Tefekkür
Prof. Dr. Ahmet Ögke
Akdeniz Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı
Samimiyeti İhlal Eden Hâller
U
cup sahibi bir nahiv (dilbilgisi) âlimi bir gemiye binmişti. O kendini beğenmiş âlim, yüzünü gemiciye dönüp küçümseyici bir edayla: “Sen hiç nahiv okudun mu?” diye sordu. Gemici “hayır” deyince: “Yarı ömrün hiçe gitti.” dedi. Gemici bu söze kızdı, gönlü kırıldı; fakat sustu, hemen
cevap vermedi. Derken kopan bir fırtına gemiyi
girdaba düşürdü. Gemici, o nahiv âlimine bağırdı:
“Yüzmeyi bilir misin, söyle!” Nahivci: “Bilmem! Bende yüzücülük arama!” deyince: “Ey nahiv âlimi, bütün ömrün hiçe gitti. Çünkü gemi birazdan bu girdapta batacak. İyi bil ki burada mahiv (kötü ahlakı
mahv/yok etme, güzel ahlak sahibi olma, Allah’ta
fani olma) bilgisi lazım, nahiv bilgisi değil. Eğer
mahiv bilgisini biliyorsan tehlikesizce denize dal!
Deniz suyu, ölüyü başında taşır. Fakat denize düşen adam diri olursa nasıl kurtulacak? Sen de eğer
beşeriyet vasıflarından (ucup, nifak, riya ve süm’a
gibi nefsin kötü huylarından) öldünse hakikat sırları denizi, seni başının üstüne kor!...” dedi. Nahivciyi, size yok olma nahvini öğretmek için anlattık.
Fıkhı bilmeyi de yok olmada (mahiv ilminde) bulursun, nahvi tahsil etmeyi de, sarftaki değişiklikleri de!...” (Mevlana, Mesnevi, I/2835-2846.)
İşte böyle helak olmaktır, âlim geçinmekle birlikte
öğrendiği ilim, kötü ahlakını, çirkin huy ve davranışlarını mahvetmemiş, içindeki kibri, kini, ucubu,
hasedi, fesatçılığı, nifakı, yalanı, dolanı, sahtekârlığı,
riyayı, böbürlenmeyi yok etmemiş kişinin sonu.
İlim, insanı mahviyete, ihlasa, samimiyete, tevazuya, sözüne güvenilirliğe, eminliğe, sevgiye, saygıya, diğerkâmlığa ve benzeri güzel huylara götürür-
“(Ucup, nifak, riya ve süm’adan arınmış)
Halis amel odur ki, meleğin haberi olmaz ki
sevabını yazsın, şeytanın haberi olmaz ki
bozsun, nefsin haberi olmaz ki onu vesile
yaparak kendini beğensin.”
se, ancak o zaman cehalet denizinde boğulmaktan
kurtarır, Hz. Mevlana’nın da dediği gibi.
İnsanın; Yaratıcı’sıyla, başka insanlarla, hatta evrendeki diğer varlıklarla samimiyet ilkesi üzerine
kurulu ilişkilerini zedeleyen hasletlerden ucup, nifak, riya ve süm’a, insanı helake sürükleyen nefsin
kötü huylarındandır. Bunlardan “kendini beğenme,
şımarma” anlamına gelen ucup, kişinin hak etmediği bir rütbeyi hakkıymış gibi düşünmesidir. Nefsin gizli bir sebepten dolayı değişmesi, her zamanki hâlinden sıyrılıp başkalaşmasıdır. (Cürcani, Ta’rifat.)
“İki yüzlülük, içi dışı bir olmamak, geçimsizlik, arabozuculuk, bozgunculuk” gibi anlamlarıyla bilinen
nifak teriminin “yer altındaki lağım, canavar ini,
izbe, kuytu” gibi sözlük anlamları da oldukça ilginçtir. Nasıl ki yer altındaki canavar, kendi inine girip çıkarken izbe bir delikten girip diğer delikten
çıkıyorsa (tarla faresi ve köstebek gibi), nifak sahibi de İslam’a bir kapıdan girip öbüründen çıkan,
yani dışı inanmış, içi ise inkârcı kimsedir. (Rağıb Is-
diyanet aylık dergi • şubat 2014 • sayı 278
25
Edeb Ya Hu
fahani.) “Yaptığı şeylerin birileri tarafından görülmesi ve takdir edilmesi arzusu, gösteriş” anlamındaki
riya ise, Allah rızası için değil de başkaları “görsünler” diye yapılan ihlassız işler ve samimiyetsiz ibadetlerdir. (Tehanevi, Keşşaf; Cürcani, Tarifat.) “Kişinin sahip olmadığı bir meziyeti duyurması, durumunu
başkalarına işittirmesi” manasına gelen süm’a da
gizli bir riya çeşidi olup, bir ibadeti başkaları “işitsinler” diye yapmak veya duymalarından zevk almaktır. (Sühreverdi.)
Kendini beğenme hastalığına ilk tutulan İblis’in illeti “Ben, Âdem’den hayırlıyım” demesiydi. Esasında her mahlukta bulunan (Mesnevi, I/3215-3217.) ucup
hastalığı, aşırı tevazu ile tedavi edilebilir. Bu yöntem, ucubun bir ileri aşaması olan ve insanın kendini olduğundan yüksek görmesi, başkalarından
üstün sanıp büyüklenmesi manasındaki kibrin,
nefsin kapılarını çalmaya yeltenmesini önlemek
içindir. Çünkü kibir ucuptan, ucup da doğruluğun
ve güzelliğin gerçek anlamını bilmemekten, yani
cahillikten kaynaklanır. (Sühreverdi, 302-303.)
26
diyanet aylık dergi • şubat 2014 • sayı 278
Konuyla ilgili olarak: “…Her mescitte yüzünüzü kıble tarafına çevirin! Ve dinde samimi olarak O’na
kulluk edin! İlkin sizi nasıl yarattıysa, yine O’na döneceksiniz.” (A‘raf, 7/29.) ayetini tasavvuf ehli şöyle
yorumlamışlardır: Yeltendiğiniz her işte ve yöneldiğiniz her hususta yalnızca Allah’a yönelin, başka
güç ve otorite sahiplerine değil! Allah’a kulluğunuz,
riya ve ucuptan arınmış bir kıvamda olsun! Sonra,
yaptığınız o ibadetlere de güvenmeyin; çünkü sizi
ilkin O yarattığı gibi, en sonunda da O’na döneceksiniz ve hesap vereceksiniz. (Serrac, 113.)
Sufilerden Habib-i Acemi’ye: “Allah’ın rızası nerede bulunur?” diye sorduklarında: “Nifak tozu bulunmayan kalpte” diye cevap vermişti. Çünkü nifak (iki yüzlülük), vifak’ın (muvafakat etmek, onaylamak, tasdik ve kabul etmek) zıddıdır. (Hücviri, 184.)
Çok yüzlü nifakçıların, saflarına katıldıkları insanların yararına değil, zararına çalıştıklarını Hz. Mevlana şu vurucu sözlerle belirtir: “Herzevekillerin herzelerini, manasız sözlerini, saçma gururlarını az dinle, bu çeşit adamlarla aynı safta savaşa girişme! Al-
lah, bunlar hakkında: “Onlar size uyunca sayınızı
çoğaltmazlar; ancak aranıza nifak sokar, hile ve fesadı çoğaltırlar.” (Tevbe, 9/47.) buyurdu. Er olmayan
kaypak arkadaşlara uyma, dür onların defterini!
Çünkü onlar sizinle yoldaş olurlarsa, gaziler de saman gibi içsiz bir hâle düşerler. Önce size uymuş
görünür, sizinle beraber safa girerler; ama sonra kaçarlar, safı da bozar perişan ederler. Bu çeşit adamlardansa, nifakçı pek kalabalık kişinin size uymasındansa, az sayıdaki asker daha iyidir!” (Mesnevi,
III/4020-4024.)
Hz. Mevlana, bu tür kişilere karşı her zaman uyanık olmayı öğütler: “Mürailik sureti de bir güruhun adını zahitliğe çıkarmıştır. Hâlbuki kendisi riyaya boğulmuştur. Taklitten, kapıp kaçmadan arınmış bir nur gerek ki, onu, sözünü dinlemeden, işini
görmeden tanısın. Bu nura sahip olan, akıl yoluyla
onun kalbine girer, nakdini görür, nakil ve rivayete bağlanmaz.” (Mesnevi, I/1475-1477.) “Nefs, Allah velisine yaklaşırsa dili yüz arşın kısalır. Onun yüz dili
vardır, her dilinde yüz lügat hilesi; riyası anlatılamaz ki! Öküz nefsi, iddialı fasih sözler söyledi, yüz
binlerce doğru olmayan delil getirdi. Bütün ülkeyi
kandırdı; yalnız padişahı kandıramadı, o her şeyi
bilen padişahın yolunu vuramadı! Nefsin sağ elinde tespih ve Kur’an vardır; ama yeninde de hançer ve kılıç gizlidir. Onun mushafına, onun riyasına
kanma! Kendini onunla sırdaş, hâldaş yapma! Seni
abdest al diye havuzun kenarına getirir de havuza,
suyun ta dibine atıverir!” (Mesnevi, III/2550-2557.)
Nifak kavramının sözlük anlamına işaretle Niyazi-i
Mısri, bir şiirinde iki yüzlü münafık kimseyi, “kendi ülkesinin devlet kurumlarına yerleşip düşman
ülkesinin haber alma teşkilatına bilgi sızdıran, iki
yönlü çalışan casus” manasında köstebeğe benzetir: “Köstebektir, köstebektir, köstebek / Ol münafıklar; vezir olsun, ya beğ” (Divan, 96/1.)
Nifakın gizli bir görünümü olan riyanın, karanlık
bir gecede kara bir taş üzerinde yürüyen karıncadan daha gizli olduğu belirtilmiştir. (Tusi, 80.) Riya,
kişiyi münafıklığa sevk eder. Çünkü mürai, Hakk’ın
değil halkın kabul ettiği ve hoş gördüğü yolu tutar. (Hücviri, 123, 150.) Nitekim Peygamber Efendimiz
(s.a.s.) riya ve süm’a hastalığından kurtulamamış
kimselerin cezasını er geç göreceklerini şöyle ifade
etmiştir: “Her kim (ibadetini gösteriş için) halka işittirirse, Allah o kimseyi (yani gayesini halka) işittirir
ve kim riyakârlık ederse, Allah onun riyakârlığının
cezasını verir.” (İbn Mace.)
Hz. Ali (k.v.) Efendimiz’in belirttiğine göre, gösterişçi kimse, tek başına kaldığında ibadetinde tembelleşir, halk içindeyken ise heveslenir; övüldüğü zaman amelini çoğaltır, yerildiğinde ise azaltır.
İşte şimdi, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) dinin samimiyetten ibaret olduğunu vurguladığı hadis-i şerifini hatırlamanın tam yeridir: Allah Rasulü, “Din
samimiyettir! Din samimiyettir! Din samimiyettir!”
buyurdular. “Kime ya Rasulallah?” diye sorduklarında: “Allah’a, Kitabına, peygamberine, Müslümanların yöneticilerine ve bütün Müslümanlara (samimiyettir).” diye cevap verdiler. (Müslim, İman, 95.) Buraya kadar anlattıklarımızı bu kutlu söz bağlamında
değerlendirecek olursak: Ucup, nifak, riya ve süm’a
gibi kötü huylar, kişinin dindeki samimiyetini yaralayan belli başlı hâllerdendir. Kendini beğenmişlikten, nifaktan, gösterişçilikten ve amellerini başkalarına duyurma hastalığından kurtulamayan kimseyi ne Allah sever, ne Kur’an, ne peygamber, ne
Müslümanların meşru yöneticileri ve ne de diğer
Müslümanlar. Bu tür insanların Allah’a karşı, Kitabına karşı, peygamberine karşı, Müslümanların yöneticilerine ve öbür Müslümanlara karşı samimi-
İlim, insanı mahviyete, ihlasa, samimiyete,
tevazuya, sözüne güvenilirliğe, eminliğe,
sevgiye, saygıya, diğergamlığa ve benzeri
güzel huylara götürürse, ancak o zaman
cehalet denizinde boğulmaktan kurtarır.
yet esasına dayalı güvenilir ilişkileri yoktur. Durumu tersinden okuyacak olursak: Ucup, nifak, riya
ve süm’a gibi hastalıklardan kurtulamamış olanlar,
ne Allah’a karşı samimidirler, ne Kitabına karşı, ne
peygamberine karşı, ne Müslümanların yöneticilerine ve ne de diğer Müslümanlara karşı samimidirler. Kur’an’ı, Müslümanların meşru yöneticilerini ve diğer Müslümanları bu tür kimselerin şerrinden Allah korusun, ve’s-selam!...
diyanet aylık dergi • şubat 2014 • sayı 278
27
Download

Prof. Dr. Ahmet Ögke - Samimiyeti İhlal Eden Hâller