Özel Gazete / Yıl: 6 Sayı: 6 / 29 Ekim 2014
SÖYLE SEVDA İÇİNDE TÜRKÜMÜZÜ
Söyle sevda içinde türkümüzü,
Aç bembeyaz bir yelken
Neden herkes güzel olmaz,
Yaşamak bu kadar güzelken?
İnsan, dallarla, bulutlarla bir,
Aynı maviliklerden geçmiştir.
İnsan nasıl ölebilir,
Yaşamak bu kadar güzelken?
FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA
Bir anıt şair, Fazıl Hüsnü Dağlarca... Bugün
100 yaşında... Ve o, bu dizeleri geçmiş zamandan
tam da bugünler için iletiyor bizlere...
Gazetemizin temasını “Bir Türküdür Cumhuriyet” olarak belirlediğimizde aklımıza ilk gelen dizelerdi bunlar... Geçen yılın haziran ayıydı... Bu türkü nasıl dile gelir dedik ve öğrencilerimizle birlikte
bu türkünün önce ezgisi, sonra sözleri olduk... Di-
legeldi kalemlerimiz... Her biri bir türkü tadındaki
şiirler çıktı ortaya... Orta ikinci sınıf öğrencilerimiz,
“Atatürk” temasından yola çıkarak “Cumhuriyet”
ile ilişkilendirdikleri “yaşamın güzelliği üzerine,
umut üzerine, yepyeni başlangıçlar üzerine” yazdılar şiirlerini. Genç kalemler, bakın “Cumhuriyet
Türküsü”nü nasıl dillendirdiler gönüllerinden geldiğince...
EYLÜL’ÜN TÜRKÜSÜ
TATLI HAYAT
Sevda içinde türkü söyle,
Ne güzel şeydir yaşamak,
Hisset o duyguyu şöyle.
Hayatın tadını çıkarmak.
Umut dolu bir yelken aç hayata,
Neşe içinde kol kola,
İnançla özgürlük yolunda.
Tatlı yaşamak.
Eylül Avcı 6/A
Aç kollarını aydınlığa,
Kalbin henüz çarparken.
Geçmişin dertlerini geride bırak,
Henüz zaman varken.
Bir gün ağacın kovuğunda,
Şu güzel doğayı bir yakala.
Tadını çıkara çıkara.
Ölüm yoktur yaşamak varken.
Bir gün kelebeğin kanadında,
Hayat ne güzel bir baksana,
Yaşamak ne güzel bir duygu,
UMUT
Kimseyi incitmeden,
Yazın çimenlerin üstünde,
Güzel bir ömür yaşamak.
Kışın evimin sıcağında,
Üzülme, mutluluk her yerde,
En koyu karanlık da olsa,
Mutlaka bitecektir gece.
Şafak bin bir renkli ışıkla,
Gülümser her yeni güne.
Tabiat daha da güzel,
Korkma, başkası korkmadığı sürece.
Yaşamayı sevdikçe.
Dörde böldük mevsimleri,
Paylaştık her şeyimizi.
Sevgi dolu bu dünyada,
Mutlu olduk sonunda.
Burcu Demirhas 6/E
Korkuların yenilecektir,
Cesaret güçlendikçe.
Aç kollarını aydınlığa,
Yaşamın sürdüğünü bildikçe.
Şiir: Mahi Su GÖRGÜN
Resim: Aslışah KONUKLAR
29 Ekim 2014 - İTÜ Geliştirme Vakfı Okulları Özel Dr. Natuk Birkan İlkokulu ve Ortaokulu
ATATÜ RKÇE “
Zorba kime denir? Kimler zorba tanımı içinde yer alır?
Alp URAL
Lal KAHVECİOĞLU
“Zorba, zekâsıyla değil pazularıyla ve cüssesiyle
öne çıkandır.” Ege SARAÇ
“Zorba; kibirli, saygısız, kendini çok güçlü görendir. Çevremizdeki saygısız insanlar bu tanımın
içinde yer alır.” İrem ATEŞ
“İnsanlara ezici laflarla hitap edenlere zorba
denir.” Naz CEVAHİR
“Zorba; kabadayı gibi davranan, güçsüz insanları küçümseyendir.” Zehra METİN
“Zorba, adı üstünde, çevresindeki insanlara zorluk çıkaran kişidir.” Kerem ODABAŞI
“Zorba; pazuları büyük olan, çetin ceviz insanlara denir. Hırsızlar ve mafya bu tanımın içinde yer
alır.” Ali Can KURU
“Zorba, kendilerini güçlü sanıp zayıf insanlara
karşı kötü davranan insandır. Diğer bir deyişle
kabadayıdır.” Defne BAYATLI
“Zorba, fiziksel özelliklerini kötüye kullanan insanlara denir. Zorba tanımının içinde iri yarı,
güçlü ve çevresindekileri üzen insanlar yer alır.”
“Zorba, kendini çok güçlü sanıp kendinden güçsüzlere bulaşandır. Ama aslında kendileri güçsüz olan insanlardır zorbalar.” Çağatay ALTAYLI
Duru TÜZÜN
“Zorba; başka kimseye söz hakkı tanımayan,
hakları dağıtan bir insan gibi davranandır.”
“Başkalarının haklarına kendi karar veren insanlara zorba denir. Kaba ve emir veren insanlar bu
tanımın içinde yer alır.” Duru Lal PEKEL
Özel Dr. Natuk Birkan Ortaokulu birinci sınıf öğrencilerimiz Türkçe dersinde okudukları tematik kitaptan yola çıkarak haklarını, ödevlerini, insanlığı sorguluyor...
Bazı çıkarımlarda bulunuyor. Sahi nedir hak? Ödev denince akla ne geliyor?
Sana bu hakkı kim verdi? İşte sorular ve görüşler...
“Başkalarının hiçbir ödevi olmazsa benim de hiçbir hakkım olmaz. Hiçbir hakkım
olmazsa da hiçbir özgürlüğüm olmaz. Sonuç olarak haklar ve ödevler özgürlüklerimizin bekçileridir.” Bu denklemi açıklar mısın?
“Zorba, masum kişilere kötülük yapandır.”
“Zorba; her işi kötülükle, dövüşle, haksızlıkla
halleden insanlara denir. İnsanlara kötü davranan kişiler, bu tanımın içinde yer alır.”
HAKLAR VE ÖDEVLER’DEN
SEÇMELER
“
Kimsesizlerin Kimsesidir.
“Eğer sorumluluklarımız olmazsa ödevlerimizi yaparken ortaya çıkan haklarımız da olmaz.
Haklarımız olmazsa hiçbir özgürlüğümüz olmaz.” Ada KESEN
“Yaşamımızda haklar olmazsa bazı şeyleri yapmakta özgür olamayabilir, kısıtlanabiliriz. Bu nedenle hakların olmadığı bir gezegende herkes
istediği gibi davranır.” Mine Gül AYDIN
“Başkalarının hak ve özgürlüklerine saygılı olduğumuz sürece ödevler özgürlüğümüzdür.”
Defne UÇAR
“Doktor, ödevini yerine getirmezse tedavi görme
hakkımız olmaz. Herkes sorumluluğunu yerine
getirmeli ki güzel bir hayat yaşayalım. Haklar ve
ödevler, hayatımızı korur ve yönlendirir.”
Ege SARAÇ
“Başkalarının ödevleri bizim haklarımızı etkiler.
Haklarımız olmazsa özgürlüğümüz de olmaz.”
Elis ÇALIŞKAN
“Bu hayatta hiç kimsenin ödevi olmazsa kimsenin hakkı da yok demektir.” Defne BAYATLI
“Haklar ve ödevler kardeş kelime gibidir. Biri olmazsa diğeri de olmaz ya da bir arada olunca
işe yarar diyebiliriz.” Kerem ODABAŞI
“Bu denkleme göre hak ve ödevlerimiz bir zincir
gibi birbirine bağlıdır. Bu zincir kırılırsa özgürlümüz de elimizden gider.” Doruk GÜLGEÇ
“Birinin özgürlüğü bir başkasının ödevine bağlı
olabilir. Biri sorumluluğunu yerine getirmezse bir
başkasının özgürlüğünü de engellemiş olabilir.”
Duru Lal PEKEL
Buse AKAR
“Hakları ve ödevleri dağıtan bir varlıkmış gibi
davrananlara, başkalarının yaşama ya da ölüm
hakkını kendi elinde olduğunu sananlara zorba
denir.” Defne UÇAR
“Zorba, her şeyi pazu hakkı ile elde etmeye çalışan demektir. Okulda insanların yemek sırasını
alanlar, zorba tanımı içinde yer alır.”
Doruk GÜLGEÇ
Yaşama hakkı nedir? Yaşama hakkı insanın elinden alınabilir mi? Tarihte
bunun örnekleri var mıdır?
Ödev nedir? Hak nedir?
Arasındaki farkı açıklar mısın?
“Yaşama hakkı, en önemli haklarımızdan biridir.
Her insanın sahip olduğu bir haktır. Hiç kimse bu
hakkı elimizden alamaz ama tarihe baktığımızda
kan davalarında suçsuz yere öldürülen kişileri
görebilmekteyiz.” Beril ÜLKER
“Yaşama hakkı, insanın doğduğu andan itibaren
kazandığı bir haktır. Yaşama hakkı, insanların
elinden alınamaz ve maalesef tarihte bunun kötü
örnekleri vardır.” Lal KAHVECİOĞLU
“Yaşama hakkı, insanın bir kimliğe sahip olarak
özgürce yaşayabilmesidir. Kimse insanın yaşama hakkını elinden alamaz. Tarihe baktığımızda
savaşlarda binlerce masum insan ölmüştür.”
“Yaşama hakkı, herkesin özgürce nefes alabilme
hakkıdır.” Ada KESEN
“Yaşama hakkı, her bireyin doğumundan itibaren
sahip olduğu bir haktır.” Duru TÜZÜN
İrem ATEŞ
“Yaşama hakkı, en doğal hakkımızdır. Bu hak
elimizden alınamaz çünkü insanlar bu hayata
yaşamak ve mutlu olmak için gelmişlerdir.”
“Yaşama hakkı, özgürlüğümüzdür ve kimse bu
özgürlüğümüzü elimizden alamaz.”
Ece COŞKUN
Serra SINDIRAÇ
“Ödev, bir insanın yapması gereken her şeydir.
İnsan kendine de ödev verilebilir. Haklar ise anayasa tarafından verilen ve koruma altına alınmış
özgürlüklerimizdir.” İrem ATEŞ
“Ödev, yerine getirmemiz gereken sorumluluklarımızdır. Hak ise yapmakta özgür olduğumuz
davranışlarımızıdır. İkisi arasındaki fark ise
ödev, yapmamız gereken; hak ise yapabildiğimiz
şeylerdir.” Tuna AKYÜREK
“Ödev, yapılması gereken bir eylemdir. Hak ise
yapılabilen bir eylemdir.” Beril ÜLKER
“Ödev, bildiğimiz şeylerin pekiştirilmesidir. Hak
ise bizim yasa içinde yapabileceğimiz şeylerdir.”
Alp Ural UZBİL
“Hak; ödevlerimiz, sorumluluklarımız sonucu
elde ettiğimiz güzel ödüllerdir. Ödevler ise sorumluluklarımızdır.” Pınar DOĞANCALI
“Ödev, bir kişinin sorumluluğudur. Hak ise bir
kişinin sahip olduğu özgürlüktür.” Elif Işıl USTA
“Ödev, sorumluluk; hak ise özgürlüktür.”
Demir KILIÇ
“Ödev, aldığımız sorumluluklardır. Hak ise hukukun birine ya da birilerine ayırdığı kazançtır.
Ödev vicdani borcumuz, hak ise ayrıcalıklarımızdır.” Defne UÇAR
“Ödev, sorumluluktur; hak ise hukuki olarak belirlenen kurallardır.” Alp Deniz GÜNEŞ
“İnsan gibi insan” ne demek sence? Açıklar mısın?
“İnsan gibi insan” demek, dürüst ve kendini bilen
insan demektir. Buse AKAR
“İnsan gibi insan” demek, eşit, özgür, barışçı
insan demektir. Alp Deniz GÜNEŞ
“İnsan gibi insan” demek, eşit haklara sahip
özgürce yaşayan insan demektir.
Mina Bahar GÜNDOĞAR
“İnsan gibi insan” demek, başkalarının hakkına
saygı gösteren ve bunun bir ödev olduğunu bilen
insandır. Serra SINDIRAÇ
“İnsan gibi insan” demek, kendini bilerek
yaşayan onurlu insan demektir. Alp Ural UZBİL
“İnsan gibi insan” demek, hiçbir suç işlememiş
masum insan demektir. Ali Efe KAYA
“İnsan gibi insan” demek, herkese eşit davranıp
başkalarının haklarına saygılı davranan insandır.
Ada KESEN
“İnsan gibi insan” kötü davranan insanları diğer
insanlardan ayıran bir tabirdir.
Mehmet Emin ÖNDER
Prof. Dr. Mehmet KARACA
İTÜ Rektörü
İTÜ Geliştirme Vakfı Okulları Kurucu Temsilcisi
“İnsan gibi insan” demek, insanlara uygun
davranışlarda bulunmak, kanunlara uymak ve
başka insanların haklarını çiğnemeden yaşamak
demektir. Mine Gül AYDIN
Sevgili Öğrenciler,
İmtiyaz Sahibi
İTÜ Geliştirme Vakfı Kültürel Sosyal
ve Sağlık Tesisleri İnşaa ve İşletme
A.Ş. adına
Yönetim Kurulu Başkanı Serhat Özeren
Yazı İşleri Müdürü
Seda Kesanbilici
Editörler
Övünç Elmas
Seda Kesanbilici
Grafik Tasarım
Cumhuriyet Gazetesi Kolektifi
İTÜ GELİŞTİRME VAKFI OKULLARI
AYAZAĞA YERLEŞKESİ
İTÜ AYAZAĞA YERLEŞKESİ
MASLAK / İSTANBUL T: 0212 367 13 00
Yayın Kurulu
Burcu Uğan
Berna Söğütçü
Vildan Yılmaz
Reyhan Uysal
Lale Mete Alper
Melahat Gündüz
Özge Kıroğlu
Hülya Yalçın
Selahattin Seyran
Deniz Özkaya
Selahattin Aydın
Gülgün Yıldız
Grafik Uygulama ve Baskı
ajansnuka
0212 503 81 12 • [email protected]
29 Ekim 2014
Cumhuriyet Bayramı için
özel olarak basılmıştır.
Cumhuriyetimizin 91. yılını kıvançla ve mutlulukla karşılarken, sizlere bu gazete aracılığıyla seslenmek benim için çok
anlamlı. Çünkü Cumhuriyeti koruma ve yaşatma sorumluluğunu en çok sizlerin duyması, Cumhuriyet sevgisini en çok sizlerin
taşıması önemli.
Ülkemizi demokratik bir cumhuriyet olarak kurma yolunda, bugünün koşullarında anlaşılması imkânsız bir mücadele
veren, olmaz denecek işler başaran nice isimsiz kahramana borcumuz var. Türkiye Cumhuriyeti’ni bilimin ışığıyla aydınlatma,
teknolojide ilerletme, sanatta yüceltme sorumluluğumuz var. Bu sorumluluk duygusunu kalbinizden de ruhunuzdan da hiçbir
zaman silmeyeceğinize inanıyorum. Çünkü sizler, bugünün Türkiye’sini ilmek ilmek inşa eden, her karışında izi bulunan, arı gibi
çalışkan bir ekolün parçalarısınız.
Cumhuriyetimizin 100. yılına adım adım ilerlerken, İTÜ’nün de 250. yaşına doğru yol almasının heyecanını taşıyoruz.
Bu heyecanla, ülkemizi miras aldığımız tarihimize layık olmak için çalışıyoruz. Değerli öğretmenlerinizin de sizleri bu ülkü ile
yetiştirdiğini ve devralacağınız mirasın önemini özümsediğinizi biliyorum.
Cumhuriyetimizin 91. yılını karşılarken, başta ülkemizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak
üzere Milli Mücadeleye emek vermiş tüm isimleri saygı, sevgi ve rahmetle anıyor, ülkemizin bu büyük bayramını kutluyorum.
Hepinizi içten sevgiyle selamlıyorum…
29 Ekim 2014 - İTÜ Geliştirme Vakfı Okulları Özel Dr. Natuk Birkan İlkokulu ve Ortaokulu
CUMHURİYETİN FENCESİ - 3
Kimsesizlerin Kimsesidir.
“BİR DİRENİŞİN
GÜNCESİ - VÜCUDUMUZ”
Yaratıcı kalemler üçüncü bölümüyle “Cumhuriyetin Fencesi” serisine devam ediyor... Cumhuriyet bir türküdür, dedik... Gönüllerden gelen; kulaktan
kulağa, dilden dile söylenegelen, süregelen bir türkü... Ama öyle bir türkü ki inancı, birlik ve beraberliği, en karanlık anda “Bitti.” derken yeniden dirilişi;
aynı anda, aynı amaç uğruna savaşmayı, direnmeyi anlatan bir türkü.
Peki ya vücudumuz... O da bir direnişin simgesi değil mi? Vücudumuz işgal altındayken nasıl direnir? Şimdi sizleri direnişin bambaşka bir öyküsüne
götürüyoruz... Haydi bakalım, özgün düşünceler ve bakış açılarıyla yeni bir türkünün sözleri yazılıyor şimdi de...
Lila Naz GÜNEŞ
İTÜ GVO ÖZEL Dr. NATUK BİRKAN ORTAOKULU
DUYGU HORMONLARI
Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu halkı, yoksul ve perişan hâldeydi. Toplumsal ve ekonomik
hayat çökmüştü. Son savaşların pek çok kayba yol
açmış olması, halkı yıldırmış ve karamsarlığa itmişti. Mal ve can güvenliği diye bir kavram artık söz
konusu değildi. Ülke, manevi olarak öyle bir çöküş
yaşamıştı ki işgale uğramış pek çok bölgede göçler
başlamıştı. En kötü günlerin yaşandığı bu dönemde, Mustafa Kemal Atatürk bir mucize yaratmış ve
halka ulusal birlik ve beraberlik duygusunu aşılayarak onların yüreklerinde bir umut kıvılcımının oluşmasını sağlamıştı. Ulusu, içine düştüğü felaketten
kurtarmaya çalışmıştı. Kendini toparlayan halk, direnişlere başlamış ve türkülerle, şiirlerle hâlâ umudun olduğunu dilden dile, gönülden gönüle herkese
yaymaya çalışmıştı. Kısacası Mustafa Kemal Atatürk, halkı kendine getirmek için önce düşünsel anlamdaki sıkıntıyı yok etmeyi amaçlamıştı.Halkın bu
kadar olumsuz düşünmesini ve hissetmesini sağlayan şey neydi peki: Duygular, duygularımız. Peki,
bu duyguları oluşturan şey neydi: Hormonlar.
Hormonlarımızın yapılan pek çok araştırmada
birçok olay üzerinde etkisi olduğu gibi psikolojimiz
üzerinde de etkisi vardır. Kendimizi iyi hissetmemizi
sağlayan, Türk halkının yaşamış olduğu iç sıkıntıya
sebebiyet veren, kendimizi kızgın ve öfkeli hissetmemize neden olan, düzensiz salgılanan hormonlarımızdır.
Dopamin; beynin orta bölgesinde bulunan;
duyguları, hareketleri, zevk ve acı algılarını etkileyen bir beyin kimyasalıdır. Düzgün salgılanması
durumunda kişide keyif, güzel bir hoşluk, mutluluk
ve motivasyon uyandırır. Motivasyon uyandırması
nedeniyle olmazsa olmaz bir hormondur. Düzensiz
salınımında; hormon bozukluğu, hafıza kaybı ve
problem çözmede zorluğa yol açar. Dopamin hormonunun düzensiz salgılanıyor olduğunun en belirgin özelliği, ellerde ve vücutta titremedir. Seratonin
hormonu ise vücut için en önemli hormonlardandır.
Enerjik olmamızı sağlayan, sakinlik ve güven hissini veren hormondur. İştah ve uykunun düzenlenmesinde de rol oynar. Kısacası bu hormonun insanda
canlılık ve zindelik hissi yarattığını söyleyebilirz. Be-
yinde seratonin azalınca tatlı yiyeceklere düşkünlüğümüz artar ve tatlılara hücum ederiz. Bunun nedeni ise tatlılarda (özellikle de çikolatada) bol bulunan
triftofonun, beyinde seratonine dönüşerek mutluluk
hissi vermesidir. Ayrıca çoğu ruhsal bozukluğun,
seratonin eksikliğinden kaynaklandığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Bunun çözümü ise dışarı çıkarak
güneş ışığı almaktır. Noradrenalin ise adrenal bezden ve sinir uçlarından salgılanan hormondur. Kişinin hissettiği kızgınlık ve tehlikede olma duyguları,
noradrenalin hormonunun vücutta artmasına neden
olur.
Vücutta salgılanan hormon miktarının farklılık göstermesi durumunda, insanların tepkileri de
kişiden kişiye değişir. Yani, değişik bir ilişkilendirmeyle, toprakları işgal edildiğinde direnişe geçen
Türk ulusunun da hissettiği öfke ve tehlikede olma
duygularıyla noradrenalinlerinin vücutlarında arttığı
söylenebilir. Topraklarını yitirme duygusuyla negatif duyguları içinde biriktiren ulus, mantıklı düşünmekten uzaklaşmış, bu nedenle önce savaşmaktan
kaçmış olabilir ancak Mustafa Kemal Atatürk’ün
önce düşünsel anlamdaki ya da alandaki çalışmaları umudu da beraberinde getirmiş, halk yeniden
kendine güvenmiş, yurdun değişik bölgelerinde direnişlere başlamış, aynı zamanda da bu hastalıklı
duygulardan, bir anlamda hormonlarının etkisinden,
kurtulmaya çalışmıştır. Şiirlerle, şarkılarla, türkülerle de duygularını paylaşmaya, ümitsizliği değil de
umudu gün ışığını çıkarmaya, bir anlamda duygularını dile getirerek bir bütün olarak çaresizliği yenmeye çalışmıştır. Nitekim istediklerini almış, özlemle
bekledikleri günlere de kavuşmuşlardır.
Şimdi diyorsunuz ki bu yazı neye, nereye bağlanacak? Ben diyorum ki umutsuz, yorgun musunuz; içinizde olumsuz duygular mı var? O zaman
iş başına, direnişe! Bizi mutlu etmeyi sağlayacak
aktiviteler yaparak vücudumuzun bol bol dopamin
ve seratonin salgılaması için çalışmaya. Vücudu
dirençli kılmak için önce aydınlık düşünceler üretmeye... Düşüncede, ülküde ortak akılla hareket etmeye... E, gerisi size kalmış artık!
Melahat GÜNDÜZ
İTÜ GVO ÖZEL Dr. NATUK BİRKAN İLKOKULU
SINIF ÖĞRETMENİ
1915’te Çanakkale’de yazılan, cumhuriyet türküsünün ilk dizeleriydi aslında. O günlerden belliydi; karanlık ufuklarda beliren aydınlık, özgürlüğü
vadediyordu.Yaşı asra yaklaşmakta olan “Ulu Çınar” Çanakkale’de kök
tutmaya başlamıştı. Yıllar sonra Âşık Mahsuni Şerif’in ağıt niteliği taşıyan
türküsünde yer aldığı gibi “Bulutlar terinden, dağlar kokundan / Bir daha gel
gel Samsun’dan” 91 yıllık “Ulu Çınar”ın kökleri Samsun, Amasya, Erzurum, Sivas ve Ankara’ya
kadar yurdumuzu bir ağ gibi sarmaya başlayacaktı. “Cumhuriyet Türküsü”nü oluşturmak kolay
olmamıştır. Bu türkü, Anadolu’nun yurduna âşık insanlarının bağrından sökülerek yazılmıştır.
Kadınıyla erkeğiyle omuz omuza cephelerde karlı kış günlerinde, bir lokma ekmeği onlarca kişi
paylaşırken yazılmıştır. Bu türkü kağnılarıyla cephane taşırken çocuğunun sırtındaki örtüyü
çekip ıslanmasın diye cephanenin üstünü örten Türk kadınının emeğinde yazılmıştır. Bu türkü
Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Kocabaş yığıldı çamura, / Büyüdü gözleri, büyüdü yürek kadar, / Örtüldü gözleri örtüldü hep. / Kalır mı Mustafa Kemal’ın Kağnısı, bacım, / Kocabaşın yerine koştu
kendini Elifcik, / Yürüdü düşman üstüne, yüceden yüceden” dizelerinden de anlaşılacağı gibi
koca yürekli anaların ellerinde yazılmıştır. Cumhuriyetin çocukları bunları bilmeli ve kazanımlarının niteliklerini kaybetmesine asla izin vermemelidirler.
Cumhuriyet, Mustafa Kemal Atatürk’ün temel bir devrimidir. Cumhuriyet yönetiminin getirdiği özgürlük ve bağımsızlık ortamı, diğer devrim ve yeniliklerin önünü açmış, yapılanmasına
olanak sağlamıştır. Bu yeniliklerle Mustafa Kemal, çağdaş uygarlık seviyesini hedef almıştır.
Cumhuriyetin devlet yaşamımıza siyasi, toplum yaşamımıza sosyal alanda kazanımları, diğer
Begüm Naz BERK
İTÜ GVO ÖZEL Dr. NATUK BİRKAN ORTAOKULU
FARKLI BİR DİRENİŞİN
HİKÂYESİ
Türk ulusunun verdiği büyük mücalededir
Kurtuluş Savaşı... Pek çok edebî yapıtta da bir
direnişin destanı olarak söz edilir kendisinden.
Askeriyle, erkeğiyle, kadınıyla, yaşlısıyla, genciyle, çocuğuyla yürütülen bir direnişin destanıdır, nice yokluklar içinde... Ve yine nice yokluklar
içinde, yoktan var edilen bir direnişin öyküsüdür
aslında tıpkı vücudumuzun hastalıklar karşısında
direnişe geçip kendini savunmaya alması gibi.
Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı’nın
ardından mali ve ekonomik yönden tükenen kaynaklarımız ve dört yandan işgal edilen topraklarımız, aslında o dönemde cephede zor koşullarda savaşan mehmetçiğin, kadınların, çocukların
vücudunun bir kopyasıdır. Ülkenin bağrına saplanan onlarca mermi, gülle; bağımsızlık uğruna
mücadele eden, savaşan bir ulusun salgın hastalıklarla derinden sarsılmasını, direnişin farklı
bir boyutunu serer gözler önüne; bilmem hiç düşündünüz mü bu yönden?
Ulus hem topraklarının hem de bedeninin
işgaline direnmektedir. Her iki işgal de halkı yorgun düşürmüş, perişan etmiştir. Ve işgalin belki
de en acımasız günlerinde farklı, inançlı, halkın
içinden gelen bir lider, Mustafa Kemal Atatürk,
liderlik ve komutanlık hünerleriyle zorlukların yenilmesinde ışık olmuş, direnişin sonuca ulaşmasında en büyük etken olmuştur.
Sağlık personelinin azlığı, sağlık hizmetlerinin yetersizliği açıkça ortadayken savaşta yaralananlar yanında salgın hastalıklar, yoksulluk,
sağlıksız ve yetersiz beslenme, soğuk hava koşulları halkı güçsüz düşürmüştü. Verem, zatüre,
çiçek, tifo, çeşitli bağırsak ve deri hastalıkları
yüzünden hastanelere koşan onlarca, yüzlerce,
binlerce insan... E ne de olsa, yaşadıkları vatan da “Hasta Adam” olarak anılmıyor muydu?
Uyuşturucunun bulunmadığı ameliyathanelerde
insanlar büyük acılarla ameliyat edildi, hijyen
sağlamak için gaz tenekelerinde su kaynatılarak
buharında ameliyat aletleri dezenfekte edildi.
Bakıldığında savaşlarda şehit düşenlerden çok,
hastalıklardan yaşamını yitiren vardı. Ordunun
beslenmesi güç koşullarda sağlanıyordu. İskorpit hastalığını engelleyen yiyeceklerin yokluğu
bu hastalığa neden oluyordu. Ekmeğin iyi olmaması, hububatın kabuklu, taşlı, topraklı olması
cepheyi zor durumda bıraktı. Orduya ve askerlere gerekenleri sağlamak amacıyla ulusal yükümlülük emirleri yayımlandı. Tıpkı cephede savaşanların bedenlerinin, daha doğrusu beyinlerinin
vücuda yolladığı emirler gibi...
Vücut da direnişin çaresini mücadelede bulur. Mikroplara karşı antikorlar oluşturarak hastalığı etkisiz hâle getirmeye çalışır. Bu noktada
vücut, zararlı mikroplara karşı kendini savunmak
için tepki geliştirir. İşte buna da “bağışıklık sistemi” denir. Artık vücutta direniş başlamış, zafere
giden yolda ilerleyiş sonuca adım adım ulaşmıştır.
İşte, yoktan kendini var eden bağışıklık
sistemi gibi, Türk halkı da elindeki tüm olanakları kullanarak kendini var etmiş, haklı direnişinin
kutlu zaferini elde etmiştir. Bir direnişin farklı gibi
görünen ama aynı özellikleri taşıyan; aynı anda,
aynı amaç uğruna savaşmayı, direnmeyi anlatan
bir türkünün serüveniydi okuduklarınız. Bundan
sonrası için farklı hikâyelerin türkülerini yazmak,
serüvenlerine konuk olmak dileğiyle diyelim.
CUMHURİYETİN ÇOÇUKLARINA
rejimlerle karşılaştırıldığında sayılamayacak kadar çoktur. Mustafa Kemal “Cumhuriyet nedir?”
diye sorulan bir soruya: “Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir.” diye yanıt vererek cumhuriyeti
en özlü ve yalın bir şekilde tanımlamıştır. Cumhuriyet rejiminin Atatürk’ün belirlediği şekilde
kimsesizlerin kimsesi olabilmesi için çoğulcu demokrasi ile özdeşleşip bütünleşmesi, yapılanların hiçbir ayrım gözetmeksizin tüm halkı kucaklaması ve hukuk devleti ilkesinin uygulanması
gerekir. Cumhuriyet iç siyasette yurttaşların temel yaşam biçimini, temel hak ve özgürlüklerini
hiçbir etki ve denetim altına almadan güvence altına almayı temel amaç olarak görüp benimser.
Cumhuriyet, çelişkiler yerine dengeyi, uzlaşmazlıklar yerine barışı, ayrılık ve farklılıklar yerine birliği, parçalanmak yerine bütünleşmeyi hedef almış ve Anadolu Türk toplumunun tarihsel
niteliklerini kaynak kabul ederek bu topluma her şeyden önce iç ve dış barışı önermiştir.
Ulusal bağımsızlık, bizim için yaşamsal önem taşımaktadır. Bizler kesin olarak bağımsız
ve özgür bir ulusun evlatları olarak kalmalıyız. Bu nedenle Mustafa Kemal’i çok iyi anlamalıyız.
Şairin dizelerinde anlatmaya çalıştığı gibi “Beni seviyorsanız eğer ve anlıyorsanız, / Laboratuvarlarda sabahlayın, kahvelerde değil, / Bilim ağartsın saçlarınızı, kitaplar, / Ancak böyle
aydınlanır o sonsuz karanlıklar, / Mustafa Kemal’i anlamak aldatmak değil, / Mustafa Kemal
ülküsü sadece söz değil.” Mustafa Kemal ülküsünü sözde bırakmamak için, dil, din, ırk, renk ve
düşüncemiz ne olursa olsun geleceğe güvenle bakarak bizi bekleyen aydınlık yarınlara birlikte
yürümeli ve hep aynı türküyü seslendirmeliyiz… “CUMHURİYET TÜRKÜSÜ”nü...
29 Ekim 2014 - İTÜ Geliştirme Vakfı Okulları Özel Dr. Natuk Birkan İlkokulu ve Ortaokulu
Kimsesizlerin Kimsesidir.
Çocukların Gözü
Uzay Çakır 2/G
Kayra Sağlar 2/E
Begüm Şener 2/C
İrem Altınbüken 2/E
Ömer Özdemir 2/B
Naz Erdoğmuş 2/A
Ece Duru Sönmez 2/D
CUMHURİYET SERGİSİNE HEYECANLA HAZIRLANDIK!
29 Ekim 2014 - İTÜ Geliştirme Vakfı Okulları Özel Dr. Natuk Birkan İlkokulu ve Ortaokulu
Kimsesizlerin Kimsesidir.
üyle Cumhuriyet
Geçen yıl
çalışmıştık. da aynı heyecanla
2
yine bir oku 9 Ekim yaklaşıyordu v
e
l gazetesi çı
karılacaktı
3. sınıflara
. Biz
da bir köşe
ayrılmıştı.
Cumhuriye
ti
basın özgü n en büyük kazanımla
rlüğ
rından biri
olan
sıvadık. “Cu ünü yaşayacak ve ya
şatacaktık.
mhuriyet Tü
K
sınıflar el e
rk
olları
ü
sü
”
adlı bir şiir
le v
seçtik. Tüm
bir bölümü erip bir paylaşımda b
u
ndeki mesa
jı resimleye lunduk. Şiirin her
rek şiire can
verdik.
Sıra slogan
ları
sloganlaştır mızı yazmaya gelmiş
ti. Düşünce
dık ve özlem
le
aynı fotoğra duyduğumuz Atatürk rimizi
’ümüzle
f karesinde
yer aldık.
Demek iste
dik ki “Sen
içimizdesin
bizim her a
n
ve açtığ
bile durma ın ışıklı yolda bir an
dan ilerliyo
ruz.”
Nice “29 Ekim
”lerde buluşm
ak üzere!
Delfin Ünal 2/C
Derin Kekava 2/H
Katia
Karaoğlanoğulları
2/G
HAYAT AĞACI
BU SABAH
İNSAN NASIL ÖLEBİLİR?
Düşünüyorum da
Uyandım bu sabah,
Tutkuyla söyle sevda türkümüzü,
Bana verilen en güzel hediye,
İçim kıpır kıpır.
Mutluluğa barışa doğru yürü.
Hayatın ta kendisi.
Baktım ki çiçekler açmış,
Hayat bu kadar güzelken,
Hele olursa bir de insanın gayesi,
Güneş gülümsüyor pırıl pırıl.
İnsan nasıl ölebilir?
Umut kokuyor bu hava,
Kuş sesleri cıvıl cıvıl,
Her yanımız çevrili güzelliklerle,
Sevinç kokuyor tüm çiçekler.
El ele tutuşmuş herkes.
Bunu görmeyi bilmeli.
Doğa ezgiler mırıldanıyor,
Hayat bu kadar güzelken,
Yaşam hepimiz için sınırlı bir süre,
Heyecanla uçuşuyor kuşlar, böcekler.
İnsan nasıl ölebilir?
Uyandım bu sabah umuda, neşeye,
Herkes barış içinde,
Bekleyin uzak diyarlar, hazırım gelmeye.
Mutlu ve güvende.
Her nefes büyük bir mucize.
Elif Ekinci 2/C
Her anın kıymetini bilmeli.
“Yaşamak bir ağaç gibi,
Hür ve kardeşçesine”
Bahrem Özbir KİP
Hayat bu kadar güzelken,
Birlik ve beraberlik içinde,
İnsan nasıl ölebilir?
Güzel, güvenli günlere.
Ayça Naz PARLAR
Mert Bildirici
Minacan Gököz 2/A
Büşra Elvin Şen 2/F
Kimsesizlerin Kimsesidir.
29 Ekim 2014 - İTÜ Geliştirme Vakfı Okulları Özel Dr. Natuk Birkan İlkokulu ve Ortaokulu
Çocukların Gözü
Drama derslerimizde 4. sınıflar düzeyinde “Atatürk ve
Cumhuriyet” konusunu ele aldık. Atatürk’ün mecliste
ve meclis çıkışında çekilmiş fotoğraflarından yola
çıkarak canlandırmalar yaptık. “Atatürk’ün ülkemiz
için yaptığı en büyük devrim olan Cumhuriyet
hakkında neler düşünüyoruz? Atatürk Cumhuriyeti
ilan etmeden önce neler düşünüyordu? Cumhuriyetin
ilanıyla birlikte ülkemizde başka ne gibi yenilikler
yapılmıştır?” sorularının yanıtlarını aradık
derslerimizde.
Etkinliğimizi Atatürk’e olan duygu ve düşüncelerimizi
yazdığımız mektuplarla sonlandırdık.
İTÜ GVO Özel Dr. Sedat Üründül Anaokulu Öğrencilerimizin Resim Çalış
29 Ekim 2014 - İTÜ Geliştirme Vakfı Okulları Özel Dr. Natuk Birkan İlkokulu ve Ortaokulu
üyle Cumhuriyet
Kimsesizlerin Kimsesidir.
Biz 4. sınıfl
kuşaktan k ar olarak türkülerin
uşağ
ilmek ilmek a taşınan kokusunu,
dokunan
cumhuriye
t yönetimiy kültürünü
le ilişkilend
Kimi zaman
irdik.
“Bir türküd
ür cumhuri
içinde bulu
yet.” diyere
nan kendin
k türkülerin
i ifade etmiş
yönetimind
liğ
e
türkülerin ya ki renklerle örtüştürd i; cumhuriyet
ük
nsıttığı özg
Atatürk’ün
ürlükçü, mü . Kimi zaman
kişilik özell
cadeleci
iklerindeki
ilmeklerle k dokuyu
Kimi zaman
aynaştırdık
.
millî birliği da Atatürk’ün Kurtulu
sağlayarak
ş
halkın sesin Savaşı’nda
halkın bağ
i duyurması
rında
nı;
işledik. Yazd n çıkan türkülerin ezg
ileriyle
ık
, çizdik, düşü
söyleyerek
ndük. Türkü
Atatürk
le
yönetimini ’e ve Türk milletine cum r
kuşaktan k
h
uşağa taşıya uriyet
sürdüreceğ
rak
imize söz v
erdik.
4. Sınıf Öğre
tmenleri
ve Öğrenci
leri
Alp Büküşoğlu 2/H
Alya Taştekin 2/G
İTÜ GVO Özel Dr. Natuk Birkan İlkokulu
Birinci Sınıf Öğrencileri
Defne Yıldız
2/E
Kerem Altınel 2/C
Yiğit Çetinkaya
2/F
Ayşe
Melis Turan
2/D
şmalarından
Büşra Dinç 2/A
Pars Bakkal 2/B
29 Ekim 2014 - İTÜ Geliştirme Vakfı Okulları Özel Dr. Natuk Birkan İlkokulu ve Ortaokulu
Kimsesizlerin Kimsesidir.
YAŞAR KEMAL’DEN BİR BAŞYAPIT
FİLLER SULTANI İLE KIRMIZI
SAKALLI TOPAL KARINCA…
İNSANLIK, SAVAŞ VE BARIŞ ÜZERİNE
“ …Askerlerin de duymuyorlar onların ağıtlarını, görmüyorlar akan kanlarını… İyi ki görmüyorlar da
savaşı böyle acımasız sürdürebiliyorlar… Zaten görselerdi, duysalardı savaşı bütün yaratıklar; duyabilselerdi savaş çığlıklarını, bu dünyada savaş olamazdı. Savaşın iğrençliği bilinmeyen bir şeydir
de… Savaşın kötülüğü saklanan bir şeydir de yaratıklar onun için kabul edebiliyorlar savaşı.”
“Kardeşler,” dedi, “bu iş bizim başımıza nasıl olsa gelecekti. Biz uzun yıllar çalışkanlığımız, mutluluğumuz, mutlu ülkelerimizle övünmekten başka bir şey yapmadık. Böyle mutlu yaşarken başımıza
gelecek böyle bir bela için hiçbir önlem düşünmedik. Oysaki çok vaktimiz oldu, yan gelip yattığımız
günler oldu, başımıza gelecek belalara karşı önlemler düşünebilirdik; sellere, yağmurlara, dolulara,
karlara, depremlere karşı nasıl önlemler düşünmüşsek fillere karşı da umarını bulabilirdik, olmadı,
işte köle, işte tutsak olduk...
“...Ölmek bundan daha iyi.” diye bağırdı bir bölük karınca. “Bunun bir umarı olmalı.” diye inatla diretti tuhaf kılıklı karınca.
Kayra Bahadır
Lila Naz Güneş
Naz Köksal
“...Bir de karıncaları durmadan oyalayacak, düşünmeyi onların ellerinden alacak birtakım oyuncaklar icar etseler. Karıncaları köleliğe koşullayacak. Karıncalar eğer düşünecek olurlarsa erinde
gecinde bu özgürlük düzeninden kurtulmanın bir yolunu bulurlar. Düşünce için bu dünyada her şey
sonsuzdur. Karınca da olsa düşünce bir gün bir yolunu bulup fili yener. Onun için bizler karıncaların
en küçük bir düşüncesine izin vermeyeceğiz...”
... “En baştaki sorun dil.” dedi filler sultanı.
Yaşar Kemal, “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca”, YKY
Biz İTÜ GVO Özel Dr. Natuk Birkan Ortaokulu üçüncü sınıf öğrencileri, yukarıdaki paragrafların de yer aldığı bir başyapıt okuduk. Filleri ve sultanlarını, karıncaları ve onların kırmızı
sakallı olanlarını öğrendik. Okuduk, öğrendik, sorguladık ve bakın sonrasında kalemimiz
nasıl dile geldi:
Kaan YAMAN
İTÜ GVO ÖZEL Dr. NATUK BİRKAN ORTAOKULU
Berfin AKINCI
İTÜ GVO ÖZEL Dr. NATUK BİRKAN ORTAOKULU
DÜŞMANIN BABASI
SAVAŞ VE İNSANLIK
“Savaş” diyorum, “Savaş, düşmanın babasıdır.” Peki ya savaşın temeli: Katillik. Evet,
evet; savaş en büyük katilliktir. Şuracıkta güzelim barış, kardeşlik varken “ne bu şiddet,
bu celâl?” Nedir istediğiniz, istediğimiz? Toprak mı, ganimet mi? Pes artık size! İnsanın canından, sağlığından kıymetli ne var ki bu hayatta? Para mı, toprak mı, ganimet
mi? Pes doğrusu! Şu, ne kadar devam edeceğini bilmediğimiz, hani uygun deyişle, iki
günlük dünyayı mı yok edeceksiniz? Nesilleri mi yok edeceksiniz? Bari şu kısacık zaman hayatta barış, huzur,
sevgi, saygı dünyaya hâkim olsun. Bırakın! “Barış” diyorum, “Barış, huzurun temelidir; huzurun sonsuz aynası,
nesli tükenmeyen bir güçtür.” Savaşın, aslında tutuşmuş, alev almış bir huzur olduğunu düşünüyorum. Tutuşmuş bir dünya, yaşanmaz bir yaşamı da beraberinde getirmez mi? Asıl dünya tartışmasız, barışın olduğu bir
dünya değil midir?
Nihan ORAKDÖĞEN
İTÜ GVO ÖZEL Dr. NATUK BİRKAN ORTAOKULU
ÇOCUKLAR AĞLAMASIN
Savaş bir katliamdır. Savaşta sadece insanları öldürmezler, evlerini yıkarlar, yuvalarını
dağıtırlar. Körpe vicdanlı çocukları ailelerinin arkasından ağlamak zorunda bırakırlar.
Kanlar akıtırlar ve bunları yaparken tek bir hedefleri vardır: Daha çok toprak almak.
Daha çok toprak almak bir devlete ne kazandırır ki? Sahip oldukları topraklar hiçbir
zaman temiz değildir ki. O toprakta hep akıtılan kanlar vardır. Ölen masum insanların
cesetleriyle doludur. O topraklarda hiçbir şey olmamış gibi yaşayabilmek kabul edilemez, insanlık dışıdır.
Savaşan askerlerin, emir veren liderlerin gözleri o katliam sahnelerini göremez. Kulakları, acıyla bağıran çocukları ve annelerinin ağıtlarını duyamaz. Onlar tek bir şeye odaklanmışlardır. O da zafer!
Barış, çocukların mutlu gülücükler atmasıdır. Annelerin, gönül rahatlığıyla çocuklarını dışarı çıkarabilmesidir.
Herkesin sıcacık bir yuvasının olmasıdır. Ailece mutlu yaşamaktır. Kanların, gözyaşlarının dökülmemesidir. Bu
yüzden savaşlar yaşanmamalıdır.
İnsanlar mutlu ve barış içinde yaşasın. Acıyla çıkan sesler değil çocukların kahkahaları yükselsin tüm dünyada.
Mermiler değil, balonlar uçsun havada. Atatürk’ün dediği gibi, artık hem yurtta hem dünyada barış olsun.
İpek ERTEN
İTÜ GVO ÖZEL Dr. NATUK BİRKAN ORTAOKULU
BARIŞ VE SAVAŞ
Savaşta kazanan mı olur? Her yerde kan, gözyaşı, acı… Her iki tarafın da -kazananın
da kaybedenin de- acıları, yitirdikleri olmaz mı? Savaş asla bitmez, bu insanoğlu aklını, zekâsını iyiye kullanmak yerine kötülükler için, kurnazlıklar için kullandığı sürece,
barışa yönelmediği ve barış içinde yaşamayı öğrenemediği sürece savaş, asla bitmez.
Can pazarına son verecek, sadece barıştır.
Alara Doğasu TAŞÖREN
İTÜ GVO ÖZEL Dr. NATUK BİRKAN ORTAOKULU
İNSAN VE SAVAŞ
Savaşlarda en çok zarar görenler, çocuklardır. Çocukları ve gençleri öldürmek, bir ülkenin bir ulusun geleceğini yok etmektir. En büyük çelişki ise insanların sürekli barış
istediklerinden bahsetmeleri ama savaşa girmeyi sürdürmeleridir. Savaşın hiç kimseye
yararı yoktur. İnsanların başkalarını öldürüp vicdan azabı çekmediği bir dünyada yaşamak ise gerçekte, yaşamak değildir.
Ahmetcan Yiğit AKDENİZ
İTÜ GVO ÖZEL Dr. NATUK BİRKAN ORTAOKULU
İNADINA BARIŞ
Barış... İnsanlık adına sürdürülmesi belki de en güç olan şey... O kadar güç ki bunu
başarmak, bugün bile dünyanın pek çok yerinde savaş ve insanların bir hiç uğruna yok
oluşuna tanıklık ediyoruz. Her geçen gün insanlık adına endişelerimiz daha da artıyor.
Peki, nedir paylaşamadığımız? Hep beraber yaşamak için dünya çok mu küçük? Aslında o kadar büyük ki ama anlayabilene, görebilene... Sevgi, mutluluk yaşamı bir arada
barış içinde geçirmek için yetmez mi?
Bence insan yaşamının ne kadar kutsal olduğunu tüm devlet büyüklerine anlatmalıyız. Bugün baktığım yerden
anlıyorum ki dünyayı avuçlarının içindeymiş gibi gören devletler, barışın sürekliliğini sekteye uğratıyorlar. Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, bu kaosu yıllar öncesinde o kadar net görmüş ki bunu “Yurtta
sulh, cihanda sulh!” sözü ile hafızalarımıza kazımıştır. Atatürk, “Nutuk” adlı yapıtında da “Biz kimsenin düşmanı
değiliz ama insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız...” demiştir. Dünyada ve dünya ulusları arasında huzur,
anlaşma ve iyi ilişkiler olmaz ise bir millet, kendisi için ne yaparsa yapsın, huzurdan yoksundur. Evet, Mustafa
Kemal Atatürk, Türk milletinin hafızasına kazınan bu cümlelerle güzel dostlukların kurulmasını istemiş, yaşamının sonuna kadar da bunu gerçekleştirmek uğruna girişimlerde bulunmuştur. Yaşamının büyük bir döneminde
savaş meydanlarındaki sıkıntıları, açlığı, sefaleti gören, yaşayan bir lider olarak barışın önemine inanan ve
bunu her sözde vurgulayan gerçek bir komutan olmuştur.
Peki, bu noktada biz dünya çocuklarına düşen görev ne? Tabii ki Atatürk’ün gösterdiği yolda, bu yolu daha da
geliştirerek, çağdaşlaştırarak ulusların ve dünya ülkelerinin barış içinde yaşamasını sağlamak. Unutmayalım,
barış ortamının sürdürülmesi en çok da biz çocuklara bağlı. Bu noktada bize büyük işler düşecektir.
Nihan Orakdöğen
“Hiç merhamet etmediler mi?” diye düşünmeden edemiyorum çünkü dökülen gözyaşlarını, acıları bir kenara bırakın, akan kanı göre göre öldürmeye devam etmelerini anlayamıyorum. Hiç düşünmezler mi ölenleri, kalanları? Herhalde bu, akıllarına
bile gelemez çünkü insanlıkları ölmüştür; bencillikleri, hırsları insanlıklarından önce
gelmektedir. Atılan her mermide bir insan değil, birer birer insanlık ölüyor aslında, çocukların umutları ölüyor. Öldürenler daha da güçleniyor toprakla, hedeflerine daha çok yaklaşıyor öldürdükçe
ancak insanlıkları da hızla tükeniyor.
Aysu Güneş DAĞ
İTÜ GVO ÖZEL Dr. NATUK BİRKAN ORTAOKULU
YAŞAMIN SAVAŞ HALİ
Bir savaşın hiçbir zaman kazananı yoktur. Peki, o zaman savaşlar neden çıkar? Geçmişten günümüze bakıldığında savaşın temel sebebi, güce hâkim olmak ve çıkar elde
etmektir.Doğaya baktığımızda hayvanlar arasındaki savaşların hayatta kalma, yuvasını ve yavrularını koruma içgüdüsünden kaynaklandığını görürüz. Bu nedenlerden
dolayı başka bir canlının hayatını tehdit eder, savaşır.
İnsanlar arasında kavga olarak adlandırılan savaş, iletişimsizlikten, birbirini anlamaya çalışmamaktan ortaya
çıkıp çıkar çatışmasına kadar uzar. Aslında burada tek sorun empati kurmamak, karşısındakini duymamaktır.
Devletler arasındaki savaş ise hem ayakta kalabilmek hem de çıkar kaygısıyla güce hâkim olma isteğinden
kaynaklanır.
İnsanlık tarihi boyunca yaşanan savaşlara bakıldığında bazı savaşların devletleri yok etmesiyle, bazılarının da
anlaşmaya varmalarıyla sonuçlandığı görülür. O halde yok eden tarafa “kazanan” denir, öyle değil mi? Peki,
bu ne kadar doğru? Yaşamını yitiren onlarca kişi, zarar gören pek çok doğal ve kültürel zenginlik, ekonomik
şartların getirdiği yoksulluktan perişan olan halk vb.yi düşününce burada bir “kazanan” aramak ya da bir tarafın
adını “kazanan” olarak koymak ne kadar doğru?
Yanıtlar belli. İnsanlığın geleceği için yapılması gerekenler belli. Barış ortamının sürdürülmesi için herkesin
halk, yönetici vb. üzerine düşeni yapması çok zor olmasa gerek. Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi, aksi
gerekmedikçe savaşın bir cinayet olduğu asla ve asla unutulmamalı.
Duru Çağla ÇULHA
İTÜ GVO ÖZEL Dr. NATUK BİRKAN ORTAOKULU
TARİHTE İNSAN, İNSANLIK
Dünya kötü bir yer değil, hiç kötü olmadı, olmayacak. Dünyayı kötü yapanlar, insanlardır. İnsanoğlu, var olduğundan beri paylaşamaz sevdiği şeyleri. Gerek devletler arasındaki gerek iktidardakiler arasındaki kavgalar hatta bireyin kendisiyle olan kavgası bile
hepsi dünyaya, insanlığa zarar verir. İnsanlık, zamanla savaşa öyle alışır, kabullenir ki
bunu, yaşamın bir parçası gibi görür savaşı. Gözerini dışarda olup bitenlere kapar ve
bu arada insanlık telafi edilemeyecek bir çukura düşer ve kendi karanlığında kaybolur.
Hande GÜVEN
İTÜ GVO ÖZEL Dr. NATUK BİRKAN ORTAOKULU
BARIŞ VE SAVAŞ
İnsan niye savaş ister ki? Aslında her insanın içinde iyilik vardır. Kötüler bu iyiliği yok
sayarak savaş çıkarır. İyilik nedir? İyilik; yardım etmektir, savaşmamaktır, sevgidir, saygıdır, kötülükten/kötülerden uzak durmaktır, barıştır. Kötülük nedir? Yalan söylemek,
değer vermemek, sevmemek, saymamak, emek hırsızlığı yapmaktır.
Bu durumda en önemli olan nedir? Duymaktır, savaş başlamadan atılan çığlıkları...
Görmektir, savaş başlamadan yıkılan, yanan kalpleri, memleketleri...
Barış Ekin ALFAR
İTÜ GVO ÖZEL Dr. NATUK BİRKAN ORTAOKULU
İNSANLIK VE SAVAŞ
İnsanlar yüzyıllardır savaşıyorlar. Ama neden? Neden bir türlü anlaşıp da barışık ülkeler, toplumlar haline gelemiyorlar?
İnsanlık bir bina gibi sanki… İnsan ilişkileri yani tuğlalar, binanın temellerini oluşturuyor. Binanın sağlam kalması, güçlü olması bu temellere bağlı. İnsanca ilişkilerle güçlü
oluyor temeller. Oysa savaşlar, yıkım topları gibiler. O kadar emeği bir anda yıkıp par-
çalar haline getiriyorlar.
Ne yazık ki biz hem savaşın hem barışın olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bu yüzden de hiç bina inşa edemiyor
ya da başladığımız inşaatları bitiremiyoruz. Binalar olmayınca insanlara barınacak yer de olmuyor, insanlık da
olmuyor.
Dünyada barışın önemi gittikçe azalıyor. Savaşlardan ayrımcılıklardan dolayı dünya kocaman bir savaş alanına
dönüyor. İnsanlığın sonu böylece geliyor. Savaşın çekiciliği hem insanlık hem ruhunu hem de insanın soyunu
tüketeceğe benziyor.
Savaş tıpkı televizyonlarda çok cazibeli görünüp de dükkândan alınınca aslında ne kadar gereksiz bir şey olduğu anlaşılan oyuncaklar gibi. Bu yüzden reklamlara aldanmayıp kameranın arkasında kalan barışın değerini
bilin ve henüz vakit varken ona sahip çıkın.
29 Ekim 2014 - İTÜ Geliştirme Vakfı Okulları Özel Dr. Natuk Birkan İlkokulu ve Ortaokulu
Kimsesizlerin Kimsesidir.
Eren AKTAŞLI
İTÜ GVO ÖZEL Dr. NATUK BİRKAN ORTAOKULU
İNSAN VE İNSANLIK İÇİN BARIŞ
İnsanoğlu şu ana kadar çeşitli salgın hastalıklarla,
vahşi hayvanlarla, doğal pek çok afetle baş edebilmiş ancak savaşla bir türlü baş edememiştir. İnsanın içindeki bencillik duygusu, her zaman savaşın
çıkış nedeni olmuştur. Çoğu psikoloğun dediğine
göre insanoğlunun düşmanı, yine insanoğludur. Bilim insanları, savaşların
nedenlerine ait birçok görüş öne sürmüştür. Bunlardan bir tanesi de savaşın
insanoğlunun doğasında olduğudur. Bu görüşe göre insan doğasında; hırs,
saldırganlık ve azim vardır. Bu konuda psikologlar ikiye ayrılır: Bir kısmı
saldırganlığın doğuştan geldiğini, bir kısmı sonradan edinildiğini, öğrenildiğini savunur.
Tarihten bugüne şöyle bir baktığımızda sahip oldukları güç ve zenginlikler nedeniyle kendilerine aşırı güvenen milletlerin kendi topraklarını, doğal
kaynaklarını çoğaltmayı temel bir hak gibi görmelerinin savaşların en büyük
nedenlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Bunun dışında bir de dini inançlar büyük etkendir ki bugün bile bu yüzden savaşlar çıktığını görmekteyiz.
Bana göre savaş dünyada olmaması gereken tek şeydir. Barış içinde yaşamanın mümkün olduğuna inanıyorum ama bunun için insanoğlunun hırslarından arınması gerekiyor.
Begüm Naz BERK
İTÜ GVO ÖZEL Dr. NATUK BİRKAN ORTAOKULU
Aslışah KONUKLAR
ÖNCE BARIŞ
Kemal Serbay UĞUR
Savaş her toplum için kan ve gözyaşı demektir. Tarihe baktığımızda da bugüne baktığımızda da savaşlarda halkların hep mağdur olduğunu görürüz. Evler, kentler yakılıp
yıkılmış, yuvalar dağılmış, çocuk, kadın, genç yaşlı demeden milyonlarca insan hayatını kaybetmiş ya da acılara boğulmuştur. Açlık ve hastalıklar savaşan halkları güçsüz
düşürmüştür. Savaşan bir toplumun tekrar ayakları üstünde durabilmesi çok uzun ve
maddi-manevi emek isteyen zor bir süreç gerektirir.
Siyaset bilimin kurucusu Aristo, anlaşmazlıkların çözümü için topluluklarda iki temel araç olduğunu söylemiştir:
Politika ya da savaş. Doğru ve doğal olan tabii ki toplumlar arasındaki veya toplum içindeki anlaşmazlıkların
politika aracılığıyla çözülmesidir. Problemlere önce barışçıl yönden yaklaşılmalıdır. Toplum büyük bir aile gibi
düşünülmeli, adaletli yaklaşımlarla sorunlar çözülmelidir. Ülkelerarası anlaşmazlıklarda yetkin liderler, toplumun huzuru için barışçı yollardan, hak ve hukuk gözeterek dünya barışını düşünerek, diplomatik yollar ile
çözüme gitmelidir. Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi “Aksi gerekmedikçe savaş bir cinayettir.”
Kaan CENGİZ
İTÜ GVO ÖZEL Dr. NATUK BİRKAN ORTAOKULU
İNSANLIK VE SAVAŞ
“İnsanlar neden savaşır?” sorusunu herkes sorar ve yanıtını da bilir: Ekonomik olarak
güçlenmek veya bir liderin tüm dünyayı yönetme hırsıyla başlar savaşlar.
“Peki, neden her ülke kendi imkânlarıyla, elindekilerle yetinmez de başka ülkelere saldırır?” sorusunu yanıtlayan daha çıkmamıştır.
Ben de şunları sormak istiyorum: Ülkelerin ve yöneticilerin barış diye bir kavramları
niye yok? İnsanoğlu savaşa girmeye ve barış olmadan yaşamaya niye dünden hazır?
Yaman DİNÇAY
İTÜ GVO ÖZEL Dr. NATUK BİRKAN ORTAOKULU
TARİH VE SAVAŞ
İnsanın şu anda bulunduğu durumun kötü ve barbarca olduğunu hepimiz biliyoruz.
Bu durum insanlığı elbet sona sürüklemektedir. Savaş bir gün bitse bile insanların
birbirlerine sevgi ve saygı duymaları savaş sonrasında beklenebilecek bir durum değildir.
Atatürk’ün dediği gibi tarih, hırslı politikacılarla, hükümdarlarla ve onların birer
kukla gibi yönettiği ordularla doludur. Bu hırslı insanların istedikleri; ganimet, para veya toprak ama özetle
hâkimiyettir. Hep daha fazlasını isteyen, doymak bilmeyen bu yöneticilerin yıktığı dünyalardan ibarettir neredeyse tarih. Maalesef hükümdarların, kralların veya liderlerin bu boş hayalleri, mutluluğu uğruna, milyonlarca
insan ölmüş; bir o kadar da gözü yaşlı, yaralı insan kalmıştır geride.
Sömürgeci devletlerin geçmişte olduğu gibi dünyayı yönetme, dünyanın tüm doğal zenginliklerine sahip olma
hırsı bugün de devam etmektedir. “Sözde insan” olmamak için tarihten ders almak gerekir çünkü bu hırsın da
savaşın da acının, gözyaşının da sonu yoktur. Yaşar Kemal’in Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca
adlı kitabında dediği gibi: “Zaten görselerdi, duysalardı savaşı bütün yaratıklar; duyabilselerdi savaş çığlıklarını bu dünyada savaş olamazdı.”
Lila Naz GÜNEŞ
İTÜ GVO ÖZEL Dr. NATUK BİRKAN ORTAOKULU
SAVAŞ VE İNSANLIK
İnsanlar neden savaşır? Haydi, düşünelim: Toprak için, doğal kaynaklar için, güç
için… Kısacası sözüm ona ülkeleri için… Bir ülkenin yöneticileri bu nedenlerle başka
bir ülkeye savaş başlattığı zaman açıklama olarak “Ülkemize olan sadakatimiz için,
insanlarımızın daha iyi yaşam sürebilmesini istediğimiz için ve onlara karşı duyduğumuz sevgi için…” gibi sözlerle toplu cinayetlerini iyi bir şeymiş gibi göstermeye
çalışırlar. Oysa bu tür insanların veya toplumların “insan sevgisi “gibi bir kavramı ağızlarına almaya hakları
bile yoktur. Bir ülkenin, kendi insanlarına daha çok şey sunmak adına başka bir ülkedeki insanların yaşama
hakkını elinden alması… İnsanlık bunun neresinde? Sanırım bu Amerikalı, bu Alman, bu İngiliz, bu Rus, bu
Türk, bu Çinli derken hepimizin aslında eşit haklara sahip insanlar olduğumuzu unutuyoruz.
“Savaşın sonunda bir kazanan, bir kaybeden taraf olur.” öyle mi? Savaşın sonunda kazanan taraf olmaz.
Kazandığını sanan taraf, sevincini yaşarken şöyle bir etrafına baktığında yıkılmış kentler, binalar; dağılmış
yuvalar, dökülmüş kan ve gözyaşları, harcanan canlar ve geriye kalan harabeleri görür olsa olsa.
Şimdi ona sormak gerekir: İstediğin toprağı aldın, zaferi elde ettin; öyle mi? Bravo, şimdi git onca ölen askerin
ailelerine, çocuklarının ruhlarını onlara iade et olur mu? Yapabilir misin? Hani kazanmıştın? Neyi kazandın?
Gözyaşlarının acının üstüne neyi kurabileceksin?
Yaşar Kemal’in de romanında vurguladığı gibi zaten bu sorulara yanıt verebilecek olsaydın yapar mıydın
bunca savaşı?
Mutluhan ILGAZ
İTÜ GVO ÖZEL Dr. NATUK BİRKAN ORTAOKULU
SAVAŞ VE BARIŞ
İnsanlar, hayatlarında sürekli tartışmak, kavga etmek isterler. Hem de hiç olmadık
nedenler yüzünden. İşte savaş, insanların anlaşamaması ve birbirleriyle iletişim kuramaması sonucu gelişir. Fakat iletişimsizliğin çözümü sadece savaş değildir ki! Sanki insanlar birbirleriyle savaşınca, ilişkilerindeki sorunlar çözümlenecek midir? Tam
tersine insanlar savaştıkça kaybediyor ve sonucunda da ülkede ne barış kalıyor ne
de özgürlük. Tükenen sadece insanlık oluyor ve ülkenin manevi değerleri.
İnsanlar, aslında savaşın her zaman kendilerine kazanç sağlayacağını düşünüyor. Özünde savaş; kaybetmektir, yenilmektir ve yok olmaktır. Savaş gaflettir, hıyanettir fakat insanlar bunların hiçbirinin farkında bile
değildir. Mesela bunu Mustafa Kemal’in bir sözüyle örneklendirelim: “Aksi gerekmedikçe savaş bir cinayettir.” Bu söz nedeni olmayan bir savaşın ölüm olduğunu anlatmaktadır. Bir düşünsenize yapılan her savaşın
sonucunda her iki taraf da maddi ve manevi yönden zarar görmüyor mu? Onun yerine bütün devletle barış
içinde olacak, herkes birbirine yardım edecek, her insan özgür yaşayacak. O zaman ne iletişimsizlik ne de
anlaşmazlık olacak. Evet, insanoğlunun yaratılışında, var oluşunda kötülük ve iyilik bir arada ama akıl ile iyiliği
sürekli hale getirmeli. Hırslar, doyumsuzluklar üzerine dünyayı kan gölüne çevirmemeli. Tek bir insan bile bu
uğurda ölmemeli.
İnsanlar bu dünyaya yaşamak için gelmiyor mu? Başkasının yaşam hakkını almaya kimin hakkı olabilir ki?
Barışı benimseyen toplumlar, ülkeler, yönetenler her zaman bunu bilmeyen toplumlara örnek olmalıdır. Yurtta
barış, dünyada barış, öylesine söylenmiş bir söz değildir. İnsana, insanın gerçeğini anlatır.
Emre AĞAOĞLU
Kerim Alper KABO
İTÜ GVO ÖZEL Dr. NATUK
BİRKAN ORTAOKULU
“HALİME KAPTAN”DAN KURTULUŞ
SAVAŞI’NIN FEDAKÂR KADINLARINA
-Türk Kadınına Dair Bir İnceleme
“Rıfat Ilgaz, Halime Kaptan’da Cideli Temel Reis’in gelini Halime’nin bir kaptan olarak
ortaya çıkışının öyküsünü anlatır. Eli silah tutan
bütün erkeklerin cepheye gönderildiği Kurtuluş
Savaşı yıllarıdır. Köyde yalnızca yaşlılar, kadınlar ve çocuklar kalmıştır. Herkesin tuza, şekere, ekmeğe hasret kaldığı o günlerde, evinin
ihtiyaçlarını karşılamak için sefere çıkanTemel
Reis, yolda hastalanarak hayatını kaybeder.
Oğluyla bir başına kalan Halime’nin geçimini sağlamak için babasından kalan sandalla
Karadeniz’e açılmasının zamanı gelmiştir. Erkek kılığına girerek oğlu ve iki tayfasıyla çıktığı
ilk seferinde hırçın dalgalarla, korsanlarla mücadele etmek zorunda kalır. Bu zorlukların hiçbiri onu yıldırmaz, aksine Karadeniz’e tutkuyla
bağlanır. O, artık İnebolu’ya cephane taşıyan,
Kurtuluş Savaşı’nın fedakâr kadınlarından biridir. Halime Kaptandır...”
Rıfat Ilgaz, “Halime Kaptan”, Türkiye İş
Bankası Kültür Yayınları
Türk kadını... Evde, tarlada, ocakta, cephede...
fedakâr, cefakâr ama bir o kadar da güçlü, gururlu, yılmaz, coşkun... Evindeki ocağa aşını
süren, tarlasındaki mahsulü işleyen, kaldıran,
cephede mehmetçiğine mermi taşıyan güçlü
yürek... Cesur askerleri doğuran yiğit analar,
genç yaşta yiğitlerini cepheye yollayan, kar kış
demeden çalışan analar... Sokakta ip atlamak,
misket oynamak yerine mermi dolduran çocuklar, çocuklarımız... Şu an özgürsek onlar sayesinde özgürüz.
1. Dünya Savaşı’nın ardından Anadolu
topraklarının İtilaf Devletleri tarafından işgali,
Türk halkının tek bir vücut olarak bağımsızlık
savaşında rol üstlenmesine neden olmuştur.
Bu mücadele, Türk halkı için bir hayal mücadelesinden çok, yaşadığı topraklara sahip
çıkma, hayat mücadelesi haline dönüşmüştür. İstanbul hükümetinin işgallere karşı tedbir
almaması üzerine halk tarafından başlatılan
mücadelenin en önemli adımı; Mustafa Kemal
Paşa’nın Samsun’a çıkışı ve Anadolu’daki hareketin önderi olmasıdır. Kurtuluş Savaşı’nın
hazırlık aşaması diyebileceğimiz, kongreler ve
Müdafa-i Hukuk Cemiyetlerinin kuruluşunun
ardından TBMM açılmış ve savaş döneminde
erkekler kadar kadınlar da her alanda görev almışlardır. Türk kadını gerçek anlamda toplumdaki etkin rolünü Kurtuluş Savaşı’nda üstlenmiştir. Osmanlı Devleti’nde şeriat hukukunun
getirdiği bir dayatma sonucunda evine ve kafes
arkasına kapanıp kalmış Türk kadını, ulusunun
bu var oluş mücadalesinde etkisiz, baskı altındaki, ezilen konumunu bir yana itmiştir.
Türk kadını tek bir vücut olarak bağımsızlık savaşının içinde kimi zaman dernekler kurmuş, kimi zaman elinde silah; erkeklerle savaşmış, kimi zaman cephe gerisinde silah taşımış,
cephane imal etmiş, askerin yırtığını söküğünü
dikmiş, böylece aktif olarak mücadeleye destek vermiştir. Bu dönemde kadınlar tarafından
kurulan cemiyetler, düzenlenen mitinglerle mücadelenin seyri ve niteliği de değişmiştir.
Silah altına alınan erkek nüfusun yerine
çalışma sahasına giren kadınlar, memleketin
dört bir yanında başlayan işgalleri protesto etmek amacıyla mitingler düzenleyerek mücadelenin ilk adımını atmışlardır. Bu mitinglerin ilki
14-15 Mayıs 1919 gecesi İzmir’de gerçekleştirilmiştir.
İzmir’in işgalinin ardından İstanbul’da
düzenlenen mitinglerde konuşma yapanlar
arasında bulunan Halide Edip, Nakiye Elgün,
Müfide Ferit Tek ve onları destekleyen binlerce Türk kadını, bu savaşta erkeklerin yanında
mücadeleye hazır olduğunu tüm dünyaya duyurmuştur. İstanbul’da 19 Mayıs günü düzenlenen mitingde bir konuşma yapan Halide Edip:
“Hanımlar! Bugün elimizde top, tüfek denen
alet yok fakat ondan büyük, ondan kuvvetli bir
silahımız var: Hak ve Allah. Tüfek ve top düşer,
hak ve Allah bakidir... Kalbimizde aşk ve iman,
milliyet duygusu var. Biz dünyada millet sınıfına lâyık bir millet olduğumuzu; erkek, kadın,
hatta çocuklarımıza kadar ispat ettik.” sözleriyle; bu savaşın milletin her ferdinin savaşı olduğunu belirtmiştir.
Kurtuluş Savaşı’nın her aşamasında erkeği ile omuz omuza cephedeki ya da cephe
arkasındaki yerini almış, gerektiğinde düşmanı pusuya düşürmüş, yaralı askerleri tedavi
etmek için gönüllü hemşirelik yapmış, silah
ve giyecek imal etmiş, vatanın kurtuluşundan
cumhuriyetin ilanına ve bugünlere ulaşmamızı
sağlayan Türk kadınıdır. İşte tam da bu nedenle Türk kadını cumhuriyetin temelindedir, temelidir.
Ülkemizde kadın hakları hareketinin başlangıcı, cumhuriyetin ilanıyla can bulur. Mustafa Kemal Atatürk, ekonomik ve sosyal alanlarda
kadınların erkeklerle eşit haklara ulaşabilmesi
için büyük çaba gösteren örnek bir liderdir, bir
devlet adamıdır. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Cumhuriyet döneminde kadınların
eğitim ve kamu alanlarında yer alması bir hak
olarak elde edilmiştir. Sosyal yaşamda kadının
ikinci hatta en arka plânda olduğu; kadına bağımlı bir rol veren, bağnaz; dinsel ve toplumsal
kuralların geçerli olduğu anlayışın terk edilerek
devrimlerle getirilen yasalar sayesinde kadının
özgürleşmesi yine bu dönemde gerçekleşmiştir. Böylece kadınlar evlilik, boşanma, meslek
seçimi, yönetimde yer alma vb. noktalarda erkeklerle eşit söz hakkına sahip oldu. 7 Şubat
1921 yılında kurulan Türk Kadınlar Birliği ile kadınlarımız, siyasal anlamdaki varlıklarını daha
da sağlamlaştırdı.
Kara Fatma, Şerife Bacı, Halide Edip Adıvar
gibi pek çok kadınımız Kurtuluş Savaşı’nın
pek çok aşamasında farklı noktalarda yer aldı.
Hüzünlü hikâyelerin de kahramanları oldu bu
kadınların çoğu. Örneğin Şerife Bacı. Cepheye
mermi götürmek için bebeği ile soğuk kış koşullarında kağnısıyla yola çıkan, bebeğini üşümesin diye mermilerin arasına koyan ancak
cephaneyi teslim ettiğinde canını da soğuktan teslim eden, bebeğini yetim bırakan Şerife
Bacı’nın hikâyesini duymuş muydunuz? Belki
de en hüzünlü hikâyedir...
İşte bu hikâyeleri okudukça bizler, o dönemde yaşayanlar için gelecek nesiller olan
bizler, vatan için, özgürlük için, birlik ve beraberlik için umut dolu adımlarla yürüyoruz yarınlara. Kurtuluşun basit yollar ya da yöntemlerle gerçekleşmediğini anlıyoruz. Bunun için
var gücümüzle “Her zaman, her yerde; yaşasın
cumhuriyet!” diyoruz.
Yararlanılan Kaynaklar:
• Yedinci Askerî Tarih Semineri Bildirileri 2, Genel Kurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2001.
• http://www.ataturkinkilaplari.com/am/49/turk-kadininin-kurtulus-savasina-katkilari.html
29 Ekim 2014 - İTÜ Geliştirme Vakfı Okulları Özel Dr. Natuk Birkan İlkokulu ve Ortaokulu
Kimsesizlerin Kimsesidir.
Attila Orhan ÖĞÜT • Defne İŞLER
Ecem BERK • Doğa KOÇUM
Defne YAPRAK • Dilara YAVUZ
Can NALBANT • Umut GÜNGÖR
İTÜ GVO ÖZEL Dr. NATUK BİRKAN
ORTAOKULU
HALKIN İÇİNDEN YARATILAN BİR DESTAN
Bağımsızlık Savaşını Yaratanlara ve Yaşatanlara...
Özgürlüğün, Mücadelenin, Varoluş Savaşının Şiiri: Kuvayi Milliye Halkının Yüreğinden Kocaman Destanlar Yaratan
Bir Şair: Nazım Hikmet
Orta 4. sınıf öğrencileri olarak bu yıla, Türk edebiyatının
en tartışmalı ve önemli isimlerinden biriyle ve muhteşem bir yapıtla başladık. “Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada
kuş kadar çokturlar; korkak, cesur, câhil, hakîm ve çocukturlar
ve kahreden yaratan ki onlardır, destânımızda yalnız onların
mâceraları vardır.” sözleriyle başlayan Kuvayi Milliye ile; Kurtuluş Savaşı’nın kahramanları; Anadolu insanının azmi, mücadele ruhu anısına yazılan bir destanı iliklerimize kadar hissettik.
Dokuz bölümün her bir dizesinde farklı duyguları tattık... Kimi
zaman “ateşi ve ihaneti gördük” kimi zaman Anadolu halkının
geç de olsa uyanışına ettiğimiz tanıklıkla coşkulandık... Ve
dünü sorguladık... Ve bugünü sorguladık...
1920’nin en karışık, hararetli dönemleriydi. Sefalet bir
yana, korku diğer yana bırakılmış, düşmana karşı gözünü karartmış savaşanlar bizim insanlarımızdı. Bakımsız, ayakları çıplak; kanayan avuçlarındaki silahlarla ve yüreklerinde umudun
türküsüyle ölümüne savaşanlardı onlar. Korkudan kaçacak delik arayan; sığırını, koyununu almış, düşmana yardakçılık eden
insanlar da bizimdi, onlardı. Hepsi bizimdi. Ne gidene kızdığın
ne savaşana üzüldüğün, üzülebildiğin çaresiz bir dönemde, çaresizliği içinden kovmaya çalışan bir ulusun insanının mücadele
dönemiydi.
Halk cahildi, ülkelerinin her yeri işgâl altındaydı, ne yapacağını bilemiyordu... Sonra sarısaçlı, mavi gözlü bir dev geldi. Halkı uyandırdı, ayaklandırdı, örgütledi. Halkın yüreğinde,
beyninde bağımsızlık utkusu ve vatan sevgisi oluşturdu. Buna
“Kurtuluş Savaşı Ruhu” dendi. İşte bu ruhla insanlar karşılıksız,
bedelsiz bir mücadeleye girdi. Toprağını, insanını çok seven bir
halk meydana geldi.
Bu topraklardan gelip geçmiş tüm insanların alın yazısını
okuduk Kuvayi Milliye’de. Vatan sevgisi, dayanışma, birlik beraberlik, azim, fedakârlık; bu alın yazısının nesilden nesle aktarılan değişmezleriydiler. Dünya var olduğundan beri bu coğrafyalıların üstüne sinmiş gibiydiler. Demiş ya şair, “Bilmeden gelip
bastığın bu toprak, bir devrin battığı yerdir.” diye. İşte ancak
böyle topraklarda nice kahramanların ve kahramanlıkların türküsü duyulurdu gecelerde: Kambur Kerim’in, Arhaveli İsmail’in
ve daha nicelerinin... Şimdi uzaklardaki İstanbul limanlarından
birinde, gecenin bir saatinde takalarıyla cepheye silah taşıyanların nağmeleri dolduruyor kulakları... Az sonra yiğit, gencecik
bir delikanlının cepheye taşıdığı haberler cebinde, körpecik vücuduyla bir ziftin içinden kambur çıkmasıyla kulaklara dolan
bu nağmeler yürekleri parçalıyor şimdi... Cepheye giden bir
öğretmen, kardeşine yazdığı mektupta diyor ki: “Gözün arkada
kalmasın.” Bir türkünün nakaratı oluyor bu sözler, öylece asılı
kalıyor havada. Cepheye, öğretmen kardeşini gönderen ise “Bilirim, vatanını çok seversin. Bundandır ki cepheye gitmek istersin. Gidip de dönmemek var. Gelecek nesiller elbet anlar bizi,
inanıyorum ki onlar yükseltecek, yüceltecek bizi. Hakkını helâl
et, kardeşim.” diyor zar zor bulunmuş, temiz bir kâğıt parçasının üzerinde...
Ve “Onlar...” diyor ki:“
Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
Bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
Yok edin insanın insana kulluğunu,
Bu dâvet bizim...
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine,
Bu hasret bizim...”
Yıl 2014... Kuvayi Milliye’den yola çıkıp Kambur Kerim’i
dile getiren çocuk can verdi o kahraman ere kaleminde ve dedi
ki onun ağzından:
… Ziftin içinden çıkalı bir hafta olmuştu. Ne zifti, diyeceksiniz. Hani attan düşmüştüm de Çıkıkçı Şerif Usta beni zifte yatırmıştı ya, onu diyorum işte. Ağrılarım çok fazlaydı, canım çok
yanıyordu ama ağrılardan daha çok ağrıma giden sırtımdaki
kamburdu. Canını kurtardığına şükret, diyorlardı bana hikâyemi
bilenler ama bilmiyorlardı ki ben canımı bu vatan toprağındaki
son düşman çizmesi bu topraklardan çekip gittiğinde kurtarabilecektim ancak.
Ne yapacaktım ki bundan sonra, diye kara kara düşünmeye koyuldum. Bildiğim bir şey varsa o da kadın, erkek, çoluk çocuk, ihtiyar demeden herkesin canla başla savunduğu vatana
ben de kambur hâlimle de olsa hizmet edebilirdim. Çıkmadık
candan ümit kesecek değildik. Öyle ya daha çocukken düşman deposundan aldığım silahları zeybeklere ulaştıran, haberleri geceler boyu çetelerden çetelere ulaştıran ben şimdi mi pes
edecektim?
Düştüm yine yollara, vardım efeler, zeybekler diyarına.
Buldum geçmiş görevlerden aşina olduğum Yüzbaşı’mı, bir nefeste deyiverdim hikâyemi. Anladı hiçbir şey yapmadan edemeyeceğimi, aldı beni yanına.
Şimdi ne hâldeyim diye merak eden varsa söyleyivereyim.
O kötü günlerde çektiğimiz çilelerin ödülünü aldı bu millet. Ba-
İlayda Öykü BİBEROĞLU 10 / B
İTÜ GVO ÖZEL EKREM ELGİNKAN LİSESİ
CUMHURİYETİM SONSUZ OL!
Biz Türkler öyle bir milletiz ki… Binlerce yıllık şanlı bir tarihimiz, tüm dünyanın önünde diz çöktüğü, saygıyla eğildiği bir liderimiz, sarsılmaz bir inancımız, ardı arkası kesilmeyen zaferlerle dolu bir geçmişimiz, cihanı kıskandıran
bir cesaretimiz ve asla bitmek bilmeyen bir gücümüz var. Her düştüğünde yeniden kalkan, geleceği aydınlansın diye bu gününü savaşarak feda etmeyi tercih eden ve bunu büyük
bir mutlulukla yapan nice kahramanları bağrında yetiştiren, yok olmak üzere olduğu anda mucizevi
bir şekilde hayata geri dönen başka bir millet var mı bildiğiniz?
İşte bizim hayata geri dönmemizi sağlayan, binlerce yıllık tarihimizin en önemli devrimlerinden
biridir, yüzlerce yıl ümmet olarak yaşadıktan sonra yönetilmekten yönetmeye geçmeyi, çok büyük
bedeller ödeyerek de olsa başararak ezilen insanlara önderlik edişimiz. Bizler, yani vatanını kendi
hayatından üstün tutarak, yalnızca bize değil, haksızlığa uğrayan tüm ulusların evlatlarına kendi
kendimizi yönetebilme hakkını hediye eden, zeki ve güçlü adamların torunları; ilkokuldan hatta daha
da öncesinden, ailemizden aldığımız ilk eğitimlerden beri, adımız gibi biliriz 20 Ekim 1923 tarihinin
önemini. Bir kere belleğimize kazındıktan sonra o tarihin taşıdığı kutsal anlam, geri kalan hayatımız
boyunca hep o büyük adamlara layık olmak için yaşarız. Küçük bir çocukken, o güne dair şiirleri,
şarkıları ezberlemek için bin bir çile çekeriz önce, öğrendikten sonra da düşürmeyiz dilimizden. Öğrenim hayatımıza başladığımızdan beri her yıl, 29 Ekim’de yapılan törenlerde “Cumhuriyet’in çocukları” sıfatına layık olabilmek için çalışır dururuz. Zamanla büyüdüğümüzde ise Ulu Önderimizin “…
Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin
imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! …ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” sözlerini söylemesine neden olan “bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili” düşmanları tanırız ve
Ata’mızın verdiği öğütlere uyarak Cumhuriyet’imizi korumaya çalışırız.
Aslına bakarsanız, tüm bunlar aklımızdan hiç çıkmamalı. Ama özellikle 29 Ekim gibi bazı özel
günlerde farkındalığımızı daha da arttırmamız gerektiğini anlamalıyız. Çünkü ancak bu sayede,
Ata’mıza ve sözüne ettiğim o güçlü, zeki adamlara yaraşır gençler oluruz.
ğımsız, uygar bir devlette yaşayabilmek için yeniden küllerinden doğmuş bir milletin ferdidir artık Kambur Kerim.
Bir başka Cumhuriyet çocuğu vatan toprağının bir parçası
uğruna aşık olduğu mesleğini terk edip, cepheye koşan Öğretmen Nurettin Eşfak’ı kardeş bildi kendine ve yanıt verdi ona
cepheden:
Kardeşim,
Bu güzel, kutlu vatan için feda edebileceğimiz ne çok şey
varmış. Meğer vatan aşkı kendini her aşktan üstün kılarmış.
Bu haksız ve hazin iş bölümü bir yana, cepheye kendi isteğinle
gidiyor olman acıların en büyüğüne bile dayanma sabrımı verecektir. Bu günler de geçecek kardeşim. Milletimizin düşmanların üstünden geçecekleri gibi.
Şu an neredesin, ne yapıyorsun bilmiyorum. Savaşta mısın? En çok merak ettiğim de hayatta mısın? Dışarıda yağmur
çok şiddetli. Bunca şiddetin, korkunun ortasında bile yağmuru
düşünebiliyormuş insanoğlu. Ne acayip değil mi? Aklım sende
kalıyor, keşke olduğun cepheyi bilsem de ulaşıversem yanına
ama ne mümkün burada şartlar çetin.
Aldım şiirini, “Türk Köylüsü”… Ne güzel anlatmışsın milletimin insanını. Cefakar ve fedakar halleriyle Türk köylüsü savaşın her yerinde vatanın yanan bağrına su serpiyor. Ne günlerden geçiyoruz kardeşim, kim bilir daha ne günler bekliyor bizi.
Biliyorum ki bu düşman illeti, geldiği gibi gidecek bu topraklardan. Çılgın Türkleriz biz; düşmanı Çanakkale’de yokluğun beşiğinde, kanın kemiğin içinde nasıl yendiysek yine yeneceğiz.
Yokluk dediysem de silah, cephane, azık yokluğu… Yok dediysem vatan aşkından yana bir yokluğumuz olduğundan değildir.
Biliyorum bu vatan için bir iş yapabildim diyebilmek, kuru kuru
ölmekle kalmaz bizim için. Bu topraklar üzerinde inandığın ve
evlatlarımıza aşıladığın bütün değerler sonsuza dek korunsun
kardeşim. Kürsü başındaki görevinden istifa edip cepheye gittiğin gün anladım ki kanınla kutsayacaksın toprağı. Ben Türk
köylüsünün türküsüyle anarım seni.
Kardeşin
Dilara Yavuz
Aynı ruhu, aynı mücadele aşkını taşıyan insanlar sarı saçlı, mavi gözlü devin ardından gittiklerini gösterdiler... İTÜ Özel
Dr. Natuk Birkan İlkokulu ve Ortaokulu öğrencileri gibi... Onlar
cephede savaşmadı ama bağımsızlık savaşını yaratanların ve
yaşatanların destanlarını okudu, türkülerini dinledi. “İnadına
aşk, inadına özgürlük!” dedi. Geçmişten aldıkları güçle geleceğe yöneldi. Can Baba’nın dediği gibi:
“Yaşamak, hayata sıkı sıkıya tutunmak,
Asla umudunu yitirmemek,
Belki zor ama
İnadına yaşayacağım denmeli her şeye rağmen.”
Gelecek Bize Emanet
91 yıl önce kuruldu Cumhuriyet.
Hedef belliydi: muasır medeniyet
Çok çalışmak gerekti,
Umutsuzluğa yoktu teslimiyet.
Akıl ile aşacaktık her engeli.
İşte buydu niyet.
Dosdoğrudur şanlı bayrağın çekildiği gönder.
Büyük insanlar gönder gibi doğru sözler eder.
Düşmanlara demişti: “Geldikleri gibi giderler!”
O öngörü ile bize emanet etti geleceği, Ulu Önder.
ZEYNEP SÖYLEMEZ
İTÜ GVO Beylerbeyi Özel Ortaokulu
Cumhuriyet
Canını dişine takmış bir ulus
Uzun ve zorlu bir yolun sonunda
Milletçe el ele verdi.
Her zaman olduğu gibi beraberce
Ulusunu yeni baştan yaratırken
Ruhunu, hayatını hiçe sayarak
İstiklal uğruna canını verdi.
Yıllar sonra bile hatırlanacak
En büyük kahramanlıkların sonunda
Türk milleti cihana büyük bir ders verdi.
Azade KÜÇÜK
İTÜ GVO Özel Dr. Natuk Birkan Ortaokulu
Matematik Öğretmeni
Bu millete her şeyi
öğrettim fakat UŞAKLIĞI
ÖĞRETEMEDİM!
İngiliz Kralı VIII. Edward, İstanbul’a
Atatürk’ü ziyarete geldiği zaman,
Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten önce:
----- Bana İngiltere sarayında verilen
ziyafetler ne şekilde olur, onu bilen
birisini yahut bir aşçı bulunuz; dedi.
Sonunda İngiliz sofra merasimini
bilen bir kişiden öğrenerek sofrayı
o şekilde düzene koydular... Akşam, Kral sofraya oturunca kendisini sarayında zannederek memnun oldu. Atatürk’e dönerek:
------ Sizi tebrik eder ve size teşekkür
ederim. Kendimi İngiltere’de zannettim, diyerek memnuniyetini bildirdi.
Sofraya hep Türk garsonlar hizmet etmekte idi.
Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak, elindeki büyük
bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler de
halılara dağıldı. Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildiler. Atatürk, Kral’a eğilerek:
----- Bu millete her şeyi öğrettim fakat uşaklığı öğretemedim, dedi. Bütün sofradakiler Atatürk’ün zekâsına
hayran oldular. Atatürk garsona da “Görevine devam
et.” emrini verdi.
Enver Behram Şapolyo, Atatürk’ün Anıları
29 Ekim 2014 - İTÜ Geliştirme Vakfı Okulları Özel Dr. Natuk Birkan İlkokulu ve Ortaokulu
Kimsesizlerin Kimsesidir.
İdil ŞAKİR
İTÜ GVO BEYLERBEYİ ÖZEL ORTAOKULU
Berk ŞENER
İTÜ GVO ÖZEL Dr. NATUK BİRKAN ORTAOKULU
EY CUMHURİYET ÇOCUKLARI,
GELECEK SİZİNDİR!
ORTAK AKILLA HAREKET ETMEK
Bir ses çınlıyor kulaklarımda... “Ey Türk gençliği! Birinci vazifen Türkiye Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.” diye sesleniyor Ata’m. İrkiliyorum ve düşünüyorum.
Bir ülke düşünüyorum. Benim ülkem, benim topraklarım, düşman tarafından paylaşılmakta. Bir padişah düşünüyorum: Düşmanlara boyun eğmiş, ülkesinin, ulusunun çıkarlarını hiçe saymış. Bir
ulus hayal ediyorum: ümitsiz, üzgün, yoksul. Bir de gemi hayal ediyorum: Karadeniz’in azgın dalgaları arasında
sanki bir fındık kabuğu ama cesaret ve umut yüklü. Bir çift göz ışıldıyor. Kararlı, azimli, yılmaz bir önderin gözleri
bunlar. İnançla bakıyor göğümüze, taşımıza, toprağımıza ve yorgun denen insanımıza. Bir mayıs günü Samsun
rıhtımına ayak basarken başaracağından emin.
Bir ulus hayal ediyorum. Görseniz, tükenmiş dersiniz. Ama Ata’m biliyor gerçekleri. Ulusun içindeki tükenmiş
sanılan gücün varlığına güveniyor. O ulus: Türk milleti… O önder: Atatürk… Korkusuz başlıyor, milli mücadele.
Analar hayal ediyorum: Cephedeki askerlerimizin çıplak ayaklarına çarıklar dikiyorlar. Onlara ekmekler pişiriyorlar. Kucağında bebeği, kağnının arkasına takılıp yılmak bilmez askerlerimize cephane ve erzak taşıyan
bir kadın görür gibiyim. Çocuklar hayal ediyorum: Bizim gibi çocuklar. Oynamayı öğrenmemişler ama vatanını
sevmeyi, Ata’ ya güvenmeyi ve korkmamayı öğrenmişler. Gece karanlığında yolunu bulup cepheye ulaşmayı
başaran çoğu zaman yalın ayak çocuklar. Sırtlarındaki yük ağır… Onlar, doyasıya yiyemedikleri ekmeği askerlerimize ulaştırmaya çalışıyorlar. Askerlerimizi düşünüyorum: Şehit olurken “Vatanım kurtulsun!” diyorlar.
Onların kanıyla sulanmış bir vatan toprağı düşünüyorum. İşte bu vatan, benim vatanım. Bir de düşman hayal
ediyorum: Tükenmiş, yok olmuş sanılan Türk gücünün önünden korkarak kaçışan, kaçarken yakan, yıkan, ölüm
saçan… İzmir’ den denize dökülen düşmanın gemisine binerek kaçan bir sözde padişah...
Ata’yı özlemle düşünüyorum. Sesi kulaklarımda: “Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyet’i biz
kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz!”. O yeni nesil benim, sensin, biziz… Çok büyük güçlüklerle,
fedakârlıklarla ulaşılmış olan Cumhuriyet’in bekçileri bizleriz. Milli Mücadele ne kadar güç koşullarda kazanılmıştır, biliyoruz. Ulusumuza uygarlığın kapılarını açan Cumhuriyet’i korumak, onu ne pahasına olursa olsun
yaşatmak ve yükseltmek bizim görevimiz. Biz Cumhuriyet çocuklarıyız, Atatürk çocuklarıyız. Daima Atatürk’ ün
izinde olmaya ant içtik. “Ne mutlu Türk’üm diyene!” derken sesimiz bayrağımızın altında dalgalanacak. Gelecek
biziz. Bize güven Ata’m.
“Basketbol ve Cumhuriyet nasıl ilişkilendirilir ki, demeyin. Sporcu bir öğrencimizin kaleminden bir deneme... Cumhuriyet, Mustafa Kemal Atatürk ve basketbol
üzerine...”
Cumhuriyet, Mustafa Kemal Atatürk’ün izinde yürüyerek, onun adımlarını izleyerek
var olabilir. Cumhuriyet ancak birlik ve beraberlikle o aydınlık yolda yürüdüğümüzde varlı-
ğını koruyabilir.
Cumhuriyeti kurmak için ilk önce temeli iyi oluşturmak önemlidir tıpkı basketbolda olduğu gibi. Basketbolda
sahaya çıkan ilk beş oyuncu sistemin asıl kurucularıdır. Sistemin nasıl kurulacağını öğrendiğiniz “koç”unuz cumhurbaşkanı ise oyuncular da halktır. Cumhurbaşkanı nasıl oylarla belirleniyorsa skor da koçun ve hatta halkın geleceğini
belirler. Bu arada takımları destekleyen izleyicilerin de katkısını unutmamak gerekir çünkü onlar da halkın parçalarıdır. Takımı cesaretlendiren güçlendiren halkın desteğidir çünkü.
Cumhuriyeti kurmak kadar sürdürmek de önemlidir. Basketbolda top çıkartılıp oyun kurucuya verilir ki o da topu
sürerek takımına sayı kazandırabilsin. Sayı kazandırmayı bıraktığınız anda geriye düşersiniz ve arada oluşan skor
farkını kapatmak kolay değildir. Cumhuriyet sistemini kuran atalarımızın asıl amacı; ulusu, uygar uluslar düzeyine
çıkarmaktı. Uygar uluslarla aradaki farkı kapatmak eğer skor geri düşerse ve iki takım arasındaki fark açılırsa zordur. Bu zorlukların üstesinden gelebilmek için takımın koçuyla, taraftarlarıyla birlik ve beraberlik duygusu içinde ve
kazanmaya odaklanarak inançla mücadele etmesi gerekir.
Basketbolda sadece karşı takımla değil zamanla da yarışırız. Basketbolda her saniye bu yüzden önemlidir.
Saniyeleri yani zamanı iyi kullanmak mücadele için çok önemlidir. Bu yüzden de zamana ve diğer takıma karşı
mücadele eden bir oyuncu, atacağı her adımı ve onun sonuçlarını önceden düşünebilmelidir. Düşünemediğinde, ön
göremediğinde oyuncu da takımı da kaybeder.
İyi bir sporcu maçın başından sonuna sistemi nasıl sürdürüyorsa, yılmıyorsa gerçek vatanseverler de cumhuriyet ve uygarlaşma mücadelesini bu güç ve inançla sürdürmelidir. Zaferi sürdürmek elde etmekten daha güç,
enerji, çalışma ve disiplin ister. Basketbolda “Nasılsa oyunu kurduk, karşı takımın da önüne geçtik.” diye düşünerek
rehavete kapılmak maçı kaybettirir. “Nasılsa cumhuriyetimiz var; bu ülkeye, bu sisteme bir şey olmaz.” düşüncesi
de çalışmayı bırakırsak bize ülkeyi kaybettirir. Bu yüzden bir ulusu bir devleti oluşturan tüm insanlar ve birimler aynı
inançla ortak akılla hareket etmelidir. Toplumların gelecekleri oyuncuların mücadelesine ve bu mücadelenin devamlılığına bağlıdır.
Güney Tan BOĞA
İTÜ GVO BEYLERBEYİ ÖZEL ORTAOKULU
MUHTEŞEM
BİR CUMHURİYET ÇOCUĞU
Ben bir Cumhuriyet çocuğuyum. Seni hiç
görmedim ama seni çok iyi tanıyorum.
Sen benim Ata’msın, yurdumun kurucusu, Cumhuriyet’imin başısın. Ben de senin
açtığın yolda gururla yürüyen çocuğunum
ve hiç kimse beni bu yoldan ayıramaz çünkü ben senin emanetini
ömrümün sonuna kadar en iyi ve en doğru şekilde korumam gerektiğini biliyorum.
Ben daha küçüğüm ama büyük hayallerim var benim. Doktor olmak
istiyorum, keşke senin zamanında yaşayabilseydim ve seni tedavi
edebilseydim. Yüce Ata’m, sen bize güzel bir ülke bıraktın. Barışı
getirdin ülkemize; savaşları bitirdin, çok çalıştın, çok yoruldun ve
bizi öyle çok sevdin ki bizim için her zaman canını vermeye hazır
oldun. Şimdi sıra bizlerde Ata’m, bıraktığın emaneti korumak için
çok çalışmam gerektiğini biliyorum. İşimiz kolay değil ama şunu çok
iyi biliyorum ki karanlık yollar ancak çalışarak aydınlanır.
Seni daha iyi tanımak, yaptıklarını daha iyi anlamak için çok okumalı, çok çalışmalı, çok araştırmalıyız. Ancak okuyan, araştıran ve
çalışan toplumlar ilerleyebilir. Ben de ülkemi daha iyi yerlere taşımak ve ülkemdeki insanları daha mutlu ve daha rahat yaşatabilmek
için çok çalışacağım. Ülkemde hastanesiz köy, doktorsuz hastane
kalmasın diye senin gibi gece gündüz demeden çalışıp çabalayacağım.
Seni hiç unutmayacağım, unutturmayacağım. Büyük hayalleri olan
küçük hayranın.
Derleyen ve Yazan:İTÜ GVO Özel Dr. Natuk Birkan İlkokulu ve Ortaokulu
Müzik Bölüm Başkanı Gülgün YILDIZ
Hikâye Anlatım :Can Dündar
SEVDALI YÜREKLERDE ATATÜRK
Büyük Ata’m, sana olan sevdam; görmeden,
tanımadan da birini sevebilmektir. Bir türküyü, bir
bayrağı, özgürlüğü anlayabilmek; anne baba gibi sevmek, toprak gibi, deniz
gibi, bulut gibi yaşamaktır Cumhuriyet’i... Halkımın umudu, çocuklarımızın
laik nefesleri, milletimin varlığı gibi... Âşık da öyle yaşatmamış mı seni yüreğinde… Dağ dağ, deniz deniz yüceltmemiş mi seni ağıtlarda... Tıpkı bugün
hasretinle yaşadığımız gibi.
Duygularımız, düşüncelerimiz, sevgimiz, ıstırabımız, ayrılığımız, hasretimiz, coşkumuz, sevincimiz, kahramanlığımız... türkülerde, türkülerle dile
gelir. Ulusların yaşamlarının en ince ayrıntılarına kadar işlendiği ezgilerdir
türküler... Ulusların, toplumların belleğidir...
Yemen’e gidip de dönmeyen askere yakılan ağıt “Burası Muş’tur / Yolu
yokuştur / Giden gelmiyor / Acep ne iştir” dizeleriyle, gidenin dönmediği
Yemen Savaşı’nın acı yüzünü dile getirmez mi?
Tarihin en zor ve en kanlı savaşı olan Çanakkalede yaşananlar “Çanakkale içinde vurdular beni / Ölmeden mezara koydular beni” türküsü ile
yüreklere işlemez mi?
93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus Harbi’nde Sarıkamış’a giden
yolda Allahuekber Dağları’nda, bir gecede ve tek kurşun atmadan donarak ölen 90.000 askerin acı öyküsü “Sarıkamış üstünde Kar / Kar altında
Mehmedim yatar” sözleri ile türkülere dökülerek nesilden nesile aynı duygu
yoğunluğu ile söylenegelmez mi?
Peki ya bu dizeleri gönüllere kazıyanlar, dile getirenler... Eskilerin ozanları, âşıkları... Onlar da türküleriyle, ağıtlarıyla topluma, kültüre, nesillere şekil vermez mi? Bunu çok iyi bilen Mustafa Kemal Atatürk, bir konser sonrası
yaptığı konuşmada “Halkın da müzik ihtiyacını düşünmek gerekir. Bize yeni
bir müzik türü lazımdır. Bu müzik, özünü halk müziğinden alan, çok sesli bir
müzik olacaktır. Halkın müzik zevkinin gelişmesi için batı müziğine alışması
ve bu müzikten hoşlanması için, köklü bir müzik eğitimine ihtiyaç vardır. Ulusun ince duygularını, düşüncelerini anlatan yüksek deyişlerini, söyleyişlerini
toplamak, onları genel müzik kurallarına göre işlemek gerekir ancak Türk
ulusal müziği böyle yükselebilir, evrensel boyuta ulaşabilir. Kültür Bakanlığının buna yeterince önem vermesini, kanunlarla desteklenmesini dilerim.”
demektedir.
İşte o günlerden bugünlere gelen sevda dolu yürekler nice türkülerle
nice hikâyeler söylediler bize. Bu hikayelere kaynaklık eden yüzlerce anıdan, andan çıktılar yola. Bakın, bu hikâyeleri söyleyenlerden birine kulak
verelim şimdi de... Bazen bir an, insanın hayatını nasıl da değiştirebiliyor,
tanıklık edelim.
“Âşık Veysel, cumhuriyetin 10. yılında Atatürk için bir destan yazmış.
Bunu, yaşadığı nahiyede çalmış söylemiş. Nahiye Müdürü “Sen bunu
Gazi’ye gönder.” diye akıl vermiş. Veysel de “Ben kendim götürürüm.” deyip yola düşmüş. Ankara o dönem İran Şahı’nı ağırlamaya hazırlanıyormuş.
Şehre hırpani kılıklıların girmesine izin yokmuş. Veysel ise yoksul; sırtında
kara koyun yününden bir ceketle pantolon, ayağında çarık var. Sazına tel
almaya gittiği Karaoğlan Çarşısı girişinde çevirmiş polis...
“Giremezsin.” demiş.
“Ne bilelim, köylülük bir... cahillik iki... körlük üç... Çaresiz döndük.”
diye anlatıyor o günü Veysel...
Oradaki Hakimiyet-i Milliye matbaasına girmişler.
“Destanımız var; Gazi’ye okumaya geldik.” demişler.
“Hele oku, dinleyelim.” demiş gazetedekiler.
Almış sazını kucağına, başlamış okumaya:
“Türkiye’nin ihyası Hazreti Gazi
Kurtardı vatanı düşmanımızdan
Canını bu yolda eyledi feda
Biz dahi geçelim öz canımızdan...”
Tarih: 1 Nisan 1934...
***
Şu satırlar 2 Nisan 1934 tarihli Hakimiyet-i Milliye’den:
“Dün gazetemize Anadolu’nun saz şairlerinden biri geldi. Sivrialan köyünden olan bu yanık yüzlü adamın, iki gözü de görmüyordu. Bu saz şairinin
yeni yazdığı koşmalar, inkılabın halkın en görgüsüz tabakalarına kadar nasıl işlemiş, anlaşılmış ve sevilmiş olduğuna en büyük delildir.”
“Veysel”, 45 gün nafile beklemiş Ankara’da... Sonra dönmüş yurduna...
Nice sonra İstanbul Radyosu’ndan bir davet almış.
Tokatlıyan Han’a gidip stüdyoya girmiş.”
“İyi oku, bütün Türkiye duyacak seni.” demişler. Yanlış anlamış; sesini
Türkiye’ye duyurabilmek için avazı çıktığı kadar bağırarak okumuş türküsünü...
Çok beğenmiş dinleyiciler... Hatta bir tanesi yayın sonrası stüdyoya gelip
Âşık’ı evine davet etmiş.
Veysel kırmamış hayranını... Onun evine gitmiş, sabaha dek çalıp söylemiş.
O gece, hayatının fırsatını kaçırdığını sonradan öğrenmiş.
Meğer Gazi sofradayken radyoda onun yanık sesini duyunca “Bu Âşık’ı bulun, getirin.” diye talimat vermiş.
Dolmabahçe’dekiler radyoevini arayıp Veysel’i sormuşlar.
Her yer aranmış, Âşık bulunamamış.
Sabah haberi alınca hemen saraya koşmuş Veysel;
“Gazi’nin dün çağırttığı Âşık benim. İzin verin huzura gireyim” demiş.
“Olmaz.” demişler; “O bir zevk zamanı idi. Şimdi çalışma zamanı... Sen adresini bırak, yeniden hatırlar da sorarsa biz seni buluruz.”
Boynunu büküp Sivrialan’a dönmüş Veysel...
Beklediği haber hiç gelmemiş.”
Bugün bizler Âşık’ın dizeleriyle hâlâ çağlıyoruz... Bugün bizler “Cumhuriyet Türküsü” ile hâlâ sevdamıza sahip çıkıyoruz. Âşık’ın kuruyan göz
pınarlarından akan gözyaşları bugün de çağlıyor Ata’m… Özledik seni…
Dilimizdeki türküyle… Bir bebeğin feryadıyla özledik…
Kaynak : http://www.milliyet.com.tr/
CUMHURİYET
Düşmanın gölgesi vurmuştu,
Ülkemin tüm tepelerine.
Sen o tepelerden doğan
Muhteşem güneşsin.
Umutsuzluğun içinden
Parlayan güneşsin.
Milletimin ışığı, milletimin uyanışısın,
Aydınlığımsın, aydınlatansın, aydınlıksın.
Silah sesleriyle dört bir yanı
Uğuldayan memleketimin
En güzel melodisi, en içten şarkısısın.
Sen bereketisin toprağımın,
Sen tebessümümsün yüzümdeki.
Sen, bensin Cumhuriyet
Hürriyet sende, senin varlığındadır.
Rüzgarsın , bulutsun
Yağmur olur yağarsın toprağa
Bereket saçarsın.
Çiftçinin alın teri , insanımın umudusun.
Sevgi kardeşlik sendedir.
Cahilliğin karanlığın içinden
Parlayan güneşsin.
Bilgeliğe açılan kapısın sen cumhuriyet.
Yaralanmış ülkeme merhem,
Yetimlerin gözündeki ışık
Anaların içindeki huzursun, sen cumhuriyet.
Sen Anadolu, sen İstanbul, sen Cumhuriyetsin.
Zeynep SALKAYA 10 / B
İTÜ GVO ÖZEL EKREM ELGİNKAN LİSESİ
29 Ekim 2013 Şiir Yarışması İlçe Birincisi
Asya Gürmen 2/F
Kimsesizlerin Kimsesidir.
29 Ekim 2014 - İTÜ Geliştirme Vakfı Okulları Özel Dr. Natuk Birkan İlkokulu ve Ortaokulu
CUMHURİYETİN ŞİFRELERİ
Orta üçüncü sınıf öğrencileri olarak bizler, sizlere bulmacalar hazırladık. Bulmacaların her birine cumhuriyet kavamlarından bir şifre verdik. Bulmacalar bizden, yanıtları sizden!
Bulmacalarımızın yanıtları 11 Kasım 2014 tarihinde web sitemizde yayınlanacaktır.
KARİKATÜR KULÜBÜ
Karikatür Kulübü öğrencilerimiz Duru Su ALTUN, Defne ERGENOĞLU, Derin FARRELL, Can Hakan ŞİMŞEK,
Can ORHON, Alp Deniz GÜREŞ, Yaman SAKARYA, Doğa DEMİRALİ, Ali Nihat ÖKMENLER ve Kayra BAHADIR bakın
cumhuriyeti çizgi ve renklerle bakın nasıl dile getirdiler...
Download

Sayı 6 - İTÜ Geliştirme Vakfı Okulları