TİCARETİN FELSEFESİ, TARİHÇESİ VE ETİKLE OLAN
SIKI BAĞINA İLİŞKİN BAZİ SAPTAMALAR
*Prof. Dr. Nejat BOZKURT
I- GİRİŞ
Montesquieu, "Kanunların Ruhu" adlı yapıtında,"Nerede yumuşak huylu insanlar
varsa orada ticaret vardır; nerede ticaret varsa orada insanlar yumuşak huylu
olurlar" demektedir. Uygarlığın yayılmasında önemli bir işlevi bulunan ticaret
öteden beri ekonomiyle birlikte,onunla iç içe düşünülmüştür; oysa her ikisini de
birbirinden ayrı olarak ele almak gerekir. Ticaretin tarihi, insanlar arası ilişkilerin
başladığı zamana değin geri götürülebilir ve ekonominin tarihinden daha eskidir.
Öncelikle ticaret kişi ya da toplumların kazanç sağlamak amacıyla giriştikleri ve bir
yerden başka bir yere taşımak zorunda oldukları her türlü ham ya da işlenmiş mal,
hizmet, değer, yiyecek gibi şeylerin alım satımını, değiştokuşunu kapsayan
ekonomik bir etkinliktir. Dünya ticaretindeki gelişme, dünya ekonomisindeki
büyümeyi desteklemiş ve teknolojik alandaki köklü değişimlerle her zaman paralel
gitmiştir. Ekonomi ise en genel anlamda değerlerin (servetin, doğal kaynakların,
ürünlerin) üretim, bölüşüm, dağılım ve tüketim sürecini araştıran toplumsal bir
disiplindir ve bilim olarak I7.yy'da kurulmuştur.
Ticaret felsefesine gelince, ticaretin yapı ve işleyişini, özelliklerini, doğasını dikkatle
araştırır, tarihini keşfe çıkar, ve pazarlara ürünleri ulaştıran ticaret topluluklarındaki
*İstanbut Ticaret Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
153
yaşamı ve aralarındaki ilişkileri eleştirel bir biçimde inceler. Bu konulara ilişkin
düşünürlerin düşüncelerine yer verir ve onları yorumlar. Çünkü sağlam bir felsefi
temele dayanmayan hiçbir bilim dalı tutunamaz. Antik ve çağdaş sosyal ve politik
filozofların farklı düşüncelerini ele alır ve onları karşılaştırarak sonuçlar çıkarır.
Böylece ticaret ve politika arasındaki ilişkileri, ticaret ve ekonomi arasındaki bağı
araştırır; ticari değişimin, alım satımın etiğini, sağlıklı ticaret ile herhangi bir ticari
etkinliğin özel kazanç amacıyla yürütülmesi ve başka değer ölçü ve yargılarıyla
ereklerin göz önünde bulundurulmaması demek olan "tecimselleşme"
(commercialism; commercialisation)
arasındaki karşıtlığı, zenginliğin makul
ölçü ve sınırlarını, pozitif sosyal ve ekonomik hakların neler olduğunu, ortak iyilik
ya da sosyal adalet kavramlarına karşılık serbest rekabetin durumunu ciddi bir
sorgulamadan ve eleştiriden geçirir. Kendi yaşamlarımız üzerinde ticaretin saptırıcı
etkilerinin olup olmadığının felsefi bir bilgisini elde etmeye çalışır.
Toplum bilimlerinin pek çoğu gibi ekonomi ve onun bir alanı olan ticaret, felsefenin
dışında gelişmiş, ancak ekonomistlerin ilgileri filozoflarınkileriyle örtüşmeyi ya da
kesişmeyi her zaman sürdürmüştür. Örnek verirsek felsefecilerin bilimsel yöntem ve
sosyal ontoloji üstüne; ussallığa, çıkarcılığa, bencilliğe ve seçme hakkına ilişkin; ve
refah, adalet, eşitlik ve özgürlük üzerindeki düşünlemeleri (refleksiyonları)
ekonomistler ve sosyal bilimciler için de önemli ve kalıcı anlamlar taşımıştır.
Ekonomi ve ticaret felsefesi ayrıca modern ekonomik güçlerin ortaya çıkışında
etkili olan inanç ve değerlerin izlerini araştırır; farklı ekonomik sistemleri, farklı
inanç ve değerleri geçerli kılan sistemler olarak çözümleyerek gelişmiş ve
gelişmekte olan ekonomileri karşılaştırır; geleneksel ile modern arasındaki çatışmayı
inceler. Sonra da küresel büyümeyi harekete geçirecek olan değişmenin koşullarını
araştırır. Çünkü ekonominin geleceğinin dengeli bir ticarete bağlı olduğu görüşü
günümüzde ağırlık kazanmaktadır. Bunun yanında ülke ve kurumların ticaret hacmi
ile ekonomileri arasında her zaman doğru bir orantı da bulunmaktadır. Bununla
154
birlikte çatışan kültürlerin ve dinlerin(Doğu ve Batı, İslâm ve Hıristiyan,Protestan ve
Katolik) ortak yanlarının olduğunu biz ticaret ilişkileri sayesinde öğrenmekteyiz.
Ticaret ve pazarın yasaları farklı topluluklar arasındaki uçurumları zorla
kapatmaktadır.
Ticaret ve Pazar anlayışının eski çağlardan beri var ve hızla gelişmekte olduğunu
biliyoruz. Ticaret ve Pazar ekonomisi birbirlerine sıkıca bağlı olup etkileşim
içindedir ve koşulları da hızla değişmektedir. Pazara sahip ve egemen olan ile
ticareti elinde bulunduran toplumlar her zaman refahın oluşmasına, dolayısıyla da
bilim ve sanatların gelişmesine önayak olmuşlardır. Bu gelişmişlik felsefeye kadar
yansımıştır. Yaşamın vazgeçilmez gereksinimlerinden biri olan ticaret, insanlar
iletişime başladıkları andan itibaren varlığını sürdürmüş ve toplumların ihtiyaçlarını
karşılamalarını sağlamıştır. En ilksel topluluklarda bile ticaret faaliyetinin varlığı
işte bu nedene dayanır. Başlangıçta "emanete hıyanet etmemek" ile "sözü senet
olmak" ilkelerine bağlı olarak yapılan ticaret, daha sonraları yerini sözleşme
niteliğindeki "etik kodlarda bıraktılar.
Ticaret felsefesinin kendine özgü bazı soruları vardır, bunlardan yola çıkarak alanını
betimlemeye ve bazı sorunları çözmeye çalışır. Kendisine yönelttiği bu soruları
şöyle sıralayabiliriz: İktisadi bir etkinlik biçimi olan ticaret ne için yapılır? Ticaret
yalnızca ihtiyaçlarımızı mı karşılar? Ticari kazancın sınırı ve ölçüsü ne olacaktır?
Her türlü ticari etkinliğin kişisel çıkara dayandığına, genel çıkarın da kişisel
çıkarların toplamından oluştuğuna göre, devlet ve birey çıkarlarının dengelenmesi
nasıl sağlanacaktır? İktisat yasalarının özgürce, sınırlamasız işlemesi insanları mutlu
bir dünyaya götürür mü? Kişisel çıkar ve serbest rekabet, kişinin ve toplumun
mutluluğunu sağlar mı? Sıfır büyümeden söz edebilir miyiz? Hem sabit hem de
saltık olan doğa yasalarıyla göreli ve olağan nitelikli ticaret ve ekonomi yasalarını
birbirleriyle bağdaştırabilir miyiz? Dürüst, adil ticaret (fair trade) nedir, nasıl olur?
155
Ekonomi ve ticaretin yardımıyla gelecekten şimdiden yararlanabilir miyiz? İnsan
yalnızca kişisel yararı ve en az çaba ile en yüksek tatmini elde etmek için mi çalışır?
Fayda, değerden mi gelir? İş dünyasında yalnızca başarıyı ve kazancı erdem saymak
doğru mudur? Tüm toplumların oluşturduğu küresel çerçeveyi inceleme konusu
yapmak suretiyle iktisadi dengeyi tanıyabilir miyiz? Krizsiz ve sürekli bir ekonomik
büyüme sağlanabilir mi, nasıl? Ekonomik ve ticari sistemler kendi kendilerini
düzenleme gücüne sahip midirler? Dünya boyutunda tam istihdam, üretimin dengeli
büyümesi ve adil bir biçimde dağılımı sağlanabilir mi? Yaygın ve her yere egemen
bir iktisadi ve ticari düşünce şeması oluşturulabilir mi? Sosyal bir ekonomi ve
dengeli, eşit koşullu ticaret ile insan ve toplum kalitesinin iyileştirilmesi olanaklı
mıdır? Günü değil geleceği alıp satmakta olan mali piyasaların dengeye eğilimli
olduğunu söyleyebilir miyiz? Toplumsal çıkara hizmet etmenin en iyi yolu,
bireylerin kendi dar çıkarlarının peşinde koşması mıdır? Piyasaların kendiliğinden
dengeye geleceğini savunan piyasa köktenciliği anlayışının inanılabilirliği var
mıdır? Piyasa ilişkilerinde ahlaki bir boyuttan söz edebilir miyiz? Fiyatların
oluşmasında ahlaki değerler bir rol oynar mı? Mali piyasalardaki ahlak yokluğu
krizlere yol açar mı? Kendi bencil çıkarının peşinde koşan insan gruplarıyla ,
toplumun genel çıkarı tarafından yönlendirilen insanların arasında ne gibi bir fark
vardır? Büyüme ile refah arasında nasıl bir ayırım vardır ve bu sorunsalın içinde
servet dağılımının yeri nedir? Ticaretteki serbestleşme gelir dağılımını düzeltir mi,
yoksa bozar mı?
II-DÜNYA TİCARETİNİN SERÜVENİ
Yalnız
insanlığın
keşfettiği
tüm zenginliklerin
bilgisiyle
zihnimizi
zenginleştirdiğimiz zaman insan olmaya hak kazanabiliriz. Karl Marx’ın dediği
gibi "insanlık tarihi, daima sanayi ve ticaret(mal değişimi) tarihi açısından
incelenmeli ve istenmelidir." Geçmişin ve şimdinin büyük ticaret yollarının, bizlerde
156
ne gibi imgeler çağrıştırırsa çağrıştırsın, dünya tarihinin biçimlenmesinde,
kültürlerin ve yaşam biçimlerinin yayılmasında önemli katkılarda bulundukları
yadsınamaz. Eski çağlardan beri uzak ülkeleri ve halkları birbirine bağlamış olan,
mal ve düşünce akışının gerçekleştiği büyük ulaşım merkezlerinin, bu bağlantı
noktalarının bazıları hâlâ varlıklarını sürdürmektedirler; ancak çoğu artık yoktur.
Antikçağ'da, Akdeniz'de Kartaca'nın kurduğu ticaret yolları ağı, dünyaya göz
dikmiş olan Roma'nm kenti yerle bir etmesi sonucunda, birden ortadan kalktı.
Britanya adalarından Eskiçağ Yunanistan'ındaki tunç zanaatçılarına kalay getiren
kara yolu ile Kuzey Denizi kıyılarından , Baltık'dan Güneye, Doğu Akdeniz'e
kehribar, kereste ve kürk taşıyan yollar gibi bazı bağlantı noktaları akla hayale
sığmaz yerlerde olup hepimizin açıklama ve hayalgücüne bir meydan okuma
niteliğindedir. Avrupalıların 15.yy'da kıtaya varışlarından çok önce varolan eski
Doğu Afrika ticaret yollarından ise Güneydoğu Asya ve Hindistan'dan Roma
İmparatorluğuna karanfil, hindistancevizi,biber, tarçın taşındığı için bu önemli
bağlantı noktalarına "Baharat Yolu''' adı verilmiştir. Tabii en klasik sayılabilecek
ticaret yolu ise 1500 yıl boyunca Çin'i Batı'ya bağlayan ve teknolojik yenilik, dinsel
değişim ve ticaret konularında bir iletişim kanalı oluşturan "İpek Yolu"olmuştur.
Doğu'dan Batı'ya, Çin'den Antakya'ya kadar uzanan İpek Yolu, uygarlıklar arası
etkileşimi sağlayan bir iletişim kanalıydı. Ancak unutulmaması gereken bir şey varsa
o da dünya yüzündeki büyük ticaret yollarının aynı zamanda kanlı üstünlük
savaşlarının odağı olması ve utanç verici bir trafik oluşturan köle ticaretinin ulaşım
kanallarının da yine bu yollar üzerinde bulunmasıdır.
Dünya üzerinde ticaretin Taş Devrine kadar geri gittiğini düşünmek oldukça zor olsa
gerek. Bu ilksel başlangıç döneminde insanlar yiyeceklerini artık avcılık ve
toplayıcılıkla değil, üreterek elde ediyorlardı. Bu küçük üreticiler yaşamlarını
sürdürmek ve geçinmek için bazı malları üretiyorlardı. Ama gereksinim duydukları
bir çok başka mal da vardı. Zamanla gereksinme duydukları şeylerle ellerinde
157
bulunan şeyleri değiş tokuş edebileceklerini farkettiler. Böylece gereksindikleri
malları elde etmek için ellerinde ürün fazlası kalacak miktarda üretim yapmaya
yöneldiler ve trampa dediğimiz değiş tokuş tekniği de böylece ortaya çıkmış oldu.
Tabii ticaret de bu sayede doğmuş oluyordu. Trampanın ilkin yakın komşular
arasında, daha sonra da uzak köyler ve daha büyük topluluklar arasında
uygulanmaya başladığını görüyoruz. Ancak trampa sisteminin önünde birçok
engelleyici sorun vardı. Sözgelimi, başka malları ellerinde bulunduranların
gereksindikleri şeyleri üretmek gerekiyordu.
Ticaret dar anlamda önceleri Akdeniz'de, Nil, Ürdün nehri, Fırat ve Dicle nehirleri
vadilerinde(Mezopotamya); Kızıldeniz, Lut Gölü ve Körfez kıyılarında başladı.
Nil'in verimli topraklarından devşirdiği zenginlik sayesinde Mısır, ticaretin bu
başlangıç aşamasında belirleyici bir rol oynadı ve Asya ülkeleriyle düzenli ilişkiler
kurdu. Mısır kervanları Fenike, Suriye ve Kızıldeniz yöresinin ürünlerini elde etmek
için birbiri ardından yola çıkıyorlardı. Kutsal Kitap'ta Yusuf’un kardeşlerinin
pelesenk ve bal, lavanta ve kokulu sarı sakız, şam fıstığı ve badem taşımacılığı
yaptıkları anlatılır. Mısır'ın dışalım ürünleri arasında Küçük Asya'dan kereste,
fildişi, altın, şarap ve yağ bulunuyordu; dışsatım ürünleri ise tahıl, dokuma ve imal
edilmiş eşyadan, özellikle de silahtan oluşuyordu. Ticaret karadan yapılıyor, daha
çok trampa biçiminde yürütülüyordu. Zamanla yönetimler ticaretle ilgilenmeğe
başladılar; ticareti özendiriyor, kimi zaman da denetliyorlardı. Para hâlâ ortada
görünmüyordu, ama alış veriş yapanlar arasındaki trampa işlemleri kolaylaşmıştı.
Çünkü ortak ölçek olarak belli ağırlıkta bir metal (altın ya da gümüş) kullanılıyordu.
Sonradan Sâmilerin yerleşmiş oldukları Babil kenti, Güneyden( Arabistan),
Batıdan(Suriye) ve Doğudan(Pers ülkesi) gelen ürünler için Pazar haline geldi. Bu
mallar arasında değerli madenler, yün, tahıl ve yapı gereçleri bulunmaktaydı;
değerleri de ünlü Hammurabi yasalarında gösterildiği gibi belirleniyordu. Bu tür
ticaret halk yığınlarının konumunu etkilememişti. Asıl amaç, lüks mallara yönelik
158
talebi karşılamaktı. Önemli mallar dışardan gelmiyor, yöre ya da bölge
pazarlarından trampayla sağlanıyordu. Fenikelilerin deniz ticaretini ellerinde
tuttukları sıralarda durum hâlâ böyleydi. Sur, Sayda ve Beyrut kentlerinin
yaşamasına elverecek koşulları bulunmayan Filistin'in kıyı şeridine yerleşmiş olan
Fenikeliler, zenginlik arayışı içinde denize açıldılar. Küçük teknelerin yetersizliğine
karşın Akdeniz'i özel bir deniz haline getirdiler ve Akdeniz havzasında küçük
koloniler kurdular.
Komşularından gelen baskıların ve iç çekişmelerin etkisiyle Fenikelilerin gücü
azaldı. Onların yerini İÖ 9.yy'da kurulan Kartaca aldı. Kartaca, Roma'nın baskın
konumunu tehdit edecek derecede güçlenince, Roma'lı devlet adamı Cato'nun ünlü
"Kartaca yıkılmalıdır!" sözü, Roma'nın dünya üstünlüğü ve egemenliği savının
amacı haline geldi.
Fenikelilerin para ekonomisine sahip olduklarına ilişkin bir kanıt yok elimizde. İÖ
4.yy'da Kartaca, ticari amaçlarla İspanyol gümüşü ve Moritanya altını basmaya
karar verdi. Tarihçi Herodotos, Kartacalı tacirlerin işlerini nasıl yürüttüklerini şöyle
anlatır:" Tacirler vardıklan kıyıda mallarını karaya çıkarırlar, sonra teknelerine
dönerek dumanla işaret verirlerdi. Dumanı gören yerliler alımlarıyla oraya
gelirlerdi." Fenikelilerin Sur kentini merkez alan ticaret hegemonyasını Atinalılar
devraldılar. Çin ve Hint ürünleri Suriye üzerinden bir yay çizerek Atina'ya
ulaşıyordu. Atina'da ise deri işlikleri, dökümhaneler ve silah yapımevleri, ticarete
dönük mal üretiyorlardı. Gemi yapımı için kereste sağlamak amacıyla Kuzeyle olan
ilişkiler gelişmişti. Ayrıca bu arada köle ticareti de gelişmekteydi. Ticaret çevresi
olarak etkinliğini koruyan Akdeniz'de, Batı Anadolu (lonia) ve Yunanistan para
ekonomisini oluşturarak ticaretin gelişmesine katkıda bulundular. Lidya, İÖ 7.yy.
ortalarında sikkeyi kullanarak trampa işlemini kolaylaştırmış oldu.
159
Atina ve Yunanistan'ın ticaretteki büyümesini, askeri birliklerinin gücüne dayanan
Roma'nın yükselişi izledi. Aynı zamanda ticaret gereksemelerinin zorlamasıyla,
İskenderiye ve Antakya gibi büyük kentler doğdu. Köle ticaretinde ve fethedilen
bölge halklarına uygulanan haraç sisteminin yaygınlaşmasında Roma'nın güçlü
etkisi görüldü. Roma İmparatorluğu'nun çöküşüyle Ortaçağ,
derebeyliğin(feodalizmin) doğuşuna tanık oldu. Kapalı bir ekonominin hakim
olduğu bu dönemde ticaretin gelişmesi için gerekli koşullar ortadan kalktı ve ticaret
geriledi. Güçlü devletlerin desteklediği deniz trafiği durma, deniz ticareti de çökme
noktasına geldi. Kara ticareti yapılan yollar da artık Romalıların bıraktığı durumda
değildi. Sürekli saldırıya uğrama tehlikesi vardı ve saldırıların çoğunu da feodal
beyler düzenletiyorlardı.
Avrupa'da bu olumsuz koşullar egemenken yeni doğmuş olan İslâm Uygarlığı
hemen her alanda hızlı bir gelişme içine girmişti. Çin, Hint, Bizans ve Pers
Uygarlıklarıyla temaslarını yoğun biçimde sürdüren İslâm Uygarlığı Arap, Türk ve
İran toplumları tarafından oluşturulmuştu. Ticarete büyük önem veren, kervan ve
kervansaraylar aracılığıyla uluslararası bir ticareti gerçekleştiren İslâm topluluğu
ticaretin büyük ölçüde itimat ve güvene dayandığının bilincindeydi. Uygarlıkların
gelişme ve yayılmasında ticaretin önemli bir rol oynadığını ve ticaretteki
yoğunluğun refahın göstergesi olduğunu bize İslâm Uygarlığı kanıtlamıştır. Türkler,
uygarlıklar arası geçişim ve iletişimde katalizör rolü oynayarak bilim ve
teknolojinin gelişmesine de katkıda bulunmaktaydılar. Doğu'yu Batı'ya bağlayan
İpek Yolu, Güney'i Batı'ya bağlayan Baharat Yolu ve Kuzey'i Güney ve Batı'ya
bağlayan Kürk ve Kereste Yolu artık müslüman toplulukların elindeydi ve kısa
sürede refaha ulaşan İslâm ülkeleri Ortaçağ Avrupa'sının iştahını kabarttı; böylece
iki yüzyıla yakın bir zaman sürecek olan Haçlı Seferleri başlamış oldu. Ticaret
yollarını ve Ortadoğu zenginliğini ele geçirme girişimi olan bu seferler tam bir hayal
kırıklığıyla sonuçlanınca Avrupa'da ticaretin dayandığı temellerin yeniden
160
oluşturulması gereksinmesi doğdu. Tacirler, lonca türü dernekler kurdular; bu süreç,
yeni bir toplumsal sınıf olan tacirlerin statüsünü pekiştirdi. Bölgesel bir gelenek
niteliği taşıyan panayırlar, feodal beylerin çıkarlarına denk düştüğü için önem
kazandı. 15. yy'da pusulanın bulunmasıyla deniz ticareti güçlendi ve yeni ticaret
yolları bulundu. Portekiz kralının kardeşi gemici Henry'nin koruması altında
Sagres'de bir denizcilik okulu kuruldu. Kristof Kolomb, Kastilya hükümdarından,
tehlikeli yolculuğu için destek sağladı. Osmanlıların denetimi altında bulunan
Baharat ve İpek Yollarının kaynağına ulaşmak ve buralardaki zenginliklerden , Hint
ve Çin'in kaynaklarından pay almak isteyen İspanya hükümdarı, Hindistan'a ulaşması
için yardım sağladığı bu denizcinin o zamana değin bilinmeyen yeni bir kıtaya
varacağını nereden bilebilirdi? Afrika yolunu izleyen Vasco de Gama, Kristof
Kolomb'un yerine Hidistan'a vardı. Aynı amaçla yola çıkan Pedro Alvarez
Cabbral de Güney Amerika'ya(Brezilya) ulaştı. Böylece dünya haritasını
tamamlayacak olan büyük keşifler çağı başlamış oluyordu. Bu keşfedilen ülkelerle
yapılan alışverişler ticareti de canlandırıyor; Avrupa geleceğine umutla bakıyordu. O
zamana değin uluslararası ticaret baharat, güzel kokular, değerli taşlar, fildişi, ipekli
kumaşlar ve kumaş boyaları gibi ürünlerden oluşan lüks mallara yönelik olmasına
karşın Amerika'nın keşfiyle Meksika ve Peru'dan Avrupa'ya bol miktarda getirilen
altın ve gümüş sayesinde yüzyıllar boyu trampayla sınırlı kalan ticaret, artık çift
metal sistemiyle sikke basılması için gerekli kaynağa yeterince kavuşmuş oluyordu.
Duka altını ve Avrupa devletlerince basılan yeni paralarla, ticaretin gelişmesi için
gerekli koşullar böylece oluşmuştu. Eskiden aşağı sınıf gözüyle bakılan tacirler yeni
bir konum edinerek, güçlü bir burjuvazi oluşturdular. 17. ve 18.yy'Iarda ticaretteki
üstünlük İspanya ve Portekiz'den İngiltere ve Hollanda'ya kaydı. Bu arada Fransa
ve Almanya'nın sürekli rekabetleri söz konusuydu ve sonra üstünlük sırası ABD'ye
geldi. Güney ve Kuzey Amerika kıtasındaki beyaz göçmenlerin kauçuk, pamuk,
tütün, kahve ve kakao plantasyonlarında iş gücüne gereksinimleri olduğu için Siyah
Afrika köle ticareti l6.yy'da başladı. Bir kara kölenin canı ve bedeni, kafası ve kolu
161
her şeyi efendisinin malı idi. Zenci köleler Güneyde ve Kuzeyde her türlü haklardan
mahrumdu. Çoğunun isimleri efendilerinin işletmelerinin ismini taşımaktaydı.
Portekiz ve İspanya köle ticaretinden büyük kazançlar elde ettiler. 1550'lerde
başlayan köle ticareti 1697'de Portekiz hükümeti tarafından kendi tekeline alındı.
Büyük kâr bırakan zenci köle ticareti bütün deniz devletleri arasında sıkı bir
rekabete yol açtı ve bu durum 1807'lere değin sürdü. İkiyüz yıl bu ticareti elinde
bulunduran İngiltere nihayet avam kamarasında bu ticarete son veren bir kararı
kabul etti. 1807'den sonra İngiltere köle ticaretine artık hoşgörü ile bakmıyordu;
Portekiz ve İspanya ile 1815'de; Avusturya, Rusya ve Prusya ile 1842'de; Fransa ile
1845'de özel antlaşmalar yaptı. Köle ticaretinin yasaklanmasıyla ilgili olarak
İngiltere 1853 'de Batı devletleriyle yirmialtı, ve Afrika kabile reisleriyle de
altmışbeş antlaşma imzalamış bulunuyordu. Sanayi devriminin ticaret üzerinde
büyük etki yapması sonucunda yeni mal çeşitleri ortaya çıktı. Zaman zaman savaşa
varan çekişmeler yoğunlaştı. 20.yy'da şirketler devletler eliyle kurulur ve
desteklenir oldu; ticaret tekelleri oluşmaya başladı. Denizlerde egemenliği Britanya
ele geçirdi ve kara ticaretini de geliştirdi. Buhar makinesinin bulunuşundan sonra
taşımacılık geniş bir demiryolu ağı üzerinden yapılır oldu. Britanya'nın önde olduğu
dönemde Dünya, kömür çağına girince bu ülkenin deniz ve demiryollarındaki
ağırlığı daha da arttı. 19.yy'ın sonu petrolün önemli bir meta durumuna gelmesine
yol açan içten yanmalı motorun bulunuşuna tanık oldu. Bu alanda da Britanya
baskın bir konumdaydı. Ancak bu durum, iki dünya savaşının yıprattığı Britanya'nın
gücünü ABD'ye devretmek zorunda kalışına dek sürdü. Görüldüğü gibi İÖ 7. ve
6.yy'larda Fenikelilerin, İonyalılarm; İS 8. ve 12.yy’larda İslâm toplumlarının; 15.
ve 16. yy'larda Venediklilerin, Cenevizlilerin ve Osmanlıların; 17.yy'da
Felemenklerin; 18. ve 19. yy'larda İngilizlerin ticarette önde olmaları sanatlarını,
bilimsel çalışmalarını ve teknolojilerini etkilemiş; böylece bunlar da toplumların
dönüşümünü sağlamıştır. Ticaret ilişkileri kültürler arası etkileşimi canlandırarak
yeni kültürlerin doğmasına ve yayılmasına ön ayak olmuştur.
162
Ticaret için önemli bir yardımcı öğe durumundaki iletişimde de ateş yakma ve posta
güvercini ile arabalarından yararlanmanın ardından, posta hizmetlerinin
örgütlenişlerinde, denizaltı telsiz telgrafının, radyonun, telefon ve teleksin
bulunuşuna; sonar sistemlerine, bilgisayar ve faksa ve daha ötelere doğru uzanan bir
gelişme izlenmiştir. Kara ve deniz taşımacılığına hava taşımacılığı da eklenmiştir.
Uzun geçmişine bakarak ticaretin uygarlık tarihinde ne kadar büyük bir yeri ve
önemi olduğunu görüyoruz. 15. ve 16. yy'larda Okyanus ötesi taşımacılığın gelişmiş
gemilerle yapılması sonucunda ticaret hacmi artmış, insanlar birbirlerini daha
yakından tanıma fırsatı bulmuşlardır. Ancak bu karşılaşmalar her zaman barışçıl
olmadı; yine de ticaretin gelişmesi insanları birbirlerine yaklaştırdı.
Endüstrileşmenin 1750'lerde ticaretin gelişmesinde büyük etkileri olurken, iki dünya
savaşında ticaret büyük darbeler yemiş ve sınırlamalara uğramıştır. Uluslararası
ticaretin yeniden gelişme gösterdiği 20. yy'da Ticaret ve Tarifeler Üzerinde Genel
Anlaşma(GATT) yapıldı ve Avrupa Birliği'ne üye ülkelerde olduğu gibi gümrük
birlikleri kuruldu. Günümüzde uluslararası ticaret hacmi giderek artmakta ve
milyarlarca doları bulmaktadır. 1990'larda GATT'a üye ülkeler Dünya Ticaret
Örgütü'nü(WTO) kurarak ticari konulardaki pek çok sınırlamayı ortadan kaldırdılar.
2000'li yıllarda da Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşma'sı (NAFTA) yürürlüğe
girdi. 21.yy'da internetin hızla yayılımı sonunda elektronik ticarette bir patlama
yaşandı. Hizmet ve ürünlerin World Wide Web aracılığıyla işletmelerden işletmelere
ya da tüketicilere giderek büyüyen bir oranda ticareti yapılmaktadır. Siyasetin farklı
tutumlarına karşın ticaret her dönemde varlığını hissettirmiş; bilimler ve teknolojinin
yayılımında önemli görevler üstlenmiş, uygarlıklararası etkileşimlerde ve yeryüzü
uygarlığının gelişmesinde büyük işlevleri olmuştur.
163
III- TİCARET SERMAYESİ, REKABETİ VE KÂRI
İhtiyaç duyulan çeşitli ürünlerin birbirleriyle değiştirilmesi zorunluluğundan doğan
ticaret, ilkin üreticilerin kendi aralarında yapılmaktayken zamanla bir aracıyı
gerektirdi. Doğanın farklılaştırdığı çeşitli üretim bölgelerinin birbirlerine uzaklığı
özellikle bu aracıyı zorunlu kılıyordu. İnsanlar arasında doğan bu yeni işbölümü,
yani ticaret, genelleşmiş değiş tokuş olarak tanımlanmıştır. Böylesine genelleşmiş
bir değişim olayında eşdeğerlilik ilişkileri, iki ürün ya da iki ürün kategorisi için
geçerli olmaktan çıkıp, sonsuz sayıda farklılaşmış ürünler için geçerli olmuştur.
Altın ve gümüşün genel eşdeğer, yani para olarak kullanılmaya başlaması da bu
zorunluluğun sonucudur. Ticaret ilkin sistemli olarak Doğu Akdeniz'de, Giritliler ve
Fenikeliler arasında gelişmiş; daha sonra Batı Anadolu (lonia) ve Yunanistan'a
geçerek kurulan koloniler aracılığıyla hızla yayılmıştır. Yunan mitolojisinde ticareti
gözeten tanrı Hermes (Hermeias) (Roma dininin ticaret tanrısı:Mercurius),
hırsızların olduğu kadar, tacirlerin de koruyucusudur; ama asıl yararı yolcularadır.
Yollara dikilen Hermes heykelleri -ki bunlar tanrı büstü ile phallos simgesini
taşıyan yuvarlak kaidelerdi- çok kutsal sayılan İlkçağın kilometre taşlarıdır. Hermes
aynı zamanda çobanların bekçisi olarak omuzunda bir koyun taşıyormuş gibi
canlandırılırdı.
Ticaretteki ilerleme kentlerin meydana gelmesini sağladı; çünkü kent her şeyden
önce bir pazardı. Bu durum insanlar arasında yeni bir işbölümünün gerçekleşmesini
gerektirmiş ve kent emeğiyle köy emeği birbirinden ayrılmıştır. Aslında ticaretin eşit
olmayan ekonomik bir gelişmenin sonucu olduğunu söyleyebiliriz; çünkü bütün
ilksel(primitiv) toplumlarda, daha ileri bir toplumdan gelmiş yabancı bir tacirin
değiş tokuşu biçiminde algılanmıştır ticaret. Üreticiden tüketiciye kadar uzanan
taşıma, depolama, tezgâhlama ve ambalaj işlemlerini kapsayan ticaretteki bu
süreçler üretkendir ve mala bir ek değer katmaktadır. Ne var ki tacirin kârı daima bu
164
değer farkının çok üstünde olmuştur. Bunun yanında ticaretin gelişmesi, ticaret işini,
ek değer yaratan bu işlemlerden de ayırmış ve bütünüyle üretken olmayan bîr
faaliyete dönüştürmüştür. Günümüzde malları ne taşıyan, ne toplayan, ne
tezgâhlayan ve ne de ambalajlayan tacirdir. Dışalıma ve dışsatıma tacir, alıp sattığı
malı ne görür, ne de ona elini sürer. Ek değer yaratan ara işlemleri başkaları
yaparlar. K. Marx ile F. Engels bu konuda "Alman İdeolojisi” adlı yapıtlarında
şöyle derler: "İşbölümünün kafa ve kol emekleri arasında bölünmesinden sonraki
gelişmesi, üretimle ticaretin birbirinden ayrılması ve özel bir tacirler sınıfının
oluşmasıyla gerçekleşti. Bu bölünme eski kentlerde(özellikle Yahudilerde) zaten
gerçekleşmiş bulunuyordu; yeni kentlerdeyse hızla oluşmaktaydı. Bu işbölümü,
komşu çevreleri aşan bir ticari bağlantı olanağını sağlamaktaydı. Ne var ki bu
bağlantı da hem varolan ulaşım araçlarına ve siyasal ilişkilerle koşullandırılan
kırsal kesimdeki genel güvenlik durumuna -bilindiği gibi bütün Ortaçağ boyunca
tacirler, silahlı kervanlar halinde yolculuk etmekteydiler- , hem de ticarete elverişli
alanların gelişme derecesi uygarlık düzeyleriyle belirlenen gereksinimlerine
bağlıydı. Ticaretle uğraşan özel bir sınıfın oluşması ve ticaretin bu tacirlerle kentin
sınırları dışına çıkması, üretimle ticaret arasında bir etkileşimi gerçekleştirdi. Bu
karşılıklı etki yüzünden üretim alanında da yeni bölünmeler başladı. Her kent, öteki
kentin sanayilerine ağır basan bir sanayi kolu geliştirmeye çalıştı. İlkel sınırclıhk,
yöresellik yavaş yavaş kaybolmaya yüz tuttu. Böylece icatlar her yerde ayrı ayrı ve
yeni baştan yapılmak zorunluluğundan kurtuldu. Çeşitli kentler arasındaki
işbölümünün ilk sonucu da, loncalar sisteminden kurulan üretim dallarında
manifaktürlerin doğuşu oldu. Manifaktürleri hazırlayan tarihsel koşul, yabancı
ülkelerle yapılan ticarettir." Yine aynı konuda K. Marx bu kez "Kapitalinde şöyle
der: "Toplumun kapitalizm öncesinde ticaret, sanayiye egemendi; kapitalizm
dönemindeyse sanayi, ticarete egemen olmuştur. Ticaret, ürünlerin
kullanılmasından çok satılmasına bağlı olarak, üretimi, gittikçe daha çok değişim
değeri konusu yapmıştır. Ticaretin ve ticaret sermayesinin gelişmesi, her yerde,
165
üretimin değişim değerlerine yönelmesine yol açar, onun hacmini büyültür, onu
çoğaltır ve evrenselleştirir; parayı dünya parası durumuna dönüştürür.” Ticaret işi
için gerekli sermayeye ticaret sermayesi denir ve ticaret bir sermaye yatırımını
gerektirir. Bu sermaye önce veresiye alıp pahalıya satmaktan doğar. Ticaret
sermayesi, toplumsal artıdeğerin bir bölümü olup tarihsel süreçte mal dolaşımı,
para dolaşımına dönüşmüş ve artıdeğer, para dolaşımının amacı olmuştur. Bu
konuda Ibn Haldun, "Mukaddime" adlı yapıtında şöyle der: ''Yaşamını kazanma
aracı olan ticaret, ucuza mal alıp pahalı satmak ve böylece başlangıç sermayesini
artırarak kazanç sağlamaktır." Tacirlerin sağladığı kâr, ucuz mal alımına dayandığı
için, artıdeğer ve dolayısıyla ticaret sermayesinin başlangıcında yağmacılık ya da
korsanlık olduğunu söyleyebiliriz. Ticaretin ve ticaret sermayesinin gelişmesi,
üretimin değişim değerlerine yönelmesini gerçekleştirmiş ve üretimin genişleyip
evrenselleşmesini sağlamıştır. Para denilen genel eşdeğeri, dünya parası haline
getiren de ticaret sermayesinin gelişmesidir. Aslında ticaret sermayesi, fizyokratların
da gözlemleyip ileri sürdükleri gibi, değer yaratıcı değildir; yalnızca üretim alanında
yaratılmış olan değerlerin bir elden başka bir ele geçmesinden ibarettir. Bu durumda
toplumsal zenginlik artmaz, yalnızca transfer edilir. Bu bakımdan ticaret
sermayesinin, tefeci sermayesinden farkı olmadığı söylenebilir. Ticaret sermayesi,
sanayi sermayesinin dolaşımına hizmet ettiği oranda bir anlam kazanır. Çünkü mal
dolaşımının devir süresini mümkün olduğu kadar kısaltmak, sanayi sermayesinin
yararınadır. Yatırdığı para ne kadar çabuk geri dönerse o kadar çabuk yeni bir
yatırım ve üretim gerçekleşecek ve kâr oranı artacaktır. Bunun içindir ki günümüzde
sanayi sermayesi, artıdeğerin bir bölümünü ticaret sermayesine bırakır. Böylece
ticaret sermayesi, sanayi sermayesi kadar kâr sağlayabilmeli ki bu alanda
tutunabilsin ve sanayi alanına kayarak ayrıca sanayi kâr oranında azalma doğuracak
yeni rekabetleri gerçekleştirmesin. İşte bu nedenle ticaret sermayesi, artıdeğerin
genel dağılımına katılmaktadır; ama bu onun bir artıdeğer yarattığı anlamına gelmez.
Ticaret sermayesi, hiçbir artıdeğer yaratmaksızın artıdeğer dağılımından payını alır
166
ve toptancı sermayesi, yarı toptancı sermayesi ve perakendeci sermayesi olarak
çeşitlenip bu pay almaya katılır. Kapitalist ekonominin ilk biçimleri olan ticaret
sermayeciliği ile tefeci sermayeciliğin her ikisi de bu işlere yatırılan bir sermayeye
dayanır.
Ekonomist Ernest Mandel'in "Marksist Ekonomi Elkitabı" adlı yapıtında dediği
gibi, "Gerçekte ticaret, ekonomik bakımdan daha az gelişmiş, belki de genel değiş
tokuş evresine bile erişmemiş olan ve bundan dolayı da çok ucuza satan halklardan
yok pahasına mal satın almaktan ibarettir. Sonra bu mal, aynı ürünlerin son derece
nadir olduğu ve çok arandığı, üretimleri için gerekli emek süresinin, yani gerçek
değerinin bilinmediği, kıtlık ve su baskını gibi felâketler yüzünden bunlara büyük bir
gereksinme duyulduğu yerlere gidilerek yüksek fiyatla satıldı."Böylece ilksel
düzeyde kapitalizmin tekelcilik aşamasını başlatan yarışma doğmuş oldu. Temelde
kapitalizm bir rekabet, yarışma düzeni olup her kapitalist, rakiplerinden kurtulmaya
ya da onlarla anlaşıp fiyatları saptamaya çalışır. Günümüzdeki büyük şirketler ise
binlerce küçük girişimden daha kolay anlaşabilirler. Anlaşma eğilimi, ıirakip"lere
karşı savaşımın gerektirdiği harcamaları azaltmak isteğinden doğar. Yarışma, bu
harcamaları sürekli olarak artırır ve küçük girişimlerin dayanamayacağı boyutlara
ulaşır. Üretimin yoğunlaşması, kaçınılmaz olarak tekellerin kurulmasını gerektirir.
Tekeller, üretimin büyük bölümünü ellerinde toplayan büyük sermayedarların
aralarında anlaşmaya varmalarından doğarlar. Tekel, büyük parasal gücüyle, fiyatları
dilediği gibi saptama ve bunun sonucu olarak da büyük kârlar sağlama olanağını
yaratır. Karteller, tröstler, konsorsiyumlar, holdingler tekelci birleşmenin temel
biçimleridir. Ticari rekabet, tekellerle tekelleşmemiş sayısız girişimler arasında
sürdüğü gibi tekeller arasında da devam eder. Tekeller, yarışmanın üstünde, ama
yarışmayla birlikte bulunurlar. K.Marx'ın söylediği gibi "Ticarette zaman,
paradır;savaşta ise zaferdir".
167
Ticaret kârına gelince bu, sanayi sermayedarının ticaret sermayedarına bıraktığı
artıdeğerin bir bölümüdür. Üreticilerin emeklerinden doğan artıdeğer, ticaret
alanında ticaret kârı adını alır. Sanayi sermayedarı, kâr oranını yükseltmek için,
eline geçirdiği artıdeğerin bir bölümünü ticaret sermayedarına bırakmak zorundadır.
Çünkü sanayi sermayedarı ürettiği malı kendisi satmaya kalktığı taktirde hem vakit
kaybedecek, hem sermayesinin dolanım süresini uzatacak, hem de satışta
uzmanlaşmış olan tacir kadar çok satış yapamayacaktır. Bütün bunlar , onun
kapitalinden elde edebileceği en çok kârı düşürür. Demek sermayedar, artıdeğerin
bir bölümünü tacire bırakmakla , kârından fedakârlık etmiş değil, tersine, kârını
artırmıştır. Sanayici kârının bu artışı , dolaylı olarak bir başka açıdan da gerçekleşir.
Sermayenin bu bölümünün ticaret sermayesine ayrılması, sanayi sermayecisinin
yararınadır. Çünkü ticaret sermayecisi, sanayidekine eşit bir kâr elde edemezse
sermayesini sanayi alanına sokacak ve sanayi sermayecisi için yeni bir rekabet
gerçekleştirerek sanayi sermayesinin kâr oranını düşürecektir. Bütün bunlar, tacir
denilen aracının, bir malı, maliyet fiyatının yükseğinde olduğu halde gerçek
değerinden aşağı bir fiyatla satın aldıktan sonra pazarda gerçek değerine sattığı halde
nasıl bir ticaret kârı gerçekleştirdiğini gösterir. Çünkü bir malın gerçek değeri ,
maliyet fiyatının üstüne bir artıdeğer eklenmek suretiyle dile getirilen, o malın
yeniden üretimi için toplumsal olarak gerekli zaman süresidir. Bu süre pazarda para
diline çevrilerek bir fiyatla dile getirilmiştir. Sanayi sermayedarıyla ticaret
sermayedarının paylaştığı, bu sürenin ödenmemiş bölümüne karşılık olan
artıdeğerdir. O malın gerçek değerinin tümünü gerçekleştirdiği halde bu değerin para
diliyle tutarından küçük bir parça ücret adı altında emekçiye, büyük bir parça kâr adı
altında sermayedara ve aynı büyüklükte bir üçüncü parça da ticaret kârı adı altında
tacire verilmektedir. Bir malın gerçek değeri para diline çevrilerek böylece
bölüşülmüştür. Mal, pazarda, gerçek değerine satılır. Böyle olduğu halde hem
sermayedar , hem de tacir onun kapsadığı artıdeğeri paylaşmak suretiyle bu
paylaşmadan ötürü hiç biri zarar etmeden ayrı ayrı kâr etmektedirler. Şimdi bu
168
artıdeğerin sanayi sermayedarı, toptancı tacir, yarıtoptancı tacir ve perakendeci tacir
arasında nasıl paylaşıldığını ve hepsinin de bu paylaşmadan hiç zarar etmeksizin
nasıl ayrı ayrı kâr ettiklerini şöyle bir örnekle açıklayalım: Bir ülkede toplam
üretimin değeri 900 birim olsun. Bunun 800 biriminin hammaddelere, makinelere,
binalara ve ücretlere gittiğini; 100 biriminin de artıdeğer olduğunu varsayalım.
Şimdi paylaşılacak olan bu 100 birimlik artıdeğerdir. Aynı ülkede ticarete de 200
birim yatırılmış olsun. Bunun 100 biriminin toptan ticarete, 40 biriminin yarıtoptan
ticarete, 60 biriminin de perakende ticarete ayrıldığını varsayalım. Bu durumda
toplam sermaye 800 birim sanayici sermayesi ve 200 birim ticaret sermayesi olmak
üzere 1000 birimdir. Demek ortalama kâr oranı 100/1000, yani %10 olacaktır.
Toplam olarak 1000 birimlik bir sermaye, 100 birimlik bir artıdeğer paylaşacaktır;
ortalama kâr, toplam sermayeyle artıdeğer arasındaki orandır. Bu paylaşma şöyle
gerçekleşecektir: Sanayici örneğimizde 800 birimlik sermaye yatırmıştır. Bu
sermayeyle elde ettiği malı %10 kârla, yani 880 birime toptancıya satacaktır.
Toptancı bu malı alıp satmak için 10 birimlik bir sermayeye sahiptir; demek 100
birimlik sermayeden %10 oranında bir kâr elde edebileceğinden 880 birime aldığı
malı yarıtoptancıya 890 birime satacaktır. Yarıtoptancı da aynı hesapla 890 birime
aldığı bu malı perakendeci tacire %10 kârıyla 894 birime satacaktır. Tüketiciyle
karşı karşıya kalan perakendeci, 894 birime aldığı bu malı tüketiciye %10 kârıyla
900 birime, yani gerçek değerine satacaktır. Görüldüğü gibi 900 birimlik bir değer,
dönüp dolaşıp gene 900 birime satılmıştır. Ama bu arada sanayici 80 birim, toptancı
10 birim, yarıtoptancı 4 birim ve perakendeci de 6 birim olmak üzere toplam 100
birim, yani 100 birimlik artıdeğerin bütününü paylaşarak kâr etmişlerdir. Hiç biri
zarar etmemiştir; çünkü kârları , yatırdıkları sermayeyle aynı orandadır. Bunlardan
biri ya da birkaçı ortadan çekilseydi ortalama kâr oranı büyüyebilirdi; yani toplam
ticaret sermayesinin ortadan çekildiğini varsayarsak ortada kalan 800 birimlik sanayi
sermayesinin 100 birimlik artıdeğere oranı artar ve %12,5 olurdu. Ama bu taktirde,
malın dolaşım süreci ticaret sermayesi tarafından azaltılmamış olsaydı, 100 birimlik
169
artıdeğer elde edilemeyecekti ve elde edilecek artıdeğer 100 birimin altında olacaktı;
yani kâr gene %12,5'a çıkmayacaktı. Başka deyişle sermayedar, ticaret sermayesinin
yardımıyla çabucak geri dönen sermayesini sürekli üretimi için kullanamayacak ya
da aynı sürekli üretimi sağlamak için daha büyük bir sermaye yatırmak zorunda
kalacaktı. Çünkü sermayedar, bu üretimini, ticaret sermayesinin sanayi sermayesi
yerini alarak , sanayi sermayesinin devir süresini çok kısaltmak suretiyle sanayi
sermayesini çok kısa bir sürede yeniden eline geçirmekle gerçekleştirebilmektedir.
Bu durum, yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi, onun kârını azaltmakta değil,
tersine, artırmaktadır. Örneğimizde sanayi sermayedarının %10 kârından başka 200
birimlik -faiz getiren- bir sermaye tasarrufu da vardır. Eğer 200 birimlik ticaret
sermayesi , üretim-satış sürecine katılmamış olsaydı, sanayici aynı %10 kârı elde
edebilmek için 800 birim yerine 1000 birimlik bir sermaye yatırmak zorunda
kalacaktı.
IV- TİCARET VE ETİK ARASINDAKİ SIKI BAĞ
Yasalar insanları bir arada tutmaya ve yaşamlarını güvenli bir ortamda
sürdürmelerini sağlayarak onları korumaya çalışır. Etik ise bir arada yaşayan
insanların davranışlarını, eylemlerini düzenleyerek onların birbirlerine karşı görev,
hak ve sorumluluklarını belirlemeyi; böylece de onları toplumun sağlıklı ve bilinçli
bir üyesi kılmayı amaçlar. Bu nedenle etik ve bilinçli davranış birbirlerine sıkıca
bağlıdırlar. İnsanın bilinci, ahlaka olan temel gereksinimi üzerinde yükselir ve
ekonominin zorunluluğu bundan sonra duyumsanır. Genel etiğin temel ilkelerinin
değişmemesine karşın siyaset etiğinde olduğu gibi ticaret etiği de bütün meslek
elikleri gibi zamanla değişime uğrar, ama hiçbir zaman ortadan kalkmaz. Meslek
etikleri zamana ve zemine bağlı olarak değişen koşullar ve gereksinimlere uygun
biçimde başkalaşmalar, değişimler geçirirler. Eski dönemlerde ve ülkelerde yapılan
alışverişlerdeki aldatmaların ahlak ile hiçbir ilişkisi olmamıştır. Bireyleri saf, temiz
170
ve dürüst olan bu toplumlar için aldatmak o dönemdeki ticaretin yapısından
kaynaklanan ticari bir yöntem olarak algılanmış ve pazarlık etmek dediğimiz bir
teknik geliştirilmiştir. Pazarlıkta en alt ve en üst düzeyin ortasını bulan en kârlı
alışverişi yapmış sayılıyordu. Bu durum günümüze değin sürmüştür.
Yunan filozoflarında ekonomi, bir davranış biçimini ya da bir eylem kuramını
belirtir; bir evin mal varlığını yönetme sanatı olarak anlaşılır. Eskiçağlardan
yüzyıllarca sonra tacirlerin ve gemicilerin faaliyetleriyle iktisadi etkinliğin
gelişmesi üzerine, ekonomi, değişimlerle ve bugün piyasa ekonomisi dediğimiz ve
bir sitenin ana varlığının iyi yönetilmesini sağlamak amacını güden şeyle de
ilgilenmeye başlamıştır. Ekonomi, iktisadi birimler olan bireylerin davranışlarını
incelemeyi kendisine konu aldığı ölçüde insanın politika, etik, ticaret gibi öteki
etkinlikleriyle de örtüşmesi doğaldır. Aristoteles, servet kazanmanın ekonomiye
nasıl bağlı olduğu sorusuna iki servet kazanma biçimi ayırt ederek yanıt verir. İlki
yaşamın sürmesi için kendisine gereksinim duyulan doğanın ürünlerini
biriktirmekten ibaret olan doğal biçimdir. Burada o üç ana tür ayırt eder:
Toplayıcılık, Avcılık(korsanlık,eşkiyalık,balık avcılığı),Çiftçilik. Bunlar için doğal
sınır , insanın beslenme ve giyinme gereksinimleriyle belirlenir. Böyle servet
edinme ekonominin(ev yönetimi) ve devlet adamlığının önkoşuludur. Bununla ikinci
servet kazanma arasında bulunan şey takastır. Aristoteles burada şeylerin "kullanım
değeri"" ile "değişim değeri” arasında bir ayırım yapar. Örnekle bir ayakkabıyı
giyebilir ya da takas edebiliriz. Her iki durumda da onu "kendisi bakımından"
kullanırız; ama ilki onun "'asıl anlamında kullanımı, onun yerli yerinde kullanımı,
başka hiçbir şey için değil kendisi için kullanımıdır". Takas,belli bir noktaya kadar ,
yani yaşamın sürmesi için kendisine gereksinim duyulan şeyi kazanmak bakımından
doğaldır. İkinci ve doğal olmayan servet kazanma biçimine, şeylerin, başka şeyler
için değil, fakat para için değiştirilmeye başlandığı zaman ulaşılır. Aristoteles'in
işaret ettiği paranın temel özellikleri: 1)onun şeylere göre daha taşınabilir olması ve
171
2)değişim için uygun olmasının dışında kendisi bakımından da bir yararının
olmasıdır. Aristoteles, değiştokuştan başka bir yolla, yani ticaretle elde edilen her
türlü servet kazanmayı doğal bulmaz. Savunmasını ahlaksal bir temele dayandıran
filozof, yaşamın sürmesi için kendisine gereksinim duyulanın ötesinde, sınırsız bir
biçimde servet peşinde koşmayı eleştirir. Ancak kendi kendisi bakımından servet
peşinde koşmanın , şeylerin toplandığı ve değişimin henüz başlamamış olduğu en
erken bir dönemde bile ortaya çıkabileceğini ve takasta, vurgunculuğun, şeylerin
parayla değişiminde olduğundan hiç de daha az olmadığını gözden kaçırır. Bunun
yanında eleştirdiği tacir sınıfının yararlı bir kamu hizmeti yaptığını ve yalnızca böyle
yaptığı için de kazanç sağladığını görmez. Onun bu görüşü, ticareti, özgür bir insana
yakışmayan bir meslek olarak gören sıradan yunan önyargısının bir yansımasıdır.
Aslında ticaret bir toplumun emeği ve ürününü daha iyi koşullarda değerlendirmeye
çalışan hem bireysel hem de kamusal bir faaliyet olup bu nedenle de zekasına ve
işgücüne güvenilen, kendisine emanet edilene hıyanet etmeyen ve ona layık
olduğunu gösteren kimseler (tacirler) aracılığıyla yapılması gerekir. Kişi vicdanı
rahatsız olmasa da kamu vicdanını rahatsız eden her davranış etiğe aykırıdır. Peki
nedir kamu vicdanı ve sınırları ? Genel sağduyu ve evrensel kabul görmüş ilkelerdir.
Sağlıklı ve güçlü toplum kendi yanlışlarından en kısa zamanda ders alan ve bunları
yinelemeyen toplumdur. İnsanların kendilerini ve karşılarındakileri tanımalarına,
yanlış davranışlarda bulunmamaları için bilinçlenmelerine ve mutlu yaşamalarına
katkıda bulunan etik, bireylerin özgür ve toplumların sömürüden uzak olmalarına
hizmet eder. Eski toplumların ahlakı şu ilkelere dayanmaktaydı: "Ya sen başkasını
soyacaksın, ya da başkası seni?'; "Ya sen başkası için çalışacaksın, ya da başkası
senin için"', "Ya köle sahibisin, ya da kölesin". Böyle bir toplumda eğitilen insanlar
yalnız kendisine özen gösteren, yalnız bende olsun diyen ve başkalarına metelik
vermeyen
insanın
psikolojisini,
alışkanlıklarını
ve
kavrayışlarını
benimsemekteydiler. Thomas Hobbes'un bencilliğe ilişkin görüşlerini geliştiren
Bernard de Mandeville'e göre ahlakın temelinde kıskançlık, açgözlülük, cimrilik
172
ve kibir vardır ve bütün bunlar endüstriyi canlandıran etmenlerdir. Açgözlülük ve
kıskançlık tarafından yönlendirilen üretim etkinliği sosyal bolluğu doğurur. Adam
Smith'in ünlü "görünmez eli" toplumu herkesin en iyi çıkarma göre düzenler.
Aristoteles'den beri “ radikal açgözlülük" anlamındaki "Pleonexia", bu
erdemsizlik, modern üretici ekonominin yönlendirici gücü olmuştur. Sınırsız ticareti
savunan Mandeville, vahşi kapitalizmin atalarındandır. Günümüzde kapitalizmin,
"En büyük en güzeldir", "Taşıyamayana,kucağından düşene kadar alışveriş yap",
"Toplum hiçbir şeye benzemez", "Açgözlülük iyidir ", "Elimde ovucumda ne varsa
harcamaya gidiyorum", "Tüketim mutluluktur", "Aldatmazsan malını satamazsın"
gibi yaygın sloganları bu sistemin ne kadar insani olduğunu sorgulamamıza yol
açmaktadır. İş ve ticaret dünyasında yalnızca başarıyı, kazancı bir erdem saymak ne
kadar doğrudur? İş alanında niteliği ikinci plana atmak bir yanılgı sayılmaz mı?
Çabuk ve çok üretmenin yanında güvenilir, estetiğe uygun, dayanıklı ve nitelikli mal
üretmek esas olmalıdır; niceliğin niteliği ezip geçmesine izin verilmemelidir. İnsanın
hakları olduğu gibi görev ve sorumluluklarının da bulunduğu unutulmamalıdır.
Birey ve toplumun eğitimi konusunda da ancak yaşamda gerekli olabilecek , pratik
bilgiler verilmesinin yanında zihin ve karakter eğitiminin de ihmal edilmemesi
gerekir. Yalnızca işlerine gelen yasalara uyan insanlar gerçek yurttaş olamazlar.
Zenginlik peşinde koşmak bir erdem haline getirilirse insanın iç dünyasının
fakirleşmesi de kaçınılmaz olacaktır; böylece yasaya ve topluma uyumlu olması
gereken yaşamımız yozlaşmaya doğru gider. Yasalara ve toplum kurallarıyla
düzenine karşı elde edilen kazancın ve zenginliğin bir erdemmiş gibi gösterilmesi
gerçekten üzücüdür. Üretenin pazarlayandan az ya da pazarlayanın üretenden çok
kazandığı bir ekonomik düzenin adaletli olduğunu ve sürdürülebilirliğini savunabilir
miyiz? K. Marx'ın vurguladığı gibi,"Toplum, emek güneşinin çevresinde dönmeye
başlamadıkça dengeli bir toplum haline gelemez". Günümüzdeki kapitalizmin krizi
ekonomik olmaktan çok sosyal, maddeci olmaktan çok ahlakidir.
173
Ekonomi, ekonomik bir değer yaratan şeyin ,yani servetin üretim, bölüşüm ve
tüketimiyle ilgiliyken , ticaret mal ve hizmet dolaşımıyla uğraşır. Hiçbir şey
üretmeyen, ama hazır olarak üretilmiş mallar üzerinden kazanç sağlamak ticaretin
ana hedefi olduğu için geçmişte eleştirilmiş ve ekonomiye kıyasla kendisine pek iyi
gözle bakılmamıştır. Örnekle F.Engels, "Ailenin,Özel Mülkiyetin ve Devletin
Kökeni" adlı yapıtında şöyle der: "Uygarlık...üretimle değil, yalnız ürünlerin
değişimiyle , yani ticaretle uğraşan bir sınıf yaratmıştır. Bu sınıf , üretimin
yönetimini eline geçirmiş, üreticileri ekonomik bakımdan kendine bağımlı hale
getirmiş, her iki üretici arasında aracı olmuş, her ikisini de sömürmüştür. Bu,
parazit bir sınıftır, gerçek bir toplumsal parazittir. Gerçekte pek önemsiz hizmetleri
karşılığında, hem iç, hem de dış üretimin kaymağını gasbetmekte, hızla büyük bir
zenginlik yığmakta ve toplumda bu zenginliğe uygun bir yer almaktadır.'' Oysa
sanayi sermayesinin dolaşımına hizmet eden ticari sermayenin kârı , sanayicinin
artıdeğerden tacire bıraktığı bir kısımdır. Ne var ki ticaret sermayesi , eşit olmayan
değişim yoluyla küçük mal üreticilerini sömürür. İşçiler ve öteki emekçiler de
tüketim malları satın aldıkları için ticari sermaye tarafından sömürülürler.
Dolaşım(mübadele) alanındaki hizmetlere bağlı olan giderlere dolaşım giderleri
denir ve kapitalist ticaretin gelişmesi dolaşım alanında üretici olmayan giderleri
artırır. Bilindiği gibi uluslar arası işbölümü , dış ticareti doğurur. Ancak günümüzün
ileri sanayi toplumlarında dış ticaretin, az gelişmiş ülkelerin sömürülmesinde bir
araç olarak kullanıldığı da gözden kaçmamaktadır. Öte yandan ticaret, bilindiği gibi,
on milyonlarca küçük tarım üreticisi ile büyük sanayi arasındaki tek ekonomik
bağdır. Devlet ticaret işlerini iyi yürüttüğünde sanayi, köylülerin gereksinimlerini
karşılamakta, köylüler de ticaret aracılığıyla sanayinin gereksinimlerini
doyurmaktadırlar. İşçi, köylü ve emekçi devletini güçlendirecek biçimde çalışırlarsa
büyük sanayi işte o zaman yaratılabilir.
174
Güven ve itimat ticaretin temel taşlarıdır ve onlar olmadan dürüst bir ticaret
yapamazsınız. Taraflar arasında gelecekteki işbirliğini belirleyen ve etkileşimlere
yer açan güven faktörü ticaret için etkin bir dinamiktir. Güvensizlik ortamı bütün
olanakları ortadan kaldırırken ,güven hepsini ortaya çıkarır. İş ilişkilerinde kendisine
itimat edilebilen, kendisiyle sır paylaşılabilen ve gizliliği saklayabilen kimse güvene
layıktır; böyle bir kimse sözünün eri ve güvenilir bir kimsedir. İş ve ticaretin
temelinde daha başka etik değerler de yer alır. Örneğin pazarlamacılıkda, dürüstlük
ve doğru sözlülük; satıcılıkta, karakter ve yetenek;reklamcılıkta, inandırıcılık,
sözüne güvenilirlik ve yaratıcılık;girişimcilikte, cesaret ve özgüven gibi erdemler
vazgeçilmez öğelerdir. Moralite ile pazar, etik ile ticaret arasındaki sıkı bağ, değerler
ve erdemler üzerinde yükselir. Moral temeli olmayan ticaret, ticaret değildir. Etik
değerlere bağlı ticaretin ayrıca sanatlar,kültür, çevre ve teknolojik ilerleme üzerinde
önemli etkileri de vardır. İş ve ticaret yaşamında sosyal sorumluluk ve moral tutum
kazancı artırır. Ancak çıkarları çok farklı yönlere sevk etmektedir insanları;
unutulmamalı ki geometrik aksiyomlar bile eğer insanların çıkarlarına dokunsalardı,
herhalde onlar da yanlışlanırlardı. Nitelikli bir ticaret ilişkisi ,yüksek bir karaktere
sahip olmayı gerektirir. Bu bakımdan insan bilimlerinin iş ve ticaret etiği açısından
büyük önemleri vardır. Kamuoyunda iş dünyasına karşı sarsılabilecek güveni
onarmak ve yatırımcının itimadını sarsan yüksek düzeydeki yolsuzluklardan
kaçınmak amacıyla "yeni bir ahlak" çağrısı yapmak ve "yolsuzlukları önleme
örgütleri" kurmak vazgeçilmez bir görevdir. Çünkü her şeyin sonunda vicdan
olmadan ekonomik bir düzen, kapitalizm ya da sosyalizm; karakter olmadan da
zenginlik olmaz.
V-
SONUÇ
Toplumun ekonomik örgütlenişi üzerine düşüncelerin felsefe dünyasına girişi
G.W.F.Hegel’le gerçekleşmiştir. Ona göre "politik iktisat”(Staatsökonomie),
175
18.yy'da doğan yeni bir bilimin adı olup bu bilim, bireyleri bir "ihtiyaçlar dünyası"
içinde yer alan varlıklar olarak ele alır ve onları bu ihtiyaçları "aynı zamanda başka
bireylerin gereksinimlerinin ve iradelerinin malı ve ürünü olan dış nesneler
aracılığıyla" ve ''bu iki terim arasında dolayım olan etkinlik ve emekle"tatmine
çalışmaları bakımından inceler.(Grundlinien der Philosophie des Rechts,189). İktisat
biliminde başlangıçta kavramsal bir şemaya dayanmadan olguları gözlemleme
olanağı olmadığı gibi, gerçekle sınanmamış varsayımlar ileri sürmek de olanaklı
değildir. Ekonomi yasaları , çoğu kez , ekonomi alanı dışındaki bir takım olayların
müdahalesi ya da ortaya çıkmasıyla engellenebilecek veya değişebilecek bazı
eğilimleri belirtir. Ancak iktisadi olayların yapısı zorunlu ilişkilerin varlığını
gerektirir. Gerçekten de bütün iktisadî olaylar birbirlerine bağlıdır, öyle ki, iktisadi
etkinlik gerek insanların kendi aralarında, gerekse insanlarla ekonomik değerler ,
mallar arasında bir dizi ilişki olarak ortaya çıkar. Bir yanda giderilecek
gereksinimler, öte yanda bunların giderilmesinde yararlanılan mal ve hizmetler gibi
ekonomik sorunun verileri derin değişikliklere uğrarlar. Bu değişiklikler zaman
içinde ele alınınca iktisadi yaşama köklü bir istikrarsızlık özelliği verir. Bir
konjonktür bilimi olarak iktisat farklı toplumsal dinamiklerin etkisi altındadır.
Gerçekliğin daha iyi bilinmesiyle elden geldiğince bilimsel bir biçimde yapılan bir
çözümlemeden ve durum saptamasından kalkarak, tutarlı bir iktisat siyaseti(ekonomi
politik) oluşturulabilir. F.Engels'e göre, "Siyasi iktisadın kuruluşu , ticaretin
yaygınlaşmasının doğal bir sonucudur. Böylece, kurumsallaştırılmış kusursuz bir
aldatmacalar sistemi, eksiksiz bir zenginleşme bilimi, basit ve bilimdışı alışverişin
yerini almıştır" .{Umriss zu einer Kritik der Nationalökonomie).
Radikal bir çağdaş siyasal ekonomi, kendisini her şeyden önce bir "antiekonomi"
olarak sunmalı ve "geleneksel", "burjuva" ya da "yeni klasik" iktisadı, sözde
bilimsel niteliği, aşrı matematik formalizasyon düşkünlüğü, yalnız uzmanlarınca
bilinip anlaşılır olması, ardında bir ideolojiyi gizlemesi nedeniyle de eleştirel bir
176
tutumla ve açıkça yermelidir. Buna paralel olarak radikal bir çağdaş iktisatçı da
baskın bir ekonomik model durumuna gelen kapitalizmi,en genel yanlarıyla, yani
sosyal maliyetler, iktisadi büyümeye eşlik eden savurganlık ve çevre kirlenmesi;
ırkçı, cinsiyetçi, ulusçu tutumlar; yabancılaşma, sömürü, küreselleşme adı altında
ekonomik emperyalizm, gelişme yolundaki ülkeleri borçlandırma ve bağımlı kılma
gibi özellikleri ele almalı ve acımasızca eleştirebilmelidir. Özellikle de ekonomik
gelişmeyi aksatan siyasi engeller, toplumla iktidarın yapısı ve servetlerin ülkeler ve
uluslar arasındaki dağılımında gittikçe artan eşitsizlikler üzerinde ısrarla durmalıdır.
Ahlaki dürtülerin maddi dürtülerden , kolektif tüketimin bireysel tüketimden önde
geldiği bir refah arayışında olan nitelikli bir ekonomiden yana çıkmalı ve
merkeziyetçi olmayan, demokratik toplumcu bir planlamaya başvuran bir yönetim
biçimini hedeflemelidir. Toplumsal ve politik savaşımların çok daha derin izlerini
taşıyan bir tarih ve kültür karşısında ve aynı zamanda daha gelişkin bir ekonomi ile
yola çıkan böyle bir anlayış daha olumlu sonuçlara varabilir. Yoksa insan
hakları,açlık, gelişmekte olan ülkelerin borçları, küreselleşme adı altında ekonomik
emperyalizm; nükleer, kimyasal ve biyolojik savaş tehdidi,fakirliğin giderek artması
gibi çağımızın önemli sorunlarıyla gerektiği gibi ilgilenmeyen ve çözüm üretmeyen
iktisat bilimi, gerçek bir toplum bilimi olmayı hak edebilir mi?
Kapitalist sistemin kaynamalarının ve krizlerinin arkasında bir sınıf çatışmasının
bulunduğu ve bu sınıf çatışmasının da modern politikanın anahtarı olduğu bir
gerçek. Ancak günümüzdeki sınıf çatışması 19.yy'da olduğu gibi açgözlü fabrika
sahipleri ile sefalete sürüklenmiş işçi sınıfı arasında değil; o zamandan bu yana
inanılmaz ölçüde büyümüş bir sınıf olan burjuvazinin içinde sürüp giden bir
çatışmadır. Bugünün uluslar arası sermaye akışının geniş ölçekte oluşu, 19.yy'ın
sonundaki küreselleşmenin ilk yıllarını anımsatmakta. Bir toplumdaki kişisel
tasarrufların hızlı büyümenin gizli motorlarından biri olduğunu düşünürsek,
tüketimden çok üretim fazlası oluşturmanın gerekliliği ortaya çıkar. Peki kişiler ya
177
asgari tüketimleri için gerekenleri de karşılayamazlarsa ne olacak? Ekonomi
yavaşlayacak, yaşam kalitesi düşecek. Bunlar kapitalizmin ölüm çanlarının çaldığı
anlamına gelmemeli. Ancak içinde bulunduğumuz dönemin ekonomisinin,
inanılmaz bir varlığı bir sınıftan ötekine, işçi sınıfından burjuvaziye değil, orta
sınıfın bir kısmından diğerine aktardığına şüphe yok. Kandırılan geniş bir sınıftan
sahte hareketlerle küçük bir topluluğa yapılan bu kâr transferi bütün değerlerin
ayaklar altına alındığını apaçık göstermekte. O zaman etik değerleri daha ciddi bir
biçimde ve denetleyerek uygulamak gerekmez mi ?
Örgütlenmiş sermaye ve çıkar gruplarının arenası haline gelmiş olan siyasal yaşamın
bir an önce emekçilerin, sivil örgütlerin ve halkın yaşam alanı haline getirilmesi
gerekmez mi? Böylece dünya ekonomisi sosyal demokrasiyle uyumlu kılınarak gelir
dağılımındaki adaletsizlik de giderilebilir. Alternatifsiz bir ekonomik model
insanlığı çıkmaza sürükleme tehlikesini de beraberinde taşır. Özgürlük ve adalet,
etiğin iki başat öğesi olup toplumların ulaşmayı bir türlü beceremedikleri
değerlerdir. Dünyamız siyasal, sosyal, kültürel ,ekonomik ve teknolojik bakımdan
tek kutuplu görünmesine karşılık hiç bu kadar ayrımlaşmamış, hiç bu kadar dengesiz
ve adaletsiz olmamıştır. Bunun yanında sınırları olmayan bir açgözlülük hırsına
kapılmış, tüm kontrol ve fren mekanizmalarından yoksun ; bencil ve iş bitirici bir
ekonomi ve ticaret anlayışının insanlığı nasıl bir geleceğe taşıyacağı apaçık
görülebilir. Uygar,özgür ve adaletli bir dünyanın oluşmasında ticaretin katkısı
büyüktür. 21.yy elektronik ticaret çağı olacak; gelişmiş ülkelerdeki pek çok işletme
şimdiden bu elektronik ticaretin ahlak kurallarını oluşturmaya başladılar bile. Bu
etik kuralların başında karşılıklı güven(güvenilirlik), verdiği sözü eksiksiz yerine
getirme, açık iletişim içinde olma ve sahteciliğe kaçmama bulunmaktadır. Çok nazik
bir denge işi olan ticaret, sermayeleri boş laf ve ümit olanlar için değildir. Bu
nedenle etik kodlara dayalı bir ticaret anlayışı, insani gelişmenin önemli bir unsuru
ve göstergesidir. Ulusal ve uluslar arası ilişkilerde , organizasyonlarda her zaman
178
ulusal aktörlerin baş rolde olmaları bir gerekliliktir. Ülkeler ancak yurttaşlarına
hesap verebilen yönetim sistemi ve anlayışıyla insani kalkınmayı başarabilirler;
yaşam kalitesini yükseltir, nitelikli insanı çoğaltabilirler. İnsani kalkınma biçim ve
içerik bakımından demokratik olan ve bireyine her türlü desteği veren bir yönetimi
zorunlu kılar. Böyle bir kalkınma da ancak insanlar için ve insanların katılımı ile
olabilir. Sürekli olan insani kalkınma sürecini ateşlemek, demokratik bir siyaset ile
siyasal sistemin de güçlenmesinin desteklenmesini zorunlu kılar. Uluslar arası
bağımlılık, günümüzde küresel kararlara ve hesap verilebilirlik süreçlerine de
küresel katılımı zorunlu kılmıştır. İnsanların kendilerini etkileyen kararlara
katılımını güçlendirmek ve yöneticilerinden hesap sorma hakkını elde etme çabası
artık yalnızca ulusal bir kalkınma önceliği değil, aynı zamanda uluslar arası bir
sorumluluktur. Bütün dünya yurttaşlarının amacı demokrasinin sürekli beslendiği,
kalkınmanın sürekli ilerlediği ve bireysel özgürlüklerin zenginleştiği küresel bir
birliktelik olmalıdır. İşte bu amaca etik ilkelere uygun küresel boyutta yapılacak
olan dengeli, toplumları gözeten, uluslar arası ve serbest ticaretin katkısının
yadsınamayacak boyutta olacağı kuşkusuzdur. Çünkü bir atasözünün dediği gibi,
"Birleşmek başlangıçtır, birliği sürdürmek gelişmedir, birlikte çalışmak ise
başarıdır, "
179
Download

ticaretin felsefesi, tarihçesi ve etikle olan sıkı bağına ilişkin bazi