğulcu demokrasi, sermaye ve emek arasında; emek aleyhine, bir
dengesizliğin bilinci içinde; ekonomide gücü karşı güçle dengeleyerek, siyasette de çok
sesli, çok merkezli çağdaş bir düzenin gerçekleşmesini amaçlanmaktadır. Ekonomik
model olarak piyasa ekonomisini, yönetim biçimi olarak çoğulcu demokrasiyi
benimsemiş ülkelerde sendika kurma hakkı, toplu iş sözleşmesi ve grev hakkı ile
birlikte toplu iş hukukunun temel kurumlarını oluşturmaktadır.
Sosyal haklarla ilgili yasal düzenlemelerin uygulanmasına ve Anayasa
Mahkemesi kararlarına baktığımızda; sosyal hukuk devleti mantığına bağlı olarak
sosyal hakların başında yer alan çalışma ve sosyal güvenlik haklarına sosyal eşitlik ve
sosyal adalet kavramları ışığı altında öne çıkarıldığını görmekteyiz. Bu çerçevede
sosyal haklar olarak sosyal güvenlik ve çalışma hakları; uluslar arası iş hukukunun en
temel değer ve ilkeleri içinde yer almakta; gerek yerel iş hukuklarının ve gerekse
uluslar arası iş hukukunun en sorunlu alanlarını ortaya koymaktadır. Bu yapısal sorunlu
alan bu kere Pazar ekonomisi mantığıyla süreç içinde sürekli tırpanlanmaktadır.
Sosyal ve ekonomik haklar ve bu bağlamda yer alan sosyal güvenlik hakkı,
insanlığın değişmeyen ve süregelen bir özleminin adıdır(Talas, 1998;648). Sosyal
güvenlik hakkı; yoksulluk sorununa çare olarak ortaya çıkmış olup, toplumsal
yaşamdan kaynaklanan riskler karşısında bireyleri korumayı hedef alır. Sosyal ve
ekonomik hakların temel amacı, bireylerin ihtiyaçlarının karşılanması ve ülke içinde
muhtaçlığın ve yoksulluğun yok edilmesidir. Sosyal güvenlik hakkı ekonomik yönden
güçsüzleri, insanca yaşamak için yeterli geliri olmayanları korumayı amaçlar.
İhtiyaçlarını kendi sağlayamayan kişilere ekonomik yönden güçlü olanların katkısı
zorunlu olur ki bu yansıtmayla birlikte ulusal gelirin yeniden dağıtılması mümkün hale
gelerek sosyal adalet sağlanır.
121
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
Geniş biçimiyle sosyal güvenlik hakkı, özde sosyal riskle karşılaşan toplumun
her bireyine beşikten mezara kadar ekonomik bir güvence vermek amacını gütmektedir.
Sosyal güvenlik; sosyal risklerin sonuçlarını onarmayı hedeflemektedir. Bu bakış açısı,
bireylerin ekonomik gücünü sarsan tüm olayların sosyal güvenlik hakkı kapsamına
alınıp bireyin bunlara karşı korunmasını sağlayacaktır. Bu anlamda bireyin tüm yaşamı
ve buna bağlı sorunlarının tamamı Sosyal Güvenlik Hakkı kapsamında yer almaktadır.
Sosyal güvenlik hakkının daha dar anlamdaki bir tanımında ise; sosyal bir riskle
karşılaşan her çalışana ve onun ailesine sosyal koruma sağlamak, sosyal güvenliğin
temel amacı haline gelmiştir.
Sosyal güvenlik hakkı, getirdiği esaslarla toplumdaki muhtaç ve yoksul kesime
yönelmektedir. Bu haliyle ikili bir görünüm arz etmektedir. Bir yandan kişinin insan
onuruna yaraşır asgari yaşam düzeyine hakkı olduğunu vurgularken, öte yandan da bu
hakkın gerçekleştirilmesi için gerçek eşitliğin ve toplumsal dengenin korunmasının
devletin görevi olduğunu açıklamakta, bu yönde gerekli tedbirlerin alınması ve
teşkilatın kurulması yönünde direktifler vermektedir. Zaten bu olgu, sosyal hukuk
devletinin temel amaçlarından biridir ve amaç edinilen kişilerin korunması, ancak
toplumda sosyal güvenliğin ve sosyal adaletin sağlanması yoluyla gerçekleşir (Akad,
1992;7).
Ülkeler bazında yaşanan sosyal güvenlik krizleriyle yeniden yapılanmaya
çalışılan bu hak; insanın, geleceğinin ve karşılaşabileceği her riskin; yaşlılıktan ve
hastalıktan başlayarak, işsizliğe kadar uzanan durumların parasal ya da ekonomik
açıdan güvence altına alınması ile somutlaşır. Bu hakkın kullanılabilmesi için toplumun
tüm bireylerine yansıtılması ve sosyal korumada eşitlik sağlanması gerekmektedir.
Toplumlar; sosyal güvenlik sistemlerindeki belirli teknikler aracılığıyla, bireylere
asgari bir yaşam düzeyi sağlayacak geliri sunarlar. Günümüzde sosyal risk kavramına
bağlı kalmaksızın, gerçek ihtiyaçların karşılanması zorunluluğu dolayısıyla, bireye
asgari bir sosyal gelir temin etme düşünce ve eğilimi öne çıkmaya başlamıştır(Güzel ve
Okur, 2002;48).
Ekonomik, Sosyal Ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi BM Genel
Kurulu'nun 16 Aralık 1966 tarihli ve 2200 A (XXI) sayılı Kararıyla kabul edilmiş ve
imzaya açılmış ve 3 Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Sözleşme de düzenlenen
başlıca haklar aşağı da sıralanmıştır. Ekonomik ve sosyal haklar ikinci kuşak insan
haklarından olup devletlerin bireyleri adına bu hakları gerçekleştirmek sorumluluğu ve
yükümlülüğü vardır. Sözleşmenin; çalışma hakkını düzenleyen 6. md.; herkesin çalışma
hakkını tanır ve bu hakkı korumak için gerekli tedbirleri alır. Çalışma hakkı, herkesin
kendi seçtiği ve girdiği bir işte çalışarak geçimini sağlama imkânına ulaşma hakkını da
içerir. Adil ve uygun işte çalışma şartlarını düzenleyen 7. md.; Taraf Devletler herkese
adil ve elverişli şartlarda çalışma hakkı tanır. Bütün çalışanlara sağlanan asgari bir gelir
ile birlikte en azından; hiç bir ayrıma tabi tutulmaksızın özellikle kadınların erkeklerin
çalışma şartlarından daha alt düzeyde olmayan şartlarda çalışmaları güvence altına
alınarak, eşit işe eşit ve adil ücret; kendisi ve ailesi için nezih bir yaşam; güvenli ve
sağlıklı çalışma şartları;herkesin işinde daha yüksek mevkilere atanma sırasında, kıdem
ve ehliyetten başka bir ölçüye tabi olmaksızın, eşit imkanlar; dinlenme, çalışma arası,
çalışma saatlerinin makul ölçüde sınırlandırılması ile ücretli yıllık izin ve resmi
tatillerde ücret verilmesi hakkını içerir.
Sendikal hakları düzenleyen 7. md. de Devletler şu hakları sağlamayı taahhüt
eder; herkese kendi ekonomik ve sosyal menfaatlerini korumak ve geliştirmek için
sendika kurma ve sadece sendikanın kendi kurallarına tabi olarak kendi seçtiği bir
122
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
sendikaya katılma hakkı tanınır. Bu hakkın kullanılması ulusal güvenliği veya kamu
düzenini veya başkalarının hak ve özgürlüklerini korumak için demokratik bir
toplumda gerekli olan ve hukuken öngörülen sınırlamalardan başka sınırlara tabi
tutulamaz. Sendikalara Ulusal Federasyonlar ve Konfederasyonlar kurma ve
konfederasyonlara da uluslararası sendikal örgütler kurma ve bunlara katılma hakkı
tanınır; Sendikaların serbestçe faaliyette bulunma hakkı, ulusal güvenliği veya kamu
düzenini veya başkalarının hak ve özgürlüklerini koruma amacıyla, demokratik bir
toplumda gerekli olan ve hukuken öngörülen sınırlamaların dışında her hangi bir
sınırlamaya tabi tutulamaz. Kullanılma şartları her bir ülkenin yasalarıyla düzenlenmiş
olan bir grev hakkı tanınır.
3.2. Küreselleşme Emek İlişkisi
Yirminci yüzyılın son yirmi yılına damgasını vuran küreselleşme kavramı, her
yeni süreç
gibi; beraberinde yeni kavramları da gündeme getirmiştir.
Küreselleşmeyle, üretim ve emek süreçlerinden çok sermaye ve finans hareketleri
ile ulaşım ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelerin dikkate alınarak yeni bir sürece
girildiği ve belirtilen faktörlerdeki gelişmelere bağlı olarak da kapitalizmin
küreselleşmekte olduğu ifade edilmektedir.
Kapitalizm; doğası gereği dünya pazarlarına yayılmak, sürekli genişlemek,
yeni kar alanları bulmak zorunda olduğundan, küreselleşme süreciyle birlikte; dünya
pazarına yayılması, kaçınılmaz hale gelmektedir. Artık sadece yerli hammaddeyi
değil, aynı zamanda en uzak bölgelerin hammaddelerinin de işlenip, ürününün de
yalnız kendi ülkesinde değil, dünyanın her yerde birden tüketildiği yeni sanayiler
ortaya çıkmaktadır. Yerli imalatla karşılanan eski ihtiyaçların yerini de, en uzak ülke
ve iklimlerin ürünleriyle ancak giderebilecek ihtiyaçlar alıyor. Eski yerel ve ulusal
kapalılık ve kendine yeterlilik yerine de, ulusların her yönde hareketliliği ve her
yönde birbirine bağımlılığı geçmektedir.
Refah Devletine denk düşen fordist üretim ve birikim biçiminde, devlet;
toplumsal refahı da gözetmek durumunda olduğundan emek piyasaları ve çalışma
ilişkilerine müdahale etmekte, sistemin gerektirdiği uzlaşmayı sağlamak için emek
ve sermayeyi de örgütleri aracılığı ile karar alma ve alınan kararları uygulama
süreçlerine katmaktadır. Böylece, devlet gerek planlama gerekse kamu politikası
oluşturma sürecinde karşılaştığı önemli sorunları bu işbirliği aracılığı ile
aşmaktadır. Çalışanlar üzerinde toplumsal kontrolü de sağlayan bu mekanizma işçi
sınıfını kapitalist devlet ile de bütünleştirirken; genel ücret hareketleri, tamamıyla,
yoksul ve işsiz yedek sanayi ordusunun genişleme ve daralmasıyla düzenlenir
(Akaya, 2004;77).
Küreselleşme ve yeni dünya düzeniyle ilgili liberal söylemde, özgürce mal ve
hizmet değiş-tokuşu edilen ve hiçbir müdahaleye maruz kalınmayan bir alan olarak
serbest piyasada, özgür insanın, devletin hiçbir müdahalesine maruz kalmadan kendi
çıkarlarını maksimize etmeye çalışırken genelin de çıkarlarını da maksimize edeceği
düşünülür. Burada; üretim için gerekli eşgüdümün gerçekleşmesinde esas unsurun
serbest piyasalar olduğundan; sosyal haklarla ilgili emek piyasalarının devlet
müdahalesinden arındırılması ve devletin sorumluluğunda olan sağlık, emeklilik,
eğitim gibi kamusal hizmetlerin piyasaya devredilmesi gerekmektedir. Emeği, tam
bir meta konumuna indirgeyen bu formülasyona karşı; denilebilir ki, insanların
pazarda emek gücü potansiyellerini satmak için; çocuk yapmamaları gerçeğinin açığa
123
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
vurduğu şey, her şeyin, kapalı bir sistem teorisi olan liberal ve neoliberal
imgelemin ima ettiğinin aksine, değer biçim altında gerçekleşmediği ve
gerçekleşemeyebileceği gerçeğidir. Sistemin ekonomi kurgusu, emeği tam anlamı ile bir
meta gibi görüp, diğer metalar gibi stoklanabilecek, vazgeçilebilecek, fazla olması
halinde de denize dökülebilecek bir şey olarak ele almaktır (Özdemir, 2006; 55-56).
3.3.Küreselleşmenin Yönettiği Kurumsal Araçlar
Yeni liberal ekonominin, iş organizasyonlarında ve işgücünde giderek daha
esnek uygulamaları gündeme getirmesi, çalışanların kendilerini işlevsel ve sayısal
esneklik kapsamında giderek daha güvencesiz bir çalışma yaşamı içinde
bulmalarına neden olmaktadır. İşgücü piyasası esneklik uygulamaları ile birlikte, iş
güvencesine sahip, yüksek nitelikli çalışanlardan oluşan birincil ve çekirdek işgücü
ve güvencesiz çalışanlardan oluşan ikincil ve çevresel işgücü şeklinde iki katmana
bölünmüştür. Sayısal esneklikle özdeşleşen ikincil işgücü, kısmi süreli, belirli
süreli ve geçici çalışma gibi standart dışı çalışma biçimleriyle çalışanlardan
oluşmaktadır. iş güvencesi, işletmelerin ulusal ve küresel düzeyde değişen
ekonomik koşullara tepki vermesindeki esnekliği büyük oranda azaltmakta,
dolayısıyla hızlı teknolojik değişim nedeniyle işgücü ve iş yükü gereklerinin
denkleştirilmesi zorluğu yaşanmaktadır (Çakır, 2007;118).
Ekonominin küreselleşmesi sonucunda; mübadelelerin ve yatırımların
küreselleşmesi, yer değiştiremeyen özellikle niteliği yetersiz çalışanlar aleyhine, sermayeye,
yani bir ülkeden diğerine kısa sürede ve kolayca yer değiştirebilen işletmelere ayrıcalık
tanıma eğilimi taşımaktadır. Küresel piyasalarda rekabetlerini artırmak için yatırımcılar
giderek işgücü maliyetlerinin düşük olduğu ülkelere doğru yerelleşmekte ve enformel
istihdam biçimlerine başvurmaktadır. Pek çok anahtar sektör; üretim ve dağıtımın kökten
yeniden yapılandırılmasıyla işlemekte, işlemlerin dışsallaştırılması ya da küresel
şubelerde taşeronluğa başvuruyla belirginleşmektedir. Ücreti düşük çalışanların her
zaman bol bulunduğu ve işgücünün ücret dışı maliyetlerini azaltan uygulamaların geçerli
olduğu alanlarda çekicilik taşımaktadır. Küreselleşmenin; yükselen piyasalara ilişkin, bilgi
eksikliği çeken ve oralara erişimde pek çok yetersizliği bulunan küçüklerden çok,
büyük işletmelerle; daha hızlı ve kolay, yeni piyasaları ele geçirmekte destekleyici
etkileri bulunmaktadır. Bu anlamda, küreselleşme pazarlık gücünü azaltarak ve artan
rekabete maruz bırakarak, niteliği yetersiz çalışanları ve küçük üreticileri olumsuz
etkileyebilmektedir (Erdut 2007, 64).
Küçük ve mikro işletmeler; formel ekonomiye katılımda, belirli engellerle
karşılaşabilmektedir. Bu anlamda, en sık yollama yapılan engeller; sermaye, yönetim
becerisi ve teknik eksiklik, üretim faktörlerine ve ürün piyasalarına erişimin eşitsizliği
ve kısıtlayıcı yasal çerçevedir. Bu güçlükleri, özellikle krediye erişim eşitsizliğini
aşmak, için pek çok mikro girişimci; çeşitli türlerde taşeronluk anlaşmaları
bağıtlamayı, gönüllü olarak tercih etmekte olduğundan; enformel çalışma gün
geçtikçe artmaktadır. Örneğin; kadınların bu şekilde, evi dışında enformel
çalışmayı tercih etmektedirler. Öte yanan taşeronluk ilişkilerinin yasalarla
düzenlenmesi pek ender olduğundan, karşılıklı bağımlılık enformel sektörde
çalışanların güçsüzlüğünü artırmaktadır. Bu bağlamda, 21. yüzyıla girerken,
enformel istihdamın varolduğunu, ortadan kalkmayacağını ve en iyi biçimde tanımaya
çaba harcamak gerektiğini saptamak gerekir. Boyutuna ve çeşitliliğine bakmak, formel
ekonomiyle arasında var olan bağları ve iç içe geçmeleri göz önünde tutmak, bir
124
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
"sektörden" çok, enformel ekonomiden söz etmenin artık kanıtlanabileceğini ileri
sürmek mümkündür (Erdut 2007, 64).
Küreselleşmede sözleşme özgürlüğüne müdahale edilmesi; işgücünün işe
alınma ve işten çıkarılma kararlarına da müdahale anlamına gelmekte ve ekonominin
işleyişini olumsuz yönde etkilemektedir. Oysa sözleşmenin tarafları arasındaki
ekonomik ve sosyal eşitsizlik, iş ilişkisinin sürdürülmesi veya sona erdirilmesinde
müdahaleyi gerekli kılmıştır.
Küreselleşme de mali sektör işlemleri; iş organizasyonu, istihdam, ücretler,
örgütlenme ve sendikal faaliyetler üzerinde iki biçimde etkili olmaktadır. Bunlardan
ilki, mali sektör işlemlerinin reel sektörde üretken yatırım aleyhine bir arbitraja yol
açmasıdır. Bu anlamda, yatırım yetersizlikleri işgücü esnekliğini destekleyen ve işte
baskın hale gelen atipik çalışma biçimlerine öncelik tanımaya yöneltmektedir. Ayrıca,
rekabet baskısı da artacağından işgücü piyasasında esneklik ve kuralsızlaştırma
kaçınılmaz hale gelmektedir. İkinci etki ise, ekonomik krizin başlamasından ileri
gelmekte olup kriz işsizliğin daha da artmasına, ücretlilerin gelir payının
azalmasına ve iş organizasyonun yenilenmesine neden olmaktadır. Bu da işgücü
piyasasını esnekleştirmeyi gerekli kıldığından her iki durumda da iş süresi ve ücret
esnekliğinin, uygulamaya konulması gibi; uygulama ve düzenlemeler söz konusu
olmaktadır.
İşgücü piyasasındaki bölünme; ekonomik ve sosyal haklara ilişkin sendikal
harekette örgütlenmeye ve temsile ilişkin sorunlar yaratmaktadır. Ancak çalışanların
sosyal dayanışma temelinde örgütlenerek ve taleplerini yükselterek işgücü
piyasasındaki güç dengesini değiştirmeleri ve piyasayı düzenlemeleri
gerekmektedir. Sadece yoksullar, yoksunlar veya zayıflar için değil, yüksek
ücretli çalışanların dahi sosyal haklarının korunmasına yönelik kurumlara ve
mekanizmalara ihtiyaç vardır (Kapar, 2007;111).
Ekonomik ve sosyal hakların yaşama geçirilmesi ve güvence altına
alınması ve özgürce kullanılması hükümetlerin sorumluluğundadır. Yasama, yargı ve
yürütme güçleri nerede ve nasıl çalıştıklarına bakmaksızın, tüm çalışanların ve
işverenlerin herhangi bir misilleme, tehdit ya da baskı altında kalmaksızın kendi
tercih ettikleri örgütleri kurma ve bunlara katılma özgürlüğünü güvence altına
almalı ve savunmalıdır. Enformel ekonomide çalışanların meşru, demokratik,
serbestçe erişilebilir, denetleme temelinde, açık üyeliğe dayanan örgütlenmeleri
önündeki engeller kaldırılmalıdır. Bu kesimler özgürce kurdukları örgütleri ile
sosyal diyalog süreç ve mekanizmalarına katılmalıdır. Bu bağlamda, özellikle enformel
ekonominin ve çalışmanın önlenmesine yönelik gerçekçi ve uygulanabilir bir
stratejinin temel unsurlarından birisinin sendikal hak ve özgürlüklerin yaşama
geçirilmesi ile koruma altına alınması olduğu belirtilmelidir. Sendikal hak ve
özgürlüklerin yaygınlaştırılmasına dayanmayan politik yaklaşımlar, enformel
ekonomiyi ve çalışmayı geriletmekte açıkça başarısız olacaktır (Kapar, 2007;111).
Esnek istihdama ilişkin politikalar çoğunlukla iş sözleşmelerinin süresi
belirli hale dönüştürülmesi biçiminde somutlaşmakta ve yapılan birçok çalışma bu
sözleşmeler için belirlenen sürelerin kimi durumda çok kısa vadeli olduğunu ortaya
koymaktadır. Nitekim, 1980 yılı itibarıyla Avrupa'da emek piyasaları reformları
kapsamında belirli süreli hizmet akitlerinin yaygınlaşmakta olduğu belirtilmekte ve
özellikle 1990'ların başındaki durgunluk sürecinin ardından bu eğilimin daha da
güçlendiğine dikkat çekilmektedir.
125
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
Örneğin, bu çeşit sözleşmelerin 1983- 1995 yılları arasında Fransa'daki
oranının %3.3'ten %12'ye yükselmiş olduğu belirtilmekte, İspanya'da ise;
sözkonusu oranın %11'den %35'e çıkmış olduğuna dikkat çekilmektedir. Bununla
birlikte, İspanya için hazırlanan bir başka çalışmanın verilerine göre; 1999 yılı
itibarıyla belirli süreli hizmet sözleşmelerinin %30.7'sinde belirlenen sürenin 1 aydan
daha kısa olduğu gözlenmekte ve belirli süresi 1 yıldan daha fazla olan sözleşmelerin
ise %0.2 oranında olduğu ifade edilmektedir (Ongan 2004;125).
Öte yandan küreselleşme sürecinde rekabet gücünün arttırılması
bağlamında yeni ekonominin gerekleri çerçevesinde işçiler açısından iş
güvencesinin en iyi biçiminin istihdam edilebilirlik kavramında ifade
bulabileceğini belirtilmekte ve işgücüne uygun yetkinlikler kazandırmanın,
kısıtlayıcı mevzuat hükümlerinden çok daha işlevsel olduğu ileri sürülmektedir. Bu
bağlamda iş hukukunun temsil ettiği sosyal değerler ve dayandığı anayasal ilkelerin
serbest piyasa ekonomisinin ihtiyaçlarıyla örtüşmediğine vurgu yapılmakta ve iş
güvencesi olgusuna katı normatif düzenlemeler ekseninde bakılamayacağı savı
ortaya koyulmaktadır (Ongan 2004;126).
Nitekim piyasayı düzenleyen hükümlerin; emek maliyetlerini artırmak
yoluyla, istihdam hacmini olumsuz etkilemesi yanında; ekonomileri, değişime
uyarlanma kapasitesinden de yoksun bırakacağı belirtilerek ve mevcut durumu;
korumaya yönelik önlemlerle fırsat maliyetinin her geçen gün artmakta olduğuna
işaret edilmektedir.
Öte yandan Enformel istihdam yaygınlaştıkça, formel ekonomide istihdam
olanakları daralmakta, çalışma koşulları bozulmakta ve sosyal koruma zayıflamaktadır. Bu
süreçte, özellikle gelişmekte olan ülkelerde sosyal devletin gerilediği, işçi sendikalarının
üye ve güç kaybına uğradığı ve çalışanların haklarını yaşama geçirmenin güçleştiği
bilinmektedir. Buna göre, toplumsal düzen, denge ve barışı sağlamanın güç olacağında
kuşku yoktur (Erdut 2007, 82).
Emek arzı ve talebi yasasının, sermaye birikim sürecinde de yeni işsizlere ve
yoksulluğa yol açan esas üzerinde işlemesi ise sermayenin tahakkümünü
tamamlar. Bir yandan, işçi sınıfının çalışan kesiminin aşırı çalışması, fazla mesai
yapması, yedek yoksul işçi ordusunun yani yoksul işsizlerin saflarını şişirirken, öte
yandan da bu yedek işgücü olan işsizlerin rekabet yolu ile çalışanlar üzerinde artan
baskısı, bunları, aşırı çalışmaya boyun eğmek ve sermayenin diktası altına girmek
zorunda bırakır. Bu süreçte, işverenler daha da zenginleşirken, çalışanlar; reel
ücretleri düştüğünden, daha da yoksullaşırlar. Sermaye ve işverenlerin daha da
zenginleştiği, sermayesinin arttığı bu dönemde; aynı oranda, yeni iş olanakları ve
gelir artışı yaratılmaz, işsizlik ve yoksulluk aynı oranda ve hızda azalmaz (Akaya,
2004,97) .
3.4. Küreselleşen Rekabetin Yarattığı Esneklik süreci
Liberal esneklik anlayışı, potansiyel istihdam artışını işverenin katlanmakla
yükümlü olduğu fesih maliyetlerinin azaltılması ile ilişkilendirmekte ve ihbar
önelleri, kıdem tazminatı ve iş güvencesine ilişkin bir dizi kısıtlayıcı hükmün
bulunmadığı bir yapıda işverenin ilave istihdam yaratma eğiliminin artacağı
yaklaşımını ileri sürmektedir. Bu çerçevede, iş güvencesi kavramı da yeniden
tanımlanmakta ve yeni ekonominin gereklerinin; kısıtlayıcı mevzuat hükümleriyle,
sağlanamayacağı tezi savunulmaktadır.
126
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
Günümüzde, esneklik tartışmaları ekonomilerin istihdam kapasitesi
ekseninde yoğunlaşmakta ve özellikle karşılaştırmalı analizlerde; emek piyasalarını
düzenleyen kurumsal yapının istihdam hacmindeki başarıyı belirleyen en önemli
değişkenlerden biri olduğu yaklaşımı giderek ağırlık kazanmaktadır. Liberal
anlayış da, bu çerçevede, sosyal refah devleti modellerindeki koruyucu kurumsal
önlenilen serbest piyasadan sapma olarak nitelendirmekte ve serbest piyasayı
tahrip eden hiçbir yaklaşımın başarılı olamayacağı savını ileri sürmektedir. Bu
yaklaşım ışığında, Avrupa ülkelerinde gündemde olan yoğun işsizlik sorunu
doğrudan emek piyasalarındaki katı yapı ile ilişkilendirilmekte ve işverenin
katlanmakla yükümlü olduğu fesih maliyetleri başta gelmek üzere istihdam
güvencesine ilişkin diğer koruyucu hükümler, asgari ücret uygulamaları ve işsizlik
sigortası kapsamında yer alan ödenekler piyasadaki katı kurumsal yapının temel
unsurları olarak ifade edilmektedir. Buna karşılık, liberal anlayışın ortaya koyduğu
etkinlik savına karşı eşitlik prensibini benimseyen yaklaşımlar ise; esneklik olgusuna
daha eleştirel bakmakta ve koruyucu düzenlemelerin ortadan kalkmasıyla birlikte
derinleşen sosyal adaletsizliğe vurgu yapmaktadır (Ongan 2004;123).
Küreselleşen rekabet gücü nedeniyle uluslararası piyasalarda yaşanan şok
değişiklikler, üretim faktörlerinin de değişmesine yol açmaktadır. İşletmelerin yaşama
ve rekabet şansları; fiyat dalgalanmaları, faiz oranlarındaki ve enerji maliyetlerindeki
değişmelere en çabuk ve en kolay bir şekilde intibak edebilmesine bağlı olmaktadır.
İşletme ekonomisi açısından ise, maliyetlerin düşürülmesi ve rekabet koşullarının
oluşturulabilmesi için iş organizasyonunun mümkün olduğu ölçüde esnek düzenlenmesi
gerekmektedir(Ulucan, 1998, 525). İş sürelerinin esnekleştirilmesi ile hem işletmelerin
piyasalardaki değişikliklere uyum sağlayarak rekabet gücünü koruması ve hem de iş
sürelerinde sürekli indirimle artan maliyetlerin düşürülmesini sağlamasına yönelik
esnek çalışma koşullarının yaratılmasına çalışılmaktadır (Eyrenci; 1993; 230).
Çalışmanın modernleşmesiyle iş yaratma stratejileri, ulusal işgücü piyasalarında
özellikle izin verilebilir çalışma ilişkileri bağlamında daha da büyük bir esneklik
ihtiyacına işaret etmektedir. Optimal performans ve sürdürülebilir rekabet için,
işyerlerinde daha çok işbirliğine ihtiyaç olup bu hedeflere ulaşılmak üzere; mevcut
yasal çerçevelerde önemli reformlara ihtiyaç varken, bu reformların gerçekleştirilmesi
girişimleri ise; muazzam bir işçi kuruluşu direnciyle karşılaşmaktadır.
Rekabet gücünü arttırmak adına koruma standartlarında büyük ölçüde azaltmaya
gidilmesi; çalışan nüfusun sosyal güvenlik hakkını azaltma, iş güvenliğini ortadan
kaldırma tehlikesi taşımaktadır. İş hukukunda yaşanan esnekleştirme zorunluluğunun
ötesinde, iş gücü piyasalarının esneklik talebi ile yeterli koruma ve iş güvencesi
önlemlerini
sağlama
ihtiyaçları
arasında
yeni
bir
denge
kurulması
gerekmektedir(Marleau, 2003;48). Avrupa Birliği Topluluk İş Hukukunda amaçlanan
uyumlulaştırma; bir yandan hukuk düzenlerini ve dolayısıyla iş hukuklarının
farklılıklarını azaltarak, AB içinde; çalışanlar arasındaki farklılıkların serbest dolaşıma
engel olmasının önüne geçmek gibi bir amaç taşımaktadır. Öte yandan farklılıkların
yarattığı maliyetler nedeniyle ortaya çıkan haksız rekabete engel olunmaya
çalışılmaktadır. Bu noktada sosyal maliyet de dahil olmak üzere; maliyetleri eşitlemek
suretiyle ekonomi politikası açısından, kıyaslanabilir küresel rekabet şartlarını
hazırlamayı hedef alan bir iş hukukunun kullanabileceği tek kurumsal araç
esnekleştirmedir (Arıcı, 1997;67).
İşletmenin ayakta kalabilmesinin rekabet edebilirliğine bağlı olduğu gerçeğinden
hareket eden sosyal taraflar, karşılıklı ödünlerle sonuca ulaşmaya çalışmaktadırlar.
127
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
İşletmenin kendini yenileyebilmesi ve teknolojik değişimlere uyum sağlayabilmesi için;
işçi sendikaları, başta ücret artırımları olmak üzere sosyal isteklerinin bir kısmından
vazgeçmekte, buna karşılık işverenler de işçilere iş güvencesi vermektedirler. Tüm
tartışmaların ötesinde, iş hukukunun doğası gereği, iş hukukunun esnekleştirilme
politikaları; hiçbir zaman için tam anlamıyla sözleşme özgürlüğünün geçerli
olduğu tam bir kuralsızlaştırmaya dönüşemeyecektir(Kutal, 1997;256). Günümüzde
en çok tartışılan konulardan biri de küreselleşme sonucu olarak artan rekabet
koşullarıyla ilgili olarak işletmenin ve işçinin korunması arasındaki ilişkidir. İşçinin
korunması ile istihdam ve çalışma koşullarındaki esneklik gerçeği, işçi-işveren
arasında belirli bir uzlaşma sağlanması ile gerçekleşebilir. Pazar ekonomisi dışında iş
hukukunun başlangıç noktası işgücü piyasasında çalışan ve çalıştıran arasındaki
eşitsizliktir. İş hukuku bağımlı olanın hukukudur. İş hukukunun en önemli
işlevlerinden biri, işgücü piyasalarını bazı yasalara tabi toplumsal kurumlar olduğu ve
bu yasaların kişisel yararlar dışında toplumsal değerleri yansıtmaya yöneltmektir.
İş hukukunun gelişimine yön veren temel unsurlar günümüzde de
geçerliliğini korumaktadır. Emek; sermaye karşısındaki güçsüz ve eşitsiz
konumunu muhafaza ettiği sürece koruyucu düzenleme ve hükümlere duyulan
ihtiyacın geçerliliğini korumakta olduğuna dikkat çekilmekte ve eleştirel
yaklaşımın esneklik olgusuna ilişkin kaygıları azgelişmiş ülkeler konusunda
yoğunlaşmaktadır.
Uygulamada istihdam esnekliğini gerçekleştirmeye yönelik bir dizi yöntem
bulunmakta ve bunlar içinde en yaygın kullanılanı ise; iş sözleşmelerinin belirli
sürelerle sınırlandırılması yoluyla oluşturulan geçici nitelikteki iş ilişkileri
olmaktadır.
Ancak, yapılan birçok çalışma belirli süreli iş sözleşmelerinin işsizlik
sorununa köklü bir çözüm üretemeyeceği sonucuna ulaşmaktadır. Bu sözleşme
türünün konjonktürel olarak işsizliği azaltıcı yönde bir etki yaratabileceği kabul
edilmekte ancak, işsizliğin makro düzeyde ve kalıcı biçimde çözümlenebilmesi için
bireylerin işsizlik pozisyonuna geri dönüşünü engelleyen önlemlere ihtiyaç
duyulduğuna dikkat çekilmektedir.
Örneğin; İspanya için yapılan çalışmalar, özellikle 1990 sonrası dönemde
veri milli gelir düzeyinde gerçekleştirilen daha yüksek istihdam hacminin belirli
süreli iş sözleşmelerinin yaygınlaşmasından kaynaklandığını ortaya koymaktadır.
Ancak, 1992-94 yılları arasındaki ekonomik daralma doğrultusunda gündeme gelen
yoğun işsizlik artışının da aynı nedenden kaynaklandığına dikkat çekilmektedir.
Günümüzde, esneklik tartışmaları ekonomilerin istihdam kapasitesi
ekseninde yoğunlaşmakta ve liberal anlayış potansiyel istihdam hacminin
genişletilmesi yolunda bunun bir önkoşul olduğu yaklaşımını ortaya koymaktadır.
Buna göre; ekonomik etkinliğe piyasa güçleri serbest olduğu ölçüde ulaşılabileceği
belirtilmekte ve katı koruyucu önlemler doğrultusunda serbest piyasadan sapan
uygulamaların başarılı olamayacağı ileri sürülmektedir.
Liberal yaklaşım, istihdam hacminin genişletilmesi yolunda ücret esnekliği
mekanizmasının da çalıştırılması gerektiğine vurgu yapmakta ve ücret açığı tezinin
işsizlik sorununu açıklayan en önemli argümanlardan biri olduğu görüşünü
savunmaktadır. Ancak, birçok Avrupa ülkesinde yaşanan deneyimler işsizlik
sorununa liberal perspektiften üretilen çözümlerin isabetli olmadığını ortaya
koymakta ve esneklik yaklaşımı kapsamında yaygınlaşan geçici nitelikteki iş
128
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
sözleşmelerinin sosyal açıdan her zaman optimal olmaması yanında çoğu
zaman ekonomik rasyonaliteden de yoksun olduğu sonucuna ulaşılmaktadır.
Gerek ülkemizde gerekse Avrupa ekonomilerinde yaşanan deneyimler
ücretlerin karlar lehine sürekli aşındırılmakta olduğunu ortaya koymakta ve bu
süreçte, reel ücret artışları ile emek verimliliği arasındaki bağın kopartılmış olması
bölüşüm çelişkilerini derinleştirmekte; ayrıca, yaygınlaşan esneklik uygulamaları;
ekonomik kriz sonrasında gündeme gelen, uyarlanmanın doğrudan emek cephesi
üzerinden gerçekleşmesine olanak vermektedir. Esneklik yaklaşımı, azgelişmiş
ülkeler açısından değerlendirildiğinde; doğrudan, emek istismarına yol açan
uygulamalara dönüşme eğilimi taşımakta ve bu ülkelerdeki yapısal koşullar,
belirleyici olmaktadır. (Ongan 2004;139- 140)
4.Türkiye’de Ekonomik ve Sosyal Hakların Daraltılması
4.1. Küresel Rekabete Uyum Süreci
1990'lı yılların ortasından itibaren, önce, uygulamada, sonra da mevzuatta
teknik işbölümü alanındaki emek sermaye ilişkilerinin normatif düzenlenmesinin
değişmesi, bir başka değişle, bireysel iş hukukunun dönüşümü başlamıştır. 1999
yılında çıkarılan 4447 sayılı kanun ile emeklilik yaşının yükseltilmesi, prime esas
kazançların yerinde belirlenmesi, işsizlik sigortasının hayata geçirilmesi gibi
değişikliklerin bir kısmı hemen, bir kısmı da zaman içinde yürürlüğe girmiştir.
Bireysel iş hukuku mevzuatının değişiminin asıl belirleyici etkisi iş hukukunda
tıpkı borçlar hukukunda olduğu gibi sözleşme serbestisi ilkesinin belirleyici
olmasıdır.
Türkiye gibi ülkelerde ekonomik ve sosyal haklar ve bu haklarla bağlantılı olarak
sendikaları ve örgütlenme hakkını düzenleyen yasal hükümler, günümüzün değişen
ekonomik ilişki ve koşullarını, işletme yapılarını, işgücü piyasasının işleyişini, enformel ve
esnek çalışmanın yaygınlaşan niteliğini göz ardı etmektedir. Yasalar ile kamu yönetiminin
karar ve işlemleri, sendikaları; yapısal, yönetsel ve örgütsel birçok zorunlulukla karşı karşıya
bırakmaktadır. Bu tür kesin kurallarla bağlanmış, emredici nitelikleri ağır basan bir yasal
sistem içinde, sendikal yapıyı ve işleyişi tek tipleştiren bir ortamda sendikaların yeni
koşullara uyum göstererek, yeni açılımlar üretmeleri, toplumun geniş kesimlerinin güvenini
kazanmaları, enformel çalışanları örgütlemeleri ve hali hazırdaki üyelerini korumaları
fazlaca olanaklı görünmemektedir (Kapar 2007;112).
Her şeyin alınıp satılabilir nesneler haline geldiği bir süreç içerisinde sözleşme
özgürlüğü serbestisi hukuki-etik yaşamın temel belirleyeni haline gelir. Bu bağlamda
sözleşme, sözleşmelere konu olamayacak toplumsal ilişkilerin ya sözleşmelere konu
şeyler (şeyleşme) haline gelmesine ya da günlük hayatın içerisinden dışlanmasına
yol açan temel hukuki-etik düzenleme aracı gelir. Bir diğer değişle, sözleşme
serbestisi ilkesi metalaşma sürecinin hukuki düzenlenişini içerir. Bu durum,
neoliberal söylemdeki emek kavramsallaştırmasıyla bütünü ile uyumludur: emek
bir meta ise serbestçe alınıp satılabilmelidir. Anılan gelişmeler doğrultusunda, bir
başka değişle işgücünün yeniden üretiminde maliyeti kamudan alarak bireye
yükleyen bir anlayışın gelişmesi ve bununla bağlantılı olarak, sözleşme serbestisi
ilkesinin bütün kısıtlamalarından kurtularak iş hukuku içerisinde yeni bir anlam
kazanması neticesi, sosyal güvenlik düzenlemeleri de değişmeye başlamıştır. 2003
yılı Temmuz ve Ağustos aylarında ise peşpeşe yürürlüğe giren kanunlarla SSK, Bağ-
129
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
Kur ve Türkiye İş Kurumu'nun yeniden yapılandırılmış ve sosyal sigorta
kurumları arasında koordinasyonu sağlayacak Sosyal Güvenlik Kurumu
oluşturulmuştur (Özdemir, 2006;55).
Türk İş hukuku açısından AB yöneliminde rekabet politikalarına uyum
sağlamak üzere, 4857 Sayılı yasa ile esnekleştirme hedefi çerçevesinde; hukuki
düzenlemeye büyük ihtiyaç gösteren atipik çalışma türleri olarak, çalışma koşullarının
küresel rekabet ortamına uyum sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmiştir (Ulucan,
1998;525).
AB topluluk hukukunda bile, sivil-siyasal hak ve özgürlükler açısından köklü ve
şaşırtıcı yasal değişiklikler yaşanırken, sosyal hak ve özgürlükler alanında ise görmezden
gelme eğilimi ve direnç sürmektedir. Bu yüzden sosyal politika AB sürecinin yarattığı
değişimin en az hissedildiği alan olarak kalmaktadır. Ülkemizde de bu güne değin
yasalaşan ve iki Anayasa ve sekiz yasa değişikliği paketinden oluşan AB uyum paketleri
içinde sosyal/sendikal haklara ilişkin kayda değer bir düzenleme yer almadığı gibi; uyum
yasalarının kabul edildiği dönemde sendikal haklar ciddi baskılara maruz kalmıştır. AB
uyum sürecinde yapılan yasal düzenlemeler büyük ölçüde 1789 model temel hak ve
özgürlükler katalogu ile sınırlı kalırken, çalışma hukuku ve sosyal haklar alanında ise; işçi
sağlığı, ayırımcılık, çocuk ve genç işçilerin korunması gibi bireysel işçi haklarına ilişkin
kimi iyileştirmeler yapılırken, kolektif ekonomik ve sosyal haklar açısından ise
uyumsuzluğun, bütün boyutlarıyla devam ettiği temel bir eğilim dikkat çekmektedir
(Çelik, 2004).
Türkiye'de sermayenin ve devletin sosyal politika konusundaki dirençleri ve
uluslararası normlara uyum konusundaki gönülsüzlükleri köklü bir geçmişe sahiptir.
Türkiye 1952 yılında onayladığı örgütlenme özgürlüğü ile ilgili 98 sayılı ILO
sözleşmesinin gereklerini yerine getirmediği için yarım yüzyıl sonra, bugün bile ILO
tarafından eleştirilmektedir. ILO'nun 1948 yılında kabul ettiği özellikle sendikalaşma
hakkının devlete karşı güvence altına alınması hakkındaki 87 sayılı sendika özgürlüğü ve
örgütlenme hakkına ilişkin sözleşme, Türkiye tarafından; tam 44 yıl sonra, 1992'de kabul
edilmiştir. Ancak gerekleri hala tam anlamıyla yerine getirilmemiştir. 1961 tarihli Avrupa
Sosyal Şartı'nı, 1989 yılında onaylayan Türkiye, Şart'ın en önemli hükümlerine; adil
çalışma şartlan hakkı (m.2), işçi sağlığı ve iş güvenliği hakkı (m.3), sendika hakkı (m.5),
toplu pazarlık hakkı (m.6), çalışan kadınların korunması (m.8), bedensel ya da zihinsel
özürlülerin mesleksel eğitimi hakkı ve mesleksel ve yeniden uyum hakkı (m. 15), çekince
koymuştur. Türkiye'nin uyguladığı sosyal politika alanındaki direncin en anlamlı
göstergelerinden biri 2001 ve 2003 Ulusal Programları (UP) arasındaki farktır
2003 Ulusal Programı özellikle sendikal haklar ve sosyal politika açısından; 2001
Ulusal Program'ının çok gerisinde, bir yaklaşım sergilemektedir.2001 Ulusal Program'ının
Siyasi Kriterler bölümünde; sendikal haklarla ilgili mevcut sınırlamaların gözden
geçirilmesi ve sendikal hakların 87 ve 98 sayılı ILO Sözleşmeleri ve Avrupa Sosyal Şartı
doğrultusunda yeniden düzenlemesi, hedefine yer veriliyordu. Ayrıca; grev yasağının
kapsamının daraltılması, yüzde on yetki barajının kaldırılması ve kamu personeline
sendikalaşma hakkının tanınması konularında düzenleme yapılması öngörülüyordu. Ancak
57. hükümet, Ulusal Program'da yazılanlara rağmen; bunların gereğini yapmadı. Ve 59.
hükümet ise; bu taahhütleri Ulusal Program'dan tümüyle çıkarttı. 2003 Ulusal Program'ı;
AB'nin sosyal boyutunu küçümseyen, Anglo-Saxon ve yeni bir liberal bakış açısını
yansıtmaktadır (Çelik, 2004).
2003 Ulusal Program'ının, Siyasi Kriterler bölümünde, 2001 tarihli olanının
aksine sendikal-sosyal hak ve özgürlüklere tek kelime bile yer verilmemiştir. Sosyal
130
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
politika ve istihdam bölümünde ise, büyük ölçüde teknik düzenlemeler yer almıştır. 2001
Ulusal Program'ında taahhüt edilen sendikal ve sosyal hakların AB normları ve ILO
sözleşmelerine uyumlu hale getirilmesi hedefinden vazgeçilmiştir. Sendikal haklar
alanındaki onbeş yıldan beri yapılan anayasal ve yasal düzenlemelerle sağlanan uyum
yeterli olmaktan uzaktır. Üyelik ve sendikal etkinlikler ile ilgili yasaklar, Anayasada ve
2821 sayılı yasada yapılan değişikliklerle kaldırılmıştır. Ancak, özellikle, Avrupa
Birliği belgelerinde de (Topluluk Şartı ile Temel Haklar Şartında da) tanınan ve
güvenceye bağlanan, “grev hakkını da kapsayan toplu eylem hakkı” konusundaki yasak
ve kısıtlamalar, 1982 ve 1983’teki biçimleriyle hem Anayasada, hem de birkaç
değişiklik dışında yasalarda durmaktadır (Gülmez 2002).
Türkiye'de krizden söz edilmediği 2002-2004 döneminde, milli gelirde bir
büyüme ve ihracatta bir artış olmasına karşılık, işsizlik, eksik istihdamla birlikte
düşünüldüğünde %15,8'den %17,6'ya yükselmiştir. İşgücünün milli gelirden aldığı
pay %28,3'ten 2003'yılında %26,1'e düşmüştür. İş-Kur'un istihdam raporuna göre
çalışma süreleri genel olarak artmıştır. Söz konusu rapora göre haftalık çalışma süresi
1988 yılında 48.8 saat iken, 2001 yılında 52.1 saate yükselmiştir.9 Enflasyondaki düşüş,
büyümedeki ve ihracattaki artış gibi makro ekonomik göstergelerdeki olumlu
gelişmelere rağmen en azından işçi sınıfı açısından krizin devam ettiğini
göstermektedir. Bu durum, büyümenin, işçilerin koşullarındaki gerilemeyle birlikte
gerçekleştiğini göstermektedir. Hem krizlerin bu kadar kısa aralıklarla meydana gelmesi
hem de büyümeye rağmen görülen yaygın işsizlik ve ücretlerdeki gerileme, işçi sınıfı
açısından kriz ve istikrarsızlık sözcüğünün olağanüstü bir devreden çok olağan bir
durumu yansıttığını düşündürtmektedir (Urhan, 2005)
4.2.Sosyal güvenlik haklarının Daraltılması
Küresel neo-liberal politikalara uyumlu olarak yürütülen yeniden yapılanma ve
yapısal reform uygulamaları, devletin sosyal refah, sosyal koruma ve sosyal yardım
hizmet ve uygulamalarındaki yükünü özel sosyal güvenlik, emeklilik ve sağlık
sistemlerine devredilmek suretiyle ekonomik ve sosyal hakların sınırlandırılması ve
sorumluluğun kişiler eliyle ve hizmetin özel sektöre devrilmesiyle hak erozyonları ve
hak yoksunlukları yaşanmaya başlanmıştır.
Son yıllarla yaşanan enflasyonist ortam, hızlı kentleşme ve göç, artan işsizlik,
genel ücret düşüklüğü, gelir yetersizliği, iletişim araçlarıyla körüklenen tüketim eğilimi,
sosyal sigorta kurumlarının kapsadığı nüfusun sınırlı olması vb. dinamikler, sosyal
yardım ve hizmetler alanındaki uygulamaların daraltılması, özelleştirilmesi, ekonomik
ve sosyal hakların süreç içinde sürekli olarak daraltılmasına yol açmaktadır.
Türkiye’de sosyal güvenlikle ilgili yasal düzenlemeler yeniden
yapılandırılmıştır. Günümüzde sosyal sigortalar, sosyal güvenlik olarak anlaşılmış ve
sosyal sigortaların bütün yükü çalışanlara ve işverenlere yüklenmiştir. Özerklik
sağlanamadığı için, sosyal güvenlik sistemi, siyasi popülizme kurban edilmiştir.
1990’dan başlamak üzere bir sosyal güvenlik reformu arayışları başlamış ve bu
arayışlar çerçevesinde 1999 yılında önemli adımlar atılmış ve bu reform hareketleri son
çıkan düzenlemelerle tamamlanmaya çalışılmıştır (Arıcı, 2007; 34).
Yeni Sosyal güvenlik kurumu ve kanunlar eliyle sosyal güvenlik hukuku
yeniden yapılandırılarak; bu uygulama ile birlikte çalışanların sisteme katkıları
arttırılmış, yaşlılık aylıkları temel yaşam gereksinimlerini karşılayabilecek ölçülerin de
altına çekilerek, beraberinde özel emeklilik sistemleri kişilerin zorunlu tercihleri arasına
131
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
sokulmuş, sistemin sağladığı sağlık hizmetlerinin kapsamı daraltılmış, katkı payı
uygulaması getirilmiş, sistemin kapsamı dışında kalan sağlık hizmeti gereksinimlerinin
kullanıldığında bedellerinin ödenmesi yoluna gidilmiştir.
Bu uygulama kişileri sistem dışında tutulan hizmetlere ulaşmada özel sağlık
sigortalarına yönlendirmiştir, bu da aile bütçelerine o zamana kadar genellikle
girmemiş bir harcama kaleminin zorunlu ve üst sıralarda girmesini getirmiştir. Yani bu
dönemde sosyal güvenlik sistemlerinin kapsamı; sunulan hizmetler ve yararlananların
sayısı yönüyle daraltılmıştır.
Sosyal güvenlik sistemi içinde yer alan Sosyal Sigortalar Kanunu, Emekli
Sandığı Kanunu ve BAĞKUR’un birleşmesini sağlayan 5502 sayılı Sosyal Güvenlik
Kurumu Kanunu ile 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu;
Türk Sosyal Güvenlik Hukuku’nda senelerdir arzulanan ancak yine de birleştirilmesi
pek mümkün görünmeyen kurumlar arası bütünleşme sağlamış görünmesine rağmen
uygulamaların aksaması nedeniyle yeni bir kaos yaratılmıştır. Gerçekten sosyal
güvenlik sistemlerine ait kanun ve yasal düzenlemelerin tek bir kanun çatısı altında
toplanmasıyla ilgili hayal sonunda gerçekleştirilerek; Türk Sosyal Güvenlik sisteminin
kurumsal yapısını değiştiren, 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu ile
uygulama kanunlarında birliğin sağlanması için gereken 5510 sayılı Sosyal Sigortalar
ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu kabul edilerek, uygulanmaya başlanmıştır. Tüm
sosyal güvenlik mevzuatını birlikte değerlendirdiğimizde; sosyal korumanın
kapsamının daraltıldığını, emeklilik yaşının geriletildiğini ve sağlık hizmetlerinin
kısmen paralı hale getirilerek; sigortalıların özel sektöre yönlendirildiğini ve özel
sektöre devir işlemlerinin kolaylaştırıldığını söylemek gerekmektedir.
İşgücü piyasasının esnekleştirilmesiyle; sosyal modeli oluşturan sosyal koruma
uygulamalarının ağırlığının daraltılması yönündeki girişimler hız kazanmıştır. Diğer
yandan, aktif nüfusun emeklilere oranının azalması sonucu özellikle kamusal emeklilik
sistemlerinin yaşlanan nüfus karşısında yaşayabilirliği sorunu, yaşanan yüksek işsizlik
oranları, yaşam standartlarında düşmesiyle yaşanan yoksulluk ve riskli gruplarda daha
da belirginleşen sosyal dışlanmanın artması vb. sorunlar üzerinde; özellikle çalışanların
sosyal ve ekonomik haklarının daraltılması çalışmaları, doğrudan hak erozyonları
yaratmaktadır. Gerçekten sosyal güvenlik, sosyal politika alanındaki kuramların
yaşama aktarılan olmazsa olmaz en yaşamsal uygulamasıdır. Bu uygulama alanı ile
sosyal devlet ilkesinden uzaklaşılıp çalışma yaşamını düzenlemek adına eski ve yeni
ekonomilerde rekabet gücünü arttırmaya yönelik olarak uygulamaya konan, tüm radikal
çözümler ve haksız rekabeti önlemeyi amaçlayan; maliyetlerin birbirine eşlenmesi
çalışmaları ve bu amacın gerçekleştirilmesi için, sosyal ve ekonomik hakların
daraltılması ya da sınırlanması yollarının ve üstelik iş hukukuna ait hukuk düzeninin
kullanılması, doğrudan ekonomik hak yoksunlukları yaratmaktadır.
4.SONUÇ
Küreselleşen rekabet gücünün korunması ve arttırılmasında, dünya devletlerine
ait ekonomi politikaları ve hukuk düzenleri yapısal bir dönüşüm geçirmeye
başlamışlardır. Küreselleşmeyle birlikte uluslararası piyasalarda yaşanan şok
değişiklikler, üretim aktörlerinin de değişmesine yol açmakta ve bu bağlamda emeğin
küreselleşme problemlerinin çözümü için ekonomik özgürlüklerin daraltılması çözüm
olarak sunulmakta ve uygulanmaktadır.
132
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
Dünya çapında yaşanan rekabet ve ekonomik göstergeler, ekonomik hak ve
özgürlükleri daraltarak; toplu sözleşmeleri, asgari ücretleri ve sosyal güvenliği bir
kenara itmektedir. Ekonomik hak ve özgürlükler açısından, küreselleşmenin dayattığı
tam rekabet koşullarının sağlanmasında çalışanların ekonomik olarak korunmasını
sağlayan sosyal haklar ve ekonomik özgürlükler arasında karşılıklı olarak ters bir orantı
ve bağlantı olduğu görülmektedir. Eski ve yeni ekonomilerde rekabet gücünü
arttırmaya yönelik olarak uygulamaya konan tüm radikal çözümler ve haksız rekabeti
önlemeyi amaçlayan maliyetlerin birbirine eşlenmesi çalışmaları; doğrudan ekonomik
hak yoksunlukları yaratmaya başlamıştır.
Küresel rekabetin arttırılmasındaki en temel politikalardan biri olan ürün maliyetlerin
birbirine denklenmesi ve eşitlenmesi sürecinde, maliyet arttırıcı en önemli kalemlerden
biri de çalışanların ücretleridir. Bu noktada sosyal maliyet de dahil olmak üzere;
maliyetleri eşitlemek suretiyle, kıyaslanabilir küresel rekabet şartlarını hazırlamayı
hedef alan hukuk düzeninin kullanabileceği tek kurumsal araç ekonomik özgürlüklerin
daraltılması ve sınırlandırılmasını sağlayacak hukuksal düzenlemelerdir.
Rekabet gücünü arttırmak adına, koruma standartlarında büyük ölçüde azaltmaya
gidilmesi; çalışan nüfusun sosyal güvenlik hakkını azaltma, çalışma haklarını ve iş
güvencesini ortadan kaldırma tehlikesi taşırken, küreselleşmenin dayattığı hukuk
düzeninin araçsal kullanımı; bir yandan ekonomik özgürlüklerde gerilemeye neden
olurken, öte yandan daraltılan ekonomik özgürlükler hak erozyonlarına yol açmaktadır.
KAYNAKLAR
Akad, M., Sosyal Güvenlik Hakkı, İstanbul 1992.
Akaya, Y., "Küreselleşme" Versus Sendikasızlaştırma ve Yoksullaştırma’,Çalışma ve
Toplum 3, 2004/3.
Arıcı, K., Avrupa Birliği Sosyal Güvenlik Hukuku, Ankara, 1997.
Çakır, Ö.,”İşini Kaybetme Kaygısı: İş Güvencesizliği”, çalışma ve toplum 12,
2007/1.
Çelik A.,, AB Sürecinin En Uyumsuz Alanı: Sosyal Haklar 2004,
http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=1033 Erişim Tarihi: 15.08.2008.
Erdut, Z., ”Enfoımel İstihdamın Ekonomik, Sosyal ve Siyasal Etkileri” , çalışma ve
toplum 12, 2007 /1.
Eyrenci, Ö., “İş Sürelerinin Esnekleştirilmesi ve Türk İş Hukuku”, Münir Ekonomi’ye
Yaş Günü Armağanı, Ankara 1993.
Gülmez, M., Uyum Düzenlemelerinin Üvey Evladı: Sendikal Haklar
http://www.barobirlik.org.tr/yayinlar/makaleler/ABUYUM%20Mesut%20G%FClmez.DOC Erişim Tarihi: 15 8 08
Güzel, A. ve Okur, A.R.; Sosyal Güvenlik Hukuku, İstanbul, 2002.
Işıktaç Y., "Küreselleşme-Hukuk İlişkisi", Hukuk Yazıları, Ankara, 2004.
Kapar, R., ”Enformel Ekonomide Çalışanların Örgütlenmesi ve Sendikalar”, çalışma ve
toplum 12, 2007 /1.
133
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
Kutal, M., “Küreselleşme Sürecinin Türk Sendikacılığı Üzerindeki Olası Etkileri”,
Prof. Dr. Kemal Oğuzman’a Armağan, İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku Türk
Milli Komitesi, Ankara, 1997.
Marleau, ., “İş Yaratma Stratejisi, İstihdam Politikası ve İş Hukukunun Rolü: ABD ve
AB İstihdam Stratejilerinin Karşılaştırmalı Analizinden Çıkan Dersler”, İş Yaratma ve
İş Hukuku, İstanbul, 2003.
Ongan, Tunçcan, N. “Esneklik Yaklaşımının İstihdam Hacmi Açısından Değerlendirilmesi”
Çalışma ve Toplum 3, 2004/3.
Özdemir, A.M., “Üretimin Söylemlerindeki Dönüşüm, Kolektif Hak Kavramı Ve
Emeğin Hukuku”, Çalışma ve Toplum 9, 2006/2 .
Özer M.A., “Küreselleşme Kıskacında Yönetim”, Çimento İşveren, Cilt 22 S. 4
,Ankara, 2008.
Talas, C., ”Türkiye’de Sosyal Güvenlik Düzeninin Bunalımı” Prof Dr. Metin Kutal’a
Armağan, Ankara 1998.
Ulucan, D., “Çalışma Hayatında Esneklik”,Prof. Dr. Metin KUTAL' a Armağan,
Ankara 1998.
Urhan B., “Türkiye'de Sendikal Örgütlenmede Yaşanan Güven ve Dayanışma Sorunları”,
Çalışma ve Toplum 4, 2005/1.
Yorgun, S, “Küreselleşme Sürecinde Türk Sendikacılığında Yeni Yönelişler Ve Alternatif
Öneriler” Çalışma ve Toplum 6, 2005/3.
Download

indirmek için tıklayınız