Anlasana
Courtney Milan
Çeviri
Belma Dehni
4
Sevgili okuyucu,
Çocukluk anılarımdan kalan en güzel anlardan birinin,
sabahları erkenden kalkıp kız kardeşimle oynamak olduğunu hatırlıyorum. Erkek ya da kız kardeşleri olanlar buradaki asıl amacın ne olduğunu daha kolay tahmin edebilirler; onunla kıyasıya bir dövüşe girişmek. Ben de aynı
şeyi kız kardeşimle yapardım ve o hep kazanırdı.
Ailesini benim kadar çok seven başka biri olamazdı.
Bana utanç veren tüm sırlarımı bilirler ve başkaları için
hiçbir anlam ifade etmeyen birkaç kısa kelimeyle beni güldürmeyi başarırlardı. Ancak beni tanıyan herkes gibi beni
neyin sinirlendirdiğini de bilirlerdi - hepsini.
Ash Turner’ı yazmaya başladığım zaman, onun her şeyin üstesinden gelebilen iyi bir adam olacağını biliyordum
- kendine büyük bir servet ve güvenli bir gelecek inşa edecekti ama bunu hem âşık olduğu kadını baştan çıkararak,
hem de bir çiftliğin sorunlarını çözüp yöneterek yapacaktı.
Ancak Ash gibi bir kahraman, üstesinden onun bile gelmekte zorlanabileceği bir meydan okumaya ihtiyaç duyardı.
Bu yüzden Ash’e erkek kardeşler verdim. Kardeşleri
onun geçmişteki gücünü bilen ve yine de ona gülebilen
kişiler. Ve Ash kardeşlerini düşündüğünde, onlar için asla
yeterince iyi olamayacağını biliyor. Aile, Ash’in en büyük
gücü ve en büyük zaafı. Kardeşleri için her şeyi yapar...
ve Margaret Dalrymple yakında onun bu uğurda ne kadar
kalpsiz olabileceğini görecek.
5
Turner’larla tanışacağınız için çok heyecanlıyım ve
umarım siz de benim yazmaktan keyif aldığım gibi onların
hikâyesini okumaktan keyif alırsınız.
Courtney
6
BİRİNCİ BÖLÜM
Somerset, 1837
Bu ona kendini fetih yapmış bir kahraman gibi hissettirmişti.
Ash Turner -eskiden sadece Bay Turner’dı ama şimdi,
kaderi İngiltere Parlamentosu’nun elinde olan, geleceğin
Parford Dükü’ydü- atının üstündeyken tepeye ulaştı.
Önünde uzanan, kendisine miras kalacak topraklara
baktı. Atının durduğu kireç taşlarıyla kaplı tepenin kavisli
yolları, çevresindeki taş duvar ve çitlerle sarılmıştı. Yazın
en sıcak ve bereketli dönemiydi ve elma ağaçları, inişli
çıkışlı yemyeşil arazide kırmızı kümeler oluşturuyordu.
Yolun kenarında küçük bir kulübe vardı. Önlerinden geçtikleri sırada gözlerini dikip ona merakla bakan çocukların
heyecanlı fısıldaştıklarını duymuştu.
Böyle merakla bakılmasına son birkaç aydır alışmıştı.
Arkasından gelen erkek kardeşinin atı toprağı döverek
durdu. İnsana diğerlerinden üstün olduğunu hissettiren
7
bu zirveden aşağı baktıklarında Parford Malikânesi’ni görebiliyorlardı. Dört kattan ve balkon şeklindeki beş yan
çıkıntıdan oluşan bir yapıydı, pencereleri güneş ışığıyla
parlıyordu. Kuşkusuz biri onun gelişini gözlemesi için bir
hizmetkârı görevlendirmiş olmalıydı. Birkaç dakika içinde
bütün hizmetkârlar ön merdivenlerden inip, yeni efendileri olacak olan adamı selamlamak üzere dikkatle sıralanacaklardı.
Düklüğü çalarak ele geçirmiş olan adamı.
Ash’in yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi. Bir kere
varis oldu mu kimse bunu görmezden gelemezdi.
“Bunu yapmak zorunda değilsin.” Bu sözler arkasından
gelmişti.
Konuşan kardeşinden başkası değildi.
Ash atının eyeri üzerinde döndü. Mark’ın yüzü ileriye
dönüktü, şaşkın bir ifadeyle aşağıdaki malikâneye bakıyordu. Sanki yaşlanmış, birdenbire sakallı bir bilgeye dönüşmüş ama yine de sorumsuz bir oğlan çocuğu gibi görünmeye devam ediyordu.
“Bu doğru değil.” Ash, esen rüzgâr yüzünden Mark’ın
sesini zorlukla duyabilmişti.
Mark ondan yedi yaş küçüktü ve bu yüzden genelde
insanlar onu nadiren yetişkin olarak değerlendirirlerdi.
Mark’ın hayatı boyunca deneyimlediği üzere, her zaman
koruduğu can acıtıcı bir nezakete sahipti. Fiziksel olarak
Ash’in tam zıddıydı - sarışındı, oysa Ash’in saçları koyu
renkti; Mark ince ve uzundu, oysa Ash’in omuzları yıllardır çalışmaktan oldukça genişti. Ama en önemlisi Mark
oldukça duygulu ve ince düşünen biriydi, oysa Ash daha
ilk bakışta kirli işlerin adamı olduğunu belli ederdi. Belki
8
de bu yüzden bu zafer anının ahlaki olup olmadığını düşünmek istediği son şeydi.
Ash başını salladı. “Benden yazın son haftalarını geçirebileceğin bir kır evi bulmamı istemiştin, burada huzur
dolu günler geçirebilirsin.” Kollarını iki yana açıp, avuç içlerini havaya kaldırdı. “İşte, tam karşında duruyor.”
Vadinin aşağısındaki malikânenin ön kapısına çıkan geniş merdivenler boyunca hizmetçiler birbirlerini itip kakarak rütbelerine göre sıralanıyorlardı.
Mark, sanki bu ihtişam ve zenginlik onu hiç ilgilendirmiyormuş gibi omzunu silkti. “Shepton Mallet’taki ev de
olurdu.”
Ash kendini midesine yumruk yemiş gibi hissetti.
“Shepton Mallet’a geri dönmeyeceksin. Oraya asla geri
dönmeyeceksin. Seni Market Cross’un orta yerinde bir
tekmeyle faytondan aşağı atacağımı ve yazı geçirmen için
ortadan yok olmana izin vereceğimi mi sanıyordun?”
Mark gözlerini önünde uzanan manzaradan alıp, Ash’in
gözlerine dikti. “Ash kabul etmelisin ki bu, senin yüksek
standartlarına göre bile biraz fazla.”
“Benim iyi bir dük olamayacağımı mı düşünüyorsun?
Yoksa yazı böylesine güzel bir malikânede geçirmemizi mi
onaylamıyorsun?”
Mark başını iki yana salladı. “Benim buna ihtiyacım
yok. Bizim buna ihtiyacımız yok.”
Ama Ash’in ihtiyacı vardı. Kardeşinin yokluk ve yoksunluk içinde geçirdiği çocukluk yıllarının her anını telafi
etmek istiyordu. Hiçbir zaman katılamadıkları mükellef
akşam yemeklerinin zevkini ona yaşatmak, ayakkabısız geçen kışlarda hiçbir zaman alamadığı ayakkabılardan bin9
lercesini onun için satın almak istiyordu. Mutluluklarının
garantisi olacak bu serveti elde edebilmek için hayatını riske atmıştı. Artık sıra onlara gelmişti, böylece bir anlamda
kendilerini tatmin etmiş olacaklardı.
Mark’ın sorduğu soruyla daldığı derin düşüncelerinden sıyrıldı.
“Shepton Mallet huzur dolu bir yerdi,” dedi Mark,
şimdiden orayı özlemişti.
“Shepton Mallet’ta hayat yok.” Ash bunu söyledikten
sonra atının dizginlerini kavradı ve yavaşça aşağı malikâneye doğru inmeye başladı.
Mark onu takip etmesi için kısrağını hafifçe dürttü.
“Hiçbir zaman doğru düşünemedin,” dedi Ash, omzu
üzerinden ona bakarak. “Richard ve Edmund Dalrymple artık varis olamazlar, sense dördüncü kuşaktan dükün
varisisin. Bu da çok fazla üstünlüğe sahip olmak demek.”
“Geçen yılki hareketlerini böyle mi tanımlıyorsun?
‘Asla varis olamazlar’ demek.”
Ash onun bu çıkışını umursamadı. “Gençsin. Yakışıklısın. Somerset’te düklüğe sadece bir kol boyu uzaklıkta
olan genç bir adama yakın olmak için can atacak çok sayıda
güzel sütçü kız olduğundan eminim.”
Mark malikânenin giriş kapısına gelmeden birkaç metre uzaklıkta atını durdurdu. Ash bu gecikmeden dolayı biraz tedirginlik hissetti ama o da durdu.
“Anlat,” dedi Mark. “Dalrymple’lere ne yaptığını bana
anlat. Bu iş başladığından beri onlar hakkında imalarda bulunup duruyorsun. Eğer bana gerçeği söyleyecek cesareti
kendinde bulamıyorsan, kesinlikle yapmaman gereken bir
şeyi yapmış olmalısın.”
10
“Tanrı aşkına. Sanki onları öldürmüşüm gibi davranıyorsun.”
Ama Mark, Ash’e bakmaya devam etti, mavi gözleri derindi. Kardeşi, güneşin altında parlayan sarı saçlarıyla kılıcını çekip, cennetin sonsuza kadar ona yasaklanmış olduğunu duyuracak olsa, bu Ash için sürpriz olmazdı. “Anlat,”
diye tekrarladı Mark.
Ash kardeşinin şimdiye dek ondan çok az şey istediğini
hatırladı. Oysa Mark’ın istediği her şeyi yapardı, istediği...
ne varsa.
“Pekâlâ.” Kardeşinin gözlerinin içine baktı. “Kilise
mahkemesine sunmadan önce Parford Dükü’nün ilk evliliğine dair önemli bir kanıt getirdim ve böylece onun ikinci evliliğinin yasal olmadığı, aynı anda iki kişiyle birden
evli olduğu kanıtlandı. Dolayısıyla bu evlilikten olma çocukları gayri meşru ilan edildi ve varis olmaları imkânsız
hale geldi. Bu durumda dükün uzun yıllardır nefret ettiği,
iki kez reddettiği beşinci kuzeni de yasal varisi konumuna sahip oldu. Bu kişi de ben oluyorum.” Ash tekrar atını
dürttü. “Kısacası Dalrymple’lere, bunca yıldır babalarının
ne haltlar karıştırdığı hususunda gerçeği anlatmaktan başka bir şey yapmadım.”
Ve bunu açıkladığından dolayı özür de dilememişti.
Mark homurdanıp tekrar atına dokundu. “Ve bunu
yapmak zorunda değildin.”
Ama yapmıştı. Ash gelecekten haber vermek ya da
kehanette bulunmak gibi aslı astarı olmayan sözlere pek
inanmazdı ama bazen... güçlü önsezileri yüzünden, inandığı olmuştu. Bu konuda yapılabilecek en isabetli tanım,
hayvansal bir içgüdüye sahip olduğu şeklinde ifade edi11
lebilirdi. Sanki içinin derinliklerinde sürekli onu uyaran
vahşi bir hayvan gömülüydü, bu insani zekâ ya da yıllarca
süren eğitimle ulaşılabilecek bir şey değildi.
Parford hakkındaki gerçeği keşfettiğinde, kafasında ne
yapacağına dair hemen bir şimşek çakmıştı: Eğer bir Parford olursam, sonunda kardeşlerimi kendileri için inşa ettikleri hapishaneden kurtarabilirim.
Bu yüzden mirastan men edilen Dalrymple’ler onun
hiç umrunda olmamıştı. Tabii Richard ve Edmund’ın kardeşlerine yaptıklarını da unutmamıştı. Bu durumda onların kaybı için oturup gözyaşı dökemeyecekti.
Hizmetkârlar bir araya toplanma işini tamamlamışlardı
ve Ash atını o tarafa doğru yönelttiğinde, hepsi pür dikkat
kesildi. Gözlerini ayırmadan sadece nazikçe tek bir yöne
bakmaları ve ciddi duruşlarından iyi eğitilmiş oldukları
anlaşılıyordu. Görünüşe göre malikânenin eski sahibinin
onlar üzerinde uyguladığı baskıdan şikâyet etmeyecek kadar sorumluluklarının bilincindeydiler.
Çok yakında Ash’i de seveceklerdi. Bu hep böyle olmuştu.
“Kim bilir?” dedi sessizce. “Belki de bu hizmetçi kızlardan birini gözüne kestirirsin. Onların arasından birini
seçebilirsin.”
Mark ona muzip bir ifadeyle baktı. “Şeytan benden
uzak dur,” diyerek başını iki yana salladı.
Ash atını durdurup üzerinden yavaşça indi. Karşısında
yükselen malikâne Ash’in hatırladığından daha küçük görünüyordu, bal sarısı rengindeki taş duvarları, kasvetli ve
sıkıcı değildi. Yıllardır Ash’in kafasında ulaşılamaz olarak
yer etmiş olan muazzam yapıyla yakından uzaktan alaka12
sı yoktu. Şimdi onun sadece bir ev olduğunu görüyordu.
Büyük bir evdi, evet ama karanlık, o hep hatırladığı insanı
tehdit eden bina bu değildi.
Hizmetkârlar acılı bir duruşla sıraya dizilmişlerdi. Ash
onlara bir bakış attı.
Hizmetkârlar yaklaşık yüz kişi kadardı ve hepsi gri
renkte giyinmişlerdi. Onları gördüğü anda mümkün olduğunca ciddi olması gerektiğini hissetti. Bu insanlar artık
onun sorumluluğu altındaydı - ya da çok yakında olacaklardı, dük öbür dünyaya göç ettiğinde onun görevi başlayacaktı. Artık bu zenginlik onun istekleri doğrultusunda
yönetilecek ve bir zamanlar Parford’a ait olan bu yerde
onun borusu ötecekti. Bu ağır bir sorumluluktu.
O ihtiyar piçten çok daha iyi işler yapacağım.
Bu kendi kendine verdiği bir söz hatta bir yemindi, binaya baktı.
Döndü, ona doğru yaklaşan baş uşağı selamladı. Tam o
sırada onu gördü. Merdivenlerin son sırasında duruyordu, hemen yanındaki hizmetkârdan birkaç adım geride
kalmayı tercih etmişti. Başını dimdik havada tutuyordu.
Sanki tüm evren o ana kadar susmuş gibi rüzgâr bir anda
yeniden esmeye başladı. Kadın gözünü ayırmadan ona bakıyordu ve Ash o an göğsünde mağara gibi derin bir oyuk
açıldığını hissetti.
Hayatında daha önce böyle bir kadın görmemişti.
Görmüş olsaydı, ona bu hissi yaşatan birini anımsardı ve
bunu tüm dürüstlüğüyle itiraf ederdi. Genç kadın koyu
renk saçlarını sımsıkı bağlamış ve beyaz dantel bonesinin
altına gizlemiş olmasına rağmen çok güzeldi ama Ash’in
ilgisini çeken onun güzelliği değildi. Ash bugüne dek ye13
terince fazla sayıda güzel kadınla birlikte olmuştu. Belki
onu çeken gözleriydi, kısık ve çelik gibi bakıyorlardı, sanki
bu dünyada tüm kötülüklerin kaynağı oymuş gibi üzerine
odaklanmışlardı. Belki de çenesiydi, o kadar sert ve boyun
eğmez bir duruşu vardı ve o kadar kararlıydı ki çevresindeki tüm yüzleri kararsız ve kişiliksiz kılan bir ayna gibiydi.
Ondaki bu şey her neyse, Ash’i fena halde çarpmış durumdaydı.
Ona, uyumsuz bir orkestradaki kakofoninin bir anda
sihirli değnek değmişçesine düzelmesini anımsatıyordu.
Her şeydi. Hiçbir şeydi. İçgüdüsel ve hayvani bir histi ve
uzanıp Ash’i tam boğazından kavramıştı.
Ash daha önce içgüdülerini hiç yok saymamıştı - bir kez
bile. Baş uşak ona doğru yaklaştığında zorlukla yutkundu.
“Son sıradaki kadın,” dedi kardeşine fısıldayarak, “sağdan üçüncü. O benim, ona göre.”
Kardeşi ona kaşlarını çatarak baktı ve Ash bir anda onu
ateşleyen bu acayip duygudan kurtulmaya çalışıp zorlukla
yutkunurken, malikânenin baş uşağı başını eğip onları selamlayarak kendini tanıttı. Ash derin bir nefes alıp adama
odaklandı.
“Bay- yani ben... ” Uşak duraksadı, Ash’e nasıl hitap
etmesi gerektiğini bilmiyordu. Dük hâlâ hayattaydı ve
Ash şu an onun uzaktan bir kuzeni olsa da henüz bir unvanı yoktu. Ancak düklüğün varisi olduğu biliniyordu.
Ash adamın gözlerinden dikkatli bir hesaplama yaptığını
okuyabiliyordu: Acaba gelecekte efendisi olacak bu adama karşı koymak gibi bir riski göze almalı mıydı yoksa
uygulanması gereken formalitelere sıkı sıkıya bağlı mı
kalmalıydı?
14
Ash gülümsedi. “Sadece Bay Turner demeniz yeterli.
Bana nasıl hitap edeceğiniz hususunda endişelenmenize
gerek yok. Ben kim olduğunu gayet iyi biliyorum.”
Uşak başını sallayarak onu doğrularken yüzündeki gerginlik kaybolmuş, rahatlamıştı. “Bay Turner, size hemen
evi gezdireyim mi yoksa daha önce kardeşinizle birlikte
serinletecek bir şeyler mi içmek istersiniz?”
Ash’in gözleri arka sıradaki kadını aradı. Bakışları bir
anda onunkilerle karşılaştı, yüzünde amansız bir ifade vardı ve bu bakış Ash’in derinden ürpermesine neden oldu.
Şu an hissettiği şehvetli bir duygu değildi ama bir özlemin
habercisiydi, sanki bir anda esmeye başlayan rüzgâr kulağına şunu fısıldıyordu: Onu. Onu seç.
“İyi şanslar,” diye mırıldandı Mark. “Ancak senden aynı
derecede hoşlandığını sanmıyorum.”
Ash kararlılıkla çenesini kaldırarak ona sırıttı.
“Bir şey içmek istemiyoruz,” dedi Ash yüksek sesle.
“Dinlenmek de istemiyoruz. Her şeyi bilmek istiyorum
ve mümkün olduğunca detaylı bir şekilde. Parford ile de
konuşmam gerekiyor. Bu yüzden vakit kaybetmesem iyi
olacak.” Son kez kadına doğru bir bakış attı ve kardeşine
doğru döndü. “Meydan okunmasına bayılırım.”
Taş basamakların en tepesinde duran Anna Margaret
Dalrymple için atları üstünde buraya gelen iki genç adam
hiçbir şey ifade etmiyordu. Ama geleceği adına çok şey ifade ettiklerini iyi biliyordu.
Ash Turner tahmin ettiğinden de uzun boylu ve gençti. Onun kıymetli taşlarla süslü sekiz atın çektiği özel bir
faytonla geleceğini düşünmüştü... Hindistan’da zengin ol15
muş sonradan görme bir Avrupalı olarak, onun şanına uygun, gülünç derecede kadınsı bir gösteriş merakına sahip,
abartı düşkünü biri olduğunu tahmin ediyordu. Ondan
her şeyini çalmış olan adam kambur, kel kafalı, küstahlık
derecesinde arsız ve yüzünde sürekli küçümseyen, kibirden başka ifade olmayan bir yaratık olmalı, diye düşünmüştü.
Ama bu adam atının üzerinde rahat ve huzurlu bir şekilde oturuyordu, iyi bir biniciydi ve Margaret şu ana kadar onun üzerinde göze hoş görünmeyen, abartılı tek bir
değerli taş bile görmemişti.
Kahretsin.
Bay Turner yavaşça atını ileri doğru sürdü, hizmetkârlar
-kendi adamları olarak bilmeye alışık olduğu kişileri şimdi
hizmetçi olarak düşünmek onun için oldukça zordu- gerildi. Bunda hayret edilecek bir şey yoktu. Bu adam bir
takım oyunlarla varislik hakkını elde etmişti. Eğer ağabeyi
onların Parford Dükü’nün gayri meşru çocukları olduğuna dair İngiltere Parlamentosu tarafından onanan kararı
iptal ettirmeyi başaramazsa, Bay Turner yeni dük olacaktı.
Ve babası öldüğünde, Margaret kendini evsiz barksız bir
piç olarak bulacaktı.
Adamın atından sakince inip dizginleri seyise uzatışını
seyretti. Baş uşakla konuştuğu sırada garip bir hisse kapılıp
birden tedirgin oldu, onun yürürken ayaklarını sürüdüğünü ve iki yanında sarkıttığı ellerini belli belirsiz ovuşturduğunu fark etti. Bu nasıl bir adamdı?
Adamın bakışları hizmetkârlar üzerinde dolaştı, sert
ve acımasızdı. Sonra bir an bakışları Margaret’in üzerine
odaklandı. Margaret üzerindeki gri renkteki biçimsiz hiz16
metçi giysileri içinde ve aşağı tabakaya ait olduğunu gösteren bonesinin altına gizlediği saçlarıyla, onun için hiçbir
şey ifade etmeyen biri görünümde olmayı tercih etmişti.
Ancak adam sanki hep ona bakıyordu, gözlerini üzerine
dikmişti, adeta onun geçirdiği acı dolu aylar boyunca yaşadığı her günü biliyor gibiydi. Sanki bir zamanlar buranın
yegâne sahibesiyken şimdi sıradan bir kadın olduğunu görebiliyordu. Kalbi hızla çarpmaya başladı.
İçine gizlendiği bu giysiyle görünmez olmayı planlamıştı.
Derken adam, kalabalık hizmetkâr grubunu teftiş etmesinin ardından birden bakışlarını kaldırıp yukarı baktı
ve onun bulunduğu tarafa doğru yöneldi. Margaret yanındaki hizmetkârların nefeslerini tuttuklarını duyabiliyordu.
İçinden adamın onlara alçakça laflar etmesini diledi, böylece hepsi ondan nefret edecekti.
Ama adam gülümsedi. Rahat ve sıradan bir yüz ifadesi takınmıştı, Margaret onun bu şekilde iyi ve neşeli bir
görüntü çizmesinden rahatsız oldu. Adam kalın deriden
yapılmış binici eldivenlerini çıkartıp onlara döndü.
“Burası,” dedi sesi mümkün olduğunca sakindi, “harika görünüyor. Parford Malikânesi’nin İngiltere’nin en iyi
hizmetkâr ekibine emanet edildiğini söyleyebilirim.”
Margaret bu sözlerin hizmetkârlar arasında neşeli bir
esinti gibi dolaştığını görebiliyordu. Ne kadar kurnazca bir
sırt sıvazlamaydı; böylece bütün kısılmış gözler rahatladı,
kasılan eller gevşedi.
Adam ondan bir kez daha bir şeyler çalmıştı. Bu kez
de ona ailesinden yadigâr kalan adamlarının güvenini ve
desteğini çalmıştı.
17
Bay Turner bu yapmacık tavırlarıyla aslında ne kadar
zalim biri olduğunu gizlemeye çalışıyordu.
Binici pelerinini üzerinden attı, dik ve güçlü omuzlarını ortaya çıkardı, oysa bu omuzlar yapmış olduğu alçakça kötülüklerin yükü altında eğilmiş olmalıydı. Baş uşağa
döndü. Sanki Parford topraklarını çalmamış, sanki daha
birkaç hafta önce finansal bir iş diyerek yıllardır kıskandığı
miras olayını soruşturmak için buraya, Chancery’e gelmemiş gibi davranıyordu.
Hain Smith, cevap verirken rahatlamış görünüyordu.
Margaret bugüne dek hep hizmetkârlarının kendisine
ait olduğunu sanmıştı. Bunca yıl annesi için çalışmalarının
ardından, onların aklının hiçbir şekilde kimse tarafından
çelinmeyeceğine inanmıştı.
Ama Bay Smith, Bay Turner’ın söylediği bir şeyi başını
sallayıp onaylamıştı. Onun yaşlı, sadık hizmetkârı, ailesine
altı nesildir hizmet eden uşağı yavaşça döndü ve Margaret’in olduğu yöne baktı. Elini kaldırdı ve Bay Turner da
onun olduğu yöne doğru baktı. Bu kez bakışları ona sabitlendi ve orada kaldı. Ani bir rüzgâr esti, bileklerine kadar inen eteklerini savurdu, adam sanki yoğun bakışlarıyla
bunu başarmıştı.
Smith’in yorumunu duyamıyordu ama tahmin edebiliyordu. “İşte karşınızda Anna Margaret Dalrymple, majestelerinin kızı. Sizin gelişinizi kardeşlerine bildirmek
üzere Parford topraklarında bulunuyor. Ah, şu an sanki
yaşlı dükün hemşiresiymiş gibi görünüyor, çünkü varis
sıralamasını değiştirmek için babasını öldürmenizden
korkuyor.”
Bay Turner elini başını götürüp sanki duyduklarına ina18
namıyormuş gibi Margaret’e göz kırptı. Onun kim olduğunu biliyordu; daha doğrusu şu an öğrenmiş olmalıydı,
bu ifadeyle sürekli ona bakmasından kesinlikle öyle olduğu anlaşılıyordu. Fakat adam ona doğru azametle yürümeye başladığında Margaret adımlarının tıpkı bir kaplanınkine benzediğini düşündü. Rüzgârın savurup karmakarışık
ettiği saçlarını ve güçlü çenesini uzaktan seçebiliyordu.
Ona doğru iyice yaklaşıp gülümsediğindeyse ağzının çevresinde oluşan küçük kırışıklıkları bile gördü.
Bu adamın yakışıklı olmadığını söylemek için kör olmak gerekirdi.
Bay Turner gelip tam önünde durdu. Margaret çenesini
hafifçe havaya kaldırdı, böylece onun gözlerinin içine bakabilecekti - keşke biraz daha uzun boylu olsaydım, diye
içinden geçirdi.
Adam yüzünde eğlenen bir ifadeyle onu inceledi ve
sonra, “Bayan?” diye sordu.
Smith hemen Margaret’in yanına geldi. “Ah, evet. Bay
Turner, bu Bayan... ” Durdu ve bir an ona baktı, ne söyleyeceğini bilmiyor gibiydi ve Margaret o an hizmetkârının
onun sırrını açık etmemiş olduğunu anladı. Ash Turner
onun kim olduğunu bilmiyordu!
“Bayan Lowell.” Reverans yapması gerektiğini hatırladı,
bir hizmetkâr gibi başını eğdi. “Bayan Margaret Lowell.”
“Parford’un hemşiresi siz misiniz?”
Hemşiresi, kızı. Babası hastalanıp yatağa düştükten
sonra Margaret için ikisi de aynı anlama geliyordu. Kardeşleri Parlamentodaki miras davası için İngiltere’nin çeşitli yerlerine dağılmak zorunda kaldıklarında, babasını bu
adama karşı korumanın tek yolunun bu olduğunu düşün19
müştü. Bakışlarını ayırmaksızın Bay Turner’ın gözlerine
baktı. “Benim.”
“Onunla konuşmam gerekiyor. Smith bana onun programı konusunda çok sert olduğunuzu söyledi. Sizin için
en uygun zaman hangisi?”
Adam ona öyle göz kamaştıran büyük bir gülümsemeyle bakıyordu, öyle ki Margaret koşup mutfaktaki merdaneyi kapıp ona vurmak istedi. Ancak ona karşı büyük bir
nefret duysa da etkilendiği gerçekti. Aralarındaki çok az
yaş farkıyla ondan büyük olduğu söylenen ama aslında neredeyse yaşıtı sayılan bu adam nasıl becerdiyse servetine
bir çırpıda el koymuştu. Ve şimdi de dikkatini çekmenin
telaşı içindeydi.
Margaret gülümseyişine karşılık vermek yerine bakışlarını ona dikti. “Ben sert değilim.” Omuzlarını dikleştirip daha uzun boylu görünmeye çalıştı. “Sertlik
gerekmedikçe uygulanmaz fakat üstlendiğim görevde
gerçekten buna gerek duyduğuma sizi temin ederim.
Majesteleri yaşlı. Hasta. Zayıf. Bazı centilmenlerin onu
zor duruma sokacak saçma sapan aptallıklarıyla kendisini
rahatsız edemem.”
Bay Turner’ın yüzündeki gülümseme giderek büyüdü.
“Kesinlikle katılıyorum,” dedi. “Söyleyin bana Bayan- ”
Bir an durdu ve ona garip, titrekçe bir göz kırptı. “Bayan
Margaret Lowell, yeni işverenlerinizle konuşma tarzınız
hep böyle midir yoksa bu bana özel bir şey mi?”
“Parford yaşadığı sürece, siz benim işverenim değilsiniz. Ve o- ” Sözcükler boğazında düğümlendi. Kendini
topladı aksi takdirde daha gün bitmeden bu adam kim olduğunu anlayacaktı.
20
Boğazını temizledikten sonra özenle konuşmasına devam etti. “Ve o bu dünyadan göçüp gittiğinde, sizin yardımıma ihtiyaç duyacağınızı hiç sanmıyorum. Tabii yatalak
olmayı planlamıyorsanız. Bu ihtimal dahilinde mi?”
“Hem öfkeli, hem zeki,” diyerek iç çekti Bay Turner.
“Yataktayken yardımınızı isteyeceğimi hiç sanmıyorum.
En azından hemşirem olarak. O yüzden kesinlikle haklısınız.”
Adamın kirpikleri gür ve uzundu. Gölgeleri o kadar
koyu duruyordu ki Margaret onun göz bebeklerini ayırt
edemiyordu. Az önceki sözleriyle onunla yatmayı ima
ettiğini anlaması zaman aldı. Bay Smith bundan rahatsız olduğunu ima ederek öksürdü. Uşak her şeye kulak
misafiri olmuştu, bu yakışıksız ve talihsiz bir iltifat, uygunsuz bir imaydı. Ne kadar korkunçtu. Ne kadar aşağılayıcıydı.
Ash Turner pervasız bir görüntü çizmeye devam ediyordu - şimdi de üzerindeki koyu lacivert yün kazağını ve
eskimiş keten gömleğini üzerinden çıkartmıştı. Yan tarafa
döndü, ışıl ışıl gülümseyerek tekrar baktı. Ne kadar baştan
çıkartıcıydı.
Margaret dudaklarını birbirine bastırdı ve onun lazımlığını boşaltmak için üzerine doğru eğildiğini hayal etti.
Bu düşünce onu biraz olsun tatmin edip rahatlatmıştı.
“Söyleyin bana Bayan Lowell, Parford küçük bir sohbet
edecek kadar iyi mi? Odasına kadar bana eşlik edebilirseniz haddimi aşmayıp onu heyecanlandırmayacağımdan
emin olabilirsiniz.”
“Sabahleyin uyanıktı.” Aslında Margaret’in babası Turner denen o şeytan geldiğinde kendisine haber verilmesi
21
için ısrar etmişti, onu derhal görmek istiyordu. “Eğer hâlâ
uyanıksa, sizinle görüşmek isteyip istemediğine bakacağım.”
Gitmek üzere döndü ama adam onu bileğinden yakaladı. Margaret isteksizce ona döndü. Teninin üzerindeki
çıplak eli sıcaktı. Eldivenlerini hiç çıkartmamış olmasını
diledi. Bileğini fazla sıkı tutmuyordu ancak güçlüydü.
“Son bir soru.” Bakışları birleşti. “Baş uşak sizin adınızı
söylemeden önce neden tereddüt etti?”
Demek adam bunu fark etmişti. Bu gibi durumlarda
söylenecek tek şey sadece gerçekti.
“Çünkü,” diyerek içini çekti Margaret, “ben bir piçim.
Bu yüzden bazen bana tam olarak nasıl seslenmesi gerektiğini bilemiyor.”
“Ne? Aileniz yok mu? Adınızı koruyup arkanızda duracak kimseniz yok mu? İstenmeyen taliplerinizi dövecek
bir erkek kardeşiniz de mi yok?” Parmaklarıyla Margaret’in bileğini kavradı; bakışları aşağılara doğru kaydı, tepeden tırnağa onu süzdü, göğüslerini inceledikten sonra
tekrar yüzüne baktı. “Çok yazık.” Tekrar ona gülümsedi
ama sanki bunda utanılacak hiçbir şey yokmuş gibi davranıyordu... en azından onun için.
O gülümseyiş, o lanet olası gülümseyiş yüzünde yeniden belirdi. Bu adam Margaret’in her şeyini alıp evinin
içine kadar girmişti, şimdi de onu yatağına atmayı mı düşünüyordu?
Neyse ki içini çekip onun bileğini bıraktı. “Bu çok
utanç verici olur. Korumasız bir kadına karşı baskı uygulamak benim için onursuzca bir davranıştır.”
Başını iki yana salladı, neredeyse üzgündü; döndü ve
22
arkasındaki kişiyi işaret etti. Bu ona eşlik eden genç adamdı, geldiğinden beri merdivenlerin başında takdim edilmeyi bekliyordu.
“Ah, evet,” dedi. “Bayan Lowell, size kardeşimi tanıtayım, Bay Mark Turner. Bu güzel yazı birlikte geçirmek
için benimle kasabaya geldi, böylece burada yazdığı felsefe
kitabını bitirebilecek.”
“Tam olarak felsefe kitabı değil.”
Bay Mark Turner kardeşi gibi ince, uzundu, tam tabirle
sırım gibi denebilirdi. Ağabeyinden birkaç santim daha kısaydı fakat onun tam zıttı olan ten rengi ve saçlara sahipti,
ağabeyinden farklı olarak beyaz tenli ve sarı saçlıydı.
“Mark, bu Bayan Lowell. Parford’un hemşiresi. İnsanlardan her zaman nefret eden ve onlara asla güven duymayan o yaşlı adama her şeye rağmen nazik davranabilmek
için son derece sabırlı olmaya ihtiyaç duyduğundan hiç
kuşkum yok.” Bay Turner sanki çok komik bir şey söylemiş gibi sırıttı.
Bay Mark Turner, aslında ağabeyinin onu bir hizmetçiyle tanıştırmış olmasını oldukça garip karşılamıştı
- daha da kötüsü hizmetçiyi ona değil, onu hizmetçiye
takdim etmişti. Dönüp ağabeyine baktı ve sitem eder gibi
çok yavaşça başını iki yana sallarken sadece, “Ash,” demekle yetindi.
Ağabeyi uzanıp kardeşinin saçlarını karıştırarak onunla şakalaştı. Genç adam kendisine ufak bir çocukmuş gibi
davranılmasına öfkelenmedi. Margaret onun yaşının yirmi
dörtten fazla olmadığını ve kendi kardeşleriyle aynı yaşta
olduğunu düşündü. Ash dönüp az önce saçlarını karıştırdığı kardeşine baktı.
23
Margaret, Bay Turner ve kardeşi arasındaki tüm bu aleni sevgi gösterisinden tiksinmişti. O yakışıklı olmamalıydı. Bir insan olmamalıydı. Onda bir insana yaraşır hiçbir
iyi özellik olmamalıydı.
Kesin olan bir şey vardı: Ash Turner onun için azılı bir
baş belası olacaktı.
24
Download

Bölüm Oku