CARL GUSTAV JUNG
(Analitik Psikoloji)

Doğduğumuz dünya çok acımasız, ama aynı
zamanda ilahi bir güzelliği var. Anlamlı
oluşunun mu, yoksa anlamsızlığının mı ağır
bastığına karar vermek, insanın yapısına bağlı.

Yalnızlık insanın çevresinde insan olmaması
demek değildir. İnsan kendisinin önemsediği
şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da
başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere
sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder.
YAŞAMÖYKÜSÜ

Carl Gustav Jung, 26 Temmuz 1875’te İsviçre’nin Basel
şehrinin Kesswil kasabasında bir kilise rahibinin oğlu
olarak dünyaya geldi. Babası iyi yürekli, kendi halinde
pasif bir insandı. Annesinin daha etkin ve aktif kişilikli,
kimi zaman dengesiz biri olduğu anlaşılıyor.

Annesinin ve babasının mutlu bir evlilik yaşadıkları pek
söylenemez. Çoğu zaman ayrı odalarda yatan iki karı
kocalardı.


Küçük Jung’un annesi ve babası arasındaki bu durum
onu çok üzer ve çevresindekilerden sıkıldığında evlerinin
tavan arasına gider uzunca bir süre orda otururdu.
Oradaki en iyi dostu tahtadan oyduğu bir insan
modeliydi. Onunla saatlerce konuşur, iç
dünyasını ona dökerdi.


Jung küçük yaşlarından itibaren başlayan ve
yaşamının sonlarına kadar devam eden ilginç ve
son derece tuhaf rüyalar görürdü. Rüyaları hep
canlı ve tazeydi.
Nitekim bu rüyalardan birini, on iki yaşındayken
görür. Bu rüya dünya görüşünü büyük ölçüde
etkiledi.
İlköğretimi on bir yaşına kadar köy okulunda okudu ve
daha sonra köy okulundan ayrılarak Basel kentinde bir
okula başladı.
 Jung Bir süre sonra okuldan sıkılmaya başladı, derslerine
ayırmak zorunda olduğu zaman yüzünden ilgi duyduğu
konularda okumaya pek fırsat bulamıyordu.
 Bir gün beden eğitimi dersinde bayılma nöbeti geçirdi ve
bu durum sonraları tekrar etti. Bu durum sıklaşınca
derslere ve okula ara vermek zorunda kaldı. Bu
zamanları ilgi duyduğu konularda kitaplar okuyarak
geçirdi.

Onun haricinde günlerini ya babasının kitaplığında ya da
ağaçlar ve hayvanlar arasında geçirdi.
 Fakat bir gün ailesinin kendisinden ve geleceğinden
umudunu kestiğini söylediğini duyunca paniğe kapıldı.
Bayılma nöbetleri durdu ve tekrar okula döndü.
Derslerine daha sıkı çalıştı.
 Okulda, arkadaşları arasında sevilmiyor değildi, ancak
zihin yetenekleri ve kaygıları arkadaşlarınkinden başka,
çok daha üstün olduğu için, içine kapanık ve yalnızdı.

Lise yıllarında felsefeye merak saran Jung artık o kadar
içe kapanık biri değildi. Hem bedence gelişmesi hem de
kendine güveninin artması ile birlikte daha atılgan ve
konuşkan biri oldu ve arkadaşlar edinmeye başladı. Bu
yıllarda felsefe ve din konularıyla fazlasıyla meşgul olan
Jung üniversitede fen alanını seçti ve ilerleyen yıllarda
da tıp eğitimine devam etti.
 Jung liseyi bitirdikten sonra hangi alanda üniversite
öğrenimi görmek istediği konusunda kararsızdı.
İlgilendiği dört alan(Fen, Tarih, Felsefe. Arkeoloji) vardı.

Fakat bu dört alandan hiçbirini okumadı. Tıp fakültesine
yazıldı ve eğitimi orda devam etti.
 Jung, iç hastalıkları alanında uzmanlaşmak istiyordu
fakat maddi durumu buna elvermiyordu.
 Bu arada Jung parapsikolojik konulara ayrı bir ilgi
duyardı. Bir yaz tatilinde yaşadığı iki olay onu özellikle
çok etkilemişti.
 İlk olay odasında çalışırken oldu. Birden silah
patlamasına benzer bir ses duyan Jung yandaki odaya
gittiğinde odada duran büyük masanın ortadan ikiye
bölündüğünü gördü.

Jung’u etkileyen ikinci bir olay ise büyük bir bıçağı
ekmek sepetinde paramparça olmuş bir şekilde
bulmasıydı.
 Bu esrarengiz olaylar Jung’un psikolojiye duyacağı
ilginin başlangıç safhalarıydı. O yazın sonunda okula
dönen Jung, Kraft-Ebing’in psikiyatri kitabını okuyunca
şok oldu. Gelecekte seçeceği mesleği zihninde belirlemiş
oldu.
 Yirmi dört yaşına geldiğinde, kesin kararını verdi.
 Okuldaki profesörleri Jungun bu kararını hoş
karşılamamıştı fakat Jung kesin kararlıydı ve aklına
koyduğunu da yaptı.

Tıp doktoru diplomasını 1900 yılında alan Jung, ilk
olarak Zürih’teki Burghölzi Psikiyatri Hastanesi’nde
‘şizofreni’ terimini ortaya koyan ve bu bozuklukla ilgili
çalışmaları ile tanınan Eugen Bleuler ile birlikte
çalışmaya başladı.
 1903'te Emma Rauschenbach ile evlendi. Eşinin
ölümüne kadar süren evlikleri boyuca Jung ondan çok
destek aldı. Emma, beş çocuğunu yetiştirmesinin yanında
Jung'a çalışmalarında da yardımcı oldu ve Jung'un terapi
yöntemini uygulamayı da öğrendi.

FREUD’LA TANIŞMA SÜRECI VE
DOSTLUKLARI

Jung 1900 yılında Freud'un "Rüyaların Yorumu" isimli
kitabını okuduktan sonra onun fikirlerinden oldukça
etkilenmişti ve yayınlarını yakından izliyordu. 1906
yılında şizofreni üzerine yazdığı bir kitapta ifade ettiği
düşünceler Freud'un düşünceleri gibi hiç olumlu
karşılanmadı ancak Freud'la tanışması da bu kitap
sayesinde oldu.

En nihayetinde Freud, Jung’u Viyana’ya davet eder ve
Jung bu daveti kabul eder.

İlk kez 1907 yılının mart ayında öğleden sonra buluşan
ikili hiç ara vermeksizin on üç saat konuştular.
Böylelikle 6 senelik dostlukları başlamış oldu.

Dostlukları öylesine pekişti ki Freud, Uluslararası
Psikanaliz Demeği kurulduğunda Jung'un başkan
seçilmesini sağladı. Bu dönemde Freud onu evladı ve
kendi veliahdı gibi görüyordu.
Günü geldiğinde konferans vermek üzere birlikte birçok
seyahate çıkarlar. Bu seyahatlerden biri1909 da
Amerika’ya yaptıkları gemi seyahatiydi.
 Seyahat sırasında birbirlerine rüyalarını anlattılar. Jung,
Freud’dan gördüğü bir rüyayı çağrışımlarla
zenginleştirmesini istediğinde beklenmedik bir tepkiyle
karşılaştı.
 Neticede bu seyahat birlikte yaptıkları son seyahat oldu
ve ikili bir daha hiç eskisi gibi olamadı.

FREUD’UN HAYAL KIRIKLIĞINA
UĞRAMASI VE KOPUŞ
Jung, zamanla Freud’la aralarındaki düşünsel
anlaşmazlıkları fark ederek dile getirmeye başladı. Freud
ise bu girişimleri kendisine ihanet olarak algıladı ve
Jung'un kendi kuramını geliştirme çabası olarak
değerlendirdi.
 1912 yılında yayımladığı "Bilinçdışının Psikolojisi”
isimli eserinde Freud'un kuramını eleştirmesine değin altı
sene süren birliktelikleri 1913 yılında birbirlerinden
tamamıyla kopmalarıyla son buldu.


Jung’un 1913 yılında yaşadığı iç gerilim ve çatışma
sonucu meydana gelen olay parapsikolojiye olan
inancının bir kez daha haklı olduğunu gösteriyordu.

Jung aklını oynattığını düşündürten birtakım iç çatışma
yaşar. Sonunda kendisini tedirgin eden baskının dışa
doğru yöneldiğini söyler. San ki bu durum ruhsal bir
durumdan değil de somut bir gerçekten kaynaklanıyordu.
Jung gözü önünden bir türlü gitmeyen bir görüntü görür.
Dünya kana bulanır. Her yer yakıp yıkılır. Başta bunun
bir akut şizofreni başlangıcı olabileceğinin düşündü fakat
1914 yılının 1 ağustos gününe gelindiğinde Birinci
Dünya Savaşı patlak verir.
 Jung bu durum karşısında şok oldu. İç çatışmaların
sebebi yaklaşan dünya savaşının ilk belirtileriydi. Bu
durum eski görüşlerinin geçerliliğini gösteriyordu.

Bu ayrılıktan sonra Jung doğduğu yer olan Kesswil‘e
dönerek altı yıl boyunca insanlardan uzakta kendi
bilinçdışının derinliklerini keşfe çıktı. Uzunca bir süre
üretkenlikten kopan Jung bu zaman içerisinde normal
dışı diye nitelendirilebilecek birçok deneyim yaşadı.
 Jung’un Kendisi bu dönemi, bireyleşme ve kendini
keşfetme süreci olarak görmekte ve geliştirdiği bir çok
kavramın evrenselliği konusunda netleştiği bir dönem
olarak değerlendirmektedir.

Bu dönemin sonunda ise jung, en iyi yapıtlarından biri
olan ‘Psikolojik Tipler’i yazdı.
 Bu kitapta Freud ve ondan ayrılan bir diğer psikanalist
olan Adler’den farklılıklarını açıkladı. Karakter tiplerinin
tanımını yaptı, dışadönüklükle içedönüklüğün tanımını
yaptı ve duygu ile düşüncenin ayrımını tartıştı.


Ayrıca jung bu dönemde evinde öğrencilerle birçok
toplantı düzenledi.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi sempatizanlığı ile
suçlanan Jung bunu üzüntüyle karşılamış ve bu
suçlamayı kesinlikle kabul etmemiştir.
 Yaşamının geri kalan bölümünü dünyayı dolaşıp
konferanslar vermeye ve Amerika, Asya ve Afrika'da
farklı kültürleri inceleyerek insanın doğası konusundaki
anlayışını geliştirmeye adamıştır.
 Bu seyahatlerden edindiği izlenimlerin sonucunda
kollaktif(ırksal) bilinçaltı kavramını geliştirdi.


Daha sonra falcılığa yönelik Çin ekolü olan I Ching’le
de ilgilenen Jung, 1944 te ünlü yapıtlarından biri olan
‘Psikoloji ve Sihir’i yayınladı.

1955 yılında eşinin ölümünden sonra günlerini evinde
yakınları ile birlikte geçirmiş ve 6 Haziran 1961'de 86
yaşında, doğduğu kasaba olan Kesswil’de yaşamını
yitirmiştir.
KURAMINA GİRİŞ

Jungun analitik psikoloji kuramı, psikanaliz kuramın
temelleri üzerine kurulmuştur. Dolayısıyla bilinçdışının
varlığını kabul etmiş fakat psikanalizin temel
unsurlarından olan id, ego ve süperego mekanizmaları
yerine bilinç, kişisel bilinçaltı ve kollektif bilinçaltı
olmak üzere üç boyutlu bir yapı kabul etmiştir.
ANALITIK PSIKOLOJIYLE FREUD’UN
KURAMI ARASINDAKI FARKLILIKLAR

Analitik psikoloji ile Freud’un psikanalizi arasındaki
temel görüş ayrılığı libidonun niteliği ile ilgilidir.

İnsan gelişiminde güdülerin ve amaçların yeri Jung’u
Freud’dan ayıran bir diğer unsurdur. Freud’a göre yaşam
ölüm araya girinceye değin yinelenen içgüdüsel
eylemlerden oluşur. Oysa Jung insanı kendini
yenilemeye çalışan ve yaratıcı bir gelişim içinde bulunan
bir varlık olarak görür.
Jung’un kuramında, kişilik gelişiminde ırk ve soyaçekim
faktörlerine önem verilmiştir. Freud’un kuramı ise saf
deterministik bir anlayışla oluşturulmuş bir kuramdır.
 Freud insanı çocukluk yaşantılarının kurbanı olarak
görüyorken, Jung, insanların şekillenmelerinin
sağlayıcısının geçmişleri, geleceğe yönelik hedef ve
ümitleri olduğunu savunmuştur.

Freud ve Jung arasındaki en belirgin ayrılıklardan biri
bilinçaltının niteliğiyle ilgilidir.
 Freud’a göre kişiliğin bilinçli ve bilinçli olmayan iki
yönü vardır. Bunlar bilinç ve bilinçaltıdır. Freud’a göre
bilinçaltı genelde cinsellikle yüklü, hoş karşılanmayan,
çocuksu hatta vahşice olan ve unutmak istenilen her
şeyin bulunduğu yerdir.
 Jung’a göre ise kişiliğin Bireysel(kişisel) ve
Kolektif(ırksal) bilinçaltı diye iki yönü vardır.

KİŞİLİĞİN YAPISI
psişe
Jung ekolünde kişiliğin tümü
olarak
adlandırılır. Psişe birbirinden farklı biçimde çalışan,
ancak birbiriyle etkileşim durumunda bulunan
sistemlerden oluşur. Bunlar, bilinç, kişisel bilinçaltı ve
kollektif bilinçaltıdır.
 Bilinçaltı bizi bizden daha iyi bilir (C. Jung).

BAĞDAŞTIRDIĞI RÜYASINI ŞÖYLE
AKTARIYOR:
İki katlı tanımadığım görmediğim bir evdeyim. Benim
evimmiş, üst katta bulunuyorum, salon gibi bir yerdi burası; içi,
rokoko üslubunda döşenmiş, değerli eşyalarla dolu. Duvarlarda
birtakım değerli tablolar var. Tuhafıma gidiyor evin benim oluşu.
Hiç te fena değilmiş diyorum. Derken alt katı merak ediyorum,
merdivenlerden inerek zemine varıyorum. Burada her şey daha
eski. Kendi kendime, buradaki eşyalar ya 15. Ya da 16. yy.’dan
kalma olmalı diyorum. Mobilyalar orta çağdan kalma, zemin
kırmızı tuğla. Her yer karanlık. Bir odadan ötekine geçerken, şu
evi şöyle bir baştan başa dolaşsam diyorum. Ağır bir kapıya
geliyorum, açıyorum onu. Karşıma taş bir merdiven çıkıyor.
Basamaklar bodruma iniyor. Kendimi bu kez çok güzel kubbeli bir

holde buluyorum.

Pek eski görünümlü bir yer burası. Duvarları inceliyorum,
birde bakıyorum normal taş bloklar arasında tuğladan
örülmüş katlar görüyorum, harçta da tuğla kırıkları var.
Bunu görür görme duvarların eski Roma’dan kalma
olduğunu anlıyorum. İlgim gittikçe artıyor. Zemine daha
dikkatle bakıyorum. Kalıp taşlarla döşeli, birinde de bir
halka var. Halkayı tutup çekiyorum: taş kalıp kalkıyor, gene
aşağıya inen dar taş basamaklar. İniyorum, bu kez kayadan
oyulmuş alçak tavanlı bir mağarada buluyorum kendimi.
Yer tozla kaplı, tozlar içinde de insan kemikleri ve kırık
çanak parçaları var, sanki ilkel bir uygarlık kalıntıları
bunlar. Çok eskiden kalma olduğu belli, yarı yarıya
parçalanmış iki insan kafatasıyla karşılaşıyorum ve
uyanıyorum.
Daha
sonraları
rüyasını
şöyle
yorumluyordu: bence ev ruhun bir imgesiydi.
Salon bilinci canlandırıyordu, eski usul döşenmiş
olmasına karşın sanki içinde yaşanan bir yerdi
burası. Zemin kat bilinçaltının ilk katıydı. Aşağı
inildikçe sahne daha bir yabancılaşıyor, daha bir
loşlaşıyordu. Mağarada ilkel bir uygarlığın
kalıntılarıyla karşılaşmıştım. Yani içimdeki ilkel
adamın dünyasıydı burası. Bilincin ulaşamayacağı,
ya da aydınlatamayacağı bir dünya.
BILINÇ
Algıları ve anıları kapsar. Çevremize adapte
olabilmemizi mümkün kılan gerçeklikle bağlantı
kurmanın bir yoludur.
 Bilincin merkezinde ego vardır. Bilinci, bilinçaltının
yanında ikincil öneme sahip bir unsur olarak
görmektedir. Bilincin görünen yanından çok, gizli kalmış
görünmeyen yanlarına dikkat çeker.
 Jung’a göre iki bilinçaltı seviyesi bulunmaktadır. Bunlar,
kişisel bilinçaltı ve kollektif bilinçaltıdır.

Jung’a göre bilincin dört temel boyutu vardır
bunlar: Düşünme , duyumsama, hissetme ve
sezgidir. Kalıtım ve çevre koşulları, bireyin hangi
boyutta bu zihinsel gelişimi göstereceğini
belirler. Bilincin bu boyutlarının her biri, içe ve
dışa dönük diye ikiye ayrılır.
 Bir insanın bilincinin diğer insanlarınkinden
farklılaşması sürecine bireyleşme denir.
Bireyleşmenin amacı, bir insanın kendisini
tanıması, bir başka deyişle bilinç alanını
genişletmesidir.

EGO
Bilincin bireyleşmesi sonucu meydana gelir. Bilincin
zihinsel örgütüdür. Bilinç düzeyindeki algılardan
anılardan, düşünce ve duygulardan oluşur.
 Ego bir düşünceyi, bir anıyı ya da bir duyguyu
seçmedikçe kişi bunların varlığından haberdar olamaz.
 Ego kimliğimizin tutarlı ve bütün olmasını sağlar.
Egonun seçiciliği sayesinde biz bu gün dünkü ile aynı
insan olduğumuzu hissederiz.
 Egonun hangi tür yaşantılara geçit vereceği bireyin zihin
yapısına göredir.


Ego bir düşünceyi, anıyı ya da duyguyu
seçmedikçe kişi bunların varlığından haberdar
olamaz. Son derece seçici olan ego, bir damıtma
aygıtına benzer. Kendisine ulaşan ruhsal
olayların pek azı bilinç düzeyine çıkabilir. Bu
nedenle günlük yaşantılarımızın birçoğunun
farkında olmayız. Egonun bu görevi olmasaydı,
insanın katlanamayacağı sayıda duygu,
düşünce,algı ve anı bilinç düzeyini doldurmuş
olurdu.

Egonun hangi tür yaşantılara geçit vereceği,
bireye egemen olan zihin işlevi tarafından
belirlenir. Eğer insan duygusal tipte ise ego daha
çok sayıda duygunun bilince ulaşmasına geçit
verir. Düşünmeye yönelik bir tipte, düşünceler
öncelikle bilince kabul edilirler. Güçlü yaşantılar
egonun kapılarını zorlayarak bilince ulaşabilir,
zayıf olanlar geri çevrilir.
KİŞİSEL BİLİNÇALTI
Egonun geri çevirdiği yaşantılar psişenin içinde
kaybolmazlar. Çünkü yaşanmış olan şeyler varlığını
yitirmezler. Kişisel bilinçaltında toplanırlar.
 bilincin hemen altındadır ve bireye aittir. Kişisel
bilinçaltı, anılardan, arzulardan, dürtülerden, silik
algılardan ve unutulmuş deneyimlerden oluşur. Kişisel
bilinçaltındaki deneyimler, gruplaşarak,
Karmaşaları(kompleksleri) oluştururlar.

Karmaşaların nasıl oluştuğu konusunda Jung, önceleri
Freud’un görüşlerini paylaşmış ve bunların ilk çocukluk
yaşantılarından kaynaklandığını kabul etmişti. Sonraları
bu görüşle yetinmeyen Jung, insan varlığında çocukluk
yaşantılarından daha derin bir fenomenin var
olabileceğini düşünmüş ve araştırmaları sonucunda
psişenin bir diğer düzeyi olan Kollektif(ortak)
bilinçdışı‘nın tanımını yapmıştır.
 Bu konuda sonradan sürdürülen incelemeler,
karmaşaların kişiliğin bütünü içinde bağımsız küçük
kişilikler oluşturduklarını göstermiştir.

KOMPLEKSLER
Kişisel bilinçdışında bastırılan düşüncelerin bir
araya gelmesi ile oluşur. Kompleksler kişiyi
hakimiyeti altına alarak, adım adım yaşamına
egemen olur, yaşam enerjisini emerler.
 Bilinçdışı komplekslerini keşfeden, bunların
kölesi olduğunu fark eden birey, bu zincirleri
kırıp köleliğinden kurtulabilirse, özgür bir birey
olarak, yeni bir varoluşsal sürece girer.

KOLLEKTIF (IRKSAL) BILINÇALTI
Birey tarafından bilinmeyen geçmişteki atalarının da
dahil olduğu tüm nesillerin deneyimlerini kapsar.
Kişiliğin temelini şekillendirir ve genel evrimsel
deneyimlerden oluşur. Kişilikteki en etkili güçtür. Çünkü
şimdiki davranışlarımızın hepsini yönlendirir.
 Jung’a göre tüm insanlarda kollektif bilinç
ortaktır(Karanlıktan korkmak vb.). Burası bir tür olarak
edindiğimiz tüm deneyimlerin depolandığı yerdir;
hepimiz bu bilgiyle doğarız. Yine de hiçbir zaman
doğrudan bunun bilincinde olamayız. Burası tüm
deneyimlerimizi ve davranışlarımızı etkiler, en çok da
duygusal olanları. Fakat biz bunu ancak dolaylı olarak,
etkilerini görerek anlayabiliriz.

Kollektif bilinçaltının etkilerini diğerlerinden çok daha
açık bir şekilde gösteren bazı deneyimler vardır: İlk
görüşte aşk, dejavu (o anı daha önce yaşamışsınız hissi
v.b.).
 Daha geniş anlamda düşündüğümüzde, tüm dünyadaki
ve tüm zamanlardaki sanatçı ve müzisyenlerin paylaştığı
yaratıcı deneyimler, tüm dinlerdeki mistiklerin ruhsal
deneyimleri ya da rüyalardaki, fantezilerdeki,
mitolojilerdeki, peri masallarındaki ve edebiyattaki
paralellikler kollektif bilinçaltına birer örnektir.

ARKETIPLER
Jung kollektif bilinçteki kalıtsal eğilimleri arketipler
olarak adlandırmıştır. Arketipler bir kişinin benzer bir
durumla
karşılaşan
atalarıyla
benzer
şekilde
davranmasına hazırlayan zihinsel deneyimlerin daha
önceden var olan belirleyicileridir.
 Birçok arketipten bahsetmek mümkün fakat Jung, ayrı
bir kişilik sistemi olarak gördüğü dört arketip sistemi
tanımlamıştır. Bunlar, persona, anima-animus, gölge
ve bendir.

PERSONA
Kişiliğin en dıştaki tarafıdır.
Gerçek kişiliği saklar. Persona
başkalarıyla ilişkiye geçtiğimizde
takındığımız maskedir. Bizi
topluma görünmek istediğimiz
biçimde sunar. Bu nedenle
persona gerçek kişiliğimize
karşılık gelmeyebilir.
Persona aynı zamanda İnsanın kendisi olmayan
bir kişiliği yaşamasıdır. Bir insanın evde, okulda,
ve arkadaşlık ortamında farklı farklı maskeleri
vardır.
 Personasının aşırı egemenliği altına girmiş biri
kendine yabancılaşır ve sürekli bir gerilim yaşar.
Bu bağlamda egonun persona ile özdeşleşmesine
“şişme” denilir. Böyle bir insan, rolüne kendini
fazla kaptırdığından kendine aşırı önem vermeye
başlar ve rolü diğer insanlarında oynamasını
ister.

ANIMA-ANIMUS
Her bir cinsin, hem erkeksi hem de kadınsı
eğilimler gösterdiği görüşünü yansıtır. Anima;
erkeklerdeki dişilik özelliğini, animus;
kadınlardaki erkeksilik özelliğini gösterir.
 Bu arketipler insanın karşı cinsi anlayabilmesine
yardımcı olur. Uyumlu bir insanda karşı cinse ait
yönler davranışlara da yansır. Jung’a göre her
erkek kendinde doğuştan var olan kadın
imgesine (anima) uyan kişileri evlenmek için
tercih eder. Kadın ise kendi animusuna uyan
erkeklere yönelir.


Anima-animus sayesinde birey karşı cinsi daha
iyi anlar ve onunla iletişim kurar. Jung
bireylerin anima ya da animus yönlerini
reddetmelerinin kötü sonuçlar doğuracağını
söylemiştir.
GÖLGE
insanın temel içgüdülerini içerir. Kişiliğimizin
hayvansı yanıdır. Hayatın daha alt şekillerinden bize
kalan mirastır.
 Uygar olabilmemiz için gölgemizdeki hayvansı
eğilimleri evcilleştirmemiz gerekir.
 Gölgenin olumlu tarafı insani gelişim için gerekli olan
spontanlığın, yaratıcılığın, iç görünün ve yoğun
coşkuların kaynağı olmasıdır.
Ego ve gölge işbirliği yaptığında
kişi kendini yaşam dolu ve
canlı hisseder. Gölgenin
reddedilmesi kişiliğin sönük
kalmasına neden olur.

BEN
En önemli arketiptir. Ben, bilinçaltının tüm
yönlerini dengeler. Kişiliğin tüm yapısına birlik
ve istikrar kazandırır.
 Jung, ben’i, kendini gerçekleştirmeye benzetir.
Kendini gerçekleştirme ile kişiliğin tüm
yönlerinin bir ahenk ve olgunluk, uyum
içerisinde olmasını kastetmiştir. Bu durum 35-40
yaş arasında ortaya çıkmaya başlar.
 Ben her zaman tam bir bütünleşmeye çabalar.
Bir insan kendisini uyum içinde hissedebildiği
zaman ben görevini iyi yapıyor demektir.

..

Jung hepimizin ulaşmaya çalıştığı tam bir birlik ve
bütünlüğün çeşitli kültürlerde defalarca rastlanılan bir
sembol olan bütünleşme çemberi (mandala) veya sihirli
halka ile temsil edilebileceğini söylemiştir.
MANDALA
PSİŞE
KİŞİLİĞİN GELİŞİMİ




İnsanın karmaşık bir organizma olduğunu ve insan
davranışlarında doğal, içsel ve sosyal mekanizmanın
karmaşık bir bütününün etkili olduğunu savunur.
Kişi bir yaşam evresinden diğerine geçerken
kendiliğin yeni yönleri ortaya çıkar ve etkinlik
kazanırlar.
Jung insan hayatını iki temel bölüme ayırmıştır:
İlk yarıda insan daha çok biyolojik yönüne ve
toplumsal boyuta önem verir.
Yaşamın ikinci yarısında insanlar için varoluş
mücadelesi anlamını değiştirir. Değer yargılarının
değiştiği bu dönemde (kırklı yaşlar) depresyonlar ve
sinir hastalıklarında artış görülür.
Bireyleşme: Yaşamına ayrımlaşmamış bir
bütün olarak başlayan bireyin kişiliğinin her bir
sisteminin faklılaşması ve kendi içinde alt
sistemlere ayrılmasıdır. Buna bireyleşim de
denir.
 Bütünleşme: Bireyleşme ile iç içedir. İlk
aşamada kişiliğin tüm yönleri bireyleşir. İkinci
aşamada kişiliğin birbirine karşıt eğilimleri
birleşir. Bu sürecin sonunda ben arketipi oluşur.

RUHSAL YAPININ DINAMIKLERI
•
•
•
Jung, ruhsal yapının işleyişini 3 temel ilke ile açıklar.
Bunlardan ilki Karşıtlar İlkesi’dir.
Her istek hemen bir karşıtına da işaret eder. Örneğin,
eğer iyi bir düşünce varsa, derinlerde başka bir yerde
karşıt bir kötü düşünce bulunmaktadır. Aslında temel
nokta şudur: İyilik anlayışına sahip olabilmem için, bir
kötülük anlayışım da olması gerekir, siyahın beyaz
olmadan var olamayacağı gibi.
Jung’a göre, zihnin gücünü yaratan karşıtlıklardır. Bu
bir pilin artı ve eksi uçlarına ya da bir atomun
bölünüşüne benzer. Enerjiyi yaratan zıtlıklardır; güçlü
bir zıtlık güçlü enerji, zayıf bir zıtlık zayıf enerji ortaya
çıkarır.
…
•
Eş Değerlilik: Eşdeğerlik ilkesine göre, kişiliğin bir
bölümündeki enerji azalır ya da yok olursa aynı
miktar enerji başka bir ruhsal alanda ortaya çıkar.
Enerji yok olmaz. Enerji bir bölümden diğerine
geçerken birincinin bazı özelliklerini diğerine
taşır.(Top oynamaya ilgisi azalan çocuğun maket
yapmaya ilgisi artabilir.
Entropi ilkesi, enerjinin psikenin çeşitli bölümleri
arasında denge kurma çabasını tanımlar. Enerji alışverişi süreklidir ve asla dengeye ulaşamaz. Gerilim ve
çatışma vardır.
TOPLUMSAL ETMENLERIN ROLÜ:
•
•
•
Yaşamın ilk yıllarında çocuğun psişesi
ebeveynlerininkinin bir yansımasıdır.
Bu durumda ebeveynlerin ruhsal sorunları da çocuğa
yansır. Okula başlayan çocuğun özdeşiminde çözülme
başlar. Bu noktada ebeveynin koruyucu ya da baskıcı
tutumu çocuğun bireyleşimini zedeler.
Ebeveynler birlikte personanın gelişiminde
etkilidirler. Toplum ve toplumun kültürü ve toplumun
onayladıkları da etkilidir.
YAŞAM DÖNEMLERI
Çocukluk: Doğumdan ergenliğe kadar sürer. Çocuk
bilinçlidir ancak gerçek bir egodan söz edilemez.
 İçgüdülerinin egemenliğinde yaşar ve bağımlıdır.
Davranışları düzensizdir. Büyüdükçe bellek süreleri
uzar ve bir kimlik duygusu oluşmaya başlar.
 Çocuk kendisinden
ben olarak söz etmeye başlar.
 Henüz bağımsız bir kimliği
yoktur.

…
Gençlik: Ergenlik ve genç yetişkinlik dönemlerini
kapsar.Bedensel değişikliklere ruhsal değişiklikler
eşlik eder.
• Genç, çok çeşitli kararlar almak ve toplumsal yaşama
yeni uyumlar geliştirmek zorundadır. Çocukluk
düşlerini sürdürmek ve gerçekliği kabul etmek
istemeyen bireyler için bu dönem sorunları da birlikte
getirir.
• Zorlukların ortak noktası çocukluk
düzeyindeki bilinçten kopma güçlüğüdür. Bu dönemin
temel gelişimsel görevi dışa yönelme
ve yaşamla baş edebilmedir.
•
…
•
•
•
Orta Yaş: Bu dönem 35 ve 40 yaşları arasında başlar.
Kişi çevresine uyum sağlamış ve toplumun bir parçası
haline gelmiştir.
İkinci yaşan döneminde, edinilmiş yöntemlerin terk
edilerek ruhsal enerjinin yeni kollara kanalize
edilebilmesini sağlayabilmek, yaşamın en zor
aşamalarından biridir.
Bu dönemin temel gelişimsel görevi bütün bir kişilik
oluşturmaktır. Derin düşünme hareketlilik daha fazla
önem kazanmaya başlar. Bütünleşme süreci yaşanır.
Jung’a göre bu dönemde yaşama
yeniden anlam katabilmek için
varılması gereken yer maddeci
amaçların ötesinde manevi ve
kültürel boyutlan içermelidir.
 Orta yaş kişinin kendini tanıma ve
içsel derinliklerini hissetme zamanıdır.

…
Yaşlılık: Jung’un yaklaşımını
diğerlerinden ayıran önemli özelliklerden
biri de yaşlılık döneminde bile insanın
tüm kişisel gelişim potansiyelini
gerçekleştirme eğilimini sürdürdüğüdür.
• Yaşlılık dönemi bir bakıma çocukluğa
benzer, ölüm doğum kadar önemlidir.
Tekrar bilinçdışına teslim olunulur.
• Jung’a göre belkide yaşam ölümle son bulmuyordur,
çünkü kişi kendini gerçekleştirmek için sonsuz bir
arayış içindedir.
•
İÇEDÖNÜKLÜK VE DIŞADÖNÜKLÜK
Jung, içedönüklüğü ve dışadönüklüğü bilincin bir
parçası olarak görmüş ve belirli durumlara bu iki
şekilde tepki verildiğini söylemiştir.
 Dışadönük kişi enerjisini kendisi dışındaki
olaylara, insanlara ve durumlara yöneltir. Bu tür
bir insan çevresinden çok etkilenir, sokulgandır
ve kendine güvenir.
 İçedönük insanın enerjisi, kendi içine doğru
yönelmiştir. Bu tür bir kişi dalgın, kendi
düşüncelerini gözden geçiren, dışsal etkilere
dayanıklı, kendine az güvenen, çekingen ve
utangaçtır.

DA ORTAYA KONABİLİR. İNSANLAR İŞLEVLERİ
KENDİLERİNİ HEM NESNEL DIŞ DÜNYAYA HEM DE ÖZNEL
İÇ DÜNYAYA YÖNELMEK İÇİN KULLANIR.





Jung ruhsal işlevleri dört bölümde toplamıştır: düşünme,
hissetme, duygu ve sezgi.
1. Düşünme: Düşünceler arasında bağlantı kurarak genel
bir kavrama ulaşmayı ya da bir soruna çözüm bulmayı
amaçlar. Olayları anlayabilmemizi sağlar.
2. Hissetme: Değerlendirme işlevini üstlenir. Bir
düşüncenin olumlu ya da olumsuz duygular oluşturmasına
göre o düşünceyi kabul veya reddeder.
3. Duyu: Duyu organlarının uyarılması sonucu algılanan
duyuları içerir.
4. Sezgi: Bir düşünce ya da duygu katkısı olmaksızın, o
andaki yaşantının insanda oluşturduğu izlenimi tanımlar.
Esasen kişi sezgilerinin nereden kaynaklandığını da
kestiremez.
Düşünme ve hissetme, mantık ve muhakemeyi
gerektiren tepki vermenin rasyonel biçimleri
iken, duyu ve sezinleme rasyonel değildir.
 Jung’un tanımladığı bu dört işlev bilincin
yaşantılara ayarlanmasını sağlar.
 Duyular bizi bir şeyin varlığından haberdar eder;
 düşünce bize bu şeyin ne olduğunu anlatır;
 hissetme bu şeyin bizim için iyi ya da kötü
olduğunu bildirir;
 sezgi ise bu şeyin nereden gelip nereye gittiğini
fark etmemizi sağlar.

PSIKOLOJIK TIPLER


1. Dışadönük Düşünen Tip: Bu tipte bir insanın
yaşamına nesnel düşünceler egemendir. Enerjisini
öğrenmeye ve nesnel dünya hakkında bilgi toplamaya
yönelten bilim adamı bu tipe örnek olarak
gösterilebilir. Amacı nesnel dünyadaki olguları
anlamak yasaları ortaya çıkarmak ve kuramsal
formüller yaratmaktır.
Bu tip insanların Düşünme fonksiyonu baskın,
hissetme fonksiyonu bilinçdışında olduğu için diğerleri
üzerinde soğuk ve kendini beğenmiş bir kişi izlenimi
bırakabilirler. Darwin ve Einstein ,bu tipe
verilebilecek ünlü örneklerdir.
2) DIŞADÖNÜK DUYUMSAL TIP
•
•
Dış dünyayı olduğu şekliyle algılamaya önem verirler
ve nesnel gerçekle ilgilidirler. Gerçekçidirler, nesnel
gerçeklikle ilgili ayrıntılardan hoşlanırlar ancak
soyutlamalara, değerlere ve anlamlara ayıracak pek
fazla zamanları yoktur.
Hayalci değildirler, dış dünyayı deneyimleri ile
öğrenmeye çalışırlar. Erkekler arasında daha yaygın
olan dışadönük duyumsal tip haz arayıcıdır ve
bedensel zevklere eğilimlidir.
3) DIŞADÖNÜK SEZGISEL TIP
•
•
Nesnel gerçeklikle başa çıkmak için genellikle
sezgilerine başvuran kimselerdir. Zamanlarını genelde
dış dünyada yeni olasılıklar aramaya verir. Dışadönük
sezgisel tipler belli bir durumla ilgili gizli olasılıkları
farketmede ve gelecekteki gelişmeleri tahmin etmede
oldukça başarılıdırlar.
Baskın işlev rasyonel olmadığı için akıl yürütmede
eksiktirler. Yenilik bu kimseler için oldukça
ödüllendirici olduğu için rutin şeylerden sıkılırlar ve
sürekli yeni ortamlar, yeni uğraşlar ve yeni insanlar
ararlar. Kadınlar arasında daha yaygın olan
dışadönük sezgisel tipin bilinçdışı tutumu
içedönüklük, işlevi ise duyumdur.
4) DIŞADÖNÜK HISSEDEN TIP
•
•
Kadınlar arasında daha yaygın olan bu tip dış
değerlere uyan yargılara önem verir. Bu tip insanlar
tutucu oldukları ve her konuda popüler standartları
kabul ettikleri için değerler ve yargıları basmakalıp
olma eğilimindedir. Modayı izleme eğiliminde olan
dışadönük hisseden tip grup standartlarına da uyma
eğilimindedir.
Bu kişiler sıkça görüştükleri kişilerle uyum
İçindedirler ve onlar tarafından nazik ve geçimli
kimseler olarak tanınırlar. Bilinç dışı tutumları
içedönüklük, işlevleri ise düşünmedir.
5) İÇEDÖNÜK DUYUMSAL TIP
Dışadönük duyumsal tipin aksine nesnel uyarıcının
harekete geçirdiği öznel duyumlara önem verirler. Dış
dünyayı yavan ve basmakalıp bulur. Dış dünyadan
uzak durmayı tercih eden bu tip kendi iç dünyasını dış
dünyadan daha ilgi çekici bulur.
 Başkaları üzerinde sakin, edilgen ve kendine hakim
bir kişi izlenimi bırakan içedönük duyumsal tip, kısır
duygu ve düşünceleri nedeniyle diğerleri tarafından
ilginç bulunmaz.

6) İÇEDÖNÜK DÜŞÜNEN TIP
Bu tipler de düşünceler üzerinde durmaya önem
verirler ancak daha çok öznel düşüncelere
yönelmişlerdir. Nesnel dünyaya karşı fazla ilgi
göstermeme eğiliminde olan içedönük düşünen tip
daha çok teori vs fikirlere önem verir.
 Kendi düşünceleriyle baş başa kalmayı başkalarıyla
birlikte olmaya tercih eden bu kişiler için
düşüncelerinin başkalarınca kabul edilmesi pek
önemli değildir.

7) İÇEDÖNÜK SEZGISEL TIP
Dışadönük sezgisel tipin aksine nesnel dünyadaki
olanaklarla fazla meşgul olmayan içedönük sezgisel tip
nesnel dünyanın kendisinde açığa çıkardığı şeylerle
ilgilenir.
 İmgelerin ve düşüncelerin peşinde koşan bu kişiler
çevrelerindeki insanlar tarafından anlaşılması güç biri
olarak tanınırlar. Kendilerine göre ise anlaşılmamış
bir dahidirler.

8) İÇEDÖNÜK HISSEDEN TIP
•
•
İçsel ve öznel koşullara ilişkin yargılara önem
veren içedönük hisseden tip kendine saklama
eğiliminde olduğu oldukça farklı değerlere
sahiptir. Komformist değildir, sıklıkla popüler
düşüncenin aksini savunur.
Derin duygusal deneyimler yaşar ancak bunları
diğer insanlarla paylaşmayı tercih etmez. Bu
nedenle dış görünüşü soğuk, ketum ve gizemlidir.
Kadınlar arasında daha yaygın olan bu tip
genelde sessiz ve zor anlaşılır bir yapıya sahiptir
ve çevresine hoş, sükunetli, gizemli ve karizma
bir izlenim verir.
…
•
•
Jung, bu karakter tiplerinin fazla gelişmiş bilinçli
tutumları ve bastırılmış bilinçdışı tutumları
içerdikleri, dolayısıyla uç örnekler olduklarını işaret
eder.
Gerçekte insan ya içe ya da dışa dönüktür. Dört
işlevden biri diğer üçüne göre bilinçli dünyasına
egemendir. Jung bunu birincil işlev olarak adlandırır.
Bunun yanı sıra bir de yardımcı işlev vardır. Y. İşlev
birinci işleve hizmet eder ve bağımsız değildir. Bu
nedenle B. İşleve karşıt çalışmaz.
DIN VE BIREYLEŞME SÜRECI
Kolektif bilinçaltında arketiplerin incelenmesi
Jung'u bazı ilginç sonuçlara götürmüştür.
Bunların en önemlilerinden biri insanlardaki,
«doğal dinsel» işlevdir. İnsanın ruh sağlığı ve
kararlılığı, iç güdülerinin olduğu kadar «Doğal
dinsel işlevlerinde» uygun bir biçimde ifade
edilmesine bağlıdır.
 Jung'a göre kollektif bilinçdışı ve arketipleri
incelediğimizde insanın bir dini işleve sahip
olduğunu ve bu işlevin kendi doğrultusunda
insanı cinsellik ve saldırganlık içgüdüleri kadar
güçlü bir şekilde etkilediğini görürüz.

JUNG’UN PSIKOLOJI BILIMINE KATKILARI
Jung’un bilimsel psikolojiye katkısı daha çok
dolaylı bir şekilde olmuştur. Kendini
gerçekleştirme, içedönüklük, dışadönüklük,
kompleks gibi kavramları çağdaş psikolojiye
kazandırmıştır.
 Jung’un psikolojik tipler hakkındaki görüşleri
sayesinde Myers-Briggs göstergesi
geliştirilmiştir. Bu gösterge bir kişilik testidir ve
çalışan seçiminde ve danışmalık alanlarında
kullanılmıştır.

Jung’un içedönüklük ve dışadönüklük
tutumlarını ölçen bir başka kişilik testine ilham
vermiştir. Bu da Maudsley kişilik envanteridir.
Bu sayede Jung’un görüşlerinin bir kısmının
deneysel testlere uygun olduğu saptanmıştır.
 Jung’un kelime çağrışım testi, Rorshach
mürekkep lekesi testinin gelişimini sağlamıştır.
Maslow ve E. Ericson, Jung’un orta yaşın kişilik
değişimi için çok önemli olduğu yaklaşımını
benimsemişlerdir.

KURAMA YÖNELIK ELEŞTIRI VE
DEĞERLENDIRME
Jung Çalışmalarıyla insan ruhunun yapısı ve
işleyişi konusundaki kavrayışımızı daha da
zenginleştirmiştir. Kollektif bilinçaltı ve arketip
kavramları her ne kadar deneysel olarak
ölçülemeseler de birçok insanı etkilemeye devam
etmektedir.
 Jung’un düşüncelerimizin ve fantezilerimizin
bizden bağımsız olarak hareket eden kompleksler
tarafından yönlendirildiğini söylemesi hala
eleştirilen bir şeydir.

Jung’un eleştirildiği diğer bir nokta mistik
olaylara ve parapsikolojiye olan yatkınlığıdır.
 Kollektif bilinçaltı ve arketipler kanıtlanması
imkansız iddialar olarak kalmayı
sürdürmektedir. Bu yönleri ile kuramının
bilimselliği hep tartışma konusu olmuştur.
 Bütün bu eleştirilere rağmen Jung’un kuramı
modern düşünce çağının en dikkate değer
başarılarından biri olarak kalmayı
sürdürmektedir. Bugün dahi kuramının dünya
çapında taraftarı ve bu kimselerce kurulmuş
Jung enstitüleri bulunmaktadır.

JUNG’DAN
“Ruhun başka hiçbir şeye indirgenemeyecek
kadar kendine özgü bir doğası vardır.”
 “Bilinçdışı bizi bizden daha iyi bilir.”
 “Eğer bir bireyi anlamak istiyorsam, ortalama
insan hakkındaki tüm bilimsel bilgileri bir yana
atıp, tüm teorileri gözardı ederek tümüyle yeni ve
önyargısız bir tavır benimsemek zorundayım.”

.
•
•
(Jung tüm rüyalarını, fantazilerini, hayallerini
dikkatlice kaydetmiş; ayrıca onları çizerek,
resmederek ve heykellerini yaparak göz önüne
sermiştir.
Deneyimlerinin kendilerini kişileştirme
eğiliminde olduklarını gören Jung, bu keşfinin
sonunda yaşlı bir bilgin ve onun yanındaki küçük
bir kızla karşılaşmıştır. Yaşlı bilgin bir dizi
rüyadan sonra bir tür ruhsal rehber haline
dönüşmüş; küçük kız ise dişi ruh “anima”yı
temsil ederek onun biliçaltının derinlikleriyle
iletişime geçmesinde temel araç olmuştur.
..
•
Jung’un anlatımıyla bilinçaltının kapısında
derimsi kahverengi bir cüce bekliyordu. Bu,
Jung’un egosunun ilkel yoldaşı “gölge” idi. Jung
rüyasında kendisinin ve cücenin “Siegfried” adını
verdiği sarışın güzel bir genç kızı öldürdüğünü
gördü. Jung’a göre bu, bir süre sonra tüm
Avrupada derin bir üzüntü yaratacak zafer ve
kahramanlık düşkünlüğünün tehlikelerine işaret
eden bir uyarıydı –aynı zamanda da kendisinin
Sigmund Freud’u kahramanlaştırma eğiliminin
tehlikeleri hakkında bir uyarı!
.
•
•
Jung ölüler ile ilgili de pek çok rüya gördü;
ölüler, ölülerin toprakları ve ölülerin yükselişi
hakkında. Bunlar tamamıyla bilinçaltını temsil
ediyordu
–Bu Freud’un üstünde fazlaca durduğu nispeten
“küçük” kişisel bilinçaltı değil, tüm insanlığın
kollektif bilinçaltıydı ve tüm ölüleri, kişisel
hayaletlerimiz de dahil, kapsayabilirdi. Eğer
mitolojiyi, geçmişi yeniden anımsayabilirsek, bu
hayaletleri de anlayabilecek, ölülerden huzursuz
olmayacak ve zihinsel hastalıklarımızı
iyileştirebilecektik.)
Download

CARL GUSTAV JUNG (Analitik Psikoloji)