KAR VE KÜL
1
KAR VE KÜL
Orijinal Adı: A Breath of Snow and Ashes
Yazarı: Diana Gabaldon
Genel Yayın Yönetmeni: Meltem Erkmen
Çeviri: Mert Doğruer
Editör: Eren Abaka
Düzelti: Fahrettin Levent
Düzenleme ve Kapak Uygulama: Nurhan Seyrekbasan
1. Baskı: Ağustos 2014
ISBN: 978-9944-82-901-4
YAYINEVİ SERTİFİKA NO: 12280
© 2005 Diana Gabaldon
Türkçe Yayım Hakkı: Nurcihan Kesim Ajans aracılığı ile
© Epsilon Yayıncılık Hizmetleri Tic. San. Ltd. Şti.
Baskı ve Cilt: Kitap Matbaacılık
Davutpaşa Cad. No: 123 Kat: 1 Topkapı / İstanbul
Tel : (0212) 482 99 10 (pbx)
Fax : (0212) 482 99 78
Sertifika No: 16053
Yayımlayan:
Epsilon Yayıncılık Hizmetleri Tic. San. Ltd. Şti.
Osmanlı Sk. Osmanlı İş Merkezi 18/4-5 Taksim / İstanbul
Tel: (0212) 252 38 21 (pbx) Faks: (0212) 252 63 98
İnternet adresi: www.epsilonyayinevi.com
e-mail: [email protected]
2
KAR VE KÜL
Diana Gabaldon
KISIM I
Çeviri:
Mert Doğruer
3
4
GİRİŞ
Zaman, insanların Tanrı hakkında söylediklerinin birçoğuna uyar.
Öncelikle, ezeli ve sonsuz bir varlıktır. Gücü her şeye yeter ne de olsa hiçbir şey zamana dayanamaz, değil mi? Ne dağlar, ne
ordular...
Elbette, zaman bunun dışında her şeyi iyileştirir de. Herhangi
bir şeye yeterince zaman verdiğinizde hallolur: bütün acılar yok
olur, bütün zorluklar silinir, bütün kayıplar telafi edilir.
Küller küllere, toprak toprağa karışır. Unutma: topraksın, topraktan yaratıldın ve yine toprağa döneceksin.
Eğer Zaman biraz olsun Tanrı’ya benzeyen bir şeyse, o halde
Hafıza’nın da Şeytan olması gerektiğini düşünüyorum.
5
6
BÖLÜM 1
SAVAŞ SÖYLENTİLERİ
7
8
1. Bölünen Bir Konuşma
Onları önce köpek sezdi. O karanlıkta, Ian Murray kasığının
yanında Rollo’nun kafasının yükseldiğini, kulaklarının dikeldiğini
görmekten çok hissetti. Bir elini köpeğin boynuna koydu ve oradaki
tüylerin gerginlikle dikleştiğini hissetti.
Birbirleriyle oldukça uyumlu olduklarından, bilinçli bir şekilde
düşünmedi bile. “Adamlar.” Öteki elini de bıçağına götürüp hareketsiz kaldı. Dinledi.
Orman sessizdi. Şafağa saatler vardı ve hava bir kilisedeki kadar
sakindi, yerdeki sis tıpkı tütsü dumanı gibi yavaşça yükseliyordu.
Dinlenmek için yere devrilmiş, devasa bir lale ağacının gövdesinin
üstüne yatmıştı. Tespih böceklerinin verdiği rahatsızlığı toprağın
rutubetine tercih etmişti. Elini köpeğin üstünde tuttu, bekledi.
Rollo hırlıyordu. Hayvanın çıkardığı boğuk, sürekli sesi Ian zar
zor duyuyor ama kolaylıkla hissedebiliyordu. Köpeğin ses tellerinin
oluşturduğu titreşim kolundan yukarı çıkıyor, vücudundaki bütün
sinirleri harekete geçiriyordu. Hiç uyumamıştı -artık geceleri nadiren uyuyordu- sessizce durup gökyüzüne bakmış ve Tanrı’yla her
zamanki anlaşmasına kafa yormuştu. Sessizlik Rollo’nun hareketliliğiyle bozulmuştu. Ian yavaşça doğruldu ve bacaklarını çürük kütüğün yanlarından sarkıttı, kalbi artık daha hızlı çarpıyordu.
Rollo’nun dikkatli hali değişmedi ama kocaman kafası görülmeyen bir şeyi takip ederek hareket etti. Ay ışığından mahrum bir
geceydi; Ian ağaçların belli belirsiz siluetlerini ve gecenin hareketli
gölgelerini görebiliyordu ama görünürde başka bir şey yoktu.
Sonra onları duydu. Yürüme sesleri. Pek yakından gelmiyordu
ama gitgide yaklaşıyordu. Ayağa kalktı ve ağaç reçinesiyle dolu siyah
bir göledi andıran zemine ayak bastı. Dilini şaklatır şaklatmaz Rollo
hırlamayı bıraktı ve tıpkı kurt babası gibi sessizce onu takip etti.
Ian’ın dinlendiği yer bir av yolunu görüyordu ancak yolda yürüyen adamlar avlanmıyorlardı.
Beyaz adamlar. İşte bu garipti, hem de fazlasıyla. Onları göremiyordu ama gerek de yoktu; çıkardıkları sesler bunu apaçık belli
9
ediyordu. Seyahat halindeki yerliler sessiz hareket etmezlerdi, Ian’ın
yanlarında yaşadığı İskoçyalılar’ın çoğu ise ormanlık alanlarda hayalet kadar sessizce dolanabiliyorlardı - hislerinden herhangi şüphe
duymuyordu. Metal onları ele veriyordu. Atların koşumlarının şıngırtısını, düğmelerin birbirlerine çarpış seslerini, kemer tokalarını ve
silah namlularını duyabiliyordu.
Çok kalabalıklar. Çok yaklaşmışlardı, kokularını alabiliyordu.
Gözleri kapalı bir şekilde biraz ileriye doğru eğildi, ona ipucu verebilecek kokuları daha iyi alabilmeye çalıştı.
Hayvan postları taşıyorlardı; Rollo’yu muhtemelen uyarmış olan
kurumuş kan ve soğuk kürk kokusunu alabiliyordu artık. Ama gelenler büyük ihtimalle avcı değillerdi, sayıca çok fazlalardı. Avcılar
bir-iki kişilik gruplar halinde gezerlerdi.
Fakir ve kirli adamlar. Avcılıkla ilgileri yok. Bu mevsimde avlananlara rastlamak kolaydı fakat bu adamlar açlık kokuyorlardı. Ayrıca kötü bir içkinin kokusu da üstlerine sinmişti.
İyice yaklaşmışlardı, onun olduğu yere neredeyse üç metre kadar
yakınlardı. Rollo hafif bir homurtu çıkardı ve Ian elini bir kez daha
köpeğin boynuna koydu ama adamların çıkardığı sesler köpeğin homurtusunu bastırmıştı. Ian geçen adamların sayısını duyduğu ayak
seslerinden, mataraların ve mermi kutularının tıkırtılarından, acıdan
ve yorgunluklarından dolayı çıkardıkları iniltilerden anlamaya çalıştı.
Yirmi üç adam olduğuna karar verdi, yanlarında bir de yük katırı
vardı - hatta iki tane. Dolu eyer sepetlerinin ve aksi nefes alışverişlerinin gürültüsü çok belirgindi. Bu sesler ancak yaptığı işten şikâyet
eden katırlardan gelirdi.
Adamlar onların orada olduklarını asla anlayamazlardı ama havadaki tuhaf bir esinti Rollo’nun kokusunu katırlara taşıdı. Kulakları
sağır edici bir anırtı geceyi yardı ve önündeki orman çarpışma ve
korku dolu bağırışların oluşturduğu bir karmaşayla çalkalandı. Tüfekler ardında patladığında Ian koşmaya başlamıştı bile.
“A Dhia!”1 Bir şey kafasına çarptı ve paldır küldür yere düştü.
Öldürülmüş müydü?
Hayır. Rollo endişeli bir şekilde burnunu kulağına soktu. Kafasının içinde bir kovan dolusu arı vızıldıyormuş gibi bir ses vardı,
gözlerinin önünde parlak ışık huzmeleri gördü.
“Koş! Kaç!” dedi nefes nefese, köpeği ittirerek. “Git buradan!
1 Gal. Aman Tanrım! (Ç.N.)
10
Haydi!” Köpek tereddüt etti, boğazının derinlerinden bir sızlanma
sesi yükseldi. Göremiyordu ama o büyük gövdesiyle saldırmaya karar verip döndüğünü, tekrar vazgeçtiğini hissetti.
“Kaç!” Elleri ve dizleri üzerinde doğrulmayı başardı ve köpek sonunda emre itaat edip eğitildiği üzere koşmaya başladı.
Ayağa kalkmayı başarabilse bile kaçabilmesi için zaman yoktu.
Yüzüstü düştü, elleri ve ayakları ölü yapraklarla dolu toprağa saplandı. Var gücüyle hareket etmeye çalıştı, daha da derine gizlendi.
Kürek kemiklerinin arasına bir ayak indi, darbenin etkisiyle çıkan
ses yaprakların arasında etkisini yitirdi. Adamlar o kadar çok ses çıkarıyorlardı ki duymaları mümkün değildi. Sırtına basan her kimse
farkına varmamıştı. Adam panikle üstünde koşarken onun çürük bir
kütük olduğundan şüphe duymamıştı.
Tüfek sesleri kesildi. Bağrışmalarsa devam etti ve Ian buna anlam
veremedi. Soğuk toprak yanaklarını kaplamıştı, ölü yaprakların kokusu burnundaydı; dümdüz, yüzüstü yattığını biliyordu ama sanki
çok sarhoşmuş ve dünya onun etrafında yavaşça dönüyormuş gibi
hissediyordu. Başı artık aldığı darbenin ilk acısını atlatmıştı ve fazla
acımıyordu fakat kafasını kaldırabileceğini sanmıyordu.
Aklına oracıkta ölürse kimsenin bilmeyeceği düşüncesi geldi.
Annesinin merak edeceğini, ona ne olduğunu sürekli düşüneceğini
fark etti.
Sesler zayıfladı ve daha düzenli bir hal aldı. Hâlâ feryat eden birisi vardı ama emir verir gibi bir vurguya sahipti. Gidiyorlardı. Yavaşça
aklına geldi: onlara seslenebilirdi. Eğer beyaz olduğunu görürlerse
ona yardım edebilirlerdi. Etmeyebilirlerdi de.
Sessiz kaldı. Ölüyor olabilirdi ya da olmayabilirdi. Ölüyorsa ona
yardım etmeleri olanaksızdı. Ölmüyorsa da yardıma ihtiyacı yoktu.
Eh, bunu ben istedim, değil mi? diye düşündü, Tanrı’yla olan konuşmasına devam ederek. Sanki lale ağacının gövdesinin üstüne yatıp tepesindeki cennetin derinliklerine bakıyormuşçasına sakindi. Bir işaret,
demiştim. Fakat elini bu kadar çabuk tutacağını pek tahmin etmemiştim.
2. Hollandalı’nın Kulübesi
Mart 1773
Kulübenin orada olduğunu kimse bilmiyordu, ta ki Kenny Lindsay dereye doğru giderken alevleri fark edene kadar.
11
“Hiç görmeyebilirdim de,” dedi, belki de altıncı defa. “İyi ki karanlık basıyordu. Gündüz olsa hiç fark edemezdim, hiç.” Titreyen
elini yüzüne götürdü, gözlerini hâlâ ormanın kıyısında yan yana yatan cesetlerden alamıyordu. “Bunu vahşiler mi yapmış Mac Dubh?
Kafa derileri yüzülmemiş gerçi- ”
“Hayır.” Jamie is lekeli mendilini küçük, mavi gözlü bir kıza kibarca uzattı. “Hiçbiri yaralanmamış. Onları ortaya çıkardığında dediğin kadarını gördüğünden emin misin?”
Lindsay kafasını iki yana salladı, gözlerini kapadı ve şiddetle titredi. Akşamüstüydü, serin bir bahar günüydü ama orada bulunanların
hepsi terliyordu.
“Bakmadım,” diye yanıt verdi.
Benim ellerim buz gibiydi; incelediğim ölü kadının lastiğimsi elleri kadar uyuşuk ve hissizlerdi. Bir günden daha uzun bir süredir
ölülerdi; ölü katılığı geçmişti, artık yumuşak ve esneklerdi ama dağın soğuk havası onları şimdiye kadar çürümenin kötü etkilerinden
korumuştu.
Nefes alışverişim hâlâ zayıftı; havada yanık kokusunun verdiği bir
sertlik vardı. Yanmış küçük kulübenin üstünden ara ara buhar bulutları yükseliyordu. Gözümün kenarıyla, Roger’ın yanındaki bir kütüğe
tekme attığını, sonra da eğilip yerden bir şey aldığını gördüm.
Kenny güneşin doğmasına uzun saatler kala kapımızı yumruklamış ve bizi sıcak yataklarımızdan kaldırmıştı. Yardım etmek için
artık çok geç olduğunu bilmemize rağmen hemen gelmiştik. Fraser
Tepesi’ndeki çiftçilerden bazıları da oraya gelmişlerdi; Kenny’nin
kardeşi Evan, Fergus ve Ronnie Sinclair’la birlikte ağaçların altında
duruyordu. Alçak sesle ve Galce bir şeyler konuşuyorlardı.
“Onlara ne olduğunu anladın mı Sassenach?” Jamie yanımda
çömeldi, yüzüne endişe hâkimdi. “Ağaçların altındakileri diyorum.”
Önümdeki cesedi başıyla gösterdi. “Bu kadını neyin öldürdüğünü
anladım.”
Kadının uzun eteği rüzgârda dalgalandı. Eteğin altından uzun,
çelimsiz bacakları göründü. Ayaklarında tahta tabanlı, deri ayakkabılar vardı. Uzun elleri iki yanındaydı. Uzun bir kadınmış - Brianna
kadar olmasa da, diye düşündüm ve gözlerim içgüdüsel olarak kızımın parlak saçlarını aradı. Açıklığın uzak tarafındaki ağaçların dallarında aşağı yukarı sallanıyorlardı.
Kadının önlüğünü yukarıya kaldırıp başını ve gövdesini örttüm.
12
Elleri kıpkırmızıydı, çok çalışmaktan kemikleri çıkmıştı ve avuç içleri de nasırlıydı. Ama kasıklarının sıkılığından ve vücudunun inceliğinden çıkardığım kadarıyla otuz yaşını geçmemişti - çok daha genç
olmalıydı. Güzel olup olmadığını ise kimse bilemezdi.
“Bence yanarak ölmemiş,” dedim. “Baksana, ayakları ve bacaklarında pek hasar yok. Şömineye düşmüş olmalı. Saçları tutuşmuş,
sonra alevler geceliğinin omuzlarına sıçramış. Alevlerin ona ulaşmış
olması için duvara veya ateşin geldiği yere yakın bir yerde yatıyor
olmalı; ondan geçen alevler bütün kulübeyi yakmış gibi.”
Jamie kafasını yavaşça salladı, gözleri hâlâ ölü kadındaydı.
“Evet, mantıklı. Peki onları öldüren neydi Sassenach? Ötekiler
de biraz yanmış fakat hiçbiri bu kadar değil. Kulübe yanmaya başlamadan önce ölmüş olmalılar, çünkü hiçbiri dışarı çıkamamış. Acaba
ölümcül bir hastalık mı?”
“Sanmıyorum. Ötekilere tekrar bakayım.”
Yavaşça yüzleri elbiselerle kapatılmış cesetlerin yanlarında dolanmaya başladım. Tek tek derme çatma kefenlerini kaldırıp onları
inceledim. O günlerde ölümcül sayılabilecek birçok hastalık vardı antibiyotik diye bir şey yoktu, ağızdan veya rektumdan çıkan sıvıları
analiz edecek bir yöntem de yoktu. Yani basit bir ishal vakası yirmi
dört saat içinde öldürebilirdi.
Bu tarz vakalara, gördüğümde kolayca tanıyabilecek kadar çok
rastlamıştım; tıpkı her doktor gibi ve ben de yirmi yıldır doktorluk
yapıyordum. Bu yüzyılda, ara ara, kendi yüzyılımda karşılaşamayacağım şeyler görüyordum -özellikle tropikal yerlerden gelen kölelerin taşıdığı berbat parazit hastalıkları- ama bu zavallı ruhların sonunu getiren parazitler değildi. Bildiğim hiçbir hastalık kurbanlarında
böyle izler bırakmazdı.
Tüm cesetler -yanmış kadın, daha yaşlı bir kadın ve üç çocukyanan evin duvarlarının içinde bulunmuşlardı. Kenny onları çatı
çökmeden hemen önce dışarı çıkarmış ve yardım çağırmaya gitmişti.
Hepsi yangın başlamadan ölmüştü; hepsi aynı anda ölmüş olmalılardı, o halde kadın şömineye doğru düştüğünde mi yangın başlamıştı?
Kurbanlar devasa bir alaçamın dallarının altına düzgün bir şekilde
dizilmişlerdi. Adamlar yakında bir yandan mezar kazmakla meşgullerdi. Brianna en küçük kızın yanında duruyordu, kafasını eğmişti.
Küçük vücudun yanına çömeldim, o da benim karşıma diz çöktü.
“Neden ölmüşler?” diye sordu. “Zehir mi?”
13
Ona şaşkınlıkla baktım.
“Sanırım. Sen neden öyle düşündün?”
Küçük kızın maviye çalan yüzünü işaret etti. Kızın gözlerini kapatmaya çalışmıştı ama gözleri kapaklarının altında pörtlemişlerdi.
Kızın yüzünde bir dehşet ifadesi vardı. Yüz hatları ızdırapla çarpılmıştı, ağzının kenarlarında da kusmuk kalıntıları vardı.
“Kız İzcileri el kitabı,” dedi Brianna. Adamlara göz attı ama kimse bizi duyabilecek kadar yakında değildi. Ağzı titredi, bakışlarını
kızın bedeninden kaçırdı. “Garip mantarları asla yemeyin,” diye alıntı
yaptı. “Birçok zehirli tür vardır ve onları ayırt etmek uzmanların işidir.
Bunları Roger bulmuş, şuradaki kütüğün yanında bir çember şekilde bitmişler.”
Nemli, etli başlar, soluk kahverengi rengin üstünde beyaz noktalar
ve alaçamın gölgesinde neredeyse fosforluymuş gibi görünecek kadar
soluk, ince bir gövde. Ölümcüllüklerini gizleyen hoş bir görünüm.
“Zehirli panter mantarı,” dedim, kendi kendime konuşurcasına
alçak bir sesle ve sonra birini avucundan nazikçe aldım. “Agaricus
pantherinus, birisi onlara düzgün bir isim vermeye karar verdiğinde
böyle denecek. Pantherinus, çünkü çok hızlı öldürürler - panter saldırısı gibi.”
Brianna’nın kolundaki tüylerin diken diken olduğunu görebiliyordum. Yumuşak, kırmızı-altın rengi tüyleri havaya kalkmıştı. Elini çevirdi ve avucundaki diğer mantarları yere bıraktı.
“Aklı başında olan kim zehirli mantar yer ki?” diye sordu, elini
eteğine silerken.
“Bilgili olmayan insanlar. Aç insanlar belki de,” diye yumuşak bir
cevap verdim. Sonra küçük kızın elini tuttum ve ön kolundaki zarif kemikleri inceledim. Karnı şişmişti, nedeni yanlış beslenme veya
ölüm sonrası olaylardan biri olabilirdi - ama kızın köprücük kemikleri
oldukça belirgindi. Bütün cesetler cılızdı fakat aşırı zayıf da değillerdi.
Kafamı kaldırdım ve kulübenin üstündeki dağlık alanın oluşturduğu lacivert gölgelere baktım. Yağmacılık için yılın erken aylarındaydık ama ormanda bolca yiyecek bulunduğu söylenebilirdi - tabii
onları bulabilecek olanlar için.
Jamie geldi ve yanıma diz çöktü. Kocaman elini sırtıma koydu.
Soğuğa rağmen boynundan aşağı bir ter damlası indi, şakaklarındaki
kestane rengi saçlar daha koyuydu.
“Mezar hazır,” dedi kısık sesle, sanki çocuğu korkutmaktan çeki14
nirmiş gibi. “Çocuğu öldüren bunlar mıymış?” Yere dağılmış mantarları kafasıyla işaret etti.
“Sanıyorum ve diğerlerini de. Etrafa baktın mı? Kim olduklarını
bilen var mı?”
Kafasını iki yana salladı.
“İngiliz değiller, giysileri bunu gösteriyor. Almanlar kesinlikle
Salem’e giderlerdi; bir klana aitlermiş, kendilerine ait bir yer edinme
niyetleri de yokmuş gibi duruyor. Belki de Hollandalılar’dır.” Kafasıyla yaşlı kadının ayağındaki oyulmuş ahşap ayakkabıları gösterdi.
Uzun süredir giyilmiş gibilerdi, çatlamış ve yıpranmışlardı. “İçeride kitap veya yazma gibi bir şey yok, yangından önce vardıysa bile.
İsimleriyle ilgili bir şey bulamadım ama- ”
“Uzun süredir burada değillermiş.” Kalın, çatallı bir ses gelince
kafamı kaldırdım. Roger gelmişti; Brianna’nın yanına çöktü ve kulübenin tüten kalıntılarını kafasıyla işaret etti. Yakınlarında bir yere
küçük bir bahçe yapılmaya çalışılmıştı ama bitkilerin güdük boyları
onların henüz filiz olduklarını gösteriyordu. Kırılgan yapraklarıyla
gevşek duruyorlardı ve don yüzünden kararmışlardı. Etrafta ne bir
ahır, ne bir hayvandan eser yoktu.
“Yeni göçmüşler,” dedi Roger yumuşak bir sesle. “Aralarında
köle yok, ailelermiş. Ev dışı işlere de alışık değillermiş; kadının elleri
su toplamış ve yeni yaraları var.” Kendi geniş elini dizinde gezdirdi;
avuç içleri tıpkı Jamie’ninkiler gibi nasır tutmuştu, oysa bir zamanlar
narin ciltli bir araştırmacıydı. Aldığı disiplin sırasında çektiği acılar
aklına geldi.
“Acaba arkalarında birilerini bıraktılar mı? Yani Avrupa’da,”
diye mırıldandı Brianna. Küçük kızın alnındaki sarı saçları düzeltti
ve mendili tekrar yüzüne örttü. Yutkunurken boğazının hareketini
görmüştüm. “Onlara ne olduğunu asla bilemeyecekler.”
“Hayır.” Jamie birden ayağa kalktı. “Tanrı’nın aptalları koruduğunu söylerler ama bence kendisinin bile bazen sabrı tükeniyordur.”
Sonra döndü ve Lindsay’yle Sinclair’e bir şey işaret etti.
“Adamı arayın,” dedi Lindsay’ye ve bütün kafalar ona doğru döndü.
“Adam mı?” dedi Roger, sonra da kulübenin kalıntılarına bakınca ne kastedildiğini anladı. “Ah, kulübeyi inşa eden.”
“Kadınlar da yapmış olabilir,” dedi Bree, çenesini kaldırarak.
“Sen yapabilirdin, evet,” dedi Roger, karısına uzun bir bakış atarken ağzının kenarı seğirdi. Brianna Jamie’ye yalnızca renk bakımından
15
benzemiyordu; çoraplı bacakları onu bir metre seksen santim uzunluğuna eriştiriyordu ve babasının endamlı kuvveti onda da mevcuttu.
“Belki de yapabilirlerdi ama onlar yapmamış,” dedi Jamie. Kafasıyla binanın iskeletini işaret etti, birkaç mobilyanın kalıntısı hâlâ
oradaydı ama kırılgan haldeydiler. Oraya bakarken akşam esintisi
geldi, harabeyi süpürdü ve bir taburenin gölgesi sessizce küllere, islere dönüp yerdeki tozların içine karıştı.
“Ne demek istedin?” diyerek Jamie’nin yanına dikildim, gözlerimi
eve çevirmiştim. Kulübeyi oluşturan kütüklerin çoğu etrafa saçılmış
olmasına rağmen, harap olmuş duvarların kalıntıları ve yakacaklar hâlâ
oldukları yerdeydi; bunlar dışında evin içinde bir şey kalmamıştı.
“Hiç metal yok,” diye yanıt verdi, kararmış şömineyi başıyla göstererek. Orada sıcaktan ikiye bölünmüş bir kazanın kalıntısı yerde
duruyordu. İçindekiler buharlaşmıştı. “Çanak yok ve bu kazan da taşınamayacak kadar ağır. Alet yok. Bıçak yok, testere yok. Burayı inşa
eden her kimse onda bu aletlerden birkaçının olması gerekiyor.”
Doğru söylüyordu; kütükler soyulmamışlardı ama dipleri ve
üzerlerindeki çentikler bunların testere marifetiyle kesildiğini gösteriyordu.
Roger kaşlarını çatarak uzun bir çam dalı aldı ve ortalıkta alet
olmadığına emin olmak için küllerle molozların içini deşmeye başladı. Kenny Lindsay ve Sinclair uğraşmadılar; Jamie onlara bir adam
aramalarını söylemişti, onlar da hemen o işe koyuldular ve ormanın
içine girip gözden kayboldular. Fergus onlarla gitti; Evan Lindsay,
kardeşi Murdo ve McGillivrayler ise bir höyük oluşturmak için taş
toplama işine başladılar.
“Eğer yanlarında bir adam varsa, onları bırakmış mı yani?” diye
mırıldandı Brianna, bakışlarını babasının üstünden yan yana yatan
cesetlere kaydırırken. “Belki de bu kadın o olmadan hayatta kalamayacaklarını düşünmüştü?”
Yani öyle düşünüp kendisinin ve çocuklarının soğuktan ve açlıktan dolayı acı çekerek ölmesindense bilerek zehirli mantar mı kullanmıştı?
“Adam onları bırakmış ve bütün aletleri yanında mı götürmüş?
Tanrım, umarım öyle olmamıştır.” Aklıma bu düşünce gelince istavroz çıkardım. Dediğini düşündüm ama hemen şüpheye düştüm.
“Öyle olsa çıkıp yardım aramazlar mıydı? Yanlarında çocuklar olsa
da... karların çoğu eridi.” Artık yalnızca dağların yüksek tepeleri karla
16
kaplıydı. Ayak izleri ve yokuşlar ıslak, kayganlardı ama en az bir aydır
yürünebilecek haldeydiler.
“Adamı buldum,” dedi Roger, düşüncelerimi yarıda keserek.
Çok sakince konuşmuştu ama duraksayıp boğazını temizledi. “İşte,
işte burada.”
Güneş ışığı zayıflamaya başlamıştı ama adamın yüzündeki solgunluğu fark edebilmiştim. Yanan bir duvarın kütüklerinin altında
sıkışmış bedeninin kıvrılmış halini gören herkes duraksardı. Siyaha
çalan bir renkteki elleri, yangında ölen birçok kişi gibi bir boksörün
savunma pozundaki gibi yüz hizasındaydı. Bu cesedin bir erkeğe ait
olduğunu anlamak bile çok zordu. Yine de cesedin bir erkeğe ait
olduğuna emindim.
Yeni cesedin kimliği hakkındaki iç tartışmam ormanın kenarından gelen bir sesle kesildi.
“Onları bulduk lordum!”
Cesedin başındaki düşünceli kalabalık kafalarını oraya çevirdi.
Fergus ormanın kenarında el sallıyordu.
Gerçekten de birden çok kişilerdi. İki adam. Ağaçların gölgelerinin altında uzanmışlardı. Yan yana değillerdi ama birbirlerinden
çok uzakta da sayılmazlardı. Evden pek uzaklaşmamışlardı. İkisi de
anlayabildiğim kadarıyla, mantar zehirlenmesinden ölmüşlerdi.
“Bu Hollandalı değil,” dedi Sinclair, cesetlerden birini incelerken
kafasını belki de dördüncü kez iki yana sallayarak.
“Olabilir de,” dedi Fergus şüpheyle. Kesilmiş sol elinin yerinde
duran kancanın ucuyla burnunu kaşıdı. “Batı Hint Adaları’ndan gelmiş olabilir, ha?”
Cesetlerden biri gerçekten de siyah bir adamdı. Öteki beyazdı
ve ikisi de alelade, gösterişsiz giysiler içindelerdi -gömlekler ve kısa
pantolonlar- ve soğuğa rağmen üstlerinde ceket yoktu. Aynı zamanda yalınayaktılar.
“Hayır.” Jamie kafasını iki yana salladı. Ellerini bilinçsiz olarak
kendi pantolonuna sürttü, sanki ölüye dokunmuş da ellerini temizlemek ister gibiydi. “Hollandalılar kölelerini Barbuda’da tutuyorlar,
evet ama bu ikisi kulübenin içindekilerden daha iyi beslenmişler.”
Çenesiyle kadın ve çocuklardan oluşan ceset sırasını gösterdi. “Bu
ikisi burada yaşamıyormuş. Ayrıca...” Gözlerinin çıplak ayaklarda
sabitlendiğini gördüm.
Ayak bilekleri kirliydi ve oldukça nasırlıydı ama bunlar dışında
17
ayakları temiz gibi duruyordu. Siyah adamın ayağının altı sarımsı bir
pembe tona sahipti, altında herhangi bir toprak izi veya parmakların
arasında yaprak, çöp gibi bir şey yoktu. Bu adamlar çamurlu zemin
üzerinde yalınayak yürümemişlerdi, orası kesindi.
“Yani belki de daha fazla adam vardı, öyle mi? Bu ikisi ölünce,
ötekiler ayakkabılarını aldılar, tabii değerli başka ne eşyaları varsa onları da,” diye ekledi Fergus, sonra eliyle önce yanan kulübeyi, sonra
adamları ve yolu gösterip, “sonra da kaçtılar,” dedi.
“Evet, belki de.” Jamie dudaklarını büzdü, bakışları arazinin toprakları üzerinde yavaşça geziyordu - ama yerler ayak izleriyle, sökülmüş çimlerle bozulmuştu ve yer yer yanmış kütük parçaları ve
küllerle doluydu. Sanki burada azgın hipopotamlar tepinmişti.
“Keşke genç Ian burada olsaydı. En iyi iz sürücü o; en azından
burada neler olduğunu söyleyebilirdi.” Başıyla adamların bulunduğu ağaçlık alanı işaret etti. “Burada kaç adam olduğunu, ne yöne gittiklerini...”
Jamie de hiç kötü bir iz sürücü değildi ama aydınlık hızla kayboluyordu; kulübenin içinde bulunduğu açıklığa bile karanlık çöküyordu. Ağaçların altında yoğunlaşıyor ve dağınık toprakların üzerine
sinsice dağılıyordu.
Jamie’nin gözleri ufka daldı. Bulut kümeleri arkalarında batan
güneşin ışıklarıyla altın rengi ve pembe ışıklar içindeydi. Kafasını iki
yana salladı.
“Gömün onları. Sonra da buradan gideceğiz.”
Geriye bir gizem kalmıştı. Ölenlerin içinde, yalnızca yanmış
adam alevler veya zehir yüzünden ölmemişti. Yanmış bedenini küllerin içinden kaldırıp gömmeye hazırlanırlarken vücudundan bir
şey düştü ve düşük, tok bir sesle yere çarptı. Brianna onu yerden aldı
ve önlüğünün kenarıyla sildi.
“Sanırım bunu gözden kaçırmışlar,” dedi sevimsiz bir tonla, nesneyi kendisinden uzak tutarak. Bu bir bıçaktı. Ahşap sapı tamamen
yanmıştı, metal kısım ise sıcakla yamulmuştu.
Kendimi yanmış cesedin kesif kokusuna hazırlayarak bedenin
üstüne eğildim ve gövdesini dikkatle yokladım. Ateş birçok şeyi yok
ediyor ama çok tuhaf şeyleri de koruyor. Üçgenimsi yara oldukça
açık bir şekilde, kaburgalarının ortasında görünüyordu.
“Onu bıçaklamışlar,” dedim ve terli ellerimi önlüğüme sildim.
“Onu öldürmüşler,” dedi Bree, yüzüme dikkatle bakarak. “Sonra
18
da karısı- ” Yerde yatan genç kadına ve yüzünü örten önlüğe baktı.
“Kadın mantarlarla yahni yapmış ve hepsi de yemiş. Çocuklar da.”
Dağlardan gelen kuş sesleri haricinde, açıklık alan sessizdi. Kalbimin, göğüs kafesimde acı vererek attığını duyabiliyordum. İntikam?
Ya da sadece ümitsizlik?
“Evet, belki de,” dedi Jamie sessizce. Eğilip adamın üzerine bir
kanvas örttü. “Biz kaza olarak bildireceğiz.”
Hollandalı adam ve ailesi aynı mezara konuldu, diğer iki yabancı
ise öteki mezara.
Güneş batarken serin bir rüzgâr esmeye başladı; kadını kaldırırlarken yüzünün üstündeki örtü uçuştu. Sinclair dehşetle haykırdı.
Cesedi neredeyse düşürüyordu.
Kadının ne yüzünden, ne de saçlarından eser kalmamıştı; ince
beli yanmış cesedin ortasında garip bir şekilde daralmıştı. Kafa derisi
de tamamen yanmıştı ve geriye kararmış, çok ufak, dişleriyle gülümser gibi görünen bir kafatası kalmıştı.
Cesedi apar topar dar mezara indirdiler. Çocukları ve anneyi de
yanına koydular. Brianna’yla benden de cesetlerin üzerine eski İskoç
tarzı, yattıkları yeri belli edecek, cesetleri vahşi yaratıklardan koruyacak küçük bir taş mezar yapmamızı istediler. İki yabancı adam içinse
daha derme çatma bir yer hazırlandı.
İş sonunda bittiğinde herkes bembeyaz yüzlerle ve sessizce yeni
inşa ettiğimiz taş mezarların etrafında toplandı. Roger’ın Brianna’nın yakınında durduğunu, kolunu korumacı bir tavırla onun beline sardığını gördüm. Brianna hafifçe titredi, bunun soğukla ilgisi
olmadığını düşündüm. Çocukları Jemmy, orada yatan küçük kızdan
bir yaş kadar ufaktı.
“Bir çift laf edecek misin Mac Dubh?” Kenny Lindsay sorgulayan gözlerle Jamie’ye baktı ve örgü başlığını kulaklarını soğuktan
korumak için aşağı çekti.
Artık hava neredeyse tamamen kararmıştı ve kimse oyalanmak
istemiyordu. Yangının berbat kokusundan çok uzak bir yerde kamp
kurmak zorunda kalabilirdik ve bu bile karanlıkta oldukça zor olacaktı. Ama Kenny haklıydı; bir seremoni yapma nezaketini, bu yabancılara veda etme inceliğini bile göstermeden buradan ayrılamazdık.
Jamie kafasını iki yana salladı.
“Hayır, Roger Mac konuşsun. Eğer Hollandalılar ise Protestan
olma ihtimalleri yüksek.”
19
Her ne kadar ışıktan uzak olsak da Brianna’nın babasına attığı
bakışı gördüm. Roger’ın Presbiteryen olduğu doğruydu; Tom Christie de öyleydi ve aksi yüz ifadesiyle seremoni hakkındaki düşüncesini belli ediyordu. Din konusunun mazeret olduğunu herkes biliyordu, Roger dâhil.
Roger boğazını sesli bir biçimde temizledi. Her zaman acı verici
bir sesle yapardı bunu ama bu kez biraz öfke de katmıştı. Yine de sızlanmadı ve gözlerini Jamie’ninkilere dikip mezarın başına yürüdü.
Dua okuyacağını veya nazik bir ilahi söyleyeceğini düşünmüştüm ancak içinden başka şeyler söylemek gelmişti.
“İşte, “Zorbalık bu!” diye haykırıyorum ama yanıt yok, yardım
için bağırıyorum ama adalet yok. Yoluma set çekti geçemiyorum, yollarımı
karanlığa boğdu.”
Sesi eskiden güçlü ve çok güzeldi. O anda ise boğuktu, eski güzelliğinin bir gölgesinden ibaretti - ama sözlerinde, dinleyenlerin
başlarını öne eğip yüzlerinin gölgeler içinde kaybolmasını sağlayan
bir güç vardı.
“Üzerimden onurumu soydu, başımdaki tacı kaldırdı. Her
yandan yıktı beni, tükendim, umudumu bir ağaç gibi kökünden
söktü.” Yüzünde kararlı bir ifade vardı, gözlerini bir anlığına Hollandalı ailenin ev bellediği yanmış harabeye çevirdi.
“Kardeşlerimi benden uzaklaştırdı, tanıdıklarım bana büsbütün yabancılaştı. Akrabalarım uğramaz oldu, yakın dostlarım beni unuttu.” Üç Lindsay
kardeşin birbirlerine baktıklarını fark ettim. Esinti yüzünden herkes
biraz daha birbirine yaklaştı.
“Ey dostlarım, acıyın bana, siz acıyın,” dedi ve sesi yumuşadı. O kadar yumuşadı ki ağaçların esintiyle çıkardıkları ses yüzünden duymak zorlaştı. “Çünkü Tanrı’nın eli vurdu bana.”
Brianna yanında biraz kımıldandı ve Roger müthiş bir sesle boğazını bir kez daha temizledi, boynunu esnetirken derisinde bir halatın oluşturduğu yara izini görebildim.
“Keşke şimdi sözlerim yazılsa, kitaba geçseydi! Demir kalemle, kurşunla,
sonsuza dek kalsın diye kayaya kazılsaydı!”
Gözlerini yavaşça yüzlerimizin üstünde gezdirdi. Kendi yüzü
ifadesizdi. Sonra devam etmek için derin bir nefes aldı, her kelimede sesi titriyordu.
“Oysa ben kurtarıcımın yaşadığını, sonunda yeryüzüne geleceğini biliyorum. Derim yok olduktan sonra-” Brianna şiddetle titredi ve bakışlarını
20
Download

Bölüm Oku