m
HARBİ
S0NB4SNMV
İSTANBUL
Kapak düzeni: Celâl  ltuntaş
TERCÜMAN GAZETESİ'nin
bir kültür hizmeti olarak yayınladığı
1001 Temel Eser'in 110. kitabı,
"Kırını Harbi Sonrasında İstanbul"
KERVAN KİTAPÇILIK BASIN SANAYİİ
ve TİCARET A.Ş.
Ofset Tesisleri'nde
dizilmiş ve basılmıştır.
(EKİM 1977)
110
Tercüman
1001 TEMEL ESER
DURAN D DE FONTMAG^ÎE
KIRINI HARBİ
S0NR4SINDK
ISIANBUL
Çeviren:
Gülçiçek SOYTÜRK
İSTANBUL
1977
1001 Temel Eser i
iftiharla sunuyoruz
Tarihimize m ânâ, millî benliğimize güç ka­
tan kütüphaneler dolusu birbirinden seçme eser­
lere sahip bulunuyoruz. Edebiyat, tarih, sosyo­
loji, felsefe, folklor gibi millî ruhu geliştiren,ona
yön veren konularda "G erçek eserler" elimizin
altındadır. Ne var ki, elimizin altındaki bu
eserlerden çoğunlukla istifade edemeyiz. Çünkü
devirler değişmelere yol açm ış, dil değişm iş,
yazı değişm iştir.
Gözden ve gönülden uzak kalmış unutul­
maya yüz tutm uş -Ama değerinden hiçbir şey
kaybetm em iş, çoğunluğu daha da önem kazan­
mış- binlerce cilt eser, bir süre daha el atılmazsa,
tarihin derinliklerinde kaybolup gideceklerdir.
Çünkü onları derleyip - toparlayacak ve
günümüzün türkçesi ile baskıya hazırlayacak
değerdeki kalemler, gün geçtikçe azalmaktadır.
Bin yıllık tarihim izin içinden süzülüp gelen
ve bizi biz yapan, kültürümüzde "K öşetaşı"
vazifesi gören bu eserleri, tozlu raflardan kurta­
rıp. nesillere ulaştırm ayı plânladık.
Sevinçle karşılayıp, ümitle alkışladığımız
"1000 Temel Eser" serisi, Millî Eğitim Bakanlı­
ğınca durdurulunca, bugüne kadar yayınlanan
66 esere yüzlerce ek yapm ayı düşündük ve
"Tercüman 1001 Temel Eser" dizisini yayınla­
maya karar verdik. "1 0 0 0 Temel Eser" serisini
hazırlayan çok değerli bilginler heyetini, yeni
üyelerle genişlettik. Ayrıca 200 ilim adamımız­
dan yardım vaadi aldık. Tercüman'ın yayın
hayatındaki geniş im kânlarını 1001 Temel Eser
için daha da güçlendirdik. Artık karşınıza gu­
rurla, cesaretle çıkmamız, eserlerimizi gözlere
ve gönüllere sergilememiz zamanı gelmiş bulu­
nuyor. Millî değer ve m ânâda her kitap ve her
yazar bu serimizde yerini bulacak, hiç bir art
düşünce ile değerli değersiz, değersiz de değerli
gibi ortaya konmayacaktır. Çünkü esas gaye bin
yıllık tarihimizin temelini, mayasını gözler
onune sermeK, onları lâyık oldukları yere otu rt­
maktır.
Bu bakımdan 1001 Temel Eser'den maddî
hiç bir kâr beklemiyoruz. Kârımız sadece gu­
rur, iftihar, hizm et zevki olacaktır.
KEMAL ILICAK
— £ = » — . -------- *— ^
-----t
Tercüman Gazetesi Sahibi
ÖNSÖZ
Çeşitli vesilelerle ısrarla belirttiğim iz üzere, tarihim iz için
m uhtelif lisanlarda yazılan ve sayıları sanıldığından çok daha
fazla olan, seyahatnâm e, h â tıra t ve m ektuplardan bugüne kadar
lâyıkıyla istifade olunm am ış, bu cins eserlerden pek çoğu ta ri­
hin karanlıklarına gömülüp kalm ıştır.
"1001 Temel Eser" serisinde zam an zam an böyle kitaplara
da yer ayırm ak suretiyle kendi kaynaklarım ızda yer almam ış
veya alam am ış hususları da gün ışığına çıkarm aya çalışacağız.
Baronne D urand de F ontm agne'un Un S e'jour l'A m bassade
de France A C onstantinaple adını taşıyan ve 1902'de Paris'te b a­
sılmış olan bu eser, G ülçiçek S oytürk'ün tem iz ve akıcı Türkçesiyle bugün lisanımıza kazandırılm ış bulunm aktadır.1856 sonlan
ile 1858 yılı ortaları arasında amcası Thouvenel'in yanında İstan­
b u l'd a yaşam ış olan Durand de Fontm agne, eserinde Kırını H ar­
bi sonrası İstanbul'unu güzel bir şekilde tasvir etm ektedir.
Bugün geniş bir okuyucu kitlesine sunulan bu eserden bildiği­
m ize göre, şim diye kadar yalnız İslâm A nsikpoledisi'ne yazm ış
olduğum uz Fuad Paşa maddesi (İstanbul 1947) ile Prof. Roderic
-7-
H. D avison'un Reform in th e O ttam an Empire, 185 6 —1876
(Princeton 1963) adlı eserinden faydam lm ıştır.
Bir nevi h â tıra t şeklinde yazılm ış olan bu kitabın şöylece bir
tetkiki bile De F ontm agne'nin iyi tahsil görmüş ve okum uş bir
kadın olduğunu açıkça gösterm ektedir. Esas itibariyle gördükleri
ve duydukları ile eserini m eydana getirm iş olan yazar, zam an za­
man yazılı kaynakları da kullanm ıştır. Lady M ontagu'nün Mek­
tupları, Baron de T o tt'u n , kitabını, T houvenel'in, Trois annees
de la question d 'o rien t'in i bu arada sayabiliriz.
Baronne Durand de Fontm agne, Reşid, Ali ve Fuad Paşaları
yakından tanım ıştır. K itabının iki ayrı yerinde Fuad P aşa'ya âit
olduğundan bahsettiği iki fıkra bizim kaynaklarım ızda, meselâ
Servet—i Fünûn M ecmuasında biraraya getirilm iş olan Fuad Pa■ja'nın fıkraları arasında bulunm aktadır. Yazarın,gerek Thouveııel'den naklen, gerek kendi görüşü olarak Türk Askeri hakkında
söylediği ço k sitayişkâr sözler üzerinde bilhassa durulm aya de­
ğer. De F ontm agne'nin Kırım Harbi sırasında M aslak'taki askerî
kam pta uzun m üddet bulunm uş olan A lbay C haıreyron 'u n , ken­
disine, "T ürk Askeri kadar iyi ve idare edilmesi gerçekten zevk
veren askere rastlam adım " demesi bizim için üzerinde ehem m i­
yetle durulm ası gereken bir husustur. Elimizdeki eser, bir bütün
olarak gözden geçirildiği zam an burada İstanbul'un XIX. yüzyıl­
daki b irçok âdetlerini, Küçüksu âlem lerini canlı bir şekilde gör­
mek mümkün olm aktadır. Y azar, o sıralarda İstanbul civarında
bol av bulunduğunu, mevsim meyvelerinden buketler yapıldığı­
nı , İstanbul'da yangınlara karşı alınan te rtib atı da tafsilâtlı bir
şekilde anlatm aktadır. Baronne D urand de F ontm agne'nin
"T ürk ırkında eski çağların irfanı ve sınırsız m eziyetleri hissedili­
yor. Alınlarında kökten gelen bir asâletin aydınlığı var, a n a n e le ­
rinde de aynı şey hissediliyor" şeklindeki hükmü bir Türk olarak
bizi gururlandırm aktadır. /¿ z a rın , T houvenel'in Y unanlılar hak ­
kında "Ç ık arcı/ yalancı ve hırsızdırlar"sözlerini kitabına ş e r i r ­
miş olm ası, onun, sadece »vicdanının sesine dayanarak bir m uka­
yese yapabildiğinin en büyük delilidir.
Elim izdeki kitapta, Ferdinand De Lesseps ile Süveyş Kanalı-
nın açılm ası teşebbüsü dolayısıyla Reşid Paşa için de orijinal
görüşlere yer verilm iştir. De F ontm agne'nin işaret ettiğ in e göre
Kırım H arbi'nden sonra da İstanbul'da kalan Ingiliz amiral gem i­
si Royal A lbert ve diğer altı harp gemisi İstanbul'dan ancak 29
M art 1 857'de ayrılm ışlardır. Bu ayrılıştan önce A bdülm ecid'in
İngiliz amirali Lyons'u Royal A lb ert'te ziyaret ettiğinin belirtil­
m iş olması da pâdişâhın bu davranışını gösterm esi bakım ından
zikre değer. Yazar, kitabının bir yerinde Türklerin K atolik dini­
ne karşı gösterdikleri anlayış karşısında Türklerdeki derin müsa­
m ahaya da işaret etm eden geçm em iştir.
Baronne D urand de F ontm agne'nin günlük notları arasında
kaydettiği 12 Tem m uz 1 8 57'de Fransız Sefiri T houvenel'in şey ­
hülislâmı ziyarete gitm iş olması ve aynı ay içinde Reşid Paşa'nın
sadrıâzam sıfatıyla ilk defa olarak, Fransız sefirini ziyaret etm e­
sine ayrı bir yer verm ek gerekir. Y azarın, elimizdeki eseri sâyesinde İstanbul şehrinin ta rih î gelişmesi ile alâkalı bilgilere de
rastlanm aktadır.X IX .yüzyılın ikinci yarısının başlarında T arabya'
da deniz kenarında henüz bir yol bulunm am asını, B eykoz'un a y ­
nı tarihlerde sadece küçük bir balıkçı köyü olmasını bu arada b e­
lirtebiliriz.
Bu k itaptan öğrendiğim iz diğer şeyler hakkında da şunları sı­
ralayabiliriz. OsmanlIlardaki ev renklerine ait bilgiler İstanbul
şeh rin d e dilencilerin az olması, saraydaki yem ek âdetleri ve y e­
m eklerin hazırlam şı, zenginliklerin gitgide azalması, Türk ço cu k ­
larının terbiyesi, köle fiyatları.
Diğer taraftan bu eserde, Türk kadınları hakkında da kayda
değer bilgilere tesâdüf olunm aktadır. Yazarın söylediğine göre,
saray kadınlarının korse giym eye başlam ası ilk defa Abdülmecid
zam anındadır. Türk hanım larının kendi aralarında oynadıkları
oyunlar ise satranç, dom ino ve iskambildir. Yazarın, İstanbul'da
geçirdiği birb u çu k seneden fazla bir zam an zarfında yaptığını
söylediği resimler de, aranacak olursa belki bugün bir yerde ele
geçebilir. Kitabın başka bir hususiyeti de o sıralarda İngiliz ve
Fransız sefaretleri arasındaki rekâbete geniş bir yer vermesidir.
Buraya kadar belirttiğim iz hususlar eldeki kitabın müspet
-9-
taraflarıdır. T abiatıyla eserde zam an zam an yanlış bilgilere de
rastlanm aktadır. Bunların başında yeni saray (Topkapı Sarayı)
ın daim a yanlış olarak eski saray şeklinde zikri gelir. De Fontm agne'nın diğer birtakım yanlış görüşlerine ise yeri geldikçe d ip­
notlarında işâ re t edilm iştir.
15 Haziran 1955
Dr. ORHAN F. KÖPRÜLÜ
(İndiana Ünv. Osmanlı Tarihi
Eski Assosc. Profesörü)
-10-
GİRİŞ
D o ğ u 'n u n bir köşesini gören insan, orada ruhundan birşeyler
bırakır gider. Ben de daim a, hem de büyük b ir zevk duyarak
gençliğim de İstan b u l'd a geçirdiğim güzel günleri hatırlar, ana­
n ın . Ne hayatı etkiliyen olaylar ne de yaşadığım sevinçli ve
üzüntülü hâdiseler o geçm iş günlerin bende bıraktığı izlerin can­
lılığını silem em iştir. Kırım H arbini takip eden günlerde Türkiye'
de bu lu nm uştum . Elim deki bir ç o k n o t ve m ektup, bizler için
hayli d ikkate değer olan b u devreye ait hâtıralarım ı tazelem em e
yardım cı oluyor.
Bu n o tla r ve m ektuplar yazıldığında yalnızca beni ilgilendi­
riyordu. D aha sonraları bunları okuyan birkaç dost, b u yazılarda
basılıp yayınlanm aya değer ciddî ve açıklık getirici yönler b u ­
lu n d u ğ u n u söylediler. Ben T ürkiye’yi, D o ğu'dan kopm aya b a ş­
ladığı ilk yıllarda görm üştüm . Sözünü ettiğ im kişilerin ço ğ u ya
sahneden çekilm iş »ya da ölm üştü. İsimleri ise tarihe geçm işti.
N o t etm iş olduğum çeşitli olaylarda onlardan bahsediyordum ,
anlattıklarım ın h içbiri de henüz duyulup yazılm am ıştı...
-11
-
Bana b u konuda cesaret veren d ostlanm a, değerlendirm eleri­
nin sorum luluğunu da yüklem ek isterim . A çıkça itira f edeyim ki
D o ğ u 'd an söz etm ek, D oğu'yla ilgilenm ek benim için h e r zam an
büyük bir zevk olacaktı. O devirde herşey, İstanbul'da yaşam a­
nın, orada bulunm anın ç o k enteresan olacağını anlatır m ahiyet­
teydi. O dillere destan, canım T ürkiye'yi bulam ayacağım ızı bili­
y o rd u k . 1717'de Lady V ontley M ontagu'ye doyum olm az m an­
zaralarını sunan, m ektuplarına konu olan masal çevresini göre­
m eyeceğim izi ç o k ta n anlam ıştık. D oğu'lularda zam an, diğer
m illetlere nazaran yavaş yürür. A m a S ultan M ahm ut, ilk olarak,
Ş a rk 'a has hareketsizliğe son verm iş, yaptığı reform ile Osman­
lIların asırlardır şahsiyetini, gelenek ve göreneklerini yoğuran
atâle ti yıkm ıştı.
Türkler bundan birşey kazanm ış mıdır? G örünüşe bakılırsa,
hayır. K aderleri d eğişm iştir dem ek daha doğru olur. H ayat
tarzları sadeleşm iş, köleleri, a tla n ve kadınlan azalm ış. Elbise­
leri asaletinden ve zenginliğinden ço k şey kaybetm iş. H in t'd en ,
Ç in 'd en gelen ipeklinin yerini İngiltere'den, A lm anya'dan gelen
yünlü kum aşlar alm ış. M eşhur sa n k lan da yavaş yavaş k ay b o ­
lurken yerini kırm ızı fese bırakm ış. Benim en büyük şansım , h e­
nüz gerçek Türkler varken T ürkiye'ye gitm iş olm am .
İlk günlerimiz b ir bayram havası içindeydi. H erkes bizi ziya­
rete geliyordu. Bunda, K ınm H arbinde aldığım ız galibiyetin te ­
siri büyüktü, bize gösterilen ilgi de şaşırtacak kadar çoktu .F ran sız olan herkes b u şeref tâ cm a lây ık görülüyordu. İkbal içinde
yüzüyorduk. İlk günlerimiz, dediğim gibi, sevinç ve heyecan d o ­
luydu. A ncak Türklerin b u tu tu m u ço k sürmedi...
12 -
BİRİNCİ BÖLÜM
M. Thouvenel'in İstanbul'daki Fransız Sefa­
retine tayini -- Thouvenel ailesi — Doğu se­
yahatine beni de dâvet ediyor — Marsilya —
Gemimizin a 1’ Sinâ — Korsika — Sardunya,
Adalar Denizi (Ege) - Messina Körfezi —
Yunanistan — Truva — Çanakkale Boğazı —
Büyükelçiliği ; avizosu Ajaccio -- İstanbul'a
geliş — Boğaziçi.
Sivastopol'ün almışından dört ay önce, Fransız İm­
paratoru III. Napoleon (Napolyon), İstanbul'daki sefa­
retine M. Thouvenel'i (1) tayin etmişti. M. Thouvenel,
Kırım Harbi öncesinde ve bu harp süresince devam
eden görüşmelerde mühim bir rol oynamıştı. Yeni bü­
yükelçi, aynı yılın temmuz ayında görevinin başında
olacaktı.
Sefir, kısa bir /amaıı zarfında İstanbul'a gitmesi ge­
rektiği için ailesini Fransa'da bırakmıştı. Bu sebeple
Mme. Thouvenel'e Doğu'ya yapacağı yolculukta benim
refakat etmem uygun görüldü. Melfort kont ve kontesi
olan babam ve annem M. Thouvenel'in yakın akrabasıydılar. Benim bu yolculuğa katılmama müsaade etti­
ler. Yeğenim ve çok sevdiğim dostum olan Mme.Thouvenel'le yapacağım bu seyahat beni gerçekten sevindiri­
yordu. Az kişiye nasip olan şeyleri görerek ve yaşaya­
rak, hayatınım en güzel günlerim geçireceğim Boğaziçi'
nde yirmiiki ay sürecek bir misafirlik için yola çıkıyor­
dum.
2 EYLÜL 1856'da Marsilya'da Sinâ isimli gemiye bin­
dik. Daha önce Mme, Thouvenel ile birlikte Marsilya'da
Nötre Dame de la Garde kilisesini ziyaret etmiştik.
Mme. Thouvenel'in üç yaşındaki oğlu Louis'den başka
bizi korumakla görevlendirilen Verdun piskoposluk
meclis üyesi Peder Pierre de bu yolculukta bize refakat
ediyordu.
Marsilya'ya gelişimizde, kaldığımız otel önünde ban­
do mızıka ile bizi karşılayan şehir askerî kuvvet ku­
mandanı General Bazaine, bize gemiye kadar refakat
etti. Paris'deki İngiliz Büyükelçisi Lord Covvley’in kızkardeşi Leydi Bulwer,Tunaboyu prensliklerindeki İngi­
liz delegasyonunda görevli bulunan eşi Sör Henry Bulwer ile buluşmak üzere İstanbul'a gidecekti. Bu yolcu­
luğu İngiliz leydi ile birlikte yapmayı düşünmüştük.Ancak gemideki birinci sınıf kamaranın bizlere ayrılmış
olması yüzünden, Lady Bulvver bir sonraki gemiyi bek­
lemeye mecbur oldu.
İşte nihayet Sinâ gemisinin tek sahibiyiz. Herşey bi­
zi rahat ettirm ek ve yolculuğumuzun zevkle geçmesini
sağlamak için hazırlanmış, masalar, kanapeler, kitaplar,
güneşten korunmak için tenteler vs... Hava çok güzel.
Gün boyu güvertede kalıyoruz. Yemeklerimizi de orada
yiyoruz. Kamaramıza ise geceleri, yatmadan yatmaya
gidiyoruz.
- 14 -
Korsika'nın tepelerini görünceye kadar, yalnızca uç­
suz bucaksız denizi seyrediyorduk. Bundan sonra bizi
kıyıların gittikçe güzelleşen manzarası oyalacaktı.Elimden kalemi kâğıdı düşürmüyordum.
Plutarhos'da okum uştum , şöyle diyordu: "En güzel
kara yolculuğu sahilden yapılandır; en güzel deniz yol­
culuğu ise kıyıları yalayarak sürdürülendir". Eminim
Plutarhos bunları yazarken bütün çevresi, bütün kıvrım­
ları ve bütün adaları ayrı bir güzellik, ayrı bir değer ve
ayrı bir tarih taşıyan masmavi büyük bir göl gibi uzanıp
giden Akdeniz'i düşünmüştü. Şüphesiz Adalar Denizi
boyunca ve Boğaz'dan Karadeniz'e doğru da gitmişti.
İşte ben de oralara gidiyordum. Ne göz kamaştırıcı bir
yolculuk...
3 EYLÜL—Korsika ilk bakışta vahşi görünüyor.Seneca oradd yalnızca "Issız çöller ve derin uçurum lar" gör­
düğünden söz etm işti. Bugün ise sevimli köyleri, verimli
ovaları, aydınlık ve ekili tarlaları ile çalışılınca yeşere­
cek bereketli bir toprağı olduğunu gösteren şirin bir
ada. Üzerinde Sicilya ile aynı göğün ışıldadığı, onun gi­
bi dağlık, onun gibi İberya yarımadasından gelen, ama
Sicilya'dakilerden farklı olarak Yunan tesirinde kalmış
olan toplulukların yaşadığı Korsika'dan ne bir bilgin,ne
de bir sanatkâr çıkmış... Korsika sadece büyük bir ada­
mın yetiştiğini görmüş: Napoleon.
Sardun,a sert görünüşlü ve dağlarla örtülü bir ada.
Sardunya'daki dağlar, Korsika'dakilerden daha alçak
ama,öylesine birbirine yakın ki,geçilecek bir tek nokta
yok gibi geliyor insana. Bu dağlar aynı zamanda tabii
bir savunma hattı da sağlamış oluyor. Genç Bonapart'
m da katıldığı 1792 seferinde Fransız donanması, dağ­
lar karşısında çaresiz kalmış ve geri dönmüştü. Akde­
niz'in bu bölgelerinde pek çok görülen kuvvetli fırtına
da Sardunyalılarm imdadına yetişmişti.
Stromobili'nin dumanı, eskiden Volkan ya da Yunan
-
15
-
takımadaları diye anılan Lipari adalarına geldiğimizi
anlatıyordu. Bu takımadalar onbir adadan oluşuyor.
En büyükleri olan Lipari, aynı zamanda çok verimli
topraklara da sahip. Diğerleri kurak görünüşlü, üzerinde
yaşayan insan sayısı da oldukça az. Bu adaların hepsi
Sicilya'nın kuzey bölgesine doğru yayılmış.
Şimdi yakınından geçtiğimiz Stromboli adası, uzun
siyah bir koni biçiminde. Tepesinden beyaz bir duman
bulutu süzülüp gidiyor, Yüksekliği sekizyiiz ayak kadar
var. Geceleri bu duman alev rengi oluyor ve gemilere
fener vazifesi görüyormuş. Durmadan yanan ve duman
çıkaran bir volkan olarak Strom boli'nin dünyada bir
benzeri daha yok. Stromboli'nin kraterinden püskürttü­
ğü ateş ve kaya parçalan bazen dağın eteklerine kadar
düşüyormuş. Bu adada sahile yakın bir—iki balıkçı ku­
lübesi, çok az ekili topraktan başka bir hayat işareti
yok.
Lipari adaları Fransa'dan ya da Napoli'den gelirken
görülen ilk adalar. Sicilya'dan uzaklıkları elli mil kadar,
görünüşte de Sicilya'yı andıran bir şekilleri var. Bu
küçüklü büyüklü adalar, şüphesiz volkanik püskürmele­
rin sonucu ortaya çıkmış. Julia Adası ancak 1831'de
deniz üstüne çıkabilmiş. Viıgilüs ise diğer adaların çok
eski olduğunu söyler. Dünyayı hiddeti ile kasıp kavu­
ran fırtına tanrısı Bora ile Poyraz 'ı ve Doğu rüzgârının
kaynağını bu adalarda bulmuş, Truvalı Prens Ene'niıı
silâhlarını yapan Sikloplann da bu adalarda geceyi gün­
düze katarak çalıştıklarını yazmıştır.
Nihayet Sicilya'dayız.
Akdeniz'in kraliçesi olan bu şahane ada, İtalya ile
Tunus arasında uzanan büyük denizaltı barajının en
yüksek noktası. Avrupa ile Afrika'yı birleştiren dal­
gaların gizlediği bir yarımada gibi.İlk görüşte Sicilya,
İtalya'nın en güzel manzaralarını hatırlatıyor .Ama ne
yazık ki kıtadan ayrılan ada, bütün güzellikleri geride
- 16 -
bırakmış.
Messina Boğazına girince, göğün maviliğinde dağla­
rın çizgisini belirleyen, çok uzaktaki manzaranın en
küçük ayrıntısını gösteren berrak hava insanı kucaklı­
yor. Etrafı gönlümüzce seyretmek için gemimizi yavaş­
latmayı isterdik. Ancak burada çok kuvvetli olan akın­
tı, bizi daha hızla sürükleyip götürüyordu. Sabah güneşi
Kalabria sahilini pembe mercan rengiyle süslerken, Pelu Dağı Sicilya'nın zümrüt yeşilliklerini en koyu gölge­
siyle örtüyordu. İtalya sahilinden kocaman bir tek diş
gibi ayrılıp kalmış.Scylla kayalığının önünden geçerken
oyuklara vuran dalgaların çıkardığı ses, büyük bir kö­
pek sürüsünün havlamasını andırıyordu. Eskilerin bura­
da büyük bir deniz canavarının yaşadığına niçin inan­
dıklarını daha iyi anlıyoruz.
Charybde ve Scylla, artık eskisi gibi tehlikeli değil,
bunu da denizin burada biraz daha genişleyerek akıntı­
ların hala şiddetini azaltmasına bağlıyorlar. Fakat za­
man zaman akıntıların hâlâ çok kuvvetli olduğu söyle­
niyor. Bunun için boğaz girişinde gemilere yön verecek
yol göstericiler bekliyor. Kaza olduğunda ise, gerçek
korsanların batan gemiyi ve denize dökülen yolcuları
soydukları söyleniyor. Messina Boğazı, Paros Burnun­
dan Dellarniya Burnuna kadar 28 kilometre uzunluğun­
da, en dar yerindeki genişliği ise 3 kilometre.
4
EYLÜL—Sabah dalgalardan aşarak gelen çan sesle­
rinin gümüş ışıltısıyla uyandım. Gökten inmiş gibi ge­
len bu müzik, şirin ve zarif Messina şehrine yaklaştığı­
mızı haber veriyordu. Messinalılar, deniz yolcularım
sayısız çanların şarkılarıyla selâmlayıp, hoşgeldin de­
meyi seviyorlar.
Messina, tepesinde büyük bir kale bulunan bir dağın
eteğine kurulmuş. Çevre uzunluğu dört mil olan liman,
Akdeniz'in en emin limanlarından biri, pek çok ülke­
den geminin de devamlı uğrak yeri.
- 17 -
Limanı tepedeki San Salvador Kalesi koruyor. Kıyı­
ya çok yakın yerler en büyük gemilerin bile kolayca ya­
naşmasını sağlayacak kadar derin. Bizim gemimiz de
hiç güçlük çekmedi.
Şehri gezecek çok vaktimiz vardı. Şehir, Corso ve
San Fernando diye birbirine paralel iki ana yola ayrıl­
mıştı. Güneşte parlayan ve yanan taşlarla döşenmiş dar
yollar, sağdan soldan büyük yolları kesiyordu. Atlar,
küçük taşların üstünde biraz da zorlukla yürüyordu.
Yağmurla yıkanan, halkın sağlığına sonsuz yararı olan
tertemiz yollarıyle yalnızca portakal ağaçlarının koku­
suyla dolu, tozun toprağın uçuşmadığı m utlu ülke!...
Buraya sanki hiçbir hastalık adım atmamış.
Ama karaya çıkınca karşılaştığımız rengi uçm uş,
gözleri çökmüş, yorgun yüzler bu neşeli düşünceleri­
mizi bir anda silip götürdü. Şehrin neşeli görünüşüyle
ne kadar zıttılar. Kısa bir süre önce, Messina'yı sarsan
bir salgın hastalık, pek çok kimsenin ölümüne sebep
olmuştu. İşsizlik ve fakirlik kol geziyordu.
İlk iş olarak bir kiliseye girdik, bizimle birlikte seya­
hat eden peder Pierre'in duasını dinledik. Bu küçük ka­
saba kilisesini dolduran fakir giyimli halkın davranışı
ve duaları bize çok tesir etti. Biz, soğuk memleket in­
sanları, böylesine içten dindarlık ve inanç gösterisine
çok yabancıyız. Sicilya'da herşey İtalya'dakinden çok
daha şiddetli ve belirgin... Korodaki çocuk elindeki
küçük çan ile ayinin Hz. İsa ile ilgili bölümüne gelindi­
ğini bildirdiği an, kilisede bulunan cemaat, kadın, er­
kek, çocuk herkes alnını yere değdirerek heyecan ve
hıçkırıklarla taşları öpmeye başladı. Birçoğu göğsünü
yumruklayarak yüksek sesle günah çıkartıyordu.Herkes ÎIz. İsa ve Hz. Meryem'den kendisi ve yakınları için
istediği şeyleri adetâ haykırıyordu.
İtalyan milletinin heyecanının sonunda nasıl yalva­
rış yakarışlara dönüştüğünü hepimiz biliriz. İnancının
- 18 -
derin saflığı içinde, düşünceleri gündelik ihtiyaçlar şek­
line girer. Fakir ülke... Genç kral II. Fransuva'nm tecrü­
besizliğinin de bu mutsuzlukta büyük rolü var.
Kiliseden çıkarken, dilenciler eteklerimize sarılıyor­
du. Öylesine yalvarıyorlar ki, insan dayanamayıp iki
kuruş vermeden edemiyordu. En ufak şey için binlerce
hayır dua. Yolda birçok Abuati ve Capucini’ye rastla­
dık. Hızlı adımlarla kendi kiliselerine gidiyorlardı. Bizi
zarifçe selâmladılar. Elbiseleri kısaydı, siyah çoraplı
baldırları görünüyordu. Uzun ve dar şapkalarıyla Sevil
Beri>eri'nin dikkate değer sahnelerini hatırlatan bir gö­
rünüşleri vardı.
Şehrin güzel ve bakımlı semtlerine gelmeden neşeli,
dar, küçük sokaklardan geçtik. Güneşin, ışığını ve sıca­
ğını cöm ertçe sunduğu bu ülkelerde hayat dışarda ge­
çiyor. Hareket ve renk dolu tablolar gözlerimizin önün­
den akıp gidiyor. Bu dar ve dolambaçlı yolların ruhunu
hissetmek için, sıcak memleketleri görmek lâzım. Bu
küçücük sokakların tepesi halılar, kumaşlar, çardaklar
ile örtülerek gün boyu güneşin yakıcılığından korunu­
yor, serin kalıyor. Karpuzların, kavunların, bütün gü­
ney yemişlerinin sergilendiği küçücük dükkânlar çok
şirin. Üzüm, soğan, kırmızı biber salkımları girişi süs­
lüyor. Güneşin ve gölgenin birlikte saklandıkları bu kö­
şeler daha şimdiden Doğu'nun kendine has kokusuyla
dolu. Burada ressamlara çok iş var...
San Fernando, balkonlarındaki rengârenk çiçekleri
içinde gülen bembeyaz evleriyle çok güzel,Şık giyimli
ve mantilli birkaç kadın, ellerinde dua kitaplarıyla ki­
liseye gidiyorlar. Burada zaman zaman bir İspanya ha­
vası var. Bâzıları binbir çeşit şekerleme ve süs eşyası
satan dükkânlara giriyorlar. Orta halli ailelerin kü­
çük kızları "Saya" denen siyah elbiseler giyiyorlar; baş­
larında, göğüslerine çapraz olarak tutturulan beyaz
dantel örtü veya siyah bir başörtü var.
- 19 -
İtalyan ve İspanyol kadınlan, diğer ülkelerin kadın­
larına göre saçlarına daha büyük özen gösteriyorlar, gü­
zelliklerini değerlendirmesini biliyorlar. Süse olan me­
rakları belli oluyor.
Messina'da gördüğümüz kadınlarda tabiatın çok lıitufkâr olduğunu hissettik. Saçları ve gözleri siyah, hem
de çok güzel. Yüzleri biçimli ve zarif. Canlı ve neşeli
halleri var, yürüyüşleri de hafif ve rahat.
Şehirde hayat gittikçe hareketleniyor. Dondurma ve
çöreklerle pırıl pırıl yanan bir küçük pastahanede şer­
betlerimizi içtik. Messina'daki binaların pek ilgi çeke­
cek bir yanı yok. Eskiden kalmış yapı da yok gibi. Ş e­
hir, defalarca şiddetli depremlerle sarsılmış. Büyük kili­
se meydanında güzel bir çeşme var. Su, cin ve şeytan­
larla, su tanrıçalarını tasvir eden heykelciklern taşıdığı
bir kahramanın süslediği üç fıskiyeden akıyor. Büyük
havuzların etrafında çeşitli deniz canavarlarının şeh irle­
rin kabartma resimleri var. Çeşme, mermer ve kırmızı
granit taşından yapılmış. Burada da, Napoli'de olduğu
gibi, tabiat güzelliği seyredilmeye değer. Aslan Yürekli
Ricîıard'ın, Messinalı'ların sığınması için yaptırdığı ka­
leden görülen manzara harikulâde. Sonra, bir rahibeler
manastırı bulunan ve kilisesiyle meşhur San Gregorio'
ya gittik... San Gregorio Messina'yı çevreleyen tepele­
rin birinde öğle güneşinin yakıcılığından korunmak
için başımıza kaim yün örtülerle sardık. Yolda giderken
Arapların giydikleri bornozla,Türklerin başlarına sardık­
ları sarıkları düşünüyorum. Bunların sıcak ülkeler için
iyi düşünülmüş kıyafetler olduğunu şimdi anlıyorum.
Toz, yolun kenarındaki sarı çiçeklerin ve defne yap­
raklarının rengini soldurmuştu, ama yine de herşey bi­
ze güzel ve çekici görünüyordu. Tepeyi tırmandıkça
ııfkııınuz genişliyordu. Zaman zaman limon ağaçları
vrya bir iki keçiboynuzu ağacının gölgesine sığınıyor­
- 20 -
duk.
San Gregorio'nun bu küçük kilisesi gerçekten bir şa­
heser. İnce işlenmiş mermer iç süslemeleri göz alıcı.Du­
varlar lâcivert taşı, kırmızı akik,alacalı donuk akik ve
başka kıym ette taşlarla bezenmiş. Vaiz kürsüsünü taşı­
yan kolonlar siyah Mısır mermerinden oyulmuş. Ama
çok sevgili rahibeler! Kubbeyi süsleyen resimler hem de
çok süslü, hem de çok modern. Bunun, sıcak ikliminiz,
mis kokulu portakal bahçeleriniz, balkonlarınızdan
seyrettiğiniz harikulâde manzaranızla çok uyuştuğunu
söyleyeceksiniz. Sanırım, sizin tarikatınızın kaideleri
diğerleri kadar sıkı değil. Şehirden de her gün şarkıla­
rınızı dinlemek için gelen birçok ziyaretçiniz varmış..
San Gregorio'nun büyük terasından seyredilen man­
zaraya doyum olmuyor. Boğaz olanca güzelliğiyle göz­
ler önüne seriliyor. Uzakta göğe uzanan dağlar, etekle­
rinde kimi ekilmiş, kimi vadilerle yarılmış geniş ovalar
görülüyor. Sicilya'nın en güzel şehirlerinden birini ba­
kışlarınızla kucaklıyorsunuz; liman, deniz, dağlar,
Kalbriya... Messina'nın iki—üç yüzü bulan çam bizi şaş­
kına çevirdi, hayran bıraktı.
Messina'nın en büyük kilisesi, uzun yıllardır deprem­
lere rağmen ayakta kalmayı başarabilmiş olan Matricia Kilisesi. Kubbesi yıkılınca, oynak bir şekil verilerek
yeni depremlere karşı dayanıklı olabilecek şekilde ona­
rılmış.
Messina'da gördüğümüz kiliselerin çoğunda zevksiz
bir süsleme göze çarpıyor. Her yerde, elinde kırmızı bir
bayrak tutan pembe balmumundan Hz. İsa heykelcikle­
ri var.
Matricia Kilisesi Hz. Meryem adına yapılmış. Aziz
Paul'ün Sicilya'ya gelerek Messinalılara Hz. Meryem'in
bâkire olduğunu anlatan vaazının anısına hürmeten in­
şa edilmiş. Anlatıldığına göre,Aziz Paul'un anlattıkların­
dan çok etkilenen Messina halkı o devirde h âlâ hayatta
- 21 -
olan Hz. Meryem'e bir heyet göndererek kendilerini
koruması için yalvarmışlar. Azize Meryem de şöyle bir
cevap vermek lütfûnda bulunmuş: "Oğlumuzun 42 nci
yılı, 3 Haziran, ayın 27 nci gecesi, Kudüs'te."
Bu m ektup Messiııa'ya inancın, dinin ve imânın yo­
lunu göstermişti. Her yıl Messina'da Meryem Ana günü
ile "M ektup” bayramı da kutlanıyor. Batıl inanç ve körükörüne inanma, SicilyalInın önde gelen hususiyetle­
rinden biri. Her yerde haç, her yerde Hz. Meryem hey­
keli. İtalyanlar da Ispanyollar gibi, Hz. Meryem'in, yü­
zünü güzel ve dokunaklı bir ifade ile süslüyorlar.
Ama artık Sina'ya dönmemiz lâzım. Bu güzel Messina şehrine vedâ ederken oraya tekrar dönmek için ken­
di kendimize söz veriyoruz.
Korkunç görünüşlü Etna'yı içimiz iirpererek seyredi­
yoruz.Yemyeşil etekleriyle tam bir tezat halinde olan
karlı tepesi ufukta kaybolana kadar onu gözden kaçır­
mıyoruz.
Etna, Sicilya'nın tek volkanı değil. Ama öylesine
heybetli ve öylesine yüce ki, sanki o tek başına Sicilya'
nııı bütününü kaplıyor gibi.
Alevleri, ne yazık ki, çok zaman ölüm saçıyor. Ce­
hennem tanrısı Vülken'in efsanesi, kızgın ateşiyle oraya
çok yakışıyor.
❖* *
İtalya sahilleri boyunca yol alırken, sol tarafta ka­
yalıklar içine kurulmuş mağrur görünüşlü kalenin etra­
fına yerleşmiş üıılü Kalabriyalı soyguncuların köyünü
gösterdiler. Bu gözüpek adamlar ancak böyle bir kartal
yuvasında rahatça uyuyabilirdi şüphesiz.
Gemimizin kaptanı olan M. de Sarty benim not tu t­
tuğum u bildiği için yol boyunca yanımdan ayrılmadı.
Gördüğümüz önemli yerlerin isimlerini söyledi. Çoğu
defa da benim kendi başıma gözden kaçıracağım bir­
çok noktaya nazik bir alâka ile dikkatimi çekiyordu.
Geminin tek yolcusunun bizler olduğunu söylemiş­
tim; ancak İngiliz elçiliğinin kuryesi olan genç bir dip­
lom at da bizimle aynı vapurdaydı.Güneşe ve gölgeye
ihtiyacım olduğunu hissederek, zaman zaman tentem i­
zi indirip kaldırıyordu. Bâzen de Graphic isimli kitabı
veriyordu, ama yol boyunca tek kelime konuşmadık.
Saygılı bir anlayış içinde geride kalmayı tercih ediyor­
du.
İngiliz hükümeti yazışmalarını, vapurla İstanbul'a
gidip gelen kuryelerle yerine ulaştırmaya büyük bir ti­
- 23 -
tizlikle önem veriyordu. Ancak bu ciddi görev kuryele­
rin zaman zaman bir gönül macerasına kapılıp yapmala­
rı gerekeni unutmalarına mâni olamıyordu. Sinâ'nm
kaptanı, bir seferinde, genç bir kuryenin, bir Yunanlı
hanımla Messina'da inip birlikte gözden kayboldukları­
nı anlattı. Yolculuğun başında genç İngilizle güzel si­
yah gözlü kadın birbirlerini tanımıyorlarmış .Genç ka­
dın, üç çocuğu ile dadıyı gemide bırakıp kayıplara ka­
rışmış. Acaba diplomatik evrakın kilitli tutulduğu kıy­
metli çanta da unutulm uş muydu?
Reggio'dayız. Bu küçücük şehir ile etrafındaki diğer
ondört yerleşme yeri 1783 depremi ile yerle bir olmuş,
bir daha da belini doğrultamamış. Her yer çukurlarla
dolu. Kalabriya'nın her bölgesinde bu büyük felâketin
izleri görülüyor. Yakınından geçtiğimiz sahil oldukça
bakımlı; bağlar, dutluklar ve portakal bahçeleri görü­
yoruz. Kraliyet ordusunun bazı bölükleri de sahilde
kamp kurmuştu.
Kalabriya'yı gözden kaybettikten sonra, Spartiveııto
Burnunu da arkada bıraktık. Brası fırtınaları ile ünlü.
Kuzeyden ve güneyden gelen kuvvetli akıntıların karşı­
laşıp karıştığı tehlikeli bir nokta. Gemimiz bir haylisallandı. Yüksek ve karanlık dağların tepesini kaplayan
bulutlar, onları daha da korkunç gösteriyor, buralardan
ancak korsanlar korkusuzca geçebiliyor.
Korsanlar da Kalabriyalı soyguncular gibi, kimsenin
buraya kadar peşlerinden gelmeye cesaret edemeyece­
ğini biliyorlar.
İyon (Ege) Denizi üzerindeki yolculuğumuz oldukça
sakin ve m onoton geçti. Nihayet uzaktan Mora sahilleri
göründü. Ufukta, ilk göze çarpan, yüce görüntüsüyle
tepesi bulutlar içinde uzanıp kaybolan ve uzaktan bir
fener gibi, denizcilere Yunan topraklarını işaret eden
Taygetos Dağı. Sahile yaklaştıkça Yunan denizcilerinin
fırtına burnu diye korkuyla andıkları Matapan Burnu
- 24 -
görünüyor. Bu, insanı ürperten dev falez basamaklar ha­
linde. Taygetos'un en yüksek tepelerine kadar uzandık­
tan sonra dik bir düşüşle denizi kucaklıyor. Rüzgâr bu
dağları yalayarak öylesine kuvvetle esiyor ki, zaman za­
man kayalardan kopardığı taşlan vapurların güvertesine
fırlatıp atıyor. Uzakta ulaşılamayacak diklikteki bir ka­
yalığa oyulmuş, eski bir manastırın kalıntıları görünü­
yor. Söylentiye göre burada tek başına yaşayan bir pa­
paz varmış.Öylesine bir efsanenin kahramanı olan bu
rahip, inancı olmayan yolculara görünmüyormuş. Ge­
micilerin çoğu onu iyilik perisi olarak kabul ediyor,her
geçişlerinde yaşadığı kayalığın dibine ihtiyacı olan yi­
yecek, içecek, yakacak gibi şeyleri bırakıyorlarmış. Bu
ermiş rahip de, ancak gemiler ufukta kaybolduktan
sonra inip bırakılanları alıyormuş. Belki de bu masal,
birbirlerine bu yoldan yardım eden korsanların uydur­
masıdır. Kimbilir?
Kayalıkların daha yüksek yerlerinde, korkunç uçu­
rumların kenarına asılmış gibi duran kartal yuvasını an­
dıran köylerde, korsanlar gizleniyormuş. Kısa zaman
öncesine kadar da bu denizlere dehşet saçıyorlarmış.
Lakonia körfezinde, kuvvetli ve kızgın dalgalar gemi­
leri görünmeyen kayalıklara doğru sürüklüyor. Dağlar­
dan koparak denize düşen iri taşlar, suların altında giz­
li kalarak büyük tehlike yaratıorlar. Bu geçit oldukça
tehlikeli, pek çok gemi burada batıp kaybolmuş. Nep­
tün adına yapılan tapınaktan eser kalmamış, hiddetli
dalgalara hükmeden heykel de yok olmuş.
Sünger avcıları ticaretlerini bu bölgede yürütüyor­
lar. San Angelo Burnunu döndükten sonra, Lakoniya
Dağlarından sökülüp gelen kuvvetli rüzgâr arkada kalı­
yor. Deniz yeniden duruluyor, gemimiz sallanmıyor
artık. Yelkenli hafif Yunan tekneleri yakınımızdan ge­
çiyor. Erkekler balık avına çıkarken, kayıklara doluşan
kadın ve çocuklar sepetlerinden taşan kavun ve üzümle-
-25 -
ri Hydra pazarında satmaya gidiyorlar. Bu onların gün­
lük hayatı. Deniz onlar için herşey.
"Bizim köy çocuklarımızın dağdaki eğrelti otuyla
oynadıkları gibi onlar da denizle oynuyorlar.Ülkenin
kaderini tabiat çiziyor." (2)
İki yüksek burnu birbirinden ayıran Lakonia Körfe­
zinde, Tanrıça Venüs'e adanan ve bugün adı Serigo olan
ünlü Siter (Cythere) Adası var. Güneyinden geçtiğimiz
bu "Aşk adası"nın hiç de göz okşayan bir görünüşü
yok.Kupkuru sert kayalıklar üzerinde en ufak bir yeşil­
lik görünmüyor. Michaud'mn zarif bir üslûp ile yazdığı
gibi "Venüs'ün güvercinlerini doyurabilecek"bir kırıntı
bile yok. Adanın kuzeyinde yeşillik ve ekili küçük bir
alan görülüyor. Urania'nın ünlü mabedinden bir iz kal­
mamış.
Bir yolculuğu çekici ve güzel yapan, geçmiş zaman­
lardan gelen hâtıralardır.Ancak bu konuda fazla hayal­
perest olmamak gerekiyor. Yunanistan'a yaklaşırken
gereğinden çok hayal kurmanın insanı boşu boşuna
ümitlendirdiğini anladım.Yunanistan'da tarih ve kalın- >
tılar öylesine muhteşem ki, insan onlan hayaliyle süs­
leyip şekillendirerek eksiklerini tamamlıyor. Yunanis­
tan'ı kucaklayan gökkııbbe, öylesine sihirli ki, ufukta
dağlar insanı lıayran bırakan bir çizgiyle kıvrılıyor,ha­
va öylesine berrak ki çok uzak ufukları seçmekte güç­
lük çekmiyoruz. Kıyıların kesiti, güneşte bir elmas gibi
parlarken, ışıldayan beyazlıkları, topaz mavisine bürün­
müş denizin üstünde bütün güzelliğiyle kendini gösteri­
yor. Akşama doğru aynı kayalar yeni renkler içinde
büsbütün başka görünüyor. Fırtına günlerinde ise, haya­
le yer yok. Bizim deniz yolculuğundan yana şansımız
var. Hava çok güzel, herşeyi olabileceği en iyi şekilde
görüp seyrediyoruz. Deniz, derinliklerinde şekillenip
su üstüne çıkan herşeyi kendi büyülü güzelliğiyle sarı­
yor.
- 26 -
Nopliya Körfezinden çıkarken, karayı Hydra ve
Spetzia adalarından ayıran boğaza yaklaşıyoruz.
Karaya daha yakın olan Hydra, şimdiye kadar göre­
bildiğimiz Yunanistan'ın en güzel bir köşesi olarak be­
liriyor. Yüksek dağlar ilk bakışta göze çarpıyor. Sonra
eteklere doğru inen yeşillik ve denize kadar uzanan
zeytinlikler görüyoruz. Hydra Boğazı deniz uzantısın­
dan çok, bir nehri andırıyor. Boğazda, bakanı imrendi­
ren çeşit çeşit meyva ile dolu küçük kayıklar sıralan­
mış.
Hydra şehri adanın bütününe yayılmış. Kanalın öbür
ucunda parlayan beyazlığı içinde görünüyor. Evler üstüste dizilmiş gibi. Bu ada, Türkleıin hâkim olduğu de­
virlerde hürriyetin ve ticaretin barınağı olmuş.
Yavaş yavaş Mora sahilleri gözden kayboluyor. Selânik Körfezine doğru süzülüyoruz. İşte nihayet Halkidikya Dağları ve Akrapol göründü.
6 EYLÜL—Pire Limanından bakınca,eski ve yeni Ati­
na bütünüyle gözler önüne seriliyor. Karayı dürbünleri­
mizle seyrediyoruz, hava karaya çıkılmayacak kadar sı­
cak. Mme. Thouvenel, 1849 senesinde, eşi Fransız orta­
elçisi iken bir yıl A tina’da kalmış. Yakından tanıdığı
bu şehri bir süre sonra uzaktan da olsa seyretmek onu
heyecanlandırıyordu.
Pire'ye inmiş olsaydık çok hayal kırıklığına uğraya­
caktık. Kahve, kabare, kumarhane gibi yerlerin çok sa­
yıda olması insanı şaşırtıyor. Şehrin yarısından çoğu
bu tip eğlence yerleriyle dolu. Daha ilerlerde, eskiden
güzel mabetlerin ve heykellerin süslediği yerler bembe­
yaz toza.bürünmüş zeytinlikler içinde kaybolmuş. Ka­
lın bir toz tabakası herşeyi örtmüş. Her yerde bir terke­
dilmişlik seziliyor.
Gemiye bizim için birkaç ziyaretçi geldi. Fransız
temsilcisi M.Sabatier, amiral Bouet—VVillaumez gibi ki­
şiler ile vaktimizin nasıl geçtiğini farketmedik bile.
- 27 -
Hymette Dağının meşhur balını ikram ettiler. Bu nefis
bal,gemiye yüklenen kömürün gıcıklandırdığı boğazımı­
za iyi geldi.
Pire limanı,Eğin adasının tam karşısında,küçük ama
emin bir liman. Eskiden girişinde bulunan iki büyük
mermer aslan heykeli yüzünden buraya Aslan (Leone)
limanı denirmiş. Şimdi ise bu heykeller Venedik Tersa­
nesini süslüyor. Onların yerine iki büyük fener koym uş­
lar. Temisokles zamanında limanı korumak için yapılan
duvarların kalıntıları da görünüyor.
Atina'nın doğusunda bulunan ormanlık Parmas Dağ­
larında yetişen bir çeşit otun kokusu, rüzgârla şehre
yayıldığı zaman, insanları ateşlendirip yatağa düşürüyormuş.
Otuzsekiz derece enleminde bulunduğu halde, Ati­
na'da iklimin ağır olduğu söyleniyor. Şehri çevreleyen
dağlarda biriken karlar kışın sert ve soğuk geçmesine
sebep oluyorm uş.Atina'da bu yüzden ancak Ağustos
ayı civarında hasat yapılabilirken Sicilya'da Mayıs ayın­
da ekin kaldırıyor.
Şehir kalesinin kovuklarında hâlâ, Minerva'nın çok
sevdiği "Gece kuşlarının" yuvası var.
Yunan şâirlerini daha iyi anlamak, yazdıklarının ru­
huna varmak için, Yunanistan'da mehtabı seyretmenin,
lıarikulâde şafakları görmenin şart olduğunu söylüyor­
lar.
Bir Yunan şairi,"Yunanistan'ı Doğu'dan çepeçevre
saran dağların ardından doğan güneşi görmeyen, pem­
be parmaklarıyla güneşin kapısını açıp onu dünyaya
sunduktan sonra kaybolan şafaktan birşey anlamaz"
diyor.
Biz bu şiir dolu şafağı göremedik ama, Pire'den
uzaklaşırken bakışlarımız tadına doyum olmayan bir
manzarayı kucaklanuştı.Gün batarken,Atina'nın ayak­
larına serilen deniz kızıl ve mor renkler içinde seyrine
doyulmaz bir güzellikte görünüyordu.
Yavaş yavaş Akropol ve Partenon ufkumuzdan silin­
- 28 -
meye başlıyor. Bir süre sonra sayısız ada ve adacık de­
niz üzerinde teker teker beliriyor. Deniz yine masmavi
ve durgun. Tek bir dalga yok. Kaptanımız, denizin bu
sükûnetinden faydalanarak önümüze serilen manzarayı
bize en güzel açıdan seyrettirmeye çalışıyor. Ş âhin av­
cılığıyla ünlü Zea ve Hermia adalarının arasından geç­
tikten sonra Sunium Burnuna geldik. Yüksek tepede
birkaç kolon görünüyordu. Bunlar Eğin Adasının karşı­
sında görünen Minerva tapınağının kalıntılarıydı. Yuna­
nistan'ın Ege Denizine bakan bölümünde bulunan bu
tapmağın avlusunda Eflâtun, ruhun ölümsüzlüğünü an­
latan derslerini vermişti. Herşeyiyle sonsuzluğu ve
ölümsüzlüğü hissettiren böylesine derin bir ufka açılan
bir yerde, onu dinleyen öğrencilerinin, felsefesini anla­
mamış olmaları mümkün mü?
Eskiler yaptıkları binaları oturtacakları yeri çok iyi seçiyorlarmış. Mimârî tarzları ise şehre yeni bir heybet
ve azamet kazandırıyor. Asırların kemirmesine ve fırtı­
naların hiddetine rağmen halâ ayakta kalabilen bu gü­
zel kolonlar, güneşin kızıl renkleriyle kucaklaşırken gö­
ğün berrak maviliği içinde şekilleniyordu.
Eşsiz manzara!...
İşte nihayet denizcilerin korkulu rüyası olan ve XIX.
asrın ortalarına kadar korsanlara terkedilen Yunan
Adalar Denizi. Burada dalgalar Okyanus'taki gibi kuv­
vetli değil ama daha sık. "Koçlar gibi sıçrıyor" demek
yerinde olur.
Virjilius’un zenginliğinden ve ününden söz ettiği Tenedos Adası nihayet göründü.
Küçük Tenedos şehri tepenin üstüne kurulmuş. Kale
yüksek burçlarıyla manzaraya hâkim. Burada, bizim
Bordeaux şarabına benzeyen kırmızı bir şarap üretili­
yor. Kuşların göç mevsiminde ise civarda çok sayıda
bıldırcın ve keklik bulunuyormuş.
Virjilus, Laocoon'u yutan yılanların Tenedos'dan
- 29 -
çıktığım söyler. İlion yağması sırasında Yunan gemile­
ri kıyıda görülen iki büyük çıplak kayanın arkasına giz­
lenmişti. Şimdi ise burada 3000 civarında olan nüfus
Yunanlı ve Türklerden teşekkül ediyor. Çanakkale Bo­
ğazına girmeden önce son ada olarak yakından gördü­
ğümüz Limni oldukça büyük. Uzakta kayalıklara tutun­
muş hissini veren manastırlarla ünlü Athos Dağını görü­
yoruz.
7 EYLÜL—Asya'yı selâm lıyorum .işte nihayet kumlu
sahilleriyle iki dünyayı birbirinden ayıran ve her anıyla
târihte müstesna bir yer tutan Çanakkale Boğazı!
Boğaz'a girerken Argonotları (3) oradan gelmiş geç­
miş bilinen bilinmeyen nice denizciyi, Kserkes ve İs­
kender'den bu yana akıp giden bütün orduları, donan­
maları düşünmeden edemiyoruz. Haçlı ordularımız bu
yoldan Bizans'ı fethetmeye gitmişti, Osmanlılar da yi­
ne aynı yoldan,şiddetli bir intikam duygusuyla Avrupa'
ya saldırmışlardı. Düşüncemiz tarihin uzak köşelerini
bir yana bırakarak henüz son bulmuş olan Kırmı Harbi­
ne takılıp kaldı.
Trakya'nın geniş sahilleri Homeros'un tablolarını
andırıyor. Hayalimiz bu eski toprakları geçmişindeki
mâbedleriyle süslüyor. Söylendiğine göre, o devirde,da­
ha uzakta, yüce Illion şehri ile Priamos'un sarayı ve
yüzelli oğlu ile bir o kadar da gelininin oturduğu ko­
naklar bulunuyormuş. Bizim gördüğümüz ise yalnızca,
kumluklar ve sararmış otlarla kaplı kurak bir toprak.
Burayı iki nehir suluyor. Virjilius'ım anlattığına göre
deniz suları buradan çekilerek kıyıları değiştirmiş.Bu
da Jüpiter'le Neptün'ün işiymiş.
Geçerken uzakta gördüğümüz küçük tepeciğin Akilleos ve Patrokles'in mezarı olduğunu söylediler. Tek
yükselti olarak beliıen İda Dağı, manzaranın yeknesak­
lığını biraz olsun renklendiriyor.
İstanbul'un elli fersah uzağında bulunan Çanakkale
- 30 -
Boğazı, Truva sahilinden Gelibolu'ya kadar uzanıyor.
Oniki fersaha yakın uzunluğu olan boğazın genişliği,ki­
mi yerde daralırken Avrupa ile Asya topraklan zaman
zaman birbirine çok yaklaşıyor. Boğazın, Adalar Deni­
zi tarafındaki en dar yerinde yıllar önce inşa edilen ve
Çanakkale adı verilen iki kale, top gülleleri karşı sahile
vuracak kadar birbirine yakın. Bu savunma noktası,
uzun süre, İstanbul'un müdafaası için kurulan tek kale
olmuş. Türkler daiıa sonraları bunu yeterli görmeyerek
endişelenmişler, ama fazla araştırmaya girişmeden bo­
ğazın çıkışma iki kale daha yapmışlar. Ancak bunlann
yerlerinin iyi seçilmemiş olması, hem müdafaayı zor­
laştırm ış, hem de düşmanı altedecek savaşı desteksiz
bırakmış.
Çanakkale Boğazım savunmak için, çeşitli devirler­
de ondört kale yapılmış. Bunların sekizi Avrupa yaka­
sında, altısı ise Asya'da. Karadan da kuşatılabilecek ni­
telikte olan bu kalelerin hiçbiri sağlam bir müdafaa
unsuru olmamış.
Bir ismi de Sultaniye Kalesi olan Çanakkale, olduk­
ça iyi kurulmuş bir şehir. Ahalisi daha çok deri ve ça­
nak çömlek işleriyle uğraşıyor.
Eskiden, boğazdan geçen bütün gemiler sıkı bir
kontrola tâbi tutulurm uş. Zaman ilerleyip şehre hıristiyan temsilcilikler yerleşmeye başladıktan sonra, yal­
nızca pasaportlara bakmayı yeterli görüyorlar. İki bü­
yük kalenin yabancılar için hiçbir ürkütücü yanı kal­
mamış, kaledeki birlikler ise yalnızca boğazdan geçen
harp gemilerini selâmlamak için orada bulunuyorlar.
Bu kaleler de, diğer bütün Osmanlı kaleleri gibi zaman
zaman temizlenip boyanıyor.
Türkler herşeyi her zaman yarım yapıyorlar, dış
görünüşün sağlamlığı onlara yetiyor.Ancak 1807'de,bir
paşanın kaleleri bakımsız bıraktığı için kellesinin u çu ­
rulduğu söyleniyor.
-31 -
Boğaz'da akıntılar çok kuvvetli, umumiyetle de ku­
zey doğu rüzgârı esiyor. Karadeniz'den gelen rüzgârın
1807'de İstanbul’u bir İngiliz işgalinden kurtardığını
anlattılar.
Avrupa sahilinde, Sestos'da dalgalar içinde Leandros'a yön vermek için Hora'nın tu ttuğu meşaleyi boş
yere arıyoruz. Yalnızca Justinianus tarafından yaptırı­
lan eski kaleyi görüyoruz.
Boğaz gittikçe genişliyor. Yakında bizi buraya kadar
getiren gemimizden ayrılacağız.
Gelibolu'ya doğru yol alırken, sefirin bizi karşılama­
ya geldiğini anlatan Fransız bayrağı çekilmiş zarif bir
geminin dumanını gördük. Gemiden ayrılan bir kayık
bize yaklaştı. İşte M. Ttıouvenel, Sina'nın güvertesinde.
Ancak merdivenleri çıkarken, aceleyle belki de eğreti
iliştirilen saati ve kordonu denize düştü. Bulmak için
çabaladılar ama, çoktan derinliklerde kaybolup gitmiş­
ti.
Bizim için yeni bir hayat başlayacaktı. Fransız elçi­
liğinin karakol gemisi olan Ajaccio'ya geçmiştik. Şık
ve güzel bir gemiydi. Günün geri kalan kısmında ve ge­
ce, bir süre daha demir atmış olarak kaldık.
Gelibolu Limanı çekici bir yer. Şehir bir tepenin üs­
tüne anfiteatr şeklinde kurulmuş. Eskiden kalma du­
varlar, geçmiş imparatorlukların kuleleri görülüyor.Burası Türklerin Avrupa topraklarında zaptettikleri ikinci
şehir. Kırım Harbinin başında, Gelibolu, güney Fran­
sa'dan ve Cezayir'den gelen donanmanın buluşacağı
yer olarak seçilmişti. Düşüncelerinde hâlâ o günlerin
hâtırasını saklayan M. Thouvenel, bana bu konuda bir­
çok şey anlatmayı vaadetti.
Ertesi sabah gün doğmadan Ajaccio yola koyuldu.
Yolculuğumuz İstanbul'a saat üçte, yani güneş kavuş­
madan önce girmek üzere ayarlanmıştı. İstanbul'a gü­
neş battıktan sonra girmek yazık olur diyorlar.
-
32
-
Marmara Denizi kıyılan pek enteresan değil.Avrupa
yakası bakımlı,Asya tarafı ise oldukça engebeli görünü­
yor. Yavaş yavaş deniz,yelkenliler,buharlı gemiler ve kü­
çük kayıklarla doluyor. Trabzon'a doğru yol alan güzel
bir gemi yanımızdan geçiyor. Büyük bir şehre yaklaş­
makta olduğumuzu hissediyoruz. M. Tlıouvenel, kap­
tan köşkünden bize herşeyi teker teker gösteriyor.
İşte Gelibolu'dan sonra Avrupa yakasının ikinci mü­
him merkezi (Tekirdağ'ı (Rodosta).Bu küçük şehir bir
tepe üzerine kurulmuş. Bugün kullanılmayan limanı ise,
geçmiş devirlerde Marmara'nın en güzel limanı olarak
bilinirmiş. Uzaktan Doğu Roma İm paratorluğu'nun
(Bas Empire) İstanbul ile birlikte merkezi olan Silistre
görülüyor. Bugün onu İstanbul'a bağlayan yalnızca bir
yol var. (Türkiye'de yollar parmakla sayılacak kadar az,
bunları açıkça sıralamak şart.) Silistre'nin kuvvetli bir
seli var. Öyle ki Conrad ile Haçlı ordusunun onun bek­
lenmedik baskı.ana uğradığını^bütün mühimmatı kay­
bettiklerini tarih kitapları yazar. Silistre'nin dağı, Ak­
ropolü ve kalesi oldukça gösterişli, ilk bakışta tesir edi­
yor. Ama söylendiğine göre kapısından içeri girince
yalnızca Rum ve Yahudi pisliğinden, fakirliğinden
başka birşey görülmüyormuş. Bir zamanlar İstanbul ile
rekabet eden bir şehir için ne acıklı bir düşüş. Geçmiş
günlerinin göz kamaştırıcı parlaklığından ancak birkaç
iz kalmış.
Yaklaşıyoruz. Sağımızda, müziği kulağımıza kadar
gelen ve İstanbulluların eğlence yeri olan Prens Adaları
var. Solumuzda Ayastefanos (Yeşilköy), karşımızda
Üsküdar.
Dünyada hiçbir şey bu Müslüman başşehrinin üç fer­
sah öteden ilk görüldüğü an kadar güzel olamaz. Büyük
Avrupa şehirlerinde görülen sis ve dumandan arınmış
olarak, hayran olunacak güzellikteki silûetini gözler
önüne seriyor. Yedi tepe üzerine kurulmuş olan İstan­
-33 -
bul şehri, Bizans'tan kalma surlardan taşan yapılarıyla
bizi ilk anda büyülemek ister gibi. Eski saray; camiler
minareler ve kubbeler, köşkler ve koyu selvi bahçeleri
içinde neşeli renkleriyle gülen evler arasında yükseli­
yor.
Çeşitli ülkelerin bayrağım taşıyan yüzlerce geminin
barınağı olan Haliç, bu muazzam şehrin içine doğru
ilerleyen kavsiyle, bu Türk başşehrindeki hayatiyet ve
ticaret konusunda ilk bakışta çok esaslı fikir veriyor.
Fransız sefareti Tarabya'daki yazlık yerinde olduğu
için İstanbul'da hemen karaya ayak basanların uğradı­
ğı hayal kırıklığından kurtuluyoruz. Beyoğlu'nun
önünden geçiyoruz. Mezarlıklar, kışlalar, elçilik köşk­
leri,Tophane çeşmesi...Bütün bu binaların arasında bu­
lunan evlerin hepsi ağaçlarla çevrili. İstanbul'da man­
zaranın çekici olmasında ağaçların büyük rolü var.
Tarabya'ya gelmek için, Karadeniz'e kadar yedi fer­
sah boyunca uzanan bu harikûlâde mavilikte süzüldük.
Her iki sahili yalılar, köşkler, bahçeler ile süslü, M. de
Molenes'in dediği gibi "Şıklık ve zerafette yarışırcası­
na aynı aynada Kendini seyreden Asya ve Avrupa "vı
birleştiren eşsiz Boğaz'da adetâ büyülendik.
***
-34 -
İKİNCİ BÖLÜM
Tarabya — İlk intibalar — Royal Albert —
Fransız sefaret personeli — M. ve Mme.
Tlıouvenel tarafından verilen büyük akşam
yemeği dâveti — Sir Henri Bulwer — Baron
Talleyrand — Perigord — İngiliz Sefiri Lord
Stratford de Radcliffe — Lady Stratford—
Yakınların dostları — Âli ve Fuad Paşalar —
Boğaz sahilleri— İstanbul'u ilk ziyaret —Eski
Saray (4) — Türk usûlü yemek —Hazine dai­
resi.
8 EYLÜL 1856 - TARABYA!
Yolculukların en güzeli, varışın en renklisinden son­
ra, nihayet Tarabya'dayız. Boğaz'daki bu yer, Sultan
II. Selim tarafından Ispilanti (5) ailesinin elinden alın­
dıktan sonra 1806'da Fransız sefaretine verilmiş. Fakat
bu sanıldığı gibi ne mermerden, ne de taştan yapılmış
bir saray. Zarif tahta işçiliği ile bezenmiş büyük ve gü
-35 -
zel bir malikâne. Nemli iklimde, rutubet ve tuz, taşa
daha çok yapışıp kaldığından böylesi tercih edilmiş.
Yüksek terasları ve zerafetle dalgalanarak göğe uzanan
ağaçlarla dolu büyük bir bahçesi var. Bir direğin ucun­
da rüzgârın keyfiyle uçuşan bayrağımız bize ülkemiz­
deymişiz hissini veriyor.
Bu güleryüzlü binaya girerken insanın içi onun duru­
şu ve neşesiyle adetâ sevinç doluyor. İçerisi aydınlık
olmalı.Denize açılan birçok penceresi var.Salonda bu­
lunan ondokuz pencerenin hiçbirinde ne kepenk, ne
gölgelik... Yalnızca kenara çekilmiş hafif,beyaz tül per­
deler var.
Güneş, aydınlık ve manzara olduğu gibi içeride. Kö­
şelere Bursa ipeklileriyle kaplı geniş divanlar yerleştiril­
miş. Zemini^ ince hind hasırları ile İzmir ve İran halıları
süslüyor. Her yere kucak dolusu renk renk çiçekler
koymuşlar. Nâdide Çin vazoları içinde köşelerde, iri
bir buket halinde salonun ortasında. Herşey tam anla­
mı ile Doğu'ya has bir rahatı ve sükûnu ifade ediyor.
Yeğenimle benim için, çevremizde gördüğümüz her­
şey kusursuz. Yalnızca gök kubbenin ve masmavi deni­
zin seyredildiği bu ferah ve aydınlık mekânda insan
kendini gemideymiş gibi hissediyor. Ama fırtınalı gün­
lerde, rüzgârın camları gürültüyde dövdüğünü, yağmu­
run da hızla kamçıladığını söylediler.Şimdilik hiçbir
şey bizi korkutm uyor.
Parktan görünen manzarayı bir an önce seyredebil­
mek için basamaklarla uzanan bir terası aşıyoruz. Ko­
yu yeşillikler içinde mevsimin sıcağa dayanabilen son
gülleri ile çeşit çeşit margöritler görünüyor. Denizin
böylesine yakınında bulunan bir bahçede çiçeklerin
açtığını görmek bizi şaşırtıyor. İklim öylesine zindelik
verici, manzara öylesine güzel, hava öylesine berrak ki!.
Çok uzakları bile seçebiliyoruz. Karşımızdaki Asya, so­
lumuzda Karadeniz'in girişi, Boğaz ise ayaklarımıza se-
-36 -
rilıniş... Hayat burada yalnızca harikulâde bir haz için­
de geçer diye düşünüyorum.
Birkaç gün sabahları uyanınca,dalgaların sesjnj duy­
mak bana sanki hâlâ Sinâ’da yolculuk ediyormuşum
hissini verdi. Ama gözlerimi açıp kendimi pembe yağlıboyalı yeni yatak odamda bulunca, hemen tatlı gerçe­
ğe dönüyordum. Bir de şöminem var. Yakında herkes
beni kıskanacak, çünkü koca evde sadece üç tane şömi­
ne varmış.
Sabahın tadına doyum olmuyor. Hava ılık ve sakin,
hafif,beyaz bir sis manzarayı yum uşatıyor. Güzellikler­
le dolu Boğaz'ın hayranlıkla seyredildiği en değerli za­
man bu sabah vakti. Günün erken saatlerinden akşama
kadar mavi dalgalar, sayısız küçük kayık ve balıkçı san­
dalını köpükleriyle okşuyor. Trabzon'a giden büyük
gemiler öylesine yakınımızdan geçiyor ki çıplak gözle
yolcuları teker teker seçebiliyoruz. Bir de büyük pazar
kayıklar var.Çeşitli sebze,meyva ve yiyecek maddesiy­
le dolu olan bu kayıklar İstanbul'dan Boğaz'a gelerek
orada oturan halkın alış—veriş etmesini sağlıyor.Bu sey­
yar çarşılar, sıra sıra karpuzları, çeşitli meya ve sebze­
leriyle, hele üstünde gezinen insanlarıyla görülmeye de­
ğer. Bir uçta kırmızı veya mor feraceli birkaç kadın
oturuyor, (Açık renk feraceyi daha çok zengin aile ka­
dınları takıyor), diğer uçta başı sarıklı,ak sakallı yaşlı­
lar var. Geniş kayığın kenarlarına oturup ayaklarını de­
nize sallandıran çocuklardan yarım tarife alımyormuş.
D oğu'nun parlak güneşi, bütün bu gördüklerimizi altın
rengiyle süslüyor. Bu coşkun ışıkla yıkamnca perişan
giysiler bile zengin görünüyor.
Çoğu zaman, sabah onbirden önce, denizin maviliği
üstünde kayarak süzülen ikiyüz kadar küçük beyaz yel­
kenli gördük. Bunlar balıktan dönen denizcilermiş.Onlar için kuzey rüzgârına yakalanmadan, kuvvetli akıntı­
lara kapılmadan geçip gitmenin tam zamanı.
-37 -
Daha sonra Karadeniz'den inen koyu dalgalar sakin
suları köpüklendirmeye başlıyor. Ayaklarımızın dibin­
de hışırtıyla kıpırdayan yapraklar havanın değiştiğini
işaret ediyor. Omuzumuza ince bir şal atmanın zamanı
geldiğini anlıyoruz.
Mme de Thouvenel, oğlu ve ben hep birlikte büyük
ıhlamurun gölgeliğine yerleştirilen sofrada öğle yeme­
ğimizi yiyoruz. Tam karşımızda seyrine doyamadığı­
mız ortancalar var. Denizin tuzlu suyunda yıkanan ha­
fif meltemin okşadığı bu güzel dekor içinde oturup ye­
mek sanki bir rüya... Boğaz bu saatlerde hareket ve kı­
pırtıyla dolu. Kendimi muhteşem bir opera dekoruna
kurulmuş bir opera-komik seyreder gibi hissediyorum.
Manzaraya bazen öylesine dalıyorum ki, önümdeki ye­
meği unutuyorum.
Boğaz kıyılarda bile aynı derinlikte. Buharlı vapurlar
iskeleye yanaşınca yolcular bir adımda karaya atlayabi­
liyorlar. Elçilik binası sık sık bir duman bulutu içinde
kaybolurken, yakından bakılınca kaba dokuması ve ya­
maları farkedilen büyiik; beyaz yelkenler bütün camları
kaplıyor.
Tarabya limanı küçük ama, çok hareketli. Elçiliğin
avizosu Ajaccio'nun denizcileri rıhtımda geziniyor.Türlü milletten satıcı, Acemlerle Ermeniler, Türklerle Bulgarlar yanyana, sırt sırta. İngiliz elçilik kavası iri bir Ar­
navut; üzerinde, kalabalık içinde kolayca göze çarpan
altın simle,koyu kırmızı pırıl pırıl bir elmiseyle dolaşı­
yor. Burada da İtalya'da olduğu gibi insanlar dışarıda
yaşıyor.
Bahçemiz Büyiikdere yönünde, İngiliz elçiliğinin
bahçesiyle komşu. Ne yazık ki siyasi hayattaki çekiş­
meler yüzünden bu eski müttefikimizle aramıza bir hay­
li soğukluk girdi. Bu gerginliğin gerçekten ciddî oldu­
ğunu yatak odamın penceresini açıp Tarabya koyuna
doğru bakınca, tepeden tırnağa silâhla donanarak de­
- 38 -
mirlemiş duran İngiliz harp gemisini ve kom şu bahçe­
de dizili bekleyen kırmızı üniformalı İngiliz askerlerini
görünce daha iyi anladım.
Hayret ve heyecanla etrafımdakilere sordum:
—Bu harp gemisinin burada ne işi var?
—Bu İngiliz amiral gemisi Royal A lbert'tir. Kuman­
danı ise Lord Lyons.
—Ben savaşın bittiğini sanıyordum?
—Elbet... Şüphesiz bir süre önce bitti...
—Herkes ordusunu çekti diye biliyordum.
—Evet, ama İngilizler mostralık olarak bunu bıraktı­
lar... Her üç krallığa karşı hem sempatim, hem de aile
bağlarım vardı. Ama herşeyden önce bir Fransızdım ve
Fransız kanı taşıyordum. Benim ülkemin de en az di­
ğerleri kadar gururlu ve onurlu olmasını arzu ediyor­
dum. İmparatorumuz acaba ne düşünüyor? Niçin R o­
yal A lbert'in karşısında dimdik duracak bir zırhlı gön­
dermiyor? Ben olsam iki tane gönderirim. Türklerin
korktuklarım ve kendilerine karşı zor kullananları sevip
saydıklarını bilmek için ille de Türkiye'ye gelmek şart
değil. İngiliz sefiri Lord Stradford ne yapacağını ger­
çekten iyi biliyor.
***
Büyükelçilik binasında bulunan Fransız diplomatla­
rının hepsi saygıdeğer kişiler. Akşam yemeğinde her­
kes sofra başında toplanıyor; birinci kâtip vikont Ed­
gar de Segur, ikinci kâtip M. Berthemy ve üçüncü k â ­
tip M. de Saint—Quentin. Baştercüman M. Amédée
Qutren, M. de Thouvenel'in sağ kolu . Osmanlı Hükü­
meti ile münâsebet ancak onun sayesinde kurulabili­
yor. Gün boyu olayların ve haberlerin peşinde koşu­
yor, tıpkı bal toplayan bir arı gibi. Ancak getirdiği bal
her zaman kolay yutulur olmuyor. Son getirdiği habe­
re göre, Kırım'dan gelen yirmi İngiliz harp gemisi Royal Albert'e katılmak üzere Boğaz'a geliyormuş.
İmparatorumuz ne yapacak, ne diyecek? Temsilci­
sinin İstanbul'dan üst üste gönderdiği yazılara yine
kayıtsız mı kalacak?
Elçilikte üç tercüman var. Birincisi daha çok diplo­
matik temaslar sırasında görev yükleniyor. Konsolos
M. Car ile kançılar M. Belin sürekli olarak Beyoğlu'nda
ikâm et ediyorlar.
XVI. Louis devrinde Fransa'nın İstanbul sefiri olan
vikont de Saint Priest şöyle diyordu: "Biz, aslında ter­
cümanlarımızın kâtipliğini yapıyoruz, zira yazılarımızı
onların bize söylediğine uygun olarak yazmak zorunda­
yız."
Her gün birkaç dost ya da İstanbul'dan geçen birkaç
yabancı bizi ziyarete geliyor. Haftada bir de, büyük bir
akşam ziyafeti verme adeti var.
20 EYLÜL—Dün yemeğe yirmiiki misafirimiz vardı.
Bütün Rus delegasyonunu ağırladık. Ancak başkanları
Butenieff rahatsızlığı yüzünden gelememişti. Onu, mü­
şaviri ve bizim kâtiplerimizin çok sevdiği Prens Labanoff (6) temsil ediyordu.
Bu toplantıda iki milletin böylesine kaynaştığını
görmek hiç de şaşırtıcı değil. Zira Ruslar için savaş bi­
tince, kavga ve kin de bitiyor. Ayrıca Rusya'nın çok in­
ce ve kurnaz bir dış politika yürüttüğünü de itiraf et­
mek gerekir. Rus şüphesiz çok sempatik, ama methedilmeye değer açık sözlü bir kişiliği de var denemez.Bü­
yük devlet adamlarından biri, kim olduğunu hatırlaya­
mayacağım "Ş ark'ın bütün ard düşünceleri Rus'un kafasındadır" demiş. Bu söze hak vermemek elde değil.
Rus, dediğini daima düşünerek söyler ama her düşündü­
ğünü de söylemez. Bu noktada da bence haklı. Ruslar,
bir anlık zaafı gizlemeye çalışan palavracılıktan çok
uzak.Çarişe II. Katerina devrinden beri istedikleri şeyi
-
40
-
hâla istemeye devam ediyorlar. Büyük bir milletin öm­
rü içinde zamanın ne değeri var ki!..'
Bu yemekte Prusya sefiri (7) YVildenbrück baronu da
bulunuyordu. Bu pek sempatik olmayan gürültücü
adam,nereden olursa olsun şarabın iyisini seviyordu.
Kalıbı gösterişli, sohbeti hoş bir adamdı ama, kendini
fazla beğenir bir hali vardı.
Zarif bir dikkatle benim yanıma oturtulan Sir Henri
Bulwer (8) çok değişik bir kişiliğe sahipti. Neşeli ko­
nuşmasıyla bir gönül çelici gibi görünüyordu. Sohbeti
boyunca ince, seçkin, zarif ve şiir dolu bir zekânın bü­
tün yumuşaklığını, bütün çekiciliğini ortaya koyuyor­
du. Onun Beyoğlu'ndaki birçok güzel Rum kadınının
âşığı olduğunu söylüyorlar. Böylesine vasıflarla donan­
mış bir kişiliğin iyi bir diplomat olduğu söylenebilir
mi?
Masada bizimle birlikte, Mme de Thouvenel'in yok­
luğu sırasında, sefire her konuda yardımcı olan M.
Alphonse de Suslean de Malroy da vardı. Sefirin yakın
akrabası olan Malroy'un ağabeyi, Kırım Savaşında bü­
yük yararlıklar göstermişti.
Tunaboyu prensliklerinin göndermiş olduğu Avrupa
Komisyonu üyeleri de bu yemekte hazır bulunuyordu.
Baron Talleyrand—Perigord (9) ve kâtipleri M. de
Blampre ve Le Sourd (10) sonra Prusya delegesi Richtoffen baronu, Yunan asıllı olup komisyona Rus dele­
gesi olarak katılan becerikli ve kurnaz M. Basili. Bu iki
vasfı onun, Budapeşte'de bizi kolayca oyuna getirmesi­
ni sağlıyordu.
Burada politika en başta gelen konu olduğuna göre,
daha önce isminden söz ettiğim Lord Stratford ve
Radcliffe'den bahseden ve o günlerde elime geçirip
okuyarak bir yere kaydettiğim gizli diplomatik belge­
lerden birkaç satırı buraya nakledeceğim. Bu belgelerin
yazarı olan vikont Edgar de Segur o devirde İstanbul'
-41 -
daki Fransız sefaretinde birinci kâtip olarak bulunu­
yormuş. Günün siyasî durum unu gerçeklere sadık kala­
rak şöyle çiziyor: "Fransa ve İngiltere arasında imzala­
nan savaş ittifakı anlaşması ve her iki ordunun birlikte
harbe girmiş olmaları, Lord Stratford ve Radcliffe'in
davranışlarına ancak tesir edebilmişti. Lord Stratford,
savaşın ya da herşeye kudretle hâkim olmanın dışında
bir alternatif tanımıyor, kabul etmiyor. Ordular savaş
meydanında kanlarıyla iki ülkenin dostluğunun temeli­
ni daha da sağlamlaştırırken, bu İngiliz temsilcisi, gitti­
ği yerlerden, Alma'dan, İnkermann'dan, Balaklava'dan
falanca bakanın, Fransa'ya sempati duyduğunu ya da
Fransız ordusunun kaynaklarının zenginliğini veya
Fransız askerinin cesaretine hayran olduğunu ileri süre­
rek düşürmeye çalışıyor. Savaş sırasında bir iç sarsıl­
manın getireceği ağır neticeleri hiçe sayıp, çeşitli do- '
laplar çevirerek, bıkıp usanmadan kendi isteklerine
boyun eğecek bir idareyi işbaşına getirmek için çaba­
lıyordu. Onun şiddetle tercih ettiği ve hâkim olma ih­
tirasının âleti olarak gördüğü kişi Reşid Paşa'ydı. Reşid Paşa da devlet idaresini ele geçirmek için, hürriyeti
zincire vurmak pahasına, padişahı desteklemişti."
Türkiye'nin durumu buydu. (Temmuz 1855). İngiliz
sefiri koca Osmanlı sarayını ve B âb—ı Âlî'yi böyle tit­
retiyordu. M. Thouvenel işte böyle bir havanın estiği
İstanbul'a, Fransa'nın, Doğu âleminde kazandığı za­
ferlere lâyık bir saygı ve gurur ile anılmasını yeniden
* sağlamak gibi zor bir vazife yüklenerek gelmişti.Bu na­
zik görevi sürdürürken bir yanda İngiliz temsilcisiyle
bozuşmaması, diğer yandan da padişahın huzurunda
güçlü sesini duyurarak, savaş boyunca gösterilen büyük
feragat, alman muzaffer sonuç dolayısiyle hak edileni
kesinlikle ve kuvvetle istemesini bilmesi gerekiyordu.
M.Thouvenel'in, İstanbul'a gelişi, padişah ve vezirleri
tarafından bir hürriyet devrinin başlangıcı olarak se­
-42 -
lâmlandı. Olaylara böylesine canlı ve değerli bir katkı­
da bulunan bir Fransız sefirinin varlığı bile, Türkiye'nin
rahat nefes almasına yetiyordu. Lord Stratford ile bir
cehennem azabından farksız olan uzun beraberlik niha­
yet son bulm uştu. İngiliz sefiri de bunu çok iyi hisset­
miş ve huylanmıştı. Zorbalığının nihayet bir rakiple
yüz yüze geldiğini ve padişahın, ittifakın olduğu kadar
Türkiye'nin menfaatleri için de tamamen zıt olan böyle
bir durumun devam etmesine artık izin vermeyeceğini t
iyice anlamıştı. Kudreti son bulm uştu; mücadeleye
başladı.
Mme Thouvenel ile henüz yeni evimize yerleşmiştik
ki, İngiliz sefiresi Lady Radcliffe'in bizimle iyi kom şu­
luk bağlan kurmaya çalıştığını farkettik. Hususiyle
Mile de M elfort'a yönelen bir dâvetin veya zarif bir
mesajın gelmediği tek gün yok gibiydi. Ama Lord
Stratford hâlâ aleyhimize çalışıyordu. M. Thouvenel
de iki sefaret arasında sık görüşmeler ve gidip gelmeler
olmasına karşıydı. Bir seferinde hiçbir sebep gösterme­
den bir danslı yemek davetine gitmedik. Kızlannın va­
purdan iner inmez ayaklarının tozuyla dans etmeye
gittiklerini duysaydı, annelerimiz ne derdi kimbilir?
Lady Stratford tam bir İngiliz,gözüpek bir kadm. Üç
kızını İngiltere'de bırakarak gelmiş. Verdiği dâvet ise ne
yazık ki çok kötü son bulmuş. Ani bastıran yağmur
herkesi iliklerine kadar ıslatmıştı.
***
En yakın dostlanmız arasında, ilk geldiğimiz günler­
de tanıdığımız ve sevimli bir dostluk kurduğumuz kont
ve kontes Zamoyski var. General Andre Zamoyski, Po­
lonya savaşı sırasında büyük yararlıklar göstermiş bir
asker. Kırım harbi başında, İstanbul'a, Ruslar'a karşı
bir Polonya cephesi meydana getirmek için gelmiş.Tanı
-43 -
bir PolonyalI gibi şövalye ruhlu ve cesur ama, kişili­
ğinde PolonyalIlara has hafiflik ve kararsızlık hiç yok.
O, yalnızca bu belirli karakterin güzel vasıflarını topla­
mış. Her haliyle üzerinden akan asaleti ve zarafetiyle
ilk bakışta hayranlık ve sempati uyandırıyor. Yüz bat­
larındaki incelik, bakışlarındaki derin sükunet ve me­
lankoli insana çok şey anlatıyor. Polonya'nın bir gün
kurtulacağına hâlâ inanıyor! Sanki bir Don Quichet
(Kişot). Geçmiş devirlerin şövalyelerini andıran
bı­
yıklarına kır düşmüş ince yüzde,nice yok olmuş ümitler,
milletiyle paylaştığı nice kederler okunuyor. Hafifçe
eğilip selâmlayarak konuşmaya başladıktan sonra soh­
betine doyulmuyor.
Kontes Zamoyska kendisinden çok yaşlı olan amca­
sıyla evlenmişti. Evlilikleri ve birlikte geçirdikleri ömür
bir romana konu olacak kadar zengin hâtıralarla dolu.
Bu sevimli kadın, büyük bir aşk ve fedakârlıkla eşini
sürgünde ve belirsiz hayatında yalnız bırakmamış, geri­
de bıraktığı hiçbir şey için pişmanlık duymamıştı.Her
haliyle sevimli ve dokunaklı bir sadelik içindeydi.
PolonyalI kadınların çok sağlam bir tarafı var. Kah­
ramanlık ve sabır konusunda erkekçe davranabiliyor­
lar. Bunun yanında çok çekici bir havaları da var. Za­
rafetleri ve rahat davranışlarıyla hayranlık uyandırıyor­
lar. İmparatoriçe Eugenie'nin yaydığı modaya rağmen
kontes, kabarık olmayan uzun eteğiyle daima siyah ka­
difeler içinde görünürdü. Kül rengine yakın san saçla­
rıyla görülmeye değer güzellikteydi. Kısa zamanda bir­
birimizi çok sevdik. Her gün birlikte Asya, ya da Avru­
pa sahillerine çıkarak resim yapıyorduk.
M. Thouvenel'in yakın çevresi içinde İspanya ortael­
çisi Marki Sonza da vardı. Sevimli, zarif, sempatik ve
doslça bağlı bir adamdı.
İsveçli diplomat Testa da aynıyakınhkta M. Thouvrnrl'in çevresinde bulunuyordu. Aslen İtalyandı.Uzun
-44 -
süredir Doğu'da bulunduğu için buraları iyi biliyordu.
Canlı ve parlak zekâsı, sohbet sırasında çok yerinde
olarak anlattığı hareketli fıkralar, onunla konuşmayı
zevk haline getiriyordu. Söylediklerini dikkatle dinle­
dim ve bu ülke hakkında ondan çok şey öğrendim.
Fransız sefaretinde en sık görülen Türkler, Dışişleri
Bakanı Alî Paşa ile Fuad Paşa'ydı. M. Tlıouvenel ile
yakın dostlukları vardı. Âlî Paşa önce Paris, sonra
Londra sefiri olmuş, birçok kere sadaret makamında
bulunmuş, Paris'teki Kongre'de Türkiye'yi temsil e t­
mişti. Bu devir Türkiye'sinin en değerli devlet adamla­
rından biri olan Âlî Paşa zarif ve zekîydi, bakışları de­
rin ve dikkatliydi. Ufak tefekti. Fuad Paşa gibi o da ih­
tiyatlı bir Fransız taraftarıydı. Reşid Paşa ise İngiliz te­
sirinin sembolüydü. Alî Paşa, İstanbul iskelelerinin başı
olan ve kâhya diye anılan bir adamın oğluydu. Çok
genç yaşında devlet hizmetine girmiş, pekçoğu gibi ol­
duğu yerde sayacağına, zekâsı ve olayları kolaylıkla
kavrayışı sayesinde çok çabuk yükselmişti. Sâde görü­
nüşü altında derin ve geniş bir kültüre sahip olduğunu
söylüyorlar. Değme AvrupalInın bu konuda onunla ya­
rışmaktan âciz kalacağını iddia ediyorlar. Hıristiyanlık
konusunda bir piskoposla tartışabilir, bir Yahudiyle
Musevilik hakkında uzun uzun konuşabilirmiş. M.Thouvenel'e göre tek kusuru işleri ele alışındaki insiyatif
eksikliği. Karar verirken daima tereddüt edermiş. Onun
bu suretle tam bir Türk gibi davrandığını söylemek
yanlış olmaz, zira Osmanlı siyaseti devirler boyu zaman
kazanma esası üstüne kurulm uştu. Ama, herşeye rağ­
men eğriyi, doğruyu ayırd etmesini çok iyi bilen biri
olarak, M. Thouvenel'e göre, Reşid Paşa'nın yerine Alî
Paşa sadrıâzam olsa, Türkiye daha hızlı bir gelişme içi­
ne kolaylıkla girebilirdi. O bu canlılığı yaratabilecek
vasıflara sahip bir kişi. Yemekten sonra, böylesine seç­
-45 -
kin ve ünlü bir Türk devlet adamı ile üç-beş kelimelik
bir sohbet etmiş olmanın mutluluğunu duyuyorum.
Esprisi, taşkınlık ve kurnazlık dolu zekâsı, şıklığı,
Avrupa'nın her köşesindeki ülke için fırlattığı kendine
has esprileri ile Fuad Paşa, Türkler içinde, yarattığı te­
sir ile en medenî olanıydı. Dilimizi kusursuz konuşu­
yordu, Avrupa saraylarının hayatına alışkın olduğu her
halinden belliydi.
Fuad Paşa'nın Madrid'e sefir olarak tayini enteresan
bir olaya bağlıymış.
Bâb—ı Âlî bu göreve önce Safvet Efendi'yi (11) ta­
yin etmiş. Safvet Efendinin yüzünün bir yanında tik
varmış, arada bir asabî bir hareketle bir gözü yukarı
kayarmış. İspanyol ortaelçisi bu konuda dışişlerinin
kulağını bükmüş. "Kraliçe İzabellâ çok gençtir, sefir
itimatnâmesini takdim ederken bu tiki tutarsa, kraliçe
kendini tutamayıp gülebilir. Sefirinizin durumunu dü­
şünün o zaman." Uyarmayı doğru bulan dışişleri, Saf­
vet Efendi yerine Fuad Paşa'yı Madrid'e göndermişti.
Şarklılar daima başlarını örterler.Bu onların nazarın­
da bir saygı ifadesidir. Eskiden çok sıcak havalarda ya­
kın bildikleri birine gittikleri zaman izin isteyerek baş­
larını açarlarmış. Bundan beri evlerin duvarında "Ka­
vukluk" tabir ediîen zarif şekilli küçük askılar bulunur­
muş. Segovya Piskoposluk meclisi üyeleri, bu hususiye­
ti bilmedikleri ve Doğu'da herkesin başını örtmek mec­
buriyetini hissettiğinden haberdâr olmadıkları için,
Fuad Paşa'nın kiliseyi ziyarete geldiği gün ne yapacak­
larını şaşırmışlar, aralarında konuşm uşlar ve sonunda
katolik kiliselerine erkeklerin başlan açık olarak girdi­
ğini ezile büzüle söylemişler.
—İsterseniz çıkarırım, diye cevap vermiş Fuad Paşa.
Ama böyle bir davranış bizim ülkemizde en büyük say­
gısızlık olarak kabul edilir.Zira biz ne padişahın huzu­
runda, ne de câmiye girerken başımızı açarız.
-46 -
Fuad Paşa yerinde kondurduğu sözleriyle ünlüydü.
Bir seferinde bizlerle sohbet ederken, François de Paldzieux—Faîcönnet'nin OsmanlI Bankası müdürü olarak
geleceğini haber verdiler.
—Umarım bu geliş, yol yapabilmek için hükümetime
sermaye sağlanması bakımından yararlı olur. Ama bu
yol bizi nereye götürür ki?... İflâsa tabii!...
Osmanlı siyasetinin bu önde gelen iki şahsiyeti işte
böyle adamlar. Avrupa'mızı iyi tanıyorlar. "Siz, bizi
çabuk kırılıp dağılacak mı sanıyorsunuz?" diyordu F u­
ad Paşa. Yanlışınız var. Sağlamlığımız sizin ordularını­
za dayanıyor, onun için uydurma değildir.
M. Thouvenel de : "Türkler, boş yere pek çok acı
şurup ve ilâç içmiş bir hastaya benziyor, artık ağzına
hiçbir şey almak istemiyor" diyerek şöyle devam edi­
yordu: "Yabancılar, Türkleri, derman bulmaktan usan­
dırmış. Ama bu, Türkler yalnız kalınca yapmak isteme­
diklerini inat ve İsrarla yapmaya devam edecekleri m â­
nasına gelmez. Zira Türkler desteksiz kalınca çabuk ca­
yan bir kişiliğe sahiptir."
Aklı başında aydın Türkler, ülkenin nelere ihtiyacı
olduğunu,neyin gereksiz ve israf olduğunu çok iyi bi­
liyorlar, ancak anî bir değişmenin imkânsızlığını da ka­
bul ediyorlar.
A vrupa/
Türkiye'yi, Türklerin anladığı m ânâda
toparlanması için zorluyordu. Bunu gerçekleştirebil­
mek için hâkim yetiştirm eden mahkemeler kuruldu,
maliye düzenlenmeden vergiler kondu,yaşanmakta olan
günün emniyeti yokken geleceğin plânları yapıldı.
—Allah rızası için, bu kadar acele etmeyin,diyordu
Ali Paşa. Bırakın biraz nefes alalım. Kazanlarımız bu
kadar ateşe dayanmaz, patlar. İlerlememiz adım adım,
sindire sindire olmalı, yıldırım gibi gelişme bize göre
değildir diye boş yere söyleniyordu.
Kırım Harbine kadar, 1854'de bu konuda gerçek bir
-47 -
zorba gibi hareket eden Lord Stratford dışında herkes,
anlayışlı davranıyordu. Lord Stratford büyük şehirler­
de bulunan konsolosları vasıtasıyla paşaların davranışı­
nı kontrol ediyordu.
22 EYLÜL 1856—Dün ilk defa olarak yeğenimle bir­
likte İstanbul'u gezdik. Sabah hava çok güzeldi. Saat
dokuzda onbir kişilik bir grup halinde Ajaccio'ya bin­
dik.
On gün önce gördüğümüz Boğaz sahillerini tekrar
seyretmek bizim için bir bayram şenliğinden farksız­
dı. Kimi Asya, kimi Avrupa topraklarına doğru soku­
lan bu harikulade mavilik, tabiatın eşsiz bir armağanı.
Bâzen bir gölü andırıyor, bâzen güzellik ve tazelik ya­
rışı yapan iki sahil arasında bir nehir gibi süzülüyor.Her
köşede yeşilliklerin neşesi, ağaçların, kuytu tepelerin,
minarelerin, köşklerin, bahçeler içine gömülmüş renk
renk yalıların büyüleyen güzelliği, çam ve selvi ağaçları
arasında görülen eski mermer sarayların kalıntısı var.Eski devirlerde Boğaz'da yüz kadar mermer saray olduğu­
nu söylüyorlar. Bunlar vezirler ile yüksek dereceli dev­
let adamlarına aitmiş. İçlerindeki zenginliği ve ihtişamı
anlatacak kelime bulunamazmış. Ne yazık ki bugün
bunlardan pek azı ayakta kalmış. Padişahların kıs­
kançlığı bunlara biraz gem vurmuş. Türklerde zengin­
lik dağılımı öylesine bir eşitsizlik içindeymiş ki, za­
man olurmuş oğul, babadan kalan köşkü çekip çevi­
recek im kândan mahrum kalırmış.
İstanbul'a yaklaştıkça görülen güzellikler, hayalleri
bile alt—üst edecek vasıfta. İnsan ancak bu manzarayı
gördükten sonra Doğulu şehirlerin heyecanını anlıyor.
"Şehir denize doğru ilerliyor, dalgalar ancak dizlerine
ulaşıyor....Mehtap kadar güzel bir kadını andırıyor, be­
linde duvarlardan örülü bir kuşak... Kimse cennet için
bile olsa İstanbul'u terkedip gitmez... Kalesinin burç­
ları ve duvarları göğe uzanıyor, orada insanlarla melek-
-48 -
ler kucaklaşıyor... Deniz onu iki yandan masmavi bir
kuşak gibi sarmış... İstanbul şehirlerin en güzeli.."
İstanbul'un siluetine o sonsuz zerafeti veren, câmiler ve kubbeler arasında göğe yükselen ince minare­
ler. Gerçekten, yeni Bizans, eskisi gibi" denizlerin
kraliçesi." Napoleon ona: "Dünyanın anahtarı" demek­
le değerini göstermiş, İtalya'nın ve Avrupa toprakları­
nın bir kısmına karşılık dahi İstanbul'u Rus çarı Aleksandr'a terketmemiş. Haliç'e giriş apayrı bir hayranlık
uyandırıyor ilk bakışta. Kıvrılarak uzanan ve bir bol­
luk sembolü gibi açılan denizin iki yanında İstanbul,
tepeleri, evleri ve güzel apılanyla gözler önüne serili­
yor. Sağda bir ışık âbidesi gibi yükselen kulesiyle Ga­
lata, onun üstünde güzel bahçeler ve kat kat teraslarla
çevrili sefaret binalarıyla Beyoğlu. Solda, câmilerin.
minarelerin ve kubbelerinin siluetiyle uzanan Müslüman
İstanbul.
Vapur iskelelerinden önceki bölümde, her çeşit ül­
kenin bayrağını taşıyan çok sayıda gemi limanı doldur­
muş. Küçük kayıklar, boy boy tekneler koyda gezini­
yor, giriyor, çıkıyor ve buraya çok hareketli bir hava
getiriyor.
Asya tarafına dönünce başka güzellikteki değişik bir
manzara insanı büyülüyor. Siyah selvileri içinde Doğu'
nun en büyük mezarlıkları ve Üsküdar. Geniş yolları,bi­
zim eski krallık devrindeki yollan andırıyor.
İşte nihayet Sarayburnu'ndayız.Bir araba,eğerlenmiş atlar ve karşılayıcılar bizi bekliyor. Çıkış oldukça
dik. Eski devirde padişahların oturduğu bu saray İstan­
bul'un en doğu tepesine oturtulm uş. Mannara Denizi­
ni, Haliç'i ve Boğazı kucaklayan bir manzaraya hâkim.
Sultan II. Melımed bııııu eski Bizans sarayı üzerine
inşa ettirmiş.Osmanlı Hükümdarları XV.asrın o rtalarına:
kadar burada otururlarmış. Bugünkü hükümet oraya
seraskerliği yerleştirmiş. Artık padişahlar burada otur-
—49 —
madiği için adına Eski Saray denmiş. Esrarlı duvarları
ardında nice kanlı olayların, ihanetlerin hatırası saklı.
Tarihin her devrine konu olan bu ünlü yerlere yaklaşır­
ken insanda garip duygular uyanıyor. Kaleyi andıran
bu heybetli yapının kapıları ancak hükümdarın ferma­
nını getiren yabancı misafirlerle, sefirlere açılıyormuş.
Önceden oldukça yorucu ve uzun süren bir merasim
yapılırmış. Şimdi herşeyde olduğu gibi bunda da bir
sadeleşme görülüyor.
Hükümdarın hâzinelerini korumakla görevli olan pa­
şa bizi meşhur Bağdad köşkünde misafir etti.Karşılıklı nâzik selâmlaşmajardan sonra,padişahın çok sevdiği
bir yere kurulan büyük çadıra gittik. Buradan seyredi­
len manzara muhteşemdi.
Böylesine bir güzellik karşısında insan diyeceğini bi­
lemiyor. Marmara Denizi, dağları ve tepeleriyle Asya,
Prens Adaları, Üsküdar, Boğaz girişi.
Kurulan çadırın heybetli bir görünüşü var. İki bölüm­
den meydana gelmişti. Bir tarafta yanm daire şeklinde
dizilmiş koltuklara oturm uş ellerinde çubuklarıyla er­
kekler vardı. Paşa da onlarla beraberdi. Kadınlar için
hazırlanan diğer bölüm ise sofa şeklinde düzenlenmişti.
Ortaya serpiştirilen küçük masaların üstünde meyveler
ve reçeller konulm uştu. Bütün bunlar zaman zaman ik­
ram edilen kahveyi hafifletmek ve meşhur Türk usulü
yemeğin saatini beklerken oyalanmamız için hazırlan­
mıştı. Hepsi öylesine titiz bir itinanın eseriydi ki bak­
mak bile insanı doyuruyordu. Eski Saray'ın bahçele­
rinde hava Iıer yerdekinden daha temiz,daha canlı.İk­
ram edilen reçelleri zevkle yerken, göz ucuyla da çu ­
bukların nasıl tüttürüldüğünü seyrediyorduk. Herşey
Şark'a has bir sessizlik içindeydi. Dumanların ardında
görünenler gerçek Türklerdi ama, hayret, başları açık­
tı...
Vakit ilerliyordu. Bu tütün içme işinin ne zaman bi­
- 50 -
teceğini merak ediyorduk. Sonunda birçok hizm etkâr
göründü. Göz açıp kapayıncaya kadar sofralar yayıldı.
Aslında zor bir iş değildi. Halı üzerine konan tek ayak­
lı iki küçük yuvarlak masanın üstüne, ortasında hafif bir
kabarıklık olan büyük bir tepsi yerleştirdiler. Bu çıkın­
tıya servis için getirilen yemekler konuyordu. İlk ba­
kışta birkaç çeşit ordövr ile meyveden başka birşey
yoktu. Tabak, çanak, bardak, sürahi getiren olmadı.
Yalnızca çorba için büyük kaşıklar vardı.
Hepimiz Türk usulü yumuşak minderlere oturduk.
İlk masada M. ve Mme Thouvenel, paşa, kontes Zamoyska, ben ve baron Talleyrand vardı. Ötekinde baş­
rahip Pierre, sefâret baştercümanı, M.Outrey, kâtipler
ve M. de Susleau oturuyordu. Bize hizmet eden zenci
uşakların özel kıyafetleri vardı. (Çok kötü). Bize önce
altın sırma işlemeli peçeteler .(Peşkir) dağıttılar.Bunlar
bir karış büyüklüğündeydi ve özellikle sağ omuzumuzu
örtüyordu. Sonra yemekler sırayla gelmeye başladı.
Çok çeşitliydi ama miktarları azdı. Geldikleri gibi de
hızla gidiyorlardı. Hepimiz kaşığın ucunu ancak değdi­
rebiliyorduk. Baş parmakla işaret parmağı arasında
tuttuğum uz bir lokma ekmekle yaprak sarmasını kaşı­
ğımıza aktarıyorduk. Türklerin yemek pişirme usulü
çok değişik. İkram ve servis de misafirleri sıkmadan,
zorluk çıkarmadan oluyor. Koca bir koyunu getirdik­
leri zaman, et öylesine güzel pişmiş ve parçalanmış
oluyor ki, ayrıca bıçak ve çatalla uğraşmaya gerek
kalmadan beğendiğimiz parçayı rahatlıkla alıp ağzınıza
atabiliyorsunuz.
Türk sofrasında aynı yemekten iki kere almak âdet
değil. Israr ve merasim de yok. Bence bu, en mükem­
mel bir terbiye ve en ince bir nezaket ifadesi.
Sofra kurarken, her birimizin önüne birer çatal koy­
mak inceliğini de göstermişlerdi. Ama biz onları kul­
lanmamaya özen gösteriyorduk. Eskiden atalarımızın,
-51 -
h attâ zârif ve güzel prenseslerin elleriyle yediklerini
hatırlayarak avunuyorduk. Fransa'ya çatal XIV Louis
devrinde gelmişti. Türkler bu konuda bizden hayli geri
kalmış. İlk defa denediğimiz bu Türk usulü yemek bizi
hayli eğlendiriyordu. Bir ara yeğenimle bakışlarımız
karşılaştı. İkimiz de pek mutlu sayılmazdık. Bu arada,
bir değişiklik oldu, paşanın bir işaretiyle biberli ye­
meklerden sonra tatlılar geldi. Su yerine bardaklarımızı
pembe şerbetlerle doldurdular. Bardağı bir kere kullan­
dıktan sonra arkamızda bulunan hizm etkâr hemen ala­
rak bir yenisini koyuyordu. Şarklılar, temizlik konusu­
na büyük titizlik gösteriyrlar. içtikleri suyun lezzetine
ve kalitesine de dikkat ediyorlar. İstanbul, içme sula­
rıyla da ünlü bir şehir.
Yemeğin sonunda ellerimizi yıkamamız için taslar
getirildi. Altın bir ibriğin üstüne tutturulm uş bir sabun
vardı. Ellerimizi köpürttükten sonra peçetemizle kuru­
ladık. Ama Türklerin yaptığı gibi parmağımızla ağzımı­
zın içini yıkamayı denemedik.
Kahveler ve çubuklar faslı yeniden başladı. Eski Sa­
ray'ı gezmek için kalktığımızda, güneş bir hayli yüksel­
mişti.
Kahvelerimizi getirip götüren hizmetkârların bize
gösterdikleri saygı ve itinadan söz etmeden geçemeye­
ceğim. Kahvelerimizi , üzerleri kıymetli taş ve mercan­
la işlenmiş zarf diye adlandırılan zarif kılıflara oturtul­
muş fincan denen küçük kaplardan içiyorduk. Hizmet­
kârlar, sol ellerini göğüslerine kavuşturarak, gözlerini
göğe dikerek geri geri çekiliyorlardı.
- 52 -
Eski Saray'da padişahların haremine açılan "M utlu­
luk Kapısı" hâlâ görünüyor. Harem,bahçevanların da
aaşı olan ve hükümdarın yanından hiç ayrılmayan kud­
retli bostancıbaşının korkunç hapishanesi olarak ün yap­
mıştı. İlk girdiğimiz bahçede yeniçeri subayları ile nö­
betçiler vardı. Sarayda bulunan altıbin kişi için bir fı­
rın, hasta ve sakatlar için de bir hastane vardı. İkinci
bahçeye açılan kapıda hükümdarın idam fermanını alan
vezirleri bekleyen cellâtlar duruyordu. Bu bahçede ay­
rıca mutfaklar ve divanın toplandığı büyük salon da
vardı.
Üçüncü bahçede padişahın oturduğu köşkler bulu­
nuyordu. Bunun biraz ötesinde de hükümdarın kardeş­
lerinin veya yakınlarının kapatıldığı bir bölüm var. Bah­
çelerde imparatorluğun harem dairesi de bulunuyordu.
Sultan II. Mehmed'in yaptırdığı saray yüksek yüksek ve
ürkütücü duvarların ardında, bahçeleriyle, köşkleriyle,
ayakta kalmış ya da yıkılmış küçük saraylarıyla, kudret
ve korku dolu hatıralarıyla İstanbul'un ortasında ayrı
»ir şehir gibi yükseliyor.Bugün ise, ölen hükümdarların
eşleri için bir mekân, gözden düşen harem kadınları
için bir sürgün yeri haline gelmiş. Harem ağaları Eski
Saray'a gelen bütün kadınlan gözaltında tutarmış.Onlar için tek kurtuluş yolu, hükümdarın seçtiği bir kim­
se ile evlenmek oluyormuş. Bu ise, bizim katolik ma­
nastırlarımızın düzenini aratmayacak sertlikteki bir ka­
panışın tek çıkışı ve ümidi Müslüman dininin prensiple­
ri de bu duruma bir yumuşaklık getiremiyor, zira Islâm
hukukunda kadına fazla bir hak tanınmıyor.
Pâdişâhın hazine dairesinde fazla oyalanmadık. To­
zun altında solmuş görünen işlenmemiş taşlar insana
tesir etmiyor. Ortaya çıkarılmamış daha niceleri oldu­
ğu söyleniyor. Bana kalırsa bunlar, İstanbul Türkler ta­
rafından taptedildikten sonra Ayasofya'dan buraya
taşınmış.
- 53 -
Eski kıyafetlerin teşhir edildiği bölüm çok eğlenceli.
Yeniçerilerin kıyafetleri ilgimizi çekti. Kocaman bıyık­
ları hakkında acaba doğrumu söylemişler, ama görenin
ödü koparmış.
Böylesine dolu bir günden sonra yorgunluk üstümüze
çökmüştü. Ajaccia'ya sevinerek bindik, birer kadeh
şampanya ve punçla açlığımızı bastırdık. Güvertede
kalmadık. Boğazda güneş batarken hava ansızın değişi­
yor. Günün aydınlığından birden karanlığa geçiliyor.
Buz gibi bir rutubet her yanı sarıyor. Dışarıda kalınca
iyi giyinmek lâzım, zirâ üşütüp ateşlenmek işten bile
değil.
Ur.
* *
- 54 -
III. BÖLÜM
Asya'nın tatlı suları (Göl Deresi) — M. Thouvenel'in mareşal Pelissier, mareşal Saint Arnaud, mareşal Marc Mohan ve Ömer Paşa’
Jan naklettiği hatıralar —Türk Askerleri —
Kırım Harbinde İstanbul — Hastaneler ve ti­
füs salgını — Askerî doktorlarımızın hayran­
lık uyandıran fedakârlığı — Royal Albert'i
ziyaret —Amiral Lyons —Balo ve Komedi —
Lord Stratford'un kâtipleri— General Baraguay d'Hillers üzerine fıkralar — İngiliz sefa­
retinde akşam ziyafeti.
26 EYLÜL—M.Tiıouvenel hemen her gün bizi büyük
bir kayıkla gezmeye çıkarıyor. Bunlar içinde unutama­
dıklarımızdan biri de İstanbulluların toplanıp buluştuk­
ları Asya tarafındaki tatlı sulara doğru yaptığımız güzel
gezintiydi. Burada "Küçüksu" diye adlandırılan küçük
bir derenin yıkadığı dar bir vâdi.
Bu tatlı sular vâdisi, bahar ve yaz mevsiminde yalnız­
ca o semtte oturanların değil, bütün İstanbulluların cu­
ma namazından sonra câmilerden çıkarak temiz havası­
na koştuğu gözde bir mesire yeri. Cuma, Müslümanla­
rın tatil günü. İstanbullu güzel hanımlar da, en hafif ve
şık feracelerine bürünerek burada seyran ediyorlar.Söy­
lendiğine göre, bu hanımlar öylesine süslerine düşkün­
müş ki, aralarında aynı feraceyi iki defa giymeyecek
kadar titizlik gösterenleri bile varmış.
Burası çok neşeli ve oldukça ilgi çekici, gözler için
adetâ bir bayram yerinden farksız. Sazlıklar ve salkım
söğütler arasından süzülen kimi demir atmış, kimi yana­
şacak yer aramanın telâşı içindeki insanların bağırışla­
rı arasında sallanan kayıkların görünüşünü kelimelerle
anlatmak zor. Yüzleri örtülü hanımlar arap halayıkların
yardımıyla kayıklardan iniyor. Gördüğümüz herşey ye­
ni ve değişik. Güneş parlak ışığını yeşillikler içine ya­
yarken, bu zümrüt kümesinden fışkıran serinliğe do­
kunmuyor, sıcak ve renkli temasıyla onu okşuyor. Va­
dinin derinliklerinde büyük gölgelikler uzanıyor. Bura­
nın niçin böylesine beğenildiğini anlamak zor değil.
Arada bir görünen saçakları denizde sürüklenen kır­
mızı kadife halılarla kaplı kayıklar, Paşa ya da vezir ha­
nımlarını taşıyor. Bu hatunlar ancak yürümek lutfunda
bulunarak kendileri için hazırlanan köşeye çekiliyor­
lar. Bâzıları karadan arabalarla geliyor. Bu arabaların
dışı kaba altın işçiliği ile süslü, içleri ise zengin işleme­
lerle bezenmiş ipeklilerle kaplı. Altın sim püsküllü göz
alıcı renkte bir tente Türk hanımlarıyla çocuklarını
gölgesinde barındırıyordu. Bu tenteli kaba arabalar
Yakup peygamberinkini andırıyor. Bunları da aynı
onunki gibi öküzler çekiyor. Koşum takımları görül­
meye değer renkli süslerle bezenmiş. Bir yanda siyah
harem ağası, diğer yanda bir seyis, hayvanları idare edi­
yor.
Burada bir de fayton yerine kullanılan, hafif ve sade
arabalar var, bunlara talika deniliyor. Yol boyunca in­
sanı çok sarsıyor, ama görünüşleri zarif. Dışları hafif
renklerle boyanmış, kimisinde bir çiçek demeti resmi
yanında birkaç satır da şiir yazılmış. İçleri pembe sa­
ten kaplı. Feraceli kadınlar bu rokoko stili arabaya çok
yakışıyor, insan yüzü gözü boyalı bebekleri nedense
bunlarla bağdaştıramıyor.
Üç renkli bayrağımızı görenler, Fransız sefirini tanı­
yorlar. Halk saygıyla kenara çekiliyor, kayığımız yana­
şıyor. Kavas yolumuzu açıyor. Kâtipleri ve baştercümanı ile bizimle beraber gelen M.Thouvenel Türkleri
rencide etmemek için hiçbir şey karşısında şaşkınlık
göstermememizi" rica ediyor.
Vâdinin yeşilliklerle dolu olan uzak bir köşesinde
güzel bir çeşm e var. Etrafına, halılar ve minderler üze­
rine oturan kadınlar kümelenmiş. Buraya feslerle ka­
vukların yaklaşıp sokulması imkânsız. Erkekler, büyük
ağaçlann gölgesine kurulmuş seyyar kahvelere otur­
muş kahvelerini içip çubuklarını tüttürürken bir yan­
dan sohbet ediyorlar, bir yandan da kaçamak bakışlar­
la hanımlar tarafına bakm aktan kendilerini alamıyorlar.
Kadınların yalnızca gözlerini açıkta bırakarak yüzlerini
ve boyunlarını örten yaşmaklar gittikçe incelip şeffaf­
laşıyor. Yaşmağın altında kimin olduğunu bilmek artık
zor değil. Zaman zaman yaşmakların kalınlaşmasını
mecburi kılan yeni bir hüküm getiriliyor ama, bunu pek
dinleyen yok. Türkiye'de kanunlar bir haftadan çok
uygulanmıyor.
Kadınlar gün boyu konuşup anlatırken, bir yandan
da meyva ve çerezlerle kannlannı doyuruyorlar. Bunun
için de yüzlerinin hiç olmazsa alt bölümünü açıyorlar.
Onların bu hali etraftan görünmesin diye, cariyeler
ellerindeki uzun şalları tente gibi önlerine tutuyorlar.
Özenle seçilmiş güzel fistanların değişik ve parlak renk­
57 -
leri, yeşillikler üstünde göz alıcı bir manzara meydana
getiriyor. İnsan dünyada hâlâ böyle renkli ve neşeli bir
köşenin var olduğunu görerek mutlu oluyor. Hayatı za­
man zaman böyle sürdürmenin insanın huzur ve sıhhati
için ne büyük faydalar sağladığım da unutmamak gere­
kir.
Mme Thouvenel ile ben, Müslüman hanımların arası­
na rahatlıkla katılabiliyorduk. Gördüklerimiz bizi eğ­
lendiriyordu.
Sonra beraberimizdekilerle, ilerde kendi halinde eğ­
lenen halkın arasına karıştık. Zengin ve nüfuzlu aile ka­
dınlarının toplandığı yer ile kibar beylerin çubuk tüt­
türdükleri ağaçlıklarııı^dışında tam bir karışıklık havası
vardı. Gezip dolaşm aktan çabuk bıktık. Adım başında
ya bir cambaz, ya da ayı oynatan bir çingene var .Arada
ilgimizi çeken çehrelere de rastlıyorduk. Uzun saçh
dervişler; küçük, seyyar dükkânlarıyla dolaşan yahudi
ve ermeni satıcılar. Bâzıları biz geçerken hafifçe gülüm­
süyordu. Bakışlarımızdan biraz cesaret alınca hemen
başlarındaki tepsiyi indirerek koltuklarının altında taşı­
dıkları üç bacaklı sehpanın üstüne yerleştiriyor ve bize
birşeyler satmaya girişiyorlardı. M. Thouvenel bize bir
iki şey satın almadan edemedi. Halktan birkaç kadın
gördük. Aralarından birinin feracesi açılmış, boynunun
bir kısmı görünüyordu. Ama yüzü örtülü olduğu için
kimsenin diyeceği birşey olamazdı. Belki de yaşlı bir
kadındı.
Her yer çocuklarla dolu. Hepsi de çok tatlı ve iyi gi­
yimli. Erkek çocuklar sarı veya kırmızı üstüne, desenli
elbiselerine uygun başlıklar giymişler. Kız çocuklar
açık renkli ipekli entarileri içinde çok zarif. Saçları iki
örgü halinde omuzlarından aşağı bırakılmış, başlarına
bağlanan kurdelelere küçük boncuklar iliştirilmiş. Kız­
lar on yaşına kadar örtünmeden dolaşabiliyorlar. Çoğu
zaman bu yaşı geçen kız çocuklarını, hemen çarşafa
- 58 -
sokmamak için bir süre de erkek çocuk kıyafetiyle
gezdirirlermiş.
Bu gezintiden sonra biraz oturup dinlenmek istedik,
ama iki tabure bulana kadar akla karayı seçtik. Türklerde iskemle yok, herkes ayağını altına alarak oturu­
yor. Biz henüz buna alışamadık.
Kayığımıza bineceğimiz sırada uzakta duran Viyana
ya da Berlin işi son moda birkaç kupa arabası gösterdi­
ler. Saraylılar da gelmiş diye kulağımıza fısıldadılar.
Gözdeler ya da sultan kızları. Merak, nedense ağırbaş­
lılığı bile altediyor. Belli belirsiz şekilde yaklaşarak,
yüzlerini yaşmaklar altına gizlemiş elmas ve yakutlarla
süslü bu hanımlara bakmadan edemedik. Onların da gö­
rülüp seyredilmeyi arzu eden bir halleri vardı. Feracele­
ri beyaz ya da uçuk pembeydi. Bu güzel Türk kadınları
burada görebildikleri kadar etrafı seyrederken, zamanın
ne kadar uzun olduğunu hissedip sıkılmadan saatlerce
oturup kalıyorlar. Zaman zaman ellerinde tuttukları
parlak taşlarla süslü aynalarına bakıyorlar ya da gelen
geçenden gizlenmek için onun arkasına saklanıyorlar.
Bir yandan da dizlerinin üstünde duran küçük sepetten
birşeyler alıp yiyorlar. Süslenmek ve durmadan ufak te­
fek şeyler yemek Türk kadınlarının en büyük meşgale­
si. Bana öyle geldi ki, bu kupa arabalarından bize doğ­
ru tatlı ve sevimli bakışlar uzanıyordu. Onlardan saygılı
bir uzaklıkta bulunan sefâretimiz üyeleri kıpırdamadan
duruyorlardı.
Söylendiğine göre, zaman zaman hükümdar da bura­
da bulunan kasra gelerek etrafı seyredip eğlenirmiş.
Onun bugün burada olmamasından istifade ederek köş­
kü gezdik. Operanın dekaratörü Sechamp burayı zengin
bir stil içinde yeni restore etmiş. Şanslı adammış doğ­
rusu...
Tarabya'ya dönüşümüz de çok zevkli geçti.
Fransız sefaretinin büyük kayığı, beyaz ve altın yal-
- 59 -
diz boyası, baş tarafında dalganan bayrağı, beyaz ten­
tesi ve on kürekçisiyle çok şık görünüyor. Kayıkçıların
üstünde beyaz saten çizgili Bursa kumaşından mintan­
lar var. Güneşten yanmış göğüsleri rüzgâra karşı açık.
Şişkin şalvarları altında kırmızı ince deri pabuçları var.
Ayaklarını öndeki bankoya dayıyorlar.Başlarına mavi',
püsküllü fes giymişler. Kayıkçıların kuvvetli pazularının
gayretiyle kayığımız süzülüp gidiyor. Zavallılar kürek
çekerken bir yandan da soluyorlardı.
Nefesleri sanki küreklerin ahengine uyarak gidip geliyor.
Mme Thouvenel ile sevgili yeğeni ise, kayığın en
ucunda yumuşacık minderlere adetâ uzanır gibi otur­
muş, dünyada bundan daha zevkli bir gezinti olamaya­
cağını düşünüyorlardı. Öylesine hızla ve kayarak gidi­
yoruz ki... Görülecek, seyredilecek o kadar çok şey var
ki etrafta... Bu parlayan, berrak mavi sular... Sanki herşey bir rüya...
***
Akşam yemeklerimiz çok ilgi çekici oluyor. Bu saat­
te M. Thouvenel siyâsî düşünce ve endişelerinden kur­
tularak kendini tatlı bir sohbet havasına kaptırıyor.Fık­
ralar ve esprili sözler birbirini kovahyor.O kadar çeşitli
olay ve insan görmüş ki... Son olarak, Sivastopol’ün
alınmasından sonra sefârette misafir ettiği mareşal Pelissier’in dikkate değer taraflarını anlatmıştı. Yaşlı ma­
reşalin hım hım sesini aynen çıkararak onun taklidini
yapıyordu.
Mareşalin kaba davranışları,terbiye ve saygı kuralla­
rına çok bağlı, h attâ bunları sıkıcı olacak kadar titiz­
likle uygulayan paşaların bir hayli canını sıkmıştı. M.
Thouvenel bununla ilgili olaylardan birini nakletti.Ben
burada anlatmaktan çekiniyorum ama, büyük bir savaş
-6 0 -
kahramanının ne çeşit *>ir insan olduğunu açıkça be­
lirtmesi bakımından çok şey ifade ediyor. Birkaç satır­
la nakledeyim.
Söylendiğine göre, mareşalin hayvanların değeri ko­
nusunda çok garip düşünceleri varmış. Onun nazarında,
tavşan ve ada tavşanı gibi antilop da cesur bir hayvan­
mış. Buna karşılık, kartal ve diğer yırtıcı kuşlardan
nefret edermiş, onlara "Gökyüzünün canavarları” der­
miş. Afrika'da da aslanı çok yakından görmüş, ama bu
"Koca kafalı kralı” pek tutm am ıştı. Cezayir'de, Laghovat şehrinin zaptından sonra, arap şeyhleri teker teker
gelerek bağlılıklarını bildiriyorlarmış. General Pelissier'
nin yanında Goert isimli bir de tercüman bulunuyor­
muş. Arap şeyhlerinden biri generale hoş görünmek ve
iltifat etmek için "Aslan" diye hitap etmiş. General
ise bu davranıştan hiç memnun olmamış, sonunda G o­
ert'e şöyle söylemesini emretmiş: "Bu şeyhe söyleyiniz
ben bir Fransız generaliyim... Aslan kaçar, ben k aç­
mam; aslan avım yer, ben ise onları serbest bırakırım."
General bu kadarla kalmayarak burada tekrar edeme­
yeceğim başka şeyler de ilâve ederek La Fontaine'in
"Hayvanlar kralı" diye söz ettiği aslanın kötü huyları­
nı bir bir saymış.
Arap şeyhi utanıp sıkılarak çadırına çekilmiş. Son­
ra tercümana kendisini tekrar generalle konuşturması
için yalvarmış: "Ben de babam gibi konuştum " demiş.
Generalin hakkı var. Aslan mücadeleden kaçar, leşle
karnını doyurur, cömert ve iyi yürekli değildir. Pis ko­
kar, utanılacak bir kusuru vardır. Ben bunları hiç dü­
şünmemiştim."
Kırını Harbi konusunda konuşurlarken General M.
Thouvenel'e şöyle demiş. "Paris'ten gelen emirleri din­
leseydim, Fransız ordusunun eli kolu bağlı kalırdı, Si­
vastopol'ü almak da hayal olurdu."
sH sK *
—61 —
M. Thouvenel'in anlattıkları bâzen de dokunaklı
oluyordu. Mareşal Saint Arnaud'dan daima hayran­
lıkla bahseder, onun enerjik kişiliğini ve insan sevgi­
siyle dolu yüreğini överdi. Ağır hasta olduğu halde Kırım
Savaşına gitmiş, orada büyük yararlıklar göstermişti.Istanbul'a döndüğünde canlılığı ve hareketliliğini etrafına
da yaymıştı. Sultan Abdülmecid de onun sohbetinden
hoşlanıyor, mareşali sık sık saraya davet ediyormuş.
Ona çok değer veren sultan, bütün imparatorluk im­
kânlarının müttefik kuvvetler generallerinin emrine
tahsis edilmesini emretmiş. Saint Arnaud büyük bir as­
kerdi. Ölümünden sonra bile adı h âlâ kahramanlar ara­
sında anılıyor.
General Mac—M ohan'ın Doğu cephesinde ne değerli
bir isim bıraktığını herkes biliyor. Büyük bir zafer günü
olan 18 Haziranda, savaş meydanında ölen general
M ayron'un yerine Kırım'a gönderildiğinde, karşısında
kumandan olarak arkadaşı general Pelissier'i bulm uştu.
8 Eylül 1855, General Mac—Mohan için ölümsüz bir
zafer günüydü. Malakoff'un almışını ona borçlııyuz.Yapılan saldırılar her yerde, İngilizlerin bütün gayretine
rağmen Redan'da, Dumas cephesinde hep boşa çıkı­
yor, bozgun oluyordu. General Mac—Mohan Malakoff'
daki istihkâmı kaldırarak Rusların amansız hücumları­
na rağmen orada tutunm ayı başarmıştı.
Bundan sonra, kendisine bu tehlikeli durumda daha
fazla kalmaması için ısrar eden, yalvaran general Pelissier'ye şöyle cevap vermişti: "Buradayım ve burada
kalacağım."
M. Thouvenel, Kırım Harbinde Osmanlı Ordusunda
serdar—ı ekrem olarak bulunan Ömer Paşa'yı da yakın­
dan tanıyordu. Paşa 1806'da Mikael Lattas adıyla Yu­
goslavya'da ortodoks bir ailenin çocuğu olarak dünya-
ya gelmişti. Söylendiğine göre bir zamanlar asker kaça­
ğı olarak aranmış olan Ömer Paşa, sonradan bir tesa­
düfle askerlik mesleğine girmiş bir dönmeydi. Enerjikti
şansına-inanıyordu. Sultan Malımud'un gözüne girmiş,
sonra Sultan Abdülmecid'in itimadını kazanmıştı. Kı­
rım Harbi başında, Tuna'da Rus ordusunu bozguna uğ­
ratm ıştı. Bunun sonunda ülkesinde bir kahraman ola­
rak sevilip sayıldı. Ama daha sonraları, müttefik ordula­
rı ciddi olarak işin içine girince, Ömer Paşa ününden
kaybetmeye başladı. Kırım Harbinin bundan sonraki
bölümünde pek bir yararlık göstermemesine rağmen,
kendisinden övgüyle bahseden bir m ektubu general Pelissier'ye göndermeden de edemedi. M. Thouvenel:
"Ömer Paşa öylesine kendini beğenmiş bir adamdı ki/'
diyordu,"durm adan kendinden bahseder ve kendinden
"Majesteleri" diye söz ederdi. "
Ömer Paşa, General Canrobert yerine gönderilen
general Pelissier’nin sert, otoriter ve kaba hareketleri
karşısında çok defa kırılmıştı. Sonradan Kırım'dan ay­
rılarak Gürcistan seferinin başına geçti. Ancak başarılı
olamadı, netice felâket oldu. Har vurup^harmaıı savu­
ran ve müsrif bir adam olan Ömer Paşa'yı önce para sı­
kıntısı, sonra da yokluk perişan etti. Nihayet unutulup
gitti.
***
M. Thouvenel, her zaman Osmanlı Ordusunun iyi ta­
raflarını da görmesini bilmiştir. Osmanlı subaylarını ye­
tiştirm ek için gelen Avrupalı askerlerin çok iyisonuçlar aldıklarını söylüyordu. Türk Askerinde şeref ve vazi­
fe hissinin kuvvetli olduğunu, ücretinin az olmasına ve
gözde paşaların gadrine uğradığı halde, ülkeye olan
saygılarından hiçbir şey kaybetmediğini övgü ile anlatırdı.M. Thouvenel, Osmanlı Ordusu subaylarını yetiş-
-63 -
tiren yabancıların çoğunun Fransız olmasından gurur
duyuyordu.Fakat ne yazık ki bu yüksek rütbeli Fransız
askerlerinin bâzısı, Kırım Harbi sırasında hayatlarını
kaybetmişlerdi.
Mükemmel bir savaşçı olan Türkler, aynı zamanda
çok da dayanıklı, uzun yürüyüşlere sabırla katlanabi­
liyorlar. Yanlarına gerekli birkaç parça eşya, silâh ve
bir matra sudan başka şey almıyorlar. En güç şartlara
kolaylıkla uyabiliyorlar, dışardan kuvvet verici hiçbir
şeye iiıtiyaç göstermiyorlar. Savaş onlar için bir neşe
kaynağı. Bir gün Savfet Paşa'nın şöyle dediğini duy­
dum. "Türk Askeri savaşırken, silâhının ucunda cenne­
ti gördüğü için cesurdur."
Kırım Harbi sırasında M aslak'taki. askeri kampta
uzun süre kalan albay Charreyron bir gün hâtıraların­
dan söz ederken: "Türk Askeri kadar iyi ve idare edil­
mesi gerçekten zevk veren askere rastlamadım" dedi.
"Çok az ile iktifa etmesini biliyorlar. Fransızlarla, İngi­
lizlerle olunca yiyecek konusu dert oluyor .Türk Askeri
ise, bir avuç pirince razı oluyor. Zamanı gelince, hiç
belli etmeden karnını doyuruyor. Osmanlı bölükleriyle
uzun zaman yakından temas ettim. Onları yemek yer­
ken hiç görmedim desem yalan değil."
Bü vasıflara sahip askerlerin başına bilgili subaylar
getirilip maddî, manevî savaş hazırlıkları tam mânasıyla
yapılabilse, ünlü bir İngiliz harp uzmanının söylediğine
göre "Dünyanın en olağanüstü, en güçlü ve en yenilmez
ordusuortaya çıkarmış.
***
Mme Thouvenel ile İstanbul'a geldiğimiz zaman gö­
rünürde savaşa ait hiçbir iz yoktu. Herşeyin böylesine
neşeli ve sâkin göründüğü bir yerin, bir yıldan az bir za­
man önce kaynayıp karışan Osmanlı başşehri olduğuna
-6 4 -
inanmak çok zordu.
Bu devirde, devriye askerlerimizin sokaklarda nöbet
tutmasına rağmen hâlâ tehlike devam ediyordu. Galata
ve Beyoğlu'nda oturan halk, Müslüman İstanbul'dakindeıı çok farklıydı. Birçok maceracı ve her ülkeden ge­
len kanun kaçağı burayı mesken edinmişti. Ttirk polisi
yeterli değildi. Gündüz gözüyle adam boğazlanıyordu,
suçlar cezasız kalıyordu. Yol ortasında kan gövdeyi gö­
türürken hiçbir şey olmamış gibi kimse dönüp bakmı­
yordu.
İstanbul'daki Fransız birliği kumandam general
Larchey'in aracılığıyla Fransız sefiri M. Thoııvenel,Beyoğlıı'nda bir polis karakolu kurma izni aldı. Jandarma­
larımız birçok olayda faydalı oldular. Ama ne yazık ki
yakalananlar daima elçiliklerine haber verilmesini isti­
yor, bu sefaretler de onları serbest bırakıyordu.Sonıında nihayet bu konuda bir anlaşmaya varıldı ve belirli
ölçüde asayiş kurulabildi. Hastaneler yaralı ve hastalar­
la doluydu. Barış anlaşmasından sonra, buraların tama­
men boşalmış olması gerekirdi.
İskoıbit hastalığı askerler arasında büyük tahribat
yapıyordu. Kırım Savaşı boyunca Osmanlılar her ay
yüzlerce iskor’oitli hastayı Varna'ya göııderiyorlaıdı.Taze meyvanın bol olduğu bu şehirde, hastalar çabuk to ­
parlanıyordu. Bizim askerlerimizin de tabiatın sunduğu
bu dermandan deva bulmalarını istiyorduk. Bunun için
adalardan birinde oturma izni alarak hasta askerlerimi
zi oraya götürmemiz gerekiyordu. M. Thouvenel Aja
ccio'yu, hastalara en uygun adayı bulup belirlemek için
yola çıkardı. Mitilen'in aranılan şartlara en uygun oklu­
ğu haberi geldi. Sultan Abdiilmecid gereken izni beklet­
meden verdi. Herşey hazırdı. Yalnızca hasta ya da nekaiıat devrinde bulunan askerlerimizi adaya taşımak
kalmıştı. Ama ne yazık ki, Fransız idaresinin ağır işle­
yen çarkını unutm uştuk. Gecikmeler, sonradan ortaya
- 65 -
çıkan güçlükler, daha sonra da barışın imzalanması,Mitilen adasında belki de binlerce hayatı kurtaracak olan
bir hastahane ile dinlenme yerinin kurulabilmesine en­
gel oldu.
Tifüs ise Doğu'daki ordunun üstüne çöken en tehlikeli
salgın oldu. Maslak'da (Moslack) ve Sivastopol'daki ölü
sayısı endişe vericiydi. 1855 Şubatında Kırım'da
19648 tifüs vakası görülmüş, bunların 2400'ü ölmüş,
8738'i İstanbul'daki hastanelere getirilmişti. Yalnızca
İstanbul'da ölen 50 bin Fransız, ondört mezarlığa gö­
müldü. Kimsenin etrafına bir duvar çekmeyi düşünme­
diği bu mezarların, herşeyin bakımsızlığa terkedildiği
bu ülkede yok olup gitmesi işten bile değildi. Türklerin
bir sınır yapmaya söz vermeleri bizi biraz olsun sevin­
dirdi. Bu arada bizim nâmımıza utanılacak bir olayı
kaydetmeden de geçemeyeceğim.Bu mezarlıklardan al­
dığı taşlarla Beyoğlu'ndaki evini yapan bir Fransız'a
daha sonra Paris'te Legion d'honneur nişanı verildi.
M. Thouvenel "Buna karşılık Fransa'ya yıllar boyu
yapmış olduğum sadık ve faydalı hizmetlere rağmen
bana bu nişanı vermekten kaçınıyorlar" diyordu.
Biz de, Türklerde, Ingilizlerde ve Ruslarda olduğu
gibi herşey yalnızca askerî levâzıma bağlı olmasaydı,
bu kadar çok kayıp vermezdik. İki sistemin farklılığı
bu olayla apaçık ortaya çıktı. Bizim aldığımız netice
tek kelimeyle felâketti. Bunun yamnda, Florence
Nightingale'e, hastalan hastalıklanna göre ayrı koğuş­
larda yatırma fikrini,bir Fransız doktorunun, Dr. Scrive'nin verdiğini düşünmek insanı gerçekten isyan etti­
riyor du.lngilizler bu şâyede pek çok yaralı askerin ti­
füsten kurtulmasını sağlamış, ölü sayısı dörtte üç nis­
petinde azalmıştı. Bizim hastalarımıza hemşirelik eden
rahibeler de bu ayırımın yapılmasını istemişlerdi ama,
onları da dinleyen olmamıştı.
Beyoğlu'nda sık sık karşılaşıp görüştüğümüz Fransız
-6 6
-
Deniz Yollan Müdürü M. Girette, hasta askerlerin bu­
lundukları yerde tedavi altına alınmak yerine, Fransa'
ya gönderilmelerinin çok büyük bir yanlışlık olduğu­
nu söylüyordu. Bunlardan ancak altıbininin sağ, ama
ağır hasta olarak anavatana varabildiğinden bahsetmiş­
ti. Deniz, kimbilir kaç tanesi için mezar olmuştu...
Çok bulaşıcı olan tifüs, gemiciler arasında da yayıla­
rak Marsilya'ya kadar uzanıyordu. Hastaların gemilerle
taşınması yüzünden, Marsilya—Sivastopol yolculuğu bir
süre için kesilecekti. Ayrıca gemide çalışan personelin
büyük bir kısmı hastalığa yakalanıp ölmüşlerdi. Müdür
de bunların yerine koyacak adam bulmakta güçlük çe­
kiyordu.
Askerî doktorlarımız geceyi gündüze katarak çalışı­
yorlar, hastaları biran yalnız bırakmıyorlardı. Cesaretle
savaştıkları tifüs, aralanndan kırkaltı tanesini alıp gö­
türdü. İngiltere, askerleri için 448 doktor göndermişti.
Bunlann hiçbiri de ölmedi. Bizim 450 doktorum uzun
82'si hastalığa yakalanıp hayatlarını kaybettiler.
2 Mart 1855 günü, aynı zamanda ölen üç doktoru­
muzun cenazesi Beyoğlu'nu mâ teme boğm uştu.
M. Thoııvenel askerî doktorlanmızdaıı daima heye­
can ve hayranlıkla bahsederdi: "Onlar vazifelerini yap­
tılar... îia ttâ vazifelerinden de fazlasını... Ama şu aske­
rî bürokrasi yok m u!.." diye tekrarlıyordu. Daha başka
üzücü olayları da naklediyordu. Bunlardan ileride söz
edeceğim.
***
Yaşadığımız günlere dönmek için bu acıklı konuyu
artık kapatıyorum.
20 EYLÜL—Haftanın olayı,Royal Albert harp gemisi­
ne giderek Lord Lyons'u (12) ziyaret edişimizdi. Royal
Albert, Tarabya koyundan ayrılarak Büyükdere'ye de-
- 67 -
mirlenıişti.
Amiral bizi daha önce de birkaç defa dâvet etmişti.
Dün nihayet M. ve Mme Thouvenel yapılan daveti ka­
bul ettiler. Deniz kayıklar için fazlaca dalgalıydı. Bizi
aldırmak için amiral, Tarabya'ya büyük bir mektep ge­
misi göndermişti. Gemiyi askerî okul talebesi olan İn­
giltere'nin Paris sefiri Loıd Covvley'in oğlu genç YVelesley yönetiyordu. Belinden saıkaıı kılıcı ile rahat ve ken­
dinden emin görünüyordu. Yüzleri güneşten yanmış sa­
kallı koca gemicilerin bu oniki-oniiç yaşındaki küçiik
kumandanın emirlerine saygıyla uyması insanı hayrete
düşürüyor.(13)
Royal Al bert dünyanın eıı güzel harp gemisi olarak
ün yapmıştı. Şimdiye kadar hiç savaş gemisi gezmeıııiştim. Bu heybetli İngiliz yapısına yaklaştıkça mera­
kım ve heyecanım artıyordu. Bütün müttefik donanma­
lar ülkelerine dönmüş oldukları halde, o burada tek ba­
şına nöbet tutuyordu...
Fransız sefiri gemiye ayak bastığı anda, kraliçe Hoıtence'ııı meşhur parçası (14) çalınmaya başladı.Amiral
bizi sevinçle ve içten gelen bir yakınlıkla selâmladı. Gü­
vertede, gemi boyunca iki sıra halinde dizili duran de­
nizciler beyaz ceket pantaloıı ve mavi kordonlarıyla
göz okşayan bir manzara teşkil ediyorlardı. Mme Tho­
uvenel'e Loıd Lyoııs eşlik ediyordu. Benim kavalyem
ise gemi kumandanı French idi. Bana refaket eden kişi­
nin sağır olmaması benim bu konuda yeğenimden daha
şanslı olduğumu gösteriyordu. Harp gemisinin düzenli­
liği ve bakımlılığı insauı hayran bırakıyor. Herşey çok
güzeldi; revir, subayların salonu, bataryalar vs... Bizi
böylesiııe meraklı ve memnun gören amiral, geminin
üst bölmesine kadar sepete binerek çıkmamızı teklif
etti. Kendisine nezaketle teşekkür ettik. Kıç güverteye
gidip dinlenmeyi tercih ediyorduk. Daha sonra, güzel
bir müzik refakatinde nefis bir öğle yemeği yedik.
-68
-
Lord Lyons, ailemin İngiliz ve İskoç asıllı olan bölü­
münü tanıyordu. Amiralin asil yüzünde ciddiyet ve seç­
kinlik ifadesi okunuyordu.Bu güzel çehrede güçlüklerle
mücadele etmeye alışkın olan insanın enerjisi, ruhun sü­
kûneti, düşüncenin ve kişiliğin zerafetiyle birleşerek ol­
gun bir ahenk yaratıyordu. Bakışlarındaki üzgün ifade
onu daha da çekici yapıyordu. Kırım'da savaş meyda­
nında kaybettiği oğlunun gönlünde açtığı derin yara
hâlâ kanıyordu, belli...
Birkaç gün sonra, İngiliz amiral gemisinde verilecek
balo ve komedi için tekrar dâvet edildik. Thoııvenel'ler
bu dâvete gitmekten kaçınıyorlardı. Aıııa benim İngiliz
sefiresiyle gitmemde îıiçbir mahzur görmediler, izin
verdiler. Lady Radcliff beni alarak önce akşam yemeği­
ne, oradan da Lord Lyons tarafından Büyükdere'de ve­
rilen dâvete götürdü. Güverte halılarla kaplanmıştı, di­
reklerde birçok ülkenin bayrağı dalgalanıyordu. Görül­
meye değer bir manzaraydı doğrusu. Misafirleri yağ­
murdan ve rüzgârdan korumak için konulan tente, kili­
senin tavanı kadar yüksekti.Süngülerden avize yapılmış­
tı. Bin kadar deniz eri küpeşteye dizilmişti. Ingiliz as­
kerlerinin çeşitli kıyafetlere bürünerek oynadıkları ko­
medi hepimizi güldürmüştü ama, aslında ince ve esprili
bir eser seçmeıııişlerdi. Bundan sonra açılan balo da bi­
zi çok sarmadı. Gecenin en güzel tarafı, sabahın saat
ikisinde ay ışığının yıkandığı durgun sularda süzülerek
yol almaktı. Bu küçük yolculuk öylesine güzeldi ki...Sı­
cacık elbiselerimiz içinde, ayaklarımızı kürklerle ısıta­
rak oturduğum uz küçük çadırımız çok rahattı. Eve bu
kadar erken döneceğimize, şuracıkta uyumayı ne kadar
isterdim.
î jî
-
î jî
îjî
69
-
İngiliz sefaret kâtiplerinin burada hiçbir yardımcısı,
hiçbir dayanağı yok. Sefir ise kendisiyle çalışanlara
hiçbir yakınlık göstermiyor. Bazıları dayanamayıp geri
giderken,kaaıılar da bir süre sonra şaşkına dönüyor­
lar. Kısacası Ingiliz diplomatları İstanbul'a gelmeye hiç
talip olmuyorlar.
Amiral Bouet VVillaumez'e, elçilik görevlilerinden bi­
rini takdim ederken Lord Lyoııs şöyle diyordu: "Krali­
çenin hizmetinde bulunduğu halde henüz ölmemiş ya
da delirmemiş nâdir diplomatlardan birini takdim et­
mekle şeref duyarım."
Lord Stratford'la birlikte çalışan yüksek mevki sahi­
bi görevliler de pek iyi muamele görmüyorlardı. Sonra­
dan Hindistan'daki İngiliz ordusu kumandam olan Al­
bay Rose, sefarette kâtipken, sefir vekilliği görevini de
yüklenmişti. Sefir ise onu daima işlerden uzak tutm uş,
gün gelip Albay Rose, sefire vekâlet etmesi gerektiğin­
de çok güç durumda kalmıştı.
Şimdiki birinci kâtip Alisoıı, Lord Stratford'a kafa
tutmaya cesaret edebilen tek kişi olmuş. Sefaret bah­
çesinin en uzak köşesindeki küçük bir evde yaşıyordu.
Bize yakın yerdeki küçük bir kabineden de her gün bir
kaç kere çıkıp denize giriyordu.
Bu hayli değişik ve biraz da yabani görünen Alison.
esprili ve becerikli bir kişi olarak tanınıyordu.Bir sefe­
rinde, beklenmedik bir cesaret göstererek bu karakteri­
ni belli etmişti. Lord Stratford'un çalışma odasında
yalnız kendisinin oturduğu bir koltuk olduğunu öğren­
mişti.Sefir, kendisiyle görüşmeye gelenleri ayakta dur­
maya mecbur ediyordu. Alison ise, kendi bakımından
bu durumu oldukça münasebetsiz buluyordu. Sefirin
kendisini ilk olarak çağırdığı gün, Lord Stratford'u
saygıyla selâmladıktan sonra sağa sola bakınmış, otu­
racak bir yer olmadığını görünce de çalışma masasının
üstündeki evrakı bir kenara iterek kendine yer açmış,
- 70 -
hiç istifini bozmadan da oraya oturm uştu. Ertesi gün
sefir bürosuna birkaç koltuk konulmasını emretmişti.
Bu görülmemiş birşeydi. Acaba bu olay, İngiliz dip­
lomatın kabalığına pek çok kere muhatap olmuş diğer
diplomatlar için iyi bir ders olamaz mıydı?
Bu konuda nakledeceğim diğer bir olay ise, Fransız
diplomatlarının böyle bir derse hiç de ihtiyaçları olma­
dığını gösterir mahiyette.
Lord Stratford İstanbul'da kendisinden başka biri­
nin bir numaralı diplomat olarak anılmasına tahammül
edemiyordu. Soğuk İngiliz gururu onu beklemeler kar­
şısında sabırsız kılıyordu. Ama nedense dâvet edildiği
konferans ve ziyafetlere çok geç gelmeyi âdet edinmiş­
ti. 1853'de Fransız sefiri general Baraguay d'Hillers'nin
akşam yemeği dâvetine mutadı üzere bir hayli geç gel­
mişti. Kapıdan girerken "Beni beklemeyip başladıkları
iyi olm uş" diyrn asıl lorda, Fransız generali: "Sayın
lordum, sizi beklemeseydik yemek çoktan biterdi. Be­
nim bu çok muhterem hanımları ve beyleri daha fazla
bekletmemiş olmamı uygun karşılayacağınızdan emin­
dim " diyerek taşı gediğine koym uştu. Lord Stratford,
bu sözlerden sonra defalarca özür dilemek zorunda kal­
mıştı ama için için de kinlenmeden edememişti.
Benim İstanbul'a geldiğim günlerde, Lord Stratford,
hâlâ hâkimiyetini sürdürüyor, her vesileyle de bunu is­
pata gayret ediyordu. M. Thouvenel ise onun tarafın­
dan saygı ile selâmlanan ilk Fransız sefiri olmuştu.
***
30 EYLÜL—Fransız sefirinin Tunaboyu ülkeleri (Ef­
lâ k —Buğdan) komisyonu üyelerine verdiği güzel ziya­
fetten sonra, lord ve Lady Startford'un dâvetine uya­
rak akşam saatinde küçük bir deniz gezintisine çıktık.
İki sefâret binasının bahçeleri arasında yalnızca alçak
-
71
-
bir duvar olmasına rağmen, görgü kaidelerine göre İn­
giliz sefaretine yürüyerek gitmemiz uygun düşmüyor­
du. Zaten üstümüzdeki balo kıyafetleriyle denizin çok
yakınından geçen dar patikadan gitmemiz de düşünü­
lemezdi.
Akşam saat sekizde meşalelerin aydınlığında bizim
için hazırlanmış kayığa bindik. Başlangıçta herşey çok
iyi gidiyordu. Ama birkaç sefer kürek çekildikten son­
ra, mehtap olmadığf için tam bir karanlığa gömüldük.
Kayıkçılarımız, korkunç seslerle haykırarak etrafımız­
da olabilecek kayıkları uyarmaya çalışıyorlardı. En güç
zamanlarda bile esprili olmasını bilen M. Thouveııel,bi­
zi rahatlatmak için her çeşit şey söylüyordu: "Bakın,
diyordu, bir kaza olursa zayıf olan taraf batar.On çifte
kayık yalnız vezirlerle sefirlerde olduğuna göre şimdi­
lik bizden daha güçlü birine rastlamamız imkânsız..."
Söylediklerinde gerçek payı vardı ama, bizden zayıf
olanların batmasına da râzı olamazdık. Neyse ki yolu­
muz çabuk son bııldu, biz de kazasız belâsız rıhtıma
ayak bastık. Gelişimizden az önce vuku bulan ve misa­
firlerden birinin neredeyse hayatına malolacak bir ka­
zayı öğrenince çok üzüldük. Prusyalı diplomat Baron
Richtoffen, kayığından inerken denize düşmüştü.Onun
rıhtıma çıkmasına yardım etmek için elini tutm uş olan
uşağı da onunla birlikte sulara gömülmüştü. Kayıkçı
onlara yardım edemiyordu,zira bir yana eğilecek olursa
kayığı devrilebilirdi. Kazazedelerin haykırışları nihayet
duyulmuş, le Souıd ile Blampre hemen rıhtıma koş­
muş, suya ip atarak baron ile uşağını kurtarmaya çalış­
mışlardı. Sonunda nihayet denizden çıkaoilen Richtof­
fen battaniyelere sarınarak Büyükdere'deki mâlikânesine dönmüştü. Onunla birlikte gelen Prusya ortaelçisi
ise sükûnetle içkisini yudumlarken, bir yandan da etrafındakilerle olayın tartışmasını yapıyordu.
Masada yirmibeş kişilik yer hazırlanmıştı. Tabaklar
- 72 -
zarif ve lüks bir Ingiliz sofra takımındandı.Lady Stratforu'un solunda, kısa süre önce Büyiikdere'ye gelip de­
mirleyen firkateynin kumandanı ve büyük orkestranın
şefi olan Prusyalı bir prens oturuyordu. Ben ise Lord
Stratford'un solundaydım. Asil ve düzgün yüz hatlarını,
her yaştaki İngiliz'de bulunan berrak tenini yakından
görüyordum. Bu »erkesin ürktüğü adam bana çok se­
vimli geliyordu. Onunla uzun süre İngilzce sohbet ettik.
İngiliz ve Fransız sefaretleri arasında efen soğuk havaya
rağmen diplomatlar gerçek bir zerafetle dış görünüşte
niçbir şey belli etmiyorlardı. Ama, Tunaboyu prenslik­
leri meselesi daha şimdiden onları düşündürüyordu.
Yemekten sonra bahçe ışıklarla donatıldı. Royal Albert'in müziği eşliğinde dans edildi. Prusyalı prens ilk
dansı benimle yaptı.Bütün Almanlar gibi kusursuz bir
kavalyeydi, iyi dans ediyordu. Ne yazık ki kirişlere tu t­
turulan zeminin ayaklarımızın altında gıcırdaması biraz
keyfimizi kaçırıyordu. Yemekten sonra birkaç genç
Rum kadını da baloya katılmıştı. Böyle bir eğlenceyi
kaçırmamak için gecenin karanlığında üç çifte kayığa
jinm eye çekinmediklerine göre, kordiplomatiğe men­
sup hanımlardan daha cesurdular, belli.
3u geçirdiğimiz gece beni çok mutlu etmişti. Aile­
mi İngiltere'ye bağlayan yakınlıkları düşünecek olur­
sak, bıı benim, için çok güzel ve unutulmayacak bir
başlangıç olmuştu.
- 73 -
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Boğaz, Avrupa ve Asya sahilleri —Sultan Ça­
yırı — Kandilli — Balıklar — Şark usulü din­
lenme —Av —Butenieff Baron ve Bar uıesiyle Büyiikdere'de bir akşam —Lady Stratford'
un Fener'de verdiği büyük davet — Ölülerin
rüzgârı — Akrepler — Siyasi kriz — Sultan'a
sunulan dizbağı nişanı — Siyasî kayıtlar —
Fransa sefirinin Lord Stratford'a verdiği da­
vet ■- Eski devirde vezirler —Bahçeler ve çi­
çekler - Beyoğlu'na gidiş.
8 EKİM—Hava dönmeye başladı.Ama denizin çırpıntısız olduğu günlerde kayıkla gezmeye çıkıyoruz.
Asya sahilinin en güzel köşelerinden olan Sultan Çayırı
(Vallee dıı Grand Seigneur) gezintilerimizin başlıca uğ­
rağı oluyor. Burası harem kadınlarının da çok sevdikle­
ri bir yer. Arabalar ve kayıklarla gelerek halılarım seri­
yorlar, yiyeceklerini açıyorlar, uzun ve sâkin öğleden
sonralar boyu orada kalıyorlar. Türk kadınları öyle sa­
nıldığı gibi bir öıııür boyu duvarlar ardına kapatılmış
değil. Dünyada, sanırım, onlar gibi hoşça vakit geçiren
az insan var. Sanki onları üzen hiçbir şey yok. Eşleri­
nin getirdiğiyle kanaat edip hayatlarını öylece sürdürü­
yorlar.
Eskiden hükümdarlar burayı pek beğendikleri için
sık sık gelirler, muhteşem çadırlarım kurarak bir süre
kalırlarmış. Buraya onun için Sultan Çayırı denmiş.
Küçük bir tepecik üzerine dikilmiş olan kitabede III.
Selim devrinin tarihi okunuyor. Yer yer serpiştirilmiş
zarif mermer çeşmeler var. Geniş gölgesiyle etrafa tatlı
bir serinlik yayan büyük çınar ağacının kalın gövdesin­
de kapısı,penceresi ve bacasıyla oyulmuş bir derviş evi
görünüyor.
Vadinin sonuna doğru sıklaşan tepeleri, şırıl şırıl
akan küçük dereler suluyor. Tarihin yazdığına göre,
Haçlı Seferleri sırasında II. Louis'nin orduları burada
kamp kurup birkaç hafta kalmış.
Asya'nın tatlı suları (Göksu Deresi) yakınındaki
Kandilli de Boğaz'm en şirin köşelerinden biri. Sahilde
güzel köşkler, yalılar, bahçe içinde büyük konaklar var.
Ama Boğaz'ın bu yöresinde rüzgâr her zaman çok kuv­
vetli esiyor. Akıntılar da öylesine kuvvetli ki, o heybet­
li kayıkçılar bile küreklerine hâkim otamayarak kıyıda
bıı iş için bekleyen adamlara halat atıp güç belâ yana­
şabiliyorlar. Bu bölgede kayıkla gezmek oldukça güç,
sallantıdan bir süre sonra insanın midesi bulanmaya
başlıyor.
Görünürde sahilde kimse yok gibi, zaman zaman bir
kayıkla karşılaşınca bayağı seviniyoruz. Bazaıı iki güzel
hanımın uzanıp sefa ettikleri bir kayık bizimkinin önü­
ne geçiyor. Zarif elbiselerinin göz okşayan kıvrımlarını
zevkle seyrediyoruz. Ş aık'ta insanlar renkleri seçmeyi
çok iyi biliyorlar. Nereye baksanız birbiriyle zıtlaşan
- 76 -
değil, birbiriyle uyan renkler görüyorsunuz. Süsüne
düşkün hanımlar pembeyi, açık maviyi, leylâk rengini,
uçuk sarıyı seviyorlar. Kayığa rahatça uzanmış bu gü­
zellerin arkasında, altın simli saçakları sularda yüzen
kadife halının bir ucuna çömelmiş, bir sfenks gibi hare­
ketsiz oturan siyah bir hareıiıağası var. Bunlar sultan
kızları ya da gözdeler olmalı diye düşünüyoruz.
Gittiğimiz lıer yerde sanatkârlara ilham kaynağı ola­
bilecek çok güzel manzaralarla karşılaşıyorduk. Ama il­
ham almak için, böylesiııe uzak köşelere gelecek çok
az kişi var. Bugünlerde İstanbul'da tesadüfen iki iyi res­
sam var: Biri hükümdar için güzel tablolar yapan Char­
les Labbe, diğeri ise, zarif fırçasıyla İstanbul'un ve Boğaz'ın en güzel manzaralarını hissederek verebilen bir
Marsilyalı, Fabiııs Bıest.
Asya tarafındaki birçok köye daha çok balıkçılar
yerleşmiş, Boğaz'da sık sık balık avlanan hoş görünüş­
lü yerlere rastlıyoruz. Bunlar, tepesinde gelenleri göz­
leyen balıkçının sığındığı küçük bir kulübe bulunan
çok büyük birer merdiveni andırıyor. Bu civarda en
çok kılıç balığıyla uskumru tutuluyor. Balıkların pul­
ları güneş altında sedef gibi parlıyor. Balık öylesine bol
ki. penceremden bakarken, bir balıkçının tek başına kı­
sa bir zamanda koskoca bir sepeti doldurduğunu gözlerir.ıle gördüm. Bu bolluk en çok sonbaharda balıklar
Karadeniz'in soğuğundan kaçıp Ege'ye doğru akarken,
bir de ilkbaharda geri dönerlerken oluyor. Boğaz'da
çoğıı zaman gemilerin peşinden giden ve suyun üzerin­
de zıplayan yunus balıklan da görülüyor.
Avrupa yakasında, padişahın vezirleriyle divan kur­
duğu ve sefirleri kabul ettiği güzel Beşiktaş kasrı var.
Kasrın hafif ve zarif mimarisi bu köşeye ayrı bir hava
veriyor. Şark stiline çok yakın bir tarzı var. İstanbul ve
civarında görülen küçük saraylar, köşkler, kasırlar ve
yalılar çoğunlukla Rum, Fransız, İngiliz ve İtalyan nıi-
- 77 -
marlar tarafından çizilip inşa edilmiş. Bu hal ise, bu ül­
kede görmek istediğimiz Şark havasını bozuyor. Öyle
ki bazan Şark'ta olduğumuzu bile unutuyoruz. Kahire
ve İzmir'de ise bu böyle değil.
Asya sahilinde, Sultan Melımed'in babası olan Sultan
İbrahim'in, ağaoeyisi Sultan Murad'ın 1655'deki ölü­
müne (15) kadar yirmi yıl boyunca gizlendiği büyük
köşk görünüyor. Bahçesindeki yüksek ağaçlar binayı
damına kadar örtmüş.
Güzellik ve neşe diyarı olarak görünen Boğaz sahille­
ri yalnızca bir dekor. Karaya ayak basıp içerilere doğru
gidildiğinde insanın gönlüne hüzün doluyor. Boğaz, gö­
rünüşüyle medeni bir ülke hissini uyandırıyor. Köşkler,
kasırlar, bahçeler...Bütün bunlar birer zenginlik ve zerafet örneği. Ama paşaların, zengin Türklerin yaşadığı,
sefir malikânelerinin bulunduğu bu büyülü sahillerin,
hülyalı tepelerin ardında deniz göründüğü sürece hâlâ
göz okşayan, ama maddî bakımdan ve kültür bakımın­
dan oldukça fakir bir ülke var. İstanbul'dan biraz uza­
ğı sanki bir çöl.
Zaptetme arzularını asırlar boyunca tatmin etmiş
olan Türkler, çalışmanın yalnızca köleler için olduğuna
inanıyor. Elini, kolunu hiç yormuyor, Rum reaya ise
çalışmakla hiçbir kazanç sağlayamıyor. Hususiyle Ana­
dolu'da bulunan paşalarla kadıların görevi, zenginleşen
Rumları en ağır vergilerle soymaktan ibaret.
***
Gördüğünüz evin bir Türk'e ait olduğunu etrafını
çevreleyen ağaçlardan anlıyorsunuz.
Türk, herşeyden çok dinlenmekten hoşlanıyor. Bu­
nun için de daima serin, sakin ve mümkünse su kenarın­
da bulunan bir köşe arıyor. Ucu amber kaplı uzun ya­
semin çuDuğunıi tüttürürken hülyalara dalıyor, kendini
- 78 -
peygamberinin vaad ettiği cennetin bahçelerinde sanı­
yor. Hareketsiz görünüşü ve sükûneti içinde az düşüne­
rek, iıiçbir arzu ve ihtiras duymadan, sıkılmanın ne ol­
duğunu bilmeden saatlerce çubuğunu içebiliyor. Gele­
ceğe doğru arzulu, ya da endişeli bir bakışı sanki hiç
yok. Biz batılıları daima heyecanlandıran bu duyguyu
o hiç tanımıyor. Onun hayatı bize mânâsız, boş geli­
yor. Bizimki ise onun için gülünç. Biz mutluluğu bul­
mak için mücadele edip koştururken, o mutluluğun
tam ortasına bağdaş kurup oturm uş. İncil'de sözü edi­
len patrikler gibi kendini Allah'a bırakmış, kaderinden
memnun, yarınının endişesinden uzak, boş üzüntülere
kulak vermeden yaşıyor.
Şarklılar "Hareket düşünceye canlılık verir" diyen
mantık ve sıhhat kaidesine pek aldırış etmiyorlar. Bir
Türk'ün bağırarak konuştuğunu duyamazsınız. Bir
Türk, ne kadar az konuşur ve ne kadar az hareket
ederse etrafında o kadar çok saygı uyandırır. Türkler,
hizmetkârlarına emirlerini el çırparak 5ya da kaş göz
işaretiyle veriyorlar. Türk'ü, parmağını dudaklarına gö­
türmüş sus işareti yapan Tanrı Momüs çehresiyle tasvir
edebilirsiniz. Birbirlerine karşı gösterdikleri saygı da
sessizce ifade ediliyor. Eski devirlerde sağır insanların
niçin daha çok arandığını şimdi anlıyorum. Çıngırak
sesi de şüphesiz Türkleri rahatsız eder. Söylendiğine
göre, Türk evlerinin kapısında çıngırak yokmuş.
Zengin ailelerde hizm etkâr sayısı bir hayli kabarık.
M. Thouvenel bir sohbet sırasında: "Bir paşanın ya da
mevki sahibi bir kişinin evine giderseniz bir sürü köle
ya da uşakla karşılaşırsınız. Çıkarken de çubuğunuzu
verene, kahvenizi getirene, havlunuzu tutana bahşiş
vermeniz gerekir. Hesap ettim , divana uzanmış bir Osmaıılıyı görme zevki, operadaki locadan daha pahalıya
mal oluyor..." demişti.
***
- 79 -
Gözüpek ve üstün biıer savaşçı olarak bilinen Tüıkle/
ıiıı, av eğlencesini sevmeyen bir millet olması çok ga­
lip. Sanırım bu hal dalıa çok onların hareket etmekten
hoşlanmayan karakterinden ileri geliyor. Ağırknnlıpk
Tiirkleriıı en büyük vasfı. Bir atasözü şöyle diyor:"
inanlılar tavşan avına, öküzlerin çektiği arabayla
der."
Türklerin avlanmamalarının bir başka sebebi de,i as­
kerlerin bile, kanıp ve kışlalar dışında silâh taşımaları­
nın yasak oluşu. Buna karşılık, yabancıların silâh taşı­
malarına izin veriliyor. Onlar da avı bir dinlenme ve[ eğ­
lence vâsıtası olarak zevkİe sürdürüyorlar.
Karadeniz kıyılarında, kuzeyden gelen pek çok bıl­
dırcın gerçek amatörler için iyi bir av oluyor. Sonbahar
ise.besleyici değeri çok yüksek olan toy kuşlarının ge­
çiş zamanı.
İstanbul civarında, bilhassa Marmara Bölgesinde bol
av olduğu söyleniyor. Ama hırsızların da avlanacak
hayvan kadar çok olması, avlanma zevkini kaçırıyor.
Sefaret kâtipleri çoğu zaman avdan eli boş dönüyorlar.
Bâzan da nefis keklikler, güzel tüylü yaban ördekleri ve
çulluklar getiriyorlar.
Tavşan etini yalnız Araplar yiyor, Türkler, Ermeniler ve Tunuslular ise hiç el sürmüyorlar.
Büyük martılar geniş kanatlarıyla gökyüzünde süzüle­
rek Karadeniz'den Marmara'ya uçup sonra geri dönü­
yor. Onların bu bitmeyen yolculuğu hoş bir manzara
yaratıyor.
Büyükdere'niıı ve Karadeniz'in arkasına düşen Belgrad köyüne kadar uzanan bir gezintiden yeni döndük.
Burası, geçmiş devirlerde sefirlerin en beğendikleri kö­
şelerden biriymiş. Lady Montagu birçok mektubunda
miradan bahsediyor. Ama ne yazık ki Türkler bu güzel
yeri gözden çıkarmış, bakımsızlığa terketmişler. Bura­
da, geçmiş padişahlar devrinde su toplayıp biriktirmek
için yapılmış benciler var. Ama ilgisizlik yüzünden' bu
yerler de birer mikrop yatağı, birer ateşli hastalık yu­
vası olmuş. Sağda solda birkaç fakir kııliibe görünüyor.
İ$tanbul'un nadir ormanlarından birinin içine kurulmuş
olan bu köyün acıklı hali insanı üzüyor. Orman boyun­
ca takip ettiğimiz geniş fakat bakımsız yolda "Güller
Vadisi" diye anılan açıklık ve güzel bir yerde durduk.
İsmi kulağa hoş gelen bu yerde güller var ama, hepsi de
Müslüman mezarlarını renklendirmek için dikilmiş. Ta­
biatın tatlı dağınıklığı içinde güzel manzaralı ve hoş
kokulu bu mezarlık insana hiç hüzün vermiyor.
Atlarımız dinlenirken, elimdeki kâğıda karakalemle
birşeyler çizmeye çalıştım. Opera için ne güzel bir de­
kor olur. Gezip gördüğüm yerlerde buna benzeyen pek
çok manzara görüyorum.
Oduncunun baltasını yememiş bu ormanın sessizliği
içinde dar bir yoldan geçtik. Türklerin ziraati de tam
mânâsıyla yaptıkları söylenemez ama, odunculuk onla­
rın hiç bilmediği bir meslek. Isınmak için gelip odu i t
toplamak akıllarından bile geçmiyor. Ağaçlar yaşlılık­
tan dökülüyor. Gövdeleri çürüyor, ölü dalları toprağa
yayılıyor ama, kimse dönüp bakmıyor, oir yarar sağla­
mayı düşünmüyor. Kaderci inanç herşeyin olduğu yer­
de. olduğu gibi kalmasını istiyor.
Türklerin bu tembelliğini özürlü gösteren birşey
«iana var: "Bulutlan ve yağmuru çekmek için" kurulan
Belgıad Ormanlarının bir tek dalma dokunana en bü­
yük cezanın verileceğini bildiren bir padişah fermanı
varmış. İyi ama, bir ormanın yaşaması, gelişmesi için
onu düzenlemek, ona bakmak gerekmez mi?
Gezimizin sonunda Büyükdere'den kayığa binerek
Tarabya'ya döndük.
Belgrad ve Burgaz (Pyrgos) vâdileri Haçlı Seferleri sı­
rasında şövalyelerin çadırlarıyla doluymuş. İmparator
Justinyanüs'ün yaptırdığı kemerlerin çok heybetli bir
görünüşü var. İstanbul'a içme suyunu sağlayan yalnızca
bunlar değil. Osmanlı hükümdarları da, büyük işler
için para harcamaktan çekinmeyen Roma imparatorla­
rı gibi, bu güzel yapılara ilâveler yapmışlar, Burgaz'a
inşa ettirdikleri bir kemerle Belgrad vâdisinden su taşı­
mışlar. İstanbul, bu kemerler sayesinde su bakımından
Paris'e göre daha iyi bir düzene sahip. İstanbul'un içme
sularının gerçekten doyum olmaz bir lezzeti var.
Bu ilk gezintiden bir süre sonra tekrar Belgrat Or­
manlarına gittik. Mme Thouvenel piknik şeklinde bir
öğle yemeği düzenlemişti. Otuz kişiydik ye hepimiz
Fransızdık. Bâzıları atla gelmişti. Biz arabayı tercih et­
miştik. Davetliler arasında Doğu seyahatine çıkmış
genç bir Fransız, Baron Sillord da vardı. Onun neşesi,
güneşin sıcak ışıkları ve M. Thouvend'in mahzeninden
gelen nefis şaraplar bu toplantıya neşeli ve çok değişik
bir hava veriyordu.
Akşamı Rus sefaretinde Baron ve Barones Butenieff'
le Büyükdere'de geçirdik. Mehtap pırıl pırıldı, denize
doğru uzanan yuvarlak balkonda sohbet çok tatlıydı.
Ama koyda, Royal Albert'in yanında dizili duran onbir
İngiliz savaş gemisi keyfimizi kaçırıyordu.
Aslında İngilizler böylesine rahat olmakta çok haklı­
lar. Herkes onların bir adını önde yürümesine göz yu­
muyor. Bu arada Tuileeries sarayında balolar veriliyor,
dans ediliyor. Çok üzücü, rahatsız edici... İşte, bu aldır­
mazlığın sonuçlarını biz burada görüyoruz.
*
❖
- 82 -
8 EKİM—Hatırlanmaya değer bir gün.Lady S trat­
ford Küçük Fener'de güzel bir öğle yemeği verdi.Küçük
Fener, Boğaz'ın Karadeniz'le birleştiği yerde, Avrupa
yakasında denize doğru uzanan burunda. İsmini de bu­
rada bulunan bir deniz fenerinden alıyor.
Havaların sert gitmesi yüzünden, iki gün kayıklar ka­
raya çekilmişti. Dün sabah hava birden açtı, deniz sa­
kinleşti. Saat onbirde hazır olmamız için haber gönder­
diler, (Ancak yarım saatimiz vardı toparlanmak için).
Söylenen saatte İngiliz sefaretinin büyük kayığı Tarabya rıhtımına yanaştı. Kayıkta Lady Stratford'dan baş­
ka, Prusya ortaelçisinin eşi Mme de YVildenbruck ile
kızı, amiral Lord Lynos, Rus ortaelçisi Baron Butenieff ile Baron Talleyrand—Perigord vardı. Lord Strat­
ford ile diğer davetliler Küçük Fener'e atla gidiyorlardı.
Altın simli kırmızı elbisesiyle kaptanımız çok şıktı.Kayıkta ondan başka iki uşak, iki kavas ve büyük sefâretler için mecburi olan on kürekçi vardı. Royal A lbert'in
şalııpası yiyeceklerle yüklü olarak arkadan geliyordu.
Baron Butenieff ise istediği saatte dönebilmek için ka­
yığını da getirmeyi ihmal etmiyordu. Rus dploıııatm
ince zekâsı; gördüğümüz manzaranın yeniliği ve çekici­
liğiyle iyice renklenen bu küçük deniz yolculuğunu da­
ha da zevkli kılıyordu.
Tarabya ile Büyükdere arasındaki sahil,bahçeler, ya­
lılar ve köşklerle dolu. Karşıda Yuşâ tepesiyle Asya
var. Tepe kıyıya doğru inerken iyice alçalıyor .Burası
Boğaz'm en dar yeri. Cenevizlilerden kalan kalelere ka­
dar uzanan yerler gittikçe güzelleşiyor, sonra kırlar
başlıyor, engebelikler sıklaşıyor. Karadeniz'e yaklaştık­
ça sahiller yükseliyor ve gölgeleniyor. Kayalıklarda de­
rin çukurlar var. Efsaneye göre bu kovuklar acımasız
Harpies'lerin yuvasıymış. Çevrenin onların ününe çok
-83 -
uyduğunu itiraf etmek gerekir.
Yüzyıllar önce burada bir volkan püskürmesi va da
yığını da getirmeyi ihmal etmiyordu. Rus diplomatın
biroirine geçiren oir tufan âfeti, Asya ile Avrupa top­
raklarını birbirinden ayırarak Gelibolu'yla bütün Mar­
mara ülkesini kaplayıp Boğaz'ı açmış denilebilir. Aynı
şey, Akdeniz'in öûiir ucundaki Cebelitarık Boğazı için
de söylenebilir.
Boğaz'dan çıkar çıkmaz Karadeniz girişinde, birçok
geminin batıp yok olmasına sebep olan korkunç "Öreke taşlan" var. Akıntı, tekneleri bu kayalıkları sürükle­
yecek kaıiar giiçlii. Hava sisli ya da karanlıksa, kaza ol­
ması işten bile değil. Deniz üstünde ancak uçları görü­
nen sivri, küçük :>ir siirii kayalık. Bunlardan yalnız biri,
diğerlerine göre oldukça yüksek. Tepesinde Pompeus'
un kolonu denen beyaz mermer bir kolon var. Pornpeus'un bunu Mitridates'e karşı kazandığı zaferin hatıra­
sına diktiği söyleniyor. Bir de Argonautes'lardan kalma
olduğu rivayet edilen çiçek ve yaprak kabartmalarıyla
süslü mermer bir sımak var.
Gözüpek bir kadın olan Lady Stratford, benimle ya­
kından ilgileniyordu. Bu iinlii kayalığı yakından gör­
mek isteyeceğimi düşünerek kayığı durdurdu. Aynen
tatoik etmek için çok bıiyiik cesaret gösterdiğim ve
tehlikesini sezdiğim bir davranışta bulundu. Royal Albeıt'i gezerken lord Lyons'uıı büyük yelken direğine
çıkmamı teklif ettiğinde karşılaşacağım güçlük bunun
yanında hiç kalırdı.Lady bir İngiliz gemicinin yardı­
mıyla kayalığın nispeten daha kolay tarafından tırman­
maya başladı. Ben ise, kayalıkta yürüme konusunda kü­
rek çekmede olduğu kadar usta olmayan Rum kayıkçı­
nın desteğiyle kayayı en zor noktasından aşmaya-çalı­
şıyordum. Tepeye çok az Kala oraya çıkmaktan vaz­
geçtim. İniş çıkıştan daha zor oldu. Denizden sıçrayan
köpüklü dalgalar sivri uçla kayalıkları çok kayganlaştır­
- 84 -
mıştı. Hiç kimseye böyle bir yerde biran bile dolaşma­
sını tavsiye etmem. Ölüm sanki ayaklarımın dibindeydi.
Tepemizde kaynayan öğle güneşi de cabası.
Kayıktan beni seyredenler oldukça eııdişelenmişti.
Sonunda, kazasız belâsız, yalnızca eteklerimdeki bir­
kaç parça danteli bıı yabani kayalıklara hâtıra bırak­
mış olmaktan başka bir kaybım olmadan döndüğüm
için çok mutluydum. Argoııautes'ların sunağında İngi­
liz sefiresiyle birlikte ismimi kazamamış olduğum için
hiç üzülmüyordum.
Karadeniz'e çıkar çıkmaz insan kendini Boğaz'daıı
yüz fersa.j uzaktaymış gibi hissediyor. Tabiat bütünüyle
değişik. Bir yanda Asya, koyu ve neşesiz görünüşüyle
İznik dağları. Avrupa sahilinde, vahşi ve gri tepeleriy­
le uzaktan çok çıplak görünen Balkan tepeleri...
Karadeniz, eski çağlarda esrarlı bir deniz olarak bili­
nirmiş. Girişindeki Öreke Taşlarının arzettiği büyük
tehlike bir yana, bu deniz daima sislerle kaplı oluyor.
Buharlı gemilerin icadından sonra,hususiyle ticaret gemi­
leri için bu kadar olan kaza âfeti azalmış görünüyor.Ka­
radeniz korkunç fırtınalarıyla da ünlü. Çok kuvvetli
dalgaları Okyanııs'takiler gibi kırılmıyor. Eskilerin, bu
kıyılara koruyucu tanrılar adına sunaklar yapmaları
boşuna değilmiş.
Bu hırçın denizle ilk tanışmamızda şanslı sayılırdık.
Zaten yolumuz fazla sürmeyecekti. İyi yüzlü bir paşa
bizi Küçük Fener tepesinin yamacındaki kalede karşı­
layıp ağırladı, kaîıve ikram etti. Sanırım kayıklarımız­
daki bayraklardan bizim kim okluğumuzu anlamıştı.
Rus bayrağını görünce biran durakladı. Harpten bu ya­
na, çok yakın bir geçm işte düşman olarak çarpıştığı
bir kudretin temsilcisiyle ilk defa karşı karşıya geliyor­
du. Ama iıeıııen kendini toparladı. Tüıkler, hiçbir za­
man, hiçbir şart içinde terbiyelerini bozmuyorlar. Ama
paşanın, Rus diplomatına, mevkiinin gerektirdiği özel
.-85
-
saygıyı göstermesine lüzum kalmadı.Yorulduğunu ba­
hane eden Butenieff hepimizden özür diledi ve kayığı­
na binerek Büyükdere'ye döndü.
Herkes oturacak bir yer aramaya koyulurken, ben de
gördüğüm manzarayı çeşitli açılardan çizmek için kağıdı
kalemi hazırladım. Burada olmak beni şaşırtıyor, dü­
şündürüyordu. Bir süre, herşeyi unutarak öylece seyre
daldım. Küçük Fener tepesinden bakınca insan garip
bir baskı hissi duyuyor. Karanlık, ürkütücü bir umman
uzanıp gidiyor. Boğaz'da iıerşey neşe dolu. Orada Av­
rupa ile Asya çekicilikte birbiriyle yarışıyor. Burada ise
renkler tamamen başka. Şu anda, asırlardır binlerce ge­
minin gelip geçtiği bu denizde hiçbir hayat işareti yok­
tu. Yalnızca geç kalmış birkaç balıkçı teknesiyle,uzak­
ta kaçıp giden bir yolcu gemisi görünüyor.
Bu arada herkes kalenin top ve güllelerle çevrili düz
damında kendine bir yer bulm uştu. Atla gelenler de bi­
ze katılmıştı. Lord Stratford ve kızı Mary, Fransız ve
İngiliz sefareti kâtipleri sör Hnry Bulwer'in özel sek­
reteri Vernon, M. Broodie vs. onlarla birlikte İrlanda'
dan hususi yatları Majestic'le İstanbul'u ve Sivastopol'ü
görmeye gelen iki yabancı asil, lord ve Lady Droheda'
da vardı. Yanlarında lady'nin kız kardeşiyle nişanlısı da
bulunuyordu. Bu genç adamın ne yazık ki çok acıklı
bir kaderi vardı. Sonra öğrendiğimize göre dönüşte za­
vallı adam, yelken direğinden düşerek sevdiği kızın
ayaklan dibinde can vermişti. Acıklı bir roman gibi. O
gün ise hiçbirimiz böyle birşeyi aklımıza getirmemiş­
tik.
Lady Stratford herşeyi en iyi şekilde yapıyordu. Bu
toplantı için hazırladığı ve hepimizin bir hind hasırı e t­
rafına konulan yastıklara kurularak keyifle yediğimiz
nefis yemeklerden bahsetmeyeceğim. Ama herkeste,şam­
panyaya ve bütün diğer güzel şeylere rağmen çok ciddi
bir hava vardı. Belki de hepimiz karayla denizin kucak­
-
86
-
laştığı bu uçsuz bucaksız ufkun altında ezilmiş tik .Yok­
sa etrafımızda harbin kalıntısı olarak çepçevre duran
toplar ve gülleler mi neşemizi kaçırmıştı? Belki de çok
yakın bir geçmişte önümüzde çırpınan dalgaları yara­
rak gelip geçen donanmaları mı düşünüyorduk? Sanı­
rım bu hayallerin hepsi birden ruhumuzu sarmıştı.
Dönüşün başka şekilde olması kararlaştırıldı. Kayık­
larla tekrar denize açılmak yerine, dağı takip ederek
yürüdük ve Büyükdere'ye vardık. Bu bizim için unutul­
maz bir gezinti oldu. Tepeler kocayemiş ağaçlarıyla
doluydu. Çiçekle meyvanın birarada bulunduğu bu
ağaç ne yazık ki bizim ülkelerimizin soğuk ikliminde
yaşamıyor. Yer yer fundalıklarla örtülü toprak üstünde
yürürken ayaklarımız altında ezilen kekik ve ona ben­
zer birçok hoş kokulu şifalı otun nefis rayihasını zevk­
le içimize çekiyorduk. Burası sanki İlâhi bir esans kay­
nağıydı. Adetâ sarhoş olm uştuk. Burada çadır kurup
oturm ayı ve hep burada kalmayı ne kadar isterdim.
Her yerden deniz görünüyor. Seyredilen her nokta­
dan Boğaz, kendini hissettiriyor. Karadeniz'in girişini
hüzne boğan kayaların vahşi görünüşünden ne kadar
farklı. Ama itiraf etmeli ki toprakların selâmeti için
kayalar da şart.
Tepelerden inip Boğaz'a yaklaştıkça herşey daha güleryüzlü görünüyor. Güneş gün sonunda kaybolup gider­
ken, göğü kızılın bütün güzellikleriyle donatıyor.Birden
tepede beliriveren bir deve sürüsü manzaraya Şark'm
büyülü aavasını verdi.
^ ^
29 EKİM—Korkunç bir hafta geçirdik. Gün dönümündeyiz, fırtına yeri göğü sarsıyor. Karadeniz simsi­
yah dalgalarıyla köpürüyor, bizim sahillerimizi dövü­
yor. Gökyüzü öylesine kapalı ki karşımızdaki Asya'yı
-8 7 -
göremez olduk. İnsan kendini rüzgârlar ülkesinde sanı­
yor. Bazı günler karada bile sanki gemideymiş gibi in­
san fırtınayı kollamak için gözünü kulağını açık tutm a­
ya mecbur oluyor. Camlarından geniş .ufku seyrettiği­
miz büyük salon, rüzgârla öylesine sarsılıyor ki, bahçevanımız Nicole'ün özenle yerleştirdiği saksılar, çiçek­
ler savrulup gidiyor. Ahşap konağımızın zaman zaman
kökünden sallandığım hissediyoruz. Uzun süredir de­
vam eden anormal havayı ay tutulmasına bağlıyorlar.
Kısa süre önce Rodos'u, Malta'yı ve Kandiye'yi yerle
bir eden büyük depremi de yine bu olayla ilgili bulanlar
var. Felâket bölgesinden gelen haberler çok üzücü.Yal­
nızca otuz ev ayakta kalabilmiş.
Biz burada, Tarabya'da yalnızca hafif bir sallantı his­
setmiştik... Rüzgâr hâlâ durmadı, Boğaz yine çok çal­
kantılı. Küçük büyük hiçbir gemi denize açılmaya cesa­
ret edemiyor. Bir dalgayla alabora olmak işten bile de­
ğil. Bahçeye çıkmak bile tehlikeli olur diyorlar. Fırtı­
nadan kırılan bir dalı kafanıza yemek hiç de hoş olmaz
sanırım. Rüzgârın, kilosu hafif olanları kaldırıp savura­
cak kadar şiddetli olduğunu söylüyorlar.
Yeğenimle ben ciddî ve devamlı olarak hareketli bir
hayata alışık olduğumuz halde, bu mecburi içeride ka­
lıştan pek şikâyetçi sayılmayız. Ama bu halden sıkılanlar, sinirlerinin "Keman teli" gibi gergin olduğunu söy­
leyenler, oflayıp puflayanlar var. Bizi bu arada çok eğ­
lendiren birşey de var. Karşılıksız sevgisi yüzünden ken­
dini Boğaz'm mavi sularına atmak isteyenlerin, sular
böylesine kararınca nasıl vazgeçip kaçıştıklarını gör­
mek bizi hayli eğlendiriyor.
R utubet, umumiyetle sürüngenleri toprağın derinli­
ğine iter. Ama nedense akrepler evlerin sıcaklığını sevi­
yor. Isındıkları zaman çok tehlikeli oldukları söylenen
bu akreplerden birini geçen akşam yatak odamın halı­
sının altında buldum.
-
88
Akrep bir alev çemberi içinde kalınca, çıkacak yer
bulamazsa kendi kendini sokar zehirlermiş. Bunun ger­
çekten böyle olduğuna bir seferinde gözlerimizle şahit
olduk.
*!* * *
6 KASIM 1856—Allah! Kerim! Katoliklerin Azizler
Günü (Toussaints) kutlandı, rüzgâr da duruldu. Herke­
sin huzur duyduğu ve derin haz içinde hissettiği bir
sükûn var. Aziz Martiıı’in eli İslâm ülkesine kadar uza­
nıyor. Sanki yaz geri gelmiş gibi.
Hava ancak iki gün önce ikindi vakti duruldu. Tabiat
bunu sanki bekliyordu, hazırdı. Ertesi günün sakin ge­
çeceği belliydi. Bu sabah kuşlar yeniden ötmeye, ağaç­
lar yeşermeye başladı. Sabah açan tom urcuklar öğleye
kadar çiçek ya da yaprak oluyor. Tam mânâsıyla Şark
olmayan, ama Doğu'ya yaslanan bu ülkede en hafif gü­
neş ışığı bile herşeyin yeniden doğması için yetiyor.Bu
iklimde yapraklar sanki zorla dökülüyor. Ama oldukça
uzun süren son fırtına birçok ağacı çıplak bıraktı. Bun­
dan şikâyetçi olmamak gerekir, zira fırtına bu şidde­
tiyle daha büyük zararlara sebep olabilirdi.
***
Siyasî hayatta da sallantılar ve mücadeleler var. Olay­
lar gün geçtikçe can sıkıcı olmaya uaşlıyor.
İstanbul'da politika hiçbir zaman bulıransız ve meselesiz kalmıyor. Sahneye çeşitli oyunlar konuyor, kaldı­
rılıyor, zaferler ve düşüşler oluyor. Avrupa devletleri
Türkiye konusunda öylesine ateşli münakaşalara girişi­
yorlar ki, bir gün gelecek, ellerinde paçavradan farksız
bir ülke kalacak.
Türkiye'ye geldiğimiz günlerde, herkes yeni imzala­
-
89
-
nan Paris Anlaşmasından çok şeyler bekliyordu. Kırım
Harbi zaferle son bulm uştu. Hepimiz "Ş ark'taki Hıristiyanlara büyük iyilikte bulunulduğuna" inanıyorduk.
Müslümanlarla omuz omuza çarpışırken, onlarla daSıa
iyi anlaşacağımız bir ortama kavuşacağımızı ümit edi­
yorduk. Ama bize şükran borcu olan Türkler, çoktan
bizden yüz çevirmiş gibi.Türkiye'de Lord Stratford'uıı
çok tesiri var. Ingiliz sefiri "Ben Ingiltere'yim " diye­
rek zorbalıkla duruma hâkim oluyor, herşeyi başına
buyruk idâre ettiği halde, hükümeti onu hiçbir konu­
da yalanlamayı düşünmüyor. Geçenlerde bir paşayla
konuşurken şöyle demiş: "Eğer hükümetimin sözünü
dinleseydim Kırım Harbi diye birşey olmazdı, Sivastopol'da hâlâ ayakta kalırdı."
Bu arada im parator III. Napoleon, İstanbul'daki
sefirinin dikkatini çektiği bütün konulara karşı tam
bir kayıtsızlıkla davranıyor. Herkes, M. Thouvenel Pa­
ris kongresinde bulunsaydı ve bugünkü dış politikamızı
idare etseydi, Fransa'nın şimdi daha gururlu ve şerefli
bir ülke olacağında birleşiyor.
Türkiye'yle anlaşmış olan İngiltere ve Avusturya'nın
Eflâk ve Boğdan'da çevirdiği entrikalar hiç de iyi kar­
şılanmıyor, M. Thouvenel'in Campiegne'e gönderdiği
telgraf aşağı yukarı şöyle: "Reşid Paşanın bana gayet
açık bir dille söylediğine göre, E flâk—Boğdan ve Belgrad meselesi hiç bir esasa dayanmamakta, İngiltere ile
Avusturya gerçek olmayan olayları bahane ederek Si­
vastopol'ün alınışından sonra Doğulular nazarında bü­
yük değer kazanan Fransızları yıpratm aktan başka bir­
şey düşünmemektedir."
O gece ziyaretçimiz çoktu. Bu arada Avusturya'da
Papalık temsilcisi olan Baron Prokesch salona girdiğin­
de, Baron Butenieff, Prens Lobanoff ve M. Basili'yi
görünce duraladı, şaşırdı. Gördüğü manzara, Fransız ve
Rus hükümetlerinin anlaşmış olduğu mânâsına geliyor­
-9 0 -
du.Baron Prokesch hiçbir zanıan açık sözlü olmamıştı,
kendisinden şüphelenildiğini de hiç akimdan geçirmi­
yordu. Yanlış konuşurum korkusuyla ne söyleyeceği­
ni şaşıran bir diplomattı.
Padişaha İngiltere İmparatorluğu adına takdim edi­
len dizbağı nişanı (16) Osmanlı hükümdarının Lord
Stratford tarafından. İngiltere'ye kenetlendiği m ânâ­
sını taşıyordu. Yirmi savaş gemisinin el altında bulun­
ması hiç de faydasız değildi. Söylenti doğruysa, İngi­
liz sefiresinin kullandığı üçy,üz kadın da sonunda işleri
yoluna koymaya yetmişti. Mme Thouvenel bugüne ka­
dar sultanın haremiyle ilgilenmeyi aklından bile geçirmemişti. Ama, sanırım siyasette hiçbir şeyi hafife al­
mamak gerekiyor. Harem yoluyla yapılabilecek tesiri
de küçümsememek lâzım! İstanbul'da sefir olarak bu­
lunduğu sırada marki Villeneuve, bu yoldan çok yarar­
lanmış olduğunu açık açık söylemekte hiç tereddüt
etmemişti.
Her yana çekilen zavallı Abdülmecid bu durumda ne
yapabilirdi? Lord Stratford'un elinden dizbaığı nişanım
aldığı gün,Fransız taraftarı oldukları bilinen bütün ve­
zirleri azletmiş ve sadâret makamına Reşid Paşa'yı getir­
mişti. Fransa Kırım Savaşından sonra ilk defa B âb- ı
Alî'nin gözünden düşüyordu. Aslında Abdülmecid,
Fransa'yı seviyordu, M. Tlıouvenel'e de gerçek dostluk
İlişleriyle bağlıydı ama, Lord Stratford'dan çekinme­
den de edemiyordu. Bilindiği gibi Ş ark'ta korkulmak
sevilmekten daha makbul sayılıyor.
Alî Paşa ile arkadaşları, İngiliz gemilerinin Karade­
niz'den çıkmasını, Avusturya ordusunun da Tunaboyu
prensliklerinden çekilmesini istiyordu. Reşid Paşa'nın
gelişi, İngiltere'nin ve Avusturya'nın isteği üzerine Ka­
radeniz'in ve prensliklerin işgali demekti. Bu herkesin
anlayacağı kadar açık bir gerçekti.
26 Mayıs 1855 tarihli Fransız memorandumu,Bâb—ı
-91 -
Âlî'nin, prensliklerin birleşmesini kabul ettiğini bildiri­
yordu. M. Tiıouvenel, Osmanlı Hükümetinin korktuğu­
nu ve "Korkunun olgunluğu" içinde hareket ettiğini
söylüyordu. Türkiye'nin, Avrupa'nın yardımına ve
Fransa'nın desteğine ihtiyacı vardı. Daha sonra korku­
larından kurtulan B âb- ı Âlî, tâvizlerinden sıyrıldı ve
prensliklerin birleşmesini ısrarla reddetti. Osmanlı Hü­
kümeti Batı'nm desteğiyle püskürttüğü Rusya'dan artık
çekinmiyordu.
Bir seferinde bir Osmanlı subayı şöyle demişti: "Ya­
nan kömür iki türlü ele alınırmış: Aptal adam elleriyle
almaya kalkışır, parmaklarını yakarmış. Akıllı adam ise
yanan kömürü maşayla tutarmış. Müttefik kuvvetler bi­
zim Rusya'yı yakalamamıza yarayan birer maşadan iba­
retti."
Bu düşünce bence Osmanlı siyasetine şeref kazandı­
rır, bizimkilerin ise bundan alacakları çok ders var.
Olayları iyi tartmasını bilen M. Thouvenel, telgrafın
icad edilmiş-olmasma çok kızıyordu.
İstanbul'da bulunan sefirlerden biri, takip ettiği poli­
tikaya ters düşen bir talimat aldığı zaman, telgrafı cebi­
ne atar, onu hiç okumamış gibi doğru bildiği şekilde
hareket edermiş. M.Thouvenel ise böyle davranmayacak
kadar dürüst ve sadıktı.
Lord Stratford daima kazanıyor. Asabî, heyecanlı ve
ihtiraslı olmakla suçlanıyor. Karakteri belki hiç de hoş
değil ama, dikbaşlılığıyla ülkesinin işlerini iyi halledi­
yor. Boğaz'daki kordiplomatik onun için "Avrupa ba­
rışını bozan adam"diyor. Herşeye rağmen başka yerde
yapılan yanlışlıklardan faydalanmasını bildiği ve çevir­
diği entrikalarla İngiltere'ye menfaat sağladığını itiraf
etmek yerinde olur.Eflâk—Boğdaıı meselesinde kendi
istediğini yaptırabileceği adamı bir mevkie getirmek
için her yola başvurmaktan çekinmemiş, İstanbul'da
kimsenin değer vermediği kişilerin elinden tutm aktan
geri durmamıştı. İngiliz diplomasisinde incelik ve dü­
şünce aramak boşuna çaba olur. Zaten asil Lord, ipleri
kendi elinde tuttuğu içiıı kuklalarının kalitesini fazla
düşünmüyor.
Siyasî kriz, İstanbul'da bulunan İngiliz kolonisinin
davetli bulunduğu bir akşam yemeğinde su üstüne çık­
tı. Daveti iptal etmek imkânsızdı, iv!, ve Mme Thoııveııel havayı öylesine iyi idare ettiler ki, herhangi üir kır­
gınlık farkedilmedi. İngiliz sefiri ise biraz caııı sıkılmış
görünüyordu ki, etrafıyla hiç ilgilenmiyor, pek kimsey­
le konuşmuyordu. Yediği darbeyle sersemlemiş gibiy­
di. ivl. Thoııveııel'in sabah Reşid Paşa'ya yaptığı ziya­
ret tesirini yavaş yavaş gösteriyordu sanırım. Belki de
telâşlı bir haberci, Fransız sefirinin Reşid Paşa'ya dört
:„.ey sorduğunu, Paşa'nın da yanında desteği bulunma­
dığı için cevap vermekten kaçındığını İngiliz sefirine
duyurm uştu. M. Thouvenel vedâ ederken Reşid Paşa'
ya şöyle demişti: "Hükümetime, şahsî fikriniz olmadı­
ğını yazacağım." Bu davette İngiliz sefaret kâtipleri
ve Lady Bulwer'den başka Lord Lyons,kont ve kon­
tes Zamoyski, Baron Talleyrand da bulunuyordu. Bu
yirıııibeş kişilik oldukça kalabalık akşam yemeğinde
Lady Stratford hiç de keyifli değildi.
Reşid Paşa'nın sadaret makamına getirilişinden bu
yana on beş gün geçti. İngiliz gazeteleri Fransız sefiri­
nin geri çağırılacağını yazıyor. Lord Stratford başarı­
sından emin görünüyor. İngiliz basını, yaşlı aslana kafa
tutan Fransız diplomatına ateş püskürüyor. Ama zaferi
ilân etmek için vakit henüz erken. İstanbul'dan başka
bir yerde bulunan bir sefiri harcamak,milli gururu incit­
meyebilir. Ama İstanbul'da yüksek dereceli bir diplo­
matı feda etmek gerçek bir başarısızlık olur. III. Na-
- 93 —
poleon'un böyle birşeye rızâ göstereceğini sanmıyoruz.
Bıı yanlışlık,ne yazık ki çok defa yapılmıştır.M.Thouvenel'den önce İstanbul'a tâyin olunan her Fransız sefi­
ri için: "Lord Stratford'a yeni bir kurban geldi "denilir­
miş.
M. Thouvenel geri alındığı takdirde yerine gelecek
birinin bu kriz sırasında fazla dayanamayacağı söyleni­
yordu. M. Thouvenel ise olanlara aldırmıyor, "Atina'da
olduğu gibi burada da beni yenmek için İngiltere'nin
oııdört harp gemisi göndermesi gerekir" diyordu.
Türkiye hiç kıymet bilmiyor. Biz Fransızlar, Rus'un
ona batırdığı dikeni çıkardık. Barıştan bu yana Lord
Stratford ilk defa üstünlük kazanıyor, M. Thouvenel ise
onun zevkini kursağında bırakmaya gayret ediyor.
## *
Bugünlerde sık sık Reşid Paşa'dan söz ediliyor. Sa­
dâret makamının tarihçesini ve Osmanlı İm paratorlu­
ğunun siyası hayatında oynadığı rolü bilmekte fayda
var.
Vezir, Arapça'da yardımcı anlamına geliyor. Bugün
üç etekli (a trois queue) paşalara vezir deniyor. Bu seç­
kinliği sadrıâzamın liyakatiyle karıştırmamak gerekir.
Sadrıâzam, hükümdar tarafından kendisine tevdi edilen
imparatorluk mühürünü taşır, devlet protokolünde şey­
hülislâmdan sonra gelir.
Sadrıâzamlık üııvanı ve bu makamın hükümdarınkine
yakın kudreti, II. Murad devrinde müesseseleşmiş ve
belirli kaidelere bağlanmıştır.
Sadrıâzam dışarı çıkarken arkasından oniki at, sekiz
muhafız ile bando mızıka gelirdi. Dualarla selâmlamrdı.
İmparatorluğun ileri gelenleri ona karşı saygılı davra­
nırlar, dinî bayramlarda, müftü efendi dışında kalan
mülkî ve askerî erkân onun elini öperdi. Ordu kumaıı-
- 94 -
danlığını padişah adına üslenerek sefere çıkarken, hü­
kümdar ona zengin hediyeler, kürkler ve elmas kakmalı
silâhlar gönderir, o da Sancak—ı Şerifi dalgalandırarak
şehirden çıkardı.
Ama sarayın entrikaları ve güttüğü siyaset, böylesine
nırsız bir iktidar ile donanmış kişiyi pek rahat bıraknıazdı.Sadrıâzamlık aslında öyle arzu edilir bir makam
değildi. Bir ayaklanma halinde, hükümdar adına bütün
sorumluluğu yüklenen sadrıâzam, halkı coşturan hid­
detin nişangâhı olurdu. Sonunda sadrıâzamın başı gi­
der ve ondan sonra ortalık durulurdu.
Geçmiş devirlerde sadrıâzamhk en tehlikeli devlet
hizmetiydi. Bir sene boyunca bu mevkide kalan par­
makla gösterilecek kadar azdı. XVII. yüzyılda ise sadnâzam hk ya iflâsa, ya zindana,ya da ipe götürüyordu.
Söylendiğine göre sadece geçen asırda yüz kadar sadrıâzam boğularak idam edilmiş. (17) Yedikule zindan­
larını görenler hâlâ o korkunç olayların garip hissiyle
ürperiyor.
Saraydan yüksek rütbeli bir asker sadrıâzam kapısı­
na gelip sultanın yazılı emrini göstererek mühr—i hu¡nâyunu istediği zaman, sadrıâzam "H att—ı ş e r if i
saygıyla öpüp mührü askere verir, ailesiyle vedâlaşmadan konağından çıkar ve sürüldüğü yere gidermiş. Tür­
kiye'de sürgün, ölüm mânâsına geliyormuş. Sadrıâzamın sürülüşü ayaklanma olur korkusuyla her zaman
açıkça söylenmezmiş.
Bugün artık böyle birşey yok. Reşid Paşa, Alî Paşa'nm yerine geçti. Alı Paşa sağ salim duruyor. Sık
sık M. Thouvenel'i görmeye geliyor, bazan sofrada
yan yana oturuyoruz. Abdülmecid, geçmişteki kai­
deleri aynen uygulamıyor. Hükümdarlığı böylece sürüp
giderse, tarih onun devrini diğerlerininki gibi kana ba­
tırılmış kalemle yazmayacaktır.
Bizim ülkemizde bir tek bahçevan bütün bir bahçe­
nin oakımı için kâfi gelirken, burada altı Rum bahçe­
van sabahtan akşama kadar uğraşıp didiniyor. Bütün
j u gayretler de bir parça kuzu kulağı ile üç beş kat­
merli papatya için. Sonbaharda çok yaprak dökülüyor,
rüzgârın sürükleyip götürmediklerini ve süpürüp kaldır­
mak lâzım, iklim aslında çiçekler ve yapraklar için acı­
masız sürüp gidiyor. Ama buradan az uzakta, Tarabya'
dakilerden daha çiçekli bahçeler var.
Mme TJıouvenel'in çok sevdiğini bildikleri için, her
yandan, özellikle Arşitarşi'nin seralarından nadide çi­
çekler geliyor: iri karanfiller, nefis manolyalar, fazla
dayanıklı olmayan beyaz kaktüsler. Çok nadir görülen
çiçeklerden biri de mum çiçeği. Yaprakları bir çeşit
ayrık otuna benziyor. Geçen akşam sofradan kalkar­
ken, öğleden sonra kucak dolusu getirilen yeşilliğin
arasında güneş gibi sarı ve iri bir yuvarlağın ortasında
çok güzel beyaz bir çiçeğin açmış olduğunu gördük.
Yaprakların çok yakınına konan bir lâmbanın sıcak­
lığı bu ani değişikliği yaratmıştı. Ertesi sabah ise o gü­
zel çiçekten eser, kalmamıştı.
Bir de meyvalardaıı yapılmış buketler gönderiyor­
lar. Ananas, incir, çilek, üzüm, limon. Meyvayı böyle
bir demet halinde düzenlemek çok değişik bir buluş
doğrusu.
Sert ve rüzgârlı havanın devam ettiğini gören M. ve
Mme Thouvenel, Boğaz'dan ayrılmaya karar verdiler.
O arada hava birden düzeldi, güneş açtı. Ama bunun
bir saat içinde tekrar değişebileceğini biliyorduk. Ta­
şınma hazırlıkları devam etti.Yarından sonra Beyoğlu''
nda hapis prensler hayatımız başlayacak. Yolların ve
şeıtir .¡ayatm ın, kadınların sık sık çıkmasına engel
olduğunu söylediler.
-96 -
BEŞİNCİ BÖLÜM
İstanbul'da ilk günler — Fransız sefareti, sefâretin kilisesi ye Fransiskenler —Beyoğlu —
Mezarlıklar — Ölüm şiirleri — Tophane ve
Galata —Üsküdar ve Bulgurlu Dağı.
BEYOĞLU,10 KASIM—Ajaccio'da öğle yemeğini yi­
yerek yaptığımız kısa yolculuk çok iyi geçti. Bizi Fran­
sız sefâretine kadar götürecek olan tahtırevanlar Top­
hane'de hazır bekliyordu. Şehrin bu semti pislik ve çamuf içinde yüzüyor. Burnunun ucuna kadar örtünmüş
yaşlı Müslüman kadınlarının görünüşü insanın içine ga­
rip bir ürperti veriyor. Kötü bir başlangıç oldu benim
için.
Önce, yeni mâlikânemizin kısa tarihçesini yapalım.
Bizans İmparatorluğu devrinde, Galata'da oturan ve
Boğaz'da kaleleri olan Cenevizli tâcirler, imparatorluk
içindeki AvrupalIları idaresi altında tutuyorm uş. Şimdi
ise,Beyoğlu'nun en iyi köşelerine büyük Avrupa ülkele­
-9 7 -
rinin temsilcileri yerleşmiş. Sanki oradan Türkiye'nin
kaderine hükmediyorlar, arzularını ve isteklerini kabul
ettiriyorlar. Yabancı ülke temsilcileri çok defa da haka­
ret dolu muâmelelere muhatap olmuşlardır.
İstanbul'daki Müslümanlar, 1801'de, Fransa'nın Mı­
sır galibiyeti karşısında intikam almak için Beyoğlu'ııu
ateşe vermişler. İ669'da inşa edilmiş olan sefâret bina­
sı bu yangında fazla hasar görmemiş. 1828'deki büyük
yangında, diğer büyük sefaret binaları gibi oldukça za­
rara uğramıştı. Bâb—ı Âlî'ye karşı kasıtlı olarak çıkarı­
lan bu yangında yalnızca İngiliz sefareti ayakta kalabil­
mişti.
Bu olay AvrupalIların, malikâneleriyle birlikte ticârethânelerini de kaybetmelerine sebep olm uştu. Fran­
sız sefâretinin bütün arşivi kül olmuştu. Sefâret bina­
sından geri yalnızca bir kolon ile küçük kilisenin bir
bölümü ve İstanbul'un en güzel köşelerinin seyredildi­
ği büyük terasları kalmıştı.
Eskiden Fransız sefareti "Kralın evi" diye anılırmış,
şimdikinden daha bakımlı ve güzelmiş.
Yangından sonra Fransız sefiri General Roussin,
Beyoğlu'ndaki binanın tekrar oturulur hale getirilme­
sine kadar Tarabya'da kalmış.
Yeni bina, eskisinin kalıntıları üstüne kurulmuş.
Beyoğlu'nun tam ortasında. Karşıdan saray görünüyor.
İlk önce sarmaşıklarla ve çiçeklerle süslü teraslan sey­
rediyorsunuz. Sonra Galata, Tophane, güneşte parlayan
ve denizin mavisi üstünde yuvarlak çizgileriyle beliren
kubbeler,gemileriyle rıhtım geliyor.Sonra tepeler üstün­
de göz okşayan şekilleriyle dizilmiş minareleri, konak­
ları ve camileriyle Sarayburnu'ndan Haliç'e kadar uza­
nan bütün İstanbul.
Beyoğlu'ndaki sefâret binasının mimarı olan lövantene onbeşbin frank ödenmiş.-Burada oturan herkes
yapının tamir edilmez kusur ve eksikliklerinden şikâ­
-9 8 -
yetçi. Başlıca şikâyet, binanın rutubeti tutan Malta ta­
şından yapılmış olması. Sonra katların dağılışı da hiç
kullanışlı değil. Yirmi basamak merdivenle yemek sa­
lonuna ve kabul salonuna iniliyor.Oradan elli basamak
merdivenle yemek salonuna ve kabul salonuna iniliyor.
Oradan elli basamak çıkılarak sefirin özel dairesine ve
gün boyu çalışıp ziyaretleri kabul ettiği bürosuna gidi­
liyor. Aradaki katta kâtiplerin ve diğer personelin ça­
lışma odaları var. Bitmek bilmeyen koridorlar da çok
yer kaybına sebep olmuş. Binanın çeşitli bölümleri
daha ahenkli bir şekilde birbirine bağlanabilirdi. Bahçe
etrafını çevreleyen duvarların çok yüksek oluşu yüzün­
den oldukça loş. Mutfakların bulunduğu bölüm ise bir
hayli uzağa düşmüş... Neredeyse yarım kilometre tutan
kubbeli bir pasajdan geçilerek varılıyor. Bu binayı se­
vimsiz ve tatsız bir konak olarak ortaya çıkaran mimar
sonunda mükâfatlandırılmış ve bir nişanla taltif edil­
miş.
Sefâret binasının yeniden yapılışı sırasında Baron de
Buttenval maslahatgüzâr olarak İstanbul'da bulunuyor­
muş. Esprili ve hoşsohbet bir adamdı. Birgün konuşur­
ken ona bu konuda biraz takıldım. O da, binanın proje­
sini görerek beğendiğini, inşaat sırasında gördüğü ak­
saklıkları mimara söylediğini,özellikle kâtların yerleşti­
rilmesi konusunda kuvvetle tenkit ettiğini söyledi.Lövanten mimar ise bütün bunlara şöyle cevap vermiş:
—Mösyö ne çıkar bundan, demiş. Önce çıkılacağına
inilecek. Aynı şeye gelmez mi? Hesap nasıl olsa değiş­
miyor.
Yalan da değil doğrusu.
Bütün eksikliklerine ve kusurlarına rağmen, Beyoğlu'
ndaki sefaret binasının görünüşü güzel. Bir prenses gibi
ağırlanıyorum. Yeğenimle aynı kattayım , ancak ara­
mızda uzun bir koridor var. Yatak odamın önündeki
salonda dört pencere var. Uyanır uyanmaz birinden di­
-9 9 -
ğerine koşuyorum. Her birinden ayrı bir manzara, ayrı
bir güzellik seyrediliyor. Tabii, her seferinde resim yap­
mak için önümden bir şövale ile büyük bir tual eksik
olmuyor.
İstanbul'un güzelliğine güzellik katan, ikliminin sü­
kûneti ve hiçbir şeyin solduramadığı berrak havası.
Fabrika, baca, lokom otif, araba, hiçbirisi yok. Toz ve
duman da yok. Günün sonuna doğru altın bir buhar
perdesi, sanki çevreye büsbütün güzellik katmak için
yükseliyor. Şark güneşinin dokunduğu îıerşeye zengin­
lik ve güzellik katan sihirlerle dolu olduğunu söylemek
yalnış olmaz. Bu aydınlıklar diyarının sultanı, İstanbul'
da en yüce noktasına çıkıyor. Kavuşurken ise deniz, kı­
zıl rengin her tonuyla kucaklaşan pırıltılı dalgacıklarla
doluyor. Bundan daha güzeli hayal edilemez. Bu büyük
şehirde, insanı rahatsız eden gürültülerden hiçbiri yok.
Yalnızca kiliselerin gümüş çanlarının ahenkli sesiyle
uzaktan neşeli bir şarkı gibi kuhğı okşayan Osmanlı
müziği duyuluyor.
Yaşasın sihirli Doğu!...
Tarabya'da neredeyse donacaktık, hava burada nis­
peten daha yumuşak. Ne rüzgâr, ne beklenmedik fırtı­
na. Kasımda 25 derece Reaumur. Yazın olduğu gibi her
yer çiçeklerle dolu. Yatak odamın önündeki salonda
geniş bir Sevres porseleni vazoda gözleri okşayan renk­
leriyle güzel kokulu kucak dolusu çiçek var. Burada ra­
hatım yerinde, herkes beni şımartmak için adetâ yarı­
şıyor.
Günlerimiz burada oldukça hareketli geçeceğe ben­
ziyor. Sefâretin kabul salonları her akşam ziyaretlere
açık. Her pazartesi akşamı da ziyafet ve resmi kabul
var.
***
-
100
-
Sefâretin küçük kilisesi İstanbul'daki katoliklerin sık
sık uğradıkları bir yer. Papazların hepsi İtalyan fransiskenleri. Bu din adamları, Şark'taki Fransız tesirinin bir
bölümünü teşkil ediyor. Doğu'daki Fransiskenler İtal­
yan,İspanyol ve Fransızlardan oluşuyor.Ama günün bi­
rinde Fransız hükümeti bu tarikatı sınır dışı edecek
olursa, tarikat başı Fransız asıllı Fransiskenleri Doğu'
ya göndermek istemeyecektir. Bu durumun, bizim bu
ülkelerdeki rolümüz bakımından nasıl bir netice verece­
ğini kestirmek güç değil.
Bu dindar Fransiskenlerin kuruluşları, Suriye ve Fi­
listin'in çeşitli yerlerine dağılmış. Bütün bu bölgede fa­
aliyet gösteren daha birçok tarikat var. Ancak, Yakın
Doğu'da asırlardır katoliklerin hakkını koruyan, eğitim
kuramlarını yayan ve kontrol eden, Papalığın temsilci­
liğini yapan her zaman Fransiskenler olmuştur.Kapitülasyonlar süresince mukaddes yerleri Müslümanların iş­
kencesine, ezâ cefâsına rağmen beş—altı asır boyunca
şerefle korumuşlardır. Bu bağlılık, bu saygıya ve sevgi­
ye lâyık tarikat için parlak bir zafer tacıdır.
Tarabya'da pazar âyinlerine İtalyan papaz Giacoma
geliyordu. Alçak gönüllü ve yumuşak huylu bir insandı.
Yakın Doğu'da bir süre misyonerlik de yapmıştı. Ay in­
den sonra öğle yemeğini bizimle birlikte yerdi. Masada
benim yanımda otururdu, onunla İtalyanca konuşm ak­
tan zevk duyardım. Bizim şerefimize, tarikatın koydu­
ğu kaideye rağmen ayakkabı giyerdi. Daima severek
anacağım bir dost olarak kalacak.
* H= *
Beyoğlu Caddesi denen bu dar, uzun, inişli yokuşlu
yola çıkıldığı zaman çok çeşitli unsurlardan meydana
gelen gürültülü kalabalık ilk bakışta insanı şaşkına çe­
viriyor. Bu karışıklık, bu gidiş geliş içinde insan sanki
-
101
-
her an ezilme tehlikesiyle burun buruna. Önden bir
atın sağrısı neredeyse yüzünüze çarpacak kadar yakın­
dan giderken, arkadan başka bir atın,ya da eşeğin kafa­
sı neredeyse sırtınıza çarpacak gibi oluyor. Ama asıl
tehlike bu değil. Türkler de bizim papazlar gibi çok
ağır yürüyorlar. Ş ark'ta hamallardan başka kimsenin
acelesi yok gibi. Theophfle Gautier'nin dediği gibi bu
"İki ayaklı develer "in görünüşü hayli ürkütücü. Sırtla­
rındaki dağ gibi yükle, önden gidenleri haberdar etmek
için bağırarak hiç durmadan koşar adımla yürüyorlar.
Biz sokağa yalnız çıkmıyoruz. Kavaslar bellerinde
tabancalar, ellerinde kırbaçlarla bize yol açıyorlar. Bu
kavaslar, eskiden Bâb—ı Alî'nin sefirleri ve yabancı mi­
safirleri korumak için görevlendirdiği yeniçerilerin ye­
rini alan Türk memurlar. Bunlar bâzan askerler arasın­
dan, bazan da kadılar arasından seçiliyor. Bizdeki jan­
darma teşkilâtına benzer bir organizasyonları var. Yal­
nız sefirlere ve konsoloslara kavas kullanma yetkisi ta­
nınmış. Etraftan saygı gören bu kişiler sakin, sabırlı ve
her an hizmete hazır. İstedikleri tek şey güzel silâhlar
güzel bir at ve göz kamaştırıcı bir kıyafet. Her sokağa
çıkışımızda arkamızdan ayrıca dört uşak geliyor.
Burada araba tehlikesi yok. A t,ya da kupa arabası
hiç görünmüyor. Yol öylesine bozuk ki, zaman zaman
ortaya çıkan yaysız küçük arabalara binmekten de in­
san bayağı ürküyor.
Müslüman kadınlarının, şehrin hıristiyan yabancılar­
la dolu bu bölümüne girmelerine müsaade edilmiyor.
Zaten bu çevrede gerçek Türk'e pek rastlanmıyor.
Beyoğlu'nda gezinti... Güzel ve sâkin bir havada
Fransız sefaretinden çıkarak boy boyunca yürümeye
başladık. Yabancıların mekânı olan bu bölgeyi baştan
başa kateden bu yol bir yandan Îîoğaz'a, bir yandan
-
102
-
Haliç'e kadar uzanıyor. Burası umumiyetle dükkânla­
rın bulunduğu bir alış-veriş merkezi. Birkaç büyük ko­
nak ile bütün sefaret binaları burada. Solumuzda eski­
den cüzzamlıların hasta! ianesi olan Hıristiyanlara ait bir
karantina merkezi var. Sağ tarafta, Rumların çıplak,
boş ve.terkedilmiş mezarlığı uzanıyor. Önümüzde yük­
sek pembe duvarlar arkasında görünen heybetli bir bina
var. Burası III. Selim devrinde yapılmış süvari kışlasıy­
mış.
Kısa süre sonra, gezintimizin hedefi olan Küçük Me­
zarlık (Petit Champ des Morte),'a vardık. Büyük bir
çam ve selvi ormanı gibi uzayıp gidiyordu. Burası dik
yokuşları ve bozuk yollan yüzünden Büyük Mezarlık
(Grand Champ des Morts) (18) kadar sık uğranılan bir
yer değil. İnsan kendini böyle bir sürü taş, mezar, yı­
kıntı, sağda solda sürünen kemikler arasında bulunca
irkiliyor. Ama bütün bu görünen şeyler hiç kimseyi, ne
geçenleri, ne de yerden cöm ertçe fışkıran otlan kemi­
ren inekleri, koyuıılan rahatsız ediyor. Birkaç kadın,
yıkadıkları çamaşırları çalılara seriyorlardı.
Selvi ağaçlarının arasından görünen uzak Haliç,man­
zarasıyla, hâlâ ölülerin gömüldüğü bu mezarlığın şiir
dolu bir havası olabilirdi. Ama burada insanın keyfîni
kaçıran, ürküten birşey var. Türkler ölülerini hiç vakit
kaybetmeden, sıcağı sıcağına mezara koyuyorlar, sanki
cennetteki mutluluğa bir an evvel kavuşsun der gibi.
Mezarlar ancak üç ayak derinliğinde kazılıyor. Ölüler
tabutsuz ve sadece kefene sarılarak gömülüyor. Başın
geldiği tarafta köşeleme yan yana konulan iki tahta
parçası var. Bu da gece yarısı farelerle çakalların işini
kolaylaştırıyordur herhalde. Üzerine taş ya da mer­
mer lâiıit konulmamış mezarların görünüşü çok kor­
kunç. İnsan yan açık karanlık çukura dalıp giderken,
çakallarla köpeklerin artığı olarak sürünen kemiklere
takılıp sendeliyor.
- 103 -
İlk gezimizde bizimle beraber buraya gelen M. Thou­
venel, yerde parlayan çene kemiğini alarak "Ne yazık
ki buna ihtiyacım yok" diyerek fırlatıp atmıştı. Güle­
rek bize bakarken, sözlerinin ciddi olduğunu ifade
eden bir hali vardı.
Geçen sene Fransız askerî bandosu bu mezarlıkta bir
kaç konser vermiş. Beyoğlu'nun kibar kişilerinin nere­
ye kurularak müzik dinlediğini gösterdiler. Yer müna­
sip seçilmişti denilebilir miydi acaba? Ama İstanbul'da
buradan başka bir gezi yeri olmadığını da söylemek
gerekir.
Küçük Mezarlık'ın aşağı taraflarına giderken bir zin­
cir şıkırtısıyla irkildim. Yakınımdan geçen soluk beniz­
li mahkûmlar bana çok tesir etti. Hayatımda ilk defa
mahkûm görüyordum. Çok korktuğum u itiraf etmeli­
yim.
Türkler, dışarı çıkmadıkları için bir gezinti yeri de
düşünüp yaratmamışlar. İstanbul'un bu konuda eksikli­
ği var. Bu şehirde oturan yabancılar ancak Büyük Mezarlık'm tepelerine çıkarak nefes alıyorlar. Beyoğlu
Caddesinden uzanarak buraya geliniyor. Burada manza­
ra yeşillikler içine karışmış mezarlarla daha güzel bir
m ânâ taşıyor. Bazı günler burası bizim Longchamps'a
benziyor. O zaman bir sürü işsiz güçsüz, seyyar satıcı
sanki pazar yerindeymiş gibi halkın arasında gezini­
yor. Kimse orada yatanları düşünmüyor. Mezarlara
basmayı, üstüne oturmayı, h attâ başında dua okumayı
meneden kanunlara rağmen, kimsenin aldırdığı yok.
Büyük Mezarlık'tan bakış, İstanbul ve çevresinin en
güzel manzarasını gözler önüne seriyor. Boğaz, Üskü­
dar, Adalar, Mudanya dağları, ufukta, çok uzakta karlı
tepeleriyle Alemdağ. Bayram günleri, Müslüman kadın­
lar, erkeklerden ayrı olarak burada oturup etrafı seyre­
dermiş. Bazen saatlerce, günlerce oturdukları yerden
kalkmadan, öylece hareketsiz kalırlarmış.
- 104 -
Ermeni mezarlığı daha ileride solda. Büyük çınarla­
rın ve dut ağaçlannın gölgesinde uyuyan bu toprakla­
rın yeşilliği, çamların ve selvilerin koyuluğu ile göz ok­
şayan bir tezat içindegörünüyor.
Müslüman mezarlıklarının bizimkilerden farkı, me­
zarlarda ha£ olmayışı ve aralarında rahatça dolaşılması,
ölüm kendine m ekân olarak, istediği yeri gönlünce seç­
miş. Ne duvar, ne kapı, ne bekçi. Bir selvilik, ilk göze
çarpan bir orman ya da Boğaz'ın güzel bir köşesi... Bü­
tün bunlar bu geniş kabristanlar için en uygun yer ola-'
biliyor. Onlar da bu halleriyle, iç karartıcı olmaktan
çok, şiir ve rüya dolu bir havayla uzayıp gidiyor.
Erkek mezarlarına konan taşlar, ölünün mevkiini
gösterir tarzda mermerden oyulmuş bir kavukla süslü.
Zaman zaman kırmızı fesli bir mezar taşı da görebili­
yorsunuz. Bazı taşlarda ise ne kavuk, ne de fes. Bu ba­
şı kesilerek idam edilmiş birinin mezarı olduğunu ifade
ediyor. Ama Türkiye'de, bizim anladığımız mânâda
aşağılayıcı cezalar uygulanmadığı için böyle bir ölüm
kimseyi utandırmıyor.
Bu konuda şöyle bir fı|<ra anlattılar: Bir Türk kadını­
na kocasının hangi hastalıktan öldüğünü sormuşlar. Ka­
dın bu suale bir hayli içerlemiş, kızgın bir ifadeyle ce­
vap vermiş: "Kocamın bir bakkal gibi yatağında öldü­
ğünü mü sanıyorsunuz? Kocam başı kesilerek idam
edildi..."
Bu ülkede hükümdarın gözünden düşenin tekrar göze
gireceğine ve eceliyle öleceğine, sürgüne gönderilenin
de tekrar eve döneceğine kimse inanmıyor.
Kocası asılarak idam edilen bir kadın da göğsü kaba­
rarak şöyle demiş, duyanlar nakletti: "Benim ailemde
bir zavallı gibi yatağında ölen tek kişi bile yoktur."
Bugün ise halk: "Nerede o eski günler. Padişahımız
çok yumuşak, kendini saydırmayı bilmiyor. Artık Tür­
kiye yok oldu" diyor.
- 105 -
Kadın mezarlarının baş tarafına konan taşların üstü,
altına göre daha geniş. Bizim mezar taşlarımızı andırı­
yor. Bu taşlar baştan aşağı yazılarla süslü. Bâzdan
renkli ya da altın yaldızlı. Meyva ve çiçek kabartmalan
arasında mezarda yatanın adı yazılı.Boş vazo bir kadını
çiçek bir genç kızı ifade ediyor; sonra Kuran'dan bir
âyet, methedici birkaç söz. Mezarın üstüne büyüklüğü
ölenin yaşına göre ayarlanıp konan geniş taşlar, ziyare­
te gelenlerin zaman zaman oturup dinlendikleri bir yer
vazifesini de görüyor.
Böylesine büyülü bir çevrede, manzarayı kucaklayan
yüksek tepelerde kimi yatmış, kimi kararmış, kimi pa­
rıldayan beyazlığıyla, kimi altın işlemeleriyle şuraya,
buraya serpilmiş mezar taşları, bir masal âleminin de­
koru gibi.Türkiye'deki mezarlıklarda ölüm insanı kor­
kutm uyor.
t
Bâzen birkaç kadın manzaraya renk katıyor. Kendi­
lerini yalnız sandıkları zaman, biraz da birşeyler yemek
için yaşmaklarını, çarşaflarını açarak rahatça oturu­
yorlar. Birden bizi karşılarında görünce örtünüp koşa­
rak uzaklaşıyorlar.
Mezarlıklar içinde zenginlerin âile kabirleri var. Al­
çak bir duvar üstüne çekilen tahta parmaklıklarla çevre­
lenen bu mezarlara birkaç basamakla çıkılıyor.
Mezar taşı üzerine yazılan ne olursa olsun, her sefe­
rinde ölüye bir hayır dua ricasıyla son buluyor. Bu da
Müslümanların ruha ve ahirete olan derin inancının en
güzel bir ifadesi.
Bir kadın mezar taşında gördüğüm renkli bir kiraz
demeti beni düşündürmüştü. Sordum, her kiraz tanesi
bir çocuğunun sembolüymüş. Ne zarif ve ince bir anla­
yış.
Benim yazılarla ilgilendiğimi anlayan sefaret baştercümanı M. Qutrey, birkaçını okudu, ben de not ettim.
BlR KADIN: "Hayatımın sonbahannda ölümün riiz-
- 106 -
gârı esti. Bugün hanaysa, yarın da sana."
BİR GENÇ KIZ: "Öldüren rüzgâr, gülü dalında kır­
dı."
BİR AMİRALİN MEZAR TAŞINDA: "Dümenini
sonsuzluğa çevirdi. Ölümün rüzgârı kayığının direğini
yıktı, onu Allah'ın merhamet ve lütuf denizine garketti."
"Kefen, bir gün gelip herkesin giyeceği bir gömlek­
tir."
"Ne yaptığımı bilmeden çok gezindim, başıma çok
şeyler geldi. Sonunda toprak oldum, mezarıma bir taş
diktiler."
BİR ŞAİR: Bir meşale toprağa girip saklandı, orada,
gök kubbenin yıldızları arasında ebediyyen parlayacak.
(Şâirler "Cennetin bülbülleri" diye anılırmış.)
Küçük çocuklardan da "K uş" diye söz ediliyor.
Bir çocuk mezar taşm a şöyle yazılmış: "Bir bülbül
bir an için bu dünyadan geçti, sonra cennet bahçeleri­
ne uçup gitti."
Bir anne de çocuğunun mezar taşma şöyle yazdır­
mış: "Kafesinden uçup giden gönlümün güzel kuşu ca­
nım kızımın yalnızca onüç bahar görmek kaderiymiş."
Bir başka taşta, derin bir felsefenin ifâdesi okunu­
yordu: "Benim mekânım dağların yüce tepeleridir.Ova­
da olup bitenler beni ilgilendirmiyor. Kaderin şerbetini
içtim , artık bana lokman hekim gerekmez."
Evlenmemiş genç kızların taşları kabartma bir gülle
süslü.
Türkiye'de ölüler, dirilerden çok yer kaplıyor. Bâzen
küçük köylerde uzayıp giden büyük mezarlıklar var. Bu
da bence, zamanında burada kalabalık şehirler olduğu­
nu ve bütün bu büyüklükten yalnızca mezarlar kaldığını
ifade ediyor. Bir Müslümana mezar taşı olan bir taşa,
kimse el sürmüyor.
İstanbul'un batısında, fakir ve terkedilmiş gibi duran
- 107 -
büyük mezarlıklar var. Eyüp'dekilerle Yahudi ve Hıristi­
yan mezarlıkları bu halde bırakılmış.
***
Beyoğlu'nda bulunan halk, umumiyetle yabancı asıl­
lı Bunlan tüccar ve bankacı olarak iki grupta toplamak
mümkün. Çalışma yerleri Galata'da bulunuyor.Avrupa'
nın her köşesiylehususiyle Londra ve Paris'le devamlı
olarak irtibat halindeler. Beyoğlu'nda bunlardan başka,
sürdükleri hayat, yazışmaları ve davranışları "Önemli"
diye vasıflandırılan yabancı temsilciler ve diplomatlar
grubu var. Ayrıca, ülkede hüküm süren aşırı serbestlik­
ten faydalanmaya bakan maceracılar da görülüyor.Bunların tek gayesi Türk'lerin derin saflığından ve henüz
keşfedilmemiş bir ülkenin bilinmeyen zenginliklerin­
den istifade etmek. Beyoğlu caddesinde, her çeşit şey
satan küçük dükkânlarla, daha çok yabancılann uğra­
ğı olan kahvehaneler var. "Yabancı" sözü bu ülkede,
Batılıyı, bilhassa da AvrupalIyı ifade ediyor. Yabancı
maceracıların hepsinin tek bir gayesi var: En kısa yol­
dan servet sahibi olmak. Aralarında hiçbir bağlılık,hiç­
bir alâka yok. Herkes yalnız kendisi için yaşıyor.Rumlar kendi aralarında, Ermeniler de kendi aralarında bir­
birlerine çok bağlı görünüyorlar. Ermeniler Beyoğlu'
nda oturmalarına rağmen Türk'lerle en iyi kaynaşabil­
miş yabancı unsur olarak göze çarpıyor. Ama buna
rağmen, yine de Türk toplumu içinde yabancı olarak
görülmekten kurtulamamışlar. Çok eskilerden beri
Beyoğlu semtine yerleşmiş bulunan bu insanları şive­
lerinden hemen tanımak mümkün.
Kordiplomatik, Beyoğlu'nun hayatına hâkim.Çev­
resinde bulunanlar ona ulaşmak için adetâ kıvranıyor,
onun her halini taklit ediyor.
Beyoğlu'nda bulunan yabancı kadınlar giyinip süs-
- 108 -
leıımeyi çok seviyorlar,çoğu da güzel ve alımlı. Güzel
süsleriyle İstanbul sokaklarında seyran ediyorlar.Onları
ilk gördüğünüzde: "Kiııı bilir, konuşup anlatacak ne
çok şeyleri vardır” diye içinizden geçiriyorsunuz. Ama
onların şöyle bir bakmaları yetiyor. Söyleyeceklerinin
hepsini söyleyip bitirmiş oluyorlar. Bakışlarında İspan­
yol kadınlarının derin ifadesi yok.Büyük çoğunluğunun
eşi bankacı ya da tüccar. Birçok dili rahatlıkla konuşu­
yorlar, ama ne yazık ki her zaman aynı şeyleri söylü­
yorlar. Hayatları bomboş ve mânâsız geçiyor. Kitap
okumuyorlar. Bilgileri de oldukça kıt. Ama bunun ya­
mada, İstanbul'da sanat, edebiyat ve bilim konusunda
insanları meşgul edebilecek herhangi bir faaliyetin bu­
lunmadığını da itiraf etmek gerekir. Ne konser, ne ser­
gi, ne konferans. Yalnızca, kimsenin gitmek istemediği
kötü bir İtalyan tiyatrosu var. Benimle dost olan ve
çok iyi anlaştığımız birkaç genç Rum kadınını bu bil­
gisiz kadınlar grubundan ayırmak isterim.
Beyoğlu'nda bi.J nan bütün yabancılar, Fransız kuv­
vetlerinin şehri teı kıedişinden sonra, otellerde kalmanın
imkânsız olduğuı 'i soyuyorlar. Şehirde hırsızlık ve
yağmacılığın önün geçilemiyor. Otel sahipleri ise, para
ödeneceği zaman yapmadıklarını bırakmıyorlar. Yalnız
kalan yolculara sadece iki yatağın parasını ödetmekle
kalmıyorlar, çifte yemek parası, çifte ışık ücreti, çifte
servis ödetiyorlar. Verdikleri yemekler ise ağıza alına­
cak gibi değil. Mıııe Thouvenel, küçük Zamoyski'leri
kendi çocuyla beraber yediriyor, zira kaldıkları otelde
iyi beslenemedikleri için zayıflayıp sık sık hastalanıyor­
lar.
İstanbul'da pek çok dil konuşuluyor, bunlar arasın­
da en çûk kullanılanı bilip anlamakta fayda var diye
düşünüyorum. B< yoğlu'nda etrafımızda en az duydu­
ğumuz lisan Türkçe.
Beyoğlu'ndan sık sık Tophane'ye iniliyor. Tophane,
- 109 -
Sarayburnu karşısında. Denize doğru inilirken de aşa­
ğıda kalıyor. Top gülleleri bu semtte döküldüğü için,
buraya bundan müliıem olarak Tophane denmiş.
Beyoğlu, Galata ve Tophane, bulundukları noktalar
itibariyle bir anfiteatr meydan getiriyor. Bu üç semtin
her yerinden deniz görünüyor.
Galata, İstanbul'dan yalnızca limanla ayrılmış. Kü­
çük bir ücret ödeyerek, kayıkla bir kıyıdan diğerine ge­
çilebiliyor. Karadan gitmek oldukça uzun sürüyor, zira
Eyüp yoluyla bütün Haliç'i katetm ek lâzım.
Galata, uzun süre Cenevizlilerin hâkimiyetinde kal­
mış. Türkler İstanbul'u aldıktan sonra bile, onlara karşı
koydukları büyük kule hâlâ dimdik ayakta. Üçüncü
Haçlı Seferi sırasında ordular Galata Kulesi ve civarında
kamp kurmuşlar. O günleri gören bir tarihçi şöyle kay­
detmiş: "Galata 'daki kaleler ve İstanbul limanı böylece
zorbalıkla ele geçirildi". Venedik donanması da bu sa­
yede zincirleri kırarak Haliç'e girebilmişti.
Türkler İstanbul'u aldıktan sonra Galata Kulesini
hem fener, hem de yangın gözetleme kulesi olarak kul­
lanmaya başlamışlar. 1831 yangınında yanmasına rağ­
men, aynı işlerde kullanılmak için yeniden tamir edilip
eski haline konulmuş. Şehri kapatan zincirin takıldığı
kapı hâlâ duruyor. Bugün buraya Balık Pazarı denili­
yor.
Galata İstanbul'un gözde semtlerinden biri. Burada
daha çok Rumlarla Frenkler oturuyor. Eskiden hattâ
1600 yıllarında Galata'da beş kilise varmış: Biri
serbest kordölyelerin kilisesi Saint Marie, diğeri ra­
hip kordölyelerin kilisesi Saint François, Jakobenlerin
kilisesi Saint Pierre, Cizvitlerin Kilisesi Saint Benoit ve
nihayet Kapücinilerin Kilisesi Saint Georges.
Türkler her devirde başka dinlere karşı saygılı ol­
muşlardır. Hıristiyanlar istedikleri kadar kilise inşa et­
mekte hürdüler. Korkunç yeniçeriler bile, Hıristiyan
-
110
-
âyin alayları geçerken yol kenarında dizili dururlar­
mış.
Galata'da sanırım dünyanın en büyük balık pazarı
var. İstanbul'un bütün serserileri buraya doluşuyor. Bu
adamlar sarhoş oldukları zaman çok kaba ve tehlikeli
oluyorlar. Manastırları Galata'da olan Saint Vincent de
Paul rahibeleri ise korkmadan istedikleri zaman sokağa
çıkabiliyorlar. Herkes onların başlarında taşıdıkları ör­
tüye büyük saygı duyuyor. Bir seferinde oda hizmet­
çim ve bir uşakla rahibeleri ziyarete gitmiştim. Dönüş­
te, tenlikeli olabilecek yerlerden geçirmek için bizimle
beraber gelmek istediler.
—Ama siz sonra nasıl döneceksiniz? diye sordum.
—Merak etmeyin, biz korkmayız, dediler ^zerim izde­
ki elbiseyle her yerde rahatça dolaşabiliriz.
Rahibeler Türklerden övgüyle bahsediyorlar,paşala­
rın cömertliğini ise dillerinden düşürmüyorlar.Istanbul'
daki Katolik kuruluşlarının en önde gelenleri arasında
Saint Benoit ile Lazarcı papazların kurduğu merkezleri
saymak gerekir. Bunların hepsi M. Thouvenel'in koru­
yucu kanadı altında bulunuyor.
***
ÜSKÜDAR — Boğaz girişinde, şehrin tam karşısına
kurulmuş olan bu semt görülmeye değer. Her sabah
penceremden onu seyrediyorum. Mavi bir sis ardında
saklanıyor. Güneş batarken de alevli bir şala bürünüyor.
Her m ânâsıyla Şark'm bir köşesi olarak kalmış bu eski
semtte iki ayrı dünya.yaşıyor: ölüler âlemi ile hiçbir ih­
tirası olmaksızın yalnızca ölümü bekleyen diriler âlemi.
Bu tepede derin bir sükûn var. Mezarlıkları uçsuz bu­
caksız. Uzaktan bakınca, büyük bir çam ve selvi ormanı
gibi gözüküyor.
Üsküdar; İran'dan, Arabistan'dan, Hint'den, Mısır'
-
111
-
dan, Suriye'den ve Yakın Doğu'dan gelen kervanların
durağı. Ticaretle hiçbir şekilde uğraşmayan Üsküdar
Iıalkı ise bu kervanlara ve getirdikleri mallara sırtını çe­
virmiş. Yahudiler, Rumlar ve Ermeniler de ticaretteki
mahâretlerini en incesine kadar gösterebilmek için
böylesiııe güzel bir fırsatı kaçırmayı düşünmüyorlar bi­
le.
Üsküdar'da birçok derviş tekkesi var. Dervişlerin
toplanıp âyin yaptıkları güne rastlamadık. Aslında sey­
retm ek niyetinde de değildik. Toplanıp zikrettikleri
mekânı gördük. Açık bir kahvenin önünden geçerken
de heybetli bir edâ ile çubuğunu tüttüren şeyh efendi­
yi gördük. Uzun beyaz sakallı, halinden memnun görü­
nen güzel yüzlü bir adamdı.
İstanbul'un Avrupa yakasında oturan Türkler, er ve­
ya geç Üsküdar'a geçip o tarafta oturm ak gerektiğini
¿»iliyorlar. Yakında, yabancı ordulann onları İstanbul'
dan atacağını hissediyorlar, hiç olmazsa kemiklerinin
bu sınırsız Asya topraklarına kucak açna mezarlıklarda
dinlenmesini arzu ediyorlar.
Doğu'nun bu en büyük mezarlığını aştıktan sonra
üsküdar tepelerine çıktık.Burada, yüksek duvarlar ve
aşılmaz kapılar ardında ülkenin cüzzamlıları toplanmış.
Bu zavallılar, aralarında evlenerek çocuk sahibi oluyor­
lar, bu korkunç hastalığı nesilden nesile devrederek ya­
şıyorlar.
Sahilde, Saraybıırnu'nun karşısına gelen noktada,Kırım Harbi sırasında İngiliz ordusu tarafından işgal edi­
len büyük bir kışla var. Sultan Mahmud tarafından yap­
tırılan bu kışlanın benzerleri arasında en önde gelen ol­
duğu söyleniyor.
Üsküdar'dan bir kilometre uzaktaki Bulgurlu Dağın­
da da harp sırasında Fransız orduları karargâh kurm uş­
tu. Boğaz'a hâkim olan bu dağın tepesinden seyredilen
manzara eşsiz bir güzellikte.Uzakta görünen Kocadağ'
-
112
-
dan İznik koyuna kadar uzanan kırların sakin yeşilli­
ğinden sonra adalar ve Marmara bütün güzelliğiyle göz­
ler önüne seriliyor. Ufukta, Trakya kıyıları ardında
Alemdağ'ın karlı tepeleri var. Kuzeye doğru bakılınca,
Avrupa ile Asya sanki sonsuz bir güzellik yarışında.
Beyoğlu'nun denize uzanan tepeleri, İstanbul ve Bo­
ğaz sahilleri Balkanlara kadar kıvrılarak uzanırken de­
rin ve harikulade bir manzara ile gözler önüne seriliyor.
Üzerinde bulunduğumuz bu tepeden bakınca, çevreyi
bir bakışla kucaklamak mümkün. Ordumuz burada pı­
rıl pırıl tertemiz bir havayı teneffüs etm iş, ne mutlu,
H*
- 113 -
ALTINCI BÖLÜM
Çarşılar — Bedestenler — Hanlar — Osmanlı
kapısı — Feru Han ve Mirza Han — İngiliz
sefaretinde büyük akşam yemeği — Reşid Pa­
şa — Canning kardeşler — Yangınlar — Abdülmecid'in kızlarının nişanı ve saray düğün­
leri - Sultan hanımların eşleri.
Büyük çarşılar İstanbul'un en eğlenceli yerlerinden
biri. İtinalı ve renkli bir tasvire değer çekicilikte görü­
nüyor.
Doğu'nun bütün çarşıları, bilhassa binaları aşağı yu­
karı birbirine benziyor. Bizim gezip gördüğümüz çarşı,
büyük ve kapalı bir çarşıydı. Kubbesindeki küçük cam­
lardan süzülen hafif ışığın aydınlattığı sokakları, burayı
ilk defa gezen bir yabancının kolayca kaybolacağı ka­
dar karışık. Canlı, hareketli, devamlı bir pazar yeri gibi.
Doğu'nun, Batı'nm her çeşit ticareti, el sanatı, burada
ayrı sokaklarda, ayrı bölümlerde kümelenmiş. Turist,
- 115 -
paşa ile yanyana. Her çeşit insan birbirine karışmış
Ama, bütün bu görünüş sanıldığı gibi insanı şaşırtm ı­
yor. Çarşıda bulunanların çoğu Türk. Gürültücü değil­
ler, konuşurken de seslerini yükseltmiyorlar. İlk bakış­
ta, elbiselerin çeşitliliği ile renklerin gözalıcı kıpırtısı
dikkati çekiyor. Bazı ülke insanlarının resmini yapar­
ken, palete biraz gri ile bir parça da siyah koymak ye­
te r Doğulular bu renklerin hiçbirim kullanmıyorlar.
Çarşının kıvrılarak, dönerek uzayan yollarında çeşit­
li ülkelerden gelmiş çok değişik insanlar geziniyor. Sır­
tına koyun postu geçirmiş dağdaki insandan, Avrupa'
ııııı en açık renklisinden en kara derili zenciye kadar
her ırktan adam var.Bütün bu karışıklık içinde,kimin
kim olduğunu önce anlamadım. Bu çarşı gezmesine ka­
tılan baştercüman M. Outrey hiç yanımdan ayrılmı­
yordu. Onun yardımıyla, bir müddet sonra, gelip ge­
çenlerin hangi milletten olduklarını biraz anlamaya baş­
ladım. Meselâ Yahudi, Ermeni'den, ayakkabısına baka­
rak ayırt ediliy rdu. KafkasyalI esir tüccarının yüzü za­
rifti, göğsü silâhlarla doluydu, incecik belini yeşil çuha
elbisesi sımsıkı sarıyordu. Mat ve yamk teniyle I ir Suri­
yeli; uzaktan duyulan kokusu, astragan kalpağı ve
omuzuna attığı halılarıyla bir İranlı. Nasıl söyleyeyim?
Her çeşit insan vardı. Dağlı olduklarım hissettiren yürü­
yüşleri ve orijinal kıyafetleriyle gururla gezinen Arna­
vutları hayranlıkla seyrediyordum.
Çok şükür daha hâlâ sarık vardı. Büyük haremlerden
çıkan kadınları görmek de benim için zevkti. Bu kadın­
lar sanki gözleriyle sorup söylüyorlar. Kalabalık içinde
renk renk feraceleri ve bembeyaz yaşmaklarıyla çiçek­
lerden farksız geziniyorlar. Ayakkabıları nedense onla­
ra adımlarını sürükleyen bir edfı veriyor. Aralarında in­
ce ve boylu olanları da yok değil. Harem kadınları,be­
destenlerde , işlemeci ve mücevhercileri seyretmeyi ter­
cih ediyorlar. Çarşıya, daha çok, eğlenip vakit geçir­
— 116 —
mek için gidiliyor. Güzel Türk kadınlan uzun zaman
çarşıda geziniyor. Bu loş ve dar yollarda, birçok aşk
romanına konu olacak nice görüşmeler, bakışmalar
oluyor. Zaman zaman, bir Türk kadınıyla bir yaban­
cının gönül macerası, çarşıdaki birkaç karşılaşıp ba­
kışma içinde olup bitiyor.
Türk, Yahudi, Ermeni, Rum tacirleri malları arasına
çöreklenmişler. Kasalarının başında, ses çıkarmadan,
alış veriş edenleri gözleriyle takip ediyorlar. Geçerken,
yaşlı bir halı tüccarı dikkatimi çekti. Kocaman sarığın
girintisinde profili olduğundan uzun görünüyordu.Etrafını saran bir sürü eşyanın arasına çömelmişti, hareket­
siz duruşu içinde gururlu bir havası vardı. Çubuğu du­
dakları arasında duruyordu. Gelip geçenleri lâkayıt
bir tavırla seyrediyordu. Kumaşları, halıları ellemek,
açıp bakmak serbest. Alın, almayın, bu sizin bileceği­
niz iş, o sanki satıcı değilmiş gibi hiç alâkadar olmu­
yor. Ama, iş ciddiye binince, fiat konusunda çekiş­
mekten geri kalmıyor. Sonunda müşteriyi kendi dedi­
ğine ustaca getirmesini biliyor.
Birkaç büyük dükkân var. İçeri girip oturabiliyor­
sunuz. Buradaki satıcıların tatlı dilliliği insanı sarıyor.
Önce kahve ve çubuk ikram ediyorlar, ama bu ikram
alıcıyı bağlamış sayılmıyor. Yalnızca bir Şark inceliği.
Çarşının en önemli kişilerinden biri Ludovic adında bir
tüccar. Dükkânında kıymetli halılar, Çin işi bir sürü eş­
ya ve biblo var. Ona uğradık, birkaç parça şey de sa­
tın aldık. Fransa'nın tam yetkili ortaelçisi M. Bourree
de bizimle beraberdi. Bana, İran işi el oyması çok kıy­
metli bir mürekkep hokkası hediye etti. Kalemlerimi
koyabileceğim güzel bir kabııÎı oldu böylece. Şarklılar
buna mürekkep koyup, kamış kalemlerini batırarak ya­
zı yazıyorlarmış, kaşmir kemerlerine sokarak da belle­
rinde taşıyorlarmış. Bu küçücük eşyanın hiç de rahat­
sız edici bir tarafı yok.
- 117 -
M. Outrey, alışvveriş sırasında aldatılmamamız için
bize yardımcı oluyordu. Bir seferinde, Ludovic'in, M.
Tiıouvenil'in beğendiği bir mal için gerektiğinden faz­
la bir fíat biçtiğini farketti. Ona hafif yollu bir sitemde
bulundu. Ludovic pişkin bir adamdı, hiç çekinmeden
şu cevabı verdi: "Efendi, lıiç bu kadar güzel bir fırsatı
kaçırmak olur mu?" Sefir onun bu düşüncesinin doğru­
luğunu gülerek kabul etti, malı söylenen fiata almakta
da tereddüt etmedi.
Kulağımıza gelenlere bakılırsa, Ludovic çok zengin­
miş. İstanbul'un mesire yerlerinde çok iyi döşenmiş
birkaç evi varmış. Burada zaman zaman neşeli toplantı­
lar ve büyük ziyafetler düzenlermiş. Tanıdığımız pek
çok kişinin bu dâvetlere sık sık gittiğini biliyorduk
ama bilmemezlikten geliyorduk.
Mallar çeşitlerine göre ayrı galerilerdeki dükkânlarda
satılıyordu. Bâzan aynı çeşit malın birkaç galeriye de
yayıldığı oluyordu. Şarklılar eski usullerine sadakatle
bağlı kalıyorlar. Ticaret merkezlerinin şehirlerden uzak
oluşu, yolların emniyetsizliği tüccarların bu şekilde
toplanıp bir mekân içinde birleşmelerine sebep oluyor
şüphesiz.
Bir de Mısır Çarşısı var. Girişte insanın adetâ yüzüne
çarpan değişik, çeşit çeşit ağır koku, haremleri düşün­
dürüyor nedense. İnsan sanki sarhoş oluyor. Bu koku
çarşıya giren herkesin üstüne siniyor. Bütün bu esansla­
rın oizinı bahçelerimizden gelmediği belli. Türk imbik­
leri Parisli güzeller için süzmemişler parfümleri. Paris'in
zarif kadınları amber ve pastil şekeri yerine, Parma me­
nekşesi ile süsen çiçeği kokusunu severler.
Gül esansım bu ülkede çok seviyorlar. İzmir'den geli­
yor, küçük yaldızlı şişelerde satılıyor. Nefis kokusu ile
daha ağır kokulu esansları hafifletiyor.
Genç Türk hanımları, esans satıcılarının devamlı
müşterisi. Far ve kozmetik gibi her zaman kullandıkları
- 118 -
makyaj malzemelerini de bu çarşıda bulabiliyorlar.
Ayakkabının her çeşidini görmek mümkün. Bıçağın
ve kesici âletin her çeşidi sergilenmiş: Çubuklar, saraciye, silâhlar vs.
Hah satılan dükkânlar her zaman dolu oluyor. Kürt
halıları kırmızı fon üzerine desenli. Bursa halılarının gö­
rünüşü çok güzel, kalın yün dokuması ile sanki zamanın
aşındırmasına meydan okuyor. Harikulade renklerle
dokunm uş ince İran halıları görülmeye değer. Söylen­
diğine göre bunların dokunduğu yün iplikler birçok de­
fa boyaya batırılıyormuş.Desenleri keşmir şallarımnkinihatırlatıyor.Kadifeyi andıran bu halılar çok pahalı.Er
iyi dokuma tezgâhlarının Beyrut'da ve Şam 'da olduğu
mı söylüyorlar.
Şark halıları ancak kısa bir süredir Fransa’da aranır
oldu. Beucaire Fuarında birkaç halı sergilenmişti. XIV.
Louis devrinde, Şark halısı büyük bir lüks olarak kabul
ediliyordu. La Fontaine bir fablinde:
"Bir Türk halısı üstünde..."
der. Aslında XIV. Louis devri Fransız halıcılığının altın
çağıydı.
Şarklı, malım kendi çevresinde satm aktan hoşlanı­
yor. Eski geleneklere bağlı olan tüccarlar sabahın erken
saatinde evlerinden çıkıyorlar, gün boyu çubuk tüttüre­
rek dükkânlarında oturduktan sonra, kepenkleri sıkıca
kapayarak akşam olunca sessizce evlerine dönüyorlar.
Sanki daha iyi bir hayatın hasretini, arzusunu hisset­
mez gibi durgun, yeknesak bir yaşayış sürdürüyorlar.
İslâm peygamberi, iyi bir tüccarın cennet melekleri
arasında yeri olduğııunu söylemiş.Eski devirlerde,bizde
de eskiden olduğu gibi, esnaf loncaları varmış. O za­
manlarda ticaret hayatı daîıa canlıymış.
Türkiye'nin anlayışı ve gelenekleri, kadınların tica­
retle uğraşmalarına veya başka herhangi bir işte çalış­
malarına müsaade etmiyor. Fakir ve ihtiyacı olan ka-
- 119 -
dunların ise parmakla sayılacak kadar az bir miktarı ev­
de olmak şartıyla kazanç getirebilecek ufak tefek işler
yapıyorlar. Türk evlerinin hemen hepsinde evin hanımı­
na yardımcı olan bir halayık var.
İstanbul'da çarşılardan başka, her biri sekiz kubbeli
iki de bedesten var. Tüccarlar ile halktan kişiler, yolcu­
luğa çıkarken, kıymetli eşyalarını vukubulacak her çe­
şit zararlı olaydan korumak için buralara emanet bıra­
kıyorlar. Bu ülkelerde yangın çok sık görülen bir olay.
Doğu'daki hanların yapısı manastırlarınkini andırı­
yor. Geniş, kare biçimindeki avlunun ortasında bir ha­
vuz ve büyük bir çeşm e var. Bahçeyi çevreleyen kemer­
ler altında, duvar boyunca oda kapılan sıralanıyor. Ay­
nı büyüklükte olan altıyüz odanın hepsinde birer ocak
var. Kemerler, üst kattaki aynı sayıdaki odanın açıldığı
uzun koridoru taşıyor. Bu hanlarda çoğunlukla tüccar­
lar kalıyor. Binalar taş yapısı. Yatak, birkaç örtü, hah
ve yastıklarıyla han odaları, yolcuların rahat ettikleri,
dinlendikleri bir yer.
İstanbul'da bütün vekâletlerin ve ilgili dairelerin top­
lanmış bulunduğu yere B âb—ı Ali deniliyor.
Buraya bu ismin verilmesi eski bir Arap ve Yahudi
geleneğine kadar dayanıyor. Eski devirlerde, Araplarla
Yahudiler mahkemelerini şehir kapısına kurarlarmış.
1238'de Magripli bir hükümdar, mahkeme yeri olarâk
kullanmak için Elhamra Sarayının büyük kapısını yap­
tırmış.
Osmanlı İmparatorluğunun başta gelen mahkemele­
rinin toplandığı bu yere bu ismin verilmesi çok uygun
düşmüş denilemez, zira büyük salonların girişinde kapı
yerine alnızca perdeler var. Divan diye anılan yer ise
vezirlerin toplandıkları büyük salon. Bu isim, buraya
tam mânâsıyla uyuyor.Doğu'da, fakirin de, zenginin
de vazgeçemediği divan burada baş köşeye kurulmuş.
Ondan başka da oturacak yer yok.
-
120
-
En mühim ve muhteşem toplantı çarşam ba günleri
bu salonda yapılıyor. Sadrıâzam, toplantıyı, yüksekçe
bir kürsüden idare ediyor. Eski devirlerde, padişah,kür­
sünün arkasındaki kafesli bölümde oturur, im paratorlu­
ğunda adaletin nasıl tecelli ettiğini görür, seyrederiniş.
Sadrıâzamm kürsüsünün arkasındaki duvarda padişah­
lardan birinin bir sözü okunuyor "Bir saatlik adalet,
yetm iş yıllık duadan hayırlıdır."
Girişteki duvarın üstünde ise: "Allah, işlerinin başın­
dan ayrılmayan kişiyi esirger" diye yazılmış.
Her milletten çeşit çeşit insan. Rumlar, Ermeniler,
h attâ kadınlar, yüksek sesle şikâyetlerini bildiriyorlar,
müdafaalarını rahatlıkla yapıyorlar. Kadılar hepsini te­
ker teker aynı dikkat ve sabırla dinliyorlar, herhangi bir
karışıklığa müsaade etmiyorlar. Her molla kendi mev­
zuuna giren davayı ele alıp hükme bağlıyor.
***
1857 K IŞI — Fransız sefareti parlak bir şekilde, bir
zevk ve eğlence devrini açtı. Bizim İstanbul'a gelişimiz­
den önce M. Thouvenel'in hükümdar şerefine düzenle­
diği büyük balodan sonra, sefaret salonları ilk olarak
büyük bir toplantı için açılıyordu. Bu kabul resminde,
genç sefire şıklığı ve zerafetiyle herkesi büyüledi.
Büyük balo salonunun duvarları aynalarla süslüydü.
Burası, gündelik toplantıların yapıldığı mavi salondan
büyük, sırsız bir aynayla ayrılmış. Balo salonu, "Taht
salonu" diye adlandırılan kırmızı ve altın sarısı renkle­
rin hâkim olduğu başka bir salonla da birleşiyor.Yüksekçe bir başamak üstüne mükemmel bir orkestra yer­
leştirilmiş. Dans aralarında Macar havaları çahndı. Her
yer çiçeklerle doluydu, herşey canlı ve pırıl p irildi.
Beyoğlu'nun kaymağını ilk olarak böyle toplu bir
halde görüyordum. İlk bakışta insanı hayran bırakan
-
121
-
bir manzaraydı. Hayatımda bu kadar güzel ve zarif ka­
dını birarada görmemiştim. Bunlar arasında "İstanbul'
un incisi" diye anılan genç kadının gerçekten bu isme
lâyık olduğunu da gördüm. İnce yüzü ile bir zerafet ve
incelik tanrıçası gibiydi.
Mıııe Thouvenel'in dansetmek istemediğini hisseden­
ler benim yanıma geliyorlardı. Pırıl pırıl ışıklarla yıka­
nan Beyoğlu'nda çok iyi eğlenildiğini hissettim. Birkaç
kere de mazurka yaptık, çok zarif bir havası oldu.
Rum kadınlarının tuvaletleri Paris'in ünlü terzisi Roger'in eseriydi. Tüccar, arm atör,ya da bankacı olan eş­
leri, öylesine rahat ve çok kazanıyorlardı ki, hanımları
da istedikleri gibi harcamaktan çekinmiyordu.
M. ve Mme Thouvenel sefarette üç balo verdiler.Bun­
lardan yalnızca birine Türkler dâvet edildi. Türk erkek­
lerinin en güzel toplantılarda bile çubuk içm ekten vaz­
geçemeyecekleri bilindiği için, bu iş için ayrı bir salon
hazırlanmıştı. Ama oraya giriş-çıkış, balo salonunu da
hiç de hoş olmayan dumanla dolduruyor, tütün kokusu
da ta ertesi güne kadar tuvaletlerimize sinip kalıyordu.
Türklerin bizim dans edişimiz karşısında nasıl alay
edip neler söylediklerini tahmin etmek güç değil. Bel­
ki onlar da kadınlarına biraz daha serbestlik tanımaları
gerektiğini düşünmüşlerdir.
Bir seferinde böyle bir toplantıda bulunan bir Türk,
yanındaki sefireye şöyle demiş: "Zenginsiniz, hürsünüz
ama yine de kendiniz dansediyorsunuz. Benim için, si­
zin gibi bir kadının dansetmesi emin olun en büyük şe­
reftir."
Şarklılar evlerinde köle ve cariyelerini raksettirirlermiş.
***
-
122-
Geçen gün sefâretin büyük bahçesinde olağanüstü
bir alay vardı. Paris'e İran sefiri olarak giden Feru Han,
İstanbul'dan geçerken M. Thouvenel'i ziyarete geldi.
Beraberinde yirmiye yakm İranlı vardı. Elbiseleri çok
renkliydi, başlarında da ünlü astragan kalpakları vardı.
Bindikleri küçük İran atlarının eğeri,işlemeli kıymetli
halılarla kaplıydı. Biz, ülkemizde renkli ve eğlenceli
birşey görmek istediğimiz zaman sirke,ya da opera ko­
miğe gideriz. Sefaret bahçesinde sergilenen renkler ve
şekiller bize oraları aratmıyor.
Bu arada benim için, her haliyle eski devirden oldu­
ğu anlaşılan gerçek bir İranlıyla tanışma fırsatı da ol­
du. M. ve Mme Thouvenel, İran sefaretinin bütün men­
suplarını bir akşam yemeğine dâvet etmişlerdi. O gün,
hayatımda belki de hiç göremeyeceğim çok değişik
bir toplulukla masaya oturm uştum .
İran sefiri olan Mirza Han, otuz yıldır İstanbul'da
ülkesini temsil ediyordu. Eski topraktan olduğu her
halinden belli olan sefir,ülkesinin asırlık an'anelerine de
gönülden bağlıydı. Giymiş olduğu değerli taşlar ve in­
cilerle işli millî kıyafetinin kendisinden önce daha bir­
çok sefir tarafından giyildiği belliydi. Her yanma ağır
bir acem kokusu sinmişti. Başında taşıdığı koni biçi­
mindeki büyük astragan kalpağı saygı uyandırıyordu.
Son devirlerde İraıılıların kalpağı gittikçe küçülüyor.
Yaşlı sefirin avuçları koyu renkli bir kınayla kaplıydı.
Yanaklarına da buna benzeyen renkte bir allık sürmüş­
tü.
Mirza Han Fransızcayı çok iyi konuşamadığı için
Mme Thouvenel ile yaptıkları sohbet bir kaç kelimeyle
sınırlıydı. Buna rağmen sefir ülkesinin ince nezaket kai­
delerine harfiyen bağlı kalıyordu. Yemeğin sonuna
doğru M. Thouvenel kulağıma eğilerek şöyle fısıldadı:
"Şim di İran usûlü selâmlama faslı başlayacak, sakın gü­
leyim demeyin."
- 123 -
Bu sırada Mirza Han da kelimeleri dikkatle seçerek
teşekkür etmeye başlamıştı: "Bizi çok iyi ağırladınız,
emin olun başka birşey alamayacağım vs."
Genç sefire ise, söylenenleri anladığını belirtmek
için başım sallaması gerekip gerekmediğini eşine sor­
mamıştı. Ciddiyetini korumakta güçlük çektiğini hisse­
diyordum.
Bana öyle geliyor ki bir zaman sonra bu asırlık gele­
neklerin izlerini taşıyan hal ve tavırlara hasret kalaca­
ğız. Zira Batı'daki okullara her sene D oğu'dan yüzlerce
talebe geliyor. Feru Han'ın da III. Napoleon sarayında
bizim cemiyetimize uygun modern bir hava içinde ken­
dini tanıtacağından hiç şüphem yok.
Mirza Han, Fransız sefaretinin yemeğinde, kendisin­
den önce İstanbul'da bulunan İran sefirine göre daha
anlayışlıydı ve çevresine kolay uyuyordu. General Sebastiani'nin dâvet ettiği İranlı diplomat bu dâveti an­
cak "Kendi getireceği aşçının hazırladıklarını yemek"
şartıyla kabul etmişti.
***
İngiliz sefaretinin, güzel bir akşam yemeğinden son­
ra açılan balosu, benim için çok değişik ve ilgi çekici
bir toplantı oldu.
Masada şeref köşesinde bana da bir yer ayrılmıştı.
Sadrıâzam Reşid Paşa ile padişahın damadı olan oğlu
Ali Galib'in arasında oturuyordum . Osmanlı Devletinin
hizmetinde bulunanların batılılaşan kıyafetlerini hiç
sevmiyordum. Ama yanımda oturan başvezir, eskiden
olduğu gibi samur kaplı beyaz mantosu, kıymetli taş­
larla bezenmiş heybetli kavuğuyla olsaydı sanırım bir
hayli heyecanlanırdım. Şimdi ise Türk erkekleri uzun
redingotlar ve fesler giyiyorlar. Sultan Mahmud, sadrıâzâmları giyim kuşam zenginliğinden ederken, onları
- 124 -
manevî bakımdan da küçültmek mi istemişti acaba?
Kimbilir...
Açık söylemek gerekirse, Reşid Paşa'nın görünüşün­
de insana tesir eden birşey yok. Ufak tefek, sakin yüzü
oakışları cesur olmayan bir adam. Ama, bunun yanın­
da, tanımak fırsatını bulduğum birçok değerli Türk
devlet adamının kabul ettiği, bir meziyeti olduğunu da
söylemeden geçmeyeceğim. Reşid Paşa mükemmel bir
Fransızca konuşuyor. Sesi sakin ve dokunaklı. Şark
erkekleri kadınlara karşı daima ince ve nazik davranı­
yorlar. Sadrıâzamla konuşmak benim için büyük bir
zevk oldu. Reşid Paşa'nın, İngiliz sefirin tesirinde oldu­
ğunu ve onun desteğini aradığını bildiğim için, ona
karşı büsbütün alâka duyuyordum. İhtiraslı bir şahsiye­
ti olduğunu söylüyorlar. Muhalifleri ise onu kıskanıyor
ve padişahın gösterdiği itimada lâyık olmadığını söylü­
yorlarmış.
Bu akşam yemeği, Osmanlı İm paratorluğunun bütün
ileri gelenlerini biraraya toplaması bakımından ehem­
miyetliydi. Masanın bir başında Osmanlı savaş nazırı,
diğerinde ise prens Bibesco (19) oturuyordu. Lord
Stradford’un kendine has davranışları var. Aklına
eseni yapm aktan çekinmiyor, onun her çeşit terbiye­
sizliğine de ses çıkaran olmuyor.
Benim bakımımdan Lord Stratford'a söyleyecek
bir sözüm yok. İngiliz sefaretinde her zaman sevgi ve
alâka görüyorum. Balo akşamı kırmızı elbiseli birçok
subayla, pek çok İngiliz denizcisi vardı. Ama bu balo,
bir akşam önceki Fransız sefaretinin balosu gibi ba­
şarılı değildi. Lord Stratford'un kızları Londra'dan ge­
tirdikleri zarif elbiseleri içinde daha da güzeldiler.İnci­
lerle işli kabarık etekli tuvaletleri Windsor şatosunun
duvarlarını süsleyen Kraliçe Elizabeth'in tablolarında­
ki elbiseleri hatırlatıyordu. Saçlarını topuz halinde
enselerine toplamışlar, beyaz güller ve büyük bir kadi­
- 125 -
fe fiyonkla süslemişlerdi. Eğer iki sefaret arasında daha
yakın bir dostluk olabilseydi, beni her zaman candan
bir yakınlıkla misafir eden bu iki genç kızla daha sık
görüşmek isterdim. Bu küçük hanımlar nedense Boğaz'
da pek sevilmiyorlar. Bu ülkede çok sıkıldıklarını her
vesileyle çekinmeden belli ediyorlar. Ama onların ol­
dukça uzun bir zamandan beri aynı yerde bulundukla­
rını düşünürsek onlara belki de hak veririz.
Söylentiye göre, İngilizlerin Redan'daki ilk başarı­
sızlıklarından sonra, subaylar aralarında şöyle konuş­
muşlardı: "Nasıl olur da burası zaptedilmez? Lord
Stratford, Rus kalesine ilk giren iki subaya kızlarını
vereceğini vaad etti."
Yine söylentiye göre Lord Stratford Redan hücu­
mundan kısa bir zaman önce kızlarıyla birlikte gelerek
İngiliz karargâhını teftiş etmiş...
***
İstanbul'da sık görülen yangınlar umumiyetle gece­
leri çıkıyor. Gözcü denen adamlar etrafı kollamakla gö­
revli. Ellerindeki kalın sopalarla sokak taşlarını inlete­
rek gece boyu dolaşıyor, en küçük alevi görünce de
"Yangın var" diye bağırarak ahaliyi uyandırıyor, bir
yandan da yangının nereden başladığını bildiriyor. Ay­
rıca Galata Kulesinde ve seraskerlikte bulunan diğer
gözcüler de nöbet tutuyorlar, yangın çıkınca alarm ça­
nıyla haber veriyorlar. Sonra da belirli top atışlarıyla
felâketi her yere duyuruyorlar. İstanbul şehri yedi
semte ayrılmış, her semte de bir numara verilmiş. Yan­
gın çıkan semt, numarası sayısınca atılan topla belirtili­
yor. Galata'daki iki kulede ve seraskerlikte yakılan yu­
varlak ateşle de yangın olduğu bütün İstanbul'a bildiri­
liyor. Bu yuvarlak ışıkların sayısı da yangın çıkan semti
anlatmaya yetiyor. Olaydan haberdar olunca insan ne
-
126
-
yapacağını biliyor, yangın uzaktaysa rahatça yatıp
uyuyor.
Avrupa'da bu konuda böylesine iyi teşkilâtlanm ış
bir şehir var mı acaba?
Çok geceler, habercinin narasını ve top sesini dinle­
yerek bekledik. Bir seferinde, sefaret binasının bulun­
duğu sokağın ucunda yangın çıktığını ve birçok binayı
tahrip ettiğini öğrenince çok heyecanlandık. Zengin
bir Ermeni de konağının etrafına serdiği ıslak halılar
sayesinde bu felâketten güç belâ kurtulm uştu.
Söylendiğine göre, Türkleri koşturan, hareketlendi­
ren tek şey yangınmış. Bizim itfaiyecilerimiz de feda­
kârdır. Ama buradakiler yangın yerine çok daha ça­
buk varıyorlar. Seraskerlikten gelen ilk yangın işaretin­
den sonra,tulumbacı denen korkunç yapılı bir sürü
adam bir anda ortaya çıkıveriyor. Taksim’den, Yedikule'den, Eyüp'den, Dolmabahçe'den çıplak ayakla
fırlayarak yangın yerine koşuyorlar. Dört kişinin om u­
zunda taşıdığı tulumbalar hiç durmadan yükleniyor,
yola çıkarılıyor. Bu süratli hareket sırasında tulum ba­
cılar önlerine kim çıkarsa deviriyorlar,hatta zaman olu­
yor tulumbacılar bile arkadaşlarının arasında ezilip ka­
lıyor.
Osmanlı kanunlanna göre, âmme hizmetinde çalışan
bütün memurların yangın yerine gelmeleri şartm ış, bu
hüküm hususiyle içişleriyle ilgili nazırı çok yakından ilgilendiriyormuş. Yangın ihbarı olmadan geçen tek bir
gece olmadığı düşünülürse, bunun hiç de küçümsenme­
yecek bir mecburiyet olduğunu anlamak hiç de zor de­
ğilYangının hışmına uğrayanların ne yazık ki mallarını
kurtaracak vakitleri olmuyor. Bu yüzden kıymetli mal­
lar büyük ekseriyetle bedestenlere emanet olarak bıra­
kılıyor.
İstanbul'da yangının faydaları da yok değil. Halk es­
- 127 -
ki eşyasını, eski elbiselerini nesilden nesile geçirerek
her türlü mikrobun da yıllar yılı zararlı tesirlerini sür­
dürmelerine sebep oluyor. Yangın ise herşeyi kül eder­
ken, halk sağlığını da bir ölçüde korumuş oluyor.
Yangın sırasında ölüm olayı pek görülmüyor. Eşya
ise sözü edilmeyecek kadar az. Orta halli bir ailenin eş­
yası bir çadır eşyasından daha kıymetli değil. Sofanın
dışında kalan yerlerin, eşyasını taşımak için iki katır
yetiyor.
Alevler herşeyi yutarak ilerlerken fazla bir üzüntü
hissedilmiyor. Ne bir çığlık, ne de bir haykırış duyulu­
yor. Bu ülke insanının kadere böylesine teslim olmasın­
da, herşeyi olduğu gibi kabul edişin rolü çok.
Yanan evin arsası, üzerinde ev olduğu zamankinden
daha değerli oluyor. Ev sahipleri yangından bir süre
sonra eskisinden daha güzel yeni bir ev yapabiliyor.Ancak bu ahşap binalar ne yazık ki sonunda yine alevlere
yem olmaya mahkûm. Yangınlar aslında zenginler için
en büyük yıkım oluyor, çünkü yangından sonra âmme
binalarının ve hususî şahısların evlerinin yapımı zengin­
lere düşüyor. İmparatorluk idaresi, haksız kazancı mil­
let için harcatmanın yolunu böylece bulmuş.
Câmiler ve türbeler çok iyi yapıldıkları için şimdiye
kadar pek azı yangından zarar görmüş. İstanbul'da ar­
tık yavaş yavaş evler de tahtadan başka maddelerden
yapılmaya başlanmış.İstanbul'da yangın bir semtteki
bütün evleri kül ettikten sonra, gayr—ı müslim halk
muntazam sokaklarla yeni taş evler inşa ediyor. Yangı­
na uğrayan Türk'ün, evini yeniden yaptığı nadir görü­
lürmüş. Ekseriyet ailesini alıp İstanbul'dan gidermiş.
Yangın sırasında pekçok hırsızlık vakası da olurmuş.
Eski devirlerde, hırsızlığa mani olmak için,tulumbacı
başları gelmeden yangın söndürmeye girişmek yasak
edilmiş. Kanuna göre, suçüstü yakalanan hırsızlar yan­
gın alevleri içine atılarak cezalandırılırmış. Ama olduk­
- 128 -
ça sert olan bu hüküm yalnışlıklar. olur korkusuyla pek
uygulanmamış.
İstanbul'da yangın, seyredilmeye değer bir manzara
oluyor. Bir keresinde çıkıp seyretmek istedim ama,
kimse gecenin bir hayli ilerlemiş saatinde benimle gel­
mek istemedi. Üç yanı denizle çevrili İstanbul'un, yan­
gının kızıl ışıklarıyla parlayan câmileriyle suya vuran
aksinin ne kadar güzel olacağını hayal etmemek müm­
kün değil. Ne harikulade ve eşsiz ışık şelâlesi. Bunun
ne kadar görülmeye değer olduğunu bilmek için Bi­
zans'ı tanımak şart.
Bir İstanbul sözü var,şöyle diyor:"Yanan evlerin ye­
niden yapılması için harcanan para ile İstanbul'un her
evi altın çivilerle inşa edilirdi." 1655'de bir ay içinde
çıkan üç yangından yalnızca biri sekizbin evi kül etm iş­
ti.
Eskiden büyük yangınlarda, yangın yerine padişahın
kavuğunu götürmek âdetm iş. Bu başlık, hükümdarın
şahsı gibi saygı görür, batıl inançlı Müslümanlar da
onun görünüşünün Tanrı'nın gazabını yok ettiğine ina­
nırlarmış.
Acaba Sultan Abdülmecid de fesini gönderiyor mu?
Pek sanmıyorum. Herşeyin yeniden değişmesi gerekir.
Böyle bir olayda sultanın küçücük fesi çok gülünç ka­
lır herhalde.
Yangın çok vahim bir hal alınca, padişah da kurtar­
ma çalışmalarına nezaret etmek için yangın yerine gi­
dermiş. Abdülmecid'in böyle bir durum için her an ha­
zır duran bir atı var. Bu çeşit angaryalar çoğu zaman
hükümdarın uykusunu kaçırıyor.
Padişahın üç sultan kızının nişanı günün en önemli
olayı. Ülkede yedi yıldır böyle bir eğlence görülmüyormuş. Bütün İstanbullu hanımlar tatlı bir telâş içinde.
Kaptan Paşanın nazik dâvetine uyarak tersanedeki
yalısına gittik. Oğlu Edhem Paşa, genç hanım sultan­
- 129 -
lardan biriyle nişanlanacaktı. Bize, saraya sunulmak
üzere hazırlanan hediyeleri gösterdi, birçok güzel şeyin
sergilendiği salonları gezdirdi. Düşündüm, bizim ülke­
mizde nişan sepetleri böylesine özen ve zevkle hazırlan­
mıyor. Hediyeler ikiyüz katlar büyük sepet içine yerleş­
tirilmiş. Her biri, altın telkâri ile bezenmiş cam kapak­
lar, altın ve gümüş tellerle işli renk renk tüller ve krep­
lerle örtülmüş. Yapma çiçeklerle süslü bu cam kapak­
lar, hediyeleri muhafaza etmek için kullanılıyor. En üs­
te, lame kurdelelerden yapılmış gösterişli fiyonklar
bağlanmış. Kadifeli muhafazalar içinde pırlantalar, al­
tın sofra takımları, elbiselik ve döşemelik nâdide ku­
maşlar, kaşmir eşarplar, altın ve inci işlemeli zarif pa­
buçlar, terlikler. Tek kelimeyle sultan kızma lâyık zen­
gin ve gösterişli bir çeyiz.
Bu arada reçelleri de unutmamak gerekir. Çok ince
saks porseleni içinde çeşit çeşit reçeller vardı. Sultanın
hanuıılan için de lâk ve nâdide porselen kutular içinde
parfümler hazırlanmıştı. Herşeyiyle Şark'm tantanasını
dile getiren bütün bu eşya arasına serpiştirilen birkaç
Avrupa tipi mobilya, yalnız ve yabancı kalıyordu.
Ertesi gün, üç nişanlı sultan kızı için saraya gidecek
olan hediyelerin geçeceği yola yabancı diplomatlar için
özel bir yer hazırlanmıştı.
Mme Thouvenel yorgundu. Ingiliz sefiresi beni alma­
ya geldi. Alayı uzun süre bekledik. Bu arada vakit ge­
çirmek için Yunan ortaelçisinin hanımıyla halk arasın­
da gezindik. Birkaç sefaret kâtibi de bizimle beraber
geliyordu, iki, hatta üç sıra halinde dizilmiş arabalar
içinden sarkan yaşmaklı Türk, Ermeni, Yahudi kadını­
nın arasında bir hayli eğlendik. Araba dizisinin önünde
^ayakta duran ya da çocuklarıyla yere oturm uş renk
renk elbiseli kadınlar görülmeye değer bir manzaraydı,
işin en hoş yanı, bu kalabalık içinde hiç erkek olmayı­
şıydı. Çevrede ne bir fes, ne de bir sarık vardı. (Harem-
- 130 -
ağları sayılmaz)
Tophane’den sarayın önündeki meydana gelince, bu­
ranın birçok güzel kupa arabasıyla dolu olduğunu gör­
dük. Paşa hanımlarıyla diğer devlet büyüklerinin ha­
nımları, hediyeleri getiren kortejin arkasından hareme
girmek için bekliyorlardı. Haremde, gece geç saatlere
kadar sürecek büyük merasim ve eğlence vardı. Meydan
askerler tarafından çembere alınmıştı. Önce biz oraya
giremeyeceğiz gibi geldi. Kavaslarımız önden giderek
bizi tanıttılar. Askerler de geçmemiz için yol açtılar,
ince yaşmaklar altında gizlenen sarayın ve İstanbul'un
birçok güzel kadınını yakından gördük. Biraz uzağımız­
da bulunan büyük kupa arabalarının camından damat
adaylarıyla annelerini de gördük. Bu süslü arabalar imparatoriçe Eugenie'nin düğün günü bindiği muhteşem
arabayı andırıyordu.
Etraftakilere çok dikkatle bakmamamız istenmişti.
Bu sırada şimdiye kadar gördüklerimizden daha güzel
bir araba dikkatimizi çekti. Pembe üstüne kabartma al­
tın yaldız işlemeleri vardı. Dört beyaz atın çektiği ara­
banın arkasında altın sırma işlemeli beyaz elbiseleriyle
dört uşak duruyordu. Bizim yalnızca tablolarda seyret­
tiğimiz herşey burada canlı olarak görülüyor. Arabanın
pembe storları kapalıydı.Aradaıı kısa bir zaman geçtik­
ten sonra, pırıl pırıl yüzüklerle süslü bir el perdenin bir
kenarını kaldırdı. Yunan sefiresine yaklaşması için işa
ret etti. Arabadaki hanım sultan Abdülmecid'in kız
kardeşiydi. Mme Konduriotis ile kısa bir süre önce gö­
rüştüğü için onu tanımıştı. Sefire, beni de tanıtmak
için müsaade istedi. Sultan hanımın yüzü örtülü değildi.
Genç ve güzel sayılmazdı, ağabeysini andırıyordu. Çok
zarif bir havası vardı. Kulağa hoş gelen sesiyle bana
Fransızca birkaç şey söyledi. Ben de kendisine iltifat
ettim . Arabada ondan başka, yaşmağın üstünde kalan
pırıl pırıl gözleriyle kara kaşları görünen iki genç kız
- 131 -
da vardı.
Sultan hanımla görüşmemiz sırasında,bizimle bera­
ber gelen atlılar uzağımızda kaldılar. Aslında orada
beklemeleri bile adetlere aykırı düşüyordu. Eski de­
virlerde olsaydı sanırım böyle bir hareket cezasız kal­
mazdı.
Nişandan birkaç gün sonra Mme Kondoriotis,Fatma
Sultan'm ikimizi birlikte dâvet ettiğini haber verdi.Ancak, Fransa'nın Bâb—ı Ali'yle olan gergin siyasi tutum u
Fransız sefaretinden birinin saraydan gelen dâveti kabul
etmesine mâni oluyordu. Böyle bir durum benim için
çok büyük bir kayıptı.
Yunan sefiresiyle birlikte kordiplomatik tribününe
döndük, bir zaman daha kortejin geçmesini bekledik.
Sonunda, nihayet göründü. Damat adayları korteje ka­
tılmıyordu. Onları, sadrıâzâmın müşavirlerinden biri ile
altın ve gümüş sırma işli eğerleriyle göz kam aştıran bir­
birinden güzel üç at temsil ediyordu. Sultan kızlarını
ise, haremağaların başı olan kızlarağası temsil ediyor­
du. Kızlarağası, genç kızların eğitimi ve yetişmesiyle
de yakından alakâlanmıştı.
Bunların arkasından kızların annesi ve imparatorluk
sarayının baş kadını geliyordu. Bana biraz sert ve ürkü­
tücü gibi geldi ifadesi. Belki de öyle görünüyordu. Arka­
dan gelen otuza yakın açık renk kupa arabasında saray
kadınlan, nâzır hanımları, yüksek dereceli memur eşle­
ri vardı. Sona doğru, lüks ve gösteriş de azalıyordu.
Bunları ağır adımla yürüyen İstanbul garnizonunun ge­
neralleri ve subayları takip ediyordu. Görünüşleri hiç
de tesir edici değildi.
Sonra bitmez tükenmez hediye kervanı başladı. Üç
araba üzerinde altın işlemeli koyu kırmızı kadife kaplı
büyük sandıklar vardı. Bu sandıklarda kapalı kalması
icap eden en değerli hediyeler bulunuyordu sanırım.
Bunların arkasından daha önce anlattığım süslü nişan
- 132 -
sepetleri geliyor-'ıı.Sepet taşıyan kölenin iki yanımla
yorulduğunda onan yerini almak için bekleyen iki köle
vardı. Sarıklar ve kavuklar devrinde bu altıyüz köle göz­
lerimize çok başka bir manzara sergilerdi eminim.
Ahmed Fethi Paşa'nın oğlu Mahmud Paşa, Mehmet
Ali Paşa'nın oğlu Edhem Paşa ile Mısır hidivinin oğlu
İbrahim Paşa'nın nişan sepetleri yorgun gözlerimiz
önünden ağır ağır geçti. Alayın uzunluğu, yeknesaklığı
ve sallantılı yürüyüşü bakışlarımıza ağırlık çöktürmüştii.
Etraftaki tepelere renkli kıyafetleriyle çiçekler gibi
serpilip yayılmış kadınların manzarasına bakmak ise bi­
tip tükenmek bilmez bir zevk veriyordu. Sanki bir pa­
patya ve gelincik tarlası gibi. Bu sıcacık renkler, bu gü­
neş ışıklarıyla parlayan,kırların yeşilliğiyle çevrelenen
bu candan neşe hâlâ gözlerimin önünde. Keşke Türk
kadınları feracelerini her zaman taksalar. Manzaraya
öylesine uyuyorlar ki...
- 133 -
SULTAN HANIMLARIN
DÜĞÜNÜ
Üçüncü gün, genç sultan hanımlar saraydan çıkıp
sessiz, hareketsiz, belki de bütüıt gece uyumamış halkın
aralarından geçiyorlar. Alayın başında askerler ve mızı­
kacılar var. Paşalar ile yüksek zevat ikişer ikişer yürü­
yorlar. Arkalarından kupa arabaları içinde sultan ha­
nımlar ile anneleri geliyor. Sultan hanımların arabaları­
nı altı beyaz at çekiyor, bunları prenseslerin hizmet­
kârlarının arabaları takip ediyor. Kızlar ağası pırıl pırıl
güzel bir at üzerinde ilerliyor, en arkada dört atın çek­
tiği arabalarda paşa hanımları var. Kadınların hepsi hu­
susi bir itina ile süslenmiş, en şık feracelerine bürünmüş
en kıymetli mücevherlerini takmışlar.
Genç damadın konağın kapısında, dizüstü çökerek
nişanlısının arabasını karşılaması ve ona çiçekler ver­
mesi güzel bir âdet olarak devam ediyor. Buna karşılık
nişanlı genç kız, yapmacık bir utanma havası ile müs­
takbel eşinin zor kullanarak onu arabasından kaçırma-
sim bekliyor.
Damat gelini konağın kapısından içeri alınca, top
sesleri bu güzel haberi bütün İstanbul'a duyuruyor. Bi­
rinci kata çıkınca, genç damat eşinin yüzünü açıp ilk
olarak onu görüyor.Bundan sonraki üç gün boyunca,
genç evliler bulundukları mevki dolayısıyla gelen teb­
rikleri kabul ediyorlar. Ancak bundan sonra, gerçek ev­
li bir karı -koca sayılıyorlar.
Bu arada Boğaz ışıklarla donatılıyor. Her iki sahilde,
evler teker teker renkli ışıklarla süsleniyor. Binbir gece
masallarını andıran bu manzarayı seyretmek için kayık­
la çıktık. Arada bir parlayan havai fişekler mavi ve kır­
mızı ışıkları ile yüzümüzü aydınlatıyordu. Deniz bir
alev nehrini andırıyordu. On gün boyunca süren bu eğ­
lenceler sırasında bir yabancı, İstanbul'u tanıyamaz
oluyor. Herkes istediğini yapıyor, istediğini söylüyor,
yasak yok. Bütün kanunlar gece günlüz askıya almıyor.
Herkesin eğlenmesi emrediliyor, işç :1er çalışmıyor.Hiz­
m etkârlar da ¡¡er zamanki kadar sil ı ve titiz bir diizen
içinde kalmıyorlar.
Gün boyu, halk Dolmabahçe sırtlarındaki Ermeni ve
Fransız mezarlıklarında toplanıp eğleniyordu. Hokka­
bazlar, cambazlar hünerlerini gösteriyordu.
Sefaret kâtiplerinden M. de Saint—Ouentin bir sefe­
rinde halkın arasına karışmış,gördüklerini bize de anlat­
tı, bir hayli eğlendik. Yuvarlak silindir şapkalı bir İngi­
liz geçiyormuş. Halk ilk defa böyle bir şapka görüyor­
muş, bunu önce bir tencereye benzetmişler. Çocuklar
da İngiliz'in etrafını almış. Gülüşmeler, alay etmeler
başlamış. Gürültü ile ilgilenen yaşlı bir kadın, İngiliz'
den şapkasını çıkarıp vermesini rica etmiş. O da gayet
ciddi bir tavırla şapkayı çıkararak uzatmış. Yaşlı kadın
şapkayı evirip çevirip bakmış, sonra, bunun bir tencere
olmadığını görmenin şaşkınlığı ile iade etmiş.
Padişahın kızkardeşleri veya kızları^eşleriııi kendile-
- 136 -
ri seçebiliyorlar, aileleri de bunu kabul ediyor. Ama, ne
yazık ki damatların kaderi hiç de parlak değil. Birçok
Türk erkeği, bir sultan hanım kendisine fazla dikkatle
bakınca kurtuluşu kaçm akta buluyor. Ama, zaman
olurmuş ister mutlu bir aile babası olsun, ister dört ka­
rısı olsun, Türk erkeği sultan hanımın eşi olmak için
bütün bunları terk etmek mecburiyetinde kalırmış. Sul­
tan hanııi' ister genç, ister yaşlı; ister güzel, ister çirkin;
ister kız, ister 0 11 kere dul kalmış olsun erkeğin tered­
düt etmeye hakkı yokmuş. Mevkii ne olursa olsim, sul­
tan hanımla evlenen erkek, gelenek ve kanunlara göre
yalnız 0 11 un kölesi olur, ancak o çağırırsa yanma gire­
bilirmiş.Etiketin ananesine göre de,yatağa ancak ayak­
ucu tarafından girebilirmiş. Etrafında asil eşinin espiyonları da hiç eksik olmazmış.
Sultan hanımların eşlerine yaptıkları zulüm bununla
da kalmıyor. Eşler hasta oldukları zaman, karılarının
haberi olmadan tedavi göremezlermiş, zira "Prensesin
kocasının vücudu yalnız prensese aittir" inancı varmış.
Abdülmecid'in kızkardeşi Adile Sultanın eşi Me'ııned
Ali Paşa'nın böb ek sancıları tuttuğu zaman sultan ha­
nını izin vermedi i için sülük yapıştırılamamış, yakı
yapıştırılmasına di müsaade etmemiş, yalnızca lokman
ruhu tatbiki mü 1 tün olabilmiş. (Belki de en iyisini
yaptırmış.)
Osmanlı prenseslerinin zaman zaman istediklerini eş
olarak seçebilmelerini mümkün kılan en önemli unsur,
bu ülkede değişik, biroirinden ayrı kastların bulunma­
yışı. Hepsi aynı dili konuşuyorlar ve hepsi aynı ailenin
fertleri. İsme tanınan herhangi bir özellik de yok.Halk
arasında hükümdarın gözü bir gün birine takılırsa o ki­
şi "Padişah bana baktı, belki beni yarın vezir yapar "di­
ye içinden geçirebilir.Büyük vezirlerin,sadrıâzamların
çoğu önceden yalnız birer köleymiş, yüksek mevkiyc
oturunca da oraya lâyık seçkin ve saygı uyandıran ki-:
- 137 -
şiler olmayı bilirlermiş. Türk ırkında eski çağların irfa­
nı ve sınırsız meziyetler Sıissediliyor. Alınlarında kök­
ten gelen bir asâletin aydınlığı var, ananelerinde de ay­
nı şey hissediliyor.
Yüksek mevki sahibi genç adamlar, isimsiz fakir aile
hızları ile kolaylıkla evlenebiliyorlar. Umumiyetle de,
gençlik, güzellik ve sıhhatten başka hiçbir zenginliği
olmayan cariyeler ile evleniyorlar. Padişahlar da aynı
şekilde hareket ediyorlar. Osmanlı İmparatoruna za­
man zaman "Kölenin oğlu" denmesi bir gerçeğe daya­
nıyor: ou ise, onun kudretinden, tahta geçme hakkın­
dan hiçbir şey eksiltmiyor.Hükümdarın büyük Tiirk ai­
leleri ile akrabalık kurmasının; rekâbet ve entrikalar ya­
ratmak bakımından mahzurları var. Herkes sarayın sır­
larım öğrenmek için elinden geleni yapacaktır. Halbuki
Çerkez illerinden gelen genç kızlar için böyle birşey
bahis konusu olmuyordu.
Hükümdarın yakını olan Sultan hanımlar, diğer bü­
tün Müslüman kadınlara nazaran daha sıkı bir kapanma
düzeni içinde bulunurlardı. Düğün günü onlar için sınır­
lı da olsa hürriyete kavuşmanın ilk adımı olarak görünü­
yordu.
***
- 138 -
YEDİNCİ BÖLÜM
Samimiyetle dolu manzaralar — Eski ve yeni
Yunanca — Erazmuş —Yardımsever Rahibe­
ler (Filles de la Charite) kuruluşunun İstan­
bul'a yerleşmesi — Galata'daki rahibeler ve
Türk hastaneleri — Rahibe Caroline Renault'
nun anlattıkları —Varna'daki kolera salgını—
Fransız askerî levazım dairesi — Askerî dok­
torlarımızın büyük fedakârlığı — Mareşal de
Saint—Arnaud'nun iyiliği —Fıkralar.
1857 Ş ubatı — Beni aldatmamışlardı! "Yabancı Dır
sefarete mensup bir hanım ya da bir genç kızın "İstan­
bul sokaklarında nâdiren gezmesine müsaade ediliyor­
du. İşte altı haftadır Beyoğlu'ndayım. Etrafı, yalnızca
adamların taşıdığı tahtırevanın perdeleri arasında, o da
sadece akşam toplantıları için çıktığım zaman görebili­
yorum. Bunun hiç de hoş bir tarafı yok... Zamanında
Fransa'da bu tahtırevanların çok güzelleri kullanılırmış.
- 139 -
Burada ise az çok Türk'e benzeyen adamların çarpık
taşlı yollarda koşarak taşıdıkları bu kutuya girmeden
önce, hem saçım sağlam tutturm ak, hem de deniz tu t­
masına karşı hazırlıklı olmak lâzım. Allalı'dan bu ra­
hatsızlıklar,gaz lâmbaları iye aydınlanan lüksüne henüz
kavuşmamış olan bu büyük şehrin güzel manzarasını
seyrederken unutuluyor. Şark'da güneş battıktan sonra
dışarıda hayat oitiyor. Büyük şehrin uzaktan gelen ho­
murtusu, sokaktaki insanların sesi bir anda sönüyor.Bu
sessizliği zaman zaman horozlar ile köpekler bozuyor.
Başka ülkelere pek az benzeyen bu memlekette huzur
içinde uyunuyor.Beyoğlu, çoğunlukla yabancıların
oturdukları bir semt olduğu için akşamları boş sokak­
larda elinde lâmba ile geçen birkaç kişiye rastlanıyor.Su
da O rtaçağ'a yakışan garip bir esrar havası yaratıyor.
Erkekler akşam toplantılarına giderken, dizlerine ka­
dar gelen çizmeler giyiyorlar. Bu çizmeler, sefaretimiz­
de verilen ikinci balo akşamı çok işe yaramıştı. Hava
birden soğumuş, sıcaklık, onaltıdan sıfır dereceye iner­
ken kar yağışı başlamıştı. İstanbul'da bu hal çok nâ­
dirmiş. Güneş ertesi sabah ufukta yeniden parladı, ka­
rın lekesiz beyazlığı ışıltılar saçıyordu. Güneş yüksel­
dikçe sâkin beyazlık pembeleşmeye başladı. Daha son­
ra, yeşillik eskisinden daha canlı olarak fışkırdı. Ertesi
sabah uyanınca çiçek açan kayısı ağaçlarımızla sevgili
kamelyalarımızın fazla zarara uğramadığını sevinçle
gördük.
***
M. Berthemy ile M. de Susleau atlarına atlayarak
Marmara kıyılarına keklik ve bıldırcın avlamaya gidi­
yorlar. İyi yolculuklar ve iyi eğlenceler... Ben de omu­
zuma bir tüfek atıp ayağıma uzun çizmeleri geçirerek
onlarla gitmeyi ne kadar isterim. Hiçbir şeyden kork­
madan! Ama mevkiimiz! Ah, o mevkiimiz!... Bizleri ne­
-
14 0
-
lerden mahrum ediyor!
Belirli bir programımız olmadığı günlerde, Türkçe
öğrenmeyi düşünüyordum. Ama yakın komşularımız
Mme Baltazzi ile kızkardeşi Mme Karateodoriz beni
teşvik edeceklerine "Türkçe öğrenip de ne yapacaksı­
nız" dediler." Yunancaya çalışın. Biz hergün gelir sizinle
meşgul oluruz" sözlerinde de durdular.
Bu Yunanca dersleri çok tadı toplantılara sebep olu­
yordu. Bir süreden beri her gün öğleden sonra gelip be­
ni yoklayan ziyaretçilerim vardı. (Galata'daki rahibele­
re giderken bileğimi incitmiş tim.) Lady Stratford ile
kızları sık sık geliyorlardı. Kordiplomatiğin zarif ha­
nımlarından bâzıları, M. Tlıouvenel, sevgili yeğenim,se­
faret kâtipleri beni hiç yalnız bırakmıyorlardı. Böylece
her gün etrafımda sevdiğim dostlarını oluyordu.Şaka­
ları ile eğlendiren Testa ile, sadakatle daima yanımda
olan leydi Buhver'i de unutm uyorum.
Her an ikram edilmek için hazır bekleyen kahvaltı
toplantımıza renk katıyordu. Hamur kıvamındaki ko­
yuluğu içinde nefiz lezzetiyle Türk reçelleri mevsimin
çeşit çeşit meyvalan, bal gibi tatlı erik büyüklüğünde
siyah üzümler...
Oda hizmetimi gören yaşlı Rum kadının hiç Fran­
sızca bilmemesi ve benimle her zaman Rumca konuş­
ması, Yunancayı öğrenmem için bana çok yardımcı
oluyor. Bana "Kyria" diye hitap ediyor. Bunu duyan
kızkardeşlerim bana şöyle yazıyorlar: "Sevgili Philamente, eve dönüşünde sana büyük saygı göstereceğiz,
emin ol."
Lisanı henüz pek öğrenemediğim halde, gündelik
oirkaç cümle ile rahatlıkla derdimi anlatabiliyorum.
Sefaretteki birçok görevli ise, lisede öğrendikleri par­
lak Yunanca'mn bir çift çorap almak istedikleri za­
man hiçbir işe yaramadığını yana yakıla itiraf ediyor­
lar. Beyoğlu'nım dükkânlarım Ermenilerle Rumlar işle-
- 141 -
tiyor.
j
Yunanca'nın ölü bir lisan haline gelerek Yunanis­
tan'da bile anlaşılamayacak şekle girmesinde Erasmus
ile taraftarlarının şüphesiz büyük tesiri var. Başlangıçta
Yunanca barbar bir dildi ama, edebiyatı ve bilimi Ça­
buk kavradı. Yalnızca Heltenler güzel lisanlarının bu şe­
kilde yanlış ele alınmasını hiçbir zaman kabul edip be­
nimsemediler.
Anane hiç yanılmaz. Onu çıktığı ülkede arayıp bul­
mak gerekir. Yazının ve telâffuzun en az değiştiği tek
ülkenin Yunanistan olduğu söylenir.Erasmus lisana do­
kunmadan önce Yunanistan'a gidip görmeliydi. Böyle­
likle de, mânâsızlığına rağmen uzun yıllar tesiri sürüp
giden büyük yanlışlığa ve hataları inatla silmeyen hâfızasına yapılan haklı sitemlere sebep olmazdı.
îjs îfc H*
Sabahlarım, beyaz kanatlılar diye adlandırdığım Galatalı Yardımsever Rahibeleri (Les Soeurs de Charite)ziyaretle geçiyor. Her sabah onları görmeye gelişim, ra­
hibeleri hareketlendiriyordu. Onlara az da olsa yardım­
cı olabilmek bana zevk veriyordu. Sefaretle ilgili işleri
olduğu zaman, kâtiplere uğramadan benim yardımımla
sefirle görüşüp meselelerini kolaylıkla hallediyorlardı.
Rahibeler arasında yakınlık duyduğum sörlerden biri
Bursa'da, diğeri İzmir'de bulunm uştu. Çok sevdiğim
rahibe Caroline Renault ise,birçok askerimizin ölümüne
sebep olan müthiş kolera salgım sırasında Varna'nın ge­
çici hastanelerinde başhemşire olarak çalışmıştı. Boy­
lu boslu, ancak otuz yaşında gösteren bir kadındı. Ra­
hibelerin hepsi gençti. Buna rağmen çok şey görmüş,
öğrenmiş, hâfızalarıııa nakşetmişlerdi. Onları konuş­
maya zorluyordum. Benim böylesine meraklı olduğu­
mu görünce bazı şeyleri anlatmaktan çekinmiyorlardı.
142 -
Saatler akıp giderken pek çok şey öğrenmenin mutluluğunu duyuyordum. Onların sadeliği, gerçeği anlatan
açık sözleri, temiz yürekli davranışları, beni hayran bı­
rakıyordu. Bir seferinde rahibelere, İstanbul'a nasıl ge­
lip yerleştiklerini sordum.
Saint Vincent de Paul Yardımsever Rahibeleri Ensti­
tüsü Doğu'da ilk olarak 1839'da kurulmuş. Bu devirde
protestan mezhebinden ayrılan iki hanım, ileri yaşları­
na rağmen bu tarikata kabul edilmelerini istemişler.
İstanbul'da misyoner papazların denetimi altında ol­
mak üzere bir okul açmaları şartı ile istekleri kamı!
edilmiş. İki yaşlı hanım bu şartı sevinçle karşılamışlar.
İstanbul'da gösterdikleri beklenmedik başarı, tarikat
mensuplarına iki okul daha açma cesaretini vermiş.
Bunlardan imparatorluk merkezinde açılmış olan öyle­
sine büyük bir ilgi görmüş ki, kısa zamanda tarikat yüzelli yeni genç rahibe kazanmış, yirmibin yoksula yar­
dım edilmiş, hasta, sakat veya yaralı kırkbin kişinin ih­
tiyaçları görülmüş, gönülleri alınmış, bakılıp tedavi
edilmiş.
İkinci rahibeler grubu ise İzmir'e gitmiş. Orada çok
başanlı olmuşlar. Rahibeler bu şehirde bir de öksüzler
evi açmışlar. Korudukları küçük kızlar içinde son Ce­
zayir Beyi olan Hüseyin Beyin torunu da varmış.Küçük
kız kısa bir süre sonra din değiştirmiş, yardımsever ra­
hibeler arasına katılmış.
Bütün bu cesaret verici ilerleyiş ve başarılara rağ­
men rahibeler, protestaniarm üstün görünmesini sağla­
yan destekten mahrum kaldıkları için üzülüyorlardı.
Katolik misyonerlerin tek dayanağı, yalnızca dindar
kişilerin ya da Papalığın desteği ile ayakta durabilen
kendi tarikatlarıydı. Protestan propagandası ise lıerşeyden önce kavgasız gürültüsüz sürdürülen bir hükmetme,
bir zaptetm e savaşı. Dini heyecan adı altında protestan
papazları kendi hükümetlerinin işini yürütüyorlar, her-
şeyleri tam am .' Protestanlar arasında işkenceye ya da
haksızlığa uğramış bir tek kişi yoktur. Onları göndere^
ülke daima desteklediği, koruduğu ve m addî bakımdan
eliaçık davrandığı için, protestanlar hareketlerince
hem güçlü, hem de cüretkâr oluyorlar.
/
—Ah, diye iç geçiriyordu rahibeler, keşke bizim için
de aynı şey yapılsa... Fransa için daha çok çalışma^ is­
teriz, ama imkânlarımız öylesine sınırlı ki... Sonunda
kaybeden de yine Fransa oluyor.
Galatalı rahibeleri mutlu eden tek şey, Türk hastane­
lerinin kendileri tarafından idare edilmesi. Rahibeler
arasında en derin dostluk hisleri ile bağlı olduğum Re­
nault, İstanbul altıncı bölgesinin hastanesini idare edi­
yordu. Bu noktaya nasıl gelindiğini anlattı. Naklettiği
olay bana çok tesir etm işti. "Son kolera salgını sırasın­
da idi" dedi rahibe Renault. "Türkler hastaları evlerde
bırakıp kaçıyorlardı.Yolda düşüp ölenlere dönüp bak­
mıyorlardı bile. Allah öyle istedi,ölüme karşı gelinmez
diyorlardı. Rumlar ise, ölüme bu kadar kolay boyun
eğmiyorlardı ama, cesur da değillerdi. Hastanın ne çe­
şit bir tedaviye ihtiyacı olduğunu bilemiyorlar, çaresiz­
lik içinde kıvranıyorlardı. Bir gün, salgının kasıp kavur­
duğu mahallelerin, birinden geçiyordum. Yolda, acı
içinde kıvranan,hastalığı bir ¿ıayli ilerlemiş bir adam
boylu boyunca uzanmıştı.Yanımda taşıdığım ilâçlarJan verdim. Sonra, yoldan geçen birkaç kişiden hasta­
yı yakındaki kahveye taşımak için yardım etmelerini
istedim. Benim bu hareketimi gören bir Türk:
Hastalarn bakmayı yalnız siz biliyorsunuz, dedi.Si/.in gibi birkaç adamımız olsaydı,hastanelerimizde bu
kadar kişi ölmezdi.
—Biz ıstırap çeken herkesin yanındayız, diye cevap
verdim.
Rahibe Caroliııe "Üstlerimize soralım..Üstlerimiz
kişiyi tedavi eder misiniz? diye sordu. Biz ne yapılaca­
- 144 -
ğını bilemiyoruz da...
—Tabii, ama burada olmaz. Bana müsait bir yer gös­
terin, birkaç rahibe daha alır gelirim, dedim.
Güzel ve cesur bir başlangıç...
Rahibe Caroline "Üstlerimize soralım... Üstlerimiz
izin verirse..." gibi belirsiz bir cevapta duraklayıp kal­
mamıştı. Yardımseverliğin herşeyden üstün olduğunu
ve aerşeyin önünde gittiğini biliyordu. Bu, büyük Saint
Viııcent de Paul'un kurduğu korkusuz ve yiğit ordu­
nun inancıydı.
Rahibe Caroline'in istedikleri vakit geçirmeden '.ıenıeji yapılmış.Rahibe Renault'u sevgiyle dinliyordum.
'^Önce bize bir ev verdiler" diye devam etti.'Başlangıça üç rahibe idik. Yardıma hazır, dikkatli, itinalı ve
sözümüzden çıkmayan Türk hastabakıcılar da bizimle
beraber çalışıyordu. Kadercilik söz konusu olmadıkça,
Türkler umumiyetle yum uşak başlı insanlar. İlk zaman­
lar yalnız gündüzleri orada bulunuyorduk. Ama Iıaştalar geceleri de yanlarında kalmamızı istiyorlardı. Biz de
onları kırmadık. Birkaç rahibe daha geldi, böylece her
gece bir -iki kişi nöbet tutabiliyordu. Zavallı hastalar
ise buna üzülüyor: "Bizler için gece uykunuzu bile fedâ ediyorsunuz" diyorlardı.
"Rahibeler, din mevzuunda tesir etmemeye bilhassa
dikkat ediyorlardı. Müslümanlar bu konuda îıiç şakaya
gelmezlerdi. Böyle bir davranış herşeyi bir anda mahve­
derdi. Ama, kadının çok az değeri olan bir ülkede rahi­
belerin bir Türk hastanesini idare etmeleri adetâ bir ih­
tilâl gibi...
Bir başka ziyaretim sırasında, Rahibe Renault'dkn
Varna'daki gezici hastanelerde görüp geçirdiklerini an­
latmasını rica ettim. Sözü ona bırakmadan önce Fran­
sız askerî levazım dairesinin, Kırım Harbi sırasında dür­
dürdüğü menfi davranış hakkında M. Thouvenel'in gö­
rüşünü nakletmek istiyorum. Sefir olduğu ilk günlerde
bu tip olayların pek çoğuna şaîıit olm uştu.
"Kırım'dan dönen askerlerimizin nereye ve fıasıl
nakledilecekleri mevzuunda hiçbir hazırlık yapılmamış
olmasına ne derSiııiz? diyordu. Hastalar ile yaralılar bir­
birine karışmıştı, ilâç yetişmediği gibi sargı bezi bul­
mak meseleydi, su da bulunmuyordu. Bu zavallılar Ka­
radeniz'i aşıp gelen uzun yolculuktan sonra İstanbul'a
vardıkları zaman onları hastaneye taşıyacak hiçbir vası­
ta yoktu. Ne utanç verici bir durum, ne rezalet... Has­
taların gemiden inebilmesi için başmüfettişin uyanması
bekleniyordu. Kabul kâğıtlarım yalnızca o imzalıyor­
du. Sabah saat çok erkense kimse onu uyandırmaya ce­
saret edem iyordu."
Sefirimiz, bu acıklı hâtıralar ne zaman tazelense, o
günkü gibi üzüntü ve heyecana kapılıyordu. "Kırım'dan
gelenlerle ilgilenen levâzım subaylarım tanıyorum.Bun­
lar arasında dokuz hatta on tanesi idam edilmeyi çok­
tan hak ettiler, onların ipini çekmek isterdim" diyor­
du. iıl. Thouvenel aslında sert mizaçlı değildi,ama yüre­
ği isyan ediyordu. Onun heyecanı bizi de sarıyor, göz­
lerimizi yaşartıyordu. M. Thouvenel'in sözünü ettiği o
on kişi bu satırları okumayacaklar, zîra bir çoğu öldü.
- 146 -
Birkaçı da Legion d'honneur nişanı almıştır muhakkak.
Dilerim, ruhları vicdan azabı ile yanıp kavrulsun...
"
Gelelim Rahibe Caroliııe'in anlattıklarına... "Var­
na'da kolera başgösterdiği zaman İstanbul'da yalnızca
otuz rahibe vardı. Fransa'dan da hiç ses çıkmıyordu.
Ordumuz henüz Varna'ya ayak basmıştı. İlk olarak
aceleyle oniki rahibe gönderildi. Onlar yola çıkarken,
Varna'dan gelen bir subay başralıibeye: "Ama, düşün­
müyorsunuz... Onları ölüme gönderiyorsunuz, demişti.
Böyle bir sorumluluğu yüklenemezsiniz. Orada yalnız­
ca ölüler var... Bu kadınlar ne yapabilir ki? Hiçbiri ge­
ri dönemeyecek..." Rahibeler gitti. Başrahibe onları
yolcu ederken alınlanndan öpmüş ve şöyle demişti:
"Haydi kızlarını,gidin bu zavallı hastalara şifa verin.
Gençler kardeşleriniz, yaşlılar da babanız." Sonra ba­
na dönerek alçak sesle: "Bunlar ölüme giden oniki kur­
ban, cesaretli olun" dedi. Varna'da beşyüz hasta için
gezici hastaneler kurulm uştu. Ama hasta sayısı hep ikibinin üstündeydi. Tedavinin eksikliği, korunmanın ye­
tersizliği ve bir yerde gereğinden çok hastanın yaııyaııa
bulunması yüzünden ölümler gittikçe artıyordu.Rahibe­
ler geceleri de nöbet tutm ak istiyorlardı. Ama Mareşal
De Saint—Arnaud onların bu isteklerini reddetti. Rahioeler ölümlerin geceleri daha çok olduğunu, yeni hasta­
ların da bu zamanda getirildiğini söylüyorlardı. Bir gece
içinde aynı yataktan bir ölü çıkıyor, bir hasta yatıyor­
du. Bazen aynı yatakta sekiz- on kişi sıra ile ölüyordu.
Çarşaf değiştirmeye bile vakit olmuyordu. Onları has­
taneye getirmenin hiçuir faydası yoktu. Oldukları yer­
de kalmaları daha iyi olurdu. Açık havada ölmek, bu
yüzlerce hastanın can verdiği yataklara girmekten daha
iyi idi. Bir süre için hastalar için çadırlarkuruldu. Rüz­
gârın, hastalığın yaydıklarını alıp götüreceğini söylü­
yorlardı. Söylendiği gibi de oldu. Bundan sonra hasta­
lık şiddetini gittikçe azalttı.
-
147
"Aslında ölümün böylesine çok olmasının sebebi,sa­
vaş boyunca kangrenli hastaların yaralılar yanında te­
davi edilmesinde hiçbir sakınca görülmemiş olmasıydı.
Pelteleşmiş ayaklar kangrenin en tehlikeli, en korkunç
safhasıydı. Operatörler, kangreni üçe ayırıyorlardı :Birinci derecede pelteleşmiş ayaklar, bu kangrenin hafif
şekliydi. Tedaviyle tamamen iyileşebiliyordu. İkinci
derecelerdeki kangrenin vücuda yayılması cerrahi mü­
dâhaleyle önleniyordu. Üçüncü derecedeki kangren ise
oynak yerlere atlamış oluyordu. Sonunda kalbe varı­
yordu. O zaman ise, yapılacak birşey kalmıyordu.Dok­
tor kontrol ederken, hastalığın kaçıncı derecede oldu­
ğunu söylüyordu. Rahibeler de ona göre davranıyordu.
Bâzen bisturi bir parmağı, bir ayağı hasta farkına var­
madan kesip alıyordu.
Bütün bu anlatılanlar insanın midesini bulandırıyor.
Rahibeler ise teselli aramıyorlar, yardım istemiyorlar­
dı. Zaman oluyordu, doktorlar bile bayılmamak için
kendilerini güç tutuyorlardı.
Rahibe Caroline her zaman böyle iç karartıcı şeyler
anlatmıyordu. Mareşal De Saint—Arnaud rahibelere
karşı çok nâzik ve iyi davranıyordu. Bir keresinde rahi­
belerden biri ölmüştü. Mareşal, hemen başraîıibeye gi­
derek bundan sonra bir rahibe hastalanacak olursa, he­
men kendi evine taşınmasını istemiş, üzüntülerini bil­
dirmiş. Mareşal subayları için evinde küçük bir revir
hazırlatmıştı. Rahibelerin burada daha iyi bakılıp ra­
hat edeceklerini söylüyordu. Hastalar için kendilerini
fedâ eden bu kadınlara hiçbir şey yapılamadığı için
üzülüyordu.
Rahibe Caroline, mareşalin subaylar revirine bir ra­
hibeyi yatırma düşüncesini hâlâ gülerek hatırlıyordu.
Buna hiç ihtiyaçları olmamıştı. "O güç günlerdeki ka­
dar sıhhatli olduğumu hatırlam ıyorum" diyordu.
Ama rahibe Renault bana bir olaydan hiç bahset­
- 148 -
memişti. Yirmidört rahibe tifüsten ölmüştü. Bunlar­
dan ilk ölen rahibe Walbin, son nefesini verirken: "Be­
ni de askerlerimle gömün, orada bensiz çok sıkılırlar"
demişti.
"Bize yardım etmek için herkes birbiriyle yarışıyor­
du" diye devam etti rahibe Caroline. Generalin karar­
gâhındaki birçok genç subay işsizlikten sıkıldıkça bizi
görmeye geliyor, "Bizim yapabileceğimiz birşey var
mı? Biz de işinize yararız. Atlarımız var, iyiniyetimiz
de var, sizin için ne yapabiliriz?" diyorlardı.
-Hastalara çorba vermek için kâsemiz yok, demiş­
tim. Aralarından biri kayboldu, bir süre sonra istedi­
ğimden çok tasla geri döndü.
Bir seferinde de havucumuz olmadığını söylemiştim,
bir tanesi koşarak uzaklaşmış, sonra da koca bir bağ
havuçla gelmişti. Nereden buldunuz? diye sorunca
"Mareşalin bahçesinden kopardım. Orada bulamasaydım, mutfağından çalacaktım " diye cevap verdi.
Bir gün, koleraya yakalanan bir Kırımlının tedavisi
için mareşal iki rahibe istemişti. "Bu zavallılara çok
kötülük ettik onları kemirdik, bir de salgın hastalık
yaydık. Bari bir sefer de iyiliğimiz dokunsun" demişti.
Mareşal de Saint Arnaud, gemilerin nasıl yanaşaca­
ğını ve ordunun Kırım'a tam olarak yerleşip yerleşemeyeceğini kesinlikle bilemediği için başlangıçta rahibele­
rin Kırım'a gelmesini istememişti. Ama onlarsız da
olunmayacağını biliyordu. Yaşasaydı onların cesaretle­
riyle, fedakârlığıyla neler yapıldığını görecekti.Acaba
nasıl oldu da rahibeleri Kırım'da istemediler? Bunu hiç­
bir zaman anlayamadım. Oraya gidemedikleri için rahi­
beler hala üzülüyorlar.
Harbin başlangıcında Galatalı rahibeler Beyoğlu ya­
kınlarında küçük bir hastane kurmuşlardı. Kısa zaman­
da burası subaylarla dolm uştu. Her hastanın ayrı bir
odası vardı. Hastalığına göre de tedavi ediliyordu.
Saint Vincent de Paul rahibelerin harp içinde hizmet
eden ayrı bir kolu vardı.Pekçoğu yara sararken başın­
daki yüksek başlığa bir kurşun yemiştir. Nişan veril­
mek istendiğinde ise kabul etmiyorlar. Yararlı olacakla­
rı yerlerde bulunmak onlar için en büyük mükâfat olu­
yor.
***
- 150 -
SEKİZİNCİ BÖLÜM
Rus
sefaretinde balo — Yunanlıların gele­
ceği — Güzel havalar geri geldi — Ferdinand
de Lesseps ve büyük Süveş Kanalı projesi —
İstanbul'da gezinti —Atmeydanı.
Kırını Harbinden sonra Ruslar, salonlarını ilk olarak
açtılar.Bu, herkes için büyük bir olaydı.Bu baloda,geç­
mişi gölgelendiren soğuk havanın izleri hâlâ vardı.Amn
B utenieffler çok kibar ve sevimli.İki yıldır kendi iialinc
terkedileıı Rus sefaretine yeniden canlılık gelmeye baş­
lamış.
Yunan kolonisi galiplere tamamen sırtını çevirmişti.
H âlâ açıkça yanaşmıyordu. Her zaman güneşe dönmek
âdettir. Bugünlerde bize çok yakın görünüyorlar. Aslın­
da, Yunanistan'ın politikası bir Rusya politikası değil
elbet. Rusya hükmetmek için zaptediyor, halkları bü­
yük im paratorluğu içinde yoğurup yutuyor. Günün bi­
rinde bir çar gelip Yunan topraklarına ayak basarsa, ne
Yunanistan, ne de Yunanlı kalır. Yunanlılar da bunu
çok iyi biliyorlar, ülkelerinin parlak geçmişini unut­
muyorlar. İçlerinden bir canlılık taşıyor. Günün birinde
İstanbul'u Türkleriıı elinden alma hayaline gizliden giz­
liye ümit bağladıklarından eminim.
Atina'da bir süre sefir olarak bulunan M. Thouvenel:
"Yunanlılar hakkında söylenecek çok şey var diyordu.
Çıkarcı, yalancı ve hırsızdırlar. Ama öylesine zekî bir
millettir ki, ne yaparsa yapsın kolaylıkla bağışlatmasını
biliyor. Bana sorarsanız her şeye rağmen ben Yunanlı­
ları severim."
Nereden gelmiş olurlarsa olsunlar,bütün Yunanlılar
birbirlerine benzer, ister hür, ister köle olsun, ister ada­
lı, ister kara toprağından olsun, Yakın Doğu'dan olsun,
Türkiye'nin Avrupa topraklarından, Trieste'den, Marsilya'dan,ya da Odessa'dan gelmiş olsun, bütün Yunan­
lılar aynıdır; aynı tip, aynı anlayış, aynı gurur, aynı li­
san, aynı din. Hayret edilecek bir his benzerliği. Hepsi
hür olmak ve bir gün zaptedecekleri İstanbul'a geri dön­
mek hayaliyle yaşar. Bütün Yunanlılar tek vücut olu­
yor, dirilişlerinin sırrı belki de burada.
❖* *
Yaşasın, Beyoğlu sokakları artık çıkıp dolaşılacak
hale gelmişti. Güneş bütün ıslaklıkları silip kurutm uştu.
Nihayet tekrar İstanbul'u gezip dolaşabileceğiz. Dışarı
çıkmak için erken sayılmaz. hareketsizlik bizlere hiç
yaramıyor. Sıhhatimiz bozuluyor. Tüıkler ise aksine,
yalnızca istirahat halinde kendilerini iyi hissediyorlar.
Şarklılar sebepsiz hareketliliği bir türlü anlayamıyorlar.
Bir Doğu atasözü şöyle diyor: "Oturm ak yatmaktan
evlâdır, ölüm ise yatm aktan yeğdir". Fransız sefaretine
yakın bir yerde oturan bir Müslüman Türk, bir seferin­
de o zaman Fransız sefiri olan vikont Saint Priest'e te­
- 152 -
rasta aşağı yukarı dolaşan kâtiplerden birini göstere­
rek: "Ona yüz sopa vurdurun, ama böyle yürüme işken­
cesini revâ görmeyin" demiş. Bu da Şarklıların hare­
ketlilik konusundaki düşüncelerini tam mânâsıyla be­
lirten bir söz.
Ben de sefaretin bahçelerinde gezinmekten usanmış­
ım . Yalnızca uzaktan görerek hayran olduğum şeyleri
yakından görebilmek için zaman zaman bir kırlangıç
olup kanat çırparak uçmak istiyordum.
* H= *
Soğuk kış günlerinde hoşça vakit geçirerek oyalana­
biliyorduk, bunu itiraf etmeliyim.
Sefaretimizde her akşam diplomatlar, şehirden bir­
çok kişi,ya da yolcu olarak İstanbul'da bulunan bazı ki­
şiler karşılaşıp buluşuyorlardı. Bunlar arasında prens
ve prenses Sturza da vardı. Beyoğlu'nda bir otelde kalı­
yorlardı. Prens yakışıklı bir adamdı, herkese yüksekten
»akan bir edası vardı. Çelik mavisi gözleriyle bakışları
sert ve soğuktu. Prenses şişmana yakın toplu, ama gü­
zel yüzlü bir Buğdanlıydı.Çok iyi piyano çalıyordu.Geçeıı kış Paris'de büyük süksesi olduğunu söylediler.
İstanbul'da bulunduğu sürece her gün ziyaretimize ge­
len Ferdinand de Lesseps’i görmek, bize candan bir
dostu görmenin zevkini veriyordu. Onun kadar hoş­
sohbet ve sempatik insan az bulunur sanırım. Sürükleyi­
ci kişiliği, etrafı saran neşesi, yaptığı uzun yolculuklar­
dan getirdiği haberler ve intibalar, toplantılarımıza ayrı
bir renk ve heyecan katıyordu. Düşüncesinin en büyük
savunucusu ve yayıcısıydı. Böylesine bir sabır yanında,
muhteşem projesinin gerçekleşeceğine olan inancı ile
başarmaması mümkün müydü? İlk başta karşısına çı­
kan engeller onu yıldırmamıştı. Çok sıhhatliydi, yorul­
mak nedir bilmiyordu. Londra'da ya da Paris'de oldu-
- 153 -
ğuınii sasıdıkları zaman; o, ya İskenderiye'de, ya Port
Said'de, Kahire'de veya İstanbul'da oluyordu. İsveçli
diplomat şövalye Testa onun "Neresinden tutulabilece­
ği bir türlü kestirilemeyen bir cıva topu"na benzediğini
söylüyordu. Başlangıçtan bu yana, Marsilya İstanbul
arası dokuz kere gidip gelmiş olmasına rağmen hiç de
yorgun görünmüyordu.
İngiliz sefiri Lord Stratford her seferinde onunla zıt­
laşm aktan geri durmuyordu. Zira Süveş Kanalının, gü­
nün birinde, İngilizlerin Hindistan'da elde etmiş olduğu
zenginliklere zarar vereceğinden çekiniyordu. İngiliz
politikasının bilinen inceliğini kullanarak, Lesseps'in
projesini çok beğenip uygulanmasına taraftar olan Mı­
sır hidivi Said Paşa'nın aklım çelmek için yapmadığını
bırakmadı. İngiliz sefirinin tesirinde olan Reşid Paşa da
hidive yazdığı oldukça garip bir mektupla "Mısır'ın ka­
nalın yapımına engel olmasının, ülkenin menfaatine uy­
gun düştüğünü" anlatmıştı. Bu mektubun yerine ulaş­
ması için Reşid Paşa, hidivin eniştesi olan Kâmil Paşa'
nın aracılığını kullanmıştı. Sefâretimizin muhteviyatın­
dan haberdar olduğu mektupta Reşid Paşa, İngiliz Hü­
kümetinin Fransız Hükümetinden üstün olduğunu, İn­
giliz dostluğunun kalıcı, Fransızlarınkinin ise ülkenin
karakteri ve hükümetinin devamlılıkta gösterdiği karar­
sızlık gibi sağlamlıktan uzak olduğunu iddia ediyordu.
İngiliz ajanlarının hükümetleri tarafından desteklendi­
ğini ve korunduğunu, Fransızların ise ajanlarını her fır­
satta yalanlamayı âdet haline getirdiklerini ilâve edi­
yordu. Bu durumda Mısır lıidivinin dikkatli davranma­
sı, İngiltere'yle iyi geçinmesi, İstanbul'da çok kudretli
olan İngiliz sefirinin hiddetini üzerine çekmemesi gere­
kiyordu. Yoksa İngiliz donanmasının İskenderiye'ye
gelmesi işten bile değildi...
Mısır'ı îıuzıır ve sükûn içinde idare etmekten başka
bir düşüncesi olmayan Said Paşa'ya hâdiseyi böylece
- 154 -
açıp göstermek usta bir politikanın eseriydi.
Lord Stratford'un tesiri altında kalarak Reşid Paşa'
mn yazıp sıraladığı bütün bu olayların pek de boş ol­
madığı bir süre sonra ortaya çıktı.Bunlardan başka ela
İskenderiye'den gelen çok mühim bâzı haberler de, te­
razinin kanal aleyhdarlarınm tarafına doğru,kısa bir za­
man için de olsa, eğilmesine sebep oldu.
Bir gün İngiltere'nin Lesseps'in giriştiği büyük işi ko­
laylaştırmayı reddettiği haberi geldi. Bu da projenin
bilinmeyen bir tarihte gerçekleşmesi m ânâsına geliyor­
du. "Lesseps'in buna ne diyeceğini göreceğiz" dem işti
M. Thouvenel, "Yıkılmıştır herhalde". O sırada salo­
nun kapıları açıldı, Lessepş göründü. Her zam ankinden'
daha neşeliydi. "Bakıyorum" dedi Fransız sefiri,'hiç de
sarsılmışa benzemiyorsunuz." "Ben mi?" dedi Lesseps.
"Yağmuru görünce şemsiyemi açıp sağnağm geçmesini
beklerim..." Onun bu sözlerini hâlâ duyar gibiyim.
Lesseps ellialtı yaşındaydı, ama ancak kırkbeşinde
gösteriyordu. Pırıl pırıl teni, kır düşmüş saçlarıyla canlı
ve hayat dolu bir insandı. Planlarım, haritalarını bana
da getirip göstermek nezaketinde bulundu. Bütün gücü­
nü ve gayretini sarfettiği, ismini ve şöhretini bağladığı
büyük teşebbüsünü etraflıca açıklayarak anlattı. Bun­
dan başka, İstanbul'da beni gezdirmek nezaketini de
gösterdi. Doğu Roma İmparatorlarının, senatörlerinin
ve yüce hâkimlerinin altın yaldızlarla süslü, ipek ve ka­
dife kaplı tribünlerine kurularak seyrettikleri araba ya­
rışlarının yapıldığı ünlü hipodrom u onun sâyesinde
gördüm. Arabalar alev saçan tekerlekleriyle tozu duma­
na katarak büyük bir hızla yarışırlar,hipodrom içinde
fır dönerlermiş. Şimdi buraya Atmeydanı deniliyor.
Parlak günler yaşamış olan ve bu saatteki sessizliği,
renkli geçmişiyle tam bir tezat halinde olan bu güzel
meydanın bir tarafı evlerle dolu. Lesseps, zengin tarih
bilgisiyle hayalimdeki şekillere ruh vererek anlatıyor-
- 155 -
J,,
o U.
Sultan Abdülmecid'in babası olan Sultan Mahmud
devrinde yeniçerilerin süvari birlikleri burada cirit atma
müsabakaları yaparlarmış.Osmanlı padişahlarının he­
men hepsi cirit oyununa meraklıymış.Üzerine yazılar
kazılmış birçok küçük mermer kolon hâlâ duruyor.Bıılunduklan yer okların kat ettiği mesafeyi gösteriyor.
Taşa, oku atanın ismi de kazılmış.
Lesseps, Yunanlılar tarafından hipodromun ortasına
dikilmiş olan dikili taşı da gösterdi. Taş, kabartma hey­
kellerle süslü bir kaidenin üstüne oturtulm uş, birbirine
sarılmış yılan şeklindeki ayakla da desteklenmiş. Bu
ayağın Delf şehrindeki Apollon mâbedinden geldiği
söyleniyor.
Atmeydanı bugün hâlâ bazı büyük bayram günleri
için halka açılıyormuş. Müslüman halk için önemli
olan sünnet düğünleri burada yapılıyormuş. Yürüyüşü­
müze devam ederken Mısır hiyeroglifleriyle bezenmiş
kırmızı granit taşından yapılmış büyük dikili taşın önü­
ne geldik. Ah! Champollion da bizimle beraber olsay­
dı.
Lesseps ile, peder Cor'un İstanbul'da kurm uş olduğu
Sion'lu rahibelerin mektebini de gezdik. Orada birçok
tatlı, cana yakın rahibe tanıdım. Etraflarına topladıkladıkları talebelerin zekâsını ve yumuşak başlılığım övü­
yorlardı. Çoğunlukla rahibeler bu ülkede her istedikle­
rini çok rahatlıkla yaptıklarını söylüyorlar. Kendi
memleketlerinde olduğundan daha başarılı ve tesirli
idiler. Türkler, dinimizin ve yardım çalışmalarımızın
serbestçe tatbik edilmesini kolaylaştırıyorlar. Görüştü­
ğüm bütün rahibeler bu ülkede çok m utlu olduklarını
söylüyorlardı.
***
- 156 -
Beyoğlu, 19 Mart 1857 —îşte nihayet İngiliz donan­
ması İstanbul'dan ayrılıyor. Royal Albert başta olmak
üzere, bayrak çekm iş yedi harp gemisi Haliç'den çıkı­
yor. Askerler güverteye dizilmiş. Seren denizcilerle do­
lu olarak yol alıyorlar. Fransız sefarethanesinin pence­
relerinden rahatça bu güzel manzarayı seyrediyoruz.İngilizler Eski Saray'ı top atışlarıyla selâmladıkları halde,
oradan ses çıkmıyor. Anlaşılmazsız...
M. Thouvenel, dürbününü bırakırken yanında bulu­
nan marki Souza'ya: "İstanbul minareleri ardında kay­
bolan ünlü donanmanın son dumanı, son yelkenleri, di­
yordu. Sanırım uzun süre Marmara Denizi onları hiç
görmeyecek."
İngiliz donanması Boğaz'dan çıkarken Fransız sefa­
reti ikinci kâtibi M. Berthemy Rus elçiliğinde yemek­
teymiş. Baron Butenieff: "Paris andlaşması üstüne dö­
külen bir avuç kum " demiş. M. Berthemy ise: "Ekse­
lansları, diye cevap vermiş, Paris andlaşması yazılalı
çok oldu, çoktan kurum uştur. Tekrar kurutulmaya ih­
tiyacı yoktur sanırım."
Ertesi gün ziyaretimize gelen kontes Zamoyska da,
Lady Stratford'un bir sözüne karşı oturttuğu cevabı
gururla anlatıyordu. Abdülmecid'in amiral Lyons'u
Albert'de ziyaret edişinden çok mennun olan Lady,
böbürlenerek şöyle elemiş: "Eminim, şu Fransızlar
kıskançlıklarından çatlayacaklar." Bizim adımıza
bu sözlerden alman kontes hemen cevabı yapıştırmış:
"O Fransızlar öylesine kendilerinden memnundurlar
ki, kimseyi kıskanmazlar. Onlar için endişe etm eyin."
* * sH
Askerî denizcilikte kesin kaidelere bağlanmış olan
selâmlaşma merasimi, İzmir limanında görülmemiş ve
oldukça kaba bir olaya sebep olmuş.
- 157 -
Bir Fransız firkateyni demir atmış, bir subayım se­
lâm ı karşılamak için karaya çıkarmış. Usûle göre de,
yirmibir pare top atışım tamamlamış. Kale buna ce­
vap vermiş. Ama yalnızca yirmi atış sayılmış. Gemiden
gönderilen subay kesin bir tavırla, gemi kumandanın
gereken saygılı selâmın verilmesini isteyen mesajını ilet­
miş. Türk paşası itaat etmek zorunda kalmış. Emin ol­
mak ve bu "Fransız gâvurlarım defetm ek" için, paşa
elinde teşbih ile topun başına geçmiş. Atışları saymış,
yirmibirinciden sonra: "Bir tane dalıa atın da bizi ra­
hat bıraksınlar" demiş.Böylece yirmiikinci pare de atıl­
mış. Normal zamanda bu fazlalık muhakkak ki göze
çarpmazdı, ama, bu durumda bir saygısızlık addedil­
miş yeniden görüşmeler yapılmış. Türkler selâm atış­
larını tekrarlamak zorunda kalmışlar. Bu sefer sayı ta­
mam olmuş..
DOKUZUNCU BÖLÜM
Istanoul'da gezmeye devam ediyorum — Es­
ki duvarlar — Eyüp — Fener — Biııoir Direk
Sarnıcı —Ayasofya - Camiler, türbeler —Uy­
durma dervişler — Ramazan — Karnaval ve
büyük pehriz — Katolik paskalyası ile O rto­
doks paskalyası — Hamalların dansı — İstan­
bul'da şaraplı ekmek yortusu (F ete—Dieu)
İstanbul başka hiçbir öaşşehire benzemiyor. Bu bü­
yük şehrin pek çok güzel tasviri yapılmış. Bâzılarını
okumuştum . Ama yine de her seferinde beklenmedik
çok şeyle karşılaşıyorsunuz.
Bir otelde oturarak şehri gezen turistin, her türlü ra­
hat ve konforu haiz bir sefarette uzun süre kalarak sür­
dürülen misafirlik boyunca edinilen intihalardan olduk­
ça farklı intibaları olacağı şüphesiz. Buna rağmen her­
kes bir noktada birleşiyor: "İstanbul, dünyanın en gü­
zel yerine kurulm uş, bütün dünyaya hükmetmek, onu
- 159 -
idare etmek için yaratılmış, insan hayalinin düşünebile­
ceği en güzel şehir" diyorlar.
Dünya yüzünde üretilen ve elde edilen herşey, İstan­
bul'a Karadeniz ve Marmara Denizi yoluyla ulaşıyor.
Marmara Denizi, İstanbul'u bir yandan Asya ve Afrika'
ya, diğer yandan da Avrupa'ya bağlıyor. İstanbul ihti­
yacı olan ye hayatı daha zevkli kılacak pekçok şeye ko­
layca ulaşabilecek bir yerde bulunuyor. Bu iki deniz
arasında uzanan geçit, sanatın hiçbir ilâvesi olmaksızın
tabiatın yarattığı en güzel boğaz. Çevresi altı mil, ge­
nişliği bir mil kadar. Deniz sahile kadar derinliğini ko­
ruyor. Her iki kıyıya da gemiler tam olarak sokuluyor.
Yolcular da kayığa lüzum olmaksızın bir adımda kara­
ya çıkıyorlar. Bizans'ın kurucuları şehri nereye kuralım
diye sordukları zaman hakimlerin onlara verdiği ceva­
bın ne kadar mânidar olduğu çok iyi anlaşılıyor. Ha­
kimler "Körlerin karşısına" derken, karşı sahile şehirle­
rini kurarak bu avantajlı gururdan istifade etmesini bil­
meyen Kadıköylülerin kurduğu şehirden ve onların da­
ha iyiyi görememiş olmalarından söz etmişlerdi.
İstanbul'un denizcilik ve askerlik yönünden çok mü­
him bir yeri var. Bu şehir, limanını ve Boğaz'mı açık
bıraktığı sürece büyüklüğünü koruyacaktır.
İstanbul'un çehresi bir üçgene benziyor. İki taraflı,
bir yandan liman ve Haliç'le, diğer yandan Marmara
Denizi ile çevrili, üçüncü tarafı ise sarayla birleşmiş.
Şehrin en büyük bölümü Marmara tarafına düşüyor.
Hükümdarların eskiden oturdukları saray bu üçgenin
Marmara'ya doğru uzandığı noktada kurulmuş, Mar­
mara Denizi ile liman arasında kalıyor. Sarayın altında
kıyıya kadar uzanan harikulade bahçeler var. İstanbul'a
deniz yoluyla gelirken burası doyum olmaz bir manza­
rayla gözler önüne seriliyor. Marmara Denizi üzerinde­
ki diğer açıda, kurşun kaplı yedi kule var. Bunlar vak­
tiyle Hıristiyanlar tarafından inşa edilmiş ve uzun süre
- 160 -
padişahların hâzinelerinin saklandığı yer olarak kulla­
nılmış. Daha sonraları paşaların, yabancıların ve devlet
büyüklerinin hapsedildiği bir zindan haline getirilmiş.
Harp zamanında buraya sefirlerin kapatıldığı da olur­
muş. Haliç'in bir ucunda bulunan üçüncü açıda ise, ka­
ra tarafında İmparator Kostantin'in sarayının kalıntıları
görülüyor. O devirde İstanbul yüksek duvarlarla çevri­
liymiş. Kara tarafında duvarlar çift sıraymış, önlerinde
de hendekler varmış. Öndeki duvarların yüksekliği on
ayak kadarmış, siperlerinde ise çok sayıda mazgal var­
mış .Ayrıca birbirinden çok uzak olmayan ikiyüzelli
kulesi bulunuyormuş, ikinci duvar sırasının tek farkı
ise daha yüksek oluşuymuş. Türkler, başşehirlerini ko­
ruyacak çok iyi bir sipere sahipmiş. Deniz tarafındaki
duvarlar böylesine yüksek değil ama, sahil boyunca sa­
yısız mazgal ve küçük kuleyle donatılmış. Şehrin yirmiiki kapısı varmış. Bunların altısı kara tarafında,onbiri deniz yöniinc.2 , beşi de Marmara Denizi üzerindey­
miş.
Bu çok ilgi çekçi gezinti dün bütün günümüzü aldı.
Tersaneye kadar yürüyerek gittik, oradan Ajaccio'ya
binerek Haliç'in sonuna kadar uzandık. Bu arada ha­
fif bir korku da geçirdik. Haliç ancak kayıkların yü­
zebileceği derinlikte olduğu için, teknemiz bir ara
saplandı, ama sonunda kolaylıkla kurtulduk. Bu hey­
betli duvarların dibine kadar gelebilmek için bir hayli
tırmanmak icap ediyordu. Duvarların her yam ağaç­
lık ve yeşillikle sarılı. Onların sembolü olduğu parlak
geçmişle garip bir tezat gibi duvarlara yaslanmış fa­
kir kulübeler var, daha ileride bir Müslüman mezarlığı
gördük. Bu beklenmedik manzaralar çevreye derin
bir m ânâ veriyor. İnsan hayale dalıyor.
Oturup dinlenmeden mezarlar arasında gezinerek
m anzarayı en iyi şekilde seyredebileceğim bir yer ara­
dım. Sonunda, tepesinde kavuk bulunan bir mezar ta-
- 161 -
şınm gölgesinde oturdum. Arkama geçen bir A cem de­
nim yaptığım resme bakıyordu. Sonra bir Türk çıkagel­
di. O arada sefâret baştercümanı M. Outrey yanıma so­
kuldu. Gülerek: "Size bakan Iranlı arkadaşına ne söyle­
di, biliyor musunuz?" dedi. AvrupalIların kadınlarına
niçin saygı gösterdiklerini anlıyorum. Avrupalı kadınlar
resim yapmayı, müzikle uğraşmayı biliyorlar. Daha
başka şeyler de biliyorlar... Bizimkilerin İse birşeyden
haberi yok... Sonra devam etm iş: "Bak, demiş, bu re­
sim bitince basılacak..." Bu bizi çok eğlendirmişti. Bu
saf insanların da düşünmesini bildiklerini ve karşılaştır­
malar yapm aktan geri kalmadıklarını anlamıştık.
Eski Bizans'ın duvarlan boyunca eşit olmayan ara­
lıklarla açılmış beş kapı var. Topkapı, ismini, Osmanlı
mühendisi Orban'ın İstanbul'un zaptı sırasında buraya
yerleştirmiş olduğu büyük toptan alıyor. Bu top öyle­
sine iri mermer gülleler fırlatıyormuş ki, sonunda bu
kızışmaya dayanamayarak patlamış; parçalan şehrin
üstüne yağmış. Savaşın en zorlu safhalan burada geç­
miş. Yıkılmış duvarlar, tepesi uçm uş kuleler, çarpış­
manın ne kadar korkunç olduğunu anlatmaya yetiyor.
Son Bizans İmparatoru Konstantin Dragezos mazgal­
lardan aşağıya atılarak öldürülmüş. Ama, o cesur bir
asker gibi ölmeyi bilmiş.
Bundan sonra Edirnekapı geliyor. Kapının yakının­
da, Bizans san'atm ın en değerli, en zarif eserlerinden
biri olan, küçük bir mâbed var. Sonradan cami yapıl­
mış. Solda büyük Eyüb semti uzanıyor. Eyüb, Haliç'
in bir ucundaki aydınlık tepenin eteklerine yayılmış.
Burada, hükümdar ailesine mensup birçok kişinin kub­
beli türbesi çevreye gösterişli bir hava veriyor. Eyüb'ün
bu bölümünde yollar oldukça geniş ve'bakımlı, evler ise
itina ile yapılmış. Koyu selviler ile asırlık çınarların göl­
gesinde dinlenen köşkler ve beyaz mermer kabirlerde,
şeyhülislâmlar, ulemadan birçok kişi ile Müslüman
-
162
-
âleminin önemli kişileri son uykularına dalmışlar. Bu
semt tam manâsıyla Türk kalmış. Her anında hissedi­
len huzur ve sükûnu hiçbir şey bozmıiyor.
Padişah, büyük merasimler için Eyüp Camiine gelir­
miş.
Haliç üzerinde uzanan ve Galata'yı İstanbul'a bağla­
yan köprü görülebilecek en enteresan ve en eğlenceli
yer. Burada hiç bitmeyen bir hareket, her cinsten in­
sanın sonu gelmez bir gidiş gelişi var. İtişerek yürünü­
yor, fakat ne bağırış var, ne de kavga. Her geçen on pa­
ra ödüyor. Bu belki çok az birşey ama, toplandığı za­
man Osmanlı hâzinesi için, küçümsenmeyecek bir gelir
oluyorm uş. (20)
Bu kalabalıkta garip bir koku var. Söylendiğine gö­
re her milletin kendine has bir kokusu varmış ve bu
kokudan tanınırmış.
Türklerle Ermeniler tütün kokusu ile keskin Arabis­
tan esanslarına bürünüyor. Yahudi, sefil kıyafeti içinde
yağ kokuyor. Acem'in kokusu ise çok keskin. Deve tü­
yünden yapılmış halılarla her çeşit esansın satıcısı olan
bu adamlar, insanın yanından geçince bir süre, bıraktık­
ları kokunun nâhoş tesiri devam ediyor. Biz AvrupalI­
ların da kendimize has bir kokumuz vardır şüphesiz.
Çinlilerin dediğine göre kokumuz öylesine yavanmış ki
insanın midesi bulamyormuş. Ben bunu bir iltifat ola­
rak kabul ediyorum. Çinlilere benzemenin şart olduğu­
nu sanmıyorum.
İstanbul'da padişahın sarayına giden geniş yollar var.
Bizans devrinde bunların iki yanı heykellerle süslüy­
müş. Müslümanlar şehre alınca bunların hepsini kırmış
lar. (21)
Sultanların sarayları, nazırların konakları, medrese,
şifahâne, hamam, çeşme, kervansaray gibi elemanlarıy­
la tam bir külliye teşkil eden câmiler; renkli tahta evleı
yığını arasında asil bir şehir manzarasında görünüyor.
163
-
İstanbul'un Fener semti, Haliç kıyılarında Sultan Se­
lim Camiinin kurulduğu tepenin eteklerinde bulunu­
yor. Bu semt adını oir kuşatm a sırasında buraya kuru­
lan fenerlerden almış. Burası eskiden sefirlerle Komnenler ve Paleologlar sülâlesinin mekânıymış.
Merkezi caddesi oldukça geniş, iki yanda büyük taş
evler var. Bu evlerde, şehrin Türkler tarafından zaptedildiği 1453 senesinde buraya yerleşmiş köklü Rum
aileler oturuyor. Bunlar uzun süre Bâb—ı Ali'nin dış ül­
kelerle olan münasebetlerinde önemli rol oynamışlar.
Bugün bile hâlâ "Fenerli" diye anılmanın ayrı bir de­
ğeri ve şanı var.
B âb—ı Âli; Hıristiyan memurları, tercümanları, malî
ve diplomatik ajanları ile Eflâk ve Boğdan'a gönderdiği
idarecileri hâlâ buradan geçiyor.Bu kalın duvarlı, hey­
betli kolonların taşıdığı büyük balkonlu evlerde m uhte­
şem zenginlikler saklıymış. Bu semtte asil bir hava his­
sediliyor, Beyoğlu sokaklarına hiç benzemiyor. Fener'
in en merkezi yerinde Ortodoks Patrik'inin kilisesi ile
Müslümanların eski bir Rum kilisesinin kalıntıları üs­
tüne kurdukları Gül Camii var. Fener, hâlâ ilk devrinin
bütün karakteristiğini taşıyor. Burada ellibin Rum o tu ­
ruyor. Rum Ortodoks Patrik'i, piskoposlar meclisi ile
Yunan kilisesinin bütün ileri gelenleri Fener'de bulunu­
yor.
Türkler ilgisiz belki ama, yıkıcı değil.Camileri, ha­
mamları ve çeşmeleri itina ile koruyorlar. Ama bunun
yanında Justinyanüs ya da Konstantin devrinin birçok
eseri yok olmuş veya yıkılmış. Su kemerleri ile Binbirdirek sarnıcı yok olan birçok Bizans şaheseri arasında
ayakta kalabilmiş.
Binbirdirek sarnıcı İstanbul'un geçmişteki ihtişamı
ile Bizans'ın üstün zekâsının ve İmparatorların cöm ert­
liğinin bir sembolü gibi.
Hipodrom'un arkasında bulunan Binbirdirek sarnı-
- 164 -
çında eski devirlerde üstüste üç sıra direk varmış. Ama
su, yılların biriktirdiği toprak ve kalıntılar bunların ço ­
ğunu örtmüş. Şimdi sadece 225 tanesi kalmış.Bu m uh­
teşem sarnıç o devirde halka açıkmış. Uzunluğu 190,
genişliği 70, yüksekliği 42 ayak olan sarnıcın m uhte­
şem bir görünüşü varmış. Duvarların kalınlığı 9 ayak­
mış. Kiremitle örtülü kubbesini, başlığı vazo şeklinde
olan, 225 sütun taşıyormuş. Bu sarnıç hesaba göre
1,258,000 metreküp su ile doluym uş. Büyük Teodosyüs devrinde yapılmış. XVI. yüzyıl yazarlarından olan
Pierre Gilles, sarnıcın damında birçok ev bulunduğunu,
bu evlerin kuyularının suyunun sarnıçtan geldiğini,bu­
nun böyle olduğunu ise hiç kimsenn bilmediğini ya­
zar.
İstanbul'da başka sarnıçlar da var. Ama hiçbiri bu
kfdar büyük ve ünlü değil. İstanbul'un her yerinde su
bulunuyor. Hepsi de çok lezzetli (22). Kanunî Sultan
Süleyman, padişahlar içinde, İstanbul'a en çok bina
yaptırmış ve eski eserleri en iyi korum uş olan padişah.
Söylendiğine göre onun devrinde zengin kişilere ait yüz
saray varmış. Bunların yanı sıra 125 medrese, ^ i m p a ­
ratorluk kütüphanesi, 500 çeşme, imaret ve şifahaneleriyle de 346 cam i varmış.
İyilikseverlik, Şark'ın en büyük meziyetlerinden,biri.
Eski sarayın ilk bahçesinde İm parator Konstantin'in
annesinin yaptırmış olduğu Aya İrini kilisesi var. Yaşh
im paratoriçe ayrıca bir öksüzler ve yaşlılar evi de yap­
tırmış.
***
AYASOFYA
İstanbul'da Ayasofya'dan daha güzel ve Müslüman
âdetlerine uygun olan birçok cami var. Ama hiçbiri,
- 165 -
Ayasofya gibi kudretli bir tesir yaratmıyor. Bu mâbed
Yunan ve Roma mimarisinin en güzel tatbiki yanında,
ilk Hıristiyanların hatıralarını taşıyan havası ile büyülü­
yor.
Ayasofya, bütünüyle Bizans mimarisinin eseri. Kub­
be şekli ilk olarak Ayasofya'nm tavanında denenmiş,
sonra da bütün Hıristiyan kiliselerinin plânı da aşağı
yukarı buna benzetilerek yapılmıştır. Yunan ya da lâtin iiıaçmı çıkarmak için salını biraz uzatmak ya da kı­
saltmak kâfi. Yapı dışardan kare, içerden yuvarlak gö­
rünüyor. Kubbeye basık yuvarlak bir şekil verilmiş.
Yapıyı çepeçevre saran girişten sonra, Ayasofya'ya
dokuz bronz kapıdan giriliyor. Kapıların üstünde hâlâ
haçlar var. Kuobe ve yarım kubbeler görünüşe ayrı bir
hava veriyor. Mekânın boyutları ve gözler önüne serdi­
ği ihtişam ilk bakışta insanı büyülüyor. Baalbek’in ünlü
Güneş mâbedinden getirilen sekiz porfis sütun hemen
göze çarpıyor. Bu kırmızı kolonları, söylentiye göre,
Aurelien Roma'ya göndererek "Ruhunun sükunu için
Jüstinyanııs’a hediye etmiş. Asil ve dindar dul Marcia
da bunları düğün hediyesi olarak almış. Yeşil damarlı
sekiz mermer sütun kadınlar galerisini taşıyor. Kub­
beyi ve kadınlar galerisinin zarif tonozlarını taşıyan
birçok sütunun, Efes'teki Diana mâbedinden, Atina'
daki Minerva tapmağından, Cybel'den (23), Cysique'
den (24) ve antik mimarinin şaheseri olan daha bir­
çok heybetli binadan alınıp getirildiği söyleniyor.
İlk anda, dua e-tme yönünün değiştirilmiş olması
insanı şaşırtıyor. İlk kiliselerde olduğu gibi, Ayasof­
ya'da da ibadet etmeye gelenler Kudüs'e doğru dö­
nerlerdi. Bugün ise,Müslüman dininin esaslarına göre
bu yön değiştirilmiş. Müslüıııanlar, namaz kılarken kıb­
leye, yani Mekke'ye dönüyorlar. Bu da güneybatı yönü
oluyor. Bu yüzden minber ve halılar, mimari ahengi
mecburen bozan bir şekilde yerleştirilmiş. Zemin mer­
- 166 -
merle örtülü; duvarlar, renkli mermer ve kaymak taşıy­
la kaplı. Müslümanlar resimleri kazımışlar, çoğu yerde
de alçıyla gizlemişler. Kubbeyi tutan kemerlerin köşe­
lerinde büyük meleklerin resimleri duruyor. Yine ana
kubbenin dört köşesine yerleştirilen büyük yuvarlak
levhalar üzerine, renkli altın yaldız ile İslâm Peygamberi'nin dört arkadaşının isimleri yazılı.
Tavandaki mozaikler olduğu gibi duruyor. Bâzeıı
bunlardan parçalar kopup düşüyormuş. Topaz rengindeki parlak küçük kare taşlardan süs eşyası yapmak
mümkün. Bana avuç dolusu veren küçük bir çocuktan
satın aldım. Bulvver gibi ay şeklinde bir iğne yaptırmak
niyetindeyim.
Hükümdara ve saray kadınlarına ayrılan bölüm altın
kafeslerle çevrili. Çok sâde görünüşlü bir minber var.
Gök mavisi iki büyük sütun şamdan vazifesi görüyor.
Mabedin dışında, içine nispetle daha büyük bir de­
ğişiklik göze çarpıyor. Ayasofya'nm ağır ve kalın gö­
rünüşü, sanırını zamanında burayı süsleyen birçok hey­
kel ve sari'at eserinin kaldırılmış oluşundan ileri geli­
yor. Bunlar içinde en ünlülerinden olan atlar heykeli
şimdi Venedik'in San Marco Meydanını süslüyor. Son­
radan ilâve edilen dört minare binaya hiçbir zarafet k at­
mıyor. Minareler hem pek sağlam görünüşlü değil, hem
de binanın kalınlığı ve sadeliği ile hemahenk.olamamış.
Bunlar İstanbul'da yükselen ilk minarelermiş.
Kenarda küçük bir kapı gösterdiler. Söylentiye göre
Türkler mâbede girdiği sırada âyini yönetm ekte olan
papaz, mukaddes kaplarla eşyaları alarak bu kapıdan
kaçm ış. Yine bir başka söylentiye göre bu kapı papa­
zın ardından görünmeyen bir el tarafından duvarla
örülmüş. Müslümanlar papaz tekrar karşılarına çıkar
kuşkusuyla bu duvarı yıkm aktan çekiniyorlarmış.
Hıristiyanlığı kabul eden binlerce kişinin "Muhammed'e afaroz" haykırışlarıyla inleyen bu mâbed, uzun
- 167 -
zaman saygısızca kullanılmış. Türkler Ayasofya'nın gü­
nün birinde tekrar hıristiyanlann malı olacağı inancını
taşıyorlar.
***
Osmanlı hükümdarlarının çoğu, adlanna birer câmi
yaptırarak bir köşesindeki türbeye gömülmeyi vasiyet
etmişlerdir. İstanbul'daki 345 caminin 214'ü Selâtin
Camiidir.
Bütün cami ve türbelere girerken, ayakkabılar çıkarı­
lıyor ve bir miktar para veriliyor. Dinî yerlerde hizmet
gören kişiler çok medenî tavırlı; Boğaz'da adına "Bah­
şiş" denen ve el emeği için verilen küçük ücreti ifade
etmeyi çok iyi biliyorlar.
Ayasofya'dan sonra İstanbul'un en ünlü ve en büyük
camii, Sultan I. Ahmed'in (25) eski hipodrom alanında
yaptırmış olduğu Sultanahmet Camii. Camiye, kubbe
ve kemerleri 26 tane Şark granit sütun üzerine oturtul­
muş bir galerinin çevrelediği güzel bir avludan geçile­
rek gidiliyor. Sütun başlıkları beyaz mermer, sütunları
taşıyan bölüm ise bronzdan. Avluda bulunan şadırvan
üzerinde Sultan Ahmed'in yazdırdığı bir kitabe var:
"Ey yolcu, bu berrak ve temiz kaynağı aç, Sultan Ah­
med'in ruhu için Allah'a dua et" (26) Sultanahmed Ca­
mii, İstanbul câmileri içinde altı minaresi olan tek mâbed. Devlet tehlikeye düştüğü zaman sancak—ı şerif bu­
rada çekilirmiş. Hükümdarlar da bayram namazlarını
bu camide kılarlarmış.
Sultan IV. Mustafa'nın annesinin yaptırdığı Valide
Camii (27) Haliç'in girişinde. Renkli vitrayları ve ince
bir zevkle oyulmuş mermer galerileriyle tam bir zerafet ve incelik sembolü olarak yükseliyor. Cami, bütü­
nüyle mermerden yapılmış.
Orjinal kemerleri, koyu selvi ağaçlannm gölgesiyle
- 168 -
yıkanan Bayezid Camii, antik yeşil renkteki güzel sü
tunlarıyla görülmeye değer. Bahçeyi çevreleyen re­
vaklar da çok güzel bir görünüşe sahip. Yabani güver­
cinler, özel olarak donatılmış bu bölümde karınlarını
doyuruyor.Ziyaretçilerin sevap kazanmasına hizmet et­
mek için kapıda bir çok yem satıcısı var. Buradaki gü­
vercinler San Marco'dakiler kadar sevimli. Söylentiye
göre bu güvercinler, Sultan Bayezid'in bir dilenciden sa­
tın aldığı efsanevi güvercinler kubbesinden inerek, ca­
minin avlusunu dolduruyorlarmış.
Muhteşem Süleyman'ın ününe lâyık bir güzellikte in­
şa ettirm iş olduğu Süleymaniye Cânıii, yükseklikte
Ayasofya'yı geride bırakıyor. Türk şâirlerinin "İstan­
bul'un göz kamaştırıcı pırıltısı ve güzelliği" diye andık­
ları bu câmi,hakikaten İstanbul câmileri içinde en zen­
gin ve en süslü olanı. Ana kubbesi dört heybetli ponfir
sütun tarafından taşmıyor. Eski Saray'ın yolundan de­
vam ederek varılan kuzey noktada bulunuyor. Dört mi­
naresi, yapının zerafetine ayrı bir güzellik katıyor. Söy­
lentiye göre, Kanunî Sultan Süleyman onu altınla ve
düşmanlarından topladığı ganimetlerle inşa ettirm iş.
Tonozlardan inen yüzlerce lâmbayla aydınlanıyor.Bir
kenarda,İmparator K onstantin'e ait olup Ayasofya'daıı
getirilmiş olduğu söylenen kırmızı ponfırden bir sandu­
ka var. Cami avlusunda birçok çeşm e görünüyor. Bü­
yük câmilerde, bağdaş kurup oturm uş küçük çocukla­
ra "K uran" okumasını öğreten imamlar var. İmam, ço­
cuklardan birine birşey sorduğu zaman onlar büyük bir
saygı ve dindarca bir dikkatle cevap veriyorlar. Bu genç
yüzlerde ne bir gülüş, ne de bir hafiflik seziliyor.
Bu büyük câmilerde, mâbedi yaptıran hükümdarın
türbesi veya kabri de bulunuyor. Bâzıları özenle süslen­
miş. Sultan Selim'in türbesi kafesli. Girişte, "Kuran"
okuyan ve yalnızca aile fertlerine ziyaret için kapıyı
açan bir imam var.
- 169 -
K anunî Sultan Süleyman ile sevgili eşinin kabirleri,
selviler arasında câminin dışında bulunuyor. Sultan'm
sandukası Medine'den getirilen bir halının üstünde du­
ruyor. Üstünde altın sim. ve iri incilşrle bezenmiş bir
kaşmir örtü var. Baş tarafına gelen yerde bulunan kavu­
ğa, kıymetli taşlarla süslü iki tuğ iliştirilmiş. Etrafında
mumlar ve lâmbalar yanıyor.. Ziyaretçilerin okuması
için konulan Kuran'lar zincirle tutturulm uş. Hırsızların
çalmasını önlemek için böyle bir çare şart olmuş. Tür­
beyi bize açan bekçi, bizi saygı ile karşıladı. Koltuğu­
nun altında tuttuğu küçük değirmende çektiği kahve­
nin mis gibi kokusu etrafı kaplamıştı.
Sultan Osman'ın yaptırdığı cami de görülmeye de­
ğer. Diğerlerine nazaran daha küçük. Zarif iç galerileri
ruha huzur veren bu câminin tamamı mermerden ya­
pılmış.
Câmiler yalnızca dua ve ibadet için yapılmamış. Et­
raflarında bulunan birçok kuruluşla fonksiyonları ge-»
nişletilmiş.
Büyük câmilerde birer medrese ve kütüphane muhak­
kak bulunuyor. Kuran'm bir âyetinde "En mukaddes
savaş cehaletle savaştır" deniyor. Pek çok camide faikirlere sıcak yemek dağıtan im arethâneler var.Müslümanlar "Yoksulların evi, Allah'ın evinin bir parçasıdır"
diyor.
Şahıslara ait türbeler, evlerin pencereleri altına,
küçük teraslara inşa edilmiş. Türkiye'de yaşayanlar ölü­
lere yakın olmaktan korkmuyorlar. Bu hal, Türklerin,
üzüntülü olmaktan uzak sâkin ağırbaşlılığının kaynağı­
nı gösteriyor. Türkler bu dünyada geçici birer yolcu ol­
duklarını hiç unutmuyorlar. Bâzı evlerin bahçelerinde
de mezarlar var. Sandukaları mor bir kumaş ya da iyi
cins kaşmirle örtüyorlaı. Duvarlarda Kurandan alman
kutsi kelimeler ya da âyetler yazılı. Kabre giden ince
yol hasırla örtülü. Kabrin etrafı lâmbalarla aydmlanı-
- 170 -
yor, baş ucunda Kuran okunup dua ediliyor.
Türklerde yas tutm a âdeti yok. Yas neden olsun?
Allahın arzularına isyan etmeden boyun eğiyorlar.Cenııetin. gerçek iman sahiplerinin mekânı olacağrna inanı­
yorlar. Bu noktada Katolik doktrinine yaklaşıyorlar.
Ama, herşeye rağmen yakınları ölen kadınlar, ağlayıp
¡bağırmaktan geri kalmıyorlar. Günler boyu akraba ka­
dınlar gözyaşı dökerken cenaze sırasında ölü‘sahipleri­
ni hafifletmek için ağlayıcı kadınlar tutuluyor.
Hükümdarlar yaptırdıkları caminin ve külliyesinin ba­
lamı için gelir getiren birçok müesseseyi de caminin
çevresine kurdurdukları için gün gelmiş, İstanbul'da
boş yer bulmak mesele olmuş. II. Mehmed bu .yüzden
ilk olarak Üsküdar tarafına bir cami yaptırmış.
Fatih Sultan Mehmed'den sonra Sultan Mustafa İs­
tanbul surlarının yakınında bulunan Marmara Denizi­
nin sığ kıyısını doldurtarak, burayı yeni bir semt ola­
rak ortaya çıkarmış. Çok pahalıya malolan bu yeni ala­
na daha sonra sultanın adını taşıyan bir cami yapıl­
mış. (28)
***
Gelecekte olacak olayları öğrenmek ya da şifa bul­
mak için ümitle halkın huzuruna vardığı hocalar eski
Ş ark'tan kalan çok ilgi çekici tiplerden biri.
Camiyi çevreleyen avlunun bir köşesinde, şadırvanın
oiraz ilerisinde bulunan asırlık çınarın gölgesinde ayağı­
nı altına alıp oturm uş yaşlı bir adam gördük. Elinde
teşbihi, önünde namaz seccadesi vardı. Gözlerini kaldır­
madan sessizce oturuyordu. Yanına yaklaşan bir Müslü­
man saygıyla öptüğü eteğinin ucunu göğsüne götürdü.
Yaşlı hoca hiçbir harekette bulunm uyor, yalnızca teş­
bihini çekiyordu. Yanında uzun bir çubuk vardı.Küçük
bir çocuk da sönmesin diye soluk almadan kömürü üf-
- 171 -
lüyordu. Yaklaşan adam dua etmesini isteyince hoca
elini uzatırmış. Birşey vermezseniz elini çekermiş.Veri­
len miktar az olursa, küçük bir dua okurmuş. Baştercüman M. Outrey: "Ah, diyordu, parasına göre dua..."
Hoca duanın niçin okunduğunu düşünmüyor bile.
Küçük bir torbadan, garip ufak tefek şeyler çıkarıyor:
İki taş, bir bağcık, biraz ip, bir — iki tutam toz vs.
Taşlar kalbin üstünde taşınacak, ip bileğe bağlanacak,
toz da eve gider gitmez ocağa serpilecek, hepsi altı
para.
***
Beyoğlu'ndaki sefaret binasının bahçesinde birşeyler içerken, Ramazan'm geldiğini haber veren yirmibir
pare top atışı duyduk.
İstanbul'un bütün câmileri o gece ışıklarla donatıl­
dı. Minareler arasına kurulan renkli lâmbalarla dini
sözler ve kutsi isimler yazıldı. Manzara çok değişik ve
güzeldi.
Ramazan, Türkler için hem ibadet,hem perhiz,hem
de eğlence ayı. Bizim paskalyamızda olduğu gibi.Ayııı
görünüşüne bağlı olarak başlayan ve biten bir dini bay­
ram. Ramazan, ayın dolaşımı boyunca otuz gün sürü­
yor. Bu ay, Müslümanlar için,sıkı bir oruç devresi.Güneşin doğuşundan batışına kadar bütün Müslümanlar
için yemek, içmek, çiçek koklamak, tütün içmek ta­
mamen yasak. Ama ilk yıldız göründükten sonra herşey değişiyor.
Orucun bittiğini ilân eden top, İstanbul'da hayatı
vt: hareketi yeniden başlatan büyülü bir değnek gibi.
Bir deniz gezintisi dönüşü, Tophane'den yürüyerek çı­
karken bu değişikliği yakından görme fırsatını buldum.
Vakit akşamın yedisine yaklaştığı halde ortalık hâlâ sı­
caktı. Havada bir ağırlık vardı. Oruç tutanların solgun
- 172 -
ve yorgun yüzü, susuzluktan kuruyan dudaklar insanın
içini üzüyordu. Ellerinde bir testi su ile minareden ge­
lecek ezan sesini bekliyorlardı. Ezanla birlikte duyulan
top sesi orucun bittiğini haber veriyordu.
Sokaklarda herşey iftar saati için hazır bekliyor.
Küçük arabalarla gezici mutfaklar kurulm uş, limonata
satıcıları, kahve ocakları, çubuk hazırlayıcılar, hepsi
sokağa dökülmüş. Mutlu işaret verilince yüzlere yeni­
den neşe geliyor. Herkes bir acele, bir telaş içine giri­
yor. Ama öyle ki bu hareketlenmede hiçbir düzensizlik
görünmüyor.
Hali vakti yerinde olan aileler Ramazan boyunca sof­
ralarını her gelene açık tutuyorlar.Oruç günlerinde on­
lara misafir gitmek, onları saymak mânâsına geliyor.
Çubuklar hazırlanıyor, hizm etkârlar ayakta bekliyor.
Top atılınca gelenlere önce birer bardak su veriliyor.
Mideyi yavaş yavaş hazırlayan sudan sonra, çubuklarla
kahveler geliyor. Arkadan tuzlanmış et ya da balık geli­
yor. Sonra yine çubuklar tüttürülüp kahveler içiliyor.
Sonunda nihayet Türk usulü çok lezzetli ve itina ile
hazırlanmış yemekleri ikram ediliyor.
Türk evleri gece boyunca aydınlık, kapıları da açık,
şafaktan önceki top atışından evvel bir kere daha ye­
mek yeniyor.Sonra herşey birden derin bir sükuna kavıışuyor.Böylece tövhekâr olabilmek düşüncesiyle Müs­
lümanlar geceyi gündüz, gündüzü gece yapıyorlar.
Otuz gün boyunca âdetlerini tamamen tersine dön­
dürmenin ve belirli bir şekilde aç kalmanın karşılıksız
olmayacağı ümit edilebilir. Ama yine de fakir halkın
Ramazan süresince daha çok yorulduğu
ve çok şey­
den mahrum kaldığı inkâr edilemez. Ramazan boyunca
İstanbul'da ne birşey ısmarlanabiliyor, ne de birşey
bulmak ır-ümkün.Çalışma temposu çok yavaşlıyor.Ancak bazı mesleklerde iş, gün boyu devam etmek zorun­
da. Bilhassa çok yorucu bir iş olmasına rağmen kayık -
- 173
çılar oruç konusunda çok titiz davfanıyorlar. Gezileri­
miz sırasında hiçbirine bir lokma birşey yediremedik.
Şimdi müsaade ediliyor mu bilmiyorum ama, eski­
den Ramazan'da evlenmek yasakmış. (Bu noktada da
bizim kilise kanunlarımızla bir benzerlik var.) Kuran,
oruç bahsinde çok sert kaideler koymuş. Ramazanda
içki içenin gırtlağından aşağı erimiş kurşun akıtılırmış.
XIII. asırdan sonra bu çok ağır ceza tatbik edilmez ol­
muş. Fakat söylentiye göre böyle bir davranışın cezası
hâlâ ölümmüş.
Ramazan, el öpme merasimi diye anılan bir olayla,
son bulurmuş.
Padişahın sarayında özel muhâfazalar içinde sakla­
nan İslâm Peygamberine ait bir diş, her yıl Ramazanın
birinci günü büyük merasimle sultan tarafından açılır ve
devletin ileri gelenlerine öptürülürmüş.
Peygamberi» dikkatle saklanan bir elbisesi de yine
Ramazanın birinci günü suya batırılır, bu suya "Mukad­
des su" denirmiş. Padişan bu suyu yakınındakilere da­
ğıtır, onlar da iftar zamanı, bu sudan sürahiye bir dam­
la koyarak büyük merasimle bardaklarına doldurup üç
kere içerlermiş.
Ramazan süresince padişahın sarayı her geleni ağır­
larmış. Sarayda hizmet gören herhangi bir kişinin adı­
nı veren, zengin ya da fakir olsun padişahın sofrasına
kabul edilirmiş. Onbin kişiyi doyurmak için hazırlanan
yemek, aslında onbeşbin kişiyi rahatça doyurabilecek
miktarda oluyormuş .Sultan ;bütün etrafı,hizmetkârları
ve sahip olduğu pekçok kadın, köşk ve küçük saraydakilerle birlikte her yıl Ramazan ayı boyunca dışardan
gelen pekçok sayıda misafiri beslemek mecburiyetin­
deymiş.
İftar yemeğinden sonra padişahın, seçkin misafirleri­
ne bir de hediye vermesi âdetm iş. Diş kirası diye adlan­
dırılan bu geleneğe başka yerlerde de rastlamyor.
- 174 -
Sarayda her gün ikibin masa hazırlanıyor. Kalanları
hizm etkârlar alıyor, doyduktan sonra, artandan kendi­
lerine gelir sağlıyorlar.
Görüldüğü gibi Ramazan, Oşinanlı hükümdarına bir
hayli pahalıya geliyor. Hazine için küçümsenmeyecek
bir yük olduğunu itiraf etm ek yerinde olur.
Ramazanın yaz aylanna rastladığı zamanlar çalış­
ma yerleri iftardan sonra açılıyor. Oruç günleri boyun­
ca işler yalnızca geceleri yürüyor. İstanbul'da uzun süre
bulunan yabancı bir diplomat "Zor halledilebilecek b â ­
zı meselelerin iftardan sonra nazırlara sunulduğunda,
kolaylıkla netice alınabildiğini" kaydediyor.
***
Karnavalımız büyük bir neşeyle son buldu. Karnava­
lın son günü M. ve Mme Thouvenel tarafından verilen
Ralo gerçekten çok başarılıydı.Balo güzel bir konserle
Daşladı. Gece yarısı, büyük balo salonunda hazırlanan
küçük masalarda kendi yaşımdaki genç hanımlarla soh­
bet ediyordum.
Masamızda bize kavalyelik edecek genç diplomatlar
da vardı. Rus sefareti müşavirlerinden Prens Lobanoff,
Yunan ortaelçisi K onduriotisA vusturya ataşesi Wetchera. İsmini unuttuğum bir Italyan subay, yanımda
oturan İngiliz Binbaşısı Gordon. Bu genç adam beni
herkesten çok ilgilendiriyordu. Pırıl pırıl yanan mavi
gözlerinden taşan enerjisi beni hayran bırakmıştı.
Renkli yüzü ile kızıl sarı bıyıklarını hâlâ görür gibiyim.
Çok eğlendik, bu toplantı hepimizi çok memnun e t­
mişti.
**
Burada perhiz bütün neş'e ve eğlenceyi bir andake-
siyor. Herşey sessiz ve hareketsiz oluyor. Paris'de ise is­
tiğfar,perhiz ayının yarısından önce başlamaz.Buna
rağmen,sefaretimizin salonları kutsi haftaya kadar ziya­
retlere açık tutuluyor.
9 Nisan —Bugün mukaddes perşembe. Bütün camiler
ışıklarla süslenmiş. Ama bunun bizim Katolik bayramı­
mızla hiçbir ilgisi yok. Sultan Abdülmecid'in küçük
oğullarından birinin okula başlama merasi. ¡i var.Küçük
çocuk bu münasebetle taşıyabileceği kadar mücevherle
donatılıyor. Bütün vekiller bu merasimde bulunuyor.
Büyük mezarlığa doğru renkli bir yürüyüş sürdürülüyor.
Sefaret kâtiplerinden Vernouillet,bu kalabalığa karış­
mış ve pekçok sarık gördüğünü haber vermişti. Buna
karşılık, kendisinden başka şapka giyen yokmuş.Bu
melon şapkalar hiçbir ülkede göze hoş gelmiyor.Sobaborusunu andıran diğer uzun, yüksek şapkalar da hiç
şık değil. Hele Şark'ta, hâlâ pekçok kişinin asalet ve
özenle taşıdığı sarıklar yanında oldukça garip ve komik
oluyor.
Dün mukaddes cumaydı. Beyoğlu'ndaki bütün çan­
lar sustu. Bu ülkede bu sessizlik insanın içini hüzünle
dolduruyor. Küçüklü büyüklü birçok kilise çanının
ahenkle doldurduğu bu çevre şimdi sanki yabancı.
Sefaret kilisesinde İtalyan fransisken papazlarının
idare ettiği bir âyin yapıldı. Leydi Stratford ayırttığı
tribüne Mme Butenieff ile bütün Rus ortaelçilik men­
suplarını dâvet ederek misafir etti.
Burada perhiz ayma büyük bir titizlikle uyuluyor.
M. Tlıouvenel, kutsi haftanın son üç gününde sofraya
çıkan yemeklerin çok sade olmasını emretti.
sH*
- 176 -
12 NİSAN 1857 —iiarikulâde bir paskalya.
Tabiat bu güzel diriliş bayramını kutlamak için taze­
lik içinde renklerle bezendi. Çiçekler göz kamaştırıcı
bir parlaklık içinde. Ağaçlar henüz yeterince yeşerme­
diği için sıcak günlerde gölgelik bir yer bulmak zor olu­
yor. Çanların yeniden çaldığını duymak insanı m utlu
ediyor. Onların sükûn dolu ahengine tüfek,tabanca ses­
leri karışıyor. Bu ülkede nedense gürültü etmeden eğle­
nilmiyor.
Bunların paskalyası bizimkinden daha gürültülü bir
şekilde kutlanıyor. Her çeşit ses çıkaran âlet çalınarak
neşeli olunduğu ifade edilirken aslında, yalnızca kuru
bir gürültü oluyor.Sağa sola atış yapıyorlar .Sokağa çık­
mak tehlikeli oluyor. Her çeşit silâhın sesi sokaklarda
yankılanıyor.
Yeğenimle ben bütün bunları göze alarak geçen ak­
şam sokağa çıktık. Üç gün üç gece süren hamallar bay­
ramını çok merak ediyorduk, onların eğlencesini gör­
mek istiyorduk. Bu eğlence de İstanbul'un her işe ya­
rayan tek yeri olan Büyük Mezarlık'da yapılıyor. Oraya
kadar yürüyerek gittik. Yanımızda Mme Thouvenel'in
birkaç gün önce İstanbul'a gelen ağabeysi Henri Sajet
ile M. Palezieux de Falconnet de vardı. Hava kararmış­
tı. Meşalelerle aydınlanan çevrede titreyen ışıklar,ara­
dığımız sahneye garip bir hava veriyordu. İstediğimiz
şeyi görebileceğimiz yere varana kadar kalabalığı yara­
rak, gürültü, toz ve gezici mutfakların dumamnı aşarak
ilerledik. Herşey yine de sâkin görünüyordu. Türkler
hiçbir zaman fazla hareketli olmuyorlar.Bu defa yalnız
değildiler.Rumlar çoğunluktaydı. Fifre ve davul eşli­
ğinde üç halka halinde dansedenlerin etrafına üşüşen
sıkışık ve kalabalık bir seyirci grubu vardı. Müzisyen­
lerden sonra, danseden grubun adımını uydurduğu,
elindeki renkli mendili sallayarak zarif ayak hareketle­
riyle danseden bir baş oyuncu var. Dansedenler kolla­
- 177 -
rını birbirlerinin omuzlarına atarak kenetlenmişler. Bazan yalnızca küçük parmaklarından tutuşuyorlar. Bu
dansın ağır ve ciddi bir havası,var, ancak zaman zaman
başta bulunan sanki bütün oyuncuları canlandırmak is­
ter gibi ¡hareketlenip kıvraklaşıyor. Dans edenler sonra
sırt sırta vererek yorgun insanlar gibi birbirlerine daya­
nıp yeni figürlere geçiyorlar. Dansları durmadan devam
ediyor. Bu dans böyle yalnızca birkaç saat değil, gün­
lerce sürüyor. Bütün bu hareket onları eğlendirip ne­
şelendiriyor, yüzleri mutlulukla aydınlanıyor.
Onları uzun süre seyrettikten sonra, müziğin sinirle­
rimizi yorduğunu hissettik. Temiz havayı hissetmek
için Büyük Mezarlık'm öbür ucuna gittik. Saat bir hay­
li ilerlemişti.
Hamallar,şehirde ağır yükleri bir yerden bir yere taşı­
yan kişiler.Hamallar umumiyetle A nadolu'dan İstanbul'
a gelen fakir köylüler. Evlenebilmek için birkaç kuruş
biriktirmeye çalışıyorlar. Mensup oldukları "Esnaf"
loncası en önemli loncalardan biri. Bu loncalar odalara
bölünmüş. Her oda, şefi olan bir "Hamalbaşı"nın em­
rinde. Hamalbaşı, her hamajim yapacağı en ufak kötü
hareketten sorumlu tutuluyor. Aslında bütün hamallar,
haydutların çoğunun da olduğu gibi, dürüst insanlar.
Herkes onlara
en kıymetli eşyalarını teslim etmek­
ten kaçınmıyor. Zaten İstanbul'da taşımak için ne
araba, ne de başka bir vâsıta var. Hamallar, hiçbir
ağır eşyayı taşım aktan çekinmiyorlar. Omuzlan, ko­
ca bir piyanodan ürkmüyor. Bütün bir evi taşıyabile­
cek kadar kuvvetli olanlar var gibi geliyor bana. Eşya­
ları umumiyetle sırtlarına vurduklan kalın bir sopanın
ucuna asarak taşıyorlar, bu yüzden de çoğu zaman za­
ten dar olan yollan iyice kapatıyorlar.
***
- 178 -
Dün, Fransız sefaretinin bütün mensupları büyük
yortuya derin ve teselli verici bir heyecanla katıldık.
Beyoğlu sokaklarının yeşilliklerden örülü kemerleri al­
tında ilerleyen alayın gösterişi, bu âyin alayını çevrele­
yen saygı, merasim elbiselerini giymiş Osmanlı askerle­
rinin meydana getirdiği şeref kıtası, bu büyük Müslü­
man başkentinde Katolik dinine gösterilen anlayış ve
ona tanınan serbestlik bize,Türklerin derin müsamahası
hakkında çok sağlam bir fikir veriyordu.
Duyduğuma göre, harp zamanında İstanbul'da ku­
mandan olarak bulunan general Larchey'in tutum u sa­
yesinde dini ayinler böylesine serbestlikle yapılabiliyor­
muş. Fakat aslında, yeniçeriler devrinde bile Katolikayin alaylan rahatlıkla sokaklardan geçebilirmiş.
Türklerin kulağına çok hos gelmemekle beraber, ki­
liselerin çan sesleri anlayışla karşılanıyor. İslâm Pey­
gamberi: "Çan sesleri' kulakları tırmalar, ruha hitap et­
mez, yalnızca hayvanlar içindir" demiş. Şark'da da bir
zamanlar bâzı aletlerle ses çıkararak ibadet saatini bil-,
dirme âdeti varmış. Peygamber, insan sesinin madeni
sesten daha tesirli olacağını düşünerek gökten kendi ar­
zusuna uyguiı bir emir indirmeyi başarmış. Minareler
ve müezzinler de böylece ortaya çıkmış. Mslümanlan
namaza çağıran müezzinler minarelerde sıra sıra bulu­
nan küçük yuvarlak balkonlara çıkarak seslenirler.Günde üç beş defa; sabah,öğle,ikindi,akşam ve yatsı vakit­
leri belirli bir ahengi tutturarak şöyle söylerler:"Allah
uludur, Allah tektir, Muhammed O 'nun peygamberidir!
Gelin secdeye varalım, dua edelim, tapahm, Allah kud­
retlidir, tek tanrı Allah'dır". İstanbul'da birbiri peşine
gök gubbe altında yankılanarak berrak ve serin bir pı­
narın suyu gibi akıp giden ezan sesini dinlemek insanda
garip duygular uyandırıyor. Fanatik duyguları tahrik
etmediği sürece Türkler, dünyanın en sakin ve en anla­
yışlı insanları.
Yalnızca İstanbul'da değil.Doğujıun diğer birçok bü­
-
179
-
yük şehrinde Hıristiyan dini yalnız saygı görmüyor,aym
zamanda korunuyor da.
Müslümanların müsamahası onların kendi inançları
dışındaki herşeye karşı son derecede kayıtsız olmaları­
na bağlanabilir. Müslümanlar,inançsız olanlara karşı
acımasız davranıyorlar. Şark'da kendini Hristiyan ola­
rak tanıtmak çok ustaca bir davranış olur.
***
7
MAYIS—Yarın tatlı bir kargaşalık başlıyor .Tarabya'ya dönüyoruz. Çok yakında yazlık yerimize yeniden
kavuşacağız. Gün geçtikçe daha zevkli olmaya başla­
yan Beyoğlu'ndaki günlerimize, süsen çiçeği ve leylâk­
larla dolu bahçelere, renk renk güllerle, karanfillerle,re­
zedelerle buram buram kokan teraslara veda etmek...
Bulunmaz güzellikteki ılık havada bütün bunlar öylesi­
ne doyulmaz bir manzara yaratıyor ki... Burada ilkba­
har insanı hayran bırakıyor. Bu İstanbul'un en büyük
zaferi.
Sabah saat dörtte yola çıkacaktı.Ajaccio bizi önce
Adalar'a götürecek, orada günün bir kısmını geçirdikten
sonra Tarabya'ya getirecek. Bu gezintimiz güzel bir ha­
vada çok zevkli geçti.
İstanbulluların ve yabancıların sık sık gezmeye gel­
dikleri bu adalar içinde en büyüğü ve en dikkate değer
olanı Heybeliada (29). Yürüyerek çevresinde dolandığı­
mıza göre o kadar da büyük sayılmaz. Ama havası çok
temiz. Buraya, yum uşak ve güç verici iklimi yüzünden
hastaları getirirlermiş. Sabahın çok erken saatinde ada­
da olduğumuz için, bahar ve yaz günlerinde çok hare­
ketli olduğu söylenen bu ada konusunda pek bir fikir
edinemedik.Gölgeli şirin yollardan geçerken sağa sola
serpilmiş küçük villâlar gördük.Tepede çok eski de­
virlerden kalma bir Yunan okulu var. Burada Yunan
- 180 -
prenseslerinin dua ettikleri ve dokuz asırdır olduğu gibi
kalan küçük bir de kilise var. Rahipler bizi karşıladılar,
duvardaki resimleri, mukaddes süslemeleri, tezhiple be­
zenmiş parşömen üzerine yazılı Incil'i gösterdiler.
Fransız sefirinin adada olduğunu öğrenen bir Rum
papaz. Papazlık rütbesi verilme töreninde bulunmasını
rica etti. M. Thouvenel zamanı olmadığını ileri sürerek
ve bu törende bulunuşunun ortodokslan rencide ede­
ceğini söyleyerek reddetti.
Rum papaz:
—Hepimiz Hıristiyan değil miyiz? diye sordu.
Papaz uzun süredir M. Thouvenel'i görmemişti, ona
bir hayli değişmiş bulduğunu söyledi.Sefirin ağarmış
sakalının bir tarafını göstererek:
—Buna Türkler sebep olm uştur, deyince:
—Evet, dedi sefir gözlerinde alaycı bir pırıltıyla.Sonra sağ yanağını çevirerek, "Burayı da Yunanlılar ağart­
tı" diye cevap verdi.
Papaz bu beklemediği cevap karşısında ne diyeceğini
bilemeyerek sustu, şakayı orada kesti.
Topçuluk okulunun önünden geçerken binanın gö­
rünüşü bizi şaşırttı. M. Thouvenel, Fransa'da bu değer­
de bir kuruluş olmadığını söylemekten çekinmedi.
Heybeli'nin yakınında Büyükada ile diğer adalar var.
Bunlar az çok yeşillikle kaplı, kimi yeri ise kayalık.
Uzak, sisli ufukta İzmit Körfezi ile dağlar görünü­
yor. Heybeli'de güzel saatler geçirdik. Sonra Ajaccio'ya
bindik, öğle yemeğimizi orada yedik. Tarabya yolun­
dayız.
İstanbul kıyılarından geçerken insanın ne hissettiğini
tekrar etmek istemiyorum. Bu panorama ne kadar çok
görülürse muhteşem güzelliği karşısında o kadar büyük
bir hayranlık duyuluyor.
Yeniden yeşeren ağaçların,renk reıılc açan çiçeklerin
büsbütün güzelleştirdiği Boğaz manzarasını yeniden tas­
- 181 -
vir etmeyeceğim. Abanoz, leylâk ve erguvan akaçları­
nın pembe gölgesinde yıkanan evlerin çok hoş bir gö­
rünüşü var. Boğaz'da ilerledikçe rüzgâr sert esiyor, bu­
rada henüz mevsimin sıcaklığı hissedilmiyor. Görünen
manzara gittikçe daha belirli oluyor. Karadeniz'e yak­
laştığımızı hissediyoruz...
:H * iH
- 182-
ONUNCU BÖLÜM
Tarabya'da ikinci yaz — Alerte'in kumanda­
nı Baron Roussin — Şeker ve Kurban Bay­
ramları —Eski Saray'da yangın —Kayıklar —
Fransız sefirinin Şeyhülislâmı ve Rum O rto­
doks Patrikini ziyareti —Santon'lar —Kudüs'
deki Azizç Anna Tapmağı —Hikâyeler —Ça­
dırlar Bayramı'nda gördüklerimiz.
8 MAYIS—Tarabya çok güzel ama,burada manzara
Beyoğlu'na nazaran daha sert, hava da oldukça serin.
Burada aayat henüz ilkbaharın hafifliğine bürünmemiş.
İstanbul'dan sonra burada ikinci defa baharı göreceğiz.
Bunun da kendine göre başka bir zevki var. Çayırlar
binbir çeşit çiçekle renk renk, pırıl pırıl. Dalgaların se­
sine rağmen bülbüller bizim Vosges Dağlarındaki sakin
ormanlarımızda olduğu gibi yine neşeyle ötüyorlar.Her
yerde uyanan hayatı hissediyor insan. Kırlarda gezer­
ken güneş ışıklarıyla canlanan küçücük böcekleri ezme­
- 183 -
mek için çok dikkat etm ek lâzım. Bu, Tarabya'da ilk
gördüğüm bahardı...
***
Eğlence yeniden başlıyor. Alerte'in kumandanı se­
vimli M. Roussiıı, tatlı bir sürpriz yaparak karşımıza
çıktı. Onun Tarabya'ya gelişi hepimizi çok sevindirdi.
Onun kadar neşeli, esprili ve h o ş—sohbet insan azdır,
sanırım. Kimbilir anlatacak ne çok şeyi vardır. Ucu kıv­
rılmış ayaklarıyla küçük Çinli kadınları pek beğenme­
mişti, ama Kanton şehrini öve öve bitiremiyordu. Ha­
reketli, değişik ve orijinal bir şehir olan K anton'da yol­
lar kazık temel üzerine dökülmüş, evler istendiği zaman
birbirinden ayrılabiliyormuş. İçinde oturanların isteği­
ne göre de arzu edilen yöne çevrilebiliyormuş. Anlat­
tıkları çok neşeli ve renkli. Sonunda şöyle diyordu:
' 'Çin porselenleri, renkli Çin camları ve ufak tefek bib­
lolar bizlere Çin'i öylesine güzel anlatıyor ki, insan ora­
ya gidince kendini hiç de yabancı hissedip şaşırmıyor."
Bugünlerde Çin, günün en mühim konularında biri.
Ingiltere'ye yapılan hakaretler karşısında intikam alma­
sı için yalnız bırakmak ya da onu bu noktada kontrol
altında bulundurma konusundaki münakaşa sürüp gidi­
yor. Herkesin gözü Çin'in çayında, porseleninde,güzel
ipek paravanlarında, süslü renkli biblolarında. Yüksek
kademedeki siyasî hareketlerden sonra sıra meraklılara,
bilginlere ve antikacılara geliyor. Bu nâdide porselen
duvar ardında keşfedilmeyi bekleyen bütün bir âlem
var elbet.Kapılar bir gün nasıl olsa açılacak.Gelen ha­
berlere bakılırsa herkes Baron Gros'la birlikte Çin'e gi­
debilmek için birbiriyle yarışıyormuş.
* * *
- 184 -
26 MAYIS—Bayramın tarihi müneccimlere ve aya gö­
re tâyin ediliyor.
Ramazan ayı sönüp kaybolduktan sonra, "Şevval"
ayı bekleniyor.Bu ay görüldüğü zaman Saray'dan atı­
lan toplarla bayram ilân ediliyor. Bütün ülkede hareket
ve eğlence başlıyor.
Bu bayram münasebetiyle hazırlanan alayı seyret­
mek bizim için çok ilgi çekiciydi. Bayram ay bu ülke
için en önemli ay.
Padişah güneş doğarken camiye gidecekti. Alayın ge­
çeceği yerde zamanında bulunabilmek için gün ağar­
madan kalktık. Gece yarısı saat üçte uzaktan gelen top
sesleri halka bayramın başladığını haber veriyordu.Saat
dörde beş kala hepimiz harekete hazır halde rıhtımda
bekleyen Ajaccio'ya bindik.Bu saatte rutubet insanın
öylesine içine işliyor ki, doğru salona indik. Ama, ben
içerde kapalı kalmak istemiyordum. Günün bu saatinde
göğün ve yerin nasıl değiştiğini seyretm ekten başka
birşey düşünmüyordum. G ittikçe berraklaşan gökyü­
zünde, mavi sis perdesini yırtarak çıkan Asya ve Avru­
pa, büyülü birer varlık gibi şekillenmeye başladı. Gemi­
miz ilerledikçe kıyılar daha da belirgin bir hale geliyor­
du. Güneş ise henüz dağların ardındaydı. İstanbul'u bir
anda aydınlatarak bize sihirli bir masal âlemi hazırlı­
yordu. Herşey bir rüyâ gibiydi.Şafağın pembe dumanı
içinden fışkıran şehir, bir ışık yağmuru altında yıkanı­
yordu. Tepelerden, saraylardan câmilerden ve zarif mi­
narelerden sanki altın ve pırlanta akıyordu. Camlar
billûr aynalar gibi binbir renkle parlıyordu. Hiçbir şey
gündüz olduğu gibi görünmüyordu: Bir kere daha güzel­
di.
Aceleyle içilen bir fincan çaydan sonra Sarayburnu'
nda karaya çıktık. Büyük bahçeden hızh adımlarla geç­
tik, bizim için ayrılan diplomatik tribüne vardığımızda
nefes nefeseydik. Alay yeni başlamıştı. Osmanlı Devle­
- 185 -
tinin bütün ileri gelenleri merasim kıyafetleri içinde
lıep birlikte görebilmek için tek fırsat bu bayram ala­
yıydı. Kortej çok gösterişli ve şatafatlıydı. Bütün pa­
şalar, ulemâ, beyaz elbiseleri ve yeşil sarıklarıyla din
büyükleri. En önde padişahın muhafız alayı geçti.Arkadan gelen hükümdarın hususi muhâfızları koyu kır­
mızı başlıklarına taktıkları tavus tüyleri ile değişik bir
görünüş içindeydiler. Bu iki yana dalgalanan koyu ye­
şil tüylerin seyri çok hoş bir manzar oluyor. Ne yazık
ki kıyafetin geri kalan kısmı tamamen değişmişti. Ar­
kalarından bütün devlet erkânı, paşalar, amiraller geli­
yordu. Nihayet üç güzel atın arkasından padişahın
bindiği at göründü. Abdülmecid, at üstünde daha hey­
betli görünüyor. Fırsat buldukça bizim tribünümüzü
gözden kaçırmıyordu.
Çukulata ve kahve ikram edilirken,tam karşımızda
görünen Eski Saray'ın giriş kapısının kara kalem kro­
kisini çizdim. Burada vaktiyle idam edilenlerin başlan
teşhir edilirmiş.
Daha sonra, bu bayram gününün en önemli bölümü
olan el öpme merasimini seyretmeye gittik. Birkaç ba­
samakla çıkılan taş bir tribüne halı ve koltuklar yerleş­
tirilmişti, burası Fransız sefareti için hazırlanan köşey­
di. Padişahın namazdan sonra gelip oturacağı tahtın
çok yakmmdaydı.Bütün ulemâ bir yanı açık bir salon­
da hükümdarın dönüşünü bekliyordu. Uzun, güzel sa­
kalları, hafifçe dalgalanan beyaz, yeşil ve altın sırma
işli elbiseleri ve sarıklarıyla çok heybetli bir görünüş­
leri vardı. Her halleriyle asaleti ve kudreti ifade ediyor­
lardı. Bu güzel kıyafetler, giyenlere öylesine bir haş­
m et ve seçkinlik veriyor ki...
Bizim için oldukça ilgi çekici ve değişik bu sahneyi
seyrederken, bize gölgelik veren büyük çınar ağacının
üstünde biriken insanların gittikçe tehlikeli bir hal al­
ması hepimizi endişelendirmeye başlamıştı. Tepemiz -
- 186 -
dekiler Türk değildi, onlar böyle bir günde böylesine
bir hafiflik yapmayacak kadar ağırbaşlıydılar. İstanbul'
da her milletten insan var. Üç günlük bayram süresinde
de lierşey serbest. Kavaslarımız ve bizi korumakla gö­
revli mülıafızların kumandanı sayesinde pek korkula­
cak birşey olmadı.
Nihayet padişah göründü. Bu sefer atla değil, yayay­
dı. Taht, dersaadet denen büyük kapının önüne kurul­
m uştu. Acıklı bir ünü olan bu kapıda sanki hâlâ kan
damlayan kafalar sallanıyor gibiydi. Bizans stilinde
oyulmuş kolonlar, sivri kemerler ve resimler, seyretti­
ğimiz bu harikulâde sahneyi kudretli bir dekor gibi
çevreliyordu.
Abdiilmecid bütün devlet erkânının tebrik ve saygı­
larını kabul ediyordu. İlk olarak sadrıâzam Reşid Paşa
ilerledi. Tahta birkaç adım kala durarak şark usulü se­
lâm ile hükümdarı selâmladı. Ancak sultanın elini ör­
ten altm işlemeli örtüyü öpmedi.Padişah ise sadrıâzam
gelince başım öbür yana çevirdi, onun bakışlarını ya­
kalamasına müsaade etmedi. Bu, bqş vezirin gözden düş­
tüğünün açık bir ifadesiydi. Eskiden olsa muhakkak ki
korku ile titrerdi.
Camiden çıktıktan sonra başta vezirler olmak üzere
alaya iştirak eden herkes padişahın bayramını tebrik
ederek saygılarını sundu. Vezirler geçip gittikten sonra
hükümdar merasime ilgisiz kalan bir tavırla tahtında
kaldı. Sıra şeyhülislâma geldiğinde ayağa kalktı.Bu
an çok güzeldi. Müzik sustu. Beyazlar giymiş olan
şeyh, tahta birkaç adım kala durarak sultanı selâm­
ladı ve bir dua okudu. Sonra bütün halk buna katıl­
dı. Şeyh yerine geçtikten sonra ulemâ da teker te­
ker hükümdarı selâmladı. Merasimin bu kısmı bir
hayli uzun sürdü. Sonunda padişah kalkarak sarayı­
na girdi, halk yavaş yavaş dağılmaya başladı, yeni­
den top sesleri işitiliyordu.
- 187 -
Muhafızlarımızın kumandanı olan genç subay
sık sık M.Thouvenel'i selâmlıyordu. Bu selâmlara
her seferinde mukabele eden sefir, bir ara, başterciimana bu selamlaşmanın daha ne kadar süreceği­
ni sordu. M. Outrey de:
—Sayın sefir, ona bir miktar harçlık verdiğiniz za­
man bu selâmlama biter, diye cevap verdi.
—Ama nasıl olur? dedi M. Thouvenel. Apoletleri,
mevkii, pırıl pırıl kıyafetiyle nasıl olur da ona böyle
birşey vermeye cesaret edebilirim. Usul böyle ise mem­
nuniyetle veririm, dedi.
Türk subayı son bir defa daha selâmladıktan sonra
yerine döndü:
Burada askerler o kadar az maaş alıyorlar ki...
Bir Türk yüzbaşısı ayda 120 ilâ 125 kuruş maaş alı­
yormuş. Askerlerin yatakhanesinde yatar, onlarla bir­
likte karnını doyururmuş. Ama binbaşı olunca kaderi
değişmeye başlarmış. Böylece, her basamağı altınla
kaplı devlet hizmeti yokuşunda, ilk adımını attı de­
mekmiş. İsmine, bey lâkabını eklemeyi hak edermiş.
Dört at sahibi olur, bunların bakımı ve beslenmesi için
devletten para bile alırmış. Sokakta atla gezerken iki
yanında birer seyis bulunurmuş. Ayrıca peşinden çuuıkçusu da gelirmiş. Bundan başka her hizmetini gö­
revi, her yerde efendileriyle beraber olmak,boş zaman­
larında da yiyip içip uyumaktan ibaretmiş.
Bir askerin peşinden gelen maiyeti, o askerin rütbe­
sini gösterirmiş. Beyoğlu'ndaki Fransız sefaretinin bah­
çesi bu beylerle doluydu.
Kurban Bayramı, Ramazan Bayramından altı hafta
(30) sonra başlıyor. Hıristiyanlıktaki paskalya kuzusu­
na benzeyen bir merasimi var. Hali vakti yerinde olan
herkes, padişah, paşalar ve zengin aileler o gün birkaç
koyun kesiyorlar. Bayram için hususi olarak beslenen
- 188 -
koyunların boynuzlan altın yaldızla parlatılıyor, tüyle­
ri taranıyor. Kurbanın, Mekke'deki kurbanla aynı saate
gelmesine itina ediliyor. Bu kurban merasimi dünya ka­
dar eski, hem de çok ilgi çekici...
***
8
HAZlRA N-M .O utrey İstanbul'dan kötü bir haber
getirdi. Geçen akşam Eski Saray'da yangın olmuş.Alevler, trajik ve tarihî birçok hâtırayla dolu der saadet ka­
pısını kül etmiş. Kapının her iki yanındaki binalar da
alevler arasında yok olmuş. Geçmiş devirlerin bütün gü­
zellikleri, elvedâ. İstanbul'un en değerli ve en zengin
hâzinelerinden biri böylece yok olup gitmiş... Bayram­
da el öpme merasiminde kapının resmini çizmiş oldu­
ğum için çok seviniyorum. Bu tarihî yerde son bayram
töreniymiş meğer.
***
15 HAZİRAN—Kayıkla gezinti en sevdiğimiz günlük
meşgalelerden biri haline geldi yine. Asya'nın güzel va­
dilerine, koca ağaçlannın serin gölgesine, şırıl şırıl akan
derelerine yeniden kavuştuk. Tarabya bahçelerinde gü­
zel akşamlar yaşıyoruz. Ateş böcekleri saçlanmıza ve
elbiselerimize tutunarak uçuşuyorlar. Sıcak ülkelerin
bu ışıklı minik böcekleri öyle güzel ki...
îji r{(
13 TEMMUZ—M.Thouvenel dün şeyhülislâmı ziyare­
te gitti.Onunla güzel bir öğle yemeği de yemiş. Şeyh,
bu ziyaretten son derece hoşnut kaldığını defalarca
tekrarlamış. Müslüman halkın da bu ziyaretten mem­
nun kaldığı da söyleniyor. Lord Stratford kıskançlık­
tan ne yapacağını bilemiyor.
Yalnızca bayram günü uzaktan görebildiğim şeyhü­
lislâm, merasim günleri baştan aşağı bizim papa gibi,
beyazlara bürünüyor. Başında kenarı altın sırmayla çev­
rili yüksek bir kavuk oluyor.
19 TEMMUZ—M.Thouvenel,Rum okulundaki imti­
hanlarda ve diploma töreninde bulunmak için adaya
gitti. XIV. Louis devrinden bu yana M. Thouvenel,
Rum Ortodoks Patrikiyle resmî bağ kuran ilk sefîr.Aslında Fransız im paratorunun oğlunun doğum unu teb­
rik için ziyarete gelen Patrik, bu konuda ilk adımı at­
mıştı. Ortodokslarla aramız çok iyi.
Dün de M. Touvenel Ortodoks Patrik'ini ziyarete
gitti. Muhterem peder, Ortodoks Meclisi üyesi olan oniki papazı etrafına alarak Fransız sefirini Fener'deki gü­
zel malikânesinde karşılamış. M. Thouvenel bu ziyaret­
ten pek memnun kalmamıştı. Rum papazlarının açgöz­
lülüklerini saklayamamaları onun canını sıkmıştı.
Atina'da papazları yakından gören M. Thouvenel,
Rum papazların dinî inançları istismar ederek kazanç
sağlamakta usta olduklarını söylüyordu. Papazlar evle­
re gidip günah çıkartıyorlar, sonra da bunun ücretini
alıyorlarmış. Parası olmayanların ise günah çıkartmaya
hakları yokmuş.
Bir gün Atina civarındaki bir hana yemek için uğra­
yan, M. Thouvenel parası olmadığı için günah çıkarma­
sına izin verilmeyen genç bu Yunanlı kızın çok üzüldü­
ğünü ve ağladığını görmüş. Hancı ise, "Nasıl olsa ona
yardım edecek biri çıkar" diye teselli etmeye çalışıyor­
muş.'M . Thouvenel tabii gereken yardımı yapm akta ge­
cikmemiş.
Ziyaret sırasında Ortodoks patriği en büyük arzusu­
nun iki kilisenin birleşmesi olduğunu söylemiş.M.Thouvenel de birleşmeyi herkesin istediğini, ancak önce iki'
kilisenin barışması gerektiğine işaret etmiş.
- 190 -
Ortodoks Patrik'ini seçme ve azletme hakkı Osmanlı
padişahına ait bulunuyor. Bunun her zaman isabetli bir
şekilde kullanılmamış olması ve yüksek mevkideki
Rum papazların zaaflarına yenilerek, bu mevzuda hiç
ses çıkarmamaları Doğu kilisesini içinden kemiren çı­
karcılığın doğmasına sebep olm uştur. Başta bulunan
kişinin din işlerinden menfaat sağlama eğilimi alt kademedekilere de sirayet ediyor, onlara örnek oluyor.
Doğu kilisesinin bütün papazları bu düzensizliğin kur­
banı oluyorlar. Zaman zaman bunun önüne geçebilmek
için ölüm cezası bile konulduğu olmuş.
* * *■
Son günlerde yaptığımız gezintiler içinde Yuşa Te­
pesine çıkışımızı unutamayacağım. Buraya, yeşillik ve
bodur ağaçlarla kaplı bir bayırı tırmanarak varabildik.
Birbuçuk saat süren bir gayretten sonra tepeye vardık.
Bakışlarımız bir anda çok güzel bir manzarayı kucakla­
dı. Dağlar arasında sıkışıp kalmış gibi görünen Boğaz
ve uzanıp yayılan yeşillikler, ilerde bir ermişin mezarı
var. Bunu mezarın etrafını çevreleyen tellere bağlanmış
renk renk küçük bez parçalarından anlıyoruz. Böyle ki­
şilere Müslümanlar büyük saygı duyuyor ve hastalıklara
şifa getirdiklerine inanıyorlar.
22 TEMMUZ—Dün akşam yemeğine Yunan ortaelçi­
si ile eşini, Prens Lobanoff'u, Avusturya ataşesi Gunsbach ile Büyükdere'den birkaç kişiyi daha davet etm iş­
tik. Birden fırtına patladı. Böyle bir havada üç çifte ka­
yıkla Boğaz'a çıkmak çok tehlikeli olurdu. Merak ve
korkuyla yollarını gözledik .S onunda nihayet sağ salim
geldiler ama, ne haldeydiler bir görseniz. Kayıkçılar on­
ları yarı yolda kıyıya çıkarmak zorunda kalmış. Onlar
da, rüzgâra ve yağm ura karşı deniz kyısmdan Tarabya'
ya uzanan dar yoldan bin güçlükle gelmişler. Hemen
- 191 -
üstlerini değiştirerek ısınmaya çalıştılar. Mme Konduriotis yemeğe katılmadı, uzanıp yatmayı tercih etti.
Bu zor şartlarla toplantılara katılmak hiç de eğlenceli
değil.
***
Papa IX. Pius, Sultan Abdülmecid'in Kudüs'deki Azi­
ze Anna Kilisesinin bakımını Fransa'ya devretmesi do­
layısıyla M. Thouvenel'e, Vatikan gravürlerinden mey­
dana gelen güzel bir kolleksiyon hediye etti.Böyle bir
hediye ancak hükümdarlara verilebilirmiş.
Sivastopol'ün alınışından hemen sonra, Fransız se­
firi padişahtan bu mukaddes yerin Fransa'ya bağışlan­
masını rica etmiş. Bu ricanın kabulü katolik âleminde
çok önemli bir olay olarak uzun süre konuşuldu, tartı­
şıldı. Aslında, Kırım Savaşından sonra Fransa'nın eline
geçen tek ganimet bu oldu. Hz. Meryem'in doğduğu
bu yerde onun hatırasına yapılan kilise birçok kere yı­
kılıp baştan yaptırılmış. Bugün orada bulunan kilise ise
Haçlılardan önceki şekliyle inşa edilmiş. Charlemagne
(Şarlm an) devrinde, burada kilisenin yanında büyük
im paratorun himayesine aldığı bir Rum rahibe manastı­
rı varmış. Frenklerin idaresi sırasında, Hz. Meryem'in
beşiğinin bekçiliğini Aziz Bernard tarikatının rahibele­
ri yapmış. Müslümanların Kudüs'ü zaptetmeleri sırasın­
da, Selâhaddin—i Eyyubî'nm askerleri rahibeleri kılıç­
tan geçirmiş, kilise de yıkılarak öylece terkedilmiş.
Bundan altıbuçuk asır sonra Avrupa tekrar Doğu'ya as­
ker göndermişti. Ama bu sefer gaye İslâm ile savaşmak
için değil, Fatih'in torunu olan Osmanlı hükümdarını
Rusya'ya karşı korumaktı.
Bizimle birlikte Marsilya'dan İstanbul'a gelen başra­
hip Pierre, Fransa'ya dönüşünde Azize Anna'nın bağış­
lanmasıyla ilgili evrakı Kudüs piskoposuna götürmekle
- 192 -
görevlendirildi. Piskopos, Mme Thouvenel'e Saint—Sepulcre Kilisesinin kıymetli taşlar ve sedefle işlenmiş
küçük bir kopyasını göndermiş. Bunun bir eşi de imparatoriçe Eugenie'deymiş. Üçüncüsünü yapanın afaroz
edileceği ilân edilmiş.
* **
Bugün Reşid Paşa Fransız sefirini ziyarete geldi.Türk
Tarihinde ilk olarak bir sadrıâzam,bir sefiri ziyaret edi­
yordu. Türklerde inşam şaşırtan başka birçok saygı ve
terbiye ifadesi olan davramşlar var. M. Thouvenel o
akşam bize, birkaç yıl evvel Bâb—ı Ali'den çıkan bir
yazıda Papa'dan eskiden olduğu gibi "Dom uz” diye
bahsedildiğini anlatmıştı.Yine çok yakın bir tarihte bir
vezir, sefirimize bir saygı ifadesi olarak bundan böyle
resmî yazılarda ölmüş Hıristiyanlar için "Geberm iş''sö­
zünün kullanılmayacağını söylemiş.
Birkaç şey daha, Kırım Harbinden bu yana Türklerin
hayli değişmiş olduklarını belli eder mahiyette.
Padişahın verdiği büyük bir davette Ingiliz, Fransız
ve Türk bayrakları yan yana duruyorm uş.Fuad Paşa'ya
bunu göstererek "Ne güzel, değil m i?" demişler. Fuad
Paşa "İyi hoş ama, yeri iyi seçilmemiş" diye cevap
vermiş. Sözlerinde de haklıymış. Zira bayraklar koca
bir jam bonun üstünde dikili duruyormuş.
Bir gün sadrıâzam Reşid Paşa'nın verdiği ziyafette,
bütün sefirler ile fevkalâde görevle İstanbul'a gönderi­
len Papalık büyükelçisi de bulunuyorm uş. Reşid Paşa­
nın boynunda da Papa'nın hediye olarak gönderdiği
kendi portresi varmış. Reşid Paşa, "Çok az zaman ön­
ce bir sadnâzamın Papa'rçın portresini göğsüne takarak
onun elçisiyle aynı masaya oturacağını kimse düşüne­
mezdi" demiş.
Hakikaten, herşey çok değişti. Türkler daha anlayış­
- 193 -
lı oldular. En alt kademelere kadar varan Hıristiyan
düşmanlığı gözle görülür şekilde azaldı, İsveç ortaelçisi
bir seferinde sokakta çok susadığı için seyyar satıcıdan
bir bardak limonata içm ek istemiş, ama bozuk parası
olmadığı için bir lira vermiş. Satıcı buna çok öfkelen­
miş, gavurun sadakasına ihtiyacı olmadığını söyleyerek
ille de bozuk para istemiş.
M. Testa, çok yakın zamana kadar Türklerin, diğer
ülkelerin milli renklerinden bahsederken hiç bayrak ke­
limesini kullanmayıp bunu yalnızca kendilerine lâyık
gördüklerini söylemişti. Yabancıların bayrağına ise
"Paçavra" derlermiş.
Dilenciler bizi gördükçe hâlâ söyleniyorlar. Önlerin­
den geçerken etmedik küfür bırakmıyorlar. Ama İstan­
bul'da dilenci o kadar az ki... Yoksulluk çok iyi gizle­
niyor.
***
TEMMUZ — Fransız sefiri, padişahın da kalacağı
"Çadırlar Bayramı"na davetliydi. Mme Thouvenel ile
beni de götürdü.
3u büyük eğlence, şehzadelerle, im paratorluğun çe­
şitli yerlerinden gelen onbin erkek çocuğun sünneti mü­
nasebetiyle tertiplenmiş. Genç sultan hanımların dü­
ğünlerinin de aynı zamanda yapıldığı rivayeti dolaşı­
yordu. Dolmabahçe sırtlarına binlerce çadır kurulm uş­
tu. Padişahın, şehzadelerin, vezirlerin, paşaların çadır­
ları ise ayrı bir yere kurulm uştu. Oniki gün süren eğlen­
ce boyunca sofralar her gelene açıktı. Tercümanlar, iş­
leri takip etmek için vezirleri burada bulabiliyorlardı.
Bâb—ı Ali'de kimse kalmamıştı.
Bu eğlenceye bütün sefaret mensuplan birlikte git­
tik. Saraydan emrimize verilen üç kupa arabası tozlan
yararak bizi bayram yerine ulaştırdı. Çadırlar ve renk
- 194 -
renk kıyafetleri içindeki kalabalık çok değişik bir
manzara yaratıyordu. Bizim çadırımız padişahın ve
başvezirinkinden sonra üçüncü çadırdı. Biraz erken gel­
miştik. Güneş kavuştuktan sonra iki saat toz ve sıcak
bizi hayli yordu. Gelip geçen arabalarda mücevherleri
içinde parlayan kadınları, ip cambazlannı seyrederek
vakit geçiriyorduk. Dondurma, kahve, birkaç ziyaret
bizi meşgul etti. Sadrıâzam, hariciye nâzın, devlet er­
kânından bazı kişiler çadırımıza geldiler. Sonra bir
Türk komedisi seyrettik. Oyun bir haremde çıkan
ayaklanmayı komik bir lisanla anlatıyordu. Harem sa­
hibi elindeki kılıçla sağa sola saldırıyordu. Kadın rolü­
nü de ferace ve yaşmağa bürünmüş erkekler oynuyor­
du. Etrafımızdaki paşalar durmadan "Bu oyunu nasıl
buldunuz? Beğendiniz mi?" diye soruyorlardı. Sahne­
ler muhakkak ki seyredenlerin zevkine göreydi.
Bundan sonra, kadınlar tarafına geçerek küçük bir
gezinti yaptık. Herkes merakla bize bakıyordu. Bir
sürü gözü üstünde hissetmesi insanı çok sıkıyor. Fuad
Paşa'nın hanımının arabasını gördük. O da bizi görmüş,
elindeki deve tüyü yelpazeyi merhaba der gibi
sallıyordu. Genç gelini de bizi selâmlıyordu. İnce yaş­
mağı altında yüzünün bütün güzelliği belli oluyordu.
Gözleri pırıl pırıldı. Mme Konduriotis ise birkaç gün
önce sefarette kendisini ziyarete gelen Fatm a Sultan'la
arabasını anyordu. Nihayet buldu.D ört gri atın çektiği
altın süslerle kaplı pembe kupa arabasının iki yanında
çok şık giyinmiş uşaklar vardı. Yunan sefiresi birşeyler
söyleyerek halkı yarıp arabanın yanına varmaya çalışı­
yordu. Fatm a Sultan ise Fransızca yalnız "Sizi görmek
beni m emnun" etti demekten başka bir şey bilmediği
için onun söylediklerini anlayamıyordu.
Vezir ve sefir çadırlannın biraz ilerisinde hepsinden
daha büyük bir çadır dikkatimi çekti. Mme Kondurio­
tis: "O tarafa bakm ayın" dedi. "Orada padişahın kar-
- 195 -
desi var." Vakit geçiyordu. Karnımız acıkmıştı. M.
Thouvenel de bu gecikme karşısında sabırsızlanıyordu.
Çadıra girdiğimiz zaman hiç beklemediğimiz bir man­
zarayla karşılaştık. Uşaklar şaşkın şaşkın masa örtüsü­
nü yaymaya çalışırken, hâriciye nâzın sofra kurulması­
na yardım ediyor, Fransız sefirine de mutfağa giderek,
"işleri biraz kızıştırmasını" söylüyordu. Sadnâzam
kâhyası emir gelmediği için gümüş ve porselen kıym et­
li sofra takımlanmn çıkarılmasına izin vermiyordu.Ekmeğe saray kadınları el koym uştu. Nihayet saat doku­
za doğru kıymetli yemek takımlanmn çıkarılması mü­
saadesi gelebildi, izin için saraya gidilmişti. Yemeği
pek tatsız bir hava içinde yiyip kalktık. Padişahın dâmâdı olan Ali Galib Paşa çok m ahçup olm uştu, ne ya­
pacağını bilemiyordu. Hükümdann mızıkacılan sultana
vekâleten bizlere birşeyler çalıyordu. Fransız sefareti
bugün beklenmiyormuş. Bu keyfimizi kaçıran olaydan
sonra dönüş, bizim için teselli oldu.
İskeleye kadar arabalanmıza ışık tutan reçineli meşelâlelerin ateşi,bütün İstanbul'u yakıp kavuracak kadar
kuvvetliydi. Hava çok lâtifti, Tarabya'ya gece yarısı
vardık. Boğaz, havai fişekler ve ışıklarla pırıl pırıldı.
Bayraklarla donatılmış ve fenerlerle süslenmiş gemiler
havaya binlerce füze ve renkli fişekler atıyordu. Paşala­
rın konaklarının kapışı sanki alevlendi. Saraylar her za­
mankinden daha parlaktı. Ben kayıkla gece gezmelerini
çok seviyordum. Bütün bu güzellk karşısında ne diyece­
ğimi bilemiyorum.
Fransız İmparatorunun sefiri her yerde mühim bir
kimse olarak saygı görür. Türkiye'de ise verilen değer
her yerdekinden daha üstün. Sefirin o akşam yemeğini
olaylı bir şekilde yemiş olması sarayda duyulm uş, her­
kes birbirine girmişti. Sadnâzam özel adamını göndere­
rek özür dilemiş, M. Thouvenel elçiyi oldukça soğuk
karşılamıştı.Ertesi gün padişahın mâbeyncisi gelerek
- 196 -
sultanın, sefir ve sefire ile birlikte o akşam sünnette bu­
lunan bütün Fransız sefareti mensubunu çadırında ak­
şam yemeğine dâvet ettiğini haber verdi. Bunu reddet­
mek imkânsızdı. İkinci defa Dolmabahçe'ye gittik.
Ajaccio'dan inerken, bizim için hazırlanan merasimin
çok gösterişli olduğunu farkettik. Arabalarımıza otuz
kavas refakat ediyordu, halk merakla bizleri seyredi­
yordu. Sadrıâzam bizi çadırında kabul etti. Serasker ve
diğer devlet erkânı da orada bulunuyordu. Kısa bir sü­
re sonra da hükümdar göründü. Abdülmecid altı hususi
muhafızıyla geldi. Hepsi ayrı alaylara mensup oldukla­
rı belli olan bu askerler, mavi, kırmızı ve mor kıyafet­
leri içinde operadaki figüranlara benziyordu. Konuşkan
olduğu söylenen padişahın çok kibar bir görünüşü var­
dı. M. Thouvenel'le birkaç kelime konuştuktan sonra,
sefireye bakarak zarif bir tebessümle selâmladı. Padişa­
hın başı hiç kimse önünde eğilmeyeceği için Sultan
böyle hareket etm işti. M. Thouvenel beni takdim edin­
ce, hükümdar aynı şekilde beni de selâmladı. Mutlak
kudretine rağmen XIV. Louis'ye hiç benzemeyen bu
hükümdarın böylesine yakınında o lm ak ' bizleri heye­
canlandırmamış tı. Abdülmecid'in M. Thouvenel'le ko­
nuşacak çok şeyi vardı.Sonunda Mme Thouvenel'e dö­
nerek "Oğullarını, şehzadeleri görmek isteyip isteme­
diklerini" sordu. Müspet cevap üstüne, armalı, altın iş­
lemeli, rokokonun en renklisi ve zevklisiyle süslü dört
araba çadırın önüne geldi. Her birinin içinde bir şehza­
de vardı. Sultan ile birlikte birkaç adım yürüdük. Muha­
fızlar arkamızdaydı. Arabalar durunca şehzâdeler baba­
larını görerek saygıyla ayağa kalktılar. Ellerini başları­
na koyarak selâmlarken çok ciddi ve gururlu bir halle­
ri vardı. Küçük şehzadeler boy sırasına göre dizilmişti.
Padişah, onların ilk olarak yabancı karşısına çıktıkları­
nı söylerken ne kadar önemli bir hadiseye şahit oldu­
ğumuzu hissettirmek ister gibiydi. Şehzâdelerin üstün*
- 197 -
de içi yazlık kürklerle kaplı kırmızı, mavi, yeşil ve mor
renkli kaşmir elbiseler vardı. Başlarına giydikleri astra­
gan başlıklarında pırlantalı sorguçları vardı.Ancak on
yaşlarında olan en küçük şehzade bana çok güzel, çok
şirin göründü. Kendimi tutamayarak yaptığım kompli­
man sultanı memnun etmişti, zarif bir tebessümle te­
şekkür etti.
Son araba uzaklaşırken, bizi .halktan ayıran askerle­
ri sıyırarak hükümdara yaklaşmak isteyen birini farkettik. Padişah sadnâzama adamın ne istediğinin sorulup
kendisine bildirilmesini emretti. Bakışları iyilikle do­
luydu.
Padişahın bizi kabul ederek görüşmesi, böyle bir lütufla şereflendirmesi bir sultanın ilk olarak, kim olursa
olsun, halktan biriyle konuşm uş olması bakımından
çok ilgi çekici bir olaydı. Sultan Mahmud'dan beri ne
büyük ilerleme.
Çadırımıza döndüğümüz zaman, sadrıâzamm dilsiz
müşaviri de oradaydı. Ondan gözlerimi ayıramıyordum,
daha önce de dikkatimi çekmişti. M. Thouvenel ile Reşid Paşa'nm konuşmasını garip bir açgözlülük ve kor­
kulu bir merak ile takip ediyordu. Sadnâzam bugün bir
hayli lâf işitm işti, yazık...
Sadnâzam lann daima yanında bulunan dilsiz müşa­
virler geçmişten kalan birer hâtıra, bellerinde taşıdıkla­
rı ip ile en gizli idam emirlerini onlar yerine getiriyor.
Mutlak itaatleri, Türklerin işaretle emir verme âdetiyle
daha da kolaylaşıyor. Türkler, parmağını dudağına gö­
türerek kahvesini ve çubuğunu istediğini ifade edebili­
yor. Daha kesin bir işaret "Kellesini u çur" demek olu­
yor. Bu emir hiç bekletmeden yerine getiriliyor. Bunun
için lâzım olan silâh daima yakında bulunuyor. Reşid
Paşa'nın dilsizi, alışkanlıkla, M. Thouvenel'le sadnâzamın konuştuğu sürece elini palaskasının kabzasından
ayırmamıştı. Dilsiz aslında oldukça yaşlı bir adamdı.
-1 9 8 -
Söylendiğine göre çok da zengindi. Sadrıâzam ona
verdiklerinden başka, devlet büyüklerinden aldığı bah­
şişin de hesabı yokmuş. Güzel bir konağı ile zengin bir
haremi de varmış.
Akşam yediye doğru yan Türk, yan AvrupalI bir
sofraya buyur edildik. Mme Thouvenel sadrıâzamm
solunda oturuyordu. Ben ise, bir gözü siyah bantla
örtülü bulunan Ali Galib Paşa'nın yanındaydım. Hiç de
yakışıklı bir adam değildi. Padişahın kızma acımadım
desem yalan olur. Masayı süsleyen çiçekler ve şamdan­
lardan karşımdakileri göremiyordum. Reşid Paşa'nın
büyük davetlerinde bulunan herkes vardı. Yalnızca bir
duvar saati eksikti. Belki de, ufak tefek aksaklıktan farketmemiz için bilhassa konulmamıştı. Herşey mükem­
meldi. Sadrıâzam, Fransız İmparatoru şerefine içerken,
sefirler de sultanın şerefine kadeh kaldırıyordu. Ger­
çek bir Müslüır m gibi sadrıâzamm kadehi yalnızca du­
daklarına mı değdirdiğine ne yazık ki dikkat etmedim.
Yemekten sonra zarif ve kibar paşalar bizi yanlanna
alarak büyük bir sahaya yayılan hanımlann arasında
gezdirdiler. Ayaklarını yere vuran atlann arkasında
renk renk, şekil şekil arabalarda süslü hanımlar vardı.
Meşalelerin aydınlattığı bu meydanda hiçbir kanşıklık
yoktu. Oniki paşa ile birçok kavas etrafımızı almıştı.
Yerden toz kalkıyordu. Ama bu dikkate değer toplu­
luğu yakından görmek için sonu gelmez gibi görünen
yolda bir aşağı bir yukarı gitmeden edemiyorduk. İs­
tanbul'un bütün kadınları oradaydı. Çiçekler ve ince
tülbentlerle örtülü tepsileri zenci köleler başlarında ta­
şıyordu. En güzel porselen kaplarda arabadaki zarif ha­
nımların yemeği vardı. Devet erkânı haremini hiç ih­
mal etmiyordu.
Padişahlann bizi kabul edişinden üç gün sonra sulta­
nın baş mabeyncisi Mme Thouvenel'e hükümdann he­
diyesi olan pırlanta bir kolye getirdi.
- 199 -
Bu sünnet merasimi sırasında, sadnâzamın İsveç ve
İspanya ortaelçilerini Türk selâmıyla selâmladığım du­
yan kazasker neredeyse şaşkınlıktan bayılacakmış:
"Artık Türkiye yok oldu" demiş. "Selâmın aleyküm"
yalnızca Müslümanlara denirmiş. Cevap veren, eğilip
elini alnına ve göğsüne götürerek "Aleyküm selâm "
dermiş. Bu selâmın asil ve çok kibar bir havası var. Ka­
dınların birbirini selâmlayışında da büyük zarafet ve in­
celik seziliyor.
***
-
200
-
ONBlRlNCl BÖLÜM (31)
Tunaboyu prenslikleri meselesinin ortaya çı­
kardığı büyük siyasî kriz — Çeşitli entrika­
lar — III. Napoleon'un Osborne yolculuğu—
Türkiye ile diplomatik münasebetin kesilme­
si. Ani değişiklik — E flâk—Boğdan seçimle­
rinin iptali —Birşeyi eksik kalan zafer —Do­
lu fırtınası —Araba gezintisi — Beykoz —
Lord Stratford'da akşam yemeği —Beyoğlu'
na dönüş.
1857 YAZI—Eflâk ve Boğdan prensliklerinde ortaya
çıkan kriz zor bir dönemece geldi.
Meselenin esası şu: iki prenslik birleşerek Osmanlı
hükümdarlığından kurtulm ak istiyorlar. Fransa, Rusya
ve Sardunya onların bu düşüncesini destekliyor. Ingil­
tere ve Avusturya'nın desteklediği Türkler ise, bu hare­
kete karşı çıkıyor. Kaderin garip cilvesiyle,Paris Kon­
gresi'nden bir yıl sonra Fransa, Kırım Harbindeki müt­
tefikleriyle düşman oluyor ve gırtlak gırtlağa savaştığı
Ruslarla ittifak ediyordu. Paris Andlaşması'nda, Eflâk
ve Boğdan'da seçim yapılarak prensliklerin kendi ka­
derlerini kendilerinin tayin etmesi şartı vardı. Osmanlı
hükümdarı ise kendisine bugüne kadar vergi vermekte
olan iki prensliğin ayrılmasını elbetteki kabul etmek is­
temiyordu. Kendinizi "Büyük Türk"ün yerine koyun.
Eflâk ve Boğdan'ın birleşmesi demek kopulun ilk adı­
mı demektir. Bu ise İmparatorluğa çok pahalıya mal
olacak bir durum yaratacaktır. Osmanlı hükümdarları
bu prensliklere öylesine ağır vergiler koymuşlardı ki,
Eflâk ve Boğdan voyvodaları bunu karşılayabilmek
için halkı adetâ soyuyorlar.
M. Thouvenel sabahtan akşama kadar meydana ge­
len, gelişen hâdiseler içinde yoğruluyordu. Bu mesele­
de oldukça mühim bir rolü de vardı.Beıı de şâhit oldu­
ğum olayları, önümde konuşulup anlatılanları daha
dikkatle not ediyorum.
4 HAZİRAN 1857—Fransız sefiri her an rakiplerinin
entrikaları ile karşı karşıya kalıyor. Rekabetin böylesine kızıştığı, misyon şeflerinin böylesine birbirine oyun
etmeyi düşündüğü bir mesele daha tahayyül edilemez.
İngiliz sefiri Lord Stratford ile Avusturya büyükelçisi
Baron Prokesh'in hareket tarzları oldukça yakışıksız.İs­
tanbul'da diplomatik çevreler B âb—ı Âli'ye öğüt ver­
mek ve idare etmek çabası içinde bulunuyor. M. Thou­
venel ise dürüst davranmakta inat ediyor, sert olmak ge­
rektiğinde ise bunu açıkça ve uygun bir şekilde yapı­
yor. Bir seferinde bize şöyle diyordu. "Politikada hiç­
bir zaman cesaretinizi kaybetmemeniz gerekir. Yürü­
mezseniz ya da gerektiği kadar çabuk davranmazsanız,
diğerlerinin yanlışları ve gerilemeleri de sizin hesabını­
za kaydedilir."
30 Haziran — Prensliklerden gelen haberler tatsız.ls-
- 202-
tenen o ju n oynandı. Eflâk ve Boğdan'daki seçimlere,
Bâb—ı Ali'nin emriyle kaymakam Vogorides tarafından
hile karıştırılmış. İngiltere ve Avusturya, Türkiye'yi
desteklerken Fransa'ya açıkça kafa tutuyor.
19
TEİMMUZ-Lord Stratford dün Tarabya'ya geldi,
ama kabul edilmedi. Dönerken Mme Thouvenel ve be­
nim için, selâm ve sevgilerini bildiren nâzik bir kart bı­
rakmayı ihmal etmemiş.
Kısa bir süre önceye kadar devam eden dostluğa ne
oldu...
O akşam bizimle birlikte yem ekte bulunan İspanya
sefirine M. Thouvenel şöyle diyordu: "Bakalım İstan­
bul'daki sefirlerinin birbirleriyle görüşmemesine liangi
hükümet, Fransa mı yoksa İngiltere mi daha çok daya­
nacak?"
21 TEMMUZ—Lord Stratford yenilgiyi kabul etmi­
yordu. Bugün kızı Miss Caııning ile tekrar geldi.Kapıcımız Pietro verilen kesin emre rağmen onların girmesine
müsaade etmiş. Mme Thouvenel bir ziyarete gitmişti.
M. Thouvenel sefarette olmadığını söyletirken bana da
onları karşılamamı ve nazik davranmamı rica etti. Poli­
tika ile dostlukları ayırmak gerekir. Lord ile kızı, Abdülmecid'in kızlarından birinin düğününden dönüşte
uğramışlardı. Biz de bu düğüne davetliydik ama, siyası"
durumun nezaketi yüzünden gitmemiştik. Lord'un an­
lattıklarına göre düğün alayı şimdiye kaçlar görmüş ol­
duklarımızın hepsini gölgede bırakacak kadar m uhte­
şem imiş.
Sefaret baştercümanı M. Outrey "Bugünlerde fiatım
arttı, sadrıâzamı ziyaret için bana binlere kuruş öde­
meye hazır olan bir sürü adam var" diye böbürlenip du­
ruyor. Bu meseleyle ilgili her hâdise ve sefirimizin her
hareketi önemli birer mevzu olarak konuşulup anlatılı­
yor.
25 TEMMUZ—Paris; herşeyin, padişahın ve B âb—ı
-2 0 3 -
Ali'nin isteğine uygun olarak geliştiğini yazan bir me­
saj gönderdi. Fransız Dışişleri Bakanının "Durum böy­
le olmasaydı, onlara iyi bir ders verirdik" gibi hiddet
ifade eden sözleri M. Thouvenel'i güldürüyor. Fransız
sefiri "Dışişlerinin böyle sert bir tutum u olmasa bile
ben duruma göre yüksek sesle konuşmaya kararlıyım"
diyor.
İmparator Osborne'a hareket etmek üzereyken İstan­
bul'dan en mühim haberi alacak. Bu ise İngiltere Krali­
çesinden bir şey koparmak için en iyi zaman. Bir yıl
önce İngiliz Hükümeti "Lord Stratford'un geri çağrıl­
masının ittifakı zedeleyecek bir mesele olup olmadığı­
nı" sormuştu. Fransa İmparatoru ise İngiliz sefirine
fazla değer veren bir tutum da ısrar etmemişti. Fakat
artık bu "Karıştırıcı" yüzünden Türkiye'de ve Tunaboyu prensliklerinde barış sağlama im kânı kalmamış ol­
duğuna göre, İmparatorumuzun bu noktada ısrar ede­
ceğini tahmin ediyoruz." Ama, benim burada tek başı­
ma fazla kuvvetli olacağımı hissederek, karşılık olarak
benim de geri alınmamı isteyecektir. Bizim hakkımızda
karar verilecek, hüküm giyeceğiz... Sonra da Champs—
Elysee bulvarında hâtıralarımızla gezeriz." Yeğenim
bazan öyle tatlı ki... En kritik anlarda bile neşesini kay­
betmiyor. Sonra tekrar ciddileşerek: "Şim di Osborne'
da onlar uğraşsın, ben elimden geleni yaptım. Muzaf­
fer çıktığımız bir harpten sonra müttefikimizin bize
ihanet etmesi, uğruna canımızı verdiğimiz Türklerin
bize sırt çevirmesi çok acı" diyordu.
20
TEMMUZ—Yemekten sonra bir ara gördüğüm
M. Thouvenel. "Dans başladı şekerim " dedi. "Paris'den
gerçeğin öğrenildiğini anlatan bir telgraf aldım. İmpa­
rator çok hiddetliymiş. En kısa zamanda Reşid Paşa ile
voyvoda Vogorides'in azlini, Eflâk — Boğdan seçimle­
rinin iptalini ya da benim dönüş pasaportumu almamı
isteyecektir."
-20 4
-
Yaşasın işler yoluna girdi demektir.
İki telgraftan sonra Mithouvenel, Osmanlı vezirlerine
prensliklerdeki seçimlerin iptali mevzuunda Fransız hü­
kümetinin kesin isteğini ve bu isteğin yerine getirilme­
mesi halinde Türkiye ile diplomatik münasebetin kesile­
ceğini bildirdi. Bâb—ı Âli karar verene kadar Marsilya'
ya gidecek yolcu gemisinin hareketi 24 saat sonraya bı­
rakıldı.
Fransız sefirini, bu büyük kriz konusunu görüşmek
üzere kabul etmesi için de Osmanlı hükümdarına bir
mektup gönderildi.
Fransız sefaretinde herkes işin lehimize bitişini hissedercesine memnundu. Türkleriıı Fransa ile bağlarını
koparacağına, Paris'in isteklerini kabul edeceğine ina­
nıyoruz. Bu, meseleye karışan diğer ülkeler için de öy­
le olacak. Rus sefirinin, Fransız sefiri ile aynı zamanda
İstanbul'u terketmesini, Rusya çok ağır öder diyorlar.
Lord Stratford ise ya İngiliz hükümetinin söylediği­
nin tersini yaptı, ya da kendi başına buyruk hareket et­
ti. Ne olursa olsun, durumu oldukça sıkışık...
M. Thouvenel sonunda Paris'i kesin davranmaya zor­
lamıştı. Ümit edelim ki hep öyle kalsın. Her şeyi elde
etmenin tam zamanı.
Türk halkının ve Osmanlı Devletinin hizmetinde bu­
lunan birçok kişinin Fransa'yı tuttuğunu biliyoruz.Endişeden çok, merakla olacakları bekliyorduk.
28
TEMMUZ—Rus sefirinin im paratorundan aldığı
ani telgrafta "Aynen M. Thouvenel gibi hareket etmesi
ve prensliklerdeki seçimlerin iptalini istemesi" emredi­
liyordu.
Sardunya ve Prusya da elçiliklerine aynı talimatı ver­
miş ti. İngiltere ise sefirine olduğu yerde kalmasını söy­
lüyordu.
Sefirimiz hâlâ neticenin lehimize olacağına inandığı
halde eşyalar toplanıyor. Komşumuz İngilizler ise, bu
-205
-
hareketimizin gösteriş olduğunu söylüyor.
29
TEMMUZ—Bâb—ı Ali her zamanki gibi yalnızca
zaman kazanmaya bakıyor. Tam Şark taktiği. Şimdilik
kabul etmemekte ısrarlı davranıyorlar, ama zoru görün­
ce yumuşamayacaklarını kimse söyleyemez.
O akşam sofradayken Reşid Paşa adına gelen Sefer
Paşa (32) neredeyse M. Thouvenel'in ayaklarına kapa­
narak, "Gidişinin Türkiye'de derin bir matem havası
yaratacağını" söyledi. Sefir ise Reşid Paşa'nin gösterdi­
ği dostluğa oldukça soğuk bir tavırla cevap veriyordu.
Sefer Paşa şaşkınlıkla sordu: "Ya yarın giderseniz?"
"istiyordum " diye cevap verdi M. Thouvenel. "Ben ha­
zırdım, ama benimle birlikte İstanbul'u terketmek iste­
yen Rus sefiri kendisini beklememi rica etti." "Peki
Reşid Paşa'dan ne istiyorsunuz? Herşeyini kaybetmesi­
ni ya da istifasım mı bekliyorsunuz?" diye endişeyle
soran Sefer Paşa'ya M. Thouvenel: "Onun küçük düş­
tüğünü görmek yeter" dedi. "Bunu hazmedebüirse gö­
revinde kalmak ya da kalmamak onun bileceği iş" diye
cevap verdi.
Bekleyiş süresince bütün Fransız kolonisi, bütün
dostlarımız heyecanlı, herkes üzüntülü, ziyaretler birbi­
rini kovalıyor.
Yarın Kurban Bayramı başlıyor. Türklerden birşey
elde etmek imkânsız. Ama Cumartesi M. Thouvenel,
Osmanlı hükümetinden cevap isteyecek. Prensliklerde
seçimlerin iptali reddedilirse, Ajaccio hareket edecek
ve biz İstanbul'dan ayrılacağız...
31
TEMMUUZ—Kayıklar, vapurlar hepsi durup rıhtuııda biriken eşyamıza endişeyle bakıyor.
Sefirin gidişi halinde, geride kalan Fransızların em­
niyeti ve Katoliklerin menfaatinin korunması Ispanya
ortaelçisinin görevi olacak. Kayıklar Boğaz'da şimdiye
kadar görülmemiş bir hareket içinde kaynaşıyor. Baş-
-2 0 6 -
tercümanımız M. Outrey, Kurban Bayramı merasimin­
de bulunm uştu. Sultanın sadrıâzam Reşid Paşa'ya kar­
şı takındığı tavırdan, onunla hesabı kestiğini anlatan
bir hava sezmiş. Bu akşam Reşid Paşa'nın azledilerek
yerine yeni bir kabineyle Mustafa Paşa'nın getirildiği
haberini aldık. Ancak bu hükümetin geçici olduğunu
da biliyorduk. Geri kalan olayların nasıl gelişeceğini
yarın göreceğiz. Lord Stratford ise, prensliklerdeki se­
çimlerin iptali halinde, İstanbul'dan çıkıp gideceğine
yemin ediyor. Fransız İmparatoru gerektiğince kesin
davranmakta devam ederse herşey en iyi neticeye vara­
cak. Fransız sefiri, yalnızca Reşid Paşa'nın düşmesiyle
tatmin olmuş sayılmaz. Bu, yalnızca diğer hâdiseler
için atılmış bir adım olmaktan başka birşey değil.
2 AĞUSTOS — Dün cumartesiydi. M.Thouvenel Âli
Paşa'dan bir m ektup aldı. Sefirin eski dostu olan yeni
dışişleri nâzın, uzun, sade, biraz da müphem bir edâ
taşıyan mektubunda, zor bir vazifede kendini güçsüz
hisseden bir insanın ifadesini kullanmış.
İngiliz ve Avusturya sefirleri, Fransız sefirinin gidi­
şinde endişe uyandıracak hiçbir şey olmadığını Türkleri inandırmaya çalışıyorlar. Türkler ise, karar verme­
dikleri zaman kazandıklarını sandıkları için, Kırım Sa­
vaşının akabinde, andlaşmalara karşı sadakatsizlik gös­
terdikleri için Fransa ile bozuşmanın tarihlerine karan­
lık bir sayfa olarak geçeceğini anlamazlıktan geliyor­
lar,
M. Thouvenel, Prens Sturza ile günün en mühim me­
selesi hakkında şakalaşarak konuşurken, Paris'den ge­
len bir telgraf,Fransız sefirine Osmanlı Hükümeti gere­
ken müspet cevabı vermediği takdirde derhal ülkeyi terketmesini kesin bir dille bildiriyordu. Paris, yalnızca se­
çimlerin iptali ve Reşid Paşa'nın azlini değil Boğdan
voyvodasının da alınmasını istiyordu. Eski Boğdan voy­
vodasının dul karısı olan Mme Balsche'da o akşam bi­
-207
-
zimle birlikte yemekteydi. M. Thouvenel'e "Prenslikte­
ki bu korkunç adamlarm görevden alınmasını sağlarsa
Budapeşte'de herkesin sevinçten ayaklarına kapanaca­
ğını" söylüyordu. Halk voyvodadan şikâyetçiydi.
Ş u anda M. Thouvenel, Âlî ve Fuad Paşalara veda
etmeye gitti. Alî Paşa yeni kabinenin hariciye nâzın,
kimse herşeyin biteceğine inanmıyor. Abdülmecid 'in,
Fransız sefirini geri göndereceğini kimse düşünemi­
yor.
M. Thouvenel bu iki ziyaretten dönüşte yorgun ve
heyecanlıydı. İki eski dostunun mücadelesine şâhit ol­
mak onu üzmüştü. Bu, dürüstlükle za'fın mücadelesiydi.
Her ikisi de ne kesin bir davranışa, ne de ihanete yöne­
lebiliyorlardı. Biri: "Sizi geri gönderecek bir evrakı imzalamaktansa, vezirlik makamından çekilirim daha iyi"
diyordu. Diğeri ise: "Bu eli son olarak sıkmıyor um,zi­
ra Fransız sefiri bu ülkeyi terketmek mecburiyetinde
kalırsa vapura kadar gelip onu selâmetleyeceğim ve nâzırlık rütbesini söküp atacağım" diyordu.
Masada, bahçede, salonda sonu gelmeyen ziyaretler,
telgraflar. Kayıklann biri giderken biri yanaşıyor.Herşey öylesine peşpeşe sıralanıyordu ki, bütün bunlan
okumaya ve cevap vermeye M. Thouvenel nasıl yetişe­
biliyordu, anlayamıyordum*
Mıııe Balsche ile en iyi kaymakam namzedinin kim
olacağı konusunda uzun uzun tartıştıktan sonra M.
Thouvenel, piyanoda çaldığım parçayı dinlerken serin­
lemek için limonatasını yudumluyordu. O sırada Lord
Stratford'un hususi kâtibinin geldiğini haber verdiler...
Bu mühim bir adımdı. Fakat bu ziyaretin hiçbir fay­
dası olmadı, zira Lord kabul edilmesi imkânsız teklifler
sunuyordu.
***
- 208 -
4 AĞUSTOS—Ne heyecanlı bir gün. Türklere Eflâk—
Boğdan'daki seçimlerin iptal edilmek için saat ona
kadar mühlet verilmişti. Ama, bütün bir gece süren top­
lantı mânâsız bir neticeye varmıştı:Eflâk ve Boğdan
voyvodalarının İstanbul tarafından tayini.
Fransız sefirinin gidişine sebep olacak harekete taraf
olmaktansa ellerini keseceklerim yeminle söyleyen Âlı
ve Fuad Paşalar da diğerleri gibi boyun eğmişlerdi.
Saat onbirde M. Outrey h âlâ dönmemişti. Endişeli
bekleyiş uzuyordu. İmparatorumuzun emrine göre ha­
reket etm ekten başka yapacak şey kalmamıştı.
Saat tam onikide Ajaccio Tarabya'daki sefaret bina­
sının karşısında hazır bekliyordu. Arka tarafta ve bü­
yük yelken direğinde Fransız bayrağı dalganıyordu.
Hepimiz sessizlik içinde gemiye bindik; üzgündük, içi­
mizde garip bir sıkıntı vardı. Denizciler bayrağı indir­
mek üzere güvertede hazır bekliyorlardı. Bütün sefaret
mensupları ve çok yakın dostlarımız birlikteydik. Yu­
nan ortaelçisinin eşi gözyaşlarını tutam ıyordu. Fransız
sefirinin emriyle bayrağımız son olarak yelken direğine
çekildi. Ajaccio'nun tayfaları güvertede ve serenlerde
ayakta duruyordu.Bayrağı "Yaşasın im parator" sözle­
riyle selâmladılar. Sonra yirmibir pare top atışı yapıl­
dı. Bu küçük merasim bitince bayrağımız indi. Bu sah­
ne çok etkileyici olm uştu. O anın ciddi ve üzücü havası
bir sürpriz hatta bir gücenme hissiyle gölgelenmişti.
Lord Stratford'un büyük kızı, toplarımız atışa başladı­
ğı sırada büyük kayıkla rıhtımdan ayrılarak, topların
püskürdüğü dumanı Albion'a yaraşan bir küstahlıkla
.ıharak gemimize yaklaştı.Lord Stratford uzaktan da ol­
sa kâtiplerine bizim gidişimizi yasaklamıştı aıııa,kızını
durduranıaırııştı. O, bizi hor görmek istemişti ama,Miss
Canning böyle bir davranışı anlaşılan dostlarına lâyık
görmemişti.
Bu hepimizi üzen törenden sonra M. Thouvenel pa­
-2 0 9 -
dişaha vedâ etmeye gitti. M. Thouvenel, sultana "Fran­
sız sefiri olarak değil, bu ülkede iyi kabul görmüş ve
hükümdarın lûtuflarına mazhar olmuş sade bir kişi ola-/
rak ülkesine dönmeden önce son defa teşekkür etme­
ye" gidiyordu.
Bu veda, günlerdir sürüp giden diplomatik krizin en
hisli bölümü olmuştu. M. Thouvenel'in geldiğini haber
alan padişah gezintisini yarıda keserek atından inhıiş
ve M. Thouvenel'i karşılamıştı. Üzüntü ve teessürünü
bildirirken bir hayli sıkılan hükümdarın alnında ter ta­
neleri belirmiş.,M. Thouvenel dönüşünde kırgın ve dü­
şünceliydi. Padişahın mabeyncisi de Fransız sefiriyle
Tarabya'ya kadar gelmişti. Saraya ait bir kayığın uzun
süre Tarabya rıhtımında kalması çevreye yeni ümit­
ler vermişti.
Akşam hiçbir ziyaretçi kabul etmedik.
6 AĞUSTOS—Ruslar, Sardunyalılar ve PrusyalIlar da
bu sabah her biri kendi usulünce diplomatik ilişkilerini
kestiklerini bildirdiler. Sefaret binalarından arma ve si­
lâhlarını kaldırırken bir yandan da, münasebetlerini
kestiklerini bildiren notu ekledikleri itimatnamelerini
saraya gönderdiler. Rus toplarının atışı ve askerlerinin
selâm m ânâsındaki haykırışlar. Büyükdere limânını
biran için korku ve hayranlıkla titretti.
7 AĞUSTOS—Marsilya'ya giden gemi ailelerimize ge­
ri dönüşümüzü bildiren mektuplarla yüklü olarak yola
çıktı. Vedâ ve teselli ziyaretleri yine sıklaştı. Fransızlar
ve bütün Fransız dostlan büyük üzüntü içinde. Salı günü
yola çıkacağız.
Bazıları hâlâ bunun bir oyun olduğunu ve gitmeye­
ceğimizi söylüyor.
Şimdi artık ne olacağı belli olduğu için hepimiz ra­
hatız. Bir hafta süren gerginlik bitti. M. Thouvenel ni­
hayet Thory —Ferottes'un kırlarında dinlenebileceğini
düşünerek seviniyordu. Ben de aileme kavuşacağım
- 210 -
için memnundum. Tarabya'nın güzel olduğunu ve bu­
radan gitmek için erken okluğunu düşünüyorum.Herşey Allah'tan demek en doğrusu...
11 AĞUSTOS—Gideceğimizi sanıyorduk.Herşey ha­
zırdı. im parator kararını değiştirdi. Ne büyük değişik­
lik!
Bu akşam İspanya, İsveç ve Yunan delegasyonu ile
birkaç yakın dosta verilen vedâ ziyafeti sırasında Paris'den gelen bir telgraf yolculuğun tehir edilmesi emri­
ni getiriyordu. Bu lıaber, Türkleri sevindirdiği kadar da
M. Thouvenel'i zor durumda bırakıyordu. İngilizlerin
dediği gibi "İyi biten herşey iyidir" demek için çok
erken. Henüz bitip bitmediği belli değil.
Hazırlığımız tamamlanmıştı. Eşyaları yeniden aç­
maya değer mi? Pek sanmıyoruz.
Söylendiğine göre Osborııe'dan İngiliz sefirine veri­
len emre göre, Lord Stratford'un "Türklere seçimlerin
iptali konusunda ısrar etmemelerini tavsiye etmesi" ge­
rekiyormuş. Ama o her zamanki gibi, emirleri hiçe say­
mış. Aslında, bu dranışıyla sefir hükümetinin hoşu­
na gittiğini biliyor. Siyaset aldatmaca ve entrikadan
başka birşey değil. Politikadan iğreniroyurm.
16 AĞUSTOS-Zor bir hafta geçirdik.Bizi hareketten
alıkoyan telgraftan sonra,bir hafta boyunca hiç ses çık­
madı. Bu susuşa bir m ânâ veremedik.M. Thouvenel'in
durumu gittikçe zorlaşıyor. Emirleri beklemek mecbu­
riyetinde, kendi başına hareket etmeye selâhiyetli olsa
nasıl davranacağını kesinlikle biliyor. M. Thouvenel!
Telgrafın icadını lanetliyor. Onunla birlikte hareket
eden üç devlet temsilcisi karşısında ne kadar güç bir
durumda kalıyor, tahmin etmek zor değil. İmparatorun
bu ani karar değişikliğini bizim gibi onlar da anlayamı­
yorlar. Bu da Mekke'deki hacının hikâyesine döndü,bir
adım ileri, iki adım geri derken, adam gideceği yere varamadan ölüp gitmiş.
Bu ani dönüşün sebebi kuşkusuz Osborne seyahati.
İmparator kandırılmaya göz mü yumdu yoksa? İstan­
bul'daki sefirin telgrafları ile kuriyelerine yakından ba­
kınca uzaktan yarı başarı gibi görünen hareketin yalnız­
ca bir utanç olduğunu belki anlayacak. Olaylar ancak
yakındayken daha iyi anlaşılıyor. Meseleyi bilerek ha­
reket ediyorsunuz ve şüphesiz menfaatlerin nerede ol­
duğunu görerek ona göre vaziyet alıyorsunuz. Uzaktan
bir harbe kumanda etmek ya da bir gemiyi idare etmek
mümkün müdür? Bir yere temsilci göndermek ve ona
hiçbir insiyatif gücü vermemek çok mânâsız. Hele bu
aptalca davranışı Fransa'nın yapmış olması ne kadaı
üzücü!
Diplomatik bağlar kesilip bayrak indirildikten son­
ra, ne olursa olsun gitmek gerekirdi. Şimdi İngilizlerle
AvusturyalIların dediği gibi bütün hazırlık yalnızca
oyundu ve işte kaldılar" dedirtmemeliydik.
***
Güvenilir bir kaynaktan aldığımız habere göre Türk­
ler, Ajaccio yola çıktığı takdirde yolunu keserek sefirin
yola devam etmesine mani olmak için bir firkateyn ha­
zırlamışlar. Türk gemisinin kumandanı bütün istekleri
yerine getirmek ve akla gelebilecek her konuda hükü­
m et adına söz vermek selâhiyetiyle donatılmış. Ne ya­
zık ki bunu çok geç öğrendik. Nasıl olur da sefaret
baştercürhanı, bütün zekâsını ve ustalığına rağmen böylesine mühim bir noktayı farkedemez, sefiri bu konuda
aydınlatmaz? M. Thouvenel ise bunun böyle olacağını
önceden biliyordu. Türkleri öyle iyi tamyor ki, İstan­
bul hâlâ Fransa'ya karşı şükran hissiyle dolu. M. Tho­
uvenel ise hem hükümdar, hem de bütün nazırlar tara­
fından seviliyor. Onun dönüşü bir zafer olacaktı. Bayra­
ğımız şerefle direğe çekilecekti. Rusya, Sardunya ve
-2 1 2 -
Prusya'nın da bayrağı şerefle dalgalanacaktı. Bunun
yerine İmparator ve Kont Walewski'nin gönlü öyle is­
tediği için emirler tersine dönmüş ve M. Thouvenel'e
bunlara boyun eğm ekten başka yapacak şey kalma­
mıştı. Müttefiklerimiz sessizce bayraklarını çektiler.
Bize de onlara uymak düştü.
Merkezden çok uzakta meydana gelen olaylara niçin
bu kadar önem verildiğini, Şark'daki prestijimiz için
kesin ve devamlı bir politika takip etmenin ne kadar
mühim olduğunu Paris bir türlü anlamak istemiyor.
Bu olaydan sonra Lord Stratford'un hiçbir davranı­
şına şaşmamalı. İngiliz sefiri her yerde Londra'nın
ve meclisin emirlerini hiçe saymakla övünüyor. M.Thouvenel dönüşümüz için tekrar emir verilmesi için gayret
ediyor.
Zor gösterene karşı sevgi ve saygı gösteren Türkler
memnun değil, bizden uzak; Ingilizler şimdilik muzaf­
fer ama, yine de endişe içindeler; Rusya,Sardunya ve
Prusya ise güvenini kaybetmiş. İşte im paratorun politi­
kası bizi nereye getirdi. M. Thouvenel bu oyuna devam
etm ek istemiyor.
***
AĞUSTOS 1857 — Burada kısa zamanda herşey na­
sıl değiştiyse,Fransa için de artık öç alma zamanı gel­
di. Osborne görüşmesi, sonunda meyvesini vermeye
başladı. Lord Stratford'un adamı olan Reşid Paşa ta­
mamen uzaklaştıfıldı. Uzun süredir bir kenara atılmış
olan Mehmed Rüştü Paşa sadaret makamına getirildi.
Söylentiye göre açık ve kesin tavırlı imiş. Reşid Paşa'
ya olan düşmanlığı, Fransa'ya olan dostluğu ile tanınıyorm uş. Yani hükümet, Eflâk—Boğdan prensliklerinin
seçimini iptal etti ve kaymakam Vozorides'i azletti.Biz
de başka birşey istememiştik.
- 213 -
M. Thouvenel, halkın nazarında zafer kazanmış bir
adam olarak kabul edilmekle beraber, olanlardan dola­
yı üzüntü duyuyor. Bütün bu geçen hadiseler hiç olma­
yabilirdi.
Her yandan tebrikler yağıyor. "Kalmanız ne büyük
m utluluk" diyorlar.
2
EYLÜL — İstanbul'a geleli bir yıl oldu. Acaba da­
ha ne kadar burada kalacağız?
Rus ortaelçisi Butenieff, Çar II. Aleksandr tarafın­
dan M. Thouvenel'i tebrik etmekle görevlendirilmişti.
Ortaelçi imparatorun övücü sözlerine şu zarif sözleri
eklemekten kendim alamamıştı: "Ben yalmzca adım
adım sizi takip ettim , bütün şeref size aittir. Rusya'da
herkes M. Thouvenel adına yemin ediyor, öylesine de­
ğerli..."
Paris'den ise tek kelime bile yok...
9
EYLÜL — Geçen gün, diplomatik bağların yeni­
den kuruluşu münasebetiyle padişah M. Thouvenel'i
gösterişli bir merasimle kabul etti. Bütün sefaret men­
supları büyük üniformalarıyla törende hazır bulunm uş­
lardı. Biz de yeğenimle o gün Ajaccio ile gezintiye çık­
tık. Merasim kıtası Dolmabahçe önünde bulunuyordu.
Askerler, mor ve altın sırmalı kıyafetleri ve kırmızı fes­
lerine iliştirdikleri tavus tüyleriyle çok ihtişamlıydılar.
Herşey M. Thouvenel'in istediği gibi oluyordu. Abdülmecid şimdiye kadar Fransız elçisini böylesine ihtişam
ve şerefle karşılamamıştı. Bütün bunlar Fransa'yla Tür­
kiye yeniden birleştiği için oluyordu.
Lord Stratford, yazdığı parlak ve süslü bir mektupla,
M. Thouvenel'i tebrik etmek kibarlığını göstermişti.
Komşusu "Fransız sefaretindekiler"den,övgüyle bahset­
tiği söyleniyordu.Dostu Reşid Paşa'yı yerinden eden
rakibinin büyük başarısı,onun bu hareketinin ne mânâ
taşıdığını çokiyiifadeediyordu,hırsından ne yapacağını
silemez haldeydi. Şüphesiz yeni entrikalar peşindeydi.
Prensliklerdeki seçimlerin iptali halinde bu ülkeden ye­
min etmiş olmasına rağmen hâlâ yerinden kımıldadığı
yoktu.
***
Uzun süredir hatıra defterime olanları not etmek is­
temiyordum. Şaşkınlık, Türklere karşı duyduğum nef­
ret, tembellik ya da büyük heyecanlardan sonra beliren
tabii reaksiyon... Bayrağımızın direğe çekildiğini gö­
rünce, olayları böylesine ciddiye almakla biraz hata et­
tiğimizi düşündüm. Trajedi kaba bir güldürüye dönü­
yordu. Neticede zafer bizim oldu. Eflâk ve Boğdan'da
seçimler yeniden yapıldı, bu tarafta işler yolunda gidi­
yor; Fransa'nın dostları iktidarda, ama bütün bunlar ar­
tık bizi gururlandırmıyor. Bize öylesine sıkıntı ve üzün­
tüye maloldu ki...
Bütün bu başarılardan sonra M. Thouvenel, Fransa
İm paratorundan ve hükümetinden boş yere Dİr tebrik
ve teşekkür mesajı bekledi. Ama bunun yanında prens­
liklerin Fransız komitesi olan Baron Talleyrand—Perigord, Legion d'lıonneur'un şövalyelik nişanını alırken
dışişleri bakanı Kont Walewski ise "Bu meselede gös­
terdiği üstün liyakat” sebebiyle "Majesteleri lll.Napoleon'un yüce teveccühünün özel bir ibaresi hususi bir nişânesi olarak pırlantalarla süslü bir nişanla taltif edildi.
M. Thouvenel yorgun, bıkkın ve biraz da yaralıydı.
Yakın arkadaşı marki Souza ile kısa bir süre için sefa­
retten ayrıldı. Resmî işlerden bir zaman ayrı kalmak is­
tiyordu. Karadeniz ve Belgrad ormanları tarafından bir
yerde kamp kuracaklar. Dönüşlerine kadar, onlara her­
hangi bir haber ulaştırmak yasak. Hareketsizliğin M.
Thouvenel'e iyi geleceğini sanmıyorum. Küçük bir yol­
culuk daha iyi olurdu. Bizi İzmir'e ya da Bursa'ya gö­
türme projesi acaba neden gerçekleşmemişti...
- 215 -
Politikanın ne yükseği, ne de alçağı dürüst insanlara
göre değil. Çoğu zaman, karşılığında yalnızca nankör­
lük bulunan meselelerin halli için bu kadar didinip ça­
lışmaya değer mi? Politika daima aldatan bir metresten
farksız. Bence,politikadan başka şeye gönül vermedi.
***
Sefaretimiz mensupları arasında bir hareketlenme
var. İkinci kâtip M. Berthemy ayrılıyor. Vikont Saint—
Ferriol onun yerine geliyor.Kont Segur yerine Kont Lallemand başkâtip, M. de Vernauillet ise üçüncü kâtip ol­
du.
***
10
EYLÜL — 20 Ağustostan bu yana çok az güzel
gün gördük. Yağmur, fırtına toprağı öylesine ıslatmıştı
ki güneş çıksa bile ısıtamıyor. Ş u Karadeniz buraya ka­
dar gelip bizi sıkıştırıyor. Bütün kötülükler hep ondan
geliyor zaten...
1
21 EYLÜL — Evvelki gün dünyamn sonu geldi san­
dık. Birden, kuzeyden korkunç bir ses duyuldu. Hızla
ilerleyen kalın beyaz bir bulut bir anda yeri göğü, de­
nizi kucakladı. Herşey kayboldu, biz de kıskıvrak yaka­
landık: Bahçedeki ağaçlann yapraklan etrafa saçılıyor,
camlara çarparak düşüyordu. Birden duyulan korkunç
bir ses, dolunun bütün camları bir anda tuzla buz etti­
ğini anlatmaya yetti. Ben atölyemde çalışıyordum, he­
men büyük salona koştum . Kapıyı açar açmaz cam
parçalarıyla yumurta büyüklüğünde dolu taneleriyle
karşılaştım. Bu odanın büyüklüğünü görünce camlarm
giriş kapılanna kadar fırlayıp geldiğini görmek insanı
korkutuyor. Hizmetkârlar ne yapacaklarım bilmeden
sağa sola koşuşuyorlar. Mme Thouvenel'in yanma git­
-
216
-
mek için camlı bir bölmeden geçmem gerekiyordu.Ba­
şımı ellerimle kapatarak koştum .
Kütüphanede ve kançılaryada evrak ve kitaplar u çu ­
şuyordu. Biraz önce denizi dolduran o küçük kayıklar
neredeydi? Kıyıya iki adam çıkardılar. Acaba ötekiler
ne oldu?
Hava durulduktan sonra Miss Canning gelip hatırımı­
zı sordu. İngiliz sefaret binasında sağlam bir tek cam
bile kalmamış. Onlar bize nazaran Karadeniz'e daha ya­
kın.
Mme Butenieff'in Büyükdere'de bu akşam vereceği
balo olamayacak sanırım. Burada bahçede birçok ağaç
balta yemiş gibi, çoğu fırtınadan zarar görmüş. Kavasın
kulübesi yıkılmış. Deniz kenannda fırtına daha şiddetli
hissediliyor.
Bu sabah Marmara tarafına ava giden iki kâtibi de
çok merak ettik. Çok geç döndüler, ama ikisinin de
sıhhati yerindeydi.
21 EYLÜL — M. Thouvenel ile arkadaşi marki
Souza o büyük fırtına gününde yağm urdan bataklık ha­
line gelen yollardan geçerek Tarabya'ya döndüler. On
günlük tatilden pek memnun görünmüyorlardı, sanki
cezaya kalmış gibi bir halleri vardı. Ne kadar da kötü
bir yer seçmişlerdi. Gündüzleri akrep öldürüp geceleri
çakal ulumalarını dinleyerek vakit geçirmişler...
***
Bâzan küçük bir bulut ruhumuzun sukûnunu boz­
maya yeterken, Boğaz'daki böylesine âni hava değişik­
likleri neler yapmaz ki?...
Bu ülkede esen rüzgârların insanların huyuna,
sinirine ve bütün tabiata nasıl tesir ettiğini dışardan
bilmenin im kânı yok. Güneyden estiği zaman rüzgâr
hafif bir meltem oluyor. Hava berrak, dağlar kadife gi­
-2 1 7
-
bi, insanlar ise yaşam aktan m utlu görünüyor.
Kuzey rüzgârında herşey değişiyor, hiçbir şey duru
değil, siluetler sert bir çizgiyle kıvrılıyor. İşe fırtına da
karışırsa, insanın her yeri çözülüyor, kendini dünyanın
öbür ucunda sanıyor, insan Tarabya'da denizin esi­
ri olunca kendi içine dönerek yaşamalı.
10
KASIM — Deniz biraz duruldu. Güzel havalar ye­
niden gelecek. Tarabya'daki son günlerimizden istifade
edebilmek için kanatlarımızı oynatıyoruz.
İlk günümüz çok iyi geçti.
Yemekten önce bahçede oturup resim yaptım. Öğle­
yin kayıkla Boğaz'da gezintiye çıktı. Saat ikide arabay­
la Belgrad Ormanı tarafına Bentlere doğru uzandık.
Şimdiye kadar bu ülkenin heybetli ve büyülü görünü­
şüyle, lâ tif havasıyla böylesine mest olmamıştım, Dö­
nüş çok güzel oldu. Sonbaharda dağlar ve bütün ufuk
harikulade renklere bürünüyor. Leylâk ve kızıl renkler
peşpeşe geliyor, ön plânda pembe fundalıklarla güneş­
ten yanmış eğrelti otlan çok sıcak bir renk ahengi ya­
ratıyor. iyi bir ressamın fırçasına lâyık bir manzara.Görünüşe kömür çuvalları taşıyan bir sıra deveyi de katın­
ca, hoş bir manzara oluyor. Bu kömür nereden geliyor­
du? Sanırım uzaktan, zira burada bir tek Belgrad Orma­
nı var, ona da dokunmak yasak. M. Thouvenel, devele­
rin yanından geçerken, birine binerek küçük bir gezin­
ti yapmamı teklif etti. Ama arkadan da bunun çok yo­
rucu ve bulantı verici birşey olduğunu ilâve edince vaz­
geçtim, istemedim. Bu çöl koşuculannm şekline bakın­
ca gerçekten deveye binmenin hiç de hoş olmadığı bel­
li. Ancak mecbur olunursa...
Bu ülkede birşeye alışmak lâzım, tâbii, bu da zaıııar
ister. Kırlarda gezerken karşılaşılan hayvan ölüleri...
Keşke yalnızca koyun ve ineklerin kuru kafa­
sı, ya da eşek ve atlann iskeletleri olsa. Bâzıları insanın
midesini bulandıracak bir görünüşte, oluyor. Allah'tan
-2 1 8 -
teiniz hava ve güzel Boğaz manzarası herşeyi unutturu­
yor.
***
Artık hava fazla sıcak gelmiyor.
Fransız sefaretinin de, mevsim boyunca görülen de­
ğişikliklere uygun olarak, kimi bu sahilde, kimi karşı
sahilde oturan zengin OsmanlIların sahip olduğu im­
kânlara ihtiyacı var. Tarabya dağın arkasında kaldığı
için güneşi tam alamıyor.Karadenız'den gelen rüzgarla­
ra da açık. Sonbaharda ise hava rutubetli oluyor.Deni/
müsaade ettiği zaman sık sık Asya tarafına geçip ısını­
yoruz. Boğaz'm ortasına gelince farkı hemen hissediyo­
ruz.
Tarabya'nın tam karşısında küçük bir balıkçı köyü
olan Beykoz var. Çok iyi güneş aldığı için orayı her za­
man tercih ediyoruz. Büyük çınarların gölgelediği
küçük bir meydanı, çeşmesi ve sağa sola dağılmış şirin
evleriyle hoşumuza gidiyor. Türk evleri umumiyetle
hep aynı model: Temelden d ö rt—beş ayak yükselen bir
taş duvar; bunun üstüne ahşap iki kat. Bu katlar, kafes­
li pencereler ardından, her köşede aynı havayı almak,
aynı manzarayı dışardan görünmeden rahatlıkla seyre-,
debilmek için dikkatle yapılmış. Sarı, pembe ve açık
mavi, OsmanlIların evlerini boyamak için tercih ettik ­
leri renkler. Eşyalarını ise ekseriyetle koyu kırmızı ile
döşüyorlar. Eskiden, Hırisiyanlar ile Yahudiler daha
gözalıcı renkler kullanmaya cesaret edemezlermiş.Şim­
di ise bu mevzuda bu kadar sert davranılmıyor. Beykozlu balıkçılar filelerini alçak dallara asarak tamir ediyorlar.Görünürde bir tek kadın yok.Kadınlar, Müslü­
man âdetine uygun olarak içerde kalıyor. Kahve, gazi­
no gibi birşey yok, her yer sessiz. Boğaz'm bu şirin kö­
şesinde derin bir sükûn hüküm sürüyor.
-
219
-
Geçen gün kontes Zamoyska ile birlikte, güç belâ
bulduğumuz taburelere oturm uş resim yapıyorduk.Güzel bir sürprizle karşılaştık. Türkiye'de okul dağılışı
çok tatlı oluyor. Tertemiz elbiseleri içinde, kırmızı ya­
naklı, güler yüzlü çocuklardan sevgiyle bahsetmiştim.
Bizi görmek onlan şaşırtm ıştı. Biraz yaklaştılar, ama
bizi rahatsız etm ekten çekinen bir halleri vardı. Avru­
palI çocuklara hiç benzemiyorlardı. Her halleriyle ha­
remin gururlanacağı kadar vardı.
Asya tarafı ekseriyetle Müslümanların bulunduğu bö­
lüm. Boğaz'ın iki yakasında bulunan otuza yakın köy,
bir ağacın, bir meyvamn ya da bir çiçeğin ismini taşı­
yor.
Gezintilerle geçen birkaç günden sonra, hava daha
çok serinlemeye başlamıştı. Beyoğlu'na dönmeye ka­
rar verdik.
Tarabya'daki son akşamımızdı. Ingiliz sefaretinin yemeğindeydik. Küçük deniz yolculuğunda bir hayli he­
yecanlandık. Mme Thouvenel bu akşamki daveti kabul
ettiği için pişman olmuştu.
Fransız ve İngiliz sefaretleri arasındaki bölümde,Ka­
radeniz'in akıntıların ve şiddetli tesiri fazlasıyla hissedi­
liyor. Bâzı şakacılar "Burası, diyorlar, düşman iki kom­
şuyu ayıran ikinci M anş..." Bu defa, deniz korkunçtu
gece de kapkaranlıktı. Biz Ajaccio'nun büyük kayığına
binmiştik. Yanaşırken dağ gibi dalgalar neredeyse kayı­
ğımıza çarpıp parçalayacaktı. Kabaran denizin çalkan­
tısıyla sallanan kayıktan inmek,yardım etmek için uza­
nan elleri tutm ak mesele oldu. Yağmur, taşlan da kay­
gan yapmıştı. Geçen yıl aynı yerde Baron Richtoffen'
in uğradığı kaza neredeyse yeniden vuku bulacaktı.
Allaha şükür kazasız belâsız kendimizi rıhtımda bul­
duk. Dönüşte karadan gitmeyi tercih ettik. İlk defa bu
küçücük patikamn varlığına şükrettik, onun sayesinde
ayağımız sağlam yere basıyordu, karanlık boşluğun
-
220
-
korkusundan kurtulm uştuk. Ama yine de yağmur ve
rüzgâra karşı kaymadan yürümek çok zordu.
Yarın Tarabya'dan ayrılıyoruz. Keşke Neptün'ün
hiddeti geçse de Ajaccio'da fazla sallanmasak.
ONIKlCİNCİ BÖLÜM
Beyoğlu’na yerleşme; ikinci yılımız — Kâ­
ğıthane Deresi — Rus sefaretinde konser—
Esrar içenler — Orsini suikastından sonra
im paratorun selâmeti için Te Deum ayini —
Ermeni düğünü — Islâm Peygamberi Muhammed'in doğumu münasebetiyle yapılan
âyin — Abdülmecid ve cömertliği — Mevle­
vi dervişleri.
BEYOĞLU, 1857 — 1858 K IŞI —Neptün sanki beni
duym uştu. Tarabya'dan Tophane'ye kadar yolculuğu­
muz çok iyi geçti. Bu arada nefis bir öğle yemeği de
yedik.
Ahçılarımızın ve m utfak eşyasının Beyoğlu'na yeni­
den alışıp yerleşmesine fırsat vermek için Tarabya'dan
döndüğümüz günün akşamı, İspanya ortaelçisi marki
Souza'da misafirdik. Yemekler hakikaten çok nefis,
çok lezzetliydi. M. Thouvenel İspanyol aşçının marife­
-2 2 3 -
tini öylesine övdü, öylesine göklere çıkardı ki, aşçı şı­
marıp söz dinlemezin, kendini beğenmişin biri oldu
çıktı. Marki Souza da bu yüzden üç gün sonra onun işi­
ne son vermek zorunda kalmıştı.
Türkiye ile yeniden anlaşıp kucaklaşacağımı sanmamıştım. Tatlı iklime, pencerelerinden görünen güzel
manzaraya, Beyoğlu'ndaki konağımıza kavuşmak beni
sevindirdi. Akşam toplantılarının geçen seneki gibi
zevkli geçeceğini ümit ediyoruz.Leydi Stratford ile
birkaç diplomat hanımının İstanbul'da olmayışları bu
kışı geçen yılkinden daha renksiz yapacak.
Kısa bir süre sonra bir fırsat çıktı. Dün akşam M.
Thouvenel beni Rus sefaretine götürdü. Barones Boutenieff, Sultan Abdülmecid'in huzurunda bulunmuş ve
ondan onbin kuruş ile bir Mecidiye nişanı alan bir pi­
yanisti dâvet etmişti. Bizim sanatkârlarımız padişahın
bu cömertliğini duym uş olsalardı, bu ülkeye akın eder­
lerdi.
Piyanist en güzel parçalarından birini icra ederken,
M. Thouvenel yanında oturan sultanın mâbeyncisi ve
saray musikisi düzenleyicisi olan Necid Paşa'nın kula­
ğına eğilerek: "Piyanisti nasıl buluyorsunuz?" dedi."Si­
ze birşey söyleyeyim mi? "diye ilâve etti,sonra beni gös­
tererek, bu genç hanım ondan çok daha kabiliyetlidir"
dedi. Necid Paşa benim Fransız sefiriyle olan akrabalı­
ğımı bilmediği için "Muhterem beyefendi" dedi, "Siz
isterseniz padişahımız kendisini dinlemekten memnun
kalacaktır." M. Thouvenel şakacı bir edâ ile: "Hüküm­
darınız çok zengin olabilir, ama benim yeğenim dünya
hâzinelerine bedeldir" diye cevap verdi.
Mâbeynci kendisini bana takdim etti. Ertesi gün de
kendi hazırladığı Türk bestelerinden birkaçını gönder­
mek nezaketim gösterdi.
M. Thouvenel ise birçok kere, benim sultandan ala­
cağım en azmdan 20.000 kuruşluk kolyeye mâni ol-
-
224
-
duğıı için kendisini affedemediğini söyleyerek güldü.
H»
«i*
Dün İstanbul'un Avrupa yakasındaki Kâğıthane De­
resinin bulunduğu yere gittik. Cuma günlerinin en sev­
diğimiz gezisi bu. Burada iki küçük vadi var. Birinde
Ali Bey suyu, diğerinde ise Kâğıthane Deresi akıyor.
Burada eskiden bir kâğıt im âlâthanesi varmış. İki
küçük nehir bir süre sonra birleşerek Haliç'e akıyor.
Yıkıntıları görülen sarayın III. Alımed tarafından
Marly Şatosu taklit edilerek yaptırıldığı söyleniyor.
III.Aıuııed buraya Marly Şatosundaki meşhur su çek
me mekanizmasını da kurdurmuş zamanında. Paris'de
Osmanlı sefiri 1724'de bu mekanizmanın bir plânını
göndermiş,İstanbul'da da buna bakarak inşa edilmiş.
Uzun bir boğazdan geçtikten sonra su, bir şelâle ha­
linde köpük köpük dökülüyor. Pırıl pırıl çiçeklerle siislü
yemyeşil uzanan kırlarda İstanbul'un, Beyoğlu'nım
Rum ve Frenkleri toplanıp eğleniyor. Türkler pek bura­
ya gelmiyor; onlar, Asya kıyısını tercih ediyorlar.
Söylendiğine göre Sultan Mahmud, burada geçirdiği
birkaç gün sırasında ölen genç bir cariyesine öylesine
üzülmüş ki, bir daha bu güzel vâdiye gelmek istememiş.
***
Birkaç gün önce akşama doğru İstanbul tarafında
yaptığımız geziden dönerken, Süleyıııaniye civarında
garip tavırlı birtakım adamlara rastladık. Kini oldukla­
rım ve nereye gittiklerini sordum. "Bunlar zavallı insan­
lar" diye cevap verdiler. "Orada köşeçle, esrarın yarattı­
ğı rüyalar âleminde kaybolacaklar." Esrar kullananlar
bu kötü iptilâm n bir süre sonra vücutta yaptığı büyük
tahribattan fark ediliyor. Bu garip kişiler, sarhoşluk
- 225 -
içinde yaşamayı seçmişler. Bunlar İstanbul'un tiryaki
kahveleri denen yerlerinde toplanıyorlarmış. Süleymaniye Camimin bulunduğu yere çıkan bütün yollardan
insana iğrenme ve acıma duygusu veren solgun yüzlü
insanlar birer ikişer geliyor. Uzamış boyunları, iki
yana sallanan başları, çarpılmış belkemiği ve daha
birçok garip tavırları ile ilk bakışta ne olduklarını bel­
li ediyorlar. Caminin bulunduğu meydanı çevreleyen
alçak duvarlara yaslanmış birçok küçük dükkân var.
Dükkânlar bir çardağın gölgesine sığınmış, gelenlerin
oturması için de birkaç iskemle konmuş. Ama bu du­
rum gelip geçenleri hiç de rahatsız etmiyor. Türkiye'
de dükkânların kapısı yok, insan böylece olup bitenle­
ri dışardan seyredebiliyor. Anlatılanlar ilgimi çekm iş­
ti, bu konuda birşeyler daha öğrenmek istedim. Ya­
nımdaki anlatmaya devam etti:
"Bir süre sonra herkese esrar dağıtılır. Şiddetli es­
rar müptelâları bir kerede her biri zeytin büyüklüğün­
de dört esrar "Hapını" yutarlar. Sonra üstüne bir bar­
dak soğuk su içerler ve rüyalara dalmak için uzanırlar.
Yarım saat, kırkbeş dakika geçtikten sonra, yavaş ya­
vaş, hepsinde bir hareketlenme başlar. Neşeli ve garip
hareketler yapan adamlar mutluluk içinde yüzerler.
Sonra evlerinin yolunu tutarlar. Hiçbirinde şuur diye
birşey kalmamıştır. Hakikatte bulamayacaklarına
inandıkları büyük mutluluğun derin zevkiyle kucakla­
şırlar.
Gelen geçenlerin alaylarını duymadan, arzu ettikleri
iıerşeye sahip oldukları bir âlemde yaşarlar."
* H= *
- 226 -
14 OCAK 1858 —Pazar günü Fransa İmparatorunun
Orsini'de patlayan bombalardan bir mucize eseri kur­
tulm uş olması şerefine, sefaret kilisesinde büyük bir
"Te Deunı" âyini yapıldı. Fransız kolonisinin tamamı,
büyük üniformaları içinde bütün sefirler hazır bulundu.
Yalnızca İngilizlerden bir kişi bile yoktu. Lord Strat­
ford yolculuktaymış. Haberi duyar duymaz geçmiş ol­
sun demek için Ivl. Thouvenel'i ziyaret eden İngiliz
maslahatgüzârı bunun tatm in edici olduğunu düşünmüş
olmalı. Ayin çok gösterişli oldu.
Beyaz tüylerle süslü şapkasını havada sallayarak "Ya­
şasın im parator" sloganının yüksek sesle söylenmesi
için işaret veren M. Thouvenel'in ince uzun hayali h â ­
lâ gözlerimin önünde.
Bu noktada oldukça ilgi çekici bir olayı nakletmek
isterim. Suikast olmadan bir gece önce rüyamda olayı
bütün detaylarıyla gördüm. Opera girişi, bomba, gürül­
tüler, karışıklık... Herşey öylesine hakikatin aynısıydı
ki, sabah kahvaltısında M. ve Mme Thoııveııel'e anlat­
tıktan sonra haberi veren telgraf gelince çok şaşırma­
dılar. Yalnızca bu önceden seziş onların aklını karış­
tırmıştı.
***
3
ŞUBAT 1858 — Yeğenimle birlikte bir Ermeni
düğününe gittik. Dikkate değer merasim olduğunu
söylemişlerdi. Ümidimiz hiç de boşa çıkmadı. Tören,
İstanbul'un en zengin Ermeni evlerinden birinde olu­
yordu. Kapıda müzikle karşılandık. Merdivenleri çıka­
na kadar Maısaillese de peşimizden geldi . Genç ııişan-
- 227 -
h kız, en dipteki odanın bir köşesinde oturuyordu. Yü­
zü altın sırma ile dokunm uş bir yaşmakla gizlenmişti.
Kendisini selâmlayıp tebrik etmeye gelenlerin ellerini
öperek alnına götürüyordu. Ermenilerin bu el öpme
usulü, Türklerinkinden farksız. Erkeklerin de, kadınla­
rın da ellerini aynı şekilde öpüyordu .Mangal ateşi üzeri­
ne atılan kokulu otların dumanı bütün salonu kaplamıştı.İnsanın bazen midesi bulanır gibi oluyordu ama,sey­
rettiğiniz sahne öylesine alâka çekiciydi ki rahatsızlığı­
mızı unutuyorduk.
Nikâh merasimi için papazlar gelince, bütün dâvetliler beyaz çiçeklerle süslenmiş ve özel olarak hazırlan­
mış bir sunağın bulunduğu büyük salona geçtiler. Ermeniler dinî ayinlerinde, Kilise'nin ilk devirlerindeki
usûl ve erkânı aynen tatbik ediyorlar. Mukaddes eşya­
ların şekli ve rengi bizimkilerden farklıydı. Papazın ba­
şında uzun silindir şeklinde, ucuna doğru sivrilen bir
Külâiı vardı.Ayin boyunca okunan duaların usulünde ve
sırasında Batı Kilisesi'nden oldukça farklı taraflar var.
Damat adayı ilk başta, yalnız olarak âyinde bulunuyor.Önce,dualar edilerek sırtına beyaz bir pelerin giydi­
riliyor, başına beyaz bir taç takılıyor. Sonra törenle
genç nişanlı kızı almaya gidiyorlar. Bu an çok güzel ve
dokunaklı. Genç kız, bizdeki gelinler gibi beyazlara bü­
rünmüş olarak ayağa kalkıyor, ama yüzündeki altın sır­
ma peçesi açılmıyor. Hakiki beyaz zambaklar içine
oturtulm uş biiyiik mumları taşıyası nedimeler de çevre­
sini alıyor. Damat namzeti, genç gelini elinden tutarak
sunağın önüne getiriyor. Parmağına yüzüğü taktıktan
sonra nikâh merasimi birçok sembolik ve güzel olayla
sürüp gidiyor. Genç evliler şarap dolu bir kupayı birlik­
te içiyorlar. Kupanın içine konan altın para, mutluluk
ve refahın sembolüymüş. Ne yazık ki, papazın Ermeni­
ce sözlerinden hiçbir şey anlayamıyoıdum.
Tören bittikten sonra genç damat, eşi olan genç kı­
zın yüzündeki peçeyi açarak onu ilk defa görüyor. As-228
-
lmda Ermeniler, kadınların dışarda yüzlerini örtmesini
mecbur kılmıyorlar. Bu mevzuda daha sert davranan
Türkler hile, uzaktan beğendikleri kadının yüzünü gör­
mek için ellerinden geleni yapıyorlar.
Bu dâvette bizi hayal kırıklığına uğratan şey, Erme­
ni kadınlarının aynı bizim gibi giyinmiş olmalarıydı.
Ama mücevherleri ve diğer süs eşyalarını öylesine bü­
yük bir zevksizlikle takmışlardı ki, güzelleşeceklerine
çirkinleşmişlerdi. Dört yıl öncesine kadar kendi zen­
gin ve güzel millî kıyafetlerini giyiyorlarmış. Geçmişin
bütün muhteşem güzellikleri ne yazık ki, belki de çık­
mamak üzere dolaplara girmişti.
Sefarete dönüşümüzde, renkli tüller ve çiçeklerle
kaplı sepetler içinde şekerler bizi bekliyordu.
Şarklılar kiliselerinde bizim usûl ve erkânımıza göre
daha eski olan bu ayin tarzını devam ettiriyorlar. Ayin
sırasında kullandıkları lisan bunun en güzel ifadesi.Ayııı kiliseye bağlı kişilerin derin sadakatine karşı, aynı
ırkın insanlarını etrafına toplayan kilisenin m ânâlı te­
şekkürü.
İstanbul'daki Ermeniler, Yedikule ile eski Teodosyüs
limanı civarında oturuyorlar. Beyoğlu'nda, Galata'da
ve birkaç semtte daha Ermenilere rastlanıyor. Her yer­
de dükkânları ve iş yerleri var. Her kervanda, her çarşı­
da, her sanayi kuruluşunda Ermeniler var. Türklerin,Ermenileri Rumlara tercih etmesine sebep, Ermenilerin
daha zengin ve daha güven verici olmaları. Çarşıların
bekçiliği ve kontrolü de Ermenilere veriliyormuş.Yük­
sek mevkide bulunan Türklerin en büyük yardımcısı da
Ermeniler oluyormuş.
Ermeni patriği, ülkesini temsil eden bir hükümet vas­
fını taşıyor.
İstanbul'daki bütün Ermeni aileleri pederşâhî.Kadınlar, sofrada erkeklere hizmet ediyorlar. Ahlâk anlayış­
ları üstün ve saygılı. Yabancıların Ermeni evlerine gir­
- 229 -
meleri imkânsız gibi birşey.
Ermeni milleti, bütün Şark ulusları içinde en değer­
lisi. Çalışkan, zekî, ülkesine bağlı, hürriyetine aşık bir
toplum.
Osmanlı vatandaşı olan Ermeniler, ticarette oldukça
ileri gitmişler. Banka işlerinde ve yabancı dil öğrenme­
deki ustalıkları dikkati çekecek vasıfta. Kazanca düş­
kün olmakla beraber, dürüstlükten ayrılmıyorlar. Yuva­
larına çok bağlı olan Ermeniler, aziz Greguvar tarafınlan Hıristiyanlığa dâvet edilmiş, Ermeni kilisesinin bir
kısmı daha sonra Roma'daıı ayrılmış.
Şark'ta kiliseler yalnızca dinî âyinlerin yapıldığı yer
olmakla kalmıyor, aynı zamanda milliyetçi hareketle­
rin de doğup geliştiği bir kaynak vazifesini görüyor.Ki­
lise patriği hem dinî, hem de millî bir lider olarak kabul
ediliyor. Patrikler ve piskoposlar bazan dâva konusu
olan olaylar hakkında hüküm vermeye de yetkili kılın­
mış. Bu sebepten, Papa'yı kabul etmek, Şarklıların ç o ­
ğu için, millî kişiliği ve ülke fikrini feda etmek m ânâsı­
na geliyor. Roma Kilisesi'nden ayrılan bütün Katoliklerin düğümlendiği nokta burada. Dillerine, eski inanışla­
rına ve millî bağımsızlıklarından arta kalan herşeye kar­
şı derin bir bağlılıkları var.
Gün boyu İslâm Peygamberinin doğum günü şerefi­
ne toplar atıldı. Her yıl Rebiülevvel ayının onikinci ge­
cesi Hazret—i Muhammed'in doğumu kutlanıyor. Sul­
tan II. Murad Hicri 946'da (Milâdî 1588) bunun bir
bayram gibi kutlanmasını emretmiş. Limandaki gemi­
lerin top atışıyla beliren alevi ve sonra etrafı kaplayan
dumanı seyretmek çok hoş. Uzaktan duyulan saray
müziği , padişahın alayla Sultanahmet Camii'ne gittiği­
ni anlatıyor. Ba merasimde şeyhülislâm, Osmanlı Hü-
- 230 -
künıdannm yazdığı mektuba cevap veren Mekke şerifi­
nin mesajını okurdu.
Osmanlı askerî müziğinde dinleyeni saran garip bir
barbarlık hissediliyor. Aynı ahengi Türk musikisinin di­
ğer bölümünde bulmamaktan m utlu olduğumu itiraf
edeyim.. Buradan çok uzakta, borazanların tiz ve kendi­
ne has sesi, tokmakla dövülen büyük davulların sağır
edici gürültüsü, çemballerle klarnetlerin ince ve tiz
siyle karışıyor. Bütün bu karışınım ortaya çıkardığı sü­
rükleyici ve orijinal müziğin kulağa hoş geldiğini söyle­
mek yerinde olur.
***
Dün, her cuma olduğu gibi, sultam camiden döner­
ken görmek şerefine nâil olduk. Kıymetli taşlarla işli
koşumlar takıl niş olan çok güzel bir ata binmiş olan
hükümdarın önünde, muhafız alayı vardı. Arkadan pa­
dişahın bindiği at kadar değerli, süslü altı at ile keseyi
ve kahve takımını taşıyan iki subay geliyor. Bir üçün­
cü subay ise, sultanın arzu ettiği zaman oturması için
küçük gümiiş kakmalı bir tabure taşıyor. Paşalar ile ile­
ri gelen askerler ağır ağır yürüyorlar. Silâh kuşanmış
uşaklar, hükümdarın hemen arkasından yürüyorlar. Bü­
tün bu gösterişli alay sessiz ve hareketsiz duran halk
arasından geçip gidiyor. Gördü.derime öylesine hayran­
lıkla bakıyordum ki Mıııe Thoııvenel, gözlerimin Tiiıklerin taktığı elmaslardan daha parlak olduğunu söylü­
yordu.
Eski devrin kıyafetleri içinde sultanın bambaşka bir
havası olurdu. Şüphesiz kudretli efendinin bakışları
sert olur, halk ise onun karşısında yerlere kadar eğilir­
di.
Abdülmecid orta boylu bir adam. Yüzü hafif çiçek
bozuğu, yumuşak ve biraz da üzgün bir ifadesi var.Ba­
- 231
kışları iyilik ve sükûnet dolu.
Aslında hükümdar olarak fazla korku yarattığı söyle­
nemez. Babası Sultan Mahmud'u halk adetâ arıyor. "O
büyük adamdı" diyorlar, "En ufak şeyde acımadan kel­
leleri uçururdu."
Abdülmecid çok titizmiş: Bir başkasının elini sürdü­
ğü elbiseyi giymek istemezmiş. Bayramda, padişahın si­
nirliliğe varan titizliğini tatmin etmek için, el öpme
merasiminde, değerli taşlarla işli altın simli örtü kulla­
nılıyordu. Abdülmecid sakalını sıvazladıktan sonra, iki
kölenin hazır tuttuğu altın tasdaki kokulu suya ellerini
daldırarak yıkamak âdetiymiş. Sarayda kendisine yal­
nızca harem kadmlanmn hizmet etmesini istermiş.Söy­
lentiye göre, yedi nikâhlı karısı, ondört hususi cariyesi
varmış. Aslında hareminde hiç görmediği sekizyüze ya­
kın kadını varmış. Bu ise, sultanın ünü ve saygı kazan­
ması için şartmış. Kıymetli atlarla dolu zengin bir ahırı
olmak gibi birşey bu.
Böylesine bir kadın kalabalığı içinde düzen ve sükû­
net sağlamak lıayla güç olmalı. Zaman zaman, "Saray
yine karışmış, zavallı hükümdar nereye söz geçireceği­
ni bilemiyor" diye söylendiğini duyuyoruz. Valide
Sultanın otoritesi ve idaresi yok olduğundan beri, sa­
ray cehenneme dönmüş diyorlar.
Abdülmecid'in sarayının ve hareminin müsrifliği da­
ima şikâyet konlısu oluyor. Söylendiğine göre gözde­
lerinden biri, on ay süre ile, her ay bir milyon kuruş
harcamış. Gözde, geçtiği yollarda bulunan askerlere
avuç dolusu altın dağıtırmış. Bunun, parayı pencere­
den sokağa atmaktan, mücevherlere ve reçellere yatır­
maktan farkı yok. Padişahın sarayında her gün d ö rt—
beşbin kişi yemek yiyor. Bu ülkede lükse çok değer
veriliyor. Bir adamın önemi, doyurduğu kişi sayısınca
artıyor. Bu noktadan bakınca Abdülmecid'in bulun­
duğu yerin seviyesini koruduğu söylenilebilir.
- 232 -
Saray mutfakları gerçekten görülmeye değer diyor­
lar. Yabancıların ziyaretine açık olan mutfaklardaki en
ilgi çekici şey, sarayın çeşitli dairelerine gönderilen ye­
meklerin hazırlanması sırasında yapılan merasim. Ye­
mekler bölümlere ayrılmış büyük yuvarlak bir kutuya
konurm uş. Sonra üzerine siyah bezin altında yemeğin
gittiği kişinin değerine göre ipek ya da kadife bir ku­
maş bulunurmuş. Mutfaklarda bir aşçı başının nezare­
tinde Türk, İtalyan, Fransız dörtyüze yakın aşçı çalışı­
yor. Ayrıca sarayda misafir bulunan yabancılara hizmet
etm ek için de baltacılar var.
Bu hayli yüksek masrafa, sultan çekinmeden sınırsız
ilâveler de yapıyor. Bâzen, aynı zamanda, on saray ya
da on köşkün inşasını başlatıyor. Kısa bir süre önce
yaptırdığı, ve halen oturduğu Dolmabahçe Sarayı, sür­
düğü hayata artık kâfi gelmiyormuş. Aslında Dolmabahçe Sarayı eski saray kadar büyük; onun gibi, İstan­
bul'un en güzel köşesinde değil ama, zarif ve ince stiliy­
le Boğaz'ın mavi suları ve sakin kıyılarıyla çevrili. Halk,
bir yıla yakın bir zamandan beri askerin maaşı verile­
mezken, düşüncesiz ve sınırsızca yapılan bu harcamaları
tasvip etmiyor. Hükümdar ise söylenenleri duymamazlıktan geliyor. M. Tiıouvenel: "Padişah boğulan, ama
geç kaldığı için yardım istemeyen bir adama benziyor"
diyordu. Herkes ağabeyisi Abdülaziz'in onu saf dışı bı­
rakmasını bekliyor. Halk Abdülaziz'e "Acımasız" oldu­
ğu için ümit bağlıyor. Haydi hayırlısı, Türkler korku
yaratan hükümdarları tercih ediyorlar. Abdülmecid on­
lara fazla iyi ve yum uşak geliyor. Söylentiye göre; şey­
hülislâm, serasker ve sadrıâzam birleşerek padişahı
tahttan indirebilirlermiş. Sonunda da hükümdar sürgü­
le gönderilirmiş.
***
- 233 -
Dün akşam sohbet sırasında M. Thouvenel ülkede ba­
şını alıp giden düzensizlikten, ahlâk düşkünlüğünden
söz ediyordu. Üsküdar da bulunan bir devlet dairesinin
memurları on yıldır, senede sadece yüz kuruş maaş alı­
yorlarmış. Sonunda sadrıâzama gidip şikâyet etmişler,
o da şikâyeti haklı bulup bu iş yerine ellibin kuruş
gönderilmesini emretmiş. Emri alan, önce kendine yirmibeşbiııi ayırmış, büro şefi onikibini cebine atmış,za­
vallı memurlara da ayda beş kuruşcuk ayır. ıış. Arala­
rından sekizi orduya yazılmış. "Bu kadar az gelirle na­
sıl yaşamışlar" diye sorunca "Elbet ki çalmak zorunda
kalmışlar, başka ne yapabilirlerdi ki?" diye cevap verdi
M. Thouvenel.
***
Mme Thouvenel ile bağırarak zikreden dervişleri sey­
retmek istemiştik. Sinirlerimizin dayanamayacağından
korkuyorduk. Ama dervişlerin dönüşünü mutlaka gör­
mek gerekir, bu kaçınılmayacak bir manzara. Kim bilir,
kısa süre sonra belki bunların âyini de kavuklar, sarık­
lar ve daha birçok şey gibi ortadan kaldırılıp yasaklanır.
Batı, nedense Şark'ı eski âdet ve geleneklerinden uzak­
laştırmak için adetâ kendini kaybetmişcesine gayret
ediyor.Ben bütün bunların, ülkenin orijinalliğini ve ken­
dine has havasını kaybetmemesi için devam etmesini
istiyorum. Bu câhil, âvâre dervişler aslında enteresan
kişiler değil. Dindar kişilerin yardımıyla ayakta durabi­
liyorlar. Tekkelerde yaşıyorlar. Haftada yalnızca bir
günlerini alan dervişlikten başka hiçbir iş yapmıyorlar,
kalan zamanda ise bomboş oturuyorlar.
Dönen dervişler İstanbul'un fakir bir semti olan Ka­
sımpaşa'da oldukça yıkık bir tekke binasında toplanı­
yorlar. İçerde, duvarları beyaz badanalı, çepeçevre tri­
bünler düzülmüş dört köşe bir salon var. Zemin parlak
- 234 -
bir parkeyle kaplı. Dipte, kapının karşısında, Kur'an
âyetleriyle süslü mihrap var. Ayakları çıplak, elleri gö­
ğüslerine kavuşmş, başları önüne eğik yirmi kadar der­
viş sırayla salona giriyorlar. Üstlerinde siyah ya da ko­
yu lâcivert mantoları, başlarında koyu kahverengi,
sikkeleri var. Oturduğu yerde yüksek sesle Kur'an oku­
yan hocayı, ayakta, gözleri hafif kapalı dinliyorlar.Sonra tribünlerde oturan çalgıcılar, ellerinde müzik âletle­
riyle ağır, yumuşak ve monoton bir müziğe başlıyor.
Bu sırada dervişler ağır adımla salonda üç defa dönü­
yorlar. Şeyhlerinin önüne gelince onun elini derin bir
saygıyla öptükten sonra, dönüp birbirlerini selâmlıyor­
lar. Şeyh efendi ak sakallı, seçkin ve tesir eden görü­
nüşlü, sâkin yüzlü bir ihtiyar derviş.
Müzik bittikten sonra, yeşil sarıklı şeyh efendinin
işaretine kadar Kur'an ve İlâhiler okunuyor. Müzik tek­
rar başladığı zaman, dervişler mantolarını çıkarıyorlar.
Geniş etekli beyaz yün elbiseleri ileortaya çıkıp bir
kolları havada, diğeri aşağıda olarak yumuşak ve rahat
bir hareketle dönmeye başlıyorlar. Müzik gittikçe hız­
lanırken, dönüş de hızlanıyor. Başları yana eğilmiş,
gözleri yarı kapalı dervişler vecd içinde kendilerini kay­
bediyorlar.
Onları seyrederken sonunda insanın başı dönüyor.
İnsan sanki kendisi de dönüyormuş gibi bir lıisse kapılı­
yor. Sonunda dervişler ansızın durarak yerlerine dönüp
oturuyorlar. Son duadan sonra âyin bitiyor. Bence bu
gördüklerimin tiyatro sahnesindeki âyinlerden farkı
yok. Türkler, bu âyin sözünü, sanırım beğenmeyecek­
ler. Ayini seyrederken dudaklarını kıpırdatarak ellerin­
deki teşbihleri çekiyorlar. Onlar için bu toplantının di­
ni bir manâsı var. Batılılar için ise, dervişler yalnızca
seyredilen oyunun bir parçası...
ONÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Müslüman aile — Türk kadınları - Evlenme­
ler — Boşanmalar — Bekârlık — Çocuklar —
Köleler — Kıyafet — Haremdeki dramlar Vahşet sahneleri — Cezalandırılan kadınların
kayboluşu —Hamamlar.
Kitabımda, herkes için derin merak kaynağı olan
haremlerden (34) bahsetmeden geçemeyeceğim.
Şarklının özel hayatına girmek imkânsız. Müslümanlar sürdürdükleri hayattan hiç bahsetmiyorlar, bu konu
ile ilgili en ufak bir söz en büyük terbiyesizlik olarak
kabul ediliyor. Bir Türk'e, karısını, annesini ya da kızkardeşini sormayı kimse aklından bile geçirmez. Ko­
nuşma sırasında ancak şöyle denilebilir. "Hareminizin
sıhhatte olduğunu ümit ederim. "Sefarete gelen paşalara
biz böyle söyleyince "Hamdolsun çocuklar iyi" diye
cevap veriyorlardı. Harem sözü ile Türkler yalnızca bi­
zim anladığımız m ânâyı değil, bütünü anlatıyorlar.
- 237 -
Türkler yabancılarla konuşurken "Harem" değil, "Ç o­
cuklar" diyorlar. Bu da onların "Harem" kelimesine
geniş bir manâ verdiklerinin bir ifadesi.
Az çok hali vakti yerinde olan her Türk'ün bir hare­
mi var. Etrafımızda hemen hemen hiç bekâr erkeğe
rastlamadık.
"Harem" kelimesiyle yalnızca kadınların oturduğu
bölüm ,ya da efendinin kızları değil, evde bulunan bü­
tün kadın kişiler anlatılmış oluyor. Hareme yalnızca
eşler, haremağaları ve köleler girebiliyor. Koca da karı­
sının yanma, yabancı bir misafir hanım yoksa girebili­
yor. Ancak, her iki tarafın tasvibi olduğu takdirde bu
usûl bâzen uygulanmıyor.
Türk kadınları süslenmeyi çok seviyor. Güzellikleri­
ni değerlendirmeyi de iyi biliyorlar. Eşlerinin sevgisini
kaybetmemek ve onun tarafından bir kenara atılma­
mak için kendilerini hiç ihmal etmiyorlar. Boşanma,
bir ömür boyu kadının tepesinde sallanan keskin bir kı­
lıç gibi. Zengin ve lüks bir haremin çeşitli nimetleriyle
çevrili kadın birden kendini yalnızlık, terkedilmişlik ve
yokluk içinde bulabiliyor. Müslüman kadınların eşleri­
ne olan itaati böylece daha iyi anlaşılıyor. Ancak, bu
baş eğmede, derin bir sadelik ve zarafet de yok değil.
Çirkin olsun, yaşlı olsun, bir erkek daima en şefkatli
ve dikkatli saygıyla, ilgiyle muamele görüyor. Kocala­
rın böylesiııe mutlu kaderi olan başka bir ülke var mı
acaba?
Boşanırken fazla bir formaliteye ihtiyaç yok. Kar­
şılıklı boşanma isteği bunun gerçekleşmesi için yeti­
yor. Kocalar istedikleri zaman boşayabiliyorlar. Bunun
için kadıya giderek "Karım boştur" demesi yetiyor.
Eğer erkek karısını sebepsiz yere boşarsa, ona belir­
li bir miktar para vermek mecburiyetinde bırakılıyor.
Haklı olan koca ise, kansına birşey vermiyor. Erkeğin
kötü muamelesi karşısında kadının da boşanmayı iste­
me hakkı oluyor.
Bâzı hallerde karşılıklı boşanma isteği şart koşuluyormuş. Meselâ kadının horlaması, kesin boşanma se­
bebi olarak kabul ediliyor.
Bunuıı sonucu olarak boşanmalar korkunç bir şekil­
de artıyor. Zenginler, ödemeleri icap eden pek küçüm­
senmeyecek m iktan düşünerek, boşanmaya pek yanaş­
mıyorlar. Dört kadına kadar müsaade edilmiş olduğu
için bu kaideye de memnuniyetle uyuyorlar. Haremi
olmayan az gelirli erkekler ise sık sık boşanarak eş de­
ğiştirm ekten çekinmiyorlar.
Bir Türk erkeği karısından boşanmak istediği zaman,
onun getirdiği kahveyi, ekmeği,ya da pilâvı reddederek
haftada iki defa hamama gitme parasını vermeyerek ni­
yetini ifade ediyor. Kadın şikâyetçi oluyor, boşanma
da vuku buluyor.
Genç kız ile evlenen erkek ona, dul bir kadına;ya da
boşanmış kadına verdiğinden daha çok para veriyor.
Türkler ancak sekizinci derecedeki akrabalarıyla ve da­
ha sonrakilerle evlenebiliyorlar.
Çok sevilen eşler istedikleri herşeyi yapabiliyorlar.
Ama buna rağmen kadınlar daima saygılı ve itaatkâr ol­
masını biliyorlar. Kadınlar, kocalarının elini öptükten
sonra göğsüne ve alnına götürerek öylece bir süre kalı­
yor. Bu hareket sanki yeni bir şefkat ve saygı sunuşun
bir ifadesi gibi beliriyor. Kadınlar bâzen de kocalarının
sakalım okşuyor, bu da Şarklılar için en büyük terbiye
ve saygı ifadesi.
Büyük harem sahibi olmak çok pahalıya maloluyormuş, zira kadınların hepsinin ayrı evleri, cariyeleri ve
köleleri olurmuş. Zenginlikler gittikçe azaldığı için bu­
gün Türkiye'de gerçek haremi olan çok az kişiye rastla­
nıyor. Zengin erkeklerin karıları büyük haremin tek hâ-
- 239 -
kinıi olarak refah ve bolluk içinde yaşıyorlar. Erkeğin
nikâhlı eşi, erkek istediği için diğer kadınlara taham­
mül etmek zorunda kalıyor. Din, kadının böyle davran­
masını emrediyormuş.
Koca eve yeni bir eş getirdiği zaman, onu diğerlerine
takdim ettikten sonra "Sanırım birlikte iyi geçinirsi­
niz" dermiş. Yeni gelen eşin parası, hediyeleri çok ise,
haremde başa geçermiş. Hizmetkârlar da ona büyük
saygı gösterirlermiş. Erkekler yalnızca güzelliğe değil,
becerikliliğe de çok ehemmiyet verirlermiş. Müslüman
aile içinde kadının başka kadınların güzelliği ve bece­
rikliliği ile durmadan mücâdele etmesi gerekir. Bu mü­
cadele bazaıı trajik sonlara da ulaşıyormuş. Ölüm, ço­
ğu zaman kıskançlık yüzünden bütün bir aileyi mateme
boğarmış. Ömründe yalnız bir tek erkek tanımış olan
kadın, kendini haremde terkedilmiş hissedince intikam
almayı düşünürmüş. Rum ve Yahudi kadınlardan bul­
duğu zehirle işini görürmüş. Rakibelerinden ve onların
çocuklarından kurtulmak için bundan başka bir yol
olamazdı elbet. Gizli kalmış ne cinayetler, ne korkunç
dramlar var kiıııbilir?...
Abdülmecid'iıı hususi doktoru olan Zagıofos, gözleri
önünde meydana gelen bir olayı anlattı. Ne yazık ki,
mâni olamamış. Zengin biı- Müslümanın karısı, kocası
tarafından hâmile bırakılan bir cariyeyi, karnına tek­
meyle vurarak öldürmüş. Karısının cariyeleri üzerinde
hiçbir hakkı olmayan erkek ise, olaya sadece seyirci
kalmış. Zagrofos, haremde olanları yalnızca doktorla­
rın ve ebelerin bilip gördüğünü de ilâve etti. Bu çeşit
olaylar günümüzde hâlâ göriilüyormuş.
Buna karşılık Türk erkeği, kadından nefret etmesi­
n i, bilmiyor. Bir kadını denize atıp boğan erkek, bu
işi kızıp öfkelenmeden ve kadına sitem edip kusurunu
başına kakmadan yapıyor. Türk erkeği ciddi ve sabırlı,
sâkiıı görünüşünü hiçbir heyecan ifadesi bozmuyor.
- 240 -
Müslüman erkekler, hareme girince gönüllerini ve
hayallerini doyururlar, evlerinin dışında aşk macerası
aramaya hiç kalkışmazlar. Türkler, birbirlerine karşı
derin bir saygı beslerler, kendilerine ait olmayan mala
dönüp bakmazlar bile. İstanbul'a gelen genç yabancılar
ise, ilk önce Türkiye'de gönül maceralarının nasıl başla­
yıp geliştiğini öğrenmek isterler. Çarşıda karşılaşırlar,
yanlarında bulunanları aldatarak arka kapılardan birin­
den çıkarlar. Ama ne yazık ki bütün bu küçük macera­
lar çok kötü biter.
Bir seferinde dikkatsiz genç bir Fransız;içiııde Türk
kadınların bulunduğu bir arabaya bakar gibi yapmış.
Birden ensesinde koca bir kılıcın kabzasını hissetmiş.
M. Thouvenel bu çeşit olaylara çok kızıyor ve buna se­
bep olanları hiç hoş görmüyor. Allah'tan bu olay, Kı­
rım Harbi'nden sonra olm uştu. Öııce olsaydı, muhak­
kak o anda zavallı Fransız gencinin kellesi giderdi. Ama
belki de etrafta halk olmasaydı aynı vahşi hareıııağası,
ya kadınlardan çekindiği için, ya da onların kendisini
taltif edeceklerini bildiği için olayı görmemezlikten ge­
lirdi.
Aşk ve ihtiras, bazan kadınları sonu hicranla biten
acıklı maceralara sürüklüyor. En korkunç cinayet karşı­
sında dahi niyetinden vazgeçmeyecek nice gözüpek
âşıklar vardı kim bilir? Tanınmış ailelerin zengin kadın­
ları, kendilerini sevdiğine inandıkları âşıklarına koşar­
ken, mücevherlerini, elmaslarını da yanlarına alarak
âşıklarını kayırmak, zenginleştirmek isterler. Ama ne
yazık ki bu davranış onların sonu olur. Kadınları kan­
dıran gözü kararmış erkekler çok. Kısa bir süre sonra,
kadını öldürerek bütün bu zenginliklere tek başına sahip
oluyor. Bazan öldürülen kadınların cesedi karaya vurur,
hatta katilin penceresinin altında bulunur. Ama kimse
buna hldırmaz. Türkiye'de bu konuda ne gazete, ne rö­
portaj, ne haber duyulur.
- 241 -
Bu ülkede kanunun hiç affetmediği bir durum vardı.
Müslüman kadının Yahudi bir erkekle sevişmesi. Kadın
taşlanarak linç ediliyor, Yahudi ise hemen öldürülüyor.
Türkiye'de bekârlık iyi gözle görülmüyor. Evlenmek­
te geç kalan erkek çevresinde pek tutulm uyor. Hatta
bekâr adamın bazı semtlerde oturmasına da müsaade
edilmiyormuş.
Evlenmeden ölen bir kadın ise, Tanrı'nm kendine
yüklediği görevi yerine getirmediği için ayıplanırdı.
Bâzı Müslüman kadınlar, faydasız olduğu için ayıpla­
nır korkusuyla on gün bile dul kalmak istemezlermiş.
Bâzıları ise, hürriyetlerine düşkün oldukları ve bâtıl
inançları hiçe saydıkları halde, ölmekten korktukları
için evlenirlermiş.
Leydi Montagü bir bebek beklediğini yazdığı mek­
tubunda, kardeşi kontes Mar'a şöyle diyordu: "Bu ül­
kede evlenip kısır olmak, bizde evlenmeden çocuk sa­
hibi olmaktan daha ayıp sayılıyor. Ben hamileliğim
sayesinde çevremde hor görülmekten kurtulm uş sayı­
lırım." Şarkta hamilelik gençlik ifadesi olarak kabul
ediliyor. Bir kadın çocuk doğurmaz olunca, onun bu
iş için artık ihtiyarlamış olduğu söyleniyor. İsterse
yüzü kaymak gibi, yaşı da yirmibeş olsun. Bu düşünce
ülkede öylesine yaygın ve kuvvetli ki, bütün Türk ka­
dınları bu yolla genç olduklarını ispatlamak için elle­
rinden geleni yapıyorlar. Bâzan da hayatlarını tehlike­
ye atan usuller uyguluyorlar.
Çok çocuk sahibi olmak erkekleri de gururlandırır.
Bazıları otuz çocuk babası olmakla öğüııür. Çocuklar
ölünce de fazla üzülen olmuyor: "Allah verdi, Allah
aldı" diyorlar.
Aslında Türkler, çocukları çok seviyorlar. Çocuğu
olmayanlar evlât edinmekte mahzur görmüyorlar.Ka­
dıya giderek şâhitler önünde ilgililer bir anlaşma ya­
pıyorlar, bu aynı zamanda ölümden sonra malın dev­
- 242 -
lete kalmasına engel olmanın da bir yolu. Evlât edini­
len çocuklar, yeni aileleri tarafından hakikaten ve can­
dan sevilirler.
Çocuklar ana-babalarma karşı çok saygılı oluyorlar.
A na-babalarının yanında oturmazlar, sigara içmezler.
Çocuklar kendilerini dünyaya getirenlere karşı sınırsız
bir saygı duyuyorlar şüphesiz. Bir aile babası,ailesi için­
de, hükümdarın ülkede gördüğü saygıdan daha büyüğü­
nü görür.
Türkler hiç haremlerinde yemek yemezler,yerlerse bi­
le kadınlar onlarla birlikte sofraya oturmazlar. Kadınlar
ya hizmet ederler, ya da kocalarının yemeğini seyreder­
lerdi. Söylendiğine göre çocuklar büyüklerle sofraya
oturmazmış. Bu da Şark'ııı çekici ve hassas saygısının
en güzel ifadesi. Bu hareket tarzının kökü dinden geli­
yor, Şark'ın da ruhuna ve şahsiyetine sinmiş.
Bir Türk'ün sofrasına gelen, masadakilerin de ancak
bir lokma aldıkları yemeklerden artan el değmemiş
parçalar âdete göre önce askerlere, sonra evdeki hiz­
m etkârlara, nihayet yabancılara ve yoksullara verilir.
Bu gelenek hâlâ sürüp gidiyor: "Herkes efendinin sofra­
sında karnını doyurur. Zengin bir adamın evinde ziya­
fet verildiği zaman bütün ev halkı birlikte neşelenip eğ­
lenir.
Yiyecek içecek maddeleri İstanbul'a gelirken hiçbir
vergiye tâbi değil, çok da ucuza satın alınıyor. Zengin
ve refah içinde yaşayan Türklerin büyük ziyafetler ver­
diği hiç duyulmamış, zevk ve sefâdan iflâs eden Türk'e
hiç rastlanmamış. Yemekler öylesine basit bir şekilde
hazırlanıyordu ki, iyi bir aşçı bu ülkede ne yapacağını
şaşırırdı.
Türk erkekleri kadınlara karşı son derece yumuşak.
Ama, bu yum uşaklıkta kadınları çocuk gibi gören, on­
lara hayatın güçlük ve üzüntülerini göstermemek gerek­
tiğini gösteren bir inancın ifadesi var.
- 243 -
Karısına kötü muamele yapan Türk erkeği yok deni­
yor, buna karşılık birçok Türk kadını ise erkeği saka­
lından tutup sürüklüyormuş. Ama buna rağmen, ehem­
miyetli durumlarda erkekler çekinmeden karılarını bir
çuvala koyarak denize atarlar, polis de bunun hesabını
sormazmış. Ama günümüzde artık bu çeşit olaylara pek
rastlanmıyormuş.
Türkler umumiyetle ticaret yoluyla, daha çok da sal­
tanatın lııtfuyla kazanç sahibi oluyorlar. Türkler gele­
ceklerinden emin olmadıkları için ellerinde ne varsa har­
cıyorlar, çocuklarına pek birşey bırakmıyorlar. Pay
edildiği zaman zenginliği dikkati çekeceğinden, nasıl
kazanıldığı yolunda şüphe uyandıracağından ve sulta­
nın gözüne batacağından korkarlar. Yoksul kişiler de
çocuklarının geleceğinden endişe etmezler. Erkek ço ­
cuk yerine kız çocuk sahibi olmayı tercih ederler. "Kızunı alacak olan adam nasıl olsa bana para verecek"
derler. Bizim kavaslardan biri "Oğlan da benim gibi
işin bir hal yolunu bulur elbet" diyordu.
***
Şark'da bir kadının hangi milletten olduğunu anla­
mak için yüzünü örtüp örtmediğine bakmak yetiyor.
Rumlarla Frenklerin yüzleri açık, Yahudilerle Ermenileriıı yüzlerinin yarısı örtülü. Türkler ise yalnızca göz­
lerini açıkta bırakıyorlar.
İstanbul'daki Türk kadınlarına yüzlerini açıp açm a­
ma konusunda ne düşündüklerini sorsanız sanırım şöyle
cevap verirler: "Tabii beni de görsünler isterim, ama,
kocamın benden daha güzel kadınları görmesine müsaa­
de edemem."
Bugüne kadar Müslüman kadınların dışarı kıyafetle­
rinde hiçbir değişiklik olmamış. Türk kadınları ferace­
ye, sarı ayakkabı ya da bota, ellerine kadar örten uzun
- 244 -
kollara, yalnız gözlerini açık bırakan yaşmaklara sadık
kalmışlar. Ferace bol olduğu için vücudun biçimini
belli etmiyor. Oldukça garip yürüyüşleri de ayaklarına
giymek zorunda oldukları ağır ve yüksek ayakkabılar.
Hali vakti yerinde bir ailenin kadını sokağa çıktığın­
da arkasında daima birkaç cariye ve kölesi de bulunur­
muş. Hepsinin üstünde bulunan çeşitli renkteki ipek,
kaşmir ya da saten feraceler hoş bir görünüm arzediyor.Bir seviyedeki kadınlar aynı şekilde giyinip örtün­
dükleri için, yolda onları birbirinden ayırmak çok zor
oluyor. Erkeğin eşini tanıması, onu durdurup konıışnası yasaklanmış. Aksi halde polis işe karışıyor.
Türkiye'de köle kelimesinin mânası bizdekinden çok
farklı. Haremin hizmetinde bulunanlara köle denmesi
sizleri şaşırtmasın. Bu insanlar aslında esircilerden satın
alınmış ama, öylesine hoş tutuluyor ve öylesine az iş
yapıyorlar ki, gören onları ailenin bir ferdi sanır. Bu cariyeler hanımlarının etrafında küçük bir topluluk teşkil
ediyor. Onunla birlikte gezmeye çıkıyorlar. Bir seviye­
ye gelmiş kadının araba ile dahi yalnız çıkması hoş gö­
rülmez. Kısacası bu ülkede kölelik genç kızların küçük
yaşta aileye alınarak yetiştirilmesi, büyüyünce de aile
içinde ya da dışında evlendirilmesi mânasını taşıyor.
Büyük bir güzelliğfe sahip olan cariye bazan da hediye
olarak takdim ediliyor.
Afrika'dan getirtilen zenci köleler ise en ağır ve en
pis işleri görüyor. Fiatlan da oldukça ucuz. Bizim pa­
rayla yüzelli ikiyüz frank. Orta halli ailelerde bile biı
iki zenci hizm etkâr bulunuyor. Umumiyetle Habeşis­
tan'dan gelen zenci kadınlar koyu siyah tenli ve güzel­
likleriyle ünlü. Ancak kanuna göre zenci ile evlenmek,
onu hareme kabul etmek yasak.
Tatarlar ve korsanlar devrinde olduğu gibi, haremler­
de artık Hıristiyan kadınlara rastlanmıyor. Hareme ka­
dın bulmak için, en güzel kadınların bulunduğu Çerke-
- 245 -
zistan'a ve Gürcistan'a gidiliyor.
Kadınların ev kıyafetleri oldukça sadeleşmiş. Eski­
den geçimini ancak temin eden bir erkeğin karısı bile
brokar ve kürkten vazgeçemez, mücevher takmakta ıs­
rar ederken, şimdi kimse bu kadarını düşünmüyor.Başlıkları yok artık. Ev içi kıyafetleri göz alıcı olmamak­
la beraber, eski Yunan kadınlarının kıyafetlerini ha­
tırlatan elbiseleri var. Göğüste kavuşarak kapanan ha­
fif kumaştan yapılan bu elbiselere "Entari" deniyor.
Bele bağlanan ipek veya kaşmir kuşak, endamın ince­
liğini ve zarafetini ortaya çıkarıyor. Kadına böylesiııe
yakışan bu kıyafeti kaldırmak için, kadınlara düşman
olmak gerekir.
Ama ne yazık ki, buna da karışan oldu. Şüphesiz
gözdelerinden birinin kaprisine baş eğen Sultan Ab­
dülmecid, "Üç gün sonra yapılacak düğün şenliği için,
bütün saray kadınlarının freıık usulü korseler giymele­
rini" emretmiş.
Sayıları bir hayli kabarık olan harem kadınları ara­
sında, bu haberin yarattığı heyecan ve şaşkınlığı hayal
etmek zor değil! Beyoğlu'ndaki bütün terzilerin işi ba­
şından aşkın, hele bütün paşa ve yüksek memur hanım­
ları da bu emre uymaya kalkışırsa düşünün siz artık
ortalığın ne hale geldiğini. Osmanlı kadınları da ilk ola­
rak balina ile sıkışmanın tadına bakacaklar.
Hükümdar acaba neden bıı işe karıştı? Şehirde her
yerde bu konuşuluyor. Bu bütünüyle bir ihtilâlden
farksız, terziler ise geceyi gündüze katarak çalışıyor.
Bütün Türk kadınları, hattâ en üstün seviyedekiler bi­
le kasnakla iş işliyorlar ve görülmeye değer, kusursuz
işler meydana getiriyorlar. Bunu kazanç sağlamak için
yapmıyorlar. Zaten kadınlar herhangi bir ticaretle uğ­
raşmıyorlar. Bütün dükkânlar yalnız erkekler tarafın­
dan işletiliyor. Kdııılar kocalarının iş yerine adım at­
mıyorlar.
- 246 -
Şarklı kadınlar, kokuyu ve makyajı da çok sevi­
yorlar. Çok sık yaptıkları sıcak banyolar yüzünden ten­
leri ve vücutları bozuluyor. Sıcak buhar derilerinin ta­
zeliğini yok ediyor.
Erkekler, özellikle yaşlılar, boyanm aktan hoşlanmı­
yor. Sürme kullanma adeti herkeste var. Türklerde ve
İranlılarda saçı, kaşı, sakalı siyah olmak bir güzellik
ve kudret ifadesi sayılıyor. Hükümdarların portresi bu­
nun en güzel şahidi, hepsi birbirine benziyor.
Aynı hamamdan, ayrı saatlerde kadınlar da,erkekler­
de istifade ediyor. Şark'da hamam şehirde geçen bütün
olayların anlatıldığı bir yer. Devirler boyunca hamam,
Türk kadınlan için en büyük eğlence yeri olmuştur.Kadınlar burada dört-beş saat kalırlarmış. Hamam günü
kadın için bir zevk ve sefa günü olurmuş. En güzel elbi­
selerini giyerek hamama giden kadın, orada en az ken­
disi kadar şık giyinmiş birçok kadınla karşılaşırmış.
ONDÖRDUNCÜ BÖLÜM
Haremleri ziyaret — Kadın çalgıcılar ve
raks —Türk evleri - Fuad ve Mustafa Paşala­
rı ziyaret — Hikâyeler — Sultanın doktoru
Zografos — Yol kesen hırsızlar — Medenile­
şen İstanbul —Boğaz'a veda —Fransa'ya dö­
nüş.
İstanbul'da gördüğüm birkaç haremden edindiğim
intibaları nakletmek isterim. Eski devirlerin adetini sür­
düren bir harem yanında modern adabâ göre yaşayan
Fuad Paşa'nm haremiyle, yine onun gibi Boğaz'da olan
ancak Avrupa yakasında Mustafa Paşa harem ini yakın­
dan görme fırsatını buldum.
İstanbul'un en eski haremlerinden birinin bir süre
sonra yıkılacağı haberini aldık. Bu değişik yapıdaki ko­
nak İstanbul'un en güzel köşelerinden birini, Marmara'
yı kucaklayan yüksek bir tepeye kurulm uştu. Orayı zi­
yaret edip görmek mümkün oldu.
Bizi zenci bir haremağası karşıladı. Bir kat çıktıktan
sonra, kubbeli, geniş, aydınlık bir salona buyur edildik.
Boyutlarındaki ahenge ve serin aydınlığa hayran olduk.
Bu tatlı ışık,geniş ve yüksek sayısız pencereden geliyor­
du. Hepsi deniz tarafına açılm ıştı ve nefis bir manzara­
yı gözler önüne seriyordu. Bu küçük sarayın ahşap kı­
sımları çok çeşitli ve nadir bulunan tahtalardan oyulup
yapılmıştı. Zaman rengini biraz koyultm uştu ama, gö­
rünüşü yine de çok güzeldi. Kapılar ve panolar İran zev­
kine uygun olarak ince arabeskler, çiçek sepetleri ile
sarı ve pembe fon üzerine işlenip boyanmıştı.
Haremağası bizi yalnız bırakarak çekildi. Uzun süren
sessizlik bizi meraklandırmıştı. Bu koca haremin kadın­
ları neredeydi? Belki de "Yüzyıl uyuyan güzel "in sarayındaydık. Şark'da insanın hayali zenginleşiyor.
Bu sırrın çözülmesini beklerken burada yaşamış nice
kadınların sürdüğü hayatı düşünmeden edemedik. Şim ­
di üzerinde oturduğum uz brokar kaplı divanlara uzana­
rak uzun saatler nargilelerini tüttürmüşler, gökyüzünün
sonsuz maviliğini seyretmişlerdi şüphesiz...
Bu zavallı mahkumların bilinmeyene, hürriyete olan
arzularını, isteklerini sorup öğrenen olmamıştı. Yazı
yazmasını bilmiyorlardı. Hiçbir kalem onların neşesi­
nin ve hüznünün sırrını açmamış, gözler önüne serınemişti. Harem hayatını, onu görüp saklayan kıskanç giz­
liliğin ardında bulup çözmeli.
Zenci haremağası geri geldiği zaman arkamızı dönün­
ce gördüğümüz manzara bizi şaşırttı. Salona girdiğimiz
zaman dikkatimizi çekmeyen bahçeye bakan derin gi­
rintilerde yere eğilmiş genç kadınlar vardı. Namaz vak­
tiydi, hiçbiri de bu yüzden bizimle ilgilenip bakmamış­
tı bile. Müslümanların dindarlığına jnanca olan sadakati­
ne diyecek yok doğrusu. Elbiseleri renkli olmasa kendi­
mizi rahibeler manastırında sanmamız işten bile değil­
di. Ama kapısız odaların duvarına asılı beşikler, dünya-
-2 5 0 -
dan el etek çekenlerden çok, anneliğin neşesini dile ge­
tiriyordu.
İbâdet sona erdikten sonra, kadınlar hareketlendi,etraf birden arı kovanını andıran bir görünüşe büründü.
Bir Fransız sefiresinin hareme gelişi nâdir bir olay ol­
duğu halde, hiçbiri merakla ne bize bakıyor,ne de ara­
larında fısıldaşıyordu. Türkler, her seviyede, çok terbi­
yeli insanlar.
Beyoğlu'nım en tanınmış Rum kadınlarından biri
olan Samos Prensinin eşi bayan Aristarşi bizimle bir­
likte gelerek tercümanlık yapmak nezaketinde bulunu­
yordu. Onun yardımıyla haremi idare eden kadınlarla
birkaç kelime konuştuk. Bir numaralı eşin belinde bir
sürü anahtar asılı. Bu aynı zamanda bir otorite işareti
olarak kabul ediliyor. Bu hanıma "Kızların annesi"
deniliyor.
Bu haremin efendisi olan kişinin kaç tane nikâhlı
karısı vardı acaba? Nezaket kâideleri bunu öğrenme­
mize mani oluyordu. Altı, yedi hanım eteklerinin ucu­
nu sürüyerek geziyorlardı.Bu bir işaret sayılırdı, çünkü
köleler, cariyeler ve evin kızları eteklerini bellerine so­
kuyorlar. Genç olsun, yaşlı olsun efendi hepsini kıska­
nırmış. Bu noktadan bakınca Türkiye'de hiyerarşide
derece yok demek doğru olur.
Güzellik-ise, bizim açımızdan bakılınca, gerektiği gi­
bi anlaşılmıyor ve değerlendirilmiyor. Seksen yaşında
bir adama âşık olan onbeş yaşındaki kadına kimse
şaşmıyor, annesi yaşındaki bir kadınla evlenen genç
bir erkeği de kimse ayıplamıyor. Bir haremde sevilmek
beğenilmek için ille de güzel olmaya gerek yok. Ka­
dınlar yaşmak altında öylesine gizleniyorlar ki, onları
güzellik bakımından ayırt etmek adetâ imkânsız olu yor.
Bize sürpriz olarak müzik ve dans gösterisi hazırlamış­
lardı.
- 251 -
Müzik hafif bir ahenkle başladı. Çalgılarım alan altı
genç kız minderler üzerine diz çökerek oturm uştu. Ş â ­
irin dediği gibi "Rüzgârda dalgalanan yapraklar" misali
iki yana sallanarak şarkı söylemeye başladılar, bir yan­
dan da çalıyorlardı. Bir süre sonra başka genç kızlar or­
taya çıkarak, ayak hareketinden çok,vücut hareketinin
hâkim olduğu bir dansla kıvrılarak raks etmeye başla­
dılar. Ellerinde ziller de vardı. Hep aynı şekilde devam
eden raks, bir süre sonra sıkıcı olmaya başlıyor. Ama,
biz ilk defa seyrettiğimiz için hoşumuza gitti. Rakset­
mek aslında büyük bir zevk olmalı. Ayrıca da vücuda
zarafet ve kıvraklık veren bir meşgale denilebilir.
Müzik ve dans umumiyetle cariyelere bırakılıyor.
Çok genç evlendirilen kızlar hiçbir eğitime tabi tutul­
muyor, yalnızca bir parça Kuran okumasını öğreniyor­
lar. Kızlara daha çok zarafet ve süsleme öğütleri verili­
yor. Bu konuda uzmanlaşmış pek çok kadın var. Bütün
gaye "Efendi"nin kalbini çelmek. Ancak îıerşeye rağ­
men kadınlar, Türk ırkına has zarafeti, ne olursa olsun
kaybetmiyorlar.
Türk evlerinde şömine yok. Kışın kadınlar tandır ba­
şında ısınıyor. Tandır, üstü halı ile örtülü, altına içi sı­
cak kül doldurulmuş bir kap konan iki ayak yüksekli­
ğinde masa şeklinde birşey. Kadınlar bunun etrafına
dizdikleri minderlere oturarak ayaklarını tandıra doğru
uzatıp bir yandan ısınmaya çalışırken diğer yanda da
okuyorlar, iş işliyorlar,ya da uyukluyorlar. Bu usûl ço ­
ğu zaman yangınlara da sebep oluyor.
Her yer kıymetli İran halılarıyla kaplı. Odanın bir
ucunda zemin,bir ayak kadar daha yüksek. Buraya sofa
deniyor. Çepçevre geniş divanların bulunduğu bu bö­
lümdeki halılar çok değerli. Kıymetli örtülerle kaplan­
mış yatak şeklindeki bir başka divan, hatırlı misafirle­
rin harem başkadını ile oturup sohbet ettikleri bir kö­
şeymiş.
- 252 -
Bizi şaşırtan şey yatak odası olarak ayrı bir odanın
olmamasıydı. Bu günün modern evlerinde de durum ay­
nı. Yatak, çarşaf ve yorgan istenilen yere taşınarak se­
riliyor. Bu konuda haremin çok temiz ve titiz olduğu­
nu ilâve etmeye gerek yok. Haremin görünüşü her m â­
nâda pırıl pırıl.
Çeşmeler çok bol, her odada mermer bir çeşm e var.
Su bir yalaktan diğerine akarak güzel bir serinlik veri­
yor. Çeşmelerin kendine has zarif bir stili var.
***
Fuad Paşa'nın dâvetiııi kabul ederek, Mme Thouve­
nel ile dün öğleden sonra Paşa'nın Asya kıyısındaki
yazlık evine gittik. Boğazda hiç rıhtım olmadığı için
mühim kimselerin yalıları hemen belli oluyor. Kıyı bo­
yunca uzanan duvar üstünde çıkıntılı bir teras ve dışar­
dan görülmeksizin, geçen kayıkların rahatça seyredildi­
ği sivri küçük pencereler.
Bizim kayığımız yaklaştığı zaman bir kapının sürgü­
sü açıldı. Bunun aıdmda bulunan ikinci kapı, manastır­
lardaki gibi, iç bahçenin dışardan görülmesine engel
olan paravana benziyordu.
İkinci kapının ardında Fuad Paşa'nın hanımı ile yalı­
daki diğer hanımlar vardı. Fuad Paşa tam anlamıyla
Türk olduğu halde, poligamiyi uygulamıyordu.
Ufak-tefek endamıyla zarif görünüşlü bir hanım olan
Fuad Paşa'nın eşi, otuzbeş yaşlarında görünüyordu.Bize iltifatlarda bulunuyordu. Ama ne yazık söyledikle­
rinden hiçbir şey anlamıyorduk.
Evin hanımı nazik bir el hareketiyle bizi evine dâvet
etti. Bizim önümüzden, birkaç basamak çıkarken ke­
merinden sarkan eteğinin kuyruğu iki yana açılınca,
şeffaf kumaş altında gizlenen pembe tenini gördük. Ha­
va sıcak olunca kadınların hafif giyinmesine müsaade
- 253 -
ediliyor.
Boğaz kıyılarında bulunan yalıların hepsi hemen he­
men aynı model. Denizin havası ve manzarası onlara
neşe ve serinlik getiriyor. Sanki yalnızca rüya ve m utlu­
luk için yapılmış gibi geliyor. Uzun bir koridordan son­
ra çiçek ve kuşlarla dolu iki salondan geçtik.
Türk evlerinin döşeme tarzı, iklimi ve gelenekleri ya­
kından takip ediyor. Eşyalar alçak, yumuşak ve çok
rahat. Geniş divanlar ve oturunca insanın içine gömül­
düğü kocaman yastıklar var. Zenginlerin evinde bu sade­
lik içinde bambaşka bir ihtişam hissediliyor. Döşeme
için kıymetli kumaşlar, altın sim ve renkli iplikle işlen­
miş beyaz satenler kullanılıyor. Türk kadınları işleme
konusunda birer sanatkâr kadar kabiliyetli. Duvar bo­
yunca minderler yaslanmış. Baştakiler sonrakilere na­
zaran daha yüksek. Köşelerde üstüne vazo ya da güzel
bakır kaplar konacak mermer etajerler var.
Bu arada beş—altı yaşlarında bir çocukla karşılaş­
tık. Kuş sesleri arasındaki salonda geziniyor, elindeki
tahta kılıcı sallayarak sözüm ona kuşların kafasını ke­
siyordu. Bu Türk çocuklarına has askercilik oyunuy­
du. Küçük oğlanın Fuad Paşa'nın torunu olduğunu
öğrendik. (36)
Bir süre sonra Fuad Paşa da geldi. Bizimle sofraya
oturmak nezaketini gösterdi. Onun gelişiyle sohbet
tatlı bir havaya büründü. Türk sofrasını baştan anlat­
mayacağım. Hepsi birbirine benziyor. Ama ilk olarak
evin hanımı bize hizmet ediyordu. Fuad Paşa'nın hanı­
mının yüzüklerle süslü narin elleriyle tavuğu parçalaya­
rak zarif hareketle bizlere ikram edişini unutam ıyo­
rum. Yemekler arka arkaya çeşit çeşit geliyordu.Fu­
ad Paşa doyduğumuzu anlayınca bir el işaretiyle ye­
mek getiren hizmetkârları geri gönderdi. Bu ülkede herşey sessizce ve çok sâkin hallediliyor.
Yemekten sonra yanımıza gelen genç kadını, Fuad
- 254 -
Paşa bizlere takdim etti: "Bu hanım gelinimdir.Aslen
Çerkestir. Oğlumuzla evlendirmek için alıp yetiştirdik.
Görüyorsunuz, bizim kölelik anlayışımız sizinkinden
çok farklı." (37)
Kayınpederi kendisinden bahsederken ya da kendi­
siyle konuşurken, genç kadın zarif bir hareketle başını
öbür ana çeviriyordu. Zira bu ülkede bir kadının yüzü­
nün alt bölümünü kocasından başka bir erkeğe göster­
mesine izin verilmiyor. Türkler "Ağızda ifadenin ve
çekiciliğin kudreti var" derlermiş.
İsmi Gülbiz olan genç kadın İstanbul'da güzelliği ve
zarafetiyle ün yapm ıştı. Türk usulü dikilmiş elbisesi al­
tında yüksek ökçeli saman rengindeki pabuçlarıyla
havalı bir endamı vardı.
Fuad Paşa'nın hareminde bir cariye daha vardı. Bu
da oniki — onüç yaşlarında peri kızı kadar güzel,pren­
sesler gibi süslü, bir im paratoriçe gibi gururlu bir Çer­
keş kızıydı. Saçlan arasında pırlanta bir taç vardı. Bize
bir göründü, bir kayboldu. Ama bu kadar zaman da,
onun mensup olduğu ırkın kadın güzelliğini bütünüyle
taşıdığını görmemize yetti. Lâcivert gözleri, uzun koyu
kirpikleri ve incecik kaşlarıyla gerçekten hayran oluna­
cak bir güzelliği ve endamı vardı. Şüphesiz bu taze gü­
zel, kendini bekleyen parlak istikbalden haberdardı.
Bahçeleri gezdik. İnişli yokuşlu yollar ayağımızın al­
tında sertliğini hissettiğimiz küçük taşlarla kaplı. Bir­
den karşımızda garip bir zenci belirdi. Yüzünde kor­
kunç bir ifade vardı. Fuad Paşa'nın hanımına yürürken
destek oluyordu. Bir yandan da hanımın çok bol oldu­
ğu için durmadan düşen beyaz ipek çoraplarını dü­
zeltiyordu. Bu zenciler evdeyken çok sade görünüyor,
ama dışarda, kadınlardan birinin Müslüman adabına uy­
mayan bir hareketini görecek olursa acımasız davran­
m aktan çekinmiyor.
Fuad Paşa daha sonra, bizi almaya gelen M. Thouve-
-2 5 5 -
nel'i karşılamak için yanımızdan ayrıldı. Biz de bir süre
sonra, hanımlardan izin alarak selâmlık tarafına geçtik.
Fuad Paşa'nın salonunda kahvemizi içip ufak-tefek
şeyler atıştırırken duvarın arkasında bir hareket bir fısıldaşma duyduk. Belli ki harem kadınları meraklarını
tatmin ediyorlardı. Bir ara hattâ kapı bile aralandı, pa­
şaya baktım. Hiçbir şey duymamış gibi davranıyordu.
Büyük olsun, küçük olsun, bütün evler, iki ayrı bö­
lümden oluşuyor. Bunlar dar bir geçitle birbirine bağ­
lanıyor. İlk bölüm evin efendisine ait olan selâmlık,ona
göre daha iyi düzenlenmiş olan diğeri ise haremlik.
Haremden selâmlığa çıkan kapıların çoğunda belli
belirsiz delikler var. Meraklı, h attâ kıskanç kadınlar bu­
raya gözlerini uydurarak selâmlıkta olup bitenleri sey­
redermiş. Çoğunlukla güzel şeyler görürlermiş...Doktor
Zografos bir keresinde şöyle bir olayı nakletti: Bir ak­
şam, devlet ricalinden birçok kişiyle zengin bir Türkün
evinde misafir bulunuyorm uş. Yenilip, içilip, eğleniliyormuş. Birden harem kadınları selâmlığa doluşm uş­
lar. Hiddet ve öfke içindeymişler. O günlerde Beyoğ­
lu 'nda temsiller veren bir İtalyan grubunun bütün ka­
dınları da oradaymış. Siz düşünün artık olanları.
Hanımlar kendilerini tutamayarak yabancı kadınla­
rı tokatlamışlar, hakaret etmişler, yüzlerine tükürmüş­
ler, sonunda da kapıdan dışarı atmışlar.
—Peki, evin efendisi bu işe ne demiş? diye sorunca
Zografos:
—Ne yapsın, kusurunu bildiği için ancak güler gibi
yapmış. Akşamın tadı kaçmış. Hepsi bu kadar, diye
cevap vermiş.
**
Mustafa Paşa'nın Boğaz'daki güzel yalısını Paşa sadrıâzamken gezip görmek im kânım bulduk. Reşid Pa­
-2 5 6 -
şa'nın düşürülmesinden sonra Mustafa Paşa sadâret
makamına getirilmişti. Paşa eski, topraktandı, yetmiş
yaşında olmasına rağmen gayet dinç görünüyordu,
sayıları yediyi bulan eşlerini de yanından ayırmıyordu.
Bunlara bize takdim etmedikleri bir sekizincisi de ek­
lenmişti. (Haremde diğer kadınların kıskandıkları bir
gözde daima bulunurm uş.) Paşanın yedi karısının hiç­
biri kıskanılacak vasıfta değildi, hiçbiri güzellikten na­
sibini almamıştı. Ancak bakımlı ve çok iyi giyimliydi­
ler. Paşanın birinci eşi olan hanımın belinde anahtarlar
sallanıyordu. Bu yaşını başını almış Rum kadını bize
nezaketen bir parça hizmet etmek lutfunda bulundu o
kadar. Hoşça vakit geçirecek birşey hazırlanmamıştı.
Selamlaşmalar. lıatır sormalar, ikramlardan sonra bi­
zim şerefimize "Selâmlık" tarafı açıldı.Haiemdeki her­
kes, sayılan üçyüze varan zenci ve beyaz cariye bizimle
beraber hanımlarının peşinden efendilerinin lüks ve iyi
döşenmiş özel salonlanna doluştular. Haremin selâmlı­
ğa geçmesi yasaktı, böyle birşey ilk defa oluyordu.Ha­
rem ağalan anlayışlı davranıyordu. Kümesten salıveri­
len tavuklar gibi sağa sola kaçışan, herşeyi garip sesler
çıkararak elleyen kadınlan idare etm ek de hayli zordu.
Şark usûlü döşenmiş olan geniş salonlarda birçok kıy­
metli biblo da vardı. Bu değerli parçalar, o gün, sanırım
oldukça büyük bir tehlike atlatmıştı.
Hayatımda hiç bu kadar eğlenceli birşey gördüğümü
hatırlamıyorum. Bu kadar çok cariye ve hizmetkârın
ne işe yaradığım bir türlü anlayamadım.
Bir süre sonra Mustafa Paşa'nın yalısında büyük bir
düğün şenliği oldu, bizi çok önceden davet etmişlerdi.
Ama o arada Türklerle olan anlaşmazlığımız ortaya
çıkmıştı. Bu durumda davete uymamız imkânsız oldu­
ğu için gidemedik. Mme Balsche törenden biraz söz et­
mişti. Onu dinledikten sonra gidemediğimiz için fazla
üzülmedim.
- 257 -
Medeni diyebileceğimiz bazı Türklerin hanımları ara­
sında birkaç yabancı lisanı öğrenen, okumaya meraklı
olan birkaç Türk ve Rum kadın var. Onlar böylece dü­
şünce melekelerini zayıflatan uyuşukluktan kurtulm uş
oluyorlar. Ekseriyetle bir seviyenin kadınlan ile saray­
lılar yalnızca yiyip içmek,yatıp uyumak ve süslenmekle
yakit geçiriyorlar. Böyle bir hayat onların içini söndü­
rüyor, gevşetiyor. Kısır kalmış, gelişmemiş ruhları ise
bu bitki gibi sürdürülen ömürden hiçbir sıkıntı ve hu­
zursuzluk duymuyor. Dört duvar arasında kapanıp kal­
maları onların gösteriş ve süs merakına mâni olmuyor.
Kadınlar müsrifçe para harcıyorlar ve birbirlerini ziya­
retle vakit geçiriyorlar. Bu ziyaretler iki-üç saat sürü­
yor, zira daha az olması terbiye ve nezaket kâidelerini
incitir diye korkuluyor. Hanımlar bâzan da aralarında
satranç, domino,ya da iskâmbil oynuyorlar.
Ülkenin asırlık gelenekleri ve dinî hükümleri her se­
viyedeki kadım koruduğu için, Türkiye'de ne iğfal
edilmiş kız, ne sokakta bulunmuş çocuk, ne düello, ne
de intihar var. Haklı olduğundan emin olan herhangi
bir kadın,elinde taş ve sopayla bir nâzın kovalayabilir.
Karısını döven nüfuzlu bir erkek, küçük bir işaretle bir
anda bütün mahalleyi karşısında buluverir.
Görüp işittiklerimin hepsini yazacak olsam, harem
konusu bitmek bilmez. Ben şimdilik sözü burada kesi­
yorum.
***
Söylendiğine göre, Türkiye’de emniyet ve güvenlik
geniş çapta temin edilmiş bulunuyor. Ancak, zaman
zaman yolları kesip soygun yapan kabadayılar da eksik
değil.
Kalabriyalı haydutlarla Rum eşkiyalar pekçok roma­
na konu olmuştur.Türk meslekdaşlan da en az onlar
-2 5 8 -
kadar şöhretli olmaya lâyık.
Eski devirlerde Türk eşkiyalar ancak suçüstü yaka­
lanmak şartıyla hapsedilip cezalandırılırmış. Kanun ko­
yucu Arapmış sanırım. Bu hükmü, ancak gaspettikleriyle varlığını sürdürebilen bir milleti düşünerek koym uş­
tu. İmparatorluk zamanında ülke haydut denen bu eşkiyalarla doluymuş. Bu adamlar, devletin peşlerine
düşmeyişinden şımararak gittikçe işi azıtmakta bir
mahzur görmemişlerdi. Nâdiren, polis peşlerine düştü­
ğü zaman ise, öylesine bilgisiz ve beceriksiz davranılı­
yor ki, kimin haydut, kimin polis olduğunu kimse
ayırt edemez oluyor. Bu haydutlar, kadıdan yakalarını
kurtarırlar ve çaldıkları malın vergisini öderlerse serbest
bırakılırmış.Aslında Tükiye'de jandarmalar umumiyet­
le eski haydutlardan oluyor. Onların, eski işlerini, deği­
şik bir şekilde de olsa, yeniden icra etmeye kalkışma­
maları büyük şans. Zaman zaman jandarmalar, hay­
dutlara soyulacak yerleri haber verip sonra da ganimet­
ten paylarını alıyorlarmış.
Türkiye'deki hırsızlık ve eşkiyalık, Avrupa'dakine
nazaran çok daha küçük çapta oluyor. Aslında, etrafta
görülen fakirlik, böyle bir havayı hazırlamaya oldukça
müsait. İstanbul'da polis o kadar az ki. Buna rağmen,
bu şehirde Paris'de olduğundan daha çok emniyette sa­
yılırız.
Günümüzde Türkiye'de hayata saygı gösterilmesine
ve hırsızlıkların çok az olmasına rağmen, Türkler, ala­
franga elbiseleri içinde, hâlâ eskisi kadar barbar olma­
ya devam ediyorlar. Türkler ananelerine bağlı bir mil­
let. Batı'nın sözde medeniyetinden bazı şeyler almış
olmalarına rağmen, bunun kendilerini daha m utlu
kılmadığını söylüyorlar. Dış ülkelere en çok uymuş,
medeniyeti tam mânâsıyla hazmetmiş sayılan kişiler,
memleketlerine daha çok Türkleşmiş olarak dönüyor­
lar. Yeniçerilerden ve reformdan bu yana çok az deği­
-2 5 9 -
şiklik olabilmiş. Daima gerilemek için ilerlemiyor,bu­
nun da tek sebebi padişahın tereddütleri değil. Sulta­
nın etrafında iki fikir çarpışıyor: Biri eski rejimi koru­
mak ve devam ettirmek istiyor, sayıca daha az olan di­
ğer düşünce taraftarları ise yeniliklerin kabul edilmesi
için mücadele ediyor. Buna kısaca "Hem Frenklerle,
hem de Frenklere karşı yürümek" denir.
Türkler sahip oldukları herşeyi kısırlaştırıyor, kökü­
nü kurutuyorlar. Yollara ihtiyaçları var, ülkeyi baştan
başa kateden nehirlerin suyundan istifade etmeleri
şart. Bu konuda oldukça bilgili olan Abdülmecid bir­
çok proje hazırlanmasını emretmiş. Yapılan çalışmalar
hiçbir yere varmamış ve olduğu yerde kalmış. Türki­
ye'de ticarî hayatın bundan zarar gördüğü söyleni­
yor.
Sanayi, eski devirlerde bulunduğu söylenen seviye­
nin hayli altma düşmüş. Memleketin bazı mevzularda
başarı elde edebilmesi için yabancılardan istifade etme­
si lâzım geliyor.
Bütün bunlara rağmen, İmparatorluğun başşehri git­
tikçe gelişiyor ve medenî bir havaya bürünüyor.
Müftünün soyulma tehlikesi artık yok. Küfredenler
ve yalancı şâhitlik yapanlar eskisi gibi eşeğe ters bin­
dirilerek kuyruğu eline verilip sırtında koca bir yazıy­
la sokaklarda dolaştırılmıyor. Hırsızlar, cezalandırıl­
mak için kazığa oturtulm uyor. Padişah artık bir tek
sözle, şüphelerinin ve kininin esiri olarak kellelerin
uçurulmasını emretmiyor.
...Dersaadet önünde, idamların yapıldığı yerde yeşil­
likler var...
Ama buna rağmen sadakatsizlik gösteren kadına kar­
şı hâlâ acımasız davrananlar varmış. Hileli tartı kulla­
nan satıcıların,kapısına kulaklarından çivilinerek asıldı­
ğını görenler oluyormuş.
- 260 -
1
MAYIS 1858 — Tekrar Tarabya'ya geldik. Boğaz'
ı harikulade baharı içinde bir kere daha seyretmek fır­
satım buldum. Şâirlerin dillerinden düşürmedikleri,bi­
zim soğuk ülkelerimizde ise çoğu zaman hayallerimizi
yıkan Mayıs ayı burada öylesine güzel ki. Çiçeklenen
ağaçlara,leylâk,akasya,sarısalkım ve gül râyihasına ka­
rışan denizin buharlaşan kokusu, hafif ve lâ tif meltem­
lerin estiği bu devirde insanı adetâ mest ediyor. Herşey öylesine neşeli, öylesine ilgi çekici, öylesine deği­
şik ki...
Her çizginin yeni bir tabloyu şekillendirmesi Boğaz'm her köşesini daha çekici yapıyor. Tabiata uyma­
yan hiçbir insan yapısı yok. Gözü rahatsız olmuyor.
Türkler herşeyden evvel büyük ağaçların serin gölgesini
seviyor. A ğaçlann hatırı için birçok evin plânının de­
ğiştirildiği oluyormuş. Boğaz'ın her kıvrımında ayrı bir
güzellik saklı. Yüksek çınarlar, selviler ve geniş çamlar
arasından görünen eski bir kale, bir masal kitabının say­
falarından çıkmış gibi karşımızda beliriveriyor. Bir ka­
yığa uzanarak gözleri açık hayal edenler için, sihirli bir
lâmbadan farksız.
M: *
*
12 MAYIS 1858 —İşte, sonunda İstanbul'daki misa­
firliğim bitiyor. Aileme kavuşacağım gün yakın.
En güzel günlerimi geçirdiğim Beyoğlu'na elveda,Ta­
rabya'ya elveda,. Gözler için bir masal ülkesi olan İs­
tanbul'a elveda...
Çok zengin bir hâtıra koleksiyonuyla dönüyorum.
İstanbul'da bulunduğum yirmiiki ay boyunca etrafım­
da gelişen mühim hâdiselerin hiçbirini kaçırmadım.Ta­
rih te isim yapan birçok kişiyi yakından tamıka fırsatı­
nı buldum. Allah ömür verirse bütün bu devlet adamla­
rının daha yüksek mevkilere çıkacaklarından eminim.
- 261 -
Sultan Abdülmecid, Reşid Paşa, Âlî Paşa, Fuad Paşa,
Lord Stratford, M. Thouvenel, Baron Prokeslı, Ferdiııand de Lesseps vs.
Türkiye'yi henüz renkler ve sarıklar diyarıyken tanı­
dım. Türkiye'de Fransa adının ve prestijinin en büyük
saygıyla anıldığı zaman bulundum.
Arkamda bıraktığım nice dostluklara ve onlara borç­
lu olduğum en güzel hâtıralara elveda...
***
INDUS'ÜN GÜVERTESİNDE, 15 MAYIS 1 8 5 8 Yaptığım resimlerle haritalara bakmak, seyahat notları­
mı tekrar okumak ^hatıralarımı yeniden canlandırıyor,
eksik kalan bölümlerini tamamlıyor. İstanbul'dan ayrı­
lalı çok kısa zaman olduğu halde, oraya götüren yolu
yeniden gözümde canlandırıyorum...
Dalgalar beni ülkeme götüren geminin etrafında kö­
püklerle kaynaşıyor. Denizin mavisiyle göğün mavisi
birbirine karışıyor. Uzakta kaybolan ufuklara dalıyo­
rum... Çözemediğim, anlayamadığım çok şeyi bulma­
ya çalışıyorum... Hülyanın beni sarıp götürdüğünü his­
sediyorum...
- 262-
DİPNOTLARI
(1)
(2)
(3)
(4/
(5)
M. Thouvenel, İkinci İmparatorluk devrinde önce
Atina'da, sonra Münih'de Fransa ortaelçisi olarak
bulunm uştu. 1852'de Hariciye vekâletinde siyasi
işler dairesi başkanlığına getirilmişti. 1855’de İs­
tanbul'a Fransa sefiri olarak tâyin edilen Thouve­
nel, 1860 yılma kadar bu vazifede kalmış tır .Bun­
dan sonra üç sene boyunca Hariciye Bakanlığı
yapan Thouvenel, 1866'da Luxembourg Sarayın­
da ölmüştür.
Lamartine'den.
Argonotlar: Argo isimli gemiye binerek altın kür­
kü bulmaya giden mitolojik Yunanlı kahramanlar
(Çeviren)
Metinde Eski Saray sözü bir ıstılâh manâsında de­
ğil, o sıralarda padişahın yeni yapılmış olan Dolmabahçe Sarayında oturması dikkate alınarak kul­
lanılmış bir tâbirdir. Zira, Osmanlı Tarihinde Eski
Saray dendiği zaman, Fatih'in İstanbul'u aldıktan
sonra ilk olarak oturduğu ve bugünkü üniversite
merkez binasının bulunduğu yerdeki saray anlaşı­
lırdı. Topkapı Sarayı sonradan yine Fatih tarafın­
dan inşa ettirildiği için Yeni Saray olarak bilinir­
di. (Çeviren)
İpsilanti Ailesi: Buğdan Vovodası olan Prens İpsilanti zenginliği ve gösterişi seven bir adamdı. Sa­
rayında, görenleri hayran bırakan büyük dâvetler
verirdi. Yunan asıllı karısı ile kızlarının güzelliği
dillere destandı. İmparatorluğa karşı geldiği söy­
lentileri üzerine, malının mülkünün elinden alın­
masına karar verildi. Ancak, babasının olacakları
önceden haber vermesi sayesinde canını kurtara­
bildi. Ama, zavallı yaşlı adam oğlunu kurtarmayı
ağır işkencelerle ödedi.
- 263 -
(6)
(7)
(8)
(9)
(10)
(11)
(12)
(13)
(14)
(15)
(16)
Prens Lobanoff: Daha sonra Rus dışişleri vekili ol­
muştur.
Baron VVildenbrück: Prusya Kralının gayrimeşru
çocuğu olduğu söyleniyordu.
Sir Heııri Bulwer: Devrinin tanınmış devlet adamı
ve diplomat. 1892'de Paris'de İngiliz sefiri iken öldmüştür.
Talleyrand—Perigoıd: Prens Talleyrand'ın yeğe­
niydi. İmparator Üçüncü Napolyon'un Sen Petesburg sefiri olarak vazife görmüştür.
Le Sourd: Daha sonra Fransa'nın Fas ortaelçisi
olarak vazifelendirilmiştir.
Safvet Efendi: Daha sonraları paşa unvanını almış­
tır. Hâriciye Nâzırlığı ve sadrıâzamlık makamla rında bulunm uştur.
Amiral Lord Lyons: Kırım Harbi boyunca İngiliz
Deniz Kuvvetleri kumandam olarak bulunm uştu.
Yirmibeş yıl boyunca İngiltere'nin Paris sefiri
olan Lord Lyons'un babasıydı.
İngilizler her zaman teori ile pratiği birleştiren
bir millet olmuştur. Denizcilik okulunun dersleri,
sefere çıkan gemilerde yapılıyor, böylece genç öğ­
renciler çok erken yaşlardan başlayarak iyi bir de­
niz subayı olarak yetişiyorlar.
Kraliçe Hortense'ın müziği: Romansı, Kraliçe,
XIX. yüzyılın sonlarında bestelenmiş ti. Oğlu III.
Napoleon da bunu imparatorluk sülâlesinin marşı
olarak ilân etmişti.
Bu tarih yanlış olup, IV. Murad'm ölüm tarihi Ş u ­
bat 1640'dadır.
Dizbağı Nişanı: Kırım Harbine kadar Osmanlı pa­
dişahlarından hçbiri yabancı devletlerin nişanını
kabul etmemişti. Sivastopol'ün almışından sonra
Abdülmecid bu ananeyi yıkarak Büyük Legion d'
hmncur nişanını takmıştı. İngilizler de hemen bu-
- 264 -
nun arkasından sultana dizbağı nişanını sundular.
(17) Bu çok mübalağalı bir ifadedir. Bütün XVIII. asır
boyunca yüz tane sadrıâzamın gelmediğini gözönünde tutarsak bu anlatılandaki yanlışlık kendi­
liğinden ortaya çıkar. (Çeviren)
(18) Büyük Mezarlık (Grand Champ des Morts): Seyahatnâmelerde bu isimle anılan ve Taksim civarın­
da bulunan bu mezarlık, 1615'den itibaren hıristiyanların resmi mezarlığı halini almıştır. 1852'de
yapılan bir anlaşmaya göre Taksim'deki bu mezar­
lık arazisine karşılık Feriköy'deki mezarlık veril­
miştir. (Çeviren)
(19)Prens Bibesco, halk oyuyla hayat boyu Buğdan
voyvodalığına seçilmişti. Siyasi ve sosyal alanda,
birçok reformlar yapmıştır. 1873 yılında Paris'de
ölmüştür.
;20) Abdülmecid çok sevdiği kızkaıdeşi Fatm a Sultana
küçük masraflarını karşılayabilmesi için, söylendi­
ğine göre 10.000 frank tutan köprü geçiş parasını
bağışlamış.
(21) Bu iddia tamamiyle yanlıştır. İstanbul'daki Bizans
eserlerinden bir çoğunun Lâtinlerin 1204'de İs­
tanbul'u zaptetmeleri sonunda tahrip olunduğu
bugün bütün dünya ilim âlemiııce kabul edilmiş­
tir. (Çeviren)
(22) 1867'deki büyük sergi dolayısıyla Paris'e gelen Os­
manlI hükümdarı Sultan Abdülaziz içme suyunu
İstanbul'a getirmişti.
(23) Cysique: Marmara kıyılarında eski bir şehir.
(24) Cybele: Mitolojide tabiat güçlerinin sembolü olan
Tanrıça Satürn'ün eşi olmuş, Jüpiter'in, Neptün'
ün ve Plüton'un da annesidir.
(25) Yazar yanlışlıkla bunu III. Ahnıed diye yazmış­
tır. (Çeviren)
(26) Burada sözü edilen kitabe, III. Ahnıed tarafından
- 265 -
(27)
(28)
(29)
(30)
(31)
(32)
(33)
yaptırılan ve Topkapı Sarayının dışında bulunan
meşhur çeşmenin kitabesidir. Kitabe şöyle son
bulur. "Aç besmeleyle iç suyu, Han Ahmed'e eyle
dua." (Çeviren)
Yazar burada hataya düşmektedir. Yeni Camiin
inşaasma III. Mehmed'in annesi Safîye Sultan
1597'de başlattırmışsa da ölümü üzerine cami ya­
rım kalmıştır. Caminin tekrar inşaatına IV. Meh­
med'in validesi Turîıan Hatice Sultan tarafından
başlatılmış olup, 1663'de tamamlanmıştır. (Çevi­
ren)
Yazar, burada da hataya düşmüştür. Böyle bir ca­
mi mevcut değildir. Burada Dolmabahçe Camii
hatıra gelebilirse de o da surlara yakın değildir.
(Çeviren)
İstanbul şehri civarındaki bu adaların en büyüğü
Heybeliada değil Büyükada'dır. (Çeviren)
Ramazan Bayramı ile Kurban Bayramı arası 2 ay
10 gündür. Yazarın burada yanlış bir not kaydet­
miş olduğu görülüyor. (Çeviren)
Tunaboyu Prensliklerinin yarattığı politik krizi
anlatan bu bölümün ilk kısmı, 15 Eylül 1901 ta­
rihli Revue de Paris isimli mecmuada "1857 de bir
Fransız—Türk Diplomatik Krizi” adı altında neş­
redilmiştir.
Sefer Paşa aslen Polonyalı'ydı.Adı Kont Kurelski'
ydi. Türkiye'de vazife görmeye başladıktan sonra
Reşid Paşa'nın yakını olmuş ve onun kaderini
paylaşmıştır.
Fransa Kralı XIV. Louis, Versay Sarayı yakınla­
rında yaptırdığı Marly Şatosu oniki bölümden
meydana gelen lüks ve muhteşem bir şato idi. Bu
şatoda hususi olarak kurulan ve Seine Nehri sula­
rının hareketlendirdiği bir su mekanizması civar­
daki yeraltı sularının Versay Sarayına gelmesini
- 266 -
sağlıyordu. Ş ato, daha sonra Büyük İhtilâl sırasın­
da yakılıp yıkılmıştır. (Çeviren)
(34) Bugün harem mevzuu daha az merak çeken bir
konu. 1717'de ise Leydi Montagıı, İngiliz sefiresi
olarak Edirne'ye (O zaman başşehir Edirne imiş)
gelir gelmez ilk iş olarak Türkçe öğrenmiş ve bü­
yük haremlere rahatlıkla girerek kendine birçok
dostlar edinmiş.
(35) Adı İzzet Bey olan bu çocuk büyüdüğü zaman
Sultan Abdülaziz’in yaveri olmuştu.
(36) Kocasının ölümünden sonra F uat Paşa'nın gelini
(Kasım Hanım) kayınpederinin hareminden ayrıl­
mış, hıristiyanlığıkabul ederek, İstanbul'da Belçi­
ka ortaelçisi olarak bulunan Van den Bosch ile ev­
lenmiştir. Paris’e dönüşümde onunla tekrar karşı­
laştım. Doğu'lu kadınlara has sakin güzelliğinden
hiçbir şey kaybetmem iştir.
- 267 -
Download

Kırım Harbi Sonrasında İstanbul