İSTANBUL
TİCARET ODASI
m
1^
Seminerler Dizisi No: 4
1 ¥6
İ5
26-27 NİSAN 1979
intercontinental Oteli
İstanbul
Dizgi, Baskı, Cilt: Ağaoğlu Yayınevi Tesisleri, Tel: 27 73 37
î Ç İ r J D E K f
LER
SAYFA
İstanbul Ticaret Odası Meclis Başkanı Refik Sunol'un
Semineri Açış Konuşması
...
Türkiye'nin Enerji İhtiyacı
Turgut Özo!
Tebliğle İlgili Tartışma ...
Türkiye'nin Enerji Kaynakları: Petrol
Prof. Dr. Ekrem Göksu
'
Türkiye'nin Enerji Kaynakları: Kömür
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Müşaviri
Behzat Fîruz
Türkiye'nin Enerji Kaynakları: Su
İ.T.Ü. İnşat Fakültesi Hidrolik ve Su Kuvvetleri Kürsüsü
Prof. Dr. Kâzım Çeçen
Türkiye'nin Enerji Kaynakları: Nükleer Enerji
Uluslararası Enerji Uzmanı
Yük. Müh. Dr. Muammer Çetînçelîk
...
Türkiye'nin Enerji Kaynakları: Diğer Enerji Kaynakları
Prof. Dr. Güngör Yavuzcan
Tebliğlerle İlgili Tartışma
Enerji Açığının Kapatılması Yönünden Türkiye'nin
Jeopolitik Durumu
Prof. Dr. Fahir Armaoğiu
_..
Tebliğle İlgili Tartışma
Enerji Kullanımında Tercihler
Mak. M ü h . Fikret Güzei
...
Tebliğle İlgili Tartışma
Enerji Seçiminde Politik Kriterler
Yük. M ü h . Mehmet Turgut
5
13
27
45
57
85
101
115
129
155
173
181
209
223
223
SAYFA
Tebliğle İlgili Tartışma
Petrol Sanayiinde Devletçi Görüş
Erhan Işıl
Petrol Sanayiinde Karma Ekonomi Görüşü
Ahmet Aydın Boluk
Tebliğlerle İlgili Tartışma
PANEL
Enerji ve Petrol Bunalımından Kurtuluş
239
265
...
301
349
357
istanbul Ticaret Odası Meclis Başkanı
REFİK SÖNOL'un
Semineri Açrş Konuşması
Sayın Davetliler, Basınımızın Değerli Mensupları.
İstanbul Ticaret Odasınca düzenlenmiş bulunan Enerji ve Pet­
rol Sorunumuz adlı bu Seminer, Petrol üreticisi ve ihracatçısı ül­
kelerin fiyatlarda yaptıkları düzensiz artırımlar ve geleceğe ait ge­
rek üretim gerekse fiyat tahminlerinin imkânsızlaştığı ve bütün
dünya ülkelerinin, çetin sorunlarla karşılaştığı bir döneme rast­
laması dolayisiyle ülkemiz açısından büyük önem taşımaktadır.
Petrol tüketiminin kısılması, petrole bağlı enerji kaynakları­
nın daha bağımsız ve ulusal kaynaklara dönüştürülmesi amacı ile
enerji politikalarında uzun ve kısa vadeli değişiklikler yapılması
öngörüldüğü bir sırada Türkiye'nin enerji sorununun, değişik yön­
leri ile ele alınması ve özellikle uzun vadeli bir enerji programının
dayanacağı temel ilkelerin saptanması ve herşeyden mühimmi, ko­
nuya taraflı görüşler yerine tarafsız bir yaklaşımla çözüm aran­
masına yönelik bu Seminer, sanıyorum, bu konuda politika ka­
rarları almak durumundaki mercilere ışık tutacak, enerji soru­
numuzun hatalardan arındırılmış olarak sağlam ve ilmi temellere
oturtulmasında az da olsa katkıda bulunacaktır. 80 bin üyesi ile
sadece Meslek menfaatlerini ve ahengini değil fakat bunun öte­
sinde memleket meselelerinin hallini kendisine birinci planda vazif edinmiş bulunan Odamız, eğer bu mümkün olursa bundan bü­
yük mutluluk duyacaktır.
Dünya ekonomisini alt üst eden, petrol ithalatçısı gelişmekte
olan ülkeleri ağır ödemeler dengesi sorunları ile karşı karşıya ge­
tiren 1973-74 enerji bunalımından sonra birçok ülkede, mevcut
enerji kaynaklarının daha rasyonel kullanılması, petrole dayalı
enerjiden tasarruf sağlanması,
alternatif enerji kaynaklarının
araştırılması ve uygulamasına ilişkin çalışmalara hız verilmesi ya­
nında, nükleer enerjinin geliştirilmesine artan ölçüde önem ve-
rilmeye başlanmıştır. Radyoaktif sızıntılar ve artıklar sorunu dı­
şında, nükleer enerjinin ortaya koyduğu siyasal ve askerî sorun­
lar, nükleer güce sahip ülkelerle, diğer ülkeler arasında siyasal
sürtüşmelere yol açmaktadır. Zenginleştirilmiş uranyum üretimi
sağlayan nükleer santrallarm barışçı kullanımı yanında askerî
maksatlarla da kullanılabilmesi, nükleer enerji sorununa yeni bo­
yutlar kazandırmaktadır. Kaldı ki, petrole bağımlı olduğundan
yakınılan termik santrallar gibi, belki de daha fazla nükleer santrallar, uranyum temini bakımından dışa bağlı olacaklardır.
Diğer taraftan, bilim ve teknoloji, bugünkü nükleer enerji
tekniği yerine, ham madde bakımından daha bağımsız ve radyo­
aktif kalıntılar veya sızıntılar yaratmayacaiv yeni bir tekniği
geliştirme çabasındadır. Bugünkü fisyon (parçalanma, bölünme)
esasına dayanan nükleer enerji yerine yakın bir gelecekte, belki
de 2000 yılının ilk on senelerinde füzyona (birleşmeye) dayanan
yeni bir teknoloji uygulamaya girecek ve bugünkü nükleer sant­
rallar demode olacaktır.
Seminerde, çeşitli konuşmacılar tarafından ehliyetle ele alı­
nacak bu konulara, kısa bir açış konuşması içinde değinmekten
maksadım, uzun vadeli bir enerji politikasının teknik ve bilimsel
gelişmelerle olan ilişkisini belirtmektir.
Bilimdeki gelişmelerin uzun vadeli etkilerini izlerken kısa sü­
rede Türkiye'nin enerji alanında bazı etkin önlemleri derhal uy­
gulamaya koyacak imkanlara sahip olduğuna inanıyorum. Herşeyden evvel ülkemizin enerji sorunu, savurganlığın önlenmesi ya­
nında, kısıtlı ve pahalı olan yerine, daha bol ve daha ucuz olan
enerji kaynaklarına yönelmekle çözümlenebilir. Endüstride ve na­
kil vasıtalarının kullanılmasında alınacak tedbirlerle ülke ekono­
mimize akaryakıt açısından her yıl yaklaşık 8 milyar lira karşı­
lığı döviz tasarrufu sağlamak mümkündür. Isınmada ve aydın­
latmada sağlanacak tasarrufun 2 milyar 475 milyon lira dolayın­
da olduğu tesbit edilmiştir.
Yapılan araştırmalara göre Türkiye'de yeni rezervler bulun­
madığı takdirde, 2 bin yılma kadar taşkömürü rezervlerinin %
401nın, linyit rezervlerinin % 30'unun, petrol rezervlerinin de tü­
münün tükeneceği belirlenmiştir. Buna karşılık tükenmiyen ener­
ji kaynağı olarak nitelenen ülke su potansiyelinin ise yıllık 100
milyon kilowat saat olduğu hesaplanmıştır. Bu nedenle Türkiye'-
nin hızla artan enerji ihtiyacının karşılanmasında mutlaka su
kaynaklarına yönelinmelidir.
îki gün sürecek olan bu Seminerde, Türkiye'nin enerji soru­
nunun bütün veçheleri, sunulacak Tebliğlerde ele alınacak, uzun
vadeli bir politikanın esasları tartışılacaktır.
Tebliğ sahiplerine, konuşmacılara ve Seminere katılan sayın
davetlilerimize gösterdikleri ilgiden ötürü teşekkür eder, bu vesile
ile saygılar sunarım.
BİRİNCİ OTURUM
BAŞKAN : REFİK SUNOL
İSTANBUL TİCARET ODASI
MECLİS BAŞKANI
BAŞKAN : Programa göre Sayın Turgut Özal'ı kürsüye
ediyorum. Buyrun Efendim.
davet
TÜRKİYENİN ENERJİ İHTİYACI
TURGUT ÖZAL
Efendim ben konuşmamı şu sırada yapmak istiyorum. İlk ola­
rak, enerji nedir? Enerji kaynaklan nelerdir? Bunlar üzerinde kı­
saca bir bilgi vermek istiyorum. Ondan sonra dünya enerji duru­
mu nasıldır? Türkiye enerji durumuna geçmeden evvel, mukayese
bakımından bunlar hakkında kısaca bir bilgi vereceğim, ondan
sonra Türkiye'deki enerji durumu ve enerji politikası, bu nasıl
olmalıdır, bunun üzerinde daha etraflı konuşmak istiyorum.
İnsan oğlunun arza geldiğinden bu tarafa zannediyorum ge­
lişmesinde en önemli unsur enerji olmuştur. Enerji insanın me­
kanik gücünü, yapma gücünü, bir nevi hoparlör misali katlanan
bir hadisedir. Eğer enerji olmasaydı insan varlığı olamazdı. Enerji
insanın varlığı ile beraber olan bir hadisedir. Enerjinin muhtelif
şekilleri vardır. Bir tanesi, mekanik enerji tabir ediyoruz; Meka­
nik enerjiyi herhangi bir şeyin bir yüksekliğe çıkarılması, hareket
ettirilmesi şeklinde ifade edeceğiz. Bugün enerji insan gücü ola­
rak mekanik enerji yanında, enerji şeklinde mekanik enerji kul­
lanılması, insanın, insanoğlunun çok daha pahalı olan kendi gü­
cünü başka şekillerde kullanması şeklinde ifade edilebilir. Mesela
bugün beş insanın bir saatte yapacağı işi takriben bir kilovat saatle,
yani bir kilovatlık bir elektrik gücü ile yapmak kabildir. Bunun
manası şu: bir kilovat saate en kabadayı 150 kuruş verirsiniz bu
günkü fiyatlarla, beş insanı bir saat için herhalde 300-400 liradan
daha aşağıya maledemezsiniz. Bu kadar büyük bir fark vardır.
Enerinin. mekanik enerji şeklinde olması halinde randıman yük­
sektir. Yani dönüşüm
randımanı % 90'nın üzerindedir. İkinci
enerji şekli ısı enerjisi şeklinde oluyor. Evlerimizin ısıtılması, me­
tallerin eritilmesi, metallerin şekil değiştirmek üzere ısıtılması,
bu da çok önemli bir saha. Burada genellikle randıman % 5 ila
% 80 arasında değişiyor. Yani elde edilen fiili işin miktarı kul­
landığımız ilk madde kaynağından, son elde ettiğimiz neticeye
göre % 5 ile % 90 arasında değişiyor. En kötü şekli enerjinin ve­
ya en son şekli, nihai şekli, ısı enerjisidir. Bir kullanma şekli de
elektrik enerjisi şeklinde oluyor. Elektrik enerjisi bir ara şekildir,
ikinci bir enerji şeklidir. Hemen hemen bütün enerji şekillerine
dönüşebilir. Isı enerisi olabilir, mekanik enerji olabilir. Kullanıl­
ması bakımından çok kolay, nakli bakımından da çok kolaydır.
Ve randımanı da çok yüksektir. W 90 ile 98 arasında bu enerji­
yi randımanlı kullanabiliriz. Dördüncü bir şekil de enerji bakı­
mından, enerjiyi hammadde olarak kullanmak veyahut da enerji
maddelerini hammadde şeklinde kullanmak. Bugün petrol ve kö­
mür bu şekilde kullanılıyor. Günlük hayatımızın plâstikleri, bü­
tün giydiğimiz polyester, muhtelif elyaflar gene bu enerji ham­
maddelerinden elde ediliyor. Baz enerjidir, petrol ve kömür.
Enerji kaynaklarını ikiye ayırmak mümkün. Bir tanesi yenilenmiyen kaynaklar, diğeri de yenilenen kaynaklar. Yenilenmiyen kaynaklar esas itibariyle yine iki grupta mütalaa edilir. Bir
tanesi fosil yakıtlar, dünyanın milyonlarca sene evvelki geçmiş
devirlerinde .bitki artıklarından, hayvan artıklarından birikmiş ya­
kıtlardır. Bunlar esas itibariyle petrol, gaz ve kömür olarak ad­
landırılabilir. Diğer grup gene tükenen yakıtlar olaraktan atom
enerjisi ile ilgili yakıtlar ve kimyevi maddeler şeklinde tasnif edi­
lebilir. Tükenmiyen enerji menbaalarma geldiğimiz zaman, bun­
lar daha ziyade güneş enerjisine dayalı kaynaklardır. Akarsular
netice itibariyle güneşin dünya üzerinde yaptığı enerjinin bir nevi
yukarıya yağmur şeklinde yağması, arkasından akarsular şeklin­
de bu enerjiden bir kısım istifade edilmesi, şeklinde ifade edilir.
Akarsular, rüzgar, dalga enerjisi ve direk güneş enerjisi, bunlar
da tükenmiyen enerji menbaaları olarak adlandırılabilir. İnsanoğ­
lunun dünyaya gelişinden bu tarafa muhtelif zamanlarda enerjiyi
kullandığını görüyoruz. Başlangıçta kendi gücü, bir. müddet son­
ra hayvan gücü, hayvanlardan istifade ve gene ateşle beraber ya­
kıt meselesi, ısınma meselesini hallediyor. Uzun seneler aydınlat­
ma konusunda yağlardan, hayvani ve balık yağlarından istifade
ediliyor. Nihayet aydınlatma konusu ve enerji konusu ilk büyük
aşamasını kömürün Jeymis W a t tarafından buhar enerjisi olarak
kullanılmasıyla büyük bir aşama yapılıyor. Kömür çok önemli bir
yer tutmaya başlıyor; Bu aşağı yukarı İkinci Dünya Harbine ka­
dar devam ediyor. İkinci Dünya harbinden sonra çok ucuz pet-
rol ve kömüre göre çok daha kolay taşınması, çok daha iyi kullamlması sebebile petrol kömürün yerini almaya başlıyor. Geçirdi­
ğimiz 1945'den 1973 petrol bunalımına kadar petrolde çok büyük
bir gelişme görüyoruz. Hemen hemen şunu söylemek kabil, dünya
enerji kullanımının takriben % 60 ile 701 arasında bir rakam
petrol ile gaza dayanıyor. Kömür, linyit ve taşkömürü, bu rakam­
lar % 25 civarında, gerisi de hidro elektrik potansiyel ve diğer
kaynaklar şeklinde ifade edilebiliyor. Ticari olmayan diğer kay­
naklara gelince, bugün ortalama dünya tüketimi birbuçuk iki
ton arasında petrol eşdeğeri, nüfus başma.Türkiye'mizin kullan­
dığı miktar 700 kilonun altında 1978 değerleri itibariyle. Dünya
ortalamasının epey altındayız. Zannediyorum en geri olduğumuz
saha enerji sahasıdır. Yani birçok değerler bakımından Türkiye'­
nin değerleri dünya ortalamasının üzerindedir, fakat iki konu, bir
tanesi direk enerji konusunda dünya ortalamasının altındayız,
ikincisi de elektrik enerjisi, ikinci enerjidir, orda da dünya orta­
lamasının epey altındayız.
Dünyada enerji kaynaklarına baktığımız zaman gene bunları
da aynı tasnifle götüreceğiz. Kaba olarak rakamlar şöyle, en bü­
yük rezervler fosil yakıtlarda kömürden. Kömürün bugün ölçü­
lebilen, görünen rezervi 1300 milyar tondur, dünya üzerinde. Bu­
nun tahminen 740 milyar tonunun ekonomik olarak çıkarılabi­
leceği tahmin ediliyor. Muhtemel ve potansiyel rezerv 11.500 mil­
yar tona ulaşıyor. Petrolün rakamları da şöyle: bugün bilinen pet­
rol rezevrleri, tesbit edilen petrol rezervleri 600 milyar varildir,
ölçü olarak söylüyorum. Nihai olarak çıkarılabileceği tahmin edi­
len 2000 milyar varildir. Mukayese edildiği zaman petrol ile kö­
mür arasında, kömürü petrol cinsinden ifade ettiğimiz takdirde,
bugünkü çıkarılabilecek ekonomik değer 3000 milyar varil pet­
role tekabül ediyor. 600 milyar petrol ile mukayese edildiği tak­
dirde demek ki bilinen kömür rezevrleri çıkarılabilecek petrolün
beş mislidir. Müstakbel istikbalde çıkarılabileceği tahmin edilen­
den aynı şekilde petrolde 2000 milyar varile gidiyor, buna muka­
bil kömürde 12.000 milyar varil, yani altı misli. Fakat bu petro­
lün dağılımında dünya yüzünde çok acayip bir durum var. Kul­
lanan ülkelere mukabil, üreten ülkeler çok daha büyük rakam
tutuyorlar. Petrolün takriben % 53'ü Orta Doğu'da. Bugün bili­
nen petrolün % 53'ü Orta Doğu'da. % 5'i Amerikada, % 16'sı Af-
rika'da, % 2,5'u Meksika'da, % 2'si Kanada, % 2'si Avrupa,
% 15'i Komünist Blok, % 2'si de Endonezya, hatta şöyle söyliyebiliriz, bu Afrika'nm % 16'smm da mühim bir kısmı Cezayir, Lib­
ya, Mısır ve Nijerya'da bulunuyor, çok büyük bir kısmı, Endo­
nezya ile de beraber düşünebilirsek aşağı yukarı dünya petrol re­
zervinin % 75-801 Müslüman Ülkeler'in elinde. Garip bir dağüış,
% 75-80'i Müslüman Ülkeler'in elinde. Kömürün dağılışı böyle de­
ğil, kömür daha ziyade büyük sanayi ülkelerinde fazla. Demin
söylediğim kömürün % 31'i Kuzey Amerika'da, % 26'sı Komünist
Blokta, Rusya ve Demir Perde gerisinde, % 17'si Avrupa'da, % 15'i
Çin'de, % 6'sı da Avustralya'da. Bir miktar Hindistan'da, Tür­
kiye'nin rakamları bunların yanında çok çok ufak rakamlardır.
Yani %o 1 mertebelerinde bile değildir, bilinen gerek kömür re­
zervleri, gerek petrol rezervleri bu söylenilen rakamların %o 1 mer­
tebesinde dahi değildir. Türkiye aslında birçoklarının iddia ettiği
gibi kömür ve petrol bakımından fevkalade, bilinen imkanlar ba­
kımından, fevkalade fakir bir ülkedir. Niye kömür kullanılamı­
yor, yani bu kadar petrol sıkıntısı var, özellikle çok petrol kullanılan ülkelerin büyük kömür rezevrleri de var. Avrupa'nın da var,
Amerika'nın da var, hala bunlar petrolden vazgeçmiyorlar. Niye
vazgeçemiyorlar? Kömürün bazı mahzurları var. Bunların ba­
şında hava polisyonu geliyor, hava kirlenmesi geliyor. Bir de ikinci
önemli bir mahzur fazla kömür kullanılması halinde havada kar­
bondioksit gazının yükselme ihtimali kuvvetli, petrol böyle değil,
petrolde hidrojen de olduğu için metan ve diğer bileşikleri var,
daha ziyade su buharı şeklinde havaya intikal ediyor, kısmen kar­
bondioksit, fakat kömürde büyük mikyasta karbondioksit olarak
intikali var. Karbondioksidin arz atmosferinde artması dünya sü­
hunetinin yükselmesine sebep olmaktadır. Buna Grin Haus Efekt
tabir ediyorlar. Belli bir seviyenin üzerine çıktığı zaman dünya
atmosferinin sıcaklığı muhafaza etmesi, dışarıya vermemesi, ne­
tice itibariyle dünya sıcaklığının yükselmesi, tabi dünya sıcak­
lığının bir iki derece ortalamanın üzerine çıkması dünyada çok
büyük katastrofik hadiseler meydana getirebilir. Bu korku da, bu
endişe de var.
Dünya enerji kaynaklarının diğer grubu demin de bahset­
tiğim nükleer enerji kaynakları, bu detaya girmiyeceğim, konuşmaların içinde ilerde var. Fakat nükleer enerji kaynaklarının ilk
tahmin edildikleri gibi süratle kullanılmaları, geliştirilmeleri, ga­
zetelerden de çok yakından takip ediyoruz, ilk tahminlerin çok ge­
risinde kalmıştır. Ve hatta hatta, acaba bu enerji kaynakları develope edilebilecekmi diye çok büyük şüpheler vardı. Ben 1952 se­
nesinde Amerika'da staja gitmiştim. O tarihte Amerika'da elektrik
enerjisinin 1975 senesinde % 25'inin nükleer enerjiden yapılacağı,
elde edileceği tahmin edilmekteydi. Federal Paul Komisyonu tah­
minleri böyleydi, ve nükleer sahada da büyük bir gelişme görülü­
yordu. Bugün sene 1979, Amerika'da elektrik enerjisinde atom
enerjisinin rolü % 2 bile değildir. Bu sahada gelişmelerin çok ya­
vaş olduğu görülüyor ve zannetmiyorum ki büyük çapta nükleer
enerji önümüzdeki 20 sene içersinde petrol'ün yerini alabilsin. Nük­
leer enerjide bugün görülen önemli proses fission prosesi idi.
Bundan sonra da Bridır prosesine geçiliyor. Burada bazı prob­
lemler var. En önemli proses belki sonsuz enerji verebilecek şe­
kilde olan fission prosesi, fakat teknoloji olarak da bu daha çö­
zülmüş değil. Teori olarak biliniyor, fakat teknolojik olarak çö­
zülmüş değiL Hidro elektrik kaynaklar dünya üzerinde hemen he­
men gelişmiş ülkelerin hepsi bu kaynakları kullanmış vaziyette­
ler. Veya pek az miktarda daha kullanabilirler. Gelişmemiş ülke­
lerde büyük mikyasta hidro elektrik potansiyel mevcut. Afrika'da
mevcut, memleketimizde mevcut, Asya'nın birçok yerlerinde hidro
elektrik potansiyel kullanılabilir. Diğer bir enerji kaynağı rüzgâr­
dan istifade, ilk zamanlar insanoğlu istifade etti, fakat rüzgâr
güvenilir bir kaynak değil, devamlı mevcudiyeti mümkün değil.
Aslında hidro elektrik kaynaklara göre yapılan hesaplar rüzgâr
enerjisinin 15-20 misli daha fazla olduğunu gösteriyor, akarsulara
göre. Ama akarsular gibi sürekli değil, rüzgâr kesildiği zaman
onun yerine başka bir enerji menbağı bulmak mecburiyetiniz var.
O bakımdan bunun da kullanılması limitli olacağını tahmin edi­
yoruz. Bir de yapılan tesislerin çok yüksek bedelli olma ihtimali
var. Belki en kolay kullanılabilecek olan enerji şekli, bizim mem­
leketimiz için de düşünülmeli, güneş enerjisidir. Güneş enerjisin­
den bugün iki yolla enerji istihsali mümkün, bir tanesi ısı ener­
jisi olarak kullanmak, ikincisi de güneş enerjisinden direk elektrik
enerjisi istihsali. Pratik olarak tatbikatı oldukça pahalı, belki za­
manla daha ucuzlayab.ileceği tahmin ediliyor. Isı olarak kullanıl­
ması, tabi evlerde su ısıtma, evlerin ısıtılması şeklinde mümkün.
Bazı başka gelişmeler de var. Güneş enerjisinden istifade edile­
rek, uzak bölgelerde, elektriğin olmadığı bölgelerde, sulama pom­
paları yapmak, ısı pompaları yapmak, bunlar da geliştirilen yeni
konular. Tabiyatiyle güneş enerjisi önümüzdeki devrede üzerinde
önemle durulabilecek bir enerji membağı, fakat 20-25 sene içer­
sinde çok büyük yekun tutacağını, yani enerji türleri içinde çok
büyük yekun tutacağını tahmin etmiyorum. Dünya maalesef pet­
rolün yerini tutabilecek bir yeni enerji membağmdan halen mah­
rum. Kavga da önümüzdeki 10-15 sene içersinde petrol üzerine
olacaktır. Çünkü bu enerji şekli, petrol ve tabii gaz şekli bazen
yerine getirilemiyecek yerlerde kullanılabiliyor. Mesela arabalarda
petrolden başka yakıtı çok tecrübe ettiler, kullanmak mümkün
değil. Belki bir miktar alkol ilave etmek mümkün % 10 civarın­
da, fakat petrolün yerini tutacak ne kömür, ne de bir başka yakıt,
hatta elektrik de kullanılamıyor, çünkü elektrik depo edilemiyor.
Diğer enerji şekillerinden bahsetmiyeceğim. Bunlar içersinde muh­
telif biyogaz, yani kimyevi artıklardan istifade edilen enerji var.
Birçok yerlerde tatbikatı var, fakat büyük bir yekun tutacağını
zannetmiyorum.
Şimdi ikinci olarak konumuz Türkiye'nin enerji kaynakları.
Türkiye'nin enerji kaynakları bugün bilinen değerler itibariyle
şöyle: taşkömürü, bilinen rezervlerimizin yekûnu 471 milyon ton
Bunun ne kadarını ekonomik olarak çıkarabiliriz, onu da çok iyi
kestiremiyorum, bu kömürün bir kısmı 4000 kalori ile 7000 kalori
arasında değişen kısımları var. 4. Plândan elde ettiğimiz rakam­
lar bunlar. Linyitte rezervimiz biraz daha büyük, ama linyitin
kalorisi çok düşük, bu da 6 milyar ton civarında. 1000 ile 3000,
5000 kalori arasında değişiyor. Büyük kısmı 1000 kalori civarın­
dadır. Butimli şistler var bu da 1000 kalori civarında, ortalama
kiloda. 280 milyon ton var. Asfaltit 36 milyon ton var, bunun da
3000 ile 6000 arasında bir kalorisi var. Petrol rezervlerimizin hep­
si, şu anda bilinen petrol rezervleri 57 milyon tondur. 57 milyon
ton aşağı yukarı 400 milyon varile tekabül ediyor. Dünya raka­
mının 600 milyar varil olduğu, veyahut da 2000 milyar varil ol­
duğu düşünülürse, onun yanında yani devede kulak bir rakamdır.
Türkiye'nin enerji kullanımına baktığımız zaman ordada şöyle
bir tablo var: ticari olarak kullanılan enerji ki bütün enerjinin
% lO'ini tutuyor şu anda, eskiden daha fazla ticari olmayan enerji,
yani tezek de dahil kullanılırdı. Ben sadece burda ticari olan ener^
jiden bahsedeceğim. Bütün enerjinin % 80'idir., şu anda, taş kö­
mürü 3 milyon 172 bin ton, linyit 4 milyon 500 bin ton, bu 1978
rakamları, petrol 18 milyon 300 bin ton, hidro elektrik enerji yi­
ne petrol eşdeğeri cinsinden 2 milyon 310 bin ton, bütün bun­
ların hepsi petrol eşdeğeri cinsindendir. Elektriğin dışardan alın­
ması 150 bin ton. Yekûnu 28 milyon ton ediyor. Demek ki bu
enerjinin 28 milyon ton petrole tekabül eden, 1978 de kullandı­
ğımız ticari enerjinin % 11'i taşkömürü, % 15'i linyit % 64'ü pet­
rol, % 8'i hidro elektrik, % 0,5'i de dışardan alınmış elektrik ener­
jisidir. Şimdi hemen taşkömürü dediğimiz zaman, petrol dediği­
miz zaman bunların içerden üretildiğini de farzetmeyiniz. Taşkömürünün mesela 1978 de nerdeyse 500-600 bin tonunu dışarden almışız. Bu çelik sanayii için kullandığımız. 1983 de nerdey­
se 3 milyon tonunu dışardan almak mecburiyetinde. Bir linyitte,
o da bu rakamları elde edebilirsek, linyitte daha fazla yerli kul­
lanabiliriz, fakat bu rakamların linyitte realize edilebileceğini
tahmin etmiyorum. Onu biraz sonra ilerde anlatacağım. 1983 de
demin bahsettiğimiz plân tahminlerine göre 28 milyon ton olan
petrol eşdeğerinde enerji kullanımı 1983 de 50 milyon tona yük­
seliyor. Petrolün 50 milyon ton içersinde rakamı 28 milyon ton­
dur, yani % 57'si gene petroldür. Ne kadar petrolü azaltacağız,
şunu yapacağız, bunu yapacağız, plân da bunun üzerinde o ka­
dar ağırlıkla durduğu halde gene % 57'si bu enerjinin petrol ola­
caktır ve işin garip tarafı plânda petrolün biz 1978 de 2 milyon
819 bin tonunu yerli üretmişiz, plân 1983 de 6 milyon 300 bin to­
nunu yerli üreteceğiz farzediyor, bu rakam realist değildir. Belki
bugünkünün altına düşeriz, bu mevcut politika devam ettiği müd­
detçe. Çünkü halihazır rakamlardan daha büyük rakamları 1969-70
yıllarında Türkiye istihsal etmişti. Şimdi petrol istihsali Türkiye'de
o 69-70 rakamlarına göre daha aşağıya düşmüştür. Onun için 6
milyon 300 bin tona yükseleceğiz diye bir rakam atması plânın,
gerçekçi değildir. Bu rakamlardan şunu söyliyebiliriz, bizim enerji
ihtiyacımızın % 56,5'i 1978 de ithal edilmiştir. İthal edilen ener­
jidir. Plâna göre bu rakam % 50'ye düşecektir deniliyor 1983 de,
bu rakama inanmıyorum. Tahminim yine % 56, hatta daha yu­
karda olma mecburiyeti var. Bunu yapamadığımız takdirde bu­
gün gördüğümüz karışıklık devam edecek, Türkiye'nin kalkınması
duraklayacaktır. Bence Türkiye'nin kalkınmasında enerji en mü­
him rolü oynayacak, eğer enerjiyi zamanında temin edemezsek
Türkiye'nin kalkınması hakikaten duraklıyacaktır. Rakamları böy­
le verdikten sonra bir de potansiyel olarak hidro elektrik ener­
jiden bahsedeyim. Hidro elektrik enerji potansiyeli Devlet Su İş­
lerinin yaptığı bir etüde göre, 70 milyar kilovat saattir. Elektrik
İşleri Etüd İdaresinin vaktiyle yaptığı bir etüde göre, bir potan­
siyel etüde göre, 100 milyar kilovat saattir. Kanaatim o tarihler­
de gerek Devlet Su İşlerinin yaptığı etüdler, enerjinin ucuz oldu­
ğu bir devrede yapılmıştır. Yani petrolden enerji üretiminin fev­
kalade ucuz olduğu, hidro elektrik santrallarm da yapım masraf­
larının çok pahalı olduğu, nisbeten pahalı olduğu bir devrede ya­
pılmıştır. Enerjinin bu kadar fiyatının yükselmesi sonucu bizim
şimdiye kadar ele almadığımız, ele almayı düşünmediğimiz bir
hidro elektrik kaynaktan istifade etmek imkânı vardır. Belki bu ba­
kımdan Türkiye'de hidro elektrik enerji kaynağının 100 milyar
kilovat saatin üzerine çıkabileceğini, kendi tecrübelerime dayana­
rak söyliyebiliyorum. Hatta bunun için ilerde anlatacağımız po­
litikada bazı değişiklikler yapmamız lazım. Eğer 100 milyar kilo­
vat saat enerji hidro elektrik tesislerden alabilirsek veya bunlara
dönebilirsek, aşağı yukarı bu 25 milyon ton ham petrole tekabül
eder. Enerji eşdeğeri bakımından. Tabi ısınmada aynen tekabül
etmez de daha ziyade elektrik ve mekanik kullanmada tekabül
edecektir. Yoksa ısınmada bu rakamlar birbirine tekabül etmez,
elektriğin kilovat saati petrole göre bu rakamlar muvacehesinde
dörtte bir daha ufaktır.
Şimdi kısaca bugün enerji politikası nedir Türkiye'nin biraz
onun üzerinde durmak istiyorum. Enerji politikası hemen ifade
edeyim Türkiye'de son onbeş senedir bir slogan politikası olmuş­
tur. Gerçekçi hiçbir tarafı yoktur. Bu nasıl başladı, kendi tecrü­
belerimize göre ifade edeceğim. 1962-1964 senesinde, aslında biraz
daha eskiye de gidilebilir, Türkiye'de petrol kanunu, petrol kanu­
nunun hemen akabinde Cumhuriyet Halk Partisinin bu kanuna
itirazı, ordan başlar. Yabancılara memleketi satıyoruz hikâyesin­
den. Ondan sonra, 1960 dan sonra bu hızlanır, özellikle, sayın Fet­
hi Çelikbaş aramızda, onun zamanında başlıyor başlangıcı. Ve sa­
yın Mehmet Turgut da aramızda, onun zamanında hızlanıyor, ay­
nı şey ve petrol bir slogan politikası haline gelmeye başlıyor. Ken-
di petrolünü kullan, yabancıyı kovala, aşağı yukarı kelimeler bun­
lar. Türkiye'de çok petrolümüz var, yabancılar bu petrole el attı,
bu petrol yabancıları kovarsak hepsi bizim olacak, aşağı yukarı
halka kadar indirilmiş basit basit sloganlar. Neticede biz bu adam­
ları kovduk, birer ikişer, veyahut da resmen kovmadık da kovar
hale getirdik. 1971'in akabindede gelen iktidarlar aşağı yukarı so­
lun, başlangıçta solun istediği iktidarlar. Bu politikayı güdenler
özellikle solun istediği iktidarlar. 1971'in başında da gelenler, bir
devletleştirme politikasına petrolde giriştiler. Rafinerilerden baş­
ladı, bundan sonra Türkiye'de hiç bir özel teşebbüse rafineri kur­
ma yetkisi verilemiyor. Devlet kuracaktır hepsini. Devlet petrolü
ithal edecektir, devlet petrolü satacaktır. Yabancıları da birer iki­
şer zorlıya zorlıya kovmaya başladık. Şöyle özetlersem politikanın
ana sloganları şöyle: yabancı enerji kaynağından uzaklaşalım di­
yor, yani yerli kaynağı kullanalım, halbuki bilmiyorlar ki dün­
yada en ucuz ithal edilecek şey enerjidir. Yani başka şeyi ithal
edersiniz çok daha pahalıdır, bugün dahi bugünkü petrol fiyat­
larında en ucuz ithal edilecek şey enerjidir. Zaten kendi halimiz­
den görüyoruz, hiç bir şey ithal edemiyoruz, sadece petrol ithal
ediyoruz. Bu da bir mecburiyet. İkinci olarak da yabancılara enerji
kaynaklarını arama, bulma, işletme haklarını vermiyeceğiz. Bun­
ları buradan uzaklaştıracağız, ikinci slogan da buydu. Türk mü­
teşebbislerini de bu sahadan uzaklaştıracağız. Hele bu 1978'den
sonra, 1977'den sonra kömür sahasına da girdi. Kömürde de ar­
tık Türk müteşebbisi çalışamaz hale geldi. Yani neticede devlet
eliyle ara, bul, işlet diyor. Peki devlet ne yapmış şimdiye kadar?
Bir de ona bakalım. Türkiye Petrolleri Maden Tetkik Arama Ens­
titüsü kuruluşu 1930'larda, demek ki 40 seneden fazla, 45 sene.
Türkiye Petrolleri de zannediyorum bir 30 senenin üzerinde, 30-35
senenin üzerinde, bula bula bulduğumuz veya çıkarttığımız pet­
rolün miktarı 900 bin ton, yılda. Milyarlarca para harcamışız, bir
sürü de adam çalıştırıyoruz, çok çok fazla adam çalıştırıyoruz, işte
bulduğumuz petrol bu kadar ve azalıyor da petrol. Zor bela ça­
lıştırdığımız yabancılar gelmiş, Shell çok daha kısa zamanda 2
milyon, 2,5 milyon ton petrol üretiyor. Ki biz onlara müsaade et­
medik, yani özellikle 1965 den sonra adamlar Türkiye'de doğru
dürüst çalışma imkânı bulamadılar, birer ikişer uzaklaştılar. Biz­
den kalktılar Libya'ya gittiler, Libya'da petrol gelişmesi bizden
sonradır. 1961'den sonradır. Devletin işlettiği Ereğli Kömür İş­
letmesi, açın plânı bakın, senelerdir kömür işletmesinde istihsal
azalıyor. 1969 senelerinde bm^ada 5 milyon ton civarında kömür
çıkıyordu. Şimdi 4 milyon tona düşmüş. Çalışan adam sayısına
bakınız, 25 bin-30 bin kişi çalışıyordu, şimdi 65 bin kişi çalışıyor.
Kömürün tonunu hesap ediniz, kömürün tonu VJ bin liranın
üzerinde. 7 bin kalorili bu, 6 bin kalorili hatta, petrolle mukayese
ettiğiniz zaman bugünkü petrol fiyatından ki petrolü normal 25
lira dolardan hesap etmiyorum, 50 lira dolardan hesap ediyorum,
onunla mukayese ettiğiniz zaman, aşağı yukarı bizdeki kömür o
petrolün üç misli dört misli daha pahalıdır. Bütün bunların pa­
rası nereden çıkıyor, devletten çıkıyor, devletin hazinesi nerede,
milletin hazinesi, hepimiz iflas ediyoruz. Yani devletin hazinesi
hep ayrı ayrı, sanki ayrı bir şeymiş, başkası dolduruyormuş, Allah
dolduruyor zannediyorlar. Halbuki hepimiz dolduruyoruz. Linyit­
te bir misal vereceğim, çok geri bir misal bu, bu yeni devletleştir­
melerden sonra geçenlerde bir dostum geldi Bursa'dan, Bursa
civarında bir linyit madeni var, bir özel teşebbüs işletiyormuş,
onun işletme devresinde bundan yani dört beş ay evvel, günde
80 kamyon linyit çıkıyormuş ordan. Devletleştirmeyi yapmışlar,
adam sayısı üç misli olmuş, onbeş kamyondan da fazla çıkmıyor.
Yani Türkiye kömürsüz kalacak, emin olun Türkiye kömürsüz
kalacak. Bunlar kömürü şöyle kullanacağız, böyle kullanacağız
diyorlar ama, Türkiye kömürsüz kalacak. Mersin rafinerisini bü­
yük propogandalarla devletleştirdik, ilân ettik, peki ben soruyo­
rum şimdi, işletiyormuyuz bu rafineriyi, işletemiyoruz. Adamı bı­
raksaydık işletseydi, o hiç olmazsa dünya OPEC fiyatlarından
oraya petrol getiriyordu. Şimdi biz spot alıyoruz, spot aldığımız
için petrolün varili 14 dolarken, o da bulursak 20 dolara alıyoruz.
Onu da bulamıyoruz, bu sefer gidiyoruz mamul alıyoruz. Ondan
çok daha pahalı. Yani bu kadar yanlış işler görülmüş şey değil
ve, bunun bir gün mutlaka hesabı sorulmalı, sorulmadığı takdir­
de Türkiye'de hiç bir şey düzelmez, ama bir taraftan siz bunları
yapacaksınız kahraman olacaksınız, işte Türkiye'de rafineri devletleştirdim, yabancıyı kovdum, seçilme şansınız artacak, ama yap­
tığınız iş yanlış, hem Türkiye için büyük felaket getirecek.
Size bir misal daha anlatayım, 1968 senesinde ben plânla­
mada müsteşar iken tabii gaz konusu üzerinde büyük çalışmalar
yaptım. O zaman daha tabii gazı kıymeti de bilinmiyordu. Petrol
de bu kadar pahalı değil. Irak'da tabi gaz boş yanıyor. Gittik
Iraklıları kandırdık, bir de bizimkileri kandırdık yani sadece
Iraklıları değil, ondan sonra Iraklan Türkiye'ye gaz getireceğiz.
Bizim hariciyemiz ilk önce Arap'larla iş yapılmaz dedi, halbuki
Irak'lılar bizden daha fazla haişkâr gözüküyorlar. Her şey yoluna
girdi Irak'lılarla, projeleri hazırlattık, onlar yarı parasını verdi­
ler, biz de yarı parasını verdik, aşağı yukarı 5 milyon ton, 6 mil­
yon tona tekabül eden tabi gaz getireceğiz. Eğer o tabii gazı ge­
tirebilmiş olsaydık, bugün Ankara'nın hava kirlenmesi problemi
olmazdı. Yani Ankara'nın hava kirlenmesini çözecek tek problem
tabu gazdır. Bunu yapamadığınız takdirde Ankara'dan belki vaz­
geçeceksiniz, nüfusu çok aşağıya indirmeniz lazım. Yoksa orada
insanlar birer ikişer ölecekler. 1971 geldi meşhur petrol kahraman­
larından biri Enerji Bakanı oldu. İlk üzerinde durduğu proje bu
projedir. Bu proje olmaz dedi, biz yabancı şey kullanamayız, tabii
gaz, kenara attı. Irak'lılardan biz o tabi gazı çok da ucuza alacak­
tık. Yani ben rakamını söylemekten utanıyorum, bugünkü fiyat­
ların onda biri, yirmide biri böyle fiyatlar. Neymiş efendim, Tür­
kiye kendi kaynağını kullanacakmış, bul da kullan, buluncaya ka­
dar al. Amerika dahi o kadar kendisinin kaynağı olmasına rağ­
men % 50 petrol ve gazını dışardan getiriyor. Japonya % 90'ından
fazlasını getiriyor, % 95'ini getiriyor. Avrupa % 80'ini, bu mem­
leketler böyle gelişiyorlar. Ve o güzelim projeyi olduğu yerde çö­
kert. Tabi arkasından 1974 senesi geldi, tabii gaz fiyatları, petrol
fiyatları arttı, Irak'lılar da akıllandılar, onlar da kolay kolay Tür­
kiye'ye bir daha vermezler. Veya alırsak bundan sonra üç dört
misli fiyatla alırız, belki de çok daha pahalı alırız. Ama almamız
gene lazımdır, onu da söylüyorum. Almamız muhakkak lazımdır.
Almadığımız takdirde Türkiye'nin gelişmesini muhakkak durdu­
ruruz.
Efendim özetliyeceğim, Türkiye'nin enerji politikasının teme­
linde bu yanlış sloganlardan kurtulmamız lazım. Gerçekçi olma­
mız lazım ve Türkiye'ye enerji teminini birinci mesele olarak ele
almamız lazım. Hemen söylenecek, dövizimiz yoktur, dövizimiz
yoksa o meselenin çözümü ayrı bir konudur. Onu fazla çalışarak,
fazla mal satarak temin etmemiz lazım, o ayrı bir hikaye, genel
bir ekonomi konusu, ama ithalat listesini yaptığımız zaman bu-
nun başında enerji gelir. Bugün gözüken durum bu zaten. Yani
bakın hiç bir şey ithal edemiyoruz, demek ki birinci periyotta ener­
jidir. Enerjiyi alamadığımız takdirde Türkiye'nin gelişmesi du­
racaktır. Türkiye'de enerji kaynağı araştırmasına çok büyük önem
vermemiz lazımdır. Bunun için yabancı, yerli halkın gücünden,
herkesden istifade etmemiz lazımdır. Devlet bu işleri, hele bugün­
kü anlayıştaki devlet, becermesine imkan ihtimal yoktur. Onun
için madenlerin işletilmesi o meşhur kanunun tersine çevrilme­
si lazım. Yani gelecek bir iktidar bunu muhakkak tersine çevir­
melidir. Petrol üzerindeki meseleyi de tersine çevirmelidir ve bu­
nun da hesabmı sormalıdır bunu yapanlardan. Başka çaresi de
yoktur. Hidro elektrik konusunda yeniden bir organizasyona ih­
tiyacımız var. Hidro elektrik konusunda mevcut ünitelerle bu işi
becerenleyiz. On senede bir hidro elektrik santralı bitiririz. Bizim
hidro elektrik potansiyelimizin developmanı belki yüz seneyi ge­
çer, böyle giderse. Onun için burda da yeni bir organizasyona git­
memiz lazım. Ve daha çok yapıcı olmamız lazım, orda da mono. poUeşmememiz lazım. Elektrik şirketleri sadece bir TEK olmama­
sı lazım. Başka şirketler de kurulması lazım. Halkın gücünden
istifade etmemiz lazım. Su kaynaklarında kullanırken sulama
ikinci plâna düşmektedir. Enerji o kadar önem kazanıyor ki yük­
sek yerlerdeki sulama kanaatimce ikinci plâna düşer. Sulamayı
daha ziyade suların enerjisinin tükendiği noktada yapmamız la­
zım ki en randımanlı yerler de orası. Bunlar da aşağı yukarı bizim
sahil ovalarımızdır. 1700 rakımda sulama yapacaksınız, o ener­
jinin maliyeti nedir? O sudan istifade etseniz çok daha büyük enerji
bedeli elde edeceksiniz, elde edeceğiniz mahsulden. Bu noktayı
da söyledikten sonra çok vaktinizi aldığım için özür diler, hepinizi
hürmetle selamlarım efendim.
TEBLİĞLE İLGİLİ TARTIŞMA
BAŞKAN:
Sayın ÖzaFa konuşması için teşekkür ediyoruz.
Başlangıçta TRT'yi memnun etmek maksadı ile 15 dakika da ge­
ciktik. Bir 15 dakika da şimdi gecikmiş oluyoruz. Dolayisiyle bun­
dan sonraki konuşmalardan ve tartışma saatlerinden bir parça
ayırmak gerekecek ki, bu gecikmeyi kapatalım. Şimdi bu mevzuu
ile ilgili tartışmayı açıyorum. Müddetimiz 30 dakikadır. Gönül ar­
zu eder ki, biraz daha kısa bir zamana sığdırabilelim bunu. Konuş­
mak isteyenlerin isimlerini lütfen yazdırmalarını rica edeceğim. İlk
sözü almış bulunan sayın Birol Kılkış'ı rica ediyorum.
BÎROL KILKIŞ: Süremiz kısıtlı olduğu için çok kısa bir ko­
nuşma yapacağım. Üç ana noktaya değinmek istiyorum: Bunlar­
dan birincisi; özellikle petrol sorunu ve diğer doğal enerji kaynak­
larımız üzerine olacak. Sayın konuşmacı Turgut Özal petrol konu­
sunda bana göre hem olumlu, hem de olumsuz yanları ile sorunu
dile getirdi. En azından böylesine önemli bir sorunu dile getirdi­
ği için kendisine teşekkür ederim.. Haklı olduğu yanlar şüphesiz
var, fakat benim cevap vermek istediğim bir kaç ana husus, petro­
lün özellikle özel teşebbüs elinde bulunmasının, tümü ile özel te­
şebbüs elinde bulunmasının bazı sakıncaları üzerine olacak. Zaten
diğer bir konuşmacı olan Yüksek Mühendis Fikret GüreFin tebli­
ğini demin incelemekteydim. Kendisi de bu konuda özellikle ge­
lişmiş ülkelerin devletleşmeye gittiğini ileri sürerek bunun neden­
leri üzerinde durmakta. Kendi tebliğinin üçüncü sahifesinde dev­
letin petrol sanayiinde görev almasını zorunlu duruma getiren et­
kenler şeklinde bahsetmektedir. Bu konuya ben de yeni vakıf ol­
dum. Dikkatlerinizi çekerim. Vaktinizi almadan bu konuyu yetiş­
tirmek istiyorum.
Diğer bir konu da, özellikle rafinerilerin özel teşebbüs elinde
bulunması, hatta dışa bağımlı kaynakların elinde bulunmasıdır.
Bu konuda da sayın ÖzaFa bazı konularda katılmıyorum. Zira özel-
likle doğal kaynakları kısıtlı olan bir ülkede bir koordinasyon, kendi deyimi ile eşgüdümün 0ln1ası gerekli. Bir takım rafinerHer açacaksınız, değişik kişilerin elinde, değişik amaçıı, hatta dış serıııa­
yeye yönelik olacak ve bundan devlet olarak, millet olarak bir fayda bekleyeceksiniz. Bunun faydaları bence kısıtlı. Devletin en a~ın­
dan bir denetim gücü olması lazım. Gördük ki devletin şimdiye kadar ki denetim gücü çok kısıtlı idi ve henıen hemen hiç yoktu. Ve
bence petrolün ve rafinerilerin bir noktada devlete kaydırılması­
nın ana nedeni budur. 1974 yıllarındaki Kıbrıs çıkartması lütfen
unutmayın. Onun için konuya politik değer yargılarından, hatta
ön yargılardan uzak, bilimsel bir şekilde yaklaşın1da bulunmamız
ve sayısal birtakım örneklerle sonuca ulaşmamız gerektiği kanı­
sındayım. Artık bırakalım kim' ne yaptı, kim ne etti, bundan sonrasını görelim, şu ana geldi, tabi ki geçmişten ders alacağız, bunları örnekleyeceğiz, fakat lütfen daha yapıcı olalım ve bir sonuca
varmaya çalışalım. Teşekkür ederim.
BAŞKAN: Sayın
Ayhan Ünlüer bir randevuya yetişITıek zorunda olduğu için, kendisi beşinci olmasına rağmen konuşma arzusundadır. Eğer diğer konuşmacılar müsaade ederlerse kendisine söz
verecçğim. Lütfen buyurun efendim.
AYHAN ÜNLÜER: Sayın Başkan, değerli izleyiciler, evvela mü-
ederim. Gerçekten saat l1.00'de bir toplantıda bulunmanı zarureti var. Bu nedenle öne alınmamı rica ettim,
lütfettiniz, kabul ettiniz. Ben sayın Turgut Özal dostumuzun konuşması vesilesi ile geniş kapsamlı bir konuşma yapmayacağım,
yanlız petrol ile ilgili olanlara değineceğim. Önce kendimi belki
tanıtmam faydalı olur; tesadüflerin verdiği olanaklardan yararlanarak petrol hukukunun gelişimi konusunda doktora yapmış­
tım, İngiltere'de ve Türkiye'de çalışmalar yapııııştım. Bu nedenle
petrolle son 25 yıl içinde devamlı ilgisi olan bir arkadaşınızım.
Ben sadece petrolle ilgili olan kısmına değineceğim. Sanıyorum
Türkiye'nin ihtiyacı olan bu konuda, akılcı ve kararlı davranmak
gerekir. Bir, iki tane örnek verip sözlerime son vereceğim. Birincisi Mersin refinerisi. Örneğin, sayın Turgut Özal bunun devletleş­
tirildiği anlamına gelen sözler söylediler. Aslında mesele şu; Türkiye'nin kararlı ve akılcı davranmadığını sergileyen bir örnek. Ham
petrolün gelişi devletin tesbit ettiği fiyatlarla olur. Rafinerilerden
samahanız
için
teşekkür
-.30-
çıkışı da yine devletin tesbit ettiği fiyatlarla olur. Bu ikisi arasın­
daki fark resmi organların söylediğine göre, rafineriye 50 lira ton­
da kazanç bırakacak şekilde tesbit edilir. Fakat 1975 Ekimlinden
itibaren bu fiyatlar yeniden ayarlanmadığı için Türkiye'de bugün
rafineriler, devamlı zarara mahkûm bir hale düşürülmüşlerdir.
Son zamanlardan önce, yani aralık ayında, bir rafineri eğer dev­
letin tesbit ettiği fiyatlardan, ham petrol getirse ve devletin tesbit
ettiği fiyatlardan bu mahsulleri satsa, tonda 270 lira zarara mah­
kum bulunuyordu. 1975 Ekim'inden itibaren fiyatlar ve maliyet un­
surları değiştiğinden, bu zamanla 270'e doğru çıktı. Şirketler Türk
parası nakit ihtiyacı içinde kaldılar. Bir başka neden daha var;
devletin Türkiye'ye ithal için tesbit ettiği ham petrol fiyatlarının,
piyasadaki fiyatlara uygun olup olmadığı konusuna da değinme­
yeyim. Devlet Türkiye'ye getirilen ham petrol için transfer mü­
saadesi vermediğinden ve şirketlere 160.000.000 doları aşkın bir
borç içine düştüğünden, rafineriler geçen sene başından itibaren
(Ataş rafinerisi, Mersin rafinerisi) istihsalini durdurmak mecbu­
riyetinde kaldı. O zamandan beri hukuki durumda herhangi bir
değişiklik j^ok. Enerji Bakanlığı geçen sene Mersin rafinerisi or­
taklarına 90 günlük bir ihtarname gönderdi. Ya rafineriyi çalıştı­
rırsınız, yahut belgenizi iptal ederim diye. Ama demin değindiğim
iki nokta, yani ham petrol için döviz transferi yapılmadığından ve
zaten döviz transferi yapılsa dahi, mevcut fiyat düzeni ile rafine­
riler tonda 270 lira zarara mahkum olduklarından, rafineriler ça­
lışma imkanını bulamadılar. Özellikle Mersin refinerisinden bah­
sediyorum. Ve 90 gün geçmesine rağmen bu Mersin rafinerisinin
ham petrol yerine mahsul verme imkanından Türkiye yoksun kal­
dı. Ve hükümet de benim kişisel kanaatimce çok isabetli olarak ih­
tarnamedeki tehdidi yerine getirmedi, yani belgeyi iptal etmedi,
ama rafineri o zamandan bu yana fiilen âtıl duruyor. 4.500.000,
4.400.000 tondur resmi kapasitesi. Bir rafineri 2.000.000 tonun al­
tında bir kapasite ile o zamandan beri çalışıyor. O 2.000.000 da
Shell ve Mobil şirketlerinin Türkiye'de yaptığı belli istihsalle kar­
şılanan bir işletme. Sayın Enerji Bakanımız iki ay önce bir açık­
lama yaptı, TRT'de. Mahsul fiyatı ile ham petrol fiyatı arasında
tonda 10 ilâ 20 dolar maliyet farkı bulunduğunu söylediler. Bir yıl­
lık bir rafinerinin âtıl kapasitesinin yılda 50.000.000 dolara, Tür­
kiye'ye malolduğunu görüyoruz. Demek ki Türkiye akılcı bir dav-
ranışta bulunmadı.
Ben o kanaatte değilim.> Keşke bir yıl önce
Mersin rafinerisini gerçekten devletleştirebilseydik ve tam kapasite ile çalıştırsaydık. Türkiye hiç değilse 50.000.000 dolar -doların
ne kadar kıymetli olduğu malum- bir tasarrufa kavuşacaktı. Akıl­
cı ve kararlı davranmadığından, Türkiye bundan mahrum kaldı.
Keza size bir başka örnek daha vereyim: Türkiye zamanında ha.diseleri takip etmediğinden, 1978 Aralık'ında kendisine teklif edilen varilde 12 dolardan üç yılda 60.000.000 varillik bir teklifi (yıl­
da 3.000,.000 ton petroı), sayın Hikmet Çetin'in, Başbakanın şimal
ülkelerini ziyareti sırasında muttali olduğu bu teklifi destekleyeceğini söylemesine rağmen, milletlerarası olayları zamanında takip edemediğimizden, 12 dolara bir anlaşma yapmak olanağı varken, bu olanağı da kaçırdık. Sayın Turgut Özal belki tam ayrıntı­
ları ile incelemek fırsatını bulaınadı, Spot Kargo diye anılan bu
gelişigüzel, belli bir anlaşmaya bağlann1amış petrol hamulesi yüklü gemileri, varilini 26 dolara kadar Türkiye almak zorunda kaldı.
12 dolar o zaman Aralık'da OPEe'in fiyatlarına uygun fiyattı.
Ocak'ta biliyorsunuz bir fiyat ayarlaması yapıldı ve İran hadiseleri
Aralık ayında aslında belli idi. Ocak ayında dahi bu mukaveleyi
yapmak olanağı varken, bunu Türkiye kaçırdI. Sebebi, kararlı davranamadı, böyle 10.000.000 tonluk bir petrol mukavelesi yapma cesaretini gösteremedi ve milletlerarası olayları kanaatimee yakinen
izlemedi. Kararlılık ve akılcılık konusundaki şahsi görüşümü böylece belirttikten sonra, bir noktaya daha deyineyim petrol vesilesi
ile: Türkiye'nin keşfedilmemiş bir petrol hazine~i vardır. Ama biz
bu konuda yine akılcı davranmıyoruz. Petrolü bulınanın tek bir
yolu vardır; kuyu açmak. Ekonomist dergisini takip eden arkadaş­
lar vardır, diğer petrol dergilerinden bahsetmiyorunı, çünkü Ekonomist dergisi geniş bir kitlece izlenen bir dergi, biliyorum, Amerika'nın 1978 de pHlnladığı -gerçekleştirdiğini bilıniyorum- petrol kuyusu sayısı 22.000'i bulmamıştır. Bu sene gazetelerden öğre­
niyoruz, çünkü gerçek rakam hiç bir zaman maalesef açıklanmı­
yar, birçok kuyularımız, tesislerimiz, yedek parça noksanlığından
çalıştırılmıyor ve ancak bu sene 29 kuyu açılmasından bahsediliyor. Bir gazetede okuduğuına göre, (sanıyorum Tercüman gazetesinde okuduın veya Milliyet gazetesinde) petrol ararnadıkça, Türkiye gibi petrol rezervi bulunnıası ihtimali bulunan bölgelerin bile
sa ptandığı bir memlekette petrol bulınamıza imkan yok. Ama eğer
-
32-
bu noktaya ağırlık verebilirsek, yalnız şu Hükümetimizin son pet­
rol fiyat ayarlaması ile hazineye sağladığı 07.000.000.000'a yakın
Türk Lirasının üçte birini, yarısını petrol aramalarına tahsis ede­
bilirsek ve senede 30-40.000.000 dolar yedek parça getirtebilirsek
ben sanıyorum ki, (Bunu içimizde en fazla ilişkisi olan bir arka­
daşınız olarak rahatlıkla söyleyebilecek durumdayım) Türkiye'nin
petrol manzarası değişebilir. Çok teşekkür ederim.
BAŞKAN: Biz teşekkür ederiz, sayın Ünlüer. Sayın Fethi Çe­
likbaş buyrun.
F. ÇELİKBAŞ:
Sayın Başkan, muhterem üyeler, hakikaten
Türkiye'de petrol politikası sayın Özal'm tarif ettiği veçhile demogojik bir havada yürütülmüştür ve memleket bugün onun sı­
kıntısını çekmektedir. Benden evvel konuşan arkadaşın verdiği mi­
sal şayanı dikkattir. Oniki dolara alabileceğimiz varili 26 dolara
alıyoruz. Neden? Hislerle, peşin yargılarla hareket ettiğimiz için.
Türkiye'de politika ile uğraşanların kendi bilmediği konularda
ihtisasa hürmet etmesi gerekirken, maalesef yıllarca petrol politi­
kamız demogojiye kurban edilmiştir, sıkıntılar bundan kaynak­
lanmaktadır. Bu konuda memleketin yetiştirdiği bir evladı var­
dır. Prof. Göksu, çok güzel kitaplar yazmıştır, onu delil olarak gös­
terdiğinizde dahi, biz politikada yabancı şirketlerin müdafii ola­
rak tanıtılmışızdır, halbuki gerçek bu değildir. Petrol Kanunu, Ya­
bancı Sermaye Kanunu, Türkiye'nin süratle kalkınması için muh­
taç olduğu yabancı tekniği, yabancı sermayeyi memlekete getir­
me çabasını gösterdiği halde, yıllarca bu baltalanmış, fakat 1965 66'dan sonra hızla gelişmiş ve sonunda memlekete bu buhran ge­
lip çatmıştır.
Enerji konusu kalkınmanın temel unsurudur. Öregaz diyebilece­
ğimiz bir teşebbüsümüz vardı 1962 de: Bir yabancı şirketle. Şahap
Kocatopçu, daha evvel Sanayi Bakanı o bulmuştu.) Basra Körfe­
zindeki gazlardan Türkiye'den istifade edip Avrupa'ya götürme
işi. Fakat sonradan ilgililer bunun peşini bıraktılar. Şimdi öğren­
dim ben sayın Özal'm Irak ile olan böyle bir teşebbüsünü. Henüz
Basra Körfezindeki tabi gazlar dünyada, mesela Cezayir'in tabi
gazları gibi değerlendirilmemektedir. Türkiye için ilk hamlede ele
alınacak konulardan biri budur ithalat konusunda. Fakat arama,
yabancı tekniksiz, yabancı sermayesiz, çeşitli teknikler çarpıştırıl— 3Z —
maktan mümkün olmamaktadır. Sayın Göksu'nun bir tabirini kür­
sülerden söylemişimdir; sondaj yapmak ağaçkakan kuşu gibi del­
mek değildir diyor, fevkalâde doğru. Ve bir şirketin bıraktığını bir
başka şirket gelip buluyor. Sorduğumda mütehassıslara, efendim
araştırmanın çeşitli teknikleri vardır, bu tekniklerin donelerini her
firma kendisine göre hazırlar, araştırmacı ayrıdır, ona mevzuu ve­
ren firma ayrıdır diyorlar. Son derece karışık, hukuku, tekniği, eko­
nomisi fevkalade karışık olan bu konu Türkiye'de son derece sat­
hi bir görüşle yürütülmek istenmiş ve bugünkü buhran yaratıl­
mıştır. Fakat bir arkadaşın dediği gibi olan oldu, ölen öldü. Bilhas­
sa ilim adamlarına, basma düşen vazife Türkiye'yi bu ideolojik sap­
lantıdan kurtararak akılcı yolda devamlı mücadeleye girmektir,
yoksa dizini dövmenin hiçbir faydası yoktur. Çekinmemek lazım­
dır, çok kahredici bir sahadır bu, insanlar kolay yara alabilir, ama
namuslu kişiler bu mücadeleyi yürütmeyecek olursa memleket
bundan büyük zarar görür. Ben burada bu vesile ile bu konuyu
bilen arkadaşların mütemadiyen uyarma vazifesini yapmalarını
temenni ediyorum ve Ticaret Odası'na da, böyle bir konuyu huzu­
runuza getirdiğinden dolayı teşekkürlerimi sunmak istiyorum.
BAŞKAN:
Biz de çok teşekkür ederiz sayın Prof. Çelikbaş. Sayın
Muzaffer Andaç.
MUZAFFER ANDAÇ: Sayın Başkan ve sayın delegeler, ben Doç.
Muzaffer Andaç. Maden Tetkik Arama Enstitüsünde Uranyum
Jeolog'uyum. Efendim yirmibeş seneden beri enerji politikası ile
meşgul olurum ve Türkiye'deki 1959 senesinden beri uranyum araş­
tırmalarını idare ederim. Bu arada iki sene de Firuz Bey ile bera­
ber kömür araştırmalarını Türkiye'de idare ettik.
Bundan evvelki sayın konuşmacının yapmış olduğu Türkiye'­
deki enerji potansiyeli bana biraz pesimist geldi. Türkiye bundan
daha büyük enerji kaynaklarına sahiptir. Sayın konuşmacımız Tür­
kiye'deki enerji kaynaklarını ve dünyadaki enerji kaynaklarını izah
ederlerken iki büyük gruba ayırdılar. Bunlardan birisi tükenen
eneri kaynakları, ikincisi tükenmeyen enerji kaynakları. Tükenen
enerji kaynaklarından fosil olan ve jeolojik devirlerde teşekkül et­
miş olan kömür, petrol, tabi gaz gibi eneri kaynaklarını sayarken,
bu arada bütimli şistleri unuttular. Türkiye'de beş milyar ton bu­
timli şist vardır ve bunu sadece Beypazarı'nda bulunan yüzelli-
milyon bütimli şistin kalori değeri 850 Kg. kaloridir ki, bundan
hem damıtılmak suretiyle zamanında, istenildiği zaman petrol
ürünleri ve diğer kısımdan da gaz elde edilebilir. Diğer yönden sa­
yın konuşmacı tükenmiyen eneri kaynakları babında jeotermal
enerji dediğimiz ve bugün Türkiye'nin büyük bir potansiyele sa­
hip olduğunu, biz jeologların tahmin ettiği ve tesbit ettiği bir ener­
ji türünden bahsetmediler. Bugün bildiğiniz gibi dünya jeotermal
enerisine büyük ehemmiyet vermektedir, çünkü nükleer enerjinin
dünyada yapmış olduğu vazifeyi jeotermal enerji Türkiye'de tabii
olarak yapmaktadır. Nihayet nükleer enerji doğrudan doğruya
elektrik üretiminde kullanılmaz, bunun yaptığı vazife bir yakıt va­
zifesidir, uranyumun yapmış olduğu ısı suyu buharlaştırır ve su
da türbünlere çarpmak suretiyle enerji elde edilir. Fakat Türkiye,
bugün jeotermal olarak, tabiatın yapmış olduğu su buharı yönün­
den belki de dünyanın en fazla, dünyanın en zengin memleketle­
rinden birisidir. Bizim Maden Tetkik Arama Enstitüsünün Batı
Anadolu'da Menderes Grabeli dediğimiz jeolojik yapıda 200 mega­
vatlık bir jeotermal eneri sahasının mevcut olduğu belirlenmiştir.
Bunun üzerine Ankara ve Doğu Anadoludaki volkanik dağları da
katarsak bugün Türkiye'deki jeotermal enerjinin gücü 600 mega­
vattan fazladır. Bu 600 megavat bugün Silifke'de kurulmasını dü­
şündüğümüz ve benim şimdilik şiddetle karşı olduğum nükleer
enerjinin kapasitesindedir. Bu jeotermal enerjinin, size maliyeti­
ni vermek isterim burada: Nükleer enerinin kilovat saati 50, 65 ku­
ruş, fuel oilden elde edilen, yani petrolden elde edilen enerjinin
maliyet fiyatı 89,57 kuruş, Elbistan Kömürlerinden elde edilen
enerjinin maliyet fiyatı, tabi kilovat saatini söylüyorum, 46,82 ku­
ruş, gaz türbünlerinden 285 kuruş —ki en pahalısı bizde yoktur—
hidro elektrik santrallarmdan elde edilen enerjinin kilovat saati­
nin maliyet fiyatı 32,1 kuruş olduğu halde jeotermal enerjiden
elde edilen enerjinin kilovat saati sadece 10 kuruştur. Ve en kısa
zamanda bundan ürün almak neticesi vardır. Bizim Kızıldere'de
yapmış olduğumuz sondajlardan, sadece bir tek sondajdan (ki bun­
lar 350 metre ile 1100 metre arasında yapılmış sondajlar) 5 mega­
vatlık, 5000 kilovat saatlik bir enerji elde edilmiştir. Bugün Deniz­
li Sarayköy'de 500 kilovatsaatlik bir enerji türbünü vardır ve prototipdir, Maden Tetkik Arama Enstitüsünde tesbit edilmiştir ve
yapılmıştır. Bugün yine Maden Tetkik Arama Enstitüsünde 5000
kilovat saatlik bir türbün yapılarak, bu yaz buradaki işletmeye ko­
nulacaktır.
Bunun yanında Türkiye'nin jeotermal enerjiden başka petrol
bakımından büyük yatakları vardır. Sadece Hatay ile Hakkari ara­
sındaki, bizim esas büyük petrol zonundaki bulunan jeolojik re­
zervler bugün TPO'nun geçen Maden Kongresinde edindiğimiz bil­
giye göre, rezervi 400.000.000 ton jeolojik rezervdir. Fakat Türki­
ye bugün için her sene dışarıdan 50.000.000.000 lira değerinde pet­
rol ithal ederken, aramalar için ayırmış olduğu para sadece 2.000.
000.000 liradır. Bunun ne kadar sakıncalı olduğunu burada size be­
lirtmek isterim. Gelelim kömür durumuna, sayın konuşmacı Zon­
guldak'taki bilinen rezervlerin 500.000.000 ton olduğunu söyledi­
ler. Halbuki Türkiye'de Zonguldak havzasında bugün bilinen kö­
mür rezervleri, yani taşkömür rezervleri 1.300.000.000 tondur. Sa­
yın Saadettin Pekmezciler, yüksek maden mühendisi, bu zat 71 ya­
şındadır ve kırk senesini Zonguldak kömürlerine hasretmiştir, ge­
çen enerji kongresinde ve maden kongresinde vermiş olduğu res­
mi bir tebliğde Zonguldak havzasının doğu yönündeki havzada jeo­
lojik rezerv olarak 98.000.000.000 ton kömür rezervi vermiştir. An­
cak bu kratese altında olduğu için, bunun süratle aranması ve
meydana çıkarılması lazımdır. Ayrıca aynı zat buradaki tabii gaz
rezervinin de Sekiz trilyon metreküp olduğunu vermiştir. Demek
ki Türkiye enerji bakımından zayıf değildir. Ben bugün size bura­
da bir tebliğ vermek istedim ve tebliğin konusu Türkiye Enerji So­
runu ve çözüm için alınacak kısa ve uzun vadeli tedbirler idi. Bu­
nu Atatürk Üniversitesinde Çevre Sorunları Sempozyumunda ve­
receğim, fakat geç kaldığı için burada ben size bunu veremiyorum.
Yalnız Türkiye, o kadar söylendiği gibi batmazda değildir, Türki­
ye'nin büyük enerji kaynakları vardır. Bu enerji kaynaklarını biz
harekete geçirdiğimiz zaman Türk milletinin yapmayacağı hiçbir
şey yoktur. Sadece burada ben kısa vadeli ve uzun vadeli tedbir­
ler olarak yazmış olduğum birkaç maddeyi size Türkiye'yi enerji
sorunundan kurtarmak için sıraladığım maddeleri okumakla ik­
tifa edeceğim. Türkiye'nin bu enerji sorunundan kurtulması için
I. kısa vadeli tedbirler, II. Uzun vadeli tedbirler diye iki kısma ayır­
dım konuşmalarımı. 1 — Güneş enerjisi konusunda cihaz yapmış
olan ve başarı ile uygulanan firmaların faaliyetleri devletçe des­
teklenmeli ve bunlar süratle ilkönce hava kirliliği olan şehirlerde,
devletçe halka kredi ile satılmalıdır. 2 — Süratle jeotermal ener­
ji için yoğun bir sondaj aramasına girişilmelidir. İyi çalışılırsa bir
sondaj on günde biter. Denizli Sarayköy'de bir sondajdan beş bin
kilovat saatlik bir türbün işletecek enerji elde edilmiştir. 3 — Kü­
çük bentler yapılarak civar köy ve kasabalara elektrik verilmeli ve
elde edilen tasarruf edilen elektrik de büyük sanayie verilmelidir.
4 — Mevcut bentlerin yüksekliklerinin bir iki metre yükseltmekle
kapasitelerinin iki misline çıkardıkları, İstanbul Teknik Üniversi­
tesi Profesörleri tarafından enerji kongresinde belirtilmiştir. Bu
bentler süratle restore edilmelidir, ÎI — Uzun vadeli tedbirler; 1 —
Kullanılmayan 91,5 milyar kilovat saatlik su enerjisi vardır Tür­
kiye'de. Bu su enerjisinin projeleri süratle ilk plânda ele alınarak,
barajlar devreye girerken, özellikle petrolle çalışan santrallar dev­
reden çıkarılmalı ve sırası ile kaliteli kömürlerle çahşan teknik
santrallar devreden çıkarılarak, kömürler öncelikle Doğu halkımı­
zın ihtiyacına tahsis edilmeli ve odun ve özellikle tezek yakımı ön­
lenmelidir. 2 — Geniş çapta jeotermal aramalar yürütülmeli. 3 —
Güneş enerjisi daha plânlı ve yaygın hale getirilmeli. 4 — İvedilik­
le Güneydoğu Anadolu'da Hatay ile Hakkari arasında jeolojik re­
zerv olarak tahmin edilen 400 milyon ton petrolün de yine denizlerimizdeki kıta sahanhğı bölümlerinden Silifke, Edremit Körfezi,
Güney Trakya sahillerindeki sondajlı aramalar yapılmalıdır. 5 —
Türkiye sistemli ve ilmi şekilde ağaçlandırılmalı ve hem yakacak
ihtiyacı karşılanmalı ve hem de meyva ağaçlarından istifade edi­
lerek ihraç edilmelidir. Türk milleti çalışkan ve asildir, Türkiye'de
çözülmeyecek bir problem yoktur. Yeter ki birlik, beraberlik ve sev­
gi ile bütün millet seferber olsun ve akıllı ve milletini seven liderler
etrafında birleşsin. Hürmetlerimle.
BAŞKAN: Tartışmaya iştirakten çok tebliğ mahiyetindeki ko­
nuşması için sayın Andaç'a teşekkür ederiz. Sayın Fethi Kömürcüoğlu.
FETHİ KÖMÜRCÜOĞLU: Sayın Başkan, hanımefendiler, bey­
efendiler. Sayın Turgut Özal bey cidden değerli bir tebliğ verdiler.
Bendeniz kanımca bu tebliğe katkısı bulunacağına inandığım bir,
iki nokta üzerinde durmak istiyorum.
Her şeyden evvel gerçekçi olmamız üzerinde duracağım. Bu­
gün Türkiye'nin enerji kaynaklarının, Türkiye'nin enerji gerek-
sinmesine kifayet etmediği bir gerçek. Türkiye kalkmma planlarina göre gereksindiği enerjiyi bu yıl ve bundan sonraki yıllarda
sağlamak zorundadır. Aksi halde burada bir sayın konuşmacının
belirttiği gibi, kalkınmanın ve sanayileşmenin anahtarı olan ener­
ji, bizim hem kalkınmamızı hem sanayileşmemizi ve Türklerin lâ­
yık olduğu yeri dünya arenasında almasını önleyecektir. Gerçek­
çilik deyince enerji kaynakları üzerinde gerçekçiliğimiz ne olma­
lıdır? Türkiye'nin bilinen petrol rezervi hiç düzeyindedir. Fakat
yine bilinen bir gerçektir ki, 2000 yılma kadar dünyada herhangi
bir enerji kaynağı ile petrol yerine kullanılabilecek, petrolün fonk­
siyonlarını görecek diğer bir enerji kaynağı bulmak mümkün de­
ğil. Bunu dünyanın en ileri teknokratları söylemektedir, uzman­
ları söylemektedir, bunun politika ile alakası yoktur. Esasen sem­
pozyumumuzun da politika ile alakası yok. Öncelikle şunu yap­
mak lazım, Türkiye'de. Bu kaynaklarımızı, kendi öz kaynakları­
mızı Türkiye enerji gereksinmesinde en öncelikle ve en çok oranda
kullanılacak şekilde bir enerji planlaması yapmak. Birinci yapma­
mız gereken budur. Bendeniz belki yanılabilirim, ama Türkiye'nin
bugün belirli bir enerji planı vardır denemez. Bu enerji planı için­
de kuşkusuz birinci derecede hidrolik enerjiye ve kömüre, termal
eneriye, eğer varsa, çünkü termal enerji bugün dünyada kullanı­
lan enerji kaynakları içinde % l'in de çok altındadır, binaenaleyh
termal enerji ile diğer enerji kaynaklarından kendimizi vereste tut­
mak mümkün değil. Hatta kömür ile de mümkün değil. Petrolden
vazgeçmek mümkün değil. Öyleyse petrolü en az kullanacak atı­
lımları yapmamız lazım. Petrolü en az kullanmak için bir takım
tedbirler almak lazım. Ben beklerdim ki şimdiye kadar olan ko­
nuşmacılar, Türkiye'de petrol savurganlığı hakkında birşeyler
söylesinler. Bugün bütün dünyada Amerika Birleşik Devletleri da­
hil Petrol üreten, fakat kendi ihtiyacından eksik üreten bütün ül­
keler dahil, tedbir almışlardır, tedbir almayan bir ülke varsa o da
Türkiye'dir. Şimdi birçok iddialar vardır. Türkiye'de otomobiller­
de benzin kısıtlaması yapılırsa, bir gün tek arabalar, bir gün çift
arabalar kullanılması gibi tedbirlere tevessül edilirse, bundan bir
şey sağlanmaz denir. Halbuki Türkiye o durumdadır ki, bugün 35
dolar mı, 70 dolar mı, ona bile muhtaç vaziyetteyiz. Öyleyse 70 do­
lar dahi tasarruf edecek isek, ona tevessül etmemiz gerekir. Pet­
rol konusunda, herşeyden evvel arkadaşlar, petrol kanununu de-
ğiştirmek gerekir. Petrol Kanununu Türkiye'de maalesef, geliştir­
memize ve Türkiye'de petrol bulunmasma elverişli koşullara haiz
olmayan bir kanundur. Bu kanun yıllarca ele alınmamış, bir defa
değiştirilmiş, fakat o da çok sathi bir değiştirme olmuştur, bunu
da belirtmek isterim ve asıl üzerinde durulacak bir nokta da, bu
sempozyumda, bunu bendeniz öneririm, OPEC'in durumu üzerin­
de dikkatle durmalıyız. Biz gelişmekte olan ve üçüncü dünya dev­
letlerinin en ileri kültüre sahip devleti olarak, öncülük yapıp, bu
devletlerle OPEC arasında bir bağlantı kurmamız ve dünya barı­
şının tehdidini önlemek üzere petrol konusunda bu devletlere bir
yarar sağlamamız, petrol fiyatını sabitleştirmek yönünde atılımlar
yapmamız gerekir. Zaman bu kadar olduğu için ve beni dinlediği­
niz için, sözlerimi kesip, çok teşekkür ediyorum efendim.
BAŞKAN: Biz teşekkür ederiz sayın Kömürcüoğlu, şimdi sa­
yın Özal konuşmacıları cevaplandıracak, buyrun efendim.
TURGUT ÖZAL: Efendim, konuşmalar daha ziyade petrol poli­
tikası üzerine oldu, döndük dolaştık gene petrole geldik, onun için
ben arkadaşlara belki cevap mahiyetinde değil, biraz daha fikir­
lerimi açarak konuşmak istiyorum, bu son bölümde. Söylediğim
bir şey var, gerçekçi olmak mecburiyetindeyiz. Aldığım rezerv ra­
kamları IV. Plânın rakamlarıdır. Yani ben bunları herhangi bir
yerden almadım, IV. Plandan aldım, herhalde Plan da bu rakam­
ları Devletin müesseselerinden almış olacak. Bütimli şist'den de
bahsettim, içerde 280 milyon ton olarak rakamını söyledim ve zan­
nediyorum plan'daki rakamlar daha ziyade görünen rezerv şek­
linde değil de, ekonomik olarak elde edilebilecek rezervlerden bah­
sediyor.
Şimdi politikanın temelinde yatan şey, zannediyorum bu işi
hissi olmaktan, slogan olmaktan çıkarmamız lazım, gerçekçi ol­
mamız lazım. Türkiye şu sıkıntıya düşmüşse, bunun sebeplerinden
birisi de enerjide uygulanan yanlış politikadır. Yani bugünkü du­
ruma düşmemizin sebeplerinden bir tanesi, belki de başlıca sebep­
lerinden bir tanesi, bugünkü duruma düşmemiz yanlış enerji politikasmdandır. Yanlış enerşi politikası deyince hemen akla şu
geliyor, petrol kullanmayalım, başka şey kullanalım. Yoksa baş­
ka şeyiniz, petrol kullanmaya mecbursunuz. Şurada bir rakam var:
Türkiye ne petrol kullanıyor? Türkiye'nin kullandığı bütün petrol
18 milyon ton. Amerika'nm kullandığı petrol 1 milyar tonun üze­
rinde, yıllık kullandığı. Japonya zannediyorum, Türkiye'nin aşağı
yukarı 2,2 misli nüfusu ile 17-18 katı petrol kullanıyor. Yani tasar­
ruf edelim, edelim güzel, tabi israfa her zaman mani olmk alazım,
ama kullandığımız petrol, dünya ölçülerinden fevkalade az. Eğer
Türkiye gelişmek, kalkınmak istiyorsa, mecburdur enerji kullan­
maya, enerji kullandığımız zaman, insan gücünü kaplıyoruz, bu­
nu söylemek istedim. Enerji bugün dünyada gene en ucuz ithal
edilen şeydir. İthal ettiğiniz her şeye bakın, içinde enerji var. Siz
o enerjiyi alırsanız, Türkiye'de daha kolaylıkla yapabilirsiniz, da­
ha ucuza maledersiniz. İşte bugün karşılaştığımız durum da bu.
Dövizimiz yok diyoruz, nerden ne bulmuşsak dövizimizi götürü­
yoruz petrole yatırıyoruz ve pahah petrole yatırıyoruz. Yanlış po­
litikamız sonucu ham petrol de alamıyoruz, gidiyoruz mamul alı­
yoruz veyahut da spot fevkalâde pahalı petrol alıyoruz. Daha
düzenli bir politikamız olsaydı, bu hislerden uzak kalmış olsaydık,
Türkiye bu hale düşmeyebilirdi. Tabi buradaki hisler bütünüyle
Türkiye'nin ekonomik politikasına da şamil, ekonomik politikası
da maalesef aynı şekilde sloganlarla götürülüyor. Dün birisi ile
temas ettim, adamcağız Kore'den geliyor, Zürich meydanında te­
sadüfen rastladık, Kore, Kore'den Zürich'e kadar hava yolu işleti­
yor. Kore bizden çok geri bir memleketti. Harbi bitirdi, 1953 de.
Kore'nin bugün ihracatı 16-17 milyar dolardır. Japonya ile reka­
bet ediyor. Yani, Almanya ile, Amerika ile mukayese etmeyelim,
bizden sonra gelenler, bizi gelip geçtiler, biz halen hayal içersinde
konuşuyoruz. Bir takım hislerle, birtakım, hatta iddia edeceğim,
solun getirdiği bir takım yanlış fikirlerle hareket etmeyelim. Hat­
ta öyle ki solun getirdiği fikirler bu gün komünist dünyasında bile
tatbik edilmiyor. Ama Türkiye'de maalesef biz bunların esiri ha­
line geldik ve cesaretle de bunların karşısına bilenler çıkmıyorlar,
yani onlar kadar cesur olmamız lazım.
Şimdi bir taraftan iddia ediyoruz, diyoruz ki halkımızın gü­
cünden istifade edeceğiz, memleketi memleket yapan milletin gü­
cüdür, hem bunu söyleyeceksiniz, ondan sonra arkasından da mil­
lete diyeceksiniz ki, sana kömürler kapalıdır, sana madenler ka­
palıdır, sana petrol kapalıdır, sen buralarda çalışamazsın, devlet
yapacak. Devletin birçok misallerini bizzat içinde yaşadık. Maale­
sef devletimiz yine yanlış prensiplerden dolayı iyi çalışmalar ya-
pamıyor. Ve devletin karşısında rakip olmadığı müddetçe, devlet
tek monopol olduğu zaman bir çok misallere bakınız, devlet me­
seleyi halledemez. İşte en basit sigara meselesi, devletin karşısın­
da rakip yok, monopol var. Niçin sigara serbest bırakılamaz Tür­
kiye'de, niçin Türk teşebbüs gücü sigaraya el atamaz? Ama ga­
yet kötü sigara içersiniz, dünyanın en güzel tütününü çıkarırsınız,
ama en kötü sigarasını da biz içeriz. Ve ben size bir şey daha söy­
leyeyim, Türkiye'de sigara mevzuunda misal olarak üzerinde % 70
vergi vardır, yani satın aldığınız her sigarada % 70 civarında ver­
gi vardır. Devlet bu vergiyi de alamaz. Ama bir teşebbüs sahibi si­
gara yapmış olsa, üzerine bandrolü koyar, şakır şakır da o vergiyi
alır. Bugün vergiyi niye alamaz, çünkü Tekel İdaresinin masrafı
o kadar yükselmiştir ki, vergi de ödeyemiyor. Ben inanıyorum ki
Türkiye'de rafinerileri bugün Türk teşebbüs gücü işletebilir, Türk
teşebbüs güc kurabilir, çok daha ucuz işletebilir, çok daha iyi ku­
rabilir. Birçok misallerini gördüm, başka sahadan vereceğim, çelik
sahasından vereceğim, çelik sahasında mesela devletin işletmeleri
bugün bir ton çelik'i 60 adam saatte yapıyorlar, yani 60 adam
saatte 1 ton çelik yapıyor. Dünyada bu rakam 3,5 saate düşmüş.
Türk özel teşebbüsünde bu rakam 10 saatin altındadır. Niçin iddia
ediyoruz, ille de ekonominin pik noktaları, tepe noktaları devletin
elinde olacakmış, devlet ve milletin ne farkı var, hem bir taraftan
iddia edeceksiniz, biz halka dayanıyoruz diyeceksiniz, ondan son­
ra halka herşeyi yasaklayacaksınız, bu mümkün değildir. Zanne­
diyorum rafineri konusu, petrol konusu, hatta hatta ileri gidece­
ğim, orman konusu, bütün bunlarda halkın gücünden istifade et­
mek mecburiyeti var. Teşebbüs gücünden istifade etmek mecbu­
riyeti var. Yoksa Kore gibi, Kore'den sonra çıkan milletler de bizi
gelir geçerler. Biz de hâlâ oturduğumuz yerde, işte şunu yapsay­
dık, bunu yapsaydık diye hayal içersinde gelip geçeriz. Söylemek
istediğim bu efendim, çok teşekkür ederim.
BAŞKAN : Türkiye'nin enerji kaynak­
larına ilişkin konudaki ilk tebliğ Prof.
Dr. Ekrem Göksu tarafından Petrol mev­
zuunda olacaktır. Kanaatimce bu tebliğ
diğerlerinden başkalık gösterecek. Şöyle
ki, öteden beri memleketimizin
petrol
içinde yüzdüğü, yahut da çok az olduğu
yolunda çeşitli sözler ileriye atılır. Sayın
Göksu bu mevzuuda zannediyorum mem­
leketimizde yetki ile konuşacak bir kişi­
dir, bilim adamıdır. Tahmin ederim çok
meraklı olacak tebliğleri, önemli olacak­
tır.
TÜRKİYE'NİN ENERJİ KAYNAKLARI :
Prof. Dr. EKREM GÖKSU
P E T R O L
TÜRKİYE'NİN PETROL POTANSİYELİ
Özet
Türkiye Cumhuriyetinde ilk petrol aramalarma 1926 da ka­
bul olunan, sadece Devletin petrol aramasmı öngören 792 sayılı
kanuna göre, 1933 de başlanmıştır. 1935 yılında kurulan M.T.A.
Enstitüsü ile de 1954 yılma kadar devam ettirilmiştir.
1954 yılında yürürlüğe giren 6326 sayıh, özel teşebbüsü ön­
gören kanun uyarınca, son 25 yıl içinde birkaçı yerli ve gerisi de
yabancı olmak üzere, 60 kadar petrol şirketinin petrol aradığını
görüyoruz.
Böylece son 45 yıldan beri yurdumuzda yapılan petrol arama­
larından elde olunan sonuçları şöylece özetleyebiliriz:
Toplam 50 ayrı, irili-ufaklı petrol yatağı
—
—•
—
—
—
500 kadar Arama Sondajı,
900 kadar tesbit ve üretim kuyuları,
2,5 milyon metre uzunlukta sondaj,
100 milyon ton kadar görünür rezerv ve
5 milyar TL. kadar yatırım yapılmıştır.
Türkiye'nin petrol potansiyeline gelince: T.P.A.O. uzmanları­
nın yaptıkları araştırmalara göre (Uzun Vadeli Enerji Hammad­
deleri Projesi: TPAO Genel Müdürlüğü, 1977, Ankara) 780.000 ki­
lometre kare yüzölçümü bulunan Türkiye de petrol bulunması muh­
temel sahalar :
Karalarda
: 188.662 km'
Denizlerde : 146.443 »
olmak üzere toplam 335.105 Km^ dir. Bu kadar geniş alanlarda
arama yapabilmek için 30 yıllık bir program hazırlanmıştır. 1977 -
2006 yıllarım içine alan 6 adet 5 yıllık programlar çerçevesinde ilk
5 yıllık dönem (1977-1982) içinde 12 adedi deniz ve 30 adedi de ka­
ra için olmak üzere toplam 42 kule satın alınması ve toplam 13
milyar liradan fazla (1976 fiatlarıyla) yatırım yapılması öngörül­
müştür.
Benzer şekilde 30 yılın sonunda toplam 490 milyar liranın
sarf edileceği ve yaklaşık 30.000 adet sondajın gerçekleştirileceği
öngörülmüştür. 30 yıllık süre içinde 490 milyarlık yatırımın ger­
çekleştirilmesi sonucu elde olunabilecek rezervler de şöyle tahmin
olunmuştur:
1. Hal (en çok): 10,4 milyar ton ham petrol,
2. Hal (orta): 1,8 milyar ton ham petrol,
3. Hal (en az): 691 milyon ton ham petrol.
Bu 30 yıllık dönemin ilk 5 yıllık devresine ait 1977 ve 78 dilim­
lerinde plan aksamış, yapılan yatırım ile gerçekleştirilen sondaj
adedi plân hedefinin çok çok gerisinde kalmıştır. Çünkü sadece
1978 yılında satın alınması öngörülen 8 kule için gerekli 500 milyon
liralık döviz TPAO'ya tahsis olunamamıştır. Bundan böyle de 30
yıllık plan ve programdan sözetmek pek gerçekçi olmasa gerektir.
Sayın Başkan,
Değerli Dinleyiciler,
Konumuz, Türkiye'de petrolün dünü, bugünü ve yarmıdır,
kısaca. Açıklayacağım istatistiksel bilgiler ve rakamlar, resmî pet­
rol kuruluşlarının yaptıkları yayınlardan alınmış olmakla beraber,
bunların yorumu ve elde olunan sonuç şekli bendenize aittir; hata
ve sevabıyla birlikte!
Konuşmama başlarken, bu konuşma sonunda varacağım yar­
gıyı sizlere önceden açıkJamak istiyorum:
«Türkiye'de petrolün dünü ve bugünü hiç de parlak değildir.
Yarını ne olacak? Konusunda T.P.A.O.nm iyimser uzmanlarını ko­
nuşturuyorum: ((Yurdumuzun petrol potansiyeli en ço/c 10,4 milyar
ton, en az 691 milyon ton ham petroldür.» Bu sonucu sağlayabil­
mek için, yaklaşık 90 milyon metre uzunluğunda (toplam) sondaj
yapmak, bir başka deyişle 30.000 adet kuyu açmak ve 1976 fiyat­
larıyla da 490 milyar liralık yatırım yaparak 30 yıllık bir plânı ger­
çekleştirmek zorunluluğu vardır. Bu amaçla 6 adet 5 yıllık plan
hazırlanmış, ilk 5 yıllık dönemin 1977 de başlayıp 2006 yılında son
bulması öngörülmüştür. Ancak ilk 1977 ve 1978 dilimlerine ait he­
deflerin çok çok gerisinde kalınmıştır. 30 yıllık plan'da böylece ha­
yal hanesine yazılmıştır.))
Şimdi esas konuşmama geçiyorum:
Evvelâ hepimizin bildiği, çoğumuzun bizzat yaşayarak yakın­
dan tanıdığı bazı gerçekleri sizlere hatırlatmak istiyorum:
1) Türkiye'de, 1960 ihtilâlinden sonra giderek artan aşırı
milliyetçi ve aşırı solcu propaganda ve eylemlerin sonucu, devlet
memurları, kapıcısından genel müdürüne kadar, tümüyle her ya­
bancı menşeli şeye, özellikle yabancı sermayeye karşı şartlandırılmışlardır.
2)
Buna karşılık herkes, bu arada anılan aşırı mihraklar da
bilirler ki, bir ülkede petrol bulabilmek için;
— başta sermaye'ye,
— sonra teknolojik bilgiye,
— ve nihayet teknik personele ihtiyaç vardır.
Bu saydıklarımdan sadece sonuncusu, yani yeteri kadar tek­
nik personel, hiç değilse sayı itibariyle yurdumuzda yetiştirilmiş
durumdadır.
3 — Halbuki giderek yurtta tek petrol arayıcı durumuna ge­
len TPAO, sınırlı maddi olanaklara sahiptir; birçok alanda, bu
arada denizde petrol arama ve işletmede hiç tecrübeye sahip de­
ğildir. Deniz teknolojisinin de başlıbaşma bir yöntem olduğu or­
tadadır.
Böylece, milli şirkette bulunmayan para ve teknoloji noksan­
lığını politik, ideolojik veya yasal tedbirlerle gidermenin olanağı
yoktur. Nitekim bu yöndeki başarısızlık ortadadır ve teknisyenle­
rin kabahati değildir.
,
4 — Öte yandan Türkiye'nin komşuları İran ve Irak gibi ko­
layca bulunup çıkarılabilir zengin petrol kaynaklarına sahip ol­
madığını gören yabancı petrol şirketlerinin pekçoğu 1960 larda ül­
keyi terketmişlerdir. Eğer o zaman petrol fışkırsaydı, bugün bu­
rada toplanıp olmayan birşeyin tartışmasını yapmağa gerek kal­
mayacaktı.
5 — 1960larda başlatılan bilinçli kampanya ve hükümetle­
rin uyguladıkları kararsız, fakat daima yabancı düşmanı petrol
politikası sonucu bugün tüm kapıları ardına kadar açsanız dahi
yabancı sermayenin petrol arama için tekrar geleceği şüphelidir.
6 — Çünkü Türkiye, jeolojik yapısı nedeniyle petrolün güç­
lükle aranıp bulunduğu; bilim ve teknoloji yerine ideolojik slogan­
ların atıldığı, bilfiil aramanın ise çok yüksek maliyetlere eriştiği,
üstelik ekonomik yönden de istikrarsız; yabancı yatırımına da ma­
nen kapalı bir ülkedir.
7 — Kısacası Türkiye, petrol trenini 1960'larda kaçırmıştır.
Bundan böyle ortalama 100 arama kuyusundan en çok 10 tanesin­
de petrol çıkarsa, geriye kalan 90 kuru kuyunun bedelini, yâni mil­
yarları tek başına TPAO, daha doğrusu devletin hazinesi karşıla­
mak zorundadır.
8 — Yukarda saydığım koşullarda sürpriz bir değişiklik ol-
mazsa ve TPAO tek başına yükü taşıyacaksa; bu takdirde yapıla­
bilecek en iyimser tahmin, TPAO'nm yılda 100.000 metre civarın­
da sondajı gerçekleştirmesi koşuluyla 2-3 yeni petrol yatağı bul­
ması ve bu yoldan yıllık 1 milyon ton civarındaki üretimini koruyabilmesidir. Yılda 1,5 milyon ton petrol üreten SHELL ve MOBİL
şirketleri için de benzeri koşullar geçerlidir.
Ancak, yerli petrol üreten bu iki yabancı şirketin üretimleri­
ni arttırmaları veya hiç değilse bugünkü düzeyde (1,5 milyon ton/
yıl) tutabilmeleri için kanımca en azından iki koşulun yerine ge­
tirilmiş olması gerekir:
1) Yerli petrole ödenecek iyi bir fiyat,
2) Yabancı sermayeye karşı hoşgörü.
Nitekim Hükümet son aldığı bir kararla ünlü 20 sayılı Ka­
rarnameyi değiştirmiş, bundan böyle yeni bulunacak yerli petro­
lün % 75'ine dış piyasa değerini tanımıştır. Bu kararın esas amacı,
petrol şirketlerini aramaya teşvik etmektir.
Gelelim Türkiye'nin Petrol Potansiyeline:
Türkiye'de nerede ne kadar petrol bulundu veya bulunabilir
gibi soruların hepsi gelir bir noktada toplanır: JEOLOJİK YAPI
Jeolojik yapı ise, o ülkenin yüz milyonlarca yıllık jeolojik geçmiş­
te hangi evrelerden geçtiğine, jeolojik olayların tür ve şiddetine
bağlıdır. Keza petrolün hangi maddelerden ve nerelerde oluştuğu­
na da sıkıca bağlıdır. Bu nedenle sizlere petrolün oluşu, petrolün
aranması ve Türkiye'de petrol bulunması beklenen sahaları kısa­
ca ve projeksiyon yardımıyla açıklamak istiyorum. Ancak bu kısa
dersten sonradır ki, Türkiye'nin petrol potansiyelini açıklamak çok
daha az zaman alacak, daha da anlamlı olacaktır.
TÜRKİYE'DE
PETROL BEKLENEN
ALANLAR
Petrolün, jeolojik geçmişte denizlerin tabanında hayvan ve
nebat kalıntılarından oluştuğunu kabul ettikten sonra, doğal so­
nuç olarak, petrolü eskiden ve hâlen deniz altında kalmış sedimanter (tortul = rusubî) tabakalar içinde aramak gerekecektir. Türki­
ye'nin 500 milyon yıl öncesinden başlayarak son 1-2 milyon yj]^
öncesine kadar deniz altında kalmiş veya halen denizaltında bjajrij
nan kesimlerinde potansiyel olarak petrol bulunabilecektijr^-^^f
diye kadar bu konuda yapılan araştırmaları ve elde olunan sonuç­
ları bazı rakamlar vererek özetlemek istiyorum:
Türkiye'nin yüzölçümü yaklaşık 780.000 kmMir.
Bu karasal sahanın:
Petrol için umutlu oian alanı
Denizlerde umutlu olan alanı
:
:
188.000 km^
300.000 kmMir.
Toplamı 500.000 km^ye yaklaşan kara ve deniz alanlarında petrol
bulabilmek için yoğun şekilde sondaj yapmak zorunluğu vardır.
Nitekim TPAO uzmanlarınca yapılan uzun çalışmalar sonu­
cu 30 yıllık bir program hazırlanmıştır. Buna göre:
Açılacak toplam sondaj sayısı: 28.935
Açılacak toplam sondaj metrajı: 90.000.000 metre
Ve toplam maliyet ise: 489 milyar TL (1976 fiyatı) dır.
Bulunması muhtemel petrol rezervleri ise:
1.
2.
3.
Hal (en çok): 10,4 milyar ton ham petrol
Hal (orta): 1,8 milyar ton ham petrol
Hal (en az): 691 milyon ton ham petrol
TPAO, çizilen hedefe varabilmek için 6 adet 5 yıllık program
hazırlamış ve 1977-2006 yılları arasında gerçekleştirilebileceğini
öngörmüştür. İlk 5 yıllık dönemde (1977-82) 30'u kara ve 12'si de­
niz olmak üzere toplam 42 kule ile sondaj yapılmasını planlamıştır.
1977 ve 1978 dilimlerinde öngörülen l'i deniz 8 kulenin satın alın­
ması için gerekli döviz TPAO'ya verilemediği için de plan uygulan­
mamıştır.
Kısaca özetlemek gerekirse, Türkiye'de bulunması muhtemel
enaz 691 milyon, en çok 10,4 milyar ton ham petrolün ortaya ko­
nabilmesi için 1976 fiyatlarıyla gerekli 490 milyar liranın TPAO'­
ya bulunması gerekmektedir. Bu ise, bugünkü koşullarda olanak­
sızdır.
Bu nedenle, mevcut koşullarda değişiklik olmadığı, hele sürp­
riz bir buluş olmadığı sürece, en iyimser tahmin, Türkiye'nin mev­
cut 2,5-3 milyon ton/yıl üretimini daha bir süre devam ettirebile­
ceğidir. Bu sürenin 12-15 yıl arasında değişebileceği ise ancak bir
tahmindir.
TÜRKÎYEmN
PETROL
TÜKETİMİ
Türkiye'nin sivil kesimdeki petrol tüketimi yıllardan beri %
12 civarındaki bir artışla her yıl artmaktadır. Tüketimle ilgili 10
yıllık tahminler şöyledir:
1976
1978
1980
1982
1984
1986
da
de
de
de
de
da
14,7 milyon ton
17,5
»
»
22,1
»
»
))
27,3
))
31,2
35,8
(1,9 milyar dolar)
(2 milyar dolar)
. ?
?
?
9
TPAO'ca hesaplanan potansiyel rezervlerle 30 yıl sonundaki tüke­
tim durumu hakkında şu tahminler yapılmıştır.
Petrol
1)
2)
3)
Pontansiyeli
10,4 Milyar ton
1,8 Milyar ton
691 milyon ton
% 12 artışla 30 yıllık
tüketim
(kümülatif)
30 yıllık Üretim-Tüketim farkı (Kümülatif)
4,1 Milyar ton
+ 6,3 Milyar ton
— 2,3 »
»
— 3,4
» ^
TÜRKİYE'DE 45 YILLIK PETROL ARAMALARININ
SONUCU
1933-1978 yılları arasında Türkiye'de arama faaliyetine işti­
rak etmiş yerli ve yabancı 60 dan fazla petrol şirketinin elde ettik­
leri yaklaşık ve yuvarlanmış rakamlarla aşağıdadır:
50 adet irili-ufaklı petrol ve gaz sahası
500 adet arama sondajı
Toplam 1400 adet
900 adet üretim ve tesbit sondajı)
sondaj veya
2,5 milyon metre uzunlukta sondaj,
PETROL BULMA ŞANSI: % 10
Bulunan rezerv
: 100 milyon ton
Üretilen petrol
:
50 milyon ton
Bakiye petrol rezervi :
50 milyon ton
TOPLAM YATIRIM: 5 Milyar TL.
Potansiyel
1.
2.
3.
rezerv:
Hal (en çok)
Hal (orta)
Hal (en az)
:
:
:
10,4 Milyar ton
1,8 Milyar ton
691 Milyon ton ham petrol.
Yapılması gerekli sondaj sayısı: 30.000 adet
Yapılması gerekli yatırım miktarı: 490 Milyar TL.
BAŞKAN: Sayın Prof. Göksu'ya teşekkür
ediyoruz. Halk arasında söylenen bir söz
vardır. Mehmet'in ekmeği ümit diye, yi­
ne bizi o ekmeğe başladılar, bir müddet
daha böyle idare edeceğiz. Efendim sayın
Behzat Firuz.
TÜRKİYE'NİN ENERJİ KAYNAKLARI:
BEHZAT FİRUZ
ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR
BAKANLIĞI MÜŞAVİRİ
KÖMÜR
TÜRKİYE'NİN M A D E N KÖMÜRÜ DURUMU
I ™ GENEL BİLGİLER
Maden kömürleri tabiatta oluşmuş, arz kabuğunda tabakalar
halinde bulunan yanıcı taşlardır.
Maden kömürleri, modern çağımızın en önemli enerji türleri
arasında kabul edilegelmişlerdir.
Hatta kömürü hava, su ve topraktan sonra en önemli madde
olarak kabul etmek gerekir.
Maden kömürlerinin öneminin daha çok uzun yıllar süreceği
anlaşılmaktadır. 18. yüzyılın ikinci yarısında başlayan sanayi ih­
tilalinin kömürsüz gerçekleşmesi mümkün olamaz idi.
Tabii kömürlerin bünyelerinde milyonlarca yıl önce, karbonifer, tersiyen devirlerinde güneş ışınlarından birikmiş olan kesif
enerji deposu bulunmaktadır.
Kömürlerin havadaki oksijenle birleşmesi yani yanmaları so­
nucu yoğun ısı açığa çıkar. İşte bu ısı medeniyet için çok önemli
olmuştur.
Modern bir makinada 400 gram taş kömürünün yanması ile
elde edilen enerji, bütün bir gün güçlü bir insanın yapacağı işe eşit
bulunmaktadır.
Kömür karbon ihtiva eden maddelerin, bitkilerin fosilleşmiş
şekilleridir. Fosil jeolojik devirlerde yaşamış olan canlıların izleri
veya kendilerinin taşlaşmış şekilleridir, artıklarıdır.
Kömürler çok uzun bir oluşum devresi geçirmişlerdir. Milyon­
larca yıl önce havanm bir teviye çok ılık ve nemli olduğu devirler­
de yaşamış olan ağaç, ot, fidan her türlü bitkilerin artıklarından
maden kömürleri meydana gelmiştir. Kömürleri oluşturan kısa
ömürlü bitkiler, jeolojik devirlerde, geniş bataklıklarda birbirini
takip eden büyük ormanlar meydana getirmişlerdir. Bu ormanları
teşkil eden bitkilerin ölü artıkları, önce su, sonraları sedimanlar
ile örtülmüşlerdir.
Hava ile bu şekilde alaksı kesilen bitkiler bioşimik, jeoşimik
ve fiziksel prosesler, bir nevi mayalanma sonucu giderek karbonca
zenginleşerek önce turbaları sonra dolayısı ile kömürleri oluştur­
muşlardır.
II — TARİHÇE
Kömür Millattan kısa bir süre önce Çin'de yakıt olarak kulla­
nılmıştır, incil'de ve H. İsa'nın doğumundan önceki Yunan ve Ro­
ma devrine ait eserlerde kömür hakkında bilgiler mevcuttur. Kö­
mürün kullanılmasına ait birinci olmasa bile en eski kayıtlardan
bir tanesi Yunan Filozofu Theophrastus'a aittir. Theophrastus Mi­
lattan önce 4. yüzyıla ait «Taşlar Üzerinde İncelemeler» adlı ese­
rinde Ligurya civarında mahalia demirciler tarafından kullanılan
fosillerin mevcudiyetinden bahsetmiştir. Kömür damarlarının yer­
yüzünde görünen kısımları belki de daha önceki devirlerde birçok
ülkelerde kömürün yakıt değerinin keşfine ve kıymetlendirilmesine yol açmıştır. İngiltere'de kömürün kullanılmasına ait ilk ka­
yıtlar M.S. 852 yılından itibaren mevcuttur. Roma harabelerinde
bulunan küller, kömürün, M.Ö. 50 yılından, M.S. 450 yıllarına ka­
dar Roriıalılar devrinde kullanıldığını göstermektedir.
İlk çağlarda yakıt ihtiyacı tabii ve mangal kömürü halindeki
odun ile giderildiğinden maden kömürü madenciliği çok az teşvik
görmüştür. Ormanların zamanla tükenmesi ile bütün nazarlar kö­
mür üzerine çevrilmiştir. Kömür özellikle endüstri tüketimleri ne­
deni ile daha da önem kazanmıştır. Demir endüstrisinin gelişme­
si odun tüketimini arttırınca odun sıkıntısı baş göstermiştir. Bu
nedenlerle kömür madenciliği yavaş yavaş gelişmeye başlamıştır.
Geniş mikyasta ilk kömür madenciliği Büyük Britanya adasında
8. asırda başlamıştır. Sonradan, kömür endüstrisinin gelişmesi da­
ha ziyade demir endüstrisinden gelen taleplerden doğmuştur.
Kömür damarlarının keşfini önce de belirttiğimiz gibi damar­
ların mostraları (yeryüzüne çıkan kısımları) kolaylaştırmıştır. An­
cak nakliye imkânlarının kifayetsizliği, kömür istihlâkinin çıka­
rıldığı yerin hemen yakınlarına bağlı kalmasına sebep olmuştur.
Ulaşım imkânlarının sonraki asırlarda inkişafı ile kömür ma­
denciliği gelişmiş, mahalli tüketimin dışındaki istihlâklerin inki­
şafı sağlanmıştır.
Türkiye'de Taşkömürünün Kısa Tarihçesi
19. yüzyılın ilk yarısında buhar kuvveti harp ve ticaret ge­
milerine tatbik edilince, taşkömürünün iktisadi ehemmiyeti çok
artiTLiştır. O günlerde, Osmanlı Ordusunun batı tekniği ile yeniden
tanzim ve cihazlandırılması, fabrikasyon sanayiinde ilk adımların
atılmasına âmil olduğu gibi, donanmamızın yelkenden buhara ge­
çişi de büyük çapta taşkömürü arama ve istihsaline sebep olmuş­
tur.
ikinci Sultan Mahmut devrinde, bilhassa Bahriye İdaresi, ter­
his edilen askerlere kömür numuneleri vererek memleketlerinde
«bu gibi taşlardan buldukları takdirde İhsan-ı Şahaneye (Padişah
Hediyesine) mahzar olacaklarını)) bildirmiştir.
O devirde, terhis edilen bahriyelilerden biri olup, memleketi
bulunan Ereğli Livası'nm Kestaneci köyüne dönen gemici Hacı
İsmail 1822'de bulduğu «Kara Taşlari)) İstanbul'a getirmiş ve İkin­
ci Mahmut tarafından beş kese İhsan-ı Şahane ile taltif edilmiş­
se de, nedense kömür istihracına teşebbüs edilmemiştir.
Yedi yıl sonra, terhisini müteakip aynı köye dönen Bahriyeli
Uzun Mehmet, Köseağzı mevkiinde, 8 Ekim 1829'da maden kö­
mürünü bulmuş ve bu keşif ciddi bir şekilde ele alınarak, bugün­
kü işletmenin temellerinin atılmasına vesile teşkil etmiştir.
1848'de Sultan Abdulmecit tarafından çıkarılan bir ferman­
la, Ereğli Havzası Kömürleri Evkaf-ı Celile-i mülûkâne (Vakıflar
İdaresi Mülkleri) meyanma ithal edilmiş ve ocakları işletecek olan
mültezinlerden alınacak mukataa (bir nevi devlet hakkı, kesim)
bedelleri de din ve hayır işlerine vakf ve tahsis olunmuştur.
Bu arada (1878-1879), muhtelif yabancı sermayedarlar ara­
sından Fransız Meunier, havzanın jeolojik teşekkülâtı ve yeraltı
serveti üzerinde ilk esaslı tetkikleri yapmıştır. İstiklâl harbinden
önceki devrede birçok defa el değiştiren havzada, kömür istihracı
en iptidai usullerle yapılmış ve milli menfaatler hemen hemen hiç
kaale alınmamıştır.
Bu devre içinde;
Hazine-i Hassa İdaresi
Muvakkat İngiliz İdaresi
Emanet İdare
Bahriye İdaresi
(1849-1854)
(1854-1855)
(1855-1865)
(1865-1908)
Bahriye İdaresi devrinde Havza tarihi için çok önemli olaylar
cereyan etmiştir. Padişah iradesi ile Havza'nm İdaresi Kaptan-ı
Derya'nm verilmiş, ilk olarak bu devrede Madeni Hümayun Na­
zırı Dilaver Paşa tayin olunmuştur. Havza tarihinde ilk ciddi, hu­
kuki, idari, sosyal faaliyetin ifadesi olan 100 maddelik Ereğli Ma­
deni Hümayunu İdaresinin taamülnamesinin tatbiki ile Havza ha­
ritaları, sınır tesbiti, kok fırını, tren ve dekovil hatları, briket fab­
rikası, ateş tuğlası ve çimento fabril^ası tesisi, işçilik ve iş saat­
lerinin nizama girişi bu devirde yapılmıştır.
1908-1914 Meşrutiyet İdaresinde ve 1914-1920.döneminde milli
menfaatlere uygun düşmeyen bir biçimde ve iptidai usullerle iş­
letilen kömür ocakları Ankara'da Milli Hükümetin kurulması ve
Cumhuriyetin ilânı ile memleketin çıkarlarına uygun bir biçimde
işletme düzenine kavuşmuştur denilebilir.
Milli hakimiyetin teessüsünden sonra devletin taşkömürü eko­
nomisinde güttüğü politika sırası ise şöyledir.
a)
b)
c)
d)
Himayeci
Vasıtah Müdaheleci
İşletmeci
İnhisarcı
1920-1925
1925-1936
1932-1940
1940-
Bu devre içinde şirketler birer birer tasfiye olunarak 31 Aralık
1940 tarihinden itibaren Ereğli Kömürleri İşletmesi Taşkömürü
Havzası sahib ve yegane işletmeci olmuştur. 1957 yılının 8. ayı so­
nuna kadar Etibank'a bağlı bir kuruluş olarak faaliyetine devam
eden Ereğli Kömürleri İşletmesi Müessesesi, 31.5.1957 tarihinde
neşrolunarak, 1.9.1957 tarihinde yürürlüğe giren 6974 sayılı Ka­
nun ile kurulan Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumuna (TKİ)
devrolunmuştur.
Türkiye'de Linyit Kömürünün Tarihçesi
Linyitin memleketimizde büyük mikyasta kullamiması ilk de­
fa 1914-1918 tarihinde Büyük Harp sırasmda düşünülmüş ve baş­
ta Soma Linyitleri olmak üzere, Anadolu'nun birçok bölgelerinde
Linyit işletmeleri kurulmuştur. Bu arada. Ağaçlı Çiftalan Linyit
Havzasmda da muntazam bir işletme faaliyete geçerek, istihraca
başlamış ve 1917 senesinde istihsal yılda 650 tona kadar yüksel­
miştir.
Mütareke yıllarında, Linyit işletmelerinde bir durgunluk ol­
muş ve işler olduğu gibi bırakılmıştır.
Kısa bir duraklamadan sonra. Soma İşletmesi yeniden faali­
yete geçmiş ve bunu 1927 senesinde. Çeltik Havzasındaki istih­
sâl faaliyeti takip etmiştir. Bunlardan bir iki sene ara ile Tavşanlı,
Değirmisaz, Yerköy ve Gerenez Linyit ocakları, hususi teşebbüs­
lerle, verimli sayılabilecek çalışmalara başlamışlardır. O senelerin
kömür ihtiyacına paralel olarak bu hal, 1935 senesine kadar de­
vam etmiştir.
Maden zenginliklerimizin ilmi esaslara dayanılarak tetkiki,
ilk defa Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü tarafından yapılmış
ve Linyit yatakları işletme değerine göre bir tasnife tabi tutularak,
durum ilgili Bakanlığa 1939 yılında sunulmuştur.
Çeşitli arama ruhsatnameleri ve muhtelif hususi teşebbüs iş­
letmeleri marifetiyle, iptidai ve gayri fenni bir şekilde çalışmak­
ta olan Değirmisaz, Tunçbilek ve Soma İşletmelerinden, evvelâ
16 Şubat 1938 tarihinde Değirmisaz Linyit İşletmesi, Etibank Ge­
nel Müdürlüğü tarafından Devlete bağlı olarak, hakiki işletme­
cilik esasları ile kurulmuş; buna 18 Mayıs 1938 senesinde Tunç­
bilek Linyit İşletmesi iltihak etmiş; 23 Eylül 1939 tarihinde de
Soma Linyit İşletmesinin imtiyazı devir alınmak suretiyle bu ca­
miaya dahil olmuştur. 1 Ocak 1940 tarihinde, üç işletme birleştiri­
lerek, Etibank Mahdut Mes'uliyetli Garp Linyitleri İşletmesi Mü­
essesesine devredilmiştir.
Garp Linyitleri İşletmesi Müessesesi, 31.8.1957 tarihinden iti­
baren, 1.9.1957 gün ve 6974 sayılı Kanun ile yeni teşekkül eden
Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumuna geçmiştir.
Yukarıda ismi geçen üç işletmeye ilâveten, Seyitömür Havzası
da 1.6.1960 tarihinde, Müessesenin bir mıntıkası olarak İşletmeye
açılmış ve 22.8.1960 tarihinden itibaren Linyit istihsaline başlan­
mıştır.
III- MADEN KÖMÜRÜ REZERVLERİ
Taşkömürü Rezervleri
Memleketimizde bilinen önemli taşkömürü rezervleri Batı Ka­
radeniz sahilinde bulunan Zonguldak ve Kastamonu illeri sınır. lan içindedir. Zonguldak ili sınırları içinde bulunan Taşkömürü
havzasında yaklaşık olarak 1 milyar 350 milyon ton toplam re­
zerv mevcut bulunmaktadır. 600-800 m. arasında kalınlığı bulu­
nan karbonifer tabakaları (Kömürlü Seriler) içinde 52 adet kö­
mür damarı bulunmaktadır. İşletmeye elverişli damarların top­
lam kalınlığı 40 m. kadardır.
Zonguldak Taşkömürü Havzası jeolojik zamanlarda pek çok
ve ağır tektonik olaylara sahne olmuştur. Bu olayların sonucun­
da çok arızalı, altüst olmuş bir arazi teşekkül etmiştir. Diğer ta­
raftan, işletme sırasında büyük etkisi olan kömür damarlarının
tavan ve taban taşları şartları, gerek teşekkül sırasında gerekse
Havzada senelerce önce başlayan ve yakın zamanlara kadar de­
vam eden çeşitli Şirketlere ait münferit çalışmalar nedeni ile ma­
den işletmeciliği yönünden dezavantajlı bir durum göstermek­
tedir. Filhakika, havzanın birçok kısımlarında çöküntüler sebebi
ile denge bozulmuştur.
Yukarıda belirtilen nedenlerle Zonguldak Taşkömürü Havza­
sında Avrupa, Amerika Kömür Havzalarında uygulanan anlamda
mekanize çalışmak mümkün değildir.
Son yapılan araştırmalara göre 1982 yılından sonraki yıllar­
da memleketimizin tüm taşkömürü ihtiyacının Zonguldak Taş­
kömürü Havzasından karşılanması mümkün görülmemektedir. Bu
bakımdan Türkiye'de munzam Taşkömürü üretim imkânlarını
sağlayacak yeni taşkömürü havzalarının süratle aranması ve iş­
letilmeye hazırlanması gerekmektedir.
Taş kömürü Havzası
Toplam Rezervi
1.373.000.000 Ton
Bölgelere göre : 1.000.000 Ton.
Görünür Muhtemel
Armutçuk (az-koklaşan)
Kozlu
Üzülmez
Karadon
Amasra
(koklaşmayan)
36
10
86
33
21
61
25
102
32
64
186
284
—
129
57
97
299
267
495
215
264
79
431
130
Görünür Muhtemel
Koklaşan Toplam Rez.
Koklaşmayan Toplam Rez.
Mümkün Yekûn
904
1373
Mümkün Yekûn
774
130
159
125
1062
312
Türkiye'deki Önemli Tüketiciler ve İhtiyaçları
Koklaşan Taşkömürü
İhtiyaç
M.T.
Büyüklük
Erdemir
Karabük Demir-Çelik
İskenderun Demir-Çelik
Ankara Gazhane
1.4
1.275
1.415
.125
0/10
0/10
0/100
0/10
İstanbul Gazhane Y. Kule
Beyoğlu, K. Dere
İzmir Gazhane
NOT: Kok fabrikalarma ihtiyacm
kömürü verilebilir.
.180
0/10
.050
.020
_4.090.000
Gazhane
325.000
3.090
1.415
0/10
0/10
0/100
4.415
Koklaşan Kömür
Büyüklük
Büyüklük
lO'u kadar az koklaşan taş-
Koklaşmayan Taşkömürü İhtiyacı
480.000
179.000
259.000
18.000
25.000
10.500
2.250
36.500
130.000
650.000
55.000
Çatalağzı elektrik
İstanbul Elektrik (Silahtar)
Ankara Elektrik
Bartın Çimento
Ergani Bakır
»
»
Şeker Fab.
Sanayi
T.C.D.D.
Deniz Nakliyatı
Deniz K.K.
Yakıt
Serbest satış
E.K.İ. İç Tüketimi
NOT: Serbest satışa ve yakıta
dırılacaktır.
Ton
14.000
168.000
159.000
124.000
1.829.000
verilen kömürler kısa zamanda kal-
Düuya Kömür Rezei-v Tahminleri
Taşkömürü
Afrika
Amerika
Asya
Okyanusya
Avrupa
TOPLAM
Linyit
Afrika
Amerika
Asya
Okyanusya
Milyar Ton
173
1.309
5.494
214
536
7.726
Milyar Ton
0,190
1.408
887
49
55
Avrupa
TOPLAM
miks kömür
(0/10)
(0/10)
(0/10)
0/10
0/50
»
0/10
0/10 + 0/50
10/50 ve + 50
(0/10 23.000)
(10/50 23.000)
(9000 + 50)
(9 + 5) 10/50 + 50
(10/50)
(10/50) + 50
(10/50 + 50)
2.399
% Oranı
2
17
71
3
7
100
% Oranı
O
59
37
2
2
Yukarıdaki rezervler jeolojik rezervlerdir. Değişik görüşlere
göre, bu rezervlerden istifade edilebilme oranları değişmektedir.
Üretim teknolojisindeki gelişmelerin kömür rezervlerinden fayda­
lanma oranlarını, özellikle enerji dar boğazı karşısında, şüphe­
siz arttıracaktır.
Ötedenberi yurdumuzda taşkömürü yatakları bulunması müm­
kün görülen yerler şunlardır:
1 — Kastamonu ilinin batısında, Kurucaşile'nin güneyinde
Söğüt Özü Pelit Ovası ve Azdavay mevkileri arasında ve civarında
, yayılan Doğu Kömür Havzası, bu havzada yaklaşık olarak 8 mil­
yon ton taşkömürü görünür rezervi tesbit edilmiştir. Bu Havzanın
özellikle Söğüt Özü bölümü en ümitli olanıdır.
2— Toroslarm güney ve kuzey versaniarmda yer yer taşkö­
mürü zuhurlarına tesadüf edilmektedir. Anılan zuhurlar önemli
olabilecek taşkömürü rezervleri ihtimalini arttırmaktadır. Bu iti­
barla Toroslarda taşkömürü rezervlerinin tesbitine öncelik veril­
melidir.
3— Doğuda Hazro ilçesi civarında taşkömürü evsafında kö­
mür ihtiva eden sahalar mevcuttur. Bu sahaların da incelenmeye
değer olduğu anlaşılmaktadır.
4— Sözkonusu taşkömürü zuhurlarının en önemlisi Antalya
Beydağları-Pamucak Ovası ve civarıdır. Bu sahalar üzerinde ara­
ma ve çalışmaların süratle yoğunlaştırılması sayısız faydalar sağlıyacaktır.
Yurdumuzun ileri yıllardaki taşkömürü talebinin yurt dışın­
dan karşılanması gerekmektedir. Bu konuya ileride temas edi­
lecektir.
Önemli taşkömürü üreten bazı ülkelerin taşkömürü rezerv­
leri aşağıda gösterilmiştir:
S. Rusya
K. Çin
U.S.A.
B. Almanya
Polonya
4.121
1.011
1.100
70
45
milyar
milyar
milyar
milyar
milyar
ton
ton
ton
ton
ton
Dünya toplam taşkömürü ve linyit rezervleri (taşkömürü eş­
değeri olarak)
9.000 milyar ton
Linyit Kömürü Rezervleri
Türkiye Linyit yatakları farklı büyüklük ve farklı kalitede
olmak üzere memleketimizin hemen hemen her tarafına yayıl­
mıştır.
Bilinen en önemli yataklar üç ilde, Maraş, Kütahya ve Ma­
nisa'da toplanmıştır. Diğer önemli yataklar. Bolu, Çorum, Amas­
ya, Kayseri, Sivas, Çanakkale, Ankara, Bursa, Erzurum, Konya
ve Muğla'dadır.
Güneydoğu Anadolu'da Maraş İlinde 1966 yılında bulunan
Afşin-Elbistan linyit kömürü yatağı özellikle rezervin büyüklüğü
yönünden önem taşımaktadır. Afşin-Elbistan yatağının kömür­
leri düşük kalorili olup, açık işletmeye elverişlidir. Bu yatak Tür­
kiye'nin gerek sınai ve gerek teshin yakıtı açığının kapatılma­
sında büyük rol oynayacaktır.
Türkiye'de bilinen linyit sahalarında toplam olarak 5,9 mil­
yar ton rezerv vardır.
LİNYİT REZERVLERİNİN COĞRAFİ DAĞILIMI
Sıra
N(.
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
Toplam. Rezerv
(Bin Ton
Madenin Yeri
AFYON — Sincanlı-Dumlupınar
AMASYA — Eski ve Yeni Çeltek
ANKAP.A — Ayaş-Kayı
ANKARA — Balâ-Bahçe
ANKARA — Beypazarı
ANKARA — Şereflikoçhisar
AYDIN — Karahayıt-Şahineli
AYDIN — Söke
BALIKESİR — Dursunbey-Kavacık
BALIKESİR — Pazarköy-Örencik-Kalkın
Hamitköy-Pazarköy-Mancılık-Koyunyeri
BOLU — Merkeşler
BOLU — Salıpazarı-Mengen
BURSA — Kemalpaşa-Deveci Konağı
BURSA — Orhaneli-Burmaköy-Çivili
BİNGÖL — Halifan Sektörü
Bağdan Tepe Sektörü
Çağlan Sırt Sektörü
Toplam
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
2.000
2.200
5.900
22.000
l x lOo
4.500
20.000
3.648
35.000
10.500
12.000
20.000
13.500
49.400
13.588
1.327
3.650
18.565
ÇANAKKALE — Çan-Çanaklı-Helvacı
ÇANAKKALE — Çan-Çavuşköy-Durali
ÇORUM — Alpagut-Tutuş-Özel İdare
DENİZLİ — Çivril-Karahacılar-Tokca
DENİZLİ — Kurbanlık
EDİRNE — Harmanlı
EDİRNE — Demirhanlı
EDİRNE — Uzunköprü-Harmanlı-Çavuşlu
ERZURUM — Aşkale
ERZURUM — Horasanlı-Tekecik-Aliçeyrek
ERZURUM — Oltu-Balkaya
ERZURUM — Oltu-Sütkans
ERZURUM — İspir-Karahan
KONYA — Beyşehir
KAYSERİ — Havzası (Turb)
— 69 —
10.000
60.000
49.485
5.000
2.000
11.500
13.750
12.800
2.000
3.600
5.000
7.000
3.600
55.000
136.000
31
32
33
34
35
36
37
KÜTAHYA — Gediz-Sazköy
KÜTAHYA — Tavşanlı-Tunçbilek
KÜTAHYA — Seyitömer
KÜTAHYA — Tavşanlı-Alabaharda
MARAŞ — Elbistan
MANİSA — Gördeş-Çıtak
MANİSA — Soma T.K.İ.
Soma-Işıklar
Soma-İstasyon-Evciler Sk.
Soraa-Eynez-Dereköy
Soma-Deniş
Soma-Dualar
38
39
40
41
MUĞLA
MUĞLA
MUĞLA
MUĞLA
42
MUĞLA — Yatağan-Pmar
NEVŞEHİR — Gülşehir-Dadağı-Arafa
SAMSUN — Havza-Ladik
43
44
—
—
—
—
Milas-Hüsamlar
Milas-Sekköy
Yatağan-Eskihisar
Yatağan-Haramipmar
45
SİVAS — Kangal
ORDU — Gölköy-Aybastı
46
47
YOZGAT — Sorgun
GENEL TOPLAM
ıV-
DÜNYA VE TÜHKÎYE'DE
60.000
249.000
220.000
1.700
3.160.000
5.000
40.500
65.000
18.000
16.500
31.000
5.700
170.700
35.000
45.000
150.000
30.000
5.000
15.000
85.000
2.950
28.500
O O er» A
5.874.298
ÜEETIM
1900 yılında 762 milyon ton taşkömürü eş değerince eşit dün­
ya toplam enerji tüketimi içinde maden kömürlerine düşen pay
700 milyon ton taşkömürüne eşit değerde olmuştur. 1976 yılında
ise dünya toplam enerji tüketimi 8.951 milyon tona yükselmiştir.
Bu miktar içinde maden kömürlerine düşen pay ise 2.702 milyon
ton olmuştur. 1980 yılında dünya enerji tüketiminin 10.000 mil­
yon ton taşkömür eş değerine eşit olacağı tahmin edilmektedir.
Enerji tüketimi içinde maden kömürlerine düşen pay 1900
yilmda % 94.2 iken, 1976 yılmda bu pay % 31.3'e düşmüştür.
1982 yılmda anılan payın % 25'e düşeceği tahmin edilmektedir.
Hükümetler tarafından izlenen enerji politikasının ülkeden
ülkeye değişiklik arzetmesi normaldir. Bazı ülkeler maden kö­
mürü yerine petrol, tabii gaz ve benzeri ithal enerjisini tercih et­
mektedirler. Bu hususta bir çok ekonomik faktörler arasında öde­
meler dengesinin durumu da rol oynamaktadır.
Kömür endüstrisinde iki önemli husus göze çarpmaktadır:
1) Kömür önemini sürdürmektedir.
2) Kömür üretici ülkelerde, kömür milli sanayiin temelini
teşkil etmektedir.
Ancak 19. asırda genel olarak ifade edildiği gibi «İstikbal da­
ha fazla kömür üretenlerindir» sloganı eski dönem derecesini kay­
betmiştir. Bunun başlıca nedeni, kömürlerinin iktisadi şartlar al­
tında işletilmelerinin gittikçe zorluklar göstermesidir. Yeni pet­
rol, tabi gaz kaynaklarının keşfi kömürün genel enerji tüketimin­
deki payını azaltmaktadır. Ancak mutlak değer olarak, maden kö­
mürü üretiminde yıldan yıla önemli artışların kaydedildiği ve bu
durumun gelecekte de devam edeceği unutulmaması gereken bir
gerçektir. Filhakika 1961 yılında 1500 milyon ton olan toplam ma­
den kömürü üretimi 1976 yılında 2.702 milyon tona yükselmiştir,
(taşkömürü eş değeri olarak) 1982 yılında maden kömürü üreti­
minin yaklaşık olarak 3000 milyon tona yükseleceği tahmin edil­
mektedir.
.
Kömürün Dünya ekonomisinde önemini sürdürebilmesi özel­
likle aşağıdaki iki önemli sorunun halline bağlıdır:
1) Üretim maliyetini düşürücü tedbirlerin alınması; teknikte
. yeni gelişmelerin, organizasyon gelişmelerinin, ücretlerin kontrolü
gibi tedbirlerin alınması.
2) Kömürlerin ve yan ürünlerinin kullanılmasında en rasyo­
nel şeklin sağlanması. En az tüketim ile en iyi netice alınmalı.
Memleketimizde son 20 yıl içinde maden kömürlerinden gay­
ri diğer primer enerji türlerinin tüketiminde kaydedilen büyük
inkişaf, maden kömürlerinin memleketimiz ekonomisinde önemli
yerini kaybetmiş olması manasına gelmemelidir. Filhakika, yur­
dumuzda taşkömürü eşdeğeri olarak 1950 yılında 10 milyon ton;
1960 yılında 16 milyon ton; 1965 yılında 21.5 milyon; 1970 yılında
30 milyon ton; 1975 yılmda 40 milyon ton ve 1977 tarihinde 47
milyon ton enerji tüketilmiştir.
Bu miktarlar içinde maden kömürlerine düşen pay sıra ile,
1950
1960
1970
1975
de
da
de
de
%
%
%
%
33,8
32.4
27.5
22.0
ve
1955
1965
1971
1977
de
de
de
de
% 32.2
% 31.4
% 26.7
% 23.6
1977 yılında memleketimizde tüketilen maden kömürü taş­
kömürü eşdeğeri üzerinden 9.5 milyon ton, odun ve tezek tüketimi
ise gene taşkömürü eşdeğeri olarak toplam 10.2 milyon tondur.
Memleketimizde toplam enerji tüketimi son 20 yıl içinde or­
talama % 12 yıllık artış göstermiştir.
Hayli yüksek olan bu artışa rağmen, henüz yurdumuzda fert
başına düşen ticari enerji miktarı, 1976 yılında 2069 KET olan
dünya ortalamasına nisbetle bir hayli geride kalmaktadır. Aynı
değer fert başına 1976 yılında, B. Amerika'da 11554 KET, İspan­
ya'da 2399 KET, Yugoslavya'da 2016 KET dır. 1976 yılında Tür­
kiye'de kişi başına yaklaşık olarak 1000 K E T enerji tüketilmiş­
tir. (KET kg. eşdeğer taşkömür).
_^
1977 yılında enerji tüketiminde Petrol ürünleri % 53,8; taş­
kömürü % 7,9; linyit % 10,6; hidrolik enerji % 6,3 oranındadır.
1950 - 1977 yılları arasında enerji tüketiminde petrol ürünlerinin
tüketiminde 34 misli, taşkömüründe 1.5 misli, linyit kömüründe
12,8 misli; hidrolik enerjide 279 misli artış olmuştur.
Görüldüğü gibi, son 20 yıl içinde gelişme daha ziyade, sırası
ile hidrolik enerjide, petrol ürünleri ve linyit kömüründe olmuştur.
Yakıt olarak kullanılan önemli ekonomik zararlara yol açan
odun ve tezeğin linyit kömürleri ile ikamesi, memleketimiz ger­
çeklerine uygun düşmektedir.
Toplam enerji içinde taşkömürlerine düşen, yüzde olarak ifa­
de edilen bu pay yıldan yıla düşmekte linyit kömürlerininki ise
devamlı olarak artmaktadır.
V— TÜKKİYE^DE TÜKETİLEN ENERJİ TÜRLERİ İÇİNDE
MADEN KÖMÜRLERİNİN YERİ İZLENECEK
POLİTİKA SONUÇ
Sanayileşmekte olan ülkelerde enerjinin özellikle bol, ucuz ve
devamlı olması genel kaidedir. Önemli bir enerji türü olan maden
kömürleri içinde aynı kaide geçerlidir.
1977 yılında Türkiye'nin toplam enerji tüketimi 47 milyon
ton taşkömürü eşdeğerinde olmuştur.
1975 ve 1977 yıllarında memleketimizde tüketilen çeşitli enerji
türlerinin yüzde olarak nisbetleri aşağıdaki cetvelde görülmektedir.
Taşkömürü
Linyit
Petrol Ürünleri
Hidrolik
Asfaltit
Odun
Tezek
1975
10.
10.1
50.5
5.1
0.7
15.1
8.5
1977
7.9
10.6
53.8
6.3
0.5
13.9
7.0
Yukarıdaki cetvelde, ticari enerji türleri içinde taşkömürü dı­
şında diğerlerinin tüketim oranlarında yıldan yıla artışlar görül­
mektedir. Özellikle başta hidrolik enerji olmak üzere, petrol ürün­
leri, linyit kömürü tüketiminde son 20-25 yılda önemli oranda
artışlar meydana gelmiştir. 1977 yılında Türkiye'de tüketilen tüm
enerjinin yaklaşık olarak % 35'i oranında ithal edilen petrol, tü­
ketimde petrole düşen payın artmasına neden olmaktadır.
Ticari olmayan enerji tüketim oranlarının yıldan yıla düş­
mesi tabiidir. Ancak mutlak değerlerde odun ve tezek tüketimi
çok düşük bir azalma göstermektedir.
Taşkömürü havzamızın sınırlı rezerv durumu, ileri yıllarda,
özellikle demir-çelik tesisleri ihtiyaçlarının artması karşısında taş­
kömürü ithalini gerektirecektir. Bunun sonucu olarak önümüz­
deki yıllarda taşkömürü tüketim oranı artabilir.
Türkiye III. Enerji Kongresinde tesbit edilmiş olan, önümüz­
deki yıllarda Türkiye'de tüketilmesi tahmin edilen birincil enerji
türlerinin tüketim oranları, aşağıdaki tabloda verilmiştir.
1982
1987
1992
10.2
26.5
0.5
47.0
5.9,
11.7
27.8
0.6
46.0
8.5
0.9
13.8
24.7
0.4
44.9
11.1
1.8
0.9
1.0
2.3
Taşkömürü
Linyit
Asfaltit
Petrol
Hidrolik
Nükleer Enerji
Güneş ve Jeotermal Enerji
Odun
Tezek
.
.
5.4
4.5
—
1.5
3.0
1992 yılmda Türkiye nüfusunun yaklaşık 60 milyon olacağı
düşünülerek yukarıdaki oranlar tahmin edilmiştir.
Buna göre 1992 yılında, taşkömürü 29 milyon ton; 150 milyon
ton linyit, 1.3 milyon ton asfaltit, 55 milyar ton petrol ürünleri,
57 milyar K W h . hidrolik enerji, 9.4 milyar K W h . nükleer enerji,
4milyon ton odun, 12.7 milyon ton tezek talebi olacağı tahmin edil­
miştir. (Orijinal birimler) 1992 yılında Türkiye'nin tüm enerji
talebi taş kömürü eşdeğeri olarak yaklaşık 140 milyon ton ola­
caktır.
Türkiye birincil enerji kaynaklarının bugünkü potansiyeli ile
1992 yılı tahminlerini karşılaştıracak olursak, yaklaşık olarak;
Taşkömüründe
Linyitte
Petrol ürünlerinde
23 milyon ton
25
)>
»
52
»
»
üretim-tüketim tahmini arasında açık olacaktır. Bu tahminleri­
miz de memleketimizde anılan üç enerji türünde yeni kaynaklar
bulunmayacağı tahmin edilmiştir.
Hidrolik enerjide 10-15 milyar K W h . daha Potansiyel mev­
cudu olacaktır.
İleride temas etmiş olacağımız önemli bir durum, Türkiye'nin
önümüzdeki 5-6 yıl içinde önemli miktarda enerji ithal etmek zo­
runda kalacağıdır.
Enerji türlerinin seçiminde ekonomik faktörler, çevre sorun­
ları ve Milli Güvenlik Hedefleri birlikte mütalaa edilmelidir. Eğer
ekonomimizin, çevre sağlığının, enerji kaynaklarının emniyeti ko-
runmak isteniyorsa bunların kullanılan dengesini iyi bir hesaba
oturtmak zorundayız.
Bütün ülkelerde enerji darboğazı zamanımızın hele geleceğin
en önemli sorunudur.
Genel olarak izlenmesi gereken enerji politikasını özetliyecek
olursak;
1— Bütün yerli kaynakların optimal kapasite ile harekete ge­
çirilmesi,
2— Toplam enerji kaynakları dengeli bir biçimde, talepler
normal düzeyde karşılanmcaya kadar üretim yılda % 12-13 ora­
nında artmalıdır. Enerji tüketimimizin hedefi, kişi başına 2900-3000
kg. taşkömürü eş değerinde olmalıdır. Kalkınmakta olan ülke­
lerde enerji taleplerinin teşviki medeniyetçi bir görüştür.
3— Enerji fiyatları ucuz olmalıdır, ~
4 — Enerji tedariki istikrarlı olmalıdır,
5—• Ticari olmayan enerji optimal düzeye düşürülmelidir,
6— Tüketimde savurganlık önemle önlenmelidir,
7— Yeni enerji yataklarının aranmasına hız verilmelidir,
8— Ekonomik yanma tekniği bütün tüketicilere empoze edi­
ci yasal tedbirler alınmalıdır,
9— Madenlerimizin işletilmesinde Devletin Müessir Kontrolü
temin edilmelidir.
10— Halen gerek kamu gerekse özel sektör elindeki kaynak­
ların rezerv tesbitleri en doğru bir şekilde tesbit edilmelidir. Yeni
bulunacak yatakların rezervleri en kısa zamanda belirlenmelidir.
Taş kömürü üretiminde ve tüketiminde izlenecek politikayı
özetliyecek olursak;
Türkiye'de halen bilinen taş kömürü rezervleri oldukça sı­
nırlı bir sahaya, Zonguldak Taş Köriıürü Havzasına inhisar etmek­
tedir. Bu havzanın hem jeolojik özelliği ve hem de sınırlı rezervi,
memleketimizin taş kömürü talebinin karşüanmasım hedef tu­
tacak bir seviyeye ulaştırmaya müsait bulunmamaktadır.
Bugün için, taş kömürü tesis yatırımları beher ton için, tevsi
yatırımları dahil 3000 TL'dir. İdame yatırımları ise ton başına
150 TL'dır. Taş kömürü madenciliğinde, özellikle yeraltı kömür
madenciliğinde büyük bir hızla artan işçi ücretleri nedeni ile üre­
tim maliyetlerininde aynı oranda yükselmesi, Havza rezervlerinin
de zaten mahdut olması, taş kömürü tüketimini taş kömürünün
—
yakıt olarak kullanılmasının zorunlu olduğu alanlara itmekte­
dir. Zaten memleketimizde her tür enerjinin en titiz bir tutumla
tüketilmesi şarttır.
Bu itibarla taşkömürü üretim program ve projelerinin hazır­
lanmasında memleketimizin Demir-Çelik Sanayiinin, gazhanelerin
ihtiyaçları ve inkişafı öncelik gözönünde tutulmuştur. Bu arada
bazı küçük ve zorunlu taşkömürü tüketen tesisleri burada hesaba
katmaya lüzum yoktur. Bu meyanda Devlet Demir Yollarının taş­
kömürü ihtiyaçları ancak koklaşmayan taşkömürlerinden ve mah­
dut miktarda karşılanabilir.
Taşkömür projelerinin hazırlanmasında prodüktiviteyi artı­
racak olan konsantrasyon, bünyeye en uygun mekanizasyon ted­
birlerine öncelikle yer verilmelidir.
Linyit üretiminde - Tüketiminde izlenecek Politika
Hızla artan nüfusumuz, süratli şehirleşme, sanayinin her alan­
da kurulması ve genişlemesi, hayat standardının yükselmesi her
tür enerjiye olan talebi tahminlerin ötesinde arttırmaktadır. Özel­
likle linyit kömürleri bu talepleri önemli ölçülerde karşılayabilecek
durumdadır. Memleketimizin her köşesine büyük, küçük linyit ya­
takları dağılmış bulunmaktadır. Bu yatakların toplam rezervleri
yaklaşık 6 milyar tondur. Bu yatakların belirli bir plan-programa
göre memleketimiz ihtiyaçlarına hızla arzı gerekmektedir.
Linyit kömürü rezervlerimizin taş, kömürü rezervlerimize na­
zaran biraz daha fazla şanslı düzeyde olduğu muhakkaktır. Bu ne­
denle linyitlerin tüketim alanını taşkömürü gibi sınırlamak ge­
rekmektedir. Genel olarak linyitler, halen de olduğu gibi;
1— Ev yakıtı olarak,
2— Sanayinin çeşitli alanlarında,
özellikle çimento, şeker,
tekstil, taş ve kireç ocakları ve benzeri alanlarda,
3— Ulaştırmada - T.C.D.D. az meyilli arazide,
4— Elektrik üretiminde (özellikle düşük kalorili-kaliteli lin­
yitler kullanılmaktadır).
Türkiye'nin ev yakıtı ihtiyacının halen % 50'sine yakın bir
kesimi ticari olmayan odun ve tezekle temin edilmektedir. Odun
ve tezeğin büyük mikyasta bu derece kullanılması yurdumuzda
toprak-su-bitki dengesini giderek bozmaktadır. Erezyon olayı bu
denge bozukluğunun tabii bir sonucudur.
Odun kullanımı orman islahinde elde edilen ağaçlara inhisar
etmeli başka bir deyimle azaltılmalıdır.
Tezeğe gelince, tezek daha başlangıçta iken biogaz üretimine
tahsis edilmeli, biogaz artıkları olan maddeler toprağa verilme­
lidir. Böylelikle tarım alanına sevkedilen çok değerli tabii gübre
ile munzam mahsul elde edilecektir. Böylelikle büyük çapta eko­
nomik zararlara yol açan tezek ve odun kısmende olsa ısıtma ala­
nından çekilmiş olacaktır.
Linyitlerin nisbeten düşük ısı dereceleri nedeni ile uzak me­
safelere nakledilmeleri ekonomik değildir. Bu nedenle izlenecek
bölgesel üretim ile özellikle küçük, büyük linyit ocakları, halkın
ev yakıtı ihtiyacının önemli bir kısmını sağlamış olacaktır.
Üretim sırasında meydana gelen linyit tozlarından istifade
edilmesi önemli bir problem teşkil etmektedir, Türkiye linyitle­
rinin hepsinin bünyesinde önemli miktarda kil ve benzeri madde­
lerin bulunması katkı maddesi kullanılmadan bunlardan normal
biçimde briket yapılmasına imkân vermemektedir. Toz linyitlerin
üretim ünitesinin büyüklüğüne göre ya elektrik üretimine ya da
yukarıda belirtilen sanayi alanlarında tahsisi daha uygun olur.
Parça linyitlerin köy, kasaba, küçük şehirlerde ya olduğu gibi
ev yakıtı olarak veya sanayide, ulaştırma alanında söz konusu te­
sislerin gerektirdiği biçimde kullanılmaları uygundur.
Büyük şehirlerde kömürlerin ham biçimde ev yakıtı olarak
kullanılması, içlerindeki kükürt oranı. düşükte olsa dahi uygun
değildir. Bu gibi hallerde ev yakıtı olacak kömürlerin çevre sağ­
lığı yönünden karbonize edilmeleri en uygun hal çaresidir.
Linyit kömürü tesis ve tevsi yatırımları açık ocaklar için or­
talama 750-100 TL/ton, yer altı ocakları için ortalama 2000
TL/Ton'dur. İdame yatırımları ise 75-100 TL/ton'dur.
S O N U Ç
Buraya kadar yapılmış bulunan açıklamalardan şu neticelere
varılmış bulunmaktadır:
2000 yılma girerken dünyada bilinen maden kömürü rezerv­
lerinin % 2'si, Petrol rezervlerinin % 87'si, Tabi gaz rezervle­
rinin % 74'ü tükenmiş olacaktır. Türkiye'de de yeni rezervlerin
bulunmadığı takdirde, gene 2000 yılma kadar taşkömürü rezerv­
lerinin % 40'ı, linyit kömürü rezervlerinin % 30'u, Petrol rezerv­
lerimizin ise tümü tükenmiş olacaktır. Türkiye'de tabi gaz bulun­
duğuna dair emareler bulunmakla beraber kayda değer bir rezerv
halen tesbit edilememiştir. Petrol içinde durum aynıdır.
Netice olarak maden kömürleri ve petrol yönünden memleke­
timiz çok ciddi olan gerçeklerle karşı karşıyadır. Bugün için bü­
tün tüketimin kömüre yöneltilmesi, kömür rezervleri bu kadar sı­
nırlı olan ülkemizde yanlış bir davranış olur. Kaldı ki yukarıda
söz konusu olan linyit rezervlerinin % 50 ortalama 1200 kg/kal.
ısı değeri olan Afşin-Elbistan linyitleridir. Linyitlerimizin diğer
% 50'sini teşkil eden 3 milyar ton rezervin en az 1/3'ünün ısı de­
ğeri 2000 kg/kal. altındadır.
Tüm linyit rezervlerimizin yalnız elektrik üretimine yöneltil­
mesi söz konusu olamaz. Esasen 2000-2500 kg/kal. ısı değeri al­
tındaki linyitlerden elektrik üretiminde faydalanılması esastır.
Genel olarak ısı değeri 2000-2500 kg/kal. den fazla olan linyitler
bazı sanayi kollarının ve ev yakıt ihtiyaçlarının karşılanmasında
kullanılmaktadır.
Burada önemli bir konuya temas etmek gerekiyor. Enerji kay­
nakları Türkiye gibi yetersiz olan ülkelerin durumu ne olmalıdır?
Burada en iyi örnek İtalya ve Japonya'dır. Her iki ülkede fosil
enerji kaynaklarından ziyadesi ile mahrumdur. Ama, her iki ülkeninde ekonomik durumu fevkaladedir. Bu iki ülkede Sanayinin,
ısıtma ve aydınlatmanın, ulaştırmanın vs. enerji ihtiyaçlarının ço­
ğu ithal yolu ile karşılanmaktadır. Bu arada söz konusu olan, eko­
nomik dengenin ülke çapında iyi ayarlanmış olması, ödemeler den­
gesinin açık vermemesidir. Her ülke kalkınmış ve kalkınmakta
olsun bazı konularda, bazı oranlarda dışarıya bağlıdır. Yeterki bu
bağımlılık o ülkenin ekonomik dengesini bozmasın, ödemeler den-
gesi açık vermesin, bağımlılık kabul edilebilir sınırlar altında kal­
sın.
Memleketimizde çeşitli enerji kaynaklarından istifade edebile­
cek kapasiteler şöyledir:
Kömürler
Bitümlü Şist
Hidrolik
Nükleer Eneıji
))
))
Güneş enerjisi
Tezek (1)
Odun
55-60 milyar K W h .
5
»
»
75-80
»
»
2
»
»
8
))
))
120 milyon ton T.E.T.
8 milyon T.E.T./Yü
15
))
))
yy
azamı
))
))
1986'da
1991'de
Memleketimizin kömür madenciliği için önemli bir hususu
burada açıklamakta fayda vardır. Öncelikle Zonguldak Taş Kö­
mürü Havzasının, bazı linyit havzalarının jeolojik bünyelerinin çok
arızalı olmaları, son zamanlarda ise ücretlerdeki her hangi bir
ölçüye dayandırılmayan artışlar ve K İ T sisteminin kendine özel
fakat önemli mahsurlarının getirdiği fazla istihdam ve çeşitli yol­
lardan işletmelere yapılan müdahaleler kömür işletmeciliğini, özel­
likle yer altı işletmeciliğini çok zarar doğuran teşebbüsler haline
getirmiştir.
Kamu kömür sektöründe fiyatların devletçe tesbiti ise ayrı
bir handikaptır.
Açık ocak linyit işletmeleri ise mekanize edildikleri oranda
özellikle özel teşebbüste iyi kâr getiren işletmeler haline gelmiş­
lerdir. Jeolojik yapı mahsurunun dışında, kamu kömür işletmeci­
liğinin memlekete yararlı olabilmesi için yukarıdaki problemler­
den kurtarılması şarttır. Memleketimizde artık normal düzeye
erişmiş olan işçi ücretleri, ücret artışlarından batı ülkelerindeki
ölçülerde arttırılmalıdır veya aynı muameleye tabi tutulmalıdır.
(1)
Tezek olarak İstifade yerine yaş gübrenin fermante edilerek bir
yandan gazı alınmış gübre üretilmesi, gazdan ve gübreden ayrı ayrı fay­
dalanılması memleketimiz için çok önemlidir.
Tedbir ve Tavsiyeler
1— Halen çok sorunlu primer enerji kaynaklarma sahib olan
ülkemizde kömür, petrol t a b u gaz, turbiyer, bitümlü şist, uran­
yum vs. her çeşit primer enerji türünün aranması seferberliğine
hemen girişilmelidir.
2— Hidrolik enerji kaynaklarının bir an önce harekete ge­
çirilmesi sağlanmalıdır.
3— Eski tesislerde (halen kömürle çalışmayan tesisler kast
ediliyor) kömüre geçilmede özellikle ithal ile ilgili masraflar eko­
nomimiz için ağır bir yük haline gelebilir, faydadan çok zarar do­
ğabilir. Bu konuda çok iyi hesap yapılmalı, israftan her halükar­
da kaçınılmalıdır.
4— Demir-Çelik üretiminde asgari ölçüde kömür kullanılma­
sını sağlayacak biçimde tesisler değiştirilmelidir.
NOT: Memleketimizde 1979 taş kömürü maliyeti yaklaşık 5000
TL/ton'dur.
5— Bütün inşaatlarda, özellikle yeni inşaatlarda enerji kay­
bına mahal vermeyecek inşaat tarzı uygulanmalıdır. İzolasyona
önem verilmeli, çift cam gerekiyorsa kullanılmalıdır.
6— Yeni ve eski mahalleleri, mahalle mahalle tamamen mer­
kezi teshine çevirmelidir. Halen teklif edildiği biçimde apartman­
ların kömüre çevrilmesi konuyu hiç bir şekilde halletmez. Fuzuli
masraf olur. Derhal mahalle mahalle merkezi sisteme geçilmeli.
Yakıt sarfiyatı bu şekilde pek çok azalır.
7— Yeni Fuel-Oil santralları artık yapılmamalıdır. Memle­
ketimizde halen kurulmuş bulunan fuel-oil santralları elektrik açı­
ğının kapatılmasında çok faydalı olmuşlardır.
8— Mevsim değişiklikleri enerji tasarrufunda ciddi bir konu­
dur. Meteoroloji ile sıkı işbirliği yapılması ve buna göre teshin
sezonları ayarlanmalıdır.
Evlerde, dairelerde ısının en yüksek derecesi 18°C aşmamalıdır. (Coğrafi durum nazarı itibara alınmak sureti ile)
9— Kömür ve petrol gibi büyük çapta kullanılan yakıtlar dı­
şında kalan diğer enerji türlerinden kısa zamanda faydalanılması
imkânlarının süratle araştırılması.
10— Enerji kaynakları genel olarak sınırlıdır. Tabii yerinden
istihraç edilen enerjinin yerine yenisi konamaz. Bu nedenle her
türlü enerjinin daha ekonomik kullanılmasmda gereken bütün
tedbirler aimmalıdır.
1 1 — Bütün bu enerji tasarrufunda eğitim konusu büyük yer
tutar. Bu konulan iyi bilen, iyi yetiştirilmiş şahıslar, radyo, tele­
vizyon ve benzeri yayın organlarından mütemadiyen neşriyat ya­
pıp başarının tek şartı olan halkı iş birliğine çağırmaları, davet
etmeleri zorunludur.
12— Memleketimizin ihtiyacı olan tüm ham petrolün yurdu­
muzdaki rafinerilerde işlenerek mamul (ürün) ithal edilmemesi.
BAŞKAN: İlginiz ve anlayışınız için bil­
hassa teşekkürler ederiz, Sayın Prof, Dr,
Kâzım Çeçen.
TÜRKİYE'NİN ENERJİ KAYNAKLARI: SU
PROF. DR. KÂZIM ÇEÇEN
İ.T.Ü İNŞAAT FAKÜLTESİ HİDROLİK VE
SU KUVVETLERİ KÜRSÜSÜ
TÜRKİYEDEKİ HİDROELEKTKİK
POTANSİYE
Dünyadaki enerji kaynakları iki esas bölüme ayrılabilir,
1— Tükenmeyen enerji kaynakları: Su kuvvetleri tesislerinden
elde edilen enerjinin esası yine güneş enerjisine dayanmak­
tadır. Güneşten arza gelen radyasyon dolayisiyle milyarlarca
metreküp su yeryüzünden buharlaşır ve yağışlar halinde tek­
rar arza döner. Su buharlaşması dolayisiyle kazanmış olduğu
potansiyelle, yağışlar halinde akarsulara karışır ve buradan
da denize akar.
Derelerden, nehirlerden akan sular, yatakları içerisinde sürtünerek, taşlara çarparak, katı maddeleri sürükleyerek haiz
oldukları potansiyel enerjiyi ve dolayisiyle kinetik enerjiyi ısı
enerjisine çevirirler. Su kuvvetleri tesislerinde bu potansiyel
enerji türbin ve jeneratörler vasıtasıyla elektrik enerjisine çev­
rilir. (Tablo 1)
2— Tükenen enerji kaynaklan (Kömür, petrol, tabiî gaz, nükleer
enerji kaynakları)
Su kaynaklarından enerji üretimi, diğer kaynaklara nazaran
bazı yönlerden farklılıklar teşkil etmektedir.
Bir ülkenin kömür, linyit, odun, petrol, tabiî gaz ve su ener­
jisi gibi enerji kaynakları arasında su kaynaklarından enerji
yönünden faydalanma hususunun ayrı bir özelliği vardır. Ter­
mik santrallar kömür, petrol ve tabiî gaz kaynaklarını işle­
yerek elektrik enerjisine çevirirler. Bu primer enerji kaynak­
ları sonsuz değildirler, belirli bir zaman süresi sonunda bit­
meğe mahkumdurlar. Bu kaynaklardan faydalanmak veya
faydalanmağa geç başlamak suretiyle bu günkü kalkınmamız
geri kalır, fakat primer enerji kaybı olmaz, faydalanma ge­
lecek nesillere bırakılmış olur. Halbuki bir zerre su, yatağın­
dan akıpta denize ulaşırsa, o zerrenin enerjisinden ebediyen
faydalanmamıza artık imkân yoktur. Su kuvvetlerinden enerji
üretimi bakımından faydalanma ancak hidroelektrik tesisin
işletmeye açıldığı günden itibaren başlar. Binaenaleyh, bir
ülkede termik enerji üretim tesislerinin yapılmaması, fayda­
lanmanın ertelenmesine sebep olurken, hidroelektrik tesisle­
rinde, faydalanma anma kadar üretilebilecek enerj i bizim için
tamamken kaybolmuş olur. Bu yüzden ülke enerji politikasın­
da hidroelektrik tesislerin yapımına öncelik tanımak gerek­
mektedir.
Zannedildiği gibi hidroelektrik tesislerinde üretilen ener­
jinin maliyeti sıfır değildir. Gerçi enerji üretimi için kulla­
nılan suya bir para ödenmez ama hidroelektrik tesislerin te­
sis ve istimlâk masrafları diğerlerine nazaran çok daha yük­
sektir. Bir seneye isabet eden maliyet ve işletme masrafları
hesaplanarak, senelik üretilen
enerjiye (KWh) bölünecek
olursa buradan bir kilovat saatm maliyeti elde edilir. Bilhas­
sa depolu tesislerde (baraj) göl havzasının kamulaştırılması
için sarf edilen paralar, o blögedeki ziraattan yapılan üretimin
ortadan kalkmasından ileri gelen ziyan, o araziyi işleyen kim­
selere yeni iş ve mesken temini, mevcut köprüler, yollar, de­
miryolları, fabrikalar, meskenlerin başka yere nakli veya ye­
niden yapılması önemli sosyal ve ekonomik problemler mey­
dana getirir. Baraj gerektiğinden çok yüksek yapılırsa, üre­
tilecek enerji miktarı da orantılı olarak artar ama kamulaştırılacak arazi alanı da çok daha büyük bir oranda artar ve
sosyal, ekonomik problemler ise çözülmesi çok müşkil bir hal
alır, tesis artık bedava bir malzeme olan suyu işleyerek enerji
üretse daha rantabl olmaktan çıkabilir. Bunu mukabil termik
santrallar az yer kaplarlar, tesis masrafları düşüktür fakat
enerji üretimi için kullandıkları malzeme kıymetlidir, bu mad­
deler o ülkede çıksa daha satılma kabiliyetine haizdir. İşletme
masrafları fazladır. Eğer kömür, linyit, tabiî gaz veya petrol
o memlekette üretilmiyor ise, üstelik enerji üretimi dışa bağ­
lıdır. Kömür, petrol, tabiî gaz aynı ülkede üretilse dahi bu
maddeleri dış ülkelere satıp memleketin başka ihtiyaçlarını
temin etmek, her zaman için kabildir.
Bütün bu düşüncelere ilâveten, hidrolojik durum, enerji
nakli problemleri, su ve kömür, linyit, petrol, tabiî gazın ülke
içerisinde dağılışı ve nakledilme imkânları, enerji üretimin­
deki işletmenin gerektirdiği esneklik, enerji politikasında kar­
ma bir üretimi zorunlu kılmaktadır.
Memleketimizde mevcut su kaynaklarından faydalanma
suretiyle yapılabilecek elektrik üretimi 100 milyar KWh/sene
olarak, tahmin edilmektedir. (1) Bu potansiyel Avrupa ülke­
leri arasında, yükseklik sırasına göre Norveç ve İsveç'ten son­
ra bizi 3. yapmaktadır. Bu 100 milyar KWh/serıe olan potan­
siyele k a t ı bir değer olarak bakmak doğru değildir. Zira bu
değer, petrol, kömür ve diğer primer enerji kaynaklarının fi­
yatları arttıkça yükselebilir. Halen bu potansiyelin % lO'unu
kullanabiliyoruz, 1991 senesine kadar % 50'sini kullanacağı­
mız tahmin edilmektedir.
1978 senesinde durum aşağıdaki gibidir: (2)
Adet
1—
2—
3—
4—
Çalışmakta olan HES
İnşa halinde olan HES
Kesin proje halinde olan HES
Planlama halinde olan HES
T O P L A M
5— İstikşaf halinde olan HES
G E N E L
T O P L A M
1MW
GWh
54
17
21
38
1854
4038
4515
6043
9054
14364
16427
16709
130
186
16450
14450
56554
44010
316
30574
100564
Türkiye'de bu hidroelektrik potansiyelden yakın bir ge­
lecekte daha fazla faydalanma, ancak makina, elektrik ve
benzeri döviz isteyen kısımlar için gerekli dövizi bulmakla
kabil olacaktır. Bunun ise planlanan sürelerde kabil olmaya­
cağı görülmektedir. Bu yüzden, türbin, jeneratör ve benzeri
aksamın memleketimizde imal edilmesi için gerekli girişim­
lerde biran önce bulunmak zorunluluğu vardır.
Karakaya, Atatürk barajı gibi dev türbin ve jeneratörler
belki daha bir müddet ülkemizde yapılamıyacaktır. Fakat orta
büyüklükteki türbin ve jeneratörlerin yapılmaması için bir
sebep yoktur. Bugün enerji üretimi için yapılan hidroelektrik
santralların yanında, otomatik çalışan, personele ihtiyaç gösı
termej^en nıikro santrallar yapılmaktadır. Bunların yapımı
I
için ise, hiçbir dış desteğe veya patent satın alınmasına ihti\
yaç olmadığı kanaatmdayım. Bunlar, memleketimizde derj
hal faaliyeti geçirilerek imal edilebilir. Esaslı bir enerji üre|
tim ilâvesi olması dahi, büyük bir ferahlık meydana getire|
bilir. Bu tesislerden, 1973 istatistiklerine göre Almanya'da yal\
nız Bavyera eyaletinde 1135 tane mevcuttur. Bunun yanın}^-|
da mevcut hidroelektrik tesislerimizin İslahı ve tevsii iledefleCJ^^
bugün dışarıdan satın aldığımız elektrik enerjisi kadar bir
\
artım sağlamak mümkündür.
|
Türkiye'deki hidroelektrik potansiyelin en büyük bölü)
mü Fırat nehrindedir. Fırat nehri tüm potansiyelin %.35'dir.
\
Doğu Karadeniz akarsuları % 15, Dicle nehri % 10 olarak
\
tüm potansiyelin % 60'mı teşkil ederler (Tablo 3)
|
Aşağı Fırat Projesi diye adlandırılan proje ise, Türkiye'de
I
en esaslı gelişmeyi sağlayacak projedir. Keban, Karakaya, Ata\
türk ve Birecik baraj ve santralları sayesinde Türkiye'de bu\
gün bütün kaynaklardan elde edilenden daha fazla enerji üre­
tebilecektir (Tablo 8 ) . Ayrıca, 700 000 ha arazinin sulanması
ile bugün Türkiye'de sulanan arazi alanına yaklaşık olarak
eşit bir alan sulanmış olacak, tarım bakımından fevkelâde
büyük faydalar sağlanacaktır.
REFERANSLAR
1— Türkiye 3. Genel Enerji Kongresi, Enerji İstatistikleri, 1978
2— Türkiye 3. Genel Enerji Kongresi, 1 Alışılmış Enerji Kaynak­
ları. Hasan Eke, Türkiye'nin Enerji Potansiyeli, 1978
3— Türkiye 3. Genel Enerji Kongresi, Kâzım Çeçen, Biriktirmesiz
Hidroelektrik Tesislerinde Enerji Üretiminin Arttırılması, 1978
DÜNYADAKİ TÜKENMEYEN ENERJİ KAYNAKLARI
(Scientific Anerican 1971)
Maksimum
(güç) 10''
1— GÜNEŞ RADYASYONU:
Yakıt olarak odun
Çiftliklerdeki artıklar
Fotosentezden ileri gelen yakıt
Hidroelektrik
Rüzgâr enerjisi
Direkt konversiyon
Fezanın ısınması
2— GÜNEŞTEN BAŞKA KAYNAKLARDAN:
Gel-git etkilerinden
Jeotermik kaynaklardan
T O P L A M
28 000
3
2
8
3
0.1
2000 Yılmda
mümkün
0.6
1.3
0.6
0.01
1
0.01
0.01
0.06
1
0.06
0.06
0.006
18
3
II
DÜNYA ELEKTRİK ÜRETİMİNİN KAYNAKLARA GÖRE
GELİŞİMİ
Birim = lO^KWh
Yıllar
Termik
Hidrolik
Nükleer
Toplam
Artış
1961
1 723 126
725 792
4 558
2 453 276
1962
1 889 246
768 129
6 477
2 663 852
8.6
1963
2 065 893
802 751
10 617
2 879 261
8.1
1964
2 281 457
838 911
14 972
3 135 340
8.9
1965
2 437 812
916 211
24 180
3 378 203
7.7
1966
2 615 510
988 343
34 603
3 638 456
7.7
1967
2 809 688
1 010 915
41902
3 862 505
6.2
1968
3 099 858
1 054 502
52 231
4 206 591
8.9
1969
3 380 671
1 125 440
61 168
4 568 279
8.6
1970
3 652 592
1 177 683
77 948
4 908 223
7.4
1971
3 893 518
1 233 838
106 067
5 233 418
6.6
1972
4 226 276
1 294 009
143 993
5 664 278
8.2
1973
4 582 517
1313 152
191 408
6 087 076
7.5
1974
4 580 243
1 438 752
245 985
6 264 979
2.9
1975
4 660 424
1 458 477
342 696
6 461 596
3.1
1976
5 062 724
1 456 156
397 769
6 916 654
7.0
Ill
TÜRKİYE'DE EKONOMİK HİDROLİK POTANSİYELİN
AKARSU HAVZALARINA GÖRE DAĞILIŞI
Havza adı
Meriç Ergene
1~
2— Marmara
3— Susurluk
4_
Kuzey Ege
5— Gediz
6— Küçük Menderes
7— Büyük Menderes
8— Batı Akdeniz
9— Antalya
10— Burdur-Göller
11— Akarçay
12— Sakarya
13— Batı Karadeniz
14— Yeşilırmak
15— Kızılırmak
16— Konya
17— Doğu Akdeniz
18— Seyhan
19— Asi
20— Ceyhan
21— Fırat
22— Doğu Karadeniz
23— Çoruh
24— Aras
25— Van
26— Dicle
T O P L A M :
Ekonomik Potansiyel
Kurulu Güç
Enerji
(MW)
(10' Kwh)l
578.9
21
189
1 258
52
372
150.3
653
772.9
689
1 661
2 701
1 206
408
833
1 578.1
30.4
866.9
835
3
932.6
8 273
3 500
3 409
88.8
56.6
2 579
27 015
1
1
2
5
912
931
711
426
77
3 262
4 295
15
3 482
35 638
15 372
8 980
298
223
9 645
100 000
CUMHURİYETİN İLANINDAN BUGÜNE KADAR ELEKTRİK
ÜRETİMİNDEKİ GELİŞMELER
1923
1925
1930
1935
1940
1945
1950
1955
1960
1965
1970
1971
1972
1973
1974
1975
1976
1977
30.343
31
78
126
217
246
408
612
1272
1494
2382
2578
2711
3192
3732
4174
4361
4727
—
—
_
106.3
213
397
528
790
1580
2815
4952
8623
9781
11242
12425
13477
15662
18282
20564
30.1
89
1001
2179
3032
2610
3204
2603
3355
5903
8374
8592
3.7
5.6
35.5
44.5
35.4
27
28.5
21
25
38
46
42
7
13
22
28
38
38
101
157
242
255
299
336
292.6
330.3
384.8
l İ İ İ İ İ S i l i l i İ l İ İ S İ
00 O
^px^f^OOtOOO^^^OOO--J O O
CO CD CD CO CO
CO CO CO CO CO
H
1^
d
o
r
M-
ı^^^Dtoo^->3CoooMK)
to to to bO bO ISD to
axai.CiCJit0O3cnjOi<^'^'^
SSSoK^OOCDCJiaiOD
>
22 S
ö^
> d
O' ?3
cn Oi CJi tji CJi cn
©
ti
O
totofcobototob^wcotoCA:
O
d=
o
d:
2:
d:
Z
?î
d
go
d
s
İS3 İS3 05
00 00-3rf^<^CO00"^-3-3<IOiaia^vl^K*^J^J^
0 0 0 0 0 0 0 0 0 0 0 0 0 0 0 0
0 0 0 0 0 0 0 0 0 0 0 0 0 0 0 0
TÜRKİYE'DE HİDROELEKTRİK YOLUYLA ENERJİ ÜRETİMİ
Birim: Gwh = 10* K W H
Yıllar
1950
1951
1952
1953
1954
1955
1956
1957
1958
1959
1960
1961
1962
1963
1964
1965
1966
1967
1968
1969
1970
1971
1972
1973
1974
1975
1976
1977
Gwh = 10' kwh
30
45
59
68
83
89
163
311
677
691
1001
1265
1 124
2 104
1648
2 179
2 338
2 382
3170
3 445
3 033
2 610
3 204
2 603
3 356
5 887
8 371
8 570
VII
Birim: Gwh = 10' kwh
Üretim = Taiep
9 001
9 884
11091
12 690
13 771
19 636
22 698
23 126
24 971
31 486
36 745
41 109
46 169
51 083
57 134
Yıl
1978
1979
1980
1981
1982
1983
1984
1985
1986
1987
1988
1989
1990
1991
1992
VIII
AŞAĞI FIRAT PROJESİ
KADEMELER
Keban
Karakaya
Atatürk
(Yükseltilmiş
Karababa)
Birecik
T O P L A M
GÜÇ M W
ÜRETİM
(1 MW = 1000 K W ) Milyon KWh/sene
4500
4x157.5 = 630
1787
4x181.1 = 7240
7354
6x300
= 1800
8091
8x300
= 2400
1000
6554
3300
25032
BİTİŞ
TARİHİ
1974
1980-81
1983-85
1986-88
1990-91
— Türkiye'de 1977 sonunda mevcut hidroelektrik tesislerinin
toplam gücü 1854 M W
— 1977 senesi toplam hidroelektrik üretimi 9054 milyon Kwh
— 1977 senesi toplam üretimi 20564 Milyon Kwh
— Atatürk Barajmdan sulanan alanm tümü 700 000 ha
İNŞAATINA BAŞLANMIŞ VEYA BAŞLANACAK
OLAN H.E.S.
HİDROELEKTRİK
KURULU GÜCÜ ENERJİSİ İŞLETMEYE
SANTRAL
ORTALAMA
AÇILIŞ
Adı
MW
GWh
Yılı
1— Karakaya (1-6)
1800
7354
1985-87
2 — Keban (5-Ö)
724
1630
1980-81
Keban (1-8)
(1354)
•(6287)
1974-81
3— Oymapmar (1-4)
540
1620
1982-82
4— Hasan Uğurlu (1-4)
500
1217
1979-83
5— Asiantaş
138
569
1981
6— Köklüce
90
583
1980
7— Adıgüzel
60
150
1981
8— Suat Uğurlu
46
273
1980
9— Doğankent B
40
355
1979
10— Karacaören 1
30
142
1985
11— Mercan
18
78
1982
12— Tercan
15
30
1982
13— Tohma
12
67
1985
14— Doğankent 4
8.2
108
1979
15— Hasanlar
8
35
1985
16— Berdan
6
36
1985
17— Kızıldere
3.2
7
1985
T O P L A M
4038.4
14364
BAŞKAN:
Sayın Muammer
Çetinçelik
TÜRKİYE'NİN ENERJİ KAYNAKLARI •
NÜKLEER ENERJİ
Yük. Müh. Dr. MUAMMER ÇETİNÇELİK
ULUSLARARASI ENERJİ UZMANI
Bugünkü evrensel enerji açlığı, bütün dünyanın ekonomik
yapısını sarsmaktadır. Gelişmiş ülkelerle, gelişmekte olan ve geri
kalmış ülkelerde enerji ile sanayi ve ekonomik düzen arasındaki
bağlantılar için yeni birer strateji kurmak zorundadırlar. Enerji
bunalımına karşı dünya çapında önerilen çözüm yollarından başlıcasım nükleer santrallar kurmak teşkil etmektedir. Bugün ar­
tık nükleer santrallar kurmaktan vazgeçilemez. Biz Türkiye ola­
rak nükleer enerji işinde çok geciktik hala da gecikmekteyiz. Yur­
dumuzun enerji darboğazı ancak nükleer santrallar kurmakla aşı­
labilecektir. Yüzyılımızın sonuna kadar nükleer enerjinin toplam
dünya elektrik enerjisi üretimine katkısının % 12'den yaklaşık
olarak % 50'ye, hatta % 70'e yükselmesi beklenmektedir.
Günden güne hızla artan dünya enerji ihtiyacı ve bu ihtiya­
cın muhtelif enerji kaynaklarıyla karşılanması hususunda bugüne
kadar yapılan birçok etüd ve araştırmalara göre; 2000 yılında 7
milyar mertebesine ulaşacak olan dünya nüfusunun yıllık enerji
ihtiyacı, yaklaşık olarak 20 milyar ton taşkömürüne tekabül ede­
cektir.
Dünyanın 2000 yılma kadarki toplam enerji ihtiyacının yüzde
ondan fazlasının nükleer enerjiden faydalanmak suretiyle karşıla­
nacağı muhakkaktır.
Hali hazırdaki dünya nükleer enerji potansiyeline gelince;
1970 yılında dünyadaki kurulu nükleer güç toplamı 31.00 M W e
(Megavat-elektrik) iken bunun 1980 yılında 320.000 MWe'a çıkaca­
ğı hesaplanmıştır.
Meselâ; İngiltere, 1985 yılında elektrik enerjisi ihtiyacının üç­
te birini ve Federal Almanya ise dörtte birini nükleer yolla üre­
tecektir. Birleşik Amerika'da, tüm elektrik üretiminin 1973 yılın­
da % 7,4'ü nükleer kaynaklı iken, bu rakam 1975'de % 11,4'e yük­
selmiş, muhtemelen 1980'de % 19,5'a ve 1985 yılında da % 30,6'ya
çıkması beklenmektedir. Eğer plânlanan nükleer santrallar zama-
mnda devreye sokulabilirse, A.B.D. de, 2000 yılında gerekli elektri­
ğin % 50'den fazlası nükleer eneıji santrallarıyla sağlanacaktır.
Demir perde ülkeleri hariç, sadece hür dünyada, gelecek 2000
yılında, kurulu toplam nükleer güç potansiyeli 2.000.000 MWe'a
çıkacaktır. Halen Birleşik Amerika'da, 70.000 MWe toplam gücün­
de 80 kadar nükleer enerji santralı daha inşa halindedir. Sadece
Avrupa'da, 1970 yılındaki 10.000 NWe'lik kurulu nükleer gücün,
1979'da 54.000 MWe'a ve 1985 yılında ise 225.000 MWe'a çıkması
beklenmektedir. Meselâ: Japonya'da bile 1985 yılma kadar top­
lam kurulu nükleer gücün 40.000 MWe'a çıkarılmasına çalışılmak­
tadır. İngiltere'de de 1985 yılma kadar 50.000 MWe toplam gücün­
de nükleer santral kurulması plânlanmış bulunmaktadır. Bu s u ­
retle, 1985 de İngiltere elektrik ihtiyacının 1/4'ünü nükleer ener­
jiden sağlamış olacaktır.
Batı Avrupa'da, Fransa, Federal Almanya, italya, İsveç, İs­
panya, Belçika ve İsviçre gibi çeşitli memleketlerde nükleer sant­
rallarm kurulması için büyük gayretler sarf edilmektedir. Sadece
Federal Almanya'da nükleer santrallar kurulu gücünün 1985 yı­
lma kadar 40.000 ilâ 50.000 MWe mertebesine ulaşması ve bu mem­
leketi nelektrik enerjisi ihtiyacının l / S kadarını temin etmesi bek­
lenmektedir.
Son dünya enerji bunalımı, bütün gelişmekte olan memleket­
leri de nükleer enerji alanına itmiş bulunmaktadır. Dünyada, 1980
yılında kurulacak olan nükleer enerji gücünden 25.000 MWe'm
gelişmekte olan ülkelerde kurulacağı tahmin edilmektedir. Geliş­
mekte olan memleketler arasında en ileri sırayı Hindistan'ın, yerli
nükleer teknolojisi işgal etmektedir. Nitekim, Hindistan bugün
nükleer reaktörlerle elektrik enerjisi üretmek şöyle dursun atom
bombası bile imâl etmiş ve bu bombaları barışçı amaçlarla kulla­
narak, yeraltı nükleer infHaklarıyla işletilmesi zor olan yeraltı ma­
den cevherlerinin işletilmesinde ve bazı geniş harfiyat işlemlerinde
büyük başarı sağlamıştır.
Keza Türkiye'nin de üyesi olduğu (RCD) teşkilâtı üyelerin­
den Pakistan beş yıldanberi Karaçi yakınlarında kurduğu bir «Candu tipi)) nükleer enerji santralı (138 M W e gücünde) ile elektrik
enerjisi üretmektedir. İran ise. Birleşik Amerika'dan dört adet,
Fransa'dan iki adet ve Federal Almanya'dan da iki adet nükleer
enerji santralı ithal etmektedir. Hâlen inşa halinde olan ve Al-
man]ar tarafmdan km^ulmakta olan iki nükleer santral 1980 yılı
sonlarına doğru devreye girerek İran'da nükleer elektrik üretmeğe
başlıyacaktır.
Balkan komşularımızdan Bulgaristan ise, kurmuş olduğu iki
üniteli beheri 440 MWe olan «Kozludoni» nükleer enerji santra­
lından birinci üniteyi dört yıldanberi ülkenin enterkonnekte şe­
bekesine sokmuş bulunmaktadır. İkinci ünitede bu yıl ortalarına
doğru nükleer elektrik üretmeğe başlıyacaktır. 1 Temmuz 1970 ta­
rihinden beri Bulgaristan'dan ithal etmek zorunda kaldığımız elek­
trik enerjisi bu nükleer şebekenin beslediği devreye bağlanmıştır.
Maalesef Türkiyemize ilk nükleer elektrik böylece ithal yoluyla
girmiş oldu. Yunanistan ise, 1981-1985 yılları döneminde 1800 MWe,
1986-1990 döneminde 2400 MWe, 1991-1995 döneminde 4000 M W e
olmak üzere 2000 yılma kadar toplam olarak 8200 M W e gücünde
nükleer enerji santralları kurmayı kararlaştırmış ve plânlamış bu­
lunmaktadır. Yunanistan'ın kuracağı çeşitli tip nükleer santrallardan birisinden deniz suyunu tatlılaştırma için yararlanılacak­
tır. Şimdilik, tabiî Uranyum cevherlerine sahip bulunmayan bu
ülke kuracağı santrallarda zenginleştirilmiş uramyumlu ve tabiî
sulu reaktörler kullanacaktır.
Büyük bir enerji sıkıntısı içinde bulunan Türkiyemizde ise
nükleer güç üretimi için bugüne kadar yapılan çalışmalar maale­
sef çok yetersiz kalmıştır. Türkiye Elektrik Kurumu'nun bütün
gayretlerine rağmen, yurdumuzun güneyinde, Silifke'nin 40 Km.
yakınında, «Akkuyu» mevkiinde
kurulması kararlaştırılan 600
MWe gücündeki nükleer santral gerekli kredinin zamanında sağ­
lanamaması yüzünden halâ kurulamamaktadır. Eğer iç ve dış fi­
nansman kaynakları yeterince sağlanır ve bu yıl içinde bu ilk Türk
nükleer enerji santralının inşasına başlayabilirsek ancak 1989 ve­
ya 1990 yılında ilk nükleer elektriği üretmiş olacağız. Bu hususta
gerek Başbakanlık Atom Enerjisi Komisyonu ve gerekse Enerji ve
Tabii Kaynaklar Bakanlığı Türkiye Elektrik Kurumu'nun büyük
çabalar harcaması gerekmektedir. Zira komşu ülkelerimize naza­
ran biz bu nükleer enerji alanında çok geciktik ve daha da geci­
kiyoruz. Biz de Türkiye olarak, dünya nükleer enerji yarışında
bir an evvel yerimizi almalıyız.
Yapılan enerjetik üretim-tüketim hesapları bize 1990 yılını
ülkemiz için kritik enerji yılı olarak göstermiştir. Eğer hazırlanan
muhtelif elektrik enerjisi santralları projeleri bu yıla kadar gerçekleşemezse, sanayimiz büyük bir enerji sıkıntısı ile karşı kar­
şıya kalacaktır.
1979 yılında, 26 milyar 500 milyon kiiowat saatlik enerji ih­
tiyacımız bulunmaktadır. Şimdilik üretim ile tüketim arasındaki
açığı Bulgaristan'dan ve Sovyetler Birliği'nden ithal ettiğimiz (da­
ha doğrusu satın aldığımız) elektrik enerjisi ile kapamağa çahşacağız.
Uzun vadeli plân hadeflerine göre; 1982 yılında enerji ihti­
yacımız 39 milyar kilovat-saat; 1987 de 62 milyar kilovat-saat;
1992 de 95 milyar kilovat-saat ve 1995 yılında ise 125 milyar ki­
lovat-saat olacaktır. 2000 yılma dönük tahminler, Türkiye'nin bu
tarihte 35.000-40.000 megavat elektrik gücüne ihtiyaç duyacağım
belirtmektedir. Halbuki Türkiyemizde kullanılmamış 15.000 me­
gavat su ve 10.000 megavat gücünde linyit kaynağı bulunmakta­
dır. Yani 2000 yılında mutlaka 10.000 megavatlık bir enerji açığı,
bütün kaynaklar değerlendirilse bile söz konusu olacaktır. Bu açı­
ğı ise, sırayla kurulacak nükleer santrallarla üretilecek enerji ka­
patacaktır. Yapılan plânlara göre, birinci nükleer santraldan 3-4
yıl sonra ara ile 4 adet 750 MWe'lik ve 2000 yılma kadar da 7 adet
1000 megavat gücünde santral kurulması gerekecektir.
Nükleer enerjinin ham maddesi olan yerli radyoaktif mine­
rallerimizin durumuna göre, Türkiye'de halen tesbit edilmiş mev­
cut Uranyum miktarı 4000 ton (UsOe) ve Toryum miktarı ise;
380.000 ton (Tho.) dır. Fakat bu Uranyum miktarı ancak 600 M W e
İlk bir nükleer santrallarda Toryum'un da kullanılması maksa­
dıyla ileri ülkelerde yapılan çalışmaların olumlu yönde gelişmek­
te oluşu, Toryum'unda Uranyum kadar aranan bir nükleer yakıt
maddesi olacağını göstermektedir.
Ülkemizde mevcut bulunan
Toryum yatakları ihtiyacımızı karşılıyacak potansiyele sahiptir.
1988'lerde dünyada büyük bir Uranyum açığı olmağa başlıyacaktır. Fakat bundan kimse çekinmemektedir. Çünkü bütün
dünyada 1988-2000 yılları arasındaki periyod termal nükleer reak­
törlerden hızlı nükleer reaktörlere geçiş dönemi olacaktır. 2000
yılından sonra kurulacak olan nükleer santrallar hızlı reaktörlü
santrallar olacaktır. Daha şimdiden bütün gelişmiş ülkeler, bil­
hassa A.B.D., İngiltere, Fransa, Japonya ve Federal Almanya bu
tip santralların prototiplerini geliştirmiş bulunmaktadırlar.
Son günlerde, Birleşik Amerika'da, Harrisburg santralında vukubulan kaza, bizleri ürkütmemelidir. Bu nadiren vukubulan tek­
nolojik bir işletme hatasıdır. Türkiye'de 10 yıl sonra doğacak elek­
trik sıkıntısı ancak kurulacak nükleer santrallarla giderilebile­
cektir. Bugüne kadar gidilen tempo ile devam edilir.se ilk Türk
nükleer santralının kurulması maalesef daha da gecikecektir. Biz
de Türkiye olarak, dünya nükleer enerji yarışında gereken yerimi­
zi bir an evvel almalıyız hem de hiç vakit kaybetmeden...
D Ü N Y A D A (Çin hariç) TOPLAM NÜKLEER GÜÇ TAHMİNLERİ
GWe olarak
YILLAR
Dünya Petrol
Krizinden Önce
94
302
693
1390
2355
3580
Dünya Petrol
Krizinden Sonra
103,5
316
888
1900
3365
5330
1975
1980
1985
1990
1995
2000
NOT: 1 GWe = 10' We
SOVYETLER BİRLİĞİ VE DİĞER DOĞU BLOKU ÜLKELERİNDE
KURULU VEYA KURULMASI PLANLANAN NÜKLEER GÜÇ
(MWe)
Ülke
S.S.C.B.
POLONYA
ROMANYA
ÇEKOSLOVAKYA
BULGARİSTAN
MACARİSTAN
DOĞU ALMANYA
YUGOSLAVYA
1975 yıh
1980-81
7200
—
30000
400
400
550
1280
880
?
2000
1600
2600
3080
1600
?
7000
5200
7950
6500
4200
?
400
3200
1000
—
150
880
—
950
—
1985
?
1990
?
GELİŞMEKTE
OLAN BAZI
NÜKLEER
Memleket
Santral
TRAPUR
RAJASTAN
MADRAS
KARACHI
ATUCHA
SANTRALLAR
Reaktör Tipi
Güç
(MWe)
2x190
2x200
2x200
138
Palcistan
319
Arjantin
540
Kore
2x440
Macaristan PAKS
BulgaristanKOZLODOUİ 2x440
2x440
Meksika
VERACRUZ 500
Hindistan
MEMLEKETLERDEKİ
^Hizmete giriş
yılı
BWR
CANDU-HWR
CANDU-HWR
CANDU-HWR
SIEMENS-HWR
LWR
PWR
NOVORONEZKİ
»
BWR
DÜNYA'DA HALEN ÇALIŞAN NÜKLEEE
SANTRALLARIN ADEDİ
A.B.D
,
İNGİLTERE
S.S.C.B
JAPONYA
FEDERAL ALMANYA
FRANSA
KANADA
İSVEÇ
İTALYA ...
BELÇİKA
İSVİÇRE
İSPANYA
HİNDİSTAN
HOLLANDA
PAKİSTAN
MİLLİYETÇİ ÇİN
GÜNEY KORE
...
...
...
74
33
28
22
15
14
11
6
4
4
3
3
3
2
1
1
1
1969
1974-73
1974-75
1972
1973
1975
1975
1976
1979
1981
DÜNYADA ÇEŞİTLİ ÜLKELERDE HALEN İŞLETİLMEKTE
VE KURULMAKTA OLAN NÜKLEER SANTRALLAR
VE GÜÇLERİ
1978 yılı sonu itibariyle
Ülkeler
Çalışmakta
olanlar
(MWe)
A.B.D.
İNGİLTERE
FRANSA
52.347
8.156
6.514
5.516
8.252
13.421
8385
1.073 '
KANADA
FEDERAL ALMANYA
JAPONYA
S.S.C.B.
İSPANYA
POLONYA
İSVİÇRE
BELÇİKA
İSVEÇ
İTALYA
DEMOKRATİK ALMANYA
FİNLANDİYA
LÜKSEMBURG
BREZİLYA
ÇEKOSLOVAKYA
İRAN
YUGOSLAVYA
GÜNEY AFRİKA
KÜBA
MİLLİYETÇİ ÇİN
AVUSTURYA
LİBYA
HOLLANDA
FİLİPİNLER
1.021
1.666
3.764
1.450
1.294
1.102
485
604
Kurulmakta veya
kurulacak olanlar
(MWe)
143.855
6.151
28.040
10.245
17.190
13.023
29.910
15.991
816
3.927
3.799
5.742
3.900
3.672
2.033
1.247
3.116
2.900
9.190
632
1.844
820
4.317
692
410
499
600
TÜRKİYE NİN ELEKTRİK ENERJİSİ TALEP TAHMİNLERİ
Toplam Kurulu
Elektrik
güç
ihtiyacı
Artış (MW)
GWh
İnsan basma
Nüfus
Yıllar (milyon) tüketim
Artış
kWh
%
%
1977
1982
1987
1992
1997
2000
42,1
47,4
53,1
59,7
65,7
69,7
505
816
1168
1168
1927
2195
10,0
7,4
5,3
5,0
4,5
21250
38700
62000
90250
126600
153000
12,7
9,9
7,8
7
6,5
4905
8885
13080
18710
26600
27500
DÜNYA'DA KURULU NÜKLEER GÜCÜN YÜZDE OLARAK
ÇEŞİTLİ ÜLKELERDEKİ PAYLARİ
1.
2.
3.
4.
5.
6.
7.
8.
9.
10.
11.
12.
13.
14.
15.
16.
17.
18.
19.
20.
21.
22.
Birleşik Amerika
Japonya
Sovyetler Birliği
Federal Alm.anya
İngiltere
Fransa
Kanada
İsveç
Belçika
İtalya
Demokratik Almanya
Finlandiya
İspanya
isviçre
Bulgaristan
Hindistan
Milliyetçi Çin ...
Güney Kore
Hollanda
Çekoslavakya
Arjantin
Pakistan
...
...
% 44,3
% 11,4
7,1
'%
7,0
%
6,9
%
5,5
%
4,7
%
3,2
%
1,4
%
1,2
%
1,1
... %
0,9
%
0,9
%
0,9
... %
0,7
%
0,5
%
0,5
%
0,5
%
0,4
%
0,4
%
0,3
%
0,1
%
TÜRKİYE'DE BULUNAN URANYUM VE T O R Y U M
YATAKLARININ TOPLAM REZERVLERİ
Ekonomik
Tenor
Bulunduğu Yer
URANYUM
Salihli-Köprübaşı
Uşak-Güre
Ayvacık-Küçükkuyu
Giresun-Şebinkarahisar
Aydm-Koçarlı
1969
510
250
300
500
Toplam:
TORYUM:
Eskişehir-Beylikahır
Düşük
Tenor
ton
ton
ton
ton
ton
560 ton
—
~
—
—
3629 ton
560 ton
Ortalama Tenor % 0,21
Toplam
2529
510
250
300
500
4089
ton
ton
ton
ton
ton
ton UsOs
Rezerv: 380.000
ton
THO,
TÜRKİYE'NİN (1988-2000) YILLARI URANYUM İHTİYACI
Yıllar
Yıllık Tüketim
Kümülatif
1968
135x
125XX
1989
1990
1991
1992
1993
1994
1995
2000
i. reaktör
X X ) HWR tipi reaktör
360
325
360
325
360
325
360
325
360
375
360
325
360
325
360
375
(ton U^Os)
135
125
495
450
855
775
1235
1100
1575
1425
1935
1750
2295
2075
2655
2400
4455
4025
MUHTELIF ULKFXERDE URANYUM
ÜLKE
Güney Afrika
Federal Almanya
Arjantin
Avustralya
Kanada
İspanya
Birleşik Amerika
Fransa
Gabon
İtalya
Japonya
Danimarka
Meksika
Nijerya
Portekiz
İsveç
Yugoslavya
Toplam:
ÜRETIMI
1978 Üretimi
1980 tahmini
9200 ton
250 »
120 »
760 ))
8500 ))
340 »
»
19000
2200 »
1200 »
11250 ton
250 ))
600 ))
3260 ))
10000 ))
680 ))
25000 ))
3000 ))
1200 ))
120 ))
30 ))
30
210
2200
130
»
»
»
44100 ton
320
4000
130
))
))
))
120 ))
60000 ton
1985 tahmini
13800 ton
250
720
5000
11500
680
40000
3500
1200
120
30
1000
1000
))
))
))
»
»
))
))
))
))
))
»
»
6000 ))
300 ))
1300 ))
180 ))
87000 ton
BAŞKAN:
Sayın
Güngör
Yavuzcan.
TÜRKİYE'NİN ENERJİ KAYNAKLARI:
DİĞER ENERJİ KAYNAKLARİ
Prof. Dr. GÜNGÖR YAVUZCAN
1.
GİRİŞ
Değerli dinleyicilerim,
Enerji sorununun büyük boyutlar aldığı bir dönemde yaşıyo­
ruz. Bu alanda karşılaşılan darboğazm giderek daha da daraldı­
ğına tanık oluyoruz. Bu darboğazın nedenleri ne olursa olsun, so­
runa bilimsel bulguların ışığı altında çözümler aramak durumun­
dayız. Bugünün biliminin, yarının tekniğini ve öbürsügünün re­
fahını doğurması gerektiğini unutmamalıyız.
Enerjinin tarihi, bir bakıma insanlığın tarihinden çok daha
eskidir. Enerji, doğa ve evrenin ayrılmaz bir öğesidir. Şurası ger­
çektir ki, enerji, ekonomik ve toplumsal kalkınmanın bir sonucu
değil, başta gelen sorunu, koşuludur. Öte yandan, enerji, ulusal
ekonomi içinde hem bir araç, hem de üründür.
Çağımızda enerji yardımıyla elde edilen hızlı gelişmeler, git­
tikçe daha çok ilgi ve dikkat sağlamakta, enerjiye daha büyük
önem kazandırmaktadır. Gelecek biliminin (Futurolojinin) doğal
enerji düzeninin gelişmesine karşı özel bir ilgi duyduğu bilinmek­
tedir. Önümüzdeki yıllar bu ilginin giderek artacağı beklenmek­
tedir.
Enerji çok çeşitli yönlerden incelenebilir. Bu alanda bana ay­
rılan konuya iki yönden değineceğim; Birincisi, Güneş enerjisin­
den optimum yararlanma olanakları nasıl geliştirilebilir? İki: Gü­
neş enerjisi dışında kalan öteki yeni enerjilerden uygulamada bü­
yük oranda yararlanılabilir mi?
Konuşmama başlarken, bana bu konuda konferans verme ola­
nağı sağlayan ilgililere teşekkürlerimi sunar; konuşmamı izlemek
için gelen konukları kapsayan siz sayın dinleyenlerimi saygılar,
sevgilerle selâmlarım.
2.
GÜNEŞ ENERJİSİ
Dünya'nm içinde bulunduğu uydular alemindeki, dolayisiyle
Dünya'daki çeşitli enerjilerin kaynağı Güneş'tir. Bir atom fırını
olan Güneş, her saniyede 5 8 7 milyon ton hidrojeni 583 milyon
ton helyuma çevirmekte ve aradaki 4 milyon tonluk kütleyi ener­
jiye dönüştürerek uzaya göndermektedir. Güneş'in bir yıl boyun­
ca evrenine yaydığı enerjinin yaklaşık iki milyarda biri Dünya'ya
düşmektedir. Dünya'njn payına düşen enerjinin tümü kullanıla­
mamaktadır. Gelen enerjinin yarıya yakını (% 45 kadarı) yan­
sımaktadır.
Doğa enerjisi yok edilemez. Şurası gerçektir ki, insan bir ener­
ji okyanusu içinde yaşamakta, fakat bu okyanustan pek az enerji
kapabilmektedir.
Güneş enerjisi, birincil-doğal-enerjilerden olan su, rüzgâr, bi­
yosfer vb. enerjilerin kaynağıdır. Bitkilerde depo edilen enerjiden
biyosfer enerisi doğmaktadır. Odun, kömür, petrol vb. enerjiler,
hep biyosfer enerjisi içinde incelenmektedir. Doğa enerjisinin de­
ğişim sürecinde, fosil yakıtlar, büyük önem taşımaktadır.
Ülkemiz, Dünya'nm Güneş kuşağı içinde bulunmaktadır. Ne
var ki, Güneş'in ışıma şiddeti bölgeden bölgeye değişmektedir. Gü­
neydoğu Anadolu Bölgesi, öteki bölgeler arasında en üstün güneş­
lenme özelliği göstermektedir.
Güneş enerjisinden doğrudan ve dolaylı olarak üst düzeyde
yararlanılabilmesi ve sistemlerin ekonomikliği, meteorolojik ve
astronomik verilere dayalıdır. Ne yazık ki, ülkemizin güneş ener­
jisi verileri azdır ve yapılan ölçmeler de yetersizdir.
Güneş enerjisinin kullanılma alanları çeşitlidir. Birbirinden
farklı olan kullanılma alanlarında uygulanan yöntemler altı ana
grupta toplanabilir. Bunlar; güneş enerjisinden yararlanarak elek­
trik enerjisi, sıcaklık ve soğukluk üretme yöntemleri ile bitki bü­
yümesini hızlandırma, tatlı su elde etme ve hidrojen üretme yön­
temleridir.
Güneş enerjisinin kullanılması sırasında toplayıcılardan (kollektörlerden) yararlanılmaktadır. Bunların düz yüzeyli, odaklı ve
güneş havuzlu tipleri vardır.
Güneş enerjisi, en yaygın uygulamasını bitkisel üretimde bul­
maktadır. Gerçekten de, bu enerji, bitkiler tarafından alınıp kim-
yasal enerjiye dönüştürülerek depo edilmektedir.
Güneş enerjisinin yaygm olan başka bir kullanılma alanı, ısıt­
madır. Bu alanda; pasif, aktif ve bileşik olmak üzere üç temel
ısıtma sistemi geliştirilmiştir. Pasif sistemde, konutun yapısı ısı­
yı toplayıp tutmaktadır. Bu sistem; toplayıcı, ısı aktarıcı ve ısı
depolayıcı olarak üç ana elemandan oluşmaktadır. Aktif sistemin
en önemli ve yaygın kullanış biçimi, düzlem toplayıcılardır. Bu
toplayıcılar, esas olarak, enlem ve deklinasyon derecelerine bağlı
olan uygun bir açıyla yönlendirilmiş, saydam bir örtü ve yalıtımla
korunan emici jmzeylerdir. Bir düzlem toplayıcının yapısı; örtü
sistemi, yalıtıcı şasi, soğurucu yüzey ve ısı taşıyıcı olarak dört ayrı
kısımda incelenebilir. Bileşik sistemde, pasif ve aktif sistemler bir
arada bulunmaktadır.
Güneş enerjisinin ısıtmada ikame enerji olarak uygulamaya
aktarılabileceği, bazı çevrelerce
savunulmaktadır. Kanımca bu
sav, dayanaktan yoksundur. Güneş enerjisi, enerji tasarrufunu
sağlamak amacıyle, ancak destek enerji olarak kullanılabilir. Gü­
neşli ısıtma tesislerinin öteki tesislerle paralel çalıştırılmaları ge­
rekmektedir. Bu gereklilik, güneş enerjisi yoğunluğu ülkemizinkinden daha .fazla olan ülkeler için de söz konusu olmaktadır.
Düzlem toplayıcılar, tarımsal ürünlerin kurutulması amacıy­
la da kullanılmaktadır. Burada ısı taşıyıcı olarak havadan yarar­
lanılmaktadır. Bu kurutucularla, jmksek kuruma hızı değerleri­
ne ulşılabilmektedir. Ne var ki, bu kurutucular, tarımsal ürün­
lerin bazı kalite faktörleri üzerinde, çoğu kez, olumsuz etki yap­
maktadırlar. Bu alanda yapılacak bilimsel çalışmalarla, bu olum­
suz etkilerin ortadan kaldırılması gerekmektedir.
Güneş enerjisinden yararlanılarak yeterli büyüklükte elektrik
enerjisi üretilmesi, hidrojen elde edilmesi ve su distilasyonu alan­
larında da, birçok teknik ve ekonomik sorunlarla karşılaşılmak­
tadır. Bu alandaki tüm sorunların çözümlenebilmesi için, araştır­
macı, yapımcı ve uygulamacılar arasındaki koordinasyonun sağ­
lanması ve merkezi bir araştırma örgütünün kurulup geliştirilme­
si gerekmektedir.
Güneş enerisi alanında yapılması gereken araştırmalar üç
grupta toplanabilir:
1) Güneş enerjisinin doğal toplayıcılarda
(kollektörlerde)
toplanmasına ilişkin yöntem geliştirilmesi ve geliştirilecek yön-
temlerin teknoloj iye aktarılması;
2)
Enerji tasarrufu yönünden güneş enerjisinden yararlan­
ma olanaklarının geliştirilmesi ve bu enerjinin kullanılma sınır­
larının belirlenmesi;
3) Enerji dönüştürme oranı yüksek olan bitkileri selekte ya
da ıslah edip üreterek, verimin artırılması ve güneş enerjisinin
bitkisel üretimde kullanılma alanlarının geliştirilmesi.
3.
R Ü Z G Â R ENERJİSİ
Rüzgâr enerjisinden yararlanarak çalışan rüzgâr makinele­
rinin ilkel tipleri,, çok eski zamanlarda bilinmekte idi. Bugün dahi
çeşitli ülkelerde, örneğin bizde, çalışmakta olan rüzgâr makine­
lerinden bir kısmı, eskilerini anımsatacak tiptedir.
Modern rüzgâr makinelerinin aerodinamik özellikleri geliş­
tirilmiş ve verimleri artırılmıştır. Ne var ki, bu makinelerin rüz­
gâr lıızmm üçüncü dereceden kuvveti ve devitken çark çapının
karesi ile orantılı olarak artan güçleri, enerji maliyetinin düşü­
rülmesine yetmemektedir. Çünkü, rüzgâr enerjisi de güneş ener­
jisi gibi yoğun olmayan enerjilerdendir. Bu nedenle birim güç ba­
şına düşen tesis masrafı fazla olmaktadır. Bununla beraber, bu
enerji, özellikle, dağlık, ıssız ve izole köy ve çiftliklerde su çıka­
rılması ve elektrik üretimi için kullanılabilir. Bunun sonunda be­
lirli oranlarda enerji tasarrufu sağlanabilir.
Rüzgâr enerjisinin başka bir sakıncası, değişken özelliğinden
ileri gelmektedir. Bu nedenle, zamana bağlı olarak elde edilen ya­
rarlı güç, her an değişiklik göstermektedir. Bu sakıncayı ortadan
kaldırabilmek için, bugün, rüzgâr enerjisinden yararlanarak ça­
lışan tesisler yardımıyle elde edilen su ve elektriğin depo edilmesi
yoluna gidilmektedir. Böylelikle, normalden az olan güçlerin ne­
den olduğu verim azlığı, normalden fazla olan güçlerin neden ol­
duğu verim fazlalığı ile karşılanmaktadır. Uygulamada, daha çok,
suyun depolanması için havuzlar, elektriğin depolanması için de
akümülatörler kullanılmaktadır. Bu depolama düzenleri de, ma­
liyeti olumsuz yönde etkilemektedir.
Genel olarak denilebilir ki, yeryüzünden itibaren yüksekliğin
artması, sürtünme kuvvetinin azalmasına ve rüzgâr hızının art-
masına neden olmaktadır. Artan rüzgâr hızı, makine gücünü
olumlu yönde etkilemektedir. Bu nedenle, rüzgâr devitken çar­
kının yeryüzünden daha yükseklerde kurulması amaç edinilmek­
tedir. Bu amacı gerçekleştirebilmek için, tesisin gerektirdiği yük­
seklikte pilonlar dikilmektedir. Ne var ki, artan pilon yüksekliği,
üretilen elektrik enerjinin ya da çıkarılan suyun maliyetinin art­
masına neden olmaktadır.
Bu alanda karşılaşılan soruna çözüm getirebilmek için, daha
küçük boylu pilonlar, yörenin hakim yüksekliklerine (ev, tepe vb.)
dikilmelidir. Böylece, yüksek pilonun gerektirdiği büyük gider­
lerden tutum sağlanmış olur.
Rüzgâr kuvvet makinalarmdan
elektrik üretenleri rüzgâr
santrali, su çıkaranları da rüzgâr türbini olarak adlandırılmak­
tadır. Bir yörede rüzgâr santral ve türbinleri kurulurken, önce o
yörenin rüzgâr hız analizlerinin yapılması gerekir. Uzun yıllık de­
nemelerden, 3-4 m/s'den daha düşük yıllık ortalama rüzgâr hız­
larına sahip yörelerin elektrik üretiminde kullanılan rüzgâr sant­
ralleri için uygun olmadığı anlaşılmıştır. Öte yandan, su temin
eden rüzgâr türbinleriyle muntazam bir işletme sağlayabilmek
için, bu tesislerin kurulacakları yerlerde esen rüzgârların zama­
nın en az % 60'ında 2,2 m/s ve daha hızla esmeleri gerekmektedir.
4.
HİDROJEN ENERJİSİ
Doğal kuvvetler, suya oldukça düzensiz, fakat sürekli bir do­
lanım yaptırırlar ve akış olayının sürekliliğini sağlarlar. Sular,
sürekli ve pratik olarak sonsuz bir çevrimi gerçekleştirirler. Do­
ğada sürekli dolanım halinde bulunan su, elektroliz, termoliz veya
fotoliz olayıjde hidrojen ve oksijene ayrılabilir. Daha sonra, yakıt
pilelrinde, hidrojen, oksijen karşısında yakılarak, yararlanılabi­
lecek bir eneri ortaya konulabilir. Ne var ki, bu enerji, suyun ana­
lizi için harcanan enerjiden daha fazla olamaz.
Suyun parçalanması için harcanacak enerji, güneş enerjisin­
den dolaylı olarak elde edildiği zaman, insanlar için büyük bir
kaynak yaratılmış olacaktır.
Fotosentez yardımıyle, karbondioksit ve su, klorofilin kata-
litik etkisi altında birleştirilmektedir. Şm^ası gerçektir ki, foto­
sentez yoluyla güneş enerjisi veya genel olarak ışık enerjisi kim­
yasal enerjiye dönüştürülerek depo edilmektedir. Eskiden sanıldığı
gibi burada birinci derecede önemli olan karbondioksitin assimilasyonu değildir. Önemli olan, ışığın su moleküllerinin parçalan­
ması için kullanılmasıdır. Suyun parçalanması, yani fotoliz, foto­
sentez olayının ilk basamağıdır.
Güneş ışınları etkisiyle suyun doğrudan doğruya hidrojen ve
oksijene ayrılması, çevreyi kirletmeden, yüksek değerli enerji ta­
şıyıcılarını oluşturan yalın ve ideal bir yöntemdir. İnsanlığın ener­
ji sorunlarını tam olarak çözmesi, bu yöntemin sırrını bulmasına
bağlıdır.
Işık parçacıklarının (fotonlarm) toplanması ve fotoliz olayı,
bitkilerde bulunan çok düzenli kollektörlerde olmaktadır.
Bitki hücrelerindeki
granalar, gaivanik elementler ya da
akım kaynağı görevini yapan özel yanıcı elementler olarak nite­
lendirilebilir. Bu kaynaklar, bir elektrodu (burada membrandır)
hidrojen gibi yanıcı bir maddeyle ve öteki elektrodu da oksijen
gibi bir oksidansla bağlayıp, reaksiyon ürünleri (burada su ve fos­
fatlar) sürekli olarak uzaklaştırıldığı sürece, akım ve gerilim sağ­
larlar. Bu işlemde, hidrojenin soğuk olarak yakılması söz konusu
olmakta; bağlı enerji, sıcaklık yerine akım haline dönüştürülmek­
te ve yanıcı maadeler çevreyi kirletmeden maksimum etkinlikle
dönüşebilir akım haline getirilmektedir.
Yanıcı madde hücrelerine ilişkin kesin bilgiler henüz olma­
makla beraber şu soru sorulabilir: İkincil enerji olan elektrik ener­
jisinin bitkilerden kazanılma olasılığı var mıdır? Varsa, neden gü­
neş enerjisinden hidrojen elde edilmeye çalışılmaktadır. Yanıt, bu­
günkü aşamada hayırdır. Zira bir tek grana, çok küçük olup, bun­
lara iletim tellerini getirme olasılığı yoktur. Metal olmayan ve
canlı dokularla uyuşabilen bir iletken söz konusu olsa bile durum
aynıdır. Yapısı elektron mikroskoplarıyle kısmen açıklanmış bu­
lunan doğadaki sistemin insan teknolojisi yardımıyle uygulama­
ya konulup konulaımyacağım zaman gösterecektir (Yavuzcan ve
Ekingen, 1979).
Hidrojen enerjisinin ucuz ve bol olarak insanlığın emrine ve­
rilmesi, bitkilerdeki fotoliz alayının sırrının tam olarak çözümüne
bağlı bulunmaktadır.
5.
JEOTERMAL
ENERJI
Jeotermal akiferlerin bulunmaları ve enerji kaynağı olarak
kullanılmaları yenidir. 20. yüzyılın yeni kaynağı olarak bilinen bu
enerji, arz kabuğu içerisinde uygun koşullarda oluşan ısınmış su­
ların ve buharın içerdiği enerjidir.
Jeotermal enerjinin en önemli uygulama alanları üç grupta
toplanabilir:
1) Elektrik üretimi,
2) Isıtma,
3) Tuz ve kimyasal madde üretimi.
Türkiye'nin jeolojisi ve tektonik yapısı göz önüne alınarak
1962 yılında jeotermal enerji araştırma çalışmalarına bağlanmış­
tır. Türkiye'de pilot çapta elektrik üretimi yapılmaktadır. Tüm
olanaklar değerlendirildiğinde, Türkiye'deki jeotermal enerjiden
yararlanarak ilerde 1200 MW'lik toplam tesis gücüne ulaşılabi­
leceği sanılmaktadır. Elektrik üretimine elverişli olmayan fakat
kent, köy ve ser ısıtmasına uygun jeotermal enerji olanakları,
Türkiye'de çok daha büyük kapasite oluşturmaktadır. Ülkenin çe­
şitli yörelerine yayılmış olan sıcak su kaplıcaları çevresinde geniş
ısıtma tesisleri kurmak olanakları vardır. Türkiye'nin bu yöndeki
kapasitesi, yaklaşık 2800 G cal olarak hesaplanmıştır (Kurtman,
1978).
Kuru buhar, jeotermal enerji hammaddesinin en ideal şek­
lidir. Basınçlı sıcak suyun buharlaşmasından sonra arta kalan
100°C'nin üstündeki ve altındaki sıcak sular, iletimleri sırasında
borularda taşlaşma ve korozyon yaparlar; ayrıca, akarsulara akı­
tılarak atılmaları halinde de, bunlar, sulama suyu özelliklerini
kaybettirirler ve çevre kirlenmesine neden olurlar. Bunlar, yeraltı
sıcak suların uygulamada görülen belli başlı sakıncalarıdır. Bu
alanda karşılaşılan sorunlar çözümlendiğinde, jeotermal enerji­
den uygulamada düzenli biçimde yararlanma olanağı bulunabi­
lecektir.
6.
DENİZ ENERJİLERİ
Deniz enerjileri içine, gelgitlerin hız ve konum enerjileri, de­
niz dalgalarının hız enerjisi, derin ve yüzeysel deniz tabakaları
-™ 123 —
arasındaki sıcaklık farkından doğan hız enerjisi girmektedir.
Deniz enerjilerinin kullanılması, birçok kıyılarda teknik yön­
den olanaklı ise de, bu alanda gerekli tesisat için yapılacak bü­
yük giderlere karşılık elde edilecek sonuç, çok özel durumlar dı­
şında, bugün için ekonomik olamamaktadır.
Deniz dalgalan, güneş ve rüzgâr gibi sürekli olarak yenilene­
bilir enerji kaynaklarmdandır. Rüzgâr, güneş enerjisinin etkisi ile
oluşan daha yoğun bir enerji kaynağı olarak düşünületaildiği gibi,
deniz dalgalan da rüzgârın enerjisini yoğunlaştıran ve depolayan
oluşumdur. Üç yanı denizlerle çevrili olan ülkemizde, dalga ener­
jisinin önemi açıktır.
Dalga enerjisinden yararlanmak amaciyle çeşitli dönüştürme
yöntemleri üzerinde durulmuştur. Öngörülen dönüştürücü yön­
temleri arasında, teknolojik geliştirmeye gereksinme göstermeyen
ve dolayisiyle ülkemizde hemen uygulama olasılığı bulunan sis­
tem, kıyısal rampalardır. Bu tip dönüşıürücüler, kıyıya yaklaşan
dalgaları yakınsayan bir kanal içinde toplayan ve bir rampa üze­
rinden geçirip, dalgaların hız enerjisini, deniz düzeyinden daha
yüksek bir depolama havuzunda konum enerjisine dönüştüren sis­
temlerdir.
7.
B Î Y O C T A Z ENERJİSİ
Biyogaz, biyolojik humus gazıdır. Bu gaz, hava ile ilişkisi ke­
silmiş özel kaplar içindeki organik artıkların ve ahır gübresinin
metan bakterileri yardımıyle iyice fermante. olması sonucunda olu­
şur. Oluşan gazın bileşimi, yaklaşık olarak % 60-62 metan ve %
40-38 karbondioksittir. Öteki gazların hacımsal oranı çok düşük­
tür.
Fermante ortamındaki metan bakterilerini
çoğaltmak, fer­
mantasyonu fazla metan oluşacak biçimde idare etmek ve bir yan­
dan da tarıma yararlı durumdaki organik gübreyi elde etmek, her
biyogaz işletmesinin amacı olmaktadır.
Fermante kaplanndaki sap, .saman, gübre, vb. organik dökün­
tü maddelerindeki ve çöplerdeki metan bakterileri yardımıyle fer­
mantasyona uğrayan madde, selülozdur.
Oksijensiz fermantasyonun sonunda, oldukça temiz bir gaz
yakıt üretilmektedir. Azot ve fosfor miktarlarını
kaybetmeyen
gübre, mikro-organizmalar tarafından parçalanarak, bitkiler ta­
rafından daha kolaylıkla alınabilen, küçük yapılı moleküllere dö­
nüşmektedir. Fermantasyon sırasında, parazit ve patojen mikroor­
ganizmaların üremesi olanaksızlaştığmdan, artık ortamın çevre
sağlığını tehdit etmesi söz konusu olmamaktadır. Fermantasyon
işlemi sonucunda, organik artıkların hava kirlenmesine neden ol­
ması önlenmektedir.
Biyogaz tesislerinden elde edilen biyogazm (bihugazm) ısıl
değeri, bileşimine bağlı olarak, 5100 kcal/m^ ilâ 5900 kcal /m^ ara­
sında değişmektedir. Karbondioksidin temizlenmesi sonucunda bu
değer 9000 kcal/^'e kadar yükselmektedir. Biyogaz tesislerinde ferfermante kabının her bir m^'ü başına günde 0,70 — 0,75 m^ bi­
yogaz üretilebilmektedir.
Ülkemizde büyük baş hayvanlardan elde edilen toplam 60 mil­
yon tonluk yaş gübrenin tümünün biyogaz üretiminde kullanıla­
cağı varsayılarak yapılan hesaplamada, yılda 2,3 milyon ton taşkömürüne eşdeğer biyogaz üretilebileceği saptanmıştır (Özbudun,
1978). Bu değere bitki, insan ve öteki hayvan artıklarından elde
edilebilecek biyogazm da eklenmesi gerekmektedir.
Biyogaz tesisleri, büyük ve küçük kapasiteli olarak yapılabil­
mektedir. Kapasiteleri ne olursa olsun biyogaz tesislerinin çevre­
lerinin ısı geçişlerine karşı çok iyi yalıtılmış olmaları gerekir. An­
cak bu şekilde kayıplar önlenmiş olur. Ne var ki, bu önlem, biyo­
gaz üretiminin ekonomikliğini tam olarak sağlayamamaktadır. Bu
alanda karşılaşılan en önemli sorun, düşük derecede etkinlik gös­
teren metan bakterilerinin izole edilip çoğaltılması alanında gö­
rülmektedir.
8.
SONUÇ
Güneş, rüzgâr, jeotermal, deniz ve biyogaz enerjileri, bugün­
kü teknolojik aşamada ancak destek enerji olarak kullanılabilir.
Bu enerjilerden ikame enerji olarak yararlanılması, bir çok so­
runun çözümüne bağlıdır. Bu alanda ve hidrojen enerjisi alanın­
da karşılaşılan sorunların çözümünde bilimsel ve teknik çalışma-
ların katkıları büyük olacaktır. Bu sorunlar üzerine hep birlikte
eğilmek zorundayız.
Konuşmamı bitirirken, beni dinlemek nezaketinde bulunan
siz çok değerli dinleyenlerime, tekrar saygılarımı sunarım...
9.
KAYNAKLAR
1. Baykara, S., E. Özü, M. Sert, 1978. Düzlem Toplayıcüarmm Optirnizasyonunda Yeni Bir Yöntem. Türkiye 3. Genel Enerji
Kongresi 4. Bölüm Tebliği. Dünya Enerji Konferansı Türk Milli
Komitesi, Ankara.
2.
Hammond, A. L. und W. M. Metz, 1974. Energie für die
Zukunft. Umschau Ver lag, Frankfurt a. M.
3. Justi, E., 1976. Stand und Aussichten der Sonnenenergie.
Bericht zur Tagugng «Heizen mit Sonne». Deutsche Gesellschaft
für Sonnenenergie e.V: (DGS), München.
4. Kurtman, F., 1978. Jeotermal Enerji ve Türkiye'nin Jeo­
termal Enerji Olanakları. Türkiye 3. Genel Enerji Kongresi 4. Bö­
lüm Tebliği. Dünya Enerji Konferansı Türk Milli Komitesi, Ankara.
5. Merter, Ü . , 1978. Biyogaz Enerjisi ve Uygulamaları. Tür­
kiye 3. Genel Enerji Kongresi 4. Bölüm Tebliği. Dünya Enerji
Konferansı Türk Milli Komitesi, Ankara.
6. Özbudun, N., 1978. Organik Artıklardan Elde Edilen Ener­
ji: Biyogaz. Türkiye 3. Genel Enerji Kongresi 4. Bölüm Tebliği.
Dünya Enerji Konferansı Türk Milli Komitesi, Ankara.
7. Özü, E., S. Baykara, F. İçmeh., M. Sert, 1978. Yapüarm
Enerji Optimizasyonunda Güneş Enerjisinin Rolü ve istanbul Yö­
resi Verüeri. Türkiye 3. Genel Enerji Kongresi 4. Bölüm Tebliği.
Dünya Enerji Konferansı Türk Milli Komitesi, Ankara.
8. Sert. M., E. Özü, S. Baykara, 1978. Dalga Enerjisi ve Tür­
kiye'de Yararlanma Olasılıkları. Türkiye 3. Genel Enerji Kongresi
4. Bölüm Tebliği. Dünya Enerji Konferansı Türk Milli Komitesi,
Ankara.
9.
Yavuzcan, G., H. R. Ekingen, 1979. Güneş Enerjisi ve Bit­
kiler Üzerindeki Etkileri (Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesin­
de basüiyor).
10. Yavuzcan, G., 1977. Doğanın Enerji Dengesi ve Bu den­
ge İçinde Tarımsal Üretimin Artırılması. Ankara Üniversitesi Zi­
raat Fakültesi Yayınları: 659, Ankara.
11. Yavuzcan, G., 1974. iZraatte Doğal Enerji Kaynakları. An­
kara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Yayınları: 549, Ankara.
12. Yavuzcan, G., 1971. Türkiye'nin Genel Enerji Durumu ve
Türkiye Tarımının Güç ve Enerji Potansiyeli Üzerinde Karşılaş­
tırmalı Bir Araştırma. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Yıllığı,
Yıl: 20, Fasikül 2, Ankara.
13. Yavuzcan, G., 1962. Türkiye Rüzgâr Enerjisi ve Türkiye'de
Kullanılan Rüzgâr Türbinleri Üzerinde Bir Araştırma. Topraksu
Genel Müdürlüğü Yayınları, Sayı: 182, Ankara.
T E B L İ Ğ L E R L E İLGİLİ TARTIŞMA
NUH KUŞÇULU: Sayın başkan, çok değerli misafirlerimiz, ha­
kikaten sabahtan beri zevkle dinlediğimiz bildiri sahiplerine, ben
şahsım adına teşekkür etmek istiyorum ve bu arada bir iki un­
sura açıklık kazandırmak için değinmek ve soru sormak istiyo­
rum.
Birinci sorum sayın Prof. Dr. Ekrem Göksu'dan olacaktır.
Halk arasında, zaman zaman gazetelerde, yabancı şirketlerin Tür­
kiye'de petrolü kasten bulmadığı yaygın bir haldedir. Bu ne de­
rece doğrudur? Bu husus üzerindeki görüşünü rica edeceğim. Yi­
ne sayın Göksu'nun verdiği bir rakkarn, takriben 400 milyarın
üzerinde bir yatırımla ancak Türkiye'deki muhtemel rezervleri çı­
karabileceğimiz ifade edildi. Bu 400 milyar doları Türkiye kendi
tasarrufları ile karşılamak suretile mi yeryüzüne çıkartmalıdır,
yoksa bırakalım da bizden sonraki nesil mi bunu çıkarsın, bu hu­
sustaki görüşlerini de belirtirlerse herhalde faydalı olur. Diğer
sorum sayın Firuz Beyefendiye, benim işittiğim kadarı ile heyet­
lerden aldığım bilgiye göre, mesela bir Çekoslavakya, mesela bir
Güney Afrika'da kömürden benzin üretimi vardır. Bu ekonomik
midir? Neden yapılmaktadır veya Türkiye'de benzin üretilecek
cinsten kömür varmıdır? Efendim sayın Prof. Çeçen'e de bir so­
ru sormak istiyorum, o da, hakikaten şu anda en ideal olan hidro
elektrik yolu ile elektrik üretimi konusunda bize vermiş olduğu
uzun süren yatırım süresidir. Buna misal olarak da bir projenin
sadece dış yatırımının 800 milyon dolar olduğunu beyan ettiler,
acaba dış yardımı temin etse idi Türkiye, bu 800 milyon doları;
bu günkü zihniyeti ile, bu günkü tutumu ile, acaba 35 yılda de­
ğil de 10 yılda, 15 yılda yapma gibi bir imkâna sahip olabilirmiydi?
Çünkü zannediyorum bizim esas üzerinde durmak isteyeceğimiz
konulardan birisi de bu olacaktır, teşekkür ederim efendim.
PROF. DR. EKREM GÖKSU: Efendim bendenize tevcih edilen
sorunun birincisi yabancı şirketlerin petrol arıyoruz diye sondaj ya­
pıp, sonradan bulmadık diye kapatmaları rivayeti. Böyle bir şey
olamaz, yani mantıken mümkün değil. Bir parça dünya görgüsü,
bir parça kitap, gazete okuyan herkes bilir ki, bir yabancı şirketin
bir başka ülkede her biri ortalama 1 milyon dolara malolacak
bir sondajı açtıktan sonra şakacıktan bulamadım diye kapayıp git­
mesi ve orayı terk etmesi düşünülemez. Kendi ülkesi değil, ruh­
satını alarak çalıştığı bir yerdir ve orada bulamayınca ondan son­
ra hemen orası başka bir şirketin eline geçer ve bunu gizli tut­
maya da imkân yoktur, binanaleyh bu mümkün değil, bir defa
açan şirket yönünden mümkün değil, lüzumsuz yere aptalca böyle
milyon koymaz, ondan sonra da maddeten bu yine mümkün de­
ğil, çünkü açılan her kuyunun başında petrol dairesinin görevlen­
dirdiği bir de görevli vardır, Jeolog yahut mühendis birisi kanu­
nen bulunması lazımdır. Binanaleyh bu görevlinin de hiç bir şeyi
görmemesi, yahut hiç ilgilenmemesi diye bir söz olamaz. Ne kadar
bilmese petrolün çıkacağını, petrol lizona varırken çok evvel işa­
retleri vardır. Ama şöyle bir gerçek vardır, kuyular kapatılır, ve
genellikle petrol bulunmaz veya ekonomik olmaz petrol, çok az
çıkar. Size bir örnek vereyim, mesela Mobil Draman sahasında
Batı Ramanı bulmuştur, Türkiye petrolleri ile karşılıklı buldular.
Sınırın bir tarafında birisi açtı, bir tarafında öteki açtı. Şimdi Mo­
bil açar açmaz kapattı; dedi ki, petrol var, ağır petrol, çok ağır
petrol. Batı Raman sahası da Türkiye'nin en büyük sahalarından
biri, hemen açtığı kuyunun parasını alarak devretti Türkiye Pet­
rollerine, sen işlet dedi. Mobil'in yabancı şirket olarak Türkiye'de,
Türkiye'deki koşullar altında o sahayı işletmesi mümkün değil.
Ekonomik olarak işletmesi mümkün değil. Çünkü o sahada açtı­
ğınız kuyudan % 98,5'u yerin altında kalıyor % 1,5'u çekilebiliyor
petrolün. Yani yüzbinlerce, yüzmilyonlarca belki varil petrol var
yeraltında, ama bunun % 1,5'unu çekebiliyorsunuz. Normal olarak
o kuyuyu kapatmıştır. Buna benzer her kuyuda özellikle güneydoğu'daki kuyularda petrol işareti vardır. Ama bu petrolün işa­
reti demek, petrolün orada ekonomik olarak çıkarılabileceği anla­
mına gelmez. Bu kuyuları kanunen kapatıp, gitmesi lazım şirke­
tin oradan ve orada çalışan işçiler genellikle cahil olanlar ve ya­
hut iyi niyetli olmayanlar taunu; açtılar, petrolü buldular, ve ka­
pattılar şeklinde ifade ediyorlar. Bu kati surette mümkün oima-
yan bir şeydir. Belki çok eski zamanlarda mümkün olabilirdi, hani
imparatorluklar zamanmda, kolonilerde yapılmış olabilir şu veya
bu nedenle, ama Türkiye'de böyle bir şey ilk günden itibaren hiç
bir zaman olmamıştır, olamaz. Mantıken de maddeten de müm­
kün değildir, kaldı ki, bütün o sahalar şimdi TPAO'nun elinde.
Her tarafı TPAO aşağı yukarı kapatmış durumda, gider oralarda
petrol açar çıkarırdı, eğer böyle bir şey olsaydı.
İkinci sorunuza gelince, 490 milyar lira olarak verdim. Bu
TPAO'nun yaptığı plânlama, yani projelerdeki rakkamlardır. 30
yıllık bir çalışma sonu, yani 30 yıl sonunda yapılacak yatırımdır.
30 yıl içersinde tüketim de hesaplanmıştır. Türkiye'nin 4,1 milyar
ton petrol tüketeceği hesaplanmıştır. 4,1 milyar ton, bu bugünkü
ISmilyon civarındaki tüketimin her yıl % 12 artacağı hesapla­
narak yapılmıştır. 4,1 milyar ton petrol için ödenecek para tril­
yonlarla hesaplanır, vardır hesabı, trilyonlar üzerindedir. Binananaleyh bunu hesaba katarak bu trilyonlar içersinden 490 mil­
yarının yatırılması halinde en iyi halde 10,4 milyar ton metal bu­
lunacağıdır. Bu takdirde 6 milyar artı bizim kazancımız olacak,
yani 10 milyarın 4 milyarını o zamana kadar 30 sene içinde sarf
etmiş olacağız, 6 milyarı artı olarak kalacak. Eğer 691 milyon ton
ise 10,4 milyar yerine, bu takdirde 3,4 milyar ton açığımız var.
Yani 691 milyon ton petrol olduğunu bulsak, ortaya çıkarsak da­
hi, bu asgarisidir, ve bu takdirde 30 senenin sonunda 3,5 milyar
ton yakın açığımız olacaktır. Onun için trilyonlarla kaişılaştırıldığı
zaman 490 milyarın sadece aramalar için yatırım olduğunu ka­
bul etmek lazım, petrol endüstrisi için yatırım değil bu, sadece
aramalar, sondaj makineleri, malzemesi v.s. içindir. Bu para as­
garidir, şimdi de hesap ediliyor, biraz evvel de gazeteden okudum,
her sene 20 milyon dolarlık malzemeye ihtiyacı var, bir 30 milyon
da kullanacak malzemeye ihtiyacı var, normal yıllık programını
gerçekleştirebilmesi en azından 50 milyon dolara, dolar olarak türk
lirası değil, Türk lirası ne kadar isterseniz belki bulunur, belki bu­
lunmaz bilemiyorum ama, dolar olarak buna ihtiyaç, bu yapılma­
dığı sürece bu program tabiatiyle aksamıştır, şimdilik hayal demek
gerekir maalesef.
Bir de, benim tamamen kişisel olan, mesleğe başladığım gün­
den beri direndiğim bir görüşüm vardır. Her türlü yazımda, maka­
lemde, kitabımda, konuşmalarımda açıklamışımdır. Petrolün çe-
şitli yönleri var, çok muğlak bir konu, çok cazip yönleri var, poli­
tikası gibi, ekonomisi gibi, ama bir de bunun bilim ve teknik yönü
var. Bilim ve teknik yönünden hareket eden bir bilim adamı ola­
rak benim görüşüm; Petrolün milliyeti yoktur. Kim çıkarabilirse
çıkarmalıdır. Ancak, çıkaracak kimsenin hangi şartlar altında çı­
karacağını devlet peşinen tayin etmeli ve bunu kontrol edebilmeli­
dir, mesele bu kadar basittir. Dışardan gelen kâr için gelecektir,
Türkiye'yi kalkındırmak için gelecek değil. Ona yeteri kadar kârı
vereceksiniz, fazlasını verm.emeye çalışacaksınız. Yapılabilecek tek
şey budur, onun dışındakilerin hepsi şimdiye kadar maalesef yan­
lış uygulanmıştır. Keşke bugün Mobil, Shell bulsaydı petrolü, yete­
ri kadar, biz dışardan 20 dolara, 25 dolara almak zorunda kalmasaydık; çünkü petrolü daha düne kadar 5 dolar 21 sent'den ahyordu devlet şirketlerin elinden ve bu kadar da fark vardır arada. Onun
için benim şahsi görüşüm, hiç bir politik yahut ideolojik tutkuya
saplanmadan, sadece gerçekçi olarak bugün gidiyorum, keşke 60
şirket başlangıçta başlasalardı, şimdi çok daha ileri giderdi ve bir
noktaya varırdık. Bir önemli nokta da 100 kuyuda 10 kuyu dedim,
90 tane kuyuyu kazmak zorundadır ve bunu hazine ödeyecektir
her sene. 100 kuyu kazdığını farzedelim, 10 unda petrol çıksın, 90
90 tane 20-30 milyon lira her sene toprağa gömülecek demektir, her
bir kuyu için. Bunu niye başkaları gömmesin, niye başkaları île
taksim etmeyelim. Hepsini biz ödemek, biz sırtımızda taşımak zo­
rundayız. Görüşüm bu.
BEHZAT FÎRUZ: Efendim soru zannederim maden kömürle­
rinden benzin yapılıp, yapılmadığı idi, eğer yanlış aklımda kalma­
dıysa. 1940-41 yıllarından itibaren Almanya'da ve Birleşik Devlet­
lerde maden kömürlerinden benzin yapılması gerçekleştirilmiştir.
Teknik açıdan tabii. Yalnız yakın zamanlara kadar ekonomik açı­
dan, yani bunun ekonomik olup olmayacağı hususu henüz daha
zannederim başarılı olamadı. Bundan 5-6 sene öncesine kadar ma­
den kömürlerinden benzin yapılması konusunun yalnız teknik açı­
dan mümkün olduğu, fakat ekonomik açıdan pahah olduğu için
belki bu yola gidilmemesi gerektiği kanaatindeydim. Ama son za­
manlarda bir taraftan petrol fiyatları, bir taraftan kömür fiyatla­
rı arasında eğer bir denge sağlanabilirse belki ucuz benzin istihsali
mümkün olur görüşündeyim. Yalnız bunun da maden kömürünün
gerek taş kömürü, gerek linyit kömürünün başka alanlarda kulla­
nılması nedeniyle, acaba bunlardan benzin yapılması doğru mu­
dur, değil midir, bu önemli bir sorundur. Hele Trkiye için böyle bir
şey söz konusu olamaz, bizde bir taraftan taş kömürlerinin biliyor­
sunuz varlığı gayet kısıtlı, linyit kömürlerini başka alanlara zaten
yetiştiremiyoruz. Binaenaleyh Türkiye'de böyle bir problem olaca­
ğına inanmamaktayım.
PROF, DR. KAZIM ÇEÇEN: Efendim benden sorulan soru zan­
nederim bu Aşağı Fırat bölgesinde bilhassa yapılan, yahut da ge­
nel olarak yapılacak hidro elektrik santrallarmm daha çabuk ya­
pılması mümkün müdür? Krediler almak mümkün müdür ve bazı
faktörler, bazı organizasyonlar yapmak mümkün müdür? Şimdi
bunun dünyada misalleri var. Mesela Amerika'da bir sahayı kalkın­
dırmak için devletin bizatihi büyük yatırımlar yaparak hızlandır­
dığı muhakkak. Fakat bizim durumumuz mali gücümüzden geli­
yor. Mali gücümüz dolayisiyle bunları çok uzun zamanlarda yapı­
yoruz veyahut da bazı organizasyon hatalarından ileri geliyor.
Türkiye'de hiçbir baraj ve hidro elektrik santralı gösteremezsiniz
ki tam zamanında bitmiş olsun, ekseri benim bir formülüm var,
ilk tahmin edilen zamanın iki mislinde bitiyor. Bunda Seyhan Ba­
rajı müstesna. Yalnız ben şu noktayı söylemek istiyorum, bu 1977
fiyatları ile Aşağı Fırat projesi 260 milyar lira bir yatırım gerekti­
riyor. Şimdi bu herhalde 500 milyarı geçmiştir. Ve 35 sene düşünü­
lüyor Aşağı Fırat projesi için. Bu da fevkalâde uzun bir zaman sü­
resi. Bizim bunu yapmamız mümkün, fakat milletçe bir seferber­
liğe girmek şartı ile mümkün, yani bütün kaynaklarımızı seferber
edip, dış kaynakları da seferber edip, bunun içine girmek mümkün
Bir tek istisnası var Karababa, yani Atatürk barajını milletçe de
seferber etsek kolay kolay yapamayız. Sebebi de çeşitli, asıl sebebi
şu, Karababa barajı biliyorsunuz bir sulama barajıdır aynı zaman­
da. 20 milyar metre küp su Aşağı Fırat-Dicle arasındaki sulama için
kullanılacaktır, 700 bin hektar için. Bütün su ise 32 milyar met­
reküptür. Binanaleyh Fırat suyunun üçte ikisi sulama için aynı
zamanda kullanılacaktır, tam developman esnasında. Bu yüzden
komşu devletlerle büyük ihtilafa düşeceğimiz de aşikardır. Nitekim
Keban Barajının Dünya Bankasından finansmanı dahi yine Irak
ve Suriye'nin büyük mukavemet göstermesi yüzünden epey zaman
gecikmiştir. Halbuki Keban'm katiyen kendilerine bir zararı yok­
tur, bilakis kendilerinin sularım regule ettiği için faydalı olmuştur,
Suriye ve Irak için. Fakat Karababa için aynı şey söylenemez. Bu
yüzden bizim dünya bankasından veyahut diğer dünya kuruluş­
larından bir kredi almamız ihtimali bir hayli zayıftır, ancak ve
ancak kendi döviz rezervimiz olur büyük miktarda, o zaman siya­
si duruma göre çeşitli devletlerden bu makineler satın alma kabi­
liyetine haiz olabiliriz. 300 megavatlık makinenin bizim tarafımız­
dan yapılması da kabil değildir, daha epey zaman için.
BAŞKAN: Efendim Birol Kılkış.
BÎROL KILKIŞ: Sayın başkan, değerli izleyiciler, yemek üze­
rine çok kısa bir konuşmada bulunmak istiyorum. Fazla vaktinizi
almadan. Konuşmamda aslında üç ana konuya değineceğim. İlki
sayın Hocamız Prof. Dr. Ekrem Göksu'nun tebliğ üzerine. Kıymetli
tebliğlerinin dördüncü sahifesinde kendileri, bir ülkede petrol bu­
labilmek için ilk olarak başta sermayeye ihtiyaç olduğunu belirtmekteler. Bu ekonomik açıdan tabii ki, gerekli bir ödev. Ancak şim­
di vereceğim birkaç örnekle bu sermaye açısından ne kadar dikdar dikkatli olmamız gerektiğini vurgulamaya çalışacağım. Birin­
cisi Türkiye'de kurulmuş olan ve hatta kurulması tamamlanmak
üzere olan çimento fabrikalarının hemen hemen tümü ısı enerjisi
ihtiyaçlarını fuel oil ile karşılamaktadırlar. Ve geçenlerde üniver­
sitemize yaptıkları bir müracaat ile şu andaki çimento fabrikala­
rının durmak üzere olduğunu, çünkü fuel oil bulamadıklarını söy­
lediler ve bu fabrikaların acaba kömür ile veyahut benzeri enerji
kaynakları ile çalıştırılabilme imkânı olup olmadığını sordular ve
yaptığımız ilk araştırmada sadece bir tek çimento fabrikasının mü­
hendislik ve müşavirlik hizmetleri için dışarıya döviz olarak 75 mil­
yon Türk Lirası ödendiğini gördük. Bir noktada bu bir çarpıcı ör­
nek bence. O kadar parayı dışarıya döviz olarak veriyorsunuz ve
elde ettiğiniz bir basit proje, aslında dışa bağımlı fuel oil sistemi­
ni öngörüyor ve sonunda da kullanamıyorsunuz. İkinci örnek da­
ha somut bir örnek; Ankara'da EGO tarafından kurulan havagazı
fabrikası. Dünyada hiçbir eşi yoktur ki, fuel oil ile havagazı elde
edilsin. Bu da Fransız kökenli bir şirketin pilot tesis olarak yaptı­
ğı ve acaba dünyada yapılıp yapılamayacağını ortaya çıkarmak
için Türkiye'de uyguladığı bir örnektir. Ve dünyada artık bu şir­
ket de yoktur, çünkü uygulanmadığını gördüğü için iflas etmiştir.
Bu iki örnek bana yabancı sermayeye karşı biraz dikkatli olmamız
gerektiğini savunma yetkisini bilmem veriyor m u ? Benim, size bi­
raz acayip gelecek şöyle bir tanımlamam, var. Yabancı sermayeye
dikkatli olalım ve habis değil munis bir yabancı sermayeyi Türki­
ye'ye celbeüelim ve bu sermayeden en gerçekçi, en akılcı ve bilim­
sel bir şekilde faydalanmaya çalışalım, böyle 75 milyonları savura­
rak değil. Yine ilk örneğe döneceğim, şimdi bu çimento fabrikala­
rının kömüre dönüştürülmesi projesi Orta Doğu Teknik Üniversi­
tesinde toplam maliyeti 1 milyon civarında bir proje mühendis­
lik hizmetini öngörmektedir. Bu baştan yapılsaydı, yabancı ser­
maye yahut yabancı kökenli teknolojiye dikkat edilseydi, bu kadar
para dışarı gitmemiş olacaktı ve şu anda da âtıl kapasitede olan
çimento fabrikaları yerine yüzde 100 kapasite ile çalışacak fabri­
kalarımız olacaktı. Şu anda biliyoruz ki çimento açısından da bü­
yük bir açığımız var.
İkinci konumuz gene sayın hocamız Prof. Dr. Ekrem Göksu'­
nun bu konudaki ikinci maddesi, teknolojik bilginin eksik olduğu­
na ben şahsen inanmıyorum, yahut da inanmak istemiyorum. Çün­
kü Türkiye'de gene örnek vereyim, birçok sınai tesisin proje ve
mühendislik hizmetlerinin en az % 90 mm yapılabileceği bir ger­
çektir, hatta imalatın % 90 m m yapılacağı bir gerçektir. Olsa olsa
bu konudaki tek eksiklik üniversitedeki bence yeterli olan bilgi bi­
rikiminin endüstriye yeterince aktarılamamasıdır. Ve diyalog ko­
pukluğudur. Arzu ederdim ki bu kıymetli kongrede bu konuya da
yeterince eğilinsin ve sanayi kesimi ile üniversiteler arasında sağ­
lam bir diyalog kurulsun. Ancak bu da zannederim sırf bizim akademistler olarak günahımız değil, iki taraflı günahları kabul et­
mek lazım, Sanayici üniversiteye yönelmeli, üniversite de bir takım
havada kalan araştırmalar yerine özellikle yurdumuzun çıkarları­
nı öngören uygulamalı projeler üzerine eğilmelidir. Bunun için de
bir gruplaşmaya, bir ortak sistem kurmaya gidilmelidir. Benim bu
konudaki önerim, zaten kurulmuş olan TÜBİTAK gibi diğer ku­
rumların daha etkin biçimde görev yapmasıdır. Mesela TÜBİTAK
toplantılarından birinde edindiğim izlenime şimdiye kadar yapılan
bütün çalışmalar bilimsel seviyede kalmış ve uygulamaya ancak
bir tek proje aktarılmıştır.' Bu kabahati ben kabul ediyorum. An-
cak, endüstri icesiminden de aynı açık yüreklilikle geçmişte yapı­
lan hataları g ö z ö n ü n e alarak üniversitelere yönelinmesi ve bilgi
kaynağını Türkiye'de aramalarını rica edeceğim. Ve b u n u n sonucu
olarak sermaye olsun, teknolojik bilgi olsun ancak, yetemediğimiz
z a m a n dışarıya yönelelim. B u arada sayın h o c a m ı z Ekrem Göksu'­
y a bir atıfta b u l u n m a k isterim, burada teknolojik bilgi demiş, bu­
n u da kabul etmek lazım ki, petrol konusunda özel ihtisaslaşma ve
bir know-how söz konusudurr, o k o n u y u kabul ediyorum, fakat b u
da bence sadece denizlerde arama işinde ö n e m kazanmakta, diğer
konularda da, diğer alanlarda olduğu gibi, petrol alanında da ken­
di kendimize teknolojik açıdan yetebildiğimize i n a n m a k istiyorum.
B u birinci k o n u y d u , b i l m e m bir iki dakikanız var m ı ? İkinci k o n u ­
m u z enerji kullanımında tercihler isimli bir tebliğ, buna atıfta bu­
l u n m a k zorundayım, b u g ü n öğleden sonra konuşulacak bir tebliğ.
İlk maddesi endüstride savurganlık. Hakikaten endüstri genellik­
le % 90 enerjisini ısı enerjisi şeklinde kullanmakta ve büyük kayıp­
lar aslında olmaktadır. B u kayıpların en aza indirgenebilmesi için
üniversitenin yaptığı bazı girişimler bulunır^aktadır. Bir tekini si­
ze sunmak istiyorum. Üniversite bünyesi içinde kurulmuş olan
Türk Isı Bilim ve Tekniği derneğimiz aslında sanayicilerin fabri­
kalarına kadar giderek bulundukları sorunlara eğilip, bu konuda­
ki savurganlığı, bilinçli veya bilinçsiz, gidermek için bir enerji kul­
lanımında bir tutumluluk birimi oluşturmakta, b u n u bütün şehir­
lere yaygınlaştırma amacı ile çalışmalarını yapmakta ve b u n u ta­
m a m e n bir özveri şeklinde, bir öneri şeklinde bütün fabrikalara gi­
derek u y g u l a m a y a çalışmaktadır. Bu k o n u d a da yapıcı öneri ve bil­
gilerinizi bekliyoruz. Teşekkür ederim.
PROF. DR. EKREM GÖKSU: Efendim Orta Doğu'lu g e n ç ar­
kadaşıma teşekkür ederjm, tavzih fırsatı verdiği için. Tabiatiyle ya­
rım saat içersinde her şeyi anlatmak m ü m k ü n değil. Kaldı ki yaz­
dığımı da aynen o k u m a d ı m . Orada kastettiğim çok genel olarak
herhangi bir yerde petrol bulabilmek için başta sermayeye, sonra
teknolojik bilgiye, know-how'a nasıl ihtiyaç olduğudur. Burada da
sadece petrolü kasdettim, diğer endüstri dalları için de söz konusu
olsa bile, k o n u m petrol olduğu için o n u önerdim. Üçüncüsünü de
personel dedim, teknik personel ve arkadaşımız o kısmını okumadı,
yurdumuzda yeteri kadar, hiç değilse sayı itibariyle teknik perso-
nel vardır dedim. B u n u başta bizim 1961 de k u r d u ğ u m u z M a d e n
Fakültesindeki petrol b o l ü m ü ile sonra Orta D o g u ' d a açılan petrol
b ö l ü m ü n d e n çıkanlar sayesinde son onbeş yıl içinde s a n ı y o r u m 150
- 1 6 0 kadar petrol mühendisi yetiştirmiş durumdayız. B u g ü n Tür­
kiye Petrollerinde sadece b e n i m b ö l ü m ü m d e n m e z u n olan 45 tane
ö ğ r e n c i m görev almıştır ve iftiharla söyleyebilirim, T r a k y a ' d a n
Cizre'ye k a d a r sondaj başında çahşan, bilfiil petrol çıkaranlar da
bunlardır. Amerika'da okuttuklarımız da var. Onlar da Ankara'da
masa başında köşe kapmaca ojmuyorlar. B u da bir gerçek yani. Bu­
n u da ifade edeyim. Onun için genç arkadaşımı desteklerim, Tür­
kiye'de teknolojik bilgiler vardır, ama bu bilgileri kullanacak ve işe
yarar şekle sokabilecek bir politik idare ve organizasyon hiçbir za­
m a n gelmemiştir ve b u g ü n de yoktur, b u n u a ç ı k ç a ifade etmekte
hiçbir m a h z u r g ö r m ü y o r u m . Binlerce teknisyen boş y a t m a k t a sağ­
da solda, h i ç birisine bir şey danışılmamakta. B u n d a n birkaç ay ev­
vel sayın Çeçen'de vardı; Ankara'da T Ü B İ T A K ' ı n bir toplantısında,
sayın B a k a n Baykal'da oradalardı, enerji araştırması üzerinde ne­
ler yapalım, T Ü B İ T A K ' a ne gibi görevler düşebilir diye toplantı
yaptık. O r a d a sayın Çeçen de, ben de, acı acı ifade ettik ki, fakül­
tede laboratuarımızı kurduğumuzdan beri bir g ü n , daha bir defa,
m ü r a c a a t edip de üniversitede şöyle bir problemimiz var denme­
miştir. İlanlar verdik, laboratuvarlar kurduk, arada sırada birisi
gelir; Petrolün içersinde gazyağı var m ı ? Su var mı? diye tahlil
ettirir, o kadar. B u n u sayın B a k a n ' m yüzüne söyledim ve dedim ki
buna çare bulamazsınız, çünkü sizin u m u m m ü d ü r ü n ü z bir idare­
cidir, siz teknolojik ve bilimsel bir problemi, idari, politik, veyahut
da yasal yolla gidermeye çalışıyorsunuz, b u m ü m k ü n değildir. Si­
zin kurumlarınız, yani devlet kurumları, üniversitelere açılmadıkça,
işbirliği y a p m a d ı k ç a bu iş yürümez, yürümeyecektir. T P A O şimdi­
ye kadar hiçbir konuda müracaat etmemiştir. B u hususta, iftihar­
la söylerim, burada aranızdadır, Türkiye'nin ilk petrol profesörü
yetişmiştir. Ben şahsen petrol mühendisi değilim, petrol jeologu­
y u m , a m a petrol mühendisi talebem petrol profesörü olmuştur, labo-ratuvar kurmuştur. Milyonluk alet getirdik, başvurduk; araştır­
m a y ı bize vermediler, bir Fransız şirketine on m i l y o n b i l m e m kaç
dolara verdiler. Çünkü bu sayede Birleşmiş Milletlerden veya Dün­
y a B a n k a s ı n d a n 1,5 milyon dolar sanıyorum, bir y a r d ı m alabilecek­
ler. Biz dedik ki, bu projeyi yapamayız, a m a bu projenin yapılacak
kısımları var, nitekim o şirket bize m ü r a c a a t etti, bunları siz ya­
par mısınız diye. Burada, asistanınım yaptığı doktora testinden de
bahsetmek isterim. Biraz evvel bahsettiğim ağır petrol olan Batı
R a m a n sahasında petrolü karbondioksit gazı ile, ikincil, ü ç ü n c ü l
üretim m e t o d i a n vardır, ondan nasıl b u % 1,5 luk üretim artırıla­
bilir diye, doktora tezi, gönderdim h i ç kimsenin elinde yok, a ç m a ­
mışlar, haberleri bile yok. 40-50 milyonluk araştırma laboratuvarı
kurduk söyliye söyliye, milli araştırma laboratuvarı diye, nihayet
kurdular bir tane laboratuvar, o da gelişigüzel t a m işlemiyor ve ele­
m a n da yok, bu şekilde bir kopukluk var.
O n u n için burada ben Türkiye'de sermaye yoktur d e m i y o r u m .
Sermaye lazımdır diyorum, dışardan gelmesi şart değil. Bulabilir­
seniz burdan olsun, ama bulamazsanız Türk müteşebbisi petrole parara yatırmıyor, bunun bir nedeni olması gerekir, b u n u araştır­
m a k lazım değil mi? Türk'ün kendisi burada para yatırmazsa pet­
role, dışardan yabancı niye gelsin yatırsın, eğer yatırıyorsa mutla­
ka bir nedeni olması lazım. Bunların hepsinin incelenmesi lazım,
burada ne ideolojiye gerek var, ne de politikaya gerek var. Bunla­
rın hepsi gayet soğuk, ekonomi hesabıdır, para hesabıdır, fiyat he­
sabıdır. B u tutarsa istediğiniz yerde paranızı işletirsiniz, dünya­
nın her tarafında usuldendir bu, dışardan gelecek para da öyledir,
içerdeki de öyledir. Onun için, arkadaşım tavzih etti, teşekkür edi­
yorum, ayrıca bilgi verebilmek için, yoksa söyledikleri doğrudur,
ama yoksa para 490 milyon lira, milyar lirayı yatırmak lazım. Bu­
nu 30 sene içersinde keşke Türk h ü k ü m e t i yatırsın, döviz olarak da
versin, T P A O tek basma bulsun, bunla iftihar ederiz. A m a yapamayacaksa ne olarak, işte benim s o r u m bu, şimdiki d u r u m u m u z da
bu, yapamadığımıza göre keşke başkaları yapsaydı da, şimdi h e p
beraber ondan istifade etseydik değil mi, soru bundan ibarettir,
bunu b u g ü n konuşuyoruz, onbeş sene sonra da konuşuruz bu ka­
fayla, yine münakaşasmı yaparız. Teşekkür ederim.
BAŞKAN: Sayın Selahattin Göksel.
SELAHATTİN GÖKSEL: Sayın Başkan, sayın davetliler, ben
kısaca nükleer enerji, nükleer santraller konusuna değinmek isti­
yorum. Çünkü mesleğim itibariyle, Çekmece Nükleer Araştırma
Merkezinde çalıştığım için, bu konudaki sorunlara az ç o k aşina bu-
lunuyorum. Gerçi sayın arkadaşımız Muammer Çelik konuyu eni­
ne boyuna en iyi şekilde burada açıkladı. Bu enerjinin ne kadar
önemli olduğunu ve gitgide de önem kazanacağını, hiç olmazsa, ikibin yılma ve biraz ötesine kadar kaçınılmaz olacağı hususlara de­
ğindi. Ben bunlar üzerinde fazla durmayacağım.
Gerçi nükleer enerji son günlerde gazetede manşet konusu
oluyor. Bilindiği gibi Amerika'da ve hatta başka ülkelerde meyda­
na gelen nükleer santral kazaları, kamuoyunda zaten evvelce bu­
lunan olumsuz etkileri biraz daha kuvvetlendirdi. Fakat bütün
bunlara karşın birçok ülke nükleer enerji yatırımlarına yeniden
hız verdiler ve yeni nükleer enerji santral yatırımlarına girecekle­
rini açıkladılar. Bu da açık açık gösteriyor ki, tükenen petrol kay­
nakları ve diğer su, kömür gibi kaynaklar karşısında en azından
2000 yılları ve biraz da ötesine kadar yeni enerji kaynaklarının bu­
lunmasına, özellikle fizyon enerjisine geçinceye kadar nükleer
enerji kaçınılmaz olacaktır. Yalnız her şeyde olduğu gibi bu tek­
nolojiye gereken akılcı yoldan, her zaman söylendiği gibi, bu gün
de konuşmacılar defalarca bunu tekrarladılar. Her şeye akılcı yol­
dan girmemiz üzerinde önemle durdular. Ben de burada nükleer
santrallarm kazaları tehlikeleri üzerinde durmayacağım, gerçi
mesleğim onu gerektiriyorsa da, çünkü bunlar her enerji üretimin­
de olduğu gibi nükleer enerjide de vardır, potansiyel tehlikeler var­
dır, bunu hepimiz biliyoruz. Ve bunların bir kısmı kaçınılmazdır,
olacaktır. Fakat bunların çok da abartılmaması gerekir. Nitekim
Amerika'da meydana gelen nükleer santral kazası şimdiye kadar
bu türden meydana gelen en büyük kaza olmasına rağmen, şim­
diye kadar hiç kimsenin öldüğünü, hiç kimsenin de ne has­
ta, ne de ağır yaralı olduğu hususunda hiçbir bilgi verilmedi.
Ve muhtemelen de verilmeyecek. Sadece normalin üstünde bazı
radyasyon dozlarından bahsedildi. Fakat benim esas üzerinde dur­
mak istediğim konu bu değil. Nükleer santrallara girmemiz ge­
reksinimi üzerinde Muammer Çetinçelik arkadaşımızın söylediği
hususlardaki bazı konulara, bazı konularda ortaya çıkacak sorun­
lara şimdiden işaret etmek istiyorum.
Bunlardan birincisi bunun büyük bir yatırım olduğu konusu.
Türkiye'de kurulması düşünülen Akkuyu mevkiinde kurulmak is­
tenen ilk nükleer santral 600 megavat elektrik gücünde olacak.
Bu aşağı yukarı 1 milyar dolar civarında bir yatırım ve bunun da
en az % 60'ı, yani 600 milyon dolarını döviz şeklinde, yani dış pa­
ra olarak ödenmesi gereken bir yatırım. Ancak burada kullanaca­
ğımız yakıt sorunu Türkiye'deki bulunduğu söylenen 4500 tonluk
uranyumla halledilecek bir sorun değil. Çünkü bu dışardan satın
alacağımız santral, bizde bulunan uranyumla işletilecek bir santral
olmayacaktır. Burada zenginleştirilmiş uranyum kullanılacaktır ve
yakıtları yapmak için de bugün teknolojimiz henüz gelişmektedir.
Ve bunun da daha uzunca bir süre gelişme sürecini devam ettire­
ceğini tahmin ediyoruz. Ve bu santral enerji kongresinde birçok
sayın arkadaşlarımız tarafından belirtildiği gibi, yakıt bakımından
dışarı bağımlı olacaktır. Tabii yakıt bakımından dışarıya bağımlı
olmak, taunun ilersi için yakıtını garantiye almamız halinde pek.
büyük önem taşımaz. Çünkü bugün hesaplar gösteriyor ki nükleer
enerji santralları kurulması bakımından gerçi büyük sermaye ya­
tırımlarına ihtiyaç gösteriyorlarsa da, ürettikleri elektrik kilovat
saat bakımından çok düşük, bugün 25 kuruş civarında ki, bu bir­
çok diğer ucuz elektrik üreten santrallarla rahat rahat rekabet
edebilecek bir fiyattır. Fakat işletilmesi bakımından ve ya­
kıt bakımından bugün- için dışarıya bağımlı olacağı konusun­
da kuşkumuz yok. Tabii sorun, bu bağımlılığı mümkün ol­
duğu kadar memleketimizde uranyum bulmak ve hurdan yakıt
teknolojisine geçmek suretiyle en kısa zamanda kapatmak. Çünkü
kurulacak santral bir tane değil. Nitekim bu konuda yapılan plân­
lamalar 2000 yılma ve belki ötesine bir miktar daha geçebilir. Çün­
kü bu yatırımlarımızın hızı istenildiği şekilde, planlamalarda gös­
terildiği şekilde istenilen hızla gitmiyor. Bu yüzden 1995'lerde gös­
terilen açığın su gücümüzün istenilen hızla kullanılmaması karşı­
sında belki 2000 senesinin ötesinde bu gereksinim çıkacak, fakat
nihayet bir yerde çıkacaktır. Ve fizyon enerjisine geçinceye kadar
ki, bu hakikaten bol ucuz ve tehlikesiz olarak elektrik enerjisi üret­
memize imkan verecektir. Bu da kaçınılmaz olacaktır. Netice iti­
bariyle bu gibi sorunların, yani yakıt sorununun ve dışa bağımlı­
lık sorunlarının çözümlenmesine, yani yakıt ikmalinin şimdiden
kontrol altına alınması kaydiyle nükleer enerji santrallarmm ha­
kikaten bir gün memleket için gerçekten zorunlu olduğu hususunu
burada belirtmek isterim, teşekkürler efendim.
BAŞKAN: Sayın Tevfik Sargut.
TEVFİK SARGUT: Efendim bir noktayı rica ediyorum. Bu
nükleer santraller için, tabii bunun hammaddesi uranyum. Gaze­
telerde okuduğumuza göre Kızılırmak ve Yeşilırmak suları çok
uzun asırlardan beri bütün Karadeniz sahilinin yakınında ve de­
nizin dibinde zengin uranyum toplantısına sebep olmuştur. Aca­
ba bu kıymetli mühendis arkadaşlarımız 4000 ton civarında bir
uranyum olduğunu ifade ettiler buralarda da bir inceleme yapıp,
dışardan büyük paralarla döviz ödeyerek uranyum almamızı ön­
leyemezler mi?
BAŞKAN: Zannediyorum bunun muhatabı sayın Dr. Muam­
mer Çetinçelik olacaklardır.
MUZAFFER ANDAÇ: Efendim bu konuda çalışmalarım oldu,
isterseniz Muammer Bey müsaade etsin, jeoloji konusunda ben ça­
lıştım.
BAŞKAN: Peki o halde zaten sıra şimdi sizde, bu arada onuda çıkartırsınız, mümkün mertepe lütfen çabuk yapın efendim.
MUZAFFER ANDAÇ: Efendim, beyefendinin dediği gibi, haki­
katen Karadeniz'de deniz altında 2000 metrede çamurlar içersinde,
buradaki mineral şekli değilde, oradaki alplere, yani bir hücreli,
basit olan bitkilere bağlı olarak uranyum vardır. Bunu ben Alman­
ya'da Berlin Teknik Üniversitesinde Ege Denizi altındaki uranyum
yataklarını incelerken —ki bu sayın hocam Ekrem Göksu'nun da
bildikleri gibi doçentlik tezimdir— onu hazırladığım zaman mey­
dana çıktı ve bu uranyumu bulan Prof. Delyis ile Hamburg üniver­
sitesinde, görüştüm. Kendileri bana Karadeniz'in altında böyle ça­
murlar içinde 2000 m. altta 600 bin ton uranyuirx oksit U^O^ değerin­
de bir cevherin olduğunu söylediler. Bu bana biraz abartılmış gel­
di. Çünkü bir metre kalınlığında bir cevher, bir metre kalınlığında
bir sedimantasyona bağlı olarak bulunuyordu ve 16 tane sondaj
yapılmış, bu 16 sondajdan sedimantlojik usullerle bütün Karade­
niz'in her tarafında bu uranyumun yayılabileceğini söylemişlerdi.
Ben kendilerine burada bilhassa önemle belirtmek isterim, peki bu
uranyumun menşei nedir diye sordum. Kendileri bana Tuna neh­
rinden, Rusya'dan akan nehirler içersinden gelip, bu Karadeniz'in
altında biriktiğini söylediler. Halbuki ben Türkiye'de yirmi sene­
den beri uranyum üzerine çalışıyorum, bugün Türkiye'deki Salih­
li Kasar'daki uranyum ilk defa tarafımızdan bulunmuştur. Bir İn­
giliz Jeologu Taylor orada çalışıyordu. Burada uranyum yok de­
miştir ve o zamanki Nuh Naci Tilev beni oraya gönderdi ve orada
— 143 —
bugün 2700 tonluk bir uranyum cevherini meydana çıkarttık.
Bundan sonra kendilerine ben Türkiye'nin uranyum rezervleri hak­
kında bilgileri olmadığını söyledim. Buradaki uranyumun Tuna
nehrinden ve Karadeniz'e dökülen Rusya'daki nehirlerden gelme­
diğini, Türkiye'de Istıranca dağlarında, Kırklareli yakınlarındaki
massif'den geldiğini ve ayrıca doğudaki Şebinkarahisar civarında­
ki granitlerden kaynaklandığını ve bunların ilmi şekilde elimde
donelerle kendilerine verebileceğimi söyledim. Ayrıca Ege Denizi
altındaki uranyumun da yine Türkiye'deki Ezine civarındaki Seyyit masifinden geldiğini ve bunların elektro mikroskop ile yapmış
olduğumuz etüdler neticesinde denizin altında büyük birikimler
yapabileceği ve bunun bir tez olduğunu da kendilerine söyledim, ta­
bii bu izahatim karşısında kendileri sustular. Yalnız burada bir
mahzur var. Biliyorsunuz bu Karadeniz'deki uranyumlar Alp'lere
bağlıdır, içersindeki primer cevher 10-20 gramdır ton başına 10-20
pipiem arasındadır. Bu çok düşük bir tenordur. 2000 metre derin­
likte, fakat bunların türleri, yani bu Alp'ler yakıldığı zaman küllerindeki uranyum, miktarı 50 ila 100 gram arasında zenginleşiyor.
Biz bunun için MTA da geçen sene sondajlar yaptık. Ve buradan
numuneler aldık, bu numuneler MTA'da inceleniyor ve hakikaten
bizim değerler, yani tonda 10 ile 20 ve daha bu küller yakıldığı za­
man Alp'ler yakıldığı zaman külünde daha fazla uranyum olduğu
meydana çıkıyor. Yalnız bu uzun bir teknoloji, gelecek bir tekno­
loji bunun yanında 4500 tonluk ki, bunların hepsinde ben çalıştım,
Türkiye'nin uranyum bakımından kapasitesi daha tesbit edilmiş
değildir. Sadece Koçarlı'da Menderes dağlarında ve Bağarası de­
diğimiz Söke civarındaki dağlarda 20 bin tonluk bir uranyum cev­
heri tahmin etmekteyiz. Buradaki gnayslar içersinde ve buradaki
pigmatikler içersindeki, bunlar jeolojik terimlerdir, sayın Ekrem '
Göksu hocamız bilirler, bunların içersinde büyük cevher yatakları
vardır. Ve bunların aramalarına geçilecektir. Ayrıca Türkiye'nin
diğer yerlerindeki bütün uranyumlu, ümitli sahaları toplarsak, bu­
nun hemen hemen 60 bin tona yakın olabileceği tahmin edilir
Maalesef elimizde bugün, yani bu sene bir tek sondaj makinesi da­
hi yoktur, uranyum aramaları yapmak için. Bu bir gerçektir, bir
taraftan uranyuma, bir taraftan enerjiye ehemmiyet veriyoruz, di­
ğer taraftan ise bu enerji kaynaklarını çıkartmak için elimizde hiç­
bir teknik imkân yoktur. Bu bir realitedir.
Şimdi efendim, ikinci bir sorum var saym Ekrem Göksu hocam­
dan, şimdi bir anımı anlatacağım. Saym hocam 1974 yılında do­
çentlik jürimin başkanı idi ve ben de denizaltı maden yataklarını
anlatıyordum. Almanya'da hazırlamıştım tabii, deniz sahilindeki
uranyum yataklarını iyi biliyorum, deniz sahilinde maden yatakla­
rı ve deniz altında manganez yumruları vardır, onun içinde kobal
ve nikel, bunları iyi tetkik ettim, dedim ki, bunların hepsi ile bera­
ber bir de petrolü anlatırım, hemen aklıma geldi, Ekrem hoca de­
dim, bu petrol konusunda çok biliyor, eğer mazallah bize bir sual
sorarsa belki cevap veremeyiz ve onun için hemen petrolü geçtim,
öbür konuları anlattım, şimdi onun bana sormak istediği ki, o za­
man korkmuştum, bu suali bana sorarsa ben cevap veremem, şim­
di kendisine tevcih edeceğim bu soruyu. Efendim ben Antalya'daki
bu deniz kongresine katıldığım zaman oraya gelmişti ve Couste'nun
mühendisleri de oradaydı. İtalyan mühendislerinden Prof. Sibekti, bizim sahillerde Silifke, Edremit körfezi ve Trakya'nın güney kı­
sımlarında jeolojik strüktüler olduğunu ve oradaki serf mıntıka­
sında büyük petrol yatakları olduğundan bahsetti ve ben kendisini
buraya davet ettim, kendisi yakın zamanda burada bir konferans
verecektir, onu organize ediyorum. Acaba saym hocam buradaki
bu üç massif ten veyahut da üç strüktürden Silifke, Edremit Körfe­
zi ve Trakya'nın güneyindeki bu serf mmtıkasmdaki yapılar hak­
kında bir bilgileri var mıdır, öyle bir çalışma kendi üniversitelerin­
de yapılmış mıdır, onu rica edeceğim. Ayrıca kendileri de benim
bundan evvelki konuşmamda Antakya, Hatay ile Hakkâri arasın­
da 400 milyon tonluk bir jeolojik rezerv olduğunu ben bizim litera­
türlerde, bizim raporlarda tetkik ettim ve onu geldim söyledim, ken­
dileri de bunu tasvip ettikleri için kendilerine teşekkür ederim.
İkinci sorum efendim kömür konusunda, Behzat Firuz bey ile 19641965 yılında kömür servisi şefi iken beraber çalışmıştık. Oradan
kömür konusunda müşterek çalışmalarımız olmuştur. Biliyorlar
ki bizim doğuda Erzurum, Erzincan, Bingöl ve Van bölgesinde 157
milyon tonluk bir rezervimiz vardı. Bunun bir kısmı bilinen rezerv­
di, bir kısmı muhtemel yahut jeolojik rezervdi. Ben şahsen Doğu'ya ehemmiyet verilmesini istedim ve kendi zamanlarında Erzu­
rum'un Sütgaz kömürlerinin sondajını yaptırdım ve orada 10 mil­
yon tonluk bir rezerv bulduk ki, bugün Erzurum mıntıkasının ve
oradaki askerlerin büyük ihtiyacını
görmektedir. Yalnız şimdi
bundan başka konu olarak size şunu söyleyeceğim, Türkiye'de Şirnak bölgesinde 57 milyon ton bir petrol artığı, asfaltit vardır, sa­
yın hocamız bunu bilirler, bu asfaltitler petrol artığıdır ve içersin­
de 120 grama kadar uranyum vardır. Ayrıca Muğla Yatağan kö­
mürlerinde, Gediz, Kütahya kömürlerinde yine 100 grama varan
uranyum vardır ki bu üç yatak içersindeki Türkiye'de kömürün
küllerindeki uranyum miktarı 7000 tondur. Bu bir ilmi tebliğ ha­
linde verilmiştir ve tesbit edilmiştir. İşin acı tarafı bunlardan Muğ­
la Yatağan kömürleri bir yabancı firma ile anlaşma yapılmış, bu
yabancı firma bunun içindeki uranyumu biliyor, onun için almış­
tır, yahut da bilmeden alıyor. 500 bin ton bu kömürlerden her se­
ne yabancı memleketlere ihraç edilmektedir. Onun için burada si­
zin dikkatinizi çekmek isterim. Bunların içersinde 100 gram uran­
yum vardır. Bu üç yatağı, Şirnak asfaltitlerini, Muğla Yatağan kö­
mürlerini ve Gediz Kütahya kömürlerini kati surette zayıf deme­
miz, bunları kullanırken içindeki uranyumu da beraber kullanma­
mız gerekmektedir. Vakit geçirmeden bunu tedbirini almamız la­
zım.
PROF. DR. EKREM GÖKSU: Evet saym Andaç'ı çaktırmamız
gerekiyormuş o zaman. Efendim genç arkadaşım çok heyecanlı,
kendisini yakından tanıyorum tabii, faaliyet sahalarını da, heye­
canını yenemiyor, içi de yanık, bağrı da yanık, şüphesiz bir çok ko­
nularda, hepimiz gibi, bizde yaşın verdiği bir temkinlik var, onda
henüz yok, bu da ilerde olacak şüphesiz. Şimdi bana tevcih ettiği
soruya gelince bu konuda biraz bilgi vermekte, yani denizde pet­
rol aramaları konusunda bildiğim kadarını anlatmakta sanırım ya­
rar var. Yalnız arkadaşımızın sorduğu üç spesifik konu değil, ge­
nel olarak Türkiye'de petrol aramaları, denizdeki petrol aramaları
maalesef çok başlangıç safhasındadır. Şimdiye kadar muhtelif yer­
lerde altı, yedi tane sondaj yapıldı, Karadeniz'de, Marmara'da, Ak­
deniz'de. Hiçbirisinde olumlu tam bir sonuç elde edilemedi. Bun­
ları yapanlar tabiatiyle hepsi yabancı şirketlerdir, ama kontrat ha­
linde veya bizim şirketlerimizden Türkiye Petrolleri ile ortaklık ha­
linde, bundan evvelki konuşmamda teknolojik noksanlıktan bah­
sederken bunu esas kastettim, yazımda da bir yerde var.
Deniz teknolojisi, denizde sondaj açma, burada benim, aranız­
da mı bilmiyorum Aytin bey, esas talebem, onun ihtisasıdır, yetişti
geldi bu konuda. Ayrı bir teknolojidir, ve karalarda yapılan son-
daja göre de iki üç katı daha pahalıdır. Apayrı malzemeye, apayrı
teknolojiye ihtiyaç var, ama her şeyden evvel bilgi terakümüne,
toplanmasına gerek var, bunlar da şu anda yalnız TPAO'da, MTA'
dadır. Bildiğiniz gibi MTA Sismik I Gemisi arasıra çıkıp araştırma­
lar yapıyor, jeofizik şeyler. Bunlar netice itibariyle bir süre diya­
gramlar ellerinde, onlarla gelirler ve şu yer petrol toplanmasına
müsaaitmiş gibi lokasyon adı verilen, yani sondaj yapılacak yer­
leri tesbit ederler. Ama bu ilk safhasıdır, karada bunu jeologlar
yapar, jeofizikçiler yapar, denizde yalnız bu aletlerle yapılır. Bü­
tün bu bilgiler TPAO'mn elindedir ve gizlidir. Yalnız MTA'dan bir­
kaç arkadaşla çalışılır, biraz evvel arzettiğim gibi üniversite ile hiç­
bir ilişkisi olmadığı için, ilme ihtiyaçları olmadığı için onların ne
yaptıklarını pek bilmiyoruz. Ama bildiğimiz kadarı ile ortada hiç­
bir şey yok. Olabilmesi için bir defa ellerinde bir gemi olacak, deniz
kulesi olacak v.s. Yalnız Shell'm kapattığı bazı sahalar var, ente­
resan, belki onu sormak istiyorsa arkadaşımız söyliyeyim. Şimdi­
ye kadar bildiğimiz jeolojik yapıların dışında bambaşka hiçbir kim­
senin beklemediği bir yerleri kapattılar denizde. Ege'de 5-6 yerde.
Ve burada araştırmalar da yaptılar, jeofizik araştırmalar yapıldı,
bazı enteresan yerlerinde bulunduğunu işittim doğrusu, yalnız ora­
da sondaja geçebilmek o şirket için bugün sanıyorum söz konusu
değildir, hükümetle anlaşmaları lazım, çeşitli sorunlar var. Bu so­
runlar çözülmeden mesela denizlerden çıkarılan petrole de aynen
karalardaki gibi, şimdiye kadar olduğu gibi 5 dolar mı verilecek
diye bir düşünce vardı. 5 dolar bir Nisan'dan itibaren arttırılmıştır
gerçi. Ama 1973 Ocak ayından beri Türkiye'de üretilen hem TPAO'
mn ki, hem yabancının yani tefrik yok, ikisine de aynı para verili­
yor, 5,25 dolar, dışardan 14 dolara satın almıyor, içerden istihsal
edilene 5 dolar. Biraz evvel gösterdiğim grafiklerde de görülüyor,
aşağı doğru iniyor. Bunun çeşitli nedenlerinden biri de fiyat me­
selesidir. Zaten petrol politikasının en esaslı en önemli konusudur
fiyat. Petrol fiyatı ne olacak? Çıkardığım zaman kaça satacağım,
kaç para kazanacağım, bu kadar basittir esasında ama, bunu tabii
çeşitli kılıklara sokunca anlamak çok güç oluyor. Arkadaşıma söy­
lemek istediğim, yani detayını bilmiyoruz, üniversitelere birşey ve­
rilmiyor, ancak TPAO'aakilerle MTA'dakiler arasında bir konuş­
ma safhasında, henüz bir tatbikat alanına da geçmiş durumu yok.
Teşekkür ederim.
BAŞKAN:
Efendim
cıklarından
kısa zaman
dikleri
fen
değerli
içersinde
az dahi olsa kıymetli
bizlere
macılara,
lerimize
aktarmış
tebliğ
tekrar
yorum.
verebil­
bilgileri
sahiplerine
teşekkür
ve
arkadaşım
edecektir,
dinleyici­
ederek,
saygıla­
burada
sayın Nuh
kendilerini
lüt­
konuş­
bir hayli geç olarak. Şimdi
ci oturumu
lu idare
dağar­
olan değerli
rımı arz eder, birinci oturumu
patırım,
hilgi
ka­
ikin­
Kuşçu-
davet
edi­
İKİNCİ OTURUiVl
BAŞKAN: NUH KUŞÇULU
İSTANBUL TİCARET ODASI
YÖNETİM KURULU BAŞKANI
BAŞKAN: Çok değerli misafirlerimiz, hakika­
ten kalabalığı gördüğüm için bu gecikmenin siz­
leri de sıkmadığı inancındayım.
Ancak bugünkü
önleden sonraki oturumun başkanlığını yapacak
olan değerli Sanayi Odası Başkanı sayın İbrahim
Bodur, Çan'da bir ufak rahatsızlık geçirdiği için
telefonla özürlerini beyan ettiler ve hepinize saygı
ve selavılarını iletmemi istediler. Bu nedenle bu şe­
refli görev bendenize düşmüş oluyor. Ev sahibi ola­
rak hepinize tekrar hoşgeldiniz der ve öğleden son­
raki oturumun ilk konuşmacısı olan sayın Fahir
Armaoğlv/nu davet ederim. Bir çoğunuz tarafın­
dan gayet yakinen tanınan sayın hocamızı bir iki
cümle ile tanıtmayı, müsaade ederlerse yapmak is­
terim. 1924 de Gelibolu'da doğmuş, ilk, orta, lise öğ­
renimini Balıkesir'de yaptıktan sonra 1947 yılında
Siyasal Bilgiler Fakültesinin Diplomasi Şubesinden
mezun olmuştur. 1948 yılında aynı fakültede asis­
tan, 1956 yılında doçent, 1963 yılmda profesör ol­
muş ve 1976 yılında kendi isteği ile emekli olmuş­
tur. İngilizce ve Fransızca bilmektedir. Evli ve Ma­
kine Mühendisi olan bir oğlu vardır. Halen hepini­
zin yazılarını takip ettiğiniz gibi Tercüman gaze­
tesinde yazarlık yapmaktadır. Söz sayın Armaoğlu'nun.
ENERÇİ AÇİĞİNİN KAPATILMASI YÖNÜNDEN
TÜRKİYE'NİN JEOPOLİTİK DURUMU
PROF, DR. FAHİR ARMAOĞLU
1—G i
T
i
Türkiye son onbeş yü içinde, birbiriyle çelişkili gibi görünen
iki önemli gelişmenin içinde olmuştur. Bunlardan birincisi, plânlı
dönemle birlikte Türkiye'nin hızlı bir sanayileşme prosesi içine gir­
mesi ve bunun sonucu olarak da, refahın bir yandan artarken, bir
yandan da daha geniş kitlelere yayılma temayülü içinde olması­
dır. Bu gelişme, enerji tüketimi ile enerji ihtiyacını birbirine para­
lel olarak arttırmıştır. O kadar ki, toplumumuzda bugün refah ile
enerji birbirine sıkı sıkıya bağlanmış hale gelmiştir.
Buna mukabil, enerji ihtiyacı giderek genişlerken, enerji kay­
naklarının sınırlı olması dolayisiyle, enerji üretimi aynı sür'ati ta­
kip edememiştir. Bu da ithal kaynaklı enerjiye olan ihtiyacı gittik­
çe arttırmıştır. İthal kaynaklı enerjinin fiyatı nisbeten düşük ol­
duğu sürece mesele ciddi bir mahiyet almamıştır. Fakat 1973 so­
nundan itibaren patlak veren petrol buhranı ve fiyatların roketleşm^eye başlaması, son yıllarda Türkiye'yi ödeme güçlükleri ile
karşı karşıya getirmiştir.
Burada Türkiye'nin, birincisiyle çelişkili olan ikinci gelişme­
si ortaya çıkmıştır. Türkiye, dünyanın en zengin .kaynaklı petrol
bölgesinin kuzey sınırında bulunmaktadır. Bu mesafe faktörü pet­
rol bakımından Türkiyeyi Orta Doğuya bağlamıştır. Hem petro­
lün sağlanması ve hem de ödeme kolaylıkları sebebiyle, bu durum
Türkiye ile Orta Doğu arasında bir ekonomik ve hatta bir organik
bağ kurulmasına sebep olmuştur. Fakat bu zorunlu duruma rağ­
men, Türkiye'nin bölge ülkeleri ile olan siyasî münasebetleri ay­
nı ölçüde gelişememiştir. Çelişki buradadır. Bunun sebeplerine bi­
raz aşağıda temas edeceğiz.
2 — Petrol Kaynağı Olarak Orta Doğu
Türkiye'nin bugün ve gelecekte enerji meselesini halletmesi
bakımmdan; Orta Doğu bölgesi ile münasebetlerinin geleceği önem
kazanmaktadır. Lâkin burada bölgenin petrol potansiyeline bir
nebze değinmekte zaruret vardır. Çünkü, bölgenin bugünkü ve ge­
lecekteki potansiyelini ortaya koyacak olursak, bölge ile siyasî mü­
nasebetlerimizin hangi ölçülerde gelişmesi gerektiğini de tesbit
etmek mümkün olacaktır.
Ek olarak sunduğumuz Tablo î'de, Türkiye'nin petrol ithal et­
tiği ülkeler arasında bulunan Kuzey Afrika ile Orta Doğu ülkele­
rinin 1977 yılma ait petrol üretim rakamları verilmiştir. Görüldü­
ğü gibi, İsrail hariç, tamamen Müslüman ülkelerin yer aldığı bu
bölgenin yıllık ham petrol üretimi 1.278.9 milyon tondur. Bu mik­
tar, Sovyet Rusya, Sosyalist ülkeler ve Çin hariç, dünya petrol üre­
timinin % 42.0'sini teşkil etmektedir. Demek ki, Türkiye dünya
petrol üretiminin beşte ikisinin hemen yanında bulunmaktadır.
Bu durum, bölgenin Türkiye açısından arzettiği önemi ortaya koy­
maktadır.
Meseleye rezervler açısından baktığımızda, durum daha da il­
gi çekici olmaktadır. Kuzey Afrika hariç, sadece Orta Doğu bölge­
sinin rezervleri 49.700 mJIyon ton hesaplanmaktadır ki, bu rakam,
tesbit edilen dünya (Sovyet Rusya, sosyalist memleketler ve Çin
de dahil) rezervlerinin % 55.9 unu teşkil etmektedir.
Yeni bir enerji maddesinin tamamen petrolün yerini alması
için daha uzun bir zaman gerektiğine göre, Türkiye'nin enerji me­
selesinde Orta Doğu gelecekte de önemli bir yer işgal edecektir. Bu
ise, Orta Doğu bölgesini Türkiye'nin dış politikasında ister istemez
ağırlıklı bir unsur haline getirmektedir.
3 — Türkiye'nin Petrol Meselesi
Yambaşımızda mevcut olan bu geniş potansiyel karşısında
Türkiye'nin petrol meselesinin vüs'ati ve mahiyeti nedir? Türki­
ye'nin petrol üretim, tüketim ve ihtiyacının genel bir tablosunu
çıkaracak olursak, meselenin genişlik derecesini ve dolayisiyle Or­
ta Doğu ile münasebetlerimizdeki yerini tesbit etmek mümkün ola­
caktır.
Tablo Il'de, Türkiye'nin yıllık ham petrol tüketimine, bunun
ne kadarının iç üretimle ve ne kadarının da ithal yoluyla sağlan­
dığına dair rakamlar verilmiştir. Tablodan da tesbit edileceği üze­
re, ekonomik kalkınmamızın sonucu olarak, dünya petrol bunalı­
mı ile birlikte Türkiye'nin ham petrole olan ihtiyacı da 1970'lerin
başından itibaren artan bir tempoda gelişmiştir. İç üretimin arta­
cağı yerde giderek azalması da, bu tempoya eklenince, ithal pet­
rolünün tüketim içindeki yeri de giderek genişlemiş ve son yıllar­
da % 80'inin üzerine çıkmıştır. Bu durum, petrol bakımından Tür­
kiye'nin dışarıya olan bağlılığının da artan bir nisbette geliştiği­
ni göstermektedir.
İstikbale müteveccih olarak yapılan projeksiyonlar da, önü­
müzdeki yıllarda bu durumun lehe olarak değişeceğine dair hiçbir
işaret vermemektedir. IV. Beş Yıllık (1979-83) Kalkınma Plânına
göre, Türkiye'de önümüzdeki beş yılık devrede ham petrol tüketi­
mi yılda ortalama % 9.3 lük bir artış gösterecek ve 1983 yılında top­
lam ham petrol ihtiyacımız 27 milyon ton olacaktır.
Yine IV. Beş Yıllık Plânın hesaplarına göre, Türkiye'nin ham
petrol üretimi yılda % 17.4 lük bir ortalama artış göstererek, 1983
yılında 6.3 milyon tona ulaşacaktır. Yeni rezervler bulunmadıkça,
bugünkünün iki mislinden fazla bir üretime nasıl geçileceği câyi
sualdir.
Yine bu beş yıllık plânın verilerine göre, ham petrolün yıllık
ithal ihtiyacı da, yılda % 12 civarında bir ortalama artışla, 1983
yılında 21-22 milyon ton kadar olacaktır.
Kuzey Afrika ve Orta Doğunun 1977 yılındaki üretim miktarı
olan 1.278.9 milyon tonun sabit kaldığını farzetsek bile, Türkiye'­
nin 1983 yılındaki ithal ihtiyacı, bu üretim kapasitesinin ancak %
1.4'ünü teşkil edecektir.
Demek ki, esasında Türkiye'nin petrol ithali bakımından Or­
ta Doğu'da işgal ettiği yer gayet cüz'îdir. Lâkin ne var ki, Türkiye'­
nin ortadoğudaki yeri çok cüzi ama Ortadoğunun Türkiye'nin ih­
tiyaçlarındaki yeri çok geniştir.
4.
İthalâtın Yapısı
Tablo IlI'de, son yıllarda ithal ihtiyacının artması ile birlikte
Türkiye'nin ham petrol sağlama bakımından hangi ülkelere ve ne
miktarlarda yöneldiği gösterilmiştir. Bu tablonun tetkikinden çı-
kan sonuç şudur ki, Türkiye, petrol krizinin patlak verdiği 1973 yı­
lında 8-9 ülkeden petrol ithal ederken, bu sayı giderek azalmış ve
petrol ithalâtımız bir kaç ülkeye inhisar eder olmuştur. Çünkü,
ödeme güçlüklerinin ortaya çıkması, Türkiye'yi, kredili petrol it­
haline, yani anlaşmalı memleketlerden ithal yapmaya sevketmîştir. Hatta, denebilir ki, bu anlaşmalı memleketlerle bile 1978 yılın­
da ciddi meseleler çıkmıştır.
Bugünkü şartlarda, İran, Irak ve Libya, ham petrolümüzün
ana kaynaklarını teşkil eder görünmektedir.
Ham petrol ithalinde ortaya
çıkan bu durum, ister istemez
Türkiye'nin dış politikasını da bağlamakta ve hatta bir dereceye
kadar ipotek altına almaktadır. Türkiye döviz darboğazından kur­
tulamadığı sürece bu ipoteği de devam ettirmek zorunda kalacak­
tır.
5 — Türkiyenin Orta Doğu İle Münasebetleri
3.)
Genel
Türkiye'nin, geniş bir bölge olan Orta Doğu'ya karşı genel ve
global bir dış politika tesbit etmesi mümkün değildir. Bu ne geç­
mişte mümkün olabilmiştir ve ne de gelecekte mümkün olabilecek­
tir. Esasında buna gerek de yoktur ve böyle bir teşebbüs diploma­
sinin kurallarına ve gerçeklerine de aykırı düşer.
Genel ve global bir dış politika tesbit etmenin güçlüğü şura­
dadır: Orta Doğu ve hatta petrolü dolayisiyle Kuzey Afrikayı da
alacak olursak, bu geniş bölge esas itibariyle Arab-Müslüman bir
kitleye sahip olmakla beraber, bu ırkî-dinî faktör bölgeyi mütecenis kılmaktan çok uzaktır. Son zamanlarda Mısır-İsrail barışı do­
layisiyle bütün bu ülkelerin tutumlarındaki farklılıkları burada
hatırlamak gerekir. Bunlara arasında çok büyük menfaat farklı­
lıklarının bulunması bir yana, günümüzün milletlerarası politika
gerçeğinde, ırkî ve manevî unsurlar güçlü birleşmeler meydana ge­
tiremiyor. Bu mümkün olabilseydi, her şeyden önce komünist par­
tileri ile komünist ülkelerin birbirleri arasında sıkı bir dayanışma
olurdu. Komünizm gibi gayet disipliner bir ideoloji bile bir tecanüs yaratamamıştır.
Böylece olunca, heterojen bir duruma karşı homojen bir po­
litika tesbit etmek ve bunu yürütmek evleviyetle mümkün değildir.
Orta Doğu bölgesinin en önemli özelliklerinden biri de, istik­
rarsız olmasıdır. Türkiye ve İsrail hariç, bölgede hiçbir demokratik
rejim mevcut değildir. Bu ise bölge ülkelerini darbelere açık hale
getirmektedir. Lâtin Amerika ve bazı Afrika ülkelerinden sonra,
askeri darbelere en fazla maruz kalan ülkeler bizim güneyimizdedir.
Bölgedeki istikrarsızlık karakteristiği, bölgeye karşı müstakar
bir politika takibine imkân vermemektedir.
Öte yandan, bu bölge ülkeleri ile Türkiye arasındaki tarihî
bağlar, aramızda bir yakınlık meydana getireceği yerde, aksine bi­
zi birbirimizden uzaklaştırmaktadır. Zira Türkiye'nin her gün bi­
raz daha güçlenmesi, bazı Orta Doğu ülkelerinde, Osmanlı İmpa­
ratorluğunun genişleme dönemini hatıra getirmekte ve bu devlet­
lerde endişeler uyandırmaktadır. Meselâ, Türkiye bugün Kıbrıs
meselesini Yunan yayılmasına karşı bir güvenlik meselesi olarak
mütalaa ederken, güneyimizdeki ülkeler, Türkiye'nin Kıbrıs'a gir­
miş olmasını. Doğu Akdenizde genişleme ve bunun için bir köprü­
başı ele geçirme şeklinde değerlendirmektedirler.
Bir başka misal: D J Ş politikalarımızdaki paralelliğe rağmen.
Şah zamanındaki İranla münasebetlerimizin gelişmesini engelle­
yen en önemli faktör, İran'da geniş bir Türk kitlesinin mevcudiye­
ti olmuştur.
Son bir nokta da laiklik meselesidir. Bilindiği gibi, Orta Doğu
ülkelerinin bazıları çeşitli sosyalizm şekillerini benimsemelerine rağ
men, İslâmiyet bugün de bu toplumların hayat felsefelerinin ağırlıkh bir unsurunu meydana getirmektedir. Buna karşılık Türki­
ye'nin laikliği bir anayasa prensibi haline getirmesi, Türkiyeyi bu
ülkelerin gözünde, bir bakıma dinsiz, İslâmiyetten uzaklaşmış bir
toplum yapmıştır.
Mamaafih bu noktada kusuru kendimizde aramalıyız. Biz ken­
dimiz laikliğin ne olduğunu, ne olmadığını bu ülkelere anlatama­
dığımız gibi, kendi içimizde yaptığımız tartışmalarda laikliği din
ve İslâm aleyhtarlığı şeklinde savunanların sayısı da az olmamış­
tır.
Türkiye'de İslâmiyet konusunun bu şekilde yer alması, güneyimizdeki geniş bölge ile kuvvetli bir manevî köprü kurulmasını
engellemiştir. Türkiye açısından bu engelin kısa sürede kaldırıla-
bileceği kanaatinde değilim.
Fark yaratıcı bu faktörlerin mevcudiyeti dolayisiyle, Orta Do­
ğunun petrolcü ülkelerine karşı genel ve global bir politika tesbiti güç olmakla beraber, bazı politika prensiplerine bağlanmakta
fayda vardır ve bu mümkündür de. Bunların başında Türkiye'nin,
bu ülkelerin kendi aralarındaki anlaşmazlık ve meselelerinden
uzak kalması gelir. Bunların kendi aralarındaki meselelerinde
Türkiye kesin tutum almaktan kaçınmalıdır. Kesin tutum, mese­
leye taraf olanlardan birinin görüşünün benimsenmesine kadar
varır ki, bu diğer tarafı ister istemez bir soğukluğa iter.
İkinci bir husus da, Türkiye'nin bölge ile olan manevî ve kül­
türel bağlarını ihmal etmemesi, gevşetmemesidir. Bu bağlar mese­
lelerin tümünü halletmez ama, özellikle bazı bölge ülkelerinin bu
bağlara ayrı bir önem verdikleri de bir gerçektir.
Bunun dışında Türk dış politikasının yapacağı şey, şimdiye
kadar olduğu gibi, bundan sonra da, Orta Doğu ile olan münase­
betlerimizi ikili esas üzerinden tanzim etmektir. Zira bu ülkelerin
herbirinin, bölge içinde kendilerine mahsus durumları ve iç yapı­
ları mevcut olduğu gibi, herbirinin Türkiye'ye karşı davranışları
da birbirinden farklıdır.
Türkiye, her ülke için söz konusu olabilecek bütün unsurları
gözönünde tutarak, her biri için ayrı ayrı politikalar tesbit ve yü­
rütmeye mecburdur.
Fakat, yukarda da belirttiğimiz gibi, bölgede nisbî de olsa bir
bütünlükten söz edildiği zaman da, Türkiye genel bir davranışın
içinde olmaya dikkat etmelidir.
Genel çerçevenin bu unsurlarını bu şekilde tesbit ettikten
sonra, şimdi petrol ithalâtımızda başlıca yer alan ülkelerle Türki­
ye'nin münasebetlerini, bilhassa gelecek açısından, ele almaya ça­
lışalım.
b)
İran
Tablo IlI'den de görüleceği üzere, İran'dan ithal ettiğimiz pet­
rol miktarı son yıllarda artan bir gelişme göstermiştir. Fakat bu
trend bundan sonra da devam edebilir mi? Şu anda bunu kestir­
mek zordur. İki sebepten zordur.
Birincisi, hatırlanacağı üzere, Humeynî rejimi Nisan ayı ba­
şından itibaren günlük üretimi 6 milyon varilden 4 milyon vari­
le indirmiş bulunmaktadır. Halbuki İran petrolünün başlıca müş­
terileri, büyük endüstri ülkeleri olan Amerika, Japonya ve Batı
Avrupadır. Bu şartlarda İran Türkiyeye gittikçe artan miktarda
petrol verebilir mi? Biraz zor görünmektedir.
İkinci olarak, İran bugünkü iç gelişmeleri ile tam bilinmezlik
içindedir. Ülkede her şeyden önce bir hükümet otoritesi ve bir dev­
let düzeni yoktur. Böyle olunca, belli bir dış politikadan da söz et­
mek mümkün değildir. İran'da normal hayatın avdet etmesi, yeni
bir düzenin kurulması ve işlerlik kazanması için en azından 1980
yılını beklemek gerekecektir.
Diğer taraftan, kurulacak yeni rejimin ne mahiyette olacağı
da ayrıca önemli bir konudur. Her ne kadar 30 ve 31 Martta ya­
pılan referandumda İran halkı İslâmî rejimin kurulmasını kabul
etmiş ise de, bu sadece bir prensibin tasvibinden ibarettir. Pren­
sibin ayrıntılı bir tatbikatının nasıl olacağını, hazırlanmakta olan
ve Kurucu Meclisin tasvibinden geçecek anayasa ortaya koyacak­
tır.
Bu hususlar önemlidir. Çünkü rejimin mahiyeti, ister iste­
mez, belli ölçülerde Türk-İran münasebetlerine in'ikâs edecektir.
Her ne kadar bugünlerde İran'ın bağlantısızlar Blokuna ka­
tılması söz konusu ise de, bu, İran'ın Türkiye ile belirli bir ölçüde
bölgesel bir işbirliğine girmesine mani değildir. Nitekim son gün­
lerde Türkiye, İran, Pakistan ve Irak arasında yeni bir R.C.D.'den
bahsedilmiştir. Fakat bunda da fazla hayale kapılmamak gerekir.
Zira geçmişin tecrübesi önümüzde durmaktadır.
İran'la münasebetlerimizde bundan sonra ağırlığını hissettiresbilecek son bir unsur din faktörü olacaktır. İran'daki anayasa
rejiminin mahiyeti ne olursa olsun, İran İslâmî devlet sistemine
girmiştir. Bu da onun dış politikasına belirli bir şekil verecek­
tir. İran'ın dış politikasında ağırlıklı bir değerlendirme ölçüsü
olacaktır. Halbuki Türkiye'de laiklik prensibinin macerasına yu­
karda temas ettik. Bu durumda, Türkiye'nin bundan sonra bu me­
seleyi çok dikatle manipüle etmesi gerekecektir.
c)
Irak
Son onbeş yıl içinde Türkiye ile Irak arasındaki münasebet­
ler istikıar içinde gelişmiştir. B u istikrar içinde gelişme ç o k geniş
olmasa bile, münasebetlerde ciddi pürüzler veya gerilemeler ol­
mamıştır.
Türkiye ile Irak'ı b u g ü n birbirine yaklaştıran, ve ilerde de
bu yakınlığın muhafazasını sağlayacak olan, iki önemli k o n u var­
dır.
Bunlardan birincisi Kürt meselesidir. Dışardan devamlı tah­
riklere mevzu teşkil eden bu mesele, her iki ülkenin millet ve top­
rak bütünlüğü için gayet ciddi mahiyettedir. Her iki ülke de b u
meselenin tanziminde bir işbirliği içinde bulunmak m e c b u r i y e ­
tindedir. Meselenin yayıldığı fizikî saha, her iki ülkenin de top­
raklarına uzanmakta veya uzatılmaktadır.
İkinci konu da, Tlürkiye bakımından petrol ve Irak bakımın­
dan da Fırat sularıdır. Karşılıklı b u iki ihtiyaç, b u g ü n Türkiye
ile Irak arasındaki yakınlaşmanın önemli faktörlerinden biri ol­
muştur. Çünkü, Türkiye'nin Irak petrolüne ne kadar ihtiyacı var­
sa, Irak'ın da Türkiye'nin suyuna o kadar ihtiyacı vardır.
Bununla beraber, petrol meselesinde her iki tarafın da t a m
bir u y u m içinde olduğu söylenemez. B u n u karşılıklı münasebetle­
rin siyasî niteliğinden fazla, Türkiye'nin ekonomik güçlüklerinde
aramak daha mantıkî olacaktır.
Gerçek şudur ki, Türk-Irak münasebetlerini ilerde tehdit ede­
bilecek bir mesele şu anda görünmemektedir.
d)
Libya
Türkiye ile Libya arasındaki münasebetlerin b u g ü n k ü şekli­
ni kesin çizgilerle belirlemek maalesef m ü m k ü n değildir. B u be­
lirsizlik dolayisiyle, bu münasebetlerin istikbali de, yine maale­
sef, bir takım istifhamlarla dolu bulunmaktadır. Türkiye-Libya
münasebetlerinin gelecekteki şeklini tayin edebilmek için, bir ç o k
sorunun cevabının bulunması gerekmektedir.
Libya'nın b u g ü n Türkiye'ye karşı bir sempatisi olduğu ger­
çektir. Sanırız ki, Türkiye için d e aynı şeyi söylemek m ü m k ü n -
dür. Fakat b u n a rağmen, münasebetlerin ve işbirliğimizin arzu
edilen seviyeye gelemem.esinde, iki devletin takip ettikleri dış p o ­
litikaların ana istikamtlerindeki derin farklılığın önemli rol oy­
nadığı kanaatindeyiz.
Libya'nın ve özellikle Kaddafi'nin bütün Orta D o ğ u bölgesin­
de bir üstünlük amacı güttüğü inkâr edilemez. F a k a t bu iddialı
politikanın da, Libya'yı bizatihi Arap dünyası içinde bir yalnızlı­
ğa ittiği de bir gerçektir.
Libya ile münasebetlerimizde önde gelen meselelerden biri­
si, dış politikalarımız arasında m e v c u t olan farklılığa Libya'nın
müsamaha göstermemesidir. Meselenin d ü ğ ü m noktası burada­
dır. Bundan dolayı da, iki memleket arasında imzalanmış bir ç o k
işbirliği anlaşmalarım yürürlüğe k o y m a k m ü m k ü n olmamıştır.
Petrol meselesi de kendisini bu havadan
kurtaramamıştır.
Dış politikalar arasındaki farklılık, devam ettiği sürece de, bu ha­
vadan kurtulacağa benzememektedir. Dolayisiyle, Libya'yı, Tür­
kiye'nin petrol ihtiyacı için devamlı ve müstakar bir kaynak ola­
rak görmek, b u g ü n k ü şartlarda m ü m k ü n görünmemektedir.
İki devlet arasındaki münasebetlerin bu olumsuz şartlarının
bir an önce kalkması şayanı temennidir. Tabiatile T ü r k i y e de,
manevî ve tarihî bağlarla bağlı b u l u n d u ğ u m u z b u ülkeye alâka­
sını hiç bir z a m a n eksiltmemelidir.
e)
Orta Doğuda
Türkiye
Türkiye gerek dünyanın,
gerek Orta
D o ğ u n u n son derece
önemli bir stratejik ve jeopolitik kesiminde bulunmakla beraber,
coğrafya üzerindeki bu pozisyonu Türkiye'yi gayet nâzik, ince ve
hesaplı bir politika takibine sevketmektedir.
B u stratejik bölge aynı zamanda büyük devletlerin, süper g ü ç ­
lerin de m ü c a d e l e ve zaman zaman da tehlikeli çatışma alanıdır.
Çünkü kuzeyden güneye doğru, Türkiye ile başlayan bölge, kuzey
yarım küresinden güney yarım küresine, başka bir değişle, Afri­
ka kıtasına geçiş alanıdır. Daha da önemlisi, bu geçiş alanı, Af­
rika'nın da stratejik bakımdan gayet ehemmiyetli bir bölgesine
bitişik bulunmaktadır.
Doğu-Batı çizgisinde alındığında, Türkiye Avrupa'dan Asya'
ya geçiş şeridini de teşkil etmektedir.
Kısacası, Türkiye tam bir «cross-road», yani dörtyol kavşa­
ğında bulunmaktadır.
Türkiye büyük kuvvetlerden birine katılmadığı veya onunla
bir işbirliğine gitmediği takdirde, Türkiye'nin coğrafya üzerinde­
ki bu mevkii, onu bu büyük kuvvetlerin mücadele sahası haline
getirecektir ki, bu Türkiye'nin büyük oyunlara mevzu olması de­
mektir. Bu ise, Türkiye'yi çeşitli tehlikelerle karşılaştıracağı gi­
bi, devamlı istikrasızlıklar içine de itecektir. Bir çok tehlikeleri
bertaraf etmek bakımından, Türkiye çizgisini belli etmek mec­
buriyetindedir.
Sanırız ki, Türkiye ile Orta Doğu ülkelerinin dış politikala­
rı arasında temelde mevcut olan farklılık buradan doğmaktadır.
Türkiye'nin Orta Doğu politikasında mevcut bir diğer güç­
lük de, Orta Doğu ülkelerinin komünizm tehlikesini Türkiye ile
aynı ölçüde değerlendirmemelidir. Milletlerarası komünizm ko­
nusundaki bu görüş farklılığı da, bu ülkelerle dış politikada as­
gari bir ortaklık kurmayı engellemektedir.
Türkiye'ye yönelen Sovyet tehlikesinin bu ülkelere aynı öl­
çüde in'ikâs etmediği bir gerçektir. Esasında bu ülkeler, millet­
lerarası komünizmin aşağıya sarkması ihtimali karşısında, âde­
ta Türkiye'nin arkasına sığınmış vaziyettedirler. Fakat bu duru­
mun kendilerine sağladığı bu avantajı, bu ülkelerin takdir ettik­
leri çok şüphe götürür.
Komşumuz Suriye ve Irak'tan sonra daha aşağılara inildi­
ğinde, bu takdir meselesinin hemen hemen sıfıra müncer oldu­
ğunu kabul etmeliyiz.
Bu durumun bir diğer çelişkisi de, Türkiye kendi güvenliği,
ekonomik kalkınması ve yaşama felsefesi dolayisile Batı ile ya­
kın bağlar kurarken, bunun Orta Doğunun bazı ülkeleri tarafın­
dan hoş karşılanmamasıdır. Türkiye'nin Batı ile münasebetlerison 25 yıl içinde bilhassa Arap ülkeleri ile olan münasebetleri­
mizde daima bir problem olmuştur. Türkiye'nin kendi jeopolitik
ve sair hususiyetlerinden doğan bu zarureti, bize en yakın duygu­
lar besleyen Arap ülkeleri dahi kabullenmekte güçlük çekmekte­
dirler.
Mamafih, Türkiye de bu politikasında zaman zaman hata­
lar yapmaktan geri kalmamıştır. Batı ile olan münasebetlerini
Türkiye, bazan Arap ülkelerile olan münasebetlerile karıştırmış
— 166 ~~
ve bundan da anlaşmazlıklar ve hatta sürtüşmeler çıkmıştır.
Son yıllarda Türkiye bu iki münasebet manzumesini birbi
rinden ayırmaya itina göstermiş ise de, bu dahi Arap ülkelerinin
bazılarını tatmin etmemiş ve Türkiye'ye karşı araya daima me­
safe koymaya çalışmışlardır.
Sonuç olarak söylersek:
1) Orta Doğu bölgesinin heterojen yapıda olması ve birbi­
rinden farklı dış politikalardan oluşması dolayisile, Türkiye bu
bölgeye karşı standart ve tek yapılı bir politika takip edemez.
2) Türkiye'nin jeopolitik ve stratejik pozisyonu ile bölge
ülkelerinin pozisyonları arasında önemli farklılıkların bulunması,
münasebetlerimizdeki ortak unsurların çoğalmasını güçleştirmek­
tedir.
3) Türkiye Orta Doğunun petrolcü ülkeleri ile münasebet­
lerinde, onlardan ilgi beklememelidir. Aksine Türkiye'nin onlara
eğiliTıesi gerekmektedir.
4) Türkiye'nin Orta Doğuya yaklaşma çabalarının da, an­
cak belirli ölçülerde sonuç vereceğini de unutmamak gerekir.
6.
SONUÇ
Orta Doğu bölgesinin, yukardanberi belirtmeye çalıştığımız
bu yapısının, ilerki yıllarda büyük değişikliklere maruz kalacağı­
nı ümid etmek ve buna göre intizarlar inşa etmek, gerçeklerden
uzaklaşmak olur. Bu gerçek, Türkiye'nin bölgeye karşı büyük öl­
çüde verimli bir politika takibi imkânlarım sınırlamaktadır. Baş­
ka bir deyişle, bölgeye karşı Türk dış politikasının manipülasyon
imkânları ve alternatifleri çok fazla değildir. Dolayisile, Türkiye'
nin petrol meselesini dış politika varyasyonları ile halletmek im­
kânı da, belirli bir ölçünün üstüne çıkamamaktadır.
Şüphesiz Türkiye'nin Orta Doğu ülkeleri ile münasebetlerin­
de ve onlara karşı dış politikasında yapması gereken daha bazı
şeyler vardır. Fakat bunların, bugünkü durumdan çok daha ileri
imkânlar sağlamasına veya yeni ufuklar açmasına büyük ümit­
ler bağlamamalıdır.
O halde yapılması gereken şey nedir?
Kanaatimizce, Türkiye petrol meselesine dış politika açısm-
dan değil, ekonomik açıdan bakmak zormıdadır. Türkiye'nin pet­
rol meselesi siyasi değil, ekonomiktir. Yani paramız var da, pet­
rol üreticisi ülkeler bize petrol satmıyorlar diye bir meselemiz
yoktur. Aksine, petrolcü ülkelerle hiçbir önemli ve ciddi bir ih­
tilafımız olmadığı halde, paramız olmadığı için petrol temininde
sıkıntı çekiyoruz.
Türkiye'nin meselesi
ekonomiktir.
Bu ekonomik meseleyi
Türkiye çözdüğü takdirde, dış politikası da güçlenecek ve dış po­
litika, ekonomik meselelerin kolaylaşmasına daha kuvvetle yar­
dımcı olacaktır.
Ekonomik meselenin çözümünde ise, Türkiye evvelâ enerji
meselesini kendi mevcut kaynakları içinde halletmenin imkân­
larını aramalıdır. Bunların başında da hidrolik enerjinin tam ka­
pasite ile kullanımı gelmektedir. Uzmanların belirttiklerine göre,
Türkiye hidrolik enerji kapasitesinin bugün ancak çok küçük bir
kısmından faydalanabilmektedir. Önce bu kapasiteyi tam kullan­
ma seviyesine çıkarmanın çarelerini aramak zorundayız.
ikincisi, Türkiye ekonomik kalkınmasını süratlendirmek zo­
rundadır. Petrol temini imkânlarını ekonomik gücü ile arttırmalıdır. Çünkü, güneyimizde uzanan geniş petrol sahası Türkiye
için, hem sanayi mamulleri ve hem de tarım ürünleri bakımından
geniş bir pazar teşkil etmektedir. Şu anda Türkiye'nin Batı tek­
nolojisi ile rekabet etmesi mümkün olmadığına göre, bu pazara
Batının girdiği şekilde girmemiz elbetteki düşünülemez. Fakat
dayanıklı tüketim malları ve tarım ürünleri ihracı açısından Tür­
kiye geniş rekabet şansına sahip bulunmaktadır. Yine uzmanların
ifadelerine göre, memleketimizde tarımın kapasitesi, bugünkü
üretim seviyesini en az üç misline çıkarma gücüne sahiptir. Bu
imkânı da tam kullanma seviyesine çıkarmak zorundayız.
Üçüncüsü, Türkiye en ileri seviyede ve en modern münaka­
le (ulaşım) sistemini kurmalıdır. Daha önce de işaret ettiğimiz
veçhile, Türkiye dünyanın önemli bir parçasının ana yollarının
kavşak noktasında bulunmaktadır. Yolların istikbal vaadedici ve
çok güzel olmasına rağmen, kavşak alanının çok bozuk olduğunu
ve yolların irtibatını kuramadığını kabul etmeliyiz. Yol ve haber­
leşme şebekesi, Türkiye'nin kendi ekonomik kalkınmasının da za­
ruri unsurlarındandır. Teknik bakımından ileri bir münakale
sisteminin kurulması, Türkiye'nin Orta Doğu ülkeleri ile olan hem
ekonomik ve Iıem de siyasi münasebetlerine geniş katkıda bulu­
nacaktır.
Kısacası, Türkiye petrol meselesine bir dış politika meselesi
olarak bakmadan önce, meseleyi ekonomik açıdan değerlendirmek
ve bunu gerçek boyutlarına
getirerek, yerine
öyle oturtmalıdır.
Esasen meseleyi ekonomik açıdan çözdüğümüz takdirde, dış po­
litika da bugünkünden çok farklı
ve çok daha
güçlü hale gele­
cektir.
Kuvvetli bir ekonomi güçlü bir dış politikanın temel taşıdır.
TABLO
I
1977 Y ı l m d a Orta Doğu Bölgesinin Petrol Üretimi
Milyon Ton
Abu Dlıabi
Dubai
İran
Irak
Kuveyt
Neutral Zone
Oman
Qatar
Suudi Arabistan
Şarjaıh
Diğer Orta Doğu Ülkeleri
Libya
Cezayir
Mısır
Toplam :
Dünya
80.0
15.8
283.5
110.4
89.6
18.5
17.1
21.1
455.0
1.4
12.0
ıoo:o
53.5
21.0
1.278.9
2.6
0.5
9.3
3.6
2.9
0.6
0.6
0.7
15.0
—
0.4
3.3
1.8
0.7
42,0
Kaynak: BP Statistical Review of tiie World Oil Industry 1977
NOT:
1)
2)
3)
Türkiye'nin petrol ithalettiği ülkeler olarak Orta Doğu bölge­
sine, Mısır, Libya ve Cezayir de ithal edilmiştir.
Dünya yüzdesinde, Sovyet Rusya, Doğu Bloku ülkeleri ve Çin
hariç olarak hesaplanmıştır.
1978 Nisan ayı başmdan itibaren İran günlük petrol üretimini
eskiden olduğu gibi 6 milyon varil yerine, 4 milyon varile ve
Suudi Arabistan da 1977 ve 1978'ın günlük 9.5 milyon varilin­
den 1976'nm 8.5 milyon variline indirme kararı almışlardır.
T A B L O : 11
Türkiye'nin Ürettiği ve İtiıal Ettiği Ham Petrol
%
Üretim
Yıllar
ithalat
Toplam
%
0.4
1960
0.4
100
1965
1.5
33
3.0
67
4.5
1970
1971
1972
1973
1974
1975
1976
1977
1978 (*)
3.5
3.4
3.4
3.5
3.3
3.1
2.6
2.7
1.9
48
39
30
27
25
24
19
19
19
3.8
5.5
7.9
9.3
9.9
9.6
11.2
11.6
8.3
52
61
70
73
75
76
81
81
81
7.3
8.9
11.3
12.8
13.2
12.7
13.8
14.3
10.2
(*) 1978 yılı rakamları dokuz aylık devreye aittir.
TABLO:
III
Ülkelere Göre Türkiye'nin Petrol İthalatı
(Milyon T o n )
1974
1975
1976
1977
1978
7.0
0.9
6.3
1.7
6.6
5.0
1.0
1.2
0.1
0.6
2.7
0.2
2.6
0,4
0.2
1.6
0.3
0.1
İran
Irak
S. Arabistan
Libya
Suriye
Mısır
Kuveyt
Venezüella
Muhtelif
0.8
4.1
3.0
L5
0.6
1.1
TOPLAM
9.9
9.6
11.2
0.4
0,1
0.2
11.6
8.3
nak: Petrol Ofisj Genel Müdürlüğü, İstatistik Bülteni, 1970 <-1977
NOT:
1)
2)
1978 yılı rakamları 9 aylık devreye aitir,
Rakamlar yuvarlak hale getirilmiştir.
İSTANBUL TİCARET ODASI
MECLİS BAŞKANI
REFİK SUNOL'UN
SEMİNERİ AÇIŞ KONUŞMASI
TEBLİĞLE İLGİLİ TARTIŞIVIA
BAŞKAN: Sayın Prof. Armaoğlu'na ha­
kikaten çok ilginç ve neticede Türkiye'­
nin ekonomik açıdan
kuvvetlenmesine
bağlanan bildirisi için ben teşekkür ede­
rim huzurlarınızda. Şu andan itibaren
sayın Armaoğlu'na soru sormak isteyen­
ler lütfen isimlerini yazdırsınlar ve mik­
rofonda da tekrarlasınlar isimlerini, çün­
kü teyp kaydediyor. Buyurun Fethi bey.
FETHİ KÖMÜRCÜOĞLU:
Sayın başkan, değerli dinleyicile­
rim. Bendeniz bir teknik adamım, dış politika ile ünsiyetim de
yok, pek fazla bilgim yok. Yalnız mantık noktai nazarından bir­
kaç noktada sayın Profesörün bendenizi aydınlatmasını rica ede­
ceğim lütfederlerse çok müteşekkir kalırım. Sayın Profesör bu­
yurdular ki, Arap devletleri kendi aralarında anlaşamıyorlar, ve
biz Türkiye olarak Arap devletleri ile her biriyle ayrı ayrı ikili mü­
nasebetler şeklinde ilişkiler kurmalıyız. Yine buyurdular ki, Tür­
kiye'nin Arap devletlerinde hendikap olan bir unsuru da Türki­
ye'nin layik olmasıdır. Çünkü bu devletler Türkiye'nin layikliğini
dinsizlik gibi yanlış bir değerlendirme içindedirler buyurdular.
Şimdi ben kendilerine soruyorum, bunlar ırk'an aynı devletlerdir,
dinleri de aynıdır, müslümandır, fakat demek ki suni olarak, ya­
ni yapay olarak oluşturdukları devletlerde dahi menfaatleri ne
din, ne ırk bakımından hiç bir etki altında kalmıyor, çünkü ken­
di aralarında birleşemiyorlar. Böyle devletlerin Türkiye'nin layik
olduğu için ve layiklik de haşa müslüman olmamak gibi bir şey­
dir diye değerlendirerek, Türkiye'ye yüz çevirmeleri yahut bu layikliğin bir etken olacağı söz konusu olabilir mi? Birinci sorum
bu.
ikinci sorum, şimdi Türkiye Osmanlı Devletinden devralın­
mış bir Cumhuriyet'tir. Ama Türkiye Cumhuriyeti artık üzerin­
den 50 yıldan fazla geçmiş, bütün politikasını dünyaya yaymış,
ayrıca kendi içinde mevcut sorunları, kendi komşularından gelen
büyük tehlikeler, Türkiye'yi artık diğer devletlerde istilacı emel­
ler peşinde koşmak politikasına götürmiyeceği çok tabii. Bu gü­
ne kadar götürmemiş, zaten büyük Atatürk yurtta sulh, cihanda
sulh demiş, ayrıca milli misak hudutları diye bir hudut çizmiş,
onun da bir kısmını maalesef gerçekleştirememiş ama, gerçekleş­
tirdiğimizle yetinmişiz, bugüne kadar da bunu söylemişiz. Sayın
Profesör gayet iyi belirttiler ki Kıbrıs meselesi bizim istilacı mak­
satla değil, biz kendimiz istilaya uğramamak için, ordaki Türk un­
surunun yaşatılmasını öngörerek yapılan bir hareket. Şimdi du­
rum bu olunca, Türkiye'nin Mısır'ın, yahut diğer bir arap devle­
tinin kendilerini istila etmesinden, bir kuvvet olmasından kork­
ması söz konusu olabilir mi? Bu bana çelişkili gibi görünüyor,
iran'a kim gelirse gelsin, benim kanımca Humeyni de olsa, baş­
ka birisi de olsa, İran'da 13 milyon Türk asıllı insan yaşarken dai­
ma Türkiye'den çekinir. Diğer bir konu da sayın Profesörümüz
çok ilginç bir şekilde sonunda belirttiler, petrol enerji konusu için­
de bir unsur. Biz burada enerji problemini çözerken petrole ne ka­
dar yer vereceğimizi, petrol elde etmek imkânlarımızın ne oldu­
ğunu, daha doğrusu petrol elde etmek imkânlarımız bugün çok
dar olması nedenile, bunun yerine kendi kaynaklarımızı ne şe­
kilde kullanabileceğimizi ve Türkiye'deki petrolü, yani kendi çı­
kardığımız cüzi petrolü kat'i zaruret dışında, herhangi bir petro­
lü kullanmamak konusunu, bugün Türk Sanayiinin yakıt dar bo­
ğazını nasıl aşacağımızı konuşmak ve buna ışık tutmak için gel­
dik. Yani ben Türkiye'nin petrol konusunu Irak ile olan münase­
bet, Iran ile olan münasebet, bir de Libya ile olan münasebet, bu
üç münasebet içinde kalacağını kabul edemiyorum. Türkiye'nin
petrol sorunu enerji sorunu içinde bir unsurdur. Biz petrol temin
edemiyorsak, diğer enerji unsurlarını da temin edemiyebiliriz.
Mesela sayın Firuz beyefendi kömürde de bir takım ihtiyacımız
olduğunu belirttiler. Hatta Demir Çelik sanayii için kömür ithal
etmek zorunda kalacağımızı de belirttiler. Yani bu yönden biz bu
devletlerle münasebetlerimizi gayet iyi olarak tanzim edelim der­
ken, yani onlardan petrol alalım derken, onlara taviz vermek zorundamıyız, sayın profesörden bunu sormak istiyorum. Ve çok te­
şekkür ederim.
Prof, Dr, FAHİR ARMAOĞLU: Efendim sayın Kömürcüoğlu'na ben de teşekkür ederim enteresan sualleri için. Sordukları bi­
rinci sual, bu ülkeler birbirlerine o kadar aykırı düşüyorlar ki
menfatleri bakımından, yani layiklik meselesine aynı şekilde
ehemmiyet verip Türkiye'yi aynı gözle mi görüyorlar? Tabii ben
zamanın kısalığı dolayisile bazı noktaları süratli geçmek zorun­
da kaldım. Şunu belirteyim, tebliğde olacak yazılı olarak bu nok-
ta. Bunlar hepsi şöyledir, böyledir. Kimisi Baasçıdır, Irak da Baasçı, Suriye de Bâasçı. Fakat Irak'm Baas anlayışı ile Suriye'nin
Baas anlayışı birbirinden farklıdır. Efendim Suudi Arabistan, Ür­
dün birer monarşidir. Mısır bir şey değildir. Bir sosyalist rejim
fakat nevi şahsına münhasır bir sosyalist rejimdir. Şimdi biliyor­
sunuz çok partili bir rejime de gidiyorlar, 7 Haziran seçimleri ile.
Fakat bunlar bu kadar farklılıklar içinde bulunmasına rağmen,
bunlar bir araya geldiler mi sayın Kömürcüoğlu, hep birlikte na­
maz kılarlar, hep birlikte camiye giderler. Ve bilmiyorum hiç bu­
lundunuz mu, bunların toplantılarında —tabii hepsi arapça ko­
nuştuğu için— bir dil problemleri yok. Ben bunların bir toplan­
tılarına katıldım Endonezya'da. Arap ülkeleri, Endonezya ve Tür­
kiye'nin bulunduğu, ben tabii konuşmalarıma —ladies and gentleme— diye başlıyordum. Fakat onlar —esselamünaleyküm ve
rahmetullah ve berrakatuhu— diye başlarlar, bu biliyorsunuz bir
dini tabirdir. Yani islamiyet evet baasçıdır, şöyledir, böyledir ama
bunlar dinden kopmuş değillerdir. Bilhassa halk dinden kopmuş
değildir. Ve bu ülkelerin günlük yaşamında, günlük hayatlarında
islamiyet halkın yaşayışında bir faktördür. Ağırlıklı bir faktör­
dür. Tabiyatiyle bu layiklik ülkesinin tenkidini diğer faktörlerle
beraber almak lazımdır. Karşınızdaki insanla yakın bir dostluk
kuracaksınız, onun kusurlarını görmemeye çalışırsınız. Sırf dost­
luğunuzu geliştirmek, dostluğunuzu tesis etmek için. Meğer ki çok
büyük kusur olmadıkça bu kusurları küçümsemeye, görmemezlikten gelmeye çalışırsınız. Diğer faktörlerle beraber alındığında, la­
yiklik ilkesini de Türkiye'ye tevcih etmişlerdir, bir tenkit mese­
lesi yapmışlardır layikliği. Şimdi ben çok fazla konuşmak istemi­
yorum, açık söylyeyim, böyle umumi bir toplantıda, zaten Arap
ülkelerinin çelişkisi, tenakusu burada. Libya'yı biliyorsunuz, Lib­
ya Sovyet Rusya ile can ciğer dosttur. Ben de müslümanım, o da
müslüman ve karşılıklı tarihi bağlarımızdan bahsediyoruz, kar­
deşliğimizden bahsediyoruz. Ama Sovyet Rusya'yı daha sempatik
gözle telakki ediyor dış politikasında, benim hayati güvenliğim
için takip ettiğim, varlığımı korumak için takip ettiğim bir dış
politikayı aynı müsamaha ile karşılamıyor. Yani bu arap dünya­
sının bunlar gerçekleridir ve Türkiye'nin bu gerçekleri tamir ba­
kımından düzeltme istikametinde yapabileceği, samimi söylüyo­
rum, pek fazla imkanı olduğunu sanmıyorum.
ikinci mesele buyurursunuz ki, Türkiye'nin istilacı olmadığını
bilmeleri lazım. Biz de hep onu söylüyoruz ama bilmiyorlar. De­
min arzettim, Kıbrıs meselesi benim, için Yunanista'na karşı 1821
den başlayıp bugüne kadar gelen 170 küsur senelik bir tarihi ve­
tire içersinde Yunanistan'ın genişleme istikametini gözönüne ge­
tirdiğinde istanbul istikameti, Anadolu istikameti, Girit - Oniki
ada, Kıbrıs beni kıskaç içine alıyor, ben bu kıskacı kırma çabasmdayım Kıbrıs meselesinde. Ve ben bu kıskacı Kıbrıs'da kıramazsam bir daha hiç bir yerde kıramam ve benim istikbalim çok
kötü olur. Şimdi bunu anlaması lazım, artık Türkiye'nin Doğu Ak­
deniz'de genişleme Barbaros zamanını yeniden canlandırma, Ak­
deniz'e hakim olma, böyle bir iddiası yoktur, bunu bilmesi lazım,
bunu anlayışla karşılamaları lazım. Benim şahsen şikayetçi ol­
duğum nokta budur. Bu kadar basit, benim hayati bir sorunumu
bu kadar küçük bir anlayışla dahi karşılamıyorlar Kıbrıs mese­
lesi benim, için güvenlik meselesi, ama demin arz ettiğim gibi ta­
rihten gelen bir şey var. Acaba suali kafalarında, bunlar genişli­
yor mu? Bir bakıma doğrusu, bir yandan da ben hak vermiyor
değilim. Yani biz hakikaten öyle olduğumuz için değil. Tarihe ba­
karak böyle bir endişeye kapılmakta, insanî açıdan haklı da görü­
yorum bir bakıma. Son nokta, sanıyorum son noktada hiç bir ih­
tilafımız yok, maruzatımın sonunda ben de aynı şeyi söyledim.
Yani petrol meselesini dış politika ile çözmek mümkün değildir.
Ekonomi ile çözmek lazımdır, dedim. Efendim bendenize bu teb­
liğ ve huzurunuzda maruzatta bulunma görevinin tevdiini bu iki
günlük sempozyumun çerçevesinde bendeniz şöyle anladım; aca­
ba bu konuda bir imkânımız var mı? Benden bu imkânın araştı­
rılması istendi, yani imkân olduğu için değil, veyahut olmadığı
için değil, bendenize itimat buyurmuşlar, bu imkânı bir arayın
bakalım, böyle bir imkânımız istikbalde olurmu diye, ben o im­
kân çerçevesinde araştırdım efendim., teşekkür ederim.
BAŞKAN:
Efendim Sayın Armaoğlu'na
tekrar teşekkür ediyorum. Vaktinde kıyvıetli tebliğlerini ve cevapları tamamlamış oldular. Şimdi müsaade ederseniz^
günün son tebliğini sunacak değerli ko­
nuşmacı Yüksek Mühendis Fikret Güzel
beyi rica ediyorum. Efendim, Sayın Fik­
ret Güzel bey hakkında da kısaca izahat
vereyim. Kendisi gelmek üzereler Efen­
dim Sayın Fikret Güzel makine mühen­
disidir, 1949 Robert Kolej mezunu, çeşitli
ticari ve sınai teşebbüslerde
çalıştıktan
sonra 1956 yılından beri çok uluslu bir
petrol şirketinde gerek Türkiye'de gerek­
se yurt dışında çalışmıştır. Halen Türk
Genel Müdür Yardımcısı bu şirketin ve
yeni teşebbüsler dairesi başkanı
olarak çalışıyor. Arzu ettiği takdirde ken­
disi konuşmaları arasında çalıştığı şirke­
ti de beyan ederler. Buyurun efendim.
FİKRET GÜZEL: Sayın başkan, değerli izleyenler, uzman ki­
şilerin yaptığı çok değerli konuşmalardan sonra benim gibi bir
amatörün günün son konuşmacısı olması, hem benim için, hem
sizin için büyük bir talihsizlik, özür diliyorum. Konuşmama baş­
lamadan evvel iki hususu açıklamama müsaade edin sayın baş­
kan. Sabahki izleyicilerden bir tanesi tebliğimde devletçiliği ter­
cih etiğim anlamı çıkacak bir atıfta bulunduğumu bildirmişti. Bu
konuyu aydınlatmak sterim. Bundan takriben 43 sene evvel yurt­
taşlık bilgisi hocam bana devletçiliği şöyle öğretmişti. Milletin ya­
pamadığı zor ve büyük işleri devlet yapar. 43 seneden bu yana bu
kanaatimi değiştirecek hiç bir tecrübem olmadı. Onun içindir ki
aksine imkân varsa, devletin herhangi bir işi yapmasını tercih
ettiğim anlamında bir mana çıkarsa tebliğimden, bunu ancak
kendimi iyi ifade edemediğimden dolayı olabilir, aksine bir kana­
atim yoktur. Yine bazı konuları açıklığa kavuşturmam icap edi­
yor. Çünkü değerli hocam Prof. Göksu Shell şirketine atıflarda
bulundu. Benim çalıştığım çok uluslu şirket Shell şirketidir. Bu
Shell şirketinin bilhassa Ege denizinde kapatmış olduğu ruhsat­
lar konusunda biraz bilgi vermek isterim. Ege denizi bilhassa Prinos'da Yunanlılar tarafından petrol bulunduktan sonra Türkiye
bakımından da daha cazip görünmeye başladı. Bu sahada en ca­
zip, jeolojik yapı bakımından en cazip görünen saha Dorçester fir­
ması tarafından Foça açıklarında ruhsat alınarak delindi ve yi­
ne hocanım vermiş olduğu bütün ideal şartlar mevcutsa da maale­
sef ve maalesef petrol bulunamadığı anlaşıldı. Bu tabiatiyle de­
ğerlendirmelerimizden önemli oranda hayal kırıklığına uğrattı
bizi. Bu sahalardan bir kısmını terk etmiş durumdayız. Kalan kı­
sımları üzerinde değerlendirmelerimiz devam ediyor. Fakat bu
andaki doneler, jeofizik araştırmalarının verdiği doneler, maale­
sef pek ümit verici değildir. Bir başka hususa atıfta bulunmuşlar-
dı. O da hocamın gösterdiği grafikten hatırlayacaksınız, Orta Doğu'daki petrol bulmiabilecek kuşaklardan birincisinin Türkiye'ye
kadar gelmediği, Irak'da kaldığı, Türkiye'de petrol çıkartılabilen
sahaların ikinci kuşakta olduğu, üçüncü kuşağın da bir miktar
Türkiye'ye girdiğinden bahsetmişlerdi ve bunu da hazro konuları
olarak belirtmişlerdi. Shell olarak biz bu sahalarda araştırmalar
yaptık, ve Katin-6 ismini verdiğimiz kuyuda ümit verici emareler
de bulduk, fakat bilahare açmış olduğumuz çeşitli kuyularda 20
milyon sterlinin üzerinde yatırım yapmış olmamıza rağmen, maa­
lesef ümit verici bir netice alamadık. Bu günkü kur değeri ile bo­
şa yapılmış olan yatırımın maliyeti 1 milyar Türk Lirasıdır. Bir
başka konuşmacı kömürden benzin elde edilebilir mi konusunu
sormuştu. Bu konuda kömürden hidrokarbonlar elde edilmesi tek­
nolojik oirak mümkündür. Benzin en pahalı şeklidir, ama tabii
gaz elde edilmesi bugünkü petrol ve tabii gaz fiyatları muvacehe­
sinde ekonomik hudutlara girmiştir, nitekim Shell şirketinin ge­
liştirmiş olduğu bir teknoloji neticesinde Almanya'da bir pilot te­
sis çok yakın bir zamanda hizmete girecektir. Tabii gaz yakıt ol­
duğu kadar bir petro kimya ham maddesidir. Bu bakımdan kö­
mürün hem böyle değerlendirilmesi, hem de gerek taşıma ve ge­
rekse ulaştırma bakımından bir başka enerji türüne çevrilmesi
konomik hudutlar bakımından mümkün hale girmiştir ve men­
sup olduğum şirket de bu konuda teknolojik bir önderlik kazanma
çalışmaları içindedir. Pilot çalışmalar müsbet netice verdiği za­
man tabiatiyle bu dünya kullanıcıların m hizmetine sunulacak­
tır. Tebliğime başlamadan önce bir girişte bulunmak isterim. 26
Haziran 1972 tarihinde beş gün süren bir enerji ve petrol semi­
neri yapılmıştı. O seminerdeki konuşmacı kâhinler, dünyadaki
petrol üretiminin tüketime 1985 senelerinde eşit olacağını ve on­
dan sonra bir darlık başlayacağını ve bu darlık neticesinde de
petrol fiyatlarının süratle artmaya başlayacağını, petrolün yakıt,
enerji kaynağı olarak kullanılmasının fevkalade pahalı olacağını,
bunu ancak ve ancak bir tıbbi hammadde, kimyasal hammadde
olarak değerlendirilmesi icab edeceğini, o tarihlerde bildirmişler­
di. Bu kâhinler bazı bakımlardan yanıldılar. 1973 petrol krizi pet­
rol fiyatlarını 1985'den itibaren artacağı beklenilen seviyelerden
çok daha üstüne, çok daha erken getirdi. Son geçmiş olduğumuz
İran krizi de petrolün kısıtlı olarak temin edilebileceği tarihi
1985'lerin çok önüne getirdi. 1972 tarilıinde tebliğ verenler ve ko­
nuşmacılar çeşitli önerilerde bulundular, aradan 7 sene geçmiş
olmasına rağmen, 72'de önerilen hususları bugün çok daha sıkı­
şık bir durumda konuşmak mecburiyetinde kaldık. Öyle inanıyo­
rum ki konunun çıkış noktaları tamamen ekonomik ticari kriter­
lerle mümkün olacaktır. Bu bakımdan İstanbul Ticaret Oda'sımn
konuya sahip çıkarak, bu semineri düzenlemesi çok ümit verici
bir başlangıç olarak telakki ediyorum, bunu kaydetmek isterim.
Sayın dinleyenlerim bana verilen konu Enerji Kullanımında Ter­
cihler. Bu tercihlere benden evvel tebliğ verenlerin ortaya koy­
muş oldukları çeşitli enerji türlerinin içersinden şuna veya buna
yönelim, yönelelim diye bir girişle ele almak imkânına sahip de­
ğilim. Ne teknik yeteneğim, ne de tecrübem buna yetmiyecektir.
Ben daha ziyade bugün elimizde mevcut enerji imkânlarını en
iyi şekilde, en akıllı şekilde ve en ekonomik şekilde nasıl kullana­
biliriz, bu konuları elimden geldiği kadar çeşitli uzman kişilerin
vermiş oldukları bilgilerden derlemeye çalıştım. Tebliğimde bir­
leştirdim.
ENERJİ KULLANIMINDA
TERCİHLER
FİKRET GÜZEL
MAKİNA MÜHENDİSİ
•
GÎRÎŞ:
.
Uzunca bir müddetten beri her türlü kısıtlı olarak temin edi­
lebilen enerji imkânlarımızın en verimli şekilde kullanılması ve
en fazla katma değer sağlayan ameliyelere tahsis edilmesi şarttır.
Şüphesiz bu kullanım tarzlarının tesbitinde ve enerjinin çeşitli
tüketicilere tahsisinde yaratacakları ekonomik değerler yanında,
sosyal ve politik kriterlerin de göze alınması gerekecektir. Bu teb­
liğimizde; elimizden geldiğince bu kriterleri de gözönünde tut­
maya çalışarak, enerji kullanımında ilgililere açık tercihleri saptam.aya çalışacağız.
Tercihlerimizi dört grupta toplamak mümkündür:
1 — Savurganlığı önlemek,
2 — Tasarrufu sağlamak,
3 — En fazla ekonomik değer sağlayacak işletmelere ağırlık
vermek,
4 — Kısıtlı ve pahalı olan yerine, daha bol ve daha ucuz olan
enerji şekillerine yönelmek.
Bunları sırasıyla inceleyelim:
1 — Savurganlığı
önlemek
Savurganlığın tarifi, «lüzumsuz yere kullanmak; harca­
mak...» şeklinde yapılmaktadır. Dolayisiyle de tedbiri, «bu kul­
lanım şeklinden vazgeçmek...» olmalıdır.
1. a)
Endüstrimde Savurganlık
Endüstri'de enerjinin en belirli kullanım yeri «buhar üret­
mek» tir. Buhar sistemleri, gerek ısı ve gerekse suyun mevcudi­
yeti sebebiyle paslanma ve çürümeye en çok maruz kalan sistem-
lerin başında gelir. Bu nedenle bu sistemlerin iyi bakılması, bu­
har kaçaklarının giderilmesi, dönüş sistemlerinin tamamlanması
ve bakımlı tutulması gerekmektedir. «Buhar ekonomisi» her iş­
letme mühendisinin başlıca uğraşı olmalıdır.
Isı kaplarından doğabilecek «ısı zayiatları» da önemle ele
alınmalıdır. Bunların tecritleri tamamlanmalı ve bakımlı tutul­
malı, ısı kaybına yol açan her ameliye titizlikle gözden geçirilme­
lidir. Her temel ders kitabında teknik yönleri anlatılan bu konu­
ya yöneticilerin ciddi şekilde eğilmeleri, yıllık yatırım ve işletme
programlarında yer vermeleri, sorunu çözümlemenin ilk yönte­
midir.
İyi tesis edilmiş ve bakımlı bir kuruluşda, kapasite artırımı
sonucu buhar yetmezliği sorunu ile karşılaşmıştık. İlâve bir bu­
har kazanı tesis etmeden önce, buhar ve ısı kaybı sistemimizi bir
daha elden geçirmenin faydalı olacağı inancıyla bütün sistemi
denetledik. Bu denetleme bize, % 12 oranında buhar tasarrufu
sağladı. Bu sayede de hem yeni bir kazan kurmaktan, hem de ya­
kıt masrafımızı bu oranda artırmaktan kurtulmuş olduk.
Mühendisler bu örnekleri çoğaltabilirler. Yöneticilerin ve işa­
damlarının, onların seslerine ve önerilerine daha yakından kulak
vermelerini, kendi menfaatleri için kuvvetle tavsiye ederim.
Tecrübelerimize göre, bu konuda yapılacak bir kampanya en
az bunun yarısı, yani % 6 oranında bir fayda sağlayabilir. Bunun,
hâlen câri fuel-oil fiyatlarıyla değeri 1 milyar 800 milyon Türk
lirası; döviz tasarrufu ise en az 30 milyon dolar olabilecektir.
6 milyon ton
1978'deki endüstri fuel oil tüketimi
360 bin ton
% 6 tasarruf
4975 TL/Ton
Fiyatı
82 dolar/ton
Döviz değeri
1. b)
Taşîmacîhkda Savurganlık
Toplu taşımacılık, denizyolunun demiryoluna, demiryolunun
karayoluna tercih edilmesi, konularına girmek istemiyoruz. Bu
konu kâfi miktarda tartışılmış, ekonomik değerler belirlenmiş ve
bu netice kabul edilmiş durumdadır. Ancak bu değişiklikleri yap­
mak bir alt yapı ve ek yatırımlar konusudur. Sermaye ve zaman
gerektirecektir. Şimdiden başlanmazsa, zaten büyümüş olan so­
run ileride, çözümü imkânsız hale gelebilmek istidadmdadır.
Biz burada, hemen yapılabilecek ve büyük yatırımlara ihti­
yaç göstermeyen önlemlere değinmek istiyoruz.
1. c)
Otomobillerin
Savurganlığı
Bu alanda ispatlanmış iki tür savurganlık vardır. Bunlardan
biri; ((Sürücünün araç kullanma tarzından doğan savurganlık»,
ikincisi ise, ((aracın teknik durumundan doğan savurganlık» tır.
Sürücü olarak ((daha iyi alışkanlıklar» sağlamakla elde edi­
lebilecek benzin tasarrufu, çeşitli ülkelerde yapılan deneylerle or­
talama % 6,75 olarak tesbit edilmiştir. Bizdeki durum ölçülememiş ise de, bunun kat kat üstünde olması gerektiğini tahmin et­
mek güç değildir.
Sözkonusu ettiğimiz ((daha iyi alışkanlıklar» oldukça basittir:
I — Daha düşük hızlarla araba sürmeliyiz. Bu hız düşük­
lüğünün bize sandığımız kadar zaman kaybetirmediğini kısa sürede göreceğiz.
II — Duraklara, gaz pedalına basmadan, fakat motorla ya­
vaşlayarak yaklaşmalıyız.
III — Yumuşak olarak süratlenmeliyiz. Gaz pedalına her
yüklenildiğinde motor dört katma kadar daha fazla
benzin emer.
IV — Virajlara yavaşlayarak girmeli ve çıkışta yumuşak ola­
rak süratlendirmeliyiz. Her şiddetli fren, kullanılan
enerjinin ısı olarak havaya uçması demektir.
V — Yüksek viteslere çabuk geçmeliyiz.
Düşük viteslerle
hız yapmaya çalışmak, benzin sarfını lüzumsuz yere
artırır.
VI — Çok şeritli yollarda devamlı şerit değiştirmek yerine,
mümkün olduğu kadar ((tek şeritte gitmek» alışkan­
lığını edinmeliyiz.
Bunlara daha başkalarını da ilâve edebiliriz. Meselâ; hareket
etmeden önce motörü ille de yüksek ısıya çıkarmak şart değildir.
Kısa bir süre çalıştırmak, motor rahat çalışma sesi verdikten son­
ra harekete geçmek yeterlidir. Vasıtada lüzumsuz yükler bulun­
durmak, bir dakikadan fazla süreceğini tahmin ettiğimiz durak­
lamalarda motörü çalışır tutmak, hep benzin israfı demektir.
Aracın teknik durumudan doğan savurganlık örneklerine ge­
lince:
Radial lâstiklerin, diğer cins lâstiklere kıyasla benzin tüketi­
minde daha ekonomik oldukları bilinmekte ise de, bunların gerek­
li basınçlara göre şişirilmeleri icap eder. Buji temizliği ve ayarı,
ateşleme zamanını ve benzin/hava karışımının da imalâtçıların
tavsiyesine göre ayarlanması yakıt ekonomisi için lüzumludur.
Tekerlek ayarları, lâstik ömrü ve yakıt tasarrufu yanında emni­
yet ve rahat kullanım bakımından ihmal edilemeyecek unsurlar­
dır.
Yapılan deneylerle, otomobillerin muntazam bakımı ve ayarı
sayesinde, aynı kullanım mesafesi ve sürecinde ortalama % 11,5
benzin tasarrufu gibi çarpıcı bir sonuç elde edilmiştir.
Bakımlı ve iyi sürülen bir arabanın sağlayabileceği ortalama
tasarruf, % 18,25'e varabilmektedir.
Yurdumuzdaki bir otomobil yılda ortalama 3000 litre benzin
kullandığına göre, bu oranın yarısını dahi alsak, her sürücünün
yukarıdaki hususlara riayet suretiyle sağlayabileceği kazancı, yıl­
da 4.500 lira olabilecektir.
Elektronik âletlerle teçhiz edilmiş bir mütehassıs atelye, bir
kontrol ve ayar için sadece 400 lira almaktadır. Yılda iki defa ara­
basını kontrol ettiren sürücü, gene de 3.700 lira tasarruf edecek,
ayrıca emniyetli ve rahat bir şekilde araba kullanacak, arabasının
ömrünü de uzatacaktı. Yurt ekonomisine katkısına gelince; bu
hususlara riayetsizlik sebebiyle her yıl savrukça tüketilen benzin,
toplam tüketimin en az % lO'una varabildiğine göre, 220 bin ton
benzin-tasarruf edilebilecektir. Bunun piyasa değeri:
220.000 ton X 20.000 TL/Lt. = 6 milyar TL.
220.000 )) X 250 dolar/ ton = 55 milyon dolarlık dövizdir.
1. c)
Kamyonların
Savurganlığı
Emtea taşımacılığına gelince; politik ve sosyal nedenlerle çe­
şitli endüstrilerin ve üretim merkezlerinin yerlerinin seçiminde-
ki yanlışlık yüzünden doğan lüzumsuz taşımacılığın, başlı başına
etüd edilmesi gereken bir konu olduğu inancındayım. Bu tercih­
ler yapüdığı zamanlarda enerji maliyeti düşük olduğu için yanlış­
lıkların faturası büyük olmayabilirdi. Bugün bu bedel çok büyü­
müştür. Dolayisiyle konunun yeniden tetkiki mutlaka faydalı ola­
caktır.
Bu hususta biı misâl vermek icap ederse, «petrolün kendisi­
nin taşınma sistemindeki savrukluk» ele alınabilir:
İstanbul Belediye Talimatnamesi'ndeki 1957 tarihli bir deği­
şiklikle, akaryakıt depoları Kartal ve Çekmece dışına atılmışlar­
dır. Dolayisiyle deniz tankerleri, İpraş Rafinerisi'nden aldıkları
petrol ürünlerini Haramidere'ye götürürler. Sonra da kamyon
tankerler, oradan parça parça aldıkları ürünleri gerisin geriye İs­
tanbul'a getirip dağıtırlar... Bu uygulamanın ne İstanbul'un es­
tetik görünüşü ve ne de emniyeti ile hiçbir ilgisi yoktur. Deniz­
den ikmal edilen küçük ara depoların görünümü, İstanbul sahil­
lerinin odun, kömür ve kum depolarıyla bozulan görünümlerin­
den hiç de daha kötü olamaz. Üstelik iyi dizayn edilir ve iyi işletilirlerse tehlikeleri de çok daha azdır.
Benzer örnekleri eminiz ki sanayici ve işadamları çok daha
büyük ölçüde her türlü ham, ara ve tüketim malları, hatta işçi
taşımaları için çoğaltabilirler. Bu savruklukların maliyetini he­
saplamaktan âcizim.
Bir ikinci savrukluk örneği de, teşkilatlanmadaki çarpıklık­
tır. Toplu yük merkezi olan her bölgede birer «Sınırlı Sorumlu
Taşıyıcılar Kooperatifi» kurulmuştur. Bu kooperatiflerin, kendi
üyelerinden başkalarına o merkezlerden yük verilmesine —icabın­
da zor kullanarak— engel oldukları sık sık görülmüş, duyulmuş­
tur. Bu taşıyıcılar —tabiî gittikleri yerlerde benzer kooperatifler
olduğu için— genellikle boş dönmektedirler. Emtea sahibi kuru­
luşlar bu nedenle gidiş-dönüş navlunu ödemek zorunluğunda bıraküarak maliyetleri yükselirken, boş dönüşlerin yakıt sarfiyatı
ve kamyon yıpranması da, yurdun döviz yükünü lüzumsuz yere
artırmaktadır.
Bu çeşit örgütlenmenin islâh edilerek, karşılıklı yük temin
eder biçime getirilmesinde yük sahiplerinin, taşıyıcıların, fakat
en önemlisi Ülke'nin döviz olarak büyük çıkarı vardır.
Bu konuda da maliyet çıkaramamakla birlikte, 200 bin kam-
yonun yılık motorin tasarrufuna % 10 gibi mütevazi bir katkısı
dahi olsa, çıkan rakam yılda 30 milyon dolar eder.
Son bir husus da «yatırımdaki savrukluklar» dır. Gazeteler­
den, petrol ana depolarında ve rafinerilerde kara tankerlerinin
bazan günlerce beklediklerini okuyoruz. Yakından biliyorum ki
bu tankerler, kapasitelerinin en çok yarısı oranında çalışabiliyor­
lar. Depolarda, dolum tesislerinde yapılacak İslâhatlar ve işletme
düzenlemeleri ile ve bilhassa daha iyi örgütlenerek, bugünkü pet­
rol nakliyatı ihtiyacı hemen yarı yarıya daha az adette tankerle
karşılanabilir. Unutmayalım ki her bir kamyonun döviz maliyeti
oldukça yüksektir ve durdukları yerde navlun maliyetlerini artır­
maktan başka hizmet yapmazlar.
Boru hatlarının yapılmaları zaman ve yatırım isteyen işler­
dir. Bunlar kurulana kadar ara depolar şebekesinin genişletile­
rek deniz taşımacılığını yaygınlaştırmak çok daha büyük ekono­
miler sağlayacaktır. Tatbikatımız ise tersinedir. İzmir'in yakının­
daki depolar kapatüarak, kara taşımacılığını 65 kilometre daha
uzatmak, bizce bugünkü ekonomik yapıda hatalı bir tutumdur.
1. d)
Isınmada Savurganlık
Bugünkü inşaat sistemimizin ve kentleşmemizin mimarî ka­
rakteri üzerinde çok çeşitli eleştiriler yapılmaktadır. Bunlar ara­
sında tartışmasız kabul edilen husus; genellikle ısınma ve ısı mu­
hafazası konusunda evlerimizin, işyeıierimizin, okullarımızın, bü­
yük çapta ısı kaybına sebep olacak tarzda inşa edildikleridir. Bu
yüzden kışın ısıtmak, yazın soğutmak için gerekenden bazan bir­
kaç kat fazla enerji kullanarak israf etmekteyiz.
Uzmanlar, ısı kaybının pencerelerden % 30, çatılardan % 15
oranında meydana geldiğini söylüyorlar. Çatı tecridi ve hiç de­
ğilse Kuzey'e bakan duvarların korunmasıyla bu yöndeki pence­
relere çift cam takılması, yeni yapılar için şart koşulabilir. Eski
yapılar için ise «ödünç vermek» şeklinde malî destek sağlanarak
bunların ilâve edilmesi, önemli faydalar sağlayacaktır.
Türkiye'de tüketilen petrolün % 16,5 civarındaki bir kısmı­
nın ısınma için kullanıldığı hesaplanıyor. Basit önlemlerle zayiat­
lar % 10 oranında azaltılabilirse 250 bin ton petrol ürünü (gaz,
motorin ve fuel oil olarak) tasarruf edilebilir. Bu da, kullananlar
için yılda iki milyar liradan fazla «yakıt parası tasarrufu» demek­
tir. Bu miktar bir yatırımla da çok şeyler yapılabilir.
Sıcak su ise ayrı bir problemdir. «Sirkülasyon sistemi» olma­
dığı için, musluktan sıcak su gelene kadar ne miktar suyu boşu­
na akıttığımızın ve ne miktarda enerji sarfettiğimizin hesaplan­
masında fayda vardır.
Bu arada «merkezî ısıtma» sistemlerinin geliştirilmesi, kazan­
ların yakılmasının bir şahsın kendi insiyatifine ve bilgisine terkedilmesi yerine otomatik cihazlarla donatılmalarının büyük bir ya­
tırım gerektirmediği ancak önemli petrol ve elektrik tasarrufu
sağlayabileceği kanısındayım. Bu konuda mühendis ve mimar
odalarının, bir asgari standard'lar geliştirerek tatbikatçilere, be­
lediyelere yol göstermeleri faydalı olacaktır.
Havagazı şebekesi olan yerlerde, pişirme ihtiyacının likit pet­
rol gazı ile yapılmasını ekonomi kurallarıyla bağdaştırmak müm­
kün değildir. Kömürden havagazı üretimini artırıcı tesisler yanın­
da —icabında— petrolden de şehir gazı imâli mümkündür. LPG
tüplerinin dolu ve boşlarını götürüp getirmek için sarf edilen ener­
ji, tüplere sarfedilen çelik, hep döviz cinsinden harcamalardır.
1.
e)
Aydınlatma
Savurganlığı
Meskenlerde aydınlatma için kullanılan elektrik, toplam tü­
ketimin % 15'nden biraz fazladır. Bu bakımdan, «aydınlatmada
büyük bir savurganlık olamıyacağı...» kanısına biz katılmıyoruz.
Aydınlatma planlamasına kafi özen gösterdiğimiz söylene­
mez. İç aydınlatmada, tek kişinin oturduğu bir salonda bir aba­
jurun ışığı yetecekken, 12 lambalı bir avizenin kullanılması çok
yaygındır. Keza hiç kimsenin sokakta olmadığı saatlerde pırıl pı­
rıl aydınlatılmış vitrinlerle, sabaha kadar yakılan neon ışıklı rek­
lamların ne fayda sağladığı da etüd edilmelidir.
Kademeli fiyat tarifeleri, ticarî reklam aydınlatmalarının
hiç değilse gece yarısından itibaren ' kapatılması mecburiyeti,
önemli oranda enerji tasarrufu sağlayabilecektir. Kurulu santral
kapasitesini etkilemese de, kullanılan yakıt ve su miktarında
önemli düşmeler olacağı muhakkaktır. Yüzde 10 gibi mütevazî
bir tasarruf dahi, yılda 350 G W H elektrik enerjisine tekabül ede­
cektir. Bu da, Asiantaş Hidroelektrik Santrallinin üretimine eşit-
tir. Ayrıca bu rakam, beş yılda iki katma
çıkabilmek istidadm-
dadır.
2 — Tasarrufu Sağlamak
Bu konuyu açıklığa kavuşturabilmek için gene evvelâ «tasaıruf)) kavramını nasıl kabul ettiğimizi açıklayalım. Anlayışımıza
göre tasarruf, o anda harcanması şart olmayan bir değeri sakla­
yıp, daha önemli ihtiyaçlar için biriktirmek» tir. Bu konuda iki
önemli tasarruf sahası vardır:
2.
a)
Taşıt Sahasında Tasarruf
Çeşitli ülkelerin aldıkları önlemlerden edinilecek dersler çok­
tur. Bizde de tek-çift plâka konusu çok konuşulmaktadır. Bu sis­
temin ticarî vasıtalara (taksi, niinibüs vs.) uygulanması, esasen
dar olan taşıt imkânlarımızı daha da kısıtlayacak, ters neticeler
verecektir. Özel vasıtalara tatbiki ise ne derece fayda sağlar, bi­
lemiyoruz.
Tasarruf için hafta sonlarında özel vasıtaların alternatif kul­
lanılmama konusu tartışılabilir. Zoraki bir tasarruf getirebilir.
Kontrolü nasıl yapılacaktır? En basit trafik kaidelerini dahi tat­
bik etmekte ve ettirmekte taaşarüı olamadığımıza göre, bu bir bü­
yük sorun olabilir.
Karne sistemi —bütün sevimsizliğine rağmen— en hakkani­
yete uygun ve en pratik yol görünüyor.
Ancak en müessir yolun, gene bir fiyat-vergi dengesi olarak
düşünülmesi lâzımdır. Vasıtaların silindir hacmi ve beygir gücü­
ne göre artan ve değişen para değerini de gözönünde bulunduran
bir «vasıta vergisi», sürücüleri daha az benzin tüketen vasıtalara
itmek gibi bir fayda sağlayacaktır. Keza; sürücülerin altyapı ve
temel hizmetler (yol, yol kenarı parkı, trafik işaretleri ve denet­
lemeleri gibi) masraflarına doğrudan katılmalarını sağlayacak
bir «yakıt fiyatlandırması politikası», en geçerli politika olacak­
tır.
2.
b)
Isıtma Sahasında Tasarruf
Evlerin ve işyerlerinin ısıtılmasında yapılacak bir-iki derece­
lik indirim, oldukça büyük yakıt tasarrufu sağlayacaktır. Fara­
za, odalarımızın 22°C yerine 20°C'a kadar ısıtılması —dış sıcak­
lıklara bağlı olarak— önemli oranlarda yakıt tasarufu sağlar. So­
nuçta bizler, biraz daha düşük ısıda yaşamak zorunda kalırız. Bu­
nu sağlamada en etkin unsur, yakıtın binalara «tahsisli» verilme­
si ve gerçekçi bir fiyat politikasıdır.
2. c)
Diğer Tasarruf Sahaları
Bu önlemlere daha birçok örnekler eklenebilir. Toplu yaşama
yerlerinin —eğlence yerleri gibi— akşamları daha erken (meselâ
saat 20.00'de) başlamaları, ısıtma ve aydınlatmada, taşıt ihtiyaç­
larında önemli tasarruflar sağlaması icap eder. Eminiz ki son za­
manlarda Sıkıyönetim Komutanlıkları'nm bu konudaki kısıtla­
maları^ enerji tasarrufunda müsbet rol oynamıştır.
3 — En Fazla Ekonomik Değer Sağlayacak
Ağırlık Vermek
İşletmelere
Bu konu oldukça karmaşık faktörleri ihtiva etmektedir. Eko­
nomik değerler yanında sosyal ve politik etkenlerin nasıl dikkate
alınacağı, üzerinde tartışılması lâzım gelen problemlerdir.
Bir misâl vermek icap ederse; elektrik enerjisi yokluğu nede­
niyle Seydişehir Alüminyum Tesisleri'nin yarı kapasiteyle çalışa­
bildiği, bu nedenle de geçtiğimiz yıl bir milyar lira civarında za­
rar ettiği bildiriliyor. Şayet enerji temin edebilirsek, tam kapasi­
teyle çalıştırdığımızda ancak masraflarını karşılayabileceği yani
bir sermaye birikimi sağlayamayacağı, bir «servet» yaratamıyacağı, uzmanların görüşleridir.
Alüminyum endüstrisi, enerji-yoğun endüstrilerin başında
geliyor. Bugünkü durumda —en pahalı şekliyle, yani petrol ile—
enerji ithal ederek bu tesislerin işletilmesi, çok daha kârlı birçok
endüstrinin kapasitesinden fedakârlık edilerek onların da zarar
etmesi neticesini, yani servet kaybını âmil olmaktadır. Bu durum­
da, ucuz enerji temin edilene kadar bu alüminyum tesislerinden
sarfınazar etmek, müdebbir bir işadamının, iktisatçının tercihi ol­
mak lâzım gelmektedir.
Bu nasıl yapılabilecektir?
Sermayeye talip olunduğunda yapıldığı gibi, mevcut ve mu­
tasavver endüstriler, talip oldukları enerji karşılığında ne kadar
iktisadî değer yaratacaklarını Enerji Dairesi'ne beyan ve taahhüt
etmelidirler. Yapılacak tasnifde, aldıkları enerji karşılığında ye­
tersiz değerde üretim yapan iktisadî kuruluşlar aydınlığa çıka­
cak ve bunların ayrı ayrı incelenmesi mümkün olacaktır.
Tabiîdir ki altyapı hizmeti verenlerin böyle bir kriterle değer­
lendirilmesi sözkonusu değildir. KarayoUanlım, yol bakımı için
harcadığı enerjinin ekonomik değerini nasıl ölçersiniz? Fakat hiç
değilse; ikame ettiği ithal malı alüminyumun değeri kadar ithal
malı enerji tüketen bir endüstri varsa ve bu endüstri üstelik bir
milyar lira da zarar ediyorsa, bu aydınlığa çıkarılmış olacaktır.
Motorin yokluğu yüzünden pamuğun ekilemediği, ziraî ürünle­
rin taşınamadığı aylarda bu kabil tesislerin hiç olmazsa geçici
olarak kapanması bir fayda sağlayabilir.
Bu analizimiz çok sathî'dir ve belki de yanlıştır. Fakat böyle
bir yaklaşımın yapılmasında mutlaka fayda vardır. Bilhassa yeni
yatırımlar için verilen teşvik belgelerinde ve kamu sektörü yatı­
rımlarında, enerji-yoğun projelerin daha derinlemesine etüd edil­
mesi mutlaka gereklidir.
4 — Kısıtlı ve Pahalı Olanın yerine, Daha Bol ve Daha Ucuz
Olan Enerji Şekillerine Yönelmek
Bu sorunu tetkik edebilmek için, hangi enerji kaynaklarının
ne miktarda bulunabilecekleri prospektlerine gözatmak lâzımdır:
o
I
LO
r>
aş
C-*
CO
CS! CSI CD
CSJ CSJ
Gi
Oi t o O
00
Ö tesi
CD
CO CO
o esi
CO
CO
CD
t>
î>
CO
LO
00
CSI
H
CM 00
CO 00
CO CD
1
CSI CO
CO
CO
CD
CM
t-'
t > CO CO
CSI CS]
CSÎ
o
CSI
lO
CD
O'
o
CSI
o
tH
O
t-
CO CD CD
CSI CSI CSÎ
CD
>FEÜD
Tt<
co
CO
I>
CO
eq
^
CD*
CS! CSI
£> CO 00
O O O
00 CO CO
E>
*^
OS
CSI
Ö
d Ö d d
CO CO CO CO CO
CO
CO
CD
g
•S
li
IN
CO
CD
o
£>
!>
to
00 CO
CO
O
CO
00 CO
T-H 00 o
CM
CD
CO
Tti
CO
^*
s
CD
T-H o
T-H 00 O
00 CO UO
t H LO o
00
00 CO CO CO CO CO
^ < CD"
CO
T—< T-H
CSJ
CM CM
T-H
CO
CO
lO
CD
CO
o
d d d
d
•I—(
a
+^ .
>
O
EO
CO
T-H LO T-H
Tt^
CD
T-H
cCO
CO o
CM
:» CO
a
ş
d d
d d d
d d d
CM d
CM tH T-H T-H
T-H t H
o
00
'3
•§
3
03
W
CO
CD
CO
CO
OS
CO
Gi
T-H 00
CO T-H
T-H
^*
lO
T-H O
CO
CO CM
CO 00 00
CM
CO
T-H CM
o
I>
C3:> a> a i
T-H CO
l> t>
CO
CO
lO
CD
CO
d
d
CO
lO
as
T-H
CO
OS
CD
Ü
Co
l>
as
as
CD CO MI
id
•rH (M
CSJ (M
ai
o
N
H
I
i
^1
O
CO
m
CO
lO
CO
ai ai
ZD
cq
o
CO
CO
CO
T—( CO
«rt^
3
CO
(D
CO C 5
O
CO
CO
OCOCOOOCVOCOCDCÛSD
COOOOOOT^D-CRCO CO CO CO CO 00 00 00
i d I > ir-^
C - ' 00 00 00
^ tH tH
tH ^ T-i 1—I
CO
CO CO e o CO c o e o c o
co
05
OS
C?i
C?S 0 5
OS
C75 0 5
c o c o c o c o c o
c o c o c o c o
COOSD-C^CO
(TQCOlO'^
0 5 ' ^ ' ^ O S
id
i d i d
OLQCOLQ
CO CO
O E:^ OO'
CSLOI-HCiOcSI ^ C O ^
CO (M
CD CO O i q
tH
ç d c o ı > D - ^ ^ *
^
tH
coids>T-H
C<i CO o-i iO Oi -tHt-HC^IIO
S
COOOO^'^O:>THIOt-H
o o i o o c o o o c s i ^ ^ e o
CD CO CO i q
CSI Oi l > CO
ö c o ı > c d c s i c d ı d ö ı >
CSJCSICMCO^-^lOCOCO
^ o o c o i o ^ c o ^ c o c q
T - i o o o i ^ ' C ^ c s i E r - c o c q
D-^
CO « q
oq «D
oâ
CO
CO i d
05
CO
CO R-Î
oocpTH'»-^csjcoTt<'Kr<
O O O S O ^ C ^ e O - s H l O C D
c - i > o o o o o o o o o o o o o o
0 5 Ö 5 C ) 5 O 5 < ^ 0 5 C 3 5 0 5 C J 5
o
C©
CD CNJ
1-İ Ö
r-î CD
rH
Oq
LO
CO
CO
CO
t-
CO
CN!
o
CQ cq
T-î
lO
o
^
CO
00
p rjı ^
CD ^ ' c6
p
OD
lO
CO
o o
LO
LO
lO
CO
o
o
CO
CO
CD
as esi esi CO
c<i
o esi
p
p
CD
o
CO
O
s
I
esi o o
t- o o
CO
î
as
...
•rH
LD
CO
o
^
CO
CO
CO
GS!
esi o
o £r00
lO
CO
esi
eo
g
o
0)
p eo CO
od c<i esi cd
©
t-; o
ö
«>
esi
00
H .3
LO
Ol
I
'S
^
o
C<3
o
LQ
T-)
s
CO
CO
CO
00
t
o
CO
CO
CO
^" esi
a
s
£> £>
o
c4
lO
CO* CO'
eo CO csj
m trq o
LQ
00
Cs|
00
o
d d
o
CO
CO
o
CO
lo
l>
M
I>
CD
o
1-4
cî
g >^ J-ı ^ ^ İ3
=o g s s 5> -S
M ^-a PH w pq
d
3
<D
(D
" 5^
Q
om
05 m o
c<j
oo oo csj
CO OS
,05 cq
©
lO
^
Tt<
Ö
f
00 i >
ın
LQ
§
i
-.0
O
I
O
O CO
o ÇO
o
CO
«D CD
^ ' 05
îr05 (M
05
O
CO
CO
csı
GSJ
T-^
tH
CD
o
^
Oî
CO
cd
ı6 cd
II
?3
Ö
00 (M
P
lO
O
T-J
lO
o
o
o o
o o
cd CO
00
cq
LO
o
o
o
! > S>
LO T-(
Ö
00
LQ
CO
T-1 CT>
I
s
fM
O
CM
a
3
O
3
cS
S
o
Q
I„
I ^ s •§ S
=g s -3 a s S «3
3c ÎS
:3 W
S
G
-S (S
.-3 ;^
a
TABLO:
V
Dünya Enerji Talebi (Günde milyon varil hanı petrole eşdeğer)
Enerji Hammaddesi
Hidroelektrik
Nükleer
Doğal gaz
Petrol ürünleri
Katı yakıt
Toplam Dünya Talebi
1925
0.5
1950 1975
—
2
—
0.5
3
17
21
3
11
21
37
7
2
21
56
35
121
Kaynak: İlgi Dergisi, Sayı 27
TABLO.-
VI
Dünya Ham Petrol Üretimi (Günde milyon varil olarak)
1950
1972
1973
1974
1975
1976
10.9
52.8
57.8
58.2
55.7
59.7
Kaynak: İlgi Dergisi Sayı: 27
TABLO:
VII
Mukayeseli Enerji Maliyetleri (Dünya Ortalaması)
(dolar/\aril petrol eşdeğeri)
Teknik
Üretim
ftlaiiyeti
Ortadoğu petrolü
(Mevcut sahalar)
Kuzey denizi petrolü
(mevcut sahalar)
0.25
+
5
4.
Yerli kömür (ABD) ...
4—5
İthal kömürü (Kuzeybatı Avrupa)
6 —10
Yeril liömür (Kuzeybatı Avrupa)
8—15
İVükleer hammadde başabaş değeri (fosil yakıt kullanan elek­
trik Jeneratörlerindeki masraf, nükleer
istasyonlarındaki
masrafla aynıdır.)
5 —10
Yerli kömürden elde edilen düşük BTU gazı (ABD)
10—15
Sıvılaştırılmış doğal gaz (Yüksek BTU) ithalatı (Avrupa, Ja­
ponya, A B D )
10—20 +
Yerli kömürden elde edilen sentetik doğal gaz (Yüksek BTCJ)
(ABD)
20—30 +
Kömür/Yağlı kum/Taş'dan
sıvı yakıt
(ABD)
15—25
İtlıal kömüründen sıvı yakıt (Kuzeybatı Avrupa)
25—35
Biomass (Yakıt için üretilen bitkiler)
40—50
Güneş ısısından
elde edilen sıcak su (mahallinde
derecesi)
35°€ arz
...
40
+
Kaynak: İlgi Dergisi Sayı,27
TABLO:
VIII
Muhtemel Enerji Arzı (Günde milyon varil petrol karşılığı)
1975
^
Hidro/jeotermal/güneş
Doğal gaz
Nükleer
(Ek nükleer veya kömür)
Kömür
Petrol
6
15
1,5
—
15
45,5
Potansiyel (Muhtemel) arz
83
Talep toplamı
Karşılanmayan
talep
1985
Az
Çok
gelişme
gelişme
2000
Az
Çok
gelişme
gelişme
8
19
10
—19
58
8
21
12
—
19
63
11
20
27
12
25
60
14
25
28
15
29
74
114
123
155
185
160
200
5
15
Yukarıdaki izahlarda da görüldüğü gibi, 1985'lere kadar Dün­
yamda genellikle bir enerji dengesi varsa da, sonraki yıllarda kar­
şılanamayan bir enerji açığı ortaya çıkacaktır. Her türlü senaryo­
da durum budur ve bu durumda en kolay ve en az yatırımla kul­
lanılabilen enerji türü olarak petrol, en yüksek fiyatı da elde et­
meye devam edecektir. Gerek kısa vadede, gerekse uzun bir za­
man perspektivi içinde bu enerji maddesinin ithaline bağlı yatı­
rımların yerine, alternatiflerine yönelm^ek şarttır ve bunları yap­
mak için vakit vardır.
Şüphesiz ki yerli kaynakların her türlüsüne öncelik verile­
cektir. En iyimser tahminlerle dahi, Türkiye'nin kendi kendine
yetecek ne petrolü ve ne de kömürü vardır.
Türkiye Kömür İşletmeleri'nin aşağıdaki projeksiyonları bu
hususu izah etmektedir:
Bu projeksiyonlar, TKI'nin acilen ihtiyacı olan 287 milyon
570 bin dolarlık krediyi bulabilecek varsayımına bağlıdır. Aksi hal­
de üretim, bu hedeflerin de altında kalmaya mahkûmdur.
TABLO:
IX
TKÎ Kömür ve Linyit Üretim Hedefleri (Bin Ton)
Yıllar
1978
1979
1980
1981
1982
1983
1984
1985
1986
1987
Kaynak: TKİ Yatırım Projeleri 1978
Satılabilir Kömür Satılabilir Linyit
4.800
5.247
5.247
5.247
5.247
5.850
5.850
5.850
5.850
5.850
11.894
13.689
21.348
36.443
47.548
58.156
62.876
76.936
84.441
100.796
TABLO:
X
TKİ Kömür ve Linyit Talep Projeksiyonları (Bin Ton)
Taşkömürü
Yıllar
6.622
7.565
8.532
9.693
10.538
12.955
14.064
13.994
13.994
16.673
1978
1979
1980
1981
1982
1983
1984
1985
1986
1987
Linyit
20.758
30.101
45.905
58.131
68.500
78.004
88.711
98.274
103.467
120.710
Kaynak: T K İ Yatırım Projeleri 1978
4. a)
Kömür
Görüşümüze göre halen ithali mümkün olan ve bu ithalatı
gerçekleştirecek altyapı yatırımıyla ithal finansmanı için kredi
temin edilebilecek ilk kaynak, buhar temininde kullanüan «kö­
mür »dür. Bu madde petrol gibi (OPEC) henüz tröstleşmemiştir
ve bir piyasa rekabeti vardır. Rezervleri daha büyüktür. Rezervle­
rin kullanılması için daha büyük yatırıma ihtiyaç vardır ve bu
yatırıma katlananlar, esnekliklerini (flexibility)
önemli oranda
artıracaklardır. Sahillerimize yakın termoelektrik santralleri ve
çimento fabrikaları, bu konuda kon versiyon'a en kuvvetli namzet­
tirler ve vakit kaybedilmeden harekete geçilmelidir.
Kömür ve linyit kaynaklarımızın jmrdun iç yörelerinde ol­
duğuna ve enerji açığımızın artarak devam edeceğine göre; sahil­
lerdeki enerji-yoğun tesislerle, enerji üreten tesislerin hep ithal
yoluyla besleneceklerini nazara almaksızın ve hertürlü tedbiri bu
yolda düşünmek gerektiğini temel kriter olarak kabul etmemiz ge­
rekmektedir. Altyapı tesislerimiz bu yönde bir anlayışla ele alın­
malı ve tamamlanmalıdır.
Bu konuda çarpık uygulamadan bir örnek vermek isteriz:
İskenderun Demir-Çelik İşletmelerindeki bir yüksek fırın, kö­
mür temin edilemediği için el'an faaliyete geçirilememiştir. Gaze-
teler, dördüncü demir-çelik kompleksinin Sivas'da kurulmasma
başlanacağmı yazdılar. Metalürjimde kullanılan kömürü mevcut
tesislerimize temin edemezken, dördüncü bir tesise nereden, na­
sıl ve ne fiyatlarla mal edip kömür getireceğimiz konusu acaba
iyi etüd edilmiş midir? Acaba mevcutları tevsi etmek —hiç değil­
se enerji ekonomisi bakımından— daha faydalı olmayacak mıdır?
Bu konunun araştırılması ve aydınlığa kavuşturulması şarttır.
4. b)
LNG - LPG (Likicl tabii gaz-likid petrol
gazlan)
Bu gazların, yoğun yerleşme yerlerine (İstanbul, İzmir gibi)
getirilerek bir merkezden, şehir ve sanayi ihtiyaçlarına sunulma­
sı etüdleri yapılmalıdır. Bu konuyla ilgili, Kuzey Afrika'da büyük
bir potansiyel vardır ve şebeke teşkili için henüz geç kalınma­
mıştır.
Ayrıca Kuzey Irak'da petrolle müterafık gaz (associated gas),
şu anda büyük oranlarda yakılarak harcanmaktadır. Bunların bir
pipe-line ile Güneydoğu Andolu'ya getirilmesi ve değerlendirilme­
si, gerek Irak ve gerekse Türkiye'nin yararına olacaktır.
Bunlar teknolojik olarak karmaşık-ileri projeler görünebilir.
Fakat en ilerisini temine çalışmak, şu anda marjinal sürplü (is­
tihsal fazlası) ürünleri olan kuruluş ve ülkelerin bu konuda Tür­
kiye'ye kredi ve teknoloji yatırımlarını cazip kılabilecek neden­
lerdir. Fırsatlar kaçmadan yakalamak lâzımdır.
4. c)
Şâir
Bu «Şâir» başlığı altında bütün non-konvansiyonel enerji
üretimi için gerekli know-how ve sermaye ithalini toplamak iste­
rim. Teknik/Teknolojik/Ticarî risklerin tamamını üzerimize yük­
lenmemiz ve sermaye/teknoloji yatırımını beraber getirecek mo­
delleri bir kenara itmemiz çok hatalıdır.
Televizyondaki bir programda, teknolojisi tamamlanmamış
bir «kömür arıtma deney projesi»nin hazin durumu uzun uzun
gösterildi. Bu hatalı modelleri çoğaltacak kadar büyük ekonomik
güce sahip değiliz. Nükleer olsun, solar (güneş) olsun, her türlü
yeni enerji kaynakları hem yatırım-yoğun tesislerdir, hem de tek­
noloji sür'atle gelişme safhasındadır. Bunların risklerine yaban­
cıları da ortak etmemizin en akılcı yol olduğu kanaatindeyim.
Bu önerilere nasıl ulaşabiliriz?
En mühim sorun, Devlet'le halk'da görülen kopukluktur. Ye­
terince danışma ve beraber hareket etme olanaklarının bulunaca­
ğı bir «Enerji Etüd ve İstişare» teşkilâtının kurularak, ilgili Dev­
let kuruluşları ile tüccar ve sanayicilerin (meselâ Odaları kana­
lıyla) beraber hareket edebilme imkânlarını kullanmak şarttır.
Bunun pratik faydalarını bir-iki misalle açmak isterim:
Bakımlı vasıtaların benzin tasarrufu sağlayacağını söylemiş­
tim. Bu, evvelâ bir eğitim ve sonra da bir kontrol sorunudur. Eği­
tim konusunda petrol endüstrisi, rekabet çerçevesi içerisinde ve
tüketiciye karşı sorumluluklarının icabı, birçok ülkede bu konu­
da devamlı araştırmalar yaparak mesajlarını, pazarlama teşkilât­
ları vasıtasıyla tüm kamuoyuna duyurmaktadır. Yurdumuzda
«Devlet tekeli» yaratılması gayretleri hem rekabet ortamını, hem
de bu endüstri kuruluşlarının bu hizmetler için gerekli malî im­
kânlarını yoketmiş durumdadır. Devlet, «nazım» olmak rolünü
terketmiş, tatbikçi olmak durumuna girmiştir. Bu nedenle de,
Dünya'daki gelişmeleri takip ederek sisteme uygulamak sorunu­
nu çözmesi gerekmektedir.
Kontrol konusunda pratik bir yol, gerekli aletlerle teçhiz edil­
miş bakım merkezlerine «fennî muayene yetkisi» vermek olabilir.
Akaryakıt istasyonlarının yenilerinin açılması yerine çoğu­
nun kapanmasını gerektiren mali baskılar ve idarî düzenlemeler
vardır. Bunun neticesinde «yakıt ikmal etmek için» lüzumsuz ye­
re yakıt sarf edilmektedir. Şehir planlarında ve karayollarında tra­
fiğin akışı esnasında yakıt ikmalini sağlayacak önlemleri beledi­
yeler ve Karayolları alırken, bu istasyonların kurulması için malî
desteğin de artık özel dağıtım şirketlerince verilemeyeceği bir or­
tamın yaratıldığın unutmamak lâzımdır.
Evlerinin ısı tecridini yapacak kimseler için de, bu konularda
uzman kuruluşlar vasıtasıyla kredi sağlanması yönetimini düşün­
mek gerekir.
En önemli husus, devamlı eğitimdir ve bu konu hep Devlet'
ten beklenmemeli, iş ve endüstri kuruluşları konuyu devamlı ha­
yatta tutmalıdırlar.
TEBLİĞLE İLGİLİ TART1SİV1A
BAŞKAN ' Çok değerli misafirlerimiz,
sayın GüreVe, bilhassa zamana da dik­
kat ederek tamamladığı
tebliğ için te­
şekkür ederim. Hakikaten son konuşma­
cı idi ama o kadar hepimizi alakadar eden konulara değindiler ki, bütün dinle­
yiciler büyük bir dikkatle kendisini izle­
diler. Zaten bütün gün de zannedersem
beklenen, fakat bu tebliğde açıklanması
herhalde plânlanmış olan konular şimdi
huzurlarınıza getirilmiş oldu. Sayın Gü­
reVe soru tevcih etmek isteyenler varsa
lütfen isimlerini yazdırsınlar
efendim.
Gündüz Dibağ, Zekeriya Coşar, Birol Kılkış, üç arkadaş söz istemiştir,
mümkün
olduğu kadar kısa olarak soru şeklinde
lütfen rica edeceğim, sizlerin
yoruldu­
ğunuzu dikkate alarak, tebliğ verenlerin
yorulduğunu dikkate alarak hareket et­
memizde yarar görüyorum. Buyurun sa­
yın Gündüz Dibağ.
GÜNDÜZ DÎBAĞ:
Söz verdiğiniz için teşel^kür ederim efen­
dim. Efendim, petrol araştırmalarmda, bilinen tanımlama, ölçme
yöntemleri ile birlikte, bunlarm dışmda uydular aracıyla dünyanm
global maden ve petrol prostpeksiyonları ve tesbitlerinde geliştiril­
miş bir takım yeni usuller var. Bilfarz laser ışınları ile hem mahal­
lin jeolojik yapısı hem de içindeki miktarın tesbiti mümkün olu­
yor. Ve bunların bir de bütün dünyaya şamil olmak üzere deyta
bazlar temin edilmiş, acaba saym konuşmacı arkadaşımız, şirketi
tarafından Ege'de yapılan bu araştırmalarda bu usullerden fay­
dalanılmış mıdır, faydalanılmamış mıdır? Veyahut MTA - ki dar
boğazdan bizi çıkaracak olan yegâne devlet kurulsumuz odur - bu
gibi yöntemlerden ne derecede istifade ediyorlar. Bunu bilhassa
rica edeceğim.
ZEKERİYA COŞAR: Saym başkan, Fikret Güzel beye bir soru
sormak istiyordum, ısıtmada derece indiriminden bahsettiler, an­
cak bunu acaba tatbik kabiliyeti var mı? Yani kontrol kabiliyeti
var mı? Bunun yerine, gerçi Fransa'da uygulanıyor ama, acaba
ısı izolasyonu yoluna gitmek, bu yönde yönlendirici bir politika
uygulamak daha uygun olmaz mı? Belirli standartlara uygun ko­
nutlara vergi indirimi sağlanması, bu tip konutlara ucuz mesken
kredisi verilmesi gibi, böj^lece belki de üşütmeden tasarruf etmekde mümkün olacak. Sanayide savurganlık var, hakikaten bizim de
yaptığımız bir incelemede demir-çelik, alüminyum, çimento sana­
yiinde üretim birimi başına düşen enerji bizde dünya ortalaması­
nın üzerinde. Bu sorunu da çözüme kavuşturmak için acaba bun­
dan sonraki yatırımlar için hiç olmazsa teşvik tedbirleri uygulan­
masında proje değerlendirilmesinde bu hususun da nazarı itibare
alınması bir tedbir olabilir mi? Taşımada bir noktaya değinmek
istiyorum, öteden beri tabii savunuyoruz, toplu taşımaya geçmek
önemli bir tasarruf sağlayacak. Mesela, karayolundan demiryolu­
na kayma gibi. Ancak bazı araştırmalar var, tahmin ediyorum
bizdeki vagonların çok ağır olduğu iddia ediliyor, bu yüzden bu­
günkü vagon ağırlığı ile tren yoluna kayarsak, bunun önemli bir
tasarruf sağlayamayacağı iddia ediliyor. Bu konudaki fikrimi açık­
lamak istedim, teşekkür ederim.
BÎROL KILKIŞ: Sayın Güzel tebliğlerinde, yapılardaki ener­
ji savurganlığından bahsettiler ve yapılarda % 16,5 oranı toplam
tüketimin % 16,5 petrol oranının kullanıldığından bahsettiler. Ben
konuyu daha belirgin bir hale getirmek için diğer bir rakam ve­
receğim. Bu da konutlarda tüketilen tüm enerji, yıllık enerji ge­
reksinmemizin % 4 0 ı . Bu da aslında toplam enerji açısından bü­
yük bir m^eblağ. Bu % 40 içinde petrol dışında, örneğin hayvansal
gübreler de var. Demek ki, sabah da gördük, hayvansal gübreleri
daha az konut ısıtılmasında kullansak, biyogaz gibi diğer enerji
türlerini kullanacağımız gibi, daha kaliteli, daha verimli gübre de
elde edebileceğiz, bu bir. İkincisi odunların kullanımı, bunun da
ısıtılmada kullanılması ile yapılan diğer olumsuz etkileri de belir­
li, atmosferik etkileri, hidrolik etkileri. Bunun yanında bir de ka~
liteli kömürlerin kullanımı var. Bir yanda Demir-Çelik sanayiimiz
kömür sıkıntısı çekerken, biz bir yanda savurganca, hatta-egoist­
çe kaliteli kömürleri evlerde yakmaktayız. Peki o zaman ne yapa­
cağız? Birinci önlem tabii ki savurganlığı bir ölçüde etkin bir ya­
lıtımla önlemek. Ancak ikinci bir önlem de güneş enerjisi olabi­
lir. Bunu aslında geniş bir şekilde dile gelmesini arzu ederdik. An­
cak güneş enerjisine olan güvensizliğin kökeni bence bu tür sis­
temlerin pahalı ve devamlı olamayacağı yönünde. Bu haklı bir sav,
ancak bu aktif önlemler dediğimiz, meselâ koUektör kullanımı ile
yapılan enerji kullanımı, bunun yanında mimari önlemler, hatta
pasif önlemler dediğimiz önlemler bulunmakta ve hiçbir yabancı
teknoloji, hiçbir pahalı aygıta gereksinme duymadan, sırf yapıda
yapılan bazı değişiklikler, hatta yeni yapılarda bazı önlemlerle
% 50'ye varabilecek güneş enerjisinden yararlanma olanağı bula­
bilmekteyiz. Şimdi % 40'ı bir noktada % 50 ile çarparsanız, yarı
yarıya bir enerji tasarrufunda bulunuyorsunuz, bu da zannımca,
oldukça önemli bir meblağ, tüm enerji politikası içinde % 25 lik,
% 24 lük bir oran aslında çok büyük bir oran olması gerekir ve bu
açıdan pasif önlemlerin, pahalı olmayan güneş enerjisinden ya­
rarlanma yollarının daha dikkatlice incelenmesi gerekliliğini bil­
gilerinize sunarım, teşekkür ederim. ,
YÜK, MÜH. FİKRET GÜZEL: Evvela birinci konu benden çok
sayın profesör Göksu'nun ihtisasına giriyor. Ama aflarma sığına­
rak bildiğim kadarı ile cevap vereyim, eğer katkıda bulunurlarsa
minnettar kalırım. Uydularla toprağın iki bin, üç bin beş bin
metre altını görmeye imkân olduğuna inanmıyorum. Uydularla ye­
rin altının, laser ışınları ile vesaire ile yerin altının görülebileceği,
ancak kurgu filimlerinde belki mümkün olabilir. Uyduların yap­
mış olduğu şudur: Uydularla beraber fotoğrafçılık tekniği de çok
gelişmiştir. Dolayisiyle serbestçe herhangi bir memlekete gidip,
orada harita çıkartmak imkânı olmayan ülkeler uydular vasıtasıyle o memleketlerin yer üstü haritalarını çıkartabiliyorlar. Çok
daha sarih olarak. Bundan elde edilen bilgilerle ve başka yerlerle
kıyaslamalar yaparak da bazı tahminlerde bulunabiliyorlar. Onun
içindir ki, uyduların herhangi bir şekilde yer altında petrol veya bir
başka cevher bulabileceğini hiçbir zaman düşünemiyorum. Laser
ışınları veya başka ışınlarla herhangi bir şekilde arama imkânı
olmuş olsa, o zaman da uyduya çıkmaya lüzum yok, toprağın üze­
rinden bu ışınları tatbik ederek, çok daha verimli bilgiler elde edi­
lebilir. Ama böyle bir ışığın tekniği henüz bildiğim kadarı ile mev­
cut değildir. Bildiğim kadarı ile Türkiye'deki jeologların, jeofizik­
çilerin en büyük kabusları yer üstünün büyük bir granit tabaka­
sı ile kaplı olması ve dolayisiyle bilinen- jeofizik araştırmalar, sis­
mik araştırmalar mesela Türkiye'de pek müessir olamadıklarıdır.
Onun içindir ki en iyi şartlara rağmen Türkiye'de petrol araştır­
macılığı daha hâlâ şansa bağlı olarak yürütülebilmektedir, belki
teknoloji geliştikçe bu tabakaların da altına inip de sismik harita­
ları çıkartabilecek metodlar geliştikçe Türkiye'de şans miktarı
yüzde lO'dan belki yüzde 20'ye, belki yüzde 25'e çıkabilir, o za­
man da araştırma maliyetleri daha da aşağıya düşebilir.
Bu konularda çok uluslu şirketler diğer şirketlere nazaran
daha geniş imkânlara sahiptirler, çünkü dünyanın birçok yer­
lerindeki çeşitli faaliyetlerinden elde ettikleri tecrübeleri, mer­
kez laboratuvarlarmda birleştirerek, çok daha ucuza teknoloji geliştirebiliyorlar, sonra elde ettikleri tecrübeleri de dünyanın her
tarafına çok daha ucuza yayabiliyorlar. Onun içindir ki bu tekno­
lojiler geliştikçe, öyle zannediyorum ki, Türkiye'de de tatbik im­
kânları bulabileceklerdir. Bugüne kadar mensubu olduğum şirket
mevcut gerek araştırmada, gerek istihsalde en son teknolojileri
Türkiye'ye getirmiş ve kullanmıştır. Gerek ham petrolün pompa­
lanmasında, gerek araştırma safhalarında her türlü teknolojik
imkânlar şu anda Türkiye'de kullanılmış bulunuyor ve kullanıl­
makta. Isıtmada kontrol imkânı var mı diye sordular. Şüphesiz
ben çok itisar ederek konuştum. Evvelâ yalıtkanlığı arttırmak
muhakkak ki şart, izolasyon yapmak şart. Bu ilâve yatırım me­
selesidir. Bunlar yapılana kadar ancak ve ancak ısıtmada bir iki
derece fedakârlık edebilir miyiz konusunu hemen yarın sabah
başlayabileceğimiz bir tedbir olarak ortaya atmıştım. Yeni yapı­
larda zaten ekonomik değer olarak enerji maliyeti çok artmış ol­
duğu için belki kendiliğinden bu gelecektir. Bunu idari yöntem­
lerle, kontroUarla getirmekte de fayda vardır. Mecburiyetler de
koymayı düşünmek muhakkak ki şarttır. Kontrol imkânları için
bir çok ısı kontrol cihazları esasen mevcuttur. Bunlar herhangi
bir şahsın dirayetine terk edileceğine, otomatik cihazlara bağlan­
mak suretiyle eminim ki kontrol imkânları arttırılabilir. Bunları
ısıtma mühendisleri eminim ki çok yakından biliyorlar. Kendile­
rini biraz daha fazla kullanırsak, bu konuda yardımcı olabilirler.
Savurganlığı önlemek için tedbirler ne olabilir konusuna gelin­
ce, enerjinin kendi maliyeti en büyük tedbirdir. Enerji maliyeti
arttıkça, başında da söylediğim gibi, bunun için yapılacak olan
tedbirlerin ekonomik karşıhğı ödenir duruma gelecektir. Toplu
taşımacılık konusunda vagonlarımızın dizayn şekli hakkında bir
bilgi sahibi değilim. Ama eminim ki bu konuda gerekli mühen­
disler çalışmalar yapabilirlerse, bilhassa emtia taşımacılığı ba­
kımından ki, en büyük savrukluğumuz buradadır, emtia taşıma­
cılığı bakımından yalnız demiryoluna değil, deniz yollarına da
çok daha fazla eğilmemiz şarttır, kısa vadede karşılığını verebile­
cek tedbirlerdir. Isıtmada kullanılan rakamlar benim için sadece
petrole temas ettim, % 16,5 olarak verdim, bu konuda maalesef
memleketimizde kati istatistikler mevcut değildir, bunlar bizlerin
yapabilmiş olduğu en yaklaşık tahminlerdir, mümkündür, Türki­
ye'de kullanılan enerjinin % 40'ı ısınma için kullanılmıştır, doğ­
ru olabilir ve bunun % lO'unu tasarruf edebilirsek tabiatiyle çok
daha büyük meblağlarda tasarruf sağlamış olabiliriz, gözönünde
bulundurmakta muhakka fayda vardır. Teşekkür ederim.
BAŞKAN: Teşekkür ederim saym Gürel, bilhassa sabahın sa­
at 9.00'undan bu saate kadar büyük bir dikkatle ve yorulmadan
bütün bildirileri takip eden, soruları izleyen değerli misafirleri­
miz, inşallah sizleri yarın da burada göreceğiz ve yarınki açık otu­
rumla, panelle daha da konuyu tartışma fırsatı bulacağız. Ben, kı­
saca bugünkü tartışmalardan şahsım adına çıkarttığım bir hü­
lâsayı belirtmekte yarar görüyorum. Türkiye'nin enerji ve petrol
politikası bugüne kadar olduğu gibi başı boş bırakıldığı takdirde
gelecekte daha büyük problemlerle Türkiye'nin karşılaşacağım
hep beraber tesbit etmiş durumdayız. O halde değerli iUm adam­
larımızın katkılarını Ticaret Odası olarak biz de yakinen izleye­
ceğiz, takip edeceğiz ve bu işin uygulamacılarına burda edinilen
bilgileri götürmek suretiyle anlatmak gayreti içersinde olacağız.
Gördüğümüz kadarı ile çevremizde petrol bol, Türkiye'mizin yer
altı zenginlikleri mevcut, ama bunları ne zaman çıkaracağımızı
bilmiyoruz, sularımızı ne zaman değerlendireceğimizi kesin ola­
rak hesaplayamıyoruz, o halde bizlere düşen görev, bu tür toplan­
tılarda tesbit edeceğimiz imkânları elbirliği ile harekete geçirmek
olacaktır. Tekrar, katıldığınız için teşekkür ederim. Yarınki panel'de ve yarınki oturumda saat 9.30'da buluşmak üzere hepinize
iyi geceler dilerim efendim.
2n -
BAŞKAN : ALİ K O Ç M A N
TÜSİAD BAŞKAN YARDIMCISI
BAŞKAN : İstanbul
Ticaret Odamızın
tertip etmiş olduğu Enerji ve Petrol So­
runumuz konulu seminerin ikinci gün­
kü çalışmalarına
başlıyoruz.
Hepinizi
saygılarla selamlarım,
hoşgeldiniz. Bu
sabahki oturumda üç değerli konuşmacı
tebliğler verecekler ve bu tebliğler üze­
rinde her zaman olduğu gibi görüşme
açacağız ve konuşmacılar
sorularınızı
cevaplandıracaklar. Biliyorsunuz bu tarz
toplantılarda en önemli sorun zamanla­
mayı iyi ayarlamak. Bana verilen müd­
det içersinde toplantıyı bitirmeye gay­
ret sarfedeceğim. Bazı taşmalar olur ise
ona da bir formül bulmaya çalışacağız.
İlk konuşmacımız sayın Mehmet Turgut,
eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı,
eski Sanayi Bakanı, Yüksek Mühendis,
konusu Enerji
Seçiminde Politik Kri­
terler, buyurun efendim.
ENERJİ SEÇİMİNDE POLİTİK KRİTERLER
MEHMET TURGUT
Şu ana kadar ortaya konmuş olan fikirlerin özeti, Türkiye'­
mizde enerji ihtiyacmm çok büyük bir hızla artmış olmasıdır. As­
lında zamanımızın en karakteristik vasfı, hız ve hızlılıktır. Etrafmıza baktığımızda, hız ve hızlılığın, hayatın bu sahasında ken­
disini kabul ettirdiğini görmekteyiz. Şehirleşmede hızlılık, kal­
kınma ve sanayileşmede hızlılık, teknolojik araştırmalarda ve ye­
ni buluşlarda hızhlık, enerji ihtiyacında ve istihsalinde hızhlık,
her çeşit malın yapımında ve pazara sürülmesinde hızlılık, ulaş­
tırmada ve haberleşmede hızlılık... Müzikte, sanatta, modada ve
insanoğlunun yaşayışı ile alâkalı her hususta alabildiğince hızlı­
lık... Öyle ki, bugün insanoğlunun, kendi yarattığı hız ve hızlı­
lıktan adeta başı dönüyor.
Dünyamızda meydana gelen bu hız ve hızlılığı en iyi şekil­
de ifade eden ölçülerden birinin enerji ihtiyacı ve istihsalinde gö­
rülen artık olduğu kabul edilmektedir.
Bu mevzuda yapılmış olan bir araştırmaya göre, 1850-1950
yılları arasında geçen yüz yıl içinde, dünyada kullanılan bütün
enerjiye X dersek, 1850 yılında kadar geçen her yüz yıl için kul­
lanılmış olan enerji miktarı, X'in yarısından az olmuştur. 1950'den sonra gelecek yüzyıl içinde ise, dünyada kullanılacak enerji
miktarı, X'in on misli oJacaktır. Bunun manası, geçmişte 2000 yıl
boyunca kullanılmış olan enerjinin yarısından fazlası son yüz yıl
içinde kullanılacak demektir.
Başka bir araştırmaya göre, dünyada geride bıraktığımız 4550 yıllık bir devrede tahakkuk ettirilen ekonomik gelişme, önü­
müzdeki yıllarda da aynı ölçüde tahakkuk ettirilebilirse, 2020 yı­
lında dünya enerji talebinin, bugünkü ihtiyacın takriben 4 katı
olacağı ortaya çıkmıştır.
Geleceğin enerji ihtiyacı için bunlar ve bunlara benzer daha
pek çok araştırmalar yapılıp, tahminler yürütülürken, hemen her
memleketin enerji politikalarmda yeni değişmeler ve yeni tespit­
ler yapılmakta ve yeni ölçüler konulmaktadır. Bunlara paralel
olarak da son derece hızlı ve büyük araştırma ve geliştirme faali­
yetlerine girişilmiştir. Bilhassa 1973 yılından sonra bu araştırma
ve geliştirme faaliyetleri için çok büyük yatırımlar yapılmaktadır.
Çeşitli memleketlerin enerji politikalarını destekleyen veya
enerji politikalarına paralel olarak yapılan bu araştırma ve geliş­
tirme çalışmaları, genel olarak şu noktalar üzerinde toplanmış bulunmktadır.
1 — Yeni enerji kaynaklarının bulunması, temin edilmesi ve
elektrik enerjisine çevrilmesi,
2 — Çeşitli enerji türlerinin nakli, sektörlere dağıtımı ve
bunlar için yeni metodlarm bulunması,
3 — İmalat ve İşletme sahasında yeni tekniklerin, yeni ci­
haz ve yeni malzemelerin bulunması ve yapılarak ortaya konması,
4 — Enerjinin bilhassa elektrik enerjisinin en verimli ve en
ekonomik şekilde kullanılması.
Esefle söylemek mecburiyetindeyiz ki, Türkiye bu çeşit araş­
tırmalardan hiç birine başlamamıştır. Başlamadığı gibi, «Bağım­
lı ekonomi» hobisi içinde, dışarda geliştirilen ve elde edilen tekno­
loji ve imkânlardan da uzak kalmaya çalışmaktadır. Ayrıca Tür­
kiye'nin ana hatları ve belli hedefleri tespit edilmiş bir enerji po­
litikası da yoktur. Hatta Türkiye'de böyle bir politikayı, sükunet­
le, ilim ve teknolojinin ölçüleri içinde münakaşa ve tespit etme­
nin vasatı dahi yoktur. Çünkü Türkiye gündemine, akıl yerine
anarşi hakimdir. İlim yerine ideoloji hakimdir ve ölçü yerine slo­
gan hakimdir.
Aslında bir memlekette takip edilen enerji politikasını, o mem­
lekette mevcut olan ekonomik sistemden dolayısı ile takip edilen
genel politikadan ayrı düşünmeye imkân yoktur. Bir memlekette
iktidarların yapısı, tatbik ettikleri ekonomi politikası hatta genel
olarak dünya konjonktürü, elbette enerji politikası üzerine tesir
edecektir. Bu, dünyanın her tarafında böyle olduğu gibi, Türkiye'
de de böyledir ve geçmişte de böyle olmuştur.
Bugüne kadar tatbik edilen enerji politikalarım ne ölçüde
faydalı ve ne ölçüde faydasız olduğunun ortaya çıkması ve bun­
dan sonra enerji seçiminde, politik ölçülerin ne olması gerektiği
hakkında, neler düşündüğümüzü söyleyebilmek için, problemi kı-
sa da olsa, tarihi perspektifi içinde ele almak gerekir kanaatinde­
yiz.
Türkiye'mizde Cumhuriyetten önce takip edilen belli başlı bir
enerji politikası olmadığından, biz sadece Cumhuriyet devrinde
takip ve tatbik edilen politikalar üzerinde duracağız.
1923-1930 yılları arasında takip edilen enerji politikası
Bu devrede müstakil olarak tatbik edilen ve belli ölçüler alan
bir enerji politikası yoktur. Ancak takip edilen genel ekonomi po­
litikası içinde enerjinin de bir yeri vardır. Bu devrenin ekonomi
politikasının ana hatları ise, 1923'de İzmir'de toplanan İktisat
Kongresi'nde tespit edilmiştir. Bu kongrede alman kararlara gö­
re kalkınmanın özel sektöre büyük ağırlık veren bir ekonomi po­
litikası ile kalkınmanın yapılması
düşünülmüştür. Dolayısı ile
enerjinin seçimi de özel sektöre bırakılmıştır. İktisat Kongresinde
tespit edilen hedeflere ulaşabilmek için Sanayi ve Maden Bankası
ve İş Bankası gibi teşekküller kurulmuş ve Sanayi Teşvik Kanu­
nunun çıkarılması gibi, teşvik tedbirleri getirilmiştir.
Ancak, memleketin arka arkaya üç büyük savaştan harap
bir şekilde çıkmış olması, özel teşebbüsün, gerek sayı olarak, ge­
rek finansman gücü, gerekse teşebbüs açısı olarak tükenmiş bu­
lunması ve yabancı sermaye için de, ne dünya ne de Türkiye'nin
o günkü şartlarının fazla cazip görülmemesi neticesi, bu yıllarda
beklenilen hususlar, tahakkuk etmemiş ve bu durum devre sonun­
da devletçiliğe kaymak için sebep olarak gösterilmiştir. 1930-1940
devresinde takip edilen enerji politikası:
Bu devre plân fikrinin yayıldığı ekonomide devletçiliğin pren­
sip olarak kabul edildiği ve bunun enerji politikasına da aksetti­
ği bir devredir. 1932'den başlayarak Beş Yıllık Planlar yapılmış
ve devlet ekonomik faaliyetlerin içine bilfiil girmiştir. Bu arada
Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü, Elektrik İşleri Etüd İdaresi
ve Etibank gibi devlet kuruluşları ortaya çıkmıştır. Yalnız bu
devrede de, daha önceki yıllarda olduğu gibi, ayrı bir enerji poli­
tikası mevcut değildir. Ne yapılan planlarda, ne de görülen faa­
liyetlerde böyle bir şeye rastlanmamaktadır. Zaten yapılmış olan
planları bugünkü mânada plan saymak da mümkün değildir. Bun­
lar daha ziyade belli tesislerin kurulmasını hedef alan bir nevi
proje-plan mahiyetindedir.
1940 -1950 devresinde takip edilen enerji politikası
Bu devrenin büyük kısmı İkinci Dünya Savaşının sıkıntıları
içinde geçtiğinden ve savaşın çıktığı andan son bulduğu ana ka­
dar kapılarımızın her dakika zorlanması ile karşı karşıya kaldı­
ğımızdan, devrenin yarısından daha fazla bir kısmında memleke­
timizde hemen her şey durmuştur. Savaş bittikten sonra ve dev­
renin sonuna doğru, bir taraftan yeni plan ve projelerin hazırlan­
dığını, bir taraftan da devletçiliğin epeyce gevşediğini görmekte­
yiz. Bu noktaya gelişte, devletçiliğin zararlarının gözle görülür ha­
le gelmesi kadar, Sovyet Rusya ve Batı ile olan münasebetlerimiz­
de meydana gelen değişmelerin de rolü büyüktür. Ayrıca, İkinci
Dünya Savaşı içinde liberal ekonominin gösterdiği üstünlük ve
elastikiyet de, bizdeki ekonomik sistemde değişiklik yapılması ge­
rektiğini ortaya koymuştur. Aslında bu devrede ne ekonomide, ne
de enerji sahasında belli bir politika takip edildiğini söylemek zor­
dur. Başlangıçta savaş ekonomisinin bütün sıkıntıları hüküm, sür­
müş, sonda ise liberalizme doğru bir dönüş başlamıştır.
1923'den 1950'ye kadar geçen devreleri hülasa edecek olur­
sak, bu yıllarda belli bir enerji politikası olmamakla beraber cid­
di bir enerji sıkıntısı da görülmemektedir. Şüphesiz bunun en bü­
yük sebebi enerji ihtiyacının bilhassa elektrik enerjisi ihtiyacının,
son derece az oluşudur. 1950 yılında kullanılan elektrik enerisinin 1978 yılında kullanılan elektrik enerjisine oranla takriben
1/30 kadar olduğu gerçeği düşünülürse, bu iddianın ağırlığı or­
taya çıkar.
1950-1960 devresinde takip edilen enerji politikası
Memleketimiz, 1950 yılma geldiği zaman çok partili demok­
ratik sistem başlamış, ekonomide devletçilik iyice gevşemiş, özel
teşebbüs fikri yaygın hale gelmiş ve enerji olmadan kalkınmanın
yapılamayacağı da anlaşılmış bulunuyordu. Bundan dolayı olsa
gerek, serbest seçimle iktidara gelen Demokrat Parti'nin ilk hü­
kümet programında, rahmetli Başbakan Menderes hülâsa olarak
şunları söylüyordu: «Memlekette mevcut
sermayenin istihsale
akması kolaylaştırılacaktır.
Hususi teşebbüsün kendisini hukuki ve fiili emniyet altında
hissetmesini sağlayacak bütün tedbirler alınacak ve onun süratle
gelişmesine her türlü yardım yapılacaktır.
Yabancı Sermaye, yabancı teşebbüs ve yabancı tekniğinden
geniş ölçüde faydalanabilmenin şartlarını tahakkuk ettirmek ve
icaplarını yerine getirmek için her türlü çalışmalar yapılacak­
tır.
Daha sonra, 1 9 5 2 yılında, hükümet bir bildiri yayınlayarak,
«Türkiye'de petrol arayan yabancı şirketlerin millileştirilmesinin
düşünülmediğini)) açıklıyor. Ve 1953 yılında ilk defa enerji kong­
resi yapılıyordu. Bu tarihten bir müddet sonra ise, Amerikalı Max
W . Ball yeni bir petrol Kanunu hazırlamak üzere vazifelendirili­
yordu. Çünkü, o zamana kadar tatbik edilen ve 24 Mart 1926 ta­
rihinde çıkarılan petrol kanunu, kaba bir devlet kapitalizmini
prensip olarak kabul eden orijin memleketi Romanya'da bile çı­
karılmasından iki yıl sonra yürürlükten kaldırılan son derece ye­
tersiz bir kanundu.
Hazırlanan petrol kanunu tasarısı ise, o zamanın en yeni mev­
zuatı arasında sayılan Venezualla, Kanada, Peru, Kolombiya, ve
İsrail kanunlarından faydalanılarak yapılmıştı. Zamanın en iyi ka­
nun tasarılarından biri olan bu tasarı, 7 Mart 1954'de Büyük Mil­
let Meclisinden geçerek kanun haline geldi.
Petrol Kanunundan sonra yabancı sermaye kanunu çıkarıldı.
Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü büyük barajları ve hidroelek­
trik santralları kurmakla vazifelendirildi. Bunlar yapılırken mem­
leketin su ve kömür kaynaklarından faydalanmak için büyük su
ve termik santrallarm kurulmasına başlandı. Enerji sahasında,
faaliyette bulunmak üzere halka açık, büyük anonim şirketler ku­
ruldu. Bunlardan Çukurova Elektrik, A.Ş. ile, Antalya Kepeş A.Ş.'i
hâlâ faaliyette bulunan şirketlerdir. Bu şirketler karşılarına çı­
karılan bütün zorluklara rağmen iyi çalışan hızlı inşaat yapan ve
hissedarlarına kar dağıtan kuruluşlardır.
Bu devrenin enerji politikasını hulasa edecek olursak, bu po­
litikanın esası, gerek devlet, gerek özel sektör, gerekse yabancı ser­
maye ve teşebbüs olarak, her imkandan faydalanacak enerji is­
tihsalini enerji ihtiyacının önüne geçirmek olmuştur. Bunun ne­
ticesi olarak, tarihimizde ilk defa, 1959-1960 yıllarında elektrik
enerjisi istihsal elektrik enerjisi ihtiyacının önüne geçmiştir.
Bu duruma ulaşmak için elektrik santrallerinde kurulu güç
ve istihsalde, 1950 yılına nispetle büyük gelişmeler sağlanmıştır.
Büyük enerji tesisleri kurulmuş ve önemli dağıtma şebekeleri ya­
pılmıştır. Elde edilen neticeleri.rakamla ifade etmek istersek, 1950
yılma nispetle kurulan güçte elde edilen artış % 310, yıllık istih­
saldeki artış ise % 360 mertebesinde olm.uştur. Ne 1960-1970 ara­
sında, ne de ondan sonraki yıllarda bu ölçüde hızlı bir artış sağ­
lanamamıştır.
Tabii bu neticeyi almak kolay olmamıştır. Politikacıların di­
rencini kırmak gerekmiştir. Bürokrasinin direncini kırmak ge­
rekmiştir. Dış yardım ve kredi kaynaklarının direncini kırmak ge­
rekmiştir. Hatta problemi herkesten iyi bilmesi gereken teknis­
yenlerin direncini kırmak gerekmiştir.
1960-1978 Planlı Devrede Takip Edilen Enerji Politikası
Bu devrede memleketimizde birbirlerinden farklı iki politika
takip edilmiştir. Bunlardan biri planlarda ve yıllık programlarda
takip edilen resmi politika, diğeri de sokaklarda, basın ve yayın
organlarında, radyo ve televizyonda ve bazı çevrelerde yürütülen
ideolojik politikadır.
Planlarda ve yıllık programlarda yürütülen resmi politikala­
rın esaslarını özet olarak şu şekilde sıralamak mümkündür.
1 — Memleketimizde mevcut olan enerji kaynaklarının tes­
piti ve rezervi araştırmaları hızla yapılacak ve bitirilecektir.
2 — Memleketin bilinen ve kullanılan enerji kaynakları ye­
terli değildir. Bu bakımdan yeni ve yeterli kaynak bulma yönün­
de ciddi araştırmalar yapılacaktır.
3 — Memleketin enerji ihtiyacı dar boğazlar yaratılmaya­
cak şekilde temin edilerek ve enerji kuUamşmdaki muvazenesiz­
lik giderilecektir.
4 — Bilhassa elektrik enerjisi ihtiyacını karşılanmasında ya­
ratmamak için, istihsal, nakil ve dağıtım imkanları, sanayimizin
talep seviyesinin üzerinde olacak şekilde geliştirilecektir.
5 — Enerji ihtiyacının karşılanmasında öncelik yerli kay­
naklara, özellikle su kaynaklarına verilecektir.
6 — Enerji ile alakalı bütün hususlar bir kuruluşta toplana­
cak ve dolayisiyle ahenkle, basiretle ve verimlilik anlayışı içinde
çalışılacaktır.
7 — Enterkonnekte şebekenin hızla yayılması ve bütün yur-
du kaplaması ana prensiplerden biri olacaktır.
8 — Elektrik enerjisinde mevcut açığı kapatmak için hızla
hareket etmek üzere petrol ve gaz esasına dayanan santrallardan
da istifade etmek gerekmektedir.
9 — Türkiye'nin petrol ihtiyacını yerli petrolden sağlamak
üzere milli şirketin imkanlarını en kısa zamanda maksim.um nok­
taya çıkarmak için, gerekli her türlü tedbirler alınacaktır.
Planlardaki ve programlardaki enerji politikası bu esaslar çer­
çevesinde durmadan kim mesuldür? Planlar ve programlara ko­
nulan fikirler mi yanlıştır? Planlar ve programlar, tatbik edilme­
miş midir? Yoksa tatbikatçılar mı hatalıdır?
Başta Anayasa olmak üzere devlet Planlama Teşkilatının ku­
rulması hakkındaki 5 Ekim 1960 tarihli ve 91 Sayılı Kanun, buna
ek 99 sayılı kanun, uzun vadeli Planın yürürlüğe konulması ve
Bütünlüğünün korunması Hakkındaki 18 Ekim 1962 tarihli ve 77
sayılı Kanun gibi, planla alakalı bütün mevzuat, Beş Yıllık Plan­
ları Kanun mahiyetine getirdiğine ve bu planların kamu sektörü
için emredici mahiyette olduğu da bilindiğine göre, enerji mev­
zuunda hedefe ulaşılamamasmm mesulü kimdir veya hangi ku­
ruluştur;? Arka arkaya gelip giden iktidarlar mı? Öyle ise hangi­
si? Devlet Planlama Teşkilatı mı? Öyle ise hangi tarihte çalışan
idareciler veya kimler? Enerji sahasında çalışan İktisadi Devlet
Teşekkülleri mi? Öyle ise bunlardan hangileri ve hangi idareci­
ler? Bu sorular üzerinde ciddi olarak düşünürsek, ne bu sorulara
doğru ve mantıklı cevap bulabiliriz, ne de bugünkü noktaya ge­
lişin mesullerini ortaya çıkarabiliriz? Aslında plancılığın ve dev­
letçiliğin en sakat ve en çıkmaz noktası da budur. Tahminler doğ­
ru çıkmadığı ve hedefe ulaşılamadığı zaman mesul bulunamaz.
Yanlış fikrin de, kötü tatbikatında bilgisizlik ve basiretsizliğinde
mesulü yoktur. Zararını ise bütün millet yüklenir. Şimdi ikinci
politikaya kanaatmca enerji probleminin bugünkü çıkmaz nok­
taya gelmesinde çok büyük rol oynayan ve sokakta basında, rad­
yo ve televizyonda ve bazı çevrelerde yürütülen ideolojik politika­
ya gelelim. Bu politikanın esası, ((Millileştirme)) ((Devletleştirme))
ve ((Sömürü)), sloganları ile herkesi birbirine katmak, hedefi ise,
memleketi koyu bir tekelciliğin kucağına atarak enerj isiz bırak­
mak olmuştur.
Bu yanhş, bilgisiz, çok defa kasıth ve fanatik politika, 1960'-
larm başından itibaren yürürlüğe konmuştur. Sokaktaki vatan­
daştan Cumhurbaşkanına, parlamentodan ilkokullara kadar her­
kes ve her kuruluş, az veya çok bu politikanın tesirinden uzak kalamamıştır. Bu politikayı yürütenler ilk büyük gösterilerini, Ke­
ban Baraj ve Hidrolik Elektrik Santralı için, 1962 Bütçesine ko­
nulmak istenen 5 milyon TL.lık tahsisat üzerinde yapılan görüş­
meler esnasında yapmıştır. Bu tahsisatı protesto ederek Bütçe Ko­
misyonundan istifa eden millet vekilleri, tahsisat kullanmayaca­
ğını söyleyen bakanlar ve onları destekleyen telgraflar, yazılan ma­
kale ve fıkralar ve yırtımrcasma yapılan iftiralar... Bu politika­
nın tezgahlayıcıları acaba şimdi neredeler ve ne yapıyorlar? Bir
kısmı koyu Kebancı olarak plâket aldı, bir kısmı da aynı politika­
ya «Bağımlı Ekonomi ve Bağımlı Enerji Politikası» edebiyatı ile
devam ediyor ve hemen herkesi, «su ve kömür kaynakları durur­
ken» petrol menşeli santral yapmakla itham ediyorlar.
Bu politikayı tezgahlayıp yürütenler «Kebanla» başlayan po­
litikaya petrol ve madenle devam ettiler. Hem de yıllarca devam
ettiler ve hâlâ devam ediyorlar. Bu politikanın en şiddetli oldu­
ğu 1965 yılında, durumu Millet Meclisi kürsüsünden şöyle anlat­
mıştım: «Şimdi günün mevzuu olan petrol meselesinden bahsede­
ceğim. Herkesin ihtisas erbabı kesildiği, hakkında hatıra hayale
gelmeyen iftiralarla yalanlarla ve teşmirlerle at oynatıldığı» pet­
rol meselesinden bahsedeceğim.
Vicdanlar sızlamadan, hiç kimseden utanılmadan, bu mem­
leketin vatanperver evlâtlarına satılık damgasının
vurulduğu,
Amerikan uşaklığının reva görüldüğü ve memleket kaynaklarının
yabancılara peşkeş çekildiği iddialarının su içer gibi, ekmek yer
gibi, rahatça iddia edildiği petrol meslesinden bahsedeceğim.
Bazı hukuk profesörlerinin, bazı partizan devlet memurları­
nın ve hangi akla hizmet ettiği bizce malûm olan bazı basın men­
suplarının, iddialarına cevap vereceğim.
Kökümüzün dışarda olduğunu iddia edenlere, kökümüzün şe­
hit dedelerimizin kanları ile sulanan Anadolu topraklarının derin­
liklerinde olduğunu bildirerek, Türk Milletinin huzurunda ve yü­
ce parlamentonun asil üyelerinin huzurunda, iplerinin kimlerin
elinde olduğunu sorarak mevzua gireceğim.»
Mevzua bu şekilde girdikten sonra neticeyi şöyle bağlamış­
tım: «Bunların hedefi Türkiye'yi petrolsüz bırakmaktır. Türk pet-
rolünün bulunmasını önlemektir. Petrol kuyruklarının kilometre­
lerce uzamasını sağlamaktır. Türkiye'yi hiç de istemediğimiz hal­
de Kuzey komşumuza el açar duruma getirmektir.»
Ne kadar hazindir ki, bugün Türkiye bu noktaya gelmiştir
ve petrolle enerji politikasını sokağa düşürenler hedeflerine ulaş­
mışlardır. Bu politika Türkiye'mizi enerjisiz ve petrolsüz hale ge­
tirmiş, fakat Senatoya ve Millet Meclisine bir takım sözde kahra­
manlar yetiştirmiştir. Ancak arama kuyularında çile çeken isim­
siz ve hakiki kahramanları da ortadan kaldırmıştır.
Şu realiteyi de unutmamak gerekir: Memleketin bu noktaya
gelişinde sokaktaki politikayı yürütenler kadar, devlet mes'uliyetini üzerine alanların da günahı vardır. Bunlar sokağın gürültü­
süne karşı çıkamamışlar, bakan olarak, parlamenter olarak, genel
müdür olarak ellerine verilen imkânlar, bazen korkakça, bazen
yanlış ve eksik olarak, bazen de bilgisiz ve basiretsiz bir şekilde
kullanarak tüketip bitirmişlerdir.
Bu noktada, «Bağımlı ekonomi» ve «Dışa bağımlı enerji po­
litikası» gibi iddialar üzerinde de kısaca durmak isteriz.
Bugün, bazı çevreler, içinde bulunduğumuz enerji sıkıntısı­
nın bütün sebeplerini petrol menşeli bir kaç santrala bağlamak­
tadır. Bunlar, Elbistan kömürlerinin rezerve tespitlerinin ne za­
man yapıldığını bilmedikleri gibi, Keban Barajı inşaatına başlat­
mamak için ne kadar direndiklerini de unutmuşlardır. Aslında
«Bağımlı Ekonomi» iddiası, son derece sathî bir görüşün mahsû­
lüdür. Bir defa Babil'den beri hemen her ekonomi, az veya çok ba­
ğımlıdır. Bugün de bütün dünya milletleri için durum başka tür­
lü değildir. Komünist Çin bile Otelcilikten petrol aramaya kadar
bir çok sahada kapılarını Amerikan şirketlerine açarken, Türki­
ye'de «kendi kendine yeter ekonomi» savunmalarına sadece gül­
mek gerekir. Eğer Türkiye'deki ekonomik çöküntü ve enerji buna­
lımının sebebi dışa bağlı olmaktan ileri gelse idi. Batı Almanya,
İtalya ve Japonya'da durum ne olurdu. Yine bu iddialar doğru
olsa idi, bir çok ham maddesi mevcut olmayan memleketlerin sa­
nayileşmesi mümkün olur mu idi. Bu hususta en güzel örnek Ja­
ponya'dır. Bu memleket dünyanın en başta gelen tekstil ihracat­
çılarından biridir. Böyle olduğu halde, ham pamuk ve yününün
tamamına yakın kısmını ithal etmektedir. Demir ve çelik istih­
salinde dünyada üçüncü sırayı işgal ettiği halde, demir cevherinin
% 90'nını dışardan almaktadır. Petro-kimya sanayiinde dünya­
da ikinci, enerji istihsalinin % 68'i de petrol menşeli olduğu halde,
ham petrol ihtiyacının % 80'den fazlasını dışardan ithal etmek­
tedir. Ayrıca Japonya'da petrol sahasında yabancı sermaye tama­
men hakim bulunmaktadır. Üstelik Japonya'da elektrik istihsa­
linin % 72,6 kadarı dokuz adet özel sektörün elindedir.
Kanaatimiz odur ki, belli çevreler ne derlerse desinler, Tür­
kiye'mizde yeni enerji kaynaklarına ihtiyaç vardır. Hiç tükenme­
yecek kadar çok zannedilen linyit rezervlerimizi tam olarak değerlendirsek de, Avrupa'da, Norveç, İsveç ve İtalya'dan sonra dördöncü olduğumuz söylenen su kaynaklarını kullanabilsek de, baş­
ta petrol olmak üzere diğer enerji kaynaklarına ihtiyacımız vardır
ve olacaktır. Problemi böyle kabul edip, bu şekilde ele almak ve
tedbirlerimizi bu realiteye göre ortaya koymak gerekir.
Enerji ve petrol mevzuunda içinde bulunduğumuz vasatın
üzerinde biraz daha durmakta fayda vardır. Daha önce de ifade
ettiğimiz gibi bugün memleketimizde, hiç olmazsa ana hatları tes­
pit edilmiş ve ana hedefleri ortaya konmuş bir enerji politikası
yoktur. Dolayisiyle bir petrol politikası da yoktur.
İhtilâlci sosyalizm ve bunlara katılan bir yığın devletçilik he­
veslileri, genel ve ekonomik politikada olduğu gibi, enerji ve pet­
rol politikasında da münakaşaları ilmi seviyesinden saptırarak
sokağa düşürmüş ve demogojiye gömmüşlerdir.
Yıllardan beri sokaktaki gürültü ve patırdı içinde yetişen ne­
siller, idarî kademelerde yerlerini almaya başlamışlardır. Bunla­
rın öğrendikleri yanlışları tecrübelerle düzeltinceye kadar söz din­
lemeleri ve makul olan yolu seçmeleri şüphelidir. Dolayısı ile mem­
leket bunlardan ve yapacakları tatbikattan büyük zarar göre­
cektir.
Yapılan kötü propagandaların ve öğretilen yanlış bilgilerin
yıllarca bilediği beyinlerle alınacak kararların, sıhhatli olması ve
problemlerin sükûnetle ele alınması imkânı kalmamıştır. Dolayi­
siyle memleketin enerji ve petrol politikası fanatik, araştırmasız
ve kulaktan dolma bilgilerle yürütülmektedir.
Her sahada olduğu gibi, bu sahada da araştırmaları, tarafsız­
lığı ve ciddiyeti ile probleme ilmin ışığını tutacak olan üniversi­
telerimiz, anarşinin istilâsı altında, araştırma ve bulma yeri ol­
maktan çıkarak ideolojik kampların savaş yeri haline gelmiştir.
Dolayisiyle verecekleri bir şeyleri yoktur.
Petrol kanununda son yapılan değişikliğin neticesi olarak bü­
tün yabancı şirketler Türkiye'yi terketmiş ve milli şirketimizin
gücü ile petrol bulma imkânı hemen hemen tamamen ortadan
kalkmıştır. Bu sahada mevcut durumu rakamla ifade edersek,
Türkiye Petrolleri A.Ş.'nin ruhsat sayısının 467'ye ulaştığını ve bu
sahaların yüz ölçümünün 24.221.362 Hektarı bulduğunu görmek­
teyiz. Memlekette özel sektör olarak, bu sahada çalışan 3 yabancı
ve l'de yerli şirketin ruhsat sayısı ise, 20'ye düşmüş olup, bu sa­
haların yüz ölçümü de 946.600 hektar kadardır.
Şimdi nisafla, izamla ve en iyimser ölçülerle düşünelim: Mil­
li şirketimiz, bu kadar geniş sahada, hangi finansman gücü ile,
hangi makine parkı ile ve hangi eleman sayısı ile petrol bulacak­
tır. Hakikaten düşünmeğe değer bir husustur bu. Hele bu şirke­
tin 1978 yılında elindeki 26 sondaj makinesinin, 10 milyon dolar­
lık bir malzeme ve ekipman eksikliğinden aylarca atıl kaldığı dü­
şünülürse, geleceğe hangi ümitle bakacağız?
Memleketin durumu ve karşı karşıya olduğumuz problemler
bunlar olduğuna göre ne yapmak gerekmektedir?
Bu mevzuda açık, kesin, realist ve cesur olmak gerektiğine
inanarak, yapılacak işleri şu şekilde sıralamak mümkündür.
1 — Enerji mevzuunda el yordamı ile, peşin hükümlerle ha­
reket edilmekten vaz geçilmelidir. Her bakımdan ilmin, teknolo­
jinin ve finansman kaidelerinin rehberliğinde hareket etmeye mec­
bur olduğumuzu bilmeli ve buna inanmalıyız.
2 — Büyük bir cesaretle ve sokağın gürültüsünü bir tarafa
iterek petrol, m a d e n ve T.E.K. kanunlarını yeniden ele alarak dü­
zeltmeli ve tekelci görüşten kurtarmalıyız.
Eskimiş olan 1954 tarihli Petrol Kanunu, 1973'te getirilen Pet­
rol Reformu Kanunu tasarısı ile büsbütün işe yaramaz hale geti­
rilmiştir. T.E.K. Kanunu tatbikatta her iktidarın elinde başka
türlü anlaşılmış ve çok defa anayasamızın Karma Ekonomi pren­
sibine ters düşen tatbikatlara vasıta olmuştur. Son çıkan maden
kanunu ise, gelecekte Türkiye'yi çok büyük sıkıntılara sokacak
mahiyettedir.
Bütün bunlar nazarı itibara alınarak, bugün bir çok kimse­
de yerleşmiş olan, «Türkiye'de, hiçbir siyasi parti veya heyetin
devletin aldığı hakkı, devletten geri alarak özel sektöre devret-
mez» şeklindeki kanaati da bir tarafa bırakarak, enerji politika­
sını ((Karma Ekonomi» prensipleri ile yürütecek hale getirmek
şarttır.
Hiç şüphe yoktur ki, bu kanunlarda değişiklik yapılırken,
devletin birliğini, milletin bütünlüğünü ve bağımsızlığımızı zede­
leyecek, zaafa uğratacak ve milli menfaatlara aykırı düşecekğ hu­
suslardan dikkatle sakmılacaktır.
3 — İlim ve akıl yoluna girilip mevzuat değişmeleri yapılır­
ken, enerji politikasının ilk hedefi,
mümkün olduğu kadar bol,
mümkün olduğu kadar ucuz ve mümkün olduğu kadar kullana­
nın istediği yer ve miktarda enerjiyi en kısa zamanda temin etmek
olmalıdır.
4 — Bu hedefe ulaşmak için rezerve tespitlerine ve yeni kay­
nak aramasına hem öncelik, hem de büyük hız verilmelidir. Tür­
kiye için yeni enerji kaynaklan bulmak şarttır.
Yeni enerji kaynakları arasında bilhassa güneş enerjisi ve
jeotermal enerji memleketimiz bakımından son derece önemlidir.
Bu mevzularda kalkınmış memleketlerin yeni buluşlar ve elde et­
tikleri neticeler en kısa zamanda memleket getirilmeli ve tatbika­
ta konmalıdır.
Yeni kaynak araştırmalarında Uranyum ve Toryum araştır­
malarına özel bir önem verilmeli ve bunların kati durumları en kı­
sa zamanda tespit edilmelidir.
Ayrıca memleketimizde çok olduğu iddia edilen Bütümlü iŞst,
turha ve alsafltit gibi maddeler üzerindeki araştırma ve tespitler
de bitirilip karara bağlanmahdır.
Kısa ve kesin bir ifade ile, enerji kaynakları üzerinde yapılan
arama ve araştırmalar, bütün yatırımlardan ve tahsislerden önce­
likle ele alınmalı ve en büyük hızla yürütülmelidir.
5 — Enerji seçiminde ilk tercih su ve linyite olmak üzere, pet­
rol menşeli santrallerin de ihmal edilmemesi gerekir. Dışa bağım­
lılığı azaltmak petrol menşeli santralları kurmamakla değil, kendi
memleketimizde petrolü bulmakla mümkün olacaktır.
6 — Bugün kim. ne derse desin, petrol, gelecekte daha uzun
yıllar önemini devam ettirecektir. Türkiye'de ise petrol kaynakla­
rı üzerinde yapılan çalışmalar son derece sathî kalmıştır. Çünkü,
bu çalışmaların verimli olacağı yıllarda gayri mes'ul kimseler prob­
lemi sokağa getirerek dejenere etmiş, mes'ul kimseler ise, korkak
ve basiretten uzak olarak, ne istediğini bilen, ilme, akla, belli pren­
siplere dayalı, aynı zamanda istikrarlı ve tesirli bir politika takip
edememişlerdir. Yani Türkiye'de petrolün bulunamamasının en
büyük sebebi, sağa-sola yalpalayan, kararsız, hedefsiz, prensip ve
bilgiden uzak bir tatbikattır. Halbuki Türkiye'de petrolü bulmak
mümkündür, en kısa zamanda da bulmaya mecburuz. Bunun için,
yıllarca tatbik edilen ve fiyasko ile biten «kendi petrolümüzü ken­
dimiz bulalım)) sloganını bir tarafa bırakarak, «petrolümüzü mut­
laka bulalım)) politikasına dönülmelidir. Bu da ancak, yerli ve ya­
bancı sermayenin finansman gücünden, eleman gücünden, bilgi
ve teknoloji gücünden maksimum ölçülerde faydalanmakla müm­
kün olacaktır. Orta Doğu'da meydana gelen ve gelecekte daha da
hızlanması mümkün olan istikrarsızlıklardan da faydalanılarak,
yeni bir petrol arama seferberliğine girmeye mecburuz.
7 — Yapılan araştırmalara, elde edilen neticelere ve tespit
edilen rezervlere göre, dünyada elde edilen teknolojik gelişmele­
ri de günü gününe takip ederek, mevcut imkânlarımızın istihsale
hazır duruma getirilmesi için, zaman faktörünü «en aza)) düşür­
mek üzere, mevzuattan teknolojiye kadar her sahada gerekli de­
ğişiklikler yapılmalı ve gelişmeler sağlanmalıdır.
8 — Enerji ihtiyacının önemi gözönünde tutularak, enerji sa­
hasında memleketin ihtiyacı olan makina, teçhizat, malzeme ve
diğer alet ve vasıtaların da, yerli olarak imal edilmesi için gerek­
li yatırımlar yapılmalıdır. Bu hususta yeni teşvik tedbirleri geti­
rilmelidir.
9 — Bu arada herkesin sözünü ettiği, fakat tatbikatta her­
hangi bir neticenin alınmadığı enerji tasarrufuna da daha ciddi,
daha tesirli ve realist ölçüler içinde başlamak gerekir. Bu husus­
ta en tesirli metot, «pazar ertelemesi)) metodudur. Bu metodu ce­
saretle tatbik etmek gerekir.
Buraya kadar bütün söylediklerimizi hulâsa edecek olursak,
Türkiye'miz büyük bir enerji krizinin, hatta çıkmazının içinde­
dir. Bu kriz veya çıkmazın tesirleri gelecek günlerde daha da bü­
yük olacak ve hem ekonomiyi büyük ölçüde sarsacak, hem de kal­
kınmayı büyük çapta aksatacaktır. Bunu önlemek için, devletin
bütün imkânları ile, özel teşebbüsün bütün imkânları ile ve ya­
bancı sermaye ve kredinin elde edilebilecek bütün gücü ile bir
enerji seferberliğine girmek mecburiyetindeyiz. Böyle bir hareke-
tin içine girerlcen, bütün peşin hükümleri, bütün kompleksleri ve
bütün dar kalıpları bir tarafa bırakmak şarttır.
Unutmayalım ki, yirminci yüzyılın son çeyreğinde yaşamak­
tayız. Fikirler, ölçüler ve standartlar yıldırım hızı ile değişmek­
tedir.
Bu şartlar altında, eğer bir takım dev gelişmeleri kafalarımız
almıyorsa, eğer gönüllerimizde daha yeninin, daha büyüğün ve
hiç görülmemişin yeri yoksa, eğer yüreklerimizde yanlış fikirlere,
uydurma sloganlara ve yanlış yönde bilenmiş beyinlere karşı çık­
ma cesareti mevcut değilse, dünyanın bugünkü şartları içinde ya­
şamaya bile hakkımız olmayacaktır. Bundan hiç kimsenin şüp­
hesi olmasın.
TEBLİĞLE İLGİLİ TARTIŞİVİA
BAŞKAN: Efendim sayın Mehmet Tur­
gut'un çok kıymetli konuşmasından ve
tebliğinden dolayı teşekkürlerimizi arzederiz. Ayrıca çok geniş münakaşalara
yol açabilecek bazı talepleri ve politika­
yı çok sakin bir şekilde izah ettiler, o ba­
kımdan münakaşaların aynı sükûnet içinde geçmesini sağlamaya çalışacağız.
Söz almak, üzerinde konuşmak isteyen­
ler lütfen işaret buyursunlar, sayın Çelikbaş buyurun efendim.
FETHİ ÇELİKBAŞ: Sayın Turgut'un bilhassa sonucuna yü­
rekten iştirak ediyorum. Gerçekten Türkiye'de sorumluluk taşı­
yanlar, ilmin ve gerçeğin gereğini bir köşeye itip, sokağa teslim
olurlarsa, memleketin kaderi fevkalâde kötüdür. Ve gerçekten ya­
şamaya milletin hakkı da yoktur. Bu kıymetli tebliğde bir iki nok­
taya değinmek istiyorum. Türkiye'de 1931 Londra İktisat Konfe­
ransından sonra hükümet uyanmış ve 1933 yılında enerji politika­
sına Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti eğilmiştir. O tarihte Elek­
trifikasyon dairesi kurulmuştur. İsmini gayet iyi hatırlarım, İk­
tisat Vekaletinde memurdum, Hasan Halit Işıkpmar, adı dahi su­
yu ile alakalı olmak üzere alınmıştır. Elektrifikasyon, dairesi 1933
de kurulmuştur. İktisat Vekaletine bağlı iken, o tarihte hükümet
içersinde çekişmeler vardır, bakanlarla alakalı olarak. Devir de­
ğişti Elektrifikasyon dairesi Bayındırlık bakanlığına bağlandı.
Sonra Elektrik İşleri Edüt İdaresi vardı. Ve o tarihte Maden Tet­
kik Arama Enstitüsü kuruldu, madenleri bulacak; Etibank kurul­
du, Etibank işletecek. Elektrik İşleri Edüt İdaresi kuruldu. Elektrik
fabrikaları, hidro elektrik santralları kuracak; Fakat Devlet Su
İşleri daha sonra, 1950'den sonra kuruldu. Ama enerji politikası­
na Türkiye'nin 1933 lerde el attığı tarihi bir gerçektir. Muhittin
Kulil, isimler hatırımdadır, tanırlar, Muhittin Kulil genç nesle
mensup, ama Hasan Halit Işıkpmar ölmüş ise Allah rahmet eyle­
sin, sağsa Allah uzun ömür versin, uzun emek sarfetmişlerdir bu
elektrifikasyon mevzuuna, Türkiye'de. Uzun yıllar bu bakanlık­
lar arasında devirlerin değişmesi ile, isimlere girmek istemiyorum,
çekişmeler yüzünden hakikaten etüd safhasında kalmış, fiiliyata
enerji politikası inkılap etmemiştir. Ama hükümet o tarihlerde ele
almıştır. Keban mevzuu Türkiye'de Parlamentonun çalışması, hü­
kümetin çalışması bakımından son derece enteresan bir konudur.
Sebebi şudur; Bendeniz o tarihte Sanayi Bakanıyım, elektrik iş-
leri etüd idaresi ile Maden Tetkik Arama Enstitüsünün bütçeleri
verilen tahsisatlar kullanılmazsa, umumi bütçede olduğu gibi im­
ha edilmez, teraküm eder, birikir. Elektrik İşleri Etüd İdaresinin
parasıv ar ve Türkiye'de arkadaşlar bu gün çektiğimiz enflasyon
kaynağını parlamentonun hükümette bazı bakanların altına imza
koydukları bütçe tasarısının aleyhinde mebusları tahrik ederek,
bütçelerini arttırmasından kaynaklanır. Bu fevkalâde sakat bir
politikadır. Ben ekonomist'im, altına imza koyduğum bütçeyi
müdafaa ederim. Bazı memurlar devlet hayatında bütçe komis­
yonundan mebuslara tahsisat teklif ederler, bu tahsisatlara ve­
kil de iştirak eder, kabul ederse, bütçede denklik diye bir şey kal­
maz. Devletin, hükümetin götürdüğü bütçeden eser kalmaz. Bu­
gün çektiğimiz sıkıntının kaynağı budur esasen. Türkiye'de enf­
lasyonun kaynağı budur.
Elektrik İşleri Etüd İdaresinin 5 milyon liralık paraya ihti­
yacı yok. Parası var çünkü, geçmiş yıllardan birikmiş parası var.
İdare'ye dedim ki canım siz birtakım şeyler yapacağınıza, o za­
man 1960'dan sonra bütün Kamu İktisadi Teşebbüsleri kamplar
yapıyorlar, deniz kıyılarında, umumi muvazeheye dahil memur­
ların kampı yok, vekalet memurlarının kampı yok, ama Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin güzel güzel kamp yerleri var ve bunlara
dedim ki, canım bütçenin denkliğini muhafaza etmek lazımdır, bu
munzam ilave edeceğiniz 5 milyon liraya ihtiyaç yoktur. Bu pro­
je Elektrik İşleri Etüd İdaresinin parası ile yaptırılabilir, ama maa­
lesef politikacılar bazı konularda aklın dışına çıkarak, konuyu po­
litik mevzuu haline getirmek isterler, oradan neş'et etmiştir bu.
Yoksa Keban'ın, o zaman sorumluluk taşıyan bir bakan sıfatı ile,
ihmalinden değil. Esasen ondan evvel Ebesko diye bir mütehassıs
getirmişler Amerika'dan rapor hazırlatmışlar, bir noktaya değine­
yim, hayatımda teknisyenler kadar inadım inattır diyen insanlar
görmedim arkadaşlar, hayret ettim. Ambarlı santralının kurulma­
sı aylar ve aylar g e c i k t i , sebebi Enerji ile uğraşan beş daire vardı,
Elektrik İşleri Etüd İdaresi, Etibank, Sanayi Bakanlığında Ener­
ji Dairesi, İETT, Devlet Su İşleri,' bunların hepsinin bir yerde ku­
ruluşuna ittifak hasıl edemedik. Ve o zaman vakit geçiyor, enerjiye
ihtiyacı var memleketin, Fbesko ne demiş, Silahtarâğa'da kurulsun,
peki Silahtarâğa'da kurulsun dedik.' Amerikan müşavir firmalar
geliyor, burada kurulmaz, Silahtarağa tevziata müsait değil, bu
santral kurulamaz dediler, o zaman dosyaya eğildim. Niçin ku­
rulmaz, arkadaşlar hale bakm, yani esef edilecek bir şey. Haliçten
tanker mazotu getirecek, küçük bir tankere boşaltacak hortumla
o küçük tankerden Silahtarağa'ya verilecek, yeri müsait, dedim
insaf edin arkadaşlar, tankerden tankere naklederek maliyeti yük­
seltmenin manası var mı? Mütehassısın dediği doğru, yine kredi­
nin kullanması bir takım şartlara bağlı, gittik, Amerika'ya umum
müdür gönderdik, hallettik; hesap ettik. Ambarın da kurulması
aylar ve aylar gecikerek böyle sağlanabildi ve o zaman teknisyen
arkadaşlar arasındaki bu ihtilafın çözümlenmesinin ne kadar güç
olduğunu fiilen yaşadım ve son derece üzüldüm. Son derece iyi
yetişmiş olan elemanlar nasıl oluyor da bir konuda anlaşamıyor­
lar diye üzüldüm. Keban budur, bugün öğreniyoruz ki üniteleri da­
hi ikmal edilememiş arkadaşlar, bakınız, iki ünite daha, dün sa­
yın profesörün ifadesine göre dört ünite daha ilave edilse, 6 mil­
yar kilovat saat elektrik üretilecek deniyor, Türkiye elektrik sı­
kıntısı çekiyor, bu konu üzerinde durulmuyor, hangi devirde, plan­
lı ekonomi devrinde arkadaşlar. Yani biz plânı filan yaparken ye­
ni bir yatırım yapmaktansa, şu bitmek üzere olan yatırımları ev­
vela ele alalım diye düşünürüz ekonomistler. Yoksa boyuna serpiş­
tirerek her tarafa işler yaparak memleketin esasen sınırlı olan
kaynaklarını israf etmek için değil. Bu bakımdan Keban'da ar­
kadaşın böyle bir tavzihi yapma imkânını verdiği için kendisine
teşekkür ediyorum.
Türkiye dün dinledik hakikaten, petrol kendi imkanları ile
bulunması mümkün değil, kendi kaynaklarına dayansın, fakat
ekonomide kendi kaynağına dayanarak kalkınmış olan millet
yok. En büyük imkanlara sahip olan Rusya büyük gayretlerle
otarşik politika takip etti, sefaletten kurtaramayacağını anlayın­
ca dışarıya açılmak mecburiyetini hissetti. En zengin ülkeler da­
hi kapalı bir ekonomide milletlerini refaha ulaştırarnaz. Mümkün
değil. Alış veriş yapacaksın, İsviçre'nin hammaddesi yok arkadaş­
lar, ama İsviçre en ileri seviyede refaha ulaşmış, neden? Batıya
linyit satarız biz, beyin satarız, ham maddeyi alır işler, üçe alır
otuzüçe satar, elliüçe satar. Bu itibarla Türkiye'de ilmin taban ta­
bana zıt olduğu sloganlarda, eğer politika kendisini slogana tes­
lim ederse, fevkalade güçtür, ama burada arkadaşın da işaret et­
tiği büyük vazife ilim adamlarına düşmektedir. İlim adamları ce-
sar etle konuya eğilmelidir, politikacılarm hepsi de kötü değildir,
tauna kötü demeye imkan yok, ilim adamlarmm ifşaatlarmdan is­
tifade edecek politikacılar çıkabilir ve o zaman memleket de mil­
letin hak ettiği refah seviyesine ulaşabilir. Bu enerji mevzuunu
halledemediğimiz müddetçe ne yaptırım yaparsanız yapınız bey­
hudedir arkadaşlar. Modern ekonomi, enerji, ulaştırma, haberleş­
me ve sulama esaslarına dayanır. Bu üç cihazı, cihazlanma diyor­
lar, bu konuları halletmedikçe umumi bir kalkınmaya imkan yok­
tur, bunun da temeli enerjide düğümlenmektedir. Enerji için ne
gayret sarf edilirse Türkiye buna layıktır, çünkü her konumuz
eninde sonunda oraya bağlı bulunmaktadır. Petrolde, su işinde,
dün arkadaşımız söyledi, atom enerjisinde. Milliyetçi Çin'e davet
ettiler, gittim, arkadaşlar Milliyetçi Çin 1951-52 de kurulmuş, bir
atom santralı çalışırken gördüm, ikincisi 6 ay sonra çalışmak üze­
re, üçüncüsü 2 sene sonra çalışmak üzere üç elektrik santralı ku­
ruyor arkadaşlar, atom santralı kuruyor. Kim, Milliyetçi Çin. Muh­
terem arkadaşlar 10 senede kurulur dedi, fevkalade üzüldüm. 10
senede kurulurmuş bir atom santralı, bunun çekirdeğini 1962-63
de Halkalıda birşeyler yaptık, biz zannettik ki sekiz on sene sonra
bu iş olacak, 62-63 geçti bakın, hâlâ bugün başlasak 10 sene sonra
kurulacak diyor, ne kadar gecikmiş Türkiye. Bu bakımdan enerji
mevzuunda araştırmacılara, ilim adamlarına kamuoyunun gözü­
nü açmak, politikacılara ışık tutma bakımından büyük vazife dü­
şüyor. Ben burda şahsen çok faydalandım. Tekrar İstanbul Tica­
ret Odasına bu imkânı verdiği için şükranlarımı arzediyorum. Te­
şekkür ederim.
BAŞKAN: Efendim biz de teşekkür ederiz açıklamalarınızdan
dolayı, saym Turgut.
MEHMET TURGUT: Efendim, saym Çelikbaş zannediyorum
metni okumamış, 1930-40 arasındaki enerji politikası kısmında
Elektrik İşleri Etüd İdaresi, MTA ve Etibank'm kuruluşu ve umu­
mi politika içersinde enerji politikasının devletçiliğe dönüşü me­
tinde var. Fazla vaktinizi almamak için ben o kısmı söylemeden
geçtim, saym hocam zannediyorum metni okumadığı için orayı
eksik gördüler. Teşekkür ederim. Keban mevzuunda ben hafif bir
dokunmak istedim. Bir cümle aldım, o hususta tabi çeşitli müna-
kasalar yapılabilir. Diğer hususlarda zaten kendileri ile aynı dü­
şünüyoruz. Teşekkür ederim.
BAŞKAN: Bizde teşekkür ederiz efendim. Ayhan Bey. İstir­
ham ediyorum soru sahiplerinden, sadece soruya mümkün oldu­
ğu kadar az açıklama yapmak suretiyle zamanı iyi kullanmak ba­
kımından, tekrar rica edeceğim ve soru sormadan önce de kendi­
nizi bir kere takdim etmenizi efendim lütfen.
AYHAN ŞANVERDÎ: Sayın başkan, sayın üyeler, çok iyi bir
niyetle hazırlanmış olan bu seminerde temas edilmeyen, fakat
kanımca meselenin özü olan bir kaç hususu belirtip, cevaplandı­
rılmasını istediğim birkaç sual soracağım.
Bu seminer, bu mevzunda düzenlenmiş ilk seminer midir?
Son seminer mi olacaktır? Veya sayın Fikret Gürel'in dünkü ko­
nuşmasında belirttiği gibi 1972 yılında Ankara'da beş gün süren
jpetrol seminerinde aynı meseleler dile getirilmiş, aradan 7 sene
geçiyor kendi ifadeleriyle aynı meseleler daha ağır bir şekilde kar­
şımıza geliyor. Peki bunun sebebi nedir? Yedi sene evvel görüş­
müşüz, en ileri ilmi kimseler önünde, yedi sene geçmiş daha ağır
bir şekilde önümüze geliyor. Sayın arkadaşlar, her meselede oldu­
ğu gibi, ancak teşhisde hata yapmazsak tedavi bir fayda sağlar.
Bütün meselelerin özü budur. Dün sayın Turgut Özal gerçekçi ola­
lım dedi, dikkat ederseniz bu seminerde en çok kullanılan kelime
gerçekçi olmak, akılcı olmak, herkes bunu kullanıyor. Arada ku­
liste kendilerine sordum, gerçeği bulmada kim hâkim olacak, tat­
min edici cevap alamadım maalesef. Yoksa gerçek biraz evvel ko­
nuşan ve mensup olduğu partinin enerji politikasını izah eden ve
bunu böyle bir seminerde savunmada sakınca görmeyen Mehmet
Turgut'un fikirleri midir? Hepsi mi doğrudur? Fikirlerinde hiç
hata yok mudur? Politik mülahaizalar ağır basmamış mıdır? Sa­
yın ve değerli arkadaşlarım, samimi olarak soruyorum, herkes
kendi söylediğinin gerçek olduğunu savunursa, memleketi bu dar
boğazdan kurtulması için esas olan gerçek yolu nasıl bulacağız.
Onbeş senesi devlet, onbir senesi de çok uluslu bir şirkette olmak
üzere yirmialtı senelik meslek hayatımda hatasını kabul eden in­
sana pek az rastladım. Hele bu husus karşılıklı suçlama savur­
ganlığına girmiş siyasi iktidarlar için maalesef daha zordur. Bu-
nu hepimiz kabul ederiz. Planlı döneme geçişin üzerinden yirmi
seneye yakın bir zaman geçmiş, burada ifade ediyoruz, bu seminer­
de dördüncü beş yıllık plan rakamlarından bahsediyoruz. Bu sü­
re en uzun yapım süresi olarak belirttiğimiz hidrolik santrallarm
inşaa müddetinin iki mislidir. Bel bağladığımız. Aşağı Fırat pro­
jesi niye daha evvel düşünülmedi. Mesela plânlı dönemin başın­
da, Keban niçin beş sene geç yapıldı. Fizibilite raporları niçin yan­
lış hesaplandı, niçin vahalar çıktı, onları doldurmak için uğraşıl­
dı. Bir Afşin-Elbistan projesi planlı döneme geçerken niye düşü­
nülmedi, kendi kaynaklarımıza dayalı. Niçin 1 milyon ton fueloil harcayan Ambarlı Termik Santralı kurma zorunluluğuna, o
noktaya eriştik. Kurulduğu anda zorunluydu, fakat o noktaya ni­
ye geldik. 1 milyon ton fuel oil, dikkat etmenizi bilhassa belirti­
rim. Bence gerçekçi olmak bu suallerin cevabını doğru bir şekil­
de bulmakla olur. Yoksa politik mülahazalarla değil. Hepimiz mem­
leketimizi seviyoruz, hepimiz bu dar boğazdan kurtulmasını isti­
yoruz. Fakat herkes kendi politik anlayışının gerçek olduğunu sa­
vunursa, meselenin içinden çıkamayız. Suallerime cevap isteğim
saklı kalarak, şahsi fikrimi söyleyerek konuşmama son verece­
ğim.
Üyesi olduğum Elektrik Mühendisleri Oda'smm bu seminerde
değinilen tüm hususlar hakkında 1960 senesinden beri muhtelif
bültenleri vardır, tebliğleri vardır. Bunlar yeni şeyler değildir, ge­
niş bir şekilde. O halde ihtisas kurullarına hürmet, bu çok mühim
bir fikirdir, siyasi iktidarlar ihtisas kurullarına hürmet etmeli­
dir, bu fikir memlekete yerleşmeden hiçbir meseleyi çözemeyiz.
Sade enerji konusunda değil, sade petrol konusunda değil, bütün
meselelerde. Türkiye'nin bugün içinde bulunduğu kargaşanın kö­
keninde herkesin her şeyi ben bilirim fikri yatmaktadır. Siyasi ik­
tidarlar her şeyde olduğu gibi enerji ve petrol konusunda da bir
asgari müştereğe ulaşması lazımdır. Hangi parti gelirse gelsin, A
partisi gelirse doğru olanı yapacak, B partisi gelirse doğru olanı
yapacak, C partisi gelirse doğru, isim söylemek yok. Yoksa hur­
da parti müdafaası yapılırsa seminerin anlamı kaçar. Memleket
deneme tahtası yapılmaktan vazgeçilmelidir. Kurulacak bir ener­
ji komisyonu yönlendirme ve takip yapmasına yasal olarak mü­
saade edilmelidir. Sorunlara sahip çıkılmalıdır. Ve sonuna kadar
da takip edilmelidir. 1965 de fabrikalar kömürden, kredi vererek,
kolaylık gösterilerek fuel oil'e çevrilirken, planlamacılar nerede
idi. Niçin buna müsaade ettiler, eğer bir memleket onbeş sene ile­
risini göremezse, o memlekette hangi meseleyi çözümleyebiliriz.
2000 senesinden bahsediyoruz, 2000 senesini bırakalım, onbeş se­
ne ilerisini görelim, ona göre tedbirimizi alalım. Bugün konuştu­
ğumuz meseleleri onbeş sene evvel takdir etseydik, hani uzay yo­
lundaki zaman tüneli gibi onbeş sene sonraya gidip, tekrar bu za­
mana gelseydik, acaba bu tedbirleri alır mıydık? Son önerim de
şudur efendim, en mütekamil makineyi de icat etseniz en doğru
kararları da bulup ortaya çıkarsanız, bu siyasi iktidarlara önerseniz karşınıza bunları tatbik edecek insanın durumu gelir, yani
insan faktörü gelir. O halde dolaylı olarak eğitim kurumlarımızı
ilk öğretimden hayatın en son kademesine kadar İslah ederek,
memleket meselelerine sahip çıkacak, şahsi veya parti menfaati
memleket menfaati ile çeliştiği anda doğru tercihi yapacak nite­
likte yönetici kadro yetiştirmek lazımdır. Türkiye'nin bence bi­
rinci meselesi budur. Birinci ve ana meselesi budur. Türkiye geri
kalmışsa, Türkiye'yi yönetenler geri bırakmıştır, bizler değiliz.
Bizler, siy asi iktidarlarda söz sahibi insanlar değiliz. Sözlerime son
verirken herkesin bildiği şu veciz cümleyi söylüyorum, zararın ne­
resinden dönerseniz kârdır. Beni dinlemek lütfunda bulunduğu­
nuz için teşekkür eder, hepinizi saygı ile selamlarım.
BAŞKAN: Ayhan bey çok teşekkür ederiz, hem açıklamalar­
dan, hem de sorularınızdan dolayı. Ben dünkü konuşmalarda bu­
lunmadım, sayın Özal'la görüşmüşsünüz ve herkesin kendi söyle­
diğinin doğru olduğuna inandığı noktasının bir paradaks olduğu­
nu Türkiye'de zannediyorum işaretlediniz. Yalnız hemen arkasın­
dan Elektrik Mühendisleri Odasına mensup olduğunuzu söyledi­
niz. Meslek Odalarımız kendi ihtisaslarının dışındaki konularda o
kadar çok fikir beyan ediyorlar, o kadar çok politika yapıyorlar ve
onların doğru olduğuna o kadar çok inanıyorlar ki, bu kaideyi zan­
nediyorum, siz de bozmamış olduğunuz. O itibarla herkesin kendi
politikasını savunmada hür olduğu görüşüne zannederim saygı du­
yarsınız. Teşekkür ederim efendim. Sayın Turgut buyurun.
MEHMET TURGUT:
Efendim bir defa sayın arkadaşım bir
noktada daha işin başında yanıldılar, ben hiçbir şekilde parti po­
litikasını burada izah etmek istemedim, ben üstelik politikayı da
bırakmışım, arkadaşım benim hangi partiden olduğumu da zanne­
diyorum bilmiyordur. O bakımdan zannediyorum burada benim
konuşmamın son kısmında ortaya koyduğum prensiplerin de hiç­
birisine arkadaşım itiraz etmediler. Meseleyi bir defa bu şekilde
ortaya koymak lazım. İkinci sualde arkadaşım ölçü ne olmalıdır
dedi. Ben diyorum ki ölçü ilim olmalı ve modern teknoloji olmalı.
Burda da en son söz üniversitenin sözüdür diyorum, konuşmam­
da da bunu ortaya koydum. Afşin-Elbistan projesi niçin daha ev­
vel başlamadı dedi. Metinde vardır, rezervler belli değildi. Rezerv
belli olmadan nasıl başlayacaksınız Afşin-Elbistan projesine, ben
size bir şey anlatayım. "Üçüncü Demir-Çelik'in yeri tesbit edilirken
MTA'dan Türkiye'nin demir rezervlerini istedik. Bize bir yazı gel­
di, dedi ki: Silifke'de 80 milyon ton demir cevheri vardır, kalitesi
de en iyidir, biz dedik ki, o zaman Silifke'de yapalım. Araştırma­
ya başladık, üç ay sonra bir yazı geldi, 80 milyon ton değil 8 bin
tonmuş, yanlış hesaplanmıştır. Biz tekrar yer istedik, Ayvahk'da
bilmem kaç milyon ton demir cevheri vardır, Ayvalık civarında
yapılabilir dendi, Ayvalık civarında yer aramaya başladık. Sana­
yi Bakanlığı olarak. Aradan iki ay geçti, baktık yeni bir yazı gel­
di, Ayvalık demir cevherlerinin asit miktarı fazla olduğu için bu­
günkü teknoloji ile kullanılamayacağını söylediler. Onun üzerine
biz baktık ki, demir cevheri rezervlerimizi MTA yolu ile tesbit et­
mek imkanımız yok, bir yabancı şirketi çağırdık, hem yer tesbitini, hem de inşa esnasında kontrollüğü 5,5 milyon dolara ihale
ettik ve üçüncü Demir-Çelik'in yerini böyle tesbit ettik. Şimdi de­
mir cevheriniz belli değilken nasıl yer tesbit edersiniz? Afşin-El­
bistan rezervleri yokken nasıl santrala başlayabilirsiniz. Aşağı Fı­
rat havzaları meselesi, şimdi hidro elektrik santralların ve baraj­
ların en büyük dezavantajı bunlar üzerinde çok uzun etüdlerin
yapılmasıdır. Keban üzerindeki etüdler 1936'larda başladığı hal­
de, Keban inşaatı esnasında çıkan aksaklıkları arkadaşımız ken­
disi izah etti. Bu son derece güçtür. Toprağın içinde bulunan ta­
biatın şeklini tesbitini yapmak son derece güçtür ve çok uzun etüdlere ihtiyaç gösterir. Aşağı Fırat havzasının geç kalmasının sebe­
bi etüdlerin kafi derecede mevcut olmamasıdır. Bugün dahi o böl­
gede kurulacak barajların su tutup tutmayacağı benim mevzuum
değil ama hidrolikçi arkadaşlar bu mevzunda şüphelidirler, o ba­
kımdan bu niye geç kaldı, bu niye erken, bunların hepsinin sebe-
bi vardır,' izahı vardır. Plânlamacılar nerdeydi dedi arkadaşımız,
birtakım müesseseler kömürden fuel oiFe çevrilirken, bu işin mü­
tehassısı teknisyen, plâncılar elbette vardı ve teknisyen olarak var­
dı. Demek ki bir şey dememişler. Demediklerine göre de demek ki,
onlar da yanılmışlardır.
BAŞKAN: Efendim teşekkür ederiz. Beyefendi, arkadan, bu­
yurun efendim. Yalnız tekrar ikaz etmek durumunda kalıyorum,
affedersiniz, mümkünse sadece sorulara değinmenizi ve çok kısa
açıklamada bulunmanızı istirham edeceğim, çünkü zamanlama
gerçekten kısıtlı.
ZEKERİYA KÜRŞAT: Efendim Zekeriya Kürşat, eski Kahra­
man Maraş Milletvekili. Tabiî sorularla yetinmek, sanıyorum ki
bu son derecede önemli olan konunun sadece tebliğ sahibi arka­
daşların inhisarında bırakmak bence sakıncalı olur, ve Oda'nm
yaptığı hizmeti de şümuUendirmiş olmaz kanısındayım. Eğer sa­
dece soru üzerinde kalınacak ise, ben sarfınazar ediyorum, zama­
nınızı israf etmek istemem.
BAŞKAN: Efendim size verebileceğim zaman, ancak beş da­
kika olabilir. Çünkü üç tebliğ verilecek, ve bu tebliğlerin hepsi
münakaşaya açık, o itibarla herkesin tebliğ sahibine yakın bir sü­
rede görüşlerini açıklamış olması zannediyorum seminerin mahi­
yetini de ortadan kaldırır. O itibarla buyurun, beş dakika içersin­
de açıklamanızda bulunun efendim.
ZEKERİYA KÜRŞAT: Saym arkadaşlar, enerjinin Türkiye'­
deki sıkıntısını uzun uzun anlatmaya zaten ihtiyaç yok. Bu çok
eskiden beri bilinen bir konudur. Yalnız Türkiye bu işe tesadüf­
lerle mi gelmiştir, yoksa kasıtlarla mı getirilmiştir. Bence bu çok
önemli bir konudur. Türkiye, kendi kanıma göre bu duruma bil­
hassa getirilmiştir. Size bununla ilgili bir iki açıklama yapmak
istiyorum. 1969-1973 devresinde parlamentoda bulunduğumuz za­
man ben enerji komisyonu alt komisyon başkanlığı yapıyor idim.
O zamanlar Türkiye'nin şimdi saym Mehmet Turgut beyin de be­
lirttiği gibi, Afşin-Elbistan konusu bilinmeyen bir konu değildi. Ve
o tarihlerde üç cilt, çok kocaman raporlarını Otogold vermiş idi.
Ve onun verdiği rapora göre Türkiye'nin dar boğaza düşeceği ga­
yet sarih olarak belirtiliyor ve 1973 yılında da bu bölgede en az
beş bin megavat gücünde bir santralın kurulması tavsiye ediliyor
idi. Fakat o günün teknik elemanları bu kömürlerin rantabl ola­
mayacağını, kül miktarının % 16, rutubetinin % 55 ve kalorisi­
nin de bin ila binikiyüz civarında bulunduğunu ileri sürerek, bun­
dan istifade edilmesinin kabil olmayacağını iddia ettiler. Ve bu
konu o sıralarda uzun münakaşa konusu oldu. Devlet Plânlama
Teşkilatında, dün ilk konuşmayı yapan arkadaşımla saym Süley­
man Demirel'in vasıtasiyle, ki o zaman Devlet Planlama bu ra­
poru reddetmişlerdi, 1969 yılında buluştuk. Raporun tarihi zan­
nediyorum 1967-1968 yıllarına aittir. Türkiye'ye yani Devlete,
merciilere intikalinin tarihidir. Ve o zaman Devlet Planlama Teş­
kilatı da bu raporu yine olumsuz karşılamıştı. Benim kendi vila-'
yetim olduğu için, biraz da o açıdan zannediyorum, hadiseye da­
ha da yaklaştım. Ve Süleyman Demirel'in tavassutu ile saym Tur­
gut Özal ile özel bir buluşma yaptık. 45 dakika kadar devam eden
bu buluşmamızda yine aynen saym Turgut Özal bana sadece bir
tecrübe mahiyetinde son derece de kötü olan bu kömürün işleti­
lemeyeceğini ve 7 ton, senede 7 milyon ton bir üretimi dikkate al­
mamızı bana bir tazyik üzerine, çünkü ben o zamanlar parlamen­
toda idim ve kendisi ne de olsa bir devlet sektörünün başında bu­
lunuyordu, ben o havaya girdim daha doğrusu, fakat bunu o za­
man biz plana bu şekilde aldırttık, 1969 yılında. Fakat bildiğiniz
gibi 1971 yılı geldi, yalnız Almanlar'm Otogold'un verdiği rapor­
da bilhassa belirttiği bir konu var. Diyor ki, eğer Afşin-Elbistan
linyitleri en az senede onbeş milyon tondan daha az bir istihsal
yapılırsa, rantabl olmaz. Onbeş milyon tonun üzerinde bir istih­
sal yapmanız şarttır diyor. Ve Türkiye gerek gübresini, gerek damistik hizmetlerini, gerekse diğer sair bazı yatırımlarını ki bu ara­
da gübre çok önemli bir konudur, Afşin-Elbistan linyitlerinin vas­
fı dolayisiyle memleketimizin son devirde birçok dar boğazım çı­
kartmaya yeterli bir nitelik taşıyordu bu kömürler. O zamanlar
ki enerji bakam ile bu konuda bir hayli çabalardan sonra bunu on­
beş milyon tona çıkarttırmıştık, komisyonda. Fakat hep bildiğimiz
gibi 1971 yılının 12 Mart'ı geldi ve o günün politikasını izleyenler,
şimdi zaten asıl konuya gelmiş oluyorum, bir emir çıkarttılar, em­
rin tarihi herhalde Firuz bey çok iyi hatırlayacaklardır, 26.3.1971
Enerji Bakanı Sayın Topaloğlu'nun imzası ile bütün teşkilata ya­
pılan bir tamimdir. Orada Afşin-Elbistan linyitleri dahil oldmak
üzere Türkiye'deki enerji ile alakalı bütün yatırımlar durudurlmuş idi. İkinci bir emre kadar hiç birisine tek bir kimsenin alın­
maması, faaliyetlerin olduğu yerde kalmasını emretmişti. Aynı ko­
misyonda çalıştığımız için, tabi endişeleniyorduk, yalnız bu bir
Afşin-Elbistan meselesi değil, bir çok enerji sorunlarını ihtiva eden.
Enerji Bakanlığının kapsamındaki birçok yatırımlar konu idi. Her
türlü mühendislik hizmetleri dahil. 6 ay kadar sonra sayın Topaloğlu komisyonda hesap vermeye geldiği zaman kendisine, zabıt­
larda vardır, kendisi hakkında o zamanlar biz meclis araştırması
teklifinde bulunmuşuzdur, fakat oradaki hizmet süremiz bittiği
için bu iş neticelenmemiştir. Yani bir komünist dahi Türkiye'ye
bu fenalığı yapamaz demişizdir, çünkü ikinci emrini vermemiştir
Topaloğlu ve Türkiye bugünkü dar boğazlara böyle gelmiştir. O za­
manlar parlamentoda bunun kavgaları yapılmıştır arkadaşlar. Ve
bu o zaman Senatoda daha bakan olmadan evvel Halk Partisinin
o günkü görüşünü arkadaşımız parti görüşü olarak Türkiye kendi
kaynakları ile hiçbir zaman enerji darboğazından çıkamaz demiş,
Türkiye'nin tek teminatı dışardan enerji ithali olmalıdır diye se­
natoda konuşma yapmıştır, ve kendisinin bu emri de buna ishar
ettirilmiştir ve bunu komisyonda da söylemiştir. Demiştir ki biz
ancak dışardan alacağız. Ve onun için dikkatinizi çekmek isterim,
Türkiye'den Enterkonnekte şebeke bir taraftan Artvin üzerinden
Hopa'ya uzatılmıştır Rusya'dan enerji almak için, bir taraftan da
Edirne'ye uzatılmıştır ve ben bunu meclisten 1971 yılında 1972 yı­
lında o günün Devlet Bakanına ve Devlet Planlama Teşkilatına
meclis kürsüsünden söylemişimdir. Dedim ki sizin maksadınız ne­
dir arkadaşlar, siz Türkiye'nin ihtiyacı nedir bilmiyor musunuz?
Türkiye'de arkadaşlar, ihtiyaç deyince antrparantez girmek
istiyorum, bizim teknik elemanlarımız yanlış hesap yapıyorlar. O
zaman da söylemişimdir bunu, nasıl yapıyorlar, Türkiye'nin 1960
yılındaki elektrik üretimi ne kadardır, farzedelim ki bin megavat­
lıktır, % 10 fazla yapalım, binaenaleyh önümüzdeki sene 1100 me­
gavat olsun deniliyor ve hesaplar böyle bulunuyor. Halbuki bugün
medeniyetin temel kriterlerinden bir tanesi fert başına düşen ki­
lovat saattir arkadaşlar. Ve bugün komşu vilayetlerimizin hepsin­
de ve bütün avrupa'da, dünyada bu ortalama 1500-1700'ün üze-
rindedir, dünyada ve komşularımızda 20001 aşmıştır. Ve 2000 as­
gari seviyedir kriter olarak, yani fert başına düşen kilovat saat
miktarı. Şu halde bugün Türkiye'nin nüfusu ne kadar, 45 milyon,
ne olacak Türkiye'nin bu andaki ihtiyacı? 90 milyar kilovat saat
olacak ve Türkiye bugün 21 milyar kilovat saat elektrik üretiyor.
Şimdi bizim Devlet Planlama Teşkilatı bunu alıyor, 21'i, 22 yapı­
yor ve başarı sayıyor. Türkiye patlama içersinde. Siz komşunuzu
dahi dikkate alamıyorsunuz ve asgari bir ihtiyaç maddesini tesbitte sıkıntıya uğruyorsunuz. Yani Türkiye'nin dar boğazlara ge­
tirilmesi kasıtlı olmuştur.
Afşin-Elbistan bilinmekte idi, ve Almanların verdiği rapora gö­
re de yalnız Afşin-Elbistan'a bugün eğilinmiş olsa Türkiye darbo­
ğazdan çıkar arkadaşlar. Ben sayın Turgut'un da bir fikrine katıl­
mayacağım, Türkiye'de büyük bir sakametin yönü surdan gel­
mektedir, petrolü bırakacağız arkadaşlar, Türkiye'de
petrolden
elektrik üretilemez, bunu her teknik arkadaş bilecek, her politi­
kacı bilecek. Türkiye'de hâlâ bilemiyorsunuz, petrol nerde var, na­
sıl çıkartabiliriz. Bu kadar muğlak bir durumun içersindeyken top­
rağın 15 metre altında 30 metre kalınlığında, Afşin-Elbistan lin­
yitleri 3 milyar 200 milyon tondur, bugünkü bilinen rezervi. As­
lında Otogold'un raporunda 30 milyardır bu yalnız bu bölgede. Ve
bunun tamamı devletin elindedir. Oradan çıkartılan ne kadardır
20 milyon ton, şimdi 40 milyona çıkacak. Biz onu yapamıyoruz ve
Almanların raporunda, Firuz bey bilir, 1973 de faaliyete geçecek­
ti, enerji verecekti, biz komisyonda 1977 yılma tahammül edeme­
miştik arkadaşlar, ben oranın milletvekili olarak 1977 yılı ne de­
mek dedim, bakana bağırmışımdır, ne demektir bu 1977 yılında
siz elektrik üreteceksiniz orada, 80, 81, 82 hâlâ arkadaşlar 60 ki­
lometrelik yol yapılamamıştır orada. Bütün gelen vasıtalar da yı­
kılıp kalıyor hepsi ve bunlara Türkiye dünya kadar faiz ödüyor ve
aynı zamanda da elektriğini alamıyor dışardan, Rusya'dan yani
planladıkları için Devlet Planlama teşkilatına bunu, şimdi sözü­
mü kesiyorum, yani burada herhalde arkadaşlarım benim ne de­
mek istediğimi çok geniş bir şekilde anladılar, yani bu işin teme­
linde yatan sebepler böyle hafiften şeyler değildir. Yoksa biz Ak­
deniz kıyılarında med-cezir'den istifade ederek, dalgalardan elek­
trik almanın yollarını aramamalıyız. Türkiye'de sıcak sulardan
elektrik üretilemez, bunlar hayaldir.
Türkiye'de birincil enerji
kaynağı kömürümüzdür, linyitlerdir, onlara eğileceğiz ve tabii ha­
liyle hidrolik santrallara eğileceğiz. Yalnız üç senede, dört sene­
de en geç bitmektedir santral, diğeri on sene sürmektedir. Hepi­
nizin ıttılaına arzederim, çok teşekkür ederim.
BAŞKAN: Biz teşekkür ederiz efendim.
MEHMET TURGUT: Efendim mevzuumuz tabi sadece Elbistan-Afşin projesi olmadığı için, arkadaşımız kendisi biliniyordu
dedi ama, yine kendisi teknisyenlerin de buna itiraz ettiğini söy­
ledi, yani bir teknisyenin verdiği raporu doğru olarak kabul edip,
öbür teknisyenin verdiği raporu yanlış olarak kabul etmek biraz
tuhaf olur. O bakımdan Afşin-Elbistan mevzuunun geç başlama­
sının sebebi yine teknisyenlerin muayyen mevzunlarda, rezerv
mevzuunda, kalite mevzuunda anlaşamamasından ileri gelmiştir.
Ve anlaştığı zaman da Afşin-Elbistan projesine başlanabilmiştir.
Tabii dediği hususlar da varittir. Ondan dolayı gecikme de vardır,
daha başka sebepler de vardır. Fakat mevzuumuz sadece o olma­
dığı için fazla üzerinde durulmadı. Teşekkür ederim.
' BAŞKAN:
Efendim tekrar kısa bir açıklama yapmak duru­
mundayım. Günümüzün sorunlarını, enerji sorunu dahil görüşür­
ken ekonomi ile politikayı birbirinden soyutlamak mümkün değil,
ama meseleye politik bir yaklaşım içersinde olduğumuzda o soru­
na cevap hakkı bulunan kimsenin de burada olup olmadığını dik­
kate almak mecburiyetindeyiz, olmadığı takdirde politik beyan­
ların tek yönlü kalması ihtimali, oturumun başkanı olarak beni
rahatsız eder. Görüşlere katılmasam dahi. Bu nedenle daha ziya­
de konu üzerinde görüşme yapılmasını ve sorular sorulmasını tek­
rar üzülerek istirham ediyorum efendim. Buyurun.
GÜRBÜZ FINDIKGİL:
Efendim önce kendimi takdim ede­
yim. Maden Yüksek Mühendisiyim. Hepinizi hürmetle selamlarım.
İstanbul Ticaret Odasının yurdumuz ve dünya çapında büyük bir
sorun olan enerji ve petrol konusunu ele almasından dolayı ve bir­
çok şahısları burada dile getirmesinden dolayı tebrik ederim. Ve
. şahsıma da çok kısa olarak konuşmam imkânı verdiklerinden do­
layı teşekkür ederim. Sayın Mehmet Turgut bey görüşlerini açık-
ça bize izah ettiler, çok teşekkür ederim. Çok ince noktalara te­
mas ettiler, hakikatleri açıkladüar, bu günkü durumu da hepimiz­
ce malûm.
En mühim esas elimizde ne var, bunu bilmektir. Bunu haliha­
zırda bilemiyoruz. Teknisyenlerimiz de fikirlerinin başka olması,
politik görüşlerini bir tarafa bıraksanız bile, tecrübesizliklerindendir. Arkalarında geniş ve uzun bir maden sanayii büyük bir sana­
yii yoktur. Başka memleketlerdeki gibi tecrübeleri de yoktur, onun
için fikirler değişiyor. Kararlar da mateessüf üç, beş kişilik ko­
misyon kurularak, bu komisyonun içersinde belki iki tane çok
tecrübeli var, üç tane hemen hemen tecrübesi yok, ekseriyetle
adetle kararlar almıyor. Bundan dolayı teknik komisyonların ver­
dikleri kararlar esasa işe uymuyor. Buna misal olarak Afşin-Elbistan'dan bahsettiler, hakikaten 1969-70 senesinde 7 milyon ton ola­
cak, fazla olmayacak. O zamanki Etibank kullanamayız bu ener­
jiyi, lüzumu yoktur dedi. Yoksa Otogold 15-20 milyon ton ekono­
miktir dedi, zorladık biz, neticede bu noktaya getirdik, bu da tek­
nisyenlerimizin hakikaten tecrübesi olmadığını gösteriyor. Ben sa­
yın Turgut beye şunu sormak isterim, netice olarak, bugünkü du­
rum gözümüzün önünde, hakikatleri biliyoruz, bizim yapacak ne
imkânlarımız var, neticeyi bilgiye, ilme getirdiler bağladılar, çok
doğrudur, hayatta en büyük mürşit ilimdir, fakat bu ilim" nerdedir, bunu netice itibariyle' üniversitemize bağladılar, bu noktada
bir iki kelime ile sözümü bitireceğim. Zannediyorum ki yalnız üni­
versitenin olmaması, büyük çapta bilgiç şahıslar halen üniversi­
tede çalışmayabilirler, onların da iştiraki icap eder, üniversite­
miz de bugünkü rejimler dahilinde belki politik düşüncelere sa­
hip olan şahıslar tarafından makamlar tutulmaktadır, olabilir. O
bakımdan da bu fikir bugünkü şartlarda tamamen tatbik oluna­
mayacak kanaatindeyim. Bunu bilhassa kendilerine sormak is­
terdim, bu şerait dahilinde acaba ne yapılması lazım, teknisyen­
lerin toplanıp, müzakere etmesi, konuşması ve hakikaten başka
memleketlerin tecrübelerinden istifade mi etmesi lazım, bunu bil­
hassa kendilerinden istirham edeceğim. Çok çok teşekkür ederim
efendim.
MEHMET TURGUT: Efendim bir defa bugün ne yapacağız,
sualine az çok cevap vermeye çalıştım, kısaca izah etmek isterim.
Bugün yapacağımız işi birinci olarak tecrübelerden istifade etme­
miz lazım. İkinci de ilmin, teknolojinin ve dünyadaki gelişmenin
ölçüsünde ve bu gelişmelerden istifade ederek yolumuzu bulmamız
lazım. Birinci husus şu, Türkiye'de belli iki devre enerji politika­
sı tesbit edilmiştir. Birinci devre 50-60 arasıdır. Bu devrenin ener­
ji politikasının özellikleri şudur: Devletin bütün gücünden istifa­
de etmek, özel teşebbüsün bütün gücnden istifade etmek, yabancı
sermaye ve teşebbüsün bütün gücünden istifade etmek. Bu devre­
nin enerji politikasının neticesi 1959-60 yıllarında enerji istihsali­
nin, enerji ihtiyacının üzerine çıkarılması ile ortadadır. Ondansonra
tatbik edilen enerji politikası planlarda, programlarda belli buna
benzer hedefler ortaya konduğu halde, tatbikatta sağa sola yalpa
vuran, belli prensipleri olmayan ve sokağın gürültüsüne patırdısma kulağını tıkayan, iş yapmayan bir politikadır. Onun netice­
si de bugün ortadadır. Şimdi bugün yapacağımız iş kendiliğinden
ve iki devrenin enerji politikasının neticelerinden ortaya çıkmak­
tadır. Bunu da ayrıca izah etmeye lüzum yoktur kanaatindeyim.
Teşekkür ederim.
HASAN ERİŞKON: Hasan Erişkon, mühendis, ekonomist, öğ­
retim üyesiyim. Halen ısı ve enerji konusundaki bir şirketin yö­
netimi ile meşgul olmaktayım. Arkadaşlarım teşekkürlerim son­
suz tabii, diğer bütün konuşmacılar söylediler, bu toplantı bir Ti­
caret Oda'smm toplantısı; akademik bir toplantı değil. Sanayici­
miz korkmaktadır, Enerji dar boğazına gelinmiştir. Yatırım yapa­
yım mı? Yapmayayım mı? Mevcut tekeri nasıl döndüreceğim, so­
run bu. Gayet tabii dünden beri buraya kadar konuşmacılar bizi
aydınlattılar, bildiğimizi tekrar öğrendik, bilmediklerimizi tekrar
birlikte biz de öğrendik. Arkadaşlarım, önümüzde geçmişten ge­
len olaylar yığını var. Doğru yanhş tüm düşüncelerin bileşkesi, bi­
zi bu günkü noktaya getirmiş. Sokak buraya getirmiş, üniversite
buraya getirmiş, parlamento buraya getirmiş, bütün güçlerle gel­
diğimiz nokta burası. Bu noktadan memnunsak, bu tür yaşama­
ya devam edeceğiz. Memnun değilsek yeni düşünce tarzını, yeni
davranış biçimlerini, başka türlü yaşamayı öğreneceğiz. Bu o ka­
dar basit. O halde bugünkü geldiğimiz noktadan hiç kimse mem­
nun olmadığını söylediğine göre, bundan böyle daha farkh bir dav­
ranış ve düşünce içine girmemizden daha doğal bir şey yok.
önce enerji kaynaklarımız konusunda büyük, geniş, detaylı
bilgiler verdiler, ve sonuçta bu enerji, kaynaklarımız Türkiye'ye
yetmeyecektir. Bu toplantıda saptadığımız fikirlerden biri bu. Fi­
kirlerden ikincisi de Türkiye mevcut enerjiyi, mevcut durumda
kullanmaya devam ederse, bu da Türkiye'yi çıkmazlara götürecek
ve bunun için öneriler nedir, öneriler çok uzun vadeli. En kısa
öneri atom enerjisi, nükleer enerji Akkuyu'da kurulacak enerji.
Ben meşgul olduğum bir konu olduğu için biliyorum, 10 yıl en iyim­
ser tabir ve ben inanmıyorum, çünkü üç, dört senedir sadece tar­
tışması sürüyor. Yani mukavelesi bir senedir sürüyor. Hangi fir­
ma ile, Westinghaus ile mi, efendim Norveç ile mi yoksa İtalyan­
larla mı işi yapalım. Bir senedir süren sadece üç firmanın seçimi.
O halde yarın ne olacak, sanayici diyor ki kardeşim bana bir şey
söyle, öyle bir şey söyle ki ben gelecek sene ne yapayım. Ben bazı
şeyler söylemek istiyorum, kısa vadeli şeyler, arkadaşlarım yaptı­
ğımız araştırmalar fantazi bir araştırma değil, kendi işimiz oldu­
ğu için yaptığımız bir araştırma. Ticari bir araştırmadır. Türki­
ye'de enerjinin daha iyi kullanılabileceğini saptamış olduk. Tür­
kiye'de tüm enerji kaynakları daha iyi kullanılırsa, bir örnek ver­
mek istiyorum, Türkiye'de geçmiş doğru hesaplara göre, doğru,
hiç yanlış değil, doğru hesaplara göre, fuel oil'in maliyeti var, ya­
tırınım maliyeti var, bu maliyetlere göre enerji elde ediyoruz. Di­
yelim ki bir fabrikada proses buharı elde ediyoruz. Son derece doğ­
ru bir hesap, diyor ki şu kadar kazan koy, ondan sonra bundan şu
atmosferde buharı al kullan, dünün hesaplarına göre doğru olan
bu fikir, bugünün fiyatları ile yanlış bir fikir haline geliyor. Deni­
liyor ki bugünün hesabı bir yüksek basınçlı bir buhar türbünü koy,
arya karşı basınçlı bir buhar türbünü koy, kazan, türbün, proses
buharı. O halde diyor ki bu arada hem şebekeye olan enerji, şebe­
keden çektiğiniz enerji azalacaktır, hem de boş işçilik saatlerini
değerlendireceksiniz. Peki o zaman karşınıza bir olay çıkıyor. Bu
iş bir yatırım meselesi, bu ne olacak. O halde şunu gösteriyor ki
kısa vadede devlet nasıl yatırımları teşvik ediyor ise Sanayi ve
Teknoloji Bakanlığı bir sürü teşvik tedbirleri getiriyor ise, enerji
kullanımına yasaklamalar ve teşvikler getiren yatırımları, yani
yeni enerji kullanımını, yahut enerjiyi daha rasyonel kullanan ye­
ni yatırımlar gerektiren olayların teşvik edilmesi lazım, birincisi
bu. O halde Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı da enerjiyi daha iyi kul-
lanabilen, bu günkü hesaplara göre doğru olabilen yeni yatırım­
lar yapacaktır. Bu yatırımları sanayicinin bugünkü yatırım fi­
nansman yükünü arttırmada realize edebilecek koşulları getirecek
teşvik edici bir fon ayıracak. Bunun kısa vadede bir başka çözüm
yolu yok. Bir enerji ajansının hızla kurulması gerekir.
İkinci madde bugün cidden enerjiyi, burda konuşulanların
dışında, örneğin kömür enerjisini daha iyi kullanan sistemler ge­
liştirilmiştir, geliştirilmektedir.
Örneğin gaz jeneratörleri, fuludayzbek sistemleri kömürde daha iyi bir kullanma alanı, daha iyi
bir yakma, daha iyi bir verime doğru gidiyor. Özellikle de biz sa­
nıyoruz ki, kömürü bir yerden bir yere naklettiğimiz zaman yapı­
lan hesap şu! Kömürü bir yerden öteki yere naklederseniz, kullan­
ma yerine, bu arada nakliye için ödediğiniz fuel oil. Gerçekte fuel
o i r i getirip santrala koysanız daha ucuz olacak. O bakımdan bu­
nun ara çözümleri bulunmuştur, çalışılıyor ve Maltus'un nazari­
yesi nasıl ki insanları bir ara korkutmuşsa, nüfus geometrik şe­
kilde artıyor, o halde kısa bir zaman sonra dünya yaşanmayacak
bir hale gelecektir. O halde dünya yaşanılacaktır, yaşanmaya de­
vam edilecektir, bir darboğazın, bir çıkmaz yolun bir başka çıkar
yolu bulunacaktır, vardır. İkinci bir olay, şunu anlatmak istiyo­
rum, enerji konusunda, özel bir şey söylemek istiyorum, dünyada
yapılan, yeni enerji kaynakları, yeni kullanım alanları konusun­
da, dünyada yapılan en ileri çalışmaların başında Türk'ler var. Ve
bunu özellikle söylemek istiyorum, dünyadaki tüm kongrelerde,
uluslararası tüm çalışmaları Türkler yönetiyorlar. Burda en az
.on tane isim verilebilir. Ve Sanayi Oda'smdan, Ticaret Oda'smdan
herhalde bu arkadaşlarımızı da bir toplantıya davet edip, dünya­
nın çeşitli köşelerinden davet ederlerse, şu toplantıda büyük ümit­
ler, bu toplantıya büyük ümitler verebilirler. Teşekkür ederim.
MEHMET TURGUT' Efendim arkadaşımıza teşekkür ederim,
ben o mevzuu unutmuştum, hakikaten dünyadaki büyük araştır­
maların başında Türkler var. Yalnız bunlar Türkiye'de değil, yan­
lış anlaşılmasın, bir önemli hususa arkadaşımız dokundu, enerji­
nin daha iyi kullanılmasında çok hassas olmak lazım. Ve bu mev­
zuu millete bütün açıklığı ile devlet adamı olarak, politikacı ola­
rak, teknisyen olarak söylemek lazım. Bu hususta bir misal ver­
mek istiyorum. Şimdi Türkiye'de bu enerjinin daha iyi kullanıl-
ması mevzuunda öyle bir hava yaratıldı ki, Türkiye'nin petrol it­
halatı için verdiği paranın hepsi sanki muayyen, özel otomobile
gidiyormuş gibi bir hava yaratıldı. Şimdi devletin radyosunda, te­
levizyonunda aylardan beri millete yalan söylenmektedir. Esası
şudur bu meselenin; Türkiye'nin petrol ithalatında ithal edilen
petrolde elde edilen mahsullerin % 90'ı fuel oil gibi, mazot gibi
ve diğer yan mahsullere gitmektedir. Yani Türkiye'nin ithal etti­
ği bir ton petrolün ancak % 10 civarındaki miktarı benzin olarak
elde edilmektedir. Şimdi biz bütün benzin istihsalimizi bir yerde
depo etsek, ve benzin kullanılan bütün arabaları da garaja çek­
sek, Türkiye'nin ham petrol ithalatından bir ton dahi tasarruf et­
meye imkân yoktur. Bu realiteyi ortaya koymak lazım. Bu tasar­
rufu yaptığınız gün santıaller işlemez hale gelir, kamyonlar, tren­
ler işlemez hale gelir, asfalt yollarımız yapılmaz. Yani realite şu,
Türkiye'deki petrolün ancak % lO'u benzindir. Bu % 10 üzerinde
büyük spekilasycn yapılmaktadır. Bu enerji politikasının sokağa
düşürülmesinin bir başka şeklidir. Bu % 10 unda tahmin ediyo­
rum ancak yarısı kadarı özel teşebbüsün kullandığı arabalara ait­
tir. Üstelik başka bir nokta var, dünyada hemen her memlekette
benzin fazlası var. Biz bu benzinin hepsini depo etsek, belki sata­
cak pazar da bulamayız. O bakımdan enerjiyi iyi kullanalım po­
litikasını ortaya koyarken, son derece doğru düşünmek, son dere­
ce ilmi düşünmek ve realiteleri de millete açıkça söylemek gere­
kir. Arkadaşım bu noktaya değinmişken ben tebliğde kısa geçtim.
Pazar ertelemesi diye bir metod vardır. Bu metod Türkiye'de kısa
zamanda kullanılırsa, belli bir devre için biraz sıkıntıların gideri­
leceği kanaatindeyim. Teşekkür ederim.
FETHİ KÖMÜRCÜOĞLU:
Sayın başkan, değerli izleyiciler,
bendeniz bir tek sual sormak maksadı ile söz almıştım, yalnız sa­
yın başkanın müsamahalarına sığınarak naçiz bir Türk teknisye­
ni olarak, teknisyenler hakkında ileri sürülen fikirlere bir kaç cüm­
le ile değinmek istiyorum, herhalde dakikalarca, hatta yarım saat
teknisyenlere ait sözlere müsaade eden sayın başka bu müsama­
hayı bendenize gösterir.
Benim sorum somut, sayın tebliğ sahibinden, biz enerji kay­
nakları tercihi politikamızda kömür, petrol ve diğer kaynaklar­
dan rüzgâra kadar burada öngörüldüğünü görüyoruz, fakat dün-
da tüketilen enerjinin % 2Vmi oluşturan doğal gazdan ve gazdan
hiç bahsetmiyoruz. Sualimin aydmlanması bakımmdan bir iki ra­
kam vereceğim. Amerika Birleşik Devletlerinde tüketilen enerji­
nin % 39'u gazdn- arkadaşlar, yani kaynak gaz, Sovyetler Birliğin­
de, dünyanm iki devi, tüketilen enerjinin % 26 sı gazdır arkadaş­
lar ve bu Sovyetler Birliği'nde yakın gelecekte % 50'ye kadar çı­
karılması düşünülen bir kaynaktır. Bütün Avrupa'daki ilkel kay­
naklar içinde, yani birincil kaynaklar içinde % 90'ını gaz teşkil
etmektedir. Biz de Avrupa kenarında bir devlet olduğumuza gö­
re, bizim de büyük gaz olanaklarımız vardır. Şimdi petrol ithal et­
meye mecburuz, bu bir gerçek, hatta benzin de fazlası olacağı için
sayın Turgut buyurdular ki, benzinde kısıtlamaya bile gerek yok.
Biz petrolü kimlerden ithal ediyorsak, gazı da oradan ithal edebi­
liriz, birinci plânda. Irak'dan da ithal edebiliriz, İran'dan da ithal
edebiliriz ve Sovyetler Eirliği'nden de ithal edebiliriz. Sovyetler
Biıiiği'nden ithal edebiliriz, kimler ediyor evvela onları söyleye­
ceğim size. Batı Almanya, Fransa, İtalya, Çeköslavakya, Bulga­
ristan, Romanya, daha sayayım mı, bunlar gaz ithal ediyorlar. Ko­
nu içinde kalarak sorum şu sayın Turgut Beyefendi bu kaynak
tercihlerinde, politik kaynak tercihlerinde gaza yer verdiğini ben
işitmedim, acaba bu hususta ne buyururlar, sualim bu. Şimdi ikin­
ci noktaya dönmek istiyorum ve müsamahanıza sığmıyorum, bir
teknisyen olarak. Arkadaşlar Türkiye'de ne yapılmışsa bugüne ka­
dar —ki uçak da yapılıyor Türkiye'de biliyorsunuz— bunu Türk
teknisyenleri yapmıştır. Hasbelkader, bu gaz konusu beni çok il­
gilendirmişti, onun için kendime ait iki şey getirmiştim, burda
gazdan bahsederim, belki bakarım diye. Bir tanesi şu. Milliyet 5
Ocak 1973, Doğal gaz ve hava kirlenmesi, Nisan 1974 Türkiye Mü­
hendislik Haberleri, gaz, şu yirmi sahifelik yazıda gazın bütün
safhaları vardır. Dünyada hangi anlaşmalarla gaz ithal edilmek­
tedir, bütün Almanya ile Sovyet Rusya'nın boru verip gaz alma
anlaşmasının özellikleri de vardır. Biraz evvel burada değerli bir
konuşma yapan, zannediyorum elektrik mühendisleri odasından
temsilci arkadaşımız, kendilerinin bu konuda pek çok neşriyatı ol­
duğunu söyledi, bu neşriyatları gördünüz mü değerli arkadaşlar.
Ben Türkiye'de yalnız 10 tane, 20 tane dışardaki enerji konusun­
da başarı kazanmış mühendisten ibaret bir teknik güç olduğunu
kabul etmiyorum. Türkiye'de teknik güç Türkiye'yi kalkmdıra-
çaktır. Ve dışardaki arkadaşlarımız kadar değerli Türk teknisye­
ni bugün Türkiye'de de vardır, yeterki sizler onları bulun, onları
çalıştırın ve onlara değer verin. Arkadaşlar geçende televizyonda
Veziroğlu, Kaliforniya'da bir üniversitede profesör, diyor ki ev­
vela ben Türkiye'de araştırdım hiçbir iş bulamadım. Yani bul­
sam da çok basit işlerdi. Beni geçindirecek kadar değildi. Personel
Kanunu üzerinde teknisyenlerin ne aldığını, bugün bir mühendi­
si iş yerine götüren şoförünün, ki tabii ki alması lazımdır, sakın
yanlış anlaşılmasın, daha çok para aldığını da nazarı dikkatinize
arzederim. Çok teşekkür ederim.
MEHMET TURGUT:
Efendim değerli arkadaşıma teşekkür
ederim, kendisi hem değerli bir teknisyendir, hem de enerji mev­
zuunda çok emek sarfetmiş, çok konuşmuş, hemen her problemi
her toplantıda dile getirmiş değerli bir arkadaşımızdır. Tabii söy­
lediklerine iştirak etmemek mümkün değildir. Tabii gaz mevzuu­
nu ben petrol ile birlikte mütalaa ettim. Zannediyorum bir cümle
halinde var. Üzerinde fazla durmamanın sebebi ilk tebliğde tabiî
gaz mevzuu uzun boylu burda izah edildi, müzakere edildi, kendi­
leri burda mıydı bilmiyorum, hatta bizim zamanımızda Irak ile
yapılmış bir anlaşma vardı, bu anlaşma eğer tatbikata konmuş ol­
saydı, dendi, bugün Ankara'nın kirli havası da ortadan kalkmış
olurdu, ve çok ucuza da tabii gaz almış bulunurduk. Fakat 12 Mart­
tan sonra gelen enerji bakanı bir kararla bu projeyi de ortadan
kaldırdı. Ve bu proje şimdi teşebbüse geçilse dahi aynı şartlarda
Irak'lılarm bunu vermeyeceği ifade edildi. O bakımdan ben fazla
üzerinde durmadım. Teşekkür ederim.
BAŞKAN:
Çok teşekkür ederim efendim
ben de Ticaret Odası, Odamız adına, ter­
tip komitesi adına, oturum başkanı ola­
rak sayın Mehmet Turgut'a, teşriflerin­
den,
konuşmalarından ve cevapların­
dan dolayı teşekkürlerimizi, şükranları­
mızı arz ediyorum xfendim.
Teşekkür
ederim.
Şimdi ara vermeden müsaade eder­
seniz devam etmek durumunda kalıyo­
ruz. Sayın Erhan Işıl ikinci konuşmacı­
mız olarak rica edeceğim. Buyurun, Enerji ve Petrol Sorunumuz
konulu se­
minerin bu sabahki oturumundaki ikin­
ci konuşmacı sayın Işıl, petrol sanayiin­
de devletçi görüş başlığı altında bir teb­
liğ verecekler. Sayın Erhan Işıl da eski
Enerji ve Tabii Kaynaklar
Bakanı ve
enerji sorunları üzerinde çeşitli zaman­
larda bir otorite olarak görüşlerini ifa­
de etmiş ve soruna yaklaşımda
bulun­
muş kıymetli bir arkadaşımız, teşrifle­
rinden dolayı teşekkür ederim, buyurun
efendim.
PETROL SANAYİİNDE DEVLETÇİ GÖRÜŞ
ERHAN IŞIL
1.
GENEL :
1.1 Enerjinin ne denli önemli olduğunu belirtmeme hiçbir
gerek yok. İnsanoğlunun yaşammı sürdürebilmesi bile enerjinin
varolmasma bağlı. İşte böylesine yaşamsal olan toplam enerjinin
% 60'a yakın bir bölümü de tek başına petrolden sağlanıyor ça­
ğımızda. Bu nedenle, enerji gereksinimi —kamu yararı— devlet
ilişkilerinin içinde petrol —kamu yararı— devlet ilişkisi, ister is­
temez büyük bir ağırlık taşıyor.
1.2 Petrol, yüzyıllarca önce insan tarafından bulunmuştur.
Bazı kaynaklar, petrolün Babil ve genel olarak Mezopotamya'da
inşaat işlerinde kullanıldığını belirtmektedirler. Kimi kaynaklara
göre katran, Finikelilerin gemilerindeki tahtaları bitiştirme işle­
rine yaramıştır. Çinlilerin Sezuan ilinde İsa'nın doğumundan ön­
ce petrol elde ettikleri genellikle kabul olunmaktadır. Aynı ulus,
1521 yılında yani Albay Drake'in, A.B.D.'ndeki ilk kuyuyu açma­
sından 339 yıl önce kuyu delerek petrol çıkarmıştır. Daha sonra­
ları Bizanslılar petrolden «Rum Ateşi» diye bilinen silâhı yapmış­
lar ve savaşlarda kullanmışlardır. Kanımca, petrolün insanoğlu­
nu öldürmeğe başlaması da böyle olmuş ve yazık ki sürüp gitmiş­
tir. Petrol uğruna savaştıklarını bile bilmeyen ve Türkler dahil
çok çeşitli uluslardan yüzbinlerce genç biribirlerinin canını almış­
lardır. Sömürgeler, emperyalist güçler arasında el değiştirmiş, ki­
mi devletlerin sınırları bambaşka biçimlere sokulmuş, aşiretimsi
topluluklar için görüntüsel devletler kurdurulmuş, devrimler, ci­
nayetler düzenlenmiş ve akıl almaz rüşvetler işlemiştir. Bütün
bunlar petrol için olmuştur.
1.3 Tabloya bir de iyi yönden bakalım. Petrol, özellikle iç
patlarlı motorun ve Kari Diesel'in icad ettiği dizel motorunun ya­
pımından sonra insanlığa bambaşka boyutlar getirmiştir. O zama-
na dek aydınlatmada kullanılan petrol zamanla yolcu ve yük ta­
şımada enerji kaynağı olmuş, gemileri, uçakları, lokomotifleri ça­
lıştırmış, milyonlarca kilometrelik yolları kaplamış, gübreden ilaç­
lara, petrokimya ürünlerinden dokumaya kadar yüzlerce sanayiye
girdi sağlamış, elektrik enerjisi üretmiş ve milyonlarca kişiye iş
yaratmıştır. Bu madde böylelikle, hemen her ülkede vazgeçilmez
nitelikler kazanmıştır. Ne var ki, bu gelişmeler olurken, petrolün
aranması, üretimi arıtılması, taşınması ve pazarlaması da büyük
ölçüde çok uluslu ortaklıkların eline geçmiştir. İstatistikî bilgile­
re göre, 7 Kızkardeş adı ile anılan en büyük 7 petrol ortaklığı çok
uzun yıllar dünya petrol ticaretinin yarısından fazlasını ellerinde
tutmuşlardır.
1.4 1960 yılında OPEC (Petrol Dışsatımcısı Ülkeler Örgütü)
kurulmuştur. Bu örgüt, ekonomik açıdan petrol kaynaklarına sa­
hip bulunan ülkelerin meydana getirdikleri bir kartel sayılmalı­
dır Başka bir deyimle, çok uluslu ortaklıklar kartelinin yanısıra
başka bir üretici —ortak— satıcı kartel oluşmuştur. 1973 yılında­
ki Arab-İsrail savaşı sonrasında ambargolarla birlikte bilindiği gi­
bi ham petrol fiyatları yaklaşık % 400 arttırılmıştır. Burada dik­
kati çeken nokta, fiyat yükselişlerinin salt Arab-îsrail savaşından
kaynaklanmadığıdır. Fiyat arttırmalarının gerçek nedeni, petrol
üreticisi ülkelerin on yjllar ve on yıllar boyunca sömürüldüklerinin inancında olmaları ve bu durumu değiştirmek istemeleridir. Ve
değiştirmişlerdir de. Bu durum, OPEC toplam petrol gelirlerinden
açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim, 1970 yılma kadar 20 milyar do­
lar düzeyinde bulunan bu gelir 1973 yılında 35 milyar dolara ve
1974 yılında 65 milyar dolara yükselivermiştir.
Artış, sonraki yıllarda da devam etmiş ve 1977 yılında 130 mil­
yar dolara ulaşmıştır. OPEC kartelinin gelirleri tek başına pek an­
lamlı değildir. Yükselen petrol fiyatları karşısında sanayileşmiş
ülkeler de sanayi ürünleri dışsatımlarında fiyatları arttırarak
önemli ölçüde kendilerini koruyabilmişlerdir. Silâh satışlarından,
komple fabrikalara, altyapı yatırımlarına ve lüks tüketim malla­
rına kadar çeşitlenme gösteren bu dışsatımların yanısıra, bazı
OPEC ülkeleri de gelirlerinin bir bölümünü sanayileşmiş ülkelere
aktarmışlar ve dolaysız pay senedi
(portfolio) yatırımlarına ve
benzerî yerlere yöneltmişlerdir. Sonuç olarak, sanayileşmiş petrol
dışalımcısı ülkelerin ödemeler dengesi carî işlemler açıkları sürek-
li azalmıştır. 1979 yılında bu açıklar tamamen ortadan kalkacak
gibidir. Tahmin edilebileceği gibi, bütün bu oluşum içinde gene
- sanayileşmemiş petrol dışalımcısı ülkeler en büyük cezayı almış­
lardır. Gelişme yolundaki ülkelerin 1979 yılı carî işlemler açıkla­
rının 38 milyar dolara ulaşabileceği hesaplanmaktadır.
1.5 Dünya toplamı olarak petrolün parasal açıdan ne düzey­
de bir değer ifade ettiğine kısaca göz atmak yerinde görülebilir.
1979 yılında İran üretiminin yeniden 5,5 milyon varil/gün düze­
yinde oluşmayacağı ve Suudî Arabistan'ın 8,5 milyon varil/gün
ilkesine kabil olduğu kadar sadık kalacağı varsayılırsa, dünya
toplam üretiminin 3 milyar ton (veya biraz daha fazla) olacağını
tahmin ederim. Birim fiyat kabaca 15 dolar/ton kabul edilirse,
dünya ham petrolünün 1979 yılında toplam 450 milyar dolarlık
bir değer temsil edeceği ortaya çıkmaktadır.
1.6 ' Yukarıdaki açıklamalar, dünya petrol ekonomisinin bo­
yutlarını belirlemek için sunulmuştur ve bu anlamda petrol sana­
yii - devlet ilişkileri gereğini aydınlatıcı niteliktedir.
2.
PETROL SANAYİİNDE
DEVLET
2.1 Petrol sanayiinde devletin varlığı için çok çeşitli neden­
ler vardır. Kanımca, bu nedenlerin hemen hepsi bir temel nedenin
somut ayrıntılarıdır. Temel neden kamu yararıdır. Burada «yarar»
sözünü «kamu çıkarı», (kamu düzeni» ve «kamu güvenliği» gibi
kavramları kapsayacak biçimde kullandığımı hemen belirtmek
isterim. Somut nedenleri ele aldığımız zaman, bu kavramlarla iliş­
kiler daha iyi bir biçimde ortaya çıkmaktadır.
2.2 Bilim adamları, aydınlar ve politikacılar konumuzla il­
gili bir sorun üzerinde uzun yıllar çalışmalar yapmışlardır. Bu so­
run, doğal kaynaklar üzerindeki egemenlik haklarıdır. Bir ülke­
nin doğal kaynakları üzerinde kim hak sahibidir? Bu hak nasıl
kullanılabilir? Başka ülkelerin doğal kaynaklarını kullananlar,
bu sorunu saptırmak için epeyce çaba harcamışlardır. Ne var ki,
sonuç değişmemiştir. Doğal kaynaklar üzerinde ulusal egemenlik
hakkı çeşitli ülkelerde ve çeşitli zamanlarda kabul edilmiştir. 1970
yılında Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna bu yolda bir karar ta­
sarısı sunulmuştur. Genel Kurul, tasarıyı benimsemiş ve karara
bağlamıştır.
özetle belirtmek gerekirse, doğal kaynaklar üzerinde ulusal
egemenlik ilkesi şudur:
((Doğal kaynaklar, bulunduğu ülkedeki ulusun malıdır. Yal­
nızca, o ulusun ilerlemesi, gelişmesi için kullanılması gereken zen­
ginliklerdir. İşte bu nedenle, ne yerli, ne yabancı (gerçek ve tüzel)
kişilerin olamaz. Doğal kaynaklar üzerinde düşünülebilecek hak,
sadece ulusal egemenlik hakkıdır.»
Belirttiğim gibi, bu ilke dünya devletlerince kabul edilmiş bir
ilkedir ve öz olarak kamu yararını yansıtmaktadır.
2.3 Petrol sanayii - devlet ilişkilerinin başka bir nedeni ulu­
sal güvenliktir. Petrolün bu denli stratejik bir madde olması, ulu­
sal güvenliği dolaysız ve çok büyük ölçekte
ilgilendirmektedir.
Ulusal güvenlik her devletin en önemli görevi olduğu için bu ko­
nuda daha fazla açıklamalara herhalde gerek yok.
2.4
Devletin petrol sanayiinde görev almasını zorunlu duru­
ma getiren etken, dünyada petrol sanayiinin yapısıdır.
ABD ve SSCB büyük ölçüde ham petrol üreten ve aynı biçim­
de büyük iç pazarları bulunan iki ülkedir. Bu iki ülke bir yana bı­
rakılırsa, ham petrol rezervlerinin dünyadaki dağılımının olduk­
ça dikkat çekici olduğu görülür. Örneğin, bilinen petrol rezervle­
rinin yarısından fazlası Orta-Doğu ülkelerindedir. Bu ülkeler, ay­
nı şekilde dünya ham petrol üretiminin yarısına yakın bölümünü
sağlamaktadırlar. Söz konusu ülkelerin iç pazarları oransal ola­
rak çok küçüktür ve üretimlerinin petrole muhtaç sanayileşmiş ül­
kelere ve gelişme yolundaki uluslara satılması gereklidir. Bu ne­
denle, petrol üretiminin çok büyük bir bölümü uluslararası tica­
ret konusu olmaktadır.
Öte yandan, petrol sanayiindeki kuruluşların ister kamu­
sal, ister özel olsunlar, ileri derecede dikey bütünleşme (integra­
tion) halinde bulundukları görülmektedir. Başka bir deyimle, ara­
ma, üretim, arıtma, taşıma ve pazarlama işlevlerinin bir arada
yürütülmesi temel kuraldır, çünkü petrol sanayii bunu gerektir­
mektedir. Anılan işlevlerin bir veya birkaç, ya da ENİ (İtalyan­
ların Kamusal Petrol Holdingi) örneğinde olduğu gibi 250 kadar
ortaklık eli ile yürütülmesi bu durumu hiç değiştirmemektedir.
Petrol sanayiinin yapısı ile ilgili bir başka gözlem, kamu ku­
ruluşları sayısının artışıdır. İlk olarak SSCB petrolü devletleştirmiştir. Ondan sonra 1921 yılında Arjantin, petrolü devletleştirmiş
ve bu konuda bir kamu kuruluşunu örgütlemiştir. Meksika 1936
yılmda, yabancı petrol ortaklıklarını ülkeden çıkarmış ve petrol
alanında kendi ulusal örgütünden başka hiçbir kuruluşa yer ve­
rilmemesi kuralını yasalaştırmıştır. İkinci Dünya Savaşı yılların­
da, çeşitli ülkeler savaş koşulları gereği de olarak kamusal petrol
kurumları meydana getirmişlerdir. Daha sonraki yıllarda, 50 ka­
dar gelişme yolundaki ülke petrol alanında kamu girişimleri kur­
muşlardır. 1973-1978 yılları arasında sanayileşmiş olsun olmasın,
çeşitli ülkelerde 30 kadar yeni kamu örgütü yaratılmıştır. Bir bil­
gi vermek üzere, bunlardan bir bölümünü kaydetmek isterim.
NORVEÇ: STATOIL. 1972'de kurulmuştur. Aramadan pa­
zarlamaya ve petrokimya sanayilerine kadar her tür pet­
rol sanayii ile göıevlidir.
BİRLEŞİK KRALLIK: (İngiltere) BRITISH NATIONAL OIL
CORP. 1976 yılı ocak ayında kurulmuştur. Bu ülkede çok
eski ve büyük petrol ortaklıkları (B.P. Burmah Oil Co.,
v.b.) bulunmasına rağmen devletçe her tür petrol sana­
yii ile görevlendirilmiştir. Ayrıca, Enerji Bakanlığına da­
nışmanlık yapmak görevi vardır.
BREZİLYA: PETROBRAS. Hükümet petrol arama ve arıt­
mayı devlet tekeline 1953 yılında vermiştir. Kurum, 1954
yılında meydana getirilmiştir. Petrol için özel üretim tek­
nolojileri geliştirmiş bir örgüttür. Ülke içinde, denizlerde
ve Irak, İran, Libya, Mısır ve Cezayir gibi ülkelerde arama-üretim yatırımları bulunmaktadır.
IRAK: NATIONAL OIL CO., 1964 yılında kurulmuşsa da da­
ha önce yerleşmiş olan yabancı petrol kurumları tarafın­
dan engellenmiştir. 1967 yılında her tür petrol sanayii
INOC'a tekel olarak verildikten sonra gelişebilmiştir.
İRAN: NATIONAL IRANIAN OIL CO., İran petrolü 1951'de
devletleştirmiştir. 1960 yılında NIOC petrolün sahibi ol­
muş yabancı ortaklıklar onun operatörü statüsüne geç­
mişlerdir. Bu ülkede gaz için ayrıca NATIONAL IRANI­
AN GAS CO., kurulmuştur.
FİNLANDİYA: NESTE OY. Finlandiya'da ne petrol, ne do­
ğal gaz, ne de yakın gelecekte bulunabileceğine dair umut
vardır. Buna rağmen, dışalım, arıtma ve pazarlama için
bir kamu örgütü kurulmuştur.
İTALYA: ENTE NAZIONALE IDROCARBURI. Ulusal çıkar­
ları arttırmak amacı ile 1930'larda kurulmuş ve 1953'de
yeniden örgütlenmiştir. Sermayesi tamamen devlete ait
bir holding ortaklıktır. Çok çeşitli ülkelerde arama-üretim, arıtma, dağıtım bağlantıları vardır. 250 kadar or­
taklığı bulunmaktadır.
FRANSA: COMPAGNIE FRANCAISE DE PETROLE. Devlet
payı % 35'dir, fakat devlet ileri derecede «dirigiste))dir.
Bu politikaya Fransızlar «Monopol Delegue» adını ver­
mektedirler. Politika 1928'denberi pek az değişmiştir.
FEDERAL BATI ALMANYA: DEMINEX.
Devletin sermaye
payı % 54'dür. Çok sayıda ortaklığın meydana getirdiği
bir Şirkettir. İşi, denizaşırı ülkelerde petrol arama ve üret­
medir.
YUNANİSTAN:
PUBLIC PETROLEUM CORP (D.E.P.)
PERU:
PETRO-PERU
EKVATOR: Cia. EST AT AL PETROLERA ECUA - TORIANA
(C.E.P.E.)
ŞİLİ:
E.N.A.P.
BOLİVYA: Y.P.F.B.
GÜNEY AFRİKA: S.O.E.K.O.R.
LİBYA: NATIONAL OIL CO.
MISIR: EGYPTIAN GENERAL PETROLEUM CORP.
CEZAYİR: SONATR CH
TAIWAN: CHINESE PETROLEUM CO.
SRI LANKA: CEYLON PET. CO.
FİLİPİNLER:
NAT'L OIL CO.
PAKISTAN: OIL-GAS DEVELOPMENT COMMISSION
MALEYZIYA: PETRONAS
HİNDİSTAN: OIL and NATURAL GAS COM.
BANGLADEŞ: PETRO-BANGLA
AFGANİSTAN: PETROLEUM EXPLOR. DEPT.
AVUSTURYA: Öscerreich MINERALOELVERWALTUNG
(Ö.M.V.)
PORTEKİZ:
GABINETA PARA a PESQUISA e EXPLORACAO de PETROLEO.
İSPANYA: Cia. ESPANOLA DE PETROLES Emprese
— 272 —
NACIONAL del GAS.
ISRAEL: NAT'L OIL CO.
BAHREYN: NAT'L OIL CO.
SURİYE: SYRIAN OIL CO.
INDONEZYA:
PERTAMINA
Görüldüğü gibi, petrol sanayiinin
yapısında dikkati çeken
önemli özellik, devlet kuruluşlarının sayısal ağırlığıdır. Ancak, bu
ağırlık yalnızca kurum sayısında değildir. 1963-1975 yılları ara­
sında A.B.D., Kanada ve SSCB ayrı tutulursa kamu kuruluşlarının
payları
üretimde
arıtmada
pazarlamada
1963
% 9
% 14
%11
1975
% 62
% 24
% 21
düzeylerine yükselmiştir. ARAMCO'nun 1.1.1976 tarihi itibariyle
% 100 Suudî Arabistan'a devrinin kesin olduğu ve İran'da da kon­
sorsiyumun 1978'e kadar içinde bulunduğu koşullarla çahşamayacağı (eğer çalışabilecekse?) gözönüne ahnırsa, 1979 yılında bu
oranların ve özellikle üretim oranının çok yükselebileceği anlaşı­
lır.
Şimdi bir özetleme yapalım. Petrol sanayiinde devletlerin varhğı yaşayan, kendini kanıtlamış, zorunluğu kabul edilmiş bir ger­
çektir.
2.5 Genelde yenilenemez doğal kaynaklar için, özelde petrol
için gözönüne alınması gereken bir durum vardır. Gerçek ve tüzel
kişilerin amacı kârdır ve doğaldır. Bu anlayış içinde, kısa dönem
için uğraşmak da doğaldır. Ne var ki, petrol gibi doğal kaynaklar­
da kâr yerine kamu yararının, kısa dönem için uğraşmak yerine
uzun dönem için çaba göstermenin gerekli olduğu da kesindir. Bu
konuda iki örnek vermek isterim.
Birincisi geçmişte A.B.D.'de yaşanmıştır. Bu ülke hukukuna
göre, toprağın yüzeyine sahip olanlar, altındaki zenginliklere de
sahip oluyorlardı. Bir kimse, arazisinde petrol bulur veya bunu
işletme hakkını bir başkasına verebilirdi. Ancak, belli bir yerde
açılan kuyu, komşu alanlardaki petrolü de bazı hallerde çekebil-
diği için, işletmecinin yapacağı en iyi iş en kısa zamanda petrolü
sağmaktı. Ünlü «Zaptetme hukuku» doktrini böyle idi. Üstelik, pet­
rol çıkarıldığını gören başkalarının da civar araziye gelip aynı
petrolü sağması olayına çok sık rastlanıyordu. Böylece binlerce ku­
yu aşırı üretim sonucu yit ir ildi. Kamusal düzenleme yapılınca­
ya dek bu ulusal kayıplar sürdü gitti.
İkinci örnek Meksikadır. Bu ülke 1921 yılında büyük petrol
üreticileri arasında yer alıyordu. Petrolü çıkaran yabancı ortak­
lıklar o denli hızlı üretim yaptılar ki kuyularda verim akıl almaz
bir hızla düştü. Ortaklıklar için önemli olan, en kısa zamanda en
büyük kârı sağlamaktı. Durumun kötüye gittiğini gören Meksika
Hükümeti, 1935 yılında yabancı petrol ortaklıklarını kendi ülke­
lerine yolladı ve petrol sanayiini tüm olarak Meksika kamu ku­
ruluşunun (Petromex) tekeline verdi. Petromex uzun yıllar sabır,
dikkat ve özveri içinde çalıştı. Sonuçta, bugün bilinen petrol re­
zervleri ile Suudi Arabistan'a yaklaşmış bir Meksika yaratıldı.
Konumuz bu yeni petrol devinin ortaya çıkışı değildir. Tekrar
belirtilmesi gereken husus, petrol sanayilerinde kâr ve kısa dönem­
li çalışmanın en iyi çözümleri sağlayamayacağıdır.
2.6 Petrol sanayiinde devletin varlığını gerektiren bir baş­
ka neden daha vardır. Yalnız bu neden her ülke için geçerli olma­
yabilir. Başka ülkelere kıyasla daha pahalı petrol üretilebilen ül­
keler için yabancı ortaklıklardan ilgi beklemek pek kolay değildir.
Durumu örneklerle açıklamak isterim. Çok uzun yıllar, Suudî Ara­
bistan'da petrolün varili 10 sente malolmuştur. Sözkonusu mali­
yet fiyatı aynı dönemlerde Venezuela için 56 sent, SSCB için 81
sent, Irak için 30 sent, ABD için 85-120 sent düzeylerinde bulunu­
yordu. Petrol ortaklıklarının, bu mertebelerdeki maliyetlerle üre­
tim yapabildikleri ülkeler dururken, çok daha pahalıya petrol üre­
tebilecekleri ülkelerde çalışmaları beklenemez. Böyle «pahalı petroUü» ülkelerin ne denli ödemeler dengesi ve döviz güçlükleri için­
de bulunduklarını düşünmek de petrol ortaklıklarının görevi de­
ğildir. Bu gibi hallerde kamusal petrol örgütleri önemli ve onurlu
bir görev yüklenirler veya yüklenmek durumundadırlar. Çağımız­
da, kamu petrol kurumlarının bu işi yapma koşulları maliyet açı­
sından oldukça kolaylaşmıştır, çünkü petrolün üretim maliyeti
nadiren 6 doları aşmaktadır. Dışalım fiyatı ise 14-15 dolardır.
2.7 Petrol daha uzun yıllar büyük bir enerji kaynağı olacak-
tır. Bu değerli maddenin 20 veya 40 yıl sonra tamamen tükene­
ceğine dair tahminler doğrulanmamıştır. Tam tersine, yeni pet­
rol rezervleri keşfedilmiştir. Nitekim, sosyalist ülkeler dışında
dünya toplam rezervleri 1959 yılında 267 milyar varil olarak tah­
min edilmekte iken 1973 yılında bu değer 555 milyar varile yük­
selmiştir. Gelecek yıllarda da petrol bulgularının devam edeceği­
ne dair güvenilir belirtiler vardır. Şu duruma göre, petrol, hiç de
kısa sayılamayacak bir süre daha büyük önem taşıyacaktır. Sana­
yileşmiş ülkelerin devleşmiş petrol gereksinimleri yanısıra, geliş­
me yolundaki ülkelerin de talebi arttırıcı yönde davranacakları
kuşkusuzdur. Yeni bir araştırma, gelişme yolundaki ülkelerin ener­
ji gereksinimlerinin 1976-2000 yılları arasında en az % 600 ora­
nında çoğalacağını göstermektedir.
Konumuzun bir de parasal yönü vardır. Önümüzdeki yıllar,
petrol fiyatlarında yeni yükselmelere tanık olacağımız bir döne­
mi oluşturacaktır. Tahminime göre üç-beş yıl içinde bir varil pet­
rolün fiyatı 25 doları aşacaktır. Enerji sorunları ve ödemeler den­
gesi üzerinde çalışanların bu durumu gözönüne almaları herhal­
de gereklidir.
2.8 Geçeny ıl Viyana'da, gelişmekte olan ülkelerin petrol ör­
gütleri için Birleşmiş Milletler Örgütünce bir uluslararası simpozyum düzenlenmişti. -Ev sahibi ülkenin temsilcisi olarak konuşan
Avusturya Başbakanı Dr. Bruno Kreisky bu husustaki düşünce­
lerini şöyle belirtmiştir:
«İlkelerden değil, pratik deneyimlerden öğrenilen bir sonuç
vardır. Bu sonuç, petrol gibi önemli ve değerli bir madde konu­
sunda bir devlet kuruluşuna kesin gereklilik olduğudur. Gezege­
nimizde oldukça sınırlı bulunan bu madde, bencil işletmecilik ku­
rallarının insafına bırakılamaz. Petrolün, kendine özgü nitelikle­
rinden ötürü Devletin görevleri ve ilgisi çok büyüktür. Bu soruna
karşı bulunabilecek en iyi çözüm, devletin sahibi olacağı kamu gi­
rişimleridir.»
Yukarıdaki düşünceler üzerinde ayrıca yorum ve açıklama
yapmayı gerekli bulmuyorum. Söyleyeceğim tek söz, petrol sana­
yiinde devletin varolmasının doktriner bir yönü bulunmadığıdır.
3.
YABANCI PETROL ORTAfiLIKLARI
3.1 Gelişme yolundaki ülkeler için petrol sanayiinde yaban­
cı ortaklıklar bulundurmanın yararlı olacağı ötedenberi ileri sü-'
rülmüştür. Bu konudaki görüşler, yabancı petrol ortaklıklarının
gerekli hatta zorunlu olduğuna kadar vardırılabilmiştir.
Sözkonusu önerilerin dayandığı gerekçe nedir? Bu ülkede ya­
bancı petrol ortaklıklarının petrol sanayiinde rol almasını savu­
nanlar —literatüre göre— bu görüşlerinin gerekçesini başlıca:
a)
Teknoloji
b) Risk faktörü
c) Sermaye yoğunluk
noktaları etrafında toplamaktadırlar.
Şimdi bu hususları kısaca gözden geçirelim.
3.2 İddiaya göre, büyük çok uluslu ortaklıklar petrol sana­
yiinde ileri teknoloji tekeline sahiptirler ve onlar bir ülkeye gel­
medikçe bu teknoloji öğrenilemez.
Bu iddia çeşitli bakımlardan geçersizdir, İlk olarak, petrol sa­
nayiinin arıtma, taşıma ve pazarlama aşamaları için teknoloji za­
ten sözkonusu değildir. İkinci olarak, ileri teknoloji çok uluslu bü­
yük petrol ortaklıklarının tekelinde bulunmamaktadır. Onlar da,
jeolojik, jeofizik hizmetler için uzman firmalardan, makine-donatım yapımcılarından, diğer arama-üretim işlerinde müteahhitlik
ortaklıklarından, bilim ve teknolojide kaydedilmiş ilerlemelerden
yararlanmak durumundadırlar. Büyük petrol ortaklıklarının güç­
leri, bu tür «dış» girdileri en büyük yararı sağlayabilecek biçimde
örgütleyebilmeleri ve yönetebilmeleridir. Tümü ile eşit ölçüde ol­
masa bile bu uzman firmaların mal ve hizmet üretimleri normal
olarak başka petrol sanayii kuruluşlarının da yararlanmalarına
açıktır.
Teknoloji transferi ise boş bir umuttan ibarettir. Hiçbir ya­
bancı petrol ortaklığının teknoloji birikimini ev sahibi ülkeye ba­
ğışlamak veya öğretmek gibi bir görevi yoktur.
3.3 Petrol sanayiinde risk faktörü de bir düşünce sapmasıdır
ve bir abartmadır. Risk, petrol aramada ve bir ölçüde üretimde sözkonusudur. Arıtma, taşıma ve pazarlama işlevlerinde kuyuların
kuru çıkması ya da kuyuları su basması gibi riskler yoktur.
Abartma, yapılması gerekli harcamalar noktasındadır. İddia-
ya göre, petrol için çok büyük harcamalar zorunludur ve bu ne­
denle de sözügeçen harcamaları yabancı petrol ortaklıkları göze
almalıdır. İlk olarak bazı rakamlar üzerinde durmak isterim. 1978
fiyatları ile 10.000 km'lik bir arazide sismik inceleme kabaca
500.000 dolara mal olmaktadır. Üç-dört bin metrelik bir arama ku­
yusunun yaklaşık maliyeti 1 milyon dolardır. İşte bu tür maliyet­
ler ileri sürülerek, yabancı petrol ortaklıkları savunulmaktadır.
Oysa savunma geçerli değildir çünkü:
a)
b)
c)
Yabancı petrol ortaklıkları, paralarını çarçur etmek üze­
re kurulmamışlardır ve onları akılsızca harcama yapabi­
lir örgütler olarak tanıtmak bu ortaklıklara karşı haksız­
lıktır.
Belirttiğim maliyetler, kamu hizmetleri ve altyapı yatı­
rımları şöyle dursun, önemli sanayi yatırımlarına kıyasla
küçük bile kalmaktadır.
Daima bu paraların kaybedileceği varsayılmakta fakat
petrol ve/veya gaz bulunduğu takdirde sağlanacak yarar­
lar pek dile getirilememektedir.
Risk faktörünü ileri sürenler, buna içtenlikle inanıyorlarsa
ortada bir yanılgı vardır. Böyle bir inanç yoksa, savunma bir de­
magojiden ibarettir.
3. Sermaye konusu da benzer biçimdedir. Petrol sanayiinin
sermaye yoğun bir sanayi olduğu kuşkusuzdur. İşte bu gerekçe ile,
yani petrol sanayiinin büyük sermaye gerektirdiği ileri sürülerek
yabancı petrol ortaklıklarına gereksinim olduğu savunulmakta­
dır.
Hemen belirteyim ki bu görüş geçerli değildir. Bir sanayi da­
lının sermaye yoğun olması, onun yabancı sermayeye açılması için
gerekçe olarak kabul edilemez. Eğer kabul edilirse, ev sahibi ülke­
nin, yalnızca emek yoğun sanayilerle meşgul olması ve sermaye
yoğun sanayiler kurma işini yabancı sermaye yatırımlarına dev­
retmesini de düşünmek gerekir.
Olabilir ki, petrol sanayiinin sermaye yoğun oluşu savunucu,
yabancı petrol ortaklıklarının ülke sermayesine ek olarak yatırım,
ve üretim yapacağı anlamında ileri sürülmektedir. Bu durumda
gözönüne alınması zorunlu bulunan başka düşünceler vardır. Aşa-
ğıdaki paragraf ta bunlara değinilecektir,
3.5 Yabancı sermaye yatırımlarının belli bir özelliği, dış
borçluluğa dahil olmasıdır. Başka bir deyimle, her yabancı serma-'
ye yatırımı, dışarıya transfer edeceği kârlar, faizler ve anapara
miktarında ev sahibi ülkenin dış borçluluğunu arttırır. Her neden­
se, yabancı sermaye yatırımlarının bu yönü üzerinde pek durul­
maz. Müzminleşmiş ödemeler dengesi güçlükleri (ve döviz darbo­
ğazı) içindeki ülkeler için yabancı yatırımların bu özelliği ciddi­
yetle ele alınması gereken bir konudur.
İkinci, husus, yabancı sermaye yatırımlarının, dış açığa uzun
boylu katkıda bulunmadığıdır. Böyle bir yatırım, kendisine gerek­
li makine ve donanım için ülkede bir talep yaratır ve onu finanse
eder. Teknik terimlerle, ödemeler dengesinin dışalımlar kalemin­
de bu makine-donanım için bir artış ve sermaye hareketleri bölü­
münde de o malların finanse edilişleri görülür. Özetlemek gerekir­
se, yabancı sermaye yatırımları nedeni ile, cari işlemler açığının
azalacağını düşünüp mutlu olmak için pek neden bulunmadığını
belirtmeliyim.
Üçüncü olarak, yabancı sermayenin petrol sanayiindeki üre­
timlerinin ne gibi ödemeler dengesi etkileri yaratacağının düşü­
nülmesi zorunludur. Petrol dışalımcısı ülkeler için beklenebilecek
sonuç dışalım ikamesidir. Ev sahibi ülke, özellikle çok yükselmiş
petrol fiyatları gerçeği karşısında böyle bir katkıyı yararlı bula­
bilir. Bu gibi hallerde de, dolaysız yabancı sermaye yatırımı yeri­
ne kârı bölüşme, petrolü bölüşme müteahhitlik, operatörlük v.b.
sözleşme türlerine başvurulması temel kural olmuştur.
4.
TÜRKİYE'DEKİ
GELİŞMELER
4.1 Cumhuriyet Türkiye'sinde 19301u yıllarda önemli aşa­
malar görülmüştür. 1935 yılında Maden Tetkik ve Arama Enstitü­
sü ile Elektrik İşleri Etüd İdaresi kurulmakla, enerji ve doğal kay­
naklar alanının örgütsel yapısı meydana çıkarılmıştır. Maden Tet­
kik ve Arama Enstitüsü (MTA) beş yıl gibi kısa bir süre içinde
Raman petrolünü bulmuştur. Savaş yıllarında, akaryakıt güven­
liğini sağlamak için Petrol Ofisi meydana getirilmiştir. 1954 yılma
gelindiğinde liberal bir Petrol Kanunu çıkarılmış ve aynı yıl Tür­
kiye Petrolleri Anonim Ortakhğı (TPAO) kurulmuştur. Mobil,
Shell, California Asiatic Oil Co., Texaco ve Esso, 1954 yılı Mayıs
ayında petrol arama ve işletme haklaria Imışlardır. 1954-1978 yıl­
ları arasında toplam 67 yabancı petrol ortaklığı arama için baş­
vuruda bulunmuş ise de yalnız beş ortaklık işletme aşamasına geç­
miştir. Türk kurumları ile yabancı kurumların hak kazanma, terk
ve işletme ruhsatı durumları ilişik listede gösterilmektedir (Ek: 1)
4.2 1955-1978 yılları arasında açılan kuyularla ilgili özet bil­
giler aşağıdaki Tabloda verilmiştir:
TÜRKİYE'DE AÇILAN PETROL KUYULARI
1 9 5 5 ~ 1978
Kurumlar
Arama Kuyuları
TPAO
Diğerleri
Genel Toplam:
Diğer Kuyular
TOPLAM
314
228
675
194
989
422
542
869
1411
Görüldüğü gibi, 23 yıllık ve kısa sayılamayacak bir süre için­
de açılan kuyu sayısı oldukça sınırlı kalmıştır.
4.3 Aynı yıllar arasında yapılan ham petrol üretimi ekli lis­
tede gösterilmektedir. (Ek: 2)
1968-1969 yılları tüketim açısından oldukça ilginçtir. Bu
yıllarda Türkiye ham petrol gereksiniminin yaklaşık yarısı yerli
üretimle karşılanmıştır. Daha sonra Türkiye'nin petrol gereksini­
mi artmış, fakat üretim artmadığı için ihtiyacın % 80'den fazla­
sının dışalımlarla karşılanması gereği doğmuştur.
4.4 Arıtma konusu ilk olarak TPAO tarafından ele alınmış
ve Batman rafinerisi kurulmuştur. Daha sonraki yıllarda TPAO
bir yabancı ortakla birlikte İPRAŞ (Yarımca) rafinerisini meyda­
na getirmiş ve 1961 yılında da yabancı petrol ortaklıkları Mersin'­
de 4,4 m. tonluk ATAŞ rafinerisini kurmuşlardır. TPAO geçmiş yıl­
larda İzmir'de bir başka rafineriyi işletmeye almıştır.
1973 yılında yasal bir değişiklik yapılmış ve rafineri kurma
yetkisi tekel olarak TPAO'na verilmiştir.
4.5 Pazarlama, ötedenberi yabancı ortaklıkların yerliö zel
kesiminin ve 1940 yılından itibaren bir kamu kuruluşunun çalış-
ma alam olmuştur.
On yıl kadar önce, yakıt yağ (Fuel-oil) pazarlaması için bir
başka kamu ortaklığı meydana getirilmiş ve 1974 yılında da ADAŞ
adlı yeni bir ortaklık kurulmuştur. Kamu açısından da, aramadan
pazarlamaya kadar bütünleşik olması gereken petrol sanayii böy­
lece arıtma aşamasından sonra dağınıklık göstermeye başlamış­
tır.
4.6 Dikkat çekici bir gelişme petro-kimya alanında olmuştur.
TPAO 1965 yılında bir yeni ortaklık yaratarak bu alana girmiştir.
Büyük mâli kaynaklar gerektiren bu sanayi kolu, zamanla TPAO
sermaye payının oransal azalması sonucunu vermiştir..
5.
SONUÇLAR
5.1 Petrol sanayiinde devletin varlığı, tüm dünyada kendi­
ni kanıtlamış ve yaşayan bir olgudur. Birleşik Krallık (ingiltere)
gibi çok eski ve büyük özel petrol ortaklıkları bulunan ülkeler bi­
le, petrol sanayiinde devlet kuruluşlarını meydana getirmek zorunluğunu duymuşlardır.
5.2 Petrol sanayiinin taşıdığı yaşamsal önem ve kamu ya­
rarı ilkesi, bu kamu örgütlerini yaratan nedenleri oluşturmuştur.
Gelecek yıllarda petrol giderek çok daha pahalı olacak, kıt bulu­
nur hale gelecek ve gerek politik, gerek ekonomik sayısız sorunlar
yaratacaktır. Bu gelişmeler de petrol sanayiinde devletlerin ağır­
lıklarının daha çoğalmasını gerektirecektir.
5.3 Petrol sanayiinde yabancı ortaklıkların zorunlu olduğu­
na dair iddialar yalnızca abartmadır. Bu bildirinin 3. bölümünde
ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, teknoloji, risk faktörü ve ser­
maye yoğunluk noktaları etrafında toplanabilecek olan bu savun­
ma geçerli değildir.
5.4 Türkiye gibi ülkelerde tutulması gereken yol, kamusal
petrol örgütleri ile petrol sanayiine bütünleşik olarak girmekten
ibarettir.
Petrol sanayn, başka bir yol düşünülmesine yer bırakmaya­
cak kadar önemli ve kamusal bir sanayi dahdır.
CP
5
o
Kî
Kî Kî
P
P
aP
P
o
p
.r-
r,-
t>0
ÇO ÇO <0 ço
^^
h-*- ^
p1
CO
CO
CO
t o >—
—
f l»
to O
W
A
J
to
to
I—»
Ol
CO w
CO
00 tCOo rfn tn p> p p
î-*
CO 00 OD H-ı J_I i-» CO 05 hi
FEO •CO
1^
TSO to
N
rr^
^^ ^^
CD ^^
to o
P ICO
CO
L^-'
R—*
_M cn CO
\^ îf^ î-'
„ . 'rr.
^ . cn
O
*rr^
Ü^
T cn
t o ÎO h-* H
*p
-.q Ol ^
\^
en
CO Cn cn a ı
CD
cn
P
a '
p P
tî ö
o o
p
bi
CO
cn
o : > 0 5 0 > o 5 c « > c i c a c y ı c o ü i a ı a ı c j i ü i c n ^ * ^ ' ^ ' 0 i a ı a ı
bO
p
•1^
CO CO
05 05
^^
^
o
CO
to
Ol
cn
OD
CO CO
O)
©D
tsD
bO
to to
to to to
CO cn Ö o
CO CO CD CD
cn
Gi
CO bO to a
1 1
^^
to
(-*
p
to
CO
05
CD CO CO CO CO CO
C75 Oi Oi 05 05
O
to o o
1»^
to to
to
a>
05
CO
05
o
^1
CO
CO
05
CO
to
P
g
So
p
P
CP
5»J ^ ^
i:?
^ 55?
BAŞKAN: Sayın Erhan IşıVa çok teşekkür ederiz
kıymetli tebliğinden ve sözlerinden dolayı.
Efen­
dim bana getirilen bir bilgiyi ben size
arzetmek
mecburiyetindeyim.
Öğle yemek tatilinden sonra
sabahki
konuşmacıların da dahil olduğu, sayın
Profesör Yaşa'nın başkanlığında bir açık oturum
yapılacaktır. Bu açık oturumu takiben saat 17.00
de halen işgal etmekte olduğumuz salon otel ida­
resine geri verilmek durumundadır.
Bu itibarla
ben sabahki oturumu yemek paydosundan sonra­
ya bıraktığım takdirde ikinci toplantının, öğleden
sonra yapılması gereken açık oturumun,
zaman
bakımından tehlikeye düşmesi ihtimali ortaya çı­
kıyor. Bu nedenle çay tatilini öncelikle iptal ettim.
Ve sabahki toplantıyı da yemek tatilinden önce
mutlaka bitirmemizin gerekliliği sadece zaman bakımındoM değil, teknik bakımdan da zannederim
zorunlu oluyor. Şöyle bir teklifim var, öncelikle
sayın Aydın Bolak'a soracağım, tebliğlerini şimdi
verseler ve sayın Erhan IşıVa ve kendilerine yönel­
tilecek sorulara bilahare müştereken cevap verse­
ler acaba kabul ederler mi?
AHMET AYDIN BOLAK: Sayın Başkan ben de zaalinize aynı hususu teklif edecektim,
m.evzuular
birbiri ile alakalı olduğu için, daha isabetli olur.
BAŞKAN: Efendim her zaman olduğu gibi kurtar­
dınız beni, lütfedersiniz, bekliyoruz efendim, bu­
yurun. Enerji ve Petrol Sorunumuz konulu semi­
nerin sabahki üçüncü konuşmacısı sayın Ahmet
Aydm Bolak. Kendisi Özel Sektörde halen enerji
konusu ile iştigal eden bir müessese grubunun ge­
nel yönetmenliğini yapmaktadır, avukattır.
Geç­
mişte parlamenter olarak görev yapmıştır. Enerji
konularında, sosyal konularda ve ekonomik konu­
larda otorite olarak zaten hepinizin tanıdığı bir ki­
şiliği vardır. Lütfedip teşrif etmişlerdir, buyurun
efendim.
195 -1978 TÜRKİYE HAM PETROL ÜRETİMİ
(Yıllar İtibariyle M. Ton)
Yıllar
1954
1955
1956
1957
1958
1959
1960
1961
1962
1963
1964
1965
1966
1967
1968
1969
1970
1971
1972
1973
1974
1975
1976
1977
1978
T.P.A.O.
58.008
178.596
305.616
298.139
328.543
372.889
362.485
414.271
510.655
613.650
631.586
701.275
765.193
991.287
1.025.563
1.133.522
1.064.024
993.003
940.598
1.026.748
1.111.251
1.101.598
1.030.124
1.070.117
992.237
Diğerleri
—
—
—
—
—
16.738
12.687
27.477
84.738
132.385
289.832
831.568
1.275.522
1.760.433
2.078.913
2.489.770
2.477.989
2.459.483
2.447.579
2.484.493
2.197.711
1.994.888
1.565.231
1.642.919
1.744.095
Toplam
58.008
178.596
305.616
298.139
328.543
389.627
375.172
441.748
555.393
746.035
921.418
1.532.843
2.040.715
2.751.720
3.104.476
3.623.292
3.542.013
3.452.486
3.388.177
3.511.241
3.308.962
3.095.486
2.595.355
2.713.036
2.736.332
AHMET AYDIN BOLAK: Muhterem Koçman her zaman ol­
duğu gibi gayet nazik ve mültefittir. Muhterem hanımlar, muh­
terem beyefendiler, bendenize Petrol Sanayiinde Karma Ekonomi
Görüşünü sizlere dilim döndüğü ve bilgim yettiği kadar izah et­
mek vazifesi verilmiştir. Benim bir şansım olmuştur.
Sayın Erhan Işıl benden evvel devletçi görüşü anlatmıştır,
yani eğer kendiminkini tez sayarsam, antitezi evvelâ dinlemek
şansımız hep beraber olmuştur. Çünkü bildiğim kadarı ile Türk
Anayasa'smm ve Türk Kalkınma Plânlarının temel görüşü! Kar­
ma Ekonomi görüşüdür. Binaenaleyh tez, bendenizin şimdi sun­
maya çalışacağım görüştür, sayın Erhan IşıFm sunmaya çalıştığı
görüş de antitezdir. Şimdi bu başlangıçtan ileriye doğru yürümek
istiyorum. Sayın Işıl'm şahsiyetine uygun bir tarzda oyunu kai­
delerine göre de oynadığını gördüm. Sayın Erhan IşıFm tebliği,
devletçi görüşü sunma başlığında karma ekonomi görüşünü sun­
maktadır. Ve esasında 6326 sayılı kanunun 1954 senesinde getir­
diği bir görüşü savunmaktadır. Türkiye Petrol sahası, özel teşeb­
büse açıktır. Hangi şartla özel teşebbüse açıktır? Devlet de özel
teşebbüs hüviyetinde şahsiyetinde ve serbestiyetinde bir şirketle
bu sahaya girmek kaydiyle özel teşebbüse açıktır. Binaenaleyh
Türk devletinin karma ekonomi görüşü, 1960 Anayasa'smdan ev­
vel 1954 parlamentosunda karma ekonomi görüşü ile ve devletin
özel kanun ile kurulmuş Türkiye Petrolleri vasıtası ile arama, is­
tihsal, rafinaj ve bütün endüstri sahasına girmesi ile beraber ku­
rulmuştur. Şimdi Sayın IşıFm sebeplerini, karma ekonomi için
ileri sürdüğü sebepleri sıralayarak mevzua devam etmekte fay­
da görüyorum. İsminin benzediğini zannettiğim Aydın isimli bir
zatın sorduğu bir cümle vardı. (Gerçek nedir? Gerçeğin ne oldu­
ğunu acaba zaman tüneli içinde görüyor muyuz?)
Hakikaten mevzularımızı bir zaman tüneli içinde görüp gös-
terebilmek, hatalarımızı anlayıp ders almak için çok faydalıdır.
Nitekim tebliğim olarak sizlere sunulan kâğıtlar bu anlayışla ha­
zırlanmıştır. Onda, Petrolde Karma Ekonomi esaslarının kimler
tarafından, hangi sloganlarla ve nasıl insafsızca tahrip edildiği­
ni belgeleriyle göreceksiniz.
Tabiatıyla sizlere sunduklarım, bunlardan çok az bir kısmı­
dır. Bunları seçerken, sahiplerinin şahsiyetlerini nazara aldım.
Sizlere, o tebliği aynen okuyarak bana ayrılan zamanı kullanmak
veya tebliğe yer yer temas ederek daha canlı bir konuşma yapmak­
tan ibaret iki şansım var. Tebliğin Sayın Ticaret Odası tarafın­
dan aynen bastırılacağını tahmin ettiğim için ben canlı bir konuş­
ma yapmayı tercih ettim. Böylece konuşmamın sonunda basıla­
cak tebliğ metninin anlaşılması daha da kolay olacaktır.
Bildiğiniz gibi PetroFün hukuku ve ekonomik . politikasını.
Petrol Kanunları tayin etmektedir.
1954 senesine kadar mer'iyetde kalan 729 sayılı kanunun men­
şei Romanyadır. Çok partili ve meclisli Demokratik hayata giren
Türkiye, Smaileşmenin ve binnetice, Enerji ihtiyacı zaruretinin
tesbit edildiği Türkiye'dir. 729 sayüı kanun devri MTA'nın ara­
maları ve ilk keşiflerin yapıldığı devirdir.
1954 senesinde petrol kanunun, yani 729 sayılı kanunun, Tür­
kiye'nin ihtiyaçlarına yetmez olduğunu gören zamanın iktidarı bir
kanun tasarısı hazırlamış ve Meclise sunmuştu. Kanun tasarısı­
nın bünyesinde bir 136. maddesi vardı. Petrol haklarını mukavelevî haklar olarak tasvir etmekte ve değiştirilmesini rıza şartına
bağlamakta idi. Bu madde o tarihteki parlamentonun ekseriyeti­
ni teşkil eden Demokrat Parti grubu ve azaları tarafından redde­
dilmiş, metinden çıkarılmış ve kanunun getirdiği rejimin esası
mukavele rejimi yerine ruhsat rejimi esasına döndürülmüştür.
Buna rağmen o tarihte rahmetli İnönü, iki kanunu 1954 seçimle­
rinin kavga mevzuu yapmıştır. Bunlar: Yabancı sermaye kanunu
ve petrol kanunudur. Her ikisi için sebepleri aynıdır, çıkım nok­
taları aynıdır. (Bu kanunlar kapitüler kanunlardır.) Uzun uzun
konuşulmuştur. 1954 seçimleri bitmiştir, 1957 seçimleri olmuştur,
petrol meselesi artık hayatiyetini kaybetmiştir. Türkiye'de petrol
aramaları başlamıştır. Ve günler geçmektedir. 1960 ihtilali ve 61
parlamentosu devresinde başka bir iktisadi vaka cereyan etmiş­
tir. Batman rafinerisi bildiğimiz tona iblağ edilmiştir. İpraş ve
Ataş rafinerileri anlaşmaları yapılmıştır. Ve 1962 senesinin başın­
da da iki rafineri devreye girmiştir. Batman rafinerisi gayri ikti­
sadi bir mıntıkadadır. Neden, çünkü ürettiğini çevresinde sata­
mamaktadır. Çevresinin tüketimi bu üretimden azdır. Batman
rafinerisinin sahibi Türkiye Petrolleri,
Petrol Ofisi vasıtası ile
satamadığı bu mahsulleri diğer pazarlama şirketleri ile satmak is­
temiştir. Onlar bazı şartlar ileri sürmüşlerdir ve kavganın başlan­
gıcı 8 bin ton motorinin Malatya deposunda birikip kalması yü­
zünden Rafinerinin sıkışması olmuştur. Zira: İstihsal durmakta­
dır, rafineri Satdown'a gidecektir, kavga böyle başlamıştır. Sayın
Çelikbaş Sanayi Bakanıdır, biraz evvel isminden bahsedildiği için
arzedeceğim, sayın Topaloğlu genel müdürdür, sayın Aksoy Tür­
kiye Petrollerinin hukuk müşaviridir, üçü de tesadüf Halk Par­
tilidir. Grup'da Hükümette, parlamentoda bir fırtına kopmuştur.
Satılıyor, gidiyor, bitiyor Türkiye diye. Komisere intikal etmiştir
iş. Komiser o tarihte sayın Osman Tolun'dur. Sayın Osman Tolun
yerli ham petrolün mahsulleri bitmeden ithal malı ham petrolden
ithalat yapamazsınız diye bir karar vermiştir. Sanayi Bakanı da
o karara uymuş, Mersin'den, Ataş rafinerisinden mal çekmeyi it­
hal rejimine tabii tutmuştur. Ve mesele burada bitmesi lazım ge­
lirken bitmemiştir. Mesele günden güne sokağa dökülmüştür. So­
kakta bağıranlar, yafta asanlar, küçük mecmualar. Petrol Ofise
her giden ilân almakta, mecmua çıkarmaktadır, Türkiye Petrolle­
ri kendia dma mecmua çıkarmaktadır. Petrol Ofis istasyonların­
da senatörler, milletvekilleri gömlek giyip, benzin satmaya baş­
lamışlar ve herkes milli petrolünü kullan diye Petrol Ofisi aleyhi­
ne propaganda yaparak memleketi bir keşmekeşe sürüklemiştir.
Çünkü o tarihte Petrol Ofisinin sattığı mallar CALTEX'in ham pet­
rolünden elde edilmektedir. Ve Petrol Ofisinin satın aldığı malla­
rı üreten rafinerinin de yarısı CALTEX şirke tinindir. Ama o za­
man hiçbir gerçek ortada yoktur, milli petrol sloganı ile yollara
dökülünmüştür ve 1965 senesidir, kendi grubumuzda bir genel gö­
rüşme ile gerçeğe ulaşmak mümkün olmamıştır, genel görüşme
takririni sayın Çelikbaş hatırlarlar, o tarihte yine basma da inti­
kal etti, buraya bazı notlarını koydum, bu defa bazı parlamenter­
ler içlerinde sayın Ecevic de dahil olmak üzere petrol kanununun
tadili teklifini parlamentoya getirmişlerdir. Öyle alelacele hazır­
lanmış bir tekliftir ki, bir hukukî sestim olan kanun, belli yerle-
rinden koparılmış ve belli hükümler, irtibatsız hükümler halinde
sevkedilmiştir. Bu defa muhatab saym Mehmet Turgut, Bakan­
dır. Bu defa vatan haini odur, milli petrolü satan odur, hücum
ona başlamıştır. Komisyon sanki harp meydanı olmuştur. Hukuk
kavgası alanı haline gelmiştir. Mevzulardan birisi hatırımdadır.
Petrol kanununda bir hüküm vardır. Sermayesinin tamamı bir
yabancı devlete ait olan bir şirket, meselâ Rus şirketi, ruhsat için
müracaat ederse bu talep Bakanlar Kurulunca incelenir. Eğer Ba­
kanlar Kurulu bu talebi reddederse, bu Rus şirketi Danıştay'a
müracaat edemez, petrol kanunundaki hüküm budur. Bu hükmün
Anayasaya aykırılığı, binaenaleyh 6326 sayılı kanunun Anayasa­
ya aykırılığı günlerce kavga mevzuu olmuştur. Sormaya mecbur
kalmışızdır. Yani Rus şirketi Türk Hükümetinin aleyhine Danıştaya gitsin de karar mı alsın. Anayasa Mahkemesine gitsin de davai mı açsın? Muallakta kalmıştır. Çünkü bir defa siyasetçinin si­
yaset hevesi coşmuştur. Akim barajı yıkılmıştır. Bu devreye ait
saym Göksu'nun da hatıraları vardır. Araştırma komisyonları, beş
sent fazla verdin, pazarlıkta aldattın, çıkarlara hizmet ettin, et­
medin kavgasmdadır. Herkes bir yarışta bir parmak daha öne git­
mek hevesindedir. Radyoda açık oturumlar, konferanslar ve mec­
liste soruşturma önergeleri, soruşturma komisyonlarında verdiği­
miz saatlerce beyanlar, izahlar, ikazlar, etmeyin eylemeyin hiçbir,
şey kâr etmemiştir. Bu devreye ait birçok gazete saklamışım, ma­
kale yazmışlar haber vermişler, suçlamışlar, soyumuza sopumuza
sövmüşler, saklamışım, onlardan muteber olanlarının makaleleri­
ni aynen koydum tebliğe. Sebebi zaman tünelidir, şimdi görünüz,
bakınız ve okuyunuz, yazılanları. Hangi akla, hangi sağ duyuya
yardım etmişlerdir. Bir bakınız, o kadar heyecanlar kabarmıştır ki,
gazeteden öğreniyorum.
Artık onlar yapamazlar, biz yaparız diyenler gelsinler bizi
görsünler, utansınlar» lâflardan bir tanesi budur. Bir nevi mey­
dan okumadır. Burada ciddi olarak size tekrarlamayı düşündü­
ğüm, Saym Ecevit'in bir makalesidir. O da yazmıştır tabi, herkes
yazmıştır, Ecevit de petrolcü değildir, ama mesele devlet mese­
lesi olmuştur artık, o da yazmalıdır, yazmıştır. Milliyet gazetesin­
de. Milliyet gazetesinin 15.5.1965 günlü nüshasında Petrol isimli
bir makalesi vardır. Saym Ecevit'e göre verilen imtiyazlar kapi­
tülasyon niteliğindedir. Bu imtiyazlar bağımsızlıkla çelişki halin-
dedir. Bu imtiyazlar Türkiye'ye bir şey kazandırıyor olsaydı belki
bütün bunlara katlanılması düşünülebilirdi. Ama bu imtiyazlar
Türkiye'ye bir şey kazandırmamaktadır. Bu imtiyazlar Türkiye'­
nin kalkınmasında ulusal güvenliğin bir hammaddesi sayılabile­
cek petrolü büyük ölçüde devletler üstü yabancı kuvvetlerin ha­
kimiyetine bırakmıştır. Ve sayın Ecevit'e göre Türkiye'ye gelen bu
yabancıların, Türkiye'ye gelmelerinin iki sebebi vardır. Birincisi
Türkler Türkiye'de petrol bulmasınlar, kapatalım. İki: Orta Do­
ğu siyasi istikrardan mahrum bir yerdir, bir yerde bir harp çıkasa Türkiye'deki kaynaklar elimizde bulunsun. Çünkü demektedir
sayın Ecevit, çünkü bugün dünyada petrol istihsali fazlalığı var­
dır, satıcılar satacak yer bulamamaktadır, bu devrede Türkiye'de
petrol bulamamak asıldır, bu asıl böyle olduğuna göre Türkiye'de
yabancılar başka türlü hareket edemez. Şimdi zaman tünelini
söyleyelim, 1965-1979, yani 14 sene, genç arkadaşım soruyordu 15
sene evvelini göremeyenler politikacı olur mu? Şimdi Newsweek
dergisini, şimdi Financial Times'ı, şimdi herhangi bir ciddi yaban­
cı dergiyi okuyunuz. Bütün ileri memleketler, ileri ekonomiler
petrol tasarrufu peşindedirler ve bu tasarrufun başlangıcı bir iki
sene evveline gitmektedir. Yavaş yavaş bu noktaya gelmektedir.
Hani nerdeydi dünyada istihsal fazlalığı vardı da, hani o sebeple
Türkiye'de arama yapılmazdı, bulunmazdı da, binaenaleyh Tür­
kiye'de verilen ruhsatlar ruhsal değil imtiyazdı ve bu sebeple bir
kapitülasyondu. Şimdi 1979 senesinde, yazanların eskiden yazdık­
larını bir kere daha okuması lâzım, böyle seminerler, yazılan her
şeyin unutulacağına dair bir kanaatin belki tekzibine faydalı olur
ve bundan sonra insanlar kalemi ellerine aldıkları sözü ağızlarına
aldıkları zaman ulu orta ve o günü kazanmak için yazıp konuş­
mazlar.
Zaman tüneli içinde eskiye doğru baktığımız zaman o çok alâ­
ka çekici ibret verici yazılar var. Bunlardan bazılarını tebliğe al­
dım. Hele bir tanesi çok enteresan, Cumhuriyet gazetesinin 20 Ma­
yıs 1965 tarihli sayısında Alâattin Bilgi imzalı bir röportaj. Bu za­
ta göre: Bir harp ilân edilmiştir, petrol savaşı vardır. Kimler sa-
vaşıyor, milliyetçilerle vatan hainleri savaşıyor, tabirler böyle.
Türkiye Petrolleri bu zatı petrol sahalarında üç gün gezdirmiş,
Cumhuriyet gazetesinde diyor ki, (Türk Petrol kanununu kendi
uzmanlarına hazırlatmakla bu savaşın en stratejik noktasını ele
geçiren yabancı şirketler % 100 sermayesi kendilerine ait Mersin
rafinerisini kurmakla zafere yaklaşmışlardır.) Konuşmanın sonu­
na doğru temas etmek istiyorum. Yazarın mektebine mensub olan
bir Bakan bugünlerde, bu zaferi de yok etmek üzeredirler. Bu­
günkü iktidarla o zafer de bitecektir artık. Esasında konuşmama
(terkedilmiş karma ekonominin görüşleri) diyerek başlamak isti­
yordum. Filhal, dün sayın Özal'm bugün sayın Turgut'un belirt­
tiği gibi Türkiye'de Karma Ekonominin bugün yürüdüğünü iddia
etmek mümkün değildir. Bugün fiili netice; Devletçilik inhisar gö­
rüşünün hakimiyetidir ve kaybedilen senelerdir. Bugünleri hatır­
ladığım zaman beni rahatlatan, beni teselli eden, gerçek bir devletadammm sözü, rahmetli İnönü'nün sözüdür. Bütün bu kavga­
ları, kavgaların içinde, dinlenmiştir, grupta dinlemiştir, gazetede
dinlemiştir, hükümette
dinlemiştir. Toz bırakılmamıştır yerde
kaldırılmadık, sayın rahmetli İnönü'ye senatoda sormuşlardır, sen
bunun şiddetli muhalifi idin, şimdi başbakan'sm niçin bir tadil
teklifi getirmiyorsun, neden bu hakları iptal etmiyorsun, sayın
İnönü'nün o günlerdeki beyanını parlamentonun zabıtlarından
aynen nakletmek istiyorum. Cümlelerinin güzelliğini, her zaman
olduğu gibi çok dikkatli konuşmasını tekrar edememek korkusu
ile müsaade ederseniz aynen tekrarlamak istiyorum. ((Hükümet
olmanın görev ve sorumluluk anlayışı ile muhalefette
konuşmak
başka şeydir, petrol kanunu uygulanacaktır. Devletin verdiği söz
ve güvenceler değişmeden devam edecektir.)) Muhterem rahmetli
İnönü, senatoda bu münakaşaları kesmiştir, gruba gelmiştir, grup­
ta bugün çizilmekte olan Orta Doğu ve Uzak Doğu coğrafyasını
hatırlatan ve bugün etnik grupların Türkiye'de petrol sahaları
üzerlerindeki iddialarını hatırlatan bir konuşmadan sonra da
(petrolü topyekün devletleştirmek veya millileştirmek bir temel­
li politika değişikliğidir, böyle bir kararımız ve bu sorumluluğa
tahammül edecek bir yiğitimiz yoktur) demiştir. 1965 senesi böy­
lece bitmiş, seçime gidilmiştir. Seçimden gelinmiştir. Unutulmuş­
tur mesele seçimden sonra ve nihayet 1971 12 Mart'mda birden
bire bir petrol reformu tasarısı sözü yine efkârı umumiyeye gel-
mistir. Petrol reformu tasarısı ortaya çıktığı zaman, hükümet
programı ile beraber tetkik edildiğinde daha evvel biı takım bü­
rokratlar ve teknokratlar tarafından kapalı kapıların ardında ha­
zırlandığı açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü reform tasarısı denilen
kanun, ana depodan başlayarak, topyekûn bir devletleştirmeyi,
petrol sanayiinde devletleştirmeyi öngören bir paketin içinde çı­
karılmıştır. Hükümet programında ise ana depoların devletleşti­
rilmesi vardır. Ne demek istendiği sorulmuştur, (milli emniyet
stoklarını devlet elinde bulundurmak diye) izah edilmiştir. (Peki
şirketlere tahmil edin bu mükellefiyeti. Ofise tahmil edin, diğer­
lerine tahmin edin) dendiği zaman, (bu cihet de düşünülmeye
değer) denmiştir. O cihet kalmıştır, depoların devletleştirilmesi
hükmü de tasarıdan çıkarılarak tasarı sonuna gelmiştir. Şimdi
meri olan ve halen petrol hukukumuzu teşkil eden ^ kanun metni
o müzakerelerde ortaya çıkmıştır. Mevzuun tehlikesini düşüne­
rek, o tarihte, her vatandaş gibi ve vatandaşlık vazifemizin icabı
parlamento azalarına, teklifi müzakere edeceklere, hükümete, hü­
kümetin dışındakilere, teknokratlara, muhterem hocam da dahil
olmak üzere hepimiz aklımız erdiği kadar etmeyiniz, yetmeyiniz,
yapmayınız diye pusulalar yazmışızdır, notlar göndermişizdir, her
şey .kapalı kapıların ardında cereyan etmesin diye böyle bastıra­
rak da göndermişizdir. Bunun tam metnini bu tebliğin içine koy­
dum. Ne demek istediğimizi 15 sene sonra muhasebe ediniz diye
koydum, kapıların arkasına saklanmamak için. Yoksa kehaneti­
mizi ileriye sürmek için değil. Vakayı 15 sene sonra zaman tüne­
linde görebilmek için. Üç temel sebep gösterilmiştir. Stratejik se­
bep, sayın Işılln söylediği ekonomik sebep ve hukuki sebep yani
yasal sebep. Evvelâ yasal sebep vardır. Anayasaya uygunluk sağ­
lanmaktadır. Bu iddianın geçersizliği anayasanın sarih olduğu,
yer altındaki petrolün mülkiyetinin devlete ait olduğunun müna­
kaşa götürmez olduğu, böyle yanlış bir temele kanun bina edile­
meyeceğini, buna rağmen halen ruhsat sisteminin niçin muhafa­
za edildiğini, hepsini söylemişizdir. Dinletmek mümkün olmamış­
tır. Ekonomik, stratejik sebep, bilhassa çok söylenen sözdür, efen­
dim petrol bir stratejik maldır, kandır, cinayettir, rüşvettir, suistimaldir, devletin elinde bulunmalı. Peki hangi devletin elinde ve
nasıl bulunmah? Evvelâ devlet Türkiye'de totaliter bir devlet de­
ğildir. Yani Irakla olduğu gibi (sayın Işılln listesinde Irak şirke-
^ 2n —
ti de var) bir gece içinde kalkarsınız, hepsini millileştirdim, ihti­
lâli de yaptım dersiniz, milli şirketi kurarsınız. Türkiye batı dün­
yası içinde hür dünya sistemi içinde, hür dünya rejimi içinde,
medeni milletler seviyesinde, medeni milletler camiasında bir dev­
let olduğuna göre, Türkiye devletinin yer altı servetleri münaka­
şa götürmez bir gerçek olduğuna göre, Birleşmiş Milletler şartı bu
olduğuna göre, gelip de herhangi bir şirketin yer altındaki petro­
lün mülkiyetini iddia etmesi mevzubahis olmayacağına göre, bu
sebebe dayanan bir kanun metninin müzakere edilmesi abesi ile
iştigal etmemek gerekirdi. O tarihte müzakere edecek beyefendi­
lere örnekler söylemişizdir. Bir tanesi ENİ'dir. Bildiğiniz gibi ENİ
İtalyanların bir iktisadi devlet teşekkülüdür. İRİ ile beraber, ikisi
İtalyan ekonomisini yürüten, hatta
İtalya'nın parlamentosunu
yürüten iki büyük İktisadi Devlet teşekkülüdür. MATTEİ, ENİ'yi
dünyadaki büyük şöhretine
ulaştıran büyük kavgacı adamdır.
Ama ne İRİ ne ENİ inhisarcı devletçi görüşle İtalya'yı kapatıp,
üstüne oturup ben hepsini arayacağım diyen şirketler değildir.
E N İ , Karma ekonomi esası ile rekabet esası ile çalışan ve ancak
(Po) havzasındaki yeraltı gazları üzerinde ve bir de Adriyatik'in
belli kısmında İtalyan devletinden inhisar isteyen şirkettir. ENİ'
nin muvaffakiyeti yalnız ENİ olduğu için değildir, ENİ'nin bu
kavgaya hazırlanış tarzıdır. Mali hazırlanışıdır. İktisadi hazırlanı­
şıdır. ENİ'nin personel hazırlanmasıdır. Dün saym hocam şikâyet
ettiler, zorla bir laboratuvar kurdurdum, kullanmıyorlar dediler.
Kim kullanmıyor, devletin yetkilileri kullanmıyor, yoksa yabancı
şirketler değil, özel teşebbüs değil, kullanmayan bizim çocukları­
mız, maaşlarını bizim ödediğimiz çocuklar kullanmıyor. Dert hur­
dan geliyor. Peki ENİ'ye benzetelim Türkiye Perollerini de, ama
siz hangi iktidarla ENİ'ye umum müdür seçildiği gibi Türkiye Pet­
rollerine umum müdür seçilirsiniz.
Türkiye Petrollerinin idare
meclisi eski parlamenterler, Türkiye Petrollerinin umum müdürü
her iktidara göre değiş lirilen, hatta her bakanın keyfine göre de­
ğiştirilen bir umum müdür. Böyle bir umum müdürle, böyle bir
kadro ile hangi petrol kavgasına çıkarsınız dünyada. Bunu söyle­
dik kendilerine, yapmayın, eylemeyin, kademeli gidin, ifrata git­
meyin, dinletilmedi maalesef. Ve sonunda şu acayip netice çıktı,
Türkiye'de rafineri kurmak inhisarı devletin, devlet adına Tür-
kiye Petrollerinindir. Şimdi münakaşa
edilmektedir, acaba İpraş'a da belge verilebilir mi? Kanun Türkiye Petrolleri yazıyor
yalnız. Yorumla zorladılar, Ipraş'ta Türkiye Petrolleri hissedar­
dır, hissedar olduğuna göre, yabancı sermaye de olmadığına göre
devlet sayılır, öyleyse kanun maksadı budur diyerek. O kadar ace­
le hüküm çıktı ki, şimdi petrol sanayiinde, petrol kimyası kurmak
devletten gaynsma mümkün değildir.. Şimdi artık Türkiye'de pet­
rolü yabancı arayacaktır, bulacaktır. 13. madde kararnamesine
göre Türkiye Petrollerine, hem de maliye bakanlığının tesbit et­
tiği fiyattan satacaktır, kâr edip de gidecektir. Bu hayali de kur­
muşlardır. Şimdi zaman tüneli içinde bu hayalin neticesine bak­
mak lâzımdır. Kanunun çıktığı 1972 senesinden yedi sene geçmiş­
tir, Türkiye Petrollerinin istihsali de 992 bin tona düşmüştür. Mil­
liyetçilik, devletçilik, vatanperverlik, dünya ekonomisinin gidişi,
efendim, milletler, devletler, devlet kapitalizmi, yok efendim fert
kapitalizmi, bütün bu kavgalar ve Orta Doğu'da bu kavgalarla
yorulmuş bir Türkiye. Dün sayın Armaoğlu'nun belirttiği gibi,
Mekke'nin emniyeti Sinop'ta başlıyor, Hayfa'nm emniyeti. Yafa'
nm emniyeti, Kudüs'ün emniyeti, Sinop'da başlıyor, komşunuz,
biraz sonra arz edeceğim, bugünkü sayın dışişleri bakanımızın
gerici devlet diye vasıflandırdığı İRAN ve Suudi Arabistan'ın ve
İran'ın emniyeti Sinop'da başlıyor, siz hâlâ hatır için memur ta­
yin edip TPAO Genel Müdürü Ertan'm kaç para maaş aldığını
Halk Partili milletvekilleri parmağına dolayacak da, yüzbin lira
alıyormuş efendim diye koridor, koridor konuşacaksınız ve siz
sonra bu kuruluşla dünya pazarında rekabete ^gideceksiniz. Tür­
kiye'nin kalkınmasında enerjiyi sağlayacaksınız. Bu bir hayaldir.
Bu hayali kendilerine söyledik. Yine zaman tüneli içinde bakıyo• rum, kimseye dinletememişiz. Bu noktaya gelmişiz. Evet bir başka
görüşü vardı o tarihte devletçi görüşün, efendim diyorlardı, bu
kolay iş, bunu alırız. Söylüyorduk, bu hukuka aykırıdır, alınmaz.
Cevapları, alırız ve yaparız, vergi kaidelerini değiştiririz oluyordu.
Değiştirirsiniz, hepsini değiştirirsiniz, her şey bir iktisadî hesap­
tır, gelmezler, zorlarsanız gelmez, kâr ederse gelir, sayın Işıl'm da
belirttiği gibi, yeter ki akıllı olun. Eski bir hazineci hesap yapa­
rım diyor, aklıma uyuyorsa, milli menfaate uyuyorsa, gel buyur
derim diyor, doğru söze ne denir?
Belirttiğim gibi oyunu kaidesine göre oynuyor. Ama oyun
kaidesine göre oynanmadı, maalesef, hep faul ile hep çelme taka­
rak ve hakem onlardan yana, birisi on iki oynadı diğeri on oynadı.
Maç böyle yürüdü. Ne yapmak istiyorlardı, (ruhsatları çoğalta­
lım, Türkiye Petrollerine sayısız ruhsat verelim) Türkiye Petrol­
lerine sayısız ruhsat hakkı verirsiniz mümkündür, hiçbir araştır­
ma kaygısı olmadan da bütün sahaları kapatacaktır Türkiye Pet­
rolleri. Memurluğun tabii neticesi budur, çünkü yarın onlar ka­
patmaz da gelir tesadüfen bir yabancı buluverirse, Türkiye'nin
memur ahlâkı, dedikodu ahlâkı karşısında o memur haysiyetini
kaybeder, nitekim sanki kehanetmiş gibi bu sözleriniz TPAO her
tarafı kapatmıştır. Ne çıkıyor, hiç, eğer yalnız delik delmekle, sa­
haları kapatmakla bir şey bulunsaydı, bir şey bulunurdu. Şimdi
sayın başkan zamanı öğleden sonra daha rahat konuşabileceğimi­
zi ve karnımızın acıktığı zaman meseleleri daha dikkatli takip ede­
ceğimizi düşünerek meseleyi toparlayalım izin verirseniz. Şimdi se­
neler bitmiş ve bir noktaya gelmişiz, bu nokta fiilen devletçilik
noktasıdır. İçinizden pazarlamada olanlar var, görüyorum, pazar­
lamada devletçilik görüşü hakim olmadadır. Şimdi devlet prensip
koymuştur, bu plânda devlet ürettiğini pazarlasın, satsın, devlet
pazarlasın, devlet bütün rafinerilere de sahip olsun, olsun, geride
ne kalıyor ö zaman, petrol sanayiinde karma ekonomi yoktur, özel
sektör yoktur. Yok olunca ne olur? Faydalı mı olur, ne diyorlardı
beyefendiler, efendim petrol sanayiinin en kârlı kısmı pazarla­
madır, görmüyor musunuz şirketleri? Para kazanıyorlar, vergi ve­
riyorlar bırakın bize o sahayı, biz kâr edelim, kârlarımızı ne ya­
palım, hazineye verelim, hazine ne yapsın, petrol yatırımına, ara­
masına yatırsın, bu o kadar çok söylenmiş ve dil pelesengi haline
gelmiş, lâfın akıbetini bilmem şimdi size söylersem güler misiniz?
Son akaryakıt istikrar fonu kararnamesi ile petrol ofisin zararla­
rını kapatmak üzere diğer şirketlerden ayrı olarak müstehlikten,
tüketiciden ton başına yüz lira fazla umumi masraf almak hakkı
tanınmıştır, zararını kapatmak için. Çünkü her İktisadi Devlet Te­
şekkülü gibi, orası da çiftlik olmuştur. Tanıdık, dost, ahbap, hepsi
gelmiştir ve şimdi 1978 senesi içinde bugünkü Hürriyet'e de atıf
yaparak söyleyeceğim, şöyle olmuştur manzara, Türkiye'nin tüm
istihsali 2 milyon 736 b:n ton, ham petrol olarak, ithali 10 milyon
534 bin ton. Ham petrol ithalinin geçen seneye nazaran düşük gö­
rülmesinin sebebi 1978 senesinde mevcut iktidarın nedense ma-
mul ithaline karşi hevesli oluşudur. Ve bunun bugünkü gazete
bazı hesaplarını vermektedir, bu hesaplara dair ciddi bir şey söy­
lemek mümkün değildir, ama endişem vardır. Mevcut rafinerileri­
ni tam kapasite ile çalıştırmayıp da ürün ithal eden bir memleke­
te ciddiyetle bakmak lâzımdır. Bunun altında ne vardır? Ve zan­
nederim dün sayın ÖzaFm söylediği bir cümleye dönmek lâzım,
bu kabil hadiseleri zaman tüneli içinde bırakmayıp, araştırmak,
yenilerinin meydana gelmesini önlemek bakımından lâzımdır. Ha­
taların hesabını sormak lâzımdır. Türkiye'de bir kuruş bir memur
zimmetine geçirirse, mahkûm olur. Bir taksiye binip de 17 lirasını
alırsa mahkûm olur, fakat 17 milyon dolarını 170 milyon dolarını
heder eder bir adam, hiç kimse hesap sormaz. Böyle tatbikat ol­
mamalıdır. Petrol sanayiinde karma ekonomi anlayışı şu demek­
tir: Devletin temel enerji maddesinde özel sektör, yani bu mille­
tin ayrılmaz cüz'ü yani siz Ticaret Odalı'lar, yani siz Sanayi Odolı'lar son kuruşuna kadar bu servetin hesap sorucusu ve iştirakçi­
si olmak durumundasınız. Aksi halde keselerinizle ödeyeceksiniz
tabii bu gidişle eğer kalırsanız. Şimdi sonunda ne hale gelmişizdir,
onu da söyleyelim, bir Gündüz Ökçüîi'ün konuşmasını, bir de
Tüm İktisatçılar Derneği Başkanı Aydın Köymen'in Ankara'da
sayın hocamın iştirak ettiği bir toplantıda yaptığı konuşmayı bir
cümle ile söyleyeyim, sonra sonunu arzedeyim. Sayın Aydın Köymen, aynen şöyle söylüyordu. (Devletçi, mevletçi bunlar boş laf,
bu meselenin halledilmesi Türkiye'nin NATO'dan çıkması ile müm­
kündür. Hedef budur diyor), Türkiye bu sömürücü düzenden, Vi­
etnam'a bin ton bomba atan düzenden
çıkmadıkça Türkiye'nin
enerji meselesi halledilmez. Tüm İktisatçılar Birliği Başkanı, evet
Tüm İktisatçılar iBrliği, geçen gün DİSK ile beraber tebliğe ka­
tılan derneğin başkanı NATO'dan CENTO'dan bilmem neden çık­
madıktan sonra bu mesele halledilmez diyor. Bir taifesi de yine o
kongrede şimdiki Dışişleri Bakanımızın beyanatı, diyor ki, yok bu
bir sömürü düzenidir, bu sömürü düzeni gelmiş, Türkiye'nin üze­
rine çöreklenmiştir. Nedir bunun çaresi? OPEC mi? Hayır OPEC
olamaz. OPEC içinde en nafiz iki üye gerici iki iktidardır. Birisi
Suudi Arabistan, diğeri İran. O sebeple bunlardan da ümidi kes­
mek lâzımdır. Nedir çare? Beynelmilel sendikalar vasıtası ile Tür­
kiye'nin petrol ihtiyacında bir dayanak bulmak. Dikkatle okuyu­
nuz beyefendiler, hanımefendiler, sayın Gündüz Ökçün'ün konuş-
masını aynen aldım, tahrif etti demesinler diye, kitabı da göster­
dim. O da bir kongrede kanaatini böyle izhar buyurmuş, oturduğu
yerden. Hocam hatırlayacak o kongreyi. Şimdi noktada hülasa
edelim. Ne olmuş? Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı aramada
yapayalnız kalmıştır. Türkiye Petrollerinin ham petrol istihsali
yıllar itibariyle azalmaktadır. Devrimci ve tekelci devletçi edebi­
yat, istihsali çoğalmamıştır. Hiçbir şey getirmemiştir. Yer altında­
ki* petrol beyefendilerin hatırı için yeryüzüne çıkmamıştır. Bu söz­
lerimle bir kere daha su hususu tavzih etmek istiyorum. Saym
IşıFa sonsuz saygım vardır. Devlet hayatımda, memuriyet haya­
tımda siyaset hayatımda daima şiarı açık ve doğru sözlülük olan
saygı duyduğum bir beyefendidir. Kendisinin bu görüşler içinde
yeri yoktur. Söylediğim onun dışındaki bir dünyadır. Onu belirt­
meyi kendisine karşı dürüstlük borcu sayıyorum. Bu bir başka
dünyadır. Ve bu bir başka dünyanın insanları ile aramızda bir baş­
ka dünyanın kavgası cereyan etmektedir. İstirham ediyor, bu dün­
yaya dair kendisinden hiçbir sempati sözü sadır olmasın, çirkin bir
dünyadır, TP özel teşebbüs esasları ile çalışılmaktan çıkarılmış ve
bir devlet dairesi olmuştur. Odacı tayini bile vekilden kart ile yapıl­
maktadır. Aksini söylemek mümkün değildir. Rafineriler böyle ol­
muştur. Şimdi ATAŞ rafinerisi kaç kişi ile çahşıyor bilmiyorum,
herhalde 350 kişi ile. Satın almak istemektedir saym Baykal, satın
alma muamelelerini tamamlayıp da devlet rafinerisi olabilirse,
bugün o 350 kişi ile çalışan rafinerinin önümüzdeki yıl tahmin
ederim personel sayısı 3000 kişi olabilir. Ne kadar parti teşkilâtın­
da adam var, işsiz güçsüz, hepsi kartla gelecektir bordroya. Ve
maliyet mutlaka yükselecektir. Türkiye Petrolleri ile memleketi­
miz, teknoloji ithalinde, saym Işıl'm belirttiği gibi, küçük tekno­
loji ile meşgul olan küçük şirketlerden satmalma mevzuunda dahi
dövize muhtaç duruma gelmiştir. Petrol Ofisi'nde günlük politika
hâlâ hüküm sürmektedir. Hâlâ cuntalar vardır. Yegane özel rafi­
nerimiz olan Ataş'da Türkiye Petrolleri tarafından satın alınarak,
karma ekonominin bütün unsurları tasfiye edildiğinde, Türk tü­
keticisi petrol ürünlerini daha pahalı satın alacak ve ürünlerin
kalitesinde rekabet teşviki yok olduğu için, kalite de düşecektir.
Küçük bir misal, kalorifer yakıtında bir gecede karar vermişler­
dir. Beş numaraya döndük diye, kimin brülörü yakıyor, kimin
brülörü yakmıyor, nasıl donarsınız kış gününde hiç sormamışlar-
dır. Devlet budur. Büroda oturmuştur, masada karar vermiştir,
motorinde tasarruf sağlayacağım, öyleyse motorini az koyun. Ya
beyler, bu kadar senedir girmiş brülörler var, apartmanlara taktırmışsımz, koydurmuşsunuz kazanını, kepçesini böyle yapmışsı­
nız, neyle ısınır bu insanlar, nasıl taşınır bu mal, donar bu mal,
biz bu kadar düşünebiliriz demişlerdir. Çünkü beyler münakaşa
bile etmezler, çünkü devletin devletçiliğinde bu mânada devletçi­
liğinde şikâyet merciiniz yoktur. Döven sizi odur ki kime anlata­
caksınız? Türkiye acı bir noktadadır, Türkiye devamlı ihmal an­
laşmalarından mahrum bir hale gelmiştir. Türkiye'nin bugün ik­
mal anlaşmaları Irak ve Libya'ya bağlıdır. İran belli değildir. Bir
meçhuldedir. Irak bir ihtilâl hükümetidir, Libya bir ihtilâl hükü­
metidir. Bu rejimlerin 24 saat içinde akibeti değişir. BAAS gider
maasçı gelir, hiç belli olmaz. Hele Orta Doğu kaynayan bir ka­
zandır. Hele Orta Doğu'da devletler ve taçlar açık arttırmaya çı­
karılmış halde, kaynaşma halindedir. Ta Belücistan'daki devletin
pazarlığı içindedir üç süper müstemlekeci devlet, Rusya, Amerika
ve Çin. Bu noktada Türkiye'nin iki ikmal anlaşması vardır ve iki
ihtilâl hükmeti ile Rusya'dan umulmuştur. Peşin döviz esasına
dönmüştür. Ama bir şart koymuştur, ben de arama yaparsam bü­
tün ihtiyacınızı bana bağlarsanız, programınızı yıllık tam verir­
seniz, tabi bunlar kabul edilebilir şartlar olmadığı için muallâkta
kalmıştır. Türkiye'nin bütün ihtiyacını yalnız iki devletin inhisa­
rına terk etmek ve yalnız iki devletin kaprisine terk etmek ve son­
ra da yarma güvenle bakabilmek, Türk Hükümetleri, Türk ikti­
darları için affedilmez bir hatadır. Türkiye bu siyasi noktada, bu
geçitte, bu dört yol ağzında denge politikası yürütmeye mecbur­
dur. Süper güçler olan şirketlerle de bu mukavelelerini muhafa­
zaya mecburdur. Bunları kovmaya mecbur değildir. Aksine men­
faatlerini uzun vadede plânlamak mecburiyetindedir. Yapmazsa,
bu hatadır. Türkiye bütün unsurları ile memurların, yani devlet
memurlarının ve bürokrasinin eline teslim edilmiş bir kuruluşlar
idaresine girmektedir. Özel teşebbüs hükümlerine göre, çalışması,
arttırma eksiltme kanununa bağlı olmaması, tayinlerinde muka­
vele yapışlarında Bakana sormaması lâzım gelen Türkiye Petrol­
leri İdaresi İktisadî Devlet Teşekkülü haline getirilmektedir. Şim­
di rafineri devletin olmalı, rafinerilerin ürettiğini devlet satmalı,
yabancılar isterlerse bulsunlar, bulurlarsa da bize satsınlar, sat-
mazlarsa da gelmesinler, anlayışı ile hazırlanan bir kanun meri­
yettedir. Bu kanunun içinde karma ekonomi lâfla vardır, şeklen
vardır, esas itibariyle yoktur. Türkiye'de artık, Türkiye'de petrol
aranması için piyonerler yoktur, öncüler de yoktur, kahramanlar
yoktur. Artık Türkiye Petrollerinin kadrosunda yetişmiş eleman­
ların Ankara'da oturması adettir. Sahalarda da tecrübesizler var­
dır, onlar da sırasını savsınlar diye gideceklerdir. Başka türlü git­
meyeceklerdir. Hocam yetiştirdiği talebelerden dolayı sakın ken­
dine kötü bir not almasın, ama insanlık tabiatına aykırıdır. Çün­
kü büyük şehirlerin tiyatrosu vardır, sineması vardır, şehirdir, ço­
cuğunu daha güzel mektebe gönderecektir, maaşı aynıdır, muvaf­
fakiyet aynıdır, takdir aynıdır, yapanla yapmıyan, testiyi kıran­
la dolduran aynı olduğuna göre niçin uğraşsmdır. Zaten bu düzen
değişecektir. Bu ruhla petrol araması yapılmaz, petrol araması
bir kahırlı ve bir hırslı iştir. Kazançla yürütülür, hırsla yürütü­
lür, bir mükâfatla yürütülür, bu da bitmiştir. Şimdi karma eko­
nomi olmayan bu tablodan bakın neler gelir, özel sektör yoktur,
şimdilik görünen Petrol Ofis bayileri vardır. Ama bu tablo böyle
giderse kısa bir zaman sonra devletin malını 3000 kişiye inhisarlı
sattırmak yerine, Romanya modeli gelecektir, memurlar satacak­
tır. Ve bunun böyle olması eşyanın tabiatına uygundur. Böyle ol­
ması yanlıştır. Buraya geldikten sonra artık Petrol Ofisini, hâlâ
bayilerle idare etmek mümkün değildir. Hem devlet para versin,
hem devlet petrol ithal etsin, hem devlet üretsin, sonra da bunu
3000 imtiyazlı kişiye sattırsın. Ben hatırlarım 1950 yıllarında De­
mokrat Partinin köylerdeki en güçlü propagandası Tekel başbayiliklerini kaldıracağım, her isteyene sigara vereceğim olmuştur.
Ve seçim kazanmıştır. Bundan sonra da bir iktidar gelip bütün
Petrol Ofisi bayiliklerini lâğvedeceğim, her isteyene her şekilde
memurları vasıtası ile mal satacağım diyebilecektir. Binaenaleyh,
İstanbul Ticaret Odasının üyeliklerinde azalma olacağı muhak­
kaktır. Tabii bunun yanında pahah mubayaa vardır, biraz evvel
arz ettiğim, kötü kaliteli mal vardır, müstehliki düşünmeyen me­
murun kararları vardır, merkezi plânın doğurduğu birtakım yan­
lışlıklar vardır, noksan alırsanız şikâyet edecek merciniz yoktur,
kredi istemeniz mümkün değildir, verdiğiniz teminatın akıbetini
sormak mümkün değildir. Kızarlarsa, kovarlarsa, kovarlar, söyle­
yemezsiniz, partili kartı sorarlar, cemiyet kartı sorarlar, anlata-
mazsmız. Ve tabii bütün bunların sonunda Türkiye'de ulaşılmak
istenen rejim modeli vardır. Enerji sektöründen başlayarak bir ne­
ticeye, bir modele ulaşmak istemektedirler. Bu modelde karma
ekonominin hiç yeri yoktur. Bu modelde ben kendim olmadığımı
biliyorum, ama sizlerin içinizden hâlâ bu modelde kendisinin ola­
bileceğini düşünen varsa, konuyu öğleden sonra panelde tartış­
mak isterim, hepinize saygılar sunarım.
PETROL SANAYİİNDE KARMA EKONOMİ
GÖRÜŞÜ
AHMET AYDIN BOLAK
Muhterem dinleyiciler;
Şu ana kadar Enerji ve Petrol sorunumuz ile ilgili çok kıy­
metli bilgileri ve fikirleri dinlemiş bulunuyoruz. Milletçe kalkın­
mamız için gerekli enerjiyi hangi kaynak veya kaynaklardan, ne
miktarda sağlayabileceğimize; bu kaynak veya kaynakları seçer­
ken kararımıza tesir edecek hususlara; enerji açığımızın kapatıl­
ması yönünden jeopolitiğimizin arz ettiği ehemmiyete dair bilgi­
ler aldık. Bana verilen vazife ise: Türkiye'nin temel enerji kay­
naklarından «Petrol» de Karma Ekonomi görüşü üzerinde düşün­
celerimi söylemektir. Başka bir ifade ile memleketimizde 1954 yı­
lından bu yana başlatılan ve bir bölümü ile hukuki rieticeye ulaş­
mış bir fikir çatışmasında. Devletçi görüşe karşı yer almış olan
Karma Ekonomi görüşünü tekrarlıyarak hafızalarınızı tazelemek
ve geriye doğru bir bakışla bir muhasebe yapmaktır. Bu konuş­
mamı hazırlamak için «belgeler» olarak gazete yayınlarını, kitap­
ları, seminerler notlarını ve resmi yayınları kullandım. Zaman za­
man cemiyetleri işgal eden ve her kesimden vatandaşın konuşup
ferman veya fetva verdiği mevzuun ihtisasa taallûk edip etmedi­
ği, eldeki bilgilerin gerçek olup olmadığına bakılmaksızın fikirler
beyan edilir, yazılar yazılır. Sık sık da bir bardak suda fırtına ko­
paranlara rastlanır.
Petrol sanayiinde (Karma
Ekonomi-Devletçilik) tartışması
biraz evvel arz ettiğim gibi 1954 yılından başlamıştır. Mevzuuma
Petrol Sanayiinin bir tarifi ile başlarsam, bundan sonra arz ede­
ceklerimin takibinize yardımcı olacağını düşündüm.
Petrol Sanayii = Petrolün aranması ile başlıyan ve istihsal
edilen petrolün son damlasının tüketilmesi ile sona eren bir sana­
yidir. Sanayi, arama, istihsal, nakliye, tasfiye, petro-kimya, dağı­
tım ameliyelerini ihtiva eder. Sanayii, bu ameliyelerden her biri-
ni ayrı farz ederek düşünmek mümkün değildir. Türk Petrol Hu­
kuku rejimi arama, keşif, inkişaf, istihsal, tasfiye, depolama, nak­
ledilme ameliyeleri ile bu ameliyelerden herhangi biri için lüzum­
lu enerji ve su tesislerini, bina, kamp ve diğer bilcümle tesislerle
teçhizatın inşaasım, kurulmasını, işletilmesini petrol ameliyesi
saymıştır. Bu anlayışa göre: Yalnızca dağıtım şirketlerinin faali­
yetleri Petrol Kanunu şümulü dışında sayılmıştır.
Bildiğiniz gibi bu sanayiin başlıca hukukî düzenleyicisi Pet­
rol Kanun ve nizamnamesidir. Yine bildiğiniz gibi petrol, huku­
ku, kendisine has kaide ve müesseselere sahip bir hukuk dalıdır.
Petrol hukukunun kaideleri, sanayiin ihtiyaçlarından doğmuş ol­
duğu için, bazı petrol hukuku müesseseleri, ayrı hukuk sistemi
içindeki başka müesseselerden farklı bünye ve karakter arz eder.
Petrol sanayiinin ve hukukunun arz ettiğimiz hususiyetinin idrak
edilmemesi veya yanlış anlaşılmasının memleketimizde ciddi mah­
zurları hâlâ görülmektedir.
Türkiye Cumhuriyetinin hukuk sistemi içinde ilk Petrol Ka­
nunu, Romanya Petrol Kanunundan istifade ile hazırlanan 24.3.
1926 tarihli ve 792 sayılı Petrol Kanunudur. Bu kanun petrol ame­
liyatını yapma inhisarını Devlete tanımıştır. Kanun, sanayiin
icabı olan hükümlerin teferruatından mahrumdur. Bu kanunun
mer'iyetde bulunduğu 1954 tarihine kadar Petrol aramaları, 1934
yılında MTA bünyesinde meydana getirilen Petrol Arama ve İş­
letme İdaresi tarafından yürütülmüştür. Devlet organları tarafın­
dan yapılan ve gayrı kâfi mali imkânlarla yürütülen petrol ame­
liyatı, arzulanan neticeyi vermemiş ve gerekli malzeme ve müte­
hassısların dışardan temin ve tedariki zarureti kabul edilmiştir.
Aramalara esas olarak Türkiye Jeolojik haritasının olmaması da
ameliyatı imkânsız hâle getiren ciddi bir sebep olmuştur.
Devlet eliyle yapılan Petrol Ameliyatının zafiyeti; gerekli ma­
lî kudrete ve yeterli mütehassıs personele ve malzemeye ve tecrü­
beye sahip olduğu bilinen yabancı özel sermayenin memleketimiz
Petrol Sanayiine daveti fikrini geliştirmiştir. Sınai yatırımlarda
yabancı özel teşebbüsün mali gücü, sahip olduğu modern tekno­
lojisi ve sahip olduğu mütehassıslarla yer almasının faydah ola­
cağına dair gelişen bu fikirler, parlamentoda iki kanunun tedvi­
nine yol açmıştır. Bunlar:
6224 sayılı Yabancı Sermaye Kanunu
6326 sayılı Petrol Kanunu
dur.
63â6 sayılı Petrol Kanununun ve bu kanunda 6987 sayılı ka­
nunla değiştirilen hükümlerinin temel hususiyeti şimdi arz ede­
ceğim hususlar olmuştur:
1 — Petrol ameliyatı yerli ve yabancı özel teşebbüs tarafın­
dan yapılacaktır.
2 — Türk Devletinin adına petrol ameliyatı, hususi kanunla
özel teşebbüs gibi harekete mezun ve haklı TPAO tara­
fından yapılacaktır.
3 — Kanunun birinci maksadı: Türkiye'nin ihtiyacını karşı­
layacak ham petrolün sür'atli, verimli ve fasılasız istih­
salidir. Badema ihracata sıra gelecektir.
Kanunun ikinci maksadı ise: Özel teşebbüsün kuraca­
ğı rafinerilerin işleyeceği yerli ham petrolden elde edi­
len mahsullerle memleket ihtiyacının karşılanmasıdır.
4 — Devletin içersinde bulunduğu malî güçlüklerin kısmen
olsun giderilmesi, memlekette iş sahası azalması ve yer­
li petrolün bulunması halinde derhal işlenmesi, imkânı­
nın sağlanması gayesiyle, ithal malı ham petrolün nakli,
tasfiyesi ve mahsullerinin toptan satışı da Petrol ame­
liyesi sayılmıştır.
6326 sayılı kanun tasarısında yer alan ve T.B.M.M. ce red edil­
diği için kanunlaşmayan 136 ncı madde tasarısı o tarihteki par­
lamento ekseriyetini teşkil eden Demokrat Partisi milletvekilleri
tarafından reddedilmiş olmasına rağmen; o zamanın muhalefeti­
ni teşkil eden CHP'si ve rahmetli genel başkanı, kanunları takip
eden seçim mücadelesine mevzu olarak bu iki kanunu seçmiştir.
Böylece Türk, kamuoyu önünde Petrol münakaşası başlamış­
tır. Bu münakaşanın başladığı tarihte yıllık ham petrol istihsali­
miz 58.008 tondu ve yılhk istihlâkin de 1.017.482 ton olduğu tes­
pit edilebiliyordu. Yani ihtiyacımızın % 5.7 sini yerli istihsalle kar­
şılayabiliyorduk. Yine bu tarihte tasfiye kapasitemiz de 200 ton/
gün yani 60.000 ton/yıl'dı. (Batman).
1954 seçjmIerinde seçim meydanlarında başlayan bu müna­
kaşa, 1962 yılı 27 Mayısına kadar sükûnete ulaştı ve kısmen de
unutuldu. Nitekim 1961 seçimlerinden sonra rahmetli İsmet İnö­
nü'nün Başbakanı olduğu koalisyon hükümetlerinin programla­
rında Petrol Kanununun değiştirilmesine dair bir ibare yer alma­
dı. Ancak bu arada İPRAŞ ve ATAŞ rafinerileri faaliyete geçtiği
gibi BATMAN rafinerisinin de kapasitesi 330.000 tona iblağ edil­
di. TPAO Batman bölgesinde elde edip Batman rafinerisinde tas­
fiye ettiği ve çevre ihtiyacından fazla olduğu için Batman ikti;sadi mıntıkasında pazarlayamadığı benzin ve motorin yüzünden
sıkıntıya girdi. Petrol Ofisi bu fazla mahsullerin diğer tevzi şirket­
lerince de satın alınmasını istiyordu. Mevzu bir hukuki ihtilâf ha­
lini aldı. 8.000 ton motorinin satın alınıp alınmamasıyla ilgili ola­
rak başlayan' münakaşa, Komisere intikal etti. Komiser Osman
Tolun beyin (yerli ham petrolden elde edilen mahsullerin öncelik­
le pazarlanması gereğinin, Petr^ Kanununun ruhuna uygun ol­
duğuna) dair kararı üzerine, o ^ m a n k i Sanayi Bakanı, Çelikbaş
ithal malı ham petrol işleyen rafinerilerden mahsup ithalini, ev­
velemirde yerli ham petrolden elde edilen mahsullerin satılmış
olması şartına bağladı.
Fakat 1960 Anayasasının ihtiva ettiği Sosyal Devlet fikrinin
gelişmesine muvazi olarak biraz evvel CHP'li bir Bakan ile sonra­
dan CHP'ye kaydolunup CHP senatörü olan bir zat ve yine CHP'
ye kayıtlı bir hukuk müşaviri arasında ve halkın huzurunda cere­
yan eden bu münakaşa; bir rejim anlayışı ve bir sistemin değişti­
rilmesi münakaşası haline döndü.
Kısacası Türk Politika adamları tekrar Petrol mevzuunu ele
aldılar. Talebe dernekleri yollara düştüler. Milli Petrol mitingleri
birbirini izledi. Açık oturumlar, radyo konuşmaları. Petrol Ofis is­
tasyonlarında fahri olarak ve milli bir vazife görür gibi pompa ba­
şında satış yapmalar bu safhada yer aldı. Halbuki o tarihte Petrol
Ofisi istasyonlarında CALTEX Şirketinden ithal edilmiş ham pet­
rolden CALTEX'in ortağı olduğu İPRAŞ rafinerisinde elde edilen
petrol mahsulleri satılıyordu.
Münakaşanın başladığı yıllar CHP Meclis grubu azası idim.
1963 yılında iki arkadaşımla birlikte gruba bir (Genel Görüşme)
teklifi verdim Teklifin hedefi yürütülen Petrol politikasının tasvib veya reddi idi. Görüşmenin devamı, sarih ve başlayıcı bir nok­
tai nazarın doğmasına yaramadı. Teklifin metni şudur:
C.H.P. Millet Meclisi Grubu
Sayın Başkanlığına
1963
ANKARA
Grubumuzun ve Karma Hükümetin üyesi bulunan Sana­
yi Bakanı Sayın Profesör Fethi Çelikbaş ile Parti Meclisi Üye­
si sayın Dr. Muammer Aksoy arasında basında ve binnetice
efkârı umumiye karşısında bir münakaşanın günlerden beri
devam ettiği malumunuzdur.
Mevzu; Türk Petrolünün himayesi, Petrol Dairesinin Pet­
rol Kanununun tatbikteki anlayışı, Türkiye Petrolleri Anonim
Ortaklığının durumu ve yabancı sermayenin milli menfaat­
ler rağmma himayesi gibi memleketimizin mühim mes'ele ve
müesseselerini ilgilendirmekte olduğu kadar, İcranın vazife
ifasında hata ve kanuna aykırılık olup olmadığı noktasından
yalnız Bakanın şahsını değil gayrı kabili tecezzi meşguliyet
taşıyan hükümeti de alâkadar etmektedir.
Siyasi meşguliyet taşıyan partili bir bakanın, aynı parti­
nin meclisi üyesi tarafından
Kapitüler anlayışla
Kanun dışı heveslerle
Türk petrolüne ihanetle >
Halkı aldatıcı beyanlarda bulunmakla
itham edilmekte olması, mevzuun parti yönünden de ehem­
miyetini vazıhan göstermektedir.
Münakaşaların fikrî merkezini, halen iş başında bulunan
hükümetin yürüttüğü Petrol Politikasının kanuna uygun bu­
lunup bulunmadığı ve isabetli olup olmadığı teşkil ettiğine
ve Karma Hükümetin Petrol Politikası ile ilgili icraatını gu­
rubumuzun bir üyesi ifa etmekte bulunmasına göre Grubu­
muz içinde Hükümetin politikasının kanuna uygun ve isabetli
olup olmadığı hakkında bir genel görüşme açılmasını müm­
kün görürüz.
Genel görüşme teklifimizin kabulü, neticesi sayın Grup
Hey'eti Pmumiyesince ne tarzda tecelli ederse etsin. Partinin
ve Hükümetin resanetini temin edecektir.
NETİCE:
1 — Genel görüşme teklifimizin kabulüne,
2 — Grupça tespit edilecek bir usul ile leyh ve aleyhteki fi-
kirleri toplayacak bir komisyonun seçilmesine,
3 — Komisyonca hazırlanacak rapor üzerinde yapılacak gö­
rüşmelerden sonra
4 — Hükümetçe halen yürütülmekte olan ve sayın Çelikbaş
tarafından temsil edilen Petrol Politikasının tasvip ve­
ya reddine karar verilmesini arz ve rica ederiz.
Saygılarımızla.
Turan Şahin
Şevki Aysan
A. A. Bolak
Bugünlerin galeyanı. Petrol sanayiinin tümüyle devletleşti­
rilmesi fikri ile noktalandı. Yine bugünlerde Reşit Ülker ve arka­
daşları Sayın Ecevit de dahil bir Petrol Kanunu değiştirme tekli­
fini meclise verdiler. (28.4.1965) Grubumuzda bir politika tespit
edilmeden ve Bakan değiştiği için yeni bir Bakanın devrinde Par­
lamentonun Petrol mevzuunda yeterli açık bilgiye sahip olmadı­
ğını ve bu sebeple de bir meclis tahkikatının faydasına kani ola­
rak 31.5.1965 tarihinde Millet Meclisi Başkanlığına aşağıdaki met­
ni tekrar edilen takriri verdik.
C.H.P. Millet Meclisi Grup Başkanhğma
13.5.1965 tarihinde Yüksek Başkanlığınıza sunduğumuz
ve petrol konusunda Millet Meclisince bilgi edinilmek üzere
araştırma yapılmasını mutazammm önergemiz 15 gün içinde
bir karara bağlanmadığından, İçyönetmeliğin 21 inci madde­
sinin 4 ncü fıkrası hükümlerine dayanılarak tarafımızdan
Meclis Başkanlığına intikal ettirilmiştir.
Bilgi edinilmesini ve gereğinin yapılmasına müsaadeleri­
nizi saygılarımızla rica ederiz. 31.5.1965
Gümüşhane Milletvekili
Nurettin Özdemir
Balıkesir Milletvekili
Ahmet Aydın Bolak
MÎLLET MECLÎSİ BAŞKANLIĞINA
Yürürlükte bulunan 6326 sayılı petrol kanununun ihti— 308 —
va ettiği lıükümlerin ve bu hükümlerin sorumlu kişilerce yü­
rütülmesinin millî menfaatlere aykırı olduğu hususu bir yılı
aşan bir zamandan beri Türk kamuoyunda tartışma konusu
olmaktadır.
Hükümet adına, muhtelif tarihlerde yapılan resmi be­
yanların yanı sıra; basında, üniversite ve çeşitli mesleki te­
şekküllerimiz ((muhit ve mahafilinde» yer alan fikir ve yazı­
lar, resmi beyanların aksi istikametinde tecelli etmektedir.
Son defa, hükümet adına yapılan beyanların karşısında
amme sermayesi ile kurulmuş bulunan millî şirketimiz Tür­
kiye Petrolleri Anonim Ortaklığı Genel Müdürünün basın
toplantısında yaptığı açıklamalar yer almıştır.
Ayrıca, Yüce Parlamentonun sayın üyelerinden bazıları,
6326 sayılı kanunun, değiştirilmesinde zaruret gördükleri hü­
kümlerinin değiştirilmesini isteyen bir kanun teklifini baş­
kanlığa sunmuşlardır.
Resmi beyanların karşısında bulunan ve Petrol Kanu­
nunun milli menfaatlere aykırı olduğunu ileri sürenlerin id­
diaları ile; gerek kanunun; gerek yürütülmesinin milli men­
faatlere uygunluğunu beyan edenlerin fikirlerindeki isabet
derecesini. Yüce Parlamentonun, biraz önce arzedilen kanun
teklifinin görüşülmesi sırasında tesbit ve açıklayacağı tabii­
dir. Ancak, Yüce Parlamentonun, bu teklifin görüşülmesinden
evvel, görüşeceği konu hakkında geniş bir bilgi hazırhğı ça-'
lışmasmda isabet olduğu muhakkaktır. Bu çalışmanın tekli­
fin ve konunun hallinde kaçınılmaz olduğu, karşılıklı iddia
ve ithamların ağırlığında haklılık kazanmaktadır. Milletimi­
zin bir yıl içinde tükettiği akaryakıt mahsullerinin üç milyar
TL. na baliğ olduğu ve halen yerli ham petrol istihsalimizin,
ihtiyacımızın % 27'sini ancak karşılıyabildiği de düşünülür­
se; kanunun ehemmiyeti bir kere daha aşikâr hâle gelecektir.
Bu gerçek ve bu çelişik fikirler karşısında ve bilhassa ik­
tisadi varlığımızın temel unsurlarından biri üzerindeki siya­
sete hukuki istikamet verilmek istendiği bir zamanda. Yüce
Parlamentonun; petrol konusunda kaynağından alınmış duru
ve doğru bilgileri toplaması en sıhhatli yoldur. Bugün görü­
nen manzara milletimizin, kendi adına yasama faaliyetinde
bulunan heyetlerin ve yürütme organlarmm hata ve hatta
ihanet içinde olduğunu iddia eden fikirlerin sıhhat derecesi­
nin tesbit edilmemiş olmasından doğan huzursuzluğudur. Bü­
yük Meclis eliyle toplanacak bilgilerin, bu huzursuzluğu gide­
recek tedbirlere en kuvvetli dayanak olacağı ve öz varlığımı-^
zı korumak endişesinin tabii bir neticesi gibi görünen büyük
bunalımın ancak ve ancak bu yoldan ferahlıyabileceği kana­
atindeyiz.
Kısaca arzettiğimiz ve Büyük Meclis huzurunda sözlü ola­
rak geniş izahına amade bulunduğumuz bu gerek ile;
A — Anayasamızın 8 8 . maddesine göre ve mecliste yer alan
siyasi partilerin ve bağımsızların adetleri oranında ka­
tılacakları bir komisyon kurularak,
B — Memleketimiz Petrol sanayiinin,
istihsalden-tüketime
kadar bugünkü durumu, bu sanayiin gelişme ve geniş­
lemesi için bir takım kanunî tedbirlere zaruret olup ol­
madığı hususunda Yüce Parlamentonun bilgi edinme­
sine aracılığınızı saygılarımızla rica ederiz. 13 Mayıs 1965
Ahmet Aydın Bolak
Balıkesir
Nurettin Özdemir
Gümüşhane
Gerek kanun teklifinin gerekse araştırma takririnin verildiği
1965 yılında yerli ham petrol istihsalimiz 1.532.843 tondu ve itha­
lâtımız miktarı olan 3.048.983 tonun yarısı idi. 1.532.843 tonun
701.265 tonu yani yarısı TPAO ve diğer yarısı da diğer şirketlerin­
dir. Kanun teklifi kanunlaşamadı. 1965 yasama devri bitti ve Mec­
lis yeni seçime girdi. Şimdi size o günleri hatırlatmak için bazı
görüşleri tekrarlamak istiyorum. Maksadım: Belli bir propaganda
atmosferinde haklı veya beğenilir bulunan fikirleri 14 sene sonra
bir kerre daha görüp haklılığını düşünmektedir.
Milliyet Gazetesinde 1965 yılnıda Dr. Cillov şöyle yazıyordu:
İktisadi Meseleler
Petrol Harbi
,
Br. Halûk CİLLO¥
Türkiye'de istihsal edilen ham petrol, memleket
ihtiyacını
karşılamaktan çok uzak bulunduğu halde memlekette ihtiyacın üs­
tünde tasfiyehane kurulmuş olması yüzünden, çeşitli menfaatle­
rin çarpışması ile «bir bardak suda fırtına koparmak» istenmiştir.
Bugün tamamen yerli petrol işleyen Batman Tasfiyehanesinin
benzin ve gazı, Doğu Bölgesi ihtiyacının bir kısmını karşılamak­
ta ve tasfiyehanenin elinde de bir miktar benzin stoku bulunmak­
tadır. Bu tasfiyehanenin petrollerini öncelikle satmakla görevli
bulunan Petrol Ofis, Batı Bölgesindeki satışları için buradan mal
çekmeyip yine dolayisiyle ilgili bulunan İPRAŞ'm mallarını sat­
mayı daha kârlı addetmektedir. Mobil, Shell ve BP şirketleri ise
ortağı bulundukları Mersin tasfiyehanesinin mallarını satmakta
aynı zamanda da iktisadi noktadan hareket ederek Doğu ihtiyaç­
ları için Batman'dan ikmal yapmaktadırlar. İşte asıl mesele de
bu büyük tasfiyehanenin istihsal kapasitesinin ne şekilde kulla­
nılacağı noktasında toplanmaktadır.
Bugün Türkiye Petrol piyasasının takriben % 4 1 ' i Amerikan
Şirketinde (Caltex ve Mobil) % 33 İngiliz şirketinde (Shell ve
BP) ve nihayet % 26 sı da Devlet elinde (Petrol Ofisi ve TPAO)
bulunmaktadır.
Her şeyden önce şurasını belirtelim ki Petrol gibi Türkiye ba­
kımından hayati bir yer altı servetinin durum ve istikbalinin
açıkça tartışılması ve memleket menfaatlerine en uygun düşen
yolun seçiminde büyük isabet vardır.
Ve şurasıda muhakkaktır ki Türk ham petrolünün öncelik­
le kullanılması ve yeni kuyuların açılmasını teşviki her menfaa­
tin üstünde addedilmelidir.
Ayrıca Türkiye'de Petrol Arama ve çıkarma işleri için satışı­
nın tek elde toplanması yani TPAO ile Petrol Ofisin birleşmesi ge­
rekmektedir.
Geçenlerde Senatoda Petrol konusunda açılan genel görüş­
mede çeşitli soruları hükümet adına cevaplandırılan Sanayi Ba-
kanı gerek yabancı Sermayeyi Teşvil^ Kanunu gerekse Petrol Ka­
nunu hükümlerine aykırı kararlar alınmayacağını açıklamış bu­
lunmaktadır.
Bu prensipler kabul edildikten sonra dahili petrol piyasası
ihtiyaçlarının âdil rekabet satışları altında yerli ve yabancı pet­
rol şirketleri tarafından tatmin edilememesi için hiçbir sebep yok­
tur. Mesela ATAŞ ortakları Mobil, Shell ve BP'nin Doğu'da sat­
tıkları benzini Batman'dan çekmeleri şart koşulabilir. Buna mu­
kabil Petrol Ofisin aynı miktar mamulü Akdeniz ve Ege Bölgele­
rinde satmak üzere yüzde yüz yabancı ham petrol işleyen İPRAŞ
yerine ATAŞ'tan çekmesi istenebilir. Böylelikle nakliye masrafla­
rından tasarruf sağlanacağı gibi. Batman mahsullerinin satışı da
kolaylıkla temin edilebilecektir.
Ayrıca, böyle bir anlaşmaya varıldığı taktirde, Türkiye'ye
önemli döviz tasarrufu sağlayan Petrol Tasfiyehanelerinden biri
olan Batman'm isabetsiz kuruluş yerinin yarattığı menfii rekabet
durumunun mahsurları ortaklaşa ortadan kaldırılacaktır.
Türkiye'de faaliyet gösteren yabancı petrol şirketleriyle yer­
li şirketlerin ahenkli çalışmaları temin edildiği taktirde, bugün
mevcut fazla tasfiye kapasitesinin de memleketin artan ihtiyaç­
ları tarafından massedilinceye kadar ihracat vesair tedbirler sa­
yesinde halledilmesi pekâlâ mümkün olabilecektir. ^
Dr. Halûk Clîlov
Dr. Nezih Neyzi ise 5 3.1965 günlü MilliyeVde şöyle
yazıyordu:
.Petrol meselesi hakkında açık oturumlar yapılmakta, maka­
leler yazılmakta, fakat herkes meseleyi kendi temayüllerine veya­
hut temsil ettikleri zümrelere göre ele almakta ve maalesef tam
hakikati kimse söylememektedir.
Mesela bir şirket kalkıyor ve sattığı petrolün tamamen yerli
olduğunu iddia ediyor, halbuki bu aynı şirket sattığı malın kısmı
küllisini ecnebi bir şirketten ham petrol olarak ithal etmekte ve
rafine ettikten sonra piyasaya sürmektedir. Bunun neresi yerli
malıdır, izahı zor bir mesele oluyor. Kamuoyu ile bu şekilde oy­
nama, yanlış bilgi vererek milli hisleri tahrik etmek ve böylece pi­
yasada satış yapmak uzun vadeli olumlu bir ticari politika olma­
sa gerek.
LÜZUMSUZ ÎTHAmAR:
Bazı dergiler yabancı petrol şirketlerine cephe alarak bir
kampanya açmakta ve bunu büyük bir muvaffakiyet saymakta­
dır. Gaye ecnebi şirketleri memleketten kaçırmaksa herhalde yo­
lu bu değildir. Kapitülasyonlardan kurtulduğumuz gibi icap eder­
se bütün ecnebi şirketlere güle güle demek kabildir. Fakat hem
davet etmek hem de ürkütmek izahı zor bir harekettir. Bilhassa
Müşterek Pazara üye olmayı düşündüğümüz bir devrede daha da
garip kaçmaktadır.
YERLİ-ECNEBİ ARAŞTIRMA:
Herhalde ecnebi şirketleri umumi menfaate hadim birer ce­
miyet saymamalı ve yaptıkları faaliyeti buna göre değerlendirme­
lidir. İlk önce şunu kabul- etmek lazımdır ki ecnebi şirketler bizim
petrol aramamıza mani değillerdir. Kırşehirden Doğu Beyazıt'a
kadar büyük bir sahayı kaplayan III cü ve IV cü arama bölgeleri
ecnebi şirketlere kapalıdır.
Ecnebi şirketler petrol aramakta ve bulamayınca arama ruh­
satlarını terk etmektedirler. Bırakılan sahaları talep eden yerli
veya yabancı şirketler almaktadırlar. Nitekim E S S O Şirketi Tür­
kiye'de 20-25 milyon dolar sarfettikten sonra aramaktan vazgeç­
miş ve memleketi terketmiştir.
Giderken de arama ruhsatlarının çoğunun TPAO satın al­
mıştır. Bugün yabancı şirketler TPAO'nm sahalarına yakın yer­
lerde araştırma yaptıklarına göre en verimli sahaların halen ec­
nebilere kapalı olduğunu iddia edebiliriz.
En kesif faaliyet V ci bölgede (Siirt Bölgesi) görülmektedir
ve bu sahada yerli ve yabancı şirketler çalışmaktadırlar.
1959 senesinde ESSO Şirketi 1.585.498 hektarlık
araştırma
ruhsatı almış ve bilahare Libya'da büyük bir saha keşfettiği için
Türkiye'den ayrılmağa karar vermiştir. Nitekim aynı sene 22 şir­
ket Türkiye'de petrol ararken halen 10 kadar şirket araştırma yap­
maktadır. Bunun için ecnebi şirketlerin sahaları kapattıkları bil
ze aramağa yer bırakmadıkları, petrolü bulduktan sonra gizle­
meleri birer hurafeden ibarettir. Buna Kakta Kuyusu güzel bir
misaldir. Kâhta Kuyusunu bulan ecnebi bir şirket bu kuyuyu ve-
rimsiz olduğu için işletmek istememiş ve aynı sahadan verim ümit
eden yerli bir şirkete devretmiştir.
ARAŞTIRMANIN FAYDALARI:
Türkiye 9 araştırma bölgesine ayrılmıştır ve memleketin tak­
riben yarısını teşkil eden III. cü (Sivas) ve IV.cü (Erzurum) bölge­
leri ecnebilere halen kapalıdır. Açık olanlarda ecnebi şirketleri ça­
lıştırmak onların yapacağı jeolik etüdlerden istifade etmek ve bul­
dukları hem petrolden faydalanmak bizim için verimli olur ka­
naatindeyim. Petrol Dairesinin bu işi sıkı tutması gelen şirketlerin
evvela kendi menfaatlerini göz önünde tutacaklarını tabii olduğu­
nu unutmaması lâzımdır.
Türkiye kendi petrolünü ne zaman kendisi istihsal ederse o
zaman hızlı kalkınma imkânı bulacaktır.
Onun için, kanaatimce, yabancı şirketleri ürkütmek değil bi­
lâkis teşvik etmek lâzımdır. Bunu ispat gayet kolaydır zira 6224
numaralı ecnebi sermayesi kanunu altında memlekete ancak 30
milyon dolar civarında döviz gelmiş buna karşılık petrol kanunu
200 milyon dolardan fazla malzeme elde edilmesini sağlamıştır. Pet­
rol Kanununa göre bu döviz ancak petrol bulunursa ödenecek, bu­
lunmazsa ödenmeyecektir.
HAM PETROL Fİ ATLARI:
Esnebi şirketlerin ham petrolü bize pahalıya satmaları konu­
sunda kendimizi değil onları mes'ul tutuyoruz. Halbuki petrole
ödeyecek dövizimiz olmadığı yıllarda bu şirketler milyonlarca do­
larlık malı kredi ile bize vermişlerdir. Bundan dolayı kendilerine
minnettar olmamız icabettiğini kasdetmiyorum. Bu ticari şirketler
herhalde Türkiye'ye güveniyorlardı ki milyonlarca dolarlık malı
kredi ile verdiler. Fakat herhalde bu aynı şirketler satabildikleri
zaman bütün dünyada mallarını en iyi fiata satmağa uğraşacak­
tırlar. Alıcı olan bizlerin de en ucuz fiata satın alma hakkımız ba­
kidir ve fiatları kırdırmağa çalışmamız lâzımdır. Yüksek fiatları ka­
bul veya reddetmek bizim elimizdedir. Petrol Şirketleri ile pazar­
lığa girişmeli ve yerli ham petrol bulununcaya kadar dışardan ge­
tirilecek ham petrolü ucuza mal etmeğe çalışmalıdır.
NAKLİYE PROBLEMİ:'
Resmi neşriyata göre TPAO'nun elinde Batman rafinerisinde
işleyemeyeceği kadar ham petrol bulunmaktadır. Mobil ve Shell'in
Kayaköy ve Şelmoda buldukları kuyular çok elverişlidir. Bu pet­
rolleri halen tek hat bir demiryolu ile Siirt bölgesinden deniz kena­
rına nakletmek imkansızdır. Kamyonla takviye edilen bu nakliyat
çok pahalı ve verimsiz olmaktadır. Biran evvel Siirt bölgesinden en
yakın Akdeniz limanına bir ham petrol borusu döşemelidir. Bunun
için lüzumlu mali kaynakları Türkiye muhakkak bulabilir. Hatta
boruların büyük bir kısmı yerli olarak dahi imal edilebilir. Meselâ
Kırıkkale gibi bir fabrika bazı tadilat yaparak ve yerli saç işleye­
rek bu boru hattının mümkün mertebe yerli malzeme ile yapılma­
sını sağlayabilir. Böyle bir ((Pipeline» hem demiryollarının yükünü
hafifletecek hem de bu gün dövizle temin edilen kamyonları orta­
dan kaldıracaktır. Deniz kenarına indirebileceğimiz her damla ham
petrol hariçten gelecek ham petrolü azaltacaktır.
Hiç vakit kaybetmeden bu petrol borusunun yapılması şarttır.
Gene vakit kaybetmeden eldeki bütün vasıtalarla kuyular açmalı
ve ham petrol borusu tamamlandığı zaman elde mümkün merte­
be fazla verimli petrol kuyusu bulundurulmalıdır.
SONUÇ:
Memlekette ciddi olarak çalışan birkaç petrol şirketini boşu­
na ürkütmeğe uğraşmakta bize bir fayda yoktur. Türkiye'ye gel­
miş bulunan bu şirketleri çalıştırarak istifade etmemiz kabildir. İktisaden kalkınmış olan memleketler gelişme devrelerinde hep ecne­
bi sermayesinden istifade etmesini bilmiş olanlardır.
Boru hattının Milli ANONİM bir şirkete yaptırmakta fayda
vardır. Kârlı bir iş olacağı malûm olan petrol nakliyatını ecnebi şir­
ketlere kaptırmak hata olur, zira tabiatiyle kârlarını dışarıya gön­
dereceklerdir. Milli Bankaların ve elinde büyük istihsal kapasitesi
olan Kırıkkale gibi tesislerin iştirakiyle bu hayati boru hattı döşenebilir. İlave finansman icap ederse piyasaya hisse senedi çıkararak
kârlı bir işe para toplamak kabildir. Yalnız hiçbir yabancı şirketin
tahvil almaması şartı koşulmalıdır. Boru hattı Devlet Demir YoUa-
rı gibi bir amme hizmeti olarak işletilir ve ham petrolü olan yerli
veya yabancı şirketler ücretlerini ödeyerek hem petrolü deniz ke­
narına getirebilirler. Buradan tankerlerle İPRAŞ ve ATAŞ rafine­
rilerine nakledilecek olan ham petrol ecnebi ham petrolün yerini
alacaktır.
Polemikler ve karşılıklı ithamlar yerine harekete geçerek bu
iktisadi can damarımızı bir an evvel kuvveden fiile çıkarmanın za­
manı artık gelmiştir.
Dr. Nezih Neyzi
Burhan
Felek
Beyin
aynı devreye
ait yazısı ise
şöyle:
Devletçilik ve Halk Partisi
Burhan Felek
Bugünler memleketimizin kalkınması bakımından eşref saat­
leridir, veya öyle olması umulur; çünkü her kafadan bir ses çıkar,
bir kısım iş adamları,
— Ya herru ya m e n u derken, bir kısım politikacılar da,
— Ya devlet başa ya kuzgun leşe, diye düşünürken bu mem­
leketin sağlam hamurlu çocukları,
— Yarın ne olacak? diye endişe ile düşünmektedir. Çünkü ek­
serisi:
((Böyle gecenin hayır umulur mu seherinden» diyecek hale
gelmiştir ve çünkü önde seçimler vardır.
Bunlara sebep hep iklimin bozukluğudur. Bu sene yalnız ha­
valar değil siyasi iklim de pek düzelemedi. Eh dün değil evvelki gün
ihtilâlden hem de ((demokratik» bir ihtilâlden çıkmış bir memle­
kette, hele Kıbrıs davası gibi kalkınma için kemerleri sıkma gay­
reti gibi hadiseler arasında elbette irili ufaklı aksaklıklar olacak­
tır. Bir kere ekonomik işler iyi gitmemektedir. Ama bu bozukluk bu
günün işi değildir. İhtilâlden hayli evvel başlamış ihtilâlle devam
etmiş, nihayet Kıbrıs buhranı ve Kıbrıs buhranının —her zaman
söylediğimiz gibi— memleket işlerinde cirminden fazla etki yap­
ması yüzünden artıp eksilmemiştir. Böyle olunca şuradan bura­
dan her yerden şikayetler olur, bu şikayetler partizan çatışmala-
rıyla mübalağa edilir. Ve derken «her derde deva» sosyal ekonomik
ilaçlar ortaya dökülür. Bunun birisi sosyalizm adı altındaki ne
idüğü belirli cereyandn. Bu cereyan bir kere akmaya başladı mı
birinin ayağına taş takılsa özel teşebbüsü suçlar. Gitgide her şe­
yin devlet eline geçmesini istiyenler suyun yüzüne çıkar. İşte bun­
ların istedikleri devletçiliği burada münakaşa edecek değiliz. Bu
türlü sosyalizm komşularımızda örnekleri var. Ne gibi neticeler el­
de edildiğini o memleketlerde hürriyet ve demokrasi rejiminin bu­
lunmayı şöyle önleyebiliriz. Bir memleket işiyle rejimiyle havasiyle «hür ve mesut» olur. Üst tarafı palavradır ve serbest laf ettirmeyeh memlekette ekonominin düzgün ve halkın mesut olduğunu id­
dia etmek ve buna inanmak —inadına değilse— safdilliktir. O ka­
dar iyi olan şartları halkın münakaşa etmesine o kadar cennet olan
memleketten halkın serbest çıkmasına neden müsaade edilmemiş?
Bunlar bin kere söylenmiş şeylerdir; ama bugünlerde tekrar tem­
cit pilavı haline gelmektedir. Zira hakikatler kasıtlı olarak değiş­
tirilmekte ve bu memlekette tam solda bir idare geleceği zannı do­
ğurmaktadır. Bu gayretler sırasında en çok ele alman tutanak Halk
Partisinin devletçiliği ve solculuğudur. Çok defa Halk Partisi adı­
na hiç de Halk Partililerin ve Halk Partisi tüzük ve geleneğinin tas­
vip etmediği konuşmalar olmaktadır. Halk Partisi bir büyük bün­
ye değiştirmedikçe esasındaki milliyetçilik ruhunu atıp çok solda
bir yer alamaz. Bunun için çok aza ve lider kaybetmek ve anane­
lerini, kurucularını inkâr etmek gerekir. Ona da kimsenin ne ar­
zusu, ne de takati vardır. Memleket aşırı solcularının ipe sapa gel­
meyen lafları arasında Halk Partisinin de komünizme yakın solcu
olduğu ileri sürülür. Bu sözler hep söylendiği zaman bizim seçmen
kütlesinden bir sürü «oy» gidiyor hem de kime? Tabii «zıddıyle te­
davi» kaidesine göre nasyonal sosyalistlere bunlar da kim? Eğer
hâlâ görmedinizse bu mevzuiarla uğraşmayın, yakında görürsü­
nüz.
Halk Partisi ise bu memleketin temel partisidir. Böyle zaman­
larda vuzuhlu, berrak konuşmalıdır ki; kendine yorulan aşırı ve
aykırılıkların havasına kapılmasın ve bunları benimsemiş gibi gö­
rünmesin, bunun için de Halk Partisi sözcüleri dikkatli davranma­
lı arasıra hem partilileri hem sempatizanları aydınlatmalıdır. Bu
olur mu? Hayır. Aksine olarak ters anlaşılacak lâflar konuşulur
onu da ağzı karalar alıyorlar ele Halk Partisini istedikleri renge boyuyorlar.
Evet İnönü'nün dediği gibi Halk Partisi devletçidir. Ama ya­
nında bir de milliyetçiliği vardır. Devletçiliği izah eden beyanna­
meleri vardır. Bu devletçilik, zaten ötedenberi mevcut olan devlet­
çiliktir. Ana sanayi büyük münakale sanayii, enerji sanayii, ağır
demir sanayii, ormanlar, madenler muhabere sanayii, silah ve kim­
ya sanayii.
Bunların bir kısmı henüz İngiltere'de dahi devletleştirilmemişken bizde yıllardanberi devletin elindedir. Devletin elinde alkol,
tütün, çay, tekstil, kundura, kağıt, azot, tuz, gemi inşaası, çimen­
to sanayii gibi devletleştirilmesinde fayda olmayan endüstriler de
vardır. E daha nenin devletçisi olacağız? Haa Ticareti Devletleş­
tirmek mi? O komünist sistemidir. Sanayii de ticareti de perişan
eder.
Ben şahsen İnönü'nün:
— Tekstil sanayii benim neme? Bugün değerini bulsam sata­
rım? dediğini işitmişimdir ve hakikat de budur.
İmdi boyuna sağda mısın? Solda mısın? diye sorarak Halk Par­
tisinin durumunu Bolşevikliğe yakın göstermek isteyenlerin oyu­
nuna düşmeyelim. Halk Partisi oldum olalı yukarıda söylediğim ka­
dar devletçidir. Yani öteki partiler kadar devletçidir. Şu farkla ki
o bunu söyler berikiler söylemeden yapmak isterler.
Bu satırlarla Halk Partisi etrafında söylenen ve dönen riva­
yetleri işiten Halk Partililerin çıkaramadıkları seslerini canlandır­
mak istedim. Halk Partisi bugüne dek ne kadar devletçi idiyse o
kadar devletçi olur ve orada kalır. Daha ilerisine giderse hüviyeti­
ni, kuvvetini ve yekpare!iğini kaybeder. Ona da kimsenin eli var­
maz ve gücü yetmez.
Burhan Felek
14.5.1965 günlü Müliyet îstanbuVdan şu havadisi
(İnönü «Petrol Devlet elinde olmalD) dedi)
veriyordu:
CHP Lideri partililerle yaptığı sohbet toplantısında görüşlerini
açıkladı ve görevden çekildiği zaman bayram yapacağını söyledi.
Muhalefet lideri İsmet İnönü dün CHP il merkezinde partili­
lerle yaptığı sohbet sırasında «Beni iyi tanımayanlar çekildiğim
zaman bayramdır, rahatlıktır» demiştir. İnönü toplantıda «Bütçe­
ye ne renk oy kullanılacak» sorusunu «Aldığımızı vereceğiz» şeklin­
de cevaplandırmıştır.
CHP Genel Başkanı «İyimser olduğunu fakat bu iyimserliğin
partilileri gevşekliğe sevketmemesini» istemiştir.
Neşeli bir şekilde partililerin sorduğu soruları cevaplandıran
İnönü sertlikle yapılan muamelelerin mücadele azmini arttırdığı­
nı, fakat «İyilik ve samimiyet» ile yapılan hareketlere karşı gele­
mediğini belirtmiş «Yumuşak yüz beni mahveder» demiştir.
İnönü muhtelif konularda kendisine sorulan sorulara şu ce­
vapları vermiştir.
REJİM: Yapılan çalışmalar ve konuşmalarla iftiraları yok et­
mek ve demokratik düzenin sükûna kavuşmasını sağlamak lâzım­
dır. Sağlam temeller üzerine oturan demokratik rejim tekâmül dev­
resi geçirmektedir. Bu tekâmülle gidersek partiler yalnız seçim za­
manında çalışacaklar ondan sonraki devrelerde memlekette huzur
sükûn olacaktır.»
ZAM: «Zammın Anayasaya aykırı olduğu kanaatindeyiz. Ka­
nunlaşmasını bekliyoruz. Ondan sonra mahkemeye gideceğim. Bu
memlekette huzursuzluk yaratmayacağım. Anayasa hükümleriyle
halledilecektir hiçbir küçük hesabımız yoktur.»
SEÇİMLER: «Parti içindeki çekişmeler seçim şansına tesir eder.
Bunu aklınızdan çıkartmayın. Parti içindeki ihtilaflar vatandaşın
nazarında itimadı sarsar. Vatandaşın gözleri sizin üzerinizdedir.
Esas mesele vatandaşı inandırmak teveccühünü kazanmaktır.»
PETROL: Biz devletçi bir partiyiz, petrol devlet elinde bulun­
ması gereken bir konudur. Bu kanun çıkarken «Sermaye ve teknik
isteyen bir konudur» kanaati hakim oldu. Bunu biz kabul etmedik.
Bu kanuna dayanılarak birçok taahhütler yapılmıştır. Şimdi bun­
ları bırakınız denemez. Devlet böyle bir şey söylemez, yalnız kanu­
nun İslah edilmesi arzuları vardır.
Sayın Ecevifde
petrol mevzuunu kaleme aldı. 15.5.1965
gün­
lü Milliyet de PETROL başlıklı makalesi şöyle:
P E T R O L '
7 Şubat 1954 tarihli Petrol Kanunu ile yabancı devletlere de­
ğil devletlerinde üstünde yabancı kuvvetlere imtiyazlar tanınmış­
tır. Bu imtiyazlar kapitülasyon niteliğindedir. Bu imtiyazlar ba­
ğımsızlığımızla çelişkendir. Bu imtiyazlar Türkiye'ye birşey kazan­
dırıyor olsa idi belki bütün bunlara katlanılması düşünülebilirdi.
Ama bu imtiyazlar Türkiye'ye birşey de kazandırmamaktadır.
Bu imtiyazlar kalkınmalımda ulusal güvenliğinde bir hammaddesi
sayılabilecek petrolü büyük ölçüde devletlerüstü yabancı kuvvet­
lerin egemenliğine bırakmıştır. O devletlerüstü yabancı kuvvetler
isterlerse petrolümüz vardır. İstemezlerse yoktur. Petrol kanunu o
kuvvetlere fiilen bunu tayin etme, yetkisini veriyor. O kuvvetlerde
11 yıldır bu yetkiyi Türkiye'de petrol çıkmasını sağlamak için kul­
lanıyorlar.
Sayın Prof. Muammer Aksoy bu gerçeği ve bu gerçeğin neden­
lerini ((Milliyet» de çıkan yazıları ile açıklamıştır. Şimdi bu yazıla­
rını ve petrol konusunda başka yazılarını ((Türkiye'nin Petrol Fa­
ciası ve Çıkar Yol» başlıklı bir küçük kitapta derlemiş.
Sayın Aksoy'un söyledikleri şöyle özetlenebilir:
Bizde, 1954 tarihli Petrol Kanununun sağladığı imkânlardan
yararlanarak petrol Çıkabilecek bölgelerimizde imtiyazlar elde eden
büyük yabancı petrol ortaklıkları Orta-Doğu'da ve başka yerlerde
dünyanın tüketim gücünü aşan ve daha uzun yıllar dünya tüke­
timini fazlasıyla karşılıyabilecek olan petrol kaynaklarım ellerinde
tutmakta ve işletmektedirler. Yeni petrol kaynaklarma değil, iş­
lettikleri kaynaklardan çıkan petrolü satabilecekleri pazarlara ih­
tiyaçları vardır. O ülkelerden bir çoğunda da petrolü Türkiye'de
mümkün olduğundan daha ucuza çıkarabilmektedirler.
Bu durumda o ortakların Türkiye'de büyük masraflara katla­
nıp petrol bulmaları ticaret mantığına uymaz. Ticaret mantığına
uyan onların Türkiye'de petrol bulmamalarıdır. Petrol bulmak için
değil, petrol bulmamak için Türkiye'dedirler. Mademki Türkiye'de
petrol bulmakta çıkarları yoktur. Öyleyse neden Türkiye'ye geli­
yor. Neden Türkiye'de kalıyorlar. Türkiye'nin petrol kaynaklarını
neden ellerinde tutuyor jar? Gene Sayın Aksoy'un belirttiği gibi bu­
nun nedenleri de iki noktada toplanabilir:
1 — Türkiye'de başkaları o arada Türkler petrol bulmasın
diye Türk petrol kaynaklarını ellerinde tutmaktadırlar.
2 — Siyasal istikrardan yoksun bölgelerdeki petrol kaynak­
ları bir tehlike ile karşılaşırsa, Türkiye'deki petrol kaynaklarını iş­
letebilmek veya işletme tehdidinde bulunabilmek için bu kaynak­
ları ellerinde tutmaktadırlar. Nitekim özellikle Ortadoğudaki kay­
naşmaların yoğunlaştığı ve petrol şirketlerine karşı tepkilerin art­
tığı dönemlerde yabancı şirketlerin Türkiye'de petrol buldukları
haberleri yayılır ama buhran sona erince bu haberler ya unttturulur, ya da yalanlanır.
Ara sırada Türkler kendilerinden umut kesmesinler diye:
— Petrol fışkırdı, fışkıracak yollu haberler duyurulur. Ama
hiçbirinin sonu gelmez.
Yabancılara verilen imtiyazlarla sınırlanıp daracık kalmış bir
bölgede yetersiz maddi imkânlarla Türkiye Petrolleri Anonim Or­
taklığının çıkarmakta olduğu petrol bütün yabancı ortaklıkların
Türkiye'de çıkardığı petrolden daha çoktur. Bu bir tesadüf değildir.
Bu Türk petrolcülerinin elinde bir keramet oluşundan değildir. Bu
ticaret mantığının kaçınılmaz bir sonucudur.
Tabii kaynaklarımız o arada petrolümüz «Devletin hüküm ve
tasarrufu altında» o lacak ama devlet bu kaynakları işletmeyecek­
tir.
Türkiye'de devlet kibrit yapacak, ayakkabı yapacak, kumaş
yapacak, ama petrol işletmeciliği yapamayacak.
Türkiye'de devlet yeraltından kömür çıkaracak, krom çıkara­
cak, tuz çıkaracak ama petrol çıkaramayacak.
Bu mantığa sığmaz.
Devletçiliğin fazlası fazla olabilir ama devletçiliğin bu kadar
sınırlanması da bir devlet haysiyetiyle bağdaşamaz.
Fakat işte 1954 tarihli Petrol Kanunu bu sınırlamayı getirmiş
devlete kendi petrolünü bulup çıkarmayı yasak etmiştir.
Bir devlet kurumu olan M.T.A. Türkiye'nin jeolojik inceleme­
sini yapar ve bu incelemeleri ortaya çıkardığı bilgiler yabancıla­
rın yararına sunulur. Bu ne devletçiliğe sığar ne liberalliye.
Petrol Kanununa dayanarak yabancılar gelirler, bizim devle­
timizin kendilerine sunduğu bilgilerden yararlanıp Petrol için en
umut verici bölgeleri kapatırlar ve o kaynakların ortaya çıkarıl­
masını önlerler.
Ortaya çıkacak olurlarsa da kendilerine başka öyle imtiyazlar
tanınmıştır ki, Türkiye'nin Petrolünü ithal etse, ödiyeceği döviz­
den daha çoğunu Türkiye'de çıkardıklar petrol karşılığında alıp
götürebilirler.
Bu, bir bağımsız ülke için yalnız zarar verici değil utanç da
verici bir durumdur.
Bu durum düzeltilmelidir. Kamuoyu artık bu durumu düzelt­
mek gerekliliğini kavramıştır. Bu kavrayıştan doğan gücün karşı­
sında kimsenin gücü dayanmayacaktır.
Türkiye kendi petrolünü kendi aramalı bulursa kendi çıkar­
malıdır.
Belki bunun için sert ve süratli tedbirlere ihtiyaç yoktur.
Yabancı petrol ortaklıkları üzerinde sıkı bir denetleme kuru­
labilir. Haklarını kötüye kullananların ruhsatları geri alınabilir ve
kanunda yapılacak değişiklikle, Türk Devletine veya Türkiye Pet­
rolleri Anonim Ortaklığına o bölgelerde petrol aramak için önce­
lik tanınabilir. Bu alan, özel teşebbüse, yabancı sermaye bütün bü­
tün bütün mü kapansın?
O kadarı da gerekli değildir.
Belki en ölçülü ve gerekçesi formül Cumhuriyet Halk Partisi
programının 5 inci maddesindedir. Programın bu maddesi. Petrol
İşletmesini «münhasıran Devletin elinde bulunması zaruri» bir iş
sayar. Ancak, bir parantez açarak şunu ekler: «Şahsi teşebbüsle
ortaklık caizdir»
Türkiye'nin can damarı, sayılabilecek bir yeraltı kaynağı, bun­
dan daha ileri ölçüde yabancıların teşebbüsüne bırakılamaz. Bıra­
kıldığı vakit o can damarının kurutulduğu 11 yılda kimsenin yalanlayamayacağı ölçüde ısrar edilmiştir. Yabancı ortaklıklar bunu
kendi tutumları ile isbat etmişlerdir.
Bülent ECEVÎT
5 Haziran 1965 günlü Cumhuriyet de de şöyle havadis var:
TPAO Genel Müdürü
Dün Üniversitede konuştu:
«Siz beceremezseniz biz yaparız sözleri artık iflas etmiştir..»
Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı Genel Müdürü İhsan Topaloğlu dün Ortadoğu Teknik Üniversitesi Rektörü Kemal Kurdaş'm daveti üzerine üniversitede bir konferans vermiş ve: «Petrol
işi doktriner bir dava değildir. Sağ-Sol çekişmeleri arasında, milli
petrol davası ihmal edilmemelidir» demiştir. TPAO'nun faaliyetle­
rini de anlatan Topaloğlu Petrol Kanununun 11 yıllık uygulaması
içinde ortaya çıkan ve milli ekonomi aleyhindeki hükümlerinin
mutlaka değiştirilmesi gerektiğini, ham petrol ithal fiatlarmda
yüzde 35'e kadar bir indirim sağlanabileceğini iki yıldır Parlamen­
toda bekleyen Petrol Ofis Kanununun derhal çıkarılmasında büyük
faydalar olduğunu belirtmiş ve özetle şunları söylemiştir:
«11 yıllık tatbikat içinde hataya düştüğümüz tarafların bu­
lunduğu ortaya çıkmıştır. Hataları süratle tashih etmemiz şarttır.
Ve esasen vazifemiz de budur. Bu vazifeyi yerine getirmezsek ge­
lecek nesiller yakamıza yapışacak ve bizden hesap soracaklardır.
Milli şuur, petrol davasını halle yetecektir. Yurt ekonomisi bakı­
mından böylesine önemli bir konuda başarı elde edemezsek kaybı­
mız büyük olur. Karşımızdakiler propagandada çok mahirdirler.
Fakat ortada hiç bir propagandanın gizleyemeyeceği gerçekler var­
dır. «Siz beceremezsiniz biz yaparız» iddiaları iflas etmiştir. Neti­
cede Türk personeli ehliyet, bilgi, enerji ve gücünü isbat etmiştir.»
Milletlerin ilanihaye sömürebilmesi imkanı yer yüzünde artık
kalmamıştır. Türkiye, petrol konusunda uyanmakta ve gerçekleri
görmektedir. İşi bir doktrin meselesi halinde göstermek gayretleri
maksatlıdır. Bu doktrin işi sağ-sol meselesi değildir. Petrol hepimi­
zin davasıdır. Ve istediğimiz sadece müktesep haklara halel getir­
meden petrol kaynaklarımızın milli menfaatlerimize en uygun şe­
kilde işletilmesini sağlayacak kanun tadillerinin yapılmasıdır. Baş­
ka demokratik ülkelerde bunun benzerleri çok yapılmış ve dava ka­
zanılmıştır. Türkiye'de bu mücadeleden başarı ile çıkacaktır. Tür­
kiye Petrolleri Anonim Ortaklığı bir milli kuruluştur. Büyük his­
se ile devletindir. Devletin malına karşı Cihat Açan ise bu günkü
hükümettir. Kimin yararına? Dünyaya yeni yeni hilkat garibe­
leri sunmakta yektayız.
Akşam Gazetesi
17,5.1965
günlü sayısında şu havadisi veri­
yordu:
CHP'li iki Milletvekili Aydın Bolak ve Nurettin Özdemir, haf­
ta içinde Meclise petrol konusunda bir Meclis araştırması önerge-
si verdiler. Petrol Şirketi avukatlarının ve MobiFin yavrusu «Türk
Petrol» ün hissedarlarından Aydın Bolak'm bu önergesi hazırlan­
makta olan yeni petrol kanununu geciktirmek ve Mecliste Enerji
Bakanlığı bütçesi görüşülürken tenkitleri önlemek isteği şeklinde
yorunlandı. Kısacası alafranga beylerin alaturka kurnazlığı.
Sayın Bediî Faik ise 26.5.1965 günü Dünya Gazetesinde
yazıyordu:
şöyle
HEP ONLAR HAKLI
İki CHP Milletvekili petrol konusunda bir Meclis araştırması
teklif ettiler. Ve bunu isterken Türkiye'nin petrol üretiminde he­
nüz pek yetersiz olduğunu gösteren rakamlar açıkladılar. Bu ye­
tersizlik inkar edilememiştir. Sıralanan rakamların karşısında da
matematikle çıkılamamıştır. Ya ne yapılmıştır? Biraz vatan mil­
let edebiyatı biraz da her iki milletvekilinin yabancı petrol şirket­
leriyle ilişkileri olduğuna dair malum sol yaygaracılığı.
Bir politikacı avukatın söylediklerine değil de ille de ilişkile­
rine bakılacaksa, 1954 den Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığının
hukuk müşavirliğine geçinceye kadar petrol konusuyla bir petrol
sobası kadar dahi ilgili tek konuşmasına rastlanmamış avukata da
söylenecek çok söz var demektir. Acaba o neden «ücretli bir mü­
dafi» delildir de, sermayesinin yüzde yüz Türk olduğu açıklanan
bir şirketin hukuk müşavirine sıra geldi mi o hemen «tutulmuş»
veya «satılmış» oluverir.
Ama solun mantığı bu onun ekmeğine yağ süren her bıçağın
sapında mutlaka bir sağlam bilek ve hemen öpülecek bir temiz el
vardır. Fakat o ekmeği ufalayan hesapsa mutlaka yanlış; bilgiyese
muhakkak ters ve bunlar uzatan eller de yüzde yüz kirli ve satı­
lıktır.
Adama sen komünist misin? diyorlar. İki kadeh içer içmez hep­
sinin her yerde övündükleri taraf bu ya, sıkışınca korkularından
hayır'ı basıyorlar ve bir adama komünist demek için onun mah­
kemeden böyle bir hüküm alması şarttır diyorlar. Ey pekiy ya şu
göklere çıkardığınız «Karanlıkta Uyananlar» filminin senaristi? di­
yorsunuz. Bu defa da hayır diyorlar o komünistlikten hüküm giy­
miştir ama iftira, mahkeme böyle bir karar vermiştir ama zuhül,
temyiz tasdik etmiştir ama politika icabı Mahkeme ilamlısına ko­
münist denemez kendi kendini ilân edenine komünist denemez,
hatta «beni yaratan Stalindir» diyerek Moskof topraklarına dudak
deydiren şaire de komünist denemez ama kendilerince hoşa git­
meyen bir ses. çıktı mı Amerikan uşaklığından başlayarak ne ka­
dar küfür varsa dizmek onlara serbest ne kadar çamur varsa sıç­
ratmak onlara mubah. Türkiyede sol gerçekten çok mesafe almış­
tır. Ama bu gidişin şamatacı bir iftira furyasından ibaret lokomo­
tifi uzun zaman hiçbir rampaya rastlamamak gibi bir rahatlığa da
ermişti. Bugün bir karşı cephe direnişinden fazla kendi iftiracılığı­
nın ve ulu orta ithamcılığmm çamur yığınlarından ibaret bir en­
gele rastlamış haldedir ve elbette artık aynı hızda gidemiyor. Yay­
garasını gittikçe arttırması da bundan. Ve asıl tersliği kendi ka­
tarından fışkıran iftira çamurlarını kesecek yerde onları çıkarma­
ya devam ederek duygularını gıdıkladığı çeşitli zümreleri vagonla­
rını itmeğe zorlamasında
Pek hayırlı bir iş yaptıklarını sanarak henüz o katarı sırtlarıyla itmekte olanlar da şüphesiz bir gün uyanacaklardır ve Tanrı
bu memlekete acıyorsa bunu da daha fazla geciktirmeden yapa­
caktır.
aCumhurnjeUm
20,51965 günlü sayısında Alnaddin Bügi im­
zalı röportaj (Petrol Savaşı) başlıklı ve şöyle yazılıyor:
MİLLÎ PETROL DAVAMIZ
Memleketimizde son zamanlarda sessiz bir savaş cereyan et­
mekte yabancı petrol tröstleri ile tek milli petrol şirketimiz arasın­
da cereyan eden bu savaş gittikçe de hızlanmakta Türk piyasasın­
dan tek milli petrol şirketini yok etmeye sinsice çalışan ve şimdilik
savaşı da kazanmış gibi gözüken dev yabancı şirketlere karşı mü­
cadele bayrağını açanların başında ise, Türk Petrolleri A.O. Genel
Başkanı İhsan Topaloğlu ile Petrol Ofis Genel Başkanı Kenan Onat
bulunmaktalar.
SAVAŞIN NEDENLERİ?
Türk Petrol Kanununun kendi uzmanlarına hazırlatmakla bu
savaşın en stratejik noktasını ele geçiren yabancı şirketler yüzde
100 sermayesi kendilerine ait Mersijı Rafinerisini kurmakla «zafe­
re» yaklaşmışlardır. Yabancı ülkelerden ham petrol getiriliyor, Mer­
sin'de tasfiye ediliyor, sonra da piyasaya sürülüyordu. Artık Türk
parasını ele geçirmek için satış istasyonları ile memleketi donat-
mak kâfi geldi. Petrol piyasasmı Türkiye'de böylece ele geçiren ya­
bancı şirketler, bir zamanlar petrol ihtiyacının yüzde 40 mı gide­
ren Petrol Ofisini zayıflatmaya yöneldi. Bütün Devlet Sektörleri ile
Ordunun petrol ihtiyacını inhisar altına alan yabancı şirketler
«Devlet içinde devlet olmaya» başlamıştı. Petrole dayanan sanayi
kollarını yabancı şirketler kurmak istiyor. Batman İskenderun ara­
sında yılda 3 milyon 500 bin ton ham petrol taşıyacak pipe-line
(Petrol boru hattı) nm ise Türk Petrolcüleri tarafından yapılması­
na Petrol Dairesi vasıtasiyle engel olmaya çalışıyorlardı.
SAVAŞ AÇILIYOR
Bu durum karşısında yılda şimdilik 1 milyon ton ham petrol
üreten TP ile Petrol Ofisin mücadele bayrağını açması kaçınılmaz
bir zorunluk oldu. Önce, Dünyada üretilen petrole karşılık, tüke­
tim azdı. Dünya ham petrol rezervi ortalama 1 milyar 400 milyon
tondu. Satışa hazır petrol stoklarında ise 200 milyon ton petrol
beklemekteydi. Bu durum, petrol şirketlerini petrol aramadan çok
petrol satış pazarları tutmaya yöneltti. Demek ki Türkiye de pet­
rol aramak yabancı şirketlerin «savaş manevralarından» öte bir
anlam taşımamaktaydı.
Yabancı şirketlerle mücadeleye önce yukarıda sıralarla ger­
çekleri kamuoyuna anlatılmakla başlanacaktı. Mersin rafinerisi­
nin neden Türk ham petrollerini işlemediği açıklanacaktır. Neden
petrol çıkarmanın yabancı şirketlerin işine gelmediği kolaylıkla
anlaşılmış olacaktı. Ayrıca milli güç ve teknik elemanlarımızın ken­
di tabii kaynaklarımızı çıkarıp işleyecek seviyede olduğu yerinde
yapılacak incelemelerle halka duyurulacaktı. Yabancı şirketlerin
4 petrol sondaj kulesine karşılık milli şirketin 7 sondaj kulesiyle mü­
cadeleden başarıyla çıkmaması için herhangi bir sebeb var olma­
dığı belirtilecektir.
BAŞARILAR
Sessiz savaş herşeyden önce iktisadi bir savaş olacaktı. Bunun
yapılması için de büyük sermaye gerekiyordu. İlk adım 150 milyon ^
liralık TP yi 500 milyon lira sermayeli duruma getirilmekle atıldı.
Türkiye'nin 4,5 milyon ton petrol ihracatını milli şirketimizin kar­
şılaması ancak bundan sonra mümkün olabilecektir. Bu yapıldı
ikinci mesele yılda 700 bin ton ham petrol işleyebilen Batman Ra-
finerisinin 1 milyon ton işleyebilecek kapasiteye getirilmesi ve bu
arada ikinci bir rafinerinin de İzmit'te faaliyete geçirilmesi ile
çözümlendi. Geçen Ağustos aymdan itibaren Türk jetlerinin ben­
zinini, Türk şirketi sağlayarak tehlikeli bir durumu ortadan kal­
dırdı.
Yabancı şirketlerle sessiz savaşta milli şirket tarafından sağ­
lanan başarılar bununla da kalamazdı. Nitekim yılda 60 milyon
dolar döviz tasarrufu sağlayacak pipe-line hattını milli şirket inşa
etmeye başladı. Ayrıca yılda 35 milyon dolar döviz tasarrufu sağ­
layacak olan ve en az 10 bin kişiye yeni iş sahası açacak olan «Petro-Kimya Sanayn'nin de TP tarafından ele alınması bir diğer ba­
şarı oldu.
Ama, bu başarıların en önemlisini denilebilir ki T.B.M.M. den
çıkacak olan yeni Petrol Kanunu sağlayacak ve belki de bu kanun
sessiz petrol savaşında tek miUi petrol şirketini zafere ulaştıracak­
tır.
Sayın Bediî Faik'in Dünya'daki diğer bir yazısı şöyle:
YA SONRASI...
Türkiye'nin yıllık petrol tüketimi 4 milyon 183 bin ton...
Türkiye'nin yıllık üretimi 864 bin ton
Geriye kalır üç milyon 319 bin ton
Petrolü millileştirelim. Amenna ve saddaknâ ama şu üç mil­
yon tonluk açığı nasıl kapatacağız. Önce onu bilelim ve öğrene­
lim.
Yabancı şirketlerin milyarları bulan yatırımlarının karşılığı­
nı haydi bulduk ödedik ve hepsini kapı dışarı ettik diyelim. On­
lar tası tarağı topladıkları an Türkiye üç milyon tonluk bir akar­
yakıt açığına düşmeyecek midir? Yani, işliyen her motorlu aracı­
nın dörtte üçü duracak bütün kamyon nakliyatının bütün traktör
faaliyetinin bütün otobüs ve otomobillerinin en az dörtte üçü yer­
lerinden kıpırdamaz olmayacak mıdır?
Buna yüksek frekanslı bir vatan millet edebiyatıyla ve nasyo­
nal sosyalizm tezgahlarında dokunup, enternasyonalin pençeleri­
ne gerilmiş demagoji perdeleriyle «hayır» demek yetmez. İsbat lâ­
zım rakamla, hesapla, personelle, isbat. Petrolün miUileştirilmesiyle birlikte, Türkiye'nin bütün motorlu vasıtalarını ve bunların
temin ettiği iş gelirlerini oldukları yerde kazıklıyan bir düzene gir-
meyeceğimiz İsbat edilmiş de sanki buna rağmen hâlâ da «yaban­
cı petrol de yabancı petrol» diye dövünenler varmış gibi mugalâta
yapanlar eğer pek malum bir maksadın hizmetkârları değillerse
muhakkak pek zavallıdırlar.
Kim istemez petrol gibi bir can damarın yüzde yüz millî eller­
de olmasını? Ama Türkiye'nin, üç milyon tonluk bir petrol açığı ile
üç yabancı şirketten kurtulduğu gün, yer yüzündeki zulmün ve
kan ilik bırakmadan sömürüşün en namlı timsali olan bir tek şir­
kete, komünizmin kucağına düşeceği tehlikesi görüle görüle böy­
le bir harekete girişmek milliyet adına işlenen cinayetlerin en kor­
kuncudur. Hedefin millileştirmek olması başka, binbir hazırlık in­
san üstü bir çalışma ve hedeften en küçük bir sapışa meydan ver­
meyecek topyekûn bir anlayış isteyen böyle bir gayenin hiçbir ger­
çekleştirme şartı elde olmadan gecelik entarili Musaddık gibi sel,
sele, sümük, sümüğe sokak sululuğu yaparak hemen yarın ele geç­
mesi mümkünmüş gibi ortalık karıştırmak başka.
Türkiye'nin sol sapıtkanları bu ikinci yolu zorlamakla akılla­
rı sıra tam can noktayı yaklamışlardır. Petrol üretiminde büyük
bir sıkıntıya düşecek olan Türkiye'yi Batı'dan büsbütün kopara­
rak ağababaları kızıl Rusya'nın kucağına atmaktan ibaret olan bu
can noktası iyi görülmediği sürece kazanan yalnız onlar olacak ve
bir oy tamahı ve iktidar hırsı içinde bunu gözden kaçıran siyasi
partiler akıllarını başlarına alıncaya kadar bu böyle sürüp gidecek­
tir.
Son Havadis Gazetesinde
yazıyordu:
M. Faik Fenik 5.6.1965 günü şöyle
OKKA HER YERDE 400 DİRHEMDİR
Anlayamadığımız esaslı bir nokta var: Bu Petrol Kanunu ve
Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu yalnız seçim devrelerinde mi
memlekete zararlıdır? Yalnız o sıralarda mı ekonomimizi kapitü­
lasyon altına sokar? Seçimler bir defa yanılıp bitirildikten sonra
yine her taraf gül gülistan olur; kimse ne Petrol Kanunundan şi­
kayet eder ne kapitülasyondan bahis açar öyle mi?
Evet, akıl sır ermeyen mesele işte budur.
Nitekim şimdi seçimlerin yaklaştığı şu sıralarda yine orta­
lık buram buram petrol kokmağa başladı. Evvelce adı sanı anılma­
yan yabancı sermayenin ahtapot gibi kollarını ekonomimize sar-
dığı söyleniyor. Sömürücülerden bahsediliyor çıkarcılarm kalkmma
gücümüze sülük gibi yapıştıkları iddia ediliyor. Ve bütün bu tar­
tışmaların dozu gün geçtikçe daha çok artırılıp hatta tecavüze ka­
dar varıyor.
Gidi emperyalistler sizi gidi hainler sizi bizim kanımızı emer­
siniz değil mi?
Hava, bir 1954 havası o zamanda bu mealde iddialar ortaya
atılmıştı, şimdi ona bir de aşırı sosyalistlerin her ne şekilde olursa
olsun bir kargaşalık çıkarmak milleti birbirine düşürmek gayretle­
ri eklendi. Ver yansız gidiyorlar. Oysa ki Enerji ve Tabii Kaynaklar
Bakanı Sayın Mehmet Turgut'un Millet Meclisindeki konuşmasın­
da pek güzel belirttiği gibi Halk Partisi Genel Başkanı İnönü bun­
dan çok kısa bir zaman evvel bugün CHP propagandacıların yay­
dıkları fikirde değildi, daha doğrusu iktidarda iken 1954 seçim
kampanyasında söylediklerinin tamamiyle aksi tezi savunmuştu.
Çünkü görmüştü ki ne Amasya'nın elma bahçeleri ne Balıkesir'in
çiftleri, çubukları Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu var diye ya­
bancıların eline geçmemiştir. Petrol Kanunu Türkiye'nin zararına
değil yararınadır. O zamanlar 544 civarında olan istihsali bugün
bir milyona yaklaşmıştır. Bunların hiç birisinin kapitülasyonla bir
ilgisi yoktur. Nitekim İnönü 3 Ocak 1964 de Senatoda bir soruyu
cevaplarken şöyle konuşmuştur:
— Netice ne olursa olsun Petrol Kanunu mevcuttur. Mevcut
olduğu gibi tatbik edilecektir. Yabancı sermaye ile kim memleke­
timize gelmişse emniyettedir. Ve kanun ile kim memleketimize gel­
mek istiyorsa bütün eşit hakları ile işinde emniyet hakları ile ça­
lışmaktadır.
Bugün Halk Partisinin mütemadiyen aşırı sola taviz vermesi
karşısında bu emniyet kalmış mıdır? Bizzat CHP sözcüsü Turhan
Feyzioğlunun Millet Meclisindeki konuşması böyle bir emniyeti kö­
künden baltalamamış mıdır?
Feyzioğlu hemen şunu söylemiştir.
— Sadece petrol konusundaki tutumları hükümete güven büt­
çeye beyaz oy vermememizi tek basma engel olacak kadar hatalı­
dır.
Oysa ki İnönü'nün ayrıca Türk-İş Dergisinin 1985 Ocak sayı­
sında şu beyanı vardır:
— Bizim sarsılmaz kanaatimiz şudur: Devletin taahhütlerinde
mutlaka sarsılmaz bir emniyet ve istikrar olmalıdır. Onun için ya^
329 ~
'
.
bancı sermaye Petrol Kanunu ve Yabancı Sermaye Kanunu içinde
emniyetle işleyecek ve ondan istifade olunacaktır. Bunlar emniyet­
le işleyince herkes kendi payını alır. Bu meseleler katı ideolojik kai­
delerle halledilecek mevzular değildir.
E peki ne oldu İnönünün Senatodaki sözleri Türk-İş Dergisin­
deki beyanatı? Turhan Feyzioğlu burada Genel Başkanı ile çeliş­
me halinde değil midir? Hadi İnönü on sene evvel muhalefette iken
söylediklerinin tamamen yanlış olduğunu iktidarda iken anladı da
durumu biraz geç de olsa düzeltmek zorunda kaldı. Ya Feyzioğlu'nun onun iddialarını şimdi cerhetmesindeki sebeb ne?
Ne mi? Çünkü CHP Meclisinde İnönü tekrar fikir değiştirmiş
Petrol Kanununun tatbikatında sakatlıklar ve aksaklıklar var de­
miş ve kanunun değiştirilmesini istemiştir.
Bir atalar sözümüz vardır. «Okka her yerde dört yüzdirhem»
derler. Meğer değilmiş. İnönü iktidarda iken başka muhalefette
iken başka imiş.
Hele seçimler zamanı büsbütün başka.
Ne yazık ki siyasi menfaatlere göre fikir değiştirenler bir de
bu memleketin mukadderatında hâlâ söz sahibi olmak istiyorlar.
Bizim bahtsızlığımız da işte bu.
Buraya kadar size aynen sunduğum yazıları 14 sene sonra da­
ha salim ve sakin değerlendirebileceğiz:
O günlerden hatırımda kalan ve bana ferahhk veren: Rah­
metli İnönü'nün 3.6.1965 günlü CHP Birleşik Gurup toplantısında
söyledikleridir. «Petrolü topyekûn devletleştirmek veya millileştir­
mek başka temel bir politikadır. Böyle bir kararımız yoktur. Üze­
rinde uzun uzun çalışmak lâzımdır. Mevzuun beynelmilel mahzur­
larından ciddi olarak sakınırım« Muhterem İnönü, Cumhuriyet
Senatosunda, 1954 yılı tenkidlerini hatırlatan azaya da:
«Hükümet olmanın görev ve sorumluluk anlayışı ile muhale­
fette konuşmak başka şeydir. Petrol Kanunu uygulanacaktır. Dev­
letin verdiği söz ve güvenceler değişmeden devam edecektir.»
Mealinde cevap vererek 1865 parlemento yılını kapatmıştır.
Mevzu 12 Mart 1971 tarihine kadar parlamento dışında görü­
şülmekte devam etmiştir. Nihayet Muhterem Erim'in Hükümeti
«Ana depoların devletleştirilmesi»
programı ile birlikte «Petrol
Reformu Kanun Tasarısı» m Parlamentoya sunmuştur.
Bu Kanun Tasarısı üzerine hazırlayıp Parlamento azalarına,
generallere ve bütün ilgililere gönderdiğim notun metnini tekrar330
lamak istiyorum. Petrol Reformu Kanun Tasarısı (1/656) hakkın­
da :
1 — 6326 Sayılı yürürlükteki Petrol Kanununun Petrol
Arama istihsal ve işletmeciliğini rekabet ve müsavat
esasları dairesinde hususi teşebbüse bırakan esasların
faydalı olmadığı, petrol kaynaklarımızı gerektiği ölçüde
geliştirmediği ve aksine Türkiye'nin kendi petrol kay­
nakları üzerinde tasarrufunu tehdit ederek çalışma ve
hamlelerini ve binnetice keşiflerini engellediği: Halbuki
sınırlayıcı hükümler kaldırıldığı ve gerekli mali imkân­
lar sağlandığı taktirde ihtisaslaşmış milli kuruluşumu­
zun Petrol Kaynaklarımızı değerlendirebilecek
teknik
güce ve elemana ve Türkiye yararına en uygun teknik
ve ekonomik stratejiyi uygulama imkanlarına sahip bu­
lunduğu gerekçesi ile tasarı hazırlanmıştır.
Tasarının
a) Ekonomik
b) Politika ve Stratejik .
c) Kanuni
olmak üzere üç gayesi vardır. Bu gayeler kısaca şöyle
tekrarlanabilir:
a) Petrol Kaynaklarımızı Kamu İktisadi Teşebbüs ve
yatırımları ile sür'atle geliştirerek öncelikle ülkemi­
zin tüketimini tamamen kendi kaynaklarımızla kar­
şılamak ve sonra ihraç edecek seviyeye ulaşmak,
b) Petrol kaynaklarımızı kendi kontrolümüz altında
bulundurmak,
c) Mer'i Kanunun 2. maddesinde yer alan ve Anayasa­
nın 130. maddesine aykırı hükmü değiştirmek,
tasarının finansman ve teknoloji ile ilgili mecburiyetle­
ri göz önünde bulundurarak Özel Sektörün Petrol Ara­
ma ve İşletme faaliyetlerine katılmasını sağlayıcı esnek­
liğe sahip kılındığı da gerekçede yazılıdır.
Tasarı yukarıda çok kısa olarak hülasa edilen gerekçe
ile mevcut kanunda değişiklikler yaparak şu esasları ge­
tirmektedir.
1 — Hususi teşebbüse öncelik terk* edilerek petrol ara­
ma ve işletme kamu kuruluşuna hasredilmiştir.
2 — Arama ve İşletme ruhsat süreleri kısaltılmıştır.
331
3 — İhtilafların halliyle ilgili
Komiserlik Müessesesi
kaldırılmıştır.
4 — Petrol Hakkı sahipleri içiiı tanınan Özel Vergilen­
dirme rejimi Anayasaya ve Türk Devletinin hakimi­
yet hakkına aykırı olduğu için kaldırılmış ve Pet­
rol Hakkı Sahipleri Genel Vergilendirme rejimi
içine alınmıştır.
5 — Rafinaj faaliyeti Kamuya hasredilmiş ve yabancı
menşeli ham petrole dayanarak rafineri kurma im­
kânı kaldırılmıştır.
6 — Nisbi, tükenme payı kaldırılmıştır.
7 — Yeniden ithal edilecek sermayeye Kur Garantisi
kaldırılmıştır.
8 — Petrol ve Petrol mahsullerinin ihracı halinde ihraç
bedelinin ithal edilmiş sermaye mahsubu hükmü
kaldırılmıştır.
9 — Piyasa fiyatı tarifi değiştirilmiştir.
10 — Petrol İşleri Genel Müdürlüğü adı ile bir teşkilat
düşünülmüş ve Petrol Dairesi ile Bakanlığın Yakıt­
lar Dairesi bu teşkilata bağlanmıştır.
11—Tasarının getirdiği esasları tasarının gayesi hak­
kındaki düşüncelerimizi ifade eden sonra münaka­
şa etmekte isabet vardır.
Bu sebeple evvela Tasarının 6326 sayılı Kanunun esasların­
dan vazgeçme için ileri sürdüğü hususların doğru olup olmadığını
düşünmek lâzımdır. Bu sebeplerin başında geleni Anayasaya ay­
kırılık teşkil etmektedir. 2. Erim Hükümetine göre: 6326 Sayılı
Kanunun 2. maddesinin hükmü Anayasanın 130. maddesine ay­
kırıdır. 130. madde ise aynen:
((Tabii servetler ve kaynakları Devletin hüküm ve tasar­
rufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı
Devlete aittir. Arama ve işletmenin Devletin özel teşeb­
büsle birleşmesi suretiyle veya doğrudan doğruya özel
teşebbüs eliyle yapılması kanunun açık iznine bağlıdır,
demektedir. Hüküm tereddüde yer vermeyecek kadar açıktır. 6326
Sayılı Kanunun 2. maddesi 130. maddeye aykırı değildir. Bu mad­
deye uygun bir istisna hükmüdür. Binaenaleyh 2. Erim Hüküme­
tinin siyasi ve iktisadi ve hukuki tercihi, Petrol Arama ve İşletme­
sini Devletin inhisarına vermek olabilir, bu bir' tercih meselesidir.
— 332 —
Ancak böyle bir tercihin kanuni gerekçesi: 6326 sayılı kanunun 2.
maddesinin Anayasaya aykırılığı olamaz. 2. Erim Hükümetinin Ta­
sarı ile güttüğü ikinci gayesi ise ekonomiktir.
Bu gaye Tasarıda şöyle ifade edilmiştir.
((17 yıllık bir uygulama devresinde ulaşılan mertebe iç üreti­
min, tüketiminin ancak yüzde 38'ini karşılayabilmesi ve bir taraf­
tan artan tüketim sebebiyle 1972 yılında cari olacak kapasiteye
göre 8 milyon ton ham petrol ithali için CİF tutarı ile 147 milyon
dolara ihtiyacımız vardır. Bu sebeple ekonomik stratejinin gereği
olarak gerekli mali imkânların sağlanması suretiyle arama ve iş­
letmenin Devletçe yapılması lâzımdır. Zira Devlet kuruluşu gerek­
li teknik güce ve elemana sahiptir.
Bu sebeple, Petrol arama ve işletmesinde Devlet tekelciliğini
uygulamayı mümkün kılacak ve sevk edilen hükümleri haklı kıla­
cak açıklıkta değildir. Zira 17 yıllık uygulama devresinden başarı­
sız çıkan maalesef Devlet Kuruluşumuz olmuştur. Bu başarısızlığın
sebebi kanundan çok Devlet Kuruluşumuzun Petrol Sanayiinin ge­
rektirdiği Koordinasyondan araştırma imkânlarından yönetim is­
tikrarından, teknolojik bilgilerden ve mali imkânlardan yeterine
nazaran mahrum oluşundan doğmuştur, TPAO, MTA ile birlikte
30 senedir çalışmalarının sonunda ancak 1 milyon ton istihsale
ulaşabilmişlerdir.
Marifet çok delik delmek değil çok petrol üretebilmektir. Ger­
çekten önümüzdeki yıllar petrol tüketimimiz artacaktır.
Medeni
milletler seviyesine çıktığınızı söyleyebilmemiz için nüfus başına
enerji tüketimimiz elbette yükselecektir. Enerji temininde kaynak
olarak akaryakıtın hâlâ yüzde 50 nisbetinin üzerinde bulunduğu
memleketimizde 1975 ham petrol tüketim tahmini (en kötümser
bir tahminle) 16-17 milyon tondur. Sanayiimizin, ulaştırmamızın
gelişmesini isterken akaryakıt tüketim miktarının sabit kalması el­
bet de umulamaz. Bir taraftan ihtiyacın artacağını tahmin veya
tespit etmek, diğer taraftan mevcut düzeni temelinden yıkıp TPAO
yu 4 senede bugünkü istihsal seviyesinin on misli istihsale çıkarma
gibi nazari ve başarıyaul aşmadığı taktirde çok pahalıya ödeyece­
ğimiz bir müdie sahip olmak, birbirleri ile bağdaşamaz. Kaldı ki 2.
Erim Hiikümeti çok yuvarlak bir beyanla bu ümidi vaz etmektedir.
O da TPAO'nun gerekli mâli imkânlara sahip kılınması hususu­
dur. TPAO'nun elinde halen 23 sondaj makinası vardır. Aramada
tecrübeli Mühendis sayısı belli değildir. Mali imkân ile neyin kast^
333
^
edildiği de malûm değildir. Bu mali imkânlar 100 milyar lira farz
edilse ve TPAO'ya hemen verilse ne kadarmm yatırılabileceği ve
ne ölçüde netice almataileceği de tasarmm gerekçesinde yer alma­
mıştır. Kaldı ki tasarının başka bir bölümünde şu cümlelerle bu
gerekçe terk edilmektedir. (
Tasarı: Finansman ve teknoloji
ile ilgili zorunlukları göz önünde bulundurarak özel sektörün pet­
rol arama ve işletme faaliyetlerine
)
Eğer bu cümlede yer alan fikir doğruysa o taktirde (Milli Ku­
ruluşumuz petrol kaynaklarımızı değerlendirebilecek teknik güce
elemana yeteneklere sahiptir) Cümlesinin doğruluğu nasıl kabul
edilebilir ve fıkra dayanarak 6326 sayıh kanunun tesis ettiği Pet­
rol Sanayiinin temel hukuki felsefesi ve sistemi nasıl değiştirile­
bilir,
ı
Yer altı servetlerimizin devlet hüküm ve tasarrufunda oldu­
ğu münakaşa dışı bir gerçektir. Mevzu: Bu yer altı servetinin yer
üstüne çıkarılarak Türk Milletinin faydalanmasına sunulmasıdır.
Tercih edilecek yolun seçiminde hisler değil, akıl hakim olmalıdır.
Yeni sevkedilen 6. madde metni ortada iken hangi siyasi iktidar
bir özel şirkete arama ruhsatı veya belge verebilir. Yine hangi
TPAO'nun Müdürü veya İdare Meclisi arama bölgelerinde ruhsat
istemediği boş saha bırakarak ilerde bir özel kişi petrol bulursa
kendisini mes'ul durumda bırakacak bir tutuma girebilir veya Ba­
kanlar Kurulunun bir özel şahsa ruhsat verme kararma mesnet
olacak olumlu bir mütalâa verebilir. Tasarının, memur pisikoloj isinden ve tüm gerçeklerden uzak hayalciliğini lâyık seviyesine in­
dirmek lâzımdır.
Tasarının 3.cü gayesi ise stratejiktir. Yani 2. Erim Hükümeti
bu tasarı ile Milli Savunmamızın ve Milli Sanayimiizin temel mal­
larından Petrolün Devlet Şirketi elinde bulunmasını derpiş etmek­
tedir.
Doğrudur; Petrol Devlet Şirketi elinde bulunmalıdır. Ancak
dünya üzerinde demirperde devletleri hariç şimali Afrika ve Arap
Yarımadası ile İran dahil bütün Devletler bu arzularını petrolün
yer altından yer üstüne milli ihtiyaca yeter ve ihraca elverişli ha­
le gelmesinden sonra beyan etmişlerdir. Komşu Mısır hâlâ Ameri­
kan şirketlerinin istihsalini sağlayan anlaşmalar içindedir.
Balık ağı dolmadan denizden çekilip ağzı
kapatılmamıştır.
Son misali Kaddafi'dir. Bizdeki aceleciliğin sebebi nedir? Anlamak
mümkün değildir. Kaldı ki mer'i kanunun 13. maddesi ile bütün
— 334 —
petrol hakkı sahiplerinin istihsallerini memleket ihtiyacına tah­
sislerini emretmekte
mümkündür.
Senelerce petrol dairesine mühendis vermeyen veya verdiği
mühendislere günde 26 lira harcırah ödeyen ve ücretlerini Beynel­
milel piyasanın ücretlerine göreg ülünç seviyede ödemekte ısrar
eden bir anlayışla yabancı ve yerli yatırımları kontrol
edeceğini
zanneden zihniyetle hazırlanan tasarı; memlekete ne fayda geti­
rir. Yabancıyı suçlayıp vatan kurtaran kimse hüviyetine
bürün­
mek çok ucuz bir davranıştır. Senelerdir TPAO ya Umum Müdür,
İdare Meclisi Azası tayin ederken, Mattefnin ENVde yaptığını yap­
maya muktedir olmayan ve ancak dost arkadaş veya yoldaş tayin
eden zihniyetdeki kişilerle Yerli Petrol Sanayii, ancak ithal edilen
ham petrolü veya mahsullerini kullanmak suretiyle kurulur, TPAO
nun seneler içindeki bilançolarının kârının ancak yerli ham petro­
lün gümrük vergisi ve istikrar fonu muafiyetinden veya pipe-line
taşımacılığından doğduğunu ve bu kârlar bilançodan tenzil edil­
diği zaman müessesenin zarar etmekte
olduğunu bilerek karar
vermekte isabet vardır, İtalya'da ENİ'nin yaptığı mutlak devlet
inhisarı değildir. Bütün yabancı şirketler hem arama hem de rafiiaj sahasmda rekabet esası le mevcuttur. Mettei yalnız belli coğ­
rafi sahalarda imtiyaz ve inhisar almıştır. Mattei'nin muvaffaki­
yeti ENİ'nin dünya petrol ticaretine sanayiine girmesini mümkün
kılacak ticari, teknik ve imalat işlerine sokmuş kendi arama ve is­
tihsal aletlerini yapar, rafinerilerini inşa edebilir hale getirmiş
tanker filosu teşkil etmiş ve bir taraftan ham petrol alıp mahsul
satarken diğer taraftan dünyada ilmi hizmet satışı rekabetine gir­
miştir.
Araştırma labaratuvarları, enstitüler bunları besleyen mali
imkânlar kıtalararası pazar tecrübesi ve bütün bunları yaparken
siyasetin, tesiri altında olmamak; İtalya başarısının sırrıdır. Biz­
de partiler iktisadi devlet teşekkülü ve teşebbüslerini ve büyük ti­
cari ve sınai kuruluşları yönetirler. Halbuki İtalya'da ve teşekkül
ve teşebbüsler Parlamentoya ve Hükümete hâkimdir. İRİ - ENİ
FİAT İtalyan hükümetine şekil verirler. Binaenaleyh stratejik ga­
yeye ulaşabilmek için bir Petrol İşleri Genel Müdürlüğü kurup ya­
bancılara ruhsat vermeyerek, o Genel Müdürlüğe Personel Kanu­
nu içinde ücret alan memurları yerleştirerek stratejik madde olan
ham petrolün yer altından yer üstüne çıkacağını farz etmek doğ­
ru değildir. Safdillik veya Solun oyununa düşmek sayılır.
335
I l l — Tasarının getirdiği yeni esaslar hakkında düşünceleri şöyle
ifade etmek mümkündür.
Eğer Kanunun felsefesini Petrolün arama ve istihsal ve rafi­
naj ini devletin inhisarına terk edip mevcut şirketlerin bazı hak­
larını müktesep telâkki ederek yeni yabancı şirketlere veya mev­
cutlara yeniden ruhsat veya belge verilmesini ancak istisnaen tec­
viz eder hale ifrağ ediyor isek; teferruata girmeden evvel tasarı ile
TPAO'yu ENFgisi çalışabilecek hale getirecek
hükümleri
hazırla­
malıyız. Bu günkü kadrosu ve zihniyeti ile yani memurlarla ve me­
murların meşguliyet anlayışı,
meşguliyet
rekabeti ve
cesaretiyle
Beynelmilel
petrol pazarına
girilemez.
Evvela bu hedefe varabilmek için kademeli bir intikal progra­
mı hazırlamalı ve TPAO belli mıntıka ve konularda ortaklıklarla
aramaya sevk edilmeli ve bu arada Petrol Enstitüsü ve Enstitüye
bağlı araştırma laboratuvar ve araştırmacı kadroları teşkil edil melidir. Unutmamalıyız ki büyük şirketler kara araştırmaları ve
istihsallerinin siyasi riskini ve bu devletlerin gittikçe artan mali
taleplerini nazara alarak açık denizler ve kutup araştırmalarına
_ girmişlerdir. Bu araştırmalar olumlu neticeler vereceği benzemek­
tedir. Eğer tahminler gibi netice verirse yabancı büyük şirketler
siyasi emniyeti tam olmayan ve vaz geçilemez miktarda yatırım
veya hisseleri bulunmayan ülkelere pek iltifat etmeyeceklerdir.
2 — Erim hükümetinin kanaatine göre: Mer'i Kanunun a)
Nisbi tükenme payı b) Özel vergilendirme esasları Anayasaya ay­
kırıdır. Bu iki gerekçeyi sıhhatli bulmaya imkân yoktur. Şöyle ki:
Tasarıya göre nisbi tükenme payı bir rezerv amortismanıdır. Oy­
saki bizde tüm yer altı kaynakları Devletin olduğuna göre rezerv
için amortisman ayırmak Anayasaya aykırıdır.
Bu gerekçe evvela tasarının metni ile tezat halindedir. Tasarı
müktesep hakları mahfuz tutmuştur. Yani yabancı bir şirket Dev­
lete ait yer altı servetini yer üstüne çıkarıp satabilecek ihraç ede­
bilecektir. Devletin malmı satmayı mümkün gördüğü halde; esa­
sında rezerv amortismanı olmayan ve Petrol Hakkı sahibinin is­
tihsalde bulunduğu sahaya yaptığı yatırım ile elde ettiği ve iler­
de elde etmesi mümkün petrolün nazara alarak maliyet veya nis­
bi esas üzerinden yapabileceği bir indirim hakkı olan Tükenme pa­
yından nisbi tükenme payının Anayasaya niçin aykırı olduğu an­
laşılamaz. Kaldı ki Rezervdeki miktar tükenme payının hesaplan­
masında yalnızca bir unsurdur. Tasarı rezerv amortismanını Ana336 —
Liralarına tahavvül eden sermayedir. Zira Yabancı için mühim
olan getirdiği parasının miktarıdır. 100.000 $ getirmiş ise onu geri
almak ister. Nezdine geldiği memleketin alacağı bir kararla ser­
mayenin mesela yüzde 30 nisbetinde azaltılmasında onun suçu
yoktur. Onun tabi olacağı nizam getirdiği 100.000 dolar sermaye
ile elde edeceği kârın, kârın elde ettiği tarihteki kur üzerinden
transfer edilmesidir. 6326 sayılı kanun da bu esasla kaleme alınmış­
tır.
İkinci Erim Hükümeti Rafineri kurma hakkını Devletin inhi­
sarına bırakmış ve yabancı menşeli ham petrole dayanan rafineri
kurma imkânını da kaldırmıştır. Tasarıya göre Rafinaj faaliyeti
sanayii en kârlı bölümüdür. Bu sebeble Devlet yapmalıdır. Tasarıyı
hazırlayanların da bildiği gibi Petrol Sanayii arama istihsal rafi­
naj ve pazarlama nakhye unsurlarından terekküp eder. Beynel­
milel her arayıcının hedefi bulduğunu işleyip pazarlamaktır.
Elinde pazarladığından fazla ham petrol bulunan şirketler, is­
ter Devlet Şirketi isterse özel şirket olsun sıkıntı içindedirler. İran
ve Suudi Arabistan Devlet Şirketlerinin durumu budur. Eğer Tür­
kiye'de aramaya Özel Teşebbüsün de girmesi veya mevcudun ara­
maya devam etmesi veya Türkiye'deki tatbikatın devamı isteni­
yorsa aracıya Rafineri kurma hakkını tanımak şarttır. Ticaretin
akli neticelerini makul ve malûm esaslarını değiştirme hevesleri
hiçbir zaman muvaffak olmamıştır. Yabancıya veya yerliye: (Sen
ara bul ve bana sat) demek mümkündür. Dersiniz. Ama dediğiniz
tutar mı bir ticaret şirketinin kâr etmemesini ve kârın mühim kıs­
mının elinize geçmesini arzu ettiğinizi tasarınıza yazdıktan ve yi­
ne aynı tasarıya istihsal edeceği ham petrolü satın alma fiyatınız
hakkında düşüncelerinizi dere ettikten sonra hangi şirket gelir de
arama yapar.
Bu tasarıları okumazlar mı?
İkinci Erim Hükümetinin bir düşüncesi de Petrol işlerinde gö­
revliler arasında bir Koordinasyon kurmak lüzumudur. Geri kal­
mış ekonomilerin en parlak fikirleri teşkilât kurmaktır. Petrol
Dairesi yetmez. Genel Müdürlük kurulur. Bu Genel Müdürlüğün
görevleri arasında bütün petrol hakkı sahiplerini kontrol da var­
dır. Tasarıda düşünülen bu Genel Müdürlüğün kadrosuna ithal
edilmek istenen kişiler halen Petrol Dairesinin kadrosunda da bu­
lunması gereken kişilerdir. Teşkilat Kanunu olmayan Enerji Ba­
kanlığının Akaryakıt İşleri ile ilgili Dairesinin de bu Genel Müdür~
337 —
yasaya aykırı bulduğu halde rezerv esası ile hesaplanan maliyete
müstenit tükenme payının devamında mahzur görmemektedir.
Mer'i Kanun, Türk Kanunudur.
Hakimiyet
hakkımızın bir
muhassalasıdır. Bu kanun ile Petrol sanayiinin gerektirdiği özel
vergileme kıstasları konulmuş ve istisnaların dışında Genel Hü­
kümlerin uygulanacağı esası sevk edilmiştir. Bu maddenin Devle­
tin hükümranlık
hakkını niçin ihlal ettiğini anlamak güçtür.
Nitekim tasarı da Genel Vergi hukukuna istisna teşkil eden bazı
özel indirimler, masrafları kabul etmiştir. Mer'i Kanunun gerek­
çesinde bu ihtiyaç şöyle ifade edilmiştir. (Umumi Vergi Hukukun­
daki boşluklar. Petrol Kanununda vergiye müteallik hususi hü­
kümler konulmak suretiyle doldurulmuş ve Petrol araştırmaları­
nı teşvik bakımından bir petrol şirketinin tabi olacağı vergi reji­
mini ve miktarını tek bir kanunda görüp tetkik edip, öğrenebilme­
si sağlanmıştır) tasarı bu gerekçeyi çürütmüş değildir. Bu gerek­
çenin Hükümranlık hakkını zayıflattığı iddiası çok sun'inidir. Ni­
tekim kamulaştırma hakkını özel kişilere veren eski hükümler de
tasarı da muhafaza edilmektedir. Kamuya ait bir hakkın bir özel
şahısça kullanılması hükümranlık hakkına aykırı sayılmamıştır.
Bir hüküm veya hükümler gurubunu değiştirmek bir teşrii tercih
konusudur. Bu tercihi şöyle ve böyle yaparsınız. Ancak isteğinizi
haklı göstermek için cali sebebler ihdas etmemelisiniz.
Anayasaya
aykırılık iddiası işte böyle cali bir sebebdir, 2. Erim Hükümetinin
tasarısı ithal edilmiş sermaye için Mer'i Kanunda mevcut kur ga­
rantisini de müktesep haklar saklı kalmak kaydı ile kaldırmakta­
dır. Gerekçesi ise: Kur garantisinin ekonomik izahını bulamamış
olmalarıdır. Tasarının bu husustaki gerekçesini okuduğumuz za­
man ekonomik izahı bulunamayan hususun ithal edilmiş serma­
ye olmayıp Petrol ameliyelerinden elde edilen kârlar olduğu anla­
şılmaktadır. Halbuki Mer'i Kanun Kâr için kur garantisi kabul et­
memiştir. Kârlar cari kambiyo kuru ile transfer edilir.
Petrol Sanayiinde ithal edilmiş sermaye:
(Petrol Hakkı sahibinin petrol ameliyatında kullanmak üzere
getirdiği nakdi fonlar, buna müteallik haklar ve sermayenin bir
cüz'ünü teşkil eden malzeme ve diğer kıymetlerdir) İthal edilmiş
nakdi fonlar, ithal tarihinde cari kur üzerinden Türk lirası haline
getirilir ve Türkiye'de kullanılır veya bununla Türkiye'ye ithalat
yapılır.
Mer'i Kanunun kur garantisi tanıdığı sermaye böylece Türk
— 338
lüğe bağlanması ön görülmektedir. Hâlâ Teşkilat Kanunu olma­
dığı için Bütçe Kanununun maddeleri ve İktisadi Devlet Teşekkül­
lerinin kadroları ile idare edilen bir Bakanlığın içinde nasıl Genel
Müdürlük kurulur bunu anlamak güçtür. Ancak kurulacak ise hiç
olmazsa Bakanlıkta çalıştırılan kişilerin sıfatları mesela Akarya­
kıt Dairesinin Reisinin ve bu daireye bağlı Fon Müfettişlerinin hu­
kukî durumları Genel Müdürlüğün kadroları, teşkilât özlük hak­
ları maddede yer almalı idi. Tasarı o kadar acele hazırlanmıştır ki
(Yakıtlar Dairesi) diye Topaloğlunun düşündüğü, fakat halen ol­
mayan bir farazi daire bile tasarıya girmiştir.
N E T İ C E :
A)
Tasarının gayeleri açık değildir. Kapalı ve tutarsız gerçekler­
le Petrol Sanayiinin cari temel esaslarını değiştirmektedir.
B) Petrol Kanunu gibi Sanayiinin özellikleri sebebiyle birbiri ile
irtibatlı çok çeşitli hükümlerinden bir kısmı değiştirilirken di­
ğer hükümleri ile irtibatları iyice düşünülmemiştir.
C ) Tasarı, gerçek dışı gerçeklerle millî çıkarları zedelemektedir.
Sayın Erim Hükümetinin tasarısı kanunlaşmıştır. Böylece
Petrol Sanayiinde Özel Teşebbüse öncelik veren hükümler yürür­
lükten kaldırılmış Rafineri Kurma hakkı TPAO'nun inhisarına
verilmiş, arama, işletme ve Belge müddetleri azaltılmış ve kanu­
nun mali hükümleri değiştirilmiştir. Bu değişikliğin yapıldığı 1971
yılında Türkiye Ham Petrol istihsali 3.452.486 ton Türkiye Ham
Petrol ithali ise 5.428.692 ton olmuştur. Yani istihsalimiz, ithali­
mizin: 63'ü ve yekûn ihtiyacımızın yüzde 40'ıdır. 1971 yılını takip
eden yıllardaki ham petrol istihsalimiz ve ithalimiz ise şöyle ol­
muştur.
İthal
Yerli % si
İstihsal
7.625.044
% 43
3.328.221
1972
9.484.077
% 36
3.497.138
1973
9.961.397
% 33
3.308.962
1974
9.963.800
% 30
3.082.253
1975
10.817.516
% 23
2.581.911
1976
11.658.768
% 23
2.713.036
1977
10.354.381
2.736.332
% 26
1978
NOT : 1978 yılında Ham Petrol ithali gerilemiş mamul (mahsul)
ithali çoğalmıştır. Rakamın az görünmesinin sebebi bu­
dur.
Kısaca yıllar içinde:
a) Petrol istihsalimiz azalmış
b) Petrol ithalatımız artmış
c) Özellikle TPAO'nun istihsali azalmıştır
d) İthal ham petrolü ve petrol mahsullerine ödediğimiz dö­
viz çoğalmıştır.
1971'den bu yana müstahsil şirketler olan TPAO ve SHELL'in
istihsalleri gerilemiştir.
Bu gün 1979 yılının 27 Mayıs'ıdır. İzin verirseniz 27 Mayıs'tan
geriye doğru bir kerre daha bakıp mevzuu tekrar düşünmemizi ri­
ca ederim.
Bu gün Akaryakıt istasyonlarımız kuyruklarla doludur. Devlet
Rafinerileri günlük ihtiyaçlarını temin edebildikleri zaman çalı­
şır hâle gelmiştir. Uzun vadeli ve serbest piyasadan sağlanmış bir
ikmal anlaşmamız yoktur. Devletlerarası anlaşmalarımız ise, öde­
me imkânlarımıza göre işlemektedir.
Petrol Sanayiini bu hale getiren sebebleri düşünmeniz lâzım­
dır. Bu sebeblerin başında siyasi istikrarsızlık veya 6326 sayılı ka­
nunla yaratılan güven'in sarsılması gelir. Herhalde ikinci sebeb de:
7/769-20 sayılı ve Resmî Gazetede 19.1.1979 tarihinde yayınlanan
kararnamedir.
Bu kararname ile müstahsillerin kuyubaşı fiyatları donduru­
luyor. Bildiğiniz gibi kuyubaşı fiyatı:
((Ham petrol'ün kuyubaşmdan teslim edildiği yere ka­
dar gerekli bütün giderlerin (gelir ve kurumlar vergisi
hariç) piyasa fiyatından düşülmesi ile elde edilen fiyatdır.»
Gittikçe yükselen dünya petrol fiyatları muvacehesinde 20 sa­
yılı kararnamenin tatbikatı, müstahsil şirketler için gayrı ticari
bir tazyik yaratmıştır. Türkiye dışından varili 16 $. a ham petrol
alırken yurt içi petrol m.üstahsillerinden 3.25 $. veya 7.10 $. a pet­
rol almak arzusunu sürdürerek kendi aleyhine hareket etmemiştir.
Saym TPAO Genel Müdür Yardımcısı Gültekin Yüksel'in E.S.E.K.H
nin 1974 yılında yaptığı seminerde konuşması şudur:
20 sayıh kararı tartışma konusu olan niteliklerinin dı­
şında sadece fiyatlandırma bakımından tefsir ettiğimiz­
de şu sonuç açıkça ortaya çıkmaktadır: Yerli ham petrol­
den elde edilen ürünlerin ve dolayısıyla yerli ham p.ün
— 340 —
fiyatı üretici bakımından dondurulmuştur. Üretici açı­
sından Türkiye'de üretilen yerli ham petrol bu gün dün­
yanın en ucuz ham petrolüdür.
1971 yılında terkedilen Özel Teşebbüs tercihinin yürür­
lükte kaldığı 1955/1972 devresi yani 17 senelik devre
içinde sağladığı menfaati da bu vesile ile tespit ettikten
sonra meselenin bence temeline yani doktriner kayna­
ğına temas etmek istiyorum.
17 senelik devrede:
1 — Türkiye'nin mühim bir bölümünün (307000 km2) jeofi­
zik bir haritası hazırlanabilmiştir. Özel Şirketler tarafın­
dan 1.200.000 m sondaj yapılmıştır.
2 — Türkiye ihtiyacına yeter rafinerilere sahip olmuştur.
3 — Petrol arama ve tasfiyesinde çalışabilir Türk mütehas­
sıslar yetişmiştir.
4 — Türkiye'de Petrol Kimyası sanayii kurulmuştur.
5 — 3.5 milyon tona ulaşan petrol bir yıl içinde istihsal edile­
bilir hale gelmiştir.
6 — Batman-Dörtyol boru hattı yapılmıştır.
1963'de başlayan bütün bu münakaşa ve sokak kavgalarının
bir başka kaynağına da şimdi işaret etmek istiyorum.
Petrol meselesi ideolojik görüşlerle veya peşin hükümlerle ele
alınmıştır. Akim, basiretin ve soğukkanlılığın yolunu, heyecan ve
sathi bilgi almıştır, ve böylelikle Türkiye, 1979 yılma devletler ara­
sı anlaşmaların dışında hiçbir anlaşması olmadan girmiştir. Şim­
di size bunun bir kaç örneğini sunmak istiyorum. Bunlardan biri­
si Tüm iktisatçüar Birliği Başkanı Sayın AYDIN KÖYMEN'in Tür­
kiye Üçüncü Petrol Kongresinin açık oturumunda yaptığı konuş­
manın bir bölümüdür:
Ben Türkiye'de petrolün devletleştirileceğini hiç zannet­
miyorum. Türkiye'de petrol devletleştirilemez.
Devletleştirilsin demekle petrol devletleştirilemez, neden dev­
letleştirilemez?
1 — Türkiye batı sistemi içinde yer almıştır. Türkiye
NATO üyesidir. Türkiye AET üyesidir. Türkiye Enerji
Ajansı üyesidir. Siz hem AET üyesi olacaksınız hem E-
nerji üyesi olacaksınız, ondan sonra da petrolü devletleştireceğim diyeceksiniz. Bu olanaksızdır. Neden mi?
Bakm Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ilişkilerimizi dü­
zenleyen katma protokolün bir maddesinin hükmüne gö­
re: 10 sene sonra Türkiye'de petrol arama sondaj ve ra­
finaj alanları özel kesime ve AET sermayesine serbest
olarak açılmak mecburiyetindedir.
Siz şimdi hem AET de kalacağım, AET'ye tam üye ola­
cağım diyorsunuz, hem de petrolün devletleştirilmesin­
den bahsediyorsunuz. Olmaz böyle şey aynı şekilde Enerji Ajansına girmişsiniz. Batının petrol şirketlerinin
temsilcileri olan devletlerin yanında yer almışsınız on­
dan sonra da petrolü milletleştireceğiz, devletleştireceğim, milli petrol politikası uygulayacağım diyorsunuz,
öyle şey olmaz. Olmaz ve bu bizi şu noktaya getirir. Tür­
kiye'nin her sorununda olduğu gibi petrol sorunu da bir
sistem meselesidir. Bir siyasal ekonomik tercih mesele­
sidir. Türkiye bu anlaşmalarla bağlı bulundukça petrol
sözde devletleştirilebilir. Fakat hiçbir zaman milli pet­
rol politikası Türkiye halkının Türkiye'nin çıkarlarına
uygun bir petrol politikası uygulanamaz. Şimdi sözleri­
mi Sayın GÖKSU'nun bir cümlesine atıf yaparak bitir­
mek istiyorum. Bu dünyayı ve bu sistemi değiştirmeden
birşey yapalım dedi ilk önce değiştirilmesi istenmeyen
bu dünya ve bu sistem nedir? Değiştirilmesi istenmeyen
bu dünyayı müsaade ederseniz ben de belirtmek istiyo­
rum. Çünkü diğer konuşmacılar epey dışına taştılar ko­
nunun değiştirilmesi istenmeyen bu dünya Vietnam'da
100 binlerce kişinin üstüne bombalar atan bir sistemdir
bir dünyadır. Değiştirilmesi istenmeyen bu dünya ve bu
sistem Türkiye'yi uzun yıllar sömürü altında ezilen bir
ülke ve halk olarak koruyan bir dünya ve sistemdir.
Onun için bu dünya ve bu sistem değiştirilmelidir. Bu
dünya ve bu sistemin değiştirilmesini öngörmeyen hiç­
bir konudaki öneri gerçekçi bir öneri olamaz, benim söz­
lerim bu kadar.
Nakletmek istediğim diğer bir konuşma da Sayın
GÜNDÜZ
ÖKÇÜN'ün Türkiye Üçüncü Petrol Kongresinde «Türkiye Petro­
lünde Yabancı Tekeller» başlıklı ve Oğuz Türkyılmaz tarafından
verilen tebliği takiben yaptığı kısa görüşmedir:
Gündüz Ökçün (Siyasal Bilgiler Fakültesi) : Az gelişmişli­
ğin kaderi galiba öyle sanıyorum ki Türkiye'nin hangi sorununu
tartışsak az gelişmişlerle gelişmiş ülkeler arasındaki ilişkiler or­
taya çıkıyor ve bu ilişkilerin tarihi bir süreç içinde incelemek ve
bugünkü aşamasını dünya kapitalizminin bugünkü aşamasını ay­
rıntılı bir biçimde görmek gerekiyor. Sayın konuşmacı arkadaşı­
mız Osmanlı Döneminde petrole ilişkin yatırımlardan kısaca bah­
setti. Almanların ilk teşebbüsünden sonra 1910'larda 1911 yılında
Türkiye Milli Bankası diye bir banka kurulur. İngiliz sermayesiy­
le Aslında Türkiye Milli Bankası Türkiye'de petrol araştırmaları
için yatırımı gerçekleştirecek ve finansmanı sağlacak bir banka­
dır. Nitekim 1913 yılında Foreign Office Agreement'le bu ayrıntılı
bir şekilde ortaya çıkar.
Daha önce kurulmuş olan Turkish Petroleum Company yeni­
den 1913 yılında Foreign Office Agreement'la İngiliz hükümetinin,
İngiliz sermayesinin çoğunluğunu sakladığı ve Deutsche Bank'm
da iştirak ettiği Royall Dutch Shell'inde iştirak ettiği ve % 5 in­
tifa hakkından yararlanan Gülbenkyan'm da ortak olduğu bir şir­
ket halinde kurulur ve bu şirkete 1. Dünya Savaşı başlamadan ön­
ce İngiliz ve Fransız notalarının etkisiyle onların tesiri altında ka­
larak büyük imtiyazı Musul Petrolleri Irak ve Musul, Bağdat ve
Musul vilayetinde imtiyazı verir.
Bundan sonraki gelişm.e Anglo Iranian Company şeklinde ge­
lir ve bu güne kadar gelişme devam eder. Türkiye'nin petrol soru­
nuna ilişkin olarak Musul meselesi son derece önemlidir. Ve bi­
zim için öğreticidir. Musul meselesi ve Kürt isyanı tamamen çok­
uluslu şirketlerin bizden kopardıkları ve özellikle uluslararası plan­
da pazarlık gücümüzü zayıflatmak amacıyla içerde kargaşalık çı­
karması bakımından son derece ilginçtir.
Okullarımızda, fakültelerimizde, öğretilmelidir. Halkımız çok­
uluslu şirketlerin Türkiye'nin sırtından neler yapabileceklerini çok
iyi bir biçimde bilmelidir öğrenmelidir. Bu konuda 1930larda ya­
pılan petrolle ilişkili araştırmalar sırasında bir dostumun bana an­
latmış olduğu bir gerçek hikayeyi anlatmak istiyorum. «Atatürk
döneminde Çekoslavakya'dan petrol almak üzere bir jeolog çağırı-
lir. Buna o tarihlerde 3 bin lira aylık verilir. Çok yüksek bir para,
fakat daha sonra Park Otel'de kalır, daha sonra Park OtePin ves­
tiyerinde çalışan hanımla da ilişki kurar, bu Çekoslavak uzman da­
ha sonra da ani olarak Türkiye'den ayrılır. Bu yaşlı askeri doktor
olan dostumun anlattığı hikâye şudur:
Park Otel'in vestiyerindeki hanıma, ne oldu senin arkadaşın
diye sorar. Ah o domuzu ben bilmez miyim beni terketti dedikten
sonra da şunları anlatır. Yabancı Petrol Şirketleri bu Çekoslavak
Jeologa aldığı paranın iki mislini teklif ederler, Amerika'da iş sağ­
larlar, hazırlayacağı raporun olumsuz olarak hazırlanmasını söy­
lerler. Gerçekten Çekoslavak Jeolog de petrol aramalarıyla ilgili
raporunu Türk hükümetine olumsuz olarak sunar ve ondan sonra
da sırrakadem ve gider.»
Dolayisiyle bunu da yabancı uzmanlara ve yabancı şirketlerin
vermiş oldukları raporlara inarimama bakımından tarihi bir ger­
çeği belirtmekle yetiniyorum. Aslında daha sonra değerli konuş­
macı arkadaşımın da belirttiği gibi yabancı şirketlerin petrol yok
dedikleri yerlerde, daha sonra Türkiye Petrolleri petrol bulabilmiş­
tir, alanların kapatılması son derece önemli bir olaydır. 1950'lerden sonra Türkiye kendi ulusal ekonomisini ve iktisadi ve sosyal
kalkınmasını planlı bir biçimde gerçekleştirme ve bu arada bu
kaynakları sanayileşme yolunda kullanma yerine açılma politika­
sı izlemiştir.
Demokrat Parti Hükümeti sırasında yabancı sermaye buyur'
edilmiştir. Yabancı sermaye politikası içinde petrol kanununun
önemi son derece büyüktür. Konuşmacı arkadaşım bahsettiği için
petrol kanununun o yönlerine değinmeyeceğim, fakat 1957 yılın­
da yabancı şirketlerin gayrimenkul edinmesine ilişkin kanundaki
değişikliği de burada belirtmek isterim. Bu da arama sırasında
belirli yerleri kapatma ve gayrimenkul mülkiyeti gibi kuvvetli bir
mülkiyet ve korunma içinde muhafaza etme amacına yönelik bir
değişikliktir ve Petrol Kanunununda mutlaka değiştirilmesi gerek­
mektedir.
Benim özellikle gelişmekte olan Türkiye için önerdiğim ve
genellikle herkes tarafından önerilen ulusal enerji politikasının
ve ulusal enerjide yeterli bir sisteme ulaşması için gerekli politika­
yı izlemesi önerisini burada tekrarlamak istiyorum. Öyle bir ener­
ji politikası izlemelidir ki Türkiye bir defa yabancı sermayeden
medet ummalıdır, dolayisiyle bütün doğal kaynaklar üzerinde özel­
likle petrol üzerinde devletin doğrudan doğruya tasarrufu işletme­
si ve pazarlaması da dahil olmak üzere tam bir hakimiyeti söz ko­
nusu olmalıdır.
Özellikle burada pazarlama konusunda yabancı sermayeye ve­
rilen imkânlardan bahsetmek isterim. Biraz önce de belirttiğim
gibi yabancı sermayenin dağıtım konusunda kendisine verilen yet­
kiler hiçbir temele dayanmamaktadır. Çünkü herhangi bir tekno­
loji getirmemektedir, herhangi bir katkısı bulunmamaktadır, sa­
dece ticari bir kâr sağlamaktadır. Bir başka noktada askeri amaç­
larla petrol sahalarının ayrılması ve savaş anında bu petrol alan­
larının ani ve çabuk bir üretim biçiminde ulusal ihtiyaçları kar­
şılayacak bir şekilde saklı tutulması gereği üzerinde de durmak
isterim.
Amerika Birleşik Devletleri böyle bir politikayı kendi açısın­
dan izlemektedir. Savunmaya ayrılmış petrol alanları vardır. Bu­
rada özel şirketlerin hiçbiri üretim yapmamaktadır. Gerektiğinde
ulusal amaçlara ayrılmış olanlardır, en kısa bir zaman içinde der­
hal savaş sanayii çerçevesi içinde bu petrol ve enerji kaynağı ulu­
sal amaçlar için üretime başlatılabilmektedir. Yapılacak şey genel
bir enerji planlamasıdır ve Türkiye'nin kaynaklarının tam olarak
saptanmasıdır. Kaynaklar az geldiği taktirde veya rezerv olarak
mahfuz tutulması düşünülecek ise Türkiye Petrollerinin veya bir
başka ulusal şirketin İtalyan ENİ şirketi gibi uluslararası planda
sıçrama yapmasıdır.
Yani, Türkiye ihtiyacını barış zamanında Türkiye dışındaki
kaynaklardan sağlaması veya buhransız zamanlarda sağlaması dış
dış kaynaklara gitmesidir. Kıta Sahanlığı konusu yarın tartışıla­
cak orada da şunu söylemek isterim. Bilhassa deniz hukuku kon­
feransının bugünkü aşamasında tek metin olarak tesbit edilen
metinden de anladığımıza göre artık kıta sahanlığı önemini kay­
betmiştir. Çünkü 200 mile kadar münhasır iktisadi bölge denilen
bir bölge kabul edilmiş durumdadır. Dolayisiyle 200 deniz mili için
kıta sahanhğıyla çatışan ve aynı adları taşıyan bir durum ortaya
çıkmıştır. Ancak ondan sonra eğer kıta devam ediyorsa jeolojik
anlamda veya coğrafi anlamda devam ediyorsa oralar söz konusu
olabilir.
Fakat herhalde kıta sahanlığı üzerinde ve bu münhasır eko-
nomik bölge üzerinde derhal Türkiye'nin yetkilerini egemenliğini
ilan etmesi gerekir. Ben 1964 yılmda Yeni Gazetede Türk Kıta Sa­
hanlığı Kanunu çıkarılmalıdır, diye bir makale yazdığım zaman,
Fakültede alay etmişler. Devletler Hukuku dersindeki bir konuyu
gazete makalesi haline soktun demişlerdi.
Fakat öyle sanıyorum ki Türkiye'nin Ege Bölgesi, Karadeniz
ve özellikle Akdeniz'in belirli bölgelerinde bu egemenliğini biran
önce ilan etmesi lazımdır. 27 Aralık tarihli Le Monde'den öğrendi­
ğimize göre Avrupa Ekonomik Topluluğu 200 millik münhasır eko­
nomik bölgeyi ilan etmiştir ve demiştir ki, deniz hukuku konferan­
sı bunu kabul etti, bize de ilan etmekten başka bir şey kalmıyor
demiştir. Çokuluslu şirketlere gelince çokuluslu şirketler bir vakıa
uluslararası planda orman kanunu hakim, son derece güçlü şirket­
ler. Aslında çokuluslu şirketler belirli bir şirket manzumesi bir sal­
kım gibi merkezleri özellikle Amerika Birleşik Devletlerinde ve şim­
di batıda hakim olan görüşe göre petrolde çokuluslu şirket yok
denilmekte tabii çok yanlış bir görüş.
Petrol üretimi tamamen millileştiriliyor, çeşitli devletlerce. En
son Venezüella'nın kararı var. Ama ondan sonraki aşamalara bak­
tığımızda gerek pazarlama, gerek petrol ürünlerinin ve petro-kimya sanayii bakımından baktığımızda burada çokuluslu şirketlerin
yine hakim olduğunu görüyoruz. Nitekim Avrupa Ekonomik Top­
luluğunda 1975 yılında 7 kız kardeş denilen bu çokuluslu dev şir­
ketlerin petrol rafinajı ve dağıtımı bakımından da % 80 biçiminde
Avrupa piyasasına hakim olduklarını tesbit ediyoruz.
Buna karşı nasıl bir mücadele yapılabilir? Bütün mesele bu­
na karşı mücadelede izlenecek stratejidir. Bunlardan bir tanesi
OPEC'tir, fakat OPEC'in özellikle hakim petrolü reticisi durumun­
da olan İran ve Suudi Arabistan gibi üyelerinin gerici siyasal ikti­
darlar tarafından temsil edilmesi çokuluslu şirketlere karşı mü­
cadelede başka yöntemlerin de aranmasını gerektirmektedir.
Bunların arasında Sendikalar Arası Birlik söz konusu olabilir.
Nitekim Hollanda başbakanının geçenlerde vermiş olduğu bir de­
meçte çokuluslu şirketlere karşı Sendikalar Arası Birliği mücade­
le aracı olarak öngörmüştür. Az Gelişmiş ülkeler arasında birlik
ve özellikle az gelişmiş ülkelerin devletleri arasında kurulacak ulus­
lararası şirketler bir mücadele aracı olarak görülebilir. Bir başka
deyimle az gelişmiş ülkelerin halklarının bilinçlenmesi ve çokulus-
lu şirketlerin hakimiyetlerine karşı gerek ulusal planda gerekse
Birleşmiş Milletler ve diğer kuruluşlarda uluslararası planda çe­
şitli tedbirleri önermeleri işbirliği yapmaları 20. yüzyılın bu dev­
lerine karşı mücadele olanakları olarak görülmektedir.
Herhalde kafamızı dünya ekonomisine hâkim olan bu çok­
uluslu şirketlerin karşısında halk yararına düzenler ve halk ya­
rarına çeşitli mücadele aletleri üzerinde yormamız gerekmektedir.
İlginiz için teşekkür ederim.
Her iki konuşmaya hakim noktai nazarı tahlil etmeme lüzum
görmüyorum. Fakat bu görüşlerin ve 1963-1965 yıllarında yapılan
keşif propagandanın yerleştirdiği peşin fikirlerin tesirleri netice
almıştır. Dün millî petrol mitingleri düzenleyenler, bugün iktidar
yaşındadır. Bu gün Petrol Sanayiimizin durumunu ve karşı eko­
nomi sisteminden ayrılmanın bahasını söyleyebilecek durumda­
yım.
1 — TPAO aramada yalnız kalmıştır.
2 — TPAO'nun ham petrol istihsali yıllar itibariyle azalmak­
tadır. Devrimci ve Devletçi edebiyat istihsali çoğaltmamıştır.
3 — TPAO, özel teşebbüs esasları ile çalışmaktan çıkarılmış
ve bir devlet dairesi olmuştur. O sebeble de Petrol ara­
yan mühendisle Ankara'da oturan arasında moral üstün­
lük Ankara'da oturana geçmiştir.
4 — TPAO ve Memleketimiz, teknoloji ithalinde dövize muh­
taç duruma getirilmiştir.
5 — P.O.nde günlük politika hâlâ hüküm sürmektedir.
6 — Yegâne özel Rafinerimiz olan ATAŞ da, TPAO tarafın­
dan satın alınarak Karma Ekonominin bütün unsurları
tasfiye edildiğinde, Türk tüketicisi Petrol ürünlerini da­
ha pahalı satın alacak ve ürünlerin kalitesinde rekabet
teşviki^yok olduğu için kalite de düşecektir.
7 — Türkiye devamlı ikmal anlaşmalarından mahrum bir ül­
kedir. İkili Devletlerarası anlaşmalara bel bağlanmıştır.
İkili anlaşmaların muhatapları ise ihtilâl hükümetleri ve­
ya Rusya'dır. Türkiye'nin enerji ihtiyacını bu anlaşma­
larla sınırlamak azim hatadır.
8 — TPAO, bütün unsurları ile memurların, yani bürokrasi-
nin eline teslim edilmiş bir kuruluş haline gelecek ve
(KIT) lerin hastalıkları bünyesini saracaktır.
Söz buraya gelince bir başka hususu da sizlere arzetmeyi fay­
dalı buluyorum. Petrolün pazarlaması mevzuu, Milli petrolcülerin
1963 yılmdanberi üzerinde durdukları husustur.
Halen Millî Korunma Kanununa göre isdar edilen bir Koor­
dinasyon Kararma müsteniden faaliyette bulunan Petrol Ofisi'nin
Türkiye'nin bütün ihtiyacını dağıtıp satan tek kuruluş olması, bu
zevatın hedefidir.
Kendilerine Göre:
— Rafineriler Devletin olmalı
— Rafinerilerin ürettiğini Devlet satmalı
— Yabancılar isterlerse gelip petrol ararlarsa ve bulur­
larsa onu da Devlet satmalı.
Bu tabloda Karma Ek;onomi yoktur. Bu gün gerçekleştirilmek
istenen bu tablodur. Fakat yokluk, sıkıntı ve idaresizlik bu fikir­
lerin yakasını bırakmamıştır. Bu fikirlerin sahiplerinin görüşleri­
ne göre Devlet pazarlamadan sağlayacağı kâr ile aramaya katkıda
buluncaktır. Bırakınız kâr etmeyi, yüz milyonlarca zarar etmişler
ve zararlarını kapatabilmek için akaryakıt istikrar fonu kararna­
mesiyle Petrol Ofise ton başına 100 TL.sı fazla masraf payı veril­
mek mecburiyeti hasıl olmuştur. Bu 100 liraları Türk halkı öde­
yecektir. 3-4 sene evvel Yurt sathına hizmet götüren, rekabetle da­
ha iyisini yapmaya çalışan Türk çocukları, tek tip üniforma ile ça­
lışmaya mecbur bırakıldıkları ve herkes aynı malı sattığı ve iyi ser­
vis vermenin fazla kazanca bir tesiri olmadığı için servis seviyesi
fevkalâde düşmüştür.
Ulaşılmak istenen model, Hür dünyanın modeli değildir. Ay­
dın Köymen'in açıkça söylediği gibi NATO'nun dışında bir dünya­
nın özentisidir. Türkiye'nin Petrolleri, şimdi etnik ayırımcıların
gözünü çekmektedir. Sosyalistlerin emperyalist diye vasıflandır­
dıklarının yerini başka cins emperyalistlerin hevesleri almak iste­
mektedir. Enerjisinin sağlanması kendi elinden alınmış bir Kar­
ma Ekonomi yaşayamaz ve esasen hedef budur. Umarım ki bu se­
miner Türk Özel teşebbüsünün bu gerçeği anlamasına ve denge po­
litikasının terk edilmemesini savunmasına yardımcı olur.
TEBLİĞLERLE İLGİLİ TARTIŞMA
BAŞKAN: Efendim sayın Aydın Bolak'a
bu fevkalâde heyecanlı ve ilgi çekici ko­
nuşmasından
dolayı
teşekkürlerimizi
sunarız. Benim kullanabileceğim aşağı
yukarı bir yirmibeş
dakikalık
zaman
müddeti daha var. Öncelikle sayın Er­
han IşıVa şayet söz istiyorlarsa vermek
istiyorum. Söz almak isteyenler öğleden
sonraya bırakılırsa mesele kalmaz, sa­
yın hocam size vereceğim, son söz olabi­
lir, sayın Çelikbaş da zannediyorum ko­
nuşurlar, o suretle kapatırız. Buyurun
efendim.
ERHAN IŞIL: Çok teşekkür ederün sayın başkan, tekrar söz
verdiğiniz için. Gayet kısa birkaç noktaya değinmek istiyorum.
Bunların başında bir tez, antitez meselesi geliyor. Eski yıllardan
beri tanıdığım ve saygı duyduğum sayın Aydın Bolak tez ve an­
titez bir bakıma takdim tehire uğradı gibi konuştu. Ben konuyu
öyle görmedim. Ben öabahki tebliğimde, biraz önceki konuşmala­
rımda yaşıyan bir olgudan söz ettim. Ve özel kesim, devlet işlet­
meciliği tartışması yapmadım. Tekraren arz ediyorum, benim söz­
lerim devlet kesiminin petrol sanayiindeki varlığını dünya çapın­
da incelemekti, Türkiye değil. Gene tekrar edeyim, bu hususu öğ­
leden sonraki panelde daha ayrmtılı olarak görüşeceğimizi düşü­
nüyordum. Sırası gelmişken birkaç noktaya değineyim.
Anayasanın 130. maddesinden söz etmiştim. Anayasanın 130'
uncu maddesini öneminden ötürü bir metin üzerinden okuyalım;
Madde hükmü şöyle: Tabii servetler ve kaynaklar devletin hüküm
ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı dev­
lete aittir. Arama ve işletmenin devletin özel teşebüsle birleşme­
si suretiyle veya doğrudan doğruya özel teşebbüs eliyle yapılması
kanunun açık iznine bağlıdır. Ormanlar diye devam eden kısım
gene doğal kaynak olduğu için burda yer almış ama bizim konu­
muz değil. Şimdi anayasanın okunuş biçimi, eski deyimle mebdülü, burdaki amaç doğal kaynakların karma ekonomi kurallarına
göre işletilmeyeceğini açıkça ortaya koyuyor. Yani anayasa bu­
nu söylüyor. O bakımdan sayın Aydın Bolak'tan ayrı düşünüyo­
rum. Karma ekonomi, ekonominin diğer üretim kesimleri için ge­
çerlidir belki, ancak anayasa bu hali ile ortada durduğu sürece
karma ekonomi burda geçerlidir sözünü söyliyemeyiz. Geçerli de­
ğildir. Karma ekonomi için de ilave edilecek bir sözüm var. Bilim­
sel açıdan ekonomik sistemler ya kapitalist olur, ya da sosyalist
veya marksist olur. Karma ekonomi kapitalist sistem içinde bulu-
nan bir ekonomide kamu kuruluşlarmm varlığını vurgulamak için
kullanılan bir deyimden ibarettir. Başlı başına bir sistem değildir.
Sayın Aydm Bolak kamu kuruluşlarının, petrol sadiayiindeki ka­
m u kuruluşlarının performansı üzerinde durdu. Kamu kuruluş­
ları, ben söylemiştim, bu bütün dünyada geçerli olan bir şeydir,
bürokratiktir, ağır çalışır, masraflı çalışır. İngiltere'de de bu nite­
likler geçerlidir, Amerika Birleşik Devletlerinde de geçerlidir, Tür­
kiye'de de ister istemez geçerlidir. Belki çok daha büyük bir doz
içinde, ağırlığı daha fazla olarak. Ne var ki Türkiye petrolleri ve
Petrol Ofisi yahut diğer kamu kurumları bugün çizilen tablodaki
hallerine geçtiğimiz üç hafta içinde gelmemişlerdir. Bunun ayrın­
tılarını öğleden sonra ele alacağım, şimdiden şunu söyliyeyim,
Türkiye'nin yeni bir Türk politikacı tipine ihtiyacı vardır. Politi­
ka, politikacılar ve onların çapları, kamu kuruluşlarının bugünkü
performans düzeyini başından sonuna kadar etkilemişlerdir, me­
seleye eğer Türk halkını yöneteceğini iddia eden insanların bu ni­
teliklerden yoksun oldukları veyahut olmadıkları açısından bakmadığmıız sürece çözüm bulamayız. Çok sık söylenen sözlerden
biri kamu kuruluşlarınn masraflı oluşunun doğru gerekçesidir.
Aşırı istihdam. Fazla adam çalıştırıldığı için kamu kurumları mas­
raflı olurlar, kaynak israf eder duruma gelirler. Apaçık bir gerçek
bu. Yalnız aynı derecede eşit bir başka gerçek daha var. Bizim in­
sanımız, bugünkü rakkamı söylüyorum, iki milyon iki yüz bin kişi
çıplak işsizdir. Gizli işsizlerle beraber çok daha büyük bir yekûn
ortaya çıkmaktadır.
İstihdam açısından görmediğimiz sürece efendim kamu kuru­
luşlarında fazla adam, çalışmaktadır, onun için masrafları fazla
olmaktadır. Biraz önce değinildi, arkadaşlarım beni uyardılar, bu­
na ayrıntılı olarak girmek istemiyorum. Söyleyeceğim sadece şu­
dur, kamu yöneticileri, işletme yöneticileri sanıyorum aksi bir töh­
met altında kalmışlardır. 1978 yılında petrol alım fiyatları şöyle­
dir: 13 dolar 73 asgari, 13 dolar 26 azami olmak üzere petrolün
gelişine, navluna bir ödeme yapılmış. Pardon, yanlış söyledim en
yüksek fiyat 13,75 Aralık 1978'de. Bildiğiniz gibi Aralık 78 fiyat­
ların iyice roketleştiği ve 1 Ocak'da OPEC'in yapacağı zamdan
ötürü herkesin alabildiğine stok yapmak istediği bir zamana rast­
lar. Eğer Türkiye kendisine 70 gün, 90 gün, 45 gün yetecek kadar
ham petrolü, petrol ürünlerini depo edememişse bunun nedenini
ödemelerle izah edebiliriz, yoksa beceriksizlikten, akılsızlıktan de­
ğil, kötü niyetle değil, tam tersine 70 sente muhtaç hale gelmiş ol­
mamıza aittir yanıtlar, başka yerde değil. Yoksa Kamu hizmeti
gören adam ticari hizmet gören adamdan farklı olamaz. Bir malın
ucuza varken pahalısını almanın ne demek olduğunu, bunun ne
kadar olanaksız bir şey olduğunu, düşünmemiz lazım, ahlak dışı
uygulamalar hemen meydana çıkar. İhmal anlaşmaları yapıla­
mamıştır. 3 milyon ton Libya, 6 milyon ton Irak, başkası vermi­
yor. Vermeyişinin sebebi de gene açık, içinde yaşadığım için, bil­
diğim için söylüyorum. Türkiye'ye kimse 12 milyon ton, 15 mil­
yon ton malı emanet edemez. Parası alınmadıkça bu yüklemeler
yapılamaz. Kendi tanık olduğum bir çok olay var. İpraş rafineri­
sinde bir geminin müşteriye ait kargosu, ham petrolün boşaltılma­
sı, kaptan merkezinden telsiz alınmadıkça gerçekleşmiyor. Gerçek
nedenlerle sonuçlar bu şekilde birbirine karıştırılmasın.
BAŞKAN: Efendim Sayın Işıl'a teşekkür ediyoruz. Biraz son­
ra başlayacak olan Panel'e de vakit ayırabilmek için Semineri bu­
rada kapatmak mecburiyetindeyiz. Değerli tebliğ sahiplerine, ko­
nuşmacılara ve iki gündür semineri izleyen dinleyicilerimize tek­
rar teşekkür eder, saygılarımı sunarım.
PANEL —
ENERJİ VE PETROL
BUNALIMINDAN
KURTULUŞ
BAŞKAN: Prof. Dr. MEMDUH YAŞA
Konuşmacılar: Ahmet Aydın BOLAK
,
Fikret GÜREL
Erhan IŞIL
Turgut ÖZAL
Mehmet TURGUT
BAŞKAN:
Hakikaten
çok ilgi çekici ve
faydalı olan bu Seminer için
İstanbul
Ticaret Odasfna
tekrar teşekkür
ediyo­
ruz. Programa göre PaneVin ilk
konuş­
macısı Sayın Mehmet Turgut'ta
davet
ediyorum, Buyrun
efendim.
MEHMET TURGUT: Efendim ben zannediyorum konuşma­
mı on dakikadan daha önce bitireceğim. Çünkü bundan evvelki
konuşmamda aşağı yukarı enerji ve petrol politikası mevzuunda
söylenebileceklerin büyük bir kısmını söylemiş oldum. Şimdi o ko­
nuşmayı da toplarsak bir politikanın doğru veya yanlış olduğunu
tesbite esas faktör o politikanın neticesine bakmaktır. Şimdi Tür­
kiye'mizde çeşitli devirlerde enerji ve ekonomi politikası bakımın­
dan bir takım görüşler ileri sürülmüş ve tatbik edilmiştir. Fakat
en belirli, en açık iki devre vardır ki, bunların, bu devirlerde ya­
pılan ve tatbik edilen politikaların tarifini yapmak, prensiplerini
tesbit etmek ve hedeflerini tesbit etmek mümkün olmaktadır.
Bunlardan birisi 1950-60 arası politikasıdır. Daha önceki ko­
nuşmamda da anlattığım gibi, bu devrede gerek ekonomi politika­
sı olarak, gerek enerji politikası olarak takip edilen ve tatbik edi­
len politikanın esasları şu olmuştur: Devlet bütün gücü ile oyuna
iştirak edecektir. Özel teşebbüs bütün gücü ile oyuna iştirak ede­
cektir. Yabancı sermaye ve teknik bütün gücü ile oyuna iştirak
edecektir. Bu politikanın neticeleri aşağı yukarı 1950-60 arasında
elde edilen rakkamlarla ortadadır. Bu rakkamlar önce kalkınma
hızında görülmektedir. 1950-60 arası kalkınma hızı ortalama
% 7,6'dır. Ortalama % 7,6 ikinci dünya savaşı sonunda Almanya
ve Japonya'nın dışında başka bir memlekette görülmemiş bir kal­
kınmadır. Esas mevzuumuz olan enerji politikasına gelince, bura­
da da yine devletin bütün gücü ile, özel teşebbüsün bütün gücü
ile, yabancı sermaye ve tekniğin bütün gücü ile ihtiyacımız olan
elektrik enerjisini, yine ihtiyacımız olan elektrik enerjisinin önü­
ne geçilmek üzere istihsali arttırmak olmuştur. Bu noktada da alı­
nan neticeyi rakkamla ifade etmek istersek santrallarm kurulu
gücünde % 310, yıllık istihsalde de 1950 yılma nisbetle % 360 gibi
bir neticeye ulaşılmıştır. Bu netice ne daha evvel, ne daha sonraki
yıllarda ulaşılmayan bir neticedir. Ayrıca bu devrenin gerek eko­
nomi, gerek enerji politikasında bir takım dezavantajları da na­
zarı itibare almak lazımdır. Şunu kabul etmek mecburiyetindeyiz
ki 1950'lerde Türkiye'de teknisyen bakımından ondan sonraki dev­
relere nisbetle hem fakir durumdaydık, hem tecrübesiz durum­
daydık, hem de tecrübesiz olduğumuz için bilgi bakımından geri
durumdaydık. Ayrıca memlekette bir takım işlerin yapılması, bir
takım tesislerin kurulması yadırganıyordu Bütün bu dezavantaj­
lara rağmen, gerek kalkınma hızında, gerekse enerji istihsalinde
çok büyük neticeler alınmıştır. Ve bu devir uzun zaman plansız
devir, rastgele yapılan işler devri olarak da itham edilmiştir. Fa­
kat bu plansız denen devirde alman neticeler ondan sonraki dev­
relerde, şimdi izah edeceğim, alınmamıştır.
1960'dan sonra planlı devreye girilmiştir. Plan anayasaya gir­
miştir ve kanun mahiyetine gelmiştir. Fakat ne birinci plan dev­
resinde, ne ikinci plan devresinde, ne üçüncü plan devresinde or­
talama yıllık kalkınma hızı % 7'nin üzerine çıkarüamamıştır. 4.
plan devresinde ise daha büyük ölçüde devletçiliğe doğru bir kay­
ma olduğundan, tahmin ediyorum yine kalkınma hızları daha ev­
velki plan devrelerinin ortalamalarından da daha aşağıda kala­
caktır. Enerji problemine gelince, enerji politikası bu devrelerde
daha önce de izah ettiğim gibi, bir grup insan enerji politikasını
sokağa düşürmüştür. Mesul kimseler enerji politikasını sokaktan
alıp, yürütecek gücü kendilerinde görememişlerdir ve enerji poli­
tikası sağa sola yalpa vuran, prensibi olmayan, hedefi olmayan
bir takım günlük teşebbüslerle yürütülegelmiştir. Ve bunun neti­
cesi de bugün hemen enerjinin her sahasında ortaya çıkmış olan
sıkıntılar ve darboğazlardır.
Bu umumi izahtan sonra, sayın arkadaşımız Erhan Işıl'm sa­
bahleyin bir hususta vermiş olduğu misale ben başka bir misalle
cevap vermek istiyorum. Erhan Işıl arkadaşımız devletçiliğin za­
rarların, pahallılığını, ağır işlemesini, bürokrasiye boğulmasını
kabul ettiler, yalnız dediler ki bir de bunun istihdam meselesi
vardır, eğer bu müesseseler ağır işliyorsa, masrafa boğuluyorsa,
fazla personel çalıştırıyorsa bu nihayet memlekette işsizliğin ön­
lenmesi bakımından her iktidar bu müesseselere bir takım insan­
ları sokmaktadır, ondan oluyor dediler ve istihdama yardım etti­
ği için devletçiliği müdafaa ediyor bir hava hissettim ben. Şimdi
burada ben bir misal vermek istiyorum. Turgut Özal arkadaşı­
mızla geçen gün bir hesap yaptık, Zonguldak Kömür İşletmeleri­
nin yıllık masrafı 50 milyar lira civarında imiş ve bu Zonguldak
Kömür İşletmelerinde çalışan personelin sayısı da 60 bin civarmdaymış. Şimdi Zonguldak Kömür İşletmelerinin yıllık istihsal et­
tiği kömürü bugünkü dünya piyasasından, dünya fiyatları ile dı­
şardan aldığımız zaman, 12,5 milyar lira civarında bir para öde­
memiz gerekiyor. Şimdi 50 milyarın yerine (doları 50 liralık kur­
dan hesap ettiğimiz zaman) 12,5 milyar lira ile biz bu kömürü
dışardan alabiliyoruz. Geriye 37 milyar liralık bir para kalıyor.
Bu 37 milyar lirayı daha verimli, daha imkânlı sahalara yatıra­
rak, iki üç sene içersinde 60 bin insana da iş bulma imkânı var­
dır. Yani devletçilik sırf istihdam meselesine yardım ediyor diye
müdafaa edilecek bir husus değildir. .Aslında elbette kamu men­
faati mevzubahistir, elbette devletçiliğin
gerektirdiği yerler de
mevzubahistir ama vatandaşın yapamadığı yerler, vatandaşın ula­
şamadığı yerde devlete ihtiyaç vardır, kanatimce o da geçici bir
müddet olmahdır. Zaten karma ekonomi anlayışının esası budur,
dünyanın hiç bir yerinde karma ekonomi diye bir ekonomik sis­
tem yoktur. Ancak, hedefe ulaşmak için bazı ülkelerde drije eko­
nomiye gitmek üzere karma ekonomi bir ara ekonomik sistemdir.
Bazı ülkelerde kapitalist ekonomiye gitmek üzere karma ekonomi
bir ara sistem olmaktadır. Bizim anayasamızın ruhu, bizim ana­
yasamızın bütün maddeleri bir arada okunduğu zaman ve diğer
kanunlarımız, sistemimiz gözönüne alındığı zaman, bizdeki kar­
ma ekonominin hedefinin gelecekte liberal ekonomiye doğru git­
mekte bir ara sistem olduğu anlaşılır. Yoksa bizdeki sistem drije
ekonomiye gitmek için bir sistem değildir.
Şimdi devletçiliğin bu şekli ile müdafaasına bu cevabı verdik­
ten sonra, şu hususu ortaya koymakta fayda var. Yani devletçili­
ğin bu kusurlarını birçok kimse kabul ediyor, fakat yine de mü­
dafaa ediyor, çünkü kafasında ideal bir devletçilik ortaya koyu­
yor. Ama bunun pratikte ve dünyanın hiç bir yerinde mevcut ol­
duğunu da gösteremiyor. Yani devletçiliğin hastalıkları Türkiye'
de neyse Fransa'da da odur, Almanya'da neyse Rusya'da da odur.
Bugün Rusya devletçilikten dönmek için yollar aramaktadır, bu
hususta geniş çalışmalar yapılmaktadır. Ve Rusya bundan 20 se­
ne evvelki, 30 sene evvelki devletçilikten çok büyük ölçüde ayrıl-
mıştır. Esas mesele bence şudur: Bilhasa Rusya kendi memleke­
tinde tatbik ettiği şeylerin aksini başka memleketlerde tatbik et­
mekte ve propoganda yapmaktadu'. Gerek ekonomik sistemde,
gerek politik sistemde bu böyledir. Kendi memleketinde Rusya
dünyanm en koyu milliyetçisidir. Slav milliyetçiliği Rusya'da o
kadar ileridir ki Rusya'daki diğer milletlerin hiç bir hayat hakkı
olmadığı gibi, her sene dirhem dirhem, eritilmekte ve yok edilmek­
tedir. Ama başka memleketlerde milliyetçiliğin aleyhine çalışmak­
tadır. Ekonomide de öyledir, ekonomide Rusya pirim sistemine
dönmüştür, yabancı sermayeyi memlekete sokmuştur, yabancı
tekniği sokmuştur, çalışanlara birtakım yeni haklar tanımıştır,
merkezi plancılıktan büyük ölçüde uzaklaşmaktadır. Ama dünya­
nın başka yerlerinde en koyu şekilde ve en rijit şekilde merkezi
plancılığı ve drije ekonomiyi müdafaa etmektedir.
Benim söyliyeceğim. husus, son olarak Işıl arkadaşımızın ana­
yasanın maddesinin tefsirine de cevap vererek bitecektir. Anaya­
sanın o maddesi sayın Işıl arkadaşımızın tefsir ettiği şekilde de­
ğildir. Burda hukukçu arkadaşlarımız vardır, zannederim Fethi
Çelikbaş arkadaşımız o maddenin konulmasında da ne manaya
geldiğini hepimizden daha iyi bilmektedir. O maddenin gerekçe­
si, o maddenin meclisteki müzakereleri tetkik edildiği zaman, ö
madde hiç bir şekilde tabii kaynaklarda devletçiliğin esas olduğu­
nu ve tabii kaynakların hele mutlaka devlet tarafından idare edil­
mesi gerektiğini ifade etmez. Bilakis milli kaynaklara devlete ait
olmasının tefsirini yaparken, devlete ait olmasının inancı başka­
dır, kontrol edilmesi ve başkasına özel teşebbüse işletilmesinin an­
laşılması başkadır. Bu hak devletindir ama devlet bunu, bu hak­
kı isterse kontrol ederek, isterse işleterek, isterse özel teşebbüse
işleterek kulanabilir. Yoksa burda devlete mutlaka siz madeni
işleteceksiniz, mutlaka siz petrolü çıkartacaksınız, mutlaka siz
hidrolik santralı kuracaksınız diye bir vazife vermemektedir. Say­
gılar sunarım.
BAŞKAN: Teşek-kür ederim sayın Turgut. Sayın Özal şimdi
sözü size vermeden evvel, panelistlere bir şey hatırlatmak istiyo­
rum.. Panelin konusu «Enerji ve, Petrol Bunalımından Kurtuluş»
başlığını taşımaktadır. Benim bundan anladığım husus bugün
içinde bulunduğumz durumdan daha iyi bir duruma geçmek için
neler yapılması lazım geldiği üzerinde de hiç değilse bir nebze
durulması gereğidir. Eğer o hususta da aynı duyarlılığı temin
ederseniz ayrıca teşekkür ederim. Buyurun efendim.
TURGUT ÖZAL: Sayın Başkan, yalnız tabii bu kurtuluşa
geçmeden evvel biraz da özetlemek mecburiyeti var. Aslında eko­
nomik Türkiye'nin,enerji ve petrol sahasında karşılaştığı problem
birçok sahalardaki karşılaştığı problemden farklı değildir.. Bütün
problemlerin temelinde aynı şeyler yatıyor. Ekonomimizin bugün
geldiği durumun da sebepleri aynı şeylere dayanıyor. Onun için
bir parça mecburen bu meseleyi açarken o taraflara da girmek
mecburiyeti var.
Esasında Türkiye'nin bugün enerjide ve diğer sahalarda kar­
şılaştığı durumun ana sebebi, benim kendi tecrübelerime ve görü­
şüme göre, şu son 30 seneyi aşağı yukarı yakından takip ediyoruz,
biliyoruz, zannediyorum temelinde yatan husus çok koyu bir dev­
letçilik ve bunun tatbik edilmesinden başka bir şey değildir. Özet­
lersek tek kelime ile bu. Her hadisede olduğu gibi enerjide de,
ekonomide de ne kadar çok insanı bu faaliyette iştirak ettirebilir­
sek o kadar iyi netice alacağımız muhakkak. Çünkü el elden üs­
tündür derler. İyi bir tanzim edici sistem kurar, birbirlerine mü­
nasebetlerini tanzim edebilirsek, bu faaliyetleri gösterenlerin, ki
devletin ana fonk^siyonunun bu olması lazım, o takdirde memle­
ketin ileriye gitmemesi için hiç bir sebep yok, her sahada olduğu
gibi. Zaten dünya üzerinde diğer memleketlere de baktığımız za­
man bu şekilde katı bir politika güdenlerin daima geri kaldıkları
görülüyor. Ama katı politika gütmeyip de vatandaşına, yabancı
sermayeye, gene belirli şartlar içerisinde imkânlar verenlerin di­
ğerlerine göre çok daha ileriye gittiği, gene tecrübelerimizden, şu
30 senelik tecrübeden çok rahatlıkla görüyoruz. Bizim Cumhuri­
yetin kuruluşnda da bu espri var aslında. Mesela İktisadi Devlet
Teşekküleri, kimse bahsetti mi bilmiyorum, İktisadi Devlet Te­
şekküllerinin kuruluşunda ana gaye, vatandaşın yapamadığını, o
sırada Türkiye'nin gücü müsait olmadığı için, devlet eli ile yapıl­
ması, ama bilahare halka devredilmesi esprisi var. Kanunun ge­
rekçesinde var. Kanunun kendisinde var. Atatürk zamanında ha­
zırlanmış kanunlardır bunlar. 1950'den sonra gelen iktidar, o za­
man çok iyi hatırlayacaksınız, bunları millete devredeceğiz dedi.
Şu sebeple veya bu sebeple devredemediler. Ben tahmin ediyorum,
devredememelerinin ana sebebi politikaya geldiğiniz zaman bir
güç sahibi olmak istiyorsunuz, o gücün de kaynağı elinizin altın­
daki Devlet İktisadi Teşebbüsleridir. Oraya adam koyacaksınız,
oraya hele ilk zamanlarda memlekette fabrika yapılması lazım,
tesis yapılması lazım, bir özel teşebbüse kolaylıkla bunu söyliyemezsiniz, ama İktisadi Devlet Teşekkülüne emredersiniz, yaparalar. Belki o devirler için bunlar bir dereceye kadar tutarlı olabi­
lir, bir dereceye kadar, ama Türkiye bugün bu hallerden çıkmış­
tır. Ben şöyle planları da bir gözden geçirdim. Dört plandan ikin­
ci plan hariç, diğer üç plan nerdeyse sosyalist esaslı devletçi gö­
rüşlerle hazırlanmış, birinci plan, üçüncü plan ve dördüncü plan,
ikinci plan hariç. İkinci planda demin bahsettiğim espri var. Sa­
nayileşmede ana tema özel teşebbüse bırakılmış. Zaten özel teşeb­
büsün teşviki de o planda yapüıyor. Ama bugün neticeye bakıyo­
ruz, bütünüyle Türk ekonomisinde sürükleyici güç bugün dahi
özel teşebbüsün elindedir. Yani sanayileşmenin % 70'i Türk Özel
Teşebbüsünün elindedir. Ama hâlâ biz inat ediyoruz, ille devlet
yapsın, ille devlet yapsın, bunun sonu çıkmazdır.
Enerjide de aynı durumla karşılaştık. Elektrik
enerjisinde
Türkiye Elektrik Kurumunu kurduk. Başkalarına müsaade etme­
me eyilimimiz var. Çukurova Elektrik Şirketi var, santral kurma­
sına müsaade etmiyoruz türlü yollarla, kanunları sebep gösteriyo­
ruz, aslında kanunlar değil, idare edenlerin zihniyeti demek dahadoğru. Neticede Türkiye elektriksiz kalıyor. 1950-60 arasında çok
muhtelif kuruluş vardır, elektrik sahasında çalışan. 50-60 arasın­
da elektrik sıkıntısı diye bir şey yoktu. Hata 1960 ihtilâli yapıldı­
ğı zaman, hatırlarsınız, Türkiye'de lüzumsuz santral yapıldı diye
iddia edildi, toprağa verildi diye. Ben bugün iddia ediyorum ki,
elektrik enerjisinde, elektrik enerjisi sanayiinin % 15-20 önünde
olması lazım. Değil geride kalmak önünde olması lazım. Türkiye'
de yine hatırlıyorum, bugün hidro elektrik santral yapılsın diyen,
linyitlere dönelim diyenlerin çoğu, o tarihlerde Keban kavgasını
yaptık, Keban barajı yapılsın yapılmasın kavgasını yapanlar ara­
sında idiler. Yani Keban yapılmasın diyenler arasında idiler. Bu­
nu bizzat yaşamış bir kimse olarak söylüyorum, şimdi dönüyoruz
tekrar hidro elektrik santrallar yapılsın diyorlar. Benim anladığı­
ma göre bütün sahada kurtuluşun yolu kararlı bir politika tatbi-
kidir. Ve bu politikadan memleketin bütün gücünden istifade yol­
ları aranmalıdır. Devlet belli şeyleri yapar, iyi tanzim eder, petrol
de arasın, rafineri de işletsin, ama başkalarının, yani şu memle­
ketin vatandaşının bu işleri yapmasına mani olmasın. Bilakis kolaylaştırsm, teşvik etsin. O vakit bu memleketin kalkınmasında
çok büyük mesafe alırız.
Bugün Devlet İktisadi Teşebbüslerinde sırf Meiımet beye ila­
ve olarak söyliyeyim, sade kömürde değil, hemen hemen her sa­
hada büyük istihdam var. Ama bu istihdam asgari ücret seviyesin­
de değil. Yani nerdeyse insana şu geliyor, işsizlik sigortası çıkar­
sak da, bu kadar pahalı adam çalıştırmasak. Geçenlerde bir yer­
den öğrendim. Bursa civarında yeni bir linyit madeni devletleştirildi. Şu son çıkan kanunla. O madenden devletleştirilmeden evvel
günde 70 ile 80 kamyon linyit kömürü çıkıyormuş. Devletleştirildikten sonra olan durum şöyle; aşağı yukarı üç misli personel art­
mış ve günde çıkan kamyon sayısı 15'e düşmüş. Durum budur. He­
men hemen her yerde karşüaşacağımız ve ben korkuyorum, Tür­
kiye kömürsüz de kalacaktır bu yüzden. Bu kadar çok personel
bir istihdam noktayı nazarından kurulamaz, yani Devlet mües­
seselerine adam sokmak büyük para haline geldi nerdeyse. Geçen
gün bir muhterem vekil ile konuşuyorduk, bana aynen şunu söy­
ledi: Bir kimseye bir iş bulmam, 500 bin liraya devlete mal oluyor
dedi. Bir kimseye bir iş bulmak 500 bin liraya maloluyor. Hele da­
ha lüks müesseselerde bu daha pahalı, yani Türkiye Petrolleri gi­
bi, Petkim gibi, bir milyon lira gibi büyük rakkamlara mal oluyor.
O vakit biz bir nevi istihdam yapıyoruz diye çok mutlu bir azınlık
meydana getiriyoruz. Memleketin çalışanlarının çoğu asgari ücret
civarında dahi ücret alamıyorlar. Köylüsüne bakın, köylüsünün
yanında işsiz olan büyük kitleye bakın. Zannediyorum bütün me­
selenin çözüm tarzı bir kere bu devletçilik konusunu herkesin çok
iyi anlaması lazım. Hiç bir yere gidemeyiz, bu meseleyi halledemezsek Türkiye bugün gelişmekte olan ülkelerin de gerisinde ka­
lır. Bu noktayı hallettikten sonra ben meselelerin çok kolay çözü­
leceğini zannediyorum, çünkü Türk ihsanının yapma, yaratma
gücü vardır. Muhakkak çok daha iyi şeyler yapabilecektir, buna
güvendiğimiz takdirde mesele hallolur. Şimdilik söyliyeceklerim
bu kadar.
BAŞKAN:
Teşekkür ederim saym Özal, efendim saym Işıl.
ERHAN IŞIL: Çok teşekkür ederim saym başkan, on dakika
içinde toplamaya çalışacağım. Türkiye'de bildiğiniz gibi bir takım
önemli açıklar vardır. Eğitim açığı, teknik personel açığı, bunları
saymakla vakit kaybetmek istemiyorum. Türkiye'deki bu açıklar
sürekli olarak kapanma eğilimi gösterir. Yalnız bu seminerde ko­
numuz olan enerji tam ters bir eğilimdedir. Türkiye'nin enerji açı­
ğı kapanmak şöyle dursun giderek büyüme eğilimindedir. Bu da
seminerin zamanlılığını, isabetini ve katkıların neler getirebilece­
ğini, çözümlere ulaşma açısından belki ümitli olmamız için bir se­
bep teşkil eder. Çünkü söylediğim gibi enerji açığı giderek büyü­
yen bir açıktır. Önemi budur, buldadır. 1980 senesinde, önümüz­
deki sene Türkiye ihtiyacı olan enerjinin ancak % 42'sini sağlıyabilecektir; % 58'i sağianamıyacak. Bu duruma gelinmesinin sebep­
leri nelerdir? Benden evvelki saym konuşmacılar çeşitli noktalar
üzerinde durdular. Ben çok açık söylüyorum, altını çizerek söylü­
yorum, bu duruma gelmemizin temel nedeni bilimsel bir enerji
politikasının şimdiye kadar formüle edilmemiş olmasıdır. Bazı
kavramları birbirine karıştırmamalıyız. Kalkınma planlarında bir
takım yatırım ve üretim hedeflerinin gösterilmiş olması enerji po­
litikası değildir. Uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. Biraz önce
saym Özal, kararlı bir enerji politikasından söz etti. Ben bunda
süreklilik taşıyan bir enerji politikası kavramı görüyorum. Ama
ısrarla üzerinde durmak isteyeceğim şey, bunun kararlı, uzun sü­
reli adı ne olursa olsun herhalde takdirde enerji politikasının di­
ğer bütün politikalar gibi bilimsel bir biçimde saptanması, for­
müle edilmesi gereğidir. Önemli olan budur. Biz bu hale devletçi­
likten mi geldik, özel teşebbüsçülükten mi geldik, tartışmayı bi­
raz sonra yaparız. Daha uzun boylu yapacağı^. Ama ben inancı­
mı tekraren söylüyorum, politikasızlık yüzünden biz bu hale gel­
dik. Enerji politikası bağımsız bir politika değildir. Diğer politika­
lar konusunda olduğu gibi. Başta kalkınma olmak üzere, ki bu­
nun alt bölümü sanayileşmedir, bu noktaya biraz sonra geleceğim.
Uyumlu ve tutarlı, bütün politikaların uyumlu ve tutarlı olması
lazımdır. Ne demek isterim ben enerji politikasının bağımsız ol­
madığını söylemekle, diğer politikalara uyumlu olmasını söyle­
mekle, bu sanıyorum uzun boylu açıklama gerektirmiyor. Önemli
ik yaolan kalkınmaktır. Yani bir toplumun milet olarak istatist
eketi-
hut grafik tabiri ile sağ yukarı değerlere doğru topluca har
diğer
dir. Bu anlamda enerji politikası ister istemez kalkınmanın
bölümleri ile de ilgilidir.
Biraz üzerinde durmak istediğim husus şudur; kalkmm;
diğer politikaları dediğimiz zaman, bunda ekonomik ve mali
litikaları kuşkusuz görmemezliğe gelemeyiz. Üzerinde durman
önerdiğim husus şudur; dünkü tebliğinde sayın Turgut Özal l
tün enerji ihtiyacının karşılanması gerektiğini, bunun ithal yo
ile gerekiyorsa karşılanması gerektiğini söyledi. Bunun ne gi.
ödemeler dengesi imkânları içinde yapacaksınız sorusunu kend;
si sordu ve bu ekonomik politikalar içinde çözümlenecek ayn hi\
şeydir, dedi. Sanıyorum Turgut Özal arkadaşım bu noktada mese­
leyi biraz basite irca etmiş oluyor. Kabul edelim ki bir ev almak
istiyoruz, kiradan kurtulmak istiyoruz, bunun için mali kaynak­
lardan yoksunuz, peki bunu nasıl yapacağız? Canım aile bütçesi
içinde bir çözüm buluruz şeklinde bunu halledemeyiz. Türkiye bu­
gün döviz darboğazı içindedir, en iyimser ihtimalle, en iyi plan­
lama ile on yıldan önce bu döviz darboğazını aşması söz konusu
değildir. Bu anlamda enerjinin, enerji sağlanması pahasına her­
halde ithalata çok daha fazla bağımlı olarak karşılanması argüma­
nı bunu sağlıyacak mali kaynakların, adlı adınca söyliyeyim, dö­
viz, gelirlerinin olmaması nedeniyle kolayca gerçekleştirilemez. Da­
ha açık söyliyeyim, kolayca gerçekleştirilemez tabiri biraz da ha­
fif kaldı, olanaksızdır. Eğer enerji ithali için döviz kaynaklarının
önemlice bir bölümünü harcıyacak olursak, o zaman bu ülkenin
kalkınması için gerekli makine, donanım, yani her çeşit yatırımı
kastediyorum, için harcamamız gereken kamu, özel, hiç farketmez, döviz kaynaklarını enerjide kullanmış olacağımız için kal­
kınmamız geri bırakılacaktır. Türkiye'nin döviz kaynakları son-,
suz değildir, bunları enerjide çok bol olarak kullanırsa ister iste­
mez kalkınmasının gerektirdiği başka alanlarda da kullanabile­
ceği dövizin miktarını azaltacaktır. Konuya ödemeler dengesi açı­
sından baktığımız zaman bu kaçmümaz sonuçtur.
Önerdiğim enerji politikasının katılıkları olmamalıdır. Olmıyacaktır. Bu, bilimde, teknolojide ve ekonomide Türkiye içinde ve
Dünyada vuku bulacak değişmelere kolayca uyum sağlıyabilecek
esneklikler taşımalıdır. Hepimiz biliyoruz ki, güneş enerjisi, güneş
enerjisîndej
uyduların
a elektrik enerjisi elde edilmesi ekonomik değildir, ama
güneş enerjisini elektrik enerjisine çevirdikleri zaman
kiîUandıIcI/
arı fotovoltik hücreleri hatırlayacak olursak, bugün yaPalanlar o
gün yapılanların 50 de 1 maliyetine, bunu hayali bir
nîsal ola
rak verdim, ancak ulaşacaktır. Yarın öbürgün fotovolaik hüci
eler çok daha ekonomik, hiç değilse bugünkü şartlarda
kononıij
c düzeyde üretilebilecek
olurlarsa, bizim önerdiğimiz
olitikası bunu da içinde bir yer bulup, istiar edebilecek,
-ğerleı
ıdirebilecek nitelikte olmalı. Türkiye'de konumuz budur,
• /e petrol bunalımından kurtuluşta, kurumsal açıdan bir
görüyorum. Bugün enerji ile görevli kurumlarımız kömür
Cİ, hidrolik kaynaklar için Devlet Su İşleri, petrol için Türetrolleri. Petrol Ofisi, İpraş, Ataş, Isilitaş, Özel Kesim, YaOrtaklıklar, bütünü ile baktığımız zaman enerji bakanlığmişlerin kompartmanlar halinde, çaresiz bir şekilde kompartXT halinde yönetildiği görülür. Biraz önce değinmiştim, biz
ısel bir enerji politikasına muhtacız diye. Enerji Bakanlığının
iki, idari ve siyasi yükümlülükleri bu bilimsel taşmaları keninden sağlamasına müsait değil. Bu nedenle Türkiye'miz için
rürkiye Enerji Enstitüsü diye düşünebileceğim bir yeni kuruihtiyaç vardır. Hükümete, Enerji Bakanlığına bilimsel düzeyteknik düzeyde, teknolojik düzeyde hizmet edecek, danışmanyapacak, karar formüle edecek bir örgüt gerekli. Yepyeni ör­
flere gitmek şüphesiz başka karışıklıklara yol açabilir diye şu
iarmı söyliyeyim, bizim enerji kesimindeki kurumlarımız za1 oldukça büyük bir çeşitlenme içindedir. Ama bu çeşitlenme; bir kıymetli kurumu, çok önemli bir kurumu büyük ölçüde
levsizleştirmiştir. Bu Elektrik İşleri Etüd İdaresidir. Bence yapı.cak iş ufak bir yasa değişikliği ile Elektrik İşleri Etüd İdaresini
ürkiye Enerji Enstitüsü haline dönüştürmek ve biraz önce sayığım hizmetleri bu kurumdan beklemek olmalıdır.
Kurumsal düzeyde başka kusurlarımız da vardır. Kamu ke­
riminde uzmanlık düzeyinde bir takım yanlışlıklarımız olmuştur.
Bunlardan Keban ile alakalı olan konulara girmek istemiyorum,
fakat bir ölçüde gireceğim, elektrik enerjisi ihtiyacı yularca Tür­
kiye'de resmi makamlarca inatla % 11-12 düzeyinde tutulmuştur.
Gerçek ihtiyacımız ise % 17-18 idi. Bunu söyliyen uzmanlar ol­
muştur. Bunları dinlemeyen başta üst rütbeli görevliler olmuştur,
ve politikacılar olmuştur. Biz senelerce pro j eksiyonlarımızı
% 11-12 büyüme esasına oturttuk ve o kadar tehlikeli bir varsa­
yımı kullandığımızın farkına bile varmadık. Dedik ki Türkiye'nin
20 milyon insanı dünya kurulduğundan beri elektrik enerjisini
görmemiştir, demekti bunların elektrik enerjisi ihtiyacı sıfırdır,
elektrik şimdiye kadar kullanmadılarsa bundan sonra da kullanmasalar olur ve bunun üzerine 11-12'ler inşa edildi. Keban için
söyliyeceğim bir şey var, vaktiyle Milli Birlik Komitesi kuruldu­
ğunda iktisat Müşaviri olarak görevliydim. Bu Keban projesinin
de hep adını duyarız, nedir, neyin nesidir bilmiyorum. Bu projeyi
ele almakla canlandırmak uygun olur mu diye düşündük ve on­
dan sonra bu işin sorumlusunu, yetkilisini aradık. Kendisi ile ta­
nışmam o zamandan başlar. Masanın öbür ucunda oturan aziz ar­
kadaşım Turgut Özal, ilk kez kendisi ile Keban projesi ile alacalı
olarak karşılaştık. Yıllarca çeşitli nedenlerle rafa kaldırılmış olan
bu projeyi, onun acıklı hikâyesini sayın Turgut Özal bana anlat­
mıştı. Ondan sonra bu sabah hikâye edilen, dün hikâye edilen acı
tatlı anılarla geldik geçtik, yıllarca gecikmeler oldu, fakat ondar
sonra daha başka bir şey daha oldu. Enerji Bakanlığında görevli
olarak bulunduğum zaman Keban Barajı'nm işletmeye açıldığını,
elektriğimizi oradan sağladığımızı söyledikleri vakit ben gayet
mutlu oldum, takdir edersiniz, sonra Keban'da bir takım doğal
karşılanabilecek arızalar meydana çıktı. Biz Keban Barajı'na gi­
dip yerinde görmeyi tercih ettik. Gittiğimiz zaman ben bilmiyor­
dum, Keban Barajı işletmeye açıldı denince, öyle olduğunu var­
saydım, benim uzman olduğum bir konu da değil, orada gördüğüm
şey şu oldu; dev bir baraj, sekiz tane cebri boru ile aşağıya iniş
var, dört tanesinin ucunda türbin var, jeneratör var, dört tanesi
de boş duruyor. Büyük bir üzüntü içinde nedir bu, neyin nesidir,
niye bu hale geldi diye sordum. Bana yapmadık dediler, ama emredilirse yaparız. Dedim ne güzel devlet bu, birisi emredince yapı­
lıyor, emretmeyince yapılmıyor. Derhal bu Keban 5, 6, 7, 8, denir,
ikinci bölümü yapılsın diye kararı bildirdik kendilerine ve bir allahm kulu da bunu kendisine dert edip, ondan sonraki dönemler­
de peşine düşmedi. Eğer o zaman bu iş başlatılmış olsaydı, 1976
senesinde biz gayet büyük bir rahatlıkla 2,5 milyar kilovat saat
ayrıca mevcuda ilaveten enerji üretmekte olabilirdik. Sözlerimi
şu noktaya bağlamak istiyorum. Kamu Kesimine özellikle politik
güçte, politik gücün denetimi altmda bir etkinlik kazandırmak la­
zımdır. Ama politik güç bunu verebilecek midir? Ciddi bir merak
konusudur.
Çözüm üzerine sizlere aykırı gelebilecek bir şey söyliyeceğim,
enerji dar boğazından nasıl çıkarız? Hanımefendiler, beyefendiler
bunun bir tane yolunu biliyorum ben, başka yolu yok, bu sanayi­
leşmedir. Hızla sanayileşen Türkiye enerji problemlerini çözer,
başkası yoktur. Türkiye sanayileşmesini hızlandırdığı*, akılcı bir
biçimde sanayileşebildiği sürece petrol dışalımları için de, elektrik
enerjisi dışalımları için de gereli döviz kaynaklarını mobilize
edebilir, sağlıyabilir. Kendi enerji yatırımlarını yapabilmek için
de, kendi kaynaklarından, yani dış alemin makine, teçhizat imal
çilerine daha az muhtaç olacak şekilde, enerji üretimini arttıra­
bilir. Bu denilebilir ki uzun vadeli bir hedeftir, fakat herhal ve
takdirde geçerli olduğunu kabul buyurursunuz. Bir misal üzerin­
de, iki misal üzerinde fikri tesbit etmek istiyorum. Bana lütfen
güvenin, bilerek konuşuyorum, Türkiye bugün başka ülkelerde
çimento fabrikalarını, şeker fabrikalarını o kadar olmasa bile cam
fabrikalarını % 80-90 oranında yerli olarak imal edip, başka ülke­
lere satmak gücündedir. Bu fabrikalar ufak tefek şeyler değiller
ki, bunlar 200 milyon, 300 milyon, 400 milyon dolar bedelle satı­
lan şeyler. Bu tarzda bir sanayileşme bizim enerji gereksinimimi­
zi karşılamak için muhtaç olacağımız dövizi bize sağlıyabilecektir.
Aynı şekilde elektromekanik ve elektroteknik ekipman, yani tür­
binler, jeneratörler ve benzerleri enerji nakil hatları aklınıza ne
gelirse, bunlar da bizim genel sanayileşme tablomuzun içine gi­
rer. Hep uzun dönemli şeylerden söz ettim. Şimdi müsaadenizle
kısa dönemli bir hususa gelmek istiyorum. Kısa dönemde enerji
genel ve özel olarak petrol, bu sorunu çözmek için, yahut çözme­
ye katkıda bulunmak için ne yaparız. Orda da bir şey yapılır, Tür­
kiye'de ham petrol üretimini arttırmaya çalışırız. Fazlası yok, ek­
siği yok, hepsi bu. Türkiye Petrolleri on yıldır bir milyon ton sene
düzeyinde üretim yapmıştır. Ama şartlar değişmiştir. Olabilir ki
geçtiğimiz yıllar içinde teknik bilgi birikimimiz, araştırmalarımız
daha yüksek düzeye erişmiştir ve bunun sonucu olarak size mut­
lulukla sunmak istediğim bir bilgi parçası var. Geçen yıl Raman
yöresinde bizim ham petrol üretimimiz 4 ila 5 bin ton azami ola­
biliyordu. Eriştiği seviye buydu. Geçen yılın sonundan, sonların-
dan itibaren Raman yöresindeki ham petrol üretimimiz şimdiden
on bin varili geçmiştir, günde. Eğer makkap ucu, çelik boru vesair
müsellek malzeme için Hükümeti Cumhuriyet bir miktar döviz
tahsis edebilirse, o zaman bu üretimin çok daha yüksek düzeylere
ulaşabileceğini düşünmek için yeterli ve güvenilir belirtiler var­
dır. Arama ve üretim, petrolden söz ediyorum, çalışmaları yoğunlaştırılabildiği takdirde başka yörelerden de benzeri sonuçlar alı­
nabilecektir. Bilmemiz lazım gelen şey şudur; kanaatimce onu di­
le getirmeliyim, daha fazla petrol üretmenin herkesden önce bi­
ze düşen bir görev olduğunu kabul etmek zorundayız. Bu bizim
görevimizdir, ve görevimizi, Türk toplumu olarak, bu görevimizi
başka kuruluşlara, yabancı ortaklıklara havale etmekte, affedersi­
niz uzun boylu bir hüner de değildir. Bu nokta üzerinde biraz da­
ha derinliğine durmak isterim.
BAŞKAN: İkinci tura bıraksak acaba Erhan bey, çünkü sizin
onsekiz dakika oldu, arkadaşlar on dakika size mukabil, ama is­
terseniz bir iki dakikada biterse buyurun.
ERHAN IŞIL: Haksızlık yapmış olmayalım, ikinci tura bir ar
kalım.
Başkan MEMDUH
edelim.
YAŞA: Efendim Sayın Fikret Güreli rica
\
FİKRET GÜREL: Sayın başkan, eğer on dakikada enerji ve
petrol buhranından çıkacak yolları anlatabilirsem, bilhassa ben
anlatabilirsem bu mucize olacaktır. Yine de gayret edeyim. Evve­
la tatbikat hatalarını düzeltmek ihtiyacında olduğumuzdan bs.hsetmek istiyorum. Bunun bazı önlemlerini dünkü tebliğimde özet­
lemeye çalışmıştım. Son bir olayı dikkatinize sunmak isterim. Geç­
tiğimiz hafta sonunda bir Valimiz ve Belediye Reisimiz, civarın­
daki akaryakıt bayilerinin petrolü iyi dağıtamadıkları için şehrin
merkezindeki bir istasyonu Belediye Tanzim Satış mahalli haline
getirmişler. O yöreye tahsis edilmiş olan bütün petrol ürünlerini
bu istasyona tahsis etmemizi emrettiler. Mahalli İdare KanunJıarı,
Belediye Kanunları buna imkân veriyormuş. 24 istasyondan ya­
pamadığımız bir ikmali, bir dağıtımı bir tek istasyona teksif et-
memizi ve bu istasyonu 24 saat, haftada 7 gün çalıştırma kararın^
da olduklarını bildirdiler. Uzun didinmelerden sonra bunun Tekel
Satış Mağazaları önündeki sigara kuyruklarının benzerinden baş­
ka bir şey olamıyacağım, o mahalle bir kilo daha fazla yakıt tah­
sis edilmiş olamıyacağım, üstelik tüketicilerin yakıt almak için
daha fazla mesafe katederek" daha çok yakıt tüketeceklerini çok
daha fazla vakit harcayacaklarını izaha muvaffak olduk. Fakat ya­
rın sabahleyin değerli İstanbul Valimizin ve Belediye Reisimizin
Bel-Pet istasyonlarından aynı tatbikata geçmiyecekleri hakkında
bir garantimiz yoktur. Kendilerine daha verimli, daha makul sis­
temler götüremezsek mutlaka bundan kaçmamıyacağız. İstanbul
Ticaret Odası'nm tertiplemiş olduğu bu seminerden çıkarken on
sene sonra, yirmi sene sonra şu kadar hidro elektrik santralı, şu
kadar nükleer santral kurarak bu problemleri çözebileceğiz vaadi­
nin Kamu Oyuna kafi geleceğine inanmıyorum. Seminerden çıktı­
ğımız zaman hepimiz benzini nereden bulup da eve gideceğimizin
cevabını da İ 3 u r a d a araştırmamız lazım. Bunun da önlemleri hak­
kında çeşitli tebliğlerde kifayetli olmasa dahi daha faydalı önlem­
leri dikkatinize sunmaya çalışmıştık.
İkinci değinmek istediğim bir husus, hukuk düzenindeki karma^jiklıktan kurtulmak ihtiyacımızdır. Bunu çeşitli konuşmacılar
öiUı getirdiler. Petrol reform kanunundan uzun uzun bahsedildi.
Bugünkü bilhassa özel sektör, hele mensubu bulunduğum yaban­
cı çok uluslu şirketlerin Türkiye'de bulunuşunun anayasaya aykı;-]. olduğu dahi konuşma mevzuu yapıldı. Bunu mutlaka aydın­
lığa, çıkartmamız lazım. Tatbikatta bunun çok acılarını çekmekte­
yiz. Petrol Reform Kanunu ham petrol ithal fiyatlarının hükü­
met lerce kararnamelerle tesbit edilmesine amirdir. 1976 yılında
yapılmış olan petrol ithalatının fiyatlarını Cumhuriyet Hükümeti
Maıt 1979 senesinde tayin etmiştir. Şayet 1979 senesinde şu veya
bu r^ekilde Ataş'a ham petrol ithal edilecekse, bunun ham petrol
fiyatını 1985 senesinde mi tayin edecektir hükümet ve hangi kri­
terlere göre tayin edecektir. Bu ithalatçıya, bu tüccara, bu kriter­
lerle çalışma imkânı nasıl vereceksiniz. Petrol reform kanununda
petrol ürünlerinin nasıl tesbit edileceği konusu vazıh değildir. Bu­
nun .için hükümetler 79 sayılı kanuna sığınmaktadırlar. Bu ka­
nunla, serbestçe tesbit edilmesi gereken petrol ürünleri fiyatları­
nı ineli olarak tesbit edebilmektedirler. Nihayet enerjinin her tü-
rü, nerji kullanma vasıtalarmm her türü bir ticar
i emteadır. Bun1ar mutlaka kendi kaideleri içersinde değerlen^
lirilmelidir. İndi
olarak bunları nasıl değerlendireceksiniz. Bu hu^
mki düzeni İslah
etmek mecburiyetindeyiz. Son olarak iktisadi
gücümüzün zayıf
olduğundan, yetersiz olduğundan bahsettik. Saı
layileşme sorununa eğildik. Bana verilen bilgilere göre en son te'
knolojiden istifade
edilerek yapılmış olan 600 tane bitmiş veya bı
fcmekte olan müessese Türkiye'de çalışamaz durumdadır. Pazarı
yoktur. Bunları temin etmek için Ortak Pazar konusuna eğilme­
M z şarttır. Geçtiğimiz Ocak ayı içersinde Madrit'de yapılan bir S'
3minere katılma imkânını buldum. Türkiye bir Avrupa ülkesidir
ve her şeyden evvel
bir Akdeniz ülkesidir. Kuzey Akdeniz memle'
tetlerini tetkik edersek, bunların içersinde Portekiz, İspanya v
B Yunanistan Ortak
Pazara üye olmanın eşiğindedirler. Türkiye
de namzettir. Ama
daha hâlâ kararını verememiş durumdadır.
Portekiz önümüzdeki
15 sene içersinde nüfusunun % 15'ini Orta'
t Pazar ülkelerine işçi
olarak ihraç etmeyi planlamaktadır. İktis?
idi sisteminin temelinde yatan budur. İspanya'nın gayesi budur
. Yunanistan'ın altında
yatan fikirlerinden, emellerinden başlıcası
budur. Yapılan hesaplara göre asrın sonunda Türkiye'nin nüfu
su 75 milyona ulaşacaktır. Bu 75 milyonun içersinde daha bugm
aden % 20'den fazla nüfus işsizse, asrın sonunda bu kadar kimS'
iye, Ortak Pazarın dışm^
Hııiaramz En büyt ik pazar kitlesi Orta Şark
da kalırsak nereden ^^^^^^^^'^^^ ^ ü t o i adedi itibariyle çok büdeğildir.
, ^^r", ütle olamıyacaktır. I bendimizi Ortak Pazardan
'''::T^S.lT^^^^-tln
görü,ü, oıe göre, iktisatçı değilim,
ayırmamız '^^^^'^^^^^^ kavgasım yaç .acağımız yerde, bu büyük
imkansızdır
^
edeceğimizin, tnrtışmasmı yapmamız lapazardan nasıl ^^^^^f^^^^^^^^^
^oağMıdır. Tasar/vur edin ki bu..mdır. iktisadı g u ç l e —
i r i l e n bilgMere göre kapalı
nu y ^ P ^ ^ ^ ^ . ^ l ^ ° O r t a k ° Pazar daha buğundan ^domuz hariç gıda
Mr ekonomi o l a n ^ ^ ^ ^ ^ ^ yeterli duruma gelmiştir. Domuzu da
bakımından ^^Jj^^'^^^y.^
o pazar da kaprüıdır. Büyük zirai
Mz
bu potansiyeli kime karşı kullanapotansıyelımızden bahse^^^^^^^
^ ^ ^ ^ ta^rtışmamız icap eder.
cağız ne ^ ^ ^ ^ l ^ ^ ^ ^ n e bana veriden bilgilere göre ital^2?alSarfor^^^^^^^^^
900 dolara t o . . u pazar bulurken, biz
600 S î f a ^ S ^ ^ ^ ^
''^"^"^^
örgütlenme-
y-^^'^.'^f^^f^Z!^L
{[ütehhit olarak çalışmak durumundayız. Müteahhit
miz yoktur. I.
ımız zaman da en ucuz şartlarla en iyi kaliteyi veolarak çalıştığ
kdirde bizden alıyorlar. Bu pazarlamayı yapabilerebildiğimiz ta
ari güce sahibiz. Hukuki güce sahip değiliz. Ta
cek bilgi ve tic
mış olan Türk Parasını Koruma Kanunu çeşitli
1930lardan kal
laktadır. Bu konuyu tüccarlarımız bana nazaran
engeller
çıkartn
Irler. Dış pazarlarda örgütlenme imkânları bakıçok daha iyi bil
'lukuki düzenimizin ne şekilde değiştirilmesi icap
mmdan mevcut i
mna nazaran çok daha yetki ile ele almaları icap
ettiği konusunu l
m.
eder kanaatindeyi
r başka konuya değinmek istiyorum. Bugünkü
Son olarak bi
ruluslarının aşırı personel kullanmalarının alİktisadi K a m u K u
dam sorununu halletmek olduğundan bahsettmda yatanm istih
laten şurju bir şekilde yapılıyorsa görüşüme
tiler. Eğer bu hakil
nel yolları vardır. Ki şuurlu olarak yapıldığıgöre çok daha rasyc
ı rasyonel yolların bir tanesi memleketin büna inanmıyorum. Bı
iict x x A c - X X X . . . ^ ^ - ^ ^ ^ ^^ş^ \ata ihtiyacı var. Bu aşırı iş gücünü orada
yük yo^^^ Çok daha
• f^zla insan kullanmak için de makine de
kullan
•
Hatta
ve hatta kazma kürek de vermiyelim, birer
kuUannııya ^^^^
^.^^.^ ^ ^ ^ . ^
.^^ 1930'da iktisadi buhçay
§ 5
Amerike ^'da konu tartışılırken bir mühendis taraî^rlaTbulunmuş olan öneridir. Burda sadece tekrar ediyorum.
Zaman kıtlığından dola. yı bu kadarla iktifa edeceğim. Teşekkür
ederim.
BAŞKAN • Zaman kıt lığından şikayet etti ama Fikret Bey
petrol dışında' başka prob. temleri de halletti. Efendim sayın Aydın
Bolak.
AHMET AYı^lN B0I7AK:
Muhterem efendim, şimdi saat
15 55 16 05'de bitı'receğim. Ev\TELA sayın IşıFm 130. madde anlayı1 ile beraber değilim- Bu noktada haklı olduğum
inancındayım.
İnancı bana veren Anayasanın metnidir. Metni sayın IşıFm bırak­
tığı yerden devam a derek okursak haklılığımı zannederim heyetinfz de kabul edecek, v^aymlşırm okuduğu kısımla beraber okuyoTabii servetler \ e kaynakları devletin hüküm ve tasarrufu
aSndadır Bunların aı anması ve işletilmesi HAKKı devlete aittir.
Arama ve işletmenin, ikinci cümle şimdi, devletin özel teşebbüsle
birleşmesi suretiyle veya doğrudan doğruya özel teşebbüs eliyle
yapılması kanunun açık iznine bağlıdır. 6326 sayılı kanun bu ana­
yasadan evvel yürürlüğe giren bir kanun olmasına rağmen bir
izin ruhsatıdır. Bir izin vesikasıdır. O tarihte de anayasanın teyi­
dine lüzum yokken 1954 Meclisi yeraltı kaynaklarının devletin hü­
küm ve tasarrufu altında olması sebebile üzerinde mukavele yapılamıyacağma karar vermiştir. Karma ekonomi anlayışına o nok­
tadan gitmiştir. Ve Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığını özel bir
kanunla bu anlayışla kurmuştur. Burada açıklığa kavuşturmakta
fayda vardır. İkincisi sayın IşıFm ithalat konusu ile ilgili sabah­
leyin verdiği bilgi ile beraber değilim, Sayın IşıFa göre: İkili an­
laşmalar yürütülememiştir döviz sıkıntısı sebebile. Benim elimde­
ki ve bütçe komisyonu raportörü Neşet Akmandor'un 1978 bütçe
raporundan aldığım rakamlara göre 1978 yılında Irak mubayaası
yeknu 1 milyon 641 tonda kalmıştır. Libya mubayaası 2 milyon
281 bin tonda kalmıştır. Buna mukabil anlaşmasız İran'dan spot
olarak 5 milyon 200 bin ton mubayaa yapılmıştır. Serbest pazar
mübayaasıdır. Bedelleri ödenmiştir, 5 milyon ton yeni, 1978 sene­
sinde Türkiye 5 milyon ton mukavele dışı mubayaa yapmıştır. Yi­
ne bütçe raporundan aldığım bir diğer rakkamı söylüyorum, 1978
yılında Türkiye petrol ürünü olarak da 3 milyon 951 bin ton ser­
best pazardan ürün ithal etmiştir. Bütün bu mubayaalara döviz
ödemesi yapa ndevletin gücü, Irak anlaşmasına da yeterdi, Libya
anlaşmasına da yeterdi. Belirtmek istediğim husus budur. Bu spot
alımlarda mubayaa fiyatları hakkında bütçe raporunda bir not
yoktur. Sayın Işıl'ın öğleden evvel verdiği bilgiye göre, beher va­
rili için 13.74 USA $. azami fiyat ödenmiştir. Halbuki o tarihte
Ataş gurubu için cari, mer'i ham petrol fiyatı 10.82 idi. Nihayet
yeni çıkan kararname ile bu 12 dolar civarında veya 12 doların
biraz civarında tashih edilmiştir. Demek ki her varile ödenen aza­
mi fiyatta en az 1 dolar 40 sent fazlalık vardır. Sayın Işıl'm beya­
nından öğrendiğim rakkamla söylüyorum bunu, başka bir rakkam
bilgim yoktur. Azamisine göre söylüyorum. Asgarisi on iki dolar
civarındadır, asgari fiyata Ataş gurubu yeni çıkmıştır. Kararna­
me ile. Şimdi sayın Işü'm biraz evvelki lütfettiği konuşma beni bir
noktada haklılığa götürdü. İzin veriniz Türkiye'de sabahki konuş­
mamda işaret ettiğim gibi, sayın Işıl'm şahsiyetine tekrar temas
etmek istiyorum. Oyunu kaidelerine göre oynuyor. O sebeple dü-
şüncelerini açık söylüyor. Enerji politikası yoktur. Türkiye'nin di­
yor. Planlar yazmış ama bir enerji politikası olmamıştır diyor.
Şimdi bu bedahata kendisi ile beraber katılıyorum. Gerçekten
1963 senesindeki enerji kongresi sonraları petrol kongreleri İstan­
bul'da yapılan Dünya Enerji Kongresi, bu kongreye verilen i'apor1ar, tebliğler, bunların hepsi Türkiye için bir enerji politikası mey­
dana getirememiştir. Türkiye'yi idare edenler, yani bizleri idare
edenler yani sizleri idare edenler bir enerji politikasına ulaşama­
mışlar. Ama bu politikaya ulaşamadan bakın neler yapıyorlar.
Petrol kanununun temelini değiştirmişler. Maden kanununun te­
melini değiştirmişler. Su düzenini Türkiye'nin asırlardır alışılagel­
miş su kullanma töresini değiştirmişler. Petrol kimyasını devlet
inhisarına almışlar. Ham madde ithalini devlet inhisarına almış­
lar. Siz sanayi kuracaksınız, devlet getirip verirse yaşarsınız, ver­
mezse yaşayamazsınız. Onu almışlar ve Türkiye Elektrik Kurumu
kanununu değiştirmişler, o kadar değiştirmişler ki, öyle anlamış­
lar ki Türkiye'nin Danıştay'ı Dünya Bankası ile anlaşma yapan
Çukurova Elektrik Sanayi Şirketinin mukavelesini iptal etmiştir.
Anayasa mahkemesi değil, Danıştay. Ve Çukurova santralının tev­
si işi muallakta kalmış. TEK. in de ortağı olduğu halde hayır de­
miş, yeni santrallar kurmak inhisarı devlete aittir. O kurarsa. Sen
(efendim ben de kurabiliyorum, işte bu kadar kredi buldum, an­
laşma yaptım, getiriyorum) desen de hayır sen yapamazsın, sen
özel sektörsün demişler. Türkiye'de belirli bir enerji politikası te­
essüs etmeden Türkiye'nin özel sektörü, esnafı, tüccarı, elektrik
beklerken, petrol beklerken, Türkiye'yi idare edenler bunları ra­
hatça muhtelif noktalardan kendilerine göre biçimlendirip şekil­
lendirmişler, halletmişler, çözmüşler. Şimdi başka şeyi söyliyeyim,
her enerji kongresinde tedbirler tavsiye edilir. Tavsiye edilen ted­
birler muhtıra halinde sayın Bakanlara, genel müdürlere gönde­
rilir, teşrif etmemişlerse kongreye. Muntazaman gönderilmiştir.
Parlamentoya kitap halinde basılı gönderilir. Bizi idare edenlerin
hepsine sunulur. Ama varak-ı mihri vefayı kim okur, kim dinler.
Yine bize burada ağlamak, sızlamak ve gidenin arkasından ma­
tem marşları söylemek kalır. İşaret etmek istediğim, sabahtan da
ehemmiyetine temas etmek istediğim şudur: Burada tedbir ve­
saire konuşmanın yeri de yoktur bence, sayın başkan beni mazur
görsün, burada ben bir şeyi anlatmak istiyorum Türk özel sektö-
rune. Kendi meselelerinizi, ta kesilmeye gittiği noktada bağıran
bir kimse gibi bağırmayınız. Kendi meselelerinizi evvela siz sizi
idare edenlerden evvel öğreniniz ki idare edenlerin sizin üzeriniz­
de yanlış yapmasına mani olunuz. Bunu anlatmaya çalıştıkça da
kötü oluyoruz ama bir kere daha söyliyeyim. Tedbirlerinizi siz
söyleyiniz. Gökten inmiş mutaalar gibi size tedbirler sunulmasın
diye söylemeye çalışıyorum. Ticaret Odasının bu teşebbüsünü bu
sebepten kutluluyorum. Kendi bünyesinde meseleyi kotarmak ve
öğrenip, öğrendiklerini zorla takip edebilmeyi başarabileceği için
kutluyorum. Şimdi sayın IşıFa göre enerji temininin yolu sanayi­
leşmedir. Türkiye enerjisini sanayileştiği zaman sağlıyabilir. Sa­
nayi ürünleri satarak sağlıyabilir. Çimento fabrikaları satar, şe­
ker fabrikaları satar, ama bugün bir yeni tabir ile kısır döngü, es­
kilerin tabiri ile dairei faside içindedir sanayi de. Peki yapayım
ama enerji, elektrik yok, peki yapayım ama fuel oil yok, çelik fab­
rikasından çeliği getirecek kamyonlar nakliye için motorin bu­
lamıyor, motorin gelmiyor, kazanlarımız fuel oiFe göre düzenlen­
miş 7000-8000 kaloriye göre düzenlenmiş, genç linyitlerin 4500
kalorilik kömürleri, kazanları, ısıtmıyor, iş kaybı, zaman kaybı,
elektrik kesintisinin israfı, yüksek, maliyetlere sebep oluyor. Sa­
de vatandaş bunu ödüyor, devlet maliyesi ödüyor, bağırıyorsunuz,
söylüyorsunuz, ama bakıyorsunuk ki Türkiye'nin milli bir enerji
politikası tesbit edilmemiştir. Şimdi bu enerji politikasını idare
edenlere Ticaret Odalarının, Sanayi Odalarının bir araya gelip,
hazırlayıp vermesi lazım. (Bunu yapınız) lütfen diyelim ve benim
tezim: Enerji Sektöründe (üzerimizde yapılan tasarruflarda bize
sormadan bir şey yapmayınız) tezidir ve kendi varlığımızı çocuk­
larımızın yarınını koruma kaygusudur. Yoksa lâletteyin bir top­
lantıda veya zatialiniz gibi, sizler gibi yüksek zevatın huzurunda
bir arena teşkil edip, devletçilik mi olsun, karma ekonomi mi ol­
sun, o mu daha iyi konuştu, ben mi daha iyi konuştum meselesi
değildir. Çocuklarımızın yarını ve memleketin çocuklarının yarın
haysiyetli yaşayıp, yaşayamamasıdır. Gittikleri memleketlerde pa­
saportlarının yüzgeri edilip edilmemesi meselesidir. Meseleye bu
noktadan baktığınız zaman, her türlü fanatik düşünceden ayrılır,
sıyrılır, akim gereğine inersiniz, ve onun icabı neyse yaparsınız.
Şimdi bir ikinci cihet petrol üretimini arttırmaktır. Petrol üreti­
mini arttırmak lüzumu noktasında sayın Işıl ile beraberim, ama
nasıl arttıralım. Gayede beraberiz ama o gayeye vücul için yolu­
muz ne? Benim arzetmek istediğim; bu gayeye, anayasanın da tec­
viz ettiği. Ve dünya tatbikatına uygun bir yolda ulaşalım. Burada
bir fanatik düşünce ile yalnız biz buluruz, biz bulmakla ancak bu­
nu başarabiliriz gibi duyguyla değil, beynelmilel tecrübeye, bey­
nelmilel finansa beynelmilel pazara müracaat etmek suretiyle ya­
palım. Yalnız bunu yaparken de sabahleyin temas ettikleri gibi,
akılcı olalım, kendimizi de soydurmayalım. Binaenaleyh yine dö­
nüp dolaşıyorum, enerji meselesinde olduğu gibi biraz sonra muh­
terem başkan herhalde beş dakika daha bana söz verecek, o za­
manda söyliyeceğim teşvik edici hükümlerle, tahrik edici hüküm­
lerle, vergi tedbirleri ile Türk halkının yaratıcı gücüne müracaat
edelim. Onun yatırımlarına müracaat edelim, her şeyi devletten
bekliyen miskinler ordusu olmaktan çıkalım, kendi gücümüzü ko­
yarak yaratalım, yapalım ve kendi mahcubiyetimizi kendimiz aşa­
lım. Yoksa, Fransızların bir tarifi ile, Fransa Fransız devlet demir
yolları idaresinin idare ettiği trene binenlerle, devlet demir yolla­
rını idare edenler ve onların çocukları olarak tasnif edilebilir.
Fransız devlet demiryolu anlayışını böyle temsil ederler. Böyle gi­
derse Türkiye'de Türkiye'yi idare edenler onların çocukları ve ida­
re edilenler diye tarif edilecek tabii idare edilenler ellerini açıp
bekliyenler ve çocukları diye tasnif edebilirsiniz. Hürmetler ede­
rim efendim.
BAŞKAN: Teşekkür ederim sayın Bolak. Şimdi efendim ikin­
ci tura başlıyoruz. Yalnız ikinci turun daha kısa süreceğini sanı­
yorum. Ve bu zannm da tesirinde kalarak ikinci turdan sonra ba­
zı zevata söz vermek istiyorum. Bu arada lütfen sorular hazırla­
mış olanlar varsa Turgut Bey'den başladığım sırada onlar da so­
rularını getirip versinler, bende konuşmacılara aidiyetine göre
takdim ederim.
TURGUT ÖZAL:
Paneldeki arkadaşları da dinledikten son­
ra şu sual geliyor, bu kısa dönemde nasıl bu meseleden çıkacağız.
Kısa dönemde bu meseleden çıkma konusunu çok basite irca et­
tiğimi söyledi sayın Erhan Bey, petrolü almak, bulmak veyahut
da dışardan getirmek mecburiyetindeyiz. Aslında meseleye baktı­
ğımız zaman durum şöyle gözüküyor. Çok kısa zamanda Türkiye'
de petrol istihsalini arttıramayız. Bu mümkün değil. İkincisi birçoklarmm iddia ettiği gibi, linyitlere de dönemeyiz, kısa zaman­
da. Zaten plan rakkamlarma baktığınız zaman, 4. beş yıllık plan­
da petrol rakkamı bugün 17 milyon tondan çok da iyimser bir tah­
minle 27 milyon tona gidiyor. Hatta hatta bunun içersinde biz 6
milyon tonunu da biz kendimiz üreteceğiz gibi bir büyük iddia
var. Linyitlerde de çok büyük bir rakam gözüküyor, ona da kani
değilim. Peki bundan nasıl çıkacağız. İşte bugün nasıl yaptıysak.
Bugün bakınız petrolü her şeyden önce dışardan alıyoruz, hiç
bir şey almıyoruz, sadece petrolü alıyoruz. Bunu daha akıllıca ala­
biliriz, rakkamlar ortada konuştu. Yani bağlantılarınız var, bağ­
lantılarınıza çok yanlış sisteminizden dolayı para bulamıyorsu­
nuz, ondan % 30-40 daha pahalı spot alımı yapıyorsunuz, % 100
de daha pahalı mamul alıyorsunuz. Bu idaresizliğin en belirgin
ifadesidir. Şimdi tabii bu ekonomik sistemle ilgili. Dün de söyle­
dim, bugün de aynı şeyi söylüyorum. Petrolde karşılaştığımız, ener­
jide karşılaştığımız problemin temelinde yatan Türkiye'nin bir
belli sistemle idare edilmek istenmesidir. Petrolde politika yok
mu? Var, Aydın bey gayet sarih olarak söyledi. Petrolde bir poli­
tika yok değil, petrolde belli bir politika var. Enerjide belli bir po­
litika var, ama biz diyoruz ki politika yoktur. Politika olsa da dev­
letçi bir politika var. Her şeyi devletleştirmeye başlamışız. Yani
şimdiye kadar takip ettiğimiz politikanın temelinde yatan, Türki­
ye'nin devletçi bir politika takip etmesidir. Bunu önlemek için, bir
, kere bu politikadan vazgeçmek lazım. Temelinde yatan gerçek
burada, yani bundan vazgeçemezsek ben petrol meselesini, ener­
ji meselesini ve genel ekonomi meselesini halledebileceğimize
inanmıyorum. Türkiye daha on sene de meselesini halledemez,
ama eğer bu politikadan vazgeçersek, memleketin gücüne inanır­
sak, devleti bir nevi tanzim edici fonksiyona sokar isek, zannediyo­
rum çok kısa zamanda çıkarız. Bunun tecrübesini biz kısmen ikin­
ci planda yaptık ve gördük ki Türkiye hakikaten çok süratli kal­
kmıyor. O zaman da engellermiz vardı, o zaman da istediğimizi
tam tatbik edemedik, bir sürü engeller vardı. Başta Türk Parasını
Koruma Mevzuatı geliyor. Onun gibi başka mevzuatlar da var. Bu­
gün Türkiye'nin inanıyorum ki döviz geliri de var. Ama ekonomik
politikasının yanlışlığından dolayı Türkiye'ye bu döviz gelmiyor.
İki senedir, ikibuçuk senedir, bakınız Türk Özel Sektörüne hemen
hemen doğru dürüst tan- transfer yapümıyor. Yok, peki bu sanayi
nasü gidiyor, gerçi son noktalarma geldik, Saym Başbakan diyor
ki bir dinamizmi var, iş dinamizmi var diyor, ama niye görmüyo­
ruz, yani onun yanmda kalkıp devalüasyon yapmayacağım niye
diyoruz. Düzenli bir şekilde yaparsanız, ekonomiyi tam rayına otur­
tursanız, Türkiye'ye bu döviz gelir, bu petrolün parasını da biz
ödeyebiliriz. Kanaatim odur. Ve petrolün yerine başka bir şey ge­
lecektir, lafını kısa bir zamanda kabul etmiyorum. Uzun dönemde
evet. Uzun dönemde tedbirlerimizi şimdiden alalım, uzun dönem­
de linyitlerimizi de çalıştırabiliriz. Akarsularımızı belki daha iyi is­
tifade eder hale getirebiliriz, ama bunların hepsi bir zaman mese­
lesidir. Kısa zamanda netice vereceğini zannetmiyorum.
Bir misal daha geçenlerde Fransa'ya gittim, orada devletleş­
tirme, bizdeki devletleştirmeden çok farkh, orada devletleştirme
aşağı yukarı şöyle; Zarar eden bazı müesseseleri vaktiyle devlet
almış devletleştirmiş, ama bugün oradan da dönüyorlar, Fransız
hükümeti karar vermiş, 1981 yılma kadar demiryolları da dahil,
hava yolları da dahil, zarar eden müesseselerdir bunlar, kendi ya­
ğınızla kavrulacaksınız, size hiçbir şekilde sübvansiyon yok. Tür­
kiye'de Devlet Müesseselerinin, yani İktisadi Devlet Teşekkülleri­
nin kaldırılabileceğini hiç zannetmiyorum, ama akılcı bir politika
ile bu İktisadi Devlet Teşekküllerine Devlet şunu söylemelidir; sen
iktisadi bir devlet teşekkülüsün, zarar ve kâr sana aittir, artık ben­
den herhangi bir şey bekliyemezsin. Bunu belli bir süre içinde mu­
hakkak yapmak mecburiyetimiz var. Yoksa bunlar İktisadi Devlet
Teşekkülü olmaktan çoktan çıktılar. Çünkü arkasını devlete dayı­
yor, zarar da etse, kâr da etse hiçbir önemi yok onun için. Bazı sual­
ler var, ilk önce saym Fethi Kömürcüoğlu'nun, doğal gaz ile ilgi­
li ben konuşmamda bahsetmiştim, 1968 senesinde Irak ile bir tabi
gaz anlaşması yaptık. Bir konuşmacının da bahsettiği gibi, o tarih­
te zannediyorum Fethi Çelikbaş'm o anlaşma sadece Irak gazını
ihtiva etmiyordu, bütün Basra Körfezi'nden komşu ülkelerden ge­
lecek gazı Irak üzerinden Türkiye ve Avrupa'ya da naklini ihtiva
ediyordu. Ben imzaladım anlaşmayı, zannediyorum devletin arşiv­
lerinde vardır. Maalesef bu anlaşma ile ilk parti olarak Türkiyeye tabi gaz getirilmesi kararlaştırılmıştı. Projeleri hazırlandı. O za­
manki yatırımı 300-400 milyon dolar civarında idi. Türkiye'ye aşa­
ğı yukarı 5-6 milyon ton petrole mukabil bir tabii gaz, ki kullan-
ma bakımmdan çok daha iyi oluyor, aşağı yukarı Ankara'nın, İs­
tanbul'un bütün büyük sanayi şehirlerinin üzerinden geçecekti. Ev
ihtiyaçları için kullanılacaktı. Ankara'nın zannediyorum kirlenme
probleminin de tek ilacı budur, başka ilacı da yoktur. Maalesef, her
şey güzel hazırlandı, Irak'lılar da çok haişkârdılar, o zaman çünkü
gazı boşuna yakıyorlardı. Hâlâ da zannediyorum boşa yakıyorlardır. Fakat maalesef Türkiye'de işte demin de dediğim gibi belirli bir
politika güdülüyordur bu enerji konusunda, 1972, 12 Mart oldu, 12
Mart'tan sonra meşhur bir zat, ismini söylemeyeceğim, bu işin ba­
şına geldi, yaptıkları ilk iş de bu yabancıdan gaz alınmaz, esprisi
idi. Projeyi oturttular. Projenin yapılması imkânı çok daha kuv­
vetliydi, çünkü Türkiye'nin döviz imkânı çok iyi hale gelmişti 1970
devalüasyonundan sonra, maalesef bunun da hesabını kimse sor­
madı, niye bu proje yapılmadı? 300-400 milyon dolara Ankara'yı da
kurtardık, bir çok sanayiimizi kurtarırdık, çok da ucuz alacaktık,
petrole göre aşağı yukarı üçte bir fiyatına idi, dörtte bir fiyatına
idi. Maalesef, bunu herhalde bir araştırma konusu Mecliste yap­
mak lazım kanaatindeyim.
Sayın Prof. Çeçen'in suallerinde enerji dar boğazından çıkmak
için geçici tedbirler, kısa devrede üretimi arttıracak tedbirler ne­
lerdir, reaktif güç nekadardır, düzeltmek imkanları nelerdir? Ta­
bi son suali çok detaya inmiş bir sual, ben şu anda elektrik mese­
lesi ile pek yakından alakadar değilim, ama şöyle söyliyeyim; ted­
birlerin başında ekonomimizin düzeltilmesi geliyor. Yani petrol
alma mecburiyetindeyiz. Bundan vazgeçemeyiz. Kısa devrede baş­
ka bir solüsyon görmüyorum. Orta vadede solüsyon hidro elektrik
santrallara ağırlıkla gitmek, onun için yeni bir düzenleme, orga­
nizasyon yapmak mecburiyeti var. Bugünkü düzenleme ile de bu
hidro elektrik santralları süratle kuramayız. Muhakkak bir yeni
düzenlemeye ihtiyacımız var. Ve mümkünse hidro elektrik santral­
larda da teşebbüs gücümüzü ortaya koymak lazım. Çünkü birçok­
ları bunların tek başına ekonomik olabilecek haldedirler. Belki, bir
kademe daha ileri gideyim, hidro elektrik santrallarda sulama^ hid­
ro elektrik santral münasebetini çok iyi gözden geçirmek lazım.
Vaktiyle bu Türkiye Elektrik Kurumu Kanunu geçerken bir hata
yapıldı, Türkiye Elektrik Kurumu'na hidro elektrik santral kurma
müsaadesi verilmedi. Devlet Su İşlerine verilmiştir, o zaman çok
iddia ettik, sulama ön planda değildir. Kanaatimce sulamadan zi-.
yade enerji ön plana geçmektedir. Hele yukarı seviyelerde sulama
yaparak suyu israf etmek memleket için fevkalade zararlı olacak­
tır. Bu sulamanm daha ziyade sahillere yakm, yani enerjisi kırıl­
dıktan sonra suyun yapılması çok daha önem kazanıyor, bugünkü
enerji fiyatları muvacehesinde. Ve o zaman ucuz olmayan hidro
elektrik santrallar dahi bugün ucuz olur hale gelmiştir. Yeni baş­
tan bir plânlaması yapılması lazım. Elektrik İşleri Etüd İdare'sinin
tekrar harekete geçirilmesi kanaatindeyim ben ancak böyle yeni
bir sistemle bu işleri daha hızlandırabiliriz kanaatindeyim.
Efendim sayın Birol Kılkış'm bir sorusu var, okuyayım. «De­
ğerli konuşmanızdan enerji sektörünü büyük ölçüde özel girişime
bırakmanız gerekliliği kanısı uyanmaktadır. Eğer bu böyle ise özel
sektörün haklı olarak kâr amaçlı görüşü enerji sektöründe ne de­
rece geçerli olacaktır. Zira bilindiği üzere genelde enerji yatırım­
ları uzun vadeli kâr marjı hemen hemen yok sayılacak türdedir.
Bu şartlarda kısıtlı olanaklara sahip özel sektörümüz ne derece ba­
şarılı olacaktır?»
Şimdi arkadaşıma hemen elektrik enerjisi üzerinden bir ce­
vap vereyim. Türkiye'de iki tane kuruluş var. Bir tanesi Türkiye
Elektrik Kurumu, diğeri de Çukurova Elektrik Şirketi. İki büyük
kuruluş. Kepez de var da ben daha büyük kuruluş olarak ondan
bahsedeyim. Çukurova Elektrik Şirketinin büyük hisselerinin bir
kısmı da halka açıktır. Çukurova Elektrik Şirketinin tarifeleri ge­
ne enerji bakanlığınca tayin edilmektedir. Hatta bu tarifeler Tür­
kiye Elektrik Kurumu tarifelerinden de aşağıdadır. Türkiye Elek­
trik Kurumu zarar etmektedir. Veya kâr edememektedir. Muhte­
lif sebeplerden. Çukurova Elektrik Kurumu özel teşebbüsü çekecek
kadar kâr vermekte ve devamlı arttırabilmektedir. Bütün dünya­
da Amerikada misal olarak vereceğim, hemen hemen bir iki istis­
nası haricinde özel şirketler tarafından idare edilmektedir. Kârla­
rı tabi bu gibi kurumların monopol mahiyetinde olduğu için, bel­
li bir yerden kontrol edilmesi icap eder. Ama ben kârın zararlı bir
unsur olduğu kanaatinde değilim. Kârlar yapılabilir, belli ölçüler­
de yapılabilir, bu gelişmeye kötü tesir etmez, bilakis müsbet tesir
edecektir, çünkü kâr etmek sanayiide ve enerjide netice itibariyle
yeni yatırımlar için bir nevi kan sağlamak demektir. Demin verdi­
ğim misal de devletle özel teşebbüsün burada farkhlığmı kendili­
ğinden gösteriyor. Petrolde de aynı kanaatteyim. Petrolde de eğer
petrol istihsalimizi arttırmak istiyorsak, muhakkak surette başka­
larına da bu sahaları geniş çapta açmamız lazım, yani şimdiye ka-)
dar götürülen politikayı tersine çevirmek mecburiyetindeyiz. Mi­
sal mi istiyorsunuz? En basit misali Nort Sea Devolopmanmda İn­
giliz'lerin herhalde bizden daha iyi bir dev şirketleri vardır, British
Petrolyum. Yani herşeyi British Petrolyum'a yaptırmadılar, onun
yanında bir çok yabancı şirket o sahaya Esso da dahil olmak üze­
re hepsi o sahaya iştirak etti. İngiltere bugün biraz düzeliyorsa
Nort Sea petrolünden dolayıdır.
Bir arkadaşım da. Devlet ile Özel Sektörün müşterek çalışma­
sı enerji bunalımını ne derece müsbet bir şekilde etkileyecektir di­
yor? Zannediyorum buna genel olarak cevap verdim. Ama bir son
nokta olarak da şunu söyleyeceğim. Devlet iktisadi faaliyet göster­
diği zaman gayri ihtiyari olarak o iktisadi faaliyet gösteren kuru­
luşunu karma ekonomi sisteminde özel sektöre karşı öz evlat mua­
melesi yapıyor. Özel teşebbüse üvey evlat muamelesi yapıyor. Gör­
düğümüz durum budur. Bunu hangi idare gelmişse yine aynı şe­
kilde yapmıştır. Devlet bunlardan kendilerini sıyırıp, her ikisine
de eşit muamele yapabilir ise, zannediyorum mesele hallolur. Sa^
nayi Bakanlığının kuruluşu kanununda bu espri yatıyordu. De­
mokrat Parti zamanında çıkarılan. İşletmeler Bakanlığı vardı, İş­
letmeler Bakanlığından Sanayi Bakanlığına geçişte devletin işlet­
meleri ile özel teşebbüs işletmelerine aynı şekilde muamele için Sa­
nayi Bakanhğı kuruldu. Ama maalesef Sanayi Bakanlığına yine bu
işletmeler bağlandı, bağlanınca da bu espri kendiliğinden ortadan
kaldırıldı. Halbuki Sanayi Bakanlığı eğer hiç işletmelere bakma­
sa, işletmeler kendilerine göre bir nevi ekonomik icaplara göre çalıştırılsa, batarsa batsın esprisi içersinde o takdirde devlet ile özel
teşebbüsün elele çalışmasında mahzur yoktur. Ama mahzur bura­
dadır, bu söylediğim noktayı halledebilirsek, mahzur kalkar. Hal­
ledemediğimiz için daima özel teşebbüsün teşebbüs gücünün aley­
hine olmuştur. Çok teşekkür ederim.
BAŞKAN: Teşekkür ederim saym Özal. Saym Işıl.
ERHAN IŞIL: Çok teşekkür ederim saym Başkan. Biraz ön­
ce söylemek istediğim bir kaç nokta vardı, onları söyliyeyim. Ya­
bancı petrol ortaklıkları için sabahleyin söylediklerime ilave ede-
cek pek fazla bir şeyim yok. Yalnız bir iki nokta üzerinde duraca­
ğım. Mesele pek fazla karmaşık değil. Türkiye petrol üretiminden
yahut başkaca bir sanayi yatırımından bir yüz değer elde edecek
olsun, yabancı sermaye ortaklığı olduğu takdirde bu yüz değer ken­
disine kalmaz, isterseniz doksandokuz bir isterseniz otuz yetmiş,,
bir şekilde bölüşülür. Benim sözüm oldukça açıktır. Kabil oldu­
ğu takdirde yaratılacak, elde edilecek bu yüz değerin tümünün ül­
ke içinde kalması lazımdır. Eğer bu kabil olmuyorsa, o zaman bu-;
nu çeşitli şekillerde düşünmek ve değerlendirmek lazımdır. Değer-lendirilebilir, ama o takdirde de sabahleyin söylediğim gibi bu pet­
rolü çıkarın yükümlülüklerinizi yerine getirin, sonra bu petrol si­
zin olsun şeklinde olmaz. Bu dünyada kalmamıştır. Bu kâr bölü­
şümü, üretim bölüşümü, operatörlük, adını ne koyarsanız bir çeşit
özel anlaşma ile olur. Yani petrolün sahibi yine değişmez. Ama bu
Türkiye'nin bugünkü petrol üretimi açısından olumlu katkı geti­
rebilir. Son analizde buna dikkat etmek lazım. Hesabı yaparken bir,
hususu da gözönüne almak gerek, Yabancı sermaye yatırımı dış
borçlara dahildir. Yani o tarzda görmek lazımdır.
Her şeye rağmen genel enerjiye döndüğümüz zaman, şunu gö­
rürüz. Kısıtlıdır belki bugün için, yatırım ve teçhizat alımları açı­
sından, fakat kömürde oldukça enteresan bir takım büyümeler
sağlanabilir. Ben de saym Özal gibi düşünebilirim. Mevcut şartlan
gözümün önüne aldığım zaman 4. beş yıllık plânın bitiminde 51
milyon ton kömür üretimi düşünülmüştür. Oldukça büyük bir ra­
kam, ama imkânsız mı, bana bugünkü koşullar altında imkânsız
görünmüyor, yani erişüebilir de. Oldukça zor. Bu aşamada yapı­
lacak şey belki petrolden kömüre kabil olan yerlerde, bu sırada bağ­
nazlığa, taassuba lüzum yok, dönüşmeye çalışmaktır. Bu oldukça
küçümsenemeyecek, diyeyim, daha doğrusu birtakım tasarruflar
sağlayabilir. Saym Çeçen dün üzerinde durdular, küçük ve orta
sularda elektrik enerjisi üretimi kabildir, fakat bizim uzmanlık kuruluşlarımızdaki o büyüklük duygusunu yenmeleri şartı ile kabil­
dir. Bir kaç cümle ile değineceğim, saym başkan müsaade buyu­
rursanız, enerji tasarrufu çoğu kez şaşırtıcı bir şekilde gündem dı­
şında bırakılıyor. Bu doğru değil. Enerji tasarrufunu enerji üre­
timi ile eş sonuçlu olduğunu gözönüne almamız lazım. Çünkü her
ikisi de kullanılabilir enerji arzını çoğaltan nitelikte çabalardır.
Ama enerji tasarrufuna gittiğimiz zaman, makul, savurganlığı ön-
leyici yönde tasarrufa gittiğimiz zaman, beklediğiniz sonuçlar ya­
tırım yapmaya göre, enerji üretmeye göre, daha hızlı olur, daha
kısa sürede gerçekleştirir. Yatırım ya yoktur, ya azdır, döviz har­
caması ya yoktur, ya minumum düzeydedir.' Bu anlamda enerji
tasarrufu küçümsenecek bir şey değildir. Belli başlı tasarruf ya­
pabileceğimiz yerler, İstanbul Ticaret Odası beni lütfen garipse­
mesin, endüstri kesimidir. Endüstride enerji savurganlığının hu­
dutlarını, işletmelerin içinde yaşayanlar gayet iyi bilirler. Bilinç­
sizdir, daha biz o ölçümlemeleri bile yapmadık. Yani değer analizi­
miz falan da yok. Bilmeden yapıyoruz. Onun yanısıra elektrik
enerjisinde bir tarife reformu bana kaçınılmaz görünüyor. Tarife
yıllardan beri doğru olan biçimde çok kullanandan az, az kullanan­
dan çok para almak şeklinde idi. Bütün dünyada böyle idi. Otuz yıl­
dır böyleydi, ama değişti, şimdi elektrik enerjisi tarifesi bu şekil­
dedir, değişmek lazım. Yüklerin kara yollarına toplanması olayı
çok uzun olmayan bir süre içinde deniz yollarına ve demir yolları­
na kaydırılabilir. Bunun için demir yollarına bir miktar yatırım
yapılması gerekebilir. Öte yandan petrolü taşımak için çok savur­
gan bir biçimde karayolu tankerciliğini kullanıyoruz. Yarımca'da,
İpraş'ta üretilen petrol Sivas'a, Erzincan'a kadar yer yer karayolu
ile gidiyor. Ve bu karayolu tankerleri taşıdıkları yakıtın zaman za­
man % 8 ini, % lO'unu yolda tüketiyorlar. Bunlar büyük tüketim
merkezlerine petrol boru yolları ile taşındığı takdirde, çok dikkat
çekici tasarruflar sağlayabiliriz. Binalarda tecrit yaptığımız zaman,
binaların toplam maliyeti % 3 kadar artar. Ama buna karşılık yıl­
lık yakıt sarfiyatı % 8 ilâ 10 kadar düşer. Bunlarla sizi fazla oyala­
mak istemiyorum.
Sayın başkan, başlıcaü zerinde durmak istediğim noktalar bun­
lardı. Son sözü söylememe izin verirseniz, orada bitiriyorum. Ona
ben dikkat etmiş olmalıydım, sayın Bolak bir nokta üzerinde dur­
du. Enerji sorununun uzun dönemde çözümü Türkiye'nin sanayileşmesidir demiştim. Ortalıkta bir çelişki var gibi görünüyor. Çün­
kü sayın Bolak dedi ki, sanayileşmek i;in enerji lazım, enerji elde
elde edebilmek için sanayileşmek lazım, bu karşılıklı iletişim bir
çelişki değil midir, yahut buna benzer bir durum var mıdır? Ka­
nımca yok, inatçı değilim fakat fikrimi iyi açıklayamadığıma ina­
nıyorum. Durum şudur; ben bu sözleri söylediğim zaman özellikle
uzun dönem dedim, yani bugün olmayan bir enerji ile yepyeni bir
sanayi üretim birimlerini yaratmak zaten kabil değil, ama uzun
dönemde akılcı, bilgili bir sanayileşme programı ile biz bu hedefe
ulaşabiliriz, çok teşekkür ederim sayın başkan.
BAŞKAN: Teşekkür ederim sayın Işıl, Sayın Turgut.
MEHMET TURGUT: Efendim bir iki noktaya dokunduktan
sonra, bir arkadaşımızın suali var, tahmin ediyorum konuşmala­
rımın büyük bir kısmı ile o suali cevaplandırırsam, konuşacakları­
mın hepsini konuşmuş olurum. Şimdi önce bu yabancı sermaye
mevzuunda anlaşmak mecburiyetindeyiz. Arkadaşım Erhan Işıl
bey, yabancı sermaye dış borç demektir, bu fikrimde ısrar ediyo­
rum dedi. Gerek dış borç olsun, gerek iç borç olsun, önemli olan şu,
yabancı sermaye İkinci Dünya Savaşından sonra bilhassa Alman­
ya ve Japonya'nın kalkınmasında çok büyük rol oynamıştır. Japon­
ya yabancı sermaye ile kalkınmış, ihracatını ithalatının önüne ge­
tirmiş ve bugün döviz rezervinde sıkıntı çekmektedir. Yen'in Dolar'a karşı değeri ise aşağı yukarı bir yıl içinde yüzde 50'den fazla
artmıştır. Ve yabancı sermaye meselesi de hiçbir gün problem ol­
mamıştır. Önemli olan mesele şu; Türkiye'yi kalkındırmak için en
hızlı şekilde ne gerekiyorsa onu yapmak lazım, hiçbir kompleks ka­
pılmadan, hiçbir şeyden korkmadan. Hiçbir yabancıya Türkiye'­
nin kaynaklarını istismar ettirmeden, yabancı sermayeyi Türkiye'­
ye getirmek mümkündür. Önemli olan mesele şudur; gelen yaban­
cı sermayeye karşı en az o sermayeyi getiren kadar, ciddi ve kuv­
vetli teknisyenlerle müzakere masasına oturabilmektir. Ve her ya­
bancı sermayenin bir memlekete gelme şartları vardır. % 10 kâr­
la gelir, % 15 kârla gelir, % 8 kârla gelir. Bunu iyi tesbit edip, yüz­
de 15 kârla gelecek sermayeye % 6 verip kaçırmamak, % 15 kârla
gelebilecek bir sermayeyi % 30'la Türkiye'ye sokmamak. Bu teknis­
yenin ve idarecinin marifetine bağlı. Yoksa bunun esasından kork­
mamak gerekir. Aydın Bolak arkadaşım iş sahiplerinin ve Türk
Özel teşebbüsünün bir takım meseleleri kopma noktasına gelince­
ye kadar problem halinde ortaya getirmediklerinden şikayet etti,
ben de bu hususta şikayetçiyim. 1966 yılında özel teşebbüsle yapı­
lan bir toplantıda şunları söyledim: Eğer sahip olduklarınızın to­
runlarınıza da rahatça kalmasını istiyorsanız, gözünüzü açın, Tür­
kiye çok kötü noktalara doğru gitmektedir dedim. Bu konuşmadan
sonra ertesi gün bütün sol basm hücuma geçince, bir çok dostla­
rım o toplantıda bulunan, canım herkesin doğrucusu sen misin,
sen de acık bunu söylemeseydin diye bana tarizde bulundular.
Şimdi öyle bir noktaya geldik ki, öyle diyen arkadaşlarım siz haklıymışsımz diyorlar, ama o gün alınacak tedbirlerle çok daha ko­
lay netice alınabilirdi, bu gün o neticeleri almak için çok daha bü­
yük güç sarf etmek, emek sarfetmek gerekir kanaatindeyim.
Bunu tesbit ettikten sonra Galip Jabban arkadaşımız bir su­
al sormuş, diyor ki Türkiye petrol ithal ederek kalkınmasını yürü­
tebileceğine göre bu ithal kaynakları hangileri olabilir. Şimdi bu­
nu da iki hususta toplamak gerekir, kanaatimce. Birinci husus şu,
Türkiye'de petrolü bulmayı hızlandırmak lazım, bunu da iki nok­
tada ele almak gerekir. Birinci nokta petrol mevzuatını değiştirip,
yabancı sermayeyi Türkiye'ye getirmenin yollarını aramak lazım,
bu uzun vadeli. Kısa vadeli bir tek yol vardır bu hususta, petrol
arama sahalarını Türkiye Petrolleri ihaleye çıkarmalıdır. Ve Tür­
kiye Petrollerinin patronajı altında yabancı sermaye gelip, müte­
ahhit olarak hızlı ve çok miktarda arama kuyusu açmak durumu­
dur. Bu yoldan başka bu günkü mevzuat içersinde başka türlü pet­
rol arama faaliyetlerini arttırmamıza imkan yoktur, Türkiye Pet­
rollerinin ne eleman gücü, ne makine gücü buna kafi değildir. Ama
finansman gücü arttırılarak, bir takım sahalarda aramayı arttır­
mak mümkündür. İkinci bir husus petrolün kısa zamanda çıkarıl­
masının dışında ihracat imkânlarımızı arttırmak. Bu mevzuu da
Türkiye'nin birtakım kaynakları vardır, bu kaynakları iyi tesbit
etmek gerekir, ben üç misal vermek istiyorum.
Birinci misal Türkiye'de çimento fabrikaları ve çimento istih­
sali bizim için bir ihracat kaynağıdır. Çimento sanayiinden anla­
yan arkadaşlar bilirler, bu sanayiin bir özelliği vardır. Her fabri­
ka kapasitesinin % 110 üstünde çalışabilir. Bu fabrikaları gayet
ciddi şekilde, elimizdeki çimento fabrikalarını gayet ciddi şekilde,
kapasitelerinin üzerinde çalıştırarak, istihsali büyük ölçüde arttır­
mak ve bunun ihracatını yaparak döviz kaynağı temin etmek
mümkündür. İkinci bir misal otomobil fabrikalarıdır. Türkiye'de
iki tane büyük otomobil fabrikası kurulmuştur. Tabi kamyon ve
otobüsleri bunun dışında düşünüyorum. İki otomobil fabrikasının
her birinin kapasitesi 60 bin civarındadır. Bunlar kapasitesinin
aşağı yukarı % 30 altında çalışmaktadırlar. Bu fabrikalar için ge-
rekli döviz temin edilerek, bunları 60 bin kapasiteye, hatta daha
yukarı kapasitelere çıkarıp hem istihdamı arttırmak, hem de dışa­
rıya ihracat yaparak, deviz kazanmak imkânımız vardır ve Tür­
kiye'de maalesef bunların istihsalini arttırmak ve ihracata yönelt­
mek imkanı varken, bunların istihsalini kısmak, hatta kapatmak
fikri hâkimdir. Üçüncü bir kaynak bu mevzunda, Türkiye'nin bü­
tün gübre fabrikaları % 40 kapasitede çalışmaktadır. Bunun kar­
şılığında gübre ithal edilmektedir. Gübre hammaddesi olarak fos­
fat ithal edilemiyor. Tunus'lularm iki seneden beri Türkiyeye ver­
diği fosfatın parası ödenemiyor, ama peşin para ile gübre ithal edi­
liyor. Bu gübre fabrikalarını % 100 kapasiteye çıkararak, gübre it­
halatını azaltmak ve oradan da döviz sağlayarak, petrol ithalatına
gitmek gerekir. Bir nokta daha var bu hususta. Bu çok önemli bir
noktadır. Kanaatimce, çünkü Erhan Işıl bey arkadaşım buna do­
kundular. Yalnız belki arkadaşımız teknisyen olmadığı için onun
bir özelliğine dokunmadılar, dediler ki Türkiye çimento ve şeker
fabrikalarının % 90 kadarını yerli yapabilir. Bunu yapıp birtakım
memleketlere satarak, ithal imkanımızı, ihraç imkanımızı arttırıp
döviz sağlayabiliriz dediler. Bu doğrudur, % 90'dan da fazladır.
1969'da % 92'si yerli yapılıyordu bu fabrikaların. Yalnız burda bir
açmaz noktamız var. Diğer sanayi ihraç mamullerinde de bu nok­
ta mevcut. Şimdi değerli dinleyiciler, Türkiye'de ham demirin fi­
yatı herhangi bir Avrupa memleketindeki ham demirin üç misli­
dir. Şimdi Karabük'ten üç misline ham demir alacaksınız, pik ala­
caksınız ve bunu fabrika yapıp Suudi Arabistan'a satacaksınız. Bu
mümkün değildir. Ereğli'den saçı 3 misline alacaksınız, bundan buz­
dolabı yapıp, Kuveyt'e satacaksınız. Bu mümkün değildir. Bunun
da gene altında devletçiliğin masraflı, düzensiz ve ekonomik kai­
delerinin dışında çalışması gelmektedir. Eğer bu mesele halledilir­
se, Türkiye'de sanayi mamulü ihraç edenlere Avrupa, hiç olmazsa
Avrupa'da mevcut piyasa ölçülerine göre ham madde temin edilir­
se devlet tarafından, o zaman çimento fabrikası da ihraç edilebilir,
şeker fabrikası da ihraç edilebilir. Bu hususta bir zaman fabrika
kuran fabrika diye çok yanlış bir tabir kullanırdık, böyle bir tabir
yoktur teknikte, makine yapan fabrika tabiri vardır, bugün Tür­
kiye'de makine yapan pek çok fabrika kurulmuştur, eksik olan bu
fabrikalarda ne tip makineler yapılıp, bunlar biraraya getirilerek,
fabrika kurulabileceğini tesbit eden kostrüksiyon bürolarının ve
montaj bürolarmm olmamasıdır. Bunlar da temin edildiği takdir­
de ve bu fabrikalara ucuz hammadde temin edildiği takdirde, Tür­
kiye'nin sanayi mamulü ihracı meselesi bir çok ölçüde hallolma yo­
luna girer, ve bugünkünün çok üstünde ihraç imkanı bulunur. Bu
hususta da bir tek misal vermek isterim. Biz vaktiyle Tekel Genel
Müdürünü çağırdık. Genel Müdüre dedik ki, Avrupa'da ufak bira
şişeleri var, siz kocaman bira şişesine birayı dolduruyorsunuz, bu
şişe açılıyor, bir kişiye çok geliyor, iki kişiye az geliyor, lüzumsuz
masraf yapıyorsunuz, bunu ufak şişelerde yapamaz mısınız? dedik.
Tekel Genel Müdürü dedi ki, aman beyefendi dedi, başka iş mi kal­
madı dedi, millet alıyor, biz de satıyoruz, bu iş böyle gidiyor dedi.
Onun üzerine Türkiye'de Tuborg, Efes Pilsen, birtakım özel teşegbüs bira fabrikaları kuruldu. Bunlar ufak şişede bira yapmaya baş­
layınca. Tekel de ufak şişede bira yapmaya başladı. Yani devlet bir
yerde Tekelci olduğu zaman, uyumaya terk ediliyor. Bürokrasi uyu­
maya terk ediyor kendini. Gene bir misal vermek isterim, tekelci­
liğin nasıl uyumaya terk edildiğine dair. Bu İstanbul'da bir sigara
fabrikası var, Maltepe, 1946'da başlamış inşaatı, 1979'da biz açtık.
Şimdi öyle bir inşaat ki getirilen makineleri yapan fabrikalar ikin­
ci cihan harbinden sonra tamamiyle değişmiş, ondan sonra mal­
zeme değiştirmiş, ve eski makinelerle o fabrika kuruldu. O bakım­
dan devletin daha randımanlı, daha verimli çalışması için dahi baş­
ka hiçbir sebep olmasa özel teşebbüsün çahşmasma müsaade etmek
gerekir kanaatindeyim, saygılarımla.
BAŞKAN: Teşekkür ederim sayın Turgut. Sayın Bolak.
AYDIN BOLAK: Muhterem efendim, yine saatimi iyi kullan­
maya gayret edeyim. Devlet'in ticaret yapamayacağına dair veya
yapabileceğine dair çeşitli fikirlerin arasında herhalde bana muh­
terem Mithat Recai beyin söylediği bir hatırayı nakletmek istiyorumx. Devletin ticaret yapamayacağına dair binlerce sebep sırala­
yabilirsiniz, ama bir sebep tartışmasız ortaya konulabilir. Devlet
ticaret yapamaz, çünkü hatırlı adam kulanır, tavsiye ile adam
kullanır. Tavsiye ile kullanılan adam o işin adamı değildir. Yalnız­
ca tavsiye edilen adamdır, o işin adamı değildir o zaman ticaret,
ticaret olmaktan çıkar o şimdi kanun değişiklikleri gibi uzun va­
deli çalışmalar isteyen düşünceleri bir tarafa saklı bırakarak ne
yapmak lazmıdır. Onları söyliyeyim: Evvela Türkiye Petrollerini
kuruluş kanunundaki seviyesine yükseltmek lazımdır.
Seviye kaybetmiştir, memurlaşmıştır, dar manası ile iktisadi
devlet teşekkülü olmuştur. Memurunun tayinine, odacısının tayi­
nine, idare meclisinin tayinine, her şeysine karışılır bir umum
müdürlük haline gelmiştir. Her anlaşmasında gizli niyet aranan,
peşinde adam koşturulan bir kurum haline gelmiştir. Petrol tica­
retine ve sanayiine girebilecek bir kurum böyle olmaz. Bu kurum,
kuruluş kanunundaki özel teşebbüs seviyesine çıkarılmalıdır. Ne
yapmak lazım geliyorsa o yapılmalıdır. Politikacı tasallutundan
kurtarılmalıdır. Yalnız bürokratların da çiftliği haline getirilme­
melidir. Teknokratların ve bürokratlarından ve idarecilerden Tür­
kiye'nin yetişmiş insanlarını işin başına koyarak kurumun sevi­
yesine ciddi bir seviyeye yükseltmek lazımdır. Bu kurumla arama
ortaklıkları yaptırmak lazımdır. Beynelmilel pazardan ve her yap­
tığını da meclis tahkikat mevzuu yapmayarak. Bir santim fazla
verdin, iki santim fazla aldın diye ticaretin uzun vadeli düşünceleri
içinde yer alması lazım gelen hususları da olur olmaz konuşmaların
mevzuu yapmadan benim tavsiye ettiğim adamı bilmem nereye al­
madı diye sun'i meseleler yaratan tartışmaların konusu yapmadan.
Bunlardan âri, bunlardan müberra bir kuruluşun ortaklıklar anlaşmalarıı teşvik etmek lazımdır. Bu ortaklık anlaşmalarında
ham petrol bulanlara devlet rafinerilerinde fason işleme hak­
kı tanıyan anlaşmalar yapmak selâhiyetini Türkiye Petrolle­
rine vermek lazımdır. Aksi halde yeni ortaklık anlaşmaların­
da ümit yoktur. Kimse gelip size satmak üzere ham petrol bul­
maz. Ürün elde edilmenin kârını kimse kaybetmek istemez. Ve
tabiî bununla beraber yine uzun vadeli tedbir saymazsanız, bir
enerji planı yapmak lâzımdır. Türkiye'nin bir enerji planına ih­
tiyacı vardır. Bir enerji modeline ihtiyacı vardır. Özel sektörle ka­
rışık karma ekonomi esasları içinde de olsa, buna ihtiyaç vardır.
Özel sektörün ihtiyacı vardır. Kim nerede hangi sınai teşekkülü
hangi takatla kurabileceğini bilmek ıstırabmdadır. Bunları tesa­
düflere bırakmak mecburiyetinde değildir. Veya durumunda de­
ğildir. Öyleyse bu enerji plânını topyekün Türkiye'nin bütün ka­
faları bir araya gelerek, Türkiye'nin geleceği bakımından hazır­
lamalıdır. Ve bu hazırlanışta Oda'larımzm büyük payı olmalıdır.
Ve böyle bir plân hazırlamada Oda'lar itici kuvvet olmalıdır. Sa­
nayi odaları, Ticaret Odaları, itici kuvvet olmalıdır. Kendi ekme— 392 —
ğini ister gibi enerjiyi istemeli ve enerjinin ne zaman nasıl bulunacağmı açık bir kitapta görebilmelidir. Kapalı kapılarm ardın­
dan çıkmalıdır. Bu enerji plânı teşvik tedbirleri ile süslü olmalı­
dır. Özel sektör içinde karma ekonomi içinde, devlet sektörü için­
de teşvik tedbirleri ihtiva etmelidir. Güneş enerjisine yatırım ya­
pan bir kişi teşvik edilmelidir. Kömür enerjisi üzerinde yatırım
yapan, buluş yapan teşvik edilmelidir. Efendim nükleer ener­
ji sahasında bir araştırma teşvik edilmelidir. Tasarruf ted­
birlerinde buluşlar teşvik edilmelidir. Baca sistemleri teşvik edil­
melidir, tecrit sistemleri teşvik edilmelidir. Isı cam teşvik edilme, İldir, inşaat sistemleri araştırmalıdır. Türkiye'nin nasıl bu enerji
imkanlarını en akılcı tarzda nasıl kullanılacağı araştırılmalı ve kul­
lanılanlar teşvik edilmelidir. Vergi kanunları buna göre düzenlen­
melidir. Bugün verilip, yarın alımveren teşvik tedbirlerinden olma­
yan ciddi, uzun vadeli himayekâr tedbirlerle ekonomi beslenmeli­
dir. Bu beslenme olmazsa kimsenin kendisini maceraya atmaya­
cağını bilmemiz lâzımdır. Bugün veririm, yarın alırım bugün teb­
liği çıkarırım yarın kızarım tebliği değiştiririm, böyle bir ekonomi
idaresi olmaz. İstikrarsız ekonomi olmaz. Binaenaleyh teşvik ted­
birleri yatırım tedbirleri ile beraber gelmelidir. Ve bu enerji plânı
içinde yıllar itibariyle görülebilmelidir. Herkes aklı başında olan,
fikri olan teşebbüsü olan buluşu olan, herkes bu plandan faydala­
nabilmen ve millet bu plandan faydalanabilmelidir. Yoksa kapalı
kapıların ardında birkaç kişi meselelerini düşünecek Türkiye'nin
yalan yanlış sonra sizin üzerinizde tecrübe tahtası gibi tecrübe edi­
lecek sonra ne yapalım netice yanlış çıktı denilip onbeş sene ziyan
olacak, bu fevkalâde hatalı bir yoldur. Tasarruf etmek lâzımdır.
Saym Özal'a göre suyu enerjide kullanmak daha ciddi bir tedbir­
dir. Bir başka arkadaşımıza göre suyu tarımda kullanmak daha
faydalı yoldur. Hepsinin tartışması yapılıp tasarruf tedbirlerini
ciddi olarak bu plân ihtiva etmelidir. Türk'ün okur-yazarı, Türki­
ye'nin düşünürleri, düşünenleri bu plânda buluşmalıdır. Bunun
aceleye getirilecek taralı vardır ama yangından mal kaçırır gibi
birkaç teknokratın eline de vermenin mânâsı yoktur. Ve uzun va­
deli anlaşmalar teşvik edilmelidir bu plânla, uzun vadeli ikmal an­
laşmaları teşvik edilmelidir. Her senenin ticaret anlaşması her se­
nenin başında yapılır. Ticaret vekâletine göre Türk dış ticareti
ipotek altına alınamaz. Bu plan yapılırken uzun vadeli anlaşma-
1ar yapılamaz ucuz anlaşmalardır. Her gün cebime para bulursam,
çıkar pazardan alırım dediğiniz zaman, bir gün ucuz alır, bir gün
pahalı alırsınız. Bir gün bulursunuz, bir gün bulamazsınız. Vatan­
daşınız böylece tüm günler gaz kuyruğunda bekler, ha geldi, ha
geliyor, ha gemi boşaldı, ha boşalacak. Saym Işıl'm dediği gibi ge­
minin yarısı boşalır, yarısı boşalmaz gider. Bütün bunlara mâni
olacak uzun vadeli ikmal anlaşmaları yaparsınız. Ve bunlarla gö­
rürsünüz ne zaman ne alacaksınız. Binaenaleyh aldığınıza ne öde­
yeceksiniz. Ve diğer iktisadi tedbirlerle satın alma gücünüzü art­
tırırsınız. Bu enerji plânı içinde. Bir saym Oda üyesinin saym Sivan'm sorduğu soruyu cevaplayalım. Diyor ki; Turizm gelirleri
acaba enerji satın almada bir yol değil midir? Elbette bir yol, ta­
rım gelirleri elbette bir yol. Bütün bu gelirlerin nasıl alınabilece­
ğini ve nasıl sağlanabileceğini ve nerelere yatırılabileceöini, hangi
vergi hükümleri ile himaye edilmekte olduğunu ve edileceğini açık
seçik vatandaşımızdan gizlemeden, gizlenmeden, aksine gelip an­
latarak, size şu teşvik tedbirlerini koydum, size şu parayı kazan­
dıracağım, şuralarda yatırım yapacağım, şuralarda aklınızı kulla­
nın diyerek, bütün bunları kullandırarak bu plân içinde para ka­
zanmanın yolunu bulursunuz bir bakıma saym Işıl ile beraber olu­
yoruz, sanayileşmenin yolunu böylece bir plân içinde görerek, o
noktadan sağlıyacağımz gelirlerle uzun vadeli tedbirleri alırsınız.
Kısacası Türkiye enerji çıkmazından kendisini idare edenlerle de­
ğil, idare edenlerle idare edilenlerin bir arada toplanıp bu çıkmaz­
dan nasıl çıkabileceğini arka fikri olmadan ve siyasetin kısa va­
deli oyunlarına düşmeden beraber düşünebildikleri ve akıllarını
masanın ortasına koyup, masanın altında herhangi bir alış veriş
yapmadan, ciddi tedbirleri beraber kararlaştırıp, beraber tatbik
edebildikleri zaman kurtulur, aksi halde bundan birkaç sene ev­
vel yapılan seminerlerde söylenen sözleri nasıl bugün söylüyorsak,
belki bidm çocuklarımız da fırsat bulurlarsa, böyle seminerlerde
konuşmak imkânını bulurlar. Hepinize tekrar tekrar hürmetleri­
mi sunarım efendim.
BAŞKAN: Teşekkür ederim saym Bolak, yalnız bir noktayı
hatırlatmak isterim, aslında tablo çok aydınlık olmamakla bera­
ber bir gelişme olduğu da şüphesiz. Bundan on beş yıl evvel böyle
bir açık oturumu ben idare etmekteydim, konuşmacılar da saym
Göksu, sayın Turhan Feyzioğlu, sayın Ahmet Yıldız, ve sayın Ta­
rık Buğra idi. O zaman kimse dinlemiyordu, hiç değilse şimdi din­
leyenler var. Bu da bir kazanç. Sayın Gürel.
FİKRET GÜREL : Değerli dinleyenler, dün son tebliğ sahibi
olmak bahtsızlığı bana düşmüştü. Bugün de son panel konuşma­
cısı olmak bahtsızlığına uğradım. Siz de benle beraber. Bana tev­
cih edilmiş olan iki tane soru var. Daha doğrusu bir soru ve sayın
başkanın bana vermiş olduğu bir görev. Evvelâ kısaca sayın Ay­
han Şahverdi'nin sorusuna cevap vermeye çalışacağım. Diyorlar
ki, bugünkü benzin maliyeti litre olarak acaba nedir?
Rafineri teknisyenleri bana nazaran çok daha iyi bilirler ki,
ham petrolün içersinde bulunan, karışık halde bulunan çeşitli
ürünleri ayırırken, herhangi birine bir maliyet etiketi koymak fev­
kalâde zordur. Petrol ürünlerinin değerleri arz ve talebe göre be­
lirlenir. Talebi fazla olan ürünlere fazla bedel ödenir, talebi olma­
yan veya az olan ürünlerin de bedelleri düşük olur. Bulunduğu pa­
zar yerine göre bazı ahvalde görülmüştür ki, rezüvü denilen fuel
oil'in fiyatı benzin fiyatını da geçebilmiştir. Halihazırda ithali
mümkün olan serbest piyasada benzinin fiyatı dolar cinsinden ton
olarak 250 dolar civarındadır. Bundan hareket ederek litre fiya­
tının ithal paritesinin ne olduğunu bulabilmek mümkündür. Ka­
lanları Ankara'da 20 liraya, İstanbul'da 19 liraya litresi dediğiniz
fiyata eriştirmek için, büyük unsurlar olan vergi ve resimlerdir.
Yani devletin aldığı paralardır, hemen her yerde en büyük unsur
budur. Petrol şirketlerinin hisseleri nelerdir? Birazdan, müsaade
ederseniz buna ayrı bir konu olarak temas edeceğim.
Sayın Başkan benden ATAŞ sorununa daha da açıklık getir­
memi istediler. ATAŞ sorununa açıklık getirmeden evvel, petrol
hukukunda yabancı sermayenin memleketimizdeki rolünü benim
anlayışıma göre bir defa daha anlatmak isterim. Yer altındaki pet­
rolün sahibi millettir, devlettir. Devlet petrol kanununa göre özel
sermayeyi, bu arada yabancı sermayeyi bunları araştırıp bulmak
için talip olmaya davet etmektedir. Belirli kriterleri haiz olan, ya­
ni sermayesi teknolojisi müsait olan kimseler müracaat ederler.
Petrol işleri genel müdürlüğü eğer lâyık görürse kendilerine ara­
ma ruhsatı verir. Bu bir nevi müteahhitlik hizmetidir. Eğer ba­
şarılı olamazsa karşılığında bu müteahhit firma hiçbir şey ala­
maz. Başarıh olabilirse kârlı olabildiği oranda, kârdan devlet be-
lirli kriterlere göre kendisine pay vermektedir. Bu, bu kadar basit­
tir, bunun hükümranlıkla, veya başka şeylerle ilgisi yoktur. Dev-'
let kuruluşları ile bunların ortaklık yapması tabiatiyle mümkün­
dür. Eğer bulunması mümkün olan değerler çok cazip olmuş ol­
saydı, belki bu kuruluşlar böyle ortakhklara talip olarak Türkiye'
de gelip çalışmayı kabul edebilirlerdi. Fakat zaten Türkiye'deki
risk büyük, masraflar büyüktür. Şayet kâr hasıl olursa bir iktisa­
di değer ortaya çıkartılabilirse, bunun yarıdan fazlası zaten dev­
lete aittir. Bunu devlet sektörü ile ortak kılarak, riski bu kurulu­
şun üzerine koyduğunuz zaman, bir defa daha katlayarak almak
demek, bunların eline bırakacağınız miktarları yarı yarıya indir­
mek, yani % 20-25 civarına indirmek demektir. Bu şartlarda Tür­
kiye'de gelip araştırma yapacak herhangi bir iktisadi kuruluş bu­
lunabileceğine ihtimal vermiyorum. Belki çıkabilir. Bunu hakiki
mânada müteahhitlik hizmeti ile de yapmak mümkündür. Bildi­
ğim kadarı ile meselâ Rus'ların Türkiye'de petrol araştırma projesi
şöyle bir projedir: Petrol hakkı sahibi olarak Türkiye'ye araştırma
yapmaya gelmeyeceklerdir, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığının
bir müteahhidi sıfatı ile gelecektir. Anladığım kadarı ile riski, mas­
rafı Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına ait olacaktır. Gelelim
ATAŞ sorununa, defalarca tekrar edildi ATAŞ 1957 senesinde ku­
rulmaya başlanılan Türkiye'nin ikinci rafineri projesi idi. O zaman
Kalteks de bu projeye ortaktı, bilâhare ayrıldı. % 56'sına Mobil,
% 27'sine Shell, % 17'sine de BP ortaktılar. Rafineri kurulduktan
sonra yapılmış olan bir anlaşma ile % 5 oranındaki bir hisse Mo­
bil tarafından Marmara Petrol şirketine
devredildi. Dolayisiyle
son andaki statü % 51'i Mobil'in, % 27'si Shell'in, % 17'si BP'nin,
%5'i de Marmara Petrolün sahibi bulunduğu bir rafineridir. Rafi­
neri 1961 yılında hizmete girdi. Yatırım yapılmaya başladıktan
bu yana yirmi iki sene, hizmete girdikten sonra on sekiz sene geçti.
Bilebildiğim kadarı ile gerek sermaye, gerek kâr transferleri sure­
tiyle yabancı ortaklar elan rafineriyi itfa edebilmiş değillerdir. Ra­
finerinin ham petrol fiyatları petrol reform kanunundan evvel,
devletle pazarlık suretiyle petrol reform kanunundan sonra da
devletin, hükümetlerin çıkartmış olduğu kararnamelerle tesbit
edildi. Mahsul fiyatları hakim rekabet fiyatları ile tesbit ediliyor­
du, yine petrol reform kanunundan sonra 79 sayılı kararnameye
dayanılarak, hükümetler tarafından tesbit edildi. Ve rafineri kâr-
lılığı ya sabit tutuldu, yahut da menfi olarak işletildi. Rafinerinin
katmış olduğu iktisadi değerler yanında Türkiye'ye getirmiş oldu­
ğu ikmal elastikiyetleri konusunda birkaç misal vermek isterim.
1973 Orta Doğu krizi esnasında Orta Doğu'ya hiçbir ham petrol
ikmali yapılamadığı zamanlarda, zamanın Enerji ve Tabii Kaynak­
lar Bakanı tarafından davet edilen ATAŞ hissedarları, Nijerya'dan,
Gabon'dan petrol tankerlerinin yollarını değiştirerek, ATAŞ'ı ik­
male devam ettiler ve Türkiye, Hollanda Başbakanı dahi bisiklete
binmek mecburiyetinde kalırken, petrolsüz kalmadı. 1974 Kıbrıs
Barış Harekâtı esnasında ATAŞ'm ikmali hiçbir şekilde aksama­
dan devam etti ve Türk tüketicisinin hizmetine ürünlerini sunma­
ya devam etti. Şu anda ATAŞ niye çalışamıyor. ATAŞ sadece 1978
senesinde çalışamamazlık etmedi. Petrol Reformu Kanunu çıktı­
ğından beri ATAŞ devamlı olarak kör topal çalışıyor. Çünkü de­
vamlı olarak hükümet ile ATAŞ hissedarları arasında fiyat ihtilâf­
ları olmuştur, tediye ihtilâfları olmuştur. Ben yabancı sermayenin
savunucusu durumunda olmak iddiasında değilim, ATAŞ siyasi ter­
cih o olursa, oniki aydan beri devam eden çalışmalar, pazarlıklar ne
ticelendirilirse, ve ATAŞ Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine mal edi­
lirse, ATAŞ'm ikmalindeki bugünkü esneklik dünyanın herhangi
bir yerinde hakim rekabet fiyatları ile petrol getirebilme esnekliği
kaybolacaktır. Şu anda diğer rafinerilerde olduğu gibi birli, ikili,
üçlü, dörtlü anlaşmalarla belirli kaynaklardan ham petrol getire­
bilme durumu olacaktır veya başından beri tenkit ettiğimiz spot
anlaşmalarına yönelecektir. İran ile bir petrol anlaşmamız olmuş
olsaydı şu anda uzunca bir müddetten beri yürüyemeyeceği, şu
anda da aksak topal gideceği herkesin rahatlıkla kabul edebilece­
ği bir öneridir. Suudi Arabistan'ın yarın öbür gün, şu veya bu şe­
kilde bir anlaşma yapılmış olsa, ki temel prensip olarak eskiden
beri ticari münasebeti olan petrol şirketlerinin dışında Suudi Ara­
bistan petrol satmıyor ama, sattığını farzedelim, herhangi politik,
askerî, siyasi bir hadise çıktığında bu kaynak hemen kuruyacaktır
ve alternatifi yoktur. İran'ın şu anda bir milyon varil civarında
eksik olan üretimi dolayisiyle dünya üzerinde bir petrol eksiği var­
dır. Böyle bir açık devam ederse Türkiye'nin yeni anlaşmalar ya­
parak, yeniden petrol bulabilme şansı fevkalâde azdır. Spot alım­
larında fırsatçıların elinden 26 dolardan petrol almak mecburiye­
tinde kalışının temel nedeni budur. Buna rağmen Türkiye Cum.-
huriyeti ATAŞ'ı satın ıJmak istiyorsa bu soruları nasıl halledece­
ğinin cevabını peşinen tayin etmesi lâzımdır. Bunların peşinen ta­
yin edilmediğine göre ATAŞ'ı halen muattal tutmak da fevkalâde
yanlış bir tedbirdir, ATAŞ'ı harekete geçirecek tedbirleri düşünüp
almak kısa vadede mümkündür. Ve bu imkânları dolayisiyle % 100
olmasa dahi bugünküne nazaran bir ferahlık getirilmesi beklene­
bilir. Pazarlama şirketlerinin çok kârlı olduğundan bahsedildi. En
kârlı ameliye odur. Daha evvel rafinericilik en kârlı deniliyordu,
Petro-Kimya endüstrisi en kârlı deniliyordu. Dolayisiyle bunların
hepsini devlet tekeline alalım dedik ve yaptık. Türkiye Petrolleri
Anonim Ortaklığı araştırma faaliyetlerine yatırdığı para, bildiğim
kadarı ile 2 milyar lira civarında. Yine yanlış hatırlamıyorsam
1978 zararları 4 milyar lira civarında. Üstelik de boru hatlarından,
deniz taşımacılığından kâr etmesi icap eden bir müessese. Buna
rağmen demek ki rafinericilik Petro-Kimya endüstrisinden Türki­
ye Petrolleri Anonim Ortaklığı para kazanamamış, üstelik büyük
kayıplara uğramış. Bu sadece ve sadece İktisadi Devlet Teşekkül­
lerinin hepsinde olan kadro fazlasından dolayı değil, dünya ü ze­
rinde rafinericilik ve petro-kimya hepsi zarar etmiş. Çünkü büyük
kapasiteler kurulmuş, talepler fevkalâde düşmüş, iktisadi neden­
ler dolayisiyle, ham petrol, ham madde fiyatları fevkalâde yüksel­
miş, talep azlığı, maliyet yüksekliği vesaireleri bunların hepsine
zarar ettirmiş. Dolayisiyle şimdi bu iddiayı bir kenara bıraktık, ar­
tık rafinericilik, petro-kimya endüstrileri çok kârlı değil, pazarla­
macılık çok kârlıdır.
Aslında herhangi bir iktisadi malın değeri o mal satıldıktan
sonra ortaya çıkıyor. O sahaya kadar olan safhalarda, ki her en­
tegre endüstride vermiş olduğunuz sadece daimi bir etikettir. Do­
layisiyle pazarlamanın önemi iktisadi değerin paraya dönüşümü
şeklinde ortaya çıkmış oluyor. Yoksa faaliyetin kendisi kârlı değil.
Hele Türkiye'de hiç değil. Çünkü bir defa pazarlamadaki her türlü
fiyatlar ve marjlar en az kırk seneden beri Türk Parasını Koruma
Kanununa göre, 79 sayılı kanuna göre, Türkiye Cumhuriyeti Hü­
kümetleri tarafından veriliyor. Bunlar fevkalâde hasis olarak veril­
mişlerdir. Bu hasis olarak verilmiş olan marjlar, fevkalâde randı­
manlı bir şekilde çalışılamadığı takdirde kâr sağlıyamazlar. Dün­
ya üzerinde mevcut her türlü dağıtım tekniklerinin en iyisini ge­
tirerek, en iyi pazarlama sistemlerini getirecektir ki, yabancı
petrol şirketleri kâr sağlayabiliyorlar ve hâlâ devlete vergi verebi­
liyorlar. Eğer pazarlama bu kadar kârlı olabilmiş olsaydı 1978 se­
nesinde Türkiye Cumhuriyetinin petrol ürünlerinin % 80'ine ya­
kın bir miktarını pazarlayan Petrol Ofisi niye 700 küsur milyon li­
ra zarar etsin. Pazarlamada karlılık unsuru olsa dahi, elde edilen
kârlar dışarıya transfer edilemez. 17 sayılı kararnameye göre ge­
tirilmiş olan petrol dağıtım şirketleri, pazarlama şirketleri bu kâr­
larını dışarıya transfer edemezler. Edemeyeceklerine göre Türkiye'
ye bu hizmeti bedava olarak vermektedirler. Eskiden sahip olduk­
ları ham petrolleri pazarlayabilmek için, sadece bir örgüt bulun­
durmak için, bunları muhafaza edebilmektedirler. Şayet Türkiye
Ortak Pazara üye olursa ekonomisini bir gün dışarıya açabilirse,
ödemeler dengesi rahatlarsa, Türk Lirası Konvertibl bir hâle ge­
lirse belki bunlar o zaman bu kârlarını transfer edebileceklerdir.
Bu da istikbalde kaç sene sonra olur Allah bilir. Görüşüm odur ki,
şu anda gelmiş yakalanmış olan birkaç tane yabancı petrol şirketi
Türkiye'de araştırma faaliyetleri yapmaktadırlar. Birkaç tanesi
bir rafineride sıkışmış kalmışlardır. Birkaç tanesi pazarlama yap­
maktadırlar. Bunlar bunları yaparlarken dünyanın her tarafında
elde edilmiş olan Know How'lari teknolojileri, tecrübeleri getirm.ektedirler. Dün ve bugün bir konuşmacı arkadaşım teknolojinin
yabancı sermaye tarafından Türkiye'ye getirildiği zaman dışarı­
ya çıkartılırken tekrar götürüldüğünden bahsetti. Buna katılmıyo­
rum. Teknoloji sadece getirilmiş olan makineler, demir yığınları
değillerdir. Teknoloji aynı zamanda insan yetiştirilmesidir. Kendi
mevzuum içersinde 23 senedir çalışmış olduğum çok uluslu şirket­
te İtalya'dan Finlandiya'ya kadar olan bir çok yerleri gezdim. Bir
çok seminerlerine, kurslarına katıldım, her türlü risaleleri el'an
almaktayım. En son teknolojileri takip edebilmekteyim. Mensubu
olduğum şirket yarın kovulur veya giderse, ben gidici değilim, bu­
radayım, teknoloji ile beraber hizmetteyim. Dolayisile ATAŞ'tan
bir misal vereyim, stratejik ehemmiyetten bahsederler. ATAŞ'ta
300'e yakm çalışandan yalnız bir tanesi ecnebidir. Kalanları hepsi
Türk'tür. Bu Türk'ler sahibi ecnebidir diye Türkiye'ye hizmet et­
miyorlar mı? Veya sahibi Türk olursa görüşleri değişecek, hizmet
tarzları değişecek midir? Onun için ATAŞ'm ne stratejik bakımdan
devletleştirilmesinde fayda vardır, ne milli savunmaya olan kat­
kısı bakımından bir faydası vardır, ne de enerji tüketimine, petrol
tüketimine hizmet bakımmdan herhangi bir faydası olacaktır.
Zararları olabilir, az evvel misallerini verdim, bu zararların fatu­
rasını göze alırsak satın alalım, kovalım, belgelerini iptal edelim,
devletleştirelim, hepsini yapalım; ama bu faturayı göze alamıyorsak, bunu rasyonel bir şekilde halledelim. Yarın sabah, öbürgün
hizmete sokalım ve kuyrukları azaltalım, tüp gaz kuyrukları azalsm, benzin kuyrukları asalsın, çiftçiye motorin verebilelim, saygı­
lar sunarım efendim.
BAŞKAN : Teşekkür ederim sayın Gürel. Efendim iki gün sü­
ren seminerin kapanış konuşmasını yapmış oldu arkadaşımız, yal­
nız bu semineri tertip etmiş olan İstanbul Ticaret Odası'nm sayın
Başkanı Nuh Kuşçulu'ya söz vereceğim ve ondan sonra semineri
kapamış olacağım.
NUH KUŞÇULU: Sayın başkan, çok değerli misafirlerimiz, de­
ğerli konuşmacılarımız, İstanbul Ticaret Odası'nm iki senedir yap­
mayı plânladığı bu seminerlerin zannedersem altıncısını teşkil edi­
yor. Bu sene dört tane daha bu tip seminerlerimiz olacaktır. Bun­
lardan gayemiz, ilim çevreleri ile biz pratisyenlerin bir araya gel­
mek suretiyle hakikaten politikacılara, bürokratlara götüreceğimiz
önerilerde isabetli olmayı temin etmek ve daha yakından bir fikir
alışverişinde bulunmaktır. Sayın Göksu hocamız bir hususa değin­
diler, biz bu seminerlerde tam demokratik bir anlayış içersinde
tartışmaları temin etmek ve fikirleri oluşturmak için hiçbir kesi­
mi ayırmadan davet yapıyoruz. Buyurduğu kuruluşların hepsine
davetiye yollanmıştır. Bilmiyorum katılanlar, belki burada söz al­
mamış olabilir, ama bizim amacımız sadece bir kesim için değil,
birbirine inanan kişiler arasında yapılacak bir görüş alışverişi de­
ğil, ama aksi görüşte olan, aksi tezde olan kişilerin de bu kürsü­
lerden görüşlerini ifade etmelerini temin edecek şekilde hareket
ettiğimizi açıklamak ihtiyacını duyduğum için bu sözü aldım. Çok
yoruldunuz iki gün, biz çok istifade ettik, ve banttan çözülecek bu
konuşmalarla birlikte neticeler gerekli yerlerde, gerek bir arkada­
şımızın ifade, ettiği gibi, Lobiin şeklinde olarak, gerek yazılı olarak
ilgili mercilere iletilecektir. Ve öyle zannediyorum ki, bu kıymetli
zamanlarınız boşa harcanmamış, değerlenmiş olacaktır. Sayın
Göksu hocam kadar ben de kötümser değilim. İnşallah iyi yolu bu­
lacağız. Çok teşekkür ederim sayın başkan.
Download

m - ITO