Sürüm: 1.3
OSMANLILAR
16. YÜZYIL
HÂKİMİYET DÖNEMİ (1512 - 1595)
Hazırlayan: OkumaYolu.com Ekibi
1
www.okumayolu.com
/okumayolu
/okumayolu
İçindekiler
İçindekiler ................................................................................................................................................................ 2
Yavuz Sultan Selim (1512-1520, 8 yıl) ..................................................................................................................... 3
İran Seferi ............................................................................................................................................................ 4
Mısır Seferi ........................................................................................................................................................ 10
Yavuz Selim Döneminin Sonu ............................................................................................................................ 16
Hatıralar ............................................................................................................................................................ 19
Kanuni Sultan Süleyman(1520-1566) – 46 yıl ........................................................................................................ 25
Mohaç Savaşına Kadar Askeri ve Siyasi Gelişmeler ........................................................................................... 28
Mohaç Savaşından Sonra Batı Seferleri............................................................................................................. 32
Safevilerle (İran) Mücadele ............................................................................................................................... 42
Yemen ve Afrika ................................................................................................................................................ 46
Hint Okyanusunda Portekizlilerle Mücadele ..................................................................................................... 47
Kuzey Steplerinde Osmanlılar ............................................................................................................................ 49
Akdeniz’de Mücadele ........................................................................................................................................ 49
Kanuni Döneminin Sonu .................................................................................................................................... 51
Hatıralar ............................................................................................................................................................ 55
II. Selim (1566-1574, 8 yıl) [Sarı Selim] .................................................................................................................. 61
Siyasi ve Sosyal Gelişmeler ................................................................................................................................ 61
II. Selim Döneminin Sonu ................................................................................................................................... 68
III. Murad (1574-1595, 21 yıl) ................................................................................................................................ 69
Dönemin Siyasi Gelişmeleri ............................................................................................................................... 70
III. Murad Döneminin Sonu................................................................................................................................ 72
Hatıralar ............................................................................................................................................................ 73
Devlet ve Teşkilat .................................................................................................................................................. 75
Ekonomi............................................................................................................................................................. 75
Kürtlerin Osmanlı İmparatorluğu’na Katılmaları ............................................................................................... 76
Bozulma Eleştirileri ............................................................................................................................................ 79
Toplum .................................................................................................................................................................. 80
Nüfus ................................................................................................................................................................. 80
Klasik Osmanlı Düşüncesi ve Temsilcileri ............................................................................................................... 82
Edebiyat ................................................................................................................................................................ 99
Mimari ................................................................................................................................................................. 103
Diğer Sanatlar ..................................................................................................................................................... 106
2
Yavuz Selim Dönemi (1512-1520)
Yavuz Sultan Selim (1512-1520, 8 yıl)
Kişiliği
1
Sultan İkinci Bayezid Hanın oğlu olup 1470 yılında Amasya’da doğdu.
Uzunca boylu, kalın kemikli, çok geniş omuzlu, esmer tenli, iri bıyıklı, sakalsızdı.
2
3
Farsça ve Türkçe şiirleri olup, Farsça Divan’ı Almanya’da yayınlanmıştır.
Şiirlerinin çoğunu Farsça yazmakla birlikte, Türkçe şiirleri de vardır. Şu güzel şiir
4
onundur:
Merdum-i dideme bilmem ne füsun etti felek
Giryemi kıldı füzun, eşkimi hûn etti felek
Şîrler olurken pençe-i kabrimden lerzan
Beni bir gözleri ahuya zebun eti felek
Özellikle tarih, edebiyat ve fen dersleriyle uğraştı. Güzel yazı yazmakta usta oldu. Okumaya meraklıydı. Hele
5
tarihe karşı aşırı bir merakı vardı. "Tarih-i Vassaf'ı neredeyse ezberlemişti. Osmanlı padişahları içerisinde çok
6
okumaktan dolayı gözlerinin bozulduğunu ve bu yüzden mercek kullandığını bildiğimiz ilk padişahtır.
Askeri derslerini de aksatmıyordu. Çok güzel ata biniyor, devrin en meşhur silahşörlerini alt edecek derecede iyi
7
kılıç kullanıyordu. Farsça ve Arapçayı da ana dili gibi öğrenmişti. Ok ve yay yapmada üstüne yoktu.
Şehzadeliği
Devlet yöneticiliğini öğrenmesi için şehzadeliğinde Trabzon Valiliğine gönderildi. Şehzadeliği sırasında
İdareciliğini Trabzon dışına da taşırarak, Osmanlı Devleti aleyhine propaganda yapan asileri takip ettirdi.
Trabzonluları rahat bırakmayan Gürcüler üzerine üç sefer yaptı. 1508 Kütayis Seferinde Kars, Erzurum, Artvin
illeriyle on beş mahalli fethederek Osmanlı topraklarına kattı. Buralarda yaşayan Gürcüler Müslüman oldu.
Diğer taraftan Şah İsmail’in Doğu Anadolu’da artan ve Akdeniz sahilleriyle İç Anadolu içlerine ve Rumeli’ye
8
kadar varan propagandasına karşı, gayet şiddetli tedbirler aldı.
Tahta Çıkışı (1512) – 42 Yaşında
Sultan II. Bayezid bahsinde anlatıldığı yoldan Osmanlı tahtına oturan Sultan I. Selim'in ilk işi, birlik ve beraberliği
sağlamaktı. Şehzade Ahmed, Anadolu'da hükümdarlığını ilan etmiş, bazı beyleri emrine almıştı. Oğlu Alaüddin'e
9
de Bursa'yı işgal ettirmişti.
Ordusunu hazırladı. 29 Temmuz 1512'de Anadolu seferine çıktı. Şehzade Ahmed, Yavuz'un yaklaştığı haberini
alınca, karşı koymaya cesaret edemedi. Şah İsmail başta olmak üzere, Mısır Sultanı ve Dulkadir Hükümdarı
Şehzade Ahmed'e yardım sözü vermişlerdi. Ama henüz hiçbirisi asker göndermemişti. Bu yüzden Şehzade
Ahmed, Yavuz Sultan Selim'i oyalamak istiyordu. Belki o zamana kadar yardım gelirdi. Yavuz, Bursa üzerine
10
yürüdü. Amcasına karşı duramayacağını anlayan Alaüddin, babasının yanına kaçtı.
Sultan Selim, kardeşi Şehzade Ahmed'i takibe başladı. İki kardeşin yönettiği ordular, Yenişehir Ovası'nda
karşılaştı. Kanlı bir savaş oldu. Şehzade Ahmed'in ordusu bozuldu. Kendisi kaçıp kurtulmak isterken esir düşüp
11
idam olundu. (23 Nisan 1513)
3
Yavuz Selim, kardeşlerinin arasında en fazla Korkud'u severdi. Osmanlı padişahı olarak tahta çıktığı zaman,
Korkud'a padişahlık sevdasına kapılmamasını tavsiye etmiş, şöyle demişti: "Saruhan sancağında valilik yap. İlim
irfan sahibi değerli bir insansın, iyi bir din bilginisin. Yeni eserler meydana getir. Milletine bu yolda hizmet et.
Böyle yaparsan bütün masraflarını karşılamaya hazırım." Korkud bu teklifi benimsemişti. Saruhan'da ilimle,
şiirle, denizcilikle meşgul olmaya başlamıştı. Barbaros Hayreddin Paşa'nın ağabeyi Oruç Reis'i himayesine
12
alarak, denizcilik faaliyetlerini hızlandırmıştı. Araya bazı kötü niyetliler girdi. Başkaldırmaya karar verdi.
Yavuz Selim, payitahtta (İstanbul) oturuyordu, ama ülkesinde olup biten her şeyden haberi oluyordu. Korkud'un
niyetini öğrenince inanmak istemedi. Denemeye karar verdi. Bazı devlet büyüklerine mektuplar yazdırdı. Bu
mektuplarda Yavuz'un sertliğinden, amansızlığından bahsediliyor, Korkud tahta çıkarılmak üzere İstanbul'a
çağrılıyordu. Sonuçta Korkud, hazırlıklara başladı. Korkud'un tahtı ele geçirmeye hazırlandığı, İstanbul'a
bildirildi. Yavuz, mevsimin kış oluşuna aldırmadan Saruhan'a gitti. Kardeşinin sarayını kuşattı. Fakat Korkud, bir
yolunu bulup kaçmayı başardı. Yirmi gün kadar mağarada saklandı. Niyeti, bir gemi tutup, tıpkı Şehzade Cem
gibi Avrupa'ya kaçmaktı. Fakat bunu başaramadan ele geçirildi. Derhâl idam edildi (1513). Sevgili ağabeyinin
13
idam edildiğini öğrenen Yavuz Selim'in, gözyaşlarını tutamayarak ağladığı, tarihlerimizde yazılıdır.
14
Tahta Çıkışı
İran Seferi
Selim bütün rakiplerini ortadan kaldırmış, tahtın tek hâkimi olmuştu. Artık bütün enerjisini Trabzon’daki
15
şehzadeliği döneminde faaliyetlerini yakından takip etme fırsatı bulduğu Safevi problemi için harcayabilirdi.
Safevi hareketini ortaya çıkış anından itibaren yakından takip eden Sultan Selim, meselenin halli noktasında iki
türlü yaklaşım gösterdi. Birincisi, Osmanlı sınırları içerisinde bulunan Safevi destekçilerinin cezalandırılması
yönündeki yaklaşımıydı. Bu çerçevede özellikle Orta Anadolu’da kapsamlı bir teftiş yaptırarak bu harekete
4
destek veren ve Osmanlı otoritesini reddeden unsurları tespit ettirdi. Osmanlı Arşivi’ndeki belgelere göre bu
tespitler daha çok Şehzade Ahmed isyanına destek verenlerle Safevilerle irtibatı olan Şehzade Ahmed’in oğlu
Murad’ın yanına gidenler üzerinde yoğunlaşmıştı. Tespit edilen isimlerin elebaşlarının bir kısmı ortadan
16
kaldırılırken bir kısmı da Mora ve Rumeli’ye sürgün olarak gönderildi.
Konuyla ilgili literatürde zikredildiği üzere 40.000 kişinin öldürüldüğü yönündeki bilgiler gerçeği
yansıtmamaktadır. Bu insanların bir kısmı sürgüne gönderildiği gibi, bir kısmı da köylerini boşaltıp Şah İsmail’e
katılmışlardı. Bu durumu dönemin resmi belgeleri olan Osmanlı tahrir defterlerindeki kayıtlardan takip etmek
mümkündür. Öte yandan Şah İsmail’in de idaresi altındaki bölgelerde kendi dini görüşünü paylaşmayanlara
karşı daha sert tedbirler uyguladığı bilinmektedir. Safevilerin hakim oldukları coğrafyada yaşayan halkın inancı
neredeyse tamamıyla Şah İsmail’in yeni dini ideolojisine dönüştürülmüştü. Buna karşılık Osmanlı topraklarında
17
sonradan Alevi olarak adlandırılacak zümreler ise varlıklarını sürdürebilmişlerdi.
I. Selim’in ikinci yaklaşımı bu toplumsal karışıklığın müsebbibi olarak gördüğü Safevi devletine yönelik askeri
harekâtında ortaya çıkar. Papa II. Julius’un çağrılarına rağmen I. Selim’in cülusunu tebrik eden Macarlar ve
18
Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun barış yanlısı tutumları Doğu’daki askeri operasyonu mümkün kıldı.
Safevi Devleti
19
Bu sırada Akkoyunlu Devletini ortadan kaldıran, Azerbaycan, Irak-ı Acem, Irak-ı Arab ve İran’ı ele geçirerek
Ceyhun Nehrine kadar hududunu genişleten Şah İsmail, Sünni Özbekleri de yendikten sonra, Anadolu’ya
yönelmişti. Gönderdiği halifeleri vasıtasıyla Osmanlı hudutları içinde yaşayan Şiileri kendisine bağlıyor ve fırsat
20
buldukça da isyanlar çıkartıyordu.
Yavuz Selim, 16 Mart 1514 Perşembe günü vezirler, beyler ve din âlimleriyle bir toplantı yaptı. Durumu
anlattıktan sonra, görüşlerini sordu: "Fetva verilmiş midir?" Yavuz Sultan Selim, Şeyhülislam Zembilli Ali Cemali
Efendi'den bir gün önce savaş fetvasını almıştı. Zembilli Ali Cemali Efendi, devrin en tanınmış din âlimiydi. Yeri
geldiği zaman, Yavuz Selim gibi öfkesi burnunda bir padişaha bile müdahale etmekten çekinmez, hatır için tek
söz etmezdi. Zaman zaman Yavuz Selim'i tenkit bile ederdi. Herkes bunu biliyordu. Mademki Zembilli'nin fetvası
alınmıştı, sefer için engel yok demekti. Yine de çoğunluk susuyordu. Yavuz Selim: "Ne sustunuz?" diye gürledi,
"İçinize korku mu girdi? Şah oğlundan çekinir misiniz?" "Abdullah" isimli bir yeniçeri, konuşmak için izin istedi:
"Destur var mı sultanım?" "Konuş bakalım." "Hünkârım, belli ki şah oğlu azmıştır, başına bela aramaktadır.
Daha niçin dururuz? Allah uğrunuzu açık, kılıcınızı keskin eylesin! Bizler gittiğin yere kadar gider, öl dediğin yerde
ölürüz. Kulların susması bunun içindir. Aramızda korkak yoktur." Yavuz Selim bu karşılığa çok sevindi. Vezirlere
21
döndü: "Bu serhat yiğidine Selanik sancağını (Selanik valiliği) verdik, mübarek ola."
5
Ardından vezirler, paşalar, beyler konuştu. Sonuç olarak, "Şah İsmail'le savaş" kararı verildi. Hemen hazırlıklara
geçildi. Bir de Safevi casusu yakalanmıştı. Yavuz, Safevi casusuna bir mektup verdi. Bu mektubu Şah İsmail'e
götürmesini emretti. Yavuz Selim, mektubunda kısaca şunları yazıyordu:
"İsmail bahadır! Memleketime musallat oldun, fitneler çıkardın. Şimdi üzerine geliyorum. Tövbe ve
istiğfar et. Sapık yoldan döner, saldırılarını kesersen mesele yok; aksi hâlde memleketin, ordumuz
22
tarafından fethedilecektir. Erkeksen karşımıza çıkarsın..."
Şah İsmail
23
Osmanlı ordusu Erzincan’a geldiğinde burayı savaşmaksızın teslim aldı ve buradan bedeli mukabili zahire temin
24
edildi. Şah İsmail’in cevabi mektubu da ordugâha bu sırada ulaştı. Şah İsmail, muharebeye hazır olduğunu
belirten mektubunda: "Er isen meydana gelsin, biz de intizardan kurtuluruz" demiş ve Yavuz'a bir kadın
25
elbisesiyle, yaşmak yollamıştır.
Yeniçeri isyanı
Yavuz Selim, ordusunu alıp Safevi topraklarına girdi. Fakat Şah İsmail geri çekilmeyi tercih etmişti. Böylece
26
Osmanlı ordusunu yormak ve anî bir baskınla yenmek istiyordu.
Yavuz Sultan Selim mektuba ağır cevap vermiştir:
"Davete icabet edip uzun yolları kat ile memleketine girdik; fakat sen meydanda görünmüyorsun.
Padişahların ellerindeki memleket onların nikâhlısı gibidir; erkek ve yiğit olanlar kendisinden başkasının
ona elini dokundurtmazlar; hâlbuki bunca gündür askerimle memleketine girip yürüyorum, hala senden
bir haber yok. Seni korkutmamak için askerimden 40.000 kişiyi ayırıp Sivas ile Kayseri arasında
bıraktım; hasma mürüvvet ancak bu kadar olur. Bundan sonra da saklanıp gözükmezsen erkeklik sana
haramdır, miğfer yerine yaşmak ve zırh yerine çarşaf ihtiyar eyleyip serdarlık ve şahlık sevdasından
27
vazgeçesin."
Osmanlı ordusu aylardır yoldaydı. Çok hızlı yürünüyordu. Yavuz'un kesin emri vardı: Yürüyemeyenler kalacak,
diğerleri aynı hızla yola devam edecekti. Hiçbir gecikme bağışlanmıyordu. Yiyecek de çok azalmıştı. Asker yeterli
28
gıda alamıyordu. Bazıları bağırmaya başlamıştı: "Mola verilsin, bu yürüyüşe can dayanmaz!" İtirazlar gittikçe
artıyordu: "Padişah bizi nerelere götürür? Askerde savaşacak hâl kalmamıştır. Kaçan düşmanı daha ne kadar
kovalayacağız?" Osmanlı ordusu Hasankale'yi geçti. "Molla Süleyman" denen bölgede istirahat verildi. Asker
yıkılacak gibiydi. Söylentiler yayıldıkça yayıldı, türlü şekiller aldı, kulaktan kulağa dolaştı ve nihayet bir isyana yol
29
açtı.
6
13 Ağustos 1514 Pazartesi günüydü... Birden tüfek sesleri geldi. Yavuz hızla yerinden fırladı: "Bu nedir bre!"
Hersek Ahmed Paşa ne yapacağını şaşırmıştı. Padişahı yatıştırmak için: "Merak buyurmayınız," diye kekeledi,
"yeniçeri kullar silah talimi yaparlar." Fakat az sonra çığlıklar koptu: "Geri dönülmezse ne yapacağımızı biliriz!"
Askerin çığlığıydı. Asker açıkça padişahı tehdit ediyordu. Sadrazam sapsarı olmuştu. Şaşkın ve perişandı. Bu
sırada tüfekler yeniden patlamış, birkaç mermi ve ok, padişahın otağına saplanmıştı. Yavuz hiddetle gürledi:
"Sen uykudasın paşa! Asker isyan üzeredir. Edepsizliğe billahi rızamız yoktur. Şimdi görürler!" Çadırdan çıktı.
Atının getirilmesini emretti. Atı getirilince bir sıçrayışta bindi ve isyana askerlerin üstüne sürdü. Gözleri, askeri
isyana götüren bazı komutanların yüzlerinde dolaşıyordu. Şaşkındılar. Onlar padişahın geri dönüş emri
vereceğini umuyorlardı, fakat padişah üzerlerine at sürüyordu. Saygıyla iki tarafa açılıp yol verdiler. Yavuz Selim
korkusuzca aralarına girdi. Atını durdurdu: "Asker kıyafetli korkaklar!" diye bağırdı, "Biz cuma namazını
Tebriz'de kılmak niyetindeyiz. Kim karısını ve çocuklarım görmek istiyorsa, geri, onların yanına dönsün. Biz
verdiğimiz karardan dönmeyiz. İcap ederse şah oğlunun karşısına tek başımıza çıkarız..." Bu konuşma hemen
tesirini gösterdi. Askerler bir ağızdan cevap verdiler: "Ölmek ne gün içindir, emrin altında ölüme dek gideriz
padişahım!" Ama Yavuz Selim bu günü hiç unutmayacak ve İstanbul'a döner dönmez, isyan çıkartan
30
komutanları toplatıp yok edecektir... "Bir kere isyana alışanları itaat altına almak zordur" diyordu.
Çaldıran Savaşı (1514)
Çaldıran Savaşı, İran Müzesi31
Osmanlı ordusu 22 Ağustos 1514'te Çaldıran Ovası'na geldi. Meydanın karşı sırtlarında da Safevi ordusu
yerleşmişti. Safevi askerleri yorgun değildi, üstelik bölgeyi çok iyi tanıyordu. Osmanlı ordusu ise hem çok yorgun,
hem de bölgenin yabacısı idi. Yavuz bir savaş meclisi topladı: "Ne düşünürsünüz?" diye sordu. Çoğunluk, askerin
yorgunluğunu ileri sürüp bir süre dinlendikten sonra savaşa girilmesini söylediler. Başdefterdar Piri Mehmed
7
Paşa ise fikrini şöyle açıkladı: "Hünkârım, af buyurun, lakin ben vezir paşaların fikrinde değilim! Gerçi ordumuz
yorgundur, ama beklemek savaşmaktan daha zordur. Şah İsmail'in casusları içimizde dolanır. Bunlar
askerlerimizi kandırırlar. Ne kadar zaman kaybedersek, o kadar adamımızı kandıracaklardır. Hem Şah İsmail de
bir süre dinleneceğimizi düşünmektedir. Anîden saldırıya geçersek, Safevi ordusunu şaşırtır, o şaşkınlık içinde
belki bozarız..." Yavuz Selim, gülümsedi: "İşte en doğru söz!" dedi, "Defterdarımız doğru söyler. Safevi'ye
karışıklık çıkarma fırsatı verilmemeli. Hemen bu gece baskın yapılacak, yarın sabah da hücuma geçilecek.
32
Hazırlıklı olun. Allah yardımcımızdır."
33
23 Ağustos tarihinde iki ordu karşı karşıya geldi. Osmanlı ordusunun muharip kısmının mevcudiyeti 50-60.000
kadarken Safevi ordusu 40.000 civarındaydı. Ateşli silah olarak ise yaklaşık 150 civarında sahra topu ve şakaloz
34
denilen küçük çaplı toplar mevcuttu. Osmanlı Ordusu'nun yaya kuvvetleri daha çok olmasına karşın, Safevi
35
Ordusu'nun süvarileri fazlaydı. Ancak Safevi Ordusu'nda top yoktu.
Ertesi gün, 23 Ağustos 1514 Çarşamba günüydü. Şafakla savaş düzenine geçildi. Sabaha kadar baskınlar
yapılmış, Şah İsmail iyice şaşırtılmıştı. Fakat kuvvetine güveniyor, Osmanlı ordusunun yorgun olduğunu bildiği
için de zaferden emin görünüyordu. Savaş top ateşiyle başladı. İki taraf da mutlak zafer için elinden geleni
yapıyordu. Hatta Yavuz Selim, Safevi askerlerinin iyi dövüşmelerini takdir etmiş ve şöyle söylemekten kendini
alamamıştı: "Şeyh oğlu iyi cenk eder."
Şah İsmail'in askerleri, ilk anlarda küçük birkaç başarı kazandılar. Şah İsmail buna pek sevindi. Fakat Safevi
askerleri yeniçeriler karşısında her geçen dakika biraz daha eriyordu. Nihayet her şeyin bittiğini, savaşı
36
kaybettiğini anlayan Şah İsmail, kılık değiştirip kaçmayı başardı.
Osmanlı ordusu kesin bir üstünlük kazanmış oldu. Ordunun Safevi başkenti olan Tebriz kadar hiç bir direnişle
karşılaşmadan girmesi, savaştaki Osmanlı üstünlüğünün açık bir kanıtı olarak değerlendirilmelidir. Süvarilerin
tali, tüfekli piyadelerin ana rolü üstlendikleri bu savaş, bu özelliği ile askeri tarih açısından oldukça önemlidir.
Avrupa’da yapılan savaşlarda tüfekli askerlerin ilk ciddi başarısının 1525 yılında Pavia Savaşı’nda görülmesi,
37
Çaldıran Savaşı’nın önemini bir kez daha ortaya koyar.
Bu savaşın neticesinde Osmanlı Devleti sınırlarında pek bir değişiklik olmamıştır. Bununla birlikte Osmanlılara
daha çok dini, siyasi ve sosyo-psikolojik açılardan belli bir üstünlük kazandırdığı muhakkaktır. Sünni İslam olarak
adlandırılabilecek Osmanlı ideolojisi, bunun muarızı olarak ortaya çıkan Safevi ideolojisi karşısında dengeleyici
bir konum kazanmıştır. Osmanlıların biraz da siyasi şartların çizdiği doğrultuda üstlenmiş oldukları bu dini
misyon, daha sonra idari ve siyasi alanda da etkili olacaktır ve Osmanlı Devleti giderek daha katı sayılabilecek
bir Sünni inanışı yerleştirmeye çalışacaktır. Buna karşın Şah İsmail’in heterodoks karakterli dini-siyasi ideolojisi
8
ise oğlu Tahmasb tarafından devam ettirilmeyecek ve daha mutedil bir Şiilik yorumu hâkim olacaktır. Osmanlı
hakimiyetinde kalan bölgelerde yer alan ve Şah İsmail yanlısı Türkmen grupları ise içlerine kapanarak kendi dini
38
inanç ritüellerini sürdüreceklerdir.
Bu durum Safevîlerle sürekli mücadele halinde olan Özbeklerin de menfaatlerine olmuştur. Zaten daha önce
Özbekler ile Osmanlılar arasında siyasi ilişkiler güçlenmiş ve ortak düşman Safevilere karşı müttefiklik
39
kurulmuştu.
Doğu Anadolu’da Osmanlı Egemenliğinin Başlaması
Sultan Selim Han, bölgedeki fetihleri tamamlamak için, kışı Amasya’ya hareket etti. Doğu ve güney hudutlarının
emniyet altına alınması gerekiyordu. Çaldıran’da gayret gösteren Bıyıklı Mehmed Ağaya Bayburt, Erzincan ile
Kiğı’nın beylerbeyiliği verilip, asilerin elindeki Kemah Kalesini muhasara etmekle vazifelendirdi. Sultan Selim Han
da 1515 Mayıs ayında Kemah’a geldi. Padişahın da muhasaraya katılmasıyla, Kemah muhafızı 19 Mayıs 1515
40
tarihinde kaleyi Osmanlılara teslim etmek zorunda kaldı.
41
Sultan Selim Han, Rumeli Beylerbeyi Sinan Paşayı Dulkadirli ülkesinin zaptına gönderdi. Osmanlı kuvvetleri,
Göksun Muharebesi ve Turna (Nurhak) Dağı harekatında Dulkadirli Alaüddevle ve ordusunu mağlup etti.
Dulkadirli ülkesi bütünüyle fethedildi. Dulkadir memleketi başta Maraş ve Elbistan olmak üzere bir sancak haline
42
getirildi.
Doğu Anadolu’da nüfuzunu iyi yaygınlaştırmak isteyen I. Selim, buradaki Kürt beyleri arasında da bir takım
propaganda faaliyetlerinde bulundu. Sünniliğin Şafii mezhebine bağlı olan bu beylerin çoğu, Safevilerce temsil
edilen bu yeni dini harekete sıcak bakmıyorlardı. Bundan istifade ile I. Selim Kürt beylerinin âdet ve geleneklerini
çok iyi bilen İdris-i Bitlisi’yi kendi adına propaganda yapması için görevlendirdi. İdris-i Bitlisi, öncelikle Urmiye’ye
43
gitmiş, burada padişahın zaferini bildiren fetihnâme ve mektupları Kürt beylerine dağıtmaya başlamıştır.
Bu bölgelerin beyleri Osmanlıların teklifini kabul ettiklerini, lakin kendi aralarında eşit konumda
bulunduklarından başlarına bir Osmanlı beyi tayin edilmesini talep etmişlerdir. Bu propagandanın da bir neticesi
44
olarak Osmanlılara bağlılık arz eden Kürt aşiretleri bölgelerindeki Safevileri uzaklaştırmayı başarmışlardır.
Bölgedeki stratejik önemi en yüksek yer olan Diyarbakır’ın alınması özel bir önem arz etmekteydi. Devreye
sokulan İdris-i Bitlisi’nin faaliyetleri neticesinde Diyarbakır halkı Safevileri şehirden kovdu ve Osmanlı
9
hakimiyetini kabule hazır olduklarını bildirdi. Osmanlılar ise savaşmaksızın Diyarbakır’ı egemenlikleri altına aldı
45
(Eylül 1515).
Osmanlının askeri kuvveti ve İdris-i Bitlisi’nin manevi tesiriyle, beylerinin çoğu Sünni olan bölge Osmanlı
hakimiyetini tanıdı. Çaldıran Zaferi sonrasında, Doğu ve Güney harekâtıyla; Harput, Silvan, Bitlis, Hısnkeyfa,
Diyarbekir, Urfa, Mardin, Cezire’den Rakka’ya kadar olan Kuzeydoğu bölgeleri ile Musul havalisi Osmanlı
idaresine alındı. Sultan Adana, Gaziantep, Hatay, Urfa, Diyarbakır, Mardin, Siirt, Muş, Bingöl, Bitlis, Tunceli,
Musul, Kerkük ve Erbil vilayetleriyle Dulkadiroğulları topraklarını içine alan 220.000 kilometrekarelik bir toprağı
46
da devletine kattı.
Doğu Anadolu’nun büyük bir kısmında Osmanlı egemenliğinin tesis edilmesi, stratejik bakımdan olduğu kadar
ekonomik olarak da özel bir anlam ifade etmekteydi. Bu sayede Osmanlı Devleti, Tebriz-Halep ve Tebriz-Bursa
ipek yolunun kontrolünü tamamen sağlamış oluyordu. Bu iki yol üzerindeki zengin ticaret ve sanayi şehirleri,
özellikle o zaman Mezopotamya ile İran, Anadolu ve Halep ticaret yollarının birleştikleri Diyarbakır’ın ele
47
geçirilmesi, Osmanlı hazinesi için büyük bir gelir kaynağı oldu.
Mısır Seferi
Dulkadirli topraklarının Osmanlıya katılmasıyla, Mısır Memlukleri ile hudut komşusu olması Osmanlı-Memluk
48
münasebetlerini gerginleştirdi. I. Selim, Turnadağı savaşının ardından dedesi Alaüddevle’nin kesik başını
Memlük sultanına göndermiş ve onun tepkisini öğrenmeye çalışmıştı. İran üzerine yapacağı sefer öncesi onu en
49
çok endişelendiren de Memlük sultanının tepkisiydi.
Osmanlı ordusu 5 Haziran 1516 Perşembe günü, Üsküdar'a geçirildi. Çanakkale'de bekleyen Osmanlı donanması
da Akdeniz'e doğru hareket emri almıştı. Osmanlı ordusu yirmi beş günde Konya'ya ulaştı. Yavuz Selim, başta
50
Mevlana olmak üzere, Konya'da bulunan din büyüklerinin türbelerini ziyaret etti.
51
Vezîr-i âzam Sinan Paşa'yı, 40.000 kişilik bir kuvvetle Safevîler üzerine gönderdi. Memlük sultanına iki elçi
gönderilerek Memlük devletinin sınırlarına düzenlenecek yeni seferin hedefinin sadece Rafızileri cezalandırmak
52
olduğu ifade edilmiş ve iki taraf arasındaki dostluğa vurgu yapılmıştı. Bu elçilerin götürdükleri mektuptaki iyi
niyet vurgusu Kanısav Gavri’yi tatmin etmedi, Sinan Paşa’nın orduyla harekete geçtiğini duyunca o da ordusuyla
53
sınırlarını muhafaza etmek amacıyla Suriye’ye doğru yöneldi.
11 Temmuz’da Memlük sultanı Haleb’e ulaştığında, I. Selim de Konya’dan Kayseri’ye doğru ilerlemekteydi. 23
Temmuz’da Sinan Paşa ile buluşan padişah, Gavri’nin Osmanlıları kendi topraklarından geçirmek niyetinde
54
olmadığını öğrendi. Gavri ise bu hareketin iki sultanın arasını bulmak için yapıldığını ifade etmiştir.
Memlük sultanı Kansu Gavri, Yavuz’un Mısır’a saldırabileceğini tahmin ederek, Yavuz Sultan Selim’e gözdağı
vermek amacıyla ordusuyla Halep’e geldi. Yavuz, Kansu Gavri’ye bir haber göndererek: ”Git Mısır’a otur, babam
yerindesin, beni hayır dualarında unutma. Bak ben Şah İsmail’in üzerine gidiyorum” deyince, Kansu Gavri:
”Memleketimdir, gitmem” diye cevap verdi. Bunun üzerine Yavuz tekrar elçilerle şöyle bir haber daha gönderdi:
“Senin arzun böyle olunca açıktan düşmanlık yapıyorsun. Şah İsmail ortalıkta yok. Senin Halep’te oturman
benim askerim ve vilayetim için hayırlı değildir. Senin düşmanlığını göz görüp dururken, görünmeyen düşmana
55
varıp seni ardımda bırakamam” diyerek, Malatya’dan Halep’e ordusuyla birlikte hareket etti.
Sinan Paşa'nın, Diyarbakır’a giderken, Fırat’ı geçmek için Memlûklar'dan izin isteyip de iznin verilmemesi ve
56
Kansu Gavri'nin 50.000 kişilik bir kuvvetle Halep'e gelmesi, harp sebebi sayıldı.
Gavri’nin sınır hattına hareketi ciddi bir taktik hatasıydı. Osmanlılar üzerinde caydırıcı bir etki yapacağını
düşündüğü bu hareketi, I. Selim ile Şah İsmail arasında aracılık yapma niyetiyle bağdaştırmaktaydı. I. Selim,
Gavri’nin bu hareketlerini düşmanlık olarak görmüş ve onu Şah İsmail’le birlikte hareket etmekle itham etmiştir.
10
Hatta bu gerekçeyle İstanbul’dan fetva istenmiş ve gelen fetvada Kızılbaşlarla ortak hareket edenlerin
durumunun onlarla aynı olduğu belirtilmiştir. Bu da Sünni bir güce karşı yapılacak askeri operasyonun dini
gerekçesini teşkil eder. Bununla beraber eldeki kayıtlara göre böyle somut bir ittifaktan söz etmek mümkün
değildir. Ayrıca Şah İsmail’in Osmanlılar ile Memlükler savaş halindeyken bu duruma müdahale etmemesi ve
57
tarafsız kalması da bu ittifak iddialarının gerçek olmadığını gösterir.
Mercidabık Savaşı (1516)
Ordu, yol üstünde bulunan bazı Memluk kalelerini alarak yürüyüşünü sürdürdü. Bu arada Mısır Sultanı Kansu
Gavri'ye teslim teklifi için elçi gönderildi. Kansu Gavri, Osmanlı elçilerine çok kötü davrandı. Hakaretten sonra
zindana attırdı. Ama Osmanlı ordusunun yaklaşması üzerine onları huzuruna çağırıp: "Selim Han, bize yazdığı
mektuplarda 'babamız' diye hitap ederdi. Şimdi üzerimize gelir... Evlat, babasıyla savaşır mı? Bunu kendilerine
sorunuz." Elçiler serbest kalınca Osmanlı ordusuna katıldılar. Kansu Gavri'nin sözlerini Yavuz Sultan Selim'e
aktardılar. Sultan Selim acı acı güldü: "Biz bir gayenin yolcusuyuz. Kim önümüze dikilirse üstüne gideriz. Vaktiyle
58
öz babamızın ve kardeşimizin de üstüne gitmiştik. Sultan Kansu Gavri bunu bilmez mi?" dedi.
59
24 Ağustos’ta ise iki taraf Mercidabık ovasında karşı karşıya geldi. İki taraf orduları da sayıca birbirine denk
durumdaydı. Osmanlı ordusu 12.000 civarında Kapıkulu askeri, 40.000 civarında Anadolu ve Rumeli timarlı
sipahileri ve 8-10.000 civarında da mahalli beylerin kuvvetleri olmak üzere toplam 60.000 kadardı. Memlük
ordusu ise aşağı yukarı aynı büyüklükteydi. Memlük ordusunun tamamı atlı birliklerden oluşurken, orduda ateşli
silahlar bulunmuyordu. Buna karşın, Osmanlı ordusunda 150 kadar top ve 5000 civarında tüfekçi yeniçeri
60
vardı.
Memlük ordusu, Osmanlı ordusundaki ateşli silah mevcudiyetinden haberdar olduğu için hızlı süvarileriyle
kenarlara saldırmayı tercih etti. Saldırılar Osmanlı ordusunun sağ kanadında yoğunlaşırken, I. Selim buraya
takviye kuvvetler yönlendirdi. Savaş bu şekilde cereyan ederken, padişah, ani bir kararla merkezdeki tüfekli ve
yaya askeri ile yürüyüş emri verdi. Kanatlarda zaten bozulma emareleri gösteren Memlük ordusu merkezden
gelen yoğun top ve tüfek ateşi karşısında dayanamayarak üç saat gibi kısa bir sürede tamamen dağıldı. Birçok
61
Memlük emiri savaş meydanında hayatını kaybetti; sultan Kanısav Gavri’nin de geri çekilirken öldüğü anlaşıldı.
11
Yavuz büyük bir törenle Halep'e girdi (28 Ağustos 1516). Kaybedecek vakti yoktu. Ordusunu bir kere daha
gözden geçirdi. Herkes dipdiriydi. Sanki günlerce yol yürümemişler, sanki büyük bir savaştan çıkmamışlardı...
62
"Bu ordu böyle kaldığı müddetçe dünyadan pervan etmem ve dahi dünyayı fethetmekten çekinmem!" diyordu.
Timarlı sipahilerin çoğunu Şah İsmail’den gelebilecek bir tehlikeye karşı Diyarbakır yöresine gönderen I. Selim,
beraberindeki yaklaşık 12.000 kişi ile 27 Eylül tarihinde Şam’a ulaştı. Kahire’de toplanan Memlük emirlerinin
Tomanbay ismi üzerinde uzlaşmaları üzerine I. Selim Tomanbay’a yolladığı mektupta onun adamlarıyla birlikte
Osmanlı idaresini kabul etmesini, böyle olduğu takdirde Mısır’dan Şam’a kadar olan bölgenin idaresinin
kendisine bırakılacağını ifade etmişti. Fakat bu elçilik heyetinde bulunanlar öldürüldü ve bu diplomatik hamle
sonuçsuz kaldı. Selim Kahire’yi hedef alan sefer için hazırlıkları başlattı. Bu esnada Şah İsmail’in Tebriz’de
bulunduğu ve Macarlarla olan barışın yenilendiği haberleri Şam’a ulaşmış, bu da büyük bir rahatlama
63
sağlamıştı.
Çöl
Büyük bir güçlükle karşı karşıya idi: Tih Çölü'nü geçeceklerdi... "Yorgun bir orduyu büyük ağırlıklarıyla bu çölden
geçirmeye imkân olmadığı" söyleniyordu. Cengiz ve Timur gibi büyük hükümdarlar bile Tih Çölü'nü geçmeyi göze
alamamış, Büyük İskender deniz yolunu seçmek zorunda kalmıştı. Kansu Gavri'nin yerine Mısır tahtına oturtulan
Tumanbay, Yavuz'u bu çölün yutacağını söylüyordu: "Yavuz Selim, Mercidabık Savaşı'nı topları sayesinde
64
kazandı. Ama Tih Çölü'nden toplarını geçiremeyecek ve karşımızda perişan olacaktır."
65
Sultan Selim, casusları sayesinde Tumanbay'ın söylediklerini duyunca, gazapla yerinden fırladı: "Bu çocuk hâlâ
kim olduğumuzu bilmez! Vaktiyle bütün dünyanın, alınması imkânsızdır, dediği Konstantiye'yi (İstanbul) dedemiz
cennetmekân Sultan Mehmed almıştır. Biz onun torunuyuz ve Mısırı mutlaka alacağız. Zira İslam milletinin iki
66
başlılığa tahammülü yoktur. Tih Çölü'nü ne pahasına olursa olsun geçeceğiz. Allah yardımcımızdır."
Herkes korkuyordu. Tih Çölü demek, koca bir ordu için ölüm demekti. Su bulmak mümkün değildi. Kum fırtınaları
etrafı kasıp kavururdu. Gündüzleri dayanılmayacak kadar sıcak, geceleri ise dondurucu soğuk yapardı. Fakat
Yavuz'un azmi karşısında Tih Çölü de dize geldi. Satın aldığı binlerce deveyle ordunun su ihtiyacını giderdi.
Develer durmadan su ve yiyecek taşıdılar. Binlerce öküz, topları çekti. Yavuz Selim, askeri yüreklendirmek için sık
67
sık atından inip yaya yürüdü.
Bununla birlikte, Osmanlı ordusu büyük güçlüklerle karşılaştı. Mısır birlikleri sık sık saldırıyor, özellikle su
getirmede kullanılan ve develerden meydana gelen kervanları rahatsız ediyorlardı. Bütün bunlar Yavuz'u
yıldırmadı. Beş günde çölün en zor kısmını geçip Salihiye kasabasına ulaştılar. Büyük bir başarıydı. Geçilmez
zannedilen çöl geçilmiş, koca Osmanlı ordusu bütün ağırlıklarıyla Salihiye'ye varmıştı. Gerisi kolaydı: İş toplara
68
ve kılıçlara kalıyordu.
12
Ridaniye Savaşı (1517)
9 Ocak 1517 tarihinde çoğu piyade ve kapıkullarından oluşan Osmanlı ordusu Gazze’den hareket etti. 16 Ocak’ta
da Salihiye’ye ulaşıldı. Burada yeterince su kaynağı bulunmaktaydı. Esasen Tomanbay Osmanlı ordusuna çölün
nihayete eriş noktası olan Salihiye’de, onların en zayıf olduğu anda saldırmayı düşünüyordu. Ama emirler
Osmanlı ordusunun savunma savaşında çok iyi olmasından hareketle, bu sefer saldıran taraf değil savunma
durumunda olan taraf olmayı tercih etmişlerdi. Kahire yürüyüşü esnasında, Tomanbay’ın Kahire surları önünde
69
bir hendek kazdırıp buraya topları sabitlediğini öğrenildi.
Osmanlı ordusu, Memlük ordusunun stratejisini öğrenince, doğrudan saldırmayıp yanından dolaşılması ve
Memlük toplarının etkisiz hale getirilmesi şeklinde bir strateji izlemeye karar verdi. Memlük ordusu, savunma
savaşına alışık olmadığından ve Osmanlı ordusunun bu stratejisini öngörememeleri dolayısıyla bir önlem
almamıştı. Memlük ordusu ise yine yoğun bir biçimde süvari birliklerinden oluşuyordu. İki tarafın ordu mevcudu
70
da 20.000 civarında idi.
71
Memlük süvari birliklerinin yapmış oldukları akınlarla Osmanlıları üzerlerine çekme girişimlerine Osmanlı ordusu
düzenli bir biçimde ilerleyerek yanıt verdi. Fakat top menziline girmeden birden Mukattam Dağı’na doğru
yönelerek Memlük stratejisini alt üst etmeleri üzerine, Memlük ordusu yeniden düzen almaya çalıştı. Fakat bu
esnada topları tamamen devre dışı kalmış durumdaydı. Osmanlı piyadelerinin top ve tüfek atışları neticesinde
Memlük ordusu yoğun bir ateş altında kaldı. Yaklaşık yedi sekiz saat süren savaşın sonunda Memlük ordusu
tamamen dağılmış, Tomanbay da yanındaki adamlarıyla kaçmak zorunda kalmıştı. (22 Ocak 1517). Böylece
72
Kahire’nin kapıları Osmanlılara açıldı.
Tumanbay'ın ordugâhı zapt edildi. Kendisi kaçıp saklamıştı. Yavuz zafer müjdesine sevinirken, "Sadrazam Hadım
Sinan Paşa'nın şehit düştüğü" haberini aldı. Gözleri yaşardı: "Mısır'ı aldık, ama yüz Mısır'a bedel Sinan'ımızı
73
kaybettik!" diye yakındı.
24 Ocak’ta Osmanlı orduları Kahire’ye girdi. Osmanlı birlikleri Kahire’de büyük bir direnişle karşılaştı; 27-28 Ocak
gecesi Kahire’ye giren Tomanbay, Osmanlı birliklerini oldukça zor bir durumda bıraktı. Şehrin kontrolünü
sağlamak için görevlendirilen Yunus Paşa bu görevde yetersiz kalınca I. Selim bu direnişin ikinci günü bizzat
şehre girdi. Üçüncü gün direniş kırıldıysa da Tomanbay ele geçirilememişti. Bu gelişmenin ardından I. Selim,
şehrin temizlenmesini emretmiş, 15 Şubat 1517’de Kahire’ye bir törenle giriş yapmış ve Mısır tahtına
74
oturmuştur. Burada yayımladığı emannâmelerle halka güvence vermiş ve adına hutbe okutmuştur.
13
10 Şubat’ta yapılan divan neticesinde Tomanbay’a hitaben bir af mektubu kaleme alındı. Bu esnada
Tomanbay’dan gelen mektuplarda padişahın Mısır’dan çekilmesi durumunda kendisine itaat edeceği ve adına
hutbe okutacağı bilgisi yer almaktaydı. Selim de buna binaen Tomanbay’a gönderdiği mektupta kendisine
bağlılık bildirmesi durumunda Mısır’ın idaresini ona bırakacağını beyan etmişti. Fakat Tomanbay bu vaade
inanmadı. Bunun üzerine 15 Mart’tan 30 Mart’a kadar devam eden bir kovalamanın ardından Tomanbay ele
75
geçirildi, idam edildi
Buradaki ikameti esnasında, I. Selim, Mısır’da kurulacak idari düzen üzerine yoğun bir biçimde düşünmüştür.
Sonuçta Kahire’nin mevcut statüsüne dokunmamış, Memlük beylerinin toplum içerisindeki nüfuzlarını da dikkate
76
almak suretiyle burada farklı bir sistem tesis etti.
77
Suriye ve Mısır seferleriyle Osmanlı imparatorluğunun dağılma dönemine kadar sürecek olan Arap dünyası
78
üzerindeki hakimiyet başlıyordu.
Bu seferde çok büyük ganimet elde edilmişti. Ele geçen hazineler ve ganimet malları filoya yüklenerek İstanbul'a
gönderildi. Mısır Seferi sonunda doğu ticaret yolları tamamen Osmanlıların eline geçmiştir. Elde edilen
ganimetler ve alınan vergilerle Osmanlı Hazinesi dolmuştur. 6 Temmuz 1517'de Kutsal Emanetler Osmanlı eline
geçmiştir. Ayrıca Kıbrıs'taki Venedikliler Memlüklere verdikleri vergiyi Osmanlılara ödemeye başlamıştır. Mısır'ın
alınmasıyla Baharat Yolu da Osmanlı kontrolüne geçmiştir. Devrin en önemli iki ticaret yolu İpek ve Baharat
Yolu'nu ele geçiren Osmanlı bu sayede Avrupa ülkeleri, ekonomik yönden Osmanlılara bağımlı duruma gelmiştir.
79
Ancak Ümit Burnu'nun keşfi nedeniyle bu avantaj uzun süre kullanılamamıştır.
Mısır’ın Osmanlı topraklarına katılmasıyla Osmanlı dünyasında bir Arap tesiri olduğu ve bunun dini hayatı
etkilediği yolundaki görüşler de doğru değildir. Osmanlıların dini açıdan katılaşmasının ardında yatan en büyük
80
sebep, Safevilere karşı olan yeni yapılanmadan kaynaklanmaktadır.
Mukaddes Emanetler
O tarihte Hicaz, Kutâde sülalesi tarafından yönetilmekteydi. Osmanlılar Hicaz yöneticilerine "Mekke Şerifi"
derlerdi. Devrin Mekke Şerifi Berekât, Mısır Sultanlığı'na bağlı bulunuyordu. Mısır'ın Sultan Selim Han tarafından
fethedilmesi üzerine, oğlunu Yavuz Selim'e gönderdi. Berekât'ın oğlu, beraberinde Mekke ve Medine'nin
anahtarlarıyla mukaddes emanetleri de getirmişti. Bugün İstanbul Topkapı Sarayı'ndaki Hırka-i Saadet
Dairesi'nde korunan ve "Emanat-ı Mukaddese" (Kutsi Emanetler) adı verilen eşyaların çoğu Peygamber
Efendimize aitti. Aralarında Peygamber Efendimizin hırkası, sancağı, dişi, kılıcı, sakalının kılı, ayak izi, seccadesi,
14
bastonu ve Kabe'nin anahtarı da bulunuyordu. Yavuz Selim, Mekke şerifinin oğlunu törenle karşılamış, hürmet
81
göstermiş ve babasını eski görevinde bıraktığını bildirmişti.
İstanbul’a Dönüş (1518)
82
Sultan Selim Han, 4 Haziran 1516’ da çıktığı Mısır Seferinden 10 Eylül 1517’de Kahire’den hareket etti. Şam'a
geldi, o zamana kadar harap durumda bulunan, meşhur İslam âlimi Şeyh Muhyiddin-i Arabi'nin türbesiyle
83
camisini tamir ettirdi. . Muhyiddin-i Arabi’nin türbedarı ferasetle Sultan Selim Hanın çok yaşamayacağını da
84
söyledi.
Yavuz Sultan Selim, Çaldıran Savaşı'ndan sonra Şah İsmail'in barış için yaptığı teklifleri kabul etmemiş olup,
Doğu Seferi'ne devam etme amacını taşıyordu. Ancak, Şam'a geldiğinde Şah İsmail'in name ve hediyeleriyle
elçilerini oraya gelmiş buldu; Şah İsmail'in barış yapma hususunda bu kadar istekli olması Mısır Seferi'nde sonra
kendi üzerine bir başka sefer daha yapılmasını olası görmesiyle açıklanabilir. Şah İsmail yolladığı namesinde
saygı dolu ifadeler kullanıp şöyle diyordu: "Sen birçok belde ve tebaaya malik oldun; bilhassa Mısır'ı almakla
Hadim-i Haremeyn-i Şerifeyn unvanını aldın. Şimdi sen arzın İskender'isin; aramızda geçen geçmiştir; bir daha
geri gelmez; sen memleketine git, ben de memleketime gideyim; aramızda Müslümanların kanlarını
85
dökmeyelim, arzun ve maksadın ne ise onu ben yerine getiririm."
86
Yavuz, dönüş yolunda Mercidabık mevkine geldiğinde veziriazam Piri Mehmed Paşa'yı 2.000 yeniçeri ve bir hayli
87
eyalet askeri ile Diyarbakır tarafına yolladı, kendisi de İstanbul'a hareket etti.
İki büyük meydan muharebesiyle Memluk Devletini ortadan kaldıran, mübarek makamlara hizmetle şereflenen
ve Müslümanların halifesi unvanını alan Yavuz Sultan Selim, 25 Temmuz 1518 günü İstanbul’a ulaşmıştı. Ancak
İstanbul’da halkın büyük bir karşılama hazırlığı yaptığını işitince gece vakti yanında birkaç kişiyle kayığa binerek
88
gizlice Topkapı Sarayına çıktı. Ertesi gün padişahın sarayda olduğu öğrenilince hiçbir merasim yapılamadı.
Yavuz Sultan Selim, Ayasofya Camisi'nde yapılan bir merasimle, son Abbasî halifesi III. Mütevekkil'den "halife"
unvanını devraldı ve böylece bütün Müslümanların dini ve siyasi lideri oldu. Artık yalnız padişah olarak değil,
"halife" olarak da anılacaktı. Ve ondan sonra gelen bütün Osmanlı padişahları, padişahlığın yanı sıra "halife"
89
unvanını da taşıyacaklardı...
15
Yavuz Selim Döneminin Sonu
I. Selim, İstanbul’da çok fazla kalmadan Edirne’ye geçti. Burada bulunduğu süre içerisinde çeşitli ülkelerden
gelen elçileri kabul etmiş, Batılı devletlerle olan ilişkilerini gözden geçirmiş ve Avrupa’da Papa X. Leo
önderliğinde tasarlanan Haçlı ittifakı hakkında bilgi edinmeye çalışmıştır. Macar krallığı ve Venedik nezdinde
girişimlerde bulunan Papa, Macaristan’da çıkan büyük köylü isyanı neticesinde bu girişimlerinden pek bir sonuç
alamamış; Venedik ise Doğu’daki ticari çıkarları dolayısıyla Papa ile ittifaka yanaşmamıştır. Venedik, 1513
yılında Osmanlı Devleti ile anlaşmalarını yenilemiş, Suriye ve Mısır’ın fethinden sonra ise Kıbrıs dolayısıyla
90
Memluklere ödediği haracı Osmanlılara ödemeye kabul ettiğini bildirmiştir.
Donanmanın Geliştirilmesi
On altıncı yüzyılda Osmanlı kara ordusu, dünyanın en büyük ordusuydu. Sultan Selim Han, kara askerine verdiği
91
önemi donanmaya da verdi. I. Selim döneminde denizcilik alanında önemli yatırımlar yapılmıştır. Çaldıran
seferinin ardından Galata’dan Kâğıthane deresine kadar uzanan bir sahada tersane inşa edildi (1515). Bu
tersane, Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar donanmanın inşai ve idari merkez üssü olma vaziyetini korudu. I.
Selim’in verdiği emirlerle donanmada yeni inşa faaliyetleri başladı. Yaklaşık 150 kadar gemi bu yeni yapılan
Tersane’de inşa edilmiştir. Tersanenin genişletilmesi, yeni bir donanmanın hazırlanması, hafif ateşli silahların
92
etkili kullanılışı, bir bakıma Osmanlı kara ve deniz kuvvetlerine müteveccih olarak bu dönemin mirasıdır.
Mısır’dayken, Memlukler zamanında Kızıldeniz’de donanma kumandanı olan Selman Reis, huzura gelince,
93
Osmanlı hizmetine alındı. Akdeniz'de korsanlık yapan Oruç ve Hızır kardeşlere Avrupalılar "Barbaros" adını
takmışlardı. Bu isim hem "kırmızı sakal" manasına geliyor, hem de "barbar/vahşi" manasına kullanılabiliyordu.
Barbaros Hayreddin'in elçisi 15 Mayıs 1519'da Yavuz Sultan Selim'in huzuruna kabul edildi. Elçi birçok hediyeyle
gelmişti. Barbaros, Osmanlı hizmetine girmek istediğini bildiriyor, fethettiği Cezayir'in kendisine bırakılmasını
arzuluyordu. Yavuz Selim, çok zamandır şöhretini duyduğu Barbaros Hayreddin'in bu davranışlarından memnun
oldu. Ona "Cezayir beylerbeyi" unvanını verdi. Ayrıca kıymetli hediyeler gönderdi. Böylece Cezayir bir Osmanlı
94
eyaleti hâline geldi.
Çıktığı iki seferden birinde Safevileri felç eden diğerinde ise Mısır Memluklerini ortadan kaldıran Yavuz Selim’in
iki hedefi daha vardı. Bunlardan birincisi efrenciye yani Avrupa’nın, diğeri de Hindistan’ın fethiydi. Bilhassa
Portekizlilerin Hind Denizine hakim olmaya ve İslam’ın mukaddes şehirlerini tehdide başlamaları Yavuz’u
endişeye sevk etmişti. Donanma faaliyetini tamamlayan Yavuz, devrin büyük alimi Kemal Paşazade’ye niyetinin
feth-i Efrenciye, yani Avrupa olduğunu bildirmişti. Ancak yüce Hakan’ın yine Eyyub Sultan Türbesini ziyaretle
95
başladığı bu seferine yakalandığı hastalık dolayısıyla gerçekleştiremedi.
Vefatı (1520) – 50 yaşında
17 Temmuz 1520... Edirne'ye hareketinden bir gün evveldi. Padişah, sevgili nedimi Hasan Can'la birlikte sarayın
bahçesinde dolaşıyordu. Bir ara durdu, Hasan Can'a döndü: "Omuzumuz sanki kızgın demirle dağlanır gibi acı
verir!" dedi, "Bakıver, ne olmakta?" Omuzunu açıp Hasan Can'a gösterdi. Sırtında, etrafı kızarmış bir sivilce
vardı. Hasan Can eliyle yoklayınca bir sertlik hissetti: "Hünkârım," dedi, "müsaade edin, hekimler merhem
vursun." Gülümsedi: "Hasan Can, bunca küçük bir nesne için merhem olur mu? Biz çelebi miyiz ki, küçücük bir
sivilce çıktı diye hekime görünelim!" Hasan Can ısrar edemedi. Fakat Yavuz, geceyi çok rahatsız geçirdi. Sırtı
sabaha kadar yandı durdu. Gözünü kırpmadı. Sabah erkenden hamama gidip, tellaklara sırtındaki sivilceyi
96
sıktırdı. Ne çare, küçücük sivilce sanılan şey, tedavisi olmayan bir çıbandı... Adına "şirpençe" denirdi.
Fakat aldırmıyordu. Mademki sefer kararı vermişti, sefere çıkacaktı... Yakınlarının ısrarı da fayda etmedi. "Biz
verdiğimiz emri geri alıcılardan değiliz, bizi yanlış bellemişsiniz!" diyordu. Ve ordusunun başında Edirne'ye doğru
hareket etti... Yolda rahatsızlığı arttıkça arttı. Ağrıları dayanılmaz hâle geldi. O sırada ordu Uğraş Deresi
civarındaydı. Yavuz, vaktiyle burada babasına kılıç çekmişti. Durulmasını emretti. Çünkü at sırtında gidecek hâli
kalmamıştı. Hemen otağ-ı hümayun kuruldu. Yavuz çadıra çekildi. Ağrıları büsbütün dayanılmaz hâle gelmişti.
16
Hasan Çan'a döndü: "Şu hâlimize bak Hasan Can, birkaç aylık bebek gibi ağlamak üzereyiz!" Hasan Can da
ağlamamak için kendini güç tutuyordu: "Yatakta istirahat ediniz hünkârım, doktorlar bir çaresini bulurlar..."
97
Yatağa girerken şöyle mırıldandı: "Ölümün çaresi yine ölümdür, Hasan Can!"
Koca Yavuz, yataktan bir daha çıkmadı. Aradan bir ay geçtiği hâlde, kendine gelemedi. Şimdi bütün vücudu
ağrılar içindeydi. Öleceğini anlamıştı. Çadırda Hasan Can'la yalnızdılar. Acı bir gülümseme dudaklarında dolaştı:
"Bu ne hâldir Hasan Can?" Hasan Can, sesini hıçkırığa karıştırıp cevap verdi: "Allah'la olacak zamandır
padişahım." Padişahın kaşları birden çatıldı. Hasta hâlinden umulmayacak kadar gür bir sesle bağırdı: "Ya sen
98
bizi şimdiye kadar kiminle bilirdin Hasan Can!"
Yavuz Selim kuvvetten iyice düşmüştü. Bununla birlikte, çadıra giren sadrazama: "Seni ayakta karşılayamadık,
hastalığımıza ver, bağışla!" dedi. Sadrazam Pirî Mehmed Paşa, padişahın ellerine sarıldı, öptü, yüzüne, gözüne
sürdü. "Allah şifa verir padişahım, mahzun olmayın." "Yok Mehmed, artık yeter! Kendimizi halsiz hissederiz.
Yorulduk, bu ağrılardan bunaldık. Bitsin isteriz. Ölümle bitecekse, öyle bitsin. Yerimize oğlumuz Süleyman'ı
99
getirin. Bize gösterdiğiniz sadakati ona da gösterin."
Hasan Can'ı aradı: "Sure-i Yâsîn oku, Hasan Can." Hasan Can diz çöküp okumaya başladı. Yasin Suresi'ni bir defa
bitirdi. Padişahın işaretiyle tekrar baştan okumaya başladı. Yavuz Selim Han, derin bir nefes alıp verdi. Büyük
100
kahraman, büyük devlet adamı ebediyete göçmüştü. (1520).
Cenazesi İstanbul’a getirilip inşaatını başlattığı Sultan Selim Camii yanına defnedildi. Yerine Osmanlı Sultanı olan
oğlu Sultan Süleyman Han tarafından cami tamamlanıp, kabri üstüne türbe de yapıldı.
Zamanın şeyhülislamı ve büyük İslam alimi Ahmed ibni Kemal Paşa onun için yazdığı mersiyede şöyle
demektedir:
Şems-i asr idi, asrda şemsin
Zıllı memdud olur, ömrü kasir
(O padişah ikindi güneşi idi, bu vakitte güneşin gölgesi uzun ömrü de kısa olur. ) Gerçekten o bir ikindi güneşi
gibi çabuk, sekiz sene içinde bu dünyadan göçüp gitti, ama muazzam gölgesi Kırım’dan Hicaz’a, Tebriz’den
101
Dalmaçya sahillerine kadar uzanıyordu.
Dönemin Değerlendirilmesi
Tahtı devraldığında 2.375.000 km2 olan Osmanlı topraklarını sekiz yıl gibi kısa bir sürede 2,5 kat büyütmüş ve
ölümünde imparatorluk topraklarının 1.702.000 km2'si Avrupa'da, 1.905.000 km2'si Asya'da, 2.905.000 km2'si
102
Afrika'da olmak üzere toplam 6.557.000 km2'ye çıkarmıştır.
103
17
Mısır’ın ele geçirilmesi ile birlikte önemli bir ticari merkez üzerinde kurulan Osmanlı kontrolü, birçok ticari fırsatı
da beraberinde getirmiştir. Geleneksel ticaret yollarının Akdeniz’e buluşma noktaları olan Doğu Akdeniz
limanları sayesinde hatırı sayılır bir gelir elde edilmiştir. Bu yıllarda, Hint Okyanusu’na ulaşan Portekizlilerin yol
açtığı tehlikeye karşı bir askeri operasyona girişmese de, onun döneminde yapılan denizcilik yatırımları
neticesinde oğlu Süleyman döneminde bu tehlike bertaraf edilecektir. Hiç şüphesiz Mısır ve hinterlandının ele
geçirilişi, kadim dünyanın milletler arası ticari yol şebekesinin kontrolünü önemli ölçüde Osmanlılara
104
sağlamıştır.
I. Selim’in saltanatı sekiz yıl kadar sürse de, imparatorluk tarihinin en önemli dönemlerinden birini teşkil eder.
Onun şehzadeliğinden itibaren dikkatle gözlemlediği Doğu sorununu ele alış biçimi, Osmanlı Devleti’nin dini ve
siyasi formasyonunun şekillenmesinde oldukça önemli bir amil olmuştur. Dönem koşullarının da etkisiyle katı bir
Sünni yorumu benimsemiş ve Safeviler’in aleyhine olmak üzere Sünni dünyanın sınırlarını genişletmiştir. Daha
sonra İslam dünyasının liderliğine soyunan I. Selim, bu konudaki en büyük rakibi olan Memlük Devleti’ne karşı
bir dizi askeri operasyonlar düzenlemiştir. Bu askeri operasyonların neticesinde İslam dünyasını birleştirme
yönünde oldukça önemli bir adım atmış ve Haremeyn’in de koruyuculuğunu üstlenmek suretiyle zamanının en
105
güçlü siyasi figürü olmayı başarmıştır.
106
İslam’ın kutsal yerlerinin koruyuculuğu misyonunu yüklenen Osmanlılar, bunu Hıristiyan dünyasına karşı
yürüttükleri gaza dolayısıyla kazandıkları şöhretleriyle birleştireceklerdi. Öyle ki Osmanlı hilafeti Abbasi
halifesinin mirasçısı değil İslam’ın ve kutsal yerlerin koruyucusu, hizmetçisi (hâdimi) olmak anlayışına
kavuşmuştu. Buna göre Osmanlılar halifeliğe hac yolları ve kutsal yerlerin emniyeti, İslam’ın müdafaası, bütün
Müslümanların koruyucu şemsiye altına alınması gibi bir anlam yüklemişlerdi. Gaza geleneği ise Türk idare
anlayışı ile birleşmişti. Bununla birlikte hilafet anlayışının özellikle XIX. yüzyılda Avrupalı devletler karşısında zora
107
düşülmesiyle birlikte Osmanlı Devleti tarafından klasik anlamıyla ortaya konulması ilgi uyandırıcıdır.
Babasından devraldığı tamtakır hazineyi ağzına kadar altınla doldurdu. Hazinenin kapısını mührüyle
mühürledikten sonra, şöyle vasiyet etti: "Benim altınla doldurduğum hazineyi, torunlarımdan her kim
doldurabilirse kendi mührüyle mühürlesin, aksi hâlde hazine-i hümayun benim mührümle mühürlensin." Bu
vasiyet tutuldu. O tarihten sonra gelen padişahların hiçbiri hazineyi dolduramadığından, kapısı daima Yavuz'un
108
mührüyle mühürlendi.
18
“Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz.” diyen Yavuz Sultan Selim Han ise, Cihan hakimiyeti
davasında çok kudretli bir simadır. Kendisini Rodos Seferine teşvik edenlere: “Ben cihangirliğe alışmışken, siz
109
himmetimi küçük bir adanın fethine hasretmek istiyorsunuz.” cevabı kendisini en iyi şekilde anlatmaktadır.
Şeyhülislam İbn Kemal’in Vahdet-i Vücud’u bir devlet doktrini haline getirme tasarısı ile Yavuz’un, İbn-i Arabi’nin
Şam’daki mezarı üzerinde türbe yaptırması arasındaki bağ incelemeğe değer merak uyandırıcı bir konudur.
110
Ayrıca Mısır’ı fethettikten sonra Hint ve Çin ülkelerinin haritalarını yaptırdığına dair rivayet vardır.
İlim ve kültür hayatına da özel önem veren I. Selim, gerek Çaldıran Savaşı sonrasında girmiş olduğu Tebriz’de,
gerekse de Mercidabık ve Ridaniye savaşlarının akabinde girmiş olduğu Şam, Kudüs ve Kahire gibi İslam
111
dünyasının önemli merkezlerinden alim ve sanatkarların İstanbul’a gönderilmesini temin etmiştir.
Yavuz Sultan Selim, 1514 yılında cüzzam hastaları için Karacaahmet Mezarlığı yakınında bir yurt yaptırmıştı.
112
Burası Miskinler Tekkesi olarak tanındı ve 1938 yılında yıkılıncaya kadar cüzzam hastalarına hizmet vermiştir.
Hatıralar
Giyimde Sadelik
Çok sade giyinirdi. O kadar ki, onu herhangi bir saraylıdan ayırmak mümkün olmazdı... Bir gün bunun sebebini
sormuş ve Yavuz'dan şu harika cevabı almıştır: "Vezirlerin ve beylerin süslü elbiseler giymesi, padişahlara
saygıdan ileri gelir. Biz kime şirin gözükmek için süslü giyinelim? Bizim padişahımız (Allah), vücudun dışına değil,
113
içindeki cevhere bakar."
Mertlik
Kibirsizdi. Gösterişten hoşlanmaz, devlet malını israf etmezdi. Cesarete âşıktı. Çaldıran seferi sırasında isyan
eden askerin içine tek başına dalmış ve bu cesareti sayesinde hepsini peşinden sürüklemiştir. Yine Çaldıran seferi
sırasında bir asker, Yavuz'u öldürmek için yolunu kesti. Fakat padişahın heybetini görünce silahını yere atarak
ayaklarına kapandı: "Öldür beni padişahım!" "Niçin?" diye sordu Yavuz. "Çünkü ben seni öldürmeye niyetliydim.
Bu sebeple yola çıktım. Fakat aslan yapılı vücudunu, gözlerinin heybetini görünce kıyamadım. Bu niyetimin
cezasını ver, beni öldür!" Askerin uzun boyunu, geniş omuzlarını, mert duruşunu bir zaman seyrettikten sonra,
gülümsedi: "Sen bana kıyamazsın da, ya ben sana nasıl kıyarım! Bu seferde senin gibi cesur, mert askerlere
114
ihtiyacım vardır. Haydi birliğine katıl."
Ben Geliyorum
Yavuz Sultan Selim, 1515 yılında Dulkadiroğlu Beyliğinin topraklarını Osmanlı topraklarına katmıştı. Memluk
Sultanı Kansu Gavri bir elçi göndererek, yapılan işgali protesto ediyordu. Elçi Türk hakanına: ”Hutbelerde
Sultanımızın adı okunan memleketleri iade ediniz!” dediğinde Yavuz’da şöyle cevap verdi: ”Sultanınıza söyleyin,
hutbe ve sikkede adının muhafazasını bizim memleketimiz olan Anadolu’da değil, kendi memleketi Mısır’da
düşünsün.” Elçi başını yere eğip: ”Ben bunları Sultanıma nasıl söylerim, siz bir elçi gönderin de o söylesin”
deyince Yavuz cevap verdi: ”Elçiye gerek yok, Mısır’a ben geliyorum.”
Çölü Geçerken
Sina Çölünü geçerken şu vak’a o tarihten beri menkıbe olarak anlatılır: Sina Çölünde yıllardan beri yağmur
yağmamasının verdiği kuraklıkla, müthiş çoraklık, ıssızlık ve kum fırtınası vardı. Padişah, devlet adamları ve
süvariler ata binmiş halde çölde ilerlerken Sultan Selim Han bir ara atından iner. Sultanın piyade yürüyüşüne
geçmesiyle, bütün devlet adamları ve süvariler attan inerler. Başta Sultan Selim Han ve bütün ordu kurak ve
çorak Sina Çölünde piyade yürüyüşü yaparlar. Ordu harap ve bitab bir hale gelir. Fakat Sultan Selim Han, büyük
bir edep ve huşu içinde yürümektedir. Sebebi sorulunca buyurur ki: “Önümüzde, fahri kainat Resulullah
115
efendimiz hazret-i Muhammed yürümekteyken at üstünde gitmekten haya ederim.”
19
Mukaddes Beldelerin Hizmetçisi
Şam fethedilmiş, Yavuz Sultan Selim, cuma namazını kılmak için Şam'ın en büyük camisine gitmişti. Sünnet
kılındıktan sonra imam hutbeye çıktı. Tarihî bir gün daha yaşanıyordu. İlk defa bugün, bu hutbede Sultan
Selim'in adı okunacaktı. İmam sesini yükseltti: "Cihan sultanı, mukaddes yerlerin hâkimi, Sultan Selim Han..."
Bitirmesine kalmadan Yavuz Selim'in sesi duyuldu: "Hayır! Biz mukaddes yerlerin hâkimi (sahibi) değil, hadimiyiz
(hizmetkârı). Hutbe böylece değiştirilsin." Ve imam, hutbeyi öylece değiştirip okudu: "Hadimü'l-Harameyn
116
eşşerefeyn Sultan Selim Han bin Bayezid Han..."
Âlimin Atının Çamuru
Sultan Selim Han’ın sandukasının üstünde büyük âlim ibni Kemal Paşanın kaftanı örtülüdür. Örtünün konması
meşhur rivayette şöyle anlatılır: Sultan Selim Han Mısır Seferini tamamlayıp, Kahire’den Şam’a dönerken, yolda,
o sırada Anadolu Kadıaskerliği vazifesini yapan ibni Kemal Paşazadeyi yanına çağırdı. Sohbet ederek
giderlerken, İbn-i Kemal’in atı birdenbire bir su çukuruna bastığı için Sultan Selim Hanın üstü başı ıslanıp, kaftanı
çamur oldu. İbn-i Kemal Paşa telaşa düşünce, azametiyle meşhur olan Sultan Selim Han; “Bir âlimin atının
ayağından sıçrayan çamur, benim için şereftir. Öldüğüm zaman bu kaftanı böylece sandukanın üstüne
117
koysunlar!” deyip, sırtından kaftanı çıkarıp, saklattı.
118
Yiğit Anadolu Çocuklarına Verilen Değer
Trabzon Sancakbeyi Şehzâde Selim(Yavuz Sultan Selim), 1508 yılında Gürcistan seferinde ele geçen ganimetten
beşte bir olan hazine payını bile almayıp, hepsini gaziler arasında taksim etmişti. Daha sonra Şehzade Selim,
Rum, Karaman ve Anadolu’dan gelmiş olan yiğitlerin ileri gelenlerinden bazılarını huzuruna çağırarak, onlara şu
tarihi konuşmayı yapmıştı: Atalarımın sarayında bulunan bilgisiz, mal ve hediyeye düşkün idareciler, çok eskiden
beri sarayımıza ve memleketimize hizmet eden halk çocuklarını, tanınmış yiğit ve kahramanları ileri gitmekten el
çektirmişler, devamlı olarak ihsanları “kul topluluğu”na olmuştur. “Kul”dan başkasına makam ve mevki
vermezler. Bundan dolayı halkın bir kısmı Acem’e gitmek dilerler diye işittim. Benim nazarım sizler üzerinedir.
119
Bunu duyurmak ve göstermek için sizleri çağırdım. Benim niyetim budur.
Atalarımız zamanından beri bize şöyle öğüt verilirdi: Sarayımızda asıl askerimiz, yolumuza sadakatle can ve baş
koyup, bize yoldaşlık ve hizmet edenlerdir. Yüksek mevkiiler, makam ve dirlikler onlarındır. Allah bana saltanat
nasip ederse benim bakışlarım halk çocuklarınadır. Meylim kılıç vuran pehlivanlaradır. Kullarımıza niye minnet
edelim. Onlar samimi kullardır. Onların içinden Müslüman, temiz inançlı, dindar ve iyilik sevenleri ve yiğitleri ileri
çekip yükseltmek gerekir. Yoksa “kul” diye beceriksiz ve alçaklara değer verip, yaramazı adam etmek padişahlık
alâmeti değildir. Halk ve memleket çocuğundan yüz çevirmek uygun olmaz. İnşaalah ben bu niyette kararlıyım.
Her biriniz yerli yerine varıp, benim bu temiz inançlarımı halka tenbih edip bildiriniz. İran’a yönelip gitmekten vaz
120
geçsinler.
20
Bunu dinleyen yiğitler memleketlerine dönüp gittiklerinde Şehzâde Selim’in kendilerine yaptıklarını ve
anlattıklarını her tarafa, herkese anlatıp ilan etmişlerdir. Bunu duyanlar cân-ü gönülden Şehzâde Selim’e
bağlanıp, artık kimin arkasına düşeceklerini ve kime gönül ve ümit bağlayacaklarını bilip, halkın toplandığı yerler
121
de, ozanlar türküler söyleyip; “Yürü Sultan Selim meydan senindür”, sözlerini tekrar edip duruyorlardı.
Çadır İçinde Savaş İdare Edemeyiz
26 Ağustos 1516 yılında, Memluklular ile Osmanlı’lar arasında yapılan Mercidabık savaşı sırasında, Yavuz Sultan
Selim, ordunun ön saflarına gitmek için atını mahmuzladığında, Sadrazam Sinan Paşa Yavuz’un yolunu keserek:
”Şevketlü hünkârım, olmaya ki heyecana gelir, kendinizi ateşe atarsınız, yüreğimiz kan ağlar” dediğinde, Yavuz
Sultan Selim: ”Biz, cennetmekan Fatih Sultan Mehmet Han torunuyuz, çadır içinden savaş idare etmeyiz.” diye
122
cevap vermişti.
Sin Şın’a Girdiğinde
Yavuz Sultan Selim Mısır seferinden sonra Şam’da bir müddet kalır. Şeyh Muhyiddin-i Arabinin kitaplarından
okur. Sultan onun kabrine gidip ruhu için dua etmek ister. Şam halkı Şeyh’in kabrini bilmiyorlardır. Bu konu
araştırılır ve tellallarla bilenin ödüllendirileceği halka duyurulur. Kimse çıkmaz, yalnızca dağda koyun otlatan bir
çoban gelir: “Efendim Kasyun dağının yamacında bir yer biliyorum, oradan ne koyunların birisi bir ot yer nede
oraya bir hayvan basar. Oranın otları kendi halinde büyür ve zamanı gelince de kurur gider. Zannım o ki
aradığınız yer orasıdır” der. Çobanın tahmini doğru çıkar. Kazılan yerde Şeyh-i Ekber’in cesedi hiç çürümeden
123
durmaktadır. Sultan onun için bir türbe yaptırır ve defin işlemiyle bizzat ilgilenir.
Defin bitince Şam halkının Şeyh hakkındaki bildiklerini öğrenmek ister. İleri gelenlerden bazı âlimleri ve
güngörmüş kişileri huzura çağırır. Onlarda kendilerine intikal eden bir rivayeti sanki ağız birliği etmişçesine
anlatırlar. Meğer vakti zamanında Şeyh, Şam halkının maddi şeylere düşkünlüklerinden yakınarak onlara
nasihat etmiş, sonunda da ses tonunu yükseltip ayağını yere vura vura “Sizin taptığınız benim ayağımın
altındadır!’” diye haykırmış. Halk, bu söz ile kendi inançlarına hakaret edildiğini, kendilerinin Allah’a taptıklarını,
Şeyh’in bu sözüyle küfre girdiğini iddia ederek kadılara şikâyet etmişler ve onlarda Şeyh’in cezalandırılmasına
hükmetmişler. Şeyh’in haksız yere eza cefa çekmesine gönlü razı olmayan dostlarından biri Muhyiddin-i
Arabiye’e gelip “Neden sözünden dönmüyorsun, neden sır gibi davranıyorsun?” diye sorunca da o acı bir
tebessüm ile “İzadahale’s-Sin ila’ş-Şın zahira sırrı!” demiş, Sultan bunu duyunca çok şaşırır. Bu söz, ”Sin Şın’a
girince sırrım anlaşılır!” demeye gelmektedir. Sultan, bu sefer Şeyh’in bu sözü tam nerede söylediğini araştırır.
Aradan üç yüzyıla yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen bir kişi tahminen yerini bilebilir. Sultan bizzat oraya
kadar gider. Gidilen yer yüksekçe bir tepedir. Sultan tepeyi kazmalarını emreder. Çok geçmeden kazılan yerden
bir küp altın çıkar. Sonra Sultan şöyle söyler “Peygamberimiz, zamanın küfür meclislerine binaen ‘Dininiz
paranız, kıbleniz kadınlarınız.’ buyurmadı mı? Muhyiddin-i Arabi de buna dayanarak, taptığınız ayağımın altında
124
demekle, benim ayağımın altında altın var demek istemiş ama o zaman bunu kimse anlayamamış. [Sin Selim,
Şın Şam’ın baş harflerini gösterir, Selim Şama’a Girince diye anlaşılıyor.]
Buna Karışmak Benim Vazifemdir
Yavuz Sultan Selim Han Topkapı Sarayı hazinesi görevlilerinden yüz elli kişinin sorumsuz davranışlarından dolayı
idamını emretmişti. Zenbilli Ali Efendi, bu kararı duyunca derhal Dîvan-ı hümayûn’a koştu. Vezirler ayağa kalkıp
saygı ile karşıladılar ve başköşeye oturttular. Şeyhülislamın divana gelmesi adet olmadığından, niçin geldiğini
sordular. Padişahla görüşmek istediğini söyledi. Durum padişaha arz edildi. Yavuz Sultan Selim Han, huzuruna
girmesine izin verdi. Arz odasına girip selam verdi. Padişahın hürmet göstermesinden sonra, gösterilen yere
oturdu. Sonra padişaha; “Fetva vazifesinde bulunanların bir işi de, padişahın ahiretini korumak, onları dinen
hata olan şeylerden sakındırmaktır. Yüz elli kişinin idam edilmesine padişah fermanı çıktığını duyduk,
öldürülmeleri için, dinen bir sebep tespit edilmiş değildir. Bunların af buyrulması rica olunur.” sözü üzerine kızan
padişah; “Bu iş saltanatın gereğidir. Âlimler böyle işlere karışırsa devlet idaresi kargaşaya uğrar.
Sorumsuzluklara göz yummak, beğenilecek tutum değildir. Bu işlere karışmak sizin vazifeniz değildir.” dedi.
21
Zenbilli Ali Efendi, Padişahın bu sözleri karşısında; “Bu karar ahiretiniz ile ilgilidir ve buna karışmak da bizim
vazifemizdir. Eğer affederseniz ne iyi ne güzeldir. Yoksa ahirette cezaya müstehak olursunuz.” Bu sözler,
Padişahın kızgınlığını yatıştırdı. “Affettik” diyerek lütuf gösterip, neşe ile sohbete başladı. Konuşma bittikten
sonra, gitmek üzere ayağa kalkan Zenbilli Ali Efendi, Yavuz Sultan Selim Hana; “Ahiretiniz ile ilgili hizmeti yerine
getirdim. Mürüvvet ile ilgili bir sözüm daha var.” dedi. Padişah; “Onu da söyle.” deyince; “O sözüm de şudur ki,
Padişahın affına uğrayan o kişilerin, işlerinden el çektirilip, el açarak sokaklarda dolaşmaları, Padişahlığın şanına
layık mıdır?” dedi. Bunun üzerine Padişah bunu da kabul etti. Sultan Selim Han; “Fakat bunlar vazifelerinde
kusur ettikleri için, bunları tâzir edeceğim.” dedi. Zenbilli Ali buna karşı da; “Tazir (azarlama) padişahın reyine
kalmıştır. Orasını siz bilirsiniz. Bizim arzumuzu kabul etmeniz bize yeter.” dedi. Sonra teşekkür ederek padişahın
125
huzurundan ayrıldı.
Mesul Olursun
Yavuz Sultan Selim Han, padişah olduğu zaman, babasının çok değer verdiği büyük âlim Zembilli Ali Efendi’yi
Şeyhülislam yaptı. Kendisi asabi olduğu halde ona büyük hürmet gösteriyor, her işini onun fetvasını alarak
yapıyordu. Bir gün Yavuz İstanbul’dan Edirne’ye giderken, Zembilli Ali Efendi onu uğurlayıp geri döndüğünde 400
kişinin elleri bağlı götürüldüklerini görünce, başlarındaki adama: -Bunlar kimlerdir, diye sordu. -Bunlar, ipek
satın aldıklarından dolayı idama mahkûm olan tüccarlardır. Bu cevap karşısında Zembilli Ali Efendi hemen geri
dönüp Yavuz’a yetişerek: -İpek satın alan 400 kişinin idamını emretmişsiniz. Bu caiz değildir. Katletmeyiniz,
mesul olursunuz.-Halkın üçte birinin nizam için üçte ikisinin katli caiz iken, üç-beş kişi için neden mesul olayım? Padişahım, bunların suçu halkın nizamını bozacak mahiyette değildir. Yavuz kendi emrini, halkın nizamı olarak
kabul ettiğine inandığından, şu cevabı verdi:-Ya benim emrime karşı gelmek halkın nizamını bozmaz mı?-Hayır
bozmaz! İpek emininin bu tüccarlara ipek vermesi, sizin rızanıza alamettir. Suçları yoktur, dedikten sonra selam
vermeden Yavuz’un huzurundan çıktı. Yavuz bu hareket çok sinirlendi ise de hiçbir cevap vermeden yoluna
126
devam etti. Edirne’ye varınca İstanbul’a haber gönderip, bu 400 kişinin affedildiğini bildirdi.
Mısır’ı Fetheden Ordu
Ordu, sefere gidiyordu. İlk mola Gebze yakınlarında verildi. Ordunun geçtiği yollar bağlık bahçelikti. Asmalar
salkım salkım üzüm, ağaçlar elma doluydu. Yavuz Sultan Selim Han bir an düşündü: “Acaba askerim, sahibinden
izinsiz üzüm veya elma koparıp yer mi?” hemen Yeniçeri Ağasını çağırdı ve: “Ağa! Fermanımızdır. Bütün askerin
heybeleri yoklansın. Bir elma veya üzüm çıkan asker derhal huzura getirilsin!” diye emretti. Yeni çeri Ağası,
birkaç saat içinde bütün askerin heybelerini arattırdı. Daha sonra Sultan Selim Hanın huzuruna gelerek:
“Hünkârım! Bütün askerin heybelerini araştırdık. Bir tek üzüm veya elma bulamadık. Asmaları ve elma
ağaçlarını da inceledik. Koparılma izine rastlamadık” dedi. Bu habere çok sevinen Sultan, ellerini açarak “Ya
Rabbi, sana sonsuz hamd-ü senalar olsun. Bana haram yemeyen bir ordu nasip ettin. Eğer asker içinde bir nefer
sahibinden izinsiz bir meyve koparıp yeseydi, Mısır seferinden vazgeçerdim” dedi. Sonra Yeniçeri Ağasına
127
dönerek: “Çünkü Ağa! Haram yiyen bir ordu ile beldelerin fethi mümkün olamaz” dedi.
Şehzade Korkut
Amcası Cem Sultan gibi hayatı maceralarla dolu geçen Korkut, kardeşi Yavuz Selim'in saltanatı için tehlikeli
kabul edildiğinden yakalanıp öldürüldü. Cenazesi, Bursa'daki Orhan Gazi'nin türbesine defnedildi. (1513) Bütün
şehzadeler gibi o da hayatının ilk yıllarından itibaren özel bir eğitime tabi tutulmuştur. Korkut'un başka hiçbir
hanedan mensubunda bulunmayan özelliği, "fakih" yani İslam hukuku uzmanı olmasıydı. Fıkıhta geleneğin
sınırlarını aşarak Hanefi mezhebini terk edip Şafii mezhebine geçmiş ve değerlendirmelerini buna göre yapmıştır.
Şehzadeler için birinci mesele tahtla ilgiliydi. Fakat Korkut 40 yaşında iken, 1508'de yazıp babasına gönderdiği
"Da'vetü'n-nefsi't-taliha ila A'meli's-saliha" isimli eserde saltanatla ilgili hiçbir beklentisi olmadığını, ilimle
128
uğraşmak istediğini, bir koltukta iki karpuzun olamayacağını açık bir dille yazmıştı.
Ona göre padişahın hem iyi bir mümin, hem de iyi bir yönetici olması mümkün değildir. Gerekçelerden ilki, şeriat
ile örfün uyuşmazlığıdır. "Bu zamanda siyasi meselelerde işin içine örfi bir unsur karışması şüphelerinden azade
22
olacak şekilde şeriatı icra etmek mümkün değildir. Hatta şeriata açıkça muhalif olan örfi uygulamalardan
kaçınarak şeriata uymak mümkün değil." Emirlikle birlikte günahın kirlerinden temiz kalabilmek de mümkün
değildir. Çünkü Emir'in kirlere bulaşmış insanlardan uzak kalabilmesi imkânsızdır. Hükümdarlık kalbin alakalarını
çoğaltmayı gerektirir ki, bu da kalp huzuruna manidir. Ona göre söylenenlerden öğüt almak için uzaklara
gitmeye gerek yoktur: "Babalarımız ve atalarımız ile onlara karşı çıkanlar arasında saltanat talebi sebebiyle
129
cereyan eden kavgalara bakmak yeterlidir. İnsanlar kadim devirlerden beri hep bu hal üzeredirler."
Aklımıza bazı sorular geliyor. Bütün bu yazdıklarına rağmen şehzadenin taht mücadeleleri nasıl izah edilecektir?
Bu bir kader sırrı mı, Şehzade Selim'in taht ihtirası mı, yoksa Korkut'un eserleri "Bu işi ben bilirim" gizli egosunu
130
mu barındırmaktadır? Son sözümüz son iki kelimesi olsun: "Allahu a'lem"
Asırlarca Aralıksız Okunan Kur’an-ı Kerim
Ünlü şair Yahya Kemal, İstanbul’un işgal altında bulunduğu günlerde, İngilizlerin Topkapı Sarayını
yağmalayacağı söylentileri üzerine derhal saraya gitmiş ve Saray Kâtiplerinden Lütfi Bey ile dolaşırken
intibalarını dile getirmişti. Bu yazısında, Hırka-i Saadet Dairesi’nde karşılaştığı manzarayı şöyle anlatır: “Revan
Köşkü’nde gezerken kulağıma derinden bir Kur’ân-ı Kerîm sesi geldi. Birdenbire İslam mimarisini tam manasıyla
gördüm. Çünkü İslam mimarisinin içinde, bir ruh gibi, muhakkak rahle başında bir Kur’an-ı Kerîm sesi lazım. O
olmadığı zaman bu mimari, kuru bir şekilde görünüyor. Bu fikrimi rehberim Lütfi Bey’e söyledim ve bu Kur’an
sesinin nereden geldiğini sordum. “Hırka-i Saadet Dairesinden” dedi. Yavaş yavaş sesin geldiği pencereye
baktım; yeşil yemyeşil, ruhanî yeşil bir daire, pencereye arkasını çevirmiş bir hafız, öteki âleme dalmış bir ruhun
istirahatiyle okuyor, diğer bir hafız da gözlerini yummuş, bir köşede tespihini çekerek bekliyor. Rehberim Lütfü
Bey’e sordum, Hırka-i Saadet’te ne zaman bu hatim indirilir? Lütfü Bey gülümseyerek kulağıma dedi ki: “Her
gün! Her saat! 400 seneden beri geceli gündüzlü bila fasıla...”Hayretten gözlerimi kapamış dinliyordum. Lütfi
Bey biraz malumat verdi: “Yavuz Sultan Selim, hilafet alâmeti olan Hırka-i Şerif, Sened-i Şerif ve diğer Emanat-ı
Mübareke’yi Mısır’dan İstanbul’a hatimler indirterek getirmiş, İstanbul’a vardığı gece Saray’da yüksek bir
mevki’e yerleştirmiş, mimarbaşı ve ustalar, asıl tevdi olunacak makamı harıl harıl inşa ederlerken, sefer
yorgunluğuna bakmadan sabaha kadar ayakta beklemiş. O gece, geceli gündüzlü Kur’an-ı Kerim okunması için
vazife tertip ederek, kırk hafız tayin etmiş. İşte o günden beri bu dairede bir saniye tevakkuf etmeksizin Kur’an-ı
Kerim okunuyor. Bu hafızlar el’an kırk kişidir. Daima ikişerli nöbetle vazifelerini ifa ederler. Bu gün de bu iki
hafızın nöbeti.” dedi. Bu gece, bu saat, ben burada bu satırları yazarken, Hırka-i Saadet Dairesi’nde Kur’an-ı
Kerim okunuyor! Siz, bu saat benim bu satırlarımı okurken, Hırka-i Saadet Dairesi’nde Kur’an-ı Kerim okunuyor!
Tam dörtyüz seneden beri fasılasız! O günden beri bu düşünce saat rakkası gibi hafızamda sallanıyor. Hilafet
Makamı olan İstanbul’da, böyle bir makamın yanında, dört asırdır durmamış bir Kur’an-ı Kerim sesi olduğunu
bilmezdim. Nice İstanbullular ve nice Türkler de bilmezler. Bu sarayın içinde dörtyüz seneden beri olmuş
ihtilaller, hal’ler, kıtaller, bu Kur’an-ı Kerimin sesini bir an susturamamış. Bu hadiseyi idrak ettikten sonra,
131
İstanbul’dan niçin çıkarılamıyoruz, bu şüpheyi halleder gibi oldum.
132
(Not: Hırka-i Saadet Dairesinde Kur’an-ı Kerim okunması 3 Mart 1924 tarihinden itibaren yasaklanmış, 67 sene
133
sonra 15 Mart 1991’den itibaren tekrar başlatılmıştır.)
23
Kanunlar Yürüdükçe Devlet Zeval Bulmaz
Yavuz Sultan Selim, her meseleyi, akıllı ve olgun veziri Pîrî Mehmet Paşa ile istişare eder, onun bilgi ve
görüşlerinden istifade ederdi. Bir gün sohbette, kendisine şu soruyu sordu: -Pîrî Lalam! Allahü Tealanın emri,
Resûl-i Ekrem efendimizin mucizesiyle Mısır’ı feth eyledik. Hadim-ül Haremeyn olmakla şereflendik. Gittiğimiz
yerlerde fetihler müyesser oldu. Emrimize muhalefet edecek kimse kalmadı. Bu halde devletimizin zevali ihtimali
var mıdır? Pîrî Mehmet Paşa’nın, sanki çağlar ötesini görüyormuşçasına verdiği cevap şöyleydi: -Dedelerimizin
koydukları kanun ve kaideler yürürlükte kalıp tatbiki devam ettikçe, bu devletin zevali, yıkılması mümkün
değildir. Ama evlatlarınızın hilafetleri zamanında, akılsız vezirler tayin edilir, rüşvet kapıları açılıp rütbe ve
makamlar ehli olmayanlara verilir ve devlet işlerinde kadınların hükmü yürürse, o zaman bu devlette karışıklık ve
134
düzensizlik hüküm sürer.
24
Kanuni Dönemi (1520-1566)
Kanuni Sultan Süleyman(1520-1566) – 46 yıl
Kişiliği
Babası Yavuz Sultan Selim Handır. 27 Nisan 1495’te Trabzon’da doğdu.
Kanuni lakabıyla meşhur oldu. Avrupalılar Büyük Türk ve Muhteşem
Süleyman lakaplarını verdiler. Edip olduğundan “Muhibbi” mahlasıyla
135
şiirlerinin toplandığı Divan’ı vardır.
İyi bir şair olan Kanuni'nin şiirlerinde kullandığı mahlas "Muhibbî" idi.
Son nefeste sakla imanım benim,
Bulmaya yol ana şeytan-ı racim,
Mustafa'nın (s.a.v.) hürmetine, ilahî,
Sen müyesser eyle cennat-ı naim.
Hastalığı sırasında söylediği şu mısralar hâlâ dillerden düşmez:
136
"Halk içinde muteber nesne yok devlet gibi,
"Olmaya devlet, cihanda bir nefes sıhhat gibi..."
Babası ve dedesinin aksine şık, süslü ve haşmetli giyinmeyi severdi. Değişik
değişik “çakşırlar” giydiği için Yavuz onu sarayda “Çakşırlı” diye çağırırdı. Hatta bir seferinde yine ihtişamlı
137
elbiseler içinde görünce oğluna takılmış ve “Anana giyecek bir şey bırakmamışsın” diye alay etmiştir.
Şehzadeliği
İlk şehzâdelik yılları, babasının taht mücadeleleri dolayısıyla hareketli geçmişti. Çocukluk yıllarının da geçtiği
138
Trabzon’daki sarayda kendisine tahsis edilen hocalardan ilk eğitimini aldı.
Biraz büyüyünce Şarkikarahisar'a vali tayin edildi. Fakat amcası Ahmed buna razı olmadı. Süleyman'ın İstanbul
yolu üstünde bulunması canını sıktı. II. Bayezid ölür de hızla taht şehri İstanbul'a gitmesi gerekirse, Süleyman
yoluna çıkar diye korktu. "Bu oğlancığın yolumuz üzre işi nedir?" diyerek babası II. Bayezid'e başvurdu. Bunun
139
üzerine Sultan II. Bayezid, torunu Süleyman'ı Kırım'da Kefe Sancak Beyliği'ne gönderdi.
Babasının seferleri sırasında ise zaman zaman İstanbul’a gelerek saltanat vekilliğinde bulunmuştu. Böylece
tahta oturmadan önce hem imparatorluk coğrafyasını tanımış oldu, hem de idarî tecrübe kazandı. Ayrıca
padişahlığı sırasında görev vereceği idareci kadroları da bu sıralarda belirlemiş ve bu kimseler onunla birlikte
İstanbul’a gelmişti. Manisa’daki şehzadelik yıllarından beri yanında bulunan yakın arkadaşı, daha sonraki
140
yıllarda adeta ikinci bir padişah gibi hareket edecek sadrazam İbrahim Paşa da bu isimlerden biriydi.
Tahta Çıkışı (1520) – 25 Yaşında
XVI. yüzyılın ilk çeyreği bitmeden Osmanlılar yeni bir misyon yüklenmiş olarak doğudaki sorunlarını büyük ölçüde
çözmüşlerdi. Kısa süren saltanatı sırasında bunları gerçekleştiren ve devleti sahip olduğu mutlak gücüyle idaresi
altında yürüten Yavuz Sultan Selim’in 1520’de vefatı üzerine oğlu Süleyman, saltanat makamına oturdu. Onun
141
tahta geçmesiyle Osmanlılar için yeni bir devir başlamış oluyordu.
Tahta geçişinden birkaç hafta sonra Venedik elçisi Bartolomeo Contarini Süleyman'ı "Yirmi altı yaşında, uzun
fakat sırım gibi ve kibar görünüşlü... Boynu biraz fazla uzun, yüzü zayıf, burnu kartal gagası gibi kıvrık. Gölge gibi
25
bıyığı ve küçük bir sakalı var. Cildi biraz soluk olsa da yüzü oldukça hoş. Derisi solgunluğa meyilli. Akıllı bir
142
hükümdar olduğu söyleniyor ve herkes onun saltanatının hayırlı olacağını umuyor" şeklinde tanımlamıştır.
143
İlk icraatı Tebriz’den ve Kahire’den getirilen 600-800 civarındaki sanatkâr, ümera ve benzerlerinin
memleketlerine dönmelerine izin vermek oldu. Ayrıca Yavuz Sultan Selim’in Mısır’dan getirttiği Abbasi halifesi
Mütevekkil’in de geri dönmesine müsaade etti. İran’la yapılan ipek ticaretine yönelik yasağı kaldırıp bu ticaret
dolayısıyla mallarına el konulan tüccarın zararını karşıladı. Bunların yanı sıra halka kötü muamelede bulunan
idareci ve askerleri cezalandırdı. Devrin kroniklerinde yer verilen bu ilk icraatlar yeni padişahın adalet prensibine
144
sıkı sıkıya bağlı olduğunu göstermek amacını da taşıyor olmalıdır.
Onun bu yaklaşımına rağmen ilk huzursuzluk tahta oturmasının üzerinden iki ay geçmeden kendini gösterdi. Eski
bir Memluk beyi olup Sultan Selim zamanında Şam Beylerbeyiliği’ne getirtilen Canberdi Gazali isyana kalkıştı.
Henüz yeni fethedildiğinden Osmanlı idaresinin tam olarak hâkim olamadığı Suriye bölgesinde ortaya çıkan bu
isyanın amacı eski Memluk Devleti’ni yeniden kurmaktı. Diğer taraftan Safevîlerin de bu ortamda devreye girme
ihtimalinin olması Osmanlı devlet merkezinde büyük bir endişe uyandırmış; isyan, Ocak 1521’de bastırılmıştı.
Batı’ya karşı gaza yeniden hızlandırılırken bu kez merkezden Mısır’a vali olarak gönderilen Ahmed Paşa’nın
sebep olduğu karışıklıklar ciddi boyutlara ulaştı. Ağustos 1524’te isyanın bastırılmasının ardından Mısır’ı bir
Osmanlı eyaleti yapacak ıslahatlar bizzat Veziriazam İbrahim Paşa’nın Kahire’ye gönderilmesiyle
gerçekleştirilmişti. Osmanlıların Akdeniz siyasetinde Mısır’ın yeri çok mühimdi. Osmanlılar Mısır’ı ellerinde
tutarak Hind Okyanusu ile olan bağlantıyı da kontrol edebileceklerdi. Merkezî idarenin bu hassas yaklaşımı
sayesinde Kahire’de İstanbul mahreçli bir kültürel hayat anlayışı etkisini göstermiş ve silinmez izler
145
bırakmıştır.
Sultan Selim’in Doğu’ya yönelik seferleri sonucunda ele geçirilen topraklar ile imparatorluğun sınırları büyümüş,
bu durum Avrupa’da ümitsizliğe sebep olmuştu. Diğer taraftan onun asıl amacı Batı’ya büyük bir sefer
düzenlemekti. Bu amaç doğrultusunda daha 1515’te İstanbul’da büyük bir tersane inşasına başlanmıştı. Fakat
ömrü buna vefa etmemişti. XV. yüzyılda Fatih Sultan Mehmed’in Batı’yı hedef alan fetihleri Rodos ve Belgrad’da
durdurulmuştu. Rodos, Akdeniz hâkimiyetinin anahtarı, Belgrad ise Orta Avrupa’nın ele geçirilmesi için açılması
gereken bir kilitti. 1520’de tahta oturan Sultan Süleyman’ın Batı’da gazayı sürdürebilmesi bu iki engelin
geçilmesini gerektiriyordu. Böylece o, İstanbul’un fatihinin hedefleyip elde edemediklerini başararak hem
saltanatını pekiştirecek hem de atalarının kazandığı şöhreti kendi şahsında daha da yukarılara taşıma imkânı
146
bulacaktı.
Kanuni Devrinde Avrupa’da Siyasi Gelişmeler
Avrupa XVI. yüzyıla İtalya üzerine yapılan savaşlarla girmişti. Siyasî birlikten yoksun oldukları için istilaya açık
durumda olan zengin İtalyan kent devletleri diğer devletlerin iştahını kabartmaktaydı. İspanya ve Fransa bu
26
savaşlarda birbirlerinin rakibiydiler. Bu iki devlet arasındaki diğer bir rekabet konusu ise sonraki yıllarda baş
gösterecekti. Habsburg hanedanına mensup Avusturya Arşidükü olan Karl, 1516’da anne tarafından dedesinin
ölümü üzerine İspanya hükümdarı ilan edilmişti. 1519’da ise bu kez baba tarafından dedesinin ölümüyle boşalan
Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu tacına talip oldu. Alman prenslerin oylarıyla imparatoru belirleyeceği
seçimlerde diğer aday Fransa kralı I. François’ydı. Bu sırada bütün Avrupa’da bir Osmanlı istilasıyla karşı karşıya
kalmaktan endişe duyulduğu için her ikisi de Türklere karşı bir haçlı seferine çıkacakları vaadinde bulunmuşlardı.
Karl, rakibi I. François’yı alt etti. Sultan Süleyman’ın tahta oturmasından bir ay sonra Ekim 1520’de Alman krallık
tacını giydi. Bu tarihten itibaren Şarlken üyesi olduğu hanedan ailelerinden edindiği miraslar yoluyla İspanya,
Avusturya, Hollanda, Belçika, yeni kıta Amerika’daki İspanyol kolonileri ve Fransa’da Burgondiya’yı elinde
tutuyordu. İmparator seçiminin sonuçlanmasından sonra Şarlken ve I. François’nın hedefleri zengin fakat
147
parçalanmış İtalya’yı ele geçirmek oldu. Her iki hükümdarın haçlı seferi planları ise rafa kaldırıldı.
148
Şarlken’ın en büyük emeli Hıristiyan Avrupa’yı kendi idaresindeki büyük bir imparatorluk çatısı altında
birleştirmekti. XVI. yüzyılda Avrupa’da merkezî idarenin güçlendiği millî devletler ortaya çıkmıştı ve her devlet
149
kendi bağımsızlığını korumak gayretindeydi.
Sultan Süleyman’ın en büyük rakibi olan Şarlken da Kutsal Roma-Germen İmparatoru olarak tahtta bulunduğu
süre içinde Hıristiyan Avrupa birliği hayalini gerçekleştirmeye çabalamıştı. Fakat karşısında İngiltere, Fransa gibi
millî monarşiler ve diğer taraftan dinî ve siyasî yönden kendisini tehdit eden Protestanlık hareketi vardı. Nihayet
onun bu yöndeki ideallerinin önündeki en büyük engel Osmanlıların Batı’ya yönelik askerî ve siyasî faaliyetleri
olacaktır. Şarlken 40 seneye yakın iktidarı boyunca idealleri için sürdürdüğü mücadelesini sonuçlandıramadan
150
hasta ve yorgun bir haldeyken tahtını oğluna bırakmıştı.
Bu tarihlerdeki Avrupa kimi tarihçiler tarafından I. Süleyman’ın ve Şarlken’ın Avrupa’sı şeklinde tarif edilmiştir.
Avrupa devletleri kendi çıkarlarına göre bu iki büyük gücün etrafında yer almışlardır. Hatta yine bu dönemde
ortaya çıkan Protestanlık mezhebi de Osmanlılar tarafından Katolik İmparator Şarlken’a karşı himaye edilmiştir.
Bu destek olmasaydı Protestanlığın Şarlken’ın ezici gücü karşısında hayat şansı bulması çok mümkün değildi.
151
Denilebilir ki bugünkü Avrupa bir ölçüde o dönemdeki gelişmelerin sonucunda meydana gelmiştir.
Osmanlıların Fransa İle İlişkileri ve Avrupa Politikası
1559'da İtalya Harpleri'ne son veren Cateau-Cambresis Barış Antlaşması'na kadar Fransız Kralı, Osmanlılar ile
ittifakı, siyasetinin temeltaşı saymış, askerî destekle beraber, önemli miktarda mâlî destek sağlamıştır.
Habsburg üstünlüğüne karşı Osmanlı ittifakı, Fransa'nın vazgeçilmez geleneksel bir siyaseti olmakta devam
edecektir. Tabii, bu ittifaktan Osmanlılar da büyük yarar sağlamakta idi. Avrupa Hıristiyan dünyasının
parçalanmış durumda kalması, Papa ve İmparatorun tasarladıkları bir Haçlı saldırısının önlenmesi, Osmanlının
152
Avrupa politikasının temel kuralı idi.
27
Sultan için yazılmış Matrakçı Nasuh'un Süleymannâme adlı eserinde Fransa ile ittifak hakkında Osmanlı görüşü
ilginçtir. Bu kaynağa göre, İmparator, tüm Avrupa'nın başı olmak iddiasıyla Fransa'yı Müslümanlara karşı
ittifaka zorlamış, bu nedenle İslâm'ın Sultanı Süleyman'ın Fransız Kralı ile ittifakı bir zorunluluk halini almıştır;
eğer Fransa bu ittifaktan cayarsa, bütün Hıristiyan dünyasının Osmanlılara karşı tek bir cephe halinde birleşmesi
kaçınılmaz olurdu, diyor. O zaman Osmanlı tarihçisinin görüşü, Osmanlıların da Avrupa'da bir güçler dengesi
politikasını izlemek zorunda bulunduklarını açıkça ifade etmekte, Osmanlıların Hıristiyan bir devletle ittifakını,
153
bir real-politik gereği gibi gördüklerini göstermektedir.
İspanya Kralı Şarlken
154
Mohaç Savaşına Kadar Askeri ve Siyasi Gelişmeler
Belgrad Seferi (1521)
Yavuz Sultan Selim Han devrinde Osmanlı Devleti doğu hudutlarını emniyete almıştı. Bu sebeple Sultan
Süleyman Han, doğudan emin olarak ilk seferlerini Avrupa üzerine yaptı. Macar Kralının, Kutsal Roma Cermen
İmparatoru Şarlken’e güvenerek, Osmanlı elçisine düşmanca davranması üzerine, Orta Avrupa’nın kilidi sayılan
155
ve önceki devirlerde üç defa kuşatılıp alınamayan, Belgrat üzerine sefere çıktı.
Kanunî Sultan Süleyman’ın Belgrad Seferi’ne karar vermesiyle hazırlıklara başlandığında Kutsal Roma-Germen
156
İmparatoru Şarlken ile Fransa Kralı I. François savaşa girişmişlerdi.
8 Temmuz 1521 Pazartesi günü Kanuni, "Ciğerdelen" ismiyle tarihlerimize geçmiş kaleyi fethetti. Bu kale,
Kanuni'nin bizzat fethettiği ilk kaledir. Fetihten sonra yanındakilere şöyle demiştir: "Derhâl bir büyük kilise,
157
camiye çevrilsin. Ardından da yeni bir cami yapılsın. Bu, ilk fethettiğimiz kaledir, mamur olmasını isteriz."
Belgrad kuşatma altındaydı. Sadrazam Piri Mehmed Paşa'nın emrindeki ordunun topçuları, büyük toplarla kaleyi
dövüyordu. Sultan Süleyman bu sırada geldi (1 Ağustos 1521, Perşembe). 8 Ağustos Perşembe günü üç koldan
saldırıya kalkan Osmanlı ordusu, şehrin surlarını aştı. 29 Ağustos Perşembe günü düşman teslim oldu. Ertesi gün
cuma günüydü. Padişah, büyük bir merasimle Belgrad'a girdi. Hemen Belgrad'ın en büyük kilisesi olan Aşağıkale
Kilisesi'ni camiye çevirtti. Belgrad'da ilk cuma namazım orada kıldı. Adına hutbe okundu. Ramazan bayramını
158
Belgrad'da geçiren padişah, 18 Eylül 1521'de İstanbul'a hareket etti.
28
Bu suretle Osmanlılara Orta Avrupa yolu açılmış oluyordu. Fatih Sultan Mehmed’in alamadığı bu önemli kaleyi
ele geçiren genç yaştaki padişah çok parlak bir zaferin sahibi olmuştu. Belgrad’ın Osmanlılar tarafından zaptı
Avrupa’da korku çanlarının çalmasına sebep oldu. Fakat ne İmparator Şarlken ne de Macar Kralı buna karşı
159
önlem alabilecekleri bir vaziyet içindeydiler.
Fetih hakkında Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu'nun İstanbul elçisi; "Belgrad'ın ele geçirilmesi, Macaristan
Krallığı'nın çöküşüne sebep olan olayların başlangıcıydı. II. Lajos'un ölümü, Budin'in ele geçirilişi ve
Transilvanya'nın işgaliyle devam eden süreçte Macaristan İmparatorluğu yıkılmış ve diğer ülkeleri de benzer
160
sonu yaşayacağına dair bir korku sarmıştı." şeklinde yorum yapmıştı.
Rodos Seferi (1523)
Kanuni tahta geçtiğinde Karadeniz, Marmara ve Ege denizleri Türk gölüydü. Böyle olmasına rağmen, Akdeniz
161
bütünüyle Osmanlı hâkimiyetinde değildi.
Rodos Kalesi
162
Rodos, Osmanlı topraklarına karşı bir nevi Hıristiyan ileri karakolu hükmündeydi. Burası da Fâtih Sultan
Mehmed’in sonuç alamadığı bir yerdi. Akdeniz hâkimiyetinin tesis edilmesi için kilit bir öneme sahip olan Rodos,
XIV. Yüzyılın başından beri St. Jean şövalyeleri tarafından üs olarak kullanılmaktaydı. Adada çok kuvvetli bir
askerî istihkâm ve şövalyelere ait güçlü bir donanma bulunmaktaydı. Osmanlılar Fatih Sultan Mehmed ve
özellikle II. Bayezid döneminden itibaren denizciliğin önemini kavrayıp buna uygun icraata girişmişler,
Akdeniz’deki Türk korsanlarını destekleyip aynı zamanda onları devlet hizmetinde istihdam etmeye
başlamışlardı. Bununla birlikte denizciliğin esaslı bir devlet siyaseti güdülerek ele alınması 1515’te Yavuz Sultan
163
Selim’in Haliç’te büyük bir tersane inşa ettirmesiyledir.
Donanma bu maksatla iyice hazırlandı, Asker, ada fethi için eğitildi. Ve donanma Rodos'a yelken açtı. Şövalyeler,
canlarını dişlerine takmış, Rodos'u savunuyorlardı. Kuşatma uzadıkça uzuyor, padişah sabırsızlanıyordu.
Padişah 10 Aralık 1522 günü, Rodos baş şövalyesine iki elçi gönderdi. Üç gün içinde teslim olmazlarsa, kalede
taş üstünde taş bırakmayacağını söyledi. Şövalyelerden bazıları teslim taraflısıydı. Dayanamayacaklarım
söylüyorlardı. Diğerleri padişahın intikam almak isteyeceğinden korkuyorlardı. "Bizim Müslümanlara
yapaklarımızı padişah bize yaparsa hâlimiz ne olur! Teslim olmayalım" diyorlardı. Sonunda şövalyeler anlaştı.
Başşövalye, iki elçi gönderdi. 20 Aralık günü Rodos Kalesi'ne bayrağımız çekildi. Başta reisleri olduğu hâlde namlı
Saint-Jean şövalyeleri, Kanuni Süleyman'ın huzuruna çıktılar. Kanuni: "Hükümdar olan bazen kazanır, bazen
kaybeder; vazifenizi yaptınız, topraklarınızı savundunuz; elem çekmeyin" dedi. Şövalyeler, vaktiyle yaptıklarını
29
düşündüler. Buna rağmen Müslümanların halifesi onları teselli ediyordu. Rodos Şövalyeleri, perşembe günü
164
gemilerle adadan ayrıldılar. Ertesi gün Kanuni, cuma namazım kılmak için şehre girdi. (2 Ocak 1523 Cuma).
Rodos adasındaki üç bin kadar Müslüman esir kurtarıldı. Korsanlar adayı terk edince, Kanuni Sultan Süleyman
Han Ada’nın imarını emretti. Papalığın doğudaki son temsilcisi olan Saint-Jean Haçlı Devleti yıkılarak, Batı
Anadolu korsanlığı bertaraf edildi. İstanbul-Suriye-Mısır deniz ticareti ve Hac yolu emniyete alındı. Osmanlı deniz
165
gücünün durumu böyle mühim bir adanın kuşatılmasıyla etraflı bir şekilde anlaşılmış oldu.
Şövalyeler Şarlken tarafından tarikata verilen Malta ve Trablus’a yerleştiler.
166
İkinci Macaristan Seferi
Osmanlıların Belgrad’ı fethi sonrasında İtalya Savaşları’nın ikinci dönemi başlamış, İspanya Kralı Şarlken ile
Fransa Kralı I. François karşı karşıya gelmişlerdi. Fransa Kralı, 1525’te kuzeyden İngilizlerle birlikte hareket eden
Alman ordusu ile Pavia’da karşılaştığında yenilerek esir düşmüş ve Madrid’e götürülüp hapse atılmıştı.
I.François’nın annesi oğlunu kurtarması hususunda yardım talebinde bulunduğu bir mektubu Sultan Süleyman’a
gönderdi. Osmanlı sultanı bu mektuba Fransa kralını teskin edici sözlerden sonra kendisine yardım edeceğini
167
bildiren bir cevapla karşılık verdi.
Fransızlar Osmanlıların karadan ve denizden saldırıya geçmediği takdirde imparatorun Fransa’yı ele geçirerek
daha da güçleneceğini ısrarla belirtmekteydiler. Avrupa siyasetinde bir denge unsuru haline gelen Osmanlılar
bütün bu müsait durumdan istifade ettiler. Sultan Süleyman derhal bir sefer kararı verdi. Osmanlı kaynaklarında
Fransa’ya yardım etme maksadıyla çıkıldığı belirtilen seferin hedefi Macaristan’dı. Bir ihtimal bundaki amaç
168
Macaristan’ın bütünüyle ele geçirilerek Habsburglara karşı bir üs olarak kullanılması düşüncesiydi.
169
İran Safevi devleti ile Macaristan, Osmanlı Devleti'ne karşı birleşmek üzereydi. Gerçi Şah İsmail ölmüştü, ama
yerine geçen oğlu Tahmasb, tıpkı babası gibi, Osmanlılardan nefret ediyordu. Babasının yerine tahta geçince, bu
değişikliği usul icabı Kanuni'ye bildirmesi lazımdı. Fakat bunu yapmadı... Kanuni buna çok kızdı. Bir mektup
yazarak Şah İsmail'in oğlu Tahmasb'ı tehdit etti. Mektubunda "An-karîb diyâr-ı Şark'a teveccüh edeceğiz" (Kısa
bir zamanda o taraflara geleceğiz) diyordu. Bununla birlikte üçüncü seferini Safevi üzerine değil, yine
Macaristan üzerine yaptı. 23 Nisan 1526 Pazartesi günü tuğlar kalktı. Kanuni Sultan Süleyman, ordusuyla
170
İstanbul'dan hareket etti.
Varadin Kalesi 27 Temmuz 1526 günü fethedildi. Bir engel daha vardı: Drava Nehri geçit vermiyordu. Drava
Nehri üstünde bir köprü inşasına karar verildi. 15 Ağustos'ta başlayan inşaat 19 Ağustos'ta bitti. Böylece köprü,
beş gün gibi çok kısa bir sürede tamamlanmış oldu. Köprünün uzunluğu 193 metreydi. 21 Ağustos'ta (1526)
30
ordu, bütün ağırlıklarıyla bu köprüden geçirilmeye başlandı. Osmanlı ordusu ancak üç günde köprüyü geçebildi.
Sonra padişah, köprünün yıkılmasını emretti. Böylece dönüş yolu kesilmişti. Artık ordu sürekli ilerlemek
171
zorundaydı.
Bu sırada "Haçlı ordusunun Mohaç Meydanı'na yaklaştığı" haberi geldi. Ordumuz 28 Ağustos 1526 Salı günü
Mohaç Meydanı'ndaydı. Asker mevcudumuz 100 bin civarında bulunuyordu; 300 de top vardı. Macar
ordusundaki asker sayısı hemen hemen aynı olmakla birlikte, top sayısında bir eksiklik göze çarpar. Tarihlere
göre, Macar ordusundaki top miktarı 80 civarındadır. Bu da Osmanlıların Avrupa ülkelerine karşı silah
üstünlüğünü göstermektedir. Macar ordusunu, Lehistan, Çek, İtalyan, Alman, İspanya, Bohemya, Eflak, Boğdan,
172
hatta Papalık askerleriyle desteklendiği için, tam bir "Haçlı ordusu" manzarasındadır.
173
Mohaç Zaferi (1526)
29 Ağustos 1526 Çarşamba günü Mohaç Meydanı sürüsü gibi asker kaynıyordu. Sabah namazını büyük bir
cemaatle kılan Osmanlı ordusu, dua ve tekbirler arasında saf tuttu. Plana göre, önce düşmanın hücumu
beklenecekti. Düşman hücuma geçince merkezdeki kuvvet ağır ağır geri çekilecek, düşmanı topların önüne
getirecekti. Bu sırada düşman ordusu sağdan ve soldan çevrilerek işi bitirilecekti. Yağmur yağıyordu. Ovada yer
yer su birikintileri vardı. Savaş ancak ikindi vakti başladı. Öncü kuvvetler kapıştı. Osmanlı öncü kuvvetleri plan
31
gereği yavaş yavaş çekildi. Düşman zafere yaklaştığı duygusuyla saldırılarını artırdı. Bütün gücüyle merkeze
yüklendi. Hatta Kanuni'nin bulunduğu tepeye kadar yaklaşan birlikler oldu. Osmanlı topçusu tam bu sırada ateş
emrini aldı. Toplar gürlemeye başlayınca, düşman neye uğradığını şaşırdı. Kaçanlardan bir kısmı Karasu
bataklığında can verdi. Bir kısmı, düşmanın ardına geçen birliklerimiz tarafından kılıçtan geçirildi. Savaş sadece
174
iki saat sürdü. Bu iki saat, "Macar Krallığı'nın tarihten silinmesi" için yetti.
Ertesi gün meydanda 25 bin düşman cesedi sayıldı. Düşman ordusundan arta kalan kaçakların çoğu ise Karasu
bataklığında can vermiş, Macar Kralı II. Layoş'la birlikte kaçmaya çalışan birçok Macar asilzadesi de aynı akıbete
uğramaktan kurtulamamıştı. Artık Macaristan'ın çoğu Osmanlılarındı... Şanlı ordu, 11 Eylül 1526 Salı günü
Budin'e giriyordu. Ardından Peşte'ye geçiyor, 28 Eylül Cuma günü Szegedin'i, 29 Eylül'de Baç Kalesi'ni ve daha
nice kasabaları, şehirleri, kaleleri feth ede ede, nihayet 2 Kasım 1526 Cuma günü Edirne'ye, 13 Kasım Salı günü
175
de İstanbul'a geliyor, İstanbul'da günlerce zafer şenlikleri yapılıyordu...
Mohaç Savaşından Sonra Batı Seferleri
Avusturya Seferi ve Viyana’nın Kuşatılması (1529)
Macaristan çok karışmıştı. Mohaç Zaferi'yle istiklalini kaybetmiş, son Macar Kralı Layoş, yerine kimseyi
bırakmadan Mohaç Savaşı sırasında ölmüştü. Padişah, henüz bütünüyle fethedilmemiş Macaristan'da karışıklık
istemiyordu. Macarlara bir kral lazımdı. Macar milliyetçileri, Zapolya'yı seçtiler. Kanuni de bu seçimi tanıdı.
Ancak bazı Macar asilzadeleri bu seçimi tanımadılar. Alman İmparatoru Şarlken’in küçük kardeşi Arşidük
176
Ferdinand'ı kral ilan ettiler.
İki tarafın kuvvetleri savaştı. Kanuni'nin Macar Kralı olarak tanıdığı Jan Zapolya yenildi. Ferdinand'm kuvvetleri
Budin'i işgal etti. Yenilen, ama mücadeleden vazgeçmeyen Zapolya, bu yandan kayınpederi Leh Kralından
yardım isterken, bir yandan da İstanbul'a elçi gönderip Kanuni'ye durumu bildirdi. Korunmasını diledi. Bunun
üzerine İstanbul'da bir antlaşma imzalandı. Antlaşmaya göre, Macaristan bütünüyle Osmanlı himayesine
177
giriyordu (28 Şubat 1528).
178
20 Mayıs'ta Edirne'ye gelen ordu, 10 gün soma Edirne'den hareket etti. Filibe, Sofya, Belgrad yoluyla Mohaç
Meydanı'na geldi. Burada, Macar Kralı Zapolya, kuvvetleriyle Osmanlı ordusuna katıldı. 3 Eylül 1529 Cuma
32
günü, nazlı Budin, Osmanlı kuvvetleri tarafından kuşatıldı. 8 Eylül günü Budin, tekrar ordumuza teslim oldu.
179
Budin, Macaristan'ın başkenti ilan edildi.
Sultan Süleyman daha sonra Viyana’ya ilerledi. 27 Eylül’de şehri kuşatmaya başlayan Osmanlı ordusu için
mevsim şartları alışıldık değildi. Üstelik gerekli malzemeler de getirilmemişti. Sultan Süleyman’ın düşüncesi ve
yaptırdığı hazırlıklar Budin’e yürümek üzere toplanan Ferdinand idaresindeki orduyla karşılaşmaktı. Viyana’nın
kuşatılmasının asıl amacı da bu orduyu savaşa çekmekti. Buna rağmen Ferdinand’ın kuvvetleri yerlerinden
kımıldamadı. Osmanlı ordusunun daha fazla ilerlemesi ise riskli görüldü. Savaşın Budin’e daha yakın Viyana
önlerinde yapılması düşünülmüştü. Bu şartlar altında Ekim ayının ortalarına kadar uzayan kuşatmaya mevsim
ilerlediği için son verilerek Budin’e dönüldü. 1529 Seferi’nin esas hedefi Budin’in kurtarılması ve emniyetinin
180
temini olmalıdır.
Osmanlı ordusunun Viyana’ya kadar ilerlemesi Avrupa’da büyük bir heyecan ve korkuya sebep olmuştu. Diğer
taraftan Osmanlıların imparatorluk üzerinde oluşturdukları baskı Protestan hareketine dolaylı da olsa yardımcı
olmuştu. Protestanlar kendilerini tanıtmak ve Hıristiyan birliği içinde meşru bir zemine oturmak için mühim bir
imkâna sahip olmuşlardı. Osmanlılar uzaktan da olsa Luther’in faaliyetlerini takip etmekteydiler. Osmanlı
merkezine ulaşan bir raporda Alman sınırında ortaya çıkan Luther’in kendisinden bir din peyda ettiği ve
İspanya’nın “batıl dinine” karşı gelerek onlarla savaştığı bildirilmekteydi. Bununla birlikte Hıristiyanlığın büyük
bir tehlike altında bulunduğuna inanılmaktaydı. Hatta Protestan hareketinin lideri Luther önceleri Türkler
hakkında olumlu düşünürken 1529 Viyana Seferi’nden sonra onları Hıristiyanlığın düşmanı olarak ilan etti.
Bunun yanı sıra Şarlken karşısında zora düştüğü anlarda Osmanlılardan yardım talebinde bulunan Fransa bile bu
yöndeki ilişkilerini inkâr ederek Hıristiyanlığın tehdit altında olduğu gerekçesiyle oluşturulan ittifaka katılmak
181
zorunda kaldı.
Alman Seferi (1532)
Ferdinand’ın 1531’de tekrar Budin’i kuşatması Osmanlılar açısından Zapolya’ya yardım için bir sefer
düzenlenmesi gereğini doğurdu. Doğrudan Şarlken’ın hedeflendiği bu sefere Osmanlı tarihlerinde “Alaman
182
Seferi” adı da verilmektedir.
183
Osmanlı Devleti, özellikle Kanuni Sultan Süleyman devrinde Avrupa'da çok ilerlemişti. Belgrad, Rodos ve
Macaristan bölgeleri fethedilmişti. Viyana kuşatılmış ama kış sebebiyle geri çekilmişlerdi. Kutsal Roma Cermen
İmparatorluğu ve diğer birçok Avrupa devleti, Macaristan topraklarını geri almak istiyordu. Osmanlı
33
topraklarında çıkan bazı isyanlar yayılmaya başladı. Osmanlı Devleti bu sorunlarla ilgilenirken, Alman askerleri
de Osmanlı yönetimindeki Macar topraklarına saldırmaya başladı. Kanuni Sultan Süleyman, Divan-ı
Humayun'un da desteğini alarak Alman toprakları üzerine sefer yapmak ve bu tehlikeyi bastırmak amacıyla
184
savaş kararı aldı.
Osmanlı Ordusu, yaklaşık 120,000 asker ve 400 toptan oluşuyordu. Belgrad'ı geçtiklerinde Kırım Hanının ordusu
da orduya katıldı. Böylece Osmanlı ordusundaki asker sayısı 150 bine ulaştı. Karşısındaki ordu ise 300.000 asker
ve 600 toptan oluştuğu tahmin ediliyor. Osmanlı ordusu çok kolay bir şekilde Alman idaresindeki Macar
topraklarına girdi. Yakınlarında herhangi bir Alman ordusu bulunmuyordu ve Almanlar da Osmanlı ile savaşmayı
hiç istemiyordu. Kanuni Sultan Süleyman ise kesin zaferin büyük bir meydan muharebesi ile mümkün olacağını
düşünüyordu. İmparator Şarlken'ı meydan savaşına davet etti. Fakat Alman İmparatoru cevap vermedi. Bunun
185
üzerine çok ağır sözlerle dolu mektuplar yolladı. Ama yine cevap alamadı. Gerçekte kimse Ferdinand’ın Macar
tacına yönelik planlarını desteklemek uğruna para ve asker kullanmak istemiyordu. Bu ordu daha çok savunma
186
amacı ile toplanmıştı.
187
Alman ordusu gelmeyince, Osmanlılar da Avusturya'da ilerlemeye devam etti. Almanların Viyana'dan sonra en
önemli şehir olarak gördüğü Graz, kuşatmaya alındı. Bu olay, Hristiyan camiasında şok etkisi yarattı.
188
Avrupalılar, Osmanlıların daha fazla ilerleyip Avrupa'yı fethedeceğinden korkuyordu. Oradan Hırvatistan’a
189
girdi. Burada ve Slovenya’daki bazı şehir ve kasabalar ile Zagreb ele geçirildi.
Avrupalı devletler büyük bir endişe içerisindeyken, Osmanlı ordusu Avusturya topraklarındaki seferine devam
ediyordu. Ancak Anadolu'dan Osmanlı aleyhine isyan haberleri geliyordu. Anadolu'da ayaklanma çıkmış ve
oldukça yayılmıştı. İsyan daha da yayılırsa çok tehlikeli bir boyut alabilirdi. Bundan endişe eden Kanuni Sultan
Süleyman yönetimi, seferin sona erdirilip bu sorunun halledilmesini kararlaştırdı. Zaten Avrupalı devletler de
barış yapılmasını sürekli teklif ediyorlardı. Haziran 1533'te Osmanlı Devleti ile Kutsal Roma Cermen
İmparatorluğu arasında İstanbul Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile Osmanlılar fethettiği bütün bölgelere
sahip oluyor, Almanlar Macaristan'dan tamamen vazgeçiyor, çok önemli kaleler Osmanlı idaresine giriyor,
Almanlar Osmanlılara yılda 30.000 duka altın haraç ödemek zorunda kalıyor ve Alman imparatoru, Osmanlı
imparatorundan aşağı sayılıyordu. Bu yenilgi, Alman halkını derinden üzdü. Ama yine de Alman İmparatorluğu,
190
Viyana'nın kaybedilmemesinden dolayı mutlu sayılırdı.
İstanbul Antlaşmasına göre:
191
34
1.
2.
3.
4.
Kral Ferdinand, Sultan Süleyman Hanı baba ve metbu (kendisine tabi olunan, uyulan) bilecek ve
ancak “kardeş” diye hitap ettiği veziriazamla eşit sayılacaktır.
Kral Ferdinand, Osmanlı ülkesine tecavüz etmeyecek ve Sultan da Avusturya ülkesiyle ahalisini
kendi tebaası bilecektir.
Kral Ferdinand, Macaristan üzerindeki veraset iddialarından vazgeçecek; Macaristan’ın batısı ve
kuzey batısındaki arazisinin hâkimi olacaktır.
Macar Kralı Yanoş ile Kral Ferdinand arasında, Osmanlıların uygun göreceği hudut geçerli
olacaktır.
Avrupa’da, Fransa’dan başka Avusturya’nın da Osmanlı Sultanının himayesini kabul etmesiyle Şarlken’in
“Avrupa İmparatorluğu” kurma projesi gerçekleşemedi. Türklerin takip ettiği cihanşümul dünya hâkimiyeti
192
siyaseti gereğince, Kanuni Sultan Süleyman Han ve Osmanlı Devleti, Avrupa’da tek başına söz sahibi oldu.
Barboros Hayreddin'in İstanbul'a Gelişi (1533)
XV. yüzyılın sonlarında gaza, cihad ve ganimet yolunda faaliyet gösteren deniz akıncıları sayılabilecek korsanlar,
193
Akdeniz’de etkili oldular. Osmanlıların denizlere yönelik siyasetinde yeni bir dönemin başlamasında Rodos’un
alınması ve Barbaros Hayreddin’in Osmanlı hizmetine girmesi çok mühim bir rol oynamıştır. Hayreddin Hızır
Reis, abisi ve aslında Avrupalıların “Kızıl sakal” anlamındaki “Barba rossa” lakabını ilk kullandıkları Oruç Reis ile
birlikte Kuzey Afrika sahillerindeki korsanlık faaliyetleri dolayısıyla büyük ün kazanmış, devlet donanmalarının
194
bile karşılaşmaya çekindikleri isimler olmuşlardı.
195
Sultan Süleyman’ın 1532 seferi sırasında Andrea Doria idaresindeki imparatorluk donanmasının Osmanlı
hâkimiyetindeki Mora’yı vurması üzerine Akdeniz’de Cezayir Sultanı olarak şöhret kazanan Barbaros Hayreddin,
196
acil olarak Osmanlı bahriyesinin başına geçmek üzere İstanbul’a davet edildi
1534 Şubat’ında Cezayir-i Bahr-i Sefîd Beylerbeyi payesiyle kaptanıderya olarak tayin edilen Barbaros Hayreddin
Paşa, Osmanlı donanmasını bir imparatorluk donanması hüviyetinde Akdeniz’e çıkardı. Donanmanın hedefi
Tunus’taki iktidar mücadelesinde İspanya’nın etkisini kırmaktı. Barbaros 1534 Ağustos’unda burayı ele geçirerek
bir deniz üssü haline getirdi. Tunus’un beklenmedik bir şekilde Osmanlı hâkimiyetine girişi Şarlken’ı oldukça
endişelendirdi, bizzat kendisinin de bulunduğu ve Andrea Doria’nın idare ettiği 300 gemilik donanmasıyla
gelerek Tunus Sultanı Mevlây Hasan’ın da yardımıyla 1535 Temmuz’unda Tunus’u geri aldı. Bunun üzerine
Cezayir’e çekilmek zorunda kalan Barbaros, karşı atak olarak İspanya idaresindeki Mayorka adasına saldırdı ve
197
buradan aldığı esir ve ganimetle 1535 Kasım’ında İstanbul’a döndü.
35
Adriyatik (İtalya) Seferi (1537)
İran Seferi sonrasında Osmanlılar Fransa ile girişilecek ortak harekâtı ele aldılar. Buna göre Osmanlı kuvvetleri
Arnavutluk’tan İtalya’ya çıkacak, Fransızlar da Lombardia’ya gireceklerdi. Kararlaştırılan ortak harekâtın ilk
planı 1537-1538’de uygulamaya geçirildi. Osmanlılar, İtalya’nın istilasına bir hazırlık olarak Korfu Adası’na
198
yönelik bir sefer düzenlediler. Fransız ve Osmanlı askerleri ilk defa ortak bir harekâtta bulunuyorlardı.
Kanuni Sultan Süleyman, 17 Mayıs 1537'de İstanbul'dan ayrılarak "Sefer-i Pulya" denen Adriyatik seferine çıktı.
Fransız-Osmanlı ittifakı gereğince Fransa'nın İtalya'ya kuzeyden, Osmanlı Donanması'nın ise güneyden saldırı
yapılması kararlaştırıldı. Fakat, Fransa, İtalya'ya saldırmaktan vazgeçerek askerlerini Hollanda üzerine
199
göndermişti.
Osmanlı donanması İtalya sahillerini abluka altına aldı. Haçlıların büyük amirali ve Akdeniz kıyısındaki
Müslüman ahali ile denizcileri taciz eden Andrea Doria bütün aramalara rağmen Osmanlı kaptan-ı deryası
Barbaros Hayreddin Paşanın karşısına çıkamadı. 15 Eylülde İstanbul’a hareket eden padişah, kara ve deniz
harekâtının devamını emretti. Kaptan-ı derya Barbaros Hayreddin Paşa, Venediklilere ait Şira, Patmos, Naksos
200
adalarını fethetti.
Boğdan Seferi (1538)
Osmanlı Devletinin düşmanlarıyla işbirliği yapan Boğdan Voyvodalığının bazı hareketleri üzerine sefere karar
verildi. 15 Eylül 1538’ de Boğdan Voyvodalığının merkezi Suçava’ya girildi. Voyvoda kaçmak mecburiyetinde
201
kaldı. Boğdan meselesini halleden Sultan Süleyman Han, büyük ganimetlerle 27 Kasım’da İstanbul’a döndü.
Boğdan Seferi
36
202
Barbaros'un Preveze Zaferi
Nihayet Andrea Dorya komutasında bulunan Haçlı donanması ile Barbaros'un emrindeki Osmanlı donanması
Preveze önlerinde karşı karşıya geldi (26 Eylül 1538). Andrea Dorya'nın emrinde Alman, Venedik, Portekiz ve
Papalık donanmalarından meydana gelen büyük bir Haçlı donanması vardı. Emrindeki gemi sayısı 302, top sayısı
2 bin 500, asker sayısı 60 bindi. Buna karşılık Barbaros Hayreddin Paşa'nın emrindeki Osmanlı donanması 122
parçadan ibaretti. Gemilerde 166 top, sekiz bin asker vardı. Yani düşman donanmasının üçte biri kadar gemi,
203
16'da biri kadar top, dokuzda biri kadar da askerimiz bulunuyordu.
Osmanlı donanması 28 Eylül 1538’de tarihinin en büyük zaferini elde etti. Barbaros’un ustaca manevralarına
karşılık veremeyen Andrea Doria çekilmek zorunda kalmıştı. Bu zafer sonucunda bütün Akdeniz’de Osmanlı
204
üstünlüğü başlamıştı.
205
1539 Ağustos’unda Venedikliler de Osmanlılarla anlaşmak zorunda kaldı. Zaten bu savaş yılları Venedik’in
ticaret dolayısıyla elde ettiği kazanca çok zarar vermişti. 1540’da yapılan anlaşmayla ticarî imtiyazlarını
sürdürecek olan Venedik, Dalmaçya ile Ege’de Osmanlılar tarafından ele geçirilen yerlerin Osmanlı idaresinde
olduğunu kabul ediyordu. Bu sırada Milano’yu barış yolu ile alamayacağını gören Fransa Kralı I. François’nın,
tekrar işbirliğini sürdürme yolundaki müracaatı kabul edildi. Sultan Süleyman Fransa’nın hatırı için Venedik’e bu
206
anlaşmayı bağışladığını ifade etmişti.
Budin Seferi (1541)
Osmanlı Devletine tabi Macaristan Kralı ölünce, Kral Ferdinand fırsattan istifade Budin’e büyük bir AvusturyaAlman ordusu sevk etti. Macar Kraliçesi, Sultan Süleyman Han’dan yardım istedi. 20 Haziran 1541’de
İstanbul’dan hareket eden padişahın yaklaşmakta olduğunu haber alan düşman, Tuna Nehrini geçmeye
çalışırken, Osmanlı ordusunun mahirane hareketiyle 21/22 Ağustos gecesi imha edildi. Macaristan Osmanlı
Devletine katılarak, 30 Ağustos 1541’de Budin Beylerbeyliği ve idare teşkilatı kuruldu. Kraliçe İsabelle’nin bir
yaşındaki oğlu, Erdel Banlığına tayin edildi. Budin’in en büyük kilisesi camiye çevrilip, “Fethiye” adı verildi.
207
Kanuni bu camide, Ebüssü’ud Efendinin imametinde 2 Eylül 1541’de ilk Cuma namazını kıldı.
Beylerbeyilik teşkilatı gereği Budin, sancaklara ayrıldı. Böylece Macaristan’ın kalbi sayılan Tisza nehrine kadar
Tuna’nın sağ ve sol kısımlarındaki Orta Macaristan bir Osmanlı sınır eyaleti haline geldi. Erdel’de ise yeni bir
208
voyvodalık ortaya çıkmış oluyordu.
37
Osmanlı ordusu 1541’de Macaristan’a doğru sefere çıktığında donanma da Adriyatik sahillerinin muhafazası
göreviyle denize açılmıştı. Şarlken, Osmanlıların kara harekâtı esnasında bir donanmayla denizden harekete
geçerek Cezayir’e saldırdı. Daha önce Tunus’u alan Şarlken, Cezayir’i de ele geçirirse Akdeniz’de üstünlüğü kendi
lehine çevirebilecekti. Ekim 1541’de büyük İspanyol armadasının taşıdığı 70.000’e yakın asker Cezayir’i kuşattı.
Fakat mevsim özellikle büyük bir donanmanın sevk ve idare edilebilmesini güçleştirecek bir özellikteydi. Nitekim
Ekim’in sonlarında donanma Cezayir önlerinde demirli iken şiddetli yağmur gemilerdeki barutu kullanılamaz
hale getirdi ve kuvvetli rüzgârın etkisiyle gemiler birer birer kıyıya vurmaya başladı. Kendilerini savunmaktan
aciz hale gelen askerler kaleden çıkanlar tarafından etkisiz hale getirildi; pek çoğu da esir alındı. Şarlken kendi
canını zor kurtarıp İspanya’ya dönebilmişti. Fakat yüzden fazla gemi ve binlerce askerin yanı sıra 300 civarında
209
İspanyol aristokrat kaybedilmişti. Bu olaydan sonra Şarlken bir daha deniz seferine çıkmadı.
210
Ferdinand, Budin’in bir Türk eyaleti olmasından ürkerek, telaşa kapıldı. Avrupa’da Türk-İslam tehlikesinden
bahsederek, propagandaya başladı. Avusturya, Alman ve diğer Avrupa milletlerinden 100.000 mevcutlu büyük
bir Hıristiyan ordusu topladı. Peşte Kalesini kuşatan müttefik Avrupa ordusuna karşı, Budin Beylerbeyi Yahya
Paşazade Bali Bey, sekiz bin askerle müdafaada bulundu. 17 Kasım 1542’de Osmanlı ordusunun başında
İstanbul’dan hareket eden Sultan Süleyman Han, henüz yoldayken, 24 Kasım’da düşmana karşı gece taarruzuyla
38
Peşte Zaferi kazanıldı. Müttefik Avrupa orduları perişan bir halde kaçarken imha edildi. Zafer haberi padişaha
211
ulaşınca Edirne’de kaldı.
212
Avusturya Seferleri (1543)
1542’de I. François ile Şarlken arasındaki savaş yeniden başlamış, Fransızlar geri çekilmek zorunda kalmışlardı.
İngiltere ile anlaşan Şarlken, böylece Fransa’yı kıskaca almıştı. Zor durumda kalan I. François, Sultan
Süleyman’dan tekrar yardım talebinde bulundu. Fransız elçi, uzun görüşmelerden sonra yardım sözü alabilmişti.
Buna göre Osmanlı ve Fransız donanmalarının müşterek bir harekâtta bulunması kararlaştırılmıştı. Sultan
Süleyman Fransa Kralı’na gönderdiği Şubat 1543 tarihli mektupta Fransız donanmasının da hazırlanmasını ve
Barbaros ile işbirliği içinde hareket etmelerini, kralın da ordusuyla düşman üzerine yürüyerek bunca hazırlığın
boşa gitmemesini bildirmişti. Ayrıca İspanya ile ilişkilere dikkat edilmesini ve Papa’nın arabuluculuk faaliyetleri
sonucunda Şarlken ile barışa yanaşmamasını tembih etmişti. Zira Osmanlılar İspanya’nın anlaşma yapmak ve
213
ahidnâme almak için giriştiği teşebbüslere yüz vermemişti.
Estergon Seferi de denilen bu sefere, Osmanlı eyaleti haline gelen Budin’in emniyet ve teşkilatını pekiştirmek için
çıkıldı. Padişahın emriyle Budin Kalesine İslam ahali iskân edilip, dini müesseselerin yapımına başlandı. 23 Nisan
1543’te İstanbul’dan hareket eden Kanuni yol boyunca alınması lüzumlu mevkileri fethettirerek 29 Temmuz
1543’te başpiskoposluk merkezi Estergon’u kuşattı. Estergon Kalesindeki Alman, İtalyan ve İspanyol muhafız
askerleri teslim teklifini kabul etmeyince, devrin en büyük ve tesirli ateşli silahlarına sahip Osmanlı ordusu, 315
topla kaleyi döğmeye başladı. Estergon, Osmanlı kuşatmasına on iki gün mukavemet edebildi. 10 Ağustosta
müdafilerin çekilip, gitmesine müsaade edildi. Şehrin en büyük kilisesi camiye çevrilerek Kanuni Sultan Süleyman
214
Han, Cuma namazını burada kıldı.
Osmanlıların bundan sonraki hedefi Ferdinand’ın idaresindeki kuzey-kuzeybatı kesimini ele geçirmekti. Elinde
bulundurduğu Macar toprakları için kendisinden vergi istendi. Ayrıca Estergon, Tata, Vişegrad gibi şehirlerin
215
iadesi şart koşuldu.
Bu gelişmeler Avrupa’da bir tepkiye yol açtı. Protestan prensler de Türk tehdidini endişe verici olarak
değerlendiriyorlardı. Mecliste imparator tarafından tanınan Protestan prensler Osmanlılara karşı yardım sözü
vermişlerdi. İmparatorluk ordusu 20 Ağustos’ta Estergon, 7 Eylül’de Vişegrad’a ulaşmış, Tuna’yı aşarak 28
Eylül’de Budin karşısındaki Peşte önlerine gelmişti. Yardımcı Osmanlı kuvvetlerinin yetişmesiyle yedi günlük bir
39
kuşatmanın ardından bozguna uğrayarak geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu gelişmeler karşısında Sultan
216
Süleyman 1543 Nisan’ında yeni bir Macaristan seferine çıktı.
217
Daha önce talep edilen önemli kaleler ele geçirildi. Buradan ilerlenerek Tuna kenarında stratejik bir mevkide
olan Estergon 10 Ağustos’ta teslim alındı. 15 Ağustos’ta Tata ve 3 Eylül’de İstolni Belgrad zapt edildi. Osmanlılar
barış şartı olarak öne sürdükleri yerleri peşi sıra ele geçirerek Budin Beylerbeyiliği’nin etrafını genişletmiş
218
oldular. Artık Ferdinand’ın idaresindeki Macar toprakları daha ciddi tazyik altında tutulabilirdi.
Ferdinand’ın gönderdiği elçilik heyeti ile yapılan görüşmeler önce 1545 Kasım’ında ateşkesle neticelendi. 18
Haziran 1547’de ise Şarlken’ın da dâhil edildiği beş yıl süreyle geçerli olacak iki taraf arasındaki ilk anlaşmaya
varıldı. Şarlken, Augsburg’ta 1 Ağustos 1547’de, Ferdinand ise 26 Ağustos’ta Prag’ta anlaşmayı tasdik ettiler.
Habsburglar bu suretle Osmanlı baskısından kurtulmuşlardı. Osmanlılar ise Batı sınırlarından emin olarak yeni
bir İran Seferi’ne girişebileceklerdi. Anlaşmanın şartlarına göre Ferdinand elinde kalan topraklar için 30.000 altın
219
ödeyecekti.
Barbaros’un Son Seferi
1543’te Süleyman, Macar Krllığı’nda Ferdinandın elinde kalan arazi şeridini feth etmek için tekrar Macaristan’a
hareket etmişti; aynı zamanda 1.200.000 altın harcayarak meydana getirdiği yeni büyük donanmayı (110
220
kadırga) Kapudan-ı Derya Hayreddin idaresinde gönderdi.
Kapudân-i Deryâ, Marsilya'da görkemli bir merasimle karşılandı. Onun şehre geleceğini duyan halk uzak
221
yerlerden koşup gelmiş, bu efsane korsanı yakından görmek için sabırsızlanıyordu.
François, kuzeyde Şarlken kuvvetlerine karşı savaşırken, Osmanlı donanmasının Fransız donanmasıyla birlikte
gidip Nice şehrini zapt etmelerini istedi. Doria, onları 140 gemisi ile bekliyordu. Hayreddîn, harekâta devam için
kışı Fransa'da geçirmenin zorunlu olduğunu sultana bildirdi. İstanbul ile Paris arasında elçiler gidip geldi, yapılan
görüşmeler sonunda Osmanlı donanmasının Toulon liman şehrinde kışlamasına karar verildi. Kral, Osmanlı
donanmasının erzak ihtiyacının ve tayfaya maaşların Fransa tarafından karşılanacağına söz vermişti. Kapudân-i
Deryâ, Toulon limanına vardığı zaman hazırlıklar noksandı. Şehrin tüm halkı Osmanlıların yerleşmesi için
boşaltılacaktı. İstanbul'dan kış koşulları altında erzak vs. gelmesi imkânsızdı. Sayısı 30.000'i bulan Osmanlı
222
donanma efradının beslenme ve maaş sorunu Fransız makamları ile tatsız tartışmalara neden olacaktır.
Nice şehri o zaman Şarlken'in himayesi altında idi. Osmanlı-Fransız birleşik donanması şehri bombardıman
ateşine tuttu. Eylül ayında Doria donanma ile Nice kalesinin yardımına koştu ise de, Hayreddîn'in karşısında
çekilmek zorunda kaldı. Osmanlı donanması harekât sahasından çekilmeden, Nice etrafındaki birçok kalenin
40
itaatini sağlayarak Fransızlara teslim etmiştir. Harekâttan sonra donanma ile kışlamak üzere Toulon'a vardı (9
223
Ekim 1543). Şehir, boşaltılmış bulunuyordu.
224
1544 baharında harekât yeniden başladı. Kapudan, İspanya kıyılarına saldırı için 22 gemilik bir donanma
225
gönderdi; kendisi donanmanın büyük kısmı ile Sardunya ve Korsika adaları üzerine yürüdü.
XVI. yüzyılın ilk yarısı bitmek üzereyken Akdeniz tarihinde önemli role sahip iki isim sahneden çekildi. Nice Seferi
aynı zamanda Barbaros Hayreddin Paşa’nın son büyük seferi olmuştu. Osmanlı deniz gücünün timsali sayılan bu
büyük kaptanıderya 1546 Temmuz’unda vefat etti. Bir diğer önemli şahsiyet I. François ise 1547 Mart’ında öldü.
Fransız tahtına oğlu II. Henry geçti. İlk başlarda tereddüt ettiyse de o da babasının güttüğü siyaseti takip edip
226
Osmanlılarla ittifak içine girmek zorunda kalacaktı.
227
Barbaros Hayreddin Paşa'nın vefat etmesiyle de yeni kaptan-ı derya Sokullu Mehmet Paşa oldu.
228
Avusturya ile Mücadelenin Yeniden Başlaması (1551)
Ferdinand göndermesi gereken haracı geciktirmişti. Macaristan hâkimiyeti için önem arz eden Erdel’in emniyeti
Osmanlılar açısından çok mühimdi. Almanların Erdel üzerindeki nüfuzlarını arttırmaları ileride Budin’in kaybına
yol açabilecek gelişmelere sebep olabilirdi. 1551 Temmuz’unda hareket eden bir Osmanlı kuvveti Temeşvar’ı
kuşattı. 1552’de Temeşvar alındı. Budin Beylerbeyi Hadım Ali Paşa ise Seçen, Dregely gibi önemli kaleleri ele
41
geçirmiş, Palast ovasında Alman kuvvetlerini bozguna uğratmış, daha sonra Kara Ahmed Paşa ile birleşerek
Solnuk’u zapt etmişti. Bu faaliyetler neticesinde Osmanlı sınırı Slovakya’yı içine alacak ölçüde genişletilmişti.
Temeşvar Beylerbeyiliği’nin kurulmasıyla da Erdel gözetim altına alınmış oldu. Budin’e sadece 137 kilometre
uzaklıktaki Eğri (Eger) ise ele geçirilemedi. Bu sırada düzenlenen Nahçıvan Seferi dolayısıyla sınır bölgelerindeki
mücadele biraz yavaşladı. Macar meselesi artık iki taraf arasında Erdel ile geniş ölçüde sınırlanan bir döneme
giriyordu. Osmanlıların 1 Haziran 1562’de Habsburglarla vardıkları sekiz yıllık antlaşma Ferdinand’ın Erdel’e
229
yönelik iddialarına son veriyordu. Anlaşmada Osmanlılara yine yıllık 30.000 duka altın verme şartı vardı.
Habsburglarla yoğun bir mücadele içinde geçen bu dönemde en uçta bir hareket üssü olmak üzere Budin
Beylerbeyiliği kurulmuştu. Böylece Osmanlılar kalıcı olarak Batı’ya doğru genişlemelerinin son sınırına
ulaştıklarını anlamışlardı. Budin’in çevresinin emniyete alınmasına çalışıldı. Erdel’de voyvodalık teşkilinin
ardından da Eflak ve Boğdan dâhil bu üç beyliğin korunarak Habsburglarla bağlantılarının kesilmesi esas hedef
oldu. Buraları koruma amacıyla kurulan Temeşvar Beylerbeyiliği Budin ile birlikte XVI. yüzyılın ikinci yarısında
230
sınır boylarının emniyet ve gözetimi açısından çok mühim bir görevi yerine getirecektir.
Safevilerle (İran) Mücadele
Sultan Süleyman’ın tahta geçmesiyle İslam dünyasının en önde gelen temsilcisi olma sıfatı da taşınarak yoğun
bir şekilde Batı’ya yönelik gaza faaliyetlerine girişilmişti. Yavuz Sultan Selim döneminde Doğu’daki meseleler bir
süreliğine yatışmış görünmekteydi. Fakat Osmanlıların Batı’ya karşı bu faaliyetleri sırasında Anadolu’yu tehdit
edecek gelişmeler yaşanmaktaydı. Anadolu’daki Türkmen boyları üzerinde Safevî propagandası etkili oluyordu.
Türkmen toplulukları bu propaganda faaliyetleriyle gözlerini Safevîlere çevirmişlerdi. Bu noktada Sünniliğin
koruyucusu olarak ortaya çıkan Osmanlılar, kendi hâkimiyet ve dinî telakkilerini koruma yolunda sadece askerî
değil fikrî zeminde de tedbir ve hazırlık yapmaya giriştiler. Sünnî akaide sarılmak, ulemayı harekete geçirmek ve
karşı propaganda yapmak gibi metotlar devletin sonraki yıllarda ana görüşünü dahi tayin edecek gelişmelere
zemin hazırlamıştır. Sultan Süleyman döneminde ulemanın da desteğiyle kutsal yerlerin koruyuculuğu olarak
231
yüklenen misyon daha da belirgin hale gelmiştir.
Baba Zünnun İsyanı (1526)
Baba Zünnun, 1526 yılının Ağustos ayında, Bozok sancakbeyinin konağını basarak kuvvetleri ile isyan etti. Bu
olay sonrasında isyanı bastırması için yollanan kuvvetlerle Kayseri'de karşılaşarak yendi. Hürrem Paşa, Kayseri
sancakbeyi, İçel sancakbeyi bu çatışmada öldüler. Baba Zünnun, 26 Eylül 1526'da, isyanı bastırması için
232
gönderilen birliklere yenilerek öldürüldü. Bu isyan Kalender Şah İsyanı'na ortam hazırladı.
Kalender Şah İsyanı (1527)
1527 yılında Osmanlı Devleti'ne karşı Anadolu'da çıkan dini içerikli büyük bir isyandır. İsyanın lideri Hacı Bektaş-ı
Veli'nin soyundan geldiğine inanılan, Bektaşî tarikatının postnişinliğini yapan Kalender Çelebi'dir. Şah unvanı
bulunan Kalender Çelebi Maraş ve civar bölgesinin Alevî kanaat önderidir. Vergi sisteminde yapılan haksızlıklar,
Türkmen hareketlerine destek sağlama gibi nedenlerle kendini destekleyen Alevi Türkmen kitleleriyle birlikte
Maraş'ta ayaklandı. Hareket daha sonraki dönemlerde Osmanlı ile arası açık olan Sünni Dulkadirli beylerinin de
katılımıyla güneydoğuya yayılmıştır. İleriki dönemler de tımarları elinden alınmış sipahilerin ve onlara bağlı
233
askerlerin de katılımıyla Orta Anadolu'ya yayılmış, kısa zamanda büyük bir ayaklanmaya dönüşmüştür.
İsyanı bastırma görevi Anadolu Beylerbeyi Behram Paşa'ya verilmiştir. Behram Paşa da Saruhan, Karaman,
Bursa, Alaiye, Halep beylerinin de katılımıyla ordusuyla Kalender'in üzerine yürümüş Tokat yakınlarında Cincife
de Kalender'in kuvvetlerine yenilmiştir. Cincife 'de yapılan savaşta Saruhan, Bursa ve Karaman beyleri ile çok
sayıda devlet adamı şehit olmuş ayrıca Osmanlı kuvvetleri 10.000 e yakın kayıp vermiştir. Cincife yenilgisi
Kalender’in gücünü iyice arttırmış, kendisi hakkında mehdi olduğu iddiası yayılmıştır. Bu sırada Kalender bazı
Dulkadir beylerini de yanına alarak Kayseri'ye hareket etmiştir. Behram Paşayı Sarız da beklemiş, Sarız da
234
yapılan savaşta Osmanlı ordusu gene yenilmiş burada ise 9.000 dolayında kayıp verilmiştir.
42
İsyanın büyümesi ve büyük zararlara yol açması Kanuni’yi harekete geçirmiştir. İsyanı bastırma görevi
Vezriazam Pargalı İbrahim Paşa ya verilmiştir. İbrahim Paşa 5.000 dolayında askeriyle yola çıkmış 12 gün sonra
Maraş’a ulaşmıştır. İlk başlarda yenilgilerden yorgun ve bozuk çıkmış Osmanlı askerleriyle kendi askerlerini
temas ettirmemiştir. Buradaki esas amacı Kalender in Bektaşi tarikat lideri olduğunu Bektaşi tarikatı tarafından
yetişen Yeniçerilerin öğrenmemesini ve kendi askerlerinin de Kalender den korkmasını engellemek
235
istememesidir.
236
İbrahim Paşa daha fazla Müslüman kanı dökülmemesi ve isyanı bastırmak için uygun ortamı hazırlamak için
isyana destek veren Dulkadir aşiretleri ve sipahileri isyandan desteklerini çektirmeleri için görüşmeye çağırmıştır.
İbrahim Paşa’nın bu hamlesi ve teklifleri çok işe yaradı. Sipahiler ve Türkmen aşiretleri teker teker desteklerini
çekmeye başladılar. Tokat, Amasya, Sivas bölgesi ile bağlantısı kesilen kuvvetler zayıfladılar. Kalender’in
yanında kendisine inananlar ve müritleri kalmıştı. Birde tüm tekliflere, rüşvetlere rağmen Kalender in daima
yanında duran ve isyandan desteğini çekmeyen Dulkadirli bey Veli Dündar. Elbistan da yapılan savaşta asiler
237
tümüyle(müritler, isyancılar ve diğerleri) öldürülmüştür.
Bu isyanın etkileri devam ederken Sivas’ta Pir Sultan Abdal çeşitli nedenlerden ötürü 72 müridiyle birlikte
238
başkaldırmış, bu olayda Sivas Valisi Hızır Paşa tarafından bastırılmış, halk ozanı Pir Sultan asılmıştır.
Kalender Şah Çelebi İsyanı Anadolu da Alevilik-Bektaşilik üzerine kurulu çıkan son büyük isyandır. Bu isyandan
sonra bir daha büyük bir ayaklanma çıkmayacak, çıkan bazı büyük Celali İsyanları Alevi nitelikli olsa da temeli
Dini amaçlara dayanmayacaktı. Kalender Şah’ın öldürülmesi üzerine Bektaşi tarikatının Anadolu da ki
faaliyetlerine son verilmiş ve tarikattaki çok sayıda dedebaba öldürülmüştür. Bu ayaklanmayla birlikte Hacı
Bektaş postu 35 yıl postinişinsiz kalmış, 1551 yılında Dedebaba unvanıyla Sersem Ali Dedebaba Hacı Bektaş
postuna oturmuştur. Bu tarihten sonra Dedebabalar Hacı Bektaş postunun sahipleri olmuştur. Bektaşilik,
Babagan ve Dedegan koluyla ikiye ayrılıp yıllarca karşılıklı olarak hak iddiasında bulunmuşlardır. Bölgede Şafii
239
Kürt beyleri büyük güç kazanmıştır. Şeyhülislam Ebu Suud Efendi'nin Kızılbaş katli vaciptir fetvası çıkmıştır.
İç İsyanların Değerlendirilmesi
Genel olarak sosyal tabakalar yüzyıl ortalarında öncekilere göre daha sakin bir dönem geçirmişler, üretim ve
nüfus oranlarında çok önemli bir değişme meydana gelmemişti. Fakat yüzyılın yirmili yıllarında düzenlenecek
Batı seferleri için kaynak sağlamaya yönelik genel tahrirlerin yapılması, bazı bölgelerde yer yer sorunlara da
sebebiyet verdi. Özellikle Orta Anadolu, Dulkadir-Maraş kesimlerindeki Türkmen toplulukları gerçekleştirilen
tahrir ve vergi tespitlerini tepkiyle karşıladılar. Tahrirler, Türkmen boyları için yaşamaya alıştıkları hayat tarzına
240
bir müdahale olarak algılanıyordu.
Serbest yaşamaya alışmış bu insanlara yeni mükellefiyetler getiriliyor, merkezî idarenin bir icabı olarak boy
yapıları parçalanıp cemaatler haline dönüştürülüyordu. Yaylak-kışlaklarının tayin edilip defterlere kaydedilmesi,
malî ve idarî yükümlülük altına alınmalarına çalışılması bu kimselerde büyük huzursuzluklara yol açıyordu. Safevî
43
propagandası bu tepkilerden önemli ölçüde istifade ederek etkili olmuştu. Bu huzursuzluk ulema arasında daha
farklı bir dinî zeminde kendini göstermiştir. 1520’de Bozoklu Celal (Şah Veli), 1526-1527’de Şah Kalender tıpkı
daha önceki Şah Kulu gibi dinî ve mistik karizmaları sayesinde huzursuz kitleri arkalarından
sürükleyebilmişlerdir. Bu isyanlara fiili temayüllü olanların yanı sıra Sünnî köylüler ve tımarlı sipahiler de
katılmışlardı. Bu durum Anadolu’da ortaya çıkan isyanları aslında giderek daha da merkezîleşen sosyo-ekonomik
yapıya ve ağırlaşan vergi sistemine karşı bir tepki olarak değerlendirmenin daha doğru olacağını
241
göstermektedir.
Irakeyn Seferi (1533-36)
Osmanlılar meseleye kesin bir çözüm bulmak için harekete geçilmesi gerektiğini gördüler. Şah İsmail’in 1524’teki
ölümü üzerine çocuk yaştaki Tahmasb’ın tahta çıkması İran’da karışıklıklara yol açmıştı. İki devlet sınırında
242
karşılıklı tecavüzler yaşanmaya başlayınca Osmanlılar, Bağdat’ı da hedef alacak sefer hazırlıklarına giriştiler.
Şah Tahmasb
243
1533’te Habsburglarla yapılan barış Osmanlıların dikkatlerini İran meselesine yöneltmesini sağlamıştı. Geniş
yetkilerle donatılan veziriazam İbrahim Paşa önden İran’a yürüdü (Ekim 1533). 6 Ağustos 1534’te küçük bir
244
çarpışmanın ardından boşaltılmış haldeki şehre kolayca girdi.
11 Haziran 1534’te İstanbul’dan hareket eden Kanuni Sultan Süleyman Han, 20 Temmuzda Konya’ya geldi.
Konya’da Mevlana Celaleddin Rumi’nin türbesini ziyaret edip, Kayseri-Sivas-Erzincan yoluyla 27 Eylülde Tebriz’e
girdi. Yavuz Sultan Selim Hana karşı 1514 Çaldıran mağlubiyetinin hala tesirinde olan Safeviler, devamlı
Osmanlılardan kaçıp, meydan muharebesi için ortaya çıkamıyorlardı. Osmanlı kuvvetlerinin bölgeye
gelmesinden memnun olan ahali, alimler, kale ve şehir hâkimleri padişaha bağlılıklarını arz ettiler. Hazret-i Ali ve
Hüseyin’in makamlarının bulunduğu Kerbela ve Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı A’zam Ebu Hanife’nin
kabrinin bulunduğu Bağdat Valisi Zülfikar Han ve büyük İslam alimi ve Abdülkadir-i Geylani’nin memleketi
Geylan Hâkimi Malik Muzaffer, Sultan Süleyman Hana bağlılıklarını bildirdiler. 24 Kasım 1534’te Bağdat’a giren
Osmanlı ordusunun ardından, Azamiyye’de İmam-ı A’zam’ın kabrini ziyaret edip, büyük bir türbe yapılmasını
emrettikten sonra, Kanuni Sultan Süleyman Han, 30 Kasımda şehre girdi. 1534-1535 kışını Bağdat’ta geçiren
245
Sultan, burada Osmanlı devlet teşkilatını tesis ettirdi.
Safevîlerin Tebriz’e saldırması üzerine buraya doğru harekete geçildi (1 Nisan 1535). Şah Tahmasb Osmanlı
ordusunun ilerlediğini haber alınca kuşattığı Van’dan geri çekildi. Ordu 3 Temmuz’da ikinci kez Tebriz’e girdi. Bu
esnada İsfahan’a çekilen ve buradan Sultaniye’ye gelen Şah Tahmasb’ın üzerine hareket edildiyse de izine
246
rastlanmadığından Tebriz’e geri dönüldü (20 Ağustos). Sultan Süleyman Han, 8 Ocak 1536’da İstanbul’a
247
geldi.
Osmanlı tarihindeki bu en uzun askerî harekât sona erdiğinde elde edilen tek fayda Bağdat ve civarında Osmanlı
hâkimiyetinin başlaması, doğu sınırında Erzurum, Kemah, Bayburt yöresini içine alan yeni bir beylerbeyiliğin
44
kurulup sınır boylarının takviye edilmesidir. Bunun ötesinde ise Safevîlerin ortadan kaldırılamayacağı açıkça
görülmüş, Osmanlılar İran’da kurdukları hâkimiyetin geçici olduğu anlamışlardı. Bundan sonraki asıl hedef onları
belirli bir sınır bölgesinde tutmak olmuştur. Irak-ı Arab ve Irak-ı Acem’e girildiği için iki Irak anlamında Irakeyn
Seferi olarak isimlendirilen bu harekât ile Basra-Bağdat-Halep ticaret yolunun denetimi sağlanmış oldu. Ayrıca
ipek ticaretinin ana merkezleri Gilan ve Şirvan hâkimleri Osmanlı padişahına bağlı olduklarını bildirmişlerdi.
Bağdat Beylerbeyiliği kurularak ticaret yolları emniyet altına alınmış, Basra’da ise Osmanlı merkezî idaresi
248
giderek ağırlığını hissettirmeye başlamıştı.
Tebriz Seferi (1548-49)
Osmanlılar, düzenledikleri Irakeyn Seferi ile Doğu meselesinde bir çözüme ulaşamamışlardı. Bundan on iki yıl
sonra bu mesele yeniden Osmanlı merkezî idaresinin gündemine geldi. Avrupa ve Akdeniz’deki mücadele ortamı
249
dolayısıyla doğu sınırlarından uzaklaşan bakışlar müsait bir ortam doğunca tekrar buraya çevrildi.
250
Safevîlerin dayandığı Türkmen gruplarının sebep olduğu çekişme ve İran’da hanedan üyelerinin birbiriyle
mücadelesi iç işlerinde karışıklık doğurmuştu. Bu aynı zamanda Osmanlıların Doğu meselesine bir son vermeleri
için müsait bir ortamın oluştuğunu gösteriyordu. Şah’ın kardeşi Elkas Mirza, aralarındaki anlaşmazlık üzerine
Osmanlılara sığınıp yeni bir sefer için İran’da müsait bir ortam bulunduğuna Osmanlıları ikna edince Safevîler
üzerine ikinci defa savaş açılmasına yol açtı. Aslında daha ziyade Şah Tahmasb’ın Şirvan’ı sıkıştırması, Sünni
halkın müracaatları, Özbeklerin yardım istekleri ve yarım kalan İran meselesini tamamen ortadan kaldırmak
251
düşüncesinin bunda etkili olduğu ifade edilebilir.
Padişah 29 Mart 1548’de İstanbul’dan ayrıldı. Şah Tahmasb Osmanlıların yardımıyla kardeşinin kendi yerine
geçecek olmasından büyük endişe duyduğu için Osmanlı ordusunun karşısına çıkmadı. Bunun üzerine herhangi
45
bir mücadele yaşanmadan Tebriz’e girildi. 24 Ağustos’ta ele geçirilen Van bir beylerbeyilik olarak teşkil edildi.
Padişahın kışı geçirmek için Diyarbekir’e gittiğini haber alan Tahmasb, Erciş, Ahlat ve Adilcevaz yöresini
yağmaladı. Kars Kalesi’ni inşa eden işçi ve muhafızları öldürtüp burayı yerle bir etti. Erzincan’ı ateşe verdi. Bunun
üzerine Elkas Mirza Kum ve Kâşan taraflarını yağmalamaya Vezir Ahmed Paşa ise Erzincan’a Şah’ın üzerine
gönderildi. Tahmasb geri çekilerek Karabağ’a gitti. Sultan Süleyman kışı Halep’te geçirdi. Elkas Mirza, Kum,
Kâşan, İsfahan taraflarına ilerleyip Şiraz’a kadar olan yerleri tahrip etti. Van Beylerbeyi İskender Paşa ise Hoy’u
252
aldı.
Gürcistan harekâtına memur edilen Ahmed Paşa, Tortum çayı boylarını almıştı. Bu yerler bir sancak haline
getirildi. Bu ikinci İran Seferi de sonuçsuz kalmış, Tebriz’de tutunmak mümkün olmamıştı. Ancak Safevî tehdidine
set çekerek onları bir sınır hattında tutabilmek amacıyla Hakkâri’yi içine alan Van Beylerbeyiliği kurulmuş,
253
Gürcistan’da nüfuz bölgeleri oluşturulmuştur.
Nahcivan Seferi (1553-55)
Şah Tahmasb Osmanlı ordusunun çekilmesinin ardından 1550 yılı başlarında Şirvan’ı yeniden ele geçirmiş,
Osmanlı topraklarına girip Van civarını yakıp yıkmış, Ahlat, Erciş’i ele geçirmişti. Böylece 1553 baharına kadar
Doğu Anadolu’da yağma ve tahribatta bulunmuştu. Diğer taraftan Bağdat’ın da tehdit altında olması
Osmanlıların tekrar doğuya dönmelerine yol açtı. Sultan Süleyman bu kez İran’a girme düşüncesinde değildi. Şah
Tahmasb’ın yaptığı tahribata aynı şekilde karşılık ve gözdağı vermeyi hedefliyordu. 8 Kasım 1553’te Halep’e
giren padişah, 1554 Mayıs’ında Diyarbekir’e geçti ve oradan Erzurum’da toplanılması kararlaştırıldı. Şah, pasif
savunmasını sürdürüyor, Osmanlılar ise Safevî topraklarına girerek tahribatta bulunuyorlardı. Padişah 18
Temmuz’da Revan’a sonra da Nahçıvan’a ulaştı. Bu esnada sulh için mektuplaşmalar yapılıyor, Tahmasb
Osmanlı ordusu ile karşılaşmayacağını belirtiyordu. Kışı Amasya’da geçiren Sultan Süleyman’ın yanına bahar
ayında barış ile ilgili görüşmelerde bulunmak için Safevî elçisi geldi. 1 Haziran 1555 tarihinde Amasya’da ilk
Osmanlı-Safevî anlaşması yapıldı. Bununla Osmanlı-Safevî dinî zıtlaşması makul bir seviyeye indirildi ve daha
sonraki anlaşmaların da temeli oluşturuldu. Safevîler Bağdat bölgesi, Kars ve Atabegler yurdu üzerinde Osmanlı
hâkimiyetini kabul ediyorlardı. Bu anlaşma ile Osmanlıların şark meselesi yirmi beş yıl kadar sakin bir seyir
254
izleyecekti.
Yemen ve Afrika
Özdemir Bey, Mısır’daki Memlûk Türk beylerindendi. Yavuz tarafından Mısır’ın Osmanlı idaresine geçmesiyle o
da Osmanlı ordusuna katıldı ve vali Süleyman Paşa’nın hizmetinde Sancak Beyi rütbesine yükseldi. Bu
vazifedeyken, 1541 senesinde emrindeki kuvvetlerle güneye ilerleyerek önce Sudan, sonra Habeşistan, Eritre,
Somali topraklarını fethetti. Bu ülkelerin kralları Osmanlı tabiyetini tanıdılar. Buraların ahalisi putperest idi.
İslamiyeti bu insanlara ilk tanıtan Özdemir Paşa oldu. Kısa bir zaman içinde, bazı Hristiyan Habeş kabileleri
dışında bu memleketlerin ahalisi tamamen Müslüman oldu. Özdemir Paşa’nın bu başarıları padişaha kadar
ulaştı. Kanuni Sultan Süleyman Han, onu İstanbul’a davet ederek görüşmek istedi. Sevimli, zeki, konuşkan ve
255
yüksek bir terbiye ve edep sahibi olan Özdemir Paşa’yı çok sevdi.
Yemen’deki hâkimiyet sahası genişletildi. 1547’de ise Özdemir Paşa Yemen’in merkezi olan San’a Kalesi’ni zapt
etti. Mısır’dan asker topladıktan sonra 1555’te harekete geçerek Nil nehrinden güneye ilerleyen Özdemir Paşa
256
Said’de Şallal mevkiine kadar geldi ve aynı yıl İstanbul’a döndüğünde Habeş Beylerbeyi olarak tayin edildi.
Böylece Afrika’da yeni bir Osmanlı eyaleti kuruluyordu. Özdemir Paşa Afrika’ya dönünce, eyaletinin merkezini
Eritre’deki Musavva limanına kurdu. Paşa sarayı ile camiini yaptırdı. Türbesi de bu caminin avlusundadır ve
bugün de hala mevcuttur. Daha sonra fetihlerine devam ederek, bugünkü Uganda’yı ele geçirdikten sonra Kenya
ve Tanzanya sahilleri boyunca güneye doğru ilerledi ve buralarda da İslamiyeti yaydı. Ayrıca Portekiz
hücumlarından korumak için de birçok kaleler inşa etti. Bunlardan, Somali’nin doğu ucunda, Hind Okyanusuna
hakim bir tepede kurulu Zeyla kalesi, ihtişamlı görünüşü ile görenleri hayrette bırakırdı. Özdemir Paşa vefat
46
edince, Musavva şehrinde yaptırdığı caminin avlusuna defnedildi ve üzerine türbe yapıldı. Yerine oğlu Osman
Paşa, Kanuni tarafından Habeşistan Beylerbeyi tayin edildi. O da babasının izini takip etti ve güneydeki
Mozambik’e kadar Doğu Afrika sahillerine Portekizlileri sokmadı. Bu topraklar tam 250 sene Osmanlı idaresinde
kaldıktan sonra, 1800 ’lerin başından itibaren İngilizlerin eline geçti. Özdemir Paşa’nın Eritre’deki merkezi olan
257
Musavva şehri ise, 1890 yılında hala bir Osmanlı beldesiydi.
Hint Okyanusunda Portekizlilerle Mücadele
Kanunî Sultan Süleyman döneminde Osmanlılar Akdeniz’e hâkim bir deniz gücü haline geldikleri gibi Hind
258
Okyanusu’nda da donanma yüzdürmüşlerdi. Osmanlılar, Kızıldeniz’e girerek İslam’ın kutsal yerlerini tehdit
eden Portekiz gemilerine karşı 1525’te Süveyş’te Mısır kaptanlığını kurdular. Süveyş tersanesinde inşa edilen
gemiler sayesinde Kızıldeniz’in emniyeti sağlanacaktı. Buradaki 19 gemilik donanma Yemen’e gönderildi. Selman
Reis, Kamaran’ı merkez yapmak üzere hazırlıklara giriştiği sırada bir iç çekişme sonucu öldürüldü. Bunun üzerine
yeğeni Emir Mustafa Yemen’e hâkim olduktan sonra kendi başına Hindistan’a giderek Diu’ya yerleşmiş ve
259
Portekiz saldırısını püskürtmeyi başarmıştı (1531).
Portekiz İmparatorluğu
260
1538’te Akdeniz’de Barbaros’un komutasındaki donanma müttefik Hıristiyan donanmasına karşı tarihin parlak
zaferlerinden birini kazanırken aynı yıl bir Osmanlı donanması da Hind Okyanusu’na açılmıştı. Bunlar Osmanlı
İmparatorluğu’nun ulaştığı operasyonel askerî gücün göstergeleriydi. Harekât baharatın kaynağına ulaşıp eski
yolları kesen ve ticareti uzak denizlere yönlendiren Portekizlilere karşı düzenlenmişti. Mısır’ın Osmanlı
yönetimine alınması Avrupalıları yeni ticaret yolları arayışına itmiş ve daha önce Avrupa’dan hareketle
261
gidilmemiş bir deniz yolu kullanarak baharatın kaynağına ilk ulaşan Portekizliler olmuştu.
Mısır Beylerbeyi tayin edilen Süleyman Paşa, Müslümanlara yardım etmek, Portekizlileri buralardan kovarak
eski ticaret yollarını canlandırmak maksadıyla 22 Haziran 1538’te 70 parçadan fazla gemiden oluşan bir
donanmayla Kızıldeniz’e açıldı. Böylece İslam’ın kutsal yerleri üzerindeki tehdit de ortadan kaldırılacaktı.
Kızıldeniz çıkışında stratejik konumdaki Aden’i ele geçiren Süleyman Paşa, 19 gün sonra Hindistan sahillerine
ulaşıp Gogala ve Kat kalelerini aldı. Portekizlilerin gayet müstahkem bir üs haline getirdikleri Diu ise bütün
262
çabalara rağmen zapt edilemedi.
Hindistan merkezli deniz ticaret güzergâhının diğer önemli bölgesi olan Basra Körfezi de önemli gelişmelere
sahne olmuştu. Osmanlılar baharatın kaynağına ulaşmak için Hind Okyanusu’na gelen Portekizlilere karşı
Süveyş’te olduğu gibi Basra’da da bir tersane kurdular. Kızıldeniz’de uyguladıkları stratejinin benzerini takip
47
ederek Basra Körfezi’nin girişini kontrol altına almak için mücadele ettiler. Bu doğrultuda 1550’de Katif, 1554’te
ise Bahreyn’i ele geçirdiler. Süveyş’ten 1552 Nisan’ında hareket edip Aden’den Maskat’a gelen donanma altı
günlük kuşatmadan sonra burayı ele geçirdi. Ardından 19 Eylül 1552’de Hürmüz kuşatıldıysa da Portekizlilerin
büyük bir donanma ile geldiklerinin haber alınması üzerine kuşatma kaldırıldı. Askerî harekâtın başında bulunan
Piri Reis donanmayı Basra’da bırakarak birkaç kadırgayla birlikte Basra Körfezi’nin çıkışını kapatan Portekiz
donanmasının arasından geçerek Mısır’a ulaştı. Başarısızlığı bahane edilerek İstanbul’dan gelen emir üzerine
263
Mısır’da idam edildi.
Basra’da kalan donanmayı çıkarmak için görevlendirilen Seydi Ali Reis Basra’ya geldi. Onun idaresinde Katif’ten
Hürmüz’e oradan da Hind Okyanusu’na açılan donanma 10 Ağustos 1553’te karşılaştığı Portekiz donanmasını
geri çekilmek zorunda bıraktı. 26 Ağustos’ta üzerine gelen başka Portekiz gemileriyle de mücadele etti; fakat
daha sonra şiddetli bir fırtına onu Kirman sahillerine sürükledi. Buradan başlayan uzun kara yolculuğu
264
sonrasında nihayet İstanbul’a ulaştı.
1563’te Malezya adalarındaki küçük hükümetler, Molaka ve Sumatra hâkimi, Açe hükümdarı Alâeddin
Portekizlilere karşı Osmanlılardan yardım istemişti. Bu yardım talebine karşılık görevlendirilen Süveyş
donanmasının harekâtını Yemen isyanları önledi. Buraya ancak II. Selim zamanında asker ve malzeme
265
ulaştırılabildi.
266
Osmanlıların Portekizlileri Hind Okyanusu’ndan uzaklaştırmak için giriştikleri çabalar tam olarak amacına
ulaşamadı. Bununla birlikte mücadeleyi devam ettirmeleri bölgedeki Portekiz etkinliğine darbe vurdu ve onların
rahat hareket etmelerini önledi. Ayrıca tarihî ticaret yolları Osmanlıların Kızıldeniz ve Basra’da önemli noktalara
hâkim olmalarından sonra eski canlılığına kavuştu. Böylece yeniden hareketlenen Akdeniz ticaretinin Bağdat,
Halep, Trablusşam, İskenderiye, Kahire gibi liman ve şehirlerin gelişmesine büyük katkısı oldu. Portekizlilerin
İslam’ın kutsal beldelerine yönelik planlarının da önüne geçilmişti. Osmanlılar ayrıca bu sırada Basra, Yemen ve
Habeşistan’ın kuzeybatı kesiminde beylerbeyilikler kurarak Basra Körfezi ve Kızıldeniz’e girişi emniyet altına
267
aldılar.
48
Kuzey Steplerinde Osmanlılar
Osmanlıların Kuzey taraflarına gösterdikleri ilgi himayeleri altındaki Kırım Hanlığı’nı ve onun ezelî düşmanı
Moskova Knezliği’ni dolaylı da olsa etkilemeye başlamıştı. 1530’lara kadar Moskova büyük bir tehlike olarak
görülmemişti. Hatta Osmanlılar, XV. yüzyılda Altın Orda Hanlığı’nın ortadan kalkmasıyla ortaya çıkan siyasî
birlikler arasındaki cepheleşmede Kırım-Moskova bloğunu destekledikleri gibi II. Bayezid, III. İvan’a ticaret
serbestîsi dahi vermişti. Fakat daha sonra Altın Orda Hanlığı’nın mirası için Kırım ve Knezlik arasında başlayan
çekişmede taraftar oldular. Osmanlıların da desteğini alan Sahib Giray Han Kazan Hanlığı’nı elinde tutmak için
268
giriştiği uğraş sonunda 1538’de Kırım Hanı oldu.
Karadeniz’i bir Türk gölüne dönüştürecek ilk faaliyetlere Fatih Sultan Mehmed döneminde başlanmıştı. Sultan
Süleyman’ın 1538’de çıktığı Kara Boğdan Seferi Karadeniz’in ticarî önemi büyük kuzeybatı limanlarını koruma
altına almak gayesini gütmekteydi. Bu aynı zamanda ileride Osmanlıların da kuzey stepleriyle doğrudan
ilgilenebileceği bir adımın atılmasına yol açtığı gibi Karadeniz’in bir Türk gölü haline gelmesini sağladı. Günümüz
Moldavya’sına yönelik bu askerî harekât ile Boğdan voyvodasının merkezi zapt edilerek Prut ve Özü Nehri
arasındaki bölge ele geçirildi. Boğdan yolunun emniyetini temin için bölgedeki askerî istihkâmlar arttırıldı.
Kiev’den inen yolların kontrolü sağlandı. Böylece Kırım Hanlığı’nın yanı başında Osmanlı kontrol noktaları
269
oluşturuldu. Bu gelişmeler sonraki yüzyıllarda bu bölgenin önemini daha çok arttıracaktı.
Moskova Knezliği’nin gücü de giderek artmaktaydı. Çar unvanını alan IV. İvan (Korkunç İvan) 1552’de Kazan’a,
1554-1556 arasında ise Astarhan’a hâkim olarak Hazar’ın kuzeyinden geçen ve Kırım’a inen yolların kontrolünü
ele geçirmiş oldu. 1559’da ilk defa Rus Kazakları Azak’a ve Kırım sahillerine saldırdılar. Bu gelişmeler Orta
Asya’ya uzayan tarihî ticaret yolları ve hac güzergâhının kesintiye uğramasına sebep olduğundan Osmanlı
270
merkezine bu konuda pek çok şikâyet ulaşmaya başladı.
Kafkasya’da Rus tehlikesi açıkça hissediliyordu. Osmanlılar, Kazan ve Astarhan’ın düşüşünden sonra kuzeyde
yeni bir rakibin ortaya çıktığını gördüler. Astarhan’a yönelik sefer hazırlıklarına girişildiğinde ise artık Osmanlı
271
tahtında Sultan Süleyman hüküm sürmüyordu.
Akdeniz’de Mücadele
Kapudân-i Deryâ Hayreddîn'den sonra Batı Akdeniz'de Habsburglu krala karşı mücadeleyi Piyale Paşa ve Turgut
272
Reis başarıyla sürdürdüler. Rodos’tan çıkarıldıktan sonra Şarlken tarafından kendilerine verilen Malta’ya
yerleşen şövalyelere aynı zamanda Trablusgarb’ın idaresi de bırakılmıştı. 1510’da İspanyollar tarafından ele
geçirilen Trablusgarb’ın fethini isteyen Sultan Süleyman, bu işle Barbaros’un yetiştirdiği usta denizci Turgut
Reis’i görevlendirmiş ve fetih gerçekleşirse buranın beylerbeyi olarak tayin edileceği sözünü vermişti. 120
kadırgadan oluşan donanma Akdeniz’e açılarak Malta’yı topa tuttuktan sonra Trablusgarb’a yöneldi.
Kuşatmaya dayanamayan şövalyeler teslim oldu. 1551 Ağustos’unda fethedilen Trablusgarb Kuzey Afrika’da
yeni bir Osmanlı beylerbeyiliği olarak teşkil edildi. Kendisine söz verilmesine rağmen Turgut Reis ancak 1556’da
273
Sultan Süleyman’dan talep etmesi üzerine Trablusgarb Beylerbeyi olarak tayin edilecekti.
Akdeniz’de sular yine hareketlenmeye başlamış, Fransa Kralı Korsika’nın işgali için Osmanlılardan yardım
talebinde bulunmuş ve ada için haraç ödemeyi önermişti. Böylece Fransız-Osmanlı işbirliği Akdeniz’de yeniden
canlandı. 1553’te Fransa ile müşterek bir deniz harekâtının hazırlıklarına girişildi. Napoli ve Sicilya sahilleri
274
vurulduktan sonra Ağustos ayında Korsika Adası zapt edilerek Fransa’ya kazandırılmış oldu.
1555 Mart’ında Sultan Süleyman’ın fermanı üzerine kaptanıderya Piyale Paşa Akdeniz’de Fransız donanması ile
ortak harekâtta bulunacak Osmanlı donanmasının hazırlıklarına girişti. Donanma aynı yılın Mayıs’ında denize
açıldı. Piyale Paşa komutasındaki kırk beş kadırgadan oluşan Osmanlı donanması 1556 baharında Cezayir’e
gitti. Cezayir Beylerbeyi Salih Paşa’nın da yardımıyla İspanya idaresindeki Oran, ertesi yıl ise İspanyol işgalinde
49
bulunan Tunus’un Benzert şehri fethedildi. Bu başarıları üzerine Piyale Paşa, Cezayir-i Bahr-i Sefîd
275
Beylerbeyiliği’ne getirildi.
Turgut Reis
276
Fransızların yeni bir yardım talebi üzerine harekete geçmesi emredilen Piyale Paşa, 1558’de bu kez 150
kadırgadan oluşan donanmayla Minorka Adası’nın en önemli şehri Ciudedela’yı ele geçirdi. Osmanlı
donanmasının bu faaliyetleri Akdeniz’de gemi yüzdüremez hale gelen Avrupalı devletlerde büyük bir endişeye
sebep olmuştu. Trablusgarb’ı yeniden ele geçirmek isteyen Malta Şövalyeleri, yeni bir Haçlı donanmasının
hazırlanması için II. Philippe ve Papa’nın desteğini sağlamışlardı. Bu yeni ittifak Venedik ve Fransa’nın bile gizlice
277
destek verdikleri geniş bir katılımla kurulmuştu.
278
Trablus'u geri almak için 200 gemilik güçlü bir Haçlı donanması (Papa, İspanya, Malta) Andrea Doria
kumandasında Trablus üzerine yürüdü ve Cerbe adasını işgal etti (14 Mart 1560). Piyale Paşa, Cerbe önünde
müttefik donanmasını yakalayarak tam bir zafer kazandı. Bu zafer üzerine Osmanlı Divânı, Doğu ve Batı-Akdeniz
279
arasında kontrol noktasında haçlı şövalyeler elindeki Malta adasını ele geçirme kararını verecektir.
Osmanlılar yoğun bir şekilde Akdeniz’de faaliyet gösterirken Şarlken, 1556’da imparatorluk tacı ve İspanya
tahtından feragat etmişti. İmparatorluk tacını giydiği ilk yıllardaki büyük Hıristiyan Avrupa ve cihanşümul dünya
hâkimiyeti ideali için giriştiği siyasî, dinî ve askerî mücadelenin sonuçsuz kaldığını görmüş ve hastalığı dolayısıyla
da artık yorgun düşmüştü. Şarlken, Kutsal Roma-Germen İmparatorluk tacını kardeşi I. Ferdinand’a, İspanya
tahtı ve zengin sömürgelerini ise oğlu II. Philippe’e bıraktı. Şarlken’ın şahsında Habsburg hanedanı en büyük
280
sınırlarına ulaşmıştı. Bu tarihten sonra hayli kırgın bir şekilde inzivaya çekilerek oğlunun mücadelesini izledi.
50
Malta Kuşatması (1565)
Trablusgarb ve Cerbe’de elde edilen başarılar sayesinde Osmanlılar Doğu Akdeniz’den sonra Orta Akdeniz’de de
hâkim konuma gelmişlerdi. Artık hedef şövalyelerin ana üssü olan ve aynı zamanda Batı Akdeniz’in kilidi
281
konumundaki Malta’ydı.
282
Büyük bir Osmanlı askerî gücü harekete geçirilerek ada kuşatıldı. 18 Mayıs-8 Eylül 1565 tarihleri arasında
gerçekleştirilen şiddetli hücumlarda çok sayıda kayıp veren ve lojistik destek sınırlarının ötesinde bulunan
Osmanlılar müstahkem Malta surlarını aşamadılar. Osmanlıların Akdeniz’deki faaliyetlerinde mühim roller
283
oynamış tecrübeli denizci Turgut Reis, Malta kuşatmasında hayatını kaybetti.
Kuşatmanın Hospitalier Şövalyeleri’nin zaferi ile sonuçlanması Avrupa’da büyük yankı uyandırdı. Kaynaklara
göre değişen rakamlar ışığında Osmanlı kuvvetlerinin 25.000-35.000 arası kayıp verdiğinden bahsedilir. Özellikle
284
Roma’da papa Malta’nın kurtulmasından dolayı kiliselerin çanlarını çaldırmıştır.
1559’da Cateau-Cambresis Barışı, Avrupa’ya İspanyol üstünlüğünü getirmiş, Fransa iç savaşa girmiş olduğundan
bu krallık Avrupa politikasında Osmanlıların başlıca müttefiki olmaktan çıkmıştı. 1565’de Malta başarısızlığı ve
1566’da Süleyman’ın son Macaristan seferi, Osmanlıların Orta Avrupa ve Akdeniz’de ilerlemelerinde bir
285
duraklamanın başlangıcını simgeler.
Kanuni Döneminin Sonu
Taht Mücadelesi
Hürrem Sultan’ın oğullarına taht yolunu açmak için giriştiği gizli çabalar büyük bir iktidar mücadelesinin
sebeplerinin başında gelir. Hürrem Sultan damadı Rüstem Paşa ile birlikte hareket ederek büyük şehzâde
Mustafa’nın idamını sağladı. Nahçıvan Seferi’ne gidilirken 1553 Ekim’i başında babasının otağına çağrılan
Mustafa’nın hayatına burada son verildi. Buna sebep olarak şehzadenin babasının artık yaşlandığından sefere
katılmaya gücü olmadığı yolunda propaganda yaparak tahta geçmek istemesi gösterilir. Mustafa, yaşlı
babasının, tıpkı dedesi Yavuz Sultan Selim’in II. Bayezid’e yaptığı gibi tahtı kendisine bırakması gerektiği
286
düşüncesindeydi.
Padişahın yaşının ilerlemiş olması taht vârisinin kim olacağıyla ilgili türlü entrikaların yaşanmasına sebep
olmuştur. 1550’li yılların ortalarında tahta aday olabilecek iki vâris kalmıştı: Her ikisi de Hürrem Sultan’ın oğlu
olan Şehzâde Selim ve Bayezid. Hürrem Sultan’ın vefatı iki kardeşin taht mücadelesinde karşı karşıya
287
gelmelerinin başlangıcını teşkil etti.
51
Şehzâdeler arasındaki gizli iktidar çekişmesi sancak yerlerinin değiştirilmesine yol açtı. Sultan Süleyman ikisine
de eşit mesafede bulunmak için Selim’i Konya’ya, Bayezid’i Amasya’ya gönderdi. Bundan daha çok etkilenen
Bayezid oldu. Kütahya’ya gelişini taht için kendisinin tercih edildiğine yoran Bayezid, İran serhaddine yakın bir
sancağa gönderilmesi üzerine tedirgin olmuş ve yaşadığı kırgınlığı bir mektupla babasına bildirmişse de
herhangi bir sonuç alamamıştı. Sultan Süleyman bu durum karşısında oğullarının yanına onlara nasihatte
bulunacak kimseleri gönderdi. Bayezid’in yanına giden dördüncü vezir Pertev Paşa, şehzadeyi yatıştırmakta
başarılı olamadı. Bayezid, babasına ağır ve tehdit dolu bir mektup gönderdi. Selim ise yanında bulunan üçüncü
vezir Sokollu Mehmed Paşa’nın sözlerine uyarak herhangi bir tepki göstermekten uzak duruyordu. Sonunda
babasının tamamen Selim’e meylettiğine kanaat getiren Bayezid, “yevmlü” denilen 20.000 civarında tüfekli
asker topladı. Selim ise ancak babasının emriyle askerî bir hazırlığa girişmişti. Bayezid, bazı sancakbeylerinin de
yanında yer almasıyla 14 Nisan 1559’da Ankara’ya doğru harekete geçti, sonra da Konya’ya yöneldi. 30
Mayıs’ta Konya yakınlarında meydana gelen çarpışmada bozguna uğrayınca önce Amasya’ya çekilip sonra da
İran’a iltica etti. Burada iki buçuk yıl kadar oğullarıyla birlikte kaldı. Sonunda onları teslim almaya gelen Osmanlı
elçilik heyetine verildiler. Bayezid ve oğulları teslim alınır alınmaz 23 Temmuz 1562’de idam edildiler. Taht vârisi
olarak sadece Selim ve oğulları kalmıştı. Sultan Süleyman ilerlemiş yaşına rağmen tahtı terk etmek yerine hâlâ
288
cihangir bir padişah olduğunu göstermek niyetindeydi.
Zigetvar Seferi (1566)
1562 Osmanlı-Avusturya Antlaşması’nda kabul ettikleri vergiyi ödemedikleri gibi yeni Kral II. Maksimilyan’ın
olumsuz tutumu ve Zigatvar Kalesindeki düşman kuvvetlerin ahaliyi taciz etmeleri üzerine, Osmanlı ordusu
289
başlarında Sultan olduğu halde 1 Mart 1566’ da İstanbul’dan hareket etti.
290
Kuşatmanın bu son perdesine girilirken rahatsızlığı daha da artan Kanuni Sultan Süleyman, 6-7 Eylül 1566 gecesi
Zigetvar’ın tamamıyla düştüğünü göremeden, yanında Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa, Hekimbaşı olduğu
halde “Bu ocağı yanacak kale daha alınmadı mı” diye sorduktan sonra ruhunu teslim etmişti. Bu sırada 72
291
yaşının içindeydi.
Vefatı (1566 ) – 71 yaşında
Öldükten sonra çürümemesi için iç organları çıkarılıp otağın bir köşesine gömülmüş, savaş sırasında karışıklık
çıkmasından korkulduğu için de padişahın ölümü askerden tam 48 gün gizli tutulmuştur. Ancak Kanuni'nin oğlu,
52
Sultan Selim'in Belgrad'a geldiği haberi üzerine, üzücü vefat haberi açıklanmış; askerler, paşalar, beyler
külahlarını yerlere atarak feryat etmişlerdir. Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa, askere bir konuşma yapıp herkesi
yatıştırmış, ondan sonra büyük sultanın tabutu sağlığında bindiği arabaya konularak Belgrad'a getirilmiştir.
Cenaze namazı, Kanuni'nin ilk büyük seferinde fethettiği Belgrad önlerinde kılınmış (26 Ekim 1566) ve İstanbul'a
292
babasının türbesine gömülmüştür.
Dönemi
Osmanlı tahtın oturduğunda dünyanın en kuvvetli ordu ve donanması, en düzenli devlet teşkilatı, zengin ülkeler,
muntazam maliye ve kabiliyetli bir millet emrinde idi. Bu muazzam kaynakları kullanarak zaferden zafere koşan
293
Kanuni Sultan Süleyman, Osmanlı ihtişam ve azametinin en yüksek mümessilidir.
Bizzat ordusunun başında çıktığı on üç büyük sefer sonunda babasından devraldığı 6.557.000 kilometrekarelik
294
Osmanlı toprağını 14.893.000 kilometrekareye ulaştırdı. Yaşadığı asır, dünya tarihine Türk asrı olarak geçti.
295
Sultan Süleyman’ın vefatıyla kendisinden sonraki yüzyıllarda hep özlem duyulacak ve bir benzerinin daha
296
yaşanması arzu edilecek uzun bir çağ sona ermiştir .
Batıda Almanya içlerine kadar akın yapan akıncı beyleri, doğuda Hazar Denizine ulaşarak, Türkiye-Orta Asya
birleşmesi siyaseti yanında, bütün Arabistan, Ortadoğu dahil, Hind Okyanusundan Umman Denizi, Basra Körfezi,
Kızıldeniz ve Kuzey Afrika’dan Atlas Okyanusuna dayanıldı. Akdeniz fütuhatı neticesinde Atlas Okyanusunda her
biri birer deniz kurdu olan, Osmanlı leventleri ve reisleri dolaşmaktaydı. Afrika sahilleri ile Batı Akdeniz’de Oruç
ve Hayreddin, Hızır Reisler, Akdeniz’de Turgut Reis, Piyale Paşa, Sinan Paşa, Salih Reis, Hind Okyanusunda
Hadım Süleyman Paşa, Selman Reis, Süveyş’te Seydi Ali Reis, Murad Reis Osmanlı sancağını dalgalandırıp,
fetihler yapıyorlardı. Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa Preveze’de, Turgut Reis Cerbe’de Haçlı
297
donanmalarını bozguna uğratarak Türk-İslam tarihinin en muhteşem zaferlerini kazandılar.
Kanuni devrinin parlaklığı yalnız fetihlerinin azametine münhasır değildir. Türk-İslam medeniyeti de her alanda
298
en yüksek seviyesine bu devirde çıkmıştır:
-
İlimde Zenbilli Ali Efendi, Kemal Paşazade, Ebusuud Efendi,
Edebiyatta; Baki, Fuzuli,
Mimaride; Mimar Sinan,
Tarihte; Mustafa Selaniki, Celalzade, Nişancı Mehmed Paşa,
Coğrafyada; Piri Reis,
Kaptan-ı deryalıkta; Barbaros Hayreddin Paşa, Seydi Ali Reis, Piri Reis ve Turgut Reis,
53
-
Devlet adamlığında; Lütfi Paşa ve Sokullu Mehmed Paşa
Sultan Süleyman çağı her şeyden önce dinî ve siyasî misyonların belirgin hale gelerek çerçevesinin çizildiği bir
dönüm noktasını teşkil eder. Özellikle Safevîlere karşı yürütülen mücadelede mensubu bulunulan Sünnî
299
dünyasının temsilcisi olma ve bu vasfı yaygınlaştırma ile onlara karşılık verilmiştir.
300
Osmanlı Devletinin bütün temel müessese ve teşkilatı, Fatih, devrinde en mükemmel bir hale geldi. Fatih
teşkilatçı ve imarcı idi. Devlet idaresini tam bir intizam içinde yürütmek için lüzum ve ihtiyaç görüldükçe İslam’ın
esaslarına uygun kanunlar ve fermanlar yayınladı. Hazırlattığı kanunnamesi hukuk sahasında çok önemli bir
mevki tutmaktadır. Daha sonra Sultan Süleyman Han o güne kadar vazedilen kanunları, Kanunname-i Al-i
Osman adı altında İslam hukuku esasları dahilinde toplattırıp, tanzim ettirdi. Kanunname-i Al-i Osman’ın
hazırlanmasında Sultan Süleyman Hana devrin büyük âlimlerinden olan Ahmed İbn-i Kemal Paşazade ve
Ebüssü’ud Efendiler yardımcı oldular. Bu kanunname, hukuki, idari, mali, askeri ve diğer lüzumlu mevzuları içine
alan, başlıklar altında, ceza, vergi ve ahaliyle askerlerin kanunlarını ihtiva ediyordu. Kanunname’de bildirilen
hükümlerin tamamı İslam hukukundan alınarak, Hanefi mezhebine göre tanzim edilmiştir. Fethedilen ülkelerde,
örfi hukuk denilen, önceki idareden kalan kanunlar ve halkın teamülleri de İslam hukukuna uygunluğu şartıyla
kanunname’de yer almıştır. Böylece hazırlanan kanunlar asırlarca en iyi şekilde ve eksiksiz tatbik edilip, devletin
301
tebeasını teşkil eden her çeşit insana huzur ve saadet kaynağı oldu.
Sultan Süleyman Hanın Kanunnamesi Sultan Süleyman Hanın asıl adından daha fazla bilinip, şöhretli olan
302
“Kanuni” unvanı, önceki Osmanlı Kanunnameleri’ni toplattırıp, tanzim ettirmesinden gelir. Bu devirde
İngiltere'den Osmanlı Devleti'nin merkezi olan İstanbul'a bir heyet gelmiş, Osmanlı hukuk sistemini incelemiş ve
303
bu sistem İngiltere kanunlarının temeli yapılmıştır...
Batılı çağdaş tarihçiler Sultan Süleyman’ı “Muhteşem” (Magnificent, Magnifique), veya “Büyük Türk” (Grand
Turc) isimlendirmeleriyle anmaktaydılar. Günümüzde kendi isminden çok “Kanunî” sıfatıyla bilinirse de bu sıfatı
ilk defa Dimitrie Cantemir XVIII. yüzyılda kaleme aldığı Osmanlı tarihinde zikretmiştir. XIX. yüzyılda Osmanlı
tarihçilerince de benimsenerek yaygınlık kazanmıştır. Dolayısıyla bugün hemen herkesçe bilinen Kanunî sıfatı I.
304
Süleyman’ın kendisi için takındığı ve dönemindekilerin kullandığı bir unvan değildir.
Süleymaniye Camii ve külliyesi, Sultan Selim, Şehzadebaşı, Cihangir camilerini; İstanbul’da, Rodos’ta kendi adıyla
anılan bir cami; yine Anadolu, Rumeli ve Adalar’da muhteşem camiler; medreseler, hastaneler, yollar ve
305
köprüler Büyük Sultan’dan günümüze kalan yadigarlardır.
54
Hatıralar
Kendini Kurtardın Bizi Yaktın
Devleti ihtişamın zirvesine çıkaran bu cihangir Padişah son seferine çıkmadan önce Şeyhülislâm Ebussud
Efendi'yi yanına çağırmış ve ona bir çekmece vererek vefat ettiği zaman bu çekmece ile birlikte defnedilmek
istediğini söylemişti. Kanuni vefat ettiğinde devrin meşhur âlimleri bir araya gelerek padişahın yaptığı vasiyeti
görüştü. İslâm'da eşya ile gömülmek caiz değildir. Ulema bu hükmü hatırlatıyor ve çekmecenin padişah ile
birlikte gömülemeyeceğini söylüyorlardı. Sonunda çekmecenin açılmasına karar verildi. Meraklı bakışların
altında çekmece açıldı. Bir de ne görsünler, Kanuni'nin idareyi devraldığı andan vefat ettiği ana kadar verdiği
kararlara dair Şeyhülislâmdan aldığı fetvaların hepsi bu çekmecede durmuyor mu? Bu tablo karşısında Ebussud
306
Efendi gözyaşlarını tutamamış ve "Ah Süleyman, sen kendini kurtardın, ya biz ne yapacağız?" demiştir.
Ateş Pahası
Kanuni Sultan Süleyman Han, bir gün Çatalca'daki uzun bir gezinti sırasında, yanındakilerle birlikte şiddetli bir
yağmura yakalandı. Tebdil-i kıyafet geziyorlardı. Bu yüzden kim oldukları belli değildi. Sığınacak bir yer arandı.
Nihayet uzaklarda, kulübe ile ev arası bir yer gördüler. Hava soğuktu. Bir hayli de ıslanmışlardı. Evin kapısını
çaldılar. Kapıyı açan ev sahibi, gelenlerin durumlarını görünce hiçbir şey sormadan hemen buyur etti. Evin yanan
ocağına biraz daha odun boca ederek ısınmalarına yardımcı oldu. Sultan ve yanındaki birkaç kişi, sedirin
üzerinde oturup ısınmanın verdiği rahatlıkla sohbete başladılar. Ev sahibi de ufak tefek ikramlar yapıyordu.
Kanuni bir ara muhasibine dönerek:- Şu ateş bin altın değerinde! dedi. Evin sahibi, sohbette konuşulanlardan, bu
misafirlerin sıradan kimseler olmadığını anlamıştı. Hiçbir şekilde hürmette kusur etmedi. Yağmur devam
ediyordu. Mecburen o geceyi orada geçirdiler. Sabah erkenden kalkıp ev sahibinden yol (izin) istediler. Kibarca: Bizi burada güzelce ağırladınız. Karnımızı doyurduk, artık ayrılıyoruz. Size borcumuz ne kadardır? diye sordu.
Evin sahibi de kibarca:-Bin altın efendim... dedi. Herkes şaşırmıştı. Bu miktar para bir servetti. Böyle olmaması
gerektiği hatırlatılınca adam dedi ki:-Bu bin altını siz takdir ettiniz. Zira dün ısınırken şu muhterem insan, bu ateş
bin altın değerinde, demişti. Sizleri ağırlamak için yaptığım masrafı, hediye kabul ediniz, onu almıyorum. Kanuni
Sultan Süleyman Han bu sözlerden çok hoşlandı. Yanındakilere:-Anlaşıldı, bu istenen para, ateş pahası imiş...
dedi. Sonra ev sahibini memnun ederek oradan ayrıldılar. O zamandan sonra, böyle normalin üzerinde istenen
307
bedeller için "Ateş Pahası" tabiri kullanılır oldu.
Bali Beye Öğütler
Kırk altı yıl süren saltanatı müddetince İslamiyet’i yaymaktan başka bir şey düşünmedi. Bu düşüncesini
halazadesi, Gazi Bali Beye yazdığı mektup çok güzel ifade etmektedir. Kanuni Sultan Süleyman’ın gençlik
çağında, 1526 senesinde kazanmış olduğu Mohaç Meydan Muharebesinde, Macar ordusunu arkadan çevirerek
onu tamamen mahv eden Semendire Sancak Beyi Gazi Bali Bey, Mohaç Harbinden yıllar sonra, kendinde mevcut
olan ve sancak beylerinin alameti bulunan iki tuğ’un üçe çıkarılmasını rica ederek, padişahtan bir tuğ daha
istemişti. Terfi ve terakkinin muayyen yaş, kıdem ve hizmet mukabilinde olduğunu bilen Kanuni, Gazi Bali Beye
308
şu cevabı vermiştir:
“Yadigârım ve Muhterem Lalam Gazi Bali Bey! Berhudar olasın, yüzün ak olsun. Bizden bir tuğ dahi arzu
eylemişsin. Henüz bir tuğ zamanı değildir. Sana hazret-i Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellemin
fetih tuğunu verdik. Bu ihsan üzerine iyilik olmaz. Bunun şükrünü bilip, yerine getiresin. Bilesin ki bey olmak
iki kefeli terazidir. Bir kefesi Cennet ve bir kefesi Cehennem’dir. Bir an adaletle hükmetmek, yetmiş yıllık
ibadetten efdaldir. Ahireti hatırdan çıkarmayasın. Serasker olduğun yerlerde ve hükmünün geçtiği
mahallerde, zulüm ve düşmanlık etmekten şiddetle sakınasın. Ahirette bize hitab olunursa, senin yakana
yapışırım. “Ol vilayetleri kılıcımla feth eyledim.” demeyesin. Memleket, Allahü teala hazretlerinindir.
Sakınıp, nefsine gurur getirmeyesin. Feth olunan kalenin mal ve erzakını hep Beytülmal için almışsın. Buna
rıza-i hümayunum yoktur. Beşte birini alıp, geri kalanını İslam askerine dağıtasın. İslam askerinin
ihtiyarlarını baba, orta yaşlılarını kardeş ve gençlerini oğul bilesin. Babalara hürmet edesin, oğullara şefkat
gösteresin. İslam askerine hiçbir veçhile zorluk çektirmeyesin. Nimeti bol veresin. Eğer hazinen tükenirse
55
buraya bildiresin ki, sana bir iki bin kese göndermekten aczim yoktur. Halkın fakirlerini, büyük vazifelerle
rencide ettirmekten şiddetle kaçınasın ki, bizim halkımızı rahat görüp, küffar halkı imrensinler. Meyl ve
muhabbetleri bizim tarafa olsun. Bir kimseyi hizmetinde kullandığın zaman da, sakın evvelki haline itimat
etmeyesin. Çok kimseler vardır, elinde fırsat olmadığı zamanda zahidlik ve iyilik yüzü gösterip, eline fırsat
geçtiği zaman Firavun ve Nemrud olur. Ol kimseleri tecrübe edip göresin. Eğer evvelki hali son haline
uygunsa hizmetinde kullanasın. İmdi, ey Gazi Bali Bey! Sana dahi nasihatim odur ki; atın yürüğünü, kılıcın
keskinini ve beyin bahadırını saklayasın. Allahü teala hazretleri yolunu açık ve kılıcını keskin eyleye ve seni
309
küffar-ı haksar üzerine mansur ve muzaffer eyleye...”
310
Fikir Hürriyeti
Kanuni Sultan Süleyman devrinde mevcut bulunan fikir hürriyetine sadece bir örnekle temas etmek istiyoruz:
"Molla Kaabız" isimli biri vardı, İran'dan gelmiş, İslam âlimleri arasına karışmıştı. Hazret-i isa'nın,
Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'den (a.s.m.) daha büyük bir peygamber olduğunu iddia ediyor,
Hristiyanlığın Müslümanlıktan üstün olduğunu söylüyordu. Üstelik de bunu şahsi fikri olarak değil, "İslam dininin
311
görüşü" şeklinde gösteriyordu. Bazı ayet ve hadisleri de asıl manasından saptırıp bildiği gibi yorumluyordu...
Bu sapık fikirler İstanbul halkını rahatsız etmeye başlayınca, bazı âlimler durumu saraya haber verdiler. Molla
Kabız, divana çağırıldı. Divanda sadrazam ve vezirlerden başka, Anadolu ve Rumeli kazaskerleri (dinî liderler) de
hazır bulunuyordu. Molla Kaabız geldi, iddialarını tekrarladı. Anadolu Kazaskeri Kadiri Çelebi ile Rumeli
Kazaskeri Fenarizade Muhyiddin gerekli cevapları verdilerse de Molla Kaabız dinlemedi. Bunun üzerine
kazaskerler feryat ettiler: "İdam edilmelidir!" Çünkü dinî kanunlara göre, İslam esaslarına hücum eden
"Müslüman" idam edilirdi. Fakat bu hükmü vezirler kabul etmediler. Sebep olarak da, "Molla Kaabız'ın
312
fikirlerinin tam manasıyla çürütülemediği'ni gösterdiler. Molla Kaabız serbestçe divandan çıkıp gitti.
Padişah kafes arkasında münakaşayı dinlemişti. Divandan sonra Sadrazam ibrahim Paşa'yı huzuruna çağırdı.
Hayretle: "Divanımıza bir sapık gelir, İslam’ın esaslarına hücum eder, sonra da serbest kalır; buna sebep nedir?"
diye sordu. Sadrazam şu cevabı verdi: "Hünkârım! Kazaskerlerimiz, sapığı ilmen mağlup edemediler ki boynunu
vurduralım... Fikrin ancak fikirle mağlup edilmesi gerekir. Fikre karşı kılıçla çıkmak, senin ülkende caiz değildir."
Ertesi gün (3 Kasım 1527 Pazar) padişahın emriyle Molla Kaabız tekrar divana çağırıldı. Ama bu sefer karşısında,
devrin en büyük âlimi Şeyhülislam İbn Kemal'i buldu, ibn Kemal, Molla Kaabız'ı sükûnetle dinledi. Sorular sordu.
Ayet ve hadislerden misaller verdi. Molla Kaabız'ın fikirlerinin İslam dinine uymadığını açıklıkla ortaya koydu.
Molla Kaabız söyleyecek söz bulamadı, sustu; fakat fikirlerinden de dönmedi. "Hatasından döndüğünü açıklarsa
56
serbest bırakılacağı" söylenince küfretmeye başladı. Ancak ondan sonra Şeyhülislam ibn Kemal tarafından
313
idamına hükmedildi ve boynu vuruldu.
Düşünün ki, o devrin Avrupa'sında bilginler diri diri yakılıyor, Hristiyanlığından biraz şüphe edilenler aforoz edilip
hiçbir ispat hakkı tanınmadan asılıyordu... Osmanlı Devleti'nde ise, İslamiyet'e aykırı sapıkça görüşler ileri
sürenler bile padişah divanına alınıp sonuna kadar dinleniyor, fikirleri ilmî delillerle çürütülüyor, yanıldığını kabul
314
etmesi hâlinde serbest bırakılıyordu.
Üzüm Parası
Avrupa Hristiyanları, Papa'nın kışkırtması ile bir araya gelip Osmanlı topraklarına saldırmaya teşebbüs edince,
Kanunî Sultan Süleyman Han, ordusu ile sefere çıktı. Ordu ağır ağır ilerliyor, hedefine bir an önce ulaşmak için
gayret sarf ediyordu. Havalar da iyice ısınmıştı. Bir Hristiyan beldesinden geçerken, askerlerden kimisi üzüm
bağlarından yürümek mecburiyetinde kaldı. Askerlerden biri dayanamayıp, sahibinin haberi olmadan bir salkım
315
üzüm kopardı. Yerine de bir keseye koyduğu parayı bağladı. Üzümü de yedi. Çok geçmeden mola verildi.
Ordunun arkasından, kan-ter içinde Hristiyan bir köylünün geldiği görüldü. Köylüyü komutana götürdüler. Bir
asker, kendi bağından kopardığı üzümün yerine para bırakmıştı. Böyle bir askere ve komutanına, teşekkür
etmeliydi. Ama komutan bu habere hiç sevinmedi. Bir askerinin başkasının malını izinsiz almasını bir türlü kabul
edemiyordu. Tellâllar çağırtılıp, o asker bulundu. Bu arada Sultan da hâdiseyi öğrenmişti. Hemen o askerin
ordudan atılmasını emretti ve "Kursağında haram lokma bulunan bir askerin bulunduğu ordu ile zafer müyesser
316
olmaz" demekten kendini alamadı.
Hristiyan köylü, üzümü alan askeri taltif ettirmek için geldiğini, hâlbuki işin tersine döndüğünü arz edince,
komutan; "Eğer o asker parayı bağlamamış olsaydı, bu ordunun adı zalimler ordusu olurdu. Sahibinden izinsiz
317
mal almakla, seferden men cezasına çarptırıldı" dedi ve ordu yoluna devam etti.
Minare Eğri mi?
Süleymaniye Camiinin inşası tamamlanmış, ibadete açılacağı gün ilan edilmişti. O gün gelince İstanbul'un her
yanından insanlar bu eşsiz eserin açılışında bulunmak için şehrin bu noktasına akın etmişti. Herkes hayranlıkla
seyrediyordu. Fakat bunlar arasında bulunan bir çocuk: "Aaa şu minareye bakın nasıl eğri!" diye bağırıyordu.
Çocuğun minarelerden biri için eğri dediği Mimar Sinan'a kadar ulaştı. Koca mimar hemen çocuğun yanına geldi
ve ona: "Yavrum hangi minare eğri göster bana" dedi. Çocuk da: "İşte şu" diye minarelerden birini gösterdi.
Mimar Sinan hemen adamlarını topladı. Uzun halatları birbirine ekletip minareye bağlattı ve: "Çekin yukarı
doğru!" diye çektirmeye başladı. Çocuğa da: "Oğlum, bak bu minareyi doğrultturuyorum, sen dikkat et,
dosdoğru olunca haber ver" dedi. Adamlar gerçekten düzeltiyormuş gibi çekiyorlardı. Çocuk bir süre sonra:
"Tamam, minare doğruldu" diye bağırdı. İşçiler çekme işini bırakıp halatları çözdüler. Başından beri olaya tanık
olan Sinan'ın ustalarından biri, herkesin kafasını kurcalayan soruyu Mimar Sinan'a yöneltti: - Mimarbaşımız, sen
herkesten iyi biliyorsun ki, minarede eğrilik falan yok. O halde niçin düzeltmeye kalkıştın? Mimar Sinan'ın cevabı
inceliğin, anlayışın, hoşgörünün simgesi idi: - Ben bilmez miyim minarede eğrilik olmadığını Ama çocuğun
kafasındaki "minare eğri" intibaını da öyle bırakamazdım. Bu yönteme başvurdum ki çocuğun kafasındaki "eğri"
kanaati silinsin. Yoksa her yerde çocuk aklıyla minarenin eğri olduğunu söyler, sonra gerçekten eğri olduğu
318
şeklinde bir inanç yayılırdı.
Bir Yahudi'nin inadı camiyi geciktirdi
Muhteşem padişah Kanuni Sultan Süleyman, tarih boyunca kendisini hayırla andıracak büyük bir cami
yaptırmak istiyordu. İstanbul adım adım araştınldı ve caminin yeri tayin edildi. Bu arsada Osmanlı mimarisinin
en nadide eseri yükselecekti. Süleymaniye Camisi, mimarimizin başına bir taç gibi konacaktı. Fakat bir problem
çıktı: Cami arsasının içinde tek odalı bir kulübe vardı. Ve bu kulübe bir Yahudi'ye aitti. Padişahın adamları,
Yahudi'nin kapısını çaldı: "Kulübeni padişah efendimize satar mısın?" Yahudi hiç düşünmeden cevap verdi: "Ben
57
evimden memnunum. Yeri de güzel. Bütün Haliç'i görüyorum. Kimseye satmaya niyetim yok." Fiyatı yükselttiler.
319
Fakat Yahudi'nin inadı tutmuştu. Bir türlü razı edemediler. Sonunda padişaha bildirdiler.
320
Cami inşaatına hemen başlanmasını istediği hâlde, Yahudi'nin inadı yüzünden başlanamıyordu. Bu da Kanuni'yi
rahatsız ediyor, fakat zora başvurmuyordu. Sonunda şeyhülislama başvurdu. Durumu bildirdi. Bu konuda İslam
dininin hükmünü sordu. Şeyhülislam hiçbir ceza verilemeyeceğini bildirdi. Çünkü mülkiyet hakkı vardı. İslam dini
kimsenin malının zorla elinden alınmasına izin vermiyordu. "Yahudi'yi razı etmekten başka çareniz yok
hünkârım" diyerek sözünü bitirdi. Sultan Süleyman düşünmeye başladı. Kalktı, bizzat Yahudi'ye gitti. Diller
döktü. Ona ve çocuklarına her türlü teminatlar verdi. Nihayet Yahudi kulübesini sattı ve o arsada muhteşem
321
Süleymaniye yükseldi...
Köylü Milletin Efendisidir
Bir gün Sultan Süleyman, yanmda bulunanlara sormuş:"Efendi kimdir?" Cevap vermişler:"Padişah hazretleri,
sensin." Başını iki yana sallamış: "Hayır, hakikî efendi köylüdür. Çünkü bizi beslemek için gece ve gündüz
322
çalışır."
Makbul İbrahim Paşa
Manisa valisi bulunduğu günlerde etrafı dolaşıyordu. Harap bir evden yanık bir kaval sesi duydu. Bu ses, şair
ruhlu şehzadeyi içlendirdi. Kendini tutamayarak eve girdi. Bu ev, dul bir ihtiyar kadına aitti. Kölesi İbrahim'le
birlikte oturuyordu. İbrahim henüz çocuk denecek yaştaydı. Prag'da doğmuştu. Korsanlar tarafından esir alınmış
ve ucuz fiyata bu ihtiyar kadına satılmıştı. İhtiyar kadın, İbrahim'i oğlu gibi seviyordu. Şehzadenin onu almak
istediğini öğrenince öfkelendi: "Umurumda değilsin!" diye bağırdı, "İbrahim'i satmıyorum. Şehzadesin diye her
istediğini alabileceğini mi sanıyorsun?" Bu sözler Şehzade Süleyman'a çok dokundu. Kadını memnun etmek için
her istediğini vermeye hazırdı. Öte yandan İbrahim de bunu istiyordu. Birlikte ihtiyar kadına yalvarıp kararından
döndürdüler. Böylece Şehzade Süleyman, İbrahim'i yanına aldı. Hürriyetini verdi. Ona dost ve arkadaş oldu.
Eğitti, yetiştirdi. Padişah olunca da sadrazamlığa getirdi. Tarihlerimizde "Maktul İbrahim Paşa" adıyla geçen
323
İbrahim, işte bu çocuktur.
Ne Güzel (!) Savaşçılarsınız
Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun, Fransa’ya tehditlerinin artması üzerine I. Fransuva, İstanbul’a Dük
Dankiyen’i göndererek Osmanlılardan yardım talep etti. Kanuni Sultan Süleyman bu talep üzerine Kaptanıderya
Barboros Hayreddin Paşa komutasında bir donanmayı Fransa’nın yardımına gönderdi. Fransa donanmasıyla
birleşen Osmanlı donanması Ağustos 1543′de Nis’e saldırdı. Nice(Nis) savaşının şiddetli bir anında Fransız’lar,
Barboros’a barutlarının tükendiğini bildirdiler. Savaşı yönetmekle meşgul olan Barboros Hayreddin Paşa, buna
çok kızarak yanında bulunan Dük Dankiyen’e şöyle demişti: ”İstanbul’da iken devletinizin savaşa hazırlandığını
58
söylemiştiniz. Yoksa benimle eğleniyor musunuz? Ne güzel savaşçılarsınız(!) Gemilerinizi şarap fıçıları ile
324
doldurup, savaşmaya gelmişsiniz. Baruttan başka hiç bir şeyi unutmuyorsunuz.”
325
Sen ki Françesko'sun.
Fransa Kralı I. Fransuva, Alman imparatoru Şarlken'le yaptığı Pavye Savaşı'nda (24 Şubat 1525) esir olmuştu.
Bunun üzerine hem Fransa Kralı Fransuva hem de kralın annesi Düşes Dangolen, Kanuniye birer mektup
yazdılar. Mektuplarını Büyük Elçi Kont Jan dö Franjipan'la (Jean Frangipani) istanbul'a gönderdiler. Kraliçenin
mektubu çok acıklıydı. Özetle şöyle diyordu: "Şimdiye kadar oğlumun kurtuluşunu Şarlken'in insafına
bırakmıştım. Hâlbuki Şarlken, oğluma hakaretler etmektedir... Dünyaya geçen hükmünüz, cihanın bildiği azamet
326
ve şanınız ile oğlumun kurtulmasını temin etmenizi, zat-ı şahanenizden niyaz ediyorum."
Mektup okunduktan sonra Kanuni, kraliçeye ve esir Fransuva'ya birer mektup yazdı. Fransuva'ya yazdığı
mektupta kısaca şunları söylüyordu: "Sen ki Françe (Fransa) vilayetinin kralı Françesko'sun... Dergâh-ı selatinpenahıma (sarayıma) yarar adamın (elçin) Frankipan ile mektup gönderip ve bazı ağız haberi dahi ısmarlayıp,
memleketimize düşman girip, elan (hâlâ) hapiste idigünizi (olduğunuzu) ilam idüp (bildirerek) halasınız
(kurtulmanız) hususunda bu canipten (taraftan) inayet (yardım) ve medet istida eylemişsiniz (istemişsiniz).
Padişahlar sınmak (mağlup olmak) ve hapsolunmak acip (tuhaf) değildir. Gönlünüzü hoş tutup azürde-hatır
olmayasız (üzülmeyesiniz). Gece gündüz atımız eğerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır. Hak Süphanehu ve Teâlâ
(Allah) hayırlı müyesser eyleyip meşiyyet ve iradatı neye müteallik olmuş ise vücuda gele (Allah'ın istediği gibi
327
olur.)"
Nihayet Mohaç'ta bütün Avrupa'yla birlikte Alman imparatoru Şarlken'e bir ders verilmiş, Viyana kuşatmasıyla
gözü büsbütün korkutulmuş; durmadan istediği Burgonya'dan vazgeçmek, Fransuva'yı da serbest bırakmak
zorunda kalmıştır... Burada dikkat çeken nokta, Kanuni'nin Fransa kralına "Sen ki Françe vilayetinin kralı
Françesko'sun..." şeklindeki hitabıdır. Bununla Kanuni'nin, Fransa'yı "küçük bir vilayet," Avrupa krallarını da
328
"birer vali" gibi gördüğü anlaşılmaktadır...
Türk Çanları
1566 senesinden beri, Avusturya ile Osmanlı devleti sınırlarında çatışmalar hiç eksik olmuyordu. Bu çatışmalarda
hep Osmanlı akıncıları galip geliyordu. Avusturya, Türk akınlarından çok bizar oldu ve korkuya düştü. Akınlara
karşı topluca karşı koyabilmek için hudut şehirlerindeki kiliselere büyük çanlar koydurulmuştu. Tarihimize, “Türk
329
Çanı” olarak geçen bu çanlar, halk gelebilecek Türk akıncılarına karşı ikaz edilirdi.
Kanuni Zamanında Osmanlılar
Kanuni zamanında, Alman İmparatorluğunun İstanbul’daki büyükelçiliği vazifesinde 1555 ile 1562 seneleri
arasında bulunmuş olan Oger de Busbecq, Osmanlı toplumunu yakından inceleme imkânı bulmuş bir
diplomattır. 1581 yılında Anvers’de basılan; “Askeri işlerde Osmanlılara karşı alınacak tedbirler hakkında
tavsiyeler” adlı eserin, Osmanlı ordusunun özelliklerini tanıtan ve Avrupalıların derin endişelerini dile getiren
59
bölümünde şöyle deniliyor: “Osmanlılarda, tarih boyunca tasavvur edilebilecek orduların en kuvvetlisi mevcut.
İmparatorluğun bitmez tükenmez bütün kaynakları bu ordunun emrinde. Zafere alışkanlık, devamlı seferin
tecrübeleri, birlik, düzen, disiplin, kanaatkârlık, uyanıklık, büyük ordunun başlıca vasıflarını teşkil ediyor. Bizim
ordularımız ise fakir, müsrif, mağlubiyetlerden maneviyatını kaybetmiş, disiplinsiz, başıboş, sarhoş ve
tamahkârdır. Eğer doğudan İran sürekli olarak Osmanlıları tehdit etmese, Avrupa’nın işi çoktan bitmişti. İlk
dikkat ettiğim özellik, çeşitli sınıflara mensup askerlerin kendi karargâhlarından dışarı çıkmamalarıydı. Bizim
karargâhlarda olup bitenleri bilenler, buna inanmakta güçlük çekerler. Onbinlerce askerin bulunduğu
karargâhlarda mutlak bir sessizlik hüküm sürüyordu. Kavgadan, tartışmadan, şiddetten, zorlamadan eser yoktu.
Yüksek sesle konuşana bile rastlamadım. Her taraf tertemizdi. En küçük bir süprüntü bile yoktu. Bizim
ordugâhlarımızda ise içki içilmeyen, kumar oymayan, kavga çıkmayan çadır yoktur. Osmanlı cemiyetinin
mazarası da aynı ordugâhlardaki gibidir. Aynı sessizlik, servet içinde sadelik, kudretine güvenenlere mahsus
330
tevazu, halk tabakalarına kadar yayılmıştı. Osmanlılardan alacağımız çok dersler vardır.”
Kanunî devrinde yıllarca İstanbul’da kalan ve eserini en büyük Hıristiyan hükümdarı olan İkinci Felipe için yazan
İspanyol Cristobal de Villalon ise şöyle diyor: “Dünyada hiçbir devletin; Türk topu, topçusu, top nakliyesi ile
mukayese edebilecek topçusu yoktur. İstanbul’da eski model olduğu için kullanılmayıp süs diye surlara konan
topları inceledim. Bunlar bile İspanya ordusundaki toplardan çok daha kaliteli idi. Tophane sırtlarına çaptan
düşmüş diye yığılan 400 kadar topu hayretle seyrettim. Bunları alıp topçu kuvveti oluşturmak istemeyecek hiçbir
331
Avrupa devleti bilmiyorum...”
“Türk ordularında bir bayram namazı seyrettim. Sarıklı başlardan mürekkep, büyük bir topluluğun toplanmış
olduğunu gördüm. Derin bir sessizlik içinde namazı idare eden (kıldıran) imamın sözlerini dinliyorlardı. Her safın
belirli bir durumu vardı. Ayrı saflar dizildikleri açık sahrada, tıpkı bir duvar gibi uzanıyordu.” (Baron von Busbecq)
332
Mohaç Türküsü
Bizdik o hucûmun bütün aşkıyla kanatlı;
Bizdik o sabah ilk atılan safta yüz atlı.
Uçtuk Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle
Canlandı o meşhur ova at kişnemesiyle!
Fethin daha bir ülkeyi parlattığı gündü;
Bize uğruna can verdiğimiz yerde göründü.
Gül yüzlü bir âfetti ki her pûsesi lâle;
Girdik zaferin koynuna, kandık o visâle!
Dünya’ya veda ettik, atıldık dolu dizgin;
En son koşumuzdur bu!Asırlarca bilinsin!
Bir bir açılırken göğe, son def’a yarıştık;
Allah’a giden yolda meleklere karıştık.
Geçtik hepimiz dörtnala cennet kapısından;
Gördük ebedi cedleri bir anda yakından!
Bir bahçedeyiz şimdi şehitlerle beraber;
Bizler gibi ölmüş o yiğitlerle beraber.
Lakin kalacak doğduğumuz toprağa bizden;
Şimşek gibi hatıra nal seslerimizden!
Yahya Kemal Beyatlı
60
Kanuni Sonrası
II. Selim (1566-1574, 8 yıl) [Sarı Selim]
Kişiliği
Sultan II. Selim, 28 Mayıs 1524 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. Babası
Kanuni Sultan Süleyman, annesi Hürrem Sultan'dır. Sarışın olduğundan dolayı,
kendisine "San Selim" de denir. Oldukça yakışıklı bir padişahtı. Orta boylu,
mavi gözlüydü. Geniş omuzları ve şahin bakışlarıyla heybetli bir görünüşü
333
vardı. Kimseyi incitmez, kimseyi gücendirmek istemezdi.
Avcılık ve yay çekmede fevkalade maharetli olup, zamanında ondan daha
334
kuvvetli yay çeken yoktu.
Şehzadeliği sırasında Kütahya ve Manisa valiliği yaptı.
335
Divan sahibi değerli bir şairdi. Selim ve Selimi mahlaslarıyla yazdığı şiirler çok
beğenilmektedir. Yahya Kemal’in; “Bir beyti bir de cami-i ma’muru var” diye
336
övdüğü;
Biz bülbül-i muhrik dem-i şekvâ-yı firakız
Ateş kesilir geçse saba gülşenimizden
(Biz ayrılıklardan şikâyet eden bağrı yanık bülbülüz. Öyle ki, serin saba rüzgârı bizim gül bahçemizden geçse,
337
ateş kesilir...) beyti, bütün Türk şiirinin en güzel beyitlerinden biri sayılmaktadır.
Selimiye Camii’nin inşası, Sultan II. Selim’in hayatında bir dönüm noktası olmuştur. Bu caminin her ayrıntısıyla
ayrı ayrı ilgilenmiş ve açılışını sabırsızlıkla beklemiş, mükemmel olması için hiçbir masraftan kaçınmamıştır.
Ancak açılış yaklaştıkça bir yandan heyecanlanırken, öbür yandan da vicdanında bir hesaplaşma yaşadığını,
şahsının ortaya çıkmakta olan muazzam esere layık olup olmadığını derinden düşündüğünü, kısaca Edirne’deki
Selimiye Camii’nin yaşantısını derinden etkilediği günün birinde Gedizli Şeyh Süleyman Efendi’yi sarayına
çağırmasından anlıyoruz. Süleyman Efendi’nin huzurunda gözyaşları içinde günahlarından tövbe istiğfar
338
etmiştir.
Tahta Çıkışı (1566) – 42 Yaşında
Sultan Süleyman Han (1520-1566), Macaristan seferine çıkıp, Zigetvar Kalesinin fethi öncesinde vefat edince,
Padişahın ölümünü gizli tutan Veziriazam Sokullu Mehmed Paşa, veliaht Selim’e haber göndererek saltanata
davet etti. Bu sırada Kütahya Sancakbeyliğinde bulunan Selim Han, süratle İstanbul’a gelerek 30 Eylül 1566
339
tarihinde tahta çıktı.
II. Selim, aynı zamanda damadı olan Sokollu’yu veziriazamlıkta bıraktı. Sokollu, padişahı devlet işlerinden uzak
tuttu. Padişahın yakın adamlarını da merkezden uzaklaştırdı. II. Selim zaman zaman devlet işlerine müdahale
340
etse de Sokollu faktörü yüzünden genelde av ve eğlence ile günlerini geçirdi .
Siyasi ve Sosyal Gelişmeler
Avusturya İle Antlaşma (1567)
22 Haziran 1567’de Edirne’ye geçen Selim Han, burada çeşitli devletlerin elçilerini kabul etti. Bu elçilerden
özellikle zamanın kudretli devletleri sayılan ve çok değerli hediyelerle gelen Avusturya ve Almanya elçileri dikkat
çekiyordu. İki devletin en büyük endişesi ve merakı, yeni hükümdarın güdeceği siyasetti. Dedesi Yavuz Selim Han
61
gibi bir doğu siyaseti takip ederek İran üzerine mi, yoksa babası gibi Avrupa yakasına mı yüklenecekti? Her iki
devlet de, en azından yeni Sultanın siyaseti belli oluncaya kadar Türk ordularını kendi ülkelerinden uzaklaştırmak
için, Osmanlı Devletiyle derhal bir sulh akdine büyük ehemmiyet vermekteydi. Selim Han, uzun görüşmelerden
341
sonra, Avusturya ile sekiz yıllığına antlaşma imzaladı (17 Şubat 1567).
Buna göre, Kanuni’nin Zigetvar Seferinde fethettiği yerler Osmanlı Devletinde kalacak, Avusturya İmparatoru
her sene Osmanlı Devletine 30.000 Macar altını vergi verecekti. Ayrıca iki devlet de birbirlerinin haklarına riayet
edecekler ve sınır boylarına saldırılarda bulunmayacaklardı. Bu arada iki devlet arasında çıkması muhtemel
hudut anlaşmazlıkları, Osmanlı Devletinin Budin, Avusturya’nın da Macaristan valisi arasında görüşülüp
342
halledilecekti.
İran İle Antlaşma
Avusturya ile antlaşma imzalayan Selim Han, birkaç gün sonra da İran elçisi Şahkulu Hanın, Kanuni Sultan
343
Süleyman Han devrinde imzalanan Amasya Sulhünün yenilenmesi ricalarını kabul etti.
Rus Tehlikesinin Ortaya Çıkması ve Astrahan Seferi (1569)
Kırım Hanlığı, 1475’te Fatih’in Mengli Giray’ı Kırım tahtına oturtmasıyla Osmanlı tabiliğine girmişti. Osmanlı
İmparatorluğu, Moskof Büyük Knazlığı’na 1530 tarihlerine kadar kuzeyde bir tehlike olarak bakmıyordu. Ancak
Altınordu’nun mirası Astrahan ve Kazan için Moskova ile Kırım arasındaki mücadele sırasındadır ki, Osmanlılar
344
ilk kez Moskofları bir tehlike olarak gördüler.
1538'de Süleyman Bogdan seferi sonunda Güney Bucak'ı (Besarabya) Bogdan'dan ayırıp Akkerman Sancağı'nı
kuruyor, böylece Karadeniz'i bir Osmanlı gölü haline sokma işini tamamlamış bulunuyordu. Gerek OrtaAvrupa'daki koşullar, gerekse Kırım Hanlığı'nın fazlasıyla kuvvetlenmesini tehlikeli gören Osmanlılar, Sahib
Giray'ı Moskova'ya karşı gereğince desteklemediler. IV. Ivan, Çar (imparator) "unvanını aldıktan sonra Kazan'ı
(1552)'ve Astrahan’ı (1554-1556) Kırım Hanlarının çabalarına rağmen zaptetti. 1559'da Rus Kazakları ilk defa
Azak'a ve Kırım sahillerine saldırıda bulundular. Orta-Asya'dan Moskof girişimlerine karşı şikâyetler gelmeye
başladı. Böylece gelecekte Kırım, Karadeniz ve Kafkasya'da Rus tehlikesi 16. yüzyıl ortalarında tam anlamıyla
345
ortaya çıkmış bulunuyordu ve Osmanlılar o zaman tehlikeyi fark edebildiler.
346
Süleyman, 1562'de Habsburglarla ateşkes yapar yapmaz kuzey sorununu ciddi biçimde ele aldı ve Astrahan'a bir
sefer tasarlandı (1563). Ama bu sefer ancak 1569'da gerçekleşti. Bu iddialı proje devletin kendi kudreti hakkında
güvenini göstermesi bakımından dikkate değer: Don nehri üzerinden bir donanma göndermek, Don-Volga
62
arasında bir kanal açmak, Astrahan'ı almak suretiyle Rusları aşağı Volga havzasından uzaklaştırmak,
Karadeniz'den su yolu ile Hazar Denizi'ne donanma sokarak İran'ı arkadan çevirmek, Kafkasya'yı itaat altına
almak, Orta Asya hanlıkları ile doğrudan doğruya ilişki kurmak, Harezm-Astrahan-Kırım ticâret yolunu kontrol
altına almak ve ticâreti canlandırmak projeden beklenen siyasî-ekonomik amaçlardı; aynı tarihlerde Şirvan ve
Gürcistan beyleri, İranlılara karşı Osmanlı pâdişâhının himayesini istemekte idiler. Bu proje ile büyük devlet
347
adamı Sokollu Mehmed, İran ve Moskof sorunlarını bir çırpıda çözümlemeyi tasarlıyordu.
Astrahan Seferi’nin, Don-Volga Kanal Projesi ile eşzamanlı olarak yürütülmesi de kararlaştırıldı.
348
Orduyu taşıyan donanma 4 Ağustos 1569 tarihinde Karadeniz’e açıldı ve Don Irmağı ağzına geldi. Kırım Hanı
Devlet Giray da süvarileriyle bölgeye geldi. Astrahan kuşatma altına alındı. Halktan kanal kazısı işinde
çalıştırılmak üzere yaklaşık 30.000 işçi toplandı ve 1569 senesinin Kasım ayında kazma işine başlandı. Mevsim
koşullarının giderek kötüleşmesi kazı işçileri arasında firar eğilimini artırmaya başladı. Ücretlerin zamanında
ödenmemesi gibi sorunlar da baş göstermeye başladı. Bir müddet sonra işçiler arasında meydana gelen
isteksizlik, şehri kuşatan askerlere de bulaştı ve zaman zaman isyanlar çıktı. Bu olumsuz gelişmeler üzerine kazı
349
faaliyetleri durduruldu.
Faaliyetleri yakından izleyen Moskova Çarı IV. İvan, kazı faaliyetlerinin tavsadığını gördü ve bölgeye 20.000
kişilik bir kuvvet gönderdi. Bu ordu, kazı işindeki işçileri tamamen dağıttı. Osmanlı ordusu için hazırlanan lojistik
destek de yeterli değildi. Astrahan şehrini kuşatan Osmanlı askerleri, Rus güçleri tarafından da kuşatılarak iki
ateş arasına alındı. Osmanlı ordusu bir huruç harekâtı yaparak ve çok kayıplar vererek kendisini kuşatılmışlıktan
kurtardı. Azak Kalesi’ni kuşatacak Osmanlı donanması ise bir fırtınaya yakalanarak büyük zarar gördü.
350
Başarısızlığa uğrayan ve Kırım’da toplanan ordu donanma ile tekrar Anadolu’ya döndü.
Bu başarısızlık kuzeyde yeni harekâta girişme şevkini kırdı. Sokollu bu seferi devam ettirmek azminde idi. Fakat
Dîvân'da rakipleri tasarı aleyhinde idiler. Rus çarına karşı pâdişâh, Astrahan yolunun açılması, Kabartay'da
yapılan kalelerin yıkılması ve Kırım'la barışın korunmasını şart koştu. Pâdişâh, Kırım Hanlığı ve Çerkez beyleri
üzerinde egemenlik haklarını belirtiyor, fakat Kazan ve Astrahan'ın boşaltılmasından söz edilmiyordu. Çar, bu
istekleri kabul eder göründü. Hatta Avrupa krallarına karşı ittifak teklif etti. Kıbrıs seferi arifesinde Osmanlılar,
Akdeniz'de haçlı donanması ile uğraştığından Moskoflara karşı mücadeleyi tamamıyla Kırım Hanlarına
351
bıraktılar.
Yemen İsyanın Bastırılması
Bu sırada Yemen’de Zeydi ayaklanması ortaya çıktı. Kısa zamanda bu ülkenin hemen tamamı isyancıların eline
geçti. Osmanlı kuvvetleri Zebid’de zorlukla tutundular. İmam Mutahhar, Zebid’i de sıkıştırmaya başlayınca,
Osmanlı birlikleri çok kötü bir vaziyete düştüler. Bu durum üzerine Yemen’e önce Özdemiroğlu Osman Paşa ve
352
ordudan Koca Sinan Paşayı serdar olarak gönderen Selim Han, Yemen’in yeniden devlete bağlılığını sağladı.
Hâkimiyetin Güneydoğu Asya’ya Uzanması
Yemen meselesi çıktığı yıllarda, Büyük Okyanus ile Hind Okyanusu arasında bulunan Sumatra adası, Malaka
Yarımadası ve bir takım küçük adalara hâkim olan Müslüman Açe Sultanlığından bir elçi gelmişti. Uzun yıllardan
beri Hind Denizinde faaliyette bulunan Portekizliler çok zengin tabii kaynaklara sahip olan bu adalara göz
dikmişler ve Açe Müslüman Sultanlığının istiklalini tehdit etmeye başlamışlardı. Açe Sultanı Alaeddin Şah, devrin
cihan devleti ve bütün Müslümanların hamisi durumunda olan Osmanlı Devletinden top, topçu, silah ve askeri
mütehassıslar ve bilhassa istihkam mühendisleri istiyordu. Fakat bu sırada Yemen İsyanı çıktığından yardım
geciktirilmişti. Selim Han, 1569’da bu uzak sefer için Kızıldeniz Kaptanı Kurdoğlu Hayreddin Hızır Reis’i memur
etti. Bu değerli amiral, Zeydilerin eline geçen Aden’i kurtardıktan sonra, 22 gemilik bir filoyla hareket etti.
Beraberinde muhtelif usta, birçok top, asker, silah, mühimmat ve yüzlerce gönüllü levend ve topçuyu Açe
Sultanına teslim etti. Gelen Türkler buraya yerleştiler. Bunların kurduğu donanma ile Açeliler mühim fütuhatta
63
bulundular. Açeliler, Türk toplarını ve bayraklarını zamanımıza kadar kutsal bir hatıra olarak sakladılar. Bu
353
suretle Osmanlı Devletinin tesir alanı Uzakdoğu’ya, Güneydoğu Asya ve Endonezya’ya dayandı.
354
1567’de Hindistan’da Kalikur ve Seylan racaları da Osmanlı padişahından yardım istediler. 1580’de Portekiz’i ve
kolonilerini ilhak eden II. Philip, bu gelişmelerden kaygılıydı. 1585’te bir Türk donanması Afrika Altın Sahili’ni
355
Portekizlilerden temizliyor ve Mombassa prensini Osmanlı egemenliği altına alıyordu.
Kıbrıs’ın Fethi (1571)
1569 Haziran ayında İskenderiye yakınlarında Nil teknelerinin yolunu kesen Venedik korsanlarının Müslümanları
esir alıp Kıbrıs’ta satmaları olayına çok hiddetlenen Selim Han, derhal Venedik’e bir elçi göndererek Kıbrıs’ın
Osmanlı Devletine terkini istedi. Bu isteğin Venedik tarafından reddi üzerine sefer hazırlıklarına başlandı. Aslında
Kıbrıs’ın Osmanlı Devletince fethini mecburi kılan birçok sebep vardı. Osmanlı Devletini, hâkimiyeti altındaki
Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine ulaştıran kara yollarının, uzun, yorucu ve yetersiz olmasına karşılık, Kıbrıs
üzerinden bu ülkelere her türlü lojistik destekler daha çabuk, rahat ve ekonomik olarak ulaştırılabilirdi. Ancak
Kıbrıs’ın, büyük deniz gücüne sahip Venedik Cumhuriyetinin elinde bulunması bu imkânı ortadan
356
kaldırmaktaydı.
İkinci Selim Han, hazırlıkları bitirdikten sonra, Kıbrıs serdarlığına Lala Mustafa Paşayı tayin etti ve 15 Mayıs
1570’te donanma İstanbul’dan ayrıldı. Lala Mustafa Paşa, bütün Avrupa devletlerinin Venedik’e yardım
etmelerine rağmen, şiddetli çarpışmalar sonunda 8 Eylül 1570’te Lefkoşe’yi 1 Ağustos 1571’de de Magosa’yı
357
alarak Kıbrıs’ın fethini tamamladı.
Kıbrıs eyâleti, klâsik Osmanlı fetih siyasetine göre teşkilâtlandırıldı. Osmanlılar, hâkim sınıf olarak yerleşmiş
feodal Katolik Latinleri bertaraf ettiler. Katolik Latin egemenligine karşın Ortodoks kilisesine bütün eski
imtiyazlarını ve vakıflarını iade ederek onu ihya ettiler. Yerli halkı kazanmak ve iktisadî-malî kaynakları
geliştirmek maksadıyla önlemler aldılar. Bu arada özellikle feodal Latin beylerin malikânelerinde toprağa bağlı
Rum köylülerin haftada iki gün senyör için çalışma angaryasını kaldırdılar. Orta Anadolu'dan sürgün olarak
büyük ölçüde (bir hesaba göre 20.000'den fazla) Türk göçmenini âlet ve hayvanlarıyla göçürüp boş topraklara
358
yerleştirdiler.
1570-1571’de Kıbrıs’ın fethi Osmanlıların son büyük askerî başarısıdır. Bu çok iyi tahkim edilmiş adanın alınması;
Akdeniz’deki en güçlü Hristiyan donanmasının iletişim hatlarının kesilmesini, adaya büyük bir ordunun götürülüp
orada bakımının sağlanmasını gerektiriyordu. Kara ordusu ve donanmanın işbirliği ile kazanılan bu zafer,
359
Osmanlı silahlarının en büyük başarısıydı.
64
İnebahtı (Lepanto) Deniz Savaşı (1571)
1559 Cateau-Cambresis Antlaşması, Avrupa'da büyük mücadeleye İspanya lehine son verdi, İspanya kralı
Avrupa'nın hâkimi görünüyordu. Böylece, Batıda Osmanlılar için savası koşullar değişti. Malta önünden
Osmanlı’nın geri çekilişi ve Kanunî'nin son Macaristan seferi (1566) Batı'da her iki cephede Osmanlı
girişimlerinin durduğunu gösteriyordu Bunun arkasından Kıbrıs seferiyle (1570) açılan bunalım ise, Osmanlı
360
Devleti için olduğu kadar Avrupa politikası için de bir dönüm noktası olmuştur.
Osmanlı askerinin Kıbrıs’a çıkması sırasında Venedik bütün Avrupa devletlerinden yardım istedi. Bunun üzerine
Papa V. Piyer’in yoğun faaliyetleri neticesinde İspanya ve Malta Şövalyeleriyle Venedik arasında bir ittifak
361
kuruldu. Bu ittifaka, Toskana, Ceneviz, Savoia ve Ferrara gibi küçük Hıristiyan devletçikleri de katıldı.
Kıbrıs için Osmanlılar en ziyade Batıdan gelecek bir haçlı donanmasını durdurmanın güçlüğünü düşünmekte
idiler. Venedik'in müttefikleri İspanya ve Papalık donanmalarını hazırlamakta geç kaldıkları için Osmanlı
donanması bir müdahaleye uğramaksızın Finike'den kara ordusunu Adaya geçirmeyi başardı (3 Temmuz 1570).
Lefkoşa alındı, fakat Magusa kalesi ertesi yıl 1 Ağustos tarihine kadar dayandı. 1571'de Osmanlı donanması
haçlı donanmasının yolunu kesmek için Adriyatik'te harekâtta bulundu ve sefer mevsimi sonunda Lepanto’ya
362
çekildi.
363
Don Juan komutasındaki güçlü müttefik donanması, Osmanlı donanmasını 7 Ekim 1571’de Akdeniz’de o zamana
dek yapılmış en büyük deniz savaşında yenilgiye uğrattı. Savaşa 438 tekne katılmış, Osmanlılar iki yüz otuz
gemiden iki yüzünü kaybetmiş, iki yanın toplam kayıpları da elli dokuz bine varmıştı. Bütün Avrupa bu büyük
zaferi Türk tehlikesinin sonu olarak kutladı. Üç yıllık bir ittifakla bağlı olan İspanya, Venedik ve Papalık İstanbul’a
364
doğrudan doğruya bir saldırı bile düşünür oldular.
Haçlıların üç yıllık ittifak projesine gore, her yıl Osmanlılara karşı 50.000 askerle yüklü 200 kadırga donatılacaktı.
365
İstanbul tehlikede idi. Osmanlı kıyılarının muhafazası için süratle yeni bir donanmanın inşa edilmesi
366
gerekliydi. .
İnsanüstü gayretlerin sonucunda beş-altı ay içerisinde 134 yeni gemi ortaya çıktı. 1572 yazında, içine 20 bin
367
asker konulmuş 250 kadırgadan müteşekkil Osmanlı donanması Kılıç Ali Paşa’nın komutasında denize açıldı. .
Sokullu Mehmed Paşa Venedik elçisine: “Biz Kıbrıs’ı almakla sizin kolunuzu kestik. Siz ise bizim sadece sakalımızı
tıraş ettiniz. Kırılan kol bir daha yerine gelmez. Fakat kazınan sakal daha gür çıkar.” diyerek onlara fazla
sevinmemelerini söyledi. Bu arada donanmanın yetişmeyeceği endişesini taşıyan Kılıç Ali Paşaya da; “Paşa, bu
65
millet öyle millettir ki, isterse bütün gemilerinin demirlerini gümüşten, yelkenlerini atlastan, halatlarını
368
ibrişimden yapar.” sözü meşhurdur.
İnebahtı’da galip gelmelerine rağmen, donanmaları çok yıpranmış ve bir hayli de asker kaybetmiş olan
müttefikler, kendilerini toparlayıp galibiyetin meyvelerini toplamak niyetindeyken bu müthiş Osmanlı
donanmasının Akdeniz’de görünmesi, büyük bir şaşkınlıkla karşılandı. Müttefik donanması, Osmanlı
donanmasının karşısına çıkmaya cesaret edemedi. İttifaktan ayrılan Venedik, Fransa aracılığıyla barış istedi. 7
Mart 1573’te imzaladığı antlaşma ile Kıbrıs’ın Osmanlı Devletine ait olduğunu kabul etti. Kanuni devrinden beri
vermekte olduğu haraç artırıldı. Ayrıca Kıbrıs Seferinin tazminatı olarak üç senede ödenmek üzere üç yüz bin
369
duka altını vermeyi taahhüt etti.
370
Kıbrıs'ın fethinde ordu ve donanmanın işbirliği halinde yaptığı büyük ölçüdeki harekât, Osmanlı askeri kudretinin
ve dehasının eriştiği en yüksek noktayı temsil eder; bununla beraber İnebahtı’da Osmanlıların daima korktukları
şey gerçekleşmiş, Akdeniz'in Hıristiyan devletleri büyük bir haçlı seferinde Türk donanmasını yok etmişlerdir.
Bundan sonra Osmanlılar Avrupa'da daha ihtiyatlı bir politika gütmek, Hint Okyanusu'nda Portekizlilere karşı,
371
Astrahan'da Rus Çarlığı'na karşı Sokollu'nun evrensel tasarılarına son vermek gerektiğini kabul ettiler.
İnebahtı savaşı, Avrupa tarihinde olduğu gibi Osmanlı Devleti tarihinde de kesin bir donüm noktasıdır. Bundan
sonra Süleyman'ın Halife-i Rûy-i Zemin sıfatıyla Osmanlı Devleti'ni bir dünya gücü yapma projesi suya düşmüş;
Volga havzasında, Hint Okyanusu'nda seferlerden vazgeçilmiş, devlet tüm gücünü Akdeniz'de toplamak
zorunluluğunu anlamıştır. Doğu-Avrupa'da egemen bir güç haline gelen Rus Çarlığı karşısında Kazan ve
Astrahan'ı geri alma plânı bir tarafa bırakılmış, Hint Okyanusu'nda Osmanlı müttefikleri Gücerat ve Sumatra
372
Müslüman sultanlarına yıllardır vaadedilen büyük donanmanın gönderilemeyeceği bildirilmiştir.
Philip, 1585’te Osmanlı ile barış yaptı ve Büyük armada’yı (3.165 topla donanmış 132 savaş gemisi) İngiltere’yi
istila için Kuzey Denizi’ne sevk etti (1588). Armada’yı Kuzey Denizi fırtınaları perişan etti. Ve II. Philip’in dünya
373
egemenliği tasarısı suya düştü.
Kırım Hanı’nın Ruslarla Savaşı (1571-72)
Kıbrıs’ın fethinden sonra Kırım Han’ına bir miktar asker ve top gönderen Selim Han, 1569’da Astırhan Seferi
başarısızlığını telafi etmek ve daha fazla genişlememeleri için gözdağı vermek üzere Rusya içlerine bir sefer
düzenlenmesini emretti. Nitekim 1571 baharında harekete geçen Devlet Giray Han, 120.000 kişilik süvariden
meydana gelen ordusu ile Rusya üzerine yürüdü. Çok süratli hareket eden Devlet Giray, yaptığı muharebelerde
66
Rus ordularını on binlerce zayiat verdirerek dağıttı ve Moskova’ya girdi. Bu başarıları üzerine İkinci Selim Han,
374
murassa kılıcı, hil’at ve name-i hümayun göndererek Devlet Giray’ı tebrik etti.
Devlet Giray, 1 yıllık aranın ardından Moskova'ya tekrar saldırıya geçti. Oka Nehri'nin karşı kıyısına geçti. Ama
nehrin öte tarafında Rus Ordusunun yerleştiğini bilmiyordu. Rus Ordusu 60.000 asker civarı bir büyüklüğe sahipti
ve nehrin diğer yakasına tahkimatlar kurmuştu. 30 Temmuzda ordular karşı karşıya geldiler. Rusların planı
çerçevesinde tahkim edilmiş mevziiler ve dar alanda kalan tatarlar okçuluk yeteneklerini kullanamadılar, göğüs
göğüse savaşa zorlandılar. Savaşta çoğunlukla kılıç ve mızrak savaşı şeklinde devam etti. Buna ilaveten tahkim
edilmiş mevziilerde Ruslar savaşın ilerleyen safhalarında topçu birlikleri ve ateşli silahlarını etkili şekilde
kullandılar. Kırım Ordusu ardında 100.000 kadar ölü, yaralı ve esir bıraktı. Verilen kayıplar karşısında
375
yenileceğini anlayan Devlet Giray kalan 20.000 Tatar süvarisiyle kaçmak zorunda kaldı.
Molodi Savaşı, Korkunç İvan'ın en önemli savaşlarından biridir. Kendi ordusundan iki kat büyük bir orduyu
yenmiştir. Savaş neticesi Kırım Hanlığı bir daha Moskova'ya kadar hiç bir zaman ilerleyemedi, ancak Ukrayna
bölgesine yapacağı saldırılarla yetindi. Buna karşılık Rusya ise güçlenme sürecine girdi. Buna rağmen, 1680'li
yıllara kadar Kırım Hanlığına haraç vermeye devam etti. Bu savaş aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu ve
376
Kırım Hanlığının gücünün azalmaya başladığının da bir göstergesi olmuştur.
Bunu izleyen yirmi sene içinde Osmanlılar, Akdeniz'de ve İran'da uğraşırken, Çar Kafkasya kuzeyinde yeni kaleler
yaptırıyor; Kazakları, Nogayları ve Çerkezleri nüfuzu altına sokmaya çalışıyor ve doğuya doğru ateşli silâhlarla
takviyeli çeteler Çar'ın egemenliğini Sibirya içerilerine götürüyorlardı (Sibir Hanlığı'nın istilâsı, 1581). İran
harpleri sırasında Moskoflar, Osmanlı ordularının Kırım-Kafkasya yolunu kullanmasına engel olmak istediler ve
rakip hanları himaye ederek bizzat Kırım'ı tehdit ettiler. Buhara Hanı, Rusya’nın ilerlemleri karşısında İran ve
Moskova’ya karşı padişah’a yeniden ittifak teklif etti ve Astrahan’ın alınmasını yeniden istedi (Ağustos 1587) O
377
sırada Osmanlılar İran’a karşı çetin bir savaşa girmiş bulunuyorlardı.
Boğdan İsyanının Bastırılması (1574)
1574 yılında Boğdan Voyvodası isyan ederek, Lehistan’ın da yardımıyla Tuna’nın batı kıyısındaki mühim kaleleri
ele geçirdi. Üzerine gönderilen ve küçük Türk birlikleriyle desteklenmiş olan Eflak Voyvodasını yendi. Bunun
üzerine Selim Han, Üçüncü Vezir Ahmed Paşa ve Kırım Hanı Adil Giray’ı isyanı bastırmakla görevlendirdi. Kısa
zamanda bölgeye giden Ahmed Paşa ve Adil Giray Han, Tuna’nın güneyinde üç gün süren kanlı muharebeler
378
sonunda, asileri ve onlara yardım eden Lehistan kuvvetlerini imha ettiler. (9 Haziran 1574)
Tunusun 2. Defa Fethi (1574)
İspanya’nın Tunus’tan bir türlü elini çekmemesi bu devletle harp halinin devam etmesine sebep oluyordu.
Osmanlı donanması, Kıbrıs Seferine çıktığı sırada, Cezayir beylerbeyi olan Uluç (Kılıç) Ali Paşa da Tunus üzerine
yürümüş ve 30.000 kişilik kuvvetle karşısına çıkan Hafsi Sultanı Mevlay Hamid’i yenip, ikinci defa fethetmişti.
Fakat kendi yanında fazla bir kuvvet bulunmadığı gibi, bu arada Kıbrıs Seferine katılma emri de aldığından,
379
Tunus’a Ramazan Beyi bırakarak donanmasıyla birlikte Kıbrıs Seferine katılmıştı.
Kaptan-ı deryanın bölgeden uzaklaşmasından sonra, İspanya Kralı büyük bir donanmayla Tunus üzerine yürüdü.
Tunus bir kere daha İspanyolların eline geçmiş oldu (Ekim 1573). Tunus hükümdarlığını kendi taraftarı Mevlay
Muhammed’e verip bir miktar da asker bırakıp İspanya’ya döndü. Cezayir ve Trablusgarb Osmanlı Devletinin
elinde olduğu halde, ikisinin ortasında bulunan ve stratejik ehemmiyeti büyük olan Tunus’un, İspanyol
380
hâkimiyeti altında olması, Akdeniz’de hâkimiyeti elinde bulunduran Türk donanması için tehlikeydi.
Kaptan-ı derya Kılıç Ali Paşa, yanında kara ordusu serdarı Koca Sinan Paşa olduğu halde Tunus’a hareket etti (15
Mayıs 1574). Navarin üzerinden Sicilya sularına geçen donanma, Messina havalisini de vurduktan sonra, Tunus
üzerine yürüdü. İki yüz ellinin üzerinde harp gemisi ve kırk-elli bin civarında askerden meydana gelen muhteşem
Osmanlı donanması, Tunus önlerine gelir gelmez derhal Halk-ul-Vad Kalesi yakınına çıkarma yaptı. Koca Sinan
67
Paşa kendisi Halk-ul-Vad’ı kuşatırken, Trablusgarb Beylerbeyi Mustafa Paşa ile eski Tunus Beylerbeyi Haydar
Paşayı Tunus Gölü ile şehir arasında bulunan Bastiyon Kalesini fethe memur etti. Tunus’un yıllardan beri
İspanyollar tarafından tahkim edilerek hiçbir suretle zapt edilemez diye öğündükleri Halk-ul-Vad, Osmanlı
ordusuna ancak otuz üç gün mukavemet etti. 24 Ağustosta kale fethedilip Mevlay Muhammed’le kale komutanı
esir edilerek İstanbul’a gönderildi. 13 Eylülde Bastion Kalesinin de fethiyle Tunus tamamen ele geçti. Tunus,
aynen Cezayir ve Trablusgarb gibi bir eyalet haline getirildi ve beylerbeyliğine Ramazan Paşa tayin edildi.
381
Böylece Tunus’ta üç asırdan fazla sürecek olan Osmanlı idaresi başladı.
382
II. Selim Döneminin Sonu
Vefatı (1574) – 50 yaşında
İstanbul'da padişah hastalandı. Hastalık gün geçtikçe ilerliyordu. Sık sık başı dönüyor, sendeliyordu. Doktorlar,
bir türlü çare bulamıyorlardı. Hamama gittiği bir sırada, ayağı kayıp mermerlerin üstüne düştü. Kaldırıp
yatağına götürdüler. Yataktan bir daha da kalkamadı. Ve 15 Aralık 1574 Çarşamba günü hayata gözlerini
383
kapadı.
Döneminin Değerlendirilmesi
Devletin en parlak yıllarını yaşadığı Kanuni Sultan Süleyman Dönemi’nden hemen sonra Sokullu’nun
sadrazamlığı ve II. Selim’in padişahlığı sırasında, 1571’de yaşanan İnebahtı mağlubiyetine rağmen, Kıbrıs’ın fethi
384
tamamlanmış, 1574’te Tunus ele geçirilmiştir.
Babasından 14.892.000 km2 olarak devraldığı imparatorluk topraklarını, 15.192.000 km2 olarak bırakmıştır.
385
Saltanatı 8 yıl 2 ay 15 gün süren II. Selim, Kanuni gibi büyük bir padişahtan sonra tahta çıkmıştı. Ordu en kuvvetli
dönemini yaşıyordu. Devlet hazinesi ağzına kadar altın ve gümüş doluydu. Osmanlı Devleti, dünyanın en büyük,
en kuvvetli devletiydi. Kanuni'den, büyük ve güçlü bir devletle birlikte, iyi yetişmiş devlet adamları da miras
kalmıştı. Fakat Sultan II. Selim, babasına benzemiyordu. Padişahlığı süresince hiçbir savaşa katılmadı. Oysa
asker, başında padişahı görmeye alışıktı. II. Selim devrinde büyük isyanların çıkmaması, Kanuni'nin sağladığı
çelik disiplinden dolayıdır. Kanuni öylesine sağlam bir düzen kurmuştur ki, bu düzeni, ardından gelen bazı
386
aksaklıklar bile bozamamıştır.
68
III. Murad (1574-1595, 21 yıl)
Kişiliği
4 Temmuz 1546’da Manisa’nın Bozdağ Yaylağı’nda doğdu. 1558 tarihine kadar
387
Saruhan (Manisa)’da kaldı. 1526’da Manisa Sancakbeyliğine tayin edildi.
Çok iyi bir eğitim ve terbiye aldı. Orta boylu, beyaz tenli, ela gözlü, kumral, uzun
388
sakallı ve güzel yüzlü idi.
Ataları gibi edebiyata meraklıydı. Henüz çocuk yaştayken güzel şiirler yazar,
389
dinleyenleri hayran bırakırdı.
Türkçe, Arapça ve Farsça olmak üzere 4 ayrı divan ve Fütuhat-ı Siyam adlı
önemli bir tasavvufi risale kaleme almıştı (ancak bu eser kayıptır.) “Muradi”
mahlasını kullanarak kaleme aldığı Türkçe divanı klasik şiirimizin en hacimli
390
divanlarından biridir. Tam 1.566 adet gazel içermektedir.
Aç gözün bu nevm-i gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Azrail’in kasdı cânadır inan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Gayet ince bir kumaş zevki vardı. Gösterişli elbiseler giymeye meraklıydı. Mücevhere, takılara aşırı derecede
391
düşkündü.
Kitap sevgisi çarpıcı boyutlara ulaşmıştır. Kitap okumaktan hoşlandığı, dünya tarihine, özellikle dönemin
hükümdarlarının yaptığı savaşlara ilgi duyduğu, her şeyi öğrenmek istediği, dünya tarihiyle ilgili olarak yaptırdığı
çevirilerden anlaşılmaktadır. Bu eserler arasında Amerika kıtasının İspanyollar tarafından keşfine dair Tarih-i
Hind-i Garbi, Feridun Ahmed Bey’in hazırlattığı “Fransa Kralları Tarihi” ve Seyfi Çelebi’nin Asya Hanlıkları ile ilgili
392
eserleri önemlidir.
Astroloji (ilm-i nücum) ve astronomiye ilgi duyduğu, Takiyüddin Efendi’nin Galata sırtlarında bir rasathane
yapımına izin hatta kendi cebinden 9 bin altın para verdiğini, âlimlerle bir arada olmaktan da zevk aldığını
biliyoruz. 7 yıl kadar faaliyette kalan rasathanenin 1580’de yıktırılmasının, bazılarının iddia ettiği gibi
Osmanlı’da bağnazlığın yükselmesi ile bir alakası yoktur. Zamanın Şeyhülislamı Kadızade Ahmed Şemseddin
Efendi’nin rasathanenin yıkılmasını istemesinin sebebi, orada bilimsel gözlemler yapılması değil, tam tersine
393
hurafe ve batıl inançlara fazla pirim verilmiş olmasıdır.
Tahta Çıkışı (1574) – 28 Yaşında
Sultan III. Murad 22 Aralık 1574'te, babası Sultan II. Selim'in vefatıyla boşalan Osmanlı tahtına oturdu. O
sıralarda Sokullu Mehmed Paşa sadrazamlık makamındaydı. Osmanlı Devleti hâlâ gücünü korumakla birlikte,
Kanuni devrinin şaşaasında değildi. Sultan III. Murad, padişahlığı boyunca İstanbul'dan hiç ayrılmadı. Ama
394
fetihler sürdü. Büyük devlet adamları yüz ağartan zaferler kazandılar.
Sokullu Döneminin Sonu
III. Murad tahta ilk geçtiğinde yaşlı veziriazam Sokullu Mehmed Paşa’ya iltifat etmişti. Ancak III. Murad devrinde
muhaliflerinin telkinleri sonucunda, Sokullu’nun eski otoritesi yavaş yavaş azalmaya başladı. Sokullu sıkıntılar
içerisinde iken, bir gün konağındaki ikindi divanına gelen bir derviş, arzuhal verecekmiş gibi yapıp, koynundan
bir hançer çıkararak veziriazamın kalbine sapladı. Ağır yaralanan yaşlı veziriazam, kısa bir süre sonra vefat etti.
(1588) Bazı araştırmacılar, Sokullu Mehmed Paşa’nın ölüm tarihini, Osmanlı İmparatorluğu’nun “Duraklama
395
Dönemi”ne girmesinin miladı kabul ve ilan ederler .
69
Dönemin Siyasi Gelişmeleri
Lehistan’ın Osmanlı Himayesine Girmesi (1577)
Avrupa kıtasında Osmanlı Devletine tabi Erdel (Transilvanya) Beyi İstefan Batori, 1577’de Lehistan (Polonya)
Kralı seçtirildi. Böylece Baltık’taki bu ülke de Osmanlı himayesine alınarak, yıllık haraca bağlandı. İşgal ve
396
tecavüzlerden muhafaza altına alınıp, Rus yayılmasının önüne geçildi.
397
Fransız kapitülasyonları
Bir yandan fetihler sürerken, Fransızlara yeni kapitülasyonlar verilmişti. İlki Kanuni, ikincisi Sultan II. Selim
zamanında iki kapitülasyon fermanı alan Fransa, bu sefer üçüncüsünü de almıştı. Fransız elçisi, üç yıl
çabaladıktan sonra, denizlerimizde Fransız bayrağı taşıyan gemilerin serbestçe ticaret yapması iznini koparmayı
böylece başarmış oluyordu (6 Temmuz 1581). Buna göre, Fransız bayrağı taşımak kaydıyla İngiliz, Venedik,
Portekiz, Ceneviz, Katalan, Sicilya, Ankona ve Raguza devletlerinin gemileri limanlarımızda serbestçe
dolaşabileceklerdi. Fakat İngiltere buna itiraz etti. Gemilerinde Fransız bayrağı istemiyordu. Bunun üzerine
398
İngiltere için özel bir izin çıkarıldı. Kendi bayrağını gemilerine takması müsaadesi çıktı.
İran Savaşları (1578-1590)
Şii ideolojisinin temsilcisi İran Safevi Devletinin Osmanlı ülkesindeki faaliyetlerine karşı 1578’den itibaren her
türlü tedbire başvuruldu. Ahalisi sünni olan Şirvan ve Dağıstanlıları Safevi taarruzlarına karşı korumak ve
399
hududu emniyet altına almak için 5 Nisan 1578’de harekât başlatıldı.
1578 ve 1590 arasında İran savaşlarında Osmanlılar, Kafkaslardan Nihavend’e dek İran’ın bütün batı eyaletlerini
ilhak ettiler. 1588’de Osmanlıların Orta Asyalı müttefiki Özbek Hanı Abdullah Horasan’ı istila etti. Bu savaş
sırasında Batı İran’da ordugahını Derbend’de kuran Osmanlı komutanı Osman Paşa, kuzey stepleri yoluyla
Kırım’dan askerî yardım almış, Hazar Denizi’nde de bir deniz gücü oluşturma girişiminde bulunmuştur. Fakat
İran’a Kırım’dan gönderilen takviyelere Rusların Kuzey Kafkaslar’da saldırısı ve Rus-İran diplomatik ilişkilerinin
400
yinelenmesi Osmanlıları endişelendirmiştir.
Üçüncü Murad Han devrinde on iki yıl süren Şark seferleri sonunda Kafkasya ve Azerbaycan Osmanlı Devletine
bağlandı. Hazar Denizine hâkim olan Osmanlı donanması, Safevilere karşı Sünni Özbek Hanlarınca topçu ve
401
yeniçeri askeri yardımı götürdü.
21 Mart 1590 tarihinde imzalanan İstanbul Antlaşması ile Antlaşmaya göre;
1.
2.
402
Tebriz şehri ile Azerbaycan’ın Tebriz mıntıkası, Karabağ, Gence, Kars, Tiflis, Şehrizur, Nihavend, Luristan
tarafları Osmanlılara kalacaktı.
Şiiler hazret-i Ebu Bekir, Ömer ve Osman (radıyallahü anhüm) ile hazret-i Aişe’ye iftira ve küfür
etmeyeceklerdi. İran’daki Ehl-i sünnet Müslümanlara kötü muamele yapılması Şah tarafından
yasaklanacaktı.
70
Fas’ta Portekizlilerle Savaş(1578)
Fas’taki Sadi Şerifleri, Osmanlı sultanından İspanyollara karşı yardım istediler. Fas Şeriflerine yardım etmek için
403
Cezayir Beylerbeyi Ramazan Paşa vazifelendirildi.
Portekiz Kralı, Faslı müttefikleri ile birlikte; 60 bin kişilik ordu ve çok sayıda topla Tanca'ya çıktı. Abdülmelik ile
kardeşi Ahmed ve müttefik Osmanlı kuvvetleri ile karşılaştı. Piyadelerle süvarilerden oluşan ve sayıları 50 bin
kişiyi bulan Müslüman kuvvetleri karşısında Portekiz ordusu mağlup oldu. Savaş Osmanlı'nın kesin zaferiyle
savaş sona ermiş odu. Bunu gören Abdülmelik, sevincinden kalp krizi geçirdi ve ertesi sabah öldü.
Bu savaş sonunda, Portekizlilerin Akdeniz’deki üstünlüğü sona erdi. Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları Atlas
Okyanusu'na kadar uzandı. Bu çarpışma Fas askerlerinin önemli ganimet elde etmesine ve Ahmed el-Mansur'un
tahta çıkmasına yol açtı; Fas savaştan sonra Avrupa'daki diplomatik ve ticari konumunu güçlendirdi ve
Osmalılara daha sıkı bağlandı. Öte yandan genç Portekiz kalının bir varis bırakmadan ölmesi, Portekiz
Krallığı'nın sonraki 60 yıl boyunca İspanyol denetimine girmesine neden oldu.
Sultan Üçüncü Murad Han devrinde Kuzey Afrika Osmanlı hâkimiyetine girdiği gibi, Orta Afrika ülkesi olan Bornu
da Osmanlı sultanına itaatini arz etti. Bu devirde bütün Kuzey Afrika’nın ve Bornu’nun tabiiyete girmesiyle,
404
Osmanlı Devleti en geniş ve tabii hudutlarına kavuştu.
Bornu
405
İsyanlar
Sultan Üçüncü Murad Han devrinde, ordunun seferde olmasından istifade eden Dürziler Lübnan’da, Zeydiler
Yemen’de, Hariciler Trablusgarp’ta, Şah İsmail Safevi taraftarı asiler Kığı’da isyan etmişlerse de, hepsi de itaate
406
getirilmişlerdir.
Avusturya Seferi (1593-1606)
İstanbul'a gelen Avusturya elçisi, padişahın huzurunda ileri geri konuşmaya başladı. Güya Osmanlılar barışı
bozmuşlardı... Bu yüzden Avusturya, Osmanlı Devleti'ne verdiği yıllık haracı artık vermeyecekti. Osmanlı Padişahı
III. Murad sakin tabiatlı olmakla birlikte, bu kuru tehditler karşısında kendini tutamadı: "Bre haddini bilmez!"
407
diye gürledi, "Biz verilmeyeni almasını biliriz. Git, hükmü bekle!"
4 Temmuz 1593'te Avusturya seferine karar verilerek, Avusturya'nın İstanbul sefiri hapsedildi. Böylece tam 13 yıl
sürecek Nemçe Seferi (Avusturya Seferi) açılmış oldu. Seferin serdarlığına da Sadrazam Sinan Paşa tayin
408
409
edildi. Avusturya harbi, 1606 yılına kadar devam etti.
29 Temmuz 1593 günü hareket eden Sinan Paşa, 4 Eylül'de Belgrad'a ulaştı. 6 Ekim'de Bespirem Kalesi'ni teslim
aldı. Fakat 4 Kasım günü Avusturya ordusuyla Belgrad önlerinde yapılan savaşta ordumuz bozuldu. Budin'e
çekildi. Sadrazam Sinan Paşa, padişaha bir mektup yazıp kuvvet istedi. Gelen taze kuvvetlerle tekrar harekete
geçen Sinan Paşa, 17 Temmuz 1594'te Tata Kalesi'ni teslim aldı. Ardından Saint-Morton, Raab, Papa kalelerini
410
fethetti.
71
Bu harekât papayı çok telaşlandırmıştı. Yeni bir Haçlı birliği kurdu. Erdel, Eflak ve Boğdan voyvodaları da bu
birliğe dâhildi. Kalelerde ayaklanmalar çıktı. Eflak ordusu elimizde bulunan İbrail Kalesi'ne saldırıp yaktı (1 Ocak
411
1595).
III. Murad Döneminin Sonu
Vefatı (1595) – 49 yaşında
İstanbul'da padişahın hastalığı artmıştı. Ağrıları dayanılmaz hâle geldi. Nihayet 15/16 Ocak 1595 gecesi
412
İstanbul'da vefat etti...
Devlet büyükleri derhâl toplanarak, tahta Şehzade Mehmed'i geçirmeye karar verdiler. Şehzadenin vali
bulunduğu Manisa'ya bir haberci çıkardılar. Şehzade İstanbul'a gelip tahta oturuncaya kadar, Sultan III.
413
Murad'ın ölümü halktan ve ordudan gizlendi.
414
Dönemi
Saltanatı süresince Osmanlı topraklarının genişliği 19.902.000 km²'ye yükselmiştir. Osmanlı Devleti en geniş
415
toprağa bu zamanda erişmiştir. 1578’de Fas’ta kazanılan el- Kasrü’l-kebir zaferiyle de Osmanlıların nüfuzu
416
Kuzey Afrika’nın en batı ucuna kadar genişlemiştir. Aynı dönemde Osmanlılar doğu sınırlarını da genişletme
çabası içerisine girmişti. Şah Tahmasp’ın ölümünden sonra zayıflamaya başlayan Safeviler (İran) üzerine
1578’de yürüyen Osmanlı ordusu, böylece 12 yıl sürecek olan Osmanlı- Safevi savaşını başlatmış oldu. Bu savaş
417
sonunda Osmanlı topraklarının doğu sınırı Hazar Denizi’ne kadar genişledi.
Sultan III. Murad, İstanbul dışına çıkmamakla birlikte, Kanuni zamanında yetişmiş kabiliyetli devlet adamları ve
ilim adamları sayesinde fetihler durmamıştır. Onun zamanında ve onun emriyle Lehistan Krallığı Osmanlı
hâkimiyeti altına alındı. Kafkasya baştanbaşa fethedildi. Hazar Denizi'nde hâkimiyet kuruldu. İran ve
418
Azerbaycan fethedilip Osmanlı Devleti'ne katıldı. İngiltere'yle ilk defa temasa geçildi.
III. Murad, Sokullu’yu etkisizleştirmek için başvurduğu en küçük tayinlere kadar devlet işlerine karışma usulünü
bütün veziriazamlarına karşı kullanması bu makamının diğer idareciler karşısındaki nüfuzunu ve otoritesini
72
zayıflattı. Sokullu’dan sonra, bazıları mükerrer de olsa, on defa veziriazam değişikliği yapıldı. Başta III. Murad’ın
annesi Nurbanu Sultan ve eşi Safiye Sultan olmak üzere Harem kadınları, 1582’den itibaren güçleri artan
darüssaade ağaları ve padişahın musahipleri, yeni iktidar odakları hâline geldiler ve devlet yönetimine
müdahale ettiler. Veziriazam olmak isteyen paşalar arasındaki hizip kavgaları, zaman zaman devletin iç ve dış
419
siyasetini etkileyecek boyutlara ulaştı .
Hatıralar
İstanbu’un Durumu
Osmanlı siyasi kudreti gibi ictimai nizamı da devam ediyordu. Ayrıca sanat ve ticaret hayatında ahlaki nizam ve
ananelere aykırı bir hareket nadir görülüyor ve bu gibi durumlar esnaf teşekküllerinin (loncalar) şiddetli
murakabesine sebep oluyordu. Böylece devletin bir müdahalesi olmadan ictimai müesseseler umumi nizamı
420
muhafaza ediyordu.
421
Bu hususta Fransız elçisi D.Chesneau, “(Osmanlı şehirlerinde) Nizam ve asayiş inanılmaz derecede kuvvetliydi.
Geceleyin şehirleri muhafaza için elinde bir sopa ve fenerle gezen tek bir kimsenin dolaşması kâfi idi. Hâlbuki
422
Paris’te aynı vazife, bir kıt’a askerin başında bir kumandan tarafından zorlukla yapılıyordu” demektedir.
Thevanot ise şunları söyler: “Bir milyonluk büyük İstanbul şehrinde dört yılda dört katl vak’ası görülmemiştir.
423
Ticari emtia ile dolu olan muazzam kervansaraylar bir tek adam tarafından korunuyor”
Nalıncı Baba ve Sultan III. Murad
Sultan III. Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:- Hayrola efendim,
canınızı sıkan bir şey mi var?- Akşam garip bir rüya gördüm.- Hayırdır inşallah? - Hayır mı şer mi öğreneceğiz.Nasıl yani?- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz. Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hala gördüğü
rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten
aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde
yatan bir ceset gözlerine batar. Sorarlar;- Kimdir bu? Ahali:- Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın biri işte! Nerden biliyorsunuz?- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz. Bir başkası tafsilata girer;- Biliyor
musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar Çarsısı’nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını
73
içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine. Hele
yaşlının biri çok öfkelidir.- İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?
Hâsılı mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdili kıyafet mollalar kalırlar ortada! Tam vezir de toparlanıyordur ki
padişah yolunu keser:- Nereye?- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.- Millet bu, çeker gider.
Kimseye bir şey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlasak gerek.- İyi ya,
saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.- Peki ne yapmamı
emir buyurursunuz?- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.- Aman efendim, nasıl kaldırırız?Basbayağı kaldırırız işte.- Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini...Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.- Şurada bir mahalle mescidi var ama...- Olmaz,
vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?- Ne bileyim, Ayasofya’dan Süleymaniye’den, en azından
Fatih Camii’nden...- Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkânı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ne
iyi dedin. Hadi yüklenelim... Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır
kazanları vurur ocağa... Usulü erkânınca bir güzel yıkarlar. Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına
yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.- Sultanım, der. Yanlış
yapıyoruz galiba...- Nasıl yani? - Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir
belki hanımı vardır, belki yetimleri? - Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.
Vezir cüzüne, tespihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur.
Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra hatıralara dalar. - Biliyor musun oğlum? Bizim
efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini
avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya! - Niye?- Ümmeti Muhammed içmesin diye...Hayret...- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım,
derdi. Öyleyse şimdi dinleseniz gerek... O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara... - Bak sen! Millet ne
sanıyor hâlbuki...- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescitlere giderdi. Öyle bir imamın
arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabeyi görmeli...- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?- İşte bu yüzden
Nişancı’ya, Sofular’a uzanırdı ya... Hatta bir gün;- Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama
komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada...- Doğru, öyle ya? - Kimseye zahmetim olmasın, deyip
mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?424
Peki o ne dedi?- Önce uzun uzun güldü, sonra;- Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?
Asıl adı Muhammed Mimi Efendi’dir. Bergama’lıdır. 1592 yılında vefat etti. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah
gördü. Ve mübareği evine defnetti. Kabri üzerine bir kubbe, içine bir çeşme koydurdu. Dahası bir tekke ile yaşattı
425
adını. Türbesi Unkapanı’nda, Cibali Tütün Fabrikası’nın arkasında, Harabzade Camii karşısındadır.
Derya Üzere Camii
Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa, bir gün zamanın padişahı III. Murad Han’ın huzuruna çıkarak, kendi adına bir cami
yaptırmak için müsaadelerini istedi. Fakat şair ruhlu ve aynı zamanda nüktedan olan padişah: “Sen ki deryaların
426
serdarısın. Muktedir isen camiini derya üzre inşa et! Sana karada bir karış yer yoktur” diye ferman buyurdu.
Hemen o devrin en büyük mimarı Koca Sinan’ın yanına vardı ve durumu ona anlatarak, bu eseri de kendisinin
inşa etmesini istedi ve bunun için de, Tophane açıklarında bu inşaatın yapılabileceğini söyledi. Mimar Sinan’ın,
inşaat yerini görüp beğenmesiyle hemen harekete geçildi. Kılıç Ali Paşa, kadırgalarla Anadolu sahillerinden iri
kayaları taşıtarak Tophane açıklarında denizi doldurtmaya başladı. Böylece birkaç gün içinde burada küçük bir
ada meydana geldi. Burada sahile kadar da ahşap bir köprü inşa edildi. Sonra da Mimar Sinan inşaata başladı.
Eserini tamamlayınca o yüce mimar: “Deryalar kudursa ve azgın dalgalar kubbenin tepesinden aşsa, yine bu
mabed kıyamete kadar kalacaktır” dedi. Sonraki asırlarda, sahil ile caminin bulunduğu ada arası doldurularak
427
cami denizden içeride kalmıştır.
74
16. yüzyıl Kültür ve Medeniyeti
Devlet ve Teşkilat
Ekonomi
Bütçe gelir ve gider rakamları 16. yüzyıldan itibaren sürekli bir artış göstermiştir.
428
429
Osmanlı Devleti, coğrafî konum olarak doğu batı ekonomilerini birbirine bağlayan önemli ticaret yollarının
geçtiği bölgede bulunuyordu. Ulaşılan geniş imparatorluk sınırları içinde İstanbul, Bursa, Halep, Şam, Kahire gibi
uluslararası ticarette önemli şehirler yer alıyordu. Dünya ticaretinin kadim ve en büyük hacme sahip iki
güzergâhı, yani ipek ve baharat yollarının Akdeniz’e ulaştığı bölge Osmanlıların kontrolündeydi. Bu konumun
gereği olarak, daha önce Bizans ve Selçuklu devletlerinin yaptığı şekilde Osmanlılar da dış ticareti ve transit
ticareti teşvik etmiştir. Osmanlı topraklarının öteden beri transit ticaret bölgesi olmasına büyük önem verilmiş;
430
bunun için gümrük vergileri % 3-5 gibi düşük oranlarda tutulmuştur.
431
Coğrafî keşifler sonucunda dünya ticaretinin Akdeniz’den Atlantik’e ve okyanuslara kaymakta olduğunun ve
bunun en büyük zararının kendilerine dokunacağının bilincinde olan Osmanlılar, var güçleriyle ticaret yollarının
değişmesini önlemeye, en azından etkilerini mümkün mertebe azaltmaya çalıştılar. Osmanlı Devleti, Mısır ve
Suriye’nin fethinden başlayarak Bağdat, Basra, Aden’in fethi ve Hint Deniz seferleriyle ticaret yollarındaki
değişmenin Akdeniz ticareti üzerindeki yıkıcı etkilerini ortadan kaldırmak ve Osmanlıların uluslararası ticaret
üzerindeki denetimlerini korumak için yaklaşık yarım yüzyıl mücadele etti. Osmanlılar Aden-Kızıldeniz yolunu
açık tutmayı başardılar; Kızıldeniz’i tıpkı Karadeniz gibi, yabancılara kapamaya da muvaffak oldular. Doğu ile
Batı arasındaki transit ticarette Akdeniz’in önemi azalmış olmakla beraber, Osmanlıların mücadeleleri sayesinde
432
uluslararası ticarî faaliyetlerin Akdeniz çevresinden tamamen uzaklaşması önlenmiştir.
75
Kürtlerin Osmanlı İmparatorluğu’na Katılmaları
Osmanlı-Kürt İlişkisin Başlaması
Osmanlıların Kürtlerle ilk teması daha kuruluş devrine tekabül etmektedir. Orhan Gazi devrinin müftüsü ve ünlü
Siracuddin El-Urmevî'nin talebesi-sonradan Hayreddin Paşa lakabını alan- Tacuddin El-Kürdî (Bursa'da bir
medresesi, Kirmasti'de de yaptırdığı bir köprüsü vardır) bu temasın ilk örneğidir. Yıldırım Bayezid devrinde ise,
doğu bölgelerine yapılan seferlerde Erzincan, Malatya taraflarına kadar uzanan ve Malatya'yı Türkmenlerden
433
alan Osmanlılar o dönemde Kürt beylerinin elinde bulunan Divriği ve Adıyaman-Besni'yi de topraklarına katar.
Timur'un Anadolu seferleri sırasında, Kürt bey ve aşiretleri büyük oranda Timur'a karşı dururlar. 1400 tarihinde
Mısır, Hicaz ve Suriyede hüküm süren Memlüklülerle Timur'un ordusu arasında Halep yakınlarında Mercidâbık
mevkiindeki savaşta Kürt bey ve aşiretleri kamilen Memlüklülerin safında yer alırlar. Memlüklü ordusu içinde
bulunan Türkmenlerin saf değiştirmesi sonucu Memlüklüler savaşı kaybeder. Timur Irak, Suriye ve Anadolu'da
girdiği şehir ve kasabalarda mezalim ve katliamlar sergilediğinden oraların halkları önemli oranda Timur'un
ordusunun önlerinden kaçıp batı bölgelerine hatta Rumeli/Balkanlar'a sığınırlar. Rumeli'ye sığınanlar arasında
434
Araplar ve Kürtler de vardır.
435
1402 Ankara savaşından sonra Osmanlıların, saf değiştirmelerden dolayı, yenilmesi ve Yıldırım Bayezid Hân'ın
esareti sonrasında, Erzincan ve Malatya'nın ötesine ulaşmış olan Osmanlılar Bursa'nın gerisine çekilirler. 11 yıl
süren fetret dönemi, Çelebi Mehmed, Sultan II. Murad ve Fatih devri derken Osmanlıların bu bölgelere yeniden
uzanması yüzyılı aşkın bir zaman alır bu dönemde bölgede Kürt beyleri Timur ve haleflerince bir hayli ezilirler.
436
Aynı dönemde Timurlulardan sonra Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmen hanedanları yükselişe geçer.
15. Yüzyılın sonlarında ise Sühreverdiyye tarikatının Safeviyye kolunun kurucusu Şeyh Safiyuddin ElErdebîlî'nin(Vefatı: 1334) soyundan gelen Safevî ailesi güçlenerek hanedan haline gelirler. Şeyh Cüneyd ve Şeyh
Haydar zamanında iyice güçlenen Şiiliğe meyleden aile Şeyh Haydar'ın küçük oğlu İsmail zamanında güçlü bir
hanedan halini alarak Safevi devletini kurar (1501). 12 İmam Şiiliğine dayalı Safevî devletinin Azerbaycan, İran
437
ve Horasan'da yükselişi bölgede ciddi kırılmalara yol açar.
Kürtlerin Osmanlılara Katılması
1501'de Tebriz'i zaptedip Akkoyunlu hanedanına son veren Şah İsmail Safevî Anadolu'da Tokat-Maraş hattına
kadar ilerler. Abbasî halifeliğine bağlı olup, Mısır'daki Abbasî halifeleri ile irtibatlı ve intisaplı olan Kürt bey ve
aşiretleri Safevilerin bu hâkimiyetine karşı çıkar. Kürt beylerinin çoğu Şah İsmail'in emriyle yakalanıp hapse
atılırlar. Kürt ulema ve devlet adamı olup Akkoyunlu Sultan Yakub'un mühürdarı olan İdris-i Bitlisî, Safeviler
Azerbaycan ve Kürdistan'a tasallut ettiğinde, önce Memlüklülere, bilahere de Osmanlı'ya II. Bayezid'e sığınır.
Yavuz Sultan Selim'in tahta çıkışını takiben Sultan'ı Safevilere karşı sefere teşvik eden İdris-i Bitlis'i, Kürt bey ve
aşâirinin Osmanlı'ya itaat gösterip bağlanmalarına aracılık eder. O dönemde mevcut irili ufaklı 25 Kürt beyinden
24'ü peyderpey Osmanlı'ya bağlılığını bildirir. Safevilerin safında sadece Erdelan beyi Halid Bey ve çocukları kalır.
76
Bu beyler ve aşiretler Çaldıran Seferinin ertesi senesi, Safevilere karşı Osmanlıların İdris-i Bitlisi ve Bıyıklı
438
Mehmed Paşa idaresindeki ünlü Mardin kuşatmasına katılırlar.
439
1514 tarihli Çaldıran Savaşı ile Yavuz, Safavi tehlikesini önemli ölçüde püskürttü. O zamana kadar Safavilerden
rahatsız olan Sünni Kürt ve Türkmen aşiret beyleri, bu savaşta Osmanlı ordusuna büyük destek verdi. Bu Osmanlı
ile Kürt beyleri arasında doğal bir ittifakın oluşması anlamına geliyordu. Ancak Çaldıran savaşı, Güneydoğu
Anadolu"nun Osmanlı tarafından fethedilmesi anlamına gelmiyordu. Savaştan sonra da bölge, aralarında
herhangi bir birlik olmayan Kürt beylerinin egemenliği altında ve Safavi tehlikesine açık kalmıştı. Savaştan
sadece iki yıl sonra bu sorun da halledilecek ve Kürtlerin yaşadığı bölgeler Osmanlı toprağı haline gelecekti.
440
Bunu sağlayan en önemli aktör ise "İdris-i Bitlisî" adlı Kürt din âlimidir.
Yirmi yıl kadar Akkoyunlu devletinin hizmetinde çalışan İdris-i Bitlisî"nin babası soylu Kürt ailelerinden Mevlânâ
Şeyh Hüsameddin El Bitlisî"ydi. İdris, Kürtçe gibi Türkçeyi de çok iyi biliyordu. Sühreverdi tarikatına bağlıydı.
Akkoyunlu Türkmen devletinin başkenti Diyarbakır iken, burada hükümdar Uzun Hasan Beğ"in sarayında
şehzadelerin hocası ve kâtip olarak çalışmıştı. Şah İsmail, Tebriz"i fethederek Akkoyunlu devletini yıkınca İdris de
İstanbul"a gelip II. Bayezid"le görüştü. Padişah bu Kürt din âlimine büyük saygı gösterdi ve onu Osmanlı
sarayında tarih yazıcılığıyla görevlendirdi. İdris, Osmanlı"nın ilk sekiz padişahının hayatını anlatan Heşt Behişt
441
(Sekiz Cennet) adlı ünlü eserini burada yazarak Sultan"a sundu.
Sultan Bayezid"in yerine Yavuz Selim tahta geçince, İdris, yeni sultanın Doğu siyasetinin danışmanı oldu.
Yavuz"la birlikte Çaldıran seferine katıldı, savaş sonunda Osmanlı egemenliğine geçen Tebriz"de bir süre kalarak
Ulu Cami"de halka vaazlar verdi. 1516 yılında, Şah İsmail"in Doğu ve Güneydoğu Anadolu"yu yeniden istila etme
hazırlığında olduğu ortaya çıktı. Şah, Çaldıran savaşında öldürülen komutanı Mehmed Han"ın yerine onun
442
kardeşi Karahan"ı tekrar Anadolu"ya gönderdi. Bu komutan Diyarbakır ve çevresini kuşatma altına aldı.
Bu tehlike karşısında, bölgedeki Kürt aşiretlerinin beyleri bir araya gelerek Osmanlı"ya katılma kararı aldı. Bu
talebi de "Ariza" adlı bir metinde anlattılar. "Ariza"yı Kürt beylerini temsilen Sultan"a götüren kişi İdris-i
Bitlisî"den başkası değildi. İdris, ayrıca, kendisinin Farsça kaleme aldığı İstimaletname"de "Bilad-ı Ekrad" yani
"Kürt beldeleri" hakkında bilgiler verdi. Yavuz Sultan Selim, kendisine başvuran Kürtlerin isteğini geri çevirmedi
ve bu "bendeleri" Safavi tehdidinden kurtarmaya karar verdi. Yavuz"un emriyle, Konya Beylerbeyi Hüsrev Paşa,
İdris-i Bitlisi"nin manevi desteğiyle 10 bin kişilik bir gönüllü ordusu topladı ve Diyarbakır"ı Safavilerden kurtardı.
443
Safavi kumandanı Karahan, Mardin"e kaçtı. Osmanlı ordusu, Mardin üzerine yürüdü sonuçta bu kenti de aldı.
Bu tarihten itibaren, Diyarbakır ve Mardin Osmanlı topraklarına dahil edildiği gibi, İdris"in Yavuz Selim adına
bölgenin Kürt-Türk beyleriyle anlaşması sayesinde Bitlis, Urmiye, İtak, İmadiye, Cizre, Eğil, Hizran, Garzan, Palu,
Siirt, Hısn-ı Keyfa (Hasankeyf), Meyyafarikin ve Cezire-i İbn Ömer gibi toplam 25 mıntıka barışçı yollarla Osmanlı
77
idaresine bağlandı. Bu üstün başarılarından dolayı Yavuz Selim, İdris-i Bitlisî"yi ödüllendirdi. Kendisine bir ferman
göndererek Diyarbakır bölgesini ona "temlik" olarak verdi. Ayrıca merkezi Diyarbakır olan ve Yavuz Selim"in
1516 yılında yeni kurduğu "Arab Kazaskerliği" kendisine bahşedildi. Böylece İdris-i Bitlisi Osmanlıların en büyük
444
siyasi rütbelerinden biri olan kazaskerlik rütbesiyle taltif edilmiş oldu.
Osmanlılar, burada farklı bir idari yapı tesis ettiler. Devlet kendi sancak teşkilatını kurmakla beraber, aşiretleri
özel bir idareye tabi tutmuştur. Buradaki sekiz Kürt aşiret beyi, ırsi olarak kendi kabileleri üzerinde ve bölgede
sancak beyi olarak tayin edilmiştir. Daha küçük olanlar ise zeamet statüsünde sayılmıştır. Bu sancaklarda
beylerin kabile ve toprak üzerindeki hakları babadan oğula devredildiğinden bunlara yurtluk ve ocaklık
denmekteydi. Öte yandan buradaki beş Kürt kabilesi de hükümet adı altında örgütlenmişlerdir. Bütün bu kabile
beyleri, savaş zamanlarında, Diyarbakır beylerbeyinin emri altında asker göndermekle mükelleftiler; öte yandan
445
vergilerden muaf tutulmaktaydılar.
Kurulan "Diyarbekir Vilayeti" bünyesinde 11 sancak Türk idarecilerine, 8 sancak yerli (Kürt) beylere verildi.
Osmanlı"nın idari sisteminde en büyük birim "vilayet" idi. Tek bir Diyarbekir vilayeti tüm Güneydoğu Anadolu"yu
içine alıyordu. Vilayetin altında livalar, onun da altında sancaklar vardı. 1520 yılındaki bir Osmanlı belgesinde,
"Vilayet-i Diyarbekir" başlığı altında 9 liva, bunların da altında 28 "Ekrad sancağı" (Kürt sancağı) sayılıyordu.
1526 yılına ait bir belgede ise, "Diyarbekir Vilayeti Livaları" başlığı altında önce 10 Osmanlı sancağı, sonra da
446
Vilayet-i Kürdistan başlığı altında "Ekrad sancakları" denilen 17 sancak sayılmıştı.
Belgeleri yorumlayan tarih profesörü Ahmet Akgündüz, Diyarbekir vilayeti içindeki sancakların 35"i geçtiğini;
bunların 16"sının tımar düzenine tâbi klasik Osmanlı sancakları olduğunu; kalanların ise "yurtluk-ocaklık" ve
"hükümet" diye de tasnif edilen "Kürdistan vilayeti livaları" olduğunu söylüyor. Bunun anlamı, söz konusu Kürt
bölgelerinin belirli bir otonomiye sahip olduklarıdır. Bu düzende Kürtler kendi hayatlarını sürdürdü. Bu durum
onlara kimliklerini koruma imkânı verdiği gibi, feodal düzenin sürmesini kolaylaştıran bir hukuki düzen de
447
getirmiş oldu.
Türklerle Kürtlerin Kaynaşması
Osmanlı tarihi bakımından belirtilmesi gereken bir diğer olgu da, Kürtler ile Türklerin kaynaşmış olmalarıdır.
Kürtlerin tarihi konusundaki en önemli uzmanlardan biri olan David McDowall, The Kurds adlı kitabında bu
hususun altını çiziyor: "Kuşku yok ki, geç dönemde, bazı Arap ve Türkmen aşiretleri kültürel anlamda Kürtleştiler.
Kürt ve Türkmen kabileleri bir arada yaşadı, bazı durumlarda birbirleri ile karıştı, bazı Türk liderler Kürtleri
cezbetti veya bunun tam tersi oldu." David McDowall"a göre, aynı şekilde çok sayıda Kürt, özellikle Müslüman
ordularında profesyonel asker olanlarla, Türk veya Arapların yoğun yaşadığı bölgelere göçen köylüler ve
448
aşiretler, Kürt kimliklerini kaybetti.
Kürtler için Osmanlı ordusunun ilgi çekici olduğunu dile getiren David McDowall, Kürtlerin sabit ordunun
süvarileri arasında Türklerin yanında yer aldığını söylüyor. Kürtlerin en önemli katkısının, özellikle merkezden
uzaktaki birliklerde olduğunu hatırlatan McDowall, 1630"ların ortalarında İran"a yapılan bir Osmanlı seferinde
Hakkari ve Mahmudi Kürtlerinin ana ordunun önünde yer aldığını, Bitlis"ten gelen piyadelerin ise arka birlikleri
449
oluşturduğunu belirtiyor.
78
Bozulma Eleştirileri
Adalet Dairesi
1. Adldir Mucib-i salah-ı cihan(Dünyanın kurtuluşu ve düzeni adalete bağlıdır)= Adalet
2. Cihan bir bağdır dıvarı Devlet (Dünya, duvarı devlet olan bir bağdır)=Devlet
3. Devletin nâzımı şeriattir (Devleti düzenleyen kurallar şeriat ve kanundur)=Şeriat/Kanun/Töre
4. Şeriata hâris olamaz illâ melik (Hükümdar olmadan kanunlar koruyucu olamaz)=Hükümdar/Yönetici
5. Melik zapteylemez illâ leşker (Asker olmadan melik düzeni sağlayamaz)=Ordu
6. Leşkeri cem’ edemez illâ mâl(Mal ve para olmadan asker sağlamak mümkün değildir)=Hazine, para
7. Malı cem’eyleyen reâyâdır (Malı toplayan, biriktiren vergi veren halktır)=Halk, vergi yükümlüleri
8. Reâyâyı kul eder padişah-ı âleme adl (Halkın padişaha itaatini sağlayan adalettir)= Adalet
Kınalızade Ali, Ahlâk-ı Alâî (1564)
450
Bozulma Yönünde Eleştiriler
XVI. yüzyılın ortalarından itibaren eleştiriler daha ziyade gücünün zirvesine büyük bir disiplin içinde ulaşan
451
devletin hile, entrika, rüşvet ve iltimas yüzünden zayıflamasına yöneltiliyor.
Esas itibariyle bir nasihat kitabı olan Nushatü’s-Selâtin’de Âlî, kanuna aykırı gelişmelerin ve ülke düzeninin
bozulmasının padişahtan gizlendiğini öne sürer, doğru sözlü bir kulunu musahib edinmesini padişaha tavsiye
eder. O’na göre ihtilâlin en önemli sebeplerinden biri, aşağı kimseler (edanî)in yüksek mevkilere getirilmesidir.
Eserin konuyu somut bir şekilde ele alan, kanunlara aykırı olarak ortaya çıkan bidatlerle ilgili ikinci bölümünde
yazar, bunları sekiz tarîk üzere alıp incelemiştir. Birincisi, birçok insanın bulunduğu mevkiden daha üstünü
istemeleridir. İkinci olarak, mansıplar iltizamla verilmemeli ve aşağı kimselerin yüksek makamlara çıkmalarına
ortam hazırlanmamalıdır. Üçüncüsü, fetih olmaksızın bir beylerbeyliğin ya da sancağın ikiye ayrılmasıdır.
Dördüncüsü, din ve devletin dayanağı olan ulemâ zümresinin düzeninin ve mansıplar silsilesinin bozulmasıdır.
İşaret edilmesi gereken bir başka husus da, doğru dürüst okuma yazma bilmeyen kişilerin bir şekilde ilim yoluna
girmeleridir. Beşinci husus, vezir oğlu olanlara babalarının vezareti esnasında beylerbeylik verilmemesidir.
Altıncı olarak sikke ahvaline yani paranın durumuna dikkat edilmelidir. Yedinci olarak timar ve zeametlerin
vezirlerin, beylerbeyilerin ve sancakbeylerinin adamlarına verilmesi engellenmelidir. Sekizinci tarîk’de aynı
husus, sipahi ve züema (zaimler) taifesinin zayıflamasının bir sebebi olarak ele alınmaktadır. Özetle Âlî, her
sahada kanuna aykırı uygulamalara son verilerek düzenin yeniden işlerlik kazanmasını ve padişahın ülke işleriyle
452
bizzat ilgilenmesini tavsiye etmektedir.
III. Murad’a (1574-1595) sunulan Hırzü’l-Mülûk’ta, beylerbeylerinin tayin edildikleri vilayete vardıklarında
oradaki kadıları yoklayıp, onların, halka zulüm edenleri padişaha bildirmeleri gerektiğini belirtir. Reâyânın
korunmasına dikkat etmesi gereken beylerbeyi haksız yere timar ve zeamet sahibi olanları da ortaya
çıkarmalıdır. Kendi zamanında vezirlerden, beylerden ve diğer büyük ve küçüklerden korkunun kalktığını, herkesi
para ve mal hırsının kapladığını belirten yazara göre rüşvet yüzünden ecnebiler timarları ele geçirmeye başlamış
ve gerçek hak sahipleri mağdur olmuşlardır. Ulemâ ve fuzelânın toplum içindeki üstün mevkiine değinen yazar
Fatih’in ulemâya verdiği önemi hatırlatır. Hâlbuki yazarın zamanında bunların düzeni de bozulmuş, mansıplar
istihkak ve merâtibe göre değil rüşvetle verilir olmuştur. Seyyid ve şeriflerin yüksek makamlarına temas eden
yazar daha sonra aslında seyyidlik ve şeriflikle alâkası olmayan pek çok kişinin sırf vergi vermekten kurtulmak
için başlarına yeşil sarık sardıklarını, vilâyet kâtiplerinin de rüşvet karşılığında bunları seyyid olarak yazmasının
sipahi tâifesine haksızlık olduğunu vurgular. Özetle Hırzü’l-Mülûk yazarı rüşvetin önlenmesini, hazine gelirlerinin
azalmasına yol açan gelişmelere set çekilmesini ve ülke işlerinin adâlet üzere çekip çevrilmesini salık vermekte
453
ve bu işin öncelikle padişahın dizginleri ele almasına bağlı olduğunu savunmaktadır.
79
Toplum
Nüfus
Nüfus Miktarı
16. yüzyılda itoplumsal sistemin siyasal-idari, ekonomik ve sosyal açıdan düzen ve istikrar kazanmasının bir
göstergesi olarak nüfus artışı dönemidir. Verilere göre Kanuni Sultan Süleyman döneminde Mısır, Irak ve Tuna
ötesi bölgeler hariç tutulup bugünkü Türkiye sınırları dikkate alındığında 12-13 milyon insan yaşamaktadır.
Tahminlere göre nüfus yüzyıl sonlarına doğru dönem başına göre % 40 kadar artmıştır. Tarihçi Ömer Lütfi
Barkan’agöre 16. yüzyıl sonlarında Osmanlı Devleti’nin tamamının (Mısır ve Kuzey Afrika dahil) nüfusu 30-35,
454
Fransız Tarihçi Fernand Braudel’e göre ise 20-22 milyondur.
455
Türkiye Nüfusu (1520-1530)
Yıl
1520
Osmanlı
Nüfusu
11.692
1566
15.000
456
Dünya
Dünya
Avrupa
Avrupa
Nüfusu Nüfusuna Nüfusu Nüfusuna
(Tahmini)
Oranı
(Tahmini)
Oranı
450.000
2,6%
90.000
13,0%
500.000
3,0%
102.000
14,7%
Farklı Tarihçilere Göre Nüfus
Müslim/Gayrimüslim Oranı
Osmanlı Devleti daha kuruluşundan itibaren önemli miktarda gayrimüslim nüfus barındıran bir devlet olmuştur.
Nitekim XVI. yüzyıl ortalarında, Kanuni Sultan Süleyman döneminde (Mısır, Irak ve Tuna ötesi bölgeler hariç,
bugünkü Türkiye topraklarında), nüfusun % 41,1’i gayrimüslimdir. Verilere göre nüfusun dini gruplar itibariyle
bölgesel dağılımına bakıldığında, Anadolu nüfusunun % 93’ü, Rumeli nüfusunun da % 21’i müslümanlardan
müteşekkildir. Buna göre gayrimüslim nüfus büyük bir ağırlıkla Rumeli’de yaşamaktadır. Bu hususta, 19. yüzyıl
457
ikinci yarısına kadar kayda değer bir değişim sözkonusu değildir.
İmparatorluk nüfusu, 1520-1555 yıllarına ait tahrîr defterlerine göre, Küçük Asya'da (Anadolu, Karaman,
Zulkadıriye, Diyar- bekir ve Rum vilâyetleri) 1.032.425 hâne, Rumelîrde 1.111.799 hâne'dir. Rumeli'deki nüfusun
458
832.707 hânesi Hıristiyan, 194.958 hanesi, yani yüzde 18'i Müslüman'dır.
80
Türkiye Nüfusunun Dini Gruplar İtibariyle Dağılımı (1520-1530)
459
Barkan'ın tahrîr defterlerine göre yaptığı nüfus haritasında, Serez-Niğbolu hattının doğusundaki bölgede Türkler
16. yüzyılda çoğunluktadır. Bunun yanında, uc (serhad) bölgelerinde ve istilâ yolları üzerindeki şehir ve
kasabalarda yoğun Türk toplulukları göze çarpar. Eski Osmanlı uc şehirlerinde, Serez, Yenişehir, Üsküp, SarayBosna'da Müslümanlar çoğunlukta olup bunların da çoğunluğu dükkân ve işyeri sahibi esnaf ve tüccârdan
oluşuyordu. Eskiden Balkan tarihçileri, Müslüman Türkler Balkanlar'da askerî bir egemen sınıf olarak varlıklarını
sürdürmüşler iddiasında idiler. Bu iddiayı, Osmanlı arşiv belgelerini incelemiş hiçbir tarihçi artık onaylayamıyor.
Tahrîr defterlerinde, Müslümanların çoğunluğu çiftçi olup Hıristiyan çiftçiler gibi vergi veren reâya sınıfı içinde
sayılmışlardır. Buna karşılık, Osmanlı idaresi altında askerî sıfatını taşıyıp birtakım ayrıcalıkları bulunan
460
Hıristiyan grupları vardır.
Şehirleşme
Genel olarak Osmanlı nüfusunun % 80’den fazlası kırsal alanda, % 20 kadarı da şehirlerde oturmaktadır. Kırsal
alanda yaşayanların % 20’ye yakın kısmı da konar-göçerdir. Büyük Kaçgun, kurulu bu düzeni bozduğu için büyük
miktarlarda köy boşalmalırı ortaya çıkmış, insanlar düz arazilerden uzaklaşarak daha dik yerlere ve yamaçlara,
eşkıyanın ulaşmakta zorlanacağı yerlere yerleşmeyi tercih etmişlerdir. Merkezî otoritenin güvenliği sağlayıp
461
harap kalan kırsal bölgeleri tekrar şenlendirebilmesi için 19. yüzyılı beklemesi gerekmiştir.
İstanbul, Bursa, Edirne, Sofya, Selânik, Atina gibi önemli şehirler bir yana bırakılırsa, şehirler az nüfusludur
(genellikle 2.000 hâne altında); Rumeli'de en büyük şehirlerden Selânik 4.803, Atina 2.297, Niğbolu 1.343, Serez
1.093 hâne idi. Bizans'ın son dönemlerinde ancak 30-40 bin nüfusu olan İstanbul, Fâtih'in büyük çabaları
sonucunda 1478'de yapılan bir sayıma göre4 14.803 (8.953'ü Müslüman) hâne ile Balkanlar'ın ve Anadolu'nun
en büyük şehri durumuna geldi (hâneyi 4 nüfus kabul edersek bu 60.000 kişi olur, yergiden muâf olanlar
eklenirse 70.000). 16. yüzyıl başlarında şehrin nüfusu 80.000 hâne'yi aşkındır. 17. yüzyıl sonlarına doğru
462
İstanbul, yarım milyonu aşan nüfusu ile Avrupa ve Orta-Doğu'nun en büyük şehri oldu.
81
Klasik Osmanlı Düşüncesi ve Temsilcileri
İdris-i Bitlisi (?-1520)
Babası Hüsâmeddîn Ali Bitlisi, Ahmed-i Yesevî hazretlerinin yoluna mensûp mübârek bir zât veya Dede Ömer
Rüşeni hazretlerinin talebelerinden bir şeyh idi. Uzun zaman Akkoyunlu Sultânı Uzun Hasen’in dîvânında
nişancılık yapmıştı. Oğlu İdrîs-i Bitlisi de, 1490 senesine kadar Akkoyunlu hükümdârı Uzun Hasen oğlu Yakûb
Bey’in dîvân hizmetinde çalıştı. Osmanlı Sultânı İkinci Bâyezîd Hân’ın bir zaferi münâsebeti ile gönderdiği
463
fetihnameye, sultânı adına cevap yazan İdrîs-i Bitlisi, İstanbul’a davet edildi.
Bu arada, Şah İsmâil’in ortaya hizmetine girmesi için yaptığı teklifi reddetti. Osmanlı ülkesine gitti. Sultan
Bâyezîd Hân, ona mühim vazîfeler verdi. Arab ve Acem kadıaskerliğine tayin etti. Sultan İkinci Bâyezîd Hân,
Osmanlı ülkesine gelip yerleşen İdrîs-i Bitlisî’ye pek fazla iltifât etmiş, çok yüksek maaş tahsis etmiş ve ondan bir
“Târih-i Âl-i Osman” yazmasını istemişti. O da bu emre uyarak, ilk sekiz Osmanlı pâdişâhı hakkında, Farsça ve
464
manzûm olarak 80.000 beyitlik “Heşt-behişt” adında manzûm bir eser telîf etti.
Yavuz Sultan Selim Hân’ın hizmetinde de bulunan İdrîs-i Bitlisi, Sultân’ın İran’a karşı tertîb ettiği Çaldıran
seferinde ona refakat etti. Bitlisli olmasının da yardımıyla, Doğu vilâyetlerinden topladığı ordunun başına
geçerek, İranlıları mağlûb edip, Mardin’i fethetti. Urfa ve Musul’un, Osmanlılara iltihâkında mühim rol oynayıp,
bölgenin dâhilî işlerini tanzim etti. Mısır’ın fethinde de bulundu. 1520 senesinde vefaat etti. Eyyûb Sultan’da
465
defnedildi.
Arapça ve Farsça olarak kaleme aldığı eserleri sayılamıyacak kadar çoktur. Çeşitli yazı şekillerinde yazmakta da
466
usta bir hattât sülüs, nesih ve talik yazıda üstâd idi.
Zenbilli Ali Efendi (1445-1526)
1445 yılında Karaman'da doğdu. İlköğrenimini burada yaptı. Daha sonra İstanbul'a giderek, ünlü âlimlerden,
Molla Hüsrev'in derslerine devam etti. Hocasının tavsiyesi üzerine Bursa'ya geçerek Mevlana Müslihiddin'den
467
ders aldı ve onun kızıyla evlendi. Bursa'da dini ilimler okudu.
Misli zor görülen bir hafızaya sahiptir. Üstün körü geçilen kitapları bile harekesi harekesine kadar ezberler ve
yaşından beklenmeyecek sorular sorardı. Hocaları böyle bir kabiliyetin önünü tıkamaktan çekinirler “Sen
buralarda zâyi olma” derler, “Büyük âlimlerde oku, meselâ Molla Hüsrev’e git!” O da öyle yapar. Molla Hüsrev
ona bildiklerini öğretir, ancak “bunlar işin zahiridir” der, “şimdi sırlara ersen gerek.” Ali Cemali Efendi’nin
468
ihlâsından olacak, Ebûl Vefa gibi bir veli çıkar karşısına.
469
82
Böylesi genç ve bilgili biri, adı sofuya çıkan padişahın gözünden kaçmaz. II. Bayezid O'nu sürekli takip eder.
Bursa, İznik ve Bâyezid medreselerinde ders verdirir. Sonra tutar şehzadeler şehri Amasya’ya müftü atar. O
devlet erkânı ile haşır neşir olmaz. Gecesini gündüzünü işine verir. Hâlbuki bulunduğu mevki birileri ile iyi
geçinmeyi gerektirir. Mübarek mâkamında gözü olanları farkedince “Merâklısına mübarek olsun!” der, devlet
470
kapısını terkeder. Çeker çarığını, düşer yollara.
Ali Cemali Efendi, Resulullah aşığıdır. İçindeki coşkunun seline kapılır Haremeyn’e gider, hacceder. Mükerrem
Mekke’de ve Münevver Medine’de ilim meclislerine katılır. Derken Kahire’nin ilim iklimi onu cezb eder, tam bir
yıl kütüphane kütüphane gezer, medreselerde ders dinler. Ancak II. Bayezid onu Dersaadet’e çağırır: “Şeyh-ül
471
İslâm oldunuz!”
Sultan II. Beyazıt, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni'ye şeyhülislamlık yaptı. Evin penceresinden her gün bir
zembil(sepet) sarkıtır, sorunu olanlar, dertlerini yazarak bu zembile bırakırlardı. Akşam olunca zembili çeker,
sorunları cevaplayarak tekrar sarkıtırdı. Bu nedenle "Zenbilli" lakabı verilmiştir. Zamanında şeyhülislamlık,
472
vezirliğin çok üstünde bir görev haline geldi.
Ali Cemali Efendi zühdü ve takvası ile tanınır. Onda zerre kadar rütbe, şöhret hırsı yoktur. Hal böyle olunca doğru
bildiğini söylemekten çekinmez. Belki de bu yüzden ölünceye kadar (tam 24 yıl) makamında kalır. Bayezid-i
473
Veli’nin ardından Yavuz ve Kanuni gibi iki zirveye hizmet eder.
Çok merhametlidir, kendisine ve çevresindekilere yapılanları görmezden gelir, ancak mukaddesatımıza
saldıranlara acımaz. Hatta sultanı tavır koymaya zorlar. Yavuz’u Çaldıran savaşına sürükleyenlerden biri odur.
474
Yine Mısır Seferini sonuna kadar destekler.
Kanuni bütün Avrupa'yı hizaya sokar. Ancak Rodos hâlâ Akdeniz'in çıbanıdır. Zembilli Ali Efendi Padişah'ı sefere
inandırır. Hatta yiğitlere yoldaş olur, adanın fethine katılır. Eli kanlı eşkıyalara, şovalyelere karşı savaşır. Rodos
ele geçince burada kalmaya niyetlenir. Ömrünün son demlerini yerli halka İslâmiyeti anlatmakla geçirir. Burada
medreseler, imaretler kurar ve ileri yaşına rağmen yıllarca imamlık yapar. Nice Rum'un hidayetine vesile olur ki,
475
Rodoslu Müslümanların mayasında onun gayretleri vardır.
Sonu da hoş olur. Ayan beyan ölüme hazırlanır. O gün görülmedik şekilde neşelidir ve çevresindekilerle tek tek
helalleşir. Talebeleri ayrılık vaktinin geldiğini anlar, çok ağlarlar. Nurlu kabri Zeyrek yokuşunda kendi dergâhının
476
bahçesindedir.
Nakledilir ki: Kanunî Sultan Süleymân Hân, meyva ağaçlarını karıncaların sarması üzerine, karıncaları kırmak için
mes’eleyi Zenbilli Ali Efendi’ye güzel bir beyitle sorar ve şöyle der: 477
“Dırahtı (ağacı) sarmış olsa eğer karınca
Zarar var mı karıncayı kırınca.”
Zenbilli Ali Efendi zarif bir ifâde ile sorulan bu suâlin altına şu beyti yazarak cevap vermiştir:
“Yarın divânına Hakkın varınca
Süleymân’dan alır hakkın karınca.”
İbn-i Kemal (Kemalpaşazade Ahmed Şemseddin Efendi) (1468-1536)
Dedesi Kemâl Paşa ise, Fâtih Sultan Mehmed Hân devri komutanlarından idi. Bir ümera ailesine mensûb
bulunan İbn-i Kemâl Paşa, ailesinin nezâretinde iyi bir tahsil görmekle beraber, zamanın geleneği îcâbı, önce
478
askerî sınıfa girdi ve sipâhi olarak İkinci Bâyezîd Hân’ın seferlerine iştirâk etti.
İbn-i Kemâl Paşa, ilimde yetişmesini bizzat kendisi şöyle anlatır: “Sultan İkinci Bâyezîd Hân ile bir sefere
çıkmıştık. O zaman vezîr, Halîl Paşa’nın oğlu İbrâhim Paşa idi. Şanlı, değerli bir vezîr idi. Ahmed İbni Evrenos
adında bir de kumandan vardı. Kumandanlardan hiçbiri onun önüne geçemez, bir mecliste ondan ileri
oturamazdı. Ben ise, vezirin ve bu kumandanın huzûrunda ayakta, esas vaziyette dururdum. Bir defasında, eski
83
elbiseler giyinmiş bir âlim geldi. Bu, kumandanlardan da yüksek yere oturdu ve kimse ona mâni olmadı. Ben
buna hayret ettim. Arkadaşlarımdan birine, kumandandan da yüksek yere oturan bu zâtın kim olduğunu
sordum. “Filibe Medresesi müderrisi, âlim bir zâttır. İsmi Molla Lütfî’dir.” dedi. “Ne kadar maaş alır” dedim.
“Otuz dirhem” dedi. “Makamı bu kadar yüksek olan bu kumandandan yukarı nasıl oturur?” dedim. “Âlimler,
ilimlerinden dolayı tazim ve takdîr olunur, hürmet görürler. Geri bırakılırsa, bu kumandan ve vezîr buna râzı
olmazlar” dedi. Düşündüm, “Ben bu kumandan derecesine çıkamam, ama çalışır gayret edersem, şu âlim gibi
olurum” dedim ve ilim tahsîl etmeye niyet ettim. Seferden dönünce, o meşhûr âlim Molla Lütfî’nin huzûruna
479
gittim.”
Meşhûr âlimlerinden ilim öğrenip, icâzet aldı. Edirne’de Taşlık adıyla tanınan Ali Bey’in medresesine müderris
olarak tayin edildi. Burada müderris iken, pâdişâhın emri ile “Tevârih-i Âl-i Osman” adlı târihini yazdı. Bundan
sonra Usküp’te, Edirne’de daha sonra İstanbul’da Sahn-ı semân Medresesi’nde bir müddet müderrislik yaptı. Bu
vazîfelerinden sonra, o zaman Osmanlı medreselerinden en yüksek derecede olan Sultan Bâyezîd Medresesi
müderrisliğine tayin edildi. Bundan sonra Edirne ve sonra da Anadolu kadıaskeri oldu. Bir müddet vazîfelerini
yürüttükten sonra, Edirne’deki Dâr-ül-hadîs Medresesi’nde ve Sultan Bâyezîd medreselerinde bir müddet daha
480
müderrislik yaptı. Çok âlim yetiştirdi.
İbn-i Kemâl, bütün vaktini ilme veren âlimlerdendir, ilmi ile o kadar büyük bir şöhret kazanmıştı ki, zamanındaki
birçok âlim bazı meselelerde ona başvururlardı. Onaltıncı asrın ilk yarısında, Osmanlı kültürünün en büyük
mümessili olarak görülmektedir. Ahlâkı güzel, edebi mükemmel, zekâsı ve aklı kuvvetli, ifâdesi açık ve veciz olup,
iki dünyâ faydalarını bilen ve bildiren, pek nâdir simalardan biri idi. Büyük bir âlim olduğu gibi, güçlü bir tarihçi,
481
değerli bir edîb, kuvvetli bir şâir idi. Tasavvufta da ileri derece sahibi idi.
Kanunî Sultan Süleymân Hân zamanında, Zenbilli Ali Efendi’den sonra Osmanlıların dokuzuncu şeyhülislâmı
oldu. Kanunî Sultan Süleymân Hân’ı Safevîlere karşı mücâdeleye teşvik ettiği gibi, pâdişâhın Şah Tahmasb’a
482
gönderdiği mektûpları da bizzat kaleme almıştır.
Bazı ulemâ da onun için; “Mısır’da İmâm-ı Süyûtî ne ise, İstanbul’da ve diğer beldelerde de İbn-i Kemâl Paşa
483
odur. Her ikisi de asrın süsüdür” demişlerdir.
İbn-i Kemâl, 1534 senesinde vefât etti. Edirnekapı’da surların dışında, Mehmed Çelebi zaviyesi denilen mıntıkada
defn edildi. İbn-i Kemâl Paşa, ekserisi muhtelif risaleler olmak üzere, üçyüz civarında eser yazdı. Bu eserlerinden
484
çoğu yazma olup, 36 tanesi Ahmed Cevdet Paşa tarafından yayınlandı.
Sadullah Sadi Efendi (?-1539)
Kastamonu'da doğmuştur. Babası İsa Çelebi, İstanbul'a gelip Aksaray'da bulunan Murad Paşa Camii'ne hoca
olmuş ve oğlunu da İstnabul'a birlikte getirmiştir. Sadullah Sadi Efendi İstanbul'da medrese tahsili Sahn medrese
485
müderrisi olmuştur. 1522'de İstanbul Kadısı görevine getirilmiştir.
I. Süleyman döneminde 1536'de Şeyhülislam İbn-i Kemal vefat ettikten sonra onun yerine Sadullah Sadi Efendi
Şeyhülislam yapılmıştır. Sadullah Sadi Efendi bu görevde 5 yıl kalmıştır. Verdiği fetvalar kılı kırk yarar şekilde çok
486
ayrıntılı idi. 21 Şubat 1539'da bu görevde iken vefat etmiştir. Mezarı Eyüb mezarlığındadır.
Ebussuud Efendi (1490–1574)
487
30 Aralık 1490 tarihinde Çorum'un İskilip ilçesinde doğdu. Şeyh Muhiddin Mehmed Efendi'nin oğludur.
Osmanlı âlimlerinin en meşhûrlarından. Onüçüncü Osmanlı Şeyhülislâmı olup, ismi, Ahmed bin Mustafa’dır.
Alimler yetiştiren bir aileye mensûb idi. Dedesi, meşhûr âlim Ali Kuşcu’nun kardeşi Mustafa İmâdî’dir. Dedeleri
488
Türkistanlı olup, Semerkand’dan Anadolu’ya gelmişlerdir.
Ebüssü’ûd Efendi, önce babasından ilim öğrendi. Babasından sonra meşhûr Osmanlı âlimlerinden Müeyyedzâde
Abdürrahmân Efendi’den, tefsîr ve hadîs ilimlerinde âlim ve kayınbabası olan Mevlânâ Seyyidî Karamânî’den ve
84
meşhûr Osmanlı âlimi İbn-i Kemâl Paşa’dan ilim öğrendi. Tahsilini tamamlayıp, İnegöl’de İshak Paşa
Medresesine tayin edildi. Bu sırada yirmialtı yaşlarında idi. Bu sırada Osmanlı Devleti, mühim hâdiselere ve
önemli gelişmelere sahne oldu. Yavuz Sultan Selim Hân, Çaldıran’da Şah İsmâil’i ve Safevîleri Anadolu’dan
çıkararak, Güneydoğu sınırlarının güvenliğini sağladı. Bir yıl sonra Mısır üzerine yaptığı sefer neticesinde,
489
halifelik Osmanlılara geçti.
490
Ebüssuud Efendi on ay sonra İstanbul’da Dâvûd Paşa Medresesi’ne müderris olarak tayin edildi. 1532 senesinde
Bursa kadılığına tayin edildi. Bursa’da bir yıl kadılık yaptıktan sonra, İstanbul kadılığına tayin edildi. İstanbul
kadılığı vazîfesi üç sene sürdü. Bu zaman içinde fevkalâde başarı ve mehâretle kadılık yaptı. Bundan sonra,
ilmiye sınıfı için en yüksek makamlardan sayılan kadıaskerlik vazîfesine tayin edildi. Normalde Anadolu
kadıaskeri, sonra da Rumeli kadıaskeri olması gerekirken, bir rütbe atlanarak, 1537 senesinde Rumeli
491
kadıaskerliğine tayin edildi. Sekiz sene bu vazîfede bulunarak, büyük hizmetler yaptı.
Ebüssuud Efendi, kadıasker tayin edilmeden önce gördüğü bir rü’yâyı şöyle anlatmıştır: “Kadıasker olmadan bir
hafta önce, rüyamda Fâtih Câmii’nin mihrabında benim için bir seccade serilmiş olduğunu gördüm. Halka İmâm
oldum ve sekiz rek’at namaz kıldım. Bu rüyadan sonra kadıasker oldum. Meğer bu rüya, kadıaskerlikte sekiz
492
sene kalacağıma işâretmiş. Keşke kıldığım o sekiz rek’atlık ikindi yerine yatsı namazı kılmış olsaydım.”
Ebussuud Efendi, Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın sevip değer verdiği, pek kıymetli bir âlim idi. Kanunî, onu bütün
seferlerinde yanında bulundurdu. 1541 senesinde Budin’in fethinde, kiliseden câmiye çevrilen bir câmide,
Pâdişâh Kânûnî’ye ve orduya Cuma namazı kıldırdı. Pâdişâhın emri üzerine, Budin’in ve Orta Macaristan’ın tapu
ve tahrir işlerini yaptı. Mühim hizmetler yaptığı bu vazîfesinden sonra, 1545 senesinde şeyhülislâm oldu. Bu
493
sırada ellibeş yaşında bulunuyordu. Otuz sene şeyhülislâmlık yaptı.
Ebussuud Efendi, şeyhülislâm olmasıyla ilgili bir rüyasını şöyle anlatmıştır: “Henüz daha medresede talebe iken,
bir gece rüyamda Zeyrek Câmii’ne girdim. Câmi halk ile dolu idi. “Bu topluluk nedir?” dedim. “Resûl-i ekremin
toplantılarıdır” denildi. Hürmetle bir köşede durdum. Önümde de, o devrin müftîsi İbn-i Kemâl Paşa oturuyordu.
Peygamber efendimiz mihrâbda oturuyordu. Sağ ve solunda Eshâb-ı Kirâm efendilerimiz edeble ayakta
duruyorlardı. Resûlullahın huzûrunda da bir zât vardı. Kıyafetinden onu Arap zannetmiştim. Peygamber
efendimiz ile dizdize denilecek bir hâlde oturuyor ve konuşuyordu. Acaba bu zât kimdir ki, Eshâb-ı Kirâm
efendilerimiz ayakta oldukları hâlde, o, Resûlullahın huzûrunda oturuyor? diyerek hayret ettim. Konuşmalarını
dinledim; Peygamber efendimiz Arapça konuşuyorlar, o zât ise Farsça söylüyordu. Peygamberimiz ona; “Yâ
Mevlânâ Câmî, ben Arabca konuşuyorum, sen de Arabca konuş” buyurunca, Arap zannettiğim o zâtın Mevlânâ
Abdürrahmân Câmî olduğunu anladım. Mevlânâ Câmî, Peygamberimize; “Yâ Resûlalla! Bir hatâmdan dolayı
sizden özür dilemiştim. Acaba özrüm makbûl olmadı mı?” dedi. Peygamber efendimiz; “Ne yolla itirâz etmiştin?”
buyurunca, şöyle dedi. “Sizi methetmek için yazdığım bir kasidemde; “Onun sırrına eremiyorum, O Arapdır, ben
ise Acemim...” demiştim” dedi. Peygamber efendimiz; “Beis yok, Farsça konuşman da makbûldür” buyurdu.
Sonra Peygamberimiz, Mevlânâ Câmî’ye hitaben; “Şu oturan kimseyi bilir misin?” diyerek İbn-i Kemâl Paşa’yı
85
gösterdiler. Mevlânâ Câmî; “Bilmem yâ Resûlallah” dedi. Peygamber efendimiz; “O, İbn-i Kemâl Paşa’dır ve
hâlen ümmetimin müftîsidir” buyurdu. Sonra da beni göstererek; “Ya onun arkasında oturan şu kimseyi bilir
misin?” buyurdu. Mevlânâ Câmî yine; “Hayır Yâ Resûlallah” dedi. Peygamber efendimiz “O, Ebussuud bin
Yavsî’dir. O da ümmetimin müftîsî olsa gerektir.” buyurdu. Bu sâdık rüyadan tam otuz yıl sonra, bu âcize fetvâ
494
işleri vazîfesi verildi.
Ebussuud Efendi, kendisine sorulan suâllere gayet hakimane cevaplar verirdi. Şeyhülislâmlığı dönemindeki
fetvâlarının herbiri, bir kânun maddesi mahiyetindeydi. Bu fetvâları, “Fetâvâ-i Ebussuud” adlı bir kitapta
toplanmıştır. Sorulan suâl manzûm ise, cevabı da kâfiye ve vezin bakımından suâle uygun olarak verirdi. Sorulan
suâl nesir ve seçili ise, cevâbı da öyle olurdu. Suâl Arapca ise cevâbı da Arapca, suâl Farsça ise cevâbı da Farsça,
Türkçe ise cevâbı da Türkçe olurdu. İki defa işlerin çokluğu sebebiyle, sabah namazından sonra sorulan suâllere
cevap vermeye başlayıp, ikindi namazında bitirmiştir. Birinde 1412, diğerinde 1413 fetvâ verdiği tesbit
495
edilmiştir.
Ebussuud Efendi, Sultan İkinci Bâyezîd Hân’ın, Yavuz Sultan Selim Hân’ın ve Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın
fevkalâde sevgi ve iltifâtını kazandı. Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın Ebussuud Efendi’ye gönderdiği şu mektûp,
ona karşı beslediği halisane duyguları dile getirmektedir:
“Hâlde hâldaşım, sinde sindaşım (yaşta yaşdaşım), âhıret karındaşım, Molla Ebussuud Efendi
hazretlerine, sonsuz duâlarımı bildirdikten sonra, hâl ve hatırını suâl ederim. Hazret-i Hak, gizli
hazînelerinden tam bir kuvvet ve daimî selâmet müyesser eylesin! Allahü teâlânın ihsânı ile
lütuflarınızdan niyaz olunur ki, mübârek vakitlerde, muhlislerinizi şerefli kalbinizden çıkarmayınız. Bizim
için duâ buyurunuz ki, yere batasıca kâfirler hezimete uğrayıp, bütün İslâm orduları, mensûr ve
muzaffer olup, Allahü teâlânın rızâsına kavuşalar! Duâlarınızı, yine duâlarınızı bekleyen, Hak teâlânın
496
kulu Süleymân bî riya.”
Kanunî Sultan Süleymân Hân 1566 senesinde vefât edince, cenâze namazını Ebussuud Efendi kıldırdı. Onun
497
vefâtı üzerine bir de mersiye yazdı. Bu mersiyesi de, edebiyattaki yüksek derecesini göstermektedir.
Ebussuud Efendi, sekiz senede Sultan İkinci Selim Hân zamanında şeyhülislâmlık yaptı. Sultan İkinci Selim Hân,
498
Ebussuud Efendi’ye çok hürmet edip, onu incitecek hareketlerden sakınırdı.
Osmanlı Devleti’nde yetişmiş en büyük şeyhülislâmlardan birisi idi. Cinlere de fetvâ vermesiyle meşhûrdur. Eyyûb
Sultan’da Yazılı Medrese adıyla tanınan medresede bulunduğu sırada, bir defasında cinler kendisinden fetvâ
sormak üzere gelmişlerdi, içlerinden bazısı suâllerini sorarken, diğerleri de medresenin duvarlarına birşeyler
yazmışlardı. Cinlerin bu duvarlara yazı yazmaları sebebiyle, o medreseye “Yazılı Medrese” ismi verilmiştir. Bu
499
yazılar, daha sonra üzerlerine badana çekilmek sûretiyle kapatılmıştır.
Tasavvuf ehline karşı olduğu iddiası asılsızdır. Nitekim meşhûr tarihçi Peçevî, bu iddia sahiplerini şiddetle tenkid
etmekte ve asılsız iddiâlarını ilmî olarak reddetmektedir. Ebussuud Efendi, tasavvuf ehil olmayan ellerde kalınca,
dîne zarar getireceğini bildiği için, ehli olmayanlara sert davranıyordu ki, bu onun din gayretinin açık bir delîlidir.
Nitekim kendisine bu konuda sorulan bir suâle, “Allahü teâlânın ilmi, sonsuz bir derya gibidir. İslâmiyet bu
deryanın sahilidir. Biz sahil ehliyiz. Meşâyıh-ı izam ya’nî tasavvuf büyükleri, o sonsuz deryanın dalgıçlarıdır. Bizim
500
onlar aleyhinde söyleyecek herhangi bir sözümüz, olamaz” diyerek cevap vermiştir.
Kanuni Sultan Süleyman'ın karşısında "padişah emriyle nâ-meşrû’ olan nesne meşrû’ olmaz" çıkışını yaptığı ifade
edilir. Osmanlı toprakları dışındaki islam coğrafyasında da itibar sahibi olmuş ve eserlerinin etkisi günümüze
kadar devam etmiş bir âlimdir. Kanunnameler hazırlattığı ve birçok âlim yetiştirdiği için ilmiye sınıfı uzun bir
501
müddet zayıflamamıştır.
86
Anadolu'da Kızılbaş olarak nitelendirilen Türkmen Alevileri için verdiği acımasız fetvalarıyla bilinir. Verdiği
fetvalar arasında Kızılbaşların canları, malları helâldir, onlarla savaşırken ölmek şehitliğin en yücesidir ve
Kızılbaşların kestiği hayvanın eti mundardır, yenmez gibi, günümüzde de bilinen fetvaları yer alır. 23 Ağustos
502
1574'te vefat etmiştir.
Ebussuud Efendi, bütün bu meziyet ve üstünlükleri yanında, edebiyat ve şiir sahasında da yadigâr eserler
bırakmıştır. Zamanının şâir ve edîbleri, yazdıkları nefis kasidelerle onu övmüşler, şânını dile getirmeğe
çalışmışlardır. Kendisinin Türkçe, Arapça ve Farsça şiirleri vardır. Arapça şiirlerinden “Kasîde-i mimiyye”si en
503
meşhûrudur.
Tefsîr ilminde de büyük bir âlim olduğu için, “Müfessirlerin hatîbi” ünvanı verilmiştir. Yine fıkıh ilmindeki yüksek
derecesinden dolayı, âlimler arasında “Nu’mân-üssânî (İkinci Ebû Hanîfe)” lakabıyla ve “Müftiy-yüs-sekaleyn
504
(cinlerin ve insanların müftîsi)” ve İbn-i Kemâl Paşa’dan sonra “Muallim sânî” lakabıyle tanınmıştır.
Ebussuud Efendi, 25 Ağustos 1574 târihinde 84 yaşında iken vefât etti. İslâm âleminde çok tanınmış
olduğundan, duyulduğu zaman büyük bir üzüntü ile karşılandı. 58 sene müddetle müderrislik, kadılık ve
şeyhülislâmlık vazîfeleri ile millete ve devlete çok hizmeti geçmiş, pâdişâhlar ve halk tarafından çok sevilmiş
505
müstesna bir âlim idi. Kabri Eyyûb Sultan’da kendi yaptırdığı medresenin yanında, Eyyûb Câmii karşısındadır.
Bilinen 22 adet eseri ile çeşitli risaleleri vardır. "İrşadü’l-Aklu’s-Selim Mezaye’l-Kitabü’l-Kerim" adlı tefsiri
506
alanında en önemli eserlerden kabul edilir.
Piri Reis(1470-1554)
Türk-Osmanlı denizci ve kartografıdır. Asıl adı Muhyiddin Pîrî Bey'dir.[1] Künyesi Ahmet ibn-i el-Hac Mehmet El
507
Karamani'dir. Amerika'yı gösteren Dünya haritaları ve Kitab-ı Bahriye adlı denizcilik kitabıyla tanınmıştır.
508
Karamanlı bir ailenin çocuğu olan Ahmet Muhyiddin Pîrî'nin ailesi II. Mehmed devrinde padişahın emri ile
Karaman'dan İstanbul'a göç ettirilen ailelerdendir. Aile bir süre İstanbul'da yaşamış, sonra Gelibolu'ya göç
etmiştir. Pîrî Reis'in babası Karamanlı Hacı Mehmet, amcası ise ünlü denizci Kemal Reis'tir. Denizciliğe amcası
Kemal Reis'in yanında başladı; 1487-1493 yılları arasında birlikte Akdeniz'de korsanlık yaptılar; Sicilya, Korsika,
Sardunya ve Fransa kıyılarına yapılan akınlara katıldılar. 1486'da Endülüs'te Müslümanların hâkimiyetindeki son
şehir olan Gırnata'da katliama uğrayan Müslümanlar Osmanlı Devleti'nden yardım isteyince o yıllarda deniz
aşırı sefere çıkacak donanması bulunmayan Osmanlı Devleti, Kemal Reis'i Osmanlı Bayrağı altında İspanya'ya
509
gönderdi. Bu sefere katılan Pîrî Reis, amcası ile birlikte müslümanları İspanya'dan Kuzey Afrika'ya taşıdı.
Pîrî Reis, Osmanlı Donanması'nın Venedik Donanması'na karşı sağlamaya çalıştığı deniz kontrolü mücadelesinde
Osmanlı donanmasında gemi komutanı olarak yer aldı, böylece ilk kez savaş kaptanı oldu. Akdeniz'de yaptığı
seyirler sırasında gördüğü yerleri ve yaşadığı olayları, daha sonra Kitab-ı Bahriye adıyla dünya denizciliğinin de
510
ilk kılavuz kitabı olma özelliğini taşıyacak olan kitabının taslağı olarak kaydetti.
87
1511'de amcasının bir deniz kazasında ölümünden sonra Gelibolu'ya yerleşti. Barbaros Kardeşler'in idaresi
altındaki donanmada Akdeniz'de bazı seferlere çıktıysa da daha çok Gelibolu'da kalıp haritaları ve kitabı
üzerinde çalıştı. Bu haritalardan ve kendi gözlemlerinden yararlanarak 1513 tarihli ilk dünya haritasını çizdi.
Atlas Okyanusu, İber Yarımadası, Afrika'nın batısı ile yenidünya Amerika'nın doğu kıyılarını kapsayan üçte birlik
parça, bu haritanın günümüzde elde bulunan bölümüdür. Bu haritayı dünya ölçeğinde önemli kılan, günümüze
511
kalmamış olan, Kristof Kolomb'un Amerika haritasındaki bilgileri içeriyor olması rivayetidir.
1516-1517 yıllarında İstanbul'a geldiğinde tekrar Osmanlı donanmasının hizmetine girdi; Derya Beyi (Deniz
Albayı) rütbesini aldı ve Mısır seferine gemi komutanı olarak katıldı. İskenderiye'nin ele geçirilmesinde
gösterdiği başarılar ile padişahın övgüsünü kazandı ve sefer sırasında haritasını padişaha sundu. Günümüzde bu
haritanın bir parçası mevcuttur, diğer parçası kayıptır. Bazı tarihçilere göre, Osmanlı padişahı dünya haritasına
bakmış ve "Dünya ne kadar küçük..." demiştir. Sonra da, haritayı ikiye bölmüş ve "biz doğu tarafını elimizde
512
tutacağız." demiştir.
Pîrî Reis seferden sonra, tuttuğu notlardan Bahriye için bir kitap yapmak amacıyla Gelibolu'ya döndü. Derlediği
denizcilik notlarını Kitab-ı Bahriye'de bir araya getirdi. 1525'da gözden geçirdiği Kitab-ı Bahriye'sini İbrahim Paşa
513
aracılığıyla Kanuni'ye sundu. 1528'de, ilkinden daha içerikli ikinci dünya haritasını çizdi.
1533 yılında Barbaros Hayrettin Paşa kaptan-ı derya olunca Pîrî Reis de Derya Sancak Beyi (Tümamiral) ünvanı
alan Pîrî Reis, sonraki yıllarda, güney sularında devlet için çalıştı. Barbaros'un 1546'da ölümünün ardından Hint
Denizleri Kaptanlığı yaptı, Umman Denizi, Kızıl Deniz ve Basra Körfezi'ndeki deniz görevlerinde yaşlandı. Osmanlı
514
donanmasında yaptığı son görev idamıyla sonuçlandı.
Kınalızade (1516-1571)
Ali bin Emrullah, 1516 senesinde Isparta’da doğdu. İstanbul’a giderek, Mahmûd Paşa Medresesi’nde Müderris
Sinân’dan, Atîk Ali Paşa’da Merhaba Efendi’den, sonra da Sahn-ı semân Medresesi’nden Kul Sâlih Efendi’den
ders aldı. İstanbul’da çeşitli medreselerde ve Süleymâniye Medresesi’nde müderrislik yaptı. Şam, Kâhire Bursa
kadılığı, 1570’de İstanbul kadılığı, 1571’da Anadolu kadıaskerliği yaptı. Arapca ve Farsçada; edebiyat, tefsîr ve
hadîs ilminde emsalsizdi Tefsîr metinlerini anlamakta güçlük çekenler, müşkillerini halletmek için ona müracaat
515
ederlerdi. 1571 senesinde Edirne’de vefât etti.
Arapca, Farsça dillerinde ve Osmanlıca Türkçesi’nde şiirler yazmış ve şiirleri bir divanda toplanmıştır. Daha çok
“Ahlâk-ı A’lâî” adlı eseriyle tanınmışdır. Bu eserini, 1564 yılında Şam’da vazîfeli bulunduğu sırada, Suriye
Beylerbeyi Ali Paşa adına te’lîf ederek, ona izafeten, eserinin adını “Ahlâk-ı A’lâî” koymuştur. Kitabının
önsözünde şöyle yazmaktadır: “İncelediğim ahlâk kitapları Arapça idi. Şöyle düşündüm: Keşke, hikmet-i ahlâkı
tamamen içine alan Türkçe bir kitap yazılmış olsaydı. Bunu gerçekleştirmek için gerekli incelemeleri ve çalışmayı
yaptım bu eser meydana geldi.” Kitabı defalarca basılıp, asırlarca ahlâk kitaplarına kaynak olmuş ve Osmanlı
516
devletinin son zamanlarına kadar medreselerde ve liselerde okutulan ahlâk derslerinde temel kitap olmuştur.
Eserleri: 1- Ahlâk-ı A’lâî, 2- Tecrid haşiyesi, 3-Mevâkıf haşiyesi, 4- Dürer ve Gurer’e yaptığı haşiye, 5. Kalemiyye
Risalesi, 6- Sayfiyye Risalesi, 7-Tefsîre ve vakfa dâir risaleleri, 8-Arapca, Farsça, Türkçe şiirlerini içine alan
517
“Divân”ı, 9-Tabakât-ı Hânefiyye (İmâm-ı a’zam hazretlerinden İbn-i Kemâl Paşa’ya kadar.)
Birgivi (1521-1573)
Osmanlı âlimlerinin en meşhûrlarından. İsmi, Muhammed bin Ali Birgivî’dir. 1521 senesinde Balıkesir’de doğdu.
Babası âlim bir zât olup, müderris idi. Önce babasından ilim öğrendi. Sonra yüksek ilimleri öğrenmek üzere
İstanbul’a gitti. Parlak bir başarı ile icâzet imtihanını vererek, müderrislik rütbesini kazandı. Bir müddet İstanbul
medreselerinde müderrislik yaptı. Bu vazîfesi sırasında Bayrâmiyye tarikatının şeyhlerinden olan Abdürrahmân
Karamânî’ye talebe olup, onun sohbetlerinde tasavvufda da yetişti. Dünyâ işlerini tamamen bırakmak istemişse
de, tasavvufda hocası Abdürrahmân Karamânî’nin ısrârı üzerine ders ve va’z vermeye devam etti. İkinci Selim
88
Hân’ın hocası Atâullah Efendi, Birgivî’nin ilimdeki kudretini takdîr ederek, Birgi’de yaptırdığı medresenin
müderrisliğine onu tayin etti. Bundan sonra orada, talebe yetiştirmek, va’z vermek ve kitap yazmakla ömrünü
518
geçirip, büyük hizmetler yaptı.
1573’de Birgi’de vefât etti. Türbesi, Aydın’ın Birgi kasabasında bir tepe üzerindedir. İlimdeki yüksek
519
derecesinden dolayı İmâm-ı Birgivî ismiyle meşhûr olup, Türk âlimlerinin baş tacıdır.
Kıymetli eserler yazmış olup, en meşhûr eserleri şunlardır: Tarîkat-ı Muhammediyye: Arapca, kıymetli bir eser
olup, Ehl-i sünnet âlimleri arasında büyük bir i’tibâr görmüştür. Birçok âlim tarafından şerhedilmiştir.
Vasıyetnâme, “Birgivî Vasıyyetnamesi” adıyla meşhûr olmuştur. Asırlardan beri okuna gelmiş, çok çok kıymetli
520
ve fatdalı bir eserdir.
Hoca Sadettin Efendi (1536- 1599)
I. Selim'in Nedimi Hasan Can'ın oğlu olarak 1536 yılında İstanbul'da doğdu. İyi bir eğitim gördü, ilmiye sınıfına
girerek 1556 ila 1573 yılları arasında müderrislik yaptı. Manisa'da bulunan Şehzade Murat'ın (III. Murat)
hocalığı ile görevlendirilmesi sonraki yıllarda hızla yükselmesine yardımcı oldu. 1574 yılında III. Murat'ın tahta
çıkması ile birlikte Hace-i Sultani sıfatıyla devlet işlerinde etkili oldu. Bu sıfatını daha sonra tahta çıkan III.
521
Mehmet'in döneminde de koruyarak padişah üzerinde nüfuzu sayesinde iç ve dış siyasette etkin rol oynadı.
Bosna Akıncı kumandanlarından Hasan Paşa, 1592 senesinde yaptığı bir seferde, Avusturyalılar tarafından
pusuya düşürülerek, 8000 Türk akıncısı şehîd edilmişti. Bunun üzerine Avusturya’ya karşı savaş açılması için bir
dîvân toplandı. Sadrazam Sinân Paşa, Avusturya ile savaşmak istiyordu. Dîvânda Hoca Sa’düddîn Efendi şu
sözlerle savaşmaya şiddetle itirâz etti:
“Kolay zaferler kazanmak devri artık geçmiştir. Akıncılarımızın şehîd edilmesi her zaman olan
hâllerdendir. Bu bir savaş sebebi olmaması gerektir. Devlet-i Âli Osman genişleyebileceği kadar
genişlemiş, tabiî sınırlara kadar dayanmıştır. Bu sınırları aşıp, ülkeler feth edilse bile, buraları uzun
zaman elde tutmak mümkün olmayacaktır. Yine feth edilen yerleri elde tutmak için, kalelere fazla asker
yerleştirmek gerekir. Bu askerlerin iaşesi ve ihtiyâçları devlet hazînesine ağır masraflar yükleyecektir.
Yeni fethedilen yerlerden elde edilecek ganîmetler, buraları korumak için sarfedilen masrafı
karşılıyamayacakar.” Vezirler Sinân Paşa’nın yanında yer alınca, bu fikir azınlıkta kaldı ve Avusturya ile
savaşa karar verildi. Bunun üzerine Hoca Sa’düddîn Efendi; “Karşımızdaki düşman sâdece Avusturya
değildir. Avusturya kralı Maksimilyen, Erdel prensi Zigismunt, Eflak beyi Mişel, Boğdan voyvodası Aron
ile birleşmiş, Papadan, İspanya’dan ve Lehistan’dan da yardım almıştır. Müttefik devletlere karşı siyâsî
davranmak îcâb eder. Hudutlarda müttefik düşmanlar belirince, savaşacak olan için en kolay, en iyi
tedbir müttefiklerin arasını açmak bazısı ile barış yapmak ve yalnız kalan düşmanla savaşmaktır”
dedi. Fakat onun bu sözlerini kimse dikkate almadı.
522
1596 yılında Haçova Savaşında padişahı savaş alanından ayrılmamasına ikna ederek Haçova Zaferinin
kazanılmasında önemli ve etkin rol oynadı. Haçova Savaşında yararlılığı görülen Cigalazade Yusuf Sinan Paşa'nın
sadrazamlığa getirilmesini sağladı. Ancak önceki sadrazam İbrahim Paşa'yı tutan valide Safiye Sultan'ın etkisiyle
gözden düştü. Sürgüne gönderilmekten güçlükle kurtulabildi ve devlet işlerine karışmaması koşuluyla
İstanbul'da kalmasına izin verildi. Bu süreçte 1598 yılında şeyhülislam Bostanzade Mehmet Efendi'nin ölümü
523
üzerine karşı çıkmalar olmasına karşın şeyhülislamlığa getirildi.
Şeyhülislam olarak fetva yazımında büyük yetenek gösterdi. Şeyhülislamlığı ve müderrisliği dışında asıl ününü
Hoca Tarihi olarak da anılan Tac üt-tevarih (kuruluşundan I. Selim'in ölümüne kadar Osmanlı Tarihi) isimli
524
yapıtıyla kazandı.
89
İbrahim Gülşeni (1426-1534)
1426’da Azerbaycan’da doğdu, iyi bir tahsil gören İbrâhim Gülşenî, Seyyid Yahyâ-yı Şirvânî’nin halîfelerinden
525
Ömer Rûşenî’den feyz aldı. Halvetî tarikatinin Gülşenî kolunun kurucusudur.
Babası Emîr Muhammed, asil bir Türk âilesindendir. Çocuk yaşta yetim kalan İbrâhim, amcası Seyyid Ali
tarafından terbiye edilmeğe ve ilim öğretilmeye başlandı. Bilgisini daha da arttırmak için, o zamanın ilim, irfan
merkezi olan Semerkand’a gitmek üzere yola çıktı. Yorucu yolculuklardan sonra Tebrîz’e geldi. Sultan Uzun
Hasan’ın ona, dîvân-ı hümâyûnunda nişancılık vazîfesi verdi. Böylece devlet hizmeti görmeye başladı. Fakat
İbrâhim’in niyeti ve yaratılışı bu işe uygun değildi. Haramlardan kaçmak, şüpheli korkusuyla mübahları dahî
terketmek bu işte olamıyordu. Nitekim arzusuna uygun yaşayabilmek için, Seyyid Yahyâ Şirvânî’nin halîfesi Dede
Ömer Rûşenî’nin hizmetine girerek, talebesi oldu. Hocası, Dede Ömer Rûşenî’nin kendisine Gülşenî diye hitâb
etmesi üzerine, lakabı Gülşenî olarak kaldı, İbrâhim hazretleri, Gülşenî diye etrâfta tanınır oldu. Kısa zamanda
526
Ömer Ruşenî hazretlerinden icâzet aldı.
O sıralarda Erdebil hânedanına mensûp Safevîler Tebrîz’i işgal ettiler. İbrâhim Gülşenî oradan hicret etmeğe
karar verdi. Oğlu Ahmed Hayâlî ile Diyarbakır’a hicret eden İbrâhim Gülşenî’ye, şehrin “hâkimi, Âmir Bey ile
kardeşi Kayıtmaz Bey son derece hürmet gösterdiler. İzzet ve ikramlarda bulundular. Fakat orada fazla
527
kalmayıp, yollarına devam ederek Mısır’a gittiler.
İbrâhim Gülşenî’nin hocası Ömer Rûşenî hazretlerinin talebelerinden Tîmûrtaş ile Şahin efendiler de daha önce
Mısır’a gelip yerleşmişlerdi. Mısır halkı onlara değer veriyor, saygı ve hürmette kusur etmiyorlardı, İbrâhim
Gülşenî’nin Mısır’a gelmesini halk büyük bir sevinçle karşıladı. Hükümdâr ona, bir medrese yaptırdı, İbrâhim
528
Gülşenî oraya giderek, insanlara Gülşenîye yolunu anlatmaya başladı.
Mısır’da İbrâhim Gülşenî hazretlerinin talebeleri ve sevenleri çoğaldı. Nâmı, zamanın sultânı Kanunî Sultan
Süleymân Hân’a erişti. Sultan Süleymân Hân, onu İstanbul’a davet eyledi. İstanbul’a gelen İbrâhim Gülşenî
hazretlerine çok hürmet gösterdi, ikramlarda bulundu. O sıralarda İbrâhim Gülşenî yüzdört yaşlarında idi.
Çıkrıkçılar başındaki Atîk İbrâhim Paşa Câmii’nde halka vaaz ve nasihat etmeye başladı. Kısa zamanda
İstanbulluların gönlünde taht kuran İbrâhim Gülşenî’ye, devlet erkânından ve halktan pekçok kimse talebe
olmakla şereflendi. Bir müddet İstanbul’da kalan İbrâhim Gülşenî hazretleri, Pâdişâh’tan izin alarak tekrar
529
Mısır’a döndü. 1534 senesinde Mısır’da vefât etti.
İbrâhim Gülşenî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin mesnevîsi tipinde, ona eş olarak, kırk gün içinde
530
kırkbin beyitlik Farsça bir mesnevî yazdı ki, “Ma’nevî” ismini verdiği bu kitabı çok kıymetlidir.
Sümbül Sinan (1451-1529)
İsmi Yûsuf bin Ali’dir. Sünbül Sinân diye şöhret buldu. Merzifon’da 1451 yılında doğan Sünbül Sinân, bülûğ
çağına kadar Isparta’nın Borlu kasabasında ilim tahsil etti. Oradan İstanbul’a geldi. Sultan İkinci Bâyezîd Hân’ın
da hocası olan Çelebi Halîfe[Cemal Halveti], o sırada Vezîrizam Koca Mustafa Paşa’nın Yedikule’de yaptırdığı
531
dergâhın hocalığını yapıyordu. Sünbül Sinân, Çelebi Halîfe’nin huzûruna gelip talebesi olmak istediğini bildirdi.
Çelebi Halîfe Sünbül Sinân’ı yetiştirdi ve Mısır’a gönderdi. Mısır hükümdârı Kaçmaz Sultan, Sünbül Sinân
hazretlerine büyük bir hürmet gösterdi. Kendi yaptırdığı câmide, halkı irşâd etme vazîfesi verdi. Sünbül Sinân,
Mısır’da insanlara üç yıl kadar dînin emir ve yasaklarını öğretti. Bu sırada İstanbul’da bulunan hocası Çelebi
Halîfe’den bir mektûp aldı. Mektûbunda, bu sene hacca gitmek üzere yola çıktığını Şam’dan Mekke-i
mükerremeye giden yol güzergâhını takib edeceğini yazıyor, bu hac yolculuğuna, Sünbül Sinân’ın da iştirâk
etmesini arzu ediyordu. Uzun bir yolculuktan sonra Mekke-i mükerremeye vardılar. Sünbül Sinân hac vazîfesini
yaparken, İstanbul’dan gelen hacılarla görüştü. Onlar, Şam’dan dokuz konak mesafede Çelebi Halîfe’nin vefât
ettiğini söylediler. Bir de vasıyyeti olduğunu ve “Bu vasıyyeti Sünbül Sinân’a veriniz” diye emrettiğini bildirdiler.
Sünbül Sinân hazretleri, hocası Çelebi Halîfe Muhammed Cemâleddîn Efendi’nin vefâtına çok üzüldü. Hocasının
90
vasıyyetinde şöyle buyurduğunu gördü: 1-Kendisinin Kâ’be-i muazzamaya gidecek hacıların yolu üzerine
defnedilmesini, 2-Sünbül Sinân’ın İstanbul’a gidip, Koca Mustafa Paşa’daki dergâhında talebelere ders vermeye
başlamasını, 3-Sünbül Sinân’ın, kızı Safiye Hâtun ile evlenmesini istiyordu. Sünbül Sinân Hac vazîfesini
532
tamamladıktan sonra, bu vasıyyeti yerine getirmek üzere İstanbul’a hareket etti.
Çelebi Halîfe’nin vefât ettiği ve Sünbül Sinân Efendi’yi yerine halîfe bıraktığı haberi İstanbul’a gitmişti.
İstanbullular, Sünbül Sinân’ı büyük bir kalabalık hâlinde karşıladılar. Koca Mustafa Paşa’daki dergâhta bulunan
talebeler de, yeni hocaları Sünbül Sinân hazretlerine büyük bir hürmetle bağlandılar. Pâdişâhlar dahî Sünbül
Sinân hazretlerinin huzûruna gelir, onun feyz ve bereketlerinden istifâdeye çalışırlardı. Sünbül Sinân, Cuma ve
kıymetli gecelerde, İstanbul’un büyük câmilerinde vaaz ve nasihatlerde bulunurdu. Osmanlı İmparatorluğu’nun
en büyük şeyhülislâmlarından İbni Kemal, Sünbül Sinân’a büyük bir hürmet gösterir, geldiği zaman, kendisini en
533
üst tarafa oturturdu.
534
Sünbül Sinân hazretleri, 1529 senesi Muharrem ayının ikinci Pazartesi günü, vefât edeceğini anlıyarak,
dostlarıyla ve talebeleriyle vedâlaştı, helâlleşti. Talebeleri başucunda, Kur’ân-ı kerîmden Yâsîn-i şerîf sûresini
okudular. Vefât ettiğinde seksen yaşında idi. Âlimler, velîler, devlet erkânı ve binlerce İstanbullu, cenâze
namazını Şeyhülislâm Ahmed İbni Kemâl Paşa’nın imametinde kıldılar. Şimdi de mevcûd olan türbesine
535
defnettiler.
Merkez Efendi (1463-1551)
İsmi Mûsâ olup, Merkez Muslihuddîn lakabıyla meşhûr oldu. Denizli’nin Sarhanlı köyünde, 1463 senesinde
doğdu. Küçük yaşlarda ilim öğrenmeğe başladı. Kuvvetli bir zekâsı ve ilim öğrenmeye aşırı bir hevesi vardı, önce
kendi memleketinde, sonra Bursa’da ve İstanbul’daki medreselerde tahsil yaptı. Medrese tahsiline devam ettiği
sıralarda tekkelere gidip, oradaki âlimlerin sohbetlerine de katılırdı. Otuz yaşına geldiğinde, medrese tahsilini
536
bitirdi. Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin hürmet ve muhabbetini kazandı.
Merkez Efendi, Koca Mustafa Paşa’da şeyhlik yapan Sünbül Sinân hazretlerinin şöhretini işitti. Fakat bazı
kimselerin onun hakkında yaptıkları dedikodular sebebiyle, bir türlü gidip sohbetine katılamamıştı. Birgün
rüyasında Sünbül Efendi’nin, kendi evine geldiğini gördü. Sünbül Efendi’yi içeri koymamak için hanımı ile kapının
arkasına pekçok eşya dayadılar ve üzerine de oturdular. Fakat Sünbül Efendi kapıyı zorlayınca, kapı arkasına
kadar açıldı ve arkasındakiler yere yuvarlandılar. Bu sırada uyanan Merkez Efendi, yaptığı hatâyı anladı ve
sabahleyin Sünbül Sinân hazretlerinin huzûruna gitmeye karar verdi. Sabahleyin Sünbül Sinân’ın câmiine gidip
vaaz ettiği kürsînin arkasına o görmeden oturdu. Sünbül Sinân, vaaz esnasında Tâhâ sûresinin bazı âyet-i
kerîmelerini tefsîre başladı. Tefsîrden sonra; “Ey cemâat! Bu tefsîrimi siz anladınız. Hattâ Merkez Efendi de
anladı” buyurdu. Sonra aynı âyet-i kerîmeleri daha yüksek manâlar vererek tefsîr ettikten sonra tekrar, “Ey
cemâat’ Bu tefsîrimi siz anlamadınız, Merkez Efendi de anlamadı” buyurdu. Merkez Efendi, hakîkaten bu
537
anlatılanlardan birşey anlamamıştı. Sünbül Sinân hazretleri, o gün Tâhâ sûresini yedi türlü tefsîr etti.
91
Vaaz bitti, namaz kılındı, herkes camiden çıktı. Sâdece Sünbül Efendi kalınca, Merkez Efendi onun huzûruna
varıp elini öptükten sonra af diledi. Sünbül Efendi de: “Ey Muslihuddîn Mûsâ Efendi! Biz seni genç ve kuvvetli bir
kimse sanırdık. Meğer sen de hanımın da çok yaşlanmışsınız. Akşam bizi kapıdan içeri sokmamak için
gösterdiğiniz gayrete ne dersiniz?” buyurunca, talebeliğe kabûl edilmesi için istekte bulundu. Sünbül Efendi, onu
kabul ettiğini, dergâhta hizmete başlamasını söyledikten sonra; “Artık Allahü teâlânın zâtı ve sıfatları hakkında
538
ma’rifet sahibi olmak zamanıdır” buyurdu.
Hocasının kendisine icâzet verdiği sıralarda, Aksaray’da Kovacı Dede dergâhına hoca olarak tayin edildi. Kısa
sürede, dergâh talebelerle dolup taştı. Merkez Efendi’nin nâmı her tarafa yayıldı. Sünbül Efendi, çok sevdiği kızı
539
Rahime Hâtun’u, yine çok sevdiği talebesi Merkez Efendi’ye nikâh etti.
540
Merkez Efendi’ye Kanunî Sultan Süleymân Hân, Topkapı surlarının dışında yaptırdığı tekkede vazîfe verdi. Orada
talebe yetiştiren Merkez Efendi, Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın annesinin isteği ve Sünbül Efendi’nin tenbîhi
üzerine Manisa’ya gitti. Vâlide Sultan’ın Manisa’da yaptırdığı imâretin yanındaki dergâhta hocalık yaptı. Tıp
bilgisi kuvvetli olan Merkez Efendi, Manisa’da bulunduğu sırada kırkbir çeşit baharattan meydana gelen bir
macun yaptı. Bu macunu hastalar yiyerek şifâ bulurdu, ilkbaharda yetişen çiçeklerden de istifâde edilerek
yapılan bu macunu almak için, çevre kasabalardan gelirlerdi. Mesîr macunu diye şöhret bulan bu macun, şimdi
541
dahî yapılmaktadır.
Sünbül Efendi 1529’da vefât edince, onun Koca Mustafa Paşa’daki tekkesine geçti. Senelerce o dergâhta
talebelere ders vererek, onlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi. Zaman zaman İstanbul’un çeşitli
542
câmilerinde halka vaaz ve nasihatlerde bulundu. Onun vaazında câmiler dolar taşar, oturulacak yer kalmazdı.
1551 senesinde günü, talebelerine son vasıyyetini yaptıktan sonra, kelime-i şehâdet getirerek vefât etti. Cuma
543
günü Fâtih Câmiinde, misli görülmemiş bir kalabalık toplandı. Ebussuud Efendi cenâze namazını kıldırdı.
Sofyalı Bali Efendi (?-1558)
Bugün Yunanistan sınırları dâhilinde olan Selanik yakınlarındaki Ustarumca kasabasında doğdu. Sofya’ya
yerleşti. Küçük yaşta ilim öğrenmeye başlayan Sofyalı Bâlî Efendi, kısa zamanda aklî ve naklî ilimleri tahsil etti.
544
Bu arada, nefsinin tezkiyesi ile meşgûl oldu. Tek başına kalıp, herkesten uzak durdu.
İstanbul’a gitti. Tavukpazarı yakınlarında, Kâsım Çelebi’nin hizmetine girdi. Kâsım Çelebi, Cemâl Halvetî’nin
talebesi idi. Kendisine icâzet verilip, bugün Bulgaristan sınırları dâhilinde olan Sofya’ya gönderildi. Zamanın
pâdişâhı Kanunî Sultan Süleymân Hân’ın bazı seferlerine katıldı. Pekçok kerâmetleri görüldü. Birçok talebe
yetiştirip, çeşitli bölgelere gönderdi. Rumeli’nin müslümanlaşması için çalıştı. Onbinden fazla talebesi arasında,
545
en meşhûr iki halîfesi; Kurd Efendi ve Nûreddîn-zâde Muslihuddîn efendilerdi.
92
“Füsûs-ül-hikem” şerhini, “Füsûs-ül-hikem” kitabının müellifi olan Muhyiddîn Arabî hazretlerinin ma’nevî
işâretiyle yazdı. Sofyalı Bâlî Efendi, yetiştirmiş olduğu kıymetli talebeleri yanında, pek faydalı eserler de yazdı.
“Usûl-i fakr” nâmıyla ma’rûf “Etvâreste”, “Risâle-i kaza ve kader”, “Mecmûât-ün-nesâyıh”, “Manzûme-i
varidat”, “Şerh-i hadîs-i kudsî-i Kuntu kenzen” ve “Şerh-i Füsûs-ül-hikem” gibi kitaplar, onun eserleri arasındadır.
546
Bâlî Efendi, pek güzel şiirler de yazardı. “Manzûme-i varidat” adlı eseri, şiirlerinden meydana gelmiştir.
1553 yılında Sofya’da vefât eden Sofyalı Bâlî Efendi’nin Selâhiyye semtindeki kabri kazılırken, bir küp altın
çıkarıldı. Çıkan altınlar kadıya teslim edildi. Kanunî Sultan Süleymân Hân’a durum arz edildi. Mezarından çıkan
altınlarla kabri üzerinde bir dergâh ve câmi yapılmasını emretti. Çok güzel bir dergâh, zarif bir câmi inşâ
547
edildi.
548
Şeyh Şaban-ı Veli (?-1568)
549
Halvetiyyye Tarikatı’nın dört önemli kolundan biri olan Cemaliyye’nin şubelerinden Şabaniyye’nin piridir.
Kastamonu vilâyetinin Taşköprü kazasında doğdu. Küçük yaşlarda İstanbul’a giderek; tefsîr, hadîs, fıkıh ilimlerini
öğrendi. Zâhirî ilimlerde yetişmiş bir âlim olarak Kastamonu’ya dönerken, Bolu’da Hayreddîn-i Tokâdî
hazretlerine uğradı. Tasavvufda üstâd olan Hayreddîn-i Tokâdî, Halvetî yolunun büyüklerinden idi. Hayreddîn-i
Tokâdî, kendisini ziyâret eden bu kabiliyetli talebeyi bir müddet memleketine göndermiyerek yanında bıraktı.
550
Hocasının 1535’de vefâtından sonra halîfesi oldu.
551
Şabân-ı Velî, Kastamonu’ya giderek, halkı irşâda, yetiştirmeye başladı. 1568’da vefât edince, Kastamonu’nun
552
Hisâraltı civarındaki türbesine defn edildi. Birçok kişiye hilafet vermiş ve tarikatı, Halvetiliğin Şabaniyye kolu
553
olarak, Osmanlı toprağının bi çok yerine yayılmıştır. 360 kişiye hilafet verdiğini söylediği nakledilir.
Hüsameddin Uşşaki (1475-1594)
Uşâkîlik tarikatının kurucusu. İsmi Hasan olup, lakabı Hüsâmeddîn’dir. 1475 senesinde Buhârâ’da doğdu. Soyu
554
Hazreti Hüseyin’e ulaşır. Anadolu’ya gelip, Uşak’ta yerleştiği için “Uşâkî” denildi.
93
Babasının vefâtı üzerine ticâretle meşgûl olmaya başladı. Üzüntü içinde uyuduğu bir gece, rüyasında ona şöyle
denildi: “Boş yere ticâretin zahmetini çekmek, hakîkat ehli için zarar ve ziyandır. Seyyid Ahmed-i Semerkandî
hazretlerine varıp teslim ol.” Babasından mîrâs kalan bütün mallarını, servetini ve kurulu ticâret düzenini kardeşi
Mahmûd Çelebi’ye bağışlayıp, kalbinden dünyâ sevgisini uzaklaştırdı. Durmadan içini yakan aşk ateşinin tesiri ile
yaya olarak Buhârâ’dan ayrılıp yola çıktı. Aylarca süren zahmetli ve meşakkatli yolculuklardan sonra, Erzincan
vilâyetine geldi. O sırada Erzincan’da bulunan Seyyid Ahmed-i Semerkandî hazretleri ile karşılaşıp ona
bağlanarak, sâdık bir talebesi oldu. Seyyid Emîr Semerkandî hazretleri, kısa zamanda evliyâlık makamına
yükselen Hüsâmeddîn-i Uşâkî’ye, aldığı hilâfetnâme verdi. Sonra Hüsâmeddîn-i Uşâkî, memûr edildiği Uşak
şehrine giderek yerleşti. Hocası Seyyid Ahmed-i Semerkandî’nin âhırete irtihâlinden sonra, onun yerine geçti ve
talebe yetiştirmeye başladı. Kısa zamanda ismi güneş gibi parlamaya ve şöhreti çok uzaklara yayılmaya
555
başladı.
O sırada devrin pâdişâhı, Sultan İkinci Selim Hân idi. Pâdişâhın iki oğlundan biri olan Şehzâde Murâd, Manisa’da
vâli idi. Şehzâde Murâd, Hüsâmeddîn-i Uşâkî hazretlerine, kendisinin sultan olup olmıyacağını anlamak üzere,
bir mektûpla hizmetçisini Uşak’a gönderdi. Uşak’a varan haberci, doğruca Hüsâmeddîn-i Uşâkî’ye giderek,
huzûra kabûl edilmesini rica etti. Huzûra kabûl edilen haberci, daha mektûbu Hüsâmeddîn-i Uşâkî hazretlerine
vermeden ve ziyâreti hakkında birşey söylemeden, Uşâkî hazretleri ona; “Git’ Şehzâdeye söyle. Hemen İstanbul’a
hareket etsin. Filan gün saltanat tahtına oturacaktır” dedi. Haberci, hemen Manisa’ya dönerek müjdeyi
Şehzâde’ye bildirdi. Şehzâde Murâd, vakit geçirmeden İstanbul’a hareket etti. Balıkesir’e geldiğinde, Vezîr-i
azam Sokullu Mehmed Paşa’nın gönderdiği elçilerle karşılaştı. Elçiler, Sadr-ı a’zamın mektûbunu Şehzâde’ye
verdiler. Mektûbu okuyan Şehzâde, bu mektûptan babası Sultan İkinci Selîm’in vefât ettiğini, Sadr-ı a’zamın
ölüm haberini halktan sakladığını ve kendisini tahta çıkarmak üzere davet ettiğini öğrendi. İstanbul’a giderek,
556
Hüsâmeddîn-i Uşâkî’nin haber verdiği zamanda, Sultan Üçüncü Murâd Hân nâmıyla tahta geçti.
557
Bu hâdiseden sonra, Sultan Murâd Hân’ın Hüsâmeddîn-i Uşâkî hazretlerine karşı sevgisi ve hürmeti çoğaldı ve
onu İstanbul’a davet etti. Hüsâmeddîn-i Uşâkî, Uşak’tan ayrılıp, İstanbul’a geldiğinde; Pâdişâh, erkânı ve büyük
bir halk topluluğu tarafından hürmet ve tazim ile karşılandı. Aksaray civarında oturması için Hüsâmeddîn-i
Uşâkî’ye bir ev tahsis edildi, Kâsımpaşa civarında Hüsâmeddîn-i Uşâkî’nin adına bir dergâh inşâ edildi. Hasan
Uşâkî burada uzun zaman kalarak, çok talebe yetiştirdi. Sohbetlerinde çok kimseler kemâle geldi. Hilâfet verdiği
558
talebelerini Anadolu’nun çeşitli yerlerine gönderdi.
Hasan Uşâkî İstanbul’a geldiği zaman, evliyânın büyüklerinden Ümmî Sinân hazretleriyle görüştü. Ümmî Sinân
ona Halvetîlik tarikatında hilâfet verdi. Şeyh Ahmed-i Semerkandî ise, ona “Kübreviyye” ve “Nûr-i Bahriyye”
559
yolunun hilâfetini vermişti. Hüsameddîn Uşâkî de bu yolları birleştirerek, Uşâkîlik tarikatını kurdu.
94
İnsanların kalabalığından rahatsız olan Hüsameddîn Uşâkî, Pâdişâh’tan hacca gitmek ve Resûlullah ziyâret
etmek için izin istedi. Hac farizasını yerine getirip geri dönerken, Konya’da rahatsızlandı ve orada vefât etti.
Cenâze namazı Konya’da kılındı. Vasıyyeti üzerine İstanbul’a götürülmek üzere yola çıkarıldı. Mübârek bedeni,
560
hiç kokmadan İstanbul’a getirildi şimdiki kabrinin bulunduğu yere defnedildi.
Bir zelzele yüzünden Hüsâmeddîn Uşâkî’nin türbe ve dergâhı harâb olmuş ve çökmüştü. Kabir, sokak zemininden
çok aşağı kaymıştı. Yağmur suları kabre doluyordu. Zamanın Pâdişâhı Sultan İkinci Abdülhamîd Hân bir gece
rüyasında onu gördü. Uşakî hazretleri sultâna; “Kabrimdeki mahzuru izâle ediniz” dedi. Sultan uyanınca, hemen
yakını Hacı Ali Paşa’yı huzûruna çağırıp, rüyasını ona anlattı. Sultan Abdülhamîd Hân, dergâhın yerini
bilmiyordu. Hacı Ali Paşa’ya dergâhın ve türbenin yerini bulmasını söyledi. Hacı Ali Paşa, Kâsımpaşa’da dergâhın
ve türbenin yerini araştırarak, buldu. Dergâhın zelzeleden ve su baskınından sonra yıkık ve dökük bir hâlde
561
olduğunu sultâna bildirdi. Sultânın emri ile dergâh türbe yeniden yaptırılarak şimdiki hâline getirildi.
Yahya Efendi (1494-1569)
İsmi Yahyâ nisbeti Beşiktâşî olup, aslen Amasyalıdır. 1494 senesinde Trabzon’da doğdu. Babası Şamlı Ömer
Efendi, uzun müddet Trabzon’da kadılık yaptı. Yahyâ Efendi orada dünyâya geldi. Kanunî Sultan Süleymân da,
Trabzon’da aynı sene aynı haftada doğdu. Kanunî ile sütkardeşi oldular. Kanunî, Yahyâ Efendi’ye “Ağabey”
562
derdi. Kanunî Sultan Süleymân, Sultan olunca, ona çok yakın alâka gösterdi.
563
İlk tahsilini, babasından ve orada bulunan başka âlim zâtlardan yapan Yahyâ Efendi, ilimdeki kemâlâtını
arttırmak maksadıyla, hilâfet merkezi olan İstanbul’a geldi. Zenbilli şöhretiyle meşhûr, Müftiy-ül-en’âm Ali
Cemâlî Efendi’nin sohbetlerine kavuştu. Vefâtına kadar sohbetlerine devam etti. 1553 senesinde, Sahn-ı semân
medreselerinden birinde müderris oldu. İki sene sonra da emekli oldu. Emekliliğinden sonra inzivâyı (yalnız kalıp,
hep ibâdet ve tâat ile meşgûl olmayı) tercih etti. Beşiktaş’ta satın aldığı deniz kenarında bulunan bahçesinde, bir
564
ev ve mescid yaptırdı.
Askerî ve mülkî erkân, ahâlinin ileri gelenleri, çevredeki ve uzak yerlerdeki insanlar, tüccârlar ve bilhassa
gemiciler Yahyâ Efendi’yi ziyâret ederler, hediye ve adak gönderirler, hacetleri için duâ isterlerdi. Yahyâ Efendi,
yanına gelen her ziyâretçiye, çeşit çeşit yemekler, şerbetler ve meyveler ikram eder, geleni boş çevirmezdi. İyilik,
ikram ve ihsânları pekçok idi. Bazen şehrin ileri gelen zâtlarını, ilim sahiplerini da’vet eder, çeşit çeşit ikramlarda
bulunurdu. Ba’zan da fakirlere, yoksullara ziyâfet çeker, gönüllerini alırdı. Bahçesinde bulunan meyvelerden
565
Kanunî Sultan Süleymân Hân’a takdîm ve hediye eder, Sultan da ona, maddî yardımda bulunurdu.
Beşiktâşî Müderris Yahyâ Efendi, ömrünün sonuna kadar Beşiktaş’taki yerinde, ibâdet ve mücâhede ile vakit
geçirdi. 1569 senesi Zilhicce ayında, kurban bayramı gecesi vefât etti. Vefâtında seksen yaşına yaklaşmış idi.
Kurban bayramı günü, Süleymâniye Câmii’nde, bayram namazından sonra cenâze namazı kılındı. Cenâze
namazını Şeyhülislâm Ebussuud Efendi kıldırdı. Bahçesi yakınında bulunan ve daha önceden hazırladığı kabrine
95
defn olundu. Cenâzesinde vezirler, âlimler, zenginler ve fakirlerden müteşekkil çok kalabalık bir cemâat hazır
bulundu. Kabri üzerine İkinci Selim Hân tarafından türbe yaptırıldı. Daha sonra gelen Osmanlı sultanları, Yahyâ
Efendi’nin türbesinin, câmi ve zaviyesinin ve diğer külliyâtının bakım ve ta’mirini büyük bir hassasiyetle ve
566
aksatmadan yapmışlardır.
Rivâyet edilir ki, Yahyâ Efendi’nin, Apostol isminde hıristiyan bir komşusu vardı. Birgün bu Apostol, denizde
fırtınaya tutuldu. Kendisi hıristiyan olduğu hâlde, Yahyâ Efendi’nin hürmetine duâ ederek kurtuldu. Evine
gelince, Yahyâ Efendi’ye hediye götürmek istedi. Kendi âdetlerince, mühim ve kıymetli hediye sayılan yıllanmış
şarap alarak Yahyâ Efendi’nin dergâhına gitmek için yola çıktı. Getirdiği şarap, dergâhın yokuşunda, daha
oraya, varmadan nar suyu hâline döndü. Bu apaçık kerâmetleri gören Apostol, müslüman olmakla şereflenip, Ali
ismini aldı. Arsasını Yahyâ Efendi’ye hediye etti ve kendisi de onun talebeleri arasına katıldı. Bu Zât, Yahyâ
567
Efendi ile aynı türbede, onun kabrinin ayakucunda yatmaktadır.
Yahyâ Beşiktâşî hazretlerinin şairliği de kuvvetli idi. “Müderris” mahlasıyla tasavvufî şiirleri ve müretteb dîvânı
vardır. 1569 senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabri, Beşiktaş ile Ortaköy arasında yaptırdığı ve kendi adıyla
568
anılan câminin yanındadır.
Üftade (1490-1581)
1490 senesinde Bursa’da doğdu. İsmi Muhammed olup, babası Manyaslı Mehmed Efendi’dir. Üftâde lakabıyla
meşhûr oldu. Mehmed Efendi, daha küçük yaşta bulunan oğlu Muhammed Üftâde’yi, ipek satan bir tüccârın
yanına çalışmaya verdi. Muhammed Üftâde, orada çalışmaya başladı. Fakat bir hafta içinde, ustası ve babası
vefât edince, çocuk yaşta ailesinin geçim yükünü omuzuna aldı. Hem annesinin ve kardeşlerinin kimseye muhtaç
olmadan geçinmelerini sağlıyor, hem de boş zamanlarında Bursa’daki medreselere gidip gelerek, zâhirî ilimleri
öğrenmeye gayret ediyordu. Seneler sonra, zâhirî ilimleri öğrenerek, Bursa Ulu Câmii’nde müezzinlik yapmaya
569
başladı.
Birgün rüyada Seyyid Emîr Buhârî hazretlerini gördü. “Bizim câmide vaaz ve nasihat eyle” emri üzerine,
sabahleyin Emîr Buhârî Câmii’nde vaaz ve nasihate başladı. Uzun boylu, müşfik bakışlı, devamlı tebessüm
570
hâlinde olan bir zâttı. Herkese yardım ettiği için, Bursalılar onu çok severdi.
571
Vakitlerini hep ibâdet yaparak geçiren Muhammed Üftâde, tasavvuf büyüklerinin yolunda bulunmayı arzu
ettiğinden, bir velînin yanında yetişmeyi çok isterdi. Bu sebeple, böyle bir velîyi hep arar durur idi. Birgün
Karacabeyli Hızır Dede isminde bir velînin Bursa’ya geldiğini ve Ulu Câmi’nin yanında ikâmet ettiğini öğrendi.
Onun huzûruna varıp, talebesi olmak istediğini bildirdi. O da kabûl ederek, Muhammed Üftâde’yi yetiştirmeğe
başladı. Hızır Dede’nin terbiyesinde sekiz yıl canla başla çalıştı. Onun vefâtından sonra da Şeyh-i ekber
Muhyiddîn-i Arapî hazretlerinin rûhâniyetinden istifâde ederek kalb gözü açıldı, kemâle gelip olgunlaştı.
Lüzumsuz hiç konuşmazdı. Konuştuğu zaman da hikmetler saçar, dinleyenlerin herbiri, kabiliyeti kadar istifâde
96
ederdi. Onun bu konuşmalarını talebesi Azîz Mahmûd Hüdâyî “Vâkı’ât” adlı eserinde topladı. Muhammed
572
Üftâde, hocasından sonra talebeleri yetiştirmek üzere dergâhta ders vermeğe başladı.
Üftâde, dergâhta talebelere ders verdiği zamanda, bir gece rüyasında Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’yi gördü.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmi buyurdu ki: “Talebelere bizim Mesnevî’den de okutunuz!” O da; “Farsçayı
bilemiyorum” deyince, Mevlânâ hazretleri; “Sen başla bir kerre, Allahü teâlâ yardım eder” buyurdu. Ertesi
sabah, hiç Fârisî bilmediği hâlde, kırk yıldır Farsça tahsili görmüş gibi Mesnevî’den vaaz ve nasihat vermeğe
573
başladı.
Muhammed Üftâde hazretleri, 1581 senesinde Bursa’da hastalandı. Talebelerini başına toplayıp, onlara son
nasîhatlarını yaptıktan sonra, Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti. Sağlığında kendi yaptırdığı câminin
574
bahçesine defn edildi. En ünlü halifesi Aziz Mahmud Hüdai’dir.
Şemseddin Sivasi (Kara Şems) (1519-1597)
Halvetiyye yolunun kolu olan Şemsiyye (Sivâsîyye) nin kurucusudur. Babasının ismi Ebü'l-Berekât
Muhammed'dir. Asıl ismi Ahmed, künyesi Ebü's-Senâ, lakabı Şemseddîn'dir. Kara Şems diye şöhret bulmuştur.
575
1519 senesinde Tokat'ın Zile ilçesinde doğdu.
O beldenin âlimlerinden sarf ve nahiv ile diğer ilimleri tahsîl etti. Tokat'ta aklî ve naklî ilimleri tahsîl edip
yükseldikten sonra, İstanbul'a gelip, Sahn-ı semân medreselerinden birinde müderris olarak vazifelendirildi. Bir
576
müddet ilim öğretip talebe yetiştirmekle meşgûl oldu.
Bir gün zamânın kazaskerlerini ziyârete gitmişti. Müderrislere ve kâdılara karşı kazaskerin tutumunu ve onların
makam için düştükleri hâlleri beğenmedi. Çıktıktan sonra Fâtih Câmiine gitti. İki rekât namaz kılıp, huzurlu bir
kalb ile Allahü teâlâya; "Yâ Rabbî! Bunların içinden beni kurtarıp, tasavvuf ehlinin yoluna dâhil eyle." diye duâ
etti. Kısa bir müddet sonra hacca gitti. Hac ibâdetini yerine getirip Peygamber efendimizin mübârek kabrini
ziyâret ettikten sonra, doğum yeri olan Zile'ye döndü. Bu sırada Amasyalı Şeyh Muslihuddîn Efendinin dergâhına
gidip, onun sohbetiyle şereflendi ve ona talebe oldu. Hocası Amasyalı, Muslihuddîn Efendinin vefâtından sonra,
mübârek, velî bir zât bulup, talebe olmak istedi. Tokat'taki zâhid ve muttakî, yüz yaş civarında bulunan Şeyh
Mustafa Kirbâsî adında bir zâta gidip, talebe olmak istedi. O zât; "Sen gençsin, ben ise ihtiyar ve hastalıklıyım.
Riyâzete (nefsin istemediklerini yapmak) kuvvetim yoktur. Seni terbiye ile meşgûl olamam." dedi. Kara Şems; "O
zaman benim hâlim ne olacak? Beni buraya terbiye etmeniz ve yetiştirmeniz için geldim." deyince; "Sen bu işte
hâlis ve sâdık mısın?" diye sordu. Kara Şems; "Evet." cevâbını verince, başını önüne eğip, bir müddet bu halde
kaldıktan sonra başını kaldırıp; "Altı aya kadar Allahü teâlâ, ya seni kâmil bir rehberin huzûruna gönderir veya
577
böyle bir zâtı seni terbiye için gönderir." dedi ve Kara Şems'e hayır duâda bulundu.
Kara Şems bundan sonra, tekrar Zile'ye dönüp, ilim öğretmekle meşgûl oldu. Tokat'a, meşhûr nahiv âlimi
Şemseddîn Efendiyi ziyârete gitti. Şemseddîn Efendi onu görünce; "Ben de senin gelmeni arzuluyordum. Çünkü
sen akıllı, anlayışı ve kavrayışı iyi birisin. Memleketimize Şirvan'dan velî bir zât geldi. Bizlere vâz ve nasîhat
ediyor. Anlattıkları okuyarak öğrenilecek akıl ve zekâ ile söylenilecek şeyler değil. Konuştukları Allahü teâlânın
ihsânı olan bilgiler. Hadi onun yanına gidelim." dedi. Birlikte kalkıp gittiler. Böylece Abdülmecîd-i Şirvânî'nin
sohbetine ve mübârek ellerini öpme şerefine kavuştu. Abdülmecîd Şirvânî sohbetinin sonuna doğru; "Ey Kara
Şems! Benim, Allahü teâlânın emri ve sevgili Peygamber efendimizin işâretiyle kendi memleketimi, âilemi ve
sevenlerimi terk edip, dağ ve beldeleri aşıp gelmem, sadece seni irşâd ve terbiye içindir." buyurdu. Kara Şems bu
ânı şöyle anlatır: "Abdülmecîd Şirvânî'nin bu sözünü duyunca, Şeyh Mustafa Kirbâsî'nin daha önce verdiği
578
müjdeyi hatırladım, hesab ettim, tam altı ay geçmişti."
Şemseddîn Sivâsî, Abdülmecîd Şirvânî'den kısa zamanda feyz alıp, tasavvufun yüksek derecelerine kavuştu.
Şöhreti her tarafta duyuldu. Devrin Sivas vâlisi Hasan Paşa, kendisini Sivas'a dâvet edip, yaptırdığı dergâha
579
yerleştirdi. Aynı zamanda yaptırdığı câminin imâmlığı da kendisine verildi.
97
Hayâtının sonuna doğru, Sultan Üçüncü Mehmed Hanla birlikte Eğri Seferine katıldı. Eğri Seferiyle ilgili olarak
talebelerinden Receb Efendi şöyle nakleder: "Şemseddîn Sivâsî bir gün bu fakîri odalarına çağırıp; "Din
düşmanlarının (hıristiyanların), sınırlardaki müslümanlara baskı ve zulümleri haddinden fazla olmuş, tahammül
edilemez hâle gelmiştir. İçimde onlara karşı sefere gitme arzusu belirdi." buyurdu. Bu sözü üzerine, ihtiyâr
olduklarını zayıf bünyelerinin sefere çıkmaya engel olacağını ve bu husûsa dâir pâdişâhtan da herhangi bir haber
gelmediğini söyledim. Bunun üzerine; "Bize işâret ve tenbih olundu ki: "Sefer hazırlıklarını tamamla! Fetih ve
580
zafer senin için mukarrerdir." buyurdu.
Çok geçmeden Üçüncü Mehmed Han, Osmanlı pâdişâhı oldu. Bütün sefer hazırlıkları tamam olunca, mübârek
bir günde her türlü erzak ve mühimmat hayvanlara yüklendi. Bütün şehir ahâlisi Şeyh Şemseddîn Sivâsî'yi
uğurlamak üzere toplandı. Beklerken bir kapıcıbaşı acele ile gelip, pâdişâhtan Eğri Seferine katılmak üzere dâvet
geldiğini belirten fermânı okudu. Bunun üzerine Şeyh Şemseddîn hazretleri: "İşittik ve itâat ettik. Zâten biz iki
senedir hazırlıklıydık. Bismillah, hemen gidelim." diye el kaldırıp duâ buyurdu. Uzun yolculuktan sonra Üsküdar'a
581
geldiler. Henüz genç olan, Azîz Mahmûd Hüdâyî onu karşılayıp, ellerini öptü.
Üsküdar'da üç gün kaldıktan sonra, dördüncü gün, pâdişâh tarafından gönderilen bir kadırga ile İstanbul'a
geçip, Ayasofya yakınında bir yere yerleştirildi. Daha sonra Sinan Paşa köşküne, pâdişâh Sultan Üçüncü Mehmed
Han tarafından dâvet edildi. Uzun müddet sohbette bulundular. Bu sohbette Şeyhülislâm Sâdeddîn Efendi de
hazır bulundu. Sohbet esnâsında pâdişâh, Şemseddîn Sivâsî'ye; "Tarafımızdan sizi sefere dâvet etmek üzere
gönderilen kapıcıbaşımız sizi yola çıkmak üzere hazır bulmuş. Hazırlıklı olduğunuza göre, bu işin sonununda ne
olacağını bilirsiniz. O hâlde bizi müjde işâretinizle sevindirip, netîceden haber vermenizi isteriz." dedi. Bunun
üzerine Şemseddîn Sivasî; "Hadîs-i şerîfte; "Amellerin en fazîletlisi, müminleri sevindirmektir." buyruldu.
Mâlûmunuz ola ki Eğri Zaferi biraz zahmet çektikten sonra müyesser olacak. Düşman yenik ve perişân olacaktır.
582
Hatırınızı hoş tutun." müjdesini verdi.
Birkaç gün İstanbul'da kaldıktan sonra pâdişâh ve orduyla birlikte yola çıkıp, Eğri Kalesi önlerine ulaştılar. Kale
kolay bir şekilde fethedilip, hArap olan yerler tâmir edildi. Ancak asıl düşman askerlerinin, kale yakınlarında bir
başka yerde olduğu öğrenilince, ordugâh, düşmanın karşısına nakledildi. Küffâr askerinin sayısı çoktu. Rivâyet
edilir ki yedi yüz bin kişilik bir orduydu. İslâm ordusuyla küffâr ordusu karşılaştı. İslâm ordusunda bozgun ve firâr
başgösterdi. Pâdişâh Üçüncü MehmedHan, yerinden hareket etmeyip; "Ey Rabbimiz! Üzerimize bol bol sabİr
dök. Ayaklarİmİza kuvvet ve sebât ver, bizi kâfirler kavmi üzerine muzaffer kİl." meâlindeki Bakara sûresi iki yüz
ellinci âyet-i kerîmesini okudu. Pâdişâhİn yanİnda şeyhülislâm, kazaskerler, şeyhler ve bâzı vazifeliler hâricinde
kimse kalmadı. Hazîne ve cephânelik düşman tarafından zabtedildi. Bu firâr ve bozgun üzerine her şeyin bittiğini
zanneden pâdişâh, Şemseddîn Sivâsî hazretlerini çağırıp; "Söylediklerinizin tersi vâki oldu." deyince, Şemseddîn
Sivâsî; "Pâdişâhım söylediklerimiz doğrudur. Kâfirin hezîmete uğramasına yarım saat kalmıştır. Şu anda bir
kuvvet sâhibi tasarruf için ortaya çıkmak üzeredir. Bu an fethin başlangıç ânıdır. Hâtırınızı hoş tutunuz." diye
583
cevap verdi.
Pâdişâh, ordusuyla birlikte İstanbul'a döndüğünde, Şemseddîn-i Sivâsî'nin İstanbul'da kalmasını ısrarla ricâ
ettiyse de kabûl ettiremedi. Şemseddîn-i Sivasî ihtiyârlığının yanında, seferin şiddetinden ve kışın aşırı
soğuğundan hayli yorgun ve zayıf düşmüştü. Hayâtının son anlarını yaşadığını anladığından, rûhunu âilesinin ve
sevenlerinin yanında teslim etmek istediğini belirterek izin istedi. Sivas'a döndü. Gelişinden kısa bir müddet
sonra, amcazâdesi ve dâmâdı olan Receb Efendiyi vazifesine tâyin etti. Şemseddîn Sivâsî vefâtlarına yakın,
talebelerini odasına çağırdı. Onlarla birlikte bir saat kadar Allahü teâlânın zikri ile meşgûl olduktan sonra, duâ
edip, rûhunu teslim etti. Sağlığındayken vasiyet ettiği gibi, Meydan Câmii’nin bahçesine defnedildi. Daha sonra
584
kabrinin üzerine beyaz bir kubbe yaptırıldı. Hâlen ziyâretgâhtır.
98
Edebiyat
Uzun Hasan’ın şahsında simgeleşen Akkoyunlu tehdidi, yerini Safevi Devleti’nin kurucusu Şah İsmail’e
bırakmıştır. Böylece yüzyıllarca süren Osmanlı-Safevi mücadelesi de başlamıştır. Timurluların önceki yüzyılda
parlayan yıldızı, XVI. yüzyılda uzak ülkelere kaymış, Hindistan’da Babür Şah’ın temsil ettiği Türk-Hint
İmparatorluğu kurulmuştur. Güneydoğu Avrupa’dan başlayarak bu çok geniş kültür coğrafyasında Türkçe, edebî
585
dil olarak yaygın bir kullanım alanı kazanmış ve en parlak dönemini yaşamıştır.
Türk şiiri XVI. yüzyıla gelinceye kadar üç yüz yıllık bir deneme, uygulama ve gelişme süresinden geçmiştir.
Osmanlı Devletinin gelişmesi ve güçlenmesiyle şiirdeki gelişme daha da hızlanmıştır. Bu yüzyılda İran şairlerinin
etkileri sürmekle birlikte artık Fuzulî, Hayalî, Bakî gibi şiire yön veren ve Türk şairlerince örnek alınacak şiir
ustaları yetişmiştir. Bu yüzyıl şiiri, aruzun kullanılışındaki ustalık ve şiir tekniğinde erişilen mükemmellikle en
586
parlak ve olgun devrini yaşamıştır.
XVI. yüzyılda Osmanlı Türkçesi, klasik biçimini almış, Eski Anadolu Türkçesi özelliklerinden ayrılarak birçok
Türkçe kelime yerine Arapça ve Farsçadan deyimler, kelimeler ve uzun tamlamalar kullanılmaya başlanmıştır.
Buna karşın Türkçe, cümle yapısında kendini hissettirmeye devam etmiş, böylece kelimelerinin bir kısmı yabancı,
ama söylenişi Türkçe olan bir şiir dili geliştirilmiştir. XVI. yüzyılda artık büyük şairlerin elinde hatasız ve ustaca
587
kullanılan bir Türk aruzu yaratılmıştır.
Lamiî Çelebi (1472-1534)
Lamiî Çelebi 1472’de Bursa’da doğdu. Asıl adı Mahmut’tur. Varlıklı, eğitimli ve tanınmış bir ailenin çocuğudur. İyi
eğitim görmüştür. Çağının geçerli ilimlerini, Arapça ve Farsça’yı çok iyi öğrendiği yazdıklarından bellidir.
Eserlerinde tasavvufi bilgi ve kültür önemli bir yer tutar. Erken yaşlarda Bursa’nın manevi ikliminden etkilenerek
tasavvuf yoluna meyletmiş, devrinin tanınmış mutasavvıflarından Emir Ahmed Buharî’ye bağlanmıştır. Onun
aracılığıyla Nakşibendi tarikatına girmiş ve tasavvuf terbiyesinden geçmiştir. Belki de bu vesileyle kendisi gibi
Nakşi olan Abdurrahman Camî ile tanışmış, onun fikirlerinden fazlasıyla etkilenmiştir. Onun pek çok eserini
588
Türkçeye çevirerek “Camî-i Rum” lakabını almıştır.
589
Lamiî Çelebi, kırka yakın manzum, mensur; telif ve tercüme eseriyle şiir ve nesir alanında adını duyurmuştur.
Kendisinden önce yaşamış ve kendi döneminde Bursa’da yaşayan tanınmış âlimlerden dersler alarak; Ebü’lKasım-ı Harirî, Ebü’l-Fazl-ı Hamidî, Hafız, Sadî, Camî, Kemal Paşazade, Ali Şir Nevayî gibi bilgin, şair ve
sanatkârların eserlerini okuyarak kendini yetiştirmiştir. Devrin her türlü bilgisine az veya çok sahip olmakla
beraber dinî bilimlerde, bilhassa kelam ve felsefede, tıp alanında, tasavvufta ve güzel sanatlarda derin bilgiye
590
sahiptir. Birbirinden farklı türlerde eser yazmayı başarmıştır.
Lamiî Çelebi, şair ve yazar olarak II. Bayezit döneminde adını duyurmaya başlamışsa da asıl şöhretini Yavuz
Sultan Selim döneminde kazandı. 1509’da kaleme aldığı Hüsn ü Dil adlı eserini Yavuz Selim’e takdim edince
kendisine otuz akçelik yevmiye ve maaş bağlandı. Daha sonra Kanunî Sultan Süleyman ve veziri İbrahim Paşa’yla
da ilişki kurdu. Ölümüne kadar (1534) vaktini telif ve tercüme eserler yazarak geçirdi. Lamiî Çelebi, devrinden
itibaren “mükemmel ve mürettep divan sahibi” olarak tanınır. Türk edebiyatında mesnevi sahasında seçkin bir
591
yere sahiptir.
99
Fuzulî (1483-1556)
Kaynakların bir kısmı onu Bağdatlı gösterirken Necef, Hille veya Kerbelalı olduğunu söyleyenler de vardır. Gerek
eski gerekse günümüzdeki belgeler, onun Selçuklular zamanında Kerkük ve Bağdat çevresindeki geniş alana
yerleşen Türkmenlerin Bayat boyuna mensup olduğu konusunda birleşirler. 1483 yılında doğduğu tahmin
592
edilmektedir. Asıl adı Mehmet ve babasının adı ise Süleyman’dır.
593
Fuzulî, üç dilde yazdığı divanları, mesnevileri ve mensur eserleri ile Türkçe’nin sadece bu yüzyılda değil bütün
dönemler içinde en büyük şairlerinden biridir. Haklı şöhretine rağmen hayat hikâyesinin ayrıntıları fazla
bilinmez. Bunda Fuzulî’nin hayatı boyunca Bağdat ve Kerbela çevresinde yaşaması, İstanbul’a hiç gelememesi,
yani biraz gözden ırakta kalması etkili olmuştur. O dönemde şairlerin şöhrete ulaşmalarında sosyal statülerinin
ve devlet adamlarıyla kurdukları yakınlıkların payı vardır. Fuzulî bu bakımdan da pek talihli değildir. Ayrıca
Fuzulî’nin Şii mezhebine bağlı oluşu ve yaşadığı dönemde Osmanlı-İran savaşlarından ötürü Şiiliğe iyi
594
bakılmaması da göz ardı edilmesine sebep olmuştur.
Hayatı boyunca Bağdat ve çevresine egemen olan farklı devletlerin yönetiminde yaşamıştır. Çocukluk ve ilk
gençlik yılları Akkoyunlular dönemine (1470-1508) rastlar. Mevcut bilgilerimize göre ilk kasidesini, 1504 yılında
ölen Akkoyunlu Elvend Bey’e sunmuştur. 1508 yılında Bağdat, Şah İsmail’in eline geçince Fuzulî, Beng ü Bade
adlı küçük mesnevisini ona takdim etmiştir. 1534 yılında Kanunî, Bağdat’ı fethettiğinde Fuzulî bu fethi tebrik
amacıyla padişaha uzun bir kaside sunmuştur. Bu fetih, Osmanlı ordusuyla birlikte Bağdat’a gelen şairler den
Hayalî ve Taşlıcalı Yahya Bey’le Fuzulî’nin tanışmasına vesile olmuştur. Leyla ve Mecnun mesnevisinin önsözünde
595
anlattığına göre şair, bu eserini adı geçen iki şairin teşvikiyle kaleme almıştır.
1556 yılında Bağdat ve çevresini kasıp kavuran büyük veba salgını sırasında muhtemelen Kerbela’da vefat
etmiştir. Mezarlarının ehl-i beyttürbelerine yakın olmasını arzu eden pek çok Şii gibi Fuzulî de bir beytinde,
öldüğü zaman, üzerine Hz. Hüseyin’in gölgesinin düşeceği bir yere gömülmeyi vasiyet etmiştir. Bu isteğine uygun
596
olarak Kerbela’daki Hz. Hüseyin Türbesi'nin yanına gömüldüğü sanılmaktadır.
Fuzulî, üç dilde manzum ve mensur eser vermiştir. Arapça divan tertip ettiği söylense de günümüze sadece on bir
Arapça kasidesi ulaşmıştır. Farsça, hacimli bir divanı vardır. Farsça eserleri arasında Heft-cam; Hüsn ü Aşk ve
Rind ü Zahid adlı mensur eseri tanınmıştır. Fuzulî, Türkçe eserleriyle üne kavuşmuştur. Özellikle Türkçe gazelleri,
597
Leyla vü Mecnun mesnevisi ve Hadikatü’s-Süeda adlı makteli beğenilmiştir.
Hayalî (1497-1556)
Kanunî devrinde saray çevresinde saygın bir şair olarak ilgi gören Hayalî’nin adı Mehmet’tir. Selanik’in kuzey
doğusundaki Vardar Yenicesi’nde doğmuştur. Çocukluk ve gençlik yılları Yenice’de geçmiştir. Kalenderî şeyhi
Baba Ali Mest-i Acemî’ye bağlanarak onunla birlikte birkaç defa İstanbul’a gelip gitmiştir. Bu gelişlerinin birinde
İstanbul kadısı Sarıgürz Nurettin tarafından fark edilerek İstanbul’a yerleşmesi sağlanmıştır. Daha sonra
100
Defterdar İskender Çelebi tarafından Sadrazam İbrahim Paşa’ya takdim edilmiş, çok geçmeden Kanunî’nin yakın
çevresinde yer almıştır. Hayalî’nin saray çevresinden gördüğü ilgi çağdaşları tarafından biraz kıskançlıkla
karşılanmıştır. Onu çekemeyenlerin de çabasıyla saray çevresindeki konumunu kaybetmiş, 1556 yılında
598
Edirne’de ölmüştür. Hayalî’nin bilinen tek eseri divanıdır.
599
Hayalî gazel şairi olarak dikkat çekmiştir. Gazellerinde tasavvufi aşkı işlemiştir. Külfetsiz söyleyişi, rindliği ve
600
derinliğiyle, Bakî yetişip devrin şiirine hâkim oluncaya kadar Osmanlı şiirinin en büyük şairi sayılmıştır.
Bakî (1526-1600)
Asıl adı Mahmut Abdulbaki’dir. 1526 yılında İstanbul’da doğdu. Babası Fatih Camii müezzinlerinden Mehmet
Efendi idi. İyi bir medrese eğitimi gördü. Bir yandan tahsilini sürdürürken diğer taraftan devrin şiir söyleme
modasına uyarak ilk denemelerini de yazmaya başlamıştı. Bu dönemde şehirde bazı devlet adamlarının ve üstat
şairlerin etrafında oluşmuş şiir mahfilleri/çevreleri vardı. Zatî’ye uğrayan ilk gazelini Zatî’ye gösterdiğinde o,
böylesi ustaca söyleyişin bu kadar genç birine ait olabileceğine inanamamış ve başkalarının şiirlerini alıp
kendisine mal etmemesi için ona nasihatlerde bulunmuş. Şiir söylemenin yanında eğitimini de sürdüren Bakî,
1552’de öğretime açılan Süleymaniye Medresesi’nde ders almaya başladı. Bir taraftan bu derslere devam
ederken öte taraftan da yapımı sürmekte olan Süleyma niye Külliyesinde bina emini/sorumlusu olarak
çalışıyordu. Hocası 1556 yılında Halep kadılığına atanınca o da birlikte gitti ve kadı naipliği /yardımcılığı yaptı.
Halep’te dört yıl kadar kaldı. Kadızade, 1560 yılında İstanbul’a döndü. “Lâmiyye” kasidesini Ebussuud Efendi’ye
sundu ve onun himayesine girdi. Medrese eğitimini tamamladı. 1564 yılında müderrislik fermanı çıkan Bakî,
601
padişahın himayesiyle medrese basamaklarını hızla tırmandı.
Kanunî, Bakî’deki şairlik yeteneğinin farkındaydı. Nazireler yazması için ona gazellerini gönderiyordu. Bakî de bir
yandan sultana nazire ve tahmisler yazarken, bir yandan da kasidelerini takdim ediyor ve karşılığında hediyeler
alıyordu. Henüz kırk yaşını doldurmamış olan Bakî, Kanunî’nin isteği üzerine o zamana kadar yazdığı şiirleri bir
araya toplayarak divan tertip etti ve padişaha sundu. Kaynaklar padişahın şaire verdiği değeri gösteren şu
sözünü nakleder: “Padişahlığımın en büyük mutluluklarından biri saltanat zamanımda Bakî gibi bir şairin
602
yetişmiş olmasıdır.”
Kanunî devrinde el üstünde tutulan Bakî’nin hayatı daha sonraki üç hükümdar, yani II. Selim, III. Murat ve III.
Mehmet devirlerinde inişli çıkışlı bir seyir izledi. Anadolu kazaskerliğinden sonra önünde iki hedef kalmıştı:
Rumeli Kazaskerliği ve ardından Şeyhülislamlık. Rumeli kazaskerliğine getirildi (Nisan 1592). Ne var ki şairin bu
görevi sadece üç ay sürdü ve ardından emekli edildi. İki yıldan fazla bir süre kendi köşesinde küskün bir şekilde
bekleyen Bakî için, III. Mehmet’in tahta çıkışı (Aralık 1594) yeni bir ümit kaynağı oldu. Sultan, yaşlı şairin
kasidelerini karşılıksız bırakmadı ve onu tekrar Rumeli kazaskerliğine atadı. Ancak şair bu görevde sadece
101
altı/yedi ay kalabildi. 7 Nisan 1600 Cuma günü vefat etti. Cenaze namazı Fatih Camii’nde, o zamana kadar
603
İstanbul’un az gördüğü bir kalabalığın katılımıyla kılındı.
604
Yüzyılın son kırk yılında şiir tahtına Bakî oturmuş ve tartışmasız devrin sultanü’ş-şuarası olarak hükmünü
sürdürmüştür. Anadolu sahasının en büyük şairi sayılan Bakî, hem kaside, hem de gazelde üstattır. Kasidelerinde
canlı tabiat manzaraları görülür; bu şiirlerde muhteşem bir ahenk ve ihtişam vardır. Ama Bakî asıl ününü
605
gazelleriyle yapmıştır.
Nevî (1533-1599)
Adı Yahya’dır. Babası Pîr Ali, Malkara’da Turhan Beyi Camii imamı ve aynı zamanda Gülşenîliğe bağlı bir şeyhtir.
İstanbul’a giderek devrin önemli bilginlerinden ünlü Karamanî Ahmed ve Mehmed kardeşlerin öğrencisi olur.
Medrese eğitiminin yanı sıra başta babası Pir Ali olmak üzere, Sarhoş Bali ve Şeyh Şaban gibi sufilerin de
606
tasavvuf terbiyesinden geçmiştir.
Medrese eğitimini tamamlayınca Gelibolu ve İstanbul’da müderris olarak uzun süre görev yapan Nevî, III. Murat
tarafından şehzade hocası olarak görevlendirilir. III. Mehmet ve III. Murat döneminde olağanüstü ilgi gördüğü
607
kaynaklarda anlatılır. İstanbul’da vefat ettiğinde ardında otuzun üzerinde eser bırakmıştır.
Nevî’nin saray çevresinde gördüğü ilginin arkasında onun şairlik yeteneği kadar, olgun kişiliğinin de etkisinin
olduğu söylenir. Şiirlerinde oldukça yalın ama divan şiirinin estetik nizamına uygun bir dil kullanır. Müderris
kimliğiyle yazdığı eserler arasında özellikle çeşitli bilim dallarından söz eden ansiklopedi niteliğindeki Netayicü’lFünün’u ilgi görmüş, çok okunmuştur. Şair olarak Nevî’nin Türk edebiyatına kazandırdığı en önemli eseri ise hiç
608
şüphesiz mürettep divanıdır.
Halk Edebiyatı
Karacoğlan (16.yy.), yalın, temiz şiir diliyle edebiyatımıza yepyeni bir anlayış getirmiş, türkülere ve tüm şair
609
kuşaklarına esin kaynağı olmuştur.
Pir Sultan Abdal ise (16.yy.) döneminin siyasal ayaklanmalarını desteklemiş ve buna Alevi-Bektaşi geleneğindeki
şiirleriyle katılmış ama eski dostu Sivas Valisi Hızır Paşa tarafından idam ettirilmesiyle siyasi edebiyatımızda
610
sembol bir isim olmuştur.
Köroğlu (16.yy.) gibi. Âşık geleneği günümüzde yerel ve evrensel siyaset, çevre sorunlarını işleyen temalarla
611
geleneğini sürdürmektedir.
102
Mimari
XVI. yüzyıl Klasik Osmanlı mimarlığını Kanunî Sultan Süleyman’ın güçlü yöneticiliği ve Mimar Sinan’ın devletin
gücünü tasarladığı yapılarla ortaya koyduğu bir dönem olarak değerlendirmek doğru olur.
İstanbul Yavuz Sultan Selim Camii (1522): Mimarı bilinmeyen bu yapı inşa alanında birçok problemi olmasına
rağmen mimari açıdan önemli çözümler üretilmiştir. Caminin minarelerinin çok yüksek oluşu pencere
alınlıklarındaki kaliteli çini süslemeleri, kalem işleri ve mermer, ahşap işlemeleri birbirine uyumlu desen özelliği
612
gösterir. Yavuz Sultan Selim’in türbesi caminin yanındadır.
613
614
Mimar Sinan(1489-1588)
Kayseri bölgesinden Hıristiyan bir ailenin çocuğu olarak devşirilen Mimar Sinan, Acemioğlan olarak orduya
alınmış ve burada önce marangozluk mesleğini öğrenmiştir. Kanuni Sultan Süleymanın seferlerine katılmış ve
ordunun sefer sırasında sal inşasında çalışmıştır. Sadrazam Lütfü Paşa zamanında Hassa Mimar başı olmuş ve
615
Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murat dönemlerinde bu görevi sürdürmüştür.
Kendisini hem mimar hem de mühendis olarak tanıtan Mimar Sinan inşa ettiği yapıları yanı sıra tasarladığı
suyolları ve köprüleri ile de bir mühendis olarak övülmüştür. Osmanlı Mimarisinin dünya mimarlık tarihine
616
yaptığı katkı Mimar Sinan’ın geliştirdiği kubbe mimarisinde görülmektedir.
Kanuni Sultan Süleyman döneminde Hassa Mimarbaşılığa getirilen Mimar Sinan’ın gücü ile birleşen geleneksel
mimari birikim, imparatorluğun politik gücünü de yansıtacak yeni ve görkemli örneklerin ortaya çıkmasını
sağlamıştır. Sarayın sağladığı maddi güç ile imparatorluk kurumlarının sağladığı iş gücü ve olanaklarını organize
eden Mimar Sinandevletin politik gücünü ve imparatorluğun yüceliğini anıtsal yapılarda ve büyük külliyelerde
somutlaştırmıştır. Başkent İstanbul’da saray ve çevresi için inşa edilen yapılarda Klasik Dönem Osmanlı mimari
617
üslubunu geliştiren Sinan bunu bir saray ve başkent üslubu, bir imparatorluk üslubuna dönüştürmüştür.
Mimar Sinan sadece mimar olarak değerlendirilemez. Kent planlamacılığı, deseni kuvvetli bir sanatçı olması da
önemli niteliklerdir. Mimar Sinan Osmanlı Mimarisinde her tür yapının plan, örtü sistemlerini araştıran,
Rönesans sanatçılarının merkezi anıtsal kubbe örneklerini inceleyen ve her yapısında değişik uygulamalara
618
619
yönelen mimarlık tarihinin en önemli dehaları arasındadır. Tezkirelerde adı geçen 364 eser yaratmıştır.
Mimar Sinan öncelikle büyük kubbe ve taşıyıcı sistemler üzerine denemeleri ile dikkat çeker. İlk eserlerinde İznik,
Bursa, Edirne eserlerinin mekân uygulamalarına bağlı kalmıştır. Suriye Valisi Hüsrev Paşa için Halep’te inşa
ettirdiği Hüsreviye Külliyesi (1536-1537) bilinen en erken tarihli Külliyesidir. Gebze’de Çoban Mustafa Paşa adına
inşa ettiği Gebze Çoban Mustafa Paşa Külliyesinin menzil külliyesi olarak planlanması önemlidir. Külliye; Cami,
Medrese, Tekke, İmaret, Kütüphane, Kervansaray, türbe olarak bir bütün halinde planlanmış ve etrafı duvarla
620
çevrilerek adeta koruma altına alınmıştır.
103
İstanbul Haseki Hürrem Sultan Külliyesi (1539-1551): Mimar Sinan’ın İstanbul’da planladığı ve inşa ettiği ilk
külliyedir. Kentin yoğun dokusu içinde inşa edilen külliye tek kubbeli camisi, medrese, mektep, imareti ve
darüşşifa, çeşme yapıları ile bu yoğun dokudan dolayı dağınık yerleşim gösterir. Külliyeye bağlı inşa edilen
621
dükkânlar günümüze gelmemiştir. Darüşşifa Külliyenin en önemli yapısıdır.
İstanbul Şehzade Mehmet Külliyesi (1544-1548): Kentin en önemli yolu üzerine inşa edilen külliyede cami,
medrese tabhane, kervansaray, imaret, mektep, türbe olarak inşa edilen külliye yapıları simetrik düzenleme ile
yerleştirilmiştir. Kesişen iki yolun köşe arasına paralel iki eksen üzerine yapıları oturtmuştur. Külliye Bizans
622
döneminden günümüze gelen önemli bir su tesisi (Valens) Bozdoğan su kemeri ile bitişiktir. Mimar Sinan’ın
çıraklık eserimdir dediği Şehzade Camii (1544-1548)’nin dört serbest destek üzerine oturan merkezî kubbesi,
623
dört yarım kubbeyle desteklemiştir.
624
625
İstanbul Süleymaniye Külliyesi (1557): Süleymaniye Külliyesi XVI. Yüzyılın İstanbul’da en önemli mimari eseri
olan Külliye yedi yılda 1557’de tamamlanmıştır. Mimar Sinan cami ve Külliyenin diğer yapıları için hem kent
dokusu hem yapılar açısından önemli uygulamalar gerçekleştirmiştir. Süleymaniye Camisi büyük ölçekli merkezi
kubbenin iki yarım kubbe ile desteklendiği ve kubbe yüksekliğinin (53m) dengeli düzenlediği İstanbul’da
Ayasofya’dan sonra gelen en büyük kubbeye sahip olarak Mimar Sinan’ın “kalfalık eserim” dediği bir yapıdır.
Süleymaniye Camisi oran, denge, ritim açısından klasik dönemin kubbe mimarisinin en anıtsal örneğidir.
626
Caminin önündeki revaklı şadırvanlı avlu oran açısından cami ile bütünlük gösterir.
627
628
Fatih külliyesinden sonra sahip olduğu medreselerde dönemin en büyük eğitim kurumu olan Süleymaniye on
sekiz ayrı binası ile cami merkezli olarak kentin en önemli yükseltisinde Haliç’e göre yönelen yapı terasları ile yer
alır. Külliye, cami, Medreseler, Darüşşifa, Bimarhane, İmaret, Tabhane, türbeler, hamam, Dükkânlar, Tiryaki
çarşısı ve ahırlar olarak planlanmıştır. Mihrap duvarında son derece kaliteli İznik üretimi çini süslemeler
629
mevcuttur.
104
Edirne Selimiye Külliyesi (1569-1575): Merkez yapısı cami olan külliye, medreseler, dükkânlar, mektep ve
kervansaray olarak planlanmıştır. Edirne Selimiye Külliye yapılarını Mimar Sinan değişik seviyede kotlara
oturtarak caminin anıtsallığını vurgulamıştır. Edirne Selimiye Camisi için ustalık eserim diyen Mimar Sinan bu
630
yapıların inşası sırasında 80 yaşındadır.
Osmanlı ve Türk mimarisinin ulaştığı en üst seviye olarak kabul edilen, 2011 yılında Dünya Kültür Mirası
Listesi’ne alınan Mimar Sinan’ın Edirne Selimiye Camii ve Külliyesi(1569-1574) kubbeli mekân gelişiminin ulaştığı
en üst aşama olarak kabul edilir. Sinan’ın ustalık eserimdir dediği Selimiye Camii’nde merkezî kubbe sekiz
631
serbest destek üzerine oturmaktadır.
Selimiye Camisi mimari özellikleri dışında mono blok taş minberinin işçiliği, mihrap yönü duvarları, minberinin
arkası ve külahı, alt kat pencere alınlıkları XVI yüzyıl çini sanatının bir daha rastlanmayacak kalitedeki
örneklerini sergiler. Sol köşede dört sütun üzerine oturan hünkâr mahfilinin çinileri zengin kompozisyonu ile göze
632
çarpar.
633
634
Klasik Dönem Osmanlı Mimarisinde Cami Dışındaki Yapı Örnekleri
Osmanlı mimarisinde hem ulaşım, hem askeri, hem ticari önemi olan köprüler ayaklar üzerine, kemer gözlü
olarak taş malzemeden inşa edilen anıtsal yapılardır. Mimar Sinan’ın Edirne Kanuni Sultan Süleyman (15531554), Lüleburgaz Sokollu Köprüleri günümüze ulaşan örnekleridir.
Devletin en önemli yönetim yapısı olan Topkapı Sarayı’nın inşası fetihten hemen sonra başladı. Fatih Döneminde
inşa edilen en eski yapı Çinili Köşk olup zaman içinde sürekli eklemelerle günümüzdeki yapılar topluluğu oluştu.
1475-1479 yılları arasında Saray-ı Cedit adı ile başlayan saray inşası, I. Kapı Bab-ı Hümayun ve I. Avlu Alay
meydanı, II. Kapı Babüsselam, III. Avlu Enderun, IV. Avlu ve sahile bakan yamaçlara Hasbahçeler (Padişah mülkü
olan sarayın bahçeleri) olarak ana hatları ile tanımlanabilir. Topkapı Sarayı mutfakları Mimar Sinan’ın
635
inşasıdır.
İstanbul’da günümüze gelen bir diğer önemli yapı Sultanahmet’teki İbrahim Paşa sarayıdır. Sadrazam İbrahim
Paşa konutu elçilerin kabulü ve bayram, şehzade sünnet eğlencelerini padişahın seyretmesi için kullanılan bir
636
yapıdır. Günümüze ancak plan ve mekânları değişerek gelmiştir.
105
Diğer Sanatlar
Çini Sanatı
Klasik Osmanlı Döneminde çini eserler hem mimari yapılarda, hem günlük kullanım eşyalarında (tabak, kase,
kandil, sürahi) önemli ve kaliteli eserlerle izlenebilir. Klasik dönem çini sanatının ana üretim merkezi İznik olup
637
Kütahya üretimi çiniler İznik kalitesine ulaşamamıştır.
Erken dönemdeki Selçuklu etkisi sarı ve açık yeşil renkler terk edilir. Yerini kobalt mavi, firuze, koyu yeşil ve beyaz
alır. Klasik Dönem çini sanatının en önemli özelliklerinden biri kabarık, çok canlı bir kırmızı rengin 30 yıllık zaman
638
diliminde ortaya çıkıp uygulanmasıdır.
Minyatür Sanatı
Minyatür kelimesinin anlamı “bir nesnenin küçük hali” olarak tarif edilir. Minyatür sanatı, Uygurlara kadar inen
bir tasvir sanatıdır. Osmanlı sanatında minyatürler kitap resimlemek üzere tasarlanmış ve üretilmiştir. Nakkaş
olarak bilinen minyatür sanatçıları; Osmanlı Sarayında itibarlı ve Nakkaşhane olarak Ehl-i Hiref teşkilatında yer
alan bir sanatçı örgütüdür. İran’la sürekli siyasi problemler yaşansa da doğu sanatlarının kuşkusuz Osmanlı
639
sanatı üzerinde etkisi mevcuttur. Bu etki, minyatür sanatında daha yoğundur.
Kanuni Sultan Süleyman döneminde Şehnamecilik adı ile tarihi olayların yazılıp minyatür tarzında resimlenerek
kayda geçirilmesi; savaşlar, av sahneleri, fetihler, tahta çıkış törenleri, bayram ve şehzadelerin sünnet törenleri,
sefere gidilen ülke ve şehirlerin tasvirleri minyatürlerde ele alınan ana temalar olacaktır. Nevai Hamsesi, Tuhfetel Ahrar, Matrakçı Nasuh’un topografya, bitki örtüsü gibi detaylarla ele aldığı Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn
gibi eserler dönemin önemli minyatürlü yazmalarıdır. Surname-i Vehbi, Süleymanname ve Şehinşahname;
Nakkaş Osman ile Seyyid Lokman’ın bu dönemde yaptıkları belge niteliğindeki önemli minyatür eserlerdir. III.
Murad dönemi nakkaşlık sanatı için en verimli dönemdir. Sultanın tasvir sanatına ve sanatçılara duyduğu ilgi
sonucu 214 levhadan oluşan III. Mehmed’in sünnet törenlerinin Sultan Ahmet’te tasvirlerini yansıtan Surname-i
Hümayun hazırlanır. Osmanlı Padişahlarının tarihini, kıyafetlerini ve özelliklerini anlatan Şehnâmeler, Kıyafet-el
640
İnsaniyeti Şemail en Osmaniye ve Hünernâmeler, bu dönemin önemli minyatür eserleridir.
641
16. yüzyılın diğer bir özelliği de minyatürlü el yazmaların artmaya başlamasıdır. Bu elyazmalarının ana konusu
Padişahın yaptıkları ve savaşlarıdır. Kanuni’nin neredeyse tüm seferleriyle ilgili elyazmaları bulunmaktadır.
Bunların içerisinde Nakkaş Matrakçı Nasuh tarafından resimlenmiş olan Menazil-i Sefer-i Irakeyn en ilginç
olanlar arasındadır. Kanuni’nin, Bağdat Seferini ve oradan Tebriz üzerinden dönüşünü anlatan bu eserde
Matrakçı çok gerçekçi gözlemlerle ordunun konakladığı kentleri bize betimlemekte, bölgeler arasında değişen
doğa yapısını farklı bitkilerle göstermektedir. Kentlere ve yerleşim merkezlerine kuş bakışı bakarak buraları bize
106
betimleyen Matrakçı’nın gözlemleri ve anlatımı günümüzde bile o kentleri hemen tanımamıza olanak
642
sağlamaktadır.
Hat Sanatı
İslami güzel yazı sanatıdır. Köşeli yazı kufi, sülüs, nesih reyhanî gibi biçimleri mevcuttur. Ahmet Karahisarî,
643
Muhammed Hüseyin Tebrizi önemli Osmanlı Hattatlarıdır.
644
107
1
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
Osmanlı’nın Mahrem Tarihi, Mustafa Armağan
3
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
4
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
5
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
6
Osmanlı’nın Mahrem Tarihi, Mustafa Armağan
7
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
8
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
9
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
10
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
11
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
12
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
13
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
14
http://tr.wikipedia.org/wiki/I._Selim
15
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
16
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
17
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
18
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
19
http://1.bp.blogspot.com/-xDsLHAHWRvE/UDJXWkVsmZI/AAAAAAAAD9Y/j4AIzytzMnA/s1600/Safevilerharitasi.jpg
20
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
21
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
22
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
23
http://www.devletialiyyei.com/onemli-kisiler/i-ismail-sah-ismail-623.html
24
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
25
http://tr.wikipedia.org/wiki/I._Selim
26
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
27
http://tr.wikipedia.org/wiki/I._Selim
28
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
29
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
30
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
31
http://www.devletialiyyei.com/savaslar/caldiran-savasi-617.html
32
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
33
http://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_padi%C5%9Fahlar%C4%B1_listesi
34
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
35
http://tr.wikipedia.org/wiki/I._Selim
36
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
37
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
38
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
39
http://tr.wikipedia.org/wiki/I._Selim
40
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
41
http://www.tarihnotlari.com/caldiran-savasi/yavuz_sultan_selim/
42
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
43
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
44
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
45
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
46
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
47
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
48
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
49
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
50
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
51
http://tr.wikipedia.org/wiki/Mercidab%C4%B1k_Sava%C5%9F%C4%B1
52
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
53
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
2
108
54
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
http://www.tarihnotlari.com/memleketimdir-gitmem/
56
http://tr.wikipedia.org/wiki/Mercidab%C4%B1k_Sava%C5%9F%C4%B1
57
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
58
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
59
http://ercaninal.blogspot.com/2013/01/osmanli-memluk-savaslari.html
60
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
61
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
62
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
63
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
64
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
65
http://1.bp.blogspot.com/-aIus8QAVbJA/UgyC2rYZPlI/AAAAAAAADgY/bHpgJQ65XEI/s1600/memlukmercidabik-savasi.jpg
66
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
67
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
68
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
69
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
70
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
71
http://kissadanhisseler.blogcu.com/osmanli-ordusu-sina-colunde-ilerliyor/2189754
72
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
73
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
74
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
75
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
76
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
77
http://www.radikal.com.tr/turkiye/yavuz_sultan_selim_koprusu_tartisma_yaratti-1135449
78
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
79
http://tr.wikipedia.org/wiki/I._Selim
80
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
81
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
82
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
83
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
84
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
85
http://tr.wikipedia.org/wiki/I._Selim
86
http://www.tarihnotlari.com/alimler-ilimlerinden-dolayi-hurmet-gorur/
87
http://tr.wikipedia.org/wiki/I._Selim
88
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
89
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
90
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
91
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
92
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
93
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
94
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
95
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
96
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
97
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
98
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
99
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
100
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
101
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
102
http://tr.wikipedia.org/wiki/I._Selim
55
103
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/4/47/Territorial_changes_of_the_Ottoman_Empire_1520.jp
g
104
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
105
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
106
http://tr.wikipedia.org/wiki/I._Selim
109
107
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
109
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
110
Osmanlı’nın Mahrem Tarihi, Mustafa Armağan
111
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
112
Osmanlı’nın Mahrem Tarihi, Mustafa Armağan
113
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
114
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
115
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
116
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
117
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
118
http://tr.wikipedia.org/wiki/I._Selim
119
http://www.tarihnotlari.com/meydan-senindur/
120
http://www.tarihnotlari.com/meydan-senindur/
121
http://www.tarihnotlari.com/meydan-senindur/
122
http://www.tarihnotlari.com/cadir-icinden-savas-idare-etmeyiz/
123
http://www.netpano.com/yavuz-sultan-selimin-300-yil-sonraki-kesfi/
124
http://www.netpano.com/yavuz-sultan-selimin-300-yil-sonraki-kesfi/
125
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Osmanli-Hikayeleri-Detay-BUNA_KARISMAK_BIZIM_VAZIFEMIZDIR343.aspx
126
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Osmanli-Hikayeleri-Detay-MESUL_OLURSUNUZ-710.aspx
127
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Osmanli-Hikayeleri-Detay-MISIRI_FETHEDEN_ORDU_-231.aspx
128
Derin Tarih, Sayı:22, Mustafa Kara
129
Derin Tarih, Sayı:22, Mustafa Kara
130
Derin Tarih, Sayı:22, Mustafa Kara
131
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Osmanli-Hikayeleri-DetayASIRLARCA_ARALIKSIZ_OKUNAN_KURAN_I_KERIM_-861.aspx
132
http://www.zaman.com.tr/cuma_kuranin-altin-ikliminde-seyahat_1025762.html
133
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Osmanli-Hikayeleri-DetayASIRLARCA_ARALIKSIZ_OKUNAN_KURAN_I_KERIM_-861.aspx
134
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Osmanli-Hikayeleri-DetayKANUNLAR_YURUDUKCE_DEVLET_ZEVAL_BULMAZ-204.aspx
135
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
136
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
137
Osmanlı’nın Mahrem Tarihi, Mustafa Armağan
138
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
139
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
140
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
141
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
142
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kanuni_Sultan_S%C3%BCleyman
143
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kanuni_Sultan_S%C3%BCleyman
144
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
145
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
146
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
147
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
148
http://en.wikipedia.org/wiki/Holy_Roman_Empire
149
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
150
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
151
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
152
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
153
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
154
http://en.wikipedia.org/wiki/Charles_V,_Holy_Roman_Emperor
155
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
156
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
157
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
158
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
108
110
159
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kanuni_Sultan_S%C3%BCleyman
161
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
162
http://www.fussilet.com/index.php?topic=35650.0
163
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
164
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
165
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
166
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
167
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
168
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
169
http://www.osmanli700.gen.tr/album/tablo13.html
170
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
171
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
172
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
173
http://www.tariheyolculuk.org/2012/04/osmanli-minyaturleri.html
174
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
175
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
176
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
177
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
178
http://www.devletialiyyei.com/onemli-olaylar/i-viyana-kusatmasi-725.html
179
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
180
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
181
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
182
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
183
http://www.fussilet.com/index.php?topic=35650.0
184
http://tr.wikipedia.org/wiki/Alman_Seferi
185
http://tr.wikipedia.org/wiki/Alman_Seferi
186
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
187
http://www.devletialiyyei.com/onemli-kisiler/i-tahmasp-807.html
188
http://tr.wikipedia.org/wiki/Alman_Seferi
189
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
190
http://tr.wikipedia.org/wiki/Alman_Seferi
191
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
192
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
193
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
194
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
195
http://tr.wikipedia.org/wiki/Barbaros_Hayreddin_Pa%C5%9Fa
196
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
197
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
198
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
199
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kanuni_Sultan_S%C3%BCleyman
200
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
201
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
202
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kanuni_Sultan_S%C3%BCleyman
203
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
204
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
205
http://www.fussilet.com/index.php?topic=35650.0
206
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
207
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
208
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
209
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
210
http://www.tariheyolculuk.org/2012/04/osmanli-minyaturleri.html
211
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
212
http://tr.wikipedia.org/wiki/Dosya:Budin_Eyalet,_Central_europe_1683.png
213
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
214
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
160
111
215
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
217
http://forum.istanbuloyun.com/viewtopic.php?f=124&t=49362
218
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
219
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
220
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
221
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
222
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
223
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
224
http://www.akintarih.com/turktarihi/osmanli/kapitulasyon/kaputilasyon.htm
225
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
226
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
227
http://www.sureyelken.com/denizcilik/barbaros-hayreddin-pasa/attachment/barbaros-hayrettin-pasa-16/
228
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kanuni_Sultan_S%C3%BCleyman
229
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
230
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
231
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
232
http://tr.wikipedia.org/wiki/Baba_Z%C3%BCnnun_%C4%B0syan%C4%B1
233
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kalender_%C3%87elebi_%C4%B0syan%C4%B1
234
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kalender_%C3%87elebi_%C4%B0syan%C4%B1
235
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kalender_%C3%87elebi_%C4%B0syan%C4%B1
236
http://www.devletialiyyei.com/onemli-olaylar/kalender-celebi-isyani-1032.html
237
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kalender_%C3%87elebi_%C4%B0syan%C4%B1
238
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kalender_%C3%87elebi_%C4%B0syan%C4%B1
239
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kalender_%C3%87elebi_%C4%B0syan%C4%B1
240
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
241
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
242
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
243
http://tr.wikipedia.org/wiki/I._Tahmasp
244
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
245
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
246
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
247
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
248
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
249
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
250
http://en.wikipedia.org/wiki/Suleiman_the_Magnificent
251
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
252
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
253
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
254
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
255
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Osmanli-Hikayeleri-Detay-DOGU_AFRIKA_FATIHI_OZDEMIR_PASA722.aspx
256
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
257
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Osmanli-Hikayeleri-Detay-DOGU_AFRIKA_FATIHI_OZDEMIR_PASA722.aspx
258
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
259
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
260
http://tr.wikipedia.org/wiki/Portekiz_%C4%B0mparatorlu%C4%9Fu
261
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
262
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
263
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
264
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
265
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
266
http://m.on5yirmi5.com/haber/120356.htm
267
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
268
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
216
112
269
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
271
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
272
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
273
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
274
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
275
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
276
http://www.devletialiyyei.com/onemli-kisiler/turgut-reis-969.html
277
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
278
http://www.fussilet.com/index.php?topic=35650.0
279
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
280
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
281
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
282
http://www.devletialiyyei.com/savaslar/malta-kusatmasi-1016.html
283
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
284
http://www.devletialiyyei.com/savaslar/malta-kusatmasi-1016.html
285
Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi-I, Anadolu Üniversitesi
286
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
287
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
288
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
289
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
290
http://arastiralim.net/com/page/316
291
http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=173887
292
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
293
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
294
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
270
295
296
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
298
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
299
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
300
http://t24.com.tr/haber/kanuninin-seferde-gecirdigi-sure-3086-gun-yani-8-yil-5-ay/218336
301
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
302
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
303
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
304
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
305
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
306
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Osmanli-Hikayeleri-Detay-EY_CESUR_YENICERI_BU_TARAFA_YETIS962.aspx
307
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Osmanli-Hikayeleri-Detay-ATES_PAHASI-661.aspx
308
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
309
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
310
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kanuni_Sultan_S%C3%BCleyman
311
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
312
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
313
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
314
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
315
http://www.hurrem.net/hikayeler/bir-salkim-uzum.html
316
http://www.hurrem.net/hikayeler/bir-salkim-uzum.html
317
http://www.hurrem.net/hikayeler/bir-salkim-uzum.html
318
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Osmanli-Hikayeleri-Detay-MINARE_EGRI_MI-400.aspx
319
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
320
http://tr.wikipedia.org/wiki/Dosya:Suleiman_Mohacs.jpg
321
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
322
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
323
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
297
113
324
http://www.tarihnotlari.com/ne-guzel-savascilarsiniz/
http://bilgihizmeti.wordpress.com/category/tarihimize-san-verenler/page/3/
326
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
327
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
328
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
329
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-HOCA_SADUDDIN_EFENDI-3570.aspx
330
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Osmanli-Hikayeleri-Detay-ASLAN_OLDU-950.aspx
331
http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yilmaz-oztuna/517658.aspx
332
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
333
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
334
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
335
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
336
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
337
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
338
Osmanlı’nın Mahrem Tarihi, Mustafa Armağan
339
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
340
Osmanlı Tarihi (1566-1739), Anadolu Üniversitesi
341
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
342
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
343
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
344
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
345
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
346
http://www.devletialiyyei.com/savaslar/astrahan-seferi-1072.html
347
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
348
http://www.devletialiyyei.com/savaslar/astrahan-seferi-1072.html
349
http://www.devletialiyyei.com/savaslar/astrahan-seferi-1072.html
350
http://www.devletialiyyei.com/savaslar/astrahan-seferi-1072.html
351
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
352
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
353
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
354
http://tarihicihan.blogcu.com/korfu-seferi/11175502
355
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
356
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
357
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
358
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
359
Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi-I, Anadolu Üniversitesi
360
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
361
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
362
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
363
http://www.devletialiyyei.com/savaslar/inebahti-deniz-muharebesi-1046.html
364
Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi-I, Anadolu Üniversitesi
365
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
366
Osmanlı Tarihi (1566-1739), Anadolu Üniversitesi
367
Osmanlı Tarihi (1566-1739), Anadolu Üniversitesi
368
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
369
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
370
http://www.devletialiyyei.com/osmanli-devleti-sultanlari/sultan-ii-selim-870.html
371
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
372
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
373
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
374
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
375
http://tr.wikipedia.org/wiki/Molodi_Sava%C5%9F%C4%B1
376
http://tr.wikipedia.org/wiki/Molodi_Sava%C5%9F%C4%B1
377
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
378
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
379
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
325
114
380
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
382
http://tr.wikipedia.org/wiki/Dosya:Battle_of_Tunis_1535_Attack_on_Goletta.jpg
383
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
384
Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi-I, Anadolu Üniversitesi
385
http://tr.wikipedia.org/wiki/II._Selim
386
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
387
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
388
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
389
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
390
Osmanlı’nın Mahrem Tarihi, Mustafa Armağan
391
Osmanlı’nın Mahrem Tarihi, Mustafa Armağan
392
Osmanlı’nın Mahrem Tarihi, Mustafa Armağan
393
Osmanlı’nın Mahrem Tarihi, Mustafa Armağan
394
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
395
Osmanlı Tarihi (1566-1739), Anadolu Üniversitesi
396
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
397
http://tr.wikipedia.org/wiki/Jagiellon_Hanedan%C4%B1
398
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
399
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
400
Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi-I, Anadolu Üniversitesi
401
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
402
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
403
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
404
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
405
http://en.wikipedia.org/wiki/Bornu_Empire
406
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
407
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
408
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
409
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
410
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
411
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
412
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
413
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
414
http://www.berkerbostanci.com/kanuni-sultan-suleyman-hakkinda-bilgi/
415
http://tr.wikipedia.org/wiki/III._Murad
416
Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi-I, Anadolu Üniversitesi
417
Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi-I, Anadolu Üniversitesi
418
Resimli Osmanlı Tarihi, Yavuz Bahadıroğlu
419
Osmanlı Tarihi (1566-1739), Anadolu Üniversitesi
420
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
421
http://www.devletialiyyei.com/osmanli-devleti-sultanlari/sultan-iii-murad-han-1056.html
422
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
423
http://osmanlilar.gen.tr/1451-1574.asp
424424
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Osmanli-Hikayeleri-Detay-NALINCI_BABA_VE_SULTAN_III_MURAD652.aspx
425425
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Osmanli-Hikayeleri-Detay-NALINCI_BABA_VE_SULTAN_III_MURAD652.aspx
426
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Osmanli-Hikayeleri-Detay-DERYA_UZRE_CAMI_-910.aspx
427
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Osmanli-Hikayeleri-Detay-DERYA_UZRE_CAMI_-910.aspx
428
Osmanlı İktisad Tarihi, Anadolu Üniversites
429
Osmanlı İktisad Tarihi, Anadolu Üniversites
430
Osmanlı İktisad Tarihi, Anadolu Üniversites
431
http://www.silkroutes.net/ipek-yolu-ticaret-tarih.htm
432
Osmanlı İktisad Tarihi, Anadolu Üniversites
433
http://yenisafak.com.tr/yazarlar/MufitYuksel/osmanli-hanedani-ve-kurtler-1/31907
381
115
434
http://yenisafak.com.tr/yazarlar/MufitYuksel/osmanli-hanedani-ve-kurtler-1/31907
http://eu.kurdistan-post.eu/tarih/7133-tgrklere-anadolu-kapdsdnd-kgrtler-mi-agtd-ayee-hgr.html
436
http://yenisafak.com.tr/yazarlar/MufitYuksel/osmanli-hanedani-ve-kurtler-1/31907
437
http://yenisafak.com.tr/yazarlar/MufitYuksel/osmanli-hanedani-ve-kurtler-1/31907
438
http://yenisafak.com.tr/yazarlar/MufitYuksel/osmanli-hanedani-ve-kurtler-1/31907
439
http://www.edebiyatdefteri.com/yazioku.asp?id=44493
440
http://www.bilgiportal.com/zemin/yazi/1506/turkler-kurtler-ve-osmanlilar
441
http://www.bilgiportal.com/zemin/yazi/1506/turkler-kurtler-ve-osmanlilar
442
http://www.bilgiportal.com/zemin/yazi/1506/turkler-kurtler-ve-osmanlilar
443
http://www.bilgiportal.com/zemin/yazi/1506/turkler-kurtler-ve-osmanlilar
444
http://www.bilgiportal.com/zemin/yazi/1506/turkler-kurtler-ve-osmanlilar
445
Osmanlı Tarihi (1300-1566), Anadolu Üniversitesi
446
http://www.bilgiportal.com/zemin/yazi/1506/turkler-kurtler-ve-osmanlilar
447
http://www.bilgiportal.com/zemin/yazi/1506/turkler-kurtler-ve-osmanlilar
448
http://www.bilgiportal.com/zemin/yazi/1506/turkler-kurtler-ve-osmanlilar
449
http://www.bilgiportal.com/zemin/yazi/1506/turkler-kurtler-ve-osmanlilar
450
Osmanlı Merkez ve Taşra Teşkilatı, Anadolu Üniversitesi
451
Osmanlı Merkez ve Taşra Teşkilatı, Anadolu Üniversitesi
452
Osmanlı Merkez ve Taşra Teşkilatı, Anadolu Üniversitesi
453
Osmanlı Merkez ve Taşra Teşkilatı, Anadolu Üniversitesi
454
Osmanlı İktisad Tarihi, Anadolu Üniversites
455
Osmanlı İktisad Tarihi, Anadolu Üniversites
456
Osmanlı İktisad Tarihi, Anadolu Üniversites
457
Osmanlı İktisad Tarihi, Anadolu Üniversites
458
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
459
Osmanlı İktisad Tarihi, Anadolu Üniversites
460
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
461
Osmanlı İktisad Tarihi, Anadolu Üniversites
462
Devlet-i Aliyye, Halil İnalcık
463
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-IDRIS_I_BITLISI-3345.aspx
464
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-IDRIS_I_BITLISI-3345.aspx
465
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-IDRIS_I_BITLISI-3345.aspx
466
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-IDRIS_I_BITLISI-3345.aspx
467
http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=2602
468
http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=2602
469
http://bilinmeyentarihh.blogspot.com.tr/p/osmanl-devleti-ve-kanuni-sultan.html
470
http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=2602
471
http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=2602
472
http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=2602
473
http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=2602
474
http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=2602
475
http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=2602
476
http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=2602
477
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-ZENBILLI_ALI_EFENDI-3492.aspx
478
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-AHMED_IBNI_KEMAL-3216.aspx
479
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-AHMED_IBNI_KEMAL-3216.aspx
480
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-AHMED_IBNI_KEMAL-3216.aspx
481
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-AHMED_IBNI_KEMAL-3216.aspx
482
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-AHMED_IBNI_KEMAL-3216.aspx
483
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-AHMED_IBNI_KEMAL-3216.aspx
484
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-AHMED_IBNI_KEMAL-3216.aspx
485
http://tr.wikipedia.org/wiki/Sadullah_Sadi_Efendi
486
http://tr.wikipedia.org/wiki/Sadullah_Sadi_Efendi
487
http://tr.wikipedia.org/wiki/Ebussuud_Efendi
488
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-EBUSSUUD_EFENDI-3280.aspx
489
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-EBUSSUUD_EFENDI-3280.aspx
435
116
490
http://www.habermonitor.com/tr/haber/detay/sik-celebi-pr-mehmet/264162/
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-EBUSSUUD_EFENDI-3280.aspx
492
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-EBUSSUUD_EFENDI-3280.aspx
493
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-EBUSSUUD_EFENDI-3280.aspx
494
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-EBUSSUUD_EFENDI-3280.aspx
495
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-EBUSSUUD_EFENDI-3280.aspx
496
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-EBUSSUUD_EFENDI-3280.aspx
497
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-EBUSSUUD_EFENDI-3280.aspx
498
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-EBUSSUUD_EFENDI-3280.aspx
499
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-EBUSSUUD_EFENDI-3280.aspx
500
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-EBUSSUUD_EFENDI-3280.aspx
501
http://tr.wikipedia.org/wiki/Ebussuud_Efendi
502
http://tr.wikipedia.org/wiki/Ebussuud_Efendi
503
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-EBUSSUUD_EFENDI-3280.aspx
504
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-EBUSSUUD_EFENDI-3280.aspx
505
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-EBUSSUUD_EFENDI-3280.aspx
506
http://tr.wikipedia.org/wiki/Ebussuud_Efendi
507
http://tr.wikipedia.org/wiki/P%C3%AEr%C3%AE_Reis
508
http://habermerkezi.cu.edu.tr/pirireis.asp
509
http://tr.wikipedia.org/wiki/P%C3%AEr%C3%AE_Reis
510
http://tr.wikipedia.org/wiki/P%C3%AEr%C3%AE_Reis
511
http://tr.wikipedia.org/wiki/P%C3%AEr%C3%AE_Reis
512
http://tr.wikipedia.org/wiki/P%C3%AEr%C3%AE_Reis
513
http://tr.wikipedia.org/wiki/P%C3%AEr%C3%AE_Reis
514
http://tr.wikipedia.org/wiki/P%C3%AEr%C3%AE_Reis
515
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-ALI_BIN_EMRULLAH-3223.aspx
516
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-ALI_BIN_EMRULLAH-3223.aspx
517
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-ALI_BIN_EMRULLAH-3223.aspx
518
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-BIRGIVI-3255.aspx
519
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-BIRGIVI-3255.aspx
520
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-BIRGIVI-3255.aspx
521
http://tr.wikipedia.org/wiki/Hoca_Sadeddin_Efendi
522
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-HOCA_SADUDDIN_EFENDI-3570.aspx
523
http://tr.wikipedia.org/wiki/Hoca_Sadeddin_Efendi
524
http://tr.wikipedia.org/wiki/Hoca_Sadeddin_Efendi
525
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-IBRAHIM_GULSENI-3344.aspx
526
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-IBRAHIM_GULSENI-3344.aspx
527
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-IBRAHIM_GULSENI-3344.aspx
528
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-IBRAHIM_GULSENI-3344.aspx
529
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-IBRAHIM_GULSENI-3344.aspx
530
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-IBRAHIM_GULSENI-3344.aspx
531
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-SUNBUL_SINAN_EFENDI-3459.aspx
532
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-SUNBUL_SINAN_EFENDI-3459.aspx
533
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-SUNBUL_SINAN_EFENDI-3459.aspx
534
http://www.fatih.bel.tr/icerik/1149/sumbul-sinan-tekkesi/
535
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-SUNBUL_SINAN_EFENDI-3459.aspx
536
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-MERKEZ_EFENDI-3374.aspx
537
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-MERKEZ_EFENDI-3374.aspx
538
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-MERKEZ_EFENDI-3374.aspx
539
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-MERKEZ_EFENDI-3374.aspx
540
http://merkezefendi.8m.com/
541
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-MERKEZ_EFENDI-3374.aspx
542
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-MERKEZ_EFENDI-3374.aspx
543
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-MERKEZ_EFENDI-3374.aspx
544
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-SOFYALI_BALI_EFENDI-3456.aspx
545
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-SOFYALI_BALI_EFENDI-3456.aspx
491
117
546
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-SOFYALI_BALI_EFENDI-3456.aspx
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-SOFYALI_BALI_EFENDI-3456.aspx
548
http://bulgaristanalperenleri.blogspot.com.tr/2012/04/sofyal-bali-efendi-turbesinde-bir-hatra.html
549
Sahabeden Günümüze Allah Dostları, 8. Cilt
550
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-SABAN_I_VELI-3462.aspx
551
http://www.kastamonukulturturizm.gov.tr/TR,63891/hzpir-seyh-saban-i-veli-kulliyesi.html
552
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-SABAN_I_VELI-3462.aspx
553
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-SABAN_I_VELI-3462.aspx
554
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-HASEN_HUSAMEDDIN_USAKI-3310.aspx
555
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-HASEN_HUSAMEDDIN_USAKI-3310.aspx
556
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-HASEN_HUSAMEDDIN_USAKI-3310.aspx
557
http://muhammedhikmet.com/pir-seyyid-hasan-husameddin-ussaki-asitanesi.html
558
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-HASEN_HUSAMEDDIN_USAKI-3310.aspx
559
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-HASEN_HUSAMEDDIN_USAKI-3310.aspx
560
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-HASEN_HUSAMEDDIN_USAKI-3310.aspx
561
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-HASEN_HUSAMEDDIN_USAKI-3310.aspx
562
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-YAHYA_EFENDI_Besiktasi-3483.aspx
563
http://www.ahmetdemirel.com/portfolio/yahya-efendi-dergahi/
564
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-YAHYA_EFENDI_Besiktasi-3483.aspx
565
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-YAHYA_EFENDI_Besiktasi-3483.aspx
566
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-YAHYA_EFENDI_Besiktasi-3483.aspx
567
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-YAHYA_EFENDI_Besiktasi-3483.aspx
568
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-YAHYA_EFENDI_Besiktasi-3483.aspx
569
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-UFTADE-3481.aspx
570
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-UFTADE-3481.aspx
571
http://www.zaman.com.tr/bolgehaberleri_tarihi-uftade-tekkesinin-onariminda-sona-gelindi_2190150.html
572
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-UFTADE-3481.aspx
573
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-UFTADE-3481.aspx
574
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-IslamAlimleri-Detay-UFTADE-3481.aspx
575
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/KARA_SEMS_Semseddin_Ahmed_Sivasi_HAYATI-568-Evliyalar.aspx
576
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/KARA_SEMS_Semseddin_Ahmed_Sivasi_HAYATI-568-Evliyalar.aspx
577
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/KARA_SEMS_Semseddin_Ahmed_Sivasi_HAYATI-568-Evliyalar.aspx
578
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/KARA_SEMS_Semseddin_Ahmed_Sivasi_HAYATI-568-Evliyalar.aspx
579
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/KARA_SEMS_Semseddin_Ahmed_Sivasi_HAYATI-568-Evliyalar.aspx
580
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/KARA_SEMS_Semseddin_Ahmed_Sivasi_HAYATI-568-Evliyalar.aspx
581
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/KARA_SEMS_Semseddin_Ahmed_Sivasi_HAYATI-568-Evliyalar.aspx
582
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/KARA_SEMS_Semseddin_Ahmed_Sivasi_HAYATI-568-Evliyalar.aspx
583
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/KARA_SEMS_Semseddin_Ahmed_Sivasi_HAYATI-568-Evliyalar.aspx
584
http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/KARA_SEMS_Semseddin_Ahmed_Sivasi_HAYATI-568-Evliyalar.aspx
585
XVI. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Anadolu Üniversitesi
586
XVI. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Anadolu Üniversitesi
587
XVI. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Anadolu Üniversitesi
588
XVI. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Anadolu Üniversitesi
589
http://insanvehayat.com/mizah-sanati-olarak-letaifnameler/
590
XVI. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Anadolu Üniversitesi
591
XVI. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Anadolu Üniversitesi
592
XVI. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Anadolu Üniversitesi
593
http://www.docstoc.com/docs/113956555/FUZULI-(-Kerbela
594
XVI. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Anadolu Üniversitesi
595
XVI. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Anadolu Üniversitesi
596
XVI. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Anadolu Üniversitesi
597
XVI. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Anadolu Üniversitesi
598
XVI. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Anadolu Üniversitesi
599
http://tr.wikipedia.org/wiki/Hay%C3%A2l%C3%AE_(%C5%9Fair)
600
XVI. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Anadolu Üniversitesi
601
XVI. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Anadolu Üniversitesi
547
118
602
XVI. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Anadolu Üniversitesi
XVI. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Anadolu Üniversitesi
604
http://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%A2ki_(%C5%9Fair)
605
XVI. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Anadolu Üniversitesi
606
XVI. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Anadolu Üniversitesi
607
XVI. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Anadolu Üniversitesi
608
XVI. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Anadolu Üniversitesi
609
Kültür Tarihi, Anadolu Üniversitesi
610
Kültür Tarihi, Anadolu Üniversitesi
611
Kültür Tarihi, Anadolu Üniversitesi
612
Anadolu Uygarlıkları, Anadolu Üniversitesi
613
http://www.flickr.com/photos/acizane/4382837809/
614
http://www.hayalleme.com/yavuz-sultan-selim-turbesi/
615
Kültür Tarihi, Anadolu Üniversitesi
616
Kültür Tarihi, Anadolu Üniversitesi
617
Kültür Tarihi, Anadolu Üniversitesi
618
Anadolu Uygarlıkları, Anadolu Üniversitesi
619
Anadolu Uygarlıkları, Anadolu Üniversitesi
620
Anadolu Uygarlıkları, Anadolu Üniversitesi
621
Anadolu Uygarlıkları, Anadolu Üniversitesi
622
Anadolu Uygarlıkları, Anadolu Üniversitesi
623
Sanat Tarihi, Anadolu Üniversitesi
624
http://www.fotokritik.com/3027578/sehzade-camii
625
http://tr.visit2istanbul.com/sehzadebasi-camii/
626
Anadolu Uygarlıkları, Anadolu Üniversitesi
627
http://www.fotokritik.com/3056387/suleymaniye-camii
628
http://mmustafacavus.blogspot.com.tr/2012/03/mimar-sinan-suleymaniye-camiinde-neden.html
629
Anadolu Uygarlıkları, Anadolu Üniversitesi
630
Anadolu Uygarlıkları, Anadolu Üniversitesi
631
Sanat Tarihi, Anadolu Üniversitesi
632
Anadolu Uygarlıkları, Anadolu Üniversitesi
633
http://www.kalbimcity.net/selimiye-camii-resimleri.html/selimiye-cami-gece
634
http://www.egitimkutuphanesi.com/selimiye-camii-kulliyesi-darul-kurra-ve-darul-tedris-medreseleri-arastasibyan-mektebi-edirne-dunyada-kubbesi-en-buyuk-olan-camii/
635
Anadolu Uygarlıkları, Anadolu Üniversitesi
636
Anadolu Uygarlıkları, Anadolu Üniversitesi
637
Anadolu Uygarlıkları, Anadolu Üniversitesi
638
Anadolu Uygarlıkları, Anadolu Üniversitesi
639
Anadolu Uygarlıkları, Anadolu Üniversitesi
640
Anadolu Uygarlıkları, Anadolu Üniversitesi
641
http://blog.milliyet.com.tr/matrakci-nasuh-efendi-nin-minyaturleri/Galeri/?GaleriNo=20488
642
Kültür Tarihi, Anadolu Üniversitesi
643
Anadolu Uygarlıkları, Anadolu Üniversitesi
644
http://tr-tr.facebook.com/note.php?note_id=200346906656531
603
119
Download

16.yy.OSMANLI TARİHİ - Hakimiyet Dönemi