Burhan SAYILIR
Askerlerin Beslenmesi
Savaş bölgesinin içinde bulunan ve aynı zamanda hinterlandını oluşturan Çanakkale ve
Gelibolu’nun, askerlerin yiyecek ihtiyaçlarına karşılık verip vermeyeceği bakımından, buralardaki
tarımsal ve hayvansal faaliyetlere göz atmakta fayda vardır. 1914 istatistiklerine göre, bölgedeki
tarımsal faaliyetlere bakıldığı zaman yıllık 541.471 dönümlük tarım arazisinden 57.227 ton tahıl
ürünleri, 41.902 dönümlük tarım arazisinden 3.113 ton baklagiller, 9.163 dönümlük tarım
arazisinden, 2.625 ton kök bitkisi, 13.001 dönümlük tarım arazisinden 444 ton sınai bitkisi,
107.000 ağaçtan 2.067 ton meyve, 395.927 ağaçtan 8. 574 ton zeytin elde ediliyordu. Hayvancılık
faaliyetlerine gelince, 1914’de bölgede 635.741 adet küçükbaş, 101.418 adet büyükbaş, 34.048 adet
tek tırnaklı hayvan bulunuyordu1.
Sözü edilen tarımsal ve hayvansal faaliyetlerden elde edilen yiyecek maddeleri, halkın
ihtiyaçları da göz önünde bulundurulacak olursa, bölgeye gelecek yüz binlerce askerin ihtiyaçlarına
cevap vermekte neredeyse yetersiz durumundaydı. Türk Genelkurmayı bölgede olası bir kara
savaşının yaşanması ihtimalini göz önüne alarak, 19 Şubat 1915’te yayımladığı bir genelge 2 ile
buralara yerleştirilecek askerlerin üç aylık ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde yiyecek maddelerinin
depolanması emrini vermiş ve işlemlere başlanmıştı.
1915 yılı Mart ayına kadar bölgedeki askerlere ve onlardan biraz daha fazlasına yetecek
kadar yiyecek ikmali yapılmıştı. Özellikle Çanakkale, Karabiga, Biga, Lapseki, Bayramiç, Ezine,
Ayvacık, Edremit, Burhaniye, Bursa, Akbaş, Eceabat ve Bandırma’daki depolarda kısıtlı sayıda
yiyecek depolanmıştı. Söz konusu depolarda, buğday, buğday unu, mısır unu, peksimet, konserve
ve kavrulmuş et, çorbalık kavurma, konserve sebze, pirinç, yumurta, fasulye, bakla, bulgur,
patates, soğan, sade yağ, zeytinyağı, zeytin, sardalya, peynir, tuz, şeker, çay, kuru üzüm, hurma,
arpa, sirke, çavdar, burçak, darı gibi yiyecek maddeleri depolanmıştı3.
Savaş öncesi yapılan bütün hazırlıklar, savaş bölgesine gelecek olan ve 500.000’i bulan
asker sayısına göre yapılmamıştı. Bunun sıkıntıları ise savaş başladığında ve devamında, ciddi bir
şekilde, yetkili makamların önüne gelmişti. Sıkıntının yaşanma şeklinin ileri hatlardaki askerler ile
geri hatlardaki askerlere yansıması kesin çizgilerle ayrılmıştı. İleri hatlardaki askerler, beslenme
konusunda geri hatlardakilere oranla daha fazla sıkıntı içine düşmüşlerdi.
Savaşın yeni başladığı dönemde, askerlerin beslenmelerinde çok da ciddi sorunlar yaşanmamıştı.
Her askere günde 900 gram ekmeğin yanında sıcak yemek olarak, pirinç çorbası, etli fasulye, etli nohut,
bulgur pilavı, kuru bakla ve komposto, çerez olarak da kuru üzüm ve kuru fındık verilmişti. Ayrıca arasıra
da olsa, askerlere tütün de dağıtılmıştı4. Bölük komutanlarına gönderilen bir yazı ile askerlerin
beslenmesinin hiçbir şekilde ihmâl edilmemesi, hatta yeşillik gibi yiyecekler toplanılarak askerlere
yedirilmesi istenmişti5. Amerikalı gazeteci Arthur Raul, Mayıs ayında ziyaret ettiği Türk tarafında, askerlerin
geri hatlarda sabah kahvaltısında, çay, keçi sütünden yapılmış peynir, zeytin ve esmer ekmek yediklerini,
kendilerine de bu yiyeceklerin ikram edildiğini yazmıştı. Raul, askerlere verilen öğle ve akşam yemeklerini
de gördüğünde çok şaşırmış ve şaşkınlığını “… Bunların çok iyi pişirilmiş et, pirinç ve tatlı bile yediklerini,
bir köylü Türk’ten daha iyi beslendiklerini bizzat gördüm…” cümlesiyle satırlara dökmüştü. Yine aynı
Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türkiye’nin Nüfusu (1500-1927), Ankara 1996.
Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, Çanakkale Cephesi Harekâtı (Haziran 1914-5 Nisan 1915) V. Cilt, I.
Kitap, Ankara 1993, s. 262.
3 Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi..., s. 262
4 Conk, a.g.e., s. 149.
5 Halis, a.g.e., s. 115
1
2
Burhan SAYILIR
gazetecinin izlenimlerinden öğrenildiğine göre, akşam yemeğinde de askerlere, çorba, et, taze fasulye, taze
ekmek, erik kompostosu ve pilav verilmişti6. Ancak savaş ilerledikçe askerlere verilen erzakta ciddi
sıkıntılar yaşanmaya başlamıştı. Öyle ki uzun süre dayanması nedeniyle mutfaklara uzak olan ileri hatlardaki
askerlere verilen peksimet, geri hatlardakilere de verilmeye başlanmıştı7. Bunda İtilâf donanmasının
Türkler’in yiyecek almalarının yolunu kesmek için zahire taşıyan gemilere ve bu zahirelerin indirildiği,
örneğin Akbaş limanı gibi, limanlara bomba yağdırmasının da etkisi olmuştu8.
İleri hatların gerilerinde kurulan tabur mutfaklarında pişirilen yemekler, tahta sandıklar içine
yerleştirilen temiz gaz tenekelerine konulup, askerlerin kendi aralarında “uzun kulaklı filozoflar” dedikleri
binek hayvanlarına yüklenirdi. Bu fedakâr ve çalışkan hayvanlar, koşa koşa ta ileri hatlara kadar giderler;
askerler tıkır tıkır gelen bu müjdecilerin nal seslerini duyar duymaz karavanalarını hazırlardı. Bu şekilde,
cephe gerisinde pişirilen yemek, soğumadan, askerlere ulaşırdı9.
Türk ordusunda görev yapan Almanlar’ın yiyecekleri ile Türkler’in yiyecekleri arasında değişiklikler
vardı. Alman askerlerine sunulan kahvaltıdaki kalite ve çeşitlilik, Almanlarla dostluk kuran bazı Türk
askerlerinin de kahvaltılarını, Almanlarla yapmalarına yol açmıştı. Almanlar’a, her sabah kaşar peynirinden
reçeline kadar her şeyin olduğu mükellef bir sofra kurulmuştu. Peynirler fazla geldiğinde bunları Türk
askerleri ile paylaşmışlardı10.
Her geçen gün yiyecek sıkıntısı daha da artmaya başlamıştı. Temmuz ayına gelindiğinde durum,
Haziran ayının son günlerini dahi aratır bir hâl almıştı. 5. Ordu Komutanlığı’ndan Askeri Malzeme Genel
Başkanlığı’na gönderilen 3 Temmuz 1915 tarihli yazıda, ordunun günlük iaşe imkânlarının 28 Haziran’daki
durumunun altına indiği bildirilmiş ve gerekli önlemlerin alınması istenmişti. Bir diğer yazıda da gerek
grupta ve gerekse menzilde, ihtiyatta hiçbir yiyecek malzemesinin olmadığı, askerlerin elinde avucunda ne
varsa onunla yetindiği belirtilerek, yiyecek temininde gecikme olması halinde, askerlerin her an açlıkla
karşılaşabileceği uyarısı yapılmış ve günlük 70, 80 bin kilo unun yeterli olmadığının altı çizilerek daha fazla
unun gönderilmesiyle, ordunun durumunda iyileştirme yapılabilineceği vurgulanmıştı11.
Ekmek bulunamaması durumunda ve daha çok da ileri hatlardaki avcılara, dayanıklılığı
nedeniyle verilmesi daha yararlı olan peksimetin, ekmek kadar besin değeri yoktu. Ancak değirmenlerde
de buğday yoktu. Bunun üzerine yeni mahsulden elde edilecek buğdayın, Karabiga ve Gelibolu
değirmenlerine gönderilmesi emri verilmişti.
Ancak hâlâ orduya bu şekilde bir yardım da mümkün olamamıştı. Bununla beraber buralara
gönderilen unun miktarı arttırılmazsa, takviye birlikleri ve İkinci Ordu’nun gerisindeki iaşe işleri gittikçe
zorlaşacaktı. Çünkü ordunun iaşe edilecek yaklaşık 250 bin insan ve 70 bin hayvanı vardı. Bu da demek
oluyordu ki, günlük un ihtiyacı 600 tondu.
Bu rakamın ihtiyaç duyulan birimleri ve buğdayların gönderileceği limanlar, ilgili yerlere
bildirilmişti. Aşağıdaki tabloda belirtilmiş olan birimler ve limanlar dışında kalan miktar kadar fazlalık
buğdayların da, Anadolu ve Rumeli taraflarındaki birliklere gönderilmesi istenmişti.
Genelkurmay ATASE Arşivi Kls: 313, Dos:1269, Fih: 2 (1-45); Ayrıca, Arthur Raul, With the Turks at Gallipoli için
bkz. www.gutenbergproject.com
7 Genelkurmay ATASE Arşivi, Kls: 183, Dos: 783, Fih: 1.
8 Genelkurmay ATASE Arşivi Kls: 313, Dos:1269, Fih: 2 (1-45); Ayrıca, Arthur Raul, With the Turks at Gallipoli için
bkz. www.gutenbergproject.com
9 Conk, a.g.e., s. 149.
10 Sunata, a.g.e., s. 169.
11 Genelkurmay ATASE Arşivi, Kls: 183, Dos: 783, Fih: 1
6
Burhan SAYILIR
İnsan
Sayısı
Güney
Grubu
ve
Kuzey
140.000
Hayvan
Sayısı
36.000
Miktar
(ton)
300
Toplama
Yeri
Akbaş
Tablo 4: Cephedeki Askerlerin ve
Hayvanların Günlük İhtiyacı Olan Un
Miktarı12
Yine 5. Ordu Komutanlığı’ndan
gönderilen
28 Temmuz 1915 tarihli bir
Asya Grb. ve Müs. 35.000
11.000
90
Burgaz
Mev. Kom.
başka yazıda, ordunun iaşe durumunun
daha da çok bozulduğu bildirilmişti. Aynı
Saroz Grubu
55.000
11.500
110
Uzunköprü
yazıda, 26 Temmuz 1915’te Akbaş
Limanı’na 1.259.749 kg. un geldiği, ancak
buna karşın Kuzey ve Güney gruplarının günlük un ihtiyacının 90.000 kg. olduğu belirtilmişti. Bu nedenle
de gruplara hiçbir şekilde ihtiyat erzakı verilemediği ve bazı grupların askerlere ekmek veremediklerinden
dolayı şikayet ettikleri ifade edilmişti13.
Savaş başlangıcında subaylara verilen erzakın çeşidi ve miktarı da savaş ilerledikçe azalmaya
başlamıştı. Ağustos sonlarına doğru subaylara verilen erzakın, beş yüz gram yağ, iki buçuk kilo pirinç ve bir
miktar tuz ile bir kalıp sabundan ibaret olduğunu gören bir subay, daha sonra yazdığı anılarında o anda
duyduğu şaşkınlığını “hani bunun eti, sebzesi” sözleriyle dile getirmişti14.
12 Ağustos’ta sabah saatlerinde İngilizlerden ele geçirilen bir sipere giren Türk askerleri,
İngilizlerin kahvaltı için kurdukları sofralarının üzerine gelmişlerdi. Askerler kaçtığı için kahvaltı sofrası
olduğu gibi yerinde kalmıştı. Askerler günlerden beri peksimet yemekten bıktıkları için sofrada gördükleri
bisküvi, çikolata gibi yiyeceklere saldırmışlar ve centilmenliği de elden bırakmayarak birbirlerine ve
subaylarına ikram etmişlerdi. Türk subayı, şâhit olduğu olayı şöyle anlatmıştı: “... Şu İngilizler de çok akılsız
ve ihtiyatsız. Bilmedikleri bir ülkede, dere içinde, sabah kahvaltısı için sofra kurmuşlar. Reçeller, bisküviler,
şekerler, çikolatalar, yağlar, peynirler, çatallar, peçeteler. Hele peçeteler, halis ketenden. Kahvaltıda ansızın
basılmışlar. Kaçamamışlar. Yahut kaçmamışlar. Birkaçı ölmek üzere. Ne feci. Artık ölmek, öldürmek
aklıma gelmedi. Esir almak lazım. Askerlerin gözü dönenlerine bir iki sopa. Öldürmeyi önledim. Ötekilerin
silahlarını zaten almışlardı. Sağ kalan üçünü, hemen ufak bir kağıda ‘esir’ diye yazarak, yanımdaki
askerlerden ikisi ile gönderdim. Ölenlerin üzerini arattım. Birkaç harita buldum. Dört harita. Bir adet hâtıra
defteri. Bir fotoğraf. Fotoğrafa çok üzüldüm. Bir delikanlı ile İngiliz kızının resmi. Ne acı şey...”15
Bu sıralarda diğer bir Türk subayı da yiyeceklerin tekdüzeliğinden ve yakınarak, normal hayatta
hiçbir zaman eksikliğini hissetmediği ya da hiç farkına varmadan her gün tükettiği sıradan yiyeceklere
olan özlemini şöyle anlatmıştı. “…Hayatın tabiî şekli bozulunca, uykusuzluk, intizamsız yaşamak, her an
tehlike altında bulunmak, his ve ihtimâlleri işin içine karışınca, bilmem nedendir, insanda bazı şeylere karşı
ihtiras ve arzu artıyor ve hatta bugün ihtiyaç hâline gelebileceği iddia edildiği takdirde, buna inanmakta
tereddüt edilen, gülünen, en basit bir madde, sirke bile o vakit büyük bir ihtiyaç haline geliyor. Orada
bulunduğumuz süre boyunca gözümüzde tüten şeylerden biri de şeker ve sirke idi. Ah bir damla sirke...
Bir parça şeker. Ne enfes şeymiş. Dünyanın bu nefis gıdalarını görmek, kokusunu duymak da yeter. Ah bir
tabak salata. Bugün şehir içindeki her şeyi paramızla buluyoruz. Fakat bir kere cenup grubu siperlerine girdik
mi mahrumiyetler hatıra gelirdi…” Aynı subay, askerlerin savaş içinde binbir sıkıntı ve yokluklar içinde
Genelkurmay ATASE Arşivi, Kls: 183, Dos: 783, Fih: 1-1
Genelkurmay ATASE Arşivi, Kls: 183, Dos: 783, Fih: 1-2; Genelkurmay ATASE Arşivi, Kls: 4352, Dos: 53, Fih:
1-73, 84, 100, 101, 102
14 Sunata, a.g.e., s. 130, 125
15 Sunata, a.g.e., s. 136.
12
13
Burhan SAYILIR
yaşadıklarını, buna karşın devletin ileri gelenlerinin düzenlediği ziyafet haberlerini duyduklarında veya
gazetelerde okuduklarında büyük bir üzüntü duyarak, böyle hareketlere tepki gösterdiklerini söylemişti.
“…Bahriye Nâzırı Cemal Paşa'nın Mısır seferine giderken, kendisinin onuruna, İstanbul'un en büyük
otellerinin birinden her gün muntazaman Bahriye Nezareti’ne getirilmesini emrettiği on iki kişilik ziyafet
yemeklerinin şöhretini siperlerde işittikçe iştahımız kabarıyordu. Millet, savaş gibi önemli bir bâdire
içinde bütün bir mahrumiyetle çırpınıyorken, devlet ricâlinin şahsi zevkleri için motorlarla adalara öğle
ziyafetlerine gittiklerini, onların bütün debdebesini, siperlerde işitiyor ve hayıflanıyordum. Bu ne hazin
tecelli, ne muazzam tezat. Neler iddia ettiler, neler yapıyorlardı…”16
Yemeğin hazırlanması ve yapılması son derece ilkeldi, sahra mutfakları yoktu. Cephenin çok
gerisindeki açık mutfak tesislerini düşman denetiminden gizlemeye çalışıyorlardı. Siperlerden geçilerek
sağlanan uzun taşıma sonucu yemek, -çoğu kez bir lapa, koyun etiyle pişirilmiş olan pirinç, sebzeden ve birkaç et
parçasından oluşuyordu- acıkmış olan siperdeki savaşçılara soğumuş olarak ulaşabiliyordu. Yeniden ısıtılması
ancak karanlık basınca söz konusu olmaktaydı; çünkü çıkan duman, düşmanın ateşini üzerine çekiyordu.
Bunlar ağır muharebelerde zaman zaman diğer cephelerde de katlanılması gereken durumlardı, ama
burada kural hâline gelmişti. Alman askerinin alışılagelmiş olarak görünen sosyal tesisler, Gelibolu'da
mevcut değildi. Böyle bir yetersiz beslenmede ve yetersiz donanımda sıhhiye hizmetinin güçlükle
yürütüleceği açıktır. Hastaların sayısı çok yüksekti ve askeri hastaneler tıklım tıklım dolmuştu. Sıcak ve
kuru yaz, birliklerin sağlığını olumsuz bir biçimde etkiliyordu. Baharda yeşil bir çayır ile örtülü olan
toprak, şimdi çöl haline gelmişti. Toz ve kum yığınları, zaman zaman her iki tarafı da sarıyordu. Çöplük
ve savaş alanındaki cesetlerden beslenen sineklerin sayısı muazzamdı. Az sayıdaki su yatakları ya
tamamıyla kurumuştu ya da kirletilmişti. Bu durumda, bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkması için bütün
şartlar mevcuttu. Aynı subay savaşın sonuna doğru yaptığı değerlendirmede yiyecek ve içecek
konusundaki sıkıntıların neden olduğu sorunlara dikkat çekmişti. Bu subaya göre, Türk askerine yeterli
beslenme sağlanabilmiş olunsaydı, belki de bütün sıkıntılar katlanılır hâle gelecekti. Ama bu noktada da
durum üzüntü vericiydi. Askerlerin iyice zayıflamış olan vücutları ve çökük yanaklı yüzleri, içinde
bulundukları durumu açıkça göz önüne sermişti. Hemen hemen her şey İstanbul'dan deniz ya da kara
yoluyla sevk edilmek zorundaydı. Yiyecek stokları fazla değildi. Açlık her yerde kol gezmişti. Çoğu kez
porsiyonlar ve tayınlar azaltılmak zorunda kalınmıştı17.
16
17
Münim Mustafa, a.g.e., s. 384
Mühlman, a.g.e., s. 112, 113.
Download

Askerlerin Beslenmesi Savaş bölgesinin içinde bulunan ve aynı