Yönetsel Kontrol ve Örgütsel Düzen:
Michel Foucault ve Zygmunt Bauman
Ekseninde Bir Tartışma
Kerim Özcan

Özet: Ana akım örgütsel yaklaşımlar düzen ve denetim olgusunu işlevselci bir bakış açısıyla yönetsel etkinlik ve etkililik kavramı etrafında incelemiş ve yönetsel rasyonellik
açısından öneriler geliştirmiştir. Ne var ki, son dönemlerde yaygınlaşan eleştirel bakış
açıları bu iki olguyu iktidar ilişkilerinin cenderesindeki insanın konumuyla birlikte ele
almışlardır. Bu çalışma, düzen ve denetim konusunu eleştirel perspektiften incelemeyi
amaçlamaktadır. Bu noktada güç, iktidar, düzen konuları üzerinde yaptıkları analizlerle
büyük yankı uyandıran Foucault ve Bauman’ın görüşlerine başvurulmuştur. Bir bakıma
çalışma, Foucault ve Bauman’ın geliştirdiği tez ve teorilerden hareketle, modern yönetsel kontrol ve düzen konusunu bir yeniden okuma çabasıdır. Bauman’ın özellikle “bahçıvanlık”, Foucault’un ise “panoptikon” ve “pastorallik” metaforu etrafında açıklamaya çalıştıkları disipline etme ve uysallaştırma pratiklerinin örgütsel alandaki izdüşümleri farklı boyut ve yönleriyle gösterilmeye çalışılmıştır.
Anahtar Sözcükler: Düzen, kontrol, Foucault, Bauman, eleştirel yönetim yaklaşımı.
Managerial Control and Organizational Order: A Discussion Based on the
Analyses of Michel Foucault and Zygmunt Bauman
Abstract: Mainstream organizational approaches have examined order and control
from a functionalist point of view focusing on the managerial effectiveness and efficiency and have tried to generate suggestions for managerial rationality. However, critical
views, which have been rising in recent years, examine these two concepts within the
positions of employees where they are under power pressure. This paper aims to study
order and control from the critical perspective. With this aim, thoughts of Foucault and
Bauman are paid attention whose analyses on power, domination, and control have
created a great deal of interest. In one respect, the study is an attempt to reread managerial control and order moving from the thesis and theories developed by Foucault and
Bauman. The projections of the practices in disciplining and making people submissive
that have been explained by Bauman especially with the metaphor of “gardening” and
by Foucault with “panopticon” and “pastoralism”, are tried to exhibit in some aspects
and dimensions in the work setting.
Key Words: Order, control, Foucault, Bauman, critical management approach.

Doç.Dr., Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, İşletme Fakültesi, Cinnah Cad., Ankara/Türkiye,
[email protected]
Amme İdaresi Dergisi, Cilt 47, Sayı 2, Haziran 2014, s. 1-42.
2
Amme İdaresi Dergisi, Cilt 47 Sayı 2
GİRİŞ
Çalışanların denetimi ve örgüt içi düzen konusu, örgütsel analizin temel inceleme alanlarından biri olarak dikkat çekmektedir. Kontrol konusunun yeni
olmadığını ve yirminci yüzyılın ilk dönemine kadar gittiğini belirten Clegg
(1981), o dönemlerde bu konunun “kontrol hattı” kavramı üzerinden tartışıldığını ve yöneticilerin kontrolü sağlamada Taylor’un görüşlerine başvurduğunu
dile getirir. Bununla birlikte örgütlü bir yaşamın ve yönetsel kontrolün bireyler
ve toplumlar üzerindeki etkisini, ana akım yönetim kuramlarının işlevselci bakış
açısından farklı olarak hatta biraz da onlara karşıt olarak değerlendiren çalışmalar son dönemde özellikle eleştirel yaklaşımlarla birlikte daha çok tartışılır hale
gelmiştir.
Kontrol, güç ve iktidar ilişkileri üzerinden yapılan bu tartışmalarda, düzen
kurma, yönetsel kontrol oluşturma gibi örgütsel süreçlerin bir başka yönüne
dikkat çekilmiştir. Yönetimci (managerialist) yaklaşımı benimseyenlerin, örgütsel süreçlere bakış açılarına yerleşmiş baskın görüşe göre düzen ve kontrol
“yönetsel etkinlik ve etkililik” için “doğal” ve “işlevsel” birer fenomene tekabül
ederken; eleştirel çalışmalar bu olguları (düzen ve kontrol) iktidar tekniklerin
cenderesindeki insanın konumuyla birlikte tespit etmiştir (Alvesson - Deetz,
2000; Alvesson - Willmott, 2003, 2001, 1992; Fournier - Grey, 2000; Kelemen
- Rumens, 2008). İşte bu çalışma daha az aşina olunan ikinci gruptakilerin perspektifine biraz daha yakından bakma motivasyonundan ortaya çıkmıştır.
Bu bağlamda, düzen oluşturma, kontrol ve devamlılık sağlama gibi yönetsel
(managerial) pratikler doğrultusunda araçsallaşan teknik ve stratejileri mercek
altına almada iki özel ismin, Foucault ve Bauman’ın argümanlarına başvurulmuştur. Bir bakıma çalışma, Foucault ve Bauman’ın geliştirdiği tez ve teorilerden hareketle, modern yönetsel kontrol ve düzen konusunu bir yeniden okuma
çabasıdır. Bauman’ın özellikle “bahçıvanlık”, Foucault’un ise “panoptikon”1 ve
“pastorallik” metaforunda açıklamaya çalıştığı düzen oluşturma çabalarının, örgüt içindeki izdüşümlerinin incelenmesi ve örgütsel operasyonlarda “ayıklamaayrıştırma” ve “disipline etme” türü uygulamalarda dikkat çeken iktidar tekniklerinin irdelenmesi amaçlanmıştır.
1
İngiliz filozof Jeremy Bentham tarafından onsekizinci yüzyılın sonunda tasarlanmış mimari bir yapıdır. Yapının özelliği tek bir gözcüye, görünmeden aynı anda herkesi gözetleme imkanı sağlamasıdır. Kelimenin
açılımı da bunu işaret eder: pan (herkesi), optikon (gözetleme). Böylece gözetlenenler, gözetleyeni göremedikleri için, her an gözetleniyor olma ihtimaliyle kendilerini disipline edeceklerdir (tıpkı güvenlik kamerası
gibi). Foucault, bu mimari yapıyı şu şekilde tanımlar: “… çevrede halka halinde bir bina, merkezde bir kule;
bu kulenin halkanın iç cephesine bakan geniş pencereleri vardır; çevre bina hücrelere bölünmüştür, bunlardan her biri binanın tüm kalınlığını katetmektedir; bunların, biri içeri bakan ve kuleninkilere karşı gelen, diğeri de dışarı bakan ışığın hücreye girmesine olanak veren ikişer pencereleri vardır….Geriden gelen ışık sayesinde, çevre binadaki hücrelerin içine kapatılmış küçük silüetleri olduğu gibi kavramak mümkündür. Görülmeden gözetim altında tutmaya olanak veren düzenleme, sürekli görmeye ve hemen tanımaya olanak veren mekansal birimler oluşturmaktadır” (Foucault, 1992: 251).
Yönetsel Kontrol ve Örgütsel Düzen: Michel Foucault ve Zygmunt Bauman Ekseninde Bir Tartışma
3
Uzmanlaşma, işbölümü, rol ve görev tanımları (Clegg, 1981) gibi “etkinlik”
amacına dönük yönetsel uygulamalardan, ideolojik açıdan nötr ve apolitik kabul
edilen teknolojik altyapıya kadar bir çok unsur kontrol ve düzenin birer hizmetçisi olarak görülmektedir (Clegg - Dunkerley, 1980). Bu unsurlar bir yandan da
“iktidar ilişkilerinin” düzenleyicisi rolünü oynamaktadır. Çalışma bu unsurları
bir de Foucault ve Bauman’ın penceresinden görmeyi amaçlamıştır. Bu iki düşünürün seçilmesinin nedeni, her ikisinin de iktidar ilişkilerine yoğunlaşan düşünürler olarak dikkat çekmeleridir. Olguları “arkeolojik ve soykütüksel” olarak
inceleyen Foucault (2006, 2005a, 2005b, 2003a, 2003b, 1992) sadece yüzeyde
kalan kısımlarını görebildiğimiz “şeylerin”, tarihsel araştırmalarla köklerine inerek görünenden farklı olarak esasa ilişkin alışılmamış bilgiler sunmuştur. Diğer
taraftan Bauman da (2007, 2003a, 2003b,) birçok çalışmada bakışlarını otoriter,
totaliter eğilimlere yöneltmiş, otoritenin iktidarıyla, iktidarın otoritesini modernden-postmoderne düzen oluşturma biçimleri içinde ele almıştır. Betimsel
bir analiz çerçevesinde planlanan çalışma, bu iki düşünürün kavram ve katkılarından hareketle düzen ve kontrol oluşturmaya dönük örgütsel süreçleri inceleyerek, her iki yazarın sunduğu katkı bağlamında farklı bir bakış açısı sunmayı
hedeflemektedir. Çalışmanın sonraki bölümlerinde öncelikle kontrol konusu
kavramsal olarak incelenecek; ardından Bauman ve Foucault’nun konuya ilişkin
analizleri ele alınacaktır. Son bölümde ise her iki düşünürün katkılarından hareketle örgütsel kontrol konusu yeni bir okumaya tabi tutularak tartışılacaktır.
ÖRGÜTSEL KONTROL
Kontrol, örgütsel analizin merkezi konulardan biridir. Kuramsal olarak Weber ile şöhret kazansa da kontrol olgusunun pratik olarak klasik dönemden itibaren etkin bir yönetim işlevi olarak dikkate alındığı ve uygulandığı bilinmektedir.
Kontrolü önemli ve sorunlu kılan şey ise, çatışmalı bir sürecin konusu olmasıdır. Bir örgütsel düzenin varlığı astların mevcudiyetini zorunlu hale getirir; örgütün en önemli unsurlarından biri, işi bir organizasyon düzeni içinde yerine getirecek, kendi istek ve arzularını kollektif amaçların bir parçası olarak görecek
olan astlardır. Öte yandan astların örgütsel amaçları gerçekleştirmesi isteniyorsa
ona belirli ölçüde özerklik verilmesi zorunludur. Çalışanın bir yandan ast pozisyonunda bulunması diğer taraftan belirli düzeyde özerkliğe sahip olma durumu
söz konusudur. Çalışan, ne kadar üstün emrine bağlı hale getirilecek ve ne kadar
inisiyatif sahibi olacaktır? Bunun dengesinin nasıl kurulacağı kontrol olgusunu
kritik bir konu haline getirir (Barker, 2005).
Çalışanın örgütsel etkinlik ve etkililiğe hizmet eden bir kaynak haline dönüştürülmesi, pek çok yazarın (Clegg, Foucault, Marx, Bauman, Sennett, Alvesson,
Willmott, ) ileri sürdüğü gibi kontrol süreci içinde ortaya çıkan bir “özneleştirme” pratiğidir. Kontrolü son dönemlerde tartışma konusu haline getiren esas
nokta onun, çalışanı, otonomi ve konformizm arasında nerede konumladığından
4
Amme İdaresi Dergisi, Cilt 47 Sayı 2
öte çalışana ne tür bir yol çizdiği, çalışanın emeğini kullanırken uyguladığı tekniklerle kimlik ve kişiliğine ne şekilde etki ettiğidir. Bu sorunun cevabını tartışmak için öncelikle örgüt içindeki kontrol biçim ve tekniklerine kısaca göz
atmak gerekmektedir.
Kontrol, örgütsel faaliyetleri plan, hedef ve performans standartlarındaki
beklentilerle tutarlı hale getirecek şekilde düzenleyen sistematik bir süreç olarak
tanımlanmıştır (Cyert - March, 1963; Perrow, 1970; Thompson, 1967; Daft,
2000: 639). Bu süreç hem davranışların hem de sonuçların izlendiği bir dizi
adımı içermektedir (Ouchi, 1977; Eisenhardt, 1985; Flamholtz vd., 1985; Henderson - Lee, 1992). Kabaca sınıflandırıldığında yönetsel kontrolden temel düzeyde iki pratik seti anlaşılmaktadır: i) Gözetim ve yöneltme, ii) değerleme ve
disiplin altına alma (Astley, 1985). Birincisi işlerin ne şekilde, nasıl, hangi zaman dilimleri içerisinde yapılacağına ilişkindir. İkincisi ise astın performansını
değerlendirme ve yönetsel amaçlara uyumunu ödül/ceza sistemiyle disipline
etme pratiklerinden oluşur. Bu noktada en genel olarak üç tür kontrol sürecinden bahsedilir (Astley, 1985). Birincisi doğrudan ya da basit kontrol denilen
(Astley, 1985; Burris, 1989; Barker, 2005) doğrudan gözetim ve emir-komuta
zincirine bağlı kontrol işleviyle şekillenir. Yöneticilerin çalışanları gözetlemeleri, izlemeleri, müdahale etmeleri, emir vermeleri, baskı yapmaları gibi uygulamaları içerir. Özellikle ondokuzuncu yüzyılın fabrikalarında ya da küçük aile işletmelerinde görülen patron ya da onun tarafından görevlendirilmiş yöneticiler
tarafından uygulanan, işin ve çalışanın, bireysel, doğrudan ve otoriter bir şekilde
denetimine dayalı kontrol biçimidir. Klasik Dönemin bilimsel deneylerinde ve
onu izleyen yönetim anlayışında bunun tipik örnekleri görülür. Çalışanların başındaki gözlemciler tarafından sürekli denetlendiği ve emirlerle yönlendirildiği,
üstün astlara adım adım her şeyi dikte ettiği bir kontrol biçimi söz konusudur.
Ne var ki örgütler büyüdükçe bunun uygulanması zorlaşır ve bunun yerine daha
dolaylı ve birey-dışı kontrol araçlarıyla kontrol işlevi gerçekleştirilir ve bunlar
genellikle yapısal kontrol olarak tanımlanır (Blau - Schoenherr, 1971; Edwards,
1979; Burris, 1989; Barker, 2005).
Yapısal kontrol, teknik ve bürokratik olmak üzere iki ayrı biçimde ortaya çıkar. Teknik kontrol, işlerin teknolojik ve fiziksel yapısına yerleştirilmiş olan
kontrol biçimidir. Böylece çalışanlar doğrudan üstleri yerine teknoloji tarafından denetim altına alınmış olur. Mesela, montaj hattında yöneticilerin müdahaleleri olmaksızın çalışanların teknolojinin akışına yetişmek zorunda kalması veya tüm iş ortamının kameralarla izlenmesi bunun en bariz örnekleri olarak gösterilebilir. Böylece çalışan doğrudan teknolojinin denetimine girer. Bu noktada
bazı yazarların (Foucault, 1992; Clegg, 1989, 1981) teknolojinin “nötr” olduğu
ve tamamen bilimsel bir nesnelliğe dayalı olduğu yönündeki görüşlere güçlü itirazlar yöneltmesi anlamlı görünmektedir. Teknolojinin ideolojik ve teknik hedeflerin aracı haline gelme potansiyelinin olduğu yorumu dikkat çekicidir.
Yönetsel Kontrol ve Örgütsel Düzen: Michel Foucault ve Zygmunt Bauman Ekseninde Bir Tartışma
5
Üçüncü olarak kontrol konusunda en yaygın uygulama alanı bulan bürokratik kontrolden bahsedebiliriz. Burada ise örgütün sosyal plandaki örgütlenmesi
bir kontrol mekanizmasına dönüşür. Bu da iki şekilde gerçekleşir; bir yanda yatay ve dikey bölümlerin oluşturulması; çalışanların iş tanımlarının, sorumluluk
alanlarının detaylı bir şekilde tanımlanması, çalışanı yönlendiren bir kontrol
aracına dönüşür. İkinci olarak da periyodik performans değerleme ve yapısal
kariyer düzeni inşa etmek suretiyle çalışanı işe ve yönetsel amaçlara uymaya
zorlayan bir yapı oluşturulmuş olur. Weber (1995) bürokrasiyi modern dönemin
en baskın kontrol biçimi olarak görür. Bürokratik kontrolde düzen ve öngörülebilirlik arzusu büyük ölçüde kuralların rasyonelliğine odaklanır. İnsanın değil de
sistemin ve kuralların hakimiyeti söz konusudur. Bürokratik ilişkiler sürekli olarak daha rasyonelleşmiş biçimlere bürünür ve daha az tartışma konusu olan yapılanmış bir kontrolle karşılaşırız. Bürokratik rasyonelleşme süreci örgütsel eylem tarafından yapılandırıldıkça, kontrol, örgüt üyeleri arasındaki ilişkilere ve
kurallara gizlenerek daha az görünür hale gelir ve kişisellikten uzaklaşır. Bir
önceki yüzyılda işletme sahipleri çalışanları emir vererek, yönlendirerek ya da
işten atarak açık bir şekilde kontrol ederken; bürokrasi çalışanların örgütsel eylem ve etkileşimlerine ilişkin “doğru” yolları şekillendirerek yapar bunu. Kontrol örgütün bürokratik yapısına ve hiyerarşisine gizlenir (Barker, 2005). Dolayısıyla Weber (1995) kontrolü kural ve prosedürlerin yaratıldığı ve bunların örgüt
hiyerarşisi boyunca izlendiği bir süreç olarak inceler. Kısaca özetlendiğinde,
genel olarak basit, teknik ve bürokratik olmak üzere üç farklı kontrol mekanizmasından bahsedilebilir. İlki kişisel ve doğrudan sonrakiler ise dolaylı ve gayrişahsidir. Bu kavramlaştırma kontrol olgusuna ilişkin genel şemayı ortaya koyar
(Astley, 1985).
Ne var ki, kontrolü endüstrileşme süreci içinde yönetim teknik ve ideolojileriyle birlikte dikkate aldığımızda onun farklı formlarıyla karşılaşırız. Başka bir
ifadeyle ilk Klasik Dönemde bir yönetim işlevi olarak ortaya çıkan kontrolün
zamanla çeşitlendiğini görürüz. Daha çok tarihsel ve evrimsel bakış açısıyla gelişen Batı’nın bilim anlayışı bunu da kronolojik bir düzen içinde analiz eder.
Mesela, Burris’in (1989) kronolojik analizi sanayi öncesi dönemden bugüne örgütlerin gelişimine paralel olarak altı farklı kontrol biçimini ortaya koyar. Basit,
teknik ve bürokratik kontrol yukarıda değinilen şekliyle Burris’in (1989) analizinde de yer alır. Ancak, Burris ilave olarak sanayi öncesi dönemin kontrol biçimi olan ustalık kontrol biçimiyle, 1950’lerden sonra gelişen profesyonel ve
teknokratik kontrol biçimlerini de tespit eder. İlki kapitalist öncesi dönemin zanaatkarlığa dayalı örgütlerinde görülen kontrol biçimidir. Patriarkal ve teokratik
özellikler gösteren, usta-çırak ilişkilerinin aile içi işbölümüne benzediği kontrol
biçimidir. İşin adımları ve kalitesi standartlaşmış değil değişkendir. Bu kontrol
biçimi, ürün ve süreç kontrolü açısından yetersiz olduğu için kapitalizmin yerleşmesiyle dönüşmüştür. Burris’in (1989) örgüt içi oluşturulmuş yapılar kana-
6
Amme İdaresi Dergisi, Cilt 47 Sayı 2
lıyla uygulanan denetime dikkat çektiği türlerden biri de profesyonel kontroldür.
Profesyonel kontrolde, kontrol işlevi profesyonel statü gruplarına, etik kodlara
ve formalleşmiş eğitime geçer. Teknokratik kontrol ise teknoloji yoğun örgütlerde görülen, uzmanlığa dayalı, içsel kariyer kademelerinin ve hiyerarşilerin
erozyona uğradığı, yeterliliğin dışsallaştığı kontrol biçimidir. Bu son ikisi daha
çok 1950’lerden sonra görülmüştür.
1950’lerden sonra yönetim düşüncesindeki “durumsallık” yaklaşımının bir
yansıması olarak kontrol konusunda da duruma dayalı stratejiler önerilmiştir.
Eisenhardt (1985), Ouchi’nin (1979) çalışmasından hareketle kontrol konusunda, ikisi performans değerlemeye (sonuç ve davranış odaklı) biri de insana, sosyal duruma bağlı olan (klan kontrolü), üç temel strateji tanımlar. Bunları belirlemek için de iki değişken önerir: Biri görevin programlanma düzeyi, diğeri de
sonuçların ölçülebilirliği. Eğer görev tanımlanmasında ve programlanmasında
belirsizlikler var ise sonuç odaklı kontrolün ideal olacağını, sonuçların ölçümü
zor ise davranış odaklı stratejinin uygun olacağını, her ikisinde de belirsizlik var
ise sosyalleşmenin (klan türü kontrolün) bir strateji olarak izlenebileceğini belirtirler. Klan kültürünü inşa eden örgütler kontrolü ortak değer, inanç, gelenek,
felsefe ve kurum kültürü üzerine kurar. Bu kontrol biçimi çalışanlar arasında
değer birliğinin ve güvenin şart olduğu durumlar için idealdir. Daft (1998) bu
ayrımı bürokratik, klan ve kendi kendini kontrol şeklinde yapar. Bürokratik
kontrolde kural, prensip, prosedür, politika ve hiyerarşik düzenle davranışlar
standartlaştırılmaya çalışılır. Kendi kendini kontrol ise klan kültürünün grup dinamiğinin yerine bireysel değer, amaç ve standartları koyar. Çalışanın kendi değer ve amaçlarının örgütünkiyle aynı doğrultuda olması amaçlanır. Burada çalışan kendi amaçlarını belirler ve kendi kendini denetler. Bu denetim biçimine
genelde herkesin tek tek sorunu tanımlama ve çözmeye katkı sağladığı öğrenen
örgüt olarak tanımlanan örgüt gruplarında rastlanır.
1950’lerden günümüze yaklaştıkça kontrolün daha sofistike araçlar bulduğu
görülmektedir. Özellikle 1970’lerdeki sanayi ötesi dönüşümlerin yeni kontrol
biçimlerinin doğuşunda etkili olduğu söylenebilir. Post-fordizm, esnekleşme, liberalleşme, küreselleşme gibi trendler bürokratik kontrol biçimlerinin yerine
daha incelikli kontrol biçimleri ikame etmiştir. Bu noktada özellikle örgüt kültürü, esnek istihdam ve takım temelli yönetim anlayışına eşlik eden yeni denetim
enstürmanlarının yükselişinden bahsedilebilir (Barker, 2005). Daft (2000) dünden bugüne kontrolün biçim değiştirdiğini ileri sürenlerden biridir. Önceleri bürokratik kontrolün yaygın olduğunu ancak son dönemlerde ademi merkeziyetçi
bir kontrol anlayışının hakim olduğuna işaret eder. Kuralları, politikaları, yetki
hiyerarşisini, ödül sistemini ve diğer formal araçları kullanarak çalışanın davranışını etkilemeyi hedefleyen ve onun performansını değerlendiren bir yaklaşım
yerine örgüt kültürüne, grup normlarına, hedeflere odaklanarak örgütsel amaçlara uygun davranışın kodlandığı kontrol biçimi geçmiştir. İlkinde tepeden aşağı
Yönetsel Kontrol ve Örgütsel Düzen: Michel Foucault ve Zygmunt Bauman Ekseninde Bir Tartışma
7
hiyerarşi, görev temelli iş tanımları, dışsal ödüller, bireysel performans değerleme, sınırlı katılım ve güvensizlik dikkat çekerken; ikincisinde değerler, grup
normları, uzmanlık gücü, esnek yetki, sonuç odaklı iş tanımları, dışsal ve içsel
ödül sistemi, geniş katılım ve uyumcu (adaptive) bir kültür dikkat çeker.
Kültür olgusunun giderek yükseldiği dönemin bir çıktısı olarak 1980’lerden
itibaren kültürel değer ve normların çalışanın disiplininde temel araçlar olarak
yerleştiği görülür. Normlara ve değerlere bağlılık “yüksek performanslı, düzenli
ve disiplinli” çalışan ile düşük performanslı ve elenmeye müsait çalışan arasındaki farkı belirler. Çalışan artık norm ve değerlerle yüklü bir kültürü içselleştirme ve kendini “normalleştirme” yoluna gidecektir. Aslında sosyal çevrenin ve
sosyalleşmenin araçlaştırıldığı bu tekniğin informal denetim biçimine benzediği
ve ilk köklerinin Davranışçı Yönetim anlayışına kadar gittiği bilinmektedir.
Sosyal bağların ve insani ilişkilerin çalışanlar arasında bir iç dinamik yaratarak
ortak denetime dönüştüğü Davranışçı dönemdeki kontrol anlayışının, bunun
prototipi olduğu söylenebilir. Hawthorne araştırmalarını takip eden yıllar boyunca üretilen kuramların ortak noktası, informal ilişkilerin ve değerlerin desteklediği sosyal bağlamın önemine yapılan vurgudur. Yönetim düşüncesinin evrimini inceleyen bazı çalışmalar da (Abrahamson, 1997; Barley - Kunda, 1992)
evrim boyunca hem davranışçı dönemde hem de 1980’leri izleyen “kültür”
odaklı yıllarda normatif kontrolün yükselişe geçtiğini vurgularlar. Bireylerin örgüt normları doğrultusunda sosyalleştirildiği bu süreçlerde sosyal kontrol işlevselleşir, çalışanın örgüte ve örgütsel hedeflere uyumlaştıran oryantasyon çalışmaları ve çalışanların birbirini denetlediği informal kontrol önemli bir rol oynar
(Milham vd., 1972).
Benzer şekilde esnekleşme uygulamalarıyla birlikte çalışanın artan insiyatif
ve özerkliği onun kendini disipline etme pratiğini güçlendirmesiyle sonuçlanır.
Esnekleşmenin bir çıktısı olarak çalışanlardan örgüt kültürüne bağlanmaları ve
kendi kendilerini disipline etmeleri beklenir. Çalışana daha fazla özgürlük verilerek daha çok şey beklenir ve bağlılık ve sadakatle kendini adayan bir “özne”
olması arzulanır.
Esnekleşmeyi güçlendiren süreçlerden biri olan dijitalleşme kontrol süreçlerine yeni bir boyut ekler. Teknolojik dönüşümlerle ortaya çıkan intranet, internet, telekonferans, e-mail gibi yeni olanaklar çalışana hem iş ortamında hem de
iş dışında yeni fırsatlar yaratarak bir yandan çalışanı rahatlatmak bir yandan da
işin kısa sürede yapılmasını sağlamak suretiyle faydasını ortaya koyar. Çalışanı
mekansal mecburiyetlerden kurtaran, ona uzaktan iş yapma imkanları sunarak
her gün ofise gitmeyi hayatından çıkaran dijital teknoloji aynı zamanda onu her
an takip eden gizli bir göze dönüşür. Çalışanı iş ortamından bağımsız çalışmaya
teşvik eden enformasyon teknolojisi hem ofiste hem de ofis dışında esneklikle
birlikte kontrolün alanını genişletir. Çalışanın enformasyon teknolojisine bağlı
esnekliği panoptik gözetimin evlerin içine girmesine kadar uzanan yeni bir de-
8
Amme İdaresi Dergisi, Cilt 47 Sayı 2
netim biçimine zemin hazırlar. Yeni teknoloji çalışanda her an gözetleniyor olma endişesi yaratarak “kendi kendini disipline” etmeyi kaçınılmaz bir davranışa
dönüştürür. Tek tek bireyler yerine takımlar oluşturularak onlara yetki devredilmesi de yine post-bürokratik dönemin tekniklerinden biri sayılır. Böylece hiyerarşisiz bir yapı içinde kontrol amirsiz kalır ama herkes amir rolü oynayabilir.
Takım içindeki herkesin birbirini denetlediği daha interaktif bir denetim biçimi
hayata geçer (Barker, 2005).
Özetlemek gerekirse postbürokratik kontrol, sosyalleştirme, kültürleştirme,
kimlikleştirme teknikleriyle karakterize olan normatif biçimlerden oluşur (Sthyre, 2008). Alvesson’un da (2004) ifade ettiği gibi yönetsel kontrol teknokratik
olandan normatif olana doğru kaymıştır. İlkinde ya rutinleri ve iş sürecini ya da
sonuçları denetleyerek gerçekleştirilen bir kontrol söz konusudur. İkincisin de
ise çalışanın kendi kendini gözetmesi ve denetlemesi sağlanır. İlki çalışanın
doğrudan davranışını denetlemek ister ikincisi ise çalışanın inancını. Bu yüzden
ikincisine sosyo-ideolojik kontrol de denir (Alvesson, 2004; Alvesson - Willmott, 2002; Robertson - Swan, 2003). Reed (1992:205) bunu “baskıcı kontrolden, ayartıcı kontrole” geçiş olarak yorumlar.
Clegg vd. (2006) Tablo 1’de görüldüğü gibi yüzyılın başından sonuna doğru
(soldan sağa doğru) kontrol pratiğinin göreceli bir içerik değişikliği geçirdiğini
ortaya koyar.
Tablo 1. İktidar Biçimleri
Etkinlik
Disiplin
Bağlılık
Rekabet
Bedenin kontrolü
Ruhun kontrolü
Ilımlı baskılar
Üretkenlik baskısı
Hiyerarşi
Poliarşi
Kaynak: Clegg vd., 2006: 18.
En basit biçimde ele alındığında bu, hiyerarşi temelli tekil iktidar biçimlerinden poliarşiye2 bir kayma olarak görülmektedir. Klasik dönemde bedeni disipline eden teknikler, Davranışçı dönemde ruha hitap eden yaklaşımlar bir hiyerarşi
düzeni içinde ortaya çıkarken; yüzyılın ikinci yarısından sonra sadakati vurgulayan ya da rekabeti ön plana çıkaran katılımcı, kültür odaklı ve takım bazlı olarak nitelendirilen karar merkezini genişleten kontrol enstürmanları baş gösterir.
Clegg vd. (2006) bunun, bugüne özgü kontrol biçimlerinin geçmiştekileri gölgede bırakacağı anlamına gelmediğini belirtir. Kontrolün esasını oluşturan şey,
örgütsel amaçlara etkin ve etkili bir şekilde ulaşmaktır. Bu yüzden geçmişteki
kontrol biçimleri de bugünküler de aynı motivasyona hizmet eder.
2
Poliarşi ilk kez Robert A. Dahl (1972) tarafından kullanılan politikayla ilgili bir kavramdır. Bir kişinin yönetimine dayalı demokratik sistem yerine daha demokratik olduğuna inanılan ve daha çok kişinin paylaşılan
iktidarına işaret eden bir yaklaşımı betimler. Bu yüzden monarşinin karşıtı olacak şekilde kavramlaştırılmıştır. Bu tabloda poliarşinin işaret ettiği şey ise gücün ve yetkinin merkezileştiği tipik hiyerarşik yapılar yerine, yetkinin paylaşıldığı karaların ortak alındığı yapılardır.
Yönetsel Kontrol ve Örgütsel Düzen: Michel Foucault ve Zygmunt Bauman Ekseninde Bir Tartışma
9
Etkinliğin güç konusundan bağımsız değerlendirilemeyeceğini, onun nötr ve
nesnel bir ölçüm biçimi olmadığını belirten yaklaşımlar (Clegg vd., 2006; Fournier - Grey, 2000) “kimin için etkinlik” sorusuyla birlikte statü farklılaşmasının, karşıt pozisyonların, hiyerarşinin, güç asimetrisinin ve nihayet kontrolün
bulunduğu noktaya varacağımızı varsayarlar. Başka bir ifadeyle, biçimleri, içerikleri, kullandıkları araçlar değişse de etkinlik ve etkililiği hedefleyen yönetsel
pratikler, kontrolü, hiyerarşik pozisyonlarla, güç ve statü farklılaşmalarıyla işleyen bir fonksiyon haline getirir. Örgütün bir güç ve baskı konusu olarak incelenmesi büyük ölçüde bu nedene ilişkilidir ve bu yüzden örgütler “baskı mekanizmaları” olarak değerlendirilir (Leflaive, 1996; Aldrich, 1999). Bu bağlamda
bakıldığında öncekilerle sonrakiler arasında işleyen iç mantık açısından bir fark
yoktur. Tüm eleştirel yaklaşımların vurguladığı şey son kertede bunun “insanın
kontrolüne” dönüştüğü ve birey üzerinde bir iktidar kurduğu yönündedir. Bu
pek tabiî ki kanıksanan ve öyle olması beklenen, eleştirel söylemin kavramlarıyla söylemek gerekirse “doğallaştırılan” bir şeydir. Ne var ki kontrol işlevinin bireysellikleri dönüştürdüğü, çalışanı hedeflenen doğrultuda “özneleştirdiği”, iş
yaşamı içinde kapitalist güdülere göre kalıba giren kendilikler yarattığı vurgusu
dikkat çekici bir tespittir. İş ortamında, üretim süreçleri içinde ortaya çıkan bu
iktidar biçimlerinin göz ardı edilen etkiler yarattığı ve bunun toplumun genelini
ilgilendiren sonuçlar doğurduğu bilinmektedir. Bauman’ın ve Foucault’nun görüşleri bu eleştirileri irdelemek için oldukça derinlikli ve çarpıcı çözümlemeler
sunar.
BAUMAN VE DÜZEN
Hem modernite hem de postmodernite üzerine yazdıklarıyla bilinen Bauman’nın belki de en dikkat çeken çözümlemesi, modernizmin yasalaştırma, uysallaştırma, kontrol etme ve düzen kurma eğilimiyle ilgili analizleridir (Ritzer,
1997). Modern dünyanın düzen kurma ve kontrol etme konusundaki aşırı motivasyonunu, Bauman, modernlikle ortaya çıkan “belirsizlik korkusuna” bağlar
(Bauman, 2003a, 2003b; Ilcan, 2006; Schiel, 2005). Aydınlanmadan beri bilimsel keşiflerle her şeyi bilinir kılma, her şeyin köklerine erme, karanlığı ortadan
kaldırma, hakikati tespit etme yoluna girmiş olan Batı dünyası, aklın ve bilimin
öncülüğünde “denetlenebilir” bir dünya düzeni kurmaya odaklanmıştır.
…Modernite, olumsallığın, çeşitliliğin, belirsizliğin, dikbaşlılığın ve ayrıksılığın
yeminli düşmanıydı ve onları imha etmeyi aklına koymuştu…İnsan faaliyetlerini, her türlü kendiliğindenlik ve bireysel inisiyatifi sınırlı tutulup, zihinsel yetenekler kullanılmaksızın tartışmasız ve mekanik biçimde izlenmesi gereken basit,
rutin ve genellikle önceden tasarlanmış hareketlere indirgeyen Fordist fabrika;
memurların kimliklerinin ve toplumsal bağlarının, şapkalar, şemsiyeler ve paltolarla birlikte vestiyere bırakıldığı, böylece sadece emir ve talimatlar kitabının,
içerdekilerin eylemlerine orada kaldıkları sürece rehberlik edildiği, en azından
doğal eğilimi bakımından Max Weber’in ideal modelini andıran bürokrasi; gö-
10
Amme İdaresi Dergisi, Cilt 47 Sayı 2
zetledikleri kişilere asla güvenmeyen, her an uyanık sakinleri ve gözetleme kuleleriyle panoptikon; asla uyumayan, sadakat göstereni ödüllendirmek ve sadakatsiz olanı cezalandırmak için daima hızlı ve aceleci olan Büyük Birader… modernitenin başlıca ikonlarını oluşturuyordu. (Bauman, 2005: 128)
Bauman’a göre (2003b: 50-64) modern çağın eşiğindeki dünyayı betimleyen
şey Lucien Febvre’nin “her zaman korku, her yerde korku” sözüydü. Savaşlar,
salgın hastalıklar gibi zamana özgü olmayan insani korkuların yanı sıra zamana
özgü olan “belirsizlik” korkusu çok belirgindi. Bunun temel nedeni daha önce
küçük topluluklar halinde yaşayan toplumun “yoğun sosyallikleri” sayesinde
dayanışma içinde dünyanın tehlikelerine karşı birlikte durmaktı. Ne var ki modernlikle birlikte yok olmaya başlayan bu küçük sosyal çevrelerin ürettiği denetim araçları etkinliğini yitirir. Birbirini karşılıklı görmeye dayalı bir denetim sistemine dayalı cemaat yaşantısının karşısında kent yaşantısı bu tür bir denetimi
zorlaştırır. Kentlerde artan nüfusla birlikte toplumsal denetim karmaşıklaşır.
Aylaklar eski cemaat toplumlarında olduğu gibi kontrol edilememektedir. Artık
bu noktada devreye devlet girer, yasa koyucu bu “efendisiz insanlar”ın görünürlüğünü artırmak için yasa çıkarmaya başlar. Ortaçağda esirgenen kullar olarak
görülen fakir ve işsizler daha sonra tehlikeli addedilmeye başlanır. Bu noktadan
sonra Foucault’un belirttiği kapatma hareketi başlar. Aslında gözetim yeni değildir ama modern dönem gözetimini öncekilerden farklı kılan şey, gözetimin
karşılıklı olmaktan çıkmasıdır, gözetim artık tek taraflıdır. Bir denetim asimetrisi oluşur: izleyenler ve izlenenler. Tek yönlü izleme sürekli hale geldiğinden
insanlar istenilen kalıba sokulur, düzenli hale getirilir. Buradaki ikinci yenilik,
izlenenin nesneleştirilmesi sayısal bir varlık haline getirilmesidir. Çünkü bu tek
yönlü gözetimin eğilimi, “nesneler arasındaki niteliksel farklılıkları silerek nicel
olarak ölçülebilen bir tekbiçimliliği getirmektir”. Gözetim sürekli hale gelince
bu işi yapacak bir uzmanlar sınıfı lazımdır. Böylece toplumu eğitecek, onu yönlendirecek uzmanlar ortaya çıkar: öğretmenler, yöneticiler, askerler, psikiyatrisiler, doktorlar, uzmanlar vs. Bu biçimlendirmeden doğan iktidarın önde gelen iki
niteliği bahçıvanlık ve yönlendiriciliktir. Aslında her ikisi de Hıristiyanlıkta
vardır ama modernliktekinin farkı, tekniklerin laikleştirilmesidir. Ayrıca bunlar
daha önce hiç olmadığı kadar iddialı ve kapsamlı bir hale gelir.
Bauman (2003b: 65-85) bu üstün denetim pratiklerini “bahçıvanlık” metaforuyla açıklarken denetim altındaki toplumları işlenmiş topraklara benzetir. Ona
göre vahşi kültürler kendilerini bir kuşaktan diğerine özel bir tasarım ve nezaret
olmadan aktarırlarken; işlenmiş ya da bahçe kültürleri ancak okumuş uzmanlaşmış kişilerce yürütülebilir. Bahçe kültüründe üst düzeyde nezarete ve tasarıma ihtiyaç vardır. Aksi takdirde bahçenin her yanını yabani otlar kaplayabilir.
Vahşi kültürün bahçe kültürüne dönüşmesi, bahçıvanlık rolünün ortaya çıkışı
demekti. Modernlik akıl üzerinde kurulduğundan doğayı temsil eden tutkunun
Yönetsel Kontrol ve Örgütsel Düzen: Michel Foucault ve Zygmunt Bauman Ekseninde Bir Tartışma
11
karşısında yer alıyor; doğal olanın yani işlenmemiş olanın ya temizlenmesine ya
da ehlileştirilmesine yöneliyordu
Bahçecilik, “kültür”ü ya da bir başka deyişle “yetiştirip eğitmeyi” gerektirir.
Kültür köken itibariyle yetiştirmek anlamına geliyordu ve bu yüzden de bir kültür inşa etmenin yolu bahçıvanlıktı. Bir bahçecilik kavramı olan kültür, toplumsal yeniden üretimin yeni mekanizmaları için işlev görmeye çok uygundu. Kültür, toprağı ekmek, işlemek ve sağlıklı ürünü sağlamak için gerekli tüm işlemleri yerine getirmek demekti. Tıpkı yabani otların sardığı bir toprak parçası gibi
insan yaşamı ve davranışı da, kabul edilemez ve toplumsal düzene zararlı şekillere bürünmesin diye biçimlendirilmesi gereken bir şey olarak görülüyordu
(Bauman, 2003b: 115).
Bauman, modern dünyanın kurumlarının bu “bahçıvanlık” rolünü oynadığını
gözlemlemektedir. Müphem görünen her şeyin bilinir ve öngörülebilir hale getirilmesi için gözetleme, yetiştirme, ayıklama ve eğitme bu rolün sergileniş biçimleridir. Toplumsal yaşam, düzenin inşası için denetim ve yönetime muhtaçtır. Bauman’ın kendi sözleriyle ifade edecek olursak: “…içinde yaşadığımız
modern zamanlarda, düzen bütün pratik niyetler ve amaçlar bakımından, denetim ve yönetimle özdeşleştirildi; bu da pratiğe ilişkin yerleşmiş bir kod ve bu
koda itaat etmeye zorlama yeteneği anlamına geliyordu” (Bauman, 2005: 107).
Foucault gibi Bauman da (2001: 145) yönetme ve denetleme görevini üstlenen, bahçıvanlık yapan tün bu kurumları “panoptik kurumlar” olarak adlandırır.
Bauman’a göre panoptik kurumlar -okullar, hastaneler, hapishaneler, fabrikalar,
kışlalar- düzenin fabrikalarıdır. Bütün fabrikalar gibi bunlar da, tasarlanan bir
ürünü elde etmek için girişilen maksatlı etkinliklerin mekânıdır. Bu düzen fabrikalarının amacı, kesinliği sağlamak, rasgeleliği ortadan kaldırmak ve kendi
sakinlerinin davranışlarını düzenli, kurallı ve öngörülebilir-belirlenmiş- kılmaktır. Asli işlevleri yönetmek ve denetlemek olan örgütler ve onların modern dünyadaki en yaygın karşılığı sayılan bürokrasiler, bu düzen fabrikalarının en tipik
örnekleridir. Hatta öyle ki, Bauman’a göre, modernlik boyunca Holocaust benzeri kıyımlarda bile bu yönetsel kurumların izleri görülür. Bauman, fabrika sistemi, kitle üretimi ve bürokratik rasyonalizasyon ile yaşanan kıyımların mantığı
arasındaki paralelliğe dikkat çekerken, örgütleri ve bürokratik ilkeleri bahçıvanlık yapan panoptik kurumların tam bir temsilcisi olarak görmektedir (Bauman,
2007: 33).
Modernliğin kurumlarında görülen bahçeci pratik en başta bir güç farklılaşmasına dayanır. Denetlenecek ve gözetlenecek olan taraf, “düzen” açısından
düzeltilmesi, “bir kültüre tabi tutulup yetiştirilmesi gereken taraf” olarak kabul
edildiğinden aralarında a priori olarak asimetrik bir ilişki doğar. Denetleyen,
özellikleri itibariyle kontrol etmesi gereken taraftır; kontrol edilen ise sapma
göstermesi muhtemel olduğu için sınırları içinde tutulması gereken taraftır. Bu
12
Amme İdaresi Dergisi, Cilt 47 Sayı 2
asimetrik ilişki yüzünden Bauman tüm örgütsel yapılarda denetleme ve düzenlemenin, denetlenen ve düzenleneni açıp çözerken; denetleyeni ve düzenleyeni
mistik, müphem ve ulaşılmaz kılmaya devam ettiğini belirtir: “…herhangi bir
örgütlü kollektivitede yönetici konum, dışarıdakiler karşısında kendi durumlarını geçirimsiz ve eylemlerini anlaşılması imkânsız kılarken dışarıdakileri saydam
tutan, belirsizlikten uzak, sürprizlere karşı emniyetli birimlere aittir. Modern
bürokrasiler dünyasının tamamında…her sektörün stratejisi kendi elini kolunu
bağlayan şeylerden kurtulup örgüt içindeki diğer herkesin tutum ve davranışlarına katı ve kesin kurallar dayatma baskısından ibarettir” (Bauman, 2006: 42).
Buna göre ‘şeyleri düzene sokmak’ için atılan her adım olayların gerçekleşme
olasılıklarını manipüle etmeye varır. İktidardaki insanlar için, daha düzenli ve
kestirilebilir kılınmak istenecek olan daima öteki taraftır; bu yüzden öteki tarafın adımları hep rutinleştirilmek, tüm olumsal ve sürpriz unsurlarından arındırılmak istenir. Başka bir ifadeyle düzenleme faaliyeti büyük ölçüde monotonluk, tekrarlanabilirlik ve belirlenim dayatmakla ilgilidir (Bauman, 2001: 191;
2005: 47-48). Bu bağlamda örgüt içindeki rutinleştirilmiş ve standartlaştırılmış
iş ve faaliyetlerin etkinlik amacının yanında böyle bir işlevi de yerine getirdiği
görülmektedir. Özellikle aşırı uzmanlaşmaya dayalı kitle üretimi yapan örgütlerin rutinlerle sarılmış üretim biçimi, bu önerme kapsamında düşünülmesi gerek
kontrol formları yaratır.
Bauman’a göre toplumsal örgütlenmenin büyük bir kısmı, yorumu ve belirsizliği azaltacak sistematik çabalardır. Bunun da en önemli yollarından biri bölgesel ve işlevsel ayrımlardır (Bauman, 2003a: 79). Büyük düzen vizyonu, izlenen bu yollarla, çözülebilir küçük sorunlara bölünür ve uzmanlıklar oluşur (Bauman, 2003a: 24). Uzmanlık, bireylere, belirsizlik ve müphemlikten kurtulmanın, dolayısıyla da yaşamı denetlemenin araç ve yetkilerini sunar. Bauman’ın bu
tespitlerinin örgütsel tasarım içindeki karşılıkları en bariz haliyle gözlemlenmektedir. Örgüt içi departmanlaşmalar, yatay ve dikey ayrışmalar, sıkı sıkıya
tanımlanmış görev bölümleri, küçük parçalara bölünmüş sorumluluklar ve keskin uzmanlıkların etkin olmayı hedefleyen bir motivasyondan öte belirliliği artırmak ve denetimi kolaylaştırmak gibi amaçları vardır. Hem davranışın hem de
sonucun izlenmesi açısından bu türden keskin ayrımlar iktidar pozisyonundakilerin işlerini kolaylaştıracaktır.
Bauman, bir “düzen fabrikası” olan örgüt içindeki denetim tekniklerinin çalışanı iktidar karşısında pasif bir üretim faktörüne dönüştürdüğünü düşünür.
Yönetsel iktidar karşısında kendi güçsüzlüğünü gören, rutinlerle soyutlama yeteneği elinden alınan, uzmanlıklarla sorumluluğu kısıtlanan, cezalandırılan ve
sürekli gözetlenen birey istese de istemese de “bahçenin” düzenine uyan özne
olmaya yönelir.
Bunu sağlayan unsurlardan biri örgüt içi kuralların, disiplini mit gibi yüceltmesidir. Bauman, disiplin idealinin kişinin tümüyle örgütsel bir kimlik kazan-
Yönetsel Kontrol ve Örgütsel Düzen: Michel Foucault ve Zygmunt Bauman Ekseninde Bir Tartışma
13
masına yol açtığını ve kişinin gerektiğinde kendi ayrı kimliğini yok etmeye hazır hale geldiğini ileri sürer. Örgütsel ideolojide böylesine özverili olmak ahlaksal bir erdem olarak ifade edilir. Ve bu ahlaki erdem olarak söylemleştirilen şey,
diğer tüm ahlak ilkelerinin yerine geçer (Bauman, 2007: 38). Bu durumda ast
konumundaki kişi, otoritenin gerekli gördüğü eylemleri yerine getirmedeki başarısına bağlı olarak utanç ya da gurur duyar. Kişinin değer ölçüsü eylemlerin
iyiliği ya da kötülüğünden, otoriter sistem içinde kendisine verilen görevin ne
denli iyi ya da kötü yerine getirildiği saptamasına kayar (Milgram’dan Aktaran
Bauman, 2007: 216).
Ahlaksal değerlerden ilgiyi kesme yalnızca kurallara dayalı disiplinin değil
aynı zamanda bürokratik davranış modeli için çok önemli olan titiz bir işbölümüyle ahlaksal sorumluluğun yerine geçen teknik sorumluluğun ürünüdür. İşbölümü kolektif etkinliğin sonucuna katkıda bulunan kişilerin çoğunluğu ile sonuç
arasında bir uzaklık yaratır. Herkes kendi sorumlu olduğu göreve odaklandığından ortaya çıkan sonuçla kendi eylemi arasındaki bağıntıyı göremez ve kendini
sorumlu tutmaz (Bauman, 2007: 137). Bauman, örgütsel ilkelerle işleyen Holocaust kıyımında bunun açık örneklerini teşhir eder. Uzmanlaşma uygulamasının
çalışanda etik sorumluluğu nasıl ortadan kaldırdığını şu sözcüklerle ifade eder:
Görev açısından uzmanlaşmış eylemlerin çoğu, uzak sonuçlarından soyutlandıktan sonra, ahlaksal testi ya kolayca geçer, ya da ahlakla ilgisiz hale gelir. Eylem,
ahlaksal kaygıların engelinden kurtulunca da, salt mantıksal temelde değerlendirilebilir ancak. Artık önemli olan, eylemin varolan en iyi teknik know how’a uygun şekilde yapılıp yapılmadığı ve sonucun maliyetinin hesaplı olup olmadığıdır.
Ölçütler gayet nettir ve kullanması kolaydır. (Bauman, 2007: 140)
Örgütsel düzenin çalışandan istediği emir-komuta zinciri içinde ondan isteneni yapmasıdır. Bauman’a göre çalışanı bu düşünce çizgisinin dışına çıkmaktan alıkoyan şey bürokrasinin vazettiği ahlak dilidir. Örgütsel sistemlerde ahlakın dili sadakat, görev, disiplin gibi üstleri en büyük ahlaksal otorite olarak gösteren kavramlarla doludur. Burada sadakatin anlamı, görevin, disiplin kurallarınca belirlendiği şekilde yerine getirilmesidir. Bu durumda çalışanın sorumluluğu, verilen görevin yerine getirilmesiyle bir tutulmaktadır. Sorumluluk, eylemi yapan kişinin üsttekinin emir verme hakkına razı olmasıyla kaydığı zaman
eylemi yapan kişi bir temsilci statüsüne düşer. Sorumluluk kaymasının genel
sonucu bir yüzer-gezer sorumluluktur; böyle bir durumda örgütün her üyesi bir
başkasının emrinde olduğuna inanır ve sorumluluğu taşıdığı söylenen kişi de sorumluluğu yine bir başkasına atar. Böylece örgüt tümüyle bir sorumluluk silme
aracı haline gelir (Bauman, 2007: 216-219). Bunun açık sonucu çalışanın ahlaki
bir özne olmaktan çıkarılması, örgütsel sistem içinde duyarsızlaşması ve mekanikleşmesidir.
Görüldüğü gibi Bauman, kontrol olgusunu modernliğin düzen yaratma idealiyle gelişen bahçıvanlık güdüleriyle açıklar. Düzen yaratmak içinde yabani ot-
14
Amme İdaresi Dergisi, Cilt 47 Sayı 2
ların, hastalıkların, sorunların bulunmadığı bir bahçe dizayn etmek demektir.
Bunun için izleme, gözleme, yetiştirme, ayırma zorunlu pratiklerdir. Çalışanı
tanımlı hale getirmek, onun erişim noktalarını kısıtlamak, küçük bir alana ve
göreve hapsetmek, onu görevin rutinleriyle meşgul etmek, itaati öğretmek, ahlaki anlayışını değiştirmek onu düşünmeden yapan bir özneye dönüştürmek bu
bahçenin düzenini devan ettirecek ana pratikler olarak göze çarpmaktadır. Çalışan, düzenin ahengine uygun hareket etmeye devam ettiği sürece bahçede kalmaya devam edecektir. Düzenin bir parçası olup olmadığı sürekli gözlenecek,
düzenin içinde tutulabilmesi için yukarda bahsedildiği gibi görev ve uzmanlığının ayrılmasından ideolojik bir ahlakın öğretilmesine kadar bir dizi adım izlenecektir. Tüm bu adımları bazı başka kavram ve analitik araçlarla inceleyen Foucault da benzer görüşleri iktidar çözümlemesi içinde dile getirir.
FOUCAULT VE İKTİDAR
Bilgi/iktidar, dil/söylem ve etik konuları üzerine söyledikleriyle geniş bir ilgi
uyandıran Foucault, çalışmalarında modernliğin kapsamlı bir eleştirisini sunar.
Bir iktidar filozofu olarak bilinen Foucault,’nun çalışmalarına kronolojik olarak
baktığımızda üç dönemin olduğunu görürüz. İlk dönem insan bilimlerine yönelerek bilgi sistemlerini incelediği “arkeolojik” araştırmalardan oluşur. Bu çalışmalarında daha çok bilimsel disiplinlerin ortaya çıkışını ve söylem düzenlerini
araştırır. “Soykütük” araştırmaları olarak tanımlanan ikinci döneminde iktidar
biçimlerine yönelir. Bilgi/iktidar ilişkileri bağlamında iktidarın söylem üzerinden pratikleştirilmesini araştırır. Nietzche’yi takip eden Foucault, bilgiyi, hakikat arayışı (will to truth) olarak söylemleştirilen geleneğe karşın bilginin doğasındaki güç istencini (will to power) ortaya koymaya çalışır. Soykütüğü (geneology) iktidarla söylem arasındaki ilişkinin tarihsel bir analizidir. Foucault’nun
çalışmalarını ilgi çekici kılan şeylerden biri araştırmalarında yöneldiği bu “arkeolojik” ve “soykütüksel” yöntemlerdir. Bu iki inceleme biçimi tarihi dönemleri bir yeniden okuma yöntemi olarak görülebilir ve bu yöntemlerin birbirinden
farklı olmaktan öte tamamlayıcı oldukları kabul edilir. Arkeolojinin insan bilimlerinin doğuşunu modern episteme ve “insan” figürü bağlamında kuramlaştırdığı noktada, soykütüğü bunların ürettiği iktidar ilişkilerine ve etkilerine dikkati
çeker. Son dönemde ise Foucault, cinsellik olgusu etrafında etik konulara yönelir ve kendilik tekniklerini mercek altına alır (Urhan, 2010; Tekelioğlu, 2003;
Ritzer, 1997, Best - Kellner, 1998).
Foucault tüm bu araştırmalarını sistemleştirirken kendine özgü yöntemiyle
belirlediği üç dönemi mercek altına alır: İlk dönemi Rönesans (onaltıncı yüzyıldan onyedinci yüzyıl ortasına kadar), ikinci dönemi Klasik Çağ (1660-1880) ve
üçüncü dönemi Modern Çağ (1800-1950) olarak ayırır (Urhan, 2010; Best Kellner, 1998: 54-56).
Yönetsel Kontrol ve Örgütsel Düzen: Michel Foucault ve Zygmunt Bauman Ekseninde Bir Tartışma
15
Foucault modernliğin, Klasik Çağda başlayan ve Modern Çağda zirvesine
ulaşan çeşitli tahakküm kipleri yarattığı görüşündedir ve bunu iktidar teknikleri
içinde çözümlemeye çalışır. Foucault’ya asıl şöhreti getiren, çalışmalarını sosyal bilimlerin en çok başvurulan eserleri haline getiren analizleri, disiplinci iktidarla ilgili olanlardır. Foucault, modernlik boyunca Batı’nın toplumun belirli
kesimlerini hizaya sokmak için ürettiği denetim mekanizmalarını inceler. Fakat
ilk dönem çalışmalarında öncelikle bu iktidar tekniklerini yaratan bilgi sistemlerini/söylemleri incelemeye yönelir. Bu anlamdaki iki önemli çalışmasından biri
olan Bilginin Arkeolojisi’nde Foucault (1999), bir alanın tarihsel olarak öncül
açıklamalarını inceleyerek bir söylemi ortaya çıkaran, onu mümkün hale getiren
koşulları ortaya çıkarmayı amaçlamıştır. Bir bilim dalını ya da disiplini şekillendiren şeylerde özne merkezli bir etkiden ziyade belirli bir zaman ve uzam kesitindeki söylemsel koşul ve uygulamalara dikkat çekmeyi hedeflemiştir. Söylemi, söyleyenin işlevi olarak değil, onu hazırlayan koşulların bir işlevi olarak
görür (Ritzer, 1997; Urhan, 2010). Kelimeler ve Şeyler’de (Foucault, 2006) ise
görünenler (şeyler) ile söylenenler (kelimeler) arasındaki ilişkiyi inceler. Ona
göre gözün işlevi olan görmek ile dilin işlevi olan söylemek arasındaki ilişkide,
şeylere verilen özel adlar ile konuşulan mekândan bakılan mekâna geçme olanağı elde edilir. Söylemin işlevi şeyleri adlandırmak olduğundan görüneni bilmek demek onu söyleme dönüştürmek demektir. Söylenen ile görünen arasında
birbirine egemen olma eğilimi olduğunu düşünen Foucault (Urhan, 2010: 14)
bir bakıma şeylerin düzenindeki söylemi (order of things) ya da şeylerin söylemle nasıl düzenlendiğini araştırır: “Foucault, Kelimler ve Şeyler’de, esas
amacının Batı kültürünün kendisini bir düzen olarak hangi biçimde ortaya koyduğunu, ekonomik anlamdaki alışverişin hangi yasalara göre gerçekleştiğini,
canlı varlıkların nasıl bir düzen içinde bulunduklarını, kelimelerin bağlantı ve
temsil değerlerini söz konusu düzendeki değişmelere hangi anlamda borçlu bulunduklarını göstermekten ibaret olduğunu ifade eder” (Urhan, 2010: 17).
Söylemin kuramsal bir oluşum olmakla birlikte gücü/iktidarı içerdiğini de
düşünen Foucault buradan soykütüksel çalışmalarına geçerek bilgi/iktidar ilişkilerini inceler. Bu noktada Foucault’nun görünür hale getirdiği denetim pratiklerine aşina olmaya başlarız. Foucault, bilginin başkaları üzerine abanan bir iktidar olduğunu, buna bağlı olarak da başkalarını tanımladığını öne sürer. Ona göre bilgi, özgürleşmenin önünü keserek gözetlemeye, disipline etmeye yönelik
bir kip halini alır (Urhan, 2010; Şaylan, 2006; Townley, 1993; Rosenau, 2004;
Sarup, 2004: 101). Basitçe söylersek, bir bilgi kategorisini içeren söylem ortaya
koyduğu değerlerle normatif ayrımlara yönelir. Bu tür ayrımlar normun dışladığını tahakküm altına alır. Klasik dönemden itibaren egemen olan akılcılık söylemi “düzen” kurma yönünde yeni bir tahakküm biçimi yaratır. Foucault’nun
analizi bu noktada Bauman’ınkiyle kesişmektedir. O da Bauman gibi Batı aklının düzen uğruna tahakküme giriştiğini düşünür.
16
Amme İdaresi Dergisi, Cilt 47 Sayı 2
Klasik çağda uyanan akıl (reason), her yerde kaos ve düzensizlikle karşılaşır
ve toplumsal dünyayı rasyonel bir şekilde düzenlemeye girişir. Akıl, tüm yaşantı biçimlerini bilgi ve söylemin sistematik bir şekilde inşa edilmesi yoluyla sınıflandırmaya ve kurallara bağlamaya yönelir. Bu yaşantılar, rasyonalist ve bilimsel referans çerçeveleri içerisinde söylemsel olarak oluşturulur ve böylelikle
yönetilmeye ve denetlenmeye elverişli hale getirilir (Best - Kellner, 1998: 57).
Foucault, Batı’nın bunu daha çok “sorunsallaştırılmış” insan yaşamları (deliler, hastalar, suçlular, aylaklar vs.) ya da bir başka ifadeyle “usun dışladıkları”
(Sarup, 2004) üzerinden yaptığı görüşündedir. Foucault’nun insanın özneye dönüştürülmesini tarif ederken kullandığı sorunsallaştırma kavramı, insanların belli varlık veya davranış biçimlerinin tarihin belirli anlarında sorun olarak kabul
edilip bazı söylemsel pratikler ile söylemsel olmayan pratiklerin nesnesi haline
getirilmesidir. Söz konusu varlık veya davranış biçimlerinin bu sistemler içinde
üretilmiş söylem ve bilgi üzerinden tanımlanması aynı zamanda onların belli insan deneyimleri olarak yeniden kurulması ve sınıflandırılmasıdır. İnsanların
bunlara inanması, bu söylemleri kendilerine dair hakikatler olarak görmesi, o
deneyimlerin öznesi olmayı kabullenmeleri demektir. Bu durumda insanlar, öznesi haline geldikleri deneyimlere ilişkin bilimsel, ahlaki, hukuki ya da siyasi
normlara göre hareket eder ve kendini sınırlar. “Bu tür sorunsallaştırmaların
gerektirdiği söylemsel pratikler akıl hastalığı, hastalık, ya da suç gibi varlık biçimleri üzerine nesnel anlamda doğru olma, yani hakikat iddiası taşıyan önermeler üreten psikiyatri, psikoloji, pataloji, psikopatoloji, pedagoji, kriminoloji
gibi “bilimsel” araştırma alanları; söylemsel olmayan pratikler ise bu araştırma alanları için gereken ortamı sağlayan hastane, akıl hastanesi, hapishane,
kışla, okul gibi tecrit kurumlarıdır” (Keskin, 2005a: 15-16).
Foucault, bu özneleştirmenin izlerini öncelikle Deliliğin Tarihi’nde (Foucault, 2000) arar. Delilik Rönesans döneminde akıl ile aynı dili konuşmaktadır ve
akıl ile delilik arasında bir diyalog vardır. Klasik çağda delinin toplumdan uzaklaştırılması ve kapatılması, akıl diliyle delilik dili arasındaki diyalogun bozulduğunu gösterir. Bu dönemde akıl delilik üzerine baskı kurmaya başlar çünkü
akıl deliden farklıdır ve normaldir. Modern çağda ise artık akıl ile deli arasındaki bağ tamamen kopar ve akıl artık tamamen delilik üstünde bir baskı aracına
dönüşür. Psikiyatri biliminin doğuşu deliyi tımarhanelere kapatır. Psikiyatri sadece sağlıkla ilgili değil aynı zamanda ahlakla ilgili bir söylem üretmeye başlar.
Psikiyatrinin norm üretmeye başlaması delinin tamamen baskı altına alındığı bir
döneme denk düşer. Böylece psikiyatri ve klinik akıl ile delilik arasındaki sınırı
tekrar tanımlayarak beden üzerindeki kontrol alanını genişletir (Ritzer, 1997;
Urhan, 2010; Sarup, 2004; Best - Kellner, 1998).
Foucault, Hapishanenin Doğuşu’nda (1992) aklın politik iktidarını gündelik
yaşam alanlarına kadar genişleten, bedeni disipline etme pratiklerini incelemeye
devam eder. Bedenin iktidar ve egemenlik ilişkileri tarafından kuşatılmasının
Yönetsel Kontrol ve Örgütsel Düzen: Michel Foucault ve Zygmunt Bauman Ekseninde Bir Tartışma
17
nedeni büyük ölçüde, üretim gücü olmasından kaynaklanmaktadır. Bu da Batı’nın modern tasarımına göre oldukça “akılcı”3 görünmektedir. Çünkü delilerle
birlikte diğer normal dışı kabul edilenleri (suçlular, eşcinseller, aylaklar vs.) kapatmanın iki işlevi birden yerine getirmesi bekleniyordu; öncelikle kriz anında
aç kalan işsizlerin ve aylakların başkaldırısı önlenmiş olacak; ikinci olarak da
onların orada ucuz ve denetlenebilir bir işgücüne dönüşmesini sağlanacaktı. Fakat bununla birlikte bedenin işgücü olarak oluşması ancak onun bir tabiiyet ilişkisi içine alınması halinde mümkündür. Beden ancak hem üretken beden, hem
de tabi kılınmış beden olduğunda yararlı güç haline gelebilmektedir (Foucault,
1992: 31). Foucault, gücün rasyonelleştirilmesi ve tüm topluma nüfuz etmesi,
daha etkili, daha baskın ve daha yaygın hale gelmesi olarak yorumladığı bu halini “disiplinci iktidar” olarak tanımlar. Disiplin beden üzerinde uygulanan pek
çok pratiği içerir. Hastaneler, eğitim kurumları, işyerleri ve askeri örgütler disiplinin uygulandığı kurumlardır.
Foucault disiplinci iktidarın, üç genel enstürmanını tanımlar: i) Birincisi hiyerarşik gözlemdir. Tek bir gözle kontrol altında olanların bütün olarak gözetlenmesine dayanır, ii) ikincisi normalleştirici normlar oluşturmak ve ihlal edilenlerin disipline maruz bırakılmasıdır. Mesela işin gecikmeli olarak tamamlanması (zamansal norm), dikkatsiz davranmak (eylemle ilgili), saygıda kusur
etmek (davranışla ilgili) gibi örneklerin tamamı disipline maruz bırakılır. Bu
normalleştirici normlar sayesinde bireyler karşılaştırılır, farklılaştırılır, hiyerarşi
içinde yerleştirilir ve nihayet gerekirse dışlanır. Üçüncüsü ise denetlemedir, bu
diğer ikisini de içerir. Hem hiyerarşik gözlem hem de normalleştirme süreçleri
bunun içinde yer alır. Bireyler üzerindeki denetim, onları görünür hale getirerek
hem diğerlerinden ayırma hem de haklarında hüküm verme pratiklerini içerir.
Okul, hastane ve işyeri denetimin açıkça görüldüğü yerlerdir. En önemli özelliklerinden biri kişiler hakkında kayıt tutmayı içeriyor olmasıdır. Böylece birey
bilgi/iktidar ilişkisi içinde hem bilginin hem de kontrolün bir nesnesi haline gelir. Çünkü disiplin bir dizi prosedürü içerir; bireyleri dağıtma belli yerlere tahsis
etme, mekanla sınırlama, sınıflama, onlardan maksimum düzeyde zaman ve
enerji alabilme, bedenlerini eğitme, davranışlarını kodlama, onları gözetim mekanizmalarıyla görünür hale getirme, kayıtlarını tutma bunlar arasındadır. Tüm
bu pratikler “normallik” ve “ahlaklılık” gibi tanımlarla birlikte hayata geçer.
Böylece normallik ve anormallik eğitimcilere, psikiyatricilere, yöneticilere doğru genişler. Beden tamamen bilginin nesnesi haline gelir. Bu giderek genişleyen
sistem, ucuz, etkili ve etkin kontrol mekanizmaları gerektirmektedir ve bu ilkeler panoptikon ilkesinden çıkarılmıştır. Bu yeni kontrol araçları fabrikada ürün
imalatında, okulda bilgi üretiminde, hastanede sağlık üretiminde, askeriyede
güvenlik hizmetinin üretiminde kullanılmaktadır (Ritzer, 1997: 54-62).
3
Burada akılcılık (rationality) “düşünce, insan ve kaynakların araçsal etkinlik adına sistematik organizayonu
(hesaplanmış, planlanmış)” (Smelser, 1998) olarak ele alınmıştır.
18
Amme İdaresi Dergisi, Cilt 47 Sayı 2
Disiplinci iktidar özneyi kendi içinde bölen ve başkalarından ayırıp koparan
bir söylemsel norm geliştirir. Akıllı ile deli, sağlıklı ile hastalıklı, suçlular ile iyi
çocuklar birbirinden ayrılır. Böylece belli bir deneyimin parçası olan insanlar
bilimsel, ahlaki, hukuki ve siyasi normlara göre hareket eder, kendi disiplinlerini kurarlar. Beden panoptikonun arzuladığı noktaya gelir, söylemsel olmayan
alanlarda sürekli izleniyor olma ihtimaliyle başlayan öz-denetim söylemsel
alanlarda bunun bir norma dönüşmesiyle kendi kendini denetlemeye başlar. Bir
başka ifadeyle denetim bedenden ruha kayarak, kendi bedenini denetleyecek bir
özneleşme sürecini başlatır (Foucault, 2005a).
Foucault’nun disiplinci iktidarın görüngülerine ilişkin analizi, diğer disiplin
kurumlarında olduğu gibi örgütlerde de denetime ilişkin kapsayıcı bir perspektif
sunmaktadır (Foucault, 1992). Foucault, disiplinin adımlarını eylemin mekan
içinde dağıtılması yani mekanın zaptedilmesi (hücresel denetim), faaliyetlerin
kodlanması ve denetlenmesi (organik ve zamansal denetim), oluşumların örgütlenmesi ve güçlerin birleştirilmesi şeklinde dört ana başlık altında inceler. Eylemi mekân içine dağıtmak ve mekanı zaptetmek üzerine verdiği şu örnek dikkat çekicidir: Foucault, onsekizinci yüzyılda fabrikaların, işçi lojmanlarını da
tesis eden bir mekansal tasarımla yeni bir denetim tarzı geliştirdiğine işaret
eder:
Fabrika açık bir şekilde manastıra, kaleye, kapalı bir kente benzemektedir; muhafız kapıları ancak işçiler girerken açacaktır ve çalışmaların başladığını bildiren
zil çaldıktan sonra bundan bir çeyrek saat sonra kimsenin içeri girme olanağı olmayacaktır; gün bitiminde atelye şefleri anahtarları manüfüktürün kapıcısına teslim etmek durumundadırlar, o da bunun üzerine kapıları yeniden açmaktadır.
Bunun böyle olmasının nedeni, üretim güçlerinin yoğunlaşmalarının ölçüsünde,
bu durumdan en çok avantajı sağlamanın ve bu yoğunlaşmanın sakıncalarını önlemenin (hırsızlık, çalışmanın kesilmesi, karıştırıcı faaliyetler ve komplolar)
malzeme ve aletleri korumanın ve emek gücüne egemen olmanın söz konusu olmasıdır. Sağlanması gereken düzen ve asayiş, manüfaktürün yöntemiyle görevli
ortağın işçilerin içine sızabilecek suistimalleri önleyebilmesi ve bunlara çare
bulması ve bunların gelişmelerini daha ilkesinden itibaren durdurabilmesi için,
tüm işçilerin aynı çatı altında toplanmaları gerekmektedir. (Foucault, 1992: 176)
Modernliğin akılcı medeniyetinin en önemli karakteristiklerinin mekânı ve
zamanı rasyonel biçimde tasarlamak olduğu bilinmektedir (Urry, 1999: Giddens, 1998; Harvey, 2003). Yukarıdaki alıntı Foucault’ya göre bedeni mekanla
disipline etmeyi hedefler. Aşağıdaki örnekte ise Foucault, Oppenheim imalathanesi geçici yönetmeliğinden alıntılar yaparak faaliyetlerin kodlanarak bedenin
nasıl zamanın kullanımıyla disipline edildiğini göstermeye çalışır:
Ücretli emeğin yaygınlaşması zamanın sıkı bir çerçevelenişine yol açmıştır. Aynı
zamanda, kullanılan saatin nitelikli olması da sağlanmaya çalışılmaktadır: kesintisiz denetim, gözetmenlerin baskısı, rahatsız edecek veya dikkat dağıtacak her
şeyin iptali… Bütünsel olarak yararlı bir zaman oluşturmak söz konusudur: ‘ça-
Yönetsel Kontrol ve Örgütsel Düzen: Michel Foucault ve Zygmunt Bauman Ekseninde Bir Tartışma
19
lışma sahasında kalfaları hareketlerle veya başka bir şekilde eğlendirmek, hangisi
olursa olsun oyun oynamak, yemek yemek, uyumak, hikaye veya komiklikler anlatmak, bilhassa yasaktır ve hatta yemek molasında bile hiçbir söylev çekilmeyecek, öykü veya macera anlatılmayacak veyahut işçileri çalışmalarından uzaklaştıracak herhangi başka bir görüşme yapılmayacaktır; işçilerin hangi bahaneyle
olursa olsun, manüfüktüre şarap getirmeleri ve atölyelerde içmeleri bilhassa yasaktır.’ Ölçülen ve ücret ödenen zaman, ayrıca hiçbir saf olmayan yanı ve hatası
olmayan bir zaman, iyi kaliteden bir zaman olmalı, beden onun bütünleşmesi boyunca, faaliyetine karşı titizlik göstermelidir. Kesinlik ve titizlik, düzenlilikle
birlikte disipline yönelik zamanın temel erdemleridir. (Foucault, 1992: 187)
Foucault’nun göstermeye çalıştığı şey, mekana ve zamana ilişkin düzenlemelerin bedeni terbiye etmeye dönük disiplinci iktidarın araçları olarak kullanılmasıdır. Bununla birlikte Foucault (1992: 28-29) disiplinin 19. yüzyıldan itibaren bedenden ruha kaydığını dile getirir. Yeni disiplin süreçleri hukukçuların,
piskologların, uzmanların, eğitmenlerin, yöneticilerin de rol alarak epistemolojik olarak meşrulaştırdığı yeni bir iktidar biçimi doğurmuştur. İnsan bedeninin
kontrolüne ilişkin günden güne artan bilimsel söylem ve disiplinler her bir taraftan bedeni kuşatmıştır. Bilimsellik niteliği, bir değere dönüştüğünden her bilimsel söylem belirleyici bir norm gibi işlev görmüştür. Artık beden dışardan gelen
bir disiplinci dayatma yerine bilimsel söylemlerin değer vazeden “normları”
doğrultusunda kendi kendini disipline etmeye yönelir. Bu yüzden Foucault, yasanın iktidarının gerilemek yerine daha genel bir iktidara dahil olduğu “norm
toplumundan” bahseder (Foucault, 2003a).
Foucault, bireyin kontrolüne dönük iktidar ilişkilerinin tüm nüfusu kapsar
hale gelmesini biyo-iktidar olarak tanımlamaktadır. Bu iktidar biçiminde 17.
yüzyıldan itibaren yasaklama, sınırlandırma temeline dayalı negatif iktidar modelinin yerine “yaşama” temeline dayalı bir iktidar biçimi dikkat çeker. Biyoiktidar yaşama iki şekilde müdahale eder: birincisi disiplinci iktidardır. Foucault’nun “bedenin anatomi-politiği” olarak adlandırdığı bu biçimin amacı, insan
bedenini disipline etmek, yeteneklerini geliştirmek, daha verimli ve uysal kılmak, ekonomik denetim sistemleriyle bütünleştirmektir. İkincisi ise “nüfusun
biyo-politiği”dir. Burada iktidar, bedene doğal bir tür olarak yaklaşır ve nüfusu
düzenleyici bir denetim getirir. Biyo-iktidar burjuva toplumlarının büyük buluşlarından biridir ve kapitalizmin gelişmesinde vazgeçilmez bir unsur olmuştur.
“Çünkü kapitalizm bedenin üretim sürecine denetimli bir şekilde girmesini ve
nüfusun ekonomik süreçlere uygun kılınmasını gerektirir” (Keskin, 2005b: 1617).
Foucault, biyo-iktidarı klasik dönemin disiplinci iktidarından farklı olarak modern dönemin türün yaşamına yönelmiş iktidar biçim olarak görür. Biyo-iktidar,
disiplinci iktidarı ortadan kaldırmadan içine yerleşerek varolur. Disiplinci iktidar
insan bedenine yönelirken biyo-iktidar türün yaşamına yönelir. Bincisinde insan
bedeni, gözetlenme, eğitme, cezalandırılma gibi uygulamalara maruz kalır. Biyo-
20
Amme İdaresi Dergisi, Cilt 47 Sayı 2
iktidar ise insanları, toplu bir nüfus olarak yaşama, hastalık, ölüm gibi süreçler
karşısındaki durumuyla gözetir. İlki anatomi-politik, ikincisi ise biyo-politiktir.
Biyo-iktidar, disiplinleştirici değil de düzleştirici bir karakter taşır. Bu yüzden
nüfusu yakından ilgilendiren doğum, hastalık, ölüm ve bazı biyolojik yetersizliklerin oranı biyo-iktidarın müdahale zeminine girer. İlki bireyselleştirme yöntemiyle iktidar kurarken, ikincisi yığınlaştırıcı bir iktidar kurar. Biri disiplinleştirici
diğeri düzenleştirici olan bu iki mekanizmanın, birbiri üzerine eklemli oldukları
söylenebilir. Bir yanda disiplin öte yanda düzenleme teknolojilerinin birlikte işleyişleri yoluyla organik olandan biyolojik olana, bedenden nüfusa varan ve bütün yüzeyi kaplamayı başaran bir iktidar ağı söz konusudur. (Urhan, 2010: 8285)
Özetlemek gerekirse, Foucault, bilgi/iktidar ilişkisi içinde analiz ettiği denetim biçimlerinin özellikle klasik dönemden itibaren yeni bir şekle büründüğünü
iddia eder. Önceki dönemlerin bedeni cezalandırmaya dönük iktidar kipi yerine
“yaşama” ilkesine göre tasarlanmış yeni bir denetim biçimi egemen olur. Modern Batı, sanayileşen kent yaşamı ve onun yeni düzenine uyumlu bireylere ihtiyaç duymaktadır ve bunu sağlamak için bedeni terbiye etmenin yollarını arar.
Bu anlamda disiplinci iktidar, disipline etme enstürmanlarını (mekanı ve zamanı
düzenleme, örgütleme, güçleri birleştirme, koordinasyon sağlama) iktidar kurumlarında (okullar, hapishaneler, örgütler vs.) hayata geçirir. Asimetrik gözetlemeye dayalı panoptik teknikler bedensel terbiyenin önemli bir sembolü haline
gelir. Sürekli gözetlenme ve denetlenme kaygısı bireyleri kendi kendini düzenleyen öznelere dönüştürür. Böylece Batı düşüncesinin uzun yıllar iddia ettiği bilinçli özne profili, Foucault’nun tezlerinde iktidar sürecinden geçen disipline
edilmiş bölünmüş özneler olarak yer alır. Ondokuzuncu ve yirminci yüzyılda bilimsel disiplinlerin çoğalarak söylem arenasını genişletmeleri disiplinci iktidarla
birlikte biyo-iktidarın filizlenmesine yol açar. Psikoloji, hukuk, psikiyatri, tıp,
yönetim gibi tüm disiplinler ürettikleri bilgiyle gözetimin ve denetimin alanını
genişletip bedeni daha fazla kuşatan, onu kapitalist üretimin ve oluşan yeni düzenin uyumlu bir parçası kılmayı hedefleyen biyo-iktidarı inşa ederler. Her bir
disiplinin kendine özgü epistemik söylemleri içinde dile getirilen “gerçekler”
öznelerin oluşumuna rehberlik eden ilkelere dönüşür. Hastane sağlıklı kişinin,
okul iyi öğrencinin, örgüt yararlı çalışanın tanımlarını vererek arzu edilen özneyi tarif ederler. Örgütler, birer iktidar kurumları olarak bedeni ve ruhu ele geçirmeye dönük denetim pratiklerini uygulamada önemli bir rol üstlenir.
Yönetsel Kontrol ve Örgütsel Düzen: Michel Foucault ve Zygmunt Bauman Ekseninde Bir Tartışma
21
FOUCAULT, BAUMAN VE ÖRGÜTSEL KONTROL
Hem Foucault hem de Bauman kontrol olgusunun yoğun bir şekilde hayatımızı kuşatmasını, modernliğin toplumsal sisteminin temel karakteristiklerinden
biri olarak görür. Modernliğin bilimsel ve akılcı yönelimleri kaotik görünen
herşeye düzen getirme idealini izler. Kontrolün önceki toplumlarda olmadığını
iddia etmek tabiî ki gülünçtür ve her iki düşünürün de ileri sürdükleri bu değildir. İleri sürdükleri şey, modernlikle birlikte denetimin daha asimetrik hale gelmesi, yaygınlaşması ve yoğunlaşmasıdır.
“Düzen” konusunun sosyal bilimlerin ana temalarından biri olduğu bilinmektedir. Neredeyse modernlikle yaşıt sayılan Durkheim’dan beri pek çok sosyolog toplumsal sistemin temelinde düzen olduğunu ileri sürmüş ve toplumsal
çözümlemeleri bu odak etrafında şekillendirmiştir. Ana hatlarıyla ele alındığında bu yaklaşım, sosyal yapıların uzlaşılan değerler üzerine kurulu olduğuna dönük varsayımlara dayanır. Haliyle düzen odaklı çözümlemelerde istikrar, bütünleşme, işlevsel koordinasyon ve uzlaşı vurgulanan konulardır (Burrell - Morgan,
1979: 12; Poloma, 2007). Oysa Burrell ve Morgan’ın da (1979) haklı olarak işaret ettikleri gibi toplumun doğasında uyum ve uzlaşı olduğunu, toplumun paylaşılan değerlerden oluştuğunu iddia edenlerin göz ardı ettiği nokta bu paylaşılan
değerlerin nasıl paylaşılır hale geldiğidir. Bu paylaşma ve uzlaşmanın zorlayıcı
bir güç kullanımının sonucu olmadığı nereden malumdur, Uzlaşı olarak sunulan
şeyin güç ilişkilerini meşrulaştıran bir sistem olarak karşımıza çıkması ve baskın bir tarafın varlığını ortaya koyması da pek ala mümkündür.
Özellikle Foucault’nun göstermeye çalıştığı şey tam da budur. Toplumsal
sistemi baştan sona sarmış tüm iktidar ilişkilerinin asimetrik pozisyonlar yaratmasına rağmen bunun sosyolojideki düzen okulunun yaptığı gibi epistemik söylemlerle meşrulaştırılarak kamufle edildiği, en azından kabul edilebilir bir görünüme kavuşturulduğudur. Toplumu düzleştirerek düzen sağlamaya dönük çabaların ortak özelliği bunu bu tür söylemlerin desteğiyle gerçekleştirmesidir. Foucault’nun söylemin üzerinde çokça durmasının nedeni söylemin önceliğinin olması, bir başka ifadeyle gerçekliğin dil ile yaratılması ve kişinin hali hazırda varolan bir söylemin içine doğmasıdır. Kişi bu söylemi konuşmayı öğrendikçe,
söylem onu, daha önce olmadığı, herhangi bir söylemi bilmezken bulunmadığı
bir pozisyona taşır. Söylem dünyayı şekillendirirken, ona dünyada bir varoluş
biçimi ve bir sosyal kimlik sunarak kişinin öznelliğini de şekillendirir. Mesela
örgüt yazınındaki strateji söyleminin önemli bir “güç etkisi” yarattığı görülür.
“Stratejik aktör” gibi kavramlar yönetimin ayrıcalıkları, yöneticilerin güvenliğinin sağlanmasının gerektiği, yönetim kademesinin erilleştirilmesi ve güç uygulamanın meşrulaşması gibi anlam içeriğiyle dolar (Alvesson - Deetz, 2006:
266). Veya bir çalışmada (Cravens vd., 2004) “yüksek kontrolün, yüksek performans ve iş tatmininin yanı sıra daha düşük düzeyde tükenmişlik ve stres ge-
22
Amme İdaresi Dergisi, Cilt 47 Sayı 2
tirdiği” sonucundan bahsedilerek sıkı denetimin “doğruluğu” vurgulanır ve sıkı
denetim bir norma dönüştürülür.
Görülüyor ki epistemik söylemler iktidarı kuracak bilgiyi üretmektedir. Bauman (2005: 160) bilgi ile iktidar arasındaki ilişkiyi Auguste Comte’dan alıntıladığı “eyleme gücüne sahip olmak için bilmek” sözüne atıfta bulunarak tanımlarken; şeyleri değiştirmede dönüştürmede yeni doğruların kaşiflerinin konumlarının yöneticilerle yan yana olduğuna işaret eder. Sosyolojinin ve psikolojinin
özellikle İnsan İlişkileri döneminde yönetim biliminin yardımına koşması, bilhassa insan davranışını anlama konusunda farklı disiplinlerin yönetime katılması hem Foucault’nun hem Bauman’ın işaret ettiği bilgi/iktidar ilişkisini göstermektedir (Steffy - Grimes, 1992; Mills, 2005; Anthony, 2005; Baritz, 2005).
Çalışanın davranışını düzenleme ve onu kontrol altına alma çabaları disiplinlerarası işbirliğiyle bilginin üretiminde işe koşulmuştur. Bu noktada Baritz’in
(2005) yönetim bilimindeki söylemlere ilişkin aktardıkları oldukça çarpıcıdır.
Psikoloji, insan doğasına ilişkin söyledikleriyle özellikle yönetici sınıfa danışmanlık yapıyordu. 1920-1930 yılları arasında psikologlar insanlığın kaderinin
yöneticilere verdikleri yardıma bağlı olacağını duyururlar. Psikoloji Derneği
başkanı James McKeen Cattell’in “bir bilim olarak psikolojinin gelişimi ve
onun insan davranışını kontrol etmeye dönük uygulamaları sanayi devriminde
olduğu gibi gelecek yüzyılda da çok önemli olacaktır” şeklindeki beyanı bilgi/iktidar ilişkisinin ilginç bir örneğidir (Baritz, 2005: 30).
Bu söylemler sadece Foucault’nun belirttiği iktidar ilişkilerini üretmez, Bauman’ın belirttiği “belirsizliği yok etme” güdüsünü de besler. Modernliğin belirsizliği yok etme ülküsüyle ilgili olarak bir psikologun ifadesi dikkat çekicidir:
“Eğer psikoloji yöneticiler tarafından daha çok kabul görürse duygusal, sosyal
ve ekonomik hayatımız daha belirli hala gelir.” Yale Üniversitesi’nde psikolog
olan Robert Yerkes ise “İnsanlığın gelişimi ve dünya düzeni için psikoloji, bilimler arasında potansiyel olarak en önemli olanıdır” demektedir. Benzer şekilde sosyologlar da yöneticilerin işbirliği yapmaları halinde sosyolojinin analitik
araçları ve yararlı rehberliği sağlayacağını vaat etmektedir. Bu örneklerde görüldüğü gibi bilim adamları, gücü elinde tutanlarla işbirliğinin gerekli olduğunu
düşünmektedir. Burada işbirliği ile kastedilenin “yönetime boyun eğme” olduğu
kabul edilir. Bu yüzden pek çok bilim adamının endüstri kollarında bir bilim
adamı gibi değil bir teknisyen gibi işe alındığı ve yönetimin kendilerine verdikleri haricindeki hiçbir sorun alanıyla profesyonel olarak ilgilenmedikleri bilinir.
Endüstriyel bilimciler kabul ettikleri ideoloji ve kendilerine yeni teknikler geliştirmede yardımcı oldukları yöneticiler tarafından eleştirel yaklaşmaktan alıkonulmuşlardır. Yöneticilerin işe aldıkları bilim adamlarından arzu ettikleri sorunlara pratik çözümlerin üretilmesi, verimliliğin ve çalışan sadakatinin sağlanmasıdır. Yönetici, bilimi endüstriyel egemenlik için bir araç olarak kullanarak; bilim adamından finansal durumu ve dolayısıyla yönetimin durumunu sağlamlaş-
Yönetsel Kontrol ve Örgütsel Düzen: Michel Foucault ve Zygmunt Bauman Ekseninde Bir Tartışma
23
tırmasına yardım etmesini ister. 1951’de büyük bir şirketin yöneticilerine istihdam ettikleri bilim adamlarından ne bekledikleri sorulduğunda yöneticiler,
önemli bir işlevi yerine getirdiklerini ve bilim adamlarından bu işlevin yerine
getirilmesinde kendilerine yardımcı olmalarını beklediklerini dile getirmişlerdir.
Ya da “işletme kültürünün ve geleneklerinin isteklilikle kabul edilmesi, iyi insan ilişkilerine dair prensiplerin uygulanması” gibi beklentiler dile getirilmiştir.
Yönetimin özellikle örgüt içi çatışma konusunda bilim adamlarından yardım istemelerinin nedeni, pek çok psikologun söylediğine göre, çalışanların isteklerinin, ihtiyaçlarının, dilek ve güdülerinin öğrenilmesini sağlamak suretiyle çatışmanın büyümesinin ve bir greve dönüşmesinin önünü alma motivasyonudur.
Pek çok yönetici sosyal bilimcileri kullanmalarının nedeninin insanlar üzerindeki kontrolü sağlamak olduğunu itiraf etmiştir. “Amacımız insan doğasını öğrenmek değildir, kontrolün nasıl sağlanacağını öğrenmektir” itirafı yöneticinin
bilime bakışını ve bilimin iktidar ilişkilerindeki aracılık rolünü göstermektedir.
Motivasyon çalışmaları, danışmanlık, personel seçme, tutum araştırmaları gibi
çalışmalarıyla bilim adamları yönetsel kontrolün sağlanmasına uygun bilgi ve
tekniklerin üretiminde rol almışlardır (Baritz, 2005: 30-41). Bilimin sanayiye
iktidarın bilgisini üretmesi sadece insan ilişkileri döneminde ve sadece psikoloji
ve sosyoloji gibi sosyal bilimlerde görülmemiştir; Klasik Dönemde de benzer
şekilde fen bilimlerinden mühendislik disiplini çalışanın kontrolüne ve yönetimin iktidarına hizmet etmiştir. Zaman-hareket etütlerinden verimlilik planlarına
kadar birçok örgütsel tasarımın altında mühendislik disiplinin imzası vardır.
Dolayısıyla hem Bauman’ın hem de Foucault’nun çözümlemelerinde, doğal
kabul edilen şeylerde aslında bilimin de desteğiyle, rasyonel bilinçle kurulmuş
bir düzen olduğu görüşü hâkimdir. Foucault bunu yönetmek (government) ve
akılcılık (rationality) kavramları birleştirerek oluşturduğu “governmentality”
kavramıyla açıklar. “Government” politik bir kurum olmaktan ziyade insanları
şekillendirmeyi ve etkilemeyi amaçlayan bir eylem biçimi olarak tanımlanır.
Akılcılık ise, yönetilecek şeyi bilinir hale getiren adımları içerir (Buğra, 2013;
Townley, 1993). Bir bütün olarak bakıldığında “governmentality” bir topluluğu
yönetecek içsel güçleri geliştirmeye tekabül etmektedir. Bunun anlamı, yönetilecek olan topluluğun detaylı bir şekilde bilgisine sahip olmak demektir. Bu da
yönetim işinin kişilerden bağımsız kurumlara aktarılması demektir. Weber’in
kavramlarıyla ifade edecek olursak gelenekselden yasal-rasyonel olana kaymadır (Hükümdarın suçluları bizzat cezalandırması yerine suçluyu cezalandıran
kurumların inşa edilmesi) (Buğra, 2013; Jackson - Carter, 1998).
“Bir topluluğu yönetecek içsel güçlerin geliştirilmesi” tanımı birçok şeyin
bir güç olarak ortaya çıkma potansiyeli taşıdığını ve bunların denetim üretebileceğini gösterir. Mesela örgüt yapısı (Burns - Stalker, 1961), hiyerarşi (Clegg Dunkerley, 1980; Weber, 1995), kurallar ve prosedürler (Clegg, 1978; Weber,
1995), teknoloji (Thompson, 1967; Perrow, 1967; Thompson vd., 1989;
24
Amme İdaresi Dergisi, Cilt 47 Sayı 2
Woodward, 1965), örgüt kültürü (Ogbor, 2001; Munro, 1999 ), ücret ve performans (Clegg vd., 2006) gibi değişkenlerin tamamı birer denetim aracına dönüşür. Foucault’nun bedenin ve ruhun disipline edilme süreci olarak tanımladığı
iktidar kontrolünün Bilimsel Yönetim döneminde başladığını detaylı bir şekilde
analiz ederler. Buna göre önceki dönemlere göre Taylor ile birlikte ele alınan
yenilik, insan bedeni üzerinden etkinliğin iktidara bağlanmasıdır. Bilimsel Yönetimin temelindeki şey insan bedeninin en etkin biçimde kullanılmasıdır. Bir
başka ifadeyle Bauman’ın (2001; 2005) dediği gibi bedenin sıkı rutinlerle denetim altına alınmasıdır. Bilimsel Yönetim öncelikle etkinliği bireysel bedenlere
(anatomi-politik), sonra bir bütün olarak örgüte (bio-politik), toplumu rasyonelleştirerek de sosyal bünyeye (sosyo-politik) yerleştirmeye çalışır. Taylor’un sisteminin odak noktası çalışanın bedeni ve onun diğer bedenlerle ve yakın fiziki
çevresiyle ilişkisini düzenlemekti. Bu yüzden Taylor’un bulduğu şey “bedenin
ekonomi-politiği” olarak görülür. Beden görevlerin ayrıştırılmasıyla metarutinleştirme pratiği içinde disipline edilir. Çalışanın bedenini üstünün tasarımına ve makineye göre özneleştiren bir çalışma biçimi hayata geçer. Bu yönüyle
kartezyen düalizmi temsil eden bir süreç işler, zihin ve beden arasında bir ayrım
ortaya çıkar. Yani beden başka zihinlere tabi olan bir yönetsel unsur olarak özneleştirilir. Foucault, disiplini “bedenin en düşük maliyet ve en yüksek getiriyle
politik bir güce indirgendiği teknikler” olarak tanımlıyor ve bireysel bedene
ilişkin bu disiplin rejimine anatomi-politik diyordu. Taylor’un katkısı burada ortaya çıkar; en uygun ekipmanı ve o ekipmanı en etkin şekilde kullanacak çalışan
davranışını belirleyerek bir anlamda bedenin anatomi-politiğini inşa eder. Disiplinin beden üzerindeki hedefi hem onu kullanmak ve hem de onu uysal, işbirlikçi bir varlığa dönüştürmekti. Bir başka ifadeyle özneyi görünür ve denetlenebilir
hale getirmekti. Bilimsel Yönetim bunu, her bir çalışanı kendi verimliliğiyle ilgili görünür ve sorumlu kılarak yapıyor bunu da parça başı ücretlendirme ile
gerçekleştiriyordu. Her bir çalışanın başarısı ve mutluluğu kendi etkinliğini artırmakla mümkündü. Böylece her bir çalışan kendi kendini düzeltiyordu. Fayda
getiren sonuçlara ulaşmanın formülü, çalışanı denetlenebilir hale getirmek ve
bireyselleştirmekti. Denetleme her bir bireyi görünür hale getirmekle mümkün
olacak, bireyselleştirme ise istatistiksel kayıtlar ve performans değerleri sayesinde izlenecekti (Clegg vd., 2006: 14-15). İşte bu “ekonomi-politik” olarak tanımlan süreçtir; bedenin reformist ve bilinçli bir şekilde ele geçirilmesi politik
süreci, etkinliğin bir hedef olarak gerçekleştirilmesi de ekonomik boyutu oluşturur. Taylor’un denetimi rutinlere yerleştirmesi, yönetimin bizzat birinci elden
uygulayacağı gücü en aza indirmiş oluyor. Ford, montaj-hattı ile bunu daha da
geliştirdi. Yeni teknolojik kontrolü farklı bir boyuta taşıdı. Burada bir kez daha
işlerin tasarımının, teknolojinin ve örgütsel yapının nötr değil ideolojik olarak
yorumlandığını (Clegg, 1981) hatırlamakta yarar var. Bant hattı rutini kendi sistemine monte edilmiş zaman kısıtlarıyla sağlamlaştırıyordu. Çalışan bedenini
Yönetsel Kontrol ve Örgütsel Düzen: Michel Foucault ve Zygmunt Bauman Ekseninde Bir Tartışma
25
belli bir hızda akan bu hatta göre ayarlamak zorundadır. Böylece rutinleştirilen
eylem tamamen teknolojinin ellerine teslim edilmiş olur. Ne var ki bu çok fazla
işgücü devri yaratıyordu. Ford, bu yüzden bununla kalmıyor oluşturduğu sosyolojik araştırma departmanıyla kendi çalışanlarının iş dışı yaşamlarını da araştırıyordu. Uyguladıkları teşvikli ücret sistemlerine kimlerin uyup uymadığını inceliyordu. Bu yüzden denetim sokağa, barlara, eğlence merkezlerine, evlere yani
özel yaşama kadar uzanıyordu. Clegg vd. (2006) bunu meta-rutinleştirme olarak
tanımlıyor. Evlerinde ziyaret edilen, banka hesapları kontrol edilen çalışanlardan kimlerin parayı israf ettiği ya da tasarruf ettiği, kimlerin parasını ve zamanını barlarda tükettiği incelenerek ona göre tedbir alınıyor, iş dışı yaşamları ile
gelecek vaat etmeyenlerle uzun vadede yollar ayrılıyordu. Taylor’un çalışan
üzerindeki denetimi Ford döneminde özel yaşamına kadar kaymıştı. Denetim fiziksel bedenden ahlaki bedene doğru kaymaktadır. Fiziksel olarak terbiye edilen
bedenden ahlaki olarak terbiye edilen bedene geçilmektedir (Clegg vd., 2006:
39-65).
Burada işbölümünün oynadığı rolü göz ardı etmemek gerekir. Hem Foucault
hem de Bauman, bölme, ayırma, sınıflama, hiyerarşiler oluştura gibi uygulamaları düzen inşa etmenin yansımaları olarak görürler. Bu konuda Foucault’nun
apaçık üç strateji önermesi dikkat çekicidir: mekânlaştırma, parçalara ayırma ve
sıralamadır (Townley, 1993). Daha önce de belirtildiği gibi ayırmak, bölmek,
sınıflandırmak, kategorize etmek, parçalara ayırmak gibi pratiklerle, modernliğin ilk sosyologları sayılan Comte ve Durkheim’dan beri süregelen işlevselci
paradigmanın uzantıları bir denetim mekanizması olarak örgütlerdeki yerini alır.
Bauman, bunu modernliğin başat karakteristiklerinden biri olarak görür:
“…eyleme aracılık etmek, eylemi yetki hiyerarşisiyle belirlenmiş ve birbirinden
ayrılmış aşamalara bölmek ve eylemi görevsel uzmanlıklarla bölüp parçalara
ayırmak mantıklı toplumumuzun en göze çarpan ve gururla ilan edilen başarısıdır” (Bauman, 2007: 210). Foucault, yukarda belirtildiği gibi bunu mekânı düzenleyerek iktidar denetimini kurmak olarak görür:
“İşlevsel yerleşimler kuralı disipline yönelik kurumlarda, mimarinin genel
olarak birçok kullanıma uygun ve hazır olarak bıraktığı bir mekânı yavaş yavaş
düzene sokacaktır. Belirgin mekânlar yalnızca gözetim altında tutma, tehlikeli
iletişimleri kopartma ihtiyacına cevap vermek için değil, aynı zamanda yararlı
bir mekan yaratmak için de tanımlanmaktadır… Bireyselleştirici çerçeveleme
ilkesi 18. yüzyılın sonunda ortaya çıkan fabrikalarda karmaşık hale gelmiştir.
Aynı anda hem bireylerin tecrit edilebilecekleri ve yerlerinin bilinebileceği bir
mekânın içindeki dağılımlarını, hem de bu dağılımı kendi talepleri olan bir üretim aygıtıyla eklemleştirmeyi sağlamak söz konusudur. Bedenlerin dağılımı,
üretim aygıtının mekansal düzenlenişini ve çeşitli faaliyet biçimlerini, postalar
halindeki dağılım içinde birbirine bağlamak gerekmektedir. Atölyenin anayolu
üzerinde ilerleyerek hem genel, hem de bireysel bir gözetim yapmak mümkün-
26
Amme İdaresi Dergisi, Cilt 47 Sayı 2
dür; işçinin mevcudiyetini, işine gösterdiği özeni, işinin niteliğini fark etmek;
işçileri birbirileriyle kıyaslamak, onları beceri ve hızlarına göre sınıflandırmak;
imalatın birbirini izleyen safhalarını takip etmek. Bütün bu dizi haline getirmeler sürekli bir tablo oluşturmaktadırlar: Burada bütün karışıklıklar çözülmektedir: Yani üretim bölümlere ayırmakta ve çalışma süreci bir yandan temel safhalara, aşamalara veya işlemlere göre, diğer yandan da bu işleri yapan bireylere,
kendilerini bu işlere veren tekil bedenlere göre eklemleşmektedir: bu gücün her
değişkeni- güç, hız, beceri, süreklilik- gözlenebilmekte, böylece belirlenebilmekte, değerlendirilebilmekte, muhasebeleştirilebilmekte ve onun özel ajanı
olan aktarılabilmektedir. Böylece tekil bedenler dizisinin içinden tamamen okunabilir şekilde olmak üzere cımbızla çekilen emek gücü, bireysel birimler halinde çözümlenebilmektedir (Foucault, 1992: 179-180).”
İşlevselciliğin, bölme-ayırma bölümler ve alt sistemler oluşturma eğilimi daha önce de değinildiği gibi her şeyin yerli yerinde ve bilinir olduğu bir düzeni
arzu eder. Bu bir yönüyle Bauman’ın vurguladığı belirsizliği ortadan kaldırma
güdüsüyle bağıntılıdır. Mesela örgütsel literatürde durumsallık yaklaşımının
perspektifi bu endişeyi merkeze alan söylemler üretmiş ve kontrolü, “belirsizlikle” baş etme bağlamında ele almıştır. İşlevselci sosyolojiyi takip eden durumsallık okulunda örgütler birbiriyle ilişkili alt sistemlerin oluşturduğu ilişki şeklinde
yorumlanır. Her bir alt sistem az ya da çok uzmanlaşma ve işbölümünden oluşur
ve her bir alt sistemin gücü diğer sistemlerle olan ilişkilerine göre belirlenir.
Tüm alt sistemlerin özerklik açısından sınırlı oluşları onları gücün nesnesi haline getirir. Yani örgüt sınırlı özerklikleri olan alt sistemlerden ve buna bağlı olarak çoklu karşıt güç ilişkilerinden oluşur. Örgütün çevresi kaynak mübadelesiyle ilişkili olarak her bir alt sistemin davranışını belirler. Kaynaklar belirsizliğin
ölçüsüdür. Clegg’in (1978) Croizer’den (1964) alıntıladığı gibi bu durumda
“belirsizliğin kontrolü” güç dayatmayı getirir.
Ne var ki, örgütler belirsizliğin yükseldiği dönemlerde farklı denetim stratejileri geliştirmekten geri durmamıştır. Ekonomik durumun kötüye gittiği 1929
buhranı ya da 1973 petrol krizi gibi dönemlerde yönetsel söyleme egemen olan
dil, kriz dönemlerine özgü “normatif” yönü ağır basan bir kontrol kipi getirir.
1929 buhranını tecrübe eden Davranışçı Yaklaşım kuramcıları olan Mary Parker
Follett, Elton Mayo ve Chester Barnard’ın informal örgüt etrafında geliştirilen
tez ve önerileri Klasik dönemin bedene hükmeden disiplin sürecini ruhu ele geçiren bir yöne çevirir. Bedenin ekonomi politiğinden, ruhun moral ekonomisine
doğru bir kayma gerçekleşir. Kollektif bir ruh gibi hareket eden informal örgütün verimliliği artırması, denetimin bedenden ruha geçişiyle bütünleşir. Follett’ın demokratik yönetim vurgusuna Mayo bir iktidar teknolojisi olarak “aşırı
bireyleşmeyi” eleştirerek katılır. Mayo’nun İnsan İlişkileri yaklaşımında önerilen sosyal ilişkilerle özellikle ast-üst ilişkilerinde üstün astla geçireceği terepatik
görüşmelerle astın üretime ruhuyla katılması sağlanır. Benzer şekilde informal
Yönetsel Kontrol ve Örgütsel Düzen: Michel Foucault ve Zygmunt Bauman Ekseninde Bir Tartışma
27
grupların oluşumunun teşvik edilmesi, liderin demokratik ve iletişime açık bir
yol izlemesi, çalışanın örgütle özdeşleşmesini ve ruhsal olarak üretime katılması
sağlayacaktır. İnsan ilişkileri döneminde bunun açık ayrımını Follett, zorlayıcı
güç ve işbirlikçi güç ayrımı ile yapmıştır. Bu dönemde düzene uymaya zorlayan
rutinler yerine değerin içselleştirilmesine olanak sağlayan bir yaklaşım olan
“uyumcu özne” yaratma daha etkin görülmüştür (Clegg vd., 2006: 66-93).
İnformal örgüt, kollektif yönetim, örgütsel kültür gibi temalar etrafında gelişen yönetsel söylemler genelde değerleri ön plana çıkaran kontrol biçimleri yaratmıştır. Bu söylemlerin ortak özelliği dışsal denetim yerine içsel denetimi yerleştirmeleridir. Bir başka ifadeyle bir kendilik bilinci geliştirmektir. Kontrol, bireyi özneye dönüştüren bir süreçtir. Birey bu süreçte kendisinin nasıl biri olduğunu, ne hissettiğini öğrendiği gibi başkalarının gözünde de bir figür yaratır
(Coombs vd., 1992). Ogbor (2001) bu noktada örgüt kültürünün ve kültürel unsurların nasıl birer hegemonya aracı haline geldiğine işaret eder. Kültürel materyaller “görünür” ve “ulaşılabilir” kılınarak kültürel performans, bir kontrol
aracı işlevi görmektedir. Kültürel değerleri içselleştiren bireyden ona uygun bir
kendilik geliştirmesi beklenir (Ogbor, 2001; Munro, 1999: 619-623).
Garrety (2008) psikolojik bir çerçeveyle bireyin içindeki “kendiliği” araştırır
ve kendiliği inceleyen temel çalışmalardan (Mead, 1934; Goffman, 1959; Harre,
1998) hareketle onu üç katmanlı bir psikolojik bünye olarak tanımlar. Birincisi,
dünyayı algılayıp ona göre hareket ettiğimiz, zaman ve mekanda cisimleşmiş
olarak fark ettiğimiz bölümdür. İkincisi, kendi içimizden bize görünen kısımdır,
mesela bireyin kendi içinde kendisini rekabetçi veya başarı odaklı görmesi gibi.
Üçüncüsü ise ikinciyi dışarıya yansıttığımız bölümdür, yani dış dünyaya göstermek istediğimiz kendilik bölümüdür, popüler dilde söylersek yaratmak istediğimiz imajın içine yerleştirdiğimiz kişilik bölümüdür. Eleştirel kuram temsilcilerine göre 1980’lerden sonra örgütsel kontrol kendiliğin bu ikinci kısmına
müdahale ederek onu istenilen kalıba sokmaya çalışır. “Mükemmelliği Arayış”
gibi popüler yönetim kitapları “kültürel değişim” programlarıyla çalışanın kendisiyle ilgili algısını, duygu ve değerlerini manipüle etmeye girişir. Kendilik
tekniği idealize edilmiş temsiller yoluyla bireylerin kendi tutum ve davranışlarını düzenlemelerini sağlayarak bu işlevi yerine getirir. Mükemmel olması istenen
bir çalışan, girişimci olması istenen bir yönetici, ya da her müşterinin memnun
ayrılmasını sağlamaya motive edilen bir hizmet sektörü çalışanına ilişkin bu tanım ve çerçeveler kişiye kendini denetleyip şekillendireceği bir oto-kontrol motivasyonu sunar. “Girişimci çalışan” tanımıyla, özne kendiyle ve başkalarıyla
olan ilişkisiyle bağlantılı olarak kurulmuş olur. Ya da koç veya mentor olarak
atanan bir çalışan, hem kendiyle hem de başkalarıyla olan ilişkisi bağlamında
kendi pozisyonunun öznel bilgisini oluşturur ve ona göre davranır. Ayın elemanı olabilmek nasıl bir kendilik gerektiriyorsa çalışan onu olmaya çaba gösterir
(Clegg vd., 2006). Bu noktada kariyer bile bir “kendilik” aracına dönüştürüle-
28
Amme İdaresi Dergisi, Cilt 47 Sayı 2
bilmektedir (Savage, 1998). Mesela şu beyan, çalışanda kendilik denetimi oluşturmayı hedeflerken kariyeri bir araç olarak kullanan iktidar söylemini gösterir:
“Demiryolu çalışanları hiçbir dönemde bugün olduğu kadar çok pozisyonlarını
geliştirmek fırsatına sahip olmamıştır ve eğer herhangi bir çalışan elle tutulur
bir başarı elde edemezse yalnızca kendisini suçlamalıdır” (Savage, 1998: 65).
Bu açıklamadaki asıl amaç bir gerçeği dile getirmekten ziyade çalışanda kendini
yeniden oluşturma baskısı kurmaktır. Ortalama çalışanı yetersiz göstermeye ve
ondaki çabayı artırmaya dönük bir stratejidir. Bu durumda çalışan vasatlığın sorumluluğunu kendinde bulacak ve kendini daha iyi olmaya ve bunu ispat ile
göstermeye yönelecektir. Bu çabalar “örgütsel totaliterlik” (Schwartz, 1987),
“kendiliğin kurumsal kolonileştirilmesi” (Casey, 1995) ya da “kültürel mühendislik” olarak değerlendirilir. Amaç çalışanın “kendiliğini” örgütün hedefleri ve
kültürel kodlarına göre dizayn etmek, çalışanın kendiliğine dönük değerler setini değiştirmektir. Böylece Deetz’in (1992) ifade ettiği gibi söylem ve dile gömülen kontrol “kimlik inşa eden” bir disiplinleştirici güç olarak belirir.
Cobb vd. (2001) post-endüstriyel toplumda örgütsel kontrolün azaldığı tezine bu yüzden itiraz eder. Kontrol eskiye göre azalmamış, yapısal olandan düşünsel olana doğru mevzi değiştirmiştir. Birinci bölümde değinilen kontrol biçimleri tanımına göre söylersek kontrol yapısal ve teknik olanın (Astley, 1985;
Burris, 1989) ötesine geçer. Artık örgüt yapısı, işlevsel bölümler, dikey hiyerarşi ya da teknoloji yerine daha başka teknikler devreye girer. Kontrol burada
doğrudan davranışı hedeflemek yerine davranışı doğuran düşünce, değer ve
inançları hedeflemektedir. Bürokratik örgütlerdeki bazı yapısal unsurlar kontrol
pratiğinin apaçık örnekleriydi. Mesela merkeziyetçilik yukardan aşağı otoriteyi
sağlıyordu. Uzmanlaşma tek tek astların örgütle ilgili bütüncül bir bakış açısı
kazanmasını engellediği gibi aynı zamanda bütünü görme şansına sahip olan
üstlerin güçlerini ve ayrıcalıklarını pekiştiriyordu. Standartlaşma ve biçimselleşme üstlerin tercihlerini prosedürlere dönüştürerek onların fiziksel olarak bulunmadığı zamanlarda bile kontrollerini sağlamış oluyordu. Kısacası yapı, liderliğin ikamesi olarak işlev görüyordu. Bürokrasinin etkinliğinin kaybolduğu hızlı
çevresel değişim koşullarında, ya da diğer adıyla post-endüstriyel dönemde,
kontrol alan değiştirir ve “düşünsel” alanlara yönelir. Bir başka ifadeyle astların
“kalbi ve aklı” kazanılmaya çalışılır; disiplin bedenden ruha oradan da zihne
geçer (Willmott, 1993; Clegg vd., 2006).
Bu yüzden kontrolün bu biçimleri daha çok “ılımlı” (soft) kontrol olarak tanımlanır. Doğrudan direktif yerine kültürün, normların ve güvenin rol aldığı
kontrol biçimidir (Raelin, 2010). Bu kontrol türünün çalışanlarda daha fala
özerklik ama paradoksal olarak aynı zamanda daha fazla konformizm yarattığı
görüşü ileri sürülür. “Kontrolün kadife eldiveni” (Jermier, 1998) olarak tanımlanan bu anlayışla çalışanın zihni ele geçirilmeye çalışılır; onun, sürekli yetkilendirildiğini düşünmesi sağlanır. Dil oyunuyla bu tür yetkilendirmeler bir il-
Yönetsel Kontrol ve Örgütsel Düzen: Michel Foucault ve Zygmunt Bauman Ekseninde Bir Tartışma
29
lüzyona dönüştürülür. Kontrol için “bağlılık” kavramı yerleştirilmeye çalışılır;
takım oyuncusu kavramıyla kişinin şikâyetsiz, rızayla rolünü yapması amaçlanır. Asıl hedefi performansa dönük davranışı artırmak olan kurum kültürünün,
bunu çalışana “yönetime katılma” mistifikasyonuyla sunması ılımlı kontrolün
görünüş biçimleridir.
Başka bir şekilde söylemek gerekirse bu yeni örgütsel formlarda kontrol
formal biçimlerden çıkarak normatif bir ideolojiye yerleşir. Özellikle esnek ve
takım bazlı örgüt formlarında ya da personeli güçlendirme gibi yönetim modellerinde kontrol işlevi yönetim kademesinden çalışanların bizzat kendilerine geçer. Çalışanlar, hep birlikte davranışlarını düzenleyen değerler setini belirleyerek, mesela vizyonda geçen değerleri esas alarak, kontrolü sağlarlar. Uzlaşılan
değerler çalışanların eylemlerine rehberlik eden bir söylem yaratır; değer, norm
ve kurallardan oluşan bu söylem örgütsel eylem açısından işlevsel hale gelir.
Böylece, ortaklaşa oluşturulan bu değerler ve bu söylem denetleyici bir güce
dönüşür. Bürokratik düzende yetki sadece üstün elindeyken bu kontrol biçiminde aynı değerleri paylaşan tüm örgüt üyeleri denetleme yetkisine sahiptir. Bu
haliyle Weber’in tanımladığı “demir kafes”in de ötesine geçen bir kontrol biçimi çıkar ortaya. Bürokratik kontrolde yöneticinin ya da patronun gözetiminde
olan çalışan takım temelli kontrolde tüm takım üyelerinin göz hapsine girer. Bu,
“demir kafes”in daha da daralması ve çalışanların daha sıkı bir şekilde denetlenmesiyle sonuçlanır (Barker, 2005: 213-236).
Diğer taraftan bir post-endüstriyel iş kolu olarak ortaya çıkan çağrı merkezleri gibi bazı örgüt formları yeni teknolojinin de etkisiyle iş yoğunluğunun bir
kontrol aracı olarak kullanıldığı disiplin kurumları şeklinde sivrilmiştir. Buralarda çalışanlar bir yandan teknolojik olarak sıkı bir şekilde kontrol ediliyor, diğer tarafından ancak Bilimsel Yönetim döneminde görülecek kadar sığ ve rutin
işleri yapıyorlar. Bu yüzden çağrı merkezleri iş yoğunlaşmasının (work intensification) en çarpıcı örneklerini temsil eder. Bu nedenle teknolojinin yoğun denetimini getiren bu kontrol kipinin egemen olduğu örgütler “elektronik panoptikon” olarak tanımlanmaktadır (Clegg - Hardy, 2006: 427). Çalışanların hiç boş
kalmadığı, robot otomatikliği içinde sürekli rutin işlem ve prosedürleri yürüttüğü ve çalışanın her söylediğinin kayıt altına alındığı bu kontrol biçimi klasik
dönemin rutinlere dayalı denetimine, elektronik gözetimi ilave eder. Diğer taraftan yukarıda da değinildiği gibi esneklik adı altında uygulanan yeniliklerin bazıları elektronik panoptikonun egemenlik alanını genişletmektedir. Ofise gelmenin serbest bırakıldığı bazı iş kollarında evden çalışma imkânları çalışanı daha
yoğun bir izlemeye maruz bırakmaktadır. Çalışanın özel yaşamını da kapsayan
bu kontrol biçimi çalışanı iş ortamında da bilişim teknolojisinin göz hapsine alarak elektronik izlemeyi yaygınlaştırmaktadır. Böylece doğrudan ya da ılımlı,
modern ya da post-endüstriyel olarak sınıflandırılan kontrol prensibi açısından
aynı espriyi taşımış oluyor.
30
Amme İdaresi Dergisi, Cilt 47 Sayı 2
Townley (1993), örgütsel bir işlev olarak ortaya çıkan insan kaynakları yönetiminin (İKY) görev alanı içindeki fonksiyonlarının buraya kadar bahsedilen
pek çok kontrol tekniğini potansiyel olarak taşıdığını ve bu fonksiyonların hem
Bauman’nın hem de Foucault’nun dikkat çektiği kontrol ve düzen araçlarına nasıl eklemlendiğini ilginç bir örnek olarak detaylı bir şekilde gösterir. İKY’nin
temel işlevleri arasında çalışanları sınıflandırmak ve bir skala boyunca hiyerarşik hale getirmek vardır. Burada işlerin yetenek, deneyim ya da sorumluluklarına göre sınıflandırılması ve kariyer basamağı içinde üretilmesi ya da kıdem esasına göre dizilmesi, Foucault’nun işaret ettiği sıralama (ayırma, ayrıştırma, sınıflandırma) mekanizmasının yansımalarıdır. Ücret yönetimi, iş değerleme, beceri envanteri, performans değerleme gibi diğer işlevler de bu tür ayrım ve sınıflandırmaları gerekli kılar. Bu şekilde işlerin sıralanması (ranking) çalışanların
düzenlenmesini sağlar. İşgücünün seçimine dönük testlerden diğer tüm testlere
kadar her şey ayrımları ve benzerlikleri ortaya koyacak araçlar olarak kullanır.
Bu benzerlik ve ayrımlar Bauman’nın (2007) işaret ettiği şekilde çalışanı gözlenebilir, ölçülebilir ve nicelleştirilebilir hale getirir. Sıralama pratiğini ele aldığımızda bunun boşlukları doldurduğu, beceri ve performansa göre bir hiyerarşi
oluşturduğu aşikardır; bu süreç her bir çalışanı diğerinden farklılaştırarak bilinir
hale getirir ve verilen ödül ve cezalarla çalışanı beklenilen davranış ve kalıba
zorlar. Bunun devamı zamana ve fiziksel mekâna ilişkin olan ayrımlardır. Mola
araları, çalışma saatleri gibi iş tanımıyla belirlenen kurallar zamansal denetimi;
çalışanın yerinin belirlenmesi, ona verilecek ekipmanın tanımlanması gibi hususlar ise mekana ilişkin kontrol pratikleri olarak karşımıza çıkar. Kontrolün
düzene dönük işlevinin nihai adımı endüstriyel bir özne yaratmaktır. Foucault,
bu noktada iki yoldan bahseder. Birincisi çalışanı bilimsel bilginin nesnesi haline getirmektir. Yapılan testler, sınavlar, kişinin kendisini ve kendisiyle diğerleri
arasındaki ilişkiyi kavramasını örgütteki pozisyonunun bilinmesini sağlar. Diğer
yöntem ise yukarda bahsedilen kendilik teknolojileri yöntemiyle çalışanın kendisiyle ilgili bir bilinç oluşturmasını sağlamaktır. Burada izlenen yöntemlerden
biri çalışanı kendisiyle ilgili itirafa davet etmektir. İşe başlarken yapılan görüşmeler, çalışırken edindiği skorların kendisine iletilerek görüşlerinin sorulması,
zayıf ve güçlü yönlerini anlatmasının istenmesi gibi pek çok görüşme pratiği çalışanın kendilik bilincini inşa ettiği bir “günah çıkarma seansına” döner. Oryantasyon döneminde örgütün değerleri ve kültürü çalışana aşılanırken Bauman’ın
(2003a, 2003b) bahçecilik metaforuyla açıklamaya çalıştığı şekilde çalışan bir
“kültürleşme sürecinden” geçer. İşlenmemiş halde gelen aday istenilen yönde
yetiştirilir. Kısacası birbirinden farkı pek çok adımıyla (seçme, atama, sosyalleştirme, performans değerleme, kariyer imkanları sunma vs.) insan kaynakları yönetiminin kontrole ve düzene hizmet eden pratiklerden oluştuğu görülür. Tüm
bunlar çalışanı disipline etmekle kalmaz normalleştirir (Townley, 1993).
Yönetsel Kontrol ve Örgütsel Düzen: Michel Foucault ve Zygmunt Bauman Ekseninde Bir Tartışma
31
Bu yüzden İKY’nin özellikle performans değerleme işlevi, çalışanı bilinebilir, hesaplanabilir ve yönetilebilir bir nesne haline getirmek için uygun bir gözetim ve denetim aracı olarak görülebilir (Townley, 2005; Findlay - Newton,
1998). Bauman’a göre (2003b) nicelleştirme yani bir topluluğu sayılara dönüştürme bariz bir düzenleme-düzeltme idealinin somutlaştırılmasıdır. Likert ölçeği, grafik ölçeği, kritik olaylar ölçeği gibi birçok değerleme aracı değerlemenin
panoptik gücüyle birleşir. Fakat değerleme denetimden daha fazla bir şeye dönüşmektedir. Performans değerlerine bağlı ödül ve ceza sistemi örgüt için
“normal” çalışanın tanımlanması demektir. Ancak ve ancak normal bir çalışan
ödüllendirilebilir, normal çalışan da örgütlerin hedefleri doğrultusunda performans sergileyen standart bireylerdir. Böylece ödül sisteminin aracı gibi görünen
performans değerleme bir şekilde normal ile marjinali ayıran ve marjinal olarak
tanımladığını normal olmaya zorlayan bir iktidar aracına dönüşür. Belirlenen
kotalara uygun satış yapamayan bir pazarlama görevlisinin örgütte işe devam
edebilmesi ya da terfi alabilmesi diğerleri gibi olmasına, fazladan çaba harcamasına, standartlara uymasına bağlıdır. Bu baskıyı üzerinde hisseden çalışanın
“normalleşmesi” beklenir. Diğer taraftan bu süreç sadece performans standartlarını gözlemeyi değil aynı zamanda sonuçların neden “öyle” olduğunu sorgulamayı içerir. Şu halde performans değerleme Bauman’ın (2006) yukarıda işaret
ettiği gibi değerleyicinin iktidarını pekiştiren, onu erişilmez ve mistikleştiren bir
otorite haline getirirken; değerleneni çözüp özneleştiren bir sürece dönüşür.
Çünkü bu soruya cevap vermek çalışanın öznesine, duygularına, endişelerine,
kimliğine, bilincine bakmayı gerektirir. Bunların cevabı ancak çalışana danışmanlık yaparak elde edilebilir ki bu da çalışanın “ruhunu” ele geçirmek demektir. Bu durumda danışmanlık ve performans değerleme, kişinin öznelliğiyle gösterdiği performans arasındaki ilişkiyi kurmanın doğrudan taktiği haline gelir.
Yani sadece çalışanın performansını gözlemeyi değil aynı zamanda onun arkadaşlarıyla, işiyle, yöneticisiyle, evdeki yaşamıyla, endişeleri ve istekleriyle ilgili
duygu ve düşüncelerine erişerek çalışanın neden beklenildiği kadar performans
göstermediğini ortaya koymaya çalışır. Bu durum, performansı değerlendiren
kişiyi yargıca dönüştürür. Bu, katılımı, hatta ortak olmayı mümkün kılan değerleme süreci, değerlemeyi yapan kişiyi her şeyi gören, bilen, rehberlik eden bir
“tanrı” gibi panoptik güce kavuşturur. Tıpkı Foucault’nun bahsettiği gibi güç
monarşik ya da anayasal kurumlarda değil bizzat disiplinleştirici, pastoral mikro
iktidar alanlarına kayar. Danışmanlık sırasında değerlemeyi yapan kişi değerlenenin duygu ve düşünceleri öğrenecek, onu dinleyecek ve onunla birlikte sorunları çözmeye çalışacaktır. Bu süreç her ikisi açısından da öğretici olacak; sadece
astın kendisi hakkında bir farkındalık geliştirmesini sağlamayacak ayrıca üstün
de kendisini tanıma ve diğerleri üzerindeki etkisini görme fırsatı sunacaktır. Ve
ayrıca bu süreç Foucault’nun biyo-iktidar alanları olarak tanımladığı psikiyatri
ve eğitim gibi bir işlev görecek; psikiyatrinin yaşam için “doğru” olanı, “tatmin
32
Amme İdaresi Dergisi, Cilt 47 Sayı 2
edilmesi gereken” ihtiyaçları keşfi gibi bu değerleme süreci de benzer bir öznellik yaratacak, değerlemeyi yapan kişi değerlenen için “doğruyu” “yetersizi”
gösterecektir (Townley, 2005; Findlay - Newton, 1998).
Son olarak parantez açılması gereken iki konuya da değinmek gerekir. Birincisi tüm kontrol pratiklerinde teknolojinin oynadığı rol, ikincisi de çalışanların
kontrol sürecine ilişkin rızasının üretilmesidir. Yukarda kısaca bahsedildiği gibi
teknoloji denetimin esas unsurlarından biridir ve örgütsel yaşam bunu oldukça
etkin kullanır. Bauman’ın dikkat çektiği ama asıl Foucault’nun tezlerinde “iktidar teknolojisi, iktidar teknikleri” kavramlarıyla yer alan teknoloji, kontrolün
sembolü olan “panoptikonun” ta kendisidir. Oysa Clegg ve Dunkerley (1980)
teknolojinin örgütsel kontroldeki rolünün uzun bir dönem küçümsendiğine işaret ederler. Teknoloji politik olarak nötr bir olgu gibi görülmüş ve çoğu zaman
teknoloji bilimsel ve ekonomik gelişmeyle birlikte düşünülmüştür. Oysa teknolojinin belli bir ideolojiye göre tasarlanması ya da bir ideolojiyi yansıtması
mümkündür. Bu noktada özellikle Dickson’un (1974) “endüstrileşme ideolojisi”
tanımı dikkat çekicidir. Ekonomik gelişmenin adımlarını meşrulaştıran, toplumu
operasyonel terimlerle açıklayan, toplumun ve bireyin özgürleşmesini baskılayan araçları normalleştiren bir ideolojidir bu. Örgüt içinde dönemden döneme
pek çok örneği görülse de ilk dönemlerdeki tipik örneği montaj hattıdır. Montaj
hattındaki farklı istasyonlar dikkate alındığında politik olarak çokça dile getirilen “böl ve yönet” metaforunun endüstride de kullanıldığı görülmektedir (Marglin, 1974). Montaj hattının bireyi hiç durmaksızın bandın hızına yetişmeye zorladığı bilinmektedir. Burada etkinlik ve verimlilik amacıyla eşleştirilen kitlesel
üretim, teknolojiyi değerden bağımsız hale getirir ve teknoloji politik olarak
nötrleştirilir. İlk dönemin montaj hattında da son dönemlerin bilişim teknolojisinde de, teknoloji sadece etkinliği artırmaya dönük bir faktör olarak ortaya
çıkmaz. Aynı zamanda denetim ve gözetimi kolaylaştırmak gibi rolleriyle ideolojik bir enstürmana dönüşür. Diğer taraftan teknoloji insan müdahalesini kısıtlayıp, merkezi rolün gücünü artırarak çalışanın direncine de imkân tanımamış
olur. Çalışanın fikrini, düşüncesini, yaratıcılığını dışlamayı olası hale getirerek
yönetime ya da patrona daha fazla güç ve alan bırakmış olur. Yani bazen teknoloji maksimum üretim yerine maksimum kontrole göre tasarlanabilir. Foucault’nun “iktidar teknikleri” ve “iktidar teknolojileri” kavramlarında teknolojiyle
iktidarı yan yana getirmesi bu noktada oldukça anlamlıdır. Bu yüzden Clegg
(1981) kontrolü daha çok üretim araçları ve üretim bilgisiyle ilişkilendirir.
Clegg, Marksist kuramı doğrularcasına, örgüt içi kontrol gücünün “üretim araçlarına sahiplik ve üretim bilgisine” bağlı olarak gerçekleştiği görüşündedir. Mesela, karmaşık teknolojik araçların üretiminden önce emeğe daha çok bağımlı
olan örgütteki kuralların, teknolojik yeniliklerin ortaya çıkmasından sonra değişeceğini ileri sürer.
Yönetsel Kontrol ve Örgütsel Düzen: Michel Foucault ve Zygmunt Bauman Ekseninde Bir Tartışma
33
İkinci olarak kontrol süreçlerine çalışanın nasıl razı edildiği ya da bir başka
deyimle çalışanların dirençlerinin nasıl engellendiğidir. Yukarıda bunlara yer
yer değinildi ama ayrı bir parantez içinde değerlendirilmesi yararlı olacaktır.
Eleştirel Kuram yazarlarının da sıkça dile getirdiği gibi yönetsel egemenliğin
devamlılığında çalışanı uysallaştıran “rızanın üretimi” denetim olgusunun bir
boyutu olarak ortaya çıkmaktadır. Gramsci’nin görüşlerini izleyen önermelerde
ileri sürülen şey, yönetimin, çalışanı uyumlu hale getiren bir takım tuzak stratejilerle baskınlığını devam ettirdiği yönündedir. Marksist ekolden gelen eleştirelcilerin sorduğu sorulardan biri kapitalist üretime hizmet etmesine rağmen niçin
birçok ülkede çalışanın muhalif tavırlar içinde olmadığıyla ilgiliydi. Bu noktada
Gramsci’nin (1971) görüşleri sorunun yanıtına rehberlik etmiştir. İş ortamının
ortaya çıkardığı en büyük sorunlardan biri olan yabancılaşmanın aşılmasında
yönetimin küçük oyunlar, seremoniler, iş dışı etkinlikler düzenlemesi, çalışanın
statükoya rıza göstermesinin bilinçli tuzakları olarak görülür. Benzer şekilde çalışanların doğrudan katılım yerine takımlara bölünmesi, kendi normlarını oluşturan ve birbirini denetleyen üyelerden oluşan bir bağlamın içine yerleştirilmesi,
farkında olmadan bulunduğu durumu içselleştiren çalışan profili yaratmak olarak yorumlanmıştır. Özellikle vurgulanan “çalışanın mutluluğu” adı altında
önerilen bir çok yönetim tekniği ya da uygulamasının, çalışanı işletmeye daha
çok bağlayan, içinde bulunduğu durumu kanıksar hale getiren bir yol olarak ortaya çıktığı yönündedir (Clegg vd., 2006: 279-280; Gramsci, 1971). Bauman’ın
(2007) bahsettiği gibi “emre itaatin, sadakatin” etik ilke olarak yerleştirilmesi;
ya da yönetimci emellere hizmet etmesine rağmen “takım oyuncusu” gibi kavramlarla inşa edilmiş bir dilin çalışanı örgütle bütünleştirme çabaları (Foucault,
1992; Parker, 2002) rızayı üreten farklı stratejilerdir. Bu dil yukarıda da değinildiği gibi çalışanın hoşnutsuzluğunu kendi yetersizlikleri ve başarısızlıkları ile
ilişkilendiren bir argümanı sıkça kullanır. Çalışanın düşük maaşının ya da terfi
alamamasının sebebini kendi yetersizliğinde, sıkı denetime tabi tutulmasını ve
gerektiğinde işten atılmasını kendi “uyumsuzluğunda” arayacak bir kendilik algısı oluşturmak için iktidarcı bir söyleme başvurulur. İş ortamını eğlenceli hale
getirmek, örgütle çalışan arasında duygusal bağlar inşa etmek (biz bir aileyiz
söylemi), çalışanı farklı şekillerde ödüllendirmek, onu sıkı bir rekabetle oyalamak, onun nesneleşmesini kamufle eden, hoşnutsuzluğunun sebebini ve sorumluluğunu “kendinde” aratan söylemleri üretmek (çalışanın mutluluğu, demokratik yönetim, vs.) suretiyle çalışanın disiplin sürecinin uyumlu bir parçası haline
getirildiği kabul edilir.
Foucault ve Bauman’a göre disiplinci iktidarın amacı düzenin devamlılığını
sağlayacak “uysal bireyler” yaratmaktır. Geçmişten bugüne farklı teknikler geliştirmeyi başarmış olan örgütler bu yolda önemli bir rol üstlenir. Çalışanın
kontrolü ve uyumcu davranışı zorlayıcı, normatif (değerler) ya da ekonomik
yaptırımlarla sağlanabilmektedir (Sewell - Wilkinson, 1992). İktidar pratikleri-
34
Amme İdaresi Dergisi, Cilt 47 Sayı 2
nin ilk uygulayıcısı sayılan Taylorist yönetimin ve onu takip eden diğer klasikçilerin hiyerarşik hale getirme, işlevlere ayırma, amirlik yapma, rutinleştirme,
formalleştirme, mekanikleştirme ve yasallaştırma gibi daha çok bedeni merkeze
alan teknikleri, çalışanın davranışını denetlemeye dönük kişisel, bürokratik,
teknik ve yapısal gözetim araçları olarak işlev görmüştür (Clegg, 1989, 1998;
Clegg vd., 2006). Davranışçı dönemin informal örgüt yaklaşımında ifadesini
bulan danışmanlık, iş genişletme, sosyal değerler ve birliktelik ruhu gibi araçlar
düzenleyici disiplinin araçları olmuştur. Son dönemlerde kurum kültürü, esneklik, katılımcılık, takımdaşlık gibi söylemsel araçlarla gelişen normatif yönlü
teknikler ise çalışanın daha çok aklını ve duygularını denetim altına almaya yönelmiştir. Klasik dönemin parça başı ücretlendirme stratejileri ile son dönemin
kariyer ve rekabet vurgusu da daha çok ekonomik güdülerle beslenen kendilik
tasarımlarını teşvik etmiştir. Ne var ki yönetim tekniğinin değişmesi iktidar tekniğini değiştirse de özünü değiştirmemiştir. Amaç hep çalışanı düzenin disiplinli bir parçası kılmak olmuştur.
Başka bir ifadeyle yönetsel kontrolün birey üzerindeki iktidarının hedefi çalışanı normalleştirmek olmuştur. Normal olmak demek Foucault’nun normalleştirici kurumları açıklarken başvurduğu ve onunla pek çok noktada aynı şeyleri dile getiren Bauman’ın ifade ettiği gibi “fabrika işine uygun olmak demektir”
(Bauman, 2001: 148). Çalışan örgüt içinde tasarlanan üretim düzeninin uysal bir
uygulayıcısı olduğu sürece normal kabul edilir. Buna rağmen yönetsel iktidarlar
düzenin devamlılığı için kontrolü yönetimin kanıksanmış bir işlevi olarak sürdürmeye devam edecektir. Belirsizliği ve kaosu birincil endişesi olarak algılayan modern iktidar için kontrol, rasyonalitenin ayrılmaz bir parçasıdır.
SONUÇ
Örgütsel kontrol ile ilgili yapılan klasik çalışmaların çoğu örgüte ilişkin yetersizlikleri tanımlama ve azaltma konusuyla ilgilenmiştir. İşlevsel olarak örgütün etkinliğini artırmaya dönük “en iyi yol” çözümleri önerilmiştir (Coombs
vd., 1992). Son dönemlerde sesi daha çok duyulan eleştirel yaklaşımlar ise ana
akım yaklaşımların örgütün çıkarlarını merkeze alan yaklaşımlarının tersine
kontrolü bir baskı mekanizması ve bir kendilik üretim süreci olarak yorumlamışlardır. Aldrich’in (1999) “örgütsel toplumun yükselişini, örgütler tarafından
bastırılmış ve köleleştirilmiş insanların tarihsel bir kaydı” olarak görmesi bu
yaklaşımın aşırı bir yorumu olarak okunabilir. Bu yaklaşım, örgüt yerine çalışanın ve ast durumunda olanın durumuna odaklanırken; düzen, disiplin, kesinlik
kaygısı ve güç asimetrisi gibi kavramlarla iktidarın birey üzerindeki denetim
tekniklerini ve bunların etkilerini incelemiştir. Bu noktada Foucault ve Bauman
modernliğin iktidar biçimlerine ilişkin görüşleriyle ilgi çekici iki düşünür olarak
karşımıza çıkmaktadır.
Her ikisinin çözümlemelerinin de çıkış noktası modernliğin düzen oluşturma
konusundaki eğilimidir. Bauman bunu daha çok Aydınlanma ile filizlenen ve
Yönetsel Kontrol ve Örgütsel Düzen: Michel Foucault ve Zygmunt Bauman Ekseninde Bir Tartışma
35
modernlikle zirvesine ulaşan belirsizlik korkusuna bağlar ve modernliğin rasyonel görünmeyen hiçbir şeye tahammül edemediğini dile getirir. Modern akıl,
Skolastik Çağın aksine hiçbir şeyi karanlıkta bırakmak istememekte bu yüzden
de her şeyi denetim altına almayı planlamaktadır. Foucault da benzer şekilde
modernliğin yeni bazı tahakküm biçimleri yarattığını ve bu tahakküm biçimlerinin akılcılığın dışında kalanları normalleştirmeyi hedeflediğini iddia eder. Her
ikisi açısından da düzeni sağlamak normatif olanı belirlemek ve ona uymayan
her şeyi sınıflamak, ayırmak ve çeşitli tekniklerle “uygun” hale getirmek demektir. Bu noktada Foucault’nun düzen ve iktidarı açıklarken kullandığı anahtar
kavram “pastoral iktidar”dır. Bauman ise bunu “bahçıvanlık” ile açıklar. Her
ikisinin de kullandığı kavramların benzerlik içermesi dikkat çekicidir. İkisi de
açıklamalarını doğayla kurulan bir analojiye dayandırır.
Foucault’nun pastoral iktidar metaforuyla işaret ettiği, bir çobanın sürüsünü
gözetip kollamasına benzer bir iktidar biçimdir. Pastoral iktidarın asıl figürü çobandır ve çobanın rolü sürüsünü bir araya toplamak, onlara yol göstermek ve
sürünün selametini sağlamaktır. Bu yüzden onları sürekli gözetler, her biriyle
ayrı ayrı ilgilenir ve onları tanır. İktidar sahibi yani çoban, herkesin yaşamını
güvence altına alma, yaşamın devamlılığını ve düzeyinin yükselmesini sağlama
gibi önemli rolleri üstlenir. Hastalıklardan koruma (hastane), yönlendirme (aile,
iş, okul), çoğalmayı sağlama (cinsellik, tıp), pastoral iktidarın bedene nüfuz
eden pratikleridir. Foucault, modern bir bireyselleştirici olarak pastoral iktidarın
aniden tüm toplumsal bünyeye yayıldığı ve birçok kurumda destek bulduğu görüşündedir (Foucault, 2005b: 25-70). Bauman da bahçıvanlık metaforuyla benzer bir iktidar biçimine işaret eder. Bahçıvanlık her şeyden önce bir “kültürleştirme” pratiğidir. Kültürleştirme bir bahçecilik terimidir ve bir disipline göre yetiştirmeyi gerektirir. Bauman’a göre modernlik boyunca düzen kurumları bir
kültürleştirme hareketine girişmiş, bahçenin yani düzenin devamı için bahçıvan
gibi çalışmıştır. Toprağın işlenmesi, sınırlarının çizilmesi, bitkilerin bahçıvanın
belirlediği şekilde yetiştirilmesi, bahçeye zarar veren otların ayrılması gibi
adımların tamamı modern iktidarın düzenleştirme çabasını temsil etmektedir.
Foucault, genel ve makro iktidar mekanizmaları yerine yerel ve mikro iktidar
biçimlerine yönelmiş (Best - Kellner, 1998; Touraine, 2002) pastoral iktidarın
toplumsal yapının mikro kanallarına yayıldığını ileri sürmüştür. Bauman’ın da
düzenin kurumları olarak tanımladığı bu kurumlarda düzenin devamlılığına yönelik iktidar biçimleri yeşermiştir. Bu kurumlardan biri olan örgütler, Foucault’nun iddiasına göre, kurulmuş iktidarın hedefleri doğrultusunda hem bedeni
hem de ruhu terbiye edecek yolları aramıştır. Bu yüzden Foucault, öznenin kurucu bir bilinç olmaktan ziyade bu iktidar kurumları içinde inşa edildiğini ileri
sürmüştür.
Foucault bedenin denetimi için disiplinci iktidarın, ruhun ve aklın denetimi
içinde biyo-iktidarın modernlik boyunca işlevselleştiği görüşündedir. Klasik
36
Amme İdaresi Dergisi, Cilt 47 Sayı 2
Yönetim dönemindeki mühendis odaklı denetim ve gözetim tarzı, bedeni kuşatırken Davranışçı ve Post-endüstriyel dönemde ortaya çıkan yaklaşımlar daha
çok ruhu ve aklı ele geçirmeye çalışmıştır. Bu, sonraki dönemlerde bedensel disiplinin göz ardı edilmesini iddia etmekten çok doğrudan ve teknolojik denetimin yerine kendilik denetimlerinin daha yaygın hale geldiğine işaret etmek olarak görülmelidir. Yukarıda da ifade edildiği gibi disiplinci iktidar ile biyoiktidar çoğu zaman iç içe girmiş ve birlikte varolmuştur. Mesela Klasik Dönemdeki zaman-hareket etütleri ya da montaj hattı gibi yeni teknolojiler daha çok
bedeni hedeflerken parça başı ücret sistemi ya da Ford’un ahlaki ilkeleri rehber
edinen işgücü planlaması kendilik teknikerlinin birer yansıması olarak ortaya
çıkmıştır. Beden disipline edilirken; iktidarın denetimi ürettiği söylemlerle bunu
bir bütün olarak öznenin yeni baştan inşasına doğru genişletmiştir.
Bauman, tüm bu çabaları bahçeciliğin “düzeltme operasyonları” olarak görmüştür. Örgüt içindeki işlevsel ayrımlar, performansa dayalı sınıflamalar, terfi
ve ücret sistemleri, oryantasyon çabaları düzenin arzuladığı uyumlu özneyi yaratma çabaları olarak yorumlanmıştır. Bauman’ın belirttiği gibi bedene dayatılan rutinler ve standartlar, çalışanı kendi alanına hapseden işlevsel uzmanlık, ahlak ilkeleri haline getirilen kural ve prosedürler bahçıvanlık rolü oynayan yönetimin yetiştirme teknikleri haline gelir. Bunun yanında yönetimin, tıpkı başka
disiplinlerin, tıp, psikiyatri, hukuk gibi alanların hastalıklı ile sağlıklıyı iyi ile
kötüyü ayırması gibi ideal çalışanı tanımlayan söylemler üretmesi çalışanda iktidarın arzuladığı bilinci yaratmaktadır. Kurallara uyan ahlaklı çalışan, iyi bir
takım üyesi, “ailenin bir ferdi”, iş ortamına ve arkadaşlarına duyarlı bir insan,
rekabetçi ve başarılı bir kişilik, ayın elemanı gibi söylemsel araçların birer ideal
haline gelerek karşıtını olumsuzlaması Foucault’nun bahsettiği gibi bireyi normatif olanı kabule zorlayacaktır. Böylece çalışan kendiliğini disipline sokacak
ve arzu edildiği gibi biçimlendirecektir.
Görüldüğü gibi hem Bauman’ın hem de Foucault’nun görüşleri, ana akım
yönetimci söylemin örgütsel etkinliğe odaklı dilini yapısöküme uğratma, her
yönetsel pratiğin ve söylemin bir iktidar ve özneleştirme biçimine tekabül ettiğini ortaya koyma potansiyeline sahip görünmektedir. En masum ve kabul edilebilir gibi görünen “biz bir aileyiz” gibi söylemlerde bile bedenin ve ruhun tasarımını hedefleyen bir iktidar kipinin, dil ile yeniden üretilişine tanık oluruz.
Bu noktada Foucault’nun disiplinci iktidar ve biyo-iktidar kavramları yeni perspektifler kazandırır.
Bauman, Foucault’dan farklı olarak düzen olgusu açısından postmodern dönemi de mercek altına almıştır. Ona göre postmodern dönem modern dönemin
üretim üzerinden gerçekleştirdiği özneleştirme pratiğini tüketim üzerinden gerçekleştirmektedir. Bu yüzden de panoptik denetim artık biçim değiştirmiştir.
Bauman, tüketimin, reklamın, pazarlamanın yeni bahçeciliğin rehberleri olduğu
görüşündedir. Ona göre artık “…zorlamanın yerini teşvik alıyor, davranış ka-
Yönetsel Kontrol ve Örgütsel Düzen: Michel Foucault ve Zygmunt Bauman Ekseninde Bir Tartışma
37
lıplarının zorla dayatılmasının yerini ayartma, davranışın denetlenmesinin yerini
halkla ilişkiler ile reklamcılık, normatif düzenlemenin yerini de yeni ihtiyaçların
ve arzuların uyandırılması alıyor” (Bauman, 2010: 46). Bu yüzden postmodern
dönem bireyi gözetlemek yerine ona gözetleyip örnek alacağı, kendini ona göre
şekillendireceği rol modelleri sunar. Böylece birey kendi üzerine dikilen gözlerin değil, bakışları hayranlıkla kendi üzerine çeken imajların denetimi altındadır. “Rekabetçi bir satış elemanı” olmak ya da “geleceğin CEO’su” olma potansiyeli taşımak gibi sıfatlar her şeyden önce o imajın dayattığı bir özneleşmeyi
getirir. Bauman, bunu Panoptikonun yerini Sinoptikonun alması olarak yorumlar. Sinoptikon, çoğunluğu azınlığa hayranlıkla bakmaya cezbeden bir tür kendin-yap Panoptikon’u, çok daha etkili ve ekonomik bir kontrol aracıdır. (Bauman, 2000b: 133). Foucault doğrudan postmodernlik adı altında ele almasa da
onun ruha dönük iktidar söylemleri analizi ile bu yeni denetim teknikleri arasında bir benzeşme vardır.
Sonuç olarak, her iki düşünürün de görüş ve çözümlemeleriyle örgüt içi süreçlere ve yönetsel pratiklere farklı bir pencereden bakma ve onları yepyeni bir
anlayışla yorumlama imkanı sunduğunu söyleyebiliriz. Ana akım yönetim yaklaşımlarının fonksiyonel bakış açısı karşısında bu tür eleştirel tonlar taşıyan
yaklaşımların örgüt içinde ihmal edilen, üzerinde durulmayan, göz ardı edilen
olgulara dönük tartışma platformu yarattığı ve yeni bakış açıları kazandırdığı
söylenebilir. “Panoptik kurumların” etkinliğini, düzeni, disiplini sorgulayan
yaklaşımların yanında; “iktidarın gözünün” hedefindeki özneye odaklanan yaklaşımlar için bu iki düşünürün ilham verici bakış açıları sunduğu ortadadır.
KAYNAKÇA
Abrahamson, Eric (1997), “The Emergence And Prevalence Of Employee Management
Rhetorics: The Effects Of Long Waves, Labor Unions And Turnover, 1875 to
1992”, Academy of Management Journal, Vol. 40 No. 3, s. 491-533.
Aldrich, Howard E. (1999), Organizations Evolving, Sage, London.
Alvesson, Mats - Wilmott, Hugh (1992), Critical Management Studies, Sage, London.
Alvesson, Mats - Deetz, Stanley (2000), Doing Critical Management Research, Sage,
London.
Alvesson, Mats - Willmott, Hugh (2001), Making Sense of Management: A Critical Introduction, Sage, London.
Alvesson, Mats - Willmott, Hugh (2002), “Identity Regulation As Organizational Control: Producing The Appropriate İndividual” Journal of Management Studies, Vol.39,
s. 619-644.
Alvesson, Mats - Willmott, Hugh (2003), Studying Management Critically, Sage,
London.
Alvesson, Mats (2004), Knowledge Work And Knowledge-İntensive Firms, Oxford University Press, Oxford.
38
Amme İdaresi Dergisi, Cilt 47 Sayı 2
Alvesson, Mats - Deetz, Stanley A. (2006), “Critical Theory and Postmodernism Approaches to Organizational Studies”, S. Clegg, C. Hardy, T.B. Lawrence, W.R. Nord
(Ed.), The Sage Handbook of Organization Studies, Sage, London, s. 255-283.
Anthony, P.D. (2005), “Management Ideology”, Christopher Grey-Hugh Willmott
(Ed.), Critical Management Studies: A Reader, Oxford University Press, Oxford,
s.21-28.
Astley, W. Graham (1985), “Organizational Size and Bureaucratic Structure”, Organization Studies, Vol. 6/3, s.201-228.
Baritz, Loren (2005), “The Servants of Power”, Christopher Grey-Hugh Willmott (Ed.),
Critical Management Studies: A Reader, Oxford University Press, Oxford, s.29-45.
Barker, James R. (2005), “Tightening the Iron Cage: Concertive Control in SelfManaging Teams”, Christopher Grey-Hugh Willmott (Ed.), Critical Management
Studies: A Reader, Oxford University Press, Oxford, s.209-243.
Barley, Stpehen R. - Kunda, Gideon (1992), “Design and Devotion: Surges Of Rational
And Normative İdeologies of Control in Managerial Discourse”, Administrative Science Quarterly, Vol. 37, s. 363-99.
Bauman, Zygmunt (2000a), Ölümlülük, Ölümsüzlük ve Diğer Hayat Stratejileri,
(Çev.Nurgül Demirdöven), Ayrıntı, İstanbul.
Bauman, Zygmunt (2000b), Siyaset Arayışı, (Çev. Tuncay Birkan), Ayrıntı, İstanbul.
Bauman, Zygmunt (2001), Parçalanmış Hayatlar, (Çev. İsmail Türkmen), Ayrıntı,
İstanbul.
Bauman, Zygmunt (2003a), Modernlik ve Müphemlik, (Çev. İsmail Türkmen), Ayrıntı,
İstanbul.
Bauman, Zygmunt (2003b), Yasa Koyucular ile Yorumcular, (Çev. Kemal Atakay), Metis, İstanbul.
Bauman, Zygmunt (2005), Bireyselleşmiş Toplum, (Çev. Yavuz Alogan), Ayrıntı,
İstanbul.
Bauman, Zygmunt (2006), Küreselleşme, (Çev. Abdullah Yılmaz), Ayrıntı, İstanbul.
Bauman, Zygmunt (2007), Modernite ve Holocaust, (Çev. Süha Sertabiboğlu), Versus,
İstanbul.
Bauman, Zygmunt (2010), Etiğin Tüketiciler Dünyasında Bir Şansı Var Mı?,
(Çev. F. Çoban-İ. Kantarcı) De Ki Yay., Ankara.
Best, Steven - Kellner, Douglas (1998), Postmodern Teori: Eleştirel Soruşturmalar,
(Çev. Mehmet Küçük), Ayrıntı, İstanbul.
Blau, Peter M. - Schoenherr, Richard S. (1971), The Structure Of Organizations, Basic
Books, New York.
Buğra, Ayşe (2013) Kapitalizm, Yoksulluk ve Türkiye’de Sosyal Politika, İletişim Yayınları, İstanbul.
Burns, Tom - Stalker, G.M. (1961) The Management of Innovation, Tavistock, London.
Burrell, Gibson - Morgan, Gareth (1979) Sociological Paradigms and Organizasational
Analysis, Ashgate, London.
Burris, Beverly H. (1989), “Technocratic Organization and Control”, Organization Studies, Vol. 10/1, s. 1-22.
Casey, Catherine (1995), Work, Self and Society, Routledge, London.
Yönetsel Kontrol ve Örgütsel Düzen: Michel Foucault ve Zygmunt Bauman Ekseninde Bir Tartışma
39
Clegg, Stewart (1978), Power, Rule and Domination, Routledge, London.
Clegg, Stewart R.- Dunkerley, David (1980), Organization, Class and Control, London,
Routledge and Kegan Paul.
Clegg, Stewart R. (1981), “Organization and Control”, Administrative Science Quarterly, Vol. 26, No.4, s. 545-562.
Clegg, Stewart R. (1989), “Radical Revisions: Power, Discipline and Organizations”,
Organization Studies, Vol.10/1: 97-115.
Clegg, Stewart (1998), “Foucault, Power and Organizations”, Alan McKinlay ve Ken
Starkey (Ed.), Foucault, Management and Organizaiton Theory: From Panopticon
to Technologies of Self, Sage, London, s.27-48.
Clegg, Stewart R. - Courpasson, David - Phillips, Nelson (2006), Power and Organizations, London, Sage.
Clegg Stewart R.- Hardy, Cythia (2006) “Representation and Reflexivity”, Stewart R.
Clegg-Cythia Hard-Thomas B. Lawrence-Walter R. Nord (Ed.), The Sage Handbook
of Organization Studies, Sage, London, s.425-444.
Clegg, Stewart R.-Hard, Cythia-Lawrence, Thomas B.- Nord, Walter R. (2006.), The
Sage Handbook of Organization Studies, Sage, London.
Cobb, Anthony T. – Stephens, Carroll - Watson, George (2001), “Beyond structure: The
role of social accounts in implementing ideal control”, Human Relations,
Vol. 54/9, s. 1123-1153.
Coombs, Rod – Knights, David – Willmott, Hugh C. (1992), “Culture, Control and
Ceompetititon: Towards a Conceptual Framework fort he Study of Information
Technology in Organizations”, Organization Studies, Vol. 13/1, s. 51-72.
Cravens, Dawid W. - Lassk, Felicia G. - Low, George S. - Marshall, Greg W. Moncrief, William C. (2004), “Formal and İnformal Management Combinations İn
Sales Organizations: The İmpact On Salesperson Concequences”, Journal of Business Research, Vol. 57, s. 241-248.
Croizer, Michel (1964), The Bureaucratic Phenomenon, Tavistock, London.
Cyert, Richard M.- March, James G. (1963), A Behavioral Theory of the Firm, WileyBlackwell.
Daft, Richard (2000), Management, Dryden Press, Orlando.
Daft, Richard L. (1998), Organization Theory and Design, South-Western, Ohio.
Dahl, Robert A. (1972), Polyarchy: Participation and Opposition, Yale University
Press.
Deetz, Stanley (1992), “Disciplinary Power in the Modern Corporation”, Mats Alvesson-Hugh Willmott (Ed.), Critical Management Studies, Sage, London, s.21-45.
Dickson, David (1974), “Technology and the Construction of Social Reality”, Radical
Science Journal, Vol.1, 29-50.
Edwards, Richard (1979), Contested terrain: The transformation of the workplace in the
twentieth century, Basic Books, New York.
Eisenhardt, Kathleen M. (1985), “Control: Organizational and Economic Approaches”
Management Science, Vol. 31, No. 2, s. 134-149
Findlay, Patricia - Newton, Tim (1998), “Re-framing Foucault: The Case of Performance Appraisal”, Alan McKinlay ve Ken Starkey (Ed.), Foucault, Management and
40
Amme İdaresi Dergisi, Cilt 47 Sayı 2
Organizaiton Theory: From Panopticon to Technologies of Self, Sage, London,
s.211-229.
Flamholtz, Eric G. - T. K. Das - Tsui, Anne S. (1985), "Toward an Integrative Framework of Organizational Control," Accounting Organizations and Society,
Vol.10/1, s. 35-50.
Foucault, Michel (1992), Hapishanenin Doğuşu, (Çev. Mehmet Ali Kılıçbay), İmge,
Ankara.
Foucault, Michel (1999), Bilginin Arkeolojisi, (Çev. Veli Urhan), Birey, İstanbul.
Foucault, Michel (2000), Deliliğin Tarihi, (Çev. Mehmet Ali Kılıçbay), İmge, Ankara.
Foucault, Michel (2003a), İktidarın Gözü, (Çev. Işık Ergüden), Ayrıntı, İstanbul.
Foucault, Michel (2003b), Toplumu Savunmak Gerekir, (Çev. Şehsuvar Aktaş), YKY,
İstanbul.
Foucault, Michel (2005a), Büyük Kapatılma, (Çev.Ferda Keskin-Işık Ergüden), Ayrıntı,
İstanbul.
Foucault, Michel (2005b), Özne ve İktidar, (Çev.Ferda Keskin-Işık Ergüden), Ayrıntı,
İstanbul.
Foucault, Michel (2006), Kelimler ve Şeyler, (Çev. Mehmet Ali Kılıçbay), İmge,
Ankara.
Foucault, Michel (2011) Bu Bir Pipo Değildir, (Çev. Selahattin Hilav ), Yapı Kredi
Yayınları, İstanbul.
Fournier, Valerie - Grey, Chris (2000), “At the Critical Moment: Conditions and Prospects for Critical Management Studies”, Human Relations, Vol. 53 No. 1, s. 7-32.
Garrety, Karin Helen (2008), “Organizational Control and the Self: Critiques and Normative Expectations”, Journal of Business Ethics, Vol.82, s. 93-106.
Giddens, Anthony (1998), Modernliğin Sonuçları, (Çev. Ersin Kuşdil), Ayrıntı,
İstanbul.
Goffman, Erving (1959), The Presentation of Self in Everyday Life, Penguin Books,
Middlesex.
Gramsci, Antonio (1971), From the Prison Notebooks, Lawrence and Wishart, London.
Harre´, Rom (1998), The Singular Self: An Introduction to the Psychology of Personhood, Sage, London.
Harvey, David (2003), Postmodernliğin Durumu, (Çev. Sungur Savran), Metis,
İstanbul.
Henderson, John C. - Lee, Soonchul (1992) “Managing I/S Design Teams: A Control
Theories Perspective”, Management Science, Vol. 38, No. 6, s. 757-777.
Ilcan, Suzan (2006), “Global Governing Organizations : Order-Building and Waste Management”, Current Sociology, Vol. 54, s. 851-872.
Jackson, Norman - Carter, Pippa (1998), “Labour as Dressage”, Alan McKinlay ve Ken
Starkey (Ed.), Foucault, Management and Organizaiton Theory: From Panopticon
to Technologies of Self, Sage, London, s. 49-64.
Jermier, John M. (1998), “Introduction: Critical Perspectives on Organizational Control” Administrative Science Quarterly, Vol. 43, s. 235-256.
Kelemen, Mihaela - Rumens, Nick (2008), An Introduction to Critical Management Research, Sage, London.
Yönetsel Kontrol ve Örgütsel Düzen: Michel Foucault ve Zygmunt Bauman Ekseninde Bir Tartışma
41
Keskin, Ferda (2005a), “Büyük Kapatılma: Önsöz”, İçinde M. Foucault (2005) Büyük
Kapatılma, (Çev. I. Ergüden ve F. Keskin), Ayrıntı, İstanbul.
Keskin, Ferda (2005b), “Özne ve İktidar: Önsöz” İçinde M. Foucault (2005) Özne ve İktidar, (Çev. I. Ergüden-O.Akınhay), Ayrıntı, İstanbul.
Leflaive, Xavier (1996), “Organizations as Structures of Domination”, Organization
Studies, Vol.17/1, s. 23-47.
Marglin, S.A. (1974), “What Do Bosses Do?- The Origins and Functions of Hierarchy
in Capitalist Production”, Review of Radical Political Economics, Vol.6, s. 60-112.
Mead, George Herbert (1934), Mind, Self and Society: From the Standpoint of a Social
Behaviourist, Chicago University Press.
Milham, Spencer - Bullock, Roger - Cherret, Paul Francis (1972), “Social Control in
Organizations”, The British Journal of Sociology, Vol. 23, No. 4, s. 406-421
Mills, C. Wright (2005), “Power Elite”, Christopher Grey-Hugh Willmott (Ed.), Critical
Management Studies: A Reader, Oxford University Press, Oxford, s.50-59.
Munro, Rolland (1999), “The Cultural Performance of Control”, Organization Studies
Vol.20, s. 619-640.
Ogbor, John O. (2001), “Critical theory and the hegemony of corporate culture,” Journal of Organizational Change Management; Vol. 14, No.6, s. 590-608.
Ouchi, William G. (1977), “The Relationship between Organizational Structure and Organizational Control,” Administrative Science Quarterly, Vol. 22/1, s. 95-113.
Ouchi, William G. (1979), “A Conceptual Framework for the Design of Organizational
Control Mechanisms”, Management Science, Vol. 25, s. 833-848.
Parker, Martin (2002), Against Management: Organizaiton in the Age of Managerialism, Blackwell, London.
Perrow, Charles (1967), “A Framework for the Comperative Analysis of Organizations”, American Sociological Review, Vol. 32, s. 194-208.
Perrow, Charles (1970), Organizational Analysis, Belmont, California.
Poloma, Margeret M. (2007), Çağdaş Sosyoloji Kuramları, (Çev. H. Erbaş), EOS,
Ankara.
Raelin, Joseph A. (2010), “The End of Managerial Control?”, Group and Organization
Management, Vol. 36, s. 135-160.
Reed, Michael I. (1992), The Sociology of Organizations, Harvester, London.
Ritzer, George (1997), Postmodern Social Theory, McGraw-Hill.
Robertson, Maxine - Swan, Jacky (2003), “‘Control-What Control?’ Culture and Ambiguity within a Knowledge İntensive Firm”, Journal of Management Studies, Vol. 40,
s. 831-858.
Rosenau, Pauline Marie (2004), Post-modernizm ve Toplum Bilimleri, (Çev. Tuncay
Birkan), Bilim ve Sanat, Ankara.
Sarup, Madan (2004), Post-yapısalcılık ve Postmodernizm, (Çev. Abdülbaki Güçlü), Bilim ve Sanat, Ankara.
Savage, Mike (1998), “Discipline, Surveillance and ‘Career’: Employment on the Great
Western Rilaway 1833-1914”, Alan McKinlay ve Ken Starkey (Ed.), Foucault, Management and Organizaiton Theory: From Panopticon to Technologies of Self, Sage, London, s. 61-92.
42
Amme İdaresi Dergisi, Cilt 47 Sayı 2
Schiel, Tilman (2005), “Modernity, Ambivalance and the Gardening State”, Thesis Eleven, Vol.83, s.78-89.
Schwartz, H. S. (1987), “On the Psychodynamics of Organizational Totalitarianism”,
Journal of Management, Vol. 13/1, s. 41–54.
Sewell, Graham - Wilkinson, Barry (1992), “ ‘Someone to Watch Over Me’: Surveillance, Dsicipline and the Just-in-Time Labor Process”, Sociology, Vol.26/2,
s. 271-289.
Smelser, Neil J. (1998), “The Rational and the Ambivalent in the Social Sciences: 1997
Presidential Adress”, American Sociological Review, Vol. 63, No.1, s.1-16.
Steffy, Brian D. – Grimes, Andrew J. (1992) “Personel/Organizational Psychology: A
Critique of the Discipline”, Mats Alvesson-Hugh Willmott (Ed.), Critical Management Studies, Sage, London, s.181-201.
Sthyre, Alexander (2008), “Management Control in Bureaucratic and Post-bureaucratic
Organizations: A Lacanian Perspective”, Group and Organization Management,
Vol.33, s. 635-656.
Şaylan, Gencay (2006), Postmodernizm, İmge, Ankara.
Tekelioğlu, Orhan (2003), Foucault Sosyolojisi, Alfa, Bursa.
Thompson, James (1967), Organizations in Action, McGraw-Hill, New York.
Thompson, Lyke - Sarbaugh-McCall, Marjorie - Norris, Donald F. (1989), “The Social
Impacts of Computing: Control in Organizations”, Social Science Computer Review
Vol. 7, s. 407-417.
Touraine, Alan (2002), Modernliğin Eleştirisi, (Çev. Hülya Tufan), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.
Townley, Barbara (1993), “Foucault, Power/Knowledge, and Its Relevance for Human
Resource Management”, Academy of Management Review, Vol. 18, No. 3,
s. 518-545.
Townley, Barbara (2005), “Performans Appraisal and the Emergence of Management”,
Christopher Grey-Hugh Willmott (Ed.), Critical Management Studies: A Reader,
Oxford University Press, Oxford, s.304-323.
Urhan, Veli (2010), Foucault, Say Yayınları, İstanbul.
Urry, John (1999), Mekanları Tüketmek, (Çev. Rahmi G. Öğdül), Ayrıntı, İstanbul.
Weber, Max (1995), Toplumsal ve Ekonomik Örgütlenme Kuramı, (Çev. Ö. Ozankaya),
İmge, Ankara.
Willmott, Hugh (1993), “Strength is ignorance; slavery is freedom: Managing culture in
modern organizations”, Journal of Management Studies, Vol.30, s. 515–552.
Woodward, Joan (1965), Industrial Organizations: Theory and Practice, Oxford
University Press, London.
Download

Yönetsel Kontrol ve Örgütsel Düzen: Michel Foucault ve