Yüzyıllık Soykırım Suçu
1915'te Osmanlı-Türk Devleti, daha 1894-1896 yılları ve 1909-1912 yıllarında
gerçekleştirdiği geniş pogrom-katliamlarla ayak seslerini duyurduğu ve yirminci yüzyılın
ilk büyük soykırımlarından olan Ermeni Soykırımı’nı fiilen 24 Nisan 1915 yılında yüzlerce
Ermeni aydın-sanatçı ve ileri gelenini tutuklayıp sürgün yollarında katlettirmesiyle
başlattı.1915'te bir soykırım yaşanmıştır! Bu gerçek hiçbir demagojiyle, baskı-inkar ve
şoven histeriyle çarpıtılıp yok edilemez. Soykırımın başta gelen sorumlusu dönemin
Osmanlı-Türk egemenleri ve onların burjuva sınıfsal ardıllarıdır.
''14
yaşasın
sosyalist
işçi demokrasisi
Sayı: 45 Mayıs 2014 1 TL
1 MAYIS'TA SOKAK
KONUŞTU
Her yer Taksim, Her yer 1 Mayıs!
Eldiven, baret ve sapanlarımızla Taksim alanına
yürüme kararlılığımızla
direnişi büyütüyorduk. Barikat gerisinde kalanlar taş
kırarak, arkadaki barikatı
güçlendirerek ve ön barikata yeni malzemeler bularak
direnişe katılıyorlardı. Sloganlar hiç susmuyordu. Yaklaşık 100-150 kişilik bir kitle coşkulu ve kararlıydı.
"7
“Taksim hakkımız, söke söke alırız”
Bu tablo, bir 5-10 yıl
öncesine kadar işçilerin
yüzde 80'inin 1 Mayıs
nedir, Taksim nedir, grev
nedir, kitlesel sokak eylemi
nedir bilmediği bir
durumdan gelinen nokta açısından umut vericidir...
Gezi tarzı toplumsal hareketlerinin tabanındaki
yeni işçi kitlelerine
yayılan bir etkisi vardır.
" 8-9
1 Mayıs Taksim ve Kızılay ısrarıyla, işçi sınıfı
ve emekçi kesimlerin, kadınlar ve gençlerin
ileri bölüklerinin özlem, talep ve ihtiyaçlarının
siyasal-toplumsal açıdan geri düzeyde, muhafazakâr bir burjuva demokrasisi kalıbına
sığmaya hazır olmadığının burjuvaziye bir kez
daha gösterildiği gün oldu. Bizi bir kez daha
sınamaya cüret ettiler ve gereken nabız karşı
tarafa verildi. Eylemler sonrası geriye kalan
duygu yenilmişlik ve yorgunluk değil, bir amaç
doğrultusunda ısrar ve mücadele duygusu oldu.
Haziran’a giderken yapılması hedeflenen
bu dinamiğin soğurulmasıdır.1 Mayıs’ın işçi
sınıfı ve emekçi kitleler için mesajı netti: Israr,
Direniş, Kararlılık, Örgütlülük!Israrı, direnişi,
kararlılığı sürdürmenin yolu nasıl burjuvazinin
“ince ayarlarına” karşı yalpalamayacak bir
sınıfsal netlik ve duruş yönüne sahip olmaktan
geçiyorsa, Haziran’a yürürken örgütlülüğün,
kitleselliğin, devrimci proleter etki gücünün
büyütülmesi için çalışmaya her zamankinden
fazla ihtiyaç duyuyoruz.
Kent, mekan ve Taksim
90'lı yıllardan itibaren metropollerde iki yönlü sınıfsal hareketler yaşandı. Birincisi, burjuvazi ve üst orta
sınıfların önemli bölümünün yaşam alanı olarak kent merkezlerinden çekilmesi ve banliyolarda kurulan
yüksek güvenlikli lüks yeni stilize yaşam alanlarına taşınmasıdır. İkincisi, kent merkezlerine aşağıdan
gelen büyük dalgadır: Kent merkezlerindeki yeni (hizmet, ofis, finans, ticaret vd) iş alanlarında çalışanların
yığınsallaşması, kozmopolit yaşam ve sosyal aktivite yoğunluğu ve çeşitliliği nedeniyle gelenlerin
de yığınsallaşması, ve sadece orada olmak için, kent çeperinde itildikleri hiçleşmeden bir süreliğine
sıyrılabilmek, görünür olmak, kendini dünyanın merkezinde hissetmek, akışı, hareketliliği, vitrinleri
seyretmek için gelenler…
" 12
5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı
Bilgi ve iletişim teknolojileri
aracılığıyla yaratılan ve
yaratılabilecek örgütlenme,
dayanışma ve direnişin
önündeki imkânlar ve
engeller. Konferansta Sınıfsız
temsilcisinin “Teknolojinin
Gelişen Üretimdeki Rolü:
Enformasyon, Teknik Altyapı ve Emek” başlığıyla
yaptığı konuşmaya yer veriyoruz.
" 15
2
işçi meclisi
Yenikapı’ya gitmiyorsan şehir yasak!
Burjuvazi bu meydanları işçi sınıfından “korumak ” kitlelerin örgütlenip eylem yapmasına fırsat tanımadan ya kendine soğuracak şekilde ya da bu kentleri tüm yaklaşan yeni muharebelerle kontrol altına alabilecek düzeyde kenti yeniden dizayn etmek
istiyor...
1 Mayıs öncesi toplantılarda aslında tahmin
ettiğimizden çok farklı bir şey çıkmadı. Devlet
önceki 1 Mayıslardan ve Gezi’den aldığı dersi
bu sefer farklı bir taktik deneyerek sokakta gösterdi. En ufak grubun dahi bir araya gelmesini
engellemeye yönelik bir strateji yürüttü. İnsanları
evlerinden çıkartmamaya, her semti bölüp içine
kapatmaya yönelik bir saldırıydı bu. Bu kadar
“titizlik” bir başka yönden çözümsüzlüğünün de,
bir korkunun da bir başka ifadesiydi.
Resmen sıkıyönetim ilan edildi ve işçilere
savaş açıldı. Tüm şehir durduruldu, polisler, helikopterler, binbir çeşit şehir teknolojisi seferber
edildi, başlı başına burjuva devlet despotizmini ve
zevkine göre nasıl işçiler üzerinde sınırsızca güç
gösterisi yapıldığını gördük, diğer yandan da yoğun bir psikolojik savaş yürüttü. Ulaşım araçları
işçilerin ulaşımının engellenmesi için kullanıldı.
Devlet daha öncesinde Taksim’de işçi sınıfının bıraktığı izi, çizdiği devlet iktidarı
imajının rövanşını intikam hırsıyla da almaya
çalışıyordu. Devlet isyanı bastırmanın “bilimsel
yöntemi”ni resmen üzerimizde denedi. Şehir
kameralarından, eylem alanlarına çıkan ara yollara hepsinin dijital koordinatına varana kadar
hesabını yapmıştı. Gezi direnişinin deneyimiyle
donanmışlardı ama burada tek donanımlı olan
devlet ve onun polisleri değildi. İşçiler için kent
savaşları da normalleşmişti. Çok cesaretli, gözü
kara, mermilerin üstüne üstüne giderek, her türlü
teknik donanımlı koskoca bir silahlı ordunun
üzerine basit savaşım araçları ile daldılar. Özellikle kadınlar bambaşka, işçi kadınlar bambaşka, o
kadar sakinler ki, o kadar rahat ve cesaretliler ki
konuşmaya bile gerek yok.
Diğer yandan çatışmalar televizyonda görüldüğü gibi az vs değil aslında çok parçalıydı. Bin-beş
bin kişilik bir dizi eylemin dışındaki ufak ufak
basına bile yansımayan mahalle arası çatışmaların
çoğu yok sayıldı. Bir araya gelip kalıcı savaşım
noktalarının yaratıldığı her yerde eylemler yığınsallaştı. Ancak daha geniş bir kesim ise, sürekli
bir koşturmaca, bir araya gelememe, çıkış noktası
bulamama sorunları yaşadı. Aynı yerde konumlanamama, sürekli yer değiştirme bir noktada
birikmeyi engelledi. Ağlar bu anlamda çok geniş
bir alana dağılmış ve geçiş noktaları engellenmiş
dağınık kitleleri bir araya getirmede yeterince etkin kullanılamadı. Devlet kullandığı yeni yöntem
ve taktiklerle kitleyi kontrol edip etkisizleştirmeyi
tümden yine başaramadı ama, bu alanlara akmış
varolan kitle potansiyeli ve arayışı da daha organize biçimlerde yeterince değerlendirilemedi.
ketlenme ve seferberliklerinin daha örgütlü hale
getirmesini sağlayamıyor.
Görülüyor işçilerin en çok yığınsallaştığı bu
şehir merkezleri, ama aynı zamanda çok da büyük bir sermaye birikiminin merkezi olmasıyla
çok daha büyük isyan ve eylem biçimlerini ortaya
çıkartacak, Gezi’nin yıldönümü, toplumsal ekonomik kriz koşulları, siyasal, sınıfsal, sosyal krizler ve rejim çıkmazları, yaklaşan ve artmakta olan
savaş krizleri, hepsi hepsi bu kentlerin sembolik
noktalarında patlayacak ve daha da artacak gibi,
mekan savaşları çok daha büyük muharebeler
ortaya çıkartacak gibi.
Kentler burada sınıflar arasındaki kutuplaşmayı ve uzlaşmaz karşıtlığın boyutlarını çok iyi ifade ediyor.
Bunun karşısında burjuvazi de bu meydanları işçi
sınıfından “korumak”, kitlelerin örgütlenip eylem
yapmasına fırsat tanımadan ya kendine soğuracak
şekilde ya da bu kentleri tüm yaklaşan yeni muharebelerle kontrol altına alabilecek düzeyde kenti
yeniden dizayn etmek istiyor.
2014 1 Mayısı giderek yoğunlaşan dinamik, gelişen, her seferinde yeni yönlerin de ortaya çıktığı
savaşımın yeni momentinden de öğrenerek, daha
organize ve daha etkin kitle savaşım süreçlerine
hızla yönelmemiz gerekiyor.
Taksim eylemlerinde yer alan bir
İşçi Meclisi okuru
İşçi sınıfına yasak; “madem Yenikapı’ya gitmiyorsunuz o zaman şehire çıkmayı da yasaklıyoruz size” şeklindeydi. Ancak bir zayıflığa ve
organizasyon sorunlarına karşın mega kentin
kendisinin sınıf muharebesine ve savaşına dönmesini engelleyemediler.
İşçilerdeki öfke birikimi çok fazla, çözümsüzlükleri de öyle, sendikalar ve diğer örgütlerin
hepsi işçilerin bu büyük tepki ve arayışının, hareİşçi Meclisi - Yerel Süreli Siyasi Dergi - Sayı: 45- Fiyat: 1 TL
Pina Basım Yayım San. ve Tic. Ltd. Şti. adına sahibi Hüseyin Kezik Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Ali Filizler
Adres: İstiklal Caddesi Balo Sk. No: 32 Kat. 2 Daire No: 8 Beyoğlu/İstanbul Tel: 0 212 244 56 70
Hesap No: İş Bankası Koca Mustafapaşa Şubesi 1105 0792812
Baskı: Özdemir Matbaası Adres: Davutpaşa Cad. Güven Sanayii Sitesi C Blok No:242 Topkapı/İstanbul Tel: 0212 577 54 92
3
işçi meclisi
1 Mayıs’ta sokak konuştu
Bizi bir kez daha sınamaya cüret ettiler ve gereken nabız karşı tarafa verildi. Eylemler sonrası geriye kalan duygu yenilmişlik ve
yorgunluk değil, bir amaç doğrultusunda ısrar ve mücadele duygusu oldu.
2014 1 Mayıs’ı tekelci kapitalist devletin Anadolu yakasından Avrupa yakasına tüm geçişleri
kapatmasına, Eminönü’nden başlayarak Beyoğlu, Şişli, Beşiktaş ilçelerinin tümünü polis kordonuyla kuşatmasına rağmen on binlerce genç,
işçi, kadın eylemcinin Taksim kararlılığına
sahne oldu. Geçtiğimiz yıla göre katılımcı sayısı
artan 1 Mayıs’ta çatışmaların daha geniş bir alana
yayılarak süreklilik kazandığı görüldü. İcazetli
Kadıköy 1 Mayıs’ının esamisi okunmadı, 2014 1
Mayıs’ına Taksim çatışmaları damgasını vurdu.
1 Mayıs’ın direngenliğinin geçtiğimiz yıla oranla
yükselmesinde önemli bir etmen Gezi sürecinin
kitlelerde yarattığı özgüven duygusu ve eylem
deneyimiydi. Bu yıl Taksim’in yanına Kızılay’ın da
eklenmesi önemli bir farklılık yarattı.İstanbul gibi
Ankara’da da güne damgasını vuran TandoğanSıhhiye mitingleri değil, Kızılay’a girmeye çalışan
kitlelerin sokak eylemleri oldu.
1 Mayıs’ta sokak konuştu. Sokak-meydan muharebeleri biçimini alan Taksim 1 Mayıs’ını engellemek için devletin başta Taksim’e yakın ara
sokak çıkışları olmak üzere özellikle Şişli kolunun
oluşumunu engellemek amaçlı davrandığı görüldü. Kurulan polis barikatları sonucu Beşiktaş ve
Şişli kolları geçen yıldaki gibi yine birleşemedi.
Ancak özellikle Şişli kolunun birleşmesinin engellenmesi eylemleri sabah önce Okmeydanı, Çağlayan, ardından DİSK kortejine saldırı sonrası
Halaskargazi’nin alt ve üst bölgeleri, Mecidiyeköy
ve Gayrettepe’ye doğru genişletti; biber gazlarının
etkisi 4. Levent plazalarına, kızıl 1 Mayıs’ın öfkesi
Levent’in ana arterlerine dek uzandı.
Her yer Taksim, her yer eylem alanı hale geldi.
Beşiktaş, Mecidiyeköy, Şişli’de gerçekleşen bin,
üç bin, beş bin kişilik eylemleri birkaç yüz kişilik
sayısız eylem, toplanma, barikat savaşı bütünledi.
Eylemlere katılamayan, eylemcilerle birleşemeyen en az bir o kadar daha katılımcı vardı. Yine
karşı karşıya kalınan organizasyonluk sorununun
doğurduğu boşluğu, kitle inisiyatif ve girişkenliği
kısmen doldururken devrimci örgütlerin ortak 1
Mayıs koordinasyonu çabası yetersizliğine karşın
bir anlam taşıyordu. Bu seferki alan hâkimiyeti
ve taktiği öncekilere göre daha güçlü olmasına
karşın devlet, alanı ve kitleyi kontrol etmeyi başaramadı. İstanbul 1 Mayıs’ı Kadıköy- Yenikapı
kapanına düşmediği gibi Gezi direnişinin suya
yazılmadığı, eylemci genç, işçi ve kadınların kolektif haznesine akarak bir kent savaşı mücadele
birikim ve deneyimi halini aldığı (Berkin eyleminden sonra) bir kez daha görüldü.
2014 1 Mayıs’ı Taksim ve Kızılay ısrarıyla, işçi
sınıfı ve emekçi kesimlerin, kadınlar ve gençlerin ileri bölüklerinin özlem, talep ve ihtiyaçlarının siyasal-toplumsal açıdan geri düzeyde,
muhafazakâr bir burjuva demokrasisi kalıbına
sığmaya hazır olmadığının burjuvaziye bir kez
daha gösterildiği gün oldu. Bu yönüyle, özellikle
öne çıkan militan direngenliğiyle dünyadaki 1
Mayıs’ların ezici çoğunluğundan farklılaşarak
daha ileri bir pozisyon aldı. Bizi bir kez daha sınamaya cüret ettiler ve gereken nabız karşı tarafa
verildi. Eylemler sonrası geriye kalan duygu yenilmişlik ve yorgunluk değil, bir amaç doğrultusunda ısrar ve mücadele duygusu oldu. Fotoğrafların,
eylem anekdotlarının, selfielerin sosyal medyadaki yaygın dolaşımı mücadeleyi sevmiş, çatışmaya
alışmış, korkuyu yenerek ilerlemeyi öğrenmiş
yeni bir kuşağın harmanlanmasının canlı kanıtlarıdır. Ankara ve İstanbul’da
sayısı 300’ü aşan gözaltı,
100’ü aşan ciddi yaralanma devletin, yıkılması
gereken bu kanlı şiddet
tekelinin karşısında dik
duruşun bir sonucudur.
Bizim için etkisi devletin
“vahşetinden” küçük burjuvaca korkma ve pısma, 1
Mayıs sonrası “döve döve
demokrasi” taktiğiyle devreye girmesi beklenen açılım kırıntılarına tav olma
değil; sistemi yıkmak, yeni
bir dünyayı kuracak ilişkileri geliştirmek için proleter çalışmada azimdir.
Haziran’a giderken
AKP sert geçen 17 Aralık,
yerel seçim ve 1 Mayıs
sürecinin ardından şimdi
Gezi isyan ve direnişinin yıldönümü olan 1
Haziran’a kadar bir dizi
neoliberal siyaset düzenlemesi yapmaya hazırlanıyor. Hükümetin Mayıs ayı sonlarında netleşecek
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dönük hesaplarını
ve 2015 genel seçimlerine dönük planlarını da
gözeten “ince ayarlar” arasında Erdoğan’ın ağzını
daha az açması, AB’yle, İsrail’le, Ermenistan’la
ilişkilerde yumuşama, Alevilerle cemevi flörtü,
sözde “Gezi’yle temas” adı altında kimi liberal
sivil toplumcu yapılarla görüşme vs. yer alıyor. Bu
adımların nedeni açık: AKP’nin yerel seçimlerde
oyunu korumasına karşın yönetememe, rejim ve
devlet krizleri devam ediyor. Hükümet bu yüzden
TÜSİAD’dan Anayasa Mahkemesi’ne, Alman
Cumhurbaşkanı’ndan Amerikan gazetelerine
dek önüne gelenden azar işitmeye devam ediyor.
Küresel mali oligarşi ve Türkiye burjuvazisinin
geleneksel kesimleri ilk elde “siyasal-toplumsal
kutuplaşma”nın yumuşatılmasını, hükümet ve
rejimle karşıtlaşan kitlelerin de yeniden neoliberal
mekanizmalara soğurulmasını kolaylaştıracak bir
takım neoliberal “akil” diyalog kapılarının açılmasını, rejim ve devletin ağır tahribata uğramış
“denge ve kontrol mekanizmaları”nın tadilattan
geçirilmesini istiyor.
Asıl etken ise, neoliberal saldırganlığın daha da
büyüyüp hızlanacağı böylesi bir süreçte, Gezi ve
kitlelerin isyan ve direniş potansiyelini koruyor
olmasıdır. Son 1 Mayıs’ın mesajı budur. Sistem
salt baskı, yasak, tanımama vb ile bugünkü koşullarda artık eskisi gibi yönetemeyeceğini biliyor. Hele
ki çok geniş ve çeşitli kesimleri, farklı sınıf ve katmanları aynı ölçüde etkileyen ve kızdıran, farklı
arayışlara ve fiili sokak mücadelesine yönelten
toptan yasak ve baskılarla! Öte yandan bu devletin baskı, yasak ve zoru elden bırakacağı anlamına
kesinlikle gelmiyor. Nispeten hedef daraltarak belirli bir öncü kesim için (sosyalistler, devrimciler,
az çok radikal muhalifler, öncü işçi ve emekçiler,
“sokak çocukları”…) daha da sertleştirip yoğunlaştıracağı anlamına geliyor. Ancak diğer taraftan
belirli bir kesim için ise, sokaktan uzak durduğu
ve sokağı desteklemekten vazgeçtiği ve buna tavır
aldığı ölçüde, en geri ve güdük bir iki kırıntı veya
kırıntı vaati, “muhatap alma, diyalog” vb gibi
yöntemlerle çözüp düzene soğurma, Gezi’yi ve
fiili sokak siyasetini geniş kesimlerden tecrit edip
toplumsal-siyasal meşruluk alanını daraltma, gibi
–sertleşen baskılar ve neoliberal içerme parantezine alarak– ikili kıskaç yöntemine doğru bir geçiş
yapma ihtimali anlamına geliyor.
Döve döve demokrasi işte budur! Unutmayalım:
Gezi’yi sistem açısından daha tehditkâr kılan,
onun yalnız baskı ve yasaklarla değil, düzenin
kitle kontrol kurum ve mekanizmaları tarafından
da istendiği gibi kontrol altında tutulamamasıdır.
Fiili meydan-sokak eylemleri, işgaller, barikatlar,
direnişler, seferberliklerin sınırlı bir öncü kesimin ürünü olmaktan çıkarak, yığınsallaşmasıdır.
Sosyalist, devrimci, az çok radikal antikapitalist
dinamiklerin daha geniş kitlelerle buluşma olanaklarının artmasıdır. Yeni kolektif siyasallaşma,
toplumsallaşma, özneleşme, sorgulama alan ve
ilişki biçimlerinin ortaya çıkmaya başlamasıdır.
Haziran’a giderken yapılması hedeflenen bu dinamiğin soğurulmasıdır.Burjuvazinin siyasette
“ince ayar” mühendisliği, hızla buna tav olacak
liberallerin “barış, diyalog, uzlaşma” söylemlerini
de yoğunlaştırmasına, orta sınıflar ve liberal reformizmin de kitleleri beklentiye sevk etme, sokak siyasetinden ayırıp geriye çekme çabalarını da
cesaretlendirmesine yol açabilecektir. Bu yüzden
1 Mayıs-1 Haziran sürecinde kitleleri orta sınıf ve
liberal reformizminden ileriye doğru ayrıştırma
ve sokak siyasetinin kitlelerle birlikte ve kitleler
nezdinde canlılığını, meşruluğunu koruma ve
genişletme özel bir önem kazanmaktadır.
1 Mayıs’ın işçi sınıfı ve emekçi kitleler
için mesajı netti: Israr, Direniş, Kararlılık,
Örgütlülük!Israrı, direnişi, kararlılığı sürdürmenin yolu nasıl burjuvazinin “ince ayarlarına” karşı
yalpalamayacak bir sınıfsal netlik ve duruş yönüne sahip olmaktan geçiyorsa, Haziran’a yürürken
örgütlülüğün, kitleselliğin, devrimci proleter etki
gücünün büyütülmesi için çalışmaya her zamankinden fazla ihtiyaç duyuyoruz.
4
işçi meclisi
İl
il
1
Mayıs
eylemleri
Mersin:
Mersin’de 1 Mayıs Emek Mücadele
ve Dayanışma Günü her kesimden
binlerce kişinin katılımıyla Taksim ve
Kızılay coşkusu içinde kutlandı.
Meydanı’na ulaşıldı. Meydana girişte
aramalara izin vermeyen bazı kurumlarla polis arasında kısa süreli gerginlik yaşandı.
Mersin Emek ve Demokrasi Platformu tarafından düzenlenen 1 Mayıs
kutlamaları, sendikaların, odaların,
devrimci-demokrat-yurtsever
örgütlerin, Alevi ve köy derneklerinin,
taraftar gruplarının saat 14.00'ten
itibaren İstasyon Caddesi’nde
toplanması ile başladı. İstiklal
Caddesi’nin çift yönlü kapatılması ile
başlanan yürüyüş boyunca Taksim’de
yaşananlar ıslıklarla ve sloganlarla protesto edildi. Eylemde sık sık
“Her yer Taksim her yer direniş”,
“Berkin Elvan 15'inde bir fidan”,
“Taksim’de düşene dövüşene bin
selam”, “Yaşasın 1 Mayıs”,” Biji Yek
Gulan”, “Kurtuluş Yok Tek Başına
Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz”,
“Gezi şehitleri ölümsüzdür”,
“Zafer Direnen Emekçinin Olacak”
sloganları atıldı. Yaklaşık 2.5 saatlik
bir yürüyüşün ardından Cumhuriyet
1 Mayıs kutlamalarında Gezi ruhu,
pankartından dövizine sloganına
kadar her şeyde kendini hissettirdi. Özellikle gençlik örgütlerinin
pankartlarında Gezi şehitlerinin
resimleri yer alırken doğa teması da
yine öne çıkan unsurdu. Liselerden
katılımın yoğun olduğu göze çarparken Mersin Üniversitesi öğrencileri
de farklı fakültelerin pankartları ile
beraber ortak pankart arkasında
katıldılar.
Taraftar grupları zayıf olsa da yaratıcı
slogan ve pankartları, coşkuları
ile alanın ilgisini çekti. Farklı kortejlerden pek çok kişi taraftar
gruplarının sloganlarına eşlik ederken
Meydan’da en çok alkışı Çarşı aldı.
Taraftar gruplarının yanı sıra ilgi
gören diğer grup ise LGBTİ bireylerin
yer aldığı Gökkuşağı
pankartı oldu.
Yaşasın 1 Mayıs
SDP Dev-Lis imzalı
paraşütle bir kişi eylem
alanının üzerinde
uçarak pullama yaptı.
Oldukça renkli bir
görüntü ortaya çıktı.
Cumhuriyet
Meydanı’na bütün
kurumların gelmesinin ardından devrim mücadelesinde
yitirilenler için saygı duruşu yapıldı
ve Gezi şehitlerinin isimleri okundu.
Tertip Komitesi adına bir konuşma
yapan Mersin Emek ve Demokrasi
Platformu Dönem Sözcüsü ve
DİSK Genel-İş Sendikası Mersin
Şube Başkanı Kemal Göksoy, Taksim yasağını kınayarak başladığı
konuşmasında AKP politikalarının
işçi ve emekçiler için ne anlama
geldiğini ifade ederken “Gün mücadele günüdür. Şimdi hamle sırası
emek ve demokrasi güçlerindedir.
Bunun için emekçiler ve ezilenlerin seçeneğini yaratmak, birleşik
toplumsal mücadeleyi büyütmemiz
gerekmektedir. bugün işsizliğe,
yoksulluğa, kölece çalışmaya, iş cinayetlerine, zorunlu mesailere, işten
atmalara, taşeronlaştırmaya dur demek için 1 Mayıs’ı birlikte haykıralım
diyoruz” diyerek mücadele çağrısı
yaptı.
Konuşmanın ardından Kardeş
Türküler’in konseri eşliğinde halaylarla eylem sona erdi.
Tarsus:
Yaklaşık 1500 kişinin katıldığı Tarsus 1 Mayısı’na Taksim direnişi damgasını
vurdu.
Tarsus’ta bu yıl da, tarihi Kleopatra Kapısı’nda toplanılarak 1 Mayıs alanı olan
Cumhuriyet Meydanı’na yüründü. Saat 16:00'dan itibaren toplanmaya başlayan
kitle 17:00'de yürüyüşe geçti. Bir saat süren yürüyüş sırasında kortej Tarsus halkı
tarafından yoğun ilgi ile karşılandı. Tarsus halkı işyerlerinden, balkonlardan
alkışları ile yürüyüşü selamladılar.
Yürüyüş boyunca Gezi Direnişi sloganları ile aynı saatlerde Taksim ve Kızılay’da
süren direniş ile dayanışma amaçlı sloganlar atıldı. Yine Gezi Direnişi’nde
hayatını kaybedenler yürüyüş boyunca anıldı. “Yaşasın 1 Mayıs”, “Biji Yek
Gulan”, “Kurtuluş Yok Tek Başına Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz”, “Her Yer
Taksim Her Yer Direniş”, “Taksim’de Düşene Dövüşene Bin Selam”, “Gezi
şehitleri ölümsüzdür”, “Zafer Direnen Emekçinin Olacak”, “İşçilerin Birliği
Sermayeyi Yenecek” sloganları yürüyüş boyunca atılan sloganlar arasındaydı.
Yürüyüşe, KESK’e bağlı Eğitim-Sen ve BES, Eğitim-İş, İHD, ÇYDD, Musalla
Halkı, Yeşilköy Mahallesi, Halkevleri, Öğrenci Kolektifleri ve Genç Umut,
Tüm-İGD, ÖDP, Gençlik Muhalefeti, Partizan, HDP, EMEP, CHP, Yaşam Ateşi
Kültür ve Sanat Topluluğu, Çarşı taraftar grubu, TEMA, PSAKD, Tarsus Alevi
Dernekleri ve HES karşıtı mücadele yürüten Boğazpınar Halkı katıldı.
1 Mayıs programı kortejlerin alana girmesinin ardından saat 18:00'de başladı.
Açılış konuşması
ve saygı duruşunun
ardından tertip komitesi adına konuşma
Cuma Erçe ve Yasemin Yücel tarafından
gerçekleştirildi.
Okunan şiirler
ve sloganların
ardından Yaşam Ateşi
Müzik Grubu’nun
seslendirdiği şarkılar
ve çekilen halayların
ardından eylem
sonlandırıldı.
Adana:
Adana’da 1 Mayıs mitingi için işçi ve emekçiler Saat 15.00’te Mimar Sinan
Açık Hava Tiyatrosu önünde biraraya gelmeye başladılar. Burada kortejlerini oluşturan kurumlar miting alanına doğru yürüyüşe geçti. Bir kolda DİSK,
KESK,TMMOB, ATO ve devrimci kurumlar yürürken diğer bir koldanda
Türk-İş , CHP, İP yürüdü.
Newroz’a Gezi’den 1 Mayıs’a işyerlerinde, alanlarda, sokaklarda, direnen,
mücadele eden emekçilere er ya da hesap vermekten kurtulamayacak. AKP
TOMA’larla, gaz, copla plastik mermileriyle bizleri engelleyeceğini sanıyorsa
yanıldığını görecek. Çünkü bizler sokaklarda meydanlarda işyerlerinde okullarda, yoksul mahallelerde ayağa kalkıp yüzlerin güneşe dönenleriz.”
Adana’da bu yıl 1 Mayıs mitingi coşkulu ve geniş katılımlı gerçekleşirken
Genel-İş, TÜMTİS, Tez Koop-İş, Petrol-İş ve Eğitim-Sen kortejlerinde katılım
yüksekti. Mitingde Çukurova Belediyesi taşeron işçileri de kendi pankartlarıyla
yürüdüler.
Kürsüden Greif direnişide selamlanırken Taksim’deki polis saldırısı kınanarak,
“Her yer Taksim her yer direniş!” sloganları atıldı.
Mitingde gençlik örgütleri ve HDP kortejleride dikkat çekiciydi.
Miting 1 Mayıs Marşı eşliğinde devrim ve sosyalizm mücadelesinde yaşamını
yitirenler anısında saygı duruşu ile başladı. Saygı duruşunun ardından “Devrim
şehitleri ölümsüzdür!” sloganı atıldı. Kürsüden, kitleyi Türkçe, Kürtçe ve Arapça
olarak selamlayan konuşmalar yapıldı.
Kürsüde yapılan konuşmada “Gün geldi, devran dönüyor! AKP 8 Mart’tan
Abdullah Öcalan’ın 1 Mayıs için yazdığı mesaj okunurken Türk-İş’in gerici
başkanı Edip Gülnar’ın da etkisiyle sıklıkla kesilen konuşma nedeniyle mesaj
daha sonra ikinci kez tekrar okundu.
5
işçi meclisi
Kırklareli:
36 yıl aradan sonra Kırklarelinde ilk 1 Mayıs gerçekleştirildi. DİSK, KESK,
TMMOB ve TTB tarafından organize edilen eyleme Petrol-İş dahil olmak
üzere çok sayıda kurum da katıldı.
Bilindiği gibi Gezi sürecinde 65 KESK’li memura toplamda 1238 kişiye
dava açılmıştı.Kırklareli’li işçi emekçiler ise bu davalarla yaratılmak istenen
sokakların boşaltılması baskısına karşı sokağı terketmediğinin altını çizmek
için bu 1 Mayıs’ı Kırklarelinde gerçekleştirme kararı aldı.
Lüleburgaz ve Tekirdağ’dan da katılımın gerçekleştirildiği eylemde
oluşturulan kortejler yürüyüşe İstasyon Caddesinden başlayıp, mitingin
gerçekleştirildiği Şevket Dingillioğlu Parkında bitirdi.
bırakacak olması, 9 mayısda JOY Plastik işçilerinin Çerkezköy’de greve
çıkacak olması
1 Mayıs'la
kalınmayan
bir ortak mücadelenin
zorunluluğunu
ortaya koyuyordu.
Eylem müzik
dinletisiyle sona
erdirildi.
Yaklaşık iki bin kişinin katıldığı eylemde Gezi ve Taksim sloganları
ağırlıktaydı.
Genel-İş ve Petrol-İş’in ana gövdeyi oluşturduğu eylemde güzergahın
yerleşim yerlerinin içerisinden geçmesiyle; balkonlardan sloganlarla destek
olanlardan elindeki Deniz Gezmiş portresiyle yürüyüşü selamlayanlara
sokakla, şehirle bütünleşen bir eylem atmosferi yaşandı. Ve 1 Mayıs kürsüsü,
işçi sınıfının bugünkü mücadele ihtiyacını fazlasıyla vurguluyordu.
5 Mayısda TPAO işçilerinin özelleştirme saldrısına karşı bir günlük iş
Bursa:
Bursa’da Türk-iş, DİSK, KESK ve TMMOB tarafından oluşturulan tertip
komitesi Gezi eylemleri sırasında özgürleştirilen Heykel Meydan’ına başvuru
yaptılar. Başvuru Bursa Valiliği tarafından kabul edilmedi. Tertip komitesi
gezi ruhuna uygun olmayan bir tavır takınarak mitingi Kent Meydan’ında
yapmaya karar verdiler.
Halkevleri Heykel’de toplanarak Cumhuriyet Caddesi üzerinden toplanma
noktasına geldi. Saat 13:00’ten itibaren Stadyum önünde kortejler oluşturuldu.
Saat 14:00’te yürüyüş başladı.
Kortejlerin en önünde “Yaşasın 1 Mayıs!” pankartı yer aldı. Ardından Türkİş’e bağlı TÜMTİS sendikasına üye işçiler kortejlerini oluşturdu.
Türk-İş’e bağlı diğer sendikalar mitinge katılmadı. Türk İş’in tertip komitesinde sadece adı vardı ama alanda kendisi yoktu.
pankartlarıyla mitinge katıldılar.
KESK’e bağlı sendikaların kortejlerinin ardından sırayla TMMOB, Birleşik
Kamu-İş, ÇHD, CHP, Halkevleri, Livane Kültür Derneği, Doğader,
İşçi Hakları Derneği, Mudanya Dayanışma Evi, BDSP,DHF, ÖDP,HDP,
EMEP, ESP, BAMİS-BATİS, Partizan, SDP, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi
pankartlarıyla katıldılar.
Alana girişte Halkevleri, BDSP, ÖDP üzerlerini aratmadılar. Polis’in üzerlerini aramaya çalışması sonucu kısa süreli arbede yaşandı. Gösterilen tepkinin
ardında polis arama noktalarını kaldırmak zorunda kaldı.
Kürsüden yapılan konuşmaların ardından Mogollar grubunun verdiği konser
ile miting sonlandırıldı.
TÜMTİS kortejini DİSK’e bağlı sendikalar izledi. DİSK’e bağlı sendikaların
katılımı iyi idi. Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu Asil Çelik, Prysmian ve
SCM işçileri pankartlarıyla mitinge katıldılar. DİSK Tekstil, Genel-İş, Dev
Sağlık-İş, ve Sosyal-İş pankartlarıyla sıralandılar. DİSK’e bağlı Emekli Sen
kitlesel katılım ve coşkusu ile dikkat çekti.
DİSK kortejlerinin ardından KESK’e bağlı sendikalar sıralandılar. Eğitim
Sen korteji en kitlesel olanıydı. SES korteji çok azdı. Kültür Sanat-Sen,
BES, Tüm Bel-Sen, Yapı Yol-Sen, Tarım Orkam-Sen, ESM, Haber-Sen
Ağrı:
Ağrı’da Serhat bölgesinin ortak kutlaması yapıldı. 1 Mayıs için sabahın erken
saatlerinden itibaren Serhat illerinden Ağrı’ya hareket eden binlerce emekçi, iki koldan mitingin gerçekleştirileceği Xanî Baba Caddesi’nde bulunan
Newroz alanına yürüdü. BDP Ağrı İl Örgütü öncülüğünde oluşturulan kortej
Eski Van Caddesi’nde bulunan merkez ilçe binasından, KESK bileşenleri ve
DİSK ise Kütüphane Caddesi’nde bulunan KESK binası önünden yürüyüşe
geçti.
KESK, DİSK ve BDP bayraklarının dalgalandırıldığı alanda, “Sakine, Fidan
ve Leylaların failleri, Roboski’nin utancı Rojava devrimi ile aydınlanacak”,
“Taksim’de direnlere selam olsun”, “İradesi çalınmış bir halkın zafere yürüyüşü
için Ararat’tayız”, “Uyuyan gençlikle değil, direnen gençlikle önderliği
özgürleştirelim”, “Li Serhadê an şoreş an şoreş”, “Sosyalizmde ısrar insan olmakta ısrardır. Emeğimiz onurumuzdur, onurumuz Önderimizdir”, “Hakikat
aşktır aşk özgür yaşamdır” pankartlarının yanı sıra Roboski’de TSK uçakları
tarafından katledilen 34 yurttaşın fotoğrafları platforma asıldı. Sık sık, “Be
Serok jiyan nabe”, “Bijî berxwdana Rojava”, “Yaşasın 1 Mayıs”, “Bijî 1 Gulan”,
“Dızo Heso”, “Yaşasın halkların kardeşliği”, “Bijî berxwedana kedkaran”,
“Direne direne kazanacağız” sloganları atıldı. Demokrasi mücadelesinde
yaşamını yitirenler anısına saygı duruşunda bulunulmasının ardından ise
Tertip Komitesi adına KESK Ağrı Şubeler Platformu üyesi Aslı Engin Aslan
konuştu.
1 Mayıs’ı Taksim Meydanı’nda kutlamak isteyen emekçilere saldırıldığını
belirten Aslan, “Taksim’de yoldaşlarımız şu an direnmektedirler. Buna yol
açan zihniyeti kınıyoruz. Direnen işçi sınıfının zaferi yakındır. Hepinizin
1 Mayıs İşçi Bayramı’nı kutluyorum” dedi.
1 Mayıs mücadelesinde yaşamını yitirenleri anarak konuşmasına başlayan
Genel İş Şube Başkanı ve DİSK Bölge Sorumlusu Ersin Erincik ise, “Bugün
dünyanın birçok yerinde 1 Mayıs coşku içinde kutluyorlar. Ama ülkemizde
ise alanlarda olan halka saldırılmakta” dedi.
6
9
işçi meclisi
işçi meclisi
Kars:
Kars’ta da emek örgütleri sabahın
erken saatlerinden itibaren Faik Bey
Caddesi’nde bulunan Eğitim Sen
Şube binası önünde toplanıldı ve
kortej halinde 1 Mayıs’ın kutlanacağı
Cumhuriyet Meydanı’na yürüyüş
gerçekleştirildi.
Sendikaların pankart ve dövizlerinin
taşındığı yürüyüşte, “Yaşasın 1 Mayıs”,
“Direne direne kazanacağız”, “Faşizme
karşı omuz omuza” sloganları atıldı.
Kutlamanın yapılacağı alanda ise polis
yoğun önlem aldı, girişlere arama
noktaları kurdu. Alana gelen emekçiler,
1 Mayıs 1977'de Taksim’de yaşamını
yitirenler anısına saygı duruşunda bulunundu. KESK Kars Şubeler Platformu
Dönem Sözcüsü Hayati Mehmetoğlu,
“Türkiye’nin dört bir tarafında
zulme ve adaletsizliğe karşı direnen
tüm yoldaşlarımızın günü kutlu
olsun.
Ezilenlerin ve devrimcilerin
yüreğindeki özgürlük ve barış
ateşini dünyada hiçbir güç söndüremeyecektir.
Bizler kıdem tazminatımıza ve
örgütlenme hakkımıza sahip
çıkacağız.
Bizler onurlu ve insanca bir yaşam
istiyoruz ve bunu kazanana kadar
direneceğiz” dedi.
Yüksekova:
Yüksekova’da İpek Yolu Caddesi üzerinde bulunan
VEDAŞ Arıza Servisi önünde bir araya gelen taşeron
işçiler, kurum bahçesinde kutlama gerçekleştirdi.
Şemdinli ve Çukurca’dan gelen VEDAŞ işçilerinin de
katıldığı kutlamada, işçiler halay çekti ve sloganlar
attı.
Elektrik, Gaz, Su, Baraj Çalışanları Sendikası
(Enerji-Sen) üyesi taşeron işçiler adına açıklamada
bulunan sendika üyesi Hikmet Zirek, bütün işçilerin
ve özellikle taşeron işçilerin bayramını kutlarken, 1
Mayıs vesilesi ile taşeron işçilerin yaşadığı sıkıntıları
dile getirdi.
plu sözleşme adı altında
oynanan tiyatrolara
inanmıyoruz.
İşbirlikçi sendikaların
işçilerin taleplerini
işverenlere peşkeş
çekmesine izin
vermeyeceğiz. İşçiden
yana gerçek toplu sözleşmeyi işçilerin
örgütlü gücü DİSK
Enerji-Sen yapacaktır”
dedi.
Sık sık “Taşerona hayır”, “Güvencesiz işçiliğe
hayır” sloganlarının atıldığı açıklamada Zirek, “To-
Çukurca:
Hakkari’nin Çukurca ilçesinde ise
Çukurca Emek ve Demokrasi Platformu tarafından düzenlenen 1 Mayıs
İşçi Bayramı kutlamasında işçiler ve
emekçiler alana çıktı.
Sabah saatlerinde Cumhuriyet Mahallesi PTT binası önünde bir araya
gelen ve aralarında BDP İlçe Başkanı
Cumhur Erdemir, Çukurca Belediye
Eş Başkanı Servet Tunç, Barış Anneleri İnisiyatifi, Emek ve Demokrasi
Platformu bileşenleri, KESK, MEYADER gibi emek örgütleri ve sivil
toplum örgütü temsilcileri yürüdü.
Sık sık, “Her yer Taksim her yer
direniş”, “Savaşa değil, emekçiye
bütçe”, “AKP’ye kul sermayeye köle
olmayacağız”, sloganları atılarak,
kutlamanın yapılacağı belediye binası
önüne gelindi.
Yürüyüşün sonunda açıklamada bulunan Sağlık Sen İlçe Temsilcisi Dr.
Cem Çimen, “Biz namus kisvesiyle
öldürmek, sermayeye ucuz işgücü olmak, Roboski’de devletin bombasıyla
Okmeydanı’nda devletin gaz fişeğiyle
vurulup öldürülmek istemiyoruz.
Acımızla alay edilmesini, seçim mitinglerinde hedef gösterilmeyi kabul
etmiyoruz.
Bizler savaş değil, barış istiyoruz.
Suriye ve Rojava’ya yönelik emperyalist saldırganlığın taşeronluğundan
vazgeçilmesini istiyoruz.
Kürt sorununun demokratik ve
barışçıl çözüm süreciyle birlikte savaş
yatırımları azalacağı yerde büyümektedir.
Barış halkların dilindeyken sınırlara
duvarlar örülmesine, karakol ve kalekol yapılmasına savaşa yatırıma hayır
diyoruz” diye konuştu.
7
işçi meclisi
Her yer Taksim Her yer 1 Mayıs
Sabahın ilk saatleriydi, geçen senenin deneyimiyle bu sene güne daha erken başladık.
Hazırlıklarımızı yaparak diğer yoldaşlarımızla
buluşmak üzere Şişli Endüstri Meslek Lisesine doğru yola çıktık. Çağlayan hattından
başlayarak Zincirlikuyu’ya kadar burjuva devleti
her ara sokağı barikatlar, polis, TOMA ve akreplerle tutmuştu.
Bu sürpriz olmamıştı, günler öncesinden böylesine bir abluka yapacakları belliydi. Ancak ne
TOMA’ları, ne o barikatları ne de kullanılan
onlarca ton gaz bombası bize sökmedi.
Diğer yoldaşlarla buluşacağımız nokta polis
tarafından tutulmuştu. Biz de eski Ali Sami
Yen stadyumunun arkasından bulduğumuz bir
boşluk üzerinden Şişli tarafına geçiş yaptık.
Yoldaşlarımızın Cevahir AVM’nin arkasında
olduğu haberini almıştık. Oraya geçtiğimizde
sayımız yoldaşlarımız ve dostlarımızla birlikte 30 kişiyi bulmuştu. 1 Mayıs savaşında
yoldaşlarla buluşmanın mutluluğu gözlerimizden okunuyordu.
Genç yoldaşlarımız sabırsızdılar “nerede
kaldınız” diye bize sitem ediyorlardı. Düşmanla
ilk buluşma alanımız 19 Mayıs Caddesi oldu.
Cevahir AVM’nin arkasında otopark girişinin
bulunduğu caddede, polis barikatının önünde
duran insanlar bizi görünce sloganlarımıza
katılarak bizim yanımıza geldiler. Polisler bizi
görünce şaşırmışlardı. Hemen barikatımızı
kurduk, çöp konteyneri, yakındaki inşaat malzemeleriyle barikatımızı hazırladık. İlk sloganı
patlattık: “Her Yer Taksim Her Yer Direniş”.
Polis akrep aracını getirerek bize anons yapmaya
başladı. Daha anonsları bitmeden taşlarımız
ve sapanlarımızla gereken cevabı polise
vermiştik. Arka kısımda ikinci barikat kuruluyordu. Siper yoldaşlarımız ve onlarca insan da
bulunduğumuz noktaya gelmişti. Kitle “kurtuluş
yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz”
sloganını atarak polis barikatına yükleniyordu.
Eldiven, baret ve sapanlarımızla Taksim alanına
yürüme kararlılığımızla direnişi büyütüyorduk.
Barikat gerisinde kalanlar taş kırarak, arkadaki
barikatı güçlendirerek ve ön barikata yeni
malzemeler bularak direnişe katılıyorlardı. Sloganlar hiç susmuyordu. Yaklaşık 100-150 kişilik
bir kitle coşkulu ve kararlıydı. Bizler Devrimci
Proletarya ve Sınıfsız okurları olarak burjuva
iktidarın bu ablukasını yarmak için tüm enerjimizle barikatın en önündeydik.
Bu arada az ileride diğer yoldaşlarımızın olduğu
noktalardan haberler de bize geliyordu. Bu
haberler bize de moral veriyor, öfkemizi dahada
güçlendiriyordu.
Mecidiyeköy Metrobüs üst geçidi içinde
devrimci proleterlerin de olduğu 200 kişilik
gösterici grup tarafından işgal edilmişti. Üst
geçidin diğer tarafına inen grup, Mecidiyeköy
meydana giden yolu kesen bariyersiz polis
barikatının sloganlarla üstüne yürüdü ve geriletti. Bir diğer grup da polisin olmadığı viyadüğü
trafiğe kesip Ali Sami Yen tarafındaki çatışmaya
doğru yürümüştü. Yoldaşlarımız bize çok
yakın bir noktada olmalarına rağmen onlarla
buluşamamıştık ama devrimci proleterlerin sesi
her sokaktaydı, bulundukları her alandaydı.
19 Mayıs caddesindeki çatışma o ana kadar Şişli
hattındaki en güçlü çatışmalardan biriydi. Polis
plastik mermi biçimindeki gazlardan yüzler-
cesini üzerimize yağdırıyordu. Aynı şekilde
taşlar ve bilyelerle karşılığını alıyordu. Gaz
saldırısıyla birlikte akrep aracıyla bizi geriletse de ikinci barikatı geçememişti. Kitlenin
kararlı duruşu ile ilk noktaya çekilmek zorunda
kalmıştı. İnşaat işçileri de bulunduğumuz alana
gelmişlerdi. Onları “yaşasın sınıf dayanışması”
sloganı ile karşılamıştık. Ön taraftaki barikat
güçlendirilmişti. Polisin attığı gaz bombaları
eldivenli sınıfsızcılar tarafından ya geriye atılıyor
ya da sağ ve solda bulunan inşaatlara atılıyordu.
Bu esnada Sınıfsız imzalı pankartımızı
açmıştık. Pankartımız barikatın en önünde
dalgalanıyordu. Duvarlarda Sınıfsız ve Devrimci
Proletarya yazılamaları yapılmıştı. Yaklaşık 20
dakika pankartımız barikat başında açık kaldı.
Ayrıca duvarlarda ve barikatlarda “Komünist
Devrim Örgütü” yazılamaları gözümüze
çarpıyordu.
Burjuva iktidarın her türlü katliamına
alışıktık, Gezi’de sekiz genç canımızı bu hain
saldırılarında yitirmiştik. Polis yine hainliğini
konuşturuyordu. Yan sokaktan bize saldırmıştı.
Kitle kayıp vermeden geri çekilmişti. Bir
yoldaşımız otelde sıkışmış ancak otelde çalışan
işçiler yoldaşımıza ve yanındaki eylemcilere
sahip çıkmıştı.
Polisin bu saldırısı da boşa düşürülmüştü. Polis
çaresiz kalmıştı, durmadan küfür ediyordu.
Barikatın ön kısmından bir yoldaşımıza “teke
tek gelseniz ya” diyordu. Yoldaşımız “tamam”
demişti, bir adım öne çıkan polisin üstüne
yoldaşımız iki adım gidince polis geri kaçmıştı.
Bu duruma hepimiz gülmüştük. Bulunduğumuz
noktanın hem dik bir yokuş olması hem de
arkadan saldırıya elverişli olmasını gözeterek
başka bir noktaya çekilme kararı aldık.
“Yaşasın devrim ve sosyalizm”, “Berkin’in
Katili Sermaye Devleti” sloganlarımızla
bulunduğumuz alandan çekildik. Bizim
dışımızda bulunan siper dostlarımız ve diğer
eylemciler de bizimle birlikte çekilme kararına
uygun davrandılar.
Bu daha başlangıçtı, Ortaklar caddesine
çıktığımızda sayımız daha da kalabalıklaşmıştı.
Başka siper yoldaşları da bize katılmıştı. Sokağın
başı Mecidiyeköy otobüs duraklarına açılıyordu.
Polis üç TOMA ve yüzlerce çevikle sokağın
başını tutmuştu.
Sloganlar atılmaya başlanmıştı bile bizler
Sınıfsızcılar olarak hemen en ön saflara koştuk,
hızla TOMA ve polislerin geçmemesi için bir
barikat kuruldu. TOMA su sıkmaya, polisler gaz
atmaya başlamışlardı bile, ancak nafile; gazlar
yine Sınıfsızcılar tarafından etkisiz hale getiriliyordu. Kürt hareketinden genç dostlarımız da
su dolu kovalar yaparak gaz fişeklerini bunların
içine atıyordu. Kitle her etkisiz kılınan gaz
bombasında alkışlarıyla ön cephedekilere moral
oluyordu.Burada toplananların sayısı çok geçmeden 500 kişiyi bulmuştu. Arka kısıma gelen
yaşlı bir teyze arka barikata vurarak slogan
attırmaya başlamıştı. Market arabalarıyla ön
tarafa şişe ve taş taşınıyordu. Arkada bulunanlar halay çekiyor, dinleniyor yeniden barikatın
önüne doğru geliyordu.
Yakılan ilk molotof düşmanı korkutmuştu.
Ardından bir tane daha ve bir tane daha…
“ Yaşasın Devrimci Dayanışma” sloganıyla
karşılamıştık siper yoldaşlarının bu ateş şölenini.
Biraz sonra Sınıfsız ve Devrimci Proletarya pankartları açılacaktı. “Yaşasın Dünya
Komünist Devrimi”, “Kahrolsun Burjuva
Diktatörlüğü” sloganları yankılanıyordu direniş
mevzisinde.
Kitle sloganlara katılıyordu. Sapanlı Sınıfsızcılar
polisin üstüne bilye yağdırıyordu. Saatlerce
süren bir direnişe tanıklık ediyorduk.
Bulunduğumuz alanda inşaat işçileri,diğer
sektörlerden işçiler vardı. Kitlenin ana gövdesi
kadın, erkek gençlerden oluşuyordu. Arka barikat ateşe verilmişti. Direnişçilerin bir kısmı ateş
başında halay çekiyordu.
Bu esnada KDÖ militanlarının sloganları duyuluyordu. “Yaşasın KDÖ, yaşasın Komünist
Devrim”, “Yaşasın Komünist Devrim
Örgütü”…
Polis üç TOMA’nın suyunu bitirmişti. Onlarca
gaz bombası kullanmıştı ama bizleri bir adım
bile geriletememişti. Yeni bir TOMA getirilmişti.
Bu arada cadde üstündeki evlerden yemek, su ve
limon veriliyordu. Direnişçiler çantalarındaki
yiyecekler ve evlerden verilenleri kolektif bir
biçimde paylaşıyordu.
Yaklaşık yarım saat sonra arka sokaktan bir
TOMA ve onlarca polis gelmişti. Arka barikatta bulunanların ön tarafa haber vermesiyle ön taraf da arada kalmaktan kurtulmuştu.
Ancak polis vahşice saldırıyordu. Kitle 4-5
parçaya bölünmüştü. Saatlerdir savunduğumuz
barikatımız düşmüştü ama her yeri Taksim’e
çevirmek ve Taksim kararlılığından birşey
yitirmemek bizim moralimizi bozamamıştı.
Bu saldırıda bir devrimci proleter polis tekmesiyle yaralanmıştı. Bir otel işçisi kadın polisin
attığı gaz fişeğiyle kafasından yaralanmış ve
ambulansla hastaneye götürülmüştü. Yine başka
bir otelde sınıf dayanışmasıyla otel işçileri orada
sıkışanlara yardım etmiş ve polis gidene kadar
dışarı çıkarmamıştı.
Tüm yoldaşlarla birlikte Fulya tarafında
toplanmıştık. Ortak karar alarak eylemimizi
bitirme kararı aldık. Sabah saatlerinden beri
devam eden direniş sonrasında iki yoldaşımız
gaz fişeğiyle, birkaç yoldaşımız plastik mermi ile
yaralanmıştı. Ama yine de gülüşüyorduk. Polisin
çaresizce ilk bulunduğumuz noktada bize Türk
bayrağı sallamasına gülüyorduk.
Genç yoldaşlarımızın bazılarının ilk barikat
deneyimiydi. Bazılarınınsa geçen seneden ve
Haziran direnişinden alışık olduğu bir durumdu. Ancak daha hazırlıklı ve koordineli
olmanın ve kolektif bir eylemi ortaya koymanın
mutluluğuyla sarılarak yoldaşlarımızdan
ayrıldık.
8 işçi meclisi
8
9 işçi meclisi
işçi meclisi
YAŞASIN 1 MAYIS! BİJİ YEK GULAN!
“Taksim hakkımız, söke söke alırız”
Taksim 1 Mayısının öne çıkartılması gereken sınıfsal yönü, küçük burjuva
sol basındaki 1 Mayıs değerlendirmelerinde yine gözardı edildi. 2014 Taksim
1 Mayısında emek ve işçi sınıfı yönelimi hem daha güçlü hem de daha
yaygın ve kitleseldi.
1 Mayıs’ta emek ve işçi sınıfı vurgusundan daha doğal ne olabilir ki diye
sorulabilir.
banka borçlarına, polise veryansın ederek içini döken işçileri de…
Hepsinde ortak olan öfkeydi. Öfke ise, geçen yıllardakinden farklı olarak
yalnız hükümet, polis, gaz, yasağa karşı değil aynı zamanda patronlara, çalışma koşullarına, borçlara, sermayeyeydi. Kısacık sohbetler yapabildiğimiz
işçiler ve işçi gruplarından, 30 yaşlarında bir kadın ofis işçisi, AKP’ye oy
veren işçilere veryansın ediyor, AKP onlara kadro veriyor, ikramiye veriyor,
larının da duyacağı biçimde yükseltip sohbeti doğal bir ajitasyona çevirip
her gün sabah erkenden akşama kadar çalışıyoruz, yılda birgün şurada emeğimiz için toplanmamamız da yasak, diye bağırıyor, çevredeki işçilerden de
yanıt olarak hemen onaylayıcı ve öfkeli bir uğultu yükseliyor. 40 yaşlarında
bir işçi, 17 yıl sanayide çalıştığını, sonra girip çıkmadığı iş kalmadığını anlatıyor, bizim canımız bitmiş, ne emeklilik ne bişi, asgari ücrete seviniyoruz,
21 yaşındaki polisler beni dövmek için benden 4 kat fazla maaş alıyor, diye
Önceki yasaklı Taksim 1 Mayısları ve
Gezi’yle karşılaştırıldığında bu farklılık daha
iyi anlaşılacaktır. Önceki yasaklı Taksim 1 Mayıslarında az sayıdaki sendikalı ve öncü işçi
kesiminin dışında Taksim eylemleri daha ziyade devrimci ve sol örgüt ve gruplarla sınırlıydı.
AntiAKP, antifaşist sloganlar ve yazılamalar
çok baskındı. Sosyalizm ve siyasal sınıf savaşımı, hatta güncel işçi slogan ve talepleri bile eser
miktarda kalıyordu.
İstanbul, Ankara dışındaki illerdeki 1 Mayıslarda da katılımda nisbi birartış ve iki yönden gelişme
eğilimi kendisini gösteriyor. Bir yandan işçi örgütlenme girişimleri ve direnişlerinde son yıllarda
nisbi bir artış eğilimini de yansıtan işçi katılımında
artış, diğer yandan kadın, öğrenci, doğa mücadelesi, muhalif futbol taraftarları gibi Gezi dinamiklerinin katılımında çeşitlenme ve artış. 1 Mayıs aynı
zamanda işçi sınıfı ve Gezi tarzı mücadeleler arasındaki etkileşimi güçlendiren bir moment oldu.
2014 Taksim 1 Mayısında ise donanımlı
devrimci ve sol grupların, Gezicilerin yanısıra Taksim çevresine dolaysız işçi, emekçi
kimliğiyle gelmiş oldukça geniş bir kesim
vardı.
DİSK Sendikalarından katılım yine sınırlıydı. Ancak Şişli’de kendi hazırladıkları 1 Mayıs/
Greif işçileri baretleriyle Greif işçilerinin ve diğer direnişteki işçilerin varlığı ve etkisi önemliydi. Otoyol üzerinden yol keserek yürüyüş
yapan ve Ali Sami Yen tarafına giren birkaç yüz
kişilik KESK’li grubun eylemi ise, Mecidiyeköy
civarındaki çok sayıda işçi grubunun katılımıyla birkaç bin kişilik eylemlere, Mecidiyeköy’den
Levent’e kadar devam eden yığınsal işçi eylemlerine dönüştü. Kızılay eylemlerinde Ostim işçileri, Beyaz Yakalı işçiler, Taksim eylemlerinde
Plaza Eylem Platformu, Çağrı Merkezi İşçileri,
Ev İşçileri Sendikası, İnşaat İşçileri Sendikası
Girişimi gibi yeni işçi örgütlülükleri, yanısıra
Kadıköy mitingini reddedip Taksim 1 Mayısına
gelmiş Türk-İş sendikalarından (Tümtis, Havaİş, Petrol-İş, Deri-İş…) az sayıda işçi gruplarını
da görmek mümkündü.
Bunlar dışında da, daha ziyade
Mecidiyeköy’e ikişerli, üçerli, beşerli küçük
gruplar halinde gelmiş, örgütsüz, dağınık,
ağırlıklı olarak genç (20-35 yaş arası) sürekli
hareket ve çıkış arayışı içinde binlerce ve binlerce işçi vardı. Küçük Çekmece, Pendik gibi
yerlerden gelmiş sanayi işçileri de, vasıfsız hizmet işçileri de, beyaz yakalı işçiler de vardı. Ali
Sami Yen, Profilo AVM, Trump Towers, Metrobüs, Ortaklar Caddesi gibi yerlerde başını
sol siyasetlerin ya da donanımlı Gezi-gençlik
grularının çektiği eylemlere katılan işçiler de
oldu, “işçiler toplanın” ya da “Yaşasın 1 Mayıs”,
“Taksim hakkımız, söke söke alırız” gibi slogan ve çağrılarla kendiliğinden toplanıp birkaç
yüz kişilik çok sayıda eylem başlatan işçiler de
oldu, polisin tuttuğu çıkış noktalarında kaldırımlarda oturup sessiz bir inatla (ve 300-500
kişi olup gaz yiyinceye kadar) bekleyen işçiler de oldu, yorgunluktan yürüyemez hale gelinceye kadar ordan oraya dört dönenen de işçiler de oldu…
Gidip kendi başına polis barikatı başındaki polislere bağırıp küfreden işçileri
de gördük, sokaklarda ordan oraya yürürken yüksek sesle çalıştığı işyerine,
Komünistlerin Mecidiyeköy’de kurduğu barikatta yükselttiği Kahrolsun burjuva diktatörlük, kahrolsun ücretli kölelik düzeni, Berkin’in
katili sermaye devleti gibi uzlaşmaz sınıf savaşımı ekseninden sloganlar, bu
yıl ilk kez daha geniş bir kitleye yayıldı, barikat ve çevresindeki işçi grupları tarafından da sahiplenilerek atıldı. Otel, AVM, mağaza işçilerinin,
Mecidiyeköy’ün alt tarafındaki mahallelerin, Kuştepe, Feriköy gibi işçiemekçi mahallelerinin eylemcilere desteği ve sahiplenmesi de aktifti. En
sonu 1 Mayısa değil sadece işlerine gidecekken polisin engellediği emekçilerin, hele ki kadın işçilerin
tepkisi görülmeye değerdi. Bu 1 Mayıs’ta Ankara’da
işsiz “çantalı kadın”ın su sıkan TOMAlara karşı
oturma eylemi yeni bir direniş simgesi oldu ama,
polis barikatlarının başında oturma eylemi yapan
ve kitlenin toplanmasını sağlayıp polis kendisini
barikattan geçirinceye kadar da yüksek sesle polise
bağırıp çağırmaya devam eden çok sayıda kadın işçi
vardı.
Bu tablo, bir 5-10 yıl öncesine kadar işçilerin
yüzde 80'inin 1 Mayıs nedir, Taksim nedir, grev
nedir, kitlesel sokak eylemi nedir bilmediği bir
durumdan gelinen nokta açısından umut vericidir.
Tekel’den Greif ’e yerel, bölgesel ve ülke çapında
gündem olan çok sayıda işçi direnişinin yarattığı
yeni bir birikim, aynı zamanda Gezi tarzı toplumsal
hareketlerinin tabanındaki yeni işçi kitlelerine doğru yayılan bir etkisi vardır. Diğer yandan Gezi’nin
işçi sınıfının öncü kesimlerinde yarattığı ve bugün Greif, Yatağan gibi işçi direnişlerinde, fabrika işgallerinde, yeni işçi platform ve örgütlülüklerinde kendisini göstermeye başlayan bir etkisi
vardır.
Taksim ve Kızılay 1 Mayıslarının iyi bilinen
önem, etki ve hegemonyalarının yanısıra, çeşitli siyasal ve sendikal örgütlerin tabanında ve çevresinde olduğu kadar kendiliğinden kitlesel işçi inisiyatif
ve eylemlerine de tanık olması, bu süreçte gözden
kaçırılmaması gereken bir sınıf dinamiğine de işaret etmektedir.
Taksim ve Kızılay’da, çeşitli devrimci, sol siyasetlerin, sendikaların yaptığı eylemler, barikat çatışmaları, baretli, sapanlı Gezici gençlik gruplarının
yaptığı eylemler kadar, onların olmadığı alanlarda
da küçük küçük sayısız işçi grubunun “işçiler toplanın”, “Taksim hakkımız” gibi çağrılarla biraraya
toplanıp gerçekleştirdikleri çok sayıda kolektif işçi
inisiyatifiyle yapılan işçi eylemi de önemli bir göstergedir.
onlar çalışmıyor ki, bizim gibi eşek gibi çalışsalar burada olurlardı, diyordu.
Bir temizlik işçisi, yanından geçtiğimiz plazaları işaret edip, 12 saat temizlik
işinde çalışıp 1100 lira aldığını, pazarları da plazalara dış camları silmeye
gittiğini anlatıyordu. Bir başka işçi, sesini çevrede bekleyen diğer işçi grup-
söyleniyor. Bir grup genç kadın işçiye, nerede çalışdıklarını sormaya kalmadan, bize niye soruyorsun ki , git onlara sor diye plazaların da üstünde bir
şeylere işaret ederken, öfkelerinden biz de nasibimizi alıyoruz.
Bu işçi inisiyatif ve dinamikleri bugün artan sayıda işyerinde, toplumsal emek havzasında da alttan
alta işliyor, tıpkı Taksim-Kızılay 1 Mayıslarında devletin
engellediği, parselleyip cendereye çevirdiği alanlarda
olduğu gibi çıkış arıyor, birbirine ulaşma, birlikte hareket etme, örgütlenme mücadelesi veriyor.
10
işçi meclisi
Ankara’da
1 Mayıs için hedef Kızılay’dı
Haziran Direnişi’nin ardından yeniden kazanılan
Kızılay Meydanı Ankaralı işçi ve emekçiler için 1
Mayıs Birlik, Mücadele ve Dayanışma gününü kutlama ve sınıfa karşı sınıf duruşunu net bir şekilde
ortaya koymanın adresidir.
Haziran Direnişinde Ethem Sarısülük’ün de
katledildiği yer olan Kızılay için Devrimci Proletarya, DHF, Partizan, Alınteri, Mücadele Birliği,
BDSP, Halkevleri, Öğrenci Kolektifleri, Liseli
Genç Umut, Politeknik, Devrimci Öğretmen,
Devrimci Sağlık ve Sosyal Hizmet Çalışanları,
Öğrenci Dayanışması, Güvenlik-Sen, UmutSen, Beyazyakalı işçiler, ÇHD Ankara Şubesi,
Devrimci 78’liler, AFSAD, ODTÜ’lüler, Cebeci Öğrencileri, Kuğulu direnişçileri, 100. Yıl
İnisiyatifi, Anıtpark Forumu ve Batıkent’ten dört
mahalle meclisi çağrı yapmıştı. 1 Mayıs mitingi
içinse buluşma saati 12.30 Güvenpark olarak
belirlenmişti.
1 Mayıs sabahı Kızılay’a yürümek için eylemciler
Cebeci, Kolej ve Kurtuluş’ta bir araya gelerek kortejlerini kurdular. Polis ise bu saatlerde Kızılay’a
çıkan tüm yolları kapatarak Meydanı sivil ve çevik
kuvvet polisleri ve TOMAlar ile abluka altına aldı.
Eylemcilere ilk saldırı Kolej Kavşağında yaşandı.
Polisin gazlı, tazyikli sulu, plastik mermili saldırısı
karşısında geri adım atmayan eylemciler ısrarla
Kızılay’a yürümek için mücadele ettiler.
İlk saldırının ardından Sakarya, Yüksel ve
Ziya Gökalp Caddesi başta olmak üzere bu
koldan Kızılay’a çıkan tüm cadde ve sokaklar
eylem,çatışma alanına döndü.
Mayıs’ta da direnişin adresi Kızılay çevrasi oldu.
Kolej-Kurtuluş’ta başlayan direniş, saatlerce Kızılay
Meydanı ve çevresinde sürdü. Yaklaşık 7 saat süren
direnişe binlerce kişi katıldı.
Defalarca Ziya Gökalp Caddesinde eylemcilere
saldıran polis Kızılay inadını kıramadı. Her
dağılmanın hemen ardından sokaklardan yeniden
Ziya Gökalp Caddesine aktı kitle.
Onlarca kişi yaralandı, aralarında ÇHD'li
avukatlarında bulunduğu 30'u çocuk en az 120
kişi gözaltına alındı. Polisin plastik mermi ile
gözünden vurduğu bir liseli tek gözünü kaybetti.
Ankara’da sendikaların örgütlediği ve Sıhhıye
Meydanı’ında gerçekleşen mitingin dağılması
ile Kızılay Meydanındaki kitle daha da arttı. 1
Devrimci Proletarya 1 Mayıs Kızılay direnişine
“Ya yeni bir yaşam için dövüşeceğiz ya da
çürüyeceğiz” pankartı ile katıldı.
Taksim Bizim Kızılay Bizim
Ankara Dayanışmasının 1 Mayıs’ta başta İstanbul ve Ankara olmak üzere bir
çok ilde yaşanan devlet terörünü protesto etmek için Güven Park’ta bir basın
açıklaması gerçekleştirdi. Saat 18:00 de bir araya gelen kitle ‘’Heryer Taksim Heryer Kızılay, Bu daha Başlangıç Mücadeleye Devam, Taksim Bizim
Kızılay Bizim sloganları atıldı.’’
Basın açıklamasını Ankara Dayanışması adına Mustafa Sarısülük okudu.
Sarısülük yaptığı açıklamada ”İşçi sınıfının birlik, mücadele dayanışma
günü 1 Mayıs’ta, işçiler, emekçiler ve halk bu yıl da devlet terörüyle karşı
karşıya kaldı. 1 mayıs günü başta İstanbul ve Ankara olmak üzere birçok
şehirde adı konmamış bir sıkıyönetim uygulaması vardı. 1 Mayıs alanları, bazı
cadde ve sokaklar polis tarafından insansızlaştırılarak kuşatıldı. Taksim’de
Kazancı yokuşu, Ankara’da Etem Sarısülük’ün katledildiği yere karanfil bırakıp
anma yapmak isteyenler engellendi. Şehitlerini anmak isteyenlerden korkan
bir zavallılık görüntüsü izledik dün. Kutlama için alanlara yürümek isteyen
halk on binlerce polisin saldırısına uğradı. Taksim ve Kızılay gaza boğuldu.
Hafızalarımızdan silinmeyecek vahşet görüntüleriyle karşılaştık. Hastaneler
bombalandı, evlerin içlerine kadar gaz atıldı. Yine hedef gözeterek ve öldürme
amaçlı saldırılar yapıldı. 10 yaşlarında bir çocuk böyle bir saldırı sonucunda
gözünden ağır yaralandı.
bundan böyle de öyle olmaya devam edecektir. Kaldı ki sorun bir alan meselesi olmanın çok ötesindedir. Demokratik hakları ve direnerek kazandıklarını
savunan halkla diktatoryal bir iktidar arasındaki irade savaşıdır. Dün, işçi ve
emekçilerin, devrim ve demokrasi güçlerinin iradesi teslim alınmak istendi.
Saldırının temel nedeni budur. Halk, demokrasi ve hukuk dışı saldırılara
boyun eğmedi. Alanlara çıktı ve devlet zorbalığıyla karşı karşıya kaldı. 1 Mayıs
2014 ün özeti budur.
Bu görüntülerle ilk defa karşılaşmıyoruz elbette. Haziran direnişi dönemi
ve sonrasında da aynı tabloyu defalarca yaşadık. AKP iktidarı ve sistemin
baskılarına karşı sokaklara çıkan milyonlar aynı saldırılarla karşılaştılar.
İktidarın halka savaş açtığı bu süreçte 8 canımızı kaybettik. Daha doğru bir
ifadeyle 8 canımız devlet terörüyle katledildi. Binlerce insan yaralandı, göz
altına alındı ve tutuklandı. Parklar, sokaklar ve meydanlar halka yasaklanmak
istendi.
Ankara Dayanışması olarak halklarımıza yönelik bu saldırıları bir kez daha
kınıyoruz. Buradan iktidarı bir kez daha uyarmak istiyoruz. Artık taşların
bağlandığı bir coğrafyada yaşamıyoruz.
1 Mayıs 2014, Gezi’nin yarattığı toplumsal direniş ve dayanışma ile işçi
sınıfının tarihsel ve siyasal taleplerinin daha da gündemleştiği koşullarda
karşılandı.
Bu sokaklar bizim!
Taksim bizim!
Kızılay bizim.
Son bir aydır yasaklı alan, yasaksız alan tartışmaları yapıldı. Biz yasaklı alan
kavramını kabul etmedik, etmiyoruz. Bütün alanlar ve sokaklar halkındır ve
Halk bütün taşları teker teker çözüyor. O nedenle uyguladığın baskı ve zulüm
politikalarından bir an önce vazgeç ve halkın demokratik iradesine saygı
göster.”
11
işçi meclisi
‘Kurtuluş’ yolunda bir tutam kır çiçeği…
Herkese merhaba
Kuşkusuz konumlanma noktası,
değerlendirmenin doğruluğu için vazgeçilmez
bir işleve sahip. Görme biçimlerimiz, bir ölçüde
irademizin ötesinde olan sınıfsal konumlarımızın
bir belirleneni. Bu nesnel güç çoğu zaman öznel,
iradi çabamızla geriletebilir olsa da sonuna
gidilmediğinde başladığımız yere dönme olasılığı
ne yazık ki çok fazla. İzninizle küçük burjuva
İnan’ın görmesiyle, kısa bir 1 Mayıs KurtuluşKızılayyolculuğuna çıkalım…
Öğrenci arkadaşlarımızın ana gövdeyi
oluşturduğu grup, öğle öncesi, hazırlıklarını
tamamlayıp biraz ürkek, huzursuz ve
heyecanlı ama hepsini kapsayan ve aşan saf bir
cesaretleSiyasal’ın kapısından yola koyuldular… Adımlar, adımlar…Kurtuluş Parkı’na
yaklaşmak üzereler. Parkın başlangıcında
bir grup emekçi onları beklemekte. Pek tabii
karşıda, Kolej Kavşağı‘nda; polis, daha genel,
devlet ve daha öz Türkiyetekelci burjuvazisi
onları karşılamaya hazır… Soluklar tutuldu,
kaşlar çatıldı ve kısa süreli ama görece yoğun bir
çatışma ile geri çekilme. Ama bir pusuyla karşı
karşıyalar. Geride,Hacettepe Hastanesi taraflarına
öbeklenmiş polis grubu geri çekilenlere hücum
ediyor. Bu durumda adımlar hızlanıyor ve kitle,
daha uzun soluklu olacağını umduğu ilk hamlesini sonlandırıyor.
Ve tanık olabiliğim kadarıyla Ziya Gökalp
Caddesi… Caddede ilginç bir şekilde karşılıklı
TOMAların ve akreplerin konumlandığını
gördük (kuşkusuz Kurtuluş ekibi iş dönüşü
Kızılay ekibine katılmakta). Bu zor aygıtlarının
arasında bir grup, Kızılay yönüne doğru polisle
tartışma, itişme halinde. Polisler sanki ‘arkadaşlar
bizi fazla yormayın, aslında başkalarını bekliyoruz’ der gibiler. Bu arada doğru anlayabildiysem
‘izin verin de karşı karşıya olan TOMAları tek
bir noktada toplayalım’ dercesine tüm aygıtlar
sırtlarını Kızılay’a yasladı. Ara ara atışmalar, bir
ara Sıhhiye’den gelen Ankaragücü ekibinin tepkisi, kısmi gaz ve su kullanımı, bekleme hali… Ve
başrol oyuncuları sahnede yavaş yavaş yerlerini
almakta… Sonrasında ne olduğunu çıkarsamak
güç olmasa gerek: ileri geri mevzilenmeler, zorunuza zorun dile/ele/vücuda gelişi. Hey; bugün
bizim, sınırınız sınırımız değil, dünya bizim, yapay
sınırlar sizin… Sokaklara geri çekilme, ter, içten
gülümsemeyle taçlanan yorgunluk…
Kurtuluş’ta biraz heyecanlı, Sakarya Caddesi’nde
‘dizlerde titreme yok’ şarkı sözlerine ters düşen
dizlerde hafif bir titreme ve kaygı halinde sinik (bir
süredir biriken duygusal yıpranma da etkili olmuş
olabilir) ama sonradan Ziya Gökalp Caddesi’nde
gönlü daha ferah…
Asıl temayı sona sakladım… “Gaz-halay” ikiliğini
kendi adıma karşı karşıya koymuyorum. Belirli
bir teorik birikim ve pratik algısı, ilke düzeyinde
bir yönelime işaret ediyorsa ve bu ilke gönüllü
biçimde kişide içselleşmişse o kişi yoluna devam eder. Sağına, soluna, gerisine bakmaz,
bakmamalı bence… NedenKızılay sorusunun,
hiç ama hiç dolandırmadan kısa ve öz bir yanıtı
olduğu düşüncesindeyim: Bir sene içerisinde,
doğrudan sınıf perspektifi ile çözümlendiğinde
doğru bir bütüne işaret edecek olan onca
gelişmenin nihai değil ama bu zaman kesitinde
düğüm anı 1 Mayıs’tı, Kızılay’dı. Toplumsal
hareketin ivmelendiği ve yapay sınırları zorladığı
bu bir senenin mekansal ifadesi Taksim gibi
Kızılay’dı bana kalırsa. Sınıfın asli öğlerini, Kızılay
Başka bir tema daha var… Örgütlenme sorunu ve ‘kendine
devrimci’ belirlemesinin ilişkilendirilmesi. Ana tema, devrimci siyasetlerin iş görme biçiminin sınıfı şu ya da bu şekilde dışladığı, bu
dışlamanın sonucunda da sınıfın gününün ‘kendine devrimcilerin’ iradi
bir gösterisine dönüştüğü yönünde…
doğrultusunda harekete geçirememeye dönük
örgütlenme eksikliklerini fazlasıyla önemsiyorum.
Bu eksikleri görme konusunda pek haklı ama
buradan hareketle varılan sonuçları ve teorik önermeleri kendi adıma şaşkınlıkla değerlendiriyorum.
Neden Kızılay ve Kızılay’da olsa ne olurdu
sorularının yanıtı konumlanma noktamıza göre,
neden Sıhhiye ve Sıhhiye’de oldu da ne oldu
sorularının yanıtından çok ama çok daha kolay
ve yalın. Gerçekten, bu bir senelik hızlı dönem
ekseninde neden Sıhhiye?
Toplumsal ilişkiler kümesinin tarafı olan ve toplumsal hareketler alanında doğasından kaynaklı
deneyim ve birikime sahip devletin, 1 Mayıs için
aldığı önlemlerin niteliği dahi kendimize güven
üzerine düşünmeye küçük de olsa bir çağrı olarak
değerlendirilemez mi? Sıhhiye’deki metal duvar ,
koca bir tren uzunluğunda TOMA ve akrep silsilesi, sürekli pusu… Sahi kim kimi hafife alıyor ya
da abartıyor? Tüm bu önlemlere tek başına/mutlak
bir anlam atfedecek değilim ama görmezden de
gelinmemeli bence.
Bağışlayın ama asılın asılı başka bir tema daha
var… Örgütlenme sorunu ve ‘kendine devrimci’
belirlemesinin ilişkilendirilmesi. Ana tema,
devrimci siyasetlerin iş görme biçiminin sınıfı
şu ya da bu şekilde dışladığı, bu dışlamanın
sonucunda da sınıfın gününün ‘kendine
devrimcilerin’ iradi bir gösterisine dönüştüğü
yönünde… Hepimizin iyi bildiği teorik serin
sulara yol alalım: kişi kendine devrimciyse çok
basit bir şekilde devrimci değildir. Örgütlenme
sorununun kendisi devrimici iradeyi sınırlar ama
dışlamaz.
Sağlam bir teorik eksen, pratikte aksıyor olsa da
parti/sınıf ilişkisini sandığımızdan daha geçişli/
ilişkili örer, işletir. Sınıf devrimcilerinin sınıfa
tepeden bakması ne demek? Böyleyse, bu iki öğe
ilişkili ve sınıfın kendisi daha açık bir gerçeklik olduğundan sınıf devrimcisi mi yok yoksa?
Beğenmesek, kaba bulsak, kibirli görsek de
üzgünüm ama varlar…
Varlar ama toplumsal hareket dinamizm
kazandığında herkesi silip süpürür mü diyorsunuz? Doğru, süpürülecek çok şey var… Başka
bir dünyanın mimarı sınıf kuşkusuz ama yine
üzgünüm, bu başka dünyanın harcı beğenelim
beğenmeyelim sınıf devrimcileri… Teorinin
yalancısıyım, bağışlayın lütfen.
Bitirirken; bir tutam kır çiçeğini koklamayı
öneriyorum, düşüncelerimiz ile çiğnemeyi değil.
İşçiler ölüyor sermaye yaşıyor!
Ankara’dan Bir Akademisyen
12
işçi meclisi
Kent, mekan ve Taksim savaşları
Burjuva mali oligarşik devlet, Taksim ve çevresinden başlayarak tüm İstanbul’un savaş alanına
dönüşüceğini bile bile neden 1 Mayıs’ta Taksim’i
yine yasaklamaktan vazgeçmedi?
Taksim Türkiye’de sınıfsal-toplumsal
savaşımların en kritik güç ve ön hat ilişkileri
alanlarından biridir.
İşçi sınıfı, gençler ve kitle hareketleri, devrimci
ve sol hareketler, biraz canlanıp güç toplar toplamaz ilk iş olarak 1 Mayıs’ta Taksim’e yönelir.
Gücünü, kararlılığını, yükseliş eğilimini forse edip
edemeyeceğini Taksim 1 Mayıs’ında sınar.
İstanbul’da 1 Mayısların gelişimi
12 Eylül askeri faşist darbesinin ardından işçi
sınıfı ve devrimci hareket yeniden canlanır
canlanmaz, 1989'dan itibaren yeniden Taksim 1
Mayıs’ına yöneldi.
90'ların ortasında antifaşist hareketin nisbi
yükselişi ile Taksim üzerinde yeniden artan
basıncı Kadıköy’ü açarak hafifletmeyi hesaplayan
devlet orada da boyunun ölçüsünü aldı.
Ancak sonrasında bir yandan neoliberal
dönüşümün yarattığı zemin kayması, diğer
yandan 28 Şubat, Öcalan’ın yakalanması, F tipi
darbeleri ile mücadelede yaşanan gerileme, Taksim 1 Mayıs iradesinin de 10 yıla varan bir süre
kırılmasına yol açtı.
2007'den itibaren Taksim 1 Mayıs iradesinin
yeniden fiilileşmesi ve kent çapına yayılan Taksim
1 Mayıs savaşlarının yeniden başlaması, -1977'nin
30. yıldönümü olmasının ötesinde- ekonomik, toplumsal, siyasal konjonktürdeki tarihsel
dönüşümün ilk önemli ifadelerinden biriydi.
Kapitalizmin uzun küresel, bölgesel krizinin
Türkiye’yi de vuran başlangıç yılları; siyasal rejimde dönüşüm sarsıntıları, ve sınıfsal-toplumsal
mücadelenin yeniden mayalanmaya başladığı bir
dönemdir söz konusu olan.
2007-2009 İstanbul 1 Mayıs’ları, Taksim ve
çevresiyle de kalmayıp tüm kentin gaz bulutuna ve savaş alanına, ama her yerin de Taksim’e
dönüştüğü, giderek yığınsallaşan ve militanlaşan
Taksim savaşımlarıyla geçti. Kent merkezinde
yoğunlaşan fakat tüm kente yayılan kent savaşları,
aynı zamanda gelmekte olan kentsel dalganın
– Haziran Direnişi’nin de- ön provaları ve dinamiklerini oluşturuyordu. Devrimcilerin, gençlerin, öncü işçi ve kent yoksullarının önemli
bir kesimi, “varoşlardan” kent merkezine doğru
taşınan kent savaşlarının ilk eğitimlerini 1
Mayıslarda aldılar ve önünü açtılar. Taksim’in
sınıf mücadelesindeki tarihsel-kolektif gücü ve
önemi kadar, yaşanan kapsamlı toplumsal-kentsel
dönüşüm de kent merkezleri ve güç alanlarının
yığınsal çekim etkisini ve dolayısıyla bunlar üzerindeki sınıfsal-toplumsal mücadelenin önemini
artırdı.
Aynı dönemlerde kent merkezleri ve yakın çeperinde 1 Mayıs’la da sınırlı olmayan, NATO
ve Dünya Bankası zirve ve ablukalarına karşı
eylemler de bu yeni kent savaşımları dalgasının
ilk önemli örnekleri arasındadır. İkincisi, giderek daha fazla kent çeperine ve dışına atılıp
görünmezleştirilen işçi direnişleri ve her türlü toplumsal muhalefet hareketi (kadın, kürt, öğrenci,
lgbti, vd) kent ne kadar genişlerse o kadar en
merkezi alanlarına taşınmaya ve yoğunlaşmaya
başlamıştır. Üçüncüsü, kent merkezleri ve ana
artellerinde yoğunlaşan
finans, hizmet,
ticaret emeğinin
yığınsallaşması ve
dönüşümüyle, kent
merkezlerinde yeni
işçi direnişleri de boy
vermeye başlamıştır.
Aşağıdan gelen kentsel
dalga ve kent savaşları
90'lı yıllardan itibaren metropollerde
iki yönlü sınıfsal
hareketler yaşandı.
Birincisi, burjuvazi
ve üst orta sınıfların
önemli bölümünün
yaşam alanı olarak kent
merkezlerinden çekilmesi ve banliyolarda
kurulan yüksek güvenlikli lüks yeni stilize
yaşam alanlarına
Merkezi alanlar, tekelci burjuvazi için sermaye,
taşınmasıdır. İkincisi,
finans, rant, turizm, meta, işgücü, müşteri akışının
kent merkezlerkontrolü ve disiplini açısından kritik önemdedir. Bunun
ine aşağıdan gelen
büyük dalgadır: Kent kadar önemlisi, sembolik sermaye, küresel mali sermaye
merkezlerindeki
kenti markası ve rekabeti için yakıcıdır.
yeni (hizmet, ofis,
2009 1 Mayıs’ında Taksim’e fiilen ve kısmen
finans, ticaret vd) iş alanlarında çalışanların
girildi. onraki birkaç yılda Hükümet Taksim’i 1
yığınsallaşması, kozmopolit yaşam ve sosyal aktivMayıs’a açmak zorunda kaldı.
ite yoğunluğu ve çeşitliliği nedeniyle gelenlerin de
yığınsallaşması, ve sadece orada olmak için, kent
Bu önemli kazanım, yeni metropol merkezi güç
çeperinde itildikleri hiçleşmeden bir süreliğine
alanı savaşlarının ilk büyük kazanımlarından
sıyrılabilmek, görünür olmak, kendini dünyanın
biridir. Ardından Ankara’da Kızılay’ın göbeğini
merkezinde hissetmek, akışı, hareketliliği, vitrinişgal ederek çadır kampı kuran Tekel işçilerinin
leri seyretmek için gelenler… Neoliberal kapitalkitle direnişi deneyimi geldi.
izmin önemli bir dinamiği olarak kültürel üretim
ve tüketim ilişkileri de kent merkezinin yığınlar
Burjuva neoliberal rejimin Taksim’den yediği
üzerindeki çekiminin önemli bir etkenidir.
çiziği birkaç yıl boyunca sineye çekmek durumunİstanbul’da İstiklal Caddesi’nden her gün ortalama
da kalmasında, (ve Ankara’nın göbeğindeki Tekel
2 milyon kişi akmaktadır!
direnişine bir ay boyunca ne yapacağını bilemez
Metropol ve büyük şehir merkezlerinden
hale gelmesinde) 2010 yılında İstanbul’un “Avrupa
burjuvazi ve üst orta sınıfların iş dışında büyük
kültür başkenti” olmasının rant-vitrin esenliği ve
ölçüde çekilmesi, diğer taraftan ara katmanlardan
2011'deki kısmi Anayasa değişikliği referanduişçilere, işsizlere ve kent yoksullarına kadar “alt”
munda “sol” ve liberallerin desteğini gözetmesinin
sınıf ve tabakaların muazzam yığınlarının hem
de belli bir payı vardır.
çalışma, hem yaşam, hem seyir ve varlık yokluk
alanı haline gelmesi, kaçınılmaz olarak kentlerin
2011 Anayasa referandumundan itibaren ise
merkezi alan ve ön hatlarında yeni sınıfsalAKP Hükümetinin dış politikada olduğu gibi iç
toplumsal güç ve hegemonya mücadelelerini
politikada iktidarını pekiştirip toplumsal yaşam
ortaya çıkartır.
ve ilişkileri yeniden düzenlemeye doğru da
genişletme hamlelerin yoğunlaştığı, her düzeyde
Merkezi alanlar, tekelci burjuvazi için sermaye,
saldırganlığının arttığı bir dönem başlıyordu:
finans, rant, turizm, meta, işgücü, müşteri
4+4+4, kürtaj yasağı, internet sansür düzenlemesi,
akışının kontrolü ve disiplini açısından kritik
3 çocuk baskısı, içki yasağı, sosyal medya, üniverönemdedir. Bunun kadar önemlisi, sembolik
siteler, futbol stadyumları ve merkezi kent alan ve
sermaye, küresel mali sermaye kenti markası ve
artellerinde yeni baskı ve kontrol düzenlemeleri,
rekabeti için yakıcıdır. Ve tabii, siyasal-toplumvd. Hem iç hem de bölgede değişen dengelerin
sal rejim düzenlemesi açısından da önemlidir.
elini güçlendirdiğini düşünen AKP Hükümeti
Metropol merkezleri, hem kentin en yüksek
bölgesel mali sermaye merkezi ve “markası” olarak
düzeyde sermayeleştiği ve metalaştığı, sermayyeniden dizaynı hızlandırılan İstanbul’un, en
enin ise en yüksek; küresel mali oligarşik düzeyde
merkezi İstanbul mali sermayesi aksının ön hattı
merkezileştiği alanlardır. Diğer yanda ise, işçi ve
ve aynı zamanda en merkezi tarihsel-kolektif eyemekçilerin hem işgücü olarak, hem sosyal yaşam
lem ve modern sosyal yaşam alanı olan Taksim’de,
ve sosyalleşme, görünür varoluş alanı olarak, ve
hem önceki rejimin iktidar sembollerini hem de
giderek daha fazlaeylem ve kendini ifade alanı
kitlelerin tarihsel-kolektif eylem ve yaşam alanı
olarak en fazla yığınsallaştığı ve yoğunlaştığı
karakterini tasfiye edip neoOsmanlıcı iktidar
alanlardır. Dolayısıyla kent merkezlerinin her
sembollerini dikmek hırsı da bu hamlelerin en
zamankinden fazla patlayıcı biriktirmesi,
sivrilerinden biriydi.
sınıfsal, toplumsal, siyasal güç ve hegemonya
mücadelesi alanı haline gelmesi kaçınılmazdır.
Ancak Taksim’e de burjuva mali oligarşi
tarafından el konularak “1 Mayıs, eylem ve sosyal
Taksim ve en yüksek, en merkezi sermaye/güç
yaşam alanı” olmaktan çıkarılması, salt bir AKP
alanı
“projesi” de değildi. Salt Taksim’i 1 Mayıs’a açmak
13
işçi meclisi
zorunda kalmanın hazımsızlığı da değildi.
İstanbul ve Türkiye’nin en merkezi, en yüksek,
en küreselleşmiş sermaye ve güç alanında, Dolmabahçe, Tarlabaşı ve Şişli-Mecediyeköy’den
başlayan 500 bin kişilik Taksim 1 Mayıs mitingleri, burjuvazi ve mali sermayesinin tüm kesimleri için tedirgin edici ve tehditkardı! Birincisi, Taksim 1 Mayıs’ının tarihsel-sınıfsalanlamıyla
tehditkardı: İşçi sınıfı ve emekçilerin, devrimci
ve sol hareketin, kent merkezi ve yakınlarındaki
bir çok geleneksel güç alanı, kolektif mücadele
belleği ve değeri tasfiye edilmiş
olmasına karşın en merkezi ve
kritik olanı, hem de her yıl yüzbinlerce işçi ve emekçiyle kendini
büyük bir coşkuyla, yeni koşullar
içinden yeniden üreterek, canlı
bir anıtsallıkla – mali sermaye
ve iktidarının bağrında bir hançer gibi- yükseliyordu! İkincisi,
tüm çevresiyle birlikte Taksim’in,
İstanbul ve Türkiye’nin en yüksek ve en merkezi mali oligarşik
sermaye ve güç alanı olarak
yeniden dizaynında, tüm stratejik
aksların kesiştiği en kritik güç
ve geçiş alanını oluşturmasıydı.
Maslak ve Beşiktaş’tan gelip
Zincirlikuyu, Mecidiyeköy, Şişli,
Harbiye üzerinden Taksim’e
dayanan, diğer taraftan Tarlabaşı,
Tophane, Sulukule, Fatih, vb
üzerinden bir ucu EminönüHaliç’e, diğer uçları Zeytinburnu
ve Güngören’e uzanan bölge,
tüm bu alanlarda olağanüstü
hızlananan soylulaştırma, mali
sermayeleştirme projeleriyle
birlikte, İstanbul, Türkiye ve hatta
bölgenin en büyük, en yüksek,
en bütünleşmiş “merkezi iş alanı”
(Manhattan’ı, Wall Street’i…)
olarak yeniden dizayn edilmektedir.
Bu bölge, plaza, holding kuleleri, rezidanslar,
AVM’ler, stilize edilmiş tarihsel, turistik, eğlence
ve tüketim merkezleri, yüksek güvenlikli lüks site
alanları, küresel ulaşım artelleri, ve TOKİ tarzı
işgücü havzaları arasında sermaye, meta, işgücü
ve müşteri akışının olağanüstü hızlı ve entegre
olduğu birmerkezi-bileşik azami kar ve güç
bölgesi olarak şekillendirilmektedir. Bu bölgenin
en kritik merkezinde karşıt bir tarihsel-sınıfsaltoplumsal güç alanı, mevzisi ve sorgulayıcılığı
olarak 500 bin kişilik Taksim 1 Mayıs’ının
yükselişi ve çekim gücü, mali oligarşi açısından
olacak şey değildir! İçerdiği hem tarihsel hem
geleceksel sınıfsal dinamiklerle Occupy Wall
Street’den fazlasıdır!
Tamamlandığında 2 milyon beyaz yakalı ve
vasıfsız hizmet vd işçisinin çalışıyor olacağı
dev bir işçi havzası üzerinde yarattığı basınç ve
çekim gücüyle de tehditkardır! Taksim çevresindeki yerleşim alanları ve işçileşme süreçleri,
dahası her gün bu alanlara akan milyonlar üzerinde yarattığı etkiyle tehditkardır. Yanısıra
Taksim’den çevre hatlarına (Beşiktaş, Şişli, Levent, Tarlabaşı, İstiklal) yayılan özgüven, eylem ve
dayanışma hatları, özerk sosyal yaşam ve muhalefet dinamikleriyle tehditkardır! Taksim ve 1
Mayıs’ın bileşik otoritesinin, şehir en dış çeperine
itilmiş sanayi işçisi havzalarında da etkisini hissettirmesiyle de tehditkardır!
Sistem bu bölgeye her gün milyonlarca insanın
akmasını engelleyemez ve zaten engellemek de
istemez: Ama sadece ucuz meta işgücü, müşteri ve
sokak ve alanları da bir AVM içi gibi düzenlenen
bu mali oligarşik sermaye ve iktidar abidelerinin
altında ezilecek soylulaştırılmış meta estetiği
seyircileri ve tapınıcıları olarak! Bu yüzden işçi
sınıfının siyasal ve toplumsal sınıf karakterini
hatırlatan ve yeniden oluşumunu güçlendiren
her şey gibi, Taksim’i 1 Mayıs ve eylem alanı
olmaktan çıkarmaya can atar.
Taksim 1 Mayıs’ından Haziran Direnişine…
AKP Hükümeti, belli bir yalpalama ve tereddütten sonra 2013'te Taksim 1 Mayısını yeniden
mekanın daha fazla siyasallaşması.
Önceki dönemin geleneksel sınıf/kent yapı ve
ilişkilerinde pek göze çarpmayan, zaman-mekan
dinamiklerinin kentsel stratejik güç merkezi ve
önhat alanlarını belirlemede artan etkisi. Mekanpolitik, mekansal-ekonomi, mekansal-kültür dinamiklerini hızla harekete geçirebilen günümüzde
tarih-gelecek, zaman-mekan faktörlerinin stratejik güç alan ve hatları üzerindeki ani, yığınsal ve
seri hamleleri ortaya çıkarabilmesi ve etkisinin
artması.
3- Hükümete karşı isyan ve
direniş kadar, neoliberalizmin
yıktığı ve çözdüğü kamusal
(sınıfsal-toplumsal) ortak
alan ve ilişkilerin savunulması
ve yeniden yaratılması.
4- Mekansal-zamansal üretim
ve yeniden üretiminde
uzlaşmazlaşan çelişki ve
çatışmaların da, yeni kentsel
işçi kitlelerinin sınıfsal oluşum
sürecinin belirginleşen bir
dinamiğini oluşturması.
yasaklamaya cüret etti. Taksim ve kent savaşları
yeniden başladı ve çok daha büyük ve aşağıdan
gelen kentsel dalganın, Haziran Direnişi’nin
de önünü açan başlıca öncü etkenlerden biri
oldu. Hükümet 1 Mayıs’ta belki 500 bin kişinin
Taksim’de “yasal” miting yapmasını engelledi,
ama 1 Haziran’da polisi ezip geçen 1.5 milyona
yakın kişi Taksim ve çevre alanları fiilen işgal
etti! Ankara, İzmir ve birçok şehirde yasaklı kent
merkezlerine fiilen girildi, bazıları 2 hafta boyunca işgal edildi. Taksim, Gezi parkı ve bir çok
ilde merkezi alanlar ve parklar, 2 hafta boyunca
yığınsal inisiyatif ve işgal, eylem, bir nevi “patronsuz, sermayesiz, devletsiz” özerk yaşam ve idare
alanlarına dönüştürüldü.
Bu fiili durum daha fazla süremezdi ve sürmedi.
Fakat hükümeti terbiye etmek ve Gezi isyanını
kontrol altında tutmak için ona hayırhah destek
veren burjuva ve üst orta sınıf kesimleri de dahil,
yeterince korkuttu!
Burada, sıcak gelişmeleri içinden çok sayıda
somut değerlendirme yazısıyla ele almaya
çalıştığımız Haziran Direnişi ve sonrasını bir kez
daha anlatmaya girişmeyeceğiz. Yalnız yazımızın
amacı açısından şu çizgiler önem taşır:
1- Nüfusun yüzde 70'ini toplayan ve üretim,
yeniden üretim ve egemenlik ilişkilerin giderek
organik bileşeni ve uzanımı olan neoliberal
kentsel mekanın sınıfsal-toplumsal güç ilişki ve
çelişkilerini keskinleştirmesi. Kent savaşlarının
yeni bir düzleme doğru sıçrama momenti ve
gelişme dinamikleri…
2- Siyasalın daha fazla mekansallaşması, kentsel
5- Gezi, yalnızca sokakları,
alanları, işgalleri
meşrulaştırmakla kalmadı.
Aynı zamanda kendi
meşruluğunu da kent, zamanmekan, doğa sorunlarının
boğuculaşması ve bu alanlardaki mücadeleden aldı.
Fiili mücadele biçimlerini
ve alanlarını geliştirdi ve
yaygınlaştırdı. Meşruluk artık
yalnızca dar anlamda üretim
ve bilgide değil, aynı zamanda,
zaman, mekan, doğa… tüm
toplumsal üretim ve yeniden
üretim alanları üzerindeki fiili
mücadele ve inisiyatiflerde…
Hükümet, henüz geçen 1 Mayıs öncesinde
Taksim’i 1 Mayıs ve kitlesel-kolektif eylem alanı
olmaktan çıkarma derdindeydi.
Bu tutumunu sürdürecektir. Bu tutum özel önemiyle birlikte yalnızca 1 Mayıs ve merkezi alan
yasaklarıyla da sınırlı değil: Futbol stadyumları
(fişleyici ve panaptikonvari e-bilet uygulaması,
vd), üniversiteler, hastaneler, sosyal-medya,
sanayi ve iş havzaları, tüm sınıfsal-toplumsal,
yığınsal kolektif mücadele dinamik ve potansiyellerinin bastırılması ve kontrol altında
tutulmasına yöneliktir. Burjuva devlet, güç
ve enerjisinin artan bölümünü tam saha press
kentsel alan savunması, kontrolü ve hakimiyetine
vermek zorundadır.
Bununla birlikte, yukarıda vurguladığımız tarihsel, sınıfsal, toplumsal dinamikler ve aşağıdan ve
çeperden gelen kentsel dalganın kent merkezi üzerindeki basıncı da sürecek ve giderek artacaktır.
Önceki 1 Mayısların, Tekel direnişinin, Haziran
direnişinin, Berkin eylemlerinin, kent-mekan
savaşlarının hem gelenekselleşmesi hem de yeni
bir itilim kazanmış olması da güçlendiricidir.
1 Mayıs-1 Haziran sürecine, işçi direnişlerinde
nisbi bir canlanma ile girdik, işyeri işgallerinin
yaygınlaşma eğilimiyle bir ve aynı zamanda
işçi direnişlerinin kent merkezlerine (Ankara,
İstanbul, vd) taşınması ve Gezi’yle daha güçlü
bağ kurma eğilimi, üretim ve kent-mekan
savaşımları arasında köprü kurulabilmesine
doğru önemli bir avantajdır.
14
işçi meclisi
Yüzyıllık Soykırım Suçu
1915'te bir soykırım yaşanmıştır! Bu gerçek hiçbir demagojiyle, baskı-inkar ve şoven histeriyle çarpıtılıp yok edilemez.
Soykırımın başta gelen sorumlusu dönemin Osmanlı-Türk egemenleri ve onların burjuva sınıfsal ardıllarıdır.
1915'te Osmanlı-Türk Devleti, daha 1894-1896 yılları ve 1909-1912 yıllarında gerçekleştirdiği geniş
pogrom-katliamlarla ayak seslerini duyurduğu ve
yirminci yüzyılın ilk büyük soykırımlarından olan
Ermeni Soykırımı’nı fiilen 24 Nisan 1915 yılında
yüzlerce Ermeni aydın-sanatçı ve ileri gelenini tutuklayıp sürgün yollarında katlettirmesiyle başlattı.
Gerisi Mayıs 1915′te kanun çıkarılarak getirilmiştir. Temelde 1915-1918 yıllarında gerçekleşen
soykırım, 1919-1922 yıllarında da hala hayatta olan
Ermeni ve diğer azınlık ulus ve milliyetlerden onbinlerin katledilip yerlerinden edilmeleriyle sürdürülmüş ve 1940'lı yıllardaki varlık vergisi, angarya
çalışma ile 6-7 Eylül 1955 ve sonrasındaki pogrom
ve ırkçı-şoven uygulamalarla farklı boyutlarda
sürdürülen politikalarla sürekli hissettirilmiştir. 99
yıldır bu tarihi suçun sorumluluğunu üstlenmemiş
olan Türk burjuvazisi ve devletinin soykırımı inkar
etmedeki ‘başarısı’ kuşkusuz soykırım mağduru
Ermeni ve diğer ulus ve azınlık milliyetlerinden
insanlar için ayrı ikinci bir acı kaynağı olmaktadır.
Kapitalist sermayeye dayalı üretim ilişkilerinin
siyasi anlamda ‘Batı’da, feodal devleti ve dar,
yetinmeci-geçimlik toplumsal-ekonomik yapıyı çözüp-dönüştürerek burjuva ulus-devleti ve
iç pazarını oluşturup hakim kılarak bir dünya
pazarı yaratmayı başardığı dönemde Osmanlı
Devleti’nin bu yeni dünyanın siyasi-ekonomiktoplumsal dinamiklerine oldukça yabancı olduğunu söylesek abartmış olmayız. Bununla birlikte
sermayenin serbest rekabetçi döneminin de sonuna geldiği bu aşamada Osmanlı Devleti askeri güç
üzerinden yürüttüğü talana ve haraca dayalı yayılmacılığının da sınırlarına dayanmış bulunuyordu.
Mali borçlandırma ve meta ihracı yoluyla iç mevzilerini sağlamlaştırmaya başlayan kapitalist sömürgeci devletlerin politik, ekonomik baskısını iyice
üzerinde hissetmeye başlayan Osmanlı İmparatorluk Devleti siyasi iç sınırlarında sömürgeci kapitalist hasımlarının da iştirakiyle burjuva ulus-devlet
eğilimli ayaklanma dalgasıyla sarsılmaktaydı.
Gelişmeler, yarı-sömürge ilişkisinin iyice oturduğu
bu dönemde siyasi-askeri nufuzundaki birçok toprak parçasını savaşta ve ayaklanmalarda kaybeden
Osmanlı’nın kendisinde de ulus-devlet eğilimli
siyasi-askeri hareketlerin ortaya çıkması biçiminde
cereyan etti. Pozitivist bir aydınlanmacı-modernizm anlayışıyla bulaşık milliyetçi-ırkçı pantürkist
bir ideolojinin harcı olduğu İttihatçı hareketin
hakimiyetinin devlette tesis olmaya başladığı bu
dönem aynı zamanda dünya kapitalist sistemin gelişiminin tarihsel bir dönüşüm yaşadığı, kapitalist
sermaye birikiminin tekelci düzeye sıçradığı ve kapitalist-emperyalizme dönüşümünün tüm tarihseltoplumsal-siyasal sonuç ve sancılarının en yoğun
yaşandığı geçiş dönemidir. Bütün yerleşik güç dengelerinin sarsılarak yerinden oynadığı ve dünyanın
büyük bölümünün bir avuç sömürgeci emperyalist
devletin tekelci rekabetinin elinde kıvrandığı bu
debdebeli dönemde politik yönelimi İttihatçı harekette kendini gösteren Osmanlı-Türk yeni egemen
elitlerinin siyasi programları da belirginleşmiş bulunuyordu! İçte ilk etapta büyük ölçüde hristiyan
nufustan arındırılmış ve müslüman kitleden oluşan
bir millet ile mevcut iç pazarı ve toprakları elde
tutmak! Bu amaçla, önlerindeki en büyük engel
olarak gördükleri ve esen ulus-devlet rüzgarıyla
hareketlenmeye başlayan Ermeni halkının icabına
bakmaları gerekti! Kuşkusuz bu yönelimden sadece
Ermeni halkı değil diğer hristiyan ulus ve azınlıklar
da nasibini ilk elde alacaklardı. İç pazardaki genel
ticari sermaye ve maddi toplumsal zenginlik ge-
nelde hristiyan unsurların egemenlerinin mülkiyetindeydi ve
özelde de sayısal bir büyüklük
oluşturan Ermeniler ile Rumlar ilk hedefti. Hedefli kısmi
kimi saldırı ve katliamlardan
sonra, asıl darbeyi vurma fırsatını, 1. Emperyalist Paylaşım
Savaşı’yla İttihatçılar yakalamış
oldular! Savaşa Alman emperyalizminin yedeğinde giren
Osmanlı-Türk egemen sınıfı
‘mıntıka’ temizliğine 24 Nisan
1915'te fiilen, önce batıdaki Ermani aydın-sanatçı, mebus vd.
önde gelen şahsiyetlerinden
başlayarak tarihi Batı Ermenistan coğrafyasındaki yaklaşık
iki milyon Ermeninin çoğunu
katlederek, yerinden sürerek
buradaki Ermeni ulusal varlığına son vermiş oldu. Devletin
bütün askeri-bürokratik gücünü, bunun yanında “gizli”
oluşturulan Teşkilat-ı Mahsusa
adlı kontra örgüt kullanarak,
yetmedi hapishaneleri boşaltarak katilleri-canileri, hırsızları
Ermeni sürgün kafilelerine saldırttı. Yüzyılın ilk
büyük soykırımını gerçekleştiren Osmanlı-Türk
egemenleri katliamlarına ve arındırma işlemlerine
1919-22 yıllarında da yoğun
şekilde devam ettiler.
ulusu olmak üzere Rumları, Süryanileri, Asurileri
vd. azınlık kesimleri siyasi-askeri çıplak zor yoluyla
-http://zaferyuksel77.tumblr.com
mülksüzleştirerek
önemli oranda karşılamış oldu.
1915'teOsmanlı-Türk Devleti, daha 1894-1896 yılları ve 1909-1912 yıllarında gerçekleştirdiği geniş
pogrom-katliamlarla ayak seslerini duyurduğu
ve yirminci yüzyılın ilk büyük soykırımlarından olan Ermeni Soykırımı’nı fiilen 24 Nisan 1915 yılında yüzlerce
Ermeni aydın-sanatçı ve ileri gelenini tutuklayıp sürgün
yollarında katlettirmesiyle başlattı.
20. yy’ın tarihsel kesiti soykırımın, kapitalist emperyalist
barbarlığın en vahşi yüzünün
görülmesinin yanında insanlığın yüz akı gelişmelerin de
olduğu bir çağ dönümüydü.
Toplumsal gelişmenin motor
gücünün, sınıf savaşımının, işçi
ve emekçi sınıfının toplumsal kurtuluş mücadelesinin özellikle Avrupa’daki ve Çarlık Rusya’daki ana
damarının ışıltıları insanlığın yolunu aydınlatıp
belirginleştiriyordu. Kendi sınıfsal-toplumsal
gerçek çıkar ve kurtuluşları için kendi sınıfsalpolitik örgütlenmesini başardıklarında işçi ve
emekçi sınıflarının nasıl kardeşleşmenin en derin ilişkisini yaşadıklarını da gösterdiler. Bunu
başaramadıklarında sömürücü egemen sınıfların
çıkarları için nasıl birbirlerini boğazladıklarını,
burjuvazinin çıkar savaşına nasıl ortak edildiklerini
yaşayarak en acı şekilde deneyimlediler.
Bu acı deneyimi en derin şekilde yaşayanlardan
biri de, ne yazık ki, Türkiye ve Kuzey Kürdistan
işçi, emekçi ve yoksul köylüleri oldular. Genç Türk
burjuvazisi tarihi soykırım caniliğine geniş bir işçi,
emekçi ve yoksul köylü kesimi de ortak etti. Seferden sefere koşturulan Osmanlı-Türk emekçileri ve
Kuzey Kürdistanlı yoksul köylü ve emekçiler gerçek
sınıfsal çıkar ve kurtuluş bilincinden ve örgütlenmelerinden yoksun oluşlarından egemen ulus milliyetçiliği ve dini şovenizm ile gerici temelde kışkırtılıp yönlendirilerek Osmanlı-Türk egemenleri
tarafından kendi soykırım suçlarına alet edildiler.
Bir kısmı maddi menfaat de elde etti.
Yüzyılda unutulmayacak denli bir vahşet ve
acı yaşatılarak gerçekleştirilen bu soykırımda
Osmanlı-Türk egemenleri, genç Türk burjuvazisi
sınıfsal iktidar ve egemenliği için ihtiyaç duyduğu
maddi-ekonomik temeli böylece başta Ermeni
Elbette bu mülksüzleştirme ve sermaye transferi
işçi ve emekçi büyük yığınları özel işletmelerinde
ya da kendi sınıf egemenliği ve cinayet şebekesi
olan devlet cihazı aracılığıyla ‘zor’un her biçimine
başvurarak çalıştırıp posalarını çıkararak sızdırdığı
artı-değer birikimiyle el ele yürüdü! “… sermaye,
dünyaya tepeden tırnağa her gözeneğinden kan
ve pislik damlayarak gelir.”(K. Marks) Bu tespit
Türk tekelci sermayesinin tarihsel kökeni için iki
kat daha doğrudur.
1915'te bir soykırım yaşanmıştır! Bu gerçek hiçbir
demagojiyle, baskı-inkar ve şoven histeriyle çarpıtılıp yok edilemez. Soykırımın başta gelen sorumlusu dönemin Osmanlı-Türk egemenleri ve onların
burjuva sınıfsal ardıllarıdır. Türk ve Kürt emekçilerden de geniş bir kesimi bu suça ortak ettikleri de
tarihsel bir olgudur. Tarih ve sınıf bilinçli komünist
işçiler olarak, Ermeni ulusuna uygulanan bu soykırımı lanetliyoruz.
Türk ve Kürt uluslarından işçi ve emekçileri kendi
insanlık suçuna ortak edip bu yüzyıllık karayı sürenleri asla affetmedik, affetmeyeceğiz!
Türk ve Kürt uluslarından işçi ve emekçilerin,
başta bünyelerine burjuvazi tarafından zerk edilen Ermeni düşmanlığı ideolojisiyle mücadele ve
hesaplaşma olmak üzere, her türden gerici burjuva ideoloji ve siyasete karşı proletarya enternasyonalizmi temelinde, sosyalist sınıfsal aydınlatılması ve birliğinin sağlanması komünist işçilerin
15
işçi meclisi
LaborComm
5. Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı
Emek ve iletişim üzerine düşünen, çalışan ve siyaset üreten akademisyenler, aktivistlerin yer aldığı
konferans Ankara Üniversitesi’nde yapıldı.
Konferansın ana teması şu başlıklardı: İletişimin
ve yeni iletişim ağlarının ekonomi politiği, Güncel
toplumsal koşullar altında emek ve emek süreçleri,
Üretim süreçlerinde yeni bilgi ve iletişim teknolojileri, İşçi sınıfı örgütleri ve iletişim ağları, İletişim
ağlarındaki gelişmeler temel alınarak kuramsallaştırılan toplum biçimleri ve bu kuramların geçerliliği, Gezi direnişi ve diğer yeni toplumsal hareketlerin ortaya çıkardıkları, Yeni toplumsal hareketlerin,
toplumsal öznesi,Toplumsal hareketlerin açıklanmasında Marksist kuramın kavramlarının işe
koşulması,Bilgi ve iletişim teknolojileri aracılığıyla
yaratılan ve yaratılabilecek örgütlenme, dayanışma
ve direnişin önündeki imkânlar ve engeller.
Konferansta Sınıfsız temsilcisinin “Teknolojinin
Gelişen Üretimdeki Rolü: Enformasyon, Teknik
Altyapı ve Emek” başlığıyla yaptığı konuşmaya yer
veriyoruz:
“Bugün teknoloji gelişiyor diyoruz ama kimin için
nasıl gelişiyor? İlk konuşmacı Yavuz Yayla’nın belirttiği “hız ve gelişmişlik, verimlilik” bunlar kimin
için? Bizi ilgilendiren işçi sınıfıdır. Bizim bildiğimiz
teknolojinin kapitalizm altındaki gelişimi bugün
küresel düzeyden neoliberal bir üst birikim evresini ve daha çok artıdeğer sömürü kapasitesinin
hedeflenmesi ama bunun karşısında işçilerin aşırı
sömürülmesi ve bireyselleştirilmesini çıkartıyor.
Hızlılık üretimin çoğalması iş saatlerinin uzaması
ama bunun karşısında işçi ücretlerinin en asgari
düzeye çekilmesi oluyor, yoksulluk oluyor. Makine başında duran işçinin dahi ortadan kalkması
otomatik makine ile işçilerin makine araçları ile
kullanılması ve daha çok sömürülmesini içeriyor.
Biz teknolojik gelişmeleri ele alırken bunun toplumsal, sınıfsal ve siyasal koşullarını başlı başına
bunun üretim ilişkileri üzerindeki düzeyine
bakarız… Bugünkü teknolojik gelişme hiçbir toplumda olmadığı kadar çok önemli bir düzeyde üretici güçlerin gelişme dinamiğini arttırmış, emeğin
nesnel durumdan özneleşmesinin önünü açmış, bir
üst düzeyden tekelleşen kapitalizminde rekabetini
arttırmıştır. Bugün tüm teknolojik araçlar bunu
için var. Tüm bunlar kapitalizmin toplumsal çelişkileri ve toplumun gelişme düzeyiyle ilgilidir.
Enformasyona gelince, teknoloji denilen şey
sadece bilişim teknolojilerinden oluşan bir şey
değil çok muazzam derecede, bir uydu, uzay,
elektronik, bilgi, kent ve başlı başına bir üretim
teknolojisidir. Bugün teknolojik gelişmeler eski
geleneksel sanayi biçiminin içinden kopan ve
bunun içerisinde yeni olarak gelişen bir enformasyon üretim ilişkileri de vardır. Enformasyon
üretimin teknik ve organik bileşiminde önemli değişiklikler yaratmış, sınıflar arası ilişki biçimlerine,
yeni bir işçi sınıfı dinamiği bunun yanında sosyal,
kültürel dönüşümlere de etki sağlamıştır.
Enformasyon bugün başlı başına tüm ulusları tek
bir merkezde toplayacak merkezi üretim ilişkisinden, biyoteknoloji, nanoteknoloji ve diğer ray,
uydu, oradan askeri stratejilere kadar birçok
yönde tek bir noktadan kumanda edilebilecek
düzeyde birbirinle iç içe geçecek bir biçimde devletleri teknikleştirerek bir alt yapı oluşmaktadır.
Üretim ilişkilerinin merkezileşmesini ve kontrolünü de bu oluşturyor. Üniversitelerde en önemlisi
işçi-öğrenci merkezine, şirketlerin argesine çevrilen buraların tam bu merkezlere bağlanmasına,
üniversitelerin sermaye birikiminin merkezi haline
dönüşmesini içeriyor. Bizi ilgilendiren tarafı asıl
burada önemli olan tependen tırnağa oluşan bu
araçları işçi sınıfı yararına nasıl kullanılacağı ve
bunların tümden ele geçirileceğidir. Bu anlamda
bahsedilen gelişmişlik işçi sınıfı için bir gelişmişliğini oluşturmuyor. Bizim teknolojiyi ele alışımız
salt bir gelişmişliği içermiyor.
İletişimde de biz bu alanı yeni medya türü olarak
kitlesel bir habercilik ve iletişim organizyonunu
sınıflardan bağımsız olarak ele almıyoruz. İletişim ve medya egemen sınıfın elinde bir bilinç
oluşturma endüstrisidir. Geleneksel burjuva
medyanın tek merkezli yapısının çözülümü kitlesel
iletişim araçları bunlar “sınıflar üstü” bir medya
yaratmıyor… Sorun tüm bu araçları işçi sınıfının
yararına en devrimci ve dinamik bir şekilde nasıl
kullanılacağıdır.
Bütün bu zenginlikleri kapsayacak düzeyde teknikleşecek ve siber savaş, sokak savaşı doğrudan işçi
sınıfının kurtuluşunun koşullarını yaratacak olan
şey partidir. Tüm bu teknolojik çelişkileri çözecek
olanda komünist devrimdir.”
Deniz, Yusuf, Hüseyin kavgamızda yaşıyor
6 Mayıs 1972'nin üzerinden 42 yıl geçti. Biz devrimcilerin görevi, tereddüt
etmeksizin mücadeleye atılmış bu insanların siyasal hayatından gerekli dersleri
çıkarmak ve bunu sınıf mücadelesi bağlamında değerlendirmek olmalıdır.
O dönemin devrimci gençleri sömürünün olmadığı, eşit ve özgür bir dünya için
mücadele ettiler. Üniversitelerde boykotlar ve işgaller örgütlediler. İşçi grevlerinde, köylü mitinglerinde en önde mücadele ettiler.
Mücadelelerinde yalnızca kendi sınırları içinde değil; tüm ezilen, sömürülen
halkların yanında savaşma bilinciyle Filistin kamplarında gerilla eğitimi aldılar.
Emperyalizme karşı mücadele ederken 6. Filoya karşı güçlü bir duruş sergilediler.
Ancak 12 Mart darbesinin gelişiyle gençlik hareketi hedef tahtasına oturtuldu.
Pırıl pırıl düşleri olan bir çok gençlik önderi; iktidarın cebine girecek dolarlara,
sınıf çıkarlarına engel olduğu için tutuklanıp katledildiler.
Deniz, Gemerek’de, Yusuf, Şarkışla’da, Hüseyin, Kayseri’de yakalandı ve
idamları istendi. Bu dönemde onları kurtarmak için yapılan Nurhak, Kızıldere
gibi devrimci dayanışma örneklerinin en güzellerinin sergilendiği girişimler,
devrimci gençlik kadrolarının şehit düşmesiyle sonuçlandı.
Ali Elverdi başkanlığında toplanan mahkeme 18 kişinin idamına karar verdi.
Daha sonra 3 kişinin idamına hükmedildi: Deniz, Yusuf, Hüseyin. Parlamentoda, idam hükmü oylamaya sunulduğunda Süleyman Demirel başta olmak üzere
276 milletvekili “evet” oyu verdi.
Denizlerin idamlarına ‘onay’ verenlerin tümü tarih sahnesinden birer birer
silindi. Ancak üzerinden bunca yıl geçmesine rağmen ne Denizlerin mücadelesi
bitti ne de savundukları fikirler.
“Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir.”
Deniz Gezmiş’in idam sehpasına çıkmadan önce yazdığı yukarıdaki sözleri hâlâ
hatırlanmakta.6 Mayıs 1972'de idam edildiklerinde Deniz ve Yusuf 25, Hüseyin
23 yaşındaydı. İdamlarını onaylayan Demirel 1975’te yolsuzlukdan yargılanan
yeğeni Yahya Demirel’le ilgili olarak “25 yaşında çocukla uğraşıyorlar.” diyebiliyordu. Tarih şimdilerde farklı şekillerde yine siyasal iktidarın söylemleriyle
tekerrür ediyor.
Gezi Direnişi’nde yitirdiklerimizi “terörist” olarak ölmeyi hakeder konuma
koyan günümüzün sermayedarları ve iktidar partisi yolsuzluğa adı karışan kendi
ailesinden olunca mağdur konumuna dönüştürmekte.
Ancak “dindar”, sorgulamayan nesil yetiştirmek isteyen burjuvazi ve iktidarına
karşı direnişini sürdüren bizlerin üzerine polis ordularıyla, TOMA’larla, biber
gazlarıyla geldikçe her birimiz birer Deniz, Yusuf, Hüseyin olup mücadele etmeye devam ediyoruz.
Bugün 3 fidanı ancak ve ancak onların bize bıraktığı tavizsiz, uzlaşmasız
yürüttükleri ezilen kent ve kır yoksulları ve işçi sınıfının mücadelesinde
öncülük mirasını, devrimci dayanışma kültürünü geliştirmek bir adım daha
ileriye götürmekle gerçekten anabiliriz.
Paris’te 1 Mayıs
Bu yıl Paris’te Bastil meydanından
Nation’a yüründü. Bu yılki 1 Mayıs
yürüyüşüne damgasını hükümetin kemer sıkma politikaları ve ona
karşı gelişen tepki vurdu. Polisin
açıklamasına göre 5300 kişi, yürüyüş
komitesinin açıklaması ise 20 bin,
bize göre ise yaklaşık 15 bin kişi
vardı. Dört büyük sendikanın organize etiği yürüyüşün ağırlıklı kitlesini
CGT oluşturuyordu. Göçmenlerin
katılımıysa sınırlıydı. Afrikalılar,
Brezilya, Venezuela, Ajeryan, Filistinler ve daha göremediğimiz değişik
ülkelerden göçmenlerin sınırlı da
olsa katılımı vardı. Göçmenler içerisinde en kitlesel katılımı Türkiyeli
ve Kürdistanlılar oluşturuyor. Bu yıl,
1 Mayıs Platformu pankartı altında
Odak, Alınteri, Kızılbayrak, Partizan
ve Halkın Günlüğü birlikte yürüdüler.
Atılım, Platformda olmasına rağmen
alanda Kürtlerle iç içe olmayı tercih etti. DHKP-C ve DİDİF(Emep)
ise platformun dışında kendi
pankartlarıyla alanda yerlerini aldılar.
Biz ise Devrimci Proletarya flamaları,
Yaşasın Sosyalist İşçi Demokrasisi,
Komünist Dünya İçin Komünist
Devrim Örgütü veKomünist Devrim
Örgütü pankartıyla katıldık. Fransızca
bildirimizi dağıtmanın yanısıra, birçok
Fransızca slogandan oluşan kuşlarımızı
da alanda attık. Alanda farklı olarak bu
yıl kurduğumuz ekranla Türkiye’deki
1 Mayıs çatışmalarını canlı olarak an
an kitleye sunduk, Fransızca çeviriyle
birlikte bilgilendirme de yaptık.
Yürüyüş sırasında ise Türkiyeli
örgütlerden sadece Devrimci Proletarya, DHKP-C ve DİDİF yürüyüşe
katılarak Fransızlarla yürüdü, diğer
örgütler ve PKK yürüyüşe katılmadan
Saat 17:oo bir araya gelen kitle basta
UNİA sendikası olmak üzere şehir
merkezine doğru yürüyüşe geçildi. Unia
sendikasinin hemen ardına bando takimi
“1 Mayıs, Verselemos ve uyan ey esirler
dünyasi” marşları eşliğinde yerlerini
aldı. Bando takımı yürüyüş boyunca bu
marşları seslendirdi.
Bir saat suren şehir içi yürüyüşün
ardından Parkplaz alanında gününün
önemini anlatan kurumlar adına birer
konuşma gerçekleştirildi. Alanda yiyecek
İsviçre’nin Basel kentinde bu yılki 1
Mayıs, sendikalar, asgari ücret inisiyatifi, yasal partiler ve devrimci
demokratik kurumlar tarafından geniş
bir katılımla kutlandı.
Yağışlı bir gün olmasına rağmen iki
bin civarında katılımın sağlandığı
1 Mayıs kutlamaları Marktplatz’da
yapılan mitingle sonlandırıldı.
Geçen yıla oranla Türkiyeli kurumlar daha organize ve iyi bir katılım
gösterdiler.
Sendikalar ve kitle örgütleri bu yılki
1 Mayıs’ta dört bin Frank asgari ücret
ve iyi bir iş talebini öne çıkardılar. 18
Mayıs’ta referanduma sunulacak
olan dört bin Frank asgari ücret
talebi İsviçre’deki bütün 1 Mayıs
kutlamalarının temel gündemi
olarak öne çıktı.
alanda dağıldılar. Türkiyeli örgütler,
Türkiye’nin aksine, 1 Mayısı, Paris’te
halay müziği, davul zurna ve ızgarayla
tam olarak piknik havasında geçiriyor,
geleneksel kültürün bir şekilde yeniden
üreticisi olmanın ötesine geçemiyorlar. Devrimci Proletarya eyleme ve
yürüyüşe 60 kişi ile katıldı.
Devrimci Proletarya olarak her
yıl Basel “de 1 Mayıs kutlamalarına
katılırken; Bu yıl Basel dışında
Zürich “de de 1 Mayıs kutlamalarına
katıldık.
Sabah saat 09:30 toplanma alanina
geldigimizde kitlede yavas yavas alani
dolduruyordu. Saat 10:00 gibi toplanma
alaninidan yuruyuse gecildi. Devrimci
Proletarya olarak bizde flamalarımız la
yürüyüş koordinesi de yerimizi aldık.
Zürich’de
1 Mayıs
Kortejin en önünde UNIA sendikasi “ iyi iş koşulları her kes için asgari ücret “
pankartıyla yerini aldı. İsviçre demokratik kitle örgütleri gençler kendi talepleriyle ve arkadan ise Yurtsever ve Türkiye Devrimci Kurumlar yürüyüşte yerlerini aldılar. Fotoğraf çekmek için kortejleri gezerken genç kitlenin yoğunlukta
olduğunu gördük. Genç Komünistler Genç Sosyalistler pankartları ve dövizleriFransa genelinde 210 merkezde 1
yle katıldılar. Bir grup gencin ellerinde “Annemiz neden babamızdan daha az
Mayıs eylemi olmuş, sendikalar toplam ücret alıyor “ pankartı taşıyordu. Yine sosyalist genç ve çocuklar kırmızı balonları
katılım sayısını 80 bin olarak açıkladı. ve bandolarıyla yürüyüşe güzel anlam kattılar.
St.Gallen
St. Gallen kantonunda 1 Mayis Tertip
Komitesi tarafindan hazirlanan program,
saat 17:oo “de Bahnofplaz “da basladi. 1
Mayıs komitesi Unia devrimci demokrat
kurumlarla yurtsever ve Türkiye
Devrimci Kurumlar oluşturuldu.
Basel’de 1 Mayıs
iki saat suren yürüyüşün ardından bitiş noktasına gelindi. yürüyüş boyunca
“Yaşasın 1 Mayıs, Yaşasın Enternosyanal Dayanışma” sloganları atıldı. Zuricn
Kantonunda 1 Mayıs kutlamalarına yaklaşık 15 bin kişi katildi.
ve icecek statlarida kuruldu. Program
saat 20:oo “ye kadar devam etti.
Yaklaşık 300 kisinin yer aldığı yürüyüş
kolunda “Kahrolsun Faşizm ve Kapitalizm, Yaşasın Enternasyonal
Dayanışma” sloganları atıldı. Burada
kitle az olmasına rağmen Zurich Kantonuna nazaran sloganlar daha canlıydı.
Sendikaların Talebi: Bu gün İsviçre “de 330 binin üzerinde işçiler bunun
230 binin kadınlar oluştururken 255 binin üzerinde 25 yaşındaki genç
işçiler oluşturuyor. İşçi ve emekçiler 4000 binin altında ücret alıyor. UNIA
sendikası bu yıl 1 Mayıs “ta asgari ücretin en az 4000 bin olması ve asgari
ücretin yasallaşması için sokaklardaydı. İsviçre “de çok az çalışan GAV ( Toplu İş sözleşmesi) ile çalışırken çoğunluk GAV (Toplu İş Sözleşmesi) olmadan
işçi ve patron arasında özel anlaşma yapılarak çalışıyor ve durumda da saat
ücreti 22 Frankın altına düşebiliyor. Sendika GAV “nin tüm ülke genelinde
ve tüm çalışanlar için uygulamasını talep ediyor. Bu gün sendikalar SECO
(Devletin Ekonomiden sorumlu Kurum) “ ya GAV uygulamasını kabul
ettirmeyi başarabilirlerse patronlar yanlarında çalıştırdıkları işçilerle GAV
yapmak zorunda kalacak ve dolayısıyla Dampinglöhne(ücret indirimi)
yasaklanmış olacak. İsviçre 18 Mayıs “ta asgari ücret en az 4000 bin olaması
ve asgari ücretin yasallaşması için referanduma gidecek.
Unia sendikasi asgari ucret talebiyle ilgili “Warum einen Mindeslohn?”
bir animasyon film ve “time to change unia” olarak bir klip de hazırlayarak
Youtube “de yayınlandı.
Berlin'de 1 Mayıs
Sendikalar Konfederasyonu DGB nin
Almanya´da çağrısını yaptığı 1 Mayıs
eylemlerine toplam 403 bin kişi katıldı.
Berlin´de yaklaşık olarak 7-8 bin kişi
katıldı. Sabah saatlerinde yapılan
eylemde göçmen kurumları bayrak ve
flamalarıyla bu eylemde yerlerini aldı.
DGB nin bu yıl da önceki yıllar gibi, 1
Mayıs sloganı ”İyi iş,sosyal Avrupa”
oldu. Alanda sendika bürokratlarının
konuşmalarındaki ortak vurgu noktaları
ise; asgari saat ücretinin yasal olarak
tanınması, (8,50€) insancıl çalışma
koşulları, esnek çalışma karşıtlığı ve eşit
işe eşit ücret.
Eylem sosyal demokrat sendika
bürokratlarının geleneksel bir görevin
kovuşturulması havasında geçti.
Devrimci Proletarya olarak, yürüyüşe
“sınıfa karşı sınıf, kapitalizme karşı
sosyalizm” pankartı ve bayraklarımızla
katıldık. Türkiye´deki 1 Mayıs gösterilerine yapılan saldırı haberlerini
öğrendiğimizde, bunun kürsüden
duyurulmasını talep ettiğimizde ise;
“…bizim belirlediğimiz bir program
akışı var, bunu bozamayız, pek çok
konuşmacı var, sanırız onlar buna
değinecektir.” yanıtı verildi. Biz ne
kadar sınıf dayanışması, enternasyonal
dayanışma vb.vb desekte, aynı yanıtlar
tekrarlandı. Eylem öğlen saatlerinde
sona erdi.
Sabah saatlerindeki ikinci eylem, Nazi
karşıtı bir eylemdi. Yaklaşık 2500 katıldı.
Polisle yer yer gerilimler yaşandı. Geleneksel Devrimci 1 Mayıs akşam saat 18
00'de başladı. Gecen yıla oranla oldukça
kalabalık bir katılım oldu. 19-20 bin
kişi. Türkiyeli, Kürdistanlı, İspanyol,
İtalyan, Fransız, Yunanlı genç ve
dinamik, antikapitalist , sosyalist,
komünist, antifaşist, anarşist, otonom
enternasyonal bir kitle. Pek çok dilden
hazırladığımız Türkiye ve dünya devrim
marşlarını kendi dillerinde duyanlar
coşkuyla eşlik ediyorlar. Gelenek olduğu
üzere eylemin bir bitiş noktası yok.
Berlin caddelerinde uzunca bir yürüyüş
yapılır ve kitle giderek dağılır. Azalan ve
dağınıklaşan kitle içinden polis hedeflediklerinin bir kaçını gözaltına alır ve
çatışmalarla eylem dağılır.Bu yıl yine
tekrarı yaşındı. Öğrendiğimiz kadarıyla
5 kişi gözaltına alındı. Dünyanın Bütün
İşçileri Birleşin!
Hemu Karkeran Cihane Yekbun!
Arbeiter aller länder vereinigt euch!
Workers of the world, unite!
Download

Yüzyıllık Soykırım Suçu