DEÜ Felsefe Sempozyumları
“Sanatın Halleri”
Özge Ejder: Olay Olarak Sanat Kavramsallaştırmaları Bakımından Sanat Fenomenolojisi /1
Olay Olarak Sanat Kavramsallaştırmaları Bakımından
Sanat Fenomenolojisi
Özge Ejder1
Gilles Deleuze ve Felix Guattari ortaklıklarının son çalışması olan Qu’est-ce que la
philosophie’de her sanat yapıtının bir hekseite ya da maddesel bir duygulanım kitlesi, kişisiz
bir işte buluk olarak bireyselleşmesi gerektiğini yazarlar. Burada sözü geçen hekseite
üzerinden sanat yeniden düşünülebilir belki. Hekseiteyi Ulus Baker işte ‘buluk’ olarak
karşılamıştır, ancak Bilge Karasu’nun da ‘bunluk’ dediği rivayet edilir. Türkçede neyle
karşılayacağımız sorusunu kavramın kendisini nasıl açtığından sonraya bırakmayı
deneyeceğim. Hekseite, bir ortaçağ filozofu olan Duns Scotus’un muhtemelen İslam
alimlerinin eserlerini çevirirken karşısına çıkmış, bir tür tekilliği ya da bireyliği ifade etmek
için kullandığı bir terim olmuştur. Bir tür tekillik kipi olarak anlaşıldığında hekseite sözgelişi
neşeli bir insan yerine insan neşesine karşılık gelir. Herhangi bir insan değil insan kavramıdır.
Ulus Baker işte buluk mefhumu olarak ele aldığı hekseitenin bir şeyi neyse o yapana dair
olduğunu yazar. “Bir bireyin yalnızca kendi üstüne kapanan bir şey olmadığını, çok uzak
aralıklarda yer alan şeylerin bir aradalığı olarak da kavranabileceğini gösterir” 2 der ve ekler;
“Saat akşamın beşi” dizesi bir bireydir. Bir birey ya da tekillik olmak bakımından her hangi
bir şeye dair ya da onun kopyası değildir.
Hekseite kavramının gerek epistemolojik gerekse de ontolojik anlamlara direnen bir tarafı var
gibi görünmektedir. Bizi duyulur olan olarak kavranacak belirli bir şeye götürmez. Bu
bakımdan bir tarafı ile Deleuze ve Guattari'nin sanat yapıtı kavramsallaştırmasına yardımcı
bir kavram olarak belirirken diğer taraftan da sanat yapıtını ontik bir varolan olarak ele
almamızın önüne geçmek bakımından fenomenolojik analize mekan açar. Bu ikinci kısmını
Maurice Blanchot'nun yazınsal uzamında iş gören bir kavram olarak hekseiteyi ele alırken
1
2
Yrd. Doç. Dr., Yeditepe Üniversitesi Felsefe Bölümü.
Ulus Baker, http://www.korotonomedya.net/kor/index.php?ulus_baker
DEÜ Felsefe Sempozyumları
“Sanatın Halleri”
Özge Ejder: Olay Olarak Sanat Kavramsallaştırmaları Bakımından Sanat Fenomenolojisi /2
göstermeye çalışacağım ancak, biraz daha Deleuze ve Guattari’den devam edecek olursak,
çok temelde sanat yapıtına dair sordukları sorunun, onun nasıl olup da kendini başka
herşeyden ama en önemlisi sanatçıdan bağımsızlaştırıp, bireyselleşerek ayakta kalmayı
başardığı olduğunu söyleyebiliriz. Sanat saklar derler. Sanatın neyi sakladığı sorusu bizi
hekseite kavramına yaklaştıracak şekilde cevaplanır.
“Kendini saklayan, şey ya da sanat yapıtı, bir duyumlar kitlesidir yani algılam ve duygulamların
bir bileşimi. …algılamlar algılamalar değildir artık, onları duyanlarda ortaya çıkan bir
durumdan bağımsızdırlar; duygulamlar da artık duygular ya da duygulanımlar değildir, onların
içinden geçen kişilerin gücünden taşarlar. Duyumlar, algılamlar, ve duygulamlar kendi
kendileriyle değer kazanan ve her tür yaşanmışlığı aşan varlıklardır. Onların insanın yokluğunda
oldukları söylenebilir, çünkü insan, taşta, tuval üzerinde ya da sözcükler boyunca ele alındığı
şekliyle kendisi de algılam ve duygulamların bir bileşimidir. Sanat yapıtı bir duyum varlığından
başka bir şey değildir: kendi kendisinde varolur."3
Bir anlamda Deleuze ve Guattari, sanat yapıtını bir öznenin karşısındaki –algısındaki atıl
yerinden çıkarıp, sanat deneyimini özne-nesne dikotomisini sarsan bir olayın içine bırakırlar.
Burada tek çözülen özne değil aynı zamanda, tarihsel olarak ideal bir temsil nesnesi olarak
düşündüğümüz ve bu bakımdan sınırlı anlamlarla donattığımız sanat yapıtıdır. Onlar
"sanatın malzemenin olanakları içindeki hedefi, algılamı nesne algılamalarından ve algılayan
öznenin durumlarından, duygulamı da bir durumdan ötekine geçiş olarak duygulanımlardan
çekip almaktır. Bu duyumlar kitlesinden, katışıksız bir duyum varlığı çıkartmaktır" derler.
O halde her sanat deneyimi iki varlığın karşı karşıya gelmesidir. Kendilerinden başka birini ya
da bir şeyi temsil etmeyen iki varlığın. Bin Yayla' da şöyle yazarlar:
“Bir töz, şey, özne ya da kişininkinden çok farklı bir bireyselleşme kipi vardır. Hekseite ismini
bu tür tekilleşmeler için kullanıyoruz. Bir mevsim, bir kış, bir yaz, bir saat, bir tarih,
bireyselleşmek için bu bireyselleşme bir nesne ya da kişininki gibi olmasa da hiçbir şeye ihtiyaç
duymaz.”4
Hekseite kavramı sanat yapıtını belirli bir tekillik ve otonomide anlamamızı mümkün kılar.
Deleuze ve Guattari'nin önce sanatçıdan sonra da onu deneyimleyen öznenin anlam
3
Gilles Deleuze, Felix Guattari, Qu'est-ce que la philosophie? (1991). Trans. What Is Philosophy? (1994).
Felsefe Nedir, çev. Turhan Ilgaz, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, (1993).
4
Gilles Deleuze ,Félix Guattari. 1972. Anti-Œdipus. Trans. Robert Hurley, Mark Seem and Helen R. Lane.
London and New York: Continuum, 2004. Vol. 1 of Capitalism and Schizophrenia. 2 vols. 1972-1980. Trans.
of L'Anti-Oedipe. Paris: Les Editions de Minuit.
DEÜ Felsefe Sempozyumları
“Sanatın Halleri”
Özge Ejder: Olay Olarak Sanat Kavramsallaştırmaları Bakımından Sanat Fenomenolojisi /3
üretiminden kurtardığı sanat yapıtı Maurice Blanchot'nun yazınında anlatı formu üzerinden
sorunsallaştırılır. Bu, Blanchot’nun felsefi denemelerinin önemli uğraklarından olan özne,
eleştirilerinin merkezindeki yazma deneyimi ve yapıt ile edebi eserlerinin ait olduğu janr olan
anlatının belirsiz anlatıcısı arasındaki ilişkidir. Didaktik olmaktan kaçtıkça performatif olan
bir düşünür olarak Blanchot böylesi bir araştırmayı pek kolaylaştırmaz. Bu sebeple
birbirinden janr bakımından farklı olduğu iddia edilebilecek metinlerde rasyonel bir
tutarlılıktan çok, düşünme, okuma ve yazma deneyiminin yirminci yüzyılda sorunsallaştırdığı
kavramların görünürde çelişki arzeden izini sürmekte fayda vardır. Blanchot’nun olay
kavramsallaştırmasının dayandığı temel, olayın tekrar edilemez, temsil edilemez ve
dolayısıyla da herhangi belirli bir öznenin anlam üretim çerçevesinde tüketilemez olmasıdır.
Bu bakımdan yalnızlık kavramına yaklaştırır Blanchot olay kavramını. Maurice Blanchot
Türkçeye Yazınsal Uzam adıyla çevrilen eserinin ilk bölümü olan “Temel Yalnızlık”a şu
sözlerle başlar:
“Sanat üzerine birşeyleri, yalnızlık sözcüğünün ne anlama geldiğini anladığımızda öğrenir
gibiyiz. Bu sözcüğü çok fazla kullandık. Yine de ‘yalnız olmak’ ne demektir bu? İnsan ne
zaman yalnızdır? Bu soruyu sormak bizi yalnızca dokunaklı kanılara götürmemelidir. Dünya
düzeyindeki yalnızlık burada üzerinde uzun uzun konuşmaya gerek olmayan bir yaradır.”5
Genelde sanat yapıtı özelde yazınsal yapıtta gözler önüne serilen temel yalnızlık bireyselliğin
kayıtsız tecritini dışarda bırakır. Herhangi bir tür tekillik arayışı değildir. “Yapıtı yazmakta
olan açığa alınmıştır, yazmış olan kovulmuştur. Dahası kovulmuş olan kovulduğunu bilmez.
Bu bilmezlik onu korur, sebat etmesine izin vererek oyalar. Yazar yapıtın bitmiş olup
olmadığını hiçbir zaman bilmez. Bir kitapta bitirdiğine bir diğerinde yeniden başlar ya da onu
yokeder.” Blanchot, yazma deneyimine eşlik eden bu kopukluğun, yazarın yapıtı ile
arasındaki bu kopukluğun, tarih boyunca farklı şekilde yorumlanmış ve ele alınmış olduğunu
söyler. Sözgelişi Valery’nin bu kopukluğu, yapıtın bağımsızlığına atfetmekten geri durmak
adına dünyanın dağınık bütünlüğü bağlamında anlamaya çalıştığını, bunun da onu herşey
üzerine yazmaya çalışmaya ittiğini iddia eder. Valery’nin gördüğü ancak yanlış teşhis ettiği
şey yapıtın ne bitmiş ne bitmemiş olduğudur. Yazma deneyimi ne dünyadaki ne de yazarın
5
Maurice Blanchot, L'Espace littéraire, Éditions Gallimard, (1955) Yazınsal Uzam, çev. Sündüz Öztürk Kasar,
YKY, İstanbul, (1993).
DEÜ Felsefe Sempozyumları
“Sanatın Halleri”
Özge Ejder: Olay Olarak Sanat Kavramsallaştırmaları Bakımından Sanat Fenomenolojisi /4
imgelemindeki başı sonu olan bir olayın yeniden üretimi değildir. Yapıt bu anlamda
tamamlanmış ya da bir bütünlük arzeden bir başka şeyin temsili değildir. Bu sebepledir ki
onun sınırlarını da kendinden başka birşeyin belirlemesi mümkün değildir. Blanchot yapıt
“var”dır der. O halde onu kendi ontolojik referansları bağlamında ele almak gereklidir.
Varolduğunu dile getirebilen her varolan gibi vardır. Kendi kendisinin varolduğunu
kendisinden başkasının söylemesine ihtiyaç duymayan yapıt, en başta da onun bu dile
getirmesini, yazınsal uzamda ona yer açarak olanaklı kılan yazarından ayrıdır.
“Yapıt –sanat yapıtı, yazınsal yapıt– ne bitmiş ne bitmemiştir; Vardır. Söylediği yalnızca ve
yalnızca budur: Varolduğudur ve başka hiçbirşey değil. Bunun dışında o hiçbirşey değildir. Ona
daha fazlasını söyletmek isteyen hiçbirşey bulamaz, onun hiçbirşey söylemediğinin ayrımına
varır. Yazmak ya da okumak için olsun, yapıtın bağımlılığı içinde yaşayan kişi yalnızca
varolmak sözcüğünü dile getiren şeyin yalnızlığına aittir: Dilin saklayarak koruduğu ya da
yapıtın sessiz boşluğunda yokederek ortaya çıkardığı sözcük.”
Yapıtın yalnız olduğunu söylemek, onunla iletişim kurulamayacağı anlamına gelmez. Onu
okuyanın yapıta ait yalnızlığın kesinliğine katıldığı anlamına gelir. Yapıt, birinin yazdığı bir
kitap olmaktan çıkıp bir yapıta dönüştüğünde yalnızdır. Blanchot “Yazar yapıta aittir ancak
ona ait olan, onun tek başına bitirdiği, yalnızca bir kitaptır.” der. Yapıt salt kendine ait,
kendiyle özdeş varlığını, onun söylediği tek şey olan var olduğunu okuyacak son kişiye dek
sürdürür.
Yapıtın yazarının anlatmak istediğinden farklı olarak anlattığı şey nedir o halde? Yapıtın
varlığı okuyan için ne tür bir hakikati ifşa eder? Bu sorulara Blanchot’nun kendi yazma
deneyimiyle ortaya koyduğu ve anlatı olarak Türkçede karşılayabileceğimiz recit üzerinden
yaklaşmaya çalışabiliriz. Anlatıyı burada örnek bir janr olarak ele alarak, Valery’nin
görmezden gelmeye çalıştığı Mallarme’nin şiirinde bir tür farkındalığını ortaya koyduğu
yapıtın yalnızlığının, bir yazar olarak Blanchot’nun yapıtında nasıl belirginlik kazandığını
görmeye çalışabiliriz.
“The Song of the Sirens”da Blanchot, tek bir olayı anlatan edebi bir janr olarak anlatının,
gerçekleşmiş olağanüstü bir olayın doğruluk içeren türden aktarımı olmadığının altını çizer ve
şöyle der:
DEÜ Felsefe Sempozyumları
“Sanatın Halleri”
Özge Ejder: Olay Olarak Sanat Kavramsallaştırmaları Bakımından Sanat Fenomenolojisi /5
“Anlatı, bir olayın anlatımı değil, kendisidir. Olayın olageleceği yere yaklaşmadır- henüz
olmamış olan ve çekim gücü yoluyla hikayenin de varlık bulacağına dair umutlanabilmesini
sağlayan olayın…Anlatı, sadece henüz bilinmeyen, ihmal edilmiş ya da yabancı bir noktaya
doğru bir hareket değildir, aynı zamanda bu hareketten önce ve onun dışında bir gerçeklik
taşımaz…”6
O halde Blanchot’ya gore anlatıyı diğer anlatım formlarından ayıran, öncelikle onun bir temsil
sunmaması, dolayısıyla kendisini gerçekte ya da yazarın hayalgücünde yaşanmıs bir modelle
ilişkide ortaya koymamasıdır. Anlatıda okunan söz yazarın sözü değil, dil yoluyla bir olayın
kendini ifşa etmesidir.
6
Maurice Blanchot, The Book to Come, “The Song of the Sirens”, çev. Charlotte Mandell, Stanford University
Press, Stanford, (2003).
Download

Yrd. Doç. Dr. Özge Ejder Johnson: Olay Olarak Sanat