ِ‫﷽ْﱠ‬
BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM
İçindekiler
Önsöz………………………………………………………………………….........
Önbilgi…………………………………………………………………...................
Mukaddime…………………………………………………………………………
Fasıl……………………………………………………............................................
Fihrist………………………………………………….............................................
1.Bölüm Vücûdun Halifesi Hakkında……………………………………………..
2.Bölüm Halîfenin Mâhiyyeti ve Hakîkatine Dâir………………………….........
3.Bölüm Cisim Şehri ve Onun Halîfeye Mülk Olması……………………….......
4.Bölüm Akıl ile Hevâ Arasındaki Savaşın Sebebi…………………………..........
5.Bölüm Yalnız İmâma Mahsûs Olan İsim ve Onun Sıfatları ve Halleri...............
6.Bölüm Adâlet Hakkındadır …………………………………………..................
7.Bölüm Yardımcının ve Rabbanî ve Hikmetlere âit Cereyân..............................
8.Bölüm Hikmetlere âit Firâser ve Şerî^Firâset Hakkında....................................
9.Bölüm Kâtibin ve Sıfatlarının ve Kitâblarının Bilgisi Beyânındadır….............
10.Bölüm Vergi Toplama Reîslerinin ve Me’mûrlarının Beyânındadır…...........
11.Bölüm Toplanan Vergilerin İlâhî Hazrete Yükseltilmesi........................…….
12.Bölüm Beden Şehrindeki Bozuculara Yönelik Elçiler............………………..
13.Bölüm Kumandanlar ve Ordular ve Onların Mertebeleri.......……………….
14.Bölüm Düşmanla Karşılaşma Anında Savaşların İdaresi..............…………….
15.Bölüm Bu Mertebe Sayılarının Gâlib Olduğu Sır Beyânında..……………….
16.Bölüm Mevsimlere Göre Rûhâniyyet ve Rûh İçin Gıdâ Tertîbi.......................
17.Bölüm İnsana Yüklenmiş Olan Sırların Özellikleri............................………...
18.Bölüm Aklın, Yakîn Nûrunu Kalb Sahası Üzerine Feyzlendirmesi.........…….
19.Bölüm Yakîn Gözünün İdrâkinden Engelleyen Perdeler...........……………..
20.Bölüm Levh-i mahfûz Hakkında……………………………………………....
21.Bölüm Âh Etmelerin ve Sînede Olan Fıkırtıların Sebebleri………………….
22.Bölüm Vasiyet ve Tavsiyeler.....………………………………………………..
1
29
49
64
70
72
106
112
137
157
201
204
222
250
300
307
319
327
338
346
354
379
428
432
438
443
450
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
ÖNSÖZ
Hamd olsun Allâhü Zü’l-Celâl’e ki, insanı ilmî vücûttan aynî vücûda çıkardı. Onun vücûda getirilmesinin öncesinde bir cevher var idi. O cevhere
Celâl ayn’ı ile baktı. O cevher onun bakışının tahakkuk ettiği şey indinde ondan hayâ ederek eridi. Şimdi onun kadîm ilminin cevherlerinden ve incilerinden onda gizli olan su akmaya başladı. (1)
Bilinsin ki, (Sav) Efendimiz buyururlar ki: “Allah Teâlâ büyük bir beyaz inci
hálk etti; Celâl ve heybetle baktı; hayâdan eridi. Onun yarısı su ve yarısı ateş
oldu. Ondan bir duman hâsıl oldu. Semâvâtı dumandan ve arzı onun köpüğünden hálk eyledi. Şimdi O’nun Arş’ı su üzerinde oldu”.
“Allah Teâlâ”dan kasıt mutlak vücûdun vahdet ya’nî birlik mertebesidir.
“Hálk etmenin” ma'nâsı açığa çıkma ve açığa çıkarmadır.
“Büyük bir beyaz inci”den kasıt insânî hakîkat mertebesi olan ilk akıldır ki,
buna vâhidiyyet ya’nî birliksellik mertebesi de derler.
İlk akla “Celâl ve heybetle bakmasından” kasıt ilk aklın gayrılığın mebde’i
olan rûh mertebesine tenezzülüdür; ve bu tenezzülden hâsıl olan gayrılık perdesi
ile mutlak vücûdun örtülmesidir. Çünkü Cemâl bakışı Hakk’ın vechinin kendi
nûru ile tecellîsidir ki, bunda örtünme yoktur. Celâl bakışı Hakk’ın vechinin gayrılık elbisesi ile örtülmesi olduğundan, tabi'ki bunda örtünme vardır.
Ve gayrılıktan kasıt mutlak olmaklıktan kayıtlı olmaklığa tenezzüldür; ve
mutlak olanın kayıtlıda gizlenmesidir.
“Büyük beyaz incinin hayâdan erimesi” bir olan vücûdu ikilikle kayıtlayarak kendi nefsinde yok hükmünde olduğu anda ona “rahmânî nefes”i ile hâricî
vücût bahşetmesini; ve bu rahmânî nefes ile ona fezâda hâricî vücût bahşedilmesini tâkiben merkezin ateş ve çevresinin soğuma ile su olmasına işarettir. Ve “yedi kat gökler” denilen yedi gezegenimizin bu duman hâlindeki parlak bulutsudan ve Dünyâ’nın da onun yoğunlaşmasından mahlûk olduğu; ve Arş kelimesinin “taht ve dünyâ mülkü” ma‘nâsına geldiği için ve şehâdetsel âlemler de ilâhî
mülklerden bulunduğu için ve bu parlak bulutsunun Arş’ın temeli oluşu yönüyle
ilâhî Arş’ın su üzerinde olduğuna işâret olunur.
Cenâb-ı Şeyh (r.a) ibârelerinde bu hadîs-i şerife işâret buyururlar. Çünkü ilâhî
ilimde sâbit olan insan, yeryüzünün hálk edilmesinden sonra maddesel elbise ile
tahakkuk ederek açığa çıktı; ve Hak Teâlâ hazretleri onu zât cennetinden gayrılık
elbisesi ile hârice çıkardı.
1
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
Ondan sonra karışabilirlik dalı meşrebesine bir oluk akıttı; o sebeple
onun düzenini yerleşik kıldı. Ve bu dala “insan” ismini verdi. Ve onu tasvir
edip kulağını ve gözünü açtı. Ve büyük âlemde olan her şeyin tertîbini onda
muhkem kıldı ve onu idâreci kıldı. Ve onu her bir şeyin ihsânının açığa çıkmasına vâkıf etti. Ve onu karar eyledi. Ve onun akıl semâsını ayırdıktan ve
yardıktan sonra bitiştirdi. Ve kendi vücûdunu var ettiklerinde beyân eyledi.
Şimdi onu açığa çıkardı. Ve en gizli olan şey sebebiyle onu kendi sırrından
perdeledi ve örttü. Dikkâtle inceleyen ve iyi düşünen kimse için onda apaçık
hikmet vardır. (2)
Bilinsin ki, güneş sistemimizin oluşumunun uzun devirler içinde geçirdiği
değişimler neticesinde olduğu ve bu sistemin bir parçası olan yeryüzünün bugünkü hâle gelmesinin de yine değişimler ile olduğu ve üzerindeki bitkiler ve
hayvanlar ve insanın silsile ile birdiğerinden şûbelenerek var olduğu eski ve yeni
bilim adamları tarafından açık delîller ile beyân olunmuştur.
Beşerin bu şekilde var olduğuna inanmak Kur’ân’ın hükümlerine aykırı değildir. Tefsîrcilerin ve âlimlerin arasında bu husûsta olan ihtilâflar muhtelif anlayışların Kur’ân’ın sözlerinden çıkardıkları muhtelif ma'nâlardan ibârettir. Bundan dolayı bu ihtilâflar anlayışa âit bir mes’eledir. Yoksa Kur’ân-ı Kerîm’de aslâ
ihtilâf yoktur. Nitekim buyurulur:
“Ve lev kâne min indi gayrillâhi le vecedû fîhihtilâfen kesîrâ” ya’nî “Ve
eğer Allah'tan başkasının indinden olsaydı, onun içinde mutlaka pekçok ihtilâf bulurlardı” (Nisâ, 4/82).
Bilakis Kur’ân âyetleri bilim adamlarının incelemelerini te’yîd buyurmaktadır. Bu konudaki îzâhlar hakîrâne tarafından Fusûsu’l-Hikem Şerhi’ne yazılan
“Önsöz”de “Âdem’in hálk edilişi” bahsinde bir nebze verilmiştir.
Hiç şüphe yoktur ki, her gün görüldüğü şekilde yeryüzünün sâkinleri yeryüzünün cevherinden çıkmakta ve yine yeryüzünde çözülüp dağılmaktadırlar. Bitki
olsun, hayvan ve hayvanın bir türü olan insan olsun, hepsi bir takım haller ve
şartlar çerçevesinde unsurların ve elementlerin birdiğeriyle karışmasından var
olurlar. Bu karışım neticesinde var olan şeye “mizâc” derler. Ma’denler ve bitkiler
ve hayvanlar arasındaki bu karışımlar ve uyuşmalar peyderpey bir ağacın dalları
gibi silsile ile aktığından cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a) bu değişimlere ve akışa “Ondan sonra karışabilirlik dalı meşrebesine bir oluk akıttı” ibâresiyle işaret buyurdu.
Ve işte bu sebeple onu en güzel sûret üzere tesviye edip değişim dalları neticesinde peydâ olan bu dala “insan" ismini verdi. Ve bu insâni dal, ma’den ve bitki ve ba'zı hayvanât dalı mertebesinde iken, kulağa ve göze sâhip olmadığı halde,
2
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
hayvânî dalın en mükemmeli olmak üzere onun kulağını ve gözünü cisminin en
uygun olan mahallerinde açtı.
Ve insan varlık ağacının meyvesi olduğundan bir meyvede, nasıl ki kendinin
bittiği ağaçta olan sûretlerin ve özelliklerin benzeri mevcût ise, Hak Teâlâ insanın
bittiği büyük âlemde mevcût olan her bir şeyin benzerini insan vücûduna koydu;
ve onu idâreci kıldı.
Ya'nî ona öyle bir bakış ihsân eyledi ki, o bakış ile kendi âkıbetini ve muhitinde olan eşyânın âkıbetlerini görür. Ve onu rahmânî tecellîleri ile âlemin zâhirinin tamâmına olan ihsanına vâkıf kıldı. Çünkü insan türünden açığa çıkan bu
kadar keşifler onun eşyânın esâslarına vâkıf olmasındandır. Vâkıf olması ilerledikçe keşifler de ilerleyerek yenilenir.
“Ve insanı karar eyledi.” Ya'nî zâhiri ve bâtıni duyularını yerli yerine koymak sûretiyle insânî mertebede kararladı. Ve insanın bütün zâhiri ve bâtıni kuvvetlerini birdîğerinden şakk edip ayırdıktan sonra daha fâziletli oluşu dolayısıyla
hepsinin üstünde olan akıl kuvvetini bu kuvvetlere bitiştirdi. Çünkü bütün kuvvetlerde tasarruf edici olan akıldır. Nitekim âlemin kuvvetlerinde tasarruf edici
olan da akl-ı kül ya’nî bütünsel akıldır. Ve âlemde küllî akıl ve insanda cüz'i akıl
“semâ”; ve diğer tasarruf edilen kuvvetler “yeryüzü” mesâbesindedir.
“E ve lem yerellezîne keferû ennes semâvâti vel arda kânetâ retkan fe fetaknâhüma” ya’nî “İnkâr edenler, semâların ve yerin bitişik olduğunu görmediler mi? Sonra Biz, o ikisini ayırdık” (Enbiyâ, 21/30) âyet-i kerîmesinde “ratk
ya’nî bitişik”in “fetk ya’nî ayırmak”tan evvel söylenmesi bu beyâna aykırı değildir. Çünkü bu “ratk" ve “fetk” âlemin sûreti hakkındadır. Hz. Şeyh (ra) efendimizin “fetk ya’nî ayırma”dan sonra “ratk ya’nî bitiştirme”yi beyân buyurmaları
âlemin ve Âdem’in ma’nâsı hakkındadır. Çünkü bu süregelen sûretler
ma’nâlarından dolayı açığa çıkmışlardır. Bundan dolayı ma’nâlar “semâ" ve
sûretler ise “yeryüzü” mesâbesindedir. Sûretlerin var olduktan sonra bağlandıkları ma'nâlara bir esâs ve kâideye dayanmaksızın bitişmeleri vardır. Bu bitişme
ise “ayrılma”dan sonra olan “bitişme” ve “yarılmalar”dır.
“Ve Hak Teâlâ vücûdunu var ettiklerinde beyân eyledi.”
Çünkü Hakk’ın vücûdu sonsuz latîfin en latîfidir ve latîf oluşunun kemâlinden dolayı en gizlidir; idrâki mümkün değildir. Bu latîf vücûd kesîf olmadıkça
idrak edilmez. Ve kesîf vücûd latîf vücûdun izâfelerinden olduğundan var edilmişler âlemine “izâfî vücûd” demişlerdir. Bu izâfî vücûd latîf olan hakîki vücûdun işâretleri ve alâmetleri ve delîlidir. Fakat hakîkî vücûd insandan açığa çıktığı kadar hiç bir görünme yerinden açığa çıkmadı. Çünkü Âdem’i kendi sûreti,
3
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
ya‘nî sıfatları, üzerine hálk etti. Bundan dolayı toplayıcı varlık olan Âdem’de
kendi vücûdunu en âşikâr ve en zâhir kıldı.
“Şimdi onu açığa çıkardı. Ve en gizli olan şey sebebiyle onu kendi sırrından örttü ve perdeledi.”
Ya‘nî insan hakîkî vücûtta gizli iken onun ilâhî ilimde sâbit olan sûretine ve
hakikatine, o hakîkî vücûd kendi latîf vücûdunu kesîf kılmak sûretiyle bir elbise
giydirerek onu açığa çıkardı.
Ve kendi hakîkatinin gizliliği sebebiyle rubûbiyyet ya’nî Rabb olmaklık sırrından örttü; ya‘nî Âdem’in en açık bir şekilde görülen kesîf taayyünü, rubûbiyyet sırrından ibâret olan kendi hakikatine perde oldu. Ve onu bu insânî kesîf
sûret örttü.
Dikkatle inceleyen ve iyi düşünen Allah’a ârif olanlar için bu açığa çıkarmaklıkta ve gizli olmaklıkta apaçık hikmet vardır. Çünkü ilâhî işler âlemin ve
Âdem’in vücûdu ile tahakkuk eder. Ondan önce ma‘nâ mertebesindedir. Ma‘nâ
ise tahakkuk için sûret ister; ve sûret zâhir ve ma‘nâ ise o sûrette örtülüdür.
Daha sonra ona iktidâr hazretinden tecellî eyledi. Şimdi ona üstün geldi.
Heybet ateşinden kaçarak acele koştu. Böyle olunca onu kattı ve kahretti. Ve
onun şuuru olmaksızın onu yemyeşil denize bir daldırış daldırdı. Şimdi ilâhî
kudret işe giriştiğinde onun beşeresi karışık oldu. (3)
Ya‘nî insanın ma'nâsı sûretine bağlandıktan sonra “e lestü birabbiküm”
ya’nî “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” (A'râf, 7/12) hitâbıyla onun ma'nâsına
ve rûhuna iktidâr hazretinden tecellî eyledi. Çünkü Rab iktidâr sâhibi ve kendisine muhtâc olunandır. Ve kul âciz ve muhtâcdır.
Bu kudreti idrâk edince onun karşısında mağlûp oldu; ve içine heybet ateşi
düştü. Ondan kurtulmak için acele koştu. Fakat “eynel meferr” ya’nî “kaçacak
yer nerede?” (Kıyâmet, 75/10). İlâhî kudret pençesinden kaçıp kurtulacak bir sığınak olmadığından, Hak Teâlâ hazretleri “Ben onun işiten kulağı, gören gözü,
tutan eli, yürüyen ayağı ve konuşan dili olurum……” hadîs-i şerîfinde işâret
buyrulduğu üzere onun izâfî olan kuvvetlerini hakîkî kuvvetlerine kattı. Ve onun
izâfî ve vehmî olan zâhir ve bâtın kuvvetlerini bu şekilde kahretti.
Ve bu kahır esnâsında şuûru olmaksızın onu yemyeşil denize bir daldırış
daldırdı. “Yemyeşil deniz”den kasıt “rûh mertebesi”dir. Çünkü “lâ ilâhe illlallah”
gayrılığın kaldırılması ve “Muhammedü’r-resûlullah” gayrılığın ispâtıdır. Ve
mutlak vücûdun gayrılık bağıntısıyla açığa çıkması rûh mertebesinden başlar. Ve
4
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
vücûd arşının istikrârı bu iki nûrânî satır ile olmuştur. “Lâ ilâhe illallah” satırı
bembeyaz nûr ve “Muhammedü’r-resûlullah” satırı yemyeşil nûrdur.
Hz. Şeyh “yemyeşil nûr”a burada “yemyeşil deniz” ta‘bîr etmişlerdir. Ya'nî
insan şehâdet âleminde vücûda âit kesîfliği ile gezdiği ve yediği içtiği halde, Hak
Sübhânehû ve Tealâ onun bu madde beden vücûdunu rûha tebdîl edilmiş kıldı.
Ve bu değişim onun şuûru olmaksızın gerçekleşti.
Bir halde ki, sûreti yine şehâdet mertebesinde sâbit olarak bir taraftan
etrâfında bulunan kimseler ile sohbet etti; ve diğer taraftan rûhlar âleminde olanlar ile münâsebette bulundu. Bundan dolayı ilâhî kudret onu istilâ etmeye giriştiğinde onun beşeresi, ya‘nî vücûdunun zâhiri ve cismi, rûhu ile karışık oldu. Ve
onda hem rûha âit eserler ve hem de cisme âit eserler açığa çıktı. “Yevme tubeddelül ardu gayrel ardı ves semâvâtu ve berezû lillâhil vâhidil kahhâr” ya’nî “O
gün yeryüzü ve semâlar, başka bir hale döndürülür. Ve onlar, Vâhid ve Kahhâr
olan Allah'ın huzûruna çıkmış olurlar” (İbrâhım, 14/48) âyet-i kerîmesinde bu
hakikate işaret buyrulur. Çünkü bu hâl kıyâmet türlerinden bir türdür.
Daha sonra ona dâimilikten açtı. Şimdi bu sebeple onun ömrünü tahakkuk
ettirdi. Ve onun katkısı olmaksızın ve onu bir emir sınırlamaksızın ona ebedî
hayât örtüsünü giydirdi. Ve meleklere karşı onun makâmını yükseltti. Ve
onun özrünü apaçık kıldı. Şimdi ona isimler ile yardım ettiği ve onu aydınlattığı zaman secde ile bîat etmeyi emretti. Ve onu cisimler arzında halîfe kıldı.
Bundan dolayı onu te’yîd etti ve ona yardım etti. (4)
Ya'nî Hak Teâlâ hazretleri insanı ilâhî kudreti ile istilâ buyurduktan sonra
ona dâimilik perdesini açtı. Çünkü bu perdenin keşfi ilâhî kudretin istilâsının
netîcesidir. Şimdi bu dâimilik perdesinin keşfi ile onun ömrünü tahakkuk ettirdi.
Bilinsin ki, bütünsellik i‘tibârı ile insanın üç tür ömrü vardır:
Birisi; zât mertebesinden şehâdet mertebesine kadar olan ömrü.
İkincisi; şehâdet mertebesinden âhiret mertebesine kadar olan ömrü.
Ve üçüncüsü; âhiret ömrüdür.
Cüz’i oluşluk i‘tibârı ile bu mertebelerin her bir yurdunda bir çok ömürleri
vardır. Örneğin şehâdet mertebesinde ilk önce basit, daha sonra birleşik, daha
sonra ma’den, daha sonra bitki, daha sonra hayvan, daha sonra nutfe, daha sonra
anne rahmi yurtlarında bir çok ömürler sürer. Diğer iki mertebe de böyledir.
Hz. Şeyh’in (ra) burada “ömür” kelimesinden yüce kasıtları beyânın akışına
bakılarak uhrevî ömürdür. Çünkü ilâhî kudretin istîlâsı ile insanın kıyâmeti ko-
5
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
pup ona dâimilik perdesi açılınca, o artık âlemlerin Rabb’inin civârında şen ve
sevinçli olur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de işaret buyrulur:
“Fî mak’adi sıdkın inde melîkin muktedir“ ya’nî “Kudret Sahibi Melîk'in
huzurunda, sâdıklar makamındadır” (Kamer, 54/55).
Bu, hâs cennettir; ve kâmillerin makâmıdır. Ve her kim bu cennetin içinde bulunursa, mutlak lezzet ve râhat içindedir. Hakîkat ehli buna “ebedî hayât” ta'bîr
ederler. Nitekim cenâb-ı Şeyh (ra) devâmındaki cümlede:
“Onun katkısı olmaksızın ve onu bir husûs sınırlamaksızın ona ebedî
hayât örtüsünü giydirdi” buyururlar. Çünkü bu mertebede bütün bağıntılar
kalkmış olduğundan katan ve katılan ve katkı bağıntıları yoktur. Ve insân-ı kâmili emirlerden bir emir de sınırlamaz. Çünkü mutlaklık mertebesine ulaşmıştır.
Sınırlama ise kayıtlamaktır. Ve “mutlak” “kayıtlı”nın zıttı olduğundan bir mahalde bir arada olmazlar. Ve kâmilin dışında olan mü’minler ise henüz bağıntı ve
kayıt ve sınırlama içindedirler. Nitekim Azîz Nesefî hazretleri şöyle buyururlar:
“Çünkü bu hâs cennet içinde değildirler. Onlar cennet derecelerinin diğer
mertebelerindedirler. Bu derecelerde olanlar mutlak lezzet ve râhat içinde olmazlar. Ve mutlak elem ve zahmet içinde de olmazlar. Cehennemden geçmişler
ve cennet derecelerden bir dereceye ulaşmışlardır. Bu yönden lezzet ve râhat
içindedirler. Ve fakat Zü’l-Celâl Hazretlerinin yakınlığından mahrûmdurlar. Ve
âlemlerin Rabb’i Hazret’inden nasîpsizdirler. Bu yönden ayrılık âteşi içindedirler. Ve ebedlerin ebedi bu ayrılık âteşi içinde kalırlar. Ve bu cennetler noksanların makâmıdır. Eğer azâb ilim noksanlığından olursa asla azâbtan kurtulmazlar. Ve eğer azâb temizlik noksanlığı yönünden olursa günlerin geçmesiyle ile o
azâbtan kurtulurlar.”
Şimdi insân-ı kâmilin ömrünün dâimilik mertebesinde tahakkuku ve bu sebeple bütün isimlere görünme yeri oluşu dolayısıyla Hak Teâlâ hazretleri onun
makâmını yükseltti. Ve melekler: “Yâ Rab sen yeryüzünde bozgunculuk eden
ve kan döken kimseleri nasıl halîfe buyurursun?” dedikleri zaman: “yâ âdemu
enbi’hum bi esmâihim” ya’nî “Ey Âdem! Bunları onlara, isimleriyle haber ver”
(Bakara, 2/33) celîlü’ş-şân hitâbı ile Âdem’in bütün isimlere mazhar oluşunu isbât buyurunca ve bu şekilde özrünü apaçık beyân buyurunca ve ona bütün isimleriyle yardım edince ve “Ve alleme âdemel esmâe kullehâ” ya’nî “Ve Âdem'e,
isimlerinin hepsini öğretti” (Bakara, 2/31) âyet-i kerîmesinde işaret buyrulduğu
üzere onu ilim nûru ile aydınlatınca meleklere Âdem’e secde ve boyun eğme ve
itâat ile bîat etmeyi emretti.
Ve onu cisimler arzında halîfe kıldı. Cenab-ı Şeyh’in (ra) “cisimler arzında
halîfe kıldı” buyurması insân-ı kâmilin yalnız cisimler arzındaki halîfeliğinin
6
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
umûmi olduğuna delîldir. Rûhlar arzındaki halîfeliği umûmi değildir. Çünkü
Âdem'e karşı boyun eğmeye ve itâat etmeye me’mûr olmayan rûhlar da vardır ki,
ona “âlîn melekler” derler. Nitekim: “em künte minel âlîn” ya’nî “Yoksa sen
âlîn meleklerden mi oldun?” (Sâd, 38/75) âyet-i kerîmesinde işâret buyrulur.
İşte Hak Teâlâ hazretleri insân-ı kâmili böylece cisimler arzında bütün isimlerine görünme yeri oluşu ve bu isimler ile tasarruf etmeye kudret vermek sûretiyle
onu halîfelik makâmında te’yîd etti ve ona yardım etti.
Daha sonra ona aklı yardımcı olarak îcâd etti; ve aklı kendine yardımcı etti. Ve ona ağaçtan ateş sûretinde hitâp sırrını hîbe etti. Ve ona mu‘cize olarak
asâ verdi. Bundan dolayı onunla sihirbazların hâtıralarını helâk etti. (5)
Bilinsin ki, genel olarak insanlar iki hâl içindedirler: Birisi, sarhoşluk ve diğeri
ayıklık hâlidir.
Sarhoşluk hâli ya nefisten veyâ rûhtan olur.
Nefsânî hallerden sarhoş olanlar dünyâ ehlidir. Onlar akıldan istifâde edemezler. Nefislerinin hükmü akıllarına gâliptir.
Rûhî hallerden sarhoş olanlar da âhiret ehlidir. Onlar da akıldan istifâde edemezler. Çünkü rûhlarının hükmü akıllarına gâliptir.
Kâmiller bunların dışındadır. Onlar ne dünyâ ile âhiretten ve ne de âhiret ile
dünyâdan perdeli olmazlar. Nefsin hükmünü ve rûhun hükmünü şer'îat hükümlerinın sınırları içerisinde ma‘kûl olarak yerine getirirler. Çünkü onlar hakîmdirler; herşeyi yerli yerine koyarlar. Bundan dolayı onlar akıldan istifâde eden sınıftır.
Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) buna işâretle buyururlar ki:
“Fenâdan sonra bakā mertebesine gelen kâmiller için Hak Teâlâ aklı yardımcı
olarak îcâd buyurdu. Ve cisimler âleminde ilâhî tasarrufları insân-ı kâmil vâsıtası
ile olduğu için onun aklını kendine vezîr ya’nî yardımcı edindi.”
Ondan sonra insân-ı kâmilin cismini Mûsâ’nın ağacına ve onun hayvânî
rûhunu da “ateş”e benzetti ki, bu benzetmede bir çok benzetme yönleri vardır.
Îzâhı uzun olur.
Ve ârif kesîf taayyününün ağacında zâhir olan hayvânî rûhu içinde Hak
Teâlâ hazretlerinin hitâbını işitir. Çünkü Hakk’ın Zât’ı onun hüviyetidir. Ve ona
hak ve bâtılı ayırt edecek bir kudret verdi ki, asâ mesâbesindedir. O asâ ile bâtılı
uzaklaştırır; ve vücûd ikliminde sihirbazlar gibi hayâli sûretler gösteren nefsânî
ve şeytânî hâtıraları helâk eder.
7
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
Daha sonra kısımlanmış mizân indinde onu korkuttu ve sakındırdı. Ve
onun mevâridini onun üzerine dağıtıp ayırarak taksîm etti. Ve ona sınırlanmamış olan ilâhî işâret askerlerini sıraladı. Ve onun hazret kapısı üzerine talihli ve talihsiz olan hâtıraları gönderdi ki, onlardan ba'zıları işâret kaynaklarını kabûl edicidir. Ve onlardan ba‘zıları da kaçınılacak olanlardır. Ve orta yol
üzere olan medînesini ya’nî şehrini ma'mûr kıldı. Ve onu ondan ihrâc etti. Ve
onu melekût sırlarının mütâlâasıyla ganî kıldı. Ve o sebeple onu muhtâc kıldı.
Ve onun için var edilmişlerde tasarrufu mubâh kıldı ki, onunla onu ondan
men’ etti. Ve îman edenle küfreden kimseler arasındaki alışı onun kabzasında
eşit kıldı. Ve bu kabza üzerinde açığa çıkardı. Ve onu kararladı. Ve onun mülkünde geçmek için bir köprü tâyin etti. Şimdi onu geçen kimseye ne mutlu! (6)
Hz. Şeyh (ra) yukarıda “Onun akıl semâsını ayırdıktan ve yardıktan sonra
bitiştirdi” buyurmuş idi. Şimdi de “Ves semâe refeahâ ve vedaal mîzân. Ellâ
tatgav fîl mîzân. Ve ekîmul vezne bil kıstı ve lâ tuhsırûl mîzân” ya’nî “Ve
semâyı yükseltti ve mîzânı koydu. Mîzânda haddi aşmayın. Ve ölçüyü adâletle
yapın ve mîzânı eksiltmeyin” (Rahmân, 55/7-9) âyet-i kerîmelerine işâretle “kısımlanmış mîzân indinde halîfeyi korkuttu ve sakındırdı” buyurur.
Çünkü akıl insan bedeninde vehim verici kuvvetten daha fazla bütün kuvvetler üzerine hâkimdir; ve bütün kuvvetleri idâre edici olan akıldır. İnsan kuvvetlerini aklın hükmü ile kullandığı takdîrde fiilleri ve hareketleri kendi muhîti için
faydalı olur. Nitekim (Sav.) Efendimiz: “Mü’min menfaattir” buyururlar.
Ve bütün kuvvetlerini aklın hükmü ile kullanan ancak insân-ı kâmildir. Çünkü onun vehim verici kuvveti aklına boyun eğmiş ve “şeytanımı islâm ettim”
hadîs-i şerifinin sırrı halîfe olan insân-ı kâmilde ortaya çıkmıştır.
Noksan insanın vehim verici kuvveti ise aklına hâkim olduğundan kısımlanmış mîzân indinde azgınlık ve hüsrân içindedir. Çünkü vehim verici kuvvet
varı yok ve yoku da var gösterir. Bu ise kısımlanmış mîzân indinde azgınlık ve
hüsrândır. Hak Teâlâ hazretleri insân-ı kâmilde dahi vehim verici kuvvetin varlığı dolayısıyla onu kısımlanmış mîzân indinde: “Ellâ tatgav fîl mîzân. Ve ekîmul
vezne bil kıstı ve lâ tuhsırûl mîzân” ya’nî “Mîzânda haddi aşmayın. Ve ölçüyü
adâletle yapın ve mîzânı eksiltmeyin” (Rahmân, 55/8-9) âyet-i kerîmesiyle korkuttu ve sakındırdı.
Ve mîzân gerek kâmil ve gerek noksan için Ahmedî tertemiz şerîatın aynıdır.
Kâmil ile nâkıs arasındaki fark budur ki, kâmil şerîatı içtihât koyucuların içtihâtlarından değil, Kitap ve Sünnet’ten Allâh’ın murâdına ve Resûlullâh'ın murâdına
uygun olarak doğrudan doğruya hakîkat-i muhammediyyeden alır. Noksan ise
içtihât koyucuların içtihâtlarına tâbi’dir. Ve şerîat bütün kuvvetlerin vazîfelerini
8
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
taksîm etmiştir. Akıl bu kısımlanmış mîzâna riâyet etmez ve vehim verici kuvvete tâbi’ olursa vücût memleketi bozuk ve harâp olur.
“Onun mevâridini onun üzerine dağıtıp ayırarak taksîm etti.”
İnsanın “mevârid”i “on duyu” dedikleri zâhir ve bâtın duyularıdır. Hak
Teâlâ hazretleri onun “mevrid”leri olan bu “on duyu”yu vücûdunun üzerine dağıtmak sûretiyle taksîm etti. Görme mevzi’ bir yerinde; ve işitme mevzi’ diğer bir
mahallinde; ve koklama mevzi’ de başka bir tarafındadır. Diğer duyularının yerleri de böylece muhtelif mevzi’lere taksîm edilmiştir.
“Ve ona sınırlanmamış olan ilâhî işâret askerlerini sıraladı.”
Gerek zâhir duyular ile algılanan ve gerek bâtın duyular ile idrâk edilen
sûretlerin hepsi ilâhî işâret ve âyetlerdendir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de:
“inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn” ya’nî “Muhakkak ki;
bunda tefekkür eden kavim için elbette âyetler (işâretler) vardır” (Ra’d, 13/3)
“inne fî zâlike le âyâtin li kavmin ya’kılûn” ya’nî “Muhakkak ki; bunda
akıl eden kavim için elbette âyetler (işâretler) vardır” (Ra’d, 13/3) ve
“inne fî zâlike le âyâtin li ulîn nuhâ” ya’nî “İşte bunda nehiy sahipleri için
mutlaka âyetler (işâretler) vardır” (Tâ-hâ, 20/128) buyrulur.
Bu ilâhî işâretleri kemâliyle ancak insân-ı kâmil anlar. Çünkü her şeyin
hakîkatlerini müşâhede eder. Bunlar noksan insâna oyun gelir. Nitekim: “Ey
Allâh’ım oyun ve eğlenceden ibâret olan eşyâdan bizi uzaklaştır. Ve bize eşyânın hakîki mâhiyetini göster” buyrulmuştur.
Ve sıfatların görünme yerleri ve ilâhî isimlerden ibâret olan bu işâretler ilâhî
askerler olup “külle yevmin hüve fî şe’nin” ya’nî “O her an bir iştedir”
(Rahmân, 55/29) gereğince onların ne başlangıcı ve ne de bitişi vardır. Nitekim
buyrulur: “ve mâ ya’lemu cunûde rabbike illâ hüve” ya’nî “Ve Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez” (Müddessir, 74/31). Bu i‘tibâr ile ilâhî işâret
askerleri sınırsızdır. Cenâb-ı Hak halîfenin zâhir ve bâtın duyularına bu ilâhî
işâret askerlerini sıralamıştır. Bu işâretler gereğince Zâhir ismi ile Bâtın isminin
hükmünü verir.
“Ve onun hazret kapısı üzerine talihli ve talihsiz olan hâtıraları gönderdi.”
9
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
İnsan kalbinde heyecan yapan şey dört mertebe üzerinedir: Eğer çabuk gelip
giderse “hâcis ya’nî endişe” derler. Ve eğer biraz kalırsa “vâcis ya’nî vesvese”
derler. Ve eğer şiddet ve kuvvet ile gelip yerleşirse “hâtır” ve ‘'hâtıra” derler. Ve
kalbte yerleşmiş olarak devam ederse “fikir” derler. Ve dışarıdan gelene de
“vârid ya’nî ulaşan” derler. Ve vâridin mevridleri yukarıda bahsedildiği üzere
zâhir ve bâtın duyulardır. Bu hâtıraların ba‘zısı talihli ve ba'zısı talihsizdir.
Bu hâtıralar zâhir ve bâtın duyulara dâhil olmadan önce halîfenin kapısı olan
ve ilâhî huzûrda hâzır bulunan kalbine gelir. Mîzâna uygun olan kabûl ile zâhir
ve bâtın duyuların yerlerine ulaştırılır. Uygun olmayanlar o yerlere ulaştırılmazsızın kaldırılır.
“Ve orta yol üzere olan medînesini ya’nî şehrini ma‘mûr kıldı.”
Medîne”den kasıt “şehâdet âlemi”dir. Ve şehâdet âlemi iniş ve çıkış mertebelerinin kesişme noktası olması i'tibârı ile “orta yol”da olan bir medînedir. Ve
şehâdet âlemi medînesinin ma‘mûr olması Hakk’ın halîfesinin vücûduyladır.
İnsân-ı kâmil olmaksızın âlemin vücûdu rûhsuz bir cesed hükmündedir. Nitekim
cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) Fusûsu’l Hikem’de Âdemî Fass’da bu ma‘nâyı îzâh buyurmuşlardır. Ve Kur’ân-ı Kerîm’de bu hakikate işâretle buyrulur:
“Ve iz kâle rabbüke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeh“ ya’nî “Ve
Rabbin meleklere: “Muhakkak ki Ben yeryüzünde bir halife kılacağım” demişti” (Bakara, 2/30) ve “Sümme cealnâküm halâife fîl ardı” ya’nî “Sonra sizi
yeryüzünde halîfeler kıldık” (Yûnus, 10/14).
Ve Hakk’ın halîfesi olan insân-ı kâmilin vücûdunun kesilmesi hâlinde âlemin
ma'mûr oluşu harâb oluşa yüz tutar. Nitekim hadîs-i şerifte buyrulur: “Yeryüzünde Allah Allah diyen bulundukça kıyâmet kopmaz.” Ve cenâb-ı Şeyh-i Ekber bu ma‘nâyı da Şît Fassı’nın sonlarında beyân buyurmuşlardır.
“Ve onu ondan ihrâc etti. Ve onu melekût sırlarının mütâlâasıyla ganî kıldı. Ve o sebeple onu muhtâc kıldı.”
Ya‘nî Hak Teâlâ hazretleri halîfeyi bu şehâdet mertebesi medînesinin hükümlerinden ihrâc edip,hakîkat âleminden ibâret olan melekût sırlarının mütâlâasıyla
bu âlemin ahkâmına tâbi olma ihtiyâcından ganî kıldı. Çünkü bu âlem tabîat
hânesidir. Buradan çıkmadıkça hakîkat âlemine gitmek mümkün değildir. Nitekim Hâce Hâfız (ks) buyurur: Beyt:
Tercüme: “Sen ki tabîat hânesinden dışarı çıkamıyorsun; hakikat mahallesi-
ne sefer edebilmen nerede!”
10
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
Şimdi halîfe bu âlemin hükmünden çıkıp melekût sırlarını mütâlaa etmesi sebebiyle “Lâ mevcûde illallah” ve “Lâ fâile illallah” sırrına ve “Vallâhu halakaküm ve mâ ta’melûn” ya’nî “Ve sizi de, yaptığınız şeyleri de Allah hálk etti”
(Sâffât, 37/96) âyet-i kerîmesinin hakîkatine vâkıf olur. Ve kendinin Hakk’ın
kudret elinde bir âlet olduğunu görüp, bilir. Ve bir âlet, nasıl ki bir üstâdın kullanmasına muhtâc ise halîfe de öylece Hakk’ın kullanmasına muhtâc olur. Halk
onu kendi irâdesiyle hareket eder zannederler. Oysa o Hakk’ın irâdesiyle hareket
eder; ve onu çevirip döndüren Hakk’tır. Nitekim âyet-i kerîmede işâret buyrulur:
“Ve tahsebühüm eykâzan ve hüm rukûdun, ve nukallibühüm zâtel yemîni ve
zâteş şimâli” ya’nî “Ve onlar, uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırsın. Ve onları sağa ve sola doğru çeviririz” (Kehf, 18/18).
“Ve onun için var edilmişlerde tasarrufu mubâh kıldı ki, onunla onu ondan men’ etti. Ve îman eden ile küfreden kimse arasındaki alışı onun kabzasında eşit kıldı. Ve bu kabza üzerinde açığa çıkardı.”
Ya’nî Hakk Teâlâ halîfeye aklın düzeni üzere şehâdet mertebesinde tasarrufu
mubâh kıldı. Ve bu tasarruf Zâhir isminin hükümleri altında olur. Ve onun bu
tasarrufu Hakk’ın tasarrufu olduğundan Bâtın isminin hükmüne göre halîfe tasarruftan men’ edilmiştir. Çünkü hakîkatte halîfenin vücûdu yoktur; “lâ mevcûde illallah.”
İlâhî halîfe yeryüzünde ilâhî hazînenin emîni olduğundan Zâhir ve Bâtın isminin tecellîleri âlemin bütün zerrelerine halîfenin kabzasından olur; ve o kabzadan dağıtılır.
Ve îmân ve küfür isimlere âit tecellîlerden ibâret olup, bu her iki işin gerekleri
onların görünme yerleri olan mü’minler ile kâfirlere taksîm olunur. Ve küfür ile
îmânın dağıtılması ve onların görünme yerlerinden küfür ve îmân eserlerinin
açığa çıkışında onların alışı, ya‘nî mü’mine îmânının mükâfâtını ve kâfire küfrünün azâbını ulaştırma husûsu halîfenin kabzasında eşittir. Çünkü mükâfât ve
azâp bu görünme yerlerinin hallerinden bir hâldir. Îmân hâlini mükâfât hâli ve
küfür hâlini azâp hâli ta'kîp eder. Bunlar hakîkatte o görünme yerlerinin sâbit
ayn’larının hallerinden bir hâl ve önceki hâllerini ta'kîp eden sonraki hâlleridir.
Bir i'tibâr ile cezâ ve azâptır; bir i‘tibâr ile de hâldir. Ve isimlerin tecellîleri dolayısıyla görünme yerlerinin hallerinin dağıtılması halîfenin kabzasından eşit olarak
olur. Herkes hakkını eşit seviyeden alır. Hiç bir kimseye hakkından ne fazlası ve
ne de noksanı verilmez.
11
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
“Ve onu kararladı. Ve onun mülkünde geçmek için bir köprü tâyin etti.
Şimdi onu geçen kimseye ne mutlu!”
Ya’nî halîfeyi Hak Teâlâ mülk âleminde ve melekût âleminde mekânlanmış
kıldı, aslâ makâmından sarsılmaz. Ve onun mülkünde, ya'nî vücûdunda, mülk
âleminden melekût âlemine geçmek için bir köprü tâyin etti ki, halîfe Zahir ismi
ile Bâtın isminin gereklerine göre o köprüden her iki tarafa geçiş yapar. Ve aynı
şekilde halîfenin tasarruf kabzasında bulunan mü’minler de onun ma'nevî terbiyesiyle terbiye görüp onun mülkündeki bu köprüden geçerler. Şimdi bu köprüden geçip hakîkat âlemine ulaşan kimselere ne büyük saâdettir!
Daha sonra Hak Sübhânehû temiz kıldığı şey sebebiyle alış kabzasını kirletmeyi murâd eyledi. Şimdi onu kâfirleri ve sâlihleri toplamış olarak bir berzah kıldı. Ve onu terkîb âleminde ve tezkire minberleri üzerinde da’vet edici
olarak yerleştirdi. Ve onu ilâhî ilimler ile te’yîd etti ve onu örttü. Ve zuhûru ile
emrettiği şeyin ifşâ edilmesinden onu yasakladı. Şimdi buyurdu ki: Âlemlerinizde olan göklere, onların emre âmâde olan feleklerine ve denizleri doldurulmuş olan yerlere ve dolu gemilere bakmaz mısınız ki, o dolu gemileri taşıttığı ve i‘mâr ettiği şey indinde varlık denizinde icrâ eyledi. Şimdi o iki ayak
arasında hareket eder ki, ümît ve korkudur. Kadîm San’atkâr onun üzerine
ihâta edici kalemi ile yazdı. Sağ ayakta “Fe men ya’mel miskâle zerretin hayren yereh” ya’nî “Artık kim zerre kadar hayır işlerse onu görür” (Zelzele, 99/7)
ve sol ayak üzerinde de “Ve men ya’mel miskâle zerretin şerren yereh” ya’nî
“Ve kim zerre kadar şerr işlerse onu görür” (Zelzele, 99/8) vardır. Şimdi iki yola hidâyet eden ve basîretini açan zât için tâata girişsin; ve ona taksîm ettiği
rızık üzerine şükretsin. Şimdi onu hem kolay, hem de güç yaptı. Ve defineyi
kazsın ki, onu cismânî duvar ile örttü ve perdeledi. Sonra düşünsün ki, onu
kabre konulduğu esnâda nasıl diriltti. Ve onu neşrettiği vakitte öldürdü. Ve
onu aydınlık kıldığı nûr gaybları elbiselerinin şiddetli karanlığı örtüsüyle gizledi. Ve görünmeyen örünen âyetlerini dost ve düşman üzerine delîl kıldı. (7)
“Alış kabzası”ndan kasıt zamânının eşsizi olan insân- kâmildir ki, “büyük
insan” denilen güneş sistemimizin tamâmının benzeridir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “Allâhullezî halaka seb'a semâvâtin ve minel ardı mislehunn” ya’nî “O
Allah ki, yedi kat gökleri ve yerden de onların benzerini hálk etti” (Talâk,
65/12).
Şimdi Hak hakîkati dolayısıyla âlemin “ayn”ı ve taayyünü dolayısıyla gayrı
olduğu gibi, insân-ı kâmil de böyledir. Nitekim su hakîkatı dolayısıyla buzun aynı ve taayyünü dolayısıyla gayrıdır. Ve bu taayyünler Hakk’ın mutlak vücûdunun tenezzülünden ve isimleri dolayısıyla kayıtlanmasından ortaya çıkmıştır.
12
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
Bundan dolayı bütün zemmedilmişler ile kötü ve fenâ şeyler varlıksal taayyünlere bağlanır.
Her ne kadar “kul küllün min indillâhi” ya’nî “De ki: “Hepsi Allah'ın indindendir” (Nisâ, 4/78), “ve ileyhi yurceul emru küllühu” ya’nî “İşlerin hepsi
O'na döndürülür” (Hûd,11/123) âyet-i kerîmeleri gereğince bütün övgüler ve
yermeler hakikatte Hakk’a dönük ise de, “Mâ esâbeke min hasenetin fe minallâh” ya’nî “Sana iyilikten ne isâbet ederse, işte o Allah'tandır” (Nisâ, 4/79)
âyet-i celilesi gereğince övgülerin Hakk’a; ve “ve mâ esâbeke min seyyietin fe
min nefsike” ya’nî “ve sana kötülükten ne isâbet ederse, o taktirde o, kendi
nefsindendir” (Nisâ, 4/79) âyet-i kerîmesi gereğince de yermelerin kulun kesîf
taayyününe bağlanması lâzımdır. Çünkü vücûdun tenezzülleri neticesinde efendi
ile köle ayrılmıştır. Ve vitr ya’nî tek olan vücûd şef ya’nî çift olmuştur. Ve kuldan
zemmedilmiş şeylerin açığa çıkması Hakk’a nispeten hikmettir; ve kula nispeten
fenâ ve çirkindir. Mesnevî:
Tercüme: “Kazâ olması yönünden ben küfre râzıyım. Bizim çekişmemiz ve
fenâlığımız olması yönünden râzı olucu değilim. Küfür dahi Hâlık’a nispetle
hikmettir. Eğer bize nispet edersen küfür âfettir.”
Şimdi varlıksal taayyünler yeryüzü cinsinden mahlûktur. Ve yeryüzü cinsi
ise temizdir. Nitekim şerîat hükümlerine göre onunla teyemmüm olunur. İnsân-ı
kâmilin taayyünü de bu temiz olan yeryüzü cinsindendir. İnsân-ı kâmil “Allah”
zât isminin görünme yeri olduğundan ve zât ismi ise bütün isimleri toplamış bulunduğundan, Hakk’a âit sıfatlar ile halka âit sıfatlar arasında toplayıcı berzahtır.
Bundan dolayı alış kabzası olan insân-ı kâmilin bu berzah oluşu, Hak Teâlâ’nın
temiz kıldığı şey, ya‘nî yeryüzü, sebebiyle onun kiri demek olur. Çünkü insanın
kesîf taayyününün gereği olan varlıksal sıfatları rûhânî sıfatlarına göre kir ve pas
düzeyindedir.
Ve küfür ile îmânın alış kabzasından dağıtıldığı daha önce îzâh edilmiş idi.
Şimdi mülkündeki köprüden dilediği vakit mülk âlemine ve istediği vakit melekût âlemine geçmeye kādir olan insân-ı kâmili, Hak Teâlâ terkîb âleminde, ya‘nî
unsurlardan terkîb olarak, taayyün etmiş olan ve hitâbı kabûl edici olarak en güzel sûret üzere tesviye edilmiş bulunan insanları tezkire minberleri, ya‘nî akıl ve
fikir minberleri üzerinde, kendi ma'rifeti tarafına da'vet edici olarak yerleştirdi.
Ve akıllı olanları da‘vet husûsundaki çalışması etkili olmak üzere Hak Teâlâ
insân-ı kâmili ilâhî ilimleri ile te’yîd ve takviye etti ki, mübârek kalbine ulaşan bu
ilimler ile akıl ehlini îkâz eder ve inkâr edenleri susturur. Ve Hak Teâlâ beşerî
sûretiyle onun bâtınına olan ilâhî tecellîlerini örttü. Çünkü insân-ı kâmili beşerî
taayyününe bakarak bilmek mümkün değildir. Onun için inkâr edenler (Sav)
13
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
Efendimiz hakkında: “mâli hâzer resûli ye’kulit taâme ve yemşî fîl esvâk”
(Furkân, 25/7) ya‘nî “Bu nasıl Peygamber’dir ki, yemek yer ve sokaklarda gezer!” dediler. Ve cenâb-ı Mevlânâ (ra) efendimiz de Mesnevî-i Şerif’lerinde bu
ma‘nâyı beyânen buyururlar: Mesnevi:
Tercüme: “Nebîler ile eşitlik da‘vâsında bulundular. Evliyâyı da kendileri gibi zannettiler ve dediler ki: İşte onlar da beşer, biz de beşeriz. Biz de, onlar da uyku ve yemek kaydındayız. Onlar körlüklerinden bunu bilmediler ki, arada sonsuz bir fark vardır. Bu yer, hep darlık ve hased olur. Oysa o yer, bütün Ahad
nûru olur. Pâk olanların işini kendinden kıyâs etme. Nitekim arslan ma‘nâsına
gelen ‘şîr’ ile süt ma‘nâsına gelen ‘şîr’ kelimeleri yazılışta birbirlerine benzer.”
“Ve zuhûru ile emrettiği şeyin ifşâ edilmesinden onu men’ etti.”
Hak Teâlâ hazretlerinin zuhûru ile emrettiği şey Hakk’a ma‘rifettir. Nitekim
“Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya'büdûn” ya’nî “Ve Ben, insanları ve cinleri Bana kul olsunlar diye hálk ettim” (Zâriyât, 51/56) buyurur. “Li-ya‘büdûn
ya’nî kul olsunlar”ı “li-ya‘rifûn ya’nî ârif olsunlar” ile tefsîr etmişlerdir. Çünkü
bilinmeyen şeye ibâdet olunmaz.
Ve Hakk’a ma‘rifet, ancak vahdet-i vücûd ya’nî vücûdun birliği sırrının insan
nefsinde ve âfâkta açığa çıkması ile kâmil olur. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “Se nurîhim âyâtinâ fîl âfâki ve fî enfüsihim hattâ yetebeyyene lehüm ennehül hakk” ya’nî “Âyetlerimizi âfâkta ve enfüste onlara göstereceğiz. O'nun
hak olduğu onlara açıkça belli olsun diye” (Fussilet, 41/53) ve “Va’bud rabbeke hattâ ye’tiyekel yakîn” ya’nî “Sana yakîn gelinceye kadar Rabb’ine ibâdet
et!” (Hicr, 15/99).
İnsân-ı kâmil halkı Hakk’a ma‘rifete da’vet edicidir. Çünkü Hak Teâlâ onun
zuhûrunu emretmiştir. Fakat zevka ya’nî bizzât hakîkatini idrâk ederek yaşamaya bağlı olan vahdet-i vücûd sırrının avâma ifşâ edilmesinden men’ etmiştir.
Çünkü vahdet-i vücûd “hakîkat”tir. Bu hakîkatin sözler ile ifşâ edilmesi zayıf
akıllara sâhip olanlar indinde yoldan çıkmaya ve şerîatın devre dışı bırakılmasına
sebep olur. Onun için “Şerîat hakîkatin zâhiri, hakîkat ise şerîatın bâtınıdır”
denilmiştir.
Ve şerîat tevhîde da’vet eder. Çünkü şerîat ikilik üzerine dayalıdır. Çünkü
“tevhîd” “bir kılmak” demektir. Ve tevhîd için “birleyen”in ve “birlenen”in vücûdları ve “birlemek” husûsu gerekir. Bunlar ise kesrettir. Fakat “ittihâd” tevhîd
gibi değildir. Onun ma‘nâsı “bir olmak”tır. Bu makâm tevhîdden daha yüksektir.
Ve bir olmaktan maksad, bakışları kusurlu olan kimselerin zannettikleri gibi
“hulûl ya’nî dâhil olma” değildir. İki vücûdun “birleşmesi” de değildir. Evha-
14
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
düddin Kirmânî (ks) bu ma‘nâyı beyânen bir rubâîlerinde şöyle buyururlar:
Rubâî:
Tercüme: “Bu yolda o kadar yürü ki ikilik kalksın! Eğer sen iki isen seyr-i
sülûkta kalksın! Sen O olmazsın. Fakat sülûkunda çalışırsan bir makâma gelirsin
ki, senliğin kalkar.”
Şimdi bu makâm bir insân-ı kâmilin husûsî terbiyesiyle sülûk ve mücâhedeler
neticesinde sâlikin nefsinde açılan bir hâl ve zevk olduğundan, insân-ı kâmil bu
vahdet-i vücûd sırrının genele ifşâ edilmesinden men’ edilmiştir. Fakat seçkinlere
ifşâ edilmesinden men’ edilmemiştir. Nitekim Ebû Hureyre (ra) buyurur ki:
“(Sav) Efendimiz’denı iki kab ilim aldım. Birini dağıttım. Diğerini boğazımı
keserler korkusuyla sakladım.”
Çünkü ilâhî yasak hikmete dayalıdır. Halkın tahammül edemeyeceği bir şeye
da‘veti haklarında zararlıdır. Onların da’veti eserden eseri yapanadır. Nitekim bu
tarz da‘vete ilişkin olan Kur’ân âyetleri pek çoktur. Hz. Şeyh-i Ekber (ra) bu
da’vete işâret olarak buyururlar ki:
“Âlemlerinizde olan göklere ve onların emre âmâde olan feleklerine bakmaz
mısınız?” Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:
(Ra’d, 13/2)
“Allâhullezî refeas semavâti bi gayri amedin terevnehâ sümmestevâ alel
arşı ve sehhareş şemse vel kamere, küllün yecrî li ecelin müsemmâ, yüdebbirul
emre yufassilül âyâti lealleküm bi likâi rabbiküm tûkınûn”
“Allahü Zül’l-Celâl hazretleri ki, semâvâtı direksiz olarak yükseltti. Daha
sonra Arş’a istivâ etti. Ve güneşi ve ayı emre âmâde kıldı. Hepsi belirlenmiş
bir süreye dönerler ve hareket ederler. İşleri düzenleyip idâre etti ve âyetleri
ayrıntılandırdı. Umulur ki Rabb’inize kavuşmaya îkânımz ola!”
“Ve denizleri doldurulmuş olan yerlere bakmaz mısınız?”
“Yer”lerden kasıt gezegenlerdir. Çünkü her bir gezegen, yörüngeleri kendisini kuşatmış gezegenlerin yeri mesâbesindedir. Ve onu kuşatmış olan gezegenlerin yörüngeleri onun “göğü”dür. Onun için “gök” çoğul olarak söylenir.
Ve yeryüzümüzün dörtte üçü denizlerle çevrilmiş olduğu gibi, her bir gezegende de denizler vardır. Nitekim astronomi bilginleri bir çok tetkiklerde ve görüşlerde bulunmuşlardır. “Bahr-i mescûr” “doldurulmuş deniz” ma‘nâsına gelir.
Çünkü yeryüzünün ve gezegenlerin etrâfı denizler ile doldurulmuştur.
15
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
“Ve dolu gemilere bakmaz mısınız ki, onu taşıttığı ve i‘mâr ettiği şey indinde varlık denizinde icrâ eyledi.”
“Fülk” “gemi ve gemiler” ma'nâsınadır. “Meşhûn" “doldurulmuş ve sevk
edilmiş” ma'nâlarına gelir. “Fülk-i meşhûn” “doldurulmuş veyâ sevk edilmiş
gemiler” mânâsınadır.Nitekim âyet-i kerîmede:“Ve âyetün lehüm ennâ hamelnâ
zürriyyetehüm fîl fülkil meşhûn” (Yâsîn, 36/41) buyrulur. Ya‘nî her birisi doldurulmuş gemi mesâbesinde olan gezegenlere bakmaz mısınız ki, “Ve min
âyâtihî halkus semâvâti vel ardı ve mâ besse fîhimâ min dâbbeh” ya’nî “Gökleri ve yeri hálk etmesi ve orada hareket edenlerden çoğaltıp yayması, O'nun
âyetlerindendir” (Şûrâ, 42/29) ve “Ellâ yescüdû lillâhillezî yuhriculhab’e fîs
semâvâti vel ardı” ya’nî “Nasıl secde etmezler; O Allah ki göklerde ve yerde
saklı olanı çıkarır” (Neml, 27/25) âyet-i kerîmelerinde beyân buyrulduğu şekilde
onun her birini bitkiler ve hayvanlar ile doldurarak vücûd denizinde işlek kıldı.
Bunların hepsi âyetlerden ve âfâkî ya’nî dışa dönük eserlerden olup uyanıklık sâhipleri bu eserler ile te’sîr edicinin vücûduna delîl çıkartırlar. Ve yukarıda
îzâh edilen “Allâhullezî halaka seb'a semâvâtin ve minel ardı mislehunn” ya’nî
“O Allah ki, yedi kat gökleri ve yerden de onların benzerini hálk etti” (Talâk,
65/12) âyet-i kerîmesinin yüce ma‘nâsı gereğince, büyük insan olan güneş sistemimizin benzeri olarak yeryüzünden mahlûk olan küçük insan da bir âlemdir.
Ve fertlerden her bir ferdinin “göğü” aklıdır. Ve onların “emre âmâde olan felek’leri de zâhiri ve bâtıni duyularıdır. Ve herbirinin cisimsel sûreti “yeryüzü”dür. Ve onların “deniz”leri ‘‘kalb”leri olup su gibi akıcı olan türlü hâtıralar ile
doldurulmuştur. Ve her birisi doldurulmuş bir gemi mesâbesinde olup maddî ve
mânevî şeylerle doldurulmuş bir halde vücûd denizinde belirlenmiş zamanlarına
kadar döner ve hareket ederler. Bunların hepsi de âyetler ve enfüsî ya’nî içe dönük eserler olup uyanıklık ehli, varlığından zevkî ya’nî bizzât hakîkatini yaşama
ilmi ile haberdâr oldukları bu eserler ile Te’sîr Edici’nin vücûduna delîl çıkarırlar.
Şimdi doldurulmuş gemi mesâbesinde olan beşer fertlerinden her biri ümît
ve korkudan ibâret olan “iki ayak” arasında hareket eder ki, Kadîm San’atkâr onların isti‘dâd lisânlarıyla gerçekleşen talepleri üzerine bir kısmına ihâta edici ilim
kalemi ile hidâyet ve bir kısmına da dalâlet yazdı. Hidâyet ehli olan sağ taraf
ashâbına “Fe men ya’mel miskâle zerretin hayren yereh” ya’nî “Artık kim zerre
kadar hayır işlerse onu görür” (Zelzele, 99/7) ve dalâlet ehli olan sol taraf
ashâbına da “Ve men ya’mel miskâle zerretin şerren yereh” ya’nî “Ve kim zerre
kadar şerr işlerse onu görür” (Zelzele, 99/8) berâtını verdi.
Kazâ ve kader ve hidâyet ve dalâlet bahislerinin burada ayrıntılı olarak anlatılması uzundur. Kazâ ve kader bahsi Fusûsu’l-Hikem’de Üzeyr Fassı’nda ve
16
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
hidâyet ve dalâlet bahisleri de İsmâil Fass’ı ile Hûd Fassı’nda ayrıntılı olarak anlatılmıştır.
Şimdi “Ve lisânen ve şefeteyn / Ve hedeynâhun necdeyn” (Beled, 90/9-10)
ya'ni “Biz insan için iki göz ve bir lisân ve iki dudak hálk edip ona iki yol göstermedik mi?” âyet-i kerîmesi gereğince zâhiri ve bâtıni duyularına hidâyet ve
dalâlet yollarını gösteren ve bunları ayırt etmek üzere basîretini ve akıl gözünü
açan Hakk’ın zâtı için, insan tâata girişsin; ve onun hakkında kazâ eylediği maddî
ve ma'nevî rızık, ya‘nî tecellîler, üzerine şükretsin; şikâyet etmesin. Çünkü ilâhî
kazâya rızâ lâzımdır. Nitekim hadîs-i kudsîde: “Benim kazâma râzı olmayan
başka bir Rab bulsun” buyrulmuştur.
Şimdi o rızkı bir takım sebep perdeleri arkasında örtmüş olduğu için ve insan
kendi maddî ve ma‘nevî rızkının neden ibâret olduğunu ona ulaşmazdan önce
bilemediği için onu güç yaptı. Ve “Allah bir şeyi istediğinde sebepleri ona göre
hálk eder” hadîs-i şerîfi gereğince takdîr edilen rızık, zannetmediği mahalden
her hâlükârda kendisine geleceği için; ve Hak Teâlâ kulu hakkında murâd ettiği
rızkın sebeplerini de meydana koyacağı için kolay yaptı. Nitekim âyet-i kerîmede
buyrulur: “Yâ büneyye innehâ in tekü miskâle habbetin min hardalin fe tekün
fî sahretin ev fîs semâvâti ev fîl ardı ye’ti bihâllâh” ya’nî “Ey yavrum! Muhakkak ki o, bir hardal tanesi kadar dahi olsa ve o, bir kaya içinde veya göklerde
veya yerde bile olsa, Allah onu getirir” (Lokmân, 31/16). Rızık mâdemki sebepler perdesi arkasında saklıdır, insan sebepleri ortaya getireni müşâhede etmek
sûretiyle sebeplere teşebbüs ederek kendisinde türlü türlü rızıklar gizli olan defineyi kazsın. Çünkü Hak Teâlâ o defîneyi cismânî duvar perdesi arkasına koyarak
örttü. Daha sonra insan kendi nefsine akıl gözü ile bakıp düşünsün ki, yeryüzünden mahlûk ve ma’den türünden olan ve kabir mesâbesinde bulunan cesedine
onun rûhunu ve ma'nâsını bağladığında, o cesedde nasıl hayat ve hareket açığa
çıkardı. Ve onu bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında seyr-i sülûk ettirmek sûretiyle
ilâhî sıfatlar ile donanmış olan rûhî eserlerini ortaya çıkardığı zaman, onun
nefsânî sıfatlar ile kirlenmiş olan hayvânî hayâtını nasıl kesti. Ve onu bu sûretle
öldürdü. Hz. Şeyh-i Ekber (ra)’in bu yüksek beyânları: “Kutilel insânu mâ ekferah / Min eyyi şey’in halakah / Min nutfetin, halakahu fe kadderah / Sümmes
sebîle yesserah / Sümme emâtehu fe akberah / Sümme izâ şâe enşerah” ya’nî
“İnsan kahroldu, o ne kadar çok nankör / (Allah) onu hangi şeyden hálk etti? /
Nutfeden , sonra da ona kader tâyin etti / Sonra yolu ona kolaylaştırdı / Sonra
onu öldürdü, böylece onu kabire koydurdu / Sonra onu dilediği zaman diriltecek” (Abese, 80/17-22) âyet-i kerîmelerinin bâtınî ma’nâlarını tefsirdir.
17
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
“Ve onu aydınlık kıldığı nûr gaybları elbiselerinin şiddetli karanlığı örtüsüyle gizledi.”
“Nûr gaybları elbiseleri”nden kasıt “beşerî taayyün”dür. Çünkü bu taayyünler zâtın nûrunun, onların sûretinde kayıtlanmasından ibârettir. Nitekim “Allâhu
nûrus semâvâti vel ard” ya’nî “Allah, göklerin ve yerin nûru'dur” (Nûr, 24/35)
buyrulur. Bu taayyünlerin her birerleri birer karanlıksal perde ve örtülerdir.
Çünkü nûr latîf ve bu taayyünler kesîftir. Ve kesîf olan şey karanlıksaldır. Ve arkasında olan şeyin perdesi ve örtüsüdür. Ve nûr gayblarının bu taayyün örtülerini ve perdelerini aydınlık kılması, onları izâfî yokluktan çıkarıp izâfî vücût sâhasında açığa çıkarmasından ibârettir.
“Ve görünmeyen ve görünen âyetlerini dost ve düşman üzerine delîl kıldı.”
Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) bu ifâde ile “fe mehavnâ âyetel leyli ve cealnâ âyeten nehâri mubsıraten” (İsrâ, 17/12) ya‘nî, “Biz gecenin âyetini görünmez ettik
ve gündüzün âyetini görünür kıldık” âyet-i kerîmesine işâret buyururlar.
“Gece” görünmeyen âyettir, çünkü karanlıktır; ve karanlıkta eşyânın sûretleri
görünmez. İşin aslında o eşyâ mevcût iken karanlık his bakışı önünde onları görünmez eder. Ve “gündüz” görünen âyettir; çünkü nûrdur. Ve nûr kendi gözüktüğü gibi eşyayı da gösterir. Gece görülmeyen eşyâ, gündüz görülür.
Şimdi burada rûh “gündüz”e ve kesîf taayyün “gece”ye benzetilmiştir. Bunlar görünmeyen ve görünen âyetleridir. Çünkü cesedin karanlık hükümlerinin
üstün gelmesi hâlinde, eşyânın hakîkatleri akıl bakışında görünmez olur. Ve
rûhun nûrânî hükümlerinin üstün gelmesi hâlinde de eşyânın hakîkatleri basîret
gözü önünde açılır. Şimdi cismânî karanlık hükümler, insanı hakîkatlere vâkıf
olmaktan engellediği için, düşman üzerine delîl olan bir görünmez âyettir. Ve
rûhun nûrânî hükümleri hakîkatlere vâkıf olmaya rehber olduğu için dost üzerine delîl olan bir görünen âyettir.
Daha sonra görünmeyen âyeti ara sıra nurlandırıcı kıldı. Ve bunun misâli
her ikisinin kürede karşılığı indinde ay ışığı ile aydınlanmış gecelerdir. (8)
Ya‘nî karanlıksal olduğu için görünmeyen âyet olan kesîf cisim, görünen âyet
olan latîf rûhran aldığı nûr sebebiyle nûrânî olur. Ya‘nî kendisinden rûhun hükümleri ve eserleri gözükür. Ve kendisi de nûr verici bir halde bulunur. Nitekim
ay güneşe karşılık olup ondan ışık alışı yönüyle kendisi nurlandırıcı olur. Ve yeryüzünde tamâmen güneşe karşılığı görülen mahallerde bedir hâlinde olarak arzın o karanlık olan mahallerini aydınlatır; ve o mahallerin geceleri ay ışığı ile aydınlanmış olur.
18
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
Daha sonra bu sırrı, imtihan asâsı ile sırlar taşını darb eden kimsede açığa
çıkardı. Şimdi onu yardı. Şiir:
“Taşa te’sîr eden ağaca bak! Ve perdeler arkasından darb edene bak.”
Tenzih ederim o zât-ı ecell-i a‘lâyı ki, mukaddes ve tertemiz olan hazret-i
insanın vücûduna bu sırları yerleştirdi. Şimdi ne acâîbdir ki, o onun şükrüyle
kıyâmından gâfil oldu. Onu inkâr eden insan helâk olsun! Ve vücûdundan ibret almaktan yüz çeviren ve onu küçük gören kimsenin vay hâline! Ve zillet,
onu zelîl ve küçük gören kimsenin olsun! Artık vaz geçsin de onu inkâr ettiği
gibi ona şükretsin. Sâlih amele diğer kötü amel karıştıran kimselerden olsun.
Bâkî âhiret yurdunda boyunları bükük olarak ümît etme ipinde dizilmiş bulunsun. Ve salât Seyyidimiz Muhammed üzerine ve onun Âl ve ashâbı üzerine
ve tâbi'i ve muâvini üzerine olsun ki, onlar müşehher ma’sûmluk ilmiyle süslenmiş ve bezenmiş olan rabbânî ma’rifetler elbiselerine bürünmüşlerdir. O
ilim meleğin Rabb’ine tesbîh eylediği ve zikrettiği şeydir. Ve inâyet ehli hazret
tatlılıkları hakkında perhîz eyledi. (9)
Ya‘nî en güzel sûret üzere mahlûk olup kendisine yukarıda bahsedilen ilâhî
sırlar konulmuş bulunan insanların içinde “sırlar taşı”na, ya'nî kalbe, imtihan
asâsı ile, ya'ni bu beşerî taayyünün hükümlerine muhâlef ederek mücâhede asâsı
ile, darb eden kimselerin nefsinde, o sırlar taşını yarmak sûretiyle bu sırları açığa
çıkardı. Katı olan kalb “Sümme kaset kulûbüküm min ba’di zâlike fe hiye kel
hicâreti ev eşeddu kasveten” ya’nî “Sonra, bunun arkasından kalpleriniz katılaştı, öyle ki taş gibi hattâ daha da katı oldu.” (Bakara, 2/74) âyet-i kerîmesinde
“taş”a benzetilmiş olduğundan cenâb-ı Şeyh (ra) “sırlar taş"ı ile katı kalbi kasteder. Ve Hak yolundaki çalışma ve mücâhedeyi o taş üzerine asâ ile darb etmeye
benzetir. Kendisinde su menba‘ı olan taşın yarılması hâlinde ondan nasıl su çıkarsa, kalpte bulunan sırlar suları da bu darb neticesinde öylece açığa çıkar. Katı
kalbe “sırlar taş”ı buyrulması, onun mücâhede asâsı ile yarılması hâlinde, âfâktaki ya’nî dışarıdaki seçkin kıymetli taşlara karşılık, bir takım havâs ve sırların
açılmasından dolayıdır. Nitekim bu kitâbın on yedinci bölümünde bu taşların
seçkinleri beyan buyrulmuştur.
“Taşa te’sîr eden ağaca bak! Ve perdelerin arkasından darb edene bak!”
Ya‘nî âyet-i kerîmede bildiriliği üzere katılıkta taştan daha katı olan şu kalbe
te’sîr eden ve ağaç gibi yumuşak olan mücâhede amellerine bak! Ve “Vallâhu
halakaküm ve mâ ta’melûn” ya’nî “Ve sizi de, yaptığınız şeyleri de Allah hálk
etti” (Saffât, 37/96) âyet-i kerîmesinde işâret buyrulduğu üzere kulun kesîf taayyün perdesi arkasından o mücâhede amelleri asâsını darb eden Hakk’ı müşâhede
et! Ve “Bunu kendim yaptım; ve bu lütfa nâil olmak kendi çalışmam ile gerçekleş-
19
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
ti” deme! “ve mâ tevfîkî illâ billâh” ya’nî “benim başarım ancak Allah iledir”
(Hûd, 11/88) de! Ve bunun ilâhî fazîlet ve rabbânî inâyet olduğunu yakînen bil!
Şimdi cenâb-ı Şeyh (ra) insân-ı kâmil olup gark olduğu ilâhî zâhir ve bâtın
ni’metlere şükrü içinde barındırıcı olarak hakîkî Ni’met Verici’yi tesbîh ve tenzîh
ederek buyururlar ki:
“Tenzîh ederim o zât-ı eceli ü a'lâyı ki, mukaddes ve tertemiz olan hazret-i
insanın vücûduna bu sırları yerleştirdi.”
Yukarıda geçen bahislerden anlaşılacağı üzere insan nefsânî sıfatların kirlerinden pâk ve mukaddes olmadıkça onun vücûduna ilâhî sırlar verilmez. Çünkü
bu sırlar ilâhî emânettir. Emânet ise emîn olanlara verilir. Hz. Şeyh ni’metlere şükür için kendi üzerlerine düşen olan tesbîh vazîfesini yerine getirdikten sonra
gaflette olan insanın hâlini acâip bularak buyururlar ki:
“Ne acâiptir ki, o onun şükrüyle kıyâmdan gâfil oldu. Onu inkâr eden insan helâk olsun!”
Ya‘nî insanın emâneti taşıyıcılık ehliyetinin şükrüyle kâim olması lâzım gelirken bundan gaflet etmesi acâip bir şeydir.
Şükrün kemâli, insanın bütün a‘zâ ve organlarını Allah indinden onlara verilen vazîfeler dâiresinde kullanmasıdır. Ve vazîfeler şer'îat hükümlerinin sınırlarından ibârettir ki, faydası insanın kendi nefsine âittir. Onu aşıp geçen kimse nefsine zulmeder ve nefsini helâk eder. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “ve men
yeteadde hudûdallâhi fe kad zaleme nefseh” ya’nî “Ve kim Allah'ın hudutlarını aşarsa, o taktirde kendi nefsine zulmetmiş olur” (Talâk, 65/1). Cenâb-ı Şeyh-i
Ekber (ra) bu ni‘metin şükrünü yerine getirmeyen insanı azarlayarak âyet-i
kerîmeden alıntı ile “Kutilel insânu mâ ekferah” ya’nî “İnsan kahroldu, o ne
kadar çok nankör” (Abese, 80/17) buyururlar. Ya'nî rûhî kemâlâtını nefsânî noksanlık kirleri örten ve onu fiilen inkâr eden insan helâk olsun, demektir. Ve yine
buyururlar ki:
“Vücûdundan ibret almaktan yüz çeviren ve onu küçük gören kimsenin
vay haline! Ve zillet onu zelîl ve küçük gören kimsenin olsun!”
Ya‘nî “Allah Âdem’i sûreti üzere hálk etti” gereğince insan kendi vücûdunda olan hayat, ilim, sem‘, basar, irâde, kudret, kelâm ve tekvin sıfatlarından; ve
her an zâhiren ve bâtınen vücûduna olan Hakk’ın aralıksız tecellîlerinden ibret
almaktan yüz çevirir. Ve tecellîlere görünme yeri olan vücûdunu hakîr ve yok şey
görürse böyle insana yazıklar olsun! Ve Hakk’ın, kulun zannına göre tecellî edici
20
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
oluşu yönüyle, zillet kendi vücûdunu zelîl ve küçük zanneden ve böyle inanan
kimseye mahsûstur, demek olur.
Hz. Şeyh-i Ekber’in bu îbâreleri bedduâ değil, belki azarlama yoluyla hakikati beyandan ibarettir. Çünkü nebîler ve onların vârisleri olan evliyâ Allâh’ın kullarına bedduâ etmezler. Onların bedduâ şeklindeki ifâdelerinin arkasında çok çok
hayır vardır. Nitekim Nûh (as)’ın: “rabbi lâ tezer alel ardı minel kâfirîne
deyyârâ” ya’nî “Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dolaşan bir kimse bırakma”
(Nûh, 71/26) suretindeki olan bedduâsının hayır duâdan başka bir şey olmadığını cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) Fusûsu’l Hikem'de Nûh Fassı’nda îzâh buyururlar.
Burada ayrıntılı olarak anlatılması uzundur. Cenab-ı Şeyh-i Ekber daha sonra nasihate başlayıp buyururlar ki:
“Artık vazgeçsin de, onu inkâr ettiği gibi ona şükretsin. Sâlih amele, diğer
kötü amel karıştıran kimselerden olsun. Bâkî âhiret yurdunda boyunları bükük olarak ümît etme ipinde dizilmiş bulunsun.”
Ya‘nî insan artık bu gafletten ve gafletin verdiği bozuk zanlardan vazgeçsin
de, a‘zâ ve organlarını nefsânî hükümlere mağlûp kılmak sûretiyle ilâhî
ni’metleri fiilen inkâr ettiği gibi, o a‘zâ ve organlarını şerîat ölçüsüne tatbîk ederek kullanmak sûretiyle o ni'metlere fiilen şükretsin! Böyle yapan kimse “Ve
âharûna’terefû bi zunûbihim haletû amelen sâlihan ve âhare seyyien, asâllâhu
en yetûbe aleyhim” ya’nî “Ve diğerleri, günahlarını i’tirâf ettiler. Sâlih ameli,
diğer kötü (amel)le karıştırdılar. Umulur ki; Allah, onların tövbelerini kabûl
eder” (Tevbe, 9/102) âyet-i kerîmesi gereğince iyi amele diğer kötü amel karıştıran kimselerden olur.
Bâkî âhiret yurdunda “boyunları bükük olarak ümît etmek” ipinde dizilmiş
bulunanlardan olur. “Boyunları bükük olarak ümît etme” ibâresiyle Hz. Şeyh (ra)
iki âyet-i kerîmeye işâret buyururlar. “Asâllâhu en yetûbe aleyhim” ya’nî “Umulur ki; Allah, onların tövbelerini kabûl eder” (Tevbe, 9/102) ve diğeri “ve küllün etevhu dâhırîn” ya’nî “ve hepsi boyunları bükük olarak O’na geldiler”
(Neml, 27/87) âyet-i kerîmesidir. Çünkü insan iyi ameline karşılık mükâfâtı ümît
eder ve kötü ameline karşılık da azâplandırılmaktan korkar. Birisi hidâyete ve
diğeri dalâlete bağlanır. Nitekim insanın ümît ve korkudan ibâret olan “iki ayak”
arasında hareket ettiği yukarıda îzâh edilmiş idi.
Şimdi iyi ameline kötü amel karıştıran kimse, ilâhi huzûrda hor ve zelîl olarak kâimdir. “Asâllâhu en yetûbe aleyhim” ya’nî “Umulur ki; Allah, onların
tövbelerini kabûl eder” (Tevbe, 9/102) âyet-i kerîmesi gereğince belki Hak Teâlâ
hazretleri hakkımda kötü amelimin cezâsından vazgeçer, diye ümît içindedir.
21
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
“Ve men ya’mel miskâle zerretin şerren yereh” ya’nî “Ve kim zerre kadar şerr
işlerse onu görür” (Zelzele, 99/8) âyet-i kerîmesi gereğince de belki hakkımda
cezâ ile hükmedilir, diye korkar. Ve böyle olan kimselerin hâli “ve küllün etevhu
dâhırîn” ya’nî “ve hepsi boyunları bükük olarak O’na geldiler” (Neml, 27/87)
âyet-i kerîmesine tamâmen uygundur. Zelîl bir şekilde boyunlarını büküp haklarındaki hükmü bekleyici olurlar. Bu hal bir mahkemenin lehde ve aleyhdeki hüküm ve karârını bekleyen suçluların hâline benzerdir. İşte Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz bu ibâre ile bu hâle işâret buyururlar. Bu geçen ibâreler Hz. Şeyh’in
Allâh’ın kulları hakkındaki hayır duâları ve yüksek temennîleri cümlesinden bulunduğundan ve duâların salavât-ı şerîfe ile tamamlanması kabûl sebebi olacağından daha sonra salât getirip buyururlar ki:
“Salât Seyyidimiz Muhammed üzerine ve onun Âl’i ve ashâbı üzerine ve
tâbi‘i ve muâvini üzerine olsun ki, ismet-i müşehhere ilmi ile müzeyyen ve
mutarraz olan maârif-i rabbâniyye libâslarına bürünmüşlerdir. O ilim meleğin
Rabb’ine teşbih eylediği ve zikr ettiği şeydir.”
Avârifü’l- Maârif’te beyân buyrulduğu üzere: “Ma’rifet ya’nî ilâhî bilgi icmâl
olarak bilineni ayrıntılanmış sûretlerde zorlanmadan açıkça bilmekten ibârettir.”
Eğer ilim ve zekânın sürüklemesi ile uzun araştırmalar ve incelemeler neticesinde
bilinirse ona “öğrenme” derler. Bundan dolayı ma’rifet ya’nî ilâhî bilgi söylenemeyen ve yazılamıyan vicdânî bir husûstur. Fakat ma'rifetin başı ilimdir. İlimsiz
ma'rifet muhâl ve ma‘rifetsiz ilim vebâldir.
Şimdi rubûbiyyete ya’nî rabblığa ma‘rifet sâlikte vicdânî bir husûs olduğu
için ledünnî ilimdir. Ve ledünnî ilimde ma’sûmluk vardır. Ona vehmin musallat
oluşu yoktur. Fakat ledünnî olmayan ilim dâimâ vehmin musallat oluşu altında
bulunduğundan muhafazalı ve ma‘sûm değildir. Çünkü binlerce felsefeci ilim
yüzünden dalâlete düşmüştür. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de “ve edallehullâhu alâ
ilmin” ya’nî “ve Allah onu ilim üzere dalâlette bıraktı” (Câsiye, 45/23) buyrulur.
İşte bu önbilgiden anlaşıldığı üzere (Sav) Efendimize tâbi’ olanların rubûbiyyete ma’rifetleri, müşehher ma’sûmluk ilmi ile süslenmiş ve bezenmiş olur. Ve
meleklerde tercîh olmayıp onlar me’mûr oldukları şeyde ma‘sûm olduklarından
Hak tarafından kendilerine aktarılan ilim onların tesbîhi ve zikridir. Kendilerine
ledünnî ilimler hîbe edilen kimselerin halleri de melâike-i kirâmın hallerine
muâdil bulunduğundan, onların ilmi meleğin Rabb’ine tesbîh ettiği ve zikrettiği
şey olmuş olur.
22
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
“Ve inâyet ehli hazret tatlılıklarından perhîz eyledi.”
“Hazret tatlılıkları”ndan kasıt dünyâ ve onun geçici mülküdür. Çünkü dünyâ
mutlak vücûdun beşinci tenezzül mertebesi ve bütün mertebelerin en birarada
toplanmışı olduğundan tatlılığı ve acılığı toplamıştır. Ve ni’metler içinde yaşama
ve azâb ve kötü ve iyi karışıktır. Ve bu şehâdet mertebesinin ilâhî tertîbât ve donanımları gâyet güzel ve şirindir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “Züyyine lin nâsi
hubbuş şehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel en’âmi vel harsi, zâlike metâul
hayâtid dünyâ” ya’nî “İnsanlara, "kadınlara, oğullara, kantar kantar biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, hayvanlara ve ekinlere olan sevgiden oluşan" şehvetleri (aşırı düşkünlükleri) güzel gösterildi. Bunlar, dünyâ hayâtının
menfaatleridir” (Âl-i İmrân, 3/14). Ve Mesnevî-i Şerif’te Hz. Mevlânâ (ra) bu
âyet-i kerîmeye işâreten buyururlar. Mesnevî:
Tercüme: “Hak Teâlâ “Züyyine lin nâsi…” âyet- i kerîmesinde beyân buyurduğu üzere âlem görünme yerlerini ve özellikle kadını güzellik ile bezemiştir.
Hakk’ın bezediği şeyden nasıl kurtulabilirler? Hak Teâlâ hazretleri “ve ceale
minhâ zevcehâ li yeskune ileyhâ” ya’nî “ve sükûn bulması için ondan onun
eşini kıldı” (A’râf, 7/189) âyet-i kerîmesinde buyurduğu şekilde, Havvâ’yı
Âdem’in sükûn bulması için hálk etmiş olduğundan, Âdem Havvâ’dan ne vakit
ayrı olur? Âlem o kâinâtın efendisi (sav) Efendimiz hazretlerinin latîf kelâmından
mest olurken, o Hazret, Âişe-i Sıddîka (r. anhâ) vâlidemize hitâben: “Kellimînî yâ
Humeyrâ” ya‘nî “Ey rengi penbe ve beyaz olan, söyle de dinliyeyim!” buyururlar; ve onun dağıttığı şeker sözlerden zevk edici olurlar idi.”
Şimdi dünyâ ve onun geçici mülkü ilâhî bezeme ile bezenmekle berâber onun
hakkında “e radîtüm bil hayâtid dünyâ minel âhireti, fe mâ metâul hayâtid
dünyâ fîl âhireti illâ kalîl” ya’nî “Âhiretten (vazgeçip) dünyâ hayâtına mı râzı
oldunuz? Dünyâ hayâtının metaı (malı, faydası), âhiretten daha azdır” (Tevbe,
9/38) buyrulmuş ve (Sav) Efendimiz de “Dünyâ uyuyan kimsenin rü’yâsı gibidir” buyurmuş olduğundan Nebiyy-i zî-şâna tâbi’ oluşlarının kemâlinden dolayı,
inâyet ehli zümresine dâhil olan zâtlar “ezhebtüm tayyibâtiküm fî hayâtikümüd
dünyâ” ya’nî “(Ey kâfirler) Siz dünyâ hayâtınızda güzel şeylerinizi tükettiniz”
(Ahkâf, 46/20) âyet-i kerîmesine uygun olmak üzere şehâdet mertebesinin tatlılıklarından elini çekmek ve yüz çevirmek ve onun acılığına tahammül buyurmuşlardır.
23
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
Bundan sonra Allah Teâlâ senin sırrını hakîkatlere ulaştırmak ile tahakkuk ettirsin; ve seni kendisine sabah ve akşam secde edenlerden kılsın! Şimdi
ben hacmi latîf, cüssesi çok büyük, faydası çok, ledünnî ilimden ve adnânî
lâkablardan çıkarılmış olup kendisine şüphe ve tahmin dâhil olmayan İmâm-i
Mübîn’de İnsan Memleketinin Islâhı Hakkında İlâhî Tedbîrler olarak isimlendirilen bu küçük kitâbı ortaya çıkardım. Ve o, hikmetlerin tedbîri ve ilâhî
düzen üzere olup münkariz olmayan mülkün tedbîri hakkındaki tevhîdden
bir Önsöz’ü ve bir Önbilgi’yi ve yirmi bir bölümü içinde bulundurmaktadır.
Ve onun şanında beyânın işâretleri karışık olarak garîb geldi. Onu özel ve genel ve en aşağı çukurda olan ve kendisini saygı ve ikrâm kuşatmış olan kimse
okuyabilir. Ve insanların her birisi meşreblerini bilir. Ve onda seçkinler için
düşünülmüş işâretler ve avâm için açık bir yol vardır. Ve o, tasavvufun lübâbı
ya’nî içi ve şeref ve lütuf hazretini, öğrenmenin sebilidir. Ulaşmış ve sâlik
onunla hırslanır. Ve tâbi’ olan ve mâlik ondan hazzını alır. İnsânî hakîkati ve
onun diğer hayvânât üzerine mevkiinin yüksekliğini beyân eder. Ve o insan
ihâta edici âlem cinsinden bir kısaltmadır. Çünkü o, kesîf ve basîttan oluşmuştur. İmkânda onun menşeinin evvelinde ve başlangıçlarında ona verilmeyen
bir şey yoktur. Nihâyet kemâl gâyesi üzere açığa çıktı. Ve Celâl ve Cemâl arasında berzahlarda zâhir oldu. Şimdi cömertlikte cimrilik ve kudrette de noksan yoktur. Bu delil ve burhân ile önde gelen akıl sâhibleri indinde sâbit oldu.
Ve işte bunun için ba‘zı imâmlar, imkânda bu âlemden daha güzeli yoktur,
dedi. Ve Allah Teâlâ bizi ma’sûmluk ile ve hikmetin latîfi île desteklesin!
Çünkü O ni‘met feyz edici ve rahmeti herşeyi kuşatmıştır. (10)
Ya‘nî, ey okuyucu, buraya kadar bahsedilen rabbânî ma’rifetleri zekâ ve kavrayışınla anladıktan sonra Allah Teâlâ senin sırrını bunların hakikatlerine ulaştırmak ile seni bu ma’rifetler ile tahakkuk ettirsin! Ve seni sabah ve akşam secde
edenlerden kılsın! Çünkü tahakkuk müşâhede makâmıdır. Ve işitmekle görmek
arasında çok büyük bir fark vardır. Ve bu müşâhede, kendi nefsinde olan şeyi
müşâhededir. Bundan dolayı hıbret ya’nî tecrübe etme ve zevkî ve vicdânî ilimdir. Mesnevi:
Tercüme: “Kıyâmet ol, kıyâmını gör! Her şeyi görmek için bu şarttır.”
Kulun “sabah ve akşam secde edenlerden” olması salât-ı dâim ya’nî dâim
olan namaz içinde bulunmasıdır ki, “Ellezîne hüm alâ salâtihim dâimûn” ya’nî
“O kimselerki işte onlar dâim namaz üzeredirler” (Meâric, 70/23) ve “Ve lillâhi
yescüdu men fis semâvâti vel ardı tav’an ve kerhen ve zilâlühüm bil guduvvi
vel âsâl” ya’nî “Yerdekiler ve göktekiler ve onların gölgeleri, sabah akşam, isteseler de istemeseler de Allah'a secde ederler” (Ra‘d, 13/15) âyet-i kerîmelerinde işâret buyrulmuştur. Ve salât-ı dâim odur ki, insan nefis kirlerinden soyutlanarak ve onun sıfatlarından uzaklaşarak müşâhede ehli olan ulaşmışlar sınıfına
24
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
dâhil olduğunda, onun rûhu salât içindedir. Çünkü müşâhede rûhun salâtıdır.
Onlar müşâhedelerinin devâmında nefisten ve sıfatlarından ve görüşlerinde olan
mâsivânın hepsinden gâib olurlar.
Ve “sabah” rûh güneşinin doğmasıyla nefsânî sıfatlar karanlığının yok olmasıdır.
Ve “akşam” nefsânî sıfatların gereklerinin istilâsıyla rûh güneşinin örtülmesidir.
“Kâmillerin hâli tecellî ve örtünme arasıdır” dedikleri budur. Onlar da noksanlar gibi nefsânî sıfatların gerekleri olarak yiyip içerler ve uyurlar ve evlenirler.
Fakat kâmiller ile noksanlar arasındaki fark yukarıda îzâh edilmiş ve Mesnevî-i
Şerif’in beyitleri de konulmuştur.
Kâmiller bütün görünme yerlerinde Zâhir’i müşahede edip görünme yerlerini onun gölgesi bilirler. Bundan dolayı onlar sabah ve akşam isteyerek secde
edenler sınıfına dâhildirler. Noksanlar ise bunun aksinedir. Onlar Zâhir’den gâfil
olup görünme yerlerini müşâhede ederler; ve onları ayrı ve bağımsız vücûtlara
sâhip zannederler ve vehmederler. Fakat “fe eynemâ tüvellû fe semme vechullâh” ya’nî “Artık ne tarafa yönelirseniz Allah’ın vechi oradadır” (Bakara,
2/115) âyet-i kerîmesi hükmünce nereye yönelirlerse yönelsinler, hakikatte yine
Hakk’a yönelmiş olurlar. Ya'nî onların istekleri Hakk’ın mâsivâsına yönelmek
olduğu halde, hakikatte isteklerinin tersine olarak Hakk’a yönelmiş olurlar.
İsteme ve istememenin esâsı ise ilim ile cehâletten başka bir şey değildir. İlim
ile cehâletin bir çok mertebeleri vardır ki, burada ayrıntılı olarak anlatılması uzun
olur.
Şimdi salât, Hakk’a yönelmektir. Kâmiller gerek rûhun doğuş vakti olan sabahda ve gerek onun nefsânî sıfatlar ile örtülmesi zamânı olan akşamda hep isteyerek Hakk’a yönelmiş oldukları için dâim salât içindedirler. Şeyh-i Ekber (ra) bu
kitabın okuyucusuna bu şerefli mertebeye ulaşmak için duâ buyururlar.
Daha sonra cenâb-ı Şeyh buyururlar ki: Ben gayb tarafından hâricî vücûtta
açığa çıkışı latîf ve ma'nevî cüssesi çok büyük ve faydası çok ve ledünnî ilimden,
ya'nî Allah indinden hîbe olunan ilimden ve adnânî lâkablardan ya'nî ulaştığım
makâmın gereği olan meşrebden, çıkarılmış olup kendisine şüphe ve tahmîn
dâhil olmayan “İmâm-ı Mübîn”de, ya'nî ilmî ilâhî sûretler mertebesinde, İnsan
Memleketinin Islâhı Hakkında İlâhî Tedbîrler ismi verilmiş olan ve görünüşte
şekli küçük olan bu kitabı ortaya çıkardım.
Bilinsin ki, ilâhî isimlerin ve sıfatların sûretlerinin birdîğerinden ayrılmış olarak ostay çıktığı ilk mertebeye “vâhidiyyet ya’nî birliksellik mertebesi” derler.
Bunlar ilmî sûretlerdir. Âlemin kalbi mesabesinde bulunan Levh-i Mahfûz’a inen
her bir sûret bu mertebeden gelir. Bu mertebede sâbit olan her bir sûrete “sâbit
25
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
ayn” derler ki, varlık âleminde açığa çıkan sûret onun yansımasından ve gölgesinden ibarettir. Ve sâbit ayn gölgenin sâhibidir. İlmî ilâhî sûretlerde aslâ değişim
olmadığı gibi sâbitlikleri de kat'îdir. Varlık âleminde açığa çıkan her bir şeyin hakikati ve sâbit ayn’ı bu âlemde mevcûttur. “Ve külle şey’in ahsaynâhu fî
imâmin mubîn” ya’nî “Ve herşeyi İmâm-ı Mübîn'de saydık” (Yâsîn, 36/12)
âyet-i kerîmesinde buna işâret edilir. Evliyâullâhın kâmillerinin bakışları sâbit
ayn’lar âlemine olduğundan onların ilimi alışlarına şüphe ve tahmin dâhil olamaz.
Şimdi buna “Ümm’l-Kitab” da derler. Ve her sûret buradan levh-i mahfûza
ve levh-i mahfuzdan misâl âlemine ve misâl âleminden de şehâdet âlemine iner.
Hz. Şeyh (ra) bu kitabı aynen Ümmü’l-Kitab’dan aldıklarını ve bundan dolayı
içeriğine şüphe ve tahminin dâhil olmadığını beyân buyururlar.
“Ve o hikmetlerin tedbîri ve ilâhî düzen üzere olup münkariz olmayan
mülkün tedbîri hakkındaki tevhîdden bir Önsöz’ü ve bir Temhîd’i ve yirmi
bir bölümü içinde bulundurmaktadır. Ve onun şânında beyânın işâretleri karışık olarak garîb geldi; ilh...”
Ya‘nî bu kitap hakîmlerin sözleri ile Hak Teâlâ hazretlerinin beyân buyurduğu düzenden bahsedilmek sûretiyle yazıldı. Ve onun şânında ve hâlinde bir gariplik vardır. Ve o gariplik de bir takım hakîkatlerin ibârede işâret sûretiyle açığa
çıkarılmasıdır. Bundan dolayı onda gizleme ve ifşâ karışıktır.
Bu kitabı, Zü’l-celâli ve’l-ikrâm hazretlerine yakın olan seçkinler okuduğu
zaman onda bulunan zâhiri işâretleri anlar. Ve en aşağı çukurda, ya’nî bilgisi
aşağının en aşağısında, olan sıradan kişiler okuduğu zaman, onda bulunan açık
bir yolu görür. Sonuç olarak insanların her bir sınıfı meşreblerine göre bir ilim
hâsıl ederler. Ve o tasavvufun lübâbı, ya‘nî içidir. Ve tasavvufun içi Allah Teâlâ
hazretlerine sadâkat ile yönelmektir.
Ve bu kitap şeref ve lütuf hazretini, öğrenmenin sebilidir. Ya‘nî ilâhî isimlerin
ve sıfatların görünme yerlerinde açığa çıkışının esaslarını ve geçerli hükümlerini
ve isimlerin lütuflarını ve görünme yerlerinde açığa çıkanın kim olduğunu derin
düşünme ve tefekkür yolu üzere bilmenin ve anlamanın yoludur ki, bu öğrenme
sebebiyle gerek ulaşmış ve gerek sâlik olanlar ilâhî muhabbete hırsın kemâliyle
girişirler.
Bu kitaptan mâlik, ya'ni hüküm sâhipleri, ve tâbi’ olan, ya‘nî hükme tâbi‘
olan kimseler, hazlarını alırlar. Ya‘nî mâlik ne için hükmettiğini ve tâbi’ olan ne
için hükme tâbi‘ olduğunu bilir ve anlar.
26
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
Ve bu kitap insânî hakîkati ve insanın diğer hayvânât üzerine üstünlük sebebini açık bir şekilde bildirir. Ve insan ihâta edici âlem, ya‘nî melekût ve mülk
âleminin tamâmı cinsinden bir kısaltma ve bir özettir; ve o tamâmın bir numunesidir. Çünkü o insan kesîf ve basîtten oluşmuştur. Ve kesîfi mülk âlemine ve
basîtı melekût âlemine karşılıktır.
İmkânda, ya‘nî imkân dâhilinde olan ve izâfî varlıklar âleminde, onun menşeinin evvelinde ve başlangıçlarında, ya‘nî onun vücûda getirilmesinin başlangıcında, kendisine verilmeyen bir şey yoktur. Çünkü “Muhakkak Allah Âdem’i
kendi sûreti üzere hálk etti” ve “Rahmân sûreti üzere hálk etti” gereğince Hak
Teâlâ hazretleri Âdem’i bütün sıfatlarına ve isimlerine görünme yeri olmak isti‘dâdı ile hálk etti. Çünkü “Allah” ve “Rahmân” isimleri birer toplayıcı isimdir.
Nitekim buyrulur: “Kulid’ullâhe evid’ur rahmân” ya’nî “De ki: “Allah diye çağırın veyâ Rahmân diye çağırın” (İsrâ, 17/110). Bundan dolayı Âdem, bütün
ilâhî isimlerin ve sıfatların görünme yeri olan varlık âleminin özeti olduğundan
onun toplayıcı olmadığı bir şey yoktur.
İşte insan bu sebeple sonuçta kemâl gâyesi üzere açığa çıktı. Ve Celâl ve
Cemâl arasındaki berzahlarda zâhir oldu. Çünkü onun hakikati Hakk’n vechi ve
mutlak zât olup aslâ helâk olucu değildir; bu yönü Cemâl’dir. Ve taayyünü ise
Hakk’ın mâsivâsı denilen izâfi vücûd olup helâk olucudur; ve Hakk’ın vechinin
örtüsüdür; bu yönü de Celâl’dir. Bundan dolayı insan Cemâl ve Celâl arasında
berzahtır. Ve “berzah” iki cihete yüzü olan şeye derler. İnsan fertlerinden her bir
ferd bu isti'dâd üzere mahlûktur. Fakat insân-ı kâmil bu hakîkati zevkan ya’nî
bizzât yaşayıp idrâk ederek vücûdunda ârif olur. Ve noksan insân ise cehâleti ve
gafleti sebebiyle kendi kıymetini bilemeyip vücûdunda gizli olan hazîneyi keşf
edemez.
Şimdi bu kitabı tefekkürün kemâli ile okuyanların ilâhî feyizlere mazhar olmaları kuvvetle muhtemeldir. Çünkü cömertlikte cimrilik yoktur. Ve mutlak
Cevâd (Çok Cömert) hazretleri dâima tecellîdedir. Ve onun açığa çıkan kudretinde aslâ âcizlik söz konusu olamaz. Kul tecellîyi kabûl etme isti‘dâdını gösterdikten sonra ilâhî feyizler dâimâ hâzırdır. Bu hakikat önde gelen akıl sâhipleri indinde delîl ve burhân ile sâbit bir şeydir. Bu konudaki delîl ve burhân varlık âleminde his ile görülen ilâhî tecellîlerdir ki, bu hakikat aşağıdaki beyitte îzâh buyrulmuştur:
Halkın isti'dâdına bağlıdır feyz eserleri
Nîsan ayından sadef inci, yılan kapar zehiri
Ve işte bunun için ba‘zı imâmlar, ya‘nî tahkîk ehlinin büyüklerinden ba‘zıları,
imkân dâhilindekiler âleminde bu şehâdet hazreti mertebesinden daha güzeli
27
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önsöz
yoktur, demişlerdir. Çünkü şehâdet âlemi gâyet eşsiz güzel düzendir; çünkü
Rahmân görünme yeridir. Ve rahmânî tecellîde Celâl ve Cemâl; ve tatlılık ve acılık; ve gam ve sevinç; ve gülme ve ağlama vb... gibi zıtlar karışıktır. Bundan dolayı şehâdet âlemi en topludur; âhiret âlemi ise daha geniştir, daha toplu değildir.
Çünkü cemâlî ve celâli mazharlar orada karışık olmayıp ayrılmıştır. Ve bu
şehâdet âleminin taayyünü açığa çıkmalarına müsâit olmayan cemâlî ve celâlî
görünme yerleri âhiret âleminde açığa çıkabilir. Nitekim buyrulur “ferîkun fîl
cenneti ve ferîkun fîs saîr” ya’nî “Onların bir kısmı cennette ve bir kısmı alevli
ateştedir” (Şûra, 42/7).
Mâdemki bu âlemde Celâl ve Cemâl karışıktır, böyle olunca Allah Teâlâ hazretleri bizi ma’sûmluk ile, ya‘nî cemâl himâyesi ile ve hikmetin latîfi ile desteklesin! Çünkü bu âlemde Hak sûretinde bâtıllar ve ilaç sûretinde zehirler vardır.
Eğer ilâhî ma’sûmluk olmazsa, Hakk’a yöneleyim derken insan dalâlete düşer.
İbâdet içinde dalâlete düşen bir çok ibâdet ediciler vardır. Ve aynı şekilde hikmetin maddiyyât âlemine isâbet eden kısımları vardır ki, evhâm ile karışmış olduğundan insanı dalâlete düşürür. Fakat Hak Teâlâ hazretlerinin “ve men yu’tel
hikmete fe kad ûtiye hayran kesîrâ” ya’nî “ve kime hikmet verilmişse böylece
ona çok çok hayır verilmiştir” (Bakara, 2/269) buyurduğu hikmet ilâhî
vâridâtlardan olduğundan latîftir.
Şimdi bir kimse sadâkat ile Hakk’a yönelirse, ni'met feyz edici ve rahmeti
herşeyi kuşatmış olan Hakk’ın maddî ve ma‘nevî ni'metleri ve feyizleri ve rahmeti o kimseye ulaşır.
28
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önbilgi
KİTÂB ÖNBİLGİ
Allah Teâlâ seni tâate muvaffak etsin! Bilesin ki, muhakkak Allah
Sübhânehû ve Teâlâ sübhân olan zâtı vitr ya’nî tek olmaklıkla münferid olmak için âlemi şef’iyyet ya’nî çift olmaklık içinde meydana çıkarmayı murâd
etti. Bundan dolayı Vâhid, Ferd ismi sâbit oldu. Ve Efendi köleden ayrıldı. (11)
Ya'nî ey okuyucu, Allah Teâlâ seni tasavvufun özü olan bu hakîkatleri anlayıp hazmetmeye ve bu doğru anlayış neticesinde zevkan ya’nî bizzât yaşayarak
kulluğunu idrâk edip o kulluğun gerekleri olan ma'rifetullâha ve tâate muvaffak
etsin!
Çünkü çok kimseler Hz. Şeyh-i Ekber’in beyân buyurduğu hakîkatlerden ve
ilâhî bilgilerden ürküp onları inkâr ederler. Ve birtakım kimseler de anladıklarını
zannedip kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşerler. Bu
hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir.
İlâhî yardım rehber olmadıkça akıl ayağının kayması korkusu bulunduğundan
cenâb-ı Şeyh (ra) okuyucuya duâ ettikten sonra buyururlar ki; “Allah
Sübhânehû ve Teâlâ sübhân olan zâtının vitr olmaklıkla ferd olması için âlemi
şef’iyyet ya’nî çift olmaklık içinde meydana çıkarmayı murâd etti.”
Bilinsin ki, vücûd iki nevi'dir: Birisi “hakîki vücûd,” diğeri “izâfî vücûd”dur.
Hakîki vücûd bütün kayıtlardan ve izâfelerden münezzeh olup Hak Sübhânehû
ve Teâlâ hazretlerinin özüdür. Ve hakîki vücûdu idrâk etmek mümkün değildir.
İzâfî vücûd ise hakîki vücûdun isimleri ve sıfatları dolayısıyla taayyününden ve
kayıtlanmasından ibâret olup bu vücûd idrâk edilir. Âlemin ve âlemdeki eşyânın
vücûdu gibi. Onun için hadîs-i şerifte “Allâh’ın zâtını tefekkür etmeyiniz. Ancak Allah’ın sıfatlarını tefekkür edin” buyrulmuştur.
“Hakîki vücûd” kendi mertebesinde isimlerden ve sıfatlardan ve bütün niteliklerden mukaddes ve münezzeh ahadiyyet ya’nî teklik zâtından ibârettir.
Hakîki vücûdun, hakîkat-i muhammediyyeden ibâret olan vahdet ya’nî birlik
mertebesine tenezzülü meşiyyet ya’nî irâde ile değildir; belki bu tenezzül onun
zâtî gereğidir. Örneğin gark hâlinde bulunan bir insanın uyanıklık hâline gelmesi
kendisinin irâdesiyle değildir; belki onun zâtî gereğidir.
Ve “vahdet ya’nî birlik mertebe”si ulûhiyyet ya’nî ilâhlık mertebesi olup bu
mertebe bütün isimleri ve sıfatları toplamıştır. Hakîkî vücûdun, bu mertebenin
altında olan “vâhidiyyet ya’nî birliksellik,” “ervâh ya’nî rûhlar” ve “misâl” ve
“şehâdet” mertebelerine tenezzülü irâde iledir. Ve vahdet ve vâhidiyyet mertebelerine tenezzülde gayrılık bağıntısı yoktur. Gayrılık bağıntısı ile vücûdun zuhûru,
rûhlar mertebesinden başlar. Nitekim “e lestü birabbiküm” ya’nî “Ben, sizin
29
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önbilgi
Rabb’iniz değil miyim?” (A‘râf, 7/172) hitâbı rûhlar mertebesinde olmuştur. Ve
Rab ile merbûb ya’nî Rabb’i olan bu mertebede ayrılmıştır.
Şimdi hakîkî vücûd ahadiyyet ve vahdet ve vâhidiyyet mertebelerinde gayrılık bağıntısından münezzeh olan vitriyyetle, ya‘nî teklik ile, münferiddir.
Merbûbiyyetin ya’nî Rabb’i olmaklığın tahakkuku gayrılık bağıntısını hâiz bulunan izâfî vücûda bağlı olduğundan, vitr ya’nî tek olan hakîkî vâhid vücûd tenezzül ile şef’iyyetle ya’nî çift olmaklıkla açığa çıktı. Ve bu tenezzül latîfin en latîfi
olan hakîkî vücûdun kesîflik mertebesine tenezzülünden ibârettir. Nitekim Ebu’lHasen Gûrî hazretleri buyurur:
“Tenzîh ederim şu en celil ve a’lâ zâtı ki, nefesini (nefsini) latîf kılıp ona Hak
dedi ve nefesini (nefsini) kesîf kılıp ona da hálk edilmişler dedi.”
Vücûdun ulûhiyyet ya’nî ilâhlık mertebesinden vâhidiyyete, ya‘nî ilmî sûretler mertebesine; ve daha sonra rûhlar mertebesine tenezzülü irâde ile olduğundan cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) “Allah Sübhânehû ve Teâlâ sübhân olan zâtı vitriyyetle ya’nî teklikle münferid olmak için âlemi şef’iyyet ya’nî çift olmaklık
içinde meydana çıkarmayı murâd etti” buyurur. Çünkü vitriyyet ya’nî teklik,
şef’iyyet ya’nî çiftlik ve münferidlik çokluk karşısında tahakkuk eder. Çünkü eşyâ zıddı ile belli olur.
İşte bu çokluk ve çift görünen izâfî vücûtlar karşısında ulûhiyyet zâtı için
Vâhid ve Ferd isimleri sâbit olur. Ve Efendi ile köle, ya‘nî Mevlâ ile kul, bir diğerinden ayrılır. Hakîkî vücûdun ismi ulûhiyet mertebesinde “Seyyid ya’nî Efendi”
ve “Mevlâ”dır. Ve çift olmaklık mertebesi olan rûhlar ve misâl ve şehâdet mertebelerinde isimleri dolayısıyla taayyün ettiği ve kayıtlandığı sûretlerde “kul”dur.
Nitekim bu mertebelere işâret olarak Hz. Mısrî buyurur:
Bilinmez nişânsızdır, bulunmaz nıekânsızdır
Heman ancak sana kuldur, senin ehl ü ıyâlindir
Ve her mertebenin bir hükmü vardır. Şerîat kulluk mertebesinin zâtî gereği
olduğundan şerîatın devre dışı bırakılması, hakîkatlerden ve ilâhî bilgilerden
cehâlettir ve kâfirliktir. “Efendi” hakîkatiyle “kul”un “ayn”ıdır. Ve kul taayyünü
ile Efendi’nin gayrıdır. Bunun varlıklara dönük örneği şöyledir:
Buhar yoğunlaşınca bulut olur. Ve bulut yoğunlaşınca su olur. Ve su donarak
yopunlaşınca buz olur. Buhar kendi hakîkatiyle buzun aynıdır; ve buz taayyünü
ile buharın gayrıdır. Buhar her mertebeye indikçe ve yoğunlaştıkça başka bir isim
ile isimlenir. Ona bulut, su ve buz denemez. Ve bunların hakîkatleri aynı olduğu
halde kendilerine buhar denemez. Ve suyun hizmetini buz göremez.
30
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önbilgi
Allah Teâlâ sizi nefislerinizin hakîkatlerine vâkıf etsin! Ve hikmetinin
latîfinden ve san'atının garîbinden sizlere emânet verdiği şeye sizi vâkıf kılsın! Allah Teâlâ’nın:
“Ve hüvellezî meddel arda ve ceale fîhâ revâsiye ve enhâren, ve min küllis
semerâti ceale fîhâ zevceynisneyni yugşil leylen nehâre, inne fî zâlike le âyâtin
li kavmin yetefekkerûn” (Ra’d, 13/3) ya‘nî “O Allah Teâlâ arzı döşedi. Ve onda
dağlar ve nehirler ve semerelerin her cinsinden kıldı. Ve onda iki kısım çiftler
kıldı. Geceyi gündüz ile örter. Muhakkak bunda tefekkür edenler için alâmetler vardır” mübârek sözüne vâkıf olduğun vakit, bu âyet hakkında fikir ve
i'tibâra başladın. İnsanı semerelerin içinden bir semere gördün. Semerelerin
gelişmesi gibi gelişir; ve onlardan alındığı gibi, ondan da faydalar alınır. Daha
sonra insan o semerelerin nakşı gibi nakşa başlar. Daha sonra onların ihtiyarlığı gibi ihtiyarlar. Daha sonra onların ölmesi gibi ölür. İnsan o semerelerin
doğurması gibi doğurur. O semerelerden tohum alınır, ekilir, o semerelerinin
hâlinin misli oluncaya kadar. Onda onun gibi tâzesi yeniden olur. Şimdi
ba'zen onlardan alındığı gibi insandan da alınır. Ve ba'zen terk olunup bu belirlenmiş semerenin nesli kesilir. Bunun gibi insan da doğmada ve üremede bu
gerçekleşen şekil üzeredir. Bundan dolayı biz ona bir şecere ya’nî ağaçtır dedik. Şimdi onun hemşîresi nerededir ki, onun sebebiyle fikir ve i'tibâr olarak
onun çift olmaklığı ve onun üzerine bu âyetin mutlaklığı geçerli olsun? Bundan dolayı biz insanda vücûdun hikmetini ve onun diğer hayvan üzerine üstünlüğünü tetkîk ettik. Ve sırlarını ve hikmetini ve latîfliğini teftiş eyledik. Ve
onları ayn’larıyla ihâta edici en büyük âlemde kadem kadem gördük. Harfen
harfen ve ma'nen ma'nen onun karşılıklı oluşu zâil değildir. Biz gûyâ ki onu, o
bulduk. Muhakkak ihâta edici en büyük âlem bir olan semeredir. Ve diğer semere ise insandır ki, en küçük âlemdir. Bunun üzerine Kitâb-ı âzîzden bir
tenbîh aradık. Nurlu âyetlere vâkıf olduk.
“Ve fî enfüsiküm, e fe lâ tubsirûn” ya’nî “Ve kendi nefslerinizde de (âyetler) vardır. Hâlâ görmüyor musunuz?” (Zâriyât, 51/21)
“Se nurîhim âyâtinâ fîl âfâki ve fî enfüsihim” ya’nî “Âyetlerimizi âfâkta
ve enfüste onlara göstereceğiz” (Fussılet, 41/53),
“Ve mâ halaknes semâe vel arda ve mâ beynehumâ bâtıla” ya’nî “Ve gökyüzünü, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri bâtıl olarak hálk etmedik” (Sâd, 38/27),
“E fe hasibtüm ennemâ halaknâkum abesen” ya’nî “Öyleyse Bizim, sizi
boş yere hálk ettiğimimizi mi zannettiniz?” (Mü’minûn, 23/115),
“yetenezzelul emru beynehunne” ya’nî “emir onların arasından durmaksızın iner” (Talâk, 65/12) o âyetlerdendir. (12)
31
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önbilgi
Hz, Şeyh (ra) yüksek eserlerini okuyup inceleyen hakîkate susamışlara duâ
edip “Allah Teâlâ sizi nefislerinizin hakîkatlerine vâkıf etsin!” buyururlar.
Çünkü hakîkat yolunun yolcusu nefsini bilmedikçe Rabb’ini idrâk edemez. Nitekim “Men arafe nefsehû fakad arafe Rabbehu” buyrulmuştur. Ve Hz. Şeyh
“Men arafe nefsehû fakad arafe Rabbehû” yüce kelâmını başlı başına bir risâlelerinde tefsir ve îzâh buyurmuşlardır ki, bu risaleye Ahadiyye Risâlesi de derler.
Ve nefsin hakîkatine vâkıf olmak, kâmil bir mürşidin seyr ü sülûk ettirmesi ve
sülûk esnasında sâlike açılan hallerin anlatılması ile mümkün olur. Ve bu konuda
tefekkür ve tedbîrli olmak sâlikin en mühim vazîfesidir.
Ve ikinci duâ olmak üzere de: “Hikmetinin latîfinden ve san'atının garîbinden sîzlere emânet verdiği şeye sizi vâkıf kılsın” buyururlar. Çünkü kendi vücûdunu idrâk eden insan “Ben neyim?’' diye düşündüğü zaman, kendisini sûret
ile ma‘nânın bir arada olmasından oluşmuş bulur. Ma'nâsı hayat, ilim, sem’,
irâde, kudret, kelâm ve tekvin gibi bir takım küllî ya’nî bütünsel sıfatlar; ve sûreti
de bu sıfatların görünme yerleri olan a'zâ ve organlarıdır. Çünkü insanın cisim
sûreti olmasa hayat; ve kulağı ve gözü olmasa sem‘ ve basar denilen ma'nâlar
açığa çıkmaz idi. Şimdi Hak Teâlâ’nın “hikmetinin latîfi” insana emânet verdiği
bir takım sonsuz ma’nâlardır. Ve “san‘atının garîbi” de cisminin tamâmıdır ki,
her bir a'zâsını yerli yerinde hálk etmiştir. Anatomi ilmine vâkıf olanlar onun
garîpliklerine hayran olurlar.
Şimdi sen Allah Teâlâ’nın Ra'd sûresinde olan,
“Ve hüvellezî meddel arda ve ceale fîhâ revâsiye ve enhâren, ve min küllis
semerâti ceale fîhâ zevceynisneyni yugşil leylen nehâre, inne fî zâlike le âyâtin
li kavmin yetefekkerûn” (Ra’d, 13/3) ya‘nî “O Allah Teâlâ arzı döşedi. Ve onda
dağlar ve nehirler ve semerelerin her cinsinden kıldı. Ve onda iki kısım çiftler
kıldı. Geceyi gündüz ile örter. Muhakkak bunda tefekkür edenler için alâmetler vardır”
mübârek sözünü okuyup ma'nâsına vâkıf olduğun zaman, bu âyet-i kerîme
hakkında tefekküre ve ibret almaya başladın. Çünkü yeryüzü üzerinde mevcûd
olan taayyün etmiş sûretlerin hepsi yeryüzünün semereleri cinsindendir. Ve yeryüzünden mahlûk olan insan da o semerelerin özel bir türüdür.
Semereler nasıl gelişip büyüme bulursa insan da öylece gelişip büyüme bulur. Ve o semerelerden nasıl bir takım faydalar hâsıl olursa, insandan da öylece
faydalar alınır. Daha sonra o semerelere bulaşan noksan gibi, insana da noksan
bulaşır. Zamânın geçmesiyle meyve nasıl buruşur, suyu çekilir ve ihtiyarlar ise,
insan da öylece buruşur ve teni gevşer ve ihtiyarlar. Sonra da onun çürümesi ve
ölmesi gibi ölür ve çürür.
32
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önbilgi
Ve aynı şekilde insan, o semerelerin kendi benzerini doğruması gibi, üreme
yolu üzere kendi benzerini doğurur. O semerelerden tohum ve çekirdek alınıp
ekildiği ve onun hâline benzeyen, onun gibi bir tâzesi peydâ olduğu gibi, insanın
da nutfesinden kendi hâline benzeyen, onun gibi bir tâze insan ortaya çıkar. Ve
aynı şekilde semerelerin ba'zısının tohumu ekilmeyip terk olunduğu zaman nesli
kesilir. İnsanın da nutfesi kadının rahmine ulaşmazsa nesli öylece kesilir. İşte
doğmada ve üremede insan da semerelerin şekli üzere olduğundan biz ona bir
“şecere ya’nî ağaç”tır dedik.
Şimdi âyet-i kerîmede “İki kısım çiftler kıldık” buyruluşu yönüyle onunla
berâber bir anadan süt emen hemşîresini aramak lâzım geldi. Çünkü biz onun
hemşîresini bulur isek, onun sebebiyle fikir ve i'tibâr olarak onun çift oluşu ve
onun üzerine bu âyet-i kerîmenin mutlaklığı geçerli olur.
Şimdi onun hemşîresi nerededir?
Onun hemşîresi ihâta edici en büyük âlemdir. Çünkü ihâta edici en büyük
âlem bir olan semeredir. Ve onun çifti olan diğer semere ise insandır ki, en küçük
âlemdir. Çünkü biz insanda olan vücûd hikmetini, ya’nî delîllerin esaslarını ve
oluşumunu; ve onda bulunup açık ve gizli olan husûsları ve onun fiillerini ve
te’sîrlerini tetkîk ettik. Bunların hepsini akla hayret veren şeyler bulduk. Onda
olan üstünlüklerin başka mahlûklarda olmadığını gördük. Ve hakîkat ehli indinde sâbit olan sırlarını ve hikmetini ve latîfliğini teftîş ettik.
Ve insanda olan bu şeylerin aynını ihâta edici en büyük âlemde kadem kadem gördük. Harfen harfen ya‘nî sûret olarak ve ma‘nâ olarak bunlar devâmlılık
üzere birdiğerine karşılık olur. Biz gûyâ ki en küçük âlem olan insanı aynen ihâta
edici en büyük âlem bulduk. Bundan dolayı “ihâta edici en büyük âlem = insan
olan küçük âlem” olmakla bunlar birdiğerinin benzeri olan bir çift semere oldular.
Bu tefekkür ve i’tibâr üzerine, acabâ bizim bu hükmümüze uygun olan ve bu
hakikati bize beyân eden Kur’ân âyetleri var mıdır? diye araştırdık. Aşağıdaki
nurlu âyetlere vâkıf olduk.
“Ve fî enfüsiküm, e fe lâ tubsirûn” ya’nî “Ve kendi nefslerinizde de (âyetler) vardır. Hâlâ görmüyor musunuz?” (Zâriyât, 51/21) …………..
Bu âyet-i kerîmelerin birer birer tefsir edilmesi burada uzun anlatımları gerektirir. Yalnız “yetenezzelul emru beynehunne” âyet-i kerîmesini tefsir etmek
maksâdı îzâh etmeye yeter. Âyet-i kerîmenin tamâmı budur:
“Allâhüllezî halaka seb'a semâvâtin ve minel ardı mislehünne, yetenezzelül emru beynehünne li ta'lemû ennallâhe alâ külli şey'in kadîrun“(Talâk,
65/12J. Ya‘ni “Hâlik-ı Zü’l-celâl hazretleri öyle Allah’dır ki, yedi gökleri ve
33
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önbilgi
yerden de onların benzerini hálk etti. Onların arasına emr indirdi. Tâ ki Allah
Teâlâ’nın her şeye kādir olduğunu bileler.”
Bilinsin ki, yedi gök ile yerin tamâmı bizim güneş sistemimizi teşkil etmektedir. Bunların tamâmı ihâta edici en büyük âlemdir. Bunların tâmâmı mutlak vücûdun delili ve âyeti olan bir olan semeredir.
Şimdi Hak Teâlâ hazretleri bu bir olan semerenin benzerini yeryüzünden
hálk buyurdu ki, o da küçük âlem olan insandır. Ve insan mutlak vücûdun celâ
kemâli ya’nî mutlak vücûdun bütün ilâhi ve varlıksal işlerde ezelen ve ebeden
zuhûru ve isticlâ kemâli ya’nî mutlak vücûdun kendisini, bu işler dolayısıyla
müşâhede edişi için tam bir ayna olmak üzere hálk edilmiştir. Hz. Şeyh-i Ekber
(ra) bu konudaki ayrıntıları Fusûsu’l-Hikem'de Âdem Fassı’nda beyân buyurmuşlardır. Bundan dolayı insan ilâhî sıfatlar üzere mahlûktur.
Ve “hayat”tan sonra ilâhî sıfatların fazîletlisi “ilim”dir. İnsan-ı kâmilde zâhir
olan ilim bağıntısının derecesi mahlûk olan diğer fertlerde yoktur. Onun için
âyet-i kerîmede “li ta'lemû ennallâhe alâ külli şey'in kadîrun“ ya’nî “Tâ ki Allah Teâlâ’nın her şeye kādir olduğunu bileler.” (Talâk, 65/12) buyrulmuştur.
Çünkü insan ilâhî ma’rifet ya’nî bilgi için vâr edilmiştir. Ve ma‘rifetin dayanağı
ilimdir. İlimsiz ma‘rifet düşünülebilir değildir. Ve mâdemki ihâta edici en büyük
âlem mutlak vücûddan açığa çıkan bir semeredir; ve küçük âlem olan insan da o
en büyük âlemden çıkan bir semeredir; Bundan dolayı her ikisinin arasında işlerin bağlantılarının olacağı açıktır.
“Yetenezzelül emru beynehünne” ya’nî “Onların arasına emr indirdi”
(Talâk, 65/12) mübârek sözüyle bu bağlantılara işâret buyrulur. İşte nûrlu âyetlerden olan bu âyet-i kerîme insanın ihâta edici en büyük âlemin benzeri ve onun
çifti olarak yerden mahlûk olduğunu ve aralarında işlerin bağlantılarının bulunduğunu göstermeye yeterlidir.
34
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önbilgi
Şimdi biz Allah Sübhânehû hazretlerine, ilhâm eylediği şey üzerine hamd
eyledik. Ve muhakkak bizim ilmimiz bilir olmadığımız şey idi. Allah Teâlâ
senin basîretini nurlandırsın! Şimdi sen en büyük âlemde türlü türlü olan şeye
dikkat et! Mülk ve melekût cinsinden onu insanın âleminde bulursun. Hattâ
sana âlemde gelişip büyüyenler gözüktüğü zaman, onu insanda bulursun. Kıl
ve tırnak ve bunun örneği... Ve âlemde nasıl ki tuzlu ve tatlı ve tatsız ve acı su
varsa, bu insanda da mevcûddur. Şimdi tuzlu su onun iki gözlerinde; ve tatsız
burnunun deliklerinde; ve acı su kulaklarında; ve tatlı su ağzındadır. Ve âlemde nasıl ki toprak ve su ve havâ ve ateş varsa, bunlar ayniyle insanda da vardır;
ve onlardan mahlûktur. Ve Hakîm Sübhânehû hazretleri Kitâb-ı azîzde ona
tenbîh buyurur. Ve o Hak Teâlâ’nın “Hüvellezî halakaküm min turâbin” ya’nî
"O ki sizi topraktan hálk etti” (Mü’min, 40/67) mübârek sözüdür. Ve diğer bir
yerde de “Ve lekad halaknal insâne min sülâletin min tîn” ya’nî “Ve andolsun
ki Biz, insanı balçığın özünden hálk ettik” (Mü’minûn, 23/12) buyurur. Ve o
suyun ve toprağın karışımıdır. Sonra, ismi Celîl olan Hak Teâlâ “min hamein
mesnûn” (Hicr, 15/26,28) ya'nî “Yıllanmış çamurdan” buyurdu. Ve o değişken
havadır. O da onda olan havasal parçadır. Daha sonra “Halakal insâne min
salsâlin kel fehhâr” ya’nî “İnsanı fehhâr gibi salsâlinden hálk etti” (Rahmân,
55/14) buyurur. Ve o ateşsel parçadır. Ve işte bu Hak Sübhânehû ve Teâlâ tarafından bir hikmettir. O dilediği şeyi hálk eder. Ve o Alîmü’l-Kadîr’dir. Ve
âlemde kuzeyden ve güneyden ve doğudan ve batıdan esmekten ibâret nasıl ki
dört rüzgâr varsa, insanda da çekimden, tutmaktan, hazmetmekten ve uzaklaştırmaktan ibâret olan dört kuvvet vardır. Ve âlemde nasıl ki yırtıcılar ve şeytanlar ve canavarlar varsa, insanda da parçalamak ve kahretmek talebi üstün
gelmek ve gazab ve kin ve hased ve günah ve yemek ve içmek ve nikâh ve kazanma hırsı vardır. Nitekim Hak Teâlâ (azze ve celle) buyurur: “yetemetteûne
ve ye’kulûne kemâ te’kulül en’âmu ven nâru mesven lehüm” ya’nî “faydalanırlar ve hayvanların yediği gibi yerler. Ve ateş, onların mekânıdır” (Muhammed, 47/12). Ve âlemde nasıl ki iyilikleri yazıcı melekler var ise, insanda da
temizlik ve tâat ve istikâmet vardır. Ve âlemde nasıl ki gözlere gözüken ve gizli olan şeyler varsa, insanda da zâhir ve bâtın vardır ki, algılanabilir âlem ve
kalb âlemidir. Şimdi onun zâhiri mülk ve bâtını melekûttur. Ve âlemde nasıl
ki gökler ve yer var ise, insanda da yücelik ve aşağılık vardır. Âlem üzerinde
bu i'tibâr dâhilinde yürü! Dorğu olan bir ilâhî nüsha bulursun ki, bir harfi bozuk ve bir ma'nâsı noksan değildir. Ezel mukabilinde onu ebedin gayrı bulmazsın. Çünkü o şerîat hükümlerine göre âhiret tarafı sonsuz olandır. Ve Allah (azze ve celle) hazretlerinin kadîm ilmi onun bâkî kılmasıyla öne geçti. (13)
En büyük âlemin misâli olarak yeryüzünde mahlûk olan insân-ı kâmil ilâhî
sıfatlardan olan ilmin en mükemmel görünme yeri olmakla diğerlerinden ayrılmış olduğu için, cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra):
35
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önbilgi
“Şimdi biz Allah Teâlâ hazretlerinin ilhâm eylediği şey, ya‘nî ilim üzerine,
hamd eyledik. Ve muhakkak bizim ilmimiz bizim bilmediğimiz şey idi ki,
Hak Teâlâ onu bize ilhâm eylediği için bilir olduk” buyurur.
Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “ve mâ ûtîtüm minel ilmi illâ kalîlâ” ya’nî “Ve
size, ilimden ancak az biraz verildi” (İsrâ, 17/85). Hz. Şeyh-i Ekber’in şeyhi Ebû
Medyen Mağribî (ra) bu âyet-i kerîmenin ma'nâsında buyurmuştur ki: “Bu az
olan ilmi dahi bize Hak Teâlâ vermiştir; o da bizim değildir, belki bizde emânettir. Ve o ilmin çoğuna da ulaşamadık. Bundan dolayı biz devâmlı olarak câhilleriz.”
Şimdi, mâdemki az bir ilim dahi Hak Teâlâ’nın ihsânıdır, bunun için cenâb-ı
Şeyh (ra) bu kitabın okuyucusuna duâ edip “Allah Teâlâ senin basîretini nurlandırsın!” buyurur. Çünkü ilim nûrdur. Nûr kendi zâhir ve eşyâyı gösterici olduğu gibi, ilim dahi öylece eşyânın hakîkatlerini bâsîret gözüne gösterir. Ve Hak
Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de ilmi nûr ile vasfedip “E ve men kâne meyten fe ahyeynâhu ve cealnâ lehü nûren yemşî bihî fîn nâsi” (En'âm, 6/122) buyurur.
Ya'nî “Bizim ilim ile dirilttiğimiz kimse ölü müdür ki, biz onun için ilmi bir
nûr kıldık; insanlar arasında onunla yürür.” Bundan dolayı sen basîret gözü ile
en büyük âlemdeki türlü türlü şeylere dikkat et! Gerek mülk, ya'nî zâhir, ve gerek
melekût, ya'nî bâtın, cinsinden olmak üzere onu insanın âleminde bulursun.
Hattâ âlemde gelişip büyüyen bitkiler gibi, insan vücûdunda da gelişip büyüyen
kıl ve tırnak gibi şeyler vardır.
Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) zâhir gözü ile ilk bakışta idrâk olunabilecek şeyleri
örnek olarak vermiş ve bunları okuyucuya numûne olmak üzere göstermiştir.
Yoksa sonradan yapılan bilimsel keşifler neticesinde bunun gibi binlerce örnek
verilmesi mümkündür. Bu cümleden olarak yeryüzünde irili ufaklı sayısız ve hesapsız hayvânât yeryüzünün maddesinden var olup gelişip büyüme bularak yaşar ve ölür. Ve aynı şekilde insanın vücûdunda da onun vücûdunun maddesinden sayısız ve hesapsız mikroskopik hayvânât bu şekilde var olur ve yaşayıp
ölür.
Ve yeryüzü üzerinde tuzlu ve tatlı ve tatsız ve acı su olduğu gibi bunların
benzeri insanda da vardır. Tuzlu su gözlerinde; ve tatsız su burnunda; ve acı su
kulaklarında; ve tatlı su ağzında bulunur.
Ve aynı şekilde yeryüzünde toprak ve su ve havâ ve ateş olduğu gibi bunlar
ayniyle insanda da vardır; ve onlardan hálk edilmiştir. Ve her şeyi yerli yerinde
tertîb eden Hak Sübhânehû hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de ona işâret buyurmuştur.
Ve o işaret dahi Hakîm-i mutlak olan Hak Teâlâ’nın “Hüvellezî halakaküm min
turâbin” (Mü’min, 40/67) ya'nî “Allah sizi topraktan hálk etti” mübârek sözüdür.
36
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önbilgi
Ve Kur’ân-ı Kerîm’in diğer bir mahallinde de “Ve lekad halaknal insâne min
sülâletin min tîn” (Mü’minûn, 23/12) ya'nî “Biz insanı çamur cinsinden olan
sülâleden hálk ettik” buyurur. Ve çamur su ile toprağın karışımından oluşur.
Bundan sonra ismi Celîl olan Hak Teâlâ “innî hâlikun beşeren min salsâlin
min hamein mesnûn” (Hicr, 15/28) ya'nî “Ben yıllanmış çamur cinsinden olan
salsâlden beşerin Hâlik’ıyım” buyurur. “Hame-i mesnûn”, üzerinden seneler
geçmiş ve havası değişmiş çamur ma'nâsınadır ki, bilim adamları indinde karbonik birleşimlerden ibârettir. Çamurun temiz havâ ile karışmasından oluşur. Bununla ondaki havasal ve gazsal parçaya işâret buyrulur. Ya'nî su ile toprak karıştıktan sonra senelerce temiz havaya ma'rûz kalmış ve havâ ile karışarak bu çamur
kokmuş bir hâle gelmiştir. Ve ondaki hava parçası karbonik asittir.
Ondan sonra da “Halakal insâne min salsâlin kel fehhâr” (Rahmân, 55/14)
buyurur. Ya‘nî su ile karışıp kokmuş bir çamur hâline gelmiş olan salsâl, ki karbonik birleşimlerden ibârettir, güneşin ısısı ile “fah-hâr,” ya'nî “çömlek yaptıkları
çamurun kurusu” gibi, kurumuş bir hâle geldikten sonra “ve bedee halkal insâni
min tîn / Sümme ceale neslehu min mâin mehîn / Sümme sevvâhu ve nefeha
fîhi min rûhihî” (Secde, 32/7-9) ya'nî “Hak Teâlâ insanın hálk edilmesine çamurdan başladı. Daha sonra onun neslini mâ’-i mehînden, ya‘nî zayıf sudan,
ibâret olan nutfeden kıldı. Daha sonra onun sûretini tesviye edip kendi
rûhundan ona üfledi” âyet-i kerîmesinde beyân buyrulan değişimler çerçevesinde insanı hálk etti ki, bu değişimler ilk önce mâden, ikinci olarak bitki, üçüncü
olarak hayvân ve dördüncü olarak insan mertebelerinden ibârettir.
Ve Hak Teâlâ’nın insanı böyle değişimler çerçevesinden geçirerek hálk etmesi
onun tarafından bir hikmettir. Ve o hikmet dahi budur ki, latîf olan hakîkî vücûd
zâtî zuhûrunun gereği olarak her bir mertebeyi müşâhedesel zevk ile kat‘ etmek
sûretiyle insan mertebesine inmiştir. Ve o her mertebenin hallerinden habîr ya’nî
haberdardır. Ve hibret zevkî ya’nî bizzat hakîkatiyle yaşanan ilimdir. Nitekim
buyurur: “Elâ ya’lemu men halaka, ve huvel latîful habîr” ya’nî “Hálk eden
bilmez mi? Ve O, Latîf ve Habîr’dir” (Mülk, 67/14).
Ve bu tenezzül ve zuhûr ulûhiyyet ya’nî ilâhlık mertebesinden i‘tibâren meşiyyet ya’nî üst irâde ile olduğu için Cenâb-ı Şeyh (ra) “O dilediği şeyi hálk
eder” buyurur. Ve açığa çıkma işine üst irâde bağlanınca, daha sonra Kudret sıfatının bağlanması lâzım geldiğinden ve mertebelerde açığa çıkmak hibreti, ya'nî
zevkî ilmi gerektirdiğinden “Ve O Alîmü’l-Kadîr’dir” buyurur.
Şimdi cenâb-ı Şeyh (ra) en büyük âlemde olan şeyleri bir takım misaller ile
insana tatbîk ettikten sonra buyururlar ki: “Âlem üzerinde bu i‘tibâr dâhilinde
yürü; doğru olan bir ilâhî nüsha bulursun ki, bir harfi bozuk ve bir ma'nâsı
noksan değildir.” Ya'nî âlem ile insanı mukayese husûsunda içinde yaşadığın
37
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önbilgi
varlık âlemine dâimâ ibret bakışı ile bak! Âlemin hallerini ve işlerini, kendindeki
hallere ve işlere tatbîk et! Âlemi ve insanı birer ilâhî nüsha bulursun ki, yukarıda
ayrıntılı olarak anlatıldığı üzere insan âlemin çiftidir ve onun benzeridir. Âlemde
ne varsa, onun benzeri insanda da tamâmen mevcûddur. Bir harfi bozuk ve bir
ma'nâsı eksik değildir.
“Ezel mukabilinde onu ebedin gayri bulmazsın.”
Bilinsin ki, bir “ezellerin ezeli” bir de “ezel” vardır. “Ezellerin ezeli” ahadiyyet ya’nî teklik mertebesidir. Çünkü vücûdun bundan yukarı bir mertebesi yoktur. Ve bütün mertebeler bu mertebenin altındadır. Ve “ezel” sâbit ayn’lar âlemidir ki, vücûdun vâhidiyyet ya’nî birliksellik mertebesine tenezzülünde sâbit olur.
Ve eşyânın bütün hakîkatleri, ya'nî eşyanın ilmî sûretleri, bu mertebede birdîğerinden ayrılır.
Şimdi bu hakîkatlerin sâbitliğinden sonra onlar için tamâmı ile yok olma ve
birdîğerinden ayırt edilmeme hâli yoktur. Çünkü sâbit ayn’lar âleminden sonra
bu ayn’lar vücûdun her bir mertebesinde ve her bir yurdunda bir taayyün elbisesi ile açığa çıkarlar. “Ruhlar” mertebesinde soyut cevherler suretinde; ve
“misâl”de hayâlî sûretlerde; ve “şehâdet âlemi”nde elementsel sûretlerde; ve
elementsel sûretlerin bozulmasından sonra da berzaha âit sûretlerde; ve ondan
sonra, rûhânî neş’e gâlib olmak üzere cismânî uhrevî sûretlerde, ya‘nî yeniden
dirilme ve haşr ya’nî toplanma ve a‘râf ve cennet ve cehennem yurtlarında, bu
yurtların gereklerine göre verilen bir elbisede zâhir olurlar ki, şerîat cismânî cennet ve cehennemin dâimiliği ve ebediliğini haber verir.
Bundan dolayı bu önbilgilere vâkıf olduğun zaman, sen insanı ezelin mukabilinde ebedin gayrı bulmazsın. Çünkü Allah Teâlâ hazretlerinin kadîm ilmi, (ki
sâbit ayn’lar o kadîm ilmin ayrıntılanmış sûretlerinden ibarettir) bu hakîkatlerin
bütün mertebelerinde ve yurtlarında bâkî olmalarıyla öne geçti; ya’nî Hak ezelî
ilminde onların bâkî olmasına ve âhiret taraflarının sonsuz olmasına hükmetti.
38
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önbilgi
Kul der ki, mutasavvıflar (rızvânullâhi aleyhim) hazretlerinin âdeti bu bakış ve i‘tibârda, aralarında az bir benzerlik ve cüz’i bir sıfat sebebiyle istiâreler
ya’nî benzetmeler ve mecâz türünden Arab’ın sözlerindeki mecrâsında geçerli
oldu. Ve Kur’ân’da bu türden çoktur. Çünkü Kur’ân Arapça lügatı üzerine geldi. Nitekim (Sav) Efendimiz “Kur’ân benim lisânımla indi ki, apaçık olan
Arapça lisânıdır” buyurdu. Ve onun misâli Hak Teâlâ’nın
“veştealer re’su şeyben” ya’nî “ve baş ihtiyar olarak tutuştu” (Meryem,
19/4) ve “ke serâbin bi kîatin” ya’nî “çöllerdeki serap gibidir” (Nûr, 24/39) ve
“ke remâdinişteddet bihir rîhu” ya’nî “şiddetli rüzgârın savurduğu kül gibidir” (İbrâhim, 14/18) ve “ke meseli safvânin aleyhi turâbun” ya’nî “onun misâli
düz kaya üzerindeki toprağa benzer” (Bakara, 2/264) ve “cidâren yurîdu en
yenkadda” ya’nî “yıkılmayı irâde eden bir duvar” (Kehf, 18/77) ve “Ves’elil
karyetelletî künnâ fîhâ vel îrelletî akbelnâ fîhâ” ya’nî “Ve içinde bulunduğumuz beldeye ve bizimle berâber olan kāfileye sor” (Yûsuf, 12/82) ve “fe lemmâ
tecellâ rabbühü lil cebeli” ya’nî “Rabb’i dağa tecellî ettiği zaman” (Arâf, 7/143)
sözüdür.
Allah Teâlâ onlardan râzî olsun! Sûfiler i‘tibârlarında bu yol üzere devâm
etti. Şimdi biz daha önce bahsedildiği üzere, insan hakkında âlimin nasıl baktığını, sana kısaca ve yaklaşık olarak anlatırız. Ve bu, senin mevcûtlardan,
senden hâriç olan şeye bakmandır. Ne zamanki senin gözün her hangi bir
mevcûd üzerinde o mevcûda gâlib olan sıfat üzerine oldu ki, o sıfat sebebiyle
tanındı. Ve ne zamanki ondan haber veren ve ona delîl olan bu sıfatı ârif oldun, gerek onun nefsî ya’nî kendine âit sıfatı olsun ve gerek onun üzerine
gâlib olan sıfat olsun... Daha sonra bu sıfata ayniyle bakarsın, ister istemez
onu insanda bulursun. Şimdi ondan insana gidilir. Bu sıfatın müşâhedesi
onun sıfatı olan bir isimdir. Ahmaklık gibi ki, o eşek üzerine gâliptir. Hayvandan ondan başkasında yoktur. Şimdi biz onu “ahmak” olarak gördüğümüzde, insan hakkında, eşektir, deriz. Yâhut onu şiddetli olarak parçalamaya
istekli gördüğümüzde, arslandır, deriz. Ve bu bakış açısının benzeri aynı şekilde mübârek sırlar hakkında da vardır. Meselâ güneş ve aya bakarsın. Güneşi rûh ve ayı nefis için yaparsın. Ve bunun beyânı budur ki, bu kitab dâhilinde
bildirilen şey gereği üzere, nefis kemâl ve noksan sâhibidir. Onun kemâli akıl
ve ilim iledir. Ve noksânı cehâlet ve şehvetler iledir. Ve nitekim ayın noksânına yeryüzü sebep olur. Ve o, âlemden en aşağı olandır. Aynı şekilde nefsin
noksânı ancak şehvetlere girişmektendir. Ve onun mahalli aşağıların aşağısıdır. Ve yeryüzü güneşin nûru ile parladığı gibi cisimler de, rûhun nûru ile parlar. Şimdi bunun benzerlerine varıncaya kadar, eşyâyı olduğu hâl üzere keşf
edersin. Bu, zikri uzun olan şeydir. (14)
“Kul der ki” ta'bîriyle Hz. Şeyh (ra) kendi mübârek nefislerine işâret buyurur. Çünkü tasavvuf ehlinin en son makamı “Abdullâh” olmaktır. Ve zâhirî ve
39
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önbilgi
bâtınî bağlantılardan kurtulmadıkça “Abdullâh” olmak mümkün değildir. Ve
insan, kalbinin bağlı olduğu şeyin kuludur. Kalbinde nefs muhabbeti olanlar
“nefsin kulu” ve mâl muhabbeti olanlar “mâlın kulu” ve makâm ve mevkî’ muhabbeti olanlar “makâm ve mevkî’nin kulu”dur. Diğerlerini de buna kıyâs et!
Beyt:
Tercüme: “Bir kıl ucu kadar bağlılık olursa mahrûmluk yerindedir. Her kimin
bu bağlılık kuşağı varsa, ilâhî haremde nâ-mahremdir.”
İşte bu sebeple şân-ı âlîlerinde “Mâ zâgal basaru ve mâ tegâ” ya’nî “Bakış
kaymadı ve haddi aşmadı” (Necm, 53/17) buyrulan (Sav) Efendimiz hakkında
Kur’ân-ı Kerîm’de
“Subhânellezî esrâ bi abdihî” ya’nî “Sübhandır O ki kuluna esrâ ettirdi
(gece yürüttü)” (İsrâ, 17/1) ve
“E leysallâhu bi kâfin abdehu” ya’nî “Allah kuluna kâfi değil mi?” (Zümer,
39/36) ve
“Tebârekellezî nezzelel furkâne alâ abdihî” ya’nî “Ne mübârektir O ki kuluna Furkân’ı indirdi” (Furkân, 25/ 1) buyrulmuştur.
Ve Hz. Şeyh (ra) “Kul der ki” ta‘bîriyle kendilerinin “Mâ zâgal basaru ve mâ
tegâ” ya’nî “Bakış kaymadı ve haddi aşmadı” (Necm, 53/17) vasfında (Sav)
Efendimiz’in vârisi olduğuna işâret buyururlar. Ve diğer taraftan da yukarıda
“Allah Sübhânehû ve Teâlâ sübhân olan zâtı vitr ya’nî tek olmaklıkla münferid olmak için âlemi şef’iyyet ya’nî çift olmaklık içinde meydana çıkarmayı
murâd eyledi. Bundan dolayı Vâhid, Ferd ismi sâbit oldu; ve Efendi köleden
ayrıldı” ibâresinde beyân buyurdukları ma'nâyı ihtâr ederler. Ya'nî salt ilâhî kul
olan bu kitabın yazarı der ki:
Allah Teâlâ hepsinden râzî olsun, mutasavvıflar hazretlerinin âdetleri bu bakış ve i'tibârda, ya‘nî âlem ile insana bakmakta ve bu bakış neticesinde ibret almakta, Arab’ın sözlerinde riâyet ettikleri mecrâda geçerli oldu. O mecrâ da budur
ki, Araplar az bir benzerlik ve cüz’î bir sıfat sebebiyle sözlerinde istiâre ya’nî benzetme ve mecâz kullanırlar. Ve Kur’ân’da bu tür benzetme ve mecâz çok kullanılmıştır. Çünkü Kur’ân Arapça lisânı üzere indi. Ve Arab’ın âdeti, kelâmda benzetme ve mecâz kullanımı olduğundan Kur’ân’da da bu âdete riâyet buyruldu.
Kur’ân’daki misâllerden birisi Meryem sûresinde olan:
“veştealer re’su şeyben” (Meryem, 19/4) ibâresidir. Zekeriyya (as)’dan naklen buyrulur ki “Baş ihtiyar olarak tutuştu.” Bundan “saçlarım ağardı” ma‘nâsı
murâd olunur. Saçların ağarması ateşin tutuşmasına benzetilmiştir. Benzetme
yönü beyazlıktır. Bu ise az bir benzerliktir.
40
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önbilgi
Ve diğer bir misâl, “Vellezîne keferû a’mâlühüm ke serâbin bi kîatin yahsebühüz zam’ânu mâe” (Nûr, 24/39) âyet-i kerîmesidir ki Nûr sûresindedir.
Ma’nâsı “Kâfirlerin amelleri çöllerdeki serap gibidir ki, susayan kimseler onu
su zannederler” demektir. Burada kâfirlerin amelleri “serâb”a benzetilmiştir.
Benzetme yönü istifâde etmeyi ummaktır. Çünkü susamış olan kimse sudan istifâde umar; ve kâfirler de amellerinden istifâde etmeyi ümîd ederler. Serâbı su
zannedip ondan istifâde etmeyi ümîd edenlerin amelleri nasıl boşa çıkarsa, amellerinden istifâde etmeyi ümît eden kâfirlerin ümîdleri de öylece boşa çıkar.
Ve diğer misâl, İbrâhîm sûresinde olan “Meselüllezîne keferû bi rabbihim
a’mâlühüm ke remâdinişteddet bihir rîhu fî yevmin âsıfin, lâ yakdirûne
mimmâ kesebû alâ şey’in, zâlike hüved dalâlül baîd” (İbrâhim, 14/18) âyet-i
kerîmesidir. Ma'nâsı “İnkâr edenlerin hayırlı amelleri fırtınalı günde külün fırtına ile savrulmasına benzer ki, hiç bir şey kazanamazlar. O çalışma, uzak şaşkınlıktır.” Bu ibârede kâfirlerin hayırlı amelleri savrulan küle benzetilmiştir.
Benzetme yönü eserin dâimiliğinin olmayışıdır. Çünkü rüzgâr ile külden eser
kalmadığı gibi fırtınaya benzetilen küfür ile kül gibi olan hayırlı amellerden eser
kalmaz.
Ve diğer misâl, Bakara sûresinde olan “Yâ eyyühellezîne âmenû lâ tubtılû
sadakâtiküm bil menni vel ezâ, kellezî yunfiku mâlehu riâen nâsi ve lâ
yu’minu billâhi vel yevmil âhıri, fe meselühü ke meseli safvânin aleyhi
turâbun” (Bakara, 2/264) âyet-i kerîmesidir. Ma‘nâsı “Ey mü’minler, malını insanlara gösteriş olarak infâk eden ve Allâh’a ve âhiret gününe îmân etmeyenler gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmek sûretiyle geçersiz kılmayın! Onun durumu, düz kaya üzerindeki toprağa benzer.” Bu ibârede geçersiz
sadaka düz kaya üzerinde bulunan toprağa benzetilmiştir. Benzetme yönü düz
kaya üzerindeki toprakta zirâat ve istifâde olunamamasıdır. Çünkü biraz şiddetli
yağmur gelse toprakları süpürür, düz kaya kalır. Ekilen tohumlar da onunla
berâber yok olur. Bundan dolayı geçersiz sadaka ile böyle bir toprak üzerine
zirâat boşuna bir ameldir.
Ve diğer misâl, Kehf sûresinde olan “fîhâ cidâren yurîdu en yenkadda”
(Kehf, 18/77) âyet-i kerîmesidir. Ma'nâsı “Mûsâ ile Hızır (aleyhime’s-selâm)
orada bir duvar buldular ki yıkılmayı irâde eder.” İrâde akıl sâhiplerinde olur.
Duvarda ise akıl yoktur. Bundan dolayı hakikatte yıkılmayı irâde etmez. Burada
duvarın meyli irâdesiz meyleden insanın meyline benzetilmiştir. Mahallin zikrinden hâlin anlatılmak istenmesi türünden mecâz-ı mürsel ya’nî mecâzî ma’nâ
ile asıl ma’nâ dışında bir alâka bulunmasıdır; veyâhut benzetme vardır.
Ve diğer misâl, Yûsûf sûresinde olan “Ves’elil karyetelletî künnâ fîhâ vel
îrelletî akbelnâ fîhâ” (Yûsuf, 12/82) âyet-i kerîmesidir. Ma'nâsı “Bizim içinde
41
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önbilgi
bulunduğumuz beldeye ve bizimle berâber olan kāfileye sor!” demektir. Belde
ve kāfile kelimeleri civârında oluşluk alâkasıyla mecâz-ı mürsel ya’nî mecâzî
ma’nâ ile asıl ma’nâ dışında bir alâkadır. Belde ve kafilenin civârında olan kimselerden sor, demek olur.
Ve diğer misâl, A'râf sûresinde olan ““fe lemmâ tecellâ rabbühü lil cebeli”
(A‘râf, 7/143) âyet-i kerîmesidir. Ya’nî “Ne zamanki onun Rabb’i dağa tecellî
buyurdu” demektir. Oysa dağın Allah’ı görmeye kudreti yoktur. Ve görmeyi talep eden Mûsâ (as) idi. Ve tecellî de dağ için değil, Mûsâ (as) için idi.
Sonuç olarak Kur’ân-ı Kerîm’de böyle benzetme ve mecâz yoluyla pek çok
yüce beyânlar mevcûttur. Allah râzî olsun, sûfîyye hazarâtı da sözlerinde böyle
benzetme ve mecâz kullanmakta devâm etti.
Şimdi biz yukarıda “Allah Teâlâ senin basîretini nurlandırsın! Şimdi sen en
büyük âlemde türlü türlü olan şeye dikkat et!” ibâresinden itibâren zekî ve çabuk kavrayan ve reşîd olan bir âlimin insan hakkındaki bakışının nasıl olduğunu
sana kısaca ve yaklaşık anlatarak deriz ki: Bu bakış, senin çevrende ve senin vücûdunun hâricinde bulunan mevcûtlardan bir şeye bakmandır. Ne zamanki senin
gözün senden hâriç olan her hangi bir mevcûd üzerinde o mevcûdun kendisine
gâlip ve tanınmasına sebep olan bir sıfat üzerine olur; ve ne zamanki o mevcûttan
haber veren ve o mevcûda delîl olan bu sıfatı bilirsin; o sıfat, ister onun kendine
âit sıfatı olsun, arslandaki yırtıcılık gibi; ister onun üzerine gâlip olan sıfat olsun,
eşekteki ahmaklık gibi, sen o mevcûttaki sıfata ayniyle baktığın zaman, onu şüphesiz insanda bulursun. O mevcûttan insana geçilir.
Ve insanda bu sıfatın müşâhedesi bir isimdir ki onun sıfatıdır. Çünkü isim sıfatın zâhiri ve sıfat ismin bâtınıdır. Bundan dolayı isim sıfat ile zâhir olur. Örneğin ahmaklık sıfatı eşek üzerine gâliptir. Onun gayrı olan hayvanlar üzerine bu
sıfat gâlip değildir. Biz insanda ahmaklık sıfatını gördüğümüz zaman, ona “eşek”
deriz. Ve bu ahmaklık sıfatından dolayı, ahmak ismiyle isimlendirilmiş olan eşek
olduğu için, mevcûtlardan bir mevcût olan eşekten insana geçilerek insan hakkında da, “eşek” deriz. Yâhut insanı şiddetli olarak parçalamaya istekli gördüğümüzde, yukarıdaki sebeplere dayanarak “arslan”dır deriz.
Bu bakış sıradan mevcûtlarda böyle olduğu gibi mübârek sırlar hakkında da
vardır. Meselâ güneşe ve aya bakarsan “güneş”i insanın mübârek bir sırrı olan
“rûh”a ve “ay”ı da “nefs”e benzetirsin. Benzetme yönü budur ki, bu kitapta verilen îzâhlar gereğince, nefis hem kemâl ve hem de noksân sâhibidir. Nefsin kemâli
akıl ve ilim iledir. Ve noksanı da cehâlet ve şehvetler iledir. Nitekim ay tutulması
vaktinde ayın ışığının azalmasına yeryüzü sebep olur. Çünkü astronomi bilginleri indinde bilindiği üzere ay tutulması, dünyânın güneş ile ay arasına girmesiyle
dünyânın gölgesinin ayın yüzüne düşmesi sebebiyle olur. Ve buna benzer şekilde
42
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önbilgi
ay önce hilâl olur, sonra yavaş yavaş bedir hâline gelir. Daha sonra gittikçe noksana meyleder. Oysa ay dâimâ güneşe karşılık olup bedir hâlini korur. Fakat
dünyânın çevresinde dönmesi dolayısıyla muhtelif vaziyetler kazanmasından
dolayı ay böyle noksan ve tam şekillerde görünür. Gerçi ayın dünyâ etrâfında
dönmesi de te’sîrli ise de, Hz. Şeyh-i Ekber’in yüksek maksadı dünyânın te’sîrini
beyân buyurmaktır. Ve ay tutulmasında dünyânın başlı başına te’sîri açıktır.
Ve dünyâ “ahadiyyet” ve “vahdet” ve “vâhidiyyet” ve “ruhlar” ve “misâl”
âlemlerine göre “şehâdet âlemi” mertebesinde olup aşağıların aşağısıdır. Aynı
şekilde nefsin noksanı ancak şehvetlere girişmektendir ki, onun mahalli aşağıların aşağısı olan şehâdet âlemidir. Çünkü ruhlar şehvetlerden pâk ve temizdirler.
Nitekim Mesnevî-i Şerîf’te buyrulur:
Tercüme: “Elbise bedenden ve can da tenden haberdar değildir. Rûhun dimâğında Allah gamından başka bir şey yoktur.”
Şimdi süflî olan dünyâ ulvî olan güneşin nûru ile parladığı gibi, süflî âlemden olan kesîf cisimler de, ulvî âlemden olan rûhun nûruyla parlar. Bundan dolayı sen kavrayış kemâli ile bunun benzeri olan sıradan şeylere ve mübârek şeylere bu bakış ile bakarsan o şeyleri olduğu hâl üzere keşfedersin. Bunları birer birer
saymak ve insana uyarlayarak ayrıntılamak pek uzundur.
43
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önbilgi
Kitabın yazarı der ki, biz mutlaka genele ve özele dönük bütün sırlarda,
iki nüsha karşılığında büyük ve küçük âlemi almayı istediğimizde bunun
uzayacağını gördük. Oysa bizim gâyemiz ilimlerden âhirette kurtuluşa ulaştıran şeydir. Çünkü dünyâ fânîdir ve izi yoktur. Böyle olunca biz kendisinde
kurtuluş olan husûsa geçtik. Ve kitabımızda beyân ettiğimiz murâd onunla
berâber gider. Ve o da budur ki, biz insana baktık; onu mükellef olarak va’d ve
va’îd ya’nî tehdit arasında kalmış bulduk. Bundan dolayı bizim çabamız onunla tehdit olunduğu şeyden onun kurtuluşu ve Allâh’ın vaadine ulaştırılması
hakkındadır. Böyle olunca onun üzerine en büyük âlemden mîzân ikâmesine
hâl olarak mecbûr kaldık. Büyük âlemden nerede hitâptan ve va’d ve tehditten
hikmet gözüktüğünü söyledik ise, biz bunu imâmlık hazreti ve hâlîfelik karargâhının emir ve yasağı hazretinde gördük. Bundan dolayı biz halîfeyi, kendisinde hikmet ve isimlerin eserleri açığa çıkar ve onun iki eli üzerinde Bârî
Teâlâ için mahlûk olan var edilmişlerin ekserisi edilgen olur bulduk. Ve eseri
teftiş ettik. Bu imâmlık hazretinden insanın hazzı hakkında bakışta ihtimam
gösterdik. İnsanda da halîfe ve vezîr ve kadı ve kâtib ve harâc toplayıcı ve vergiler ve yardımcılar ve askeriye ve öldürme ve esir etme ve verâset mahalli
olan halîfelik hazretine lâyık bulunan şeyden bunun benzerlerine varıncaya
kadar bulduk. Oysa nebîlerin bayrakları açıldı ve âlemleri zâhir oldu. Ve herkes onun kuvvetini anladı. Daha sonra nebîler (salavâtullâhi aleyhim) hazarâtından sonra gizlendi. Kıyâmet gününe kadar genele dönük ebeden zâhir
olmadı; lâkin özele dönük zâhir oldu. Böyle olunca kutub belirsiz bilinendir.
Ve o zamânın halîfesi ve bakış ve tecellî mahallidir. Ve âlemin zâhirine ve
bâtınına eserler ondan çıkar. Ve rahmet edilen kimseye onun sebebiyle rahmet
edilir; ve azâb olunan kimseye onun sebebiyle azâb olunur. Ve onun sıfatları
vardır. Eğer asrın halîfesinde toplanırsa, o kutubdur; ve ilâhî işlerin dönmesi
onun üzerinedir. Ve eğer toplamazsa onun gayrıdır. Ve bu asrın hükümdârına
madde ondan var olur. Ve bunun hepsi insanda mevcûttur. Ve biz inşâallâh bu
kitapta hepsini ayrı ayrı, yeterince, iknâ edici olarak güzel bir şekilde anlatırız.
Ve Allah Teâlâ kastettiği şey sebebiyle kula fayda verir. Ve o sebeple en doğru
olan yola ulaştırır. (15)
Kitâbın yazarı Hz. Şeyh-i Ekber (ra) buyurur ki: Biz iki nüshanın karşısında
büyük ve küçük âlemi almak ve bu iki nüshada mevcûd olan genele ve özele dönük sırları mutlaka birdiğerine tatbîk etmek istediğimiz vakitte, bunları birer birer anlatmanın ve saymanın epey uzayacağını ve bunun da usanç getireceğini ve
asıl isteğimizin yok olacağını gördük. Oysa bizim gâyemiz, ilimlerden âhirette
kurtuluşa ulaştıran şeyleri bu kitapta beyân etmek idi.
Ve en büyük âlemdeki zâhiri ve bâtıni eserleri tetkîk ile uğraş ancak âhirette
fayda verecek olacak ilmin oluşması için câizdir. Tabîî ilimler ile uğraşan felsefeciler gibi, ancak bu âlemde kalacak olan zâhirî ilimler ile uğraşmak bizim mesle-
44
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önbilgi
ğimiz değildir. Çünkü dünyâ buz üzerine yazılmış nakışlar gibi fânîdir. Bir zamanda mevcût olan ve görülen sûretler diğer zamanda yok olur ve izi kalmaz.
İşte bunun için bir çok felsefeciler “Hakîkati anlayamadık” diye çırpınıp dururlar; ve zihni yorarlar. Hak Teâlâ bunlar hakkında “Ya’lemûne zâhiren minel
hayâtid dünyâ, ve hüm anil âhıreti hüm gâfilûn” ya’nî “Onlar, dünyâ hayâtının
zâhirini bilirler. Ve onlar, âhiretten gâfil olanlardır” (Rûm, 30/7) buyurur. Böyle olunca biz dünyânın fânî sûretlerini birer birer anlatmaktan ve saymaktan vazgeçerek kendisinde âhiret için kurtuluş olan husûsa geçtik.
Ve kitabımızda beyân ettiğimiz murâd o husûs ile berâber seyreder. O husûs
da budur ki, biz âlemin fânî sûretlerinden bir sûret olan insana baktık; onu Hak
tarafından çeşitli teklîflerle mükellef ve ağır yükler ile yüklenmiş bulduk. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “İnnâ aradnel emânete ales semâvâti vel ardı vel cibâli
fe ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehal insânu” (Ahzâb,
33/72) ya'nî ‘‘Biz emânetleri göklere ve yere ve dağlara arz ettik. Onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular ve onu insan yüklendi.” Ve aynı şekilde
biz o mükellef insanı, güzel amellerine karşılık va’d ve kötü amellerine karşılık
da va‘îd ya’nî tehdit arasında kalmış bulduk. Bundan dolayı o dâimâ korku ve
ümît içindedir. Böyle olunca bizim çabamız, va’îd ya’nî tehdit olunduğu âhiret
azâbından onun kurtuluşu ve va'd olunduğu âhiret ni’metlerine ulaşmasıdır.
İşte bunun için biz insanın üzerine en büyük âlemden mîzân ikâmesine hâl
olarak mecbûr kaldık. Ya‘nî büyük âlemdeki şerefli olan şeylere ve sıradan, en
aşağı olan şeylere baktık. Onların ilâhî isimlerden hangisine görünme yeri olduğuna dikkat ettik. Daha sonra büyük âlemden onun çifti ve benzeri olarak
mahlûk olan insana geçtik. İnsanda bunların karşılığını bulup iki âlemi tarttık. Ve
büyük âlemden nerede teklife işâret eden hitâptan ve va'd ve va'îd ya’nî tehditten
hikmet gözüktüğünü söyledik ise, biz bunu imâmlık hazreti ve halîfelik karargâhının emir ve yasağı hazretinde gördük. Şöyleki;
- Büyük âlem ilâhî işlerin görünme yerlerini toplamıştır. Ve küçük âlem olan
insan da bu işleri tamâmen toplamıştır.
- Oysa büyük âlem emir ve yasak ile mükellef değildir ve va’d ve tehdit ile
muhâtab değildir. İnsan ise mükellef ve muhâtabdır.
- Büyük âlem, gerçekleşen isimlere âit tecellîleri kabûl eder ve bir kayıt ile
kayıtlanmaksızın zorunlu olarak açığa çıkarır. Fakat insan her tecellîyi
kabûle isti’dâdlı olmakla berâber bir kayıt ile kayıtlanmış olarak isterse
açığa çıkarır. Meselâ şehvet hayvânâta sirâyet eden ilâhî tecellîlerden bir
tecellîdir. Hayvânât bu tecellîyi kabûl eder ve mutlaka zorunlu olarak açığa çıkarır. Hayvanın bir türü olan insan da bu tecellîyi kabûle isti’dadlıdır.
Fakat bu tecellîyi vücûdunda fiilen açığa çıkarmak için bir kayıt ile kayıt-
45
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önbilgi
lanmaktadır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “Vellezîne hüm li furûcihim
hâfizûn / İllâ alâ ezvâcihim ev mâ meleket eymânühüm” ya’nî “Ve onlar, iffetlerini koruyanlardır / Eşlerine veyâ ellerinin altında sahip oldukları hâriç” (Mü’minûn, 23/5-6). Ve aynı şekilde hayvânât yeme ve
içme ile vasıflanmıştır. Fakat onlar için bu husûsta bir sınır yoktur. Onlar
bu ilâhi tecellîleri mutlak olarak fiilen açığa çıkarırlar. İnsan da bu sıfatla
vasıflanmıştır. Fakat kayıtlanarak açığa çıkarmak ile mükelleftirler. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “uhılle lekümüt tayyibâtu” ya’nî “temiz olanlar
size helâl kılındı” (Mâide, 5/4) ve “lâ yestevîl habîsu vet tayyibu” ya’nî
“Habîs olan ile temiz olan bir değildir” (Mâide, 5/100) ve “İnnemâ harrame aleykümül meytete ved deme ve lahmel hınzîri” ya’nî “Fakat (Allah) size, sâdece ölü hayvan etini, kanı ve domuz etini haram kıldı” (Bakara, 2/173) ve “Li yemîzallâhul habîse minet tayyibi“ ya’nî “(Bu) Allah’ın habîs ile temizi ayırması içindir” (Enfâl, 8/37) bu gibi ilâhî sınırlar
çoktur. Sonuç olarak ilâhî isimlerin tecellîlerini açığa çıkarmada tercih kullanmasından dolayı, insan bir sınır içerisine dâhil edilmiş ve büyük âlem
mutlak bırakılmıştır.
Şimdi büyük âlemde zâhiren ve bâtınen habîs ve temiz olduğu gibi, onun çifti
ve benzeri olan insanda da öylece zâhiren ve bâtınen habîs ve temiz vardır. İnsan
habîsten yasaklanmış ve temiz ile emrolunmuştur. Bundan dolayı Hak Teâlâ
habîsten kaçınmayanlara va'îd ya’nî tehdît ve temizi tercîh edenlere va'd etmiştir.
Bunun için âlem ile insanı tartmak lâzım gelmiştir.
Hitâbın ve va‘d ve tehditin imâmlık hazreti ve halîfelik karargâhının, ya'nî
asrın insan-ı kâmili ve kutbu olan zâtın emir ve yasak hazretinde görülmesi budur ki: Bu kitabın başından beri çeşitli sûretler ile îzâh edildiği üzere, en büyük
âlemde ne varsa insanda da vardır. Ve en büyük âlemde isimlere âit tecellîlerin
eserleri fiilen açığa çıkar. İnsan-ı kâmilde de o isimlerin eserleri tamâm olarak
fiilen açığa çıkar. Noksan insanda ba‘zıları fiilen zâhir ve ba'zıları bâtındır. Onda
açığa çıkmanın toplanmışlığı yoktur. Oysa Hak Teâlâ kendi işlerinin ba'zısından
râzîdır, ba'zısından râzî değildir. Rızânın olmayışının delîli:
“ve lâ yerdâ li ibâdihil küfra” ya’nî “ve O kulları konusunda küfre râzî olmaz” (Zümer, 39/7) ve
“ve gadiballâhu aleyhim” ya’nî “ve Allah, onlara gazaplandı“ (Feth, 48/6)
âyet-i kerîmeleridir. Ve rızânın delîli:
“radıyallâhu anhüm ve radû anhu” ya’nî “Allah onlardan râzî ve onlarda
O’ndan râzîdırlar” (Mücâdele, 58/22) âyet-i kerîmesidir.
46
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önbilgi
Fakat Hakk’ın râzî olduğu ve olmadığı işlerin açığa çıkması zâti gerek olduğundan açığa çıkmayı terk söz konusu olamaz. Çünkü zâtî gereklilik meşiyyet
ya’nî üst irâde ile ilgili değildir. Örneğin insanın aksırması onun zâti gereğidir;
irâdesi ve meşiyyeti ile değildir. Büyük âlemde bu ilâhî işlerin fiilî olarak açığa
çıkması bir sınır ile sınırlı olmadığı halde, onun benzeri ve çifti olan insanda bunların fiilî olarak açığa çıkması bir sınır ile sınırlanmıştır. Böyle olunca imâmlığa
sâhip olan ve halîfelik karargâhı olan insân-ı kâmilin vücûdu emir ve yasağın çıkış kaynağıdır. Ve ilâhî hitâb ile insanın fiilleri sınırlandırılmış; ve emre karşılık
va'd ve yasağa karşılık da va'îd ya’nî tehdît ikâme buyrulmuştur. Şu halde biz
halîfe olan zamânın kutbunu kendisinde hikmet ve isimlerin eserleri açığa çıkar
ve Hak Sübhânehû hazretlerinin Bârî mübârek isminin tahakkuku için mahlûk
olan var edilmişleri o halîfenin iki eli, ya'nî Cemâl ve Celâl elleri üzerinde edilgen
olur bir halde buluruz. Çünkü zamânın kutbu yeryüzünde ilâhî hazînenin
emînidir. İlâhî tecellîleri kabûl eder ve mevcûtlara dağıtır. Nitekim bu konudaki
îzâhlar bu kitabın başlarında geçmiş idi.
Ve biz insân-ı kâmildeki eseri teftîş ettik. Onun dışında olan insanların bu
imâmlık hazretinden ne gibi hazları olduğunu tetkîk eyledik. Gördük ki, büyük
âlemde, nasıl bir halîfe ve vezîr ve kadı ve kâtib ve harâc toplayıcı ve vergiler ve
yardımcılar ve askerî güç ile birbirleriyle savaşmak ve öldürme ve esîr almak
husûsları, kısaca eş mahall olan halîfelik hazretine lâyık ne gibi şeyler varsa, onların hepsinin insanda mevcût olduğunu gördük ve bunları onun vücûdunda
tamâmen bulduk.
Kendi zamanlarının zâhiri halîfesi ve âşikâr kutbu olan peygamberlerin bayrakları açıldı ve âlemleri zâhir oldu. Ve o herkes onların kuvvetlerini zâhiren görüp boyun eğdi. Fakat onlardan sonra zamânın kutbu gizlendi. Genele dönük
şekilde kıyâmete kadar aslâ zâhir olmadı. Bundan dolayı ümmetin avâmı zamanın halîfesinin ve kutbunun kim olduğunu bilemezler; fakat ümmetin seçkinlerine zâhir olur. Evliyâullâhın seçkinleri zamânın kutbunun kim olduğunu bilirler.
Böyle olunca evliyanın seçkinleri indinde bilinir olan kutub, avâm indinde belirsizdir. Ve o saâdet sofrası zât zamânın halîfesi ve ilâhî bakış ve rabbânî te- cellî
mahallidir. Ve âlemin zâhirine ve bâtınına ilâhî isimlerin verişleri ondan çıkıp
herkese dağıtılır. Çünkü o yeryüzünde ilâhî hazînenin emînidir. Nitekim Mesnevî-i Şerîf’te buyrulur:
Tercüme: ‘‘Muhakkak cihan o bir kimsedir ve haberdardır. Felek üzerinde
her bir yıldız ayın cüz’üdür. O zât kâmil ve ferd olan cihandır. Küll olan vücûd
nüshası onun için olmuştur. Muhakkak cihan o bir kimsedir. Ve geri kalanları
hep tâbi’ olanlar ve taklittir ey dinleyici!”
47
Tedbirât-ı İlâhiyye
Önbilgi
Örneğin bir kimseye rahmet olunsa, onun sebebiyle rahmet olunur. Ve bir
kimseye azâb olunsa onun sebebiyle azâb olunur.Ve zamânın kutbunun bir çok
sıfatları vardır. Eğer bu sıfatlar asrın halîfesinde, ya‘nî zamanın zâhir hükümdarında toplanırsa, o mübârek zât zamânın kutbudur. Ve ilâhî işlerin dönmesi onun
üzerinedir.
Ve eğer bu sıfatlar o zatta toplanmazsa, zamânın kutbu bu zâhiri hükümdarın gayrı olup insanların geneli indinde belirsizdir. Ve evliyânın seçkinleri onu
bilirler. Ve asrın hükümdârına madde, ya‘nî idâre işindeki kudret ve tasarruf,
ondan var olur. Ve bunu ne halk, ne de o zâhir hükümdâr idrâk edemez. İşte
âlemde nasıl zamânın kutbu ve zâhir hükümdâr mevcût ise, insanın vücûdunda
da bunun benzeri vardır. Biz bu kitapta inşâallâhü Teâlâ bunların hepsini, ayrı
ayrı ve yeterince ve iknâ edici olarak güzel bir şekilde anlatırız. Allah Teâlâ kastettiği şey sebebiyle kula fayda verir.
Hz. Şeyh (ra) “kul” sözünden ya kendi mübârek nefsini veyâhut okuyucunun
nefsini murâd eder. Hz. Şeyh’in mübârek nefsi oluşuna göre ma‘nâ şöyle olur:
“Bu kitaptan maksad, zekâ ehlinin irşâd ile cehâletinin giderilmesi ve bakışının hakîkate döndürülmesidir. Bu değerli kasıt sebebiyle Allah Teâlâ bu ben salt
kula ma‘nevî fayda ihsân eder; ve bu yüzden en doğru olan ilâhî bilgileri beyan
yoluna sürükler; ve bu kitapda hatâ ve noksan olmaz.”
Ve eğer okuyucunun nefsi murâd olunmuş ise ma‘nâ şöyle olur:
“Okuyan kulların maksadı, hakîkati anlamak ve ilâhî bilgi öğrenmek ise, Allah Teâlâ ona doğru anlayış ve selîm zevk ya’nî hakîkat yaşantısı ihsânı sûretiyle
fayda verir. Ve bu hâlis niyeti sebebiyle ilâhî bilgi yolunun en doğrusuna sevk
eder.”
48
Tedbirât-ı İlâhiyye
Mukaddime
MUKADDİME
Allah Teâlâ seni sâf kılsın! Tasavvufun emri acâîb ve şânı garîb ve sırrı
latîftir. Ancak inâyet ve sadâkat ayağı sâhibine ihsân olunur. Onun, üzerlerine
ikrâr ve inkâr örtülen işleri ve sırları vardır. Ve biz tasavvuf ilmi için bu mukaddimeyi mutlaka anlatmak istediğimiz maksâdımızı destekleyici olarak
sevk ettik. Çünkü onun üzerine inkâr şiddetlidir. Ve bizim sevk ettiğimiz şey
üzerine onun muhâlif şeytânı vardır ki, kuvvetlidir. Biz bu kitapta bu ilimlerden ancak azın da azını sevk ettik. Ve bu şerefli yolun sırlarının haddine bizim yazdıklarımızdan vâkıf olmak isteyen kimse Menâhicü’l-İrtikā ilâ İftizâzı
Ebkâri’n-Nukā el-Muhadderât bi-Hayemâti’l-Likâ ismindeki kitabı incelesin!
Ve biz onu üç yüz bölüm ve üç bin makām üzerine beyân ettik ki, her bir bölüm on makām içindir. O makâmların hepsi, ba'zısı ba'zısının üstünde olan
sırlardır. Allah Teâlâ seni başarıya ulaştırsın!
Bu kitaba ilâve gibi olan bu mukaddimenin üslûbunda biz ilk olarak sâlikin ona vâkıf olmasını ümît ettik ki, onun için tarîkat ehlinin sözü üzerine
inkârdan ma’sûmluk oluşur. Ve bu kitapta üzerine vâkıf olması olmayan şeye
ondan teslîm gerçekleşir. Ve çok kere indinde vâkıf olduğu sır ona açılır; ve
onu teslîm eder. İşte onu bunun için söyledik. Ve Allah Teâlâ bizleri İslâmı
güzel olan ve ilmi ulaşamadığı şeyi teslîm eden kimseler kılsın! (Âmîn bi- izzetihî!). Allah Teâlâ senin sadrını açıp genişletsin !
Bilesin ki, bu tarîkat teslîm ve tasdîk üzerine dayalıdır. Hattâ ba‘zı önder
efendiler demişlerdir ki: “Bin sıddîk onun hakkında zındık olduğuna şehâdet
etmedikçe insan hakîkat derecesine erişemez.” Daha sonra bu efendinin sözü
Ali b. Ebî Tâlib’in evlâdı (r. anhümâ) hazretlerinin mübârek sözü ile te’yid
olundu:
“Nice ilim cevheri vardır ki, eğer ben onu açıklasam, bana sen puta tapan
kimselerdensin denilir idi. Müslüman erkekler kanımı helâl sayarlar idi de,
onlar delîl getirdikleri şeyin en çirkinini güzel görürler idi.”
Şimdi bu nefîs olan alâkanın inkârında “müslümanlar” denilen erkekleri
hemfikir oldu ki, onlar hayâl ve ikilem ile vâkıf oldular. Oysa bu yol nasıl
inkâr edilmez; ve Hakk’ın zuhûru indinde bâtılın eseri kalır mı? Şimdi
Hak’tan sonra ne kalır? Ancak dalâl!.. Ve Hak geldi bâtıl gitti, de!” (İsrâ, 17/81).
(Şiir:)
“Görmez misin muhakkak Allah Teâlâ sana bir derece verdi ki, sen onun
altında olan her bir mülkü kararsız görürsün. Çünkü sen güneşsin ve yıldızlar
pâdişahlardır. Güneş doğduğu zaman onun te’sîrinden yıldızlar gözükmez.”
49
Tedbirât-ı İlâhiyye
Mukaddime
Sen “Allah!” de, daha sonra onları bırak! Varsın kendi dedikodularında
oynasınlar! Ebrârın hasenâtı mukarreblerin seyyiâtıdır. “Ba‘zı vakitlerde kalbime perde geldiğinden ben günde Allah’a yüz kere istiğfar ederim.” Şimdi
his âleminde sınırlanma zilleti altına dâhil olan bu iki şeye dikkât et! Artık
melekût âlemi nasıldır?
Şimdi bu makâmın dışından başka bir şey konuşan kimse muhakkak tâbire sığmayan perîşan rü’yâlar sâhibidir. Cüneyd’in: “Sonradan olan Kadîm'e
ulaştığında onun için eser kalmaz” sözüne dikkât etmez misin? Ve kendi zannından ve nefsinden söyleyen kimse ile Rabb’inden söyleyen kimse arasında
fark vardır ve hevâdan söylemez. (16)
Hz. Şeyh (ra) okuyucuya duâ edip “Allah Teâlâ seni sâf kılsın!” buyururlar.
Çünkü kalb mülk ve melekût âlemi bağlantılarından kurtulmadıkça sâf olmaz.
Ve her iki âlemin bağlantılarından kalbin sâf olması son derece zordur. Çünkü
nefsânî bağlantılardan kurtulan kalb rûhânî bağlantılara meyleder. Nitekim sâlik
riyâzâta ve mücâhedelere ve zikirlere devâm ettiğinde kendisine rûhânî tecellîler
olur. Ve kalbinde bu tecellînin devâmına meyl ve cezbe peydâ olur. Ve tecellînin
kesilmesi hâlinde kendisinde ıztırâb oluşur. Bu ıztırâb o tecellîlere bağlılıktan doğar. Sâlik bundan geçmedikçe rabbânî tecellîye nâil olmaz. Ve rabbânî tecellî gerçekleştiğinde de sâlikte iki tarafa bağlılık kalmaz; ve pâk ve sâfileşmiş olur. İşte
Hz. Şeyh himmetlerinin yüksekliği dolayısıyla okuyucu hakkında bu mertebeyi
temennî buyurur.
Şimdi sâlikin bu makamda müşâhedeye dayalı olan ilmi tasavvuf ilmi olur.
Onun için tasavvuf ilminin emri acâîptir ve şânı garîptir. O makāma ulaşmayan
kimseler bu ilmi işittiklerinde acâip bulurlar ve onda garîplik görürler. Ve sırrı
gâyet latîf olduğu için, kesîf nefsânî perdeler ile perdeli olan kimselerin kalbleri o
latîf sırrı idrâk edemez. Bundan dolayı o tasavvuf ilmi, ancak ezelî ilâhî inâyete
mazhar olan ve sadâkat ayağı sâhibi bulunan kimselere ihsân olunur. Çünkü tasavvuf ilminin bir takım işleri ve sırları vardır ki, o işler ve sırlar üzerine ikrâr ve
inkâr perdeleri örtülmüştür. Bu ilmin hakîkatini müşâhede edemeyen kimseler,
müşâhede ehlinden bu ilmi işittikleri zaman, kimi ikrâr ve kimi inkâr eder. Çünkü tasavvuf ilmi Kur’ân’ın özü olup sâf olmuş kalplere Allah indinden inmektedir.
Kur’an-ı Kerîm hakkında “yudıllu bihî kesîran ve yehdî bihî kesîran ve mâ
yudıllu bihî illel fâsıkîn” ya’nî “onunla birçoğunu dalâlette bırakır, birçoğunu
da onunla hidâyete erdirir. Ve onunla fâsıklardan başkasını dalâlette bırakmaz” (Bakara, 2/26) buyrulduğu gibi, tasavvuf ilminin şânı da Kur’ân gibidir. Bu
ilmi işiten kimselerin bir kısmı hidâyet bulur, bir kısmı da dalâlete düşer. Ve
dalâlete düşenler ise, körlerin değneklerine güvenmeleri türünden olarak, cüz’î
50
Tedbirât-ı İlâhiyye
Mukaddime
akıllarına güvenen ahmaklar ve câhillerdir. Ve ikrâr edenler ise: “Bu ilim, herbirerleri zekâ ve kavrayışta eşsiz olan kulların sâlihlerinin beyânlarıdır; onlar yalana tenezzül etmezler ve hakîkati olmayan şeyi söylemezler. Ve zekîlikleri ve kavrayışları vehimleri ve hayâlleri hakîkatten ayırt edebilecek kadar kuvvetlidir. Ve
bizim idrâkimizin yokluğu onların beyân ettikleri ilmin bâtıllığına delîl olamaz”
diyen insâf ehlidir. Ve bu insâf ehli inâyet ehlidir; ve kalblerinde sadâkat eseri
bulunan zâtlardır.
Bundan dolayı biz bu mukaddimeyi, inkâra meydan kalmamak üzere, tasavvuf ilmi için umûmî bir destekleyici olarak sevk ettik. Çünkü tasavvuf ilmi üzerine inkâr edenler şiddetle inkâr ederler. Ve onun için muhalefet şeytânı vardır ki,
bizim sevk ettiğimiz şey üzerine kuvvetli ve inâtçıdır. Ya‘nî tasavvuf ilmi
Kur’ân’ın bâtınına bağlı olduğu için ve cüz’î aklın ötesinde bulunduğu için
Kur’ân’ın zâhir yönü ile kayıtlı ve cüz’î akıl dâiresinde mahsûr olanlar onu bir
takım vehmî delîller ile bâtıl kılma gayretine düşüp kuvvetle ve şiddetle inkâr
ederler. Ve kendileri hakikatten uzak oldukları gibi başkalarını da uzaklaştırırlar.
Ve bu uzaklaşma ve uzaklaştırma vehim veren kuvvetin hâlidir ki, bu kuvvet
cin şeytanlardan, ya‘nî görünmeyen şeytanlardandır. Ve bu vehmin te’sîri altında
bulunup onun hükmünü açığa çıkaran insanlar ise insan şeytanlardan, ya‘ni görünen şeytanlardandır. İşte bu insan şeytanlar tasavvuf ilmini inkâr edici olup
muhâlefetlerinde inâtçıdırlar. Bunlardan ba‘zıları onun bâtıl olduğu hakkında bir
takım kitaplar yazmışlar ve onlara bir takım saçma sapan sözler koymuşlar; ve
irfân ehli o saçma sapan sözleri onların yüzlerine birer birer çarpıp kendilerini
rezîl ve rüsvây etmiş oldukları halde, yine onlar insâf edip inâtlarından geri
dönmemişlerdir. Çünkü şeytanın önemli sıfatlarından biri de inâttır; ve hak ve
hakikati kabûllenmeyişte inâtçılıktır.
Şimdi biz bu kitapta tasavvuf ilminden azın da azını sevk ettik ki, sonuçta
işâretler araya girdi. Ya‘nî gâyet az olarak bahsettiğimiz ve beyân ettiğimiz tasavvuf ilminin arasına bir takım gizli sırlar hakkındaki işâretler girdi. İşte bu mukaddimeyi de bu araya giren işâretler için sevk ettik. Ve bu şerefli yolun sırlarının
haddine vâkıf olmak isteyen kimseler bizim yazdığımız eserlerden olan Menâhicü’l-İrtikā ilâ İftizâzı Ebkâri’n-Nukā el-Muhadderât bi-Hayemâti’l-Likâ ismindeki kitâbımızı incelesin!
Bu kitâba ilâve gibi olan bu mukaddimenin sevkinde bahsedeceğimiz tasavvuf ilmine sâlikin daha incelemeye başladığında vâkıf olmasını ümît ettik. Bunu
okuduğu zaman yol ehlinin sözlerini kötülemekten ve inkârdan korunur. Ve bu
kitapta hakîkatine ulaşmadığı sözleri hiç olmazsa teslîm ve tasdîk eder. Vâkıf
olamadığı sırlar, insâf ederek tasdîği sebebiyle, ona açılıp bu açılımın sürüklemesiyle o sözü teslîm etmeye mecbûr olur. İşte bu mukaddemeyi onun için yazdık.
51
Tedbirât-ı İlâhiyye
Mukaddime
Ve Allah Teâlâ bizleri teslîmiyeti ve boyun eğmeyi mahalline sarfeden ve bilmediği şeyleri kötülemeyip ve inkâr etmeyip onu tasdîk ve teslîm eden kimselerden
eylesin! (Âmîn bi-izzetihî!)
Cenâb-ı Şeyh (ra) yine sâlike duâ edip “Allah Teâlâ senin sadrını açıp genişletsin!” buyururlar. Çünkü "sadrın açılıp genişletilmesi” ilâhî inâyetlerdendir.
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur: “E fe men şerehallâhu sadrehu lil islâmi
fe huve alâ nûrin min rabbihi, fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâhi,
ulâike fî dalâlin mubîn” ya’nî “Allah kimin göğsünü İslâm için açıp genişletmişse artık o, Rabb’inden bir nur üzere olur, değil mi? Allah'ın zikrinden kalpleri katılaşanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler” (Zümer,
39/22).
Çünkü keşf erbâbı olan tahkîk ehlinin sözü Kur’ân’ın özü ve hadîslerdir. Ve
onları kötülemek ve inkâr ise açık bir şaşkınlıktır. Nebîlerin vârisleri olan tahkîk
ehli âlimlerin sözlerine boyun eğmek ve onları kabûl ise hidâyet eseri olup, bu da
rabbânî taraftan boyun eğen kimsenin kalbine inen bir ilâhî nûrdur. Dalâlet ehlinin kalbleri katı olduğundan, Kur’ân’ın özü olması i'tibâriyle salt Allah’ın zikrinden ibâret olan tahkîk ehlinin sözlerini kabûl edemezler. Onların hâli “hateme
alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh” ya’nî “Ve onun işitmesini
ve kalbini mühürledi. Ve onun görmesinin üzerine perde çekti” (Câsiye, 45/23)
âyet-i kerîmesine uygundur. Bundan dolayı sâlik hakkında cenâb-ı Şeyh’in
duâları pek büyük bir duâ olmuş olur.
Ondan sonra buyururlar ki; Bilesin ki, bu tarîkat teslîm ve tasdîğe dayalıdır. Hattâ ba'zı önder efendiler, ya'nî halkın önlerine düşüp onları yöneten ba'zı
efendiler efendisi, buyurmuşlardır ki: “Bin sıddîk onun hakkında zındık olduğuna şehâdet etmedikçe insan hakîkat derecesine erişemez.”
Bilinsin ki, zâhiri ile bâtını birdiğerine eşit olan kimseye “sıddîk” derler. Ya'nî
meselâ böyle bir kimsenin bâtınî halleri, fikirleri ve maksatları ve bütün aklından
geçenler halkın bakışında birdenbire ortaya çıkıp gözükse ve halk bâtınî hallerine
vâkıf oluverse, o kimse aslâ değişmez ve halktan utanacak bir hâli bulunmaz.
Ve “zındık” sözlükte nûr ve zulmet kendilerinden zuhûr eden iki Yaratıcı’ya
inanan putpereste derler ki, birine “Yezdân,” diğerine “Ehrimen” demişlerdir. Ve
Hak Teâlâ’ya ve âhirete îmân etmeyen kimseye de derler. Ve sûfî terimlerinde
kendilerinin hâli olmadığı halde fenâ denizinde gark olmuş ve tevhîd ayn’ında
helâk olmak da'vâsında bulunarak hareketlerini ve sükûnlarını aslâ kendilerine
bağlamayan kimselere derler. Onların bu da'vâları hakikatte geçerlidir. Fakat
kendilerinin hâli olmadığı için yalancı da'vâdır. Bu davâyı kendi nefislerinden
isyân ayıbını kaldırmak kastıyla ederler.
52
Tedbirât-ı İlâhiyye
Mukaddime
Sehl b. Abdullah Tüsterî hazretlerine dediler ki: “Bir şahıs kapıların hareketinin hareket ettirene nispeti ne ise benim fiilimin de Hakk’ın irâdesine nispeti öyledir” diyor. Bu şahıs hakkında ne buyurursunuz? Cevap verdiler ki: “Eğer bu
sözü söyleyen kimse şerîata riâyet ediyor ve kulluk hükümlerini muhâfaza ediyorsa sıddîklerden birisidir. Ve eğer şerîat hükümlerine muhâlefet eder ve bu sözü kendi nefsinden rezilliği kaldırmak için, kendini ma‘zûr göstermek için söylüyorsa zındıklardan birisidir.”
İşte sûfîlerin indinde “zındık” bunlara derler. Ve bu sınıf ulaşıp cezbelenmişlerin şerîat hükümlerini devredışı bırakanlara benzeyenidir. Fakat ulaşıp cezbelenmişlerin şerîat hükümlerini devredışı bırakanlara benzeyeni, hakîkaten fenâ
denizinde gark olan ve tevhîd ayn’ında helâk olan kimselerdir. Bunlar bu gark
olma hâli içinde bütün hareketlerinde ve sükûnlarında ma’zûrdurlar. Kendilerden ve çevrelerinde olan eşyâdan habersizdirler. Bunlardan ba‘zıları sözlü ve fiili
olarak şerîat hükümleri dâiresinde korunmuştur. Ba'zıları da hikmete dayalı olarak muhafaza olmazlar. Önceki sınıf ile bunların örneği, eli bir hastalık sebebiyle
titreyen kimse ile, elini göstermelik olarak titreten kimse gibidir. Eli hastalık sebebiyle titreyen kimse mağlûp ve ma‘zûrdur. Kendi irâdesiyle elini titreten kimse
ise mağlûp ve ma‘zûr değildir.
Şimdi bunlardan şerîat hükümlerine muhalefet hallerinin ve hareketlerinin
çıktığını gören sıddîklar, ki fenâ-fillâh makāmını geçip bakâ-billâh mertebesinde
mekân sâhibi olmuşlardır, bunlar kendi mertebelerine nazaran bu sınıfa “zındık”
derler. İşte bin sıddîk, bir kimse hakkında “zındık” olduğuna şehâdet etmedikçe
insanın hakîkat derecesine ulaşamayacağının ma'nâsı budur. Ve bunun özeti
sâlik fenâ-fillâh makamına ulaşmadıkça hakikat mertebesine ulaşamaz demek
olur.
Ondan sonra bu “Bin sıddîk onun hakkında zındık olduğuna şehâdet etmedikçe insan hakîkat derecesine erişemez” sözünü söyleyen seyyidin sözü, Ali
b. Ebî Tâlib (ra) hazretlerinin evlâdı Zeyne’l-Âbidîn (ra) hazretlerinin aşağıdaki
mübârek sözü ile te’yid edilir. Onlar buyurlar ki:
“Ey kimse, nice ilim cevheri ilim vardır ki, eğer ben onları açıklasam bana
puta tapan adamlardan birisisin derler. Ve benim küfrüme hükmederek kanımı helâl sayarlardı. Ve benim kâfirliğim ve kanımın helâl sayılması en çirkin
bir şey olduğu halde, oh ne güzel bir iş yaptık, diye memnûniyyetlerini beyân
ederler idi.”
Nitekim Hâllâc-ı Mansûr hazretleri hakkında bu hal aynen böyle gerçekleşti.
Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) bu mübârek beyitleri Fütûhât-ı Mekkiyye’lerinin otuzuncu bölümünde nakledip “vesen,” ya'nî “put”tan kastın “râbıta” olduğunu ay-
53
Tedbirât-ı İlâhiyye
Mukaddime
rıntılı bir şekilde beyân buyururlar. Ve cenâb-ı Mevlânâ (ra) efendimiz de Mesnevî’lerinde bu ma'nâya işâreten şöyle buyururlar:
Tercüme: “Benim yârimin hayâli, Halîl gibi geldi. Onun sûreti puttur.
Velâkin onun ma'nâsı put kırıcıdır.”
Ve Kur’ân-ı Kerîm’de İbrâhîm (as)’ın kıssasında “bel fealehu kebîrühüm
hâzâ” ya’nî “ (Enbiyâ, 21/63) ya‘nî “Belki büyük put küçük putları kırdı” buyrulmasıyla bu ma'nâya işâret olunur. Çünkü insân-ı kâmilin sûretinin hayâle getirilmesi kalbdeki sûrî alâkaların giderilmesinde etkildir. Sâlik bu râbıta sebebiyle
varlıksal alâkalardan kurtulup kalbini boşalttıktan sonra onun kalbi ilâhî tecellileri kabûle isti’dâdlı olup bu râbıtaya ihtiyâç kalmaz; kendisine ilâhî hakîkatler
açılır.
Fakat zâhir âlimleri bu râbıtayı “put”tur deyip inkâr ederler. Onun için
cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) buyururlar ki, bu nefîs olan alâkanın inkârında Zeyne’lÂbidîn hazretlerinin “Benim kanımı müslüman erkekler helâl sayarlardı” sözünde, hayâl ve ikilem içinde kalan müslümanları zikretti. Çünkü hakîkate ulaşamamış olan bu müslümanlar varlığın ne olduğunu anlamamışlar ve Hak ile
halkın ne olduğunu bilmediklerinden kendi hayâllerinde îcâd ettikleri Hakk’a
tapmışlardır; ve Hak ve hakikati hayâl elbisesiyle örtmüşlerdir. Hakîkat erbâbı
buldukları ve bildikleri hakîkatten onlara bir şey açıklasalar bu ma‘nâ onların
hayâllerine uymadığı için derhal kâfirliğine hükmederler. Ve her birinin hayâli
birdiğerine uymadığı için birbirlerinin de kâfirliğine hükmederler. Nitekim Hak
Teâlâ buyurur: “yekfuru ba’düküm bi ba’dın ve yel’anu ba’düküm ba’dan ve
me’vâkümün nâru ve mâ leküm min nâsırîn” ya’nî “bir kısmınız bir kısmınızı
inkâr edecek ve bir kısmınız da bir kısmınızı lânetleyecek. Sizin dönüş yeriniz
ateştir. Ve sizin için bir yardımcı yoktur” (Ankebût, 29/25).
İşte böyle hayâllerine tâbi’ olan kimseler salt hakîkat olan bu yolu nasıl inkâr
etmezler? Elbette inkâr ederler. Ve Hakk’ın zuhûru indinde bâtılın eseri kalır mı?
Nitekim Hak Tealâ buyurur; “Bel nakzifu bil hakkı alel bâtıli fe yedmeguhu”
(Enbiyâ, 21/18) ya'nî “Biz Hakk’ı bâtıl üzerine atarız. Bundan dolayı o Hak o
bâtılı kahreder.” Çünkü hakîkat ortaya çıkıca bâtıl hayâl gider. Ve Hak’tan sonra
ancak dalâl kalır. Ve “Hak geldiğinde bâtıl gider.” “Câel hakku ve zehekal bâtıl
“(İsrâ, 17/81).
[Şiir:] “Görmez misin ki, Hak Teâlâ sana bir ma'rifet mertebesi ihsân eyledi ki, sen o mertebenin altında olan bütün mertebeleri kararsız görürsün.”
Çünkü ‫ ﺭﺗﺒﺔ ﺍﻧﻌﻠﻢ ﺍﻋﻠﻲ ﺍﺭﺗﺐ‬buyrulmuştur. Ve sen kendi hakîkatine ulaştığın
zaman kendinin güneş olduğunu basîret gözüyle müşâhede edersin. Çünkü senin bir bâtıl hayâl olan “senliğin” gidince hakîkat güneşi doğar. Ve yıldızlar
54
Tedbirât-ı İlâhiyye
Mukaddime
mesâbesinde olup kendi dâirelerinde tasarruf edici olan zâhir ve bâtın duyuların
meliklerdir. Güneş doğduğu zaman onun te’sîrinden yıldızların ışığı nasıl kapanırsa, senin vücûdunda da hakîkat güneşi doğunca, duyularının tasarrufu ve
eserleri öylece kapanır. Nitekim bu hâle işâreten cenâb-ı Mevlânâ (ra) buyururlar:
Mesnevî:
Tercüme: “Hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz. Tâ ki “Yâ eyyetühen nefsül
mutmainneh / İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardiyyeten” ya’nî “Ey mutmain olan
nefs! Rabb’ine dön râzı olarak ve râzı olunmuş olarak!” (Fecr, 89/27-28) hitâbını
işitesiniz.”
“Kulillâhu sümme zerhüm fî havdıhim yel’abûn” (En‘âm, 6/91) ya‘nî “Sen
Allâh’ın vücûdundan gayrı vücûd yoktur, de! Varsın onlar hayâlî çoklukların
dedikodusuyla oynayıp dursunlar!
“Ebrârın hasenâtı mukarreblerin sevyiâtıdır.” Çünkü ebrâr henüz hayâl
mertebesindedir. Onların hayallerine uyarak iyi yaptıklarını zannettikleri şeyler,
basîret gözleri hakîkate açılmış olan mukarrebîn indinde seyyiâttan ibârettir. Ve
bu ma'nâya işâreten (Sav) Efendimiz buyururlar:“Ba‘zı vakitlerde kalbime perde
geldiğinden ben günde Allah’a yüz kere istiğfâr ederim.” Ya‘nî büyük enbiyâ
hazarâtı da’vet esnâsında kader sırrından örtülü olduklarından nebîlik yönleriyle
halkın hakîkatlerine bakmaksızın onları dâ‘vet ederler. Bu onların teklifî emirlere
olan hizmetleri olup “Yâ eyyüherresûlu bellıg mâ ünzile ileyke” ya’nî “Ey
Resûl! Sana indirileni tebliğ et” (Mâide, 5/67) emrine uymakla olan bu da'vetleri hasenâtın aynıdır. Fakat, ne zamanki velâyetleri yönüyle, irâdî emre bakıp
da‘vet ettikleri kimselerin, bu daveti kabûle isti’dâdları olmadığını görürler, önceki bakışın perde ve örtü olduğunu görürler. Ve hakikatten perdelenmeyi seyyie
sayıp istiğfâr ederler. Her ne kadar kader sırrından perdelenmek nebîlik mertebesinin gereğinden ise de, bu bakışın hakîkat güneşinin önüne gelen bir perdeden ibâret olduğuna şüphe yoktur. Bu perde ise nebîlik mertebesinin kemâlidir.
Nitekim gözün kapakları gözün kemâlidir; ve kapaksız göz noksandır. Bundan
dolayı bundan nebîlerin ma'rifetine noksan gelmez. Çünkü nebîlik zâhire ve
velâyet bâtına bağlanır. Nebîler (aleyhimü’s-selâm) ise her iki yönü de toplamışlardır.
“Şimdi his âleminde sınırlanma zilleti altına dâhil olan bu iki şeye, ya‘nî
tasdîk ve inkâra, dikkât et!” Çünkü his âlemi sınırlanmıştır. Örneğin görme duyusu pek uzak olan bir şeyi göremez; ve pek yakın olan şeyi de göremez. Nitekim
bir kitabı gözümüze temâs ettirecek derecede yaklaştırsak okuyamayız; ve uzak
olan bir cismi aslî büyüklüğü üzere göremeyiz. Nitekim güneş yeryüzünden pek
büyük iken gözümüz onu bir kalkan büyüklüğünde görür. Ve aynı şekilde işitme
duyusu pek uzakta olan bir sesi işitemez; ve pek hafîf olan sesi de hissedemez.
55
Tedbirât-ı İlâhiyye
Mukaddime
Nitekim bir karıncanın ayaklarının hışırtısı mevcût olduğu halde kulaklarımız
onu duymaz. Ve görmediğimiz, duymadığımız şeyleri akıl ve irfânımız erişmediği zaman, inkâr ederiz. Bu inkâr ise duyularımızın bir çok hallerde bizi yanıltmasındandır.
Çünkü his âlemi sınırlanma zilletliği altına dâhildir. Ve his âleminde vehim
iblîsi hâkimdir. Vehmin şânı ise ikilemdir, aldatmaktır. Ve vehim veren kuvvetin
hükmü ise hakîkatin ortaya çıkmasına kadardır. Hakîkatin ortaya çıkmasından
sonra vehmin hükmetmesi kalmaz. Onun için Hak Teâlâ hazretleri İblîs’e hitâben
“Ve inne aleyke la'netî ilâ yevmid dîn” (Sâd, 38/78) ya'nî “Benim senin üzerine
olan la'netim kıyâmet gününe kadardır” buyurur. Çünkü kıyâmet günü hakikatin ortaya çıkması ve tabîat hükümlerinin yok olması vaktidir. Ve vahdet-i vücûdu ya’nî vücûdun birliğini ilim olarak ve hâl olarak idrâk eden tahkîk ehlinin
indinde kıyâmet kâim olup, hakîkat zâhir olmuştur. Bundan dolayı onlarda vehmin musallat olması yoktur. Nitekim onlar hakkında Hak Teâlâ “İnne ıbâdî leyse leke aleyhim sultânun” ya’nî “muhakkak ki; benim kullarım üzerinde senin
bir gücün yoktur” (Hicr, 15/42) buyurur.
Şimdi his âleminin hâli böyle olunca, artık melekût âleminin nasıl olacağını
sen düşün! Melekût âleminin hallerine vâkıf olup ondan bahseden bir tahkîk ehlinin sözlerini, henüz his ve tabîat âleminde mahsûr kalan bir zâhir âlim ve bir
filozof işittiği zaman, derhal “Hurâfelerdir ve evhâmdır” deyip inkâr eder. Nitekim zamânın câhilleri Kur’ân’ın haberlerine “in hâzâ illâ esâtîrul evvelîn” ya’nî
“Bu ancak evvelkilerin masallarından başka bir şey değildir” (En’âm, 6/25)
dediler. Ve Cenâb-ı Hak onlar hakkında “Ya’lemûne zâhiren minel hayâtid
dünyâ, ve hüm anil âhıreti hüm gâfilûn” ya’nî “Onlar, dünyâ hayâtının zahirini bilirler. Ve onlar, âhiretten gâfil olanlardır” (Rûm, 30/7) buyurdu.
Böyle olunca hakîkat makāmının gayrı olarak, his âlemine ve tabîat âlemine
bakarak konuşan kimseler muhakkak, ta'bîre sığmayan perişan rü’yâ sâhibidirler.
Bunun delîlini istersen Cüneyd (ra) hazretlerinin “Sonradan olan Kadîm’e ulaştığında onun için eser kalmaz” sözüne dikkât et! Çünkü senin senliğini sonradan
yapan şey sonradan olan bu kesîf taayyünündür. Senin hakikatin ise, latîfin en
latîfi olan hakîkî vücuddur ki, sana şâh damarından, ya'nî içindeki ve dışındaki
a‘zâdan, daha yakındır. “Ve nahnu akrebu ileyhi min hablil verîdi” ya’nî “Ve
Biz, ona şah damarından daha yakınız” (Kāf, 50/16) ve “Ve nahnu akrebu ileyhi minküm ve lâkin lâ tubsirûn” ya’nî “Ve Biz, ona sizden daha yakınız fakat
siz görmezsiniz” (Vâkıa, 56/85) âyet-i kerîmeleri bunun delîlidir. Sen kendi
hakîkatini ilim olarak ve hâl olarak idrâk ettiğin vakit senliğin kalmaz. Ve senliğin kalmayınca da “benim” diyecek kendinde bir vücûd göremezsin; ve kendin-
56
Tedbirât-ı İlâhiyye
Mukaddime
de bir eser isbât edemezsin. Gerçi bu kesîf taayyünün yine yerinde durur. Fakat
sen “Allah” ma'nâsında gark olursun.
Bundan dolayı idrâkin başı ilim, sonu gark olmaktır. Ve gark olmak ise halden ibâret olup ne gibi bir şey olduğunu ibâre ile ta'rîf mümkün değildir. Çünkü
idrâk nefsîdir. Şu takdirde duyular dâiresi içinde mahsûr kalan bir kimsenin
kendi zannından ve vehminden ve kesîf taayyününün gereğinden söz söylemesi
başka; tabîat ve duyular dâiresinden çıkıp izâfî ve kulluksal vücûdu hakîki vücûdda fânî olan kimsenin söz söylemesi başkadır. İlk sınıf hakkında Cenâb-ı Hak
“ve mâ lehüm bi zâlike min ilm(ilmin), in hum illâ yezunnûn” (Câsiye, 45/24)
buyurur. Ve ilim olarak ve hâl olarak Nebiyy-i zî-şâna tâbi' olan ikinci sınıf hakkında da “Ve mâ yentikü anil hevâ” ya’nî “Ve o, hevâsından konuşmaz”
(Necm, 53/3) buyurur.
57
Tedbirât-ı İlâhiyye
Mukaddime
Şimdi hâriçten delîl talebinden sakın! Basamaklara muhtâc ol! Ve delîli,
zâtın için zâtından talep et! Hakk’ı zâtında bulursun. Görmedin mi ki,
Resûlullah (sav) Efendimiz’in nebîliği sâbit olduğu ve aklı çalışan nefislerde
(Sav) Efendimiz’in nefsinin hevâsından değil, Allah Teâlâ tarafından söylediği
karar kıldığı vakit boyun eğerek kulluğa ve teslîme dâhil oldular. Ve onlar
üzerine teklîf edilen vâzifeler tasarruf edici oldu. Ve onlar “Delîli nedir ve sebebi nedir?” diye soru sormadılar. Ve sahâbe (rıdvânullâhi aleyhim) hazretlerinden ba'zıları Hak Teâlâ’nın “Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ tes’elû an eşyâe in
tubde lekum tesu’küm” ya’nî “Ey mü’minler, ba‘zı şeylerden soru sormayınız!
Eğer o size açıklanırsa fenâ olursunuz” (Mâide, 5/101) sözünde, ondan yasaklanıncaya kadar, ona eşyâdan soru sordular. Sahâbe-i kirâm, Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve âlihî ve sellem) hazretlerinden soru sormaktan yasaklandık,
dediler.
Şimdi ey irşâd edilmek isteyen kardeşim! Seni yoldan nefret ettiren bir
kimse sana sataşıp derse ki, onlardan delîl ve burhân talep et! Ya'nî bu yol ehlinin ilâhî sırlardan söylediği şeyde. Şimdi sen ondan yüz çevir! Ve bunun
karşısında ona cevâben de ki: Balın tatlılığına ve cimâ'ın lezzetine ve onların
benzerlerine delîlin nedir? Ve bana bu eşyânın mâhiyetinden haber ver! O elbette sana: Bu ancak zevk ile ya’nî bizzat yaşanılarak öğrenilen bir ilimdir;
ta'rîf altına girmez ve onun üzerine delîl getirilemez, der. Şimdi sen ona: İşte
bu da onun gibidir, de! Ve ona diğer bir misâl beyân edip de ki: Senin kendi
elin ile binâ ettiğin bir evin olsa, ve senden başka ona bir kimsenin haberi olmasa; ve onun bahsi edilip haberi insanların kulaklarına ulaşsa; ve sen seçkinlerinden birini seçip o hâneye ancak onu soksan ve onu incelese; ve insanlardan onu oraya soktuktan sonra, senin ona vâkıf olduğun şeyi müşâhede ile
ihâta etse; sonra insanlara çıksa ve oturup onlara onda gördüğü şeyi vasfetse;
onun: O bu sıfattadır, diye anlattığı şey üzerine bu makāmda delîlin nedir, denilmesi doğru olur mu? Bu doğru olmaz. Birisi buna niyetlense, insanlar ona
ahmak ve akılsız derler. Ve bu, üzerine delîl getirilmeyen şeydir, derler. Nihâyet biz hâne sâhibinin içeri aldığı bir adamı gördük; çıkıp gördüğü şeyi vasfetti. Şimdi ona güzel zannı olan ve indinde adâleti sâbit bulunan kimse, onu
sözünde tasdîk eder. Ve tasdîk etmeyen kimse buna delîl gösterip susturmaz.
Bir kimse onun söylediği sözü inkâr etmeyi iyi görmez. Ve eğer sen bu adamın
iddiâsı üzerine vâkıf olmak istersen evin sâhibini isteklendir ki, seni de ona
dâhil eylesin. Bundan dolayı sen de göresin. Bundan başka çâre yoktur.
Şimdi ey kardeşim, takvâ netîcesi olan bu yüce ilim de bunun gibidir. Biz
bir adamı Allah Teâlâ’ya takvâ ile amel etmiş; ve onun hudûdu indinde vâkıf
olmuş; ve zühd ve vera' ve onun benzerleri ile vasıflanmış; daha sonra bu vasıflardan sonra akıllarımıza sığmayan bir ilim ile konuşmuş görür isek, ki Allah Sübhânehû hazretleri ledünnî ilmi ancak ona hîbe etmiştir, şimdi iddiâ
58
Tedbirât-ı İlâhiyye
Mukaddime
ettiği şeyde teslîm ve tasdîk ve ona iyi zan etmek ve i'tirâzı terk üzerimize
vâcib olur. Çünkü Allah Teâlâ kullarından dilediğini ilimlerinden ba'zılarına
mahsûs kılar. Nitekim “Yu’til hikmete men yeşâu” ya’nî “Hikmeti dilediğine
verir” (Bakara, 2/269) buyurur. “Ve allemnâhu min ledünnâ ilmâ” ya’nî “Ledünnümüzden ilim öğrettiğimiz” (Kehf, 18/65) buyurur. Ve onun hakkında
Musâ ve Hızır (sallallâhü aleyhimâ) mes’elesi yeterince iknâ edicidir, ya‘nî
tahsîsde. “Lâ yus’elu ammâ yef’alu ve hüm yus’elûn” ya’nî “O, yaptığı şeylerden mes’ul değildir. Ve onlar, mes’uldür” (Enbiyâ, 21/23) Sahâbeden asla çıktı
mı? Yâhut Nebi (s.a. ve âlihî ve sellem) hazretlerine öğle ve akşam namazlarının sebebi nedir? Ba‘zısında sessiz ve ba‘zısında sesli okunur, diye sordukları
işitildi mi? Biz işitmedik ve bu olmadı. Çünkü onun ma’sûmluğu sâbit ve doğruluğu açık ve onun nefsinden söylemediği anlaşıldı. Şimdi biz seni, her ne
vakit Nebî’nin vârisi olan, ve Resûl’ün doğruluğuna mu‘cizenin delîl oluşu
gibi, ilminin sıhhatine delîl olan takvâya sarılmış bulunan kimse üzerine, delîl
ve sebep talep eder görür isek; biliriz ki, senin indinde doğruluk sıfatı karar
kılmış değildir. Ve senin için ondan az bir şey zâhir olmadı. Şimdi onların hallerini onlara teslim et ve onların sözlerini inkâr etme! Ve “Rabbî zidnî ilmen”
ya’nî “Rabb’im ilmimi arttır” (Tâhâ, 20/114) de! Sana onun indinden bir kapı
açılması umulur. (17)
Ya‘nî kendi vücûdunun hâricinden delîl talep etme! Çünkü ne ararsan sende
mevcûttur. “Basamaklara muhtâc ol!” Ya‘nî hakikatine yükselmek için sende bir
takım merdiven basamakları vardır ki, onlar nefis yönünden “emmâre nefs,”
“levvâme nefs” ve “mülhime nefs,” “mutmainne nefs” ve “râzıyye nefs” ve
“marzıyye nefs” ve “kâmile nefs”dir. Ve rûh yönünden “hayvânî rûh” ve “kalb”
ve “izâfî rûh” ve “sır” ve “sırrın sırrı” ve “hafî” ve “ahfâ”dır. Bunların hepsi her
insanın kendi vücûdundadır. Ve insanın mi'râcı bu sûretle gerçekleşir. Ve her basamakta bir zevkî ilim ya’nî hakîkat yaşantısı peydâ olur ki, bu ilmi hâriçten almak mümkün değildir.
Bundan dolayı “delîli, zâtın için zâtından talep et!” Hakk’ı “kâmile nefs” ve
“ahfâ” mertebelerine ulaştığında kendinde bulursun ve zevkî ilim ile bilirsin. Ve
zevkî ilimden söz söyleyenleri gördüğün zaman, onlardan delîl talep etme! Çünkü buna delil getirilmesi mümkün değildir. Onun delîli o sözlerin hakîkatini
kendi nefsinde bulmandan ibârettir. Böyle olunca onların sözlerini kabûl et, inkâr
etme!
Görmedin mi ki, (Sav) Efendimiz’in nebîliği zâhirî halleri ile sâbit olduğu
zaman ve Hak tarafından söylediğine aklı çalışan kimselerin nefislerinde kuvvetli
bir ilim peydâ olduğu zaman, boyun eğdiler ve teslim oldular. Teklîf edilen vâzifelerden her ne tebliğ buyurdu ise, üzerlerine aldılar. Bu teklîfin sebebi nedir? Ve
lüzûmuna delîl getir, demediler. Ve ashâbdan soru soranlar da var idi. Fakat
59
Tedbirât-ı İlâhiyye
Mukaddime
Mâide sûresinde olan: “Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ tes’elû an eşyâe in tubde
lekum tesu’küm” (Mâide, 5/101) ya‘nî “Ey mü’minler, ba‘zı şeylerden soru
sormayınız! Eğer o size açıklanırsa fenâ olursunuz” âyet-i kerimesinin inişiyle,
(Sav) Efendimiz’e soru sormaktan yasaklandık, dediler; ve sorudan vazgeçtiler.
Bu âyetin iniş sebebini şöyle rivâyet ederler ki;
Surakâ b. Mâlik (ra); “Yâ Resûlallah, her sene üzerimize hac vâcib midir?”
diye soru sordu. “Ömründe ancak bir kerredir. Eğer sana her sene vâcibdir desem vâcib olurdu. Oysa ona tâkat getiremez idiniz. Bundan dolayı böyle şeylerden sormayı terk edin! Çünkü geçmiş ümmetlerin helâki peygamberlerine çok
soru sormalarından ve ihtilâflarından oldu” buyurdular.
Çünkü çok soru sormak, sorana külfet yükler. Bu hâl dünyevî işlerde de
böyledir. Örneğin bir efendi hizmetkârına: “Git, çarşıdan bir okka üzüm al!” dese, hizmetkâr tahmîni olarak yenebilecek kadar bir üzüm almakla vazifesini yerine getirmiş olur. Eğer hizmetkâr: “Üzüm hangi türden olacak?” derse, efendi
üzümün türünü ta'yîn eder. Ve hizmetkâr tekrar ‘"Kaç kuruşa kadar alayım?”
dese, efendi değerini belirler. Eğer hizmetkâr soru sormasaydı kolaylıkla bir okka
üzüm tedârik edip getirebilecek idi. Arka arkaya soruları sebebiyle türü ta'yîn
edilmiş ve değeri belirlenmiş olan üzümü aramak için dolaşmak mecbûriyyetinde kaldı. Ve bu sorular zorluk ve külfet doğurdu. Nitekim bu hâl Bakara sûresinde bakara (inek) kesilmesi kıssasında açıkça hikâye buyrulmuştur. Sonuç olarak zevkî ya’nî bizzat hakîkatini yaşama müşâhedelerine dayanarak söz söyleyen
hakîkat ehlinin sözlerine delil getirmesini istemek selîm akıl indinde münâsib
değildir.
Şimdi ey irşâd edilmek isteyen yol kardeşim! Seni bu yoldan nefret ettirmek
ve sülûktan vazgeçirmek teşebbüsünde bulunan bir kimse sana derse ki: “Canım,
bu yol ehlinin bir takım sözleri vardır ki, onları akıl kabûl etmiyor. Bunlardan
delîl iste, söyledikleri sözleri aklen ispât etsinler! Onlara körükörüne teslîm olma!
Sen böyle yok kesicilerden yüz çevir! Çünkü o hamâkatinden nâşî tâlib-i hakikat
olmak lüzûmunu idrâk edemiyor. Ve seni de tenfîr edip kendisinin düştüğü kuyuya çekiyor.
Sen o ahmağı susturmak ve irşâd için cevâben de ki: “Balın tatlılığına ve
cimâ'ın lezzetine ve onların benzerlerine delîl getir! Çünkü balın tatlılığı ve
cimâ'ın lezzeti mevcûttur. Henüz bal görüp yememiş ve henüz yetişkin olup nefsinde cimâ lezzetini tatmamış olan kimseye bunların vücûdunu isbât et!” dersen,
bunların isbâtı mümkün değildir. O kimse balı tatmak ve yetişkin değilken bülûğ
çağına ulaşıp cimâ‘ etmek ile bunların varlığına vâkıf olur. Ve aynı şekilde ona
metinde tasvir ve îzâh edilen ev örneğini ver!
60
Tedbirât-ı İlâhiyye
Mukaddime
İşte takvâ netîcesi olan ve yüce tasavvuf ilmi de bu örneklere uygundur. İlâhî
azametten korkarak, ilâhî kelâmında beyân buyurduğu emirler ve yasaklar dâiresini geçmeyen ve zühd ve vera‘ ve övülmüş ahlâk ile vasıflanmış olan bir kimsenin bizim akıllarımıza sığmayan bir ilimden bahsettiğini görür isek, onu tasdîk ve
teslîm etmek ve ona iyi zan edip i'tirâz etmemek bizlere vâcib olur. Çünkü Allah
Teâlâ ledünnî ilmin ancak bu vasıfları taşıyan kimselere ihsân eder.
Bilesin ki, “akıl” dediğimiz ilâhi ni‘metin ihâta ve idrâk edemeyeceği bir şey
yoktur. Ancak akl-ı külle kadar aklın muhtelif mertebeleri vardır. En düşük mertebesi “akl-ı maâş ya’nî geçimlik akıl”dır. Bu akıl tabîat âleminde mahsûr kalan
kimselerin, ya'nî zâhir ehlinin aklıdır. Akl-ı maâş ya’nî geçimlik akıl ancak kendi
dâiresinde tasarruf edicidir; ve şehâdet âleminin hallerini idrâk edicidir. Şehâdet
âleminin üstündeki âlemin hallerini idrâk edemediği için onları uzak görür. “Bel
kezzebû bimâ lem yuhîtû bi ilmihî” ya’nî “Hayır, ilmini ihâta edemedikleri
şeyi yalanladırlar” (Yûnus, 10/39). Eğer akıl ilim ve irfan ile terbiye edilip yükselirse “akl-ı ma'âd ya’nî sonu düşünen akıl” olur. Bu akıl şehâdet âleminin üstündeki âlemlerin hallerini de idrâk eder. Şimdi akl-ı maâş kendi mertebesinde çeşitli
olduğu gibi, akl-ı ma'âd dahi öylece çeşitlidir. Akılların minberlerinin çeşitli oluşu i'tibâriyle, sonsuz mertebeleri vardır.
Ancak bu çeşitlilik akl-ı külle ulaşınca ortadan kalkar. Çünkü akl-ı kül mertebesi akılların bütün mertebelerini toplamıştır. Çünkü onun mertebesi “şehâdet,”
“misâl,” “rûhlar” ve “sâbit ayn’lar’’ mertebelerinin üstü olan “vahdet ya’nî birlik
mertebesi”dir. Ve onun üstü “salt ve sırf zât”tır ki, bütün vasıflar orada yok
hükmündedir. Ve onun üstü yoktur; ve bu mertebenin akıl ile münâsebeti yoktur. Nebîler (aleyhimüVselâm) ile onların vârisleri olan tahkîk ehlinin kâmilleri
hazretlerinin akılları “akl-ı kül”dür. Onun için onların idrâk ettikleri şeyi süflî
mertebelerde olan akıllar idrâk edemez. Ve bu idrâk yokluğu sebebiyle i'tirâz ve
inkâr ederler. Ancak akılların bu mertebelerini ârif olan kimseler, onların haber
verdikleri şeyin hakikatini idrâk edemeseler bile, onları tasdîk ve teslîm eylerler.
Bu hâli bir örnek ile îzâh edelim; Henüz okuma öğrenmekle uğraşan bir çocuğa fizik problemlerinden bahsedilse idrâk edemez. Çünkü henüz aklı o mertebeye yükselmemiştir. Ve aynı şekilde trigonometri ilmine vâkıf olmayan bir kimseye: “Galata Kulesi’nin kaç metre uzunluğunda olduğunu yanına gitmeden
ölçmek mümkündür” denilse inkâr eder. Çünkü onun akıl mertebesine göre kuleleri böyle ölçmek mümkün değildir. Bu âlemde bunun örnekleri çoktur.
İşte cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) hazretlerinin “Bizim akıllarımıza sığmayan”
ifâdesinin ma‘nâsı budur. Yoksa hakîkatte aklın dışında hiçbir şey yoktur. Akıl ve
onun mertebeleri bir ilâhî hîbedir. Bu mertebeleri ve aklın bu mertebelerine mahsûs olan ba‘zı ilimleri, Hak Teâlâ kullarından dilediğine ihsân eder. Nitekim
61
Tedbirât-ı İlâhiyye
Mukaddime
“Yu’til hikmete men yeşâu” ya’nî “Hikmeti dilediğine verir” (Bakara, 2/269) ve
“Ve allemnâhu min ledünnâ ilmâ” ya’nî “Ledünnümüzden ilim öğrettiğimiz”
(Kehf, 18/65) buyurur. Ve bunun çalışıp kazanmakla olmayıp hîbe ile olduğu bu
âlemdeki haller ile âşikârdır. Nitekim bir okula devâm eden çocukların seviyesi
öğrenme husûsunda eşit değildir. Ba'zıları çok çalışır, az şey öğrenir; ba‘zıları az
çalışır çok şey öğrenir Bu ancak ilâhî hîbedir. Kehf sûresinde geçen Mûsâ ve Hızır
(aleyhime’s-selâm) kıssası Hak Teâlâ’nın kullarından ba'zılarına ba‘zı ilimleri has
kıldığına yeterince iknâ edici bir delîldir.
“Lâ yus’elu ammâ yef’alu ve hüm yus’elûn” (Enbiyâ, 21/23) ya‘nî “Hak
Teâlâ hazretlerine işlediği şeyden suâl olunmaz. Kendilerine hitâp gerçekleşenler mes’ûldürler.” Çünkü Hak Teâlâ mutlak cevâd ya’ni çok cömerttir; ve
onun tecellîleri dâimdir. Kul kendi isti’dâdına göre onun tecellîlerini kabul eder.
Bundan dolayı “Niçin ihsân ettin?” diye Hakk’a soru yöneltilmez. Belki “Niçin
isti'dâdının noksanlığından dolayı ilâhî tecellîleri kabûl etmedin?” diye kullara
soru yöneltilir. Ve aynı şekilde “îsti’dâdı dahi Hak vermiştir; kul ne yapsın?” denemez. Çünkü ezelî isti‘dâdlar yapılmış değildir; ilâhî isimlerin gerekleridir. İlâhî
isimler yapılmış olmadığı gibi, onların gerekleri de yapılmış değildir. Burası sırf
vahdet ya’nî birlik makāmıdır. Bundan dolayı soru ve cevâp kesilir. Soru ve cevap çokluklar içinde olmaktadır. Ve çokluklar i’tibârî gayrılıktır. Nitekim bu kitabın başlarında şerh yoluyla îzâh edilmiştir.
Şimdi yukarıda îzâh edilen hakîkate vâkıf olan ashâb-ı kirâm hazretlerinden
soru çıkmadı. (Sav) Efendimiz’e öğle ve akşam namazlarının sebebi ve illeti nedir? Niçin öğle ve ikindi namazlarında gizli ve sabâh ve akşam namazlarında
âşikâr olarak Kur’ân okunur? diye soru sorulmadı. Biz böyle soru sorulduğuna
dâir bir rivâyet işitmedik. Çünkü olmadı. Çünkü aklı çalışanlar indinde onun
ma’sûmluğu sabit ve doğruluğu açık ve teblîğlerini kendi nefsinden uydurup
söylemediği anlaşıldı. Fakat kalblerinde doğruluktan eser olmayan bir takım ahmaklar Kur’ân-ı Kerîm hakkında “in hâzâ illâhtilâk” ya’nî “bu ancak uydurmadır” (Sâd, 38/7) dediler.
Şimdi ey dinleyici! Biz seni Nebî’nin vârisi ve takvâya sarılmış olan kimsenin
ilâhî hikmetlerden söylediği sözler üzerine delîl talep eder bir hâlde görür isek,
bu talebinden sende doğruluk sıfatının karar kılmadığını biliriz. Çünkü bir kimsenin takvâya devâmı ve ilâhî sınırları koruma gayretinde bulunması ilminin
sıhhatine işâret eder.Nasıl ki, Peygamber’in mu'cizesini gördüğün vakit inkâra
mecâlin kalmaz ve onun doğruluğunu mecbûren teslim eder isen, takvâ ehlini de
öylece tasdîk etmelisin.
Çünkü nefsânî sıfatlar, insan vücûdunda mutlaka şiddetle ortaya çıkmayı ister. Hak Teâlâ hazretleri ilâhî hükümleri ile onu sınırlamış ve kayıtlamıştır. Eğer
62
Tedbirât-ı İlâhiyye
Mukaddime
sınırlamamış ve kayıtlamamış olsaydı, insanlar aşağıların mutluluğu ve nefsânî
ve hayvânî sıfatlar içinde boğulup aslî maksadı olan ilerleme ve yükselmeden
mahrûm kalırlar idi. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:
(Tîn, 95/4-6)
“Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm.
Sümme redednâhu esfele sâfilîn.
İllellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti fe lehüm ecrun gayru memnûn”
“Andolsun ki Biz, insanı, en güzel sûret içinde hálk ettik.
Sonra onu, aşağıların aşağısına iâde ettik.
Îmân edenler sâlih amel işleyenler hariç. İşte onlar için kesintisiz mükâfat
vardır”
Böyle olunca ilâhî hükümlere hürmet ile nefsi ilâhî sınırlar dâiresinde kullanmak gâyet güçtür. Şiddetle açığa çıkmayı isteyen nefsin hükümlerine muhalefetle, bunu başaran kimse şüphesiz kerâmet sâhibidir. Nitekim Hak Teâlâ “inne
ekremeküm indallâhi etkâküm” ya’nî “muhakkak Allah indinde en kerîm olanınız en çok takvâ sâhibi olanınızdır” (Hucurât, 49/13) buyurur.
Fakat nefsin hîleleri ve oyunları sebebiyle zâhirde takvâ sâhibi görünenler ile
sâdece Allâh’ın vechi için takvâ sâhibi olanları ayırt etmek lâzımdır. Evvelkiler
vehim yolunun sâlikleri olup Allâh’ın kullarının yol kesicileridir. İkinciler ise hakikat yolunun sâlikleri olup Allâh’ın kullarının kılavuzudur. Bunların her ikisi de
sözlerinden ve fiillerinden anlaşılır. Mısra:
Sözünden olur ma’lûm kişinin kendi miktârı
Ve diğer mısra’:
Aynası iştir kişinin lâfa bakılmaz
Ya‘nî bir kimsenin sözünden irfan derecesi ve fiilinden de sözünün eri olup
olmadığı anlaşılır. Cenâb-ı Şeyh (ra)’in tavsiyeleri, hakîkat yolunun yolcusu olan
takvâ ehlinin sözlerini inkârın olmayışıdır. Yoksa henüz nefsinin hîleleri ve oyunları altında zebûn olanların sözleri zâten belli olduğundan, tamamıyla reddedilir.
Doğruluk ehli olan önceki sınıfın sözlerini inkâr edersen sende doğruluk sıfatından bir parça bile bir şey yoktur. Bu gibi kerem sâhibi zâtların hallerini kendilerine mahsûs bilip teslim et! Sözlerini inkâr yönüne gitme! Ve “Yâ Rabbi bu hâs
kuluna verdiğin ilimden beni de nasîplendirerek ilmimi arttır!” diye niyâz eyle!
Belki sana da Hak tarafından böyle bir ilmin kapısı açılır.
63
Tedbirât-ı İlâhiyye
Fasıl
BUNDAN BİR FASILDIR
Allah Teâlâ seni muvaffak eylesin! Allah Teâlâ’nın senin için belirlediği
algılanabilir misâle olan îmânın ile berâber, onlar üzerine, gayb ile söylediklerini inkâr etme! Muhakkak ayna silindiği ve cilâ verildiği zaman ondan pas
gider; ve bakanın sûreti onda görünür. O kimse nefsini güzel veyâ çirkin olarak görmez mi? Onun arkasına birisi geldiği vakit ona baktığında sûreti aynada gözükür. Kendisiyle berâber hâzır olanlara arkamda bir insan vardır; yâhut
şöyle ve böyle sûrette bir şey vardır, der.
O onu bilinen görüş ile görmediği halde, gördüğü şeyi yeterli derecede
vasfeder. Oysa onu tasdîk etmek vâcibdir; çünkü o algılanmıştır. İdrâk edilen
dahi bu şekilde algılananın benzeridir. İnsan kalbinin aynasına kast edip onu
gayrılar pasından temizleyip cilâlar. Ve türlü riyâzât ve mücâhedeler sebebiyle, onu idrâk edilebilirlerin ve gayb ile ilgili şeylerin sûretlerinin tecellîsinden
örten bütün perdeler ondan uzaklaşır. Şimdi sâfî ve cilâlanmış olduğu vakit,
gayb ile ilgili şeylerden ona tekābül eden her bir şey onda görünür. Gördüğü
şeyden söyler; ve gördüğü şeyi vasfeder. (Kalbin gördüğü şey yalan değildir).
Ve işte bu yaklaştırma üzere bir misâldir. Ve eğer uzamasa biz keşfettiklerimizin kısımları ve sınıfları üzerine söylerdik. Lâkin bu kadar yeterlidir. Onun
envâ'ına kemâl üzere vâkıf olmayı isteyen kimse yazdığımız eserlerden Cilâü’l-Kulûb’a vâkıf olmaya peydâ eylesin.
Daha sonra bu müşâhede ilmi üzerine delîl talep eden kimse, bakalım
kitâbın ma’nâlarını ilim olarak ihâta etti mi? Tâ ki ona o bundandır denilsin.
Yâhut ona akıl delîli mi perde oldu?
Şimdi kendisine teklîf aklı hâsıl olan ve onun hükümleri indinde vâkıf
olan aklı olanın gâyesi, vâcib ve câiz ve imkânsız cinsindendir. Bu sûfînin söylediği şeyi câiz türünden kabûl etmek ona lâzımdır. Oysa bu sûfî câiz olan ile
veyâhut akılların tereddüt ettikleri ile geldiği zaman, onun nefsi yönünden
değil, ancak kadîm ilim yönünden, onların indinde vâcibdir. Çünkü nebîlik ve
velîlik aklın tavrının üstüdür. Akıl ancak ya tereddüt eder veyâ câiz görür.
Çünkü sûfî tevhîdin rükûnlarından bir rüknü ve şerîatın rükûnlarından bir
rüknü yıkan bir şeyi delîl getirmez. Şimdi dinleyeni, inkâr hastalığında, ancak
tasdîğin azlığı doğruluktan mahrûm etti. Sıfat ise ona dönüktür. Oysa sûfî
kendisine nispet olunan şeyden münezzehtir.
Ey çok dikkâtli olan kardeşim, helâke dâhil olmadan önce araştırıp bul! Ve
insan bulunduğu hâl üzere ölür ve öldüğü hâl üzere haşr olunur. Bu sırların
elden kaçırılmasından sakın, sakın! Bu nûrlar ile ziyâlan! Ey sevgili tâlib, teslim kilimini yay ve hürriyet ile inkâr esâretinden çık! Ve fikir kürsîsi üzerine
64
Tedbirât-ı İlâhiyye
Fasıl
otur! Ve mücâhede ağırlığını üzerine al ve muvâfakat ve müsâade tâcını başına
koy! Ve hitâb mahallinin gayrından söylenene bak, Hakk’ı bulursun. Ve dinleyene bak! Onu dinleyen ve dinleten ve hitâb eden ve hitâb edilen bulursun.
Şimdi o söyleyici ve dinleyici olduğu vakit, sen mevcût olduğun halde yoksun.
Nitekim yok hükmünde olduğun halde hâzırsın. Ve işte bunun için (Sav)
Efendimiz, Rabb’i azze ve celle hazretlerinden haber vererek: “Kul ben onu
sevinceye kadar nâfilelerle bana yaklaşmaktan ayrılmaz. Ne zamanki Ben onu
severim, onun işitmesi ve görmesi olurum” sözünde işâret buyururlar. Şimdi
“görmesi” Hak olan kimse üzerine bir şey nasıl gizli olur? Ve “lisân”ı O olan
kimsenin sözü nasıl son bulur?
Şimdi bu mukaddimede tahakkuk edici ve onun indinde vâkıf ol ki, irşâd
olunasın. Ve inşâallâhû Teâlâ âkıbetin mahmûd ola. Bundan dolayı sebeplerini çoğalt! Allah Teâlâ seni bu kitapta sana söylenen şeye muvaffak eylesin. Ve
Allah Teâlâ bizi ve seni ilim ile faydalandırsın. Ve bizi onun ehlinden kılsın
(bi-izzetihî!). (18)
Bu bahis, zikredilen mukaddimeden bir fasıldır. Allah Teâlâ bu be- yânlarımızı anlamaya ve anladıktan sonra tasdîk ve teslîme seni muvaffak eylesin.
Allah Teâlâ hazretleri his ve şehâdet âleminde, melekût âleminin hallerine
işâret etmek üzere bir takım algılanabilir misâller belirlemiştir. Ve sen de onları inkâr edemeyip tasdîk edersin. Çünkü algılanabilen bir şeyin inkârını akıl
kabûl etmez. Şimdi mâdemki bu gibi algılanabilir misâle îmânın vardır, bu
îmânın ile berâber, tahkîk ehlinin gayb âlemine âit olan sözlerini işittiğin vakit onları inkâr etme!
His ve şehâdet âlemindeki algılanabilir misâlden birisi budur ki, tozlu ve paslı olan bir ayna silindiği ve parlatıldığı zaman onun tozu ve pası gider. Ve bakanın sûreti o aynada gözükür. Ve o kimse güzel veyâ çirkin olan sûretini aynen
aynada müşâhede eder. Bakanın arkasına birisi gelse aynaya bakınca onun sûretini de görür. Orada bulunanlara “arkamda bir insan var”; yâhut “şu biçimde ve
şöyle bir sûrette bir şey var” der. Bakan onu bilinen görüş ile görmediği halde,
ya'nî yüzünü arkasına çevirip o insana veyâ o şeye bakmadığı halde, aynada
gördüğü sûreti tamâmı ile vasfeder ve ta‘rîf eder. Onun bu vasfetmesini ve
ta'rîfini tasdîk etmek vâcibdir. Çünkü isteyen bir aynadaki sûrete ve bir de sûretin aslına bakarak bu vasfı ve ta‘rîfî tatbîk edebilir. Çünkü her ikisi de algılanabilirdir; ve inkârı mümkün değildir. İşte idrâk edilebilir olan şeyler dahi böylece
algılanabilir olan şeylerin benzeridir. Şöyleki insanın kalbi aynaya benzemektedir. Ve onun pası ve tozu, tahkîk ehli indinde “mâsivâ” ta'bîr edilen varlıksal nakışlardır. Nitekim mürşidim Mevlevî Es’ad Dede hazretleri buyurur: Beyt:
65
Tedbirât-ı İlâhiyye
Fasıl
Gönül Hudâ’nın vechinin aynasıdır
Onun pası mâsivâ nakışlarıdır
Ne zamanki insan, kalbinin aynasına kastedip gayrılar ve mâsivâ pasını ondan siler ve kalb aynasından gayb ile ilgili idrâk edilebilir şeylerin, ya‘nî melekût
âleminin sûretlerinin tecellîsine mâni’ olan bütün örtüler ve perdeler,türlü riyâzât
ve mücâhedeler sebebiyle kalkar; onun bu sâfîlik hâli vaktinde gayb ile ilgili şeylerden ve melekût âleminden ona akseden her bir şey ve her bir sûret onda görünür. Kalb aynasına akseden şeye rûh gözü ve akıl gözü ile bakıp gördüğü şeyden
söyler ve gördüğü şeyi vasfeder.
Nitekim bu kitabın yazarı bu idrâk edilebilir ma’nâları ilk önce kalb aynasında müşâhede etmiş ve daha sonra harfler ve zarflar kisvesiyle his âlemine ihrâç
etmiştir. Bu hakikate işâretle Hak Teâlâ hazretleri “Mâ kezebel fuâdu mâ reâ”
ya’nî “Kalbi gördüğünü yalanlamadı” (Necm, 53/11) buyurur. İşte bu beyânlar
idrâk edilebilir olanı algılanabilir olana yaklaştırmak için bir misâldir. Ve eğer
sözü uzatma olmasa biz keşfettiklerimizin kısımları ve sınıfları üzerine bir çok
şeyler söyler idik. Fakat bu kadar yeterlidir. Keşfettiklerimizin envâ‘ına kemâl
üzere vâkıf olmak isteyen kimse yazdığımız eserlerden olan Cilâü’l-Kulûb ismindeki kitabımızı incelesin.
Bundan sonra ma‘lûm olsun ki, kalb aynalarına aksetme sûretiyle müşâhede
ettikleri gaybî ilimlerden bahseden tahkîk ehlinin sözlerine delîl talep eden kimsenin hâline bakarız. Eğer o kimse Kur’ân-ı azîmü’ş-şânın zâhir ve bâtın
ma’nâlarını ilim olarak ihâta etmiş ise, ona, bu sözün delîli Allâh’ın kitâbından
falân âyetin ma‘nâsıdır, denilerek cevap verilmesi mümkün olur. Eğer o kimse
Allâh’ın kitâbının ma’nâlarını ihâta edememiş ve ona akıl delîli perde olmuş ise,
böyle kendisine teklîf aklı hâsıl olan ve teklîf hükümleri indinde vâkıf olan kimsenin hükmünün üç şeyin dışında olmaması lâzım gelir ki, bunlar da “vâcib,”
“câiz” ve “imkânsız”dır. Akıl indinde bunun dördüncüsü yoktur. Bu sıfatta bulunan bir akıllı kişi, tahkîk ehlinden olan bir sûfînin sözünü işittiği zaman, mademki Allâh’ın kitâbının ma’nâlarını ihâta edemediğinden onun delîline vâkıf
olamadığı için “vâcib” saymıyor; hiç olmazsa onu “imkânsız” saymayıp “câiz”
türünden görmesi ve inkâr etmemesi gerekir.
Çünkü bu sûfî ilâhî emirler ve yasaklar dâiresinin dışına çıkmaz; ve zühd ve
vera' ve övülmüş ahlâk ile vasıflanmıştır. Ve ilâhî sınırlar içerisinde hareket ettiğine hükmedilen bir kimsenin aynı zamanda yalancılığı tercih ederek ilâhî sınırlar dışında da hareket ettiğine hükmetmek, iki zıddın bir arada olmasına hükmetmek demek olacağından akıl bunu olabilir bir şey olarak görmez.
66
Tedbirât-ı İlâhiyye
Fasıl
Oysa bu sûfî aklen câiz görülmesi veyâ tereddüt edilmesi lâzım gelen bir şeyi
beyân ettiği zaman, o sözü kendi nefsinden değil, ancak kadîm ilimden aldığı için
bu söz onların indinde aklın hükmü gibi câiz olmaya veyâ tereddütte kalmaya
şâyân değildir, belki vâcibdir. Çünkü nebîlik ve velîlik cüz’î akıl tavrının üstündedir. Fakat küllî akıl tavrının üstü değildir. Nitekim aklın mertebeleri yukarıdaki şerhde îzâh edildi.
Cüz’î akıl ya tereddüt eder veyâ câiz görür. Çünkü sûfî beyân ettiği gaybî
ilimlerde tevhîd rükûnlarından bir rüknü ve şerîat rükûnlarından bir rüknü yıkan bir şeyi getirmez. Bu sebeple cüz’î aklın o sözü ya câiz görmesi veyâ tereddüt
edip inkâr etmemesi lâzım gelir. İşte doğruluk sâhibi olan cüz’î akıllar sâhiplerinin tavrı budur. Böyle olunca dinleyeni doğruluktan mahrûm eden şey, inkâr
hastalığında ancak tasdîğin azlığıdır. Ve tasdîğin azlığı ise cüz’î aklın gereğine
muhâlefet ve vehim şeytânına uymaktır. Ve bu sıfat dinleyene dönüktür, sûfîye
dönük değildir. Oysa sûfî, böyle cüz’î aklın hükmüne muhâlefet eden kimse tarafından kendisine nispet edilen yalancılıktan münezzehtir. Bundan dolayı yalancılık sıfatı, sûfîyi yalanlayan böyle bir dinleyiciye dönük olur; ya'nî yalancı olan
sûfî olmaz, belki onu inkâr eden dinleyicinin kendisi olur.
Ey idrâki çok olan insânî sûret kardeşim! Bu beşerî taayyünün ölüm ile bozulma zamânı gelmezden evvel, ondan sonra kat' edeceğin mertebeler için hazırlan! Çünkü hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere insan şehâdet âleminde ne hâl üzerine bulunursa o hâl üzere ölür; ve ne hâl üzere ölmüş ise o hâl üzere haşr olur.
Toprak zerrelerinin milyarlarda biri bitki mertebesine gelir. Ve bitki mertebesine
gelen toprak zerrelerinin milyarlarda biri hayvân mertebesine intikâl eder. Ve
hayvân mertebesine intikâl eden toprak zerrelerinin milyarlarda biri insânî sûrete
gelir. Ve insânî sûrette peydâ olan nutfenin binlerde biri diğer bir insânî sûrete
döner. Ve insânî fertlerin milyonlarda biri hak dîn ve doğru inanç sâhibi olur. Ve
bunların yüzbinlerde biri “idrâki geniş” olur. Ve idrâki geniş olanların binde biri
hakîkat tâlibi ve ilâhi bilgiye susamış olur. Mâdemki sen bu kadar mertebeleri
kat' ile idrâki geniş ve hakîkat tâlibi bir insan oldun; hayâtta iken bu sırlara vâkıf
olmak fırsatını yitirmekten sakın, sakın! Ve bu ilâhî bilgi nûrları ile ışıldayıcı ol!
Ey bu sırların sevgili tâlibi, tahkîk ehlinin sözlerini teslîm ve tasdîk kilimini yay!
Ve akıl ve fikrini hür bırakıp onları inkâr etme ve yalanlama esâretinden çık ve
fikir kürsîsi üzerine otur: Mesnevî:
Tercüme: “Ey birâder, sen ancak bir düşünceden ve fikirden ibâretsin. Üst
tarafın kemik ve sinirler ve adaleler ve liflerden ibârettir.”
Ve bu kesîf taayyünün gerekleri olan hayvânî sıfatların ortaya çıkmasına
muhâlefet ederek mücâhede ağırlığını üzerine al! Ve tahkîk ehlinin kadîm ilimden aldıkları kelâma muhâlefet etmekten vazgeçip muvâfakat ve müsâade tâcını
67
Tedbirât-ı İlâhiyye
Fasıl
başına koy! Ve hitâb mahalli olan zâhir lisâna bakıştan fikrini çevirip sözün aslî
çıkış yerine bak, Hakk’ı bulursun. Çünkü insânî sûret yukarıda îzâh edildiği üzere mâdenden ibâret olan maddesel zerrelerin bir arada toplanmasından oluşan
bir terkîbdir ki, onda mevcût olan göz, kulak, dil vb. Hakk’ın sem‘, basar ve
kelâm gibi sıfâtının açığa çıkması için konulmuş pencerelerdir.
Ve bu ilâhî bilgiyi kendine düstûr edinip dinleyen kimseye baktığın zaman,
onu dinleyen ve dinlettiren ve hitâb eden ve hitâb edilen bulursun. Nitekim güneş bir olduğu halde muhtelif pencerelerden, o pencerelerin şekillerine ve büyüklüğüne göre ışığı geçer. Pencerelerin çokluğu güneşin çok olmasını gerektirmez.
Şimdi Hak söyleyen ve dinleyen olduğu vakit, sen her ne kadar maddesel
sûretin itibariyle mevcût isen de, hakîkatte bu sıfatlar, o maddesel sonuk sûretin
olmadığından, sen yok hükmündesin. Söylemeyi ve dinlemeyi kendine bağlaman
vehminden doğmaktadır. Ne zamanki Hakk’ın bu sıfatlarının, senin bu maddesel
sûretine yansıması ölüm ile senden kesilir ve duyu pencereleri kapanır; kendine
bağladığın bu sıfatların senin olmadığı ve bu husûstaki da’vânın vehimden olduğu fiilen ortaya çıkar. Nitekim senin kırk yaşında olduğunu farz ettiğimiz vakit,
kırk sene evvel ortada yok idin. Ve ömrünü yetmiş sene farz ettiğimizde ondan
sonra yine yok olursun. Ve bu iki yokluk hâli içinde “hayat” dediğimiz sıfat senin
olmayıp Hakk’ın olduğu için, her ne kadar hâzır görünmekte isen de, hakîkatte
yine yoksun. İşte (Sav) Efendimiz Rabb’i azze ve celle hazretlerinden haber verip:
“Kul ben onu sevinceye kadar nâfileler ile bana yaklaşmaktan ayrılmaz. Ne
zaman Ben onu severim, onun işitmesi ve görmesi olurum” sözünde işâret buyururlar.
Bilinsin ki, yukarıdaki îzâhlara bakarak Hak Teâlâ hazretleri hakîkatte bütün
kullarının işitmesi ve görmesi ve lisânıdır. Fakat kullarının çoğu bu sıfatları
vehmî vücûtlarına bağlayıp bu hakîkatten habersizdirler. Bundan dolayı onların
kendi zanlarınca Hak, kendilerinin işitmesi ve görmesi ve lisânı değildir. Bu
vehmin onlardan kalkması ve hâlin hakîkatine vâkıf olmaları, ancak nebîlere ve
onların getirdikleri hükümlere tamâmıyle tâbi' olarak nefsânî sıfatlarının örtünmesiyle mümkündür. Ve bu hâl ilâhî ezelî muhabbetin onlar hakkında tecellîsi
sebebiyle onların da Hakk’a muhabbetleriyle meydana gelir. Nitekim Hak Teâlâ
“yuhıbbühüm ve yuhıbbûnehû” ya’nî “(Allah) onları sever, onlar da O’nu severler” (Mâide, 5/54) buyurur.
Ve kulların nâfile ibâdetleri hiç ayrılmadan yapmaları, Hakk’a olan muhabbetlerinden dolayı dosdoğru olarak Hakk’a yönelmeleriyle mümkün olur. Çünkü
ibâdetlere devâm mutlaka muhabbetin sürüklemesiyle olur. İbâdet eden ya doğrudan doğruya Hakk’a muhabbet ile onun emrine hürmet için ibâdet eder; bu
şekilde onun bakışında cennet lezzetleri ve cehennem elemleri bulunmaz.
68
Tedbirât-ı İlâhiyye
Fasıl
Veyâhut cennet lezzetlerine muhabbet ve cehennem elemlerinden korku ile
Hakk’a ibâdet eder. Bu ise ancak kendi nefsine muhabbetten kaynaklanır. Bundan dolayı her iki şıkta da yapılan ibâdetin sürükleyicisi, muhabbet olur. Fakat
ilk muhabbet seçkinlere ve ikincisi mü’minlerin avâmına mahsûstur. Şimdi seçkinlerin nâfile ibâdetlere ara vermeden devâm etmesi hâlinde Hakk’ın ezelî muhabbeti onlar hakkında fiilen zuhûr ve tahakkuk eder. Ve bu tahakkuk neticesinde vehmî vücûtlarının hakîkî vücûtta fenâsını müşâhede ederler; ve bu fenâ içinde kendilerinden çıkan sıfatların kendilerinin olmadığını bilirler. Bundan dolayı
görmesi Hak olan böyle bir kimseden bir şeyin gizli olması mümkün olur mu? Ve
lisânı Hakk’ın lisânı olan böyle bir kimsenin sözü son bulur mu?
İşte ey hakîkat tâlibi, bu mukaddimede beyân edilen ma’nâları kalbine sindirip o ma'nâlar ile tahakkuk edici ol! Ve o ma'nâların üzerinde günlerce dur ve
iyice araştır ki, doğru yolu bulasın! Ve inşâallah âkıbetin mahmûd olur. Böyle
olunca hakîkate vâkıf olma sebeplerini çoğalt! Allah Teâlâ seni bu kitapta sana
bildirdiğimiz şeyleri anlamaya ve hakîkatine ermeye muvaffak eylesin! Ve Allah
Teâlâ bizi ve seni ledünnî ilmi ile faydalandırsın. Ve bizi ve seni ledünnî ilimlerin
ehlinden kılsın! (Âmîn bi-izzetihî!)
69
Tedbirât-ı İlâhiyye
Fihrist
KİTABIN FİHRİSTİ
Kitâbın yazarı der ki, bu mukaddime ve önbilgiyi yazıp bitirdiğimizde,
onlardan belirli bir sırra vâkıf olmayı isteyen kimseye kolaylık olsun diyerek,
bölümlerin fihristi hakkında bir fasıl takdîmini uygun gördük. Fihristte olan
bölüme bakar, ona isteği kolaylaşır, inşâallahü Teâlâ.
Birinci bölüm
: Bedenin hükümdârından ibâret olan vücûdun halîfesi;
ve sûfîlerin onun hakkında garazları; ve onların ta'bîri
beyânındadır.
İkinci bölüm
: Onun mâhiyyeti ve hakîkati hakkında âlimlerin ihtilâfı beyânındadır.
Üçüncü bölüm
: Cisim medînesinde (şehrinde) ikâmet ve onun bu
halîfeye bir mülk olması yönünden ayrıntılanması
beyânındadır.
: Kendisinden dolayı akıl ve hevâ arasında savaşlar
olan sebebin zikrine dâirdir.
Dördüncü bölüm
Beşinci bölüm
: Bir imâma hâs olan isim ve onun sıfâtı ve halleri
beyânındadır.
Altıncı bölüm
: Bu medînenin (şehrin) kadısı olan adâlet beyânındadır ki,onun hükümlerini ve tedbîrlerini bilicidir.
Yedinci bölüm
: Vezîr ve onun sıfatları beyânındadır.
Sekizinci Bölüm
: Hikmetlere ve şerîate âit firâset beyânındadır.
Dokuzuncu bölüm
: Kâtib ve onun sıfatları ve kitapları beyânındadır.
Onuncu bölüm
: Vergi toplama ve harâc ashâbı olan reîslerin ve memurların beyânındadır.
On birinci bölüm
: Toplanan vergilerin ilâhî hazrete yükseltilmesi ve
kudsî imâmın onlara vâkıf oluşu ve onları Melik-i
Hak Sübhânehû hazretlerine yükseltmesi beyânındadır.
: Bozgunculuk edenlere yönelik elçiler ve resûller
beyânındadır.
On ikinci bölüm
On üçüncü bölüm
: Kumandanlar ve ordular siyâseti ve onların mertebeleri beyânındadır.
On dördüncü bölüm
: Düşmanla karşılaşma ânında savaşların idâresi ve
orduların tertîbi beyânındadır.
70
Tedbirât-ı İlâhiyye
Fihrist
On beşinci bölüm
: Bu mertebeye gâlib olan sırrın zikrine ve onun üzerine tenbîhe dâirdir.
On altıncı bölüm
: Rûhâniyyetin, ya‘nî rûhun mevsimlere göre gıdâ
tertîbi beyânındadır.
: İnsana yüklenmiş olan sırların özellikleri beyânındadır; ve o beş bölüm üzerinedir.
On yedinci bölüm
Birinci bâb: Aklın feyzlendirme esâsı beyânındadır ki, kitâb bölümlerinin on
sekizincisidir.
İkinci bâb: Engelleyici perdeler beyânındadır ki, kitâb bölümlerinin on dokuzuncusudur.
Üçüncü bâb: İmâm-ı mübînden ibâret olan levh-i mahfûz ve mahv ve isbât
levhi beyânındadır ki, kitâb bölümlerinin yirmincisidir.
Dördüncü bâb: Âh etmelerin sebepleri, ya‘nî sevinçten veyâhut kederden
şiddetli teneffüsün sebepleri beyânındadır ki, kitâb bölümlerinin yirmi birincisidir.
Beşinci bâb: Sâlik olan mürîde vasiyet beyânındadır. Bu da fasıllar üzerine
olup onunla kitap sonlanır.
71
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
BİRİNCİ BÖLÜM
Bedenin Hükümdârından İbâret olan Vücûd Halîfesi ve Sûfîlerin Onun
Hakkında Garazları ve Onları Ta‘bîri Beyânındadır.
Bilinsin ki, muhakkak bu halîfe “küllî rûh”tur. Ve Allah Sübhânehû ve
Teâlâ ona: “Ve iz kâle rabbüke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeh” (Bakara, 2/30) ya‘nî “Yâ Habîbim, zikret şu vakti ki, Rabb’in meleklere ben yeryüzünde bir halîfe kılıcıyım, dedi” mübârek sözünde dikkât çekti. Ve en küçük
âlemde onun karşılığı beden arzında “rûh”un halîfe kılınmasıdır. Biz bu kitabın başında ona işâret ettiğimiz şeyde kastettik; ve bu kitabın tamâmında
onun meydana çıkarılmasına azmettik. Ve dünyâ hayâtının zâhirini bilen ve
âhiretlerinden gâfil olan kör tenkîdçilerin kötüleme ve tenkîd etme korkusunu
önbilgide yazdık. Ve tenkîdçinin ona bir yol bulamaması için murâd ettiğimiz
şeyin hakîkatini ortaya koyduk. Şimdi biz Allah Teâlâ’nın bereketi üzerine
söyleriz. Allah Teâlâ ise hakkı söyler ve doğru yola irşâd eyler.
Bilinsin ki, bu kitabın başlarında şerh edildiği üzere bir olan hakîki vücûdun
gayrılık elbisesi ile zuhûru rûh mertebesinde olmuştur. Ve bu mertebe ferd ve
vâhid ya’nî birdir. Çünkü birden ancak bir çıkar. Tahkîk ehli buna “küllî ya’nî
bütünsel rûh” ve “ilk halîfe” derler. Ve küllî rûh emr, ya‘nî ilâhî küllî iştir. Nitekim âyet-i kerîmede “kulir rûhu min emri rabbî” ya’nî “De ki: “Ruh, Rabbimin
emrindendir” (İsrâ, 17/85) buyrulmuştur..
Ve bu küllî ya’nî bütünsel rûhun cüz’leri ve tâbi‘leri sonsuzdur. Çünkü ilâhî
küllî işin sonsuz cüz’leri ve tâbi’leri vardır ki, bunlara “ilâhî işler” ve “ilâhî bağıntılar” derler. Birin bağıntıları türündendir. Çünkü birin yarım, üçte bir, çeyrek,
beşte bir ve diğerleri gibi sonsuz bağıntıları vardır. Ve küllî rûh, “hakîkat-i muhammediye”nin küllî olarak rûhî mertebede tenezzülünden başka bir şey değildir. Nitekim hadîs-i şerifte “Allah ilk önce benim rûhumu hálk etti” buyrulmuştur. Şimdi bu rûh ve onun tâbi‘leri ve cüz’leri rûhî mertebede kaldıkça, halîfeliğin
fîilî eserleri ortaya çıkamayacağından, daha sonra bu küllî rûhtan ilâhî ilimde
sâbit olan ilâhî isimlerin sûretlerinin görünme yerleri ayrıldı. Nitekim hadîs-i şerifte: “Ben Allah’tanım, mü’minlerde benim nûrumdandır” buyrulmuştur.
Mesnevî şerh edicilerinden, Bahr’ul-ulûm Mevlânâ Abdü’l-Aliyy (ks)
Risâle’lerinde buyururlar ki: “Rûhlar iki kısımdır: Bir kısmının tasarruf ve tedbîr
dolayısıyla bedenlere bağlantısı yoktur; cismimizde olan konuşan nefsin tedbîr
ve tasarrufu gibi. Ve onlara “Kerûbiyân” derler. Bunlar da iki kısımdır: Bir kısmının cisimler âleminden haberi yoktur. Çünkü bunlar “mecnûnlar”dır. Vahdet
72
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
ya’nî birlik tecellîleri kahrı onların ilimlerini yakmıştır. Âdem’e secdeye ve boyun
eğmeye me’mûr olmadıklarının sebebi budur. Onlar Hak Teâlâ’nın azametinde
kendinde geçmiş ve dîvâne ve Hakk’ın cemâlini mütâlaada yegânedirler. Ve onlara “müheyyem melekler” derler. Ve bir kısmının da her ne kadar cisimler âlemine bağlantısı yok ise de, onların her bir ferdi cisimlerden bir cisim üzerinde
idâre edicidir. Zeyd’in cismini Zeyd’in rûhunun idâre edici olması gibi. Bunlar
Kayyûmiyyet’in müşâhedesi içinde kendilerinde geçmiş ve hayrette kalmışlardır.
Fakat onlar ulûhiyyet ya’nî ilâhlık bârigâhının kapıcıları ve rubûbiyyet ya’nî
rabblık feyzinin vâsıtalarıdır.
Ve akdes ve a’lâ feyz hazreti iki kısım üzerinedir: Biri “hâs vech feyzi” ve diğeri “tertîb silsilesi feyzi”dir. “Hâs vech feyzi” Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin sirâyet etmesi yönünden kulun kalbine, gayrın vâsıtası olmaksızın, dolup
taşan bir feyzden ibârettir. Ve “tertîb silsilesi feyzi” bahsedilen kapıcılar vasıtasıyla olur. Ve onlara “ceberûtî melekler” derler. Ve onların reîsine “rûh-i a‘zam”
derler. Ve diğer bir itibâr ile “kalem-i a‘lâ” derler. Nitekim “Allah Teâlâ ilk önce
kalemi hálk etti” buyrulmuştur. Ve diğer bir i'tibâr ile de “akl-ı evvel” derler.
Nitekim “Allah Teâlâ ilk önce aklı hálk etti” buyrulmuştur.
Ve “rûh-i a'zam” bu sınıfın ilk saffındadır. Ve “rûhu’l-kuds,” ki ona “Cebrâîl”
derler, onların son saffındadır. Ve diğer kısmı, her biri bir cisimde tedbîr ve tasarruf i'tibâriyle, cisimler âlemine bağlanırlar. Ve onlara “rûhâniyân” derler. Ve bunlar da iki kısımdır: Bir kısmı göklere dönük olarak tasarruf ederler; ve onlara “a’lâ
melekût” derler. Ve diğer kısmı yere dönük olarak tasarruf ederler; ve onlara
“ednâ melekût” derler. Ve her bir şey üzerine bir melek vekîl tâyin edilmiştir. Ve
hadîs-i şerifte “dağların melekleri” ve “rüzgâr melekleri” ve “gök gürültüsü melekleri” ve “şimşek melekleri” ve “bulut melekleri” olarak bize ulaşmıştır. Tâ ki
“Fe subhânellezî bi yedihî melekûtu külli şey’in” ya’nî “İşte O, Sübhan'dır.
Herşeyin melekûtu O'nun elindedir” (Yâsîn, 36/83) hakikati perdesini kaldırmaya. Bu ma‘nâyı hakikati ile bilmek mümkün değildir.
Ve “cin” ve “şeytanlar” denilen ateşsel rûhlar “en aşağı melekût” cinsindendir. Ve onlardan ba'zıları insânî tür üzerine musallat edilmiştir. Ve “İblîs” onların
reisidir. Ve onlardan ba'zıları teklîf ve vahyi kabûl edicilik ile muhâtaptır. Yolun
imâmları ve tahkîk ehlinin seyyidleri indinde onlar hakkında bir çok ihtilâf vardır. Ve her biri kendi makāmından haber vermiştir. Ve onun şerhi uzundur.”
Rûhlar ve melâike-i kirâmın hakîkati hakkında fakîr tarafından Fusûsu’lHikem’e yazılan şerhin önsözünde bir takım esâsa âit bilgiler verilmiştir. Burada
tekrârı sözü uzatmak olur. Şu kadar îzâh edelim ki, melek “kuvvet” ve “şiddet”
ma'nâsınadır. Rûhlar ilâhî sıfatlardan birer sıfat olan Hayat ve Kudret sıfatlarının
gayrılık elbisesi ile açığa çıkan görünme yerleridir. Vücûd mertebelerinde ilâhî
73
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
fiiller onlar ile açığa çıkar. Çünkü bir vücûdda hayat ve kudret olmasa, ondan
aslâ bir fiil çıkmaz.
Ve ilâhî fiillerin en belirgin mertebesi şehâdet âlemidir. Bundan dolayı vücûdun halîfesi olan bu “küllî rûh”un birdîğerinden ayrılmış olan tâbi'lerine
hitâben Hak Teâlâ “innî câilun fîl ardı halîfeh” (Bakara, 2/30) ya‘nî “Ben yeryüzünde bir halîfe kılıcıyım” (Bakara, 2/30) buyurmuştur. Ve en büyük âlem olan
şehâdet hazretinde halîfe “Âdem”dir. Ve en küçük âlem olan “Âdem”de onun
karşılığı beden arzında “rûh”un halîfe kılınmasıdır. Nitekim bu kitabın başında
“Hamd olsun Allâhü Zü’l-Celâl’e ki, insanı ilmî vücûttan aynî vücûda çıkardı”
ibâresinde işâret ettiğimiz ma‘nâda bunu kastettik. Ve bu kitabın tamâmında o
vücûd halîfesinin meydana çıkarılmasına azmettik.
Ve “Ya’lemûne zâhiren minel hayâtid dünyâ, ve hüm anil âhıreti hüm
gâfilûn” ya’nî “Onlar, dünya hayâtının zâhirini bilirler. Ve onlar, âhiretten
gâfil olanlardır” (Rûm, 30/7)âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, dünyâ
hayâtının beş duyu ile algılanan zâhirini bilip ve basîret gözlerinin kör olmasından dolayı işlerin âkıbetlerini göremeyip gaflet içinde bulunan tenkîdçilerin kötüleme ve tenkîd etmeleri korkusunu bu bölümden önce geçen “Önbilgi” adı altındaki bahiste ayrıntılı bir şekilde îzâh ettik. Ve cüz’î akıllarının dâiresinde mahsûr kalan fikirleri sınırlı resmî âlimler ile tabîat ilimleri filozoflarından ibâret olan
bu a‘mâ tenkîdçilerin bu kitaptaki beyânlara bir kötüleme ve tenkîd yolu bulamamaları için, beyânlarımızda murâd ettiğimiz ma'nânın hakîkatini delîller ile
ortaya koyduk. Şimdi biz Allah Teâlâ’nın bereketi ile söylüyoruz. Ya'nî bizim sözümüz Cenâb-ı Hak’tandır. Ve Hak Teâlâ ise hakkı söyler ve doğru yola irşâd
eyler.
74
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
[KİTÂBIN YAZIM SEBEBİ]
Bu kitâbı yazma sebebimiz bu idi ki, sâlih bir şeyh olan Ebû Muhammed
el-Mûrûrî’yi ziyâret ettiğim zaman onun indinde “Hakîm”in, Zü’l-karneyn
için, onunla berâber yürümeye kudretinin olmadığı zamanda, tasnif ettiği Sırru’l-Esrâr kitabını buldum. Ebû Muhammed bana dedi ki: “Bu yazar bu dünyevî memleketin idâresine nazar etmiştir. Ve ben senden kendisinde saadetimiz bulunan ve ona tekabül eden insan memleketinin siyâsetini isterim.”
Şimdi ben ona icâbet ettim. Ve hakîmin ona koyduğundan daha çok mülk
idâresi ma‘nâlarını bu kitaba koydum. Ve onda “Hakîm”in büyük mülkün
idâresi hakkında gaflet ettiği bir takım şeyleri de ortaya koydum. Ve onu
Mûrûr şehrinde, dört günden daha az bir zaman içinde tamamladım. Ve kitabın büyüklüğü, bu kitabın büyüklüğünün çeyreği ve üçte biri kadar idi. Şimdi
bu kitap mülklerin hizmetkârlarına onun hizmetinde; ve âhiret yolu sâhibine
de onun kendi nefsinde menfaat bahşedicidir. Ve herkes kendi niyyeti ve kasdı üzerine haşrolur (Vallâhü’l-müste‘ân).
Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) bu kitabın yazım sebebini beyân ederek buyururlar
ki: “Şeyh Ebû Muhammed el-Mûrûrî’yi ziyaret ettiğim zaman, onun nezdinde
Sırru’l-Esrâr isminde bir kitap gördüm. “Mûrûr” “mîm”in ve ilk “râ”nın zammı
ile Kuzey Afrika’da olan bir şehrin ismidir. Cenâb-ı Şeyh (ra) İspanya’dan oraya
geçip seyahat buyurmuş ve o diyârın ehlullâhı ile sohbet eylemiştir. Hz. Şeyh-i
Ekber (ra) bu Sırru’l-Esrâr kitabını yazan “Hakîm”in ismini zikretmemiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’de kıssası beyân buyrulan İskender Zü’l-karneyn’in devrinde yaşayan bir zât olduğu ve bu kitabı yaşlılık zaafından dolayı onunla berâber
seyâhate kudreti olmadığı vakitte, dâimâ nezdinde bulundurarak hükümet
idâresinde içeriğinden istifâde etmesi niyetiyle Zü’l-karneyn için yazdığı anlaşılmaktadır. İhtimâl ki, bu kitabın bir nüshası Kuzey Afrika’da bulunan kütüphânelerin bir köşesinde mevcûttur. İçeriği dünyevî memleketin idâresine dâir olduğuna göre bir idâre hukûku kitabı demek olur.
Hz. Şeyh buyururlar ki: Ebû Muhammed bana hitâben şöyle dedi: Bu yazar,
ya‘nî bu Zü’l-karneyn’in Hakîm’i, bu kitabında dünyevî memleketin tedbîrinden
ve idâresinden bahsetmiştir. Ve ben senden bu kitaba karşılık olarak insânî memleketin siyâsetini isterim ki, bu siyâseti bilmekte bizim uhrevî saâdetimiz oluşur.
Ya'nî dünyevî memlekette, nasıl ki hükümdâr ve onun vezîri vesâir idâreye bağlı
olanlar varsa, bir memleket hükmünde olan insan vücûdundan da öylece bir hükümdar ve vezîri vesâir idâreye bağlı olanlar vardır. Bunlar nelerden ibârettir ve
nasıl tasarruf ve idâre ederler? Bunları beyân et!
75
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
Ben Ebû Muhammed’in bu talebini kabûl ettim. Ve Zü’l-karneyn’in
Hakîm’inin o kitaba koymuş olduğu mülk idâresi ma‘nâlarından daha çoğunu
ona karşılık olarak yazdığım bu kitaba koydum. Ve Zü’l-karneyn’in Hakîm’inin
kendi kitabında büyük mülkün, ya'nî dünyevî memleketinin, idâresi hakkında
gaflet ettiği bir takım husûsları da beyân ettim ve ortaya koydum. Ve bu kitabımı
Mûrûr şehrinde dört günden daha az bir zaman içinde bitirdim. Ve Hakîm’in kitabının büyüklüğü, benim kitabımın büyüklüğünün yaklaşık çeyreği veyâ üçte
biri kadar bir şey idi. Şimdi benim bu kitabımda dünyevî memleketin idâre tarzı
bulunduğundan hükümdârların hizmetinde bulunan kimselerin işine yarar. Ve
aynı şekilde onda insan vücûdunda, ilâhî düzen dâiresinde tasarruf ve idâre
husûsları da bulunduğundan, âhiret yolu sâhiplerine, kendi nefislerinde istifâde
sebebidir. Ve her bir kimse benim bu kitabımdan bir niyyetle istifâde eder. Ve her
kişi kendi niyyeti ve kastı üzerine haşrolur. (Vallâhü’l-müsteân),
Allah Teâlâ senin basîretini nurlandırsın! Bilesin ki, Allah Teâlâ hazretlerinin, irâdesiyle ve tercihiyle, ilk tercih eylediği mevcût, tahkîk ehli anlayışında, rûhânî basît, ferd ve maddî olarak bir yer kaplamayan bir cevherdir. Ve diğerlerinin anlayışında yer kaplar. Onun mâhiyyeti hakkında, üzerine söz söylenecek olan şeyin gereği üzerine olan bahis bu kitabın ikinci bölümündedir.
Ve eğer Hak Sübhânehû istese idi, ba'zı insanların “Birden ancak bir çıkar”
sözünden ibâret olan iddiâsına muhâlif olarak, bir def’ada birden fazla mevcût
vücûda getirir idi. Ve eğer böyle olsa, irâde kusurlu ve kudret noksan olur idi.
Çünkü bir def’ada birden fazla eşyânın vücûdu kendiliğinden mümkündür ve
imkânsız değildir. Ve mümkün kudretin bağlantı mahallidir. Şimdi eğer ilk
mevcûdun vâhid ya’nî bir olduğu sâbit oldu ise, Hak Teâlâ tarafından tercîhdir. Bu halîfeyi, yazar ve hakîkatlerin ehilleri muhtelif ibâreler ile söyler ve
ta'bîr eder. Onlardan her bir ibârenin bir ma‘nâsı vardır. Onlardan ba'zısı ona
“imâm-ı mübîn” ta‘bîr eder. Ve onlardan ba'zıları ona “Arş” ta‘bîr eyler. Ve
onlardan ba'zıları da ona “Hak aynası” ve buna benzer şeyler ta‘bîr eder. Şimdi biz onların, onun hakkındaki ta'bîrlerini ve Allah Teâlâ’nın ancak ona hîbe
eylediği ve ona tahsîs ettiği, onun sıfatlarındaki i'tibârlardan zâhir olan şey
gereği üzerine, bu ibâreler ile hangi ma'nânın ona hâs olduğunu zikrederiz.
Allah Teâlâ senin kalb ve rûh ve akıl gözünü ma‘rifet nûru ile nurlandırsın!
Bilesin ki, Allah Teâlâ hazretlerinin irâdesi ve tercîhi ile ilk önce vücûda getirdiği
mevcûd, tahkîk ehlinin anlayışına göre öyle bir cevherdir ki, onda terkîb yoktur,
basîttir. Çünkü terkîb cisimlerin şânıdır. Ve kimyâ ilminde her ne kadar unsurlar
“basît” ve “bileşik” olarak iki kısma ayrılmış ise de, bu kısımlandırma o bilim dalının bakış açısına göredir. Çünkü basît elementler de “ma‘nâ” ile “sûret”ten bileşiktir. Ve her birinin ma‘nâları kendilerine hâs olan vasıflardır. Örneğin basît olan
76
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
hidrojenin vasıfları oksijene benzemez. Ve azotun vasıfları da bunlara benzemez.
Diğer taraftan sonradan yapılan keşiflere göre elektron teorisi her bir basît elementin dahi bileşik birer madde olduğunu beyân etmektedir.
Bundan dolayı bu ilk cevherin basît oluşu bunlar gibi değildir; hakîki basîttir
ve rûhânîdir, ya‘nî ma‘nevîdir. Çünkü ma‘nâda terkîb yoktur. Ve bu rûhânî basît
cevher ikilikten pâk olan bir ferddir. Ve maddî olarak yer kaplamaz, ya‘nî fezâda
belirli bir mahalli işgâl etmez. Nitekim insanın beyin hücreleri gâyet küçük olduğu halde onda sonsuzluğun ma‘nâsı ve diğer sonsuz durmaksızın devâm eden
ma’nâlar vücûd bulur. Bu küçük hücrelere bu ma’nâların bağlanması onların
maddî olarak yer kaplamamasından dolayıdır. Eğer yer kaplasa bu çok büyük
ma’nâların o kadar küçük bir mahalde vücûd bulmaması lâzım gelir idi. İşte
“rûh” hakkında tahkîk ehli âlimlerinin anlayışı budur. Fakat akıl dâiresinde mahsûr kalan âlimlerin ve filozofların anlayışında bu cevher maddî olarak yer kaplayıcıdır; ya‘nî fezâda bir mahal işgal eden türdendir. Onun mâhiyyeti hakkında ne
gibi bir söz söylemek gerekirse bu kitabın ikinci bölümünde zikredilmiştir.
Bu rûhânî basît cevherin ferd olarak vücûda getirilmesi hakkında ba'zı kimseler, ya‘nî filozoflar ve felsefeciler, “Birden ancak bir çıkar” düstûrunu sebep gösterirler. Oysa ulûhiyyet mertebesinde, ya'nî mutlak vücûdun vahdet ya’nî birlik
mertebesinde, meşiyyet ya’nî üst irâde sâbittir. Ve diğer sıfatlar gibi bir sıfat olan
irâde sâbit olunca, vücûda getirme emri’nde böyle bir düstûra tâbi’ olma mecbûriyyeti yoktur. Bundan dolayı Allah Teâlâ hazretleri istese idi, ilk önce böyle
bir ferd cevheri vücûda getirmeyip, bir def’ada birden fazla mevcûdu vücûda
getirir idi.
Eğer filozof ve felsefecilerin zannettiği gibi olsa idi, Hak Teâlâ irâdesini icrâ
etmede kusurlu ve âciz ve kudreti de noksan olur idi. Böyle olunca “Birden ancak
bir çıkar” sözü vahdet ya’nî birlik mertebesi için doğru değildir. Belki bu söz bütün sıfatlardan ve bağıntılardan ve niteliklerden münezzeh olan ahadiyyet mertebesi için doğrudur. Nitekim Hz. Şeyh İbrâhîm Şettârî (ks) Ayîne-i Hakâyıknümâ risâlesinde şöyle buyurur: "Ne zamanki taayyünsüz zât taayyün sûreti ile
açığa çıkar, onun ilk tenezzülüne ‘ilk taayyün’ ve 'mutlak ilim’ ve ‘mutlak vücûd’
derler. Çünkü zâtın şuûru ve zâtın vicdânı, bu mertebede kayıtsız olarak bilinendir ve gayrılık, mutlaktır. Bu mertebe ikinci mertebenin tersinedir. Çünkü o mertebede zâtın ilmi 'sâbit ayn’lar’ bilinen kaydı ile kayıtlıdır. Ve bu mertebeye ondan dolayı ‘hakîkî birlik’ derler ki, bu ‘ilk taayyün nefsi’nin ismidir. Bu mertebede sayma ve çokluk sayıları ve ferdler yoktur.”
İşte bu îzâhlardan anlaşılır ki, bu sözün, kendisinde irâde sâbit olan birlik
mertebesi için söylenmesi irâdeye acz ve kudrete noksan isnâd edilmesini gerektirdiğinden Hz. Şeyh (ra) bu mertebe hakkında bu sözü tamâmıyla kaldırırlar.
77
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
Zâten bir def’ada birden fazla eşyânın vücûdu kendiliğinden mümkündür ve
imkânsız değildir. Ve mümkün olan bir şey de kudretin bağlanacağı bir şeydir.
Böyle olduğuna şâhit bu âlemde bir çok örnekler vardır. Örneğin bir tas içine sabunlu su koyup üzerine sabunlanmış bez örtülüp gergin bir şekilde tutulsa ve
kenarından üflense bir def’ada binlerce köpük peydâ olur. Bu ise bir asıldan bir
üfleme ile bir def’ada birden fazla sûretlerin meydana çıkmasından başka bir şey
değildir.
Şimdi eğer ilk mevcûdun vâhid ya’nî bir olduğu sâbit oldu ise, bu birin sâbitliği husûsu ancak Hak Teâlâ hazretlerinin üst irâdesi ve tercihi ile olmuştur. Hak
Teâlâ onu böyle dilemiştir. Bu halîfe hakkında gerek yazarın ve gerek diğer
hakîkat ehlinin muhtelif ibâreler ile bir takım ta‘bîrleri vardır. Ve bu ta'birlerden
her bir ibârenin de birer ma‘nâları vardır. O hakîkat ehlinden ba'zısı o halîfeye
“imâm-ı mübîn” derler. Ve ba'zılar “Arş” ta‘bîr ederler. Ve ba'zıları da “Hak aynası” derler. Ve buna benzer diğer ta‘bîrleri kullanırlar. Bundan dolayı biz o
hakîkat ehlinin o halîfe hakkındaki ta'bîrlerini ve Allah Teâlâ hazretlerinin ancak
o halîfeye bahşettiği ve ona tahsîs ettiği bir takım sıfatlardaki i'tibârlardan zâhir
olan şeylere bakıp bu ibâreler ile hangi ma'nânın ona tahsîs edilmiş olduğunu
zikr ve beyân ederiz. Ya'nî o “halîfe”nin hangi sıfatına göre “imâm-ı mübîn” demişlerdir; ve hangi sıfatına göre “Arş” ta'bîrini kullanmışlardır? Bunları beyân
ederiz.
78
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
FASIL
[RÛH HAKKINDAKİ BEYÂNLAR]
Yazar dedi: Kavm (radıyallâhü anhüm) şöyle zikr eyledi ki: Ebû Hâmid elGazzâlî (ra) onlardandır, muhakkak “Rûh”dan ibâret olan bu “halîfe” emr
âlemindendir; ve terimlere göre hálk âleminden değildir. Bunlar Hak
Teâlâ’nın “kulir rûhu min emri rabbî” ya’nî “De ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir” (İsrâ, 17/85) sözüyle delîl gösterdiler; ve beyân etmek için lafzı buradan edindiler. Ve emr âlemi ile Allah Teâlâ’dan vâsıtasız ancak Azîz’in emrinin müşâfehesiyle ya’nî “Kün-Ol!” emrini söylemesiyle çıkmış olan her bir
şeyi murâd ettiler. Ve o mutlak olan vücûda izâfe ile ikinci sebeptir; ilk sebep
kayıtlı mevcûda izâfe etmek iledir; o da îcâdlardır. Ve hálk âlemi öne geçen
sebepten emrin müşâfehesi ya’ni “Kün-Ol!” emri olmadan çıkan her bir
mevcûttur ki, o da “kelime”dir. Âlemin efendisine ve onun Hâlik’ına ve terbiyecisine işâret olarak Hak Teâlâ “e lâ lehül halku vel emru, tebârekallâhu rabbülâlemîn” ya’nî “hálk etme ve emir O’nun değil mi? Âlemlerin Rabb’i olan
Allah mübârektir” (A'râf, 7/54) buyurdu. Şimdi ne zamanki bu karâr eyledi,
hakîkat bilindiğinde sözler arasında cimrilik yoktur. Allah Teâlâ hakkı söyler
ve doğru yola irşâd eyler.
Bu kitabın yazarı olan Hz. Şeyh-i Ekber (ra) buyurur ki: Tahkîk ehli sınıfı (r.
anhüm) “halîfe” hakkında şöyle beyân ederler; ve Ebû Hâmid Gazzâlî (ra) o sınıftandır:
Muhakkak “küllî rûh”tan ibâret olan bu “halîfe” emr âlemindendir, çünkü
ilâhî küllî iştir; ve ilâhî iş ise ma'nâdır. Ve tahkîk ehli sınıfının belirlediği terimlerin gereğince hálk âleminden değildir. Bu kerem sâhibi sınıf rûhun emir âleminden olduğuna “kulir rûhu min emri rabbî” ya’nî “De ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir” (İsrâ, 17/85) âyet-i kerîmesini delîl olarak gösterirler. Ve maksâdı
beyân için “emr âlemi” terimini buradan aldılar. Ve “emr âlemi” ta‘bîri ile, Allah
Teâlâ tarafından, mertebelerden hiç bir mertebenin ve hilkat tavırlarından hiç bir
tavrın aracılığı olmaksızın, ancak Azîz’in emrinin müşâfehesiyle, ya'nî “Kün-Ol!”
emriyle çıkmış olan her bir şeyi murâd ettiler. Nitekim Hak Teâlâ “İnnemâ kavlünâ li şey’in izâ erednâhu en nekûle lehü kün fe yekûn” ya’nî “Bir şeyin (olmasını) istediğimiz zaman Bizim sözümüz, ona sadece: “Ol!” dememizdir. O,
hemen olur” (Nahl, 16/40) buyurur.
Ve o emr âlemi mutlak vücûda izâfe ile ikinci sebeptir. Çünkü emr âlemine
göre ilk sebeb mutlak vücûddur. Eğer mutlak vücûd olmasa “Kün-Ol!” emrinin
kaynağı bulunmaz idi. Kaynak ise çıkan şeyin sebebidir. Fakat yine o emr âlemi,
kayıtlı vücûda, ya‘nî hálk edilmişler âlemine izâfe ile “ilk sebeb”dir. Çünkü kayıt-
79
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
lı vücûdun kaynağı emr âlemidir. Ve kayıtlı vücûd dediğimiz şeyler ilâhî îcâdlardır. Nitekim Hak Teâlâ “Bedîus semâvâti vel ard” ya’nî “gökleri ve yeri eşsiz
olarak vücûda getirendir” (Bakara, 2/117) buyurur. Gökler ve yer îcâdlardan ve
hálk edilmişler âlemindendir.
Ve kerem sâhibi tahkîk ehli hazretleri “hálk âlemi” ta'bîrinden emrin
müşâfehesi, ya‘nî “Kün-Ol!” emri, olmaksızın öne geçen sebepten, ya‘nî ilk sebeb
emr âleminden çıkan her bir mevcûdu murâd ederler ki, bu mevcûd da kayıtlı
mevcûddur. Ve bu kayıtlı mevcûda “kelime” ta‘bîr ederler. Çünkü kelime, nasıl
ki bir ma‘nâyı taşıyıcı olarak zâhir ve algılanabilir ise, o kayıtlı mevcûd dahi öylece bir ma‘nâyı taşıyıcı olarak zâhir ve algılanabilirdir. İşte bu i‘tibâr ile senin ve
benim kayıtlı vücûdlarımız birer “kelime”dir. Hak Teâlâ hazretleri küllî ma‘nâyı
taşıyıcı olarak zâhir olan “âlemin efendisine” ve onun Hâlık’ına ve terbiye edicisine işâret olarak Kur’ân-ı Kerîm'de “e lâ lehül halku vel emru, tebârekallâhu
rabbülâlemîn” ya’nî “hálk etme ve emir O’nun değil mi? Âlemlerin Rabb’i
olan Allah mübârektir” (A'râf, 7/54) buyurdu.
Şimdi ne zamanki emr âlemi ve halkın ma'nâları bu îzâhlar ile karâr eyledi,
bu hakikat bilindiği zaman istediğin sözler ile ma‘nâyı beyân edebilirsin. Ve sözler arasında darlık ve cimrilik yoktur. Biz bu ma‘nâyı Kur’ân-ı Kerîm’den elde
ettik. Allah Teâlâ hazretleri ise Hakk’ı söyler ve doğru yola irşâd eyler. Bundan
dolayı beyânlarımızı inkâr vâdîsine gitme!
80
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
ONLAR ÜZERİNE KONULMUŞ TERİMLERİN İBÂRELERİ
Yazar der ki, ma’nâların ehlinden ba‘zı tahkîk ehli (r. anhüm) hazretlerinin
ona “ilk madde” demesine gelince, sonradan olanlar hakkında ona “ilk yardım
edici” dediklerinden “ilk”tir. Lâkin onlar Allah Teâlâ’nın onu, onunla vücûda
getirdiği sıfat ile isimlendirdiler. Ve bir şeyin böyle sıfâttan kâim olduğu şey
ile isimlendirilmesi akla uzak bir şey değildir. Ve ancak ona “ilk madde" ile
ta'bîr olundu. Çünkü Allah Teâlâ eşyâyı iki nevi' üzerine hálk etti: Biri sebep
vâsıtası olmaksızın hálk ettiği; ve onu diğer bir şeyin hálkına sebep kıldığı
şeydir. Ve doğru olan inanış budur ki, Hak Teâlâ eşyâyı, Hakk ehline muhâlif
olanların tersine olarak, sebepler ile değil, sebepler indinde yapar. Ve doğru
olan budur ki, muhakkak ilk mevcûd öne geçen sebep olmaksızın mahlûktur.
Ve daha sonra onun dışındakilere bir sebep ve onun içinde madde oldu. Ve bu
onun dışındakiler öne geçen akd üzerine, ona bağlıdır. Açlığın yemeye ve susuzluğun içmeye alışılagelmiş uygunluğu gibi; ve âlimin ilme ve dirinin
hayâta aklen uygunluğu gibi ve bunun benzerleri; ve sevâbın itâatlı fiillere ve
azâbın günaha şer‘îat hükümleri gereğince uygunluğu gibi... Ne zamanki bu
ma’nâları mütâlaa ettiler, ona “ilk madde” ismini verdiler. Ve o güzeldir; ve
onlar üzerine şer‘îat hükümlerine ve akla göre hatâ yoktur. Ve ba'zıları ona
“Arş" ta'bîr etti. Buna dayandıranların beyânı budur ki, ne zamanki bir sözde
“Arş” âlemi ihâta edicidir; ve diğer bir sözde de âlemin hepsidir; ve emirlerin
ve yasakların kaynağıdır; ve daha önce zikredilen bu mevcûdu bu yönden,
ya‘nî birliktelik ve ihâta yönünden, “arş”a benzer buldular. Nasıl ki Arş âlemi
ihâta etmiştir ve o dokuzuncu felektir. Kendini övmenin arz olunmasında Hak
Teâlâ’nın “Er rahmânu alel arşistevâ” ya’nî “Rahmân Arş’ın üzerine istivâ etti”
(Tâhâ, 20/5) sözüne dikkat etmez misin? Eğer mahlûklar içinde ondan daha
büyüğü olsa idi, bu kendini övme olmaz idi. Seçkinlere özel bir sır vardır.
Lâkin burada bizim işâret ettiğimiz bir sır vardır. Onun sâhibi ona vâkıf olduğu zaman onunla zevklenir ya’nî bizzat hakîkatini yaşar. Ve o “Er rahmânu
alel arşistevâ” ya’nî “Rahmân Arş’ın üzerine istivâ etti” sözüdür. Şimdi bu
âyette zikredilen Arş Rahmân tarafından istivâ edilmiştir. Ve o sıfatın mahallidir. Ve bizim isimlendirdiğimiz “halîfe” bu beyâna dayanarak bir “Arş”tır.
Allah (celle celâlühû) hazretlerinin istivâ edilmişidir. Şimdi iki “Arş”ın arasıdır ki, “Allah” ve “Rahmân” arasıdır. Her ne kadar “eyyen mâ ted’û fe lehül
esmâül hüsnâ” ya’nî “Nasıl çağırırsanız hepsi O'nun Esma’ül-hüsnası'dır”
(İsrâ, 17/110) ise de; ve bizim bahsettiğimiz şeyde sırlar ehli indinde gizlilik
yoktur. Bu işâretle anlatılan arştan istivâ haddi (Sav) Efendimiz’in “Muhakkak
Allah Teâlâ Âdem’i kendi sûreti üzere hálk etti” sözüdür. Şimdi “Arş” zâtın
taşıyıcısıdır ve sıfatların kendisine yüklenmişidir. Ey ârif tahakkuk edici ol; ve
ey vâkıf aklını başına alıcı ol; ve ey vâris ni’metlenici ol! Ve Allah Teâlâ hakkı
söyler ve O doğru yola irşâd eyler.
81
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
Kerem sâhibi tahkîk ehli hazretlerinin “halîfe” hakkında koymuş oldukları
terimlerin beyânındadır:
Hz. Şeyh-i Ekber (ra) buyurur ki, ma’nâlar ehlinden olan tahkîk ehlinin
ba‘zıları “halîfe”ye “ilk madde” terimini koydular. Bu terimin koyuluş sebebi
budur ki, sonradan olanların, ya'nî izâfî ve imkân dâhilindeki mevcûtların mebdei olduğu için o halîfeye “ilk yardım edici” dediklerinden “ilk” ta'bîrini uygun
buldular.
Ve onlar bu “halîfe”yi, Hak Teâlâ nasıl bir sıfat ile vücûda getirmiş ise, bu sıfat ile isimlendirdiler. Ve bir şeyin sıfattan kâim olduğu şey ile isimlendirilmesi
akla uzak bir şey değildir. Nitekim tabîblik ve hikmet ve kâtiblik ilh... sıfatlarıyla
kâim bulunan bir kimseye tabîb, hakîm ve kâtib denilmesi câizdir. Ve işte ancak
bu ma‘nâ sebebiyle “halîfe”ve “ilk madde” ta'bîr olundu. Çünkü kitâbın başından beri geçen îzâhlardan anlaşıldığı üzere, Allah Teâlâ eşyâyı iki nevi üzerine
halk etmiş ve açığa çıkarmıştır:
Birisini sebep vâsıtası olmaksızın hálk etmiş ve onu diğer bir şeyin hálk edilmesine sebep kılmıştır. Ve ilk mevcûd olan “halîfe’yi, mertebelerden hiç bir mertebenin ve hilkat tavırlarından hiç bir tavrın aracılığı olmaksızın ancak “Kün-Ol!”
emrinin müşâfehesiyle ya’nî söylenmesiyle açığa çıkardı. Ve bu ilk mevcûdu, diğer sonradan olanların halk edilmesine ve vücûda getirilmesine sebep kıldı.
Ve doğru inanış budur ki, Hak Teâlâ eşyâyı, Hakk ehline muhâlefet eden
Mu‘tezile ve Kaderiyye ve Cebriyye gibi bir takım sınıfların inanışlarının tersine
olarak sebepler ile değil, sebepler indinde yapar. Çünkü eşyânın mutlaka sebepler ile hálk edilmesine inanmak Hakk’ın kudretini bir kayıt ile kayıtlamak demek
olur. Ve kayıt altında olan ise acz içinde bulunur; ve sebeplerin vücûdunu beklemeye mecbûr olur. Hak Teâlâ ise eşyâyı hálk etmede sebeplere muhtaç değildir.
Fakat eşyâyı sebepler perdesi arkasında hálk eder. Bu ise eşyâyı hikmet üzerine
tertîp etmiş olmasındandır. Ve bu tertîb rahmetin aynıdır.
Meselâ Hak Teâlâ hazretleri bir kimseyi sebeplerine teşebbüs etmediği halde
hiç ummadığı bir şekilde zengin edebilir. Nitekim buyurur: “Ve yerzukhu min
haysu lâ yahtesibu, ve men yetevekkel alâllâhi fe hüve hasbuh” ya’nî “Ve hesap etmediği bir yerden onu rızıklandırır. Kim Allah'a tevekkül ederse, artık
ona O kâfidir” (Talâk, 65/3). Ve bunun bu âlemde bir çok zâhiri örnekler görülmüştür; inkâra mecâl yoktur. Fakat zenginliği, ticâret gibi bir sebep perdesi arkasına koymuştur. Bu da zengin olmayı arzu edenlerin ne yolda hareket etmeleri
lâzım geleceğini bilmeleri içindir. Ve aynı şekilde açlık gibi bir derdin giderilmesini yemeğe bağlı kılmıştır; ve yemek sebebi bir perdedir. Karnı acıkan bir kimsenin ne yapacağını bilmesi için, tokluğu yemek sebebi perdesi arkasına koymuştur. Eğer böyle bir sebep olmasa insan açlık hâli içinde ne yapacağını bilemeyip
82
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
şaşırır kalır idi. Oysa Hak Teâlâ hazretleri tokluk hâlini sebeplerin vücûdu olmaksızın da hálk eder. Nitekim hallerinin tercümeleri incelenen binlerce evliyâullâhın bir çok zamanlar yemeğe ve içeceğe ihtiyâcı olmaksızın yaşadıkları ve
vücûdlarına da zaaf gelmediği olmuştur. Bundan anlaşılır ki, Hak Teâlâ eşyâyı
sebepler ile değil, sebepler indinde ve sebepler perdesi arkasında yapar.
Ve doğru ve sâbit olan budur ki, muhakkak ilk mevcûd, kendisinden evvel
bir sebep mevcûd olmaksızın hálk edilmiş ve açığa çıkarılmıştır. Ve daha sonra
bu ilk mevcûd kendinin dışındakilere bir sebep ve onun için bir madde olmuştur.
Ve bu onun dışındakiler, ya‘nî ilk mevcûttan sonra sonradan olan şey, öne geçen
akd üzerine bu ilk mevcûda bağlıdır. Ve bu bağlanış da âdî ve aklî ve şer'îdir. Âdî
bağlanış açlığın yemeğe ve susuzluğun içmeye; ve aklî bağlanış da âlimin ilme ve
dirinin hayâta ve kâdirin kudrete ve müridin irâdeye ve benzerlerine; ve şer'î
bağlanış da sevâbın itâatli fiillere ve isyânın günâha bağlanışları gibidir.
İşte kerem sâhibi tahkîk ehli hazretleri bu ma‘nâları mütâlaa ettiklerinden
dolayı o ilk mevcûd olan “halîfe”ye “ilk madde” ismini verdiler ve bu terimi
koydular. Ve bu isimlendirme ve terim güzeldir. Ve bu isimlendirmelerinden dolayı onlara şer‘îat hükümlerine göre ve aklen hatâ isnâd edilemez. Ve tahkîk ehlinden ba‘zıları o “halîfe’ye “Arş” ta‘bîr ettiler. Ve “küllî rûh” olan o “halîfe”ye
“Arş” ismini vermelerinin beyânı budur ki, bir sözde Arş âlemi ihâta edicidir; ve
bir sözde de âlemin hepsidir. Ya'nî bir söze göre Arş, âlemi ihâta etmiş olan dokuzuncu felektir. Ve bir söze göre de âlemin tamâmıdır. Ve o Arş emir ve yasağın
kaynağıdır.
Bilinsin ki, “Arş” kelimesinin bir takım sözlüksel ma’nâları vardır: “Taht,”
“hânenin çatısı” ve “kıymet ve mākam” ve “kıvâm” ve “bir işin sıhhati” ve “bir
şeyin kuvvetli tarafı” ve “yükseklik” ve “binâ” ma'nâlarına gelir. Tefsîr ve hadîs
ehli Kur’ân ve hadîslerin ma’nâlarından “Arş” hakkında iki ma‘nâ çıkarmışlardır:
Bir söze göre Arş âlemi ihâta etmiştir. Ve onun hakîkatini ancak Hak Teâlâ bilir. Ve bu ma‘nâ “hânenin çatısı” sözlüksel ma'nâsına uygun olur. Ve diğer söze
göre Arş, mutlak vücûdun bütün mertebeleri ile berâber şehâdet âleminin
tamâmıdır. Ve bu ma‘nâ da “taht” sözlüksel ma‘nâsına uygun olur. Ve bunda
birliktelik ma'nâsı vardır. Ve emir ve yasağın ulaştığı yer şehâdet âlemi olduğundan, bunların kaynağı şehâdet âlemini ihâta etmiş olan veyâhut mutlak vücûdun
bütün mertebeleriyle berâber şehâdet âleminin tamâmı olan Arş’tır.
İşte kerem sâhibi tahkîk ehli hazretleri daha önce zikredilen bu ilk mevcûdu
ve bu halîfeyi bu birliktelik ve ihâta yönünden Arş’a benzer buldular. Nitekim
zikredilen bir söze göre Arş âlemi ihâta etmiştir; ve o Arş’ı dokuzuncu felek
i'tibâr etmişlerdir. Ve felekler hakkındaki ayrıntılar eski ve yeni astronomiye göre
İbrâhim Hakkı hazretlerinin Ma’rifetnâme’sinde ve Hz. Şeyh’in Fütûhât-ı Mek-
83
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
kiyye’lerinde beyân edilmiş olduğundan burada beyânı sözü uzatmak ve maksattan dışarı çıkmak demek olur.
Şimdi Hak Teâlâ hazretlerinin sübhân olan zâtı hakkında kendini överek buyurduğu “Er rahmânu alel arşistevâ” ya’nî “Rahmân Arş’ın üzerine istivâ etti”
(Tâhâ, 20/5) sözüne dikkat etmez misin? Eğer mahlûklar içinde ondan daha büyük bir şey olsa idi, bu kendini övme olmaz idi. Ve bu sözünde seçkinlerin anlayacağı bir sır vardır: O da budur ki: Mutlak olan Zât kendi kemâlâtını açığa çıkarmak için kayıtlı ve kesîf vücûtlara istivâ edici olmuştur. Lâkin burada bizim
işâret ettiğimiz bir sır vardır ki, o sırrın sâhibi ve mâliki ona vakıf olduğu zaman,
o sırrın açılmasından oluşan zevk ile bizzat hakîkatini yaşayıcı olur.
O da budur ki, bu âyet-i kerîmede zikredilmiş olan Arş Rahmân’ın istivâ ettiğidir; ve o Arş sıfatın mahallidir, ya‘nî rahmâniyyet sıfatının tecellî mahallidir. Ve
rahmâniyyet sıfatının Arş’ı “rubûbiyyet ya’nî rabblık”tır. Ve rubûbiyyet ya’nî
rabblık mevcûtları gerektirir; çünkü rubûbiyyet ya’nî rabblık merbûb ya’nî rabbı
olanı ister. Bundan dolayı rubûbiyyetin Arş’ı da kayıtlı vücûdlardır ki, onun ilk
mertebesi “rûhlar mertebesi”dir. Ve rahmâniyyet isimlerin ve sıfatların hakîkatleri ile açığa çıkmaktan ibâret olup bütün Hakk’a âit mertebelere mahsûs olan bir
isimdir. Halka âit mertebelerin onda payı yoktur. Ve ulûhiyyet ya’nî ilâhlık
Hakk’a âit ve halka âit hükümleri toplamıştır. Bundan dolayı rahmâniyyet
ulûhiyyetten daha özele dönük ve ulûhiyyet rahmâniyyetten daha genele dönük
olur.
Ve “halîfe” hakîkati itibâriyle Rahmân isminin görünme yeri; ve hakîkat ve
taayyünle, büyük âlem misâli “Allah” isminin görünme yeridir. Ve bizim isimlendirdiğimiz “halîfe” bu beyâna dayanarak bir “arş”tır; ve Allah (celle ve
celâluhû) hazretlerinin istivâ edilmişidir. Bundan dolayı “halîfe”nin vücûdu
Rahmân isminin görünme yeri olan “mecîd Arş” ile “Allah” isminin görünme
yeri olan büyük âlemden ibâret olan iki Arş’ın arasıdır. Ya'nî “Allah” ve
“Rahmân” arasıdır. Her ne kadar Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin “eyyen
mâ ted’û fe lehül esmâül hüsnâ” ya’nî “Nasıl çağırırsanız hepsi O'nun Esma’ülhüsnası ya’nî güzel isimleridir” (İsrâ, 17/110) âyet-i kerîmesinde işâret buyrulduğu üzere bir çok güzel isimleri var ise de, bu iki isim diğer isimlerin imâmıdır.
Ve bizim zikrettiğimiz bu ma'nâda sırlar ehli indinde gizlilik yoktur.
Bu âyet-i kerîmede işâret buyrulan Arş’a Rahmân’ın nasıl istivâ edici olduğunu ta‘rîf eden bir delîl istersen, o delîl (Sav) Efendimiz’in “Muhakkak Allah
Teâlâ Âdem’i kendi sûreti üzere hálk etti” yüce sözüdür. Çünkü “Rahmân” Hak
Teâlâ’nın zâtî isimlerine ve ma'nevî sıfatlarına dönük olan bir isimdir. Ve onun
zâtî isimleri “ahadiyyet” ve “vâhidiyyet” ve “samediyyet” ve “azamet” ve
“kuddûsiyyet” ve benzeri olup ancak varlığı zorunlu zâtına mahsûstur. Ve
84
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
ma'nevî sıfatları da “hayat,” “ilim,” “kudret,” “irâde,” “kelâm,” “sem’” ve “basar”dan ibâret olup bunlar hálk edilmişlik mertebelerinde gözükmektedir. Şimdi
bu isim sebebiyle onun rahmeti Hakk’a dönük ve hálk edilmişlere dönük bütün
mertebelere kapsam olur. Çünkü O’nun Hakk’a dönük mertebelerde açığa çıkışı
sebebiyle hálk edilmişlere dönük mertebeler açığa çıktı. Bundan dolayı rahmet,
rahmânî hazretten bütün mevcûtlar hakkında umûmi oldu. Ve bundan dolayı
onun açığa çıkışı mevcûtlarda sirâyet etti. Ve kemâli âlemin parçalarının fertlerinden her bir parçasında ve ferdinde zâhir oldu.
Şimdi izâfî vücûdlar mutlak vücûdun tenezzüllerinden husûle gelmiş ve
zâtında gizli olan ilâhî bağıntıların ve sıfatların hükümleri, gayrılık elbisesiyle
açığa çıkan bu izâfî vücûdlar Arş’ını istilâ eylemiştir. Ve bu hükümlerin istîlâsı
onun Arş’a istilâsıdır. Ve kayıtlı ve izâfî vücûdlara “mahlûk” ismi verilmiştir. Ve
bu isim buna âriyet hükmüyledir; hakîkatte hepsi Hakk’ın vücûdudur. Yoksa
ba'zı kimselerin zannettiği gibi mahlûkun vücûdu bağımsız olup duyma ve görme ilâhî sıfatlar onda âriyet değildir. Bu hal yukarıdaki şerhlerde îzâh edildiği
üzere bir olan vücûdun latîflik ve kesîflik hükmüyle tecellîsidir. İzâfî vücûdların
özü ve hulâsası “âdem ya’nî insan”dır. Bundan dolayı “âdem” Hakk’a dönük ve
hálk edilmişlere dönük mertebelerin taşıdığı her şeyi taşıyıcıdır. Böyle olunca
Hak Teâlâ hazretleri “Âdem”i kendi sûreti üzere hálk etmiş ve açığa çıkarmıştır.
Ve bütün ilâhî vasıfların hükümleri ona istilâ eylediğinden o “Rahmân’ın
Arş”ıdır. O, hakîkati ile zâtı taşıyıcıdır; ve ilâhî vasıfların da yüklenmişidir.
Ey insânî sûrette açığa çıkıp bizim bu sözlerimize ârif olan kimse! Kendi vücûduna ve işlerine dikkat edip tahakkuk edici ol! Ve ey bu ilâhî bilgiye vâkıf olan
kimse, gayrılık gafletinden uyan! Ve ey nebevî ledünnî ilimlerin vârisi, bu ilâhî
bilgi ni‘meti ile ni’metlenici ol! Bizim sözlerimiz Hakk’tan ulaşanlardır. Ve Hak
Teâlâ hakkı söyler ve doğru yola irşâd eyler.
85
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
Ve ba'zıları ona “ilk muallim” ta'bîr etti. Ve buna yükleyenlerin beyânı
budur ki, ne zamanki onların indinde onun halîfeliği tahakkuk etti; ve o muhakkak ilâhi emânetin yüklenicisidir. Ve onun en küçük âlemden olan nispeti,
en büyük âlem olan Âdem’e nispetidir. Ve Âdem hakkında “Ve alleme âdemel
esmâe küllehâ” (Bakara, 2/31) ya'nî “Âdem’e isimlerin hepsini öğretti” denildi.
Bu mevcûtta böyledir. Daha sonra meleklere hitâp edip “fe kâle enbiûnî bi
esmâi hâulâi in küntüm sadikîn” (Bakara, 2/31), “Eğer siz sâdıklardan iseniz şu
isimleri haber veriniz, dedi.” “Kâlû subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ”
(Bakara, 2/32). “Biz seni tenzih ederiz; biz ancak senin bize bildirdiğini biliriz,
dediler.” Böyle olunca bilmediklerini bildirmesini “halîfe”ye emretti. Bundan
dolayı Allah Sübhânehû onlara muallimlerine secde etme ile emretti. İbâdet
için secde etmek değil, insanların Ka’be’ye secde etmesi gibi emir ve şeref
verme secdesidir. Allâh’a sığınırız. Ben ona bir kimseyi ortak koşmam. Ve bu
insânî âlemde secde etmenin nefsi değil, secde etmenin semeresi mevcûttur ki,
o da ancak tevâzu ve alçak gönüllülük ve öncelikli olarak ve acz ile kabûl etmektir. Ve onun şerefi ve önde oluşudur. Ve bir makāmda mevcûd oldu ki,
meleklere ondan öğretir. Bundan dolayı onlardan daha lâyıktır. Ve bu Allah’dan şereflendirmedir. Onun irâdesinin sâbitliğine kesin delîl “Yahtassu bi
rahmetihî men yeşâ’” (Âl-i İmrân, 3/ 74)’dır. Ya'nî “Allah Teâlâ rahmetini kullarından- dilediğine tahsîs eder.”
Seçkinler için burada bir sır vardır. Ve o isimleri söylediği esnâda isimlendirilenleri görerek mi söyledi yoksa görmeden mi söyledi? Ve illâ isimlendirilen olmaksızın isim verilmesi nasıl geçerli olur? Ve bu üzerinde durup düşünülecek bir yerdir. Ve secde etmenin sırrı buradadır. Onun îzâhı mümkün değildir. Ve biz onu Matâli’u’l-Envâri'l-İlâhiyye’de zikrettik. İsimleri söylerken
isimlendirilenleri görüp görmediğine gelince Bârî Teâlâ buna “bi esmâi
hâülâi” ya’nî “bunları isimleri ile” (Bakara, 2/31) da dikkat çeker. Şimdi “hâ”
ya’nî “bu” işâret ve tenbîh içindir. Ve her ne kadar işâret bu yolda uzaklığın
sebebi ortaya çıkararak ve yapılan talep ve illet ayn’ını ortaya çıkararak gerçekleşti ise de, işâret ancak hâzıra gerçekleşir. Biz deriz ki o, isimlendirilenleri
görerek söyledi, lâkin bir sûret nev’i üzerine. Ve bunun beyânı budur ki, o onları kendi nefsinde hüviyyeti yönünden görerek isimleri söyledi. Ve onu âlemin sırlarının toplanma yeri ve onun küçük nüshâsı ve toplayıcı fihristi ve
onun faydaları için kıldı. Ve bu, Hak Teâlâ’nın bizim hakkımızda “hâülâi” sözünde işâretin faydasıdır. Ve o, bu kitapta anlatılmak istenen gâyedir.
Tahkîk ehlinden ba‘zıları bu ilk mevcûda “ilk muallim” ta‘bîr etti. Ve ona “ilk
muallim” diyenlerin îzâhı budur ki: Bu tahkîk ehlinin indinde o ilk mevcûdun
halîfeliği tahakkuk etti; ve onun ilâhî emânetin, ya‘nî ilâhî nefsî vasıfların, yüklenicisi olduğu anlaşıldı. Çünkü onun işitmesi ve görmesi Hakk’ın işitmesi ve görmesi; ve onun ilmi ve irâdesi Hakk’ın ilmi ve irâdesidir. Nitekim yukarıdaki şerh-
86
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
lerde îzâh edildi. Ve bu halîfenin en küçük âlemden olan nispeti, en büyük âlemden olan Âdem’e nispetidir. Ya‘nî en büyük âlemden açığa çıkan Âdem bu en
büyük âleme nispetle ne halde ise, en küçük âlem olan insan cinsinden açığa çıkan halîfe ve insân-ı kâmil de bu en küçük âleme nispetle o haldedir. Çünkü
Âdem’siz âlem silinmemiş bir ayna mesâbesindedir. Ve aynı şekilde insân-ı kâmilsiz insâniyyet dahi öylece paslı bir ayna mesâbesindedir.
Ne zamanki en büyük âlem bütün müştemilâtıyla hálk edildi; bunların fertleri arasında, isimlere âit toplayıcılığı taşıyan ve bütün ilâhî isimlerin eserlerini
kendi nefsinde müşâhede edebilecek bir ferd yok idi. Meselâ melekler hakkında
“lâ ya’sûnallâhe mâ emerehüm” ya’nî “Allâh’a âsi olmazlar ve emrolundukları
şeyi yaparlar” (Tahrîm, 66/6) buyruluşu yönüyle onlarda ilâhî emre muhâlefet
mümkün değildir. Ve muhâlefet ve isyân olmayınca tâbi’ki Gaffâr ve Gafûr isimlerinin tecellî mahalli olamazlar. Ve İblis ve şeytanlar celâlî isimlerin görünme
yerleri olduklarından cemâlî isimlrin tecellî mahalli değildirler. Ve aynı şekilde
mâdenler ve bitkiler ve hayvânların taayyünleri bir çok ilâhî isimlerin kendilerinde eserlerinin ortaya çıkmasına müsâit olmadığından, onlar da bu isimlerin
tecellîsi mahalli değildirler. Ancak Âdem bu toplayıcılığa sâhip olarak açığa çıkarıldı. Nitekim Âdem hakkında Hak Teâlâ “Ve alleme âdemel esmâe küllehâ”
(Bakara, 2/31) ya'nî “Âdem’e isimlerin hepsini öğretti” (Bakara, 2/31) buyurur.
Ne zamanki en büyük âlemden âdemî ferdler ortaya çıktı, bu ferdlerden her hangi biri kâmil olmadıkça bu ilâhî isimleri kendi nefsinde müşâhede edip haber veremedi. Bundan dolayı isimleri öğrenme husûsunda Âdem âleme göre nasıl ise,
âdemiyyete göre de insân-ı kâmil böyledir.
Ve bilinmektedir ki, Hak Teâlâ meleklere hitâben: “Ben arzda halîfe hálk
edeceğim” (Bakara, 2/30) buyurduğu vakit, melekler “Yâ Rab sen yeryüzünde
fesad eden ve kan döken kimseyi halîfe yapar mısın? Oysa biz seni teşbîh ve
takdîs ediyoruz" (Bakara, 2/30) dediler. Hak Teâlâ “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” (Bakara, 2/30) buyurdu. Ve daha sonra melekleri da‘vâlarında delîl göstererek susturmak için “Ey melekler, da‘vânızda sâdık iseniz, şu isimleri haber
veriniz!” (Bakara, 2/31) buyurdu. Onlar da “Biz mazhar olduğumuz Sübbûh ve
Kuddûs isimlerinin gereklerini biliriz. Ve senin bize öğrettiğin bunlardır; biz
ancak bunları biliriz” dediler. Daha sonra Hak Teâlâ Âdem’e: “yâ âdemu enbi’hüm bi esmâihim” (Bakara, 2/33) ya‘nî “Ey Âdem, onlara isimleri sen beyân
et!” buyurdu. Ve Âdem onları beyân etti. Bundan dolayı melekler o isimleri kendi nefislerinde müşâhede etmekle değil, Âdem’in kendi nefsinde müşâhedesi
üzerine olan beyânı ile öğrendiler. Bundan dolayı onların isimlere olan ilimleri
bizzât hakîkatlerini yaşayıp idrâk ederek ve müşâhedeli olarak değil, işitsel oldu.
Ve bu halde de Âdem onların “muallim”i oldu. Ve Hak Teâlâ meleklere muallimleri olan Âdem’e secde etmek ile emretti. Bu secde etme, ibâdet secde etmesi
87
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
değil, insanların Ka'be’ye secde etmesi gibi emir secde etmesidir; ve Âdem’i şereflendirmek ve üstün kılmaktır. Ancak Hakk’a tahsîs edilmiş olan ibâdet secde etmesini onun dışında bir şeye kapsam etmekten, gerek melekler ve gerek biz insanlar Allah’a sığınırız. Ve ben Hakk’a kimseyi ortak koşmam.
Bilinsin ki, secde mutlaka alnını yere koymak değildir. Meleklerin secdesi,
Âdem’e boyun eğmelerinden ve itaâtkâr olmalarından ibârettir. Ve bu husustaki
îzâhlar fakîr tarafından Fusûsu’l-Hikem’e yazılan şerhin mukaddimesinde ve
Âdem Fassı ile Îsâ Fassı’nda beyân edilmiş olduğundan burada tekrârından kaçınıldı.
Şimdi bu insânî âlemde secde etmenin nefsi değil, secde etmenin semeresi
mevcûddur. Ya'nî şerefi ve fazîleti sâbit olan kimseye karşı, secde etmek câiz değildir. Belki o kimseye karşı secde etmenin semeresi olan tevâzu' ve alçak gönüllülükte bulunmak ve onun kendisinden ileride bulunduğu ve kendisinin ondan
daha âciz olduğunu kabûl etmek ve onun şerefini ve önde oluşunu isbât eylemek
lâzımdır. Ve bunlar insanın güzel ahlâkından ve övülmüş sıfatlarındandır. Ve
bunların aksi olan dikbaşlılık ve bencillik ve fazîlet erbâbıbı hor görmek zemmedilmiş ahlâktan ve şeytânî sıfatlardandır. Nitekim İblis üstünlüğü sâbit olan
Âdem’e secde etmedi ve boyun eğmedi; ve ind-i ilâhîde kovulmuş ve lânetlenmiş
oldu. Ve Âdem kendisinden ortaya çıkan bu secde etme semeresi sebebiyle
ulûhiyyet dergâhının makbûlü oldu.
Şimdi halîfenin makāmı meleklere öğretim makāmı olduğu için onlardan daha lâyık ve daha şereflidir. Ve halîfenin bu makamda sâbitliği ve vücûdu Hak
Teâlâ’nın irâdesiyledir. Ve onun irâdesinin sâbitliğine Kur’ân-ı Kerîm’den kesin
delîl istersen “Yahtassu bi rahmetihî men yeşâ’” (Âl-i İmrân, 3/ 74) ya'nî “Allah
Teâlâ rahmetini -kullarından- dilediğine tahsîs eder” şerefli sözüdür.
Bu beyânlarımızda seçkinlere mahsûs bir sır vardır. Ve o sır da budur ki:
İsimlerin söylenmesi esnâsında acabâ o halîfe isimlendirilenleri gördü mü, yoksa
görmedi mi?
İsimlendirilen görülmeksizin isim verilmesi nasıl doğru olur?
Ya‘nî Hak Teâlâ Âdem’e: “Ey Âdem, onlara şu isimleri haber ver!” buyurduğu ve Âdem de isimlerden haber verdiği vakit, o isimlerin sâhipleri olan görünme yerlerini gördü mü, yoksa görmedi mi?
Eğer Âdem isim sâhiplerini görmemiş ise bunları nasıl beyân etti? Çünkü
meselâ, kitap ve kalem ve hokka isimleri birer sûrete işâret olarak konulmuştur.
Bu sûretler görülmeyince, şu kitaptır, bu kalemdir, o hokkadır, demek nasıl doğru olur?
88
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
İşte burası tetkîk ve tefekkür edilecek bir yerdir. Ve secde etmenin sırrı da
buradadır. Ve bu sırrın îzâhı burada uzayacağından mümkün değildir. Biz bu
hakîkatleri ve ma’rifetleri Matâliu’l-Envâri’l-İlâhiyye ismindeki kitabımızda anlattık.
Âdem’in isimlendirilenleri, ya'nî isim sâhipleri olan görünme yerlerini ve
sûretleri, görüp görmediğine gelince, Bârî Teâlâ hazretleri bu görme husûsuna
“bi esmâi hâülâi” ya’nî “bunları isimleri ile” (Bakara, 2/31) sözünde işâret buyuruyor. Çünkü “hâülâ’ ya’nî (bunlar)”da “hâ’(bu-n-)” yakına dikkat çekme ve
“ülâ’(-lar)” uzağa işâret içindir.
Şimdi bu makamda her ne kadar işâret uzaklığın sebebini ve illetin ayn’ını
ortaya çıkararak gerçekleşti ise de, esâsen işâret mutlaka hâzıra olur. Çünkü gerek yakın ve gerek uzak olsun, hâzır olmayan şey hakkında “şu” veyâ “bu”
ta‘bîri kullanılmaz. İlletin ayn’ının ortaya çıkarılması, burada melekler tarafından
Âdem’in halîfeliğine gerçekleşen i'tirâz üzerine onların âcizliklerinin ortaya çıkarılmasıdır. Çünkü Hak Teâlâ hazretlerinin bu makamda yüce irâdesi “şu isimler”
hitâbı ile o makamda gören ile görmeyeni ayırmak; ve görenin üstünlüğünü ve
görmeyenin aczini ortaya çıkarmak ve isbât idi. İşte bu hakikate dayanarak biz
deriz ki: Halîfe o isimlendirilenleri bir sûret türü üzerine görerek isimlerini söyledi ve onları kendi nefsinde hüviyyeti yönünden müşâhede etti. Çünkü yukarıdaki şerhlerde îzâh edildiği üzere “küllî ruh” mertebesi, mutlak vücûdun tenezzüle âit mertebelerinden bir mertebedir. Bundan dolayı ilim mertebesinde sâbit
olan bütün ilâhî isimsel sûretler, ya‘nî sâbit ayn’lar, bu mertebeye bütünüyle tab’
edilmiştir. Nitekim Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (kuddise sırrıhu’s-sâmî)
efendimiz Mesnevî-i Şerif’’lerinde bu hakikate işâret olarak buyururlar:
Tercüme ve îzâh: “O hayâller ki, evliyânın tuzağıdır; Hudâ bostanı ay yüzlülülerinin yansımasıdır.”
"Hudâ Bostân”ından kasıt “Hudâ ilmi”dir. Ve onun “ay yüzlüleri”nden kasıt
ilâhî isimlerin gölgeleri olan “sâbit ayn”lardır ki, bunlar kapsadığı mertebe
beyâna sığmayan muhammedî vârislerin yüce kalplerine ilmî ve hayâlî sûretlerde
tamâmı ile yansır. Ve onlar bu müşâhedelerinden haber verirler.
İşte seçkinlerin seçkininin özü olan evliyâullâhın bu müşâhedeleri hü- viyyetleri yönünden gerçekleşir. Ve “halîfe”nin müşâhedesi de bu şekilde olmuştur.
Bundan dolayı Hak Teâlâ bu halîfeyi âlemin sırlarının toplanma yeri ve onun küçük nüshâsı ve toplayıcı fîhristi ve onun faydaları için kılmıştır. Ve onun âleme
olan faydaları bu kitabın başlarında îzâh edildi. Ve biz âdem olduğumuz yönle
“hâülâi” sözündeki işâret altına dâhiliz. Ve bu kitaptaki maksad ve gâye de bunları beyândan ibârettir.
89
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
Ve ba’zıları, ya‘nî ulaşmış olanlar, ona “Hak ve hakkıyye aynası” ta'bîr ettiler. Buna yükleyenlerin beyânı budur ki, ne zamanki onu hakîkatlerin ve
ilâhî ilimlerin ve rabbânî hikmetlerin tecellî mahalli gördüler. Ve muhakkak
bâtılın ona yolu yoktur. Ve bâtıl ancak salt yokluktur. Ve yoklukta tecellî ve
keşf geçerli olmaz. Bundan dolayı vücûdda açığa çıkan her şey Hak’tır. Ve bizim murâd ettiğimiz şeyi apaçık olarak ortaya koyan delîllere karşı çıkan şüphelerin getirilmesi vardır.
Seçkinler için bir sır vardır. Onun “Hak aynası” oluşunu gerektirici sebep
(Sallallâhu aleyhi ve âlihi ve sellem)’in “Mü’min kardeşinin aynasıdır” sözüdür. Ve “kardeşlik” burada sözlüksel benzetmeden ibârettir. Ve Hak Teâlâ’nın
sözünde “leyse ke mislihî” (Şûrâ, 42/11)’dir. Ve bu benzerlik, bu mevcûdun
olan en sâf olanda veyâhut olacak olan en sâf ve en cilâlı olanda gözükmesi
indindedir. Onda Hak nefsî sıfatlarıyla değil, zâtıyla ve ma‘nevî sıfatlarıyla
gözükür ve ona cömertlik hazretinden tecellî eder. Ve bu kerîm olan açığa çıkış hakkında, Hak Teâlâ “Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm” ya’nî “Andolsun biz insanı en güzel sûret içinde hálk ettik” (Tîn, 95/4) buyurdu. Şimdi
bu işâreti çok iyi düşün! Çünkü o, ma‘rifetin güzîdesi ve hikmetin pınarıdır.
Ve Hakk’a ulaşmış olanlardan ba‘zıları o “halîfe”ye “Hakk’ın veyâ hakkıyyetin aynası” dediler. Çünkü Hak Teâlâ hazretleri onun hakkında “innî câilun fîl
ardı halîfeh” ya’nî “muhakkak ben yeryüzünde halîfe kılacağım” (Bakara,
2/30) buyurmuştur. Ve halîfe kendisini halîfe kılanın en mükemmel görünme
yeridir. Çünkü halîfe kendisini halîfe kılanın sıfatlarını taşımadıkça halîfe olamaz. Örneğin herhangi bir ilmin öğretmeni, talebeye öğretmesi için yerine bir
kimseyi halîfesi olarak ta’yîn etse, o halîfe mutlaka o öğretmenin ilmini taşıması
lâzımdır; olmazsa, talebeye ders okutamaz. Bundan dolayı öğretmenin onu halîfe
yapması ve onun da halîfeliği geçerli olmaz.
Ve bu ulaşmış olanların ona “Hak aynası” ve “hakkıyyet aynası” ta'bîrini
yüklemelerinin sebebi budur ki, bu ulaşmış olanlar o halîfeyi hakîkatlerin ve ilâhî
ilimlerin ve rabbânî olan hikmetlerin tecellî mahalli gördüler. Bundan dolayı o
“Allah” toplayıcı isminin görünme yeri olduğundan Hak aynasıdır. Ve mutlak
vücûdun bütün sıfatlarıyla berâber gayrılık elbisesiyle küllî rûh mertebesine tenezzülü dolayısıyla sâbit olan bu ilk mevcûd “hakkıyyet aynası”dır.
Şimdi mâdemki bu halîfe vücûd dâiresine dâhildir, salt yokluktan ibâret olan
bâtılın ona yolu yoktur. Çünkü vücûd Hak; ve yokluk bâtıldır. Ve Hak ile bâtıl
birdiğerinin zıddı olduğundan ebedî olarak bir araya gelemezler. Ve salt yokluk
karanlıksal vehmedilmiş bir ma‘nâ olduğundan onda ne tecellî ve ne de keşf sâbit
olmaz. Çünkü zuhûr ve açıklık ancak varlık içinde olur. Yoktan hiç bir şey çıkmaz. Şimdi mâdemki yoktan bir şey çıkmıyor, gerek melekût âleminde ve gerek
mülk âleminde açığa çıkan her bir şey Hak olur.
90
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
SORU: Âlemde nefis ve şeytan gibi şerîat hükümlerine göre; ve vehmî vücûdlar gibi aklen bâtıl olan şeyler vardır. Açığa çıkan her bir şey nasıl Hak olur?
CEVAP: Bu şeylerin bâtıl oluşu i’tibârî işlerdendir; her birerleri izâfî olarak
bâtıldır, hakîkî bâtıl değildir. Ve Hakk’a göre hikmet; ve şerîat hükümlerine ve
akla göre ve bize göre bâtıldır. Bundan dolayı hakîkatte bâtıl yoktur, hep Hak’tır.
İşte bizim murâd ettiğimiz şeyi apaçık ortaya koyan delillere karşı çıkan bu
gibi şüphelerin getirilmesi vardır. Ya'nî biz deliller getirmekle vücûdda açığa çıkan her şey Hak’tır dedik. Bu deliller, her şeyin Hak olduğunu îzâh etti. Fakat bu
delillere karşı çıkarak birisi çıkıp yukarıda anlatılan soruyu sorar; ve meselâ, ilâve
olarak: “Bu âlemde köpek ve domuz ve pislik gibi fenâ tabîatlı şeyler vardır. Bunlara da mı Hak diyelim?” der. Bu sorularıyla delillere karşı gelen şüpheler ortaya
koyar. Oysa bu sorular hakîkate vâkıf olmamaktan kaynaklanır. Çünkü vücûdda
kötü oluş ve iyi oluş i‘tibârî ve göreceli işlerdendir. Örneğin gül dediğimiz çiçek
insanlara göre iyidir; fakat pislik böceğine göre kötüdür. Çünkü onun kokusundan bu hayvancık helâk olur. Bundan dolayı insana göre pislik ne ise, bu hayvana göre de gül öyledir. Ve diğer şeyler de buna kıyaslanabilir.
Şimdi halîfenin Hak aynası olmasında seçkinlere mahsûs bir sır vardır: Şöyle
ki, onun Hak aynası oluşunu gerektirici sebep (Sav) Efendimizin “Mü’min kendi
kardeşinin aynasıdır” hadîs-i şerifidir. Burada “kardeşlik” sözlüksel benzetmeden ibârettir. Çünkü araplar “ah ya’nî kardeş” kelimesini “misil” ve “benzer” ve
“nazîr” ma'nâsında kullanırlar. Ve meselâ “Bedrin kardeşi” derler ki, bedrin
nazîri ve misli ve benzeri demektir.
Kur’ân-ı Kerîm’de de bunun örnekleri vardır. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri
“leyse ke mislihî” (Şûrâ, 42/11) buyurur. Ve bu söz ile kendisini hem tenzih ve
hem de teşbîh eder ve vasıflandırır. Çünkü “ke mislihî” deki “kâf” cümlede anlamı kuvvetlendirici olarak kabûl edildiğinde “Onun benzeri bir şey yoktur”
demek olur ki, bu, avâmın anlayışına göre sırf tenzîhtir. Çünkü bütün eşyâdan
O’nun benzerinin oluşu kaldırılmış oluyor ve Hak onlardan münezzehtir deniliyor. Fakat “kâf” kuvvetlendime olarak sayılmadığında “leyse ke mislihî”nin
ma‘nâsı “leyse misli mislihî” ya‘nî “O’nun benzeri bir benzer yoktur” demek
olur. Bu da seçkinlerin anlayışına göre teşbîh ve vasıflandırmadır. Çünkü Hak
hakkında ilk önce “benzer” isbât olunuyor; daha sonra o benzerden şeylerin benzerliği kaldırılıyor. Bu ise vücûdda ikilik ve benzerlik isnâdından başka bir şey
değildir.
Ve aynı şekilde bu âyet-i kerîmenin devâmı “ve hüves semîul basîr” ya’nî “O
işitendir, görendir” (Şûrâ, 42/11) sözü de hem teşbîh ve vasıflandırmayı; ve hem
de tenzîh ve ferd kılmayı içinde bulundurmaktadır. Çünkü bu söz işitilince ilk
anda avâmın aklına gelen man‘â, işiticilik ve görücülükte Hakk’ın halka ortak
91
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
olmasıdır. Çünkü halk da işitir ve görür. Demek ki, işitmek ve görmek hassâlarını
taşıyıcı olarak bir Hakk’ın ve bir de halkın vücûdu vardır. Bu vasıflandırmadır.
Ve görmek ve işitmekte Hakk’ın halka benzemesi de benzetmedir. Fakat bu âyet-i
kerîmede seçkinlerin anladığı tenzîh ve ferd kılma ma‘nâsı vardır. Çünkü “hüve
ya’nî o” zamîrinin ilk önce söylenmesi ve “haber ya’nî o zamîrin sıfatları” olan
“Semî’(İşitici)” ve “Basîr(Görücü)” kelimelerinin ta‘rîf harfi (el) ile söylenmesi
tahsîslik ifâde eder. Bu şekilde ma'nâ “Semî' ve Basîr olan ancak Hak’tır; başka
semî‘ ve basîr yoktur” demek olur ki, bu da tenzih ve ferd kılmaktır.
İşte yukarıda îzâh edilen Hakk’ın benzerliği bu küllî rûhun şehâdet âleminde
mevcûd olan en sâf olanda veyâhut mevcûd olacak olan en sâf olanda ve en cilâlı
olnda gözükmesi ve zuhûru indinde gerçekleşir. Ve o en sâf ve en cilâlı olan
insân-ı kâmilin şehâdet âlemine âit taayyününde, Hak nefsî sıfatlarıyla değil, zâtı
ile ve ma‘nevî sıfatlarıyla açığa çıkar. Çünkü imkân dâhilinde olan varlıklar sâfileşme ilâhî kânûnuna tâbi‘dir. Mâden bitki; ve bitki de hayvan; ve hayvan da insan; ve insan da insân-ı kâmil mertebelerine yükselmedikçe hayat ve ilim ve sem'
ve basar ve irâde ve kudret gibi ilâhi ma‘nevî sıfatların kâmil tecellî mahalli olamaz. Bundan dolayı Hakk’ın benzerliği, hakkıyyet aynası olan bu ilk mevcûdun,
sâfileşme kânûnuna tâbi’ olarak, gâyet sâflaşmış ve cilâlanmış olan gelmiş ve gelecek insân-ı kâmilde gözükmesi ve açığa çıkması indinde gerçekleşir. Ya'nî bu
hakikati insân-ı kâmilin şehâdet âlemine âit kesîf taayyünü yüklenir.
Ve Hakk’ın onda açığa çıkışı dâhil olma ve birleşme yoluyla değildir. Çünkü
bir olan hakîkî vücûdda adetlenme yoktur. Belki o latîf olan hakîkî vücûd zâtı ile
ve sıfatlarıyla varlıksal mertebelerde kesîflikle açığa çıkar. Ve latîf bir şey’in kesîf
mertebelerinde dâhil olma ve birleşme yoktur. Çünkü dâhil olma ve birleşme iki
ayrı şey’in vücûdunu gerektirir. Hakk’ın varlıksal mertebelerde bu açığa çıkış
nefsî ve zâtî sıfatlarıyla değildir. Çünkü kuddûs oluş ve samed oluş gibi ilâhî
nefsî sıfatlar, vücûdu zorunlu olana mahsûstur. İmkân dâhilinde olanın Vâcib’e
ayak basabilmesi, imkân mertebesinde bulundukça imkânsızdır. Ve Hak Teâlâ
hazretleri o halîfeye cömertlik hazretinden tecellî eder, ya'ni ona ma'nevî sıfatlarıyla tecellîsi indinde aslâ cimrilik ve kesinti olmuş değildir. Bundan dolayı bu
sıfatlardan hiç birisi onda noksan kalmaz. Ve onda bir sıfat noksan kalsa en mükemmel bir görünme yeri olamaz idi. Oysa insân-ı kâmil bir tâm ayna ve en mükemmel görünme yeridir. Nitekim bir kimse bir boy aynasına karşılık dursa,
onun tamamen sûreti ve bütün halleri onda gözükür ve hiç birisi noksan kalmaz.
Çünkü ayna gammâzdır. Mesnevi:
Tercüme: “Aşk, bu sözün dışarıya çıkmasını ister. Aynanın gammâz olmaması nasıl olur? Bilir misin, senin aynan niçin gammâz değildir? Çünkü onun yüzünden pas giderilmemiştir. Alâyiş pasından kurtulmuş olan ayna, Hudâ güneşi
92
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
nûrunun ışığından dolu olur. Git, yüzünden pası temizle; ondan sonra o nûru
idrâk et!”
Hak Teâlâ hazretlerinin bu kerîm olan açığa çıkışı hakkında Kur’ân-ı
mecîdinde “Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm” (Tîn, 95/4) ya'nî “Biz insanı gâyet güzel bir taayyünde ve bir şekilde hálk ettik” buyurur. Çünkü onun
taayyünü ve insânî sûreti, Hakk’ın isimlerine âit toplayıcılık ile açığa çıkmasına
müsâittir. Sen bu âyet-i kerîmedeki işâreti çok iyi düşünüp ma’nâsını derinlemesine araştır! Çünkü o ilâhî ma‘rifeti özleridir; ve ilâhî hikmetin pınarlarıdır. Her
ne zaman sana ilâhi ma'rifette bir zorluk olursa insanı tetkîk et! O zorluğun n hallolur. “İkra’ kitâbek, kefâ bi nefsikel yevme aleyke hasîbâ” (İsrâ, 17/14) ya‘nî
“Kendi kitâbını oku! Hesap görücü olarak o kitap nefsine bugün yeter.”
93
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
Ve Şeyh-i ârif Ebu’l-Hakem ibn Berrecân (ra) ona “imâm-ı mübîn” ta‘bîr etti. Ve o Hak Teâlâ’nın “Ve ketebnâ lehü fîl elvâhı min külli şey’in” ya’nî “Ve
ona levhâlarda her bir şeyden yazdık” (A‘râf, 7/145) sözünde “külli şey’in”
ya’nî “her bir şey” ile ta‘bîr olunan “levh-i mahfûz ya’nî muhafazalı levhâ”dır.
Ve bu levh-i mahfûz her bir şeyin nasîhatı ve ayrıntısıdır. İşte Şeyh Ebu’lHakem (rahimehullâh)ın o levhâya “her bir şey” demesinin delîli budur. Ve
onun buna yüklemesi, Hak Teâlâ’nın “ve külle şey’in ahsaynâhu fî imâmin
mübîn” ya’nî “Ve her bir şeyi İmâm-ı Mübîn'de saydık“ (Yâsîn, 36/12) sözüne
dayanmaktadır. Biz âlemin tamâmını, en aşağısını ve en üstünü insanda sayılmış bulduk. Bundan dolayı onu “imâm-ı mübîn” dedik. Ve onu Allah
Teâlâ’nın indinde olan “imâm-ı mübîn”den tenbîh olarak aldık. Şimdi işte bu
bizim ondan hazzımızdır. Onu tefekkür et ve iyice incele!
Seçkinlere mahsûs bir sır vardır. Hak Teâlâ “mâ farratnâ fîl kitâbi min
şey’in” ya’nî “Biz kitapta hiçbir şeyden eksik bırakmadık” (En’âm, 6/38) buyurur, “min şey’in”den onun i'tibârı olan şey ancak insandır ki, âlemde herşeye
üstün olur. Ve bu kendisi için lügatsal furkânî benzerlik sâbit olmayan bir
mevcûd için ve bir mevcûdda geçerli olmaz. Şimdi benzerlik sâbit olduğunda
“imâm”ın vücûdu geçerli olur. Ve imâmın vücûdu sâbit olduğunda da onun
gayrı hakkında “imâmlık” bâtıl olur. “Lev kâne fîhimâ âlihetun illâllâhu le
fesedetâ” (Enbiyâ, 21/22) ya‘nî “Yerde ve gökte Allah’tan gayrı ilâhlar olsa idi,
fesâda uğrarlardı.” Şimdi biz imâmlığı zorunlu olan şey sebebiyle bu “imâm-ı
mübîn”e baktığımızda biz onu üzerinde bulunduğu sırları ve sıfatları zorunluluk arz eder bulduk. Böyle olunca biz dedik ki, o onun nefsinden midir, yâhut
onun gayrından mıdır? Biz onu onun elinde emânet bulduk. Bundan dolayı
“İnnallâhe ye’murüküm en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ” ya’nî “Muhakkak Allah Teâlâ emânetleri ehli olanlara teslîm etmenizi emreder” (Nisâ, 4/58)’i okuduk. Şimdi bizim için başlarda geçen Hak aynası parladı. Biz ”mü’min kardeşinin aynasıdır” sözünde “imâm-ı mübîn” sözünü bir araya getirdik ve meze
eyledik. Ve bizim için hâriçte vâhid ya’nî bir çıktı. Şimdi ona ba'zıları “ayna”
ve ba'zıları “imâm” dedi. Kitabî olarak “imâm” ve sünniyye olarak da “ayna”dır.
Ya'nî batı tarafının kutublarından biri olan ârif-i billâh Şeyh Ebu’l-Hakem b.
Berrecân (ra) bu halîfeye “imâm-ı mübîn” ta‘bîr etti. Ve o imâm-ı mübîn Hak
Teâlâ’nin “Ve ketebnâ lehü fîl elvâhı min külli şey’in” (A'râf, 7/145) ya'nî “Biz
onun için levhâlarda her bir şeyden yazdık” sözünde “her bir şey” ta'bîr edilen
“levh-i mahfûz ya’nî muhafazalı levhâ”dır. Çünkü halîfenin vücûduna her bir
şeyin hakîkatinin yansıdığı yukarıda îzâh edildi.
Ve bu levh-i mahfûzda her bir şeyin nasîhatı ve ayrıntısı vardır. Çünkü onda
ilâhî isimlerin gölgeleri olan sâbit ayn’lar yansımıştır. Bu sâbit ayn’lar bütün eş-
94
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
yânın hakîkatleridir. Ve her bir sâbit ayn, görünme yeri olduğu ismin hazinesinde mevcûd olan ayrıntısal hükümleri yüklenmiştir. Ve o hakîkatler kendilerine
bağlanan eşyâyı kendi taraflarına da’vet edici olan nasîhatları kapsamıştır ki, bu
nasîhatlar her birinin kendi bâtınından ve hakîkatinden şehâdet âleminde açığa
çıkan görünme yerine ilhâm yolu üzere ulaşır. Nitekim bu hakikate işâreten
Kur’ân-ı Kerîm’de “Ve evhâ rabbüke ilen nahli” ya’nî “Ve Rabb’in arıya vahyetti” (Nahl, 16/68) buyrulmuştur. Ve bu vâridât şehâdet âleminde ilâhî hazînenin emîni olan insân-ı kâmil eliyle varış yerlerine dağıtılır. İşte Şeyh Ebu’l-Hakem
(rahimehullah) hazretlerinin o “levh”e “her bir şey” ismini vermesinin delîli budur.
Ve onun bu levhi “imâm-ı mübîn”e yüklemesine gelince, bu ma'nâyı Hak
Teâlâ’nın “ve külle şey’in ahsaynâhu fî imâmin mübîn”
(Yâsîn, 36/12) ya'nî
“Biz her bir şeyi imâm-ı mübînde saydık” sözünden alınmıştır. Mâdemki levh-i
mahfûzda her bir şeyin nasîhatı ve ayrıntısı vardır; ve aynı şekilde her bir şey
mâdemki imâm-ı mübînde sayılmıştır; ve halîfenin vücûdunda ise bütün eşyânın
hakîkatleri yansımıştır; ve âlemin tamâmı, en aşağısı ve en üstü insanda sayılmıştır; bundan dolayı o insana “imâm-ı mübîn” denilmesi câiz olur. Ve işte biz bu
ta'bîri Allah Teâlâ’nın indinde olan “imâm-ı mübîn” sözünden tenbîh olarak aldık. Ve bizim insan sûretinde taayyün edip, bu tecellîye mazhar olmaklık isti'dâdında mahlûk olduğumuz, o “imâm-ı mübîn” ta'bîrinden hazzımızdır.
Bilinsin ki, insan iki kısımdır: Biri kâmil, diğeri noksandır. İnsân-ı kâmilde
bütün ilâhî isimlerin eserleri ve hükümleri fiilen açığa çıkar. Ve noksan insânda
ise ba'zı isimlerin eserleri ve hükümleri fiilen zâhir ve ba'zıları nefsânî ve hayvânî
sıfatları altında örtülü ve bâtındır. Bunlar, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında
gerçekleşen seyr ü sülûk ve mücâhede neticesinde, nefsânî ve hayvânî sıfatlarının
giderilmesiyle ortaya çıkar. Bundan dolayı bu kitapta bahsedilen “insan” ta'bîri
“insân-ı kâmil”e dönüktür. Çünkü noksan insân her ne kadar sûrette insan ise de,
sırette henüz hayvâniyyet mertebesindedir. Şimdi sen bu ma'nâyı kendi nefsinde
tefekkür et ve iyice incele!
Bu beyânlarımızda seçkinlere mahsûs bir sır vardır. O da budur ki: Hak Teâlâ
hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de “mâ farratnâ fîl kitâbi min şey’in” (En‘âm, 6/38)
ya'nî “Biz kitapta hiç bir şeyden eksik bırakmadık ve zâyi' etmedik” buyurur.
“Min şey’in”den ibret alınacak olan şey ancak insandır ki, âlemde herşeye üstün
olur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de “Ve lekad kerremnâ benî âdeme ve hamelnâhüm fîl berri vel bahri ve razaknâhüm minet tayyibâti ve faddalnâhüm
alâ kesîrin mimmen halaknâ tafdîlâ” (İsrâ, 17/70) ya'nî “Biz Âdemoğlunu kerem sâhibi kıldık. Ve onu karada ve denizde taşıdık. Ve onu, hálk ettiğimiz
şeylerin çoğu üzerine mübâlağa ile üstün kıldık” buyrulur. Ya'nî hálk edilen
şeylerin azı üzerine üstün kılmadık demek olur. Ve hálk edilen şeylerin azı ise
95
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
bizim âlemimizin hâricindedir. Bundan dolayı bizim âlemimize göre insan gerek
âlemimizde ve gerek âlemimizin hâricinde bulunan mahlûkların pek çoğu üzerine üstün kılınmış olur.
Ve bu her şeyin mevcûd bulunması husûsu kendisi için lügatsal furkânî benzerlik sâbit olmayan bir mevcûd için ve bir mevcûdda geçerli olmaz. Çünkü “Allah” bütün isimleri toplamış olan bir isimdir. Ve yukarıda îzâh edilen “Allah
Âdem’i kendi sûreti üzere hálk etti” hadîs-i şerifi gereğince Allah Teâlâ hazretleri insân-ı kâmilde zâtı ile ve ma'nevî sıfatları ile zâhirdir. Ve hakîkatte bütün
mertebeler Hakk’ın vücûdundan ibâret olduğundan kur’ânî benzerlik sâbit değildir. Bu makam tenzîh makâmıdır. Velâkin mutlak zâtın gayrılık elbisesi ile açığa çıktığı insân-ı kâmil mertebesinde lügatsal furkânî benzerlik sâbittir. Ve bu
makam da teşbîh makâmıdır. Çünkü insân-ı kâmilde eşyânın bütün hakîkatleri
yansımıştır. Nitekim yukarıda çok kereler îzâh edildi. Ve insân-ı kâmil için lügatsal furkânî benzerlik sâbit olunca âlemde imâmın vücûdu geçerli ve sâbit olur.
Ve imâmın vücûdu geçerli ve sâbit olunca da, o insân-ı kâmilden başkası için
“imâmlık” bâtıl olur. Çünkü her bir asırda “imâm” birdir, fazla olmaz. Çünkü
âlemde tasarruf Hakk’ın vekîli olan insân-ı kâmile tevdî edilmiştir. Ve iki tasarruf
edicinin varlığı câiz değildir. Nitekim bu ma'nâyı Hak Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı
Kerîm’de “Lev kâne fîhimâ âlihetun illâllâhu le fesedetâ” (Enbiyâ, 21/22) ya'nî
“Eğer yerde ve gökte ilâhlar olsa ve her biri bir yön ile tasarruf etse, yerin ve
göğün intizâmı bozulur idi” buyurur. Bundan dolayı iki tasarruf edicinin varlığının câiz olmadığı bu âyet-i kerîme ile sâbittir. Ve apaçık bir şeydir ki, dünyevî
işlerde dahi akıllı kimseler bir işe iki müdür atanmasını uygun görmezler.
Şimdi biz imâmlığın îcâblarını gerektiren şey sebebiyle, ya'nî tasarruf kudreti
sebebiyle bu imâm-ı mübîne baktığımız zaman, biz o imâmlığı, üzerinde bulunduğu sırları ve sıfatları zorunluluk arz eder bir halde bulduk. Çünkü tasarruf
kudreti, ilâhî nefsî sıfatların dışında olan ilim, sem‘, basar, irâde ve kahır ve lütuf
gibi bütün ilâhî ma‘nevî sıfatları taşımadıkça ve Muhyî ve Mümît ve Dârr ve
Nâfi' ve Mâni' ve Mu'tî gibi isimlerin eserleri kendisinden fiilen açığa çıkmadıkça
mümkün olmaz. Böyle olunca biz iyice bir düşünüp, acabâ bu tasarruf kudreti
onun kendi nefsinden ve zâtından mıdır? Yoksa onun gayrından mıdır? dedik.
Ve bu derin düşüncemiz neticesinde biz onu imâmın elinde Hakk tarafından
tevdî edilmiş emânet bulduk. Bu ma'nâya binâen “İnnallâhe ye’murüküm en
tueddûl emânâti ilâ ehlihâ” (Nisâ, 4/58) ya'nî “Allah Teâlâ hazretleri emâneti
ehline teslîm etmeyi size emreder” âyet-i kerîmesini okuduk ve anladık ki, bize
bu şekilde emir buyuran Hak, kendisinin emânetlerini de ehli olan halîfeye tevdî'
buyurmuştur.
96
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
Şimdi bu beyânlardan yukarıda bahsi geçen “Hak aynası” âşikâr olup parladı. Biz “mü’min kardeşinin aynasıdır” sözü ile “imâm-ı mübîn” sözünü alıp bir
araya getirdik ve birdîğerine meze eyledik. Bu bir araya getirme ve mezeden bizim için hâriçte, ya'nî âlemde vâhid ya’nî bir çıktı ki, o da insân-ı kâmildir. Şimdi
o insân-ı kâmile ba‘zıları “ayna” ve ba'zıları da “imâm” dedi. Kitâbî olarak, ya'nî
Allah’ın kitâbında geçen “ve külle şey’in ahsaynâhu fî imâmin mübîn” ya’nî
“Ve Biz herşeyi imâm-ı mübînde saydık” (Yâsin, 36/12) âyet-i kerîmesinden
alınarak “imâm”; ve sünniyye olarak ya'nî “mü’min kardeşinin aynasıdır”
hadîs-i şerifinden alınarak da "ayna” denildi.
97
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
Ve onlardan ba'zıları ona “mufîz ya’nî feyz verici” ta'bîr etti. Ve şeyhimiz
ve reisimiz Ebû Medyen şeyhlerin şeyhi (ra) onu söyleyicidir. Kendisine
i'timâd edilen kimselerden bir çokları da bana onunla haber verdi. Buna yükleyenler, ne zamanki cisimleri karanlık hâneler ve karanlığı yoğun siyah bölgeler gördüler, onu rûhun nûru kapladığı zaman ışık verdi, güneşin nûrunun
kapladığı vakitteki bölgeler gibi parıldadı. Ve zarûri olarak biliriz ki, Bağdâd’da olan nûr Mekke’de olan nûrun gayrıdır. Ve herhangi bir yerde olan nûr
onun gayrında olan nûrun gayrıdır.
Daha sonra bu nûrların varlığı için sebebe baktık, ki Allah Teâlâ onları
onunla değil, onun indinde hálk etti. Şimdi biz onu küre şeklinde, nûrânî bir
cisim bulduk, ki ona güneş denir. Şimdi yeryüzünden ona karşılık gelen her
bir yerde Allah Teâlâ bir nûr hálk eder ki, “güneş” olarak isimlendirilir. Şimdi
güneşe karşılık olarak yeryüzünde hálk edilen her bir nûra “güneş” denildiği
gibi, kendisiyle madde bedenler arzı parlamış olan her bir nûra da “rûh” denilmesi uzak ve imkânsız değildir. Nasıl ki her bir mekânın farklılığından dolayı, mekânların bu nûru kabûlü muhtelif olur, parlak cisimlerin nûru kabûlü
donuk ve paslı cisimlerin kabûlü gibi olmaz. İşte böylece madde beden
mekânlarının rûhun feyizlerini kabûlü, onların farklılığından dolayı muhtelif
olur. Hayvanların onun feyizlerini kabûlü, insanın kabûlü gibi; ve insanın
kabûlü de meleğin kabûlü gibi olmaz.
Eğer biz güneşe “mufîz ya’nî feyz verici” dersek doğru söyleriz. Ve ifâza
ya’nî feyz vermenin hakîkati su hakkındadır; ve o, onun dışındakilerde mecaz
olarak kullanılır. Ve onların indinde bu rûhların küllî rûha nispeti, şehirlerin
vâlîlerinin “imâm ya’nî ülkenin önderine” nispeti gibidir.Ve bu şekilde eğer
adâletle hareket ederlerse sevâp kazanırlar; ve eğer eziyet ile hareket ederlerse
azâplandırılmış olurlar.
Seçkinlere mahsûs bir sır vardır: Senâsı celîl ve isimleri mukaddes olan Allah Teâlâ hazretleri “Ve eşrekatil ardu bi nûri rabbihâ” (Zümer, 39/69) ya'nî
“Yeryüzü Rabb’inin nûru ile aydınlandı” buyurur. Burada rubûbiyyet i’tibârı,
“ilk muallim”in efendiliğidir ve onun terbiyesi ve sebeb olmaklığının te'sîridir. Ve o Hak Teâlâ hazretlerinin tenbîh yolu üzere buyurduğu “Yâ eyyetühen
nefsül mutmainneh / İrciî ilâ rabbiki” (Fecr, 89/27-28) ya‘nî “Ey mutmainne
nefs, Rabb’ine dön!” sözünde kendisine döndürülmüş olandır. Ve bu Rabb’in
nûru onun üzerine tenbîh olunmuştur. O da hayvânî rûhtur ki, hayvan ve insan onunla müşterektir.
Ve onda ölümün i‘tibârı bulutun örtmesi ve uykunun i'tibârı güneşin batmasıdır; ve gafletin i'tibârı hilâlin örtmesidir. Bundan sonra bil ki, “imâm”
gâib olduğunda ona bedel vezîr geriye kalır; geceleri ayın feyz verişi gibi
memleket üzerine feyz verir. Ve vezîrin maddesinin feyzi ve onun feyz verme-
98
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
si mutmainne nefsin maddesine perde olan bitkisel nefse bakarak feyz verse
de, imâmlığın feyz vermesi gibi değildir. Ve her ikisi, ya‘nî imâm ve vezîr,
gâib oldukları vakit hükümlerin ilimlerinin yıldızları olan fıkıh âlimleri geriye kalır. Şimdi onların hayvânî nefsin ve yırtıcı nefsin ve onların kuvvetlerinin istilâsının kahrına feyz vermeye takâtları olmaz. Şimdi sen bu sırrı iyice
düşün ve araştır! Sana ilâhî hikmet zâhir olur.
Ve tahkîk ehlinden ba'zıları o halîfeye “mufîz ya’nî feyz verici” ta'bîr etti. Ve
şeyhimiz ve reisimiz Ebû Medyen şeyhlerin şeyhi (ra) da bu halîfeye “mufîz ya’nî
feyz verici” ta'bîr buyurmuştur. Ebû Medyen Mağribî (ra) Hz. Şeyh-i Ekber’in
şeyhidir. Şerefli ismi Şuayb bin Hasan’dır. Kendileri tahkîk ehlinin en büyüklerindendir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) yazdığı bir çok eserlerinde onların isimlerini
bir çok yerde zikretmiştir. Hicretin beş yüz doksanında vefât etmiştir. Hz. Şeyh-i
Ekber buyururlar ki: Bu “mufîz ya’nî feyz verici” ta'bîrini yalnız Ebû Medyen
hazretleri gibi bir tahkîk ehlinden işitmedim. Bu ta'bîri diğer tahkîk ehlinden de
işittim.
Ve halîfeyi bu “mufîz ya’nî feyz verici” ma'nâsına yükleyenler, ne zamanki
cisimleri, karanlık hâneler mesabesinde ve karanlığı çok siyâh bölgeler olarak
gördüler, o cisimleri rûhun nûru kapladığı zaman ışık verdi. Güneşin nûru kapladığı zaman yeryüzündeki bölgeler nasıl parıldar ve ışık verirse, karanlık cisim
de rûhun nûruyla öylece parıldadı.
Ve gerçi ışığın kaynağı olan güneş bir olmakla berâber, zarûrî olarak biz biliriz ki, Bağdâd arâzîsi üzerine yayılan nûr, Mekke arâzîsi üzerine yayılan nûrun
gayrıdır. Çünkü her ne kadar kaynak; bir ise de muhtelif mekânlara temâs eden
ışık huzmeleri birdiğerinin aynı değildir. Bundan dolayı her hangi bir yerde olan
nûr, o yerin dışında olan yerdeki nûrun gayrıdır.
Daha sonra biz bu nurların nasıl hâsıl olduğunu anlamak için onların icâb ettirici sebebine baktık ki, Allah Teâlâ o nûrları o sebeple değil, o sebebin indinde
hálk etti. Ya‘nî güneş yeryüzündeki yerlerde gözüken nurların sebebidir. Fakat
bu nûrların vücûdu için mutlaka güneş lâzım değildir. Hak Teâlâ güneş olmaksızın da nûr hálk eder. Fakat ilâhî âdet eşyâyı sebepler indinde ve sebepler perdesi
arkasından hálk etmektir. Nitekim ayrıntısı yukarıda geçti. Bu nurların varlık sebebine baktıktan sonra onların sebebini yuvarlak ve nûrânî bir cismin vücûdundan ibâret bulduk ki, ona “güneş” denir. Ve yeryüzünün bu cisme karşılık gelen
her bir yerinde Allah Teâlâ bir nûr hálk eder ki, ona “güneş” denilir. Ya‘nî işin
aslında küre şeklinde ve nûrânî olan güneş denilen cisim bir maddeden ibâret
olduğu halde, yeryüzünün muhtelif yerlerinde bu cisim sebebiyle hálk olunan
99
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
muhtelif nurlara da “güneş” denilir. Örneğin şurada güneş var, burada yok ve
orada var gibi ta‘bîrleri dâimâ kullanırız. Oysa güneşin zâtı o yerlerde değildir.
İşte bunun gibi kendisiyle madde bedenler arzı parlamış olan her bir nûra da
“rûh” denilmesi câizdir; uzak ve imkânsız değildir. Her ne kadar “küllî rûh” birden ibâret ise de çok olan bedenlere onun nûru yansımış olduğundan onun her
bir bedendeki yansımasına da “rûh” denir. Ve muhtelif mekânlar güneşin nûrunu muhtelif sûretlerde kabûl eder. Ve parlak cisimlerin nûru kabûl etmesi, donuk
ve paslı ecsâmın kabûlü gibi değildir. İşte böylece madde beden mekânlarının
rûhun feyiz verişini kabûlü, onların muhtelif oluşu dolayısıyla muhtelif olur. Örneğin rûhun feyiz verişini hayvânî bedenlerinin kabûlü insânî bedenlerin; ve
insânî bedenlerin kabûlü de melekî bedenlerin kabûlü gibi değildir.
Bilinsin ki, güneş sistemimizi aydınlatan güneş bir olduğu gibi, bunları terkîb
eden mâdenlere ve bitkilere ve hayvanlara ve insana yansıyan “rûh” dahi birdir.
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de “güneş” gibi “rûh” dahi tekil olarak zikredilmiştir.
Ancak bu “rûh”un nûrunun yansıması hepsinde aynı eşit şekilde hissedilmez.
Mâdenlerde hiç hissedilmez. Çünkü onların taayyünleri bu yansımayı kemâliyle
kabûle müsâid değildir. Bundan dolayı rûhun eserleri onlarda bâtındır. Bitkilerde
büyüyüp gelişmeleri dolayısıyla bir dereceye kadar hissedilir. Hayvânlarda daha
belirgin ve insanda en belirgindir. Ve aynı şekilde insanın cismi kesîf ve melekler
latîf olduğu için rûhun feyizlerini kabûlde eşit değildirler. Meleklerde rûha âit
eserler insandan daha fazla belirgindir. İnsanda mekân ve yön kaydı olduğu halde meleklerde bunlar yoktur.
Bu îzâhlara göre, eğer biz güneşe “mufîz ya’nî feyz verici” dersek doğru söylemiş oluruz. Ve “ifâza ya’nî feyz verme”nin hakîkî ma’nâsı “taşırmak” demek
olup su hakkındadır. Ve bu ta'bîr “su”dan başka olan şeyler hakkında “bol bol
etrâfa dağıtmak” ma'nâsına olarak mecâzen kullanılmaktadır. Örneğin güneş ışığını bol bol etrâfına yaydığı için “ifâza ediyor” denildiği gibi, kendisine de
“mufîz ya’nî feyz verici” denilir. Ve aynı şekilde “küllî ruh” eserlerini madde bedenler arzına bol bol yaydığı için “ifâza” ve “mufîz” ta'bîrleri onun hakkında da
kullanılır.
Ve “küllî rûh”un her bir bedende gözüken eserine bir “rûh” denildiğinden,
kerem sâhibi tahkîk ehli indinde bu rûhların küllî rûha nispeti, şehirlerin idâresine me’mûr olun vâlîlerin, memleketin tamâmı üzerinde bütünsel olarak tasarrufa
sâhip olan “imâm ya’nî önder”e nispeti gibidir. O vâlîler kendilerine imâmdan
yansıyan tasarruf sâyesinde, eğer halk üzerinde adâlet ve insâf çerçevesinde
muâmele ederlerse sevâp kazanırlar. Ve eğer bu yansıyan tasarrufu kötü kullanıp
eziyet ve zulüm ederlerse azâplanırlar ve mes‘ûl olurlar. Bu ifâdeler herkesin anlayacağı bir tarzdadır.
100
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
Fakat burada seçkinlere özel bir sır vardır. O da budur ki: Hak Teâlâ hazretleri “Yeryüzü Rabb’inin nûruyla aydınlandı” (Zümer, 39/69) buyurur. Âyet-i
kerîmedeki “Rab” ta‘bîrinin kullanılmasından anlaşılan “rubûbiyyet” yukarıda
ta‘bîr sebebi îzâh edilen “ilk muallim”in efendiliğidir. Ve onun âlemin en aşağısını ve en yukarısını terbiye etmesi ve halk üzerinde ilk sebep oluşunun te’sîridir.
Şimdi “ilk muallim” olan “halîfe”nin efendiliği ve rubûbiyyeti sâbit olunca, o
halîfe Hak Teâlâ’nın tenbîh yolu üzere buyurduğu “Ey mutmainne nefs,
Rabb’ine dön!” (Fecr, 89/27-28) sözünde kendisine döndürülmüş olandır. Ya‘nî
mutmainne nefisler o halîfeye döner. Çünkü madde bedenler arzına yayılmış
olan nûr, ondandır. Ve o “halîfe” ve “küllî ruh” asıldır. “Herşey aslına döner”
kâidesince elbette fer‘in asla dönmesi gerekir.
Ve “bi nûri rabbihâ” ya’nî “Rabb’inin nûru ile” (Zümer, 39/69) halîfeden
yayılmış olan nûra tenbîh eder. Ve “İrciî ilâ rabbiki” ya’nî “Rabb’ine dön!”
(Fecr, 89/28) emriyle de aslî olan rubûbiyyeti dolayısıyla bu nûrun ona dönüşüne
tenbîh buyrulur. Ve ona dönecek olan nûr, hayvânî ruhtur ki, hayvan ve insanın
o rûhta müşterek oluşu vardır. Ve bu rûh sebebiyle karanlık kesîf cisim nurlanır.
Ve insanın hayvânî rûhunda üç i'tibâr vardır ki, birincisi “ölüm,” ikincisi
“uyku” ve üçüncüsü “gaflet” halleridir. Ölüm dediğimiz itibâr güneşin önüne
bulutların perde olmasına; ve uyku dediğimiz i‘tibâr da güneşin batmasına; ve
gafletin i'tibârı da ayın yuvarlağının astronomi bilginlerince malûm olan örtmeden dolayı hilâl şeklinde görülmesine benzemektedir. Bu üç i'tibârdan her birinin
bir çok ayrıntıları ve netîceleri mevcût ise de burada hepsinin anlatılması çok
uzun olur.
Bundan sonra bilesin ki, “imâm ya’nî önder” gâib olduğu vakit onun makamına “vezîr”i geçer. O vezîr gecede ay gibi memleket üzerine feyz verir. Fakat
vezîrin maddesinin feyzi ve onun feyz verişi mutmainne nefsin maddesine perde
olan bitkisel nefse bakarak feyz verse de “imâmlığın” feyz verişi gibi değildir.
Bilinsin ki, insanda “tabîî nefs” ve “bitkisel nefs” ve “hayvânî nefs” vardır.
Tabîî nefs cismin parçalarını birbirinden ayrılıp dağılmaya bırakmayan bir kuvvettir. Ve bitkisel nefs cismi üç eb‘âda, ya‘nî boy ve genişlik ve derinlik ve altı
yöne çekip büyüten bir kuvvettir. Ve hayvânî nefs cisme tercihte bulunma ile hareket veren bir kuvvetten ibârettir. Ve tabîî ve bitkisel nefs bütün hizmetkârlarıyla berâber hayvânî nefse hizmet ederler. Ve her birinin hizmetlerini ve vazîfelerini burada saymak ve îzâh etmek uzun olur. Detaylarını isteyenler tahkîk ehlinin
eserlerini ve bilhassa İbrâhîm Hakkı hazretlerinin Ma’rifet-nâme'siyle Mahmûd
Şebüsterî hazretlerinin Mir’ât’ül-Muhakkıkîn ismindeki eserini incelesinler.
101
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
Şimdi bunlardan başka insanî nefste kazanacağı sıfatlar i‘tibârı ile yedi mertebe vardır ki, bunlar da “emmâre nefs,” “levvâme nefs,” “mülhime nefs,”
“mutmainne nefs,” “râziyye nefs,“ “marzıyye nefs,” “kâmile yâhut bâkıyye
nefs”dir. Her bir alttaki mertebe, kendi üstündeki mertebenin perdesidir. Şimdi
emmâre, levvâme, ve mülhime mertebelerinde olan nefislerde hayvânî sıfatlar
mevcût olduğundan i‘tidâl ölçüsünün dışına çıkarlar. Mutmainne nefs mertebesi
ise bunların tersinedir. Bu mertebe bütün muâmelelerinde i‘tidâle yakındır. Şimdi
yemeye ve içmeye yatkın olan bitkisel nefs —ki bunda tabîî ve hayvânî nefs ve
diğer nefisler dâhildir— mutmainne nefsin maddesine perde olur.
Ve bunların hepsine feyz yukarıda îzâh edildiği üzere “ilk yardım edici” olan
“halîfe” ve “imâm”dan gelir. O gâib olduğu zaman, onun vekîli ve vezîri olan
kimseden gelir ise de, vezîrin alışı halîfeden olup zâtından olmadığından, onun
feyzi, güneşten ışık almak sûretiyle yeryüzünü aydınlatan aya benzer. Ve ayın
aydınlatması tabi’ki güneşin aydınlatması gibi değildir.
Ve her ikisi, ya'nî imâm ve vezîr, gâib olduğu zaman şerîat hükümleri ilimlerinin yıldızları mesâbesinde olan fıkıh âlimleri onların makāmına geçer. Ve gece
karanlığında yıldızlar yeryüzünü aydınlatamadıkları ve karanlığı gideremedikleri gibi, o fıkıh âlimleri de gece karanlığına benzeyen hayvânî nefsin ve yırtıcı nefsin kahrına ve yırtıcı hayvanlara mahsûs olup insanlarda gözüken kuvvetlerin
istilâsını gidermeye güçleri yetmez. Çünkü onlar yalnız harf ve ses ile hükümleri
teblîğ edebilip ma‘nevî tasarruflara kādir değildirler.
Şimdi sen seçkinlere özel olan bu sırrı iyi düşün ve araştır; ve bu verdiğimiz
düstûru fikren derinleştir ve netîcelerini idrâk eyle! Sen bu çerçevede tefekkür
ettikçe gerek dünyevî memleketin ve gerek insânî memleketin idâresinde sana
ilâhî hikmet zâhir olur ve açılır.
İlgisi dolayısıyla: Yeryüzü sâkinlerinde senelerden beri hayvânî nefsin ve
yırtıcı nefsin hüküm sürdüğüne bakılırsa günümüzde “imâm”ın ve vezîrin gaib
olduğu ve yalnız hüküm âlimlerinin geriye kaldığı ve onların da nasîhatlarının
etkili olamadığı ve bundan dolayı Hz. Şeyh-i Ekber (ra)’ın Ankâ-i Muğrib ismindeki değerli eserlerinde ortaya çıkışına işâret buyurdukları “imâm”ın ve Fütûhâtı Mekkiyye’lerinin üç yüz altmış altıncı bölümünde beyân ettikleri vezirlerinin
yakın bir zamanda ortaya çıkmaları beklenmektedir. (Vallâhü a'lem!).
102
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
Ve onlardan ba'zıları ona “dâirenin merkezi” ta‘bîr etti. Bu eserin yazarı
der ki; Buna yükleyenler ne zamanki bu halîfenin mülkünde adâletine ve
onun tamâmı üzerinde ta’kîp ettiği yolun ve hükümlerinin istikâmetine baktılar, onun sebebiyle adâletin varlığından dolayı ona “varlık dâiresinin merkezi” ismini verdiler. Ve onu ancak kürenin merkezine yüklediler ki, onların bakışı sâhibine eşit seviyede olarak noktadan çevreye çıkan her bir hattadır. Bunu adâletin gâyesi gördüler de bu ma'nâdan dolayı ona “dâirenin merkezi”
dediler.
Seçkinler için bir sır vardır. O da budur ki, dâirenin noktası çevrenin vücûdunda asıldır. Ve her ne zaman varlığıyla veyâ farazî olarak bir küre takdir
etsen, senin için bir nokta takdiri lâzımdır, ki o da onun merkezidir. Ve noktanın vücûdundan çevrenin vücûdu lâzım gelmez. Ve bu dâireden fâil olan vücûd pergel denilen âletin başıdır. Ve vücûdda dâire yoktur. “Allah Teâlâ
mevcûddu; ve onunla berâber bir şey yoktu.” Ve pergelin iki bacağı lütuf olarak ve vücûda getirici olarak onun açılmış olan elleridir. Ve bacağın biri noktaya âittir ki, “gayb eli ve a’lâ olan melekût”tur. Ve bacağın biri de çevreye âittir ki, “mülk ve şehâdet âlemi” elidir. Şimdi biri “emr” için ve diğeri “halk”
içindir. “Ve kânellâhu bi külli şey’in muhîtâ” (Nisâ, 4/126) ya'nî “Allah Teâlâ
her şeyi ihâta edicidir.” Âyet-i kerîmede “ve kad halaktüke min kablü ve lem
tekü şey’â” ya’nî “Sen bundan evvel bir şey değil iken ben seni hálk ettim”
(Meryem, 19/9) buyrulur. Şimdi merkez eli, yönleri kat' eden hareketten pâktır.
Ve çevreyi çizen eli ise hareketlidir. Bundan dolayı iyi düşün! Allah Teâlâ senin basîretini bu işâretler için nurlandırsın. Ben sana yolu gösterdim. Ve eğer
halîfenin eserlerini teftiş etsem ve onun özelliklerini araştırıp tetkîk eylesem
ve bu cinsten olan lakapları ona versem, onları büyük bir kitap içine alırdı.
Diğer sonradan olanlar arasından onun şerefine ve güzîdeliğine ve bununla
işâret etmesi için, bu az sözle çok şey anlatma dâiresinde bu kadarla yetindik.
Ve tahkîk ehlinden ba'zıları o halîfeye “dâirenin merkezi” ta'bîr etti. Bu kitabın yazarı olan Hz. Şeyh-i Ekber (ra) der ki: Halîfeye “dâirenin merkezi” diyenler,
ne zamanki onun mülkünde adâletine ve mülkünün tamâmında ta'kîp ettiği yolun ve koyduğu hükümlerin istikâmetine baktılar, halîfenin vücûdu sebebiyle
adâletin hâsıl oluşundan dolayı, o halîfeye “varlık dâiresinin merkezi” ta'bîrini
yüklediler.
Bilinsin ki, cenâb-ı Şeyh (ra) bu kitabın Önsöz’ünde halîfe hakkında “Orta yol
üzere olan medînesini ya’nî şehrini ma'mûr kıldı” buyurmuş idi. “Medîne”den
kasıt, iniş ve çıkış mertebelerinin kesişme noktası olması i'tibârı ile, “şehâdet âlemi”dir. Ve halîfenin varlıksal vücûdu şehâdet âleminde taayyyün edip ulvî mertebelerden aldığını süflî mertebelere dağıtır ve taksîm eder. Ve bu dağıtma ve
103
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
taksîmde küfür ve îmân ve iyileştiricilik ve bozgunculuk onun indinde eşittir.
Nitekim yine Önsöz’de Hz. Şeyh (ra): “îmân eden ile küfreden kimse arasındaki
alışı onun kabzasında eşit kıldı” buyurmuş ve bu konudaki îzâhlar şerh edilerek geçmiş idi. Şimdi mâdemki mevcûd olan ferdlere isti'dâdları dolayısıyla,
isimlere âit verişlerden gerçekleşen her bir şey eşit seviyede halîfenin vücudundan kaynaklanmaktadır; o halde onu bir dâirenin merkezine yüklediler ve benzettiler. Ve tahkîk ehli, ne zamanki noktadan ibâret olan merkezden çevreye çıkan her bir hattın ve her bir yarı çapın, âit olduğu kavise eşit olarak çıktığını gördüler, bu çıkıştaki eşitliği adâletin gâyesi gördüler de bu ma‘nâdan dolayı o
halîfeye “dâirenin merkezi” dediler. Çünkü adâletin bir ma'nâsı da “bir şeyi bir
şeye eşit kılmak”tır.
Bu yüklemede ve benzetmede seçkinlere özel bir sır vardır. O da budur ki:
Dâirenin noktası olan merkez, o dâirenin çevresinin oluşmasında ve vücûdunda
asıldır. Ve her ne vakit sen bir kağıt üzerinde vücûda getirmek ve çizmek
veyâhut kağıt üzerinde resmetmeyip de zihninde tasavvur etmek sûretiyle bir
küre veyâ dâire farz etsen ve takdîr eylesen, senin için işin başında bir nokta takdiri lâzımdır ki, o nokta da o kürenin merkezidir. Çünkü geometri usûlü bunu
gerektirir.
Ve her bir noktayı vücûda getirmekle veyâ farz etmekle mutlaka çevrenin
vücûdu lâzım gelmez. Ya'nî her bir nokta mutlaka çevrenin merkezi değildir. Fakat her nerede bir dâire olursa mutlaka onun merkezi olan noktanın vücûdu
lâzımdır. Şimdi geometri usûlü üzere bir dâire çizilmesinde fâil olan vücûd pergel dediğimiz âletin baş tarafıdır. Ve dâireyi çizmezden önce pergelin bacaklarını
birleştirdiğimiz zaman, onu ikilikten kurtulmuş bir vücûddan ibâret görürüz ki,
bu hal dâireyi çizecek fâilin vücûdu mevcûd olmakla berâber, henüz meydanda
bir dâirenin mevcûd olmadığına işârettir. Bundan dolayı fâil vücûd olan Hak
mevcûd olmakla berâber âlemimiz olan kürenin ve diğer âlem kürelerinin taayyünleri böylece yok idi. “Allah Teâlâ mevcûd olduğu halde onunla berâber bir
şey yok idi.” Tahkîk ehli “El an kemâ kân” ya’nî “Şu an dahi yine öyledir”
manâsını da ilâve ederler.
Bu ma‘nâ sırf vahdet-i vücûdu ifâde etmek içindir. Oysa burada Hz. Şeyh (ra)
hem vahdeti ve hem de ikiliğin esâslarını ifâde etmek için pergel örneğini verirler. Çünkü taayyün âlemi ikiliği gerektirir. Şimdi taayyün etmiş olan vücûdlara
göre pergelin bacakları açıldığı zaman, onun bir olan vücûdu iki ayak sâhibi olarak görünür ki, bu iki bacak lütuf olarak ve vücûda getirici olarak onun açılmış
olan elleridir.
Ve bu iki bacaktan biri çizilecek olan dâirenin vücûdunun merkezi bulunan
noktaya mahsûstur ki, “gayb ve a’lâ olan melekût eli”dir. Ve bacağın biri de çev-
104
Tedbirât-ı İlâhiyye
Birinci Bölüm
reye mahsûstur ki, “mülk ve şehâdet eli”dir. Ya‘nî pergelin başı Hakk’ın vücûduna karşılıktır. Hakk’ın vücûdunda gizli olan isimlerin görünme yerlerinin
vücûda getirilmesi için, o başa bağlı olan etken el ve edilgen el birdîğerinden ayrıldılar. Birlikten ikilik çıktı. “Gayb ve melekût eli” pergelin merkezde sâbit olan
ayağı mesâbesindedir. Ve “mülk ve şehâdet âlemi eli” de pergelin hareketli olan
ve çevresi dediğimiz eli çizen diğer ayağı mesâbesindedir.
Şimdi merkezde sâbit olan ayak çevreninin çizilmesini emreder. Ve diğer
ayak ise merkezden çıkan bu emir üzerine çevreyi hálk eder ve takdir eyler. Bundan dolayı ayağın biri “emr” için ve diğeri “halk” içindir. Ve pergelin başı ise
“emr” ve “halk”ı ihâta etmiştir. Nitekim âyet-i kerimede “Ve kânellâhu bi külli
şey’in muhîtâ” ya'nî “Allah Teâlâ her şeyi ihâta edicidir” (Nisâ, 4/126) buyrulur. Ve aynı şekilde “ve kad halaktüke min kablü ve lem tekü şey’â” ya’nî “Sen
bundan evvel bir şey değil iken ben seni hálk ettim” (Meryem, 19/9) buyrulur.
Nitekim dâire evvelce mevcûd değil iken pergelin her iki ayağına hâkim olan baş,
onu hálk etmiş ve takdîr eylemiştir. Şimdi pergelin merkez eli, fezâda mesâfeler
kat’ etmeyip hareketten pâk ve sâbit bir halde durur. Ve dâirenin çevresini çizen
el ise fezâda mesâfeler kat’ ettiği için hareket eder. Ve bu hareketten bizim âlemimiz ile sonsuz şehâdetsel âlemlerin taayyünleri vücûd bulucu olur.
Bundan dolayı bu verdiğimiz esâslar doğrultusunda iyice düşün ve tetkîk et!
Allah Teâlâ senin akıl ve rûh ve kalb gözünü nurlandırsın da bu işâretlerden ne
gibi şeyleri murâd ettiğimizi anla! Ben sana bu düstûru beyân etmekle derin düşünme yolunu gösterdim. Ve eğer halîfenin eserlerini teftiş ve onun özelliklerini
araştırıp tetkîk eylesem ve bunlara benzeyen bir çok lakablarını söylesem büyük
bir kitap yazmak lâzım gelirdi. Diğer sonradan olanlar arasından onun şerefine
ve onun güzîde oluşuna işâret etmek üzere az sözle çok şey anlatma yoluyla bu
kadarla yetindim.
Meselâ halîfeye “âlemin kalbi” lakabı da verilebilir. Ve “kalb” ma‘nâsına yüklendiğinde benzerliğin îzâhı budur ki, insan vücûdunun fiilleri ve hareketlerini
ortaya getiren şey “hâtıralar”dır. Kalb kendisine ulaşan “hâtıra”yı aldıktan sonra
o hâtıraların türüne göre beş duyudan her birerlerine onları dağıtır. Ve insan beş
duyusunu kullanmak için a'zâlarını hareket ettirir. Örneğin kalb “Sağ tarafa bak!”
der. İnsan başını çevirip o tarafta bakma duyusunu kullanır. Veyâhut kalb “Şu
meyvenin lezzetine bak!” der. İnsan elini hareket ettirip o meyveyi ağzına alarak
tadma duyusunu kullanır. İşte diğerleri de buna kıyaslanabilir. Şimdi hâlîfe de
cenâb-ı Hak’tan ulaşan bir emri alıp duyular mesâbesinde olan meleklere verir.
Ve melekler de a‘zâ mesâbesinde olan âlemin taayyünlerini gereğine göre harekete geçirir. Halîfenin buna benzer lakabları pek çoktur. İlâhî ârifler ma‘rifet kapasiteleri derecesinde onları bulup halîfeye yüklerler ve bu lakablarla yâd eylerler.
105
Tedbirât-ı İlâhiyye
İkinci Bölüm
İKİNCİ BÖLÜM
Halîfenin Mâhiyyetine ve Hakîkatine Dâir Olan Söz Hakkındadır.
Halîfe ta‘bîr ettiğimiz bu “rûh” hakkında âlimler (r. anhüm) ihtilâf ettiler. Onlardan ba‘zıları ferd ya’nî tektir, boşlukta yer kaplayan bir cevherdir, dedi. Onun
hayvânî cisim ile kâim olan hayâtın tersi ve ma'nevî sıfatları taşıyıcı olduğu şeklinde düşündüler.
Ve bir sınıf da yine düşündüler ki, muhakkak idrâkler mahallerine mahsûstur.
Lâkin Allah Teâlâ onları cisme tutturdu. Ve onların devamlılığı rûhun devamlılığıyladır. Şimdi madde bedenin rûhu ayrıldığı zaman, onun gidişinden dolayı
idrâkler de gider.
Ve bir sınıf da düşündüler ki, bedenin parçalarına teşebbüs etmiş olan bir latîf
cisimdir ki, suyun yüne tahallülü (‫ )ﺗﺨﻠﻞ‬veyâ tahallülü (‫ )ﺗﺤﻠﻞ‬gibi ona tahallül
etmiştir ve tahallül etmiştir; ve onun için madde bedenden ona hâs olan bir mahal
yoktur.
Ve Abdülmelik b. Habîb dedi ki, o cismin sûreti üzerine olan latîf bir sûrettir.
Cismin dâhilinde onun iki gözü ve iki kulağı ve iki eli ve iki ayağı vardır. Bedenden her bir uzva ve parçaya karşılık olarak onun benzeri vardır.
Ve işte bunların hepsi onun araz olmasını olmayacak bir şey gördüler.
Şimdi onlara, bundan engelleyen şey nedir? denildi.
Dediler ki: “Bizim indimizde bu, aslında uzak değildir. Lâkin “Muhakkak
rûhlar ni’metlenici ve azâp duyucu olur; çünkü onlar bâkîdir” sözünde işittiğimiz
bundan engelledi. Oysa bu iki sıfat arazın sıfatından değildir. Çünkü
ni’metlenme, ma‘nânın ma'nâ ile kâim olmasını gerektirici olur. Bu ise akıllı olanların ekserisi indinde aklen olması muhâl olan birşeydir. Şerîat hükümleri ise
muhâl ile gelmedi. Ve rûhun bâkî oluşu hakkındaki hadîs dahi aklın delîlini bozar. Eğer araz olsa, arazın bâkî olması mümkün olurdu. Çünkü arazlar her bir zamanda yenilenir. Ve bu söz üzerine, canlı için zamanların adedi sebebiyle, ya‘nî
onun üzerine zamanları madde olması sebebiyle, adetlenmiş rûhlar olur idi. Oysa
bunların hepsi bâtıldır.
Hz. Şeyh-i Ekber (ra) “halîfe” ta‘bîr edilen “küllî ya’nî bütünsel rûh”un
mâhiyyeti ve hakîkati hakkında kerem sâhibi âlimlerin türlü ihtilâflarını beyân
ederek buyururlar ki:
Bu âlimlerden ba'zıları o rûha, ferddir ve tektir, ya'nî bir ikincisi yoktur.
Onun vücûdu yer tutucudur, ya‘nî fezâda bir yer işgal eder. Kendisi iki zamanda
106
Tedbirât-ı İlâhiyye
İkinci Bölüm
dâimi kalmayan araz türünden olmayıp, zamanlarda dâimi olan cevherdir, dedi.
Ve böyle söyleyenler bu rûhun hayvânî cisim ile kâim olan hayâttan, ya'nî hayvanî rûhtan başka bir şey olduğunu ve hayat ve ilim ve sem' ve basar ve diğerleri
gibi ilâhî ma’nevî sıfatları taşıdığını düşündüler.
Ve âlimlerden bir sınıf da idrâklerin mahallerine, ya'nî cisimde mevcûd olan
dimağ, kalb, kulak ve göz gibi a'zâlara mahsûs olduğunu ve Allah Teâlâ hazretlerinin bu idrâkleri cismin bu gibi mahallerine tutturduğunu ve bu idrâklarin devamlılığının rûhun devamlılığı ile bulunduğunu ve rûh cesedden ayrıldığı vakit,
bu rûhun gitmesi sebebiyle idrâklerin dahi berâberce gittiğini düşündüler.
Ve yine âlimlerden bir sınıf bu rûhun bedenin parçalarına bağlanan latîf bir
cisim olduğunu ve su bir yüne veyâ yünden ma'mûl bir kumaşa nasıl nüfûz
ederse ve dâhil olursa, o rûhun da öylece bedenin parçalarına nüfûz ettiğini ve
dâhil olduğunu ve cisimde rûha mahsûs bir mahal olmadığını düşündü.
Ve âlimlerden Abdülmelik b. Habîb dahi dedi ki: Rûh cisim sûretinde bir latîf
sûrettir. Cismin içinde bulunduğu halde, cisim gibi onun da iki gözü ve iki kulağı
ve iki eli ve iki ayağı vardır. Bedenin her bir uzvuna ve parçasına karşılık olmak
üzere o latîf olan sûrette de bu uzuv ve parçaların benzeri mevcûddur.
İşte bu beyânlardan anlaşıldığı şekilde bahsedilen âlimler rûhun araz olmasını olmayacak bir şey gördüler; ya'ni “rûh” araz türünden olamaz dediler. Şimdi
bu beyânların sâhiplerine denildi ki:
Bundan, ya'nî rûhun araz olduğuna hükmetmekten engelleyen şey nedir?
Onlar cevâben dediler ki:
İşin aslında rûhun araz olması bizim indimizde uzak görülen bir şey değildir.
İlâhî kudret indinde bu mümkündür. Velâkin (Sav) Efendimiz’in şerefli sözünde
işittiğimiz ma'nâ bizi bu rûhu araz saymaktan engelledi. O hadîs-i şerîf de:
“Rûhlar ni’metlenir ve azab duyucu olur. Çünkü onlar bâkîdir” meâlindedir. Oysa bu iki sıfat, arazın sıfatından değildir. Çünkü rûh, araz olduğu halde
ni’metlense ve azab duyucu olsa, ma'nânın ma'nâ ile ve arazın araz ile kâim olması lâzım gelir. Çünkü ni'met ve azâb birer arazdır. Bunların bağlanması için bir
cevhere ihtiyaç vardır. Rûhun araz olduğunu kabûl edince bir araz diğer araz ile
kâim olmuş olur. Bu ise akıllı olanların çoğu indinde aklen muhâl olan bir şeydir.
Oysa şerîat muhâl olan bir şey getirmemiştir. Belki mümkün olan şeyi beyân etmiştir. Böyle olunca rûhun, arazın gayrı olması îcâb eder.
Rûhun bakası hakkındaki ikinci hadîs, ya'nî “onlar bâkîdir” sözü onun araz
olmasına aykırıdır. Aklın delîli onu bozar. Çünkü rûh araz olsa, arazların bâkî
olması mümkün olurdu. Çünkü arazlar iki zamanda bâkî kalmaz, her bir zaman-
107
Tedbirât-ı İlâhiyye
İkinci Bölüm
da yenilenir. Ve rûh da araz olursa eğer her bir zamanda yenilenmesi gerekir. Ve
bu şekilde de bu söze göre her bir canlı için zamanların adedince adetlenmiş rûhlar olması îcâb eder. Çünkü arazın maddesi, üzerinde bulunduğu zamanlardır,
ya‘nî arazı ortaya çıkaran zamandır. Oysa bunların hepsi bâtıldır.
Ve o kimse ki onun cevher olmadığını düşündü, onun bunun üzerine
delîli cevherin benzerliğidir. Şimdi eğer bir olan cevherin bir rûh olması câiz
olsaydı, her bir cevher rûh olur idi. Ve delîl, akıl mes’elesinde bunun bâtıl oluşuna getirildi. Şimdi rûhun cevher olduğunu düşünen kimse, benzerlikten dolayı aklın cevher olmasını muhâl gördü. Ve cevher olması bâtıl olduğu zaman,
cisim olması da bâtıl olur. Çünkü cisim iki ve daha fazla cevherlerden oluşan
cevherlerdir.
Ve bir sınıf düşündü ki, o kendi nefsi ile kâim, boşlukta yer tutmayan sonradan meydana gelmiş bir cevherdir. Ve o İmâm Ebû Hamid el-Gazzâlî’nin
onun hakkındaki sözlerinden biri olan bu sözdür. Ve o cismin dâhilinde değildir; ve ondan hâriç de değildir; ve ona bitişik de değildir; ve ondan ayrılmış
da değildir; ve bu boşlukta yer tutmamasından dolayıdır ki, o da bitişiklik ve
ayrı oluş için geçerli şarttır. Ve onlara onun bir şeyden veyâhut onun zıddından hâlî olmadığı beyânı ile i'tirâz edildi. Şimdi onlar dediler ki, ikisinden
ârîdir. Onlardan her birinin vücûdu olduğu zaman, onun için şart kılınan bir
şartlılık vardır. Bundan dolayı her ne zaman, şart ortadan kalkarsa ârî olma
câiz olur. Nitekim sen mâdenler hakkında âlim değildir, câhil de değildir dersin. Çünkü ilmin veyâ zıddının kâim olması için geçerli şart ancak hayâttır.
Oysa mâdenlerde hayât yoktur.
Şimdi buna araz olmasını engelleyen şey nedir? denildi.
Bundan dolayı ona cevher diyen ve araz olmasını iptâl eden kimsenin
delîli ile delîl getirdi.
Ona boşlukta yer tutan bir cevherdir denildi. Bundan dolayı ona araz diyen boşlukta yer tutan cevher ve araz hakkında sonradan olmaklığına hasretme inancıyla berâber onun cevher olmasını iptâl eden kimsenin delîli ile delîl
getirdi.
Ondan sonra onlara denildi ki: Boşlukta yer tutan bir cevher bâtıl oldu; ve
araz olması da bâtıl oldu. Oysa o mevcûttur. Ve o Allah Sübhânehû ve Teâlâ
değildir. Bundan dolayı sizin bu hasretmeniz bâtıl oldu.
Ve bir beşinci mevcût ortaya çıktı ki, o da bizim bahsettiğimiz şeydir. Ve
biz bahsedilen söze ilmimiz olmakla berâber, Hak onların birisindedir diye bu
sözlerin birini tercih etmedik. Çünkü halîfe kaçındı; ve bir şeyden kaçındığı
zaman, ben de ondan kaçınırım. Lâkin biz bunu bu kitabın dışında anlattık.
108
Tedbirât-ı İlâhiyye
İkinci Bölüm
Biz dedik ki, ne zamanki onun vücûda getirilmesinin gerekliliği üzere bu
halîfeyi vücûda getirdi, ona dedi ki: Sen aynasın ve mevcûtlar seninle bana
bakar. Ve isimler ve sıfatlar bana sende zâhir olur. Sen kendi âleminde halîfe
olarak kendi hakîkatin üzerine delîlsin. Onlar da senin verdiğin şey sebebiyle
açığa çıkar. Benim nurlarım ile onlara yardım edersin. Ve benim sırlarım ile
onları gıdâlandırırsın. Ve mülkte açığa çıkan her şeyin talep ettikleri sensin!
YANLIŞ ANLAŞILMA İHTİMÂLİNE KARŞI: Biz deriz ki, bu, zarar vermeyen ve şerîat rükûnlarından bir rüknu yıkmayan bir ihtilaftır. Çünkü her
biri kendi mezhebinde onun hakkında, muhakkak o sonradan olmadır, dedi.
Ve bu olduğu vakit, ancak murâd olan odur. Ve Allah Teâlâ hepsini muvaffak
eyleye!...
Ya‘nî rûhun cevher olmadığını düşünen kimsenin delîli de cevherin benzerliğidir. Ya'nî o kimse fiilde ve özellikte rûh cevhere benzer midir, değil midir? Bu
benzerliğe bakar da der ki: Eğer vâhid ya’nî bir olan cevherin bir rûh olması câiz
olsaydı, her bir cevher rûh olurdu.
Ve akıl mes’elesinde, ya‘ni akıl cevher midir, değil midir? diye bahis konusu
olan mes’elede getirilen delîl, aklın cevher olduğu davâsının bâtıl olduğunu orta
koydu. Rûhun cevher olduğunu düşünen kimse, cevherler arasındaki benzerliğe
bakıp o benzerliğin akılda olmadığını müşâhede ettiğinden, aklın cevher olmadığına hükmetti. Ve aklın cevher olması bâtıl olduğu zaman, cisim olması da bâtıl
olur. Çünkü cisim iki veyâ daha fazla cevherlerin birleşmesinden oluşan cevherlerdir. Ya‘nî cisimler basît cevherlerin bir araya gelmesinden oluşan birleşik cevherlerdir. Şimdi akıl, bu delile göre cevher olmayınca, akla benzer olan rûh da
böylece cevher değildir.
Ve bir sınıf da düşündü ki, rûh kendi nefsiyle kâim ve yer tutmayan, ya‘nî
fezâda bir mahal işgâl etmeyen sonradan olma bir cevherdir. Ya‘nî kadîm olmayıp sonradan hâsıl olan bir cevherdir. Ve bu söz İmâm-ı Gazzâlî hazretlerinin rûh
hakkındaki sözlerinden birisidir. Ve bu söyleme göre rûh cismin dâhilinde değildir; ve cismin hâricinde de değildir; ve ona bitişik değildir; ve ondan ayrı da değildir. Ve rûhun bu özellikleri yer tutmamasından, ya‘nî fezâda kendisine mahsûs bir mahall işgâl etmemesinden dolayıdır. Ve bu boşlukta yer tutuculuğunun
olmaması da, rûhun cisme bitişikliği ve ondan ayrı oluşu için geçerli bir şarttır.
Ya'nî mâdemki rûh fezâda kendisine mahsûs bir mahal işgâl etmemek özelliğini
taşıyan bir cevherdir; şu halde onun bağlandığı şeyin dâhilinde olmaması ve bağlantısı dolayısıyla ondan hâriç de olmaması lâzım gelir. Bundan dolayı bitişme ve
ayrı olma esasları için, boşlukta yer tutuculuğunun olmaması bu hükmü geçerli
ve sâbit kılan bir şart olur. Nitekim bir odada beş mum yakılsa, beşinin ışığı da
109
Tedbirât-ı İlâhiyye
İkinci Bölüm
odanın her noktasına yayılır. Her birinin ışığı kendisine mahsûs, bir mahal işgâl
etmez. Ve bu ışıklar ayrıca birer mahal işgâl etmek için birdiğerini engelleyici olmazlar.
Ve bu sözün sâhiplerine i'tirâz olarak denildi ki: Rûh bir şeyden ve onun zıddı olan diğer bir şeyden hâlî değildir. Ya‘nî biz rûha ilim ve cehâlet ve saâdet ve
şekâvet gibi şeyler isnâd ederiz. İlim ve saâdet birer şeylerdir. Ve cehâlet ve
şekâvet dahi onların zıddı olan şeylerdir. Bundan dolayı rûh bu ve benzeri şeylerden hâlî değildir.
Onlar cevaben dediler ki: Rûh işin aslında bu şeylerden ârîdir; ve o soyuttur.
Rûha bir şey veyâ onun zıddı isnâd edildiği zaman o isnâd edilen şeyin vücûdu
için şart kılınmış olan bir şartlılık vardır. Örneğin rûhâ saâdet isnâd edildiği zaman, onun geçerli şartı îmân ve sâlih ameldir. Ve onun zıddı olan şekâvet isnâd
edilidği zaman, onun geçerli şartı da küfür ve kötü ameldir. Şimdi bu şartların
vücûdu indinde rûha bir şey isnâd olunur. Ve her ne vakit şart ortadan kalkarsa,
onun ârî ve soyut oluşu câiz olur. Nitekim emir ve yasakların geldiği yer şehâdet
âlemi olduğundan saâdet ve şekâvetin şartları bu âlemde sâbit olur. Ondan evvel
bu şartlar, ya‘nî îmân ve küfür sâbit olmadığından rûh soyut âlemdedir. Sonuç
olarak rûha bir şey isnâd edilebilmesi için geçerli şart lâzımdır. Nitekim sen
mâdenler hakkında, âlim değildir, câhil de değildir, dersin; ve mâdenlere ilim ve
cehâlet isnâd edemezsin. Çünkü ilmin ve onun zıddı olan cehâletin kâim olması
için geçerli şart ancak hayâttır. Mâdenlerde ise hayât yoktur. Ve şart bulunmayınca şartlılık da bulunmaz; bu bir genel kâidedir.
Şimdi bu sözü söyleyen ve bu delilleri getiren kimseye: Şu halde o rûhun
araz olmasına mâni' olan şey nedir? denildi. O kimse bu soruya cevâben rûha
cevher diyen ve onun araz olmasını iptâl eden kimsenin delilini getirdi ki, yukarıda bahsedilmiş idi.
Ve rûha boşlukta yer tutan cevherdir denildi. Bu defa da rûha araz diyen ve
hem cevherin ve hem de arazın aklen ve naklen sonradan olduğuna inanmakla
berâber, o rûhun cevher olmasını iptâl eden kimsenin delîli getirildi. Ya'nî rûhun
araz olduğuna delîl getirenler cevher olduğunu iptâl ettiler. Ve cevher olduğuna
delîl getirenler de araz olduğunu iptâl ettiler.
Bu delillerin getirilmesinden sonra, her iki sınıfa hitaben denildi ki: Rûhun
boşlukta yer tutan bir cevher olması bâtıl oldu; araz olması da bâtıl oldu. Oysa o
rûh mevcûttur. Ve, o araz ve cevher olmaktan münezzeh olan Allah Sübhânehû
ve Teâlâ hazretleri değildir. Bundan dolayı kiminizin o rûhu cevhere ve kiminizin araza hasretmesi bâtıl oldu.
110
Tedbirât-ı İlâhiyye
İkinci Bölüm
Ve bu îzâha bakarak bir beşinci mevcût ortaya çıktı ki, o da bizim bu kitabın
başında bahsettiğimiz şeydir. Ve biz bahsedilen sözün hakîkatini bildiğimiz halde, en doğrusu şu sözdür, diye bu muhtelif sözlerden birisini tercih etmedik,
Çünkü bu sözleri beyân ettiğimiz sırada halîfe olan “küllî rûh” onun îzâhından
kaçındı. Çünkü bu kitabın mevzûu bu değildir. Ve birşeyden halîfe kaçındığı zaman, ben de ondan kaçınırım. Bu sebebden dolayı bu bahiste lâzım olacak îzâhları vermedim. Velâkin biz bunu bu kitabın dışında anlattık. Çünkü mevzûya uygunluk dolayısıyla izinli olmuş idim. Bu hakîr şerh edici dahi Hz. Şeyh-i Ekber
(ra)’e tâbi’ olarak burada onların rûh hakkındaki yüce mezheblerini îzâh etmekten vazgeçti.
Biz deriz ki, ne zamanki Allah Teâlâ hazretleri o “küllî rûh”u ne sûretle vücûda getirmek gerekti ise o sûretle onu vücûda getirdi. Ona dedi ki: “Sen aynasın;
ve mevcûtlar senin ile Bana bakar.” Nitekim demişlerdir. Beyt:
Bir aynadır âlem her şey Hak ile kâim
Muhammed aynasından Allah görünür dâim
“Ve isimler ve sıfatlar Bana sende zâhir olur.” Çünkü insân-ı kâmil, yukarıda
geçen şerhlerde îzâh edildiği üzere bütün ilâhî isimlerin ve sıfatların görünme
yeridir. Sen kendi âleminde, ya'nî taayyünün âleminde Hakk’ın halîfesi ve vekîli
olarak kendi vechine, ya‘nî kıblen olan hakîkatine delîlsin. Çünkü âlemin ve
Âdem’in kesîf olan taayyünleri ve onlarda zâhir olan eserler latîf olan hakîki vücûdun ve onda gizli olan sıfatların ve isimlerin delîlidir. Onlarda, ya'nî mahlûklarda, zâhir olan şeyler benden sana gelen isimlere âit verişlerden onlara verdiğin
şey sebebiyle zâhir olur. Benim nûrlarım ile onlara yardım edersin; ve Benim sırlarım ile onlara gıdâ verirsin. Ve mülk ve şehâdet âleminde açığa çıkan herbir
şeyin talep ettikleri sensin. Çünkü sen hakikî vücûd ile izâfî vücdlar arasında çok
büyük bir rûhsun. Onlar senden geçmedikçe bana ulaşamazlar. Bundan dolayı
sen bu şekilde talep edilensin.
YANLIŞ ANLAŞILMA İHTİMÂLİNE KARŞI: Biz deriz ki, âlimlerin rûh hakkındaki bu ihtilâfları, zarar vermeyen ve şerîat rükûnlarından bir rüknu yıkmayan bir ihtilâftır. Çünkü her birisi kendi anlayışında rûhun sonradan olduğunu
beyân ediyor. Ve rûh hakkında “bu sonradan olmadır” hükmü olduğu zaman,
şerîat hükümlerinin murâdı sâbit olur. Bundan dolayı bu ihtilaf ile berâber âlimler esâsta müttefiktir. Ve Allah Teâlâ hepsini rûhun hakîkatine ulaşmaya muvaffak eylesin!
111
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Cisim Şehrinde İkâmet ve Onun Bu Halîfeye Bir Mülk Olması Yönünden
Ayrıntılanması Beyânındadır.
Bilesin ki, muhakkak Allah Teâlâ yukarıda bahsettiğimiz bu halîfeyi vücûda getirdiği zaman, Hak Sübhânehû onun için bir şehir binâ etti; onun tâbi’
olanlarını ve devlet erbâbını yerleştirdi ki, “cisim hazreti” yâhut “beden” olarak isimlendirilir. Ve o boşlukta yer kaplar, diyen kimsenin sözü üzere, istikrârlı olması için halîfeye ondan bir mevzi‘; yâhut o boşlukta yer tutuculuğu
ile kâimdir, diyen kimsenin sözü üzere onda bir mahall ta'yîn eyledi. Boşlukta
yer tutmadığını ve boşlukta yer tutuculuğu ile kaim olmadığını ispât eden
kimsenin sözü üzere, bu belirtilen mevzi‘ ona mahsûs olarak onun emir ve
hitâb ve hükümlerinin etkisini geçirme mevzi’idir. Şimdi onun için cisim şehri
dört esas üzerine ikâme etti ki, o da “ustukussât” ve unsurlardır. Hak
Sübhânehû ve Teâlâ ondan halîfeye mahsûs olan bu belirlenen mevzi’yi
“kalb" olarak isimlendirdi. Ve ihtilaftan bizim bahsettiğimiz şey üzere onu
halîfenin meskeni veyahut emir mevzi‘ kıldı. Bir kısım onun mevzi'i beyindir,
dedi. Oysa bizim indimizde, delîl yönünden değil, tenbîh ve tümevarım yolundan, Peygamberimiz (aleyhi ve âlihi’s-salâtü ve’s-selâm) efendimizin
Rabb’inden haber verici olarak olan “Yerime ve göğüme sığmadım; kulumun
kalbine sığdım” sözünden dolayı, şerîate göre “kalb” olduğu çok açıktır. Ve
“Allah Teâlâ sizin sûretlerinize ve amellerinize bakmaz; belki kalblerinize bakar” buyurdu. Ve bunun beyânı budur ki, çünkü ancak ona taklîd ettiği şeyde,
şu şeyi ki işler, kendisini halîfe kılanın bakışı ebeden halîfesindedir.
Ve Allah Sübnânehû rûhları cisimler üzerine halîfe kıldı. Ve Hak
Teâlâ’nın “lâ ta’mal ebsâru ve lâkin ta’mal kulûbulletî fîs sudûr” ya’nî “gözler
a’mâ olmaz. Lâkin sînelerdeki kalpler a’mâ olur” (Hac, 22/46) sözü bizim düşündüğümüz şeyi te’yîd eden şeydendir. Ve işâret bitkisel kalb için değildir.
Çünkü hayvanlar bunda bize ortaktır. Lâkin emânet bırakılma sırrı ondadır.
Ve o halîfedir. Ve bitkisel kalb onun köşküdür. Ve (Sav) Efendimiz “Muhakkak cesedde bir parça vardır. Sâlih olduğu zaman, cesedin diğer parçaları da
sâlih olur ve bozuk olduğu zaman, cesedin diğer parçaları da bozuk olur. Haberin olsun ki o kalbdir” buyurdu. Şimdi bitkisel kalbin kendisine hitâb yönelmiş olan bu mutlak sırra mekân olması yönünden başka bir ifâdesi yoktur.
Ve soru sorulduğu zaman îcâbet edicidir. Ve cisim ve bitkisel kalb fânî olduğu
zaman, bâkîdir. Şimdi biz bunun gibi deriz ki, imâm sâlih olduğu zaman, tâbi’
olanlar sâlih olur; ve bozuk olduğu zaman, bozuk olur. Bununla âdet geçerli
oldu ve ilâhî hikmet bağlandı.
112
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
Bu üçüncü bölüm halîfenin cisim şehrinde ikâmeti ve bu cisim şehrinin
halîfeye bir mülk olması yönünden onun ayrıntılanması beyânındadır.
Allah Teâlâ yukarıda bahsedilen bu halîfeyi vücûda getirdiği zaman, o halîfe
için bir şehir binâ etti. Onun tâbi’lerini ve devlet erkânını bu şehirde iskân eyledi
ki, o şehre “cisim hazreti” veyâhut “beden” denilir.
Hz. Şeyh-i Ekber (ra) halîfenin cisim şehrinde ikâmetini ikinci bölümde bahsedilen muhtelif sözlere dayanarak beyâna başlayıp buyururlar ki: O halîfe, ya‘nî
“rûh,” boşlukta yer tutar ve bir mahal işgâl eder, diyen kimsenin sözü üzere,
onun istikrârı için “halîfe”ye cisimden bir mevzi’ ta‘yîn etti. Yâhut o halîfe, ya‘nî
rûh, nefsiyle kâim olan boşlukta yer tutucudur, diyen kimsenin sözü üzere, o cisimde onun kâim olması için bir mahal ta‘yin etti.
Boşlukta yer tutucu olmadığını, ya'nî fezâda bir mahal işgâl etmediğini ve
boşlukta yer tutuculuk ile, ya‘nî bir mahal işgâl eden şeyle kâim olmadığını ispât
eden kimsenin sözü üzere, cisimde bu halîfeye tahsîs edilmiş olan belirtilen mevzi‘, o halîfenin emrinin ve hitâbının ve hükümlerinin etkisini geçirme mevzi'dir.
Ya‘nî rûh, bu belirlenen mevzi‘den cisim şehri üzerinde tasarruf eder.
Şimdi Hak Teâlâ hazretleri bu cisim ve beden şehrini dört esas üzerine ikâme
etti ki, bunlar da “ustukussât” ve “unsurlar”dır. “Ustukussât,” “ustukuss”un çoğuludur ve Yûnânca sözdür. Bir kaç ma'nâsı vardır: “Gökyüzü cisimleri” ve “her
şeyin aslı ve maddesi;” ve “sıcaklık, soğukluk, rutûbet ve kuruluğun tamamından ibâret olan tabîat” ma‘nâlarınadır. Burada “tabîat”ın bahsedilen dört rüknü
murâd olunur. Ve “unsurlar” da burada cismi oluşturan dört rükûndan ibârettir
ki, onlar da cisimlerin katı ve sıvı ve gaz halleri ve bir de vücûdun normal ısısıdır. Ya'nî Cenâb-ı Hak beşerin cismini tabîatın sıcaklık, soğukluk ve rutûbet ve
kuruluk rükûnlarıyla, cisimlerin katı, sıvı ve gaz halleriyle vücûdun normal ısısı
rükûnları üzerine ikâme ve binâ etmiştir.
Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri cisimde halîfeye tahsîs ettiği bu belirtilen
mevzi‘ye “kalb” ismini verdi. Ve bu kitabın ikinci bölümünde bahsedilen ihtilâfa
göre, o kalbi ya halîfenin meskeni veyâhut emir mevzi'i kıldı. Halîfenin cisimdeki
mevzi‘i husûsunda da ihtilâf vardır. Bir sınıf onun mevzi‘i beyindir, dedi. Çünkü
gelen fikirlerin beyinden çıkışına kapıldılar. Gerçi “beyin fizyolojisi” uzmanları
düşünce kaynağının beyin hücreleri olduğunu beyân etmekte iseler de, “hâtıralar” ilk olarak kalbe ulaşır. Ve kalb o “hâtıra”yı beyne verir. Ve beyin o hâtıra ile
meşgûl olur. Bu bir ma‘nâdır ki, maddî tetkîklerle anlaşılamaz. Nitekim mecâzî
aşka tutulanlar aşk ateşini göğüslerindeki kalblerinde hissettiklerini vücûdlarında bizzât yaşayarak ve vicdânen bilirler. Bu ma‘nânın maddî delîlini getirmek
mümkün değildir. Bu ma‘nânın delîli yine ma'nâdır. O ma‘nâ da zevk ya’nî
bizzât yaşanması ve vicdandır. Beyt:
113
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
Tercüme: “Birisi, âşıklık nedir? diye sordu. Benim gibi ol ki bilesin, diye cevap verdim.”
Onun için Hz. Şeyh (ra) buyururlar ki: “Bizim indimizde delîl yönünden değil, tenbîh ve istikrâ’ ya’nî tümevarım yolundan, (Sav) Efendimiz’in Rabb’inden
haber verici olarak buyurdukları “Ben yerime ve göğüme sığmadım; kulumun
kalbine sığdım” kudsî hadîsine bakarak halîfenin meskeninin veyâ emir mevzi‘inin şerîata göre “kalb” olduğu çok açıktır. Çünkü Hak halk ettiği şeyin
hakîkatini haber verince onu kabûl etmek zarûrîdir. “Elâ ya’lemu men halaka, ve
huvel latîful habîr” ya’nî “Halk eden bilmez mi? Ve O Latîf’tir, Habîr’dir”
(Mülk, 67/14). Onun tersini düşünmek vehmî düşüncelerdir, hakîkat değildir. Ve
aynı şekilde (Sav) Efendimiz “Allah Teâlâ sizin sûretlerinize ve amellerinize
bakmaz; belki kalblerinize bakar” buyurdu. İşte bu iki hadîste olan tenbîh ve
istikrâ’ ya’nî tümevarım yoluna bakarak halîfenin meskeni veyâ emir mevzi‘i
kalbdir.
“İstikrâ’” muhtelif ma'nâlara gelir. Bir ma‘nâsı “bir cinsin fertlerinin ekserisinde görülen husûsları, bahsedilen cinsin geneline isnâd ve isbât etmek”; ve diğer bir ma‘nâsı “avı tutmak ve tuzak kurmak;” ve bir ma'nâsı da “çok araştırma
yapmak”tır. Ve diğer ma'nâları da vardır. Burada kastedilen ilk ve sonuncu
ma‘nâlardır. Ya‘nî bir çok araştırma netîcesinde kendi nefsinde zevkan ya’nî
bizzât hakîkatini yaşayarak ve vicdânen bulduğu ma‘nâyı diğer insanlara da genelleştirmek ve daha sonra halîfenin meskeninin veyâ mevzi‘inin “kalb” olduğuna hüküm vermektir. Bundan dolayı bu hüküm, akılsal ve bilimsel delîl yönünden değil, belki hadîs-i şerîflerin tenbîhine ve bu tenbîh üzerine olan bir çok derin
tetkîklere dayanmış olur. Ve bunun beyânı budur ki:
Allah Teâlâ’nın taklîd ettiği ve yüklediği şeyde, her ne işler ve yaparsa, kendisini halîfe kılan Hakk’ın bakışı ebeden halîfesindedir. Çünkü Hak Teâlâ halîfeye hayat ve ilim ve sem’ ve basar ilh... gibi ma‘nevî sıfatlarını taklîd etmiş ve yüklemiştir. Ve ilâhî fiiller ve kemâlât bu halîfenin vücûdu ile açığa çıkar. Ve Hak
halîfe aynasında kendi isimlerini ve sıfatlarını müşâhede eder. Bundan dolayı
onun bakışı kendi cemâlini müşâhede için dâimâ halîfesindedir. Ve şeffaf olan bir
camda kemâliyle sûretler gözükemeyeceğinden, tam bir ayna olması için o cama
kesîf bir sır lâzımdır. Latîf rûh sırsız cam mesâbesindedir. Bundan dolayı Allah
Sübhânehû rûhları, kesîf cisimler üzerine halîfe kıldı. Ve bu kesîf cisimler vâsıtasıyla ilâhî fiillerin sûretleri kemâliyle açığa çıkar. Beyt:
Tercüme: “Ey Sâib, latîf olan meleklerden kesîf cisim sâhibi olan insanın mertebesini arama! Çünkü arkasında kesîf bir sır olmayan bir ayna ne sûret gösterebilir?”
114
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
Ve Hak Teâlâ’nın ““lâ ta’mal ebsâru ve lâkin ta’mal kulûbulletî fîs sudûr”
ya’nî “Gözler a’mâ değil, lâkin sînelerde olan kalbler a’mâdır” (Hac, 22/46) sözü, bizim düşündüğümüz şekilde halîfenin meskeninin veyâ mevzi'inin “kalb”
olduğunu te'yîd eden şerîata âit delîllerdendir. Ve ilâhî ve nebevî sözdeki işâret,
bitkisel kalb ile ya'nî yemek ve içmek ile gelişme bulan et parçası için değildir.
Çünkü bu et parçası hayvânlarda da vardır. Ve bunda onlar da bizim ile müşterektir. Lâkin ilâhî sır o bitkisel kalbe emânet bırakılmıştır ki, o sır da “halîfe”dir.
Ve bitkisel kalb halîfenin köşküdür.
Bilinsin ki, bitkisel kalbe emânet bırakılan sır, hem insan ve hem de
hayvânlarda mevcûttur. Ve ilâhî vahiy ve ilhâm bu sırra ulaşır. İnsana ulaşan vahiy ve ilhâm açık olduğu için ispâta gerek yoktur. Ve hayvana ulaştığının delîli
“Ve evhâ rabbuke ilen nahli” ya’nî “Ve Rabb’in arıya vahyetti” (Nahl, 16/68)
ve benzeri Kur’ân âyetleridir. Velâkin insan, hayvânâtın kemâle ermiş bir sûreti
olduğu için bu sır onda kâmildir. Ve en güzel sûret üzere mahlûk olduğu için,
ilâhî isimlerin ve sıfatların eserleri ve hükümleri onda kemâl üzere açığa çıkar.
Hayvânî sûretler ahsen-i takvîm ya’nî en güzel sûret üzere olmadığından onlarda
ilâhî isimlerden ve sıfatlardan ba'zılan zâhir ve ba'zıları bâtındır. Ve zâhir olanları
da kâmil değildir. Meselâ hayvânlar kendi işlerine bakanları ve ikâmetgâhlarını
bilirler ve kendi kendilerine bulurlar. Fakat onların bu ilmi insanların ilminin
mertebesinde değildir. Ve aynı şekilde ba'zılarında sezgi gâlip ve ba'zılarında pek
noksandır. Fakat bu sezgi insandaki sezgi derecesine yetişemez. İşte küllî ya’nî
bütünsel rûhun ve halîfenin, gerek insanın ve gerek hayvanâtın bitkisel kalblerindeki tasarruf eserlerini buna kıyâs et!
Efendimiz (sav) “Muhakkak cesedde bir et parçası vardır; iyi olduğu zaman
cesedin diğer parçaları da iyi olur; ve bozulduğu zaman cesedin diğer parçaları
da bozulur. Haberin olsun ki o et parçası kalbdir” buyururlar. Şimdi bitkisel
kalb olan et parçasının ancak bir faydası vardır. O da kendisine ilâhî hitâb yönelmiş olan olan bu mutlak sırra, ya'nî bir kayıt ile kayıtlanmış olmayan “halîfe”ye mekân olmasıdır. Nitekim güneş kendi âleminde mutlaklık üzere nûrlarını
yayar; ve onun ışığı her tarafa eşit seviyede ulaşır. Fakat onu pencerelerin şekilleri ve ölçüsü kayıtlar. Ve bu kayıtlama güneşe âit değil, belki pencerelerin hallerine bağlanır.
Şimdi o mutlak sır soru sorulduğu vakit cevap verir; ve cisim ve bitkisel kalb
olan et parçası ölüm ile çürüyüp bozulduğu vakit bâkîdir. Nitekim kendisine ışık
ulaşan bir hânenin pencereleri bozulup yıkıldığı vakit güneş yine bâkî ve nûrlarını yaymaya devâm eder. Çünkü rûh mutlak vücûdun mertebelerinden bir mertebe olup kesîf bir sûret sâhibi değildir. Bozulma ve fenâ kesîf sûrete bulaşan bir
hâldir. Ve hattâ kesîf sûretler bozulmakla onu oluşturan parçalar için dahi fenâ
115
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
yoktur; belki bir sûretten diğer sûrete dönüşürler. Örneğin insanın cisminin sûretini oluşturan bir çok basît unsur zerreleri vardır. Bu sûret bozulunca o zerreler
dağılıp başka cisimlerin sûretini oluşturur. Kimi mâdene ve kimi bitkiye ve kimi
hayvana ve kimi insana gider. Ve bu zerreler fenâ bulmayıp böylece devr-i dâim
ile toplanıp dağılma içinde bulunur. Ve bu bozulan cisme bağlanan mutlak sır da,
eğer sâhibi olan cisim tarafından mâsivâ kayıtları ile kayıtlanmış ise kayıtlı olarak; ve eğer sâhibi olan cisim tarafından mâsivâdan yüz çevirmek ile mutlak olan
Hakk’a yönelmeyle kendi mutlaklığı üzere bırakılmış ise, mutlak olarak kendi
âleminde bulunur. “Allahüm mahşurnâ fî zümret’il mutlakîn” ya’nî “Allah’ım
bizi mutlakîn ya’nî kayıtlardan kurtulmuşlar zümresinden olanlarla haşret”
Şimdi eğer bitkisel kalbe bağlanan o sır, küfür ve bozuk niyetler ile bozulmuş
olursa, insanî cesedden çıkan fiiller dahi bozuk olur. Ve îmân ve sâlih inançlar ile
ma'mûr olursa insânî cisimden çıkan fiiller daha iyi olur. İşte biz bunun gibi ve
buna kıyâsen deriz ki: Zâhirî hükümette imâm sâlih olursa onun tâbi’leri de sâlih
olur; ve bozuk olursa onlar da bozuk olur. Çünkü “ennâsu alâ sülûki mülûkihim” ya’nî “insanlar melîklerin yolu üzeredir” denilmiştir. Âlem suretinde
ilâhî âdet böyle cereyân eder. Ve ilâhî hikmet de âlem sûretine böyle bağlanmıştır.
Bir sır vardır. Onun bozuk olması ve sâlih olması tâbi’ olanların sâlih olmasına ve bozuk olmasına bağlıdır. Ve sebebi budur ki, muhakkak Allah
Teâlâ bir kavme bir halîfe yönetici kıldığında, ona onların sırlarını veyâ akıllarını verir. Böyle olunca bu, tâbi’ olanlarının tamâmı olur. Şimdi imâm, ne vakit
onların sırları hakkında hıyânet ederse, bu onlarda gözükür. Ve eğer bunda
Allah Teâlâ’dan sakınırsa, bu onların üzerinde gözükür. Ve onun tâbi’ olanlarının sırları ona verildiğinde ba'zen rezele-i nâkısa olur. Ve “Sizin üzerinize,
olduğunuz gibi idâre olunur”; ve bir rivâyette “Olduğunuz mekân mislinde
sizin üzerinize idâre olunur” hadîs-i şerîfi buna işarettir. Ve eğer onların üzerinde imâmın sâlih oluşu gâlip olursa, sâlih olur. Ve bunun eserleri ilâhî
adâletli üst irâde ile, tâbi’ olanlarda ve devlet erbâbında gözükür ki, insan onu,
mevcûd olmadıktan sonra kendi nefsinde bulur. Ve onun üzerine nereden
ulaştığını ve kendisine nasıl hâsıl olduğunu bilmez. İşte bu (aleyhi’s-salâtü
ve’s-selâm ve âlîhî) Efendimiz’in “Sâlih olduğu zaman, cesedin diğer parçaları
sâlih olur” sözünün sırrıdır.
Tâbi’ olanlar içinde imâm, cesed içinde kalb gibidir. Nitekim Hz. Sezâî buyurur. Beyit:
Tâbi’lerdir bütün a‘zâ Sezâî
Vücûd ikliminin şâhı gönüldür
116
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
Kalb sâlih veyâ bozuk olduğu zaman, eserleri a'zâdan çıkan fiillerde gözüktüğü gibi, imâm da sâlih veyâ bozuk olursa, eserleri hükümetin idâresinde ve
tâbi’ olanlar üzerinde gözükür. Bunda zekâsı ve kavrayışı iyi olanların vâkıf olması gereken bir sır vardır. O da budur ki: İmâmın bozuk oluşu ve sâlih oluşu
tâbi’ olanların sâlih oluşuna ve bozuk oluşuna bağlıdır. Ya‘nî tâbi’ olanlar sâlih
olursa, imâmda da sâlih olma eseri görünür; ve bozuk olursa, imâmdan da bozukluk eserleri çıkar. Onun için hadîs-i şerifte “Amilleriniz ve vâlîleriniz sizin
amellerinizdir” buyrulmuştur. Ve bu hakîkate vâkıf olan Avrupa hukukçularından biri de “Her millet lâyık olduğu hükümete nâil olur” demiş ve hadîs-i şerîfin
ma’nâsını tasdîk etmiştir. Ve imâmın sâlih oluşunun ve bozuk oluşunun tâbi’
olanlarının sâlih oluşuna ve bozuk oluşuna bağlı oluşunun sebebi budur ki: Muhakkak Allah Teâlâ bir kavim üzerine bir halîfe atadığında, o halîfeye o kavmin
sırlarını ve akıllarını verir. Bundan dolayı bu halîfe tâbi’ olanlarının tamâmı olur.
Bilinsin ki, ilâhî isimlerden ba'zıları küllî ve ba'zıları cüz’îdir. Her bir küllî
isim kendisine münâsib olan cüz’î isimleri ihâta etmiştir. Bundan dolayı sâbit
ayn’lar âleminde, ya‘nî ilâhî ilmî sûretler mertebesinde, bu isimlerin ilmî sûretleri
birdîğerinden ayrıldığı gibi bu ayrım şehâdet âleminde, ya'nî dünyâda onların
görünme yerleri arasında da olmuştur. İşte bu hakîkate dayalı olarak, her birerleri birer ilâhî küllî ismin görünme yeri olan büyük nebîler ve kerem sâhibi resûl
hazretlerinin küllî rûhları kendilerine tâbi' olan ümmetlerin rûhlarını ihâta etmiştir. Ümmetlerinin gayr-i mec’ul ya’nî yapılmamış isti‘dâdları, risâlet ilminden ne
miktârı talep etmiş ise, bu kendisine tâbi’ olunan kerem sâhibi resûle de risâlet
ilminden o miktâr verilmiştir. Çünkü eğer onların isti'dâdından fazla verilse tâkât
getirilemez teklîf olur. Oysa Hak Teâlâ hazretleri “Lâ yukellifullâhu nefsen illâ
vus’ahâ” ya’nî “Allah hiçbir nefsi kapasitesini aşanla mükellef kılmaz” (Bakara, 2/286) buyurur. Ve isti'dâdlarından noksan verilse, hakları verilmemiş olur.
Oysa Hak Teâlâ hazretleri “a’tâ külle şey’in halkahu” ya’nî “herşeye halk edilişini vermiştir” (Tâhâ, 20/ 50) buyurur.
Şimdi onların ma'nevî vârisleri olan evliyâullâh ile sûrî vârisleri olan hükümet erbâbı dahi böyledir. Bundan dolayı bir kavme atanan imâm, bu husûsta görünme yeri olduğu küllî isim dolayısıyla, kendi tâbi’ olanlarının görünme yeri
oldukları isimleri ihâta eder. Amma tâbi’ olanlarından ma'nevî verâsete nâil olanları, her yönle ihâta edici değildir, yalnız zâhirî kudret i‘tibârı ile ihâta edicidir.
Nitekim Zekeriyyâ ve Îsâ (aleyhime’s- selâm) ve benzeri üzerlerine zâhirî olarak
üstün gelişleri gerçekleşmiştir. Ve Mûsâ (as) gibi ba‘zı kerem sâhibi resûller onların zâhirî kuvvetleriyle senelerce uğraşmışlardır. Bundan dolayı nebîlere (aleyhimü’s-selâm), risâlet ilminden ümmetlerinin gayr-i mec‘ûl ya’nî yapılmamış isti’dâdlarının talep ettiği şey verildiği gibi, bir kavim üzerine atanmış olan imâma
dahi hükümet idâresi ilminden kendi tâbi’ olanlarının yapılmamış isti‘dâdlarının
117
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
talep ettiği şey verilmiştir. Bundan dolayı tâbi’ olanlarının sırlarını ve akıllarını
taşımaktadır. Ve tâbilerden açığa çıkan fiiller de gerek bozuk oluştan ve gerek
sâlih oluştan ilâhî ilimde sâbit olan sâbit ayn’larının gerektirdiği şeylerdir. İşte
imâmın, tâbi’lerinin tamâmı olmasının sırrı budur.
İLGİSİ DOLAYISIYLA: Bilinsin ki, imâm bir kavmin idârî ve siyâsî işlerini
yürütmeye me’mûr olan hükümet reîsinden ibârettir. Bu hükümet reîsliği ister
kavmin kendisini seçmesi ile olsun, ister verâset yoluyla kendisine geçmiş olsun
farketmez. İmâmın hulefâ-i râşidîn (rıdvânullâhi aleyhim ecma‘în) hazretleri
zamânında olduğu gibi, kavmin tamâmının seçip biât etmesiyle olması verâset
usûlünden daha iyidir. Hükümet şekilleri idâre hukûku kitaplarında ayrıntılı olarak îzâh edilmiş olduğu üzere üç tür üzeredir: Birisi “mutlak olan hükûmet," diğeri “meşrût olan hükûmet” ve üçüncüsü “cumhûrî olan hükümet”tir. Mutlak
olan hükümet ile meşrût olan hükümette hükümet reîsi verâset yoluyla belirlenir.
Cumhûrî olan hükümette ise hükümet reîsi kavmin genelinin seçmesi ve bîatı ile
olur.
Mutlak olan hükûmette hükümet reîsi idârî ve siyâsî işleri kendi arzûsu çerçevesinde yürütür; ve kendisini bir kayıt ile kayıtlanmış görmez. Eğer bu idârenin mutlaklığında sâlihlik bulunursa, tâbi’lerinin isti'dâdından dolayıdır. Çünkü
tâbi’lerin isti'dâdı sâlihliğe meyilli iken idâre bozukluğa meyletse, tâbi’lerin bu
idâreye tahammülü kalmaz; onu bulunduğu makâmdan indirirler. Ve eğer
idârenin mutlaklığında bozukluk bulunursa, yine tâbi’lerinin isti‘dâdından dolayıdır. Çünkü tâbi’lerin isti'dâdı bozukluğa meyilli iken idâre sâlihliğe meyletse,
tâbi’lerin bu idâreye de tahammülü kalmaz; aynı şekilde onu da indirirler ve
kendilerine bozuk bir hükümet reîsi bulurlar.
Meşrût olan hükûmette verâset yoluyla ta‘yîn olunan hükümet reîsi, millet
tarafından seçilen üyeler ile idâre edilen bir meclisin hüküm ve karârı çerçevesinde reîslik icrâ eder. Kavmin isti'dâdının sâlihliğe veyâ bozukluğa meyletmeleri
hükümetin bu şeklinde daha bârizdir. Çünkü isti'dâdlarında sâlihlik veyâ bozukluık gâlip olan kavim, meclis üyelerini de kendi ahlâklarına uygun kimselerden
seçer. Ve kendi üzerine, sâlihlik veyâ bozukluk türünden olan şeyi kendisi hükmeder.
Cumhûrî olan hükûmette hükümet reîsi, aynı şekilde millet tarafından seçilen üyeler ile idâre edilen bir meclisin seçilmesiyle ta'yîn olunur. Ve hükümetin
bu şeklinde de yukarıda bahsedilen hâlin hakîkati cereyân eder. Sonuç olarak
hükümetler her hangi şekilde olursa olsun, idâre işinde kavmin isti‘dâdları etkilidir. Ve cenâb-ı Şeyh (ra) hazretlerinin beyân buyurdukları hakîkatlerin hükümet
şekillerinin her bir türü hakkında tatbîk edilmesi mümkündür.
118
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
Şimdi imâm tâbi’lerinin sırları hakkında hıyânet ederse, bu hıyânetin eseri
onların üzerinde fiilen gözükür. Ve aynı şekilde bu sırlarında Allah Teâlâ’ya karşı
sakınır ve Hak’tan korkup doğru yola giderse, bunun eseri o tâbi’lerin üzerinde
fiilen gözükür. Ve onların sırları sâbit ayn’larının gerekleri olan hallerdir. Ve
imâmın tâbi’lerinin sırları o imâma verildiğinde ba‘zen rezele-i nâkısa, ya'nî kötü
ahlâk ve insânî kemâlâta aykırı olan noksanlıklar olur. Çünkü onların isti'dâdları
budur.
Ve imâm, hükümet ilminden tâbi’lerinin isti'dâdlarının kendisine verdiği şeye sâhiptir; ondan ne fazla ve ne de noksandır. İşte a‘ref-i enbiyâ (sav) Efendimizin ‘‘Sizin üzerinize, olduğunuz gibi idâre olunur”; ve bir rivâyette “Olduğunuz mekân mislinde sizin üzerinize idâre olunur” hadîs-i şerîfi bu hakîkate
işârettir. Ya‘nî siz ne isti‘dâd üzere bulunursanız, üzerinize seçilen imâm da sizi o
isti'dâdınız çerçevesinde idâre eder. Veyâhut üzerinize seçilen imâmın idâre işindeki ma‘nevî mekânı, sizin ma'nevî mekânınızın mislidir, demek olur. Ve eğer
onların üzerinde imâmın sâlih oluşu gâlip olursa, tâbi’ler de sâlih olur. Çünkü
tâbi’lerin isti'dâdları sâlihliği gerektirdiğinden imâm da sâlih olur. Ve imâm sâlih
olunca tâbi’lerinden nefsin sürüklemesiyle ârızî fesâda meyledenler de bu fesâdı
icrâ edemez olur. Bu şekilde bu sâlihliğin eserleri ilâhî adâletli üst irâde ile
tâbi’lerde ve devlet erbâbında gözükür. Ve tâbi’ fertlerde bu sâlihlik öyle bir halde ortaya çıkar ki, insan, ya‘nî tâbi’ fertlerden herhangi bir fert, beşeriyeti dolayısıyla fesâda meyilli olup kendisinde sâlihlik görmez iken, daha sonra kendi nefsinde bir sâlihlik bulmaya başlar. Ve bu sâlihliğin nefsi üzerine nereden ulaştığını
ve kendisinde ne şekilde oluştuğunu bilmez; ve fesâda olan meyli kesilir. İşte bu
hâl (Asv) Efendimizin “Kalb sâlih olduğu zaman, cesedin diğer parçaları da
sâlih olur" sözünün sırrıdır.
119
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
Kitabın yazarı der ki; Daha sonra Allah Sübhânehû ve Teâlâ bu şehir içinde mekânın en yükseğinde onun için yüksek ve seyirli acâip bir gezintilik
binâ etti ki, ona “beyin” ismini verdi. Onda onun için pencereler ve kapılar
açtı ki, onlardan mülküne bakar. Ve onlar kulaklar ve gözler ve burun ve ağızdır. Daha sonra onun için bir hazîne binâ edip “hayâl hazînesi” ismini verdi.
Ve onun vergilerinin karar bulma mahalli ve hissin verdiği şeyin çıkış mevzi’i
kıldı. Ve onda görülen ve işitilen ve koklanan ve tadılan ve giyilen şeyler ve
onlara bağlı olan şeylerin gelirlerine bir mahzen yaptı. Uyuyanın uyurken
gördüğü şeyler ve rü’yâlar bu hazîneden ortaya çıkar. Vergilerde nasıl ki helâl
ve harâm varsa, uyurken görülen şeylerde de böylece sâdık rü’yâlar ve
ma’nâsız rü’yâlar vardır. Bu gezintiliğin ortasında “fikir hazînesi”ni binâ eyledi ki, ona hayâlden hâsıl olan şeyler çıkar. Şimdi onlardan doğru olanını kabûl
eder ve bozuk olanını reddeder. Ve beyinden bu mevzi'i vezîrin ya’nî yardımcının meskeni kıldı ki, o “akıl”dır. Ve kitabın içinde ona mahsûs bir bölüm
vardır. Burada bahsini söyledik. Daha sonra onun için “nefs”i vücûda getirdi.
Ve o değiştirme ve temizleme mahalli ve emir ve yasağın karargâhıdır. Ve o
mübârek olan gecedir ki, Hakîm’in emrinin her biri onda ayrılır. Ve onun hazzı ulvî âlemden “Kürsî”dir. Nitekim “rûh”un mahalli bu âlemden “Arş”tır; ve
nefis “kerîme”dir; bu halîfenin kerîmesidir ve onun hurresidir ya’nî hür kadınıdır. Ve İmâm Ebû Hâmid: “Muhakkak rûh nefsi nikâh etti. İkisinin arasında
cisim doğdu” sözünde buna işâret etti. Şimdi Lübâbü’l-Hikme kitabının başlarında buna işâreten: “Rabb’imiz; ve ulvî babalarımızın ve süflî analarımızın
Râbb’i” dedi. Lâkin tasavvuf ehli, kendisinde hazz olan varlıklardan bir varlığa dönük her bir fiil üzerine “nefsî,” ya'nî “nefsin emrindendir” terimini koydular. Bu fiilin övülmüş veyâ yerilmiş olması farketmez. Ve kendisinde hazz
olmayan her bir şey ancak Allah Teâlâ’ya hâstır. O da rûhtur. Ve muhakkak
insan için üç nefis, vardır ki, “bitkisel nefs”tir; ve onun sebebiyle madenlerle
müşterektir. Ve “hayvânî nefs”tir; ve onun sebebiyle hayvanlarla müşterektir.
Ve “konuşan nefs”tir; ve onun sebebiyle bu iki mevcûttan ayrılır. Ve onun
üzerine insâniyyet ismi geçerli olur. Ve onun sebebiyle melekûtta ayrılır. Ve o
bizim bahsettiğimiz “kerîme olan nefs”tir. O da halîfenin altındadır.
Kitabın yazarı (ra) buyurur ki: Allah Teâlâ hazretleri bu cisim şehri içindeki
mekânların en yükseğinde o halîfeye mahsûs olarak yüksek ve seyre sâhip ve
acâip bir gezinti mahalli binâ edip bu mahalle "beyin” ismini verdi. Bu gezintilikte o halîfe için bir takım pencereler ve kapılar açtı ki, onlardan mülküne bakar. Ve
bu pencereler ve kapılar da iki göz ve iki kulak ve burun ve ağızdır. Daha sonra
onun için bir hazîne binâ edip ona “hayâl hazînesi” dedi. Ve bu hazîneyi cisim
şehrinden halîfeye âit olarak toplanan vergilerin ve haraçların karar bulma ve
toplanma mahalli ve beş duyunun verdiği şeylerin çıkmalarına mahsûs bir mahal
edindi. Ve bu hazînede, görülen ve işitilen ve koklanan ve tadılan ve giyilen şey-
120
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
ler ile bunlara bağlı olan duyuların toplanmasına mahsûs olmak üzere bir mahzen yaptı. Uyuyan kimsenin gördüğü sûretler ve rü’yâlar bu hazîneden ortaya
çıkar.
Zâhiri hükûmetin topladığı vergilerde, nasıl ki helâl ve harâm varsa, bu mahzene toplanmış olan vergilerde de böylece helâl ve harâm bulunduğundan uyuyan kimsenin gördüğü sûretlerde ve rü’yâlarda da “sâdık rü’yâ;” ve “ma’nâsız,”
ya'nî ta‘bîre gerek olmayan bir takım perîşân rü’yâlar vardır. Hak Teâlâ hazretleri
bu gezintiliğin ortasında da “fikir hazînesi”ni binâ eyledi ki, bu hazîneye hayâlden hâsıl olan şeyler çıkar. Ve bu hazîne kendisine çıkıp gelen hayâlden hâsıl
olan şeylerden doğru olanlarını kabûl eder; ve bozuk olanlarını da reddedip girmesine müsâade etmez. Ve beyinde olan bu mevzi‘i Hak Teâlâ “vezîr ya’nî yardımcı”nın meskeni edindi. Ve o “vezîr ya’nî yardımcı” da “akıl”dır. Ve bu kitâbın
içinde vezîr olan akla mahsûs özel bir bölüm vardır. Burada ilgisi dolayısıyla
bahsedildi.
***
“Hayâl hazînesi” ve “duyular” ve “fikir hazînesi” ve sâire hakkında burada
biraz îzâhlar verilmesine lüzûm görüldüğünden Gülşen-i Râz kitabının sâhibi
Mahmûd Şebüsterî hazretlerinin Mir’ât-ı Hakâyık ismindeki risâlesinden alınarak özet bilgiler verilecek:
Bilinsin ki, “nefis”te dört itibâr vardır ki, onlar da “tabîî nefs” ve “bitkisel
nefs” ve “hayvânî nefs” ve “konuşan nefs” yâhut “insânî nefs”dir.
“Tabîî nefs” cismin parçalarına dağılmasına engel olup onları bir arada tutan
bir kuvvettir.
“Bitkisel nefs” cismi üçlü ölçüye, ya‘nî uzunluğa ve genişliğe ve derinliğe
doğru büyüten bir kuvvettir.
“Hayvânî nefs” cisme kendi tercîhi ile hareket veren bir kuvvettir.
Her bir nefse hizmet eden bir takım kuvvetler vardır. Ve tabîî nefs ile bitkisel
nefs kendilerinin hizmetçileri olan bütün kuvvetler ile berâber hayvânî nefsin
hizmetine mahkûmdurlar. Hayvânî nefsin de ayrıca kendisine mahsûs on iki
hizmetçisi vardır ki, bu kuvvetlerin her birisi kendisine âit olan hizmetler ile
meşgûldür. O on iki hizmetçinin beşi zâhir beş duyu ve beşi bâtın beş duyu ve
ikisi de şehevî kuvvet ve gazabî kuvvettir.
Zâhir beş duyu: Görme, işitme, tadma, koklama ve dokunmadır.
Bâtın beş duyu: Müşterek his, hayâl, vehim, fikir ve hâfızadır.
“Konuşan” veyâ “insânî nefs,” bu kuvvetlerin kemâli veyâ i'tidâlidir.
121
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
Ve tabîî ve bitkisel ve hayvânî nefs bütün hizmetçileriyle berâber insânî nefsin hizmetine mahkûmdur. Bahsedilen on iki kuvvette hayvânî nefs ile insânî
nefs müşterektir. Örneğin görme kuvveti hayvanda da ve insanda da vardır. Fakat hayvan gördüğü şekilleri ve renkleri ayrıntısıyla fark edemez, insan fark eder.
Örneğin insan bir küre, bir prizma ve bir piramit şekillerini görse bunları ayırt
edip vasıflarını bilir. Hayvan yalnız bir cisim görür. Ve aynı şekilde insan yeşil ve
kırmızı, mavî ve sarı ve diğer renkleri görse vasıflarını bilir ve birdîğerinden ayırt
eder. Ve hayvan bunları görürse de idrâk edemez. Bundan dolayı bu kuvvet
insânî nefsde kâmil ve hayvânî nefsde noksandır. Diğer kuvvetler de buna kıyâs
olunsun. Zâhir beş duyudan her birerlerinin hizmetleri bilindiğinden îzâhına gerek görülmedi.
Bâtın beş duyudan birincisi “müşterek hiss”tir. Müşterek hiss zâhir duyuların
sonu ve bâtın duyuların başıdır, ve zâhir ve bâtın kuvvetlerin müşterek bağlantı
yeridir. Vazîfesi gözlerin gördüğü sûretleri ve kulakların işittiği sesleri birleştirip
bâtına yol verir, ya'nî bâtın duyuların kapıcısıdır.
İkincisi “hayâl”dir. Vazîfesi zâhir duyular ile bilinen şeylerin sûretlerini ve
misâllerini zabtetmektir. Örneğin gözler bir şahıs veyâ bir şehri görür. Ve müşterek his onların sûretini hayâle ulaştırır. Ve bu sûret ve misâller orada muhâfaza
edilir. O adam veyâ şehir gözden kaybolsa insan onu tekrâr göz ile görmeye
muhtaç olmaksızın hayâl hazînesinde onu dilediği zaman müşâhede eder.
Üçüncüsü “vehim veren kuvvet”tir. Bunun vâzîfesi diğer kuvvetleri dalâlette
bırakmaktır ve onların üzerine musallat olmaktadır. Varı yok ve yoku var gösterir. Cüz’î duyularla idrâk edilenlerden cüz’î ma’nâları da idrâk eder. Örneğin
Zeyd’in sadâkatini ve Amr’ın düşmanlığını idrâk eder. Bu idrâkte ba'zen isâbet
eder, ba‘zen de hatâ eder. Gördüğü ve görmediği şeyleri insan nefsine gösterir.
Dördüncüsü “fikrî kuvvet”tir. Eğer akla tâbi’ olursa ona “zâkire-i mütefekkire”; ve eğer vehme tâbi’ olursa ona “mütehayyile” derler. Bunun vazîfesi zâhir ve
bâtın duyulardan “hâfıza kuvveti”ne ulaşan şeyleri müşâhede etmektir. Ve onların sûretlerinde ve ma’nâlarında sentez ve analiz ile tasarruf eylemektir. Örneğin
sûretten sûreti ayrıntılandırır. Ba'zen sûreti sûret ile ve ma’nâyı ma‘nâ ile birleştirir. Bu kuvvete “kuvvet-i mutasarrife ya’nî tasarruf edici kuvvet” dahi derler.
Beşincisi “hâfıza kuvveti”dir. Vazîfesi zâhir ve bâtın duyulardan gelen her
ma‘nâyı muhâfaza eder, zâyi’ etmez. Özetle hâfıza kuvveti levhe benzer. “Kuvvei zâkire-i mütefekkire ya’nî akla tâbi’ olan fikir” onun okuyucusudur; ve “kuvve-i
hayâliyye ya’nî vehme tâbi’ olan fikir” onun yazıcısıdır; ve “vehim veren kuvvet”
âfâktaki ya’nî dıştaki şeytanın benzeri olup bu işi karıştırır. Ve “müşterek hiss”
her taraftan akıp gelen nehirleri ve ırmakları birleştiren denize benzer.
122
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
Hayvânî ve insânî nefsde ortak olan on iki kuvvetten “şehevî kuvvet” hayvan
veyâ insanı menfaat kazanmaya ve lezzet hâsıl etmeye meylettiren kuvvettir.
Ve “gazabî kuvvet” bu kuvvetin zıddı olarak hayvanı zararları def’ etmeye
ve acının giderilmesine meylettiren kuvvettir.
Bu iki kuvvete zâhir ve bâtın duyuların hepsi veyâ ba‘zıları yardımcı olurlar.
Bu iki kuvvetin aşırı çokluğu ve azlığı hayvânî sıfat; ve i‘tidâli ya’nî normâl hâli
insânî sıfattır. Örneğin gazabî kuvvetin aşırı fazlalığı sonunu düşünmeden korkusuzca hareket etmektir ve aşırı azlığı ürkekliktir. İkisi de zemmedilmiştir. İkisinin ortası ve i‘tidâli yiğitliktir. Ve aynı şekilde şehevî kuvvetin aşırı fazlalığı hırs
ve açgözlülüktür; ve azlığı donukluk ve soğukluktur. Her ikisi de zemmedilmiştir. İkisin arası iffettir ki, insânî nefse mahsûstur.
***
Daha sonra Hak Teâlâ hazretleri “halîfe” için nefsi vücûda getirdi ki, o onun
“konuşan nefsi”dir ve “insânî nefsi”dir. Ve o nefis değiştirme ve temizleme mahalli ve emir ve yasağın karargâhıdır. Eğer bu konuşan nefs olmasa hayvânî nefs
ile kalır ve hitâbı anlamak mümkün olmaz idi. Şimdi insânî nefs hayvânî nefs ile
ortak olan kuvvetlere sâhip olduğundan ve yukarıda îzâh edildiği üzere hayvânî
nefsde bu kuvvetlerin zemmedilmiş olan aşırı çokluğu ve azlığı bulunduğundan,
insânî nefs bu aşırı çokluğun ve azlığın değiştirme ve temizleme mahallidir. Ve
onların bu sıfatları bozulup yerlerine mu‘tedili ya’nî normâli gelir. Ve hayvânî
kötü ahlâktan temizlenir. Bu da o nefsin emir ve yasak karargâhı olduğundan
kaynaklanır. Çünkü kötülenmiş ve övülmüş şeyler emir ve yasaklar ile bilinmiştir. Bundan dolayı yasaktan kaçınmayanların ve emre uymayanların nefisleri
hayvânî mertebeden insânî mertebeye gelemez. Onlar sûrette insan, sîrette hayvandırlar.
Hz. Şeyh-i Ekber (ra) nefsi “mübârek gece”ye benzetip: O mübârek gecedir
ki, Hakîm’in emrinin her biri onda ayrılır. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri Duhân
sûresinde “Fihâ yufreku küllü emrin hakîm” ya’nî “Hikmetli işlerin hepsi onda (o mübârek gecede) ayırt edilir” (Duhân, 44/4) buyurur. Çünkü nefis
zulmânî tabîî kesîflik içindedir. Ve Hakîm olan Hak Teâlâ hazretlerinin emir ve
yasağı bu zulmânî nefsde ayırt edilmiştir. Ve nefsin hazzı ulvî âlemden, ya'nî ulvî
mertebelerden, “Kürsî’dir. Ve Kürsî tabîat sahasıdır. Çünkü bütün şehâdetsel
âlemlerin işlenmiş olduğu mahal tabîat tezgâhıdır. Nitekim âyet-i kerîmede Hak
Teâlâ “vesia kursiyyuhus semâvâti vel ard” ya’nî “O’nun kürsîsi gökleri ve yeri
kaplamıştır” (Bakara, 2/255) buyurur. Ve göklerin ve yerin var edildiği tabîat
fezâsının sonsuz kapasitesi vardır. İşte âlemin numûnesi olan insânî nefs dahi bu
tabîat tezgâhında dokunmuş ve var edilmiştir. Ve nitekim rûhun mahalli bu ulvî
âlemden, ya'nî ulvî mertebelerden, “Arş'"tır. Ve Arş’a dâir olan ayrıntılar, halîfe
123
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
olan “küllî rûhun” hakkında olan mevzû' terimlerin yukarıda beyânı sırasında bir
nebze îzâh edildi.
Ve nefis “kerîme”dir, ya‘nî kız evlâddır; ve halîfenin kerîmesidir. Burada
nikâhlı eşi kastedilir. Ve onun câriyesi değil, hurresi ya’nî hür kadınıdır. Ve
İmâm Ebû Hâmid Gazzâlî hazretleri: “Muhakkak rûh nefsi nikâh etti; ikisinin
arasında cisim doğdu” sözünde, nefsin halîfenin kerîmesi, ya'nî nikâhlı eşi ve
hurresi ya’nî hür kadını olduğuna işâret etti. Ve Lübâbü’l-Hikme ismindeki kitabının başlarında rûhlara ve nefislere işâret olarak: “Rabb’imiz; ve ulvî babalarımızın ve süflî analarımızın Rabb’i” dedi. Çünkü “ulvî babalarımız” ta'bîri “rûh”a;
ve “süflî analarımız” ta'bîri de “nefs”e dönüktür. Ve fiillerin hepsi, şehâdet âleminde rûh ile nefsin bir arada olmasından çıkar. Ve nefsin hareket ettiricisi rûhdur. Rûh olmasa nefis donuk bir halde bulunur. Fakat tasavvuf ehli kendisinde
haz olan varlıklardan bir varlığa dönük her bir fiil üzerine “nefsî”dir, ya'nî “nefse
mensûp”tur; ve “nefsin emrinden”dir, ya'nî “nefsin şânından”dır terimini koydular. Örneğin yeme hazzı varlık âlemine dönük bir fiil olduğundan nefse âit bir
şeydir. Fakat nefsi yemeğe sevkeden şey hayattır. Hayat olmasa, yeme hazzı da
olmaz. Böyle olmakla berâber bu hazza tasavvuf ehli “ruhî”dir demediler de
“nefsî”dir dediler. Çünkü varlık âleminin gereğidir. Ve varlıksal diğer hazlar da
buna kıyaslanabilir. Bu varlığa dönük olan fiil ister şerîat hükümleri gereği nikâh
gibi övülmüş olsun, ister zinâ gibi zemmedilmiş olsun farketmez. İkisinin de
kaynağı insânî nefstir. Çünkü yukarıda îzâh edildiği üzere, birisi şehevî kuvvetin
i'tidâli ya’nî normal hâli olan “iffet,” ve diğeri aşırısı olan “hırs ve aç gözlülük”tür. Ve kendisinde nefsin hazzı olmayan her bir şey ve her bir fiil ancak Allah
Teâlâ hazretlerine mahsûstur. O da rûhdur. Örneğin nefsin emre uymaktan ve
yasaklardan sakınmakta hazzı yoktur. Nefis şehevî ve gazabî kuvvetini mutlaka
kullanmak ister; onun hazzı bundadır. Ve namaz ve oruç gibi ibâdetten nefret
eder. Çünkü onun bunlarda hazzı yoktur. Ve emre uymak ve yasaktan sakınmak
rûhun emriyle hâsıl olur. Ve insanın üç nefsi vardır ki, “bitkisel nefs" ve “hayvânî
nefs” ve “konuşan nefs”dir. Nitekim yukarıda îzâh edildi. Hz. Şeyh-i Ekber (ra)
tabîî nefs bitkisel nefsde mevcût olduğundan ikisini bir sayıp tabîî nefsten bahsetmedi.
Şimdi insan bitkisel nefsi sebebiyle mâdenlerle ve hayvânî nefsi sebebiyle
hayvanlarla müşterektir. Ve konuşan nefsi sebebiyle bu iki mevcûddan, ya‘nî
mâdenlerden ve hayvânlardan ayrılır. Ve bu nefis sebebiyle ona “insâniyyet” ismini vermek doğru olur. Ve onun sebebiyle melekûtta, ya‘nî semâvât ve arzın
melekûtunda ayrılır. Ve o nefis bizim bahsettiğimiz “kerîme nefs”dir ki, o da
halîfenin idâresi altındadır ve onun haremi içindedir.
124
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
Kitabın yazarı der ki: Daha sonra Allah Sübhânehû insan üzerine ni'metinin tamâmından ve nüshanın tamamlanmasından dolayı, bu memlekette yerine getirmesi için kuvvetli, kendisine itâat edilen, adamları çok ve tâbi’leri sayıca kuvvetli olarak bir emîr vücûda getirdi. Ve bunlar halîfeye karşıdır ki, ona
hevâ” ismini verdi. Ve bir yardımcı vücûda getirip ona da “şehvet” ismini verdi. Şimdi o bir gün ordusu ve tâbi’leri içine çıkarak bostanlarının ba'zısında
gezintiye çıktı. Ve halîfenin hurresi ya’nî câriye olmayan hür eşi olan nefis
onun üzerine doğdu ve birdîğerini gördü. Ve onlardan her biri kendi sâhibine
baktı. “Hevâ” ona âşık oldu. Bundan dolayı onunla bir araya gelme sebepleri
hakkında hîle yaptı. Böyle olunca dâimâ ona geldi. Ve onun gönlünü almak
istedi ve ona hazretini yaydı. Ve indinde olan şeyin en güzelini ona hediye etti. Ve emellere yönelik elçiler ve asılsız şeylerin elçileri onların arasında gidip
geldi. Sonuçta ona meyletti. Ve ona boyun eğdi. Ve cebretmeyi ve ihsânı ona
temlîk eyledi. Oysa halîfe bundan gâfildir. Ve onun yardımcısı olan akıl buna
vâkıftır. Ve o, belki halîfe buna vâkıf olmaz ve nefis üzerinde olduğu şeyden
geri döner diye bu husûsu idâre eder. Şimdi nefis kuvvetli ve kendisine itâat
edilen iki emîrin arasında olur. Ve onu o da, çağırır, bu da çağırır. Ve hepsi Allah Teâlâ’nın izniyledir. “Kul küllün min indillâhi” ya’nî “De ki: hepsi Allah’ın indindendir” (Nisâ, 4/78) ve “Küllen numiddu hâulâi ve hâulâi min atâi
rabbike” ya’nî “Bunları herkese veririz ve bunlar Rabb’inin verişlerindendir”
(İsrâ, 17/20). “Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ” ya’nî “sonra ona (nefse)
fücûrunu ve takvâsını ilhâm ettik” (Şems, 91/8) onun sözünün eseri hakkında
“ve nefsin ve mâ sevvâhâ” ya’nî “ve nefse ve onu tesviye edene (andolsun)”
(Şems, 91/7). Ve işte bunun için biz onu değiştirme ve temizleme mahalli yaptık. Şimdi eğer hevâya uyarsa değiştirme gerçekleşir; ve onun için “kötülük ile
emmâre ya’nî emredici” ismi hâsıl olur. Ve eğer akla uyarsa temizleme gerçekleşir. Ve onun için şerîat hükümlerince “mutmainne” ismi geçerli olur. Ve bu
emrin gerçekleşmesi latîf olan hikmet sebebiyledir ve acâib bir sırdır. O da
budur ki: Muhakkak Allah Sübhânehû ve Teâlâ bu halîfeyi kemâl cinsinden
bizim vasfettiğimiz şey üzere vücûda getirdi. Hak Sübhânehû bununla berâber
ona kendisinin “fakîr” olduğunu ve onun için güç ve kuvvetin ancak Rab
Teâlâ olan onun Efendi’si ile olduğunu bildirmeyi istedi. Şimdi bunun için
ona muhâlif olarak vücûda getirdi ki, ona taklîd ettiği şeyde ona karşı çekişir.
Ne zaman gördü ki, rûh çağırır ve nefis ona uymaz. Oysa ona “o senin mülkündür” denilmiş idi. Yardımcısına dedi ki: “Onun bana uymasına engel olan
sebep nedir?” Böyle olunca akıl ona dedi: "Ey kerîm olan Efendi, senin karşında bir emîr mevcûddur ki, kuvvetli, kendisine itâat edilen, erişilmesi güç, erişilmeye değerdir. Ona “hevâ” denir. Verdikleri hemen verilen ve görünendir.”
Ona yardımcısını gönderdi. Ona hazretini yaydı. Ve ona istediğini en kısa ve
yakın zamanda çabuk olarak verdi. Bundan dolayı o onun da'vetine uydu ve
ona boyun eğdi ve onun kahrı altında oldu. Ve ordularının ve tâbi’lerinin köy-
125
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
leri ona tâbi' oldu. Ve memleket erbâbından senin için, ancak senin hakîkatlerin ile tahakkuk etmiş olan ve sana tahsîs edilmiş olan devlet erbâbın kaldı. Ve
işte o onu tahrîb etmek ve seni mülkünden çıkartmak için köşkünün önüne
kadar geldi. Ve senin tahtını kuşattı. Helâk olmadan evvel çabuk çâresine
bak!”
Kitabın yazarı der ki: Şimdi rûh, Allâhü Kadîm Sübhânehû’ya şikâyete
döndü. Böyle olunca nefsinde ihtiyaç ve acz ve zillet ile onun ubûdiyyeti ya’nî
kulluğu onun için sâbit oldu. Ve ayırım tahakkuk etti. Ve değerini bildi. Ve
istenen de bu idi. Şimdi insan eğer hayır ve ni‘metlenme üzerine yaşasa, sıkıntıya düşünceye kadar, ömrü boyunca onun hakkında olan şeyin değerini bilmez. Bundan dolayı onu zarar dokunduğu zaman ni’metlenme ve hayırlar cinsinden kendi hakkında olan şeyin değerini bilir. Böyle olunca bunun indinde
de Mün‘im’in değerini bilir.
Kitabın yazarı der ki; Ne zamanki rûh Rabb’ine şikâyet ile mürâcaat etti,
Hak Sübhânehû nefsin ve onun arasında vâsıta oldu da ona buyurdu ki: “Yâ
eyyetühen nefsül mutmainneh; İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh; Fedhulî
fî ibâdî; Vedhulî cennetî” ya’nî “Ey mutmain olan nefs; Rabbi’ne dön, râzı
olarak ve râzı olunmuş olarak; o zaman kullarımın arasına gir; ve cennetime
gir” (Fecr, 89/27-28-29-30). Ne zamanki ona sesleniş geldi, vâsıtalar kalktı. Meyletti ve geldi ve iştiyaklı oldu.Bundan dolayı icâbet etti.Ve ilâhî inâyete döndü.
Kitabın yazarı (ra) buyurur ki: Allah Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri ilâhî
halîfe kılmaklığıyla vasıflandırdığı insan üzerine, bu cisim memleketinde lâzım
olan her şeyi yerine getirmesi için, ni’metini tamamladı. Ve büyük âlemin nüshası
olan bu küçük âlemi tamamladı. Ve ni’metini tamamlayıcı olarak ve bu nüshayı
tamamlayarak cisim şehrinde bir emîr vücûda getirdi ki, o emîr kuvvetlidir, kendisine itâat olunur. Ve hizmetkârları çoktur; ve sayıca kuvvetlidir. Ve bu sayıca
fazla olan tâbi’ler ve hizmetkârlar halîfeye karşı ve muhâliftir. Ve o emîre “hevâ”
denilir. Ve Hak Teâlâ hazretleri o hevâ emîrine uygun olarak bir de yardımcı vücûda getirip ona “şehvet” ismini verdi. Şimdi hevâ emîri bir gün ordusu ve hizmetkârları içine çıkıp bostanlarının ve bahçelerinin ba'zısında gezintiye çıktı. Ve
halîfenin nikâhlı eşi nefis, hevâ denilen emîre doğdu ve gözüktü; ve birbirini
gördü; ve birdîğerine baktılar. Hevâ denilen emîr ona âşık oldu. Bu âşıklık üzerine hevâ nefis ile bir araya gelme sebepleri hakkında çâreye ve hîleye başvurdu.
Bundan dolayı hevâ dâimâ onun yanına gelmeye başladı. Ve nefsin gönlünü almak istedi de onun önüne hazretini, ya'nî dünyevî lezzetleri yaydı. Beğendiklerini al! dedi. Nitekim hadîs-i şerifte “Dünyâ hazretlerin hoş ve tatlısıdır, dâimâ
onlardan hediye eder” buyrulur ki, dünyâ bir takım hâzır ve hemen gerçekleşen
lezzetleri içinde barındırır, demek olur. Ve hevâ kendisinde bulunan şeylerin en
126
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
güzelini ona hediye etti ki, bunların esâsı ”Zuyyine lin nâsi hubbuş şehevâti
minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel
haylil musevvemeti vel en’âmi vel harsi, zâlike metâul hayâtid dünyâ” ya’nî
“İnsanlara, "kadınlara, oğullara, kantar kantar biriktirilmiş altın ve gümüşe,
salma atlara, hayvanlara ve ekinlere olan muhabbetlerinin" şehvetleri süslü
gösterildi. Bunlar, dünya hayâtının menfaatleridir” (Âl-i İmrân, 3/14) âyet-i
kerîmesinde beyân buyrulan yedi şeydir. Onların en başında kadın vardır. İkinci
olarak evlâd; daha sonra altın; ondan sonra gümüş; sonra atlar; ve sonra deve ve
koyun ve keçi ve inek gibi hayvânlar; yedincisi ekinlerdir. Bunların dışında olan
eşyâ bunların fer’lerindendir. İşte bu yedi şey dünyâ menfaatinin esaslarıdır. Ve
bunlardan ekinler ve hayvanlar ve atlar, altın ve gümüş elde etmek içindir. Ve
altın ve gümüşün elde edilmesi de kadına olan muhabbetten dolayıdır ki, ondan
hem hoşlanılır ve hem de evlâd ve yeni nesil doğar. Ve bunların hepsi hevânın ve
onun yardımcısı olan şehvetin tasarrufu altındadır. Ve hevânın nefse en güzel
hediyesi erkek için güzel kadın ve kadın için de yakışıklı erkektir. Çünkü dünyevî lezzetlerin en büyüğü cinsel ilişkidir. Onun üstünde olarak nefsin meyledeceği diğer bir lezzet yoktur.
Şimdi şehvetin aşırı fazlalığından cisim şehri harâb olacağı gibi, her hangi bir
beşerî topluluğu oluşturan kişilerin büyük çoğunluğunun şehvette aşırıya kaçmaları yüzünden o topluluk harâb olur.
Şimdi hevâ nefse âşık olunca onların arasında emellere yönelik elçiler, ya’nî
istekleri ve emelleri tebliğ eden elçiler ve asılsız şeylerin elçileri, ya‘nî histeki lezzetli şeylerin elçileri gidip geldi. Örneğin hevâ nefse: Kumar oyna hem eğlenir ve
hem de para kazanırsın ve zengin olursun. Ve zengin olunca falan kadına nâil
olursun diye telkînler uygular. Ve aynı şekilde şimdi bahar mevsimidir. Cami‘ye
ve dergâha kapanacağına biraz gezinti yerlerini dolaş! Hem havâ alır ve hem de
güzelleri seyredersin, diye hisse âit türlü lezzetler tebliğ eyler. Sonuçta nefis kendisine sunulan bu hazları ve lezzetleri görüp hevâya meyletti. Ve ona boyun eğip,
artık hevâ tarafından gerçekleşen her türlü aktarımları kabûl ederek icrâya başladı.
Ve hevâ emîri kendisine meyleden nefse cebretmeyi ve ihsânı temlîk eyledi
ya’nî arttırdı. Çünkü herhangi bir kuvvetli emîr, isteklerini ya cebren veyâ ihsân
yoluyla yerine getirir. Bundan dolayı kuvvetli bir emîr olan hevâ da isteklerini
yerine getirmek için nefis üzerinde cebrîliğini ve ihsânı arttırdı. Oysa halîfe, hevâ
ile nikâhlı eşi olan nefis arasındaki bu halden gâfildir. Fakat onun yardımcısı olan
akıl buna vâkıftır. Ve o akıl, belki halîfe buna vâkıf olmaz ve nefis de bu yaptığı
şeyden geri döner, diye bu husûsu gizler. Böyle olunca nefis kuvvetli ve kendisine itâat edilen iki emîrin arasında kalır.
127
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
Ve nefsi bir taraftan halîfe ve bir taraftan hevâ çağırır. Ve nikâhlı eşi olan nefsi, rûhun hevâya kaptırması ve nefsin böyle ikisinin arasında kalması hep Allah
Teâlâ hazretlerinin izniyledir. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri “kul küllün min indillâhi” (Nisâ, 4/78) ya‘nî “Ey Resûlüm, her şey Allah Teâlâ indindendir, de!”
“Küllen numiddu hâulâi ve hâulâi min atâi rabbike” (İsrâ, 17/20) ya‘nî
“Hepsini bunlara biz imdâd ederiz. Ve bunlar senin Rabb’inin verişleri cinsindendir” buyurur. Ve aynı şekilde Hak Teâlâ buyurur: “Fe elhemehâ fucûrehâ
ve takvâhâ” (Şems, 91/8) ya‘nî “Hak Teâlâ nefse fücûru ve takvâyı ilhâm etti.”
Ve onun bu sözünün eseri hakkında da “ve nefsin ve mâ sevvâhâ” (Şems, 91/7)
âyet-i kerîmesinde nefis üzerine ilâhî yemîn olmuştur. Ya'nî “Nefis ve ona a‘zâ
ve duyulardan tesviye ettiği şey hakkı için” demek olur.
Bilinsin ki, her bir nefis kendi sâbit ayn’ının gölgesi ve sâbit ayn’ı da bir ilâhî
ismin gölgesidir. Bundan dolayı nefis gölgenin gölgesi olur. Şimdi sâbit ayn hangi ilâhî ismin gölgesi ise, o ismin hazînesinde gizli olan hükümler ve eserler bu
varlık âleminde kendisinin gölgesi olan nefiste açığa çıkar. Çünkü gölge gölgenin
sâhibine tâbi‘dir. Örneğin yuvarlak bir şeyin gölgesi yuvarlak; ve uzun bir şeyin
gölgesi de uzun olur. Bu tabîî bir haldir. Böyle olunca her bir nefse fücûr ve
takvâdan ilhâm olunan şey, kendi hakîkati olan sâbit ayn’ından ve ona da görünme yeri olduğu ismin hazînesinden gelir. Ve isimler ise isimlendirilenin
“ayn”ı olduğundan bunların hepsi Hak Teâlâ tarafından gelir. Ba'zen bir nefsin
hakîkati saâdet görünme yeri iken bu varlık âleminde çevresinin kendisine verdiği bir hal sebebiyle geçici olarak fücûra meyleder. Fakat görünme yeri olduğu
ismin hükümleri ve eserleri üstün gelmekle ve kendisine takvâyı ilhâm etmekle
fücûrdan takvâya döner. Ve aynı şekilde bunun aksi olarak bir nefsin hakîkati
şekâvet görünme yeri iken, bu varlık âleminde çevresinin zaman zaman olan
te’sîrlerine uyarak kendisinden takvâ açığa çıkar. Fakat sonrasında görünme yeri
olduğu ismin hükümlerinin ve eserlerinin üstün gelmesi ve kendisine fücûru
ilhâm etmesiyle takvâdan fücûra meyleder. Ve fücûrun en küçüğü küçük günahlar; ve ortası büyük günahlar; ve en büyüğü küfürdür. Ve takvânın en küçüğü
farzları yerine getirmek; ve ortası farzlarla berâber nafi’leleri yerine getirmek; ve
en büyüğü izâfî vücûdu hakîkî vücûdda fânî kılmaktır. Ve işte bunun biz nefsi
fücûr ile değiştirme ve takvâ ile temizleme mahalli yaptık.
Şimdi eğer nefis hevâya uyarsa fücûr ile değiştirme gerçekleşir. Ve bu halde
de o nefse “kötülük ile emmâre ya’nî emredici” ismi verilir. Ve eğer akla uyarsa
takvâ ile temizlenme gerçekleşir. Ve ona şerîat hükümlerince “mutmainne” ismini vermek geçerli olur. Ve nefsin böyle kuvvetli ve kendisine itâat edilen iki
emîrin arasında olması, Hak Teâlâ hazretlerinin latîf olan hikmeti sebebiyledir.
Ve acâib bir sırdır. O sır da budur ki, muhakkak Allah Teâlâ hazretleri bu halîfeyi
zâhiren ve bâtınen kemâl cinsinden bizim vasfettiğimiz şey üzere vücûda getirdi.
128
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
Nitekim âyet-i kerîmede “ve esbega aleyküm niamehu zâhireten ve bâtıneten”
ya’nî “Ve sizin üzerinize zâhiren ve bâtınen ni’metlerini tamamladı” (Lokmân,
31/20) buyurur. Ya'nî Hak Teâlâ hazretleri halîfeyi hayat, ilim, sem‘, basar ilh...
gibi ma'nevî sıfatlarını taşımaya müsâit olarak halk eyledi ki, bunlar bâtın
ni’metlerdir. Ve aynı şekilde duyular ve a‘zâ ve bunların eklerini ve gereçlerini
kabûle müsâit olarak vücûda getirdi ki, bunlar da zâhir ni’metlerdir. Ve bunların
hepsi kemâl cinsinden olan şeylerdir.
Şimdi böyle ilâhî ma‘nevî sıfatları taşıyıp kendisinin aslından gayrılık elbisesi
ile açığa çıkan bu halîfe, kendi nefsinde kuvvet ve kudret göreceği ve bu görüş ile
aslından perdeleneceği için Hak Teâlâ hazretleri o halîfeye işin aslında kendi nefsinin fakîr ve aslına muhtaç olduğunu ve kendisinde bulunan güç ve kuvvetin
ancak yüce terbiyecisi bulunan kendisinin seyyidi ve efendisi ile mevcûd olduğunu bildirmeyi istedi. İşte bu maksad ile onun tasarruf edici olduğu cisim şehri
içinde kendisine karşı ve muhâlif olarak vücûda getirdi ki, ona yüklemiş olduğu
tasarruf kudretinde ona muhâlefet eder.
Ne zamanki halîfe olan rûh gördü ki, nefsi çağırır ve nefis onun da'vetine
uymaz. Oysa rûha, o nefis senin mülkündür, denilmiş idi. Rûh nefsin kendi mülkü olmasıyla berâber da'vetine uymadığına hayret edip yardımcısına dedi ki: Bu
nefis benim mülküm olduğu ve kendisini da'vet ettiğim halde niçin uymuyor? Bu
uymasını engelleyen sebeb nedir? O soruya cevâben akıl rûha dedi:
“Ey kerîm olan efendi!”
Çünkü rûh halîfe olup kendisini halîfe kılanın aynıdır. Bundan dolayı kerem
sıfatını da taşıyıcıdır. Akıl bu sebeple ona “kerîm” diye hitâb etti. Ve vücûd mülkünün tasarruf edicisi olduğundan “efendi” diye hitâb etti.
“Senin karşında bir emîr vardır ki, kuvvetlidir ve kendisine itâat edilendir; ve
erişilmesi güçtür; ve nâil olduğu şeyler pek büyüktür. Ve o emîre “hevâ” denir.
Verişlerini ve ihsânını duyulara gösterir ve hemen verir. Senin verişlerin gibi duyulardan gizli ve âhiret âlemi için sonraya bırakılmış değildir. Ve o emîr, nefse
yardımcısı olan şehveti gönderdi. Ve onun önüne bu hemen olan algılanabilir
lezzetlerin türlüsünü yaydı. Ve nefsin bu lezzetler ve hazzlar içinden beğendikleri şeyleri pek az ve pek yakın bir zaman içinde acele ona verdi. Nefis de böyle
isteklerini çabuk veren hevâ emirinin da'vetine uydu; ve ona teslîm oldu ve onun
kahrı altına girdi. Ve cisim şehri içindeki orduların ve tâbi’lerin köyleri ve kasabaları ona tâbi' oldu. Ve memleket erbâbından senin için ancak senin hakîkatlerin
ile tahakkuk etmiş ve sana tahsîs edilmiş olan devlet erbâbın, ya‘nî kemâlî sıfatlar
kaldı. Ve işte o hevâ emîri senin köşkün olan kalbin önüne kadar geldi. Onu
tahrîb edecek ve seni mülkünden çıkaracaktır. Ve senin tahtını kuşattı. Helâk olmadan önce çabuk onu def’etmenin çâresine bak!”
129
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
Kitabın yazarı cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) buyururlar ki: Gayrılık elbisesiyle
sonradan olmuş olan rûh, yardımcısı olan akıldan bunları dinledikten sonra kendisinin kadîm aslı olan Allah Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerine şikâyete döndü.
İşte bu şikâyeti sebebi ile, rûhun nefsinde ayrı ve bağımsız olmayıp aslına ihtiyâcı
ve aczi ve zilleti ve aslı indinde ubûdiyyeti ya’nî kulluğu tahakkuk etti. Ve
Hakk’ın samed oluşu ve rûhun muhtaç oluşu; ve Hakk’ın kudreti ve rûhun aczi;
ve Hakk’ın izzeti ve rûhun zilleti; ve Hakk’ın efendiliği ve rûhun kulluğu
birdîğerinden ayrıldı ve tahakkuk etti. Ve netîcede rûh kendi değerini ve derecesini bildi. Ve ilâhî istek de ancak bu idi. Bunun delîli his âleminde de açıkça gözükmektedir. Çünkü insan bütün ömründe türlü râhat ve ni‘met içinde yaşasa,
aslâ Mün‘im’e ya’nî ni’metleri verene şükretmek hâtırına gelmez. Çünkü bu nimetlerin değerini bilmez. Ancak bunların zıddı olan elem ve azâba düştüğü zaman râhat ve ni‘metin değerini ve kıymetini bilir. Nitekim “Cefâyı çekmeyen âşık
safânın değerini bilmez” demişlerdir. Ömrü boyunca hiç hastalık çekmemiş olan
kimse sıhhatin değerini bilmez. Hastalık gelince sıhhatin geri gelmesine hasret
çeker. Çünkü eşyâ zıddıyla belli olur. Bundan dolayı insan ni’metlere dalmış iken
kendisine zorluklar gelince Mün‘im’in değerini bilip ona şükreder.
Kitabın yazarı (ra) buyurur ki: Rûh Rabb’ine şikâyet ile mürâcaat ettiği zaman, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri rûh ile nefis arasında vâsıta oldu. Ve
koca ile karısının arasını bulmaya teşebbüs edenlerin vazîfesini üzerine aldı da
nefse şöyle hitâb etti: “Ey mutmainne nefs, râzı olduğun ve râzı olunmuş olduğun halde Rabb’ine dön de benim kullarıma ve cennetime dâhil ol!” (Fecr,
89/28-29). Cenâb-ı Şeyh (ra) bu âyet-i kerîmeyi aşağıda gelecek ibârelerinde tefsîr
buyururlar.
Ne zamanki nefse bu ilâhî sesleniş geldi, rûha meyletmesine engel olan vâsıtalar kalktı, o tarafa meyletti. Ve koşa koşa rûh tarafına geldi. Ve onda iştiyâk
hâsıl oldu. Bundan dolayı Rabb’inin da'vetine uydu etti. Ve ilâhî inâyete döndü.
130
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
Soru: “Niçin o nefse “mutmainne” denildi; ve Hak Teâlâ “râzıyye ya’nî râzı
olarak ve marzıyye ya’nî râzı olunmuş olarak” buyurdu; oysa o şimdiki halde
“kötülük ile emmâre ya’nî emredicidir?” denilir ise, biz deriz ki: Onun îmânının tahakkuk etmiş olmasından dolayı ona “mutmainne” dedi. Hevâ seslenici
olmadı, ancak Mûcid’i sebebiyle seslenici oldu. Şimdi nefis Hak Teâlâ’nın
“kul küllün min indillâhi” (Nisâ, 4/78) ya‘nî “Ey Resûlüm, her şey Allah Teâlâ
indindendir, de!” “Küllen numiddu hâulâi ve hâulâi min atâi rabbike” (İsrâ,
17/20) ya‘nî “Hepsini bunlara biz imdâd ederiz. Ve bunlar senin Rabb’inin verişleri cinsindendir” sözünün ma'nâsını bilişi yönünden öncelik ile tahakkukundan dolayı sesleniş için “mutmain” oldu. Sebep ve illet ise daha önceleri
beyân olundu. Ve Hak Teâlâ’nın “râzıyye ya’nî râzı olarak, marzıyye ya’nî râzı
olunmuş olarak” sözü seslenmeyi murâd eder. Îmânının ve tevhîdinin tahakkukundan dolayı indimizde “marzıyye ya’nî râzı olunmuş”tur demektir.
“Fedhulî fî ibâdî; Vedhulî cennetî” “Benim kullarım içine gir; Cennetime
gir!”(Fecr, 89/29-30) ya'nî seçkin kılınmış kullar ki, ilâhî hazret ehlidir; halîfenin ni’metlerinden ibâret olan kerîh görülen şeyleri murâd eder. Çünkü şehvetler kâfirin cennetidir; ve o hakîkatte ateştir. Onların zâhiri cennet ve bâtını
cehennemdir. Ve Resûlullah (s. aleyhi ve âlihî ve sellem) Efendimiz “Cennet
mekrûhlar ile örtülmüş; ve ateş de şehvetler ile örtülmüştür” buyuruşuyla buna dikkât çekti. Ve Allah (azze ve celle) hazretleri Deccâl’in çıkışı indinde bunu gösterir. Ve Nebî (sav) Efendimiz bu konuda buyurdular ki: “Muhakkak
onun ateşten ve sudan iki vâdîsi vardır. Kim ateşe kastederse su bulur; ve kim
suya kastederse ateş bulur.” Şimdi eğer denirse ki, nefis aklın da’vetine böylece uyar; ve onu senin zikrettiğin gibi Hak’tan işitir; şimdi niçin hevânın
da’vetine uyup yüz çevirdi? Cevâben deriz ki, bu iki yöndendir: Onların birini
sözlerin başında söyledik. Şöyleki muhakkak Hak Teâlâ bahsettiğimiz şeyden
dolayı rûhun değerini bildirmeyi diledi ve ona hevânın seslenişini işittirdi. Ve
Hak Sübhânehû istediği şeyi gerçekleştirmek için aklın da’vetine karşı onu
sağır kıldı. Ve diğer yön budur ki, muhakkak nefis rûhun ba'zısıdır. Nitekim
Havvâ Âdem’in bir parçasıdır. Ve rûhun seslenişi aslen onun kendi nefsinden
oldu. Ve hevânın seslenişi ise ona yabancıdır. Şimdi asıl olan hâsıl ve yabancı
olan hâsıl değildir. Bundan dolayı bilmediği şeyi öğrenmeye iştiyâk duydu.
Olan şeyi bilmek için uydu. Nitekim Havvâ ağacın meyvesini yemede İblîs’e
uydu. Ve insânî mülkde hevâ ve akıl arasındaki hâdiseler ve savaşların ve fitnelerin olması buradandır. Ve ba'zen birinin gâlip gelişi olur ve onu elde eder.
Bundan dolayı ona üstünlük kurar ve onu esîr eder ve genellikle katleder. Her
bir şahıs hakkında, 'arz-ı ekbere kadar ilâhî hikmet böyle sürer. Ve genellikle
biri köyü ve diğeri şehri kendisine mülk edinir. Ve ba'zen biri mülkün zâhiren
ve bâtınen hepsini sâhiplenir.
131
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
Şimdi âsîlere gelince, hevâ sultânı onların köylerinin sâhibidir. Ve akıl
sultânı onların baş şehrinin sâhibidir. Ve münâfıklara gelince, akıl onların
köylerinin sâhibi ve hevâ şehirlerinin sâhibidir. Ve ma'sûm ve korunmuş olan
mü’minlere gelince, akıl onların köylerinin ve şehirlerinin sâhibidir. Ve kâfirlere gelince, hevâ onların köylerinin ve şehirlerinin sâhibidir. Âhiret yurdunda
olduğu vakit ölüm boğazlanır. Âsîler ma'sûm olan mü’minlere dâhil edilip onlar için dâimi olan ni’metler hâsıl olur. Ve münâfıklar kâfirlere dâhil dilip onlar için gerekli azâb hâsıl olur. Bundan dolayı münâfıkın ameli Hak tarafından
bir hüküm çıkmasına sebep olmaz. Şimdi muhakkak tevhîd asıldır, amel
fer'dir. Böyle olunca fer‘ hakkında onu bozan ve helâk eden bir şey tesâdüf
ederse, asıl onu cebreder, âsîler gibi. Ve asıl harâb olduğu vakit, fer‘ onu cebretmez, münâfık gibi. Şimdi insanî mülk dünyâda dört tabaka üzerine döner.
Her bir şahıs hakkında onlardan biri lâzımdır: Ya ma’sûm mü‘mîn ve korunmuş mü‘mindir; veyâ aslen kâfir ve müşriktir; veyâhut münafıktır; veyâ âsîdir.
Ne zamanki bu karar buldu ve sâbit oldu, şimdi biz, akıl ve hevâ arasında
onun için fitneler çıkan ve savaşlar olan sebebi zikrederiz. Çünkü bu onun
mevzi'idir. Ve Allah Teâlâ hakkı söyler ve o doğru yola irşâd eyler.
Ya'nî henüz hevâ emîrinin idâresi altında olup rûhun şikâyetine sebep olan
bu nefse niçin “Ey mutmainne nefs!” diye hitap buyruldu; ve Hak Teâlâ onu
“râzıyye ya’nî râzı olmuş ve marzıyye ya’nî râzı olunmuş” sıfatlarıyla vasıflandırdı; oysa hevâya tâbi’ olduğu için şimdiki halde fenâlıklar ile emredip durur?
Biz bu soruya cevâben deriz ki, ona “mutmainne” denilmesi, îmânının tahakkukundan kaynaklanmıştır. Çünkü nefsi da'vet eden hevâ emîri, ancak Mûcid’i
ya’nî kendisini vücûda getirmiş olan Hak sebebiyle nefsi da'vet etti. Çünkü ilâhî
ilimde her şeyin hakîkati sâbit olduğu gibi, eşyâdan bir şey olan hevânın da
hakîkati sâbit oldu. Ve o da ilâhî isimlerden bir ismin gölgesidir. Ve o isim onun
hâs Rabb’idir. Ve onun sırât-ı müstakîmi ya’nî istikâmeti üzere olduğu yolu o ismin gerekleri üzerinde yürümektir. Ve her bir rabb-ı hâs kendi merbûbundan
ya’nî rabbi olandan râzî ve o merbûb ya’nî rabbi olan da kendi rabb-i hâssı indinde marzî ya’nî râzı olunmuştur. Ve ilâhî isimlerin karşılıklı olmasından dolayı
sırât-ı müstakîm ya’nî istikâmeti üzere olunan yol ikidir: Birisi Hak ve diğeri
bâtıldır. Nitekim Fâtiha sûresinde “Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayril magdûbi aleyhim ve lâd dâllîn” ya’nî “O yol ki; üzerlerine ni’met verdiklerinin yoludur, üzerlerine gazap olunmuşların ve dalâlette kalmışların yolu değildir”
(Fâtiha, 1/7) mübârek sözüyle bunlara işâret buyrulur. Ve hevâ emîri bâtıl üzerinde yürür. Ve bu hakîkate göre bâtıl kendi tavrında inkâr edilmez. Nitekim Hz.
Şeyh-i Ekber efendimizin şeyhi Ebû Medyen Mağribî (radıyallâhü anhümâ) aşağıdaki beytinde beyân buyururlar:
132
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
Tercüme: “Bâtılı kendi tavrında inkâr etme! Çünkü o da Hak Teâlâ hazretlerinin ba'zı isimlerinden açığa çıkmıştır.”
Şimdi nefis Hak Teâlâ’nın “Her şey Hak indindendir” (Nisâ, 4/78) ve “Her
şeyi onlara biz imdâd ederiz. Ve onlar senin Rabb’inin verişlerindendir” (İsrâ,
17/20) sözünün ma'nâsını tabî olarak zâten bilişi yönüyle, ilâhî ilimde öncelik ile
tahakkukundan dolayı sesleniş için mutmain oldu. Ya'nî nefis şimdiki halde her
ne kadar “kötülük ile emredici” olsa bile, mâdemki başlangıç olarak ilâhî ilimde
ezelî saâdeti tahakkuk etmiştir. Ve bunu çocuğun memeyi ve sütü bilmesi gibi
tabî olarak zâten bilir. İşte bu tahakkuk ve bilişinden dolayı “Ey mutmainne nefs”
seslenişinde kendisine sesleniliş gerçekleşmiştir. Ve onun hevâ emîri tarafından
gaflete düşürülmesindeki sebep ve illetin beyânı daha önce yapıldı.
Ve Hak Teâlâ’nın “râdıyeten mardıyyeh” ya’nî “râzı olarak ve râzı olunmuş
olarak” sözü seslenmeyi murâd eder. Ya‘nî “Ey îmânının ve tevhîdinin ezelî tahakkukundan dolayı indimizde marzıyye ya’nî râzı olunmuş” olan nefis demektir.
“Fedhulî fî ibâdî” (Fecr, 89/29) “Benim kullarım içine gir!” ya‘nî ilâhî hazret ehli olan seçkin kullarım arasına dâhil ol! demektir. Çünkü mahlûkların hepsi
Allâh’ın kullarıdır. Fakat onların ba‘zısı rahîmî rahmet ile kendisine rahmet edilendir ki, Hak Teâlâ onlar hakkında “vallâhu yahtassu bi rahmetihî men yeşâu”
ya’nî “Allah rahmetini dilediği kimseye tahsîs eder” (Bakara, 2/105) buyurur.
Ve bunlar rahîmî rahmetine tahsîsli kıldığı kullardır ki, ilâhî ilimde saâdetleri
sâbit olmuştur.
“Vedhulî cennetî” (Fecr, 89/30) “Cennetime gir!” Bu mübârek söz ile Hak
Teâlâ hazretleri halîfenin ni’metlerinden ibâret olan kerih görülen şeyleri murâd
eder. Çünkü var edilmişler âleminde nefsin kerîh gördüğü ya’nî kendisine hoş
gelmeyen şeyler ve bunun yanında hazz duyduğu şeyler vardır. Aç durmak ve
uykusuz kalmak ve abdest alıp vaktinde namazı kılmak ve mal infâk etmek gibi
bir çok ameller nefse kerîh gelir. Ve bunların aksi olan, nefis yemekler yemek ve
kaba döşeklerde uyumak ve namazı terk etmek ve mal biriktirmek nefse hoş gelir. Ve şehvetler kâfirin cennetidir. Oysa onlar hakîkatte ateştir. Ve onların zâhiri
bir takım ni’metler ve lezzetlerdir. Fakat bâtınları cehennemdir. Ve Resûlullah
(sav) Efendimiz hazretleri “Cennet kerîh görülen şeylere örtülmüş ve ateş şehvetler ile örtülmüştür” buyurmasıyla bu îzâh edilen hakîkate işâret etti. Ve Allah
Teâlâ hazretleri bu hadîs-i şerifte beyân buyrulan hakîkati Deccâl’in çıkışında hissen gösterir. Nitekim (Sav) Efendimiz Deccâl hakkında buyurdular ki: “Onun
ateşten ve sudan iki vâdîsi vardır ki, kim ateşe kastederse o ateşi su bulur; ve
kim suya kastederse o suyu ateş bulur.”
133
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
Bilinsin ki, “Deccâl" mübâlağa ile “yalan söyleyen” ma‘nâsınadır. Âhir zamanda dînî hakîkatleri gösterecek olan Mehdî’nin ortaya çıkışını tâkiben ona karşı gelen ve onu yalanlayan bir çete başı çıkar. “Deccâl” onun zâtî ismi değil, sıfatıdır. Ve halkı nefsânî şehvetlere da‘vet; ve ibâdetler ve sâlih ameller gibi nefse
kötü gözüken şeylerden kaçınmaya da’vet eder. Ve Hz. Mehdî ise insân-ı kâmil
ve yeryüzünde Allâh’ın halîfesi olup bunun aksi olarak nefse kötü gelen ibâdetlere ve sâlih amellere da’vet eder ve şehvetlerden de kaçınmaya da'vet eder. Ve bu
muhâlefetin çıkışı isimlerin ihtilâfından dolayıdır. Çünkü Hz. Mehdî Hâdî isminin ve Deccâl Mudill isminin kâmil görünme yeridir. Bu sebeple birdiğerine aykırı olurlar. Ve Hz. Mevlânâ (ra) bu hâle işâreten Mesnevî-i Şerîf’lerinde şöyle buyururlar:
Tercüme: “Ne zamanki renksizlik renge esîr oldu, Mûsâ (as) Mûsâ-yı Sâmirî
ile çekişme içinde oldu. Ne zamanki evvelce sâhip olduğun renksizliğe erişesin
Mûsâ (as) Firavun ile barış ve birlik içindedir.”
Hz. Mehdî hârikalar ve kerâmetler ile ortaya çıktığı gibi Deccâl da hârikalar
ve istidrâclar ya’nî dînen kabûl edilmeyen kerâmetler ile ortaya çıkar. Bundan
dolayı Deccâl’in nezdinde biri su ve diğeri ateş ile dolu iki vâdî bulunur. Deccâl
kendisine tâbi’ olanları suya girmeye ve ateşten kaçınmaya da‘vet eder. Ve yapılan da‘vete uyarak suya girenler kendilerini ateşte bulurlar. Ve da'vete muhâlefetle ateşe kastedenler kendilerini suda bulurlar. Bu hal o vakit Allah’ın kulları
için çok büyük bir ilâhî imtihân olur. Çünkü sıcak bir havada suya girmek nefse
hoş gelir. Ve ateşe girmek ise ölümle sonuçlanacağından nefis ondan kaçınır. Daha ba'zı hârikalar vardır ki, bunlar Deccâl’in fitnesidir. Ve ayrıntıları hâdîs kitaplarında bulunmaktadır.
Cenâb-ı Şeyh (ra) bu hakîkati beyân buyurduktan sonra bunun üzerine tertiplenen bir soruyu getirip derler ki: Mâdemki nefsin ezelde saâdetinin ve îmânının
tahakkuk etmesinden dolayı, senin îzâh ve beyân ettiğin gibi, kendisinde aklın
da'vetini Hak’tan işitme kuvveti vardır; şu halde niçin hevânın da’vetine uyup
aklın da'vetine uymaktan yüzçevirdi?
Biz cevâben deriz ki, bunda iki yön vardır: Birisini yukarıda îzâh edip dedik
ki, Hak Teâlâ kendi halîfesi olan rûha tasarrufta aczini ve ruhun kendi tasarrufunun Hakk’ın kudreti ile olduğunu bildirmek ve bu sûretle kendi değerini ve derecesini anlatmayı murâd etti de nefse hevânın seslenişini işittirdi. Ve bu
murâdının gerçekleşmesi için aklın da'vetini işitmekten nefsin kulaklarını sağır
kıldı. İkinci yön budur ki, muhakkak nefis rûhun ba'zısıdır. Nitekim nefsin
nev’ileri ve vasıfları bundan önceki şerhlerde îzâh edilmiş idi.
Bundan açıkça anlaşılır ki, her nefis rûhdur; fakat her rûh nefis değildir. Nitekim Havvâ Âdem’in bir parçasıdır ve Âdem’in dişisidir. Ve her kadın
134
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
“âdem”dir; fakat her “âdem” kadın değildir. Şimdi mâdemki nefis rûhun bir parçasıdır; ve seslenici olan rûh nefsin aslıdır; ve seslenici olan hevâ ise nefse nazaran yabancıdır; ve parçanın bütün ile dâimî ilişikliği bulunduğundan parça indinde küll hâsıldır; ve ayrıca onu öğrenmeye lüzûm yoktur; ve o parçanın yabancı ile ilişikliği olmadığından o yabancı onun indinde hâsıl değildir. Bundan dolayı nefis bilmediği şeyi öğrenmek için o yabancıya meyilli ve iştiyâklı oldu. Bu hakikatin eseri dâimâ zâhirde de görülmektedir. Nitekim her bir kavmin erkekleri
yabancı kadınlara ve kadınları da yabancı erkeklere meyillidir. Ve bu meyletme
hâli onların hâl ve şânından bilmediği şeyi öğrenmek merâkından kaynaklanmaktadır. İşte nefis de kendisine yabancı olan hevânın indinde lezzetlerden ve
hazzlardan olan şeyleri bilmek için ona uydu. Nitekim Havvâ ağacın meyvesini
yemede İblîs’e uydu. Çünkü İblîs Âdem cinsinden olmayıp Havvâ’ya yabancı idi.
Ve işte insânî mülkte hevâ ve akıl arasında hâdiseler ve savaşlar ve fitneler
çıkmasının kaynağı budur. Ve ba‘zen akıl ve hevâdan birinin gâlip gelişi olur. Ve
hangisi gâlip gelmiş ise onu elde eder; ve onun üzerinde izzet sâhibi olur; ve onu
esîr eder; ve genellikle de katleder. Onda aslâ tasarruf eseri bırakmaz. İnsân fertlerinden herbir şahıs hakkında ‘arz-ı ekbere, ya‘nî kıyâmet gününe kadar ilâhî
hikmet böylece devâm eder. Çünkü kıyâmet günü tabîî hükümlerin ortadan kaldırıldığı bir gündür. Ve bir örtü makâmında olan tabîî hükümler ortadan kaldırılınca her şeyin hakîkati gözüküp artık çekişme kalmaz.
Ve genellikle akıl ve hevâdan biri köyleri ya'nî halîfenin tâbi’lerinin sâkin olduğu köyleri; ve diğeri şehri, ya'nî idâre merkezini mülk edinir. Ve ba'zen biri
mülkün zâhiren ve bâtınen hepsini, ya'nî hem köyleri ve hem de şehri sâhiplenir.
Şimdi hevâ sultânı, âsîlerin köylerini ve akıl sultânı onların baş şehrini zabtedip
sâhiplenmiştir. Ve onların köyleri zâhiri beş duyu ve vücûda âit a'zâlarıdır. Ve
baş şehri kalb ve fikirleridir. Bundan dolayı âsîler, hevâ sultânına tâbi' olan zâhiri
duyularını ve a'zâlarını hevânın hükmü ile günâh işlemekte kullanırlar. Fakat baş
şehri olan kalbleri ve fikirleri henüz akıl sultânın tasarrufu altında olduğundan
îmânları ve inançları işgâl edilmiş değildir. Münâfıklara gelince akıl onların köylerinin ve hevâ şehirlerinin sâhibidir. Bundan dolayı onların duyularından ve
a'zâlarından müslümanları aldatmak ve onların hukûkuna sâhip olmak için şerîat
hükümlerine uygun ameller çıkar. Fakat kalbleri ve fikirleri hevânın hükmü ile
bu zâhiren yaptıkları amellerini yalanlayıcıdır. Ve ma'sûm olan nebîlere ve korunmuş olan evliyâya gelince, akıl onların köylerinin ve şehirlerinin sâhibi olduğundan kalbleri îman nûru ile dolu; ve fikirleri ve inançları ilâhî bilgiler ile
meşgûl; ve duyularından ve a'zâlarından güzel ameller çıkmaktadır. Kâfirlere
gelince, hevâ onların köylerinin ve şehirlerinin sâhibidir. Bundan dolayı onların
kalbleri ve fikirleri fesatlıklar ve bâtıl şeylerle doludur. Ve a'zâ ve organlarından
bozuk ameller çıkar.
135
Tedbirât-ı İlâhiyye
Üçüncü Bölüm
Bunların hepsi âhiret yurdunda oldukları vakit, ölüm denilen hâl bir koç
sûretinde cisimlenerek boğazlanır. Çünkü kıyâmet gününde arzlar ve amellerin
her biri birer uygun sûrette zâhir olurlar. Şimdi âsîler, câmi'alarının yönü dolayısıyla ma'sûm olan mü’minlere, ya'nî nebîlere (aleyhimü’s-selâm) dâhil edilip onlar için dâimi olan ni’metler hâsıl olur. Ve asıl olan şehirleri kâfirler ve müşrikler
gibi hevânın sâhipliği altında bulunduğu için, câmi'alarının yönü sebebiyle,
münâfıklar da kâfirlere ve müşriklere dâhil edilip kendileri için gerekli azâb hâsıl
olur. Bundan dolayı münâfıkın ameli Hak tarafından bir hüküm çıkmasına sebep
olmaz. Çünkü muhakkak tevhîd asıldır ve amel fer'dir. Böyle olunca fer' olan
ameli, hevâ emîrinin tasarrufu sebebiyle bozan ve helâk eden bir şey olursa, asıl
olan tevhîd yitirilmiş olan şeyi telâfî eder. Nitekim âsîlerin hâli böyle olur. Ve asıl
olan tevhîd harâb olduğu vakit, fer' olan amel yitirileni telâfî etmez. Nitekim
münâfıkların hâli böyle olur. Şu halde insânî mülk dünyâda dört tabaka ve sınıf
üzerine döner. Her bir şahıs hakkında mutlaka onlardan birisi lâzımdır. Birinci
tabaka ma’sûm mü’min olan nebîler ile korunmuş mü’min olan evliyâdır. İkinci
tabaka onların tamâmıyla zıddı olan kâfirler ve müşriklerdir. Üçüncü tabaka
münâfıklardır. Dördüncü tabaka âsîlerdir. Ne zamanki bu îzâhlar karar buldu ve
delîller ile sâbit oldu; şimdi de biz kendisi yüzünden insânî mülkte fitneler çıkan
ve savaşlar olan sebebi anlatmaya başlarız. Çünkü bu aşağıdaki bölüm bu sebebin beyânının mevzi'idir. Bu beyânlarımız ise ilâhî vâridâttır, teoriksel aklın mahsûlü değildir. Ve Allah Teâlâ hakkı söyler ve doğru yola irşâd eyler.
136
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dördüncü Bölüm
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Akıl ile Hevâ Arasında Kendisi İçin Savaş Olan Sebebin Zikri Hakkındadır
Allah Teâlâ seni muvaffak eylesin de onun husûsu açılsın. Bilesin ki, kendisi için fitneler çıkan ve savaşlar olan sebep ve bu memleketin taraflarında ve
onların dışındaki yerlerin hepsinde hâdiselerin yayılması, elinde olan kimsenin onu kurtuluşa erdirmesi için, bu insânî mülk üzerinde efendilik talebidir.
Çünkü hükümlerinde zıtlık olan iki emîr arasında mülkün idâresi aklen ve
şer'an geçerli olmaz. Nitekim bunun delîli Allâh’ın Kitâb’ında onun “Lev kâne
fîhimâ âlihetun illâllâhu le fesedetâ” (Enbiyâ, 21/22) ya'nî “Yerde ve gökte iki
ilâh olsa idi onların idâresinin intizâmı bozulurdu” sözüdür. Ve eğer iki
mahlûk hakkında irâdede birlik düşünülürse, bu iki emîr hakkında bunu âdet
ve şer' hükmü men' eder. Ve onların dışına çıkılmış bir şeyi aslâ bir şahıs hakkında biz işitmedik. Ve böyle olduğu zaman, Hak Teâlâ bu mülkü ancak vâhid
ile idâre etmeyi murâd eder. Ve bunu Resûl’ü (sallallahü aleyhi ve âlihî ve sellem)in lisânı üzerinde açıkladı. “İki halîfeye bîat olunduğu vakit onlardan birini katlediniz!”. Ve halîfelik, zâhiren ve bâtınendir. Ve zâhiren olan halîfelik
anlatılıp bildirilmiştir ve sabittir. Ve burada bizim sözlerimiz, noktası noktasına ve bu üslûb üzere geçerli olarak, zâhiren olan yönü üzerine bâtınen olan
halîfelik hakkındadır. Ve sırların açılması için bir i'tirâz vardır. Ve genellikle
çekişmeci olan için bu hadîsten, bir şeyden müsterih olmak vardır. Şimdi der
ki: “(Sav) onlardan diğerini katlediniz!” buyurdu. Ve ne bilirsiniz? Belki hevâ
öne çıktı ve akıl arkada kaldı. Bundan dolayı hevâ halîfelik sâhibi oldu?” Biz
deriz ki: Burada öne geçmek ve arkada kalmak zamân ile değildir. Burada öne
geçmek ancak şartların, ya'nî imâmlığın şartlarının sayılmasıyladır. Şimdi
kimde bulunursa imâmlık için öne çıkar. Ve onda bu şartlar kemâle ermeyen
kimse tahtından indirilir. Ve eğer ayak direyip üstün gelenin emrine dâhil olmazsa katledilir. Bundan dolayı zamâna iltifât olunmaz.
Bu dördüncü bölümde rûhun yardımcısı olan akıl ile hevâ emîri arasında
olan savaşların ve çekişmelerin sebebi beyân olunmuştur.
Ey kavrayan ve düşünen okuyucu, Allah Teâlâ hazretleri sana yardım ihsân
eylesin de o savaşların ve fitnelerin husûsu sana açılsın! Bilesin ki, insanî mülkte
akıl ve hevâ arasındaki savaşların ve fitnelerin sebebi ve bu memleketin taraflarında ve onların dışındaki yerlerin hepsinde bir takım hâdiselerin yayılması,
elinde ve tasarrufunda olan kimseden onu kurtarıp, kurtuluş yoluna sevk etmek
için, efendilik talebidir. Ya'nî bu kavgaların ve çekişmelerin sebebi, insânî mülkü
iki muhtelif tasarruftan kurtarmak ve bu tasarruftaki ihtilâf sebebiyle idâre işinde
ortaya çıkan bozukluğu gidermek için, akıl ve hevâdan birinin efendilik
makâmına geçme arzûsudur.
137
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dördüncü Bölüm
Çünkü akıl reîs olursa sâlihlik yolu üzerinde; ve eğer hevâ reis olursa fesâdlık
yolu üzerinde tek düzen bir idâre kurulmuş olur. Oysa ikisinin tasarrufu hâlinde
idârede kâh sâlihlik ve kâh fesâd gözükür. Ve insânî mülkte aslâ çekişme eksik
olmaz. Çünkü hükümlerinde birbirine aykırı olan iki emîr arasında mülkün
idâresi aklen ve şer'an geçerli olmaz. Aklen geçerli olmaz: Çünkü idârede kararsızlık oluşur. Ve akl-ı selîme uygun olan, şerîat hükümlerine göre de geçerli olmaz. Çünkü Hak Teâlâ hazretleri buna delîl olarak Kur’ân-ı mecîdinde: “Eğer
yerde ve gökte iki ilâh olsa idi, onların idâresinin intizâmı bozulur idi” (Enbiyâ, 21/22) buyurur.
Ve eğer iki mahlûk arasında irâdede birlik düşünülürse, ya‘nî birisi çıkıp: iki
emîrin müzâkere ile birlikte ortaklaşa alacakları karâr çerçevesinde bir mülkü
idâre etmeleri mümkün olmaz mı? diye bir soru sorsa, biz buna cevaben deriz ki:
Böyle iki emîrin irâde birliğini âdetin ve şerîatın hükmü men’ eder. Âdetin
hükmü men' eder: Çünkü iki şahıs fıtratta birdîğerinin aynı değildir. Fikirlerinde
ve hislerinde ve bütün hallerinde ve işlerinde eşit olmaları âdeten düşünülebilir
değildir. Ve şerîat hükmü de men' eder: Çünkü Hak Teâlâ hazretleri “ve lekad
faddalnâ ba’dan nebiyyîne alâ ba’dın” ya’nî “Andolsun ki ba’zı nebîleri
ba’zılarına üstün kıldık” (İsrâ, 17/55) ve “Tilker rusulü faddalnâ ba’dahüm alâ
ba’din” ya’nî “İşte Biz o resûllerden ba’zısını ba’zısına üstün kıldık” (Bakara,
2/253) buyurur. Ve nebîler (aleyhimü’s- selâm)’ın hepsi ümmetlerinin reîsi idiler.
Ve onlar arasında üstünlük olduğu ve birinin diğerine benzemediği açıktır. Çünkü ilâhî isimler arasında üstünlük olunca onların görünme yerleri arasında da
üstünlük olacağı âşikârdır. Ve bu hüküm bütün görünme yerlerine kapsar. Ve bu
âdet öyle bir sağlamdır ki, bunun dışına çıkılmışını ve değişmesini şimdiye kadar
aslâ bir şahıs hakkında işitmedik.
Şimdi âdet ve şerîat hükmü bu şekilde idârenin birliğini men' ettiği vakit,
Hak Teâlâ âdet ve şerîat hükmüne dayanarak bu mülkü ancak vâhid ya’nî bir el
ile idâre etmeyi murâd eder. Ve bu murâdını Resûl’ü (sav) Efendimiz’in mübârek
lisânından çıkan şu hadîsi ile açıkladı. O da: “İki halîfeye bîat olunduğu vakit,
onlardan birini öldürünüz!” ma'nâsındaki mübârek sözüdür.
Ve halîfelik iki nevi‘ üzerinedir: Birisi zâhiren olan halîfelik ve diğeri bâtınen
olan halîfeliktir. Ve zâhiren olan halîfelik dünyevî işleri idâre eden hükümet
reîsidir ki, bu hükümet reîsi her milletin işlerini idâre eden bir kişi olmak üzere
sâbit ve kararlaşmıştır. Yanî hükümet reîsi olmayan bir kavim yoktur. Ve bu hükümet reîsinin iki kimse olması görülmüş ve işitilmiş bir şey değildir. Biz bundan
bahsedecek değiliz. Burada bizim sözümüz zâhiren olan halîfeliğin noktası noktasına ve onun üslûbu üzerine geçerli olarak bâtınen olan halîfelik hakkındadır.
138
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dördüncü Bölüm
Ya'nî bâtınen olan halîfeliği beyân ederken, onun hallerini zâhiren olan halîfeliğin
hallerine tatbîk edeceğiz.
Ve bu hadîs-i şerifte mevcût olan bir sırrın açılması için bir i‘tirâz ileri sürülebilir. Ve genellikle i’tirâzcı ve çekişmeci olan kimse için bu hadîs-i şerîfin lafzı altından dolaylı yoldan bir manânın çıkarılması vardır. Şimdi i’tirâzcı der ki:
“(Sav) Efendimiz onlardan birini öldürünüz!” buyurdu. Ve ne bilirsin, belki
insânî mülte hevâ öne çıktı ve akıl arkada kaldı. Ya‘nî hevâ emîri reîslik makâmına geçti ve akıl ona mağlûb oldu. Ve bundan dolayı insânî mülkte hevâ halîfelik
sâhibi oldu?”
Biz bu i’tirâzcıya cevâben deriz ki, öne çıkmak ve geride kalmak zamân ile
değildir. Burada öne çıkmak ancak imâmlığın şartlarının sayılmasıyla, yanî
imâmlıkta bir takım şartlar vardır, onları sayarız; ve iki emîrden hangisinde bu
şartlar bulunursa imâmlık için o öne çıkar. Ve kendisinde bu şartlar mevcûd olmaz veyâ kemâle ermiş olmazsa, ya'nî ba'zıları bulunup ba'zıları bulunmazsa, o
kimse reîslik makâmında bulunsa dahi tahtından indirilir. Ve eğer reîslik
makâmından çekilmekte inâd eder ve üstün gelenin emrine boyun eğmez ise katledilir. Bundan dolayı zamana, yanî birinin daha evvel reîslik makâmına geçmiş
olmasına iltifât edilmez.
139
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dördüncü Bölüm
Ve âlimlerin anlattığı üzere imâmlığın şartları ondur. Onlardan altısı halk
edilişe âittir ki, sonradan kazanılmaz; ve onlardan dördü sonradan kazanılandır. Halk edilişe âit olanlara: “Bülûğ” ve “akıl” ve “hürriyet” ve “erkek olmak”
ve “Kureyş soyundan gelmek” —ki onda ihtilâf vardır ve âlimlerin ba‘zısı onu
dikkâte almaz— ve “işitme ve görme duyusunun selâmeti”dir. Ve sonradan
kazanılan dörde gelince: “Necdet” ve “ilim” ve “kifâyet” ve “vera‘”dır. Ve bu
şartların hepsi bu ilâhî halîfede mevcûttur. Ve hevâ onlardan uzaktır. Allâh’a,
sığınırız. Ona hiç bir kimseyi ortak koşmayız. Şimdi bize yetecek kadar biz
onların şartlarını birer birer anlatır ve beyân ederiz. Muhakkak rûh onları topladı.
İlk şart “bülûğ”dur. Çünkü imâmlık çocuk için mümkün olmaz. Allah
Teâlâ senin basîretini nurlandırsın. “Bülûğ”un rûhdaki i'tibârı şer’î emirdir.
Ve rûhun bülûğu onun ilâhiyyete vâsıl olmasıdır. Ve onun vâsıl oluşu bizim
bahsettiğimiz şey üzerine sâbit oldu. Onun üzerine mîsâk aldığında kerîm
makâma bülûğudur ki, şeref ve yüksek derece vâsıl oluşudur. Şimdi Hak Teâlâ
“e lestü birabbiküm” ya’nî “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” (A'râf, 7/172)
buyurdu; “belâ” ya’nî “evet” dedi. Eğer rûhlar bülûğa ermemiş olsaydı, onlardan bu cevap beklenilmez ve onlar üzerine bu hitâb yönelmezdi.
İkinci şart “akıl”dır. Muhakkak imâmlık aklı yerinde olmayan için mümkün olmaz; çünkü o muhâtab değildir ve onun üzerine teklîf yoktur. Oysa
imâm mükelleftir. Onun rûhda i'tibârı budur ki, Allah Teâlâ’dan üzerine ulaşan şeyi akleder. Ve bunun için “Belâ” ya’nî “Evet” dedi. Ve o onunla kâim
olan bir sıfattır ki, inşâallâhü Teâlâ gelecek olan şeyde, bizim rûh için yardımcı yaptığımız akıl ondan çıktı.
Üçüncü şart “hürriyyet"tir. Muhakkak imâmlık köle için mümkün olmaz.
Ve beyânı budur ki, çünkü imâmlık imâmın bütün vakitlerini halkın işlerinde
kullanmasını gerektir; ve bu köle için bu uygun olmaz. Çünkü onun efendisi
onun sâhibidir. Meşgûliyetleri ve tasarrufları ile onun üzerinde halka lüzûmlu
şeylerle ilgilenmeyi keser. Rûhdaki i'tibârı budur ki, hürriyyeti ondan şiddetli
ve mükemmel olan bulunmaz. Çünkü onun üzerinde Allah Teâlâ’dan başka
hiç bir kimsenin mülkü yoktur. Ve bu nasıl düşünülür ki, o sonradan olanların
ilkidir. Ve imâm halka lüzûmlu olan şeylere dalmıştır. Aynı şekilde rûh da
mülkünün lüzûmlu işlerine dalmıştır. Hak Teâlâ buyurur: “Yusebbihûnel leyle ven nehâre lâ yefturûn” (Enbiyâ, 21/20) ya‘nî “Gece gündüz tesbîh ederler,
aslâ usanmazlar.”
Dördüncü şart “erkek olmak”tır. Muhakkak imâmlık kadın için mümkün
olmaz. Bundan men‘ eden şey budur ki, hükümetlerin ekserisinde onun için
hâkimlik ve şâhitlik mevkii yoktur. Onun bu i'tibârı açıktır, kendi içinde şerh
edilmeye muhtâc değildir. Her ne kadar kemâl sıfâtı ile vasıflanmış olsa da,
140
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dördüncü Bölüm
nefsi imâm olmaktan men‘ eden şey budur ki, o varlıkta sûretlerin perdesi altındadır. Ve o bu imâmın kerîmesi ve halîlesi ya’nî nikâhlı hür kadınıdır; ve o
fücûr ve takvâ mahallidir. Ve illet iki halîfelikte de berâberce birliktedir.
Ya‘nî âlimler ve içtihad verenler hazarâtı imâmlık için on şartın varlığının
lâzım olduğunu şerîat kitaplarında beyân etmişlerdir ki, bunlardan altısının
imâm olacak kimsenin halk edilişinde mevcûd olması lâzımdır. Çünkü bunlar
çalışmakla kazanılmaz. Bunlardan dördü çalışmakla kazanılır. Halk edilişte
mevcûd olması lâzım gelen şartlar “bülûğ,” “akıl,” “hürriyyet” ve “erkek olmak”
ve “Kureyş kabilesi soyundan gelmek”tir, ki bu soy husûsunda âlimlerin ihtilâfı
vardır. Ba'zıları, bu soydan gelme şartı imâmlığın şartından değildir, derler. Ve
“işitme ve görme duyularının selâmeti”dir. Ve çalışmakla kazanılan dört şart da
“necdet” ve “ilim” ve “yeterlilik” ve “vera‘”dır. Aşağıda îzâh edileceği üzere bu
şartların onu da ilâhî halîfe olan rûhda mevcûddur. Ve hevâ emîrinde bu şartların hiç birisi yoktur. İlâhî halîfe olan rûhun bu sıfatlarına biz gayrı ortak koşmaktan Allâh’a sığınırız. Çünkü bu sıfatları mahalline isnâd etmemekle zulmetmiş
oluruz; ve şirk en büyük zulümdür. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri buyurur: “inneş şirke le zulmün azîm“ ya’nî “muhakkak zulüm en büyük zulümdür”
(Lokmân, 31/13).
Şimdi biz rûhun topladığı bu şartları zihninde hiç bir ukde kalmayacak şekilde birer birer anlatır ve beyân ederiz. Şöyleki: Birinci şart “bülûğ”dur. Çünkü
zâhirde henüz bülûğ çağına ulaşmayan bir çocuk için imâmlık mümkün olmaz.
Sebepleri selîm akıllar indinde çok açık olmakla berâber şer‘î kitaplarda da ayrıntılı olarak anlatılmıştır.
Ey okuyucu, Allah Teâlâ hazretleri senin basîretini ve akıl gözünü nurlandırsın da bu beyânlarımızı iyi anla! Bülûğun rûhdaki i‘tibârı aşağıda îzâh edileceği
üzere şer'î emirdir, ya‘nî rûhun bülûğu şer'an sâbittir. Ve rûhun bülûğu onun
ilâhiyyete vâsıl olmasıdır ki, bu vâsıl olma husûsu bizim yukarıdan beri rûh hakkında olan beyânlarımız ile sâbit oldu. Ve bu husûsa işâreten Hz. Mevlânâ (ra)
Mesnevî-i Şerîflerinde buyururlar:
Tercüme: “Elbise tenden, can da tenden haberdâr değildir; onun dimâğında
Allah gamından başkası yoktur.”
Ve aynı şekilde diğer bir beyitte de buyururlar:
Tercüme: “Rabbü’n-nâsın insanların cânına bir esâsa dayanmaksızın ve
kıyâssız bir vâsıl oluşu vardır.”
A'râf sûresinde “Ve iz ehaze rabbüke min benî âdeme min zuhûrihim zürriyyetehüm ve eşhedehüm alâ enfüsihim, e lestü birabbiküm, kâlû belâ, şehidnâ” (A’râf, 7/172) ya‘nî “Ne zamanki Hak Teâlâ Benî Âdem’in sırtlarından
141
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dördüncü Bölüm
zürriyyetlerini aldı; ve onları nefisleri üzerine şâhid edip: Ben sizin Rabb’iniz
değil miyim? dedi; onlar da: “Evet, şâhid olduk” dediler” buyrulduğu üzere
Hak Teâlâ rûhlardan mîsâk aldığında rûhlar kerîm makâma, ya‘nî ilâhiyyete,
vâsıl idi ki, bu vâsıl oluş şeref ve yüksek derecelere vâsıl oluştur, yoksa iki şeyin
birleşmesi türünden değildir. Çünkü rûhlar mertebesi hakîkî vücûdun gayrılık
elbisesiyle açığa çıkma mertebesidir.
Şimdi bu mîsâkın alınışı esnâsında Hak Teâlâ “Ben sizin Rabb’iniz değil
miyim?” buyurdu. Rûhlar da “Evet!” deyip tasdîk ettiler. Eğer rûhlar bülûğa
ermemiş olsaydılar bu hitâba ehil olmazlar ve bu hitâbın hassas ma‘nâsını idrâk
edip “Evet” cevâbı ile tasdîk etmezlerdi. Çünkü rubûbiyyet ya’nî rabblık, ancak
hakîkî vücûdun gayrılık elbisesiyle açığa çıkmasıyla merbûbun ya’nî rabbı olanın
vücûduna bağlıdır. Rûhlar bunu idrâk ettikleri için hakîkî vücûdun Rab ve kendilerinin merbûb ya’nî rabbı olan olduğunu bilip tasdîk ettiler. Bu idrâk ise bülûğa
erme eseridir.
İkinci şart “akıl”dır. Muhakkak imâmlık akıldan mahrûm olan deli için
mümkün olmaz; çünkü o muhâtab değildir. Aklı olmayan kimseye bir şey söylenmez ve ona bir şey teklîf edilmez. Oysa imâm kulların işlerini yönetmek ile
mükelleftir. Ve “akl”ın rûh hakkındaki i'tibârı budur ki, Allah Teâlâ tarafından
kendi üzerine ulaşan hitâbı akleder; ve bu akledişi sebebiyle hitâba cevâben
“Evet!” dedi. Ve akıl rûh ile kâim olan bir sıfattır ki, inşâallâhü Teâlâ ileride gelecek olan bir bahiste biz aklın rûhun yardımcısı olduğunu beyân ettik; ve aklı bu
bahiste rûhun yardımcısı yaptık. Çünkü akıl rûhdan çıktı. Ve aklın aklediş şekli
bülûğ hakkındaki şerhde îzâh edildi.
Üçüncü şart “hürriyyet”tir. Ve muhakkak imâmlık köle için mümkün olmaz.
Bu hürriyyet zamânımızda insanlar arasında anlaşılan "hürriyyet” değildir; belki
köleliktir ki, soya bağlıdır. Ve soy ise çalışarak kazanılan bir şey değildir, halk
edilişe âittir. Onun için cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) bunu halk edilişe âit şeyler
meyânında saymıştır. Bu husûs bir çok soru ve cevâbı doğurur. Burada onların
anlatılması sözü uzatmayı gerektireceğinden anlatımından vazgeçildi. Şimdi köle
için imâmlığın mümkün olmamasının beyânı budur ki, imâmın bütün vakitlerini
halkın işlerine ayırması gerekir. Oysa bu, köle için mümkün değildir. Çünkü
onun efendisi, onun sâhibidir. Vakitlerinin büyük bir kısmında ona bir takım işler
emreder; ve köle vakitlerini bu işlere harcamak zorundadır. Bundan dolayı aynı
zamanda halkın işleri ile meşgûl olamaz ve hakkıyla vazîfesini yerine getiremez.
“Hürriyyet”in rûh hakkındaki i'tibârı budur ki, hürriyyetçe rûhdan daha kuvvetli
ve mükemmel olan bir şey düşünülemez. Çünkü onun üzerinde Hak Teâlâ’dan
başka hiç bir kimsenin tasarrufu yoktur; ve onun sâhibi ancak Hak’tır. Çünkü o
sonradan olanların ilkidir. Ve Hakk’ın hakîkî vücûdu ondan evvel gayrılık elbse-
142
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dördüncü Bölüm
siyle hiç bir mertebede açığa çıkmış değildir. Bundan dolayı altında olan eşyâya
bakarak ondan daha hür hiç bir şey yoktur. Ve imâm halkın işlerine nasıl dalmışsa, rûh da kendi mülkü olan cismin işlerinin idâresine öylece dalmıştır. Tedbîrlerini ve tasarruflarını cisim üzerinden bir an kesse ölüm dediğimiz hâl oluşur. Nitekim Hak Teâlâ Kur’ân-ı kerîmde "Gece gündüz tesbîh ederler, aslâ usanmazlar” (Enbiyâ, 21/ 20) buyurur. Bu onun gark oluşunun delîlidir.
Dördüncü şart “erkek olmak”tır. Muhakkak imâmlık kadın için mümkün
olmaz. Kadını imâmlıktan men' eden şey budur ki, hükümetlerde genellikle
şer'an ve kânûnen kadınlara hâkimlik ve şâhitlik mevkii verilmemiştir. Çünkü
anatomi ilmine göre ve tıbben ve idâreten ve ahlâkan kadınlara erkeklerin vazîfelerini vermek o beşerî cem‘iyyetin yavaş yavaş yok olmasını îcâb ettirir. Bunun
maddî sebepleri hakkında anlatılanı anlayabilen selîm akıl sâhiplerine özet olarak
îzâhlar verilmesine lüzûm görülür.
1. Kadınların bünyesi çocuk doğurmaya yönelik oluşumlar çerçevesinde
mahlûktur. Bundan dolayı bu bünyeye savaş ve çarpışma gibi erkeklere âit
vazîfeler yüklenemez. Halk edilişine karşı gelinerek bunlar ona yüklenirse o vazifeyi lâyıkıyla yerine getiremez. Hem vazîfe ve hem de bünye bozulur.
2. Kadın bünyesel oluşumları itibâriyle erkeğin döllemesini kabûlle ve tabîi
olarak terbiye vazîfesiyle görevli; ve döllenmeden sonra erkeğin nutfesini sağlıklı
bir şekilde muhâfaza vazîfesiyle mükelleftir. Tıbben kadın gerek hâmileliğinde ve
gerek doğumdan sonra lohusalık hâlinde hastadır. Bu hastalığı esnâsında kendi
vücûdunun ârızalarıyla meşgûl ve asabî olup hislerine hâkim değildir; muhâkemesinde selâmet yoktur. Bu müddet zarfında zâtî husûslarını bile yerine getirmekte zorlanan bir kadının halkın işleri ile uğraşması mümkün değildir. Özellikle def’alarca bu hâmilelik hâlinin gerçekleşmesi vücûdunun tabîî kâidelerinin gereğindendir.
3. Kadın erkekten daha fazla tabîatı gereği olarak ekseriyetle gösterişe ve ziynetler ile güzelliğini göstermeye meyillidir. Bu hâlin isbâtına gerek yoktur. Çünkü gerek târîhe baktığımızda ve gerek zamânımızda hissen görülür. Bunun tersini iddiâ etmek güneşi inkâr etmek türündendir. Ve kadınların ekseriyetle bu meyilleri pek kuvvetli ve şiddetli olup zamânımızda “moda” denilen iktisâdî belâ
her memlekette bunun şâhididir. Ve bu hissi tatmîn etmek için mâsûmiyet
sermâyesini fedâ eden kadınlara her memlekette bölük bölük rastlanır. Şimdi bu
hisse üstün gelen kadınlar istisnâdır; ve istisnâ ise kâide değildir. Bundan dolayı
kadının halkın işleri üzerinde bu hissi ile tasarruflara kalkışması idâreten câiz
değildir.
4. Tabîatları gereği ekseriyetle gösterişe ve ziynetler ile güzelliğini göstermeye meyilli olan kadınların erkeklerin vazîfelerine iştirâkleri ahlâk yönünden uy-
143
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dördüncü Bölüm
gun değildir. Çünkü erkek ile yakınlaşmaya sebeptir. Ve bu yakınlaşma esnâsında tarafların hislerine hâkim olabilmeleri nefislerinin ölmüş ve mutmain olmuş
bulunmalarına bağlıdır. Böyle bir nefis, insana yıllarca süren mücâhedelerden ve
riyâzâtlardan sonra bile oluşmaz. Gece gündüz nefsânî arzûları peşinde koşan
insanlarda böyle bir hâlin düşünülmesi mümkün müdür? Kadında güzelliği gösterme isteği ve işve ve naz ve edâ meyli bulundukça hangi bir erkek ona karşı
metânetini muhâfaza edebilir? Ve bir kadının, halk edilişinde sâbitleşmiş olan bu
hissi ile reîslik makâmında bulunması hâlinde, Rus ve İngiliz melikeleri Katerina
ve Viktorya’nın târihlerde kayda geçmiş olan hallerini temsîl edeceği açıktır. Ve
zamânımızda fuhuşların her memlekette çoğalmasına tek sebep yakınlaşmaların
sıklığıdır. Diğer sebepler onun altında örtülü teferruâttır.
Şimdi bu esâslara zamânımızın kadın-sever erkekleri ve erkek-sever kadınları
bir takım safsatalar ile i‘tirâz edebilirler. Fakat bizim sözümüz insâf sâhiplerine
ve selîm akıl sâhiplerinedir. Hayvâniyyet duygularının üstüne yaldızlı perdeler
çekmek isteyenlere değildir.
SORU: Hz. Şeyh-i Ekber bu kitapta kadınlar için imâmlığın mümkün olmayacağını buyuruyor. Oysa Fusûsu'l-Hikem’de Süleymân Fassı’nda Süleyman (as)
ile Yemen melikesi Belkıs’ın kıssasında hükümet siyâsetine vâkıf olmada Belkıs’ın erkekler üzerine üstünlüğünü beyân etmiştir. Bu kıssa Kur’ân-ı Kerîm’de
de zikredildiğine göre kadın için imâmlığın bağlanmasının geçerli olması lâzım
gelmez mi?
CEVAP: İlk olarak bu kitapta cenâb-ı Şeyh (ra) mülkün idâresi hakkındaki
genel kâideleri açıklıyor ve bundan dolayı genel kâide olarak kadın için imâmlığın bağlanamayacağını beyân buyuruyorlar. Fusûsu’l-Hikem’deki beyânları ise
bu genel kâidenin istisnâsıdır; ve istisnâ ise genel kâideler arasında zikredilmez.
İkinci olarak Süleyman (as)ın Yemen melikesini da‘veti ve imâmlığı kendi nübüvvet-penâhîlerine tahsîsi ve kıssanın Kur’ân-ı Kerîm’de zikri, kemâlî sıfatlar ile
vasıflanmış olsa bile, Allah indinde kadın için imâmlığın bağlanmayacağına
delîldir. Böyle olunca Hz. Şeyh-i Ekber’in yüksek beyânlarında birbirine zıtlık
yoktur.
Şimdi kadının zâhirî hükûmetlerin ekserisinde imâm olamamasının insânî
vücûttaki i'tibârı açıktır; ve işin aslında îzâha muhtaç değildir. Ve o da insânî
nefstir. Ve insânî nefs her ne kadar kemâlî sıfatlar ile vasıflanmış olsa da insânî
vücûtta imâm ve hâkim olamaz. Onu imâmlıktan men' eden şey budur ki, nefis
dediğimiz kuvvet varlık âleminde sûretlerin perdesi altına gizlenmiştir. Bir sûrete
bağlanmaksızın onu görmek mümkün değildir. Ve nefis imâm olan rûhun
kerîmesi ve halîlesi ya’nî nikâhlı hür eşidir ki, yukarıdaki şerhlerde îzâh edildiği
üzere, o fücûr ve takvâ mahallidir. Ya'nî ona ezelî isti’dâdına göre fücûr ve takvâ
144
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dördüncü Bölüm
cinsinden olan şeyler ilhâm olunur. Ve bu dişilik illeti hem zâhirî ve hem de
bâtınî halîfelikte birlikte mevcûttur.
Beşinci şart “neseb” ya’nî “soy”dur. Onun i'tibârı muhammedî makâmlara
dâhil olmaktır. Ve o evvelliği ve âhirliği içine alan ilâhî ikinci devredir ki,
“âhir” olarak gönderildi. Ve (Sav) Efendimiz’e: “Ne vakitten beri nebîsin?”
denildi. (Sav) Efendimiz “Âdem su ile toprak arasında iken nebî idim” buyurdular. Şimdi Âdem’den olan devre Îsâ (as) hakkında sona erdi. Ve Hak Teâlâ
kitabında onu böyle yaptı. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “İnne mesele îsâ indallâhi ke meseli âdem” (Âl-i İmrân, 3/59) ya'nî “Îsâ’nın durumu Allah indinde
Âdem’in durumu gibidir.” Şimdi başladığı şeyi benzeriyle sona erdirdi. Ve
ihâta edici muhammedî küll üzerine hâkim olan ikinci devre cevâmi'u’lkelime tahsîs edildi. Ve o doğudan batıya olan bir devredir. Şimdi Muhammed
(aleyhi ve âlihi’s-selâm) nasıl ki herkese gönderildi ise, rûh da öylece bütün
bedene gönderildi. Ve bunda acâip bir sır vardır ki, biz onu bu kitabın dışında
anlattık. Şimdi bu, rûha nesebin ya’nî soyun faydasıdır.
Altıncı şart “işitme ve görme duyusunun selâmeti”dir. Çünkü a‘mâ ve sağır
olan kimse kendi kendini idâreden âcizdir; başkasını nasıl idâre eder? Rûhun
i'tibârı onun Hak ile işitmesi ve Hak ile görmesidir. Bundan dolayı âfetten
uzak ve pâktır. (Sav) Efendimiz Rabb’inden haberci olarak buyurur: “Ben ona
muhabbet edinceye kadar kulum nâfileler ile bana yaklaşmaktan ayrılmaz. Ne
zamanki Ben onu severim. Onun işitmesi Ben olurum ki, Benim ile işitir; ve
onun görmesi olurum ki, Benim ile görür.” Burada kendinden bahsedilen bir
sır vardır. Şimdi o da böyle oldu. Bundan dolayı işitmesi ve görmesi Hak olan
kimse, nasıl kendi nefsini ve onun dışındakileri idâre etmez!
Beşinci şart “neseb” ya’nî “soy”dur. Yukarıda anlatıldığı üzere zâhiren olan
halîfelikte soy şartının varlığında âlimler arasında ihtilâf vardır. Bâtınen olan
halîfelikte cenâb-ı Şeyh (ra) hazretleri bu şartı sâbit kılıp buyururlar ki: Nesebin
rûh hakkındaki i'tibârı onun muhammedî makâmlara dâhil olmasıdır. Ve o muhammedî makâmlar evvelliği ve âhirliği içine alan ilâhî ikinci devredir.
Bilinsin ki, ahadiyye zâtının vahdet ve vâhidiyyet mertebelerine tenezzülünde gayrılık i'tibârı yoktur. Küllî rûh mertebesine tenezzülü ise gayrılık elbisesiyle
zuhûr mertebesidir. Bundan dolayı ulûhiyyet ya’nî ilâhlık mertebesi olan vahdet
mertebesinden Hakk’ın mutlak vücûdunun insânî hakîkat ve ilmî sûretler mertebesi olan vâhidiyyet mertebesine tenezzülü ilâhiyyetin ilk devresidir; ve küllî rûh
mertebesine tenezzülü de ikinci devresidir. Ve bu tenezzül mertebeleri fakîr tarafından Fusûsu’l-Hikem’e yazılan şerhin mukaddimesinde ayrıntılı olarak beyân
edilmiştir. Şimdi küllî ya’nî bütünsel rûh mertebesi, vahdet ya’nî birlik mertebe-
145
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dördüncü Bölüm
sinden ibâret olan hakîkat-ı muhammediyyenin ikilik tavrı ile zuhûrundan ibâret
olup bütün çoklukların kaynağı ve evvelidir. Ve kendi hakîkatini taşıyan Muhammed (sav)’in taayyünü varlık âleminde en son gönderilip nübüvveti sonlandırmıştır. Bundan dolayı o ilâhî ikinci devre evvelliği içine aldığı gibi, âhirliği de
içine almıştır. Nitekim (Sav) Efendimiz’e “Ne vakitten beri nebîsin?” denildiğinde, saâdetle cevap verip, “Âdem su ile çamur arasında iken nebî idim” buyurdular. Ve küllî rûh mertebesindeki nebîliklerine işâret ettiler. Ve varlık âleminde zuhûr eden insân-ı kâmillerin neseb yönünden taayyünlerinde üç devre
vardır:
Birincisi Âdem devresidir ki, Âdem (as)’ın ortaya çıkması kendisi gibi âdemden değildir. Babasız ve annesiz mahlûktur. Bu devre Îsâ (as)’a kadar gider ve
orada son bulur. Çünkü Îsâ (as)’ın neseb yönünden ortaya çıkışı başkadır. Anne
yönünden maddesel ve baba yönünden rûhsaldır. Bundan dolayı madde babasız
mahlûktur. Ve bunu Hak Teâlâ varlık kitâbında, ya'nî fiilî Kur’ân’da böyle yaptı.
Nitekim Kur’ân-ı kavlîsinde buyurur: “İnne mesele îsâ indallâhi ke meseli
âdem” (Âl-i İmrân, 3/59) ya'nî “Taayyün devresi ve neseb yönünden zuhûru
husûsunda Îsâ (as) Allah indinde Âdem’in benzeridir.” Bundan dolayı Hak
Teâlâ hazretleri Âdem’in hilkatine nasıl müstesnâ bir tarz ile başladı ise, Îsâ
(as)’ın hilkatinde de istisnâ bir tarz ortaya koymakla öylece o devreyi sonlandırdı. İşte ikinci devre de budur.
Üçüncü devre (Sav) Efendimizin yüce taayyünlerinin ortaya çıkış tarzıdır. Bu
da onların varlığın tabîî kâideleri üzere baba ve anneden doğmalarıdır. Ve şerefli
taayyünlerinin bu şekilde açığa çıkması onların i‘tidâl yönünden kemâle sâhip
olmalarından dolayıdır. Çünkü kâidede i’tidâl vardır; ve istisnâda i'tidâl yoktur.
Ve yukarıda bahsedilen ilâhiyyetin ikinci devresi ihâta edici muhammedî küll
üzerine hâkim olup her biri bir “kelime” olan nebîlerin (aleyhimü’s-selâm)
hakîkatlerini toplamaya tahsîs kılındı. Ya'nî hakîkat-i muhammediyyeden ibâret
olan vahdet mertebesinin üzerine ilâhiyyetin ikinci devresi olan ve bütün rûhları
ihâtâ etmiş olan muhammedî küllî rûh hâkimdir. Çünkü muhammedî küllî rûh
ma'nâ olan vahdet mertebesinin sûretidir. Ve sûret ma‘nâ üzerinde hâkimdir;
çünkü sûretsiz ma‘nânın zuhûru yoktur; ve ma’nâ sûret olmadıkça görünmez.
İşte bu ilâhî ikinci devre doğudan batıya olan bir devredir. Ya‘nî Muhammed (s.a.v)’in gönderilmesinden sonra bütün şerîatların hükümleri kaldırılmıştır.
Çünkü ondan sonra doğudan batıya kadar, gelen bütün yeryüzü sâkinleri
Kur’ân’a âit hükümlere muhâtab olmak isti'dâdını taşımaktadır. Günümüzde batılıların hükümlerine sarıldıklarını iddiâ ettikleri îsevî şerîat yoktur. Çünkü onlar
îsevî şerîat hükümlerine tâbi’ olma isti‘dâdında değildirler. Her ne kadar onlar
sözlü olarak Kur’ân’ı inkâr ederler ise de, fiilen farkına varmaksızın onun hü-
146
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dördüncü Bölüm
kümlerine riâyet ederler. Bu hâlin burada bir kaç delîlinden bahsetmek uygundur:
1. Îsevî şerîatte birisi yanağına bir tokat vursa, diğer yanağını çevirmek
lâzımdır. Muhammedî şerîatte “fe meni’tedâ aleyküm fa’tedû aleyhi bi misli
ma’tedâ aleyküm” (Bakara, 2/194) ya’nî “Size saldıran kimseye, size saldırdığı
kadar saldırın!” buyrulmuş olduğundan kısâs ve karşılık vardır. Batılıların hiç
birisi yediği tokat karşılığında diğer yanağını çeviremez, belki derhâl karşılık verir; ve hattâ ağır bir söz karşılığında düello teklîf eder.
2. Îsevî şerîatte hükümdâra vergisini kendi eliyle mütevâzi bir şekilde götürmek lâzım. Oysa hükümdarlarına karşı tevâzu' şöyle dursun, batılılar onların
zorla olan hükmetmelerine tahammül edemediler de tâc ve tahtlarını alt-üst ettiler. Haksızlığa ve râzı olunmayan şeylere karşı koymak muhammedî şerîatın gereğindendir. Çünkü hadîs-i şerîfte “Sizden biriniz râzı olunmayan bir şey görürse eli ile ve gücü yetmezse dili ile men’ etsin. Ve eğer buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin” buyrulur.
3. Kur’ân-ı Kerîmde “Kul sîrû fîl ardı fânzurû keyfe bedeel halka” (Ankebût, 29/20) ya'nî “Yeryüzünde geziniz, halk edilme husûsuna nasıl başladı,
bakınız!” buyrulur ki, bu tavsiye yeryüzünün ve bitkilerin ve hayvanların ve insanların halk edilme husûslarını araştırmaya teşvîktir. Bundan dolayı batılılar
yeryüzünü bucak bucak dolaşıp yer katmanlarının ve fosillerin ilimlerini vücûda
getirdiler; ve fiilen bu teşvîk dâiresinde amel ettiler; çünkü isti'dâdları budur,
başka türlü hareket edemezler.
4. Batılılar birisinin odasına gireceği zaman kapıyı vurup girmek için izin isterler. Ve onlar söz ile inkâr ettikleri Kur’ân-ı Kerîm’in şu “Yâ eyyühellezîne
âmenû lâ tedhulû buyûten gayra buyûtiküm hattâ teste’nisû ve tusellimû alâ
ehlihâ” (Nûr, 24/27) ya'nî “Ey mü’minler, ehlinden izin almadıkça ve selâm
vermedikçe, kendi hânenizden başka kimsenin hânesine girmeyiniz!” âyet-i
kerîmesinin hükmüne riâyet ederler. Çünkü isti'dâdları budur, başka türlü yapamazlar.
5. Batılılar Kur’ân-ı Kerîm’in eşlerin sayısı hakkındaki müsâadesini fenâ görüp inkâr ederler. Oysa fiilen, gayr-i meşrû' olarak bir çok metresler edinirler. Ve
bu hâle olan düşkünlükleri o kadar açıktır ki, kendi içlerinde koydukları kanûnlarına, “tabîî çocuk” ta'bîr ettikleri, zinâ çocukları hakkında hükümler koymaya
mecbûr olmuşlardır.
6. Kadınlara ve güzel kokulara meyilleri pek şiddetlidir. Bu ise varlıksal muhammedî nisbettir ki, eserleri ümmetinde de gözükmektedir. Çünkü (Sav) Efendimiz “Bana sizin dünyânızdan üç şey sevdirildi ki, kadın ve güzel kokulardır;
147
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dördüncü Bölüm
ve benim gözüm nûru namazda kılındı” buyururlar. İşte namaz hâriç olmak
üzere batılılar bu varlıksal muhammedî nisbetlerin ikisine şiddetle meyillidirler.
Çünkü kendileri ümmet-i Muhammed’den olmak isti'dâdındadırlar, başka türlü
yapamazlar.
Sonuç olarak batılıların söz ile inkâr ancak fiilen icrâ ettikleri muhammedî
şerîatın hükümlerini birer birer saymak lâzım gelse başlıbaşına bir kitap olur. Bu
kadarı insâf sâhiplerine numûne olarak gösterildi. Ve bu numûneler ile anlaşıldı
ki, muhammedî şerîat doğudan batıya kadar olan bir devredir. Ve âhir zamanda
ortaya çıkacak olan Mehdî (as)’ın etkisiyle batılıların söz ile ve fiilen Kur’ân’ın
hükümlerini kabulleri kuvvetle beklenmektedir.
İşte Muhammed (as) nasıl ki herkese gönderildi ise, rûh da öylece herkese
gönderildi. Ve bunda acâîp bir sır vardır ki, biz onu bu Tedbîrât-ı İlâhiyye kitabının dışındaki eserlerimizde anlattık. Ya'nî bu acâip sır muhammedî makâmlara
dâhil ve muhammedî vâris olmakla varlık âleminde bâtınen halîfeliği taşıyan
zâtın varlık âleminin tamâmında tasarruf edici olmasıdır. Ve bu mübârek zât her
asırda bir tâne olup ma’nevî tasarruf sâhibidir. Ba'zen bu zât sûrî ve ma‘nevî tasarruf sâhibi olur. Nitekim âhir zamanda ortaya çıkacağı haber verilen Mehdî (as)
zâhiren ve bâtınen halîfeliği taşıyıcı olur. Ve aynı şekilde rûh da bedende vâhid
ya’nî birdir; bedenin zâhirinde ve bâtınında tasarruf eder. İşte bu bahsettiğimiz
şey rûha nesebin faydasıdır.
Altıncı şart “işitme ve görme duyusunun selâmeti”dir. Çünkü gözü görmeyen ve kulakları işitmeyen kimse kendi nefsini idâre etmekten âcizdir; başkalarını
nasıl idâre edebilir? Rûhun bundaki i'tibârı, onun Hak ile işitmesi ve Hak ile
görmesidir. Ve Hak ile işiten rûhun işitmesi ve görmesi elbette âfetlerden uzak ve
pâk olur. Ve bunun delîli (Sav) Efendimiz’in Rabb’inden haberci olarak beyân
buyurduğu kudsî hadîsidir. O da şudur: “Ben onu sevinceye kadar kulum nâfilelerle bana yaklaşır. Ben onu sevdiğim vakitte de onun işitmesi olurum, Benim ile işitir; ve görmesi olurum, Benim ile görür.”
Şimdi buna tahkîk ehli terimlerinde “nâfilelerle yaklaşma” derler ki, “cem’
makâmı” demektir. Ve bu makamda kul Hakk’a âlet olur. Ve bu makamın üstü
“farzlarla yaklaşma”dır ki, ona da “cem'ü’l- cem‘ makâmı” derler; “bakâ-billâh”
demektir. Bu makâmda da Hak kula âlet olur.
Burada kendinden bahsedilen bir sır vardır. O da budur ki, mâdemki kulun
izâfî vücûdu kesîflik mertebesinde bulunduğu halde, Hak onun işitmesi ve görmesi olmakla Hakk’a âlet oluyor, elbette kesîflikten ârî olan rûh böyle olmaya
daha lâyıktır. Ve o halk edilişinin başlangıcından beri böyle oldu. Bundan dolayı
işitmesi ve görmesi Hak olan kimse, elbet kendi nefsini ve kendi nefsinin dışındakileri idâreye yeterli ve halîfeliğe daha lâyık olur.
148
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dördüncü Bölüm
Yedinci ve sekizinci şart “necdet” ve “kifâyet”tir. Ve bunlar rûhların sıfatlarındandır. Görmez misin, Allah Teâlâ kullarının başarısını irâde ettiği vakit
onlara melekleriyle yardım eder ve onları onunla destekler. Nitekim Hak
Teâlâ “ennî mumiddüküm bi elfin minel melâiketi murdifîn” (Enfâl, 8/9) ya‘nî
“Muhakkak ben size bin melek ile peyderpey yardım ediciyim” buyurdu. Ve
yine buyurur: “ve eyyedehüm bi rûhin minhu” (Mücâdele, 58/22) ya‘nî “Onları
kendisinden bir rûh ile destekler.”
Dokuzuncu şart “ilim”dir. Ve bu isimlerin hepsini öğrendiğinde Âdem
(as) hakkında zâhir oldu. Şimdi biz onun zikrine muhtaç değiliz.
Onuncu şart “vera‘”dır ve onun kaynağıdır ve onun mürâcatı onadır. Çünkü şerîat onun ridâsı ve hakîkat izârıdır. Ve şartlar bu halîfe hakkında tamamlanmış oldu ve onun halîfeliği geçerli oldu; ve imâmlığı da bağlandı.
Hz. Şeyh (ra) halîfeliğin halk edilişe dönük olan altı şartını yukarıda beyân
buyurduktan sonra, sonradan kazanılır olan dört şartını beyâna başlayarak buyururlar.
Bu sonradan kazanılır olan yedinci şart “necdet” ve sekizinci şart “kifâyet”tir.
“Necdet” aslâ korkmaksızın yiğitlik ve kalb kuvveti ve gayret ile durmadan çok
çalışmak ve sebât ya’nî dayanıklı olmak demektir. Halîfenin idâre işinde bu sıfatta olması lâzımdır. Ve bu sıfat bulunmazsa idâre çarkı zayıf döner ve sonuç bozuk olur. Ve bu sıfat sonradan kazanılır. Çünkü çok çalışarak kazanılan maharet
ile kuvvet bulur. Örneğin deniz yolculuğuna alışık olan kimse korkar. Fakat üzerinde devamlı çalışmakla bu korku gider. Ve aynı şekilde hiç savaş görmemiş
olan bir kimse son derece korkar; fakat savaştıkça alışır. Korku gidip yerine
cesâret gelir.
Sekizinci şart “kifâyet”tir. Bu da idâre kudretidir ki, uzun süre devamlı çalışmakla oluşan bir sıfattır. İdâre işinde yeni olan bir kimsede tabi’ki kifâyet olmaz.
İşte bu iki sıfat rûhların ezelî sıfatlarındandır. Rûhun necdet ve kifâyetine
delîl istersen, bak gör ki, Allah Teâlâ mü’min kullarına kâfirler ile savaş esnâsında sıkıldıklarında onlara yardım etmeyi murâd ettiği vakit, latîf rûhlar olan melekleriyle yardım eder. Ve bu yardım husûsunu Kur’ân-ı Kerîm’de “Muhakkak
ben size bin melek ile peyderpey yardım ediciyim” (Enfâl, 8/9) ve “Onları
kendisinden bir rûh ile destekler” (Mücâdele, 58/22) buyurdu. Çünkü latîf olan
rûhlar bir sûrette sûretlendikleri zaman, onların o sûretleri, cismânîlerin sûreti
gibi yırtılma ve kapanma kabûl etmez. Bundan dolayı onlarda ölüm korkusu; tabi'ki cesâretli olurlar. Ve me’mûr oldukları işte kifâyetleri vardır. Çünkü irâdeleri
ve kuvvetleri Hakk’ın irâde ve kuvvetidir. Ve kendi irâdeleri olmadığından Hak
Teâlâ onlar hakkında “lâ ya’sûnallâhe mâ emerehüm” (Tahrîm, 66/6) ya‘nî “Al-
149
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dördüncü Bölüm
lah Teâlâ’nın emrettiği şeye isyân ve muhâlefet etmezler” buyurmuştur. Beşerde irâde olduğundan onlardan Hakk’ın emrine muhâlefet çıkar, bundan dolayı
beşer hakkında işlerin idâresinde kifâyet ve kifâyetsizlik söz konusu olabilir.
Dokuzuncu şart “ilim”dir. Ve ilim Âdemî sıfatlardan olup çalışarak kazanılır.
Ve bu sıfat, isimlerin hepsini öğrendiğinde, ilk olarak Âdem (as)da gözüktü.
Bundan dolayı âdemî fertlerin her birinin rûhunda bu sıfat halk ediliş yönünden
mevcûttur. Fakat taayyün âleminde rûhunda sâbit olan bu sıfatın parlaması için
çalışmak lâzımdır. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri “Ve en leyse lil insâni illâ mâ
seâ” ya’nî “Ve insan için, çalışmasından başkası yoktur” (Necm, 53/39) buyurur. Ve bu sıfatın varlığı insanda açık ve âşikâr bulunduğu için onun ayrıntılı olarak beyânına gerek yoktur.
Onuncu şart “vera‘”dır. “Veri’” (râ harfinin kesriyle) “ittikâ eden” demektir.
Hak Teâlâ’nın haram kıldığı şeylerden sakınmak ve haram olduğundan şüphe
edilen şeylerden kaçınmaktan kinâyedir. Ve “vera‘” ve “ittikâ” halîfenin feyiz
kaynağıdır. Ve halîfenin bütün işlerinde mürâcaat edeceği makam vera‘ ve
takvâdır. Çünkü şerîat halîfenin ridâsıdır; ve onun beşerî ayıplarını örter; ve üstüne giydiği elbisedir. Ve hakîkat onun gömleğidir ki, ridâsının altındadır. Ve bu
hakîkat izârı, beşeriyyete hâs olan ikilik ayıbını örter. İşte halîfe hakkında gerekli
olan on şartın sayılması ve îzâh edilmesi tamamlandı. Bu şartları taşıyan zâtın
halîfeliği geçerli ve imâmlığı da bağlanmış olur.
Ve biz ikisinin arasında, kendisi için savaşlar ve fitneler olan sebebin anlatımına döneriz. Şimdi ben derim ki, bunda sebep, bu insânî mülk üzerinde
efendilik talebidir. Bundan dolayı ikisinden birinin onun üzerinde efendiliği
sâbit olduğu zaman, onun kurtuluşuna ve ikâmesine çalışır ve ona yakınlığını
himâye eder ve alâmetlerini yükseltir. Ve onu kendisi için hayâl ettiği veyâ
bildiği şey gereği üzere iki yurtta onun helâkini gerektirecek sebeplerden
men‘ eder. Ve bil ki, her bir helâke sürükleyici husûstan onun kurtuluş sebebi
hâriçten bir da’vetçinin emrine onun itâatidir ki, ona “şerîat” denir. Rûh onu
âriftir. Çünkü o onun cinsindendir. Ve hevâ câhildir. Şimdi hevâ onun için
kurtuluşu kendi tarafında hayâl eder. Oysa rûh muhakkak kurtuluşun kendi
tarafında olduğunu bilir. Bundan dolayı anlaşmazlık ortaya çıkar ve ayrılık
gerçekleşir. Ve buna da'vet eden iki emîrin hakîkati farklıdır. Şimdi ne zamanki da’vetçi hâriçten gelir, bu emrin neticesine bakarak kendisi için iki
netîce bulur: Birisi helâk ve diğeri kurtuluştur. Bundan dolayı onlardan her
biri, ilâhî hikmetin ve onun hakîkatinin gerektirdiği şey dolayısıyla, kurtuluş
yolunu talep etti ve helâk edici şeylerden sakındı. Ve eğer her biri terk etmiş
ve özür beyân etmiş ise, onların delîllerinden bir delîli vardır. Lâkin ismi Celîl
olan Hak Teâlâ’nın “İşlediğinden suâl olunmaz, onlar suâl olunurlar” (Enbiyâ,
150
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dördüncü Bölüm
21/23) ve “Bunlar cennete mahsûstur, ve kayırmam yoktur. Ve bunlar cehenneme mahsûstur ve kayırmam yoktur. Ve kalem kurudu” buyuruşu yönüyle
onları apaçık kuvvetli delîliyle halleder ve kat’i olarak sonuca bağlar.
Ya‘nî biz rûhun yardımcısı olan “akıl emîri” ile “hevâ emîri” arasında, ne sebepten dolayı savaşlar ve fitneler olduğunun anlatımına döneriz. Şimdi ben derim ki, bu kavgaların ve fitnelerin sebebi bu insânî mülk üzerinde efendilik talebidir. Bundan dolayı akıl ve hevâdan birinin insânî mülk üzerinde efendiliği ve
hükmünü geçirmesi sâbit olduğu zaman, onun kurtuluşuna ve onu bulunduğu
hâl içinde kâim kılmaya çalışır ve kendisinin ona yakınlığını ve bağlılığını
himâye ve muhafaza eder. Ve efendiliğin ve hükmetmesinin alâmetlerini ve nişanlarını yükseltir. Ve o alâmetleri gören kimse bilir ki, bu insan üzerinde akıl ve
hevâdan birisi gâliptir.
Ve hevâ kendisi için hayâl ettiği ve akıl da yakînen ya’nî kesin bir şekilde bildiği şey gereği üzere, o insânî mülkü dünyâda ve âhirette onun helâkini gerektirecek sebeplerden men’ eder. Örneğin hevâ hayâl eder ki, şerîat âlemin düzeni
içindir. Bundan dolayı akılsal ölçülerin bozulmaması şartıyla şarâb içmekte ve
karşısındaki zorlamaksızın zinâ gibi hayvânî hazları yapmakta bir zarar yoktur.
Ve aynı şekilde oruç nefsin dikbaşlılığını kırıp halkın hukûna tecâvüzünü engellemek üzere onu zayıf kılmak içindir. Halkın hukûkuna riâyet ettikten ve nefsi
terbiye ettikten sonra oruçla nefse eziyet vermenin anlamı yoktur. İşte hevânın
buna kıyaslanabilecek bin türlü hayâlleri vardır ki, insânî mülkün kurtuluşunun
bunlar ile olabileceğini hayâl eder. Bunlar onun hakîkate aykırı olan hayâlleridir.
Ve helâkı gerektireceğini zannettiği ve hayâl ettiği bu sebeplerden onu men’ eder.
Fakat işlerin hakîkatini bilen akıl der ki, şerîat yalnız âlemin düzeni için değildir. Belki dünyâda ve âhirette helâk olmaktan kurtuluşa sebeptir.
Dünyâda kurtuluşa sebeptir. Çünkü şerîat çerçevesinde nefse hayvânî hazları
bir sınır ve kayıt içerisinde verilir. Kötü yönde kullanım derecesini bulup nefis
helâk olmaz. Çünkü hayvana fazla yem verilse çatlayıp helâk olur.
Ve âhirette kurtuluşa sebeptir. Çünkü âlemin zâhirinde olan ilâhî teklîf
bâtında var etmek içindir. Şerîat hükümlerine uymakla sâlih amel işleyen kimselerin bu amelleri âhiret âleminin bünyevî oluşumları gereğince güzel sûretlerde
gözükür. Ve sâlihler bu güzel sûretlerle ni’metler içinde olur ve yaşarlar. Ve
nebîler (aleyhimü’s-selâm) ve evliyâ (kaddesallâhü esrârahum) hazretleri her türlü kötü hallere meyletmeyeceğinden emîn oldukları nefisleriyle şerîat hükümlerine son derece riâyet ettiler. Ve takvâ âhiret azığının hayırlısıdır. İşte aklın da
buna kıyaslanabilir bir çok bildikleri vardır ki, insânî mülkün kurtuluşunun bunlar ile olabileceğini yakînen bilir. Ve bu helâk olma sebeplerinden onu men‘ eder.
151
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dördüncü Bölüm
Ve bil ki, her bir helâke sürükleyen husûstan insânî mülkün kurtuluş sebebi
kendisinin hâriçten bir da’vetçinin emrine onun itâat etmesidir ki, o da’vetçinin
emrine de “şerîat” denir. Rûh bunu ariftir. Çünkü o şerîat rûhun cinsindendir.
Çünkü şerîatın doğrudan doğruya çıkış yeri Hak'tır. Ve yukarıdaki şerhlerde îzâh
edilmiş olduğu üzere rûhun da çıkış yeri doğrudan doğruya Hak’tır. Gerçi hakikatte hevâ da Hak’tan çıkmakta ise de onun çıkışı doğrudan doğruya değildir;
arada bir çok vâsıtalar vardır. Bundan dolayı hevâ vâsıtalar perdesi arkasında
bulunuşu yönüyle şerîat cinsinden olmadığı için câhildir.
Şimdi hevâ insânî mülk için kurtuluşun kendi tarafında olduğunu hayâl eder
ve öyle zanneder. Oysa rûh muhakkak kurtuluşun kendi tarafında olduğunu
yakînen bilir. Böyle olunca akıl ile hevâ arasında anlaşmazlık ortaya çıkar ve ayrılık gerçekleşir. Ve kurtuluşa da‘vet eden iki emîrin, ya‘nî akıl ile hevânın hakikatleri farklıdır. Şimdi da’vetçi hâriçten geldiği vakit, bu da'vet işinin netîcesine bakarak kendisi için iki netîce bulur: Birisi helâk ve diğeri kurtuluştur.
Bilinsin ki, ilâhî emir ikidir:
Birisi irâdî emir, diğeri teklîfî emirdir. İrâdî emir, kulun sâbit ayn’ının isti‘dâd
ve kâbiliyyetine göre saâdet ve şekâveti hakkında Hakk’ın irâdesidir. Bu yön kader sırrına bağlanır. Ve teklîfî emir Nebî (as)ın Hak tarafından getirdiği şerîattır
ki, apaçık delîl için saîd olana ve şakî olana eşit seviyeden tebliğ edilir. Karşı gelenler teklîfî emre karşı gelmiş ve irâdî emre uygun hareket etmiş olurlar.
Da'vet esnâsında kendilerine usanç gelmemesi için kader sırrı nebîlerden
(aleyhimü’s-selâm) örtülüdür. Onlar da’vetlerinin netîcesine bakarlar. Ve karşı
gelenlerin sonunun helâke ve uyanların sonunun da kurtuluşa olduğunu görürler. Çünkü irâdî emir gereğince sonu helâke çıkanların, da'vet edildikçe Ebû Cehil gibi şekâveti artar. Bundan dolayı nebîler (aleyhimü’s-selâm) bu hususta doktorlara benzerler. Doktor sonu kesin olarak ölüme çıkacak bir hastayı tedâvî ettikçe hastalığı daha da şiddetlenir. Bu bahsin ayrıntısı Fusûsu’l-Hikem’de Ya'kûb
Fass’ındadır. İşte bu hakîkate dayalı olarak akıl ve hevâdan her biri ilâhî hikmetin
ve kendilerinin hakîkatlerinin gerektirdiği şey dolayısıyla kurtuluş yolunu talep
etti; ve helâklardan sakındı. Ve hiç şüphe yok ki saîd olanın helâki şekâvette ve
kurtuluşu saâdettedir. Ve şakînin helâki de saâdette ve kurtuluşu şekâvettedir.
Ve aklın tarafında saâdet ve hevânın tarafında şekâvet vardır. İlk bakışta garîp
görünen bu hükmün hakîkatini cenâb-ı Şeyh (ra) biraz aşağıda îzâh buyururlar.
Şimdi akıl ve hevâdan her biri diğerinin gidiş yolunu terk etmiş ve kendi gidiş yolunda özür beyân etmiş ise, onların delîlinden, kuvvetli bir delîli vardır ki,
o kuvvetli delîller de sâbit ayn’larının isti'dâd ve kâbiliyyetidir. Ve Hak Teâlâ
hazretleri sâbit ayn’lara kendi kâbiliyyetleri ve isti‘dâdlarına göre vücûd feyzi
verdi. Onlara kendi tavır ve gidiş yollarında zorlamada bulunmadı. İsti‘dâd
152
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dördüncü Bölüm
lisânlarıyla ne istemiş iseler onu ihsân etti. Bundan dolayı Celîl ismi olan Hak
Teâlâ’ya “Niçin vücûd feyzi verdin ve niçin istediklerini ihsân ettin?” diye soru
sorulmaz. Belki soru isti‘dâd lisânı ile saâdeti bırakıp şekâveti talep etmiş olanlara yönelir. İşte bu hakîkate dayalı olarak Hak Teâlâ “Lâ yus’elu ammâ yef’alu ve
hüm yus’elûn” ya’nî “İşlediğinden suâl olunmaz, onlar suâl olunurlar” (Enbiyâ, 21/23) ve “Bunlar cennet içindir; ve kayırmam yoktur. Ve bunlar cehennem
içindir ve kayırmam yoktur” buyurur. Ne zamanki âhiret âleminde Hak Teâlâ
herkesin sâbit ayn’ını kendisine açar, o kimse görür ki, saîd ise saâdeti kendinindir; ve şakî ise şekâveti yine kendinindir. İşte bu sâbit ayn’ların açılması Hakk’ın
apaçık kuvvetli delîlidir ki, onların terklerini ve i'tirâzlarını bu kuvvetli delîl ile
halleder ve kat’i olarak sonuca bağlar.
Şimdi biz deriz ki, muhakkak rûhun hakîkati nûrdur ve hevânın hakîkati
ateştir. Ve onlardan her biri kendi vücûdunda vecihlerden bir vecih
ni’metlenir. Çünkü o, onun nefsî sıfatıdır. Ve yoksa eğer kendisi hakîkatinin
ateş olduğunu yakîn olarak bilse, onunla azaplanır. Ve muhakkak fâil, eğer
onda kurtuluş tahakkuk etse bile, nûrun vücûdunun mahalline kaçış talebi
için buna kādirdir; lâkin onu câhil kıldı. Şimdi her biri kendi makâmına da'vet
etti. Bundan dolayı ateş ateş ile azaplanmaz. Belki ateş nûr ile azap duyucu
olur. Nitekim pislik böceği gül kokusuyla zarâra uğrayıcı olur. Şimdi nûr ile
azaplandığı zaman, bu insânî mülkün de aynı şekilde nûr ile azap duyucu olduğunu hayâl eder. Böyle olunca o, ebeden nurdan hâriç olmayı talep eder. Ve
onu ondan hâriç tutmaya sebep olan fiiller ile ondan engeller. Ve o da şehvetlerdir ki, ateş onunla örtülmüştür. Kim ki onlara erişti, muhakkak ateşe erişti.
Ve nûrdan ibâret olan rûh da aynı şekilde bunun benzerini talep eder. Şimdi
onlardan her biri bu insânî mülkün eriştiren sebeplerinde kendi cemâatine
bakar. Bundan dolayı onun üzerine onları tasarruf edici kılar. Ve ona onlar ile
hîle eder. Ve ikisinin indinde onun donandığı veyâhut bu vasfın sâhibi için
mülk olan bir vasıf ile vasıflandığı sâbit olduğunda, onun üzerine istilâ edici
olur. Böyle olunca fitneler ve savaşlar olur. Ve onlardan her biri kendi nefsine
bakmayı terk etseydi; ve şerîat getiriciden ibâret olan hâriçten bu da’vetçiye
baksaydı; ve ben hâriçten bir da’vetçi buldum ki, onun doğruluğu ve
ma’sûmluğu sâbittir; kurtuluş onun dediği şeydedir ki, o da budur; ve helâk
onun dediği şeydedir ki, o da budur, diye idi teslîm ve boyun eğmenin gerçekleşmesinden dolayı fitne kalkar ve mülk kurtuluş cemaâti içinde olur idi.
Lâkin bu, ancak hevâ yok olup gittiği zaman geçerli olur. Çünkü o muhâlefetin
aynıdır. Eğer yok olursa o da yok olur. Lâkin bunda Allah Teâlâ’ya mahsûs
acâip bir tedbîr vardır ki, dilediği kimseyi ondan perdeler ve dilediği kimseye
de onu açar. “Lâ yus’elu ammâ yef’alu ve hüm yus’elûn” (Enbiyâ, 21/23) ya‘nî
“İşlediği şeyden ona suâl olunmaz ve onlar suâl olunur.” Ve apaçık kuvvetli
153
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dördüncü Bölüm
delîl onun içindir. “Ve lev şâe rabbüke le cealen nâse ümmeten vâhideten”
ya‘nî “Eğer Rabb’in dileseydi, insanları tek bir ümmet kılar idi.” “Ve lâ
yezâlûne muhtelifîn” (Hûd, 11/118) ya’nî “Onlar dâima muhteliftirler.” ”İllâ
men rahime rabbüke” (Hûd, 11/119) ya‘nî “Rabb’inin rahmet ettiği kimseler
hâriç.” Ve onlar cem' ehlidir. Ve onları bunun için halk etti, tâ ki vücûdda
isimleri açığa çıksın. Ve Allah Teâlâ hakkı söyler ve doğru yola irşâd eder. Ve
hamd, Rabbü’l-âlemîne mahsûstur.
Ya'nî biz deriz ki, muhakkak rûhun hakîkati nûrdur. Çünkü Hak’tan vâsıtasız olarak zuhûr etmiştir. Ve Hak Teâlâ hazretleri “Allâhu nûrus semâvâti vel
ard” (Nûr, 24/35) ya'nî “Allah Teâlâ göklerin ve yerin nûrudur” buyurur. Ve
hevânın hakîkati ateştir. Çünkü vâsıtalı olarak zâhir olan tabîat âlemindendir. Ve
aşağıların en aşağısı olan tabîat âlemi ise cehennemdir ve ateştir. Çünkü fıtrî
kesîfliğiyle, latîf olan aslından uzaktır. Ve rûh ile hevâdan her biri vecihlerden bir
vecih ile kendi vücûdunda ve varlığında ni’metler içinde olurlar. Çünkü rûhun
nefsî sıfatı nûr olduğu gibi, hevânın nefsî ve zâtî sıfatı da ateştir. “El-cinsü meal
cinsi” ya’nî Cins cinsiyle berâberdir” hükmünce her biri kendi cinsi ile ünsiyet
edip ni’metler içinde olur. Ve hem-cinsinin dışında birşeyle ünsiyet edemez, azap
çeker. Nitekim münâfıklar ve kâfirler mü’minin huzûrunda olmaktan ve sohbetinden eziyet duyarlar.
Ve eğer hevâ kendi hakîkatinin ateş olduğunu bizzât hakîkatini yaşayarak ve
tecrübe ederek yakînen bilse onunla eziyet çekici olurdu. Fakat kendi hakîkatinde
ve sıfatında gark olmuş olduğu için bunu idrâk edemez ve yakînen bilemez. Belki
kendi tavrında meşrebinde yaşar.
Ve mutlak fâil olan Hak Teâlâ, nûrun mevcûd olduğu mahalde kurtuluş tahakkuk etse bile, ateş mahalline kaçış talep etmesine kādirdir. Lâkin hevâya nûr
mahallinde kurtuluş olduğunu bildirmedi. Onu hâl olarak ve yaşantı olarak câhil
kıldı. Böyle olunca akıl ile hevâdan her biri kendi makāmına da'vet etti. Bundan
dolayı ateş kendi cinsi olan ateş ile azap duymaz. Belki ateş nûr ile azap duyar.
Bunun örneği zâhir âlemde mevcûttur. Pislik böceği gül kokusuyla zarâra uğrar
ve azap duyar.
Şimdi hevâ nûr ile azap çekici olunca bu insânî mülkün de kendisi gibi nûr
ile azap çektiğini hayâl eder. Ve böyle hayâl edince de o hevâ ebeden nûrdan
hâriç olmak ister; ve insanî mülkü de nûrdan hâriç tutmaya sebep olan fiiller ile o
nûrdan engeller. Ve o fiiller de şehvetlerdir ki, ateş o şehvetler ile örtülmüştür.
Kim ki şehvetlere erişti, muhakkak ateşe erişti. Ve nûrdan ibâret olan rûh da, aynı
şekilde insânî mülkü hâriç tutmaya sebep olan fiiller ile o ateşten engeller. Ve onlar da nefse fenâ gibi gözüken ilâhî emirlerdir ki, cennet onlar ile örtülmüştür.
154
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dördüncü Bölüm
Kim ki bu fenâ gibi gözüken ilâhî emirleri tercih etti, muhakkak nûru ve cenneti
tercih etti.
Şimdi rûh ile hevâdan her biri bu insânî mülkü kendi makāmlarına eriştiren
sebeplerde kendi cemâatine bakar. Bundan dolayı o insanî mülk üzerine
cemâatini musallat kılar ve ona onlar ile hîle eder. Ve rûh ve hevâdan birinin indinde, o insânî mülkün donandığı veyahut onlardan birinin sâhip olduğu bir vasıf ile vasıflandığı sâbit olunca, artık onun üzerine istilâ edici olur. Ve birinin istilâsı üzerine diğeriyle fitneler ve savaşlar çıkar.
Ve akıl ve hevâdan her biri kendi nefsine ve nefsinde hâsıl olan yaşantıya bakışı terk edip de şerîat getiriciden ibâret olan bu da’vetçiye baksaydı; ve “Ben
hâriçten bir da'vetçi buldum ki, onun da'vetinde doğruluğu ve ma’sûmluğu
sâbittir; kurtuluş benim zevkimde değil, belki onun dediği şeydedir ki, o da budur; ve helâk onun dediği şeydedir ki, o da budur” diyeydi; teslim ve boyun eğme sebebiyle fitne kalkar ve insânî mülk kurtuluş cemâati içinde bulunurdu.
Lâkin bu hâl, ancak hevâ yok olup gittiği vakit sâbit olur. Ve hevâ bulundukça bu
hâlin oluşması mümkün değildir. Çünkü o hevâ muhâlefetin aynıdır. Ya'nî
mâdemki ilâhî emir ve bu ilâhî emri tebliğ eden bir da’vetçi vardır, elbette hevâ
buna muhâlefet eder. Ve kendisi bilhassa buna muhalefet için mahlûktur. Çünkü
ilâhî ilimde sâbit olan hakîkati, bu muhâlefeti gerektirir. Eğer hevâ yok olursa
fitne de yok olur, gider.
Lâkin bu insânî mülkte fitne ve savaşın olmasında Allah Teâlâ’ya mahsûs
acâip bir tedbîr vardır ki, o acâip tedbîrden dilediği kimseyi perdeye düşürür ve
onun hakîkatini bildirmez; ve dilediği kimseye de onu açıp bildirir. Ve bu tedbîri
Hak Teâlâ niçin ba’zılarından saklar ve ba’zılarına açar? diye soru sorulmaz.
Çünkü bu tedbîrden ba’zılarının perdelenmesi ve bunun ba’zılarına açılması onların sâbit ayn’larının gereğindendir. Ve ilâhî tecellîler kulun isti‘dâd ve kâbiliyyetine göredir. Çünkü Hak Teâlâ hakîmdir ve hakîm her şeyi yerli yerine koyana
derler. Bundan dolayı Hak Teâlâ bu acâip tedbîri kâbiliyyeti olmayanlara açmaz,
onlardan saklar. Böyle olunca isti'dâda göre ihsân eden Hak Teâlâ’ya soru yöneltilmez. Belki soru noksan isti‘dâdların sâhiplerinedir. Onun için Hak Teâlâ “Lâ
yus’elu ammâ yef’alu ve hüm yus’elûn” (Enbiyâ, 21/23) ya‘nî “İşlediği şeyden
ona soru sorulmaz ve onlara soru sorulur” buyurur. Ve aynı şekilde “fe lillâhil
hüccetül bâligah“ ya’nî “artık apaçık kuvvetli delîl Allah’ındır” (En’âm, 6/149)
buyurur. Çünkü her bir kulun sâbit ayn’ının kâbiliyyet ve isti'dâdı Hak Teâlâ
hazretlerinin kudret elinde apaçık kuvvetli delîldir. Şâyet bir kimse Hakk’a "Niçin beni böyle yaptın” diye soru sorarsa, Hak Teâlâ ona, onun hakikatini açıverir.
Ve bu açılım netîcesinde o kul görür ki, kendinin böyle olması yine kendinden
155
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dördüncü Bölüm
imiş ve Hak Teâlâ tarafından zorlama olmamış. Belki zorlama kendisine yine
kendisinden olmuştur.
Ve yine Hak Teâlâ bu hakîkate işâreten “Ve lev şâe rabbüke le cealen nâse
ümmeten vâhideten” ya’nî “Eğer Rabb’in dileseydi, insanları tek bir ümmet
kılar idi” (Hûd, 11/118) buyurur. Çünkü Hak Teâlâ’nın irâdesi ilmine ve ilmi de
ma'lûma ya’nî bilinene tâbi‘dir. Ve “malûm ya’nî bilinen” kulun sâbit ayn’ıdır. Ve
sâbit ayn’lar Kâbız ve Bâsıt; ve Dârr ve Nâfi‘; ve Hâdî ve Mudill gibi karşılıklı
ilâhî isimlerin gölgeleridir. Şimdi mâdemki isimler muhteliftir, elbette onun gölgeleri de muhtelif olur. Ve ma‘lûmât ya’nî bilinenler muhtelif olunca Hakk’ın ilmi de muhtelif olur. Ve sâbit ayn’lar muhtelif olunca ma‘lûmât ya’nî bilinenler de
muhtelif olur. Ve Hakk’ın ilmi muhtelif olunca ilâhî irâde de muhtelif olur.
İbâredeki “lev” ya’nî “eğer” “imtinâ’ ya’nî olumsuzluk” içindir. Ya‘nî Hak
dileseydi, insanları ihtilâflardan pâk, tek bir ümmet kılardı. Ancak eşyânın
hakîkatleri muhtelif olduğu için, bunu dilemek imkânsız olduğundan, dilemedi.
“Ve lâ yezâlûne muhtelifîn” ya’nî (Hûd,11/113) “Onlar dâimâ muhteliftirler.”
Ve bu ihtilâftan Rabb’inin rahîmsel rahmetiyle rahmet ettiği kimseler müstesnâdır; çünkü onlar cem‘ ehlidir. Bunlar bir takım insân-ı kâmillerdir ki, bütün
ilâhî isimlerin ve sıfatların görünme yeridirler. Bundan dolayı her bir kâmil bu
isimlerin cem‘iyyetine görünme yeri olmaklık i‘tibârı ile birdiğerinin aynıdır.
Gerçi (Sav) Efendimiz müstesnâ olmak üzere, bunlarda da bu cem'iyyet içinde bir
ismin hükümlerinin üste çıkışı var ise de, kâmiller arasındaki birlik ve aynılık,
isimlerin cem‘iyyeti bakış açısındandır; yoksa hakîkatte aynılık yoktur; çünkü
tecellîde tekrâr yoktur.
Ve Hak Teâlâ bütün mahlûkları izâfî vücûdlar âleminde muhtelif isimlerinin
hükümlerinin açığa çıkması için halk etti. İşte bu hakîkate dayalı olarak yeryüzünde sâkin olan muhtelif milletlerin bir olmasına çalışan “Bâbîler” ile benzerlerinin, bu hususta harcanmış olan himmet ve gayretleri anlamsızdır. Ve bunun
oluşacağını mümkün görmek hâlin hakîkatine câhil olmaktan kaynaklanmaktadır. Bu anlattığımız sözler Kur’ân âyetlerinden alınmadır ki, onları Hak söyler; ve
Allah Teâlâ söylediği vakit hakkı söyler ve doğru yola irşâd eyler. Bundan dolayı
biz “Duânın en üstünü el hamdu lillâhi’dir” hadîs-i şerîfi gereğince bu ilâhî bilgiye erişmekten dolayı Rabbü’l-âlemîne hamdın hakîkati ile hamd ederiz.
156
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
BEŞİNCİ BÖLÜM
Yalnız İmâma Mahsus Olan İsim ve Onun Sıfatları ve Halleri Beyânındadır
Muhakkak imam, ancak dörtten biri olur. Âlemde ilâhî hikmet geçerlidir
ki, muhakkak onun üzerinde yalnız halîfeye tahsîs edilmiş bir isim vardır.
Onun dışında hiç bir kimsenin onunla isimlendirilmesine yol yoktur; tâ ki
zikrolunduğunda diğerlerinden ayırt edile ve biline. Ve onu halîfe yapan kimseye tâbi oluşundan dolayı kelime, âdet oluşu üzere, kendisinden imâmın dışında birini ve müşterek oluşu sebebiyle, bin bile olsa, onun isimlerinin geri
kalanından onun üzerine anlaşılmayı vermez. Ve onu halîfe kılan Allah
Teâlâ’dır. Çünkü Hak Sübhânehû “ilâhiyyet” ismine mahsûstur. Hattâ biri
“Allah” dediği zaman bu söylediğinden, Fâil Sübhânehû’dan başkası anlaşılmaz. Görmez misin? Onun ”a’budûllâhe” ya’nî “Allah’a ibâdet ediniz” (Nisâ,
4/36) sözü indiği zaman, “Allah” nedir? demediler.Ve ne zamanki onlara “uscudû lir rahmâni” ya’nî Rahmân’a secde edin” (Furkân, 25/60) denildi,
“Rahmân” nedir? dediler. Biz deriz ki bu imâma hangi ismin mahsûs olduğuna bakarız, ve onu ona onu söyleriz. Şimdi biz Allah Teâla’nın “Ve iz kâle
rabbüke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeten” (Bakara, 2/30) ya‘nî “Zikret
şu vakti ki, Rabb’in meleklere yeryüzünde ben bir halîfe kılıcıyım, dedi” sözünde onu isimlendirdiği bir şeyin gayrını bulmayız. Ve Hak Sübhânehû bir
zamân içinde ondan ikiyi men' eyledi de, bunu “İki halîfeye bîat olduğu vakit
diğerini katlediniz” sözüyle kat’i olarak sonuçlandırdı. Şimdi ikisinin irâdesi
birlikte olsa bile iki idâreci arasında mülkün idâmesi geçerli olmaz. Hak Teâlâ
“Lev kâne fîhimâ âlihetün illâllâhu le fesedetâ” (Enbiyâ, 21/ 22) ya‘nî “Yerde
ve gökte Allah’dan başka ilâhlar olsa idi, yer ve gök fesâda uğrar idi” buyurdu.
Çünkü muhakkak iki halîfeden biri, diğerinin yasakladığı şeyin aynı ile emreder. Oysa onlardan birinin emrine uymak lâzımdır. İki emre uymak mümkün olmadığından, eğer terk ederlerse cezâya çarptırılırlar. Ve eğer onlardan
birine itâat ederlerse, diğeri onları cezâya çarptırır. Ne zamanki birine itâat ettikleri şeyin nefsiyle diğerine âsî olurlar, şimdi âsî oldukları kimse onları
cezâya çarptırır. Bundan dolayı kendisine itâat ettikleri kimse üzerine onların
yardımları zorunlu olur. İşte bu savaşlar ve fitneler sebep olup mülkü idâreden başka işlerle meşgûl eder. Böyle olunca savaşlar çıkar. İşte bunun için tek
bir halîfe üzerine kat’i ve kesin olarak haber verdi.
157
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
Bu beşinci bölüm yalnız imâma hâs olan isim hakkında ve imâmın sıfatları
ve halleri beyânındadır
Muhakkak imâm, ancak dört vasfı taşıyan meliklerden biri olur ki: Bunlardan
biri hem kendine ve hem de idâresi altındakilere cömert; ve biri hem kendine ve
hem de idâresi altındakilere cimri, ve biri kendine cömert ve idâresi altındakilere
cimri; ve biri kendine cimri ve idâresi altındakilere cömert olur. Bunların beyânı
ileride başlı başına bir bölümde gelecektir.
Alemde ilâhî hikmet böyle geçerlidir ki, muhakkak âlem üzerinde yalnız
halîfeye tahsîs edilmiş bir isim vardır ki, o isim başkasına verilemez. Halîfenin bu
isim ile tek oluşu, zikredildiği zaman diğer insanlardan ayırt edilmesi ve bilinmesi içindir. Ve imâma mahsûs isim olmak üzere konulan kelimeden, âdet oluşu
üzere imâmdan başkası anlaşılmaz. Ya‘nî geçerli olan âdet imamdan başkasının
anlaşılmasına mâni'dir. Ve imâmın diğer insanlarla müşterek bir çok isimleri olsa
bile, imâmlığı yönünden âdet olarak kendisine mahsûs olan kelime bu diğer isimlerden hiç birisi üzerine söylenmez.
Ve o isim “halîfe”dir. Meselâ halîfenin “Ahmed ve Mahmûd ve Ali” gibi diğer halk ile müşterek olan isimleri vardır. Fakat “halîfe” ismi ancak kendisine
mahsûstur. Ve bu ismin, bu müşterek olan diğer isimler ile münâsebeti yoktur.
Ve halîfenin bu tekliği, kendisini halîfe kılan Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerine tâbi olaraktan ve benzerlikten olmuştur. Çünkü Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri “İlâhiyyet” ismine mahsûs kılınmıştır ki, bu isimde kendisine aslâ iştirâk
eden bir ferd yoktur. Hattâ biri “Allah” dediği zaman o kimsenin bu söylediğinden hakîkî fâil olan Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinden başkası anlaşılmaz.
Görmez misin? Hak Teâlâ’nın ”a’budûllâhe” (Nisâ, 4/36) ya‘nî “Allâh’a ibâdet
ediniz!” sözü indiği zaman, halk “Allah kimdir ki ona ibâdet edelim?” demediler. Fakat ne zamanki “uscudû lir rahmâni” (Furkan, 25/60) ya'nî “Rahmân’a
secde ediniz!” denildi, Rahmân’ın rahmetten türemesi ve rahmetin kullara da
kapsam oluşu i'tibârı ile halk “Rahmân nedir ki ona ibâdet edelim?” dediler.
İşte bunun gibi halka “Halîfeye itâat ediniz!” denilse, “Halîfe kimdir?” demezler. Fakat halîfenin ismi, farz edelim Abdullah olsa ve halka “Abdullâh’a itâat
ediniz!” denilse, “Abdullah kimdir?” diye sorarlar. Bundan dolayı biz deriz ki, bu
imâma hangi ismin hâs olduğuna bakıp, o ismi ona söyleriz. Böyle olunca Allah
Teâlâ’nın “Ve iz kâle rabbüke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeten” (Bakara, 2/30) ya‘nî “Zikret şu vakti ki, Rabb’in meleklere yeryüzünde ben bir halîfe
kılıcıyım, dedi” (Bakara, 2/30) sözünde ona verdiği bir ismin gayrını bulmayız
ki, o isim de “halîfe”dir.
Ve Hak Teâlâ hazretleri o ismi ferd olarak sâdece kendisi için kullandığı için,
bir zaman içinde halîfe cinsinden iki şahsın varlığını men’ eyledi de, bu husûsu
158
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
Nebiyy-i zî-şânının lisânıyla “İki halîfeye bîat olunduğu vakit diğerini katlediniz!” sözüyle halletti ve kat’i olarak sonuçlandırdı.
Şimdi iki şahsın irâdesi birlikte olsa bile iki idâreci arasında, ya'nî idâre
makâmında bulunan iki kimse arasında, mülkünü idâme etmek ve mülkün
idâresini ayakta ve nizâm içinde tutmak geçerli olmaz; çünkü mümkün olmaz.
Bu imkânın olmadığını Hak Teâlâ hazretleri “Lev kâne fîhimâ âlihetün illâllâhu
le fesedetâ” (Enbiyâ, 21/ 22) ya‘nî “Yerde ve gökte Allah’dan başka ilâhlar olsa
idi, yer ve gök fesâda uğrar idi” (Enbiyâ, 21/22) âyet-i kerîmesinde beyân buyurdu. Açık sebebi budur ki, muhakkak iki halîfeden biri diğerinin yasakladığı
şeyin aynı ile emreder. Örneğin halîfenin biri “Falan şeyden şu kadar kuruş vergi
alınsın” diye emreder. Diğeri “Bu câiz değildir, alınmasın!” der. Bu ise birinin
yasakladığı şeyin gayrı ile emretmektir. Oysa idâre altındakilerin bunlardan birinin emrine uyması gerekir. Bir şeyin hem yapılması ve hem de yapılmaması
mümkün olmadığından birinin emrini ve diğerinin yasağını terk ederlerse
cezâlandırılırlar. Ve eğer birinin emrini tutup diğerinin yasağını dikkâte almasalar, diğeri onları cezâlandırır; çünkü kuvvet sâhibidir. Sonuç olarak birine itâat
ettikleri şeyin nefsiyle ve zâtıyla diğerine âsî olmuş olurlar. Bu durumda da kendisine isyân ettikleri kimse onları cezâlandırır. Eğer birinin emrini beğenip kendisine itâat ederlerse, diğerinin cezâlandırmasına engel olmak için, itâat ettikleri
kimse üzerine onların yardım etmeleri zorunlu olur. İşte bu hâl tabi'ki savaşların
ve fitnelerin çıkmasına sebep halîfeyi mülkün idâresinden başka işlerle meşgûl
eder. Ve mülkün idâresi ihmâl edilmiş bir halde kalınca o mülk harâb olur. İşte
bu açık ve tabîi sebeb için Hak Teâlâ hazretleri gerek âyet-i kerimede ve gerek
Nebiyy-i zî-şânının lisânıyla ulaşmış olan hadîs-i şerîfte tek bir halîfe üzerine kat’i
olarak haber verdi.
Şimdi eğer denilirse ki, biz işittik ki Allah Teâlâ “Ve huvellezî cealeküm
halâifelardı” (En‘âm, 6/165) ya'nî “O Allah Teâlâ sizi yeryüzünün halîfeleri
kıldı” buyurur. Oysa sen, o şer'an birdir, dedin, bundan dolayı ikisini birleştirmek nasıl olur? Biz deriz ki muhakkak halîfelik sırrı birdir ve o verâset yoluyladır; bu şahıslar onu mîras yoluyla edinir. Şimdi bir şahısta zâhir olduğu
vakit, onunla vasıflanmış olan bu şahıs dâim oldukça, bu zaman içinde onun
aynı ile diğer şahısta bu türden mevcûd olması şer‘an muhâl cinsindendir. Ve
eğer o iddiâ ederse, o geçersizdir; ve onun iddiâsı reddedilmiştir; ve o bu
zamânın deccâlıdır. Şimdi bu şahsın mevcûdiyeti kalktığında bu sır diğer şahsa geçer. Bundan dolayı onunla berâber “halîfe” ismi de geçer. İşte bunun için
“halîfeler” denildi. Şimdi bu bölüme dikkat et ki, ben onda sırlar üzerine
tenbîh ettim. Onların îzâhı üzerine tenbîhi kastettim. Bu kararlaştığı ve sâbit
olduğu vakit, bu halîfe için onu halîfe bırakan kimsenin isimleriyle ahlaklanmak olur, tâ ki onun idâresi altındakilerin ahlâkında ve onların fiillerinde
159
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
zâhir ola. Ve biz rabbânî isimler ile ahlaklanmanın ma'nâsını Keşfü’l-Manâ ‘an
Sırri Esmâi’llâhi’l-Hüsnâ ile tercüme edilmiş olan kitabımızda anlattık.
Ya‘nî bizim beyânlarımıza i'tirâz olarak, birisi çıkıp da: “Sen şer'an halîfe bir
olur, dedin; ve bunların şer’î delîlini de getirdin. Oysa biz Allah Teâlâ hazretlerinin ““Ve huvellezî cealeküm halâifelardı” (En‘âm, 6/165) ya'nî “O Allah Teâlâ
sizi yeryüzünün halîfeleri kıldı” sözünü işittik. Bu şer’î delîle göre de halîfenin
birden fazla olması gerekir. Birdiğerine aykırı görünen bu iki delîlin arasını birleştirmekle bu zâhirî tezat nasıl giderilir?” diyecek olursa, biz bu i'tirâza cevâben
deriz ki:
Muhakkak halîfelik sırrı birdir, ya‘nî bölünmesi mümkün olmayan bütünsel
bir ma'nâdır; ve o verâset yoluyladır, bu şahıslar onu mîras yoluyla edinir. Ya'nî
ma'nâ sûret ile görüneceğinden, o bütünsel ma‘nâ bu sûretler âleminde bir şahıstan bir şahsa geçmek sûretiyle mîras yoluyladır. Ve bu mîras yolu evlâddan
evlâda geçmek sûretiyle değil, belki yukarıda îzâh edildiği üzere zâhiren ve bâtınen imâmlığa mahsûs olan şartları taşıyan şahıslar arasında birdiğerine geçmek
suretiyledir.
Şimdi bütünsel bir ma'nâdan ibâret olan bu halîfelik sırrı, şartları taşıyan bir
şahısta gözüktüğü zaman, bununla vasıflanmış olan bu şahıs hayatta bulundukça, bu zaman içinde aynı ile diğer bir şahısta da bu halîfelik sırrının gözükmesi
şer'an ve hakîkaten ve aklen muhâl cinsinden olan bir şeydir. Ve bunun şer'an ve
aklen ve hakîkaten muhâl oluşu yukarıda îzâh edildi. Ve eğer şartları taşıyan bir
şahıs mevcûd iken, diğer bir şahıs çıkıp da halîfelik iddiâ ederse, o şahıs geçersizdir; ve onun da'vâsı reddedilmiştir; ve o şahıs bu zamanın deccâlıdır. Ve
“deccâl” “mübâlağa ile yalan söyleyen” ma'nâsınadır. Ve âhir zamanda böyle
deccâlların ortaya çıkacağı nebevî hâdîslerde haber verilmiştir. Şimdi halîfeliği
taşıyan kimse bu şehâdet âleminden intikâl etmek sûretiyle yok ve gâib olduğunda, bu halîfelik sırrı diğer şartları taşımakta olan diğer şahsa geçer. Ve bu sırrın geçişiyle berâber o şahsa “halîfe” ismi de geçer. Ve bu hâl böylece silsile şeklinde devâm eder. Bundan dolayı yeryüzünde bir çok halîfeler gelip gider. İşte
halîfelerin bu şekilde birden fazla oluşundan dolayı “Ve huvellezî cealeküm
halâifelardı” (En‘âm, 6/165) ya'nî “O Allah Teâlâ sizi yeryüzünün halîfeleri
kıldı” âyet-i kerîmesinde çoğul kelime ile “halîfeler” buyruldu.
Şimdi ey zekî okuyucu! Bu bölüme dikkat et ki, ben bu bölümde ve bu bahiste bir takım sırlara işâret ettim; ve işâret ettiğim bu sırların ayrıca îzâhına girişmedim. Bizim beyânlarımızı idrâk eden zekî kişiler bunları çıkartabilir; ve yaşadığı zaman içindeki olayların akışına bakıp hâlin hakîkatini idrâk eder. Ve bu sırları dışına ve içine tatbîk eder. Her hangi bir şahısta bu halîfelik sırrı karar kıldığı
ve sâbit olduğu zaman, bu halîfe kendisini halîfe kılmış olan Hak Teâlâ hazretle-
160
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
rinin ilâhî isimleriyle ahlaklanır. Ve bu ahlaklanma o halîfenin idâresi altındakilerin ahlâkında ve onların fiillerinde o ilâhî isimlerin hükümlerinin ve eserlerinin
açığa çıkması içindir. Çünkü âlemin tamâmı ilâhî isimlerin ve sıfatların açığa
çıkmasına mahsûs bir aynadır. Ve biz ilâhî isimler ile ahlaklanmanın ma‘nâsını
Keşfü’l-Ma‘nâ ‘an Sırri Esmâi’llâhi’l-Hüsnâ ismindeki kitabımızda anlattık.
Ey kerîm olan efendi şerîatın üzerine koruyucu ol! Ve mülkünü ona hizmetkâr kıl ve aksini yapma ki, senin üzerine aksi olur. Ve insanda bahsettiğimiz âlemlerin tabakaları üzerine, kendisinden Allah Teâlâ’nın sana hîbe ettiği
doğmakta olan zâhir hükümlere ve bâtın sırlara bakmaktan bir an bile gâfil
olma! Daha sonra emir, yardımcısına doğru ilerler. Bundan dolayı kâtibine ve
memleketinde olan her bir vâlîye bakış bu hâl üzerine olur. Öfkeyi yenmeyi
ve büyüğe saygıyı ve küçüğe rahmeti ve ihsânda bulunanın ihsânını takdîri ve
fenâlığa gözü kapamayı ve küçük günahları ve istemeden işlenen kusurları
görmemezlikten gelmeyi üzerine lâzım kıl! Ve bu da gözün bir ân fuzûlî olarak bakmasıyla veyâhut dilin fuzûlî olarak söylemesiyledir. Şimdi öfke, istiğfâr ile ve kendisinde olan şeyden vazgeçmekle yenilir. Senelerce gözlerini
yummayan veyâhut zamanlarca istiğfârsız duran kimse gibi olma! Ve büyüğe
saygıya gelince, bâtında yaş için hazz yoktur. Ve büyüklük ancak şeref ve mertebe iledir. Ve küçüklük dahi bu ölçü üzeredir. Ve ihsânda bulunanın ihsânının takdîr edilmesine gelince, göz ve kulak gibi senin vâlilerinden bir vâli sana ihsân eylediği vakit, bunun üzerine onun makāmından ona bir çok lütufta
bulunmak senin için olsun. Ve ona onun hatırlatılması yakışmaz. Ey kerîm
olan efendi, sana şunu da vasiyyet ederim ki, mülkünde bir işi hemen yerine
getirme, tâ ki bu işin âkıbetine bak! Eğer âkıbeti hayır ise icrâ et ve değilse kes!
İşlerinde, ya'nî tâatta acele etme; çünkü illetler çoktur. Muhakkak nefis kendisine muhalefet edilmesi gereken emirden bir emir için tâat ile emreder. Ve bu
nefs erbâbı indinde kendisinde ibret olan geniş bir kapıdır.
“Ey kerîm olan efendi” hitâbı “rûh”adır. Çünkü rûh “halîfe” olup kendisini
halîfe kılanın aynıdır. Bundan dolayı kerem sıfatını da taşıyıcıdır. Bu sebeple
“kerîm” diye hitâb edildi. Ve halîfelik dolayısıyla vücûd mülkünün tasarruf edicisidir. Ve bütün kuvvetlerin reîsi olduğundan “Efendi” diye hitâb edildi. Varlık
âleminin zâtî gereği ve isti'dâdının talebi olan ahmedî şerîatı muhâfaza et; ve
mülkün olan insânî vücûdu onun muhâfazasında hizmetkâr kıl! Aksini yapma ki,
senin üzerine aksi olur. Ya'nî şerîat hükümlerini muhâfaza etmekten sapma ve
mülkün olan insânî vücûdu onun dışında bir hizmette kullanma! Eğer böyle aksini yaparsan, aslî makâmın ulvî âlem iken bu aslî makâma dönemeyip, o makamın aksi olan süflî derecelerde kalırsın. Çünkü nefis, vazîfesi şerîat hükümlerine
muhalefetten ibâret olan hevâ emîrine tâbi’ olup da, sen de “Halîlem ya’nî nikâhlı
161
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
hür eşimdir” diye nefis ile berâber olursan ilâhî yardımdan mahrûm olma çukuruna düşer ve hasret ve pişmanlık içinde kalırsın.
Ve bir an bile zâhir hükümlere ve bâtın sırlara riâyet husûsunda bakıştan
gâfil olma ki, o zâhir hükümlerden ve bâtın sırlardan insanda bizim bahsettiğimiz âlemlerin tabakaları üzerinde, Allah Teâlâ’nın sana hîbe ettiği şeyler doğmaktadır. Ya‘nî insânda zâhir ve bâtın duyular vardır ki, bunlar hakkındaki ayrıntılar yukarıda beyân olundu. Ve bunlar halîfeye mahsûs bir takım pencereler
ve kapılardır ki, zâhir duyulara bir takım zâhir hükümler ve bâtın duyulara da
bâtın sırlar bağlanır. Ve bunların ikisinden de insanda mevcût olan âlemlerin tabakaları üzerinde Allah Teâlâ’nın sana hîbe ettiği şeyler, ya'nî isimlere âit verişler, doğar ve açığa çıkar. Bundan dolayı sen zâhir beş duyundan çıkan hükümlere
ve bâtın beş duyuna ulaşan sırlara dikkat et! Bu isimlere âit verişler Hâdî ismi
hazretinden mi, yoksa Mudill ismi hazretinden mi ulaşıyor? Böylece onların
mâhiyyetlerine bakıştan gâfil olma!
Senin bu teftîşlerinden ve devamlı süren iç gözlemlerinden sonra, bu gözlemlerin yardımcın olan akla ilerler, ya‘nî ona işler ve geçer. Bundan dolayı kâtibine,
ya‘nî hayâl kuvvetine ve memleketinde olan her bir vâlîye, ya’nî tasarruf edici
kuvvetlerine, olan bakış ve dikkat bu hâl üzerine olur. Eğer çevrenin fiillerinden
ve hareketlerinden sana hiddet istilâ ederse bu öfkeyi hazmetmeyi; ve büyüklere
saygıyı; ve küçüklere merhameti; ve ihsân edici olan kimsenin ihsânını görüp
takdîr etmeyi; ve gördüğün fenâlıklara karşı göz yummayı; ve halkın küçük günahlarından; ya‘nî yapmakta ısrar etmemek üzere onlardan çıkan kabahatlerden
ve istemeden işlenen kusurları görmemezlikten gelmeyi üzerine vâcib kıl! Ve küçük günah ve istemeden işlenen kusurların îzâhı budur ki, göz bakılması câiz olmayan bir şeye fuzûlî olarak bakar; veyâhut dil söylenmesi uygun olmayan bir
sözü fuzûlî olarak söyler. Şimdi öfkeyi hazmetmenin çâresi istiğfâr ve kendisinde
hiddet olan şeyden vazgeçmektir. Sen senelerce gözünü yummayan veyâhut zamanlarca istiğfârsız duran kimseler gibi olma!
Ve büyüklere saygıya gelince, büyüklük her ne kadar zâhirde yaş itibarı ile
olur ise de, bâtında yaş için haz yoktur; ya‘ni bâtında ve ma'nâda gençlik ve ihtiyarlık yoktur. Bâtında büyüklük ancak şeref ve mertebe iledir. Bâtındaki küçüklük dahi aynı şekilde bu ölçü üzeredir.
Ve ihsânda bulunanın ihsânını görüp takdîr etmeye gelince göz ve kulak gibi
senin memleketinin vâlîlerinden bir vâlî sana ihsân ettiği, ya'nî şerîat hükümlerine uygun amel ettiği zaman, bu amel ve ihsân üzerine onların kendi makamlarından bu vâlîlere bir çok lütuflarda bulunmayı üzerine vâcib bil! Ve bu lütufların
onlara hatırlatılması sana yakışmaz. Çünkü bundan nefsini temiz bilmeyi doğu-
162
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
rur. Oysa Hak Teâlâ hazretleri “fe lâ tuzekkû enfüseküm” ya’nî “Öyleyse nefslerinizi temize çıkarmayın“ (Necm, 53/32) buyurmuştur.
Ve halîfenin insânî memleketteki kulak ve göz gibi vâlîlerinin ihsânına karşı,
onun bol lütufları fiilen şükrüdür. Ve Seriyy Sakatî hazretleri Cüneyd Bağdâdî
hazretlerine “Şükür hakkında ne dersin?” diye sordu. O hazret “Şükür Hak
Teâlâ’nın verdiği ni'metler ile günahlara girmemendir” cevâbını verdi. Kulak ve
göz gibi kuvvetler insânî vücûtta Hak Teâlâ’nın zâhirî ni’metleridir. Bunları şer’î
sınırlar içerisinde kullanmak fiilî şükürdür. Ve onların her ânda şerîat hükümlerine uygun amellerde kullanılması devamlı olan fiilî şükür ve sürekli olan
ihsândır.
Ve daha çok lütfun bir ma'nâsı da budur ki, bu gibi kuvvetlerin şer’î sınırlar
içerisinde amelleri sağlam bir şekilde yerine oturunca, artık onların riyâzât ve
mücâhedeler ile terbiye edilmesine ve “ve lâ tense nasîbekemined dunyâ ve ahsin kemâ ahsenallâhu ileyke” (Kasas, 28/77) ya'nî “Dünyâdan nâsibini unutma;
ve Allah Teâlâ’nın sana ihsân eylediği gibi ihsân eyle!” âyet-i kerîmesi gereğince mubâh şeylerle ni’metlenmekten men' edilmelerine lüzûm kalmaz. Bu hâl onların ilâhî zâhirî ni’metlerle lütuflandırılmaları demek olur.
Ey kerîm efendi olan halîfe! Sana şunu da vasiyyet ederim ki, mülkünde işlerinden bir işin hükmünü derhâl uygulama ve icrâ etme! İlk olarak bu işin âkıbetini iyice düşün! Eğer bu düşünce netîcesinde, o işin âkıbetinin hayır olduğunu
görürsen icrâ et! Aksi halde o işin icrâsından kaçın! İcrâsına me’mûr olduğun işlerinde, ya'nî tâat ve ibâdetlerde acele teennî eyle! Her hâtıra gelen ibâdeti icrâ
edeyim diye acele etme! Çünkü illetler çoktur; ya'nî zahiri tâat ve ibâdet ve bâtını
günah olan işler pek çoktur. Muhakkak nefis, zâhiri tâat ve bâtını günah olduğu
için kendisine muhâlefet edilmesi gereken işlerden bir iş ile emreder. Bu vasiyyet
nefis erbâbı, ya'nî nefsin illetlerini bilen kimseler indinde kendisinde ibret olan
geniş bir kapıdır.
Meşhurdur ki, İmâm-ı Alî (kerremallâhü vechehû ve radıyallâhü anh) efendimiz bir savaşta kâfirin birini yatırıp öldürmek istedi. Kâfir gazâbından Hz. Alî
(k.a.v) efendimizin pâk yüzüne tükürdü. Bu hâli müteâkip cenâb-ı Alî kâfirin öldürülmesinden vazgeçip onu serbest bıraktı. Kâfir bu hâle hayret edip dedi ki:
“Yâ Alî, beni öldürmekten niçin vazgeçtin? Bunun sırrını bana îzâh et!” Sultânü’lMuhlislerin sultânı İmâm-ı Alî efendimiz buyurdular ki: “Kâfirler ile savaş farz
ve ibâdettir. Ve seni öldürmeye kalkıştığım zaman ancak bu farzı yerine getirecektim. Oysa sen yüzüme tükürünce nefsimde bir hiddet peydâ oldu. Eğer nefsimin bu hiddeti esnâsında seni öldürmüş olsam, ibâdet işin nefsimin arzûsunu
da ortak yapmış olacaktım. Hak Teâlâ hazretleri ise “ve lâ yuşrik bi ibâdeti rabbihî ehadâ” (Kehf, 18/110) buyurup kendi ibâdetine hiç bir şeyin ortak koşul-
163
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
mamasını emreder. Bundan dolayı sûrette tâat ve ibâdet ve bâtında şirk ve günah
olan bu işi icrâdan vazgeçtim.” Kâfir: “Yâ Alî, ne yüce dinin vardır!” deyip müslüman olmuştur. Bu kıssa Mesnevî-i Şerîf’in birinci cildinde cenâb-ı Mevlânâ
(ra.) efendimiz tarafından hakîkatleri ve incelikleriyle beyân buyrulmuştur. Sonuç olarak zâhirde tâat ve bâtında günah olan bir çok işler Tezkiretü’l Evliyâ ve
Nefehâtü’l-Üns ve Reşehâtü Ayni’l-Hayât gibi kitaplarda ev- liyâullâhdan naklen îzâh edilmiş ve ayrıntılı olarak anlatılmıştır.
Ey kerîm olan efendi! Sana şununla da vasiyyet ederim ki, idâren altındakiler için lemha-i bârık ve hayâl-i târikin gayrı tahallî etmeyesin ya’nî ziynetlenmeyesin! Çünkü onlar kusurlarından dolayı halîfeliğin değerini bilmezler.
Bundan dolayı çok kere ziynetlenmenin devamlı oluşu sebebiyle edebsizlik
ederler. Belki bunun dışında başka bir şey olmaz. Ve Allah Teâlâ rızkı kullarına bollaştırsa yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Velâkin dilediği miktâr ile indirir. Şimdi kabz makâmı üzerine tenbîh eyledi. Ve tahallî ya’nî ziynetlenme burada arasıra veyâ her bir hâdisede değil, ba'zı hâdisede tevhîdi zâhire çıkarmaktır. Çünkü sürekli olarak ziynetlenme hükümlerin ve din ile ilgili şeylerin
devre dışı kalmasına sebep olur. Ve böyle olunca da mülk eninde sonunda
harâb olur. Şimdi tevhîdden lemha-i bârıkın dışındakilerden sakın, sakın!
Ey kerîm olan efendi! (Rûh’a hitaptır ve zâhirdeki halîfe için de ma‘nâya hisse
vardır) Sana şununla da vasiyyet ederim ki, idâren altındakiler ve tâbi’lerin için
lemha-i bârık ve hayâl-i târikin dışında bir şey tahallî etmeyesin! “Lemha” “bir
şeyin ansızın az görülmesi” ma'nâsınadır. “Bârık” “sür'atle şimşek gibi çakıp
kaybolan şey”dir. “Hayâl-i târik” “gece göze görünüp sür'atle yok olan hayâl”dir.
“Tahallî” “ziynetlenmek” ma‘nâsınadır. Ve biraz aşağıda beyân edileceği üzere
cenâb-ı Şeyh (ra) burada tahallî ya’nî ziynetlenmek kelimesini “tevhîdi zâhire çıkartmak” ma'nâsında kullanmışlardır.
Şimdi rûhun idâresi altındakilerin kuvvetler ve a‘zâ ve organlar olduğu yukarıda îzâh edildi. Zâhirî halîfenin idâresi altındakiler de ona tâbi’ bulunan halktır. Zâhirî halîfenin ziynetlenmesi, diğer fertlerin ziynetlenmesine benzemeyeceği
için böyle bir ziynetlenme ile zâhir olduğu vakit, kendi makāmının vahdetini
zâhire çıkartmış olur. Bu ziynetlenme ve tevhîd dâimî olmamalıdır. Çünkü halk
ilâhî bilgilerdeki kusûrlarından dolayı halîfeliğin değerini bilmezler. Bu ziynetlenmenin devamlılığı sebebiyle, kendilerinde bu hâle ülfet ve alışkanlık peydâ
olacağından çok kere o makāmın yüce şânına hürmette ve riâyette edebsizlik
ederler; ve belki dâimâ bu hâle cür’et ederler. Bundan dolayı idâre altındakilere
karşı ziynetlenme ancak şimşek gibi bir anda çakıp kaybolan ve gece göze görü-
164
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
nüp sür'atle yok olan hayâl türünden olmalıdır ki, o makāmın heybeti idâre altındakiler üzerinden gitmesin.
Rûhun ziynetlenmesine gelince, halîfeliği dolayısıyla kendisini halîfe kılmış
olan Hakk’ın sıfatlarıyla zâhir olmasıdır. Ve bu zâhir oluş indinde kuvvetlerden
zâhir olan sıfatların ve a'zâ ve organlardan çıkan fiillerin onlara izâfe edilmesi ve
onların bunlara vehmî olan sâhip olmaklıkları kalmaz. Ve bu halde sıfatlar
tevhîdi ve fiiller tevhîdi zâhir olur. Ve bu hâl varlık âleminde hakîkatin zâhir oluşudur. Ve bu hâlin devamlılığı şerîat ve hükümler mertebesi olan varlık mertebesinde aslâ câiz değildir. Çünkü kuvvetler ve a'zâ bu tevhîdin zâhire çıkarılması
karşısında kendilerine mahsûs olan vazîfeleri yerine getiremez olurlar. Nitekim
ilâhî meczubların hâli meydandadır.
İşte bu zâhire çıkarma ve tevhîdin zâhir oluşu ilâhî rızıklardan bir rızıktır.
Eğer bu rızkı Hak Teâlâ kullarına bollaştırsa yeryüzünde azgınlık ederlerdi, ya'nî
bu varlık mertebesinin hükümlerine riâyet edip kuvvetlerinin ve a'zâlarının konuluşları doğrultusunda kullanamazlardı. Velâkin Allah Teâlâ bu rızkı dilediği
miktâr, ya'nî kulun isti'dâd ve kâbiliyyeti kadar indirir. Bu hâl Kābız isminin gereğidir. Bundan dolayı bu “Ve lev besetallâhur rızka li ibâdihî le begav fîl ardı
ve lâkin yunezzilu bi kaderin mâ yeşâu“ ya’nî “Ve eğer Allah, kullarına rızkı
genişletseydi, yeryüzünde mutlaka azarlardı. Fakat O, dilediği kadarını indirir” (Şûrâ, 42/27) ayet-i kerîmesi kabz makâmına işâret buyurur.
Ve bu bahiste bahsedilen tahallîden ya’nî ziynetlenmeden kasıt, arasıra
veyâhut her bir hâdisede değil, hâdiselerden ba'zı hâdisede tevhîdi zâhire çıkartmaktır. Çünkü dâimâ ziynetlenmek ve tevhîdi zâhire çıkartmak yukarıda
bahsedildiği üzere şerîat hükümlerinin ve dîn işlerinin devre dışı bırakılmasına
sebep olur. Çünkü tahkîk ehli hazretleri “Eğer hakîkat zâhir olsa şerîat bâtıl
olurdu” buyurmuşlardır. Bunun böyle olduğu hâl ve zevk ehli indinde güneş
gibi bellidir. İlmî beyânı şudur ki, şerîat ikilik üzerine kurulmuştur. “Mürsil ya’nî
Gönderici,” “resûl ya’nî gönderilen,” “mürselün-ileyh ya’nî kendilerine resûl
gönderilen” gibi çokluklar lâzımdır. Bu ise Hakk’ın sıfatları ve fiilleri karşısında
kula da sıfatlar ve fiiller isnâd edilmesini gerektirir.
Ve irâde, ilâhî sıfatlardan bir sıfat olduğu gibi, kula bağlanan sıfatlardan da
bir sıfattır. Ve şerîat bakışında kul irâde sâhibidir; ve irâdesinden dolayı
mes’ûldür. Bundan dolayı varlık âleminde ve bu şehâdet mertebesinde Hakk’ın
irâdesi karşısında kula da irâde isbâtı lâzım gelir. Bu ise sıfatların tevhîdine aykırıdır. Fakat vücûdun varlık mertebesine tenezzülünün gereği bu hâl olduğundan
şehâdet mertebesinde ikilik asıl ve tevhîd geçicidir. Ve geçici olan hâlin devâmı
ise câiz değildir.
165
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
Ne zamanki kulun şehâdet mertebesindeki taayyünü ölüm dediğimiz hâl ile
ortadan kalkar, bu taayyüne bağlı olan ibâdetler ve şerîat hükümleri de kalkar.
Nitekim “Va’bud rabbeke hattâ ye’tiyekel yakîn” ya’nî “Ve yakîn gelinceye
kadar Rabb’ine ibâdet et!” (Hicr, 15/99) âyet-i kerîmesinde bu hakîkate işâret
buyrulur.
Sonuç olarak bu taayyün âleminde sürekli bir şekilde tevhîdi zâhire çıkartmak câiz değildir. Eğer olursa şerîat hükümleri devre dışı kalır. Ve şerîat hükümleri devre dışı kalınca, bu insânî mülk derhal, veyâhut yavaş yavaş harâb olur.
Mülkün derhal harâb olması budur ki, kuvvetler ve a‘zâ düzenli bir şekilde hareket edemeyip çevresiyle uyumsuz olur. Ve bu uyumsuzluklar Hz. Mansûr ve
Hindli Sermed-i Sermest ve benzerleri hakkında revâ görülen hallere sebep olur.
Ve yavaş yavaş harâb olması budur ki, düzeni ve intizâmı bozulan kuvvetlere ve
a'zâya günden güne bozukluk bulaşır. Ve bu bozukluk onun günden güne
fenâsına sebep olur. Böyle olunca tevhîdden lemha-i bârıkın ya’nî şimşek gibi bir
anda çakıp kaybolmanın dışındakinden, ya'nî tevhîdi devâmlı olarak zâhire çıkartmaktan sakın, sakın!
166
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
SİYÂSET
Ey kerîm efendi! Sana refâkat eden şefkâtli kardeşinden şehrin siyâsetini
dinle! Memleket ehline ibrâz etmeyi ve melekût ve ceberût ve şehâdet âleminden senin vâsıl olmuşluk âleminde ve ayrılmışlık âleminde zâhire çıkarmayı
istediğinde, sana lâzım olur. Şimdi yardımcı olan aklı (razıyallâha anh) bütün
memleketinde takdîm eyle ki, onların arasında senin makāmına geçsin. Ve senin onlara olan tecellîni bildirsin. Ve onların nefislerinde senin heybetini ve
celâlini ve ezici kuvvetinin azametini takdîr ve tesbît eylesin. Onun sebebiyle
onların nefisleri senden nefret etmesin. Ve aynı şekilde onların kalblerinde
senin şefkatini ve lütfunu ve rahmetini ve cömertliğini ve senin üzerine nazlanmaya sebep olmayan minnetinin büyüklüğünü bildirsin. Böyle olunca onlar sana salt itâatkâr ve salt sapmışlar olarak değil, belki ikisinin ortasında olarak, i'tidâl ölçüsünde mülâki olurlar. Eğer onlar sana karşı gevşeklik hâlinde
olmayı isterlerse, senin ceberûtundan ve ezici kuvvetinin azametinden onların
nefislerinde olan şey, onları kabz eder. Ve eğer kabz hâlinde olmayı murâd
ederlerse, senin acımandan ve şefkatinden onların nefislerinde karar kılmış
olan şey onları rahatlatır. Şimdi onlar heybet ve üns makāmında korku ve ümît
arasında olup şiddetli azâbdan emîn ve azametten korkar olurlar.
Gûya onların başına kuşlar konmuştur.
Onlarda zulüm korkusu değil, velâkin azamet korkusu vardır.
Bu makam ancak tâife-i melekûtiyye-i kerûbiyye hakkında geçerli ve sâbit
olur. Ve onların dışındakilere gelince, şiddetli azâbın müşâhedesi onları nazlanmaktan engeller. Hak Teâlâ buyurur: “Kalblerin ve gözlerin döndüğü günde onlar korkarlar” (Nûr, 24/37). Ve yine buyurur: “Onlar üstlerindeki Rabb'lerinden korkarlar” (Nahl, 16/50). Ey efendi, sana isyân edene, onun mertebesi ve
derecesinin yakınlığı kadar azâb eyle! Bâyezîd Bistâmî (ra)yi görmez misin?
Allah Teâlâ için murâd eylediği bir emre mânî olduğunda, nefsine azâb için
nasıl tam bir sene su içirmedi.
“Ey kerîm efendi!” (Bâtında rûha, zâhirde şartları kendisinde toplamış olan
imâma hitâbdır). İşlerinde sana refâkat eden şefkâtli kardeşinden şehrin siyâsetini, ya‘nî memleketin zâhiren ve bâtınen düzenine bağlanan idâre usûlünü, dinle!
Rûhun memleketi cisimdir ve imâmın memleketi bellidir. Memleketindeki
ahâlîye bir şey ibraz etmeyi ve melekût ve ceberût ve şehâdet âleminden, senin
vâsıl olmuşluk âleminde ve ayrılmışlık âleminde bir şey zâhire çıkmasını istediğin zaman, o idâre usûlü sana lâzım olur. Rûhun memleket ehli zâhir ve bâtın
kuvvetleridir. Zâhir kuvvetler şehâdet âleminden ve bâtın kuvvetler melekût ve
167
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
ceberût âlemindendir. Rûhun vâsıl olmuşluk âlemi yukarıda “şehir” ta‘bîr olunan
kalb; ve ayrılmışlık âlemi “köy” ta‘bîr olunan duyulardır.
Şimdi yardımcın olan aklı (ki Allah Teâlâ o akıldan râzi olsun) bütün memleketinin ahâlîsine takdîm eyle ki, onların arasında senin makāmına geçsin. Ve senin onların üzerine tasarrufla olan tecellîni bildirsin. Onların nefislerinde ve zâtlarında senin heybetini ve celâlini ve ezici kuvvetinin azametini bildirsin. Fakat
bu ihtâr ve bildirim o şekilde olsun ki, onun sebebiyle onların nefisleri ve zâtları
senden nefretle senin heybet ve celâlinden kaçacak yer aramasınlar. Belki bu tecellîn onları, senin muhabbetine ve senden yardım talebine sevk etsin. Bundan
dolayı yardımcın onlara senin heybet ve celâlini bildirdiği gibi, onların kalblerinde senin şefkatini ve lütfunu ve rahmetini ve cömertliğini ve keremini; ve sana
karşı nazlanmalarına sebep olmayacak şekilde, senin onlar üzerine olan ihsanının
büyüklüğünü bildirsin.
İşte bu iki şekil çerçevesinde olan tecellîn sebebiyle onlar sana büsbütün
ümîtsiz veyâ büsbütün lâubâlî ve nâz ehli olarak değil, belki bu iki duygu kendilerinde orta halde olarak, i'tidâl ölçüsünde mülâki olurlar.
Eğer onlar sana karşı gevşeklik dâiresinde muâmeleye meyletseler, onların
kalblerinde yerleşen ceberûtun ve çok büyük olan ezici gücün onları kabz eder ve
sıkar; ölçüsüz gevşeklikten engeller. Ve eğer onlar senin heybet ve celâlinin üstünlüğüyle sürekli sıkı bir halde olmaya meyletseler, senin acımanın ve şefkatinin
dikkâte alınması onlara rahatlama bahşeder.
Bu şekilde onlar heybet ve üns makāmında korku ve ümît arasında olup şiddetli azâbdan emîn ve azametten korkar bir halde bulunurlar. Bu hâl içinde onların hareketlerinde öyle bir sükûnet ve yavaşlama olur ki, gûyâ onların başına
kuşlar konmuştur da az bir hareket ile uçacaklarından korkaklar. Onlardaki korku zulüm korkusu değil, azamet korkusudur. Ya'nî Efendi’mizin bize haksız yere
kahrı yönelir diye korkmazlar; belki acıma ve şefkatini ve türlü ihsânını bildikleri
halde, azametinin kemâli karşısında titrerler.
Bu makām beşerî kesâfetten sıyrılıp birlik denizinde gark olmuş olan ve
kudsî hadîste beyân buyrulduğu üzere, Hak Teâlâ onların işitmesi ve görmesi ve
diğer kuvvetleri ve a'zâsı olup mukarreb ya’nî yakınlaşmış meleklerin sıfatlarıyla
vasıflanmış olan sınıf hakkında geçerli ve sâbit olur ki, onlara tâife-i melekûtiyyei kerûbiyye denir. Ve “E lâ inne evlîyâ allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hüm yahzenûn” ya’nî “Muhakkak ki Allah'ın evliyâsına, korku yoktur. Onlar, mahzun
olmazlar, öyle değil mi?” (Yûnus, 10/62) âyet-i kerîmesi gereğince onlarda korku ve hüzün yoktur. Kulluksal vücûdları hakkânî vücûdda gark olmuştur. Fakat
bu sınıfın dışında olan kimselere gelince, şiddetli azâbın müşâhedesi onları nazlanmaktan, ya'nî gevşemeye meylederek nazlanmaktan engeller. Nitekim Hak
168
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
Teâlâ buyurur: “Kalblerin ve gözlerin döndüğü günde onlar korkarlar” (Nûr,
24/37). Ve yine buyurur: “Onlar üstlerindeki Rabb’lerinden korkarlar” (Nahl,
16/50). Buradaki “üst,” mekânsal olarak üst değil “Ve hüvel kâhiru fevka
ıbâdih” ya’nî “O, kullarının üstünde kahhardır” (En'âm, 6/18) âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere ma'nevî üsttür.
Ey efendi olan rûh! Sana isyân eden kuvvetlere ve duyulara onların mertebesi
gereğince ve derecesinin yakınlığı kadar cezâ et! Bâyezîd Bistâmî (ra)i görmez
misin ve onun menkıbesini işitmedin mi? Bârî’nin rızâsı için yapılmasını istediği
bir işe muhâlefet ettiği zaman, nefsine azâb ve cezâ için tam bir sene nasıl su
içirmedi!
169
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
HİKMETLERİ KEMÂLE ERDİRME
Ey kerîm efendi! Nefsini dünyâdan ve onun ihtiyâcından tenzîh et; ve onu
kendine ve idâren altındakilere hizmetkâr kıl! Allah Teâlâ’nın seni ona ehil
kıldığı mevkînin yanında dünyâ nedir ki, o mevkî kendisine iki âlemin bağlılığından mukaddestir. Şimdi dünyânın bağlılığı nasıl olur ki! Allah Teâlâ ona
buğz etti ve halk edilişinden beri ona bakmadı. Ve Nebî (sav)’in onu leşe ve
çöplüğe benzetmesi sana kâfidir. Ve onun verdiği haber ile Allah Teâlâ’nın
indinde o, sivrisineğin kanadı kadar değildir. Ve o lânetlenmiştir; ve onda
olanlar lânetlenmiştir. Ancak Allah’ın zikri cinsinden olan şey müstesnâdır.
Allah Teâlâ’nın zâhir bir nûr cevheri olarak halk ettiği senin gibi bir halîfenin
himmetine, tamâmen veyâ göz ucu ile leşe veyâ çöplüğe bakmak veyâ ona saldırmak yakışır mı? Ve Hak Teâlâ buyurdu ki; “Ey dünyâ bana hizmet edene
hizmet et; ve sana hizmet edeni hizmetinde çalıştır!” Şimdi Allah Teâlâ seni
muvaffak eylesin! Senin mevkîni sana halîfelik veren tarafından, sana takdîr
edilen şey, sana vefâ edinceye kadar dünyâ sana tâliptir. Bundan dolayı idâren
altındakilere şefkat ile bezenmiş ol! Sana itâatkar kıldığı şeyi talep etmekte
kısa kes! Ve kurtuluşuna ve emirler ve yasaklar ve sınırlardan sana teklîf ettiği
şeyle meşgul oluşun sebebiyle nefsinin kurtuluşuna çalış! Böyle olunca
dünyâdan yüz çevirmeyi üzerine gerekli kıl; Sen ona yönelsen de ondan sana
gelen şey, ister istemez hizmetkâr olarak sana gelir ve sana ulaşır. Ve sen ondan yüz çevirsen de yine sana ulaşır. Ka‘bu’l-Ahbâr beyân eder ki, Allah Teâlâ
Tevrât’ta zikretti ki:
“Ey Âdemoğlu, eğer benim sana kısmet ettiğime râzî olur isen kalbin ve
bedenin râhat olur ve sen de övülen olursun; ve eğer benim sana kısmet ettiğime râzî olmazsan sana dünyâyı musallat ederim. Sahrâda vahşilerin hareketi
gibi onda hareket edersin. Daha sonra yüceliğim ve celâlim hakkım için, sen
zemmedilmiş olduğun halde ondan ancak benim sana takdîr ettiğim şeye nâil
olursun.”
Şimdi beden ile kalbe râhatı yerleştir! Çünkü irâdesiz bir şeyin talep edilmesi geçerli olmaz. Çünkü araştırıp inceleme için o harekete geçiricidir. Ve
irâde, senin âmmen için tasarruf eden hâssandır. Ve eğer mazmûnda bütünsel
tasarruf ile tasarruf ederse, onun üzerine olan emirlerine uymaya hâzır olmaz.
Ve onun bunlara uymaması durumunda, sen bu bölümde anlatılacak olan şey
üzerine idâren altındakilere leîm ya’nî fenâ olursun.
Ya‘nî ey kerîm efendi olan rûh! Zâtını dünyâdan ve dünyânın ihtiyâcından
serbest kıl; ve o dünyâyı zâtına ve idâren altında olan kuvvetlerine ve a‘zâna
hizmetkâr eyle! Çünkü senin şehâdet mertebesinde açığa çıkman sendeki kemâlâtın açığa çıkartılması içindir. Ve hakîkatte dünyânın varlığı bu maksada hizmet
170
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
içindir. Eğer sen dünyânın hükümlerine dalıp gidersen bu yüce maksad yitirilir.
Oysa Allah Teâlâ’nın seni ehil kıldığı halîfelik mevkîine göre dünyâ nedir? Bu
halîfelik mevkîi kendisine dünyâ ve âhiretin bağlılığından pâk ve mukaddestir.
Çünkü hakîkatte seninle Hak arasında varlıksal mertebelerden hiç bir mertebe
yoktur. Eğer dünyâya ve âhirete ilgi duyarsan, bunlar Hak ile senin aranda perde
olur. Nitekim “Dünyâ âhiret ehline haramdır; ve âhiret dünyâ ehline haramdır;
ve her ikisi de Allah ehline haramdır” buyrulmuştur. Hal böyle iken Allah
Teâlâ’nın buğz ettiği ve halk ettiğinden beri hiç bir kıymet vermediği dünyâya
bağlılığın nasıl olur?
Ve o dünyânın hiç bir kıymeti olmadığına delîl istersen, Nebî (sav) Efendimiz’in onu leşe ve çöplüğe benzetmesi kâfidir. Nitekim hadîs-i şerîfte “Dünyâ
leştir; ve onun tâlipleri köpeklerdir” buyrulmuştur. Ve yine (Sav) Efendimiz’in
“Eğer dünyâ Allah indinde bir sivrisineğin kanadı kadar olsaydı, ondan bir
kâfire bir içim su vermezdi.” Ve “Dünyâ lânetlenmiştir, ve onda olan da lânetlenmiştir. Ancak Allah zikir cinsinden olan şey lânetlenmiş değildir” hadîs-i
şerîfleriyle olan haberleriyle, Allah Teâlâ’nın indinde o dünyâ sivrisineğin kanadı
kadar değildir. Ve o lânetlenmiştir, ya‘nî Hak’tan uzaktır; ve onda olan şeyler de
lânetlenmiş ve uzaktır. Ancak dünyâda Allah zikri cinsinden olan şeyler lânetlenmiş ve uzak değildir.
Bilinsin ki, dünyânın lânetlenmiş ve uzak olması maddî uzaklık değildir, belki ma'nevî uzaklıktır. Çünkü dünya Hakk’ın vücûd mertebelerinden bir mertebedir. Ve Hak Teâlâ “fe eynemâ tuvellû fe semme vechullâh” ya’nî “Artık hangi
tarafa dönerseniz dönün, Allah'ın vechi oradadır”(Bakara,2/115) âyet-i kerîmesi
gereğince onda zâtı ve sıfatları ve isimleri ve fiilleri ile zâhirdir. Ve Hak Teâlâ “ve
huve meaküm eyne mâ küntüm” ya’nî “Ve siz nerede iseniz O, sizinle beraberdir” (Hadîd, 57/4) âyet-i kerîmesi gereğince bütün görünme yerleri ile beraberdir. Bundan dolayı Hakk’ın berâber olduğu bir yerde lânet ve uzaklık yoktur.
Uzaklık ancak bu hakîkatten câhil ve gâfil olanlara göredir. Çünkü câhil kendinin
ve âlemin vücûdunu müstakil ve Hakk’ın vücûdundan ayrı görür. Ve bu görüşten tabi’ki uzaklık hâsıl olur. Ârif ise bu hakîkati bilişi ve onun bu bilgisinin Allah
zikri cinsinden oluşu ve bu bilginin öğrenme mahallinin ise dünyâ oluşu yönünden, ona göre dünyâ için lânet ve uzaklık yoktur. Çünkü hadîs-i şerîf gereğince
dünyâda Allah zikri cinsinden olan şeyler lânetlenmiş değildir. Şimdi ârifin bakışı böyle olunca onun dünyâ ile münâsebeti dünyânın “ayn”ı için değil, ancak
Hak için olmuş olur.
Şimdi ey kerîm efendi! Allah Teâlâ’nın zâhir bir nûr cevheri olarak halk ettiği
senin gibi bir halîfenin himmetine, göz ucu veyâ tam bakış ile sâdece aynından
dolayı leş ve çöplük olan dünyâya kıymet verip bakmak ve ona köpekler gibi
171
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
saldırmak yakışır mı? Ve dünyâya aynından dolayı kapılıp ona hizmetler etmek
yakışır mı? Hak Teâlâ hazretleri “Ey dünyâ bana hizmet edene hizmet et; ve sana
hizmet edeni hizmetinden çalıştır!” buyurmuştur. Çünkü dünyânın halk edilişinden kasıt olan şey kâmil ârifin zuhûrudur. Ve dünyâ bütün gereçleri ve ilâveleri ile ona hizmetkâr olmak için mahlûktur. Nitekim Hz. Sa'dî buyurur. Beyt:
Tercüme: “Bulutlar, rüzgârlar ve felekin ayı ve güneşi, eline bir miktar ekmek
geçirmen ve gaflet ile yememen için hizmet içindedirler. Ve hepsi senin için hayranın ve itâatkârındırlar. Senin me’mûr olduğun hizmeti yerine getirmemen
insâfın şartı değildir.”
Şimdi insanın me’mûr olduğu hizmet, ilâhî bilginin öğrenilmesi ve bu bilgi
içerisinde ma'bûduna ibâdettir. Eğer bu istenileni terk edip çocuk eğlencesi
mesâbesinde olan dünyâ işleriyle meşgûl olursan, dünyâ sana hizmetkâr olmaz,
sen dünyâya hizmetkâr olmuş olursun. Oysa madde bedensel vücûdunun olgunlaşması için, dünyâdan sana lâzım olan şey ne ise, sana halîfelik mevkîini bahşeden ve seni halîfe kılan Hakk’ın ezelde kendi cânibinden sana takdîr etmiş olduğu o şey, sana yetecek miktarda gelip seni bulur. Bundan dolayı idâren altında
olan duyulara ve a'zâna şefkât ile bezen; ve onları dünyâ işlerinde fuzûlî olarak
zâlimâne işgâl edip yorma! Fakat “Mâdem ki dünyevî ihtiyaçlarım bana ezelde
takdîr olunmuştur ve mutlaka bana gelecektir; o halde sebeplere teşebbüsü terk
edeyim!...” de deme! Hakk’ın sana itâatkâr kıldığı bu ihtiyâçların talebinde kısa
bir şekilde sebeplere teşebbüs eyle; ve bu talebde zahmet ve mübâlağa etme!
Çünkü takdîr edilmeyen şey hakkında ne kadar zahmeti ve mübâlağayı tercih
etsen sana gelmez, boşuna yorulmuş olursun.
Dünyânın hallerine bakarsan bu hâlin binlerce örneğini görürsün. Ve insan
doğduğu günden beri hallerini muhâsebe edecek olursa görür ki, binlerce isteğinden ancak bir kaçına nâil olmuştur. Diğer halleri aklından ve hayâlinden geçmemiş olan şeylerdir. Mâdemki hâlin hakîkati budur, o halde talebde kısa kesip
kurtuluşuna ve emirlerden ve yasaklardan ve sınırlardan Hakk’ın sana teklif ettiği şeyle meşgûl oluşun sebebiyle nefsini kurtarmaya çabala! Böyle olunca dünyevî görünme yerlerinden yüz çevirmeyi üzerine zorunlu kıl; ve külfeti tercih
etmekle dünyâyı ısrarla talep etmekten vazgeç! Çünkü sen tam bir muhabbetle
dünyâya yönelsen ezelde takdir edilmiş olan şey ne ise, ister istemez sana hizmetkâr olarak gelecek olan ancak odur. Ve ondan yüz çevirip zorâki olarak ve
kısa keserek sebeplere teşebbüs etsen yine gelecek olan odur.
Bu hâli îzâh olarak, ashâb-ı kirâmdan Ka‘bü’l-Ahbâr (ra) Hak Teâlâ hazretlerinin yukarıda tercüme edilen Tevrât-ı şerîfteki hitâbını beyân eder. Şimdi sen bu
hakikati bilerek, talepte kısa kesip idâren altında olan kuvvetler ve a‘zân hakkında şefkat ile muâmele edersen tabi’dir ki hem beden ve hem de kalb râhat eder.
172
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
Şu halde sen beden ile kalbe râhatı yerleştir! Sen böyle yapınca ilk olarak kalbde
bir takım boş emeller kesilir ve daha sonra o emellerin oluşması irâdesi gider.
Çünkü irâdesiz bir şeyin taleb edilmesi geçerli olmaz. Ve irâde araştırma ve incelemeye sebep olmak için harekete geçiricidir. Örneğin gönülde zenginlik emeli
olunca, irâde onun oluşması için gerekli sebeplere sarfedilir.
Ve irâde senin âmmende, ya‘nî kuvvetlerinde ve a'zânda tasarruf eden hâssandır, ya‘nî kalbindir. Ve eğer hâssan mazmûnda, ya'nî herhangi bir ma‘nânın
oluşmasında gark olup bütünsel tasarruf ile tasarruf ederse âmmen, ya'nî kuvvetlerin ve a‘zân, o tasarruf altında zebûn olur. Ve sen hâssan olan kalbine emirlere
ve yasaklara ve ilâhî sınırlara âit bir takım emirler vermiş olsan da, artık ona uymaya hâzır olamaz; çünkü başka bir ma’nâda gark olmuştur. Ve o senin emirlerine uymayınca, sen bu bölümde geçen ve ileride îzâh edilecek olan dört sınıftan,
idâren altındakiler için leîm ya’nî fenâ sayılan sınıfa dâhil olursun.
Sakın sakın, emrin zâhirî yönünden mahbûbun ve matlûbun olan Hakk’ın
isteğinin dışında bir şeye irâdenin bağlanmamasına çalış! Ve bâtının irâdesi,
ilme sebep olan isteğin gerçekleşmesinden sonradır ki, bu gerçekleşen ilimde
bunun üzerine öne geçmeseydi ve ona irâde bağlanmasaydı, bu vasıf ve esâsın
dışında bir şey üzerine onun gerçekleşmesinde kendi nefsinde onun değişmesi câiz olmakla berâber, bu vasıf üzerine olmaz idi. Şimdi ne zamanki bu karar
kıldı, biz dünyânın talebini ve ondan yüz çevirmeyi ve ondan olan kuvveti zarurî kılan rızık talebi cinsinden daha önce bahsedilen şey hakkında, senin
âleminden ve vâlîlerinden anlamayan kimseye bir örnek verelim. Ve Hak
Teâlâ “ve lillâhil meselul â’lâ, ve huvel azîzul hakîm” ya’nî “Allah Teâlâ için
yüce mesel vardır ve O Azîz’ül Hakîm’dir” (Nahl, 16/ 60) buyurur. Şöyleki bir
adam yüzünü güneşe çevirir, onun gölgesi arkasına düşer. Güneş tarafına yürüyünce gölgesi ona tâbi’ olur ve ona erişmez ve ona nâil olmaz. Ve tam dik
olduğunda, ya'nî güneş tam dik olduğunda, feleğin kubbesi onun başı üzerindedir. Bir sır vardır ki, açılmaz ve yazılmak sûretiyle bırakılmaz. Ve o Hak
Teâlâ’nın “Sümme kabadnâhu ileynâ kabdan yesîrâ” ya’nî “Sonra da onu yavaş yavaş kısaltarak, Kendimize çektik” (Furkân, 25/46) sözünde mevcûddur.
Daha sonra misâle dönüp deriz ki: Ondan sonra bu adam, eğer yüzünü gölgesine çevirip güneşe arkasını döner ve gölgesine yetişmek için yürürse o kimse
gölgeye yetişemez. Ve güneşten olan hazzını da yitirir. Ve onlar şunlardır ki,
Allah Teâlâ (celle zikruhû) haklarında: “erci’û verâeküm fel temisû nûrâ”
(Hadîd, 57/13) ya'nî “Arkanıza dönünüz de bir nûr arayınız!" buyurdu. Ve o
kimse gölgeden ancak iki ayakları altında olan şeye ulaştı. Ve o da onun güneşe arkasını döndüğünde kendisi için oluşur. Şimdi muhakkak bu adam ve güneş, Hakk’ın vücûdu ve dünyâ gölgesidir. Ve iki ayağının altında olan şey de,
173
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
varlığı zarûrî olan yaşam gıdâsıdır. Ey kerîm efendi! Dünyâ ancak senin için
halk edildi; ve Hak Sübhânehû seni onun için halk etti ve onun için vücûda
getirdi. Ve eşyâyı senin için vücûda getirdi. Tevrât’ta indirdi ki: "Ey Âdemoğlu, eşyâyı senin için halk ettim; ve seni de kendim için halk ettim. Şimdi kendim için halk ettiğim şeyi, senin için halk ettiğim şeyde rezîl etme!” Ve Hak
Teâlâ Kur’ân-ı azîminde buyurur: “Ve mâ halaktül cinne vel inse illâ li
ya'budûn” (Zâriyât, 51/56) ya'nî “Cinleri ve insanları ibâdet etmeleri için halk
ettim.” Benim onlardan istediğim şey rızık cinsindendir. Ve yine Hak Teâlâ
buyurur: “Ve onun rahmetindendir ki geceyi sükûn ve râhat; ve gündüzü fazlından kazanç ve ticâret talebiniz için halk etti” (Kasas, 28/72). Ve yine Hak
Teâlâ buyurur: “O Allah Teâlâ sizin için, sizin binmeniz ve onlardan yemeniz
için en'âmı; ve binmeniz için zînet olarak atları ve katırları ve hımârları halk
etti” (Mü’min, 40/79). Ve bunun benzeri sayılamayan şeylerden Kur’ân’da çoktur.
Ya‘nî ey kerîm efendi olan rûh! Emrin zâhiri yönünden, ya'nî şerîat olarak
Nebî (as)’ın teblîğ buyurduğu teklîfî emir yönünden, mahbûbun ve matlûbun
olan Hakk’ın isteği ne ise, senin de irâden, memleketin olan insânî cisimde o isteğe bağlansın! Sakın ve Allah’dan kork! Ve irâdenin Hakk’ın isteği olan teklîfî emrin ve şerîatın dışında bir şeye bağlanmamasına çalış.
Ve bâtının irâdesi, ya'nî Hakk’ın irâdî emri, Hakk’ın ilmine sebep olan isteğin, ya'nî kulun sâbit ayn’ının, ilâhî ilimde bilinmiş olan sûretinin sâbitliğinden
sonradır. Bu olan, ya'nî kulun sâbit ayn’ı, ezelde ilâhî ilimde sâbitlik bulan hâl
üzerine öne geçmeseydi ve o hâl üzerine ilâhî irâde bağlanmasaydı, bu sâbitlik
bulan vasfın ve hâlin dışında bir şey üzerine o isteğin gerçekleşmesinde, işin aslında o isteğin değişmesi câiz olmakla berâber, zâhir âlemde bu vasıf üzerine olmaz idi.
Bilinsin ki, ilâhî ilimde her bir mevcûdun bir hakîkati ve bir sâbit ayn’ı vardır.
Bu ayn’lar ilâhî isimlerin ilmî sûretleridir. Bunların ilâhî ilimde sâbitliği Hakk’ın
mutlak vücûdunun kendi zâtında, kendi zâtına, kendi zâtıyla tecellîsi neticesinde
olur. Ve bu tecellî netîcesinde ilâhî ilimde peydâ olan ayn’lar, hangi ismin sûreti
olarak sâbit olmuş iseler, rûhlar ve misâl ve şehâdet mertebelerinde de onların o
sûretle zuhûr etmelerine ilâhî irâde bağlanır. Çünkü Hakk’ın kudreti Hakk’ın
irâdesine ve Hakk’ın irâdesi de Hakk’ın ilmine ve Hakk’ın ilmi de Hakk’ın bilinenlerine tâbi'dir. Şimdi bir sâbit ayn ne vasıf ve esas ile Hakk’ın bilineni olmuş
ise, onun şehâdet mertebesinde de, o sûretle açığa çıkması için Hakk’ın irâdesinin
bağlanmasına “irâdî emir” derler. Bu irâdî emir ilâhî kazâdır. Ve ilâhî kazâ da, ya
mübrem ya’nî kaçınılmaz veyâ muallak olur. Mübrem ya’nî kaçınılmaz kazânın
değişmesi mümkün değildir; fakat muallak kazânın değişmesi câizdir. Şimdi
ilâhî kazâ, kaçınılmaz olsun muallak olsun, mâdemki eseri şehâdet âleminde kul
174
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
üzerinde ortaya çıkmıştır, işte bu zuhûra bakıp deriz ki, bu kulun sâbit ayn’ı, ilâhî
ilimde bu vasıf ile sâbit olmuş ve ilâhî irâde de bu vasıf üzerine bağlanmıştır. Bu
bahsin ayrıntıları Fusûsu'l- Hikem’de Üzeyr ile Ya'kûb Fassı’ndadır. Ve kulun
bütün halleri içinde maddî ve ma'nevî rızkı da dâhildir.
Ne zamanki bu îzâhlar karar kıldı, şimdi biz dünyâ talebini ve ondan yüz çevirmeyi ve dünyâdan olan kuvvet ve ihtiyâçları zarûrî ve lâzım kılan rızık talebi
cinsinden evvelce anlatılan şey hakkında, senin memleket reîslerinden anlamayan kimselere bir misâl getirelim. Ya‘nî insânın madde beden vücûdunun hayâtının devâmı rızka muhtâç olduğu için ve rızık dünyâ cinsinden bulunduğu için,
insan dünyâyı hâsıl etmeye meyleder. İşte biz yukarıda bu meylin meşrû olan
çerçevesini ve o meşrû olan çerçevenin dışında kalan hallerden yüz çevirmeyi ve
dünyâyı talepte kısa kesmeyi îzâh etmiş idik. Şimdi de bu rızık talebi hakkındaki
îzâhların daha iyi anlaşılması için bir misâl getirelim. Çünkü Hak Teâlâ Kur’ân-ı
Kerîm’inde “ve lillâhil meselul â’lâ” ya’nî “Allah Teâlâ için yüce mesel vardır”
(Nahl, 16/ 60) buyurur. Bu âyet-i kerîme baş tarafıyla berâber şöyledir: “Lillezîne
lâ yu’minûne bil âhıreti meselüs sev’i, ve lillâhil meselül â’lâ, ve huvel azîzül
hakîm” ya‘nî “Âhirete îmân etmeyen kimse için fenâ mesel vardır. Ve Allah
Teâlâ için yüce mesel vardır; ve O azîz ve hakîmdir.” Ya‘nî işlerin âkıbetini
idrâk edip îmân etmeyen kimselerin halleri fenâ misâller ile izâh edilir. Ve Allah
Teâlâ’nın koyduğu hakîkat hükümleri ise yüce misâller ile anlayışlara yaklaştırılır. Ve Hak Teâlâ işlerini yerli yerine koyan Azîz’dir. İşte Hz. Şeyh-i Ekber (ra) bu
âyet-i kerîmeyi fenâ misâl ile yüce misâli toplamış olarak aşağıda açıklar ve tefsîr
buyururlar:
Şöyle ki bir adam güneşe yüzünü çevirdiği vakit gölgesi arkasına düşer. Güneş tarafına yürüdükçe gölgesi kendisine uyarak hareket eder. Bu gölge aslâ kendisine ulaşmaz. Bu hâl takdîr edilmiş rızkın nerede olursa olsun kendisiyle
berâber bulunduğunu idrâk etmeyen ve boş yere koşup yorulan kimse için fenâ
bir misâldir. Ne zamanki güneş tam ortada, feleğin kubbesinde onun başı üzerinde bulunur, gölgesi uzamayıp ayağının altında kalır. Şimdi güneş Hakk’ın vücûdu ve gölge kulun vücûdu; ve güneşin tam tepede bulunması Hakk’ın zâtî tecellîsi olunca, bu tecellî indinde kulun gölge hükmünde olan vücûdu fânî ve Hak
bâkî kalır. Ve Hak kulun gölge hükmünde olan vücûdunu kendi tarafına çekmiş
olur. Hz. Şeyh buyururlar ki:
Burada bir sır vardır ki, konuşarak açılamaz; ve yazılmak sûretiyle de bırakılmaz. Çünkü zâtî tecellî hâlindeki fenâ bizzât hakîkatini yaşamaya âit bir
mes’eledir. Bizzât hakîkatinin yaşanmasına âit olan bir hâli sözlerle ve yazmakla
ile ifâde etmek mnümkün değildir. Örneğin cinsel gücü olmayan bir kimseye cinsel ilişkiyi söylemek ve yazmak ile anlatmak mümkün değildir. Ve bu zevkî ya’nî
175
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
bizzât hakîkatinin yaşanması sırrı Hak Teâlâ’nın: “Sümme kabadnâhu ileynâ
kabdan yesîrâ” (Furkân, 25/46) sözünde mevcûddur. Bu âyet-i kerîme öncesiyle
berâber şöyledir: “E lem tere ilâ rabbike keyfe meddez zılle, ve lev şâe le cealehu sâkinen, sümme cealneş şemse aleyhi delîlâ / Sümme kabadnâhu ileynâ
kabdan yesîrâ (Furkân, 25/45-46) ya'nî “Rabb’ini görmez misin? Gölgeyi nasıl
uzattı? Ve eğer dileseydi onu sâkin kılardı. Gölgeyi uzattıktan sonra o gölge
üzerine güneşi delîl kıldık. Ondan sonra da onu kendi tarafımıza yavaş yavaş
kısaltarak çektik.”
Bilinsin ki, bu şerhin muhtelif yerlerinde de îzâh edildiği üzere Hakk’ın mutlak vücûdunun kendi zâtına, kendi zâtında, zâtı ile tecellî buyurmasıyla ilâhî
isimlerinin ve sıfatlarının sûretleri ilminde peydâ oldu. Bu sûretler isimlerin gölgeleridir. Daha sonra mertebe mertebe tenezzül ile bu ilmî sûretlerin gölgeleri
şehâdet âleminde en zâhir olarak ortaya çıktı. Âlem sûretlerinden her bir sûret
hangi ismin görünme yeri olmuş idiyse, o ismin hazînesinde gizli olan hâller ve
hükümler bu dünyâ âleminde ondan zamanla açığa çıkar. Ve bu hükümler ve
eserler her görünme yerinin kendi hakîkatinin gölgesidir. Ve bu gölgeler bu
âlemde ilâhî işlerden başka şeyler değildir. Ve Hakk’ın vücûd güneşi bunlar üzerine delîldir. Ne zamanki tercihli ölüm veyâhut kaçınılmaz olan ölüm ile kulun
vücûdu hükmen veyâ fiilen fânî olur, bu ilâhî işler kendi aslı tarafına yavaş yavaş
kısaltılarak çekilir. İşte bu misâl, Hak Teâlâ için yüce bir misâldir.
Daha sonra cenâb-ı Şeyh (ra) misâle dönüp buyurur ki: Daha sonra bu adam
yüzünü gölgesine ve arkasını da güneşe dönüp gölgesine yetişmek için yürüse
tabi'ki gölgesine yetişemez. Çünkü ortada iki gibi görünen ancak bir vücûd vardır. Ulaşma ise iki vücûd arasında olur. Ve o kimse gölgesine doğru yürüyünce
güneşe yönelmekten olan hazzını da yitirmiş olur. Ya‘nî dünyânın vücûdunu bağımsız zannedip güneş gibi zâhir ve âşikâr olan Hakk’ın vücûduna yönelişini
terk ederek bu vücûdun gölgesinden ibâret olan dünyânın arkasından koşan
adam iki yönden eli boş kalır: Birisi ebeden gölgeye yetişemez; diğeri de Hakk’a
yönelişinden olan hazzını da yitirir. İşte bu gaflet hâli için fenâ bir misâldir.
Ve bunlar o kimselerdir ki, Hak Teâlâ onlar hakkında ““erci’û verâeküm fel
temisû nûrâ” (Hadîd, 57/13) ya'nî “Salt nûr olan Hakk’ın vücûduna arkanızı
çevirip gölge olan dünyâya yönelip eli boş kaldınız. Bu halden kurtulmak için
yüzünüzü Hakk’a çevirip O’ndan bir nûr arayınız!” buyurur. Böyle bir kimse
gölgeden ancak iki ayakları altında olan şeye ulaşmıştır. Ve gölgeden kendisinin
yetişebildiği miktâr, ister güneşe dönsün, ister arkasını çevirsin, her hâl ve zamanda kendisi için zâten hâsıl olmuş bir şeydir. Ve bundan fazlasına yetişmesine
imkân yoktur. Eğer yetişmek için koşarsa, zâten elde olanı elde etmek için koşmuş olur ki, bu da abestir. İşte bu yüce ve fenâ misâl içinde güneş Hakk’ın vücûdu ve bu adam dünyâ gölgesidir. Ve iki ayağının altında olan şey de hayâtın
176
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
devâmı için varlığı zarûrî olan yaşam gıdâsı ve rızıktır. İşte ey zekî okuyucu, bu
misâle göre kendi hâlinin hakikatini iyice düşün.
Ey kerîm efendi olan rûh! Dünyâ ancak senin için halk edildi. Çünkü sen
ma'nâsın; senin zâhir olman için sûret lâzımdır. Dünyâ ise sûrettir. Ve sûret
ma'nâsız olamayacağı için Hak Teâlâ hazretleri seni o sûret olan dünyâ için halk
etti; ve o sûrete bağlantın için vücûda getirdi. Ve sen isimlere âit toplayıcılığa
mazhar olduğun için eşyâyı sana hizmetkâr kılmak üzere vücûda getirdi. Nitekim yukarıda îzâh edilmiş idi. Bu ma'nâyı te’yîd edici olarak Hak Teâlâ Tevrât-ı
şerîfte indirip buyurdu ki:
“Ey Âdemoğlu, eşyâyı senin için halk ettim; ve seni de kendim için halk ettim. Şimdi kendim için halk ettiğim şeyi, senin için halk ettiğim şeyde rezîl etme!”
Çünkü insan isimlere âit toplayıcılığa mazhar olduğu için ilâhî sûret üzerine
mahlûktur. Ve bu mazhar oluşu dolayısıyla Hakk’ın cemâline bir aynadır. Bundan dolayı Hak Teâlâ kendi cemâlini insân-ı kâmil aynasında müşâhede eder.
Böyle olunca onu kendi için halk etmiş olur. Ve onun çevresindeki bütün eşyâ
onun vücûdunun devâmı için hizmetkârdır. İnsan bu isti‘dâd üzere mahlûk iken,
kendi hizmetkârları olan eşyâya kapılır ve Hakk’a arkasını çevirirse, tıpkı bakanın karşısına konulan bir aynanın bu bakana arkasını çevirmesi gibi olur. Ve
netîcede kendi varlığından amaçlanmış olan gâye yitirilir.
Ve Hak Teâlâ bu hakîkati “Ve mâ halaktül cinne vel inse illâ li ya'budûn”
(Zâriyât, 51/56) ya‘ni “Ben cinleri ve insanları ancak ibâdet etmeleri için halk
ettim” âyet-i kerîmesinde beyân buyurur. Ve ibâdet bilgiye bağlıdır. Çünkü bilinmeyen şeye ibâdet edilmez. Ve ilâhî bilginin anahtarı kişinin kendi nefsine
olan bilgisidir. Ve kişinin kendi nefsine olan bilgisi, yukarıda anlatıldı. Ya‘nî bu
âlemde kendisi, kendi hakîkatinin gölgesidir. Ve hakîkati olan sâbit ayn’ı ilâhî
isimlerin gölgeleridir. Ve ilâhî isimler isimlendirildikleri Hakk’ın aynıdır. Şimdi
kişiye kendi hakîkatinden, maddî olsun ma‘nevî olsun, zaman içinde inen şey,
onun bu âlemdeki rızkı cinsindendir. Onun için cenâb-ı Şeyh (ra) “Benim bu
beyânlardan kastettiğim şey rızık cinsindendir” buyurur. Ve bu rızık cinsinden
olan şeyleri beyân eden Kur'ân âyetleri sayısızdır.
177
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
TAMAMLAMA
Ey kerîm efendi, idâren altındakilere muhabbet et! Ve her bir sınıfın kendisinin işine yarayacak olan verişleri onlara esirgemeden ver! Ve bu seni
harâm olan şeylerden men’ eder. Mümkün olduğu kadar tâat hîbelerini onlara
esirgemeden ver! Ve seni hâlife edeni hatırla ki, bir gün onların dilleri ve elleri
ve ayakları onların aleyhine şehâdet eder. Muhakkak kulak ve göz ve kalbin
her birinden sâhibinin ameli sorulur. İşte bu iki âyet sana tahsîs edilmişleri ve
âmmeni kapsamına almaktadır. Ve yeryüzünde kibirlenerek yürüme! Ve
şerîatın makbûl kıldıkları ile emret ve kabâhat ve haram olarak bildirdiklerinden men’ et! Ve emmâre ve levvâme nefsi soruştur! Ve yardımcını her bir ânda
onlara lütfedici kıl! Ve mülkünün ve memleketinin köylerinin idâresini onları
yönetir kıl! Çünkü onlar duyulara, ancak kendilerine aktarılan şeyi aktarırlar.
Eğer hayır ise hayır olur; ve eğer şer ise şer olur. Şimdi bunun indinde memleketin sâlih olur; ve topladığın vergilerin artar; ve düşmanlarına karşı zafer kazanırsın. Şimdi himmetini ebeden en yakın olanın ıslâhına sarf et ki, çekişme
ve kavgan ve zahmetin az olsun. Ve sâlihi fesatçının üzerine musallat et ki,
onu ıslâh ede. Ve bunun şiddetli korku ile olmasından sakın ki, onların nefretleri artar. Şimdi Allah Teâlâ tarafından sana bu rahmettir ki, sen onlara
mülâyim oldun. Ve eğer kötü ahlâklı olup kalbi katı ola idin, elbette onlar senin etrafından dağılırlar idi. Böyle olunca onları affet ve onlar için istiğfâr eyle! Ve onları hoş etmek için bu husûsta istişâre et! Çünkü nefisler kendisine
ihsân eden kimsenin muhabbeti üzere yoğrulmuştur.
Ya'nî ey kerîm efendi ve ey halîfe olan rûh, idâren altında olan zâhir ve bâtın
kuvvetlerine muhabbet et! Ve bunlardan her sınıfın işine yarayacak olan verişleri,
onların her birine ayrı ayrı esirgemeden ver! Ve bu muhabbet ve verişler seni haram işlere girişmekten men’ eder. O kuvvetlere mümkün olduğu kadar tâât hîbelerini bol bol ihsân et! Ve bütün hallerde seni halîfe kılan Hak Sübhânehû ve
Teâlâ hazretlerini hatırla ve yâd eyle ki, Kur’ân-ı Kerîm’de haber verildiği üzere,
günlerden bir günde halîfe kılınan kimselerin idâresi altındakiler, ya‘nî dilleri ve
elleri ve ayakları, onların icrââtı hakkında kendi aleyhlerine şâhidlik eder. Ve aynı şekilde Kur’ân’ın haberlerine bakarak muhakkak kulağın ve gözün ve kalbin
her birinden, bunların sâhibi olan halîfenin ameli sorulur.
İşte bu bahsedilen “Yevme teşhedü aleyhim elsinetühüm ve eydîhim ve ercülühüm bimâ kânû ya’melûn” ya’nî “O gün onlara, onların dilleri, elleri ve
ayakları yapmış olduklarına şâhitlik edecek” (Nûr, 24/24) ve “innes sem’a vel
basara vel fuâde küllü ulâike kâne anhu mes’ûl” ya’nî “Muhakkak ki kulağın,
gözün ve kalbin, onların hepsi, ondan mes’ûldürler” (İsrâ, 17/36) âyet-i kerîme-
178
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
leri sana tahsîs edilmiş olan kuvvetlerin ve âmmen olan a'zânın hallerini kapsamına almaktadır.
Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin halîfeliğin dolayısıyla sana ihsân eylediği kudret ve tasarrufa mağrûr olup yeryüzünde kibirli bir şekilde yürüme! Ve
idâren altındakilere şerîatın emrettiği bilinen şeylerle emret; ve şerîatın yasakladığı kabâhat ve haram şeylerden onları men’ et! Ve emmâre nefs ile levvâme nefsin hallerini dâimâ soruşturarak gözetim altında tut! Çünkü emmâre nefsin meyli
dâimâ fenâ şeylerin tarafınadır. Ve levvâme nefs her ne kadar fenâ şeyleri kötülemek ve onlardan pişmanlık duymak sıfatını taşımakta ise de, yine fenâ şeylere
bakmaktan kurtulmamıştır.
Ve yardımcın olan aklı devâmlı olarak sana tahsîs edilmiş olan kuvvetlerine
ve âmmen olan a'zâna lütuf ile muâmele eder bir halde bulundur. Ya'nî şerîatın
izin verdiği ni’metlerden ve mubâh olan şeylerden men' etme! Ve mülkün ve
memleketin olan insânî vücûdun köylerinin idâresini, ya'nî köylerin olan a'zânı
idâre eden bâtın ve zâhir kuvvetlerini, onları yönetir bir halde bulundur. Ya'nî
vücûd a’zâlarından her hangi biri ilâhî sınırları aşarsa, onu o aştığı işten geri
çekmek için kuvvetlerini o a‘zâ üzerinde tasarruf edici kıl! Örneğin gözün
nâmahreme baktığı zaman tefekkür etme kuvvetini ona musallat et! Çünkü o
köylerin olan a‘zâ duyulara, ancak kendilerine aktarılan şeyi aktarırlar.
Bilinsin ki, insan bu kesâfet âleminde çevresindeki mevcûdları ancak zâhirî
beş duyusuyla hisseder. Ve bunlar insânî vücûdda mevcûd olan a‘zâlara bağlanırlar. Görme hissi göze; ve dokunma hissi vücûdun tamâmına; ve işitme hissi
kulağa; ve koklama hissi buruna; ve tadma hissi ağıza bağlanır. Bundan dolayı
duyulara aktarılan şey, çevrelerinden bu uzuvlara aktarılan şeydir. Bu aktarımlar, ya şerîat hükümlerine uygun olur veyâ aykırı olur. Şerîata uygun olması
hâlinde bunun engellenmesi için akıl ve fikrin tasarruflarına gerek yoktur. Aykırılık hâlinde, o uzvu, ilâhî sınırlar içerisine çekmek için aklın ve fikrin vazîfesi,
çâre tedârik etmek ve hîle yolunu kullanmaktır. Şimdi eğer kendi çevresinden
a‘zâlara aktarılan şey meşrû‘ ve hayır ise duyulara da hayır aktarılır; ve eğer meşrû‘ olmayan ve şerr ise şerr aktarılır. Böyle olunca sen yukarıdaki îzâhlar içerisinde hareket ettiğinde vücûd memleketinin idâresinde sâlihlik hâsıl olur. Ve topladığın vergilerin, ya‘nî sâlih amellerin artar. Ve sâlih amellerin artınca, düşmanların olan hevâya ve onun yardımcısı olan şehvete üstünlük kazanmış olursun.
Şimdi himmetini ebeden en yakın olanın ıslâhına sarf et ki, mülkünde çekişme ve kavgan az olsun. Ve sana en yakın olan kalb ve ondan sonra bâtınî kuvvetler ve daha sonra a'zâdır. Ve sâlihi fesatçının üzerine musallat et ki, onu ıslâh etsin. İlk olarak kalbi ıslâh edersen bu sâlih olan kalbi fesatçı kuvvetler üzerine musallat edersin, onları ıslâh eder. Çünkü kalb sâlih olursa, kendisine ulaşan bozuk
179
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
fikirlerin icrâsına meydân vermez; netîce olarak fikir ve inanç da doğru olur. Ve
bâtıni kuvvetler sâlih olduğunda zâhiri kuvvetleri ıslâh ederler; ve onlar da a'zâyı
ıslâh ederler. Ve bu ıslâh husûsunu i’tidâl üzere yap, onları şiddetli korku vâsıtasıyla yapma! Çünkü şiddetli korkudan onların nefretleri artar. Ve nefret ile olan
amelde ihlâs bulunmadığı için fayda oluşmaz.
Rivâyet edilir ki, bir kimse Hz. Ömer (ra) efendimizin halîfeliği zamânında
namaz kılar idi. Hz. Ömer onun çok acele kıldığı namazı beğenmedi; ve elinde
kamçı bulunduğu halde ona, celâl ile, namazın olmadığını ve iâdesini emretti. O
kimse korkusundan rükûnları düzgün olarak namazı iâde etti. Hz. Ömer onu
seyretmekte idi. Namazın bitiminden sonra ona sordu: “Bak, şimdi namazı güzel
edâ ettin! Evvelki namaz mı iyi oldu, şimdiki mi?” O kimse cevâben dedi: “Elbette evvelki namaz daha iyi idi.” Hz. Ömer: “Niçin?” diye sordu. O kimse: “Ben
evvelki namazı Allah Teâlâ’nın rızâsı için gönlümün arzûsuyla edâ etmiş idim.
Sonraki namazı kamçı korkusundan kıldım” dedi. Ve Hz. Ömer (ra) sükût buyurdu.
Şimdi ey halîfe! Kur’ân-ı Kerîm’de küllî rûh ve aslî halîfe olan (Sav) Efendimiz’e hitâben beyân buyrulan sıfattan senin dahi nasîbin vardır. O da budur ki,
sana tahsîs edilenler ve âmmen hakkında olan muâmelende mülâyim olman Allah Teâlâ tarafından sana rahmettir. Ve eğer kötü ahlâklı olup kalbi katı olsaydın,
elbette onlar senin etrâfından dağılırlar ve senin tasarrufun altına girmezler ve
her biri bildiğini işler idi. Böyle olunca eğer onlardan muhâlefet olursa haklarında şiddetle siyâset etmeyip affet; ve onlar için istiğfar eyle! Ya'nî fenâlıklarının
güzellikler ile örtülmesini taleb eyle! Ve onları hoş etmek için icrââtında onlar ile
istişâre et! Ve tâkatlarine göre iş buyur! Eğer böyle yaparsan bu muâmele onlara
güzel ve hoş gelir. Ve nefisler kendisine güzel muâmele eden kimsenin muhabbeti üzere yoğrulmuştur.
180
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
SİYÂSET
Ey kerîm efendi! Sana bir şeyi kendi yerinin dışına koymamak ve onların
indinde bilinen vaktin dışında bir şey göstermemek yakışır. Ve belki o senin
üzerine sağlam kılınmıştır. Ve alışılmışın dışında olağanüstü şeylerden sakın!
Onun kabûlünün kuvvetli olması için, ancak ona ihtiyaç duyulması indinde
âdetin dışına çık! Çünkü âdet, bu takdîr edilmiş işin açığa çıkması için, bu
vakte şartları arttırır. Örneğin Allah Teâlâ yağma vaktinin dışında yağışla ve
vaktinin dışında bulutu izâle etmede devamlılık üzere olarak âdetin dışına
çıksa, bu ümîdsizliğe ve şükürsüzlüğe sebep olur. Şimdi onlar ihsân ile yeryüzünde azgınlık derler. Fenâ bir durumda nasıl olur? Ve eğer bir senede her
hangi bir husûs için bunun benzeri gözükür ve âdetten vazgeçerse, sen onu
tetkîk ile bulursun. Böyle olunca bu vasıflar ile ahlâklan! Senin için dünyâ yönünden ve âhiret yönünden selâmet oluşsun. Bir işe himmet eylediğin zaman
“inşâallah” de! Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “Ve lâ tekûlenne li şey'in innî fâilün zâlike gadâ / İllâ en yeşâallâhu” (Kehf, 18/23-24) ya‘ni “Birşeye azmettiğinde ‘ben onu yarın yaparım,’ deme! Belki ‘Allah Teâlâ dilerse yaparım,’ de!” Ve
Allah üzerine yemîn etme! Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “ve lâ tenkudûl eymâne ba’de tevkîdihâ” (Nahl, 16/91) ya‘nî "Yemînlerinizi sağlamlaştırdıktan
sonra o yemîni bozmayın!” Ve aynı şekilde buyurur: “Ve lâ tettehızû eymâneküm dehalen beyneküm” (Nahl, 16/94) ya‘nî “Yemînlerinizi aranızda mekr ve
hîle edinmeyin!” Kötü arkadaşlardan kendini koru! Çünkü onlar paranı yerler
ve senin etini ve kanını ateşe yaklaştırırlar. Sen ancak onunla dîninde artış
bulduğun bir dosta arkadaş ol! Eğer dîninde onun sohbeti ile noksanlık olursa,
şimdi o ne fenâ arkadaştır; ve o senin için en büyük düşmandır. Mülkünde
ondan sakın! Çünkü o mülkünün harâb olmasına sebep olur. Ve senin hakkında bu kötü arkadaş senin hevândır. Hevâna cihâd eyle; çünkü o düşmanlarının en büyüğüdür. Ve Hak Teâlâ buyurur: “kâtilûllezîne yelûneküm minel
küffâri” (Tevbe, 9/123) ya'nî “Size en yakın kâfirler ile savaşın!” Ve o sana
kâfirlerin en yakınıdır. Şimdi onunla meşgûl ol! O seninle meşgûldür. Çünkü
yırtıcı hayvanlar memleketinin köylerini yıkar ve sana dâimi ni’metlenme verir; hevâ ise senin dînini yıkar.
Ey kerîm efendi olan rûh! Sana yakışan, belki senin üzerine sağlam kılınmış
olarak en lâzım olan şey budur ki, bir şeyi kendi yerinin dışına koymayasın! Ve
idâren altındakiler indinde bilinen ve belirlenmiş olan vaktin dışındaki vakitlerde
onlara bir şey göstermeyesin! Çünkü onlar alıştıkları şeye aykırı bir durum ve
hareket görürlerse şaşırırlar. Çünkü âdet, bu sebepler âleminde, takdîr edilmiş bir
işin açığa çıkması için bu vakte lâzım olan sebepleri ve şartları arttırır. Örneğin
açlık yemek yemeye ve yemek yemek vücûdun kuvvetine ve vücûdun kuvveti
181
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
dünyevî ve uhrevî mesâiye sebebdir. Ve bunların hepsi bu âlemde âdettir. Ve bu
hallerin açığa çıkması ise takdîr edilmiş iştir. Bundan dolayı açlık vaktinde âdet
olarak yemek yenilmesi lâzımdır. Böyle olunca âdete riâyet gerekir. Ve âdetin
dışında çıkmaktan kaçınmalıdır. Çünkü bu âlem rûhânî neş’e üzerine değil, belki
nefsânî neş’e üzerine mahlûktur. Örneğin rûhun görme ve konuşma husûsu her
yönden olduğu halde, cismin görmesi ve konuşması ancak gözden ve dilden
olur.
Şimdi ey kerîm, cisim âleminde sen kendi hâlini göstererek görme ve konuşma husûsunu, bilindiği şekilde göze ve dile vermeyip de, farz edelim elden ve
ayaktan ve diğer a'zâdan gösterirsen onlar şaşırırlar; ve şaşkınlık kendi çevresine
de yayılıp âlemin düzeni bozulur. Çünkü bu şeyleri kendi yerinin dışında koymuş olursun. Ve bir şeyi kendi yerinin dışına koymak ise zulümdür. Ve kerîm
olana zulüm yakışmaz.
Ve idâren altındakilerin indinde bilinen ve belirlenmiş olan vaktin dışında
onlara bir şey gösterme! Ve örneğin uyku vaktinde uyanıklık hâli gösterme! Bundan dolayı âdete aykırı hâl ve hareketten sakın! Ancak âdete aykırı bir şey gösterilmesine ihtiyaç duyulduğu vakit; ve örneğin senin hâl ve şânını inkâr eden ve
fakat hidâyete isti’dâdlı olan kimseyi gördüğün zaman, âdetin dışında çık! Çünkü her zaman gözükmeyip böyle ihtiyaç hâlinde gerçekleşen bir hâlin kabûlü,
bunu görenler üzerinde kuvvet ve şiddetle te’sîr eder. Örneğin Allah Teâlâ yağma vaktinin dışında, ya'nî yaz günü, devamlı bir şekilde kar ve yağmur yağdırarak âdetin dışında çıksa; veyâhut vaktinin dışında, ya'nî kış vaktinde, bulutu
devâmlı bir şekilde izâle edip hiç yağmur veyâ kar yağdırmasa, bu âdetin dışına
çıkma kulların ümîdsizliğine ve şükürsüzlüğüne sebep olur.
Şimdi kullar kendilerine Hakk’ın bol bol ihsânı geldiği vakit bile yeryüzünde
azgınlık ve fesâd eder oldukları halde, böyle vaktinin dışında aşırı yağış veyâ hiç
yağışın olmadığı fenâ bir durum olursa, artık onların hâli neye sürüklenir? Var
kıyâs et!
Ve eğer bir senede yeryüzüne ve gökyüzüne âit hallerden her hangi bir husûs
için bu beyân ettiğimiz şeyin benzeri gözükür ve Hak Teâlâ o husûsta âdetten
vazgeçerse, sen onun netîcelerini tetkîk et! Kulların üzerinde nasıl te’sîrlerinin
oluşacağını bulur ve anlarsın. Böyle olunca “Allâh’ın ahlâkı ile ahlâklanınız”
yüce emrine uyarak seni halîfe kılan Hakk’ın bu vasıfları ve ahlâkı ile ahlâklan ki,
senin için dünyâ yönünden ve âhiret yönünden selâmet oluşsun.
Bir işi yapmaya himmet ettiğin ve kastettiğin zaman “inşâallâh” de! Çünkü
bu sözün söylenmesi ilâhî üst irâdeden gaflette olmadığına işâret eder. Ve ilâhî
kudret üst irâdeye ve ilâhî üst irâde de ilme ve ilâhî ilim de bilinenler olan sâbit
ayn’ların kâbiliyyetlerine ve isti'dâdlarına tâbi‘dir. “Hakk’ın üst irâdesinin bağ-
182
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
landığı şey mevcûd olur; ve üst irâdesinin bağlanmadığı şey mevcûd olmaz”
demektir. Şimdi bir şeye himmet ettiğin ve kastettiğin zaman, bu sırrı hatırlar ve
düşünürsen o şeyin var edilmemesinden sıkıntı duymazsın ve mahzûn olmazsın.
Çünkü bilirsin ki, o şeye Hakk’ın irâdesi bağlanmamıştır. Ve bu hakîkati Hak
Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de “Ve lâ tekûlenne li şey'in innî fâilün zâlike gadâ / İllâ
en yeşâallâhu vezkur rabbeke izâ nesîte” (Kehf, 18/23-24) ya‘nî “Bir şeye azmettiğinde ben onu yarın yaparım deme; belki Allah Teâlâ murâd ederse yaparım de! Ve gafletle o irâdeyi unuttuğun vakit Rabb’ini zikret!” buyurur.
Ve Allah Teâlâ üzerine yemîn etme! Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “ve lâ tenkudûl eymâne ba’de tevkîdihâ” (Nahl, 16/91) ya'nî “Yemînlerinizi sağlamlaştırdıktan sonra o yemîni bozmayın!”Ve aynı şekilde buyurur:“Ve lâ tettehızû
eymâneküm dehalen beyneküm” (Nahl, 16/94) ya'nî “Yemînlerinizi aranızda
mekr ve hîle edinmeyin!” Çünkü bir şeyin takviyesi için Allah Teâlâ üzerine
yemîn etmekte mahzûrlar vardır. Örneğin bir işi yapacağına yemîn ettiğin vakit,
her işin gerçekleşmesinin ve açığa çıkmasının ilâhî üst irâdeye bağlı olduğunu
unutmuş olursun; belki de senin yemîn ettiğin o işin gerçekleşmesine ilâhî üst
irâde bağlanmamıştır. Bu şekilde o işi yemîn ile kuvvetlendirdiğin halde, engelleri ve yolunun kapalı oluşu sebebiyle yemînini bozmuş olursun.
Ve mâdemki her işin gerçekleşmesi ve gerçekleşmemesi Hakk’ın irâdesine
bağlıdır; ve bu husûstaki ilâhî üst irâde senden perdelidir; bu perdelilik ile her
hangi bir iş hakkında yemîn ettiğin vakit, o yemîni muhâtabını iknâ' etmek için
ona karşı mekr ve hîle edinmiş olursun. Ve bu hâller ise yukarıdaki ilâhî emirlere
aykırı bir hareket olur. Bu düştüğün çukurdan kurtulmak için Allah Teâlâ üzerine yemîn etmemek irfân yolu olur.
SORU: Ba‘zı hâdis-i şerîfler yemîn ile kuvvetlendirilmiş olduğu gibi, ba‘zı
büyüklerden de sözlerinde yemîn olmuştur. Bunların yönü nedir?
CEVAP: Bunda iki yön vardır:
- Birisi ilâhî üst irâdenin o husûsa bağlanması kendilerine açılmış olduğu
için onu kuvvetlendirmek için yemîn buyrulmuştur.
- Diğeri işin aslında gerçekleşmiş olan ve gerçekleşmesine ilâhî irâdenin
bağlanması zâhir âlemde açığa çıkmasıyla anlaşılmış bulunan bir husûs
için yemîn buyrulmuştur.
Şimdi Resûlullah (sav) Efendimiz’e eşyânın hakîkatlerini açılmış olduğuna
şüphe yoktur. Bundan dolayı ba‘zı hâdis-i şerîfler bu sebepten yemîn ile kuvvetlendirilerek söylenmiştir. Ve ba‘zı büyüklerden de gerçekleşen bir husûs yemîn
ile kuvvetlendirilerek beyân olunmuştur. Bu cümleden olarak İmâm-ı Alî (ker-
183
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
rem’Allâhü vecheh) efendimiz Hayber kalesini kendi kuvveti ile koparmadığına
yemîn edip “Vallâhi Hayber kalesinin kapısını koparan ben değildim” buyurur.
Ve Hayber kalesinin bir insânî ferdin kuvvetiyle koparılamıyacağı herkesin görüşünde açık bir husûs idi. Ve bununla berâber bu hârika herkesin gözü önünde
gerçekleşmiş idi. Ve aynı şekilde şerîatte bir husûsun yapılmayacağına yemîn
câizdir. Nitekim “Beyânlar iddiâ eden için ve yemîn inkâr eden kimse üzerinedir” kaidesi meşhûrdur. Çünkü iddiâcının gerçekleşeceğini iddiâ ettiği bir
husûsun gerçekleşmeyeceğini beyân etmek ve onu yemîn ile kuvvetlendirmek, o
husûsun gerçekleşmesine ilâhî üst irâdenin bağlanmamış ve bundan dolayı zâhir
âlemde de açığa çıkmamış olduğunu beyân etmek demektir ki, bu yemînin bozulması düşünülemez.
Kötü arkadaşlardan kendini koru ve onlardan kaç! Çünkü onlar senin paranı
yerler; ve etini ve kanını uzaklık ateşine yaklaştırırlar. Sen öyle bir dosta arkadaş
ol ki, onun sohbeti sebebiyle dînindeki kuvvet artsın. Eğer kendine arkadaş edindiğin bir dostun sohbeti sebebiyle dîninde noksan ve bozukluk görürsen, o kimse
sana pek fenâ bir arkadaştır; ve o kimse en büyük düşmanındır. Mülkünde ondan sakın! Çünkü o kimse mülkünün harâb olmasına sebep olur.
Ve senin hakkında bu en fenâ arkadaş senin hevândır. Hevâna cihâd eyle ve
onunla dâimâ çarpışan ol! Çünkü o senin mülkünde düşmanlarının en büyüğüdür. Nitekim Hak Teâlâ “kâtilûllezîne yelûneküm minel küffâri” (Tevbe,
9/123) ya'nî “Size en yakın kâfirler ile savaşın!” buyurur. Ve senin hevân sana
kâfirlerin en yakınıdır; çünkü mülkün olan cismindedir. Ve cisminin hâricinden
sana aktarımlarda bulunan kâfirler tabi'ki ondan daha uzaktır. Böyle olunca gaflet etmeyerek dâimâ onunla meşgûl olup hallerini gözet; ve dâimâ gözetim altında tut! Çünkü o hevâ seni hiç bir vakit terk etmeyip seninle meşgûl olmaktadır.
Bu hevâ âdî yırtıcı hayvanlardan daha zararlıdır. Çünkü âdî yırtıcı hayvanlar senin memleketinin köyleri olan a'zâlarını ve madde bedenini yıkar ve netîcesinde
ölüm denilen hâl oluşur. Ve bu yüzden şehitlik mertebesine erişmen dolayısıyla
dâimi ni’metlenme verir. Ve bu hevâ düşmanı ise, senin şehrin ve karargâhın
olan kalbini bozarak dînini kökünden koparır.
184
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
Ey kerîm efendi! Yardımcına ve kapıcına vasiyyet ederim ki, senin vergilerinden ibâret olan sıfât cinsinden senin üzerine ancak kendisinde tahakkuk
ettiğin bir sıfat dâhil olsun ki, o sıfat doğru ve zarurî olan iki önermenin neticesidir; ve kerîm ve dosdoğru olan iki asıldan bir fer'dir. Çünkü sıfât, onlar ile
seni helâk etmek için, hevânın kendisine verdiği şeylerden, nefsin senin üzerine verdiği şeydir. Şimdi nefis onları, sana güzel bir sûrette olarak getirir. Oysa onların bâtını bunun tersidir. Hattâ eğer sen tecrübe edersen onun sıhhatini
bulursun. Böyle olunca kendini muhafaza et! Sana bir sıfat geldiği ve sana
dâhil olduğu zaman, apaçık delîller ve şerîat yönünden ve akıl yönünden ve
âdet yönünden onun öncesine ve sonrasına bak; ve onu aklî görüş mihenkinde
ve fikir mecrâlarında tecrübe et; ve onu ilim ölçeği ile tart! Ve firâset için belirlenmiş olan delîllerin sana verdiği şeyi onun hakkında sezinle! Şimdi eğer bir
hayrı ta‘kîp ederse onunla hallen; eğer bunun tersi olursa onu katlet! Şimdi bu
sıfat Resûlullah (sav)in “Dünyâdan ve onun sahte süslerinden sakınınız!” sözüyle dikkâtimizi çektiği sıfattır. Böyle olunca şey, ancak kendi aslının gereğini ta‘kîb eder ve ona döner.
Ey kerîm Efendi olan rûh! Yardımcın olan akla ve kapıcın olan fikre şunu vasiyyet ederim ki, senin beş duyundan hayâl hazînene bir takım vergiler toplanıp
gelir ki, bu vergiler sıfât cinsinden olan şeylerdir. Sen bunlardan ancak hakikatine
ulaşmak sûretiyle kendisinde tahakkuk ettiğin bir sıfatı hayâl hazînene koy!
Çünkü senin bu tahakkuk ettiğin sıfat, doğru ve zarûri olan iki mantıksal önermenin geçerli netîcesidir. Ve biri Kur’ân-ı Kerîm ve diğeri hâdîs-i şerîfler olmak
üzere kerîm ve dosdoğru olan iki asıldan bir fer‘dir. Örneğin kalabalıkta birisi
ayağına basıp seni incitse, sende derhal bir gazab sıfatı peydâ olur; ve o kimsenin
sûreti hayâl hazînene üzerine gazab olunmuş olarak dâhil olur. İşte sen bu vakit
mantıkî bir kıyâs yapıp demelisin ki:
“Gazab sıfatıyla tahakkuk zemmedilmiştir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm gereğince
öfekyi bastırmak övülmüştür. Ve her şer'îat hükümlerinden övülmüş olanların
zıddı zemmedilmiştir. Öyle ise gazab sıfatı şer'îat yönünden zemmedilmiştir; ve
bununla tahakkuk câiz değildir.” Veyâhut aksine bir kıyâs yapıp demelisin ki:
“Hilim ya’nî ağırbaşlılık ve nezâket sıfatı ile tahakkuk makbuldür. Çünkü bu
sıfat Kur’ân’da ve hâdîslerde övülmüştür. Ve Kur’ân ve hadîste her övülen sıfatla
tahakkuk makbûldür. Öyle ise hilim sıfatı ile tahakkuk makbûldür.”
İşte görülüyor ki, gazab sıfatı ile tahakkuk etmemek ve ağırbaşlılık ver
nezâket sıfatı ile tahakkuk, hükümleri anlatılan mantıkî kıyâslarda verilen ikişer
önermenin netîcesi olur. Ve bu netîce de Kur’ân ve Hadîs gibi dosdoğru ve kerîm
olan iki asıldan bir fer' olmuş olur. Sana gelen sıfatlardan her bir sıfat hakkında
uyanık olup, eğer böyle mantıkî kıyâs ile doğru bir hüküm vermeyecek olursan,
sana dâhil olan fenâ sıfatlara yol vermiş ve onlar ile tahakkuk etmiş olursun. Bu
185
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
ise senin hakkında zarardır. Çünkü sıfat dediğimiz şeyler öyle hallerdir ki, nefis
onları senin düşmanın olan hevâ emîrinden alıp sana verir. Ve hevâ o sıfatlar ile
seni helâk etmek ister. Ve nefis o sıfatları sana verdiği vakit, onları zâhiren sana
güzel bir sûrette gösterir. Oysa onların bâtını ve hakîkati bunun zıddıdır ve çirkindir. Hattâ bu bizim sözümüzün sıhhatini, eğer sen kendi nefsinde tecrübe
edersen sâbit bulursun. Böyle olunca nefsin verdiği sıfatlardan kendini koru; ve
sakın onlar ile tahakkuk etme!
Şimdi sana bir sıfat geldiği ve sana dâhil olduğu zaman, apaçık delîller ve
şer'îat yönünden ve akıl yönünden ve âdet yönünden onun öncesine ve sonrasına
bak; ve onu aklî görüş mihenkine vur! Ve fikir mecrâlarında tecrübe et ve onu
ilim ölçeği ile tart! Ve firâset ya’nî sezgi için belirlenmiş olan mantıkî delîllerin
sana verdiği netîceyi o sıfat hakkında sezinle!
Örneğin nefis sana der ki: “Ramazan geldi, vücûdun zayıftır. Sana oruçlu olma sıfatı ile kıvam zarardır. Ve oruç tuttuğun zaman vücûdun büsbütün zayıf
düşer, diğer farzları da edâ edemezsin.”
Bu görünüşte ma'kūl ve güzel görünür. Şimdi sen, nefsin bu hükmünü şerîata
ve akla âit apaçık delîle tatbîk edersen çirkin bulursun. Ve meselâ nefse dersin ki:
“Ey nefis, ben şimdiye kadar her gün yedim içtim; vücûdum aynı zayıflık
içinde idi; ve yemek ve içmek bu zayıflığa çâre bulamadı. Ve oruç büsbütün yemeyi ve içmeyi terk olmayıp bir günlük bir mes’eledir. Ondan sonra iftar edip
vücûdu yeme ve içme ile takviye mümkündür. Özel olarak bende bir hastalık
yoktur ki, oruç tutmamak câiz olsun. Hastalık olmadan oruç tutmamak kat’i olarak gelen habere aykırı bir harekettir. Ve kat’i habere aykırı her bir hareket ise
isyandır. Öyle ise oruç tutmamak benim için isyân etmektir.”
Ve aynı şekilde, örneğin nefis der ki:
“Vücûdunu takviye için şarab iç! Çünkü dünyâ ve âhiret işleri bu vücûdun
kuvveti ile olmaktadır. Ve şarâbın faydası ise Kur’ân’da geçmektedir. Ve her ne
kadar hürmeti var ise de “zarûretler yasak olan şeyleri yapılabilir kılar” genel
kâidesince senin için şerîat yönünden engel de yoktur.”
Sen bu hükmü aklî görüş mihenkine vurur ve fikir mecrâlarında iyice araştırır ve onu ilim ölçeği ile tartar da dersin ki:
“Ey nefis, Hak Teâlâ hazretleri “kulû minet tayyibâti“ ya’nî “temiz olanlardan yiyiniz” (Mü’minûn, 23/51) buyurur. Ve şarâb fenâdır, temiz değildir. Temizler arasında vücûdu takviye edecek birçok faydalı yiyecekler vardır. Bundan
dolayı şarab içmek benim için aslâ zarûrî bir şey değildir ki mubâh olsun. Belki
benim için şarab içmek isyandırr. Çünkü kat’i haberler ile yasaklanmıştır. Ve her
kat’i haber ile yasaklanmış olan şeyi işlemek isyandır. Öyle ise şarab içmek is-
186
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
yandır. Ve şarabın faydası her ne kadar Kur’ân-ı Kerîm’de geçmekte ise de “ve
ismuhumâ ekberu min nef’ihimâ“ (Bakara, 2/219) kat’i haberi ile günâhının
faydasından daha büyük olduğu açıkça bildirilmiştir. Ve fenâlığı daha büyük
olan faydalı bir husûsu tercih etmek, âhirette şiddetli azâba sebep olduğundan
elbette onun terk edilmesi daha iyidir. Bundan dolayı şarab içmekten vazgeçmek
daha iyidir.”
İşte görülüyor ki, nefsin hükümleri zâhirde faydalı ve güzel görünür. Fakat
dikkâtli incelenirse onun tam tersi olan çirkin sonuçlar ortaya çıkar.
İşte nefsten gelen her bir sıfatı bu numûnelere tatbîk ederek düşün! Eğer bir
hayrı ta‘kîp eder ve kıyâsın neticeleri hayırla netîcelenirse onunla tahakkuk et ve
ziynetlen! Ve eğer dünyâ yönünden ve âhiret yönünden hayrın tersi olan şerr ile
netîcelenirse, sakın o sıfatla tahakkuk etmeyip onu katlet ve imhâ et!
İşte katledilmesi gereken sıfat (Sav) Efendimiz’in “iyyâküm ve hazrâu'ddimeni” ya’nî “Dünyânın sahte süslerinden sakınınız!” hadîs-i şerîfinde bize
tenbîh buyurduğu sıfattır. “hazrâu'ddimeni” aslında fenâ bir çevrede yetişmiş
“güzel kadın”a söylenir ki, dış görünüşü gâyet güzel ve fakat bâtını olan ahlâkı
gâyet çirkindir. Dünyâ da bunun gibidir. Zâhiri bezenip süslenmiş, fakat bâtını
pistir. Bu nedenle “iyyâküm ve hazrâu'ddimeni” hadîs-i şerîfi dünyâdan ve
onun sahte süslerinden dolaylı anlatım olur. Böyle olunca her hangi bir şeyin aslı
ne esâsta ise o şey, kendi aslının o esâsını ta‘kîp eder ve ona döner. Ya‘nî başı hayır ise sonu da hayır olur. Çünkü Hâdî ismi hazretinden ulaşan bir sıfat, bu aslın
gerekleri ne ise onu, ve Mudill ismi hazretinden gelen bir sıfat da bu aslın gereklerini ta‘kip eder. Ve her birisi kendi aslına döner. Çünkü bu iki asıl birdiğerinin
zıddıdır. Bundan dolayı birinin gerekleri ve esâsı da diğerinin zıddı olur. Ve “İki
zıt birarada olmaz” kâidesince onlardan çıkan hallerden hiç birisi diğerine dönmez, yine kendi aslına gider.
187
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
TENBÎH
Şerefli rûhânî zâtının üzerine koruyucu ol! Ve onun kıymetine ve ne için
vücûda getirildiğine ve ondan amacın ne olduğuna ârif ol! Ve mümkün olduğu
kadar, ayakta ve otururken ve harekette ve sükûnda ve bütün fiillerinden bunun gibilerinde, onu ancak ilâhî ulvî işte tasarruf eyle! Şimdi tahakkuk edici
ol! Hızır “ve mâ fealtuhu an emrî” (Kehf, 18/82) ya'nî “Ben onu kendi emrimden işlemedim” dedi. “Yıldızlara bir bakış baktı da ben hastayım dedi”
(Saffât, 37/88-89) “Ve mâ yentiku anil hevâ” (Necm, 53/3) ya‘nî “Hevâdan söz
söylemez.” Ve mülkünde bir işi hemen yerine getirmekten sakın, tâ ki onun
hakkında yardımcınla istişâre et! Çünkü senin onunla istişâre etmen onun
kalbinde senin dostluğunu tesbît eder. Ve dostluk şefkati verir; ve şefkat nasihatı verir; ve nasihat adâleti verir. Ve memleketin devamlılığı adâlet iledir. İşte
imâmın sıfatlarının ve hallerinin böyle olmak lâzımdır; yoksa helâk olur ve
helâk eyler.
Ey Hakk’ın halîfesi olan rûh! Şerefli ve rûhânî olan zâtını nefsânî te’sîrlerden
koru ve zâtının kıymetini bil! Çünkü onu halîfe kılan Hak Sübhânehû ve Teâlâ
hazretleri onu kendi cemâlini müşâhede için vücûda getirmiştir. Ve onun kesâfet
âlemine bağlantısı ve cisme olan ve bir esâsa dayanmayan irtibâtı, vücûd mertebelerinin hepsinde ilâhî işlerin açığa çıkması ve bâriz olması içindir. Bundan dolayı onun vücûda getirilmesinden olan ilâhî murâd celâ ve isticlâdır ve "celâ"
mutlak vücûdun bütün ilâhi ve varlıksal işlerde ezelen ve ebeden zuhûrudur. Ve
"isticlâ" da mutlak vücûdun kendisini, bu işler dolayısıyla müşâhede edişidir.
Böyle olunca mümkün olduğu kadar, ayakta ve otururken ve harekette ve
sükûnda ve bütün fiillerinden buna benzeyen şeylerde, zâtını ancak ulvî ilâhî işte
tasarruf et! Yoksa süflî ilâhî işte tasarruf etme! Ve süflî ilâhî iş nefsânî iştir. Bundan dolayı nefsânî hükümler ile değil, rûhânî hükümler ile tahakkuk edici ol!
Çünkü şerefli zâtın, hevâ emîrine kapılmış olan nikâhlı eşin olan nefse meyletmekten ve onun rengine boyanmaktan kaçınınca, aslî sâflığı ve temizliği sebebiyle ulvî ilâhî işi, ya'nî ulvî olan rûhânî hükümleri, kabûl eder.
Nitekim Kehf sûresinde hikâye buyrulan Mûsâ ve Hızır (aleyhime’s-selâm)
kıssasında cenâb-ı Hızır yaptığı işleri, süflî nefsânî işten yapmadığını beyânen
“ve mâ fealtuhu an emrî” ya’nî “Ben onu kendi emrimden işlemedim” (Kehf,
18/82) buyurmuştur. Ve aynı şekilde İbrâhîm (as)’in “Yıldızlara bir bakış bakıp
da ben hastayım dedi”ği (Saffât, 37/88-89) Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılmaktadır. O
hazretin bu sözü ise “Ve mâ yentiku anil hevâ” ya’nî “Hevâdan söz söylemez”
(Necm, 53/3) âyet-i kerîmesi gereğince, hevâ emîrinin nefse aktardığı bir şey olmayıp “in huve illâ vahyun yûhâ” ya’nî “Ona sâdece vahyolunan vahiydir”
188
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
(Necm, 53/4) âyet-i kerîmesi kriterine göre, nebîlere (aleyhimü’s-selâm) hâs olan
ulvî ilâhî işten bir tasarruf idi.
Şimdi ey halîfe, mülkün olan cisimde bir işi yapacağın zaman, yardımcın olan
akıl ile istişâre et! Onunla istişâre etmezden önce işi yapmaktan sakın! Çünkü senin akıl ile istişârede bulunman onun kalbinde sana karşı onun dostluğunu tesbît
eder; ve dostluğun sâbitliğinden şefkat oluşur; ve şefkat nasîhati gerektirir; ve
nasîhat adâlete sebep olur; ve mülkün devamlılığı adâlet iledir. Çünkü işlerin
idâresinde vasatın üstünde aşırıya kaçmak ve vasatın altında kalmak intizâmı
bozar. Ve idârenin intizâmı ancak işlerde i‘tidâl ile gerçekleşir.
İşte cisim mülkünde halîfe olan rûhun idâresi bu şekilde olduğu gibi, zâhir
hükûmette kulların işlerini çevirmeye me’mûr olan imâmın sıfatları ve hallerinin
de aynen böyle olması lâzımdır. Aksi halde o imâm helâk olur, ya‘nî imâmlık
makâmı hükümsüz olur. Ve imâmlık makâmında kaldıkça mülkünü harâb ve
idâresi altındakileri helâk eder. Adâletten ayrılan hükûmet reîslerinin gerek kendilerinin ve gerek teb'alarının maddî ve ma'nevî helaklarının eski tarihlerde yüzlerce örneği vardır.
189
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
FASIL
İmam dörtten biri olmaktan hâriç değildir. Ve mevcûd cömertlik ile açığa
çıkar ve dâim olur. Hakîmler derler ki, melikler dörttür, onun beşincisi yoktur:
Kendisine cömert, idâresi altındakilere cömert; ve kendisine cimri, idâresi altındakilere cimri; ve kendisine cömert, idâresi altındakilere cimri; ve kendisine
cimri, idâresi altındakilere cömerttir. Ve bir melik bu vasıfların birinden hâriç
değildir. Bunun gibi bu ilâhî halîfe de onların birinden hâriç olmaz. Ve i'tibâr
iki nüshanın tashîhi içindir. Şimdi biz deriz ki, insanî vücûdda bizim için ilim
zâhir oldu; ve o cem’ makâmıdır. Ve amel zâhir oldu; ve o ayrılık makâmıdır; o
da Kürsî’nin sınırıdır. Ve önceki Arş’ın sınırıdır. Şimdi vitr ya’nî tek, iki ayak
yerinden ibâret olan Kürsî’ye ulaşır. Yeryüzüne ikiliği yazar. Ve bu mülk
mübârek gecedir ki, onda her bir hikmetli iş ayrılır. Şimdi ey efendi! Eğer sen
ilim ve amel sâhibi isen kendine cömertsin, idâren altındakilere de cömertsin.
Ve eğer ilim ve amel sâhibi değilsen, kendine cimrisin, idâren altındakilere de
cimrisin. Ve eğer ilim sâhibi olup amel sâhibi değil isen kendine cömertsin,
idâren altındakilere cimrisin. Ve eğer amel sâhibi olup ilim sâhibi değilsen
kendine cimrisin, idâren altındakilere cömertsin. Ve burada bir sır vardır ki,
onun açılmasından men’ edildik. Onu zevk ya’nî bizzât hakîkatini yaşayanlara
ve tahakkuk ehline terk eyledik.
Ya‘nî zâhir hükûmette imâm ve halîfe dört nevi'dir. Bu dört nev‘in biri olmaktan hâriç değildir. Ve mevcûd olan görünme yerleri ilâhî cömertlik ile, ya‘nî
isimlere âit verişler ile açığa çıkar ve dâim olur. Çünkü Hak Teâlâ hazretleri isimleri dolayısıyla dâimî tecellîdedir. Bu ilâhî tecellîler bir ân devre dışı kalmayı
kabûl etmez. Eğer bir ân kesilse görünme yerlerinin vücûdları yok olur. Ve ilâhî
isimler birdîğerinin zıddı olarak karşılıklıdır. Bundan dolayı âlemde bu sebeple
muhtelif zıdlar olur. İmâmın dört nevi’ olması da bu sebeptendir. Hakîmler derler ki, melikler ve hükümdârlar dört nevi'dir, onun beşincisi yoktur. Şöyle ki:
(1)
Kendisine karşı cömert ve idâresi altındakilere karşı da cömerttir
(2)
Kendisine karşı cimri ve idâresi altındakilere de cimdir
(3)
Kendisine karşı cömert ve idâresi altındakilere karşı cimridir
(4)
Kendisine karşı cimri ve idâresi altındakilere karşı cömerttir
İşte âlemde mevcûd meliklerden her hangi birisi bu sayılan vasıfların birinden hâriç değildir. Bunun gibi bâtın hükûmette bu ilâhî halîfe de bu vasıfların
birinden hâriç olmaz. Bu ilâhî halîfe insanın cisim mülkünde tasarruf edici olan
rûhdur.
190
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
Bu anlatılan sözdeki i'tibâr, iki nüshanın, ya’nî “büyük âlem” olan şehâdet
âleminin tamâmı ile, “küçük âlem” olan insanın tashîh ve tesbîti içindir. Çünkü
yukarıdaki şerhlerde geçtiği üzere büyük âlemde her ne mevcûd ise küçük âlemde de onun benzeri mevcûddur.
Şimdi biz deriz ki, insânî vücûdda bizim için ilim nisbeti zâhir oldu. Ve o ilim
nisbeti cem’ makâmıdır. Çünkü ilim ilâhî sıfattır. Ve insân ferdlerinde gözüken
ilmin o küllî ilme vâsıl olmasını ve onda toplanmasını îzâha gerek yoktur. Ve aynı şekilde insânî vücûdda amel zâhir oldu; ve o amel ayrılık makâmıdır. Çünkü
amel için âlet lâzımdır. Ve âlet insânî madde bedendir. Ve eşyânın kesîf sûretleri
gayrılık elbisesiyle Hakk’ın vücûdunun açığa çıkışından ibâret olup ayrılık mertebesidir. Ve bu ayrılık mertebesi Kürsî’nin sınırıdır, ya‘nî tabîattır ki, küllî nefs
bu tabîat tezgâhında var edilmiştir. Ve önceki cem’ makâmı Arş’ın sınırıdır, ya'nî
vahdet-birlik mertebesidir ki, o mertebede gayrılık yoktur.
Şimdi vitr ve tek olan Hakk’ın vücûdu, iki ayağın, ya'nî Cemâl ve Celâl’in,
açığa çıkma yerinden ibâret olan Kürsî’ye, ya'nî küllî nefsin var olduğu tabîat
sâhasına ulaşır. Ve yeryüzü dediğimiz izâfî vücûd âlemine ikiliği yazar. Ve bu
mülk, ya‘nî izâfî vücûd mertebesi, mübârek gecedir ki, “Fihâ yufreku küllü emrin hakîm” ya’nî “Hikmetli işlerin hepsi onda (o gecede) ayrılır” (Duhân, 44/4)
âyet-i kerimesi gereğince o mübârek gecede her bir hikmetli iş ayrılır. Çünkü nefis karanlıksal tabîî kesîflik içindedir. Ve Hakîm olan Hak Teâlâ hazretlerinin her
bir ilâhî işi, ya'nî gerek cemâlî isimlerinin ve gerek celâlî isimlerinin hükümleri, o
mertebede birdîğerinden ayrı bir sûrette gözükür. Ve vahdet-birlik mertebesi
ahadiyyet mertebesinin istivâ ettiği bir Arş’tır. Ve o “hakîkat-i muhammediyye”den ibârettir. Ve bu mertebeye “ulûhiyyet” mertebesi de derler. Ve Arş ve
Kürsî’ye âid olan diğer ayrıntılar üçüncü bölümün şerhinde geçti.
Şimdi ey zâhir hükûmette imâm olan efendi, veyâ ey insânî vücûd mülkünde
halîfe olan rûh! Eğer sen ilim sâhibi olup idâren altındakiler üzerinde bu ilmin
gereklerine bağlı olarak âdilâne amel icrâ edersen hem kendine ve hem de idâren
altındakilere cömertsin. Ve eğer bunun aksi olarak, câhil ve âdilâne ve âlimâne
amel sâhibi değil isen, hem nefsine ve hem de idâren altındakilere cimrisin. Ve
eğer ilim sâhibi olup da bu ilminle amel edici değilsen, kendini ilim ile süslemiş
olduğun için nefsine cömert ve idâren altındakilere cimrisin. Ve eğer amel sâhibi
olup da ilim sâhibi değil isen nefsine cimrisin, fakat idâren altındakilere cömertsin.
Hz. Şeyh (ra) buyururlar ki: Bu dörlü kısımlandırmaya bağlanan bir sır vardır
ki, o sırrı ehlinin dışındakilere açmaktan men’ edildik. Çünkü o sır hâl olarak ve
zevk olarak ya’nî bizzât hakîkati yaşanarak idrâk olunabilir. Bundan dolayı onu
191
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
zevk ehline ve ilâhî hakîkatlerle tahakkuk edenlere terk ettik. Çünkü hâle ve zevka âid ilâhî sırları söylemek ve yazmak ile anlatmak mümkün değildir.
Ve kısımlar sınırlandı. Ve belki bir i’tirâz edici der ki:
“İki kısmı kabûl edelim. Ve onlar senin ilim ve amel sâhibi sözündür.
Şimdi o amel yapan âlimdir. Ve ilim ve amel sâhibi olmayan onun aksidir. Ve
diğer iki kısmı kabûl etmeyiz.”
Şimdi biz ona deriz ki, kısımlama doğru ve açıktır. Ve beyânı budur ki:
Muhakkak rûhların ni’metlenmesi ilimler ve açılımlar iledir. Ve cisimlerin
ni’metlenmesi yiyecekler ve içecekler cinsinden hissedilebilir olanlarladır. Ve
onların azâbı bunun zıdları iledir. Şimdi sen iki kısmı kabûl ettiğin zaman,
sana diğer iki kısmı da kabûl etmek lâzım gelir. Ve beyânı budur ki, o kimse
ki amel sâhibidir, ilim sâhibi değildir, o taklîd edicidir ve amel sâhibidir; ve
onun rûhu için ilimler yoktur ki onunla lezzet duysun. O ancak hapsedilmiştir. Ve kendisine döneceği şeye bakış ile kayıtlıdır. Ve onun yeri cennet
ni’metlenmeleri cinsindendir. Ve biz buna ilim sâhibidir demeyiz. Ve diğer
kısma gelince: O ilim sâhibidir, amel sâhibi değildir. Şimdi o şehvetleri işleyen ve haramlar içinde kalmış olan âlimdir. Onun rûhu ilimlerden kendisine
açılmış olan şey ile ni’metlenmektedir. Ve onun idâresi altındakiler helâk
yurduna girmeye sebep olan haramlardan işlediği şey sebebiyle azâbtadır.
Şimdi bu kısımları tefekkür et, apaçık hikmeti göresin!
Ya‘nî meliklerin kısımlanması dört ile sınırlandı; ve beşinci bir hal düşünülemez. Ve olabilir ki, bir i’tirâz edici çıkıp bu sayılan kısımlara i‘tirâz ederek der
ki: “Bu bahsettiğin dört kısımdan ilk iki kısmı kabûl ve tasdîk edelim. Ve kabûl
edebileceğimiz kısımlardan birincisi, meliklerden ba'zılarımn ilim ve amel sâhibi
olduğu sözündür ve bu kısım ilmi ile amel eden âlimdir. Ve ilim ve amel sâhibi
olmayan bu kısmın aksidir. Bunları kabûl ve tasdîk ederiz. Fakat diğer iki kısmı
tasdîk etmeyiz ki, onların birisi ilim sâhibi olup amel sâhibi olmayan; ve diğeri de
amel sâhibi olup ilim sâhibi olmayandır.”
Şimdi biz bu i’tirâz ediciye cevâben deriz ki: Bizim beyân ettiğimiz dört kısım doğru ve sâbit ve açıktır. Ve beyânı budur ki, muhakkak rûhlar ilimler ve açılımlar ile ni’metlenici olur.Çünkü kendisinin latîf oluşu yönüyle ni’metlenmesi de
latîflik âleminden olur. Ve cisimlerin ni’metlenmesi de yiyecek ve koklayacak ve
görülecek ve işitilecek şeylerden bir takım kendisine uyan hissedilebilir şeylerle
olur. Çünkü kendisinin kesîf oluşu yönüyle ni’metlenmesi de kesîflik ve hissedilebilirlik âleminden olur.
Ve rûhun azâbı ilmin zıddı olan cehâlettendir. Ve cismin azâbı da yemenin
zıddı olan açlıktandır. Ve fenâ manzaralar ve fenâ kokular gibi hissedilebilirler
kendisine uymayanlardandır.
192
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
Şimdi ey i’tirâz edici, bahsedilen iki kısmı kabûl ettiğin zaman, diğer iki kısmı
da kabûl etmen lâzımdır. Çünkü amel sâhibi olup ilim sâhibi olmayan kimse
taklîdçidir; bu kimse ancak amel sâhibidir; ve onun rûhu için lezzet duyacağı bir
ilim yoktur. O ancak taklîd içinde hapsedilmiştir. Ve döneceği şeye bakış ile kayıtlıdır. Ve o bakışın yeri cennet ni’metlenmeleri cinsindendir. Ya'nî amel sâhibi
olan taklîdçi, sırlara vâkıf olmayıp gözünü ameller cennetine ve o cennetteki
ni’metlenmeye dikmiştir. Ameli, ancak cennete gideceğim ve cennetin ni'metlerine kavuşacağım diye yapar. Biz amelin sırlarına ve cennetlerin sırlarına vâkıf olmayan bu taklîdçiye, ilim sâhibidir demeyiz.
Ve diğer dördüncü kısma gelince, o amel sâhibi olmayıp ilim sâhibi olan kimsedir. Bu kısma dâhil olan kimse sırlara vâkıf olmakla berâber henüz nefsinin
hazzlarını terk edememiş olduğundan şehvetleri işleyen ve haramlar içinde kalmış olan âlimdir. Onun rûhu, ilimlerden kendisine açılmış olan şey ile
ni’metlenmektedir; fakat onun idâresi altında olan kuvvetler ve a‘zâsı helâk yurduna girmeye sebep olan haramlardan işlediği şey sebebiyle azâbtadır.
Şimdi insânî mülkte ilim ve amel sâhibi olan kâmil, rûhen ve cismen mutlak
râhat içindedir. Ve onun zıddı olan ilimsiz ve amelsiz kimse rûhen ve cismen
azâbtadır. Ve amel sâhibi olup ilim sâhibi olmayan kimse rûhen azâbta ve cismen
ni’mettedir. Ve ilim sâhibi olup amel sâhibi olmayan kimse rûhen ni’mette ve
cismen azâbtadır.
Ve zâhir hükûmette imâmın ilim ve amel sâhibi olması hem kendisi ve hem
de idâresi altındakiler için ni‘mettir. Çünkü kendisinin imâmlık makâmında bulunmasına ve mülkünün devamlılığına ve idâresi altındakilerin rahâtının
devâmına sebeptir. Ve ilim ve amel sâhibi olmaması hem kendi ve hem de idâresi
altındakiler için azâbdır. Çünkü kendisinin imâmlık makâmında devamlılığının
olmamasına ve mülkünün yitirilmesine ve idâresi altındakilerin râhatının gitmesine sebeptir. Ve yalnız amel sâhibi olup ilim sâhibi olmaması, gördüğü kâideleri
taklîd ederek hükümeti idâre ettiği ve yaptığı işlerin zevkine vâkıf olmadığı için
şahsen zahmet eziyet içindedir. Fakat taklîd olarak sâlih ameli dolayısıyla mülkü
bâkî ve idâresi altındakiler râhat olur. Ve yalnız ilim sâhibi olup amel sâhibi olmaması, meşrû’ ve gayr-i meşrû' olarak yaptığı işlerin zevkine vâsıl olduğu için
imâmlık makâmında kendisine ma‘nevî zevk oluşsa da, sâlih amel olmaması yüzünden mülkü harâb ve idâresi altındakiler perîşan olur.
193
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
Daha sonra bu kitaba konulan bu âlem hakkında bu bahiste sehâ ve lü’m
ve murâd ettiğimiz şeyi açıkça anlatmak bize vâcib oldu. Şimdi biz deriz ki,
muhakkak “sehâ” “ihtiyâc ânında ne eksik ve ne fazla bir şeyin verilmesi”dir.
Ve “lü’m” “ihtiyâc olmaksızın bir şeyin verilmesi”dir. Şimdi geçen ifrât etti ve
kısan tefrît etti. Ve işlerin iki taraftan birine kastı zemmedilmiştir. Ve bunun
hakkında ben derim:
“Zamanın akışı üzerine eskimiş olan bir mesel geçerlidir ki, ona akıl ile
kulak vermek delîl olur. Şöyle ki: Bir şeyi istediğin zaman vasatlık üzere ol!
Çünkü bir işin vasatının iki tarafı zemmedilmiştir.”
Şimdi Allah Teâlâ sana rahmet eylesin! Bu sınırlama indinde dur, bekle!
Böyle olunca halîfenin zâhiri amel ve onun bâtını ilimdir. Ve zâhiri sınırı ve
bâtını doğuş yeridir. Ve idâre altındakiler iki kısımdır: Köy ve şehirdir. Ve köy
muhammedî tâbî olunan hakkında ayrılmış şehâdet âlemidir. Ve şehir iki kısım üzerinedir: Seçkinler ve avâmdır. Şimdi avâm insanda a'zâ ve organlar cinsinden bitişik şehâdet âlemidir. Ve o muhammedî tâbî olunanın gayrı hakkında köydür. Ve seçkinler iki kısımdır: Akıl âlemi ve nefs âlemidir. Nefs âlemi
iki kısma ayrılmıştır: İtâatkâr ve âsîdir. İtâatkâra “ceberût âlemi” denilir. Ve
âsî, bahsettiğimiz bu şehrin düşmanlarıdır. Ve akıl âlemi iki kısım üzerinedir:
Perdeli ve perdesizdir. Şimdi vasıf sâhipleri perdelilerdir; ve onlar melekût
âlemidir. Makām sâhipleri Allah Teâlâ’nın “Ve mâ minnâ illâ lehu makâmun
ma’lûm” (Saffât, 37/164) ya'nî “Bizden her birinin ancak bilinen makâmı vardır” buyurduğudur. Ve perdesiz olanlar ashâb-ı selbdir ki, onlar Allah
Teâlâ’nın gelinleri olup O’nun gayb hazînelerinde, O’nun indinde gizlenmişlerdir. Onların üzerine kıskanmaktan dolayı onları örtmüştür, tâ ki O’nun dışında kimse onları bilmez. Çünkü onlar ancak O’nu bilirler. Ve onlar bir
makāmdadır ki, tahkîk ehli ona “küllî muhakkak üçüncü fenâ” derler.Ve onlar
bu şehrin seçkinleridir. İşte bu kısımlar hakkında nazar et, inşâallah reşîd
olursun!
Ya‘nî meliklerin kısımlarını beyân ettikten sonra bu Tedbîrât-ı İlâhiyye kitabına konulan bu âlem hakkında, bu bahiste “sehâ” ve “lü’m” ile ne gibi halleri
kastettiğimizi açıklamak ve îzâh etmek bize vâcib oldu. Biz deriz ki,
“Sehâ”; “bir şeye ihtiyâç duyulduğu zaman o şeyin ne fazla ve ne de noksan
olarak verilmesi”dir.
Ve “lü’m” “kendisine ihtiyâç olmadığı halde bir şeyin verilmesi”dir. Bunlar
sûreti ve ma'nâyı içine alır.
Sûrete örnek: Bir ziyâfette misâfirlerin doyabileceği kadar yemek hazır edilmesi “sehâ”dır. Ve misâfirlerin ihtiyâcından daha fazla yemek hazırlanarak isrâf
194
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
edilmesi; veyâhut onların aç kalmalarına sebep olacak kadar az yemek tedârik
edilmesi “lü’m”dür.
Ma'nâya örnek:Henüz elifbâ öğretilen bir çocuğa harfleri onun anlayabileceği
ta‘bîrler ile anlatmak “sehâ”dır. Fakat harflerin şekillerini öğretirken harflerden
kelime oluşturmanın öğretilmeye kalkışılması; veyâhut harflerin şekillerinin kısa
kesilmesi “lü’m”dür.
Bundan dolayı bir şeyin verilmesinde ihtiyâc derecesini geçen ifrât ve ihtiyâc
miktârını azaltan tefrît etti. Ve her bir işin biri ifrât ve diğeri tefrît olmak üzere iki
tarafı vardır. Bu iki taraftan birine kastetmek ve yönelmek zemmedilmiştir. Ve
bunun hakkında ben nazmen şöyle derim:
Zamanın geçmesiyle eskimiş olan bir darb-ı mesel hâlen dahi geçerlidir ki, o
darb-ı meseli kulak işitir ve akıl sıhhatine hükmeder. O da budur ki: Bir şeyi istediğin zaman vasatlık üzere ol, o işin ortasını seç! Nitekim “İşlerin hayırlısı vasat
olandadır” buyrulmuştur. Çünkü bir şeyin ortasının iki tarafı zemm edilmiştir.
Çünkü bir tarafı “ifrât” ve diğer tarafı “tefrît”tir.
Şimdi Allah Teâlâ senin anlayışına rahmeti ile tecellî buyursun. Yukarıda anlatıldığı üzere meliklerin dört sınıfla sınırlandırılması indinde dur! Başka bir sınıflandırma da var mıdır, yok mudur? diye fikrini yorma! Bu sınırlama tahakkuk
edince anlaşılır ki, halîfenin zâhiri amel ve bâtını da ilimdir. Ve diğer ta’bîrle,
zâhiri sınırı ve bâtını doğuş yeridir. Çünkü amel ilmin netîcesidir. Ve ilim amele
sebeptir. Bundan dolayı amelin sebebi olan ilim bâtında doğmadıkça sınır olan
cisimde amel ortaya çıkmaz.
Ve idâre altında olanlar iki kısımdır: Birisi "köy,” diğeri “şehir”dir. Ve köy
muhammedî tâbî olunan hakkında ayrılmış şehâdet âlemidir “Muhammedî tâbî
olunan”dan kasıt her bir zamanda mevcûd ve varlıkta tasarruf edici olan “kutb-i
a‘zam”dır. Bütün mahlûklara ilâhî feyz onun vâsıtasıyla dağıtılır. Nitekim bu
kitâbın baş taraflarında şerh ve îzâh edildi. Bundan dolayı bütün mahlûklar
onun köy ehlidir. Ve onlar “ayrılmış şehâdet âlemi”dir. Çünkü sûret âleminde
onların izâfî vücûdlarıyla kutb-i a'zamın izafî vücûdu birdîğerinden ayrıdır. Ve o
zât muhammedî kemâlâtın vârisi olduğu için hepsinin tâbî olduğudur.
Ve şehir de iki kısmıdır: Birisi seçkinler, diğeri avâmdır. Avâm insânî vücûdda a‘zâ ve organ cinsinden “bitişik şehâdet âlemi”dir. Ya‘nî insandaki a‘zâ ve organlar kendi izâfî vücûduna bitişik olup onun hissî bakışından gâib değildir,
dâimâ hâzırdır. Ve bu avâm muhammedî tâbî olunanın gayrı olan insân ferdleri
hakkında köydür. Ya'nî muhammedî tâbî olunan olan kutub hakkında diğer insan ferdleri ayrılmış şehâdet âleminden olarak, nasıl ki köy ise, a‘zâ ve organlar
da bitişik şehâdet âleminden olarak, diğer insân ferdleri için öylece köydür. Çün-
195
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
kü kutb-i a'zamın köylerine, nasıl ki kendi feyzi ulaşırsa, muhammedî tâbî olunanın gayrı olan insân ferdlerinde de kendi a'zâ ve organlarına öylece feyz iner.
Ve onların muhammedî tâbî olunanın gayrı olması muhammedî kemâlâta mazhar olamayışlarından dolayıdır.
Ve seçkinler de iki kısımdır: Akıl âlemi ve nefs âlemidir. Çünkü gerek âlemde
ve gerek âdemde bu iki âlem sâbittir. Nefs âlemi de iki kısma ayrılmıştır. Biri
itâatkâr ve diğeri âsîdir. Ve nefs âleminin itâatkâr olan kısmına “ceberût âlemi”
ismi verilir. Çünkü akıllar ve soyut nefsler mutlak vücûdun yedi küllî mertebesinden dördüncü hazrettir, ki ona “ceberût âlemi” denilir. Ve bu mertebede meleklerin nefsleri sâbittir ki, onlar itâatkârdırlar. Ve onlar hakkında Hak Teâlâ “lâ
ya’sûnallâhe mâ emerehüm” (Tahrîm, 66/6) ya'nî “Onlar emrolundukları şeyde
isyân etmezler” buyurur. Ve nefs âleminin âsî olan kısmı, yukarıda bahsettiğimiz
bu medînenin ya’nî şehrin düşmanlarıdır. Onlar hevâ emîri ve onun yardımcısı
olan şehvet ve onların tâbîleri olan kuvvetlerdir. Ve akıl âlemi akıl de iki kısım
üzerinedir: Birisi perdeli olan kısımdır ki, onlar “vasıf sâhipleri” olup melekût
âlemindendir.
Bilinsin ki, Mir’ât-ı Hakayık’da geçmektedir ki: “Âlem ya mülk âlemi veyâ
melekût âlemidir. Bu ikiden hâriç değildir.” “Mülk âlemi”ne “zâhir âlem” ve
“şehâdet âlemi” de derler. Ve “melekût âlemi”ne “bâtın âlem” ve “gayb âlemi”
de derler. Bu iki âlemin her birinde dokuz en büyük âyet karar kılmıştır. Birisi
“nefs-i küll”ün melekûtudur, ya'nî bâtınıdır. Ve dördü yakınlaşmış melek olan
Cebrâîl ve Mîkâîl ve İsrâfil ve Azrâîl (aleyhimü’s-selâm)dır, ki dört unsurun bâtınıdır. Ve biri insanın bâtınıdır. Ve üçü mevâlîd-i selâseden (üç doğurganlar ya’nî
mâden, bitki ve hayvanın) her birinin bâtınıdır.”
Ve bunların cümlesi “vasıf sâhipleri”dir. Şu halde “ceberût âlemi” “melekût
âlemi”nin mertebelerinden bir mertebe olur. Ve bunlar makām sâhiplerinden
olup bilinen makāmlarını geçemezler, ya'nî ilerideki makāmlardan perdelidirler.
Nitekim Hak Teâlâ onlardan naklen “Ve mâ minnâ illâ lehu makâmun ma’lûm”
(Saffât, 37/164) ya'nî “Bizden her birinin bilinen makāmı vardır.”
Ve akıl âleminin ikinci kısmı olup perdesiz olanlar “ashâb-ı selb”dir ki, onlar
Allah Teâlâ’nın gelinleri olup, O’nun gayb hazînelerinde, O’nun indinde gizlenmişlerdir. Bir dâmâd kendi gelinini, kıskanmaktan dolayı, yabancılardan nasıl
gizlerse, Hak Teâlâ da kendi gelinleri mesâbesinde bulunan “ashâb-ı selb”i, kıskanmaktan dolayı, öylece örtmüştür. Onları Hak Teâlâ’dan başka hiç bir kimse
bilemez. Sebebi budur ki, bu “ashâb-ı selb” Hakk’ın dışındakileri unutmuşlardır,
onlar ancak Hak Teâlâ’yı bilirler. Ve bu ashâb-ı selb bir makāmdadır ki, tahkîk
ehli o makāma “küllî muhakkak üçüncü fenâ” derler. Ve onlar bu şehrin, ya‘nî
şehâdet âleminin seçkinleridirler.
196
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
Ve şehâdet âleminden olan insânî mülkte melekût âleminin dokuz en büyük
âyetinin benzeri beş duyudur ki, beş zâhir a’zânın bâtınıdır. Ve dördü de düşünce kuvveti ve hâfıza ve vehim veren ve hayâl veren kuvvettir. Şimdi bu anlatılan
kısımlar hakkında akıl gözüyle bak, inşâallah doğruluk yolunu idrâk edip reşîd
olursun!
Ey kerîm efendi! Bunu tahkik ettiğin zaman, her bir âleme, biraz evvel sana sınırlanan şey gereği üzere, muhtâç olduğu şeyi ver; ve kendin için de böyle
yap! Bundan dolayı muhammedî makâmda ilim ve amel sâhibi olursun; ve o,
kemâl ve cömertliktir. Her cömertlik insanların ellerinde olan şey hakkında
zühddür. Şimdi idâre altında olanlar meliklerini, kendi indlerinde olan şey
hakkında zâhidlik etmedikçe sevmezler. Ve cömertlik muhabbet verir; ve muhabbet yakınlık verir; ve yakınlık vuslatı verir; ve vuslat cem' verir. Ve burada
kıskanarak perdeleme altında muhafâza edilen bir işâret vardır. İşte böylece
bütün sözlerinde ve fiillerinde ve inanışlarında sana zâhidlik etmek lâzımdır.
Beyti binâ et; ve lambayı yak; ve perdeyi indir; ve sûretleri ibraz et; sana ilâhî
hakîkatler zâhir olsun! Ve hakîkatler sana olduğu hâl üzere âşikâr olsun! Ve
Kitâb-ı azîzde bunun yeri “Vallâhu halakaküm ve mâ ta’melûn” ya’nî “Sizi ve
amellerinizi Allah halk etti” (Saffât, 37/96)’dır. Şimdi insan insanlar için olan
şeyi terk edince nasıl insanların en sevgilisi olursa, Allah için olan şeyi terk
edince de Allah indinde böyle olur. Ve onun hakkında tama' etmez ve bütün
fiillerinde bir şeyi nefsine izâfe eylemez isen, hakîkatte Allah üzerine zâhid ve
tevhîd üzerinde de râşid olursun.
Ey kerîm efendi olan rûh veyâhut zamanın imâmı! Sehâ ve lü’mü tahkîk ettiğin zaman bitişik ve ayrılmış şehâdet âleminden ibâret olan köyüne ve şehrine
muhtaç oldukları şeyi biraz evvel sınırlanan şey gereği üzere, ifrât ve tefrît olmadan ver! Ve kendin için de böyle yap! Eğer böyle yaparsan, muhammedî verâset
makāmında ilim ve amel sâhibi olmuş olursun. Ve bu tarz, kemâl ve cömertliktir.
Ve her cömertlik insanların ellerinde bulunan şeyden zâhidliktir, ya'nî o şeylere tama‘ etmemektir. Ve idâre altında olanlar, hükümdârlarını ellerinde bulunan şeyden tama‘ını kesmedikçe sevmezler. Ve ellerinde ne var ne yok hepsini
alan hükümdârlardan ahâlî nefret eder. Bundan dolayı sen idâren altındakilere
karşı cömert ol; çünkü cömertlik muhabbet verir. Ve muhabbet de yakınlık; ve
yakınlık vuslat; ve vuslat cem' verir. Çünkü kişi sevdiğine yakın olur. Ve yakın
olunca da ona vâsıl olmuş olur ve vâsıl olunca da sevdiği kimse ile bir arada olmuş olur. Bu sözlerde kıskanma perdesi altında gizli olan bir işâret vardır ki, kula
nâfilelerle yaklaşma mertebesinde açılır ve kul bunu hâl olarak ve zevk olarak
ya’nî bizzât yaşantısını tadarak anlar. Bu da “Kulum Bana nâfileler ile, Ben onu
sevinceye kadar, dâimâ yaklaşır. Ne zamanki Ben ona muhabbet ederim, onun
197
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
işitmesi ve görmesi ve lisânı ve eli Ben olurum. Şimdi Ben’imle işitir, Ben’imle
görür, Ben’imle söyler, Ben’imle tutar, ilh...” hadîs-i kudsîsinde beyân buyrulan
haldir. Ve Hz. Şeyh-i Ekber (ra) bu işâreti ma'rifet yoluyla aşağıda beyân buyururlar. Şöyle ki: İşte böylece bütün sözlerinde ve fiillerinde ve inanışlarında, gerek Hakk’a ve gerek halka karşı zâhidlik et! Halka karşı olan zâhidlik beyân
olundu. Şimdi de Hakk’a karşı olan zâhidlik anlatılır.
Şimdi kalb hâneni binâ et; ve ma'rifet lambasını yak; ve ayn’lar perdesini as;
ve o perde üzerinde sûretlerin çeşitlerini göster! Nitekim hayâl oynatanlar önce
oyuna mahsûs bir mahal binâ edip perdeyi asarlar ve arkasında kandîl yakarlar;
daha sonra o perdede çeşitli sûretler ve oyunlar gösterirler. Sen de böyle yap ki,
sana ilâhî hakîkatler âşikâr olsun; ve bu hakîkatler sana olduğu hâl üzere âşikâr
ve zâhir olsun.
Şimdi Hak hakkında zâhidliğin Kur’ân-ı Kerîm’de yeri “Vallâhu halakaküm
ve mâ ta’melûn” (Saffât, 37/96) âyet-i kerîmesidir. Ya'nî “Allah Teâlâ sizi ve
amellerinizi halk etmiştir.”
Şimdi insanın gerek zâhiri olan cismi ve gerek bâtını olan rûhu ve onlardan
ortaya çıkan eserler ve fiiller Hak Teâlâ’nın tecellîlerinden ibâret olunca, kul ortada bir hayâl mesâbesinde kalır. Ve kendi nefsini ve nefsine izâfe edecek bir şey
göremez. Şimdi insan insanların tasarruf ettiği şeyi terk edince nasıl insanların
muhabbetini kazanır ise, Allah Teâlâ’nın tasarrufunda olan kendi nefsini ve kendinden çıkan fiilleri, kendi nefsine izâfe etmeyip Hakk’a terk ettiği zaman, Allah
Teâlâ’nın indinde de böyle olur. Ya'nî tasarruf işinde Hakk’a iştirâk etmekten vaz
geçtiği için, Hak Teâlâ ona muhabbet eder. Eğer sen böyle yaparsan hakîkatte Allah Teâlâ hazretlerine karşı zâhid ve kendi nefsini ve fiillerini Hakk’ın tecellîlerinden ibâret bildiğin ve bu ilâhî bilgi ile çokluğu kaldırmış olduğun için tevhîd
üzerinde de râşid olursun.
198
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
Şimdi bu vasıfları kazanmaya çalış ki, insâf ehlinden olasın! Eskiden beri
insanlar bana haber verdi ki, bizim vatanlarımızda ve onların vatanlarında,
onların indinde, onların içinde, sessizliği uzun ve hikmetle konuşsa bile
kelâmı az olan kimselerden kıymetçe çok büyük ve i’tibâr olarak en büyük ve
en celîl bir kimse görülmemiştir. Çünkü o cinsten azlık, çoktan daha güzeldir.
Ve usanmak korkusunu onların nefisleri için kabûl et! Ve o daha önce bahsedilen cömertliğin sınırıdır. Ve Resûlullah (sav) ashâbına nasîhatta, onlar üzerine gelebilecek usanma korkusundan dolayı, aralık verirdi. Ve vârislerin de
böyle olması gerekir. Ve aynı şekilde onların ellerinde olan şey hakkında
zâhidlik eden ve onlardan kendini gizleyen ve onlara, ancak onların ihtiyâc
duyduğu bilinen şey indinde, o ihtiyaca bakarak ortaya çıkan bir adamdan onların indinde daha azîm ve onların nefisleri arasında daha celîl olanı görmedim; şimdi bu vakitte, bölümün başında sana takdîm ettiğimiz şey üzere, onlar
için zâhir olur. Şimdi biz her bir şeyi, nefislerin ona susaması için, bu söz
makâmında söyledik. Böyle olunca sana dünyâlarından bir şey ile yönelirlerse,
onlardan yüz çevir! Ve onların fukarâsı üzerine çevir! Eğer çekinip ancak seni
aracı yaparlarsa onlardan kabûl et; ve onların bilgisi dâhilinde olmak üzere,
onların fukarâlarına çevir! Ve imâmın hâli de böyle olur. Ve o sebeple memleketinin ehli indinde çokbüyük olur.
Sen bu bahsedilen vasıfların kazanılmasına, ya'nî işlerde ifrât ve tefrîtten kaçınmaya ve onların vasatı olan cömertlik ve zühd ile vasıflanmaya, çalış ki insâf
ehlinden ya'nî adâlet ehlinden olasın. Aksi halde ifrât ve tefrîte düşüp zulüm ehlinden olursun. Bu ifrât ve tefrît insanın bütün hallerini kapsar. Örneğin kelâm
bir insânî sıfattır. Bunun da ifrâtı ve tefrîti vardır: Kelâmı lüzûmundan fazla söylemek ifrât; ve lüzûmu hâlinde söylememek tefrit; ve ihtiyaç nisbetinde söylemek
cömertliktir.
Nitekim insanlar, eskiden beri gerek bizim vatanlarımızda ve gerek kendi vatanlarında bulunan kimselerin arasında onların indinde, sessizliği uzun süren ve
hikmetle konuşsa bile, sözü az olan bir adamdan kıymetçe çok büyük ve i’tibâr
olarak en büyük, en celîl bir kimse görülmediğini haber vermişlerdir. Çünkü
hikmetle konuşmanın azı çoğundan daha güzeldir. Çünkü insanlarda usanma ve
bıkma hassası vardır. Bundan dolayı usanma korkusunu onların nefisleri için
kabûl et ki, insanlara karşı bu şekilde muâmele, daha önce îzâh edilen cömertliğin sınırıdır ve zâhiridir. Nitekim (Sav) Efendimiz, usanmaları ve bıkmaları
mahzûrunu göz önünde bulundurdukları için, ashâb-ı kirâmına (rıdvânullâhi
aleyhim ecmâ'în) nasîhatlarda aralık verirdi. Bundan dolayı nebevî vâris olan
insân-ı kâmillerin de, terbiye ettikleri mürîdlerine karşı, nasîhatlarında ve diğer
muâmelelerinde böyle yapmaları lâzımdır. Ve aynı şekilde insanların ellerinde
bulunan şey hakkında zâhidlik eden ve onlardan sûrette ve ma'nâda kendini giz-
199
Tedbirât-ı İlâhiyye
Beşinci Bölüm
leyen, ya'nî gece gündüz onların arasında bulunmayan; ve bulunduğu zaman da,
dâimâ hakîkatlerin sırlarını ve ilâhî bilgileri esirgemeyip, onlara ancak ihtiyaç
duydukları bilinen bir şeyin gerçekleşmesinde, o ihtiyâca bakarak sûret ve
ma'nâca gözüken bir adamdan, o insanlar indinde daha büyük ve onların arasında daha celîl olan bir kimseyi görmedim.
Şimdi insân-ı kâmil ihtiyaç duyulan bir sebebe dayalı olarak insanlar arasında gözüktüğü zaman, bölümün başlarında sana takdîm ettiğimiz şey üzere, ya'nî
ihtiyâç miktârından ne fazla ne de noksan olmamak üzere gözükür. Ve onların
ihtiyâcını te’mîn etmekle yetinir; aslâ ifrât ve tefrit eylemez.
Şimdi biz gerek insânî vücûdda halîfe olan rûha ve gerek zâhiri hükûmette
imâm olan kimseye her bir şeyi, nefislerin ona susaması, ya‘nî şiddetle meyli için
bu söz makâmında ve ma’nâlara bağlı olan kelâm âleminde söyledik. Çünkü söz
ma‘nâyı ifâde ederse de hâl bahşetmez. Hâl ancak o ma’nâlar ile amele çalışmak
sûretiyle nefislerde oluşan bir melekeden ibârettir. Bu melekenin tafsîli ise,
Hakk’ın inâyetiyle sâlikin himmet elindedir.
Şimdi mâdemki zâhidlik cömertliktir; böyle olunca insanlar sana dünyâlarından, ya‘ni mallarından, bir şey ile yönelirlerse onlardan yüz çevir, o getirdikleri
malı kabûl etme! Fukarâya veriniz, de! Eğer kendileri fukarâya sadaka vermekten
çekinip, ancak bu hususta seni aracı yapmak isterlerse, o malı onlardan al; ve onların bilgisi altında, onların fukarâlarına dağıt ve sadaka olarak ver! İşte insânî
vücûdda rûhun hâli böyle olduğu gibi, zâhiri hükûmette imâmın hâli de böyle
olur. Ve bu sıfât ile vasıflanmış olan imâm, bu sebeple memleketinin ehli ve
teb‘ası indinde hürmete ve muhabbete lâyık olur.
200
Tedbirât-ı İlâhiyye
Altıncı Bölüm
ALTINCI BÖLÜM
Adâlet Hakkındadır. Ve O Bu Şehrin Hükümlerini ve Tedbîrlerini Bilen
Kadıdır
Adâletli ve mükemmel olan himmetli efendi, Allah Teâlâ seni desteklesin!
Eğer sen üzerinde mülkünün devamlılığını ve düşmanlarına zaferi istersen
idâren altındakilerin hükümlerinin tasarruf edicisinin ve senin hükümlerinin
infâz edicisinin adâlet olması lâzımdır. Şimdi muhakkak Allah Teâlâ onu senin üzerinde bâkîleştirdi. Bir şehire ve memlekete yöneldiğinde onlarda bereket ortaya çıktı ve rızıklar arttı. Ve bütün mîzân yayıldı. Ve o, zamanların ve
eserlerin geçeceği yer üzerinde övülmüş, sevgili olan bir mevcûddur. Ve o,
yeryüzünde konulmuş bir mîzândır. Ve en büyük arzda kulların ayrımı onunla olur. Ve o, bu günde dahi hâkimdir. Ve o şerîata göre kendisiyle emrolunandır. Ve muhakkak hükümdâr ceseddir; ve onun rûhu adâlettir. Ve her ne
zaman adâlet olmazsa mülk harâb olur. Ve hakîmler demişlerdir ki: “Sultanın
adâleti zamânın bolluğundan daha faydalıdır.” Ve Allah Tebâreke ve Teâlâ
kullarına emredip ”İnnallâhe ye’muru bil adli vel ihsâni” (Nahl, 16/90) ya‘nî
“Allah Teâlâ adâlet ve ihsân ile emreder” buyurdu. Ve onunla vasıflanmayan
kimseyi zemmetti. Ve onu, onun üzerine hâkim kılmadı da buyurdu ki: “Veylun lil mutaffifîn; Ellezîne izektâlû alen nâsi yestevfûn; Ve izâ kâlûhum ev vezenûhum yuhsirûn; Elâ yezunnu ulâike ennehüm meb'ûsûn” (Mutaffifîn, 83/14) / ya'nî “Vay eksik tartanların hâline! Ki insanlardan aldıklarım tastamam
ölçerler; ve kendileri ölçtükleri veyâ tarttıkları zaman eksik yaparlar. Acabâ
onlar azîm gün için diriltileceklerini zannetmiyorlar mı?” Ve Lokman oğluna
dedi: "Yürümende ne pek hızlı, ne de pek aceleci ol; sesini vasat derecede çıkar!” (Lokman, 31/19). Ve Allah Teâlâ buyurdu: ”ve lâ techer bi salâtike ve lâ
tuhâfit bihâ vebtegı beyne zâlike sebîlâ” (İsrâ, 17/110) ya‘nî “Namazında sesini
yükseltme, çok da kısma; bunun arasında bir yol seç!” Ve o adâlettir. Ve yine
Hak Teâlâ buyurur: “Ve lâ tec’al yedeke maglûleten ilâ unukıke ve lâ tebsuthâ
kullel bastı fe tak’ude melûmen mahsûrâ” (İsrâ, 17/29) ya'nî “Elini boynuna
bağlanmış kılma; ve onu büsbütün de açma!” Ve Sallalâhü aleyhi ve sellem,
Ebû Bekir (ra)’e “Sesini yükselt!” buyurdu. Ve Ömer (ra)’e “Sesini düşür!” buyurdu. Ve Sallalâhü aleyhi ve sellem, o cinsten adâleti işledi. Ve iki ayakkabısından birisi koptuğu zaman diğerini de çıkarıp çıplak yürürler idi, tâ ki ayakları hakkında adâlet buyura. Ve Allah Teâlâ onu onun üzerine inşâ eyledi ve
tasvîr etti. Ve ba'zı hakîmlerin vasiyetlerindendir ki: “Tatlı olma, seni yutarlar;
ve acı olma senden nefret ederler!” Şimdi adâlet bütün eşyâya sirâyet etmiştir.
Bundan dolayı adâleti, kendine ve ehline ve adamına ve hizmetkârlarına ve
kölelerine ve ashâbına ve sana yönelenlerin hepsine; ve vekillerin hakkındaki
hükmüne; ve zâhiren ve bâtınen fiiline hâkim kıl!
201
Tedbirât-ı İlâhiyye
Altıncı Bölüm
Ey himmeti yüce ve adâletli ve mükemmel olan efendi! Allah Teâlâ seni bu
sıfatlar ile desteklesin! Eğer sen vücûd mülkünün devamlılığını ve mülkünde
olan düşmanlarına zafer kazanmak ve üstün gelmek istersen idâren altındakilerin ve tâbi’lerinin hükümlerine adâleti tasarruf edici kıl! Ve senin hükümlerini
icrâ eden ancak adâlet olsun! Bunu üzerine vâcib bil!
Şimdi muhakkak Allah Teâlâ o adâleti senin üzerinde bâkîleştirdi. Ancak
adâletin yöneldiği bir şehir ve bir memlekette bereket ortaya çıkar ve rızıklar artar. Ve bütün işlerde mîzân ve intizâm yayılır. Ve o adâlet zamanların ve asırların
geçeceği yer üzerinde övülmüş ve sevgili olan bir mevcûddur. Yeryüzünde ya'nî
şehâdet âleminde, Hak tarafından konulmuş bir mîzândır ki, bütün işlerin fazlalığı ve noksanlığı ve ifrâtı ve tefrîti onunla ölçülür. Ve en büyük arzda, ya'nî
kıyâmet gününde, Hak Teâlâ kulların sınıflarını ve derecelerini o adâlet ile ayırır.
Ve o adâlet bu günde, ya'nî dünyevî hayâtta da hâkimdir. Ve dünyâ teklîf
mahalli olduğundan, o adâlet şerîata göre kendisiyle emrolunandır. Ve şerîat
onun uygulanmasını emreder. Ve muhakkak bir mülkün hükümdârı cesed; ve o
hükümdârın rûhu da adâlettir. Ve adâlet olmadığı zamanlarda mülk harâb olur.
Ve hakîmler demişlerdir ki: “Hükümdârın ve sultânın adâleti zamânın bolluğundan ya‘nî rızıkların bol ve yiyecekle içeceğin ucuz olmasından daha faydalıdır.” Çünkü bir memlekette adâletin zıddı olan zulüm hükümrân olursa bolluk
halka refâh ve saâdet bahşetmez. Zulüm bu refâhı azâb ve ıztırâba çevirir. Ve Allah Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de kullarına “Muhakkak Allah Teâlâ adâlet
ve ihsân ile emreder” (Nahl, 16/90) buyurur. Ve adâlet ile vasıflanmayan kimseyi zemmeder. Ve zulmü adâlet üzerine hâkim kılmadı da Kur’ân-ı Kerîm’de buyurdu ki: “Vay eksik ölçenlerin hâline ki, insanlardan aldıklarını tastamam
tartarlar; ve onlara ölçtükleri veyâ tarttıkları vakit, eksik yaparlar. Acabâ onlar
azîm gün için diriltileceklerini zannetmiyorlar mı?” (Mutaffîfîn, 83/1-4). Bu ölçü, kulların maddî ve ma'nevî hallerini kapsar. Çünkü bir çok kimseler vardır ki,
insanlardan kendilerine karşı güzel ahlâk beklerler; fakat kendileri onlara karşı
kötü ahlâk ile vasıflanırlar.
Ve cenâb-ı Lokman oğluna nasîhat edip dedi ki: “Hafif meşrebâne yürüme,
kibirlenerek de yürüme! Bunların arasında vasat bir şekilde yürü! Ve konuştuğun zaman çok bağırma, güç işitilecek kadar da yavaş söyleme; belki sesini
lüzûmu kadar çıkar!” (Lokman, 31/19). Ve Allah Teâlâ “Namazında sesini yükseltme, çok da kısma; bu ikisinin arasında bir yol seç!” (İsrâ, 17/110) buyurdu.
Ve sesli ile sessiz arası, i’tidâl üzere bir yol olduğundan bu hususta adâlettir.
Ve yine Hak Teâlâ buyurdu: “Elini boynuna bağlanmış kılma; ve onu büsbütün de açma!” (İsrâ, 17/29). “Elini boynuna bağlamak” cimrilikten; ve “büsbütün açmak” isrâftan dolaylı anlatımdır. Ve cimrilik ile isrâf arası ancak i‘tidâl
202
Tedbirât-ı İlâhiyye
Altıncı Bölüm
ve adâlettir. Ve bu adâlet ve i'tidâle işâret olarak Sallalâhü aleyhi ve sellem, Efendimiz Ebû Bekir Sıddîk (ra)’e “Sesini yükselt!” buyurdu. Çünkü cenâb-ı Sıddîk
“Ya eyyühellezîne âmenû lâ terfeû asvâteküm fevka savtin nebiyyi” (Hucurât,
49/2) ya‘nî “Ey mü’minler, seslerinizi Nebî’nin sesinin üstüne çıkarmayınız!”
emri geldikten sonra, bu emre muhâlefet etme korkusundan dolayı, (Sav) Efendimiz ile konuşma esnâsında sesini gâyet az çıkarır idi. Bu ise tefrît idi. Ve aynı
şekilde Hz. Ömer ibnü’l-Hattâb (ra) tabîatının celâdetli oluşlarından dolayı konuşma esnâsında sesini çok çıkarırdı. Efendimiz ona da “Sesini düşür!” buyurdu. Çünkü bu ifrât idi. Ve (Sav) Efendimiz bu bahsedilen türden adâleti tatbîk ve
icrâ buyururlar idi.
Örneğin mübarek ayaklarından birisinin tokası koptuğu vakit, ayakları hakkında adâlet buyurmak maksadıyla diğerini de çıkarıp çıplak yürürler idi. Ve Allah Teâlâ hazretleri (Sav) Efendimiz’in saâdetli mîzâclarını adâlet ve i‘tidâl üzerine inşâ buyurdu; ve şerefli cisimlerini i'tidâl üzerine tasvîr eyledi. Bundan dolayı
adâlet ve i'tidâl onların yüce oluşumlarının gereklerinden idi. Çünkü Hak Teâlâ
Nebiyy-i zî-şân Efendimiz’i beşerî kemâlde numûne olmak üzere açığa çıkardı.
Ve her insanı bu yüce numûneye benzemeye da'vet etti.Ve hakîmlerden ba‘zıları
vasiyyet edip demişlerdir ki: “Tatlı olma, seni yutarlar; ve acı da olma, senden
nefret ederler.” Çünkü hiç gereği olmayan bir yerde hilm ve tatlılık tefrîttir; ve
insânî nefse zarardır. Ve aynı şekilde herbirşeye hiddet ve gazab ise ifrâttır; ve
insanların nefret etmesine sebeptir.
Şimdi verilen îzâhlara göre anlaşıldı ki, adâlet ve i'tidâl bütün eşyâyâ sirâyet
etmiştir. Bundan dolayı adâleti kendine ve ehline ve evlâdına ve adamına ve
hizmetçilerine ve kölelerine ve arkadaşlarına ve ashâbına ve sana yönelip seninle
münâsebette bulunanların hepsine; ve hükümdâr isen işlere vekîl bıraktıkların
hakkındaki hükmüne ve zâhirî ve bâtınî fiillerine hâkim kıl!
203
Tedbirât-ı İlâhiyye
Yedinci Bölüm
YEDİNCİ BÖLÜM
Yardımcının ve Onun Sıfatlarının ve Rabbanî ve Hikmetlere âit Cereyânın
Nasıl Olması Gerektiğinin Zikrine Dâirdir
Âdette, melîkin işinin mülkte, ancak mâlik ile memlûk arasında vâsıta
olan idâreci yardımcı ile olması doğru olur. Şimdi hikmet böyle gerektirir ki,
biz bu bahsedilen halîfeyi ibraz ettiğimizde, ona “akıl” ismi verilen bir yardımcı edindirelim. Ve Allah Teâlâ tarafından ilâhî hitâb ona yönelir. Çünkü o
memleketin idâre edicisidir. Allah Tebâreke ve Teâlâ “Muhakkak bunda (...)
ülü’l-elbâb için alâmetler vardır” (Al-i İmrân, 3/190), “ülü’n-nühâ için” (Tâhâ,
20/54 ve 128), “Muhakkak bunda kendisi için kalb olan veyâ söyleneni işitebilen ya'nî akleden kimse için öğüt ve nasîhat vardır” (Kâf, 50/37) buyurdu. Allah Sübhânehû bu imâm için bu yardımcıyı vücûda getirdi ki, ona “akıl” denir.
Ve ancak “akıl” olarak isimlendirdi; çünkü Allah Teâlâ’dan kendisine aktarılan her bir şeyi anlar. Ve o memleket üzerinde, hayvan üzerindeki bağ gibidir
ki, onu firâr etme korkusundan korur. Ve işte bunun için “akıl” denildi. Ve
onu onun için yardımcı olarak seçti. “Faîl” vezninden “vizr”den veyâ “vezer”den türemiş olması muhtemeldir. Ve onların ikisi de onda mevcûddur.
Şimdi eğer “ağırlık”tan ibâret “vizr”den olursa, o memleketin ve onun mühimmâtının şekillerini taşıyıcıdır. Ve eğer “sığınılacak yer”den ibâret olan
“vezer”den olursa, o bütün eşyâda kendisine iltica edilendir. Çünkü o halîfenin lisânıdır. Ve onun emirleri ondan infaz olunur. Şimdi bu ma‘nâdan dolayı
ona “yardımcılık” ismi geçerli olur. Aynı şekilde bu sözün ma'nâsının vücûdu
lâzım olduğu için ona öyle denildi. Ve o acâip bir mevcûd ve latîf îcâddır, ki
Bârî Teâlâ onun imâmdan ikinci makāmda îcâd eyledi. Ve onu halîfeden, yardıma ihtiyâc duyma ile söyleyici olanların mezhebi üzerine, güneşten ay derecesine indirdi. Ve işte bundan dolayı melikin huzûru ve onun tecellîsi indinde, onun için bu sûretin sâbit olmadığını ve görülmediğini görürsün. Çünkü
emir, vâsıtalar kalkmış olarak ve çok büyük bir müşâhede ile burada sana
imâmdan çıkmaktadır. Ve Allah’ın Kitâb’ında onun hazzı “li menil mülkül
yevm, lillâhil vâhidil kahhâr” (Mü’min, 40/16) ya'nî “Bugünde mülk kimindir?
Vâhid-i Kahhâr olan Allâh’ındır” sözüdür. Ve perdelenme vaktinde da'vâlar
olur. Da’vâ perdesinden Allah’a sığınırız. Şimdi halîfe ne zaman gizlenirse
yardımcı için açığa çıkma ve emirleri yerine getirme ve verme ve men’ etme
olur. Çünkü o halîfenin lisânıdır ve ondan tercüme edicidir. Ve bu, ay ile güneşin rûhâniyyetinin sırrında mevcûddur. Görmez misin? Ay güneşin kabzasında olunca, onun üzerine güneşin istîlâsından dolayı, onun için nûr ve zuhûr
yoktur. Ne zamanki dolunay olur, bakanların gözünden güneşin kaybolması
sebebiyle, onun için tâm zuhûr gerçekleşir. Şimdi ay, bu vakitte güneşi
müşâhede edicidir. Âlem ve insanlar ise ancak ayı müşâhede ederler.
204
Tedbirât-ı İlâhiyye
Yedinci Bölüm
Ya'nî bir hükümdârın memleket işlerini idâresinde geçerli âdeti budur ki,
mâlik ile memlûk, ya'nî tasarruf eden ile üzerinde tasarruf edilen arasında, işlerin
idâresine vâsıta olan bir yardımcı lâzımdır. Ve idâre işleri memlekette bu tarzda
icrâ olunursa doğru olur. Nitekim hükümetlerde mes’ûl birer “başbakan” bulunur. Zâhiri hükûmette idâre usûlü böyle olduğu gibi, insânî vücûdda halîfe olduğunu anlattığımız ve isbât eylediğimiz “rûh” için de bir yardımcı edinmesi
lâzım gelir. Çünkü hikmet bunu gerektirir.
Ve Allah Teâlâ tarafından ilâhî hitâb akla yönelir. Bundan dolayı akıl
ni‘metinden mahrûm olan çocuklar ve deliler ilâhî teklifler ile mükellef değildirler. Çünkü akıl insan memleketinin idârecisidir. Ve aklı olmayanların veyâ aklı
noksan olanların fiilleri ve hareketleri düzgün değildir. Onun için Allah Tebâreke
ve Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de “Muhakkak bunda (...) akıl sâhibleri için
âyetler ve alâmetler vardır” (Al-i İmrân, 3/190) buyurur. Ve diğer bir âyette de
“li ulîn nuhâ“ (Tâhâ, 20/54, 128) buyurur ki “nuhâ“ “akıl” demektir. Ve aynı şekilde diğer bir âyette de “Muhakkak bunda kendisi için kalb olan veyâ söyleneni işitebilen, ya'nî akleden kimse için öğüt ve nasîhat vardır” (Kâf, 50/37)
buyurur. Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerîm’e muhâtab olanlar ancak akıl ehlidir.
İşte bu hikmete dayalı olarak, Allah Sübhânehû hazretleri insan memleketinde halîfe ve imâm olan bu “rûh” için böyle bir yardımcı vücûda getirdi ki, ona
“akıl” denir. Ve o yardımcıya ancak “akıl” ismini verdi. Bu ismin verilme sebebi
budur ki, o yardımcı, Allah Teâlâ tarafından kendisine aktarılan her bir ma'nâyı
anlar, ya'nî o ma’nâların kaydıyla kayıtlanır. Ve o akıl insan vücûdu üzerinde,
hayvanın vücûdu üzerindeki “bağ ve yular” gibidir ki, o yular o hayvanın kaçması korkusundan muhâfaza eder. Ve akıl da böylece insan vücûdu üzerinde bir
“bağ”dır ve “yular”dır ki, onu tabîat uçurumlarına ve helâk vâdilerine firârdan
engeller. İşte bu sebepten dolayı Hak Teâlâ rûhun yardımcısına akıl ismini verdi.
Ve aklı rûh için yardımcı olarak seçti.
“Vezîr ya’nî yardımcı” kelimesi “fâil” vezninde olarak “zâ” harfinin sükûnu
ile “vizr”den, veyâhut “zâ” harfinin fethi ile “vezer”den türemiştir. Ve her ikisinin ma‘nâsı da “akıl”da mevcûddur. Eğer “yük ve ağırlık” ma'nâsına olan
“vizr”den türemiş olursa doğrudur. Çünkü o akıl insan memleketinin ve onun
mühimmâtının şekillerini ve yüklerini taşıyıcıdır. Ve eğer “sığınılacak yer”
ma'nâsına olan “vezer”den türemiş olursa yine doğrudur. Çünkü o akıl her şeyde
kendisine ilticâ olunan bir şeydir. Nitekim insan ilmî, ictimâî ve ticârî olan her bir
işlerinde akla yönelir ve ilticâ eder. Çünkü o insan vücûdunda halîfe olan rûhun
lisânıdır. Ve rûhun emirleri akıl vâsıtasıyla infâz olunur.
İşte bu ma‘nâdan dolayı ona “yardımcılık” ismi geçerli olur. Ve aynı şekilde
bu sözün ma‘nâsının vücûdu akla lâzım olduğu için ona “vezîr ya’nî yardımcı”
205
Tedbirât-ı İlâhiyye
Yedinci Bölüm
denildi. Ve o akıl acâip bir mevcûd ve latîf bir îcâddır ki, Bârî Teâlâ hazretleri onu
imâmdan ikinci makāmda îcâd eyledi. Çünkü tasarruf işinde birinci makāmın
sâhibi insan vücûdunda rûhtur. Ve ikinci tasarruf edici de akıldır. Ve akıl hayât
ile kâimdir. Bundan dolayı tasarruf makāmında akıl ikincidir.
Ve yardıma ihtiyâc duyma husûsunda aklın halîfeye nisbeti, ayın güneşe nisbeti gibidir. Ya'nî ay, ışık alma husûsunda nasıl güneşe muhtaç ise, akıl da böylece, ışık alma husûsunda rûha muhtaçtır. İşte bu nisbete dayanmaktadır ki, hükümdârın huzûru ve onun zuhûru indinde yardımcısı için bu tasarruf sûretinin
sâbit olmadığını ve görülmediğini müşâhede edersin. Çünkü imâmın huzûru ve
zuhûru indinde vâsıtalar kalkar ve çok büyük bir müşâhedenin heybeti ortaya
çıkar. Emir burada sana vâsıtasız ancak imâmdan çıkar.
Bu kısmın faydasının tamamlanması için burada seyr ü sülûk ehline faydalı
olacak ba‘zı îzâhlar verilmesi lâzım geldi:
Bilinsin ki, insan vücûdunda halîfe olan rûh bu kitâbın mukaddimesinde îzâh
edildiği üzere, Hak tarafından halîfe kılınmıştır. Bundan dolayı insan vücûdunda
hakîkatte tasarruf edici olan Hakk’tır. Nitekim âyet-i kerîmede “Vallâhu halakaküm ve mâ ta’melûn” ya’nî “Sizi ve amellerinizi Allah halk etti” (Saffât, 37/96)
buyrulmuştur. Bu i'tibâr ile birinci tasarruf edici Hak; ve ikinci tasarruf edici rûh;
ve üçüncü tasaruf edici de akıldır. Ya'nî rûh Hakk’ın halîfesi ve akıl bu halîfenin
yardımcısıdır. Şimdi rûhun tecellîsi indinde aklın tasarrufu gider. Ve vâsıtasız
Hakk’ın tecellîsi indinde de rûhun tasarrufu örtülür. Zât-ı Bârî’nin tecellîsi ile
rûhun tecellîsi arasında çok büyük farklar vardır. Bir çok sâlikler bu makāmda
aldanmışlar ve Hakk’ın tecellîsini bulduklarını zannetmişlerdir. Eğer şeyh kâmil
ve tasarruf sâhibi olmazsa sâlik için bu düştüğü çukurdan kurtulmak çok zor
olur. Gönül aynası, beşeriyyet sıfatından ve tabîat paslarından riyâzât ve
mücâhede ve ibâdette devamlılık sebepleriyle, sâflaştığı zaman kalbe bir takım
rûhânî sıfatlar tecellî eder. Ve bu hâl rûhânî nûrların üstün gelişinden olur. Çünkü rûh, tamâmı ile beşerî sıfatlardan dışarı çıkmıştır. Ve bir vakit olur ki, rûh bütün sıfâtıyla tecellî eder. Ve bu hâl beşerî sıfatların eserlerinin tam olarak mahvolmasından kaynaklanır. Ve ba'zen Hakk’ın halîfesi olan rûhun zâtı tecellî eder.
Ve halîfeliği sebebiyle “Ene’l-Hak” da‘vâsında bulunur.
Rûhânî tecellî ile rabbânî tecellî arasındaki farkın biri budur ki, rûhânî tecellî
sonradan olma rengi taşır ve onun fânî etme kuvveti yoktur. Gerçi zuhûr vaktinde beşerî sıfatları giderir, velâkin fânî edemez. Tecellî örtülünce derhal beşerî sıfatlar ortaya çıkar. Fakat Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin tecellîsinde sâlik
bu âfetlerden emîn olur.
Ve diğer fark budur ki, rûhânî tecellîden gönül rahatlığı zâhir olur ise de,
sâlik şek ve şüpheden kurtulamaz. Ve bu tecellî tam ma‘rifet vermez. Fakat Hz.
206
Tedbirât-ı İlâhiyye
Yedinci Bölüm
Hak Sübhânehû ve Teâlâ’nın tecellîsi bunun tersinedir. Ve diğer bir farkı daha
budur ki, rûhânî tecellîden gurûr ve böbürlenme zâhir olur; ve kendini beğenmişlik ve varlık artar; ve talebde noksan olur; ve korku ve niyâz azalır. Ya'nî kendisinin kâmil mürşid olduğunu ve bir mürşide ihtiyâcı kalmadığını ve bundan dolayı amaçladığı rabbânî tecellîler oluştuğundan evliyâullâh’ın mükemmelleri sırasına geçtiğini zanneder. Kendisini asrın şeyhleri ile mukāyese edip Hakk’ın
ihsânı ile onlardan daha büyük olma da‘vâsında bulunur. Çünkü bakışında gerek
kendisinin ve gerek diğer şeyhlerin vehmî vücûdları sabittir. Fakat Hak
Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin tecellîsinde bunların hepsi kalkar; ve varlık
yokluğa dönüşür; ve onda taleb artar, ve susamışlık fazlalaşır; ve korku ve niyâz
çoğalır; kendini beğenmişlik ve varlık kalkar.
Şimdi rabbânî tecellî müşâhede ve rûhânî tecellî keşfetmedir. Ve müşâhedede
aslâ hatâ olmaz; keşfetmede ise hatâ olur. Onun için rûhânî tecellîye mazhar olan
sâliklerin keşiflerine dayanarak beyân ettikleri şeylerin ba'zısı doğru ve ba'zısı
hatâ olur. Ve kendilerinde nefsin gurûru olduğundan bu hatâlara karşı uyanık
olamazlar. Te’vîllere kalkışırlar; ve hatâ içinde hatâya düşerler.
Rabbânî tecellîde Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri kuluna her hangi sıfatla
tecellîyi murâd buyurursa, o sıfatla tecellî eder. Hayât sıfatı ile tecellî ederse, bâkî
olan hayâtı bulur. Kelâm sıfatı ile tecellî ederse, Hak Teâlâ hazretleriyle karşılıklı
konuşma olur. Rezzâk oluş sıfatı ile tecellî ederse, gayb tarafından rızık bulur.
Hallâk oluş sıfatı ile tecellî ederse, mahlûk halk etmeye kudreti yetebilen olur. Ve
öldürme sıfatı ile tecellî ederse, bakışının isabet ettiği kimseyi öldürür. Hayât
verme sıfatı ile tecellî ederse, o kimsenin bakışı ölüye yönelse derhâl dirilir. Ve
diğer ilâhî sıfâtlar da böyledir. Fakat rûhânî tecellî sâhiblerinde bu kudret yoktur.
Şimdi rûhun tecellîsi indinde aklın hükümleri örtülür. Ve Hakk’ın tecellîsi
indinde de rûhun sıfatları gizlenir. Ve bu örtünme ve gizlenmenin Allah’ın
Kitâb’ından hazzı “li menil mülkül yevm, lillâhil vâhidil kahhâr” (Mü’min,
40/16) ya’nî “Bugünde mülk kimindir? Vâhid-i Kahhâr olan Allâh’ındır” sözüdür ki, bu söz rabbânî tecellîde rûhânî hükümlerin ve sıfatların mülkte tasarrufunun zâil olduğuna delîldir. Ve Hakk’ın perdelenmesinde rûh; ve rûhun perdelenmesinde de aklın da‘vâları gerçekleşir. Bu da‘vâ ise perdenin aynıdır. Bundan
dolayı da‘vâ perdesinden Allâh’a sığınırız.
Şimdi halîfe ne zaman örtünürse yardımcı o vakit ortaya çıkar. Ve emirlerin
yerine getirilmesi ve verme ve men‘ etme yardımcıdan olur. Çünkü o halîfenin
lisânıdır. Ve kendisi işlerde hükmedici değil, belki nâkil ve tercümandır.
Ve bu îzâh ettiğimiz gözükme ve gizlenme husûsları, ay ile güneşin rûhâniyyet sırrında mevcûddur. Görmez misin? Ay güneşin kabzasında olunca, ya‘nî ay
dünyânın bir kısmına karşılık iken, dünyâ o sırada güneşe karşılık bulununca,
207
Tedbirât-ı İlâhiyye
Yedinci Bölüm
ayın üzerine güneşin istîlâsı sebebiyle ay görünmez. Ve onun için nûr ve zuhûr
yoktur. Dünyâya güneşin ışığı kaplar. Fakat güneşin batışıyla dünyânın bir kısmı
gece olup, ay dünyânın bu kısmına yönelik olsa, güneşten aldığı ışık sebebiyle
tam zuhûr hâlinde görülür. Ve ay bu vakitte güneşi müşâhede edicidir. Âlemin o
kısmı ve o kısımda bulunan insanlar ise, ancak ayı dolunay hâlinde müşâhede
ederler. Ve tabi‘ki güneşi görmezler. Bu hâl astronomiye vâkıf olanların indinde
tasdîk edilmiş olan bir hakîkattir. Bunun gibi zât güneşinin doğması vaktinde aya
benzer olan rûh örtülür. Ve aynı şekilde güneşe benzer olan rûhun tecellîsi vaktinde, ay mesâbesinde olan akıl örtülür. Ve aksi olarak zât güneşinin gizlenmesi
hâlinde rûhun nûru parlar. Ve aynı şekilde rûh güneşinin gizlenmesi vaktinde de
aklın nûru ortaya çıkar.
Ve bu acâip bir sırdır; ve bu, kendisinde dolaşılacak yer ve genişlik bulunan çok büyük bir kapıdır. Ve onda kalb sâhipleri için dürülme ve açılma arasında i'tibâr vardır. Çünkü hikmet, üçe üç olarak onun sırlarından haberdâr
kılmak husûsunda garîbdir. Ve biz bu sırrı bu yerin dışında, Müsellesât
kitâbımızda yeterli derecede anlattık. Ve onun azîz Kitâb’dan hazzı “Kul eûzu
bi rabbin nâs; Melikin nâs; İlâhin nâs” (Nâs, 114/1-3)’dır. Ve şeyhimiz Ebû
Medyen (ra)e muhammedî tecellî indinde vücûd sırrı ancak “meliki’n-nâs”
makāmında hâsıl oldu. Ve bunun için Kur’ân’dan “Tebârekellezî bi yedihil
mülkü” (Mülk, 67/1) sûresini gösterir idi. Ve “ilâhi’n-nâs” makāmıyla “kutub”
tek kalır. Ve bundan dolayı Ebû Medyen âlemde mevcûd olan iki imâmın birisidir. Daha sonra geriye dönüp deriz ki: Ne zamanki Hak Teâlâ o aklın beyânlarını îcâd eyledi; ve onun cevherini tesviye etti; ona güzel idâreyi ve siyâseti
ve kendi makāmından, idâresi altındakilerden en aşağıdaki mevcûda varıncaya kadar, memleketinde lâyık olan bütün işleri bıraktı. Ve şerîatlar bu doğru
yol üzerine geldi. Daha sonra Hak Sübhânehû ve Teâlâ onun zâtının cevheresinde, bütün ilimleri nakşetti. Bundan dolayı o onların nereden tasarruf olunduklarını ve onları tasarruf eden halleri bilmediği halde, ilimler için mahal
oldu. Ve bu halîfeye mecbûr olması için Allah Teâlâ tarafından bir hikmettir.
Nitekim halîfe hakkında, nefsine ve değerine ârif olması ve kendisi tarafından
onun vücûda getirildiğini bilmesi için, daha önce bahsettiğimiz şeyi yapmış
idi. Daha sonra Hak Sübhânehû halîfeyi vahdâniyyet arşı üzerine oturttu. Ve
onu ferdâniyyet ridâsı ile örttü. Ve onu ilâhî sıfatlarıyla cilâladı. Bundan dolayı ona büyüklük ve heybeti ve azameti giydirdi. Ve onlardan bir şeyi, eğer iğne deliği kadarı, şehâdet âlemi için gözükseydi, onlar hayran kalırlar idi; ve
vakitlerini idrâk etmekten za‘fa düşerler idi; ve nefislerinden kaldırılırlar idi.
Şimdi halîfenin makāmı işte budur. Bundan dolayı kerâmet yurdunda Hak
Sübhânehû’nun müşâhedesiyle ne hâl olur? Allah seni muvaffak eylesin! Âhi-
208
Tedbirât-ı İlâhiyye
Yedinci Bölüm
ret yurdunda, Celle Celâluhû hazretlerine nazar indinde bizim idrâkimizdeki
bu acâip kudret ne büyüktür ki, Allah Teâlâ onu bize îcâd eyledi!
Ya‘nî yukarıda îzâh edilen Hakk’ın zâtının, rûhu halîfe kılması ve aklı halîfeye yardımcı yapması ve bunlardan birinin zuhûrunda diğerinin onda dürülerek
tasarrufunun gitmesi ve bunların dışarıdaki güneş ve ay misâli acâip bir sırdır.
Ve bu acâip sır da, gâyet geniş ve enine ve boyuna istenildiği kadar dolaşmaya
müsâid olan büyük bir kapıdır. Ve çok büyük bir kapı olan bu sırda maddiyâtın
dar arsasında mahbûs kalanlar için değil, ma‘nânın geniş sahasında kanat açan
kalb sâhipleri için, bahsedilen dürülme ve açılma ya‘nî gizlenme ve açığa çıkma
husûsları arasında dışsal ve içsel olarak ibret alınacak bir çok şeyler vardır. Çünkü bu dürülme ve açılmanın, gerek dışsal olarak ve gerek içsel olarak üçe karşılık
üç olarak olan sırlarının kudret ve azametine hakîkate tâlip olanları haberdâr ve
vâkıf kılmak husûsundaki hikmet garîb ve acâiptir. Ve biz üçe karşılık üç olarak
olan bu sırrı bu yerden başka yerlerde yanî başka eserlerimizde ve özellikle Müsellesât ismindeki kitabımızda, yeterli derecede anlattık. Fakîr şerh edici der ki:
“Biz üçe karşılık üç olarak gerçekleşen” bu sırlara bağlı hikmeti, Hz. Şeyh-i Ekber
(ra) efendimizin rûhâniyyetlerinden yardım istemekle aşağıda biraz îzâh ederiz.
Şöyle ki:
Fusûsu’l-Hikem’de Sâlih Fass’ında beyân buyrulduğu üzere, var etmenin
esâs üçlü ferdiyyet üzerine dayanmaktadır. Bu üçlü ferdiyyet, vücûda getirici
Hakk tarafından ilk olarak “zât,” ikinci olarak “irâde,” üçüncü olarak “söz”dür.
Ve vücûda getirilen şey tarafından da, ilk olarak onun ilâhî ilimde sâbit olan
“şey’ oluş”u, ikinci olarak “Kün-Ol!” ilâhî sözünü işitmesi, üçüncü olarak kendi
vücûdunun îcâdında var edicisi ve vücûda getiricisi tarafından olan “emre uymasıdır.” Çünkü vücûda getirici zâtın üçlü ferdiyyetine karşılık, şeyin de üçlü
ferdiyyeti olmasa idi, ilâhî ferdiyyetin te’sîri olmaz idi. Çünkü te’sîr edicinin karşısında bir te’sir alıcı olmayınca hiçbir eser ortaya çıkmaz. Bundan dolayı te’sîr
edicideki te’sîrin sâbitliği, te’sir alanın vücûdu ile olur. Bundan anlaşıldı ki, var
etme işinde “üçe karşılık üç” sâbittir. Şimdi var etme esâsı böyle olunca, bu üçlü
ferdiyyet bütün ilâhî mertebeleri içine alır. Ve dışsal ve içsel olarak bu sır zâhirdir.
Nitekim bu üçlü ferdiyyet ma’nâları îcâd etmede de geçerlidir. Örneğin bir
mantıkî kıyâs yapıp: “Âlem değişkendir; her değişken sonradan olmadır; öyle ise
âlem sonradan olmadır” desek, burada birisi “Âlem değişkendir,” diğeri “Her
değişken sonradan olmadır” tarzında iki önerme vardır. Bu önermelerin her birinde ikişer tek mevcûddur ki, bunlar: “âlem, değişken,” “değişken, sonradan
olma” kelimeleridir. Fakat ikinci önermede “değişken” kelimesi tekrârlanmıştır.
Bu tekrârın sebebi de iki önermeyi birdîğerine bağlamaktır. Bu tekrâr edileni terk
edince “âlem, değişken, sonradan olma” kelimelerinden ibâret üç tek kalır. Ve
209
Tedbirât-ı İlâhiyye
Yedinci Bölüm
kıyâsın netîcesi ma‘nânın var edilmesinden ibâret olup, bu üç tek üzerine binâ
edilmiş olur ki, bu da üçlü ferdiyyettir. Ma'nânın var edilmesinde bu üçe karşılık
olarak onun vücûda getiricisi ve var edicisi olan insanda da üçlü ferdiyyet
mevcûddur ki, o da “rûh” ve “akıl” ve “söz”dür. Bu bahsin ayrıntısını isteyenler
Sâlih Fass’ını incelesinler.
“Dürülme” ve “açılma”ya gelince, bunun da örnekle îzâhı şöyledir ki: Üç sayısı sayı mertebelerinin ilk ferdidir. Çünkü onun altı “iki” ile “bir”dir. “İki” çift
sayıdır. Ve “bir” ise sayılardan sayılmayıp, bütün sayıların kaynağıdır. Nitekim
matematik âlimleri indinde bu hakîkat sâbittir. Ya'nî bütün sayı mertebeleri
“bir”den oluşur. Çünkü sayı mertebeleri “bir”in tekrârlanmasından başka bir şey
değildir. Meselâ 1 + 1 = 2 olur. Ve “iki” mertebesinde “bir” bulunmakla berâber
âşikâr ve zâhir değildir, onda gizlidir. Ve aynı şekilde 1 + 1 + 1 = 3 olur. Ve “üç”
tek olan sayı mertebelerinin birincisidir. Şimdi “üç” zâhir olunca “bir” gizlenir.
Ve 1 + 1 + 1 - 1 = 2 şeklinde “üç” mertebesi bozulur, “iki” mertebesi kalır. Ve 1 +
1 - 1 = 1 şeklinde de “iki” mertebesi bozulup “bir” kalır. Bundan dolayı “iki” sayı
mertebesi, aslı olan “bir”e döner. Ve bu zamanda o mertebeler için “bir”de dürülme ve “bir” için de “açılma” sâbit olur.
Şimdi dışta ve içte olan bu üçlü ferdiyyetin özeti ve özü budur ki, vücûd mertebelerinin hepsinde muhtelif te’sîr ediciler ve te’sîr alıcılar vardır. Ve her bir
te’sîr edicide üçlü ferdiyyet mevcûd olduğu gibi, te’sîr alıcılarda da buna karşılık
üçlü ferdiyyet vardır. Bunların örneği sonsuzdur. Bir örneği şudur ki, çocuğun
oluşmasında erkek te’sîr edici ve kadın te’sîr alıcıdır. Ve çocuk te’sîr edici ile te’sîr
alıcının netîcesidir. Erkekteki üçlü ferdiyyet kadındaki üçlü ferdiyyete karşılık
gelir. Çocuktan önce babanın vücûdu ortadadır. Ve çocuk babanın nutfesinden
olur. Ve nutfe babanın vücûdunun aynıdır. Ne zamanki nutfe çocuk olur, çocuk
zâhir ve âşikâr olur. Babanın vücûdunun aynı olan nutfesi onda “dürülür.” Çekirdek ile ağaç dahi bu misâle uygundur. İyice düşün ve incele! Bu kanudaki diğer ayrıntılar Fusûsu’l-Hikem’de “ferdiyye hikmeti”ne ilişkin olan Muhammedî
Fassı’ndadır. Burası fazla ayrıntıya müsâid değildir. Bu kadar îzâhât yeterlidir.
Ve bu hikmetin azîz Kitâb olan Kur’ân’dan hazzı “Kul eûzu bi rabbin nâs;
Melikin nâs; İlâhin nâs” (Nâs, 114/l-3)’dır. Ve bu, vücûdun üçlü mertebelerini
gösterir. Ya'nî “insanların Rabb’i,” “insanların Melik’i,” “insanların İlâh’ı” mertebelerini haber verir. “Rabb’ün-nâs” sıfatlar mertebesi; ve “Meliki’n-nâs” isimler
mertebesi; ve “İlâhi’n-nâs” mutlaklık mertebesini bildirir.
Ve şeyhimiz Ebû Medyen (ra)’e muhammedî tecellî indinde, vahdet-i vücûd
sırrı, ancak “Meliki’n-nâs” makamında hâsıl oldu. Ya'nî muhammedî zevklerin
ya’nî yaşantıların açılması esnâsında vahdet-i vücûd sırrı ancak isimler ve fiiller
mertebesi olan ‘'Meliki’n-nâs” makamında hâsıl oldu. Çünkü vahdet mertebeleri
210
Tedbirât-ı İlâhiyye
Yedinci Bölüm
üçtür: Zâtî vahdet, sıfâtî vahdet, fiilsel vahdettir. Bunun için Hz. Ebû Medyen’in
okumaya devâm ettiği Kur’ân sûresi “Tebârekellezî bi yedihil mülkü” (Mülk,
67/1) idi. Ve “İlâhi’n-nâs” makāmıyla “kutub” tek kalır. Ya'nî bu makām ancak
kutba mahsûstur. Ve “Meliki’n-nâs” makāmında kâim olduğu için, Ebû Medyen
hazretleri âlemde mevcûd olan “iki imâm”ın birisidir.
Bilinsin ki, bu kitabın başlarında geçtiği üzere, âlemde ilâhî tasarruflar yeryüzü için Allâh’ın halîfesi olan “kutub” vâsıtasıyladır. Onun bakış mahalli ancak
Hak Sübhânehû hazretleridir. Ve bütün ilâhî feyizler âleme onun vâsıtasıyla iner.
Ve onun ma'nevî ismi “Abdullâh”dır. Bundan dolayı o, “İlâhi’n-nâs” makāmında
kâimdir. Ondan sonra “iki imâm” vardır ki, birisi kutbun sağında olup, bakışı
mülk âleminin bâtını olan melekût âleminedir. Ve mülk âlemi isimlere âit taayyünlerden ibâret olup ilâhî fiillerin tecellî-gâhıdır. İsimlerin bâtını ise sıfatlardır.
Bundan dolayı melekût âlemi sıfatlar âlemidir. Ve bu imâm “Rabbü’n-nâs” makamında kâim olup ma'nevî ismi “Abdü’r-Rab”dır. Ve imâmın diğeri kutbun solundadır. Bakışı mülk âleminedir. Onun için “Meliki’n-nâs” makāmında kâim
olmuştur. Ve ma'nevî ismi “Abdü’l-Melik”tir. Ve bu imâm mertebede “Abdü’rRab”den daha üstündür. Çünkü mülk âleminde melekût âlemi bulunmaktadır.
Ve “İlâhi’n-nâs” makāmında kâim olan “kutub” ise bütün mertebeleri taşıdığından hepsinden daha üstündür. Şimdi üçlü ferdiyyet âlemin tasarruf emrindeki
te’sîr edicilerde de sâbit oldu ki, onlar “kutub” ile “iki imâm”ın vücûdudur. Ve
onların nisbetleri zât, sıfât ve isimleredir. Ve bu üçlü ferdiyyete karşılık te’sîr alıcılarda da üçlü ferdiyyet sâbittir ki, onlar da rûhlar mertebesi, melekût mertebesi,
mülk mertebesidir.
Bu îzâhları verdikten sonra konumuza geri dönüp deriz ki: Ne zamanki Hak
Teâlâ aklın ma'nevî bünyesini îcâd etti; ve onun nûrânî cevherini tesviye eyledi;
ona güzel idâreyi ve siyâseti ve insan vücûdunda kendi makāmı olan beyinden
i'tibâren, onun idâresi altında ve tâbi’si olan kuvvetlerin ve a‘zânın en aşağısına
varıncaya kadar, insan memleketinde lâyık olan bütün işleri bıraktı. Ve şerîatlar
bu aklın doğru yolu üzerine geldi. Çünkü şerîatte aklın kabûl etmeyeceği bir şey
yoktur. Ancak aklın, küllî akla varıncaya kadar bir çok mertebeleri vardır. Noksan akıllılardan ba'zılarının hikmetini idrâk edemediği şerîat hükümlerini kabûl
etmemeleri, o hükümlerin aklın doğru yolu üzere olmadığına hüküm vermek için
kâfî sened değildir. Bunun hikmetini ancak o noksan akıllar idrâk edememiştir.
Onun üstündeki akıllar idrâk edebilirler.
Daha sonra o aklın nûrânî cevherinde bütün ilimleri nakş eyledi. Bundan dolayı o akıl, o ilimlerin nereden tasarruf olunduklarını, ya‘nî kendisine devamlı
olarak nereden verildiğini ve o ilimlere ne gibi hallerin tasarruf edici olduğunu
bilmediği halde, o ilimlerin nakış mahalli oldu. Ve aklın bunu bilememesi, aklın
211
Tedbirât-ı İlâhiyye
Yedinci Bölüm
bu rûh dediğimiz halîfeye karşı mecbûr olması için Allah Teâlâ tarafından kendisine bir hikmettir. Çünkü cehâlet aczi ve kendisinin üstündekine ihtiyâcı gerektirir. Nitekim halîfe hakkında da Hak Teâlâ hazretleri, o halîfenin nefsine ve değerine ârif olması ve onu kendisi için vücûda getirmiş olduğunu bilmesi için, daha
önce anlattığımız şekilde kendi nikâhlı hür eşi olan nefsi hevâ emîrine kapılmış
kılmış ve rûh onu kendi tarafına çekmeye bir çâre bulamayıp, kendi mûcidi olan
Hak Teâlâ’ya dönmüş ve niyâz etmiş idi.
Daha sonra Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri halîfe olan rûhu insan vücûdunda vahdâniyyet arşı ve tahtı üzerine oturttu. Çünkü vücûdun bütün hareketlerine ve sükûnetine etki edici olan ancak rûhdur. Ve bu husûsta onun ortağı
yoktur. Ve onu ferdâniyyet ridâsı ile örttü. Çünkü insan vücûdunda zât olarak ve
sıfat olarak ve fiil olarak onun benzeri ve onun ikincisi yoktur. Rûh bu husûsta
ferd ve tektir.
Ve o rûhu insan vücûdunun mülkünde ilâhî sıfatlarıyla açığa çıkardı. Çünkü
halîfe kendisini halîfe kılanın aynıdır. Bundan dolayı onun sıfatlarını taşımak
lâzım gelir. Böyle olunca Hak Teâlâ ona kendi sıfatlarından büyüklük ve heybeti
ve azameti giydirdi. Ve eğer bu sıfatlardan, iğne deliği kadar az bir şey, şehâdet
âlemi ehline gözükseydi, akılları başlarından gidip hayran kalırlar idi; ve vakitlerini idrâk etmekten akılları za'fa düşer idi; ve nefislerinden kaldırılırlar, ya‘nî
kendilerinin kendiliklerini kaybederler idi. İşte halîfenin makāmı budur.
Şimdi halîfenin sıfatlarının açığa çıkışıyla hâl böyle olursa, kerâmet yurdu
olan âhiret âleminde o halîfeyi halîfe kılıcı olan Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin müşâhedesiyle bize ne hal olacağını artık sen düşün! Allah Teâlâ hazretleri seni bu ma‘nânın idrâkine muvaffak etsin! Âhiret yurdunda Hak (celle
celâlühû) hazretlerinin, bizim kendisine nazarımız indinde, idrâkimizde vücûda
getirdiği bu acâip kudret ne büyüktür! Biz bu acâip kudret sâyesinde âhiret âleminde Hak Teâlâ hazretlerini müşâhede ederiz. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:
“Vücûhun yevme izin nâdıreh; İlâ rabbihâ nâzıreh” ya’nî “Kıyâmet günü pırıl
pırıl yüzler vardır; Rabb’larına nazar eden” (Kıyâmet, 75/22-23).
212
Tedbirât-ı İlâhiyye
Yedinci Bölüm
Şimdi halîfe bu makamda kâim olduğunda ona akıl dâhil edildi. Ne zamanki ona dâhil oldu, aklın sûreti ve onun cevherliği, halîfenin zâtında tecellî
etti. Şimdi ona kendisinde nakşedilmiş olan sırlar ve ilimler zâhir oldu. Oysa
insanlar bu makāmda hatâ ederler de, kendilerinde olan o şeyi hâriçten talep
ederler. Bundan dolayı zahmet çekerler. Ve eğer Hak Teâlâ’nın “Ve fî enfüsiküm, e fe lâ tubsirûn” (Zâriyât, 51/21) ya'nî “Nefislerinizde dahi vardır, görmüyor musunuz?” sözü indinde vâkıf olsa idiler, onun için rahatlık duyarlardı.
Kişi isteği için sefer eder; oysa isteğinin sebebi sefer edendedir.
Şimdi akıl mülkün idâresi ve onun ıslâh edilmesi hakkında bir şeyin bilgisini istediği zaman, bunun indinde imâmın müşâhedesine muhtâc olur.
Müşâhede indinde de ona kendisinde olan istek zâhir olur. Şimdi onun için
tecellî, melikten yardımcısına hitâb menzilesinde kâim olur. Çünkü istek ilmin oluşmasıdır. Ve buna “idrâk edilebilir hitâplaşma” denilir. Çünkü onlar
kendisinde sesler ve harfler olan cisimler ile değildirler. Ve delîllerden sesler
ve harfler ve rakamlar ve sâire mevcûd olmadığı zaman, işitenin kalbinde seslerden ve sâireden olan bu delîllerin kendisine sebep olan şeye bakman sana
lâzımdır. O da ma'nânın oluşmasıdır. Ve hitâp edenden kelâmın eseridir. Şimdi böylece akıl için, onun kalbinde, küllî rûh feyzinden ilimlerin eserleri oluştuğunda, biz ona “kelâm” ve “söz” ve “hitâb” ta'bîr ederiz. Ne zamanki Hak
Teâlâ onu bu sıfat üzerine vücûda getirdi, onun meskenini memleketin her
tarafı üzerine bakıcı olan beyin yaptı. Ve köylerin vergilerinin karargâhı olan
hayâl hazînesini ve fikir hazînesini ve hafızayı yakın olarak yaptı, tâ ki bütün
mühimmâtına bakmak ona yakın olsun.
Ya'nî halîfe yukarıdaki şerh de îzâh edilen makāmda kâim olduğunda, onun
huzûruna akıl dâhil edildi. Ve dâhil olma vaktinde aklın sûreti ve onun cevherliği
halîfenin zâtında tecellî etti.
Bilinsin ki, gerek rûh ve gerek akıl, her ikisi de ma'nâdır. Ve ma'nâların hissedilebilir sûretleri olmadığından, onların vücûdları sûretler âlemi üzerindeki
te’sîrleriyle bilinir. Hissedilebilir sûretlerde ayrım olduğu gibi, ma'nâ âleminde
de her ma'nânın birdîğerinden ayrımı vardır. Bundan dolayı ma'nâ i’tibâriyle rûh
ile akıl birdîğerinden ayrılırlar. Ve akıl rûha bir sıfat olarak dâhil olur. Ve bu sıfatın da ma'nâ âleminde bir cevherliği ve kendisine mahsûs ayırt edici duyuları
vardır. İşte akıl bu cevherliği ve kendisinin sûreti olan vasıfları ile halîfe olan
rûhun zâtında tecellî eder. Çünkü bedenden rûh ayrılınca akıl da kalmaz. Ve fakat aklın bağlantı mahalli olan beyin bozulunca, bedende rûh kâim olduğu halde,
akıl gider. Bu hâl, aklın rûhdan başka bir ma'nevî cevherlik sâhibi olduğuna
delîldir.
213
Tedbirât-ı İlâhiyye
Yedinci Bölüm
Şimdi halîfenin zâtında tecellî eden akla, işin aslında kendisinde nakşedilmiş
olan sırlar ve ilimler zâhir oldu. Oysa insanlar bu makāmda hatâ ederler de, aslında kendilerinde mevcûd olan o sırları ve ilimleri, hâriçten talep ederler; boş
yere zahmet çekerler. Eğer Hak Teâlâ’nın “Ve fîl ardı âyâtün lil mûkınîne; Ve fî
enfüsiküm, e fe lâ tubsirûn” (Zâriyât, 51/20-21) ya'nî “Yeryüzünde yakîn hâsıl
edenler için alâmetler vardır. Ve nefsinizde de vardır; görmez misiniz?” sözü
indinde durup onun ma'nâsını iyice araştırıp inceleyerek anlamış olsaydılar, o
sırların ve ilimlerin öğrenilmesi için zahmet çekmeyip rahatlık duyarlardı. Nitekim şâir aşağıdaki beyitte bu ma‘nâya işâret eder.
Bu beyti Cenâb-ı Şeyh (ra) Fütûhât-ı Mekkiyye’nin ilk cildinde İbrâhîm b.
Mes‘ûd el-Elberî nâmındaki zâttan nakl eder. Ya'nî “Herkesin sefer zahmetini
seçmesi, isteği olan bir şeyi öğrenmek içindir. Oysa o istenilen şey, o kimsede bir
sebep altında istenilen olmuştur. Ve o sebep de sefer eden kimsenin kendi zâtında bulunmaktadır ki, o da istenilene muhabbetten ibârettir. Bundan dolayı sevk
eden aşk ve muhabbettir; ve o da tâlibin kendisindedir.”
Bilinsin ki, ilim öğrenmek görünüşte hâriçten olmuş gibi görünür. Oysa
hakîkatte böyle değildir. Örneğin şimdiye kadar âlemde ortaya çıkan keşifler ve
tabîî sırlara âit ilimler ve fenler, hep akılların mahsûlüdür. Bunların varlığı, daha
önce ortaya çıkmış değil idi ki, akıl bunları hâriçten alabilsin. Bu ilimler ve sırlar
işin aslında aklın kendisinde nakşedilmiş idi. Muhtelif sebeblerin etkileriyle ortaya çıktı. Fakat her zaman mevcûd olan akıllarda, bunların birdenbire keşfedilmeyip yavaş yavaş ve zamân içinde keşfedilmesinin sebebini akıl idrâk edemez. Ve
o ilimlerin nereden tasarruf olunduklarını ve o ilimlere ne gibi hâllerin tasarruf
edici olduğunu bilemez.
Şimdi o ilimler göğüslerden satırlara ve daha sonra yine satırlardan göğüslere intikâl eder. Ve bunlar işin aslında aklın kendisinde nakşedilmiş ilimlerden ve
sırlardan ibârettir. Ve bütün ilimler Hak Teâlâ hazretlerinin “Alîm” mübârek isminin hazînesinden, Hakk’ın halîfesi olan rûha iner. Bundan dolayı akıl mülkün
idâresi ve onun ıslâhı hakkında bir şeyin bilgisini istediği zaman, bu isteği indinde, imâm ve halîfe olan rûhun müşâhedesine muhtaç olur. Çünkü akıl rûhun sıfatıdır. Aklın rûhu müşâhedesi indinde de ona kendisinde olan istek zâhir olur.
Ya‘nî akıl rûha Alîm ismi hazretinden inen ve kendisinin isteği olan ilmi, rûhdan
alır. Bundan dolayı akıl için tecellî, melikten ve hükümdardan yardımcıya hitâb
mesâbesinde olur. Her ne kadar burada harf ve ses mevcûd değil ise de, istek ancak ilim oluşmasıdır. Bu da harfsiz ve sessiz olur. Onun için bu hâle “idrâk edilebilir hitâplaşma” denilir.
214
Tedbirât-ı İlâhiyye
Yedinci Bölüm
Ve ma'nâya işâret eden sesler ve harfler ve rakamlar ve diğer hissedilebilir
işâretler mevcûd olmadığı zaman, işitenin kalbinde seslerden ve sâireden hâsıl
olanın kendisine sebep olan ma‘nâya bakman lâzımdır. Ve hitâp eden tarafından
çıkan kelâmın eseri ma'nâdır. Ve mâdemki bu ma’nâ harfsiz ve sessiz rûhdan akla ulaşıyor, elbette melikten yardımcısına hitâb menzilesinde olur. İşte böylece
akıl için, onun kalbinde küllî rûh feyzinden, ya'nî hakîkat-i muhammediyye mertebesinden, ilim eserleri hâsıl olduğunda, biz ona “kelâm” ve “söz” ve “hitâb”
ta’bîr ederiz.
Hak Teâlâ onu bu sıfat üzerine vücûda getirdiğinde, o aklın meskenini insan
vücûdu memleketinin her tarafı üzerine bakıcı olan beyin yaptı; ya‘nî akla mesken olmak üzere beyni tahsîs etti. Ve insânî memleketin bütün işlerine ve mühimmâtına yakından bakabilmek için, a'zâ ve organlardan açığa çıkan şeylerin
karar kıldığı hayâl hazînesini ve fikir hazînesini ve hafızayı beyne yakın yaptı.
Nitekim beynin ve hayâl hazînesinin ve fikir hazînesinin ve hafızanın insân vücûdundaki yerleri ve vazîfeleri yukarıda ayrıntılı olarak îzâh edildi.
Ey kerem sâhibi halîfe! Senin için yardımcın üzerine muhâfız olmak ve
onu idâre etmek ve ona muhabbet etmek gerekir. Çünkü mülkünün ve şehrinin iyiliği onun devamlılığındadır. Görmez misin? Akıl bir şeye tesâdüf ettiği
ve onun mahalli bir bozukluk ile helâk olduğu zaman, cisim şehri nasıl harâb
olur? Ve rûh onu derleyip toparlamaya kādir olamaz. Şimdi yardımcın üzerine
muhâfız ol ki, seni nefsin üzerinde korusun. Bundan dolayı o, senin elindir ki
sen onunla tutarsın; ve gözündür ki onunla görürsün. Şimdi her ne zaman
mülkünde bir işin icrâsına girişirsen, aklı yaklaştır ve onunla berâber tefekkür
et; ve onu danışman kıl! O iş hakkında ondan çıkan şeye bak; ve sana işâret
ettiği şeyi işle! Çünkü Allah Teâlâ onun görüşünde doğruluğu verdi. Ve vehimden sakın! Çünkü vehim öyle bir mevcûddur ki, nefse akıl sûretinde görünür. Böyle olunca sende tereddüt olur. Ve o, kendisine itâat edilen bir yardımcıdır ki, insanda çok büyük te’sîri vardır. Ve o insanlar üzerine istilâ etmiştir;
ve fenâ fikirlere sebep olur; ve o, vesvese verir. Bundan dolayı ondan sakın! Ve
yardımcını aynen ve ismen ayırt et; ve nefsin ile yalnız kalma! Aklın idâre etmediği bir işte ve mülkte hayır yoktur. Ve ne zamanki yardımcı, hepsinde değil, birçok yönde ve sıfatlarında ona benzedi, kâmil nitelikler ile onu nitelendirmeye mecbûr olduk ki, kemâl üzere vehmin ona benzemesi mümkün değildir. Şimdi inşâallahü Teâlâ benim sana beyân edeceğim niteliklere dikkat
et! Bundan dolayı her hangi bir mevcûdda onun kâim olduğunu gördüğün zaman, bil ki, bu senin yardımcındır; ve istenen ancak odur. Onu muhafaza et ve
onu öğren ve onu sapasağlam et ki mutlu olasın! Vallâhü’l-hâdî.
215
Tedbirât-ı İlâhiyye
Yedinci Bölüm
Ey kerem sâhibi halîfe olan rûh! Sana lâyık olan şey budur ki, yardımcın olan
akıl üzerine muhâfız olasın; ve onu güzel idâre edesin ve ona muhabbet eyleyesin! Çünkü akıl senin sıfatındır. Bakışın dâimâ bu sıfatın üzerine olursa, insânî
vücûdunda onun eserleri ortaya çıkmaya başlar. Ve mülkün ve şehrin olan insânî
vücûdunun iyiliği o aklın devamlılığındadır.
Görmez misin? Akıl bir şeye tesâdüf edip onun mahalli olan beyin bir bozukluk ile helâk olduğu zaman, cisim şehri nasıl harâb olur? Örneğin nefis içkiye
mübtelâ olsa, onun te’sîriyle aklın meskeni olan beyin bozulur. Ve bu durumda
a‘zâ ve organlardan çıkan fiiller ve hareketler ve sözler akıl düzeninden uzak
olur. Ve esrar ve afyon gibi diğer keyif verici şeyler de böyledir. Bundan dolayı
şerîat aklın meskeni olan beyni tahrîb eden her şeyi men’ etmiştir. Bunlar beyni
tahrîb eden maddî sebeblerdir. Ma‘nevî sebeblerden birisi vehim veren kuvvetin
harekete geçirmesiyle nefsin hevâya olan meylidir. Ve beyni vehim veren kuvvetin istilâsı bozduğu zaman, maazallah cinnet hâli ortaya çıkar. Ve cinnet, vehim
veren kuvvetin aklı örtmesinden başka bir şey değildir.
Şimdi bu sebepler ile insan vücûdu harâb olduğu zaman, rûh bedende kâim
olduğu halde onu derleyip toparlamaya ve ıslâhına kādir olamaz. Böyle olunca
sen yardımcın üzerinde muhâfız ol ki, o da seni nefsin üzerinde koruyabilsin!
Bundan dolayı o akıl, senin elindir ki sen tuttuğun şeyi onunla tutarsın; ve senin
gözündür ki gördüğün şeyi onunla görürsün.
Şimdi her ne zaman mülkünde bir işin icrâsına girişsen ve yönelsen, aklı yaklaştırıp ona mürâcaat et; ve o iş hakkında onunla berâber tefekkür et ve iyice düşün; ve onunla istişâre et! O iş hakkında akıl ne hüküm verirse, o hükme bak! Ve
sana işâret ettiği o hüküm ile amel et! Çünkü Allah Teâlâ hazretleri aklın görüşünde doğruluğu verdi. Ya‘nî akıl verdiği hükümlerde dâimâ doğruluk ve hak
üzeredir; onun hükümlerinde eğrilik bulunmaz.
Ve vehimden sakın; ve onun te’sîrlerinden kendini koru! Çünkü vehim öyle
bir mevcûddur ki, nefse akıl sûretinde görünür.Ve insana bir takım husûsları akla
ve mantığa uygun gibi gösterir. Fakat onun gösterdiği şeylerin aslı ve esâsı yoktur. Böyle olunca sende tereddüt olur. Ya'nî her hangi bir mes’elede bir şekilde
hükmeden akıl mıdır, yoksa vehim midir? diye sende tereddüd ortaya çıkar.
Ve o vehim kendisine itâat edilen bir yardımcıdır ki, insânî vücûdda büyük
bir te’sîri vardır. Ya'nî akıl rûhun yardımcısı olduğu gibi vehim de şehvet gibi,
hevânın yardımcısıdır; ve nefsânî kuvvetler üzerine musallattır. Nefis hevâ
emîrine kapılınca insânî vücûd vehim vezîrinin hükmü altında zebûn olur; ve bu
zamanda akıl geri durur. Ve vehmin tasarrufunun te’sîrleriyle sonuçta insânî
memleket harâb olur.
216
Tedbirât-ı İlâhiyye
Yedinci Bölüm
Ve dünyâ âlemi nefsânî neş’e üzere mahlûk olduğundan o vehim insanların
üzerine istilâ etmiştir. Ve onun istilâsı ve tasarrufu fenâ fikirlere sebep olur. Ve
şânı dâimâ vesvese vermektir. Bundan dolayı bu zararlı yardımcının tasarrufundan kendini koru! Ve yardımcın olan aklı aynen ve ismen vehimden ayırt et! Ve
aklın danışmanlığını terk edip nefsin ile yalnız kalma! Çünkü aklın idâre etmediği bir işte ve mülkte hayır yoktur.
Ne zamanki yardımcı olan akıl, hepsinde değil, bir çok yönde ve sıfatlarda
vehme benzedi. Bundan dolayı kâmil niteliklerle biz onu nitelendirmeye, ya'nî
aklı kâmil güzel vasıflarla nitelendirmeye ve vasıflandırmaya mecbûr olduk.
Çünkü bu güzel vasıfların kemâli üzere vehmin akla benzemesi aslâ mümkün
değildir. Böyle olunca inşâallâhü Teâlâ aşağıda benim sana anlatacağım ve beyân
edeceğim bu güzel vasıflara dikkat et! Kendi yardımcın olan aklı aynen ve ismen
vehimden ayırt etmeye muvaffak olasın. Şimdi her hangi bir mevcûdda bu bahsettiğimiz güzel niteliklerin ve vasıfların kâim olduğunu görürsen, bil ki bu akıldır; ve senin yardımcındır; ve istenen ve murâd olan ancak odur. Onu güzelce
muhafaza; ve onu öğrenmeye çalış; ve onu kuvvetlendir ki, insânî vücûddaki
idârelerin en güzel şekilde cereyânını görüp mutlu olasın! Ve doğru yola irşâd
eden Allah Teâlâ hazretleridir.
217
Tedbirât-ı İlâhiyye
Yedinci Bölüm
FASIL
YARDIMCININ HUYUNUN VE SIFATLARININ TAFSÎLİ BEYÂNINDADIR
Allah Teâlâ sana rahmet eylesin! Bilesin ki, muhakkak adâlet onun şahsıdır; ve himmet başıdır; ve cemâl yüzüdür; ve muhafâza onun kaşlarıdır; ve
hayâ gözleridir; ve açık dil alnıdır; ve izzet burnudur; ve sıdk ağzıdır; ve hikmet lisânıdır; ve hayran olmak boynudur; ve genişlik ve ezâya tahammül onun
göğsüdür; ve cesûrluk bâzûsudur; ve tevekkül dirseğidir; ve mâsûmluk bileğidir; ve kerem avuç içidir; ve îsâr ya’nî tercîh parmaklarıdır; ve cömertlik elidir;
ve bereket sağıdır; ve kolaylık soludur; ve vera‘ karnıdır; ve iffet fercidir; ve
istikâmet bacağıdır; ve ümîd ve korku ayaklarıdır; ve zekâ kalbidir; ve ilim
rûhudur; ve emânet hayâtıdır; ve zühd giysisidir; ve tevâzu' tâcıdır; ve yumuşaklık yüzüğüdür; ve üns evidir; ve hüdâ yoludur; ve şerîat kandilidir; ve anlayış cübbesidir; ve nasîhat işâretidir; ve firâset ya’nî sezgi ilmidir; ve fakr kazancıdır; ve akıl ismidir; ve hak onun işitmesidir. Şimdi sen onun hakkında bu
vasıfları gördüğün zaman, onu yardımcın ve gecen için arkadaş edin! Ve ne
zamanki firâset bu bahsedilen yardımcının ilmi ve hâtırâların mümkünlükleri
ve işlerin gayb ile ilgili oluşuna onun vâkıf olma ve onun keşif mahalli oldu,
biz bu bölümün arkasından bakışı başlı başına bir bölüm olarak onun hikmetselliğine ve şer'iyyetine bağlamaya muhtaç olduk, inşâallahü Teâlâ, vallâhü
a‘lem!
Ya'nî bu fasıl yardımcı olan aklın huyunun ve sıfatlarının ayrıntılı olarak
beyânına dâirdir. Ey okuyucu, Allah Teâlâ sana rahîmî rahmetiyle tecellî buyursun! Bilesin ki, muhakkak adâlet insânî vücûdda aklın şahsıdır. Ya‘nî bir insanın
fiillerinde ve sözlerinde i’tidâl gördüğünde bil ki, o kimsede akıl hükümrândır.
Çünkü aklın şahsiyyeti eserleriyle mümkün olur. Ve adâlet aklın kendisine şahsiyyet verecek olan bir huyudur.
Ve himmet onun başıdır. Çünkü yüksek ve derin düşüncelere yönelmek aklın zâtının gereğidir. Ve bir kimsenin yüksek himmet sâhibi olması aklının
kemâlindendir. Nitekim “Kuşlar kanatlarıyla ve insan himmetiyle uçar” denilmiştir.
Ve cemâl aklın yüzüdür. Çünkü cemâl görenlerin hoşuna giden bir şeydir. Ve
aklın adâletle kemâli gözüktüğü zaman, bu adâlet ve kemâl herkesin bakışında
sevilir ve beğenilir.
Ve muhafâza aklın iki kaşıdır. Ya‘nî insanın kaşları, başından ve alnından
gözünün üzerine akıp gelen terlerin, nasıl ki gözüne akmasına engel olur ve onu
218
Tedbirât-ı İlâhiyye
Yedinci Bölüm
muhafâza ederse, akıl bir şeye himmet ettiği ve kastettiği zaman, bakışı üzerinde
bulunan muhafâza da, onun gözüne bâtıl şeylerin akıp girmesine engel olur.
Hayâ aklın iki gözüdür ki, insânî vücûdda onun gözüktüğü yer his gözleridir. Nitekim insan âr ve hayâ gerektiren bir şeye rastladığı zaman, ona bakış atmaktan hayâ eder. Ve böyle bir şeye pervâsızca bakan ve onda mahzûr görmeyen
kimsenin akıl gözü kör olup kendisi hayâ denilen ma'nevî cevherden mahrûmdur.
Ve açık dil ve açık beyân aklın alnıdır. Ya‘nî akıl vasıflarıyla açık bir şekilde
gözükür; ve onun beyânında aslâ anlaşılmazlık bulunmaz. Kasdı ne ise onu belirsizlik ve anlaşılmazlık olmaksızın ortaya koyar.
Ve izzet onun burnudur. Ya‘nî akıl bütün beşer ferdleri arasında izzet mevki’inde bulunur. Ve aklın kemâli ile vasıflanmış olan kimse herkes tarafından azîz
kılınır. Hiç bir zaman aşağılanmaya ve hakarete ma‘rûz kalmaz. Her ne kadar
noksan akıllı olan ilâhî hakîkatlere karşı câhiller, ona karşı hürmette kusûr etseler
bile, hakîkatte bu hâl aklın izzetine zarar vermez. Çünkü ilâhî hakîkatlere karşı
câhil olanlar hayvan zümresine dâhildirler. “Ulâike kel en’âmi bel hüm edallu”
ya’nî “Onlar hayvanlar gibidir. Hattâ daha çok dalâlettedirler” (Arâf, 7/179).
Ve sıdk ve doğruluk onun ağzıdır. Çünkü aklın ma'nevî ağzından çıkan her
bir husûs doğruluğun aynıdır. Ve yukarıda beyân edildiği üzere Hak Teâlâ hazretleri onun görüşüne doğruluğu yerleştirmiştir. Her hangi bir mes’eleye olan
hükümde insandan çıkan hatâ akıldan değil, belki vehimdendir.
Ve hikmet aklın lisânıdır. Ya'nî akıl her bir şeyin hakîkatini söyler; aslâ bâtıl
şey söylemez.
Ve hayran olmak aklın boynudur. Çünkü akıl, hakîkatlere olan ilmi ile
berâber ilâhî sırlarda hayrandır. Ve bu hayret ilme dayalı olan bir hayret olduğundan övülmüş hayrettir. Ve (Sav) Efendimiz bu hayrete işâret olarak “Yâ Rab,
senin hakkındaki hayretimi arttır!” buyurmuşlardır. Cehâlete dayalı olan hayret
ise zemmedilmiştir. Aklın hayreti bu türden değildir.
Ve genişlik ve ezâya tahammül onun göğsüdür. Ya'nî akılda genişlik vardır.
Ve bu genişliği, câhillerin ve noksan akıl erbâbının türlü ezâlarına tahammül etmesine sebep olur. Ve bu ma‘nevî yükü yüklenip sabreder. Nitekim (Sav) Efendimiz “Hiç bir nebiye benim gibi ezâ edilmedi” buyururlar. Ve cenâb-ı Fahr-i
âlemin yüklendikleri ezâ, ma'nevî ezâ idi. Çünkü kendileri küllî akıl sâhibi olduklarından, etrâfındaki insanların kendi akıllarına uyarak yaptıkları işlerden
ezâ duyarlar ve onlara karşı sabır buyurup, tam bir güleryüz ve yumuşaklık ile
sözlü olarak ve fiilen onlara doğru yolu gösterirlerdi. Bu ezâya tahammül gös-
219
Tedbirât-ı İlâhiyye
Yedinci Bölüm
termenin ne gibi bir şey olduğunu, câhilleri ve çocukları terbiyeye me’mûr olan
öğretmenler bizzât yaşayarak idrâk ederler.
Ve cesûrluk aklın bâzûsudur. Ya'nî akıl görüşünde ve hükmünde cesûrdur.
Korkaklık onun şânından değildir.
Ve tevekkül dirseğidir. Ya'nî insan bâzûsunu nasıl dirseğine dayayıp oturursa, akıl da cesûrluk bâzûsunu tevekkül dirseği üzerine dayandırır.
Ve mâsûmluk aklın bileğidir. Ya'nî akıl yapacağı ve yöneleceği her hangi bir
işi, bu işte vebâl ve isyân var mıdır, yok mudur diye ma'nevî eliyle yoklar, hayır
sezerse işler; şer hissederse çekinir.
Ve kerem aklın avucunun içidir. Ya'nî keff-i akıldan dâimâ kerem zâhir olur.
Ve îsâr ya’nî tercîh aklın parmaklarıdır Ya'nî akıl ikrâm ve ni’metlendirme
husûsunda başkalarını kendisinin önüne geçirir ve tercih eder.
Ve cömertlik aklım elidir.
Ve bereket sağı ve kolaylık soludur. Ya'nî aklın sağı bereket ve solu kolaylıktır. Ve her iki tarafı faydalarla doludur.
Ve vera‘ karnıdır. Ya'nî akıl perhîzkâr olduğundan onun ma'nevî gıdâsı temizdir. Bundan dolayı onun karnı ma'nevî temizlikler ile doludur.
Ve iffet fercidir. Ya'nî akıllı olan kimse fercini meşrû' olmayan bir şekilde
kullanmaz. Çünkü akıl buna engeldir. Bundan dolayı zinâ, noksan akıl erbâbının
kârıdır.
Ve istikâmet aklın bacağıdır. Ya'nî akıl doğrulukta sâbittir.
Ve ümîd ve korku ayaklarıdır. Ya'nî akıl işlerde güzel bir sonu ümîd etmekle
berâber kötü sondan da emîn olmayıp korkar.
Ve zekâ kalbidir. Ya'nî akıl zekâ kaynağıdır. Ahmaklık aslâ onun şânından
değildir.
Ve ilim rûhudur; ve emânet hayâtıdır. Ya'nî akıl ilim ile kâim olup hayâtı ve
yaşaması emânet dâiresindedir. Cehâlet ve hiyânet onun şânından değildir.
Ve zühd giysisidir. Ya'nî akıl nefsânî heveslere meyletmez; ve bu hâl onun
giysisidir.
Ve tevâzu’ tâcıdır. Ya'nî akıl kibirlenmekten ve gururdan berîdir. Bu kadar
güzel vasıflarının olmasıyla berâber kendisini beğenip kibirlenmez ve övünmez.
Ve yumuşaklık yüzüğüdür. Ya'nî hükmünde öfkeli değildir.
220
Tedbirât-ı İlâhiyye
Yedinci Bölüm
Ve üns evidir. Ya'nî akılda kanâatsizlik sebebiyle olan ıztırâb yoktur. Kendi
güzel vasıfları içerisinde sâkinlik ve râhat içindedir.
Ve hüdâ yoludur. Ya'nî doğru yola irşâd onun alışılmış yoludur.
Ve şerîat kandilidir. Ya'nî tabîat karanlığı içinde alışılmış yolunu şerîat kandilinin yaydığı ışık ile kat' eder.
Ve anlayış cübbesidir. Ya'nî aklın zühd elbisesi üzerine giydiği cübbe anlayıştır. Çünkü akıl nefsânî hevesleri idrâk etmede çok serîdir.
Ve nasîhat işâretidir. Ya'nî nasîhat ile hayırlı işlere teşvik onun işâreti ve
alâmetidir.
Ve firâset ya’nî sezgi ilmidir. Ya'nî ilim aklın rûhu ve firâset de onun ilmi olduğundan firâset aklın rûhunun rûhu olur.
Ve fakr kazancıdır. Ya'nî akıl bu bölümde daha önce îzâh edildiği üzere
halîfe olan rûha ihtiyâç duymaktan hâlî değildir. Çünkü onun kazandıkları kendisine rûh halîfesinden ulaşır.
Ve akıl ismidir. Ve akıl denilmesinin sebebi yukarıdaki metin ve şerhlerde
îzâh edildi.
Ve hak onun işitmesidir. Ya'nî akıl bâtıl olan işlere aslâ kulak asmaz, ancak
hak ve doğru olan şeyleri dinler.
Şimdi ey okuyucu, sen kendisinde bu vasıflara sâhip olarak vücûdunda gördüğün şeyi yardımcı edinip, her bir işi onunla istişâre et! Ve nefsânî karanlık
içinde onu gecen için arkadaş edin! Ve bu anlatılan ve sayılan vasıfların zıddını
taşıyan vehmin aktardığı şeylere asla bakma ve ondan sakın!
Ve ne zamanki firâset ya’nî sezgi, bu anlatılan yardımcının ilmi ve hâtırâların
mümkünlükleri ve işlerin gayb ile ilgili oluşu üzerine onun keşif ve vâkıf olma
mahalli oldu ya'nî bu yardımcı kalbe gelip yerleşen bir takım hâtıraların mâhiyyetlerini ve hissedilebilir olmayan bir takım işleri firâset vâsıtasıyla bildi ve
firâset onun keşif mahalli oldu, biz bu yedinci bölümün arkasından aklî bakışı
başlı başına bir bölüm olarak o firâsetin hikmetlere âit ve şer'î kısımlarını bağlamaya muhtaç olduk. İnşâallâhü Teâlâ, vallâhü a'lem!
221
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
SEKÎZİNCİ BÖLÜM
Hikmetlere âit ve Şer‘î Firâsetin Beyânındadır
Allah (azze ve celle) “İnne fî zâlike le âyâtin lil mütevessimîn” (Hicr, 15/75)
ya'nî “Muhakkak bunda ibretle bakanlar için alâmet vardır.” Ve (Sav)
“Mü’minin firâsetinden sakınınız! Çünkü o Allâh’ın nûruyla bakar” buyururlar. Allah sana ikrâm eylesin! Şimdi firâset, Allah (azze ve celle) hazretlerinin
nurlarından bir nûrdur ki, kullarını ona hidâyet eyler. Ve halkın zâhirinde
onun için delîller vardır ki, ilâhî hikmet o delîllere onların delîl oldukları şeylerin irtibâtı sebebiyle cereyân eder; ve ba'zen istisnâlar olur; velâkin hikmetlere âit firâsette nâdirdir. Çünkü o, sıradan ve zayıf delîller üzerinde durmaktadır. Ve şer'î olana gelince istisnâlar olmaz. Çünkü o, ilâhî emirdendir. Nitekim Hak Teâlâ, bunun Allah Teâlâ’nın emriyle olduğunu beyânen “ve mâ fealtuhu an emrî” (Kehf, 18/82) ya'nî “Ben kendi emrimden işlemedim” buyurur.
Şimdi o, onun ehli indinde dâimdir. Çünkü onun delîlleri bununla kâim olan
kimsenin kendisindedir. Hikmetlere âit olanın tersinedir. Çünkü onun delîlleri idrâk edilmek istenen şeydedir. Şimdi biz bu bölümde iki firâseti birlikte
mümkün olan şeyin en husûsîsi ve onun mükemmeli üzerine sevk ettiğimizi
gördük.
Ya'nî Allah azze ve celle hazretleri sûre-i Hicr’de “İnne fî zâlike le âyâtin lil
mütevessimîn” (Hicr, 15/75) buyurur. “Mütevessimîn,” “müteferrisîn” ma'nâsınadır. Ya'nî “Bu âlâmetlerden ibret alanlar ancak firâset sâhibleridir” demek
olur. Ve (Sav) Efendimiz “Mü’minin firâsetinden sakınınız! Çünkü o mü’min
Allah’ın nûruyla bakar” buyururlar. İşte Kitâb ve Sünnet’ten firâsetin delîli bunlardır.
Şimdi ey okuyucu, Allah Teâlâ hazretleri sana firâset nûrunun ihsânıyla
ikrâm eylesin! Firâset, Allah (azze ve celle) hazretlerinin muhtelif nurlarından bir
nûrdur ki, “yehdîllâhu li nûrihî men yeşâu” ya’nî “Allah dilediğini nûruna
hidâyet eder” (Nûr, 24/35) âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğu üzere, kullarından dilediği kimseleri o nûra hidâyet eyler. Ve bu nûr sebebiyle o kimsenin
basîreti açılıp, eşyâyı zâhir gözü ile görüşünden daha mükemmel olarak görür.
Ve halkın zâhirinde, ya‘nî kesîf eşyâda ve hissedilebilir maddesel sûretlerde,
o firâset için bir takım delîller vardır ki, ilâhî hikmet, o delîllere onların delîl oldukları şeylerin irtibâtı sebebiyle cereyân eder. Örneğin:
Hak Teâlâ hazretleri geçmiş ümmetlerden bir kısmını, peygamberlerinin getirdiği hükümlere muhâlefet ettikleri için, bir takım tabiî hâdiseler ile helâk etti.
Ve peygamberleri, eğer muhâlefetten vaz geçmezlerse, bu gibi hâdiselerin gerçek-
222
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
leşeceğini ümmetlerine evvelce haber verdiler. Bu hâdiselerin işâretleri ve öncüsü
olan belirtileri ortaya çıkınca, onlar bunu sıradan gerçekleşen hâdiselerden zannedip hallerin âkıbetini anlayamadılar. Ve halkın zâhiri olan bu tabîî hâdislerdeki
aşırılık, onun delîl olduğu şey olan helâke delîl iken, bu delîli o kendisine delîl
olunan şeye bağlayamadılar. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri Lût kavminin helâkini
beyândan sonra Kur’ân-ı Kerîm’de ümmet-i Muhammed’e hitâben: “İnne fî zâlike le âyâtin lil mütevessimîn” (Hicr, 15/75) buyurdu. Ya'nî “Ey ümmet-i Muhammed, eğer sizler de indirilen hükümlere muhâlefet ederseniz, size de böyle
tabîî hâdiseler musallat ederim” demektir.
Ve tabîî hâdiselerdeki aşırılık, hiç şübhe yok ki eziyetlere alâmettir. Örneğin
hiç yağmur yağmaması sebebiyle ekinlere ve meyvelere ve sebzelere noksan
gelmesi; veyâhut aşırı derecede yağmur yağmasıyla ekinlerin ve meyvelerin ve
sebzelerin ve evlerin harâb olması; ve yeryüzünde peşpeşe depremlerin olması;
ve yokluk ve genel olarak fakîrlik ve bulaşıcı hastalıkların yayılması bir takım
delîllerdir ki, onların delîl oldukları şeyler çeşitli kötü ahlâkların cezâsıdır. Mesnevi:
Tercüme:
“Zekât verilmez olunca yağmur bulutları gelmez olur. Ve zinâdan da her tarafta vebâ ve bulaşıcı hastalıklar yayılır.”
Şimdi firâset nûru sahibleri bunları idrâk eder. Ve firâsetten uzak ve hayvânî
hisler ile dolu olanlar ise, firâset ehlinin bu isâbetli idrâklerini onların cehâletine
ve ahmaklıklarına yükleyerek alay ederler. Nitekim Nûh kavmi de başta böyle
alay etmiş; ve Sâlih kavmi de azâbın öncüsü olarak ortaya çıkan kara bulutu gördüklerinde “hâzâ âridun mumtırunâ” (Ahkâf, 46/24) ya'nî “Bu bize yağmur
getiren bir buluttur” diyerek, daha önce kendilerine haber verilen azâbı uzak bir
ihtimâl olarak görmüşler; ve daha sonra hepsi helâki hâkederek serilmiştir.
Bu anlattığımız genel bir beyândır. Firâset bütün özel işlerde ve muâmelelerde de cereyân eder. Örneğin bir firâset sâhibi, arkadaşı olan kimsenin sözlerinden
ve fiillerinden onun ne istediğini anlar. Ve bu fiiller ve sözler delîl; ve o kimsenin
istediği şey ise kendisine delîl olunan olur. Ve delîl ile kendisine delîl olunan arasında da irti’bât bulunması çok doğaldır. Buna hikmetlere âit firâset derler.
Ve hikmetlere âit firâsette ba'zen delîlin kendisine delîl olunan şeye irtibâtında istisnâlar olur, velâkin nâdirdir. Çünkü hikmetlere âit fîrâset sıradan ve zayıf
olan delîller üzerine durmaktadır. Örneğin Zeyd Amr’a sohbet sırasında acı bir
söz söyler veyâ karşısında suratı asık bir şekilde durur. Amr bu sözden ve bu duruştan Zeyd’in kendisine düşmanlığı ve kini olduğuna hükmeder. Oysa gerçekte
Zeyd’e karşı böyle bir düşmanlığı olmayabilir. Bundan dolayı kendisine delîl
223
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
olunan düşmanlığa delîl sayılan o söz ve fiilin irtibâtı olmamış olur. İşte hikmetlere âit fîrâsette ba’zen böyle istisnâlar olur. Ve ileride geleceği şekilde hakîmler
indinde kişilerin şeklinden ve huylarından delîl olarak getirilen ahlâk dahi böyledir.
Şer’î firâsete gelince bunun istisnâsı yoktur; ve bu firâset aslâ değişmez. Çünkü o zâhirî delîl vâsıtasıyla olmayıp doğrudan doğruya ilâhî emirdendir. Nitekim
Hak Teâlâ hazretleri Mûsâ ve Hızır (aleyhime’s-selâm)’ın aralarında olan kıssayı
beyânen Kur’ân-ı Kerîm’de cenâb-ı Hızır’dan naklen “ve mâ fealtuhu an emrî”
(Kehf, 18/82) ya'nî “Oğlan çocuğunu öldürmeyi ve gemiyi delmeyi ve duvarı
tâmir etmeyi ben kendi emrimden işlemedim” buyurur. Ve bu kıssa tefsîr kitaplarında bulunduğundan burada ayrıntılı olarak anlatılması sözü gereğinden fazla
uzatmak olur.
Şimdi o şer’î firâset bu firâsetin ehli indinde dâimdir. Çünkü onun delîlleri,
ilâhî emir ile kâim olan kimsenin kendisindedir. Ve bu kimsenin kalbi mâsivâ
nakışlarından temizlenmiş olduğu için, idrâk edilmek istenen halk edilmişlerin
zâhirinden delîl elde etmeye muhtaç değildir. Onun kalbi ilâhî ilhâmların iniş
yeri ve ilâhî emirlerin varış yeridir. Bundan dolayı böyle bir kimse, bütün işlerinde ilâhî emir içerisinde hareket eder. Ve onun nefsi ancak ilâhî emir ile kâim olur.
Bu hâl hikmetlere âit firâsetin tersinedir. Çünkü hikmetlere âit firâset sâhiblerinin bakışından halkın zâhiri örtülmediğinden, onların delîlleri idrâk edilmek
istenen mâsivâ nakışlarındadır. Ve delîllerini halkın zâhirinden elde ederler.
Şimdi biz bu sekizinci bölümde bu iki firâseti ya'nî hikmetlere âit firâseti ve şer'î
firâseti, mümkün olduğu kadar beyânda en husûsi ve mükemmel bir biçimde
sevk ettiğimizi gördük.
224
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
FASIL
HİKMETLERE ÂİT FÎRÂSET
Allah Teâlâ seni azîz eylesin! Bu kitapta tefekkürden hâsıl olan bilgilere ve
bakıştan hâsıl olan ilimlere ve tecrübeye dayalı hükümlere lüzûm görüldü.
Çünkü Allah Teâlâ herkese yakîn nûrunu hîbe etmedi ve onun basîret gözünden perdelerin örtüsünü kaldırmadı ki, şer’î firâset ehli ipinde dizilmiş olsun.
Şimdi bu, Allah Teâlâ tarafından hîbe edilmesinden dolayı, her bir kişiye
mahsûs olmayınca, onun kullarından ancak seçkinler ona erer. Oysa bizim bu
kitabımız, muhtaç oldukları şey hakkında seçkinler ve avâm için mevzû'dur.
Ve bu bölüm kendisine ihtiyâç duyulan şeyleri içine almaktadır ve ona âiddir.
Çünkü insan diğer insanlarla berâber yaşamaya ve onların dostluğuna mecbûrdur. Ve her insan kendi sınıfında ve kendi âlemindedir. Ne zamanki bu
mecbûriyet mevcûd oldu ve onun indinde şer’î firâsetten, çevresindekilerin
arasını onunla ayırt edecek şey olmadı, işte bundan dolayı biz insanın onun
indinde vâkıf olması ve mühimmâtında tasarruf eylemesi ve tââtın aksâmı ile
meşgûl olması için hikmetlere âit firâsetten yeteri kadar bir faslı sevk ettik.
Belki Allah Teâlâ ona kendi indinden yakîn nûruna ve melekût-i a‘lânın
tetkîkine bir kapı açar.
Şimdi ey birâder! Bilesin ki, Allah Teâlâ bizi ve seni görünüş özelliklerinin en güzeline ve oluşumların en i’tidâl üzere olanına muvaffak eylesin! Sana
öyle bir kimseyi halîl ya’nî dost ve gecen için arkadaş ve mülkün için yardımcı
edinmek yakışır ki, o kimse uzun olmaya, kısa da olmaya. Eti sertlik ve yumuşaklık arasında mülâyim ve nâzik ve mâsûmâne şefkâtli ve solukluk ile beyazmeşreb ola. Ve saçının uzunluğu normal olup düz ve kısa kıvırcık olmaya. Saçında kızıllık olup bununla berâber siyâhlık olmaya, ya'nî kumral ola. Gözleri
geniş ve gözbebeği büyük olup normal bir çukurluğa ve sîyâha meyilli ola. Baş
büyücek ola. Omuzları boynunda ne pek yüksek ve ne de düşük ola. Ve kaynakları ya’nî sırt etlerinin but etlerine yapıştığı yer ve onların arası şişman olmaya. Alçak sesle konuşan ola. Parmaklarının uzunluğu, inceliği i'tidâlde olmakla berâber kalınlık ve incelikten sâf olup kalınlığı ve inceliği makbûl olan
türden ola. Eli dörtgen ve ortası biraz tümsek ola. Konuşması ve gülmesi az
olup ancak ihtiyâç kadar ola. Tabîatının meyli safrâya ve sevdâya ola. Bakışında ferah ve sevinç ola. Mala hırsı az ola. Senin üzerine hükmetmeyi istemeye
ve gösteriş yapar olmaya. Aceleci ve çok yavaş olmaya. İşte hakîmlerin hilkatin
en dengelisi ve en sağlamı olarak dediği budur. Ve Efendi’miz Muhammed
Resûlullah (Sav), kendisinin zâhiren ve bâtınen kemâlinin sâbit olması için,
bu hilkatte halk edildi. Şimdi eğer sen bunun benzerinin dışında arkadaş
edinmemeye gücün yeterse onu yap! Ve Allah Teâlâ senin basîretini nûrlan-
225
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
dırmadığı zaman, şehvetinle vâkıf olma! Eğer ilâhî nûr seni rızıklandırırsa, sen
bu vakitte iki âlemin sultânı ve iki hakîkatin sâhibi olursun. Varlık senin kahrın ve reîsliğin ve emrin altında olur.
Ey birâder! Bilesin ki, muhakkak hakîmler firâset hakkındaki sözlerinde
zanda bulundular. Ben ise bunu tecrübe ile gördüm ki, muhakkak halkın en
dengelisinin vasfının misâli yukarıdaki gibidir; ve onların sözlerinde bahsedilen şeydir.
Muhakkak GÖZ’ün pek mâvî ve saçın kızıl ile siyâh karışık renkte olması
hîleye ve hâinliğe ve günâh işlemeye ve aklın hafifliğine delîldir. Ve eğer bununla berâber alnı geniş, çenesi dar ve köse ve yanakları etli ve başında saçı
çok olursa, hakîmler der ki, bu sıfatı taşıyan kimseden öldürücü engerek yılanlarından korunur gibi korunmak lâzımdır.
KIL: Bilesin ki, hakîmler derler ki, sert saç cesûrluğa ve beynin sıhhatine
ve yumuşak saç korkaklığa ve beynin soğukluğuna ve kavrayışın azlığına
işâret eder. Ve omuzların üzerinde ve boyunda çok kıl olması anlayış kıtlığına
ve cür’ete delîldir. Ve göğsünde ve karnında çok kıl olması tabîatının vahşi
oluşuna ve anlayışın azlığına ve cefâya muhabbete delîldir. Ve kılların siyâh
ve kızıl renkte karışık olması anlayış kıtlığına, gazabın çokluğuna ve sür‘atine
ve sataşmaya delîldir.
ALIN: Hakîmler derler ki, kendisinde buruşukluk olmayan açık alın
husûmete ve insanlar arasında fesatlığa ve kibre ve haddini aşmaya işâret eder.
Ve genişlikte alnı normal olan ve onda buruşukluklar bulunan kimse doğru
sözlü, sevgi dolu, âlim, uyanık, tedbirli ve mahâretlidir.
KULAKLAR: Kulakları büyük olan kimse câhildir. Ancak onun hâfızası
kuvvetli olur. Ve kulakları küçük olan taklîdçi anlayışı kıttır.
KAŞ: Kılların çokluğu âcizliğe ve sözünün bozukluğuna işâret eder. Eğer
kaşlar şakaklara kadar uzarsa onun sâhibi kibirli ve anlayışı kıttır. Ve kaşların
uzunluğu ve kısalığı normal ve ince ve siyâh olan kimse anlayışta uyanıktır.
GÖZ: Muhakkak gözün en fenâsı mâvîdir. Ve mâvinin en fenâsı da fîrûze
rengindedir. Şimdi kimin gözleri büyük ve fırlak olursa o kimse hâlis hasedçidir, tenbeldir, güvenilmezdir. Ve eğer mâvi de olursa en şiddetli olur. Ve
ba‘zen de hâin olur. Ve kimin gözleri normal çukurluğa ve kudretten sürmeli
ve siyâha meyilli olursa o kimse anlayışta uyanıktır, güvenilirdir, sevimlidir.
Eğer beden boyu keskin olursa (ya'nî küçüklüğü ve uzunluğu ile berâber bakışı keskin olursa) onun sâhibi fenâdır. Ve kimin gözü donuk, hareketi az ve
hayvanlar gibi ölü bakışlı olursa o câhildir, kaba tabîatlıdır. Ve kimin gözünde
sür'atle hareket ve bakışında keskinlik olursa o hîlekâr, hayırsız, vefâsızdır.
226
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
Ve kimin gözü kırmızı olursa o yiğit, gâyet cesûrdur. Eğer çevresinde küçük
noktalar olursa onun sâhibi insanların şerlisi ve onların en fenâsıdır.
BURUN: Eğer ince olursa sâhibi çeviktir. Ve eğer uzun olup ağzına girmeye yakın olursa o kimse cesûrdur. Eğer burnu enli olursa, o kimse cinsel ilişkiye çok düşkündür. Ve kimin burnunun deliği büyük ise o gazablıdır. Ve ortası
kalın ve enliliğe meyilli olursa o kimse çok yalancı ve boş söz söyleyicidir. Ve
burunların en dengelisi, boyu iri olmayandır. Ve kimin burnunun kalınlığı
vasat ve tümsekliği aşırı olmazsa, o akıla ve anlayışa delîldir.
AĞIZ: Kimin ağzı geniş olursa o cesûrdur. Ve kimin dudakları kalın olursa
o anlayışı kıttır. Ve kimin dudakları çok kırmızı olmakla berâber kalınlıkta
vasat olursa o mu'tedildir.
DİŞ: Kimin dişleri birbirine dolaşık ve çıkık olursa o kimse düzenbaz ve
hîlekâr, güvenilmezdir. Ve kimin dişleri hafif olarak açık ya’nî araları açık
olursa, o akıllı, idrâkli, güvenilir, tedbirlidir.
YÜZ: Kimin yüzü şişman ve yanakları şişkin olursa o câhil, kaba tabîatlıdır. Ve kimin yüzü çelimsiz ve çok sarı olursa o fenâ, düzenbaz, cimridir. Yüzü
uzun olan kimse hayâsızdır. Ve sen kimin yüzüne bakıp da o kızarır ve utanır
ve ekseriyâ gözleri sulanır veyâhut istemediği bir tebessümle tebessüm ederse
o kimse senin için dostluk gösterendir; nefsinde senin içindir, senin hakkında
dosttur.
Yüksek SES’in heybetli oluşu cesûrluğa delîldir. Acz ile teenni ve kalınlık
ile incelik arası akla ve tedbîre ve doğruluğa delîldir. İnce ses ile hızlı konuşma hîleye ve yalan söylemeye ve cehâlete delîldir. Sesin kalınlığı gazaba ve
kötü huya delîldir. Sesin genizden gelmesi anlayış kıtlığına ve kavrayışın azlığına ve nefsin kibrine delîldir. Hareketin çokluğu kibir ve anlayış kıtlığına
ve ma‘nâsızlığa ve düzenbazlığa delîldir. Toplantılarda ağırbaşlılık ve söz ve
konuşma tedâriki sırasında elini hareket ettirmesi aklın tamâm oluşuna ve
tedbîre ve sözünde durmaya delîldir.
BOYUNun kısalığı fenâlığa ve hîleye delîldir. Ve boynun uzunluğu ve inceliği anlayışının zayıflığına ve ürkekliğe delîldir. Ve başın küçüklüğü belirgin olduğu vakit, bağırmak hamlığa ve akılsızlığa delîldir. Ve boynun kalınlığı cehâlete ve çok yemek yemeye delîldir. Ve uzunlukta ve kalınlıkta boynun
normal olması akıl ve tedbîre ve dostluğunun hâlis oluşuna ve itimâda ve
sadâkate delîldir.
BÜYÜK KARIN: Hamlığa ve cehâlete ve ürkekliğe delîldir. Karnın inceliği
ve göğsün darlığı aklın güzelliğine ve güzel görüşe delîldir. Omuzların ve belin genişliği cesûrluğa ve aklın hafifliğine delîldir.
227
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
Ve SIRTın kavisli olması huyun kötülüğüne delîldir. Ve sırtın normal olması övülmüşlüğe alâmettir.
Ve OMUZLARın kalkık olması niyyetin kötülüğüne ve mezheb ve meşrebinin meflûciyyetine delâlet eder.
KOLLAR avucunun içi dizlere değecek kadar uzun olursa cesûrluğa ve kereme ve nefsin izzetine işâret eder. Ve eğer kısa olursa onun sâhibi korkaktır
ve şerri sever.
PARMAKLARın uzunluğu ile berâber avucun uzun olması san’atta etkili
olmaya ve amellerde sağlamlığa ve reîslikte idâreciliğe delîldir.
AYAKtaki etin kaba olması cehâlete ve fenâlığa muhabbete delîldir. Zayıf
ve küçük olan ayak günâha işâret eder. Ökçenin inceliği ürkekliğe delîldir. Ve
kalınlığı cesûrluğa delîldir. Baldırlar ile berâber bacakların kalınlığı düşüncesizliğe ve hîleye delîldir. Ve bu adımları geniş ve ağır olan kimse bütün işlerinde ve amellerinde murâdına muvaffaktır ve işlerin sonunu düşünendir. Ve
zıddı, zıddı için sâbittir.
Şimdi Allah Teâlâ seni muvaffak eylesin! İşte hakîmlerin koydukları şey
üzere firâsetin kısacası budur. Bundan dolayı onu incele ki insanlar hakkında
bilgi sâhibi olmakta, inşâallâhü Teâlâ, rüşd sâhibi olasın. Ve biz bu fasılda, bu
bölümün başlarında hakîmlerin bahsettiği i'tidâl üzere olan oluşumu kasteder
ve elbette onun üzerine yürürüz. Ya'nî rûhânî oluşumu da harfi harfine onun
üzerine sevk ederiz.
Hz. Şeyh-i Ekber (ra) hikmetlere âit fîrâsete dâir olan bu fasılda buyururlar ki:
Bu Tedbîrât-ı İlâhiyye kitabında tefekkürden hâsıl olan bilgileri ve akıl gözünün
bakışından hâsıl olan bir takım ilimleri ve eşyânın dış görünüşündeki tecrübelere
göre hâsıl olan hükümleri beyâna lüzûm gördü. Çünkü Allah Teâlâ hazretleri,
kâbiliyyetlerinin olmaması dolayısıyla, herkese yakîn nûrunu hîbe ve ihsân etmedi. Ve onların basîret gözlerinden ruyûn örtüsünü kaldırmadı ki, onlar şer’î
firâset ehli ipinde dizilsinler ve onların zümresine dâhil olsunlar.
“Ruyûn,” “râ” harfinin üstünlü okunuşuyla “reyn’” kelimesinin çoğuludur.
Ve “reyn” günahların işlenmesi sebebiyle kalbi kaplayan perdeye derler. Nitekim
Hak Teâlâ “Kellâ bel râne alâ kulûbihim” ya’nî “Hayır, bilakis kalplerinin
üzerini örttü” (Mutaffifîn, 83/14) buyurur.
Şimdi bu şer’î fîrâset, Allah Teâlâ hazretlerinin emîn olan kullarına hîbe
edilmiş oluşuyla, her bir kimseye mahsûs olmayıp, ancak o firâsete kulların seçkinleri erer ve nâil olur. Bizim bu kitabımız ise, seçkinlerin ve avâmmın muhtâç
oldukları hakîkatler ve bilgiler için yazılmıştır. Bu sebebe binâen bu bölüm,
beyânına lüzûm görülen şeyleri içine almaktadır ve onlara âiddir. Çünkü insan
228
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
diğer insanlar ile berâber yaşamaya ve onlar ile dostluk içerisinde yaşamaya
mecburdur. Oysa her insân ferdi, görünme yeri olduğu ilâhî isim dolayısıyla
kendi sınıfında ve kendi âleminde hayâtını geçirir. İlâhî isimler muhtelif ve hükümleri başka başka olduğundan, insân ferdlerinin sınıfları ve âlemleri de birbirine benzemez. Ne zamanki her bir insân ferdi diğer insanlar ile berâber yaşamaya mecbûr oldu ve berâber yaşadığı çevresindekilerin arasını, fikren ve ahlâkan
ayırt edebilmek için kendisinde şer’î firâset bulunmadı; bundan dolayı biz insanın, halkın zâhirinde delîllere vâkıf olması ve işlerinde ve mühimmâtında bu
delîllere göre tasarruf etmesi ve bu delîllerden oluşan ilme göre insanların fe- nâ
olanlarından kaçıp, iyi olanlarıyla birliktelik etmesi sebebiyle tââtın aksâmı ile
meşgûl olması için hikmetlere âit firâsetten yeterli bir faslı ilâve ettik.
İşe yaramazlardan kaçıp sâlihler ile sohbetlerin sebebiyle hayırlı amellere
muvaffak olmandan olayı, belki Allah Teâlâ kalbini kaplamış olan perdeleri açarak sana kendi indinden yakîn nûru tarafına ve melekût-i a’lânın ya‘nî gayb âleminin tetkîkine ve müşâhedesine bir kapı açar.
Şimdi ey birâder! Sen bizim bu fasılda hakîmlerin sözüne göre görünüş özelliklerinin en güzeli ve oluşumların en i’tidâl üzere olanından olmak üzere bahsettiğimiz vasıflardaki ve şekillerdeki insanları kendine arkadaş edin!
Ve Efendi’imiz Muhammed Resûlullah (sav), kendisinin zâhiren ve bâtınen
kemâlinin sâbit olması için, bu bahsedilen hilkatte halk edildi. Ve kendileri ilâhî
kemâlâtın numûnesi idi. Şimdi bu kemâlâtın numûnesine benzer olan kimseden
başkasını arkadaş edinmemeye gücün yeterse, hiç durma öyle yap!
Ve Allah Teâlâ senin basîret gözünü yakîn nûru ile nurlandırmadığı ve sende
şer’î firâset mevcûd olmadığı zaman, sakın şehvetinle, ya‘nî nefsinin irâdesi ve
hükmü ile insanlardan her önünden geleni ve nefsinin isteğine uygun olanı, kendine arkadaş ve dost edinme! Böyle bir durumda bu bahsettiğimiz hikmetlere âit
firâset ile amel et! Eğer bu amelin sebebiyle ilâhî nûr seni rızıklandırırsa, sen bu
nûra nâil olduğun zaman iki âlemin, ya'nî şehâdet âlemi ile gayb âleminin,
sultânı ve bu iki âleme mahsûs olan hakîkatin sâhibi olursun. Ve her iki âlemin
mevcûdları senin kahrın ve reîsliğin ve emrin altında olur. Çünkü sen bu hâl
içinde senliğin ile olmayıp Hak ile bâkî bulunursun. Senin kahrın Hakk’ın kahrı
ve senin reîsliğin Hakk’ın reîsliği ve senin emrin Hakk’ın emri olur.
Ey birâder! Bunu dahi bilesin ki, hakîmler hikmetlere âit firâset hakkındaki
sözlerini kendilerine gâlib olan zan üzerine binâ ettiler. Ben ise onların bu söyleyip yazdıklarını tecrübe ölçeğine koymadan kabûl etmedim. Ve bu tecrübem sonucunda gördüm ki, muhakkak halkın en dengelisinin vasfı evvelce bahsettiğimiz şey gibidir. Ve hakîmlerin anlattıkları hikmetlere âit firâset tecrübe ile sâbit
ve tahakkuk etmiştir.
229
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
Bundan dolayı insân a’zâlarından her birinin muhtelif şekillerindeki delîller
birer birer sayıldı. İşte hakîmlerin belirlediği üzere hikmetlere âit firâsetin kısaca
beyânı bunlardır. Sen insanlar arasında yaşarken bunları tatbîk et ve incele ki, bu
delîller sâyesinde insanların hallerine bilgi oluşturabilesin. Ve tatbîkatın netîcesinde de inşâallâhü Teâlâ rüşd sâhibi olasın. Ve biz bu fasılda ileride, bu bölümün başında hakîmlerin bahsettiği i’tidâl üzere olan oluşumu kasteder ve ona
yönelir ve elbette bu maksad üzerinde yürürüz. Ya‘nî zâhirî ve nefsânî oluşuma
karşılık olarak kelime kelime bâtınî ve rûhânî oluşumu da bu firâset üzerine sevk
ederiz.
Şimdi ben derim: Bilesin ki, muhakkak insânî rûhun bir yüzü salt nûra ve
bir yüzü tabîattan ibâret olan salt karanlığadır. Onun zâtı nûr ile karanlık arasında ortadadır. Ve sebebi şudur ki o, madde bedensel tabîî oluşumu idâreci
olarak halk edildi. Hebâ’ ve akıl arasında olan küllî nefs gibi. Şimdi hebâ’ salt
karanlıktır; ve akıl salt nûrdur; ve nefis onların ikisinin arasında nûr ile karanlık karışık olan bir şeydir. Şimdi ne zaman insânî latîflik üzerine iki vasıftan
biri gâlib olmazsa i’tidalde olur; her bir hak sâhibinin hakkını verir. Ve ne
zaman onun üzerine salt nûr ve salt karanlık olan şey gâlib olursa, üzerine
gâlib olan şey sâbit olur. Nitekim hissî oluşumda aşırı uzunluk veyâ aşırı kısalık ve aşırı beyâzlık ve aşırı siyahlık anlatıldı. Ve her iki zıd, iki tarafın birinde
farklılık üzeredir. Ben derim ki: Aşırı beyâzlık, kendi tabîat âlemini idâre ettiği şey kendisinde geriye bir şey kalmayacak şekilde, bakışın nûr âlemine sarf
edilmesidir. Şimdi nûru sarf ettiği vakit diğer şıktan tabîatı idâreden yana kusurlu olur. Bundan dolayı kemâlin oluşmasından önce serî’ bir şekilde bozulup zemmedilmiş olur. Ve diğer taraf hakkında da böyledir. Ve o tabîatında
nûr âleminden bakışı kesmesi yönüyle aşırı siyahlıktır. Şimdi bu da zaman
zaman olsa bile zemmedilmiştir. Nitekim (Asv) Efendimiz “Benim bir vaktim
vardır ki, ona Rabb’imin gayrı sığmaz” buyurur. Oysa onun ashâbı ile berâber
bir vakti ve ehliyle berâber de bir vakti var idi. Ve onun iki tarafından birine
olan bakışındaki onun ikâmet süresinin uzunluğu ve kısalığı da böyledir.Bundan dolayı sürenin ihtiyâç kadarınca olması gerekir. Ve etin rutûbette
kalınlığı ve inceliği arasındaki i'tidâli, cild ve kemik arasındaki et gibi, ma'nâ
ve his arasında onun berzah oluşlardaki i'tidâlidir. Ve kıldaki i'tidâle gelince,
onun kabz ile bast arasında bulunmasıdır. Ve onun parlak yüzlü olması güzel
konuşma ve güler yüzlülüktür. Ve gözün geniş ve gözbebeğinin büyük olması
işlerde bakışın sıhhatidir. Ve onun gözlerinin çukurluğa ve siyâha meyilli bulunması, gizli işlere ve gaybî işlere netîce çıkarmasıdır. Ve onun normal bir
şekilde başının büyük olması akıl çokluğudur. Ve onun omuzlarının ne pek
çıkık ne de pek düşük olması, etkilenmeksizin ezâya tahammüldür. Ve onun
boynunun düz olması, onlara meyli olmaksızın eşyâya vâkıf olmasıdır. Ve
230
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
onun, seslerin doğru çıkmasına mahsûs nefes mecrâsı olan gerdanının normal
bir şekilde olması, hitâb etmede muhâtaba lâyık olan şey ile kelâmın doğruluğudur. Ve kaynakların ve onların arasının etli olmaması mecbûr olduğu ve
üzerinde oturduğu işlere bakarak iki taraftan birini seçmesidir. Çünkü o her
ne kadar berzahî ise de, o sebeple işlerin gâlib oluşunda ma'zûr olur. Ve avucunun dörtgen ve içinin biraz tümsek olması, bağlantısı olmaksızın dünyâyı
atmaktır. Ve az gülmesine ve konuşmasına gelince, onun bakışı hikmet
mevkîlerinedir. İhtiyâç kadar söyler ve güler. Ve tabîatının safrâya ve sevdâya
meyli olması, ulvî âleme meylin onun üzerine gâlib olmasıdır. Ve onun bakışında ferah ve sevinç olması diğer nefislerin muhabbet ile kendi üzerine çekilmesidir. Ve onun mal hakkında hırsının az olması âileden uzaklıktır. Ve
onun senin üzerine hükmetmeyi ve efendilik yapmayı istemez oluşu, onun
meşgûliyetinin senin ile değil, nefsin kemâli ile olmasıdır. Ve onun aceleci ve
çok ağır olmaması, kudret ile berâber, alışının serî ve âciz olmaması demektir.
Daha önce hakîmlerden naklen anlattığımız i’tidâl üzere olan tabîî oluşum
üzerine kelime kelime karşılık olarak insânî latîf oluşumun i'tidâli, işte bu
bahsettiğimizdir. Daha sonra sen bu misâl üzerine, onda doğru bakışın üzerinde durduğu şey kadar, a'zânın tafsîlini alırsın. Ve biz kitabın uzamaması
için onu buraya koymadık. Ve şimdi şer’î firâsete döneriz.
Hz. Şeyh-i Ekber (ra) nefis ile rûhun huylarını karşılaştırma ve mukāyese için
buyururlar ki: Muhakkak insânî rûhun bir yüzü salt nûra ve bir yüzü de tabîattan
ibâret olan salt karanlığa olduğundan, o rûhun zâtı nûr ile karanlık arasında ortadadır. Ve onun ortada oluşunun sebebi şudur ki, o insânî rûh, madde bedensel
tabîî oluşumu idâre etmek üzere halk edildi. Onun durumu, heba’ ile akıl arasında olan küllî nefsin durumuna benzer.
“Hebâ’" maddesel zerre parçalarından ibâret olup, salt karanlıktır.Ve bu
maddî zerreleri muhtelif şekillerin oluşumu için idâre eden akl-ı kül salt nûrdur.
Çünkü “nûr,” kendi zâhir olan ve eşyâyı zâhire çıkaran şeye derler.
Ve “akl-ı kül” ise, muhtelif idâreleriyle eşyâda zâhir ve maddî zerre parçalarını terkîb etmek sûretiyle eşyâyı zâhire çıkarıcıdır.
Ve bütün eşyâ sûretlerini yüklenmiş olan “nefs-i kül” onların ikisinin arasında olup nûr ile karanlık karışık olan bir şeydir.
Şimdi her ne zaman insânî latîfliğin ya'nî insânî rûhun üzerine, nûr ve karanlıktan ibâret olan iki vasıftan biri gâlib olmazsa, o insânî rûh i’tidâlde olur. Her
bir hak sâhibinin hakkını verir, ya'nî icâbında gerek karanlıksal olan kesîf sûretin
ve gerek nûrânî olan aklın hükümlerini i’tidâlli bir şekilde yerine getirir.
231
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
Ve her ne zaman, o rûh üzerine salt nûr ve salt karanlıktan ibâret olan bir vasıf gâlib olursa, o rûh kendisine gâlib olan vasıf ile vasıflanır. Ya'nî insân ferdlerinden her bir ferde bakılır:
- Eğer bütün fiilleri ve hareketleri nefsânî ve hayvânî gereklere tâbi’ olarak
cereyân etmekte ise, ona “zulmânî ya’nî karanlıksal” denir.
- Ve eğer nefsânî gereklerden uzak ve zâhirî hükümlerden sakınan ve bilakis
melekût âlemine yönelmiş ise, ona “nûrânî” denir.
Bu âlemde bunların ikisi de i'tidâl değildir. Nitekim hissî oluşumda, ya'nî insanın kesîf sûretinde, aşırı uzunluk ve kısalık; ve aşırı beyâzlık ve siyahlık hakkında yukarıda îzâhlar verilmiş idi.
Ve her iki zıd, iki tarafın birinde farklılık üzeredir. Ya'nî aşırı derecede olan
uzunluklar ve kısalıklar ve beyazlıklar ve siyahlıklar arasında farklı farklı dereceler olduğu gibi, rûhun salt nûra ve salt karanlığa olan yönelişinin de farklı farklı
dereceleri vardır.
Ben rûhun aşırı derecede beyaz olmasının ma‘nâsı hakkında derim ki: Rûh
kendi tabîat âlemini, ya'nî bağlandığı kesîf sûreti, idâre ettiği şey kendisinde geriye bir şey kalmayacak şekilde bakışını tamâmen nûr âlemine sarf etmesidir. Bu
bakışın sarf edilmesi vaktinde, salt karanlıktan ibâret olan diğer şıktan tabîatı
idâreden kusurlu olur. Ya‘nî rûh kudret bakışını tamâmı ile nûr âlemine sarf ettiği için salt karanlık cinsinden olan kesîf sûretin tabîatını idâre edemeyecek bir
hâle gelir. Gıdâ lâzım iken zamanında cisme gıdâyı veremez. Nikâh lâzım iken,
zamanında nikâhı yapamaz. Sonuç olarak tabîat âleminin hükümlerini şerîatın
çizdiği sınır içerisinde yerine getiremez. Bundan dolayı beşerî kesîf sûret, hakkı
verilmediği için, serî' bir şekilde bozulup zemmedilmiş olur. Bu hakîkate işâreten
nebîlerin en ârifi (sav) Efendimiz “Nefis senin binek hayvanındır; ona nezâket
ile muâmele et!” buyururlar.
İki taraftan birisi olan salt karanlık dahi böyledir. Ve bu taraf, rûhun bağlandığı kesîf sûretin tabîatında nûr âleminden bakışı kesmesi yönüyle, aşırı siyahlıktır. Ve kesîflik âlemine yönelmekten ibâret olan aşırı siyahlık zaman zaman olsa
bile zemmedilmiştir. Ya'nî zaman zaman kesîflik âlemine olan yöneliş, bütünsel
bir sarfiyat ile olmamalıdır. Belki bu yöneliş nûr âleminden perdelenmeyi gerektirmeyecek şekilde olmalıdır. Nitekim bu hâle işâreten Hak Teâlâ hazretleri
Kur’ân-ı Kerîm’de “Ricâlun lâ tulhîhim ticâratün ve lâ bey’un an zikrillâhi”
(Nûr, 24/37) ya'nî “Erler vardır ki, onları ticâret ve alışverş, Allâh’ın zikrinden
meşgûl etmez” buyurur. Ve nitekim (Sav) Efendimiz “Benim bir vaktim vardır
ki, ona Rabb’imin gayrı sığmaz” buyurur. Bu da nûr âlemine yönelişe işârettir.
Oysa nebîlerin en ârifi Efendimiz (s.a.v)’in ashâb-ı kirâmıyla sohbet buyurdukları
232
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
bir vakti ve ehli ve âilesiyle bulundukları bir vakti var idi. Bunlar da karanlık
âleme yöneliştir.
Ve rûhun iki taraftan birine, ya'nî aşırı beyâzlık olan nûr âlemine ve aşırı siyahlık olan karanlık âleme olan bakışında, bu taraflarda ikâmet süresinin uzunluğu ve kısalığı da bahsedilen hükümlere tâbi'dir. Bundan dolayı bu bakışın
zemmedilmişlik dâiresinden kurtulması için bu sürenin ihtiyâç kadarınca olması
gerekir.
Cismin etinin rutûbet, ya'nî sert olmayıp yumuşaklık dâiresinde kalınlık ve
incelik arasında i'tidâline karşılık, rûhun bu vasfı, cilt ve kemik arasındaki et gibi,
ma'nâ ve his arasında onun berzah oluşlardaki i'tidâlidir. Ya'nî rûhun, ne büsbütün ma'nâda ve ne de tam olarak histe gark olmayıp berzah oluşlardan ibâret
olan bu ikisinin arasında i'tidâlini muhâfaza etmesi lâzımdır.
- Rûhun kabz ile bast arasında bulunması, cismin kılının i'tidâline karşılıktır.
- Ve onun güzel konuşması ve güler yüzlülüğü cismin yüzünün düz olmasına karşılık gelir.
- Ve rûhun gizli ve gaybî işlerde netîce çıkarması, cismin gözlerinin çukurluğa ve siyâha meyilli olmasına karşılıktır.
- Ve işlerde bakışın sıhhati, cisim gözünün geniş ve gözbebeğinin büyük olmasına karşılık gelir.
- Ve rûhun akıl çokluğu cismin başının büyüklüğüne karşılıktır.
- Rûhun asla etkilenmeksizin câhillerin ezâya ve cefâya tahammülü, cismin
omuzlarının ne pek çıkık ve ne de pek düşük olmamasına karşılık olur.
- Ve rûhun meyli ve muhabbeti olmaksızın eşyâya vâkıf olması cismin boynunun düz olmasına karşılıktır.
- Ve rûhun hitâb esnâsında, muhâtabına lâyık olan ma’nâlar ile kelâmının
doğruluğu, seslerin doğru çıkmasına mahsûs nefes mecrâsı olan cisim
gerdanının i‘tidâline karşılıktır.
- Ve rûhun mecbûr olduğu ve üzerlerinde oturduğu işlere bakarak ifrât ve
tefritten ibâret olan iki taraftan birini seçmesi, cisim kaynaklarının ve onların arasının etli olmamasına karşılıktır. Gerçi rûhun i'tidâli her ne kadar
berzahî, ya'nî iki taraftan birini terk etmekle, vasatı tercih etmesi ise de,
mecbûriyyet sebebiyle, iki taraftan birine meyil gâlib olan işlerde ma‘zûr
olur.
Ve metinde sayılan ve îzâh edilen vasıflar da bunlara kıyaslanabilir.
233
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
İşte daha önce hakîmlerden naklen anlattığımız i’tidâl üzere olan tabîî oluşum üzerine kelime kelime karşılık olarak insânî latîf oluşumun i'tidâli bu bahsettiğimiz vasıflardır. Bu beyândan sonra sen bu misâle tatbîk ederek, doğru bakışın
vâkıf olabildiği şey kadar, a'zâya ilişkin olan hükümlerin ve vasıfların tafsîlini
alabilirsin. Ve biz bu kitabın uzamaması için bu tafsîlâtı buraya koymadık.
Bilinsin ki, hakîmler ve tahkîk ehli “kıyâfetnâme”ler yazmışlardır. Bu cümleden olarak İbrâhîm Hakkı hazretleri Ma’rifet-nâme’sine bir de “kıyâfetnâme”
koymuştur. Ayrıntısını isteyenler bu gibi eserlere mürâcaatla daha geniş bilgi
edinebilirler. Ve biz şimdiki halde şer’î firâsetin beyânına döneriz.
234
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
FASIL
ŞER’Î FÎRÂSET
Allah Teâlâ sana rahmet eylesin ve basîretini nurlandırsın! Bilesin ki, melekût âlemi, ki şehâdet âleminin hareketlendiricisidir ve Allah Teâlâ tarafından hikmet olarak onun kahrı ve itâatı altındadır, bunu hakedişi kendi nefsinden dolayı değildir. Şehâdet âleminden hiç bir hareket ve sâkinlik ve yeme
ve içme ve konuşma ve sessizlik çıkmaz, illâ ki gayb âleminden çıkar. Ve
beyânı budur ki, hayvan ancak kast ve irâdeden hareket eder; ve onlar kalbin
amelindendir; o da gayb âlemindendir. Ve hareket ve onun şekilce benzeri
şehâdet âlemindendir. Ve bizim indimizde şehâdet âlemi âdet olduğu üzere
his ile ondan her bir idrâk ettiğimiz şeydir. Ve gayb âlemi, âdet üzere hisse
zâhir olmayan şeyde bizim şer’î haberle ve fikrî bakışla, ya‘nî basîret ile idrâk
ettiğimizdir.
Şimdi biz deriz ki, şehâdet âlemi nasıl madde bedenin gözü ile idrâk edilir
ise, gayb âlemi de basîret gözüyle idrâk edilir. Ve nitekim göz kendisinden
karanlık perdeleri ve mâni’lerden bunun benzerleri kalkmadıkça idrâk etmez.
Şimdi mâni'ler kalkıp ve nurlar hissedilebilir şeylerin üzerine yayıldığında,
göz görülen şeyleri idrâk eder. Bundan dolayı onun idrâki gözün nûruna ve
güneşin nûruna veyâ ışığa ve nurlardan bunların benzerlerine yakındır.
Basîret gözü de böyledir. Ve onun perdesi işlenen günahlar ve şehvetlerdir
ve gayrıyı düşünmelerdir ve perdelerden bunun gibilerdir. Onunla melekûtun
ya'nî gayb âleminin arasına mâni’ olur. Ve insan, kalbinin aynasına kastettiği
ve onu, ondan perdeyi izâle edinceye kadar türlü mücâhedeler ve riyâzât ile
parlattığı zaman, onun nûru gayb âlemine yayılan nûr ile bir araya gelir; ve
onunla melekût ehlini yavaş yavaş görür. Ve o hissedilebilir şeylerdeki güneş
derecesindedir. Bunun indinde basîret gözünün nûru, ayırt etme nûru ile bir
araya gelip gayb ile ilgili şeyler bulundukları hâl üzere açılır.
Şu kadar var ki, ikisinin arasında bir incelik vardır. Ve beyânı budur ki,
muhakkak hisse, ya'nî bildiğimiz görmeye, duvar ve aşırı uzaklık ve aşırı yakınlık ve kesîf cisimler perde olup, idrâk etmeyi isteyen kimse ile onun arasına mâni’dir. Ve bu âdet olarak kusurdur. Ve nebî veyâ velî ba'zen âdeti yırtar.
“Ben sizi arkamdan görürüm” sözü gibi.
Ve Hakk’ın evliyâsında açılımların başlaması, onların seyr ü sülûklarının
başındadır. Ve muhakkak mürîde en önce açılan şey hissedilebilir şeylerdendir. Şimdi o, gelmek üzere olan bir adamı görür; yâhut onu her hangi bir hâl
üzere görür. Oysa Mekke’de görüşü yönüyle aralarında aşırı uzaklık ve kesîf
cisimler vardır. Ve Batı’nın en uzağında olduğu halde Kâbe’yi görür. Halleri-
235
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
nin başlarında mürîdler indinde bu çok olur. Allah Teâlâ’ya hamd olsun ben
bunu bizzât yaşadım. Eğer inâyet ve nebevî verâset ile seçkin kılınmışlık ehlinden olursa, daha sonra bundan intikâl eder. Ve eğer sürekli, ya'nî âdetin yırtılması devâm üzere olursa, onlara “budelâ” ta'bîr edilir. Ve eğer bu, zaman
zaman onlara aralık verirse, o kimse yâ vâris veyâ feterât sâhibi olan âbiddir.
Ve basîret âlemine gelince, ona perde yoktur. Çünkü gayb âlemiyle basîret
gözünün arasında mesâfe ve uzaklık ve aşırı yakınlık yoktur. Ve onun perdesi
ancak kalbe gelen örtü ve gaflet ve kibirdir. Ve mücâhede ile kaldırıldığı ve
kalb aynası parladığı ve kendisine karşılık duran şeyin zâhir olmasına istidâdlı bulunduğu vakit, gayb alâmetleri âşikâr olur.
Lâkin bizim bahsedeceğimiz bir husûs olur ki, o da beyân ettiğimiz gibi,
her ne kadar basîret gözü nüfûz ederse de, şimdi diğer bir ilâhî perde olur ki, o
da muhakkak varlık mertebelerinde gayb ile ilgili olanların üzerine cömertlik
hazretinden yayılan nûrdur ki, onlara umûmî olmaz. Ancak senin aynan gâyet
sâf ve parlak olmak ile berâber, Allah Teâlâ’nın murâd ettiği şey kadar, onlardan sana açılır. Ve bu, vahiy makâmıdır. Buna kendimiz için delîlimiz, onu
bizzât yaşamamızdır. Ve bizim dışımızdakiler için Hak Teâlâ’nın: “Kul….. ve
mâ edrî mâ yuf’alu bî ve lâ biküm, in ettebiu illâ mâ yûhâ ileyye” (Ahkâf, 46/9)
ya'nî “Ey Habîbim, de ki: Ben benim ile ve sizin ile ne işlenir bilmem. Ben, ancak bana vahyolunan şeye tâbi' olurum” sözüdür.
Nebevî sâflık son derecede olmakla berâber böyle olursa, iğne ucu kadar
kendisine yol açılmamış olan velî nasıl olur?
Ve işte bu ancak ilâhî perdedir.
Ve o azîz Kitâb’da vardır: “Ve mâ kâne li beşerin en yukellimehullâhu illâ
vahyen ev min verâi hıcâbin ev yursile resûlen fe yûhıye bi iznihî mâ yeşâu”
(Şûrâ, 42/51) ya'nî “Allah Teâlâ’nın beşere söylemesi ancak vahiy ile, yâhut
perde arkasından, yâhut bir resûl göndererek oldu. Şimdi o dilediği şeyi kendi
izni ile vahyeder.”
Onun “Ben ancak bana vahyolunan şeye tâbi'yim” sözü gayb âleminden
kendisine açılan şey kadardır. Bundan dolayı şehâdet âleminde onun te’sîrini
görür. Bu kadarı üzerine onunla söyler de “Böyle olacak; ve böyle olmayacak;
ve onun işinin âkıbeti bunadır” der. Açılan kadarı üzerinedir.
Ve bu ilâhî perdedir ki, kişi delîl ile son derece mükemmellik üzere olsa
da, aklen onun kaldırılması mümkün değildir. Muhakkak bu perde ancak sonsuz bilinenlere bağlı olan ezelî ilimdir. Ve vücûdun sınırladığı her bir şey sonludur. Ve basîret gözü, ancak vücûd mertebelerinin o cihetten her hangi bir
vechi ile vücûdda dâhil olan şeyi keşfeder. Ve Hak Teâlâ’nın “ve külle şey’in
ahsaynâhu fî imâmin mubîn” (Yâsîn, 36/12) ya’nî “Ve herşeyi İmâm-ı
236
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
Mübîn'de saydık” sözü senin için delîl olmaz. Allah Teâlâ “Allâh’ın kelimeleri
tükenmez” (Lokmân, 31/27) buyurur. Ve “Rabb’imin kelimeleri tükenmezden
evvel elbette deniz biter” (Kehf, 18/109) buyurur. Ve bu, nihâyetin olmayışından dolayıdır.
Ne zamanki bu karar kıldı ve bizim için gayb âleminden açılım haddi sâbit
oldu; şimdi bu makāmda olan kimseden her hangi bir şahıs hakkında, zâhiri
üzerine bundan bir şey zuhûr etse, bu şer’î firâsettir; ve o keşfetme ya’nî açılım
derecelerinin a'lâsıdır. Ve Kitâb-ı azîz-i mübînden hazzı da “İnne fî zâlike le
âyâtin lil mütevessimîn” ya’nî “Muhakkak bunda ibret alanlar için delîller
vardır” (Hicr, 15/75) âyet-i kerîmesidir. Çünkü onlar için histe alâmetler ve onlarla gayb âlemi arasında irtibât vardır.
Ve bu hikmetlere âit firâsetin tersine olarak zevka ya’nî bizzât yaşamaya
bağlı olan bir ilimdir. Çünkü hikmetlere âit firâset tecrübe ve âdet üzerinedir;
ve ba‘zen doğru olmaz. Bu ise bu şânın ehli indinde onun yalanlanmasına yol
olmayandır. Çünkü Allah Teâlâ’nın nûrudur ve ancak hakîkatleri verir. İşte
şer’î firâset böyle olur. Ve onun hâsıl olma sebebi bizim anlattığımızdır.
Ve ba'zen Allah Teâlâ şer’î firâseti öğrettiği âlime, mevcûdların zâhirinde
alâmetler kılar. Nitekim kendisine helâl olmayan bir şeye bakması hakkında
bir adamı azarladığında Osmân (ra)’dan haber ulaştı. O adam ona “Resûlullâh
(sav)den sonra vahiy mi vardır?” dedi. “Hayır, velâkin Resûlullâh (sav):
“Mü’minin firâsetinden sakınınız çünkü Allâh’ın nûru ile bakar” buyurdu.
Ben bunu senin gözlerinde gördüm” diye cevap verdi. Ve bu alâmetler ancak
perdelerdir ki, Allah Teâlâ zayıf kalplerin alıştırılması ve mutmain olmak üzere onların cezbedilmesi için diğerlerinin gözlerine diker.
Ve eğer sana nebîden başkası söylerse, sen ancak bunu yakîn nûrunun
muhafazâlı kitâb üzerine yayılmasından dolayı görürsün. Şimdi onun hakkında fiiline bakarsın, aleyhine hükmedersin. Bunda onun doğruluğu ile berâber
kulaklar atar ve nefisler ondan sıkıntı duyar.
Şimdi zâhirî alâmetler bağlandığı zaman zayıf kalb ve hâtır “Mü’minin
firâsetinden sakınınız” sözündeki şer'î delîlin kuvveti ile berâber buna sâkin
olur. Ve bundan dolayı ba‘zı inanışlarla berâber ithâm edip, belki kâhindir,
yâhut görüş ve zekâ sâhibidir, denir.
Ya'nî Allah Teâlâ sana rahîmsel rahmetiyle tecellî edip basîret gözünü yakîn
nûru ile nurlandırsın! Bilesin ki, âlem genel sûrette iki kısımdır. Birisi hiss ile
görülen âlemdir ki, ona “şehâdet âlemi” ve “mülk âlemi” denir. Ve diğeri hiss ile
görülmeyen âlemdir ki, buna da “gayb âlemi” ve “melekût âlemi” denir. Ve bu
kısımlandırma bizlere göredir. Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin indinde
“gayb âlemi” yoktur. Belki bütün âlemlerin mertebeleri Allah indinde hâzır ve
237
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
müşâhede edilirdir. Nitekim “âlimul gaybi veş şehâdeti, huver rahmânur
rahîm “ ya’nî “Gaybı ve şehâdeti bilir. O; Rahmân'dır, Rahîm'dir” (Haşr, 59/22)
buyrulmuştur.
Şimdi bizler açısından melekût âlemi şehâdet âleminin hareketlendiricisidir.
Ve şehâdet âlemi, Allah Teâlâ hazretleri tarafından hikmet olmak üzere, melekût
âleminin kahrında ve itâatı altındadır. Melekût âleminin bu tasarrufa hak kazanışı, kendi nefsinden ve zâtından değildir. Belki ilâhî tedbîrlerdeki hikmet
bunu gerektirmiştir. Şehâdet âleminden hiç bir hareket ve sâkinlik ve yeme ve
içme ve konuşma ve sessizlik çıkmaz, illâ ki gayb âleminden çıkar. Ve bu
hükmün îzâh olarak beyânı budur ki;
Hayvânın hareketi ancak kast ve irâdeden kaynaklanır. Ve kast ve irâde ise
kalbin amelinden olup his âleminde görülmez. Bundan dolayı bu kalb ameli gayb
âlemi cinsindendir.
Ve hisle müşâhede edilen hareket ve onun benzerleri şehâdet âlemi
cinsindendir. Ve bizim indimizde “şehâdet âlemi,” alışılmış olarak his ile, o
şehâdet âleminin cinsinden her bir idrâk ettiğimiz şeydir. Ve “gayb âlemi” ise,
alışılmış olarak hissimize gözükmeyen şeyde bizim şer'î haberle ve fikrî bakışla,
ya‘nî basîret gözüyle idrâk ettiğimizdir.
Şimdi biz deriz ki, şehâdet âlemi nasıl zâhir gözü ile görülürse, gayb âlemi de
basîret ve bâtın gözüyle görülür. Ve zâhir gözü karanlık olduğu ve önüne kesîf
cisimler mâni’ olduğu zaman göremez; bunlar ona perde olur, ancak bu perdeler
kalktığı zaman görür. Ve ancak bu mâni’ler kalkınca ve aydınlık hissedilebilir
olan şeylerin üzerine yayılınca, göz görülen şeyleri idrâk eder. Bundan dolayı
zâhir gözünün idrâki gözün nûruna ve güneşin ışığına veyâ diğer ışıklardan bir
ışığa yakın olur.
Basîret gözü de his gözü gibidir. Ve o basîret gözünün perdesi, günahların işlenmesi sebebiyle kalbe bulaşan örtüdür; ve nefsânî şehvetlerdir; ve Hakk’ın vücûdunun gayrı olarak i‘tibâr edilen hissedilebilir sûretlere ilgi duymaktır; ve diğer bunlara benzeyen perdelerdir. İşte bunlar, basîret gözüyle melekût idrâki,
ya‘nî gayb âlemi arasına perde olur.
Ve insan, kalbinin aynasına kastedip yönelerek, ona bulaşmış olan her bir
perde ortadan kalkıncaya kadar, türlü mücâhedeler ve riyâzât ile onu parlattığı
ve sildiği zaman, o kalb aynasının cilâsı gayb âlemine yayılmış olan nûr ile bir
araya gelir; ve bu toplanma sebebiyle melekût ehlini yavaş yavaş görür.
Ve gayb âlemine yayılan o nûr, hissedilebilir şeyler âleminde güneş gibidir.
Bu nûr indinde, basîret gözünün, ya'nî kalb gözünün nûru, ayırt etme nûru ile bir
238
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
araya gelip gayb ile ilgili şeyler olduğu hâl üzere açılır. Şu kadar var ki, his gözüyle kalb gözü arasında ince bir fark vardır. O farkın beyânı budur ki:
Muhakkak his gözünü, ya‘nî bildiğimiz gözü, duvar ve aşırı derecede uzaklık
ve aşırı derecede yakınlık ve kesîf cisimler perdeleyip, idrâki isteyen kimse ile
idrâk edilecek olan şey arasına perde olur. Ve bu hâl his âleminde âdet olarak
ortaya çıkan bir kusûr ve âcizliktir. Örneğin bakmak istediğimiz bir manzaranın
önüne bir adam gelse, onun kesîf vücûdu gözümüze perde olur. Bakışımız o
kesîflikten geçipte o manzarayı göremez. Bu görememe cisim gözü için bir kusûr
ve âcizliktir. Fakat his âleminin âdeti böyledir. Ve nebî veyâhut velî ba‘zen bu his
âleminin âdetini yırtar. Nitekim (Sav) Efendimiz “Ben sizi arkamdan görürüm”
buyurdular. Oysa his âleminin âdeti bir insanın önünden gözleriyle görmesiydi.
Arkadan görmek ise âdeti yırtmaktır. Ve zamânımızda parlak fikirlerin sahiplerinden olduklarını iddiâ eden bir çok câhiller bu âdeti yırtmayı inkâr ederler. Oysa bilimsel buluşlar bu ahmakların câhilce inkârlarına peyderpey cevap vermekte
ise de, onlar bunun dahi farkında değildirler. Örneğin gözün önüne bir kesîf cisim gelince ilerisini görmemesi his âleminde bir âdet iken, röntgen ışınlarının
keşfi bu âdeti bir dereceye kadar yırttı. Demek ki his âleminde olan âdetlerin
ba'zı vâsıtalar ile yırtılması mümkün imiş. Şimdi bu âdetin yırtılması için daha
bir çok gizli kalmış vâsıtalar vardır ki, onlar bu inkârcı câhillerin bilinmezidir.
Şimdi evliyâ hakkında açılımların başlaması, onların seyr ü sülûklarının başlarındadır. Ve muhakkak mürîde ilk önce açılan şey hissedilebilir şeyler âlemindendir ki, o mürîd gelmekte olan bir adamı görür; yâhut onu ne halde bulunuyorsa o hâl üzere görür. Oysa o mürîdin kendisi Mekke-i Mükerreme’de iken onu
görüşünde, kendisiyle o görülen kimsenin arasında aşırı derecede uzaklık ve
kesîf cisimler vardır. Ve örneğin kendisi Fas gibi Batı’nın en uzağında bulunduğu
halde Ka'be’yi görür. Bu görüşe aşırı uzaklık ve kesîf cisimler mâni' olmaz. Bunlar ise âdet olarak his âleminde görüşe mâni' idiler. Aşırı uzaklık olduğu halde
sesin işitilmesi de böyledir. Bu âdetin yırtılmasını inkâr eden dînsiz câhillere de,
aynı şekilde en son bilimsel keşifler cevap vermektedir. Nitekim İstanbul ile
Londra ve Pâris aralarında aşırı uzaklık bulunduğu halde telefon vâsıtasıyla İstanbul’da, oralardaki konuşmaları ve konserleri dinlemek mümkün olmaktadır.
Ve ihtimâl ki çok yakın gelecekte uzak mekândaki bir adamı da diğer bir vâsıta
ile görmek de mümkün olacaktır. Fakat bilimin vâsıtaları külfetli ve küçük bir
tabîî ârıza ile bozulabilecek bir şeydir. Ancak yukarıda îzâh edilen kalb görüşü
tabîî ârızlar ile bozulabilecek mâhiyette değildir. Hallerinin başlarında mürîdler
indinde bu gibi âdet yırtılmaları çok olur.
Hz. Şeyh-i Ekber (ra) “Allah Teâlâ’ya hamd olsun, ben bunu bizzât yaşadım”
ve kendi nefsimde bu gibi bir çok harikâlar oldu, buyururlar. Ve eğer kendisin-
239
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
den harikâlar ortaya çıkan mürîd, ilâhî inâyet ve nebevî verâset ile seçkin kılınmışlık ehlinden olursa, daha sonra bu hissedilebilir şeyler âleminden olan açılımdan ileriye geçip ve intikâl edip melekût ehlini yavaş yavaş görür. Ve eğer bu
âdeti yırtma husûsu mürîdden kesilmeyip devâm üzere olursa, böyle kimselere
tahkîk ehli terimlerinde “budelâ” ta'bîr edilir.
Bilinsin ki, “budelâ” yedi kimseden ibâret olup bunlar yeryüzünde ilâhî
me’mûrdurlar. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) Fütûhât-ı Mekkiyye’in 198.bölümünün
otuzuncu faslında bunlara “abdâl” diye de isim vererek buyurmuşlardır ki: “Hak
Sübhânehû ve Teâlâ yeryüzünü yedi iklîm yapmıştır. Ve has kullarından yedi
kimseyi seçmiştir. Ve onların adını “abdâl” koymuştur. Ve her iklimin vücûdunu
o yedi kimseden biri ile muhafâza eder. Ben Mekke-i Mükerreme hareminde onlar ile bir araya geldim. Ve onlara selâm verdim ve onlar bana selâm verdiler; ve
onlar ile konuştum.”
Ve eğer bu âdeti yırtma mürîde zaman zaman aralık ve fâsıla verirse, böyle
olan kimse ya vâris veyâ feterât ya’nî fâsılalar sâhibi olan âbiddir.
“Vâris”den kasıt huy olarak ve irfân yönünden muhammedî kemâlâta nâil
olan kimsedir. Ve bu saâdet sofrası zâtlar genellikle Allâh’n kullarını irşâd etmeye me’mûr olduğundan, vazîfesi dolayısıyla kendisine hârikâların devâmı lâzım
değildir. İrşâd edilmeye isti’dâdlı olan zayıf kalbleri terbiye etmek ve tatmîn için,
arasıra kendisinden âdetin yırtılması olur.
Ve “feterât sâhibi” olan âbidden kasıt da, henüz nûrânî perdelerden kurtulamamış âbid olan sâliktir ki, onda âdet yırtmaktan lezzet duyma vardır. Bu lezzet duymaya olan meyli dolayısıyla, âdeti yırtma kesildikten sonra yenisini gözleyerek çalışmasını ve ibâdetlerini arttırır. Bundan dolayı bu âdeti yırtma Allah
tarafından kendisine bir şevk vâsıtası olur. Bu bahsedilen âdeti yırtma hissedilebilir şeyler âlemine âid olan kısımdır.
Basîret âlemine gelince ona perde yoktur. Çünkü gayb âlemi ile basîret gözü
arasında mesâfe ve aşırı uzaklık ve aşırı yakınlık yoktur. Ve basîret gözünün perdesi ancak kalbi istilâ eden örtü ve gaflet ve kibirdir. Ve bu perdeler mücâhede ile
kalktığı ve kalb aynası silinerek parladığı ve pastan temizlenip kendisine karşılık
duran şeyin yansımasına isti’dâdlı bulunduğu zaman, gayb âleminin sûretleri
âşikâr ve zâhir olur.
Lâkin bahsettiğimiz gibi, her ne kadar basîret gözü her bir şeye nüfûz eder ve
ona her şey açılır; ve basîret âlemi için perde olmaz; ve basîret gözü gayb ile ilgili
şeyleri müşâhededen kesilmez ise de, burada başka bir ilâhî perde olur. Bu perde
de, nûrânî bir perdedir. Ya'nî bu perde vücûd hazretlerinde, ya‘nî mutlak vücûdun mertebelerinde, var olan gayb ile ilgili şeylerin üzerine “Cevâd-Cömert”
240
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
ismi hazretinden yayılan, fakat bu gayb ile ilgili şeylerin hepsine umûmî olmayan
nûrdur. Ya'nî basîret gözü nûrlanan bir kimse gayb âlemine baktığı zaman, gayb
ile ilgili şeylerin hepsini birden müşâhede edemez. Ancak senin kalb aynan, son
derece sâf ve parlak olmakla berâber, Allah Teâlâ sana gayb ile ilgili şeylerden ne
kadarını göstermeyi dilemiş ise, onlardan sana o kadarı açılır. İşte bu hâl gayb
âlemini müşâhededen basîret gözünün kesilmemesiyle berâber, o basîret gözüne
Hak tarafından çekilmiş olan diğer bir perdedir.
Ve bu hâl, vahiy makāmıdır. Ve bu hâle delîlimiz kendimiz için bizim onu
bizzât yaşamamızdır. Ya‘nî bu hâlin bizim nefsimizde oluşu ve bu hâli bizim
bizzât yaşayarak bilişimiz yönüyle böyle hükmettik. Bu hâl ancak bizim kendimize delîl olur, başkalarına delîl olamaz. Ve bizim dışımızdakiler, ya'nî bu hâle
bizzât yaşayarak vâkıf olmayanlar, için delîl Hak Teâlâ’nın“Kul….. ve mâ edrî
mâ yuf’alu bî ve lâ biküm, in ettebiu illâ mâ yûhâ ileyye” (Ahkâf, 46/9) ya'nî
“Ey Habîbim, de ki: Ben benim ile ve sizin ile ne işlenir bilmem. Ben, ancak
bana vahyolunan şeye tâbi' olurum” kavlidir.
Şimdi nebevî sâflık son derecede olmakla berâber, işlerin gayb ile ilgili
husûsları Hak Teâlâ’nın kendisine bildirdiği ve açtığı kadar olursa, kendisine iğne ucu kadar yol açılmamış olan bir velînin hâli nasıl olur? Var kıyâs et!
Ve işte bu ancak ilâhî perdedir.
Ve bu ilâhî perde azîz Kitâb’da beyân buyrulmuştur. O da şu âyet-i kerîmededir. “Ve mâ kâne li beşerin en yukellimehullâhu illâ vahyen ev min verâi
hıcâbin ev yursile resûlen fe yûhıye bi iznihî mâ yeşâu” (Şûrâ, 42/51) ya'nî “Allah Teâlâ’nın beşere söylemesi ancak vahiy ile, yâhut perde arkasından, yâhut
bir resûl göndererek oldu. Şimdi o dilediği şeyi kendi izni ile vahyeder.” Ve
âyet-i kerîmedeki “fe yûhıye bi iznihî mâ yeşâu”ya'nî “Dilediği şeyi kendi izni
ile vahyeder” sözü, basîret gözünün müşâhededeki haddine işâret olduğu gibi
“in ettebiu illâ mâ yûhâ ileyye” ya’nî “Ben ancak bana vahyolunan şeye
tâbi'yim” (Ahkâf, 46/9) sözü de aynı şekilde gayb âleminden kendisine açılan
şeyin mikdârına işârettir.
Şimdi o muhterem zât açılan şeyin te’sîrini şehâdet âleminde görüp bu had
ve mikdâr üzerine söz söyler de “Böyle olacak; ve böyle olmayacak; ve onun işinin âkıbeti bunadır” der. Bu verdiği haberlerin hepsi kendisine olan açılım
mikdârı üzerinedir. Ve bu beyândan anlaşılır ki, evliyâullâhın şehâdet âleminde
kıyâmete kadar gerçekleşecek olan olaylar hakkındaki haberleri ancak kendilerine olan açılım kadardır.
Ve işte bu basîret gözü açık olan muhterem zâtlara karşı bir ilâhî perdedir ki,
kişi kalb aynasını parlatmada son dereceye mükemmel olsa bile bu perdenin kal-
241
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
dırılması delîl ile aklen olunamaz. Ya‘nî böyle bir kimse aklen ne kadar düşünürse düşünsün bu perdenin kaldırılmasını ma‘kūl gösterebilecek bir delîl bulamaz.
Buna imkân olmamasının sebebi şudur ki, bu perde ancak sonu olmayan bilinenlere bağlı olan ezelî ilimdir. Ya‘nî ilâhî isimler ve sıfatlar sonsuzdur. Ve ilâhî ezelî
ilimde sâbit olan bu isimlerin ve sıfatların ilmî sûretleri de tabi'ki sonsuzdur. Oysa i'tibârî gayrılık ile açığa çıkan kayıtlı vücûdda sınırlı bulunan her bir şey sonludur. Çünkü o vücûd bir sınır ve bir kayıt sâhibidir. Bundan dolayı o kayıtlı vücûdun basîret gözü, mutlak vücûdun mertebelerinin vecihlerinden her hangi bir
vechi ile, o vücûdda dâhil olan şeyi keşfedebilir. Ya‘nî kayıtlı vücûd mutlak vücûdun bütün işlerini ihâta ile keşfedemez. Belki onda dâhil olan ilâhî işlerin vecihlerinden her hangi bir vechi keşfedebilir. Küllî ya’nî bütünsel bir ihâta ancak,
bu işlerin sâhibi olan Allâh zü’l-celâl hazretlerine mahsûstur. Ve sonradan olma
olan kulun ilmi Kadîm’in ilmini aslâ ihâta edemez.
Şimdi burada bir soru akla gelip denilir ki: Sen bu kitabın birinci bölümünde
halîfeye “imâm-ı mübîn” demiş idin. Ve onun “imâm-ı mübîn”e hamledilmesi
Hak Teâlâ’nın “ve külle şey’in ahsaynâhu fî imâmin mubîn” ya’nî “Ve herşeyi
İmâm-ı Mübin'de saydık” (Yâsîn, 36/12) sözüne dayanmaktadır, demiştin. Şimdi bu delîle göre Hak Teâlâ’nın halîfe olan insân-ı kâmilde her bir şeyi saymış
olması ve ondan hiç bir şeyi örtmemiş olması gerekmez mi?
Cenâb-ı Şeyh (ra) bu akla gelebilecek soruya cevâben buyururlar ki: Bu âyet-i
kerîme bahsettiğimiz ilâhî perdenin olmayışına karşı bir delîl olamaz. Çünkü
“külle şey’in”den kasıt, insân-ı kâmilin kendi zâtına âit toplayıcılığa mazhar olma sâhibi olduğuna işârettir. Yoksa ezelden ebede açığa çıkmış ve çıkacak olan
ilâhî işlere vâkıf olacağına işâret değildir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) Fusûsu’lHikem’de Uzeyr Fass’ında buyururlar ki: “Ayn’ları Allah Teâlâ’dan başka bir
kimsenin bilmesi muhâldir. Çünkü ayn’lar gaybın anahtarlarıdır ki, onları Allah
Teâlâ’dan başka kimse bilmez. Ve ba'zen Allah Teâlâ bundan ba'zı işlere kullarından dilediği kimseleri vâkıf kılar.”
Şimdi Hak Teâlâ’nın ezelen ve ebeden tecellî edici oluşu ve insân-ı kâmilin
ise öncelik ve sonralık ile kayıtlı oluşu yönüyle, sınırlının sınırsızı ihâtası mümkün değildir. Hak Teâlâ o insân-ı kâmile, sâbit ayn’lardan ancak dilediği şeyleri
açar. Ve Allah Teâlâ ilâhî tecellîlerinin sonlu olmadığını “Allâh’ın kelimeleri tükenmez” (Lokman, 31/27) ve “Rabb’imin kelimeleri tükenmezden evvel elbette deniz tükenir” (Kehf, 18/109) âyet-i kerîmelerinde beyân buyurmuştur.
Ne zamanki bu son bulmanın olmayışı karar kıldı ve bizim için gayb âleminden keşfedilen şeyin sınırlı oluşu sâbit oldu; şimdi bu keşif makāmında olan kimseden her hangi bir şahıs hakkında, onun zâhiri üzerinde bundan, ya'nî onun
242
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
sâbit ayn’ına bağlı olan gayb âleminden, bir şey zuhûr etse, buna “şer’î firâset”
denir. Ve o keşfetme derecelerinin a‘lâsıdır.
Çünkü keşfetmenin dereceleri vardır. Ba'zıları misâl âleminden olur. Ve bu
âlemden olan keşf muhakkak ve sâbit olmaz. Çünkü burada imhâ etme ve sâbit
kılma vardır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “Yemhûllâhu mâ yeşâu ve yusbit”
ya’nî “Allah dilediğini imhâ eder, dilediğini sâbit kılar” (Ra‘d, 13/39). Ve sâlik
bu misâl âleminde gördüğü bir şeyin oluşundan haber verdiği halde, o şey
şehâdet âleminde açığa çıkmayabilir. Sâbit ayn’ların keşfi ise, aslâ değişmez; çünkü kaçınılmaz kazâdır.
Ve azîz Kitâb’dan bu keşfin hazzı “İnne fî zâlike le âyâtin lil mütevessimîn”
ya’nî “Muhakkak bunda ibret alanlar için delîller vardır” (Hicr, 15/75) âyet-i
kerîmesidir. Çünkü onlar için, ya'nî gayb âleminden olan şeyler için, histe alâmetler ve hissî ve zâhirî sûretler ile gayb âlemi arasında irtibât vardır. Çünkü “Allah
Âdem’i kendi sûreti üzere halk etti” hadîs-i şerîfinin bir ma‘nâsı da Âdem’in
rûhu sûretinde ve rûhunun da sâbit ayn’ı sûretinde halk edilmiş olmasıdır. Ve
“sûret”ten kasıt onun “ma‘nâ”sıdır.
Ve bu şer’î firâset hikmetlere âit firâsetin tersine olarak zevka ya’nî bizzât yaşamaya bağlı olan bir ilimdir. Ya'nî okumak ve ders almakla ve kitapları tetkîk
etmekle öğrenilemez. Fakat hikmetlere âit firâset tecrübe ve âdete dayalı olduğundan eğitimle öğrenilebilir. Ve eğitimle öğrenilen bu hikmetlere âit fîrâset
ba‘zen doğru olmayabilir. Oysa şer’î fırâset bu şânın ehli indinde, ya'nî şer’î
firâset ehlinin indinde, onun yalanlanmasına yol olmayan bir firâsettir. Çünkü
Allah Teâlâ’nın nûrudur; ve ancak eşyânın hakîkatlerine vâkıf olmayı verir. İşte
şer’î firâset böyle olur. Ve onun hâsıl olma sebebi bizim yukarıda anlattığımız
gibi, kalb aynasına cilâ vermektir.
Şimdi şer’î firâset, basîret gözünde perde olmaması sebebiyle, gayb âlemini
müşâhededen ibâret ise de, Allah Teâlâ hazretleri ba'zen bu şer’î firâseti bildirdiği bir âlime, mevcûdların bâtınını gösterdiği gibi, o mevcûdların zâhirinde de
alâmetler kılar. Nitekim harama bakmış olan bir kimseyi Hz. Osman (ra) efendimizin azarladığı haberi bize ulaştı. Azarlama esnâsında o kimse Hz. Osman
efendimize hitâben: “Resûlullâh (sav) Efendimiz’den sonra vahiy mi geliyor?”
dedi. Hz. Osman efendimiz cevâben: “Hayır, velâkin Resûlullâh (sav)
“Mü’minin firâsetinden sakınınız çünkü Allâh’ın nûru ile bakar” buyurdular.
Ben senin bu harâma bakışını gözlerinde gördüm” buyurdu.
Ve bu alâmetler ancak bir takım perdelerdir ki, Allah Teâlâ bu firâset sâhiblerine karşı zayıf kalblerin alıştırılması için ve bu kalblerin onlara meyletmesi için,
diğerlerinin gözlerine diker. Çünkü eğer sana Nebî (as) dan başkası, ben ancak
bu keşfettiğim şeyi, yakîn nûru muhafazâlı kitâb, ya'nî levh-i mahfûz, üzerine
243
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
yayıldığı vakit gördüm; onda senin fiiline baktım ve aleyhine hükmettim, dese bu
sözde söyleyenin doğruluğunu görmekle berâber, kulaklar atar ve ehemmiyet
vermez; ve nefisler ondan sıkıntı duyar. Çünkü söyleyen sırf bâtınî hallerden haber verdi. Fakat bu haberler, zâhirî alâmetlere bağlandığı zaman, zayıf kalb ve
hâtır “Mü’minin firâsetinden sakınınız” sözündeki şer’î delîlin kuvveti ile sâkin
olur. Ya'nî bunu işiten der ki: “Bu zâtın haberi doğrudur; ve bu gibi bâtın hallerin
keşfedildiğine dâir şer’î delîl de vardır.”
Ve işte bundan dolayı şer’î firâset sâhiblerine karşı ba'zı inanışlarla berâber,
“Belki bu adam kâhindir, yâhut görüş ve zekâ sâhibidir. Benim bu hâlimi kehânet
veyâ görüş ve zekâ ile bildi” diye onu ithâm eder.
244
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
TENBÎH
HİKMETLERE ÂİT VE Ş'ER'Î FİRÂSETİN KARŞILAŞTIRMASI
Anlatmak istediklerimiz hakkında bu bölümde bizim için bir şey daha
kaldı ki, o da şer'î firâset ve hikmetlere âit firâset hakkında karşılaştırma ile
iki nüshada tesbîtidir. Ve beyânı budur ki, muhakkak birisi çıkıp, ‘Sizin indinizde karşılaştırma vardır. Şimdi bu şer’î firâsetten kızılın ve mâvinin ve burnun büyük oluşunun ve gözün sürmesinin i’tidâlde oluşunun hazzı nerededir?
diyebilir. Biz deriz ki, sen bir ârif sorusu sordun. Ve biz inşâallâhü Teâlâ senin
sorunu kolaylıkla sana işin özünden anlatırız. O da budur ki, biz hikmetlere
âit firâsete baktık. Onun erbâbını ve onu söyleyenleri ve onun hükmü ile kât’î
hüküm verenleri iki tarafa ve vasata dönük gördük. Ve onlar, eşyâyı zemmedilmişler ve övülmüşler olarak kısımlara ayırıp, vasatta olanın hepsini hayır ve
övülmüş kıldılar. Ve vasatın iki tarafındakileri zemmedilmiş ve şer kıldılar da
şiddetli beyaz ve şiddetli mavi ve kızıl hakkında zemmedilmişten işittiğin şeyi
söylediler. Ve o övülmüş değildir. Ve aynı şekilde şiddetli siyâh ve şiddetli
sürmeli göz ve burnun ince olması bunun hepsi cidden zemmedilmiştir. Ve iki
tarafın birisine tam bir meyille meyletmeyip, onların arasında i’tidâlde olan,
hikmetlere âit firâsette daha önce geçen şey dolayısıyla övülmüştür.
Ne zamanki biz onları, bu eşyâyı bu derece üzerine sınırladıklarını ve kısa
kestiklerini gördük, bu âlemde şuna baktık ki, güzellik ve çirkinlik nerede gözükür. Böyle olunca biz dedik ki, güzellik ve çirkinlik ancak şer'îata göre
mevcûddur. Bizim için buna delîl mevcûd oldu. Ne zamanki biz muhakkak
övmenin ve övülmenin ve zemmedilmenin şer'îata göre her hangi bir cihetten
fiil üzerine olduğunu gördük. İki tarafı ve vasatı nasıl topladığımıza bakarız.
Ve iki tarafı zemmedilmiş yapmaya ve i'tidâl mahalli olan vasatı da övülmüş
kılmaya kastederiz.
Şimdi biz deriz ki, insan salt bâtınî olmaktan soyutlanmış değildir. O da
bizim indimizde hâl ve fiil olarak sâdece tevhîd ile söyleyici olandır. Ve bu
şerîat hükümlerinin devre dışı kalmasına sebep olur. Ve biz deriz ki, bu bizden uzaktır. Ve dîn kāidelerinden bir kāideyi yıkan her bir şey mutlak bir şekilde zemmedilmiştir. Allah Teâlâ bizi ve sizi bundan korusun!
Veyâhut insan salt zâhirî olmaktan soyutlanmayıp varlık gösterme ve
teşbîhe sebep olma yönünden söz söyler. Şimdi bu da onun gibi şerîata göre
zemmedilmişlere dâhildir.
Veyâhut sözden açılan ma’nâ üzere şerîat ile yürümekten soyutlanmış değildir. Adım adım şerîatı getirenin yürüdüğü yönde yürür ve şerîatı getirenin
durduğu yönde durur. Ve işte bu vasattır. Ve onun için Allâh’ın muhabbeti
245
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
bununla geçerli olur. Hak Teâlâ “fettebiûnî yuhbibkumullâhu ve yagfir leküm
zünûbeküm” (Âl-i İmrân, 3/31) ya'nî “Bana tâbi' olunuz ki, Allah Teâlâ size
muhabbet etsin ve günâhlarını affetsin!” buyurur.
Şimdi şerîatı getirene tâbi’ olmak ve onun yolunu yeterli bulmak kul için
Allâh'ın muhabbetini geçerli kılar; ve günahları örter; ve dâimî saâdet hâsıl
eder. Allah Teâlâ seni azîz eylesin!
İşte iki nüshanın karşılaştırma yönü budur.
Eğer birisi çıkıp derse ki: “Bu karşılaştırmayı kabûl ettik; ve o geçerlidir.
Namaza ve cemâate hâzır olan ve sâkin bir şekilde duran adamı gördüğüm
zaman ta'yîn üzere insanlardan onu nasıl ayırt edelim? Oysa o, bununla
berâber ısrarlı bir münâfıktır.”
Biz deriz ki, bu konu ile ilgili daha önce bir yer geçti. Fakat yine de sorduğun şey üzerine bizim sana cevap vermemiz lâzım geldi. Ve beyânı budur ki,
muhakkak sâkinlik ve namaza hâzır olmak ve onların benzerleri gayb âlemindendir. Ve onun kâfir oluşu onun sırrındadır. O da gayb âlemindendir. Ve bizim için şer’î firâset hâsıl olduğu zaman, kendi nefislerimizde onun kâfir olduğuna hükmeder ve onu bırakırız. Ve kelime-i tevhîdî söylediğinden dolayı,
onun malı ve kanı şerîata göre muhâfazalıdır. Onun için bizim muâmelemiz
bu tarz üzeredir. Ve bunun dışında bir şey ile mükellef değiliz.
Allah Teâlâ seni muvaffak eylesin! İşte şer’î firâset ve hikmetlere âit firâsetin özeti budur. Onları sana son derece açık bir şekilde îzâh ettim. Ve onların
hâsıl olma sebepleriyle nefsinde amele ve onlara vâkıf olmakla ziynetlenmeye
Efendi’miz Allah Sübhânehû muvaffak eder. Çünkü o buna kādirdir. Ve bununla zenginleştirir.
Ya‘nî bu sekizinci bölümde anlatmak istediklerimiz hakkında bizim için
beyânı gerektiren bir şey daha kaldı ki, o da hikmetlere âit firâsette bahsedilen
hallerin şer’î firâsete tatbîk edilmesi ve bunların iki nüshada karşılaştırılmak
sûretiyle tesbîtidir. Ve beyânı budur ki: Birisi çıkıp:
“Sizin indinizde karşılaştırma usûlü vardır. Bundan dolayı hikmetlere âit
firâsette bahsettiğiniz kızılın ve mâvinin ve burnun büyük oluşunun ve gözün
sürmesinin i’tidâlde oluşunun şer’î firâsetteki hazzı ve karşılığı nerededir?”
diyebilir. Biz cevâben deriz ki:
“Sen bir ârife lâyık olan soruyu sordun. Ve inşâallâhü Teâlâ biz senin sorunu
sana kolaylıkla özünden anlatırız. Ve o da budur ki: Biz hikmetlere âit firâsete
baktık. Onun erbâbının ve onu söyleyenlerin ve o firâsete göre kat'î hüküm verenlerin, ifrât ve tefritten ibâret olan iki tarafa ve i'tidâlden ibâret olan vasata dönük olduklarını gördük. Ve onlar eşyâyı zemmedilmişler ve övülmüşler olarak
246
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
kısımlara ayırıp, vasatta olanların hepsini hayır ve övülmüş saydılar. Ve vasatın
iki tarafındakileri zemmedilmiş ve şer kıldılar da, pek beyaz ve pek kızıl ve mâvi
hakkında zemmedilmişlik kısmından yukarıda işittiğin şeyi söylediler ki, o
övülmüş değildir. Ve aynı şekilde pek siyâh ve pek kudretten sürmeli göz ve
burnun ince olması bunun hepsi cidden zemmedilmiştir. Ve iki tarafın birisine
tam bir meyille meyletmeyip, onların arasında i'tidâlde olan, hikmetlere âit
firâsette daha önce bahsi geçtiği üzere övülmüştür. Ya'nî gözün siyaha meyilli
kestâne renginde olması ve kudretten olan sürmesinin pek şiddetli olmaması ve
burnun ne ince ve ne de kalın olmaması övülmüştür.
Ne zamanki biz hikmetlere âit firâset ehlinin bu eşyâyı bu değer ve derece
üzerine, ya'nî ifrât ve tefrit ve i'tidâl üzere sınırladıklarını ve kısa kestiklerini
gördük, bu sûret âleminde güzellik ve çirkinliğin nerede gözüktüğüne baktık. Bu
bakış netîcesinde dedik ki, güzellik ve çirkinlik ancak şerîata göre mevcûddur. Ve
vücûdun hakîkatinde güzellik ve çirkinlik yoktur. Çünkü güzellik ve çirkinlik
sıfatları kesîf vücûdların gerekleridir. Ve vücûdlar ise müstakil olmayıp îzâfî olduklarından, onlardan açığa çıkan sıfatlar da yokluksal işlerdendir. Ve sûret âlemi, teklîf âlemidir. Bundan dolayı insan sûretinden açığa çıkan fiillerden şerîatın
“güzel” dediği güzeldir; ve “çirkin” dediği de çirkindir. Böyle olunca, güzellik ve
çirkinlik şerîata göre mevcûd olmuş olur. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) bu
ma‘nâyı te'yîd edici olarak Fusûsu’l- Hikem’de Yûnus Fass’ında şöyle buyururlar:
“Şerîatın zemmettiği şeyin dışında zemmedilmiş yoktur. Çünkü şerîatın
zemmetmesi hikmetten dolayıdır ki, onu Allah bilir; yâhut Allâh’ın bildirdiği
kimse bilir.”
Şimdi mâdemki güzellik ve çirkinlik ancak şerîatın çizdiği dâireye göredir; o
halde şerîatın ta‘yîn ettiği kâideler bizim için mevcûd bir delîl olur. Ve şerîat
insânın fiillerinin ifrât ve tefrîtini zemmedilmiş ve i'tidâlini övülmüş olarak göstermiş olduğundan, biz insanın zâhirine bağlanan fiiller üzerine şerîatın verdiği
bu hükmü, bâtına bağlanan şer’î firâset ile karşılaştırarak ve tatbîk ederek iki tarafı, ya'nî ifrât ve tefrîti; ve vasatı, ya'nî i'tidâli nasıl topladığımıza bakarız. Ve
şer’î firâsette de bu iki tarafı ya’nî ifrât ve tefrîti zemmedilmiş ve i'tidâl mahalli
olan vasatı da övülmüş yapmaya kastederiz de deriz ki:
İnsan salt bâtınî olmaktan soyutlanmış değildir. O da bizim indimizde hâl ve
fiil olaran sâdece tevhîd ile söyleyici olandır. Ya'nî bizzât hakîkatini yaşayıp tadarak vahdet-i vücûdu idrâk etmiş olup bütün fiillerinde bu tada göre hareket eden
kimsedir ki, ilâhî cezbelenmişlerdendir. Ve bu hâl şerîat hükümlerinin devre dışı
kalmasına sebep olur. Çünkü şerîat ikilik yaşantısı üzerine dayanmaktadır. Oysa
sâdece tevhîdi söyleyici olan kimselerin bakışında ikilik kalmamıştır. Söz olarak
247
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
ve ilim olarak vahdet-i vücûdu idrâk etmiş olanların bu bahiste yeri yoktur. Ve
biz deriz ki: Sırf bâtınî olup şerîatı devre dışı bırakmak çukuruna düşmek bizden
uzaktır. Çünkü dîn kâidelerinden bir kâideyi yıkan her bir şey, mutlak bir şekilde
zemmedilmiştir. Allah Teâlâ bizi ve sizi bu çukura düşmekten korusun! Çünkü
bu his ve şehâdet âlemi, teklîf ve ameller yurdudur.
Veyâhut insan, sırf zâhirî olmaktan sıyutlanmayıp varlık gösterme ve teşbîhe
sebep olma yönünden söz söyler. Ya'nî Hakk’ı sûretle kayıtlar ve sınırlar. İşte bu
da sırf bâtınî olmak gibi şerîat tarafından zemmedilmiş şeylere katılmıştır.
Bu iki halden ilki “sırf tenzîh” ve ikincisi “sırf teşbîh” olmakla ikisi de şerîata
göre zemmedilmiştir. Ve bunun birisi ifrât ve diğeri tefrîttir.
Veyâhut insan, kelâmdan açılan ma'nâ üzerine şerîat ile yürümekten soyutlanmış değildir. Şimdi o kimse Kur’ân ve Hadîs’e bakıp adım adım şerîatı
getirenin yürüdüğü yönde yürür ve durduğu yerde durur. Ya'nî şerîatı getiren
tenzîhden ne kadar beyân etmiş ise onu alır; ve teşbîhden ne tebliğ etmiş ise onu
tebliğ eder. Bundan dolayı tenzîh ve teşbîh arasını birleştirir. Ve işte bu vasattır.
Nitekim Hz. Şeyh (ra) Fusûsu’l-Hikem’de Nûh Fass’ında beyân buyururlar:
Tercüme: “Eğer sen tenzîhi söyleyici olursan kayıtlayıcı olursun. Ve eğer
teşbîhi söyleyici olursan sınırlamış olursun. Ve eğer bu iki husûs ile söylersen
doğru yola sevk etmiş olursun; ve ilâhî bilgilerde imâm ve efendi olursun.”
Ve böyle kimse için bu tarz hareket ile Allâh’ın muhabbeti sâbit ve geçerli
olur. Hak Teâlâ “fettebiûnî yuhbibkumullâhu ve yagfir leküm zünûbeküm”
(Âl-i İmrân, 3/31) ya‘nî “Bana tâbi' olunuz ki, Allah Teâlâ size muhabbet etsin
ve günahlarınızı affetsin!” buyurur. İşte bu âyet-i kerîmeye göre şerîatı getirene
tâbi’i olmak ve onun yolunu yeterli bulmak, kul için Allâh’ın muhabbetini sâbit
kılar; ve böyle bir kimseyi Allah Teâlâ sever ve onun günahlarını örter. Ve Allah
Teâlâ’nın muhabbet ettiği kimse elbette dâimî saâdete nâil olur. Allah Teâlâ seni
azîz etsin! İşte iki nüshanın, ya'nî hikmetlere âit firâsetin ve şer'î firâsetin, karşılaştırma yönü budur.
Eğer birisi çıkıp derse ki: “Pek a‘lâ, hikmetlere âit firâsetteki iki tarafla vasatı,
ya'nî ifrât ve tefrît ile i'tidâli ve buna karşılık şer’î firâsetteki ifrât ve tefrît ile
i'tidâli anladık ve kabûl ettik; ve onun sıhhati bakışımızda sâbit oldu. Fakat namaza ve cemâate hâzır olan ve kendisinde sükûnet bulunan bir adamı gördüğüm
zaman, saâdet veyâ şekâvetini ta‘yîn etmek üzere insanların içinde onu nasıl ayırt
edelim? Halbuki o bu şekilde zâhirde şerîatı getirenin yolu ile yetinmekle beraber, bâtınında ısrarlı bir münâfıktır. Bundan dolayı onun zâhirine bakarak verdiğim hüküm yanlış olacaktır.”
248
Tedbirât-ı İlâhiyye
Sekizinci Bölüm
Biz cevâben deriz ki: Bu konudaki beyânlarımızında üstü kapalı olarak bir
yer geçti. Çünkü biz bu bölümün başında dedik ki: “Herkese Allah Teâlâ yakîn
nûrunu hîbe etmedi; ve onun basîret gözünden perdeyi izâle etmedi ki, şer’î
firâset ehli ipinde dizilmiş olsun. Onun kullarından ona ancak seçkinler erer. Bu
kitabımız ise hem seçkinler ve hem avâm içindir. Şer’î firâset sâhibi olmayanların
istifâdesi için zâhir alâmetlere bağlı olan hikmetlere âit firâseti beyân ettik.”
Şimdi senin sorun bu sözlerde üstü kapalı olarak cevâplanmıştır. Fakat bu soruna daha açık bir cevap da vermemiz de lâzım geldi. O da budur ki: Muhakkak
sâkinlik ve namaza hâzır olmak ve onlara benzeyen fiiller şehâdet âlemindendir.
Ve onun kâfir oluşu, o kimsenin sırrındadır; o da gayb âlemindendir. Ve bizim
için şer’î firâset hâsıl olup da onun sırrına vâkıf olduğumuz zaman kendi nefislerimizde onun kâfir olduğuna hükmeder ve onu kendi hâlinde terk ederiz; ve
onun bâtınını ifşâ etmeyiz. Ve o kimse zâhirde kelime-i tevhîdî söylediği için,
onun malını ve kanını şerîat gereği olarak muhâfaza ederiz. İşte zâhirde mü’min
ve bâtında kâfir olan münâfık hakkında bizim muâmelemiz bu tarzdadır. Ve
şerîata göre bunun dışında bir şey ile mükellef değiliz. Husûsî muamelelerimize
gelince, onun bu hâli hikmetlere âit fîrâsette gösterilen zemmedilmiş huylar ile
alâkadâr olacağından, görüşmek ve dostluk yapmak husûsunda da hikmetlere âit
fîrâsetin gösterdiği düstûra göre hareket ederiz.
Allah Teâlâ seni zâhirde hikmetlere âit firâsete ve bâtında da şer’î fîrâsete
muvaffak eylesin! İşte şer’î fîrâset ve hikmetlere âit firâsetin özeti budur ki, bunlar esâs düstûrlardır. Onları sana pek açık bir şekilde beyân ettim. Ve bu iki
fîrâsetin hâsıl olma sebepleriyle nefsinde amele ve onlara vâkıf olmakla
ziynetlenmeye Efendi’miz Allah Sübhânehû muvaffak buyurur. Çünkü Allah
zü’l-celâl hazretleri her şeye kādir olduğu gibi buna da kādirdir. Ve bu iki firâseti
sana ihsân ile zengin kılar.
249
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
DOKUZUNCU BÖLÜM
Kâtibin ve Sıfatlarının ve Kitablarının Bilgisi Beyânındadır
Huylarında güzîde olan akıllı ve endâmı güzel ve zekî bir kâtibi
üzerine lâzım kıl, ki uzaktan bakışın ile sır söylersin; o senin göz
ucu ile bakışının cevâbını işâretle anlar.
Allah Teâlâ imâmı muvaffak eylesin! Ve onu arka ve ön olmayan cihete
sâlik kılsın! Kâtib, latîf ve kerîm ve şerefli olan bir mevcûddur. Gayb âlemi
onun şerefine ve yüksek rütbesine en mutâbıktır. Sır sâhibi İdrîs nebî (as)’dır.
Ve o, ilk kalem ile yazı yazan kimsedir. Ve o ortası boştur. Ve onun dış kabuğu
vardır. Ve hayrın men' edilmesinin ve verilmesinin yuları onun elindedir. Ve o
onun apaçık olan ışığı ve onun yüksekliği arasında dolaşır. Ve onun şuâ‘sı ve
ışığı arasında gidip gelir. Uzak ve yakın üzerine emirlerin infâz edicisidir. Önce ve sonra emir sâhibi olan kimsenin sırrını bilicidir. Zengin yapar ve fakîr
kılar; tutar ve dağıtır. Ve onun defteri küllî nefsdir ki, o imâmın mutmainne ve
râzıyye ve merzıyye ile vasıflanmış olan tertemiz haremidir. Onun neşrolunmuş sayfasında berzâha âit ilimler yazılmıştır. Şimdi cisimler sayfalarının safhaları üzerinde eserleri açığa çıkan şey indinde, buna imâmın emrinin
“nüfûz”u ta'bîr olunur. Ve biz inşâallah bu bölümde iki fasılda kâtibin sıfatlarını ve kitâbını anlatır ve beyân ederiz. (Muvaffak eden Allah Teâlâ’dır. Ve
ondan başka merbûbu terbiye edecek Rab yoktur)
Bu bahsi îzâh için bir ön bilgi verilmesi îcâb eder.
Bilinsin ki, Âdem’in âlemin özü olduğu ve âlemde her ne mevcûd ise hepsinin Âdem’de bulunduğu yukarıda geçen bahislerde îzâh edilmiş idi.
Âlemin rûhu ve halîfesi Muhammedî (sav) küllî rûhtur. Ve âlem olan küllî
nefs o küllî rûhun mutmainne ve râzıyye ve merzıyye sıfatlarıyla vasıflanmış ve
pâk ve tertemiz olmuş olan nikâhlı eşidir.
Ve küllî rûh “hakîkî Âdem”dir; ve küllî nefs “Havvâ”dır ki, bunlar Hakk’ın
hakîkî vücûdunda bulunan vehim veren küllî kuvvetin te’sîriyle zât cennetinden,
ikilik âleminden ibâret olan kesîf taayyünler mertebesine “ihbitû” ya’nî “ininiz”
(Bakara, 2/36) emriyle indiler.
Ve küllî rûh ile küllî nefsin birleşmesinden sayısız ve hesapsız rûhlar ve cüz’î
nefisler doğup birdiğeriyle birleştiler. Ve bunların birleşmesinden de onların
benzerleri olan rûhlar ve cüz’î nefisler birbiri ardınca açığa çıktı ve çıkagelmekte
bulundu.
250
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
Şimdi küllî nefse ulaşan hükümler küllî rûhtan gelir. Ve küllî nefs sıfatlarına
âit hükümlerine değil, belki küllî rûha tâbi’ olduğundan bu hususta mutmainnedir. Ve eşi olan küllî rûhun hükmünden râzıdır; ve indinde eşi de ondan râzıdır.
Bundan dolayı kendisi tabîatın kirlenmiş sıfatlarından pâk ve temizdir. Fakat
cüz’î nefisler vehim veren kuvvetin, ya'nî cinnî şeytanların, te’sîriyle tabîat karanlığına meyilli ve cüz’î rûhların da'vetinden gâfil olduklarından, onlara işin
hakîkatini telkin edecek bir da’vetçi lâzımdır. Ve bu da’vetçiler de nebîler (aleyhimü’s-selâm) ile onların kâmil vârisleridir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) bu
da’vetçilerden biridir ki, bu kitabıyla Allâh’ın kullarını hakîkatlere da'vet buyururlar.
Şimdi;
- “Kalem-i a'lâ,” “akl-ı küll”den ibârettir. Ve o amâ cevherinde melekûte âit
taayyündür ki, onda bütün eşyâ dizilidir.
- "Levh-i mahfuz,” “küllî nefs”den ibârettir. Ve o melekî taayyünden ibârettir ki, “kalem”de mevcûd olan şeyin tafsîli, onda kalemin aktarması ile tahakkuk etmiştir. Ve bu levh “ümmü’l-kitâb”dır. Ve burada işâret yönünden yazma, ya'nî hissedilebilir işâret yoktur; belki ma’nâlar yönünden
yazma vardır ki, akıldan nefse aktarılır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “li
külli ecelin kitâb; Yemhûllâhu mâ yeşâu ve yusbit, ve indehu ümmül
kitâb” (Ra'd, 13/38-39). Ya'nî “Mahlûkların ecellerinden her bir ecel
için bir kitap vardır ki, Allah Teâlâ dilediği şeyi mahveder ve isbât eder.
Ve ümmü’l- kitâb onun nezdindedir ki, onda mahv ve isbât dâhil değildir.” Çünkü o levh kendilerinde mahv ve isbât olan diğer kitapların tersine değişimden yana mahfuz ya’nî korumalıdır.
- Ve “kalem-i a'lâ” mevcûd olması îcâb eden şeyleri “levh-i mahfûz”a yazdı.
Ve yazmaktan ferâğat eyledi. Ve (Sav) Efendimiz’in “Kalem yazdı ve kurudu” buyurduklarının ma'nâsı budur. Ve ilâhî kudretin görünme yerlerinden ibâret olan rûhânî kuvvetler, ya'nî melâike-i kirâm çoktur. Onların
ba'zısı “kalemler”dir ki, ka’lem-i a'lâda olan şeyden bir mikdâr ondadır.
- Ve onların ba'zısı “levhâlar”dır ki, her “kalem” kendisine âid olan levhâya
harflere âit nakışlar mesâbesinde olan hissedilebilir sûretleri yazar. Ve bu
“kalemler” her zaman yazma içindedir. Ba'zen yazdıkları mahvolur ve
ba'zen de sâbit kalır. Ve server-i âlem (sav) Efendimiz Mi'râc’da bu “kalemler”in cızırtılarını işittiler. Fakat “kalem-i a'lâ” ise kurumuştur; ve artık
hâlen yazmaz.
Bu îzâhlardan anlaşılır ki, “akıl” halîfe olan “rûh”un yardımcısı olduğu gibi,
onun kâtibi olan hayâle âit kuvvetin sağ elinde “kalem”dir ki, halîfeden hayâl
251
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
kâtibine ulaşan husûsu küllî nefs levhâsı üzerine yazar. Fakat “akıl” ile “nefis”ten
başka daha bir çok “kalemler” ve “levhâlar” vardır ki, onlar da sırası geldikçe
ileride yavaş yavaş îzâh edilir.
Ve şu da bilinsin ki, izâfî vücûdların ve çokluğun aslı hayâldir. Ve bütün ilâhî
isimlerin ve sıfatların açığa çıkış mahalli ancak hayâl âlemidir. Ve bu hayâl
Hakk’ın hakîkî vücûdunda gerçekleştiğinden dolayı onda dâimâ hakîkat tecellî
etmektedir. Bundan dolayı büyük âlemin kâtibi “hayâl”dir. Ve küçük âlem olan
insânî vücûddaki “kâtib” de ondaki “hayâl veren kuvveti”dir. Çünkü insanın bütün inanışlarını tesbît eden hayâl veren kuvvetidir.
Şimdi hayâlin hak yönü olduğu gibi, bâtıl yönü de vardır. Ve hak olan
hayâlin var edicisi “akıl”dır; ve bâtıl olan hayâlin var edicisi “vehim veren kuvvet”tir. Çünkü “fikir kuvveti” akla tâbi‘ olursa ona “zâkire-i mütefekkire” derler;
ve eğer vehme tâbi’ olursa ona “mütehayyile” derler. Beyt:
Tercüme: “Yâ Rab, kudsî âlemden gönlüme bir feyz dök, tâ ki gönlümden
bâtıl hayâl gitsin ve mahvolsun!”
Mâdemki kâtibin iyisi ve fenâsı vardır, o halde sen ma‘nâda huyları güzîde
ve endâmı güzel olan hak olan hayâli; ve sûrette de hikmetlere âit firâset bahsinde beyân olunan vasıfları taşıyan zekî bir kâtibi seç ki, sen onunla uzaktan sır
söyleşesin; ve o kâtib zekîliğinin kemâlinden senin göz ile olan işâretindeki kastını hemen anlasın!
Allah Teâlâ imâm olan rûhu hayâlî engellerde bırakmayıp zâtına mazhar olmaya muvaffak eylesin; ve onu ön ve arka olmayan cihete, ya‘nî “taayyünsüzlük” âlemine sâlik kılsın! Çünkü ön ve arka taayyünler âleminin gereklerindendir. Ma‘nâ kâtibi bir mevcûddur ki,
- Latîftir, kesîf bir şey değildir.
- Ve kerîmdir, çünkü vücûd verme husûsunda aslâ cimrilik etmez.
- Ve şereflidir, çünkü mertebesi alçak olan zâhir duyulardan değildir.
- Onun şerefine ve yükselmesine gayb âlemi çok uygundur. Çünkü şehâdet
âlemi süfli âlemdir. Ve gayb âlemi ulvî âlemdir. Ve hayâl veren kuvvet de
bu sıfatı taşımaktadır.
- Âfâkta bunun nazîri sır sâhibi olan İdrîs (as)’dır. Çünkü İdrîs (as) eziyetli
riyâzâtlar ile nefsini hayvânî sıfatlardan ve tabîat bulanıklığından ve geçici
noksanlıklardan temizlemiş ve soyut akıl hâline gelmiştir.
252
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
- Ve âlemde “küllî akıl” “kalem-i a‘lâ”dır; ve Âdem’de cüz’î akıl “kalem-i esfel”dir. Bundan dolayı İdrîs (as)ın beşer arasında ilk defa “kalem” ile yazı
yazması bâtının hükmünün zâhirde açığa çıkmasından ibâret olur.
- Ve akıl, kâtib olan “hayâl”in sağ elinde “kalem” mesâbesindedir;
- Ve “nefis,” “levha” mesâbesindedir.
- Ve akılsal kânûn ile nefiste var olan fikrî hükümler levh-i mahfûzda yazılmış olan vücûda âit sûretler mesâbesindedir. İşte bunun için (Sav) Efendimiz “Allah ilk önce aklı halk etti” ve “Allah ilk önce kalemi halk etti”
buyurdu.
- Ve “kalem,” “akl-ı evvel”den ibârettir. Ve hayâlin vücûdun aslı olduğu yukarıda anlatıldı. Çünkü hayâlin vücûdu olmasa, aklın tasarruf mahalli bulunmaz.
- Ve o kalemin ortası boş ve dış kabuğu vardır. Ya‘nî akıl kaleminin zâhirdeki kamış kaleme benzerliği vardır. Çünkü zâhirdeki kalemin içi boştur ve
dışı da kabuk ile örtülüdür. Akıl da böyledir. Ortası boş ve sâlimdir. Ve
vehim ve diğer kuvvetler gibi muhtelif perdeler ile örtülmüştür.
- Ve hayrın men' edilmesinin ve verilmesinin dizgini o kâtibin elindedir.
Çünkü kâtib ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellî mahallidir. Elindeki kalemi
kader sırrı dâiresinde dolaştırır. “Mâni'” isminin hükmü ile men' eder ve
“Mu'tî” isminin hükmü ile verir. Ve “Mudill” isminin hükmüyle hayrı
men' eder ve şerri verir. Ve “Hâdî” isminin hükmüyle şerri men' eder ve
hayrı verir.
- Ve akıl kalemi, hayâl kâtibinin apaçık olan ışığı ve onun yüksekliği arasında dolaşır. Çünkü hayâl mertebesi aslâ karanlık kabûl etmeyen bir rûhânî
âlemdir. Bunun için o sahâda var olan ma'nevî sûretler aslâ basîret gözünden örtünmez. Ve zâhir âlemde ise nûr ve karanlık birdiğerini ta'kîb
ettiğinden, hissedilebilir sûretler zâhir gözüne kâh bâriz ve kâh gizli olur.
Ve onun mertebesi hissedilebilir şeyler âlemine göre yüksektir.
- Ve akıl kalemi onun şuâ'ı ve ışığı arasında gidip gelir.
- Ve o akıl kalemi kâtibin halîfeden aldığı emri uzak ve yakın üzerine infâz
eder. Çünkü uzaklık ve yakınlık cismânî özelliklerdendir. Ma'nâ âlemi
olan hayâlde yakınlık ve uzaklık aynı şeydir.
- Ve o akıl kalemi, önce ve sonra kendisine emir ulaşan kimsenin sırrını bilicidir. Ya'nî ilâhî ilmî sûretler hayâlî sûretlerdir; hâriçte vücûdu yoktur. Ve
aynı şekilde Hakk’ın vücûdunun isimleri dolayısıyla mertebelere tenezzülünde i'tibârî gayrı oluşu taşıyıcı olarak açığa çıkan taayyün etmiş sûretle-
253
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
rin hepsi hayâldir. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber (ra) Fusûsu’l-Hikem lerinde
Süleymân Fassı’nda buyururlar. Beyt:
Tercüme: “Muhakkak varlık hayâldir. O da hakîkatte Hak’tır. Ve bunu
anlayan kimse yolun sırlarını taşıyıcıdır.” Ve aynı şekilde Mevlânâ Câmî
(ks) buyurur.
Tercüme: “Evet, âlem bütün hayâldir; fakat onda dâimâ bir hakîkat tecellî edicidir.”
Ve ilâhî emrin ilim mertebesine inmesi tek seferdedir. Nitekim buyrulur:
“Ve mâ emrunâ illâ vâhietun ke lemhin bil basar” ya’nî “Ve Bizim emrimiz, tek bir emirden başka bir şey değildir, gözün bir anlık bakışı gibidir” (Kamer, 54/50). Ve o mertebeden varlıksal mertebelere inişi derecelerledir. Nitekim buyrulur: “Ve in min şey’in illâ indenâ hazâinuhu ve
mâ nunezziluhû illâ bi kaderin ma’lûm” ya’nî “Hazînesi bizim yanımızda olmayan hiçbir şey yoktur. Bilinen bir kaderi olmaksızın onu indirmeyiz” (Hicr, 15/21). Şimdi “önceden” ile Hz. Şeyh-i Ekber kader sırrına bağlanan sâbit ayn’ları; ve “sonradan” ile de varlıksal mertebeleri
kasteder. Ve ilmî tecellî akla olduğundan bu akıl emir kendisinde olan
hayâlin sırrını bilmiş olur.
- Şimdi kader sırrı dolayısıyla akıl kalemi zengin yapar ve fakîr kılar; ve tutar ve dağıtır. Ya‘nî o isimlere âit tecellîlerin mahkûmudur.
- Ve onun defteri, küllî nefsin zâtıdır ki, o hakîkî Âdem olan küllî rûhun
Havvâ’sıdır. Ve yukarıda îzâh edildiği üzere imâm olan küllî rûhun mutmainne ve râzıyye ve merzıyye sıfatlarıyla vasıflanmış olan tertemiz pâk
haremidir. Ve bu sıfatlar ile vasıflanmasının sebebi ve cüz’î rûhlar ile onların nikâhlı eşleri cüz’î nefisler arasındaki münâsebet yukarıda îzâh edilmiştir. Ve âyet-i kerîmede “Ve küllü şey’in fe alûhu fîz zubur; Ve küllü
sagîrin ve kebîrin mustetar” (Kamer, 54/52-53) ya‘nî “İşledikleri her bir
şey kitaplardadır; ve her bir küçük ve büyük yazılmıştır” buyrulması bu
mertebelere işârettir.
- Şimdi küllî nefsin neşrolunmuş olan sayfasında berzaha âit ilimler
yazılmıştır. Bilinsin ki, Hakk’ın mutlak vücûdu, hakîkat-i muhammediyyeden ibâret olan vahdet mertebesinden, vâhidiyyet mertebesine tenezzül
ettiğinde, bütün eşyânın ilmî sûretleri birdîğerinden ayrılır. Bu mertebede
gayrılık yoktur. Fakat vücûdun küllî rûh mertebesine tenezzülünde bu
ilmî sûretler gayrılık elbisesine bürünerek soyut ve nûrânî cevherler hâlinde var olurlar. Ve bunlar bu âlemde sûretsiz iken vücûdun misâl mertebesine tenezzülünde, her birerleri şehâdet âleminde kazanacakları kesîf
254
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
sûretlere uygun olarak birer hayâlî sûretlere bürünürler. Vücûdun şehâdet
âlemine tenezzülünde de, bu hayâlî sûretler birer kesîf sûret hâlini kazanırlar. Ve misâl âlemi rûhlar âlemi ile şehâdet âlemi arasında bir berzahdır. Şimdi kesîf olan küllî nefs, hissedilir olan neşrolunmuş bir sayfadır
ki, bu sayfada berzahdan ibâret olan misâl âlemine nakşedilmiş olan ilim
yazılmıştır. Ve âlem böyle olduğu gibi Âdem de böyledir. Âdem’in hayâlî
kuvveti rûhu ile nefsi arasında bir berzahtır. Ve kesîf olan nefsini
oluşturan zâhir duyuları ve a‘zâları hayâlinde nakşedilmiş ilimlerin neşrolunmuş sayfasıdır. Çünkü hayâli ne ise fiilleri de ona göre açığa çıkar.
- Şimdi gerek âlemde ve gerek Âdem’de kâğıt mesâbesinde olan cisim
safhaları üzerinde ne gibi eserler açığa çıkarsa, bu eserlere âlemde imâm
olan küllî rûhun ve Âdem’de imâm olan cüz’î rûhun “emrinin nüfûz etmesi” ta'bîr edilir. Ve rûh sâbit ayn dolayısıyla emreder. Ve sâbit ayn’lar
ilâhî üst irâdeye tâbi‘dir. “Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallâh” ya’nî “Ve siz
dileyemezsiniz, Allah dilemedikçe” (İnsan, 76/30) hükmünce hakîkatte
her şey ilâhî meşiyyette ya’nî üst irâdeye tâbi‘dir.
Ve biz, eğer ilâhî meşiyyet bağlanırsa, bu bölümde iki fasılda “Kâtibin
sıfatlarını ve “kitâb”ı anlatır ve beyân ederiz. Ve muvaffık, ya‘nî tevfîk bahşeden
Allah Teâlâ’dır. Ve ondan başka merbûbu terbiye edecek Rab yoktur.
255
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
FASIL
KÂTİP HAKKINDADIR
Allah Teâlâ seni muvaffak eylesin! Bilesin ki, muhakkak Allah Sübhânehû
en büyük memleket bir muhâfazalı levhanın ve hokkanın mürekkebi içinde
bir ma’lûm ya’nî bilinen kalem vücûda getirdi. Ve onda dâim oldukça tafsîl
kabûl etmez. Ne zamanki mürekkeb ondan kaleme geçer, onunla harfler levhada tafsîllenir. Ve ilim onunla, kendisi için bir son olmayan şeye kadar tafsîllenir. İnsanın maddesi olan nutfe gibi ki, Âdem’in belinde dâim oldukça
insânî sûretlerin hepsi onda toplu idi, ve onda oldukça tafsîl kabûl etmez. Ne
zamanki rahim levhasına insânî kalem ile intikâl eder, insânî sûret tafsîllenir.
Yücedir; ve onu başka bir şeyle karışmaktan ve değişimden yana mukaddes
olan yemîn ya’nî sağ el ile var etti. Şimdi Hak tarafından ilim sebebiyle olan
irâde emri muhâfazalı levhanın yüzeyi üzerine kalemi harekete geçirmekle,
mevcûd olan ve olmayan ve mevcûd olacak ve olmayacak olan şeyin ilmi sağ
ele geçer. Ne zamanki bu kitâb iki nüshanın karşılaştırması üzerine ve onların
karşılaştırması da iki oluşum üzerine binâ edildi, “kâtib”in bizden nerede olduğunu ta‘rîf etmeyi murâd eyledik.
İlâhın kalemi ve onun muhâfazalı levhası, benim kalemim ve levhama
yardım eder. Ve benim elim onun melekûtunda Allâh’ın sağıdır. Ben dilediğim şeyi icrâ ederim. Ve resimler hazlardır.
Allah Teâlâ seni bu beyân ettiğimiz hakîkatleri anlamaya muvaffak eylesin!
Bilesin ki, Allah Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri en büyük memlekette, ya'nî büyük insân olan âlemde, bir “levh-i mahfûz ya’nî muhâfazalı levha” ve hokkanın
mürekkebi içinde bir “malûm kalem” vücûda getirdi ki;
- O muhâfazalı levha büyük âlemin “küllî nefs”i;
- Hokka “tabîat;”
- “Mürekkeb” unsurlardan oluşmuş olan “madde”dir.
- Ve “ma'lûm kalem,” “akl-ı evvel ya’nî ilk akıl”dır. Ve bu ilk akıl vâhidiyyet
mertebesinden ibâret olan “insânî hakîkat”tir. Ve bu kalemin “ma'lûm”
vasfı ile vasıflanması vâhidiyyet mertebesinin, ilâhî ma’lûmât ya’nî ilâhî
bilinenler olan “sâbit ayn’lar”ı taşıyıcı olmasındandır. Çünkü sâbit ayn’lar
ilmî sûretlerden ibârettir. Ve ilâhî ilim bu ma‘lûmâta tâbi'dir.
- Ve “kalem” hokkanın mürekkebi içinde bulundukça, harfler ve kelimeler o
mürekkebden ayrılıpta tafsîl kabûl etmez. Mürekkeb hokkadan kaleme
256
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
geçtiği zaman, o kalem sebebiyle harfler ve kelimeler cisim kâğıtları üzerinde tafsîllenir.
- Ve isimlere ve sıfatlara âit ilim, mürekkeb mesâbesinde olan basît unsurlardan akıl kalemi vâsıtasıyla o kadar tafsîllenir ki, küllî nefs levhası üzerinde yazılmış olan maddî sûretlere aslâ bir son ve nihâyet bulunmaz. Ve
icmâlî ilim o kalem vâsıtasıyla tafsîlî ilim olur.
- Küçük âlem olan Âdem’de bunun karşılığı “nutfe”dir. İnsanın maddesi
olan nutfe Âdem’in belinde bulundukça insânî sûretlerin hepsi onda topludur. Ve Âdem’in belinde bulundukça tafsîl kabûl etmez. Ne zamanki
insan kendi benzerini var etmeye meyledip muhabbetin sürüklemesiyle
nutfesini, belinden bilinen kalemi ile rahim levhasına nakleder, o zaman
rahim levhasında kendi benzeri var olarak insânî sûret icmâlden tafsîle gelir. Çünkü nutfede insanın bulunduğu icmâlî olarak bilinmekte idi. Fakat
onun kaşı, gözü, boyu ve endâmının biçimi ve halleri ve işleri gizlide idi.
Ne zamanki kuvvetlerin muhtelif kalemleri, onu tabîat sayfaları üzerinde
unsurlar mürekkebi ile devamlı olarak yazdı, nutfedeki icmâlî ilim tafsîle
geldi. Ve insanın bütün eşkâli ve halleri ve işleri ayrıntılı olarak bilindi.
- Ve aynı şekilde büyük âlemin maddesi fezâda rahmânî nefesden var olan
“amâ’,” ya'nî parlak bulutsu ki, güneş sistemimiz onda gizlide idi. Ve bu
âlemin küllî nefsinden ibâret olup dünyâ ile diğer gezegenler ve onların
üzerlerinde var olmuş ve olacak olan bütün sûretler, kalem-i alâ ile bu
levh-i mahfûz üzerine yazılmıştır.
- Ve varlıkların tafsîline vâsıta olan bu kalem vasıftan yana yücedir. Onun
için kendisine “kalem-i alâ” denilmiştir.
- Ve o kalemin vücûdu başka bir şeyle karışmaktan ve değişimden yana mukaddes ve temiz olan “yemîn” iledir, ya'nî Hakk’ın irâdesi iledir. “Yemîn”
sağ el ma'nâsınadır. Burada “Hakk’ın cemâli”nden kinâyedir. Çünkü
irâde vücûda getirmeye bağlanır, ortadan kaldırmaya bağlanmaz. Ve meşiyyet ya’nî ilâhî üst irâde hem vücûda getirmeye ve hem de ortadan kaldırmaya bağlanır. Ve îcâd lutuf ve cemâl; ve i‘dâm kahr ve celâl olduğu
için Mürîd ismine taalluk eden irâde, “yemin” ile ta‘bîr buyrulmuştur. Ve
bir şeyin îcâdına irâde-i ilâhî taalluk edince, o irâde te’lîf ve değişimden
mukaddestir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “İnnemâ kavlünâ li şey’in izâ
erednâhu en nekûle lehu kün fe yekûnu” ya’nî “Bir şeyin (olmasını) istediğimiz zaman Bizim sözümüz, ona sadece: “Ol!” dememizdir. O, hemen olur” (Nahl, 16/40). Ve irâdenin vücûda getirmeye bağlandığına bu
âyet-i kerîme delîldir. Çünkü “yekûnu” kelimesindeki “kâne” vücûd kelimesidir.
257
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
- Şimdi Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri ilâhî ilminde sâbit olan ayn’lar
sebebiyle vücûda getirmeyi istediği şeylerin açığa çıkmasını “Kün-Ol!”
sözüyle emreder. Ve bu irâde emri Hak’tan sağ ele, ya'nî vücûda getirme
eli olan cemâl eline, geçer. Ya'nî “kâtib” mesâbesinde bulunan ve hayâlden ibâret olan sâbit ayn’lar mertebesinin “sağ el”ine, ya'nî vücûda getirme eline geçip, bu kâtib kalemi harekete geçirmekle, akl-ı küllün fa‘âliyeti
ile levh-i mahfûzun, ya‘nî küllî nefsin, yüzeyi üzerine;
• Mevcûd olan, ya'nî zâhir âlemde izâfî vücûd kazanmış olan;
• Ve henüz rûhlar âleminde ve misâl âleminde olup zâhirde
mevcûd olmayan;
• Ve sâbit ayn’lar mertebesinden diğer mertebelere tenezzül edecek olan;
• Ve olmayacak olan, ya'nî ebedlerin ebedi gayb örtüsünde kalacak olan, şeyin ilmini yazar.
Biz burada “kâtib”e sâbit ayn’lar ve ona da “hayâl” dedik. Nitekim cenâb-ı
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (ra) efendimiz Mesnevî-i –Şerîf’lerinde şöyle buyururlar:
Tercüme: “Evliyâ tuzağı olan o hayâller, Hudâ bostanının ay yüzlülerinin
yansımasıdır.”
“Hudâ bostanı”ndan kasıt, “ilâhî ilmî sûretler” mertebesidir. Ve onun “ay
yüzlüleri” isimlerin gölgeleri olan “sâbit ayn’lar”dır. Ve sâbit ayn’lar ilâhî isimlerin gölgeleri, ve gölgeler ise hayâldir. Şimdi bu hayâllerden Cenâb-ı Hakk’ın dilediği kadarı evliyâullâhın şerefli kalblerine yansıyıp kader sırrına vâkıf olurlar.
Ve biz yine yukarıda “kâtib” ve “levha” ve “kalem”in türleri çoktur, demiş ve
sırası geldikçe îzâh edileceğini söylemiştik. Burada bu îzâhların verilmesi uygundur:
Azîz Nesefî hazretleri “levha” ve “kalem” ve “hokka” hakkında yazdıkları
Risâle’de der ki: “Mâhiyetler ve hissedilebilirler ve akledilebilirler ve basîtler ve
bileşikler ve cevherler ve arazlar ceberût âleminde idiler. Bu yönden ceberût âlemine “hokka” derler.
Ve büyük âlemin hokkası olduğu gibi küçük âlemin de hokkası vardır. Ve
küçük âlemin hokkası “nutfe”dir. Çünkü küçük âlemde mevcûd olan her şey tam
olarak onun nutfesinde mevcûd idi. Fakat hepsi örtülü ve icmâl bir halde idi; ve
birdiğerinden ayrılmamış idi. Bu yönden “nutfe”ye “hokka” derler. Bu her iki
hokkanın kâtibi ve levhası kendisiyle berâberdir ve kendinindir. Ve her iki kâtib,
258
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
yazmayı hâriçte bir kimseden öğrenmemiştir. Yazmak her ikisinin zâtı ile
berâberdir.
Ne zamanki büyük âlemin hokkasına “Yarıl!” diye bir hitâb geldi, iki şâh oldu.
- Bir şâhı “akl-ı evvel ya’nî ilk akıl” oldu ki, bu Hudâ’nın “kalem”idir;
- Ve bir şâhı “felek-i evvel ya’nî ilk felek” oldu ki, Hudâ’nın “Arş”ıdır. Bundan dolayı;
• İlk akıl, büyük âlemin kalemi;
• Ve Hudâ’nın Arş’ı büyük âlemin levhasıdır.
İlk akla melekût âleminin “ilk cevher”i derler; ve ilk feleğe de mülk âleminin
“ilk cevher”i derler.
- Ve ilk akıl nûr deryâsı idi. O deryânın azametini ancak Hak Teâlâ bilir.
- Ve ilk felek karanlık deryâsı idi. Onun da büyüklüğünü ancak Hak Teâlâ
bilir.
Hudâ’nın kalemi olan bu ilk akla: “Kendi üzerine ve ilk felek üzerine yaz!”
diye hitâb geldi. Göz açıp kapama içinde yazdı. “İnnemâ emruhû izâ erâde
şey’en en yekûle lehu kün fe yekûn” ya’nî “O, bir şey irade ettiği zaman O'nun
emri, sadece ona: "Ol!" demektir. O, hemen olur” (Yâsîn, 36/82).
Sonrasında akıllar ve nefisler ve tabîatlar, ilk akıldan zâhir oldu. Ve felekler
ve yıldızlar ve unsurlar ilk felekten peydâ oldu; ve tabakalar hâline geldi; bir diğerinden ayrıldı. “E ve lem yerellezîne keferû ennes semâvâti vel arda kânetâ
retkan fe fetaknâhüma, ve cealnâ minel mâi külle şey’in hayy, e fe lâ
yu’minûn” ya’nî “Kâfirler, göklerin ve yerin bitişik olduğunu görmediler mi?
Sonra Biz, o ikisini ayırdık. Ve her canlı şeyi sudan halk ettik. Hâlâ inanmazlar
mı?” (Enbiyâ, 21/30).
Hakîr şerh edici ben derim ki, göklerin ve yerin halk edilmesi hakkındaki ayrıntılar bu âyet-i kerîmeye dayanarak fakîr tarafından Fusûsu’l-Hikem’e yazılan
şerhin Önsöz’ünde îzâh edilmiştir.
Bu îzâhlara göre âlemde ve Âdem’de “kâtib” ve “kalem” ve “levha”nın
bâtınîsi olduğu gibi, zâhirîsi de vardır. Bâtınî olanların mertebeleri olduğu gibi,
zâhirî olanların da mertebeleri vardır. Âlemde bir mertebeye göre;
- Bâtınî kâtib isimlere âit sûretlerden ibâret olan “sâbit ayn’lar”;
- Ve bâtınî kalem “akl-ı kül;”
- Ve bâtınî levha “küllî rûh;”
259
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
ve diğer bir mertebeye göre;
- Kâtib “küllî rûh;”
- Ve kalem “melekler;”
- Ve levha “küllî nefs”dir.
Ve âlemde;
- Zâhirî kâtib “Tabîî kuvvetler;”
- Ve zâhirî kalem “unsurlar;”
- Ve zâhirî levha “tabîat sâhası”dır.
Ve Âdem’de bir i’tibârâ göre;
- Bâtınî kâtib “akıl;”
- Ve bâtınî kalem “fikrî kuvvet;”
- Ve bâtınî levha “kalb”dir.
Ve diğer bir i‘tibâra göre;
- Bâtınî kâtib “akıl;”
- Ve bâtınî kalem “vehim veren kuvvet;”
- Ve bâtınî levha “kalb”dir.
Ve diğer bir i'tibâra göre de
- Bâtınî kâtib “hayâl;”
- Ve bâtınî kalem “kalb;”
- Ve bâtınî levha “beyin”dir.
Ve Âdem’de;
- Zâhirî kâtib “zâhir duyular;”
- Ve zâhirî kalem “a‘zâ ve organlar;”
- Ve zâhirî levha fiillerin tecellî sâhaları olan her bir “mahal”dir.
260
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
Bunlar bütünselliğe dönük yönleri i’tibârı iledir. Cüz’e dönük yönleri i‘tibârı
ile daha bir çok kâtib ve kalem ve levha vardır. Bu kâtiblerin kimi iyi ve kimi fenâ
yazar. Ve bâtın ile zâhir arasında daimî bir ortaklık vardır. Ya‘nî kâtib ve kalem
bâtınî; ve levha zâhirî olur. Ve bunun aksi de olur. Çünkü ma‘nâdan sûrete ve
sûretten ma‘nâya dâimâ inişler ve çıkışlar vardır. Örneğin, insanın inanışı kâtib,
a‘zâ ve organları kalemdir. İnanışının a‘zâ ve organları ile yazdığı amellerin
sûretleri ma‘nâ âlemi olan berzahda işlenir ya’nî kelime elbiselerine bürünür.
Bundan dolayı insânî vücûdda bir çok kâtib ve kalem ve levha vardır.
Hz. Şeyh-i Ekber (ra), bu Tedbîrât-ı İlâhiyye kitâbında ta‘kîb edilen kāide;
- “İki nüsha”nın, ya‘nî âlem ile âdem, nüshalarının karşılaştırılması üzerine;
- Ve onların karşılaştırılması da iki oluşum, ya‘nî bâtın ve zâhir oluşumları,
üzerine dayanmakta,
olduğu için, bizde, ya‘nî “âdem”de, “kâtib”in nerede olduğunu ta‘rîf etmeyi
murâd ettik, dedikten sonra işâret yoluyla aşağıdaki ma’nâları beyân buyururlar:
“İlâhî kalem ve onun muhâfazalı levhası benim kalemime ve levhama vücûdda yardımcı olur.”
Ya‘nî Hudâ kalemi olan “ilk akıl” benim cüz’î aklıma ve ilâhî muhâfazalı levha olan “küllî nefs” de benim cüz’î nefsime bu izâfî vücûd mertebesinde yardım
eder. Çünkü küllî nefs üzerine “akl-ı kül” ile yazılacak olan sûretlerden bir çoklarının resmedilmesinde, insânî akıl kalemleri vâsıta olur.
Örneğin, âlemde açığa çıkmış olan bunca buluşların, küllî nefs üzerine akl-ı
kül kalemiyle yazılması gerektiği zaman, beşer akılları bunları îcâd eder ve açığa
çıkartır. Bundan dolayı bu îcâd ve açığa çıkarmada Hudâ kalemi olan akl-ı kül ile
ilâhî levh-i mahfûz olan küllî nefs, cüz’î akıllara ve nefislere yardımcı olmuş olur.
Yukarıda îzâh edildiği üzere küllî aklın, küllî nefs üzerine yazdığı şeyler kazâ
edilmiş husûslar olduğundan, bu ilâhî levha mahvolmadan ve isbâttan muhâfazalıdır.
Örneğin cenâb-ı Meryem’in eşi olmadan bu zâhir âlemde Cibrîl’in üflemesi
ile Hz. Îsâ (as)’a hâmile kalması kazâ edilmiş bir husûs idi. İlâhî kalemin bir nev‘i
olan Hz. Cibrîl ile, levha mesâbesinde olan Meryem’in rahmine îsevî sûret yazılmış oldu. Bunun olmaması imkânı yok idi, çünkü kazâ edilmiş bir husûs idi.
Mahvolma ve isbât, küllî nefsde açığa çıkan hissedilebilir sûret levhalarında olur.
Bu hissedilebilir sûretler de ilâhî kazânın tafsîli olan kaderdir.
Ve hadîs-i şerîf gereğince, “Kader kader ile çevrilir”. Örneğin tabîatta soğukluk ve sıcaklık vardır; ve aynı şekilde aydınlık ve karanlık vardır. Soğukluğun
çevrilmesi sıcaklık ile; ve sıcaklığın çevrilmesi soğukluk ile; ve aynı şekilde aydın-
261
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
lığın çevrilmesi karanlık ile ve karanlığın çevrilmesi nûr iledir. Bundan dolayı
akıl soğukluğun veyâ karanlığın çevrilmesi için bir ısıtma veyâ aydınlatma usûlü
bulup sıcaklık ve aydınlık hâsıl eder. Ve netîce de mahvolma ve isbât vücûda gelir. Ve aynı şekilde demir demir ile ve hîle hîle ile çevrilir. Ve diğerleri de buna
kıyâs olunur.
Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) ikinci beyt-i şeriflerinde buyururlar:
“Benim elim onun melekûtunda Allâh’ın yemîni ya’nî sağ elidir.”
Ya‘nî benim elim olan hakîkatim O’nun melekûtunda O’nun vücûda getirme
elidir.
“Melekût”dan kasıt şehâdet âleminin üstünde olan gayb âlemi mertebeleridir, ya‘nî rûhlar ve misâl âlemi mertebeleridir.
“Benim elim”den kasıt ilâhî ilimde sâbit olan kulun hakîkatidir ki, vücûd tecellîleri rûhlar ve misâl ve şehâdet mertebelerinde bu sâbit ayn’lar dolayısıyla
olur. Çünkü Hak malûmu ya’nî bilineni olan şeyi murâd eder. Ve malûm ise kulun sâbit ayn’ı ve hakîkatidir. Bundan dolayı kulun sâbit ayn’ı Allâh’ın melekûtunda O’nun vücûda getirme eli.
“Ben dilediğim şeyi icrâ ederim. Ve resimler hazlardır.”
Ya'nî ben ilâhî ilimde sâbit olan hakîkatimin ve sâbit ayn’ımın isti'dâdına
uyarak murâd ettiğim şeyi varlıksal mertebelerde icrâ ederim. Ve izâfî vücûdumdan açığa çıkan resimler ve fiiller, ezelî olan hazlar ve nasîblerdir.
Bilinsin ki, kudret irâdeye ve irâde ilme ve ilim malûma tâbi'dir. Ve malûm
kulun sâbit ayn’ıdır. Ve sâbit ayn’lar isimlere âit sûretlerden ibârettir. Şimdi her
bir ismin hazînesinde gizlide olan şeylerin, fiiller mertebesi olan varlıkta açığa
çıkması lâzımdır. Ve kul “Kün-Ol!” emrine uyarak Hakk’ın hakîkî bir olan vücûdunda kendi vücûdunu var eder. Bundan dolayı var olma fiili kula izâfe olunur. Ve bu husûsta Hak tarafından cebir yoktur, ancak emir vardır. Bu bahsin
ayrıntısı Fusûsu’l-Hikem’de Sâlih Fassı’ndadır.
“Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallâh” ya’nî “ve siz dileyemezsiniz, Allah dilemedikçe” (İnsan, 76/30) irâdenin birliğine;
“Vallâhu halakaküm ve mâ ta’melûn” ya’nî “Sizi de, amellerinizi de Allah
halk etti” (Sâffât, 37/96) fiillerin birliğine dönüktür.
Ey zekî okuyucu bu bahsi iyi düşün!
262
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
Şimdi kâtib ilmî latîf bir sıfattır; “yemîn ya’nî sağ el” denir. Ve onun maddesi illiyyîndendir. Ve o ebrâr makāmıdır. Ve onun sâhibi karışmış içecektir.
Şimdi imâm şehâdet âleminde melekûttan bir emri açığa çıkarmayı murâd eylediğinde kalbe tecellî eder de sadr açılır. Ve bu, örtünün açılmasından ibârettir. İmâmın murâdı onda yazılır. Ve bu kalb aklın aynasıdır. Şimdi akıl bundan evvel görmediği şeyi kendi aynasında görür de imâmın murâdının o olduğunu bilir. Şimdi kâtibi çağırıp onu murâdına vâkıf kılar. Ve ona, kendi zâtına
şunu, şunu yaz! der. Şimdi nefiste hâsıl olunca organlar üzerine doğru yükselir. İşte bunun için biz onun hakkında karışmış içecektir dedik. Çünkü o yakınlaşmışların çeşmesi ile karıştı; ve o akıldır. Şimdi bunun için onun hakkında ona tam bir şeref hâsıl oldu.
Bilinsin ki, her insânî ferdin ilâhî ilimde sâbit olmuş bir hakîkati vardır. Ve bu
hakîkat ilâhî isimlerden bir ismin gölgesel ve hayâlî sûretidir. Ve bu hakîkatler,
hakîkî vücûdun vâhidiyyet mertebesine tenezzülünde sâbit olur. Ve vâhidiyyet
mertebesi hakîkat-i muhammediyyeden ibâret olan vahdet mertebesinin ayrıntılanmışıdır. Ve bu mertebeye “insânî hakîkat” ve “ilk akıl” da derler.
Ve bu sâbit olan hakîkat hangi ilâhî ismin gölgesi ise, o isim o insânî ferdin
Rabb-i hâssı olup, kendi görünme yeri olan o ferdi bütün mertebelerde alnından
çekerek kendi doğru yolu üzerinde yürütür. Bundan dolayı o ismin hazînesinde
gizlide olan ilâhî işler nelerden ibâret ise, dünyâda ve âhirette ve bütün duraklarında, bunlar o kulun görünme yerinden açığa çıkar. Şimdi;
- O Rabb-i hâssın gölgesi olan sâbit ayn “kâtib;”
- Ve ilk akıl “kalem;”
- Ve kulun her bir duraktaki izâfî vücûdu “levha”dır.
Ve o sâbit ayn ilmî latîf bir sıfattır; ve emir ve şe’n âlemindendir.
Âlemde “imâm” muhammedî küllî rûhtur.
- Ve “kâtib” bütün ilâhî isimlerin gölgesel sûretlerini toplamış olan “insânî
hakîkattır.”
- Ve “kalem” onların sûretlerini muhtelif mertebelerde yazan “ilk akıldır.”
- Bu mertebelerin ilk levhası “küllî nefs”dir ki, “levh-i mahfûz”dur.
Ve Âdem’de “imâm” onun cüz’î rûhu;
- Ve kâtib onun “hayâlî kuvveti”;
- Ve kalem onun “cüz’î aklı”;
- Ve levha izâfî vücûdu olan “cüz’î nefs”idir ki, mahvolma ve isbât levhasıdır.
263
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
Şimdi vücûd tecellîleri isimler dolayısıyla olduğundan; ve isim sıfatın zâhiri
ve sıfat ismin bâtını bulunduğundan, bu ilmî latîf sıfattan ibâret olan kâtibe
“yemîn,” ya'nî vücûda getirici el olan “sağ el” denir.
Ve bu kâtibin maddesi illiyyîn âlemindendir, ya'nî Rahmân’ın istivâ etmiş olduğu Arş’tandır. Ve o Arş sıfatın mahallidir, ya'nî rahmâniyyet sıfatının tecellî
mahallidir. Ve o Arş ebrâr makâmıdır. Ve o makāmın sâhibi “karışmış içecek”tir.
Nitekim ebrâr hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur “İnnel ebrâra yeşrebûne
min ke’sin kâne mizâcuhâ kâfûrâ” ya’nî “Muhakkak ki ebrâr olanlar, içinde
kâfur bulunan kadehlerden içecekler” (İnsân, 76/5).
Ve âlem ikidir: Birisi illiyyîn âlemi ve diğeri siccîn âlemidir.
- “İlliyyîn” emr âlemi ve
- “Siccîn” halk âlemidir.
Ve emr âlemi, şe’n âleminden ibâret olup latîftir.
Ve siccîn âlemi, açığa çıkma âleminden ibâret olup kesîftir.
Ve illiyyîn, bahsedildiği üzere ebrârın makâmıdır. Nitekim “inne kitâbel
ebrâri le fî illiyyîn” ya’nî “Muhakkak ebrârın kitapları elbette illiyyîndendir”
(Mutaffifîn, 83/18) buyrulur.
Ve siccîn, tabîat âlemi olup günahkârların makâmıdır. Nitekim “inne kitâbel
fuccâri le fî siccîn” ya’nî “Muhakkak günahkârların kitapları elbette siccîndedir” (Mutaffifîn, 83/7) buyrulur.
Ve ebrârın rûhları, şerîat hükümleri gereğince amel etmeleri sebebiyle tabîat
hükümlerinden kurtulduklarından illiyyîne yükselirler.
Ve günahkârların rûhları, şerîat hükümlerini terk etmekle ve nefsânî hazlara
meyletmekle tabîat hükümlerinde gark olduklarından illiyyîne yükselemeyip
siccînde kalırlar.
Şimdi gerek ebrârın ve gerek günahkârların kâtibinin maddesi illiyyîndendir.
Bundan dolayı imâm ve halîfe olan rûh şehâdet âleminde melekûttan, ya'nî gayb
âleminden, ilâhî ilimde sâbit olan bir husûsu açığa çıkarmayı istediğinde, kalbe
tecellî eder de sadr açılır.
Ve bu “sadrın açılması” örtünün açılmasından ibârettir.
Ve bu hâli tâkiben imâmın murâdı kalbde yazılmış olur.
Ve bu kalb yardımcı olan aklın aynasıdır. Bundan dolayı akıl bundan evvel
görmediği hayâlî sûreti kendi aynası olan bu kalbde görür; ve imâmın isteğinin
bu hayâlî sûretin açığa çıkarılması olduğunu bilir.
264
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
Şimdi akıl, kâtib olan hayâlî kuvveti çağırıp onu isteğine vâkıf kılar. Ve ona:
- Kendi zâtına şunu ve şunu yaz! der.
Ve hayâlî kuvvetin nefsânî kuvvet üzerinde tesbît ettiği bu sûretler a'zâ ve
organların üzerine doğru yükselir. İşte bunun için biz bu kâtib hakkında “karışmış içecek”tir dedik. Çünkü o yakınlaşmışların çeşmesi ile karıştı. Ve o ise akıl
dediğimiz yakınlaşmış olandır. Çünkü yardımcı oluşu yönüyle halîfeye onun
müntesiblerinin hepsinden daha yakındır. Ve kâtib akıldan yardım alıp ma'nâyı
a'zâ ve organlar kalemi vâsıtasıyla sûret âlemine açığa çıkarır. İşte içilecek olan
şeyin bu karışımından dolayı kâtib hakkında kendisine tam bir şeref hâsıl oldu.
Şimdi eğer bu Arş yâhut Kürsî veyâhut onların arasının kâtibinin makâmı
nedir? denirse, biz daha önce geçen mevzûlarda bildirdik ki, muhakkak Kürsî
furkân ya’nî ayırma mahallidir; ve o da nefistir. Hak Teâlâ “Ve nefsin ve mâ
sevvâhâ; Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ” ya’nî “Nefse ve onu tesviye edene;
sonra ona fücûrunu ve takvâsını emretti” (Şems, 91/7-8) buyurdu. İşte bu, kâtibin furkânıdır. Ve onun mertebesi hallerin ihtilâfı üzerine övülmüş ve zemmedilmiş hakkında yazmaktır. Ve onun makāmı kâtibliğinin mahallinde değildir. Böyle olunca bana haber ver ki, bu nasıl olur? Biz deriz ki, sözün doğrudur.
Şimdi muhakkak bilesin ki, Arş’tan Kürsî’ye kadar, mukaddes olan ilimlerden ve vasıflanmaktan ve furkândan nezih olan tenezzüllerden başka, övme
ve zemmetme yoktur. Ve Arş imâmın makâmıdır. Ve Kürsî nefsin makâmıdır.
Ve o hâl olarak ve makâm olarak değişim ve temizlenme mahallidir. Şimdi
emr kâtibe geçtiği zaman, o mukaddes olarak tek yönlü olarak geçer; zemmetme ve övme ile vasıflanmaz. Bundan dolayı kâtib ancak muhammediyye
hazînesinden yazar. Ve o kendisinde her bir hakîm emir ayrılan hazînedir.
Böyle olunca bu emri bağlanışına mevzû‘ olan şey üzere muhammediyye
hazînesinden alır. Eğer hamd ise o budur. Bunun indinde kâtibe ilmen ve aynen hâsıl olur, hâl olarak ve makâm olarak değil. Çünkü o yazdığı şeyin üstüdür. Ondan ancak güzellik çıkar. O bi-zâtihî irâde iledir. Ve onun tasarrufu
muhammedî hazîne ile kâtiblikten ibâret olan kendi işindedir. Şimdi hâsıl
olan emir ona iki emir olarak ulaşır. O ancak bu emir ile resûl ve muhâtabdır.
Bundan dolayı yazmak onun zâhirindendir; ve kâtib onun bâtınındandır. Ve
resûlün hakîkati kâtibin hâlinde ve makāmında kâtibin hâline yardım edicidir. Ve onun hâli yâhut onun hakkı, onun yazılarında ve fiillerinde onun için
yardım edicidir. Şimdi o şerefli olması yönünden üsttür. Ve o zâtı yönünden
vâhid ya’nî birdir. Ve bunun hepsi onun kendi nefsi için değildir. Çünkü Allah Teâlâ onu takdîs ile değiştirmekle yâhut illiyyîn ile siccînen değiştirmeyi
isterse, bundan bir mâni’ onu men’ edemez idi. Lâkin burada bir sır vardır ki,
265
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
himmetin onun talebine yükselmesi için biz onu soru tarzında getiririz. Ve o
da:
“Bu kâtibin siccînde olması muhâlden midir?
Tâ ki muhakkak Ebû Cehil ve onun gayrı olan Fir'avn’ların bir cüz’ü, ya'nî
onun kâtibi, ve hakîkati illiyyîndedir; ve bir cüz’ü de siccîndedir. Yâhut her ne
kadar onun yüksekliği aklen muhâl ise de, Hakk’ın meşiyyeti îtinâ gösterilenlerde onun kâtibini takdîs eder oldu. Ve îtinâ gösterilmeyenlerde de siccînde
kıldı, diyebilelim!” dememizdir.
Şimdi şakî, muhakkak bütünselliği ve tâbi’leri ile şakîdir. Bundan dolayı
bu örtülü sırrın açılmasına dikkat ediniz! Ve bu kilitli konu sizin dışınızdan
değil, içinizden açılır.
Bilinsin ki, mutlak vücûdun gayrılık elbisesiyle zâhir olan ilk mertebesi “küllî
rûh” mertebesidir. “Küllî nefs” mertebesi ondan zuhûr etmiştir. Ve onun hakîkati
vâhidiyyet mertebesinden ibâret olan insânî hakîkat mertebesidir. Ve insânî
hakîkat mertebesi vahdet mertebesinden ibâret olan hakîkat-î muhammediyyenin
tafsîlidir.
Ve Kürsî, küllî nefsdir. Ve onların arası misâl âlemidir. Şimdi Arş’tan misâle
ve misâlden âlemin küllî nefsine bir takım nakışlar yazılır. Bundan dolayı bunlarda da kâtib vardır.
Acabâ Arş’ın ve Kürsî’nin ve onların arasının kâtibinin makamı nedir?
diye sorulursa biz cevâben deriz ki:
Bu kitabın üçüncü bölümünde nefsi “mübârek gece”ye benzetip, Hakîm’in
emrinin her birinin onda birbirinden ayrıldığını, ya'nî Hak Teâlâ hazretlerinin
emrinin ve yasağının bu zulmânî nefsde ayrıldığını ve onun hazzının Kürsî olduğunu bildirdik.
Ve nefsin furkân ya’nî ayırma mahalli olduğuna delîl Hak Teâlâ’nın “Ve nefsin ve mâ sevvâhâ; Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ” (Şems, 91/7-8) ya'nî
"Nefse ve ona a'zâ ve organlardan tesviye eylediği şey hakkı için, şimdi o nefse
fücûru ve takvâyı ilhâm eyledi” mübârek sözüdür.
Ve işte bu nefis kâtibin furkân mahalli, ya'nî ayırma vâsıtasıdır.
Ve kâtibin mertebesi, muhtelif hallere göre nefsin üzerine övülmüş ve zemmedilmiş şeylere dâir yazmaktır.
Ve kâtibin makāmı, kâtibliğinin mahallinde değildir, belki kendi âlemindedir.
Örneğin güneş dünyâyı aydınlatır. Fakat onun makāmı aydınlık verdiği mahalde
değildir; belki kendi âlemindedir.
266
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
Bilinsin ki, her bir nefis kendi sâbit ayn’ının gölgesi ve o sâbit ayn da bir ilâhî
ismin gölgesidir. Bundan dolayı nefis gölgenin gölgesi olur. Şimdi sâbit ayn hangi bir ismin gölgesi ise, o ismin hazînesinde gizlide olan hükümler ve eserler bu
varlık âleminde kendisinin gölgesi olan nefiste açığa çıkar. Çünkü gölge, sâhibine
tâbi'dir.
Böyle olunca her bir nefse fücûr ve takvâdan ilhâm olunan şey, kendi hakîkati olan sâbit ayn’ından; ve ona da görünme yeri olduğu ismin hazinesinden gelir.
Ba'zen bir nefsin hakîkati saâdete mazhar iken, bu varlık âleminde çevresinin
verdiği hâl sebebiyle, geçici olarak fücûra meyleder. Fakat mazhar olduğu ismin
hükümlerinin ve eserlerinin üstün gelmesiyle ve kendisine takvâyı ilhâm etmesiyle fücûrdan takvâya döner. Ve bunun tersi de olur. Bundan dolayı nefis fücûr
ile değiştirme ve takvâ ile temizleme mahallidir. Ve fücûr ya’nî günahkârlık
zemmedilmiş ve takvâ övülmüştür.
Şimdi birisi çıkıp: “Kâtibin makāmının kâtiblik mahallinde olmaması ve
ovülmüş olanı ve zemmedilmiş olanı yazması nasıl olur?” diye bir suâl sorabilir.
Biz cevâben deriz ki:
Sorduğun soru yerindedir ve doğrudur. Bunun îzâhı şudur ki, Arş’tan Kürsî’ye kadar aslâ övme ve zemmetme yoktur. Ancak mukaddes ilimlerden ve vasıflanmaktan ve furkândan nezîh ve pâk olan tenezzüller vardır. Ya'nî Hakk’ın
mutlak vücûdunun nezîh tenezzülleri ve vücûd mertebeleri hakkındaki mukaddes ilimleri vardır. Bu ise hayrın ta kendisidir. Nefsânî i’tibârlardan yana şer yoktur. Bundan dolayı bu hayırdır, bu şerdir, diye ayırım da yoktur.
Ve Arş imâmın makâmıdır, ya'nî küllî rûhun makāmıdır. Ve küllî rûh ile ünsiyyeti olan ebrârın makâmıdır ve illiyyîndir.
Ve Kürsî ise nefs makâmıdır. Ve o nefs, hâl ve makām i'tibârı ile değiştirme
ve temizleme mahallidir. Nitekim yukarıda îzâh edildi.
Şimdi emir, kâtibe geçtiği zaman, o mukaddes ve sâdece hayır olarak tek
yönlü olarak geçer. Ve hayır ve şerden ibâret olan ikilik ile geçmez. Bundan dolayı bu emir tabi'ki hayır ve şer ile de geçmez. Böyle olunca kâtib ancak muhammediyye hazînesinden, ya'nî insânî hakîkat mertebesinde kulun sâbit olan
hakîkatinden inmiş olan hükmü yazar.
Ve o insânî hakîkatten ibâret olan muhammediyye hazînesi kendisinde
Hakîm’in her bir emri ayrılan bir hazînedir. Çünkü bu mertebede hakîkatler bir
dîğerinden ayrılmıştır. Küfür ve îmân; ve fakirlik ve zenginlik; ve günahkârlık ve
takvâ hakkında ilâhî kazâ öne geçmiştir. Böyle olunca kâtib bu emri bağlanışına,
ya'nî sâbit ayn’ın gölgesi olan kulun nefsi üzerine, mevzû' olan şey yönüyle, muhammediyye hazînesinden alır.
267
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
SORU: Arş’tan Kürsî’ye kadar ancak mukaddes ilimler ve nezîh tenezzüller
vardır denildiği halde, hakîkat-i muhammediyyenin tafsîli olan insânî hakîkat
mertebesinde, kulun hakîkatinde küfrün ve îmânın sâbit olduğu beyân olundu.
Küfür zemmedilmiş ve îmân övülmüş değil midir? Ve küfür emri gelince kâtibe
zemmedilmiş hakkında emir geçmiş olmuyor mu?
CEVAP : Bu sorunun cevâbını Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (ra) efendimiz
Mesnevî-i Şerif’lerinde aşağıdaki mübârek beyitler ile verirler:
Tercüme: “İlâhî kazâ olması yönünden küfre râzıyım. Yoksa bizim fenalığımız yönünden râzı değilim. Küfür dahi Hâlık’a nisbetle hikmettir. Eğer bize nisbet edersen küfür âfettir.”
Bilinsin ki, bir “kazâ” ve bir de “makzî ya’nî kazânın gerçekleşmesi” vardır.
Çünkü ilâhî kazâ isimlere âit tecellîlerin gereği olduğundan ve bu tecellîler ise
kemâlin aynı olduğundan Hâlık’a nisbetle hikmettir. Bundan dolayı kemâl ve
hikmete râzı olmamak cehâlettir. Fakat bu kazâ hükmünün nefs âlemindeki sûreti “makzî ya’nî kazânın gerçekleşmesi” olduğundan buna râzı olmak ve bundan
hoşlanmak câiz değildir. Bu mes’eleyi lâyıkıyla izâh etmek için bir örnek verelim:
Gayet usta bir ressâm son derece güzel bir kadın resmini tam bir ustalıkla resimlediği gibi, görünüşü gâyet çirkin olan bir dilenci resmini de resimler. Ressâm
dilencide gördüğü bütün çirkinlikleri fırçasıyla öyle ustaca tasvîr eder ve bu çirkinlikleri en inceliklerine varıncaya kadar öyle bir ustalıkla resimler ki, görenler
ressamın ustalığına hayrân olurlar. Bundan dolayı ressamın kazâsından ibâret
olan tasvîr güzel; ve makzîden ibâret olan sûret çirkin olur. Oysa ressamdan çıkan ancak kemâl ve hikmet ve san'attır; bu ise ancak güzeldir. Ve bu resmedilen
hârici sûret ise çirkindir. Şimdi levhayı görenler ressamın kemâlinden ve
san’atının hikmetinden râzı olup hoşlanırlar. Ve fakat o çirkin sûretten hoşlanmazlar, bakışlarına iğrenç görünür. Gerçi ressamın ilminde güzel ve çirkin hayâl
sâbit idi. Fakat ondan, gerek güzel ve gerek çirkin, tabloya yansıyan şey, ancak
san’atının kemâli ve hikmeti oldu. Bu ise ondan resimlemenin mukaddes ve
vâhid ya’nî tek yönlü ya’nî sâdece hayır yönlü olarak inişidir. Çünkü onun nazarı
ancak kemâle ve hikmetedir, yoksa çirkinliğe değildir. Çirkinlik, sûretten sonra
olan göreceli ve i’tibârî işlerdir.
Şimdi bu örneğe uygun olarak kâtibin muhammediyye hazînesinden aldığı
emir sûret âleminde övgüyü gerektirirse, o ancak övmeden ibârettir; ve eğer
zemmetmeyi gerektirirse, o da ancak zemmetmeden ibârettir.
Ve bu alış indinde bu emrin mâhiyyeti kâtibe ilmen ve aynen hâsıl olur. Hâl
olarak ve makām olarak hâsıl olmaz. Çünkü onun hâli ve makāmı zemmetme ve
övme ile vasıflanmaktan berîdir. Çünkü o zemmetmeden ve övmeden yana yaz-
268
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
dığı şeyin üstüdür. O ancak ilâhî kemâli ve hikmeti açığa çıkarttığı için ondan
ancak güzellik çıkar.
Ve o bi-zâtihî irâde iledir, ya‘nî emr-i irâdîyi yazar. Çünkü irâde ilme ve ilim
ma'lûma tâbi'dir. Ve ma'lûm ise sâbit ayn’dır. Ve ilâhî kazâ kulun sâbit ayn’ının
isti‘dâd lisânı ile olan talebi üzerine iner. Ve Hak Teâlâ bu ma’lûmun açığa çıkışını onun talebi yönüyle irâde eder. Bundan dolayı kâtib, muhammediyye hazinesinden ancak emr-i irâdîyi yazar.
Ve onun bu husûsta aslâ tasarrufu yoktur. Onun tasarrufu muhammediyye
hazînesi ile yazmaktan ibâret olan kendi işindedir. Ya'nî onun tasarrufu yazmak
meşgalesindedir.
Şimdi muhammediyye hazînesinden alışı indinde kâtibe aynen ve ilmen hâsıl
olan emir, iki emir olarak, ya'nî geçirgenliği gereği ya’nî emri a’zâ ve organlara
tebliği etmesi gereği üzerine ve geçirgenliğin olmayışı ya’nî emre sâdece kendisinin muhatab oluşu ile gelir. O kâtib bu emir ile bir taraftan resûl, diğer taraftan
kendisine hitâb edilendir. Kâtib onun bâtınından ve yazmak zâhirindendir. Ya'nî,
- Emr-i irâdî bâtından kendisine gelince bu emre karşı muhâtabdır.
- Ve bu emri açığa çıkarmak için a'zâ ve organlara tebliği yönünden resûldür.
Ve resûl olan kâtibin hakîkati, ya'nî sâbit ayn’ı, hâlinde ve makâmında kâtibe
yardım eder.
Ve onun hâli veyâ hakkı da zâhirdeki yazılara ve fiillere yardım eder.
Şimdi o ma'nâ olması yönünden şereflidir; ve şerefli olması yönünden de üsttür.
Ve o zâtı ve hakîkati yönünden vâhid ya’nî birdir, çoğalma kabûl etmez. Fakat sıfatı yönünden çoğalma kabûl eder. Çünkü bir taraftan sâdece kendisine
hitâb edilendir ve bir taraftan resûldür ya’nî gelen emri a’zâ ve organlara ulaştırır.
- Ve ilâhî kazâya tabi’ oluşu yönünden zâtı şerefli olup vahdetle vasıflanmıştır.
- Ve makzîyi açığa çıkarması yönünden, ya'nî güzel ve çirkin sûretleri yazması yönünden, iyilik ve fenâlık ile vasıflanmıştır.
Ve kâtibin bu anlattığımız sıfatlarının hepsi kendi nefsi için değildir. Çünkü
Allah Teâlâ fenâ yazan kâtibi takdîs ve temizleme sebebiyle iyiye; ve illiyyîn sebebi ile iyi yazan kâtibi de siccîne ve fenâya değiştirmeyi isterse, bu değiştirme
işinden onu men' eden hiç bir şey bulunmaz idi. Çünkü Allah Teâlâ hazretleri
269
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
“yef’alu mâ yeşâ’; yahkümü mâ yurîd” ya’nî “Dilediğini yapan; Dilediğine
hükmeden”dir. Çünkü kâtibin nefis levhası üzerine yazdığı şeyler mahvolma ve
isbât türündendir; ve çünkü nefis mahvolma ve isbât levhasıdır.
Bilinsin ki, yukarıda da îzâh edildiği üzere kulun sâbit ayn’ı ve hakîkati ilâhî
isimlerden bir ismin gölgesidir. Ve bu isim onun Rabb-i hâssıdır. Bütün bulunduğu yurtlarında kulu alnından tutup kendi doğru yolu üzerinde yürütür. Ve
ilâhî isimler Hâdî ve Mudili ve Nâfî‘ ve Dârr ve Mu‘izz ve Müzill ve diğerleri gibi
karşılıklı ve zıddır. Ve her bir isim bütün isimleri taşıyıcıdır.
Örneğin, zehir Dârr isminin görünme yeridir; fakat hastalara ayarlı bir dozda
verilecek olursa Şâfî isminin hükümleri de kendisinden açığa çıkar. Ve aynı şekilde çok verilirse hayât sâhibini öldürür. O vakit Mümît isminin görünme yeri
olur. İşte böylece her bir ismin görünme yerinden diğer isimlerin hükümleri ve
eserleri de açığa çıkar. Çünkü her bir isim diğer isimleri de taşımaktadır. Fakat
Dârr isminden zarar çıkması asıldır; ve bu asıl aslâ değişmez. Ondan açığa çıkan
diğer isimlerin hükümleri fer'dir. Bundan dolayı Dârr ismi bütünselliğiyle zarar
vericidir.
Ve aynı şekilde Mudill ismi de bütünsellik yönüyle dalâlet vericidir. Şimdi
Mudill isminin görünme yeri olan bir sâbit ayn’ın gölgesi olan kulun kesîf vücûdundan, kendi sâbit ayn’ından onun hayâl veren kuvvetine gelen emrin hükümleri çıkar. Hayâl veren kuvvet emr-i irâdîye karşı muhâtabdır ya’nî emr-i
irâdî olarak sâdece kendisine olan bir hitâb vardır. Ve bu emri a‘zâ ve organlara
tebliğ etmesi yönünden resûldür. Ve vazîfesi bu kalemler ile yazmaktır. Bundan
dolayı yazmak zâhirinden ve kâtiblik bâtınından olur.
Hz. Şeyh-i Ekber (ra) bu yüce beyânlarından sonra buyururlar ki:
Bu anlatılan ma‘nâların içinde bir sır vardır. Biz onu soru tarzında getiririz.
Çünkü bu gibi ince ma'nâlarda, okuyucunun önüne kilitli bir kapı mesâbesinde
olan bir soru konulursa, okuyucuda o kilidi açma arzûsu oluşur. Ve onun himmeti bu sorunun cevâbını bulma talebine yükselir. O soru da şudur:
“Yukarıda kâtib, ilmî latîf bir sıfâttır; ve onun maddesi illiyîndendir, denilmiş
idi. Bu kâtibin siccînde olması muhal bir şey midir?
Acabâ biz Ebû Cehil ve Nemrûd gibi diğer Fir‘avn’ların bir cüz’ü, ya‘nî kâtibi, ve hakîkati illiyyîndedir; ve bir cüz’ü de siccîndedir diyemez miyiz?
Veyâhut her ne kadar siccînde olan şakînin illiyyîne yükselmesi aklen muhâl
ise de; İlâhî meşiyyet ya’nî üst irâde
- Îtinâ gösterilen işlerde onun kâtibini takdîs eder oldu.
270
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
- Îtinâ gösterilmeyen işlerde de onun kâtibini siccînde kıldı diyemez miyiz?”
Biz cevâben deriz ki: Şakî muhakkak bütünselliği ve tâbi'leri ile şakîdir. Ya‘nî
ezelde sâbit ayn’ı, celâlî isimlerden olan Mudill isminin görünme yeri olan her bir
kimsenin sâbit ayn’ından i'tibâren rûhu ve misâl ve şehâdet ve berzah ve uhrevî
âlemlerine âit sûreti, bütün bu yurtlarındaki tâbi‘leri ile şakîdir.
Bundan dolayı bir şakînin bir kısmının sa‘îd ve bir kısmının şakî olması, ya‘nî
bir kısmının illiyyînde ve bir kısmının siccînde olması mümkün değildir. Bu örtülü olan sırrın açılmasına dikkât ediniz! Bu kilitli kapıyı kendi vücûdunuzun dışından değil, ancak kendi içinizden açabilirsiniz. “Ikra’ kitâbek, kefâ bi nefsikel
yevme aleyke hasîbâ” ya’nî “Kitabını oku! Bugün hesap görücü olarak nefsin
sana yeter” (İsrâ, 17/14). Acabâ bu sır bizim içimizden nasıl açılır?
Biz kendi nefsimizde zevkan ya’nî bizzât yaşayarak biliriz ki, îmân ve küfürden ve isyân ve tâattan hangi ma‘nâ da gark olmuş isek, onda gark oluşumuz bütünseldir. Çünkü bunlar birbirine zıd olan şeylerdendir. “İki zıd bir arada olmaz”
kâidesince îmânda gark olduğumuzda bir kısmımızın küfrü düşünülemez.
Şakâvet ile saâdet dahi bir diğerinin zıddıdır. Bir kısmının şakî ve bir kısmının
sa‘îd olması düşünülemez. Çünkü vâhid ya’nî bir olan şey zıddını içinde toplamaz. Bu zâhir hallerde de böyledir. İnsanın bir gözü ağlarken diğeri gülmez, ikisi
birden ağlar. Çünkü vücûdun gark olduğu hal ağlamaktadır.
SORU: Kâfirlerden sadaka vermek ve yetîme bakmak ve va‘dini yerine getirmek ve doğru konuşmak gibi îtinâ gösterilmiş olan bir takım güzel ameller çıkar. İlâhî meşiyyetin ya’nî üst irâdenin;
- Bütün bunları yazan onların kâtibini takdîs ederek illiyyînde kılması;
- Ve bunların aksi olan kötü amelleri yazan kâtibi de siccînde kılması mümkün değil midir?
CEVAP: Hak Teâlâ kâfirlerin ve münâfıkların hakkında buyurur: “Ulâikellezîneşterevûd dalâlete bil hudâ, fe mâ rabihat ticâretühüm ve mâ kânû muhtedîn” (Bakara, 2/16) ya'nî “Onlar hidâyete karşılık dalâleti satın aldılar. Bundan dolayı onların ticâretlerinde hiç kâr yoktur. Ve onlar hidâyete ermiş değildirler.” Ve diğer bir âyet-i kerîmede buyurur: “Ulâikellezîne habitat a’mâlühüm
fîd dünyâ vel âhirati, ve mâ lehüm min nâsırîn” (Âl-i İmrân, 3/22) ya'nî “O küfür edenler amellerini dünyâda ve âhirette bâtıl kıldılar. Ve onlara yardımcı
yoktur.” Bundan dolayı kâfirlerin îtinâ gösterilmiş olan amelleri bütünsellik yönünden şakî oluşları i'tibârı ile bâtıldır. Onların bu amellerine karşılık bir kârları
yoktur.
271
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
Biz deriz ki, bu kâtib, halîfenin kendi nefsi için seçtiği şerefli bir mevcûddur. Ve ünsü için onu arkadaş edindi. Bundan dolayı ezâya çok sabır göstermesi ve dayanıklı ve melekûte âit sırları saklayıcı olarak huyunun güzel olması onun üzerine vâcib olan şeydendir. Kısa ibâreler içinde bir çok ma’nâları
düzgün ve anlaşılır olarak derecelendirip onlardan açıkça haber verir. ‘Ikabından emîn olduğu makāmın dışında kitâbına bir kesinlik yazmaz; eğer emîn
olmazsa, kitâbında sözlerden iki ve daha fazla ma‘nâlara ihtimâli olan şeyi yazar, tâ ki imâma onun kitablarının ba'zısından bir şey zâhir olup, sözün ihtimâl dâhilinde olan şeylerinden birisi o şeyi verir ve imâm bunu çirkin görürse, imâm bu sözün ihtimâl dâhilinde olduğu ikinci ihtimâle dönsün. Ve Allah
kesîrü’l-afv ve’t-tecâvüzdür. Şimdi ihtimâl dâhilinde olduğunda, onun belirli
bir şey’ üzerine delîl oluşu düşer. Ve işte bu, kâtibin mahâreti ve zekî oluşudur; ve harflerin ve ma’nâlarının i'tidâli arasını cem‘ etmesidir. Ve o yazmasında ancak açık alışılmış hitâb sözlerini kullanır ki, onların nefse uygunluğu
ve kalbe bağlantısı vardır. Ve eğer kitaplarına hamd ve senâ ve salât ile başlarsa, daha sonra imâmın adâletini ve onun şerefli güzel vasıflarını ve yüksek
makâmını beyâna başlar ve ona rağbet ettirir. Daha sonra, gerek rağbet edilmiş
olan hayır olsun ve gerek bunun gayrı olsun, emrolunduğu şeyi zikreder. Ebû
Yezîd’e: “Ârif isyân eder mi?” denildi. “Ve kâne emrullâhi kaderen makdûrâ”
ya’nî “Allâh'ın emri, takdîr edilmiş bir kader idi (yerine getirildi)”(Ahzâb,
33/38) buyurdu.
Ey birâder bilesin ki, kâtib bizim anlattığımız şey üzerine olduğu vakit, o
doğruluk kapısını çalar. Bu, kime olursa ona “Bir şeyi görmedim, illâ ki o şeyden evvel Allâh’ı gördüm” hâli hâsıl olur.
Biz kâtibin sıfatları hakkındaki beyânlarımıza devâm ile deriz ki: Bu kâtib
halîfe olan rûhun kendi nefsi için seçtiği şerefli bir mevcûddur. Ve kendisine arkadaş olarak onu arkadaş edindi ki, o kâtib halîfenin nefs-i nâtıkası ya’nî konuşan
nefsidir. Bundan dolayı o kâtibe, ezâya çok sabretmesi ve tahammüllü olması ve
melekûte ve gayba âit sırları saklaması sûretiyle huyunun güzel olması vâcib
olan işlerdendir.
Kısa ibâreler içinde bir çok ma'nâları düzgün ve anlaşılır olarak derecelendirir de, o ma'nâlardan açık bir şekilde haber verir. ‘Ikabından, ya'nî fitne çıkmasından, emîn olduğu makāmın dışında kitabına, ya'nî sûret âlemine, kesin bir şey
yazmaz. Fitne çıkmasından, emîn olmadığı yerde sûret âlemi olan kitâbına sözlerden iki veyâ daha fazla ma'nâlara ihtimâli olan şeyi yazar. Nitekim (Sav) Efendimiz bir gün ashâb-ı kirâmı arasında buyurdular ki:
“Cehennem dağlarının birinin zirvesinden bir kaya kopup yuvarlandı.
Yetmiş yılda cehennemin dibine ulaştı.”
272
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
Anlayanlar anladılar; anlamayanlar cehennem dağlarının iriliğine hayret ettiler. Daha sonra yetmiş yaşında olduğu halde münâfıkların reîsinin ölüm haberi
duyuldu. Ve (Sav) Efendimiz bu mübârek sözleriyle bunu haber buyurmuşlar idi.
Fakat münâfıkın ölümünün fitne çıkarmasından çekinerek kesin olarak haber buyurmadılar da, ikinci ihtimâle geçilmesi mümkün olan sözü kullandılar.
Ve muhammedî vârislerden olan kâmiller de böylece cevâmi'u’l-kelimdir.
Onlar da sözlerini Resûlullâh (s.a.v)’in izine uyarak, îcâb eden hallerde ve makamda çeşitli ma'nâlara yüklenmek üzere söylerler. Tâ ki imâm olan rûha, onun
kitapları olan sûret âleminin ba'zısında bir şey zâhir olup, sözün ihtimâli dâhilinde olduğu ma'nâların birisi, o zâhir olan şeyi verdiği zaman ve imâm da bu zâhir
olan şeyi çirkin gördüğü zaman, imâm bu sözde bulunan ikinci ihtimâle geçsin!
Bu hâl evliyâullâhın hakîkatlere dâir söz söyledikleri veyâ yazdıkları zaman
çok gerçekleşir. Nitekim Ebu’l-Vefâ hazretlerine birisi: “Mansûr’un Ene’l-Hak
demesi hakkında ne buyurursun?” diye bir soru sormuş; hazret de: “Ene’l-bâtıl
mı desin?” buyurmuşlardır.
Şimdi, “Ene’l-Hak” sözündeki “Hak” kelimesinden “zorunlu vücûd” hazretleri kastedilebileceği gibi, “bâtıl”ın karşılığı olan “doğru” ma'nâsı da kastedilebileceğinden; ve soruyu soranın isti'dâdı, veyâhut o andan çevrede olanların varlığı
Mansûr’un sözünü îzâh etmeye müsâid olmayıp, fitne çıkması ihtimâl dâhilinde
olduğundan, cenâb-ı Ebu’l-Vefâ “hak” kelimesindeki ikinci ihtimâle yöneldiler.
“Ve Allah Teâlâ kesîrü’l-afv ve’t-tecâvüzdür ya’nî affetmesi ve geçmesi çok
olandır.”
Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) hazretlerinin bu ibârelerinde de üzerinde konuşmakta olduğumuz bahse uygun olarak iki ihtimâl düşünülür.
Birinci ihtimâl şudur ki: İmâmdan kader sırrı gereğince fitne ve dalâlete sebep olan bir söz çıkarsa, kesîrü’l-afv ya’nî affetmesi çok olan Allah Teâlâ imâmın
mâ'zeretine dayanarak onu affeder ve ondan geçer, demek olur.
İkinci ihtimâl şudur ki: Halîfe kendisini halîfe kılanın aynıdır. Bundan dolayı
halîfenin yaptığı gibi kendisini halîfe kılmış olan Hak Teâlâ da, hakîkat-i muhammediyye mertebesinden indirdiği ve muhammedî taayyünün saadetli ağzından çıkardığı kelâmında, bir çok yönler ve ihtimâller derecelendirmiş; ve onu kısa ibâreler ve sözlerin en iyisi ile ulaştırmıştır.
Ve “afv” sözlükte “bir şeyin en iyisi ve en güzîdesi” ma‘nâsına da gelir. Bundan dolayı Efendimiz (s.a.v)’in saadetli ağızlarından söz elbiselerine bürünerek
çıkan Kur’ân’da, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri bol bol ibârelerin en iyisini
kullanmış ve tarz olarak ihtimâllere geçmiştir, ma‘nâsı da ulaşmıştır. Mesnevî:
273
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
Tercüme: “Gerçi Kur’ân Peygamber (s.a.v)in saadetli ağzından çıkmıştır. Her
kim Hak söylemedi derse, o kâfirdir ve hakîkati örtücüdür.”
Şimdi sözlere ihtimâl dâhil olduğunda o sözün belirli bir şey’ üzerine delîl
olması düşer. Örneğin Kur’ân-ı Kerîm’de kadına temâsın temizlenmeyi gerektirdiği beyân buyrulmuştur. Oysa “temâs” sözünde iki ihtimâl vardır:
Birisi, kadının vücûduna dokunma ile olan temâstır; diğeri cinsel ilişkiden
kinâyedir. Bundan dolayı bu söz temâs ve cinsel ilişkiden birinin üzerine belirli
olarak kat’î delîl değildir. Bu sebeple mezhepler arasında ihtilâf çıkmıştır. Şâfiîler
“temâs” ma‘nâsına alıp temâs olduğunda tahâret yenilerler. Ve Hanefîler “cinsel
ilişki” ma‘nâsına alıp, temâs ile abdest ve tahâret yenilemezler.
İşte bu bahsedilen haller kâtibin yazma işinde mahâreti ve zekî oluşudur. Ve
harflerin ve ma’nâlarının i’tidâli arasını cem' etmesidir.
Kâtib yazmasında nefse uygunluğu ve kalbe bağlantısı olan açık alışılmış
hitâb sözleri kullanır. Nefsin hallerine uymayan ve tuhaflığı dolayısıyla kalbe
bağlantısı olmayan alışılmamış sözleri kullanmaz. Aksi halde yazmaktan ve
hitâbdan amaçlanan şey oluşmaz. Nitekim Arab’ın çok güzel ve süslü hitâbı olanlarından birisi acâib bir kıyâfet ile eşeğe binmiş ve acâib görünüşü seyretmek için
halk etrâfına toplanmış. Îmâ edilen bu çok süslü hitâb ile onlara alışılmadık sözler ile hitâb edip: “Size ne oldu ki, bir delinin başına toplandığınız gibi toplandınız? Dağılınız!” ma’nâsına gelen süslü kelimeler kullanmış. Halk bu alışılmamış sözleri işitince bu adama cinnîler musallat olmuş diyerek gülüşmüşler, ne
demek istediğini anlamamışlardır.
Kâtibin yazma işinde kendine mahsûs bir üslûbu vardır. İlk olarak kitâbına
hamd ü senâ ve salât ile başlar. Daha sonra imâmın adâletini ve onun güzel ve
şerefli olan vasıflarını ve yüce olan makāmını beyân eder. Ve imâma ve onun
makāmına yönelmeye rağbet ettirir. Ondan sonra da, gerek rağbet edilmiş olan
hayır olsun ve gerek zemmedilmiş olan şer olsun, emrolunduğu şey ne ise onu
zikreder. Ya'nî kâtib kitâbına kulun yakınlık gösterdiği ilâhî isim ne ise ilk olarak
onunla başlar.
- Sonra isimlere âit rubûbiyyeti ya’nî her bir ilâhî ismin kendine âît rabblığı
dolayısıyla, âlemleri terbiye eden kendisiyle isimlenilene hamd edip "Elhamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn” yazar.
- Daha sonra zâtî rahmet ve genele ve özele dönük sıfatlarıyla tecellî edici
olan Allahü zü’l-celâl hazretlerini “er-Rahmâni’r-Rahîm” sözleriyle senâ
eder.
- Daha sonra “İnnallâhe ve melâiketehu yusallûne alen nebiyyi, yâ
eyyuhellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ” ya’nî “Muhakkak
274
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
ki Allah ve melekleri, Nebî'ye salat ederler. Ey îmân edenler, siz (de)
O'na salât edin! Ve teslîm olmuş olarak salât edin!” (Ahzâb, 33/56)
emrine uyarak salât ile başlar. Çünkü salât, Hak tarafından “rahmet,” ve
meleklerden yana “istiğfâr” ve mü’minlerden yana “duâ”dır. Bu konudaki
ayrıntılar Esrâr-ı Salât hakkında ben fakîrin yazdığı risâlede
bulunduğundan, bu ayrıntıların burada verilmesi sözü gereksiz yere
uzatmak olur.
- Daha sonra imâm olan rûhun insânî memleketteki adâletini ve güzel ve şerefli vasıflarını ve onun makāmı olan illiyyîni beyân eder.
- Ve ondan sonra onun şehirini ve köyünü imâm tarafına yönlendirmeye ve
onun makāmı olan illiyyîn âlemine rağbet ettirir.
- Ondan sonra da kulun sâbit ayn’ının ve hakîkatinin gereği üzere rağbet
edilmiş olan hayırdan ve zemmedilmiş olan şerden her ne ile emrolunmuş
ise onu zikreder.
Ebû Yezîd Bistâmî (kAs) hazretlerine: “Ârif isyân eder mi?” diye sordular,
“Ve kâne emrullâhi kaderen makdûrâ” ya’nî “Allâh'ın emri, takdîr edilmiş bir
kader idi” (Ahzâb, 33/38) âyet-i kerîmesini okuyarak cevap verdi.
Ubeydullâh Ahrâr (kAs) hazretleri Risâle-i Vâlidiyye’lerinde şöyle buyururlar: “Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (ks) ba'zı kitaplarında yazmışlardır ki,
keşif erbâbının ba'zılarına isti'dâdlarında olan şey açılıp, kendi isti'dâdlarından
âsilik çıkacağını görürler. Evliyâya göre ma’sûmluk şart olmayıp “kazâ ve takdîr
olunan geri çevrilemez” hükmü gerçekleşeceğinden isyân zulmetinin gözükmesinden ve onun perde oluşundan rahatsız olurlar. Tövbe ve istiğfârın, o zulmeti
yok edeceğini yakînen ve tahkîkan bildiklerinden, tövbe ve istiğfâr ile o zulmeti
gidermek için, o sûretin hemen olamsını arzû ederler; ve o âsiliği işlerler. Şeyh
Rükneddîn Alâü’d-devle hazretleri: “Bu söz insanı cür’etkâr kılar. Hallerini
muhâfaza eden ve kendilerini karışıklıktan koruyan kimselere bu sırrı açmak câiz
değildir” diye i'tirâz etmiştir.”
Ey birâder bilesin ki, kâtib bizim bu fasılda beyân ettiğimiz vasıflar üzere olduğu zaman, o doğruluk kapısını çalar. Ve bu vasıftaki kâtib her kime zâhir olur
ve gerçekleşirse o kimseye “Bir şeyi görmedim, illâ ki o şeyden evvel Allâh’ı gördüm” deme hâli oluşur. Çünkü o kimse yukarıdan beri îzâh edildiği yönle bilir
ki, varlığın vücûdu hayâlden ibârettir. Ve bu hayâlî sûretlerde zâhir olan Hakk’ın
hakîkî vücûdudur. Bundan dolayı eşyânın sûretlerine baktıklarında irfânın tâm
oluşu dolayısıyla ilk önce Hakk’ın hakîkî vücûdunu müşâhede eder; daha sonra
eşyâ sûretlerini müşâhede eder. Bu ise cenâb-ı Sıddîk-ı Ekber Ebû Bekir (ra) efendimizin ârifâne meşrebleridir.
275
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
FASIL
KÎTAB HAKKINDADIR
Sağ kâtib olduğu zaman, biz hokkaya ve kaleme ve mürekkebe ve kendisine yazı yazılacak olan levhaya muhtaç oluruz. Hokka ve sağ ve “nûn” ve kalem-i a‘lâ ve levh-i mahfuz gibi; ve hâlde çizgi çizme benzeri olan şey gibi ve
levhada benzerinin üst üste sıralanması ve levhada benzerleri yazılmışlardan
çıkıp âlemleri vücûda getiren şeyin benzeri gibi. Şimdi burada levh-i mahfûzu
ya’nî muhâfazalı levhayı ve mahvolma ve isbât levhasını iyi anla! Ve bizim
onun yazısında sonu olmayan şey için onu ihtivâ edici olarak nasıl isbât ettiğimize bak! Oysa vücûda dâhil olan her şey sonludur. Bundan dolayı sonsuzun ve kutub gibi en küçük âlemde olan şeyin nasıl olduğunu tetkîk et! Ve
belki bir çok sırlar gönülde ola. Ve o bir mevzi‘dir ki, ârif ilâhî bilgide oraya
sığınmaya muhtâc olur. Şimdi levha yazma mahallidir. Biz ona “kitâb” ismini
veririz. Ve deriz ki, o iki kısma ayrılmıştır: "Kitâb-ı merkūm” ve “kitâb-ı
mastûr”dur. Allah Teâlâ “Vet tûri; Ve kitâbin mestûrin” (Tûr, 52/1-2) buyurur.
Ve yine “Kitâbun merkūm” (Mutaffifîn, 83/9) buyurur. “Mastûr”a yemîn eder
ve “merkūm”dan haber verir. Ve o siccînde ve illiyyîndedir. Şimdi “mastûr”
rûhlar âlemindedir; ve “merkūm” gayb âleminde ve şehâdet âlemindedir. Ve
Hâlık tarafından “merkūm,” doğru keşif yönünden ondan “mastûr”dur. Lâkin
mele-i a‘lâ onu muâyene etmediği için onları kabûl edeni ancak tek bir yön
olarak görür. Ve o emr âlem için “mastûr”dur. Ve ne zamanki insan ulvîliği ve
süflîliği toplayıp iki yönde de vâkıf oldu; Bundan dolayı onun için “merkūm”
oldu. Şimdi yazanın yönelip tasarruf ettiği şey ancak mastûrdur. Ve o zor bir
yerdir; ipliklerin düğümlenme yeridir. Ve onun ba'zısı ba'zısına dâhil olur. Ve
kitaptan yeryüzüne yönelik tasarruf edilen şey aynı şekilde “mastûr” oldu. Ve
onları müşâhede edici olan kimse de yazıcının yönelip tasarruf ettiği yön
i'tibârı ile “merkūm” oldu. Şimdi bu yeryüzüne dönük mastûr, hükümlere âit
ilimlerin sâhibleri olan fıkıh âlimlerinin ilmidir ki, onların kalbleri dünyâ
muhabbeti sebebiyle melekûtu görmekten örtülüdür. Şimdi melekler ulvî emr
âleminden “mastûr”dadır. Ve fıkıh âlimleri süflî halk âleminden mastûrdadır.
Ve tahkîk ehli iki yönü müşâhede sebebiyle “merkūm”dadır. Şimdi yeryüzüne
yönelip tasarruf edilen şeyi hissen müşâhede ederler. Ve yazıcının yönelip tasarruf ettiği şeyi ki, o, muhakkak olan sır hakkında Arş’ın üstüdür; ve emr
âlemlerinin ba'zısı hakkında semânın üstündedir. Onu kalben ve aklen
müşâhede ederler. “Hattâ izâ fuzzia an kulûbihim kâlû mâzâ kâle rabbüküm,
kâlûl hakk” (Sebe’, 34/23) ya'nî “Hattâ onların kalblerinden korku kaldırıldığında: Nedir? derler. Rabb’inizdir, diye hitâb gelir. Haktır derler.” Onlara tecellî eder. O’na hitâb ederler; onlara hitâb eder. Bundan dolayı onlar perdeli
olurlar. Perde yırtıldığı ve onlar hakkında sebepler ortadan kalktığı zaman
276
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
halk edilmişler hakkında kader sırrının nasıl hükmettiğine bakarlar. Ve emri
çıkış yeri üzerine tetkîk ederler. İsterlerse susarlar; ve isterlerse söylerler. Şimdi o onlara hitâb eyler. Onun kitâbı onların kalblerindedir. Ve o muhâfazalı
levhalardır ki, her bir şey için vaaz ve tafsîl olarak her bir şey onda yazılmıştır.
Ve onda okurlar; ve ondan haber verirler. Ve bu rabbânî hâtırlardır.
Ya'nî sağ el yazıcı olduğu zaman, biz hokkaya ve kaleme ve mürekkebe ve
üzerine yazı yazılacak olan levhaya muhtaç oluruz. Çünkü “Ve huvellezî cealeküm halâifelardı” ya’nî “Ve O ki sizi yeryüzünün halîfeleri kıldı” (En'âm,
6/165) âyet-i kerîmesi ve “Muhakkak Allah Âdem’i sûreti üzere halk etti”
hadîs-i şerîfi gereğince, biz yazmakta dahi bizi halîfe kılmış olan Hakk’ın sıfatları
üzerineyiz. Nitekim âlemin vücûda getirilmesinde;
- Bizim kayıtlı vücûdlarımıza karşılık “Hakk’ın mutlak vücûdu;”
- Ve bizim sağ elimize karşılık “Hakk’ın vücûda getirme eli;”
- Ve hokkamıza karşılık “nûn,” ya'nî isimlere âit bütün sûretlerin bir dîğerinden ayrılması olmaksızın bir arada oldukları hakîkat-i mu- hammediyye ve vahdet mertebesi;
- Ve kullandığımız kaleme karşılık da “akl-ı kül;”
- Ve mürekkebe karşılık da “madde”;
- Ve kağıdımıza karşılık da “levh-i mahfûz,” ya'nî âlemin küllî nefsi vardır.
Ve aynı şekilde fiilde değil hâlde, ya'nî ilimde, çizgi çizme benzeri olan şey;
ve levhada, ya'nî hâriçte, benzerinin üst üste sıralanması ve yazılması ve levhada
yazılmış olan benzerden çıkarak âlemlerin vücûda getirilmesinden gerçekleşen
şeyin benzeri, Âdem’in cüz’î nefsinde fiilen değil, hâl olarak bulunan çocuğunun
sûretine;
- Ve daha sonra o sûretin Âdem’in ma’lûm kalemi ile rahim levhasında yazılmasına;
- Ve bu rahim levhasında yazıldıktan sonra doğan, âdemin benzerî sûretinden silsileler hâlinde çıkan onun benzerine karşılık gelir.
İşte burada levh-i mahfûzu, ya‘nî büyük ve küçük âlemin küllî ve cüz’î nefsinin bâtını olan ilmî sûretleri ve onların zâhiri olan mahvolma ve isbât levhasını
iyi anla!
Ve bizim yazısında sonu olmayan şeyi ihtivâ edici olarak o levhayı nasıl isbât
ettiğimize aklî bakış ile bak! Çünkü biz ilmimizde olan ma’nâlara, hokkanın içinde tek vücûd olan bir çok harfler ve kelimeler elbiselerini giydirerek kalem vâsıtasıyla kağıt üzerine nasıl sonu gelmeyecek şeklide yazar ve o kağıt üzerinde na-
277
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
sıl mahv ve isbât edersek, Hak da ilminde olan sûretleri öylece cisim kağıtları
üzerine, unsurlar elbiselerini giydirerek sonsuz bir şekilde yazıp mahv ve isbât
eyler. İşte bu îzâhtan sen levh-i mahfuzu ve mahv ve isbât levhasını iyi anla! Nitekim Hak Teâlâ “Yemhûllâhu mâ yeşâu ve yusbitu, ve indehu ümmül kitâb”
ya’nî “Allah, dilediği şeyi mahveder ve dilediği şeyi sâbit kılar ve ümmül kitap, O'nun indindedir” (Ra’d, 13/39) buyurur.
Şimdi varlıksal sûretler tabîat levhasında bir taraftan mahvolur ve bir taraftan
peydâ olur. Nitekim âyet-i kerîmede “Mâ nensah min âyetin ev nunsihâ ne’ti bi
hayrin minhâ ev mislihâ” ya’nî “Biz bir âyetten neyi kaldırırsak veyâ neyi
unutturursak, ondan daha hayırlısını veyâ onun benzerini getiririz” (Bakara,
2/106) buyrulur. Bundan dolayı tabîat sâhasında dokunmuş olan bir sûret bozulunca, onun benzeri peydâ olur. Ve hayâl levhası da böyledir. Ve sonsuz fezâda,
ya‘nî Hakk’ın mutlak vücûdunun aynında, var olan âlemlerin sonsuz olan
tamâmı böyle olduğu gibi, onlardan her birinin üzerinde var olan sûretler de
sonsuz bir şekilde böyledir.
Oysa izâfî vücûda dâhil olan her şey sonludur. Çünkü her birinin öncesi ve
sonrası vardır. Böyle olunca sonsuz fezâda ezelden ebede var olan sonsuz âlemlerin ve izâfî vücûdda taayyün etmiş olan “kutub” gibi en küçük âlemdeki çizgi
çizmenin benzeri olan şeyin ve onun levhasındaki benzerlerinin yazılmasının nasıl olduğunu mukâyese ile tetkîk et! Belki bu tetkîkin esnâsında onlara âit bir çok
sırlar gönül levhanda gerçekleşir ve nakşedilmiş olur da bu husûsta sende zevkî
ya’nî bizzât hakîkatini yaşamaya âit ilim ve muhammedî irfân oluşur. Ve o gönül
levhası öyle bir mevzi’dir ki, ârif o sırları bilmek husûsunda bu mevzi'ye sığınmaya muhtâç olur. Beyt:
Ne istersen yürü var ondan iste
Hudâ’nın ulu dergâhı gönüldür
Çünkü ârifîn gönül levhası kendi kitâbıdır. “Ikra’ kitâbek, kefâ bi nefsikel
yevme” ya’nî “Kitabını oku! Bugün nefsine o yeter” (İsrâ, 17/14).
Şimdi “levha” yazma mahallidir. Biz o yazma mahalline “kitâb” ismini veririz. Ve deriz ki, o kitap iki kısma ayrılmıştır.
- Birisi “kitâb-ı merkūm”; Ve diğeri “kitâb-ı mastûr”dur.
Nitekim Allah Teâlâ “Vet tûri; Ve kitâbin mestûrin” (Tûr, 52/1-2) ve aynı
şekilde “Kitâbun merkūm” (Mutaffifîn, 83/9) buyurur.
- Bu âyetlerde “kitâb-ı mastûr”a yemîn eder; ve “merkūm”dan haber verir.
- Ve o kitâb-ı merkūm hem siccînde ve hem de illiyyînde olur.
278
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
- Kitâb-ı mastûr rûhlar âleminde ve kitâb-ı merkūm gayb ve şehâdet âlemindedir.
Bilinsin ki, henüz gayrılık elbisesiyle taayyün etmemiş olan vâhidiyyet mertebesinde sâbit, isimlere âit sûretler soyut cevherler hâlinde olarak gayrılık elbisesiyle taayyün etmiş olan küllî rûh levhasında mastûr ya’nî satırlanmış olur.
Ve ondan sonra gayb âlemi olan mutlak misâl levhasında; ve daha sonra
tabîat levhası olan şehâdet âleminde merkūm ya’nî yazılmış olur.
Mastûr ile merkūmun farkı budur ki;
- Mastûr mahv kabûl etmez;
- Ve merkūm mahv ve isbât kabûl eder.
Ve doğru keşif yönünden, Hâlık tarafına göre merkūm olanlar O’nun yönünden mastûrdur. Çünkü mahv ve isbât dahi Hâlık’ın meşiyyetine ya’nî üst irâdesine göre olur.
Lâkin mele-i a'lâ, ya'nî melâike-i kirâm, mastûr ve merküm i'tibârlarını muayene etmediği için, gerek mastûru ve gerek merkūmu kabûl edeni, ancak tek bir
yön görür, ya'nî bir âlem görür.
Ve o tek bir yön de rûhlar âlemidir ki, isimlere âit sûretler onda mastûrdur
ya’nî satırlanmıştır. Çünkü mele-i a'lâ indinde zaman ve mekân i'tibârları yoktur.
Fakat insan mele-i a'lânın tersinedir. Çünkü insan ulvîliği ve süflîliği toplamış
olduğu için, emr âlemi ile halk âleminden ibâret olan iki yöne de vâkıf olduğundan melekler indinde mastûr ya’nî satırlanmış olan şey, insan için merkūm ya’nî
yazılmış oldu. Beyt:
Tercüme: “Ey Sâib, insanlık mertebesini meleklerden arama! Çünkü sırsız bir
ayna ne sûret gösterebilir!...”
Şimdi yazıcının, ya'nî “külle yevmin hüve fî şe’n” ya’nî “O her an bir iştedir” (Rahmân, 55/29) gereğince ilâhî isimlerin yönelip tasarruf ettiği şey ancak
mastûr ya’nî satırlanmış olandır.
Ve ilâhî isimlerin tecellîleri her içinde bulunulan yurda göre başka bir rengi
taşıdığından, yazıcının yönelip tasarruf ettiği tecellî mahalli zor bir yerdir. Ve o
yer ipliklerin düğümlendiği mahalle benzer ki, ba'zısı ba'zısına dâhil olur. Ya'nî
mastûr ile merkūm, o zor yerde bir diğerine girift bir haldedir.
Nitekim ümmü’l-kitâbdan yeryüzüne yönelik tasarruf edilen şey mastûr
ya’nî satırlanmış oldu. Çünkü his gözü bunların menşe’ini ve kaynağını göremez,
ancak hissî sûretleri görür. Fakat bu hissî sûretlerin kaynağını basîret gözüyle görür. Keşif ehli indinde, yazıcı olan ilâhî isimlerin yönelip tasarruf ettiği yön
279
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
i'tibârı ile bu yeryüzüne dönük mastûr ya’nî satırlanmış olan, merkūm ya’nî yazılmış olan oldu.
Ve bu yeryüzüne dönük olarak mastûr olan, hükümlere âit ilimlerin sâhibleri
olan fıkıh âlimlerinin ilmidir ki, onların kalbleri dünyâ muhabbeti sebebiyle perde içinde olup melekûtu, ya'nî zâhir âlemin bâtınını, müşâhede ve muâyene
edemezler.
Şimdi;
- Melekler yukarıda beyân edildiği şekilde ulvî emr âleminden mastûrda
kâimdirler;
- Ve fıkıh âlimleri süflî halk âleminden mastûrda kâimdirler.
- Ve tahkîk ehli ise iki yönü, ya'nî hem melekût âlemini ve hem de mülk
âlemini müşâhedeleri sebebiyle merkūmdadır. Bundan dolayı yeryüzüne
yönelip tasarruf edilen şeyi ve onda var olan sûretleri hissen müşâhede
ederler.
Ve yazıcının, ya'nî ilâhî isimlerin, her yurdunda yönelip tasarruf ettiği şey ki,
o şey ezelde tahakkuk etmiş olan sır, ya'nî sâbit aynlar hakkında Arş’ın üstüdür.
Ya'nî cismâniyyetin ve izâfî vücûdların üstüdür.
Ve emr âlemlerinin, ya‘nî şe’n âlemlerinin, ba'zısı hakkında semânın üstüdür.
Ya'nî halk âleminin üstünde olan mutlak misâl âlemidir.
O şeyi kalben ve aklen müşâhede ederler. Hattâ kalblerinden korku ve ürküntü kaldırıldığında:
- “Bu zâhir olan nedir?” derler.
- Hak Teâlâ’dan “Rabb’inizdir” diye hitâb gelir.
- Onlar da: “Bu keşif bâtıl değil, haktır” derler.
Bu “Hattâ izâ fuzzia an kulûbihim kâlû mâzâ kâle rabbüküm, kâlûl hakk”
(Sebe’, 34/23) ya'nî “Hattâ onların kalblerinden korku kaldırıldığında: Nedir?
derler. Rabb’inizdir, diye hitâb gelir. Haktır derler” âyet-i kerîmesi Sebe sûresinde olup, cenâb-ı Şeyh (ra) burada bâtın ma’nâsını tefsîr olarak verirler.
Şimdi Hak onlara tecellî eder.
Onlar tecellî etmiş olan Hakk’a hitâb ederler;
Ve Hak Teâlâ da onlara hitâb eder.
Bundan dolayı bu tecellî içinde varlıklardan ve eşyâdan perdeli olurlar.
280
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
Ve bu varlıklar ve izâfî vücûdlar perdesi yırtıldığında ve onların indinde sebepler ortadan kalktığı zaman, halk edilmişler hakkında kader sırrının nasıl
hükmettiğine bakarlar; ve emri çıkış yeri üzerine tetkîk ederler. Ya'nî şehâdet
âleminde var olmuş olan halk edilmiş ferdlerin sâbit ayn’larını müşâhede edip,
ezelde ve başlangıçta hangi ilâhî ismin görünme yeri olduğuna vâkıf olurlar.
Mesnevî:
Tercüme: “Kâmiller senin adını uzaktan işitirler. Senin atkı ve çözgünün dibine kadar vâkıf olurlar. Ya'nî senin madde beden kâlıbında bulunan isimlere âit
tecellîleri ve misâl alemine âit sûretini ve rûhunu ve sâbit ayn’ını ve sâbit ayn’ının
hangi ismin görünme yeri olduğunu görürler. Belki senin doğmandan nice senelerce önce seni her yurdundaki hallerin ile berâber görmüş olurlar.”
Ve bu kader sırrının onlar üzerinde sebepler perdesi arkasından nasıl hükmettiğini görüp, onları bütün fiillerinde ve hareketlerinde ma'zûr görürler. Çünkü bu eşyânın hepsi ilâhî isimlerin görünme yeri olup, hakîkatte bütün hareketlerin ve sâkinliklerin hakîkî vücûda âit olduğuna vâkıf olmuşlardır.
Bu keşif ehli isterlerse bu müşâhedelerinden bahsetmeyip sessiz kalırlar; ve
isterlerse hâlin gereğine göre söylerler. Çünkü onların söylemeleri de söylememeleri de Hakk’ın tecellîlerinin gereğindendir. Bu gibi zâtların sözleri kendilerinden
değildir.
Şimdi O, ya'nî Hak Teâlâ, harfsiz ve sessiz onlara, ya'nî basîret gözlerinden
perde kalkmış olan keşif ehline, hitâb eder. Hakk’ın kitâbı bu gibi saâdet sofrası
zâtların kalblerindedir. Çünkü isimlerine âit toplayıcılıyla Hak Teâlâ kâmillerin
kalblerine tecellî edicidir. Nitekim hadîs-i kudsîde “Yerime ve göğüme sığmadım; velâkin mü’min kulumun kalbine sığdım” buyrulur. Bu halde olan kâmillerin kalbleri bir takım levh-i mahfuzlar ya’nî muhâfazalı levhalardır. Her şeye âit
vaazı ve tafsîli ihtivâ edici olduğu halde, her bir şey onda yazılmıştır.
Çünkü Hak Teâlâ’nın isimlere âit toplayıcılıyla tecellî ettiği bir kalbde, isimlere âit görünme yerlerinden ibâret olan her bir şeyin tafsîlâtıyla berâber bulunması
ve yazılmış olması tabiîdir.
Ve isimlere âit sûretler basılmış olan kalbler muhâfazalı levhalardır. Çünkü
isimlere âit sûretler sâbit ayn’lardan ibâret olup hepsi eşyânın hakîkatleridir. Ve
hakîkatler ise aslâ değişim kabûl etmez. Ya'nî örneğin Mudill ismi Hâdî ismine,
ve Dârr ismi Nâfi' ismine değişemez. Bundan dolayı bu kâmiller, her bir şeyi tafsîlâtıyla berâber, muhâfazalı levhalardan ibâret olan kalblerinde okurlar; ve bu
Hak kitâbı içeriğinden haber verirler. Ve bu haber verdikleri şeyler rabbânî hâtıralardır.
281
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
Bilinsin ki, bu müşâhede bu kitâbın beşinci bölümünde beyân edildiği üzere
tahkîk ehlinin “küllî muhakkak üçüncü fenâ” dedikleri makām sâhiblerine mahsûstur. Onlar nefy etme ashâbı olup Hakk’ın gayrını unutmuşlardır. Ve cenâb-ı
Mevlânâ (ra) efendimiz Mesnevî-i Şerif’lerinde onların hâline işâreten buyururlar. Mesnevî:
Tercüme: Hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz, tâ ki “İrci'î!” ilâhî hitâbını işitesiniz."
Ve bu makāmın altında bulunanların kalblerine olan ilâhî tecellîlere, his ve
şehâdet âleminin görülür ve işitilir olan sesleri ve bunlardan hâsıl olan aklî tefekkürler karıştığından, onların kalbleri muhâfazalı levhalar değil, belki mahv ve
isbât levhaları olur. Ve onların hâtıraları sırf rabbânî hâtıralar olmayıp, melekî ve
nefsânî ve şeytânî hâtıralar ile karışık olur. Bundan dolayı onların verdikleri haberler de ona göre olur.
Şimdi ey efendi, bu kâtibi idrâk et! Çünkü senin için imâmlık mevki’i varsa, onun için hitâb etme mevki’i vardır ki, o hitâb etmenin dışında bir şeyle
bağımsız değildir. O hitâb etmede imâmdır. Eğer sen hitâb etmesinde onunla
berâber olursan, ona hizmet içindir. Fakat senin ihâtandaki imâmlığa Hakk’ın
yerleşmesi için, bu ve onun cemâatinde olan onun dışındakiler dâhildir. Bundan dolayı onun hürmetine riâyet et! O senin mühürdârındır; ve senden hitâb
edilendir. Ve ona muhabbet et, yoksa senin üzerine mülkünü bozar. Çünkü
yardımcı ona muhtaçtır. Senin ve yardımcının gâyesi meskeninin idâresidir.
Ve onun yazdıkları, köyün hakkında, sen istesen de, senin istediğin şey sebebiyle değil, ona ulaşmış olan şey sebebiyle cereyân eder. Ve bilesin ki, muhakkak hazret için, ancak köyü sebebiyle ma‘nâ vardır. Şimdi eğer köy bozulur ve senin üzerine hücûm ederse, bu mülkün bozulmasına sebep olur. Ve
senin için onun telâfisi nasıl olur? Ve o fücûr ve takvâ üzerine emîndir. Ve senin mülkün ise bu iki sıfatı berâberce kabul eder. Ben sana nasîhat ettim, buna
sarıl!
Ya'nî ey efendi olan rûh! Yukarıda îzâh ettiğimiz kâtibin vasıflarını idrâk et!
Bu idrâk sana pek lâzımdır. Çünkü halîfeliğin dolayısıyla senin için vücûd mülkünde imâmlık mevki’i varsa, onun için de hitâb etme mevki’i vardır.
Ve o kâtib hitâb etme mevki’inin dışında olan işlerde bağımsız değildir, belki
sana tâbi'dir. Fakat hitâb etme işinde imâm olduğundan bağımsızdır.
Sen vücûdu harekete geçirici oluşun yönüyle eğer onunla berâber olursan,
onun hitâb etme vazîfesini lâyıkıyla yerine getirebilmesine hizmet içindir.
282
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
Fakat Hakk’ın hükümlerini yerleştirmek için, bu kâtib ve onun cemâatinde
olan o kâtibin dışındakiler, senin ihâtandaki imâmlığa dâhildir. Çünkü vücûd
mülkü senin işlerinin açığa çıkması için sonradan olmuştur. Ve sen o mülkün
hâkimisin. Şimdi mâdemki kâtib senin mülkünde hitâb etme işinde imâmdır ve
bu vazîfe ona verilmiştir, sen ona hürmette kusûr etme!
O kâtib senin mühürdârındır. Ve idâren altındakilere olan hitâbı, senin tarafından ve sana izâfe edilerek gerçekleşir. Ve ona muhabbet et ve hoş tut, kabalık
ile muâmele etme! Aksi halde senin üzerine mülkünü bozar. Çünkü yardımcın
olan akıl işleri çevirmekte ona muhtaçtır. Oysa senin gâyen ile yardımcının gâyesi
ve maksadı, meskeninin, ya‘nî mülkünün işlerini güzel bir şekilde idâre etmektir.
Ve kâtibin yazdığı şeyler, sen her ne kadar murâd edersen et, senin istediğin
şey sebebiyle değil, ona görünme yeri olduğun isim hazretinden ulaşan şey sebebiyledir. Ve o köyün, ya‘nî senin tâbi’lerin olan a‘zâ ve organların hakkında bu
kendisine ulaşan şeyleri yazar.
Bilesin ki, muhakkak hazret için ancak köyü sebebiyle ma'nâ vardır. Ya‘nî senin şehrin olan idâre merkezin için tasarrufun ma’nâsı, ancak köyün, ya‘nî
tâbi’lerinin sâkin olduğu köyler sâyesindedir. Ve onlar senin a‘zâ ve organlarındır. A‘zâ ve organlar olmasa fiiller açığa çıkmaz ve tasarruf belli olmaz.
Şimdi eğer köyün bozulur ve isyân ederek senin üzerine hücûm ederse, bu
hâl mülkünün bozulmasına sebep olur. Ve bu bozulma ve isyân karşısında nasıl
işlerini tanzîm ederek yitirileni telâfî edersin?
Ve o kâtib günah ve takvâ üzerine emîndir. Ya‘nî bu şerhin başlarında geçtiği
üzere, nefis günah ile değiştirme ve takvâ ile temizleme mahalli olup kâtib bunların her ikisini de yazar. Ve senin mülkün olan nefis bu iki sıfatı da berâber kabûl
eder. Bundan dolayı yukarıdan beri ben sana nasîhat ettim. Bu nasîhatım içerisinde muâmele icrâ etmeye devâm et!
283
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
RABBÂNÎ TEZKÎRE (FERMÂN-HATIRLATIŞ)
Bu insânî halîfe, benliğim ve hüviyyetim arasında gidip gelici olan ulûhiyyet
sırrım kendisinde yayılmış olan kendisine itâat edilen ilâhî emirdir. Ve ben
vechimi irâdesiz olarak murâd eden kimseye mubâh kıldım. Ve perdeleri bir
yırtış yırttım ki yama ve eklenti kabûl etmez. Ve kalblerden korku kaldırılır
da gayb alâmetleri ile ziynetlenir. Hazretimde secde edici olarak sebât et! Çünkü sen devâm üzere müşâhede edicisin. Muhakkak secde etmede görme ve
durmada perde vardır. Muhakkak ben kazandığı şey sebebiyle her bir nefis
üzerine kâim olan kayyûmum. Şimdi yazdığım şeyi iyi anla; ve resmettiğim
şeye bak! Çünkü görüşte hitâb ve hitâbda da görüş yoktur. Ve selâm ve
müşâhede rahmeti ve vücûd bereketleri senin üzerine ve senden ayrılmayan
kimsenin üzerine olsun; ve sana ulaşmayana değil!
Bilinsin ki, her bir ma‘nâ ilk önce kalbe gelir. Ve ondan sonra beyne yansıyıp
akıl o ma’nâlarda tefekkür eder. Ve ma’nâların hatıra gelmesi insanın kendi irâde
ve arzûsuyla gerçekleşen bir şey değildir. Bu ma’nâlar irâdesiz olarak kalbe gelir.
Bu hâtıralar dört kısımdır:
1. Rabbânî veyâ rahmânî hâtıralar
2. Melekî hâtıralar
3. Nefsânî hâtıralar
4. Şeytânî hâtıralar.
Cenâb-ı Şeyh (ra) bu kâtib bahsinde “tevkî’” ismi altında bu dört çeşit hâtıranın esâslarını beyân buyururlar. Fakîr “tevkî’” kelimesini kâtibler arasında kullanılan “fermân” (hatırlatış) kelimesiyle tercüme ettim. Bu fermânlarda (hatırlatışlarda) her bir vücûd mertebesinin gereği üzerine esâs kâideler ve toplu emirler
bulunmaktadır.
Rabbânî fermânın içeriği şudur:
Bu rabbânî fermân, insânî halîfe olan kâmile benliğim ile, ya'nî zâtî rütbem
yönünden aynî vücûdumun tahakkuku ile, hüviyyetim ya'nî bütün hakîkatleri
içine almış olan mutlak hakîkatim, arasında gidip gelici olan ulûhiyyet sırrım
kendisinde yayılmış olan kendisine itâat edilen ilâhî emirdir.
Bilinsin ki, vücûd mertebeleri hakkında yukarıda geçen îzâhlardan da anlaşılmış olacağı şekilde Hakk’ın mutlak vücûdunun “taayyünsüzlük,” ya'nî “zâtî
ahadiyyet ya’nî zâtî teklik” mertebesinde bütün nitelikler ve sıfatlar yok olmuştur.
Ne zamanki mutlak olan zât isimleri ve sıfatları dolayısıyla mertebelere tenezzül ederek görünme yerlerinin sûretleriyle taayyün edici olur, “vahdet merte-
284
Tedbirât-ı İlâhiyye
Dokuzuncu Bölüm
besinde” sâbit olan ulûhiyyet sırrı, bu taayyün âlemine ulaşan kendisine itâat edilen ilâhî emirde yayılır. Çünkü ilâh me’lûhu ya’nî ilâhı olanı gerektirir. Ve me’lûh
ya’nî ilâhı olan onun taayyün mertebeleridir.
Bundan dolayı bu kendisine itâat edilen ilâhî emir “taayyün” ile “taayyünsüzlük” arasında gidip gelir.
Şimdi insân-ı kâmil hüviyyeti i'tibârı ile Hak’tır; ve taayyünü i'tibârıyla da
kuldur. Bundan dolayı bu emirler kâmilin kendi hakîkatinden kendi taayyününe
iner ve ulaşır. Ve asâleten insân-ı kâmil (Sav) Efendimiz olduğundan “Beni gören
muhakkak Hakk’ı gördü” yüksek kelâmı ile yüce hüviyyetlerinin Hakk’ın zâtı;
ve taayyünlerinin de zâtıyla berâber sıfatlarının Hak olduğuna işâret buyururlar.
Ve Kur’ân-ı Kerîm, kendilerinin hüviyyetleriyle taayyünleri arasında gidip
gelici olan kendisine itâat edilen ilâhî emirdir.
Ve Kur’ân-ı Kerîm’de kendi hüviyyetlerinin Hak olduğuna;
- “Ve mâ remeyte iz remeyte ve lâkinnallâhe remâ” (Enfâl, 8/17) ya'nî “Attığın zaman sen atmadın, velâkin Allah attı” âyet-i kerîmesinde;
Ve taayyünlerinin kul olduğuna da;
- “Kul innemâ ene beşerun mislüküm“(Kehf, 18/110) ya'nî “Yâ Habîbim
de ki: Ben de ancak sizin gibi bir beşerim” âyet-i kerîmesinde işâret buyrulur.
Bu hakîkat bütün eşyâ hakkında da böyledir. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri
Kur’ân-ı Kerîm’de mü’minlerin genelini içine alacak şekilde “Fe lem taktulûhüm
ve lâkinnallâhe katelehüm” (Enfâl, 8/17) ya’nî “Onları siz katletmediniz,
velâkin Allah katletti” buyurur.
Ve Hz. Şeyh-i Ekber (ra) Fütûhât-ı Mekkiyye’lerinde: “O Allâh’ı tesbîh