On5yirmi5.com
Psikanalizin temel kavramları
Aktüelpsikoloji.com’da “Psikanalizin kavram haritasını” açıklayan bir inceleme
yayınlandı. İşte o yazı…
Yayın Tarihi : 16 Haziran 2014 Pazartesi (oluşturma : 1/30/2015)
Psikanalitik kuram denilince, zihinsel işleyiş ve bunun insanda gelişimi ile ilgili bir varsayımlar
topluluğunu anlıyoruz.
Ego psikolojisi (Hartmann), nesne ilişkileri ve kendilik psikolojisi konusundaki derinleşmelerle
psikanalitik kuram bugün değişmelere uğramıştır.
Freud’un insan sorunlarının oluşumunda cinselliğe verdiği önem ve bu görüşlerin dinsel inançlarla
çatışıyor olması, diğer yandan gelişim kuramında kültür farklılıklarına yeterince önem vermemiş
olması önceleri Freud’la çalışmaya başlayan Carl Gustav Jung, Alfred Adler, Otto Rank ve Karen
Horney’in ondan ayrılmalarına neden olmuştur.
Adler, insanoğlunun temel sorununu, doğuştan var olan bir aşağılık hissine karşı, bir kudret ile
çekişme olarak görmüştür. Ona göre nörozun esası, kişilerin karakter yapısı ve ego dürtüleri ile ilgili
bir sorundur.
Jung, insanoğlunun cinsellikten çok, daha yüksek bir takım kuvvetler tarafından etkilendiğini ve
insanın hayvani yapısının, yaratıcılık kudreti ile bir bağdaşma hali yaşamak zorunda olduğunu ileri
sürmüştür. Libidoyu da yeniden tarif ederek onu genel bir hayat enerjisi olarak nitelendirmiştir. Jung
insanın kendisini yenilemeye çalıştığını ve yaratıcı bir gelişim içinde olduğunu savunmakta ve
kişiliğin ırksal ve soy gelişimsel yönlerine önem vermektedir. İnsanları içe ve dışa dönük olmak
üzere iki gruba ayırmıştır. Bu grubun her bölümünün hislere, düşlere, düşünceye, içgüdüye ve
duygusal bölümlere ayrıldığını belirtmiştir.
Otto Rank’e göre duygular ve düşünceler, insan davranışlarının başlıca belirleyicileri ve
denetimcileridir. İnsanların tepki getirecekleri olayları ve görecekleri tepkileri kendilerinin seçtiğini
ve çevrelerini yine kendilerinin yarattığını, insanın dünyaya bazı eğilimlerle birlikte geldiğini
savunmuştur.
Karen Horney, bozuk davranışların aile içi ilişkilerdeki aksaklıklar sonucu ortaya çıktığını
savunmuştur. Horney ayrca oedipus karmaşasının çocukla ana-baba arasındaki cinsel saldırgan
türde bir çatışma olmadığını, bu karmaşanın ana-babanın çocuğa karşı geliştirdiği ret etme, aşırı
koruma ve cezalandırma gibi kusurlu tutumlar sonucu, çocukta oluşan anksiyete sonucunda ortaya
çıktığını belirtmiştir. Ayrıca, Freud’un kadın psikolojisini belirleyici en önemli etmenin, erkek üreme
organına imrenme olduğu biçimindeki görüşüne şiddetle karşı çıkmıştır. Kadın psikolojisinin
temelinde güvensizlik duygusunun varlığını kabul etmiştir; ancak bunun cinsel organların anatomik
farkları ile pek ilgisinin olmadığı görüşünü savunmuştur.
Ego Analistleri
Psikanalitik kuramda en önemli değişiklikler ego analistleri ya da neo-freudçular olarak bilinen bir
grup tarafından yapılmıştır. Bu hareketin öncüleri arasında Anna Freud, Eric Ericson, David Rapaport
ve Heinz Hartmann’ı sayabiliriz. Egoanalistleri, Freud’un tasarladığı insan modelinin içgüdüsel
hareketlere aşırı bağımlı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ayrıca Freud organizmanın çevre ile olan
etkileşimini göz ardı etmediği halde, bu model insanın zihninde gelişen dürtülerle harekete
geçirildiği bir dürtü modelidir. Ego analistleri insanın çevresini kontrol etme ve bazı içgüdüsel
hareketlerini gerçekleştirmesini sağlayacak zaman ve araçları seçme yetenekleri üzerinde daha
fazla durmuşlardır. Bunlar davranışların tarihsel sebeplerini araştırmak yerine, mevcut yaşama
koşulları üzerinde durmuşlar, insanı bir taraftan doğuştan gelen enerjilerle, bir taraftan da dış
olaylarla şuraya buraya itilen, sürekli olarak bu çatışan etkiler arasında uzlaşma sağlamaya çalışan
statik bir varlık olarak görmemişlerdir. Onlara göre davranış, sağlıklı bir şekilde gelişiyorsa insan
hem bu davranışı hem de diş olayların etkisini kendi seçtiği tepkilerle kontrol etmektedir. İnsanın
kaderi doğal enerjilerin ya da dış olayların elinde değildir.
Normal uyum özelliği gösteren davranışlar üzerinde durduklarından, davranış bozuklukları hakkında
geliştirdikleri teorik formülasyonları da buna oranla azdır. Bununla beraber ana düşünce, ego
kontrolü tehlikeye girdiğinde davranışın patolojik bir duruma dönüştüğü şeklindedir. Bu nedenle
ego fonksiyonları haz enerjilerini ya da çevreden gelen istekleri kontrol edemediğinden ya da idare
edemediğinden ruhsal bozukluklar görülebilmektedir.
İd psikolojisi egonun bütün enerjisini id’den aldığını söylerken, ego psikolojisi ise id’den ayrı olarak
hafıza, algılama ve motor koordinasyonu gibi doğuştan gelen ego süreçleri üzerinde durmuştur.
İlgilenilen konular, kimliğini bulma, içtenlik ve ego bütünlüğüdür.
Nesne İlişkileri Teorisi
Nesne ilişkileri dış dünyaya ait bir kişiyi değer verilen bir bütünlük olarak ve bu kişinin özne ile
ilişkisini içermektedir. Ayrılma-bireyleşme evresine ilişkin tartışmalar sırasında, Mahler kişi ile dış
dünya arasındaki içe alınmış nesneler ile bilinçdışı arasındaki sürekli karşılıklı değişimlere dikkat
çekmiştir.
Fairbairn, Kernberg ve Kohut gibi nesne ilişkileri teorisyenleri, kişiler ve objeler arasındaki ilişkilerin
insan yaşamındaki organize rolünü incelemişlerdir.
Nesne ilişkileri, kişiler arasında değil, zihinde oluşan olaylardır. Nesne ilişkileri, insanın yaşamının ilk
dönemlerinde diğer insanlarla kurduğu ilişkilerden oldukça etkilenir ve bunun sonucu olarak sonraki
ilişkileri etkiler.
Yaşamın ilk birkaç ayında benlik ya da obje yoktur. Bu döneme saplanıp kalmak, bu çocukta içe
dönüklüğün şiddetli bir patolojiye dönüşmesine sebep olur. Bunun sonucunda ise kişide, kendine ait
bir imaj oluşmadığı için mental organizasyon oluşturmaması ve ayrıca objelerle ilişki kuramaması
durumları görülür. Çocuk daha sonra ayırt etme dönemlerine girer. Bu dönemde objeleri diğerinden
ayırabilir. Ayırt etme yeteneğinin çalışmaması ise sembiyoz saplanma olarak görülen bir sembiyoz
psikozuna sebep olabilir.
Kendilik psikolojisi
Kohut’a göre ideal kimlik tipi, kendine saygılı ve kendine güvenen bağımsız kişiliktir. Kimliğinden
aldığı güvenle, kişi başkalarına aşırı derecede bağlanmaz ve anne babalarının kopyası olmaz.
Kişilik gelişimi dönemlerinde ebeveynler, çocuğun yansıtılma ve idealize edilme ihtiyaçlarını
karşılayamazlarsa, çocuk problemli bir kimlik geliştirir. Kohut yansıtılma ve idealize edilme ihtiyaçları
tam olarak karşılanamamış ve bu yüzden narsist kişilik geliştirmiş farklı tipler üzerinde durmaktadır.
Örneğin yansıtılma eksikliği hisseden kişilikler beğenilmeye ve taktir görmeye açtırlar. Sürekli
olarak her şeyin merkezi olmak isterler. Bu tür kişiler dikkat çekmek için, ilişkiden ilişkiye,
performanstan performansa geçerler. İdealize olmak isteyen kişiler ise prestijleri ve güçleri için
istedikleri kişiyi sonsuza kadar arama çabası içindedirler. Saygı duyabilecek birini bulabilirlerse, bu
aramanın her şeye değdiğini düşünürler.
Temel kavramlar
Psikanalitik kuramın temelini oluşturan iki temel ilke vardır. Bunlar;
1-Nedensellik-Psişik determinizm
2-Bilinçdışının insanın ruhsal hayatında çok daha dominant bir rol oynadığıdır.
1-Nedensellik-Psişik Determinizm
Hiçbir şeyin ya da olayın şansa bağlı ya da rast gele olmadığıdır. Her ruhsal olay ondan öncekiler
tarafından belirlenmiştir. Zihinsel yaşamımızdaki olayların öncekilerle ilintisiz ve rast geleymiş gibi
olmaları sadece görünüştedir. Her unutma ya da yitirmeye, olayla ilgili kişinin bir niyet veya
isteğinin neden olduğu gösterilebilir. İster normal ister patolojik olsun, günlük hayatımızda her
yaptığımız işin ve söylediğimiz sözcüğün bir anlamı, bir geçmişi ve bir de geleceği vardır.
2-Bilinçdışının (Unconscious) Varlığı
Psikanaliz, zihnimizden geçen süreçlerin çoğunun bilinçdışı olduğunu ilk kez iddia eden disiplin
olmuştur. Bir düşünce, bir his, bir rüya, hatırlanan veya hatırlanmayan bir anı, o anlarda artık
bilincimizde olmayan bir takım süreçlerle kendilerinden evvel gelen düşünce ve hislerden
devamlılıklarını koparmışlardır. Yıllar boyu sorulmuş olan klasik soru şudur; bilinçdışının varlığını nasıl kanıtlarız? Cevap: rüyalar,
hipnoz, hipnoz sonrası telkin, günlük hayatımızın dil sürçmeleri, unutkanlıklar, otomatik yazma. Tüm
bunlarda bilinçsel kontrol ortadan kalkmıştır.
Mental Enerji: Doğada tek bir enerji vardır ve değişik görünüm almalarından ibarettir. Enerji ortadan
kaybolmaz, fakat birikebilir, saklanabilir, kanalize edilebilir, bloke edilebilir veya kullanılabilir. Bir
alandan başka bir alana kaydırılabilir.
Devamlılık Prensibi ve Tekrar Dürtüsü: Konstantlık
Enerji dağılımı Freud’un kuramında en başta gelen prensiplerden biridir. Organizma bir uyaran
karşısında kalınca bir gerilim ve denge bozukluğu ortaya çıkar. İşte organizma bu denge
bozukluğunu düzeltmek ve gerilimi ortadan kaldırmak için tepkilerde bulunur ve tekrar dengesini
elde etmeye çalışır.
Ekonomi Prensibi: Enerji yok olmaz. Bir şeye, olaya enerji yüklendiğinde o şey mental enerji ile
dolar. Buna katheksis denir. Enerji yüklenen nesneler, olaylar veya organizmanın kendisi kathekde
olur. Bu enerji yok olmayacağına göre şekil değiştirebilir veya başka alana kaydırılır.
Zevk ve Haz Prensibi: Organizma dengede olduğu zaman mutludur. Doyum bulduğu zaman haz
duyar ve bunu yaşam boyunca hep arar. Gerilim doyumsuzluğun ve bazı şeylerin eksik olduğunun
işaretidir. İşte organizma bunu kapatmaya çalışır. Gerilim sonucu biriken enerjiyi boşaltma ve huzura
kavuşma savaşındadır. İnsan davranışlarında görülen bozukluklar mental enerjinin yeterince
kullanılamaması, bloke olması, saplanması, dolayısıyla kişinin gerginliğinin huzursuzluğunun
sonucudur.
Freud’un Temel Kuramları
1-Topografik Kuram
2-Yapısal Kuram
3-Libido Kuramı
4-Ruhsal-Cinsel (psikoseksüel) Gelişme Kuramı
5-Ruhsal Çatışma, Savunmalar ve Belirti Oluşumu Kuramı
6-Sağaltım ve Araştırma Yöntemi Olarak Psikanaliz
1-Topografik Kuram
Freud’un bölmesel varsayımında zihinsel işlemlerin bu üç bölgesi, hiçbir zaman beyinde anatomik bir
yapıya ve bölgelere karşılık olarak düşünülmemiştir. Zihinsel işlemlerin tümü birden kavramsal
olarak bölmelere ayrılmış ve bunlara bilinç, bilinçöncesi, bilinçdışı adları verilmiştir.
Bilinç: gerçekle uyumu önde tutan, mantıksal düşüncenin egemen olduğu bölmedir. Bilinçlilikte
düşünce, duygu ve anılardaki neden-sonuç, zaman, yer bağlantıları gerçeğe uygun olarak kurulur ve
bunlara dayanan eylem uyumludur. Gerçeği değerlendirme yetisi ile dış gerçekte olanla zihinde olan
birbirinden ayırt edilir. Çocukluğun ilk yıllarında düşünce biçimi böyle mantıksal ve dış gerçeğe
uyumsal nitelikte değildir. Çocukluğun ilk dönemlerindeki ilkel ve gerçeği tanımayan düşünce
biçiminden, zamanla olgunlaşma ve öğrenme ile ayrışarak gelişen bilinçli mantıksal düşünceye
ikincil süreç (secondary process) adı verilir. İşte bilinçte egemen olan düşünce biçimi ikincil süreç
niteliğini taşır.
Bilinçöncesi: Kişinin belirli bir anda bilincinde ayırt edemediği birçok düşünceleri ve anıları vardır.
Bazıları bilinçli bir çaba ile çağrılabilir. İşte bu çeşit düşüncelere bilinçöncesi düşünceler adı verilir.
Bunlar bilincimizde o an bulunmadığı halde özel bir çaba ile bilince çağrılabilir. Örneğin; bir süre önce
karşılaştığımız bir olayı artık bilincimizden tümüyle silmiş olabiliriz. Bu olay ile ilgili bir çağrışım, bir
uyaran tüm olayın yeniden bilince dönmesini sağlayabilir.
Bilinçaltı: Kişinin özel bir çabası ile bilince çağrılamayan, farkına varılamayan saklı olduğu ruhsal
bölmedir. Bu yaşantılar ancak özel yöntemlerle; hipnoz, serbest çağrışım, düşlerin, anormal ruhsal
belirtilerin incelenmesi ile açığa çıkarılabilir.
2-Yapısal Kuram
Freud’un düşüncelerindeki sürekli değişme ve gelişmeler giderek topografik kuramı terk etmesine
ve yapısal bir kişilik modeli geliştirmesine yol açmıştır. Kişilik üç ana sistemden oluşmaktadır.
Bunlar; id, ego, süperego’dur. Davranışlar bu üç sistemin etkileşiminin bir ürünüdür ve bu
sistemlerden biri diğerinden bağımsız olarak çalışamamaktadır.
İd (altbenlik): Kalıtımla geçen, doğuştan varolan, yapıda yerleşmiş bulunan her şeyi içerir. Bedenden
kaynağını alan içgüdüsel dürtüler ruhsal anlatımlarını ilk olarak altbenlikte bulurlar. Tümden
bilinçdışıdır ve bilinçdışı süreçlerdeki kurallar, daha doğrusu kuralsızlıklar geçerlidir. Dış dünya ile
bağlantısı yoktur. Zaman ve yer kavramı tanımaz. Birbirine karşıt dürtü ve eğilimler yan yana
bulunabilirler. Cinsel ve saldırganlık dürtülerin boşalımı sağlanabilir.
Ego (benlik): Düzenleyici dizge adını da verebileceğimiz benliğin özellikleri ve işlevleri;
*İçerden dürtüsel gereksinimlerin algılanması,
*Dış dünyadan koşulların ve durumların algılanması,
*Bütünleştirme ve birleştirme yetisi ile dürtülerin birbirleriyle, üstbenliğin istekleri ile düzenlenmesi
ve çevresel koşullara uyabilecek bir niteliğe sokulması,
*Yürütme yetisi ile istemli davranışın eyleme geçirilmesi benliğin temel işlevi uyumdur. Bu uyumu
yaparken benlik, bir yandan organizma içindeki ilkel dürtüsel güçlerle; bir yandan çevresel koşullar
ve gereklerle; bir yandan da üstbenliğin istekleriyle bağdaşmak, bunlar arasındaki bir uzlaşma
sağlamak zorundadır.
Benliğin görevi organizmayı acıdan korumak ve doyum sağlamaya çalışmaktır. Altbenlikte egemen
olan doyum ve haz ilkesine (pleasure principle) karşılık, benlikte egemen olan gerçeklik ilkesidir.
Gerçeği değerlendirme yetisi bireyin ruhsal dünyasının içinde ve dışında olup bitenlerin ayırt
edilebilmesidir. Neyin düşünce, neyin eylem ve olay, neyin imge, neyin gerçek olduğunun
bilinmesidir. Bu bir benlik işlevidir.
Benliğin içerden gelen uyaranlarla, dışarda bulunan koşullar arasında bir denge kurmaya çalışması,
bir yandan organizmanın doğal gelişme yetileri (bellek, algılama, zeka) bir yandan da engellenme ve
çatışmalara karşı geliştirdiği savunma yolları ile gerçekleştirilir.
Süperego (üstbenlik): Bireyin uzun çocukluk yıllarında benliğin bir parçası giderek ana-baba ve
toplumsal değer yargılarını içeren bir yapı olarak ayrışır. Bu özel yapıya üstbenlik denir. Çocukluğun
ilk yıllarında çocuk yanlış ile doğruyu, iyi ile kötüyü yalnız kendi dürtüsel doyumuna göre
değerlendirir. İkinci yaştan başlayarak çocuk çevreden gelen iyi-kötü, yanlış-doğru değer yargılarını
anlamaya başlar. Anne-baba ya da başka önemli kişilerin neyi onayladıklarını, neyi beğendiklerini
ayırt edebilir. Onaylanmayan bir davranış yapınca dışardan bir acı geleceğini (sevginin azalması,
azarlanma, belki dayak) sezebilmektedir. Giderek çocuk başkalarının gözü önünde neyin
yasaklandığını öğrenir ve bu yasağı başkalarının önünde yapınca korku ve utanç duygusu duyar. Bu
duygular üstbenlik gelişiminin öncüleridir.
Psikanalitik kuramda üstbenliğin gelişmesi genellikle oedipus karmaşasını çözmek için yapılan
özdeşime bağlanmakla birlikte, çocuğun daha sonraki dönemlerinde de toplumsal ilişkilerle
sağlanan özdeşimlerin de üstbenlik gelişiminde yer aldığını unutmamak gerekir.
Yargılayıcı dizge adını da verebileceğimiz üstbenliğin insan yaşantısındaki belirtisi suçluluk
duygusudur. Kimi bireylerde üstbenlik çok katı ve özür tanımaz, bağışlamaz bir güçte gelişmiş
olabilir. Benlik katı bir üstbenliğin baskısı altında ezilebilir. Böyle ağır cezalandırıcı, suçlayıcı
üstbenlik gelişimi birçok ruhsal bozukluğun doğuşuna neden olabileceği gibi, çok gevşek bir üst
benlik gelişimi de bireylerin toplum içinde önemli uyuşmazlıklarla karşılaşmasına yol açabilir.
Güdüleme(Motivation)
Güdü (motive) deyince, organizmayı belli ve düzenli bir davranışa yönelten herhangi bir durumdur.
Bu organizmanın fizyolojik bir gereksiniminden doğabileceği gibi (açlık güdüsü), psikososyal gelişme
sürecinde öğrenme ile de doğabilir (başarı güdüsü). Açlık güdüsü deyince açlığı karşılayan ve onu
ortadan kaldırmak için gerekli davranışları başlatan bir durum, başarı güdüsü deyince başarı
gereksinimini karşılayacak davranışı başlatan bir durum.
Dürtü (drive): Bir eksiklik ya da hoş olmayan bir uyaranın etkisi altında dengesi değişmiş olan
organizmanın eski durumunu alabilmesi için bir itme, bir canlandırmadır. Bu tanımlamalardan güdü
ile dürtü arasında önemli bir ayrım olmadığı görülmektedir. Her iki terim birbirinin yerine
kullanabilirse de, genel olarak dürtü terimi biyolojik gereksinimleri belirleyen itici güç için (açlık,
susuzluk, cinsel dürtüler) kullanılmakta; güdü de dürtü anlamını da içine alan, fakat daha çok yaşam
deneyimleri belirleyen daha genel ve kapsayıcı bir terim olarak kullanılmaktadır (güven, korunma,
onuru koruma güdüsü).
İçgüdü (instinct): Değişmeyen türe özgü kalıplaşmış davranış örüntülerini doğuran ve sürdüren
güçlerdir. Dürtüler, güdüler özlerini, amaçlarını, nesnelerini değiştirebilmelerine, gelişebilmelerine,
öğrenme ile ortaya çıkabilmelerine karşılık; içgüdüler, türe özgü davranış örneklerini başlatan
değişmeyen ve doğal olarak bulunan güçlerdir. Kuşların göç etmeleri, balıkların özel yerlerde
yumurtlamaları gibi.
3-Psikanalitik Dürtü Kuramı (Libido Kuramı)
Canlı organizmalardaki yapım ve yıkım süreçlerini başlatan iki temel dürtü, ölüm dürtüsü ve
libidodur. Ölüm dürtüsü yıkıcı davranışları başlatan güçtür. Böyle bir dürtünün doğal varlığı tartışma
konusudur. Saldırgan yıkıcı dürtülerin doğuştan var olan bir temel dürtü olmadığını, engellenme ve
çatışmalarla ortaya çıkan, gelişen bir güdü olduğu görüşü benimsenmiştir. Libido kuramı çok
eleştirilmiş olmakla birlikte genellikle daha çok kabul görmüştür.
Freud’a göre libido cinsel haz veren herhangi bir nesne ya da uyarana yönelme anlamında
kullanılmaktadır. Bu anlamda, sevilen, hoşlanılan her nesnenin cinsel niteliği vardır. Libido aslında
cinsel dürtünün dinamik belirtisidir. Genellikle libido ile cinsel dürtü eş anlamda kullanılmaktadır.
Libidonun temel özellikleri;
*Libido karmaşık başka öğe, dürtülerden oluşur ve bunlar parçalanabilir (oral, anal, genital dürtüler)
*Her öğe dürtü kendi kaynağının özelliğini taşır ve kaynaklar libididinal bölgeler olarak bilinir (oral,
anal bölgeler)
*Her dürtünün bir amacı ve nesnesi vardır. Amacı boşalma ve doyumdur.
*Bir öğe dürtü öbüründen bağımsız ya da birlikte bulunabilir. Örneğin; cinsel doyum için ağız ve
eşeysel organ hem birlikte, hem de ayrı kullanılabilir.
*Dürtüler birbirleriyle yer değiştirebilirler. Birine bağlı enerji yüklemi öbürüne aktarılabilir. Örneğin;
yüceleştirme ile cinsel dürtü amaç ve nesnesini tümden değiştirerek cinsellikten sıyrılmış bir güdü
durumuna gelebilir.
Libido başlangıçta bedene yatırılmıştır ve bu duruma birincil narsizm denir. Benlik yapısı gelişirken
ve çevredeki nesnelerle ilişkiler, bağlar kurulurken bu nesnelerin ruhsal aygıt içindeki tasarımları
üzerine libididinal yüklenim ve buna nesne libidosu denir. Ancak kişideki libidonun bir bölümü
sürekli olarak benlikte yatırılmıştır (birincil narsizm). Bireyin kendi benliğini sevmesi, ona bağlı
olması anlamına gelen birincil narsizm, yaşayabilmek için gereklidir. Yetişkin çağlarda olumsuz
koşullarda, ağır güvensizlik durumlarında bireyin nesnelere yüklenen libidosunu geri kendi bedenine
ve benliğine çekmesi ikincil narsizmdir. Bu durumda birey dış nesnelere olan sevgi ve ilgi bağlarını
kendi bedenine ve benliğine yöneltir. Çevredeki uyaran ve nesnelerle ilgileri, bağları azalır; içine
kapanır ve giderek iç dünyası ve kendi bedeninin uyaranları ile ilgilenir, onlardan doyum arar. Bu
ikincil narsizm durumu hipokondriazis ve içe kapanım (şizofreni gibi) durumlarda belirgindir.
4-Ruhsal-Cinsel Gelişme Kuramı (Psikoseksüel Kuram)
Gelişim dönemleri:
Oral Dönem (0-1 Yaş): Bu dönemde egemen olan haz ilkesidir; doğal dürtülerin hemen doyurulması,
gerginliğin hemen giderilmesi çocuğun en başta gelen beklentisidir. Bu döneme oral dönem
deyişinin nedeni; bu çağda ağız ve dudakların özel haz bölgesi olarak kullanılması ve tüm yaşamın
bu bölge aracılığıyla sürdürülebilmesi gerçeğidir.
Ağız ve dudaklar eşyaların tanınmasına yaramaktadır. Her eline geçen şeyi ağzına götürerek eşyayı,
dünyayı tanıma yolunda gelişmeler sağlamaktadır. Tam bir narsizm içinde bulunan çocuk zihninde
yavaş yavaş annenin ve başka haz veren nesnelerin imgeleri oluşur. Narsistik libido, giderek artan
derecelerde, dışardaki doyum veren nesnelerin zihnindeki imgelerine yatırılır (nesne libidosu).
Böylelikle oto-erotizm yavaş yavaş azalır; doyum, nesne ilişkilerinden sağlanmaya başlanır.
Bu dönemde çocuk için haz ve doyum veren nesne iyi, bekleten gereksinimini hemen karşılamayan
nesne kötüdür. Çocuk iyi nesneleri kendince iyi yanlarını kendi içine atar (introjection). Böylelikle iç
alım ve içe atım düzenekleri daha sonraki yıllarda başvurulacak olan özdeşim düzeneğinin öncüleri
olurlar.
Bu dönemin sorunları; ayrılma anksiyetesi, çocuğun aşırı doyurulması ya da doyurulmaması
nedeniyle oral döneme saplanma ve bağımlı kişilik oluşur.
Anal Dönem (1-3 Yaş): Çocuğun yürümeye, konuşmaya, kendi benliğini çevresinden ayrı algılamaya
başladığı; yavaş yavaş bağımsızca isteme ve davranma gibi ruhsal yetilerin yapı taşlarını geliştirdiği
çağdır. Psikanalitik kurama göre anal, üretral bölgeler cinsel haz bölgeleri olmuştur.
Çocuğun dışkısını, idrarını tutabilmesi, annenin istediği zaman, istediği yerde yapması çevreden
büyük ilgi görür. Böylelikle çocuk artık toplumun iyi-kötü, doğru-yanlış ve ayıp gibi yargıları ile
karşılaşır.
Bu dönemde çocuk ters, inatçı, dağınıktır. Dışkısını inatla tutabilir ya da olmadık yerde bırakabilir. Bu
nedenle bu döneme anal sadistik dönem adı da verilir.
Bu dönemde çocukta ambivalans duygular yoğundur. Çocuk bu dönemde her eylemin olumlu,
olumsuz yanı arasında bocalar. Çocuk anal-sadizm, kirlilik, ambivalans tutumlara karşı savunma
düzenekleri oluşturur. Bunlar karşıt tepki kurma, yalıtma ve yer değiştirmedir. Bu savunmaların
yerleşmesi ile anal kişilik gelişir.
Bu dönemin sorunları; ailenin yanlış yaklaşımlarından dolayı anal saplanma va anal kişilik özellikleri
oluşabilir. Anal kişilikte, aşırı titizlik, cimrilik, inatçılık, aşırı düzenlilik, kararsızlık gibi özellikler vardır.
Fallik Dönem (3-6 Yaş): 3 yaşından başlayarak artık eşeysel organın kendisi cinsel haz bölgesi
olmuştur. Bu dönemin en önemli iki sorunu; iğdişlik (kastrasyon) korkusu ve oedipus karmaşasıdır.
Çevreden ve başka insanlardan ayrı bir kişi olduğunu bilen çocuk, artık nasıl bir kişi olacağını
araştırmaktadır. Kendi bedenine, cinsel ayrılıklara, çevredeki her şeye karşı derin, bitmek bilmez
sorma ve öğrenme eğilimi gösterir. Bu döneme bu nedenle bilme tutkusu dönemi de denir. Çocuk
cinsel ayrımını yapar, cinsel yasakları ve değerleri hızla öğrenir.
İğdişlik (kastrasyon) korkusu: Erkek çocuk bu dönemde penisin bütün insanlarda var olduğunu
sanarken, kız cinsel organını görmesi ile düşüncesinde cinsel organların başına gelebilecekler
bakımından korkular gelişir. Çocuk için penis üstünlüğünün kabul edildiği dönemde, penisi olamayan
kişileri görmekle çocuk, penisinin yok edilebileceği, kesilebileceği korkusuna kapılır. Çocukta gelişen
bu korkuya iğdişlik korkusu denir.
Bu dönemde çocuğun masturbasyon yapmasına, gece işemelerine karşı aileden ya da herhangi bir
kimseden gelen ve penisinin kesilip koparılacağı biçimindeki korkutmalar iğdişlik korkusunu uyaran
dış etkenlerdir.
Kızda, erkek çocukta olduğu gibi bir penis olmadığından, kız çocuğun cinsel yaşamdaki ilk duygusu
penisi olmadığını keşfetmesi ile ilgilidir. Derin bir eksiklik duygusu altında kız çocukta penise
imrenme, yani kendisinde de penis olma isteği belirir. Erkekteki iğdişlik korkusunun kızdaki karşılığı
penise imrenme duygusudur.
Oedipus kompleksi: Freud bu dönemde erkek çocuğun annesine özel bir sevgi ile yönelerek
babasıyla yarışmaya girmesi ve ondan nefret etmesi, kız çocuğunda babaya sevgi duyması ve
annesinden nefret etmesidir. Kız çocuğundaki bu duruma elektra karmaşası denilmiş fakat
tutulmamıştır. Cinsel gelişim yönünden bir çocuğun oedipal aşamasına gelip çatışmaya girmesi için,
ilk kez, kendisinde cinsel kimlik yerleşmesi gerekir.
Oedipus kompleksi ve özdeşim: Özdeşim bir başkasının özelliklerini, duygu, davranış, değer ve
inançlarını benimseyerek kişinin kendi benliğine alması, kişiliğin bir parçası durumuna getirmesidir.
Bu genellikle bilinçdışı bir süreçtir. Klasik psikanaliz kuramında erkek çocuk babası, kız çocuk annesi
ile özdeşim yaparak iğdişlik korkusundan ve oedipus karmaşasının çelişkili duygularından kurtulur.
Latent Dönem(6,7-12,15)
Bu dönemde çocukta daha önce geçirilmiş olan ruhsal-cinsel çalkantılar ve çatışmalar yatışma,
uyuklama durumuna geçer. Yeni uğraşlar geçmiştir. Ana-baba özdeşimin yanı sıra başka kişilerle de
özdeşimler önem kazanmıştır. Toplumsal kurallar ve kurumlarla yüzyüze geldikçe süperegosu daha
da gelişir.
Aslında bu dönemde bütün cinsel dürtülerin ve ilgilerin uykuya yattığı söylenemez. Bu yaştaki
çocuklarda da cinsel meraklar, cinsel oyunlar görülür.
Ergenlik ve Delikanlılık Dönemi(12,15-20): ergenlik çağı bedensel, cinsel ve ruhsal olarak önemli
değişikliklerin olduğu bir dönemdir. Erkekte ve kızda delikanlılık ergenliğin ardından genç erişkinlik
çağına dek uzanan dönemdir.
5-Ruhsal Çatışma, Savunmalar ve Belirti Oluşumu Kuramı
Engellenme
Dürtünün amacı boşalım ve gerginliğin ortadan kalkması, doyum ve hazdır. Bu amacın
gerçekleşmesi için organizmanın yöneldiği doğrultuda bir engelin bulunması; bu nedenle boşalım ve
doyumum olmaması durumuna engellenme denir. Organizmanın doyurulma gereksinimi
süregeleceğinden, bu gereksinimin ortaya çıkardığı gerginlikte sürecektir. Bu durum hoş olmayan,
istenmeyen bir durumdur. Organizma doğal olarak kendisine acı veren bir durumdan kaçacak ya da
böyle durumları, etkenleri ortadan kaldırmaya yönelecektir.
Engellenmeyi Doğuran Etkenler
İçten gelen etkenler: Bedensel güçsüzlükler, hastalıklar, suçluluk duyguları, korkular, kişinin
benliğine sinmiş yasaklar.
*Dıştan gelen etkenler: Doğal afetler, ekonomik çöküntüler, savaşlar, aşırı toplumsal yasaklar.
Engellenme bilinçli bir süreç değildir, bilinçdışı birçok etkenlerle engellenme durumları ortaya
çıkabilir.
Çatışma
Organizma birbiri ile bağdaşmayan birçok dürtü ya da dürtü nesnesi ile karşı karşıya kalınca çatışma
durumu ortaya çıkar. Türleri; yanaşma-yanaşma çatışması, uzaklaşma-uzaklaşma çatışması,
yanaşma-uzaklaşma çatışması. Çatışmada bir engellenme durumudur ve gerginliğin artmasına yol
açar.
Anksiyete
Dışarıdan gelen bir tehlikeye karşı olan duygusal tepkiye korku denir. Korku benliğe, varlığa yönelik
bir tehlike durumunda kaçma davranışlarını başlatan bir duygudur. Korku bulunmasa organizma
tehlikeli durumlardan kendisini hemen kurtarma, kaçma durumuna giremezdi.
Kişi için tehlikeler yalnızca dışarda var olan nesnel tehlikeler değildir. Çoğu kez, insan kendi içindeki
dürtülerden, eğilimlerden, geçmiş yaşantıların anılarından da korkabilir. Kişiyi hoş olmayan bir
duruma sokan herhangi bir şey tehlike olarak algılanır. Bilinçli tehlikeye karşı tepki korku ise;
bilinçdışı olan ve nesnesi kişice tanınmayan içten tehlikelere karşı tepki de bunaltıdır.
Freud’a göre normal insanın duyduğu anksiyete ile nevrotik anksiyete birbirinden mantık ve
anlaşılır olması bakımından ayrılmaktadır. Günlük yaşamda herkesin yaşadığı anksiyete gerçekçi
anksiyetedir. Bunun yanısıra özellikle süperegonun vicdan diye bilinen bölümünün tehlikeli saydığı
durumlarda ortaya çıkan anksiyete ise ahlaksal anksiyetedir.
Egonun, içgüdülerin birden boşalma istemlerini engelleyememesi korkusu sonucu oluşan anksiyete
ise nevrotik anksiyetedir.
Anksiyetenin kaynakları
Anksiyetenin birincil kaynakları:
-Çaresizlik hisleri,
-Ayrılma veya ayrılma tehdidi,
-Yoksunluk ve kayıp,
-Düş kırıklığı,
-Anksiyetenin özellikle ebeveynlerden önsezi ve özdeşleşme ile geçmesi veya iletişimi: bebekten
doğuştan annenin veya anne figürünün kendinin yaşantıları olabilecek sıkıntı, ilgisizlik, nefret
duygularını sezebilme yeteneğine sahiptir.
-Onaylanmamak veya önemli bir ergin tarafından onaylanmamak korkusu
-Fiziksel tehditler: dış çevre, iç çevre (açlık, susuzluk, hastalık, fizyolojik durumlar), gerçek-aktüel
fiziksel ve ruhsal taciz.
-Şartlandırılmış cevaplar: bir bebek eğer seri halinde fiziksel ve ruhsal yoksunluğa ve acıya maruz
bırakılırsa, ilerde ergenlikte kişi buna uyumlu olarak aşırı bir anksiyete reaksiyonu gösterebilir.
Anksiyetenin ikincil kaynakları
Ergenlikte görülen anksiyete türleridir.
Bilinç-süperego çatışması,
Önemli kişilerin onaylarını alamama,
Sosyal çatışma,
Kendini korumada tehditler,
Şartlanmış cevaplar: Kişi anksiyete yaratacak olaylara tanık olmuşsa bunun sonucunda fobik veya
kompulsif nörotik tabloların oluşumuna neden olabilir.
Düş kırıklığı ve düşmanlık,
Çocukluktan kalan artıklar: ayrılma, özdeşleşme, yetersizlik, bağımlılık,
Üzüntülü beklentiler.
Psikanalitik kuramda nöroz
Freud represe edilmiş cinsel dürtülerin, ergenlik dönemindeki düş kırıklığın ardından bastırmanın
etkisinden kurtularak nörotik semptomların geliştiğine inanmıştır. Nöroz represe edilmiş materyalin
geri dönüşüdür.
Yeni görüşlerinde Freud ‘dan farkı yoktur:
İçten gelen dürtüler, kişide bir tehlike ve suçluluk hissi yaratırlar. Dürtüler ya agresif ya da cinsel
kökenlidirler.
Çatışma tümüyle veya gerçekçi olarak çözülmemiştir. Tekrarlanan psişik travmalarla, yetersiz
kalan represyon mekanizmasının yardımına koşan diğer savunma mekanizmaları ile olan işbirliği
sonucu semptomlar oluşur (symptom formation).
Semptom oluşurken seçilen temalar, yani neye özel bir çeşit fobi veya obsesyon kliniğinin
oluşumu ise semptom seçeneği olarak adlandırılır.
Depresyon kuramı
Kaybolmuş bir sevgi nesnesi,
Kaybedilmiş nesneye esasında bir ikilem,
Kaybedilmiş nesne içselleştirilmiştir,
İçselleştirilmiş sevgi nesnesi özdeşleşilmiştir,
Temelde kayıp nesneye karşı hissedilmiş ikilem ve onun içerdiği şiddet, şimdi kişinin kendine
yönelmiştir.
Psikoz kuramı
Freud’a göre psikozlarda benlik bütünlüğü çatışma ile ego içinde kaybolur. Şizofreniyi ego
mekanizmalarının bozulup hastanın regresyona girmesine bağlarlar. Klinik tabloya hakim
regresyona karşın hasta, kopmuş olduğu gerçek dünya ile semptomları yoluyla bir ilişki kurmaya
çabalar.
Paranoyayı da bilinçötesinden gelen eşcinsellik hislerinin bilinç yüzeyine çıkması, bir yandan iğdişlik
anksiyetesini tehdit etmesi olarak nitelendirmiştir.
Sapkınlıklar
Çocukluk çağının cinsel gelişmesi sırasında libididinal kompleksler karşısında üç çözüm yolu söz
konusudur:
Birey kendini sapkınlığa kaptırır
Birey onu zorlayan cinsel eğilimi, noksan bir şekilde bilinçaltına iter ve bastırarak nevrotik olur
Birey gerçek olaylarla olumlu bir savunma mekanizması geliştirir ve normal cinsel yaşam oluşur.
Psikanalitik kuramda sapkınlık kişinin cinsel kimliğine karşı tehdit ve tehlikelere karşı oluşur.
Pregenital ve fallik dönemdeki anksiyeteler iki cinslilik identifikasyonları sapkınlıklara neden
olmaktadır.
Benliğin Savunma Düzenekleri
Benliğin savunma düzenekleri, çatışma ve bunaltıya karşı kullanılan benlik işlemleridir. Genellikle
bilinçdışı süreçlerdir ve birey, ne tehlikenin ne de kullandığı savunma düzeneğinin bilincinde
değildir. Bunlar ; Bastırma, yadsıma, yansıtma, içe atım, yer değiştirme, kendine yöneltme, mantığa
bürüme, karşıt tepki kurma, döndürme, yapma-bozma, saplanma, gerileme, düş kurma,
yüceleştirmedir.
Rüya Kuramı
Freud rüya imgelerinin bilinçdışındaki istek ve düşüncelerin simgeleştirme sürecinden geçmiş
biçimleri olarak açıklamıştır. Böylece bilinçdışındaki isteklerin, bilinç düzeyine çıkmasına engel
olunur. Uyku süresinde sansür gevşer ve bilinçdışındaki bazı duygu ve düşüncelerin önce biçim
değiştirdikten sonra bu sınırı aşmasına olanak verilir. Rüya gören kişinin algıladığı imgeler, sınırı
aşmış olan bilinçdışı duygu ve düşüncelerin, maskelenmiş biçimleridir. Rüyanın uyandıktan sonra
hatırlanabilen kısmına, rüyanın belirgin içeriği adını vermiştir. Bilinçdışı ve kabul edilemeyecek olan
içeriğine ise rüyanın gizli içeriği demiştir.
KAYNAKLAR
1-Len Sperry,M.D. (1994). Psikiyatrik Olgu Formulasyonları. Çev: Levent Küey. İzmir.
2-Karahan, F. Sardoğan,M.E. (1994). Psikolojik Danışma Kuralları. Eren Ofset/İstanbul.
3-Öztürk,M.O. (1998). Psikanaliz ve psikoterapi. Bilimsel Tıp Yayınevi/Ankara.
4-Freud,S. (1993). Davranış Bozuklukları ve Tedavisi. İstanbul.
5-Freud,S. (1993). Psikanalize Giriş. Gümüş Basımevi/Ankara.
6-Brenner.C. (1998). Psikanaliz, Temel Kavramlar. Ankara.
7-Yanbastı,G. (1996). Kişilik kuramları. Ege Üniversitesi Basımev./İzmir.
8-Ersevim,İ. (1997). Freud ve Psikanalizin Temel İlkeleri. Nobel Tıp Kitabevleri/İstanbul.
Bu dökümanı orjinal adreste göster
Psikanalizin temel kavramları
Download

Pdf İndir - On5yirmi5.Com