Tarih Okulu Dergisi (TOD)
Haziran 2014
Yıl 7, Sayı XVIII, ss. 627-651.
Journal of History School (JOHS)
Haziran 2014
Year 7, Issue XVIII, pp. 627-651.
DOI No: http://dx.doi.org/10.14225/Joh529
SUÇA SÜRÜKLENMİŞ ÇOCUKLARIN YENİDEN
TOPLUMSALLAŞMA SÜRECİNDE VE İNSAN HAKLARI
BAĞLAMINDA SOSYAL HİZMET YAKLAŞIMLARININ YERİ VE
ÖNEMİ
Mehmet Zafer DANIŞ
İbrahim ŞAHBİKAN
Özet
Bu makalede, öncelikle insan hak ve özgürlüklerinin felsefi temeli, insan hakları
retoriği açısından çocuk suçluluğu, insan hakları, suça sürüklenmiş çocuklar ve sosyal
hizmet mesleği ilişkisi konuları ele alınmaktadır. Daha sonra suçlu davranışın oluşumu
ve suça sürüklenmiş çocukların sağaltımında sosyal hizmette ekolojik sistem
yaklaşımının rol ve fonksiyonları konuları ile ekolojik sistem yaklaşımının mikro,
mezzo, exo, makro ve krono sistem düzeyleri ile ilişkisi değerlendirilmektedir. Sonuç
bölümünde ise suça sürüklenmiş çocuklar ve ailelerinin içinde bulunduğu koşullara
karşı sosyal hizmet müdahalesi ile çocuk ve ailelerinin güçlendirilmesinin önemi
vurgulanmaktadır. Çocukların içinde bulunduğu sistemin her düzeyinde sosyal hizmet
müdahalesi yapılabilir; özellikle makro düzeyde sosyal politikalara yön verilerek
önleyici sosyal hizmetlerin yaygınlaştırılması büyük önem taşımaktadır.
Anahtar Kelimeler: Suça Sürüklenmiş Çocuklar, Sosyal Hizmet, Genelci Sosyal
Hizmet Yaklaşımı, Ekolojik Sistem Yaklaşımı, Güçlendirme Yaklaşımı.
The Place and Importance of Social Work Approaches in Resocialization
Process of Children Who Have Committed Crime and in the Context Of
Human Rights
Abstract
This article primarily handles the philosophical foundations of human rights and

Doç. Dr., Sakarya Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü.
Sosyal Hizmet Uzmanı.

Mehmet Zafer Danış
freedoms, the rhetoric of human rights in terms of juvenile delinquency, human rights,
children pushed into crime. Later, the relationship between the social work profession
and the topic will be discussed. Then the formation of criminal behavior and the
treatment of children via social services in terms of the ecological system approach will
be discussed. In this framework, role and function subjects of the ecological approach
will be avaluated in relationship with to the micro, mezzo, exo, macro and chrono levels
of the ecological system approach. In the conclusion, the protective function of social
services for children forced to commit a crime and the importance of family
intervention and the strengthening are emphasized. Social work intervention can be
applied at every level of the system children are in. Generalizing preventive macro
level social work to direct social policy is especially of importance.
Key Words: Child Delinquency, Social Work, Generalist Social Work
Approach, Ecological System Theory, The Empowerment Approach.
GİRİŞ
İnsanlığın var oluşundan günümüze dek aynı coğrafi ortamda toplu halde
yaşamanın doğal bir sonucu olarak, suç ve suçluluk kavramları toplumların
gündeminde yer almıştır. Suçluların cezalandırılması ve bunun bir fonksiyonu
olarak ceza infaz süreçleri zaman içerisinde değişip gelişerek günümüze kadar
gelmiş ve bu durum ciddi sosyal sorunların varlığını ortaya koymuştur.
Psiko-sosyal, ekonomik ve kültürel kurumlarda yaşanan hızlı gelişme ve
değişim, suçluluğa bakış açısını büyük ölçüde etkilemiş, her yaş grubundan
suçlu bireylerin rehabilite ve ıslah edilerek toplumsal yaşama hazır hale
getirilmesi ceza infaz sürecinin temel amacı olmuştur. Bu amaçla cezaevlerinde
psiko-sosyal hizmet birimleri oluşturulmuş ve sosyal hizmet uzmanları da bu
birimlerde görev almaya başlamışlardır. Sosyal hizmet mesleği ve disiplini
sosyal refah anlayışının gerçekleştirilmesinde sosyal adaletin ve fırsat eşitliğinin
sağlanmasında, insan haklarının korunmasında ve geliştirilmesinde sorumluluk
sahibidir. Bu açıdan bakıldığında, özgürlükleri kısıtlanmış çocuk tutuklu ve
hükümlülerin insan haysiyet ve vakarına uygun olarak yaşamlarını
sürdürebilmelerinde, ulusal ve uluslararası yasalarda kendilerine tanınan
haklardan herhangi bir kısıtlama söz konusu olmaksızın yararlanabilmelerinde,
çağdaş ceza infaz sisteminin bir gereği olarak cezaevi sürecinde sosyal yaşam
becerileri kazanabilmelerinde ve tüm bu amaçlara yönelik ceza infaz alanını da
kapsayan nitelikte sosyal politikaların oluşturulmasında ve hayata
geçirilmesinde sosyal hizmet mesleğinin ve sosyal hizmet uzmanlarının
sorumluluk sahibi olduğunu söyleyebiliriz.
[628]
Suça Sürüklenmiş Çocukların Yeniden Toplumsallaşma Sürecinde ve İnsan Hakları
Bağlamında Sosyal Hizmet Yaklaşımlarının Yeri ve Önemi
İnsan Hak ve Özgürlüklerinin Felsefi Temeli
İnsan hak ve özgürlüklerinin kaynağı insan onuru ve değerine atfedilen
önemden gücünü almaktadır. İnsan onuru ve değeri kavramları ise genelde
insan hak ve özgürlüklerinin özelde ise farklı nüfus gruplarının kişisel, siyasal,
sosyal, ekonomik ve kültürel açılardan toplumsal yaşama ve yönetime herhangi
bir ayrıma tabi tutulmaksızın demokrasi, eşitlik ve adalet ilkeleri doğrultusunda
katılmalarını ayrıca gerek kendi yaşadıkları toplum, gerekse dünyanın diğer
topluluklarıyla barış ve dayanışma içerisinde olmalarını salık verir. Bu
bağlamda onur kavramına yüklenen anlam, insanı ele alışla doğrudan ilintilidir.
İnsan onuru haysiyet, özsaygı, şeref, erdem, vakar, gurur, saygınlık,
kendine saygı duyma ve başkalarını da kendine saygılı kılma olarak
tanımlanmaktadır (Özön, 1995: 55). İnsanın değeri ve onuru kavramlarını aynı
anlamda kullanan fikir adamlarına da rastlanmaktadır. İnsanın değeri onun diğer
canlılar arasındaki özel yerini ifade etmekte, insana bu özel yeri sağlayan, onun
özelliklerinin bütünü ve onu diğer canlılardan ayıran olanakları ile birlikte
anılmaktadır (Kuçuradi, 1982: 49).
İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin birinci maddesinde “Bütün insanların
hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğdukları, akıl ve vicdana sahip
oldukları ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti ile hareket ettikleri”ne yer
verilmektedir. Burada ifade edilen haysiyet kavramı insan onuru ve erdemini
temsil etmektedir.
Kuçuradi (1988: 162-170) onur kavramını kısaca “kişinin kendine biçtiği
değer” olarak tanımlamakta ve bir şeye atfedilen değerin onunla aynı türden
olan şeyler arasındaki farklılığından kaynaklandığını dile getirmektedir. Bu
nedenle “İnsan haklarına hayat için değil, fakat onurlu bir hayat için ihtiyaç”
duyulmaktadır (Donnelly, 1995: 27).
Onur ve değer kavramlarıyla ilişkili olarak altı çizilmesi gereken bir diğer
husus ta anne karnında başlayan ve ölümle sona eren bir süreci ifade eden
yaşamdır. İnsan için “onurla bitirilmesi gereken en önemli görev hayattır”. Bu
bağlamda hayatın önemi ve anlamı kişiden kişiye değişmekle birlikte eşit, hür
ve onurlu bir hayat sürebilme tüm insanlar için geçerli ve mutlak olan yaşama
hakkının bir gereğidir. Felsefi ve hukuki boyutu olan hak kavramı, esasen
kişiler arası yazılı ya da sözlü anlaşmalardan ya da yasalardan doğar. İnsan
haklarının en belirgin özelliği, kökeninin sözleşme ya da yasalara değil tarih
sürecinde daha önceki zamanlarda başlayan ve uzun yıllar süregelen bir hak
arama mücadelesine ve felsefi açıdan insanın diğer canlılardan farklı bir yere
[629]
Mehmet Zafer Danış
sahip olduğuna ilişkin genel geçer bir inanca dayanmasıdır. “Düşünüyorum
öyleyse varım” mantıksal çıkarımı insanın diğerlerinden farklı ve daha üstün bir
canlı olduğunu sistematize eden en önemli deyimdir. İnsanı diğer canlılardan
ayıran başka bir özellik ise akıl sahibi her insanının haklarının bilincinde olarak
kendi hakkını koruyabilmesidir.
İnsan yaşamında vücut bulan hak kavramı yine insan hayatında var olan
gereksinimlerden kaynağını alır. Tarihin her döneminde gereksinim sahiplerinin
otorite karşısında isteklerini karşılayabilmeleri insan haklarının kaynağını
oluşturmaktadır. Bu nedenle insan hakları statik değil dinamiktir ve statükonun
karşısında revizyonu temsil eder. Birikimli olarak sürekli gelişen ve insanın
doğasında var olan hareketlilikten dolayı çağın gereklerine uygun olarak
şekillenen insan hakları hiçbir dönemde nihai biçimini almamış ve
almayacaktır. Buradan kasıt insan ve onun sorunlarıyla birlikte var olmaya
başlayan insan hakları mücadelesinin dünya var oldukça süreceği, bu nedenle
her dönemde insanın sorunlarına paralel olarak insan haklarının
çeşitleneceğidir.
Önceleri yaşama, özgürlük, güvenlik, köleliğin ve işkencenin önlenmesi,
evlenme, mülkiyet edinme, düşünce, vicdan ve inanç özgürlüğü gibi en temel
haklar dahi yalnızca yönetilenler ya da egemen güçler tarafından kullanılmakta
iken zamanla daha da büyüyen insan hakları mücadelesi ile değişip çeşitlilik
kazanmıştır. Sonraları yeryüzüne gelen her insanın doğumla birlikte sahip
olduğu bir değer haline gelen insan haklarına Cılga’nın da (2001: 69-73)
belirttiği gibi; yönetime katılma, düşünce ve vicdan özgürlüğü, çalışma ve
sosyal güvenlik, sosyal yardım ve sosyal hizmetler, eğitim ve eğitim yoluyla
yetişme ve gelişme, kültür, sanat ve bilim, kişinin topluma karşı ödevleri,
barışçıl amaçlarla toplantı yapma ve dernek kurma, evlenme ve aile kurma,
çevre hakkı, gelişme hakkı, barış hakkı, insanlığın ortak mal varlığına saygı ve
koruma hakkı gibi yeni haklar eklenmiştir. Buradan hareketle insan hakları
kavramının açıklanmasında zamana bağlı olarak geçmiş, bugün ve gelecek
olmak üzere üç ayrı gelişim sürecinden bahsetmek mümkündür. Geçmiş
dönemlerde yöneten ve yönetilenler arasındaki ilişki yönetenlerin tebaaları
üzerindeki hükümranlığı anlamına gelmekte iken, bugün yöneten ve
yönetilenler arasındaki ilişkiden ulusun egemenliğinin seçilmiş kişiler
tarafından temsil edilmesi yani vatandaşın yetkilerinin yine kendi tayin ettiği
kişiler tarafından kendi adına kullanılması anlaşılmaktadır. Geçmişte insanların
renginden, cinsiyetinden, inancından ya da uyruğundan dolayı yönetime
[630]
Suça Sürüklenmiş Çocukların Yeniden Toplumsallaşma Sürecinde ve İnsan Hakları
Bağlamında Sosyal Hizmet Yaklaşımlarının Yeri ve Önemi
katılma, seçme ve seçilme gibi hakları yok iken bugün reşit olmuş herkesin
kendini temsil etme hakkı bulunmaktadır. Geçmişte insanlığın ortak beşeri ve
kültürel mirasını koruma ve sürdürme bir insan hakkı olarak algılanmamakta
iken bugün üçüncü kuşak dayanışma hakları içerisinde yer alarak uluslararası
sözleşmelerle güvence altına alınmıştır. Bu açıdan bakıldığında belki de
gelecekte insan hakları kavramsallaştırmasına yeni ve özgün birçok diğer
hakların ekleneceği ve insanın bulunduğu her yerde var olan hak arama
mücadelesinin farklı sorun alanlarında güçlenerek devam edeceği söylenebilir.
Örneğin; gelecekte dünya vatandaşlığı hakkı, internet güvenliği hakkı, şu anda
başta Türkiye olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde kabul edilmeyen ötenazi
hakkı vb. diğer hakların da anayasalara girmesi hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.
İnsan hakları felsefesi konusunda üzerinde durulması gereken bir diğer
husus da hakların kullanılmasında teori ve pratikte ortaya çıkan farklılıklardır.
Bugün yeryüzüne gelen her insanın en temel hakkı olan yaşama hakkı dahi
dünyanın belirli bölgelerinde bir insanlık trajedisi olarak hala işlerlik
kazanamamıştır. Günümüzde açlıktan ölen insanların varlığı yirmi birinci
yüzyılda insan haklarının uygulamada işlevsel olamadığının bir aynasıdır.
Bob Geldof (Sabah Gazetesi 3 Temmuz 2005)’un Live 8 konserlerinde
sahneye çıkarak G-8 liderlerine hitaben sarf ettiği “Mahatma Gandi bir kıtayı,
Luther King bir halkı, Nelson Mandela da bir ülkeyi özgürleştirdi.
Görüyorsunuz işe yarıyor. Bizi sonunda dinleyecekler” sözleri dünyanın yoksul
ülkelerinde yaşayan insanların, hayata gözlerini yeni açan bebeklerin yaşama
haklarının dahi zengin ülkelerin bu bölgelere göndereceği yardımlara bağlı
olduğunun, bir tarafta açlık, susuzluk ve hastalıktan ölen binlerce insanın varlığı
söz konusu iken öte yanda küreselleşme söylemleri içerisinde refah
devletlerinin zenginliklerine zenginlik kattığının en somut göstergesidir.
İnsan hak ve özgürlüklerinin felsefesi temeli başlığı altında insanın onuru
ve değeri, insan haklarının gelişim süreci, hak arama mücadelesi, hakların
kullanılmasında teori ve pratikte ortaya çıkan farklılıklar konularına değinilmiş,
eklektik bilgi temeli üzerinde yapılan bu analiz sonucunda suça sürüklenmiş
çocuklar açısından insan hak ve özgürlükleri kavramının ne anlama geldiğinin
tartışılabilmesi için bilimsel bir zemin oluşturulmuştur. Makalenin bundan
sonraki bölümünde insan hakları retoriği açısından çocuk suçluluğu konusu
irdelenecektir.
[631]
Mehmet Zafer Danış
2. İnsan Hakları Retoriği Açısından Çocuk Suçluluğu
Yirminci yüzyılda insan hakları boyutunda birçok kazanımlar elde
edilmiş, temel insan hakları ve özgürlükleri uluslararası sözleşmelerle güvence
altına alınmış ve bu konuda gerek uluslararası örgütler gerekse sivil toplum
örgütleri düzeyinde ciddi bir platform oluşturulmuştur. İnsan hakları kavramının
gelişimi daha fazla özgürlük, eşitlik ve demokrasi anlamına gelmiş, bu
bağlamda sosyal yapı içerisinde var olan dezavantajlı grupların (kadınlar,
çocuklar, suça yönelen bireyler, hastalar, çalışanlar vb. gibi) haklarının
korunması amacıyla yeni düzenlemelere gidilmiştir. Bu süreçte ulusal üstü
alanda sözleşme ve bildirgelerle Birleşmiş Milletler (BM)’e üye devletlerin iç
hukuklarına dâhil edilen konulardan bir tanesi genelde çocuk hakları, daha
özelde ise suça itilen çocukların haklarının korunmasına ilişkin hükümlerdir.
Özellikle 1980’lerin ortalarından bu yana Birleşmiş Milletlerin üstünde
en çok durduğu konulardan biri çocuk hakları ve çocuk adalet sistemidir.
Birleşmiş Milletler, çocuk adalet sistemi ile ilgili konuları bağlayıcı olan ve
olmayan ilkelerle ayrıntılı biçimde düzenlemiştir. Benzer olarak Birleşmiş
Milletleri örnek alan Avrupa Konseyi de çocuk adalet sistemi ve çocuk hakları
hususundaki kabul edilebilecek ilkeleri benimsemiştir (Akyüz, 2011: 61).
Bilindiği gibi daha erken yaşta reşit olma durumu hariç, on sekiz yaşına
kadar her birey, çocuktur. Çocuğun daha anne karnındayken başlayan ve on
sekiz yaşını tamamlayıncaya kadar devam eden çocukluğa dair hakları vardır.
Çocuğun bu özel durumu onun yetişkinlerden farklı olarak kendi ayakları
üzerinde duramaması diğer bir deyişle biyolojik, fiziksel ve sosyo-psikolojik
açıdan yetersizlikleri nedeniyle bakılması, korunması ve desteklenmesi
gerekliliğinden kaynaklanmaktadır.
Tarihin geçmiş dönemlerine bakıldığında içinde bulunduğumuz çağda
çocuklara tanınan olanak ve haklar açısından görece daha iyi bir durumda
olduğumuzu söyleyebiliriz. Çocukluk kurgusunun gelişimi aslında birkaç yüzyıl
öncesine dayanmaktadır. Çocukluğun kendine özgü özellikleri ve sorunları olan
bir yaş dilimi, gelişim dönemi olarak ele alınması, diğer bir deyişle Heywood
(2003: 17)’un da belirttiği gibi “çocukluğun keşfedilmesi 16. ve 17. yüzyıllara
rastlamaktadır. Ancak bu dönemden sonra çocuklar yetişkinlerden farklı olarak
özel bir bakım ve korunmaya gereksinim duyan bireyler şeklinde görülmeye
başlamıştır”.
Çocuğun her şeyden önce güçsüz olması, bakılmak, korunmak ve
kollanmak istemesi, duygu ve düşüncelerini kolaylıkla ifade edememesi
[632]
Suça Sürüklenmiş Çocukların Yeniden Toplumsallaşma Sürecinde ve İnsan Hakları
Bağlamında Sosyal Hizmet Yaklaşımlarının Yeri ve Önemi
(Yörükoğlu, 2003: 22) gibi özellikleri onun haklarının devlet otoritesi tarafından
savunulması gerekliliğini gündeme getirmiş, bu nedenle de on sekiz yaşın
altında olan bireylere salt çocuk olmalarından ötürü yasayla teminat altına
alınan çeşitli hak ve özgürlükler tanınmıştır. Gerek Birleşmiş Milletler Çocuk
Hakları Sözleşmesi’nde ve gerek suça yönelen çocukların korunmasına yönelik
uluslararası Birleşmiş Milletler deklarasyonlarında “çocuğun yüksek yararının
korunması” anlayışı ön plana çıkmıştır. Çocuğun yüksek yararının
korunmasından; onun sağlıklı bir kimlik geliştirebilmesi ve çevreyle olumlu
ilişkiler kurabilmesi için mutluluk, sevgi ve anlayışı temsil eden bir aile
ortamının yanı sıra barış, hoşgörü, özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve dayanışma
ruhuyla dolu bir sosyal çevre içerisinde yetişmesi amacına yönelik her türlü
çabanın sarf edilmesi ve gerekli tedbirlerin alınması kast edilmektedir. Bu
nedenle, ulusal ve uluslararası hukukta çocuk adına alınan kararların onun
yüksek yararının korunmasına hizmet etmesi gereğinden hareket edilmektedir.
Türkiye’de 2005 yılında kabul edilen Çocuk Koruma Kanunu’na göre çocuklar,
korunma ihtiyacı olan ve suça sürüklenen çocuklar olarak iki kısımda ele
alınmış ve kanunla çocukların korunması için her türlü tedbirin alınması
“çocuğun yüksek yararı”na olacağı karara bağlanmıştır.
Dünyamızda, özellikle sosyal refah seviyesi düşük ülkelerde, hala
milyonlarca çocuk eğitim olanaklarından yararlanamamakta, ağır çalışma
koşulları altında sömürülmekte, aile içinde ihmal ve istismara uğramakta, çeşitli
hastalıklardan küçük yaşta yaşamlarını yitirmekte ya da savaşlarda
ölmektedirler. Ülkemizde ise yasalar önünde eşitlik söz konusu olmakla birlikte,
sosyal adalet ilkesi gereği gelirin yeniden dağıtımı açısından bir denge
sağlanamadığı için ekonomik yetersizliklerden ve sosyal güvence yokluğundan
kaynaklanan hak ve özgürlük ihlallerinden bahsetmek mümkündür. Örneğin,
sosyal, kültürel ve ekonomik haklar içerisinde yer alan eğitim hakkından,
ekonomik sorunlardan dolayı yararlanamayan binlerce çocuğun bulunduğu
sanılmaktadır.
Konu çocuk suçluluğu boyutunda ele alındığında ise çocuğun suçlu olma
potansiyelinden ziyade suça sürüklenmiş olması durumu üzerinde durulmalıdır.
Bu bağlamda “suçlu çocuk yoktur, suça sürüklenmiş çocuk vardır” mantığından
hareketle çocukların cezalandırılması yerine topluma kazandırılmaları için çaba
harcanması gerekliliği gündeme gelmektedir.
Çocuk, her canlı varlık gibi değişen, çevresi ile etkileşim kuran ve de
gelişen bir bireydir. Onun iyi ya da kötü davranışlar içerisinde bulunmasını, huy
[633]
Mehmet Zafer Danış
ve ahlakını belirleyen en önemli unsur eğitim ve yaşantılarıdır. Bu da çocuk
suçluluğunun kökeninin hukuksal olmaktan öte psikolojik ve sosyolojik
olduğunun en temel göstergesidir (Yücel, 1993: 155). Çocuğun
sosyalleşmesinde ve kişilik kazanmasında sosyo-kültürel çevrenin yani, ailenin,
okulun, akran grubunun ve hatta kitle iletişim araçlarının ve son dönemin
popüler araçlarından bilgi ve iletişim teknolojilerinin rolü yadsınamaz.
Çocuğun suça yönelmesinde sosyo-kültürel çevrenin, aile yapısının,
içinde bulunduğu grubun normları, değer yargıları, yaşam koşulları ve kişisel
özellikleri önemli rol oynamaktadır. Çevresel etmenler ve özellikle de aile
çocuğun suça yönelmesinde daha belirleyici konumdadır. Bu durum, çocuk
suçluluğunun önlenmesinde, aileyi ve sosyal çevreyi odak alan iyileştirme
çalışmalarının yürütülmesini zorunlu kılmaktadır. Çocuk suçluluğunu, çocuğu
etkileşim içerisinde bulunduğu sosyal sistemlerden ayrı tutarak, engellemek
mümkün olmadığı gibi aksine bu ele alış sorunun çözümü yerine içinden
çıkılması güç bir hale dönüşmesine katkıda bulunmaktadır.
Kentsel değişme süreci ile birlikte toplumsal yapıda meydana gelen
çözülmeler; özellikle büyük şehirlerde baş gösteren çarpık kentleşme, kentsel
yoksulluk, ekonomik eşitsizlikler ve istihdam imkânlarının sınırlı olması gibi
nedenlerle suç oranlarının artmasına yol açmaktadır (Siegel, 1989: 65). Buna ek
olarak, kültürel farklılık ya da değişimleri suçun nedenleri arasında sayan
görüşler de söz konusudur (Dönmezer, 1984: 35). Bu nedenle, sosyal sorunların
ve kültürel ayrışımın en belirgin gözlemlenebileceği gecekondu bölgelerinde
suç işleme oranlarının yüksek olduğu ve gecekondulaşmayla suç oranlarının
artışı arasında bir ilişki olduğu belirtilmektedir (Gökçe, 1971: 132; Yavuzer,
1994: 127). Yapılan bir çalışmada suç işleyen 1181 çocuktan 701’inin
gecekonduda (%59,4) oturduğu belirlenirken (Yavuzer, 1994: 132); bir başka
çalışmada Ankara’da polise intikal eden, on sekiz yaşın altındaki adli olayların
yaklaşık üçte ikisinin gecekondu bölgelerinde oturan çocuklar tarafından
gerçekleştirildiği tespit edilmiştir (Gökçe, 1971: 139). Bayındır, Özel ve Köksal
(2007: 98-102)’ın 2006-2007 yılları arasında Kütahya il merkezinde, yaşları 7
ile 18 arasında değişen, suça sürüklenmiş 100 çocukla yapmış oldukları
araştırma sonucunda; çocukların yaklaşık üçte ikisi (%65)’nin köy ve ilçe gibi
kırsal alandan geldikleri, yaklaşık yarısı (%48)’nın madde kullandığı, yine
yaklaşık üçte ikisi (%65)’nin münferiden değil grup halinde suça karışmış
oldukları, ancak üçte biri (%33)’nin ilköğretim ve lise eğitimine devam ettiği,
doğum yeri ve eğitim durumu ile suç türü arasında anlamlı bir ilişkinin varlığı
[634]
Suça Sürüklenmiş Çocukların Yeniden Toplumsallaşma Sürecinde ve İnsan Hakları
Bağlamında Sosyal Hizmet Yaklaşımlarının Yeri ve Önemi
tespit edilmiştir. İçli (2009: 46-54)’nin 2006-2007 yılları arasında İstanbul ve
Ankara’da suç isnadı ile haklarında işlem yapılan 18 yaş ve altı 1526 çocukla
gerçekleştirdiği araştırma neticesinde; çocukların dörtte birinden biraz fazlası
(%26.6)’nın öz anne ve babasının birlikte yaşamadığı, beşte ikisinden biraz
fazlası (%41.9)’nın okula düzenli olarak gitmediği, annelerinin yaklaşık üçte
biri (%30.1)’nin okur-yazar olmadığı, babalarının üçte birinden biraz fazlası
(%33.8)’nın ilkokul mezunu olduğu, yaklaşık üçte biri (%30.6)’nin
gecekonduda yaşadığı, yaklaşık beşte ikisi (%38)’nin ailelerinin Ankara ve
İstanbul’a göçle geldikleri, dörtte biri (%24.9)’nin uyuşturucu madde kullandığı
belirlenmiştir.
Barış (2008: 128-131)’ın 2007 yılında, İstanbul’da, 114 sokakta yaşayan
çocuk ve aileleri ile yapmış olduğu araştırma bulgularına göre; çocukların
%25.4’ü evde ailesinden şiddet görmektedir. Yine bu çocukların ailelerinin
yarısından fazlası (%57) İstanbul’a göçle gelmiştir. Ebeveynlerin eğitim
durumu incelendiğinde ise annelerin %59.6’sı, babaların %35’inin okur yazar
olmadığı saptanmıştır. Ekonomik olarak sokakta yaşayan çocukların ailelerinin
%61’i aylık gelir bazında, açlık sınırı altı ve civarında hane halkı gelirine
sahiptirler. Ailelerin yaklaşık yarısı (%49)’nın ise herhangi bir sosyal
güvencesi bulunmamaktadır. Ayrıca araştırma sonucunda sokakta yaşayan
çocukların yaklaşık yarısı (%47)’nın parçalanmış ailelerden geldikleri ve
%45’inin herhangi bir suça bulaştığı belirlenmiştir.
“Aile içindeki değerlerin iyi işlememesi ailenin sağlıksız bir yapı
geliştirmesine, dolayısı ile çocuk üzerinde olumsuz etkiler oluşturmasına neden
olabilmektedir. Sağlıksız ailelerde aile üyelerinin birbiriyle etkileşimleri sevgi
ve saygı değerlerinden yoksun, ailede gücü elinde bulunduranların şiddete
başvurması söz konusudur. Özellikle sağlıksız ailelerde aile içi şiddetin yoğun
bir şekilde yaşandığı görülmektedir” (Ağaoğlu ve Terzi 2009: 36-37).
Bu saptamalardan hareketle; Türkiye’deki aile yapısının giderek
değiştiğini ve sosyolojik anlamda aileden beklenen fonksiyon ve görevlerin
erozyona uğramakta olduğu söylenebilir. Tüm bu nedenlerle; sosyal devlet
ilkesine işlerlik kazandırılamadığı takdirde sosyal sorunlar, ahlaki çöküntü ve
bunun bir yansıması olarak suça yönelme kaçınılmaz olarak gündeme
gelecektir. Buradan hareketle çocukların bedensel ve ruhsal gelişimleri için
devlet her türlü tedbiri almalı, sokak çocukları, sokakta çalışan çocuklar, madde
bağımlısı çocuklar, suça sürüklenmiş çocuklar gibi tüm dezavantajlı grupların
rehabilitasyonu, toplumla ve kendileriyle barışık bir yaşam sürmeleri için
[635]
Mehmet Zafer Danış
gerekli ekonomik, sosyal ve kültürel düzenlemeler devlet tarafından
gerçekleştirilmelidir.
Herhangi bir nedenle, suça yönelen çocuğun, topluma yeniden
kazandırılması gerekmekte, kolluk güçleri, mahkemeler ve ıslah hizmetlerinden
oluşan (Zastrow, 2013: 436) çocuk ceza adaleti sisteminin özünde topluma
yeniden kazandırma ilkesi yatmaktadır. Bu ilke bir eylem belirtmedikçe, yani
devlet erki, üniversiteler, sendikalar, vakıflar, dernekler bir bütün olarak,
dayanışma ve eşgüdüm içerisinde suça sürüklenmiş çocukların toplumda aktif
bir özne olarak yer alabilmeleri hedefine yönelik, çaba göstermedikçe, çocuk
suçluluğu toplumda kanayan bir yara olarak kalmaya devam edecektir.
Genel olarak çocukların korunmasına yönelik, özel olarak da suça
sürüklenen çocukların yargılanmalarına ilişkin olarak 2005 yılında yürürlüğe
giren 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu kimi eksikliklerine rağmen önemli bir
mevzuat düzenlemesi olarak değerlendirilebilir. Ancak özelikle mahkemenin
gerekli kıldığı kurumsallaşmada ciddi eksiklikler göze çarpmaktadır. Suça
yönelen çocukların rehabilitasyonu amacıyla çocuk mahkemelerinin sayısı
artırılmalı, ıslahevleri iyileştirme
anlayışı doğrultusunda
yeniden
yapılandırılmalı ve çocuklara yönelik ceza adaleti sistemi uluslararası hukuka
uygun hale getirilmelidir. Bunun yanında çocuk korumaya dair mevzuatın da
sadeleştirilmesi ve tekleştirilmesi önem kazanmaktadır; bu amaçla da 2828
sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu, 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu ve diğer
mevzuat bir tek kanunda birleştirilebilir.
3. İnsan Hakları, Suça Sürüklenmiş Çocuklar ve Sosyal Hizmet
Mesleği
Sosyal hizmet mesleği ve disiplini, bireyler arasında ırk, renk, cinsiyet,
dil, din, sosyal sınıf veya herhangi bir ayrım gözetmeksizin yeryüzündeki tüm
insanların haysiyet, onur ve toplumsal eşitliğini savunur. Sosyal hizmetin ahlaki
değerlerinin en başında yer alan ve mesleğin temel felsefesini oluşturan bu
anlayış mesleğin profesyonel temsilcileri olan sosyal hizmet uzmanlarının da
mesleki çalışmalarının hareket noktasıdır.
Çocuklara yönelik insan hakları ihlalleri onların öncelikle benlik
tasarımlarını ve sosyal ilişkilerini olumsuz yönde etkilemekte; duygu, düşünce
ve davranış kalıplarında normal dışı gelişmelerin yaşanmasına neden
olmaktadır. Bu durumda suça sürüklenmiş çocuk gelecekte normal hayatın
gereklerine ayak uyduramamakta ya da bir başka deyişle sosyal işlevselliğini
[636]
Suça Sürüklenmiş Çocukların Yeniden Toplumsallaşma Sürecinde ve İnsan Hakları
Bağlamında Sosyal Hizmet Yaklaşımlarının Yeri ve Önemi
arzu edilen düzeyde yerine getirememektedir.
Miley, O’Melia ve DuBois’e (1998: 12) göre;“Genelci yaklaşım
odağında, sosyal hizmet uzmanları sosyal politika uygulayıcılarına baskı
yaparlar ve saygınlıkları adaletsiz bir biçimde ellerinden alınmış, ayrıma maruz
kalan ve ezilmiş grupları etkileyen politikaların değiştirilmesini savunurlar.”
Sosyal hizmet mesleğinin varoluş gayelerinden biri de sosyal refahın
gerçekleştirilmesine katkı vermektir. Bu nedenle sosyal bütünleşme ve barışın
sağlanması amacıyla suçluluk gibi toplumun tüm kesimlerini ilgilendiren sorun
alanlarında sosyal politikaların oluşturulmasında ve hayata geçirilmesinde
sosyal hizmet mesleğinin ve sosyal hizmet uzmanlarının sorumluluk sahibi
olduğunu söyleyebiliriz.
Çocuk suçluluğunun her aşamasında sosyal hizmetlere gereksinim
duyulmaktadır. Çünkü çocukların biyolojik ve psiko-sosyal açıdan sağlıklı
gelişimlerine, toplumun değişen koşullarına uyum sağlamalarına yardımcı
olmak, onların refahını sağlamak ve sosyal değişmeyi etkilemek, çocukların
suça yönelmelerini sağlayan unsurları ortadan kaldırmak ve sosyal
işlevselliklerini engelleyen tıkanıklıkları açmak, sosyal bilinci geliştirmek,
onların haklarını güvence altına almak, toplumsal refah ve kaynakların
dağılımını dengelemek sosyal hizmetlerin temel amacıdır. Bu durum aynı
zamanda insanı, yaşadığı sosyal ve ekonomik ortam içinde çeşitli sosyal
bağlantıları ile ele alan sosyal hukuk devleti anlayışının bir sonucudur
(Uluğtekin, İl, Karataş, Akyol, Türker ve Başar 1995: 187). Günümüzde çocuk
suçluluğu alanındaki çağdaş ıslah anlayışı da hükümlü çocukların
rehabilitasyonu ve topluma yeniden kazandırılmasını esas almış ve bu
doğrultuda düzenlemeleri oluşturmaya başlamıştır. Bu amaçla cezaevlerinde
psiko-sosyal hizmet birimleri oluşturulmuş ve sosyal hizmet uzmanları da bu
birimlerde görev almaya başlamışlardır (Uluğtekin, İl, Karataş, Akyol, Türker
ve Başar 1995: 192-193).
Danış (2005: 354)’a göre; “sosyal hizmet uzmanlarının yürüttüğü mesleki
çalışmanın odağı; suça sürüklenmiş çocukların kendilerinden ya da içinde
yaşadıkları sosyal çevrelerinden kaynaklanan psiko-sosyal sorunlarını tespit
etmek, onların toplumsal fonksiyonlarını düzeltmek, desteklemek ve
değiştirerek sorun olarak getirilen olgunun çözülmesi ve giderilmesine
yöneliktir”.
Genelci sosyal hizmet yaklaşımında; sosyal hizmet uzmanları, çocuk
suçluluğu alanında geniş bir değerlendirme görüşüne, pek çok koşul ve düzeyde
[637]
Mehmet Zafer Danış
müdahale geliştirme özelliğine sahiptirler. Kullanılan değerlendirme ve
müdahale stratejilerinde tüm çevresel faktörleri de dikkate alarak, en uygun
yaklaşımı seçmeye ve uygulamaya çalışırlar. Çocuk suçluluğunun önlenmesine
yönelik çeşitli sistem düzeylerinde müdahalelerde bulunurlar. Bunlar: mikro
düzeyde; çocuğu ve aileyi, mezzo düzeyde; kurum, kuruluş ve organizasyonlar
ile formel grupları, makro düzeyde ise; yasa, politika, sosyal çevre ve toplumu
kapsamaktadır (Danış, 2005: 353). Danış (2007: 62-63)’a göre; “insanın
gereksinim ve sorunları diğer sosyal sistemlerle olan ilişkisi ve etkileşimleri
yalnızca sosyal hizmet müdahalesiyle çözümlenemeyecek kadar zordur.
Temelde insan ve insanoğlunun refahına, mutluluğuna ve gelişimine katkıda
bulunma isteği multidisipliner bir çalışma alanını ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle
çocuk refahı alanında suça itilmiş çocuklarla çalışan sosyal hizmet uzmanları;
sosyal politikayı, kurum politikasını ve sosyal hizmet mevzuatını iyi bilmek
durumundadırlar. Ancak böylelikle müracaatçılarının iyilik hallerinin
geliştirilmesine daha etkin katkı verebilirler”.
Makalenin buraya kadar olan bölümünde; insan haklarının felsefi
temelleri, insan hakları retoriği açısından çocuk suçluluğu ve sosyal hizmet
mesleği açısından insan hakları boyutunda çocuk suçluluğunun anlam ve önemi
üzerinde duruldu. Çalışmanın bundan sonraki kısımlarında ise çocuk suçluluğu
daha genel bir yaklaşımla tarihsel paradigmada ortaya çıkan değişimler de göz
önünde bulundurularak, uluslararası mevzuat ve sosyal hizmet yaklaşımları
açısından irdelenecektir.
4. Suça Sürüklenmiş Çocukların Sağaltımında Sosyal Hizmet
Yaklaşımlarının Rolü ve Önemi
Çalışmanın bu bölümünde, suça sürüklenmiş çocukların yeniden
toplumsallaşmaları sürecinde, sosyal hizmet yaklaşımlarının işlevleri üzerinde
durulacak, bu bağlamda, genelci sosyal hizmet uygulamasının temelinde yer
alan ekolojik sistem yaklaşımının konu ile ilişkisi kurulmaya çalışılacaktır.
4.1. Ekolojik Sistem Yaklaşımında Davranış Dinamiklerini
Değerlendirme Modeli ve Suçun Oluşumu
Ekolojik sistem yaklaşımı sosyal hizmet uzmanlarına bir durumun birçok
görünümünü değerlendirebilmeleri için çok geniş bir bakış açısı sunar. Bu
çerçevede suça yönelmiş çocuğun durumunu değerlendirirken çocuk ve çevresi
arasındaki etkileşimin üç boyutunu birden ele almak gerekir. Bunlar “normal
[638]
Suça Sürüklenmiş Çocukların Yeniden Toplumsallaşma Sürecinde ve İnsan Hakları
Bağlamında Sosyal Hizmet Yaklaşımlarının Yeri ve Önemi
gelişimsel kilometre taşları”, “genel yaşam olayları” ve “kişisel farklılıklar”ın
suç sayılan davranış üzerindeki etkileridir.
Şekil 1’de Ashman ve Zastrow (1990: 9 Akt. Danış, 2006: 45-54)’un
davranış dinamiklerini değerlendirme modelinden uyarlanan suçlu davranışın
oluşumuna ilişkin şemaya yer verilmektedir.
Şekil 1. Suçlu Davranışın Oluşumu
Biyolojik
Normal
Psikolojik
Gelişimsel
Sosyal
Km Taşları
Küçük
Orta
Büyük
Etnik Köken
Soy
Suçlu
Genel Yaşam
Olayları
Çocuk
Davranışın
Oluşumu
Farklılıkların
Etkileri
Sınıf
Cinsel Yönelim
Fiziksel Özellikler
Kültür
Siyasal Düşünce
İnanç Sistemi
Şekil 1’deki suçlu davranışın oluşumuna ilişkin şema, davranış
dinamiklerini değerlendirme modelinden yararlanılarak şu şekilde açıklanabilir:
Normal gelişimsel kilometre taşları kavramı, insanın yaşam süreci
içerisinde doğal olarak meydana gelen, biyolojik, psikolojik, duygusal ve
entelektüel değişim süreçlerini kapsar. Bu kavram her yaş grubundan insan
davranışlarının doğru olarak değerlendirilebilmesi için uygulayıcılara bir bilgi
temeli sunar. Örneğin on iki aylık bir bebeğin yürüyememesinden dolayı endişe
[639]
Mehmet Zafer Danış
etmek yersizdir, bununla birlikte aynı bebeğin yirmi dört aylık olduğunda
yürüyememesi ise bir sorundur (Ashman ve Zastrow, 1990: 9).
Örneğin, biyolojik açıdan olgunlaşarak çocukluktan ergenliğe adım atan
genç, içinde bulunduğu yaşam döneminin psiko-sosyal özelliklerini sergilemeye
başlayacaktır. İsyankârlık, içe kapanma, kendine yakın bulduğu ünlüleri model
alma, karşı cinsle arkadaşlık ilişkileri kurma, zaman zaman duygusal çatışmalar
yaşama, sorumluluktan kaçınma vb. davranış değişiklikleri gösteren genç
üzerinde aile önemli bir etkiye sahiptir. Çocuğuna bir arkadaş olarak yaklaşan
aile onu kazanarak bu dönemi sağlıklı bir biçimde atlatmasına yardımcı
olacaktır aksine aşırı özgürlükçü ya da kısıtlayıcı bir aile ortamında bulunmak
genç açısından bazı uyum sorunlarının ve sosyal fonksiyon bozukluklarının
tetikleyicisi olacaktır. Yörükoğlu (1978)’na göre genç ile ailesi arasında sağlıklı
bir ilişki yaşanmadığı takdirde ortaya kaçınılmaz bir biçimde birtakım sorunlar
çıkacaktır. Başka bir deyişle, gencin reddedilmesi ve aşırı özgürlükçü ya da
kısıtlayıcı bir ortamda bulunması onun kişiliğini olumsuz yönde etkileyecektir.
Bunun sonucunda genç anti-sosyal davranışlar göstererek suça yönelebilecektir.
Tüm yaşam dönemleri genel yaşam olayları tarafından belirlenir
(Ashman ve Zastrow, 1990: 13-15). Bireyler bir yaş döneminden diğerine
geçerken bazı ihtiyaçlarını da taşırlar. Karşılanamayan ihtiyaçlar ile bireyin
yaşam döngüsünde meydana gelen değişimlerin şiddeti (küçük, orta, büyük)
onun davranış dinamiklerini yakından etkiler. Kaza, ayrılık, ölüm vb. bir travma
ile karşı karşıya kalan birey bu olayın etkisinden kurtulup sürdürmekte olduğu
yaşamında yeni bir denge oluşturamazsa, meydana gelen bu değişime
adaptasyon sağlayamaz ve bu nedenle çeşitli uyum sorunları yaşar ya da
kendisinden beklenmeyen yıkıcı davranışlar içerisine girebilir. Örneğin;
beklenmedik bir şekilde ebeveynlerinden birini ya da her ikisini de kaybeden
çocuk kendisine profesyonel anlamda bir destek sağlanmadığı takdirde bu
travmanın etkisinden çabuk kurtulup yaşamına yeni bir yön veremez ve
kendisini ani bir boşluk içerisinde bulabilir. Bu durum ise çocuğun biyolojik ve
psiko-sosyal iyilik halini olumsuz yönde etkiler (Danış 2006: 45-54). Etnik
köken farklılığı, soy, sosyal sınıf, cinsiyet, çoğulcu bir toplum kültürü, siyasal
düşünce ve sahip olunan inanç sistemi gibi bireysel farklılıklar da insan
davranışı üzerinde ciddi etkilere sahiptir. Bir birey ait olduğu grup yapısının
toplum içinde yaşayan diğer gruplar ile arasındaki farklardan dolayı çok çabuk
ayırt edilebilir. Birey kişisel farklılıklarının etkilerine de yakından bağlıdır
(Ashman ve Zastrow, 1990: 15). Mesela duygusal açıdan çocukların
[640]
Suça Sürüklenmiş Çocukların Yeniden Toplumsallaşma Sürecinde ve İnsan Hakları
Bağlamında Sosyal Hizmet Yaklaşımlarının Yeri ve Önemi
yetişkinlerden daha hassas olması ya da aile içi şiddete maruz kalan çocukların
özgüvenlerinin sağlıklı bir aile ortamında yetişen çocuklara kıyasla daha düşük
olması gibi durumlar bireysel farklılıkların çocuklar üzerindeki etkilerine açık
birer örnek olarak gösterilebilir.
Çocuk içinde bulunduğu toplumun, ait olduğu sosyal sınıf, etnik ve
kültürel yapının değerlerini benimser, sosyal kabullerini ve davranış kalıplarını
örnek alır.
Çocuğun çevresi, kültürel çevre ve sosyal çevre olmak üzere iki düzeyde
oluşur. Değerler ve normlar kültürel çevreyi, insan ilişkileri ise sosyal çevreyi
meydana getirir. Sosyal çevre ile kültürel çevre arasında uyumsuzluk olduğu
zaman gerilimler ortaya çıkar. Sosyal çevre ile kültürel çevre arasında meydana
gelen bu uyumsuzluk ise anominin kaynağını oluşturur. Yerleşim yeri, konut,
ulaşım, eğitim, sağlık, eğlenme imkânları, kamu hizmetleri gibi çevresel
koşullar ile bireyin sosyo-ekonomik statüsü, kazanç biçimi, komşuluk ilişkileri,
aile içi ilişkileri, aile üyelerinin rol ve fonksiyonlarını yerine getirme biçimleri
gibi öğeler içeren çevre ve aile ortamının elverişsiz olması bireyin yetişmesini
ve dolayısı ile kişiliğini olumsuz yönde etkilemektedir (Cılga, 1989: 19).
Çocukların suça yönelmesine neden olan sosyo-kültürel yapı farklılarına,
ülkemizin Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgeleri’nde halen devam eden “kan
davaları” ile zaman zaman medyada rastladığımız kız çocuklarının “namus”
adına öldürülmesi olayları somut birer örnek olarak verebilir.
Çocuk Gelişim Süreçleri Açısından Bronfenbrenner’ın Ekolojik
Sistem Yaklaşımı ve Suçluluk
Bronfenbrenner’ın kavramsallaştırması özellikle çocuk gelişim süreçleri
ile çevre arasındaki etkileşimlere vurgu yapmaktadır. Bronfenbrenner, çocuk ile
diğer sistemler arasındaki karşılıklı etkileşimleri ve çevreyi gelişim sürecinin
anahtar kavramı olarak ele almaktadır. Şekil 2’de çocuğun etrafını çevreleyen
sistemler içerisindeki konumuna yer verilmektedir.
[641]
Mehmet Zafer Danış
Şekil
2:
Bronfenbrenner’ın
Ekolojik
Sistem
Yaklaşımı
(Bronfenbrenner 1986: 723-742; Bronfenbrenner 1989: 187-250;
Bronfenbrenner 1994: 3-27; Bronfenbrenner 2005, Bronfenbrenner 2014).
Çocuk
Mikro Sistem
Mezzo Sistem
Exo Sistem
Makro Sistem
Krono Sistem
Çocuk:
Çocukluk, gelişim dönemlerinin başlangıcında bulunan biyolojik ve
sosyal açıdan etkilenimlere açık bir dönem olarak nitelendirilir. Çocukların
fiziksel yapıları, kişilikleri ve kapasiteleri yetişkinlerin davranış ve
tutumlarından etkilenmektedir. Örneğin, samimi ve kibar bir çocuk muhtemelen
ebeveynlerinden olumlu, sabır ve sevgiye dayalı bir eğitim almış olduğu
izlenimini uyandırır. Diğer taraftan çılgınca ve sorumsuz davranışlarda bulunan
bir çocuk ise muhtemelen sınırlayıcı ve cezalandırmaya dayalı ebeveyn
tutumlarına bir tepki olarak böyle bir davranış biçimi geliştirmiştir. Görüldüğü
gibi bu dönemde aile ve çocuk arasındaki etkileşimlerin biçimi ve yönü onun
gelişim sürecinde önemli rol oynamaktadır (Bronfenbrenner, 1989; 2005).
Aile, çocuğun toplumsallaşmasında en önemli ve en etkili görevi
üstlenmiş olan bir toplumsal gruptur. Ailede gerçekleşen toplumsallaşma temel
olup, bireyin daha sonra diğer gruplar içinde öğrendikleri, bu temele göre
biçimlenir. Ailenin, dolayısıyla ana-babanın toplumsallaşma açısından önemi,
sadece bebeklik ve çocuklukta değil, ergenlik çağında da devam eder. Ailenin
herhangi bir nedenle bütünlüğünün bozulması ya da aile içi etkileşimin yeterli
olmaması, toplumsallaşma sürecini önemli ölçüde engelleyerek, çocuğun hatalı
ya da yetersiz toplumsallaşmasına yol açar. Toplumsallaşmada başarısızlığa
uğrayan çocuklar ise toplum kurallarına karşı gelerek suça yönelebilmektedirler
(Uluğtekin, 1991: 35).
[642]
Suça Sürüklenmiş Çocukların Yeniden Toplumsallaşma Sürecinde ve İnsan Hakları
Bağlamında Sosyal Hizmet Yaklaşımlarının Yeri ve Önemi
Suça sürüklenmiş çocukların ailelerinin incelenmesi şu gerçekleri ortaya
çıkarmıştır: Bu çocuklar genellikle çok çocuklu yoksul ailelerden gelmektedir.
Aile içinde kavga, gürültü ve geçimsizlik sıktır. Çocuklar başıboş ve
denetimden uzaktırlar. Uygulanan disiplin ya çok sert, ya da çok gevşektir. Ceza
yöntemi olarak sıklıkla şiddete başvurulur. Yalnız çocuklar değil anne de bu
şiddetten payını alır. Babanın suça yatkın olduğu ailelerde, çocuklarda daha
yüksek oranda suça yönelme gözlenmektedir. Bu koşullara ek olarak anne
sevgisinin de yetersiz bulunduğu aile ortamlarında, suç oranı yükselmektedir.
Ailenin ayrılık ve boşanma nedeniyle dağıldığı durumlarda da suça yönelen
çocuk sayısı artmaktadır. Aile yoksul ve eğitimsiz de olsa, aile içerisinde
karşılıklı sevgi, saygı ve hoşgörüye dayalı bir ilişki var ise o yuvadan suça
yönelmiş bir çocuğun çıkma ihtimali büyük ölçüde azalmaktadır (Yörükoğlu,
1978: 297).
Mikro Sistem:
Bronfenbrenner, çocuğun içinde bulunduğu aile, arkadaşlar, okulundaki
sınıf gibi sistemleri tek başına birer mikro sistem olarak ele almaktadır. Bunlar
çocuğun sürekli etkileşim içerisinde bulunduğu ve onu doğrudan etkileyen
gruplardır. Çocuğun sağlıklı bir biçimde gelişebilmesi için bu gruplarla çocuk
arasındaki karşılıklı etkileşimlerin pozitif yönde olması gerekmektedir
(Bronfenbrenner, 1989; 2005).
Yukarıda da belirtildiği gibi ebeveyn ve çocuk ilişkileri çocuğun yeterli
ya da yetersiz toplumsallaşmasında, dolayısıyla suçlu davranışın ortaya
çıkmasında önemli bir rol oynamaktadır. Araştırmalar anne ve babanın
reddetme davranışları ve kullandıkları disiplin teknikleri açısından, suçlu ve
suçsuz çocuk grupları arasında anlamlı farklar olduğuna işaret etmektedir
(Uluğtekin, 1991: 39).
West ve Farrington (1973: 49-50 Akt; Uluğtekin, 1991: 41), “zalim,
edilgen, ihmalkâr” olarak nitelendirilen ana-baba tutumlarıyla suçluluk arasında
ilişkiler olduğunu ortaya koymuştur. Bulgulara göre, çocuklarına karşı ilgisiz,
sevgi ve şefkatten yoksun ya da açık bir biçimde onları reddeden kırk iki
annenin %33,3’ü, altmış sekiz babanın %30,9’unun çocukları suça yönelirken;
bu biçimde davranmayan üç yüz otuz dokuz annenin %17,4’ü, iki yüz seksen
altı babanın %16,1’inin çocuklarının suça itildiği ortaya çıkmıştır.
Yine mikro sistem içerisinde ele alınan arkadaş çevresi de çocuğun suça
yönelmesinde belirleyici bir unsundur. Zira içine girilen arkadaşlık ortamının
[643]
Mehmet Zafer Danış
genel dinamikleri çocuğun ruh sağlığı, sosyal uyumu ve davranış kalıpları
üzerinde önemli etkilere sahiptir. Okul çeteleri, aylak grupları vb. olumsuz bir
arkadaşlık ortamına giren çocuk; genel olarak bu gruplar içerisinde rastlanan
içki, sigara, uyuşturucu ve uçucu madde kullanımı, bıçak, silah vb. aletleri
taşıma, yaralama, darp vb. şiddet olaylarına katılma, derslerde başarısızlık ve
eğitim hayatını yarıda bırakma, büyüklere itaatsizlik, argo kelimeler kullanma
vb. suç ortamını hazırlayan ve toplumsal normlardan sapan davranış ve
eylemlere yönelecektir. Bunun tersine iyi bir aile eğitimi almış, sorumluluğunun
bilincinde, çalışkan ve iyi alışkanlıklara sahip bir arkadaş grubu içerisine giren
çocuk, toplumsal yaşamda gerekli olan uyumlu ilişkileri ve işbirliğini
öğrenecek, sağlıklı bir kimlik geliştirecektir.
Mezzo Sistem:
Bronfenbrenner’ın ekolojik sistem kavramsallaştırmasında iki mikro
sistem arasındaki karşılıklı etkileşim bir mezzo sistemi oluşturmaktadır.
Örneğin, bir çocuğun ailesi ve okulu arasındaki ilişki mezzo sistem olarak
nitelendirilmektedir. Çocuğu çevreleyen, okul, ev, komşu muhiti gibi sistemler
arasındaki ilişkiler onun gelişiminde önemli rol oynamaktadır. Örneğin; bir
çocuğun akademik gelişimi yalnızca okuldaki aktivitesine bağlı değildir. Bu
aynı zamanda ailenin, çocuğun okul yaşamı içerisinde etkin bir rol üstlenerek,
onun okuldaki eğitim sürecinin ev ortamında pekiştirilmesi için çaba sarf
etmesine bağlıdır (Bronfenbrenner, 1989; 2005). Çocuğun akademik
başarısında, iyi alışkanlıklar ve sağlıklı bir kimlik geliştirebilmesinde aileye ve
okuldaki öğretmene önemli görevler düşmektedir. İyi bir aile çocuğunun sürekli
yanında olduğu izlenimini vermeli, demokratik ve paylaşımcı olmalı, onun okul
başarısını yakından takip etmeli ve öğretmeni ile dirsek teması içerisinde
olmalı, davranışlarıyla çocuğa olumlu model olmalıdır. İyi bir öğretmen ise
yetenek ve bireysel özellikleriyle öğrencilerini ayrı ayrı tanıyabilmeli, onların
sınıf içi başarılarını takip etmeli, iyi bir gözlemci olmalı, çocuğun başarısızlığı
altında yatan nedenleri arayıp bulmalı ve bu noktada aileyi haberdar etmelidir.
Exo Sistem:
Çocuğun doğrudan ilişki içerisinde bulunmadığı fakat onu dolaylı bir
biçimde etkileyen sistemlerdir. Exo sisteme çocuğun anne ve/veya babasının
çalışmış oldukları işyeri örnek olarak gösterilebilir. Çocuğun, ebeveynlerinin
çalışma hayatında her hangi bir rolü olmamasına rağmen, ebeveynlerin çalışma
[644]
Suça Sürüklenmiş Çocukların Yeniden Toplumsallaşma Sürecinde ve İnsan Hakları
Bağlamında Sosyal Hizmet Yaklaşımlarının Yeri ve Önemi
yaşamında meydana gelen gelişmeler dolaylı bir biçimde çocuğu
etkilemektedir. Örneğin, ebeveyn işyerinde kötü bir gün geçirmiş ise, işten
çıkarılmış ya da terfi ettirilmiş veya fazla mesai yapmış ise tüm bu gelişmelerin
sonucu çocuk üzerinde de etkili olacaktır. Bazı araştırma sonuçları işsizlik
sorununun yaşandığı ailelerde yüksek oranda çocuğa karşı fena muamelede
bulunulduğunu göstermektedir (Bronfenbrenner, 1989; 2005).
Makro Sistem:
Makro sistem, yaygın kültür ve alt kültürü (komşuluk çevresi kültürü,
medya vb. gibi) içerir. Değerler, inançlar, gelenekler, kurallar, kültürü meydana
getirmektedir. Makro sistem bir toplumdaki çocuk yetiştirme biçimi ve çocuğa
olan bakış açısı gibi konularda toplumun büyük bir çoğunluğunun benimsemiş
olduğu tutum ve davranışları kapsar. Örneğin; sanayileşmiş ülkelerde çocuklara
yönelik günlük bakım hizmetleri oldukça gelişmiştir ve çalışanların, çocukları
için iş yerleri de kaliteli bakım hizmeti sunmaktadır. Çocuklara yönelik bu
hizmetler, onların daha sağlıklı gelişmeleri ve uygun yetenekler kazanmaları
için önemli bir rol üstlenmektedir (Bronfenbrenner, 1989; 2005). Diğer taraftan
gelişmiş ülkeler ile gelişmemiş ülkeler arasında suça itilen çocuklara bakış açısı
da farklılaşmaktadır. Gelişmemiş ya da bazı gelişmekte olan ülkelerde suça
yönelen çocuklara yönelik cezalar oldukça katı ve rehabilitasyon amacının çok
uzağındadır, bu ülkelerde suç işleme potansiyeli olan ya da suça sürüklenmiş
çocuklara yönelik tedavi amaçlı sağaltım merkezleri bulunmamaktadır.
Örneğin; medyada da yer alan Brezilya gibi yoksulluk, işsizlik ve gelir
dağılımındaki adaletsizliğin yüksek olduğu Latin Amerika Ülkeleri’nde suça
itilen ya da suç işleme potansiyeli olan sokak çocukları zaman zaman halk ile
karşı karşıya gelmekte ve kitlesel şiddet olaylarına maruz kalmaktadırlar.
Ayrıca ailenin bozulması ile çocukların suça yönelmesi arasında
doğrudan bir ilişki olduğu; parçalanmış ailelerden gelen çocukların; düşük
gelirli ailelerden gelen çocukların; daha önce suç geçmişi olan ailelerin
çocukların suça yönelmelerinde önemli birer faktör olduğu birçok araştırmada
tespit edilmiştir (Acar ve Çiftçi, 2011: 51-52). Sutherland (Akt. İçli, 1993: 33),
suça sürüklenmiş çocukların ailelerini incelediğinde bazı ortak karakteristikler
tespit etmiştir. Bunlar; ailede suçlu birey sayısı, ölüm, boşanma veya terk
nedeniyle aile bütünlüğünün bozulması, ebeveyn kontrolü eksikliği, ihmalkârlık
ya da aşırı baskıcılık, kalabalık aile, işsizlik, düşük gelir, ekonomik baskılar ve
bunalımdır. Yine İçli (2009: 31)’ye göre; anti-sosyal çocuk davranışı ve çocuk
[645]
Mehmet Zafer Danış
suçluluğunda ailenin parçalanması, aile çatışması, ailenin ihmali ve aile sapması
aileyle ilgili etkili olan dört faktördür. Böylece ailenin güçlendirilmesi, makro
planda aileye yönelik sosyal politikalar, en azından çocuk suçluluğunun en
önemli faktörünü devre dışı bırakma konusunda bizi cesaretlendirecektir.
Krono Sistem:
Yaşam içerisinde değişim ve tutarlılık gösteren etmenlerin etkilerini
içeren sistemdir. Anne babanın ayrılması, ülkenin ağır bir kriz dönemine
girmesi, savaş, salgın gibi birtakım tarihsel olaylar büyümekte olan çocuğun
yaşamı ile ilgili sürekli ve değişim gösteren olaylar krono sistem içerisinde
değerlendirilmektedir (Ahioğlu-Lindberg 2012: 42).
Bir çocuğun farklı gelişim dönemlerinde etkisi altında kalabileceği her
travmatik olay, onun ileriki gelişim süreçlerinde olumsuzluklara neden olacak
ve yaşanan sağlıksız psiko-sosyal süreçler çocuğun geleceğin sorunlu yetişkin
bireyi haline gelmesine yol açabilecektir.
Anakronizm yani zaman yanılması, günümüzde pek çok olay için sıklıkla
kullanılmakta olan bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Telekomünikasyon
ve bilişim teknolojilerinin hızlı ve kontrolsüz büyümesi, çocukların geçmiş
dönemlerden farklı post-modern bir sosyalizasyon süreci içerisinde
yetişmelerine zemin hazırlamaktadır. Bu durumun onlar üzerinde
oluşturabileceği olumlu ya da olumsuz etkiler ise yakın gelecekte daha belirgin
bir biçimde saptanabilecektir. Örneğin; yaşanan toplumsal olaylar karşısında
hızlı iletişim ve bilgilenmeyi sağlayan sosyal ağların etkisiyle, tutum oluşturan
ve suça sürüklenen çocukların varlığı da günümüz gerçeklerindendir.
SONUÇ
Gelir dağılımındaki adaletsiz bölüşüm ve sosyal sınıflar arasındaki
uçurumlar ile genel eğitim seviyesinin düşüklüğü gibi nedenlerle kişiler yasalar
önünde eşit olsalar dahi uygulamada, ortaya çıkan sorunlardan dolayı türlü
ayrımcılıklara ve insan hakları ihlallerine maruz kalmaktadırlar. Bu durumdan
en çok bio-psiko-sosyal açıdan henüz gelişim süreci içerisinde bulunan çocuklar
etkilenmektedir.
Yoksulluk bir anlamda ailelerin yalnızlaşmasının en önemli belirleyicisi
durumundadır. Nitekim barınma, beslenme, giyim ve tedavi gibi en temel
gereksinimlerini dahi karşılamakta güçlük çeken ya da karşılayamayan aileler,
toplumla iç içe olmak, çocuklarını sosyal ve kültürel aktivitelere katmak ve
[646]
Suça Sürüklenmiş Çocukların Yeniden Toplumsallaşma Sürecinde ve İnsan Hakları
Bağlamında Sosyal Hizmet Yaklaşımlarının Yeri ve Önemi
onların yaşamlarını işlevsel bir biçimde devam ettirebilmek için gerekli
olanaklardan yoksundurlar. Bu ise çocukların başıboş sokaklara bırakılarak,
suça sürüklenmelerinde önemli bir rol oynamaktadır (Danış 2009: 78).
Evrensel insan haklarının gelişerek çeşitlilik kazanması ile birlikte
çocuklar için de ayrı düzenlemeler gündeme gelmiş, onların sağlıklı bir kimlik
geliştirebilmeleri ve akranlarıyla birlikte olumlu bir toplumsal çevrede
yaşayabilmeleri için uluslararası alanda çeşitli sözleşmeler ve bildirgeler
imzalanmıştır. Tüm çocuklar gibi suça sürüklenmiş çocukların da yüksek
yararının gözetilerek, topluma yeniden kazandırılmaları ve rehabilitasyon
boyutunun ön plana çıkarıldığı, Havana, Küba, Pekin ve Riyad İlkelerinde
onların yasalar önünde ayrı bir yargılanma ve infaz sürecinden geçirilmeleri ön
görülerek devletlere çağrıda bulunulmuştur.
İnsan haklarının korunması ve geliştirilmesi yönündeki demokratik
oluşumlar, sosyal adalet ve sosyal refah devleti kavramlarıyla doğrudan
ilişkilidir. Sosyal hizmet; insan hakları ve özgürlüklerini koruyarak geliştirmek
ve yürürlükteki sosyal mevzuatın toplumun dezavantajlı kesimlerini de içine
alacak şekilde uygulanabilir olmasını teşvik etmek gibi çeşitli sorumluluklara
sahiptir. Bu bağlamda, suça sürüklenmiş çocuklara yönelik, insan hakları
ihlallerinin önlenmesinde, sosyo-ekonomik, tarihsel ve kültürel bağlamda ortaya
çıkan ön yargı ve olumsuz tutumların giderilmesinde, varlığını demokrasi, insan
hakları ve özgürlükleri ile sosyal adalet ilkeleri üzerine inşa etmiş olan sosyal
hizmet mesleğine ve sosyal hizmet uzmanlarına önemli görevler düşmektedir.
Bu çerçevede makro düzeyde çocukların korunmasına yönelik çok önemli bir
kanun olan 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun uygulanmasına ilişkin kimi
eksiklikler özellikle kurumsallaşma, çocuk mahkemelerinin sayısı,
ıslahevlerinin iyileştirilmesi anlayışı doğrultusunda yeniden yapılandırılması ve
çocuklara yönelik ceza adaleti sisteminin uluslararası hukuka uygun hale
getirilmesi büyük önem taşımaktadır.
Kendine özgü mesleki yöntem ve tekniklerinin yanı sıra interdisipliner
bilgi kümesinden mesleki uygulamalarına entegre ettiği kavram ve kuramlardan
aldığı güçle, ceza infaz alanında yürütülen hizmetlerin profesyonelliğinin
sağlanmasına katkıda bulunan sosyal hizmet, suça yönelen bireylerin rehabilite
edilerek sosyal işlevselliklerini yeniden kazanmaları için çalışmalar
yürütmektedir. Bunun daha etkin olarak devam ettirilmesi için çocuk koruma
alanında kalifiye personel istihdamı, hizmet içi eğitimin süreklileştirilmesi,
mesleki disiplinler arasında daha açık görev tanımlarının yapılması önem
[647]
Mehmet Zafer Danış
kazanmaktadır. Bu makale kapsamında ele alınan sosyal hizmetin ekolojik
sistem yaklaşımının temel vurgusu; suça yönelen çocukların içinde bulundukları
koşulların ve sosyal ilişkiler ağının doğru bir biçimde değerlendirilerek, var
olan kişisel ve çevresel kaynaklarının harekete geçirilmesi ve böylelikle de
topluma yeniden uyumlarının sağlanmasıdır. Bu amaçla uygulanacak sosyal
hizmet müdahaleleri çok katlı ve karmaşık bir mekanizma içermektedir. Birey,
grup ve politika düzeylerinin tümünü eş zamanlı olarak ilgilendiren sosyal
hizmet müdahalesi birden fazla alanı ve mesleği ilgilendirmektedir. Bu nedenle,
sosyal hizmetin bireyle, grupla ve toplumla çalışmaya dayalı güçlü mesleki
müdahalesi yanında, diğer alanlarla etkili işbölümü çocukların korunması ve
suça yönelimini azaltmada etkili olabilecektir.
Bunu yaparken artık çocuk hakları, çocukların üstün yararı gibi evrensel
hak haline gelmiş kuralların iç mevzuatın bir parçası haline getirilmesinden
dolayı; çocuk koruma alanına daha fazla yatırım yapılması ve mevzuat
çalışmalarının ve meslek elemanlarının niteliğinin yükseltilmesi çok daha
önemli olmaya başlamıştır. Çocuk koruma alanının görece yeni olması ve
gelişme süreci içinde bulunmamız nedeniyle, bu sistemin çocuk yararına
yapılanabilmesi için sosyal politika düzeyi yani makro düzeyde daha fazla
çalışma yapılması gerekmektedir. Bu nedenle, özellikle kamuoyunun
bilinçlendirilmesi, politika yapıcıların etkilenmesi açısından savunuculuk
faaliyetleri son derece önem kazanmaktadır.
KAYNAKÇA
ACAR, Baykara Yüksel ve GÖKÇEARSLAN ÇİFTÇİ, E. (2011).
“Çocuk Suçluluğunda Aileyle İlgili Risk Faktörleri ve Ailenin Güçlenmesinin
Önemi”, Sosyal Dışlanma ve Aile: Sosyal Hizmet Müdahalelerinde
Güçlendirme Yaklaşımı, (Ed.) Yasemin Özkan, Ankara: Maya Akademi.
AĞAOĞLU, Esmahan ve TERZİ, Ç. (2009). “Suçla Mücadelede Aile
Eğitiminin Rolü ve Önemi”, Çocuk Suçluluğu ve Aile, (Ed.) Adem Solak,
Ankara: HEGEM Yayınları.
AHİOĞLU-LINDBERG, E. Nihal. (2012). “Çocuk Yetiştirme Açısından
Türkiye’de Çocukluğun Tarihi”, Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi
Dergisi, 31 (1): 41-52.
ULUĞTEKİN, Sevda, İL, S., KARATAŞ, K., AKYOL, E., TÜRKERİ,
S. ve BAŞAR, O. (1995). “Suçluluk ve Sosyal Hizmetler Çalışma Grubu
Raporu”, 2000’li Yıllara Doğru Sosyal Devletin Gerçekleştirilmesinde Sosyal
[648]
Suça Sürüklenmiş Çocukların Yeniden Toplumsallaşma Sürecinde ve İnsan Hakları
Bağlamında Sosyal Hizmet Yaklaşımlarının Yeri ve Önemi
Hizmetlerin Yeri ve Önemi, Ankara: IV. Ulusal Sosyal Hizmetler Konferansı,
SHU’ları Derneği Yayını Sayı 1.
AKYÜZ, Emine (2011). “Suça Sürüklenen Çocukların Hakları”, Suça
Sürüklenen ve Mağdur Çocuklar, (Ed.) Süleyman Hançerli, Bilal Sevinç,
Cüneyt Gürer, Muzaffer Cihat Öner, Ankara: SABEV Yayınları.
ASHMAN, Karen Kirst ve ZASTROW, C. (1990). Understanding
Human Behavior and the Social Environment, Chicago: Nelson Hall Publishers.
BARIŞ, İsmail (2008). Sokakta Yaşayan Çocuklar ve Aileleri: İstanbul
Örneği, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İktisat ABD.
Yayınlanmamış Doktora Tezi.
BAYINDIR, Nida, ÖZEL, A. ve KÖKSAL, E. (2007). “Çocuk Suçluluğu
Demografisi: Kütahya Şehri Örneği”, Polis Bilimleri Dergisi, 9 (1-4): 95-108.
BRONFENBRENNER, Urie. (1986). “Ecology of the Family as a
Context for Human Development: Research Perspectives”, Developmental
Psychology, 22 (6): 723-742.
BRONFENBRENNER, Urie. (1989). “Ecological Systems Theory”, “Six
Theories of Child Development”, (Ed.) Ross Vasta, USA: JAI Press, ss.:187250.
BRONFENBRENNER, Urie. (1994). “Ecological Models of Human
Developments”, International Encyclopedia of Education, (Ed.) T. Hustan, T.
N. Postlethwaite, England: Pergamon Press, ss: 3-27.
BRONFENBRENNER, Urie. (2005). “Ecological
Approach”
http//:www.psy.pax.edu/pscafe/keytheorists/eco.app.htm. [erişim: 3/5/2005].
BRONFENBRENNER, Urie (2014). “Social Ecological Model”,
Bronfenbrenner's Ecological Framework for Human Development,
http://en.wikipedia.org/wiki/Social_ecological_model [erişim: 6/6/2014].
CILGA, İbrahim (1989). Aile ve Çevre Sorunlarının Gencin Kişiliğine
Etkisi, Ankara: T.C. Milli Eğitim ve Spor Bakanlığı Gençlik Hizmetleri Genel
Müdürlüğü Yayını.
CILGA, İbrahim (2001). “Demokrasi, İnsan Hakları Kültürü ve Çocuk
Hakları”, Milli Eğitim Dergisi, Sayı: 151: 69-73.
DANIŞ, M. Zafer (2005). “İnsan Hakları Boyutunda Çocuk Suçluluğu ve
Suça İtilmiş Çocukların Sağaltımında Sosyal Hizmet Yaklaşımları”, III. Ulusal
Çocuk ve Suç Sempozyumu Kitabı, (Ed.) Emine Akyüz, Sevda Uluğtekin,
Yüksel Baykara Acar, Özlem Cankurtaran Öntaş, Ankara, ss.: 345-356.
[649]
Mehmet Zafer Danış
DANIŞ, M. Zafer (2006). “Davranış Bilimlerinde Ekolojik Sistem
Yaklaşımı”, Aile ve Toplum Eğitim Kültür ve Araştırma Dergisi, Yıl: 8, Cilt: 3,
Sayı: 9: 45-54.
DANIŞ, M. Zafer (2007). “Sosyal Hizmet Mesleği ve Disiplininde Sosyal
Politikanın Yeri ve Önemi”, Toplum ve Sosyal Hizmet (Society & Social Work)
18 (2): 51-64.
DANIŞ, M. Zafer (2009). “Türkiye’de Yaşlı Nüfusun Yalnızlık ve
Yoksulluk Durumları ve Sosyal Hizmet Uygulamaları Açısından Bazı
Çıkarımlar”, Toplum ve Sosyal Hizmet (Society & Social Work) 20 (1): 67-83.
DONNELLY, Jack (1995). Teoride ve Uygulamada Evrensel İnsan
Hakları, (Çev. Mustafa Erdoğan, Levent Korkut), Ankara: Yetkin Yayınları,
1995.
DÖNMEZER, Sulhi, (1984), Kriminoloji, İstanbul: Filiz Kitabevi.
GELDOF, Bob (2005). “Starlar Dört Kıtada Live 8 için Sahnede”, Sabah
Gazetesi, Dış Haberler, http://arsiv.sabah.com.tr/2005/07/03/gun104.html
[erişim: 3/6/2014].
GÖKÇE, Birsen (1971). Gecekondu Gençliği. Ankara: Hacettepe
Üniversitesi Yayınları.
HEYWOOD, Colin (2003). Batı’da Çocukluğun Tarihi, (Çev.) Esin
Hoşsucu, İstanbul: Kitap Yayınevi.
İÇLİ, Tülin (1993). Türkiye’de Suçlular, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi
Yayını.
İÇLİ, Tülin (2009). Çocuk, Suç ve Sokak, Ankara: Aile ve Sosyal
Araştırmalar Genel Müdürlüğü.
KAĞITÇIBAŞI, Çiğdem (1990). İnsan Aile Kültür, İstanbul: Remzi
Kitapevi.
KONGAR, Emre (1998). 21. Yüzyılda Türkiye, İstanbul: Remzi kitapevi.
KUÇURADİ, İoanna (1982). İnsan Haklarının Felsefi Temelleri, Ankara:
Türkiye Felsefe Kurumu Yayını.
KUÇURADİ, İoanna (1988). Etik, Ankara: Meteksan Yayını..
MILEY, K. K., O’MELIA, M. ve DUBOIS, B. L. (1988). Generalist
Social Work Practice –An Empowering Approach, USA: Allyn and Bacon.
ÖZÖN, M. Nihat (1995). Büyük Dil Kılavuzu, İstanbul: Yapı Kredi
Yayınları.
SIEGEL, L. James (1989). Criminology. St.Paul: West Publishers
Company.
[650]
Suça Sürüklenmiş Çocukların Yeniden Toplumsallaşma Sürecinde ve İnsan Hakları
Bağlamında Sosyal Hizmet Yaklaşımlarının Yeri ve Önemi
ULUĞTEKİN, Sevda (1991), Hükümlü Çocuk ve Yeniden
Toplumsallaşma, Ankara: Bizim Büro.
YAVUZER, Haluk (1994). Çocuk ve Suç, İstanbul: Remzi Kitabevi.
YÖRÜKOĞLU, Atalay (1978). Çocuk Ruh Sağlığı, Ankara: T.C. İş
Bankası Kültür Yayınları.
YÖRÜKOĞLU, Atalay (2003) .Çocuk Ruh Sağlığı, İstanbul: Özgür
Yayınları.
YÜCEL, T. Mustafa (1993). “1980–1992 Yılları Arasında Türkiye’de
Çocuk Suçluluğu”, Adliye ve Çocuk Suçluluğu Sempozyumunda Sunulan Bildiri,
İstanbul: Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Yayın no: 441: 155-177.
ZASTROW, Charles (2013). Sosyal Hizmete Giriş,(Ed.) Durdu Baran
Çiftçi, Ankara: Nika Yayınevi.
[651]
Download

suça sürüklenmiş çocukların yeniden toplumsallaşma sürecinde ve