UNITE 1=Felsefe Nedir?
Philosophia, bilgiyi veya bilgeliği sevmek, araştırmak ve peşinden koşmak demektir. İlk
olarak Pythagoras (M.Ö. 580–500) tarafından Philosophia terimi kullanılmıştır. Bu terim,
tam anlamıyla Platon ve Aristoteles hem kişiliklerinde hem de felsefelerinde değer kazanır.
***Niçin felsefe gereklidir? Çünkü felsefe düşünmeyi öğreten bir sanattır. İnsanlara
düşünmenin ne kadar gerekli olduğunu göstermek için felsefenin değerini, işlevini ve
önemini öğretmek gerekir.
***Felsefe, varlık veya var olan hakkında düşünmektir. Varlığı bir bütün olarak ve varlığı
varlık olması bakımından ele aldığı için felsefe, saf ve katıksız düşünmedir. Kısaca felsefe
soyut, kavramsal, rasyonel ve kuramsal düşünmedir.
***Felsefî düşünmek, soru sorabilme yeteneğine sahip insanlar tarafından gerçekleştirilen
bir düşünme faaliyetidir. Soru sormak ise merak etmekle başlar. İnsan, kendisi, çevresi ve
yaşadığı dünya hakkında merak duymasıyla başlayan soru zincirleri içinde kendisini bulur.
***Felsefe, ruh güzelliği sağlar. Felsefe, mutluluğu amaçlar. Kısaca felsefe yaşama sanatını
öğretir.
***Felsefe bireysel düzlemde ruhsal bir haz vermenin yanı sıra toplumsal düzlemde de
çeşitli değerlere sahiptir. Demokrasinin iyi ve kötü yanlarını sor-gulayabilir. Bir ahlâk
felsefesi geliştirerek, insanın ve toplumun nasıl davranması gerektiğini araştırılabilir.
***Bilginin ve bilgeliğin ne olduğu, felsefenin nasıl tanımlanacağı konusunda çok değişik
görüşler mevcuttur.
Felsefe düşünmeyi öğreten sanattır.
Felsefe, yaşama sanatıdır.
Felsefî sorgulama, fikirler dünyasına bir çağrıdır.
Felsefe insanın aklını kullanarak, var olan hakkında soru sorup, cevap arama
etkinliğidir.
Felsefe, evren, dünya, insan ve toplum hakkında soru sorup, varlığı ve yaşamı
anlamlandırma çabasıdır.
Yapılan tanımlardan da anlaşılacağı gibi felsefe, gerçeği ve doğruluğu araştırma ve bilme
etkinliğidir.
FELSEFİ TAVIR VEYA DAVRANIŞ NEDİR??
Kesinlikle her davranış felsefî değildir. Örneğin, kıskançlık, şiddet ya da hoşgörüsüzlük
felsefî davranışlar değildir. Bir kişi felsefeci olabilir fakat saydığımız davranışlarda
bulunurken bir felsefî davranışı gerçekleştirmiş olmaz. Felsefî davranışları en iyi şu
kavramlarla açıklayabiliriz:
Merak – Şaşkınlık:Aristoteles’in dediği gibi “İnsan, doğası gereği bilmek ister.” Bilmek bir
düşünsel etkinlik sonucu oluşur fakat bilme isteği bir merak sonucu olur. Merak duyan
birey, soru sorarak var olanı sorgulamaya başlar.
Refleksiyon - Dönüşüm – Yansıma: Problem düşünülmeli, zihinde tasarımlanmalı ve de
çözüm için çaba harcanmalıdır. Zihin, problem üzerine refleksiyonlu (düşündüğünü
düşünerek ya da derin düşünmeye dayalı) etkinlikle yaklaşmalıdır. Çift yönlü düşünme
felsefî davranıştır. Felsefî tavır, düşünme üzerinde bir düşünmeyi de içerir. Düşünmenin
kendi düşüncesi üzerine tekrar düşünmesi felsefî tavrın en önemli karakteridir.
Şüphe Etmek ve Dogmatik Olmamak: Her kim felsefî düşünüyorsa kendi inançları üzerinde
bile şüphe etmeli ve bu konuda dogmatik (düşünmeksizin, sogulamaksızın, körükörüne
inanmak) olmamalıdır. Çünkü kendisi ya da başkası için şüphe duymayan bir refleksif
düşünme, felsefî bakış tarzı olamaz. Felsefe, bilgisizce ortaya konan kuramların eleştirildiği
düşünsel etkinliktir. Felsefe, sorulara cevap vermek değil, cevapları sorgulamaktır. Felsefe,
şüphe ile başlar.
Açık Görüşlülük ve Hoşgörülülük: Felsefî davranış yalnızca kendi inançları üzerinde
dogmatik olmamak değil, aynı zamanda başkalarının fikirlerine açık olmak ve hoşgörülü
olmaktır. Felsefeci her türlü söze açıktır ve onları akıl süzgecinden geçirmeden kabul
etmeyendir.
Aklın ve Deneyin Yönlendirmesini İstemek: Bir yerde düşünmeyi durdurmak veya onu
sınırlandırmak, felsefeyi sona erdirmek veya sınırlandırmaktır. Felsefeyi sınırlandırmak ise
aklı bir şeylerle sınırlamak veya hapsetmektir. Bazen aklımıza danışarak var olan
inançlarımızın artık eskidiğini ve yerine yenisinin konulması gerektiğini kabul etmeliyiz.
Böylece yeni deney ve bilgilere açık olmak ve onları istemek felsefî tutumdur.
Belirsizlik ve Yargıda Bulunmamak:Kanıtlanamamış ya da yeterince bilgi sahibi olunmayan
bir konuda yargıda bulunmamak veya belirsiz kalmak felsefî tutum gereğidir. Ne zaman bir
sonuç hakkında kesin delillerimiz yoksa yargı için beklememiz gerektiği düşüncesi felsefî
tutum gereğidir.
Tahmin-Spekülasyon:Şüphe kadar inanç da felsefî tutum gereğidir. Her ne kadar bazı
sonuçlar kanıtları gereği belirsiz ya da temelsiz olsa da eldeki verilerle tahminde bulunmak
bir felsefî tutumdur. Felsefî davranış, dogmatik inançlar olmaksızın bir tür inanç tarzıdır.
Kısaca bu bir tür spekülasyon (düşüntü) davranışıdır. Çünkü uçtaki şüphecilik ve
dogmatiklik aynı düzeyde kabul edilemez.
Devamlılık ve Israrlılık:Felsefeci, problemleri çözmede ısrarlı ve sürekli davranmalıdır. Anlık
şüphe ya da spekülâsyon kimseyi felsefeci yapmaz. Felsefî tutum veya davranış, genellikle
uzun bir refleksiyonel düşünme sürecidir. Felsefe, güçlükleri ve zorlukları cesaretle
reddedebilen ve aşabilen bir tür anlama çabasıdır. O, açık düşünmek için bir tür inatçı
çabadır.
Sakinlik ve Duygusuzluk: İdeal olarak felsefeci aklı en fazla, duyguyu en az kullanandır.
Duygusuz bir felsefenin yaşamın anlamını veremediğini söyleyen doğu felsefesi, aklı ve
arzuyu bir araya getirmeye çalışmıştır. Sonuç olarak felsefî davranış tamamen duygusuz bir
davranış yerine tarafsız duygu olarak kendini ortaya koymalıdır. Bu tutum, çağdaş bilim
adamlarının nesnel olmak için öne sürdükleri tarafsızlık arzusuna benzetilebilir.
FELSEFİ BİLGİNİN ÖZELLIKLERI
Bilginin Tanımı: bilgi, özne ve nesne arasındaki ilişkinin bir sonucudur. Bilgi, özne ve nesne
arasında kurulan bağdan oluştuğuna göre, bu bağlar ancak özne tarafından kurulabilir.
Çünkü nesneye yönelen ve onu algılayan, anlayan ve açıklayan öznedir. Bu bağlar, bilgi
aktları ve bu bilgi aktlarını kuran da aktif öznedir. Nesne (bilinen), öznenin yöneldiği pasif
konumdaki bir olgu, olay veya varlıktır. Nesnelere yönelen özne, onlar üzerine düşünerek,
bir zihinsel etkinlik gerçekleştirir. Bu etkinlik sonucu kavramlara ve kavramlardan kalkarak
önerme ve çıkarımlara varır. İşte, varılan son nokta bilgiyi verir.
NOTBilgi aktı, özneden nesneye yönelen bilinç etkinliğidir. Bilinç etkinliği olarak bilgi
aktları algılama, anlama (kavrama) ve açıklama türünde olabilir.
***Anlama aktı ile özne, gerçekte olan varlığı kavrayabilir veya anlayabilir. Anlama aktı,
doğruyu bütünüyle kavramayı içerdiğinden, sezgisel ya da zihinsel içerikli olabilir. “Şu
resimdeki gerçeği kavradım.
***Açıklama aktı, öznenin nesne hakkında elde ettiği bilgileri nedenleri, gerekçeleri veya
kanıtları ile adım adım vermesini sağlar. Açıklama mantıksal bir bilgi türü olup, bir şey
hakkında ilk bilgiden kalkarak adım adım son bilgiye doğru giden bir sıra içerir. Örneğin,
yağmurun nasıl yağdığını açıklamak gibi.
Bilgi Türleri

Gündelik Bilgi
Dinsel Bilgi
Teknik Bilgi
Sanat Bilgisi
Bilimsel Bilgi
Felsefî Bilgi.
Gündelik Bilgi:Günlük yaşamıda kullanılır, neden-sonuç ilişkisi yoktur, deneme-yanılma
yöntemı, algılarına ve sezgilerine dayanılarak elde edilır, hayatı kolaylaştırır, öznel,bılımsel
degıl, genel-geçer değildir.
Dinsel Bilgi: Dinî bilgi, belli bir din temeli üzerinde evreni, insanı ve toplumu açıklayan
değişmez ve kesin bilgidir. Dinî bilgi, inanca dayandığı ve Tanrı tarafından gönderildiği için,
mutlak ve bağlayıcıdır. Din, insanların ne yapıp ne yapamayacağını kutsal kitap ve
peygamberin söz ve tutumlarıyla açıklar. Sonuç olarak, dinî bilgi, diğer bilgi türlerinden
farklı olarak inanç bağından kaynaklanan mutlak, değişmez, zorlayıcı ve kesin bilgilerdir.
Teknik Bilgi: Alet ve gereç yapma bilgisine teknik bilgi denir. doğada olmayan fakat insanın
kendi aklı sayesinde doğadan aldığı malzemeyi kendi hayatını kolaylaştıracak alete
çevirmesidir. Görüldüğü gibi teknik, teorik bir bilgi olmaktan çok bir şeyin pratik kullanıma
dönüştürülme bilgisidir.
Sanat Bilgisi:Teknik bilgi gibi sanat bilgisi de beceri, yaratma ve üretim etkinliği olarak
ortaya çıkar. Fakat sanat bilgisi yarar amacından ziyade, güzellik duygusuna hizmet eder.
sübjektif (öznel) bilgi türüdür. Sanat bilgisi, hayal gücünün, sezginin, yaratmanın ve
becerinin bir ürünüdür.
Bilimsel Bilgi:İnsan aklının belli bir konuya yönelerek elde ettiği yöntemli, sistemli, düzenli,
tutarlı ve geçerli, kanıtlanabilir ve denenebilir nesnel (objektif) bilgisine, bilimsel bilgi
denir.
Tanımdan da anlaşılacağı gibi, bilimsel bilgi şu temel özellikleri içerir:
İnsanın aklını kullanması,
Bir alanı konu yapması,
Yöntem (deney ve gözlem) kullanması,
Tutarlı ve geçerli olması,
Sistemli ve düzenli olması,
Kanıtlanabilir ve denetlenebilir olması,
Nesnel yani tarafsız bilgi olması.
Bilimsel bilgi, yöntemleri, konuları ve amaçları bakımından üçe ayrılır:
Formel Bilimler
Doğa Bilimleri
İnsan Bilimleri
Formel Bilimler: Konusunu doğadan almayan buna karşılık duyular üstü ideal bir varlık
alanını ele alan bilim dalıdır.
***Duyular alanının ötesinde kalan düşünce alanını ya da tasarlanan varlık alanını
incelediği için formel bilimlere ideal bilimler de denir. Matematik ve mantık bu tür
bilimlerdir.
***Formel bilimler, konusu bakımından hem doğa bilimlerinden hem de insan
bilimlerinden farklıdır.
***Formel bilimlerin yöntemi, bir düşünme yöntemi olan tümdengelimdir. Buna karşılık
doğa ve insan bilimleri çoğunlukla deney, gözlem ve tümevarım yöntemlerini kullanırlar.
***Formel bilimler diğer bilimlere göre en nesnel bilgi türleridir.
Doğa Bilimleri:Formel bilimlerin tersine, reel (gerçek) dünyada var olan varlıkları inceleyen
ve onların bilgisini edinmeye çalışır. Konu alanı reel varlık alanı olan doğa bilimleri, kendi
içinde fizik bilimleri, yer bilimleri ve yaşam bilimleri olarak üçe ayrılır.
Fizik bilimleri, doğa bilimleri içindeki varlıkları birçok açıdan ele alarak, onlar hakkında
olgusal, tümel ve doğru bilgiler verirler. Fizik, maddeyi, hareketi ve enerjiyi; kimya
maddenin yapısını, bileşenlerini, özeliklerini ve değişimlerini; astronomi gezegenleri,
yıldızları kısaca uzayı inceler. Yer bilimleri, jeoloji, meteoroloji ve oşinografi (deniz
bilimleri), mineraloji ve paleontoloji (fosil bilimi); yaşam bilimleri, biyoloji ve tıp bilimidir.
**Doğa bilimlerinin temel özelliği, olgusal ve deneysel oluşlarıdır. Olgu veya olgular arası
ilişkiyi neden-sonuç bağıntısı ilkesine göre açıklamaya çalışırlar. Ne-densellik ilkesi doğa
bilimlerinin genel, kesin, tümel ve doğru yasalara erişmesinin en önemli temelidir.
**Doğadaki varlıklar, bir düzen içinde aynı yasalara göre hareket etmektedirler. Doğa
bilimleri, doğadaki varlıkların bilgisini açıklama yöntemiyle ortaya koymaya çalışırlar.
Buldukları yargıları tümevarım yöntemiyle genelleyip, yasaları elde ederler.
İnsan Bilimleri:İnsanı değişik boyutlarıyla inceleyen bilgi türüne, insan bilimleri adı verilir.
İnsan bilimleri, antropoloji, sosyoloji, psikoloji, siyaset bilimi, dil bilimi ve tarih gibi insanı
kendisine konu yapan bilimlerden oluşur.İnsanı bilimler, insanın yapıp ettikleriyle ve ne
yapacaklarıyla ilgilenirler.
**insan bilimlerinin amacı genel-geçer yasalara varmak yerine, insanın yapıp ettiklerini
anlamaktır. İnsan bilimleri, açıklama yöntemi yerine anlama yöntemini kullanırlar.
Felsefî Bilgi: Felsefî bilgi, diğer bilgi türlerinin aksine, evreni, varlığı, insanı ve toplumu
parçalara veya konularına ayırmadan, bir bütün olarak anlamaya çalışır. Felsefî bilgi,
merak eden ve soru soran varlık olarak insanın, evren, dünya, kendisi ve toplum hakkında
aklı ile ortaya koyduğu tümel düşüncelerdir. Felsefî bilgi, araştırma ve incelemeye
dayanarak eleştirel bir düşünmenin sonucunda ortaya çıkar.
**Felsefî bilgi, birikimsel olarak ilerleyen bilgidir.
** Felsefî bilgi, birleştirici ve bütünleyicidir.
**özneldir.
**Felsefî bilgi, bilimsel bilgi gibi deneyle veya gözlemle kanıtlanamaz.
UNITE 2=BILIM,SANAT,DIN VE METAFIZIKLE ILISKISI
Felsefe ve Bilim İlişkisi:Bilimler, varlığı parçalara ayırıp incelemele-rine karşın, felsefenin
birleştirici ve genelleyici işlevine ihtiyaç duyarlar. Yine felsefe de günümüzdeki bilimin
verilerini ve sonuçlarını kullanma ihtiyacını duyar. Çağımızda ortaya çıkan bilim felsefesi,
bilimin amacını, yöntemini, kuramsal yapısını ele alır ve analiz eder. Tüm bunlar gösteriyor
ki, bilim ve felsefe birbirlerine çeşitli açılardan bağlıdırlar.
***Felsefeyle bilim amaçları bakımından birbirleriyle benzerlik taşırlar. Her ikisinin de
amacı, evreni, dünyayı, insanı ve toplumu kavramak ve açıklamaktır. Hem felsefe hem de
bilim hazır bilgi ile yetinmeyip, ortak amaçları doğrultusunda mantık ilkeleriyle tutarlı,
doğru, genel, eleştiriye açık ve evrensel bilgiye ulaşmak isterler. Hem felsefe hem de bilim
bilgilerin yeterli ve gerekli akıl ve deney kanıtlarıyla desteklenmesi gerektiğini kendilerine
temel ilke edinirler.
***Felsefe ve bilimin konusu ve amacı aynı olmasına karşın, bu konu ve amaç için
kullandıkları yöntemleri birbirinden farklıdır. Felsefe, evreni, dünyayı, insanı ve toplumu
tümdengelimsel (dedüksiyon) akıl yürütme sonucu kavramsal olarak açıklarken; bilim,
tümevarımsal (endüksiyon) akıl yürütme ve deney-gözlemle, olgusal olanın genel yasalarını
açıklamaktadır.
***Felsefe ve bilimin diğer bir farklı yanı ise şudur: Felsefe ürettiği bilgide pratik bir yarar
gözetmez. Buna karşılık bilim, ürettiği bilgiyle doğaya egemen olmak, onu kendi çıkar ve
istekleri doğrultusunda değiştirmek ister. Felsefe, bilme ve merak arzusu içinde evren
hakkında bilgi üretirken ve bilginin kendisini de sorgularken, bilimin böyle bir kaygısı ya da
amacı yoktur.
Felsefe ve Din İlişkisi: Günümüzde din felsefesi, dinin kaynağını, Tanrı, ölümsüzlük, ruh ve
inançları ince-leyen bir felsefe disiplini olmuştur.
***Felsefenin eleştirel, şüpheci ve akılcı yaklaşımına karşılık, din, getirdiği cevaplarda
şüpheye, eleştiriye ve sorgulamaya yer vermediği gibi, imkân da tanımaz. Dinin kaynağı,
ilahîdir. Dinde cevaplar, vahiy yoluyla ve Tanrı’nın elçileri sayesinde indirilen kutsal kitapta
bulunur. Dinde cevaplar, inanç yoluyla mutlak, değişmez ve tek gerçeklik olarak kabul
edilir ve inanılır.
***Görüldüğü gibi amaçları bakımından aynı olsalar da, felsefe ve din bilgisinin geldiği
kaynak ve yöntemleri bakımından birbirlerinden kesinlikle ayrılırlar. Nice inanan insan,
aynı zamanda felsefe de yapmıştır. Örneğin, Fârâbî ve İbn Sînâ gibi düşünürler, hem bir
dine bağlı kalmışlar hem de felsefe yapmışlardır.
Felsefe ve Sanat İlişkisi: Filozof evreni, dünyayı, insanı, toplumu aklına, mantığına ve
bilimin verilerine göre açıklarken, sanatçı bunları duygu ve hislerine göre anlatmaktadır.
Felsefe, varlığı kavramsal, mantıksal ve tümel olarak açıklarken; sanat “güzellik” ve
“hoşlanma” ölçütü çerçevesinde anlamaya çalışır.
***Felsefe ve sanat, insanın öznel ve yaratıcı bir etkinliğinin ürünüdür. Fakat felsefe, diğer
bilgi türlerini eleştirdiği veya sorguladığı gibi, sanatı da eleştirir veya sorgular. “Sanatın
özü”nün ne olduğu sorusunun sorulduğu ve cevaplandığı felsefe alanına sanat felsefesi
denir. Sanat felsfesi, sanatın, özünü, kaynağını, doğasını, kapsamını, güzel olanı ele alır,
sorgular ve kavramaya çalışır.
Felsefe ve Metafizik İlişkisi: “Metafizik” sözcüğü, M.Ö. I. yüzyılda Aristoteles’in kitapları
sınıflandırılırken, kullanılmıştır. Aristoteles’in “varlığın nedenlerini ve temel ilkelerini”
konu alan kitaplarına fizik ötesi veya fiziğin dışında kalan anlamına gelen metafizik adı
verilmiştir. Metafiziğin problemleri ve konuları üç başlıkta toplanmıştır:
1- Genel olarak varlıkla ilgili sorular (ontoloji),
2- Evrenin yapısı ve oluşumuyla ilgili soru ve konular (kozmoloji),
3- Tanrı ve ruhla ilgili konular.
Ontolojik sorular ve konular: Genel olarak varlık hakkında sorulan sorular ve cevapları
içeren metafiziğin bu alanında iki belirgin yaklaşım vardır.Ontolojilerden biri materyalizm,
diğeri idealizm-dir. Materyalizme göre, gerçekten var olan varlık, maddedir. Buna karşılık,
idealizme göre, gerçekten var olan varlık, düşünce, idea, ruh veya tasarım türünde olan
varlıklardır. Bu anlamıyla idealistler, ya düşünmeden bağımsız bir gerçekliğin var olduğunu
kabul etmezler ya da düşünmeden bağımsız olarak var olan şeylerin idea cinsinden tinsel
(maddi olmayan) bir şey olduğunu iddia ederler.
Kozmolojik sorular ve konular: Evrenin yapısı ve oluşumu üzerine üç temel yaklaşım vardır.
1- Mekanist yaklaşıma göre, evrendeki tüm varlıklar ve olaylar nedensellik ilkesine bağlı
olarak oluşur.
2- Teleolojik yaklaşım, mekanik yaklaşımın karşıtı olarak, evrendeki tüm varlıklar ve
oluşlar, bir ereğe ve gayeye doğru hareket içinde meydana gelmektedir.
3- Teolojik görüşe göre ise evrendeki tüm varlıklar ve oluşlar, Tanrı’ya dayanmaktadırlar.
Teolojik metafiziğin konusu ve problemi, Tanrı’nın varlığının kanıtlanmasıdır.
Ruhun varlığıyla ilgili problemler: “Ruh nedir?”, “Ruhun doğası ve yapısı nedir?”, “Ruh
ölümsüz müdür?” gibi sorular ve konular da metafiziğin problemleri arasındadır.
Metafiziğin bu konuları ve problemleri, felsefe tarihi içinde birçok filozof tarafından farklı
yaklaşımlarla açıklanmıştır. İnsanı ve varlığı ilgilendiren bu problemler, günümüzde de
çeşitli açılardan var olmaya devam etmektedir.
FELSEFENIN DISIPLINLERI
Bilgi Kuramı (Epistemoloji): Bilginin doğasını, doğruluğunu ve kesinliğini inceler. Bazı
noktalarda psikoloji de bilgi konusuna girse de, epistemoloji bilgi objesiyle bilgi arasındaki
ilişki problemini ele alır. Bilgi kuramı, bilen öznenin bilinen nesne karşısındaki durumuna
göre de çeşitli açılardan ele alınabilir. Böylece değişik bilgi kuramları ortaya çıkabilir.
Mantık: Düşünme yönteminin bilimi olarak mantık, felsefenin, bilimlerin hatta
matematiğin mantıksal alt yapısını oluşturan temel disiplindir. Mantık, problem-çözme
yöntemleri, anlamanın ve kanıtlamanın değişik çözüm metotlarıyla uğraşır.Örnegın;
Düşünmenin yapısı ve işleyişi nasıldır? Düşünme, dünyanın yapısıyla ne tür bir ilişki
içindedir?...
Bilim Felsefesi:Bilimin doğasını tanımlamaya çalışır. Bilim felsefesinin özel amacı, bilimlerin
değişik alanlarda uygulanmasına bağlı olarak ortaya çıkan sonuçları ve bunların sı-nırlarını
açıklamaktır. Bilim felsefesi özellikle bilimsel metotların değerlendirilmesi ve
anlaşılmasıyla ilgilenerek, güvenilir gözlemler, sınıflamalar, genellemeler ve doğrulamalar
için temel olanaklar hazırlar. Daha açıkça belirtmek gerekirse, bilim felsefesi deneyin
doğasıyla, deneme-yanılma durumlarındaki olasılıkla, göreli değişmezlerle, zorunlu
deneylerle ve bilimsel sonuçlarla ilgilenir.
Varlık Felsefesi:Ontoloji olarak da adlandırılan varlık felsefesi genel de varlığı kendisine
konu yaparak, varolanın doğasını, kaynağını ve sınırlarını araştırır. Var olanın yapısının ne
olduğu sorusu üzerinde durarak, var olma türlerini sorgular. Metafizikle yakın bir ilişki
içinde olan varlık felsefesi uzun süre metafizik olarak anlaşılmışsa da gerçekte öyle değildir.
Varlık felsefesi metafizikten yararlandığı gibi bilgi felsefesinden de yararlanır. Değişmez ve
kalıcı varlığın ne olduğunu araştırırken, varlığın ilk nedenini göstermeye çalışır.
Metafizik:Aristoteles’in kitaplarını, inceledikleri konular itibariyle belirli bir sıralamaya tabi
tutan öğrencilerin yaptığı sınıflamaya göre, Aristoteles’in fizikle ilgili tüm kitaplarının
dışında kalan kitaplara verilen genel isim metafiziktir. Kelime anlamı fizik-ötesi veya fiziğin
dışındaki konuları inceleyen bilim veya bilgi alanıdır. Bu anlamıyla metafizik, var olanı var
olan olarak inceleyen ilk felsefedir. Birçok genel soru ile ilgilenir.Örnegın; Zaman nedir?
Uzam nedir? Töz Nedir? İlişki nedir? Neden nedir?
Dil Felsefesi:Dilin çeşitli problem ve görüşlerini kendisine konu edinen felsefenin bir alt
dalıdır. Dilin doğasını, amacını, kavramlarını, köklerini, kapsamını, yapısını ve sözcüklerin
anlamlarını inceler. Kelimelerin, düşüncenin ve nesnelerin anlamla olan ilişkisini ortaya
koymaya çalışır. Felsefe her zaman anlamla ilgilenmiştir. Fakat son zamanlardaki dilin
eleştirel incelenmesinde sembollerin, işaretlerin ve benzerlerin işlevlerinin tam bir analizi
üzerinde durmaktadır. Eğer akıl bir tür sembolleştirme sürecinde işlevini gerçekleştiriyorsa,
felsefe zorunlu olarak sembollerin anlamını açıklamak durumundadır. Bu ise dil
felsefesinin görevidir.
Değer Felsefesi (Axioloji):Değerleri inceleyen disipline değer felsefesi veya axioloji denir.
Değer ve değer yargıları nedir? Değerlerin çeşitleri nelerdir?
Sanat Felsefesi:Sanat felsefesi, genelde iki soru üzerinde durur:
1. Güzellik nedir? 2. Sanat nedir?.
Bazı güzellikler doğanın güzelliğidir yani sanatın değildir. Güzeli heralanda ele alıp
inceleyen felsefe dalına estetik denir. Yalnızca sanatı ve sanattaki güzeli inceleyen
felsefeye de sanat felsefesi denir. Bazı sanatlar da çirkindir, güzel değildir. Bir resim birine
güzel, diğerine çirkin gelebilir. Güzellik nerededir? Güzellik, müzikte, dansta, resimde,
şiirde, hey-kelde, mimarlıkta, oyunda, geleneklerde, halk danslarında, folklorda, güneş
batımında ya da doğuşunda, kadında ve benzerlerinde bulunabilir. Tüm bunlarda ortak
olan bir şey vardır.
Etik: İyi ve kötü olanı, ahlâklı ve ahlâksız olanı inceleyen felsefe disiplinine etik denir. Ahlâk
felsefesi olarak da tanımlanan etik, insan davranışlarındaki ahlâkî değerleri araştırır.
Sağduyu, etiği emirler ile tanımlar.Örnegın; Tanrı şunu yap dedi, şunu ise yapma dedi gibi.
Ödevimiz nedir? Sorumluluk nedir? Vicdan, adalet, mutluluk ve bilgelik nedir? gibi soruları
araştırır.
Din Felsefesi:Felsefenin bir dalı olarak dini inceler. Din felsefesi bir din değildir, dini
anlamaya çalışan felsefi bir disiplindir. Burada felsefeci dine ilişkin sorularla meşgul olur ve
onları açıklamaya ve anlamaya çalışır. Birçok dinden bahsetmek olanaklıdır: İslâmiyet,
Yahudilik, Hıristiyanlık, Budistlik vs.
Siyaset Felsefesi:Siyasal yaşamı, devleti, yönetim biçimlerini ele alan ve sorgulayan
felsefedir. Başlıca soruları şunlardır: “İktidar nedir?” “İktidar gücünü nereden alır?”,
“Yasallığın veya meşruluğun özü nedir?”
***Şimdiye kadar saydığımız felsefenin disiplinlerine daha birçokları da
eklenebilir. Örneğin, toplum felsefesi ve ekonomi felsefesi gibi. Ayrıca eğitim
felsefesinden, tarih felsefesinden, fizik felsefesinden ve daha birçok felsefeden
bahsetmek mümkündür. Şimdiye kadar saydığımız felsefenin disiplinlerine daha birçokları
da eklenebilir. Örneğin, toplum felsefesi ve ekonomi felsefesi gibi. Ayrıca eğitim
felsefesinden, tarih felsefesinden, fizik felsefesinden ve daha birçok felsefeden
bahsetmek mümkündür.
***Felsefenin disiplinleri bazı dönemlerde tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşullarla
bazen ön plana çıkarak tüm felsefeye yön vermişlerse de, felsefenin üç
disiplini her dönemde ele alınmıştır: 1. Varlık felsefesi, 2. Bilgi felsefesi, 3. Ahlâk
felsefesi.
Felsefenın Önemı Ve etkılerı
**Felsefe, insanı insan yapan en önemli düşünme etkinliğidir.
**Çağımız toplumu bilgi toplumudur.
**Felsefe, insanları bilinçlendirme, düşündürme ve birey yapma açısından
gereklidir.
**Felsefe, toplum ve devlet içinde yaşayan insanların, insan haklarını anlaması
ve geliştirmesi için de gereklidir.
**Felsefe, insanlar ve toplumlar arası hoşgörüyü sağlar.
FELSEFE ÜNİTE 3
GİRİŞ
Felsefenin ne olduğunu ortaya koymanın en iyi yollarından birisi de felsefenin disiplinlerini
ele almaktır. Felsefenin disiplinlerinden bilgi felsefesiyle
başlamak, felsefeye giriş için kolay ve anlaşılır bir yöntemdir. “Bilgi nedir?”
sorusunu temele alan bilgi felsefesine, epistemoloji adı da verilmektedir.
BİLGİ FELSEFESİNİN TEMEL VE KAVRAMLARI
Bilen, Bilinen ve Bilgi Bilgi felsefesinin en temel kavramı bilgidir. Bilgi nedir? Bilgi
kavramıyla neyi anlatmak ve anlamak istiyoruz? Öncelikle bilgi denilen şey, insana aittir.
Bilgi, insan bilgisidir. O hâlde, bilgi felsefesinin konusu olan bilgi, insanın kendi bilgisidir.
Bilgi felsefesinin en temel kavramları şunlardır.
1- Bilen
2- Bilinen
3- Bilgi.
Doğruluk ve Gerçeklik:Bilgi felsefesinin bir diğer kavram çifti de doğruluk ve gerçekliktir.
Bilgi felsefesi, doğru bilgiyi araştırmaktadır.Doğruluk düşüncedeki bir şey üzerine
söylenmiş bir yargıya veya önermeye aittir.Doğruluk bir değerdir. Öznenin gerçek hakkında
ileri sürdüğü yargının yanlış ya da doğru olma değeridir. Gerçeklik ise bir tür var olma
durumudur. Bir şeyin varlık olma özelliğinden dolayı, o şeye gerçek diyoruz. Örneğin, “Kaf
dağı” denilince herkes bir şeyi düşünür fakat düşünülen bu dağın gerçekliği söz konusu
olunca hiç kimse Kaf dağının gerçek olarak var olduğunu ispat edemez.
Doğruluk ve Anlamlılık:Bilgi felsefesinin diğer bir kavram çifti de bir cümlenin anlamlılığı ve
doğruluğudur. Bir cümle doğru veya yanlış değerleri alabilmesi için önce o cümlenin
anlamlı olması gerekir. Eğer bir cümle anlamlı değilse, o cümlenin doğruluğundan veya
yanlışlığından söz edilemez. Çünkü sadece anlamlı cümleler bir yargıda bulunur.
Bilgi ve Bilginin Gerekçelendirilmesi:Bilgi, bilen ve bilinen arasındaki bilişsel sürecin
ürünüdür. Bu süreçte elde edilen bilgilerin doğru bilgi olduğunun gerekçelendirilerek
gösterilmesi zorunludur.Aksi takdirde bu bilginin doğruluğundan söz edemeyiz.
Doğruluk, Tutarlılık ve Geçerlilik:Üç kavram genellikle birbirlerinin yerine kullanılarak
karıştırılmaktadır. Fakat her birinin anlamı diğerinden farklıdır. Bir önerme yapısı gereği bir
doğruluk değerine sahiptir. Önerme ya doğru ya da yanlıştır. Tutarlılık ise önermenin en az
bir sefer doğru değer almasına veya diğer önermelerle olan ilişkisi sonucu ortaya
çıkar.Eğer oluşan ilişkinin tutarlılığı her durum ve her zaman için gerçekleşirse bu duruma
da geçerlilik denir.
PROBLEMLERİN SORGULANMASIYLA BİLGİ FELSEFESİ
Felsefe öğretiminin diğer bir yöntemi de problemleri ortaya koyarak ve sorgulayarak
felsefe öğretimi yapmaktır. Bu yöntemi kullanarak bilgi felsefesinin problemleri de ele
alınabilir. Bu problemler ortaya konularak bilgi felsefesinin kapsamını ve konusunu
açıklamak olanaklıdır.Bilginin sınır ve kapsamını sorgulayarak neyi bilip neyi
bilemeyeceğimizi belirlemek mümkündür.Doğru Bilgi Mümkün müdür?
**Bilgi felsefesini mümkün kılan veya bilgi felsefesini ortadan kaldıran bu problem bizce en
temel sorundur. Çünkü bu soruya verilecek cevap, bir sonraki probleme geçip
geçemeyeceğimizi belirlemektedir. “Doğru bilgi mümkün müdür?”sorusuna iki yaklaşımla
cevap verilmektedir:
Dogmatikler: Evet, doğru bilgi mümkündür.
Şüpheciler: Hayır, doğru bilgi mümkün değildir.
Şüpheciliğe Götüren Nedenler:Şüphecileri kesin ve doğru bilginin mümkün olamayacağı
inacına götüren birçok neden vardır.
Günlük Deneyimler ve Duyumlar:İlk bilgi kaynağımız olan duyular sık sık hataya
düşmemize neden oluyorsa, kesin ve doğru bilgiyi hiç bir zaman edinemeyiz demektir.
Bilimsel Bilginin Tarihsel Değişimi:Şüphecilerin diğer bir argümanı ise bilim tarihindeki
doğru bilginin geçirdiği değişimlerdir. İnsanların yüzyıllarca doğru olarak kabul ettikleri
bilgiler bile bir gün yanlış olabilmektedir.Acaba ilerideki yüz yıllarda yeni bilimsel
gelişmeler sonucu şu anda doğru ve kesin gördüğümüz Newton fiziği ve Kepler astronomisi
de değişebilir mi? Bundan şüphe duymamızı kim nasıl engelleyebilir?
Toplumsal veya Bireysel Görelik:Şüpheciler, tarihsel açıdan bilginin doğruluğunun değişimi
yanı sıra aynı zaman diliminde de bilginin farklı toplum ve bireylerde değişiklik
gösterebileceğini ileri sürerler. Bir şey hakkındaki bilgi, iki farklı toplumda aynı olabildiği
gibi farklı da olabilir. Göreliğin hem aynı zaman diliminde ve hem de farklı zaman diliminde
olduğunu ileri süren şüpheciler, evrensel hiçbir bilgi türünü kabul etmezler.
Varlığın Değişim İçinde Olması:Birçok şüpheci, görüşlerini varlığın değişim ve hareket
içinde olmasına dayandırarak ortaya koymaktadır. Eğer var olan her şey hareket ve oluş
içindeyse,nasıl olur da bu değişen varlıkların değişmez, kesin ve doğru bilgisini edinebiliriz?
Bu görüş, çoğu şüpheci tarafından kabul edilmektedir.
Aklın Farklı Yöntemler Kullanması:Aklın bilgi için farklı yöntemleri kullanması sonucu da
şüpheci görüş ortaya çıkabilir. Her ne kadar aklın yolu bir denilse de, akıl gerçeğin bilgisini
tek bir yol veya yöntemle değil birçok yol ve yöntemle açıklamaya çalışır
*Şüpheciliğe götüren düşünme biçimlerini belirttikten sonra artık kaç tür şüpheci görüş
olduğunu açıklayabiliriz.
Şüphecilik Çeşitleri
Bir Tavır Olarak Şüphecilik:Eleştirici vesorgulayıcı düşünme ancak var olan üzerine şüphe
duyulmasıyla başlar. Sokrates’in şüpheciliği felsefî tavır gereğidir. Çünkü o, sofistlerin
göreceli şüpheciliğini eleştiren kendine has bir şüpheci tavra sahiptir. Bu tavır aynı
zamanda Sokratik alayı da içermektedir. Sokrates’in “bildiğim tek bir şey var o da hiçbir şey
bilmediğimdir”cümlesindeki gizli alay veya eleştiri, onun nasıl şüpheciliği felsefenin bir
parçası yaptığını göstermektedir.*Hem felsefe hem de bilim şüpheyle başlar.
Bir Yöntem Olarak Şüphecilik:İslâm dünyasının yetiştirdiği büyük din felsefecisi Gazâli ve
Batı dünyasının yetiştirdiği ve modern felsefenin kurucusu Descartes, şüpheciliği bir
yöntem olarak felsefî düşünmelerinde kullanmışlardır.Descartes, her şeyden şüphe
ederken, kendisinden şüphe edemeyeceği bir şeyin olduğunu sezer.. Böylece Descartes
ünlü önermesine varmıştır: “Düşünüyorum; o hâlde, varım.” Düşünen; yani şüphe eden
olarak ben, düşünmekte olduğumun farkındayım. O hâlde, düşünüyorsam aynı
zamanda var olmaktayım ve bu durumdan da şüphe edemem..
**Gazâli, aklın âciz kaldığı bir noktada ikinci bir akıl olan kalbi ön plana çıkartarak, kesin ve
güvenilir bilgiye ulaşılabileceğini söyleyerek sezgiciliğin önemini vurgular. Kalp bilgisi,
içinde hiçbir şüphe taşımayan bilgidir. O hâlde Gazâli iki türlü bilginin varlığını kabul eder:
1. Varlığın görünüşlerini veren duyu ve akıl bilgisi. 2. Varlığın iç bilgisini ilham ve sezgi ile
veren kalp bilgisi.
Deney-Dışı Bilgiye Ait Şüphecilik:Descartes’ın akılcı şüpheciliğiyle başlayan modern felsefe,
İngiliz deneycileriyle ve bunların senteziyle 18. yüzyılda farklı şüpheci felsefelere yol
açmıştır. Deney-dışı bilgiyle ilgili şüpheciliği iki aşamada ele alabiliriz:
Deneycilerin Şüpheciliği:İngiliz deneycilerinden Locke ile başlayan deneyci (ampirist) bilgi
kuramına göre, bilgilerimizin kaynağı deneyimlerimizdir. Deneyin haricindeki her tür
bilgiden şüphe edebiliriz.Locke’un deney-dışı bilgilere karşı duyduğu şüpheyi daha da
ileri götüren David Hume, bilginin kaynağını deneyden gelen izlenim ve idelerle
açıklamıştır.Ancak Hume, nedensellik ilkesinin bilinemeyeceğini ve temellenemeyeceğini
ileri sürerek, aynı zamanda bilimsel bilginin kendisinden de şüphe etmiştir.
Eleştirel Şüphecilik:Görülerimizin dışında kalan asıl gerçekleri bilmiyoruz. Görülerimizin
dışında kalan gerçekliğe kendinde-şey diyen Kant,kendinde-şeylerin deneye açık olmadığı
için bilgi nesnesi olmadığını, deneye açık olan şeylerin görünüşler olduğunu söylemektedir.
Kant’ın eleştirel şüpheciliği, kendinde-şey ve görünüş (fenomen) ayrımını ortaya
çıkartarak, insan zihninin bilme sınırlarını ortaya koymaktadır.
Aşırı Şüphecilik:Bilginin olanağı konusunda göreceliği savunarak mutlak bilginin olmadığını
ileri süren aşırı şüphecileri tarih arenasında iki farklı dönemde görmekteyiz. Birinci olarak
Sokrates ve Platon’un çağdaşları olan sofistleri, ikinci olarak da M.Ö. 360-270 yılları
arasında yaşamış ilkçağ felsefecilerinden Pyrrhon ve öğrencilerini ele alabiliriz. Her iki
görüşte olanlar, sağlam bir bilginin olmadığını ileri sürerler.
Sofistler:M.Ö. 5. ve 4. yüzyılda değişen toplumsal-siyasal durum ve İlkçağ doğa felsefesinin
girdiği çıkmaz sonucu, insan felsefesini başlatan gezgin felsefe öğretmenlerinden oluşan
sofistler, şüpheciliği benimseyerek, kesin ve mutlak bilginin olmadığını ileri sürmüşlerdir.
*Üşüyen insan için hava soğuk, üşümeyen insan için sıcaktır.
Septikler(Şüheciler):Sofistlerin sağlam, kesin ve doğru bilgide nesnelliği ortadan
kaldırmaları ve bilgiyi insanın öznel duyu ve algılarına indirgemelerini kendilerine örnek
alan Phyrrhon ve takipçileri şüpheciliği bir felsefî akım hâline getiren septik düşünürlerdir.
Sistemli bir felsefe akımı olarak şüphecilik felsefe tarihi içindeki yerine Pyrrhon’la
kavuşmuştur. Bu akımın en önemli temsilcileri Phyrrhon (M.Ö.365-275), Timon (M.Ö. 325235), Arkesilaos (M.Ö. 316-240), Karneades (M.Ö. 219-120), Aenesidemos (M.S. I. yy) ve
Sektus Empiricus’tur (M.S. III. yy).
Doğru Bilginin Kaynağı Nedir?
Doğru bilginin kaynağıyla ilgili felsefî düşünceler:
1- Bilginin kaynağı deneydir.
2- Bilginin kaynağı akıldır.
3- Bilginin kaynağı hem akıl hem deneydir.
4- Bilginin kaynağı sezgidir.
***Bilginin Kaynağı Deneyimdir.İnsan zihni boş bir levha gibidir, zamanla deneyimleriyle
bu levhayı doldurur insan Bilginin Kaynağı Akıldır Deneyimlerimizin temelinde olan
duyuların ne kadar güvenilir olduğu sorusunu soran akılcılar, duyuların bazen yanıltıcı
olduklarını ortaya koyarlar. Duyu ve deneyim bilgisine şüpheci bir tavırla yaklaşmaları,
akılcıların sağlam, değişmez ve kesin bilgi aramalarındandır.
***Bilginin Kaynağı Hem Deneyim, Hem de Akıldır.Bilginin kaynağını radikal biçimde
deneyimde veya akılda görenlere karşı olarak, her iki kaynağı da bilginin temeline koyan
görüştür. Bu görüşe göre, bilgi için hem deneyim hem de akıl gereklidir. Yalnızca biri
olması, bilginin oluşması için yeterli değildir. Bu görüşün en iyi temsilcisi Kant’tır.Kant’ın
meşhur önermesi bu görüşü en iyi şekilde açıklar: “Deneyimsiz kavramlar boş,kavramsız
deneyimler kördür.
**”Bilginin Kaynağı Sezgidir.Aklın,doğru, kesin ve sağlam bilgiyi veya hakikati veremediğini
savunan bu görüşe göre doğru, sağlam ve tam bilgiyi ancak aracısız ve doğrudan bilmeyi
içeren sezgi verir.Gazâli ve Bergson en çok tanınan iki filozoftur.Her ikisi de akılcılığa karşı
çıkmışlardır.
Doğru Bilginin Ölçütleri Nedir?
Bilgi felsefesinin önemli problemlerinden biri olan doğru bilginin ölçütleri sorunsalı farklı
şekillerde açıklanmıştır:
1- Doğru bilginin ölçütü uygunluktur.
2- Doğru bilginin ölçütü tutarlılıktır.
3- Doğru bilginin ölçütü tümel uzlaşımdır.
4- Doğru bilginin ölçütü apaçıklıktır.
5- Doğru bilginin ölçütü verdiği yarardır.
6-Doğru Bilginin Ölçütü Uygunluktur
Skolastik felsefe, doruluğa ilişkin uygunluk kuramını şöyle formüle etmiştir:
“Veritas est adaequatio rei et intellectus.” Kısaca, “Doğruluk, intellekt (zihin) ve
şeylerin (olgu veya nesnelerin) uygunluğudur.”
Doğru Bilginin Ölçütü Tutarlılıktır:Doğruluk hakkındaki tutarlıklık kuramına göre,
düşüncenin gerçeklikle uygunluğundan çok düşüncelerin kendi aralarındaki tutarlılığı
doğruluğun ölçütüdür. Bir önermenin doğruluğu sistemde daha önce kabul edilmiş doğru
önermelerle çelişmemesine dayanmaktadır.
Doğru Bilginin Ölçütü Tümel Uzlaşımdır:Tümel uzlaşım ölçütüne göre, herkesin veya
çoğunluğun kabul ettiği bilgiler doğrudur. Burada amaç bir inanç, bir yargı, bir önerme ya
da bir bilgi hakkında herkesin onunla ilgili doğru kabulüdür. Önerme üzerinde genel bir
ortak yargı varsa, doğru veya yanlış değer verme olanağı vardır. Örneğin, bir an bir şey
gördüğümü sanırsam ve gördüğüm şeyin var olup olmadığını yani görme eylemimin doğru
olduğundan şüphe ediyorsam, yanımda bulunanlara aynı şeyi onların da görüp görmediğini
sorarım. Eğer onlar da beni doğruluyorsa, gördüğüm doğrudur. Bu anlamda, genelin
onayını almak doğruluğun ölçütü olarak kabul edilmektedir.Tümel uzlaşım ölçütü,
demokrasinin öne sürdüğü doğruluk ölçütüdür.
Doğru Bilginin Ölçütü Apaçıklıktır:Bir bilginin, bir yargının veya bir önermenin apaçık
olması onun hem açık ve seçik, hem de şüphe duyulmayan olması demektir.
Doğru Bilginin Ölçütü Verdiği Yarardır:Bir yargının doğruluğu verdiği yararla özdeşleştirilir.
Bu ölçütü kabul edenlere pragmatist (yararcı) denir. Pragmatistlere göre, bir şey yararlı
olduğu sürece değerlidir ve doğrudur.
FELSEFE ÜNİTE 4
BİLGİ FELSEFESİ 2
Bilen varlığın bilinen varlık hakkında elde ettiği zihinsel farkındalığa bilgi denir.
DOĞRU BİLGİNİN SINIRLARI VEYA KAPSAMI NEDİR?
İçkin İdealizm Özne ancak kendi içkin bilişini gerçekleştirir. Böyle bir görüşe içkin idealizm
adı verilir. En önemli temsilcisi George Berkeley’dir. (1685-1753).
Transendental İdealizm:Bilen özne, kendisinden bağımsız olarak var olan nesnelerin
bilgisini ancak kendinde var olan yapı çerçevesinde bilebilir, diyen görüşe transendental
idealizm denir.En önemli temsilcisi Kant’tır. Bu görüşe göre, deney alanının ötesinde kalan
bir gerçekliğin bilimsel ve doğru bilgisini edinme olanağımız yoktur. Bilgimiz,deneylerimiz
ve zihnimizin yapısıyla sınırlıdır.
Epıstemolojık Realızm:Bilen özne, kendisinden bağımsız olarak var olan nesnelerin gerçek
bilgisine sahip olabilir, diyen görüş, epistemolojik realizm olarak adlandırılır. Realistler,
içkin idealist ve transendental idealistlerden farklı olarak, zihnimizin dışında gerçekten
var olan bir dünyayı ve bu dünyanın da gerçekten bilinebileceğini öne sürerler.Bilginin
kapsamı, yalnız zihinle sınırlanamaz; bilgi sınırsız bir alana sahiptir. Bizim dışımızdaki
dünyanın sınırları ne kadarsa bilgimiz de o kadardır. Dış evrenin sınırları arttıkça bilgimizin
sınırları ve kapsamı da genişlemektedir.
Pozitivizm:Realist ve transendental idealist görüşlerden faydalanan pozitivizme göre,
bilginin sınırları, duyusal olanın ötesindeki bir dünyayı kapsayamaz. Çünkü
bilgilerimiz, deney verileri ve bu verilerin akıl yürütme yollarıyla çıkartılan yeni
bilgilerle sınırlıdır. Duyusal olanın ötesinin metafizik olduğunu ileri süren
pozitivistler, bilimlerin dışında başka hiçbir bilgiyi kabul etmezler. Bilgimizin
sınırlarını bilimler belirler. Bilimsellik, bilginin sınırlarıdır.
Neo-Pozitivizm:Pozitivist görüşün eleştirilmesiyle 20. yüzyılda ortaya çıkan neo-pozitivizm
bilgiyi doğrulanabilir önermelerle sınırlamıştır. İnsan, kendi zihninden bağımsız bir
dünyanın bilgisine ancak doğrulanabilirlik ölçütü çerçevesinde sahip olabilir. Bizler,
dış dünyayı deney ve gözlem sonucu oluşan algılarımızın sonucu biliriz.
Akılcılık:Bilgimizin kaynağını akılda görenlerin savunduğu bu görüşe göre, bilgimizin
kapsamı yani neyi bilip, neyi bilemeyeceğimizin ölçütü aklımızdır.
Deneycilik:Empirizm olarak adlandırılan bu kuram, tüm bilgilerimizin kaynağını duyu
deneylerine indirgediği gibi, sınırlarını da duyu deneyleriyle belirler.
Sezgicilik:Akılcılar gibi bilginin sınırlarını geniş alana yayan sezgiciler de metafiziği ve
önsel bilgileri kabul ederler. Akıldan daha geniş sınırlar çizen sezgiciler, bilgimizin
sınırlarını öznel sezgilere veya aşkın varlığın sezgisel bilgisine kadar vardırırlar.
Faydacılık:Doğru bilginin kaynağını verdiği yararla belirleyen pragmatistlere göre,
bilgimizin sınırlarını da bilginin işlevi ve sonuçları belirler.
FELSEFE TARİHİ AÇISINDAN BİLGİ FELSEFESİ
Tarihsel açıdan ele alırken kronolojik sırayı takip etmek gerekir. Çünkü felsefe, daha önce
belirttiğimiz gibi kesintisiz bir düşünme etkinliğidir. Her filozof ya da kuram kendisinden
önce gelenlerle bir hesaplaşma sonucu ortaya çıkmıştır.
Antik Çağ’da Bilgi Felsefesi
Bu dönemin ilk filozofları evrenin ana maddesini cisimsel varlıkla açıklarken, daha sonraki
doğa filozofları ise ana maddeyi cisimsel olanla değil de, soyut, akılsal veya kavramsal
olanla açıklamaya çalışmışlardır.
**Antik Yunan felsefesinin ikinci dönemi, sofistler ve Sokrates’le başlatılmaktadır. Bu
düşünürlerle artık doğa üzerine değil de, insan ve toplumla ilgili sorunlar üzerine felsefe
yapılmaya başlanmıştır. Bu dönemde sofistleri, Sokrates’i, Platon’u, Aristoteles’i, Sokratik
okul felsefecilerini ve Hellenistik felsefecileri görmekteyiz.
Doğa Felsefesinde Bilgi Problemi Sokrates öncesi dönem olarak bilinen doğa felsefesinin ilk
filozofları,felsefenin bir alt disiplini olan bilgi felsefesinin sorunlarıyla ilgilenmek yerine,
değişimin doğası ve olanağıyla ilgilendiler.
**Thales’le başlatılan Batı felsefesi evrenin en yüksek doğası olan ilk maddenin (Arkhe) ne
olduğu sorusunu sormuş ve bu soruya Thales “su” diye cevap verirken, diğer doğa
felsefecileri farklı ana maddeler öne sürmüşlerdir. Burada soruya verilen cevaptan çok,
böyle bir sorunun sorulması ve bu sorunun akıl yoluyla cevaplanması önemlidir. Cevapların
farklı olması doğa filozoflarının tek bir doğru üzerinde birleşmediklerini ve şüpheci bir tavır
takındıklarını göstermektedir. Örneğin; Herakleitos bilgi konusunda duyuları önemserken,
Parmenides aklın rolü üzerinde durmuştur.
İnsan Felsefesinde Bilgi Kuramı:Düşünürler,evrenin ilk maddesi yerine değişen toplum ve
insanın sorunlarını araştıran felsefeler üretmişlerdir. Bu dönemde iki tür felsefî tavır
görmekteyiz.
***a) Şehir şehir dolaşarak para karşılığı bilgisini satan ve kendilerine sofist adı veren
gezginci felsefe öğretmen grubu vardır. Bu kişiler sofistler olarak alandırılmışlardır.
Sofistler, retoriğe (güzel konuşmaya) önem vererek zengin ailelerin çocuklarına siyasetin
veya devletin nasıl yönetilmesi gerektiğine dair çeşitli bilgiler vermekteydiler.sofistler
ortaya çıkıp, şüpheciliği, göreceliği ve değişmeyi savunmasalardı,Sokrates felsefe tarihi
içinde bu kadar önemli olamazdı.
***b) İnsan felsefesinin ikinci önemli figürü, sofistlere karşı değişmez, gerçek ve tek
doğrunun olduğunu ileri süren Sokrates’le başlayan felsefedir.Sofistler Gerçekliğin
bilgisinin mümkün olmadığını ileri süren sofistler, bilgi kuramında yeni bir dönem
başlatmışlardır. Sofistler, Herakleitos’un değişime ve oluşa verdiği önemi daha da ileri
götürerek, doğanın parçası olarak düşünülen pek çok şeyin öyle olmadığını ortaya
koymuşlardır.Protagoras bu düşüncelerini meşhur önermesiyle şöyle ifade etmiştir: Her
şeyin ölçüsü insandır. Diğer bir sofist Gorgias ise daha ileri giderek gerçek denilen bir
varlığın olmadığını, olsa da bilenemeyeceğini, bilinse de anlatılamayacağını söylemiştir.
Sokrates ve Sonrası Bilgi Felsefesi Sofistlerin göreceli ve bireyselci bilgi anlayışına karşın
Sokrates, bilgide objektifliği, değişmezliği, gerçekliği ve tekliği savunarak evrensel bilginin
var olduğunu ileri sürmüştür. Bir şeyin ne olduğunu bilmeden bilgeliğin ve insanların
anlaşmalarının mümkün olamayacağını söyleyen Sokrates, kavram ve sözcüklerin
anlamlarını belirlemeye çalışır. Bu nedenle “Bilgi nedir?”, “Erdem nedir?”, “Güzellik
nedir?”, “Cesaret nedir?”, “Adalet nedir?” vb. sorular sorarak insanları kendi akıllarıyla
düşünmeye yöneltir.
PLATON (M.Ö. 428-347)
Sokrates’in öğrencisi olan Platon (İslâm dünyasında Eflatun adıyla bilinir.),kendisinden
önceki birçok düşünür ve düşünceden etkilenerek, felsefesini ve bu felsefesiyle tutarlı bir
bilgi kuramı geliştirmiştir. Hocası Sokrates’in ahlâk öğretisi ve felsefî uygulamalarından,
sofistlerin yukarıda bahsedilen düşüncelerinden,Sokrates-öncesi filozofların gerçekliğin
doğası hakkındaki görüşlerinden etkilenmiştir.
*Platon’a göre, gerçek, değişmez ve mükemmeller, duyular dünyasından bağımsız olarak
var olan Form veya İdealar dünyasındadır. Platon’un İdealar dünyasını niçin temele aldığı
tam olarak açık olmasa da, Aristoteles’e göre, Platon,öğretmeni Sokrates’in ahlâkî
erdemlerin değişmez form öğretisinden etkilenmiştir.Örneğin, adalet duyular dünyasında
tam ve mükemmel olarak bulunmaması dolayısıyla, adaletin ideal varoluşunu
temellendirmek için böyle bir duyular-üstü,İdealar dünyasını kabul etmeliydi.
Anımsama (hatırlama) Kuramı:Felsefe tarihi içinde ilk defa Platon tarafından Menon adlı
diyalogunda anımsama kuramı ele alınmıştır. Bu diyalogda Sokrates, okuma yazma
bilmeyen bir genç köleye geometri problemi çözdürme isteğindedir. Problemin
geometriden seçilmesi bir rastlantı değildir. Çünkü böyle bir problemin çözümüne duyular
yardım edemez. Genç köle problemi çözer. Böylece Sokrates, genç kölenin daha önceden
bildiği bilgileri hatırladığını da ispat etmiş olur.Bilgi ve Doğru İnanç Platon bilgi konusunda
üç aşama tespit eder:
1- Doğru bilgi
2- Yanlış bilgi
3- İnanç
**İnanç, doğru bilgi ve yanlış bilgi arasında bir yerde bulunmaktadır. Ruhun bu
üç aşamasına karşılık gelen birer de nesnesi vardır. Doğru bilginin nesnesi gerçekte
var olan, yanlış bilginin nesnesi gerçekte var olmayan ve inancın nesnesi ise varlığın
ve yokluğun arasında olandır. Platon’a göre, inancın nesnesinin bulunduğu yer,
duyular dünyasıdır.Bilgi ve duyu algısı Platon’a göre, duyu algısı, doğru bilgiyi veremez.
Duyu verileriyle duyu nesnesinin algılanması veya kavranması yanlışı verebilir. Bir nesneye
güzel veya ağır veya iyidir diyemeyiz.Yanlış inancın olanaklılığı Sokrates yanlış inancın ya
da yargının nasıl olanaklı olduğunu göstermeye çalışır. Yanlış inanç bir tür inanç mıdır?
Parmenides bize olmayan hakkında konuşamayacağımızı söylemişti. Var olmayan bir şey
hakkında bir yargı öne sürmek imkânsızdır. Çünkü varlık vardır; yokluk yoktur.
Doğru yargı (inanç) ve logos (akıl) Sokrates, üç görüş öne sürer: İlk olarak, logos söylemde
veya konuşmada açığa çıkan söz veya kelimedir. Fakat bu tanımı yeterli bulmaz. İkinci
tanımında logos’u bilinen şeyin öğelerini bir araya getiren olarak tanımlar. Fakat bu tanım
da bir araya getirilen bilginin miktarı için yeterli değildir. Üçüncü olarak logos, sorulan
şeyin kendisidir diye tanımlanır. Bu tanımı da döngüsel ilkeleri verdiği için reddeden
Sokrates, bilginin ne olduğunu tanımlayamadan diyalogu sona erdirir.
ARISTOTELES (M.Ö. 384-322)
Sofistlerin şüpheci tutumundan etkilenen Aristoteles, Platon’un Theaetetus diyalogunda
cevap veremediği önerme türü bilgi konusunu ele alıp açıklamaya çalışmıştır. Çalışmalarını
iki konu üzerinde yoğunlaştırdı: Bilim kuramı ve akıl kuramı içinde bilgi kuramını araştırdı.
*Bilgi tümeldir.Platon gibi, Aristoteles de tekilin bilgisini değil de tümelin bilgisini araştırdı.
1- Duyular: Duyu organları aracılığıyla duyu nesnelerinin formları,maddesinden ayrılarak
algılanır.
2- Edilgin izlenimler ve etkin yargı konusunun Aristoteles, hayal etmede,anımsamada ve
anlama gücünde mevcut olduğunu söylemektedir.Duyu organlarının duyu algısı
gerçekleştirmesiyle elde edilen algılar,hayal gücü (imgeleme) ile imgeler hâline dönüşür.
İmgeler kendi başlarına tam olarak var olamazlar; ancak bazı yargı formlarıyla birlikte
vardırlar.
3- Anımsama (hatırlama) gücü, imgelere dayanmanın yanı sıra geçmişi hatırlamak
zorundadır.
4- Aristoteles’e göre, anlama gücü (intellekt) ya da akıl, önce zihinsel
formu kavrar. Bu forma karşılık bir kavram gelir.
Bilgi ve Tanım :Cins, tür ve ayırım sınıflaması ve bilgi arasındaki ilişki, bilgi ve tanım
arasındaki ilişkiye dayanır. Aristoteles ad ve gerçek tanımın ne olduğunu belirleyerek
konuyu açıklamaya çalışır. Ad tanımları, terimlerin bilgisini veren tanımlardır. Gerçek
tanım ise bir şeyin özünün bilgisini veren tanımdır. Bir şeyin özünü vermek, o şeyin
nedenini açıklamaktır. Aristoteles’e göre bir şeyin nedenini açıklamak, o şeyi gerçek
anlamda bilmek demektir. Bir şeyin nedenini vermek, ilk ilkeye dayanarak o şeyin özünü
kanıtlamaktır.
Ortaçağ Felsefesinde Bilgi Kuramı
Ortaçağ, bilgi ve inanç konusunda Antikçağdan farklıdır, hatta karşıt bir kurama sahiptir.
Akıl, Tanrı’nın varlığını bilmek için bilgi edinmelidir. Bilgi, inancın hizmetine verilmiştir. Bu
nedenle doğru bilgide uygunluk kriteri aranmıştır.
17. Yüzyılda Bilgi Felsefesi ve Akılcılık
DESCARTES (1596-1650):Rönesans dönemiyle başlayan bilimsel çalışmalar, bilgi ve yöntem
konusunda belli bir şüphecliğe yol açmıştır. Çünkü Rönesans düşünürlerine göre iyi
bir yöntem ile evrensel doğruluk bulunabilirdi. Descartes bu düşüncenin ilk
öncülerindendi. Descartes, felsefesinin köklerini Ortaçağ düşüncesinden almasına
rağmen, modern felsefenin kurucusu olma başarısını da göstermiştir. İyi bir matematik
bilgisine sahip olması onun bilgi problemine yönelmesini ve bilgi kuramını sistemli bir
şekilde incelemesini sağlamıştır.
**Descartes Yöntem Üzerine Konuşmalar adlı kitabının ikinci bölümünde ideal bir
yöntemin özelliklerini sayar:
1- Açık ve seçik olmayan hiçbir şeyi doğru olarak kabul etmemek,
2- Problemi çözümleme veya analiz etmek,
3- En basit ve kesin olan doğru önermeden başlayarak karmaşık olana
doğru ilerlemek,
4- Yapılan işlemi yeniden sayarak ve kontrol ederek gözden geçirmek.
***Düşünüyorum; o hâlde, varım “Düşünüyorum; o hâlde varım.” açık ve seçik önermesi
“düşünen öznenin varlığını” ortaya koyan bir bilgidir.
***Sezgi ve tümdengelim Descartes’ın yöntemsel şüpheyle ulaştığı “Düşünüyorum; o
hâlde, varım.”sonucu bir tür kıyas değildir. Bu bir sezgisel çıkarımdır. Descartes’a göre,
sezgi zihinde veya akılda hiçbir şüpheye yer vermeden en açık ve seçik kavrayış türüdür.
***İdeler
1- İdeae innatae: Doğuştan zihnimizde var olan a priori idelerdir.
2- İdeae Adventitiae: Zihnimize dışarıdan gelen olgusal idelerdir.
3- İdeae Factitiae: Zihin tarafından hayalgücüne dayanarak oluşturulan yapma idelerdir.
Descartes’a göre, bu üç ide arasında açık ve seçik olan yalnızca İdeae İnnatae’dır; çünkü
bunlar doğuştan gelen a priori bilgiler olarak aklımıza doğrudan verilen bilgilerdir
***Yanlışın olanaklılığı Descartes’a göre, ideler kendiliklerinde ne doğru ne de yanlıştır. Ne
zaman ideleri biz bilgi hâlinde kullanıma koyarsak o zaman doğru veya yanlış olurlar. O
hâlde, doğruluk veya yanlışlık, yargının bir işlevi veya özelliğidir.
***Dış dünyanın bilgisi ve Tanrı Descartes’a göre, dış dünyanın bilgisi, duyumlarla geldiği
için insan zihnine doğrudan gelmemektedir. Dış dünyanın bilgisi ayrıca ideae adventitiae
türünden idelerin bilgisi olduğundan olasılığı içermektedir.
***Birincil ve ikincil nitelikler Descartes’ın bilgi kuramında birincil nitelikler şekil, büyüklük
ve harekettir;ikincil nitelikler ise renk, koku ve sestir. Birincil nitelikler zihnin sezgi gücüyle
bilinirler.ikincil nitelikleri zihin değil de, duyular algılar. Descartes için birincil nitelikler,
matematiğin öğeleriyle ilişkili iken, ikincil nitelikler fiziksel nesnelerle ilişkilidir.
**Descartes, 17. yüzyılın ilk akılcı düşünürüdür. En açık ve seçik bilgi olarak “düşünüyorum;
o hâlde varım” sezgisel çıkarımına varmasıyla da, düşünceyi;yani özneyi ön plana çıkartan
ilk modern felsefecidir.
UNITE 5=BILGI FELSEFESI
Deneyimcilik (ampirizm) hem idelerimizin temel kaynağı hem de doğru bilginin kaynağı
konusunda akılcılığın (Rasyonalizm) karşıtı bir görüşe sahiptir.Felsefe tarihi içinde 17.
yüzyılın sonlarıyla başlayan İngiliz felsefesi, akılcılık karşıtı deneyci görüşü savunarak
kendisini ortaya koymuş.
***Bilginin mümkün tek kaynağının deneyim olduğunu, deneyimden bağımsız bir bilginin
sözkonusu olamayacağını savunan ampirizm insan zihninin,doğuşta üzerine kendi
işaretlerini yazdığı boş bir levha (tabular asa) olduğunu öne sürer. Locke, Berkeley, Hume
ve J.S. Mill gibi ünlü deneyimciler tarafından Savunulmuştur.
***Deneyimci görüşü benimsemiş düşünürler, elbette bilgi modeli olarak doğa bilimlerini,
araştırma yöntemi olarak da tümevarımsal akılyürütme yöntemini benimsemektedirler.
İNGİLİZ DENEYCİLERİ
John LOCKE: Zihnin boş bir levha olduğunu kabul eden Locke’a göre, her şey sonradan
bu boş levhaya yazılır. Zihin doğuştan tabula rasa’dır. Zihin tertemiz beyaz bir kâğıt
gibidir. Hiçbir bilgiyi a priori olarak doğuştan getirmeyiz.
**Locke farklı ıdelerın mantıksal kaynagnı ortaya çıkararak duyu ıdelerını(dıs deney)
refleksıyon(ıc Deney) olarak 2ye ayırır. Dış deney dediğimiz duyu ideleri, beş duyu yoluyla
dış dünyanın tecrübesi aracılığıyla elde edilir. Refleksiyon ideleri ise duyu ideleri üzerinde
aklın kendi kendine yaptığı bir işlem sonucu ortaya çıkarlar.
***Locke, ayrıca ideleri yapıları bakımından basit ve karmaşık (bileşik) ideler olmak üzere
ikiye ayırır. Karmaşık ideler, aklın basit ideleri birleştirmesiyle elde edilir. Basit ideler,
dış dünyadaki nesnelerin duyu organlarına yaptığı etki sonucu oluşan duyu deneylerinden
gelir. Locke’a göre, duyuların verdiği basit ideler oldukça açıktır.
Birincil ve ikincil nitelikler: Locke, basit ideler konusunda Descartes geleneğine bağlı
kalarak birincil ve ikincil niteliklerin idelerini birbirinden ayırır. Sayı, şekil ve hareket gibi
birincil
nitelikleri maddeden ayırmak mümkün değildir; çünkü onlar olmadan maddenin varoluşu
söz konusu olamaz..Ses, renk ve tat gibi ikincil nitelikler nesnelerin kendiliklerinde değildir;
onlar birincil nitelikler tarafından bizde değişik duyum olanağı var eden öğelerdir.
Algılama Kuramı: Locke göre, algılama genel olarak duyumlamaya dayanır. ideler,
nesneleri temsil etme gücüne sahiptir. Çünkü algılama kuramına göre, şeylerin veya
nesnelerin duyu organlarını etkilemesiyle nesneler temsil yoluyla algıları ve daha sonra
ideleri oluştururlar. Locke, fiziksel öğe olan yer kaplamanın, nesnenin öz niteliği olduğunu
kabul ederek bu tür öğenin birden fazla duyu ile algılanabilir olduğunu öne sürer.Fızıksel
ogeler algılanabılır turdendır.
İde çeşitleri: Locke iki farklı sınıflama yapar: Birinci sınıflamada karmaşık ideleri
biçimsel,tözsel ve ilişkisel ideler diye alt idelere ayırır. Biçimsel ideler, kendi varlıkları için
tözlerin üzerinde temellenen idelerdir. Örneğin, zaman, mekân ve sayı ideleri biçimsel
idelerdir. Bu ideler kendi varlıkları için bireysel nesnelere ihtiyaç duyarlar.
***Töz ideleri, belli varlıkların varoluş ideleridir. Bu ideler güç ideleridir; çünkü biz bu
ideleri belli tözlerin başka bir tözle olan ilişkisindeki etkisi sonucu biliyoruz. İlişki idesi ise
bir idenin diğer bir ideyle olan bağıntısı ve ilişkisi sonucu elde edilir.
*** İkinci bir sınıflamada Locke ideleri dörde ayırır: Basit ideler,karmaşık ideler, bağıntı
ideler ve genel ideler. Locke ideleri sınıflama yöntemiyle yaptığı inceleme sonucu, insan
aklının hiçbir zaman şeylerin gerçek özünü bilemeyeceğini ancak adsal özünü bilebileceğini
ileri sürer.
Tümel kavramlar: Locke İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme adlı eserinde dil üzerinde
durarak genel adların tanımını ve kapsamını irdelemiştir. Genel adlar, soyut ve tümel
kavramlara bağlı olarak var olduğuna göre, tümellerin varlığını sorgulamıştır.
***Tümel kavramların nesnelerden soyutlanarak elde edilen idelerde olduğunu ileri sürer.
Çünkü ideler şeylerin basit imgeleridir. Genel isimler, genel idelerin dilsel ifadesidir.
Kelimeler yalnızca idelerin anlatımıdır.
Bilgi çeşitleri: İdeler ve onların sınıflandırılması konusunda Locke sıkı bir deneycidir;
çünkü tüm ideler, basit duyu idelerinden ya doğrudan ya da akıl yardımıyla çıkmaktadır.
Locke’a göre bilgi, idelerimizin evetlenmesi, değillenmesi, uyuşması, uyuşmaması ve
birleşmesinden başka bir şey değildir. Bilgiyi oluşturan bu unsurları dörtlü bir sınıflamayla
açıklar:
1- Özdeşlik veya başkalık
2- İlişki
3- Birlikte var olma veya zorunlu bağıntı
4- Gerçek var olma.
***Özdeşlik veya başkalık bir idenin ne olduğunu tanımlamaya yarar. Örneğin bir masanın
ne olduğu ancak başka varlıklardan ayırarak,kendine özdeş yapılarak tanımlanabilir.
Özdeşlik ve başkalığın belirlenmesiyle oluşan bilgi, bir şey ne ise o olan bilgiyi verir.
***ilişki, iki ide arasında nasıl bir ilişki olduğunu veya olmadığını ortaya koyar. Örneğin bir
üçgen idesi ile düzlem idesi arasında bir ilişki varken, elma idesi ile düzlem idesi arasında
bir ilişki yoktur.
***Zorunlu bağıntı veya birlikte var olma bilgisinden Locke, bir şeyin karmaşık idesinin
birçok basit idelerin bir arada zorunlu olarak bulunmasını veya var olmasını anlar. Örneğin,
bilgisayar idesi birçok basit idenin bir arada zorunlu olarak olması sonucu elde edilir.
***Gerçek var olma bilgisi, bir idenin dış dünyada gerçekten var olan bir şeye karşılık
gelmesiyle ilgilidir. Bu ide, bize bir idenin gerçek bir karşılığı olduğunu söylemektedir.
***Locke insan zihninde karmaşık idelerin ve bilginin oluşabilmesi için bazı yetilerin
olduğunu kabul eder:
1:Zıhınde basıt ve karmaşık ıdelerın oluşması ıcın ılk olarak algı varıdr.
2:Önce basıt sonra karmaşık ıdelerın saklandığı yere hafıza denır.
3:Karmasık ve basıt ıdelerı bırbırınden ayırmak da üçünce zıhın yetımızdır.
4:Ayırt edılen yetıler degerlendırmelerden gecırılır.
5:Karmasık ıdelerın oluşmasını sağlayan yetıye bırlestırme yetısı denır.
6:Benzer ıdelerden ortak olanı bulup çıkartan yetıye soyutlama yetısı denır.Zıhınde
dogustan verdır.
NOT==İşte bu yetileri kabul etmekle Locke ılımlı deneyciliği benimsemiş olmaktadır.
Bilgi dereceleri
Locke: 3 tur bılgı derecesı olduğunu one sürer.Sezgı,kanıtlama ve duyu bılgısı. Kesinlik
ölçütü içinde bu üç bilgiyi ele alan Locke, sezgi ve kanıtlama bilgilerinin, üçüncü derece
bilgiyi oluşturan duyu bilgisine göre daha sınırlayıcı olduğunu öne sürer. Sezgi ve kanıtlama
kesinliğini kendisine temel ilke olarak aldığı için bilgiyi sınırsız bir kapsam içinde değil de,
kesinlik ölçütü ile sınırlandırır. Sezgi ve kanıtlama ideler arası ilişkileri içerirken, duyu bilgisi
idelerin objesinin var olmasıyla bağlantılıdır. Locke bu konuda Descartesçıdır.
David HUME: Locke’a göre, duyularımızın algılayamadığı şeylerin gerçek doğası bilgimizi
sınırlamaktaydı. Buna karşılık, Berkeley böyle bir sınırlamanın olmadığını cunku zıhnımızde
kavranamayacağını one surmustur. Hume, Berkeley’in duyu algılarımızın dışında
nesnelerin gerçek doğası diye bir şeyin olmadığı düşüncesine katılmakla birlikte, ondan
farklı olarak bilgimizin sınırlı olduğunu ve bilgi elde etmede şüpheciliğin tek tutarlı
yaklaşım olduğunu kabul etmektedir. Böylece, her ne kadar tartışma konusu olsa bile,
Hume’un şüpheci olduğu ortaya çıkmaktadır.
***Hume, İngiliz deneycilerinin üçüncüsü ve en katısıdır. Onunla deneycilik en kesin ve
açık formulasyonuna ulaşmıştır. Hume, doğa bilimcilerin fizikte yaptığı devrimi insan zihni
için yapmaya çalışmıştır. Newton’u örnek alan Hume, insan zihninin nasıl çalıştığını ve
ilkelerini ortaya koymayı kendisine hedef seçmiştir.
İdelerin doğası:Hume keskin bir ayırımla ideleri ikiye ayırmıştır:
1- Duyu algılarına izlenim derken
2- Hayalgücü ve bellek algısına ideler demiştir.
**İzlenim ve ideler, zihnimizin temel bilgi kaynaklarıdır. Hume, ide terimini orijinal
anlamında kullanarak, her basit idenin bir izlenim sonucu oluştuğunu söyler. Örneğin
kırmızı izlenim sonucu kırmızı idesi elde edilir. İzlenimler, basit idelerle temsil edilir.
Karmaşık idelerde basit idelerin birleşmesi sonucu oluşur.
**Hume, hayalgücünün veya belleğin algısı olarak her basit idenin, bir duyu algısı veya
izlenimiyle örtüşmek veya ona tekabül etmek zorunda olduğunu bir ilke olarak kabul
etmektedir. Örneğin, bir renk serisini görmeksizin de bu ilkenin varlığını kabul etmeliyiz.
Tümeller kuramı: Berkeley’in soyut kavramlar veya tümeller kuramını takip eden Hume,
genelde soyut kavramları kabul etmez. İdeler kendi doğaları gereği tekil olurken,
temsillerinde genel olurlar. Berkeley’in kuramına Hume yalnızca idelerin nasıl birleştiğini
eklemiştir. Bir idenin oluşu, aklın diğer ideleri onunla birleşmesi için yaptığı çağrıyla
olanaklıdır.
Zaman ve mekân: İki kavram da deneyci felsefeciler için açıklanması en zor olan
kavramlardır. deneyci için her ide bir duyu izleniminden gelmesi gerekmektedir. Locke,
zaman ve mekân idelerini biçimsel ide olarak sınıflamıştır. Hume ise uzaysal yayılım algısını
ve zamansal süreklilik algısını idelerin ve izlenimlerin göründüğü düzenlilik açısından
çözmeye çalışmıştır. Hume’un zaman ve mekân kuramı çözülmemiş bir problem olarak
kalmıştır.
Nedensellik ilkesi: İki tür ilişki vardır: Mantıksal ilişki ve olgusal ilişki.Mantıksal ilişkide
ideler birbirleriyle ilişkili iken, olgusal ilişkide idelerin ilişkileri değişmese bile olgusal ilişki
değişebilir. Kısaca olgular, idelerin ilişkisi tarafından belirlenemez. Hume nedensel ilişki
üzerinde durur. Çünkü ona göre, yalnızca olgu ilişkileri bizi bir ideden diğer bir ideye
yönlendirir. Bundan dolayı nedensellik bir mantıksal ilişki olmadığı gibi a priori bir ilke de
değildir. Nedensellik bir bağıntıdır.
***Hume’un amacı deneysel yöntemle böyle bir idenin olduğunu veya olmadığını
göstermektir. Bu idenin (nedensellik idesinin) neden-etki bağıntısından çıkartılmış bir
alışkanlık ya da inanç olduğunu ileri sürer. Çünkü bu idenin bir izlenim karşılığı yoktur.
Nedensellik, akıl veya refleksiyon izlenimlerinin alışkanlık idesine dönüşmesidir.
Dış dünyanın bilgisi:Hume, insan kendi zihninin algılarından yani izlenim ve idelerinin
dışında bir şeyi bilemeyeceğini ileri sürerek dış dünyanın varlığına ve bilgisine şüphe ile
yaklaşmıştır. Çünkü bildiklerimizin bir izlenimi olması gerekir. Tanrı’nın varlığını
kanıtlamaya çalışanların çoğunlukla nedensellik ilkesinden yararlandığını görüyoruz fakat
nedensellik diye bir izlenimimiz yoktur. O hâlde, nedensellikten kalkarak yapılan tüm Tanrı
kanıtlamaları kendi kendisi ile çelişmektedir.
ELEŞTIREL FELSEFEDE BILGI KURAMLARI
Immanuel KANT: 17. yüzyılın akılcılığıyla 17. ve 18. yüzyılın deneyciliğinin bir ara noktasını
bulmayı felsefesinin amacı yapan Alman filozofu Kant, Leibniz sonrası akılcı gelenekle
yetişmiştir. Kant, İngiliz deneyci filozof Hume’un nedensellik eleştirisi ve şüpheciliğiyle
dogmatik uykusundan uyandığını ifade etmektedir.
***Bilgi kuramını çözümlediği Saf Aklın Eleştirisi’nde Kant, anlama yetisinin doğru
kullanımı ile aklın yanlış kullanımı arasındaki sınırsız çizgiyi belirlemeye çalışır. Çünkü aklın
metafizik önermeler öne sürmesiyle anlama yetisinin nesnel geçerli bilgi öne sürmesi
arasında farklar vardır. Saf aklın bir eleştirel çözümlemesini yaparak, anlama yetisinin nasıl
nesnel ve geçerli doğru bilgi ortaya koyduğunu açıklamaya çalışmıştır.
***Kopernik’in evren kuramı üzerinde yaptığı devrimsel değişimi Kant bilgi kuramında
gerçekleştirmiştir. Kendisinden önceki tüm bilgi kuramcıları bilgiyi açıklarken nesneyi ön
plana çıkartıp, özneyi pasif yapmaktaydılar. Kant, özne ve nesne kavramlarının içeriğini
yeniden analiz ederek bilgi de öznenin aktif olan taraf olduğunu göstermiştir.Saf aklı
çözümleyerek ınsann anlama olanaklarını ortaya çıkardı. Böylece, bilgiyi belirleyen şey
öznedir.
Önerme veya yargı türleri: Kant, kendisinden önce yapılmış önerme ayırımlarını ve
kendi zamanındaki önerme ayırımlarını inceledikten sonra iki tür sınıflama yapma gereği
duyar. İlk sınıflama, önermelerin kaynağını dikkate alarak yaptığı sınıflamadır. Bu ölçüte
göre,bir önerme veya yargı a priori veya a posteriori olur.A priori önermesının
dogrulugu ıcın deneye gerek yoktur; A posterıorı önermesının dogrulugu ıcın deneye gerek
vardır.
***Kant’ın önermeleri sınıflamak için kullandığı ikinci ölçüt, önermelerin kaplamı ve
içlemine ilişkindir. Bu sınıflamaya göre iki tür önerme vardır: Analitik önermeler ve
sentetik önermeler. Analitik önermeler kendi kendini tanımlayan kavramlardan
yapılmış, yalnızca kendini tekrarlayan yargılardır. Özne ve yüklem aynı şeyi söylerler.
Örneğin “A, A’dır.” gibi bir önerme analitiktir ve kesin doğrudur. “A, A değildir.” demek
çelişkiye düşmektir. Analitik önermeler kesin, doğru ve zorunlu önermelerdir.
***Sentetik önermeler, bilgi veren yargılardır. Sentetik önermelerde yüklem, öznede
olanın dışında yeni bir şey öne sürer. Yüklemin kaplamı ve içlemi özneden farklıdır. Yüklem
ve özne özdeş kavram veya terimler değildir. Bu önermeleri yanlışlamak çelişkiye
düşürmez.Kant, yaptığı iki farklı sınıflama ile dört önerme elde eder ve bunları birbiriyle
olan bağlantılarını inceler: A priori, a posteriori, analitik ve sentetik önermeler.
1- Analitik a priori önermeler
2- Analitik a posteriori önermeler
3- Sentetik a priori önermeler
4- Sentetik a posteriori önermeler.
***Analitik a posteriori önerme, mantıksal ve olgusal olarak imkânsızdır. Eğer bir önerme
analitik ise a posteriori olamaz ve bunun tersi de doğrudur. Kant, analitik a priori ve
sentetik a posteriori önermelerin ne mantıksal ne de olgusal bir sorun çıkartmadığını öne
sürer. Diğer bir bağlantı şekli olan sentetik a priori önermeler ise Kant’ın en çok üzerinde
durduğu önerme türüdür.
Sentetik A priori bilgi: Her şeyden önce sentetik a priori bilgi deneyden gelen nesnelerin
tüm bilgisini içeren tek bilgi türü değildir. Fakat Kant’a göre, eğer bir bilgi deneyden
geliyorsa ve doğru olacaksa sentetik a priori olmak zorundadır. Sentetik a priori bilgiler,
algı (sezgi) ile başlar fakat yalnızca algıdan ibaret bir bilgi değil aynı zamanda kavramsal
özelliğe de sahip olan bir bilgidir. Kant, duyusal algıyı öncelikle duyularla ilişkilendirir.
Onun formu uzay ve zamandır. Zaman-mekân formu deneyin zorunlu öğeleridir. Başka bir
söylemle, zaman-mekân formu deneyin zorunlu a priori öğesidir. Kant, algılama kuramı için
kabul ettiği temsil görüşüne bağlı kalmaktadır. Ona göre, zorunlu a priori zaman-mekân
formu yalnızca şeylerin bize göründüğü kısmı olan fenomenlere uygulanabilir.
Saf a priori sezgi: Kant’a göre yalnızca duyu sezgisi için a priori zaman-mekân öğelerine
sahip değiliz ayrıca zaman ve mekânın kendiliklerinde saf a priori sezgiye de sahibiz. Bu
nedenle, matematik olanaklıdır. matematikteki yargılar sentetik a priori yargılardır. Zaman
ve mekân basitçe deneylerimizden soyutlanarak elde edilen kavram veya kategoriler
değildirler. Onlar saf a priori sezgilerdir. Duyusal sezgi veya algının meydana gelebilmesi
için a priori oldukları varsayılan duyarlığın formlarının yani zaman ve mekânın var olması
gerekir.
Anlama yetisinin kategorileri: Zaman ve mekân yalnızca duyu sezgisini veya algısını
verir. Fakat bilgi sadece deneyin algısıyla oluşmaz; çünkü duyular yalnız içeriği verir. Kant’a
göre, içeriksiz (algısız) kavramlar boş; kavramsız algılar ise kördür. Bilginin olabilmesi için
duyularla gelen algıların anlama yetisinin a priori ilkeleriyle dönüştürülmeleri gerekir.
Anlama yetisinin a priori ilkeleri saf ve biçimsel kavramlardır. Bu kavramlara Kant, kategori
adını verir. Anlama yetisinin kategorileri herkeste aynı olduğu için fenomenlerin bilgisi
objektif ve öznelerarası bilgidir. Nesnellik, öznelerarası ilişkide kalıp, kendinde-şeylerin
bilgisine varamaz.
*** İki tür argümanla kategorilerin ne tür kavramlar olduğunu belirlenmeye çalışılır. Birinci
argüman metafiziksel düşünme ile geleneksel felsefenin daha doğrusu klasik mantığın
kategorilerini inceleyerek, anlama yetisinin kategorilerini belirlemeye çalışır. Kategorilerin
metafiziksel; yani mantıksal düşünmeye göre belirlenişi:
1- Niceliğe göre: Tümel, tikel, tekil;
2- Niteliğe göre: Evetleyici, değilleyici,
sonsuz olan;
3- İlişkiye göre; Kesin, koşullu, ayırıcı;
4- Kipliğe göre: Sorunlu, onaylayıcı,
zorunluluklu.
***Fakat bu kategorilerin deneyi olanaklı yapmadığını düşünür. Bu nedenle,ikinci
argümanla deneyi olanaklı yapabilecek anlama yetisinin kategorilerini transendental
düşünme ile bulmaya çalışır. Anlama yetisinin kategorilerinin transendental çizelgesi:
1- Niceliğe göre: Birlik, çokluk, tümlük; 2- Niteliğe göre: Gerçeklik, olumsuzlama,
sınırlandırma;
3- İlişkiye göre: Töz, neden, birliktelik; 4- Kipliğe göre: Olanak, varoluş,
zorunluluk.
Metafiziğin eleştirisi: Deneyin olanaklı olmadığı yani duyu algısının olmadığı yerde
anlamanın
kategorilerinin karşılaşacağı, birleştireceği, ayıracağı veya sentez yapacağı bir içerikte
olmadığı için nesnel bilgi ortaya çıkmaz. Fakat akıl, deney verilerine başvurmadan bazı
bilgileri ortaya koyma gücüne de sahiptir. Kant bu tür bilgilere spekülatif metafiziğin
bilgileri adını verir. Metafiziği, anlamanın kategorileriyle karşılaşmış duyu algılarının
bilgisinden ayıran Kant, fenomenlerin bilgisiyle nesnel geçerli doğru bilgiyi sınırlamıştır.
Bunun dışındaki her tür yargının çelişkili olabileceğini öne sürerek, metafiziği, bilimsel
bilgiden ayırmıştır.Bılımden ayrı tutulmstur.
19.YY DA BILGI FELSEFESI
HEGEL= Bilgi için hem zihinden hem de deneyden gelen birleşmekteydi. Hegel, Kant’ın bilgi
için önerdiği dış dünyadan yani deneyden gelen içeriğin de zihnin bir ürünü olduğunu iddia
eder. Hegel’e göre,bilginin tüm öğeleri zihnin kendisine aittir.
***Bilgi, zihnin kendisine ait bir üründür veya eserdir derken Hegel, insan zihnini
kastetmiyor. Bu zihin evrensel akıldır. O hâlde, Hegel’in bilgiden ne anladığını anlamak için
onun evrensel akıldan ne anladığını bilmek gerekir. Geist adını verdiği evrensel akıl
insanın öznel aklından daha kapsamlı olan Tanrısal akıldır.
*** Hegel’e göre, akılsal olan gerçektir gerçek olan da akılsaldır.İşte bu özdeşlik içinde
evrensel akıl dış dünyadan bağımsız veya ayrı bir varlık olarak değil de bu dünyada dinde,
sanatta ve felsefede kendi bilincine insan aklında ulaşır.
*** Hegel de bilgi, kavramsal ve soyuttur. Bilginin kavramsallığı ve soyutluğu düşüncenin
diyalektik sürecinde kendini çelişkilerden, karşıtlarından, antitezlerinden ayırarak senteze
doğru giden bir süreçtir. Bu süreçte ortaya çıkan doğrular ancak kısmi doğrudur çünkü
hiçbiri tümeli mutlak olarak veremez. Hegel’in bilgi kuramı akılcı bir kuramdır. Çoğu akılcı
kuram gibi o da doğruluğu tutarlılık ölçütü ile özdeşleştirir. En alt duyu bilgisinden en üst
kendinde bilinçlilik bilgisine kadar uzanan bilginin doğruluk dereceleri sistemle olan
tutarlılığına göre belirlenir.
MILL= İngiliz deneyci bilgi kuramından etkilenen Mill, tüm bilgiyi temel deneye ve temel
duyumlardan gelen kesin idelere indirgemiştir. Mill’e göre, maddî şeylerin ideleri, kalıcı ve
değişmez duyu olanaklarının basit ideleridir. Hume gibi bu konuda Mill de probleme
psikolojik açıklama getirir: Dış dünyanın var olduğuna dair olan inancımızla bir açıklama
yapar. Bu noktaya yalnızca idelerin kalıcı ve değişmez duyu olanaklarının basit ideleri
olduğu görüşünü ekler.
*** Mill’in felsefeye gerçek katkısı, mantık, etik ve politika alanlarında olmuştur.Mill’in
tüm görüşleri psikolojik olarak açıklanan deneye ve duyumlara dayanmaktadır.
Genellemeler ve nedenselliğin yalnızca psikolojik olduğunu ifade etmektedir.
20.YY BILGI FELSEFESI
HUSSERL= Husserl, bilincin eylemlerinin özünü ve nesnelerini irdelemeyi felsefenin amacı
olarak belirler. Böyle bir inceleme ancak temelsiz bir başlangıcı varsaymakla olanaklıdır.
Temele bir şey koymamak ise indirgeme, paranteze alma, epockhe veya redüksiyonla
doğrudan apaçık olanı betimlemektir.
*** Husserl, Kant ve Fichte’den aldığı mirası Descartesçı şüphecilik (paranteze alma) ile
birleştirerek, bilmenin öznelliğiyle bilinenin içeriğinin nesnelliği arasındaki bağlantıyı
araştırır. Descartes’ın şüpheciliğinin yanı sıra öznelciliğini de benimseyen Husserl, bilgi
konusunda öznenin önemini vurgular. Öznenin bilinci içinde doğru,zorunlu ve apaçık bilgiyi
arayan Husserl, bilgi nesnesinin gerçekten var olup olmadığını dikkate almadan, şeylerin
özünü verecek bir yöntem önerir. Kesin bir bilgi için transendental fenomenoloji yöntemini
benimser. Transendental fenomenolojinin amacı bilincin içeriklerini doğrudan ve dolaysız
bir şekilde betimler.
BERGSON= Bradley’in tersine, Bergson düşüncenin egemenliğine karşı çıkarak antirasyonalist (akılcılık karşıtı) bir görüş ortaya koymuştur. Onun görüşlerinin çoğunluğu
biyolojiktir. Zaman ve mekânı, biyolojik ihtiyaçlarımıza ilişkin bölümlerden ileri gelen
niteliklerin yüzünden oluşan süreklilik ve dinamiklik olarak açıklar.
*** Tüm felsefesi, bilgi kuramını da etkileyerek, akılcı bilgi kuramı karşıtı, sezgici bilgi
kuramını öne sürer. Sezgi bilgisini yaşam felsefesiyle birleştiren Bergson, bilimin yalnızca
mekânı temele almasına karşılık, sezgi ve yaşam, zamanı yani süreyi kendisine temel
yaparak, gerçekliği süre ile açıklar.
RUSSELL= Russell’a göre, bildiğimiz her önerme -önermeden nesnel olarak var olan şeyi
anlamaktadır- tanışıklık öğeleri içeren bir bütün bileşiktir. Böyle bir bileşik ancak
betimlemeyle elde edilen bilginin, tanışıklığa indirgenmesiyle oluşur. Fizik nesneleri, duyu
verilerine indirgenmelidir. Duyu verileri de mantıksal yapı içinde düşünülmelidir.
***Fiziksel nesneyi yalnızca betimleme ile biliyoruz. Bir olguyu ifade eden cümle
(önerme),betimleme cümlesidir. Betimleme ise tanışıklığın nesnesi olan duyu verisi sonucu
ortaya çıkar. Tanışıklığın nesnesi mantıksal olarak özel bir isme karşılık gelir. Böylece
Russell, fiziksel nesneyi, duyu verisine indirgeyerek nesnenin bilgisini olanaklı yapar.
Viyana Çevresinin Bilgi Felsefesi
Ludwig Wittgenstein’in Tractatus adlı eserinden etkilenen bir kaç filozof,Ernst Mach’ın
deneyci geleneğinden sonra bilim felsefesiyle ilgilenen Viyana Çevresi diye bilinen felsefî
ekolu oluşturdular. Viyana Çevresi filozofları,Wittgenstein’ın resim kuramını kabul ederek,
“cümle, gerçekliğin bir modelidir”önermesi ışığında anlamlı ve doğrulanabilir
önermeleri irdelemişlerdir. Onlar için bir önermenin anlamı, önermenin doğrulanabilir
olmasına bağlıdır. Anlamın doğrulanabilirlik kuramına göre, anlamlı bir önerme ya analitik
olarak ya da deneyce doğrulanabilirolmalıdır.
*** Doğrulanabilirlik kuramı, Viyana Çevresi içinde sürekli gelişen bir yorumla bilginin
köklerini ve gelişimini açıklayan farklı görüşlerle dile getirilmiştir. Bu ekolün ilk
liderlerinden biri olarak Moritz Schlick (1882-1936), bilimsel yasa ve deneyce
doğrulanabilirlik kavramları üzerinde yorumlar yapmıştır.
*** Wittgenstein ve Viyana Çevresi filozofları tüm bu görüşlerini şöyle formüle ederler:
Doğru bilgi, bir arada sağlaması gereken, üç gerekli ve yeterli koşulla tanımlanır: Doğruluk
koşulu, inanma koşulu ve bu inancın haklı çık(arıl)ması koşulu. Buna göre, bilebilen özne
S’nin P gibi bir önermeyi bilebilmesi için, P’nin doğru olması, S’nin P’ye inanması ve S’nin
bu inancında haklılandırılması gerekli ve yeterlidir.
Post-Modern Bilgi Felsefesi
Modernitenin getirdiği bilim kavramını temele alan post-modern anlayış,öncelikle
modernitenin bilim kavramını eleştirmekle işe başlar. Roger Trigg, modern bilimin akılcılık
üzerine temellendiğini öne sürer. Trigg,modernitenin bilim, doğru, akıl ve yöntem
anlayışlarını bir kez daha irdeleyerek, bu kavramların bilgi için yeterli olup olmadığını
sorgular. Trigg’e göre, modern bilim,insan aklını tek şekle sokmaktadır. Sınırlanmış insan
aklı, her şeye, nesnel doğruluğu içeren bir bilim anlayışı ile bakmaktadır. Monist bir
yaklaşımla hakikatin peşinde koşmanın, insanın inançlarını ve yeni bilgi olanaklarını
körelttiğini ileri sürer.
*** Monist, akılcı, realist ve tek yöntemci olan modern bilim, hakikati ve doğru bilgiyi de
tekleştirmektedir. Buna karşılık, post-modern anlayışın tümü,bilgiyi ve gerçekliği teklikle
değil çoklukla; akılla değil diğer olanaklarla ve tek yöntemle değil birçok yöntemle
açıklamayı kendisine hedef seçmiştir.
UNITE 6=BILIM FELSEFESI
Felsefe, bilim felsefesini içine aldığı gibi, bilgiyi, varlığı, etiği, estetiği, siyaseti,eğitimi ve
birçok şeyi kendisine konu yapabilir. Felsefe daha geniş kapsamlı bir etkinlikken, bilim
felsefesi daha dar kapsamlı bir etkinliktir. 19. yüzyılda tarihi materyalizmin kurucularından
Marx ve Engels, felsefeyi bilimsel yapma çalışmalarını hızlandırdılar. Edmund Husserl de
felsefeyi kesin bir bilim yapmak için “fenomenoloji” diye adlandırdığı bir yöntem
önermiştir.
BİLİM FELSEFESININ TEMEL KAVRAMLARI
Bilim: Bilimin araştırdığı bilgiye bilimsel bilgi denir. Bilimsel bilgi özellikleri bakımından,
sağduyu bilgisinden, dini, mitolojik ve felsefî bilgiden farklıdır. Bilimsel bilgi de dahil olmak
üzere hepsi, evreni, toplumu, insanı kısaca her şeyi anlama ve bilme çabası içindir.Amaçları
aynı iken, elde ettikleri bilginin yapısı ve özellikleri bakımından hepsi birbirinden farklıdır.
***bilim, evren, doğa, insan ve toplum kısaca var olan her şey üzerinde
sistemli, yöntemli, doğru ve geçerli bilgi üreten bir kuramsal sistemdir.
***Bilim, bilgidir fakat bu bilgi durağan (statik) değil, dinamiktir.
***Bilim, bilgidir fakat yöntemli bir bilgidir. Bilimin yöntemine, bilimsel yöntem adı
verilir. Betimleme, açıklama, gözlem, deney, hipotez (varsayım) ve yasadır. Bilim,
gerçekler (olgular) hakkında bilimsel yöntemle elde edilmiş doğrulanabilir
bilgidir.
&-Einstein’a göre bilim, “Her türlü düzenden yoksun duyu verileri ile mantıksal olarak
düzenli düşünme arasında uygunluk sağlama çabasıdır.”
&-Russell’a göre ise bilim, “Gözlem ve gözleme dayalı uslanma yoluyla önce dünyaya ilişkin
olguları,sonra bu olguları birbirine bağlayan yasaları bulma çabasıdır.”
Bilimin Özellikleri:Olgusal ve akılcıdır,Seçicidır,Objektıftır.
Bilimsel Yöntem:Bilimsel yöntem ile evreni anlıyor yani evren hakkında bilimsel bilgi
elde ediyoruz. Bilimsel yöntemle bilimsel bilgi elde etmek iki aşamalı bir süreçtir:
a) Olgusal süreç
b) Kuramsal süreç.
Olgusal süreç (betimleme): Betimleme doğrudan doğruya olguları gözlemleyerek ve
sınıflayarak belli gruplar altında toplamaktır. Betimleme, olgular ve olgular arası ilişkileri
tasvir etmektir. Betimleme gözlem, deney ve ölçmeyi kendisine araç yaparak, olguları
tasvir eder.
Gözlem:Bilimsel araştırma, konusu olan varlık alanında yani olgu alanında geçen olayları
araştırılan probleme göre, belli grup veya sınıf altında toplamaktır.Burada gözleyen
pasiftir. Pasif olmasına karşı yaptığı gözlemde bilinçlidir çünkü toplayacağı verileri belli bir
amaç ve problem için gözler. Olgu ve olaylara müdahale etmez. Onları belli amaçlar için bir
sınıf altında gözlemler. Doğayı kendi amaçları doğrultusunda izler.
Deney: Bilimsel yöntemin ilk aşaması olan betimlemenin ikinci adımı deneydir.
Gözlemden farklı olarak, deneyde deney yapan bilim insanı aktiftir ve belli amaçlar için
önceden belirlediği olguları laboratuar veya doğal olmayan bir ortamda bir araya getirerek,
olgularda gözlemek istediğini gerçekleştirir. Gözlem doğal ortamda olurken, deney yapay
ortamda yapılır.
Ölçme:Bilimsel yöntemin olgusal aşamasının son adımı gözlem ve deneyin sonuçlarının
tekrar olguya dönülerek doğrulamasını sağlama işlemidir. Ölçme, gözlem ve deneyin
herkes tarafından geçerli
olmasını sağlar. Doğrulanan gözlem ve deneyler artık nesnel, olgusal ve kesin olurlar.
Kuramsal süreç (açıklama):Açıklama, akli, kuramsal ve sistematiktir. Betimlemede
yalnızca olgusal süreç tasvir edilirken, açıklamada olgunun oluş süreci değil, niçin öyle
olduğu gösterilir. Betimleme yapmak için olgu sürecinin içinde kalmak yeterli iken,
açıklama yapmak yani olguların nedenlerini açığa çıkartabilmek için olguların dışına
çıkarak, başka olgularla bağlantılarını incelemek gerekmektedir.
***Bilmek için açıklama düzeyi olan kuramsal aşamayı gerçekleştirmek gerekir. O hâlde,
açıklama için gözlemin dışına çıkarak, olguların diğer özelliklerini ve diğer olgularla olan
ilişkilerini bilmek gerekir.Bilimsel yöntem betimleme ve açıklama süreçlerini kapsayan bir
tür bilgi elde etme etkinliğidir. Bilimsel açıklama bazı adımlarda gerçekleşir:
Hipotez (varsayım):Betimleme (olgusal) aşamasında belirlenmiş olgular ve olguların
birbirleriyle olan ilişkileri, açıklama aşamasının ilk kısmında kavramsal bir şekilde
genellenerek ifade edilir. Çünkü kavramsal genellemelerle ifade edilmiş olmak olgusal
olmaya göre daha anlaşılır ve açıktır. Bu nedenle, kavramsal genellemeler yapan bilimsel
yöntem, olguların genel nedenlerini açıklamaya çalışır.
Kuram:Hipotez veya hipotezler henüz doğrulanmamış kavramsal genellemelerdir.Bu
hipotezler gözlem ve deney aracılığıyla sınanır veya test edilir. Sınamada veya testte
başarılı olan hipotezler, araştırılan olgunun nedenini veren doğru açıklama olarak kabul
edilir. Gözlem ve deneyle doğrulanmış hipotez artık hipotez değildir.O, artık bir bilimsel
kuram olmuştur. O hâlde, kuram doğrulanmış hipotezlerdir.
Yasa:Olguları açıklamak için öne sürülen varsayımları veya hipotezleri gözlem ve deneyle
test etme veya sınama işlemine doğrulama denir.Doğrulanmış hipotezlere, kuram veya
bilimsel buluş diyoruz. Her bilimsel buluş, tek tek olguları değil, olgular sınıfını açıkladığı
için onlar birer yasa hâline gelirler. O hâlde, olguların nedenlerini genel ve kavramsal
olarak açıklayan her doğru kuram bir bilimsel yasadır.
Öndeyi:Olgular arasındaki ilişkilerden veya bu ilişkileri dile getiren genellemelerden
(yasalardan) yararlanarak, henüz olmamış bir olguyu önceden kestirmektir. O hâlde,
öndeyi, doğrulanmış bilimsel yasalara dayanarak, henüz olmamış olguların
nasıl olacağını önceden tahmin etme işlemidir.
Bilimsel Kuram: Bilimsel kuram, her şeyden önce gözlem, deney,varsayım, hipotezden
farklıdır ve onlarla özdeş tutulamaz. Her bilimsel kuram az ya da çok olgulara dayanmak
zorundadır fakat sadece olgularda değildir. Gözlem ve deney dolaylı veya dolaysız olarak
olgularla ilişkilidir. Bilimsel kuram ise olguları açıklamak için akıl tarafından öne sürülmüş
doğru açıklamadır. Mantık ve matematiğin dışındaki tüm bilimsel kuramlar olgulara
dayanan mantıksal, rasyonel veya akılsal açıklamalardır.
***Bilimsel kuram üç biçimsel özelliği kendinde bulundurmalıdır:
1- Kuramın önermeleri tam olmalıdır.
2- Kuramın önermeleri birbirleriyle tutarlı olmalıdır.
3- Kuramın önermeleri birbirinden bağımsız olmalıdır.
Bilimsel Yasa: Bilimsel kuramların genellenmesi sonucu bilimsel yasalar elde edilir.
Bilimsel yasa şu üç özelliğe sahip olmalıdır:
1- Genellenmiş olmalıdır.
2- Olgusal içerikli olmalıdır.
3- Doğrulanmış olmalıdır.
O hâlde bilimsel yasa, “Şimdiye kadar tüm gözlem veya deney sonuçları
tarafından doğrulanmış, olgusal içerikli genellemelerdir.”
**Bilimsel yasaların bazıları evrenselken, bazıları istatistiksel olabilirler.
***Bilimsel yasaların iki işlevi vardır: 1. “Çok sayıda ve ilk bakışta dağınık görünen olguları
düzenli bir ilişkiye bağlamak ve tek bir önerme ile ifade etmektir.”Örneğin, dalından düşen
bir elma, yörüngesinde dönen bir uydu veya gezegen ve giden bir araba aynı ilke veya
kavram altında açıklanabilir. 2. Bilimsel yasalar, ne olguları betimleyen ne de açıklayan
genellemeler değil, bir tür çıkarım kurallarıdır.
Bilimlerin Sınıflanması: Bilimler yapıları, konuları, yöntemleri, içerikleri açısından
sınıflanabilirler. Burada çok genel bir sınıflamaya gidilecektir. Bu sınıflamanın tek doğru
sınıflama olduğunu iddia etmiyoruz. Yalnızca bilimleri anlaşılır yapması bakımından böyle
bir sınıflamayı yapıyoruz: 1. Biçimsel Bilimler 2. İçeriksel (Olgusal) Bilimler
Biçimsel Bilimler: Mantık ve matematiği içeren biçimsel bilimler, olgular veya içeriklere
dayanmadan, yalnızca önceden doğru olarak tanımlanan varsayımlardan hareket edilerek
yapılan tümdengelimsel çıkarımları ve sonuçları içerir. Mantık ve matematik, biçimseldir.
Kendilerini, sadece ve sadece akılsal olandan çıkartırlar.
İçeriksel (olgusal) Bilimler: Olgusal bilimler,bilimselliklerini olgular ve olgular arası
ilişkileri ve nedenleri doğru açıklamaktan alır. Tümdengelimi kullandıkları gibi tümevarımı
da doğru önermelere varmak için kullanırlar. Olgulardan kalkarak bütün hakkında
genellemeler yaparlar. Bazen kesin sonuçlara bazen de istatiksel olasılıklı doğru sonuçlara
varırlar.
PROBLEMLERİ ACISINDAN BILIM FELSEFESI
Bilimin Tanımı Üzerine Farklı Görüşler:Bilimi bilim yapan özelliğin ne olduğu
konusunda henüz son söz söylenmiş değildir. Her ne kadar bilimin farklı tanımları yapılırsa
da, bu tanımları eksik veya yanlış bulmak mümkündür. Bilimin ne olduğu konusu
tanımlanamamaktadır. Çünkü bilim sürekli artan, değişen ve gelişen bir etkinliktir. Fakat
yine de bilim felsefesinin kısa tarihine baktığımızda bilim üzerine klasik ve modern olmak
üzere iki görüşün olduğunu görmekteyiz:
Klasik Bilim Anlayışı: Klasik pozitivizmin klasik bilim anlayışına göre, bizden bağımsız
bir nesnel gerçeklik vardır. Bu nesnel gerçeklik (olgular), pozitivist yaklaşımla bilimsel
olarak betimlenebilir ve açıklanabilir. Auguste Comte’un belirttiği gibi, pozitivizmin
bilimsel yaklaşımı metafizik ve teolojik evrelerden farklı olarak, rasyonel bir etkinliktir.
Bilim insanının inanç ve fikirlerinden bağımsız olarak tarafsız ve objektiftir. Klasik bilim
yorumuna göre, bilim herkes tarafından aynı sonuçlara varılabilecek bir faaliyet olduğu
için,her zaman sınamaya ve denemeye açıktır. Bu nedenle de eleştirel bir işleve sahiptir.
Modern Bilim Anlayışı: Bilim,problemleri çözmenin yanında birçok problemi de
beraberinde getirmiştir. Modern bilim yorumuna göre, bilime çok değer vermek, onu mit
hâline getirmektir. Oysa o da, diğer bilgi türleri gibi, bir bilgi türüdür.
***Klasik bilim anlayışının ileri sürdüğü gibi, pozitivizm bilimin tek yöntemi olmadığı gibi,
tek yöntem aramak da yanlıştır. Bilimsel bilgi için sınır koymak bilimi engellemektir. Bu
nedenle bilimi bilim yapan bir takım yöntem ve kuramlar değil,bilim insanlarının
oluşturduğu topluluktur.
Bılgının Olusumu Ve İşlevı Üzerıne Farklı Gorusler: Bilim ve bilimsel kuramların
oluşumu ve işlevi üzerine iki tür bilim felsefesi vardır. Her ikisi de bilimin yapısını, dilini,
yöntemini, bilimsel kuramını, yasalarını ele alır ve irdeler. Bilimin özelliklerini ortaya
koyarak, bilim üzerine felsefe yapar.
Bır urun,Sonuc Veya Bıtmıs Bır Faalıyet Olarak Bılım: Bu görüş bilimi ve bilimsel
kuramı, bilim insanının yaratıcı etkinliği sonucunda ortaya çıkan bir ürün veya bitmiş bir
sonuç olarak ele alır. Bilim bir kez oluşturulduktan ve doğrulandıktan sonra, felsefeci bu
ürünün dilini, yapısını,yöntemini, yasalarını, kuramlarını, önermelerini, işleyişini ve
değerini analiz edebilir.
***Bu görüşü, 20. yüzyılın başlarında klasik pozitivizmin etkisiyle gelişen neopozitivist
düşünürler savunmuşlardır. Daha sonra Viyana çevresi diye bilinen analitik veya mantıkçı
pozitivist felsefecilerin savundukları bir ürün olarak bilimin incelenmesi, Rudolph
Carnap’ın doğrulanabilirlik kuramı ve Karl Raimund Popper’ın yanlışlanabilirlik
kuramıyla en uç noktalara taşınmıştır. Bu görüşü savunanlar bir bilimsellik ölçütü doğrulanabilirlik veya yanlışlanabilirlik- geliştirerek, bu ölçüte
uyanları bilimsel, uymayanları metafiziksel olarak ayıklamışlardır.
***Bu görüşe göre, bilimin işlevi, bizim dışımızda var olan olgusal dünya ile bizdeki
mantıksal yapı arasında özdeşliğin verdiği olanakla, olguları oldukları gibi betimlemek ve
açıklamaktır.
***Mantıkçı pozitivistlere göre, bir kuram iki yolla doğrulanabilir veya denetlenebilir.
Doğrudan doğrulama: Bir kuramın bir önermesi veya kuramın kendisi, deney ve gözlem
yoluyla direkt bir karşılık bulup, destekleniyorsa bu doğrudan doğrulamadır.
Dolaylı doğrulama: Her zaman direkt deney ve gözlem bir önermeyi doğrulamak için
yeterli olmayabilir. Yardımcı alet ve gereç kullanarak yapılan doğrulama, dolaylı
doğrulamadır. Örneğin, bir telde elektriğin olup olmadığını direkt olarak veya çıplak gözle
bilemeyebiliriz. Telin ucuna takılacak bir ampermetre ile elektrik olup olmadığı test
edilebilir.
***Bu yaklaşıma göre, bilim rasyonel bir etkinlik olarak tümevarım yöntemini kullanır.
Tümevarımın kalkış noktası olgular; yani tek tek deneylerimiz olduğu için, deney ve
gözlemden gelmeyen önermeler bilimin dışına itilir. Böylece bilimi bir ürün olarak gören bu
yaklaşıma göre, doğruluğu olmayan önermeler anlamsızdır ve anlamsız önermeler de
bilimin önermeleri değildir.Carnap’da bu yontemı kullanmıştır.
***Popper, bilimin yönteminin tümevarım değil de, tümdengelim olması vebilimselliğin
ölçütünün de doğrulama değil, yanlışlama olması gerektiğini öne sürer. Yanlışlanabilirlik
ölçütüne göre, genel bir önerme, tek bir karşıt örnekle yanlışlanabilir. Bilimin ölçütü
doğrulama değil, yanlışlamadır.
***Popper’a göre, bilimsel kuram yanlışlanabilirlik tezi ile ileri sürülmelidir.Yanlışlanıncaya
kadar doğrudur. Ne zaman yanlışlanırsa, o zaman kuram terk edilir,yeni bir kuram kabul
edilir.
BIR ETKINLIK VEYA FAALIYET OLARAK BILIM: Bilim, olguları tanımlayan rasyonel bir faaliyet
değildir diyen Thomas Kuhn’a göre, bilim bir etkinlik sürecidir. Bu süreci yönlendiren
olgular ve mantık değil,bilim insanlarının oluşturduğu topluluk ve onların çalışmalarıdır.
Bilim ancak bu süreci incelemekle anlaşılabilir. Kuhn, bilimsel süreci oluşturan adımları bir
sıra ile açıklar. Bu süreç, sürekli kendini yenileyerek, tekrar eder, durur. Bilim statik bir
sonuç değil, devamlı devrimlerle ilerleyen bir etkinliktir.
BILIM ONCESI DONEM: Bu dönem tüm bilimler için bir tür ön hazırlık dönemidir. Bu
dönemdeki bilim insanlarının belli bir bilimsel bakışı ve anlayışı yoktur. Bu dönemde
bilimsel olsun veya olmasın bilgi için çok çeşitli yöntemler ve kuramlar kullanılır. Çünkü bu
kuram, daha çok açıklama yapmaktadır. Bu kurama veya onu oluşturan bakış açısına Kuhn
paradigma demektedir. Paradigma, belli bilim insanı topluluğunun kabul ettiği bir bakış
açısı olarak, bilimsel kuramların ve yasaların uygulamasını gerçekleştiren yöntem veya
bilimsel görüşlerdir.
Olağan bilim dönemi: Olağan bilim döneminde, her bilim insanı kendi araştırma
alanında daha önce çözülmemiş sorunları çözerek, bilim alanının parçalarını çoğaltır. Bu
dönemde bilim kesintisiz olarak bir ilerleme sürecindedir.
Bunalımlar: Kuhn’a göre, olağan bilim döneminde yapılan araştırmalar çoğalmakta fakat
bu arada çözülemeyen problemlerin varlığı yine de devam
etmektedir.Anomıler,uyuşmazlıklar ve çözumsuzlukler belırgınlesmeye baslar. Eldeki
paradigma, araştırma alanı içinde her şeyi çözemez.
Ancak belli sayıda açıklama yapabilir.Uyusmazlıklar ortaya çıkınca bilim insanları öncellikle
bunları göz ardı ederler. Görmezlikten gelerek, bir kenara bırakırlar. Bu nedenle Kuhn’a
göre, bilimsel etkinlik rasyonel değildir.
Devrim: Bunalım dönemi içinde genç bir bilim insanı çıkar ve yeni bir bakış açısı yani yeni
bir paradigma öne sürer. Önceleri büyük bir tepki alan genç bilim insanı,sonraları taraftar
bulmaya başlar. Böylece genç bilim insanının yeni paradigmasının etrafında yavaş yavaş
yeni bilim insanları bir bilim topluluğu kurmaya başlar.
***Ne zaman yeni paradigma eski paradigmadan daha çok bilim topluluğuna sahip olursa,
devrim gerçekleşir. Devrimin gerçekleşmesi ve eski paradigmanın yaşlı üyelerinin ölmesiyle
yeniden olağan bilim dönemine girilir. Bulmaca çözme işlemi devam eder.
Olağan dönem: Kuhn, bilimsel devrimin gerçekleşmesiyle tekrar olağan bilim dönemine
geçildiğini söyleyerek, bilimin oluşma sürecinin bunalımlar, devrim, olağan bilim olmak
üzere devam ettiğini ileri sürer. Devrim sonrası uzun bir dönem farklı alanlardaki bilim
insanları Aristoteles’in paradigmasıyla astronomide, kozmolojide, kimyada ve birçok
alanda bulmaca çözdüler.
***Kuhn’a göre bilimin oluşumu ve gelişimi bir paradigmadan diğerine geçişle
mümkündür. Bu devrimsel bir etkinliktir. Devrimler uzun zamanlarda olan değişimlerdir.
Sürekli ilerleyen bir bilim etkinliği yoktur. Bilimde sapmalar ve sıçramalar olanaklıdır.
Bılımın Degerı Uzerıne Farklı Gorusler: Bilen ve anlayan varlık olarak insan, bilim,
felsefe ve sanat üretmeden duramaz. Çünkü insan, bilgi edinme potansiyeli ile bu dünyaya
gelmektedir.Bilimin tanımından kaynaklanan değerinden başka bilimin üç önemli değeri
daha vardır:
Bılımın Degerı Ürettıgı Teknolojıyle Acıga Cıkar: Bilimin pratiğe uygulanmasına
teknoloji denir. Teknoloji, bilimsel bilginin kullanımı sonucu üretilmiş araç ve gereçlerdir.
Teknoloji, insanın yaşamını kolaylaştırmak için üretilir. İnsanın sağlığından tutun,her
alanına yardım eden teknoloji, insanın mutluluğunu ve ömrünü artırmak için yapıldığı
sürece faydalıdır. Teknolojiyi faydalı ve zararlı diye ikiye ayırabiliriz. O hâlde, iyilik ve
kötülük, fayda ve zarar bilim ve teknolojinin bizatihi kendisinde değil, onu kullanan insana
göre değişmektedir.
Bilimin Ahlaksız Degerı:Bilim ve teknoloji kendi başlarına bir ahlâkî veya manevî değere
sahip değillerdir. Ahlâkî ve manevî değer, insana ait bir olgudur. Bilimi ve teknolojiyi
kullanana göre, bilim ve teknoloji iyi veya kötü, ahlâklı veya ahlâksız olabilir.Tüm bunlara
karşılık, bilimin özü gereği bilim insanı tarafsız ve nesnel düşünmek ve davranmak
zorundadır.
Bılımın Entellektuel Degerı: Dünyaya bilimsel zihniyetle bakmak, ancak tarafsız ve nesnel
olmaya bağlıdır. Bilimin tarafsızlığını ve nesnelliğini kendine dünya görüşü olarak alan
insanlar, dünyayı daha iyi yapabilirler. İnsanlar anlamsız ve boş bir inancın peşinde değil
de, bilginin peşinde koşacaklardır. Yaşadıkları toplumu, devleti ve dünyayı daha refah,
daha güzel ve daha yaşanabilecek hale getireceklerdir.
VARLIK FELSEFESİ 7.ÜNİTE
Varlık felsefesi, genel bir tanımla, varlığı kendisine konu yapan felsefeye verilen isimdir. Bu
tanımı biraz daha açarsak, varlık felsefesi, varlığın ne olduğunu,anlamını, doğasını, yapısını,
ilkelerini ve türlerini inceleyen bir felsefe disiplinidir.Varlık felsefesi, felsefenin önemli bir
disiplinidir fakat felsefenin tümü de değildir.
***** Bilime göre, varlık dış nesnel gerçeklikte var olan her tür olgusal ve aktüel
şeydir. Bilim, varlığa realist bir açıyla yaklaşır. Realizme göre, insan
zihninden bağımsız olarak bir varlık alanı vardır.
*****Bilim, var olan bu varlığı genel olarak değil, onu parçalayarak veya
bölümler hâlinde araştırır.
*****Matematik ve mantık gibi biçimsel bilimlerin dışında kalan diğer tüm içeriksel ve
olgusal (doğa) bilimler, varlığı somut bir şekilde ele alıp incelerler.
*****Bilimler varlığı, akıl yoluyla ele alıp, açıklarlar.
*****Bilimlere göre varlık, ancak bilimsel yöntem denilen deney ve gözlem yoluyla
bilinebilir. Deney ve gözlemin temeli ise tümevarımsal akıl yürütmelerdir.
*****Buna karşılık, felsefenin varlık konusunda bilim kadar net bir cevabı yoktur.
Her şeyden önce varlığın var olmadığını savunan görüşlerin yanı sıra "Varlık vardır."
diyenler de kendi içlerinde çok çeşitli varlık kuramlarına sahiplerdir. Bilimden farklı olarak,
felsefe varlığı bir bütün olarak ele alır.Varlığı varlık yapan genel ilkeleri bulmaya çalışır.
Varlık felsefesi:ilk defa Eski Yunan’da Doğa felsefecilerinin varlığın ilk maddesi veya ana
maddesi (arkhe) sorusuyla ortaya çıkmıştır. Thales’le başlayan varlığın nedenini araştıran
felsefe, Aristoteles’te gerçek kimliğine ulaşarak varlık felsefesi olarak, felsefenin bir
disiplini olmuştur.
VARLIK FELSEFESİNİN TERİM VE KAVRAMLARI
Varlık felsefesi iki terimden oluşmaktadır: Varlık ve felsefe.
VARLIK:Bilime göre varlık, dış nesnel gerçeklikte var olan her tür olgusal ve edimsel
şeydir. Bilim, varlığa realist bir açıyla yaklaşır. Realizme göre, insan zihninden BAğımsız
olarak bir varlık alanı vardır.Bilim için,varlık vardır ve onun yokluğu kesinlikle düşünülmez.
Bilim,var olan bu varlığı genel olarak değil, onu parçalayarak veya bölümler hâlinde
araştırır.Buna karşılık, felsefenin varlık konusunda bilim kadar net bir cevabı yoktur.
Her şeyden önce varlığın var olmadığını savunan görüşlerin yanı sıra “Varlık vardır.”
diyenler de kendi içlerinde çok çeşitli varlık kuramlarına sahiplerdir. Bilimden farklı
olarak, felsefe varlığı bir bütün olarak ele alır. Varlığı varlık yapan genel ilkeleri
bulmaya çalışır. Tek tek varlıkların nedenleri yerine, varlığın genel nedenlerini akıl
yoluyla kavramaya çalışır. Genel bir sınıflama ile varlık kavramı üç farklı anlamda
açıklanabilir:
1- Varlık, yalnızca düşüncede var olan değil aynı zamanda gerçek dünyada da var olandır.
Felsefeciler varlığı ele alırken, böyle bir varlığın gerçekten var olup olmadığını da analiz
ederler.
2- Felsefeciler varlığı farklı bir yaklaşımla ikiye ayırarak incelerler: İdeal varlık ve gerçek
varlık. Gerçek varlık, zaman ve mekân içinde yer alan dış nesnel gerçekliktir. İdeal varlıklar,
zaman içinde yer almayan ve dış nesnel gerçekler gibi somut olmayan, fakat ideal olarak
var olduğu kabul edilen varlıklardır.
3- Aristoteles geleneğine bağlı olarak yapılan varlık tanımına göre, varlıklar “şu” veya “bu”
diye gösterebileceğimiz tekil tözlerdir. Aristoteles’e göre,“töz, var olmak için kendisinden
başka bir şeye ihtiyaç duymayan varlıktır”.
ONTOLOJİ
Ontoloji terimi etimolojik olarak var olanın veya varlığın bilimi demektir.
METAFİZİK
“metafizik”sözcüğünün anlamı, fiziğin ötesinde kalan varlık alanı ve bu alanı inceleyen bilgi
dalıdır.İlk felsefe olarak metafizik, varlığın nedenlerini ve ilkelerini araştıran felsefedir.
Metafiziğin içinde varlığın meydana gelişini dört neden ilkesi ve hylemorpik kuramla
(madde ve form) açıklayan Aristoteles, varlığın değişimlerini de potansiyel varlığın aktüel
varlığa (kuvve halinden fiile geçiş) geçişi olarak açıklamıştır. Aristoteles için Tanrı,
metafiziğin bir konusudur.Kısaca Aristoteles’te varlık felsefesi, ontoloji, metafizik ve teoloji
iç içe geçmiş bir bütünlük içeren İlk felsefenin konularıdır.
PROBLEMLERİ AÇISINDAN VARLIK FELSEFESİ
Metafiziğin problemleri metafizik çok geniş bir varlık alanında felsefe yapmaktadır.
Aristoteles ilk felsefenin aynı zamanda metafizik, ontoloji ve teoloji olduğunu
söylemekteydi. Aristoteles haklı mıydı?Acaba Aristoteles’ten önceki ve sonraki durum, bu
kadar rahat bir biçimde açıklanabilir mi? Aristoteles öncesi ve sonrası metafizik nasıl
anlaşıldı veya metafiziğin problemleri neydi?
*Aristoteles Öncesi Metafiziğin Problemleri*
Metafizik veya varlık felsefesi, İlkçağ doğa felsefecileriyle başlamaktadır.Doğa
felsefecilerinin problemi, “Değişen ve hareket içinde olan nesnelerin temelinde acaba tek
bir varlık olabilir mi?” sorusudur. İlk doğa felsefecilerini bu soruya götüren neden,
etrafındaki maddî varlıkların değişim ve oluş içinde olmalarıydı. Doğa felsefecilerinin ilk
öncüleri ana maddeyi maddî ve somut bir varlık olarak düşünmüşler. Su, hava,
ateş, toprak gibi ana maddeler öne sürmüşlerdir. Daha sonraki doğa felsefecileri,
maddî ve somut ana madde yerine, soyut ve akılsal ana madde ile tüm varlıkları
açıklamaya çalışmışlardır. Herakleitos, varlığı oluş veya akış içinde kabul edip, her şeyin
değiştiğini öne sürmüştür.Buna karşılık, Parmenides’e göre, var olan vardır; var olmayan
yoktur.
**Aristoteles’te Metafiziğin Problemleri**
Aristoteles varlığın değişimi veya durağanlığı problemini, bir şeyin potansiyel bir durum
veya özellikten aktüel duruma veya özelliğe geçmesiyle açıklar. Bir şeyin potansiyel hâlden
aktüel hale geçmesi kendi başına olamaz ancak aktif veya etkin olan sayesinde olur.
Aristoteles, bir şeyin var olabilmesi için dört neden ilkesinin gerçekleşmesinin gerektiğini
söyler: Maddî neden, formel neden, etkin neden ve final (gaye) neden. Üretilen ve
yaratılan varlıklar için dört neden ilkesi temel prensip iken, doğal varlıklar için iki ilke
yeterlidir. Form ve madde, insanın var olması için yeterlidir.
*Aristoteles Sonrası Metafiziğin Problemleri***
Aristoteles, ilk felsefeyle varlığı varlık olarak, varlığı töz olarak ve varlığı İlk Neden (Tanrı)
olarak araştırdı. Fakat bu araştırmalar kendisinden sonra da değişik boyutlarla devam etti.
Kendisinden sonra metafizik, ontoloji temelli İlk varlık araştırmasına dönüştü. Modern
felsefe ile birlikte metafizik epistemoloji temelli bir araştırma olmuştur.
**Ontolojik metafiziğin problemleri***
Orta Çağ felsefecileri, varlığı varlık olarak incelemekten çok, varlığı İlk varlık olan Tanrı’nın
varlığında ele alıp incelediler. Tanrı’nın ontolojik olarak var olduğunu ve ruhun
ölümsüzlüğünü kanıtlama konularıdır. Tanrı vardır ve bu ontolojik olarak bir hakikattir. O
hâlde, metafiziğin asıl konusu, ontoloji temelli bir teolojidir.
**Epistemolojik Metafiziğin Problemleri***
Descartes, kesin olarak bilmediği hiçbir şeye ne var ne de biliyorum demektedir. O hâlde,
varlığın varlığından önce onun kesin olarak bilinmesi,farkına varılması veya sezilmesi
gerekir. Böyle bir ontoloji veya varlık felsefesine epistemoloji temelli metafizik
denilmektedir. Descartes, Tanrı’nın varlığından ve dış dünyanın varlığından önce,
düşüncenin (cogito’nun) varlığını göstermek ister. Çünkü en kesin ve apaçık bilgi ancak
cogito’nun bilgisidir. Epistemolojik metafiziğin en önemli problemi, cogito’nun varlığını
kesin olarak kabul ettikten sonra, dış Dünyanın var olduğunu kanıtlamak için ya Tanrı’nın
varlığını göstermek ya da dış dünyanın varlığını bilimsel bir inançla kabul etmek olmuştur.
**Varlık felsefesinin problemleri**
Varlık felsefesi, varlığın ne olduğunu, genel olarak var olmanın ne anlama geldiğini,
gerçekten var olanın yapısı ve türünün ne olduğunu sorar ve inceler.
***Varlığın var olma problemi***
Varlık felsefesinin bu sorularını cevaplamak için, önce “Varlık var mıdır?Yoksa varlık diye
bir şey yok mudur?” sorularını cevaplandırmak gerekir. Varlığın zihnimizden bağımsız
olarak var olduğunu savunan felsefecilere de realist felsefeciler denir. Varlığın zihnimizin
ideaları veya kavramları olarak ya da varlığın idea cinsinden bir şey olarak var olduğunu
savunanlara ise idealist felsefeciler denir.
NİHİLİZM: Hiç anlamına gelen Latince nihil kelimesinden türeyen nihilizm, varlığın var
olmadığını, varsa da bilinemeyeceğini, bilinse de anlatılamayacağını iddia eder. Gorgias’a
göre;
1-Hiçbir şey var olamaz. Başka bir deyişle varlık diye bir şey yoktur.
2-Bir şeyin var olduğunu kabul etsek bile, onu hiçbir şekilde bilemeyiz.
3-Bir şey var olsa ve bilinse bile, bir başkasına anlatılamaz veya öğretilemez.
**Çin felsefesinde Konfüçyüsçülüğü izleyen ve varlığın olmadığını ileri süren Taoizm M.Ö.
6. yüzyılda Lao-Tse tarafından öne sürülmüş bir varlık felsefesidir. Tao, ezelî-ebedî olarak
her şeyin başlangıcıdır ve uyulması, takip edilmesi gereken yoldur.
REALİZM: Gerçekten varlık vardır ve bu varlıklar insan zihninden bağımsız olarak vardır,
diyen görüşe realizm denir. Felsefe tarihinde iki türlü realizm anlayışı vardır: Ontolojik
realizm ve epistemolojik realizm.
** Ontolojik realizm: Tümellerin ve kavramların, ontolojik gerçeklik olarak
var olduğunu savunan görüşe ontolojik realizm denir.
**Epistemololik realizm: Epistemolojik realizm için bilginin dayandığı temel, özneden
(süjeden) bağımsız olan gerçekliktir. Epistemolojik realizm, idealizmin karşıtı olarak,
varlığın insan zihninden bağımsız olarak varolduğunu ama onun bilinmesinin insanın bilme
etkinliğine bağlı olarak meydana geldiğini ileri sürer.
**Katı idealizm: Katı idealizm de realizm gibi, varlığın gerçekten var olduğunu fakat insan
zihninden bağımsız olarak değil de, insan zihninde var olduğunu savunan varlık
felsefesidir.
**Varlığın var olma türleri: Varlık vardır diyen varlık felsefelerini beş grupta toplayabiliriz:
1) Varlık “tin” (maddi olmayan varlık) olarak vardır.
2) Varlık “madde” olarak vardır
3) Varlık hem “madde” hem de “tin” olarak vardır
4) Varlık “fenomen” olarak vardır
5) Varlık, “varoluş” olarak vardır
PLATON(M.Ö. 428_347):Platon, varlığı zihnimizin dışında kabul etmekle realist, bu varlığın
idea cinsinden olduğunu iddia etmesi bakımından da idealist varlık filozofudur. Platon’a
göre, bilgi varsa onun nesnesi de olmak zorundadır. Bilgi varsa, bu bilgi doğru, değişmez ve
zorunlu olmalıdır. Böyle bir bilgi, ancak nesnesinin de bu özelliklere sahip olmasıyla
mümkündür. Platon’a göre,idealar, fenomenlerden farklı olarak gerçekten var olan nesnel
varlıklardır.Platon, gerçek varlığın idea cinsinden olduğunu kabul etmesi itibariyle
idealist,ideaların insan zihninden bağımsız olarak kendi başlarına var olduğunu kabul
etmesi itibariyle de realisttir.
FARABİ(870_950):Fârâbî’ye göre, iki tür varlık vardır:
1- b. Vâcib-ül vücûd (Zorunlu varlık)(TANRI)
2- c. Mümkün-ül vücûd (Münkün Varlık)(VARLIĞINI TANRIDAN ALAN TANRI DIŞINDAKİ
VARLIKLAR)
Fârâbî, zihnimizin dışında var olan İlk varlığı gerçek ve asıl varlık olarak görmesinden dolayı
realist yani gerçekçidir.
İBN SİNA(980_1037):Varlığın ezelî ve öncesiz olduğunu ileri sürerek, evrenin de öncesiz
olduğunu iddia eder. Bu görüş Kur’an’a ters görünmektedir. Fakat İbn Sîna, İslâm varlık
kuramını da reddetmez. Evren,öncesiz yani ezelidir. Bir şey var olmadan önce üç hâldedir.
İbn Sîna’ya göre var olmanın üç türü vardır:
1- Mümkün var olma: Eğer bir şey mümkün yani olanaklı ise o şey var olmak için mekâna
ihtiyaç duyar. Mekânda ancak cisimler var olabilir. Bu nedenle cisimden önce cisim olması
gerekir yani evren öncesizdir.
2- İmkânsız var olma: Eğer bir şey imkânsızsa, var olması çelişkidir.
3- Zorunlu var olma: Eğer evren zorunlu olarak varsa, aynı zamanda zorunlu olarak da
öncesizdir.
İslâm filozofları genellikle ruh kavramı yerine nefs kavramını kullanırlar. İbn Sîna, ruh
kuramını varlık sırasına göre açıklar:
1- Cansız maddeler. Sadece vardırlar.
2- Bitkiler: Büyüme, beslenme ve üreme güçleri vardır.
3- Hayvanlar: Bitkilerde var olanlardan başka aklın en az olduğu fakat
içgüdüyle hareket etme ve davranışta bulunma özelliğine sahiptirler.
4- İnsanlar: Altındaki varlıkların tüm özeliklerine ilaveten tümeli kavrama,
düşünme, seçme ve idrak etme güçlerine sahiptirler.
**İbn-i Sîna, ruh diye bir tinsel varlığı kabul etmesi nedeniyle idealist, bizden bağımsız bir
varlığı kabul etmekle de realist bir varlık felsefecisidir.
George BERKELEY (1685-1753):İngiliz deneyciliğini aşırı uçlara taşıyarak öznel idealizmin
(sübjektif idealizm) varlık görüşüne ulaşan Berkeley için, yalnızca ruh ve ruhların kavram ve
ideleri vardır. Onların dışında zihinden bağımsız nesnel dış gerçeklik yani madde yoktur.
Bizim doğrudan ve aracısız olarak algıladığımız her şeyin kendi zihnimizdeki ideler
olduğunu, doğuştan gelen idelerin olmadığını, tüm idelerin algısal deneylerimizden
geldiğini ve her türlü idemizin duyu deneyi kaynaklı olduğunu savunur.
Georg Wilhelm Friedrich HEGEL (1770-1831):Varlık, soyut ve gerçekten var olan bir İdedir
(Geist’tır). Geist adını verdiği bu ide, bir tür saf akıl, zihin veya salt kavramdır. Asıl ve
gerçek varlık, insan zihninden bağımsız olarak var olan Mutlak Akıl, İde, Geist ve
Düşüncedir.Geist, her şeyin nedeni olarak sürekli oluş ve değişim içindedir. Bu oluş ve
değişim diyalektik yasa çerçevesinde üçlü adımlarla gerçekleşir: Tez, antitez ve sentez.
**Hegel’in görüşü bir idealist varlık felsefesidir ve realist bir anlayışla yapılmıştır. İnsan
zihninden bağımsız olarak var olan bir Geist, İdea, Akıl veya Kavramla varlığı başlattığı için
realist, bu varlığı tinsel yani soyut ve maddî olmayan bir şey olarak kabul etmesinden
dolayı idealist (Burada idealizm, Berkeley’in öznel idealizminden farklı bir anlamda
kullanılmıştır), daha doğrusu Mutlak İdealist bir varlık felsefecisidir.
UNITE 8=VARLIK FELSEFESİ 2
Varlık, insan zihninden bağımsız olarak vardır fakat idea cinsinden değil de madde cinsinden vardır,
diyen realist görüştür. Varlığın madde cinsinden olduğunu iddia eden tüm görüşler materyalisttir.
Materyalizmin klasik temsilcilerinin görüşlerine göre var olan her şey, bize başka türlü görünse de,
maddedir veya maddi bir şeydir.
VARLIK “MADDE” OLARAK VARDIR.
İlkçağ Materyalizmi:İlkçağ materyalistleri doğa felsefecileri olarak da bilinmektedir. Thales’le
başlayan doğa felsefecileri evrenin ilk maddesini araştırmışlardır. İlkçağ materyalistleri iki farklı
grupta toplanır: Varlığı değişmeyen madde olarak görenler ve varlığı hareket, değişim ve oluş
içinde görenler. Birinci görüşe giren İlkçağ materyalistleri, evrenin ana maddesini değişmeyen, hep
aynı kalan ve her şeyin ondan çıktığını kabul ettikleri bir maddî ana ilke ile açıklamaya
çalışmışlardır. Thales, bu özelliklere sahip varlığın “su” olduğunu söylemiştir. İlkçağ
materyalizminin ikinci görüşünün temsilcisi olan Herakleitos’a göre varlık, madde cinsinden olan
Ateş arkhesinden gelmektedir. Herakleitos, tüm varlık anlayışını iki ilke üzerine temellendirmiştir:
1. Her şey mücadele ve savaştan gelmektedir.
2. Her şey sürekli bir oluş veya akış içindedir.
Mekanik Materyalizm Mekanik materyalizmi, atomcu mekanik varlık anlayışı, cisimci mekanik
varlık anlayışı ve makine mekanik varlık anlayışı olmak üzere üç görüş altında toplamak
mümkündür.
&-Atomcu Mekanik Materyalist (maddeci) Görüş :İlkçağ materyalist filozoflardan Demokritos ve
Modern felsefecilerden P.Gassendi’nin savunduğu bu görüşe göre, her şey atom ve boşluktan
oluşmuştur.Gerçek varlık, bölünemez fiziksel gerçeklik olan atomlardan oluşmuştur. Var olan her
şey, sonsuz sayıdaki maddesel atomlara ayrılır. Atomlar, bir sıra ile birleşerek veya ayrılarak
varlıkları oluştururlar. Bu atomlar farklı büyüklükte ve biçimdedirler.Bu nedenle bunların
birleşmesinden farklı nesneler meydana gelmektedir.
&-Cisimci Mekanik Materyalist Görüş:İngiliz düşünür Thomas Hobbes’a (1588-1679) göre,
gerçekten var olan, yer kaplayan cisimlerdir. Başka bir söylemle, gerçekten var olan her şey,
maddenin şekil almış türü olan cisimlerdir. Hobbes, atomcu mekanik materyalizmi reddeder.
Çünkü atomların hareket ettiği boşluğun olmadığını iddia eder. Eğer boşluk varsa, hareket yoktur,
der. Atomun ve boşluğun reddedilmesiyle, Hobbes, doluluk içeren maddesel cisimlerin gerçekten
var olabileceğini ileri sürer. Var olanın tümü cisimseldir. Cisim ise en, boy ve derinliğe sahip olan
yer kaplamadır.
Makine-İnsan Mekanik Materyalizm:Fransız materyalist La Mettrie (1709-1751) tarafından
savunulan makineinsan kuramına göre, evrende her şey cisimsel yani maddeseldir. Onun dışında
hiçbir şey yoktur. Kendisi bir hekim olan La Mettrie, insanı bir makine olarak açıklar.
Diyalektik Materyalizm: Diğer materyalizm çeşitleri gibi, diyalektik materyalizm de, gerçekten var
olanın maddî cinsten olduğunu iddia eder. Fakat diğerlerinden farklı olarak, bu maddesel varlığın
diyalektiğin yasalarına göre ortaya çıkıp, hareket ettiği ve devinim içinde olduğunu kabul eder.
Karl MARX (1818-1883):Marx,aklın, doğanın ve tarihin tez, antitez ve sentez adımlarında oluşan bir
çelişkiler mücadelesi olduğunu söyler. Marx’a göre, gerçekten var olan varlık, maddedir. Madde,
evrendeki her şeyi değişim ve hareketi sonucu meydana getirir. Maddedeki niceliksel birikimler bir
anda ani bir sıçrama ile niteliksel yapıya dönüşür. Bu devrimsel aşama ile kazanılan nitelikler bir
önceki niteliklerden özce farklıdır. Nicelikten niteliğe dönüşen değişmelere, diyalektiğin nicelikten
niteliğe değişme yasası denir. Marx’a göre diyalektiğin ikici yasası, çelişme yasasıdır. Çelişme
yasası,maddenin en basit kütleden en karmaşığa doğru giden değişim ve gelişim sürecinde hep
karşıtlarıyla bir çatışma içinde olduğunu belirtir. Maddenin değişmesi karşıtların savaşı ile
mümkündür. Karşıtlar ve çelişkiler bir arada bulunur ve birbirlerine dönüşür. Çelişme ve karşıtların
savaşı, değişme ve gelişmenin temel gücüdür çünkü o olmasa her şey aynı kalırdı. Evrendeki her
şey, diyalektiğin yasalarına maruz kalmaktadır. Diyalektik, değişmenin itici gücüdür.
VARLIK HEM MADDE HEM DE TİN OLARAK VARDIR
Varlığın hem madde hem de tinsel olduğunu söyleyen felsefeciler, aynı zamanda realist yani bizden
bağımsız bir varlığın olduğunu kabul ederler.Dolayısıyla bu görüşü savunan filozoflar, ikici (düalist)
bir varlık anlayışını Savunurlar.
ARİSTOTELES (M.Ö. 384-322):İlk Çağ filozoflarından Aristoteles, öğretmeni Platon’un varlık
görüşlerini eleştirerek, kendi varlık kuramını ortaya koyar. Platon’un idea için söylediklerinin
büyük çoğunluğunu kabul etmekle birlikte, fenomenler dünyasından bağımsız bir idealar dünyasını
kabul etmez. İdealar vardır, fakat “şu” diye gösterdiğimiz tekil varlıklarla birlikte vardır. Tekil
varlıkların içinde vardırlar, onlardan bağımsız olarak bir varlıkları yoktur.Aristoteles’e göre, gerçek
varlık “şu” diye gösterdiğimiz bireysel varlıklardır.Bireysel varlıklar, madde ve formun (Platon’un
deyimiyle idea) bir araya gelerek oluşturduğu gerçek tözlerdir. O hâlde, Aristoteles için madde ve
form birer töz veya birbirinden bağımsız iki ayrı varlık değil, varlığın iki temel öğesidir. Onlar bir
arada olmadığı sürece varlık da var olamaz. Varlığın var olması için madde ve form ikilisine etkin ve
ereksel nedeni de ekleyen Aristoteles, dört nedenin varlığın var olması için gerekli şart olduğunu
söyler. Dört neden şunlardır:
Maddî neden, formel neden, etkin (faal) neden ve ereksel neden. Bu dört neden bir araya gelince
varlık var olur.
René DESCARTES (1596-1650)
Descartes’ın varlık felsefesinin ortaya koyduğu yeni anlayış, radikal bir şekilde modern çağı
Ortaçağ’dan ayırmıştır. Böylece modern çağla birlikte felsefenin diğer alanlarında olduğu gibi,
varlık yorumu da değişmiştir. Descartes’ın varlık görüşü töz kuramına ve onun temelini oluşturan
bilgi kuramına dayanır.Descartes iki töz ya da cevher kabul eder.
A. Sonlu töz
B. Sonsuz töz.
C.Sonsuz töz Tanrı’dır. Buna karşılık sonlu tözü ikiye ayrılır:
Madde
Ruh
***Genel bir söylemle, daha önce ikiye ayırdığı tözleri üçe ayırabiliriz:
1- Tanrı
2- Madde
3- Ruh
Bu ayrım Descartes’ın şüphe metoduna, bilgi kuramına, metafizik anlayışına ve fizik kuramına
dayanarak oluşmuştur. Kısaca Descartes’ın tüm felsefesi bu üç tözle uygunluk içindedir.Töz nedir?
Descartes’a göre , “Biz, Töz’den kendi varlığı için diğer hiç bir şeye dayanmadan var olan bir şeyden
başka bir şey anlamayız. Ve hiç bir şeye dayanmadan var olan tek Töz vardır o da Tanrı’dır.”
Böylece Tanrı tek, bağımsız ve tam bir varlıktır.
**Ruh ve madde iki farklı töz ve bunlar birbirinden bağımsız olarak var olmaktadırlar. O hâlde,
Descartes’a göre insan nasıl vardır? İki farklı töz nasıl bir araya gelmişlerdir. Descartes felsefesi için
bu çok önemli bir problemdir. Her ne kadar Descartes bu problemi fizyolojik açıdan çözsebile
kendisi de bu çözümün metafizik ve felsefe açıdan olması gerektiğinin farkındadır.Sonuç olarak
Descartes’ın varlık kuramında ortaya çıkan sorunlar şunlardır:
1- Töz tanımına dikkat edersek sonlu iki tözün sonsuz töze göre daha az değerde töz olmaları.
2- Sonlu tözler birbirinden farklı, fakat sonsuz töze bağımlı olmaları veya sonsuz tözden gelmeleri
bakımından aynıdırlar. Bu da töz tanımına aykırı düşmektedir.
3- Töz yalnızca nitelikleriyle bilinmektedir. Bizim bilgimiz tözün kendisini değil, niteliklerini
vermektedir.
4- İnsanda madde ve ruhun nasıl bir arada olduğu felsefî ve metafizik açıdan cevaplanmamıştır.
VARLIK “FENOMEN” OLARAK VARDIR
Varlığın fenomen olduğunu iddia eden varlık felsefesine göre, insan zihninden tam anlamıyla
bağımsız olmayan bir varlık alanı vardır ve bu varlık alanını insan bilebilir. İnsanın yani bilen
öznenin bilinci tarafından belirlenen bu varlığa fenomen denilmektedir. Fenomen, bilen öznenin
olanak ve bilgi imkânları doğrultusunda var olan bir varlıktır. Kant’a göre, insan zihni, zaman ve
mekân formlarıyla deneyden elde ettiği algıları kendisinde a priori olarak var olan anlama yetisinin
kategorileriyle birleştirerek varlığın bilgisini elde eder. Bu varlık bizim bilgimizin oluşturduğu
varlıktır.Husserl var olanların yalnzca fenomenler olduğunu söyler.
VARLIK,”VAROLUŞ” OLARAK VARDIR
19. yy’da Hegel’in varlığı Geist denilen bir kavramın açılımları olarak açıklamasına ve yine aynı
yüzyılda pozitivizmin varlığı, bilimsel verilerle açıklamasına bir tepki olarak gelişen varoluşçu akım,
ilk başlarda Kierkegaard (1813-1855), daha sonra Nietzsche (1844-1900) tarafından bireyin
varoluşunun önemi vurgulanarak, savunuldu. Husserl’in fenomenolojisinin etkisiyle Martin
Heidegger (1889-1976) tarafından ilkeleri belirlenen varlığın varoluş olduğu görüşü, Sartre, Camus,
Marcel ve birçok çağdaş varoluşçu tarafından geliştirildi.Varoluşçulara göre, gerçekten bir varlık
vardır fakat bu varlık kendi bilincine sahip olan bir varoluştur.
Martin HEIDEGGER (1889-1976):Martin Heidegger, nesneler ve varlık arasındaki ayırımın üzerine
dikkatleri çekerek, klasik felsefenin varlık anlayışının bu iki ayırımı gözden kaçırdığını ileri sürer.
Varlık, kendisi ve başkaları hakkında soru sorup, bir varoluş gerçekleştirme potansiyeline sahipken,
nesneler dünyada kendiliğinden önümüzde hazır varlıklardır.Varlık, ontolojik bir yapı sergilerken,
varlıklar (nesneler) bilgisel bir yapı sergilerler. Heidegger’e göre, Varlığın kendisini tanıdığı veya
sorguladığı yer Dasein denilen insan olma olanağıdır. Dasein, bir öze değil, bir varoluşa sahiptir.
Klasik varlık anlayışlarındaki öz ve varlık anlayışının Dasein’ın varlığı için geçerli olmadığını, fakat
nesneler için geçerli olduğunu öne sürer. Dasein’ın bir özü ve kaderi olmadığı için o, dünyaya
atılmış ve terk edilmiş olarak kendini bulur. Atılmış varlık olarak Dasein, dünya içinde diğer
Dasein’larla ve nesnelerle karşılaşır. Bu karşılaşma onu tedirgin yapar. Tedirginlik ve kaygı içinde
diğer şeylerle ilişkiye girerek, kendisini bu ilişki içinde tanımaya ve var etmeye çalışır. İlgi ve kaygı,
Dasein’ın temel varoluş karakteridir. Kendi varoluşunu gerçekleştirme peşinde koşan Dasein, bir
gün yakınlarındaki bir Dasein’ın ölümünü görerek, varoluşunun sonlu olduğunu anlar. Varoluş
olmadan varlığın olmadığını hissederek, hiçlikle karşı karşıya kalarak, ölümle yüzleşir, Bir gün
sıranın kendisine de geleceğini anlayan Dasein, ölüm kaygısı içinde kendi varoluşunu hatırlar ve
onu gerçekleştirmenin yine kendisinde olduğunu anlayarak, kendisini diğerDasein’lardan farklı
yapan otantik varoluşunu yaşamak ister. Dasein’ın amacı, diğer Dasein’ların önüne sıçrayarak,
kendi varoluşunu yaşamak olmalıdır. Çünkü asıl varlık, kendini kendinde gerçekleştiren varoluş
tarzıdır.
Jean Paul SARTRE (1905-1980):Heidegger’in öğrencisi olan Fransız filozof Jean Paul Sartre,
Heidegger’den aldığı etkiyle varoluşçuluğu bir felsefî görüş hâline getirmiştir. Descartes’in yaptığı
gibi, özneden hareket eden Sartre, şeyleri yani nesneleri nedensel dünyada, insanı ise özgür bir
dünyada açıklamaya çalışır. Bu nedenle, iki tür varlığın var olduğunu kabul eder:
1. Kendinde-varlık.
2. Kendisi-için-varlık.
***Sartre göre, insan kendisi-için-varlıktır; çünkü onun özü belirlenmiş değildir,Buna karşılık bir
kaya parçası, kendinde varlıktır. Çünkü onun özü vardır, önceden belirlenmiştir ve kendi bilincinde
değildir. Sartre varlığı iki ayrı kategoride ele alır. Bilinçli varlık (kendisiiçin-varlık) ve bilinçsiz varlık
(kendinde-varlık). Kendisi-için-varlık olan insanın gerçek varlık olarak bir varoluş olduğunu ileri
sürer. Diğer her şey kendinde-varlık olarak bir bilince sahip olmadığı gibi, varlığı varlık yapan bir
varoluşları da yoktur.
AHLAK FELSEFESİ / ÜNİTE:9
Ahlâk, genel anlamıyla, insanların, bir toplum içinde uyumlu yaşamaları için kendilerine göre
belirledikleri ilkelerin tümüdür.Ahlâk felsefesi, ahlâkı genel olarak ele alır ve ahlâklı olmanın ne
anlama geldiğini araştırır.Ahlâk felsefesi, daha genel bir anlam ve içerikle etik olarak
tanımlanmaktadır. Etik, ahlâkî davranışların temelindeki genel ilke ve yasaları araştıran pistemoloji
temelli bir felsefedir. ahlâk felsefesi, davranışların ahlâkî özünü ve yapısını incelerken, etik,
davranışların arkasındaki ilke ve temelleri bilgi açısından araştırır.
AHLAK FELSEFESİNİN TERİM VE KAVRAMLARI
****Olgu ve Değer Yargıları: Dış nesnel gerçeklikte var olan nesnelere veya var olmuş nesneler
hakkındaki olaylara "olgu"denir. Örneğin, bilim insanının incelediği bir göksel cisim bilimin bir
olgusudur. Aynı şekilde bir tarihçi için, Fatih’in İstanbul’u alması bir olgudur. "Değer" yargıları ise
bize bağlı olarak ortaya çıkan olgular üzerine verdiğimiz hükümlerdir. Örneğin, Fatih Sultan
Mehmet’in İstanbul’u fethetmesi Türkler açısından “iyi” bir olayken, Batılılar açısından kötü bir
olaydır.
*****Değer ve Değer Yargıları :İyi kendi başına bir değerdir. Fakat “Para iyidir.” bir değer yargısıdır.
Değer, evrensel ve tümel olurken, değer yargıları tekil veya tikel olmaktadır.Değerlerin taşıdığı
genel ve evrensel anlam ne yere, ne insana, ne topluma, ne de zamana göre değişmezken, değer
yargıları bireyden bireye, toplumdan topluma, dünyadan dünyaya, zamandan zamana göre değişir.
****İyi ve Kötü:Bu karşıt kavramlardan iyiyi farklı açılardan tanımlarsak, aynı zamanda kötüyü de
tanımlamış oluruz;
1. Kendi başına bizatihi iyi:Örneğin; sağlık, sadece kendisinden dolayı iyidir. O, bir başka şey için
değil de, kendi başına ve kendisi için iyi olduğu için istenir.
2. Doğurduğu sonuç bakımından iyi:Örneğin; para, kendi başına iyi değildir; para bir şeyler satın
almak, rahat yaşamak ve zengin olmak için iyidir.
3. Gerçek iyiye yaptığı katkıdan dolayı iyi: Örneğin; mahkemede bir tanığın kendisi için ne iyi ne de
kötü olmadığı hâlde, doğruyu söylemesi, bu tür bir iyiliktir.
4. Hem kendi başına hem de verdiği yarar bakımından iyi: Örneğin;Süleymaniye Camii, bir sanat
eseri olarak bizatihi iyidir ve aynı zamanda orada turist veya namaz kılanlara verdiği huzur ve zevk
bakımından da iyidir.
****Özgürlük :Özgürlük, hiçbir dış etki olmadan insanın kendi aklı ve iradesi ile yaptığı davranışı
belirlemesidir.Özgürlük, bir tür kendi kendini kontrol etme ve kendi başına karar verme
durumudur.Ahlâkî özgürlük ise ahlâkî bir öznenin kendi koyduğu kurallara göre, kendi iradesiyle bu
kurallara uyarak davranışlarını yapmasıdır.
****Erdem :Ahlâkî bakımdan sürekli iyi ve değerli olan davranışlara erdem denir. Platon’a göre,
dört ana erdem vardır.Ölçülülük, cesaret, bilgelik ve adalet.Platon’a göre, erdemler insan ruhunun
üç özelliğine de karşılık gelerek, var olurlar.
&-&Ruhun arzu özelliğine karşı var olan erdem, ölçülülüktür. arzuların iyi olması, ölçülü
davranmayla gerçekleşir. Ruhun Yaşama özelliğine karşılık gelen erdem ise cesarettir. Cesaret, aklın
önerdiği şeyi yaparak, bedenin önerdiği anlık ve geçici durumlara boyun eğmemektir. Ruhun
üçüncü özelliği ise akıldır; aklın erdemi bilmektir. Aklın, bilme özelliğiyle, diğer özellikleri ve
erdemleri uyumlu olarak yönetmesi sonucu adalet erdemi oluşur. O hâlde, adil insan, ruhun üç
özelliğini uyumlu ve birbirleriyle tam ilişki içinde tutan insandır.
**Aristoteles, Platon’un erdemlerini kabul etmekle birlikte en çok değer verdiği erdem,
ölçülülüktür. Ölçülülüğü Platon’dan farklı bir anlamda algılayan Aristoteles’e göre, her şeyin orta
yolu insan için iyi ve erdemli olanıdır. Aristoteles’e göre cesaret, nerede ne yapacağını bilmektir.
****Sorumluluk :Örneğin; otobüste yaşlı ve hasta bir insana yer verebilir veya vermeyebiliriz.
Verdiğimiz takdirde yaşlı insan teşekkür ederek bizi onurlandırır; yer vermediğimiz takdirde, yaşlı
adamın veya otobüste bulunan bir başka kişinin ikazını göze almışızdır veya kendi vicdanımızın
sesini dikkate almışızdır. Otobüste yer verdiğimizde veya vermediğimizde ortaya çıkacak iyi veya
kötü sonuçların sorumluluğunu aldığımız takdirde yaptığımız davranış ahlâkî olur. Bir davranıştan
sorumlu olmak için, birinci temel şart, akıl sahibi bir insanın bu davranışı kendi özgür iradesinin
seçimiyle yapmasıdır.Bu nedenle, mahkemelerde delilere ceza verilmez. sorumluluğun ikinci şartı,
davranışın sonucunda ödül veya ceza verileceğini önceden kabul etmektir.
****Vicdan :İnsanın bir birey olarak eylemleri üzerinde yargıda bulunmasını gerçekleştiren ve
eylemlerindeki iyi ve kötü değerleri anlamasını sağlayan gücüne vicdan denir. Vicdan, kişinin
içindeki mahkemedir. Örneğin vicdanından gelen ses uğruna bir ırkı yok etme girişiminde bulunan
Adolf Hitler’i ele alabiliriz. Acaba onun vicdanının sesi, niçin onun doğruyu ve iyiyi görmesini
engellemişti? Vicdan, iyiyi kötüden ayıran bir yargıç ve iç yetisi olarak suçlu bulunabilir mi?
Vicdan azabı duyulması için birey sorumluluk sahibi olmalıdır.
&-&Vicdanımızın kaynağı nedir? Bu konuda temel iki görüş vardır: Birincisine göre, her insan
doğuştan getirdiği bir vicdana sahiptir.Diğer görüş ise ;vicdanı insanın yaşamı boyunca bulunduğu
aile, toplum, kültür, din, yasalar kısacası; insanın tarihsel, toplumsal ve kültürel dokusu, insanın
vicdanını belirler. Bu görüş, vicdanın birey tarafından sonradan yaptığı tecrübelerle geliştirildiğini
ileri sürer.Ancak sorumluluk sahibi olan insan vicdan azabı duyar. Ünlü psikolog Freud’a göre ise
vicdan, insanın bilinç altındaki istek ve arzularını düzenleyerek bireyin toplumsal ve ahlâkî varlık
olmasını sağlayan akılsal bir yetisidir. O hâlde vicdan, şahsi ve bencil istekleri önleyen bir yargı
mekanizması olarak bireyin normal olmasını sağlar. Vicdan, bilinç-altı ile bilinç-üstü arasındaki aşırı
davranışları düzenleyen yeti olarak kendini akıl sahibi özgür varlıklarda ortaya çıkarır.
***Arsitoteles’in dediği gibi, yasaların amacı yurttaşları iyi yapmak olduğuna göre, vicdanın bireye
çağrısıyla aynı konumdadır. Nasıl vicdanını dinleyen iyi birey olmaktaysa, yasalara uyan da iyi birey
olmaktadır. O hâlde, yasalar ve vicdan aynı amacı paylaşmaktadırlar.Nasıl yasalar bireylerin suç
işlemesine dışsal bir güç olarak engel ise vicdan da bireyin suça yönelmesini engelleyen içsel bir
güçtür. Sonuç olarak, akıl, irade, inançlar, gelenekler, din, kültür, yasalar, özgür irade, sorumluluk
ve ahlâkî ilkeler vicdanımızın çalışmasını ve karar vermesini çeşitli derecelerde etkileyerek, bireyin
vicdanını oluşturmaktadırlar.
****Ahlâkî Karar ve Davranış :Ahlâkî davranışın oluşması için üç temel koşul birlikte gereklidir:
1- Ahlâkî davranış istemli olmalıdır.
2- Ahlâkî davranış bilinçli olmalıdır.
3- Ahlâkî davranış özgür olmalıdır.
*****Ahlâk Yasaları: Bireyin nasıl davranacağını belirleyen kurallar sistemidir.. Ahlâk yasaları,
insanların hangi amaç için yaşadıklarını onlara hatırlatır ve onların iyi erdemlerle davranmasını
sağlar.
AHLAK FELSEFESİNİN PROBLEMLERİ
Ahlâk felsefesinin ele alabileceğimiz ilk iki problemi ahlâkın kaynağı ve çeşitleri üzerinde
yoğunlaşan tartışmalardır.
Ahlâkın Kaynağı ve Çeşitleri Hakkında Farklı Görüşler :
1- Ahlâkın kaynağı doğaüstü bir varlıktan; yani Tanrı’dan gelmektedir.
2- Ahlâkın kaynağı doğanın kendisidir:Çevrenin dengesini bozarak, doğayı kirletmek ve tahrip
etmek, ahlâkî açıdan kötü yani ahlâksız davranışlardır.
3- Ahlâkın kaynağı bireyin kendisidir:Bireysel ahlâk, kişiye ait öznel bir ahlâktır. Evrensel geçerliliği
tartışma konusudur.
4- Ahlâkın kaynağı bireylerin oluşturduğu toplumdur. Bu ahlâka da toplumsal ahlâk denir.Ahlâk
felsefecileri arasında en çok kabul gören ahlâk çeşididir.
Ahlâk Yasalarının ve Değerlerinin Yapı Problemi :Ahlâk felsefesinin ele aldığı diğer bir ahlâk
problemidir.Bazı ahlâk felsefecilerine göre ahlâk yasaları ve değerleri mutlak, evrensel ve
nesneldir. Sokrates ve Platon gibi filozoflar değerlerin ve yasaların nesnel olarak, bizden bağımsız
olarak var olduklarına inanırlar. Eğer onlar nesnel, mutlak ve evrensel olarak var olmasalardı,
bizler; yani farklı farklı bireyler nasıl olur da aynı değerlere göre davranabilirdik?
***Ahlâk yasalarının ve değerlerinin insanlar arası bir uzlaşım sonucu elde edildiklerini kabul
edenler de vardır. Eğer değerler ve yasalar birer uzlaşımsa, zaman ve mekân boyutu içinde
değişebilirler. Bu nedenle onlar görelidir. Uzlaşım sonucu elde edilen bir şey mutlak ve evrensel
olamaz. Sokrates ve Platon’la aynı dönem yaşamış olan Sofistler, değerlerin göreli ve değişken
olduklarını savunmuşlardır. Çünkü onlara göre, her şeyin ölçüsü insandır, hem de tek tek her bir
insandır.
Ahlâkî Davranışın Özellikleriyle İlgili Problem :Bir eylemin veya davranışın ahlâkî olmasını sağlayan
özellikler şunlardır:
1- Ahlâkî bir davranışın oluşmasını, bireyin istekleri, duyguları ve arzuları belirler.Örneğin, ilerde
hâkim olmak isteyen birisi, bu ideali gerçekleştirmek için şimdiden doğru, iyi, adaletli, ölçülü vb.
ahlâksal erdemler ışığında davranışta bulunabilir.
2- Bir ahlâkî davranışı ahlâkî yapan, onun bir evrensel ahlâk yasasına göre yapılmış olmasıdır.
3- Her zaman aynı ilkeye göre hareket etmemiz davranışımızı ahlâklı yapar. Örneğin, bir olay
karşısında ilkelerime göre o olayın yanlış olduğunu söylüyorsam, bu olayı bir üst makam veya statü
sahibi sorduğunda da aynı cevabı verebilmeliyim.
4- Bir davranışın ahlâkî olabilmesi için akla dayalı ve açık olması gerekir.
Özgürlük Problemi :Özgürlük nedir? Her şeyden önce özgürlük genel olarak başıboşluk veya keyfilik
değildir.Özgürlük, kişinin kendi kendini belirlemesi, denetlemesi, yönlendirmesi ve düzenlemesidir.
Kişinin hiçbir dış baskının etkisinde kalmadan veya zorlanmadan, kendi öznel arzu ve isteğiyle,
bilinçli bir davranışta bulunmasıdır.Bir eylemin özgür eylem olması nedenlerinin olmaması
değil,nedenlerinin zorunlu olmamasıdır.
*Özgür irade, dinsel ahlâk kuramlarının da önemli bir problemidir. İnsanın iradesini kısmi, Tanrı’nın
iradesini külli kabul eden dinlere göre, insana Tanrı neyi yapıp neyi yapmayacağını bildirmiştir fakat
onları zorunlu olarak da bunları yapmaya zorlamamıştır. Ahlâk felsefesi açısından özgür iradeyi ele
aldığımızda, Birey belli koşul ve durum karşısında bir seçim yapar. Başka bir zaman ve mekânda,
aynı koşullar ve durumlar karşısında birey, daha önceki seçiminden farklı bir seçim yapabiliyorsa,
özgür iradenin var olduğunu söyleyebiliriz.
**Ahlâkî varlık olarak insan, doğanın nedensellik yasalarından bağımsız olarak hareket eder. Aklı ve
bilgisi sayesinde doğaya karşı gelir ve onun nedenselliğini aşarak, kendi davranışlarını belirler. O
hâlde, ahlâkî davranışın temelindeki özgürlük, doğal yasalardan bağımsız olarak insanın kendini
belirlemesidir. İnsan ahlâkî davranışlarda bulunabileceğine ve bulunabildiğine göre, özgür
demektir.
UNITE 10=FELSEFE
Ahlâk felsefesi alanında ortaya konulan bu kuramlar iki kritere gore sınıflanır: Ahlâk yasalarının ve
değerlerinin var olduğunu savunanlar ve savunmayanlar.
Ahlak Felsefesi Kuramları
Evrensel Ahlâk Yasasının Olmadığını Öne Süren Ahlâk Kuramları
Bazı ahlâk felsefecileri, evrensel ahlâk yasa ve değerleri kabul etmezler. Bunlara göre, kişinin
vicdanını bağlayacak hiçbir evrensel değer veya yasa yoktur. Kişi, ahlâkî eylemlerini eylemin
sonucuna bakarak veya sonucunu düşünerek yapar. Bu görüşü savunanlar da kendi içlerinde farklı
ahlâk felsefelerine sahiptirler:
Hazcı Ahlâk Felsefesi= Haz temele alınır ve davranışların kişiye vereceği hazla ahlâkî olup olmadığı
belirlenir. Acıyı en aza indirgemeyi hedefleyen hazcılar, evrensel bir ahlâkî davranış yasası kabul
etmezler.Evrensel ahlâk yasasını reddeder. değerleri belirleyen şey, kişide ortaya çıkan haz
duygusudur. Haz duygusu ise farklı derecelerde olduğu için görelidir. Hazcı ahlâk felsefecileri, haz
veren şeyler üzerinde uzlaşmış değildirler.
Yararcı Ahlâk Felsefesi = ahlâkî değer, davranışın sonucunda ortaya çıkan fayda ve zarara gore
belirlenir. Hayatta en değerli olan eylem, verdiği iyilik veya yarardır. Kötülüğe veya zarara neden
olan eylemler ahlâkî değildir. Hazzın veya yararın niteliği ve niceliğinin belirlenmesi için şunlara
bakılmalıdır: Yararın yoğunluğu, süresi, kesinliği, verimliliği ve saflığı. Faydacı ahlâk felsefesine
göre, bir davranış, en yüksek sayıda insana en yüksek miktarda verdiği yararla ahlâkî davranış olma
özelliğini kazanır. Bu ilkeye fayda ilkesi denir. göreceliği savunur. Faydacı ahlak felsefesi, temele
özneyi koyduğu için sübjektiftir.
Bencilliği Temele Alan (Egoist) Ahlâk Felsefesi= kişinin benini temele alarak yapılan davranışların
ahlâkî bir değere sahip olduklarını iddia eder. Kendi iyiliğini ön planda tutan egoist ahlâk kuramı,
evrensel bir ahlâk yasasını ve değerlerini kabul etmez. Öznelliği temele aldığı için objektif bir ahlâkı
değil, sübjektif ahlâkı savunur.
Anarşist Ahlâk Felsefesi= Bireyselliği temele alan anarşist ahlâk öğretisi, devlet ve yasalar olmadan,
insanların daha iyi yaşayabileceğini öne sürer. Anarşist ahlâk kuramında, insanlar davranışlarını
doğrudan yaparlar. Çünkü yasa ve düzen yoktur. Sınırsızlık, düzensizlik ve devletsizlik içindeki
davranışların daha yaratıcı ve değerli olduğunu kabul ederler. Evrensel ahlâk yasasının var
olduğunu ileri sürenler, kendi içlerinde ikiye ayrılırlar: Birinci gruba göre, evrensel ahlâk yasası,
öznel (sübjektif) özellikler tarafından belirlenir. Bunları savunanlardan bazıları J. Bentham, J. S. Mill
ve H. Bergson’dur. İkinci grup ise evrensel ahlâk yasasının nesnel (objektif) özellikler tarafından
belirlendiğini ileri sürer. İkinci grup ahlâk felsefecilerinden Sokrates, Platon, Aristoteles, Fârâbî ve
Kant’dır.
Sübjektif Özelliklerin Ahlâk Yasasını Belirlediğini Öne Sürenler
Öznel ahlâk yasasını savunanlardan J. Bentham ve J. S Mill en çok tanınan düşünürlerdir. Sezgici
öznelciliği savunan düşünür ise H. Bergson’dur.
Objektif Özelliklerin Ahlâk Yasasını Belirlediğini Öne Sürenler
Bu yasalar insandan bağımsız olarak var olan gerçeklerdir. İnsan bu yasalara uymak zorundadır.
Evrensel ahlâk yasaları bazı filozoflara göre, insandan bağımsız olarak varken, bazılarına göre
evrensel ahlâk yasaları insan aklının nesnel ve evrensel çıkarımları sonucu ortaya çıkar. Bu kuramı
temsil edenler Sokrates, Platon, Fârâbî, Spinoza ve Kant’tır.
Filozofların Ahlâk Kuramları
SOKRATES (M.Ö. 469-399):Ahlâklı insanın nasıl yaşaması ve davranması gerektiğine de iyi bir
örnektir.Hiç kimsenin bilerek kötülük yapamayacağını ileri sürer. Kavramların olgusal düzeyde
farklılaştığını belirterek, bilgi ve düşünce alanında herkesin kabul edebileceği tanımların gerçekten
var olduğunu, kendi geliştirdiği bir yöntemle göstermeye çalışmıştır. Ahlâk yasalarının gerçek
özünün ve anlamının var olduğunu, Sokratik tartışma yöntemiyle ortaya koymuştur. Sokrates için,
değerler ve yasalar objektif ve değişmezdir.
PLATON (M.Ö. 427-347):Platon, gerçeklerin var olduğu dünyayı idealar dünyası, görünüşlerin
bulunduğu dünyayı da fenomenler dünyası olarak iki ayrı dünya tasarımıyla açıklar. Ahlâk yasaları
ve değerleri insan ve fenomenler dünyasından bağımsız olarak, idealar dünyasında gerçekten
nesnel ve objektif varlığa sahiptirler.İdealar evrensel, tümel, saf ve değişmez gerçeklerdir. Sokrates
gibi, ahlâkî değerlerin temeline Platon da bilgiyi ve eğitimi koyar.
ARİSTOTELES (M.Ö. 384-322):Sokrates ve Platon’un görüşlerini biraz yumuşatarak kabul eden
Aristoteles’e göre, insan için en iyi şey, mutluluktur. Mutlulukçu ahlâk felsefesini sistemleştirerek,
insanın ancak iyi toplumsal düzen içinde mutlu olabileceğini öne sürer. Aristoteles, en iyi olan şeyin
orta yol olduğunu söyleyerek, mutluluğu da orta yol; yani ölçülülükte görmüştür. Bir davranışın
ahlaklı olması için ölçülü olması gerekir demiştir.
DİOGENES (M.Ö. 412-320):Sokrates’in ahlâk felsefesinden etkilenen Diogenes, kinik ( kinik, köpek,
köpeksi anlamına gelir. Azla yetinen ve köpeksi bir hayat yaşayan filozoflara kinikler denir) ahlâk
felsefesi olarak bilinen kendine yetme ve sadelik değerlerini içeren kayıtsızlık ahlâk felsefesinin en
önemli temsilcisidir. Ahlâk felsefesinde doğal, yalın ve sade yaşamı savunarak, uzlaşımsal ve
yerleşik tüm ahlâk kurallarını reddetmiştir. Diogenes, doğal yaşamı kendisine örnek alarak, yapay
her şeye kayıtsız kalmıştır. Özel mülkiyeti, evliliği, dini, lüks yaşamı, zenginliği vb. şeyleri değersiz
gören Diogenes, insanın amacının kendine yetme olduğunu ileri sürerek mutluluğun da utanmazlık
ilkesinde olduğunu kabul etmiştir.
EPİKÜROS (M.Ö. 341-270):Epiküros, hazcı bir ahlâk felsefesini kabul eder. Hazzı isteme ve acıdan
uzaklaşma anlayışı içinde üç tür haz verici arzunun var olduğunu söyler:
1- Hem doğal hem de zorunlu arzular. Örneğin yemek yeme.
2- Doğal fakat zorunlu olmayan arzular. Örneğin, cinsel arzular doğaldır, fakat olmazsa olmaz
değildir.
3- Ne doğal ne de zorunlu arzular. Örneğin zenginlik bu türden bir arzudur.Bu üç arzu türü de
bedensel hazlara yol açmaktadır.
**Ruhsal arınma vedengeye sahip birisi, zengin veya lezzetli yemek yiyen birisinden daha mutludur
çünkü acı çekmemektedir demiştir.
FÂRÂBÎ (870-950):Ahlâk görüşünde Aristotelesçi ahlâkı, mistik bir ahlâkla birleştirme çabasındadır.
Ahlâkî davranış için üç tür erdemin varlığından söz etmektedir:
1- Aklî erdem: Fa’âl akıl bilgisine götüren güçtür. Akıl bilgisidir.
2- İradi erdem: Yargı melekesi sayesinde iyiyi ve kötüyü tayin eder. İradi erdemin objesi, aklî
erdemin bilgi objesine göre değişken ve geçicidir.
3- Bedenî erdem: İnsan doğuştan bazı huy ve yetenekler getirir. Bunların iyiye ve faydaya hizmet
etmesi iradi erdemin aklî erdeme boyun eğmesiyle olur.
Teorik felsefe ile maddenin ilk sebebine ve ilkesine varırken, pratik felsefe; yani ahlâk felsefesiyle
iyi davranışlara varılır.Fârâbî davranışları ikiye ayırır:
1- İyi, ölçülü ve güzel davranışlar.
2- Kötü ve övgüye layık olmayan davranışlar.
Ölçülülüğün, insanı iyi davranışa yönelttiğini ileri süren Fârâbî, iyi davranış sonucu insanlar mutlu
olurlar, der.Mutluluk ile zevk arasındaki ilişkiyi de açıklayan Fârâbî’ye göre, iki türlü zevk vardır:
1- Bedenî zevkler
2- Düşünce zevkleri
***Bedenî zevkler kısa süreli ve geçicidir. Çabuk biterler ve uzun sürede insane zarar verebilirler.
***Düşünce zevkleri, bilgi öğrenme zevki olduğundan, insanı başarıya ulaştırırlar. Geç elde edilir,
ama hiç kaybedilmezler. Verdiği zevkler uzun sürer. Fârâbî’ye göre, insanlar birbirini sevmeli.
Farklı sevgiler vardır:
1- Çıkardan doğan sevgi: Geçicidir; çünkü çıkarlar bittiğinde sevgi de biter.
2- Doğal sevgi: Aile fertleri arasında var olan doğal bağa denir.
3- Adalet sevgisi: Kendine ve diğer varlıklara adaletli davranış sonucu oluşan sevgidir.
Fârâbî’ye göre, üç tür insan vardır:
1- Özgür insan: Teorik felsefe ile pratik felsefeyi uzlaştırarak kendini akıl öncülüğünde Fa’âl akıla
yaklaştıran insandır.
2- Hayvanımsı insan: Tabiat açısından hayvana yakın olan insandır. Bedenî arzu, zevk ve
duygularına yenik düşerek, korku, üzüntü ve tedirginlik içinde yaşar.
3- Köle İnsan: Özgür değildir. Kendi varlığını kaybederek, başkasının egemenliğinde ve isteklerinde
yaşayan insandır.
GAZÂLİ (1058-1111):Ahlâk felsefesinin amacı, Tanrı varlığının birliğine giden yolu açmaktır. İnsanın
iki tür gözü olduğunu ifade eden Gazâli’ye göre, dış göz, akıl ile fiziksel ve duyumsal olanı
kavrarken; iç göz (kalp gözü) manevî ve ruhsal olanı kavrar. Hakikate ulaşmak, ancak rütbelerden
ve mallardan yüz çevirerek olanaklıdır. Hakikate ulaşmak, ancak kalp gözünün açık omasıyla
mümkündür demiştir.
MEVLÂNA (1207-1270):İnsanı bilinçli, akıllı ve duygulu varlık olarak tanımlayan Mevlâna’ya göre,
insanda iki farklı Ben vardır:
1- Öznel Ben
2- Aşkın Ben
***Öznel Ben, herkeste farklıdır ve o kişiyi diğerinden ayıran kişisel özelliktir. Aşkın Ben ise insanın
derin tarafıdır ve herkeste ortaktır.
***Aşkın Ben, insanın Tanrısal yanıdır. Öznel Ben’in egemenliği kötülüğe; Aşkın Ben’in egemenliği
İyiliğe, birliğe, sevgiye, dostluğa ve barışa götürür. Dünya işlerinde aklı ön plana çıkartırken,
Tanrısal birlik için inancı ön plana çıkarır.
YUNUS EMRE:14. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşamını yitiren bir Türk ozanı ve tasavvufçusudur. Yunus
Emre, öznenin varlığını nesnenin varlığından once kabul ederek, esas varlığın bilinçli ve akıllı olan
insan olduğunu ifade etmiştir.Tanrı evreni yarattı ve insanı bir beden içine koydu. Yunus Emre’ye
göre varlığın üç dereceli sıralanması şöyledir:
1- Tanrı
2- İnsan
3-Evren
Böylece Yunus Emre, Aşkın Ben’de Tanrı’yı, tüm evreni de Tanrı’da görmektedir. Sonuç olarak
insanın kurtuluşu ve mutluluğu, Aşkın Ben’in Tanrı’daki coşkusudur.
Immanuel KANT (1724-1804):Ahlâkî bir davranışın, insanın isteklerinin, arzularının, çıkarlarının ve
eyleminin sonucunu düşünerek yapılmadığını; buna karşılık, niyete ve ilkeye bağlı olarak yapıldığını
ileri süren Kant, yararcı ve hazcı ahlâk felsefelerini reddeder. Ahlâk yasalarını insan, tüm insanlar
için geçerli olabilecek şekilde koyduğu için ahlâk yasaları evrensel ve mutlaktır. Evrensel ahlâk
yasalarına uyduğu sürece de insan özgürdür. Temeldeki ilke, iyi niyettir ve ödevdir. Kant, ödev
ahlâkının emirlerini iki türde açıklar.
1- Koşullu (hipotetik) emirler
2- Zorunlu (kategorik) emirler.
Kant, kategorik emirlerin temelinde üç maksim olduğunu söyler:
1- Birinci maksim veya ilke: “Öyle davran ki, davranışın temelindeki ilke, tüm insanlar için geçerli
olan evrensel ilke veya yasa olsun.”
2- “İnsanlığı, kendinde ve başkalarında, bir araç olarak değil de, her zaman bir amaç olarak görecek
şekilde davran!”
3- “Öyle davran ki, iraden, kendisini herkes için geçerli olan kurallar koyan bir yasa koyucu olarak
hissetsin!”
NIETZSCHE (1844-1900):çağında var olan tüm ahlâk sistemlerine karşı çıkarak, ahlâk dışı bir öğreti
kurmaya çalışmıştır. akılcılığa ve toplumculuğa karşı çıkarak, bireyciliği ve nihilizmi savunmuştur.
Nietzsche'nin asıl amacı bilimsel gelişmeleri değil, Hırıstiyan ahlâk öğretisini çökertmektir. İnsanı
köleleştiren ve kendisi olmaktan uzaklaştıran bütün ahlak teorileri terk edilmelidir.
Jean Paul SARTRE (1905-1980):insan özgürlüğe mahkûmdur. Evrensel ahlâk yasalarını doğrulayacak
bir üst varlık yani Tanrı yoktur. Herkes için geçerli bir ahlâk sistemi de olamaz.
UNITE 11=FELSEFE
Sanat Felsefesi ve Estetik:Sanat, insanın doğada hazır bulduğu şeylerden farklı olarak, kendisinin
ürettiği eserlerdir. Sanat, insanın doğaya kattığı eserlerden bazılarına verilen genel bir addır.Sanat
felsefesi, felsefenin bir alt disiplini olarak, sanat eserleriyle ilgili olarak ortaya çıkabilecek kavram
ve problemleri analiz eder. Sanatın ne olduğunu, sanatın ifade biçimlerini, sanat eserlerinin
özelliklerini ele alarak, sanat üzerine çözümlemeler yapar.Sanat felsefesi, özel olarak, sanat
eserleriyle ilgili kavram ve problemleri çözümler. Buna karşılık, estetik daha geniş bir tanımla tüm
nesnelerde var olan güzellikle ilgilenir.
***Estetik, güzelin bilimi olarak, genel anlamda güzelliğin doğasını yalnızca sanat eserinde değil,
doğada da analiz eder. O hâlde, estetik genel olarak güzeli inceleyen felsefî disiplinken, sanat
felsefesi yalnızca sanatı inceleyen bir felsefî disiplindir.
Estetik:Asıl anlamı ilk veya temel duyum olan aisthesis kelimesinden gelmektedir.Estetik, ilk defa
A. G. Baumgarten (1714-1762) tarafından güzelin bilimi olarak aesthetica adlı eserinde
zikredilmiştir.Estetik, doğruluğu değil, güzelliği inceleyen bilimdir.Güzel diye nitelendirdiğimiz eser
ve nesneleri incelerken, güzelliğin ortaya çıkmasını sağlayan, hazları, hoşlanma duygusunu,
yüceliği, iyiliği ve güzellik standartlarını analiz eder.
SANAT FELSEFESİNİN VE ESTETİĞİN KAVRAM VE TERİMLERİ
Sanatın ne olduğu üzerine üç temel kuram öne sürmüşlerdir:
Taklit Olarak Sanat:Sanatın ne olduğu konusu üzerine ilk görüş olan taklit kuramına göre sanat,
sanatçının gerçekliği, hakikati ve gördüğü bir nesneyi veya durumu taklit etmesiyle ortaya çıkan
üründür. Sanat, var olanı bir tür taklit etme, öykünme veya yansıtmadır.Yunanca mimesis
sözcüğünden türetilen taklit veya yansıtma kuramına göre,sanatçı doğada veya gerçeklikte
gördüğü düzeni ve ahengi, yaptığı eserle taklit etmeye çalışır.Bu kuramın en önemli temsilcisi
Platon’dur.Halk iyi sanatçıları korur, kötü sanatçıları uzaklaştırır.
Yaratma Olarak Sanat:Yaratma kuramına göre, sanatçı sanatını özgür bir yaratımla ortaya koyar.
Sanat, sanatçının hayal gücüyle ortaya koyduğu ideal bir anlatımdır.Kant ve Alman romantiklerinin
savunduğu bu görüşe göre, sanat, insan aklının ve hayal gücünün nesneleşmiş veya dışlaşmış
hâlidir. Kant, Hegel ve Delacroix’un idealist ve romantik görüşlerini 20. yüzyılda B.Croce (18661952) daha da geliştirerek, sanatı bir yaratma olarak tanımlayıp, kuramsallaştırdı. Croce’ye göre,
sanatçı, doğada olmayan idealliği ve mükemmelliği, kendi yaratısında ifade edebilir.Croce, sanat
eserinin bir defaya mahsus yaşanan bir estetik deneyim ve hazdan meydana geldiğini söyler. Bu
nedenle, her bir sanat eseri biriciktir.
Oyun Olarak Sanat:Oyun olarak sanat, insanı günlük yaşantılarından, sıkıntılarından,
uzüntülerinden ve birçok şeyden uzaklaştıran bir etkinliktir. Oyunla hem varoluşumuzun hem de
özgürlüğümüzün bilincine varırız.Bizi bağlayan ve sınırlayan iki temel öğemiz (duyu ve akıl) burada
işlevsiz kalmaktadır.Bu görüşün en önemli temsilcisi Alman şair F. Schiller’dir (1758-1805).
Schiller’e göre, “insan oynadığı sürece insandır.” Bu ifadeyle oyunun bir tür sanat etkinliği
olduğunu söylemek istemektedir.
SANAT ESERİ
Sanatçı ilk defa biricik bir ürün üretir ve ona sanat eseri denir. Sanat eseri yeni formlar (biçimler)
içerirken, zanaatkâr var olan formların birer kopyasını üretir. Sanatçı ve zanaatkâr ortak özellikleri
bakımından insan olmalarına rağmen, her ikisinin ürettiği şey aynı değerde değildir. İnsanın ürettiği
her eser sanat eseri değildir. Ancak özgün, biricik ve tek olan sanat eseri olabilir. Sanat eserini sanat
eseri yapan bu değerler,kullanılan malzemeyle değil, sanatçının özgünlüğü ve yaratılıcılığıyla
ilgilidir.Sanat eseri, ekonomik ve işlevsel değeri olmadan yapılan eserlerdir.
Güzellik:Estetik nesnenin, estetik öznede estetik haz veya beğeni duygusuna yol açan temel
özelliğine güzellik denir. Estetik öznenin estetik nesneden hoşlanmasını,hayranlık duymasını ve
beğenme duygusunu oluşturan uyum, düzen, birlik, yücelik,basitlik ve ölçülülüğün tamamına
güzellik denir. ilk önce güzelliğin kaynağı konusunda iki temel görüş vardır: Doğada güzellik ve
sanatta güzellik. Doğadaki güzellik estetik özneden bağımsız olarak kendiliğinden var olan bir
uyumlu bütünlüktür.
1- İşitsel sanatlar: Kulağa yönelik olan estetik beğeniyi anlatmak için ses ve söz yardımıyla yapılan
estetik etkinliğe denir. Müzik, en önemli işitsel sanattır. Ses ve sözlerin belli bir uyum ve aralık
içinde verilmesiyle oluşur.
2- Görsel sanatlar: Göze hitap eden estetik beğeniyi ön plana çıkartan sanatlardır. Estetik beğeninin
görme duyusuna cevap verecek şekilde dışlaşmasıyla görsel sanatlar oluşur. Örneğin; heykeltıraşlık,
resim ve mimari güzelliğin görselliğe göre dışsallaştırılmış şekilleridir.
3- Hem görsel hem işitsel sanatlar: Güzelliğin her iki duyumumuza hitap etmesi sonucu oluşmuş
sanatlardır. Edebiyat bu tür bir sanattır. Şiir gözle okunabildiği gibi, kulakla da dinlenebilir. Opera,
tiyatro ve sinema da hem görsel hem de işitsel sanat kapsamına girer.Sanat sınıflamasına göre, beş
tür sanat türü veya kuramı vardır:
1- Anlamlı form kuramı:Estetik beğeni etkisi ancak sanattaki anlamlı formların sayesinde olabilir.
Burada sanatın içeriği ve konusu değil, ayrıntılardaki uyum ve düzen önemlidir.
2- İdealist kuram: Sanatın fiziksel etkisi veya sonucundan çok, sanat,sanatçının zihninin bir
ifadesidir.
3- Sembol olarak sanat: Gerçek sanat insanın estetik ifadesinin dışsallaşmasından daha çok, bir tür
semboller bütünüdür. Örneğin,edebiyatın ifade aracı kelimeler ve cümleler aslında birer
sembollerdir. Sanat, sembolik anlatımdır.
4- Pragmatik sanat kuramı: Sanat eserinin işlevi izleyiciye estetik haz vermesidir. Verdiği hazzın
çokluğu ile o sanat iyi ve güzel olur.
5- Kurumcu sanat kuramı: Sanat eseri, onu izleyen ve dinleyenler tarafından belirlenen ölçütlere
göre değer kazanır.
***Sanatı öznelci ve nesnelci açıdan ele alıp sınıflayabiliriz.
1- Öznelci sanat kuramı: Bir şeyi estetik olarak değerli kılan öğe kendi özelliklerinden değil de,
estetik özneyle olan ilişkisi sonucu oluyorsa, bu anlayışa öznelci sanat kuramı denir.
2- Nesnelci sanat kuramı: Nesnelci kurama göre, estetik değer çeşitli derecelerde nesnede önceden
mevcuttur.izleyici ise bunları ortaya çıkarak kişidir.
Güzellik ve Hakikat (Doğruluk ve Gerçeklik)=Her şeyden önce güzellik, estetiğin temel kavramı iken,
hakikat gerçeklik anlamında ontolojinin, doğru anlamında bilgi kuramının bir kavramıdır. Kant,
güzelliğin, gerçeklik ve doğrulukla bir ilişkisi olmadığını ifade ederken İngiliz felsefeci Shaftesbury
(1671-1713), güzelliğin aynı zamanda doğruluk ve hakikat olduğunu ileri sürer. Güzelliği belirleyen
en önemli ölçüt, onun hakikat ve doğrulukla olan ilişkisidir.
Güzellik ve İyilik=İyi bir amaç içindir. Bir şeyin iyi olması, gerçekleştirdiği amaca göre belirlenir.
Buna karşılık, estetiğin bir kavramı olan güzellik, belli bir amaca hizmet etmez. Güzel, sadece güzel
olduğu için beğeni ve haz duygusu verir. Güzellik ve iyilik kavramlarını birbirinden ayıran ilk filozof
Kant’tır. Kant’a göre iyi, ahlâk felsefesinin bir kavramıdır.
Güzel, Hoş ve Yüce=Hoş olan şeyler her zaman güzel değildir. Hoş bir şey genelde iştah ve istek
uyandırırken, güzel olan şeyler, hayranlık, heyecan, sevinç ve coşku uyandırır. Hoş şeyler çoğu
zaman insanı kendisinden aşağı olana yönlendirirken, güzel olanlar insanı yüceltir ve daha yükseğe
yöneltir. Yüce ve ulu karşısında küçülüp, eziliriz. Güzellik karşısında heyecan duyar, coşarız. Güzellik
karşısında ufkumuz genişlerken, yüce karşısında susmak ve sınırlanmak zorunda kalırız. Güzellik ve
yücelik, nitelik ve nicelik bakımından birbirlerinden farklıdırlar. Yüce olanda, duyularımızın yanı sıra
aklımızla da sonsuzluğu, ululuğu,büyüklüğü, azametliliği algılarız.
ESTETİK DEĞERLER VAR MIDIR BU KONUDA İKİ GÖRÜŞ VARDIR;
Ortak Estetik Yargıların Olduğunu Reddeden Görüş:Bu görüşün en önemli temsilcisi B. Croce’dir.
Ona göre, her sanatçı kendi duyumlarını ve izlenimlerini alır ve bunları kendi ruhunda bir senteze
tabi tutarak,onları kendinde yaşar.
Ortak Estetik Yargıların Var Olduğunu Savunan Görüşler:Birçok filozof ortak estetik yargıların var
olduğunu savunmuştur. Bunlardan en önemli üç tanesini burada açıklayacağız:
PLATON (M.Ö. 428-347):Objektif ortak estetik değerlerin varlığını savunan Platon’a göre, tek tek
güzeller diye adlandırdığımız duyu nesneleri aslında güzel ideasından pay aydıkları için güzeldirler.
Mükemmel güzel, ancak ideadır. İdea ise düşünsel ve akılsal olandır. Bu nedenle insanlar ortak
estetik değer ve yargılara ancak onların ideasına ulaşarak sahip olabilirler.
IMMANUEL KANT:Kant, öznel-evrensel estetik yargılardan kalkarak, evrensel estetik yargıların
olduğunu ileri sürer. Kant, insan aklının üç gücünü ele alarak üç kritik yazmıştır: Birinci kritiğinde
saf aklı, ikinci kritiğinde pratik aklı incelemiştir. Üçüncü kritiği ilk iki kritiğini sentezleyen yargı
gücünün kritiğidir. Yargı gücünde, bir güzel araştırması olarak estetiği ele alır ve analiz eder. Kant
için estetik yargı özel bir yetidir. estetik, bilimsellik ve özgürlük alanlarının kesiştiği bir yerdedir
demiştir.estetik yargılar nesnel değildir.öznel evrenseldir.Kant, “kendini tüm insanların yerine
koyarak düşünmek” demiştir .Böyle bir iletişime doğrudan iletişim denir.
G. W. F HEGEL:Hegel felsefesinin temel önermesi olan “gerçek olan aklidir; akli olan gerçektir”
ilkesini sanat ve estetik anlayışına da yansıtarak, güzelin akli olduğunu ileri sürer. Bu konuda tam
bir Platoncudur. Hegel’e göre, sanat güzelin ortaya çıktığı yerdir.
12.ÜNİTE=SİYASET FELSEFESİ
“Siyaset” terimi Yunanca polis, politika terimlerinden Arapçaya, Arapçadan da Türkçeye geçmiş bir
terimdir. Eski Yunan’ın şehir devletlerinde (polis’lerinde) olan ve olması gereken yönetim şekilleri
üzerine Platon’un Devlet ve Yasalar,Aristoteles’in Politika adlı eserleri ilk siyaset felsefesi
eserleridir.Genel anlamıyla; siyaset, devlet işlerini düzenleme ve yönetme etkinliğidir.
Aristoteles, Politika adlı eserinde siyaseti “Vatandaşların toplumu ve devleti ilgilendiren işlerle ilgili
olarak yaptığı her şeydir.”, diye tanımlamaktadır. Fakat siyasetin tanımı, tarihsel süreç içinde iki
açıdan ele alınmalıdır:
1- Siyaset, toplumsal sınıflar arasında geçen iktidar mücadelesidir.Dolayısıyla, siyaset iktidarın ne
olduğunu, oluşumunu, kapsamını,doğasını, bireyle ilişkisini ve varlığını sürdürüşünü ele alır.
2- Siyaset, toplumda düzeni ve birliği sağlamak amacıyla özel çıkarlara karşı genelin ortak iyiliğini
gerçekleştirmek için yapılan faaliyettir. Siyaset, iki bilgi alanının konusu içindedir. Siyaseti, hem
siyaset bilimi hem de siyaset felsefesi ele alıp incelemektedir.
SİYASET BİLİMİ: Temel konusu olan devlet başta olmak üzere siyasî ve sivil kurumları, siyasal
rejimleri ve bunların problemlerini araştırarak, çözümler önerir.
SİYASET FELSEFESİ: siyasette olanı değil, “olması” gerekeni ele alır ve yorumlar.Siyasal yaşamı ve
özellikle de devletin özünü araştıran siyaset felsefesi, olanı betimlemek yerine, olması gereken
üzerine düşünür.Günümüz siyaset felsefesinin en önemli konusu “demokrasinin tanımını ve
doğasını” açıklamaktır. Demokrasi kavramını birey devlet, sivil, devlet, özgürlük ve eşitlik
kavramlarıyla olan bağlantılarıyla açıklamaya çalışır.
SİYASET FELSEFESİNİN TEMEL KAVRAMLARI
Birey (fert):)Siyaset felsefesinde tek insan varlığı anlamına gelen birey, kendisini diğer insanlardan
ayıran, kendisine ait bir varlığı olan kişidir.Toplum: Toplum, tek tek tüm ihtiyaçlarını gideremeyen
insanların fizikî ve sosyal ihtiyaçlarını gidermek için bir araya gelip, belli bir bölgede oluşturdukları
düzenli insan grubudur.
Sivil toplum: Toplumun, devletin kurumlarının dışında, kendi kendisini yönetmek ve yönlendirmek
amacıyla kurduğu demokratik yapıya sivil toplum denir.
Devlet: Devlet, sınırları belirlenmiş ortak bir toprak bütünlüğü üzerinde, özgür ve bağımsız bir siyasî
örgütlenme sonucu oluşmuş kuruma denir.
İktidar: Genel anlamıyla iktidar, yapabilme, kendi istencini egemen kılabilme gücü;siyasal
anlamıyla iktidar ise bir toplumun egemenliğini elinde bulunduran gücü ifade eder.
Yönetim: Bir kurumu, toplumu ve devleti belli kurallar, ilkeler ve amaçlar çerçevesinde çalıştırma,
yönetme ve yönlendirme anlamına gelir.
Meşruiyet: Sözcük anlamı, yasallık veya yasaya uygunluk olan meşruiyet, yapılan eylemin veya
etkinliğin yazılı yasaya, pozitif hukuka uygun olması demektir.
Egemenlik: devletin iktidar gücünü hiçbir iç veya dış baskı olmadan kullanma gücüdür.
Hak: İlk anlamıyla hak, hukuk devletinin yapılmasına izin verdiği ve yasa, tüzük,yönetmeliklerde
belirlediği serbestliktir. İkinci anlamıyla hak, bireyin, başkalarından isteyebileceği, talep edebileceği
şeylerdir. Örneğin, şehir kütüphanesinden kitap ödünç alma hakkı gibi.
Hukuk: İnsan bir toplum içinde yaşadığına göre, toplum ve birey ilişkilerini belirleyen, düzenleyen
ve devletin yaptırım gücüyle uyulması zorunlu kılınan davranış kurallarının oluşturduğu sisteme
hukuk denir.
Yasa: Bir otorite yani devlet tarafından bireylerin ilişkilerini düzenlemek amacıyla konulmuş
kurallardır.
Bürokrasi: Kamu hizmetlerinin düzenli, yasalı ve eşit yapılabilmesi için kurulmuş hiyerarşik örgüte
verilen addır.
SİYASET FELSEFESİNİN SORULARI
“Devletin varlık temeli nedir?”,“Devletin işlevi, görevi ve amacı ne olmalıdır?”, “İktidar, kaynağını
ve gücünü nereden alır?”, “Egemenliğin kullanılış şekilleri nelerdir?”, “Meşruiyetin ölçütü nedir?”,
“Bireyin temel hakları nelerdir?”, “Sivil toplumun anlamı nedir?”, “Temel hakların güvenceye
alınması ne demektir?”, “Bürokrasiden vazgeçmek olanaklı mıdır?”, “En iyi yönetim biçimi nedir?”
**Şüphesiz bu sorular ve verilen cevaplar, uzun bir tarihe sahiptir. Platon’un Devlet veAristoteles’in
Politika adlı eserlerinde tartışılmaya başlanan bu sorular,günümüzde de değişik boyutlarda devam
etmektedir. Genel olarak günümüz siyaset felsefesi, devlet, toplum ve insanı ilgilendiren şu
sorunları ele almaktadır:A.İktidar, kaynağını nereden almaktadır?
B. Bireyin temel hakları nelerdir?
C.Bürokrasiden vazgeçilebilir mi?
D. Sivil toplumun anlamı nedir?
İKTİDAR KAYNAĞINI NEREDEN ALMAKTADIR?
İktidar sorusunu ele alan siyaset felsefecilerden birisi Max Weber (1864-1920)’dir. Weber’e göre
iktidar; yani yöneten otorite gücünü üç kaynaktan alır:
1.Geleneksel otorite
2. Karizmatik otorite
3. Demokratik veya hukuksal otorite.
GELENESEL OTORİTE:bu egemenliği,toplumun dayandığı gelenek görenek töre ve inançlar
belirler.egemenlık halka değil geleneklere göre bellı bir özelliği olankişi veya ailelere dayanır.
KARİZMATİK OTORİTE:Karizma üstün niteliklerin bir insanda bulunmasını anlatır.karizmatik otorite
yönetme gücünü elinde bulunduran lidern karizmasına dayanir.
DEMOKRATİK VE HUKUKSAL OTORİTE:Burada egemenlik kişiler yada zümrelere değil,halka aittir.
BİREYİN TEMEL HAKLARI NELERDİR?
KİŞİSEL HAKLAR: Bireyi toplumun ve devletin gücüne karşı koruyan haklarıdır. Bu nedenle bunlara
“koruyucu haklar” da denir. Örneğin, yaşama hakkı, düşünme ve düşündüğünü söyleme hakkı gibi.
Toplumsal ve Ekonomik Haklar:Bireyin devletten isteyebileceği toplumsal ve ekonomik haklardır.
Bir vatandaş olarak devletten bir şeyleri yapmasını talep ettiğimiz haklar olduğu için,bunlara
“isteme hakları” da denir. Örneğin, özel mülkiyet edinme hakkı, eğitim ve sağlık hakları gibi.
Siyasal Haklar Bu haklarla, birey, devlet ve toplumun yönetimine katılır. Örneğin, seçme ve seçilme
hakları gibi.
Bürokrasiden Vazgeçilebilir mi?:siyaset felsefesinde bürokrasi, devletin kamu hizmetleri için
oluşturduğu hiyerarşik görev dağılımıyla çalışan örgütlü kurumudur. Fakat günümüzde bürokrasi,
devletin kamu hizmetlerini aşarak, özel girişimin iş yaptırmak için kurduğu örgütlü kurumları da
kapsamaktadır. Örneğin, holdingler,bankalar, fabrikalar vb. kendi içlerinde bürokratik yapıya
sahiptirler. Hiyerarşik bir örgütlenme şekline sahip olduğundan, bürokraside çalışan bazı memurlar
üst, bazıları da ast görevinde bulunurlar Bürokraside hem ast hem de üst bürokratın hizmet ve
görevi önceden belirlenmiş rasyonel kural ve yasalara bağlanmıştır.Bu nedenle, üst-ast ilişkisinden
oluşan piramit, bazen işlerin verimsizliğine de neden olabilir. Bürokratik işleyişin J. S. Mill”e kadar
uzanan bir olumsuz yorumu vardır. Bu yorumlardan bazıları şunlardır:
&-Bürokrasi de çalışan memurlar atanarak gelir ve seçimle gelen siyasî gücün hizmetinde kamuya
yönelik görevde bulunurlar.
&-Siyasî güç, seçimle geldiği için burada geçici bir süre bulunurken, atama ile gelen memurlar yani
bürokratlar görevlerinde kalıcıdırlar.
&-Geçici olan siyasî güç ve hükümetler işleri hızlandırmak isterken, yazılı kural ve yönetmeliklerin
ötesine geçemeyen kalıcı memurlar işleri yavaşlatmak isterler.
&-Siyasî güç, halk karşısında sorumluluk taşırken, bürokratların seçilememe gibi bir kaygıları
olmadığı için, halka karşı bir sorumluluk da duymazlar.
***Bürokratlar, özellikle de üst düzey bürokratlar alanlarında uzman iken seçimle gelen ve geçici
olan siyasî güç, alanın uzmanı değildir. Bu durumda,siyasî güç, bürokrasinin etkisi altına girme
tehlikesi yaşamaktadır.Bürokrasi, özellikle kapitalist sistemde halktan koparak hem kendi yerlerini
korumak hem de siyasî gücün güdümü altına girerek, onların çıkarlarını koruma tehlikesi altındadır.
Kısaca, bürokratlar, kamu hizmeti yerine, siyasî güce hizmet etmeye başlayabilirler. Bürokrasi,
hizmetin rasyonel ve çabuk olması için kurulmuşken tam tersi durumlarda oluşabilir. Özellikle, bazı
kesimlerin çıkarları doğrultusunda bürokrasi işlerin yavaşlamasına veya engellenmesine sebep
olabilir.Tüm bu olumsuz yorumlara karşın, Max Weber’e göre şu nedenlerden dolayı bürokrasiden
vazgeçilmemelidir:
&-Yasal kurallar ve yaptırımlara dayanması,
&-Devamlılığa ve maaşa sahip bir kadro (memur) tarafından yapılması,
&-Yazılı belge ve işlemlere dayalı çalışma geleneği olması,
&-Mevki ve yeteneğe göre verilmiş yönetim yetkisi ve sorumluluğa sahip olması,
&-İş bölümüne dayalı bir hizmet anlayışı olması.
Sivil Toplumun Anlamı Nedir?
Sivil toplum, devlet kurumlarının dışında, toplumun kendi kendisini yönlendirmek için kendi
kurumlarını oluşturduğu demokratik yapıdır. Sivil toplumun başlıca özelliği, özgür vatandaşların bir
araya gelerek devlet veya özel girişim karşısında haklarını koruma isteğidir. Toplumun istek ve
çıkarları doğrultusunda daha çabuk kamuoyu oluşturma ve demokratik işleyişi sağlamak, sivil
toplumun amaçları içindedir.
SİYASET FELSEFESİNİN İKİ ANA PROBLEMİ
Siyaset felsefesinin iki ana problemi vardır: A. Düzen ve devlet ilişkisi
B. Birey ve devlet ilişkisi.
KARMAŞA-DÜZEN-ÜTOPYA(DÜZEN VE DEVLET İLİŞKİSİ): İnsan, diğer canlı varlıklara göre daha uzun
bir çocukluk dönemi geçirmesi ve bedensel olarak da diğer canlıların bazılarından güçsüz olması
nedeniyle, bir araya gelerek oluşturdukları toplum içinde yaşar. Fakat ilk çağlardan beri toplum
içinde yaşayan insanlar, her zaman yöneten ve yönetilen olmak üzere iki grup altında
sınıflanmışlardır. 20. yüzyıl siyaset bilimcisi Maurice Duverger’e göre, “En küçüğünden en
büyüğüne, en ilkelinden en gelişmişine, en geçicisinden en kalıcısına kadar tüm toplumlarda
yönetenler ve yönetilenler arasında köklü bir ayırım vardır.” Kısaca bir tarafta emredenler, diğer
tarafta bu emirlere itaat edenler vardır. Duverger’in dediği gibi, tüm toplumlarda çeşitli oranlarda
düzen vardır.İnsan, karmaşanın ve kaosun olduğu yerde, toplum oluşturamadığı gibi, yaşamını
sürdürme garantisine de sahip değildir.Düzen, toplumda işbölümünü, birlikte yaşamayı, kurallar
çerçevesinde özgürlüğü ve eşitliği sağlamaktadır. Karmaşa içindeki hiçbir toplum, yaşamını
sürdürmeyi başaramamıştır. Çünkü mutlak özgürlüğün olduğu yerde karmaşa ve kaos vardır. Böyle
bir özgürlük sonucu insanların çıkar, istek ve düşünceleri birbirleriyle çatışır. Kaos ve karmaşa
hâlindeki toplumlarda herkesin yaşamı tehlike altındadır. Karmaşa içindeki toplum, varlığını
sürdüremez.
Düzenin Gerekliliği ve Devlet: Devlet bireylerin karşılıklı ilişkilerini düzenleyen bir hukuk sistemine
dayanır. Bu düzen içinde bireyler hayatlarını güven içinde sürdürürler vetoplumsal kültürel
varlıklarını yine bu devletin sağladığı güven içinde geliştirirler. Bu nedenle nerede devlet varsa
orada toplumsal bir düzen vardır.
***Devlet, siyaset felsefesi tarihinde hem doğal bir kurum hem de kurma veya yapma bir kurum
olarak iki farklı yaklaşımla açıklanmıştır.Doğal bir kurum olarak devlet: Bu yaklaşımın kurucusu ve
en önemli temsilcisi Platon’dur. Platon’a göre, devlet insana benzeyen büyük bir organizmadır.
Devlet, bireyin devamıdır yani devletin doğası veya temeli,insanın doğası gibidir. İnsanla devlet
birbirine benzer. İnsanın ruhundaki üç erdemine karşılık, devlette de üç sınıf bulunur. Birinci sınıf,
maddeye ve bedene düşkün olan üreticiler yani işçi, köylü ve zanaatkârlar. İkinci sınıf,cesaret
erdemi taşıyan bekçiler yani askerler. Üçüncü sınıf, manevî hazları ön plana çıkaran bilginler,
filozoflar ve yöneticilerdir. Platon’a göre, her sınıf kendi doğasını gerçekleştirirse toplum ve
devlette düzen doğal olarak sağlanmış olur.
Yapma bir kurum ve araç olarak devlet: J. Locke, T. Hobbes ve J. J.Rousseau tarafından öne sürülen
bu devlet görüşüne göre, insanlar bir araya gelerek, kendi ihtiyaç ve gereksinmeleri doğrultusunda
yaptıkları bir toplumsal sözleşme ile devleti kurarlar. Devlet insanların oluşturduğu bir tür yapma
bir kurumdur. Amacı, insanların istek ve çıkarlarına hizmet etmektir. Bu nedenle, devlet, bir amaç
için kurulan yapay araçtır.
İdeal Düzen Anlayışları:Toplum ve devlette düzen arayan siyaset felsefecileri, insanın ve toplumun
doğasını inceleyerek, ideal bir düzenin olabileceğini öne sürdükleri gibi,olamayacağını da öne
sürmektedirler:
İdeal Düzenin Olabileceğini Reddedenler:İdeal bir düzenin olamayacağını savunan iki temel akım
vardır: Sofistler ve nihilistler.
Sofistler: İlkçağ felsefesinde önemli bir yere sahip olan sofistlere göre, ideal düzen doğal olandan
ayrılmayı ve onu değiştirmeyi gerektirmektedir. İdeal düzende insanlar bir araya gelerek kendi
çıkar ve ihtiyaçları doğrultusunda toplumsal sözleşme yaparlar. Fakat böyle bir sözleşme insanın
doğasına aykırı olduğu gibi,doğa düzenine de aykırıdır. Birinci nedeni şöyle formüle edebiliriz: Ünlü
sofist Protagoras’a göre, “İnsan her şeyin ölçütüdür. İkinci olarak, doğal düzene göre, güçlüler,
güçsüzleri yenmekte ve yok etmektedir.Fakat güçlü insanlara karşı sayıca çok olan güçsüz
insanların oluşturdukları toplumsal sözleşme sonucu doğal yasanın tam tersi bir durum ortaya
çıkmaktadır.Güçsüzler, güçlüler karşısında daha etkili olmaktadır. Bu durum, doğal düzene ve
yasaya karşıttır. O hâlde, doğal düzen gereği, ideal düzen olamaz.
Nihilistler(Hiççiler):İdeal düzeni reddeden ikinci yaklaşım, Yakın Çağla birlikte ortaya çıkan evrenin
anlamsız ve amaçsız olduğu anlayışını öne süren nihilistlere aittir.Nihilistlere göre, evrende hiçbir
şeyin değer ve amacı yoktur. Bunlara göre devlet ya da otorite, doğal duruma aykırıdır.
İdeal Düzenin Olabileceğini Kabul Edenler:bu görüşü savunanalar ideal düzeni farklı ölçütlerle ele
alırlar.
ÖZGÜRLÜĞÜ TEMELE ALAN VE EŞİTLİĞİ TEMELE ALAN YAKLAŞIMLAR
Özgürlüğü Temele Alan Yaklaşımlar: Liberalizm olarak da bilinen bu yaklaşım, her türlü insan
etkinliğinin temeline özgürlüğü koymuştur. Özgürlük her türlü etkinlikte temel ilke olduğu zaman
ancak insan kendini gerçekleştirebilir ve yaratıcı olabilir. Bundan dolayı, liberal düşünceye göre
devlet, ekonomi ve ticaret konularından elini çekmeli ve bu alanlarda denetleyici olarak görev
almalıdır. Bu anlayışın sonucu kapitalist düzen ortaya çıkmıştır. Bireyler dinî, siyasî, ekonomik ve
düşünce alanlarında özgür bırakılmalı ve bu alanlarda girişimci olmaları devlet tarafından
desteklenmelidir. Böylece devlet sınırlayıcı ve engelleyici olmaktan çıkıp denetleyici olarak ideal
düzenin gerçekleşmesini sağlayabilir. En önemli temsilcileri Adam Smith ve John Stuart Mill .
Eşitliği Temele Alan Yaklaşımlar
Liberalizmin özgürlükçü anlayışı, toplumda iki sınıfın oluşmasını sağlamıştır.Özgürlüğünü kullanarak
kendini gerçekleştiren bireyler zaman içinde üretim araçlarını elinde bulunduran zengin sınıfa
dönüşürken, diğer insanlar emeğini para karşılığı satan işçi sınıfına dönüşmektedirler. Böylece
toplumdaki denge gittikçe zenginlerin yani kapitalistlerin lehine gelişmektedir. sosyalist düzen
amaçlar. O hâlde, bu yaklaşım liberalizm ve kapitalizme karşı çıkarak, üretim araçlarının tüm
bireylere ait olmasını savunarak özel mülkiyeti toplumun ortak malı yapmıştır. Savunucuları Fransız
Saint Simon (1760-1829), Charles Fourier (1772-1837), Joseph Proudhon (1809-1865), İngiliz Robert
Owen (1771-1858) ve Alman Karl Marx (1818-1883) ve F. Engels (1820-1895)’dir.
İdeal Düzeni Belirleyen Ölçütler: Yukarıda açıkladığımız iki ideal düzen anlayışı da çeşitli açılardan
ideal düzenin gerçekleşmesinde yetersiz kalmaktadır. Özgürlüğü temele alan liberalizm ve
kapitalizm, “mutlu azınlığın” karşısına “yoksul çoğunluğu” koyarak kendini gerçekleştirmektedir.
Böylece toplumu iki karşıt sınıfa dönüştürmektedir. Eşitlikçi ilkeyi temele alan sosyalist düzen ise
yine ideal düzeni gerçekleştirememektedir.Çünkü bireylerin özgürlüğü elinden alınınca büyük acılar
ve felaketler ortaya Çıkmaktadır.
ÜTOPYALAR: İdeal düzen üzerine düşünen bazı felsefeciler, var olan düzen yerine olması gereken
düzeni düşlemişlerdir. Düşlenen veya hayal edilen bu düzenlere ütopya adının verildiğini daha önce
belirtmiştik. Olması gereken ya da ütopik düzenden yana olan düşünürleri ikiye ayırabiliriz:
1- Var olan toplumsal düzenin iyileştirilemeyeceğini varsayarak, olması gereken mükemmel bir
düzen tasarlayanların oluşturduğu birinci gruba gerçekleşmesi mümkün olmayan ama istenen
düzen ütopyacıları denir.
2- Var olan düzenin yerine olması gereken ütopik bir düzen düşünmek yerine, var olan düzenin
devam etmesi durumunda gelecekte var olacak düzeni tasarlayan ikinci gruba, korku ütopyacıları
denir. Bu anlayış, varolan düzen devam ettiği takdirde gelecekte alacağı durumu açıklamaya
çalışır. Gerçekleşmesi İstenen Ütopyalar Tarihsel süreç içinde bu tür ütopyaları savunan
düşünürlerden bazıları şunlardır: Platon, Fârâbî, Thomas More ve T. Campanella .
PLATON ve İDEAL DEVLET: Platona göre ideal devletin amacı yurttaşların mutluluğunu sağlamaktır
ve böyle bir devlet her kesimde iyi ideasını yansıtacak bir ahlak devleti olacaktır.bu devlet 3 sosyal
sınıftan meydana gelir:İşçiler, bekçiler ve yöneticiler.
***Platonun ideal devleti eğitime dayanır.bütün yurttaşlar yetilerine göre eğitilirler. Eğitimin amacı
seçkinleri yetiştirmektir ve bu hayat böyu sürer. Butun sınavlarda başarılı olan kişi artık hem filozof
hemde devlet yöneticisi olur.platona göre ya devlet yöneticileri filazof yada filozoflar devlet
yöneticisi olmalıdır.
FÂRÂBÎ ve ERDEMLİ TOPLUM: İnsanları toplumsal varlık olarak kabul eden Fârâbî, tek tek insanların
doğada yaşamasının çok zor olduğunu söyler. Yaşamı sürdürmenin koşulu birlik ve devlet
kurmaktır. Devleti bir organizma gibi gören Fârâbî, devletin çeşitli organlardan oluştuğunu ifade
eder. İnsan vücuduna benzeyen devletin kalbi ve diğer organları uyum içinde çalışmalıdır. Aksi
takdirde organizmanın sağlığı bozulduğu gibi,devletin de bozulması mümkündür. Devletin
yöneticisinin iyi erdemlere sahip olması devletin ve fertlerin iyiliği içindir. Yönetici, teorik ve pratik
erdemleriyle herkesten daha üstün olmalıdır.
***Platon’un devletindeki kral-filozof ilişkisinden etkilenen Fârâbî, yöneticide bulunması gereken
erdem ve yetenekleri şöyle sıralar: Yönetici güçlü bir zekâya ve hafızaya sahip olmalıdır. Keskin
kavrayışıyla bilgi peşinde koşmalıdır. Teorik bilgi aşkı ile dolu olan bir yönetici, bedensel zevklerin
peşinde koşacak kadar zayıf olmamalıdır. Yeme, içme ve cinsel arzuların egemenliği altında olan bir
yönetici, her zaman başkalarının çıkarları için kullanılma zayıflığını gösterebilir. Yönetici, devlette
adaleti sağlamasını ve korumasını bilmelidir. Adalet,insanların güvenliğini, servetini, şerefini ve
maddî mallarını korumakla mümkündür. Platoncu bir anlayışla, insanlara erdemlerin, doğuştan
getirdikleri yeteneklerine göre verildiğini ileri sürer. Yeteneğe göre iş dağıtımını önerir. Fârâbî,
Medinetü-l Fâzıla adlı eserinde devletleri erdem ve mutluluğuna göre dört şehir tipinde toplar:
1- Cehalet şehir tipi: Gerçek mutluluğu bilmeyen ve ona ulaşmaya çalışmayan fakat hayatın aldatıcı
zevk ve arzuları peşinde koşan devlet tipidir.
2- Fâsık şehir tipi: Allah hakkında gerçeği, ahireti ve mutluluğu bilir fakat bunlara göre yaşamaz.
3- Değişmiş şehir tipi: Erdemli veya Fâsık şehirden uzaklaşarak değişen Şehirdir.
4- Sapık şehir tipi: Allah’ın gerçek bilgisini bilmeyen, yanlış bilgiye sahip şehirdir. Yalancı ve sahte
peygamberlerce yönetilirler.
THOMAS MORE ve ÜTOPYA:Ütopya adasındaki toplumsal yaşamda her şey ortaktır, özel mülkiyet
yoktur.devlet bireylerin ihtiyaçlarını parasız olarak sağlar. Bireyler günde 6 saat çalışırlar,geri kalan
zamanlarını sanat ve bilimle uğraşarak geçirirler.yöneticiler çok sıkı bi eğitimle yetişirler.
CAMPANELLA ve GÜNEŞ ÜLKESİ:Bu devlette bilim ve felsefe hakımdır.devletin yöneticisi hem
filozof hemde rahiptir.bütün yurttaşlardevletin sıkı denetimi altında denetimi altında yetişirler;
devletin sürekli olması içinözel mülkiyet yasaktır.güneş devletideki insanlarınkendi aileleri ve evleri
de yoktur.bu devlette herkese yeteneklerine uygun işler verilir ve herkes ihtiyaç duyduğu ve
hakettiği şeyi alır.
KORKU ÜTOPYALARI:Bazı ütopyacılar, var olan toplumu analiz ederek, gelecekte oluşacak ideal
devlet düzenine varamazlar. Onlar, olup bitenler bu şekilde devam ederse,gelecekte insanları
nelerin beklediğini düşlerler. Bu tür öykü betimleyen çağdaş iki korku ütopyacısından
bahsedebiliriz: A. Huxley ve G. Orwell.
HUXLEY VE YENİ DÜNYA: Yeni Dünya’ya göre, gelecekte bilim ve teknoloji tüm insanlığı her
boyutuyla egemenlik altına alacaktır. Eğer bilim ve teknoloji günümüzdeki hızıyla gelişmeye
devam ederse Huxley’e göre, gelecekte aile kurumu ortadan kalkacaktır. Artık her şey önceden
plânlanmıştır. İnsanlar ihtiyaca göre, çeşitli özelliklerde üretilecektir.İnsanların alınyazıları önceden
teknoloji ve bilim tarafından belirlenmiştir. İnsanlar üstün zekâlı, normal ya da geri zekâlı olarak
plânlı bir şekilde tüp bebek olarak üretilmiştir. Kişi, işine göre üretildiği için, işini sevecek ve mutlu
olacaktır, zira bu ona yetecektir. Bu nedenle, insanların düşünmeye ihtiyacı veya gereksinmesi
yoktur. Çünkü geçmişi hatırlatacak her şey silinmiş ya da yok edilmiştir. Örneğin,tüm müzeler
kapatılmış, eski anıtlar yıkılmıştır. Yeni Dünya’da aşka da yer yoktur.Çünkü her şey bilimin ve
teknolojinin kontrolü altındadır. Her şey makine düzeni içinde işler. Bunun sonucu gerçek ana ve
babadan doğmuş olan tek insan da yaşamı anlamsız bulduğu için intihar eder. Huxley, Yeni Dünya
adlı eserinde geleceğe kötümser ve korku içinde bakar.Bu nedenle olumsuz bir ütopya düzenini
düşler. Fakat bu ütopyasıyla insanları uyandırmak ve onlara geleceği daha iyi kurgulamalarını
öğütler.
GEORGE ORWELL VE 1984:İngiliz romancı George Orwell de Huxley gibi, bir korku ütopyacısıdır.
Yazdığı Hayvan Çiftliği ve 1984 adlı romanlarla gelecekte oluşabilecek kötü toplum
düzenlerinden bahseder.Orwell, bilim kurgu türünde yazdığı 1984 adlı eserinde dünya devletlerinin
üç büyük blokta birleşeceğini tasarlar: İngiltere, Amerika ve Batı Avrupa ilk bloğu;Doğu Avrupa ve
Rusya, ikinci bloğu; Çin ve Japonya, üçüncü bloğu oluşturmaktadır.Bu blokların güçleri birbirine eşit
olduğundan savaşa girmekten çekinirler.Her blok, acımasız diktatörlerin elindedir ve yönetimleri
çok sert ve baskıcıdır.İnsanlar böyle bir yönetim altında artık düşünemez, sorgulayamazeleştiremez
hale gelmişlerdir. Kişi, en doğal hakkı olan yaşama güvencesini bile kaybetmiştir.Böyle bir ortamın
sonucu insanlar, korkak, tepkisiz, kişiliksiz ve jurnalcı olmuşlardır. Herkes birbirini düşman olarak
görmektedir. İnsanlar daha iyi olan yönlerini geliştirmek yerine, adeta ilk doğal hali olan ayakta
kalma ve yaşamını koruma biçimine dönmüştür.
BİREY VE DEVLET: Birey olmadan devlet olamaaz. bireyin devlet için bile olsa, temel hak ve
özgürlüklerinden vazgeçmesi düşünülemez. Birey-devlet ilişkisi daha çok yakın zamanda ortaya
çıkmış ideal bir ilişkidir.Çünkü İlk ve Ortaçağ boyunca günümüz anlamında bir devlet ve yönetici
kavramı yoktu. Daha çok emreden ve emir alan bir anlayış içinde monarşik veya teokratik
yönetim biçimleri vardı. Dinsel temelli monarşilerde yöneticiler, mutlak vedeğişmez yetkilere
sahipti. Bu tür yönetim biçimlerinde, birey-devlet ilişkisinden söz etmek mümkün değildi.
***Günümüzdeki birey-devlet ilişkisine gelmek kolay olmadı. Uzun bir süreçten sonra insanlar
bugünkü konumlarını kazandılar. Bugüne gelene kadar insanlar büyük mücadeleler verdiler. Bunu
anlamak için, burada iki düşünürden bahsedeceğiz. Biri Doğu’dan Yusuf Has Hacip, diğeri Batı’dan
Montesquieu’dur.
YUSUF HAS HACİP: Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig’de dört kişinin birbirlerine anlattıkları İslâm
dünyasında geçerli olan dört temel ahlâkî değeri açıklar. Bu eserinde, bilginin ve dilin değerini,
iyiliği, aklı ve adaleti över ve bunların devlet yönetimindeki önemini vurgular.İnsanların bu
dünyada ve öbür dünyada nasıl mutlu olacaklarını ele alan Yusuf Has Hacip, eserinde olması
gereken devleti tanımlamıştır. Bir devletin ideal ve gerçekleşebilen devlet olabilmesi için gerekli
özelliklerin; akıl, adalet, doğru ve adil yasalar olduğunu belirtmiştir. Eserindeki öykü çerçevesinde
hükümdarın,yöneticinin ve hizmetkârların görev, sorumluluk ve özelliklerini belirten yazar,
devleti yönetenlerin amacının, bireyi mutlu yapmak olduğunu söyler. Birey de Tanrı’dan gelen
kaynakların değerlerini özümseyerek, erdemli olmaya çalışmalıdır.O zaman birey, kişilik kazanır ve
birey-devlet ilişkisi arzulanan düzeye yükselir.
CHARLES DE MONTESQUİEU: Fransız düşünür ve felsefeci Montesquieu (1689-1755), “Kanunların
Ruhu”adlı eserinde üç yönetim anlayışından söz eder. Cumhuriyet, monarşi ve istibdat(despotizm)
olarak tanımladığı bu üç yönetim şeklinden cumhuriyeti aristokrasi ve demokrasi olmak üzere ikiye
ayırır. Cumhuriyet yönetiminde egemenlik azınlığın elinde ise aristokrasi, çoğunluğun elinde ise
demokrasi ortaya çıkar.Monarşi, tek kişinin idareyi elinde tuttuğu yönetim şeklidir.İstibdat ise tek
kişinin toplumu kendi keyfine ve arzularına göre Yönetmesidir.
***Montesquieu’ye göre, bu üç yönetim biçimine, üç temel erdem veya duygu karşılık gelir.
Cumhuriyete siyasal erdem; monarşiye şan ve şeref erdemi; istibdada ise korku duygusu eşlik eder.
Siyasal erdem, ülke, devlet ve toplum sevgisidir. Monarşide toplum iki sınıfa ayrılır: Üst ve alt sınıf.
Üst sınıfı, yöneticiler, din adamları ve soylular oluştururken, alt sınıfı halk oluşturur. Üst sınıf,
birçok ayrıcalığa ve hakka sahiptir. Bunları korumak ve sürdürmek için, devamlı alt tabaka ve kendi
aralarında bir savaş içinde yaşarlar. Bu nedenle, monarşide üst sınıf şan ve şöhret peşinde koşar.
Ayrıcalıklar azalınca veya ortadan kalkınca monarşi de yok olma sürecine girer. Montesquieu’ye
göre, devletin üç gücü vardır: Yasama, yürütme ve yargılama. Eğer bu güçler tek elde toplanırsa,
güçler ayrılığı ilkesi işlemiyor demektir ve bu durum tehlikelidir.
FELSEFE 13
Din, bireysel ve toplumsal yanı bulunan, düşünce ve uygulama açısından sistemleşmiş olan,
ınsanlara bir yaşam biçimi sunan, onları belli bir dünya görüşü etrafında toplayan kurumdur.
Hayatın her yanı ile ilgilenen din ile felsefe, konu ve problemleri itibariyle yan yanadır; ama alanları
ayrıdır. Din felsefesi, dinin temel iddiaları hakkında rasyonel, kapsamlı ve tutarlı bir şekilde
düşünmektir. Dinin doğası, özü, değeri hakkında fikir yürütmektir; dini, düşünme konusu
yapmaktır.
1:Teoloji İle Din Felsefesinin Farkı
Teoloji (İlahiyat), dini konu edinir; amacı dini temellendirmek ve açıklamak, böylece inananların
inançlarını güçlendirmektir. Teoloji, doğrudan doğruya inanca dayanır. Dini yargıları hiç bir şekilde
sorgulamaz; bu yönüyle dogmatiktir. Oysa din felsefesi, özgür düşünmeyi, nesnel olmayı ve
sorgulamayı temel alır.Teoloji belirli bir dini ve bu dine ait problemleri ele alır. Dolayısıyla Yahudi
teolojisinden, Hıristiyan teolojisinden söz edilebilmektedir. Din felsefesi ise dini veya dinleri genel
olarak ele almaktadır.
2. Dinin Felsefi Temellendirilmesi
Din felsefesi, dine rasyonel olarak bakmak, aklın bütün olanaklarıyla dinin temel tezlerini gözden
geçirmek, onları sorgulamak durumundadır. Bu ise, dinin temel ilke ve inançlarını akla dayanarak
akıl ve mantıksal analiz yoluyla temellendirmek anlamına gelir.
•Din felsefesinin dine bakış açısı tutarlı olmalıdır. Tutarlılık ise, açıklamalarda çelişmelere
düşülmemesi, uyuşmazlıkların ve tutarsızlıkların ortadan kaldırılması anlamına gelir.
•Din felsefesi, dine mümkün olduğunca kapsamlı ve kuşatıcı bir bakışla yaklaşmalıdır. Örneğin, din
felsefesiyle ilgilenen filozof, ruhun ölümsüzlüğü veya ahiretin varlığı problemini ele almışsa, bu
konuyu bütün yönleriyle değerlendirmelidir.
***Din felsefesi rasyonel olmalıdır. Dinin lehinde ve aleyhinde bir anlayış içine girmemesi gerekir.
Din felsefesi, genel olarak Tanrı var mıdır? Evren yaratılmış mıdır? Vahiy mümkün müdür? Ruh
ölümsüz müdür? gibi sorular üzerinde durur.
DİN FELSEFESİNİN TEMEL SORUNLARI
A- Tanrı’nın Varlığı Sorunu:Din felsefesinin merkezinde, Tanrı’nın var oluşuyla ilgili kanıtlar
bulunmaktadır. Çünkü dinin temellendirilebilmesi için Tanrı’nın varlığının kanıtlanması
gerekmektedir.Bu konuda;Tanrı var mıdır?,Tanrı’nın varlığını gösteren kanıtlar nelerdir?,Tanrı’nın
varlığının özü nedir?,soruları sorulur; bunların yanında ya da karşısında yer alan kanıtlar ele alınır,
irdelenir.
B- Tanrı’nın Temel Niteliklerinin Tanımlanması Sorunu:Tanrı’nın evrene aşkın ya da içkin olduğuna
ilişkin yaklaşımlar görülür. Tanrı’nın ebedi ve ezeli oluşu, her şeye gücünün yetmesi, yaratılmamış
olması, her şeyi bilmesi gibi nitelikleri üzerinde durulur.
C- Vahyin İmkanı Sorunu:Tanrı ile insan, iki ayrı kategoriden varlıktırlar. Buna göre;Tanrı, emir ve
buyruklarını nasıl iletmektedir?,İki farklı varlık olan Tanrı ile insan arasında iletişim nasıl
gerçekleşmektedir? Sorularında görüleceği gibi, sonlu bir varlık olan insanla, ezeli ve ebedi olan
Tanrı arasındaki iletişimi sorgular.
D- Ruhun Ölümsüzlüğü Sorunu:Ölüm bir son mudur?,Ruh ölümsüz müdür?,Ölümden sonra yaşam
var mı?,Beden yok olduğu zaman insan ruhu ortadan kalkar mı?,Bu sorulara ilişkin din felsefesi,
ilgili görüşlerin kanıtlarını nasıl temellendirdiklerini irdelemektedir.
E- Evrenin Yaratılışı Sorunu:Evren yaratılmış mıdır, yoksa ezeli ve ebedi midir?,Tanrı ile evren
arasında nasıl bir ilişki vardır?,Tanrı, evrenin kendisi midir, yoksa ondan ayrı mıdır?soruları ortaya
konur. Bu konudaki görüşler gözden geçirilir ve irdelenir.
4. Tanrı’nın Varlığına İlişkin Bazı Yaklaşımlar
Tanrı’nın varlığına ilişkin üç farklı yaklaşımdan söz edilebilir:Birincisi, Tanrı’nın varlığını kabul edip
kanıtlamaya çalışır.İkincisi, Tanrı’nın varlığını reddedip, bu iddialarını kanıtlamaya çalışır.Üçüncüsü,
Tanrı’nın var olup olmadığının bilinemeyeceğini savunur.
a. Tanrının Varlığını Kabul Edenler:Tanrı’nın varlığını kabul eden görüşler üç grupta incelenebilir.
Teizm, Deizm, Panteizm. Bunlar, Tanrı’nın özelliği ile ilgili görüşlerinde birbirlerinden ayrılırlar.
TEİZM:Tanrı’ya inanma anlamına gelir. Tanrı’ya inanmama anlamındaki ateizme karşıttır. Teizm,
Tanrı’nın varlığını, O’nun evrenin yaratıcısı ve koruyucusu olduğunu kabul eder. Tanrı ezeli ve
ebedidir. Evrende olup biten her şey onun iradesinin ürünüdür.Teist düşünürler, Tanrı’nın varlığını
akıl yoluyla temellendirmek için kanıtlar ileri sürmüşlerdir.
Ontolojik kanıt: Burada Tanrı’nın var oluşu, Tanrı tanımından çıkar. Buna göre Tanrı kendisinden
daha mükemmeli düşünülemeyen en yetkin varlıktır. Yetkin bir varlık, var olmadığında yetkin
olamaz. Dolayısıyla Tanrı vardır.
Kozmolojik kanıt: Hiç bir şey nedensiz olarak meydana gelmez. Var olan her şeye, mutlak olarak
kendisinden önce gelen bir şey neden olmuştur. Bu neden sonuç zinciri sonsuza kadar gidemez;
kendisi nedensel bir açıklama gerektirmeyen bir varlıkta sona erer. Böylece nedensel bağıntıdan,
evrenin temelindeki ilk nedene ulaşırız. Bu ilk neden Tanrı’dır.
Düzen ve Amaç Kanıtı: Evrendeki her şeyde bir düzen görülmektedir. Hiç bir doğal nesne kendi
kendisine düzen veremez. O halde evrene düzen veren, güç ve irade sahibi bir varlık olarak
Tanrı’nın olması gerekmektedir. Gezegenlerin yörüngelerindeki hareketleri bir düzenin varlığına,
bu da Tanrı’nın varlığına kanıt oluşturmaktadır
DEİZM:Deist düşünürler Tanrı’nın varlığını kabul ederler. Ancak Tanrı’nın evrene aşkın olduğunu,
yani bir kez planlayıp yarattıktan sonra evrene müdahale etmediğini savunurlar. Onlar, varlığı akılla
bilinebilen bir Tanrı anlayışına sahiptirler.
PANTEİZM:Tanrı ile evreni bir kılan, her şeyi Tanrı olarak gören felsefi öğretidir. Bu öğretiye göre,
doğal düzen Tanrı’nın bir görünüşüdür. Tanrı’yı evrenin kendisi ve süreçleri olarak tanımlar. Tanrı,
evrenin her tarafına yayılan bir varlıktır. Evren ve Tanrı bir ve aynıdır. Her şey Tanrı’dır ve Tanrı her
şeydir. Tanrı ile eseri özdeştir. Evrendeki tüm varlıklar gibi insan da Tanrı’nın bir parçasıdır.Başlıca
temsilcisi Spinoza’dır.
b. Tanrı’nın Varlığını Reddedenler:Tanrının varlığını reddeden görüşlere ateizm, kişilere de ateist
denir. Ateizm, inançsızlığı ve tüm dinlere karşı olmayı ifade eder.Ateizm, Tanrı’nın var olmadığını
gösteren kanıtlar bulmaya çalışır.
Kötülük kanıtı: İçinde yaşadığımız dünya depremler, salgın hastalıklar, kuraklık gibi kötülüklerle
dolu bir dünyadır. İnsanın bu kadar kötülüğün karşısında nasıl olup da mutlak iyi olarak belirtilen
bir Tanrı’nın varlığına inanabileceği sorgulanır. Her şeye gücü yeten Tanrı bütün kötülüklerin ortaya
çıkmasına engel olabilir. Mutlak ve her şeye gücü yeten bir Tanrı’nın var oluşuyla bu dünyadaki
kötülüklerin bağdaştırılamayacağı varsayımından hareketle Tanrı’nın varlığı reddedilir.
Ahlaki Gerekçeler Kanıtı: Bu görüşteki düşünürler, ahlak söz konusu olduğunda, insanın Tanrı
tarafından belirlenmiş bir özünün bulunmadığını, insanın özünü kendisinin belirlediğini
savunmuşlardır. İnsan özgürlüğünün ancak Tanrı var olmadığı zaman söz konusu olabileceğini iddia
etmişlerdir. Bu görüşü savunan filozoflar Sartre ve Nietzsche’dir.
c. Tanrı’nın Varlığının ya da Yokluğunun Bilinemeyeceğini Öne Sürenler:Tanrı’ya ilişkin bir bilgiye
sahip olunamayacağını, Tanrı’nın var olduğunun ya da var olmadığının kanıtlanamayacağını ileri
süren felsefi öğretiye agnostisizm (Bilinemezcilik) adı verilir. Agnostikler, Tanrı’nın var olduğunun
ya da var olmadığının ilke olarak bilinemeyeceğini savunurlar. Onların ileri sürdükleri görüş,
Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu değil, bu konuda bizim bilgisizliğimizdir.Sofistlerin göreli anlayışları
Tanrı’yı da kapsamış, onlar Tanrı’nın varlığının ya da yokluğunun bilinemeyeceğini ileri
sürmüşlerdir. Sofist olan Protagoras, “Tanrı’larla ilgili olarak, Onların ne var olduklarını ne de var
olmadıklarını bilebilirim; çünkü bu konuda bilgi için konunun karanlıklılığı ve insan yaşamının
kısalığı gibi bir çok engel vardır” demiştir.
Felsefe-14
Felsefenin eğitimin doğası,olanağı,amaçları,problemleri ve yöntemleri üzerine yaptığı
incelemelerin tümüne eğitim felsefesi denir.Eğitim felsefesi aynı zamanda hem felsefi
antropolojiyle hem de bütün sosyal bilimlerle ilişki içindedir.
>Eğitilecek olan varlık,insandır.
>Eğitim felsefesi,felsefi antropolojinin insan sorusuna verdiği cevapları dikkate almak zorundadır.
>Eğitim felsefesi gibi,eğitim bilimi de eğitim hakkında bilgi sunmaktadır.Fakat bu iki etkinlik alanı,
birbirleriyle ilişkili olmalarına rağmen aynı şeyler değillerdir.Ortak olan şey konudur.Eğitim bilimi,
bilimsel olgulara ve verilere dayanarak eğitimin ne olduğu veya ne olması gerektiği hakkında
betimlemeler yapar.Eğitim felsefesi,eğitim üzerine felsefi bir sorgulama yapar.
>Eğitim felsefesi,bilgi felsefesinin kuramlarına göre kendi kuramlarını öne sürmektedir.Örneğin
Platon, kendi bilgi kuramıyla tutarlı bir eğitim felsefesine sahiptir.Platon,insanın eğitilmesi gereken
tarafının idealar bilgisini veren ruh yanı olduğunu kabul ederek,ruhun nasıl eğitileceği üzerine
eğitim felsefesini oluşturur.
>Eğitim felsefesi,varlık felsefesiyle de yakından ilişkilidir.Çünkü insan hem varlık felsefesinin hem
de eğitim felsefesinin sorgulama alanı içindedir.
>Eğitim felsefesi insanın nasıl bilgi edineceğinin yanı sıra ne tür bir insan yetiştirilmek istendiğini de
sorguladığı için ahlak felsefesiyle doğrudan bir ilişki içindedir.Ahlak felsefelerinin geneldeki amacı
iyi ve mutlu insanı ve davranışlarını tanımlamak olduğuna göre,eğitim felsefesinin amacı ile ortak
bir özü paylaşmaktadır.
>Eğitim felsefesi ve din arasında yine ortak olan insan olgusudur.Her ikisi de insanı daha iyi,doğru
ve mutlu yapmayı amaçlar
>Eğitim felsefesi yalnızca bireyin eğitimi üzerine felsefi sorgulama yapmakla kalmaz aynı zamanda
toplumun eğitimi hakkında da felsefi sorgulama yaparak çözümler üretmektedir. Bu açıdan
sosyolojinin verilerinden ve kuramlarından yararlanmak zorundadır.
EĞİTİM FELSEFESİNİN TEMEL KAVRAMLARI
-Eğitim
-Öğretim
-Yöntem
-İnsan
-Öğretici ve Öğrenen
EĞİTİM FELSEFESİNİN TEMEL PROBLEMLERİ
Eğitim nedir ve amacı ne olmalıdır?Acaba insan belirlenmiş bir öze sahip midir?Yoksa kendini
kendisi belirleyen bir varoluşa mı sahiptir?Acaba insan bilgilerin yüklendiği bir bilgisayar olabilir
mi? Bilgilendirmek insanı insan yapar mı?İnsanı insan yapan nedir?Bilgilendirmek insanı mutlu ve
hükmeden yapabilir mi?Bilgilendirmenin amacı nedir?Ne tür bilgiler eğitimin amacına hizmet
edebilir?Aktarılacak bilgileri kim, neye göre seçmelidir? ...
EĞİTİM FELSEFESİNE ÇEŞİTLİ YAKLAŞIMLAR
Daimici Eğitim Felsefesi (Perennialism):Temele klasik idealizmi ve realizmi alan daimicilik,insanı
akıllı bir varlık olarak tanımlamaktadır.Daimicilik,eğitimin insana evrensel,değişmez,mutlak
doğruları akıl yoluyla öğretebileceğini savunur.Eğitimin amacı,insanın doğasına uygun rasyonel
bilgileri öğretmektir.Çünkü insanın doğası çağlara ve toplumlara göre değişmez olan akıldır.
**Bu görüşü felsefecilerden:Platon,Aristoteles,Aziz Augustinus,Aziz Thomas,Descartes,
Spinoza,Leibniz,Locke,Berkeley,Kant,Hegel ve John F.Herbart savunmaktadırlar.Bu felsefeciler,
insanı akıllı bir varlık olarak tanımladıkları gibi insanın aklını kullanmakta özgür olduğunu da ileri
sürerler.
**Daimîciliğe göre,eğitimin amacı,insanın aklı ile içgüdülerini egemenlik altına alıp, bilgi birikimini
artırmaktır.
**Katı bir disiplini ve cezanın gerekliliğini savunurlar.
Esasçı Eğitim Felsefesi (Essentialism):Temelini idealizm ve realizmden alan esasçılık, insanın
toplumsal ve kültürel bir varlık olduğunu kabul eder.Eğitim kurumlarının hedefi, sürekli ilerleyen
bilgileri öğrenciye aktarmaktır.
**Esasçılığa göre,eğitimin amacı bireyin toplumsallaşmasını sağlamak yoluyla kültürel değerleri
değişmeden gelecek kuşaklara aktarmaktır.Bu nedenle sosyal bilimler daha da önemli olmaktadır.
Bu aktarmada aktif olan öğretmendir.Katı ve sıkı bir ders anlatmayı ve çalışmayı teşvik eder.
İlerlemeci Eğitim Felsefesi (Progressivism):Daimicilik ve esasçılığın tersine,değişmez ve evrensel
mutlak doğruları reddeden bu öğretiye göre,eğitimin amacı devamlılığı değil,değişimi içeren
bilgilerin aktarılması olmalıdır.
**İlerlemecilik,pragmatik felsefe üzerinde yükselerek sürekli değişen doğa ve toplum bilgisinin
denetlenip sunulmasını savunur.
**Bu görüşün temsilcileri:Herakleitos,Protagoras,Gorgias,Francis Bacon,Auguste Comte,Charles
Peirce,William James ve John Dewey’dir.
**İlerlemeci eğitim felsefecilerine göre,derslerde öğretmen değil, öğrenci etkindir.Öğrenci merkezli
bir eğitim amaçlanmalıdır;çünkü eğitilen öğrencidir.Eğitimin amacı,çocukta veya öğrencide bulunan
özel güç ve yetenekleri ortaya çıkartmak olmalıdır.
Yeniden Kurmacı Eğitim Felsefesi (Reconstructionism):İlerlemeci eğitim kuramının daha gelişmiş bir
biçimidir.
**20.Yüzyıl pragmatist düşünürlerinden John Dewey,I.Bergson,B.Rugg,G.Counts ve T.Brameld bu
ekolün en önemli temsilcileridir.
**Eğitimin amacı,dünya barışını koruyacak demokratik,barışçı,sevgi temelli işbirlikçi ve özgür
insanlar,toplumlar ve devletler yetiştirmek olmalıdır.
**Öğrenci değişimin ve yeniden kurmanın kendisidir.Ancak öğretmen öğrenciye bu özelliği
kazandıran olarak önemlidir.
Download

UNITE 1=Felsefe Nedir? Philosophia, bilgiyi veya bilgeliği sevmek