-'
"* V-*%
T 't j p r - ^ y ^
7/ ' ^
v
/;;• • ? . ^ X *
J , .. p. "T- ' ., ^
- v **,
*r”
'
1 , * 7 1»/..
2İV^ ■*
'S' ' " ' **V t ■***"t '< " 't . ,'
J'
''■ *'" *
_
... . ,^ 1 » Ssı*»-^.-...:.
ı
. *«<$
•'*'*■ : j £»i
* ■ -t#, J..t*^ y 8\l ? "*
w
r_ ^ , ,
*4 ^ .
İ î - » /■ * * *
” '>*
,
4
J t ,
1
7\ I '
*s“* -
w
,
--,<
-v
;
v ^
-t
4
,
^
7-^*1-T-ArrtkJ»1'-,j
ı& •.■r.i^
*=5 ^ kvî'1
^9rı vf * -*
1
J-J», ; •ı*. .-*^_ - •*İr,
%-*** t 'VyCTT v i '
F
?f
T ‘r^t -$£
İ1 **v
ı.
1 ,*
*T-t.* •
,
^
‘1
4
'" 'L L
» rn, ^ 1Sw f? f '. » .
»*• * \ t v « « ı < f ^ î * « %
t\ **■*# ■» ' V>, / ‘
J /4
♦...<$ ....... * .. <^..
* - m. •"’’’
j s f Vî " . ..t-.;
' ic * .' '.*
C .•.».••.»;■
.- ^ .
T V-0 * K ,r V ;T
j&
; y« r » ■•■■--«ir- . . » - - ■•- - iıAıı^i^g B
\,.
-^Si,l®
*r'*'Vt'IfT-1^1
c»rt‘-
IH4'
’İ '
"*
•:> ,■ ».-.. - ■*■;.
'+*$*+ m
*i '
'S tv^I
/«
.,^’- -;
^ r | * ?-*l
‘ ^ §■** r >
„
> fwf ‘ı
.
*'■'?■
i
> '
*
r"*1' '
w|/'- >
*
y
1irİ'^ *•* i?
Z “ ■■
K U R U
H~
' ■ - ■ Z L-
t e g g » »
►■*
■ *
. ~ . . A
...................
*%-*-•- î
M
H .? r..-.
^
z -.•- * î *
'T't %
aJl
*
U "
.T . . , ........... > . ,.^:":4
.....
-* ■ı■>
■
ir
1
,;•,
I* .,
rA- #ı" ,M|/
»tfV—
,
ı s. i i v i i *x
G r
... ■.
t» » . *■' '-.|ı-”
■-••-■-•. ■»--■
<4' ..■>■•- -
■
-:-v'. ,:.;
^
4.
.,
____ _
.% £,ı ^ 2 i \ s',>
u ’T-r s....
5 :*^
Cilt* V li*
[ı
v -r»* ,
t
f
/
= ■*
^
ö m
~■’Zİ■;î
; i »•
■
.ı“»,*V': ı.- - '. w , 'i •!&.»*"a» .rftu'
'
¥,
\
.
,.“ *.
- V ...^
î
.M., . ^ ^ . .
, - r . . ^ r.,,.«-i j r .fT P - -r. A V J
v
^ ... ^ . V . . ^ . . . . .
T ^
■' ■* y . j - ^
.
«t-rr
k . '. ^
-f
K
fc ,..* .
v ..-■fi a
.."
'^
^
$ "
.4,^ , -^4“
" İ -U k k ^ Ğ -ı
j^rrv. r-ft. 3(.
t
i
T
^^
“ "T
*
‘ 4
v 1
^
r^i.
**.
Jf
.,
..i
■..- . .4-^ ' ' "î*/^ ■-'■'. '
f£ «
, % - .. ^
31
.> » '
v'-’
.,
' » - w ' - >■■ ■ 1'
r **— *'.:-^
•' , v ■■
iJK»
*fr P-A
r?
'f
, .r .f’
"*
fc»
* *
.
*•
^
r
■' . » « ^ T
,<5 »
* -~
..
1 l
**
»
i*
r
jjl.*
"~ ~
1
‘
*
«
VY--l^
„•*, » ■
*"■.'’T! 4nwv
t jA
1
'
<- *
o4*
*”İ * f f T
?►*
■**
«T
S ■'VıT
«r ^ I'3İİ^ ^ “*X
^
-
- : İ J
jf •$
^ *
*
İ T "
I
^
,
..
j
^
rh t
!•
i■'*rf?
■ liij
α
..
'i|" '
4-
*P
■»-
18 T * V
f,
’
■
1.•*. '-'' >^.L' V / 1 tim' '.
f* 4
??
''
■'^•^ •?_' L-*
*' ''
1*_2l
r
,»i ± . f
î «i.
SAYI
w
%.--&■
x-” ,
■r'y- v ■J' v >
*
* - - 5. ‘ , .- ^ 4 , . *,4
# . ^ . . j?T- , ^
^
* M _
*.;j» -|r'Wr-«J«fj*-.-■
1 H •’ j] ' I
: 28^
3f *i JjK
jr »
■**9- --‘^7^•. -....
^-■■|A. *- • — *\» -T *'-•iw*'*.'a.
V*
y ir m in c i
If »vflj.rf*'-> •■ ■'■%■j f 'f — ■* » ’ i
ı<
■ - ■%-.: 4,.r.
.*
>
#
s . ' «''*■ 1
t
ur -«•
A "La1^
A$ i'?K~‘ I n
r* ' ' 1
K i -r ATh^S:r: 'ö f â l f»^v
y
..
"
.
^ ...t* .1^
1Vs ,<t ı\
-Ç
t*, *
fc '.'.^ .^ -< »!W ifta w B a (i-.-.
.“ T V
-
- ^vs4 V t >
-İ* ' ’ î ' '
■ •^
> ■*
pİ-.7^2\s
t *■
i
X .'
İ!
k
^ ?,ı n *v ■•
î r ^ y* *•*
İ .’î
r- ; r,cv ^ -*» >•* *
>f
* ...
;" ' t ^ Vİ- *“ ■" ■ îfel
i ı j L % £ rİ ğ ^ f â : $
T ^ ^ İ İ ; 4 •ÎÎİ* T '’ V
■■:.:•! •■■-.S -*«,*-
V " r r :T c ^ "*
- * * * ^ - r r*
U.-BV
- f*
V
^.f'i
■.■■■■.—l^y.,.'- i'-- f■- -..^".vt:- 4 t- - 4 j l'J'"/J- , f ■^
r/ irti"
m
î ; 7
$ ®’-* ı î * *
i -T* * V
. .« -
* 4 i >-r .
*•«.!*3 *f.’
:,-..-W ^ i4 '
J L i m u
3
* r
ç.
V
*.
r^K-^ '4tr» "
W *- ^
5i
^
^
^j,
,3
'-~<^... 'v.
■ 1^ .r
■
■■''!.■ ı;:.‘..«,
■ J’ s’- '^ r î^ '- y '. r,.v4 |'«':
•-v
Vvjp*-^
.......... j(
t >..•.i':.-*, .*.4’*(- - '•
_
‘A
-ir-* - -'-•Uiii.'V
7
....
- .hJ■J --A-^-St- ■
•
S#;;%
^
■.&> . i ! - 7T
ı _. . .
. ,
.
*’.. « •'-«; :••'«! ■3İ . '«.< Jy^.
^
»-r-. s*»
*1v<>
YU'
t
k*>4.
,
-S '..^^’İ- Ir.l.İ.t.
ı 1 ,.«^„^ ,?-. A-t.......f A4» -t...%^^c...%j^t. -V * < ......vs-, .•»... .. (,3L , J>^-... „^,.t. » . . . „...<•.* *f. %rrW
.T ..^ ,-jf^ -,., .4J»..i-••£-^--*#Y• - liî-i»
V
« W-! ^
.1
.*' ",rV»,l*
V
%
■'* ■"t>:.- 1
..
■■■
’■■ i1» 1’. •
’r
~-
* , -ı.
İ^
t-
f 1*^
...
,
'
-■.
. ,t ,•
%»%■*
~: : ^ 4 " -.■' -.:-> .-ü .
■> Î.
%> > >
']. *-'
^
% '-*
- ^,■4'-' ..f»--e^~'*
,-.c
; «t_ ..i* -••■■■,? . W
•.>'•*!.*'■1 J 1. ' -
„*+
u -r
'V*1 ** -T ,
.-.-
-„fı
>f'*v-r^'-->rv '
„•%*•
A, y ‘ nr V ,
£<4 ♦ *»
'
'
^ . - I î T . ...-, •'...
•....
- ■ .• ...-
^ '*l|tr ‘«4»,, fv
,. „. , . . w
.
^ j1? " * " J--v '" ’*fcs*^ #►
~j j
*• t 1 f 4^j.
»» ^
£ * '■*'* ‘ f
* ; « -
u.J j- * k " i - ’r
îf
....................
•■ '■t,T'J!>.T;:% ^ i ® : - İ s:'v ; *-'.*-;;
e ♦-ö
i
'
r
V* '•,. 7 : ;,■ ; ?- . * --------------
,*
•*"*5
c- ~ r r-*»tnj«.;,!« - •
t'.?.-'
ı"
-
, , . j t i : . . : : . v
•
!#
,!i■
^
f.M
- ■
'
î , t® T. 4*^ ' î -
^
i
.t T
ı-n * .
V
1 ;
l*
-1-
\rİ
-£FÇfW^
- *■
^
v -T 4 "ç > - *
+*r- - *
V J™
^ * ti
’- r » ' "
„ - T İT 1 ■
t r . v ' ’! - ' ? , ı lv t M î r l ^ i İ
r
.......
rA.»fe3?.
.
■
1
.
> - n r -
!aeA-£yjî...
».
t , '. î. »
T Ü R K
T A R İ H
K U R U M U
BELLETEN
.
Cilt VII2
Sayı: 28
CUMHURİYETİN YİRMİNCİ YILDÖNÜMÜ MÜNASEBETİYLE
ÖZEL S A Y I
TÜRK
TARİH
KURUMU
1 9
BASIMEVİ
4
3
-
ANKARA
İ Ç İ N D E K İ L E R
Sayfa
İĞDEMİR, ULUĞ : Atatürk’ün Anafartalar muharebelerine ait hâtıraları.
B A YUR, Y. H İKM ET : Boğazlar
sorumunun
KÖPRÜLÜ, Prof. Dr. M. FU AD :
1
bir evresi ( 1906 — 1914 )
89
Oamanlı împaratorluğu’nun etnik
menşei meseleleri . . . . . . . .
219
SUNGU, İH S A N : Galatasaray Lisesı’nin kuruluşu....................................... 315
UZUNÇARŞILI, Prof. 1. H A K K I : Sultan Abdülaziz vak’asına dair vak’anüvis
İNAN,
Lûtfi
Efendi’nin
bir
risalesi 349
A BD Ü LKAD İR : « Sovyetskoye Vostoko vedeniye » ...................... 375
LEVHALAR VE HARİTALAR
1 — Atatürk’ün Birinci cihan harbinde çıkmış bir potresi.
2 — « Anafartalar muharebatına ait tarihçe » den üç sayfanın.
fotokopisi.
3 — Atatürk’ün 1332 de Edirnede
bir fotoğrafı.
4 — Arıburnu ve Anafartalar
öğretmen okulunda çıkmış
muharebe bölgesinin
haritası.
5 — Anadolu’da «Kayı» adını taşıyan yerler haritası.
6 — Galatasaray Lisesi’nin
nizâmnâmeleri.
Türkçe,
Rumca
ve
Ermenice
7 — Lûtfi Efendi risalesi’nden iki sayfanın fotokopisi.
OSMANLI İMPARATORLUĞUMUN
ETNİK
MENŞEİ
M E S ’E L E L E R İ
PROF. DR. M. FUAD KÖPRÜLÜ
3.
J. M A R Q U A R T ’ I N
“ OSMANLÎLAR’IN
MOĞULLUĞU„
NAZARİYESÎ VE K A Y — K A Y I BİRLEŞTİRMESİ.
Meşhur alman âlimi J. M a r q u a r t 1914 de W. B a n g ile bera­
ber çıkardığı Komanlar a ait mühim eserde 1 al-Bîrûnî ve ‘Azvf?ye
dayanarak, bunlarda adı geçen K a y kavim veya kabiyleşinin, Osmanlılar’ın mensup olduğu K a y z’lardan başka bir kavim olmadı­
ğını, ve /T a t’ların esasen türk değil moğol olmaları münasebetiyle
K a yı'la n da t ü r k l e ş m i ş b i r m o ğ o l k a b i y l e s i saymak
iycap ettiğini ileri sürmüş, ve Osmanlılar'ın aslı hakkındaki zey­
linde de “K a y ı’lann Anadolu'ya hicretleri* hakkında eski osmanlı
kroniklerindeki rivayetleri, azçok tenkıydli bir şekilde, sair bâzı
İslâm kaynaklarının mâlûmatiyle de karşılaştırarak, Komanlar hakkındaki bu mühim tetkıyke ilâve etmişti2.
Çok geniş bir erudition sahibi olan ve arasıra yeni ve mühim
buluşları ve görüşleriyle ilim dünyasında haklı bir şöhret kazanan
bu büyük âlimin, zaman zaman çok cür'etli ve hattâ hayâlî faraziy1 W . B a n g und J. M a r q u a r t , Ostiürkische Dialektstudien ( Abhandt.
der. K. Gesellsch. der Wias- zu Göttingen, pbil. - hist. Kİ., N. F., t. XIII, N. 1),
Berlin 1914. Muhtelif yazılardan mürekkep olan bu cilt içinde W . B a n g ' ı n
türkçede palatalisation hâdisesi münasebetiyle C o d e x
C o m a n i e a s hak­
kında filolojik mühim bir tetkıykı (S 1-12), yine onun, bu eski türk metnindeki
bir ilâhı hakkındaki mühim mekalesi (S. 241-276), ve nihayet J. M a r q u a r t ’ın
Komanlar hakkındaki asıl büyük eseri ( S. 25 - 238 ) , ve sonra da bâzı Z e y i l ’
ler vardır.
2 Aynı eser, S 39-40; ve Zeyil II, S. 187-194.
220
M. FUAD KÖPRÜLÜ
prejage’-
yeler ortaya attığı, ve kendisini tamamiyle h i s s î birtakım
lerden kurtaramadığı da mâlûmdur: meselâ bu büyük ve kıymetli
eserinde O sm a n l ı l a r hakkında yürüttüğü mutalealar, bir ilim
adamına yakışmıyacak kadar i n d î ve h i s s î olduğu için, İlmî
bir tenkıye! mevzûu olmağa bile değmez, ilim ile alâkası olmıyan bu
cehetleri bir tarafa bırakacak olursak, J. M a r q u a r t ’ın bu eserinde
O s m a n l ı l a r ’ın m e n ş e i hakkında ileri sürdüğü nazariyeyi şöylece hulâsa edebiliriz: o, bir taraftan K a y = K a y ı birleştirmeşini (Identification) a r t ı k b i r h a k i k a t gibi kabûl ederek,.
K a y ı l a n n “t ü rk le ş m iş M g o 11 a r„ olduğunu iddia ediyor; di­
ğer taraftan da, bir kısım eski osmanlı kronikçilerinin ve hemen
umumiyetle sonraki Şark ve Garp tarihçilerinin “ Osmanlılar’ın XIII.
asırda Anadolu'ya hicretleri» hakkıdaki klâsik nazariyelerini, kendisi
bu mevzûa tamamiyle yabancı olmak îtibariyle, hiçbir ciddî tenkıyde tâbi tutmadan, olduğu gibi alup tekrarlıyordu1’
Komanlar hakkındaki bu mühim eser, ilim dünyasında, lâyık
olduğu ehemmiyetle karşılandı: F. G i e s e, yazdığı küçük bir hu­
lâsa ile, bundan çıkan yeni neticeleri türk ilim âlemine tanıttığı
gibi2, J. M i s k o l c z i 8, P. P e l l i o t 4, W. B a r t h o l d 5, burada ileri
sürülen birtakım mes’eleler hakkında, bâzan çok mühim, tenkıydlerde
bulundular; fakat, Şark’ın ve Garb’m birçok dillerinde yazılmış
bir yığın eserden istifade etmiş olan büyük âlimin ilmî salâhiyeti
ve ezici erudition’u, ortaya attığı bu yeni n a z a r i y e ’ lerden bâzılanna derhâl i l mî bir h a k i k a t mahiyeti verdi ki, işte K.ay =
1 Eski osmanlı kronikçilerinin masallarını hiçbir tenkıyde tâbi tutmadan
knllanmaktaki bn çocukça safdilliğin mes’uliyeti, M a r q u a r t ’a değil, kendisin­
den evvel «osmanlı tarihinde mütehassıs geçinen» Şark ve Garp müelliflerine ait­
tir. Bo mes’ele tamamiyle ihtisasının dışında bulunduğu için, bu büyük âlim, bu
hususta «en büyük salâhiyet sahibi» sayılan müelliflere müracaat etmekte ve
onlara inanmakta mâznrdu.
2 F. G i e s e, Türk elsine ve tarihine ait bâzı geni alman neşriyatı, E d e ­
biyat
F a k ü l t e s i M e c m u a s ı , Sayı 3 , temmuz 1332,S. 286-294. Bu hulâ­
sada, M a r q u a r t’ ın «Kagı\&na etnik mahiyeti, K a y = Kayı birleştirmesi, bun­
ların XIII. asırda Horâsân’dan Anadolu’ya muhaceretleri» gibi, osmanlı tarihiyle
çok alâkalı mes’elelerden hiç bahsedilmemiştir.
3 T S r t e n e t i S z e m l e , 1918.
4 P a u l P e l l i o t , A propos des Comans, J o u r n a l A s i a t i q u e , Onzieme serie, Tome X V , N. 2, avril-juin 1920, S. 125-185.
s Russkij istoriçeskij Zarnal, VII. 1921, S. 138-156. Ayrıca şu eserin
mukaddimesine bakınız ; J . M a r q u a r t , Wehrat and A ra n g .
OSMANLILARIN ETNİK MENŞEÎ
221
K a y ı b i r l e ş t i r m e s i de bunlar arasında bulunuyordu. Kıymetli
türkoloğ Prof. J. N em eth, 1921 de çıkan küçük bir mekalesinde
“Kay=Kayı lar\& onların komşusu ve akrabası olan Kun = Koman
(Kuman)’ların lehçeleri arasındaki benzeyişlerin, bu nazariye ile
tarihî bakımdan mükemmel surette iyzah edilmiş olduğunu, hattâ
osmanlıca’da evvelce olup da sonra yavaş yavaş kaybolan bâzı
dil hususiyetlerinin bu kaybolmasını s e l ç u k l u te’sirlerine atf­
etmek lâzım geldiğini, ve ancak yazı diline hâkim olan yüksek
muhitlerde bu k a y ı an’anesinin devam ettiğini,, söyledi1. Büyük
müsteşrik ve türkoloğ P r o f . C. B r o c k e l m a n n da 1920 de
“Osmanlılar’ın ceddi olan K a y = K a y r’ların türkleşmiş Moğollar
olduğu hakkında M a r q u a r t tarafından ileri sürülen fikrin, M a hm û d K â ş ğ a r î ’nin ifadesiyle de teeyyüt ettiğini» söylemişti2.
İşte bu suretle türkoloğlar arasında kolayca taraftarlar ka­
zanmağa başlayan bu “O s m â n l ı l a r ’m moğol aslından geldiği„
nazariyesine karşı, yalnız, çin ve moğol tetkıyklerinin büyük üstadı
P r o f . P a u l P e l l i o t şüpheli davrandı: Osmanlılar’m mensup ol­
dukları K a y ı’larm, t a r i h ç i R e ş î d e d d î n tarafından “yirmi dört
Oğuz buyunun başında» zikredildiği hâlde, a l - B î r û n î ’nin eserinde
K a ıhların K ı r g ı z ve D o k u z -0 ğ u z ’ların şarkında gösterilmesi
onu, bu K a y = K a y ı birleştirmesi hakkında çok haklı bir şüpheye
düşürdü; ve, muhaceretleri hakkında henüz sarih ve doğru bilgilere
sahip olamadığımız bu K a y ı kabiylesi hakkındaki hükümlerin, pek
i n a n ı l a c a k m a h i y e t t e o 1m a d ı ğ ı n ı„ çok haklı olarak, ileri
sürdü 3 Büyük âlim, her zamanki derin görüşü ile, bu faraziye1 Z eit schrif t derDeutschen
s c h a f t , 1921, N. 57, S. 278.
M o r g e n 1 â n d i s c he n G e s e l l -
2 C. B r o c k e l m a n n , Alttarkestanische Volkspoesie /, Asia Majör, 1920
(Prof. H i r t h şerefine çıkarılan Hirth Anniversary Volüme de), ayrı basım, S. 14;
bn mekalenin türkçe tercümesi: E d e b i y a t F a k S l't e s i M e c m u a s ı , ağus­
tos- teşrinievvel 1339, Ş. 128. Aynı fikir, onun şu risalesinde de ileri sürülmüştür:
Das Nationalgefühl des Türken im licht der Ceschichte, S. 17. M a h m Û d
K â ş ğ a r î’nin eseri üzerinde ciddî tetkıyklerde bulunan bu kıymetli âlimin, orada
/Tat’ların dilleri hakkındaki ifadenin M a r q u a r t’ ı te’yit ettiğini söylemesi, pek
m a n t ı k i’dir; nitekim ben de, ondan daha evvel, Türk edebiyatında ilk Muta­
savvıflar da aynı şeyi söylemiştim. Lâkin, yine M a h m û d’un Kagı'\an onlardan
tamamiyle a y ı r d ı ğ ı n a dikkat etmemiş olması, çok g a r i p ve hakikaten
a n l a ş ı l m a z bir şeydir.
8 P a u l P e l l i o t , Aynı mekple, £.[136.
222
M. FUAD KÖPRÜLÜ
nin ç ü r ü k l ü ğ ü n ü hisseder gibi olmuş, lâkin bu kitaba ait ileri
sürdüğü sair birçok kuvvetli tenkıydler arasında, bu mes’eleyi daha
fazla d e r i n l e ş t i r m e m i ş t i. Bu sırada henüz M a h m û d Kâş ğ a r î’nm eserinden istifade etmemiş olan P. P e 11 i o t’nun, tenkîydini
daha ileri götürmemesi kolaylıkla anlaşılabilir; lâkin, bu eser üze­
rinde büyük bir dikkatle çalışmış olduğu o sıralardaki neşriyatın­
dan açıkça anlaşılan C. B r o c k e l m a n n’ın, bu “ O s m a n 111a r ’ı n
m o ğ o l l u ğ u » nazariyesini bu kadar kolaylıkla ve hararetle kabûl
etmesinin sebebini, ancak J. M a r q u a r t ’ın geniş ilmî şöhretinde
ve umumiyetle kabûl edilen büyük salâhiyetinde aramak lâzımdır
sanıyorum
II.
MARQUART
NAZARİYESİ’ NİN TEN KİYDİ ı
K A Y = K A Y I BİRLEŞTİRMESİNİN YANLIŞLIĞI.
J. M a r q u a r t ’ın, filoloji ve tarih sâhalarında çok yanlış mutalealara ve istidlâllere sebep olan ve türkoloğlar arasında adetâ
“i s b a t e d i l m i ş b i r h a k i k a t » gibi telâkkıy edilmeğe başlanan
bu nazariyesi hakkındaki ilk tenkıyd, bu mekalenin muharriri ta­
rafından ortaya sürüldü: 1919 da neşredilen Türk Edebiyatında ilk
Mutasavvıflar adlı kitabımda, M a h m û d K â ş ğ a r î ’nin eserinden
istifade ederek, XI. asırda türk dünyasının şark hudutlarında bu­
lunan K a y ia n n “esasen Tü r k o l m a m a k l a beraber, Türkler’le
uzun ve sıkı ihtilâtları netîcesinde d i l bakımından t ü r k l e ş m i ş
ve fakat hususî d i l l e r i de daha büsbütün k a y b o l m a m ı ş bir
kavim olduğunu», ve bu kavim ile M a h m û d K a ş ğ a r i ’nin Oğuz
boyları arasında zikrettiği, K a y ı ğ yâni Kayi\arm biribirine
k a r ı ş t ı r ı l m a m a s ı lâzım geldiğini, ve M a r q u a r t ’ın bu iki
ayrı etnik zümreyi birleştirmekle tamamiyle y a n ı l d ı ğ ı n ı iyzah
ettim 2. Büyük bir cildin küçük bir haşiyesinde ileri sürülen bu
tenkıydten sonra, M a r q u a r t’m bu kıymetli eseri hakkında yuka­
1 M a r q u a r t’ın, hiç salâhiyeti olmayan bir sâhada ileri sürdüğü yeni bir
n a z a r i y e’nin böyle t e n k ı y d s i z c e kabûlü, ilmî ihtiyata hiç uygnn olmayan
bir harekettir. P. P e 1 1 i o t’nun bu husustaki şüpheli hareketi ise, bu büyük
âlimin ne ince bir tenkıyd hassasına malik olduğunu bir daha göstermektedir.
2 M. F u a d K ö p r ü l ü , Türk edebiyatında ilk Mutasavvıflar, İstanbul
1919, S. 145-147.
OSMANLILARIN ETNİK MENŞEİ
223
rıdan zikredilen birtakım tenkıydler neşir edildi ise de, K a y =
K a y ı birleştirmesi ve buna dayanan “ Osmanlılar’m moğol men­
şei» nazariyesi hakkında, yukarıda söylediğimiz gibi, P. P e l l i o t
’nun şüpheli mutaleasından başka, hiçbir itirazda bulunulmadı;
hattâ J. N e m e t h ve C. B r o c k e l m a n n gibi türkoloğlar buna
iştirak ettiler. Bunun üzerine 1922 de çıkan bir mekalemde tekrar
bu yanlışlığı düzeltmeğe çalıştımx; ve nihayet, 1925 de çıkan bir
mekalemde, bu nazariyenin y a n l ı ş l ı ğ ı üzerinde bilhassa ısrar
etmek lüzumunu duydum; ve mes’eleyi daha etraflı bir şekilde
tahlil ve iyzah ettim2.
M a h m û d K a ş ğ a r î , XI. asırda henüz göçebe hayatı süren
Camul, Kay, Yabaku, Basmil, Tatar kavimlerinin a y r ı d i l l e r i
olmakla beraber aynı zamanda t ü r k ç e b i l d i k l e r i n i söylediği
gibi, bunların coğrafî sâhaları hakkında da mâlûmat vererek, türk
dünyasının en şark uçlarında yaşadıklarım, Camu/’lann C a r u k’
larla U y g u r ’lar ve diğer dört kabiylenin de Y e m a k , B a ş k u r t ’
larla K ı r g ı z ’lar arasında bulunduklarını söyler, a 1-B î r û n î ve bu
hususta ona istinad eden Y â k û t - ı H a m a w î ile, Tabâ'i, al-Hayavân müellifi M a r w a z î ’nin v e r d i ğ i b i l g i l e r e d a y a n a n Cewâmi‘ al-Hikâyât muharriri ‘A w f î ise, Kay'\axm ve ÂTım’lann sâhasmı Kırgız, Kimak (Yem ak) ve Dolcuz-Oğuz (Toguz-Guz)’lann
1 M. F u a d K ö p r ü l ü , Anadolu’da İslâmiyet, E d e b i y a t F a k ü l t e s i
M e c m u a s ı 1922, ayrıbasım, S. 79-81. Osmanlılar’ın yâni K a y ı boyunun
muhacereti hakkında burada ileri sürülen fikir, sonraki yazılarımda tashih edil­
miştir. O zaman, XIII. asırdaki muhaceret hakkındaki k l â s i k n a z a r . i y e ’ yi
büsbütün inkâr edememekle beraber, Kayı lava mensup mühim kütlelerin, Selçuk­
lular devrinde, sair Oğuz zümreleriyle beraber A n a d o 1 u’ya gelmiş olduklarını,
ye O s m a n’ın maiyyetinde, başka unsurlara mensup insanların da toplanmış bu­
lunduğunu, söylemiştim.
2 M. F u a d K ö p r ü l ü , Oğuz etnolojisine ait tarihî notlar, T ü r k i y a t
M e c m u a s ı , C.I. 1925,S.185; ayrıbasım, S. 5-9. Bu mekalede K a y = K a y ı bir­
leştirmesinin esassızlığı üzerinde durularak mes’elenin kısa bir tarihi yapılmış,
ve buna ilâve olarak, M o ğ o l l a r ve B a ş k u r t l a r arasındaki K ay bakiyyeleri ile, Hazar - ötesi Türkmenleri arasındaki Kayı bakıyyelerinden, ve Anadolu’­
nun bâzı sahalarında Kayı adını taşıyan y e r a d l a r ı ’ndan bahsolunmuştur.
Burada, Kayı\axvtı Anadolu’ya «'ilk büyük O ğ u z m u h a c e r e t i zamanında
geldikleri» ehemmiyetle tasrih edilmiştir; çünkü, bunu yazdığım sırada, 1922 denberi tetkıyk etmekte olduğum «XIII. asırda K a y ı’ların H o r a s â n’ dan Anado­
lu’ya geldikleri» rivayetinin, hiçbir t a r i h î k ı y m e t i o l m a d ı ğ ı neticesine
varmış bulunuyordum.
2 24
daha
M. FUAD KÖPRÜLÜ
ş a r k ı n d a gösterirler
J. M a r q u a r t ’ın istinad ettiği bütün bu metinlerin, şüphesiz, XI.
asrın ilk yansına ait olan bu müşterek ifadeleri ile, M a h m û d Kaş ğ a r î’ nin yine o asrın ikinci yansı ortalarına ait ifadesi arasındaki
göze çarpan başlıca fark, bu sonuncunun Kırgız'ları daha şark’ta göstermesinden ibarettir ki, bu f a r k ı n da, ya bir y a n l ı ş 11k ’tan ileri geldiği, yahut o asırda K a y \ar\n garb’a doğru herhangi
bir h a r e k e t i n i ifade ettiği tasavvur olunabilir. M a h m û d
K â ş ğ a r î’nin verdiği mâlûmat, görülüyor ki, M a r q u a rt’ın “K a y ’
ların etnik bakımdan moğol olduklan„ hakkındaki nazariyesini
te’yit etmekte, ve yalnız, bunların, XI. asırda Türkler arasında yaşa­
yan sair bâzı kabiyleler gibi, türkçe de bildiklerini yâni iki dilli ol­
duklarını da anlatmaktadır; ve bu hâdise yâni onların bilinguisme'i,
t ü r k l e ş m e k t e olduklarının açık bir alâmetidir.
îşte bu iyzahlardan da pek iyi anlaşılabilir ki, J.M ar qu ar t’ın
XI. asırda türk dünyasının en şarkı nda bulunan bu K a y’ların
m o ğ o l l u ğ u hakkındaki mutaleası, M a h m û d K â ş ğ a r î ’nin
verdiği bu yeni bilgiler sayesinde, teeyyüt etmiştir; ve C. B r o ck e l m a n n ’m bu husustaki ifadesi de, bu bakımdan, doğrudur.
Ancak, cür’etli faraziyelerden pek çok hoşlanan âlim profesör, bu
Jfcaıhlarla, Oğuz boylarından olup umumiyetle O s m a n l ı lar’ın
c e d d i olarak kabûl edilen K a y ı ğ — lÇ a y ı’ları “ aynı e t n i k
zümre,, sayarak birleştirmekle, aldanmıştır. Çünkü, coğrafî sâhaları biribirinden tamamiyle ayrı olan bu iki ayrı etnik zümreyi, M a hm û d K â ş ğ a r î , pek haklı olarak, biribirinden a y ı r m a k t a , ve
Kay'lan, türk dünyasının şarkındaki henüz müslüman olmamış
sair birtakım moğol-türk zümreleri arasında saydığı hâlde, K a y ı ğ
=K ayı'\ axı, XI. asırda B ü y ü k S e l ç u k l u sülâlesini yetiştiren
müslüman Oğuz boylarından biri olarak göstermektedir. Daha
M a h m û d K â ş g a r î ’ nin eseri meydana çıkmadan evvelde, elde
1 Bütün bu mes’eleler hakkında M a r q u a r t’ın kitabına, ve P e 11 i o t ile
B a r t h o 1 d’un bunu bâzı cehetlerde tashih ve ikmâl eden mekalelerine bakınız.
Türk edebiyatında ilk Mutasavvıflar’ da da bu muhtelif türk kavimleri hakkında,
M a h a m û d K â ş ğ a r î’nin verdiği yeni mâlûmatı da ihtiva eden, oldukça ge­
niş tafsilât vardır. Mamafih, en toplu ve vâzıh bir şekilde mâlûmat almak için,
bakınız: W . B a r t h o l d , Orta-Asya Türk tarihi hakkında dersler, İstanbul 1927.
Ayrıca, onun Islâm Ansiklopbdisi’nA^â T ü r k maddesinde bulunan ctnografik
hulâsasına da bakınız.
OSMANLILAR’IN ETNİK MENŞEİ
22S
bulunan bir yığın tarihî kaynaklar sayesinde, M a r q u a r t’m - sırf
bir fonetik benzeyişe dayanan - bu K a y = K a y ı birleştirmesinin
esassızlığını meydana koymak zor değildi; lâkin XI. asırda yalnız
f s a y ı ğ = K a y z’lardan değil /T a t’lardan da bahseden ve bu iki
zümrenin her bakımdan ayrı l ı ğı nı kat’î surette meydana koyan
M a h m û d K â ş ğ a r î sayesinde, M a r q u a r t nazariyesinin esassızlığı, büsbütün k a t ’ î b i r ş e k i l d e meydana çıkmış oldu.
işte 1919,1922 ve 1925 de bu mes’ele hakkında yazdığım tenkıydlerde, yukarıki mülâhazalara dayanarak, M a r q u a r t’m ne kadar
aldandığını göstermiş, ve P. P e l l i o t ’ nun bu husustaki şüphele­
rinde ne kadar haklı olduğunu meydana koymuştum. Bundan sonra,
büyük müsteşrik ve tarihçi Prof. W. B a r t h o l d , 1925 yılının sonla­
rında Islâm Ansiklopedisi’mde çıkan K a y maddesinde, M a h m û d
K â ş ğ a r î ’ye dayanarak, bu K a y ı ğ = K a y ı ’\ann aslâ /T a t’lar
olamayacağını, a l - B î r û n î ve CA w f î ’nin Uzak-Şark'ta gösterdik­
leri K a y 'lann etnik bakımdan m o ğ o l olmaları pek m u h t e m e l
olmakla beraber, Oğuz boylarından olan K a y ı ğ = K a y r’ların
bunlardan t a m a m i y l e b a ş k a b i r k a v i m olduğunu söyliyerek, benim tenkıydlerimi harfi harfine tekrar etmiş oldu. Mekalesinde tasrih edilmemekle beraber, B a r t h o l d ’un bu-hususta be­
nim tenkıydlerimi okuduğunu ve onlara iştirak ettiğini söyleyebili­
rim: 1925 ağustosunda kendisiyle Leningrad'taki devamlı buluş­
malarımızda, bana bunu söylemişti. M a r q u a r t’ın kitabı hakkın­
da 1921 de yazdığı mekalede bu mes’eleden hiç bahsetmediği hâl­
de sonradan bu tenkıydde bulunması, ve delil olarak sadece be­
nim mutalealarımı tekrar etmesi de buna kâfi bir işarettir. Nitekim,
1926 da İstanbul’da T ü r k i y a t E n s t i t ü s ü ’nde verdiği konfe­
ranslarda, Marquart nazariyesi’nin, M a h m û d K â ş ğ a r î ’nin ver­
diği mâlûmat sayesinde “şimdiki türk ilmî eserlerinde esaslıca isbat edildiği gibi» cerh edilmiş olduğunu kat’î surette ifade etti
k i1, büyük âlimin burada iyma ettiği eserler, benim tenkıydlerimi
1
Agnı eser, S. 96: «M a r q u a r t, K ayı uruğunun adım, B î r û n î vesair
bâzı menbâlara atfen, Ş a r k ’ın pek uzak taraflarında sakın K a y kavminin is­
miyle birleştirmeye çalışmış, hattâ bu esasa istinaden O s m a n 11 1 a r ’m moğol
aslından olduğu hakkında bir nazariye iycat etmiştir. Ş i m d i k i t ü r k i l m i
e s e r l e r i n d e esaslıca is b a t edildiği gibi. M a r q u a r t’ın bu fikri M a h ­
m û d K â ş ğ a r î’nin verdiği mâlûmat ile c e r h edilmiştir. Vâki a M a h m û d
halis türk olmayan kavimler sırasında K ag kavmini de zikrediyor; fakat bunun,
Belleten. C. VIP, F: 15
M. FUAD KÖPRÜLÜ
22 6
ihtiva eden ve yukarıda adları geçen yazılanındır. W . B a r t h o l d ,
büyük alman müsteşrikinin bu nazariyesini kabûl etmemekte ba­
na iştirak ettiğini, daha sonra yine îslâm Ansiklopedisi'nde çıkan
Türk, maddesinde tekrarlamış, ve benim Türkiyat Mecmuası'ndaki
mekalemi zikir etmiştir1.
îşte bu suretle, benim K a y —K a y ı birleştirmesi hakkındaki
tenkıydlerime W. B a r t h o l d gibi salâhiyetti, büyük bir âlimin de
iştirâki neticesinde, “Osmanlılar’m moğol aslından olduğu» hakkındaki Marquart nazariyesi’nin esassızlığı anlaşılmış oldu; ve bun­
dan sonra, osmanlı tarih ve filolojisiyle uğraşan mütehassıslar­
dan hiçbiri tarafından bahis mevzûu edilmedi. Yalnız ben, 1934 de
Paris Üniversitesi’ nde Osmanlı imparatorluğunun menşe'leri hak­
kında verdiğim serbest derslerde, Osmanlılar’m mensup olduklan
K a y ı boyundan bahis ederken, artık yanlışlığı isbat edil­
miş ve taraftan da kalmamış olan bu eski nazariyeyi kısaca ha­
tırlatmakla iktifa ettim2; ve nihayet V. M i n o r s k y de, İslâm coğ­
rafyacılığının en eski yâdigârlanndan olup (M. 982) de yazılmış
bulunan Hudûd al-Âlam adlı meşhur eserin -kıymetli ve geniş
notlar ve haşiyeler ilâvesiyle yaptığı- İngilizce tercümesinde, M a rq u a r t tarafından ortaya ablan K ay= Kayı birleştirmesine karşı
ilk tenkıydin benim tarafımdan ileri sürüldüğünü kaydederek, bu­
na iştirâk ettiğini anlattı8.
III.
MARQUART
NAZARİYESİ ’NİN TÂDİL
EDİLMİŞ
YENİ ŞEKLİ t Z . V . T O G A N'IN YENİ NAZARİYESİ.
Benim ve bana iştirâk eden W. B a r t h o 1d’un tenkıydlerimizin
üzerinden uzun yıllar geçtikten sonra, Prof. Z e k i V e l i d î T o g a n
1941 de neşrettiği Osmanlılar'ın Orta-Asya'daki cedleri adlı küçük
yine M a h m fi d’un eserinde Oğuz kabiylesi olmak üzere zikrolunan K a y ı ğ
(Kayı) ismiyle herhâlde h i ç b i r a l â k a s ı yoktur».
1 Bu maddeyi ihtiva eden Ansiklopedi cüzü 1931 de neşredilmiştir (fransızca neşir, Ç. IV, S. 952, birinci sütunda).
2 Fuad Köprülü,
Les Origines de l'Empire ottomcuı, Paris 1935, S.84.
3 Hudûd al-cÂlam, transi. and esplain. by V. M i n o r s k y , GMNS. XI.,
London 1937, S. 285.
OSMANLILAR’IN ETNİK MENŞEİ
227
bir mekalesinde*, M a r q u a r t nazariyesini yeniden — fakat, biraz
tâdil edilmiş bir şekilde — müdafaa etti. B a r t h o 1d’un “Kay’larla
Kayığ'lar arasında hiçbir e t n i k münasebet olmadığı,, iddiasına
karşı tenkıydlerde bulunarak, tıpkı M a r q u a r t gibi, Osmanlılar’m
Kayığ Oğuz kabiyleşine değil, Uzak-Şark sâhasmda mevcudiyet­
leri X. asır İslâm müellifleri tarafından ifade edilen Kay'lara men­
sup olduklarını, ve hattâ bugünkü H a z a r - ö t e s i T ü r k m e n l e r i
arasındaki Gay — Kay isimli bir oymağın da yine bunlardan oldu­
ğunu, ve bunların XII. asırda K a r a - H ı t a y l a r devleti tarafın­
dan Horâsân hudutlarına a s k e r î b i r k ı t ’ a olarak getirildiğini
iddia etti; ve umumiyetle K a y kabiy leşinin eski târihi hakkında da,
birtakım y e n i m a l z e m e y e dayanarak, mâlûmat verdi.
Bugün “Orta - Asya türk tarihi» mes’elelerinin en salâhiyetti
mütehassıslarından biri olan Z. V. T o g a n ’m, yıllardanberi artık
e h e m m i y e t t e n d ü ş m ü ş sayılan Marquart nazariyesi'm böyle
y e n i d e n ve birtakım y e n i m a l z e m e ’ye dayanarak bâzı
t â d i l l e r l e tekrar ortaya atması, bu mes’elelerle uğraşanlar için,,
büyük alâka ve memnuniyetle karşılanacak ehemmiyetli bir i l mî
h â d i s e’dir. Büyük alman âlimi tarafından ortaya sürülerek iptida
bâzı taraftarlar da kazanmış olan bu nazariye, ilk önce benim tarafım­
dan tenkyıdlere uğratılmış olduğu için, Z. V. T o g a n’ın bu mekalesi, doğrudan doğruya beni hedef tutan bir tenkıydten başka
bir şey sayılamaz. Âlim arkadaşımın, bu mekalesinde, beni değil de
sadece W. B a r t h o l d ’u zikretmesi, herhâlde bir d a l g ı n l ı k
eseri olsa gerektir; çünkü, yukarıda anlattığım gibi, büyük rus
âlimi, bu mes’elede, bana iştirâk etmekten ve benim tenkıydlerimi,
t e k r a r l a m a k t a n başka birşey yapmamıştı.işte bundan dolayı,
Marquart nazariyesi'm. azçok t â d i l e d i l m i ş bir şekilde yeni­
den c a n l a n d ı r m a k gayesini güden bu küçük ve ehemmiyetli
mâdafaa'ya karşı, m ü s b e t yahut m e n f î , açık bir vaz’iyet almak,
yâni, oldukça zengin yeni malzemeye dayanan bu tetkıykin neti­
celerini k a b û l yahut r e d etmek vazife ve mes’uliyeti, doğrudan
doğruya b a n a düşmektedir.
Her şeyden evvel şunu açıkça söylemeliyim ki, iptida bundan
y i r m i b e ş y ı l ö n c e ileri sürdüğüm bir fikri, sırf kendi tara­
1 A , Z e k i V e l i d î T o g a n , Die Vorfahren der Osmanen in Mittelasien, ZDMG, Band 95, Heft 3, Leipzig 1941, S. 367-373.
228
M. FUAD KÖPRÜLÜ
fımdan i l e r i s ü r ü l m ü ş olduğu için, körükörüne bir inâd ile mü­
dafaa etmek, tabiatime ve îtiyadlanma uymayan bir şeydir. Bil­
hassa tarihî meselelerde, yeni meydana çıkacak herhangi bir vesîka
yahut vesikalar, o hususta evvelce ileri sürülmüş fikirleri ve nazariyeleri birdenbire çürütebilir. Vazifesini ve mes’uliyetini bilen
her tarihçi, meydana çıkarılan yeni malzeme kendisinin herhangi
bir fikrini tâdil veya tashih ettiği yahut büsbütün çürütüp ehem­
miyetten düşürdüğü zaman, bunu samimiyet ve memnuniyetle îtir â f e t m e k mecburiyetindedir. Hakikî ilim adamı, yeni deliller
karşısında, saçma te’villerle eski iddialarını müdafaaya çalışan bir
inadcı değildir; bunun tam aksine olarak, yalnız realite'yi arayan,
ve bilgilerinin nisbî olduğuna inandığı için, yanlışlarını derhâl
îtirâf eden adamdır.
İşte ben, bu değişmez ana pr ensi be tamamiyle sâdık kalarak,
Z. V. T o g a n ’ın mekalesini, büyük bir memnunlukla ve tamamiyle
tarafsız bir okuyucu gibi, tetkıyk ettim. Değerli arkadaşımın mey­
dana attığı yeni deliller, yirmi beş yıl evvelki fikirlerimi değişti­
recek ve Marçuart nazariyesi'm kabûle beni iknâ edecek mahi­
yette olsaydı, millî tarihimizin e h e m m i y e t l i bir mes’elesi hak­
kında y e n i b i r h a k i k a t ortaya koyduğundan dolayı, eski
fikrimi düzeltmekten büyük bir sevinç duyacaktım. Fakat ne yazık
ki, geniş erudition mahsûlü olan bu küçük mekale, vardığı n e t i c e ­
l e r bakımından, bana ç o k m ü p h e m ve ç o k y a n l ı ş gö­
ründü; ve Marquart nazariyesi’mn, burada ileri sürülen yeni delil­
lere ve bâzı tâdillere rağmen, müdafaa edilemiyecek kadar
ç ü r ü k ve h a y â l i olduğu, bence, bir defa daha sabit oldu.
Bu husustaki düşüncelerimi ve delillerimi anlatmadan evvel, oku­
yucuların mes’ eleyi daha açık ve daha tarafsız olarak kavrayabilmeleri için, Z. V. T o g a n ’m delillerini ve vardığı neticeleri,
kabil olduğu kadar açık, doğru ve bilhassa t a s n i f l i bir şekilde,
hulâsaya çalışacağım. Bu yedi sahifelik küçük mekale, bilmem ne­
den, çok k a r ı ş ı k ve t a s n i f s i z olduğu için, bunu v â z ı h
bir şekilde h u l â s a etmekte çok büyük sıkıntı çektiğimi de
itiraf etmeliyim. Bunu söylemekle, pek tahmin etmemekle beraber,
buradaki hulâsada bâzı küçük yanlışlıklar olmuş ise, bu husus­
taki mâzeretimi şimdiden anlatmak istiyorum. Bu küçük h u l â s a
daki bütün fikirlerin Z. V. T o g a n ’ a ait olduğunu, herhangi bir
yanlışlığa yer vermemek için, tekrar edeyim.
OSM ANLI LAR’IN ETNİK MENŞEİ
229
ÎV .
Z . V . T O G A N ’ IN
YENİ NAZARİYESİNİN HULÂSASI.
Z. V. T o g a n, şu son yıllarda K o n y a’da bulunmuş olan
K a r a m a n l ı l a r t a r i h i ’ne ait—biri 756-1355, diğeri de 925-1517
yıllarında yazılmış—iki kaynağa dayanarak1, Osmanlılar’ın ceddi
olan E r t u ğ r u l ’un, maiyetindeki K a y ı kabiylesiyle beraber *Alâe d d î n K e y k o b â d ve C e l â l e d d î n H wâ r i z m ş â h ara­
sındaki mücadele sırasında 1230 da Rûm'a yâni Anadolu’ya gel­
diğini söylüyor; ve bu Kayı kabiylesinin “Merv civarında Mâhâri
dan hiçret ettikleri» rivâyetinin, tarihî vâkıalara uygun olup, bugün
Amu-Darya civarında yaşayan Ali ili Türkmenlerinden Gay— Kay'
ların bunların bir b a k ı y y e s i sayılabileceğini kabûl ediyor. Eski
İslâm metinlerinde Gay ç 4 Kayık
Kayığ
Kayı j j j şekil­
lerinde tesadüf edilen bu isim, eski devirlerde ve zamanımızda
muhtelif t ü r k ve m o ğ o l k a b i y l e t e ş e k k ü l l e r i i ç i n e
g i r m i ş m ü s t a k i l bir kabiyleyi ifâde etmektedir. Bu kabiylenin
Ş a r k’takibir gurubu, daha XI. asırdan evvel, M o ğ o l i s t a n ' m
şimâlinde Angara suyu civarında, Y e n i s e y K ı r g ı z l a r ı’nm
şarkında oturuyordu; XI. asınn başlarında ise M o ğ o l i s t a n ' d a
1 Bu eserlerden biri (H. 756 - M. 1355) de Aksaray’da müderris İ s m â’i Ib.
M o h a m m e d Ş e r î f tarafından yazılmış Tezkirat al-clbar wa'L-Âşâr f t Baht
al-cUmam zua’l-Amşûr adlı arapca kitap, diğeri de (H. 925 - M. 1517) de CA bd ü l k â d i r al-E f e s u s î’nin yazdığı Târîh-i  l-i Karaman adlı farsca kitap­
tır. Şu son yıllarda daha bu gibi bâzı eserlerle birlikte âdeta e s r a r l ı bir
şekilde meydana çıkan ve içlerinden yalnız bir tanesi yâni farsça Ünsî Şahnâmesi tabedilmiş olan bu kitapların aathentik olmaları hakkında, bunları görmüş
olan M. H a l i l Y i n a n c şüpheli bir ifadede bulunmuştu; ben de, basılmış olan
Selçakla Şahnâmesi'ni tetkıyk ettikten sonra, bunun hiçbir suretle inanılmaya
layık bir kaynak olmayıp, sonradan ve acemice uydurulmuş bir eser (apocrgphe )
olduğu neticesine varmıştım (bu hususta iyzahat için, bakınız: M. F u a d K ö p ­
r ü l ü , Anadolu Selçukluları tarihînin yerli kaynaklan, B e l l e t e n , C. VII,
Sayı, 27, 1943, S, 381 ve 392). Z. V . T., bahsettiği iki eseri başlıca kaynak ola­
rak kollandığı için, herhâlde, bunların i n a n ı l m a y a l â y ı k oldukları kana­
atine varmış demektir. M. H. Y i n a n ç’ın şüphesi ve basılmış Selçuklu Şahnâmesi’ nin mahiyeti karşısında, bu müsbet kanaatin sebeplerini ve delillerini bil­
dirmesini kendisinden beklemekteyiz.
230
M
FUAD KÖPRÜLÜ
bulunuyordu. G a r p’taki diğer bir gurup ise, M a h m û d K â şğ a r î’de Oğuzlar'm bir kısmı olarak K a y ı ğ şeklinde göste­
rilmiştir. işte bütün bu ş e k i l l e r , aynı kabiyle isminin "muhtelif
l e h ç e l e r e göre aldığı muhtelif t e l â f f u z ş e k i l l e r i » nden
başka birşey değildir.
Z. V. T o g a n ’a göre, bir K a y ı gurubunun Horâsân' da daha
İ s l â m l ı ğ ı n z u h u r u n d a n e v v e l , bulunduğu da, tahmin
olunabilir. Sind'de bulunan ve o k ç u l u k t a k i m e h â r e t l e r i y 1e meşhur olan Kay kân (veya IÇıykânflann, 1 E m e v î l e r
devrinde Ön-Asya'da İslâm ordularında bulunduklarını, ve H i u e n
T s a n g’da adı geçen Ki-Kiang'ların da b u n l a r olduğunu, ve
eğer bunlar t ü r k idiyseler Kayı - Hanlılar yâni K. a y ı’lar oldu­
ğunu söyleyen Z. V. T., T a b a r î gibi eski İslâm kaynaklarında
zikredilen jlst. £ j j cüU yâni “ Kay meliki Türk Hakan„ ile, Avesta'
daki Gagr’lann ve çin yıllıklarındaki Gıyay (veya Gey)’lerin, ve CA bb â s î 1e r devrindeki
K a y ı g 11g (?) adlı bir kumandanın bun­
l a r l a a l â k a l ı olduğunu ileri sürüyor; ve bunların, yine K a y i ğ
ismi altında, cA b b â s î l e r devrinde Ön - Asya'da, bulunduklarını
da ayrıca iddia ediyor.
IÇ a y t ğ’lann daha S e l ç u k l u l a r devrinde yâni 1230 mu­
haceretinden evvel Ön - Asya'da bulunup bulunmadıklarını araştıran
Z. V. T., İbn Bîbî'mn asıl farşça nüshasında bu hususta hiçbir
kayıt bulunmadığı hâlde, yine buna istinat eden Y a z ı c ı o ğ 1 u’nun yaptığı i l â v e l e r arasında Kayı kabiyle ismine tesadüf edil­
mesinin - başka kaynaklar tarafından te’kit edilmedikçe- hiçbir
kıymeti olamayacağını söyleyerek, 1230 dan evvel bunların gerek
H wâ r i z m 1 i 1 e r ’e, gerek S e l ç u k l u l a r ’a y a b a n c ı olduk­
larını ifade ediyor. al-Bîrûnî'ye ve çin annallerine dayanan Z. V. T.,
bunların XI. asırda Çungarya'ya geldiklerini, ve XII. asırda ise
bâzı Kay'lann, Tatar'larla, birlikte, Horâsân dakı bâzı askerî hâdise­
lere iştirak ettiklerini iddia ediyor.
Bundan sonra, Şeref u z - Z a m â n ’ın — cAwfî ve İbn Muhannâ'
1 Z. V . T., bunların .Sıncf’dekî eski b i r t ü r k k o l o n i s i olduklarına dair
A u r e l S t e i n ’in salâhiyetine dayanmaktadır ( An archeological toar in
Waziristan, Memoires of the Archeological Survey of India, N. 37, 1929, S. 36).
Eski Türkler’in O k kullanmakdaki meharetleri, yalnız İslâm kaynaklarında değil,
umumiyetle bizans ve lâtin kaynaklarında da te’yit edilmektedir.
S ir
OSMANLILAR’IN ETNİK MENŞEİ
231
daki bâzı kayıtlar sayesinde mevcudiyeti bilinmekle beraber — nüs­
hası ancak şu son yıllarda m e y d a n a ç ı k a n ve cA w f î x â n “XI.
asırda türk kabiylelerinin garba doğru hareketleri» hakkındaki mü­
him parçasının me'hazı olan fabâ'ı* al-Hayavân adlı mühim eseri
hakkında V. M i n o r s k y tarafından neşredilen hulâsanın 1 buna
ait parçalarını tercüme eden Z. V. T., K a y ’ların M a h m û d Kâşğ a r î zamanında Yabalçu, Basmil ve Tatar ’lar ile komşu olarak
Çungarya’da ikamet ettiklerini ve K a r a - H a n l ı l a r impara­
torluğu içinde de bulunduklarını söylüyor; ve CA w f î ’nin Lubâb
al-Albâb'mda. ve H a m d u l l â h M u s t a w f î ’nin Nuzhat al-Kulûb ’unda bulunan farsca küçük bir m a n z û m e ’nin delâleti ile, XII.
asırda K a r a - H i t a y l a r ordusunda Tatar'larla birlikte ^Tat’la­
rın da bulunduğunu, ve Buhârâ, Semerkand gibi büyük merkezler­
de K a r a - H ı t a y l a r tarafından konulmuş muhafaza kıt’alan ola­
rak hizmet ettiklerini, ve bu suretle XII. asır ortalarında B ü y ü k
S e l ç u k l u l a r imparatorluğu hudutlarına kadar ilerlemiş olduk­
larını, ileri sürüyor. Böylece, sonradan l i o r â s ân' a geçerek Mâhân
civarlarında yerleşen ve 1230 da da A n a d o l u ' ya. gelen /T at’lar,
Z. V. T .’a göre, bunlar — yâni evvelce Ç u n g a r y a ' d a yaşayan
şark gurubuna mensup K a y ’lar — olmak iycap ediyor.
îşte, Z .V .T .’ın “Osmanlılar’ın O r t a - A s y a 'daki cedleri„ ola­
rak kabûl ettiği Kay — Kayı kabiylesi hakkında verdiği mâlûmatın
hulâsası, bundan ibarettir. Burada ileri sürülen birtakım şüpheli birleş­
tirme ( Identification )’lar bir tarafa bırakılsa bile, /Tat’larla Kayı'
lan a y n ı k a v m î z ü m r e olarak telâkkıy eden müellifin meydana
koyduğu şu iki mutalea, bilhassa tetkıyka lâyıktır:
1) B ü y ü k S e l ç u k l u l a r ve bilhassa Anadolu Selçukluları
zamanında Ö n -A sy a ’da Klay—Kayı kabiyle ismine hiç tesadüf edil­
mez. Binaenaleyh bu kabiyle, 1230 daki muhaceretinden evvel,
onlarca aslâ tanınmıyordu.
2) Müellifin zikrettiği farsca manzûmeye göre, O s m a n 111a r’m
ceddi olan Kay'lar,XII. asırda K a r a - H ı t a y l a r tarafından Mâverâünnehir şehirlerine yerleştirilerek, ancak bu suretle H o r â s â n
hudutlarına kadar yaklaşabilmişlerdi. Lâkin bunlar, J. M arqurat’ın
1 V . M i n o r s k y , Une nouvelle soarce masulmane sar l’Asie centrale
aa X I. siecle, Comptes-Rendus de l’Academie des Inseriptions et Belles - Lettres.
Paris 1937, S. 317 - 324.
292
M. FUAD
KÖPRÜLÜ
sandığı gibi aslen m o ğ o l değil, t ö r k ’dürler.
J. M a r q u a r t ’m K a y = K a y ı g birleştirmesi hakkında be­
nim ileri sürdüğüm muhtelif tenkıydlere karşı da, Z. V. T. sadece
şu iki delili göstermekle iktifa etmektedir:
1) Kendilerinin, Kayı (yahut Kayı-Han ) aslından gelen O s­
m a n l ı l a r c a akraba olduklarını iddia eden bir kısım A m u-D a ry a T ü r km en le r i ’nin eski Gay = Kay ismini taşımaları.
2) O s m a n l ı l a r hakkındaki bütün kaynakların, bunların mensub olduktan kabiyle ismini hiçbir zaman K a y ı ğ şeklinde zikretmeyip umumiyetle Kayı şeklini kullanmaları. O s m a n 111a r’m,
K a y ı ğ ismi altında O ğ u z l a r arasına girmiş olan garbî K a y
gurubuna m e n s u p o l m a d ı ğ ı n a bu da bir delildir.
Z. V. T.’m eski Marquart nazariyesi'm, elde ettiği yen i ma l ­
z e m e sayesinde, bâzı cehetlerde oldukça t â d i l e d i l m i ş bir şe­
kilde, müdafaa eden mekalesinin bu hulâsasından sonra, burada
ileri sürülen mutâleaların ve istinad edilen yeni delillerin t a h l i l
v e t e n k ı y d i n e girişebiliriz.
V.
BU NAZARÎYENİN TENKIYDİ:
K A Y = K A Y l BİRLEŞTİRMESİNİN VE “ XII. ASIRDA MÂVERÂÛNNEHtR'DE
K A y'LARIN MEVCUDİYETİ, İDDİASININ ESASSIZLIĞI.
Çin kayaklarının ve Avesta'nın verdikleri isimlerle K a y ismi
arasında kurulmak istenen münasebetlerin kıymet derecesi hakr
kında fikir yürütmek tamamiyle salâhiyetimin dışında olmakla be­
raber, açıkça itiraf edeyim ki, Z. V. T.’ın ileri sürdüğü bu bir­
leştirme tekliflerinin hiç olmazsa büyük bir kısmı, bana, i n a n d ı ­
r ı c ı bir mahiyette görünmüyor. S i n d 'deki Baykan'lar hakkında
İslâm kaynaklarının verdiği mâlûmat da, bunlann Kay veya Kayığ'
larla alâkası hakkmda bir k a n a a t v e r e c e k kadar sarih değil­
dir. Arap alfabesinin mâlûm kifayetsizliği, birtakım harf şekillerinin
yakınlığı ve noktalı harflerin çokluğu sebebiyle, müstensihler elin­
de değişe değişe her türlü okunm ağa müsait türlü türlü şekiller
alan has isimler11 dayanılarak kurulan faraziyeler, kuvvetli tarihî
delillerle te’yit edilmedikçe, nihayet bir f a n t e z i ’den ileri geçe­
mez kanaatindeyim. Nitekim Z. V. Tı da, bu gibi birtakım mes’-
OSMANLILAR'IN ETNİK MENŞEİ
233
elelerde şüpheli ve ihtiyatlı davranarak, kat’î hükümler vermekten
çekinmektedir. Ancak, bu gibi ç o k ş ü p h e l i mes’elelerin dışın­
da olarak, onun daha şimdiden k a t ’ î bir mahiyet atfettiği ve
i l m î b i r h a k i k a t olarak kazanılmış saydığı birtakım neticeler
daha var ki, bunlara iştirâk etmek de bana t a m a m i y l e i m k â n ­
s ı z görünüyor.
Bunların başında, M a r q u a r t ’ın eskinazariyesini yâni K a y ~
Kayığ birleştirmesini zikredeceğim. XI. asırda M a h m û d Kâş ğ a r î ’nin Oğuz boyları arasındaki K a y ı ğ 'lardan tamamiyle ayır­
dığı ve coğrafî sâhalarını — daha eski diğer İslâm kaynaklarına
aşağı yukarı uygun surette — onların ç o k şarkında olarak tesbit
ettiği “ iki dilli „ K a y ’ları, aynı kavmî zümrenin biri ş a r k ’da
kalmış diğeri g a r b ’a — daha İslâmiyet’in zuhurundan evvel Ho­
râsân hudutlarına — gelmiş iki şûbesi addetmek hususunda arka­
daşımızın ileri sürdüğü yeni deliller, bâna ç o k z a y ı f göründü:
ne tarihî, ne de filolojik hiçbir vesîkaya, hiçbir müsbet esasa dayanmıyan bu faraziye, M a h m û d K â ş ğ a r î ’nin sarih ifadesi kar­
şısında, sadece fonetik bir benzeyişe dayanan bu Kay — Kayığ
birleştirmesini te’vil ve iyzahmaksadiyle uydurulmuş bir i h t i m â l
olmaktan fazla bir kıymet taşıyamaz. Hazar-ötesi’ndeki Golden Türkmenleri arasında Gay — Kay adını taşıyan bir aşiyretin bulunması
ve bunların kendilerini O s m a n l ı l a r ’la akraba saymaları, sonra,
O s m a n l ı l a r hakkındaki kaynaklarda Kayığ şekline değil Kayı
şekline tesadüf olunması, böyle bir birleştirme için, tarihî bakım­
dan, âslâ bir esas teşkil edemez. Oğuz lehçesinde birçok misâlle­
rine tesadüf ettiğimiz umumî bir fonetik hâdise olarak, kelime so­
nundaki g sesinin düşmesiyle, eski Kayığ şekli sonradan Kayı şeklini
almıştır. Goklen'ler arasında Kayı isminin Gay = Kay şekline gir­
mesi, de Oğuz lehçesinin f o n e t ik esasları ile pek kolay iyzah edi­
lebilecek lisanî bir hâdise'dir; ve bütün bunlar, M a r q u a r t’m ve
Z.V.T.’ın birleştirme nazariyelerini te’yit edecek f i l o l o j i k bir delil
olmaktan çok uzaktırlar. Esasen, M ar q u a r t gibi, Z.V.T.’ m da bu
birleştirme mes’elesi hakkında ileri sürdüğü bütün deliller, çok
z a y ı f ve v u z u h d a n m a h r u m bulunuyor: X. asırdaki Kay'
lar ile M a h m û d K â ş ğ a r î ’ de zikredilen Oğuzlar’a mensup
Kayığ'lar, aynı etnik zümrenin iki şûbesi iseler, bunun tarihî veya
filolojik delilleri nedir ? Bunlar ne zaman birbirlerinden ayrıldılar?
Daha 1s 1â m i y e t’in zuhurundan evvel Horâsân hudutlannda bulu­
234
M. FUAD KÖPRÜLÜ
nan ve önce E m e v î 1e r sonra da cA b b â s î I e r devrinde Ön-Asya
ya gelen K a y ı ğ’lar, sonra neden ortadan kayboldular? Z. V. T.
S e l ç u k l u l a r zamanında bunların artık mâlûm olmadığım söy­
lerken acaba aldanmıyor mu ? O hâlde M a h m û d K â ş ğ a r î *
nin bahsettiği Oğuz ğayığ’larma ne diyebileceğiz ? Eğer bu birleş­
tirme doğru ise, X. asır kaynaklarında sadece Kay ismi ile anılan
Uzak-Şark’taki kabiyle, sonradan niçin K a y ı ğ adiyle Oğuz’lar ara­
sına karıştı ? Filoloji bakımından K a y isminin Kayığ şekline gir­
mesine imkân var mıdır ? işte bir yığın suâller ki, J. M a r q u a r t
gibi Z. V. T. da, bunlara inandırıcı cevaplar bulacak yerde, bü­
tün bu mes’eleleri sükût ile geçiştirmeyi tercih etmektedir.
Gerek ben ve gerek W. B a r t h o 1 d, büyük alman âliminin bu
birleştirmesini kat’î surette reddederken, tıpkı M a r q u a r t gibi,
Uzak-Şark'iskı Kay'ların aslen m o ğ o l olmaları ihtimâlini kabûl
etmiştik. Hattâ ben, M a h m û d K â ş ğ a r î ’nin sarih ifadesine
ve bâzı rus etnograflarının verdikleri mâlûmata dayanarak, bun­
ların t ü r k l e ş m i ş M o ğ o l l a r o l m a s ı ihtimâlini ileri sür­
dükten başka, bu kabiylenin bakiyyeleri olabilecek bâzı etnik züm­
relerden de bahsetmiştim *. Z. V. T., “eskidenberi muhtelif t ü r k
v e m o ğ o l kabiyle teşekkülleri içine girmiş olan„ bu Kay'\axva
aslen t ü r k oldukları fikrinde bulunmak suretiyle M a r q u a r t’
dan ve bizden ayrılıyor. Lâkin, bunlann, komşuları olan Cumul,
Yabaku, Basmil, Tatar zümreleri gibi, t ü r k ç e bilmekle bera­
ber a y r ı b i r d i l l e r i de olduğu hakkında M a h m û d K â ş ­
ğ a r î’nin sarih ifadesinin nasıl iyzahı lâzım geldiğini hiç bahis mevzûu etmiyor. İşte görülüyor ki Z. V. T. /Tat’ların aslen t ü r k
olduklarını iddia ederken bile bu hususta hiçbir delil zikrine lü­
zum görmemiştir.
Z. V. T.’ın bu mekalesinde en y e n i ve o r i j i n a l kisım, Kay'
ların XII. asırda M â v e r â ü n n e h i r ve Ijorâ sâ n 'â a . kalabalık
ve kuvvetlice bir zümre olarak mevcudiyetleri ve rolleri hakkında
tafsilât veren satırlardır. Eğer bu mâlûmat doğru olsaydı, şimdiye
kadar tarihî kaynaklarda hiç bahsedilmeyen mühim bir hâdiseyi,
küçük bir edebî vesîka sayesinde, öğrenmiş olacaktık. Yukarıda
iyzah etmiş olduğumuz gibi, Z. V. T., CA w f î ve H. M u s t a w f î’de
1 Türk edebiyatında ilk Mutasavvıflar’ Aa. ve Türkiyat Mecmuası ndaki
mekalemizde (ayrıbasım, S. 8). Aşağıda VII. numaralı kısma bakınız.
OSMANLILAR’IN ETNİK MENŞEİ
235
mevcut ve XII. asır Horâsân şairlerinden y a k î m K û ş k a k î ’ye
ait bir manzûmeye dayanarak, Çay'ların XII. asır ortalarında K a­
ra - H 11 a y ordulariyle beraber M â v e r â ü n n e h i r’e, Büyük Sel­
çuklu imparatorluğu hudutlarına geldiklerini, Buhârâ ve Semerkand'
de muhafız kıt’alan vazifesi gördüklerini, Horasan'da. S an c a r
ordulariyle harp ettiklerini, t a r i h î b i r h a k i k a t olarak, kabûl
ediyor; ve işte buna dayanarak, XIII. asırda Ana do l u' y a . Ert u ğ r u 1 maiyyetinde gelen Kayı aşiyretinin — umumiyetle sanıldığı
gibi Oğuz /Haag’larından değil — bu Kay zümresi arasından ay­
rılmış bir kısım olduğu netîcesine varıyor. Hâlbuki M a r q u a r t ,
Osmanlılar’ın mensup olduğu Kayığ'larm, aslen moğol olup sonra­
dan Oğuz boylan arasına girmiş bir Kay zümresi olduğunu iddia
etmişti; görülüyor ki, Z. V. T.’ın mekalesinin esasını teşkil eden ve
büyük alman âliminin eski nazariyesini tâdil edilmiş bir şekilde
canlandıran cehet, işte budur. Diğer bir ifade ile, bu mühim mekalenin, ihtimâllere ve tahminlere değil doğrudan doğruya çağdaş
bir edebî metne dayanan başlıca müsbei tarafı, bu noktada top­
lanmış bulunuyor. Osmanlılar’ın Orta-Asya'daki c e d l e r i mes’elesini, şimdiye kadar bilinenlerden b ü s b ü t ü n a y r ı bir şekilde
halletmek gayesini güden, ve bizim tenkıydlerimiz neticesinde çoktanberi itibardan düşmüş olan Marquart nazariyesi'm birkaç nok­
tadan t â d i l ve i k m â l etmekle beraber esas itibariyle onu yeni­
den k ı y m e t l e n d i r m e k isteyen bu y e n i n a z a r i y e ’ nin, “ne
d e r e c e sağlam bir esasa dayandığını,, iyice anlamak için, üzerine
kurulduğu temel taşı'm, yâni, H a k i m K û s k a k î ’nin bu küçük
manzûmesini tetkıyk edelim.
X.
asırdan başlayarak, bilhassa XI - XIII. aşırlarda - hattâ daha
sonraları - yetişmiş İran şairlerinin eserlerinde, t a r i h î bakımdan
çok mühim birtakım kayıtlara, bir yığın kıymetli malûmata tesa­
düf edildiği, mâlûmdur. Tarihçiler tarafından ekseriya ihmâl edilen
bu gibi edebî metinlerden ne büyük istifadeler te’min edilebilece­
ğini, muhtelif vesiylelerle, göstermiştim1. İşte bu edebî eserlerde,
çok defa, türk k a b i y l e a d l a r ı ’na da tesadüf edildiğini pek iyi
bilen Z. V. T, öyle anlaşılıyor ki, sair tarihî kaynakların Kay'laı
hakkındaki sükûtunu telâfî için, edebî metinlere de müracaat lüzu­
1 M. F u a d K ö p r ü l ü , Anadolu Selçukluları tarihinin yerli kaynakları,
B e l l e t e n , Ç. VII, Sayı 27, S. 448 ve sonraaı.
236
M, FUAD
KÖPRÜLÜ
munu duymuş, ve nazariyesine esas teşkil eden mühim manzûmeyi
bu suretle meydana çıkarmıştır. Daima tekrarladığım bir mutâleayı
burada yine tekrar ederek söyleyimki, bu gibi manzumelerden
tarih! bir vesika olarak istifade edilmek istenince, çok sıkı bir
tarihî tenkiyd düşüncesi ile hareket etmek zarureti vardır. Çünkü,
bunlarda tesadüf edilen k a b i y l e i s i m l e r i ’nden bâzıları, şairin
yaşadığı muhitte t e s a d ü f e d i l e n yâhut o muhit ile herhangi
şekilde m ü n a s e b e t l e r i olan adlar olabileceği gibi, bâz an
da, İçtimaî realite ile hiç a l â k a l a r ı olmayup sırf eski bir edebî
an'ane'ye u y m a k maksadiyle kullanılmış olabilir1. Asıl t a r i h î
vesikalara dayanmadan, yahut, her zaman ve muhit için, sair çağ­
daş şairlerin eserlerini de tetkıyk etmeden, bunlardan a c e l e hü­
k ü m l e r çıkarmak, büyük y a n l ı ş l ı k l a r a sebep olabilir. Daha
doğrusu, filolojik ve tarihî tenkiydin bütün iycaplanna uymak, bu
gibi mes’elelerde, birinci şarttır. Bilhassa Z. V. T. ’ın yaptığı gibi,
üzerine b ü t ü n b i r t a r i h î n a z a r i y e kurulmak istendiği za­
man, bu îtinayı s o n h a d d i n e çıkarmak zarureti vardır. Hâlbuki,
şimdi çok açık bir şekilde meydana koyacağımız veçhile, Z. V. T.,
yapması kendisi için çok kolay bir filolojik tenkıyd'i hernedense
i h m â l ettiği için, istifade ettiği manzûmenin mânâ ve mahiyetini
tamamiyle t e r s a n l a m ı ş , ve bunun netîcesi olarak da, kurmak
istediği yepyeni bir t a r i h î n a z a r i y e , şimdi açıkça iyzah ede­
ceğimiz çok basit bir filolojik tenkıyd ile, kendiliğinden yıkılıvermiştir. Bakınız nasıl:
I* Z. V .T .’ın nazariyesine temel taşı vazifesini gören manzû1
Gazneliler ve Selçuklular devri şairlerinin meselâ Yağma ve ÇfgiZ kabiylelerine mensup türk kölelerinin güzelliğinden bahsetmeleri, muhitlerinden edindikleri
hakikî bir intiba mahsûlü idi. Hâlbuki, yalnız bu köleler değil, hattâ onları yetiş­
tiren bu kabiylelerin isimleri bile ortadan silindikten sonra dahi, yeni şairler, eski
üstadlarm - artık klişe hâline gelmiş olan-bu tâbirlerini, mânâlarını dahi lâyikıyle
bilmeyerek, kullandılar. XIX. asırda K a ç a r l a r sarayı etrafındaki şairlerde
bile tesadüf edilen bu gibi edebî klişelerin, artık hiçbir tarihî realiti ’yi ifade
edemiyeceği pek tabiîdir. XVI. asırdanberi tertip edilen birçok fars lügat
kitaplarında — meselâ Burhân-ı Kâfi' da — bu gibi birtakım eski türk kabiyle ad­
ları, meselâ Yağma ve Çigil kelimeleri, «Türkistan’da güzelleriyle meşhur bir yer»
tarzında iyzah edilir ki, bu, bu kelimelerin doğru mânâlarının artık unutulmuş ol­
duğunu, ve sonraki şairlerin bunları sadece bir klişe olarak kullandıklarını an­
latmağa kâfidir. Osmanlı şairleri de, o te'sir altında, ara sıra bn gibi kabiyle ad­
larını kullanmışlardır. Aşağıya bakınız ( S. 243, Not 2 ).
OSMANLILAR’IN ETNİK MENŞEÎ
237
me, onun zannettiği gibi “Sultan Sancar’ın 9 eylül 1141 de Kafvârida.
K a r a - H ı t a y l a r ’ a mağlûbiyeti münasebetiyle söylenmiş» değil­
dir. Gerçi H a m d u l l â h M u s t a w f î , böyle bir iddiada bulunuyor­
sa da 1, onun bu iddiasının t a m a m i y l e y a n l ı ş olduğu, bu hu­
susta ondan daha eski ve daha mühim bir kaynak olan, ve büyük
bir ihtimâlle ona me’haz vazifesi gören, cA w fî’nin ifadesinden kat’î
surette anlaşılmaktadır: cA w f î — galiba bu mes’elede H. M.’ ye
de k a y n a k vazifesi görmüş olan — Lubâb al-Albâb adlı eserinde,
Selçuklular devri Horâsân şairleri arasında, H a k i m K û ş k a k î ’den
bahsederken : “bu şairin ekser hicviyelerinin, S u l t a n S a n c a r ’ın
nimetlerine karşı küfranla mukabele ederek, merdlik ve insanlık
iycabı sebat ve mukavemet gösterecekleri yerde bunu yapamayan,
ve bu yüzden bu saltanatın zayıflanmasma sebep olan c e m a a t i n
a l e y h i n d e yazılmış olduğunu» söyler; ve şairin manzûmelerinden
birkaç misâl getirir2. Bu misâllerden birincisi, H. M.’ nin yalnız b e ş
b e y t i n i almış olduğu o manzûmenin d a h a t a m bir şeklidir ki,
1 H a m d u l l a h M u s t a v v f î , Nuzhat al-Kulûb, GMS, XXIII, 1,1915, S. 257:
ü ' İJıt 3j f * ıs*"—
î
1j 5 J
İ^ -^ 3 Jİ'"!'" 3 i j j ' CO «J «>J V , İ& J i
)
İ
L5a j
J
ijL-1 JJ
J
ûL^ilj İJİJ-1
42İİ. «i* * .
y ih ja
ü U I y - b & j ÜJ ‘ j\
l& ’f
j\ l i 3
Jb'JUİJ' ÜJJU ö y ?
Bu metni neşir eden İngiliz müsteşriki G. Le S t r a n g, notda bu şiirin
«Ci4ro/î’nin Lubâb al-Albâb ’ının ikinci cildinde 174 üncü sahifede münderic oldu­
ğunu» kaydettiği hâlde, orada <1 şeklinde bulunan bu ismi, kendi metninde Fag
ı3 şeklinde bırakmış, ve İngilizce tercümesinde de, bu büyük yanlışlığı yine tek­
rarlamıştır (GMS, XXIII, 2. 1919, S. 250). Mütercimin buraya ilâve ettiği bir
nottan, Y â k û t H a m a w î’nin Coğrafga Kâmûsu nda «Sogd civarında yâni Semerkand havâlisinde bir şehir ismi» olarak gösterilen Fag ismi ile bu K ay ismini
karıştırdığı anlaşılıyor ki, bu da IÇag kabiyle ismini bilmediğine açık bir misâldir.
2 M o h a m m e d cA w f î, Lubâl a l-A lb â b , edited by E. G . Br ovvne,
Vol II. London 1903, S. 174-175. cAwfî’nin metni şudur:
y
4" J&Sy'
T 3
«JUlalj £
j
ı _ i s ! J
(Js*3_/*' ^ l ö »
Ij j \
«
i_l
4?"
i 'j '
Sİ
j l »1j M j
3
t 3 ,y
j P d — C m jJ ^ C —1
O
ı£ j** c J j a
. jl 2
* <3Jf* £.3^ **
yr
3
ıJUlJ
»U jJI
3
jU -il
t"
3
ıs j\ j
Bandan sonra, yukarıda zikredilen bir manzûme ile ikinci bir manzûme daha
kaydedilmekte, ve onun, daha bu mahiyette birçok manzumeleri bulunduğu, fakat
bu kadarla iktifa edildiği beyan olunmaktadır.
T
I
J»
M. FUAD KÖPRÜLÜ
238
Z. V. T.’m nazariyyesine e s a s teşkil eden tek vesika, işte budur.
Gerçi cA w f I’nin ifadesi, bu manzûmenin hangi tarihî hâdise mü­
nasebetiyle yazıldığını müphem bırakıyorsa da, bunun Kara-Hıtaylar’m Kafvân zaferi münasebetiyle değil, 548 de H o r â s â n O ğ u z l a r ı ’ nm isyanını bastırmak isteyen Selçuklu ordusunun inhizamı
ve S a n c a r’ın e s a r e t i dolayısiyle 1 söylenmiş olduğu, metindeki
birtakım sarâhat ve delaletlerden derhâl ve kolaylıkla istidlâl
olunabilmektedir:
4>
j jlılT j Jj jl
jL->\
J
j jb
js-l,
•e»- S ijf'iij,
j jj- o-ti
jl
u
L^jj j
jj
jl
j
j*" j j citlSi
“■**}}j
j] t c j%£
jL ı l jj jIS j
j
y - (•l'j t
c-AU
^ jl > r
jL ıl c—o jl JAJ ÖJ-K Mi-J-
jjl—
tflj^ jb # j
jr,
^Uaîlj tUU_5
j
a>Am*^1
j j » ' & ^rj>
Bütün H o r â s â n şehirlerinin O ğ u z adını duyunca korkula­
rından nasıl titrediklerini ifade eden ve tarihî hakikate de uygun olan
bu manzûme okununca, bunun Kara-Hıtaylar harbine değil, O ğ u z
ı s y a n ı ’na ait olduğu, hiçbir iyzaha lüzum kalmadan, kendili­
ğinden kat’î surette anlaşılıyor. CA w f î’nin, yine bu şaire ait olarak
nakil ettiği ve a y n ı v e s i y l e i l e söylendiğini tasrih eylediği ikinci
manzûme de, yine bu O ğ u z i s y a n ı münasebetiyle söylenmiştir
ki, burada Belh şehrinin Oğuzlar tarafından zaptedildiği zikir olun­
duğu gibi, ayrıca, âsî Oğuz reislerinden biri olduğunu bildiğimiz
T u j:i B e y ’in ismi de geçmektedir:
(J ’ j î j l *
f l o J o Ij
^ 5 J J ıS J
J ’J j U ‘ 3
(J ’ j J Z
(J’ J* J~
3 c ^ j >J
jL >
b
J~ j f
jlj^
jJ~>l
0
J l oO.'U
v b 1**, ûr* j \
1 YUlarca süren bu büyük O ğ u z i s y a n ı hakkında tafsilât için bakınız:
M. F u a d K ö p r ü l ü , Anadolu Selçukluları tarihinin yerli kaynakları, B e l ­
l e t e n , C. VII, Sayı 27, S. 478-483.
239
OSMANLIMAR’IN ETNİK MENŞEİ
‘A w f î’nin ifâdeleri ve bahis mevzuu olan manzûmenin tam metni
karşısında, H. M u s t a w f î’nin bunu Kara-Iiıtaylar harbine ait san­
masının ne kadar y a n l ı ş olduğu, kat’î surette anlaşılıyor*. Z. V.
1 CA w f î, eserinin birinci cildinde, bu devrin şöhretli âlimlerinden ve nüfuz­
lu ricalinden olup K â iî’l-Ku&âtlık vazifesinde bulunan ve muhtelif eserlerinden baş­
ka Mak&mât-ı Hamîdî'ai o devrin en parlak nesir örneklerinden sayılan B e 1 h’ 1 i
H a m î d e d d î n <ö m e r b . M a h m û d’dan bahsederken, onun sair bâzı manzûmeleriyle beraber, bir kıt’asım naklediyor; ve bunun, S a n c a r’m Kara-Hıtaglar’a mağlûbiyeti münasebetiyle söylenmiş olduğunu anlatıyor ki, şair burada
H a k î m K û ş k a k î ’yi rüyada gördüğünü söylemekte ve manzümesini güya on­
dan rivayet etmektedir ( A yni eser, C. I, 1905 S. 200). Manzûme şudur:
bVj
sL~* öOjV*
3 L8
ö j i j; j;
JcS*j - i oL».
\J*3*
■! ' « < 3
^
j mj
i
o û jj T
,lu*«
-uMVI AİlV£ £*£\jr
ol*--
A'.TâC^»
jUT «-.AcaJ iJ*!j
Bu manzûme pek açık olarak gösteriyor ki, H a m î d î’nin güya K f i ş k a k î ’
nin ağzından söylediği bu küçük şiir, â s î O ğ u z l a r karşısında firar eden Sancar
ordusunun «sözde kahramanları» aleyhindedir; ve cAwfî’nin bunu Kara-Hıtaglar har­
bine ait zannetmesi, tamamiyle yanlıştır. Belki de, son beyitte k â f i r l e r’den bah­
sedilmesi, onu bu hususta şaşırtmış olmalıdır. Eski iltikatçı ( compilateur) müellif­
lerin, yazılarında t e n k ı y d fikrinden ne kadar mahrum olduklarına bn da bir de­
lildir. Bunu gördükten sonra, H. M u s t a w f î’nin yukarıda bahsettiğimiz yanlış­
lığını hayretle karşılamağa bir sebeb kalmıyor. Mamafih bu yanlışlık, bu esere
pek kıymetli haşiyeler yazan M î r z â M o h a m m e d K a z v î n î ’nin gözünden
kaçmamıştır. Onun bu husustaki mutalealarını olduğu gibi tercüme etmeyi,
yukanki iyzahlanmızı tamamiyle te’yit ettiği cehetle, faydalı bulduk: «Bu manzûmenin Kara-Hıtaglar’a. karşı uğranılan mâlfibiyet dolayısiyle yazıldığını ifade eden
cA w f î ve bu hususta ona uyan sair tezkereciler, büyük bir hatâya düşmüşler­
dir. Zira umumiyetle kabûl edildiği gibi, H a k î m K û ş k a k î’nin Sancar emir­
leri aleyhindeki hicviyeleri, tamamiyle, Oğuz isyanı’na aittir ki, 548 de başlamış­
tır; K a z î H a m î d e d d î n burada yine K û ş k a k î ’nin ağzından S a n c a r ’m
emirlerini hiciv etmektedir. Bu şairin ilk mısramdan, bunun, Kûşkakî’nin ölümün­
den sonra söylendiği anlaşılıyor. Bu îtibarla, 536 da yâni Oğuz isyanından 12 sene
evvel vukua gelen K a r a-H i t a y l a r’m zaferine ait olmasına imkân yoktur. Ha­
kikat şudur ki, H a m î d î’nin bu kıt’ası da, yıllarca süren ve H o r â s â n ’ın harap
olmasına sebep olan O ğ u z i s y a n ı hakkında söylenmiştir; esasen bu manzû­
menin buna ait olduğunu anlatan sarahatler de vardır: Evvelâ Gaz isminin tas­
rih edilmesi, İkincisi «»ajjî
il y f
mısraının ancak O ğ u z l a r ’a ait
olabileceği; çünkü, iptida Sultan’ın tebeası oldukları hâlde nankörlük ederek ona
isyanda bulunanlar, onlardır; K a r a-H 1 1 a y 1 a r hiçbir zaman Sancar’ın nimetini
yemiş, onun tebeası olmuş değillerdi ki nankörlükleri bahis mevzuu olsun». M. M.
240
M. FUAD KÖPRÜLÜ
T. eğer y a l n ı z Nuzhat al-Kulâb'\ı görmüş olsaydı, manzûmenin
oradaki e k s i k şekli ve H. M.’nin y a n l ı ş mutaleası,kendisini şa­
şırtabilirdi. Hâlbuki, bu metni neşreden G. L e S t r a n g e , haşiyede
bu manzûmenin CA w f î’nin ikinci cildinin 174 üncü sahifesinde de
bulunduğunu kayıd etmiştir ki, Z, V. T.’m, galiba bunu göz önünde
tutarak Lubâb al-Albâb’a da müracaat ettiği, mekalesinde manzû­
menin ilk mısramı H. M.’nin eserinden nakil ederken, bunun başın­
daki
kelimesinin yanına CA w f î’deki metinde mevcût II kelime­
sini de yazmasından anlaşılıyor1. Böyle olduğu hâlde, CA w f î’deki
manzûmelerin hiç şüphe götürmez sarih delâletlerine rağmen, H.
M. ’nin yanlış mutâleasına nasıl olup da aldandığını, ve bu man­
zûmelerin hiçbir ş ü p h e y e yer bırakmayan sarâhatlerinden nasıl
gaflet ettiğini, hâlâ bir türlü halledemiyorum.
II* Burada Z. V. T.’ ın yanıldığı diğer bir noktayı daha teba­
rüz ettirmek isterim: o, K û s k a k î ’nin manzumesinde zikredilen
Kâsân, Tatar ve Kay’ lan “K a r a - Hı t a y l a r ordusunda mevcut un­
surlar* gibi telâkkıy etmiştir. Hâlbuki, şimdi bu şiirin Oğuz ısyant
münasebetiyle söylenmiş olduğu meydana çıkınca, Z. V. T.’ ın
tercümesine göre, bu unsurlann, S a n c a r ordusunu mağlûp eden
H o r â s â n O ğ u z l a r ı arasında bulunmaları iycap eder ki, bu­
nun da i m k â n s ı z l ı ğ ı ve mânâsızlığı meydandadır. Görülüyor ki
Z. V. T. bu manzûmeyi yanlış anlamış ve yanlış tercüme etmiştir.
Çünkü, bu manzûmenin hangi hâdise üe alâkalı olduğunu hiç bil­
mesek ve elimizde sadece Z. V. T.’ m mekalesine nakil ettiği ilk
iki beyit mevcut olsa bile, bu Kâsân, Tatar, Kay'\ann “düşman ta­
rafında» değil, “S a n c a r maiyyetindeki ordu içinde» bulundukları,
K a z v î n î, bundan sonra, bu manzûmede bahsedilen siğahlar giyinmiş askerler
( ıfj>, ■>'r- • V ') ifadesinin de O ğ u z l a r’a ait olduğunu, çünkü onların s i y a h r e ­
n k l i e l b i s e giydiklerini ilâve ederek, K û ş k a k î hicivlerinin de, «Oğuzlar’dan
kaçan Sancar emirleri’ nin bu firarları münasebetiyle söylendiğini» tekrar ediyor
( agni eser, C. I, S. 344, 345 ). Göçebe Oğuzlar arasında sigah rengin bir ş i a r
olduğuna ait tarihî ve edebî kaynaklarda bir yığın malûmat varsa da, burada
ondan bahse lüzum görmiyoruz ( bu hususta Islâm Ansiklöpedisi’ap yazdığımız
B a g r a k maddesine bakınız). Z. V . T, eğer bu haşiyeye dikkat etmiş olsaydı,
yapmış olduğu hatânın mahiyetini kolayea anlardı.
1 Labûb al-Albûb metninde doğru olarak U şeklinde yazılan bu kelimeyi,
Z. V . T, mekalesine
şeklinde almıştır ki, vezni bozmaktadır. Esasen bu küçük
mekalede bu ç o k e h e m m i y e t s i z nüsha farkını tesbit etmeğe niçin lüzum
görüldüğünü de anlayamadım.
OSMANLILARIN ETNİK MENŞEİ
241
ve bunların birer “ kabiyle teşekkülü» değil, “tek tek satm alına­
rak yetiştirilmiş köleler» olup, devletin en mühim mevkilerine çıka­
rılmış bulundukları, manzûmeden kolayca anlaşılabilirdi.
m . H. M u s t a w f î ’nin yanlış tefsirine aldanan Z.V.T.’m ,yeni
ve çok car'etli bir tarihî nazariye kurmak için kullandığı bu yegâne
edebî vesîkayı, filolojik ve tarihî tenkıydin en i p t i d a î esaslarına
bile riayet etmiyerek, kullandığı ve hattâ, ilk beyti dahi y a n l ı ş
anladığı, işte böylece kat’î olarak meydana çıktıktan sonra, artık
t e m e l s i z k a l a n bu yeni nazariyenin,“müdafaa edilebilecek hiç­
bir tarafı bulunmadığı» emniyetle söylenebilir. Şimdi, bu tenkıydimizi tamamlamak için, K û ş k a k î ’nin manzumesinde “Sancar or­
dusunda mevcudiyetlerinden bahsedilen» Kâsân, Tatar, ve Kay'lar
hakkında biraz mâlûmat verelim:
K û ş k a k î’nin açık ifadesine göre, bunlar, Sultan S a n c a r ’ın
kölelerinden olup teker teker Ijorâsân'da. büyük bir îtina ile büyü­
tülmüş, maddî ve mânevî nîmetlere, lutuflara mazhar edilmiş, ken­
dilerine îkta\ax verilmiştir. Bilhassa cA b b â s î l e r ’den başlayarak,
Yakm-Şark’ta kurulmuş bütün İslâm ve türk devletlerinde, Sâ mâ ni 1e r ’ de, G a z n e 1i 1er’de, B ü y ü k S e İ ç u k 1u 1a r ’da veonların
bütün istitâlelerinde gördüğümüz, eski ismiyle g u l â m ve sonraki
adiyle m e m l û k sistemi’nin, mahiyeti, muhtelif şekilleri, inkişafı, bu
sistemin doğup böyümesinde müessir olan t a r i h î ve c o ğ r a f î
âmiller, şimdiye kadar ciddî bir şekilde tetkıyk edilmiş değildir.
Hâlbuki, Ortaçağ İslâm ve türk devletlerinin s i y a s î b ü n y e ­
l e r i n i , ve umumiyetle bu devir t a r i h i n i , lâyikıyle anlayabilmek
için, bu mes’elelerin ciddî bir şekilde a y d ı n l a t ı l m a s ı , birinci
derecede bir ihtiyaçtır.
Bu husustaki tetkıyklerimizin neticelerini yakında neşretmek
ümidinde olduğumuz için, burada bu büyük mes’eleden bahsedecek
değiliz. Yalnız, kısaca şunu söylemekle iktifa edelim ki, menşei
itibariyle tribal bir devlet olan S e l ç u k l u devleti, S â m â n î l e r ’in ve G a z n e l i l e r ’in siyasî ve İdarî an’aneleri te’siri altında,
sür’atle büyük bir İslâm imparatorluğu mahiyetini almış, ve bunu
iycap ettiren tarihî zaruretler, hattâ daha ilk hükümdarlar zamanın­
dan başlayarak, g u l â m s i s t e m z’nin bu imparatorlukda dahi ç o k
g e n i ş bir nisbette tatbıykım intaç etmiştir. Muhtelif S e l ç u k l u
ş û b e 1e r i, hâkim oldukları sâhalann coğrafî mevkilerine ve ticarî
Belleten: C. VII*, F. 16
24 2
M. FUAD KÖPRÜLÜ
münasebetlerine göre, t ü r l ü u n s u r l a r a mensup kölelerden mü­
rekkep askerî kıt'alar teşkil ediyorlardı, işte H o r â s â n S e l ç u k ­
l u l a r ı ’ nda, henüz islâm medeniyeti dairesine girmemiş muhtelif
t ü r k ve mo ğo l kabiylelerine mensup kölelerin m ü h i m b i r k e m ­
in i y e t teşkil etmeleri, bundan dolayıdır. Hükümdarların, prenslerin,
büyük devlet adamlarının, doğrudan doğruya kendi şahıslarına bağlı
muhafaza kıt’alarım, yâni hassa kuvvetlerini teşkil eden bu köleler
arasından, devletin en büyük askerî ricali, en yüksek vali ve ku­
mandanları yetişirdi1.
Muhtelif zaman ve mekânlardaki t ü r k devletlerinde bu kölele­
rin en çok hangi e t n i k z ü m r e l e r e mensup olduğunu öğrenmek
için, dar mânasiyle t a r i h î kaynakların yardımı pek azdır. Bun­
dan dolayı, bu eksikliği tamamlamak için, sair edebî kaynaklara,
m u h a z a r â t , a h l â k ve s i y a s e t kitaplarına, şaiirlerin dîvân­
larına müracaat etmek, ve bu köleler arasından yetişmiş büyük
\
1
Daha Sâmânîler zamanından başlayarak Gazneliler ve Selçuklular devir­
lerinde bu k ö 1 e 1 e r’in nasıl tedarik edildikleri, nasıl yetiştirildikleri, devletin en
yüksek mekamlarına geçmekte nasıl İdarî bir hierarcbie ye tâbi oldukları, muhtelif
tarihî kaynaklarda iyzah edilmektedir. İslâmî bir terbiyeye ve tamamiyle askerî, sıkı
bir disipline tâbi tutulan bu köleler arasında, azçok İlmî ve edebî kültür sahibi
olanlara da, arasıra tesadüf edilirdi. Bunlar, cismanî ve ruhî kabiliyetlerine göre,
lâyık oldukları mertebelere yükselirlerdi. Sıkı bir İçtimaî eleme ( silection) netice­
sinde mevki kazanabildikleri için, bu köleler arasından, mahir kumandanlar, kud­
retli idare ve siyaset adamları, ve nihayet, büyük d e v l e t k u r u c u l a r ı yetiş­
miştir ' . G a z n e l i l e r , D e h l i T ü r k s u l t a n l ı ğ ı , ve nihayet Mısır-Suriye
M e m l û k i m p a r a t o r l u ğ u , etnik bakımdan Türkler’e tamamiyle veya kısmen
yabancı sâhalarda, bir avuç memlûk kuvvetinin kurduğu kudretli siyasî teşek­
küllerdir. Ortaçağ türk devletlerinin siyasî ve idari bünyelerine göre, büyük
devlet adamlarından her birinin, doğrudan doğruya kendi parasiyle satın aldığı
memlûklerden mürekkep bir maiyet kuvveti bulundurması, zaruriydi. Büyük vezir
N i z â m al-M S 1 k’ün köleleri o kadar mühim bir kemmıyet teşkil ediyorlardı ki,
onun ölümünden epey zaman sonra bile, askerî ve siyasî bakımlardan ehemmi­
yetli röller oynayabilmişlerdi. öldürülen emirlerin yahut saltanat ailesine men­
sup prenslerin köleleri, hükümet tarafından, ya hükümdarın h a s s a kuvvetine
ilhak edilmek, yahut, muhtelif emirler ve prensler arasında dağıtılmak suretiyle,
toplu olarak m u h a l i f b i r r o l oynayabilmelerine karşı geliniyordu. Elde mev­
cut, oldukça zengin kaynaklar sayesinde, bu büyük mes’ elenin - şimdiye kadar
yapıldığı gibi dar bir çerçive içinde değil, fakat bütün Ortaçağ boyunca u m u m î
ve m u k a y e s e I i bir surette - tetkıyk edilerek tamamiyle aydınlatılması kabil
olduğu hâlde, eski göreneklerden ayrılamıyan dar görüşlü tarihçilerin şimdiye
kadar bunu tetkıyk lüzumunu hissetmemeleri, hayretle karşılanacak bir şeydir.
OSMANLILAR'IN ETNİK MENŞEİ
243
ricalin biyografilerine, yahut, bâzan onların isimlerine ilâve edile­
rek etnik menşe’lerini açıkça gösteren l â k a b’larma müracaat etmek
mecburiyeti hâsıl olur. Muhazarât, ahlâk ve siyaset kitaplarında,
daha ziyade, kölelerin mensup bulundukları etnik zümrelerin müş­
terek psikolojileri hakkında bilgilere, bu sistemin nasıl tatbîk edilmesi
lâzım geldiği hakkında siyasî ve idarî mutalealara tesadüf olunur
Dîvân'larda ise, onlann ekseriyetle hangi etnik zümrelere mensup
olduklarına, siymâlarının şekline, kostümlerine ait kıymetli mâlûmat
vardır. Gazneliler ve Selçuklular devirlerinde - hattâ daha sonraki
devirlerde- yetişen şairlerin manzûmelerinde, çok defa, büyük bir
ekseriyeti muhtelif T ü r k- ve kısmen M o ğ o l - zümrelerine mensup
olan bu kölelerin güzelliklerinden, yahut, başka hususiyetlerinden
bahis olunur. Muhtelif türk sülâlelerine mensup hükümdarlara takdim
edilen kasîde'letâs, türk kölelerinin g ü z e l l i k l e r i n i tavsif ile
başlayan manzûmelere—daha G a z n e l i l e r devri şairlerinden baş­
layarak— sık sık tesadüf edilmektedir 2. işte bütün bu gibi e d e b î
1 Büyük arap edîbi C â h ı z’ın ca b b â s î ordularında mühim bir rolleri olan
muhtelif kavimler ve o arada T ü r k 1 e r hakkında yazdığı şeylerden başlıyarak,
Siyâsetnâme ve KâbSsnâme gibi birçok eserlerde, bu hususta çok dikkate de­
ğer malûmata tesadüf edilir. Osmanlı tarihçileri arasında, Gelibolulu CA 1 î’nin
Kûnh al~Ahbâr’mda. bn hususta çok mühim bir fasıl vardır. Uzun zamanlardanberi
hazırlamakta olduğumuz « Ortaçağ Türk dünyasında milliyet şaûrunun tekâ­
mülü » adlı tetkıykımizde, Ortaçağ esnasında umumiyetle İ s l â m k a v i m l e r i nde kavmiyet şuûrunun inkişafı mes’elesinden de toplu bir şekilde bahsedil­
miştir. Bn hususta şimdiye kadar yazılan şeylerin ç o k b a s i t ve hemen umumi­
yetle y a n l ı ş olduğunu söylemek mübaleğalı olmaz. Yalnız, Su'û b î y e ceryanı
hakkında garp müsteşrıklan tarafından çok ciddî tetkıykler yapılmış olduğunu
îtirâf etmek lâzımdır (bu hususta bibliyografya malûmatı için bakınız: W . B a r t h o l d ve F u a d
K ö p r ü l ü , İslâm medeniyeti Tarihi, İstanbul 1940, S.
168— 176).
2 CU n ş u r î ve F a r r u h î gibi ilk Gazneliler devrinin büyük İran şairle­
rinde rastladığımız bu gibi manzûmelerin, Selçuklular devrinde ve onları tâkib
eden sair türk sülâleleri zamanında İran, Hindistan ve Mâverâünnehir’de pek
ziyade çoğaldığını görüyoruz: XII. asır şairlerinden A b u ’l M a câ l î a l - R â z î ,
Ş a h â b e d d i n A h m e d S e m e r k a n d î , Zafer-i H e m e d â n î , Süzenî-i
N e s e f î ve daha bu gibi birtakım şairlerin, hamilerinin saraylarındaki « çekik
gözlü» türk kölelerinin g ü z e l l i k l e r i n i medih ile başlayan kasideleri, buna
bir misâldir. Sonraki asırlarda da kuvvetle devam eden ve nihayet acem şiirinde
bir nevi edebî klişeler vücude getiren bu tabiî cereyan, yukarıda söylediğimiz gibi,
menşei itibariyle, bir rialHâ’ ye dayanıyordu. Hâlbuki XVI. asırda Baburlular sara­
yında yaşayan bir şairin S fi z e n î ’ye nazîre olarak yazdığı bir kasidede, tıpkı
onun gibi, XII. asırda türk kölelerinin mensup oldukları k a b i y l e l e r ' d e n bah-
244
M. FUAD
KÖPRÜLÜ
vesîkalar sayesinde, muhtelif zaman ve mekânlardaki türk devlet­
lerinde, kölelerin en ziyade h a n g i u n s u r l a r a mensup olduk­
larını tesbit ve tâyine muktedir olabiliyoruz.
XII.
asırda tforâsârida S u l t a n S a n c a r ’ın köleleri arasında
Çinli, Tatar, Kâsân, Kırgız, Yağma, Gaz, Kıpçak, Kimak (Yemak)
gibi unsurlar arasında ÂTay’lann da bulunduğunu, K û ş k a k î ’ nin
yukarıki küçük manzûmesinden öğrenmiştik. Yine CA zu/ ı ’nin eserin­
de nakledilen ve Z. V. T. ’ın gözüne çarpmayan diğer bir manzûme
de bunu te’yit ediyor: yine XII. asırda S e l ç u k l u l a r devrinde
yetişmiş Rey’li şair A b u ’l M a ' â l î a l - R â z î — cA w f î ’de tasrih
setmesi ise, sırf bir edebî avîane'nin devamından ibarettir ( tıpkı S û z e n î ’nin
eseri gibi, arasıra tfirkçe kelime ve cümleleri de ihtiva eden bu manzûme, bir
nevi farsca-türkçe mûlemmâ’ dır; bu manzûme için B a d â v u n i ’nin «Bibliotheca
İndica» külliyatında çıkan Muntahab al-Tavârîh’ine bakınız). Mamafi XIII- XIV.
aşırlar şairlerinde, pek tabii olarak daha evvelki şairlerde tesadüf edilmeyen, bâzı
y e n i kabiyle isimlerine de tesadüf edildiğini, ve bundan dolayı tarihî bakımdan
bunlardan da istifade olunabileceğini, unutmamalıdır. Buna mümasil şeylere, şüp­
hesiz çok daha nadir olarak, arap edebiyatı mahsûllerinde de tesadüf ediliyor :
İran Moğolları devrinde, türlü türlü sebeplerle Memlûkler imparatorluğu’na iltica
ederek yerleşen Ograt ’lardan bir güzel hakkında M a k r î z î ’nin naklettiği T a k î y e d d î n a l - S u r f i c î ’nin arapca- türkce müllemmâ bir kıt’ası, bunların
moğolca değil türkce konuştuklarını anlatmak bakımından, büyük bir tarihî
ehemmiyeti haizdir ( Hıfaf, Mısır basması, C. II, S. 23 ). Edebî kaynaklara göre
XI - XII. asırlarda türk köleleri, en ziyade şu kabiylelere mensupdular : Bulgar,
Tatar, Çigil, Kıpçak, Halluh ( Karluk ), Gaz ( Oğuz ), Kay, Yemak ( Kimak ),
Yağma, Hazar Türkmen. Umumî olarak Türk adına daima tesadüf edildiği gibi,
nadir olarak da Çin, Hatay, Hırhız ( Kırgız ) isimlerine de tesadüf edilir ( bakı­
nız : F u a d K ö p r ü l ü , Yeni Farisîde Türk unsurları, T ü r k i y a t M e c m u ­
a s ı , C. VII - VIII, İstanbul 1942, S. 6 ). F i r d e v s î’nin Şahnâme’ sinde bu zik­
redilen kabiyle isimlerimn bâzılanndan başka, Kümiçi
adına da tesadüf
edilmektedir ki, Şahnâme ’de mevcut bütün kelimelerin tam bir îndeks ’ini yapan
F r i t z W o 1 f f, bu kelimeyi, İran filolojisi ile meşgul bütün filologlar gibi.
Kamec şeklinde yanlış okumuş, ve mahiyetini anlamıyarak umumî surette « düş­
man » mânâsını vermiştir ( Glossca- zu Firdosis Schahnâme, Berlin 1935 ). Hâl­
buki, bütün lngat kitaplarında bu mânâda iyzah edilen ve muhtelif tercümelerde
de tabiî bu suretle geçen bu kelimenin, bir s ı f a t değil, HottaF da yaşayan bir
k a b i y l e a d ı olduğu - M a k d î s î , B a y h a k î, G a r d î z î ğibi kaynaklar
i l e N â ş ı r H u s r e v’in Vech-i Dîn’inde zikredilmesi itibariyle - Gazneliler
tarihi ile uğraşanlar arasında eskidenberi mâlûmdur ( V . M i n o r s k y , Hudâd
al-^Âlam, GMNS, 1937, XI, S. 361-368; W . B a r t h o l d , Turkestan down to the
Mongol Invasion, GM NS.V, 1928, S. 70, 248,297, 298, 301. V . M i n o r s k y , bu
Türk kabiylesi hakkında mühim malûmat vermektedir).
245
OSMANLILAR’IN ETNİK MENŞEİ
edilmemekle beraber Sultan M e s cûd b. M o h a m m e d S e l ç u k î’ye verildiğim kuvvetle tahmin ettiğim — bir kasidesinde, onun
muhtelif unsurlara mensup köleleri arasında Kırgız, Çinli, Yağma,
Tatar, Oğuz, Âzppa&’lardan başka, K a g ’ların da mevcut olduğunu
tasrih etmektedir1:
jU j
j
_>İ4* Û \ (S 'J j
3
y
j l j j j j l _J
^ L l o l j l ojü â i
CJ
S jk ıj
ç . —a
j&j b*
(jL te ü - j
4».
j& j
j l _j_)jjl
^y \
Umumiyetle Gazneliler ve Selçuklular devri şairlerinin, yukarıda
adı geçen muhtelif t ü r k ve m o ğ o l zümrelerinden s ı k s ı k
bahis ettikleri hâlde, /Tat’lardan pek az bahis etmeleri, bu zümre­
ye mensup kölelerin diğerlerine nisbetle d a h a az olduklarını
anlatabilir. Ben, şimdiye kadar, G a z n e l i l e r devri şairlerinde
Kag adına hiç rastlamadığım gibi, S e l ç u k l u l a r devri eserle­
rinde de, I< û ş k a k î ve R â z î’nin bu iki manzûmesi müstesna
olmak üzere, başka bir kayda tesadüf edemedim. Mamafih, X-XII.
asırlar İran şairlerinin dîvânları bu bakımdan metodik surette araş­
tırılacak olursa, daha başka kayıtlara tesadüf edilmesi imkânsız
değildir2. R â z î’nin ATcn/’lardan bahseden bu manzûmesi, onların
S e l ç u k l u saraylarında k ö l e o l a r a k bulunduklarını te’yid
etmek suretiyle, Z. V. T. ’m bu husustaki nazariyesi aleyhine y e n i
b i r d e l i l daha t e ş k i l ediyor.
1 CA w f î, Lahâb al-Albâb, II, S. 232 - 236. Bunun, SelçukluSultam M e s’û d b. M o h a ra m e d’e ait olduğunu, kasidedeki « J j1
yii» »
mısramdaki Abu'l Fath lâkabından istidlâl ettim; çünkü bu lâkab, bilhassa bu
Sultan’ın ve daha evvel de M e 1 i k ş â h ’m Iâkablarından idi ( Ş a d r e d d î n
cAli, Akbâr'ud-Dezulat is-Salcûkıyya, M. İ k b â l neşri, Lâhor. 1933. S. 56, 200).
Bu şairin yine cA w fî tarafından zikredilen A b u ’l H a ş a n cA l i namına diğer
bir kasîdesi de, bunun M e l i k ş â h devrine mensup olamıyacağmı, ve ancak
M e s ’ ûd devri şairlerinden sayılabileceğini, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak
bir surette anlatmaktadır (M. İ k b â l tarafından neşredilen bn eserin mukaddi­
mesine bakınız ).
2 Tarihçilerin, sadece mahdut kroniklere bağlı kalarak, Sair her türlü e d e b î
k a y n a k l a r a hiç ehemmiyet vermemelerinden dolayı, tarihî tetkıyklerin ne
kadar e k s i k kaldığını, ve bilhassa içtimai tarih araştırmalarında bu gibi edebî
kaynakların kuru vekayinâmelerden daha ehemmiyetli olduğunu, Anadolu Selçuk­
luları tarihinin yerli kaynakları adlı mekalemde, birçok sarih misâllerle, an­
latmağa çalışmıştım.
246
M. FUAD
KÖPRÜLÜ
VI.
BU NAZARİYENİN
“ K A K/’LARIN ANADOLU1 Y A
TENK1YDİNE
DEVAM >
XIII. ASIRDA GELDİKLERİ» İDDİASINI
ÇÜRÜTEN FİLOLOJİK, TOPONİMİK VE TARİHÎ MUHTELİF DELİLLER.
XI.
asır içinde M. K â ş ğ a r î , a l - B î r û n î , Ş. T- M a r w a z î
gibi müelliflerin Uzak-Şark sâhasında bulunduğundan bahsettik­
leri /T a t’ların, XII. asır ortalarında Horâsân hudutlarına kadar gel­
dikleri, ve an’aneye göre O s m a n 111a r’ın ceddi sayılan K ayıların
da b u n l a r a m e n s u b olduğu hakkmdaki Z. V. T. nazariyesinin, bir tek e d e b î vesikanın y a n l ı ş tercüme ve tefsirine da­
yanmış olduğunu anladıktan sonra, yine bu nazariye ile alâkalı b i r
ik i m e s ’e 1e üzerinde biraz durmak, faydasız olmıyacaktır sanınm.
Z. V. T., O s m a n l ı l a r ’ın, daha XI. asırda O ğ u z boylan ara­
sında gösterilen K a y ı ğ boyuna mensup olamıyacaklannı isbat et­
mek için, ayrıca bâzı mutaleâlarda v e i s t i d l â l l e r d e bulunuyor.
Nazariyesini istinad ettirdiği temel taşının yâni yegâne müsbet
delilinin mahiyetini meydana koyduktan sonra, bu hususta başka
tenkıydlere ihtiyaç kalmıyorsa da, arkadaşımızın bu menfî mahi­
yetteki istidlâlinin de y a n l ı ş l ı ğ ı ’m göstermek, osmanlı tarihi­
ne âit bu ehemmiyetli mes’elenin diğer bir cepheden daha aydın­
latılması için, lüzumsuz sayılamaz.
Kayığ = Kayı'lsrm, daha İslâmlığın zuhûrundan evvel, Horâsân
hudutlarında, ve CA b b â s î 1e r devrinde de B i z a n s serhadlerindeki cabbâsî ordularında bulunduklarını kabûl eden Z. V. T.,
bunların “S e l ç u k l u l a r devrinde On - Asya'da bulunduktan ya­
hut Anadolu'ya, geldikleri hakkında ortada hiçbir d e l i l b u l u n ­
ma d ı ğ ı n ı „ söylüyor; ve bu isime yalnız “Y a z ı c ı o ğ 1u CA 1i’nin
XV.asırda Ib n B î b î’nin türkçe tercümesine yaptığı ilâveler arasında
tesadüf olunduğunu,, ifade ederek, buna da tarihî bir kıymet atfetmi­
yor; ona göre, “ 1230 yılında Ertuğrul’un idaresi altında Anadolu'ya
gelmeden evvel, /T at’lar, gerek Selçuklular ve gerek Hwârizm li1e r ’ce meçhûl idiler„. Tarihî kaynaklarda Kayılar hakkında bir kayda
tesadüf edilememesinden dolayı bu netîceyi çıkaran Z. V. T., E r t u ğr u l maiyetindeki Kayı'lasm, Oğuz K a y ı ğ'larından değil, ancak
“XII. asırda K a r a - H ı t a y l a r tarafından Horâsân hudutlarına ka­
dar getirilmiş Uzak-Şark K a şiarından,, olabileceğine hüküm ediyor;
OSMANLILAR'IN ETNİK MENŞEİ
247
ve gerek bugünkü Hazar-ötesi Türkmenleri arasında, gerek Ana­
dolu kaynaklarında Kayığ şekline değil Gay, Kay, Kayı şekilleri­
ne tesadüf edilmesini de, aynca bir delil olarak kullanmak istiyor.
Bu nazariyenin esasını teşkil eden “XII. asırda Uzak-Şark /T a t’la­
rının Horâsân hudutlarına gelmeleri „ iddiasının esassı zl ı ğı nı yu­
karıda etraflıca iyzah ettiğimiz için, şimdi, fer’î mahiyette olmakla
beraber, diğer ik i i d d i a ’nın mahiyetini de filoloji ve tarih ba­
kımlarından tetkıyk edelim.
I. Yukarıda söylediğimiz gibi, Kayığ isminin sonundaki “g„ sesi­
nin düşerek Kayı şeklini alması, o ğ u z c a ’ da umumiyetle tesadüf
edilen bir f o n e t i k hâdisedir; ve elde meselâ M. Kâşğarî gibi dil
tarihine ait vesikalar bulunmasa bile, oğuzca’da Kayı şeklinin
eski bir Kayığ şeklinden geldiği, filoloji bakımından bir bedahet
gibi telâkkıy olunabilir. Hâlbuki daha X. asırdanberi tesadüf edi­
len IÇay şeklinin doğrudan doğruya Kayığ şeklinden gelemiyeceği
ve mutlaka mutavassıt bir Kayı şeklinden sonra meydana çıka­
bileceği, filoloji bakımından muhakkaktır. Yâni, dil tarihi bakı­
mından, Kayığ < Kayı < Kay silsilesindeki şekillerden birincisi­
nin en e s k i ve sonuncusunun en y e n i olması iycap eder; nitekim,
M. K â ş ğ a r î (X I. asır) de birinci, eski osmanlı kroniklerinde
(X V . asır) ikinci, bugünkü Amu-Darya Türkmenleri arasında da
üçüncü şekle tesadüf edilmesi, bu filolojik prensibin tarihî vesîkalarlar da te’yit edildiğini çok açık olarak gösteriyor. E r t u ğ r u l
maiyetindeki Kayt'lar, Kayığ'lara değil de Kay'Iara mensup olsay­
dılar, eski kroniklerde bu s o n ş e k l i n muhafaza edilmesi iycap
ederdi; çünkü tükrçede, Kay adının Kayı olmasını iycap ettirecek
hiçbir fonetik kâide yoktur; ve işte bu sebeple, buna mümasil bir tek
lisanı hâdise dahi gösterilemez. îşte görülüyor ki Z. V. T.’ın eski
Marquart nazariyesi’m ve kendi iddiasını müdafaa için istinad et­
mek istediği bu f i l o l o j i k delil, tamamiyle bu nazariyesinin
aleyhindedir.
II. B ü y ü k S e l ç u k l u i m p a r a t o r l u ğ u n u n kuruluşundan
evvel, emevî ve bilhassa abbâsî ordularında, sair Türk zümrele­
rine ve Oğuz şûbelerine mensup memlükler arasında Kayığ'l&ra.
mensup ferdlerin veya küçük zümrelerin de bulunduğu kabûl edile­
bilir. Lâkin, bilhassa Selçuklular imparatorluğu’nun kuruluşundan
sonra, bunların, sair Oğuz şûbelerine mensup zümreler gibi, büyük
248
Mi FUAD KÖPRÜLÜ
ve epey kuvvetli kütleler halinde Ön-Asya’ya., Suriye hudutlarına, ve
Anadolu’ya, geldikleri, ve bu kıt’anın t ü r k l e ş m e s i i l e alâkalı bir­
çok askerî ve siyasî hareketlere iştirâk ederek, küçük parçalar halinde
Anadolu’mm. m u h t e l i f sahalarına y e r l e ş t i k l e r i , kat’i olarak
söylenebilir. Bugünkü Anadolu toponimi’si hakkındaki bilgileri­
miz, burada hâlâ yaşayan ve yirmi dört O ğ u z boyunun isimlerini
taşıyan yüzlerce köy ve yer isimleri arasında, Kayı isimli köylerin
de mevcudiyetini gösteriyor. Şimalî-Azerbaycan dan başlayarak
Şarkî ve Cenubu - şarkî Anadolu’da, Orta-Anadolu’da ve nihayet
Garbı-Anadolu’da ve Trakya’da birtakım K a y ı k ö y l e r i’ne te­
sadüf olunmaktadır. Görülüyor ki, asırlar boyunca muhtelif safhalar
geçiren “A n a d o l a’nun f e t h i ve t ü r k l e ş m e s i * esnasında,
sair O ğ u z boylan gibi Kayı’lar da, şarktan garba doğru ilerleye­
rek, yavaş yavaş yerleşmişler, ve osmanlı devletinin B a l k a n
f ü t u h â 11 başlayınca, kısmen Rumeli’ye geçerek orada da k ö y1e r kurmuşlardır. Bu köy adlarından bâzılanrrin daha i l k d e ­
v i r l e r d e n kalmış adlar olduğunu, bâzı t a r i h î vesikalarla
da te’yit edebiliyoruz: meselâ Y ı l d ı r ı m B a y e z i d’in v a k r
f i y e’sinde K a y ı i l i ismi geçtiği gibi1, M e hm e d 1. devrinde
Sultan Öyûğu karyeleri arasında da K a y ı karyesine tesadüf
etmekteyiz2. İleride, osmanlı hâkimiyeti devrinde B a l k a n l a r ’
daki köy adlan hakkında ciddî tetkıykler yapılacak olursa, bu­
gün bildiğimiz Tekirdağı civarındaki bir K a y t köyünden başka
daha birtakım K a y ı köylerine tesadüf edilmesi de büsbütün
ihtimâl dışında değildir.
A n a d o 1u’nun bu kadar geniş bir sâhasma yayılmış ve yavaş
yavaş göçebelikten çıkarak toprağa yerleşmiş olan bu K a y ı ’lar,
Z.V.T. ve M a r q u a r t’ın kabûl ettikleri “eski v a k ’a n ü v i s nazariyesi„ ne göre, 1230 da E r t u ğ r u l maiyyetinde gelip S e l ç u k l u
sultanlarına iltihak eden küçük aşiyretin bakıyyeleri midir? Bu tarihî
1 Yıldınm Bayezid’in vakfiyeleri için, M. H a l i l
Y i n a n ç ’ın tslûm A n­
siklopedisi’nâe B a y e z i d I. mekalesinin bibliyografyasına bakınız.
2 A h m e d R e f i k , Fatih zamanında Saltan Oyuğa ( T ü r k T a r i h En ­
c ü m e n i M e c m u a s ı , Sayı 79). Bu mühim vesikanın F a t i h devrine değil,
M e h m e d I. zamanına ait olduğunu, P a u l W i 11 e k büyük bir dikkatle mey­
dana çıkarmış ve bana da iyzah etmişti. Lâkin bu hususta bir şey yazıp yazma­
dığını hatırlayamıyorum. Mes’eleyi şimdi burada iyzaha lüzum görmeyerek,
sadece kayıt ile iktifa ediyorum.
OSMANLILARIN ETNİK MENŞEİ
249
e f s a n e ’nin gösterdiği muhaceret yolları üzerinde ve Selçuklular
tarafından bunlara tâyin edildiği söylenen i s k â n sâhasmda ve niha­
yet Rumeli'de tesadüf ettiğimiz K a g ı köy adlarım bu suretle iyzah
etsek bile, Anadolu'nun daha b i r ç o k sâhalarmda ve ŞimalîAzerbagcan'daki IÇagı adlı köylerin mevcudiyetini nasıl iyzah
etmek kabil olacaktır ? Eğer K a g ı adını taşıyan bütün bu köylere
yalnız E r t u ğ r u l muhacereti efsanesinin tesbit ettiği yerlerde ve
i l k o s m a n l ı sâhasmda tesadüf edilseydi, ancak o zaman, bu
efsanenin t a r i h ! b i r k ı y m e t i olduğu kabûl olunabilirdi.
Hâlbuki, bugünkü Anadolu toponimisi'nin bize gösterdiği realite
bunun tamamiyle a k s i n i isbat ediyor; ve K a yıların, sair O ğ u z
b o y l a r ı gibi, daha i l k f ü t u h â t devirlerinden başlayarak,
şarktan garba doğru ilerlediklerini öğretiyor. Bir taraftan tarihî
sebepler, diğer taraftan, hükümdarların “ b ü y ü k göçebe kabiyleleri k ü ç ü k k ü ç ü k parçalara bölerek ayrı ayrı sâhalara gönderüp y e r l e ş t i r m e k » hususundaki siyasetleri göz önüne alınınca,
bugünkü vaziyeti daha açık olarak anlamak kabildir. Anadolu'nun
t ü r k l e ş m e s i ’nde hangi kabiylelerin ve ne nisbette âmil oldukla­
rını ve umumiyetle bu kabiylelerin tarihî hayatlarını anlamak hu­
susunda, toponimi'nin bu büyük yardımını inkâr edebilecek hiçbir
tarihçi tasavvur edemiyoruz; biz bugün, ancak bu sayede, tarihî
vesîkalarm kifayetsizliğini telâfiye imkân bulabiliyoruz. O ğ u z kabiyleleri hakkında uzun yıllardanberi yaptığımız tarihî etnoloji
tetkıykierine istinad ederek kat’i suretle söyleyebiliriz ki, t a r i h î
kaynaklarda her nasılsa adı geçen bâzı t ü r k kabiylelerinin i z l e r i ­
ne, bugünkü y e r a d l a r ı ’ nda, hemen istisnasız olarak, tesadüf
edilm ektedirişte, K agı kabiylesi hakkında Anadolu toponimisinin
verdiği bu sarih ve kat’î neticeler karşısında, “tarihî vesikalarda bu
isme rastlanmadığı için i l k S e l ç u k l u l a r devrinde yâni 1230
dan evvel bunların Anadolu'ya gelmediklerini» iddia eden Z. V. T.,
1 T o p o n i m i tetkıyklerinin, eski kabiylelerin muhaceret ve iskân mes’eleIeri hakkında bizi ne kadar aydınlattığına bir misâl olmak üzere, Oğuzlar’ın en
büyük kabiylelerinden olup, orta ve yeni çağlarda çok mühim tarihî rölleri olan
A v ş a r’lar hakkında İslâm Ansiklopedisi'ndeki mekalemize bakınız. Ancak, bu
gibi tetkıyklerde, tarihî kaynakların yardımına daima müracaat etmek ve çok
ihtiyatlı olmak, birinci şarttır. Bu mekalemizde bu iki dissiplin in yâni t a r i h ile
t o p o n i m i ’nin birbirlerini nasıl tamamladığı, ve her ikisinden çıkan neticelerin
birbiriyle nasıl tetabuk ettiği, büyük bir vuzuh ile ve kat’î olarak görülmektedir.
250
M. FUAD KÖPRÜLÜ
’m bu garip mutaleası, bugünkü tarih telakkıylerine göre, hiçbir
suretle kabûl edilemez.
III.
Kabiyle isimlerini tesbit hususunda çok az alâka gösteren
eski kronikcilerin bu umumî ihmâllerine büyük bir kıymet atfederek
buna karşı toponimi tetkıyklerinin netîycelerine her nedense hiç
ehemmiyet vermeyen Z.V.T.’ın “K a y ı’ları ancak E r t u ğ r u 1 ile
Anadolu’ya getirmek» hususunda ısrar etmesindeki b ü y ü k hatâyı,
tamamiyle tarihî mahiyette diğer k a t’î bir delil ile de isbat edebi­
liriz : Büyük Selçuklu imparatorluğu’ nun istitâlelerinden sayabile­
ceğimiz A r t u k l u l a r hânedâmnın, K a y ı boyuna mensup Oğuzlar’dan olduğu, sair tarihî vesikaların bu hususta hemen hiçbir şey
söylememelerine rağmen, si kkel eri üzerinde Kayı boyuna mahsus
t a m g a’nın mevcudiyeti sayesinde, kat’î surette anlaşılmaktadır1.
B ü y ü k S e l ç u k l u i m p a r a t o r l u ğ u ’nun ilk kuruluş za­
manlarında, b ü y ü k e mî r'lerden mühim bir kısmının O ğ u z
b e y l e r i’nden yâni birtakım kabi yl e reisleri’nden olduğunu, ve
maiyyetlerinde, doğrudan doğruya k e n d i ş a h ı s l a r ı n a
b a ğ l ı kabiyle teşekkülleri bulunduğunu düşünürsek, A r t u k 1u
devletinin kuruluşunda, bunlann ilk ask erî kuvvetl eri ni bilhassa
Kayı Oğuzları’mn teşkil ettiğine kat’î olarak hükmedebiliriz. Bu
hânedâna mensup bir emîriıi “ Oğuz kabiyleleri arasında büyük
bir nüfuza malik olduğu» hakkında tarihî kaynaklarda tesadüf
edilen bir kayıt da, bu hânedânın “Kayı beyleri soyundan» geldiğini,
ve bu kabiylenin — hiç olmazsa, onun b ü y ü k ve k u v v e t l i bir
kısmının — bu hânedân maiyyetinde bulunduğunu, pek sarih bir
surette, anlatmaktadır.
Kabiyle reisleri tarafından kurulan yâni m e n ş e ’ 1e r i itibariyle
tribal bir mahiyet arzeden bâzı türk devletlerinin, an’anelerine sâdık
kalarak, kabiylelerine mahsus tam ga’ları hukukî bir senböl olarak
kullandıklarını ve s i k k e l e r i n i n ü z e r i n e b a s t ı r d ı k ­
l a r ı n ı , nümismatik vesikalar bize açıktan açığa göstermektedir:
İlk S e 1 ç u k 1u paralarında, mensup oldukları Kınık boyuna mah­
1 Bu hususta bakınız: M. F u a d K ö p r ü l ü , A r t a k -0 ğ a 11 a r ı (İs­
lâm Ansiklopedisi’nde). Buna iptida A l i E m i r î Efendi dikkat ederek, K â t i b
F e r d î’nin Mardin Mülûk-i A rtakıyye tarihi adlı risalesini bastırırken, ona
yazdığı mukaddimede kaydetmişti.
OSMANLILARIN ETNÎK MENŞEİ
251
sus tamga' nin mevcudiyetini gördüğümüz gib i1, F a r s ’daki S a l 1 Umumiyetle kabiyleye mahsus h a y v a n l a r ’ın üzerine vurulan kabiyle
tamgalarmm, tribal menşe’den gelen birtakım türk sülâlelerinde h u k u k i b i r
s e n b o I olarak kullanıldığını, B ü y ü k S e l ç u k l u l a r’dan başlayarak, gö­
rüyoruz : T u ğ r u l Bey’in sikkelerinde bulunan ok ve yay şeklinin (A h m e d
T e v h i d, Meskûkât-ı kadîme-î islâmiyye Kataloğu, S. 58-59), bunların mensup
olduğu K i n i k boyunun tamgası olduğu tahmin olunabilir. Gerçi, M a h m û d
K â ş ğ a r i'deki tamga şekli pek de ok ve yay'& benzememekle beraber, bunun
«karışık ve bozuk bir şekli» olması da imkân dışında değildir. Mamafih, bunun,
b ü t ü n Oğuz boylarına şamil umamt bir h â k i m i y e t t i m s a l i olması ih­
timali de düşünülebilir. Tuğrul’un tevki ‘ yâni tağra’ sının bir ç o m a k ş e k ­
l i n d e olduğunu R â v e n d î söyler ( The Râhat uş-Şadâr, GMS ,\ II, 1921, S.
98). Ancak, bunda bir yanlışlık olduğunu ve T u ğ r u l’a mahsus tağra yâni
alâmetin mutlaka ok ve yay dan mürekkep bulunduğunu, tam bir emniyetle söy­
leyebiliriz : Bizans imparatoru, Selçuklular’a esir düşen büyük bir kumandanını
T u ğ r u l ’un serbest bırakmasına mukabil, B izan s'taki eski camiyi ihya ettirdiği
zaman, mihrabına, onun alâmeti olarak, bir ok ve yay resmi koydurmuştu (ibn
al-Asîr, C. X , S. 455).
Irak Selçuklularının tağracılık hizmetinde bulunan büyük ricalden K ı v a m
a l - M ü l k T u ğ r â ’ î’nin kasidecisi B e d r e d d î n ( Ç ı v â mî - i R â z î’nin tağra
vasfındaki bir kasidesinden, Selçuklu tuğrasının, Tuğrul’ dan sonraki zamanlarda
da ok ve yay senbölünü muhafaza etmiş olduğu, sarih surette anlaşılıyor (Lubâb
al-Albâb, II, S. 237):
ıi^î* C
ıi“lfi li-iSoI <SL,
) jŞ
\j T Ji&f
( j U j t£3J 3 /" C—Jfey
-flj jlS*tjjU jJJ
&
lai-
9
&’lJ>Vjjf,
IJı?’
ıy j
i)y$
jîâJ'Uıi-
R â v e n d î’nin ve daha sair kaynakların ifadelerine göre, her sultana mahsus
olan
Tevki' 1er, bu tuğranın üstüne yazılarak, hepsi birden sultanın resmî âlâmeti'nı teşkil ediyordu. Meselâ S a n c a r’m alâmeti hakkında B o n d â r î’nin
verdiği kat’î malûmata göre,bu, «altta tuğra kavsi ve üstte
idi» (T h.
H o u t s m a neşri, S. 166; K ı v â m e d d î n B u r s l a n’ın türkçe tercümesi,
İstanbul 1943, S. 155). Birbirini tamamlayan bu iki mühim kayıt sayesinde, o k
ve y a y'\n, yalnız Tuğrul’un şahsına ait bir a r m a değil, Büyük Selçuklu sul­
tanlarının umumiyetle kullandıkları bir a l â m e t , yâni Selçuklu hanedanının
h u k u k î s e n b o l ü olduğu, artık kat’î surette meydana çıkıyor ki, bu, ta­
rihçiler arasında şimdiye kadar t a m a m i y l e m e ç h f i l idi.
Umumiyetle O ft’un, yalnız Türkler değil daha birçok eski kavimler arasındaki
büyük ehemmiyeti, kültür etnolojisi ile uğraşanların malûmudur. Bütün tarih
boyunca okçuluktaki büyük meharetleri ile tanınmış olan Türkler’de O k’un ehem­
miyeti hakkında oldukça geniş ve mukayeseli bir tetkıyk hazırlamış olduğumuz
için, burada yalnız bunun â m m e h u k u k u ’ndaki rolünden yâni hâkimiyet sen­
bolü olarak kullanıldığından kısaca bahsederek, yukarıda verdiğimiz mâlfimatı
te’yit ve iyzah etmek istiyoruz: S u l t a n M a h m û d G a z n e v î , Selçuk aile­
sinden İ s r â î l’i yanında rehine olarak bulundurduğu sırada, bir konuşma esna­
sında, «.Horâsân’A& Selçuklular’ın yardımına lüzum görürse, onlardan ne kadar kuv-
252
M. FUAD KÖPRÜLÜ
g u r’lar sülâlesinin de Oğuzlar’m Salgur ( Salur) boyuna mensup
olduklarını, tarihî kaynakların azçok müphem ifadelerinden ziyade,
sikkeleri üzerinde bu boy’a mahsus tamga'mn bulunması sayesinde
t a r i h î b i r h â k i k a t o l a r a k ortaya koymuştumu, nitekim,
vet alabileceğini» sordu; İ s r â î 1, okluğundan üç ok çıkardı; birincisini Horâsân o.
gönderdiği taktirde yüzbin, bu kâfi gelmezse İkincisini Balkana, yolladığı taktirde
ayrıca elli bin, ve nihayet üçüncüsunü Türkistdn a yolladığı taktirde de ikiyüz bin
kişilik süvari kuvvetlerinin gelip yetişeceğini söyledi (M o h a m m e d al-H u s e y n î
a 1-Y e z d i , A l-cUrâza f i Hikâgat al-Selcâkigge, K. S ü s s h e i m neşri, Leiden
1909, S. 23). Bu menkabenin bize anlattığı en mühim şey, O k ’un bir d â v e t v a s ı ­
t a s ı olmaktan ziyade, bir h â k i m i y e t s e n b ö l ü olmasıdır. Bunu te’yitede­
cek iki mühim delili, değerli fransız müsteşriki C. C a h e n’in vaktiyle bana hu­
susî bir mektupla bildirmek lutfunda bulunduğu şu vak’alarda buluyoruz: Artuk:lular hanedanından olup Haçlılar’a karşı mühim zaferler kazanan B a l a k ( buna
ait M. H. Y i n a n c’ın Islâm Ansiklopedisine yazdığı mühim mekaleye bakınız )
B a u d o u i n II. ile birlikte bâzı bröton asilzadelerini de esir ettiği zaman, bunlar
Ok’ un bir h ü k ü m d a r l ı k a l â m e t i olduğuna dikkat etmişlerdi ( Orderic
Vital, L e P r e v o s t neşri, Vol. IV, Livre XI, Chap. 26 ); kendisi neslen Türk
olmamakla beraber t ü r k l e ş m i ş bulunan ve kurduğu siyasî teşekküle sarayındaki
tarihçiler tarafından bile T ü r k D e v l e t i adı verilen S a l â h a d d î n E y y û b î’nin de bu Selçuklu an’anesine sâdık kalarak Ok’ u hâkimiyet alâmeti olarak
kullandığını görüyoruz ( Ibn A bi cUşagbi‘a, A . M ü l l e r neşri, Kısım II, S. 122123 ). Mevlânâ’nm torunu E m î r cA r i f
Ç e l e b i’nin, Aydınoğlu M e h m e d
B e y’e kendi çomağını verdiği hakkındaki menkabe ( Aflâkî'den naklen, F u a d
K ö p r ü l ü , Anadolu Beylikleri tarihîne ait notlar, T ü r k i y a t M e c m u a s ı
II, S. 4-5 ), bunun da bir hâkimiyet timsâli olduğunu, yâni, cÂrif Çelebi’nin bu­
nunla Aydınoğlu'na «dünyevî bir saltanat» verdiğini anlatmaktadır. Bu çomak
ile, R â v e n d î ’nin Tuğrul’un tuğrasını «çomak şeklinde» göstermesi arasındaki
benzeyiş göze çarpmakta ise de, biz bunun daha ziyade «İslâm an’anesinde baş­
lıca hâkimiyet timsâllerinden olan» CA ş â’ ile alâkalı olduğu fikrindeyiz ( bu hu­
susta Islâm Ansiklopedisi’ ne yazmış olduğumuz cA ş â maddesine bakınız). Bize
göre, R â v e n d î, pek iyi bildiği bu İslâm an’anesinin te’siri ile, Ok’ u Çomak ile
karıştırmış olmalıdır. Bu mes’ele hakkında diğer mühim bir delil daha zikredelim:
C e l â l e d d î n H w â r i z m ş â h ’ın, kendi ordusunu toplamak için, muhtelif as­
kerî kıt’alann başındaki kumandanlara kırmızı ok gönderdiğini, onun müverrihi
N a s a w î yazmakta ise de (O. H o u d a s neşri, arapça metin, S. 205; fransızca tercümesi, S. 343), bu, D’O h s s o n’un zannettiği gibi, sadece bir d â v e t
v a s ı t a s ı değil ( Histoire des Mongol, C. III. S. 44), yukarıda iyzah ettiğimiz
veçhile, bir h â k i m i y e t s e n b ö l ü ’dür.
1 Tarihî kaynaklarda umumiyetle S a l g u r î l e r şeklinde yazılan ve F a r s ’
ta kurulup bir buçuk asır kadar yaşayan ( 1147 - 1286 ) bu küçük türk devleti­
nin, Oğuzlar’ın Salur boyuna mensup olduğunu, daha 1925 de Islâm Ansiklopedişi’ nde çıkan S a l u r maddesinde, ve yine aynı yılda çıkan Oğuz etnolojisine
ait tarihî notlar adlı mekalemde yazmış, ve R e ş î d e d d î n tarihinin Oğuzlar
OSMANLILAR’IN ETNİK MENŞEİ
253
Ak-Kogunlular devleti paralan üzerinde, bunların mensup olduklan
Bayındur boyuna ait tamga’mn bulunması da, tarihî kaynakların
şehadetiyle pek iyi uymaktadır1. Göçebe Türk kabiylelerinde, en
eski zamanlardanberi, kabiyleye ait hayvanlara mülkiyet alâmeti
olarak vurulan bu tamga'ların, sonradan, bunlar tarafından teşkil
edilen siyasî hey’etlerde de böylece m i l l î b i r a l â m e t olarak
kullanılması, ve hâkimiyet senbölleri artısında bu tamgci!lara da tesa­
düf edilmesi, pek tabiîdir. İşte bütün bu gibi delillere dayanarak,
A rt u kİ u 1 a r’ın paralarında Kayı tamgası'nın mevcudiyetini, bu
devleti menşe’ itibariye tribal bir devlet saymak ve mensup oldu­
ğu kabiyleyi tesbit etmek hususunda, belki en k a t ’î b i r v e s î k a
olarak kullanabiliriz.
IV .
Bir taraftan toponimi tetkıyklerinin neticeleri, diğer taraf­
tan nümismatik vesîkalann delâleti karşısında, Kayı'lara mensup
O ğ u z’ların, en ehemmiyetlisi galiba A r t u k 1 u’ 1ar maiyyetinde
olmak üzere, oldukça kesif kütleler hâlinde, XI. asırdanberi kısım
kısım Anadolu'ya, gelmiş olduklarından şüphe etmeğe aslâ i m k â n
kalmıyor; ve böylece, Z. V. T ’m, bunları “ancak 1230 daki - t a r ih î olmaktan ziyade e f s a n e v i - muhaceret zamanında Anadolu
’ya gelmiş» saymakla tamamiyle y a n ı l m ı ş olduğu da, kendili­
ğinden, anlaşılıyor. Eğer arkadaşımız, A r t u k l u l a r ’m /T at’lardan
olduğuna dikkat etmiş olsaydı, hiçbir suretle böyle yanlış bir
iddiaya kalkışmazdı.
Marçuart nazariyesi hakkında daha y i r m i b e ş y ı l e v v e l
ileri sürmüş olduğum tenkıydlerin kâfi derecede kuvvetli olduğundan
hakkmdaki kısmında verilen malûmat ile, H. M u ş t a w f î’nin Târîh-i Güzide
sine dayanmıştım. W . B a r t h o l d , bu delilleri kâfi derecede kuvvetli bulmamış
olacak ki, 1929 da çıkan rusça Türkmenistan adlı eserde türkmen tarihine ait yaz­
dığı mükemmel bir hulâsada, bu hususta şüpheli davrandı. Hâlbuki 1938 de çıkan
Ortazaman Türk devletlerinde hukukî senbollerdeki motifler adlı bir mekalemde
( T ü r k H u k u k ve İ k t i s a d t a r i h i M e c m u a s ı , C .II, S . 50), bu sülâleye
ait sikkelerin üzerinde bulunup şimdiye kadar nümismatik mütehassısları tara­
fından mahiyeti tâyin edilemiyen alâmetin ( L a n e P o o l , The Coins o f the
Tarkman Hoases in the British Muzeum, London 1877, P. 246, 248, 249), M a hm û d K â ş ğ a r î v e R e ş î d e d d î n ’in tesbit etmiş oldukları Salur tamgası adan başka birşey olmadığını meydana koydum. Bu suretle, bu husustaki eski
n a z a r i y e m, t a r i h î bi r
h a k i k a t şekline girdiği gibi, tamgaların hu­
kuki senbol olarak kullanıldığı da, yeni bir misâl ile, teeyyüt etmiş oldu.
1 A h m e d T e v h i d , Meskûkât-ı kadîm-i islâmiyye Kataloga, S. 475-519.
25 4
M. FUAD KÖPRÜLÜ
emin idim; nitekim Prof. W. B a r t h o 1 d’un da bu hususta bana
iştirâki, ve büyük alman âliminin bu IÇay - K a y ı birleştirmesine
iptida taraftar olanların bile bu tenkıydlerden sonra bu fikirden vaz
geçmeleri, bu eski kanaatimi büsbütün arttırmıştı. Orta- Asya Türk
tarihi hakkındaki geniş bilgisini daima takdir ettiğim kıymetli
arkadaşım Z. V. T. ’m, bu eski nazariyeyi, bâzı esaslı tâdillerle,
yeniden ortaya atması, bana, eski tenkıydlerimi büsbütün kuvvet­
lendirecek yeni ve sağlam deliller ortaya sürmek fırsatını verdiği
için, millî tarihimizin bu mühim mes’elesini aydınlatmak bakımından,
şüphesiz çok faydalı oldu; ve, Marquart nazariyestni —tâdil edil­
miş bir şekilde bile— canlandırmak kabil olamıyacağmı meydana
koydu; nihayet, hepsinden daha ehemmiyetli olarak, yeni araştırıcı­
ların, şimdi artık büsbütün aydınlatılmış ve kat’î netîceye bağlan­
mış olan bu mes’ele üzerinde bir daha tevakkuf etmelerine lüzum ve
imkân bırakmamış oldu. İlmî araştırmalar tarihinde, yanlışlığı kat’î
olarak anlaşılan nazariyelerin bile büyük faydaları olması, işte bun­
dan dolayıdır. Şimdi, bütün bu tenkıydlerden ve iyzahlardan
sonra, birbirinden tamamiyle ayrılmış olan bu iki m e s ’ e 1e y i, yâni
K a y ' lar ve i f a y ı (K ay ıg) lar mes’ elelerini, müstakil birer mevzu
olarak, ayrı ayrı tetkıyk edelim.
V II.
M O Ğ O L İ S T A N ’ D A K İ K A Y KABİYLESİNİN
ETNİK MAHİYETİ VE TARİHİ ROLÜ.
X-XI. asırlarda A s y a ’nın şarkî sahalarında, İslâm kültür dai­
resi'nin dışında yaşayan birtakım göçebe Türk-Moğol kabiylelerinden biri olan İÇ a y ’ların ismi, sarih olarak, iptida a 1 - B î r û n î ’nin
eserlerinde geçer: onun daha 1030 yıllarına doğru yazmış olduğu Kâ­
nun al-Mascûdî’sinde, bunlann Kırgız, Kimak ve Dokuz-Oğuz'ların
şarkında yaşadıkları kaydedildiği g ib i1, yine onun al- Tafkîm'inde,
altıncı iklimdeki şarkî türk memleketlerinden bahsedilirken, Kun,
Kırgız, Kimak, Dokuz-Oğuz (Toguz-Guz), ve Türkmen'lerin en başın­
da, K a y ’lann adı geçer ki, bu tertibe göre de, coğrafî sâhalarının
e n ş a r k t a olduğu anlaşılır \ Y â k û t ’un bunlar hakkında
1 Bn hususta J. M a r q u a r t ’m meşhur kitabına v e V .
M i n o r s k y ’nin
Hudûd al-cAîam haşiyelerine bakınız : S. 284,
2 R. W r i g h t neşri, 1934, S. 145; Z. V. T., bu eserin bir Paris yazmasında
K a g ı şeklinin de bulunduğunu söylüyor.
OSMANLILARIN ETNİK MENŞEÎ
255
verdiği malûmat, doğrudan doğruya a l - B î r û n î ’nin eserinden
alındığı cehetle, hususî bir kıymeti haiz değildir
Bu eserlerin
bâzı yazma nüshalarında bu ismin K a y ı şeklinde de yazılmış
olması, sırf yazıcıların bilgisizliğinden ileri gelmiş olup, yoksa, bu
ismin bu ş e k i l d e d e s ö y l e n d i ğ i n e delâlet elmez.
Bundan sonra bu isime, M a h m û d K â ş ğ a r î ’nin M. 1077
de yazdığı mükemmel eserinde tesadüf ediyoruz. Türk kültürü ve
muhtelif türk şûbeleri ve lehçeleri hakkında sağlam bilgilere sahip
olan bu türk müellifinin mâlûmatına göre, K a y ’lar, türk dünyasının
şark uçlarında, Yemak (Kimak), BaşJçurt ve Kırgız'lar arasında ya­
şamaktadırlar2. K â ş ğ a r î , bunları, Yabaku, Cumul, Basmil,
Tatar'lar gibi i k i d i l l i olarak göstermekte, yâni “ ayn bir dilleri
olmakla beraber türkçe de bildiklerini „ söylemektedir 8. Vaktiy­
le de yazmış olduğum gibi, bu ifadeyi iki suretle tefsir etmek ka­
bildir: ya bunların diğer türk lehçelerinden ç o k f a r k l ı bir leh­
çeleri olmakla beraber, kendileri esasen de T ü r k ’ dürler; yahut,
M o ğ o l aslından gelmekle beraber, türk kabiyleleri ile sıkı ihtilat
neticesinde t ö r k l e ş m e ğ e başlamışlardı; ve henüz eski d ille­
rini de muhafaza etmekte idiler4. Bu beş göçebe kabiyleden Basmil'
lerin hâlis Türk olduklarını pek iyi bildiğimiz için5, bunlar hakkında
1 Y â k fi t, Mu'cam al-Buldân, I, S. 33. Orada a I-B î r fi n î’ye atfen verilen
bu malûmatın Tafhîm’den alındığı pek sarihtir.
2 F u a d K ö p r ü l ü , Türk edebigatmda ilk Mutasavvıflar, S. 145.
8 Ayni eser, S. 146-147.
4 Bir kavmin, muhtelif âmiller sebebiyle, kendi dilini unutup başka bir
dille konuşmağa başlaması için, iptida i k i d i l l i olması, yâni, ana diliyle beraber
yeni bir dili de öğrenmesi, iycap eder. Sonradan, yine birtakım âmiller te’siriyle, eski dilini unutunca, tekrar tek dille konuşmağa başlar ve dil değiştirme
hâdisesi böylece tamamlanır: M a h m û d K â ş ğ a r î’nin bahsettiği beş zümreden,
ancak K ay lar ile Tatar'ların aslen M o ğ o l oldukları söylenebilir. Bütün bn kabiyleler hakkında tik Mutasavvıflar da. biraz mâlûmat verilmişse de, bunlardan bir
kısmı hakkında Islâm Ansiklopedisi'nâeiki ayn maddelere, M a r q u a r t’m kitabına,
M i n ö r s k y ’nin adı geçen eserindeki müstakil haşiyelere de müracaat edilmelidir.
Daha toplu Ve umumî malûmat için, W . B a r t h o I d1un Islâm Ansiklopedisi’ nde
Türkler’in tarih ve etnöğrafyası hakkmdaki kıymetli hulâsasına ve Orta-Asya
Türk tarihi hakkında dersler ( İstanbul 1927 ) adlı kitabındaki malûmata bak­
mak da çok faydalı olur.
5 Çinliler’in Pa-si-mi dedikleri B a s m i Z’ler, çin kaynaklarına göre Tu-kiü’
lerle akraba olup, reisleri de onların reisleriyle aynı aileden yâni A-che-na aile­
sinden idi. İptida T a r b a g a t a y’da Çuguçak’ın şarkında Ho-pog ırmağı kena­
rında yaşıyorlardı; VIII. asırda gelüp B e ş - B a l ı ğ ’ı işgal ettiler; ve kâh Ta-kiâ
256
M. FUAD
KÖPRÜLÜ
birinci ihtimâli ileri sürmek lâzımdır; Yabakular, vaktiyle de söyle­
diğimiz gibi, eğer Çinliler’in Pa-ge-ku dedikleri büyük Uygur şû­
besi ise, bunlar hakkında da aynı fikri kabûl edebiliriz *; mama­
fih, Tatar’lan umumiyetle M o ğ o l olarak kabûl etmek iycap etti­
ğinden, bunlar hakkında ikinci ihtimâlin tatbiykı daha doğru olur
sanırız 2. Ancak, yine bu Tatar ismi altında, XI. asırda, M o ğ o l ’larla
kâh Uygur'larla, müttefik oldular; yahut, onların hücumlarına uğradılar. Bâzan
D o k u z-U y g u r’lar ve K a r l u k’larla birleşerek Onbir Kabiyle heyetini vücude
getirdiler; bunların reislerine İ d u k-K u t unvanı veriliyordu. XI. asırda, bunlar
Y a b a ^ u’larla beraber, Gâzî Arslan Tegin kumandasındaki müslüman Kara-Hanlılar’a karşı harplerinde, fena bir mağlûbiyete uğramışlardı. Bnna göre, bunların
daha VIII. asırda bir T ü r k şûbesi oldukları anlaşılıyor. B a r t h o 1 d’un bunları-Ducange’m eserinde bu kelime »menşei karışık insan» mânâsında iyzah
edildiği için - «halis Türk olmayup eski medenî unsurlarla karışık mahlut bir
kavim» sayması, ve M a ^ m S d’un ifadelini de bu suretle iyzah etmesi, türlü
bakımlardan, kabûl edilemiyecek bir iddiadır (İlk Mutasavvıflar’a ve Orta-Asgu
Türk tarihi hakkında dersler’e bakınız). Bunlar hakkında aşağıda ( S, 261
Not 1 de ) verilen malûmata da müracaat ediniz.
1 Biz, Yabaku’ ların, Çinliler’in P a-y e-k u ve eski türk kitabelerinin Y i rb a y ı r k u ismi altında zikrettikleri türk kabiylesi olması ihtimalini, vaktiyle İlk
Mutasavvıflar’da ileri sürmüştük ( S. 146 ). Eğer böyle ise, bunlar VII. asrın ilk
yarısında U y g u r l a r ’la beraber Otüken dağlarında ve T u -k iü ’lere tâbi ola­
rak yaşıyorlardı; bir isyanları üzerine onlar tarafından 716 da Tula nehri yakı­
nında mağlûp edilmişlerdi. G a r d î z î, bunları Halluh ( Karluk )’ların bir şûbesi
olarak gösterir; ve bunların menşei hakkındaki bir efsaneyi zikrederek, muhtelif
muhaceretlerinden bahsettikten sonra, Yabaga Hallah'lara mensup kabiylelerin
T ü r k i s t a n’da çok olduğunu söyler ( B a r t h o l d tarafından neşredilen metne
bakınız: Memoires de VAcademie des Sciences de St. - Petersburg, Serie VIII,
Classe hist. - philo., Vol. I. N. 4, 1897, S. 81-82). İran şairlerinin daima bahsettik­
leri bu Halluh ( Karluk’ )lar hakkında, İlk Mutasavvıflar’a, Orta-Asga Türk
tarihi hakkında derslere, ve iHudûd al-cÂlam tercümesinde V. M i n o r s k y ’
nin iyzahlarına bakınız ( S. 286-297 ).
2 Daha VIII. asırda O r h o n kitabelerinde Otuz-Tatar ve Dakuz-Tatar
isimleriyle tesadüf edilen bu kavmin, m o ğ o l a s l ı n d a n olduğu muhakkaktır; ve
M. K â ş ğ a r î ’nin ifadesi de buna göstermektedir. Bunlar BaykaV ın cenub gar­
bisinde yaşıyorlardı. Kitabelerde bir T ü r k y u r d u olarak daima adı geçen
Otüken ( veya ötüken ) sâhaları, XI. asrın ikinci yarısında, T a t a r’larla meskûn
idi. Bunlardan bâzı zümrelerin Türklere katılarak daha garbî sâhalara gelip yer­
leştiklerini biliyoruz. IJudûd al-cÂlam’ de Tatarlar, D o k u z-O ğ u z 1 a r heyetine
dahil olarak gösterildiği gibi, G a r d î z î de bunları I r t i ş üzerindeki Kimak
( Yemak ) ’ların bir parçası olarak bildirir. İran şairlerinin bunlardan sık sık
bahis etmeleri, belki de bunlardan bir kısmının İslâm sâhalarına yakın yerlere
gelmeleri ile de iyzah olunabilir ( tafsilât için: W . B a r t h o l d ’un İslam Ansiklopedisi’ ndeki T a t a r maddesine bakınız ).
OSMANLILAR’IN ETNİK MENŞEİ
257
beraber yaşayan ve hattâ onlarla birlikte s i y a s î t e ş e k k ü l l e r
vücude getiren birtakım t ü r k zümrelerinin dahi bulunduğunu
düşünecek olursak, bunların, ana dillerinin türkce olmakla beraber
moğolca da öğrenmiş olduklarını, ve K âşğarî’nin belki de bunu ifa­
de etmek istediğini istidlâl eylemek, pek o kadar yanlış olmaz sanırız.
Cumul'lar hakkında mâlûmatımız pek az olduğundan, e t n i k hüvi­
yetleri hakkında şimdilik kat’î bir şey söylemek kabil değilse de,
bunlann da daha ziyade Türk olduklarını tahmin edebiliriz1.
K â ş ğ a r î ’ de, Kag kabiylesine mensub T u r u m t a y adlı
bir kölenin kaçırılması hakkında mevcut bir şiir parçasına dayana­
rak, “bunlardan bâzı zümrelerin o sırada K a r a-H a n l ı l a r impa­
ratorluğu içinde de bulunduğuna „ hükmeden Z. V. T. ’ın bu mutaleası, bize pek doğru görünmüyor; bu şiir parçasından çıkarılabile­
cek yegâne netîce,“Kara-Hanlılar sâhasında, K a g kabiylesine men­
sup kole'lena bulunduğu „ dur; T u r u m t a y ismine gelince, tag
gibi moğolca’ya has bir ek ile teşkil edilmiş olmakla beraber, yal­
nız bu bir tek isimden bunlann Moğol oldukları neticesini çıkarmak
da tabiî kabil değildir2. XI. asırda göçebe Türk ve Moğollar ara­
sında d il ve umumiyetle k ü l t ü r bakımından birçok m ü ş t e r e k
unsurlar bulunduğu, ve has isimlerin, yalnız akraba kavimler ara­
sında değil, etnik bakımdan birbirine tamamiyle yabancı olmakla
beraber müşterek bir kültür dairesi içinde yaşayan kavimler ara­
sında bile kolaylıkla iktibas edildiği düşünülecek olursa, bu hu­
susta ne kadar ihtiyatlı davranmak iycap ettiği kolayca anlaşılır 3.
K a g ’lann esasen Moğol olduklan hakkında iptida M a r q u a r t
1 Camul’ların, çin kaynaklarındaki T c h ’ u - m i ’ler olduğunu, ve bnnlarm
T’ang ’lar zamanında U r u m ç ı garbında Manas nehri kıyılarında oturduklarını
İlk Mutasavvıflar ’da söylemiştim. O zaman ileri sürmüş olduğum bu birleştir­
menin doğruluğunu, şimdi daha kuvvetle söyleyebilirim.
2 Bu gibi tarihî mes’elelerde yalnız b i r k a ç i s i m e dayanarak bundan
u m u m î n e t i c e l e r çıkarmanın, İlmî ihtiyata çok aykırı bir hareket olduğu
fikrindeyim. Evvelce edinilmiş herhangi bir fikri, bir faraziyeyi isbat için bunları
delil gibi kullanmak ve akla gelebilecek sair muhtelif ihtimâlleri hiç düşünme­
mek, çok yanlış bir harekettir.
3 XII - XVI. asırlarda, Türk olmayan müslüman birtakım unsurlar arasında
halis türk adını taşıyan tarihî şahsiyetlere sık sık tesadüf olunduğu gibi, meselâ
Ermeniler ve Gürcüler arasında da müslüman ve türk adı taşıyan birçok tanınmış
adamlara rastlanmaktadır. Tarihî münasebetler ve medenî te’sirler, bu hususta
her zaman büyük bir rol oynar.
Belleten, C. VII2, F. 17
258
M. FUAD KÖPRÜLÜ
tarafından ileri sürülüp sonra benim de iştirake meyil ettiğim görüş
tarzı nasıl bir t a h m i n’den ibaret ise, bunlann T ü r k olduklan hakkında Z. V. T. tarafından ileri sürülen fikirde, yine aynı
mahiyette bir t a h m i n’den başka birşey değildir. Hele, bunla­
nn Oğuz K a y ı ğ’lan ile hiçbir m ü n a s e b e t l e r i o l m a d ı ğ ı
kat’î surette anlaşıldıktan sonra, bu ikinci tahmin, kuvvetini büs­
bütün kaybetmektedir.
/T a t’ların XII. asırdaki coğrafî sâhalan ve tarihî rolleri hak­
kında hiçbir mâlûmatımız yoktur. Buna göre, bunların XI. asnn
ikinci yansında, bulundukları coğrafî sâhada yâni Cungarya'da
göçebe hayatı sürmekte devam ettiklerini tahmin edebiliriz. Yal­
nız, bu kabiyleye mensup bâzı kölelerin bu asır ortalannda Sel­
çuklu sultanlar’mın saraylannda—S a n c a r ve M e s cû d’un köleleri
arasında— bulunduğunu yukarıda söylemiştik. Kabiyleler arasındaki
daimî mücadelelerde, yahut, müslüman k a r a - h a n l ı hükümdar­
larının henüz müslüman olmamış Türkler’ e karşı yaptıklan harpler­
de, esir edilen ve bir ticaret malı olarak satılan köleler arasında,
K a y kabiylesine mensup bâzı kölelerin de bulunduğu, ve XI. asırda
Mâverâünnehir'de, XII. asırda da H orâsân ve Ira n 'da bunlara
ara sıra tesadüf edildiği, e de b î v e s îk a la r’dan anlaşılmaktadır. 1150
de tertip edilmiş bir süryânî haritasında, altıncı ıklîmin şark uç­
larında yaşayan türk ve moğol kabiyleleri arasında, Kırgız ve Kun
isimleriyle beraber Kay adına da rastlanmaktadır ki, 1, bu mâlûmatın XI. asır İslâm kaynaklarından alınmış olması pek muhtemeldir.
Eğer bu mâlûmat bu asra ait d a h a y e n i bir kaynağa — meselâ
nâsturî rahipleri'rim şehadetlerine — dayanıyorsa, o zaman, bu kabiylenin daha XI. asırdaki coğrafî sâhasım m u h a f a z a ettiği,
ka’î olarak söylenebilir.
Buraya kadar verdiğimiz mâlûmattan öyle anlaşılıyor ki, İslâm
kaynaklarının ancak XI. asırda adını zikir ettikleri bu kabiyle, İs­
lâm âlemiyle münasebetleri bakımından, ehemmiyetli bir rol oyna­
mamış olacaktır. Muhtelif türk ş ûbel eri hakkında oldukça geniş
mâlûmat veren IX-X. asır İslâm coğrafyacılannın, bunların adını bile
duymamış olmalan, ancak bu suretle tefsir olunabilir. Avesta’da,
eski çin kaynakları'nda, ilk İ s l â m tarihlerinde tesadüf edilen bâzı
1
Bn harita, A . M i g n a n a tarafından 19 mayıs 1933 tarihli Manchester
Guardian Ab. neşredilmiştir ( V . M i n o r s k y’nin bir kaydına göre : Hudûd al<Âlam, S. 182 ve 284 ).
OSMANLILARIN ETNİK MENŞEİ
25$
i s i m l e r i bu kabiyle adı ile b i r l e ş t i r m e k hususunda Z. V. T.
tarafından ileri sürülen f a r a z i y e l e r , bence, sağlam esaslara
dayanmadığı için, mütehassıslar tarafından yeni ve inandırıcı delil­
lerle te’yid edilinceye kadar, bunları b i r t a r a f a b ı r a k m a y ı
zarurî görüyorum.
Kag'lar hakkında en ehemmiyetli mâlûmatı, cA w f î’nin 1231
de yazmış olduğu Cazoâmf al-Hikâgât adlı iltikat mahsûlü büyük
ve mühim eserindeki bir parçada buluyoruz. XV. asırda bundan
iktibasta bulunan müverrih Ş ü k r u 11 â h’m bu parçasının, XVII.
asırda K â t i b Ç e l e b i ’nin dikkatini çektiği, Cihannümâ'daki
küçük bir kayıttan anlaşılılıyor*. cA w fî’nin, V o n H a m m e r ’inde
dikkatini çeken bu mühim parçası2, XI. asırda Uzak-Şarfc'taki birtakım
1 CA w f i ve eserleri hakkında etraflı mâlûmat almak için benim İslam Ansik­
lopedisi ’ne yazdığım mekaleye bakınız. Osmanlı müverrihi Ş ü k r u l l â h , X V .
asırda yazdığı farsca Behcet-üt Tevârîh adlı küçük tarihinde, CA w f î’nin türk kabiyleleri hakkındaki ifadelerinden istifade ederek, K a g ’ lar hakkında da kısaca
mâlûmat vermiştir (bu müverrih ve eseri hakkında, bu eserin osmanlılara ait
farsca metnini almanca tercümesiyle beraber neşir eden T h. S e i f’ın şu mekaIesine bakınız'- D er Abschntt üher die Osmanenin Şükrullâh’s persischer Universalgeschichte >Mitteilun. z. Osman. Geschichte, Band II, Hannower 1925, S. 63 128; bu eserin mukaddimesi ve Türk kabiylelerine ait küçük parçasiyle Osmanlılar’a ait kısmı, türkçe olarak, müellifin hayatına ve eserlerine ait bir mu­
kaddime ve bâzı haşiyeler ile birlikte, neşredilmiştin A t s ı z , Dokuzbog Türkler ve osmanlı sultanları tarihi, İstanbul 1939). K â t i b Ç e l e b i’nin, doğru­
dan doğruya Ş ü k r u 11 â h’dan istifade ettiği ve CA w f î’nin eserini görmediği,
Cihannümâ’deki şu satırlardan açıkça anlaşılıyor: «bâzı tevârihde kabâyıl-i etrâkten sahrâ-nişin ve gayri d o k u z k a b i y l e yazılır. Âzami Oğuz kabiylesidir;
vatan-ı aslîleri D i y a r - ı H a t a y idi; Selçultıgân bu kabiyledendir. Biri dahi Kagı
kabiylesidir ki kesrette Oğuz’ a galiptir; zemîn-i Sarı’âau gelüp Ermentge hududuna
yayıldılar» ( Cihannümâ, M ü t e f e r r i k a neşri S, 371 -372). Burada, Ş ü k r u 11 â h’m ve K â t i b Ç e l e b i’nin Kun ( !>jî) ismini Guz (j >c) okuyarak nasıl
aldandıkları görülüyor. Eski kaynakları, hiçbir tenkıyde tâbî tutmadan ve elle­
rindeki b o z u k yazmalara inanarak kullanan eski Şark müelliflerinin ne kadar
aldandıklarına, bu da güzel bir misâldir. Esasen, daha eski kaynaklar elde bu­
lunurken, sırf onlara dayanılarak ikinci, üçüncü elden yazılan bu gibi muahhar
eserlere kıymet vermek, ve bunları tenkıydsiz olarak kullanmak, her bakımdan,
büyük bir hatâdır.
2 V o n H a n i l e r , büyük Osmanlı tarihi’ nin sonuna ilâve ettiği birtakım
zeyiller arasında, m u h t e l i f t ü r k k a b i y l e l e r i hakkında da küçük bir yazı
neşretmiştir ki (Histoire d e l’empir ottoman, J-J H e 11 e r tercümesi, Tome XVII,
Paris 1841, S. 168-178), burada R e ş î d e d d î n ’in bahsettiği yedi büyük türk
kabiylesinin kısaca isimlerini saymış, ve D e g ui g n e s ’den de istifade eylemiş-
260
M. FUAD KÖPRÜLÜ
göçebe türk (ve moğol) kabiylelerinin garba doğru hareketlerini
hikâye etmektedir ki, iptida B a r t h o l d tarafından neşir olunmuş
ve J. M a r q u a r t, yukarıda adı geçen Komanlar hakkmdaki meş­
hur eserinde, hemen baştan başa, bunun iyzah ve tefsiriyle meşgul
olmuştur. Bu mes’eleler hakkında, sonradan, muhtelif âlimler tarafın­
dan da birçok tetkıyk ve tenkıydler yapıldığı da mâlûmdur. Orta/h y a ’daki muhtelif kabiylelerin birbirlerini yerlerinden oynatarak
ileri sürmeleri netîcesinde, Çin hudutlarından başlayarak Tuna cenu­
buna kadar devam eden bu mühim m u h a c e r e t h a r e k e t i
hakkında CA w f î’nin verdiği mâlûmat, doğrudan doğruya Ş a r a fu z-Z â m â n T â h i r - i M a r w a z î’nin Tabâ’f al-Hayavâri ından
alınmıştır. S elçu klu lar’ın sarayında hekimlik vazifesi gören bu
müellifin, ismi bilindiği hâlde şimdiye kadar nüshası ele geçememiş
olan bu mühim eseri, son zamanlarda Dr. A r b e r r y tarafından
meydana çıkarılmış, ve burada bu m u h a c e r e t h a r e k e t i
hakkında verilen mâlûmat V. M i n o r s k y tarafından kısaca neşir
edilmiş olduğu için 2, biz K a #’lar hakkında, CA w f î ’den değil,
tir. Müellif burada 1825 de Petersburg-’da neşredilen Origınes rasse adlı eserin­
den de bahsetmektedir. Türk dili ve tarihi hakkmdaki tetkıyklerin çok geri bu­
lunduğu bir devirde yazılan bu şeylerin, hemen baştan başa yanlış olduğunu
söylemeğe lüzum bile yoktur. Muhtelif İslâm tarihçilerinin eski türk kabiyleleri
hakkmdaki malûmatını ihtiva eden bu Origines russes adlı eserde, XV , asırda
Befıcet-üt Tevûrîh adiyle farsca küçük ve umumi bir İslam tarihi yazmış olan
Ş ü k r u 11 â h ’ın bu eserinden de istifade edilmiş olduğunu, V . H. söylüyor ( bu
hususta yukanki nota bakınız). H a m m e r, bundan sonra, CA w f î’nin Cawâmic
al-Hikûyât’ında muhtelif türk kabiylelerine ait mühim bir bahse tesadüf ettiğini,
ve bu eserin muhtelif türkce tercümeleri olduğunu, ve en iyisinin C e l â l z â d e
Ş â 1i h ’e ait bulunduğunu ilâve ederek, buradan alınıp Avusturya elçiliği me­
murlarından R a a b tarafından tercüme olunan bahsi neşrediyor. Ne filolojik, ne
de tarihî bir tenkıyde tâbi tutulmadan, ve hattâ asıl metinden değil türkce tercü­
mesinden yapılan bu tercümenin, CA w f î ’nin bu çok ehemmiyetli kaydını i lk
d e f a ilim dünyasına tanıtmış olmaktan başka, hiçbir kıymeti yoktur.
1 W . B a r t h o l d , yukarıda İngilizce tercümesinden bahsettiğimiz Moğol
istiglâsına kadar Türkistan hakkmdaki meşhur eserinin rusca neşrine ilâve et­
tiği metinler kısmında ( Petersburg 1898, S. 99-100 ) bu metni neşretmiş ise de, tek
nüshaya istinad ettiği için, tenkıydsiz ve tabiatiyle oldukça yanlıştır. Bu metin
bundan sonra M a r q u a r t’ın K o m a n i a r hakkmdaki meşhur eserinde neşir
edilmiş ve onun tetkıykıne bir esas teşkil etmiştir.
2 Yukarıda (S. 231, not 1), V . M i n o r s k y tarafından bu hususta Fransız
Enstitüsü’ne yapılan küçük fakat çok mühim bir tebliğden bahsetmiştik. Bu eseri
keşfeden Dr. A r b e r r y bu metnin neşrini hazırladığı gibi, V. M. de bu eserin
OSMANLILAR’IN ETNİK MENŞEİ
261
doğrudan doğruya bundan yâni asıl kaynaktan istifade edeceğiz;
ve böylece, bu kabiylenin tarihte oynadığı ilk ve s o n mühim
rölü tebarüz ettireceğiz.
Bâzı noktalarda CA w f î’yi tamamlayan bu yeni mâlûmata göre,
Nasiurî hiristiyanlığmı kabûl etmiş olan Kun'lar, K ı t a hanı’ndan
korktukları ve otlakları da kâfi gelmediği için, onun memleketinden
çıktılar. Fakat bunları, arkalarından, Kay'lar tâkip idüp yeni otlak­
larından çıkardılar; garba sürdüler. Bunlar, /funlar’dan sayıca daha
çok ve silâh bakımından da daha kuvvetli idiler. Bunun üzerine
Kun'lar S a r ı memleketine (5arz’larm yâni mogolca şora = sarı’ların yaşadıkları sâhaya) girdiler; Sarılar da Türkmen'lerin mem­
leketine geçtiler ki, bunlar, müellifimizin tasrih ettiğine göre, müs­
lüman O ğ u z l a r ’dı1. Bu hücum karşısında, Türkmen'ler, A r a l ciTürkler’e, Çin'e, Hind’e ait kısımlarının şerhli bir tercümesini yapacak, ve bu tetkıyk bn neşre ilâve olunacaktır. Eserin içinde muhtelif yerlerde müellifin gör­
düğü şeylerden bahsedilirken, 1056, 1085, 1120 tarihlerine tesadüf edildiği için,
müellifin uzun müddet yaşadığı tahmin olunuyor. Eserin, B a b u r l u l a r hane­
danı kütüphanesinden çıkarak bugün India O ffice de bulunan tam ve eski nüs­
hasının ilk kısmında, muhtelif kavimlerden ve coğrafyadan bahsedilmektedir ki,
eserin asıl ehemmiyeti buradadır; ikinci kısımda ise zooloji’den bahis olunuyor.
Bu eser meydana çıkdıktan sonra, British Mazeum'da bulunan başsız bir nüshanın,
bu eserin bu son kısmını ihtiva eden ikinci bir yazma olduğu anlaşılmıştır.
1
«Daha CA w f î’nin ifadesi sayesinde, bu muhaceret hareketinin, Kun’lann
K ag’ lar tarafından sürülmesiyle başladığı biliniyordu. Lâkin, Şaraf’uz-Zamân
buna iki mühim nokta ilâve ediyor: (1). /fun’lar, n a s t u r î hıristiyanlığını kabûl et­
mişlerdi; (2). Onlar, asıl ilk yurtlarını, K ı t a hükümdarının korkusundan terketmişlerdı. Bu suretle, K u n kabiylesinin mevcudiyeti kat’î olarak anlaşıldığı gibi,
B a r t h o l d ve M i n o r s k y ’nin iddiaları hilâfına, bunları Afarı’Iardan ayırmak
iycap ettiği de meydana çıkıyor. Bundan başka, Ka$r’ların, bunları, «asıl yurtlarını
bıraktıktan sonra gelip yerleştikleri» yerden çıkardıkları da anlaşılıyor. Bundan
sonra, Kan'lar, -cA w f î ’de, türkçe mâlûm mânâda San şeklinde kaydedilen- bir
kavme taarruz ettiler ki, bu yeni metinde bu isim al-Şârtga şeklinde gösterili­
yor. Bu iki ismi te’lif hususunda bir zorluk yoktur: çünkü moğolca’da şara «sarı»
demektir ki, bu suretle, M a r w a z î’de tesadüf edilen ismin, bunun arapça nisbet
şeklinden başka birşey olmadığı meydana çıkıyor. Bu ismi taşıyan kavmin-Avrupa
kaynaklarının Polovtsi, Walwen, Pallidi gibi «solgun çehreli, yahut, sarımtırak,
sarışın» mânâsına gelen isimler verdikleri-^foman’lar olduğuna hükmetmek akla
yakın geliyor. Yine M a r w a z î'ye göre, bu kabiylenin bir şûbesi, K i t a’lar payi­
tahtına giden yol üstünde, Sanca’ nun şark tarafında onbeş günlük bir mesafede
oturuyordu; bunlar, İslâm dininin mecbur ettiği Sünnet olmaktan kurtulmak için
buraya sığınmışlardı; ve reislerinin ismi olan Basmil adını taşıyorlardı. Bu mâlfimat, İslâm dininin K a r a-H a n l ı l a r devrinde, 1000 yıllarına doğru, kazandığı
262
M. FUAD KÖPRÜLÜ
varındaki geniş bozkırlarda yaşayan—henüz müslüman olmamış—
Oğuzlar'ı yerlerinden çiKardılar; bu Oğuz’lar da K a r a—D e n i z
kıyılarına yakın yerlerde oturan Peçenek’leri yerlerinden çıkararak
oralara yerleştiler; ve işte böylece, Peçenek’lenn garba doğru mühim
hareketleri vukua geldi. M oğolista n ’daki K a 17’lann garba doğru
ilerlemeleri ve önlerinde bulunan Kürülan sürmeleriyle başlayan bu
k a b i y i e l er m u h a c e r e t i ’nin ilk hareket noktası mâlûm ol­
makla beraber, bunun ne zaman başladığını kat’iyetle tesbit etmek
de, şimdilik, imkânsızdır. Yalnız, bunun, K ’i - tora devletinin yâni Bü­
yük L e a o s ü l â l e s i ’nin 1125 yılına doğru vukua gelen sukutun­
dan ç o k zaman evvel başlamış olduğu kat’î olarak söylenebilir.
Bu sebeple, bu hareketi G a r p L e a o l a r ı sülâlesinin - yâni İslâm
kaynaklarındaki adiyle K a r a - H i t a y l a r ’ın- 1125 den sonraki
fütuhatı ile alâkalı görmeğe, hiçbir suretle imkân yoktur. Esasen, Ş. T.
M a r w a z î’nin 1056, 1058 ve en nihayet 1120 yıllanna ait bâzı
hâdiselerden bahsetmesine bakılırsa, 1125 ten sonra vukua gelen
ve herhâlde uzun yıllar sürmesi iycap ettiği kolaylıkla tahmin edi­
len bir vak’ayı hikâye etmesine imkân olmayacağı derhâl anlaşılır.
M i n o r s k y’nin dediği gibi, Çin hudutları’nda başlayan bu k a b i yl e l e r m u h a c e r e t i ’nin son dalgasını, 1048-1053 yıllarındaki
Peçenek hareketi olarak kabûl etmek, şüphesiz, en akla yakın ola­
nıdır; bu suretle, bunun başlangıcını yâni /Tat’ların ilk hareket­
lerini de, yine XI. asnn ilk o n s e n e l e r i n e koymak iycap ettiği
muvaffakiyetleri de göstermektedir» (M i n o r s k y’nin adı geçen mekalesi, S.
320-321).
M a r w a z î’nin, bu eserde, Türkmen'leri «müslüman Oğuzlar» diye göstermesi,
CA w f î’nin bu hususta da tamamiyle ona istinad ettiğini anlatıyor ki, çok mühim­
dir: «bu Oğuzların memleketinde islâm dini zuhûr edince, bunlar müslüman ol­
dular ve iyi işler gördüler. Lâkın, kâfirler galebe edince, memleketlerinden uzak­
laşarak islâm şehirlerine geldiler. Bunlara Türkmen derler. Bunlardan bir kısmı
kuvvetlenerek Ç a ğ r ı T e g ı n zamanında meydana çıktılar, dünyayı tuttular,
padişah oldular; ve S e l ç u k h â n e d â n ı yıllarca dünyaya hükmetti» (cA w f î ’nin
B a r t h o l d tarafından neşredilen metni, S. 99). Yirmi beş yıl evvel, M a h m û d
K â ş ğ a r î’ye dayanarak, Türkmen adının «müslüman Oğuzlar»a verilen bir isim
olduğunu kuvvetli bir ihtimâlle söylemiştim ( tik Mutasavvıflar, S. 152 ); yukarıki
iyzahlar, bunu artık bir h a k i k a t şekline sokmuştur. Kelimenin Bayhakı tarihi’nde ve ıSVjrasefRâme’deki kullanılış şekli, CA w f î’nin ifadesini tamamiyle te’ yit
ettiği gibi, Gazneliler devri şairlerinden CU n ş u r î’nin de meselâ şu beytinde
Gaz ile Türkmen'i ayırırken bu mefhumu kastettiği muhakkaktır:
j-ji- 3 £■) üUV jl •Sl*»-!'” 3iiy j
İi3^t-
Cfrfbj Lfi»0
OSMANLILARIN ETNİK MENŞEİ
263
kendiliğinden anlaşılır.
Bu kabiyle adının iptidâ XI. asrın ortalarına doğru al-Bîrûnî ta­
rafından işitilip kaydedilmesi de, belki, O r t a - A s y a t a r i h i ’nde
ilk defa oynadığı bu mühim rol dolayısiyle olmuştun 1026 da Gazne'
ye gelen bir f C i - tan elçisinden Uzak-Şark coğrafya ve tarihine ait
epeyce mâlûmat almış ve eserlerinde bunlardan layikıyle istifade
etmiş olan a l - B î r û n î ’nin, Kay'lar hakkındaki mâlûmatını da yi­
ne ondan almış olması, imkânsız değildir. Ş. T. M ar w az î’nin bu
s e f a r e t hakkındaki sarih ifadelerine bakılırsa\ k a b i y l e l e r
m u h a c e r e t i ’nin, tabiî, sadece başlangıcı hakkındaki mâlûmatının
da dolayısiyle ondan gelmiş olması imkânsız sayılamaz; lâkin M i n o r s k y’nin mutaleasına göre, bu mâlûmatm, Kan kabiylesine men­
sup olup Sultan B e r k y a r u k zamanında yâni 1094 yılından sonra
h wârizmşâh unvaniyle H v â r i z m kıt’asını idareye me’mur edilen
ve 1097 de M e r v'de düşmanları tarafından öldürülen büyük emîr
İ l k i n c i b. K o ç k a r ’dan şifahen alınmış olması, daha akla yak­
ındır. Kan kabiylesinden bir türk olması sebebiyle birçok kabiyle
an’anelerine vakıf olan ve İdarî vazifesi îtibariyle de kendi vilâyeti
hudutlarındaki hareketlere yabancı kalamıyacağı tabiî bulunan
bu büyük emîr’i, Merv'de H o r â s â n S e l ç u k l u l a r ı ’ nin saray
hekimliği vazifesini gören müellifimizin tanımaması, hemen hemen
imkânsız sayılabilir 2.
1 1026 de Şark’tan G a z n e l i l e r sarayına gelen sefaret hey’eti hakkında en
vâzıh malûmatı, yine M a r w a z î’de buluyoruz: bu, Çin imparatoru’ndan değil,
K ı t a yâni fCi-tan hükümdarından -galiba L e a o sülâlesine mensup olup 9831031 yılları arasında saltanat süren C h e n g - t s u n g ’dan- geliyordu; ve sefirin
adı K.lt.nkâ ( Kalı-Tunka ?) idi. Lâkin, koyu bir müslüman olan M a h m û d
G a z n e v î, bu kâfir devleti ile siyasî münasebetlere girişmek istemedi. Yalnız,
Gazne’deki âlimler, bundan bâzı yeni coğrafî bilgiler elde ettiler ki, a 1-B îr û n î’nin eserlerinde bunu a ç ı k ç a görüyoruz. Bu sefir, Gazne’ ye gelirken,
şarkî T’i e n-Ş a n Uggar’lanmn
memleketinden geçmiş, ve buranın hanı
olan K a d ı r - H a n , kendi sefirini de ona katmıştı, Tabâ’i' de her iki hüküm­
dardan gelen -ve büyük bir ihtimâlle t ü r k ç e olan - mektupların a r a b ç a
t e r c ü m e l e r i mevcuttur ki, bu sayede, Uygur Hanı’nın oğlu olan C a g r ı
T e g i n’in bir I£ıtay prensesiyle evlenmiş olduğu da anlaşılmaktadır (V.
M i n o r s k y , S. 319-320). 417 deki bu sefaretler hakkında G a r d î z î pek
az mâlûmat vermektedir ( Kitâb Zaynu‘1 Ahbâr, M. N â z ı m neşri, Berlin
1928, S. 87).
2 cAwfî metinlerinde türlü türlü şekillerde yazılan bu Türk emîrinin adını,
M a r q u a r t, meşhur eserinde, İkinci b. Kuçlçar tarzında okumak lâzım geldiğini
söylemiş, ve bunun, sair tarihî kaynaklarda da adı - bozulmuş bir şekilde - geçen
M. FUAD KÖPRÜLÜ
264
Ş. T. M ar w az î’nin XII. asırda yazılmış eserinden alınarak
XIII. asırda CA w f î tarafından tekrarlanan bu mâlûmat, görü­
lüyor ki, kaynakları itibariyle, XI. asınn ilk y a r ı s ı n a âittir; ve
Kaylaım Orta - Asya tarihi’nde b i r i n c i ve sonuncu defa oyna­
dıkları tarihî rolü aydınlatmaktadır. Buna, K â ş ğ ar î’nin ifadelerini
ve XII. asırdaki S e l ç u k l u sultanlan’mn maiyetinde bu kabiyleye
mensup k ö l e l e r i n bulunduğunu da ilâve edersek, bu kabiyle
hakkmdaki mahdut bilgilerimizin tam bir tablosunu vücude getirmiş
oluruz. F a h r e d d î n M u b â r e k ş â h ’m 1206 da yazmış olduğu
Târîh'mde. muhtelif türk kabiyleleri arasında zikrettiği Kay ( j ) ve
Gay
isimlerinde, bunun muahhar bir hâtırasının bulunduğu
tahmin olunabilir 1. Bundan bir asır kadar sonra H a m d u 11 â h
M u s t a w f î’nin Uzak-Şark'taki Uygur memleketlerini tavsif eder­
ken, Kasan ve 7arar’larla beraber A'aı/’lardan da bahsetmesi, kısmen
al - Bîrûnî’nin ve kısmen de XII. asır edebî metinlerinin te’sirleriyle
olup, bize bu kabiyle hakkında hi ç bi r yeni şey öğretmemektedir.
İşte görülüyor ki, XII. asnn ilk yansından sonra, K a y’lar hakkında
islâm kaynaklannda hiçbir yeni malûmata tesadüf edilemediği gibi,
şimdilik bildiğimize göre, XII. - XIV. asırlara ait ç i n ve m o ğ o 1
kaynaklannda da, bunların adı geçmemektedir.
emir olması iycap ettiğini de ileri sSrmfiştfi ( Osttârk . Dialekst, 48, 201). Z. V . T.,
P. P e l l i o t B a r t h o l d , ve M i n o r s k y ’nin de iştirak ettikleri bn okuyuş
tarzını kabûl etmiyerek, Alakcı b. Koçkar şeklini tercih ediyor. Sırası gelmiş iken,
bn isim hakkında şimdiye kadar tarihçilerin gözüne çarpmamış olan edebi bir
vesikadan bahsetmek isterim : Selçuklu devrinin tanınmış şairlerinden CA b d’ü 1
V â s i‘-i C e b e l î’nin, bunun ölümünden sonra yerine H vrûrizmşûh olarak tâyin
edilen oğlu T u ğ r u l T e g i n M o h a m m e d
hakkmdaki bir kasidesinde,
onun da ismi geçmektedir ( B a d î cuz Z a m a n ,
Sahan ıva Suhanvarân,
Tahran 1308, hicri-şemsi, C. I, S. 330):
jJU £)IaIS
jiSa
Ijjl »y
Jjf*J
jl
j\ [■
ijjSj j jçis"tîıjlj
ila
jv»
f'U.
jl
f a b â ’V a l-H a y a v ân nüshasında ıjyCJ' ( Alkci ) tarzında yazılması dolayısiyle
bu şekli tercih ettiği anlaşılan Z. V . T .’ ın bu okuyuş tarzı, yukarıki manzûmede
vezne pek uymadığı için, kabûl edilemez. Ben, muhtelif metinlerdeki yazılış şekil­
lerine ve yukarıki kasidenin veznine göre, bu ismin, şimdilik tlkinci tarzında
okunmasını daha doğru buluyorum ( bu emir ve oğlu hakkında bakiniz: W .
B a r t h o l d , Turkestan, S. 323-324).
1
Târth-i Fahruddîn Muhârekşâh, E. D e n i s o n R o s s neşri, London
1927, S. XII.
OSMANLILAR’IN ETNİK MENŞEİ
265
Türk dünyasının en ş a r k uçlannda yaşayan ve XII. asırdan
beri muhtelif moğol unsurları arasında kalarak göçebe hayatının
iycap ettirdiği çetin mücadeleler neticesinde zayıflayan, parçalanan,
başka teşekküllere karışan, köle sıfatiyle m ü s l ü m a n memleketle­
rine - belki de Uzak-Şark saraylarına - götürülüp satılan /Tat’lar,
müstakil bir kabiyle olarak, yavaş yavaş tarih sahnesinden çekilmiş
olmalıdırlar. P o t a n i n ’in tetkıyklerine göre Garbî Moğollar’dan
Durbut'\ax arasında Hayde adını taşıyan oymak ile, moğol menkabelerinde geçen H a y - T e p e , K a y - T i b e r gibi bâzı coğrafî adlar,
KoybaFlar arasındaki Haydi-Bar, K a y d i n g gibi isimler, belki
bunların son hâtıralarını saklamaktadır K Başkurt’lar arasında Kag
veya K.aylı adını taşıyan bir kabiyle de, belki bunların bir bakiyyesidir2. işte, şimdilik Çay kabiylesi hakkında, azçok m ü s b e t ola­
rak, bildiğimiz şeyler, bu kadardırs.
V ÎÎS .
OĞUZ BOYLARINDAN K A Y IĞ = K A Y I KABİYLESİ’ NİN
MUHACERETİ VE TARİHİ ROLÜ.
Osmanlı devletinin ilk e t n i k ç e k i r d e ğ i ’ ni teşkil ettiği hemen
umumiyetle kabûl olunan K a y z’ların, XI. asırdanberi Şeyhun civarlannda,Mâverâünnehir'de, Horasanda İslâm m e d e n i y e t i ile
çok sıkı temas hâlinde yaşayan büyük O ğ u z c â m i a s i ’na men­
1 F u a d K ö p r ü l ü , Oğaz entolojisine dair tarihi notlar, S. 8, Not 1.
2 Aynı yerde, S. 8. R i ç k o v, ilk defa 1762 de basılmış olan eserinde Baş­
kurt kabiylelerin! sayarken, K a z a n ’a giden yolun şimâl-garbîcehetinde Y&rektav-Kaylı, K ır-K ayh , Edil- Kaylı, Aktav-Kaylı gibi birtakım oymakların adla­
rını zikretmektedir ki, bugün bunların kabiyle teşkilâtı bozulmuş olmakla beraber
onlara hâlâ K a y d ı ( yâni l ı = d ı olduğuna göre: K a y l ı ) diyorlar ( Urenburg
vilâyeti, topoğrafyası, Son basım, 1887, S. 67-71 ). S. R u d e n k o da Başkurtlar
hakkındaki eserinde, bunlardan başka, Küyük-Kay ve Soklı-Kaylı isimlerini say­
maktadır (Başkıry , I, Petersburg, 1916, S. 28, 274). Bunların, eski Moğol K oyla rı
ile alâkaları olup olmadığını aramak, daha ziyade, mütehassıs etnoğrafların ve
mongolistlerin yapabilecekleri bir şeydir. Biz, sadece, herhangi bir ihtimâlin
kaydiyle iktifa ediyoruz.
8
Z. V . T. ’ın, K a y ve K a y ı isimleriyle, bâzı çin kaynaklarından, avestik
metinlerden, hattâ İslâm eserlerinden çıkarılmış birtakım şüpheli isimleri birleş­
tirmek hususundaki tecrübeleri, bize çok hayâlı mahiyette göründüğü için, burada,
sadece fonetik hir benzeyiş’e dayanan ve tarihî delilleri bulunmayan bu b i r1 e ş t i r m e’lerden bahsetmeyi bile lüzumsuz bulduk.
266
M. FUAD KÖPRÜLÜ
sup olduğunu, ve bunlann, o sıralarda hâlâ Moğolistan'da bulunan
- büyük bir ihtimâlle moğol aslından - K a şiardan tamamiyle ayn
bir e t n i k z ü m r e sayılması lâzım geldiğini, yukarıda bütün
delilleri ile göstermiş, ve bu kabiylenin “XIII. asırda Merv civarın­
daki Mâhâridan A n a d o l u ’ya geldiği» hakkmdaki eski ananeci
nazariye nin, müsbet mahiyette hiçbir tarihî esasa dayanmayan basit
bir m a s a l’dan ibaret olduğunu anlattıktan sonra, sair birtakım
Oğuz kabiyleleriyle birlikte olan bu K a y ı muhaceretinin h a k i k î
m a h i y e t i n i de kısaca iyzah etmiştik. Şimdi, Osmanlılar’ın e t n i k
m e n ş e ’l e r i mes’elesi kadar ve belki bundan daha ehemmiyetli
olarak, “Anadolu'nun t ü r k 1 e ş m esi,, vâkıası ile de alâkalı olan
bu K a y ı kabiylesi hakkında — tarihî ve toponimik vesikaların
bıraktığı imkân dairesinde — mâlûmat vermek istiyoruz.
Bu küçük tarihî hulâsayı yaparken, osmanlı sülâlesi hakkında
eski kronikçilerin türlü türlü şekillerde tekrar ettikleri, birbiriyle
hiç tetabuk etmeyen u y d u r m a j e n e a l o j i l e r e ehemmiyet
vermediğimiz gib i1, Osmanlılar’ın Anadolu'ya gelmeleri hakkında
yine aynı kaynaklarda mevcut karışık, mütenakız, t a r i h î h â ­
d i s e l e r ile ve k r o n o l o j i ile t e ’l i f i i m k â n s ı z masal­
lar' a da aslâ kıymet atfetmediğimizi, bilhassâ tasrih edelim2. Yalnız
o s m a n l ı t a r i h ç i l e r i ’ni değil, daha eski müelliflere gitmemek
için H a m m e r’den başlayarak, î o r g a , M a r q u a r t , G i b b o n s gibi birtakım garp âlimlerini de şaşırtan, hattâ, bu hususta
ileri sürdüğümüz tenkıydlerin alâkalı garp tarihçileri tarafından
1 P a u l W i t t e k , «bu osmanlı silsilenamelerinin muhtelif zamanlarda
nasıl uydurulduğu» hakkında tenkıydî bir tecrübeyi 1925 de Der İslam’da çıkan
bir mekalesinde ( C. XIV, S. 94-100 ) yapmıştı. Umumiyetle O ğ u z kabiylelerinin
cedlerini ve onların kahramanlık destanlarını ihtiva eden an’aneler hakkında,
R e ş î d e d d î n , A b ’u 1-G â z î , H a ş a n B a y a t î gibi müelliflerin yukarıda zik­
redilen eserleri, sonra E n v e rî’nin Düstûrnâme’si gibi eserler, elde bulunuyor.
Bunların esaslı bir surette mukayese ve tetkıykı, bilhassa O ğ u z d e s t a n ı’nın
aydınlatılması için, çok faydalı olacaktır.
2 Osmanlılar’ın muhacereti hakkında ilk kaynaklardaki muhtelif, mütenâkız
rivayetler ve sonraki kronikçilerin bunları birbiriyle te’lif ederek vücude getirdik­
leri ( combine ) şekiller hakkında hususî bir tetkiyk yapılmış değildir. Mamafih,
bunlardan hiçbirinin t a r i h î bakımdan inanılmağa lâyık olmadığı, ve daha
ziyade m e n k a b e mahiyetinde telâkkıy edilmeleri iycap ettiği, en basit bir tenkıyd
neticesinde meydana çıkmaktadır. Osmanlı tarihinin müsbet şekilde tetkıykı için,
bu gibi menkabelerin bir tarafa bırakılması iycap ettiği, mütehassıslar arasında
artık bir h a k i k a t şeklini almıştır.
OSMANLILAR’IN ETNİK MENŞEÎ
267
kabulünden sonra bile1, yukarıda gösterdiğimiz veçhile, Z. V. T.
tarafından — mahiyet ve kıymetleri her bakımdan çok şüpheli bâzı
kaynaklara dayanılarak — tekrar c a n l a n d ı r ı l m a k istenen bu
masalların, Kagı muhacereti mes’elesini aydınlatamıyacağı, artık
iyiden iyiye anlaşılmıştır. Bu hususta M a r q u a r t ve G i b b o n s
taraflarından yapılan ve muhtelif rivayetleri azçok tenkıgdî bir
tarzda te'life ve tarihî bir kadro içine sokmağa çalışan tecrübe'lerin
nasıl n e t i c e s i z kaldığını gördükten sonra, yukarıda tekrarladığı­
mız veçhile, “K a ğ ı l a r’ın iptida 1230 da A n a d o l u’ ya geldikleri»
iddiası gibi — temelleri en basit f i 1o 1o j i k ve t a r i h î bir tenkıyde
dayanamıyacak — masalları, artık büsbütün ortadan kaldırm ak
lâzımdır2. Çok şüpheli ve çürük bir temel üzerine tamamiyle h a y â lî
1 Bunun kendi tarafımızdan ileri sürülmüş i n d î bir i d d i a olmadığını
göstermek için, kıymetli bir macar âliminin bu husustaki ifadesini nakledeceğim:
«Osmanlı tarihi başlangıcının ve ilk gelişme devrinin en seçkin araştırıcısı, şüp­
hesiz ki, türk bilgini Foad Köprülü’dür; vardığı neticeler G a r p t a r i h ç i l i ­
ğ i n d e de yayılmıştır» ( L. R â s o n i , Danga tarihinde Türklük, Ankara 1942,
S. 189). Mamafih, kıymetli fransız tarihçisi F. G r e n a r d , son yıllarda çıkar­
dığı küçük fakat mühim eserinde, o s m a n l ı d e v l e t i’nin ilk tekâmül safhaları
hakkında benim birçok fikirlerimi kabûl ettiği hâlde, galiba eski görenekten
birdenbire kurtulamadığı için, «Hwârizmşâhlara tâbi olan küçük bir K a y ı ğ
aşiyretinin 1221 deki M o ğ o l i s t ı y l â s ı karşısında Horâsân'dan hicret ettiğini,
ve bunun Ertuğrul maiyetindeki küçük bir parçasının Sultan A l â e d d ı n K e yK o b â d tarrfından Selçuklu devletinin garp uçlarına yerleştirildiğini» tekrar et­
mektedir ( Crandear et decadence de l’Asie, Paris 1939, S. 38 - 39 ). Bu yanlış­
lığın, sadece «eski bir a l ı ş k a n l ı k’tan» ileri geldiğini açıkça söyliyebiliriz. Sı­
rası gelmişken şunu da ilâve edeyim : osmanlı tarihinin muhtelif ana mes’eleleri
ve devletin kuruluş safhaları hakkındaki tetkıyklerimizin neticeleri, Garp ilim
dünyasında umumiyetle kabûl edildiği hâlde, bu mevzua ait olarak şu son yıllarda
memleketimizde yazılan bâzı t a r i h k i t a p l a r ı’nda bunlardan tamamiyle
g a f l e t olunmakta, ve kısmen osmanlı vak’anüvislerindeki e s k i m a s a l l a r ,
kısmen de Türkler hakkında m e n f î d ü ş ü n c e l e r besliyen birtakım değersiz
Garp müelliflerinden alınmış y a n l ı ş f i k i r l e r tekrarlanmaktadır; memleket­
teki neşriyattan bile bu kadar habersiz kalanların, millî tarihe ve ilmî hakikatlere
karşı gösterdikleri bu korkunç a l â k a s ı z l ı k karşısında, yalnız ilim değil
memleket hesabına da, h a y r e t
ve
t e e s s ü r duymamak kabil değildir
sanıyoruz.
2 Z. V . T ., böyle bir tenkıyde hiç lüzum görmeden, sadece, yeni meydana
çıkan iki eserde de bu muhaceretten bahsedilmesini k a t’ı b i r d e l i l gibi telâkkıy
etmiştir. Hâlbuki, son yıllarda benim ve P. W i 11 e k’in şiddetli tenkıydlerimize
uğrayan muhaceret masalının historicite sia\ isbat için, evvelâ, yapılan tenkıydleri
çürütmek lâzımdı; ondan sonra da, bu yeni kaynakların vüsûk ve kıgmet derece-
268
M. FUAD
KÖPRÜLÜ
faraziyeler kurmak suretiyle yapılmak istenen bir tarihî inşa'mıi,
bugünkü ve yarınki araştırıcılar için, f a y d a l ı değil, biPakis ç o k
z a r a r l ı olduğuna inandığımız cehetle, burada K a y z’lardan
bahsederken, bu hususta, ancak t a r i h ve k r o n o l o j i kadrosu
içinde kalmağa çalışacağız.
Kayt'larm tarihi, pek tabiî olarak, mensup oldukları büyük
O ğ u z c â m i a s ı içinde tetkıyk olunmak lâzımdır. Umumiyetle
türk kabiylelerinin etnoloji ve tarih bakımlarından tetkıykleri mes’elesinin ne kadar zor olduğunu, bu zorlukları doğuran sebepleri,
yanlışlıklara düşmemek için metodoloji bakımından ne gibi prensip­
lere uymak lâzım geldiğini, vaktiyle bir yazımda ç o k u m u m î bir
şekilde göstermiştim1. Bu gibi tetkıyklere girişirken, umumiyetle
türk kabiyle teşekküllerinin mahiyeti, bunların dağılup toplanma
ve yeni kabiylelerin teşekkül tarzları, etnik teşekküllerle siyasî
teşekküllerin birbirine k a r ı ş t ı r ı l m a m a s ı lüzumu, bu göçebe
kabiylelerin c o ğ r a f î sâhalannı değiştirmekte ve y e n i isimler
altında yeni t e ş e k k ü l l e r e girmekteki kolaylıkları, ve nihayet,
t a r i h î kaynakların bu türlü tetkıykler hususundaki k i f a y e t ­
s i z l i ğ i , aslâ gözden kaçırılmamalıdır; ve her şeye rağmen, birçok
noktaların şüpheli veya büsbütün karanlık kalacağı düşünülerek,
bu boşlukların h a y â lî faraziyelerle doldurulmasından kat’î surette
çekinilmelidir. O ğuzlar'm, daha İslâmiyet’ten evvelki devirlerden
başlayarak, muhtelif türk kabiyleleri arasında— gerek sayılarının
çokluğu, gerek siyasî rölleri bakımlarından— ehemmiyetli bir mevki
leri tesbit olunmak iycap ederdi. Z. V . T . , bunların hiçbirini yapmıyarak, sadece M.
D ‘ O h s s o n’un bn hususta Müneccim başı ve Sacdeddîn tarihlerine dayanarak ileri
sürdüğü rivayeti tekrarlamıştır ( Ristoire des Mongols, T 1, La Hay, 1834, S. 294-5 ).
Z. V. T. bunların Anadolu’ya gelişinin 1230 da A l â e d d î n K e y k o b â d I. ile
C e l â l e d d î n H w â r i z m ş â h arasında Erzincan civarında vukua gelen mu­
harebe esnasında olduğu hakkında, yine aynı meşhur müellifin Tableaa general
de l’Empire ottoman’ mı da me’haz olarak gösteriyorsa da, bunda da bir d a l g ı n 1 1 k olduğu, çünkü bu muharebe hakkında bu eserde değil yine onun Moğollor
tariki'nde tefsilât bulunduğu malûmdur ( C. III, S. 45 - 42 ). Görülüyor ki Z. V .
T., çoktanberi « bir m e n k a b e’den başka birşey olmadığı » anlaşılmış bu­
lunan bir rivayeti, hiçbir yeni delile dayanmadan, t a r i h î b i r h a k i k a t gibi,
kabûl etmekle çok aldanmıştır.
1 F u a d K ö p r ü l ü , Oğuz entolojisine dair tarihî notlar, S. 3-5. Burada
sadece temas edilen bu mühim mes’ele hakkında yakında geniş bir tetkıyk neş­
retmek ümidindeyim.
OSMANLILARIN ETNİK MENŞEİ
269
tutmuş olmaları, Türklerle münasebetlerde bulunan muhtelif kavimlerin tarihî kaynaklarında onlara ait epey mühim kayıtlara tesadüf
edilmesini mümkün kıldığı gibi, eski türk kitabeleri'nde de Oğuzlar’dan bahsedilmesi, yabancı kaynakların kontrolüne ve tamam­
lanmasına i m k â n bırakmaktadır. Mamafih, biz burada doğrudan
doğruya O ğ u z l a r’ın tarihlerini değil1, sadece Kayı kabiylesinin
tarihini tetkıyk edeceğimiz için, bu kabiyle adına iptida tesadüf
edilen XI. asırdan daha geriye gidecek değiliz.
Oğuzlar'm XI. asırda Gazneli sultanları ile sıkı münasebetleri,
ve yine bu asırda, bunların Kınık şubesine mensub bir sülâlenin Bü­
yük S e l ç u k l u im p a r at o r l u ğ u ’nu kurmuş olması, Gazneliler’e
ait tarihî kaynaklarda O ğ u z l a r ' dan bahsedilmesine sebep olduğu
gibi, M a h m û d K â ş ğ a r î ’nin eserinde de, Oğuzlar’a ve Oğuz
şûbelerine sair türk zümrelerinden daha fazla bir yer ayrılmasını
intaç etmiştir. Ve işte biz K a y ı ismine iptida burada, 22 Oğuz
kabiylesinin başında, tesadüf ediyoruz : M a h m û d, Selçuklu sul­
tanlarının mensup oldukları Kınık boyundan sonra K a y ı ğ ( yâni
Kayı) boyunu zikrediyor ki, bundan, bu kabiylenin İ ç t i m a î
m e v k i (yâni kabiyle asâleti) bakımından diğerlerinin üstünde
telâkkıy edildiği anlaşılıyor. XIV. asır başlarında müverrih R e ş îd e d d î n, bundan biraz farklı olarak, Oğuzlar’ın 24 kabiylesini
zikretmektedir ki, Kayı'lar burada en başta gelmektedir. O ğ u z1 a r arasında yaşayan menkabevî mahiyette birtakım tarihî r i v a ­
y e t l e r ve a n ’ a n e l e r yine R e ş î d e d d î n
tarafından
1
Bu hususta tik Mutasavvıflara, M i n o r s k y 'ye, ve bilhassa B a r t h o l d ’
ün yukarıda adları geçen eserlerine bakınız. Bu büyük âlim, Türkmen tarihi hakkındaki mühim tetkıykınin başında, bu hususta en toplu mâlûmatı vermektedir. Fa­
kat bütün bunlara rağmen, Oğuzlar hakkında,tarihî ve etnolojik büyük ve ciddî bir
monoğrafiye ihtiyaç olduğu muhakkaktır. Oğuz kabiyleleri hakkında T h. H o ut s m a’nın artık
hiçbir kıymeti kalmamış olan küçük bir mekalesi müstesna
olarak (Die GhuzenstSmme, Wiener Zeitschr. d. kunde d. Morgenlandes, II, 1888),
hemen hiçbir şey yazılmamış, V a m b e r y ve A r i s t o v’un türk kabiylelerinin
etnik teşekkülleri hakkındaki umumî eserlerinde de O ğ u z l a r kısmı çok zayıf
kalmıştır. Bunlardan sonra, benim Oğuz etnolojisine ait 1925 de çıkan bir mekalem ile, Avşar’ lar hakkında 1942 de İslâm Ansiklopedisinde neşredilen ya­
zımdan başka, Oğuz kabiyleleri hakkında z i k r e ş a y a n hiçbir tarihî tetkıyk
yapılmış değildir. ( W . B a r t h o l d ’un Tür men Tarihi'ade Oğuz boyların­
dan Y a z ı r ’larm siyasî rolleri hakkında verdiği mâlûmat, çok mühim olmakla
beraber, hususî bir tetkıyk sayılamaz ).
270
M. FUAD KÖPRÜLÜ
tesbit edildiği gibi1, XV. asırda osmanlı müellifi H a ş a n B a y a t î 2
ve XVI. asırda da A bu ’l-G âzî B a h a d u r Han taraflarından
zabtedilmiş olduğundan3, bu sayede, muhtelif Oğuz boyları ve
bu arada K a y ı ’lar hakkmdaki bâzı an’aneleri de öğrenebiliyoruz.
Mamafi, R eşîd e d d î n’in bâzı kayıtları müstesna olmak üzere, diğer­
lerinin, “bu kabiyle an’anelerini bâzı tarihî vak’alarla bağlamak ve
1 Tarihçi R e ş î d e d d î n , meşhur umumî tarihindeki öUs£- s i&S s j j * j '
yâni « O ğ u z H a n’ın v e T ü r k l e r’in t a r i h i v e O ğ u z’un
c i h a n g i r l i ğ i h i k â y e l e r i » adlı bir kısımda, T ü r k 1 e r’in ve bilhassa
O ğ u z l a r’ın menşei, oğuz imparatorluğunun kuruluşu, ve Oğuz’dan sonra yeti­
şen hanlar hakkmdaki m e n k a b e l e r i kaydetmektedir. Sonlarına doğru biraz
t a r i h î bir mahiyet alan bu menkabeler mecmuası’na göre, C a z n e l i M a h ­
m û d ’un babası K ayı kabiylesindendir; Hwârizmşâhlar Begdili kabiylesine mensubdurlar. Selçuklular’m mensup olduğu Kınık kabiylesi bir tarafa bırakılırsa,
oğuz padişâhları şu beş kabiyleden birine mensupdurlar : Kayı, Begdili, Avsar,
Imur, Yazır. Fars’daki Salgurlar hânedânı, Selçuklular’dan evvel, buralara gelmiş
olan *SWur’lardandır; bunun diğer bir şubesi Ceyhun civarında H v ârizm hudut­
larında yurt tutmuşlardır. Anadolu Türkmenleri, yâni K a r a m a n - o ğ u l l a r ı ,
E ş r e f-o ğ u 11 a r ı ve diğerleri, T u ğ r r ı l Bey’in Rûm seferi esnasında maiye­
tinde bulunan 20.000 Türkmen süvarisinden türemişlerdir. Tuğrul bu seferden dön­
düğü zaman, onların başında Kınık’m kardeşlerinden A r s l a n S u l t a n bu­
lunuyordu». Tenkıydli bir şekilde basılması Oğuz destanı hakkında yeni mâlûmat
verecek olan bu eserden çıkardığımız bu mâlûmat, bu mekalemizin mevzuu bakı­
mından, bize çok m ü h i m ve y e n i şeyler öğretiyor : Sevük Tegin’in K a y ı’lardan olduğu, başka hiçbir eski kaynakta bulunmadığı gibi, onun Anadolu Türkmenlerini «daha Tuğrul zamanında Bizans hudutlarına gelen Oğuzlar’ın torunları»
sayması da, umumiyetle Oğuzlar’ın ve o arada K a y ı ’larm «daha Selçuklular’la
beraber Anadolu’ya geldikleri» hakkmdaki eski fikrimizi kuvvetlendirmekte,
ve XIII. asırdaki muhaceret masalına tarihî, bir mahiyet vermek isteyenlere karşı
yeni bir delil teşkil etmektedir. Salur ’lar hakkmdaki bir tetkıykimizde R e ş î d ­
e d d î n ’in bu eserde onlara dair verdiği malûmatı, pek tabiî, sıkı bir tenkıyde tâbi
tuttuktan sonra, kullanmıştık ( Oğuz etnolojisine dair tarihî notlar, S. 9-16 ).
2 S u l t a n C e m ’in arzusu üzerine tertip edilmiş olan Câm-ı Cem-Âyîn adlı
bu eser, küçük bir jenealoji ve menkabeler mecmuasıdır. A l i E m i r î efendi ta­
rafından 1332 de İstanbul’da neşredilmiştir.
3 A b u ’ 1-G â z î H a n tarafından (H. 1071) yılında te’lif edilmiş olan bu kü­
çük eser de, yukarıkiler gibi, Türkmenler’in silsilenâmesi yâni menkabevî tari­
hidir. Türkmenler arasındaki şifahî ve yazılı an’anelerden istifade edilerek vücude getirilen bu eserin muhtelif yazmaları vardır ki, rus türkoloğu A . S a m oi l o v i ç , muhtelif yazılarında, bu nüshalardan bahsetmiştir. Tumansky tarafın­
dan rusca’ya tercüme edilen bu esrin fena bir yazma nüshasının fotoğrafik kopyası
1937de Türk Dil Kurumu tarafından neşir olunmuştur. A b d ü l k â d i r İ n a n ’ın
buna yazdığı imzasız mukaddime’den istifade olunabilir.
OSMANLILAR’IN ETNİK MENŞEİ
271
azçok kronolojik bir esasa dayandırmak» hususundaki teşebbüsleri­
nin, tamamiyle n e t i c e s i z kaldığı açıkça görülmektedir. Bu menkabe mecmualarını bir tarafa bırakarak sırf t a r i h î vesikalara
ve bunu geniş nisbette temamlayan etnografya ve toponimi tetkıyklerine dayanınca, K a y ı ’lar hakkında pek az m ü s b e t kayıtlara
tesadüf ediyoruz ki, bunlardan çıkabilecek başlıca tarihî neticeler,
şu suretle hulâsa olunabilir :
1). tik defa XI. asırda adına rastladığımız bu kabiylenin, A rt u k 1 u 1a r devletinin kuruluşunda t a r i h î b i r r o l oynadığı, kro­
niklerde bu. hususta bir sarâhat bulunmamakla beraber, bunların
sikkelerinden anlaşılıyor. Demek oluyor ki bu kabiyle, S e l ç u k ­
l u l a r imparatorluğu’nun kuruluşuna, sair Oğuz kabileleriyle bir­
likte iştirâk etmiş, ve XI-XII. asırlarda A rtu k lu la r’ın maiyetinde
Şarkî-Anadolu sahalarında bulunmuştur.
2). Bugün H azar-ötesi T ü r k m e n l e r i arasında G ö k 1en ve
cA I i i li zümreleri içinde Gay veya K a y ismini taşıyan küçük
oymakların mevcudiyeti, Kayı'laıdan küçük bir kısmın, XI. asırdanberi oralarda kalmış olduklarını gösteriyor.
3). XI - XIX. asırlara ait tarihî kaynaklar, Mâverâünnehir, H^ârizm ve Iran sâhalarında birtakım t ü r k kabiylelerinin ve o ara­
da bâzı O ğ u z zümrelerinin yaptıkları hareketlerden bahsettikleri
hâlde, bunlar arasında Kayı ismine hiç tesadüf edilmemesi, bun­
dan başka, bugün bütün bu sâhalarm fo/jommr’sinde sair muhtelif
türk ve oğuz izlerini saklayan birçok y e r a d l a r ı’na rastlan­
dığı hâlde bunlar arasında K a y ı adının h iç b u l u n m a m a s ı ,
biraz evvel zikir ettiğimiz T ü r k m e n l e r arasındaki birkaç küçük
gurup müstesna olmak üzere, / f a y ı ’lann umumiyetle g a r b a
d o ğ r u geldiklerini kat’î olarak anlatıyor.
4). Bugün K a y ı ismini taşıyan yerlere, yalnız, pek mahdut bir
nisbette Şimalî-Azerbaycan!da, ve en fazla Anadolu'da tesadüf edil­
mesi, bunların nerelerde yerleşmiş olduklarının yegâne izleridir.
Bu yer adlarına, A r t u k l u l a r ’ın hâkim olduğu Şarkî-Anadolu'dan
ziyade garp ve kısmen cenup sâhalarında tesadüf edilmesi, K a y ı
oymaklarından büyük bir kısmının, tarihî ve İktisadî âmiller sebe­
biyle ga rb a d o ğ ru yürümelerinden ileri gelmiş olmalıdır. Artuklular hizmetinde kalan diğer oymakların da, askerî vazifelerle şehirler
ve kasabalarda yerleşmiş, ve böylece yavaş yavaş kabiyle hayatını
272
M. FUAD KÖPRÜLÜ
ve an’anelerini unutmuş oldukları, kuvvetle tahmin olunabilir. Bun­
lardan bâzılarının, belki daha o sıralarda veya daha sonra, sair
Oğuz şûbeleri arasına karışmış olmaları da akla gelebilir K
5). Gerek A n a d o l u S e l ç u k l u l a r ı gerek O sm a n i ı1a r devrinde, XI1-XVI. asırlar esnasında Anadolu'daki bâzı Oğuz
kabiylelerinin yaptıkları birtakım hareketlere ve bu münasebetle ta­
rihî kaynaklarda bu kabiylelerin isimlerine tesadüf olunduğu hâlde
Kayı adına hiç tesadüf edilmemesi, ve XVI. asırdan bugüne kadar
Anadolu'da yaşayan göçebe aşiyretler arasında da hemen hiçbir
K a y ı zümresine rast gelinmemesi, bunların, daha i 1k A n a d o 1u
f ü t u h â t ı devirlerindenberi, küçük parçalara bölünerek ayn ayn
coğrafî sâhalarda yerleştirildiklerini, ve nihayet XVII. asra kadar
artık göçebelikten çıkarak t o p r a ğ a bağlanm ak suretiyle, tribal
hayat şeklinden uzaklaşmış olduklarını, göstermektedir. Yalnız, XVI.
asır ortalarında, S a r u h a n eyaletinde, -bugünkü Manisa vilâyeti
dahilinde ve galiba Çoban İsa taraflarında- K a y ı adını taşıyan
küçük bir türkmen oymağının henüz g ö ç e b e hayatını muhafaza
ettiğine dair resmî bir vesîka mevcuttur ki, bunlar, K a y ı 'larm
henüz yerleşik hayata geçmemiş son bakıyyeleri gibi sayılabilir2.
6). Gazneli Mahmûd’un babası S e v ü k T e g i n’in K a y r’lardan
olduğu hakkında R e ş î d e d d î n ’in verdiği malûmat eğer doğru
1 Ş e r e f H a n-ı B i d 1 î s i, meşhur Şerefnâme’ sinde, Bitlis hayalîsinde,
Selçuk sultanları’nın ve Atabeyler’in hâkimiyeti zamanından oralarda kalmış bulu­
nan bâzı küçük kabiylelerin mevcut olduğunu söylemekte, ve kendi zamanında
(XVI. asır sonlarında) Serâciyân adını taşıyan bir kabiyle isminin de Selçûkiyân
dan galat olduğunu ilâve etmektedir :
o S j J »
isv'jj; j »
t
3 j i ı- A lı
jİT j j i £ jf, .oajı
l ii i -
ju* 3
«.h'loAk iljl ojtcjûKjjl
i'
•GjS'\j3 Xt-\ç\î
c j V j jû
c .s A t'j c^ıU u.
.c —I (Şerefnâme, M o h a m m e d
^ a~ -
Ali
A v n i neşri, Kahire, S 480). XVI. aşıra ait olan bu rivayetin ne dereceye ka­
dar doğru olduğu, üzerinde çok durulmak iycap eden bir mevzfidur. Biz, sadece,
bu gibi an’anelerin daha asırlarca evvel bile mevcut olduğunu göstermek için
bu rivayeti buraya naklettik. Mamafi burada, kasaba ve şehirlere yerleşmiş aşiyret parçalarından değil, henüz kabiyle hayatını muhafaza eden zümrelerden bahis
olunuyor. Ancak, Anadolu, Mezopotamya, Iran kasaba ve şehirlerinde de, kabiy­
le isimlerini taşıyan bâzı mahallelerin mevcut olduğunu bildiğimiz gibi, bâzı şe­
hirlerde birtakım kabiylelerin yerleşmiş olduğuna dair - meselâ Târîh-i Güzide
gibi- eski kaynaklarda da mühim kayıtlara tesadüf olunmaktadır.
2 M. Ç a ğ a t a y U l n ç a y , Saruhan - oğulları ve eserlerine dair vesika­
lar, İstanbul 1940, S. 41, 42, 170. Bu vesîka (H. 959) tarihlidir.
OSMANULAR’IN ETNİK MENŞEİ
273
ise, bu, daha X. asırda S â m â n î l e r ’ in saraylannda ve ordula­
rında K a y ı 'lara mensup kölelerin bulunduğunu anlatabilir. Sâm â n î 1e r’in Oğuz’larla münasebetleri hakkındaki tarihî bilgileri­
mize göre, bunun böyle olması hiç de u z a k b i r i h t i m â l
değildir. Mamafi, bu vâkıa, K a y ı kabiylesinin muhacereti hakkındaki bilgilerimize yeni bir şey ilâve etmiş değildir *.
Muhtelif Oğuz şûbelerinin XI-XIX. asırlar zarfındaki tarihine,
iran etnoğrafyasına ve î r a n T ü r k l e r i ’ne, Ş i m a l î - S u r i y e ve
Anadolu’nun türkleşmesine ait yapmış olduğum tetkıyklerden edin­
diğim mâlûmatın, Kayı'lar hakkındaki mahdut fakat müsbet bilgilerle
mukayesesinden çıkan bu neticeler, bence, şimdiye kadar bir mu­
amma hâlinde kalan K a y ı mes’elesini oldukça aydınlatmıştır sanı­
rım. Bu Oğuz şûbesinin tarihî rolü, şarktan garba muhacereti, is­
kân mıntakalan hakkındaki bu esas noktaları'nı böylece tesbit
ettikten sonra, bunların istinad ettikleri başlıca delilleri ve iycap
eden tamamlayıcı tafsilâtı vermek daha kolay olacaktır:
Seyhun nehri yukarılarında ve Aral gölü şimâlindeki bozkırlarda
yaşayan kuvvetli O ğ u z kabiylelerinin, XI. asırda Mâverâünnehir ve
Horâsân'a
inerek S â m â n î l e r ,• K• a r a - H\Ja n l ı l a r ve G a z n e l i V
1 e r’le münasebetlerde bulunmaları, ve nihayet, birdenbire B üy ü k S e l ç u k l u i m p a r a t o r l u ğ u ’ nun kuruluvermesi üzerine
bütün Yakın - Şark İslâm dünyasının türk hegemonyası altına geç­
mesi, yalnız s i y a s î bakımdan değil e t n i k bakımdan da, çok
büyük ve d e v a m l ı neticeler doğurmuştur. İptida bir kabiyle
devleti mâhiyetinde olan ve bunun neticesi olarak feodal hususi­
yetlerini sonuna kadar kaybetmeyen bu siyasî teşekkül, muhtelif,
tarihi âmiller te’siriyle, çarçabuk bir i s l â m i m p a r a t o r l u ğ u
şeklini almakla beraber, hükümdâr sülâlesinin mensup olduğu
Oğuz Türkmenlerinin siyasî ve askerî nüfuzları birdenbire kınla­
madı; ve merkezî idare (Dîvân), uzun müddet, bu mes’ele ile, yâni
"imparatorluk idaresi ile oğuz kabiyleleri arasındaki münasebetle­
rin, bir ç a r p ı ş m a ’ya meydan vermiyecek şekilde halli» ile meş­
gul oldu. Daha devletin kuruluşundan evvel büe kendilerini bütün
Oğuzlar'm m e ş r ü‘ r e i s i sayan selçuklu hânedânının bu iddia­
ları, öyle görünüyor ki, ayrı ayrı reislere malik olan bütün kabiyleler tarafından da kabûl edilmişti. Ancak, bu râbıta, “her kabiyle1 Yakanda S. 270 de 1 numaralı notaya bakınız,
Belleten, C. VII2. F. 18
M. FUAD
274
KÖPRÜLÜ
nin yalnız kendi reisine itaat etmesi,, prensibini ortadan kaldıra­
mıyor, ve kabiyle reisi, hükümdara “şahsî olarak» bağlı bulunuyordu.
Büyük kabiyle birliklerinin başında bulunan irsî reis ile ona bağlı
diğer küçük kabiyle reisleri arasındaki rabıta ne mahiyette ise,
büyük reislerle h ü k ü m d a r arasındaki rabıta da a y n ı m a h i ­
y e t t e idi; yâni, selçuklu hükümdarı, Oğuz kabiylelerinin an’anevî telakkıylerine göre, “mutlak surette hükmeden bir imparator„
değil, kendisinden daha küçük reisler gibi “kabiyle urf ve an’anelerine göre hareket mecburiyetinde olan» bir büyük reis’dir; ve
diğer reisler ile arasındaki f a r k, bir mahiyet farkı değil, fakat
sadece bir derece farkı’dır. Açıkça görülüyor ki, bu, i ç t i m a î ve
s i y a s î bakımlardan, temamiyle tribal ve feodal bir telakkiydin
XII. asırda t f o r â s â r i da yaşayan kalabalık bir Oğuz zümre­
sinin S u l t a n S a n c a r ’a karşı büyük isyan hareketlerinde, bu
telakkıy’yi açıktan açığa görmekteyiz: bunlar, selçuklu idaresini ve
idare mümessillerini tanımıyarak, “doğrudan doğruya Sultan’a bağlı
olduklarını» söylüyorlardı K Göçebe kabiylelerin bu hukukî telâlckıylerine rağmen, bu devleti, CA b b â s î 1e r’de ve G a z n e l i l e r’de
olduğu gibi “hükümdara bir nevi ku d siy et vererek onu Allah’ın
vekili veya - m e c a z î olarak - gölgesi sayan 2, ve en b ü y ü k emir­
lerden en ehemmiyetsiz ferdlere kadar herkesi onun tebeası, raiyyeti hükmüne koyan» mutlakıyetçi bir hükümdarlık şekline sok­
mak isteyen cA m î d al - Mül k K ü n d ü r î ve bilhassa N i z â m alM ü 1k gibi iranlı idare adamları, büyük zorluklarla karşılaşmışlar1 M. F u a d
Köprülü,
Anadolu
Selçukluları tarihinin yerli kaynak­
ları, S. 481.
2 Müverrih ‘U t b î ’nin mühim bir fıkrasına göre, M a h m û d G a z n e v !
-üıljl» yâni « Allah’ın yer yüzünde gölgesi » lâkabını kullanmıştır ki, iptida
E. G. B r o w n e buna dikkat etmiştir ( İ s h w a r i P r a s a d , L'lnde du VII. an
X V I. siecle, Paris 1930, S. 86). Sonradan bu unvanı, bu gibi tantanalı unvanlara
pek meraklı olan cA l â e d d i n H wâ r i z m ş â h’m kullandığını da vaktiyle gös­
termiştik ( Anadolu Selçukluları tarihinin yerli kaynakları, S. 479), Bu unvanın
S e l ç u k l u l a r tarafından da kullanılmış olduğunu, Sultan A r s l a n b. T u ğ ­
r u l hakkında M u c f r - i B a y 1 a k â n î’nin bir kasîdesindeki şu beyitten anlı­
yoruz ( R â v e n d î , Râhafus Şudâr, S. 302 ) :
J b l o a ü / 1 3
3 İ L İ ) 'J
«E li j î j
T ü r k v e İ s l â m devletlerinde hâkimiyet mefhumunun tekâmülü hakkında ha­
zırladığımız bir monoğrafide, bütün bn gibi mes’elelerin, en ince noktalarına kadar
tetkıyk ve iyzahına çalışılmıştır.
OSMANLILARIN ETNİK MENŞEİ
275
dırj Siyâsetnâme'sinde, devletin ilk kuruluşunda büyük hizmetleri
olan bu hür ruhlu T ü r k m e n l e r ’e karşı nasıl hareket edilmesi
lâzım geldiğini anlatan büyük vezir, onları hükümdara bağlayacak
tavsiyelerde bulunmaktadır1. Mamafih netîcede, S â s â n î imparator­
luğunu “ideâl devlet tipi„ olarak kabül eden N i z â m a 1-M ü 1k, daha
doğrusu, onun temsil ettiği iranlı bürokrasi, maksadına muvaffak ol­
muş, devletin başlıca askerî mekamları, G a z n e l i l e r ’de olduğu
gibi, “saray kölelerinden yetiştirilmiş» kimselere verilerek, hüküm­
darların ve büyük emirlerin maiyyetinde “muhtelif unsurlara men­
sup kölelerden mürekkep» oldukça büyük h a s s a k u v v e t l e r i
1 Siyasetnâme’mn «Türkmenler’in de gulâmlar ve Türkler ve başkaları gibi
hizmete alınmaları» hakkmdaki XXVI. faslında > devletin, sayıca çokluk olan
T ü r k m e n l e r yüzünden çok zorluklarla karşılaştığı tasrih olunmakla beraber,
devletin kuruluşunda büyük hizmetler gören ve zahmetler çeken ve hükümdar
ailesiyle akraba olan bu Türkmenler’in mükâfata lâyık oldukları da itiraf edilmekte­
dir. N i j â m a 1-Mü 1 k’ün, «Selçuklu hânedânma kırğın» olduklarını söylediği bu
T ü r k m e n l e r i memnun etmek ve onların taraftarlığını kazanmak için teklif
ettiği çare, pek basittir: Türkmen çocuklarından bin kişi seçerek tıpkı g u I â m1 a r gibi onları da askerî bir terbiye ile ve saray muhitinde yetiştirmek sure­
tiyle hânedâna bağlamak ( Siyâsetnâme, H a l h a l i neşri, Tahran 1310, S. 7 3 ;
S c h e f e r tarafından bastırılan metnin bu kısmı daha tam ve doğru olduğu
cehetle, ondan da istifade ettik ). Metinde tam bir sarâhat bulunmamakla beraber,
saray hizmetine alınacak olan bu türkmen çocuklarının, kabiyleleri üzerinde
nüfuzları bulunan aristokrat tabakalar arasından seçileceği pek tabiîdir. Haki­
katen çok iyi düşünülmüş olan bu tedbirin tatbiyk edildiğine dair, tarihî kaynak­
larda, hiçbir işaret bulunmıyor. Acaba, asâletleriyle mağrur olan Türkmen aris­
tokratları, çocuklarının s a r a y k ö l e l e r i gibi yetiştirilmesine râzı olmadılar
mı? Bence en kuvvetli ihtimâl budur. Selçuklu idaresi, kuvvetle tahmin edilebilir
ki, bunu tatbiyka herhâlde ehemmiyetle çalışmış, lâkin muvaffak olamamıştır. Mama­
fih, selçuklu idaresine karşı kırgın olmakla beraber, Oğuz kabiylelerinin, eski tribal
an’anelere uygun olarak, selçuklu sultanları’m daima metbû' tanıdıkları, S ı n c a r ' ı
esir ettikleri zaman ona karşı gösterdikleri muameleden pek iyi anlaşılıyor. Sel­
çuklu sultanları’nm da, yine tribal an’anelerin te’siri ile, merkezî idareye karşı tür­
lü zorluklar çıkaran bu Türkmenleri y a b a n c ı saymadıkları, yine Sancar’ıa âsî
Oğuzlar’a karşı askerî bir te’dip hareketi icrasına z o r l a râzı olmasından istidlal
edilebilir. M a h m û d G a z n e v î ’nin, kendi topraklarına iltica eden Oğuzlar’m
— başlıca silâhları olan Ok kullanmalarını men için — parmaklarını kestirmek
tavsiyesinde bulunan devlet adamlarının bu fikrini şiddetle reddetmesi de, dik­
kate lâyıktır: acaba bunda S e v ü k T e ğ i n ’in Kayı Oğuzları'na mensup olduğu
hakkında R e ş î d e d d î n’in rivayetini te’yid edecek bir mahiyet yok mudur ?
M a h m û d’un bu kararında, Oğuzlar’ın kendisi ile a k r a b a olması yâni kav­
miyet şaûra, bir âmil olmamış mıdır ?
276
M. FUAD KÖPRÜLÜ
vücude getirilmiştir1.
Büyük kabiyle reislerinin merkezî idaredeki nüfuzlarını kırma­
ya ve hükümdarlık otoritesinin kuvvetlenmesine sebep olan bu
s i y a s î ve İ d a r î tekâmüle rağmen, XI-XII. asırlardaki birtakım
ehemmiyetli kabiyle isyanlarından da anlaşılacağı gibi, bu göçebe
aşiyretler mes'elesi, devleti daima işgal ediyordu. Selçuklu devleti­
nin kuruluşu üzerine Seyhan yukarılarındaki bozkırlardan İran'a.
inen birçok aşiyretler, kendilerine yaylak ve kışlak hizmetini göre­
bilecek uygun sâhalar istemekte idiler. O devirlerde kâfi derecede
bir nüfus kesafetine malik olan Iran sâhası, birbiri ardınca gelen
bütün bu göçebe kabiyleleri yaşatmağa kâfi gelmediği gibi, bu
göçebe hareketleri, eskidenberi toprağa bağlanmış olan yerli halkın
menfaatini de bozmakta idi. Asâyişin bozulmasını ve devlet geliri­
nin azalmasinı intaç eden bu vaziyet karşısında, Oğuz aşiyretlerinden birçoğunu, hânedâna mensup prenslerin idaresi altında, "garp
memleketlerine ve bilhassa B i z a n s h u d u t l a r ı n a yollamak»
siyaseti tâkıyp olundu. Bizans mukavemetinin uzun bir zaman için
kırılmasını intaç eden büyük M a l a z g i r d zaferi ve K a f k a s y a fütuhâtı, bu kabiylelere, daha içerilere ilerlemek ve kendile­
rine y e n i t o p r a k l a r bulmak için, çok müsait bir zemin hazır­
ladı. Böylece, selçuklu devletinin göçebe T ü r k m e n kabiylelerine
karşı tâkıyp ettiği idari siyaset, onu ittihaz edenlerin hiç düşünme­
dikleri ç o k b ü y ü k bir netîceyi yâni “A n a do l u' n un t ü r k 1eşme s i „ neticesini doğurmuş oldu. Azerbaycan, Mezopotamya ve Şimalî-Suriye sâhalanna kesif Oğuz kütlelerinin gelip yerleşmeleri de,
yine bu asırda başlar. Mamafih bu İslâm sâhalan'nın istiylâsı, Selçuklu
Dîvânı’nın plânlan iycabından olduğu hâlde, Bizans Anadolusu'mın
fethi, "Bizans mukavemet teşkilâtının içinden çürümüş olması» sebe­
biyle, hudutlardaki aşiyretlerin, kendi kendilerine, adeta tabiî bir su­
rette ilerlem eleri sayesinde olmuş, ve merkezî idare, bu hareketi,
ancak s o n r a d a n himaye ederek
teşkilâtlanmasına
müsait davranmıştır. 2
1 Gazneliler’e ve Selçuklular’a ait bütan kaynaklar, bana açıktan açığa gös­
termekte, ve bu hususta çok mühim tafsilâtı ihtiva etmektedir. Memlûk sistemi
hakkında yakında neşir edilecek tetkıyknâmemizde, bn mes’eleler uzun nzun tetkıyk ve iyzah edilmiştir.
2 T u ğ r u l ve A l p A r s l a n zamanlarında Selçuklular’ın Bizans impara­
torluğuna karşı tâkıyp ettikleri siyaset, bunu pek açık olarak göstermekte olduğu
OSMANLILAR’IN ETNİK MENŞEÎ
277
Elde tarihî kayıtlar bulunmamasına rağmen, biz Kayı'lann Ho­
râsân' dan garba muhaceretlerini, bu i l k f ü t u h â t devresine ircâ
etmek istiyoruz. Nitekim aynı mülâhazanın, selçuklu hânedânmın
mensup bulunduğu Kınık aşiyreti hakkında da vârit olduğu kana­
atindeyiz. İ r a n toponimisi'nde hemen hiçbir izleri bulunmayan
Kınık'lara, sonradan, yalnız Anadolu'daki a ş i y r e t l e r arasında
ve Anadolu y e r a d l a r ı içinde tesadüf edilmesi, ve tarihî kay­
naklarda onlardan hiç bahis olunmaması, bu hususta çok kuvvetli
bir delildir. Hakikaten, S e l ç u k l u l a r hakkmdaki bütün tarihî
kaynaklar, kâbiyle rivayetleri, ve nihayet, eski Kınık tamgasmın
bu hükümdarlar tarafından T u ğ r a olarak kullanıldığı hakkmdaki
tarihî kayıtlar ile sikkeler üzerinde bu alâmetin mevcudiyetini göste­
ren nümismatik deliller, bu sülâlenin Kınık kabiylesine mensup
olduğunu k a t ’ î s u r e t t e gösterdiği hâlde, tarihî kaynaklarda
bunlann muhacereti ve iskân sâhalan hakkında hiçbir kayda tesa­
düf edilememektedir. XI -XIX. asırlar zarfında Iran' daki türk aşiyretleri ve yer adları arasında bu isime hiç rastlanmıyarak, yalnız, Ana­
dolu aşiyretleri ve yer adlarımda
adına tesadüf edilmesi, bunlar­
la K a g ı’lar arasındaki m u k a d d e r a t b en zerliğ i’ni açıkça gös­
teriyor 1. Bayat, Salur, Yazır, Avşar ( Afşar ), Bayındur ve daha sair
birtakım O ğ u z aşiretlerinin İran ve Mezopotamya sâhalarında
asırlarca y a ş a d ı k l a r ı n ı , bâzılannın kuvvetli zümreler hâlinde
büyük askerî ve siyasî roller oynadıklannı, hattâ, yeni devletler
kuran s ü l â l e l e r yetiştirdiklerini biliyoruz2. Bunlardan ayrılan
gibi, M e l i k ş â h devrinde dahi, Bizans toprakları üzerinde - Büyük Snltan’a karşı
kuvvetli isyan hareketlerinde bulunabilecek - müstakil veya yarı müstakil-Türk
devletlerinin kurulması, Selçuklu Divânı tarafından hoş görülmüyordu. Bu hüküm­
darın, amcazadesi S ü 1 e y m a n’ ın bu husustaki teşebbüslerinden memnun olma­
dığı pek tabiî olduğu gibi, imparator A 1 e x s i s K o m n e n e ile yapmak istediği
ittifakın şartları hakkında A n n e K o m n e n e tarafından verilen tafsilât da bunu
açıkça göstermektedir (C. C a h e n, La Campagne de Mantzikert d’apres les sources masalmanes, B y z a n t i o n , IX, 1934, S. 641; P. W i 11 e k, Deux chapitres de l’histoİTe des Turcs de Roum, B y z a n t i o n , XI, 1936, S. 294).
1 Bu hususta Türkiye Dahiliye Vekâleti’nin çıkardığı K öy adları adlı
cilde, ve merhum A h m e d R e f i k’in Anadolu’da Türk aşiyretleri ( İstanbul
1930 ) adlı vesikalar mecmuasına bakınız.
2 Salgurlur, Kara - Koyunlu ve Ak - Koyunlu devletleri, Iran’ da A v ş a r ve
K a ç a r sülâleleri’nin kurdukları devletler, umumiyetle bilindiği gibi, hep tribal
m e n ş e ’ d e n g e l e n siyasî teşekküllerdir. Yine Oğuz boylarından Kazır’ların
kurdukları siyasî teşekkül hakkında, B a r t h o l d , Türkmen tarihi hakkmdaki ri-
278
M. FUAD KÖPRÜLÜ
ve yine aynı isimleri taşıyan diğer bâzı zümrelerin de Anadolu'da
mühim roller iyfa ettiklerini, son zamanlara kadar küçük aşiyretler
hâlinde yaşadıklarını, ayrıca, birçok yer adlarında isimlerini bıraktık­
larını, görüyoruz1. Hâlbuki bu zikrettiğimiz kabiyleler, M a h m û d
K â ş ğ a r î ’nin XI. asırda K ı n ı £’lar ye K a g ı’larla beraber saydığı
Oğuz kabiylelerindendir. Acaba bunların—kısmen Anadolu'ya, da
h i c r e t e t m i ş olmakla beraber— sair Şark sâhalarında bu kadar
mühim roller oynamalarına ve kabiyle şeklini asırlarca muhafaza
etmelerine sebep nedir? Bunlara mukabil, K ı n ı k ve K a g ı ' ların
pek s ö n ü k bir tarihî varlık göstermeleri ve sadece Anadolu'daki.
yer adlarında isimlerini bırakarak çabucak ortadan kayıp olmaları
nasıl iyzah olunabilir?.
Biz bu hâdiseyi, biraz evvel de kısaca söylediğimiz gibi, bunların
t o p l u b i r h â l d e ilk Selçuklu reislerinin maiyetinde bulunma­
larına, ve daha ilk fütuhât devirlerinde yine t o p l u b i r h â l d e
Anadolu hudutlarına sevkedilmiş olmalarına isnad ediyoruz. Bugün
Göklen ve cAli ili Türkmenleri arasındaki Kagı'lara gelince, bun­
ların, ya o devirde herhangi bir sebeple Horasan'da kalmış, yahut,
daha kuvvetli bir ihtimâlle, Seghun yukarılarından daha sonra
inerek Horâsân'a gelmiş bir parça olduğu tahmin olunabilir. Ana­
dolu'ya gelen asıl kesif IjCagı ve Kınık zümreleri ise, kısmen bu­
radaki harplerde büyük zayiat vererek, kısmen de şehir ve ka­
saba halkı araşma karışarak, eski kesafetlerini kaybetmiş olabilirler.
Yukarıda adlannı saydığımız sair O ğuz kabiylelerine gelince, bun­
ların daha sonradan, belki parça parça ve muhtelif zamanlarda,
Horâsân'a geldikleri, İran'ın muhtelif sâhalarına yerleşerek çoğal­
dıkları, Anadolu'ya da yine muhtelif zamanlarda küçük zümreler
hâlinde geldikleri, büyük zayiata uğramadıkları, ve belki de daha
XI. asırda kemmiyet bakımından Kınık, ve /T at’lardan ç o k üstün
Balesinde ilk defa olarak topluca mâlûmat vermiştir. Ş a f e v î l e r’e ait tarihî
kaynaklarda, Iran dahilindeki büyük Oğuz aşiyretlerinin askeri faaliyetleri ve rol­
leri hakkında etraflı malûmata tesadüf olunabilir. Bir misâl olarak ‘A v ş a r ’
lar hakkında Islâm Ansiklopedisi’ndelâ mekalemize bakınız.
1 K öy adlarına., Anadolu’da Türk aşiyretler?ne, Oğuz etnolojisine ait
tarihi notlara, Avşar mekalesine bakınız. Bunlardan başka, muhtelif asırlarda
Anadolu’da, az veya çok ehemmiyetli roller oynamış Iva’ lar, Cepni’ler gibi bir­
takım O ğ u z aş i y r e 11 e r i’ne daha tesadüf edildiği gibi, İ r a n’daj da bâzı
Oğuz şubelerinin buna mümasil daha birçok hareketlerine, XII. asırdan başlaya­
rak XIX. asra kadar, daima rast gelinmektedir.
OSMANLILAR’IN ETNİK MENŞEİ
2 79
olduklan, tahmin olunabilir. Yapdığımız mukayeseden çıkanlabilecek neticeler, şimdilik, bu tahminlerden ibaret bulunuyor. Lâkin
bu tahminlerin bile, Kayı'\axıvı m uhaceretleri ve yerleşm eleri
mes’elesini, eskisine nisbetle, yepyeni bir ışık altında aydınlattığını
söylemek, herhâlde mübaleğalı olmaz sanırım.
B ü y ü k S e l ç u k l u l a r devrine ait tarihî kaynaklarda, çok
defa yalnız Oğuz yahut Türkmen adıyla zikredilen etnik guruplar,
acaba O ğ u z l a r’m hangi kabiylesine veya kabiylelerine mensup
idiler? XI. asırda ve XII. asır başlarında Arran, Anadolu, Mezopotam­
ya, Şimalî-Suriye sâhalarma olan Oğuz muhaceretlerinden sonra,
Horâsâriûa. bulunduğunu gördüğümüz kuvvetli Oğuz zümreleri ara­
sında, acaba K a y z’larda bulunuyor mıydı? Buna cevap vermek*
elde mevcut vesikalara göre, imkânsızdır. Yalnız, S u l t a n S a n­
c a r’a isyan eden Oğuz kütlesinin, 22 veya 24 kabiylenin Sağ ve
Sol olarak yarı yarıya ayrılmış bulunduğu iki b ü y ü k z ü m r e ’ye
yâni Boz-Ok ve Üç-Ok zümrelerine ayrılmış olduğu* ve her iki züm­
renin ayrı reisler maiyyetinde bulunduğu, tarihî vesikalardan an­
laşılıyor. XII. asırda K a r 1u k ’larm tazyiki karşısında Mâverâünnehir'd&n Belf} civanna gelmeğe mecbur kalan bu zümreler, bu
isimler altında toplanmış olan b ü t ü n k a b i y l e l e r ’e mensup
gurupları mı ihtiva ediyordu? Bu hususta da sarih birşey söylemeğe
imkân yoktur \ Ancak, bu ihtimâlin pek vârit olmadığını, ve bun­
ların, daha sonraki asırlarda dahi Horâsân daki hâdiselere iştirâk
etmiş birtakım O ğ u z kabiylelerine mensup olup, içlerinde Kayı
1
Îbnal-Aşîr, XI, S. 116. ( M. 1156 ) da Hwarizmşâhlar$ Dîvânı’ndan çıkmış
mühim bir vesikada da, bunlardan bahaolunmakta ve bunlara karşı i y i m u a ­
m e l e edildiği söylenmektedir. Mamafih bu Oc-Ohlu ve Boz-Ohla isimlerine,
G a z z a’dan D i y a r b e k i r’e kadar yayılmış olan Türkmen kabiylelerinden
bahseden XV. asır müellifi H a 1 î 1 a 1-Z â h i r î’nin eserinde tesadüf edildiği gibi
( Zubdat K âşf al-MamûUk, P a u l R a v a i s s e neşri, Paris 1894, S. 105), yine bu
etnik menşe’den gelen B o z - O k coğrafî ismi de Anadolu’da asırlarca devam
etmiştir. Ortada bu kadar kat’î ve açık tarihî deliller durup dururken, W .
B a n g ve G. R. R a h m e t î ’nin bu ismi Buza k tarzında okumak istemeleri,
ve ayrıca, « böyle bir isme başka hiçbir yerde tesadüf edilmediğini» söylemeleri,
çok ş a ş ı l a c a k bir şeydir ( Die Leğenden von Oghuz Qaghan, Sitzungsbe.
d. Preussi. Akad. d. Wissenschaften, Phil-Histo. Klasse, 1932, X X V ; türkce ter­
cümesi: Oğaz Kağan destani, İstanbul 1936). Müverrih R e ş î d e d d î n ’i nbu
Boz-Ok ismini « bozulmuş » mânâsında iyzah etmesi, galiba bunları şaşırtmış ola­
caktır. Hâlbuki, yukarıda verdiğimiz iyzahat, R e ş î d e d d î n ’in bu hususta,
çok defa yaptığı gibi, bir halk iştikakcılığı yapdığmı göstermiştir sanırım.
280
M
FUAD KÖPRÜLÜ
ve Kımlç gibi İran’da izleri sürat’le kaybolmuş aşiyretlerin bakiyyeleri bulunmadığı söylenebilir. XII. asrın ikinci yarısında, zaman
zaman G o r 1 u 1 a r ve H w ârizm şâhlar’la münasebetlerde bulun­
muş olan bu Horâsân Oğuzlarından başka, bugünkü Türkmenistan
hududu içinde Yazır Oğuzları'nvn yaşadıklarını S M â v e r â ü n n e h i r’de ve Seghun civarlarında birtakım O ğ u z T ü r k m e n l e r i ’
nin, m o ğ o l i s t i y l â s ı sıralarında da bulunduğunu görüyo­
ruz 2. Bu istiylânın Horâsân'd& birçok şehir ve köyler halkını or­
tadan kaldırmasına rağmen, göçebe Türkmenler'in burada yaşa­
makta devam ettikleri, hattâ XIII. asır sonlarında, Î1 h a n l ı hâki­
miyeti altında, büyük şehir ve kasabalarda ve köylerde, yerleşm iş
birtakım Türkmenler'e tesadüf edildiği, ve bunlar arasında İslâm kül­
türünün inkişaf ederek t ü r k d i l i y l e mükemmel ş i i r l e r yazan
ş a i r l e r de yetiştiği, malûmdur8. XIV. asırda Horâsân'da, göçe­
belikten yerleşik hayata geçen bu t ü r k m e n unsurlarının yanında,
Belh, Merv, Mâhân, Serahs, Bâdğîs civarlarındaki otlaklarda ya­
şayan, oldukça kuvvetli, g ö ç e b e oğuz kabîylelerinin d e mevcudi­
yetini 4, Merv'in Moğollar tarafından t a h r i b i n d e n sonra o havâlinin merkezi hükmüne giren Mâhân'da Sancarî adlı bir türkmen
1 XII. asrın ikinci yansında ve XIII. asırda Hwârizmşâhlar’la sıkı münâse­
betlerde bulunan ve âdeta yarı müstakil bir siyasî hey’et şeklinde yaşayan bu kala­
balık ve kuvvetli Oğuz kabiylesi hakkında, tarihî kaynaklarda etraflıca mâlûmat
vardır. Bunlar hakkında hazırladığımız entolojik ve tarihî bir monografiyi ayrıca
neşredeceğimiz için, şimdilik fazla bir şey söylemeğe lüzum görmüyoruz. Uzun
müddet muayyen bir sâhada kuvvetle yerleşen kalabalık bir kabiyle hey'etinin
ne mühim s i y a s î ve a s k e r î r o l l e r oynadığı, orada görülecektir.
2 W . B a r t h o l d , Tarkestan, S .439.
3 Tarihî kaynaklarda bunlara ait birçok mühim kayıtlara tesadüf olunur. XIII.
asrın sonlarında K o n y a sarayında çok mühim bir mevki kazanan şair H » â e e
D e h h â n î, Horâsân dan gelmiş, ve galiba oldukça uzun bir ikametten sonra, tekrar
Horâsân’a dönmek için hükümdarından izin istemişti. Daha Moğol istiylâsından
evvel bir kısım Türkmenler’in göçebelikten çıkarak köyler kurdukları, bâzı kasaba
ve şehirlerde yerleştikleri, ve bunlar arasında, hiç olmazsa XII. asnn son yarısın­
da, İran edebiyatı te’siri altında klâsik türk şiirinin inkişaf gösterdiği, kuvvetle
söylenebilir: Yazır ( M a h m û d K â ş ğ a r î’de gördüğümüz eski şekli ile : Yazgır)’
lar hakkındaki oldukça geniş ve vâzıh malûmatımız, böyle bir istidlalde bu­
lunmamıza tamamiyle imkân veriyor.
* K e r t ’ler sülâlesi zamanında Bâdgîs ve Herât civarlarında kuvvetli Oğuz
zümrelerininJmevcudiyetini bildiğimiz gibi (Ravzat' as-Şafû, IV, S. 292), Horûsûn’ m başka sâhalanndaki kuvvetli Türkmen zümreleri hakkında da, muhtelif
kaynakların verdiği oldukça etraflı mâlfimata sahibiz.
OSMANLILAR’IN ETNİK MENŞEİ
281
kabiylesininyaşadığım1, ve yine bu asırda, İ r a n M o ğ o l l a r ı ’nın
inkırazını müteakip, bugünkü Şimalî-Afganistan ve İran Horâsânı
sâhalarında C u n g u r b â n î devletini kuran bu isimdeki kabiyle
ile, bir müddet Buhârâ civarında da bulunmuş olan Argun kabiy­
lesinin d e 2 yine T ü r k m e n l e r ’den olduğunu, söyleyebiliriz.
XV. asra kadar H orâ s ân Türkmenl eri hakkında verdiğimiz
bu kısa mâlûmat, XI. asırdan sonra artık buralarda kuvvetli bir ka­
biyle hâlinde K a y r’lara tesa d ü f edilm ediğini, ve binaenaleyh
bunlann büyükçe bir aşiyret olarak Anadolu'ya, gelmelerini XIII.
asraircâ etmenin, tarih bakımından, kabil o l m a d ı ğ ı n ı anlatmak
içindir. Esasen, M o ğ o l l a r ’m H ^ â r i z m ş â h l a r sâhasına hü­
cumları, Hmârizm ve Horâsân'daki hâdiseler, daha sonra S u l t a n
C e 1â 1e d d î n’in bunlarla mücadeleleri, Nasavî, Cuzuaynî, Cüzcânî
ve daha sair î t i m a d a l â y ı k kaynaklar tarafından etrafiyle an­
latıldığı gibi, Celâleddîn’in ölümünden sonra Anadolu'ya, gelerek
S e l ç u k l u devletinin hizmetine giren birtakım büyük türk kabiyle
veya zümrelerinin hareketleri hakkında da, etraflıca mâlûmata sa­
hip bulunuyoruz. Bütün bu kaynakların hiçbirinde K a y z’larm mu­
hacereti masalını te’yit edecek, tarih ve kronoloji bakımından bu
iddiayı müdafaaya yarayacak h i ç b i r ş e y yoktur. XI-XIII. asır­
larda* kelimenin o zamanki geniş mânâsiyle, Şimalî-Afganistan'ı da
içine alan- Horâsân, her bakımından, bir O ğ u z v a t a n ı olmuştu;
bu sâha ile Anadolu arasında, umumiyetle sanıldığından çok kuvvetli
olan, ve îlhanlılar devrinde ise- aynı siyasî hâkimiyet altında bir­
leşmek dolayısiyle- büsbütün kuvvetlenen maddî ve mânevî râbıtalar,
Anadolu Türkleri arasında bu an'ane'yi bugüne kadar yaşatmış,
ve Anadolu’daki bütün kabiylelerin, bütün büyük sofilerin hep Horâsân'dan geldiği rivayetlerini doğurmuştur8. Büyük Selçuklular
1 W . B a r t h o l d , Ulağ B ey ve zamanı, türkçe tercümesi, İstanbul 1930,
S. 15.
2 W . B a r t h o l d , bunlar hakkında, Türkmen tarihine dâir küçük mekalesinde
biraz mâlûmat vermiştir. Cungurbânîler hakkında hazırladığımız hususî bir tetkıykte, bunlann siyasî ve askerî faaliyetlerinden başka, XIV. asırda. H o r â s â n
ve M â v e r â ü n n e h i r ’deki birtakım türk kabiyleleri — ve o arada, yukarıda
adları geçen S a n c a r l’ \eT ve Argun \&r— hakkında da etraflıca mâlûmat verilmiş,
ve buraların yalnız s i y a s î değil e t n i k vaziyeti de oldukça aydınlatılmıştır.
3 Bugün bile A n a d o l u ’daki birtakım göçebe Türkmen kabiyleleri, dede­
lerinin Horâsûn A&n geldiği an’anesini muhafaza ederler. Anadolu’nun muhtelif
yerlerinde Horasanlı adını taşıyan bâzı köylerin mevcudiyeti de buna bir delildir.
282
M. FUAD KÖPRÜLÜ
devrinin ilk muhaceret an’ an ele ri’ni ve ayrıca Anadolu Selçuk­
lularının ceddi Süleym an’ın hâtırasını açıkça saklayan bu K a y ı
m u h a c e r e t i rivayetleri, en basit bir filolojik ve tarihî tenkıyde
tâbi tutulunca, bu netîce kendiliğinden meydana çıkıyor. ÎÇayüların, “C e l â l e d d î n ’in ölümünden sonra Anadolu'ya gelen H wâr i z m l i l e r arasında bulunmaları» ihtimaline gelince, bunların
Anadolu, Suriye ve Filistin sâhalanndaki muahhar hareketleri, ta­
rihî kaynaklar sayesinde tamâmiyle mâlûm olduğu cehetle, ne ta­
rihî vesikaların ne de topomini tetkıyklerinin te’yit etmediği böyle
bir faraziyyenin müdafaasına imkân kalmamaktadır
Yukarida da söylediğimiz gibi, bugün halâ Göklen ve cA li ili
Türkmen kabiyleleri arasında yaşayan ve kendilerinin O s m a n l ı 1a r’la akraba oldukları hâtırasını saklayan Kay (Gay) oymaklariyle 2
Hacı Bektaş
Velî
(bu hususta îslâm Ansiklopedisindeki mekalemize
bakınız) başta olmak üzere, Anadolu ve Rumeli’de tekkeleri ve mezarları bu­
lunan birçok sofilerin Horâsân dan geldikleri, hakkındaki rivayetlerin eskiliği,
onlara ait menakıb kitaplarından ve E v l i y a Ç e l e b i’nin hemen her sahifede tesadüf edilen ifadelerinden pek iyi anlaşılıyor.
1 Anadolu’nun muhtelif sahalarında Horzom, Horzomlu gibi isimler taşı­
yan birtakım k ö y l e r vardır ki, bunlar, XIII. asırda Anadolu’ya gelen Hwârizmli türk aşiyretlerinin son izleridir. Anadolu’da bu ismi taşıyan bâzı oymaklara da
hâlâ tesadüf olunur. Bundan başka, bu aşiyretler arasında bir kısım Oğuzlar
bulunsa bile bunların pek az olduğu, ve ekserisinin sair birtakım türk kabiylelerine
mensup bulunduğu muhakkak gibidir. XIII. asır başlarında, H wâ r i z m ş â h 1 a r ’m ordularındaki muhtelif türk kabiyleleri hakkında elimizde mevcut ma­
lûmat da, bunu tamamiyle te’yit etmektedir.
2 A m u - D a r y a’da CA li i l i arasında bulunan Gag — K ag oymağı ile
{Obzor Sakaspijskoj Oblasti, 1890 yılı, Petersburg 1892, tablo 2), A t r e k’de G ö k1 e n kabiylesi arasında bulunan Gag = Çay'lar ( Zapiski Kavkazskago otdelenja
Rass. Geografi. Obşçesiva, XI, S. 10,1 1 ), herhâlde, Oğuz Kagı = K.agığ’ larının
bir bakıyyesidir ( Bu sonuncular hakkında bakınız: R a b i n o, Mâzandarân and
Astarâbâd, G M N S, VII, 1928, S. 101. Ayrıca V a n b e r y v e A r i s t o v’a da
bakınız). Bu Türkmenler arasında, kendilerinin O s m a n l ı l a r’la akraba oldukla­
rı hakkındaki an’ane daima devam etmiştir: meşhur İngiliz seyyahı B u r n e s, Salar
kabiylesinden -bu gibi an’aneleri bilen- birinin, kendisine «osmanlı devletini Salarlar’ ın kurduğunu» söylediğini yazar ( Travels into Bukhara, II, '214, 282 ); V a mb e r y de, Türkmenler’in, kendisine «Osmanlılar’la kardeşliklerinden»bahsettiğini
kaydeder (A . S a m o i l o v i ç , Merv Hâtıraları [rusça], J i v a y a S t a r i n a , IV,
1909). Yalnız Salur’lara veya Kay’lara değil umumiyetle Türkmenler’e ait olan bu
an’ane, onlar arasında eskidenberi mevcut olduğunu bildiğimiz yazılı O ğ u z ş e c e - .
r e l e r i’nin ve onlara dayanan ağız rivayetlerinin canlılığını göstermektedir ( yu­
karıya bakınız : S.270, Not 3 de). Yoksa, İngiliz seyyahının ifadesini, «Osmanlılar’ın
OSMANLIMAR’IN ETNİK MENŞEİ
263
bugün Şimalî-Azerbaycan'daki Kayı isimli birkaç bakıyyeyi bir tara­
fa bırakacak olursak1, K a y ı’lann son izlerini bilhassa Anadolu'da,
azçok d a ğ ı n ı k bir hâlde, buluyoruz; bu vaziyet, bu kabiylenin
muhacereti ve yerleşmesi hakkında yukarıdanberi müdafaa ettiği­
miz fikirlerin en kuvvetli bir delilini teşkil ediyor. Türkiye Dahiliye
Vekâleti’nin neşretmiş olduğu K ö y l e r i m i z adlı eserde de, şarkta
Erzincan’da Refahiye’ den başlayarak, garbda Tekirdağı’na kadar
“ Erzincan, Çankırı, Ankara, Eskişehir, İsparta, Burdur, Niğde,
Afyon, Kütahya, Sivas, Çorum, Zonguldak, Giresun, Denizli, Kon­
ya, Bolu, Kastamonu, Tekirdağı „ vilâyetlerinde 27 K a y ı k ö y ü '
ne tesadüf olunuyor 2. Mamafi bu listenin tam olmadığı, ve bugünki T ü r k i y e h u d u t l a r ı i ç i n d e—biraz evvel saydıklarımıza
ilâve olarak—Muğla, Aydın, Ödemiş, Fethiye, Düzce, Mihalıç,
Orhaneli sâhalarındakiler de dahil olmak üzere, tam 58 Kayı adının
mevcut bulunduğu, bu hususta haritalar üzerinde yapılmış bâzı
araştırmalar neticesinde meydana çıkmıştır 8. Bu ismi taşıyan köy­
lere Anadolu'da daha XIV-XV. asırlarda bile tesadüf edildiği hak­
kında yukarıda verilen mâlûmat, bütün hu isimlerin, hattâ daha
evvelki asırlardan kalmış olduğunu gösterebilir. Kendilerine men­
sup olan A rtu k -oğ u lla rı devleti sahasında yâni Şarkî-Anadolu'da
kalmıyarak daha ziyade garba ve kısmen cenuba ilerlemiş olan Kayı
zümrelerinin, göçebelikten çıkıp köyler kurmaları, herhâlde daha
sonraki zamanlarda ve t e d r i c î surette olmuş, ve bu sâhalardaki
türk fütuhâtiyle müvazi gitmiştir ki, bunun son merhalesini, şimdilik
bildiğimize göre, T e k i r d a ğ ı ’ndaki K a y ı köyünde görmekteyiz.
Gelecekte Bal kan toponimisi hakkında yapılacak esaslı araştırSalurlar'a mensup olduğu» tarzında tefsir etmek, yanlış olur. Nitekim, GSklen’ler de
kendilerinin K a y ı - H a n neslinden geldiklerini söylerler. Yukarıda adı geçen
Şecere-i Terâkimede K a g — K a y ı boyuna mensup bir C a r u k oymağından
bahsedilmektedir ki (A . S a m o i l o v i ç , Un manuscrit de l'Arbre genealogigue
des Tarkomans par Abul-l-Gasi-Khan, Comptes-Rendug de l’Acad. d. Sciences
de 1’ U R S S, 1927, N. 2, P. 39-42), bunun, daha M a h m û d K â ş ğ a r i ’de adı
geçen C a r u k adlı bir kabiylenin bir kısmı olduğu, kuvvetle söylenebilir ( ilk
Mutasavvıflar , indeks’e bakınız ).
1 Mehmed
Haşan
Baharlu,
Azerbaycan, Baku 1921, S. 71.
2 Köylerimiz, İstanbul 1933.
3 A vni A li
nunıevvel, 1933.
C a n d a r,
Kayı ulusa, Hakimiyet-i Milliye gazetesi, 27 kâ-
284
M. FUAD KÖPRÜLÜ
malar, belki bu muhaceretin daha g a r b i ve ş i m a l î sahalardaki
bâzı izlerini de meydana çıkaracaktır.
IX .
P. W I T T E K İN “ OSMANLILAR’IN KA K/’ L ARDAN OLMADIĞI,,
NAZARİYESİ! VE BU NAZARİYENİN TENKIYDİ.
Mekalemizin yukanki kısımlarında, osmanlı vak’anüvisleri
tarafından ortaya atılarak XIX-XX. asırlarda bütün Şark ve Garp ta­
rihçileri tarafından hemen umumiyetle kabûl edilen, ve fakat son
yıllarda tarafımızdan ileri sürülen kuvvetli tenkıydlerden sonra, sa­
lâhiyetti ilim adamlarınca, “bir masaldan ibaret olduğu» kat’î surette
anlaşılan “ XIII. asırda Kagı’ ların Horâsân'dan Anadolu'ya mu­
haceretleri „ nazariyesinin, Z. V. T. tarafından tekrar’ canlandırıl­
mak istendiğini, lâkin bunun, hiçbir ciddî d e l i l e d a y a n m a ­
d ı ğ ı n ı uzun uzun gösterdik. Şimdi de, mekalemizi tamamlamak
için, osmanlı tarihçilerinin adetâ resmî bir mahiyet almış olan-bu
a n ’ a n e c i nazariyesi ile t a b a n t a b a n a z ı t diğer birnazariyeyi, yâni Dr. P a u l W i 11 e k ’in şu son yıllarda hararetle
müdafaa ettiği “ Osmanlı sülâlesinin K a y Hardan olmadığı„ nazariyesini tahlil ve tenkıyd etmek istiyoruz.
Osmanlı devleti’ nin ilk kuruluş safhalarına ait ve tarihî olmak­
tan ziyade menkabevî mahiyeti haiz rivayetlere, masallara, uydur­
ma jenealojilere, ve bunlar arasında XIII. asırdaki Kayı muhacereti
hikâyesine pek haklı olarak inanmayan bu kıymetli t a r i h ç i , osm a n l ı sülâlesinin Kayı boyuna mensubolduğunu da kabûl etme­
mektedir. O s m a n G â z î ’nin nesebini -bâzan Çayı Han vasıtasiyleOğuz ilan's. kadar çıkaran muhtelif s i l s i l e n â m e ’lerin tetkıyk
ve mukayesesi neticesinde, “ bunların tamamiyle u y d u r m a olduğu»
neticesine varan P. W i t t e k ' e göre, Osmanlılar’ın /faiklardan
olduğu iddiası, iptida M u r a d II. devrinde başlayan bir nevi
romantik ceryanm te’siriyle, XV. asır osmanlı tarihçileri tarafından
uydurulmuş, ve bu muahhar anane osmanlı sarayında muhafaza
edilerek, bu hükümdarın bâzı sikkelerine Kayı damğası vurulmuş,
hattâ bâzı silahlann üzerine de aynı damga konulmuştur; F â t i h
devrinde bu Oğuz an’anesi o kadar moda olmuştu ki, onun torun­
larına Oğuz isimleri konmuş, hattâ S u l t a n C em , Mekke' de rast­
OSMANLILARIN ETNİK MENŞEİ
285
ladığı H a ş a n b. Ma h mû d Bay atî adlı bir müellife, Oğuz an’
anelerini ihtiva etmek üzere Câm-ı Cem-Âyîn adlı küçük bir eser yaz­
dırmıştı K îşte bütün bu mutaleaları yürüten aziz arkadaşım, benim,
Osman’ın jenealojisi ve XIII. asırdaki muhaceret mâsalı gibi ri­
vayetleri, pek haklı olarak, kökünden yıkıp temizlediğim hâlde,
devleti teşkil eden ilk çek ird ek olarak bir Kayı kabiylesini kabûl
etmemi, hayretle karşılamaktadır2. Osmanlılar’m jenealojilerindeki
tezadlan göz önüne alan ve en eski osmanlı vekayinâmesi adettiği / skendernâme’nin Osmanlılar’a ait faslında bu Kayı an’anesine hiç yer verilmemesine büyük bir e h e m m i y e t isnad eden
P. W ittek, bu devletin, herhangi bir k a b i y l e t e ş e k k ü l ü
tarafından değil, doğrudan doğruya “hudutlardaki G â z î l e r tara­
fından kurulduğunu» söylemekte, ve işte bu nazariyesini müdafaa
için aynca uzun tafsiylâta girişmektedir.
Osmanlı imparatorluğu’nun menşe’leri hakkmdaki tetkıyklerimin neticelerini, çok kısa fakat toplu ve vâzıh bir şekilde, göste­
ren kitabımda, bu h u d u t G â z ı l e r i ’nden ve onların bu hu­
sustaki mühim rollerinden de bahsettiğim için, şimdilik, alâkalıların
oraya müracaatlarını tavsiye ile iktifa edeceğim. Bu mühim mes’elenin, yalnız O sm a n l ı l a r devrindeki değil, bütün O r t a ç a ğ
boyunca tekmil i s 1 â m-t ü r k memleketlerindeki tezahürlerini
bütün sebepleri ve neticeleriyle gösterecek ve bununla sıkı sıkıya
bağlı sair birçok mes’eleleri de aydınlatabilecek geniş bir tetkıykımı yakında çıkarmak ümidinde olduğum için, şimdilik bu hususta
hiçbir tenkıyde girişecek değilim yalnız, Osmanlı devletinin kuruluşa
1 P. W i 11 e k, Deux chapitres de l'Msioire des Tarcs de Roam, B y z a nt i o n XI ( 1936 ), S. 303-304; yine onun, D e la difaite d’Ankara â la prise de
Constantinople, Revue des etudes islamiques, 1938, I, S. 28, Not. 1 ( türkçe ter­
cümesi : Belleten, C. VII, N. 27, S. 557-579 ); yine onun, The Rise o f the Ottoman
Empire, R. A . S. Monographs, Vol. XXIII, London 1938, S. 10-11.
2 P. W it t ek, benim K a g t m e n ş e i fikrine taraftar olmamı, «uydurma
silsilenâmelere inanmaktan değil, fakat sâdece, toponimi tetkıyklerinin neticelerine
kıymet vermekten» ileri geldiğini düşünmemiştir. Bundan başka, herhangi bir
yanlış telâkkiye meydan vermemek için, bu menşe’ mes’elesinin, «osmanlı devle,
tinin kuruluşu ve siyasî tekâmülü üzerinde hiçbir t e ’ s i r i o l m a d ı ğ ı n ı » ehemmi­
yetle kaydetmiştim. Kendi yazılarında, «Anadolu’ya, gelen Oğuz kabiylelerinin gâzî­
ler teşkilâtına kuvvetli unsurlar verdiğini» kabûl eden P. W ., Osman’ın herhangi
bir küçük oymağın T eisi olduğunu da mı kabûl etmiyor ? Bu nokta onun yazıla­
rında vâzıh olarak tesbit edilmiş değildir.
286
M. FUAD KÖPRÜLÜ
gibi ç o k k a r ı ş ı k birhâdiseyi, benim, h e r t ü r l ü â m i l l e r e
lâyık oldukları ehemmiyeti vermek suretiyle iyzaha çalışmama
mukabil, arkadaşımın te k c e p h e l i bir i y z a h ile iktifa et­
mesinin doğru olmadığını, ve umumiyetle bütün bu gibi unilateral
iyzahlann, mahiyetleri itibariyle ç o k m u ğ l â k olan tarihî realite'leri ister istemez t a h r i f e t t i ğ i n i tekrarlamaktan kendimi
alamıyacağım. Bu küçük mukaddimeden sonra, şimdi, doğrudan
doğruya P. W ittek’in bana tevcih ettiği tenkıydin tahliline, yâni
O s m a n l ı l a r ’ı Kayı' Iara mensup telâkkıy etmemdeki birtakım
sebeplerin iyzahına geçebilirim.
Yalnız, bundan daha evvel, şu ceheti bilhassa tasrih etmeliyim
ki, beni bu n e t î c e y e götüren düşünceler, sonradan uydurulmuş
jenealojilere inanmak gibi basit ve iptidaî bir mülâhaza değildir;
O s m a n l ı l a r’ın i l k d e v i r l e r i hakkındaki bir yığın menkabevî rivayetlere aslâ tarihî bir mahiyet isnad edilemeyeceğini, o
zamana kadar umumiyetle hâkim olan müşterek kanaatlara rağmen,
i l k d e f a ileri süren bir adamın, böyle bir mülahazaya kapla­
mayacağı pek tabiîdir. Nitekim ben de, bir zamanlar P. W i 11 e k ’in
yukarıda hulâsa ettiğim düşüncelerinden farksız mülâhazalara da­
yanarak, “osmanlı sultanları’nın Abaza'lardan olmadığı, ve bunun,
sonraki müellifler tarafından hususî bir maksatla uydurulduğu»
mutaleasmda idim; ve daha 1925 yılında bu fikrimi kısaca orta­
ya atmıştım1. Şimdi burada, 1934 de Paris Oniversitesi’nde verdiğim
konferanslarda bu fikirden vaz geçmemin sebeplerini etrafiyle iy­
zah ederken, sevğili arkadaşımın tenkıydlerine de cevap vermiş
olacağım. Gerçi o konferansları ihtiva eden küçük kitabımda, bu
fikrin dayandığı delillerden de çok kısa bir surette bahis edilmişti;
lâkin bu zarurî kısaltılış, bu mes’eleyi galiba b i r a z m ü p h e m
ve ş ü p h e l i bırakmış olacak ki, P. W ittek ’i iknâ edememiştir.
Şimdi ileri süreceğim delillerin ve mülâhazaların, kıymetli arka­
daşımı belki i n a n d ı r a b i l e c e ğ i n i tahmin ediyorum.
Daha şair A h m e d î ’den başlayarak O s m a n l ı l a r hakkında
yazılmış olan birtakım vekâyinâmeler, bunların sadece Oğuz’lardan
1
«Tarih ve etnoloji sahasında Kagt\axm hemen yegâne ehemmiyeti sebebi,
osmanlı imparatorluğu müessislerinin bunlardan olması, daha doğrusu, m u a h ­
har m ü v e r r i h l e r t a r a f ı n d a n , s u l t a n l a r s ü l â l e s i n i n , bir maksad-ı mahsusla, bu b o y a i s n a t e d i l m e s i dolayısiyledir» ( Oğuz etnoloji­
sine dair tarihi notlar, S. 5).
OSMANLILARIN ETNİK MENŞEİ
287
olduğunu söylerler. Iskendernâme de, anonim Târîh-i âl-i Osman'­
ların birçoğunda, Behcet'öt Tevârıh'le, cÂştkpaşazâde tarihi'nde
Oruç bey tarihi'nde, hep bu rivayet mevcuttur; yâni,bunlann Oğuz'lar’ m h a n g i b o y u n a mensup oldukları tasrih edilmez. Hâlbuki,
M u r a d II. devrinde yazılan Y a z ı c ı o ğ l u CA1 i’nin Selçuknâme'
sinde, Edirneli Rûfıî tarihi'nde, Lutfi Paşa tarihi'nde, ve nihayet
Î d r î s B i t l î s î’nin Heşt - Behişt'mde, o s m a n l ı hânedânmm ve
bunların maiyyetindeki kabiylenin Kayı'lardan olduğu tasrih olu­
nur; Dede Korkut Kitabı'mn O s m a n 111a r devrinde tesbit edilmiş
nüshasında da, Osmanlılar’ın K a y ı’lardan olduğu, yukarıki vekâyinâmelerde olduğu gibi, bu kabiylenin şerâfet ve asâletine ait bâzı
rivayetlerle birlikte, ileri sürülür. S u l t a n C em ’in emriyle ter­
tip olunan Saltuknâme romanında ise, Osmanlılar’m Oğuz'lardan
olup B a y e z î d H a n ve K o r k u t A t a neslinden geldikleri tasrih
edilir1. I d r î s’in eserinden sonra, osmanlı kronikçileri arasında,
bu K^yı an'anesi âdetâ r e s m î bir mahiyet almış, sonraki Şark
ve Garb tarihçileri tarafından da, yukarıda gösterdiğimiz gibi, hemen
umumiyetle kabûl edilmiştir. Bu meşhur rivayetlerin dışında, Osmanlılar’m alelâde bir g e m i c i’nin, yahut, şöhretli bir k o r s a n’ın
neslinden gelmiş olduklan2, yahut, O s m a n l ı l a r ’m Cuk (Çığ)adlı
1 Saltuknâme hakkında bakınız: M. F u a d K ö p r ü l ü , Anadolu Selçuk­
luları tarihinin yerli kaynaklan. B e l l e t e n , N. 27, S. 430-441. Burada, vekayinSmelerden tamamiyle farklı surette, Osmanlılar’ın ceddi olarak B a y e z î d H a n
v e J Ç o r ^ u t A t a ’nm gösterilmesi, bence, bunun bir Türkmen rivayetine dayan­
dığını açıkça anlatmaktadır. Bayezîd isminin herhalde bir i s t i n s a h y a n l ı ş ı
olduğunu zannediyorum:
Bayezîd şekli, ûU Bayat,
Baymdur, yahut,
J.’-h Yazır, hattâ lijs Çayı şekillerinden birinin bozulmuşu olabilir. Oğuz hikâ­
yelerinin büyük rivayetcisi K o r k u t’a gelince, bunun «Osmanlı’larm ceddî» oldu­
ğuna dair, başka h i ç b i r r i v a y e t yoktur. Yalnız, birtakım Şecere-i Terâkime
nüshalarında (meselâ basılmış nüshada ve T u m a n s k y tercümesine esas olan
nüshada), bunun K a y z’lardan olduğu tasrih edilmektedir. Buna göre, Saltuknâ­
me muharririnin, belki buna benzer yazılı bir rivayetten istifade ettiği ve Osman­
lIları Kayı’laıdau saydığı meydana çıkabilir ki, bu an’anenin saray muhitinde çok
kuvvetle yaşadığı bir devirde yazılan bir eser için, bu, pek tabiîdir; buna göre,
Bayezîd’in Kayı dan bozulmuş olması iycap eder. Hâlbuki R e ş î d e d d î n ' i n
Oğuzlar’a ait parçasında, Ç o r ^ u t ' u n /faraşlardan olduğu tasrih edilmektedir :
OUly"
J b*b j ^31c
j —~. O—
Ci j Sj j S
3
2 Timur,
Y ı l d ı r ı m B a y e z î d ’i tehdit ve tahkir maksadiyle gön­
derdiği bir mektupda, onun «gemici bir Türkmen neslinden geldiği keyfiyetinin
kendisince mâlûm olduğunu, ve bütün Mısır, Suriye, Anadolu halkının da bunu
bildiğini» ifade eder ( Ş e r e f e d d î n cA 1 i Y e z d î , Zafarnâme, Bıbli. İndica,
288
M. FUAD KÖPRÜLÜ
zengin ve kahraman bir çoban’ın nesli olduğu1, yahut, Dâvûd adlı
Calcutta 1888, II, S. 259 ). Sırf hakaret maksadını güden bn ifadenin tarihî bir
ehemmiyet ve kıymeti olamıyacağı, pek tabiîdir. Bizanslı tarihçi C h a 1 c o co n d i l a s , Osman’ı, «1298 de donanması ile Mora, Eğriboz ve Şarkî-Yuna­
nistan’ı tehdit eden Oğuz reisi Ertuğrul’un» oğlu ve «1310 daki Rodos seferinin
kahramanı» gibi göstermiş ise de, XVIII. asırda H e z â r f e n H ü s e y i n ’in de
tekrarladığı bn rivayetin esassızlığını H. A . G i b b o n s daha yıllarca evvel
meydana koymnştu ( Osmanlı imparatorluğu’nan Kuruluşu, türkce tercümesi,
İstanbul 1928, SJ30-31, 238-239). M. H. Y i n a n c ’ın Düstürn&me medhalindeki
haklı tenkıydleri de, bu ilk osmanlı beylerinin denizcilikleri hakklnda - bir za­
manlar L e b e a u ve M u r a l t gibi ciddî müelliflerin eserlerine de girmiş
olan-masallar üzerinde artık hiçbir münakaşaya yer kalmadığını göstermektedir.
1 G i b b o n s , aynı eser, S. 239. Burada, bu rivayeti kaydeden bütün kay­
naklar gösterilmiştir. Burada C u k ' kelimesinin bir kabiyle adı olması ihtimâli de
düşünülemez. J. M a r q u a r t , Komanlar hakkındaki eserinde böyle bir kabiy­
lenin mevcudiyetine inanmış ise de (S. 135), bu faraziyenin doğruluğu meydana
çıksa bile, bununla O s m a n arasında uzak yakın bir münasebet te’sisi, imkân­
sızdır. Osmanlı sülâlesi’nin «bir çobanın çocukları olduğu» rivayeti, öyle anlaşılı­
yor ki, Ş a f e v î l e r sarayında yaşamıştır. Şah İsmail’in oğlu S a m M î r z â ,
TaJıfe-i Sâmt adlı şairler tezkeresinde, S e l i m ve K a n u n î S ü l e y m a n ’dan
bahsederken, Osman’ın adını D e l ü O s m a n diye yazar. Onun rivayetine göre,
Osman, zengin koyun sürülerine malikti; ve s o f r a k u r u p fakirleri doyururdu.
Maksadını soranlara «saltanat hazırlığı yapdığım» söylerdi. Bunu duyan Padişah,
eğlenmek maksadiyle, onu huzuruna çağırttı, ve bunun aslı olup olmadığını sor­
du. Osman, maksadını hiç saklamıyarak, «yanına kâfi bir kuvvet toplarsa, hudutdaki düşman memleketlerini Padişah’ın ülkesine katacağını» söyledi. Padişah bu
fikri tasvib etti; ve zindandan çıkarttığı 200 kişiyi onun maiyyetine verdi. Bu
sırada hudutdaki kâfir vilâyetinin hâkimi, iyi bir tesadüf eseri olarak, vilâye­
tinin başka bir ucuna gitmişti. Bunu fırsat bilen Osman, orayı zabtetti: ve ya­
vaş yavaş o vilâyet kâfirlerini hükmü altına aldı; istiklâl kazandı, ölünce, ye­
rine oğlu
E r d u ğ r u 1 geçti. Şöhreti her tarafa yayıldı. Bu sırada
Padişah ölünce,oğlu olmadığı ve padişahlığa lâyık başka kimse bulunmadığı için,
emirler, söz birliğiyle, onu padişah yaptılar ( hususî kütüphanemizdeki 989 tarihli
yazmadan; bu eserin V a h î d D a s t g a r d î tarafından 1314 hicrî-şemsîde bir
tek fena yazma nüshaya göre T a h r a n ’da yapılan neşrinde, bu mâlûmat mevcut
değildir; ve D e l ü O s m a n yerine K a r a O s m a n yazılıdır ). Çok eski çobanhükâmdar motifini ihtiva eden ve Kara Osman’ı Ertuğrul’un babası olarak gösteren
bu masalın, tarihî bir ehemmiyeti olamıyacağını söylemeğe lüzum yoktur; ancak,
kabiyle an’anelerinin çok kuvvetli olduğu Ş a f e v î l e r sarayında, rakıybleri olan
Osmanhlar’ı «zengin sürülere malik bir çoban-bey’in torunları» olarak gösteren
bu türlü bir rivayetin mevcudiyeti, dikkate lâyıktır. Bu rivayetin, esas itiba­
riyle, Şafevîler devrinde Irana gelen bâzı kızılbaş Türkmen kabiyleleri tarafından
getirilmiş olması, uzak bir ihtimâl sayılamaz. Tarihî râaliti’ye büsbütün yabancı
olmayan bu rivayet, şimdiye kadar hiçbir araştırıcının dikkatini çekmediği için,
bunun üzerinde biraz durmak lüzumunu hissettim.
OSMANLILAR’IN ETNİK MENŞEİ
289
zengin bir kabiyle reisinin maiyyetinde Cenubî-Rusya bozkırlarından
deniz yoliyle Anadolu'yu geldikleri ve Osman’ın onun oğlu olduğu 1tar1
Osmanlılar’ın menşei ve Anadolu’ya muhacereti hakkında şimdiye kadar
her nedense mutahassıslarm dikkatini çekmemiş olan bu rivayetten > kısaca, bahset­
mek isterim. Habib'üs-Siyer gibi, XVI. asırdanberi Ş a r k’ta ve XIX. asırda G a r b ’
ta müsteşrıklar arasında büyük rağbet kazanmış bir eserde mevcut olduğu hâlde
hiç göze çarpmıyan bu rivayeti, müellif, «yazılı bir kaynaktan değil, R û m mem­
leketinden gelen ve oraların ahvâlini bilen kimselerden» öğrendiğini kaydediyor.
Rivayetin hulâsası şudur: Anadolu selçuklu sultanları’nın sonuncusu olan CA 1 âe d d î n K e y k o b â d zamanında, K ı p ç a k sahrâsmda yaşayan Türkmenler den
D â v û d adlı birinin maiyetinde bulunan 10,000 çadır halkı, herhangi bir sebeple,
K efe yoliyle yâni denizden A n a d o 1 u’ya geçerek münasip bir yerde yerleştiler,
iki sene sonra o taraflardan geçen hükümdar, bunları görerek, kim olduklarını
öğrenmek istedi. Zeki ve talâkatli bir adam olan D â v S d, Sultan’ın adâletini ve
gariplere yâni yabancılara karşı gösterdiği lutuf ve keremleri duyarak Çıpça^
bozkırlarından buraya geldiklerini, ve onun sayesinde rahat rahat yaşadıklarını
söyledi; ve, «hükümdar kendilerine misafir olmak lutfunu esirgemezse, bu ziyaretin
kendileri için büsbütün uğurlu olacağını, kendilerinin de kulluk şartlarını yerine
getirmeğe çalışacaklarını» ilâve etti. D â v û d’un bu sözlerinden hoşlanan Hü­
kümdar, oraya indi. D â v û d ile kabiylenin ileri gelenleri, sözbirliğı ederek,
usûlden olduğu üzere, Sultan’a ziyafetler çektiler ve türlü türlü kıymetli hedi­
yeler verdiler (arap atları, iyi cins develer ve katırlar, güzel köleler, kıymetli
kumaşlar ve birçok para). D â v û d, bu köleler arasında oğlu O s m a n ’ı da hü­
kümdar hizmetine verdi. O s n a n ' m necâbet ve kahramanlık parlayan yüzünde
onun büyük istikbâlini okuyan hükümdar, kendisine takdim olunan hediyelerin
hepsini O s m a n’a verdi; ve Dâvûd ile kabiylesinin, o sıralarda f r e n k kâfirlerinin
elinde bulunan Bursa ve Edirne (İznik?) h u d u t l a r ı n d a oturmalarını ve oraları
îmar edüp ziraatle meşgul olmalarını emretti. O s m a n , Sultan’ın verdiklerini
kabiylenin gençlerine dağıtarak hepsini silâhlandırdı. Birkaç defa kâfir memleket­
lerine muvaffakiyetli akınlar yaptı. Sultan ile sulh hâlinde bulunan f r e n k ser­
darları, bundan Sultan’a şikâyet ettiler. Hiddetlenen hükümdar, O s m a n ’ı yanı­
na getirmek için bir elçi yolladı. O s m a n bu sırada avda bulunuyordu. Bu
vaziyetten telâşa düşen D â v û d , oğluna haber göndererek, kendisi bu işi dü­
zeltmeden evvel bu taraflara gelmemesini bildirdi. O s m a n , sırf din uğrunda
yaptığı bu £<zzâ’lardan dolayı İslâm padişâhinin hiddetlenmesinin sebebini anla­
yamadı; ve pâdişâhın yanına gidip mas’eleyi anlatmak niyeti ile, babasının yanma
geldi. Bu sırada ikinci bir elçi gelerek, hükümdar’m, «O s m a n ’ı oğlu yerinde
tuttuğunu, ve iltifatlarına mazhar olmak üzere hemen yanma gelmesini», bildiren
bir emir getirdi. İkinci emrin gelmesinde, Sultan’ın akıllı ve dindar zevcesi mü­
essir olmuştu. Hükümdar, yanma gelen O s m a n ’a iltifatlarda bulunarak onu
evlendirdi; ve memleketine döneceği zaman, hâzineye girerek her ne beğenirse
almasını emretti. O s m a n , kıymetli şeylerden hiçbirine el sürmiyerek, bâzı
zarurî eşya ile bir k ı l ı ç aldı. Bundan memnun olan ve O s m a n ’ da bir pâdişâh
olmak istidadını gören Sultan, ona bir sancak verdi ki, bunun sahibi— Anadolu’
Belleten, C. VIP, F . 19
290
M. FUAD KÖPRÜLÜ
zmda bâzı rivayetlere XVI. asır İslâm kaynaklarında tesadüf olundu­
ğu gibi, osmanlı sülâlesinin Komnen hânedânına mensup mühtedî
bir prensin çocukları olduğu 1 tarzında, türlü türlü maksatlarla
uydurulmuş birtakım h ı r i s t i y a n r i v a y e t l e r i de yok değildir.
Bütün bunlara ilâve olarak, Bezm - ü - Rezm müellifinin, Osmanlılar
hakkında m o ğ o l sıfatını kullandığım da söyliyelim2.
daki urf ve an’aneye göre — 50.000 kişiye hüküm ederdi. Geri dönen O s m a n ,
gazâlarına başlayarak, İznik ve sair bâzı kaleleri aldı; Bursa 'yı muhasara ettiği
sırada, Sultan öldü; oğlu olmadığı için bütün emirleri O s m a n’ın yanma geldiler
ve hep birden onu sultan yaptılar (Habîb’üs-Siyer, Hind basması, 1847, Cilt III,
Cüz 3, S. 54-55).
Osmanlı devletinin kuruluşunda k a b i y l e g e n ç l e r i’nden mürekkep
g â z î ler’in rolünü tebarüz ettiren bu tarihî destan’ da, O s m a n’ın mensup oldu­
ğu kabiylenin Cenubî-Rusya bozkırlarından gelmiş gösterilmesi, t a r i h i b i r ha­
k i k a t olmamakla beraber, birtakım t a r i h i vak’alarm d e s t a n ı bir ifade­
sidir. Çünkü, XIII. asırda Cenubî-Rusya limanları ile Anadolu arasında çok sıkı
ve daimî münasebetler bulunduğu, ve türlü türlü iycaplarla zaman zaman bir ta­
raftan diğer tarafa oldukça kalabalık insan kütlelerinin gittiği mâlûmdur. Me­
selâ, M o ğ o l istiylâsı karşısında, zengin bir ticaret merkezi olan Sogdak ’tan bir­
çok halkın -göçebe değil, şehirli ve zengin halkın- bütün menkul servetleriyle Ana­
dolu’ya geçtiğini İ b n a l - A ş î r 618 yılı vak‘alan arasında bilhassa kaydeder
( ilkönce M. D e f r e m e r y ve D ’ O h s s o n bu kayda dikkat etmişlerdir). Bütün
bunlarla beraber, Osmanlılar hakkındaki yukarıki rivayetin t a r i h î bir mahiyeti
olamiyacağı meydandadır.
1 G i b b o n s , Osmanlı imparatorluğu'nun Kuruluşu, türkçe tercüme, S. 239.
2 Bezm-ü-Rezm S. 382. Burada O s m a n - o ğ l u’nun yâni osmanlı hüküm­
darının cahil ve.basit bir moğol olduğunu söyleyen müellifin bu ifadesi, m e c a z î bir mânâda tefsir olunmak iycap eder. Hâmisi olan K â z î B u r h â n e d d î n’e
yaranmak için, hemen bütün Anadolu beyleri aleyhinde ağır bir lisan kullanan, ve
bilhassa Osmanlılar’a karşı garazkârlığı açıkça görülen iranlı müellif, bununla, Osmanlılar’ın a s l e n m o ğ o l o l d u k l a r ı n ı iddia etmek istememiş, ve sadece
onların «basit ve cahil insanlar olduğunu» anlatmak, ve daha ziyade tribal menşe’lerini tebârüz ettirmek arzusuna düşmüştür. O sırada Anadolu’da birtakım Türkmen
ve Moğol aşiyretlerinin yaşadığı, ve bunların başında umumiyetle birtakım basit ve
cahil kabiyle reisleri bulunduğu, başka vesikaları göz önüne almasak bile, A s t ar â b â d î’nin bu mühim eserinden açıkça anlaşılmaktadır. O, O s m a n - o ğ l u ’nu
«ilim ve hikmetten mahrum, sade bir Moğol» saymakla, Sivas Sultanı’na nisbetle
onu bir a ş i y r e t b e y i derecesine indirmek istemiştir. İ l h a n l ı l a r ’ı n ortadan
kalkmasından sonra, Moğol tâbirinin ne kadar itibardan düştüğüne, bu da bir mi­
sâldir. Müellifin bu maksadını nedense anlamayan K i l i s l i R i f ’a t bey’in, bütün
nüshalarda kat’î surette Moğol
<J" şeklinde yazılmış ve hattâ harekelenmiş
olan hu kelimeyi, arapça «kahraman» mânâsına gelen migvel tarzında okumak
istemesi, tamamiyle yanlış ve mânâsızdır; herhâlde Astarâbûd’h müellifin, Os-
OSMANLILARIN ETNİK MENŞEİ
291
Biz, butun bu rivayetler arasında, osmanlı kronikçileri tara­
fından ileri sürülen rivayeti, yâni Osmanlılar’m Oğuz'lardan olduğu
rivayetini, tarihî vâkıalara e n u y ğ u n buluyoruz. Muhtelif Oğuz
kabiyleleri arasından K a y ı boyunu “ Osmanlüar’ın ceddi,, olarak
gösteren ikinci rivayete gelince, birinci rivayetle t e z a d teşkil et­
meyen ve sadece onu t a m a m l a y a n ve t a v z i h eden bu riva­
yeti, kat’î surette ç ü r ü t ü p a t a b i l m e k için hiçbir delile malik
değiliz. Benim vaktiyle düşünmüş olduğum gibi, P. W i t t e k de
osmanlı hükümdarlarının kendilerini Âa^î’lara mensup gösterme­
lerinin sebebini, “ Oğuz boylan arasında bunlann en ş e r e f l i
mevkii hâiz olmalanna» isnad ediyor. Hakikaten, Oğuzlar'm tri­
bal an’anelerine göre, XI. asırdanberi, kabiyle hierarchie'sinde
bunların b i r i n c i mevkii işgal ettikleri, M a h m û d K â ş ğ a r î ’ nin
ve daha sonra R e ş î d e d d î n ’in ifadelerinden anlaşılmaktadır:
M a h m û d ’un listesinde bunların .Kınık’lardan sonra zikredilmeleri,
açıkça anlaşılıyor ki, bu müellifin s e l ç u k l u h â n e d â m ’na
karşı gösterdiği zarurî bir hürmet netîcesidir; ve hakikatte, Oğuz­
lar’m Sağ kol kabiylelerinin başında Kayı'lar gelmektedir. Bunlara
sair Oğuz kabiylelerinin üstünde bir yer veren bu e s k i an’aneyi
göz önünde tutan P. W i t t e k , “âhır zamanda lıâkanlığın /Tayı’ la­
ra geçeceği» hakkında Dede Korkut Kitabı'mn başlangıcında
mevcut rivayeti bile eski bir an'ane olarak kabûl ediyor*. Hâlbuki
bu fıkrayı, bu kitapdaki rivayetleri O s m a n 1 11 a r devrinde
manii hükümdarlarım — daha J. M a r q u a r t’tan asırlarca evvel — m o ğ o l
addettiğini sanmak, onun bu mecazî ifadesini anlamamak olur.
1
P. W i 11 e k, Deax chapitres de l’histolre des Turca de Roum, S. 303,
Not 1. Oğuz ananesine ait sair kaynaklarda tesadüf edilmeyen bu k e h â n e t ’e
yalnız burada tesadüf edilmesi, osmanlı devrinde tesbit edilmiş olan ba rivaye­
tin, sırf hânedâna hoş görünmek için uydurulmuş olduğunu açıkça anlatmaktadır.
Biz bu rivayeti, sonradan, X V . asırda E d i r n e l i R û h î'n in tarihinde bulu­
yoruz ki, bunun da Dede Korkut Kitabı’ndan alınmış olması pek tabiîdir: «K o rk u t A t a’dan nakil ederler ki demiş imiş ki: hanlık O ğ u z H a n vasiyeti mu­
cibince âhir K ag Han evlâdına düşse gerektir». Rûhi tarihinden istifade ettiğini
aşağıda da söylemiş olduğumuz Mâneccimbaşı (S. 295, not 3) da bu rivayeti nak­
letmektedir: «Türkmen kabâili beyninde K o r k u t A t a ' sam bir ehl-i hâl aziz
vardı; birg-ün buyurdu k i: saltanat âkıbet O ğ u z H a n’ın vasiyeti üzere oğla
K ag (lan evlâdına nakledip ilâ-âhır’üz-zaman berdevâm olur» ( C. III, S. 267).
R e ş î d e d d î n’de ve A b’u I-G â z î’de bulunmayan bu rivayetin, sonradan O s*
i n a n l ı l a r z a m a n ı n d a uydurulmuş olduğuna, bunlar da ayrıca birer delil
teşkil edebilir.
292
M. FUAD KÖPRÜLÜ
toplayan meçhûl toplayıcının bir i l â v e s i gibi kabûl etmek,
bence, daha doğrudur. Her ne olursa olsun, P. W i 1 1 e k’in bu
mülâhazalarına karşı, “ Osmanlılar’m /fatp’lardan olması» nazariyesini şu delillerle müdafaa edebiliriz:
I. Oğuz an’anesinde, Kayı'\arn\ b i r i n c i mevkii işgal ettikleri
muhakkaktır. P. W i 11 e k’in bu hususta ileri sürdüğü delillere
i l â v e olarak, eski türkmen menkabelerini ihtiva eden Şecere-i
Terakime'de, bu boya mensup birçok — tabiî, menkabevî— h ü ­
k üm d a r 1a r’dan bahis edildiğini de söyliyebiliriz. 1 Lâkin bütün
bunlara rağmen, yine O ğ u z a n ’a n e s i ’nde, “hükümdarların, Ka^ı’lardan başka birtakım b o y l a r d a n da yetişdikleri,, telâkkıysinin mevcudiyetini, R e ş î d e d d î n ’in ifadesinden anladığımız gibi2,
yine Şecere-i Terâkime'deki birtakım menkabevî türk hanları arasında
meselâ 5aZur’lardan yetişenleri de görüyoruz. Eğer osmanlı padi­
şahları, kendilerine, devletin kuruluşundan bir a s ı r s o n r a , ya­
landan bir silsilenâme uydurmak isteselerdi, yalnız A n a d o l u ’da
değil bütün Yakın-Şark t ü r k v e İ s l â m d ü n y a s ı n d a Sultan­
lar sülâlesi olarak telâkkıy edilen S e l ç u k l u hânedânmı yetiştirmiş
bulunan Kınık kabiylesine mensup olduklannı iddia etmezler mi
idi3?. Bundan başka, Oğuz’ların menkabevî cedleri O ğ u z H a n ’ a
kadar çıkarılan ve göçebe t ü r k m e n kabiyleleri arasında —me­
selâ IJazar-otesi’ndeiâ T ü r k m e n le r ’ de— asırlarca türlü türlü
1 T u m a n s k y tercümesine ve basılmış metne bakınız.
2 R e ş î d e d d î n’in şu ifadesi (ti.'S
j l j > * > l a l? ' j l ü ta L ijL j»
oUjIi
ö-_j\Juü
!j-İ 3 I tjjt\
yâni, «Oğuz padişahlarının, başta
Kayı olmak üzere, Begdili, Avşar, İmar, Yazır kabiylelerinden yetiştiği» iddiası,
«tarihî hakikatten ziyade an’aneye dayanan» bir rivayet gibi telakkıy olunabilir.
Selçukluları yetiştiren Kınık kabiylesinden bahsettiği gibi, yukarıdaki ifadesinden
sonra Salgur’ lardan da bahseden R e ş î d e d d î n’in bu ienâkuz'unu, yukarda (S.270,
Not 1 ) da söylemiş olduğumuz gibi, başka suretle iyzah, imkânsızdır. Daha sonra,
Baharla kabiylesinin B a r a n 1 1 şûbesinden K a r a - K o y u n l u , ve Bayındar
kabiylesinden de A k - K o y u n l u sülâlelerinin çıkması, bu gibi an’anelerin fi’lî
hiçbir kıymeti olmadığını açıkça göstermektedir. Herhâlde, O s m a n l ı l a r ’ın,
kendilerini — hiç aslı ve esası olmadan— /faı/ı’lara isnad etmeleri için, ortada
hiçbir sebep ve zarüret bulunmadığı muhakkaktır.
8 S e l ç u k l u sultanları’nm, bütün O ğ u z kabiyleleri üzerinde h&kimiget
iddia ettiklerini, daha T u ğ r u l B e y zamanından başlayarak, gördüğümüz gibi,
Oğuz kabiylelerinin de — hattâ Sancar’a karşı muvaffakiyetli bir isyan yaparak
onu esir ettikleri esnada bile— bu hâkimiyeti, n a z a r î bile olsa, kabûl ettiklerini,
ve bunun mahiyetini yukarıda söylemiştik ( S. 272 ve sonrası ).
OSMANLILAR’IN ETNÎK MENEEÎ
293
şekillerde devam eden bu silsilename'lerin, zannolunduğu gibi sa­
dece h ü k ü m d a r a i l e s i n e değil, bütün b ir k a b i y l e y e ait
olduğu da aslâ unutulmamalıdır. Demek oluyor ki, o s m a n l ı
s ü l â l e s i ’nin K a y ı H a n ’a çıkarılan jenealojisi, yalnız bu hânedâna değil, onun mensup olduğu K a y ı kabiylesine aittir. Eğer
Osmanlılar bunu h iç y o k t a n uydurmuş olsalardı, o sırada Ana­
dolu'da. bulunan Kayı aşiyretine mensup oymaklar, hattâ diğer aşiyretler buna inanmıyacaklardı. Çünkü, XV. asır başlarında Anado­
lu'da, henüz kabiyle an’anelerini saklıyan g ö ç e b e k a b i y l e l e r
pek çoktu; ve bunlardan yerleşik hayata geçüp köyler kuranlar,
hattâ şehirlerde ve kasabalarda y e r l e ş m i ş olanlar, arasında da
k a b i y l e a n ’a n e l e r i henüz c a n l ı id i: Sivas Sultanı K â z î
B u r h â n e d d î n , kaç nesildenberi şehir hayatına geçmiş bir aileye
mensup olmasına rağmen, dedelerinin Sa/ur’lardan olduğunu pek
iyi biliyordu1. Bütün bu şartlar dairesinde, eğer bir kabiyle an’anesine dayanmamış olsa, Osmanlılar’m K a y ı 'lara mensubiyet
dâvâsında bulunmalarına hiç imkân olmadığı gibi, böyle bir im­
kân mevcut olduğu kabûl edilse bile, bu takdirde de meselâ Kınık'lar
gibi — saltanatlarını daha fazla m e ş r û g ö s t e r e c e k — bir kabiyleyi seçmemel eri ne bir sebep yoktu.
H .O s m a n 111a r ’ın, devletin kuruluşundan hemen bir asır son­
ra, kendilerini Kayı'lara çıkaran bir silsilenâme uydurmalarının se­
bepleri ne olabilir? Bu hususta şunlar hatıra gelmektedir:(1) Hâki­
miyetleri. altındaki sâhalarda yaşayan Oğuz kabiyleleri üzerindeki
saltanatlarının kabiyle an’anelerine uygun olduğunu göstermek.
(2) Osmanlı hudutları dışındaki Oğuz kabiyleleri arasında kendi­
lerine karşı bir sevgi yaratmak. (3) Bütün bu gibi amelî menfaat dü­
şüncelerinin üstünde, o esnada osmanlı sarayında ve yüksek sınıflar
arasında moda olan e d e b î v e f i k r î c e r y a n l a r ı n te’siri ile,
kendilerini böyle asîl bir k a b i y l e y e mensup saydırmak. Bu ihti­
mâllerden hangisi veya hangileri te’sir etmiş olursa olsun, hemen
hemen muhakkak olan bir şey varsa, o da XV. asır başında Ana­
d olu ’da tribal mahiyette u r f v e an ’ a n e l e r i n c a n l ı l ı ğ ı ’dır.
Bu devirde osmanlı sarayında eski Oğuz an’anelerine ait eserle­
re kıymet verilmesi yâni bir m i l l î r o m a n t i z m’in uyanmalcAzîzb.
S. 42-43.
Ardşîr-i
Astarâbâdi,
Bezm-ü - Rezm, İstanbul 1928,
294
M. FUAD KÖPRÜLÜ
sı da, ancak bu suretle iyzah olunabilir. Muhtelif unsurlara mensup
ve kemmiyetçe çokluk hıristiyan tebeaya malik olan osmanlı devleti’ nin siyasî bünyesi, bir taraftan—eski gulâm yâni memlûk sis­
teminin, demografik vaziyete ve İktisadî iycaplara büyük mehâretle
uydurulmuş bir şekli olein—d e v ş i r m e usûlünün tatbiykı, diğer taraf­
tan da, hıristiyanlıktan dönme kölelerin en yüksek mevkilere geçiri­
lerek eski T ü r k b e y z â d e l e r i ’nin yerlerini tutmaları sayesinde,
muhtelif unsurlara dayanan mutlakıyetçi bir monarşi şeklini almağa
başladığı bir sırada, eski Oğuz an’anelerini canlandıran millî bir
r o m a n t i z m’in inkişafı, birdenbire ç o k g a r i p görünebilir.
Lâkin, hakikatte, bunu pek tabiî bulmak lâzımdır: Ankara hezime­
tinden ve şehzâdeler kavgasından sonra, tıpkı babası gibi merke­
ziyetçi devlet sistemini kuvvetlendirmeğe çalışan M u r a d -II., bunun
tatbiykatından memnun kalmayan türk halkına ve aşiyret beylerine
bir nevi t a’ v î z olmak üzere, menşe’i daha XIV. asır sonlarına
çıkan bu romantizm hareketini himaye ediyordu. Y a z ı c ı o ğ 1 u’nun Ibn Bîbî tarihinden tercüme ettiği parçalar arasına, Oğuz
an’anesine ait olarak—kısmen R â v e n dî’den, kısmen de R e ş î ­
d e d d î n’denaldığı— birtakım şeyleri koyması, ve ayrıca, S e l ç u k 1u 1a r ’m büyük ricalinden bâzılannın Kayı’lardan olduğunu tasrih
etmesi1, bâzı sikkeler üzerine K a y ı t a m g a s ı konulması, hep
bu temayülün bir neticesidir. Bu an’anenin, osmanlı tarihçileri ara­
sında olduğu gibi, o s m a n l ı s a r a y ı’nda da devam ettiği, XVI.
asırda hükümdarlara mahsus hayvanlara Kayı tamgası vurulduğu
hakkında ş e h n â m e c i L o k m a n’da tesadüf ettiğimiz bir kayıt­
1 T. H o u t s m a tarafından neşir edilen Recueil de textes relatifs â l'histoire
külliyatının üçüncüaü olarak çıkarılan
metne bakınız. Burada, meselâ büyük emir H ü s a m e d d î n Ç o b a n Bey gibi bâzı
mühim şahsiyetlerin Kagı’ lardan olduğunun tasrih edilmesi, Selçuklu ordusundan
bahsedilirken buna dahil birtakım kabiyle kuvvetlerinin mevcudiyetinin söylen­
mesi, bâzı sâhalarda bâzı kabiylelerin bulunduğuna dair kayıtlara tesadüf olun­
ması, acaba müellifin uydurduğu şeyler midir ? Buna esas olan Ibn - Bîbî’de
Agaçeri ve Çepni’ler hakkmdaki pek mahdut birkaç kayıt bir tarafa bırakılırsa,
ne tribal an’anelerin, ne de kabiyle isimlerinin bulunmadığı malûmdur. Bu vaziyet
karşısında, yeni vesikalarla te’yit edilinceye kadar, bu i l â v e l e r hakkında
ş ü p h e l i davranmak zaruridir. Mamafi, asıl Îbn-Bîbî metninde de, Anadolu
Selçukluları’nın ordularında, « O ğ u z k a b i y l e l e r i ’nin bulunduğunu» gösteren
mühim kayıtlara tesadüf edilmektedir ( S. 285 ). Y a z ı c ı o ğ l u’nun, bu eseri
tercüme ederkan, Anadolu'ya ait s a i r bâzı k a y n a k l a r d a n dahi istifade
etmiş olması imkânsız değildir.
des Seldjoacides, I-1V, ( Leide, 1886-1902)
OSMANLILAR’IN ETNİK MENŞEİ
295
tan pek iyi anlaşılıyor1.
ra. xv. asır başlarında osmanlı sarayı’nda kuvvetle mevcut
olduğunu gördüğümüz bu K a y ı an'an e s i, ister tarihî bir esasa
dayansın ister dayanmasın, bize şu hakikati gösteriyor: bu de­
virde Anadolu Türkleri arasında ve göçebe Türkmenler’de, O ğ u z
an’a n e l e r i henüz kuvvetini muhafaza ederek yaşamaktadır. Gö­
çebe Türkmenler arasında bu gibi an’anelerin ve menkabevî mahi­
yette birtakım rivayetlerin ve jenealojilerin nasıl devam ettiği,
eserlerini yazmak için bu ağız rivayetlerinden istifade etmiş olan
A b u ’l- G â z î ’nin sarih ifadelerinden açıkça anlaşıldığı gibi, türk
etnoğrafyası hakkındaki bilgilerimiz de bunu te’yit etmektedir. XV.
asır başlarında, Anadolu'nun coğrafî bakımdan bu hayat şekline
uygun sâhalarında, g öçeb e—daha doğrusu y a r ı g ö ç e b e — Türk­
men kabiylelerinin ne kadar çok ve kuvvetli olduklarını, tarihî
kaynaklar sayesinde, pek iyi bildiğimiz gibi, bunlar arasında tribal
urflerin devam ettiğine ait delillere de malik bulunuyoruz: A bd ü l k a d i r I n a n ’ın bu husustaki güzel bir tetkıyki, bu mühim
mes’eleyi oldukça aydınlatmıştı2.
Buna ilâve olarak, kabiyle jenealoji’lennin unutulmadığını gös­
teren birtakım d e l i l l e r daha gösterebiliriz: osmanlı müverrihi
Edirneli R û h î ’nin —sonradan M ü n e c c i m b a ş ı tarafından biraz
ilâve suretiyle nakledilen— bir fıkrasına göre, Sultan G ı y â ş e dd în K eyhusrev, 675 de Haf î r- oğl u fitnesini bastırdıktan sonra,
uc beylerinin sadâkatini te’min maksadiyle, onlardan rehineler al­
mış; bu arada E r t u ğ r u l da Osman’ın oğullarından birini Sultan’a
yollamış; bir müddet Kahta kalesinde hapis edilen bu çocuk, sonra
oradan çıkarılmış ve kendisine Pıgı nahiyesi tımar suretiyle verilmiş;
Yıldırım Bayezîd Malatya'ya geldiği zaman, bunun torunlarından
Halil (Haylî), Bayat ve Ahmed beyler gelüp “akraba olduk­
larını» bildirmişler ve hükümdann ihsanlarına mazhar olmuşlar3.
1 Eski T o p - K a p ı s a r a y ı kütüphanesindeki meşhur Hânernâme nüs­
hasında. Kabiyle tamgalarının bu işte dahi kullanıldığı hakkında M a h m û d
K â ş ğ a r î 'nin ifadesi ve umumiyetle türk etnografyası hakkındaki mâlûmatımız,
bununla yeniden te’yit edilmiş oluyor.
2 Orun ve Ölüş mes'elesi, T ü r k H u k u k ve İ k t i s a d T a r i h i M e c ­
m u a s ı , C. I, İstanbul 1931, S. 121-131.
3 Edirneli R û l û ve eseri hakkında J. H. M o r d t m a n n ’ın şu mühim
mekalesine bakınız: Rûhİ Edrenezvt, M i t t e i l u n g e n z u r O s m a n i s c h e n
G e s c h i c h t e , Band II, Heft 1-2, Hannover 1925, S. 129-136.
29 6
M. FUAD KÖPRÜLÜ
İkinci bir d e 1i I daha: osmanlı müverrihi S ü k r ü 11 â h, (H. 852) de
M u r a d II. tarafından sefir sıfatiyle Kara-Koyunlu hükümdarı M î rz a C i h a n ş â h’a gönderildiği zaman, bu hükümdar, osmanlı padişahiyle akraba olduğunu söylemiş, ve iddiasını te’yit için, maiyyetindeki jly .
yâni tarih okuyucusu Mevlânâîsmâîl’i çağıtrmış,
ve oğu z şeceresine ait uygur alfabesiyle yazılı bir Oğuz tarihi getir­
terek ona okutmuştu1. Yukarıda söylediğimiz gibi, K â z ! B u r h â n e d d î n ’in Salur'lardan olduğunu unutmaması, sonra,CA ş ı kp a ş a z â d e ’nin —hiç şüphesiz, a ğ ı z rivayetlerine dayanarak—
Kilikya türkmen kabiylelerinin, Osmanhlar’ın menkabevî ceddi S ül e y m a n Ş â h ’ın ölümünden sonra, başka kabiylelerden ayrılarak
Çukurova'ya, geldikleri, ve o zaman Y ü r e ğ i r’in bunların başında
bulunarak diğerlerine kışlaklar tahsis ettiği hakkmdaki ifadesi 2
de, bu fikrimizi te’yit etmektedir. Jenealojik kabiyle an’anelerinin,
yalnız kabiyle ihtiyarları değil hattâ o kabiyleden yetişmiş h ük ü m d a r l a r arasında bile, bu kadar canlı ve ehemmiyetli olduğu
bir asırda, osmanlı padişahlan’nın, mensup olmadıkları bir kabiyleye
ait yalan bir silsilenâme tertip ettirmelerine i m k â n olamıyacağı,
ve hattâ buna 1ü z u m da olmadığı, meydandadır. Çünkü, bütün
Oğuz kabiyleleri, zikrettiğimiz misâllerden anlaşılacağı gibi, yalnız
kendilerinin değil diğer kabiylelerin silsilenâme'lenni de pek iyi
bilmekte idiler. Oğuzlar’ a mensup oldukları umumiyetle kabûl edi­
len O s m a n 1 1 1 a r’m, XV. asırda Kayı an’anesine ehemmiyet
vermeleri, bunun b i r d e n b i r e u y d u r u l m u ş olduğuna de­
ğil, olsa olsa, eski zamanlardanberi mevcut bir an’anenin tekrar
c a n la n d ır ıld ığ ın ı delil olabilir.
1 Bu mühim fıkrayı, iptida İlk Mutasavvıflar’da — ( Nuruoamaniye kütüp­
hanesi! No. 3059 ) daki farsca Behçet’üt Tevûrîh’den iktibas ederek— neşir etmiş
idim ( S- 278 ). Bu eserin 1939 da çıkan türkce tercümesinde, bu parçanın çev­
rilişinde küçük bir yanlışlık vardır. Doğrusu, yukarıda yazdığımız şekildedir.
XIV -XV . asırlarda birçok türk saraylarında «hükümdarlara tarih okuyan ve onların
devrine ait vak’aları zapteden» hususi me’murlar bulunduğunu biliyoruz. Cihanşûh ’ın kuvvetli bir edebî kültür sahibi olduğunu düşünürsek, kendi sülâlesinin ve
umumiyetle Oğuzlar’ın millî an’anelerine ve tarihlerine alâka göstermesinin se­
bebini daha iyi anlarız. Bu münasebetle, Timur’un maiyyetinde, hükümdarın vak’alarını u y g u r y a z ı s ı ile zabta me'mur bahşi’ler (bukelime hakkında İslâm
Ansiklopedisindeki mekalemize bakınız) bulunduğu hakkında Ş e r e f e d d î n
Y e z d î'nin ifadesini hatırlatalım.
3 cÂşıkpaşazâde Tarihi, c l î B e y neşri, İstanbul 1332, S. 225.
OSMANLILAR'IN ETNİK MENŞEİ
297
IV. elimizde “O s m a n l ı l a r ’ı n hangi kabiyleye mensup ol­
duklarına,, ait XIV. asırda mevcut rivayetleri tesbit eden eski tarihî
eserler bulunmadığı için, “K a g ı a n' an e s i’nin XV. asırda birden­
bire ortaya çıktığı» tarzında bir mutalea ileri sürmek, aslâ doğru
değildir. Yalnız A h m e d î’nin meşhur eserine dayanarak, XV. asır­
dan evvel böyle bir an’ anenin b u l u n m a d ı ğ ı n ı kestirip atmak,
elimizde XIV. aşıra ait sair kaynakların bulunmaması—yahut henüz,
ele geçmemesi—dolayısiyle, ilmî ihtiyata tamamiyle aykırı ve i n d î
bir hareket olur. Bundan başka, biraz evvel anlattığımız veçhile,
Anadolu’da o sıralarda yaşadığı muhakkak olan jenealojik an’anelere zıt düşecek böyle u y d u r m a bir şecere tertibi de, her ba­
kımdan, imkânsız ve mânâsızdı. P. W i 11 e k, belki de A h m e d î’
den başlayarak muhtelif osmanlı kroniklerinde Kagı’lar yerine sa­
dece Oğuzlar’dan bahsedilmesini, kuvvetli bir delil gibi kullanmak
istiyor. Hâlbuki, yukarıda kısaca işaret ettiğimiz gibi, bu da doğru
değildir: Osmanlılar’ın Oğuzlar’dan olduğunu yazan tarihçilerin bu
ifadesi, hiçbir suretle, bunların Ağrı’lardan olmadığını göstermez.
Herhâlde şurasını da unutmamak lâzımdır ki, “Kagı menşei,, riva­
yetinin çok kuvvet kazanmış olduğu XV. asırda bile, birtakım
kronikciler bu rivâyeti kayda lüzum görmeyerek, sâdece “ Osmanlılar’ın Oğuzlar’dan olduğunu» söylemekle iktifa eylemişler, hattâ
Düstürnâme'de olduğu gibi, m u h a c e r e t m e s ’ e l e s i hakkında
da, türlü efsanelerle karışık garip rivâyetler kaydetmişlerdir. S u l t a n
C e m’in emri ile vücude gelen iki mühim eserden birinde, yâni Câm-ı
Cem-Âgîn’de bu K a y ı a n ’a n e s i zikredildiği hâlde, Saltuknâme'
de b ü s b ü t ü n b a ş k a bir rivayete yer verilmiştirl. Eğer osmanlı
hükümdarları, kendileri için yalan bir şecere uydursalardı, “hiç
olmazsa saraya mensup tarihçilerde aynı rivayetin mevcut olması»
iycap ederdi. Demek oluyor ki, M u r a d II. veya Fâtih devirlerinde
resmî bir silsilenâme uydurulduğu ihtimali, hemen hemen vârit değil­
dir. işte gerek bu m ü l â h a z a l a r gerek toponimi tetkıyklerinin verdîği sârih n e t î c e l e r karşısında, Osmanlıiar’m, Kagı âşiyretinin
uçlarda yaşayan küçük bir parçasına mensup olduğu, çok kuv­
vetli bir ihtimâlle, söylenebilir.
V. Yalnız “kaynakların filolojik tenkıydi„ne değil “H o r â s â n ’
dan B i z a n s h u d u t l a r ı ’ na kadar bütün Yakm-Şark'm XI-XIV.
1 Yukarıda ( S. 287, Not 1 ) verilen iyzahatı hatırlayınız.
298
M. FUAD KÖPRÜLÜ
asırlardaki her türlü hayat şartlarım göz önünde tutan t a r i h î b i r
a n 1a y ı ş„a ve toponimi’ye dayanarak yaptığımız objektif tetkıyklerin neticesi, işte bundan ibarettir. Yalnız, bu tetkıykimize son
vermeden evvel, P. W i t t e k ’in kısaca ortaya atıp üzerinde fazla
durmadığı ç o k m ü h i m diğer bir mes’eleye de temas etmek
istiyorum: bu kıymetli tarihçi, yalnız, “osmanhlar’m Kagılard&n
olmadığı» iddiasını ileri sürmekle kalmayarak, “osmanlı devleti­
nin ilk ç e k i r d e ğ i n i bir Oğuz kabiylesinin—yahut bir kabiyle
parçasının—teşkil etmiş olduğu„ hakkmdaki fikrimi de tenkıyd edi­
yor ; onun bu hususta dayandığı iki delilden birincisi, birbirine
aykın osmanlı jenealojflennin XV. asırda u y d u r u l m u ş olması,
İkincisi de, A h m e d î’de yalnız1hudut gâzîleri'nden ve osmanlılar’ın da bunlara mensup olmalarından bahsedilerek, herhangi bir
tribal menşe'& delâlet edecek başka hiçbir kaydın bulunmamasıdır,
P. W i 11 e k’in bu mutaleasını tahlil ve tenkıyde girişmeden
evvel bilhassa şunu söylemeliyim ki, E r t u ğ r u l ’un ve sonra
O s m a n’ın maiyetinde Bizans uçlarında yaşayan küçük ve zayif
bir âşiyret parçasının osmanlı devleti için ilk çekirdeği teşkil etti­
ğini ifade ederken, bunun, sonradan, kurulan devletin siyasî bünyesi
üzerinde hiçbir suretle m ü e s s i r o l m a d ı ğ ı n ı , yâni, osmanlı devletinin, daha siyasî tekâmülünün i l k safhalarında bile,
tribal bir mahiyet arzetmediğini, açıkça söylemiştim; ve bü küçük
kabiyle parçasının rolünü, “içlerinden bir d e v l e t k u r u c u s u
çıkarmak ve başlangıçta ona bir destek teşkil etmek gibi, biraz da
tesadüfe bağlı bir şey„ olarak tavsif etmiştim. Hattâ, Kayı'lan
Moğol sanan J. M a r q u a r t’ın, Osmanlılar'm psikolojisi hakkında
bundan d ü ş m a n c a n e t i c e l e r çıkarmasını, ve J . N e m e t h ’in
de bâzı filolojik istidlâllerde bulunmasını, şiddetle tenkıyd etmiştim *.
Bundan başka, Osmanlılar’m e t n i k m e n ş e i ve m u h a c e r e t ­
l e r i mes’elelerinin “osmanlı imparatorluğu’nun kuruluşunu anla­
mak için e s a s m â h i y e t t e mes’eleler olmadığını» bilhassa
tasrih ederek, bunu anlayabilmek için herşeyden evvel “uclar’m
dahilî hayatını, oradaki İçtimaî şartları, dinî, İktisadî ve siyasî
âmilleri öğrenmeğe ihtiyaç olduğunu» söylemiş, ve böylece, o zamana
kadar tetkıyk .edilmek şöyle dursun hattâ birer problem olarak
açıkça ortaya konmamış mes’eleleri de iyzah etmiştim 2. O s m a n’ı
1 F u a d K ö p r ü l ü Anadodolu'da İslâmiyet, S. 81.
2 F u a d K ö p r ü l ü , Les Origines de l’Erhpire ottoman, S. 85.
299
OSMANULAR’IN ETNİK MENŞEÎ
“hudutlarda yaşayan küçük bir aşiyretin reisi„ olarak kabûl eder­
ken, kabiyleler arasında birbirinden farklı şekillerde mevcut men­
kabevî jenealojilerin ve riyayetlerin, sonraki osmanlı kronikçilerinin
ellerinde aldığı şekillere, pek tabiî, t a r i h î b i r m a h i y e t isnad
etmiş olamazdım. O hâlde, beni bu kanaate sevkeden asıl sebepler
ne idi ? Kitabımın çok dar çerçevesi içinde, sair birçok mes’eleler
ğibi, aynca iyzaha imkân bulamadığım ve sadece netîcelerini an­
latmakla iktifa ettiğim bu düşünceleri, şimdi burada sırası gelmiş
iken —yine kısaca — iyzah edeyim:
Kitabımda, O s m a n ’ın, E r t u ğ r u l ’ un “ asıl oğlu„ olmayıp
“ göçebe olmayan ve sünnî İslam akıydelerine bağlı bulunan yerle­
şik unsura mensup bir şahsiyet olduğunu» ileri süren bâzı garip fikir­
lerin tamamiyle e s a s s ı z l ı ğ ı n ı söylerken de \ bu gibi düşün­
celerin neden ileri geldiğini tahlile imkân bulamamıştım. Bir dev­
let kurmak için yerleşik bir unsurun göçebe bir unsurdan daha el­
verişli bir vaziyette olduğunu, ve esasen osmanlı devletinin, daha
başlangıcındanberi, tribal bir mahiyet göstermediğini göz önüne
alan bâzı tarihçiler, bu devletin kuruluşu muamma’sına böyle bir
hal çaresi bulmak istemişlerdi. P. W i 11 e k de “ osmanlı dev­
letinin tribal menş’eden gelmediğini» iddia ederken, belki aynı düşün­
ceye kapılmış olmalıdır. Lâkin, ne bu t a r i h î mülâhazanın, ne de
ilk kaynakların mahiyeti hakkında f i l o l o j i k t e n k ı y d ’lerden
çıkan netîcelerin, benim ileri sürdüğüm fikri çürütm eğe kâfi gel­
m ediğini, şimdi ortaya koyacağım bâzı deliller ve mülâhazalar, çok
açık bir surette gösterecektir.
Bütün XV. asır osmanlı kroniklerinin, Osmanlılar’m menşeini
yan göçebe küçük bir O ğ u z kabiylesine isnad ettiklerini düşünür
ve Ortaçağ’da kurulan birçok türk ve moğol devletlerinin tribal
menşei hakkındaki kat’î bilgilerimizi de göz önüne alırsak, bunu
reddetmek için hiçbir s e b e p b u l u n m a d ı ğ ı n ı derhâl anlarız:
B ü y ü k S e l ç u k l u imparatorluğundan başlayarak, A r t u ko ğ u l l a r ı , Fars’dakiSolur (Salgur)devleti, C e n g i z i m p a r a ­
t o r l u ğ u , buna en mühim misâllerdir; Anadolu'da da, yine uç­
larda yaşayan bir A v şar şûbesi tarafından teşkil edilen ve uzun
zamanlar Anadolu Beylikleri’nin en kuvvetlisi olan K a r a m a n \
1 J. H. K r a m e r s ,
VI. 1927, S. 242 - 254.
tV e r
War O sm an?, A ç t a
Orıentalia,
Vol,
300
M. FUAD KÖPRÜLÜ
1 1 1 a r ı da, diğer bir misâl olarak, gösterebiliriz. Bu siyasî teşekkül­
lerden bâzıları, hukukî bakımdan, ilk devirlerinde gösterdikleri
tribal mahiyeti sonradan t e r k ettikleri hâlde, bazıları, inkırazla­
rına kadar, bu karakteri m u h a f a z a etmişlerdir. Bunlardan her
birinin s i y a s î t e k â m ü l l e r i üzerinde müessir olan muhtelif
t a r i h î â m i l l e r gözden geçirilirse, bu ayrılıkların sebepleri ve
netîceleri kolayca anlaşılır. O s m a n l ı l a r ’a gelince, bunların
ilk zamanlarda y a r ı g ö ç e b e hayatı sürdükleri,, yâni yaylak
ve kışlakları olduğu, c ş ı k p a ş a z â d e’ nin Bilecik fethi hakkmda
verdiği tafsilâttan pek iyi istidlâl olunm aktadırAncak, hemen ilâve
edeyim ki, bu rivayetin tarihî olmaktan ziyade menkabevî bir mahi­
yeti olduğunu, hattâ, bunun esasını teşkil eden “herhangi bir
kaleye hiyle ile asker sokarak, bir baskın netîcesinde orayı zaptet­
mek» motifinin, Şark’ta ve Garp’ta türlü türlü şekilleri (variante)
bulunan ve XVII. asır islâm müelliflerine kadar birçok kroniklerde
tesadüf olunan çok eski ve çok yayılmış bir masal mevzûu olduğunu
bilmez değilim2. Bununla beraber, XIV. asır osmanlı an’anelerini
çok iyi bildiği muhakkak olan cA ş ı k p a ş a z â d e’nin büyük bir safvetle anlattığı bu masal' dan, “ O s m a n G âz î’ nin, yarı göçebe ha­
yatı süren küçük bir aşiyretin başında bulunduğu» neticesini çıkar­
mak, hiç de hatâlı bir istidlâl sayılamaz.
îşte ben O s m a n G â z î ’yi, sair birtakım küçük u ç b e y l e r i
gibi “Bizans hudutlarında yaşayan ehemmiyetsiz bir Kayı oymağı­
nın beyi» olarak kabûl ederken, bütün bu gibi delillere istinat edi­
yordum. Lâkin, vaktiyle de ısrarla söylemiş olduğum gibi, devletin
kuruluşunda, bunun hemen hiçbir t e ’ siri olmamış, ve O s m a n l ı
B e y l i ğ i ' nin siyasî tekâmülünde, hattâ ilk safhalarda bile, hiçbir
tribal te'sir kendini göstermemiştir. îşte bundan dolayıdır ki, impa­
ratorluğun kuruluşundaki maddî ve manevî her türlü âmîlleri birer
birer tetkyık ederken, bu büyük hâdisede hiçbir rölü olmayan bu
tribal menşe' mes’elesinin e h e m m i y e t s ı z l i ğ i n i açıkça teba­
rüz ettirmekten hiç çekinmemiştim. Bu küçük tetkıykın neşrinden
1 cÂşıkpaşazâde Tarihî, CÂ 1 î B e y neşri, S. 15-16. Osmanhlar’m menşe’lerı hakkmdaki türlü türlü rivayetlerden, bunların y a r ı g ö ç e b e hayatı
geçirmekte oldukları, pek açık olarak anlaşılmaktadır.
2 T a r i h i bir mes’ele olmaktan ziyade, eski bir d e s t a n m o t i f i olarak
dikkate lâyık olan bu mevzû hakkında ayrı bir küçük tetkıyk neşredeceğim için,
burada bunun üzerinde durmaya lüzum görmedim.
OSMANLILAR’IN ETNÎK MENŞEİ
301
sonra, O s m a n l ı i m p a r a t o r l u ğ u’nun e t n i k
menşei
hususunda hâlâ ihtilâf mevzûu olan birtakım mes’elelerin ve bir­
takım hayâlî n a z a r i y e l e r i n mahiyetleri ve tarihî değerleri
artık tamamiyle aydınlanmıştır ümidindeyim.
Son bir mutalea daha: O s m a n l ı l a r ’ın mensup oldukları
Oğuz kabiylesinin “ Moğol istiylâsı önünde XIII. asırda Horasandan
Anadolu'ya muhacereti» hakkındaki eski menkabevî riyayete t a r i h î
bir mahiyet isnad ederek, bunu, H w â r i z m ş â h l a r devletinin
son yıkılma safhalariyle a l â k a l ı bulan bâzı garp müelliflerinin,
O s m a n l ı l a r ’ı—Hwârizmşâhlar ordusunda çok ehemmiyetli bir un­
sur olan—K a n g l ı kabiylesine mensup saymalannın,hiçbir t a r i h î
esasa dayanmadığını ayrıca iyzaha hiç lüzum görmiyorum. Çünki,
Osmanlılar’ın menşei hakkında eski kroniklerde zikredilen türlü
türlü rivayetler arasında böyle bir şeye hiç tesadüf edilmediği gibi,
osmanlı tarihinin ciddî mütehassısları arasında da hiçbir zaman
böyle bir iddiada bulunan olmamış, hattâ H. A. G i b b o n s “ Osmanlılar’m Hwârizmşahlar’la münasebetleri hakkında tarihî kay­
naklarda hiçbir kayda tesadüf edilmediğini,, daha yıllarca evvel,
pek haklı olarak söylemiştir1.
1 H. A - G i b b o n s , Osmanlı imparatorluğunun Kuruluşa, türkçe tercümesi,
S. 241. Osmanlılar’ı, K a n g l ı kabiylesine mensup saymak isteyenlerin, nasıl
çocukca bir istidlal neticesinde bu iddiayı ileri sürdüklerini yukarıda söyledim.
Hâlbuki, G i b b o n s’un yaptığı gibi basit bir tenkıyd, yâni N a s a w î’nin fransızcaya tercüme edilmiş olan Celâleddin H'"ârizmşâh tarihi’ nin tetkıyki bile,
Hwârizmşâh’larla Osmanlılar arasında hiçbir a l â k a bulunmadığını isbat ede­
bilirdi (bu hususta yukarıda S. 281 - 282 de verdiğimiz iyzahata bakınız). Osmanlıları
A" an şiardan saymak isteyenler, şark dillerini bilmedikleri için osmanlı tarihi
hakkında asıl kaynaklardan istifade edemeyen, ve ancak «mahdut ve ekseriyetle
yanlış» tercümeler üzerinde çalışan — meselâ L e o n C a h u n gibi— alelâde müel­
liflerdir. Son yıllarda bu iddianın, mütehassıs bir tarihçi değil fakat çok zeki ve
ıltikatçı bir muharrir olan R e n e G r o u s s e t tarafından ileri sürüldüğünü gör­
dük ( Histoire de l'Asie, Paris 1920, Vol. I, S. 273-274; Vol. III, S. 423). F e r d i n a n d L o t gibi büyük bir Ortaçağ mütehassısının— meselâ İslâm Ansiklopedisi
yahut benim Osmanlı imparatorlağanan Menş’eleri gibi en yeni ve en sağlam me’hazler meydanda dururken — kendisine tamamiyle yabancı olan bu mes’elede
R. G r o u s s e t ’ye aldanarak aynı yanlışlığı tekrarlaması, çok gariptir ( Leslnva sians Barbares, Paris 1937, Vol. II, S. 121). F. G r e n a r d, «Osmanlılar’m Kagığ’lardan olduğunu», benim adı geçen kitabıma dayanarak söylemekle beraber, yine
bu eski an’aneden büsbütün ayrılamayarak, Kagığ’lan «Hwârizmşâhlar’a mensup»
saymakta devam etmiştir ( Grandeur et decadence de l’Asie , Paris 1939, S. 39) ki,
bunun yanlışlığı yukarıda gösterilmiştir.
302
M. FUAD KÖPRÜLÜ
X.
BU TETK1YKLERDEN ELDE EDİLEN NETİYCELER
Osmanlılar’ın etnik menşe’leri ve osmanlı devletinin ilk kuruluş
safhaları ile uğraşan mütehassısların dışında, umumiyetle okuyu­
cular için oldukça u z u n ve y o r u c u bir mahiyet alan, ve arasıra, mevzu ile yakından alâkalı olmasına rağmen şimdiye kadar
h i ç d ü ş ü n ü l m e m i ş birtakım esaslı tarihî mes'eleler'e de te­
mas etmek mecburiyetinde kalan, bu yazımızı bitirirken, bütün bu
tahlillerden, tenkıydlerden, münakaşalardan elde edilen m ü s b e t
ne t i y ç e l e r i , bir defa daha umumî surette h u l â s a etmeyi fay­
dalı buluyoruz. Vardığımız başlıca netiyceler, şimdilik şunlardır:
1). O s m a n l ı sülâlesi, Oğuzlar’m Kayı boyuna mensup küçük
bi aşiyret parçasının başında bulunan O s m a n tarafından kurul­
muştur; ve bunu red etmek için ( P. Wittek nazariyesi) ortada hiçbir
tarihî sebep yoktur. Bu Afa # ı’ların, XI. asırda türk âleminin şark
uclannda yaşayan Moğol cinsinden K a y ’larla aynı etnik zümre­
ye mensup olması iddiası (Marquart nazariyesi) tamamiyle esas­
sız olduğu gibi, bu ATay’ların XII. asırda K a r a -y ı t a y 1ar ’ m
hâkimiyetleri esnasında Mâverâunnehir'e gelerek sonradan Hora­
san’a geçtikleri, ve O s m a n l ı l a r ’m mensup bulundukları K a y ı ­
ların işte b u n l a r olduğu iddiası da ( Z. V. Togan nazariyesi)
hiçbir esasa dayanmaz.
2). K a y î’lar, Anadolu'nun ilk f e t h i sıralarındanbaşlıyarak,
sair birtakım O ğ u z boylarıyla beraber buraya gelmişler, ve ken­
dilerine mensup olan A r t u k - o ğ u l l a r ı devletinin kuruluşunda
mühim bir rol oynamışlardır. Bunların, sonradan, Anadolu'nun cenub-şarkî sâhalanna ve b i l h a s s a merkez ve şimâl-garbî sâhalanna gelip yavaş yavaş yerleştikleri anlaşılıyor. Horâsân da bunların
çok ehemmiyetsiz bâzı oymakları kalmış, ve k ü ç ü k bir grup da
Şimalî-Azerbaycan'da yerleşmiştir. XVI. asırda Anadolu'da henüz
y a r ı g ö ç e b e hayatı süren küçük bir K a y ı oymağına tesadüf
edilmesi, bunlann o asra kadar hemen umumiyetle t o p r a ğ a y e r ­
l e ş m i ş olduklarına, açık bir delildir.
3). K a y z’Iarın, XIII. asnn ilk on yıllarında, büyük Moğol istiylâsı
önünde Horasan'dan kaçarak Anadolu'ya geldikleri rivayeti (an'~
aneci nazariye), osmanlı kronikcilerinin uydurdukları bir m a s a l ’
OSM ANULAR’IN ETNİK MENŞEİ
303
dan ibarettir. Türlü türlü şekilleri bulunan bu rivayette, Selçuklu­
lar devrindeki i l k O ğ u z m u h a c e r e t l e r i’nin hâtırasını sakla­
yan izlere de tesadüf olunuyor.
4). O s m a n ’ın roaiyyetinde A n a d o l u’nun türk-bizans uçların­
da yaşayan küçük K a y ı oymağının, XIV. asır başlarında henüz
y a r ı g ö ç e b e hayatı sürdüğü muhakkaktır. Bu bakımdan, O s ­
m a n ’ı “şehirli unsurlara mensup» saymak isteyen görüş tarzının
hiçbir tarihî esasa dayanmadığını söyliyebiliriz.
5). Kuruluşunda maddî ve mânevî ne gibi kuvvetlerin ne türlü
şartlar dairesinde âmil olduğunu, Osmanlı imparatorluğunun menşe­
leri adlı eserimizde, gösterdiğimiz o s m a n l ı d e v i e t i’ nin bu
kuruluş hâdisesinde, bu küçük etnik çekirdeğin h i ç b i r röl oyna­
yamaması, pek tabiîdir; ve işte bundan dolayıdır ki, o s m a n l ı
d e v l e t i , siyasî tekâmülünün ilk safhalarında bile, aslâ tribal bir
mahiyet göstermemiştir.
Ankara — 16 Eylül 1943
f.
.**,-••'•v.-~.
,K
tür"'
jt°v *.•-;•
,■?
■•
■■
■'
../~*"v
,r^M6E35SST
#2*
-•
'
•*«*!
... M. *M^lalKav>'
,•rtl«<
.♦
l_İm
*li®
.
Jı>«>«>'»L%
* ..-k1
w
■Kb^'VhhbV v^ . ..
'B-yfes'rv ^ ' \ . y f e ^ ,v!
smk*ra
a
.
r r ^ <.
J- •;
_
T
*
r
i
-O y->
T Ü R K İY E ,
de
kauı ismini Taşıyan
Yerler<
Belleten C. VII
L
UMUMÎ
İNDEKS.
[ Has isimler düz, müellif isimleri ile başka maddeler italik olarak dizilmiştir.J
A
Angara suyu 229.
cAmid al-Mülk kündüri 274.
Ankara 283, 294.
Anne Karnene 277.
(Â , A , ‘Â , A )
cAbbâsîler 230,234,241,246,247, 274.
Arberrg 260.
'-Abdûlkûdir al-Efesust 229.
Abdûlkadir inan 270,295.
Abd'ül-VâsV Çebelî 264.
Abu’l Fatlf ( lâkab ) 245.
Aba’l-Gâzî Bahadar Han 266, 270.
Aral gölü 273.
Argun ( Kabiyle ) 281.
cÂrif Çelebi, (Emîr) 252.
Aristov 259, 282.
Arran 279.
Arslan (Sultan) 270.
Arslan Tegin (Gâzî) 256.
Arslan b. Tuğrul 274.
Artuklular (bk. Artuk-oğulları) 250,
253, 271.
Artuk - oğulları 250, 252, 283, 299,
302.
cAşû ( Hâkimiyet senbolü ) 252.
Astarâbâd 282.
Asya 254.
cAşıkpaşazâde 296, 287, 300.
Atabeyler 272.
Atrek 282.
A tsız 259.
A w ft 219, 223, 225, 230, 231, 234,
237-240, 244, 245, 259-264.
A vni A li Candar 283.
Avşarlar249,269, 270, 277, 278, 292.
Avusturya 260.
Aydın 283.
Azerbaycan ( Şimalî ) 248, 249, 271,
272,
276, 282, 302.
cA zîz b. Ardştr-i Astrâbâdt 290, 293.
283, 291, 295.
Abu’l Ma'âlî al-Rûzt 243, 244, 245.
A-che-na ( Türk hükümdar ailesi) 255.
 flökt 252.
Afganistan 281.
Afyonkarahisar 283.
Agaçeri ( Kabiyle ) 294.
Ahmed Bey 295,
Ahmedt ( Şair) 286, 297, 298.
Ahmed Refik 248, 277.
Ak-Koyunlular 253, 277, 292.
Aksaray 229.
Aktav-Kaylı 265.
cAlâeddîn ( Hwârizmşâh ) 274.
cAlâeddin Keykobâd 229, 267, 268,
289.
Alezsis Komene 277.
‘ A lt (Gelibolulu, müverrih) 243.
cA lî B ey (cÂşıkpaşazâde naşiri) 300.
cA li ( Yazıcı oğlu, müverrih ) 230,
246, 287, 294.
cAli İli (k a b iy le)229, 271, 278, 282.
Alp Arslan 276.
Amu - Dârya 229, 232, 247, 282.
Anadolu 219, 220, 223, 229, 231, 235.
238, 245,246, 248-250, 252, 253,
266-268, 270-273, 276-284, .287,
289, 2 9 0 ,- 292-295, 297,
301, 302.
298.
B
Baburlular kütüphanesi 261.
Baburlular serayı 243.
Belleten : C. V II2, F i 20
3 06
M. FUAD
KÖPRÜLÜ
C
Badâvant ( Müverrih ) 244.
Bâdgîs 280.
Balak (Artuklu) 252.
Balhan 252.
Balkan 248, 283.
Bang (W .) 219, 279.
Baranlı ( Kabiyle ) 292.
Barthold (W .) 220, 224, 225, 227,
234, 253, 254-256, 260-262, 264,
269, 277, 280, 281.
Basmil (Kabiyle) 223,231,234,255,261.
Başkurt 223, 255, 265.
Baudouin II. 252.
Bayat 277, 287.
Bayat Bey 295.
Bayezîd Han 287.
Bayezîd (Yıldırım) 248, 287, 295.
Baghâkt 244, 262.
Bayındır 253, 277, 287, 292.
Baykal 256.
Bagmdtr tamgası 253.
Bedi'-üz-Zamân 264.
Begdili 270, 292.
Bektaş (H a cı-V elî) 282.
Belh 238, 279, 280.
Berkyaruk (Sultan) 263.
Beş-Balığ 255.
Bidlis (Bitlis) 272.
Bilecik 300.
Btrûrnt (al-) 219, 221, 223, 225, 230,
246, 254, 255, 263, 264.
Bizans 246, 251, 270, 276, 297, 298,
300.
Bolu 283
Bondârî (Müverrih) 251.
Boz-Ohla 279.
Çağrı Tegin 262, 263.
Cahen (C .) 252, 277.
Cahun (Y .) 301.
C&hız 243.
Caruk ( Kabiyle ) 223, 283.
Celâleddin Hwârizmşâh 229, 252, 268,
281, 282.
Cem (Sultan) 270, 284, 287, 297.
Cengiz imparatorluğu 299.
Chalcoeondilas 288.
Cheng-tsung 263.
Ceyhun 262, 270.
Cihanşâh (Mîrzâ) 296.
Cnk (Cığ) 287. 288.
Cumul (Kabiyle) 223, 234, 255, 257.
Cungurbânî (Kabiyle) 281
Cuzaagnt (Müverrih) 281.
Cüzcûnt (Müverrih) 281.
ç
Çağatay Uluçay 272.
Çankırı 283.
Çepniler 278. 294.
Çiğil (Kabiyle) 236, 244.
Çin 230, 232, 244, 260, 263.
Çinliler 255, 256.
Çoban İsâ 272.
Çomak (Hakimiyet senbdü) 252.
Çornm 283.
Çuguçak 255.
Çukur-ova 296.
Çungarya 230, 231, 258.
Boz-Ok 279.
D
Brockelmdnn (C .) 221-224.
Brozone (E, G.) 237, 274.
Buhârâ 231, 235, 281, 282.
Bulgar 244.
Burdar 283.
Burhâneddîn ( K âzî) 290, 293, 296.
Barnes 282.
Bursa 280, 290.'
Bozuk ( bk. Boz-Ok ) 279.
Dâvfid 288, 289.
Defrem erg (M .) 290.
Degaignes 259,
Dehhânî (Hwâce) 280.
Dehli Türk Sultanlığı 242.
Denizli 283.
Diyarbekir 279.
307
OSMANLILAR’IN ETNİK MENŞEİ
D ’Ohsson ( M . ) 252, 268, 290.
Dokaz-Oğuz (Toguz-Guz ) 221, 223,
301.
Giese ( F .) 220,
Giresun 283.
Gıyay (Gey) 230.
E
Edil • Kaylı 265.
Edirne 289.
Eğriboz 288.
Emeviler 230, 234.
Emîrt (cA li ) 250, 270.
Envert ( Müverrih ) 266.
Ermeniler 257
Ermeniye 259.
Ertuğrul 229, ->.35, 246, 250, 267.
288, 295, 298, 299.
Erzincan 268, 283.
Eskişehir 283.
Eşref - oğulları 270.
Evliya Çelebi 282.
F
Fahreddîn Mübârekşâh 264.
Farraht ( Şair ) 243.
297.
Gıgâseddîn Keghasrev 295.
'Gorlnlar (Sülâlesi) 280.
Göklen 233, 271, 278, 282, 283.
Grehard (F.) 267, 301.
Grousset (R .) 301.
Galâm (vega memlûk) sistemi 241245.
Guzlar 239, 244, 259, 262.
Gürcüler 257,
H
(H, H , H)
Haçlılar 252.
Halhâlt 275.
Halil al-Zâhirl 279.
Halil Bey (Haylî bey) 295.
Halluh (Karluk) 256.
Hamdullâh Mastaroft 231, 234, 237,
239-241, 253, 864.
Hamtdeddin cÖmer b. Mahmûd 239.
Hammer (Kon) 259, 260, 266.
Hwârizm 264, 264, 270, 271, 281.
Hwârızşâhlar (bk. Hwârizmliler).
Hwârizmliler 230, 246, 267, 270, 279282, 301.
229,
252,
298.
G
Gardîzt ( Müverrih ) 244, 256, 263.
Ğâzîler Teşkilâtı 285, 290.
Gazne 2Ö3, 269, 279.'
263,
Gazza 279.
Gay 227, 229,230, 232. 233, 264, 271
Gibbans (H . A . ) 266, 267, 288, 290,
254, 256.
Dokuz - Tatar 256.
Dokuz-Türkler 259.
Dokuz-Uygur 256.
Dücange 256.
Dıırbnt ( Kabiyle ) 265.
Düzce 283.
Fars 299.
Fâtih ( Sultan Mehmet II. ) 284,
Ferdî (Kâtib) 250.
Fethiye 283.
Filistin 282.
Firdevst ( Şair ) 244.
Fuad Köprülü 222, 223, 226,
235, 238, 243, 244, 250,
255,265,267, 268, 277. 287,
Gazneliler 236, 241, 245, 262,
269, 273-276.
Haşan b. Mahmûd Bagâtt 266,285.
Hatay ( Hıtay ) 259.
Hatîr-ojjlu 295.
Hayde 265.
Haydi - Bar 265.
Hay - Tepe 265.
Hazar-ötesi ( bk. Türkmenler ) 223,
227, 233, 244, 247, 262, 271,
292.
308
M. FUAD KÖPRÜLÜ
Heller (J . J .) 259.
Herat 280.
Hırhız { Kırgız ) 244.
Hind 261.
Hindistan 243.
Hirth (F.) 221.
Hiuen - Tsang 230.
Ho - pog ( Irmak ) 255.
Horâsân 220, 223, 227, 230, 231,
233 - 235, 237 - 244, 246,
240, 241, 242, 243, 247, 251,
252, 258, 263, 265,267, 274,277282,
284. 297. 301, 302.
Horasanlı ( Köy ) 281.
Horzom 282.
Horzomlu 282.
Hottal 244.
Houdas ( O. ) 252.
Houtsma ( Th. ) 251, 269, 294.
Hukukî Senboller 250.
Husameddîn Çoban Bey 294.
Hüseyin ( Hezârf en-müverrih) 288.
İ
( Î ci, I. ci)
İbn A bî cllşagbi‘a 252.
İbn al-Aşîr 279, 290.
İbn B i b i m , 246, 294
Idrîs Bidlîsi 287.
ikbâl, (M .) 245.
ildeniz 272
İlhanlılar devleti 280, 281, 290.
1ikinci b. Koçkar 263, 264.
İmar 270, 292.
lorga (N .) 266.
‘Irak ı-‘Arab 272.
İran 243. 244. 256, 258, 271-273, 276278, 280, 281, 288.
İrtiş 256.
Ishvari Prasad 274.
İsmail ( Târîh - hwan) 296.
İsmâil ( Şah - Şafevî ) 288.
İsparta 283.
İsrâil (Selçuklu) 25İ, 252.
İstanbul 225.
Iva'lar 278.
İznik 289, 290.
K
(K, K)
Kaçarlar 236, 277.
Kadır-Han 263.
Kafkasya 276.
Kahta ( Kalesi) 295.
Kal“ı-Tunka (?) 263.
I£anglı (Kabiyle) 301.
Kara-Deniz 262.
Kara-Hanlılar 231,256, 257, 258, 261,
273.
Kara-Hıtaylar 227, 231, 235, 237240,
246, 262 277, 292, 296.
Karaman 229.
Karamanlılar 229.
Karaman-Oğullan 270.
Karluk (Kabiyle) 256, 279.
Kâsân (Kasan) 240, 241, 264.
Kastamonu 283.
Kâtib Çelebi 259.
Katvân 237, 238.
Kay (her yerde)
Kayding 265.
Kayı (her yerde)
Kagı tamgası 284, 294.
Kayığ (her yerde)
Kayığlığ (cAbbâaî emîri) 230.
Kayı - Han 232, 283, 284, 291, 293.
Çayı - Hanlılar 230.
Çayık 229.
£ayılıg 230.
Kaykân (Kıykân) 230, 232.
Kay - Tiber 265.
Kazan 265.
Kertler ( Sülâlesi) 280.
Ki-Kianglar 230.
Kilikya 296.
Kimak (Yemak ) 223, 244, 254-256.
Kınık 250,251, 269, 270.277,278, m ,
291-293.
OSMANLILARIN ETNİK MENŞEÎ
Kınık tamgası 251,
Kıpçak (kabiylesi) 244.
Kıpçak ( Memleketi) 289.
Kırgız 221, 223, 224, 229, 244, 254,
255,. 258.
Kır - kaylı 265.
Kıta (Kıtay) 261, 263.
K’i-tan devleti (bk. Leao sülâlesi).
K’i-tan'lar 262, 563.
Kıvâmeddin Barslan 251.
Kvo&mt-i Râzî ( Bedreddin ) 251
Kızıl - Arslan 272,
Komanlar 219, 220, 221, 260, ^88.
Komnen ( ailesi) 290.
Konya 229, 280, 283,
Korkut Ata 287, 291.
Koybal ( Kabiyle ) 526.
Kramers ( J. H .) 299.
Çun ( Kabiyle ) 258, 261-263.
Kuri ( Kabiyle ) 261.
Kümiçi ( Kabiyle ) 244.
Kâşkakî (Hakim) 235, 239-241, 244,
245.
Kütahya 283.
Küyük -Kaylı 265.
309
Makdtsî 244,
Makrizî 244,
Maİatya 295.
Malazgird 276.
Manas nehri 257.
Mağnisa 272.
Mardin 250.
Marqaart ( / . )
219 - 222, 224 - 227,
231, 235,248, 254, 255, 257, 260,
263,266,267, 288, 291, 298, 302.
Marqaart ( nazariyesi) 225, 227, 228,
232, 234, 235, 247, 253, 254.
Marmazt ( Ş. T . ) 246.
Mâverâünnehir 231, 232, 234, 235,
243, 258, 265, 271, 279-281.
Mâzandarân 282.
Mehmed A li A vnî 272.
Mehmed Bey ( Aydın-oğlu ) 252.
Mehmed I. ( Saltan ) 248.
Mehmed II. ( bk. Fâtih )
Mehmed Haşan Baharla 283.
Mekke 284.
Melikşâh I. (Selçuklu Sultanı) 245, 276.
Memlûkler imparatorluğu 244.
Memlûk sistemi 241 - 245.
L
Leao sülâlesi (bk. K’i-an’lar) 262, 263.
Lebeau 288.
Leningrad 225.
Lekman ( şehnameci) 294.
Le P rivost 252.
Lot ( Ferdinand ) 301.
Lutfi Paşa ( Müverrih ) 287.
M
Mâhân 229, 231, 266, 280.
Mahmûd Gaznevî ( Sultan ) 251, 263,
270, 272, 274, 275.
Mahmûd Kâşgarl 221- 226,231, 233,
234, 246, 247, 251, 253, 255. 257, 262, 264,269,278,280,283,
291, 295.
Mes’fid b, Mohammed ( Selçuklu Sul­
tanı ) 245, 258.
Merv 229, 263, 266, 280, 282.
Mevlûnâ Celûleddîn Rûmî 252:
Mezopotamya 272, 276, 277, 279.
Mignana 258.
Mihalıç 283.
Minorskff (V .) 226, 230, 231,244, 254,
256, 258, 260, 264.
Mısır 242 287.
Miskolczi ( J ) , 220.
Moğol (her yerde)
Moğolistan 229, 254, 262, 266.
Mohammed Kazvînî 239, 240.
Mohammed Şerif Ismûil 229.
Mora 288.
Mardtmann ( J, H .) 295.
Macîr-i Baglalçânî ( Şair ) 274.
Muğla 283.
310
M. FUAD KÖPRÜLÜ
Muhannâ (ibn) 230.
Marad II. 284, 287, 294, 296, 297.
Muralt 288.
Mükrimin Halil YinaAç 229, 248,252,
288.
Mûller 252.
Müneccimbaşt (Müverrih) 268, 295.
Müteferrika ( İbrahim )259.
N
Nasavıî (Müverrih) 252, 281, 301.
Nâşir H asrev (Şair) 244.
Nasiûrtlik ( Kun’larda) 261.
Nastûrî papasları 258.
Nâzım, (M .) 263.
Nemeth ( / . ) 221, 223, 298.
Niğde 283.
Nizâm al - Mülk 242, 274, 275.
Nizâm al-Mülk köleleri 242.
O
Oğuz (her yerde)
Oğuz Han 270, 284, 291, 292.
Ok ve gag ( hukukî senbol ) 251, 252.
Orhaneli 283.
Orhon 256.
Orta - Asya 226, 227, 231, 235, 254256, 260, 263, 264.
Oraç Beg (Müverrih) 287.
Osman I. (bk. Osman Gâzî) 223.
Osman (Gâzî) 284, 288, 289, 290,
295, 298 - 300, 303.
Osman, (Delü: Osman G âzî) 288.
Osman, (Kara: Osman G âzî) 288.
Osmanlılar (her yerde).
Osman-oğlu ( bk. Osmanlılar ) 290.
Otuz - Tatar 256.
Oyratlar (Kabiyle) 244.
Ö
ödemiş 283.
ö n - Asya 230, 231, 234, 246, 248.
özbegler 272.
P
Pallidi 261.
Paris 226, 286.
Pa-si-mi ( bk. Basmil) 255.
Pa-ye-ku ( bk. Yırbayırku ) 256.
Peçenek 262.
Pelliot (Paal) 220, - 225, 264.
Pıgı ( Nahiyesi) 295.
Polovtsi 261.
Pool (Lane) 253.
Potanin 265.
R
Raab 260.
Rabino (H . L.) 282.
Rahmeti ( G. R . ) 279.
Râsongi (L .) 267.
Ravaisse ( P a a l) 279.
Râvendt (Müverrih) 251,252, 274, 294:
Refahiye 283.
Reştdeddîn (Müverrih) 221, 252, 253,
259, 266, 269, 270, 272, 275,
279, 287, 291, 292, 294.
Riçkov 265.
R ifa t (Kilisli) 290.
Rodos 288.
Ross (Denison) 264.
Radenko ( R. ) 265.
Rûhî (Edirneli) 291, 295.
Rûm (bk. Anadolu) 229, 270.
Rumeli 248, 249, 282.
Rusya (Cenubî) 288, 289, 290.
S
(S . Ş> Ş )
Sa’deddln Hoca (Müverrih) 268.
Şadreddîn cA li (Müverrih) 245.
Şafevîler (Sülâlesi) 278. 288.
Şalâhaddtn Eggûbî 252.
Salgur ( bk. Salur ) 251, 252,
277, 292, 299.
Şâlih ( Celâlzâde) 260.
Salur (bk. Salgur) 252, 253,
270
270
311
OSMANLILARIN ETNİK MENŞEİ
277, 282, 283, 292, 293, 296,
299.
Salar tamğası 252.
Sâmânîler 241, 242, 273.
Sâm Miazû 288.
Samoiloviç ( A ) 270, 282, 283.
Sancar ( Selçuklu Sultanı ) 235, 237,
241, 244, 251,258,274,275,279,
292.
Sancarî ( Kabiyle bk. Şan ) 280, 281.
Sancu 261.
San’lar ( Kabiyle ) 261.
Saruhan 272.
Sâsâniler 275.
Schefer ( Ch .) 275.
S a f ( Th .) 259.
Selçukiyan (bk. Selçuklular) 272.
Selçuklular (her yerde).
Selim I ( Sultan ) 288.
Semerkand 231, 235, 237,
Seraciyân ( Kabiyle ) 272.
Serahs 280.
Sevûk Tegin 270, 272, 275.
Seyhun 265.273, 276, 278, 280.
Sind 230, 232.
Sivas 283, 293.
Sogd 237.
Sogdak 290.
Soklı-Kaylı 265.
Stein (Aarel) 230.
Strang (G. Le) 237, 240.
Sultan öyüğü 248.
Suriye 242,248.273,276,279,282,287.
Sâzent-i Nesefi 243, 244.
Süleyman ( Anadolu Selçuklularının
ceddi) 282.
Süleyman (Melikşah’m amcazadesi)
277
Süleyman Şah (Osmanlılar'ın ceddi)
296.
Süleyman (Kanunî) 288.
Snssheim (AT.) 252.
Şertifeddin A li Yezdl 287, 296.
Ş eref Han Bidlisî 272.
Ş e r e f nz-Zaman (bk. Tâhir-i Marwazî)
Sacûbtye cereyanı 243.
Şükrallah (Osmanlı müverrihi) 258,
296.
T
(T , T )
T abart 230.
Tacik 262.
Tâhir’iMarwazî (bk. Şeref’ uz-Zamân)
230, 260, 264.
Tahran 288.
Taktgeddin al - Sarûct (Şair) 244.
Tamga 250-253.
Tang Sülâlesi 257.
Tarbagatay 255.
Tatar 223, 230, 231, 234, 237, 238,
240, 241, 244, 255, 256, 264.
Tch’u - mi’ler (bk. Cumul) 257.
Tekirdagı 248, 283.
T evk ii (Ahmed) 251, 253.
T e v k f 251.
T’ien - Şan 263.
Timur 287, 296.
Trakya 248.
Tuğra 251, 277.
Tuğrâî (Kıvâm al - Mülk) 251.
Tuğrul Bey (Selçuklu Sultanı) 251,.
252, 270, 276, 292.
Tuğrul Tegin Mohammed 264.
Tu-kiü’ler 255, 256.
Tula 256,
Şahûbeddîn Ahmed Semerkandt 243.
Tamanskg] 270, 287, 292.
Tuna nehri 260.
T urumtay 257,
Tutı-Bey (Oğuz reisi) 238.
Türk (Her yerde)
Türkçe 263.
Türk Si'ri 280.
Türk Hakan 230.
Türkistan 236, 252, 256, 260, 264.
Şârîye ( Kabiyle- bk. Sarı ) 261.
Türkiye 283.
Ş
312
M. FUAD KÖPRÜLÜ
Türkm'eırktâ® 253, 280.
Türkmenler 223, 227, 229, 232, 23%
. 244, 247, 253, 254, 261, 262,
269, 270, 272. 273, 275, 277,
279-282, 287, 288, 290-292,295,
296.
tr
(u, cu)
cUnşart (Şair) 243, 262.
Urumçı 257.
cUtbt (Müverrih) 274.
Üygur 223, 256, 263, 264.
Uzak - Şark 227, 234, 246, 247, 259,
263, 264, 265.
m tte k (Paal) 2481 266,267, 277,284286, 291, 293, 297-299, 3Ö2.
W o lf ( F r itz ) 244.Wright ( R. } 7 5 A.
Y
Yabaku (bk. Pa-Ye-Ku) 223, 23, 234,
2S5, 256.
Yağma (Kabiyle) 236, 244.
Y a kı*-Ş ark 241, 273, 292 297.
Yâkûl Hamaıoî 237, 254, 255.
Yazır (bk. Yazjpr) 277,280, 287, 292.
Yazgır (bk. Yazır) 270.
Yenisey 229.
Yezdî ( Mohammed al - Hüseyin )
252.
Yezdî (bk. Şerefeddtn ‘ Alî)
V
Üç - Ohlu 279.
Üç - Ök 279
Onat (Şair) 229.
Ütfikeft 256.
ı
Z
V
Vhld Dastgardî 288.
Vamb&rg 269, 282.
W
Walwen 261.
Yir-bayırku (bk. Yabaka) 256.
Ynnaniston 288.
Yüregir 296.
Yürektav-Kaylı 265.
( z, ? )
Zafer-i Hemedânî (Şair) 243.
Zeki Velidl Togan 226-236; 238-241,
244-250, 253, 254, 257-259, 264,
265, 267-268, 284,302.
Zü-Allâh (Unvan) 3741
Zonguldak 283.
UMUMİ
FİHRİST
I.
( S . 219 —
222)
J. M a r q u a r t’ın tOsmanlılar’tn Moğollu£u»
ve K ag = Kagı birleştirmesi.
nazariyesi
n.
( S . 222-----226)
Marquart
nazariyesinm tenkıydi : Kag =
birleşmesinin yanlışlığı.
Kagı
m.
( S . 226 ----- 228)
Marquart
nazariyesinin tâdil edilmiş yeni şekli:
Z. V . Togan nazariyesi.
IV.
( S . 229 ----- 23 2)
Z. V. T o g a n’ın yeni nazariyesinin hulâsası.
V.
( S . 232 ----- 245)
Bıı nazariyenin tenkıydi: Kag = Kagı birleştirmesinin
ve «XII. asırda MûverûSnnehir’de K ag ’ların
mevcudiyeti» iddiasının esassızlığı.
VI.
( S. 246-----254)
Bu nazariyenin tenkıydine devam : «.Kaş’ların Anadolu’ya
XIII. asırda geldikleri» iddiasını çürüten filolojik,
toponimik ve tarihî muhtelif deliller.
VII.
( S. 254 ----- 265 )
Moğolistan’daki K ag kabiylesinin etnik mahiyeti
ve tarihî rolü.
VIII.
( St 265 ----- 284)
Oğuz boylarından Kagıg = Kagı kabiylesinin
muhacereti ve tarihî rolü.-
IX.
( S . 284 ----- 361)
P. W i 11 e k'in «Osmanlılar’ın /T a t ’lardan olmadığı»
nazariyesi, ve bu nazariyenin tenkıydi.
X.
( S . 302 —
303)
Bu tenkıydlerden elde edilen neticeler.
UMUMÎ
İNDEKS
( S . 302 ----- 305)
Download

r İ - Bilinmeyen Türk Tarihi