TEVEKKÜL NEDİR?
‘Tevekkül’ kavramı
Sözlükte: Allah'a teslim
olmak, güvenmek,
dayanmak, bağlanmak
ve sığınmak anlamlarına
gelmektedir
Tevekkülün diğer anlamları
1- Her şeyi Allah'a
bırakma.
2- Allah'dan bekleme,
yazgıya boyun eğme.
3- (Arapça) Erkek ismi.
4- Her şeyi Allah'a
bırakarak, yargıya boyun
eğme.
Dini terim olarak Tevekkül
Bir amaca ulaşmak için gerekli olan her
türlü önlemi alarak; elinden gelen tüm
gayreti gösterdikten sonra kalben
Allah'a bağlanıp ona güvenmek,
sonucu Allah'tan beklemek anlamına
gelmektedir
Tevekkül etme türleri
nelerdir?
Tevekkül dört kısma ayrılır:
1- Yaratılmışlara tevekkül etmek:
Yani insanlara tevekkül “falan kimse
hayatta olduğu sürece benim için
endişe edilecek bir şey yok” der
Kendisi gibi fani olan insana güvenip
dayanır
2- Mala tevekkül:
Mala tevekkül eden kişi “Benim bu
malım, mülküm, param olduğu sürece
bana bir şey olmaz, kimse bana bir şey
yapamaz, ben her istediğimi alırım, her
şeyi yaparım” gibi bütün gücünü
mülkünden alır ve güveni sahip olduğu
maladır Bu kimse de aldanmışlardandır
3- Nefse tevekkül etmek
“Benim canım sağ olduğu müddetçe, bu
kuvvet sıhhat ve güç bende olduğu
sürece, sırtım yere gelmez” diye
düşünen kimsenin tefekkürüdür Bu
kimse de nefsinin istek ve arzularının
peşinde esir olur ve doğru yoldan çıkar
4- Allah-u Zülcelal’e tevekkül:
“Zengin veya fakir olmamın hiçbir
önemi yoktur” der, “Çünkü Allah
benimledir” der, “Nasıl dilerse beni o
hale sokar, isterse aç bırakır, isterse
nimetlendirir” der İşte insanı
kurtaran tevekkül budur Mü’mine
yakışan tefekkür de budur işte
Hadisi Şerifte:
“Allah’ım bizi bir
göz kırpması
zaman kadar
dahi nefsimize
teslim
etme!”buyrulma
ktadır.
Doğru tevekkül anlayışı nedir?
Evrendeki olaylar bir düzen ve yasalar
çerçevesinde, sebep-sonuç ilişkisi içinde
olmaktadır. İnsanlar akıl ve iradeleriyle
sebepleri bulabilirler.
İnsan evrende geçerli olan yasaları
gözeterek, çalışır, çabalar, sebeplere
sarılır, ondan sonra Allah'a güvenir.
Bir çiftçi tohum ekmeden ürün elde
edemez. Çiftçi tarlasını zamanda sürmeli,
ekmeli, gübrelemeli ve sulamalıdır.
Sonra da bol ve iyi ürün alabilmek
için Allah'tan yardım dilemelidir.
Çalışmadan başarıya ulaşılamaz.
Bir öğrenci önce derslerin devam
edecek, doğru, dürüst çalışacak,
ödevlerini zamanda yapacaktır.
Sonra Allah'tan yardım isteyerek
başarılı olmasını dileyecektir.
Kısaca gerçek anlamda tevekkül
eden kimse işinin gereğini yapar ve
sonucu Allah'tan bekler.
Doğru olmayan tevekkül anlayışı
nedir?
İnsanın çalışmayı bırakıp, tembellik
ederek, kendisinin yapması gereken
işleri Allah'a havale etmesi, doğru bir
tevekkül anlayışı değildir.
Doğru olmayan tevekkül anlayışı
nedir?
Örneğin bir öğrenci dersine çalışmadan "Ben
Allah'ın yardımına güveniyorum, Allah bana
yardım eder" diyerek sınava girmesi yanlış
bir düşüncedir. Çalışmadan, hiçbir çaba
göstermeden başarılı olmaya beklemek
tembelliktir, miskinliktir.
Tevekkül’ün yeri
Tevekkülün yeri kalptir Zahiri
olarak çalışmak kalpteki
tevekküle aykırı değildir, tam
aksine tevekkülün bir parçasıdır
Hiç bir şey yapmamak Tevekkül DEĞİLDİR
İnsan, takdirin Allah (cc) tarafından
olduğuna yakin olarak kanaat ettiğinde,
her hangi bir isteğini elde edemediği
zaman; “Allah (cc) takdiri budur” Elde
ettiğinde ise “Bu Allah Azze ve Celle’nin
bir lutfudür” diye düşünür.
Bu şekilde tevekkülü sağlam olan kimsenin
başkaları hakkındaki tevekkülü de sağlam
olur.
İnsan kendi nefsinin acizliğini bildiği
için kendisine güvenmeyen kimse,
başkalarının da kendisi gibi aciz
olduğunu bilir ve onlara güvenmez,
sadece Allah’a güvenir
Unutmamak lazımdır ki bütün kainatı
ve içindekileri Allah Azze ve Celle
yaratmıştır ve onları rızıklandırmayı,
muhafaza etmeyi de üzerine almıştır.
Böyle olduğu halde Allah’tan (cc) başka
şeylere tevekkül etmek, onlardan medet
beklemek ne kadar yanlıştır.
Tevekkül ile ilgili ayetler:
1- "... Kim Allah'a dayanırsa Allah ona
yeter." (Talak suresi, 3. ayet)
2- "Eğer mü'minler iseniz ancak Allah'a
güvenin." (Maide suresi, 23. ayet)
3- "İnananlar yalnız Allah'a dayanıp
güvensinler. (İbrahim suresi, 11. ayet)
Kuran'da Peygamberimiz (sav)'le ilgili
olarak anlatılan olaylarda onun
tevekkülü ve Allah'a teslimiyeti
açıkça görülmektedir.
Örneğin Peygamberimiz (sav)'in,
Mekke'den çıktıktan sonra
arkadaşı ile birlikte gizlendiği bir
mağaradaki sözleri tevekkülünün
en güzel örneklerinden biridir.
Ayette şöyle bildirilmektedir:
"... ikisi mağarada olduklarında arkadaşına
şöyle diyordu: "Hüzne kapılma, elbette
Allah bizimle beraberdir." Böylece Allah
ona 'huzur ve güvenlik duygusunu'
indirmişti, onu sizin görmediğiniz ordularla
desteklemiş, inkar edenlerin de kelimesini
(inkar çağrılarını) alçaltmıştı." (Tevbe
Suresi, 40
Peygamberimiz (sav) hangi
koşullarda olursa olsun, daima
Allah'a teslim olmuş, O'nun
yarattığı herşeyde bir hayır ve
güzellik olduğunu bilmiştir.
Kuran'da Peygamberimiz (sav)'e,
kavmine söylemesi bildirilen şu
sözler de bu tevekkülün bir
göstergesidir.
"Sana iyilik dokunursa, bu onları
fenalaştırır, bir musibet isabet edince
ise: "Biz önceden tedbirimizi almıştık"
derler ve sevinç içinde dönüp giderler.
De ki: Allah'ın bizim için yazdıkları
dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet
etmez. O bizim Mevlamızdır. Ve
müminler yalnızca Allah'a tevekkül
etmelidirler."(Tevbe Suresi, 50-51
Peygamberimiz (sav), tevekkülü ile
tüm Müslümanlara örnek olmuş ve
insanın Allah'tan gelecek birşeyi
değiştirmeye asla güç
yetiremeyeceğini şöyle hatırlatmıştır
"Bir nefse takdir edilmiş şey
mutlaka olur."
"... Bir şey isteyince Allah'tan iste.
Yardım talep edeceksen Allah'tan
yardım dile. Zira kullar, Allah'ın
yazmadığı bir hususta sana faydalı
olmak için bir araya gelseler, bu faydayı
yapmaya muktedir olamazlar. Allah'ın
yazmadığı bir zararı sana vermek için
bir araya gelseler, buna da muktedir
olamazlar."
Tevekkül ile ilgili Hadis-i Şerifler
1- Bir adam Peygamber Efendimize
gelerek, "Hayvanımı bağlayarak mı
yoksa serbest bırakarak mı Allah'a
tevekkül edeyim?" diye sordu.
Peygamberimiz ona "Önce bağla, sonra
tevekkül et!" buyurdu.
Tevekkül ile ilgili Hadis-i Şerifler
2- Peygamberimiz Hendek
Savaşı'nda (627) sahabeden
Selman-ı Farisi'nin önerisiyle
Medine kentinin etrafına derin bir
hendek kazdırmış, böylece
düşmanın şehre girmesine engel
olmuştur.
Halid’in oğulları Habbe ve Sev radıyallahu
anhüm anlatıyor:
“Resülullah aleyhissalatu vesselam bir şey
tamir etmekte iken yanına girdik.
O işte kendisine yardım ettik. “Başlarınız
kımıldadığı müddetçe rızık hususunda yeise
düşmeyin. Zira insanı annesi kıpkızıl, üzerinde
hiçbir şey olmadığı halde doğurur, sonra aziz
ve celil olan Allah onu her çeşit rızıkla
rızıklandırır” buyurdular.”
Mehmet Akif Ersoy
Amr İbnu’l-As radıyallahu anh
anlatıyor: “Resülullah aleyhissalatu
vesselam buyurdular ki:
“Şüphesiz, her derede, ademoğlunun kalbinden bir
parça bulunur (yani kalp her şeye karşı bir ilgi duyar).
Öyleyse kimin kalbi bütün parçalara ilgi duyarsa,
Allah onun hangi vadide helak olacağına hiç
aldırmaz. Kim de Allah’a tevekkül ederse, kalbinin
her şeye (ilgi kurarak dağılmasını önlemek için) Allah
ona yeter.”
Tevekkül ile ilgili bir hikaye
İbrahim ibni Ethem ile Şekik’ül Belhi
(Rahmetullahi aleyhim) Mekke’de
karşılaşırlar. İbrahim, Şakik’e “seni bu
duruma getirmeye sebeb ne oldu” diye
sorar. Şakik şöyle cevap verir.
“Günlerden bir gün çöle varmıştım. Kıraç
bir yerde yatan, kanatları kırık bir kuş
gördüm. Kendi kendime “burada
oturayım ve bu kuşun rızkının nereden
geldiğini gözetleyeyim.” Dedim
Kuşun karşısında yere çöktüm. O sırada
gagası arasında çekirge taşıyan başka bir
kuş geldi. Kırık kanatlı kuşun yanına
konarak gagası arasındaki çekirgeyi onun
gagasına bıraktı.
Bu durumu görünce içimden “bu
kuşu öbürüne vasıta kılan ulu Allah
nerede olursa olayım benim rızkımı
da sağlamaya kadirdir” diyerek
kazanç peşinden koşmaya son
verdim ve kendimi tamamen ibadete
adadım”
İbrahim Ethem O’na:
-“Peki neden sen o kırık kanatlı kuşa
yiyecek taşıyan sağlam kuş olup ta daha
yüksek dereceli olmak istemiyorsun?
Sen peygamberimizin (Sallallahu aleyhi ve
sellem) yüksel el (veren elin) alçak elden
(alanın eli) daha hayırlıdır” diye
buyurduğunu duymadın mı?
Bu cevabı alan Şakik, İbrahim’in
elini tutarak öptü ve “Ya Ebu
İshak sen bizim üstadımızsın”
dedi.
Ecel ve Ömür
Bir kimsenin ölümü, o kimse için takdir edilen ömrün
bitmesiyle gerçekleşir. Bunun nerede, ne zaman,
nasıl olacağını hiç kimse bilemez. Ecel, ne bir an öne
alınabilir ne de bir an geriye bırakılabilir. İnsanın
hastalanıp yatakta ölmesi de, depremde duvar
altında kalması da, denizde boğulması da, düşmanı
tarafından vurulması da eceliyle ölmesi demektir.
Kulun ecelini belirleyen ve takdir eden sadece Yüce
Rabbimiz’dir
Ecel kelimesi, sözlükte, hayatın sonu,
müddet ve süre gibi anlamlara
gelmektedir. Bu kavram insanın ömrünün
bittiğini, dünya hayatının sona erdiğini
anlatır. Ömür ise insanın doğumundan
ölümüne kadar geçen süreye verilen addır.
Kuran’da canlılarda olduğu gibi toplumların
da bir ömrü olduğundan bahsedilir:
“Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince
ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri
gidebilirler.”
“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür.
Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.”
Allah kullarına hiçbir zaman zulmetmez ve
onların kötülüğünü hiçbir şekilde asla istemez.
İnsanların kaderi, sorumluluklarını örten bir
sığınak olarak görmeleri doğru değildir.
“İşte bu, ellerinizle yaptığınız
yüzündendir, yoksa Allah kullara
zulmedici değildir.”
“Bu, dünyada iken kendi ellerinizle yapmış
olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah
kullarına zulmetmez.”
İnsanın Kaderle ilgili özellikleri
Akıl Sahibi
Olmak
Sorumlu
Olmak
Özgür
Olmak
Allah, her canlıya doğal bir yaşam süresi
takdir ve tayin etmiştir:
“Hiçbir kimse yok ki, ölümü Allah’ın iznine
bağlı olmasın. (Ölüm), belli bir süreye göre
yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse,
kendisine ondan veririz; kim de ahiret
sevabını isterse, ona da bundan veririz. Biz
şükredenleri mükâfatlandıracağız.
“Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak
Allah’ın katindadır. Yağmuru o yağdırır,
rahimlerde olanı o bilir. Hiç kimse yarın ne
kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse
nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz Allah,
her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.”
“Allah sizi (önce) topraktan, sonra meniden
yarattı. Sonra sizi çiftler (erkek-dişi) kıldı.
Onun bilgisi olmadan hiç bir dişi ne gebe
kalır ne de doğurur. Bir canlıya ömür
verilmesi de, onun ömründen azaltılması
da mutlaka bir kitaptadır. Şüphesiz bunlar,
Allah’a kolaydır.”
Ecel hiçbir sebeple değişmez. Bazı ibadet
ve davranışların ömrü uzatacağı yolunda
gelen hadisler ya ömrün huzur ve rahat
içinde mutlulukla yaşanacağı ve ruhen
uzun ve bereketli yaşanmış gibi
hissedileceği anlamında ya da Yüce
Rabbimiz’in bu kimselerin ömrünü ezelde
uzun belirlemesi şeklinde anlaşılmalıdır.
•Rızık
Rızık kelime olarak azık, yenilen, içilen ve
faydalanılan şey anlamına gelir. Yegâne
rızık verici Allah’tır. Kullar çalışıp çabalarlar
ve kendileri için takdir edilmiş olan rızkı
kazanma yolunda gayret gösterirler. Rızkı
yaratan da veren de Allah’tır. Ama bu
durum; “Nasıl olsa rızkı veren Allah’tır,”
deyip çalışmamaya, tembelliğe
götürmemelidir.
Her türlü yiyecek, içecek, giyecek,
kullanılan eşya, mal, mülk, para, mücevher
ve servet, çoluk çocuk ve eş, faydalanılan
yetenekler, bilgi ve hikmet, gönüllerin ve
vücudun her türlü gıdası, en küçüğünden
en büyüğüne kadar yararlandığımız her şey
rızık kapsamında değerlendirilebilir.
Allah rızkı kime ne
kadar ve nasıl
dilerse o şekilde
verir. Ancak kulların
da çalışıp çabalayıp
kendilerine takdir
edilmiş olan rızkı
helal yoldan
kazanmak için
gayret göstermeleri
gerekir.
“Yeryüzünde yürüyen
her canlının rızkı,
yalnızca Allah’ın
üzerinedir. Allah o
canlının durduğu yeri ve
sonunda bırakılacağı
mekânı bilir. (Bunların)
hepsi açık bir kitapta
(levh-i mahfuz’da)dır.”
Zenginlik ve fakirlik imtihan dünyasında
yaşayan insanların sınanmasında birer araçtır.
Mala, mülke sahip olmak her zaman hayır
getirmeyebilir. İyi olan ve Allah’ın rızasını
kazanma çabasında olan insanlar için zenginlik
hayra vesile olur. Ama istikamet üzere olmayan
kişilere bol miktarda mal verilmesi onun inkâr
ve küfrünü arttırabilir. Zengin olan insanlar da
imtihanı kaybedebilir. Bu konuda Kasas
suresinde anlatılan Karun kıssası, çok zengin de
olsa böbürlenen ve Allah’ın rızasını gözetmeyen
insanların feci akıbetini haber vermektedir.
Öte yandan dünyevi sebepler de bir
insanın zenginlik ya da fakirliğinde rol
oynar. Mesela Afrika kıtası özellikle
madenler açısından çok zengindir. İlahî
adalet yönüyle Afrikalılara bir haksızlıktan
söz edilemez. Ama Batılı sömürgecilerin
zulümleri ve bazı yöneticilerin kişisel
çıkarlarım düşünerek, yanlış politikaları
sebebiyle Afrikalı insanlar yoksulluk içinde
yaşamak zorunda bırakılmaktadırlar.
Tedbirsizlikler, devletlerin ve uluslararası
şirketlerin engelleri, zulüm, sömürgecilik vb.
sebeplerden kaynaklanan sonuçlan. Allah’ın
adaletsizliği gibi görmek yanlıştır. Yoksa İlahî
adalet açısından bakıldığında hiçbir canlıya rızık
konusunda haksızlık yapılmaz.
Bu konuda şunu da belirtmek gerekir ki bu
dünyada ve insanlar arası ilişkilerde sünnetullah
ve adetullah dediğimiz yasalar geçerlidir. Bir
ismi de Hakîm olan Yüce Rabbimiz, bu dünyada
fiziksel, biyolojik ve sosyal yasalar koymuştur.
Mesela yerçekimi kanunu, buharlaşma,
fotosentez, beslenme, hasta olma, iyileşme,
büyüme, güneş, ay ve yıldızlann hareketleri,
doğum, ölüm gibi fiziksel ve biyolojik yasalar
insanlar tarafından bilinmekte ve
gözlemlenebilmektedir.
. Yine insanlarda olduğu gibi devletlerde de
doğuş, yükseliş, duraklama, gerileme, çöküş
gibi süreçlerin işlemesi; askeri, siyasi ve
ekonomik güce sahip olanların, olmayanlara
hakimiyeti, bu hakimiyetin uzun insanlık
tarihinde zaman zaman el değiştirmesi gibi
sosyal yasalardan da bahsedilebilir. Toplumların
değişmesinde de sosyal yasalar geçerlidir. Bu
konuda Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır:
“… Bir toplum kendilerindeki özellikleri
değiştirinceye kadar Allah, onlarda
bulunanı değiştirmez../’
Sosyal yasalara örnek olarak başarının
çalışmaya bağlı kılınmasını da verebiliriz.
Çalışmadan başarılı olunamaz. Bu yasayı
koyan Allah’tır. Kur’an’da bu yasa şu
şekilde dile getirilmektedir:
“Bilsin ki insan için kendi çalışmasından
başka bir şey yoktur”
Yine bu dünya hayatında imtihana tabi
tutulmak da Allah’ın koymuş olduğu
yasalardandır:
“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden,
sadece «İman ettik» demeleriyle
bırakılıvereceklerini mi sandılar?”
“Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli
etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan
cennete gireceğinizi mi sandınız?”
Bu yasaların tamamının “kullarına zerre
kadar zulmetmeyen” ve “merhametlilerin
en merhametlisi” bir Allah tarafından
konulduğu unutulmamalı; Allah’ın fiilleri,
tüm zamanlara ve tüm insanlara bakan
hikmetleri yönüyle değerlendirilmelidir.
Afet
Allah’ın kullarını imtihanının farklı şekilleri
vardır. Musibetler de eğer Allah’a güven ve
teslimiyet içinde karşılanır ve gereken
davranışlar sergilenirse Allah’a yaklaştıran,
günahları azaltan ve arınmaya vesile olan
imtihanlardır.
Sel, deprem vb. bütün afetler Allah’ın takdiriyle
gerçekleşir. Ancak afetleri engellemek için
gerekli tedbirleri almak da kulun görevleri
arasındadır.
Tedbirsizliklerden kaynaklanan sorunları “Ne
yapalım kaderimizde varmış’, “Allah böyle takdir
etmiş.” gibi cümlelerle geçiştirmek doğru bir
kader ve tevekkül anlayışı değildir. Bu cümleler,
ancak gerekli bütün tedbirler alındıktan sonra
yine de başa gelen musibetler için yerinde ve
haklı olabilir. Böyle bir durumda mümine
düşen, teselli ve destek kaynağı olarak yine
Rabbimiz’e sığınmak ve her şeyin onun
takdirinde olduğuna iman etmektir.
Bizler mesela deprem gibi
bir olayın öncesinde
gerekli tüm tedbirleri
almakla sorumluyuz.
Sonrasında olanlara dair
tabii ki bir teselli ve destek
kaynağı olarak yine
Rabbimiz’e sığınmak ve
her şeyin onun takdirinde
olduğuna iman etmek
durumundayız.
Hadislerde en büyük musibetlerle
peygamberlerin karşılaştığı, Allah’ın sevdiği
kullarım zaman zaman musibetlerle
imtihan edeceği belirtilmekte ve
musibetlere sabredip çekilen acılar
karşısında Allah’tan ecir beklemenin
faziletine işaret edilmektedir
Yorgunluk, hastalık, tasa ve kederden
ayağına diken batmasına kadar
Müslüman’ın başına gelen her türlü
musibetin günahlara kefaret olacağı
müjdesi verilmektedir.Hadislerde ayrıca
musibete uğrayanların teselli edilmesi,
acılarının paylaşılması ve yakınlarım
kaybedenlere taziyede bulunulması tavsiye
edilmektedir
Sel, deprem gibi musibetlere
sadece o musibetin
muhatabı olan ve ölen
insanlar açısından değil,
Allah’ın tüm evrendeki külli
yaratma ve kâinatı idare
etmedeki kanunları
çerçevesinde bakmak gerekir.
Bir de külli hayırların yanında
cüzi şerler olabilir.
Tüm yaşananlarda Allah’ın
“merhametlilerin en merhametlisi” olduğu
ve merhametin asıl kaynağının Allah
olduğu da unutulmamalıdır. Musibetlere
genel işleyiş kuralları açısından ve daha
büyük hayırlara vesile olabilmesi
noktasından, yani hikmet boyutuyla
bakılmalı, ayrıca daimi olmayıp, geçici
olmaları da unutulmamalıdır.
•Sağlık ve Hastalık
İnsan için en önemli nimetlerden birisi sağlıklı
olmaktır. Allah, imtihanın bir yansıması olarak
kullarını bazen hastalıklarla imtihan edebilir
ama hastalıkların çaresini de yaratmıştır. İnsan,
bu çareleri bulmak ve tedavi olmak zorundadır.
İnsan, hastalık vb. sıkıntılarda sabretmeli, tedavi
olmalı ve iyileşmek için gayret etmelidir. Ancak
buradaki sabır, içinde bulunduğu duruma katlanmak
ya da bunu kader saymak değil aksine kurtulmak
için mücadele etmek anlamındadır.
Başarı ve Başarısızlık
Dinimize göre başarı Allah’tandır. Kul herhangi bir
işte başarılı olmak için çalışır, gayret gösterir. Ama o
iş sonunda başarıya ulaşabilmesi Allah’ın takdiriyle
mümkün olur. Bir de neyin başarı neyin başarısızlık
olduğunu biz tam anlamıyla bilemeyiz. Hele hele
günümüzde bu kavram çok yanlış yerlerde
kullanılabilmektedir. Asıl başarı Allah’ın rızasını
kazanabilmektir.
Bazı somut ve dünyevi başarısızlıkların
faturasını hemen kadere kesmek de doğru
değildir. Azimle ve çabayla hareket
edilmesi gereken noktalarda başarısızlığı
sonraki adımların önünde bir engel olarak
görmemek gerekir.
İnsan, iradesini doğru yolda kullanıp güzel
şeylere yönelirse başarı kazanır.
Buna tevfik denir.
Bu, Allah’ın rızası yönünde
hareket eden kulun işlerinde
muvaffak kılınması anlamına
gelir. Benzer anlamlar
taşıyan inayet, nusret ve
lütuf kelimeleri gibi tevfik de
hayır ve iyiliğe yönelik
davranışlara özgü kılınmıştır.
İnsanın yanlışa yönelmesi ve kötü olanı tercih
etmesiyle başarısızlık gelir. Buna
da hızlân denir. Hızlan,Allah’ın yanlış yönde
hareket eden kulundan yardımını kesmesidir.
Aslında Allah kullarını iman ve inkârdan
soyutlanmış olarak yaratmış, daha sonra
onlara emirler göndermiş, inkâr yolunu
tutanlar buna kendi fiilleriyle yönelmiş,
ancak bu yöneliş, kulun inkâr etmeyi
istemesi sonucu Allah’ın hızlanıyla
gerçekleşmiştir. İman eden de kendi fiiliyle
iman etmekle birlikte bu fiil onun imanı
istemesine bağlı olarak Allah’ın yardımıyla
(tevfik) vücuda gelmiştir.
“Dedi ki: Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim
tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa ve
o bana, tarafından güzel bir rızık vermişse buna
ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini
yaparak size aykırı davranmak istemiyorum.
Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek
istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın
yardımı iledir. Yalnız ona dayandım ve yalnız
ona döneceğim.”
Başarı bir kader ya da yazgı sonucu çalışmadan
kendiliğinden gerçekleşen bir şey değildir:
“Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka
bir şey yoktur.”
Peygamberlerin hayatı, çektikleri sıkıntılar ve
başarılı olmak için gösterdikleri gayretler bu
konuda yeterince örnek oluşturmaktadır.
Bu anlamda başarılı olmak için kişinin gayret
göstermesi ve özellikle ahlâkî sorumluluklarım
yerine getirmesi gerekir. Bu yüzden kişi
öncelikle çok çalışmalı ardından başarılı olmayı
Allah’tan beklemelidir.
•Sabır, Teslimiyet ve Rıza
Sabır: Allah’ın rızasını kazanmak için mücadele
etmek ve bu uğurda karşılaşılan güçlüklere
göğüs germektir. Sabır, Pasif bir bekleyiş,
şerlere karşı tahammül değildir. Kur’an’da
imtihanın bir parçası olarak insanların korkuyla,
açlıkla, hastalık ve ölüm gibi musibetlerle
imtihan edileceği vurgulanmaktadır. Bu
imtihanlar karşısında övgüye değer bir davranış
olarak önerilen şey sabırdır.
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık,
mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz
azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey
Peygamber!) Sabredenleri müjdele! O
sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği
zaman ‘Biz Allah’ın kullarıyız ve biz ona
döneceğiz.’ derler.”
“(Ey müminler!) Yoksa siz,
sizden önce gelip geçenlerin
başına gelenler size de
gelmeden Cennet’e
gireceğinizi mi sandınız?
Yoksulluk ve sıkıntı onlara
öylesine dokunmuş ve öyle
sarsılmışlardı ki, nihayet
Peygamber ve beraberindeki
müminler ‘Allah’ın yardımı ne
zaman!’ dediler. Bilesiniz ki
Allah’ın yardımı yakındır.”
Öte yandan Asr suresi’nde insanların
hüsranda olduğu vurgulanırken iman edip,
salih amel işleyen, birbirlerine hakkı ve
sabrı tavsiye eden kimselerin bu hüsranın
dışında kalacağı belirtilmektedir.
Zorluklar ve musibetler karşısında
sabretmek, Allah’ın takdirine teslimiyet ve
rıza göstermek, kulun imanıyla doğrudan
alakalıdır.
Rıza hâli tedbir almaya ve
sebeplere tevessül etmeye
de engel değildir. Öte
yandan deprem, sel,
kuraklık, fırtına, hastalık ve
ölüm gibi İlahî takdirin
tecellileri karşısında
metaneti muhafaza ederek
yakınmamak da rızanın
gereği olarak görülmüştür.
•Hayır ve Şer
Hayır, sözlükte iyi ve faydalı iş demektir. Terim
olarak, Allah’ın emrettiği, razı olduğu ve sevdiği
davranışlar anlamına gelir. Şer ise, kötü ve fena
iş demektir. Terim olarak ise Allah’ın yasakladığı
ve hoşnut olmadığı, sonuçta yerilen ve cezayı
hak eden davranışlar anlamına gelir.
İnsanın fiilleri iyi ve kötü (hasen ve kabîh) ve bu
fiillerinin sonuçları da hayır ve şer olarak bir değer
taşır. Bu fiillere bu değerleri takdir eden Allah’tır.
İnsan aklı ise bunları kavrama ve bulma yeteneği ile
donatılmıştır. Allah hayrı mükâfatlandıracak şerri ise
cezalandıracaktır. Bu yüzden insanın hayır işlemesi ve
şerden kaçınması gerekmektedir.
Bu konuda Allah’ın yaratması kulun davranışlarına
göre şekillenir. Hayra ulaştıran, Allah’tır. Şer ise
hayrın yokluğundan ya da terkinden kaynaklanır ve
bizzat insan elinden çıkar.
“Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük
ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit
olarak da Allah yeter.”
Hidayet ve Dalalet
Hidayet, doğru yol, hidayete ermek ise doğru yolu
bulmak demektir. Hidayet, terim olarak, küfür ve şirk
gibi kötü yollardan kurtularak kişinin amacına
ulaşması ve doğru yolu bulması anlamında olumlu bir
içeriğe sahiptir.
Dalalet yanlış yol, dalalete düşmek ise yoldan çıkmak,
şaşırmak, kaybolmak, sapıklık veya sapkınlık demektir.
Bu anlamda dalalet, yoldan ayrılarak doğru olanı terk
etmek anlamına gelir. Dalalet terim olarak, kişinin
Allah’ın gösterdiği doğru yoldan saparak başka yollara
girmesidir.
Evrende insanın yönelebileceği bütün
yollan Allah yaratmıştır. Bu yollardan birini
tercih eden ise insandır. Allah, insanlara
peygamberler ve kitaplar göndererek
onlara doğru ve yanlış yollan göstermiştir.
“Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik.
İster şükredici olsun ister nankör.”
Kişinin kötü yolları seçerek dalalete
düşmesi, onun kendi tercihidir
Allah, inanan ve salih ameller
işleyenlere yardım edeceğini
vaat etmiştir.
“Ama bizim uğrumuzda cihad
edenleri elbette kendi
yollarımıza eriştireceğiz.
Hiç şüphe yok ki Allah iyi
davrananlarla beraberdir.”
Kur’an, kişinin hidayetinin
kendi lehine, dalâletinin
ise kendi aleyhine
olduğunu ısrarla
vurgulayarak bu konuda
bir zorlamanın fayda
vermeyeceğini bildirir:
“Ve (bana) hanif (Allah’ın birliğini tanıyıcı)
olarak yüzünü dine çevir; sakın müşriklerden
olma, diye (emredildi). Allah’ı bırakıp da sana
fayda veya zarar vermeyecek şeylere tapma.
Eğer bunu yaparsan, o takdirde sen mutlaka
zalimlerden olursun. Eğer Allah sana bir zarar
dokundurursa, onu yine ondan başka giderecek
yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, onun
keremini geri çevirecek de yoktur. O, hayrını
kullarından dilediğine eriştirir.
•Ve o bağışlayandır, esirgeyendir. De ki: Ey
insanlar! Size Rabbinizden Hak (Kur’an)
gelmiştir. Artık kim doğru yola gelirse, ancak
kendisi için gelecektir. Kim de saparsa, o da
ancak kendi aleyhine sapacaktır.Ben sizin
üzerinize vekil değilim (Sadece tebliğ etmekle
memurum).”
Hatta kişinin kendisi istemedikçe Hz.
Peygamberin talebi ya da sevgisinin dahi bir işe
yaramayacağı belirtilmiştir:
Download

Ecel - Eba