İKİ DÜNYA SAVAŞI ARASINDA ORTADOĞU
Yrd. Doç. Dr. Mehmet Ali ÇAKMAK*
Özet
Ortadoğu XX. Yüzyılın başlarından itibaren büyük olaylara sahne oldu. I.
Dünya Savaşı sonunda bölge parçalanarak sömürgeleştirildi. Bu uygulamalar bölgedeki
sıkıntıları daha da arttırdı. II. Dünya Savaşı’na kadar bölgede; Siyonistlerin Yahudi
Devleti kurma gayretleri, emperyal devletlerin burada daha fazla nüfuz elde etme
mücadeleleri, bölge halklarının savaş sırasında vaat edilen bağımsız devletlerine
kavuşma çabaları yaşanmıştır. Birbirinden tamamen farklı olan bu beklentiler, iki dünya
savaşı arasında bölgedeki sıkıntıları daha da attırmıştır.
Anahtar Kelimeler: Siyonizm, Petrol, Emperyalizm, Araplar
MIDDLE EAST BETWEEN THE TWO WORLD WARS
Abstract
Middle East has been scene for great events since 20th century. At the end of
the first world war
region was colonized by breaking to pieces. This enforcements
increase the trouble of the region. Until the Second World War on the region,there has
been
the effort of the Ziyornists
for setting up Jewish State, the struggle of the
imperialist states to dominance much more, the effort of the region public’s to have the
commited independent state. This compeletly several expectations increase the trouble
of the region much more.
Keywords: Zionism, petroleum, imperialism, Arabs
*
Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi, Tarih Öğretmenliği ABD Öğretim Üyesi
1345
Bölgenin Kısa Tarihi Jeopolitiği
Ortadoğu ilk çağlardan beri ""Ön Asya, Batı Asya, Güneybatı Asya" gibi
değişik adlarla anılmıştır. I. Dünya Savaşı’ndan sonra da bunlara "Yakın doğu ve
Ortadoğu" deyimleri eklenmiştir1. Ortadoğu'nun sınırlarının çizilmesinin zorluğu,
bölgenin belirgin bir coğrafi birim olmamasından kaynaklanmaktadır. En dar bakış
açısıyla Ortadoğu; Türkiye, İran, Mısır üçgeni ve bu üçgenin içinde kalan ülkeleri
kapsar. En geniş bakış açısıyla Ortadoğu; Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının birbirine
yaklaştığı, Türkiye, İran, Mısır üçgenine komşu olan Müslüman ülkeleri, yani kabaca
doğuda Afganistan ile batıda Kuzey Afrika, Sudan, Somali gibi bölgeleri içine alan
sahadır. Zaman içinde Batı'nın bölgedeki çıkarları ve müdahalelerinin gelişmesiyle
Ortadoğu tanımı değişikliklere uğramıştır2. Ortadoğu; dünya ticaretine coğrafi konumu
ve içinde bulunan Süveyş Kanalı, Basra Körfezi, Çanakkale-İstanbul Boğazları,
Akdeniz Limanları gibi önemli suyolları ve onları birbirine bağlayan kara yolları ile yön
verebilecek önemli bir bölgedir. Kısacası insanlık tarihinin ve uygarlığın adeta beşiği
olan Ortadoğu, daha önceki asırlarda olduğu gibi, XX. yüzyılda da dünyanın en önemli
bölgelerinden biri olma özelliğini sürdürmüştür3. Ekonomik, politik ve askeri yönden
Ortadoğu'yu bu kadar önemli yapan başka etkenler de vardır. Şöyle ki:
Ortadoğu dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahiptir. Buradaki petrollerin
kaliteli ve maliyetinin ucuz olması, XX. yüzyıldan itibaren bölgenin öneminin en hayati
cihetini teşkil etmiştir.
Bölge, insanlığın var oluşundan beri tarihin kaydettiği en eski ve en önemli
uygarlık merkezi olma özelliğine sahiptir. Tek tanrılı üç dinin doğuş yeri buradadır.
Kudüs şehri üç din içinde kutsal sayılan bir şehirdir.
Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının birleştiği yer olup, bu kıtalar arasındaki
geçiş yollarının tamamı Ortadoğu toprakları üzerindedir4.
1
Rıfat Uçarol, Siyasi Tarih, S. 439, İstanbul 1985.
Oral Sander, Siyasi Tarih, 1918 - 1994, S. 66, Ankara 2002.
3
Mehmet Kocaoğlu, Uluslar Arası İlişkiler Işığında Ortadoğu, S. 68, Ankara 1995.
4
M. Selim Akdoğan, 36. Paralel ve Ortadoğu, S. 10, İstanbul 1995.
2
1346
İran hariç Ortadoğu topraklarının tamamı I. Dünya Savaşı'na kadar, Osmanlı
Devleti'nin fiili ve hukuki yönden egemenliği altındaydı. XIX. yüzyıldan itibaren
Osmanlı Devleti'nin zayıflamaya başlamasıyla bu bölge; başta İngiltere, Fransa, Rusya
sonra da Almanya ve İtalya olmak üzere büyük devletlerin siyasi, ekonomik ve kültürel
egemenlikler kurmak için çalıştıkları kritik bir alan haline gelmeye başladı. Bu devletler
bölgede üstünlük kurmak için kendi aralarında kıyasıya bir mücadeleye girdiler. XVIII.
yüzyıldan itibaren Akdeniz'e inebilmenin yollarını arayan Rusya'ya karşı diğer Batılı
emperyalist devletler ya tek başlarına ya da ittifak kurarak bir set çekmeye çalıştılar.
Bunda da oldukça başarılı oldular. Osmanlı Devleti ise büyük devletlerin aralarındaki
bu rekabetten yaralanarak bir denge politikası içinde varlığını sürdürmeye çalıştı. Ancak
XX. yüzyılın başlarında dünya siyasetinde meydana gelen gelişmelerin sonucunda
İngiltere, Fransa ve Rusya'nın bir blok içinde birleşmeleri ve Osmanlı Devleti’nin de
bunların karşısındaki blokta yer alarak I. Dünya Savaşına katılması, savaşın bitiminde
imparatorluğun siyasi hayatının sona ermesine neden oldu. Bu da Ortadoğu'da yeni bir
statünün kurulmasına yol açtı5.
Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşına katılmasından sonra İngiltere,
Fransa ve Çarlık Rusya’sı aralarında yaptıkları gizli anlaşmalarla, ona ait Ortadoğu
topraklarını paylaşmışlardı. Bu anlaşmaların en bilineni ve Ortadoğu'yu ilgilendireni
Sykes - Picot Anlaşmasıdır. Bu anlaşmaya göre Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu
toprakları, İngiliz hükümeti adına Mark Sykes ile Fransa hükümeti adına Georges Picot
tarafından 16 Mayıs 1916 tarihli gizli antlaşma ile paylaşılmıştır. Buna göre Suriye,
Lübnan ve Kilikya bölgelerini Fransa; Ürdün, Irak ve Kuzey Filistin'i İngiltere alacaktı.
Filistin'in geriye kalan topraklarında uluslar arası bir rejim ve sınırları belli olmayan bir
Arap devleti kurulacaktı. Sykes –Picot Anlaşması İngiltere'nin Ortadoğu'daki ikiyüzlü
politikasını gözler önüne sermektedir. İngiltere, daha önce Mısır'daki yüksek komiseri
McMahon aracılığıyla Mekke Şerifi Hüseyin’le, şimdi İngiltere ve Fransa arasında
paylaşılmış bulunan topraklar üzerinde bir Arap krallığın kurulması yönünde anlaşma
yapmıştır. Bu anlaşma, o döneme ait Hüseyin - McMahon yazışmaları olarak bilinen bir
5
Uçarol, a.g.e., S. 440.
1347
dizi mektuptan kolayca izlenebilir6. Yazışmalar 1915 Temmuz'unda başlamış, 1916
Şubat'ına
kadar
sürmüştür.
Savaştan
sonra
McMahon'un
mektupları,
Arap
milliyetçilerinin, İngiltere'yi kendi davalarına ihanet etmekle suçlarken kullandıkları
başlıca belgeler olmuştur.
Şerif Hüseyin'in amacı Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün Arap eyaletlerinde
yaşayan Arapların bağımsızlığı için İngiltere'nin yardımını sağlamaktı. McMahon' un
mektuplarının en önemlisi 24 Ekim 1915 tarihli ikinci mektuptur. Bu mektupla
İngiltere'nin
Şerife
istediği
bütün
bölgelerde
Arap
bağımsızlık
hareketini
destekleyeceğine dair söz verdiği görülüyor, ancak bazı istisnaların kabulü şart
koşuluyordu. Bu mektuplaşmalardan sonra Hüseyin 10 Haziran 1916'da isyan bayrağını
açtı ve Mekke'yi buradaki küçük Türk birliğinin elinden aldı. 2 Kasım 1916'da Şerif
Hüseyin, onu izleyenler tarafından "Arap ülkeleri kralı" ilan ediIdi ise de, Fransa ve
İngiltere tarafından tanınmadı. Sonunda bir uzlaşmaya varılarak Hüseyin 1917
Ocak'ında Hicaz kralı ilan edildi.
Sykes - Picot antlaşmasının ortaya koyduğu bu tablodan hemen önce İngilizler,
Ortadoğu politikası hakkında bir açıklama yapmışlardı. Balfour Deklarasyonu olarak
bilinen bu açıklama, İngiliz Dışişleri Bakanı’nın, ileri gelen İngiliz Yahudilerinden olan
Lord Rotchield'e yazdığı mektuptur. Bu mektupta İngiliz bakan, Filistin'de Yahudiler
için bir "ulusal yurt" kurulması çabasının İngiliz hükümeti tarafından destekleneceğini
belirtmişti. İngiliz Dışişleri Bakanı’nı böyle bir mektup yazmaya iten en önemli neden,
topraklarında çok sayıda ve etkili olan Yahudi'nin yaşamakta olduğu ABD'nin
sempatisini kazanmak ve Almanya'ya karşı yürütülen savaşa kendi yanında katılmasını
sağlamaktı7.
Fransa ve ABD’nin Balfour Deklarasyonu'nu desteklediğini açıklamasıyla
Siyonizm'in kaderi İtilaf devletlerinin savaş davasıyla birleştirilmiş oldu. Balfour
Deklarasyonu’nu öğrene Kral Hüseyin bir açıklama istedi. İngiliz hükümeti yaptığı
açıklamada Yahudi devletinden hiç söz etmedi. Aslında Kral Hüseyin o kadar zayıftı ki
6
7
Peter Mansfield, Osmanlı Sonrası Türkiye ve Arap Dünyası, S. 46, İstanbul 200.
Sami Öngör, Ortadoğu; Siyasi ve İktisadi Coğrafya, S. 95, Ankara 1965.
1348
İngiltere'nin yaptığı bu açıklamayı kabul etmekten başka çaresi yoktu8. Fakat 1917'de
kendi içinde ihtilal çıkınca Rusya, savaştan çekildi ve savaş yıllarında ortaklarıyla
aralarında yaptıkları gizli anlaşmaları açıkladı. ABD savaşa girerken başkanın adıyla
anılan 14 maddelik “Wilson İlkeleri”ini yayınladı. Buna göre; gizli anlaşmalar
tanınmayacak Osmanlı Devleti Türklerle meskün topraklarında egemen olacak,
Ortadoğu’daki Türk topraklarının kaderini ise bu topraklar üzerinde yaşayan insanların
kendileri tayin edeceklerdi. Bu yaklaşım, İngiltere ve Fransa'nın bölgeye dair planları ile
uyuşmuyordu9.
7 Kasım 1918'de Fransa ve İngiltere ortak bir deklarasyon yayınlayarak,
Ortadoğu ülkelerinde halkların kendi iradelerine dayanan hükümetler ve yönetimler
kuracaklarını bildirdiler. Deklarasyon, bu devletlerce zaman kazanmak için ortaya
konan bir oyundu. Nitekim savaştan sonra ABD kendi içine kapanınca iki devlet Nisan
1920 de toplanan San Remo Konferansı’nda Ortadoğu'yu kendi aralarında tekrar
paylaştılar. Ayrıca 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşmasıyla Anadolu'da her devlet
için güvenlik bahanesiyle işgal bölgeleri oluşturarak buraları ele geçirmeye başladılar.
Böylece Osmanlı Devleti’nin elinden zorla alınan Ortadoğu toprakları Birinci Dünya
Savaşı'ndan sonra galip devletlerin egemenliği altına girmiş oldu. İtilaf devletler kendi
istedikleri toprakları ele geçirmekle, Wilson ilkelerinden "galip devletler tarafından
toprak ilhakının yapılmaması" ilkesi arasında görünürde bir orta yol arayarak "Manda
Yönetimi" sistemini ortaya çıkardılar ve bunu Ortadoğu'da uygulamak üzere harekete
geçtiler10. Arap ülkeleri manda bölgeleri ilan edildi. Diğer taraftan bazı Arap liderleri
ise İngiltere, Fransa gibi iki sömürgeci devletin sözlerine inanarak bağımsızlıklarının
verilmesini beklediler. Manda ise daha önceleri kullanılan "nüfuz sahasının kibarca
dolambaçlı biçimde ifade edilmesiydi 11.
8
Mansfield, a.g.e., S. 59.
Ekrem Memiş, Nuri Köstüklü; Tarih Boyunca Ortadoğu-Anadolu İlişkileri, S. 40, Konya 1990.
10
Uçarol, a.g.e., S. 44l.
11
Gustave Edmund Van Grunebaum; İslamiyet 3. Kitap Osmanlı Devletinin Kuruluşundan
Günümüze Kadar, S. 158, İstanbul 1993.
9
1349
Arap dünyasında milliyetçiliğin tanımını yapmak son derece zordur. Bunun
temel nedeni, aile ve mezhep bağlılığı gibi birincil toplumsal bağların çok güçlü
olmasıdır. Arap milliyetçiliği, Arap insanına yeni bir benlik kazandırmak çabası olarak
düşünülebilir. Araplar etnik bağları, dili, gelenekleri ve dini içeren ortak geçmişlerinden
güç almak istemekte, dünyada olanlardan her Arabın benzer biçimde etkilenmesini
bekleyen ortak bir geleceğe bakmaktadırlar. Bu milliyetçiliğin belirgin ortak davranış
biçimi ise; ulusal bağımsızlıktı12. Ama Araplar bu amaçlarını gerçekleştirmede başarılı
olamadı. Yani Osmanlı Devleti idaresinden ayrılan Arapların yaşadığı Irak, Suriye,
Lübnan, Ürdün gibi ülkelerin sınırları bile Batılı devletler tarafından çizildi13. Bölgede
yeni bir siyasi harita ve statü ortaya çıktı. Ortadoğu'nun büyük bir bölümünde dört
yüzyıldır süren Osmanlı düzenin çöküşüyle yeni bir dönem başlamış oldu. Bu
coğrafyada görev yapan idarecilerinin titiz ve samimi çalışmaları üzerine Osmanlılar
bölgede ayakta kalabilen politik yapı ve işleyen bir sistem kurmuşlardı14.
I. Dünya Savaşı’nın ardından galip devletlerin bu müdahalesi sonucu bölge
dünyanın en sıkıntılı yerlerinden biri haline geldi. Bu olayların ardından Araplar, bir
Yahudi devleti talebi ile ağır bir Siyonist baskı altına alındı. Ayrıca bölge ülkelerinin
yöneticileri ve halkları büyük güçler tarafından birbirlerine karşı sistematik bir
kışkırtma politikaları ve provokasyonlarına maruz kaldı. Oluşturdukları gerilim ortamı
ile sömürü düzenlerinin temelini oluşturan bu devletler, bölgenin en önemli tabii
zenginliği olan petrolü tamamen kendi kontrolleri altına aldılar. Bununla yetinmeyerek
kendi kontrollerindeki idarecilerle oluşturdukları yapay devletlere sattıkları silahlarla
servetlerine servet katarken, bölgeyi muazzam bir silah deposuna çevirmeyi de
başardılar15.
12
Akdoğan, a.g.e., S. 10.
Sander a.g.e., S.73.
14
Bülent Tanör; "İki Dünya Savaşı Arasında Siyasal Çağdaşlaşma Sorunları Açısından Ortadoğu
ve Türkiye", S.208, İstanbul 1994.
15
Bernard Lewis" Ortadoğu, S. 267, İstanbul 1996.
13
1350
Suriye
I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlıların önemli bir harekat merkezi olan Suriye,
Mısır'daki İngiliz kuvvetlerinin başlıca hedefi durumuna gelmişti. Savaş yıllarında İtilaf
devletleri aralarında bir dizi gizli antlaşmalar yapmış ve 1915-1916 yıllarında Mekke
Şerifi Hüseyin ile Mısır İngiliz Yüksek Komiseri Sir Henry McMahon, birbirlerine
karşılıklı mektuplar vermişlerdir. Bu mektuplarda Hüseyin, İngiltere'nin Arapların
bağımsızlık isteğini desteklemesi karşılığında, Türklerle savaşta İngilizlerin safında yer
almak ve İngilizlere her çeşit yardımı yapmak önerisinde bulunmuştur. Bu mektuplarda
bir takım çetrefil ibarelere yer verilmiş ise de, asıl mesele Türklere karşı ortak hareket
olunca,
İngiltere'nin böylesi bir öneriye şimdilik büyük bir sempatiyle baktığı ve
bağımsız bir Arap devletinin oluşturulması fikrini şimdilik desteklediği kolayca
anlaşılır. Bu sırada İngiltere hükümeti, savaş yıllarının ikinci gizli antlaşması için
hazırlanmış ve bu metin Fransa ve Rusya tarafından kabul edilmiştir. "Sykes -Picot
Antlaşması" denilen gizli belge, bağımsız bir Arap devletinin ya da bir Arap hükümdara
bağlı olarak Arap devletleri konfederasyonun kurulmasını öngörmüştür. Ancak Fransa
ve İngiltere, kurulacak bağımsız bir Arap devletini onaylamakla birlikte, kendilerince
uygun görülecek doğrudan veya dolaylı denetim ve yönetim önlemlerini almak hakkına
da sahip olmayı ihmal etmemişlerdir16.
Savaş sona erince galipler, bağımsızlık yaklaşımını bir tarafa bırakarak, Arap
ülkelerini gerçek niyetlerine uygun biçimde manda bölgeleri olarak ilan ettiler. Onların
bu yaklaşımı daha önceleri kullanılan "nüfuz sahası" formülünün daha az tepki
toplamaya yönelik bir ifade değişikliğinden başka bir şey değildir.
Araplar, Şerif Hüseyin'in oğlu Faysal'ın önderliğinde Arap bağımsızlığı
konusunu Paris Barış Konferansı’na götürme girişiminde bulunmuşlar, ama konferansta
Başkan Wilson'dan başka kendilerini dinleyen çıkmamıştır. O da söz konusu bölgelere
halkın isteğini tespit etmek üzere bir komisyon gönderilmesi önerisinde bulunmuştur.
Faysal Paris'ten hayal kırıklığına uğramış bir adam olarak Suriye'ye dönmüştür. Buna
rağmen Haziran 1919'da Suriye Milli Meclisi'ni toplantıya çağırmış ve bu meclis bir
16
H. Lammens, “Suriye” , MEB İslam Ansiklopedisi, c. 11, S. 64, İstanbul 1979.
1351
eylem planı hazırlamaya başlamıştır. Bu plan, öncelikle "Bereketli Hilal" denilen
bölgenin bağımsızlık isteğini içeriyor ve başında Faysal'ın bulunacağı meşruti bir
krallığın kurulmasının öngörüyordu. İkinci olarak Fransızların bölgeye ilişkin bütün
istekleri reddediliyordu. Üçüncü olarak –batılı devletler manda bölgelerinde kalacak
olurlarsa - mandater olarak Amerika Birleşik Devletleri'nin veya İngiltere'nin kabul
edilmesine, fakat Fransız mandasının hiçbir şekilde kabul edilmemesine kara
verilmiştir. Ancak bu isteklerin hiçbiri gerçekleşmemiştir. Üstelik İngiliz ordusu
bölgeden çekilmiş ve General Henry Gouraud komutasındaki Fransız birlikleri,
Lübnan'ı işgal etmiştir17. Çanakkale'de kolunun, bacağının ve gözünün birini kaybetmiş
olan Fransız generali Gouraud, ünlü bir fatih rolü takınarak beyaz bir at üzerinde
Beyrut'a girmiş ve Suriye ile Lübnan'ın yirmi beş yıl sürecek manda çilesini o günden
itibaren başlamıştır18. Faysal, 1 Ağustos 1920 günü Suriye'den ayrılmıştır. Fransa güç
kullanmak zorunda kalmakla birlikte en sonunda Sykes-Picot Antlaşması'ndan payına
düşen Suriye'yi ele geçirmiştir19.
Fransa'nın Suriye'yi sıkı bir askeri yönetim altına alması büyük tepkilere neden
olmuştur. Mandası altındaki yerlerde Arap birliğini parçalamak için Fransa, kendine
tarihi bağlarla da bağlı bulunan Lübnan'ı, topraklarını Osmanlı İmparatorluğu
dönemindekinin iki misline çıkartarak Suriye'den ayırmış, geri kalan Suriye topraklarını
da eyaletlere bölerek federal bir düzen kurmuştur20. Böylece ülke dinî ve ırkî
azınlıklardan oluşan dört bölgeye ayrılmıştı. Suriyelilerin çoğunluğu ve özellikle yüksek
öğrenim görmüş seçkin zümre bu ayrıma şiddetle karşı çıkmıştı. Lakin Fransa, Suriye'yi
dini, siyasi ve beşeri zeminde parçalayarak burada öncelikle kendi kontrolünü tam
olarak sağlamayı düşünüyordu21.
Fransız manda yönetimi tarafından yürütülen bütün çabalara rağmen işgalin
ardından ülkede bir türlü istenen teslimiyet tam olarak sağlanamadı. 1925'de
17
Ömer Osman Umar, Türkiye – Suriye İlişkileri, S. 25, Elazığ 2003.
M. Said Tavakkalna, Suriye ve Lübnan' da Fransa' nın İşi Ne?, S. 5-6, İstanbul 1945.
19
Bernard Levis, P. M. Holt, A. K. S. Lambton, İslam Tarihi Kültür ve Medeniyeti Günümüzde
İslam Ülkeleri, c. II, S. 115, İstanbul 1989.
20
Uçarol, a.g.e., S.447
21
Mansfield, a.g.e., S.82
18
1352
Hakuran'da, Dürzilerin genel valiliğe yönelik başlattığı ciddi bir isyan patlak vermiş ve
bu isyan hızla yayılarak Fransız idaresine karşı bir ayaklanmanın ateşleyicisi olmuştur22.
Ayaklanma sırsında Şam kenti Fransız uçaklarınca bombalanmış ve isyan ancak ertesi
yıl bastırabilmişti. Bu isyanın Fransızları Suriye’de daha uzlaştırıcı bir politika izlemeye
yönelttiği görülmektedir23.
Fransa Suriye ve Lübnan'ı birer cumhuriyet halinde örgütlemiş ve yakında tam
bağımsızlığa kavuşturmayı vaat etmişti24. Ancak kuvvet yoluyla buralarda istediği
şekilde egemenliğini sürdüremeyeceğini anlayınca Mayıs 1926'da Lübnan'a ve Mayıs
1930'da da Suriye'ye görünüşte bağımsızlık vererek buralarda kendine göre cumhuriyet
ilan etmişti. Ancak her iki ülkenin de anayasasında Fransız mandasını sürdüren geniş
yetkiler vardı. Yani bunlarla Fransa'nın Suriye üzerindeki nüfuzu ortadan kalkmamış bu
nedenlerle buralarda Fransa'ya karşı mücadele devam etmişti25.
Suriye ve Lübnan'da devam eden Fransız manda idaresinin bu ülkelerdeki
yönetim sisteminin modernize edilmesi bakımından katkı sağladığı hususunu da burada
belirtmekte yarar vardır. Şöyle ki; çağdaş bir idari mekanizma, bir gümrük idaresi, tapu
ve kadastro dairesi, eski eserleri koruma idaresi kurmuşlar, yollar ve sosyal amaçlı
yapılar yaptırarak imar faaliyetlerine önem vermişlerdir26.
Suriye, II. Dünya Savaşı sırasında bir kısmı Almanya’ya teslim olan Vichy
hükümetini tutanlar, diğer kısmı İngilizler ile beraber hareket etmeyi münasip görenler
diye kendi aralarında ikiye ayrılan Fransız kuvvetlerinin birbirleri ile olan
mücadelelerine de sahne olmuştur27. Bu olaylara seyirci kalmayan özgürlük taraftarı
Fransız kuvvetleri, İngilizlerle işbirliği yaparak Mayıs 1941'de ortak bir harekat
düzenleyip Suriye'yi ele geçirmiştir. Fransızlar için, manda idaresinin gittikçe daha
büyük sıkıntılara sebep olduğunu gösteren bu olayların ardından, Suriye'nin kontrollü
bir bağımsızlığa yönelmesi uygun görülmüştür.
22
Grunebaum, a.g.e., S.157-158
Mansfield, a.g.e., S.83
24
Hubert Deschamps, Sömürge İmparatorluklarının Çöküşü, s.38, İstanbul 1966.
25
Uçarol, aynı eser, S.448
26
Mansfield, aynı eser, S.84
27
Lammens, a.g.m., S. 64
23
1353
Fransa'nın Suriye hakimiyeti II. Dünya Savaşı sonucuna kadar sürmüştür.
Savaş sonlarına doğru 1944'de Amerika ve Rusya Suriye'yi tam bağımsız bir ülke olarak
kabul ettiği halde Fransızlar Suriye'den çekilmekte pek istekli olmamışlardır. Ancak
bölge üzerinde yeni planlar peşinde olan Amerika ve İngiltere bu bölgede Fransız
nüfuzunun etkisini sürdürmesini istemiyorlardı. Buna rağmen Fransa manda döneminin
bağımlılık ilişkilerini mümkün olduğu kadar devam ettirtecek ekonomik, kültürel ve
stratejik bir takım imtiyazları garanti altına alacak özel antlaşmaları resmen kabul
ettirtinceye kadar Suriye'den çekilmemiştir. Fransızların 5 Nisan 1946'da resmen
çekilmesinden sonra Suriye üzerinde egemenlik konusunda Amerika ve İngiltere
arasında rekabet başlamış daha sonra bu rekabete Rusya da katılmıştır.
Bağımsızlığın ilk yıllarında Suriye'nin politik hayatına yön veren parlamenter
demokrasi değildir28. 1949 yılından itibaren de Suriye'de istikrar bir türlü
sağlanamamış, hükümet darbeleri birbirini takip etmiştir29.
Irak
İngiltere'nin eskiden beri Basra Körfezi'ni hedefleyen siyasi ilgisinin, XIX.
asırdan itibaren başta Irak olmak üzere bütün Ortadoğu’ya yöneldiği görülmektedir. Bu
siyasetin temel sebepleri olarak, ekonomik ve stratejik çıkarların yanında dini ve askeri
menfaatler de zikredilebilir. I. Dünya Savaşı öncesinde İngilizlerin bu mülahazalarla
üzerinde en fazla yoğunlaştıkları bölge Otadoğu olmuştur. Osmanlı Devleti'nin I. Dünya
Savaşı’na girdiği gün Basra Körfezi’ndeki İngiliz donanmasının Şattülarap'ın ağzındaki
Fav mevkiine asker çıkararak buraları işgal etmesi hiç sürpriz değildir30. Savaşın
ilerleyen aşamasında İngiliz birliklerinin Kutü'l Ammare'de uğradıkları ağır yenilgiye
karşın sonunda Bağdat'ı işgal ettikleri bilinmektedir (Mart 1917)31.
28
Necdet Öztürk, “Suriye”, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, c. 13, S. 389 – 390,
İstanbul 1989.
29
Memiş Köstüklü, a.g.e., S.41.
30
Gökhan Çetinsaya, "Irak", TDV İslam Ansiklopedisi., c.19, S. 95, İstanbul 1999.
31
Yılmaz Daşçıoğlu, “Irak”, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, c. 13, S. 175 – 176,
İstanbul 1989.
1354
Savaşı sona erdiren Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) imzalandığında
yaklaşık dört yüzyıl
boyunca Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası o1an
Mezopotamya toprakları, Musul hariç İngi1iz işgali altına girmiş bulunuyordu32. İtilaf
devletlerinin 1920 Nisanında kendi aralarında gerçekleştirdikleri San Remo
Konferansı'nda
Musul
dahil
Irak’ın,
İngiltere'nin
mandasına
verilmesi
33
kararlaştırılmıştır .
İngiliz hükümetinin Milletler Cemiyeti'nden manda kararı çıkartması ve bunu
uygulamaya koyması Güney'deki Bedevilerin ayaklanmasına yol açmıştır. Özellikle
Basra eyaletinde yaşayan halktan destek gören ulusçu bir hareket gelişmiştir. İngilizler
söz konusu ayaklanmayı hızla bastırmışlardır. Bu sırada Şam' da bağımsız bir Arap
yönetimi kurduktan sonra Fransızlarca devrilen Haşimi ailesinden Emir Faysal bin
Hüseyin’e yardım için bu fırsatı değerlendiren İngilizler, 1921'de onunla anlaşmışlardır
. Önce Mezopotamya sonra Irak adını alan devlet, İngiliz mandası altında Şerif
Hüseyin'in oğlu Kral Faysal yönetiminde bir monarşi olarak teşkilatlanmıştır. İngilizler,
Irak’ta Faysal'ı krallığa getirirken onun vasıtasıyla petrol yönünden zengin kaynaklara
sahip olan bu bölgeyi kontrol altında tutmayı hesapladığı gibi, aynı zamanda
imparatorluğun sömürgelerine giden yolunu Akdeniz kıyılarından Basra Körfezi'ne
karadan birleştirmiş oluyordu34.
Basra Körfezi ve Arap Yarımadası’nın İngiliz askeri işgali altına girdiği 1918
yılından beri işler tam istendiği gibi gitmiyordu. Bağdat ve ülkenin çeşitli yerlerinde
İngiliz yönetimine karşı yer yer muhalefet ve direniş vardı. Irak milliyetçileri ve dini
liderleri 1920 Nisan'ında isyan ettiler; isyan aynı yılın Temmuz ayında bir genel
ayaklanmaya dönüşmüştür. İsyanın ancak 1920 yılının sonuna doğru bastırılabilmesi
insan ve maddi kaynak bakımdan oldukça pahalıya mal olmuştur. Ayrıca bu olaylar
milliyetçilerle işgalci otoriteler arasındaki ilişkileri sertleştirmiştir35.
32
Holt, a.g.e., S. 111.
Uçarol, a.g.e., S. 445.
34
Lewis, a.g.e., S. 268.
35
Holt, a.g.e., S. 115.
33
1355
Yeni efendilere karşı şiddet eylemleri hemen hemen tüm Arap ülkelerinde
ortaya çıkmış ve doğrudan doğruya yönetim gibi basit bir politikanın işlemeyeceği
görülmüştür. Onun yerine manda kuran devlet amaçlarını Arap ülkeleri eliyle dolaylı
yoldan elde etmeye çalışmıştır. Bu nedenle bunlara bir derecede bağımsızlık vermişler
ve bu arada milli topraklar üzerinde silahlı kuvvet bulundurma hakkını garanti altına
alacak antlaşmalar imzalamıştır36. Ayaklanmadan sonra İngiliz manda idaresi de, hem
gerek duyduğundan hem de İngilizlerin geleneksel eğilimi olduğundan daha liberal bir
politika izlemeye koyulmuştur. 1924 yılında Parlamenter bir temel yaratılmış,
bankalıklara Iraklılar atanmış ve İngiliz devlet görevlilerinin gücü yavaş yavaş
azaltılmaya başlanmıştır. 1925'te Irak kökenli bakanlar, Irak parlamentosundan sorumlu
duruma gelmişlerdir. İngiltere artık İngiliz çıkarlarını garantiye almak amacıyla manda
himayesine son vermeye hazırlanmıştır37. Bu gelişmelerin ardından 10 Temmuz 1924'te
Irak kurucu meclisi Irak Krallığı için bir anayasa çıkardı. Söz konusu anayasada Irak,
"Kısmen bağımsız ve özgür" bir devlet olarak ilan ediliyordur. lrak İngiliz tabiiyetiyle
ve desteğiyle 3Ekim 1932'de Milletler Cemiyeti'ne kabul edilmek suretiyle şeklen
bağımsız hale gelen ilk Arap manda ülkesi olmuştur.
Bağımsızlıktan sonra Kral Faysal, muhalefet önderlerinden Reşid Ali
Geylani'yi başbakanlığa getirmiştir. 1933'te Musul'daki ayaklanmaları sert bir şekilde
bastıran Reşid Ali hükümeti, çok geçmeden yerini daha ılımlı bir hükümete bırakmıştır.
Kral I. Faysal1933'te aniden öldü ve yerine oğlu Gazi geçti. Sevilen bir kişi
olan Gazi, Arap milliyetçisi olarak ün yapmıştır. Ne var ki, bir önder olacak kadar
ağırlık ve otorite sahibi değildir. Rakip siyasal hizipler, kabiller arası anlaşmazlıkları
körüklerken, beceriksiz, gerici ve baskıyı gittikçe artıran hükümetler birbirini
izlemişlerdir. Bu hükümetlerin karşısına orta sınıf aydınlar ve Atatürk'ten esinlenen
genç milliyetçi subayların meydana getirdiği bir muhalefet grubu ortaya çıkmıştır. 1936'
da bunlar General Bekir Sıtkı'nın kumandasında iktidarı ele geçirmişlerdir 44. Onun
36
37
Lewis, a.g.e., S. 270.
Mansfield, a.g.e., S. 85.
1356
kurduğu askeri diktatörlük on ay sonra, başladığı gibi, bir askeri darbe ile son
bulmuştur. Fakat ordunun hükümetteki etkinliği daha sonraki yıllarda devam etmiştir.
Kral Gazi dönemindeki siyasal karışıklıklara rağmen bazı alanlarda önemli
adımlar atılmıştır. Kerkük petrol yatağını Akdeniz'e bağlayan boru hattı 1935'te açıldı,
aynı yıl İngiliz denetimindeki demiryolları satın alınmıştır. İran ve Suriye ile olan sınır
sorunları çözülürken, Türkiye, Afganistan ve İran’ın da yer aldığı Sadabad Paktı (1937)
imzalanarak kuzey güvenlik kuşağı oluşturulmuş, ayrıca Suudi Arabistan ve Yemen'le
imzalanan saldırmazlık anlaşması ile Arap dünyasına yönelik işbirliği imkanlarını
arttırmıştır38.
İki dünya savaşı arasında Irak görünüşte milli hakimiyetini sağlamış gibidir.
Ne var ki, tam bağımsızlık hala bir gerçek olmaktan çok uzaktır. Arap birliğinin
gerçekleşmesi ise yıllar sonra bile tam bir hayal olacaktır. Şüpheci ve gerçekçi Araplar,
özgürlük ve bağımsızlılarını kazanmak adına, birilerinin yok ettikleri Osmanlı
Devleti'nin hakimiyeti altında daha fazla Arap birliği bulunduğuna işaret etmişlerdir.
Nitekim I. Dünya Savaşı’nın ardından bölgede yaşanan olaylar da bu şüpheci ve
gerçekçilerin görüşlerini doğrulamıştır39.
Kral Gazi'nin II. Dünya Savaşı'ndan kısa bir süre önce bir araba kazasında
ölmesi üzerine yerine dört yaşındaki oğlu II. Faysal geçmiş ve yeni krala naip olan
amcası Emir Abdullah yönetimi üstlenmiştir. Savaş patlak verdiğinde başbakan olan
Nuri Said, Irak'ın tarafsızlığını ilan etmekle birlikte Almanya'yla diplomatik ilişkiyi
kesmiştir. Daha sonra darbeyle başbakanlığa gelen Raşid Ali, İngiliz karşıtı bir siyasete
yönelmiştir. Öte yandan Mihver devletleriyle gizli görüşmeler başlamıştır. Bu olumsuz
gelişmeler üzerine İngiltere Nisan 1941'de Basra Körfezinden Irak'a takviye birlikler
göndermiş ve bu ülkedeki üslerden de destek gören İngiliz birlikleri bir ay içinde Irak
ordusunu teslim olmaya zorlamıştır. Yaşanan olaylarla İngiliz muhalifleri tamamen
sindirildikten sonra Irak, Ocak 1942'de Mihver Devletlerine savaş ilan etmiştir.
38
39
M. Hartmann, “Irak”, MEB İslam Ansiklopedisi, c. 5/II, , S. 679, İstanbul 1968.
Holt, a.g.e., S. 122- 123.
1357
Muhalefetin sindirilmesini izleyen baskı ortamında İngilizler Iraktaki kaynaklardan ve
ulaşım hatlarından geniş bir biçimde yaralanmıştır.
Asırlar boyunca Osmanlı hakimiyeti altında, Irak’ın ve tüm Ortadoğu’nun, I.
ve II. Dünya savaşları arasında maruz kaldığı emperyal niyetli idarelere göre çok daha
başarılı bir yönetimle idare edildiği tarihi bir hakikattir. Sonuç itibariyle Osmanlı
İmparatorluğu Ortadoğu'ya adalet esasına dayalı bir idari yapı ve koruyucu bir perde
sağlamış, onu dışardan yönelen pek çok tehlikeye karşı korumuştur. İngiliz işgaliyle
Osmanlı’nın bölgedeki rolü sona ermiştir. Bölgenin yeni hakimi İngilizler prensip
olarak Ortadoğu’da yalnız kendi maddi çıkarlarını koruyacak bir düzen kurmayı
hedeflemişlerdir. Bu nedenle de yeni sistem Irak ve tüm bölge halklarını büyük bir
çoğunluğu için bitmek bilmeyen acılı ve çileli günlerin başlangıcı olmuştur40.
Suudi Arabistan
Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı öncesi Arabistan'da Osmanlı
hakimiyetini ve İslam dünyasında hilafet nüfuzunu takviye etmek üzere Hicaz
demiryolunun inşasına teşebbüs etmiş, Şam ve Medine kısmı 1908'de münakaleye
açılmıştır. Oysa Mekke Emîri Şerif Hüseyin, hattın Mekke'ye kadar uzatılmasına
karşıydı. Ona göre demiryolunun sonraki ayağının gerçekleşmesi durumunda Hicaz'da
vilayetler kanunun tatbiki mecburiyeti hasıl olacaktı. Bu da emirin şahsi nüfuzunun
kırılması ve Osmanlı merkezi idaresine yeniden sıkı sıkıya bağlanması demektir.
Gelişmelerden rahatsız olan Mekke emiri Babıâli ile münasebetlerini bilinçli bir şekilde
gerginleşmeye başlamıştır. Bu yüzden bir gün azledileceğini düşünen Şerif Hüseyin
böyle bir vaziyette tasarladığı kıyam hareketine dışarıdan yardım aramaya başlamış
tabiatıyla İngiltere'ye başvurmuştur. Mekke mebusu olan oğlu Abdullah ise Şubat
1914'te İstanbul'a giderken Kahire'de İngiliz komiseri bulunan Lord Kitchener'in Şark
işleri katibi Sir Ronald Stors'u görerek, Osmanlı idaresine karşı gerçekleştirecekleri bir
isyan hareketine karşı İngiltere'nin tutumunun ne olacağını anlamak istemiş, hatta işi
böyle bir durumda kendilerine silah verilip verilmeyeceğini soracak kadar açık etmiştir.
40
Lewis, a.g.e., S. 277.
1358
Kitchener bir durum değerlendirmesi yaptıktan sonra Hicaz'a bir adam
göndermiş ve Türkiye Almanya’nın yanında harbe girerse Mekke emirinin ne
yapacağını sordurmuştur. İki ay sonra Osmanlı fiilen harbe girdiği vakit Mısır'dan
Hüseyin'e bir mektup yollanmış ve şu hususlara onun dikkati çekilmiştir: İngiltere ile
beraber Türkiye aleyhine harbe girdiği takdirde Mekke emirinin hukukunun harice karşı
müdafaa olunacağı ve bütün Araplara yardım edileceği haberi belirtilirken, şayet hilafet
peygamber sülalesine yani Şerif Hüseyin'e geçerse bu değişikliğin İngiltere tarafından
kabul edileceği bildirilmiştir41.
Arap yarımadasının sahip olduğu zenginlikler dolayısıyla buraları ele geçirmek
isteyen İngiltere, özellikle I. Dünya Savaşı içinde ayaklanacak bu liderlerle işbirliği
yapmayı memnuniyetle kabul ediyordu. Nitekim gerek Arap isyanının baş mimarı ajan
Lavrens'in çabaları gerekse bölgedeki İngiliz askeri ve siyasi yetkililerinin yoğun tazyik,
tahrik ve teşvikleri neticesinde Hicaz emiri Şerif Hüseyin, İngilizlerin Mısır valisi
Henry McMahon ile 1915 Temmuz'unda bir gizli antlaşma imzalayarak kaderini onların
inisiyatifine ipotek etme bahtsızlığını göstermiştir. İngilizler bu akid ile Arap milletinin
dünya savaşında kendilerine destekleri karşılığında Arabistan'a hiçbir yabancı müdahale
olmayacağı hususunda güvence verirken dışarıdan gelebilecek muhtemel her türlü
saldırıya karşı da Araplara her yardımı yapmayı garanti etmişlerdir 42.
Buna mukabil Şerif Hüseyin de kendisini bir Arap ayaklanmasına adamış ve Osmanlı
hükümetini dünya kamuoyuna karşı İslam düşmanı olarak ilan etmekte sakınca
görmemiştir. Sonuç olarak Hicaz emiri, halifenin kutsal cihat fetvasına itibar etmediği
gibi 27 Haziran 1916'da Osmanlı'ya baş kaldırmış ve kendisini Hicaz kralı ilan etmiştir.
Gerekçe olarak da; İttihat ve Terakki yönetiminin İslam şeriatı dışında hareket ettiğini,
mukaddes dinamikleri dikkate almadığını ve ümmetçilik telkinlerine aykırılık içeren
ırkçı düzen temayülleri olduğunu ileri sürmüştür43.
41
Rauf Ahmed Hotinli, “Arabistan”, MEB İslam Ansiklopedisi, c.I, S. 492-498, İstanbul 1979.
Davıd Fromkın, Barışa Son Veren Barış, S. 165 – 179, İstanbul 1994.
43
İsmail Çolak, Yeni Dünya Düzeninde Osmanlıyı Aramak, S. 65-66, İstanbul 200.
42
1359
İsyan başlayınca Osmanlılar Mekke'yi terk etmek zorunda kaldılar, Yemen'de
ise Zeydi İmam Yahya ile uzun süren çekişmelerden sonra bir antlaşmaya
varılabilmiştir. Şerif Hüseyin 1916'da İngilizlerin desteği ile Mekke'yi ele geçirmiş
fakat Medine'ye girememiştir. İki oğlu ise Arap kabilelerini kışkırtarak İngilizlerin
himayesinde Şam'a girmişlerdir. Yemen 1918'de bağımsızlığa kavuşurken Arabistan'ın
geriye kalan bütün kıyı boyu İngiliz idare, himaye ve nüfuzu altında bulunmuş, iç
kısımlarda ise Necid' deki Suudiler bir tarafa bırakılacak olursa henüz kayda değer bir
siyasi teşkilatlanmadan bahsetmek mümkün değildir. Ayrıca Şerif Hüseyin her ne kadar
1916'da kendisini Arapların kralı ilan ettiyse de İngilizler ona sadece Hicaz kralı
unvanını vermişlerdir44.
Şerif Hüseyin, 1924 yılında Amman'a yaptığı bir gezide halifeliğini ilan
etmiştir. Lakin bu tercihinin hemen ardından Vahhabi saldırılarına maruz kalmıştır.
Valhhabiler saldırılarında başarılı olmuşlar Cidde ve Yanbu'yu ele geçirmişlerdir.
Mekke ve Tayif’in de alınmasının ardından Ahsa Ketif, Cübeyl ve civarının Vahhabi
hükümdarı olan Abdülaziz, 8 Ocak 1926'da kendisini Hicaz kralı ilan etmiştir. Daha
sonra da İngilizlerle yapmış olduğu antlaşma ile tam bağımsız olmuştur.
Halife olma ümidini kaybeden Şerif Hüseyin bir süre Hicaz, Asir, Neran ve Hasa
emirliklerini hakimiyeti altına almış ancak Abdülaziz kısa süre sonra onu yenmiştir.
Hicaz'ı eline geçirmiş olan Abdülaziz İbn Suud Ocak 1926'da kendisini Hicaz kralı ve
Necd sultanı ilan etmiştir. 1932'de bu topraklar üzerinde Suud egemenliği Suudi
Arabistan krallığı adını almıştır45.
Kral Hüseyin, toprakları elinden alınana kadar Arabistan'ı yönetmeyi hedef
almış ve sonunda bu ülkeyi tam bağımsız idare edeceğini sanmıştır. Arabistan Suud
ailesinin yönetiminde göreceli bağımsız bir krallık olmuştur. Ancak kıyı bölgelerinde
İngiliz hükümeti antlaşma şartları ile doğrudan ve dolaylı olarak kontrolü daima elinde
tutmuştur. Bu kıyı şeridine Kuveyt'ten başlayarak Aden koloni ve mandasıyla Perin
adası, Bahreyn adası, Katar, Turicici kıyısı, Maskat sultanlığı ve Umman dahiIdi ki
44
45
Hakkı Durslm Yıldız, “Arabistan”, TDV İslam Ansiklopedisi, c.I, S. 258, İstanbul 1991.
Memiş, Köstüklü, a.g.e., S. 5O
1360
buralarda yirminin üzerinde şeyhlik ve prenslik vardı. Bunlardan bazılarıyla İngilizlerin
ilişkileri uzun bir geçmişe sahiptir. Mesela Maskat'la İngilizlerin işbirliği antlaşmaları
1798'de başlamıştır. Diğer şeyhlik ve prensliklerle antlaşmalar ise 1820, 1835, 1839 ve
sonrasına dayanıyordu. Böylece bir İngiliz himaye halkası oluşturulmuş ve buralarda
koloniyal olarak yerleşen İngilizlerin etkisi bütün bir doğu ve güney Arabistan'ı
çevrelemiştir46. 1927 senesinde Maskat sultanına maliye ve devlet vekili tayin edilmiş
olan İngiliz görevli, Maskat'a geldiğinde Bureymi'yi ziyaret etmek istemiş fakat buna
imkan bulamamıştır. Zira gönderdiği adamlar şu cevabı almıştır: "Bu yerler İbn Suud'un
topraklandır”. Ancak bu süreçte ekonomik zorlukların üstesinden gelmek mümkün
olmayınca kral düşük gelirleri artırmak için çareler aramaya başlamıştır. Lakin elinde
fazla seçeneği yoktur. Ya Mekke'ye gelen hacılardan aldığı ayakbastı parasını arttıracak
ya da batı sömürüsüne kapılarını açacaktı. Birincisine İngilizler izin vermemiş ikinci
çözüm yoluna ise uyruğundakiler haklı olarak kuşkuyla karşı çıkmışlardır47.
Ülkede zengin petrol yataklarının bulunduğu 1900'Iü yıllardan beri bilinen bir
gerçekti. Ekonomik bulanım artınca Kral kuşkularını bir yana bırakmış ve California
Standart Oil Şirketi'ne petrol konusunda imza hakkı tanımıştır. Ancak bu tarihte az
miktarda petrol bulundu. 1939 'da ise zengin petrol yataklarıyla karşılaşılmıştır. İbn-i
Suud İngiliz petrol arama şirketlerinden yıllık arama hakkı ücreti almış, 1936 – 1944
yılları arasında The California, Arabian Stander Oil Company, The Stander Oil
Company of California ve The Texas Company ile ortaklık antlaşmaları yapılmış, The
American Oil Company (Aromco)'nun kurulması sağlanmıştır. Aralık 1948'de The
Stander Oil Company of NewJersey ve Socony Vacummile bu kuruluşu yeniden
geliştirmiş ve daha verimli hale getirmiştir. Bu arada önemli olan Arabistan'ın kaderinin
ekonomik açıdan değişmesinin yanında Amerika'nın kurmuş olduğu şirketleri aracılığı
ile Ortadoğu'da ilk kez imtiyaz elde etmiş olmasıydı48.
46
Holt, a.g.e., S. 118.
Mansfield, a.g.e., S. 91.
48
Grunebaum, a.g.e., S. 163.
47
1361
Siyasi ilişkiler anlamında 1934'de İngiliz hükümeti, kabine üyesi Sir Anderyo
Riyan aracılığı ile Cidde’de Suudi Arabistan hariciye vekiline, doğu ve güney hudutları
anlaşmazlıkları üzerine bir nota vermiş ve bundan sonra bu hususta birçok görüşme
yapılmıştır. Aynı yılda Suudi Arabistan hariciye vekili İngiltere hariciyesiyle konuyu
görüşmek üzere Londra'ya gitmiştir. 1935'te Suudi Arabistan hariciye vekili Şeyh Fuat
Hamza İngiliz hükümetine hudut itilafları için (Fuat Hattı) adı ile muvakkat bir tasarı
sunmuştur. Fakat İngilizler bu tasarıyı reddederek Riyan Hattı adı ile kendi tasarılarını
ileri sürmüşlerdir. Suudi Arabistan hükümeti de İngiltere'nin sunduğu bu tasarıyı kabul
etmemiştir. Zira bu tasarı da Al-i Suud'un idaresi altında bulunan aşiretlerin hukukuna
riayet edilmemiştir. İngiliz hükümeti 1937'de adı geçen Riyan Hattını değiştirmiş,
1955'te Bureym’i işgal ederken değiştirilmiş olan bu hudut dikkate alınmıştır49.
Arap Yarımadası’ndan bahsedilirken yine bir Arap ülkesi olan Yemen’den de
mutlaka bahsetmek gerekir. Jeopolitik konumu gereği bu ülke sömürgeci batılı
devletlerin ilgi alanına daha XVI. yüzyıldan itibaren girmiştir. Hindistan’a giden
sömürge yollarının üzerinde olduğu için batılı devletler Yemen üzerinde daima etkili
olmuşlardır. Tarihi süreç içinde Osmanlı Devleti ile batılılar tarafından kışkırtılan
Yemenli idareciler arasında pek çok mesele yaşandığı bilinmektedir. Osmanlı idaresi I.
Dünya Savaşı’na kadar Yemen’de birçok isyan ile uğraşmak zorunda kalmıştır. Ancak
savaş sırasında Yemenliler, Osmanlı idaresine bağlı kalmaya devam etmiştir. Aden'in
desteği ile İngiliz askerlerinin saldırısına uğramasına rağmen bu ülke savaştan çok az
etkilenmiştir. Savaş sonunda Osmanlı Devleti yenilerek bölgeden uzaklaştırılınca
Yemen bağımsız olmuştur. Yemenlilerin aşırı dini muhafazakârlıkları, savaşçı ve asker
olarak gözü pek oluşları, aynı zamanda Yemen'in yerleşmeye müsait olmayan çölleri ve
korkunç dağları yüzünden batılılar bu ülkenin iç kesimleriyle uğraşmak yerine,
kendilerine lazım olan sahil kesimiyle ilgilenmişlerdir50.
Meseleye korunaklılık açısından yaklaşıldığında bölgenin yanı başındaki tarihi
bir ülke olan Mısır için ise şunları söylemek mümkündür: Her şeyden önce Mısır'ın
49
50
Şeyh Saleh Mustafa, a.g.e., S. 57.
İhsan Süreyya Sırma, “Yemen”, MEB İslam Ansiklopedisi, c. 13, S. 377 – 381, İstanbul 1986.
1362
durumu diğer Arap ülkelerinin durumundan şu yönleriyle farklıydı. Türkiye 1914'de
müttefiklerle savaşa girer girmez İngiltere, Mısır'ın kendi koruması altında olduğunu
ilan etmiştir. Bu himaye ilanı çok problem doğurmuş ve Mısır milliyetçilerini rahatsız
etmiştir. Nitekim İngiliz hakimiyetin altındaki bölgelerde şekli olarak bağımsızlığını ve
hakimiyetini elde eden ilk ülke Mısır olmuştur. 21 Şubat tarihli bir İngiliz deklarasyonu
Mısır'daki İngilizlere belli haklar ve sorumluluklar sağlayan bir dizi şarta bağlı olarak
bu ülkedeki İngiliz himayesine son vermiş, bunu 19 Nisan 1923'de Mısır anayasanın
ilanı takip etmiştir. 1936'da ise yeni bir İngiliz - Mısır antlaşması imzalanmış ve bu
Mısırlılar için makul bir antlaşma olduğu için kabul görmüştür51.
Lübnan
Lübnan, Doğu Akdeniz'de bulunan küçük bir ülkedir. Yüzölçümü bakımından
küçüklüğüne rağmen sahip olduğu farklı beşeri atmosferi ile daima dikkatleri üzerine
çekmiş bir bölgedir. Farklı din ve mezheplere mensup çeşitli toplulukların birlikte
yaşaması nedeniyle tarih boyunca oldukça hareketli ve çekişmeli siyasi ve askeri
olaylara sahne olmuştur. Lübnan'da yüzyıllar boyunca Hıristiyan ve Müslümanlar iç içe
yaşamışlardır. Hıristiyanlar içinde en kalabalık mezhep Katolik Marunilerdir. Onları
"Grek-Ortodoks, Grek-Katolik ve Ermeniler" takip ediyordu. Müslümanlar ise "Sünni",
"Şii" ve yine Müslüman kesimde yer alan fakat kendilerine has gelenek ve ibadet
şekilleri olan "Dürziler" olmak üzere üç mezhep halindeydiler.
Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi sonucu Osmanlı hakimiyetine geçen
Lübnan, I. Dünya Savaşı'na kadar 400 yüzyıl süreyle Osmanlılar tarafından idare
edilmiştir. Osmanlı Devleti’nin uyguladığı genel idare politikaları doğrultusunda
oldukça özerk bir yönetime sahip olarak tüm din ve kültürlerin serbestçe ve kardeşçe
yaşama imkanına sahip olduğu bu dönemde, mensuplarının sayıca diğerlerinden daha
fazla olmasından dolayı Dürziler ve Maruniler öne çıkmışlardır. 19. yüzyıldan itibaren
çeşitli dış tesirlerin etkisiyle kızışan rekabet iç savaşa dönüşünce Osmanlı idarecileri,
51
Holt, a.g.e., s. 116 -119.
1363
Lübnan'da din esasına dayalı çeşitli siyasal yönetim biçimleri uygulamaya
çalışmışlardır52.
20. yüzyıla yaklaştıkça Lübnan’da Maruniler, gerek ekonomik gerekse siyasal
bakımdan güçlenerek en etkili zümre durumuna gelirken, Dürzilerin etkinliği azalmış ve
Müslüman zümrelerden Sünnîler üstünlüğü ele geçirmişlerdir53.
I. Dünya Savaşı sırasında bölge, Osmanlı Devleti adına 4. Ordu Kumandanı
Cemal Paşa tarafından savunulmuş, ancak harbin son safhasında İngiliz kuvvetlerinin
eline geçmiştir. Savaşın ardından Lübnan'da fiilen Fransız işgali başladı. Albay Piepape
Fransız işgal bölgesinin komutanlığına atandı. Lübnan'da kurulan Fransız idaresi,
ülkedeki Marunilerle işbirliği içine girmiş, onları koruyarak diğerlerine üstün hale
getirmiştir. Bu durumdan her iki taraf da kendi adına yararlanmıştır. Maruniler Fransa
tarafından himaye edilerek Şerif Hüseyin'in Arap Devleti’nin hakimiyeti altına
girmekten korunuyor, Fransızlar da Hıristiyanlarla işbirliği halinde bu ülkedeki
varlıklarını rahatlıkla sürdürebiliyorlardı54.
Mart 1920'de, Araplar tarafından merkezi Şam olmak üzere Lübnan ve Filistin'i
de içerisine alan büyük bir Suriye Krallığı’nın kurulduğu ilan edildi. Ancak 1920
Nisan’ında gerçekleşen San Remo Konferansı’nda, bölgeyi kendilerince şekillendirmeyi
tasarlayan I. Dünya Savaşı’nın galibi devletler bu krallığı tanımadılar55. Filistin'i
Suriye'den ayırarak, Suriye ve Lübnan'ı Fransız mandasına vermeyi kararlaştırdılar. Bu
tam bir ilhak değilse de şüphesiz bir Batı hakimiyeti idi56.
Fransız hükümetinin Ortadoğu'daki manda bölgesi ile ilgili siyaseti, eskiden
beri kendine yakın olan Hıristiyan azınlığı, Müslüman - Arap çoğunluğun aleyhine
geliştirmek ve güçlendirmekti. Böylece, Lübnan'ı Yakın Doğu siyasetinin üssü haline
getirebilecekti. Bu nedenle Fransızlar Suriye'nin kontrolünü eline aldıktan sonra, Arap
52
Şit Turan Buzpınar, “Lübnan” , TDV İslam Ansiklopedisi, c. 27, S. 348 – 354, Ankara 2003.
İrfan Acar, Lübnan Bunalımı ve Filistin Sorunu, S. 7, Ankara 1989.
54
M. C. Şehabettin Tekirdağ, "Lübnan", MEB İslam Ansiklopedisi., c.7, S. l06, İstanbul 1988.
55
Uçarol, a.g.e., s. 447.
56
Fahir Armaoğlu, 20. Yüayıl Siyasi Tarihi, S. 198, Ankara 1988.
53
1364
muhalefetinin bütünlüğünü parçalamak için, Suriye'yi parçalama yoluna gitti57. General
Gouraud, Fransa ile tarihi bağları olan Lübnan topraklarını, Osmanlı İmparatorluğu
zamanındakinin iki katına çıkararak bu bölgeyi Suriye'den tamamen ayırdı. Bu
uygulama Arapların kızgınlığını büsbütün arttırdı. Bu kızgınlığa pek aldırmayan Fransız
hükümeti, kendi himayesi altındaki ülkelerin başına getirdiği kukla idarecilerle çeşitli
antlaşmalar yaptı. Böylece yaptığı uygulamalara şeklen meşruiyet kazandırdığı gibi,
yine bu kukla idarecileri vasıtasıyla bölgedeki durumunu da pekiştirmiş oluyordu. Bu
antlaşmalar zamanla parçalanmış bölgenin yerli hükümetlerinin şekillenmesini
sağlamıştır58. 23 Mayıs 1926'da, Büyük Lübnan yerine, özel bir anayasa ile bağımsız bir
yönetime ve 45 üyeden kurulu bir temsilciler meclisine sahip olan Lübnan Cumhuriyeti
kuruldu. Lakin Arapların büyük çoğunluğunu temsil eden milliyetçi liderler, girilen bu
sürecin daha başından itibaren mandacılara karşı çıktılar. Milliyetçilere göre
mandacılar; Arapları bölünmüş, tam bağımsızlıktan mahrum kalmış bir halde tutma
amacını taşıyan yabancıların işbirlikçilerinden başka bir şey değillerdi59.
Sonuç olarak, imzalanan bütün antlaşmalara ve bağımsızlık görüşmelerine
rağmen milliyetçilerin kızgınlığı geçmedi. Halk arasında karşılıklı şüphe ve güvensizlik
ortamı oluştu. Milliyetçi Araplar tam bağımsızlık amaçlarından asla vazgeçmediler.
İngiliz -Fransız hakimiyetinden tamamen kurtulmak ve kayıtsız, şartsız bağımsız olmak
istiyorlardı. Grevler, gösteriler, olaylar birbirini izledi. Aslında halkının büyük
çoğunluğunun Müslüman olduğu Ortadoğu Arap topraklarında İslam’ın birleştirici
özelliği küçümsenemezdi. Arap Müslümanlar derin kökleri İslam'a dayanan bir kültür
ve uygarlığın mirasçılarıydı. Bu nedenle işgalcilere karşı yürütülen Arap mücadelesi,
Batı'nın kültür emperyalizmine karşı bir başkaldırıya dönüştü 60.
Faşist İtalya'nın Habeşistan'ı 1936'da işgal etmesi Akdeniz'de büyük bir İtalyan
tehdidini ortaya çıkarmıştı. Ayrıca Nazi Almanya'sı ile Faşist İtalya Ortadoğu
memleketlerinde İngiltere ve Fransa aleyhine yoğun bir propaganda başlatınca, Fransa
57
Mansfield, a.g.e., S. 82.
Lewis, a.g.e., S. 271.
59
Buzpınar, a.g.m., S. 251.
60
Holt. ,a.g.e, S. 1 19
58
1365
Lübnan'la münasebetlerini daha yumuşak bir formüle bağlama gereği duydu ve 1936
Kasım'ında bir ittifak antlaşması yaptı. Bu antlaşmayla bölgeden çekilmeyi kabul etti.
Fakat II. Dünya Savaşı başladığında Fransa parlamentosu bu antlaşmayı hala tasdik
etmemişti.
General de Gaulle' ün temsilcisi General Catroux, Fransız hükümeti adına 1941'de
Lübnan'ın bağımsızlığını kabul etti. Ama bu kararın uygulaması II. Dünya Savaşı
sonrasına bırakıldı.
Arap topraklarında II. Dünya Savaşı’nın etkisi azaldıkça, Batı
hakimiyetinin doğrudan etkisi de azalmaya başladı. Manda rejimi sırsında, özellikle
Beyrut'ta göze çarpan bir ekonomik ilerleme yaşandı. Ayrıca Fransızlar burada çağdaş
idari mekanizmanın gereği olarak bir gümrük idaresi, tapu ve kadastro dairesi ve eski
eserler idaresi kurmuşlardır. İmar faaliyetlerine de önem vererek; birçok yol
yaptırmışlar, Tarım ve endüstri alanlarında yatırımı teşvik etmişler, haberleşme ve
ulaştırma sistemlerini de geliştirmişlerdir61.
Filistin
Amerika'nın barış sürecinden çekilmesinden yararlanan İngiltere ve Fransa
1920 Nisan'ında toplanan San Remo Konferansı'nda, Ortadoğu'yu kendilerince taksim
etmeyi kararlaştırdılar. Bu taksimata göre; Suriye ve Lübnan Fransa’nın, Irak, Ürdün ve
Filistin de İngiltere’nin payına düşüyordu. Böylece Arap halkları için bağımsızlık
şimdilik oldukça uzak ihtimal gözüküyordu. Arapların uğradığı daha vahim hayal
kırıklığı, Filistin'in Suriye'den ayrılarak İngiltere mandası altına verilmesi, ayrıca
İngiltere'nin Filistin’de bir Yahudi vatanı kurulması için almış olduğu sempatik davranış
olmuştur. Bu istikametteki gelişmelerin ana hatları şu şekilde gelişmiştir. İngiltere,
Temmuz 1920 tarihinden itibaren Filistin'de sivil bir manda yönetimi kurmuş, ardından
bu yeni düzenlemeye uygun bürokrasiyi faaliyete geçirmiş ve gönderdiği bir yüksek
komiser vasıtasıyla bölgeyi yönetmeye başlamıştır. Sonra da Yahudilerin bu topraklar
ile tarihi bağları olduğunu ve dolayısıyla yeniden yurt edinmeye hakları bulunduğunu
ileri süren Balfour Deklarasyonu'nu manda hukukunu belirleyen metne dahil etmiştir.
61
Mansfield, a.g.e., S. 84.
1366
Ayrıca bunu gerçekleştirmeye yönelik şartları oluşturacak göçle gelen Yahudilere
toprak edinme imkanı sağlayacak düzenlemeye gitmeyi de ihmal etmemiştir62.
Milletler Cemiyeti'nin manda yönetimleri için öngördüğü şartlara tamamen
aykırı olan bu yönetim, Filistin'de hukuk dışı bir gelişmenin başlangıcı olmuştur.
Burada akıllara Yahudi sempatizanlığının, o dönemin büyük bir güç unsuru olan
İngiltere nezdinde nasıl olup da kendi emellerine uygun bir politika konjonktürü
bulduğu sorusu gelmektedir. Galiba bu sorununun cevabının başlangıcı 1880'lerde
Rusya'da ortaya çıkan Yahudi aleyhtarlığı (anti- semitizm) karşısında Rusya
Yahudilerinin Filistin'e göç etmek zorunda kalmaları gösterilebilir. Budapeşteli bir
Yahudi gazeteci olan Dr. Thedor Herzl'in 1896'da yayınladığı "Yahudi Devleti"
(Judenstaat) adlı eser ile topladığı ilgi ve 1897'de Dünya Siyonist Teşkilatı'nı kurması,
Yahudilerin Filistin'de bir anavatana sahip olmalarını amaç edinen Siyonizm doktrinine
hayat veren ilk önemli gelişmeler olmuştur63.
Siyonizm olgusu ve Yahudi sempatizanlığının güçlü bir ivme kazanmasına
rağmen I. Dünya Savaşı sırasında İngiliz dışişleri bakanı tarafından ilan edilen Balfour
Deklarasyonu'na kadar Filistin'de ancak küçük bir azınlık olan Yahudiler (19. asrın
ortasında 12.000 kişi -1882 yılında ise 35.000 kişi) savaşın ardından bu ülkede modern
ziraat usulleri tatbik ederek, Avrupa ile Amerika'daki sermaye sahibi soydaşlarından
yardım görerek koloniler kurmuşlardır. Nihayet Siyonizm'in sistematik çabaları ile
bölgede sürekli artan bir Yahudi nüfus yapısı oluşmaya başlamıştır64.
Üç semavi din bakımından da mukaddes sayılan unsurlara sahip olduğu bilinen
Filistin'e Yahudi göçü konusunda dikkatleri çeken bir başka nokta da şudur. lI. Dünya
Savaşı öncesinde Almanya'da ortay çıkan Yahudi aleyhtarlığı ve Nazi ırkçılığı, bu
ülkeden Filistin bölgesine yoğun bir Yahudi göçüne neden olacaktır. Bu dönemde
İngilizler, Arapların desteğini sağlamaya yönelik olarak Filistin'e Yahudi girişine
sınırlamalar getirirken, Naziler savaşın başlarına kadar bu göçü teşvik edip
62
Armaoğlu, a.g.e., S. 198.
Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap – İsrail Savaşları (1948 – 1988) S. 16 – 17, Ankara
1989.
64
Fr. Buhl, "Filistin”, MEB İslam Ansiklopedisi, c. 4, S. 638, İstanbul 1988.
63
1367
kolaylaştırmışlardır. Buna rağmen önemli sayıda Arap unsuru, Musevileri Filistin'den
uzak tutmaya çalışan İngilizlerin değil onları oraya gönderen Almanların tarafını
tutmaktaydı. Burada dikkate değer iki nokta ön plana çıkmaktadır. Bunlardan ilki
İngiltere'nin I. Dünya Savaşı'ndan sonra takip etmiş olduğu Arap aleyhtarı Yahudi
politikasında revizyona gittiği gerçeğidir. Bu durum emperyalist emeller taşıyan bir
gücün kendi menfaatleri doğrultusunda zaman zaman izleyebileceği doğal bir davranış
biçimidir. Çünkü emperyalist politikalar, hedefe ulaşma yolunda farklı kesimleri aynı
anda ya da farklı zamanlarda kendine yakın hissedebilmektirler. Dikkate değer ikinci ve
daha önemli nokta ise Araplar açısından politik bir hata olarak da kabul edilebilecek bir
durumun ortaya çıkmasıdır. Bu durum, yani Yahudi göçünü teşvik eden Alman
politikalarının Araplarca desteklenmesi, bölgenin kaderinde kanlı sayfalar açacak olan
gelişmelerin yaşanmasına etki eden gelişmelerden biri olmuştur65.
Filistin topraklarına farklı tarihlerde göçle gelen Yahudi nüfus oranlarını somut
olarak verilebilecek sayısal bilgilere sahibiz. I. Dünya Savaşı sonuna kadar Filistin’e
yerleşen Yahudilerin bu ülkede sahip oldukları toprak mülkiyetine ait rakamlar da
şöyledir66:
Yıl
Yahudi Mülkiyetindeki Arazi Miktarı
1882
25.000 Dönüm
1890
107.000 Dönüm
1900
220.000 Dönüm
1914
420.000 Dönüm
1922
894.000 Dönüm
1922'de Filistin'de 600.000 civarında Arap nüfusa karşılık 84.000 Yahudi
varken, bu tarihten sadece 14 yıl sonra 1936'da Yahudi nüfusunun 400.000'e ulaşması
bu ülkede Yahudi nüfus sayısının nasıl sistematik olarak arttırıldığının bir göstergesidir.
65
Fromkın, a.g.e., S. 516- 531.
Mehmet Çelik, “Filistin”, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, c. 13, S. 139, İstanbul
1989.
66
1368
Yahudilerin bu ülkede elde ettikleri toprakları sahiplenmelerinin hikayesi de kısaca
şöyledir: 1911'e kadar Yahudi mülkiyetine geçen arazilerin %93'ü şehir merkezlerinde
Yahudi nüfusunun artması, ayrıca şehir çevrelerinde ve stratejik noktalarda sanayi ve
zirai gelir kaynakları ve yerleşim bölgeleri oluşturulması usulüyle gerçekleştirilmiştir.
Zikredilen Yahudi arazilerinin %7 lik bölümü ise Filistinli yerli çiftçilerden pazarlık
yoluyla elde edilmiştir67.
1933 - 1936 yılları arasında Filistin'e Yahudi göçlerinin büyük oranda artması,
Ba1four Deklarasyonu’na karşı Arap direnişini ve muhalefetini yoğunlaştırmıştır. Bu
tepkiler karışıklıklara, grevlere ve en sonunda 1936-1939 arasında açık bir ayaklanmaya
sebep olmuştur. 19 Nisan 1936'da ciddi karışıklıkların patlak vermesinden hemen sonra,
7 Ağustos'ta kraliyet araştırma komisyonu tayin edilmiştir. Komisyonun amacı,
Filistin'de patlak veren huzursuzluğun temel nedenlerini araştırmaktı. Mandada sağlıklı
bir yapının oluşturulmasını sağlamak amacıyla Arapların veya Yahudilerin haklı
şikayetleri olup olmadığının belirlenmesi de araştırılacaktı. Komisyon üyeleri
çalışmalarını tamamladıktan sonra 22 Haziran 1937'de raporlarını sunmuşlardır.
Raporda özet olarak şu sonuca varılmıştır: "Huzursuzluğun temeli ile ilgili olarak
tavsiye edebileceğimiz tek metot bölünmedir. Çünkü yarım ekmek, ekmeksiz kalmaktan
iyidir." Son paragrafta da şunlar eklemiştir: "Filistin'de olmuş ve olmakta olanlardan
başı derde giren ne yalnız İngiliz halkıdır, ne de manda rejimini görüşen veya onaylayan
milletlerdir. Bu kutsal topraklardaki kanlı olaylara ve çatışmalara bir son verilebildiği
zaman bütün dünyada sayısız kadın ve erkek derin bir mutluluk duyacaklardır.".
1936, 1938 ve 1939'da yaşanan Arap-Yahudi çatışmalarının sonucunda 329
Yahudi ve 135 İngiliz hayatını kaybederken, Ayaklanmalara katıldığı gerekçesiyle 110
Arap da idam edilmiştir. II. Dünya Savaşı süresince de Siyonist yer altı örgütleri
Filistin'de Araplara karşı şiddet eylemlerini yoğunlaştırmışlardır. Yahudilerin yerleşim
alanlarında kurdukları silah ve mühimmat sanayisi de büyük bir gelişme göstermiştir.
1943’te İngilizlerin Ortadoğu’daki askeri tesislerinden silah çalmak amacıyla geniş bir
67
Uçarol, a.g.e., S. 445.
1369
Yahudi şebekesi ortaya çıkarılmıştır. Siyonizm bu dönemde git gide ABD'nin artan
nüfuzunu ve siyasi desteğini de arkasına almayı başarmıştır68.
20 Kasım 1947'de BM. Genel Kurulu Filistin'in Araplarca ve Yahudilerce
kurulacak iki devlet arasında taksimini, Kudüs ve çevresine de uluslar arası statü
verilmesini öngören bir planı onaylamıştır. BM'nin bu kararından hemen sonra
Filistin'de iç savaş patlak vermiş, karışıklıklar devam ederken 14 Mayıs 1948'de de
İsrail Devleti’nin kurulduğu ilan edilmiştir. Yeni devlet derhal ABD tarafından
tanınmış; ertesi gün ise Suriye, Ürdün, Irak ve Mısır orduları Filistin sınırlarını
geçmişlerdir. Bu gelişme ile birlikte 1949 yazına kadar sürecek ve Arapların
yenilgisiyle sonuçlanacak olan Arap-İsrail savaşı başlamıştır.
Savaş sonunda Arap ülkeleri İsrail'i dize getiremedikleri gibi Galile Bölgesi ve Negev
Çölünü de İsrail'e kaptırdılar. İsrail BM’in bölünme kararı ile öngördüğünden daha
fazlasını elde ederken yüz binlerce Filistinli evlerinden ve yurtlarından oldular. Nihayet
BM Güvenlik Konseyi devreye girerek tarafları ateşkese davet etti ve BM adına
arabuluculuk yapan Ralph Bunche'nin de girişimi ile taraflar arasında ateşkes ilan
edildi69.
68
69
M. Lütfullah Karaman, "Filistin”, T D V İslam Ansiklopedisi, c.I3, S. 95.
Acar, a.g.e., S. 45.
1370
KAYNAKÇA
ACAR, İrfan; Lübnan Bunalımı ve Filistin Sorunu, T. T .K., Ankara, 1989
AKDOĞAN, M. Selim; 36. Paralel ve Ortadoğu, İstanbul, 1995
ARMAOĞLU, Fahir; 20.YY. Siyasi Tarihi, Alkım Yayınları.
_________________; Filistin Meselesi ve Arap – İsrail Savaşları (1948 – 1988)
Ankara 1989.
BERKES, Niyazi; Arap Dünyasında İslamiyet Milliyetçilik ve Sosyalizm, Köprü
YayınIarı, İstanbul, 1969.
BUZPINAR, Şit Turan; “Lübnan” , TDV İslam Ansiklopedisi, c. 27, Ankara 2003.
ÇELİK, Mehmet; “Filistin”, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, c. 13, İstanbul
1989.
ÇETİNSAYA, Gökhan; "Irak", TDV İslam Ansiklopedisi, c.19, İstanbul 1999.
ÇOLAK, İsmail; Yeni Dünya Üzerinde Osmanlıyı Aramak, İstanbul, 2000.
DAŞÇIOĞLU, Yılmaz; “Irak”, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, c. 13,
İstanbul 1989.
DE SCHAMP S, Hubert; Sömürge İmparatorluklarının Çöküşü, İstanbul, 1966.
Fr. BUHL; "Filistin”, MEB. İslam Ansiklopedisi, c. 4, İstanbul 1988.
FROMKİN, Davıd; Barışa Son Veren Barış, Çeviren: Mehmet Harmancı, Sabah
Yayınları, İstanbul 1994.
GRUNEBAUM, Gustave Edmund Van; İslamiyet 3. Kitap, Bilgi Yayınevi, 1993
HARTMANN, M.; “Irak”, MEB İslam Ansiklopedisi, c. 5/II, , İstanbul 1968.
HOLT, P. M.; İslam Tarihi Kültür ve Medeniyeti, c. II, Hikmet Yayınevi, İstanbul
1989.
HOTİNLİ, Rauf Ahmed; “Arabistan”, MEB İslam Ansiklopedisi, c.I, İstanbul 1979.
KARAMAN, M. Lütfullah; "Filistin”, T DV İslam Ansiklopedisi, c.I3, İstanbul 1996.
KILIÇKAYA,
M.
Derviş;
Osmanlı
Yönetimindeki
Topraklarda
Arap
Milliyetçiliğinin Doğuşu Ve Suriye, Ankara 2004.
KOCAOĞLU, Mehmet; Uluslararası İlişkiler Işığında Ortadoğu, Ankara Genel
Kurmay Basımevj.
1371
LAMMENS H., “Suriye”, MEB İslam Ansiklopedisi, c. 11, İstanbul 1979.
LEWIS Bemard; Ortadoğu, Sabah Kitapları, İstanbul 1996
MANSFIELD, Peter; Osmanlı Soması Türkiye ve Arap Dünyası, İstanbul, 2000.
MEMİŞ, Ekrem-KÖSTÜKLÜ, Nuri; Tarih Boyunca Ortadoğu-Anadolu İlişkileri,
Selçuk Üniversitesi Basımevi, Konya, 1990
ÖNGÖR, Sami; Ortadoğu (Siyasi ve İktisadi Coğrafya), A.Ü.S.B.F. Yayınları,
Ankara, 1965.
ÖZTÜRK, Necdet; “Suriye”, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, c. 13, İstanbul
1989.
SANDER, Oral; Siyasi Tarih(1918-1994), İmge Kitapevi, Ankara 2002.
SIRMA, İhsan Süreyya; “Yemen”, MEB İslam Ansiklopedisi, c. 13, İstanbul 1986.
TANÖR, Bülent; İki Dünya Savaşı arasında Siyasal Çağdaşlaşma Sorunları
Açısından Ortadoğu ve Türkiye, İstanbul, 1994
TAVAKKALNA, M. Said; Suriye ve Lübnan'da Fransa'nın işi ne?, İstanbul 1945.
TEKİNDAĞ, M. C. Şehabettin; "Lübnan", MEB İslam Ansiklopedisi, c.7, İstanbul
1988.
UÇAROL, Rıfat; Siyasi Tarih, İstanbul 1985.
UMAR, Ömer Osman; Türkiye – Suriye İlişkileri, Elazığ 2003.
YILDIZ, Hakkı Dursun; “Arabistan”, TDV İslam Ansiklopedisi, c.I, İstanbul 1991.
Download

ortadoğu makale-2