HAZAR'IN
KURTLAR
VADİSİ
PETROL
İMPARATORLUĞUNDAKİ
GÜÇ SAVAŞLARI
Faruk Arslan
1
[Faruk Arslan]
12 Nisan 1969'de Ankara'da doğdu. Aslen Çorumludur. 3 yıllık GATA Sağlık Astsubay Hazırlama
Okulu'ndan mezun oldu. Azerbaycan Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. Hazar'ın Statüsü
konusunda tez yazarak 1997'de ‘Uluslararası Hukukçu’ unvanını kazandı. Kanada’da Centennial College'den
2008’de ‘Sosyal Toplumcu’ diplomasıyla mezun oldu. Toronto’da York Üniversitesi’nde Sosyoloji
bölümünde yüksek eğitim gördü ve 2011’de tamamladı.
Arslan, Karabağ, Çeçenistan ve Abhazya savaşlarını yakından takip etti. Hazar'ın enerji rezervleri ile ilgili
yazdığı 3 binden fazla haber ve makale Türk ve yabancı basında yayımlandı. Azerbaycan Zaman gazetesinde
muhabirlik, haber müdürlüğü ve köşe yazarlığı yaptı. CHA Azerbaycan temsilciliğini 3 yıl yürüttü. 2 yıl
süresince Türkiye'de yayımlanan Zaman gazetesinde Bakü Mektubu adlı köşeyi yazdı. Azerbaycan'da
yayımlanan ilk çocuk gazetesi Tomurcuk'un kurucularından oldu. Zaman gazetesinde 2000 yılı sonuna kadar
Ankara'da diplomasi, dış politika ve enerji muhabirliğini yürüttü. 14 ülkede basılan Zaman gazetesine
yönelik özel araştırma dosyaları hazırladı. Türk dünyası özel muhabirliği yaptı. Azerbaycan Gazeteciler
Cemiyeti, Ankara Diplomasi Muhabirleri Derneği ve Kanada Etnik Gazeteciler Derneği üyesidir.
2000-2001’de Kanada’da Zaman gazetesi temsilciliği görevini üstlenirken, Toronto muhabiri olarak çalıştı.
Kanada Türkleri’nin posta ile dağılan ücretsiz haber dergisi Sunrise'ı kurdu ve bir yıl boyunca editörlüğünü
üstlendi. 1998-2004 periyodunda Ali Alperen mahlasıyla sırasıyla Gündüz, Muhalif, Gelecek gazetesi, Hür
Gelecek gazetelerinde ve 2009’dan beri Milli Ocak’ta köşe yazısı yazdı. 2004 yılında Metafizik Magazin
dergisinde yazıları yayımlandı. 2004’den beri Kanada’da beş bin tirajla yayımlanan ve ücretsiz dağıtılan
Canada Türk’te 2006’dan beri köşe yazısı yazıyor. 2000’den beri ise, internet medyasında aralıksız köşe
yazılarıyla haberciliğini sürdürüyor. Evli ve iki çocuk babası olan Arslan, Kanada ve Türkiye vatandaşı
olarak Kanada’da gazetecilik yaşamına devam ediyor. Arslan, iyi derecede İngilizce, Almanca ve
Azerbaycan Türkçesi biliyor.
Yayımlanmış Eserleri:

Matrix’in 11 Eylül Kurgusu

Hazar’ın Kurtlar Vadisi: Petrol İmparatorluğunda Güç Savaşları

Net Kırılma: Evenjelik Harbin Kurgusu

Petrol Satrancı

Kanada’ya Gelmenin Yolları-Kurtar Bizi Kanada

Mesih’in Hızır’ı Barnaba: Hristiyanlığın Gizli Tarihi

Keşmir’de Hz. İsa Efsanesi

September 11 Fiction of Matrix (English)

Vadi’nin Şifresi Çözülüyor

Kurtlar Vadisi Fenomeni

Karakutu Ergenekon’un Karanlık İsmi: Tuncay Güney

Mason Bektaşiler

Eşekler Sınıfı: Askeri Okulda İrtica Paranoyası

İlk Muhacirler Azerbaycan

Kanadalı Müslümanlar, Mühtediler, Türkler

Narratives on Canadian Muslims, Reverts, Turks (English)

Tevhid Havarisi Barnaba

Sociological Writings in the Canadian Perspective (English)

Merchant Splitting and Processing Plant: Business Plan (English)
2
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ :
AJANLAR VE GAZETECİLER!
1. BÖLÜM : KURTLARI İNİNDEN ÇIKARAN İLK PETROL
2. BÖLÜM : 1. DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİ ve SONRASI KURTLARIN LEŞ SAVAŞI
3. BÖLÜM : SOVYETLER VE SONRASINDA KURTLARIN PETROL AVLARI
4. BÖLÜM : PETROLCÜ KLASİĞİ: ÖZAL'A SUİKAST, ELÇİBEY'E DARBE, ALİYEV’E SUİKAST,
DARBECİYE DARBE
5. BÖLÜM : KURT ALİYEV'E TÜRKİYE DARBELERİ VE RUS SUİKASTI
6. BÖLÜM : TÜRKİYE'NİN PETROL MACERASI
7. BÖLÜM : HAZAR'DA STATÜ SAVAŞI
8. BÖLÜM: TÜRKMEN GAZINDA “ MAVİ AKIM “ SKANDALI
9. BÖLÜM : ŞAHDENİZ ALTENATİFİ VE FİYAT OYUNU
10. BÖLÜM : PETROLCÜ KURTLARIN KÖRFEZ- HAZAR BALANSI
SON SÖZ: TÜRKİYE’NİN ENERJİ STRATEJİSİ
KAYNAKÇA
3
ÖNSÖZ : AJANLAR VE GAZETECİLER!
Eşim Bakülü bir Azeri olduğu için kendimi hep ' Odllar( Ateşler) Diyarı'nın bir parçası
addetmişimdir. Azerbaycanla ünsiyetimin başlangıç tarihi 20 Ocak 1990 Bakü katliamıdır. Bu katliam
olmasaydı hayatımın akışı başka türlü cereyan edecekti, belki de gazeteci olmayacaktım. Neden mi? Son 13
yılını Türk dünyasına vermiş biri için tuhaf olacak ama, bu olaydan önce böyle bir ülkenin varlığından
habersiz idim. Resmi tarih onlardan bahsetmiyordu, Sovyet demirperdesine ek olarak dış Türkleri dışlayan
rejimimiz gözümüzü perdelemişti.
27 Ocak 1990 Şadırvan/İzmir vaazında bu olayı anlatırken bayılan Fethullah Gülen kanımı
dondurmuş, birden 'kardeşlerin zulüm görürken sen rahat içindesin' diyen vicdanımın sesine kulak vermiş,
tüm dünyevi arzuları bir kalemde silerek beni hızla çeken bu ülkeye gitmenin yollarını aramaya başlamıştım.
İstanbul'da ücret almadan Bulgaristan ve Romanya'dan gelen ilk öğrencilerin belletmenliğini yapmış,
Moğolistan'dan gelmiş Kazak Türklerine ve yetişkinlerden oluşan Çeçenlere Türkçe öğretmiştim. 1991'in
sonlarında İstanbul'a gelen bir Azeri heyet, ' Ne olur gel, size her türlü imkanı sağlarız' dediğinde bir saniye
bile düşünmemiştim.
Azerbaycan macerasına başlarken hayır-duasını eksik etmeyen Fethullah Gülen, Azerbaycan ve Orta
Asya’da yayımlanacak Zaman gazetelerini kurmaya giden 19 kişilik ekibimizden bekar olanlara ’ orada
akrabalık ilişkisi kurun’ demişti. 5 bekar gazeteci arkadaşım deneselerde yerli gelin bulamadılar, içlerinde
akrabalık tavsiyesini yerine getiren tek kişiydim.
Azerbaycan’ın Eğitim Bakanı Mısır Merdanov ve suikasta kurban giden Prof. Dr. Ziya Bunyadov
cinayetiyle ilgili 1998’de haksız yere görevden alınan İçişleri eski bakanı Nizani Gocayev yakın akrabalarım
olmuştu. Azerbaycan Meclis Başkanı Murtuz Elaskerov, AMİP Lideri İtibar Memmedov ve SOCAR Başkan
yardımcısı Salmanov ise uzak akrabalarımdı. Milli Küreken ( damat) olarak çağrılıyordum. Faruk ismi
Azerbaycan’da olmaması nedeniyle yeni ismim Ferruhtu. 1992 yılı başında İstanbulda vize aldığımız Sovyet
Konsolosluğu, bir haftalık vize vermişti, üstelik Bakü yerine Sibirya'daki kentlere giriş vizesi yazmıştı.
Rüşvetle ilk tanışmamda o günlerde Hakkari otobüs terminaline benzeyen Bakü havaalanında bu sayede
oldu. Rus polisi parayı seviyordu. 7 günlük vize ile geldiğim Azerbaycan'da tam 7 yıl kaldım. Savaş
muhabirliği ve bölge gazete bürolarını kurma görevim nedeniyle Azerbaycan'ın her kentini en az 20 defa
dolaştım, Bakü'nün her sokağı bana avucumun içi kadar yakındır. 8 değişik Azeri şivesini anlarım, en
sevdiğim Şirvan lehçesini mükemmel kullanırım, Bakü'de Uluslararası İlişkiler okumam uluslararası hukuk
masteri yapmam nedeniyle akademik ve edebi Azeri diline de hakimim. Azerbaycan'dan Türk medyasına 5
binden fazla haber yazdım, Televizyon ve radyolara konuştum; yerli Azeri basınında yazdığım Kril ve Azeri
Latini alfabesinde haber ve makale sayısıda 3 bin civarındadır. 7 yıl boyunca hergün yayımlanan tüm
gazeteleri okudum, en iyi haber ajansları Turan ve Şark'dan gelen bilgilerle gıdalandım.
Röportaj yapmadığım siyasi lider ve politik fıgür yoktur diyebilirim. Azerbaycan'da girmediğim hiç
bir delik, tanımadığım kimse, eski Sovyet ülkelerinde gezmediğim yer olmadığı kanısındayım. Azerbaycan
Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'i 1993-1998 arasında yurtiçi ve yurtdışında adım adım izledim. Bu nedenle
sürekli Azeri televizyonunda görünmemden dolayı gittiğim heryerde Azeriler bana bizden biri şeklinde
yaklaşmıştır. 2000 yılı sonuna kadar Bakü'ye iki defa gittim. Aliyev, her Türkiye'ye geldiğinde beni
arkasında buldu. Rahmetli Elçibeyle olan yakın ilişkilerim Aliyev tarafından hep şüphe ile karşılanmış,
muhaliflerle yaptığım röportajlar kızgınlığını hep artırmıştı. Azeri mentalitesinde muhalif ses, hain demektir.
ABD Başkanı Bush'un dediği gibi ' Ya bizdensin, ya onlardan' kuralı geçerlidir. Hiç kimseye siyasi olarak
taraf olmamamın avantajını çok iyi kullandım. Türkiye'den Aliyev'i devirmenin moda olduğu dönemde ve
devletin her kesiminin bulaştığının ortaya çıktığı bir sırada Azerbaycan'ın eski Dışişleri Bakanı Hasan
Hasanov'in bir gün yüzüme şöyle haykırdı: ' Seni çok araştırdık, sen temizsin'. Azerbaycan dış politikasına
vukufiyetim nedeniyle Hasanov’un kendi adına sormadam demeç yazma izni verdiği tek gazeteciydim. Tüm
bunlar doğruları yazmamı hiçbir zaman engellemedi.
Çalıştığım medya organlarında sansür yediğim zaman yayımlatacak başka bir medya buldum,
hakikatin gizli kalması, tersinden gösterilmesi okuyucuya hakarettir.
4
Biliyorum biraz tuhaf karşılanacak ama, nedense ajanlar ve petrol arasında bir bağ kurmaya çalışmış, ikisi
arasındaki simetrik ve ters orantılı ilişkileri yakalamaya çalışmışımdır... 007 James Bond filmleri serisinin
19.'sunda Hazar'ın Kurlar Vadisi resmedilmişti. İngiliz Gizli Servisi'nin gözde ajanı Bond yine işbaşındaydı.
Bond, ekonomik rant kaynakları üzerinde yapılan bir senaryonun baş kahramanıdır bu kez. Batının geleceği
söz konusudur ve Bond, bunun için hayati öneme sahip olduğu bilinen Bakû-Ceyhan boru hattını terörist
saldırıdan kurtarma rolüne soyunmuştur... Sanal mekanların abartılı kahramanı, senaryosu ve sonu iradi
olarak hazırlanmış bu sanal yapımda "zafer"le çıkmış olsa bile, reel hayat için aynı şeyleri tekrarlamak takdir
edilmelidir ki mümkün değildir. Hayat akışının dışarıdan müdahalelerle düzenlediği bu yapımlar sonuçta
biraz da girift çıkar ilişkilerinin perde arkasını yansıttıkları için biz insanlar açısından 'realize" edilebilecek
hususiyetler taşırlar.
İsterseniz henüz çok fazla yol almadan ve konu bütünlüğünü bozmadan, biz yine filmdeki ana konu
ve önemli sahnelerine dönelim ve projeksiyonlarımızı ortalama bir seyircinin dikkatlerinden kaçan 'kritik"
noktalara çevirelim.... Filmin aksiyon sahneleri. Bond'un Türkiye, ABD ve Batı dünyasının büyük
çoğunluğunun petrol politikaları ile uyuşmayan İngiliz çıkarlarını koruduğunu fark edemiyor. Fark etmek
için zaten petrol uzmanı olmak gerekli. Filmin içine sinen İngiliz kurnazlığı bu sorunu Bond'a İstanbul'u
nükleer bir facia ile yok olmaktan kurtarmasını sağlayarak çözmüş. Ne gam. Oysa filmin çekildiği 1999
yazında Türkiye'de PKK intihar saldırıları olduğu için Bond ve kızları çekimler için İstanbul'a gelmeye
korkmuştu. Biz Türkler Bond'un İstanbul'u kurtardığına ve film sayesinde İstanbul'un reklamının yapıldığına
sevindik.
Bu arada İngilizler, Bond ile Hazar petrolünün, yapımını sağladıkları Bakû-Supsa hattından
tankerlerle boğazlardan naklini, yani İngiliz tezlerini kurtarmıştı. Gözbağcılığı konusunda uzman olduklarını
bu kitabı okurken anlayacaksınız; ' vay canına ' nidaları ile diş bileyeceksiniz. Hazar bölgesinde 90'lı yılların
petrol mücadelesi müthiş ayak oyunları ile doluydu. Kan, entrika, darbe, suikast sıradan olgular olarak
karşımıza çıkıyordu. Gerçekler ve filmler arasında ince bir çizgi var. Kitabımızın konusu ile filmin konusu
aslında aynı. Filmde isim verilmeden zikredilen Sovyet öncesi Bakû petrollerinde payı olan yabancı şirket
Shell olması gerekirdi; bu aldatmacaya rağmen karşımızdaki şirket 1998'deki evliliğinden sonraki adıyla BPAmoco.
1911'de bölünmek zorunda kalan Standart Oil'in yavrusu Exxon da oyunun figürlerinden. Bu şirket
adeta Amerikan-İngiliz rekabetinin Anglo-Amerikan beraberliğine dönüştüğünü simgeliyordu. Amoco
Standart Oil'in tekeli kaldırıldıktan sonra kurulmuştu. BP ise bağımsız olarak gelişti; ancak Standart'ın
bölünen parçalarında bir kesim BP'nin Amerikan temsilciliğini sürekli yürüttü. Zaten işlerde bu noktada
karışıyor. BP ve Amoco evlendikten sonra işler tamamen arapsaçına döndü. Tüm petrol devleri arka arkaya
evlilikler yaptı. Hazarda paylaşım savaşını tamamlayan kurtlar, 11 eylül faciasını suistimal ederek önce
Afganistandaki doğalgaz hattı çıkarlarını kutardı, sonra Saddam devrilerek Suudi Arabistan'a karşı Irak
petrolüne ABD el koydu.
Tekrar filme gelecek olursak; filmdeki Bond kızı şirketin başına babası yerine geçen Elektra
rolündeki Sophie Marceau. Başrolü oynayan son Bond ise Pierce Brosnan. Gerçek hayatta da petrol şirketleri
Amerikan, İngiliz ve Rus ajanları ile dolu; ülkeleri için bilgi topluyor, gerekirse operasyonlar yapıyor. Filmin
gerçekçi yanı bu olgu. BP ve Amoco gerçekten casuslarla dolu iki şirket. Ancak işin ilginç tarafı filmde Rus
KGB' si realitenin tersine Bakû-Ceyhan'ın tek alternatif kalması için İngiliz petrol şirketi ile kol kola
çırpınıyor. Tilki kod adlı uluslararası terörist Rusya İç Güvenlik Teşkilatı'nın (FSB ) Atom Bölümü Özel
Timi yöneticisi olarak karşımıza çıkıyor. İster istemez FSB'nin 1999 Ağustos ayına kadar başkanı olan Tilki
kod adlı şimdiki Rusya devlet başkanı Vladimir Putin aklınıza geliyor. Bu tilki acaba o tilki mi? Çünkü film
çevrildiği tarihte gerçektende o Rus istihbaratının içinde bulunuyordu. Gerçek hayatta tilkilerin gerçek
planlarını okuyacaksınız; sahtesini değil.
Filmde, İngiliz istihbarahatı MI 5 ve 6 ile organik bağı olan Bakû petrollerinde büyük payı olan
İngiliz şirket BP, bir yandan kendi yaptığı boru hattına Rus özel timi ile birlikte sabotaj düzenleyerek hedef
saptırırken, bir yandanda MI6'yı ve Bond'u aldatarak İstanbul'u yok etmek, boğazları tanker taşımacılığına
kapatmak istiyor. Bu noktada kıl kapıyorum. Neden boğazları kurtarıyor? Petrol şirketinin sahibinin kaçırılan
5
kızı Elektra, babası fidyeyi göndermeyince Tilki ile anlaşıyor, kendisini kaçıran teröriste aşık oluyor ve
kötüler safına geçiyor. Elektra, filmin başında nereden çıktığı bilinmeyen fidye paraları ile babasını öldürerek
işin başına geçiyor. Tilkiye duyulan aşk ile birlikte hırsla entrikadan çorba yapılmış. Filmin kilit sözcüğü : "
Yaşamaktan korkuyorsam canlı kalmamın ne yararı var. " Bond, Elektra ile Tilki arasındaki ilişkiyi bu
sözcük ile çözüyor ve Elektra'nın kirli aşk teklifini, ' dünya yetmez ' diye geri çeviriyor. Senaryosunu
yazanlar tam bir komplo teori uzmanı olmalı. Kafası karışan seyirci ayrıntılarıyla ilgilenemez hale geliyor.
Gerçek hayatta İngilizler filmde yaptıklarını yaparak petrol kavgasını seyircilerin gözlerini boyayarak
kazanmaya çalışıyor. Sadece kendi çıkarlarına yarayan politikaları ise bu arada tıkır tıkır yürüyor.
Merhum Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev'i tam 5 yıl adım adım izlerken, Kurt politikacının
Hazar'daki kurtların dansını nasıl idare ettiğini gözlemledim. Kitabın oluşmasına Aliyev'in yakınına bu kadar
yaklaşabilmemde yardımcı oldu. Bu kitaba bugüne kadar yazılmamış, bilinmeyen petrol suikastlarını, darbe
girişimlerini ve ayak oyunları oynayan doymaz aç kurtların ulumalarını aldım. Merhum Cumhurbaşkanımız
Turgut Özal'a yapılan suikast ve merhum Azeri lider Haydar Aliyev'e yönelik petrol suikastlarını heyecanla
okuyacaksınız.
Derin konuları cesur yazılarıyla kaleme alan gazetecilerin kaderi ajanlıkla suçlanmaktı. Hele
yurtdışında görev yapıyorsa şüpheci bakışlar üzerinde toplanırdı.' 007 Türk James Bond'u' lakabını bana 7 yıl
Azerbaycan Zaman gazetesinde aynı haber merkezini paylaştığım Azeri meslekdaşım Aziz Mustafa takmıştı.
Delili ise, 1998'de Amerikan Kongresi'nin Sovyetleri yıkmak için kurduğu Azatlık ( Liberty) Radyosu'nun
beni Türkiye'de yayımlanan yukarıdaki haftalık Bakü Mektubu köşe yazımı esas göstererek ' Türk ajanı'
olarak suçlamasıydı. Almanca ve İngilizce bilmem, koyu bir Türk milliyetçisi olmam nedeniyle emindi: Ben
silah yerine kalemini kullanan 'Türk James Bond' idim. Diğer Azeri meslekdaşım İmran bey ise, Türkiye'nın
petrol çıkarlarını amansızca savunduğum için adımı ' Baku-Ceyhan profesörü' olarak koymuştu. Ankara'daki
Rus diplomatlara görede kesinlikle MİT hesabına çalışan biriydim; hatta bir ara CIA olduğumdan
şüphelendiklerini hissettirdiler.
1994'den itibaren Azeri petrollerine yapılan yatırımlar ve Bakü-Ceyhan boru hattı ana haber kalemim
haline gelmişti. Yazdığım 3000'e yakın petrol haberi ile Türkiye'de isim yaparken, yabancı basın tarafından
bağımsız kaynak olarak kabul edilmeye başlandım. Azeri dostlarıma göre, bu projenin gerçekleşmesi benim
takibim olmadan mümkün olmazdı. Hem İngilizlerin oyunları, hem Aliyev'in, hem Amerikalıların oyunlarını
ortaya çıkarmak; Rusları ve İranlıları rezil etmek ve Türkiye'nin yaptığı hatalara zamanında müdahele etmek
görevimdi. Bu arada haftada beş gün çıkan Zaman gazetesinin haber merkezini idare etmek, haftada
Azerbaycan Zaman'a üç köşe yazısı sunmak, CHA temsilcisi olarak Türkiye'ye günde beş haber yazmak,
haftada Türkiye Zaman'a bir köşe göndermek rutin işlerimdi. Başta BBC Azerice servisinin olmak üzere
saygın yabancı haber ajanslarının haber doğrulayan bağımsız kaynağı haline gelmiştim. Tam bir ' Newsman',
haber adamı, 'haber manyağı' olup çıkmıştım. Gürcistan, Ermenistan ve Rusya haberleri avucumun içi kadar
yakındı. Türk televizyon ve radyolarına konuşan Türk gazeteci olmak aynı bir heyecan veriyordu.
Azerbaycan Lideri Haydar Aliyev'in içerideki ve dışarıdaki temaslarını, programlarını izlemek kısa
sürede Azerbaycan Cumhurbaşkanlığında kredi oluşturmuştu. Aliyev, yurt dışına götüreceği muhabirleri
özenle seçerdi. Masraflar karşılandığı için bu tüm gazetecilerin arzusuydu. Yabancı gazeteci olarak Aliyev
heyetindeki tek muhabirdim. Azeri meslekdaşlarıma göre, Aliyev heyetindeki tüm gazeteciler mutlaka
ajandı. Azatlık Radyosu için çalışan rahmetli Elmira Ahmetli, Azeri istihbaratı, Elmira Akındov Rus
istihbaratı, şu anda milletvekili olan Amerika'nın Sesi Radyosu temsilcisi Rafael Hüseynov güya CIA adına
çalışıyordu. Geriye kalan bendenizde Azeri dostlarıma göre MİT adına çalışıyor olmalıydım ki, Aliyev beni
de yanına yaklaştırıyordu. Aliyev, KGB'nin eski elemanı olarak hala Andrapov tarzı bir diktatör polisisthbarat rejimi yönetirken, yanına istihbaratçı olmayan birini almazdı onların mantığına göre. En yakın Azeri
dostlarım bile' Bizim MİT dindar, milliyetçi birini eleman yapmaz' şeklinde kendimi savunmamı
anlayamıyor, gerekçemi komik bularak bıyık altından gülüyordu.
Azeri meslektaşlarım artık bana ' 007 Türk James Bond'u diyordu. 1998 cumhurbaşkanlığı seçiminde
Aliyev'in seçim fotoğraflarını ve aile albümü için özel fotoğraflarını çekmek için Zaman Gazetesi'nden
Kemal Kazaz ve beni kullanması, iddialara tüy dikti. Aliyev'in 35 yıllık özel fotoğrafçısı bile beni kıskanmış,
6
özel fotolar için götürüldüğümüz özel yerlere kendisinin bile götürülmediğini söylemişti. Aliyev fotoları
beğenmiş, Alman ve Rus fotoğrafçıların çektiklerini beğenmeyerek bizimkileri hem seçimde kullanmış
hemde büyütürek her tarafda astırmıştı. Diktatör Aliyev'le ilişkileri korumak için belki bu gerekliydi, ama
herşeyinde bir sınırı vardı. Aliyev'i en çok kızdıran Elçibey, İsa Kamber ve Azeri muhalefeti ile olan
dostluklarım idi.
'Türk James Bond'u takılmalarını makaraya sararken, beni şok eden teklifi aldım. Aliyev'in sadece
kendisine bağlı özel bir istihbarat teşkilatı daha vardı. Basını izlemekle görevli özel eleman bir gün beni
odasına çağırdı. Aliyev, kendisine bağlı özel istihbarat elemanıı olmamı istiyor, düzenli rapor istiyordu. 2.
Abdülhamit'in Yıldız İstihbaratı gibi sistem kuran Aliyev, sağlamalı istihbarat yapar, resmi istihbarat
bilgilerini kendine bağlı, kimliği sadece kendince bilinen özel elemanlarına teyit ettirmeden inanmaz,
çalıştığı adamlar hakkında kalın dosyalar tutardı. Benim tarafsız, dürüst, rüşvet yemiyen her olayı
derinlemesine araştıran özelliklerim dikkatini çekmişti. İlk talep edilen raporlar, rüşvet alarak haber-şantaj
yapan Azeri gazetecilerin listesi ve sivil toplum örgütü adı altında Hıristiyan misyonerlikte bulunan 38’den
fazla yabancı kuruluşların rüşvetle satın aldığı yerel yöneticilerin isimleriydi.
Azerbaycan'dan 'Gazeteci-Ajan' olmamak için Temmuz 1998'de süratle ayrıldım. Daha doğrusu,
benim Aliyev’e ajanlık yapmaya başladığım iftirasını atan idarecimin işgüzarlığı ile acilen tayinim çıkartıldı.
Güya beni koruyorlardı. Bana iftira atan kardeşim 1999 yılına Ankara Zaman’a gelip gözyaşları içinde
helallık istemese, iftirayı fark edemiyecek kadar saftım. Kıskançlık, hırs ve kindarlık iyi insanlarda da
bulunur. İnsanlar hakkında hüsnü zan eder, iyi düşünürüm. Bu bir hadistir ve müslümanın ibadetidir. O
arkadaşımı afv ettim mi? Ben helal etsem bile ulvi heyetin kutsi şahsi maneviyesi afv etmiyebilir... Çünkü
ben Azerbaycan’a dönmeye değil ölmeye gelmiştim. Bu hakikatı samimiyetle bana tayin mektubumu uzatan
Zaman Gazetesi Genel Müdürü Hüsyein Gülerce ve Ankara temsilcisi Hidayet Karaca’nın yüzüne söyledim.
Kaderinizden kaçamazsınız ama ihlaslı halis niyet sevabını ihmal etmemelisiniz...
' 007 Türk James Bond' lakabının Ankara'da üç yıl süren diplomasi muhabirliği yıllarımda beni gölge
gibi takip ettiğini söylemeliyim. Diplomasi muhabirinin işi gücü Ankara'da diplomatik misyonlarda çalışan
pek çok resmi ve diplomat gözüken gayriresmi yabancı ajanla lüks otel lobilerindeki resepsiyonlarda,
büyükelçiliklerde, özel yemeklerde lak-lak etmektir. Öğretim görevlisi, Başbakanlık müşaviri, bürokrat, iş
adamı, emekli büyükelçi, asker veya danışman görüntüsünde pek çok MİT elemanı kendileri ne kadar
çaktırmasada haber kaynağımdı. Bu bilgileri kullanmak maharet ister. Spekülatif bilgi ile gerçek bilgiyi
birbirinden ayırmak bazen çok güçleşir, yanılgılara düşer veya hedef saptırmaya yönelik politikalara alet
olduğunuzu hissedersiniz. Ama sağlam muhakeme yaparak sizi yönlendirmeye çalışanları kendi silahları ile
vurursunuz. Tersini yazarsınız. MİT, eleman olarak benim gibileri değil yüzde yüz emredileni yapanları
seçer; kimi kullanacağını iyi bilir. Azeri dostlarıma göre, Sovyetler Birliği'nde yaşasam kesinlikle KGB
tarafından keşfedilirdim. MİT'in KGB gibi olmadığı gerçeğine asla inanmadılar.
Herşey Azeri istihbaratının kapılarını gazetecilere açması ile başlamıştı. '' Bütün gazeteci
arkadaşlarımı devletimizin hesabına ajanlık yapmaya, istihbarahat birimlerimizle işbirliğine çağırıyorum ''
diye gayet samimi ve ciddi bir teklifi bizatihi Azerbaycan Güvenlik Teşkilatı başkanın ağzından işittiğimde
kulaklarıma inanamaştım doğrusu. Etrafıma şöyle bir bakındım; 60'a yakın meslekdaşımın istisnasız hepsi
gülüyordu. Tarihler 5 Nisan 1998'i gösteriyordu. Tarihinde ilk defa Azeri istihbarat teşkilatı kapılarını
gazetecilere açmıştı. İçlerindeki tek yabancı gazeteci bendim.
'Ajanlık kötü bir şey değildir ' diye devam eden yetkili ağız konuşmasını şöyle sürdürdü : ''
Gazeteciler içtimai-siyasi devlet adamıdır. Siz heryere maşallah bizden daha hızlı giriyorsunuz;
yazdıklarınızla kamuoyu oluşturuyor, devlet sırrı olması gereken hassas konuları bile irdeliyor, döküp
saçıyorsunuz. Aynı vatan için çalışmıyor muyuz, o halde gelin yazılmaması gereken konuları tesbit
ettiğinizde bize bilgi verin; ülkemizde iç barış ve istikrar bozulmasın,gereken önlemleri biz hemen yılanıçiyanı uyandırmadan alabilelim. Sansasyon için ülkenizi dağıtmayın. Siz yazıp çizdikten sonra kimseyi
yerinde bulamıyoruz. Telefonları dinliyoruz, ama herkesin telefonunu dinlemeye kimsenin gücü yetmez. En
vatansever gazeteci vatanı hesabına çalışandır. Unutmayın yazdıklarınızı okuyan yabancı istihbarahat
birimleri aleyhimize planlar hazırlıyor. Gelin elele çalışalım.''
7
Azerbaycan Güvenlik teşkilatını gezen Azeri meslekdaşlarıma yapılan ajanlık teklifini dinleyen tek
yabancı, aslında kardeş, dost ülke olmamız itibarıyla yabancı olmayan tek Türkiyeli gazeteciydim.
Demokrasi ve basınla şeffaflığın bu kadar ilerlediğine gerçektende şaşmamak elde değildi. Azeri
meslekdaşlarımız cesurca, dudakları uçuklatan sivri sorularını çekinmeden Güvenlik Teşkilatının başkanı
Namık Abbasov'a yöneltirken, tabii herkes eskiden olduğu gibi bir elin daha sonra kendilerini tutup, karanlık
dehlizlerde işkenceye tabi tutmayacağından emindi. Aklıma birden ajan filmlerinin tartışılmaz gözdesi 007
James Bond geldi; acaba o da gazetecilik yapmış mıydı? Soğuk savaş döneminde KGB'yi modern teknolojiyi
de kullanarak çevik zekasıyla atlatan, binbir tehlikeden sıyrılan, görevini hep başarıyla tamamlayarak İngiliz
kraliçesine bağlılığını ifade eden meşhur ajanla gazetecilerin mesleki özellikleri arasında bağlantı kurmaya
çalıştım. Amerikan çıkarlarını korumak için dünyanın dörtbir yanında özgür basını destekleyen ve önemli
noktalarda bulundurduğu yerli, yabancı ve tabii ki Amerikalı gazetecileri bir nevi istihbarahat elemanı gibi
kullanan, bazen onları operasyonlarının içine iten CIA'de acaba gazetecilere aktif ajanlık teklifinde bulunmuş
muydu ? Ya KGB; yabancı ülkelere gönderilen Tass ajansının muhabirleri aynı zamanda ajan mıydı acaba?
Sovyetler döneminde içerde ve dışarda çalışan gazetecilerin acaba kaçta kaçı aynı zamanda ajandı?
Peki, dünyadaki bu tecrübeden elbette yararlanan MİT, Türk basınında çalışan gazetecilerle nasıl bir işbirliği
yapıyor; bilgi alışverişinde bulunulan gazeteciler hangi kıstaslarla seçiliyor; ajanlık yapan vatansever
meslekdaşlarımız kimlerdi acaba? Acabalı sorularım tükenmedi. Dalgın, dalgın bu tip ilginç sorularıma
kendi kendime cevap ararken yukarıdaki ifadelerin sahibi Namık Abbasov, kendisinin 20 yıl gazetecilik
yaptığını, emekli oluncada yine gazeteci olacağını samimi duygularla mütebessüm bir çehreyle açıkladı.
Gerçek bir vatansever olan Abbasov, Azeri meslekdaşlarımıza önemli bir hatırlatmada bulunmayı ihmal
etmedi : '' KGB'de Sovyetlerle beraber gitti, şimdi içinde olduğunuz bina ve teşkilat bağımsız Azerbaycan
için çalışıyor; hala KGB diye bize şüpheli bakanlar, lekelemeye çalışanlar uyanın. Ülkesi için ajanlık yapmak
şereftir; provokotörlük yapmayın, vatanınız için çalışın.''
Doğrusu çok etkilendim, Abbasov'a hak verdim. Azerbaycan'ın bağımsızlığını korumasında önemli
bir görevi başarıyla eda eden bu teşkilat artık tamamen Milli. Topraklarında Rus üssü ve askeri
bulundurmayan tek BDT ülkesi olan Azerbaycan'ın istihbarahat alanındaki başarısında da kuşkusuz
Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'in rolü büyüktü. Teşkilatın müzesini gezerken Haydar Aliyev'le ilgili iki
stand çok ilgimi çekti; zaten mihmandarımızda uzun uzun anlattı Aliyev'in istihbarahat alanındaki
başarılarını. 1960'larda teşkilata Aliyev'in başkanlık etmesinden başlayarak 1985'e kadar ordu ve teşkilatda
çalışan personelin Azerileştirilmesi zirveye ulaşmış, 1993'den itibaren ise tamamen milileşmişti. Çalışan Rus
personel yolcu edilmiş teşkilat yüzde 70 oranında Azerileşmişti.
Halen Kafkaslarda karışıklıklar sürererken Azerbaycan'da istikrar ve barışı bozmak isteyen güçler
kötü emellerin bu nedenle hayata geçiremiyordu. Aliyev ülkesinin her noktasına hakim olması sayesinde,
karşı istihbaratı anında elde ediyordu. Kafkas ve Orta Asya ülkelerinde Azerbaycan'da ki kadar gibi hür ve
bağımsız yayın organları yok; anlayacağınız burada muhalif sesler düğer eski Sovyet ülkelerine nazaran
susturulmuyor, demokratik bilinç ise süratle gelişiyordu. Türkiye'de olduğu gibi yazılmayan hiç bir şey
kalmıyordu. Abbasov basın mensuplarına soruyordu : '' Herşeyi yazmanıza göz yumuyoruz, daha ne
istiyorsunuz. Şok açıklamalar mı? '' Azerbaycan Güvenlik Teşkilatında geçirdiğim 5 saati inanın hiç
unutamayacağım. Şok açıklamalar yapmayacağını söyleyen Abbasov, en azından beni şok etmişti.
Gazetecilikle ajanlık arasında fazla bir fark olmadığını öğrendim o gün.
Gazetecilere herkesin niye şüpheyle baktığını şimdi daha iyi anladım. Ajan olmak yada olmamak işte
bütün mesele buydu! Sovyet anlayışına göre gazeteci ajan demekti. KGB'nin patrolu olmuş Yevgeni
Primakov bir gazeteci değilmiydi? Çek Cumhuriyeti'nin başkenti Prag'dan yayın yapan Amerikan
Kongresi'nin maliyeleştirdiği Azatlık ( Liberty ) radyosu, Namık Abbasov'un şok girişimine şok yaklaşımım
üzerine ertesi gün Faruk Arslan'ı MİT ajanı ilan ediyordu. Sadece beni değil, Bakü'de Hürriyet gazetesinin
temsilciliğini yapan İrfan Sapmaz'da güya MİT ajanıydı! İşin tuhaf tarafı bu duyuruyu yapan Azatlık
radyosunun Azerbaycan masası şefi Mirza Hazar'dı. Mirza Hazar, Guba kentinden Bir Dağ Yahudi'siydi.
Azerbaycan'da onun MOSSAD ve CIA'ya çalıştığı iddiaları ayyuka çıkmıştı. İpin ucu kaçırılmış haber
bültenlerine haber veren haberciler, Aliyev aleyhtarı olduğu sürece ekmek yiyordu. Mirza Hazar, Bakü'de
8
muhalif görüşlere sahip 9 acar muhabire haber karşılığı yüksek ücretler ödeyerek Aliyev rejimini yıkmaya
çalışıyordu.
Tuhaf ama gerçek. İçlerinde tek tük Aliyevciler Elmira Ahmedova ve Rusça masasına çalışan Elmira
Akındov ise Rus istihbaratına çalışıyordu. Oysa para kaynağı olan ABD ve Amerikan petrol şirketleri
Aliyev'den petrol payları kopartabilmek için ülkelerinin dış politikasını bile değiştirmişti. Kim kimin
adamıydı, kim kime çalışıyordu ? Belli değildi. Neler oluyordu? Kafkaslarda oyunlar ve aktörler
karmakarışıktı. Çünkü Kafkas politikaları petrole endeksliydi. Petrol çok can alan, ülkeleri karıştıran,
darbelerin, suikastların gerekçesi olan kara bir nesneydi. O nesne Kafkasları fokur fokur kaynatıyordu.
Acabalı sorularıma MİT eski müsteşarı Mehmet Eymür, azılı düşmanı ANAP lideri Mesut Yılmaz'ın
cumhurbaşkanı seçilmemesi için Şubat 2000'de ikamet ettiği ABD'den web sitesi açınca cevap bulabildim.
Eymür "Genel Yayın Yönetmenleri" de dahil bazı gazetecilerin MİT'e çalıştıkları iddiasıyla birlikte "Daha 20
kadar Ajan Gazeteci var" sözleri, ajans gazetecilik mefhumunu ilk kez lügatımıza ciddi biçimde girdirdi.
Eymür, Fatih Altaylı'nın MİT ajanı olduğunu ifşa ederken diğerlerinin isimlerini vermemeyi tercih etmişti.
TGC Başkanı Nail Güreli'nin rahatsızlık duyduğuna dair MİT'e mektup göndermesinin ardından MİT
Müsteşarı Şenkal Atasagun nihayet beklenen tarzda açıklamasını yaptı. Atasağun'a göre, MİT'in kullandığı
gazeteci yoktu! Atasagun'un bu açıklaması başında bulunduğu örgütün ajanlarını deşifre etmemeye yönelikti.
1996 yılında ABD'de yaşanan benzer bir "ajan gazeteciler" tartışması CIA ile yakın ilişkiler içerisinde
bulunan MİT'in uygulamalarına da ışık tutuyordu.Tartışmanın kaynağını, Richardson&Murtha yasa tasarısı
oluşturuyordu. Tasarı ile, CIA'nın gazetecileri kullanmasını tamamen yasaklaması hedefleniyordu. Dönemin
CIA Başkanı John Deutch'un, istisnai hallerde kullanıma izin verilmesi için Dış İlişkiler Komisyonu'na
başvurması ile durum değişti. Tasarıya, CIA'nın istisnai hallerde özel izinle gazetecilerin kullanabilmesi
hakkı eklendi.14 bin üyeli Profesyonel Gazeteciler Derneği, CIA'nın gazetecileri kullanma isteğine,
gazetecilerin güvenli çalışma ortamlarını zayıflattığı için büyük tepki gösterdi. Bu gerçeği somut örneklerle
de ortaya koydular. Ancak, bütün bu itirazlar tasarının yeni haliyle 1997 yılında yasalaşmasını önleyemedi.
Böylece CIA'nın ajan gazeteciler kullanması için, 19 yıl aradan sonra yasal kılıf da hazırlanmış oldu. Zira
ABD de, CIA'nın gazetecileri "ajan" olarak kullanması, 1977 yılında Senato İstihbarat Komitesi'nin
soruşturması ile yasaklanmıştı. Senatör Frank Church başkanlığındaki Komite, 1976 yılı itibariyle CIA'nin
50'yi aşkın gazeteciyi "ajan" olarak kullandığını ortaya çıkarmıştı. Komite soruşturması, CIA'nın kullandığı
gazeteciler arasında, yayın yönetmenleri, editörler, muhabirler ve yurt dışı temsilciler olduğunu gösterdi.
Ajan gazeteciler arasında, Watergate skandalı ile öne çıkan Washington Post muhabiri Ben Bradlee,
Pulitzer ödüllü Miami News muhabiri Hal Hendrix, önde gelen basın sendikacısı Joseph Alsop da vardı.
CIA'nın ajan yelpazesi, Radio Liberty, Washington Post, New York Times, Reuters, Associated Press,
Newsweek, CBS gibi dünyaca tanınmış yayın kuruluşlarına kadar yayılmış durumdaydı. CIA, ajan
gazetecileri bazen kamuoyu oluşturmakta, bazen de istihbarat toplamakta kullanmıştı. Üstelik sadece
Watergate skandalında olduğu gibi yurt içinde değil, Musaddık darbesinde olduğu gibi yurt dışında da
gazeteciler yaygın olarak kullanıldı. Basına sızan resmi belgelere göre CIA İran'da Musaddık'ı devirmişti;
Dışişleri Bakanı Albrihgt bu nedenle geçte olsa Nisan 2000'de özür diliyordu. Musaddık olayı konusunda
New York Times'ın yayınladığı resmi belgelerde, basının nasıl kullanıldığına dair de net bilgiler
veriliyordu.CIA, Musaddık hükümetinin azli için Şah Rıza Pehlevi'ye görevden alma yazısı yazdıramayınca,
bunu kendisi Kraliyet tarafından yazılmış gibi kaleme aldı. Ardından da, Associated Press ve Newsweek
dergilerini kullanarak yayınlattı.
New York Times'ın Tahran muhabiri Kenneth Love'ın belgeyi yayınlarken kullandığı, "İran
gazetelerinde ertesi gün yayınlanacak" ifadesi ise, işin oyun boyutunun en açık delili idi. Bu arada CIA'nın
Musaddık darbesi sırasında bir İran gazetesinin patronunu, 45 bin dolar vererek satın aldığını da belirtmekte
fayda var. CIA'nın "ajan" gazetecilere düşkünlüğü ortadaydı. Şüphesiz, gazetecileri kullanan tek örgüt de
CIA değil. İngiliz MI6'nın yine kendi belgelerine dayanarak, Endonezya'daki Sukarno darbesi için Reuters,
BBC ve Observer yayın kuruluşlarını kullandığı ortaya çıkmıştı. Hatta KGB'nin bir Türk gazeteciyi,
Afganistan savaşı sırasında mücahitler hakkında bilgi toplamak için gönderdiği de, KGB arşivleri açılınca
günyüzüne çıktı. Hele Türkiye'de 28 Şubat sürecinde yakından şahit olduğumuz, her gün gizli bir kaset veya
9
rapor yayınlayan "düğmeci" ve "tetikçi" gazetecilerden sonra, Atasağun'un"ajan gazeteci yok" iddiası biraz
havada kalıyordu. Bu insanların deşifresi için yeni Mehmet Eymür'ler beklemek yerine, bir gün MİT'in de
arşivlerini açmasını beklemek daha güvenli olabilir.. Kimbilir, belki MİT de bir gün açılır...
Atasağun'un açıklamasından sonra www. atin.org ünvanlı web sayfasında yayımlanmasına rağmen
yukarıdaki sözlerin kendisine ait olmadığını ileri süren Eymür, " Ne MİT'in elemanlarını açıklamak gibi bir
misyona talibiz, ne de medyanın saygıdeğer emekçilerine dil uzatmak gibi anlamsız bir tavrın içine gireriz.
Yazdıkarımız kimi rahatsız ediyor, kim üstüne alınıyorsa muhatabımız o dur. " ifadelerini kullanıyordu.
Eymür'e göre, işbirliği ile satılmak arasındaki fark şuydu: " Daha önce de belirtmiştik. Biz her Türk
vatandaşının ( basın mensupları dahil) Milli İstihbarat Teşkilatını sevmesini ve milli birlik ve bütünlük için
ona hizmet vermesini arzuluyoruz. Gelişmiş toplumlarda basın-istihbarat işbirliğinin bir çok misali var.
ABD'de büyük tartışmalardan sonra İstihbarat Teşkilatı'nın basın mensuplarını "faaliyet elemanı" olarak
kullanması yıllar önce yasaklandı. Buna karşın, mesela sadece "Terör Konusunda" faaliyet gösteren "Haber
Ajansları" var. Bunların mensupları, o konuda uzmanlaşmış kişiler. İstihbarat teşkilatları bu kişilerin bilgi ve
belgelerinden, tecrübelerinden açık bir şekilde yararlanıyorlar. Bazen istihbarat teşkilatlarının ulaşamadığı
bilgilere onlar ulaşıyorlar. Kimse bu işbirliğini onur kırıcı ve şerefsiz bir davranış olarak algılamıyor.
İnsanlar istihbarat teşkilatlarının, devletin vazgeçilmez ve önemli bir unsuru olduğuna inanıyorlar. " Bu
tartışmaları ilgi ile izleyen Azeri Büyükelçi Memmed Nevruzoğlu'de Atasağun'un ciddi olup olmadığnı
merak ediyor ve ekliyordu: " Sovyet döneminde Itar Tass'ın tüm muhabirleri KGB ajanıydı. Önemli olan içte
değil dışta istihbarat yapabilmek. Bunun içinde para lazım. " İstihbarat pahalı bir işti.
Türk basınında elbette MİT ile birlikte çalışan ve servisleri emir telakki ederek spekülasyon,
provakasyon yapan gazeteciler vardı. Bir istihbarat adına çalışmak gazetecinin tarafsızlığına, bağımsız
düşünceye leke düşürürdü. MİT- gazeteci ilişkileri şeffaf olmalıydı; kapalı kapılar arasında gelip giden
dosyalar varsa bunun adına gazetecilik değil Türkçe muhbirlik denirdi. (Azerice muhbirlik gazetecilik
anlamına geliyor. ) Açık bilgiyi medyada yazmak istihbaratçılık değildi, yazmadan jurnallemek veya kasıtlı
yönlendirme yazmak ise gazetecinin işi olamazdı. Gazetecilerin yolu ajanlarla kesiştiği için tehlikeli bir
kavşakta duruyorlardı.
Hiç bir zaman ' 007 Türk James Bond' olmadım, 'Azeri Bond'luğundanda kaçtım; sadece gerçekleri
arayan, cesur, tarafsız, bağımsız bir gazeteci-yazardım. MİT'in 007 Türk James Bond'u Yeşil kod adlı şu
anda Albay olması gereken Mahmut Yıldırım ve Susurlukta mefta olan Abdullah Çatlı gibilerdi. Burada itiraf
etmek zorundayım ben hiç bir örgüt, şirket, devlet veya istihbarat hesabına çalışmayan, çalışmamış,
çalışmayacak kadar özgür bir gazeteciyim. Bu nedenle bağımsız kaynak olarak yabancı ajanslar Bakü'de
görev yaparken hep görüşüme başvurdu. BBC, hatta beni ajan ilan eden Azatlık radyosu. Azeri kardeşlerimin
sandığı gibi MİT elemanı kesinlikle değilim. CIA' ya, Rus istihbaratına çalıştığımda iddia edildi. Şükür
Allah'a bir tek MOSSAD ajanı diyen çıkmadı. Bu kitabı yazaken kaç defa beynimim kitlenip, rüyamda
yazmaya devam ettiğimi hatırlamıyorum. Şimdi yerinize sıkıca yerleşin ve okumaya başlayın. Ama
hatırlatmak zorundayım; bu film gerçek. 007 James Bond'un filminde gördüğünüz illüzyonlar ve aksiyon
sahnelerinin bilinç altında oluşturduğu yanılsamalar bu kitapta yok!..
Aralık 1999’da İstanbul’da yapılan AGİT Zirvesi, 62 hükümet ve devlet başkanını İstanbul'a topladı;
ama gazeteciler korumalardan bir türlü liderlere yaklaşıp da bir çift laf alamadı. Zirveyi diplomasş muhabiri
olarak izliyordum. Bir çeşit saklambaç oynanıyordu. Gazeteciler, liderleri adeta 'koklayarak, sıcaklığını
hissederek' özel haber yapıyordu. 'İri gazete'nin 'büyük yazarı' Fransa Cumhurbaşkanı Chirac'ın elini
sıkmanın sıcaklığını bir köşe yazısına yayarken, kimisi liderlerle kazara çektirdiği bir fotoğrafın altını
doldurdu. Kimisi de Clinton'la randevu alamamanın haberini tam yarım sayfa yaptı. Hem de büyük bir
gazetecilik başarısı olarak lanse ederek!
Ben onlardan geri mi kalacaktım? Çırağan Sarayı'nda asrın anlaşmaları imzalanıyordu. BaküCeyhan'la ilgili yaptığım haber sayısı üç bini geçtiğinden gazetecilere '5 bin sayfalık anlaşmanın altında
benim adım da yazılmalıdır' diyordum. Clinton ile aramızda üç metre vardı, tam karşı karşıyayız.
O da ne? Bana, gözlerimin içine bakıyor. Fotoğrafını çekiyorum, yine bakıyor. Çok da sıcak, sempatik...
Bakışıyoruz... Adeta, 'Faruk, bu kadar yazdın, anlaşmayı sonunda imzaladık, artık mutlu olabilirsin' diyor. Bu
10
arada gazeteciler Clinton'ın nereye baktığını görmek için gözlerini bana dikiyorlar. Bu bakışmalar çok
uzayacak. Clinton'ı nereden tanıdığım konusunda spekülasyonlar yapılacak, diye göz kırpıyorum ona.
Amacım bakışlarını benden uzaklaştırmasını istemekten öte bir şey değil.
Clinton, sonunda gülümseyerek Demirel'e bir şeyler söylüyor ve bana bakmaktan vazgeçiyor.
O gün diplomasi muhabşrlerşnin dilinde dolaşan espiri tarihe geçecek cinsten:
Faruk Arslan Bill Clinton’la keşişti ve Bakü-Ceyhan'la ilgili anlaşma imzalandı. Faruk unutma! Clinton
Monica Lewinski ile de böyle keşişirdi!..
Taha Kıvanç köşesinde kitabımın reklamını Yeni Şafak gazetesinde yapan Fehmi Koru’ya şu
yorumundan dolayı teşekkür ederim.
“Bu sıcakta çekilir mi?” yakınmanızı duymuyor değilim. Ancak, heybemize doldurduğumuz hafif tertip
kitaplar yanında yaz mevsimini verimli geçirmeye yarayacak eserlere de ihtiyacımız var. Mehmet Barlas da
Bodrum’a ağır kitaplarla gitmiş, unutmayın. Bu sebeple, dünyamızın aldığı yeni biçimi daha iyi anlayıp
algılamamıza yarayacak iki kitap tavsiyem olacak... ‘Kadife devrim’ türü bir değişikliğin yeni adresinin
Azerbaycan olacağı herkesin dilinde. Hatta bazılarına göre, Gürcistan ve Ukrayna bir girizgâhtı, esas hedef
Orta Asya’daki enerji kaynakları... Bugünlerde devreye giren Bakü-Ceyhan petrol hattı açısından da önemli
bu beklenti. Kanada’da yaşayan gazeteci Faruk Arslan’ın “Hazar’ın Kurtlar Vadisi – Petrol
İmparatorluğundaki Güç Savaşları” adlı eseri, sağda-solda okuyup zihninizin bir tarafına attığınız ucu açık
bilgileri anlaşılır kılacak sizin için...
Etrafındaki pek çok gelişmeye hazırlıksız yakalandı Türkiye; Azerbaycan’la bir ara ilgilenilirdi, buna
rağmen etkisi sınırlı kalmıştı. Bundan sonra yaşanacakları etkileyebilmek için de görünenin ötesini
sorgulayan bilgilere ihtiyaç var. Azerbaycan’ı avucunun içi gibi bilen, yönetici kadroyla hısımlık ilişkisi
bulunan Faruk Arslan her sayfası bir roman heyecanıyla okunan kitabında işte bu imkânı sunuyor
okuyucuya... (Karakutu Yayınları: Tel.: 212- 519 8374; Faks: 212- 519 8377).
Bu eserin ilk üç baskısını yapan Karakutu Yayınevleri’nin sahibi Rasih Yılmaz’a şükranlarımı
sunuyorum.
Gazeteci Yazar
Faruk Arslan
Toronto, Kanada
15 Mayıs 2011
11
1. BÖLÜM
KURTLARI İNİNDEN ÇIKARAN İLK PETROL
Azeri petrolünün tarihi serüveni, bugünkü ' Kurtlar Vadisi' perspektifini de çiziyor. Petrolün
bulunması ve değerinin anlaşılmasıyla ' petrole hücum ' 1,5 asır öncesine dayanıyordu. Ateşler diyarı olan
Azerbaycan ve o zamanlar küçük bir sahil kasabası olan Bakü Zerdüşt mezhebinden olanların taptıkları
nesne; "ebedi ateş sütunu "topraklarıydı. Üç önemli ateşgah ateşe tapanlar tarafından ibadet yerine
çevrilmişti. Bunlar Surahanı, Pirallahı (Artyom Adası ) ve Şubanı dağındaydı. Bu dağ Zerdüşiler'in en önemli
tapınağıydı. Fakat daha sonra bu merkezler dağıldı. 19. asrın ortalarında Bakü'ye gelen Aleksandr Dumas
ateşgahlardan çok etkilenmiş ve günlüğünde onlardan geniş biçimde bahsetmişti. Bakü'nün Muhammedi
Köyü'nde binlerce yıldır hiç sönmeden devam edegelen ateş, suni değil, doğal kaynaklarda besleniyordu.
Petrol kalıntılarını içeren ve kireç taşının yarıklarından kaçak yaparak gelmiş alev alan gaz, ateşperestliğin bu
mekanda neden doğduğuna da bir bakıma açıklık getiriyordu.
Türklerin eski dini Şamanistliğin merkezi Surahanı idi. Şark mitolojisine geçen hiç sönmeyen ateşin
sırrı sızan anlatıldığı üzere bu gazdı. Bu topraklarda bol miktarda bulunan yağlı kara madde çok daha
önceleri keşfedilmiş, ancak sanayi devrimi henüz gerçekleşmediği için mistik bir hüviyete büründürülmüştü.
Tarihi seyri içinde uğruna kanlar döküldü, ülkelerin sınırlarını değiştirdi, kara altın denilen bu sıvı madde
için. 20. yüzyılda ise, modern anlamda insanların birer ticarı '' Put '' haline getirdiği nesne haline geliverdi.
Öyle ki bu maddeye daha doğrusu bu zengin sıvı maddesine sahip olan devletler, diğer ülkeler üzerinde söz
sahibi oldu, onları hükümranlık sahasına aldı. Zenginlik kaynaklarının sağladığı yönetsel avantajları insanlar
ve ülkeler üzerinde acımazca kullanan zenginlik sahibi ülkeler, bir insanlık dramı sendromunun da ilk
ateşleyicisi oldular. Kara altın, kara bela haline gelmişti.
Tarihçilere göre, Abşeron yarımadasında petrolün çıkartılmasının 2500 yılı aşkın yaşı var. Ünlü
seyyah Marco Polo izlenimlerini yansıttığı seyahatnamede, 13. asırda Abşeron'da kazılmış kuyulardan
çıkartılan ' kara madde' den halk evlerini aydınlatmak için faydalandığını yazıyordu. Askeri maksatlar için
kullanıldığı gibi, şifa bulmak içinde yararlanılan türü mevcuttu. Kafkas dağlarının bir parçası olarak Hazar
Denizi kıyılarına kadar uzanan Abşeron yarımadasındaki Bakü yakınlarında yağ çıkartıldığını kayıtlarına
geçiren Polo, bu yağın yemekte kullanılmak için uygun olmadığını, yakma işinde kullanıldığını yazar. Ayrıca
bu yağın develerde uyuz hastalığına iyi geldiğide Polo'nun seyahatnamesinde yer alır. Halen kullanılan
Neftalan petrolü Polo'nun tanımlamasına tıpatıp uyuyor.
M.Ö. yazılan eserlerde, eski seyyahlara ait bilgilerde geçmişte Bakü'den el kuyularından petrol
çıkarıldığından, tuz imalatından bahsediliyordu. Yunan, Arap, Fars, Rus ve Türk seyyahları buradan
develerle petrol taşındığını naklediyor. İçeri şehirde bulunan Buharalılar ve Hindistanlılar kervansarayları
Bakü'nün 14.-15. asırlarda Orta Asya ve Hindistan'la ticaret yaptığının en bariz göstergesiydi. 1813'te Rusya
ve İran arasında imzalanan '' Gülistan '' anlaşmasıyla Kuzey Azerbaycan Rusya tarafından resmen ilhak
edildiğinde henüz petrolün değeri dünyada bilinmiyordu. Bakü, Rus Çarlığının bir dükalığının küçük bir
parçasıydı. 1846'da Bakü'de 8120 kişi yaklaşık 1600 hanede yaşıyordu. Bakü küçük bir sahil kasabası
görünümündeydi. ilk petrol bulununca, 1859'da Bakü Rus bölge valiliğinin merkezi yapıldı ve bir köy
görüntüsünden kurutularak süratle büyümeye başladı. Şehir kalelerle çepeçevre sarılıydı. Kalenin etrafına
derin hendekler kazılmış ve böylece şehrin emniyeti sağlanıyordu. Sokaklar dar ve eğri, evler tek katlıydı.
Dikkate değer üç bina mevcuttu. Şirvanşahlar Sarayı, Çiftkale ( Goşakala) kapıları, Bakü Han Sarayı ve
efsanevi Kız Kulesi. Kız kulesi hakkındaki rivayetler çeşitli. Bunlardan en tutarlı; " İlk adı Gözetci kulesiydi,
daha sonra kısalarak Göz kulesi oldu. Muhabet, aşk ve metaneti temsil ettiği için temsil babından adı Kız
Kulesine çevrilmişti. Bir rivayete göre adı Kuz kulesi idi. Eski Türkçede gücü temsil ediyordu. Kulenin
altından üç yöne yolu vardı. Ramana kalesine, Bibi Heybet Mescidine ve Kurt kapısına.
Dünya tarihinde ilk defa petrol, bu ünvanıyla Azerbaycan'da bulundu. İlk petrol endüstrisi
Azerbaycan'da kuruldu. İlk bulunan petrol, Abşeron'da Surahanı kasabasında oldukça sığ, 15-30 metrelik
derinlikteydi. Bakü'de 1829 yılına kadar, elle kazılmış 82 petrol kuyusu bulunuyordu. O zamana kadar petrol
12
endüstrisi ilkelde olsa gelişmeye başlamıştı. İpdidai usüllerle petrol çıkartılan bu kuyulardan verim
alınamıyordu. Çarlık hegomanyası altındaki Azerbaycan'da petrol endüstrisi devlet tekeli şeklinde idare
ediliyordu. 1854'de bir Abşeron sakini, 35 metrede ilk petrol kuyusunu kazdı. Aslında ilk kuyular 1806'da 50,
1821'de 120 adet oldukça sığ olarak kazılmıştı. Ancak bu devirde petrol değişik amaçlarla evlerin ve
şehirlerin yağ lambaları ile aydınlatılması için kullanılıyordu. 1848'de mühendis Marcus Semyonov,
Azerbaycan toprağında dünyada ilk defa teknik üsulle petrol kuyusu kazdı. Bu kuyudan petrol 1847'de
fışkırdı. Amerikalılar bu tarihte petrolü, kellik ilacı ve mide kramplarına şifa olarak kullanıyordu. Amerika
kıtasını baştanbaşa gezen gezginler, küçük şişelere doldurdukları petrolü ilaç diye yutturuyordu. Azerbaycan
ise petrolün değerini çoktan anlamış, kuyu üstüne kuyu kazıyordu.
ABD'de ilk petrolü bulan Albay John Drake ilk petrol kuyusu sondajını Bakü'den 11 yıl sonra
yapmıştı. Azerbaycan'da ise mekanik sondaj ve endüstriyel petrol üretimi çoktan başlamıştı. 1863'da Pirallahı
adasında mekanik üsullu petrol kazma çalışmaları başarısızlıkla sonuçlandı. 1869'da Allahyar Balahanı'da
yeni üsulle kuyu kazıldığında 10-15 metreden gelen gürültü ve seslerden korkularak iş yarım bırakıldı.
NOBEL KARDEŞLER
1847'de Bakü'nün Bibiheybet bölgesinde mekanik usüllerle ilk petrol kuyusu açıldı. Bu petrolü bulan
ve işleten ünlü İsveçli Nobel kardeşlerden başkası değildi. Bakü'ye gelen ilk Nobel kimyager Robert Nobeldi.
Nobel kardeşlerin babası Immanuel İsveçli bir mucitti. Rusya'ya göçmen olarak gelmiş baba Nobel sınai bir
şirket kurmuş, daha sonra bu şirketin başına diğer oğlu Ludwig geçmişti. Silah imal eden bir şirket kuran
Ludwig ayrıca harap durumundaki Rus topraklarına çok uyan ' Nobel tekerleği'ni icat etmişti. Kardeşlerden
bir başkası Alfred hem kimya hemde maliye eğitimi almıştı, gayet yetenekliydi. St. Petersburg'daki
öğretmenin de teşvikiyle, nitrogliserin üzerinde çalışmalar yapmış ve sonuçta, tüm dünyada tanınan ve
kendisinin Paris'ten idare ettiği büyük bir dinamit imperatorluğu kurmuştu. Robert ise yaptığı işleri batırmış
nihayetinde kardeşi Ludwig ile çalışmaya başlamıştı. Silah imali için Ruslarla anlaşmaz yapan Ludwig
ihtiyaçı olan ceviz kerestesini almak üzere kardeşi Robert'i Kafkaslara, Bakü'ye gönderirken bunun Nobel
kardeşlerini petrol macerasına sürükliyeceğini bilmiyordu.
Bakü'nün petrol havasını koklayan Robert, kendisine verilmiş yirmibeş bin Ruble kereste parasını
babası ve kardeşine sormadan rafineri işine yatırıyordu. Böyle Nobeller fiilen petrol işine giriyordu. Aldıı
rafineriyi verimli hale getiren ve modernleştiren Robert çok geçmeden Bakü'nün en yetenekli rafinericisi
olmuştu. 1876'da Robert, ilk ışıklandırma yağ sevkiyatını St. Petersburg'a yaparken kardeşi Ludwig olan
bitenleri görmek için Bakü'ye geldi. Petrol işine merak saran Ludwig, kendi kişisel önderliğinide kullanarak
kısa sürede Bakü'nün petrol kralı olmuştu. Bu tarihe kadar Amerikan petrolü Rus piyasasında pazarlanıyordu.
bu petrol Standart Oil'e yani John Rockefeller'e aitdi. Nobellerin kontrolündeki Azeri petrolü Amerikan
petrolünü köşeye sıkıştırmaya başlamıştı. Petrol ulaşımı sorununa bir çözüm bulan Ludwig fıçı yerine
gemilerde yaptırdığı depoları kullanmayı başlatarak tanker taşımacılığının babası oluyordu. Zoroaster isimli
dünyanın ilk tankerini ısmarlayan Ludwig, 1878'de bunu Hazar'da kullanmaya başladı. Atlantik'e kadar
uzanan petrol nakliyeciliğinde bir devrim başlatan Ludwig, kurduğu büyük ve tam entegre petrol kombinesi
ile Rus petrol ticaretini ele geçirmişti.
Nobel kardeşlerin kurduğu Petroleum Producing Company tüm imperatorluğa yayılmış kuyuları, boru
hatları, rafinerileri, tankerleri, mavnalarıla, stoklama depoları ve kendine ait demiryoluyla ve perakende
dağıtım şebekesiyle bir dev haline gelmişti. Tüm 19 yıl boyunca 11 yıl içinde bu denli büyüyen bir şirket
bulmak oldukça zordu. Ancak kardeşi Robert Ludwig'in yine gölgesinde kalmıştı, bir gün kardeşi ile kavga
ederek İsveç'e döndü. Ludwig ise durup dinlenmeden büyüme peşindeydi. Kardeşlerden Alfred ise daha
tedbirliydi, babasının aşırı genişlemeden dolayı nasıl iflas ettiğini unutmamıştı. Nobeller Rus imperatorluğu
içinde petrol dağıtımına hakimdi, ancak Rus hudutların dışında ulaşım zorluğu nedeniyle piyasaya
girememişti. Balatık denizindeki bir yere petrolü ulaştırması büyük maliyete ve ulaşım güçlüklerine
takılıyordu. Bakü'ye 341 mil mesafedeki Tiflis'e gazyağı nakletmektense, 8000 mil uzaklıktaki ABD'ten ithal
etmek daha ucuza mal oluyordu. Rusya ve Azerbaycan'daki tüketiciler henüz pahalı gazyağını alacak lükse
13
sahip değildi.
Nobeller dışa açılmak zorundaydı. Bu nedenle Bakü'yü Tiflis'e Batum'a bağlayan bir demiryolu inşa
etmeyi planlayan yerli üreticiler Bunge ve Palaskovsky, inşaat devam ederken petrol fiyatlarının düşmesi
nedeniyle yapımı tamamlayamıyordu. Ancak bir kurtuluş çaresi bulmakta gecikmediler. Fransız vatandaşı bir
Yahudi olan Rothschild ailesi aranan kandı. Petrol tesislerini ipotek eden iki girişimci istedikleri borç parayı
bulmuştu. Rothschild kredisi sayesinde Bakü demiryolu 1883 yılında tamamlandı. Böylece Batum bir anda
dünyanın en önemli petrol limanlarından biri oldu. 1886'da Rothschild'ler Hazar Denizi ve Karadeniz Petrol
Şirketi'ni kurdular ve şirkete Rus dilindeki baş harfleriyle Bnito adını verdiler. Depolama ve pazarlama
tesislerini Batum'da kurdular. Çok geçmeden Nobel kardeşlerde aynı akıma uydu. Dünya petrol pazarlarında
30 yıl sürecek savaşın başlaması Bakü-Batum demiryolunun açılması ile başlamış oluyordu. Batılı ve Rus
sermayesinin Bakü'ye akın etmesinde Nobel kardeşler başrolü oynuyordu.
Rothschild'in sahneye çıkmasıyla Nobel kardeşler birdenbire büyük bir rakiple karşı karşıya
geliyordu. Bu rakip kısa sürede Rusya'nın en büyük ikinci petrol grubunu kuruyordu. İki rakip Avurpa'da
Amerikan aydınlatla yağıyla yarışır haline gelince Standart Oil, petrol hakimeyiteni uzun süre devam
edeceğini anlamıştı. Amerikan konsoloslukları Standart Oil hesabına istihbarat topluyor, raporlar
hazırlıyordu. Standart Oil, Nobel kardeşlerin hisselerinden pay alarak Bakü petrolleri piyasasına girmek
istiyordu. 1885'de Standart'ın üstdüzey diplomatı W.H. Libby St. Petersburg'da bu amaçla Ludwig Nobel'e
teklif götürdü. Nobel kardeşleri bu öneriye evet demektense Avrupa'da satış teşkilatını güçlendirmeyi
yeğledi. Rus ve Azeri petrolü üretiminin büyük artış göstermesi onları yeni pazarlar aramaya zorluyordu.
Bakü'de hayret verici kaynaklara rastlanmış bunlara Kormilitza ( Islak Dadı ), Altın Pazar ve Şeytan Pazarı
adı verilmişti. Bunlardan Drujba ( Dostluk ) adlı kuyu beş ay süresince kırküçbin varil petrol vermişti.
1886'ya gelindiğinde kaynak sayıbı onbiri bulmuştu. Tüm Rusya düzeyinde üretilen toplam petrol miktarı
1879-1888 arası on katına çıkmış, 23 milyon varile erişmişti. Bu Amerika'daki üretimin beşte dördünden
fazlasına eşitti. Standart Oil, 1885'de bu ilerlemeye önlem olarak petrol fiyatlarını düşürüyordu. Rus petrol
ve gazyağının kalitesi ve güvenliği konusunda şüphe uyandıran söylentiler yayan Standart Oil, sabotajdan
rüşvete kadar her yola başvuruyordu. 1888'de Rothschild'ler İngiltre'de kendilerina ait ithalat ve dağıtım
şirketi vuruyor, hemen ardından Nobel kardeşler onları izleyerek aynı yolu deniyordu. Sonunda Standard Oil,
ABD dışında ilk şirketi olan Anglo American Oil Company'yi kurdu. Bu şirket Rothschild'lerin Londra'da
kurduğu şirketden 24 gün sonra kurulmuştu.
1889 yılında ise Nobel kardeşler bölgede ilk boru hattını inşa ettiler. Yaklaşık 70 km'lik bu hattın
yapılma amacı, Bakü-Batum demiryolunun dik yamaçlı dağlık bölgeden geçen kısmında lokomotiflerin 5-6
tanker vagonundan fazlasını çekememesi nedeniyle demiryolunun bu bölümünü by-pass etmekti. Nobel
kardeşlerden Albert Nobel'in icadı olan dinamit de, boru hattının geçtiği kayalık bölgede güzergah açmak
için ilk defa burada kullanıldı. Ludwif Nobel'in 1888'de 59 yaşında Fransız Riviera'sında tatilini geçirdiği bir
sırada kalp krizi geçirerek hayata veda etmesi, yeni bir dönemin habercisiydi.
Avrupa'da yayımlanan gazeteler bu arada yanlışlıkla Ludwig yerine Alfred'in öldüğünü yazmıştı.
Daha kendisi hayattayken basılan bu ölüm ilanları karşısında Alfred üzüntü duymuş ve kendisinin bu
ilanlarda savaş donanımcısı ' dinamit kralı ' olarak tanıtılması canını sıkmıştı. Gazeteler, Alfred'in insanları
sakat yapmak ve öldürmek bahasına muhteşem servet kazanmış ' ölüm tüccarı ' olarak lanse ediyordu. Bu
ölüm ilanları, biyografiler, ve suçlamalar üzerinde durup uzun uzun düşünme ihtiyacı duydu. ve oturup
vasiyetnamesini yeniden yazdı. Yeni vasiyetnamesinde tüm parasını insanlığın gelişimine katkıda bulunan
kişilere ödül olarak dağıtılmasını istiyor ve böylece Nobel ismi ölümsüzleşiyordu.
Bakü'de petrol sanayisini geliştiren, yatırım yapan 6 petrol milyoneri mevcuttu. Hacı Zeynel Abidin
Tağıyev, onların içinde tek Azerbaycan Türkü olanıydı. 1863'de Tağıyev'in davetiyle Bakü'ye gelen ünlü Rus
kimyacısı Mendeliyev, diğer petrol zenginlerinin B.A. Kokoryev, Burmeystr, Lents, Kubanda ise Albay A.
H. Noveseltsov olduğunu yazıyor. Bibiheybet'de deniz kenarında çok sayıda kuyu kazan Tağıyev'in, hemen
yanında bir fabrika kurduğunu, Bakü'de pek çok bina inşa ettiğini ve Rusya ile ticaret yaparak , iç
istikrarsızlıklara aldırış etmeden hatırı sayılır servet topladığını kaydeden Mendeliyev, sadece 1883'de
Tağıyev'in kuyularından 217 bin ton petrol fışkırdığına dikkat çekiyor.1860'lara gelindiğinde 218 kuyudan
14
petrol çıkartılıyordu. 1873'e kadar geçen kısa sürede, 20'den fazla basit petrol rafinerisi kurulmuştu.1879'da
Bakü'de 9 olan kuyu sayısı, 1900 yılında 1710'a kadar yükseldi. 1871'de Balahanı' da tekniki usüllerle kazılan
ilk kuyu hizmete sokuldu. 1872'de petrol üretiminde '' Götürü '' usulüne son verildi. Tekel sistemi ortadan
kaldırıldı. Böylece Bakü petrollerine yabancı sermaye akını başladı. 1873 'de 3.9 Pud olan petrol üretimi,
1895'te 348 milyon Pud'a yükseldi. 1859'da Surahanı'da ilk petrol üretim fabrikası hizmete sunuldu.
1873'den başlayarak, Bakü etrafında petrol üretim bölgesi '' Garaşeher '' oluşmaya başladı. Bundan kısa bir
müddet sonra Keşle ve Ağşeher'de petrol üretim kuruluşlarının inşasına başlandı. Petrol sanayinin
gelişmesine paralel olarak, diğer sanayi dallarıda gelişiyordu.19. asrın sonlarında 20.asrın başlarında Bakü'de
petrol üretimi bir hayli arttı. 1901'de Bakü, dünyada üretilen petrolün yarısından çoğunu üretiyordu.
Bu yıllarda, Bakü kötü şartlarda çalışan petrol işçilerinin istismar edildiği bir ihtilal hazırlık merkezi
haline getirilmeye çalışılıyordu. Bakü petrol endüstrisi, Stalin, Voroşilov ve Kalinin gibi Bolşevik liderlerin
eğitim merkezi oldu. Bakü, artık Hazar üzerinde kaynayan sıcak bir devrim yatağıydı. Bakü nüfusunun ancak
dörtde biri Azeri Türküydü; geriye kalanların çoğunluğunu Ermeni ve Ruslar oluşturuyordu. Lenin çıkardığı
ihtilalcı Iskra gazetesi işte bu muhitle yayılıyordu. Nina kod adıyla yayın faaliyeti sürdülüyor, dış dünya
Bakü'den Lenin Iskra gazetesine ulaşıyordu. Bu yeraltı faaliyetine petrol endüstrisi bilmeden suç ortaklığı
yapıyordu. Bolşevik liderleri yetiştiren bu muhit Sovyetlerin gelecekteki Maraşali Klementi Voroşilov da
bulunuyordu. Asıl adı Josef Tuaşvili olan Koba kod adlı Stalin, bolşevik liderlerin en kanlısı olacaktı.
1901 ve 1902 yılları arasında Batum'da en başarılı sosyalist organizatör olarak Stalin gösteriliyordu.1903
yılında, Bakü'de Stalin'in liderlik ettiği petrol işçilerinin grevi, Rus ülkesi genelinde bir greve dönüştü; bu
kriz zorlukla atlatıldı. Stalin bu grevden sonra ilk defa tutuklandı, daha sonra yedi defa daha tutuklanacaktı.
Onu Bakü hapishanesinden kaçıran isim 28 Mayıs 1918'de ilk Azerbaycan devletini kuracak Müsavat
akımının önderi, Türk milliyetçisi Mehmet Emin Resulzade'den başkası değildi. 1904 Ocak ayında RusJapon savaşı grevleri bastırıp ülkeyi bütünlüğünü korumak için Çar tarafından kesten çıkartılmıştı. Ancak
Aralık ayında Bakü petrol işçileri yeni bir grev başlattılar. Çarlık hükümeti bunu silahla bastırdı. 1905 EylülEkim aylarında başlatılan grev isyana dönüştü. Ancak bu isyanda silahla bastırıldı. Lenin, Kanlı Pazar diye
anılan bu grevi Büyük Prova olarak tanımlar. Rus hükümeti kriz içindeydi. Marcus Samuel, Rothschild'ler ve
diğer petrolcüler petrol temini için Bakü pazarını seçtiklerine pişman olmuşlardı.
Bu isyanları örgütleyen Stalin, adeta 1917 Bolşevik ihtilalinin provasını yapıyordu. Bu grevler petrol
şçilerini örgütlenmeye sevketti.1906'da, Azerbaycan'da ilk Petrol İşçileri Sendikası kuruldu. Stalin, 19071910 yılları arasında yine Bakü'de ihtilal provaları yaptı. 1917 devriminin ilk ateş merkezi olarak kullanılan
Bakü, dünya siyasetine etki edecek 70 yıllık sosyalist rüzgarının ekildiği bir mekan olmuştu. Bakü petrolü ve
endüstrisi, daha asrın başına dünyayı böylesine sarsacak bir inkilabın ve inkilapçıların yetiştiği bir ortamı
doğurmuştu. Bu olaylar gelişirken Bakü'de petrol üretimi 667.1 milyon Pud'a yükselmişti. 1900- 1903 yılları
arasında Rus ekonomisini etkileyen kriz Azerbaycan petrol sanayiini de etkiledi. Şirketlerin çoğu, petrol
üretimini durdurmak zorunda kaldı. Petrol ihrcaatı büyük ölçüde azaldı. Bakü'de olup bitenler dış dünyada
derin yankılar uyandırıyordu. İlk defa korkunç birç ayaklanma yüzünden petrol akımı durduruluyor, büyük
yatırımlar değersiz kalıyordu. 1905 Rus-Japon savaşını Ruslar kaybetmiş, ülke içindeki hakimiyetini Çar
artık yitirmişti. Çar'ın itirazlarına rağmen Duma adında anayasal düzene dayalı parlamento ilk defa
kuruluyordu. Bakü'deki petrol işçileri Duma parlamentosuna üye olarak Bolşevikleri seçmişlerdi. Ayrıca
Nobel'in Batum'daki temsilcisi de sokak ortasında öldürülmüştü. 1907'de bir kez daha grev dalgası Bakü'yü
sarmış genel greve dönüşme sinyali veriyordu.
Bolşevikler, petrol işçilerini Çar yönetimi aleyhine kışkırtmak için bir kez daha Bakü'ye gönderdiler.
Çar bu arada anayasayı yok etmeye Duma'yı kapatmaya çalışıyordu. 1910'da Stalin bir grev hazırlığı daha
yaparken yakalanıyor ve Rusya'nın kuzeyinde Sibirya'da terkedilmiş topraklarda sürgüne gönderiliyordu.
Stalin ihtilalci kişiliğini ve fesat kurmada ustalığını, hırs ve alaycı tabiatını Bakü'deyken bilemiş ve
geliştirmişti. Bu özellikleri, onu Sovyetlerin lideri yapacak, Komünizmi ısrarla yerleştiren Sovyet tipi model
meydana getiren bir zalim şahsiyet olarak onu tarihe geçirecekti. Bunlara rağmen Bakü, Rusya'nın en önemli
petrol üretim merkezi olarak kaldı. 1909'da Bakü'nün nüfusu 222.694'de yükselmişti. 10 yıl içinde tüm
Rusya'de petrol teknolojisi geri kalmış, üretim düşmüştü. Batı standartlarının geresinde kalınmıştı. 190415
1913 arasında Rusya'nın ve Bakü petrollerinin dünya petrol ihracatındaki hissesi yüzde 31'den yüzde 9'a
düşmüştü. Nobel'ler, Rothschild'ler ve Marcus Samuel açısından bu petrol kendilerine heybetli bir servet ve
güç katmıştı. Bu güç sadece petrolcüleri değil rakiplerini de etkilemişti. Nitekim Stalin 1920'lerde Bolşevik
tahtına çıktığında şu sözleri söylemişti : " Büyük işçi kütlelerine liderlik yapmanın en anlama geldiğini ilk
defa Bakü'de anladım. Bakü'deki ihtilal kavgasına katılmakla vaftiz edilmiş oldum. Orada ihtilalın bir
yolcusu oldum. "
1913'de Bakü'de artık 3500 kuyu faaliyet gösteriyordu. Bu tarihlerde petrol madenlerinde yaklaşık 45
bin kişi çalışıyordu. 1898'de petrol üretimine göre Azerbaycan ilk sırada yer alıyordu. 1901'de ise dünyada
çıkartılan petrolün yüzde 60'ı Azerbaycan'dan elde ediliyordu.1917-1920 yıllarına kadar Abşeron'un sığ
petrol yatakları, Balahanı, Sabuncu, Ramanı, Surahanı ve Bibi Heybet idi. Yıllık üretim 10 milyon tondu. Bu
yılllarda Rusya ve Azerbaycan'da meydana gelen; Bolşevik ihtilalınden kaynaklanan olaylar nedeniyle petrol
üretimi düştü. 1923'den başlayarak petrol üretimi her yıl artırıldı.
PETROL HAYATI DEĞİŞTİRDİ
Azerbaycan'ın sosyal hayatını petrol sanayisi ve geliri kısa sürede tamamen değiştirdi. Manaf
Süleymanov, " Neft Milyoncusu " adlı kitabında şunları şunları yazıyordu. Bakü, eyalet merkezi olduktan
sonra nüfusu hızla artmış, kalenin dışına taşmıştı. Kalenin deniz kısmı yıkılarak yapılmakta olan sahil
yolunda kullanılmıştı. Kalenin geri kalan kısmının yıkılmasını Çar'ın Kafkas valisi engellemişti. Bundan
dolayı kale bugünlere kadar yarım kaldı. Bakü'nün önde gelen ilk mimarlarından Kasımbey Hacıbabayev
şehrin yerleşimini ve yollarını, mimar Mirza Kafar ise binaları çok dikkatli şekilde yapmışlardı. Mirza Kafar,
ömrünün otuz yılını bu işlere harcadı. Bakü petrolünün sayesinde tüm Kafkasyada ekonomik canlanma
meydana geldi. 520 km'lik Bakü-Tiflis demiryolu ve şehrin içinden petrol madenlerine giden 26 km'lik
demiryolu çok kısa sürede tamamlandı. İçtimai ve inzibatı devlet dairelerinin sayısı artmış, önemli
mahkemeler kurulmuştu.
Ülke bir hukuk devleti olma yolunda ilerliyordu. Çarlıktaki tüm güçlü avukatlar Bakü'ye akın
ediyordu. Bunlar arasında Makiniski, Bek, Karabey, Şatunovski başlıcaları idi. Avukat Karabey, tüm
kanunları, yasaları, tüzükleri düzenlemeleri tarihi ile numarası ile ezbere biliyor; hiç bir davayı
kaybetmiyordu. 1878 yılında kanalizasyon yapımına başlanmış, polis şubelerinin sayısı artırılmıştı. Şehirde
adresler masası tertip edilmiş ve sokaklar lambalar ile aydınlatılmıştı. Mahallelere çöpcüler tayin edildi. Ünlü
Azeri zengin hayırsever Hacı Zeynel Abidin Tağıyev, 1886'da kendi parasıyla şehre yangın deposu yaptırdı
ve itfaye kurdurdu.1886-1887 yıllarında telefon istasyonu kurularak sokaklara taş töşenmeye başlandı.
Birçok banka ve maliye kredi şirketleri kuruldu. İçtimai Bank, Volga-Kama Bankası, İran Bankası, Devlet
Bankası bunlardan önemlileriydi. İngiltre, Almanya, Fransa, İran, Osmanlı, İsveç, Norveç Bakü'de
konsolosluk açtı.
1884'te petrol sanayicileri " Sovet Siezd"i kurdu. Bu kurumla kendi haklarını devlete karşı
koruyorlardı. Sovet Siezd aldığı petrol kararlarını " Petrol İşleri " adlı dergide yayınlıyordu. Kurum Çarlık
Rusyası'nda burjuvazinin ilk ve en önemli kurumuydu. Aynı zamanda hastane, okul, kütüphane yaptırarak
petrol işçilerinin kullanımına sunuyordu. İşçi tatillerini önlemek için her sene polise 535.000 manat para
ödeniyordu. Kurumun başkanlığını 6 yıl Ludwig Nobel, 26 yıl Kukasov yapmıştı.1887'de Tağıyev, 5 ortakla
şehirde atlı tramvay yolu yaptırarak 1892'de hizmete soktu. Tramvay, Akşehir, Karaşehir ve Bayıla
gidiyordu. Bakü'de zanaatkarlar ordusu oluşturulmaktaydı. Arabıcılar aralıksız olarak madenlerden
fabrikalara petrol taşıyorlardı.
1800'lü yılların sonlarında Tagıyev'in tavsiyesiyle tanker sahipleri birleşerek şirket kurdular. Bakü
hızla büyüyordu. 1906'da gaz lambaların yerini elektrikli lambalara bırakıyordu. 1907'de belediye trafik
hakkında düzenlemelerde bulundu. Tağıyev, 19. asrın sonlarında petrol taşıyan gemilerin sahiplerini biraraya
getirerek Kür-Hazar gemicilik şirketini kurdurdu. Amaç petrolün dışında yük ve yolcuların da Volga ve Kür
çaylarında taşınmasıydı.Yerli zenginlerden Çolak Ağabala Guliyev'i teşvik eden Tağıyev, Bakü-Batum boru
petrol hattı şirketini inşaat için harakete geçirdi. Bakü'den başlayan, Kür çayı kenarından geçerek, Kafkas
16
dağlarının eteği ile Suram yaylasının eteğini aşan Reon yaylasından da geçen 800 kilometre uzunluğunda ki
Hazar ile Karadeniz'i birleştiren petrol boru hattı sayesinde Azeri petrolü uluslararası piyasalara çıkacaktı.
Ermenilerin engel olma çabalarına rağmen 1897'de başlayan hat inşaatı 1907'de tamamlandı.
1900'da Bakü'de 14 büyük odun anbarı, 106 petrol şirketi, 16 petrol hattı ve 56 modern atölye
mevcuttu. 1906'da Ag neft ( gazyağı ) lambaları yerini elektirik lambalarına bırakıyordu. Gazyağı ticareti
Yahudi kökenli Fransız Rothchild'in Mazot şirtketinin elinde tekelleşmişti. 1890'da İngiliz James Wishay,
Bibiheybet'teki petrol madenleri ve Karaşehirde Şibayev şirketinin fabrikalarını aldı. Belçika, Almanya ve
ABD'den temsilciler ve Bakü'deki şirketler bankalar kurmaya başladı. Petrol kuyalarından çıkarılan petrol
anbarlarda depolanıyor. Maden sahipleri, tüccar ve Rus devleti arasında elde edilen büyük gelir
bölüştürülüyordu. Petrol kuyularında, inşaat sektöründe yol yapımında ve tüm ağır işlerde çalışanlar Şah
rejiminden kaçan İranlılardı.
Tağıyev, Bakü'ye bir dokumacılık fabrikası kurmuş, İngiltre'den 2500 makine getirtmişti. Fabrikanın
kapasitesi yılda 30 milyon metre bezdi. Fabrika Kafkasya'da ilk dokuma fabrikasıydı. Rusya'da da yapılan ilk
29 fabrika arasındaydı. Ürün genelde müsülaman memleketlerine satılıyordu. Müslamanlarda, hac, umre,
Kerbela ve Meşhed ziyaretlerinde hep bu kumaşı tercih ederlerdi. Şimdide kullanılan belediye binasının
temeli 1900 yılının mayıs ayında atılıyordu. Bina 400 bin Manat'a malolmuştu. Kafkas vilayetinin Tiflis
belediye başkanının senede 4000 manat aldığı ile kıyas edilerse,bu büyük bir meblağdı. buna karşılık Bakü
zenginleri belediye başkanlarına 20 bin Manat veriyordu. O zaman Çar'ın en iyi bakanları 15 bin Manat
alıyorlardı. Belediye binasının karşısına " Nina " kız okulu yapılmıştı.
Çok kısa zaman içinde Bakü'de kilise ve mescitler inşa edilmişti. Bunlardan Aleksandrü-Nevski
kilisesi görkemli bir yapıttı. temel atma törenine III. Aleksandr'da katılmıştı. Çar, Bakü'ye geldiğinde ilginç
bir olay yaşanmıştı. Çar trenden indiğinde Tağıyev dışında herkes başındaki fes veya şapkayı çıkarmıştı. Bu
olay Çar'ın çok dikkatini çekmiş ve onu yanına çıkarak ' sen kimin tebasındansın 'diye sormuştu. Tağıyev,
Rus imperatorluğunun deyince Çar, oldukça kızmıştı. Sonunda kilise bitmişti. Bitimine yakın toplanan 150
bin Manat sadakanın müslümanlar tarafından verilmesi oldukça manidardı. Kilise III. Aleksandr öldükten
sonra tamamlandı. Fakat Stalin döneminde bir çok mescit gibi sırf Allah'ın anıldığı ibadet edildiği bir mekan
olduğu için dinamitlerle havaya uçuruldu.
O zamanlar sadece iki yerde asfalt vardı. Kilise ve emniyet binasının önünde. Her biri 500 metre idi.
Kilisenin etrafından kiliseden daha yüksek bina yapılmasına izin verilmiyordu. Aslında kilisenin yeri daha
önceden belediye tarafından cami yapımı için müslümanlara verilmişti. Fakat iş uzayınca kilise yapımına
karar verilmişti. Bakü'nün içeri şehirdeki en önemli mescidi olan Tezepir'i Nabat hanım, kocası ve
babasından kalan mirasıyla yaptırıyordu. Gök mescidi ise Ejder Bey yaptırmıştı. Bakü limanı çok önemliydi.
Tüm ihracat ve ithalat buradan yapılıyordu. Onlarca köprü ve tersanenin yer aldığı liman üç bölümden
oluşuyordu. Gemilere yükleme ve gümrükte yolcu bindirme Limanın orta kısmından Zığ'dan Şıh burnuna
kadar uzanan bölümden yapılıyordu.
Köprüler genelde ait olduğu kişi ve şirketin adını taşıyordu. Adamov köprüsü gibi. Limanın ikinci
kısmı kara şehirden başlayarak Sultan burnuna oradanda Zığ'a kadar uzanıyordu. Bu kısımda 43 köprü vardı
ve buradan gemilere petrol ve petrol mamülleri yükleniyordu. Fabrika ve atölyeler burada yer alıyordu.
Limanın üçüncü kısmı yani doğu tarafı Bayıl burnundan başlayarak Naftalan-Bibi Heybet'e kadar devam
ediyordu. Bu kısımdan gemilere ağaç ve ağaç ürünleri bununla beraber çimento, mazot yükleniyordu. Kış
aylarında ise gemiler bakım ve tamire alınıyordu. Bakü'de deniz taşımacılığı o kadar ilerlemişti ki, burası
Rusya'da ilkler arasındaydı.
Bakü hızlı biçimde yapılanmaya başlıyordu. Oteller, lokantalar, pasajlar, büyük binalar, hamamlar,
mağazalar, eğlence yerleri açılıyordu. Bunlardan sebze ve meyve pasajı, bugünde kullanılan Tağıyev adlı
eski unvermag pasajı, Çanakkale lokantası, Ermitray hamamı ve kışkulübü başlıcaları arasında yer alıyordu.
Balahanı köylüleri Bakü'de ve köylerinde en zengin sayılan insanlardı. Her bostan ve bahçede birkaç petrol
kuyusu mevcuttu. Bu köyün erkekleri kendilerinden aşırı derecede emin ve havalı idiler. Öyleki, meyhanede
sarhoş olan Balahanı'lı kapıdan çıkmak yerine duvarı tercih edince meyhaneciye duvarı yıktırarak masrafları
öderdi. Silahı olan, bileği de güçlü kişilere 'Goçu' deniyordu. Diğer adıyla şehir eşkiyası. Gürcüler Bakü'ye
17
gelip zenginlerden para alıyor ve düşmanlarını öldürüyordu. Mafya işleri Bakü'de Gürcülerin elindeydi. Bir
zamanlar çok alıştılar zenginleride tehdit etmeye başladılar. Bunun üzerine zenginler fakir çocuk ve
gençlerden koruma timleri oluşturmaya başladı. Bu defada bu gençler para sahibi olunca Gürcüler gibi
davranıyordu. Böylece Bakü'de Goçu adlı kabadayılar türedi. Bakü zengin olduğu için Goçu çoktu. Her
zengin bir Goçu ekibi kurmuştu. Pazar ve dükkanları kendi aralarında paylaşarak haraç topluyorlardı. Özel
giysi giyiyor, bellerinde hançer ve subay tabancası taşıyorlardı.
Bakü petrol sanayisinin gelişmesiyle ilgili yayımlanan gazete ve dergilerde bu yıllarda gitgide
artmaya başladı.İttifak, terakki, Seda, Seda-i Hak, Hayat, Teze Hayat, Tekamül, İkbal, İrşad, Yoldaş, Kaspi
bu gazetelerden bazıları. Dergiler arasında ise, Fyuzat, Yeni Fyuzat, Arı, Baba-i Emir, Zenbur, Tuti, Mezeli,
Şelale, Kelniyyet, Molla Nasreddin'i sayabiliriz. Kara altının gelirleri sayesinde dünkü arabacı, arpa-saman
satan olmuştu; başında balçık çanağı taşıyanlar Avrupa başkentlerinde seyahat ediyor, dünyanın en meşhur
kaplıca ve dinlenme merkezlerinde istirahat ediyordu. Servetlerine uygun saray, köşk tipli evler Bakü'de inşa
edildiği gibi, Bakü'nün kasabalarında kenarında özellikle Merdakan ve Şuvelan'da bağ ve bahçeler yapılmaya
başlandı. Baştan başa kayalık, susuz , yolsuz, demiryolunda uzak olan bu bölgede bağ, bahçe yapmak için
ancak petrol zengini olunmalıydı. Tağıyev'in Surahanı'dan Merdekan'a çektirdiği yol nedeniyle Merdakan
tarafına akın başladı. Bakü Belediyesi kurulduğu 90 yıldan beri onbir hektar ( 110 dönüm ) araziyi
ağaçlandırmasına karşın, Tağıyev başkanlığında petrolcüler, 70 hektar araziyi yeşillendirmişler, kurdukları
şatafatlı havuzlu bağ evlerinde arisokratik bir tabakanın zevkü sefa sürmesini de sağlamışlardı.
18. asır sonu 19. asır başında yabancı sermayenin petrol işletmeciliğini büyük ölçüde sahiplendiği
Bakü'de yerli girişimcilerin de petrol piyasasında iş tutmaları Müslüman-Türk bir burjuvazinin teşekkül
etmesine yol açtı. Kimi başında fesi, papağı, kimi şapkalı, zihni tümüyle batılı; cömert, cimri, hırslı,
mütevekkil, hemen hepsi yoksulluktan gelen onca Müslüman ve Türk neft milyoneri geçmişlerini
unutmadıkları gibi yoksul soydaşlarına yardım elini uzatmayı da ihmal etmezlerdi. Malikâneleri ise dünya
malının sarayları gibi yükseldi. Bu malikânelerin her birinin hikâyesi var. Ölen oğlunun anısına acılı baba
tarafından "dikilenler", düğün hediyesi olarak inşa ettirilenler vs. Fakat hikâye asıl 1920'de Kızıl Ordu
Bakü'ye girdiği zaman tamamlandı. Sovyet yönetimi bütün işletmeler gibi emlâki de devletleştirildi ve neft
milyonerleri kendilerini bir gecede yoksullaşmış buluverdiler. Kendisi için inşa edilen evin bodrum katında
yaşamaya mecbur kalan nazenin hanımlar, son isteği evini bir kez daha görmek olan ölüm mahkûmları,
intiharlar, sürgünler, firarlar, terk-i diyarlar. Büyük felâketin zenginle züğürdü eşitlediği, parıltılı hayatların
daha çok keder sayfalarına bakan dokunaklı hikâyelerdir bunlar.
Çocukluğunda hamallık yapan Tagiyev'in hayatı yoksulluktan zenginliğe tırmanışın ama tekrar
yoksulluğa düşüşün öyküsüdür. O, neft milyonerlerinin dünya malıyla en zengini değildir belki ama en
hayırseveridir. Tiyatrolar, hastaneler, camiler, hattâ kiliseler açtırır, Kafkas dağlarından seramik borular
döşeterek Bakü'nün çözülmez sanılan su sorununu çözer. İçilen her yudum suda ona bu gün bile bir şükran
vardır. İşçilerine sesini yükseltmez, hatalarını affeder, kendisine el uzatan öksüz, dul ve yetimleri geri
çevirmez. Asıl yatırımı insan zihnine yapmak gerektiğinin farkında olan bu uyanık zekâ, soydaşlarının Rus
işgali altındaki perişanlığının farkında, dönemi için çok büyük meblağları gözden çıkararak okullar
açtırmıştı. Avrupa'ya öğrenci göndermiş, geleceğin onların zihinlerinde derlenip toparlanacağını sezmiş, en
çok eğitime yatırım yapmıştı. Konağı sanatseverlerin, aydınların, Türkiye'den gelenlerin uğrak yeri olan
Tagiyev işin ilginci gözünü açtığı andan itibaren çalışmak mecburiyetinde kaldığı için okuma yazma
bilmezdi. 1920'de, anavatanını terk etmeyi reddeden 90'lı yaşlarının sonundaki bu mütevekkil adama bir
istisna olarak, mülklerinden birini seçme ve orada yaşama hakkı verilir. Öldüğünde 101 yaşındadır ve Ahund
Hacı Türab'ın ayakucuna gömülmeyi vasiyet etmiştir. Zenginlik ve yoksulluk bu şekilde sarmaşınca
rivayetlerin de önü açılır. Rivayete göre bir gün Hacı Türab, Yasin Sûresi'nin 82. ayetini okur. "O isterse Ol
der ve olur". Tagiyev merak eder: Şimdi ben bu kadar servete sahibim. Allah isterse bir anda yok olur, öyle
mi? Öyle, der Ahund. Tagiyev bütün servetini kaybettiğinde, beni Ahund'un ayakucuna gömün, der, onun
ayaklarının bildiğini benim başım bilmiyor. Tagiyev'in düşlenemez servetinden bahsetmek zenginin malı
züğürdün çenesi meselinden başka bir şey. Çünkü onun servetüsâmânını nasıl kazandığı ve kaybettiği
etkileyici bir roman. Ama Tagiyev'i Tagiyev yapan, onu nasıl harcadığı. Sadece zengin olduğu için
18
girmemişti fihristeye. Zenginlik son maharetiydi. O şimdi mezarında, mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk
sahibi sırrına vâkıf, uyuyor. Ve bana öyle geliyor ki onun mezartaşında görünmez bir yazı var:
Ben iki fakirlik arasında bir süre zengin olmuş biriyim. Hayatımın tamamı zannedilen servetüsâmânımla
sadece bir parantez içiyim. İsmime Hacı Zeynelabidin Tagiyev derler. Aslında evvelim ve ahirim, ezelim ve
ebedimle Muhibb-i âl-i âbâ, ümmet-i Muhammedî'yim.
TARİHİ GELENEK: RUS BASKISI
Batı sermayesinin Azerbaycan'ın petrol sanayisine 19. yüzyılın 80-90. yıllardan başlayan yatırım
geleneğine karşı Rus yönetiminin aldığı siyasi tavırı irdelemek, bugün izlediği politikaları anlamak açısından
yararlıdır. Çünkü Rus baskısı içgüdüseldi adeta tarihi bir gelenekti. 21. yüzyılın yeni dünya düzeni, 19. ve 20.
yüzyılın konjontürüne benzememesine rağmen bilinç altında Rus baskısı kabus olarak yaşamaya devam
edecekti. Azeri petrolüne sermaye akışı eskiden beri sürekli Rus tehditi altındaydı. 1872'de 'iltizam sistemi ''
nin kaldırılmasıyla Azerbaycan'ın petrol sanayisine yabancı sermaye konulması için elverişli bir zemin
oluştu. İlk yabancı yatırımcılar, Rusya'nın Güney Kafkasya ve bazı valililerinin temsilcilerinden ibaret idi.
1875'den itibaren ise Batılı iş adamları Azeri petrolüne ilgi göstermeye başladı. ilk gelenler arasında meşhur
olan İsveç uyruklu Nobel kardeşler, 1873'de küçük ağ petrol zavodunu elde ederek, Azerbaycan'ın petrol
sanayisinde faaliyete başladılar. Daha önce ise işlerini müstakil değil ortak şirket hüviyetinde sürdürüyorardı.
1879'da Nobel kardeşler şirketi kurulurken tesisçiler arasında Nobel kardeşlerin yanı sıra İsveç vatandaşı
Şegren ve Nellis ile Rusya vatandaşları P. Bilderling ve M. Belyamin'de bulunuyordu. 70'li yılların sonunda
A. Selimhanov'un petrollü topraklarını kiralayan Avusturyalı Y. Doçar, 1880'li yılların ortalarında faaliyete
başlamış Alman kapitalistleri O. Lens, K. Vayzer, O. Kvel Batılı petrolcülerin sayısını artırdılar, Ancak
Nobel kardeşler dışında onlar büyük ölçüde yatırım yapmamaları nedeniyle dikkatleri çekmemiştir.
1880. yılların ikinci yarısında, '' Hazar-Karadeniz '' cemiyetinin hisse senetlerinin Paris bankeri
Rothchild tarafından satın alınması, Azeri petrol sanayisine Batı'lıların ilgisinin artmasına yol açtı. Petrol ile
zengin toprakların o dönemde sadece Bakü etrafında bulunması, Batılılara ekonomik ve elverişli geliyordu.
Çünkü petrol boru hattının olmaması ve Güney Kafkasya demir yolunun sınırlı taşıma imkanlarına sahip
olması, Azeri petrolünün Avrupa piyasalarına ulaşmasını zorlaştırıyordu. Bu nedenle Abşeron'daki toprak
arazilere ABD'deki petrol sahalarına nisbetle 10 kat daha ucuzdu. Bu durum Batılı yatırımcıların daha az
sermaye ile daha çok gelir elde etmesini sağlıyordu. Petrol madenleriyle ilgili 1872'de çıkartılan kanunun
yabancı yatırımcıları tanıdığı geniş haklar ve onlarında bu imkanlardan yararalanarak faaliyetlerini artırması,
Rus hükümetinin memurlarını rahatsız etmeye başlamıştı. Nihayet 1887'de Hazar-Karadeniz petrol boru
hattının yapımına ilişkin projeye Batılı işadamlarının katılımının sınırlandırılması konusunu Rus hükümeti ilk
defa müzakere etmek için gündeme getirdi. Rusya Toprak ve Emlak Komitesi'nin konuyla ilgili raporunu
görüşen Bakanlar Kurulu, 8 Nisan 1887'de, petrol boru hattıyla ilgili projenin sadece Rus sermayesiyle inşa
edilmesinin mümkün olmadığı kararında birleşti. Buna göre batı sermayesinin celp edilmesinde bir beis
görmeyen Bakanlar Kurulu, bir yandanda kontrolü elden bırakmamak maksadıyla Kafkas'da petrollü
toprakların yabancı mülkiyetine geçmesini sınırlandırarak mülkiyet sınırlarını belirleyen karar kabul etti.
Kanun taslağı halinde iken bu kararın gözden geçirmesi ve rey bildirilmesi için İçişleri , Maliye bakanlıkları
ve Kafkas Mülkü İşler Başidaresine gönderildi. Taslak'da, '' Batılı iş adamı ve şirketlere Kafkas'da petrollü
toprak almak, kiralamak hakkı hangi kanunla verilmiş olursa olsun lağvedilmelidir. '' ibaresi dikkati
çekiyordu. Taslak, Kafkas'da boş topraklarda petrol araştırmaları yapmak ve petrol üretim hakkının ise
yalnız Rusya ve tabi olanlarına verilmesini öngörüyordu.
Batılara aman vermeyen sert önlemler kanun taslağını hararetle savunan Rusya Toprak ve Emlak
bakanı M. N. Ostrovsky, Batılıların petrollü topraklarını ele geçirmesinin sadece ekonomik açıdan değil, hem
de siyasi bakımdan Çar Rusya'sının Kafkasya'daki çıkarlarını iyileşmeyecek biçimde zedeleyebileceğini
söylüyordu. Batılı sermayenin Azerbaycan'a akın etmesi siyasi ve stratejik açıdan bölgenin Rusya adına
19
kaybedilmesi anlamına geliyordu. Rus burjuvası ve Ruslaştırma politikasının geleceğinden endişe duyan Çar
idaresinin bazı memurları, Batı kültür ve anlayışının hakim olması halinde, avuçları içinde hissettiği
Kafkas'ın giderek elinden çıkacağından tedirgin idi. Petrollü topraklar tam sömürge ile yarı sömürge
politikası izleyen iki yabancı arasında bulunuyordu.
Rus yönetim kadroları arasında fikir ayrılıkları, taslak müzekelerinde gayet ilgi çekiciydi. Toprak ve
Emlak bakanlığının hazırladığı taslak, İçişleri bakanı D. A. Tolstoy ve Kafkas Mülkü İdare Baş reisi A. M.
Dondukov Korsakov, olumlu kanaat bildirirek, yabancılara petrollü topraklarda mülkiyet verilmemesini
istedi. Rusya Maliye bakanı İ. A. Vışnegradsky, ülkenin mali çıkarlarını göz önüne alarak 3 Mart 1988 tarihli
mektubunda kanun taslağına itiraz etti. Bakan, siyasi tavır sergileyen Rus politikacılarını uyararak '' Petrol
zenginliğinden doğru ve başarılı biçimde yararlanılması için büyük sermaye gereklidir.Yeterli sermaye yok
iken böyle bir kanun kabul edilemez. '' diyordu. Bakana göre, ekonomik çıkarların yanı sıra siyasi açıdanda
Batılı yatırımcıların sıkıştırılması, mülkiyet haklarının sınırlandırılması nihayet Azerbaycan'dan çıkartılması
zararlı bir girişimdi. Azerbaycan'ın yerli Rus Burjuvası ve Ruslaştırma politikasının geleceği hiçte tehdit
altında değildi. Bilakis Batılı yatırımcılar sayesinde güvente altında idi. Ayrıca yabancılara karşı girişilecek
sınırlandırma operasyonu dünya borsasında kötü etki yapacak ve Rusya ile Batı ülkeleri arasındaki ilişkiler
bozulacaktı.
1888-1889 yıllarında Çar Rusya'sının maliyeleştirilmesinde Paris bankeri Rotchild'in rolü dikkate
alınırsa, Maliye bakanının temkinli tavrı daha iyi anlaşılır. Bakan, Batılı petrol şirketlerin ' kesin biçimde '
sınırlama vaktinin henüz gelmediğine dikkat çekiyor, taslaktaki sert önlemlerin yerine geçici olarak sıkı
kontrol mekanizmasının getirilmesini teklif ediyordu. Buna göre, petrollü toprakları elde etmek isteyen
Batılılar, İçişleri , Maliye Bakanlığı ile Kafkas Valiliğinden ' olur ' aldıktan sonra Toprak ve Emlak
Bakanlığında izin alması zorunlu kılınmalıydı. Vışnegradsky, takiyye yapılmasını daha sert önlemlerin
ertelenmesi gerektiğini tavsiye ediyordu. Maliye bakanının delilleri, diğer yetkililerin tavırlarına etki etti.
Kafkas valisi, Toprak ve Emlak bakanına 31 Mayıs 1888'de gönderdiği mektupda, söz konusu
taslağın şartlarının yumuşatılmasını ve ilk dönemde Batılıların petrol sanayisine yapacakları yatırımları,
Maliye bakanının teklif ettiği biçimde sınırlandırmanın mümkün olabileceğini yazıyordu. Ancak, önlemlerin
gecikmeden alınması için harakete geçilmeliydi. Devlet Toprak ve Emlak bakanlığı tüm teklifleri dinledikten
sonra Bakanlar Kurulu'na 24 Agustos 1888'de yeni proje sundu. Bu taslakta'da Nobel ve Rotchild tarafından
büyük toprak arazilerinin tekelleştirildiği vurgulanarak, yabancıların mülkiyet hakları elde etmesinin
sınırlandırmanın ertelenmesinin doğru olmadığı savunuluyordu. Devlet toprak ve Emlak bakanı M. N.
Ostrovsky, Maliye bakanının endişelerini haklı bulmuyor, sorunun petrol sanayisine yatırımda değil, petrol
nakil yollarında ve bu tür ticareti yapanlarda yaşanacağını iddia ediyordu. Bu şirketler sınırlandırma kapsamı
dışında tutulacaktı, asıl sınırlama mülkiyet edinenlere uygulanmalıydı.
Ostrovsky, siyasi yönden Batılı petrolcülerin tamamen köşe sıkıştırılmaması düşüncesinde Maliye
bakanının görüşleri paylaşıyor ve onun teklifini yerinde buluyordu. Bu teklife göre, Kafkaslarda petrollü
arazileri satın almak veya kiralamak isteyen yabancı şirketler önce İçişleri , Maliye Bakanlığı ve Kafkas
Valiliğinden ' olur ' alacak, daha sonra gerekli izni Devlet Toprak ve Emlak bakanlığı verecekti. Böylelikle
Batı sermayesinin hukuklarının sınırlandırılmasıyla ilgili kanun taslağı, Maliye bakanının etkisiyle ciddi
değişikliklere uğradı.3 Haziran 1892'de petrol madenleriyle ilgili kanunun 5. maddesine yerleştirilen izin
prosüdürü, bürokratik engeller ortaya çıkarsada, daha sonraki yıllarda Batı sermayesininin akışında görülen
hızlanma, Rus kanunun o dönemde gerçekleştirilme imkanı bulmadığını , engellemelerin başarıya
ulaşamadığını gösteriyor. Buna rağmen bu kanun Rusya Bakanlar Kurulu'nda uzun süre tartışma konusu
oldu. 1887-1892 yılları arasında 5 yıl sürmesine karşın Batı sermayesinin Azerbaycan'ın petrol-sanayisine
dahil olma şartları oldukça yumuşak bir sınırlama ile kanunlaşmış oldu. Zaten mevcut kanunda yapılan
değişikliklerin pratikte hiç bir etki göstermediği görüldü.
90. yılların ikinci yarısından itibaren Batılı sermayenin Azeri petrol sanayisine akını arttı. Bu
dönemde Rus özel sektörünün azlığı, hatta hemen hemen hiç olmaması, yabancı yatırımın Rusya'ya nüfuz
etmesine, yerleşmesine zemin hazırladı. Batılılar Çar idarecileri ve bakanlarından gerekli izinleri fazla
zorlukla karşılaşmadan alabiliyorlardı. Hazineyi doldurmak için Çar yönetimi, petrollü toprakları bile açık
20
artırma ile satışa çıkardı. Ancak hükümetin bu politikaları özellikle Kafkas valiliği ve idarecilerinde
rahatsızlığa yol açtı. Nisan 1897'da Kafkas valisi, Devlet toprak ve Emlak bakanlığına yazdığı mektupda,
yabancı petrol şirketlerine sık sık izinler verilmesi yüzünden, yabancılara getirilen sınırlandırma kanununun
delindiğini ve hiç bir öneminin kalmadığını belirtiyordu. Kafkas valisi Glotsin, yabancı petrolcülere
keşfedilmiş petrol yataklarının satılması yerine, yeni yataklarda araştırma yapmalarına izin verme yoluna
gidilmesiyle petrol sanayisinin gelişeceğine dikkat çekiyordu.
İki yıl sonra vali, tutumunu biraz daha sertleştirirek, petrol alanında faaliyet göstermek isteyen
şirketler kurulurken, onların yönetim kurullarında Hıristiyan Rus milliyetinde olanlardan bulundurulmasını
şart olarak ileri sürülmesini teklif etti. Azerbaycan gibi strajetik ve jeopolitik bir mekanı kimseye vermek
istemeyen Rusya, sadece Batılı yabancıları değil, yerli Azerbaycanlılarında petrol üretimiyle uğraşmaması,
zenğinleşmemesi için elinden geleni yapıyordu. Petrolün sadece Rus kontrolünde olmasına çalışanlar bunu
sadece devletlerinin çıkarları için değil, kendi şahsi kazançlarından dolayı istiyorlardı. Pek çok başvurudan
sonra Çarın fermanı ile Mart 1898'de özel bir müşavere yapılması kararlaştırıldı. Bu toplantıda Devlet
Toprak ve Emlak bakanı A. Yermolov'un teklifiyle Bakü petrol madenlerinin işletilmesiyle ilgili durumu
gündeme getirdi. Petrol alanlarının ihalesiz istifadeye sunulması; Batılıların petrol madenlerini ele geçirmesi
tartışıldı ve daha önce kabul edilen kanun gereği petrol şirketlerinin Rus uyruklu ortaklar edinmemesi halinde
mülklerinin devlet tarafından el konulması teklif edildi.
Rusya iki arada bir derede kalmıştı. Batılıların faaliyetini tamamen yasak edemediği gibi kontrolü ele
geçirme girişimleri de başarılı olamıyordu. Rusya'dan petrol ve yan ürünlerinin ihracının gelişmesi için
Batılı petrolcülerin Azeri petrolüne yatırım yapmasını şart gören Rusya Maliye Bakanı S. Y. Vitte, bu
ticaretden Rusya'nın karlı çıktığını belirtiyordu. Toplantı sonucunda, Batılı petrolcülerin zararlı olmadığı
gibi, mevcudiyetlerinin elzem olduğu kararına varıldı. 3 Haziran 1898'da alınan kararla yabancıların
Kafkas'daki petrol madenlerinde ferdi ve şirket olarak yatırım yapmasında eski kuralların geçerliliğini
korumasında uzlaşıldı.1 Mayıs 1899'da Rus imperatoru bu kararı onayladı. Böylece Rus yatırımcılarla
Batılılar arasındaki petrol-hukuk savaşı, geçici olarak Batılıların lehine sonuçlandı. Özellikle İngiliz
sermayesinin Azeri petrolüne akını ve yüksek petrol teknolojisinin transferi sayesinde Bakü 20. yüzyıl
başlarında dünyanın en büyük petrol sanayi merkezlerinden birine çevrildi.
21
2. BÖLÜM
1. DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİ ve SONRASI KURTLARIN LEŞ SAVAŞI
Birinci Dünya Savaşı başlamadan önce, İngilizler Bakü petrollerinde büyük hisselere sahip
olmuşlardı. Shell şirketinin kurucusu Marcus Samunel'de ilk petrol yatırımını 1890'da Azerbaycan'a
yapmıştı. Royal Dutch/Shell'in patronu Henry Deterding, Samuel'in Bakü petrollerine dolaylı yönden sahip
olmuştu. Marcus ile Deterding ortak rakipleri Standart Oil'e karşı birlikte haraket ediyordu. Marcus ve
Deterding, 20. yüzyılı sarsacak petrol imperatorluğunun temelini bu küçük Kafkas ülkesinde atıyordu. Petrol
taşımacılığında ve pazarlanmasında Deterding'le Marcus ortaktı. Deterding, Bakü petrol piyasasına
Avrupa'nın meşhur bankeri Yahudi asıllı Rotchild ile 1912'de yaptığı ortaklık anlaşmasının ardından, onun
Bakü petrollerindeki gücüne de uzandı. Rotchild, Deterding'in desteğiyle kısa süre de Bakü petrolleri
üzerinde mühim hisseler satın aldı. 1912'ye kadar petrol hisseleri Rotchild'in gözükmesine karşın, aslında bu
hisseler Deterding'in idi. Bu tarihte hisseler resmen asıl sahibine devredildi, ama Rotchild'de bir nevi
Deterding'in ortağı olarak kaldı. Bundan sonra Deterding, Rus şirketlerinden Koninlijke'ye ait şirketi tasfiye
ederek hisselerini artırdı. Maykop ve Grozni petrollerine Deterding yatırımlar yaparak Rus petrolü üzerindeki
gücünü de artırıyordu.
Savaşı müteakip İngilizlerin Enzeli üzerinden Yarbay Destervil komutasında Bakü'yü işgali nedeniyle
ürken petrol hissesi sahipleri, karanlık görünen istikbal endişesi ile hisselerini yok pahasına elden çıkarıyor,
Deterding'in adamlarıda bunları topluyordu. İngilizler sadece bir ay Bakü'de kalmıştı. Ancak Bakü'de mühim
hisselere sahip Mantaşeff ve Liyanozof şirketlerinin elinde bulunanan hisse senedlerinin büyük kısmını,
Deterding, yine değerinden aşağı bir fiyata satın alıyordu. Aynı yıl içinde Deterding, sadece Shell adını
kullanarak Kuzey Kafkasya'daki Nikopol-Morinpol petrol sahalarını da satın aldı. Bu suretle Bakü petrol
sahasını Kuzeyden Güneye ve Doğudan Batıya içine alan bir daire çiziyor ve bu petrollerin hemen hemen
yüzde 90'ına sahip çıkıyordu. Deterding, petrolü yapılacak bir boru hattı ile Batum'a ulaştırmak istiyordu.
Standart Oil tröstünün patronu Yahudi asıllı Rockfeller Bakü 'de petrol hisseleri satın almakta geç kalmıştı.
İki Yahudi petrol kralı, kafalarını Bakü kazanının içine sokunca kızılca kıyamet kopacaktı.
ALMAN ve İNGİLİZLERİN PETROL HEVESİ
Azeri petrol zengini Zeynel Abidin Tağıyev, Birinci Dünya savaşının ilan edildiği gün Almanya'da
ailesiyle istirahat ediyordu. Derhal Berlin'e gelen Tağıyev'e Alman bankasındaki 100 bin Manat parası bloke
edildiği söylendi; bu nedenle Tağıyev ülkesine dönemiyordu. Almanya, Rus tebalarını yakalayarak esir
kamplarına gönderiyordu. Tağıyev, tek çare olarak Osmanlı Büyükelçisi' nden yardım istedi. Türk
Büyükelçi'nin direkt Alman Kayzeri II. Wilhem'a başvurusu sonucu petrol milyoneri Tağıyev ve ailesinin
Bakü'ye dönüşü için izin , gemi ve koruyucu verildi.
Gence ve Gedebey kentlerinde daha 19. asrın ortalarından itibaren , bakır, altın ve gümüş çıkartan
meşhur Alman sanayicisi Siemens kardeşlerin mevcudiyeti ve petrol zengini Bakü'nün önemi, II. Wilhem'in
Tağıyev ailesine ayrıcalık tanımasına yol açmıştı. Bu izinde şüphesiz Osmanlı Büyükelçisinin nüfuzu da rol
oynuyordu. Tağıyev, gemiyle 35 Rus, Ermeni, Gürcü ve Yahudi topluluğunu da Bakü'ye götürerek esir
olmaktan kurtardı. O dönemde Rus ve İngiliz işbirliği sözkonusu idi. Almanya'nın, gelecekle bambaşka
planları vardı. Bakü'nün tükenmez petrol zenginliğini ele geçirmek, Kafkas'ın madenlerini ülkelerine
taşımak, İran, Ortadoğu , Uzak Doğu ve Hindistan'a Bakü üzerinden yol açmak istiyordu.
Birinci Dünya Harbi'nde Romanya petrollerinden yararlanan Almanya'nın gözü Bakü
petrollerindeydi. Almanlar Romen petrollerini yeniden işletmeye koyuldukları sırada, General Ludendorff,
gözlerini daha büyük bir ödüle dikmişti. Bu ödül Bakü petrolleri idi. Savaş sırasında artık petrole muhtaç
savaş aletlerini çalıştırmak için ne kadar çok petrole ihtiyacı olduğunu kavramıştı. Almanya, Osmanlı
İmperatorluğu ile müttefik olarak dört cephe üzerinde ölüm kalım savaşı yapıyordu.
22
İşte bu sırada Rusya'da Kerensky'nin başlattığı Sosyal Demokrat İhtilali, kısa bir süre sonra Lenin'in
Petrograd'a gelmesi ile Bolşevik ihtilali şeklinde gelişmiş ve ve 17 Ekim 1917'de Rusya'ya Komünistler
hakim olmuştu. Çarlık İdaresi yıkılmış yerine Karl Marks'ın fikirlerini gerçekleştirmek amacıyla Proleter bir
idare kurulmuştu. Almanlar Ruslarla Brest Litovsk muahedesini yaparken , Bakü petrollerini ele geçirmeyi
hedefleyen kendi lehlerine gizli bir maddeyi ekletmeyi de unutmamışlardı. Gizli protokol maddesine göre,
Almanlar ihtilal sonucu iç karışıklıklarla çalkalanan Rusya'yı rahat bırakacak, Ruslarda Kafkaslar üzerindeki
Alman ilerleyişine gözyumacaktı. Ayrıca Almanlar, alacakları Bakü petrollerine karşılık bölgeye ilerleyen
Türk kuvvetlerini durdurma teklifinde bulundular. Ruslar bu teklifden çok hoşnut olmuştu. Lenin bu olayı şu
sözleriyle tanımlar: "Teklifi gayet tabi kabul ettik."
Öte yandan o günlerde Bolşeviklerin ileri gelenlerinden biri olarak sahnede beliren Joseph Stalin,
kenti kontrolü altında tutan Bolşevik Bakü Komünü'ne telgrag çekerek isteği uymasını ve yerine getirmesini
emrediyordu. Ancak yerel Bolşevikler bu emre uyacak psikolojide değildi. Stalin'e şu yanıtı verdiler: " Ne
zaferde ne yenilgide Alman çapulculara alın terimizle ürettiğimiz petrolden bir damla vermeyeceğiz. "
Almanya bu anlaşmadan yararlanarak Rusya'nın da izniyle Mayıs 1918'de Von Kress kumandasında
3000 kişilik bir birlikle Karadenizde'ki Poti limanına Türk dostlarına hiç haber vermeden çıkarma yapmıştı.
Bu birlik aynı tarihlerde Kafkas İslam Ordusu komutanı Nuri Paşa'nın Batum üzerinden Azerbaycan'a
ilerleyişini de engelliyordu. Bakü'de Ermeni Şamuyan önderliğinde Azeri Türklerine katledilmesini
önlemeye çalışan Türk ordusu bu nedenle Nahçıvan üzerinden Gence-Bakü güzergahına haraket etmek
zorunda kalmıştı. Berlin'den gelen isteklere yan çizen Türk birlikleri petrol bölgelerine ilerlediler. Ağustos
başlarında petrol üreten toprakları ele geçirmelerine karşın, Bakü'de yaşamakta olan Rus ve Ermeniler
İngilizlerden yardım istiyordu. 1918 Ağustos ortalarında İran yoluyla ilerleyen küçük bir birlikle İngiliz
ordusu Bakü'ye kurtarmak ve ' düşmanı ' petrollerden uzat tutmak için olaya müdahale ediyordu. Askeri
birlik gerektiğinde Romanya'da uygulanmış olan planın aynısını uygulamak ve, " Bakü pompalama
istasyonunu, boru hattını ve petrol rezervlerini tahrip etmekle" yükümlüydü.
28 Mayıs 1918'de Gence'de Mehmet Emin Resulzade'nin banisi olduğu Müsavat hükümeti Fethelihan
Foyinski başbakanlığında genç Azerbaycan'ın bağımsızlığını ilan ediyordu. Bakü Ermenilerin elinde idi.
Şamuyan Bakü, Şamahı ve Guba'da 30 bine yakın Türkü katletmişti. Bu arada Ruslar, Almanların Bakü'yü
almasına ses çıkarmamayı, ancak elde ettikleri petrol sahalarından hisse vermelerini zımmen kabul etmiş
görünüyordu. Almanlar, petrol yüzünden kader birliği ettikleri Türkleri arkadan vurmuştu. Almanlar Batum
ardından Bakü'yü de işgal etmekten çekinmedi. Ancak Sadrazam Yakup Şevki Paşa'nın Almanya nezdinde
yaptığı sert müdahele netice vermiş, Alman birliği her iki şehri terke mecbur olmuştu. Osmanlıyı uçuruma
sürekleyen Enver Paşa'nın kardeşi Nuri Paşa komutasındaki 15 bin kişilik Kafkas İslam Ordusu'nun Bakü'de
bağımsız Azerbaycan'ı kurmasını ve bunu korumasını istiyordu.
Enver paşa Bakü merkezli Türkistan destekli bir mücadele başlatmak istiyor, Azerbaycan'dan çok
şeyler umuyordu. Bu arada Nuri Paşa Nahçıvan-Karabağ hattından Gence'ye ulaşmış Kürdemir-GöyçayŞamahı savaşlarında Ermeni Taşnak çetecilere ve Rus işbirlikçilerine hakettikleri dersi vermiş, ama 1100
Mehmetçikte şehit olmuştu. Bu galibiyetle Azerbaycan'ın bağımsızlığı perçinlenmiş, Ermeni çeteciler
temizleyen kurtarıcı , Nuri Paşa'ya 15 Eylül 1918'de Bakü'ye şaşalı bir karşılama töreni düzenlenmişti.
Tağıyev, Musa Nağıyev gibi petrol zenginleri ve tüm halk Nuri Paşa'yı bir kurtarıcı olarak layık olduğu
biçimde ağırlamıştı. Nuri Paşa, hükümetde azınlık konumunda olan Müsavatçılar ile gittikçe ağırlıkları artan
Bolşevik taraftarları arasında dengeyi çok iyi ayarlamaya çalışıyordu. Bir yandanda ülkede asayişi
sağlıyordu. Ancak bu sırada imzalanan Mondros Mütarakesinde yer alan şartlar üzerine İstanbul'dan derhal
Bakü'yü boşaltmalarına dair talimat geldi. Nuri Paşa, bir süre bu emre uymayarak zaman kazanmaya çalıştı.
Ancak İngiliz diplomatları İstanbul'a ültimatom vermiş, Bakü'nün hemen Osmanlı askerinden arındırılmasını
istiyordu. Nuri Paşa, İstanbul'dan gelen ikinci sert emir üzerine ne yapacağını şaşırdı. Ancak Ankara'dan
Mustafa Kemal'in ve Erzurum'dan Kazım Karabekir'in gönderdiği telgraflarda da ' geri dön ' yönünde
talimatlar birleşince çaresiz Bakü'yü gözü arkada kalarak terketti. Azerbaycan kara altının başına açtığı kara
kaderiyle başbaşa kalmıştı.
İşte bu sıralarda Şubat 1918'de, Türk kuvvetleri bölgeden çekilirken, sözde Bakü'de yaşayan Ermeni
23
ve Rusların yardım talebiyle İngilizler Bakü'ye girdiler. İran'da bulunan İngiliz kuvvetlerinden bir birlik
Yarbay Destervill kumandasında 40 vasıta ile Enzeli üzerinden Bakü'yü işgal etti. Osmanlı ve Rusya, bu
tarihte ne İngilizlerle ne de petrolle uğraşacak durumda değildi. Osmanlı son savleti ile yine de yardım elini
uzatmış, ancak imzalanan barış anlaşmaları uyarınca eli kolu bağlanmıştı. Aslında İngilizleri bu yola
sevkeden petrol nazımı Deterding idi. İngiliz ordularını petrol emelleri için kullanıyor ve bunu Londra'ya
İngiliz dış politikasının çıkarları ile eşgüdüm gösteriyordu. Bu arada 26 Bakü komiseri olarak bilinen, daha
sonra Sovyet döneminde milli kahraman haline getirilen yerel Bolşeviklerde bu sırada idam edilmişti. Hazar
Denizi'nin 140 mil doğusuna götürülen 26 Bakü komiserinin 24'ü Ermeni sadece ikisi Azeri Türkü idi.
Aralarından bir kaçı kaçmayı başarmıştı. Bunlardan biri de Ermeni Anastas Mikoyan adlı bir gençti.
Mikonyan nasılsa yolunu bulacak Moskova'ya giderek durumu Lenin'e anlatacaktı. Kritik bir dönemeçte
Bakü petrollerinden yoksun bırakılmak Almanya için büyük bir darbeydi. Almanya'nın petrolle çalışan savaş
endüstrisinin sadece iki aylık petrolü kalmıştı.
Bu arada dünya konjonktüründeki dengelerde Azerbaycan'ın aleyhine çevrilmişti. Standart Oil
tröstünün baskısı altında bulunan ABD Başkanı Harding, Bakü petrollerinin yüzde 90'ının İngilizlerin eline
geçmesinden dolayı Azerbaycan'ın bağımsızlığını tanımayacağını açıklıyordu! Bakü petrolünü tamamen ele
geçirmede kararlı olan İngilizler ise kukla bir Bakü yönetimli ile güya bağımsızlıktan yana tavır koyuyordu.
Böylece Rus zulmünden kurtularak müstakil devlet olmak isteyen Azerbaycan'ın yanı sıra Gürcistan'ın
bağımsızlık girişimi o tarihlerde İngilizlerden sonra ikinci büyük güç olan ABD'den veto yedi. Harding'in
bizzat verdiği emirle Rusya'da Bolşevik kuvvetleri ile mücadele eden General Denikin nezdindeki Amerikan
temsilcisi Amiral M.Cully, Denikin'e 23 Kasım 1920'de bir muhtıra vererek Azerbaycan devletini
tanımayacaklarını kati suretle bildirdi. İngiltre'nin bu karardan 9 ay önce Azerbaycan ve Gürcistan'ı
tanımasına inat ABD, Rusya'ya şirin gözükmeye çalışıyordu.
Bolşevik ihtilali, iç savaşa yol açmış, günde binlerce insan öldürülüyor; Rus ve yerli aristokratların
malikhaneleri, çiftlikleri, sarayları, konakları yağmalanıyordu. Proleter Kızılorduya karşı birlikte mücadele
eden Çar taraftarları ve Rus aristokratları çetin harpler veriyordu. Bu arada Bakü'de de Zeynelabidin
Tağıyev'in tüm mülküne el konmuş, sarayları konakları yağmalanmış, petrol zengini Tağıyev, her geçen gün
zenginliğinden kan kaybediyordu. Bakü'yü İngiliz askerlerine işgal ettiren Sir Henry Deterding, bir yandan
Azerbaycan'ın bağımsızlığını destekleyerek Rusya ile Azerbaycan arasında Gürcistan'ı tampon devlet olarak
petrolün güvenliği için diriltirken, öbür yandan Bolşeviklerin kuyusunu kazıyordu. Deterding, Rusların
birbirine düşmesinden yararlanarak Kızılorduya karşı Çar generalleri Kolçakoff, Donikin ve Vrangel'i
umutsuz savaşlarında yenileceklerini bile bile desteklemişti. İngilizler, yine atik davranarak bu tarihlerde ağır
haraket eden Amerikalılara ait Standart Oil'in Bakü'de Nobel kardeşlerden almaya çalıştığı yatakları da bir
nevi işgal etmişti.
Osmanlı, Mondros Mütarekesi ile savaş yenilgisini kabul etmişti. Ancak savaşın ve barış
anlaşmalarının mimarı İngilizler, Ruslar kendilerine gelmeden, rejimlerini oturtmadan Uluslararası Petrol
Konferansı toplayarak , petrol yatakları işgalleri altında iken petrol meselesini halletmek istiyordu. Ayrıca
İngilizler 40 yıldır ABD ile sürdürdükleri petrol savaşında, üstünlüklerini bu konferans ile teyit ettirmeye
gayret ediyordu. Petrol nehirleri üzerinde cereyan eden savaştan karlı çıkan ve kara bela petrolle çalışan ağır
savaş aletlerini hizmete sokan İngiltere, dünya petrol hakimiyetini tescil ettirmek için sabırsızlanıyordu.
21 Kasım 1918'de toplanan konferansda, konferans üyelerine verdiği ziyafette İngiltre'nin müteveffa Dışişleri
Bakanı Lord Gürzon , '' Müttefikler nihai zafere Petrol Dalgaları üzerinde geldiler. '' diyordu. Savaş sonunda
İngiliz Avam Kamarasında petrol müzakeresi yapılıyordu. Petrol baronu Deterding'in müzakerelere
gönderdiği Royal-Shell Grubu Yönetim Kurulu üyesi Eg. Prettymann sözleri arasında şu itirafda bulundu: ''
Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmperatorluğu ile imza olan mütareke sayesinde tüm dünyada
üretilen petrolün yüzde 50'si bilfiil İngilizlere geçti. Artık Büyük Britanya'nın bir petrol imperatorluğu haline
geldiğini iftiharla söylemek isterim.''
Dünya haritası yeniden çiziliyordu. Fakat Rusya'da devam eden iç harbin ve İngilizlerin tahrik ettiği
ulusçu ayaklanmaların haritada tadilatlar yapacağını İngilizler bile hesap edememişti. Bolşevikler, Rus Çarı
Aleksandr ve ailesini katlederek bir devri sona erdirmişler, iç savaş sırasında Çar kuvvetlerine destek
24
verdiğini bildikleri İngiletre ve ABD'nin Moskova temsilciliklerine birer nota vermişlerdi. İngilizler fırsatdan
istifade ederek karışıklık sırasında sadece Bakü petrollerine değil Türkistan petrollerine de el atmışlardı.
Rusya, söz konusu nota ile yabancıların resmi ve gayri resmi tebalarını ve askeri güçlerini çekmesini istiyor,
çetecilere yardımdan vazgeçmeleri için uyarıyordu. İngiliz ve Amerikalılar Rusya'nın bu ikazı üzerine
Rusya'nın iç işlerine bilvasıta yaptıkları müdahaleleri durdurdular ve tüm vatandaşlarını çektiler. Yalnız
İngilizler, Yarbay Destervill'in işgali altında bulundurduğu Bakü'den, yani petrol sahalarından daha bir
müddet çıkmak istemediler. İngilizler petrol bölgelerinden çekilmekle beraber, petrol haklarından kolay
vazgeçmediler. Petrol güvencesi almak için Ruslardan uluslararası konferans sözü aldılar. İngilizler, Bakü
petrollerini ele geçirmek için askerleri ile gelmişlerdi. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Bolşevikler
güçlenince İngilizler, petrol uğrunda bir savaşı daha gözle alamayarak bölgeyi terke mecbur oldular.
BAY YÜZDE BEŞ
Mezopotamya'da bulunan petrolün önemini kavrayan İngilizler, entrikaları ile Almanya'ya karşı
mücadele ederken İngiltere hükümeti, 1912'de hiç beklenmedik bir oyuncuyu farketmişti. Petrol diplomasisi
tarihine ' bay yüzde beş ' olarak geçecek bu oyuncu Ermeni kökenli Osmanlı vatandaşı Kaluste
Gülbekyan'dan başkası değildi. Irak petrolleri için kurulan Türkiye Petrol Şirketi, Deutsche Bank'ın
bölgedeki petrol imtiyazlarını devralmıştı. Petrol hisselerinin yarısını devralan şirketin kuruluşunu milyoner
Ermeni Gülbekyan yüzde beş komisyon alarak sağlamıştı. Birazda daha derin araştırma yapıldığında
Gülbekyan'ın Türk Milli Bankası'nda yüzde 30 hissesi olduğu ve bunu sakladığı ortaya çıktı. Bankadaki
yüzde 30'luk hisse petrol şirketindeki yüzde 15'lik hisse anlamına geliyordu.
Bu Gülbekyan kimdi? Gülbekyan, petrolle uğraşan bir ailenin ikinci kuşağıydı. Varlıklı bir Ermeni
petrolcü ve banker olan babası servetini Osmanlı İmperatorluğu'na Rus gazyağı ithal etme yoluyla edinmişti.
Bu çabalarından dolayı Sultan tarafından ödüllendirilerek Karadeniz kıyısında bir kente vali atanmıştı.
Londra'da King's College'de maden mühendisliğini eğitimi gören Gülbekyan tezini petrol mühendisliği
teknolojisi üzerine hazırladı. Babası Klauste'yi aile gelirinin çoğunluğunun geldiği Bakü'ye gönderdi. Petrol
işi ile ilk defa burada tanışan Gülbekyan adeta büyülenmişti. Gülbekyan, Bakü'de petrol fışkırmasına tanık
olmuştu. Bakü'den Türkiye'ye dönerken dostlarına tekrar geleceğini söylüyordu; ama bir daha hiç dönemedi.
Gülbekyan Rus petrolü hakkında yazılarını bir kitapda toplayarak yayınlıyor ve Osmanlı sultanı'nın dikkatini
çekiyordu.
Sultan, Gülbekyan'dan Orta Doğu petrolü konusunda bir araştırma yapmasını istedi. Bölgeye hiç
gitmeden Alman demiryolu mühendislerinin hazırladığı raporları kullanarak Sultan'a rapor sunan Gülbekyan,
bundan sonra 60 yıl sürecek ömründe artık kendini tamemen bu konuya adayacağını bilemezdi. İstanbul'daki
günlerini halı ticareti ile geçiren Gülbekyan aslında fazla başarılı bir esnaf hiç olamadı. Gülbekyan'ın asıl işi
istihbarat toplamaktı. Her zaman yanında kendisi için casusluk yapacak kişiler bulundururdu. Kesinlikle hiç
bir zaman kimseye itimaz etmezdi. 1896 yılında Gülbekyan vapurla Mısır'a kaçmıştı. Mısırda çok nüfuzlu iki
Bakülü Ermeni petrol milyonere ile tanışmış, onların gözüne girmişti. Bu Nubar paşaydı. Bu tanışıklık
sayesinde Gülbekyan Londra'da Bakü petrollerinin satış temsilciliğini kazanmıştı. Londra'da Samuel
kardeşler ve Henry Deterding ile tanıştı onlara kendini kabul ettirip ittifak kurdu. Gülbekyan'ın oğlu olan
Nubar bu ittifak konusunda daha sonra şunları yazmıştı : " Babam ve Deterding yirmi yılı aşkın bir süre gayet
iyi anlaşan çok yakın iki dosttu. Acaba bu yirmi yıl içinde babam mı Deterding'i kullanmıştı, yoksa
Deterding mi babamı ? Bunu kimse bilemez. Ancak yanıtı ne olursa olsun aralarındaki ilişkinin her ikisi
içinde hem kişisel açıdan, hem de genel olarak Hollanda kraliyet /Shell Grubu açısından son derece verimli
olduğu bir gerçektir. Gülbekyan Shell'e yeni angajmanları ve öncelikle re müktesap haklar getiriyor ve mali
işlerini düzenliyordu."
1907 yılında Samuel kardeşleri kendi yönetimi altında İstanbul'da bir büro açmaya ikna etmişti. Türk
hükümetine müşavirlik yapan Gülbekyan, ayrıca Türkiye'nin Paris ve Londra sefaretlerinin mali
müşavirliklerini yapıyordu. Türk Milli Bankasında pay sahibiydi. Tüm bu özelliklerini kullanarak rakip
İngiliz ve Alman yatırımcılara daha sonra da Royal/Shell yatırımını Türkiye Petrol Şirketine bağlamayı
25
başardı. İngilizler, bu şirketin D'Arcy'a ait Anglo-Pers Şirketi ile ibrleşmesi için baskı yapıyordu. En sonunda
İngiliz ve Almanlar birleşme stratejisinde anlaştılar. 19 Mayıs 1914 Dışişleri Bakanlığı anlaşmasına göre
Anglo-Pers yüzde 50 hisse almış, yüzde 25'şer hisse ise Shell ile Deustche Bank arasında paylaştırılmıştı.
Ancak arada Gülbekyan vardı onunda memnun edilmesi gerekiyordu. Shell ve Anglo-Pers kendi
hisselerinden yüzde 2.5'u Gülbekyan'a ' bağış ' adı altında vererek sorunu çözümlüyordu. Gülbekyan, oy
yüzdesine göre yönetimde hak sahibi olmayacak ancak tüm parasal gelirlerden yararlanacaktı. İşte ' Bay
yüzde beş ' lakabı böyle doğmuştu. O günden sonra da Gülbekyan bu lakapla anılacaktı. Onyıllar devam eden
rekabet sona ermişti.
28 Haziran 1914 tarihinde verilen diplomatik notayla Osmanlı Sadrazamı, Mezopotamya imtiyazının
yeni kurulmuş olan Türkiye Petrol Şirketi'ne verileceğini resmen vaat ediyordu. Ne yazık ki bu tarih
Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand'ın Saraybosna'da uğradığı suikasta rastlar. Bu itibarla da birinci dünya
savaşını başlatan ilk kurşunun atıldığı tarihtir. Zamanlama böyle gelişince bir soru cevapsız kalmıştı. İmtiyaz
gerçekten verilmiş miydi, yoksa verileceğine dair bağlayıcı olmayan bir sözden ibaret mi kalmıştı ? O gün
için savaş Anglo-Cermen işbirliğine son veriyordu. Bu durum Türkiye petrol Şirketi'ni de etkiliyordu.
Savaş sonrası dağılan Osmanlı ve ardından kurulan Türkiye cumhuriyeti sürecinde petrol hak hesabı henüz
görülmemişti. 1922'de toplanan taraflar Irak petrolünden kimin ne kadar pay alacağı konusunda
anlaşamıyordu. Ağustos 1921'de Irak tahtına Kral Faysal geçiriliyordu. Deterding ile Gülbekyan'ın arası
1920'lerden sonra Irak petrol paylaşımındakı kıskançlıklar nedeniyle bozulmuştu. Bu kopmadan sonra
Standart Oil'in New Jersey Başkanı Walter Teagle'de Irak'taki paylaşım mücadelesine ortak olmuştu.
Gülbekyan, yüzde beşlik hakkı için ham petrol değil nakit para istiyordu. Bu nedenle paylaşım işi bir türlü
bitirilemiyordu. Irak petrolünün miktarı konusunda yapılan araştırmalar hiç bir bölgenin bu kadar petrol
zengini olmadığını gösteriyordu. Bu yöndeki raporlar Amerikalılara harakete geçirdi.
Bu arada İngilizler Kuzey Irak (Musul-Kerkük) petrol yataklarını 1916'da yaptıkları Sykes-Picot anlaşması
ile Fransızlar'a bırakmışlardı. İngilizler Bağdat'a girdikten sonra stratejilerini değiştirip Musul-Kerkük petrol
yataklarının ele geçirilmesine yönlendiler. Ateşkes anlaşması imzalanır imzalanmaz Musul'a saldırıp ele
geçirmişler ve yeni bir askeri statü yaratıp Musul-Kerkük petrolleri ile ilgili olarak Fransızlar'a karşı avantaj
sağlamışlardı. Fransızlar bu oldu bittiyi sindirememişlerdi.
Kuzey Irak petrolleri üzerine çıkmak üzere olan kavgalarını ancak ABD Başkanı Widrow Wilson
önleyebilmiş ve tarafları yatıştırmıştı. Sonunda 1920' de yapılan gizli San Remo Anlaşması ile Fransızlar
Musul-Kerkük petrol haklarini İngilizler'e kendilerine Turkish Petroleum Company'deki 25% Alman
hisselerinin verilmesi kaydıyla devretmişlerdi. İlginçtir ki bütün bu kavgalar henüz bir gallon bile petrol
çıkarılmadan verilmekteydi. Fransızlar petroldeki İngiliz hakimiyetinden rahatsız oldukları, Irak'taki
haklarını kendileri işleyebilmek için 1924'te Compagnie Francaise des Petroles ismindeki petrol şirketlerini
kurmuşlardı. ABD hükümeti ve Amerikan petrol şirketleri kendilerinin İngiliz-Fransız uzlaşmaları ile Irak
petrollerinden tamamen uzaklaştırılmasından çok rahatsızdı. Amerikan hükümeti petrol şirketlerinin
baskısıyla İngiliz-Fransız ortak hareketleri eski moda emperyalist davranışlar olarak niteleyip kınamışlardı.
Daha da ileri gitmişler ve ABD Dışişleri Bakanlığı Hukuk Danışmanı Allen Dulles bir memorandum yazarak
Turkish Petroleum Company (TPC) nin parçalanmış Osmanlı İmparatorluğu ile yaptığı petrol hakları
anlaşmasının geçersiz olduğunu ve ABD'nin bunu tanımayacağını söylemişti. İngilizler ABD'den gelen
baskıya boyun eğip onlara da adil bir pay vermeye razı olmuşlardı. Görüşmeler sonunda Amerikan
Konsorsiyumuna da TPC içinde 25%'in altında bir pay verilmişti.
Kerkük'te 1927'de ilk olarak petrolü bulan İngiliz uzman D'Arcy yaşamını fakirlik içinde bitirirken
bütün bu olayların merkezine İngiliz hükümeti tarafından, bu bölgeyi ve insanlarını çok iyi bildiğinden, aracı
(deal maker) olarak sokulan (sonradan İngiliz vatandaşı olan) Calouste Sarkis Gulbenkian kısa zamanda
dünyanın en zengin insanı oluvermişti. Bütün çatışmalar ve anlaşmalar sonunda Irak petrolleri eşit 23.75%
paylarla British Petroleum, Royal Dutch Shell, Compagnie Francaise des Petroles, Amerikan Petrol Şirketleri
Konsorsiyumu ve de 5% Calouste Sarkis Gulbenkian hisseleri olarak paylaşılmıştı.
İngiliz istihbaratının girişimiyle Şeyh Sait isyanı çıkartılarak Ankara köşe sıkıştırılıyordu. Türk milli
misakının sınırları içinde yer alan Musul ve Kerkük kopartılırken Türkiye sesini çıkartamayacak kadar kaos
26
içinde olmalıydı. Orta Doğu haritası yeniden çiziliyordu. Tarihe ' Kızıl hat ' olarak geçen Orta Doğu'daki
ülkelerin İran ve Kuveyt dışında petrole göre sınırlarını belirleyen anlaşma 31 Temmuz 1928'de
imzalanıyordu. Sözleşmeye göre, Hollanda kraliyet/Shell, Anglo-Pers ve Fransız şirketinin her biri petrolün
yüzde 23.7'sini alıyordu. Amerikan çıkarlarını korumak için kurulan Yakındoğuyu Geliştirme Şirketi'de aynı
oranda pay almıştı. Askıdaki tek konu Gülbekyan meselesiydi. Gülbekyan'ın yüzde beşi sözleşmeye göre
petrol olarak ödeniyor, ancak petrolü derhal Fransız şirketine satabiliyordu. Gülbekyan parasına kavuşmuştu.
Türkiye Petrol Şirketi'nin bölgede petrol arama ve çıkartmaya yetkili kılan özveri maddesi ise şirketlerin
petrolün sadece kendilerinin çıkartabileceği maddesi ile yok ediliyordu. Gülbekyan, anlaşma imzalanırken
eline bir kırmızı kalem alıyor, Orta Doğu haritasının başına geçiyor ve kırmızı çizgilerle sınırları çiziyordu.
Bu çizilen sınır İngiltere ve Fransa Dışişleri Bakanlıkları'nın petrole göre belirlediği ' kırmızı sınır ' idi. Kızıl
hat anlaşması Gülbekyan'ın zaferi idi. Türkiye'nin ise petrolden mahrum bırakıldığını, Musul ve Kerkük'ü
kaybettiğini simgeliyordu. Türkiye Petrol Şirketi'nin adı daha sonra Irak Petrol Şirketi olarak değiştirilecek
Irak petrolündeki Türk izleri silinecekti.
AMERİKALILARA İNGİLİZ OYUNU
İngiltere, Bakü petrollerinde Amerikalılara unutmayacakları bir kazık atmıştı. İngilizler,
Rusya ile işbirliği yaparak Bakü petrolleri üzerindeki haklarını gizli olarak 1926'ya kadar sürdürdü.
Amerikan şirketlerini usta bir oyunla safdışı eden İngilizleri ise Ruslar, daha sonra Bakü petrollerinde müthiş
bir kazık atarak Amerikalıların intikamını aldı! Asıl kazık yiyen ise şüphesiz bağımsızlığını kaybederek köle
muamelesi gören Azeri Türkleriydi. Royal/Shell'in patronu Deterding, Rusya'yı uluslararası bir konferans
toplanması için ikna etmiş, konferansın 10 Nisan 1922'de Cenova'da toplanması kararlaştırılmıştı.
Konferansın resmen ilan edilen maksadı, harbden yeni çıkmış ve iktisadi durumu berbat olan Avrupa
milletlerini kalkındırma olarak gösterilmiş ise de, asıl müzakeler madalyonun öbür yüzünde Bakü petrolleri
imtiyazı işi idi. Ve bu çok gizli tutuluyordu. Konferansa Bakü petrolleri üzerinde hakka sahip 160 şirketin
temsilcisinin çağrılması ne demekti ? Asıl paylaşım ise petrol hisselerini toplayan iki tröst arasında cereyan
ediyordu.
Konferansın, Birinci Dünya Harbi öncesinde kızışan Royal Dutch/Shell- Standart Oil tröstlerinin
mücadelesi şeklinde nihayetleneceği aşikardı. Nitekim Standart Oil, konferansdan iki gün önce Nobel
kardeşlerle Bakü petrol hisseleri üzerinde daha geçen yaz aylarında bir anlaşma imzalandığını açıklıyordu.
A.S. Bedford, Nobel kardeşlerin elinde bulunan aksiyonların yüzde 51'inin Standart Oil'de olduğunu
resmen duyuruyordu. Bedford,Deterding'e savaş ilan ediyor, üstelik ABD hükümeti adına konuşarak Bakü
petrolleri üzerinde Sovyetler ile herhangi bir hükümet veya şirket arasında yapılan anlaşmayı asla
tanımayacaklarını ilan ediyordu. Bu açıklamalar konferans katılımcılarını şok etti. Asıl önemli olanı bu
beyanat Azerbaycan ve Gürcistan'ın bağımsızlığını kaybettiğinin göstergesi idi. Azeri milliyetçiler, İngiliz
delegasyonuna tepki telgrafları çekerek, tarihi baba yurdları üzerinde oynanan oyunu protesto ediyordu.
İngiliz Başbakanı Lloyd Georg ve Rus Dışişleri Bakanı Çiçerin , bu protestolar üzerine iyice asabileşmişti.
Fakat asıl tedirgin olan, Cenova'da konferans yapılırken, perde arkasında Londra'da Bakü petrollerini masaya
yatırmak için Bolşeviklerin selahiyet verdiği Rusya'nın Londra Büyükelçisi Krasin Yoldaş ile Henry
Deterding idi. Aslında müzakere edilen Azerbaycan'ı kimin ne derece sömüreceği idi. Petrol nehirleri
cesametinde oluşan kan nehirlerinde Azerilerin istiklal ve hürriyet aşkları boğuluyordu. Petrol memleketi
üzerinde, uzun süren Moskof boyunduruğundan sonra 28 Mayıs 1918'de devlet kuran Azeri Türkleri hiç
önemsenmiyordu. Cenova konferansı genç Azerbaycan devletinin ipinin çekildiği bir toplantı idi. Zaten bu
konferanstan yaklaşık iki yıl önce, sözde Azeri Bolşeviklerin daveti üzerine 27 Nisan 1920'de Kirov
komutasında Rus Kızılordusu, ülkeyi işgal etmiş ve Bolşevik Azerbaycan'ı kurulmuştu. Hatta Bolşevik
Azerbaycan'ının ilk ve son Büyükelçisi İbrahim Abilov'u Ankara'ya atanmıştı. Bolşevik Azerbaycan'ın
Devlet Başkanı Neriman Nerimanov'da Rus heyetinden ayrı olarak Cenova konferansına katılıyordu.
Konferansda Birinci Dünya Harbinden sonra bağımsızlık kazanmış Azerilere istiklal vermek fikri
değil, Bolşevik Azerbaycan'ından büyük petrol tröstlerini arkalarında gizleyen devletlerin, ne koparabileceği,
27
petrol hisse ve gelirlerin taksimi, nasıl bölüşecekleri masaya yatırılıyordu. Konferans masasında, İngiliz
Başbakanı Georg'un arkasındaki Deterding ve ABD Roma Büyükelçisi'nin arkasında duran Standart Oil'in
Genel Müdürü A.S. Bedford hemen sırıtıyordu. Genç T.B.M.M.'den konferansa Celaleddin Arif bey
çağrılmıştı. Konferans, hırslı delegelerin çetin bir mücadelesi şeklinde geçti. Konferans yapılırken Londra'da
Krasin ile Deterding arasında gizli kapılar arasında müzakereler yapıldığı haberi ortalığı karıştırdı. Bu arada
Deterding, güvendiği adamlarından biri olan Albay Boyle'u Bakü petrolleri konusunda İngiltre'nin ve şirketin
yetkilisi olarak görevlendirmişti.
Ruslar, Ameirikalılar ile İngilizler arasındaki rekabetden yararlanmak için iyi bir plan yaparak
konferansa gelmişti. Sovyetlerin Londra büyükelçisi Krasin, Sovyetlerin büyük devletlere Bakü petrol arazisi
üzerinde üçer bin hektarlık bir petrol imtiyazı vermeye hazır olduğunu konferansın ikinci gününde açıkladı.
Oysa Sovyet heyet azalarından Litvinof , Çarlık Rusya'sının borçları, İngiltre-Fransa'nın Rusya'daki
emlaklarına tasfiye için 99 yıllık bir imtiyaz anlaşmasını önermesine karşın, bunu reddederek, Sovyetlerin
iki yüzlü bir politika izlediğinin işaretlerini veriyordu. Lloyr Georg, 99 yıllık imtiyaz verilmezse buna
tekabül eden iki milyar altıyüz milyon sterlinin tazminat olarak verilmesini sinirli bir eda ile verilmesini talep
eden ikinci önerisini gündeme getirdi. Buna karşılık Rusya'nın içişlerine karışılmaması gerektiğinin altını
çizen Litvinof, İngiltre'nin Bolşevik karşıtı güçleri destekleyerek Sovyetleri beş milyar Sterlin zarar
uğrattığını vurgulayarak İngilizleri kendi silahları ile vurdu. Litvinof, İngiliz başbakanının tazminat talibi
üzerine uğradıkları zararın ödenmesi için tonferansa resmen teklif sunarak, İngilizleri fena faka bastırmıştı.
Rus delegasyonunu Amerikalılar örgütlüyordu, İngilizler bu beklenmedik öneri karşısında deliye dönmüştü.
İngilizler, Fransa, Belçika ve İtalya delegegasyonundan destek bulmaya çalışsada bu konuda Almanların bir
oyunu nedeniyle hüsrana uğramıştı.
Almanlar konferans öncesi Rapallo'da imza edilen gizli anlaşma ile Fransa ve Belçika'nın konferansı
baltalaması konusunda anlaşmışlardı. Fransa ve Belçika'nın İngilizlerin karşısında yer almasının bir nedenide
ABD'nin konferans öncesi bu ülkelere verdiği kredilerin tasfiyesini istemesiydi. Konferansda konuşulan tek
şey petrol haline gelmiş, konferansın tıkanması için Fransa ve Belçika'nın çabaları sonuç vermişti. Fransa bu
girişimi ile Bakü petrolleri üzerinde Standart Oil'den daha fazla hisse sahibi olmasına karşın, hisselerini
tehlikeye atıyordu. Fransa, Bakü'deki petrol sahalarına 70 milyon, Belçika 21 milyon İngiltre ise 172 milyon
Sterlin sermaye yatırmıştı. Fransa ve Belçika'nın Standart'ın himayesinde İngiltre'ye cephe alması, İngiliz
başbakanı George'u kızdırdı, ama yapacağı hiçbirşey yoktu, çıkmaza sokulan petrol paylaşımına boyun eğdi.
Ama Deterding'in boyun eğmeye niyeti yoktu.
Konferans sonunda kabul edilen memarandum Sovyetlerin kabul edebileceği yumuşak bir ilsan ile
yazılmıştı. Memarandum'da yer alan mülk sahipleri ile ilgili şu kısım daha sonra Amerikalıları şok edecekti.
Bu bölümde : '' Malikler, Bolşeviklerin nasyonalizmi ilan etmelerinden evvel Rusya'da emvam sahipleri
çolan fertler veya fertlerden müteşekkil grublardır.'' deniliyordu. Boşşevik İktisadi azasından Büyükelçi
Krasin bu maddeyi şöyle izah ediyordu : '' Sovyet hükümeti Bakü petrol sahalarının dörte birinin kayıtsız
şartsız sahibi olmalıdır. Dörtte üçü ise, dörde bölünmek suretiyle İngiltre-Fransa, ABD ve Belçika'ya eşit
biçimde verilmelidir. Ecnebi tebaası olan mülk sahipleri de gözden uzak tutulmamalıdır. Büyük mülk
sahipleri oluşturulacak konsorsiyumda yer almalıdır. Mülk sahipleri Bolşevizmin hakim olduğu 1918
öncesine aitdir.''
Standart Oil'e İngilizler mükemmel bir oyun oynamıştı. Çünkü Standart Nobel kardeşlerden petrol
hisselerini 1920'de almıştı, Nobel kardeşlerin önceki haklarıda ortadan kaldırılmıştı. İngilizler, zaten petrol
hisselerinin çoğnu satın almıştı, böylelikle diğer ülkelerin tümü Bakü petrollerinden tasfiye edilmiş oluyordu.
İngilizler mizanseni hazırlarken, istikbalde Rusların da bir gün onları atlatabileceğini akıllarına
getirmemişlerdi. Amerikalılar gibi Fransız ve Belçikalılarda, petrol hisselerini 1918'den sonra aldıkları için
kurulacak konsorsiyumda iştirak haklarını kaybediyorlardı. Ancak Fransa Cumhurbaşkanı Puankare
Paris'ten Cenova'ya memarandum'un imzalanmaması için talimat gönderdi. Belçika ve ABD'de sert tepki
gösterdi. Amerikan Dışişleri, Amerikan vatandaşlarının hak ve hukuklarını müdafa prensibinden taviz
vermeyeceğini haykırıyor, açıkca tehdit ediliyordu.
28
Konferans allak bullak olmuş, İngiliz ve Ruslar şaşkına dönmüştü. Avam kamarası Başbakan
George'u topa tuttu. Amerikan hükümetinin aldığı sert karar kendisini gösterdi. Kısa müddet sonra Ruslar,
Bakü petrollerini millileştirdiklerini ilan ettiler. Böylece Avrupa devletleri gibi ABD'de bu petrollerden
mahrum kaldı. Konferansdan tek karlı çıkan Ruslar olmuştu. Deterding, Cenova konferansının intikamını
Standart Oil'den ABD'de aldı. Standart'ın Amerika piyasasında sıkıştırılmış, en önemlisi ABD Başkanı
Harding'in nazarında itibarının sıfıra indirilmesinde etkili olmuştu.. Bir yıl sonra Harding Standart'dan
sıyrılmış, Standart'a karşı çıkmış, bir iddiaya bu durum şüpheli addedilen ölümünü de hazırlamıştı.
Harding'in eşi kocasını Standart Oil'un öldürtüğünü ileri sürmüş, petrol cinayetlerine bir ABD başkanıda
eklenmişti!
Deterding, Fransa'da Rotchild ailesini kullanarak Fransa ve Belçika'nın katılımıyla yeni bir konferans
düzenlenmesi için girişimde bulundu. İngiliz başbakan George, resmen devletlerarası temaslara başladı.
İngilizler, ne olursa olsun Bolşevikler güçlenmeden petrol meselesini bitirmet istiyordu. George, Lahey'de
toplanacak bu konferansa Versay anlaşmasını imza edenleri davet edecekti. Bunların zarasında yenilen
Almanya ve Bolşevik hükümetide dahildi. İngilzler, Bolşeviklere, yeni rejimi Avrupa'ya tanıtma vaadiyle
ikna etmişlerdi. Başbakan George, konferansın amacını gayet açık şekilde şöyle izah ediyordu : '' İngiltere
Bolşevik rejimini Avrupa'ya tanıttır. Ancak Bolşevik idareside Bakü petrolleri üserinde imtiyaz sahibi olan
herkese haklarını teslim etmelidir. '' Böylelikle Rotchild'in himmetiyle Lahey Konferansının 15 Hasiran
1922'de toplanmasına karar verildi. Konferansa Sevr muahedesini imzalamış devletlerin hepsi katılmıştı.
İleride Sovyetlerin Dışişleri bakanı olacak Maksim Litvinof, konferansa Batılı devletlerin Rusya'ya
yapacağı mali yardıma karşılık Bakü petrolleri üzerinde hat tanıyacaklarına dair bir öneri ile geldi. Ancak
bütün mülk sahiplerinin haklarının iadesi prdensibi kabul edilmiyordu. Eşhasa ait mülkler Sovyet devletinin
eline geçmeliydi. Bu öneriyle Nosel kardeşlerden pay alan Standart Oil ister istemez tasfiye oluyordu.
Litvinof, 1918'den önce petrolz imtiyazı almış tek bir tröstle muhatap olmak istediklerini ifade ediyordu. Bu
teklif Standart Oil'i çileden çıkardı. Rus heyeti, hangi sahaların bu çerçeve içine girdiğini gösteren bir
haritayı ve karar suretini bile basında neşretmişlerdi. Bu durum konferansı tehlikele soktu. Ruslar hazırlıklı
gelmişti, hemen yeni bir öneri sunarak, '' Rusya'ya vaki imtiyaz taleplerinin önceden moskova'da tetkik
edilmesi. bundan sonra muvafık görülen şirket ve tröstlere imtiyaz verileceğini '' ortaya attı. Yeni teklifler
konferansı ikiye böldü.
Lahey'de mücadele sürerken İngiltre Dışişleri Batanlığı'nın evrak mahzenlerinde Sovyetlerin Londra
Büyükelçisi Yoldaş Krasin, Deterding ile bir anlaşmaya imza attı. Buna göre İngilizler üç yıl boyunca Bakü
petrollerinin alıcısı olmak şartıyla Rusya'ya içinde bulunduğu mali krizden kurtarmaya söz veriyor , buna
karşılık Bakü petrolleri imtiyazını alıyordu. İki tarafta memnundu. Deterding zaten satıcısı olduğu
Bakü petrollerini üç yıl boyunca satın alma hakkını çalıyor ve Standart Oil'i tamamen diskalifiye ediyordu.
Lahey'de ingiliz diplolamatı Lloyd Brlam, mülklerin iade edilmesini estediklerini belirterek Avrupalıları
aldatıyor, esasen ise çifte bahis oynuyor, çifte kazanıyordu. İngilizler , ayrıca Polonya ile Bolşevik rejimini
anlaşmayı imzalamaya mecbur ediyordu. Henüz yeni doğmuş Rus rejimini , İngilizlerin silah ve lojistik
destek sağladıkları Polonyalıların tarafından kolayca yıkabileceği korkusu Rusları, Bakü petrolleri konusunda
taviz vermeye zorluyordu.
Nitekim Polonya'nın istiklalinin temsilcisi Mareşal Pilsudsky, bir vuruşta Bolşevik ordusunu
dağıtmış, Moskova'ya doğru yürüyordu. Bolşevizm doğmadan ölürken, bir mucize oldu. İngiltre Dışişleri
Bakanı Lord Gürzon, Polonya ordularının durmasını için Mareşal Pilsudsky'e adeta emir gönderdi. Tarihe
Gürzon hattı diye geçen çizgide Polanya ordularının durması talep ediliyordu. Polonyalılar çaresizce bu
talimata uydular. İngilizler, Bakü petrollerinde imtiyaz alarak Standart'ı yenmek bahasına Bolşevikzmi
himeye etmiş, 20 yüzyılın yüzkarası komünizmin insanlığın başına bela olmasına dolaylı olarak izin
vermişlerdi. İngilizler, aslında bu haraketi sadece Bakü petrolleri için değil, dünya petrol imperatorluklarını
perçinlemek için yapmışlardı. ABD'nin karşısına Bolşevik Rusya'sı çıkartılmalıydı.
Ruslar, kendilerini Polanya çizmesinden kurtaran İngiltre'ye, perde arkasındaki Deterding'e
minnetdarlık borcunu ödemek için Bakü petrollerinde imtiyaz haklarını tek bir tröste dağıtması için
vereceğini basına sızdırıyordu. Deterding, İngiliz diplomasisini kullanarak Sovyetler'i kurtarmış bir
29
kahraman edasıyla rejimin kendisini hiçbir zaman gözardı etmeyeceğine inanıyordu. Deterding, Fransa ve
Belçika'ya teklif göttürerek petrol hisseleri baki kalmak şartıyla bir konsorsiyum kurulmasını öneriyordu.
Ancak konferansa çağrılmayan ABD, o yıllarda Avrupa ülkelerine açtığı 21 milyar dolar tutarındaki krediye
şantaj aracı olarak kullanarak yine bu ülkelerin Deterding'e boyun eğmesini engelledi. 20 Temmuz 1922'de
resmen Rus delege Litvinof tarafından sunulan Deterding’in bu önerisine cevap verlmeleri için üç günlük
süre öngörülmesine rağmen konferansa sürpriz biçimde ertesi gün son verildi. Bu kararda ABD'nin Fransa ve
Belçika'ya yaptığı baskılar rol oynamıştı. Bir uluslar arası konferansda daha Deterding'e Rockfeller iyi bir
ders vermişti. Gerçi Deterding, Krasin ile yaptığı anlaşma gereği Sovyet petrolü adıyla Bakü petrolünü üç
yıllığına alacaktı, ama bu tüm Bakü petrollerine hakim olması anlamına gelmiyordu. Bu konferansdan çıkan
sonuç, Shell grubu da dahiy Bakü petrollei üzerinde hak sahiib olan şirketler bunu unutmalıydı. Ruslarda ,
Deterding'de Amerikalılara ateş püsküyordu. Standart Oil, Rusya'dan hiç bir şekilde petrol alınmayacağına
ilişkin bir karar çıkartarak, Sovyetlere bir ders vermek istiyordu. Ancak Deterding'in Ruslarla anlaşarak üç
yıl Bakü petrolü pazarlayacağı Bakü petrolü pazarlayacağını henüz bilmiyordu. Deterding, Orta Doğu ve
Uzak Doğu'da petrol üretimin kısarak Avrupa piyasalarını Bakü petrolü ile doyurmaya başladı. Bakü'de
Deterding'inde hissesi olan Neft Sendikası'ın 1924-1925 yıllarında ürettiği 80 milyon ton petrolün 34 milyon
tonu İngiltere'ye, 8.5 milyon tonu Fransa, 14 milyon tonu İtalya, 5 milyon tonu Belçika ve diğer Avrupa
ülkelerine Deterding aracılığıyla satılmıştı.
İngilizlerin Avrupa piyasasına Ruslara bırakmış gözükerek Standar Oil'i milyonlarca dolar zarar
ettirmiş, konferansların intikamını Rockfeller'den almıştı. İngilizlerin, Bakü petrollerinin Avrupa
piyasalarında satılmasına müsamaha ve menfaatlerini Deterding'e vermesi 1926 yılına kadar sürdü. Ruslar, su
tarihden sonra artık Deterding'e verdikleri hisseyi ödemeyeceklerini bildirdiler. Rusya artık ne Polanya'dan
ne herhangi bir dış tehditden korkuyordu. İç savaştan yakasını sıyırmış, yeni rejimin estirdiği terör havası
isyan ihtimalini tamamen ortadan kaldırmıştı. Bu karar Deterdin'i şoke etti. ABD ve Rockfeller de bu
kararında Sovyetleri destekledi. 1926 yılı ve 1927'nin Nisan ayına kadar Deterding, dünyanın dört bir
yanındaki yüzlerce gazetesi ile Sovyetler aleyhine amansız bir kampanya başlattı. Rusların kurduğu rejik
güven kaybına uğradı. Ama kararlıydılar. Deterding'in 15 ay süren medyatik savaşı durdurmasının tek sebebi
Irak petrolleri idi. Musul petrollerini genç Türkiye'nin elinden bir dalavareç çevirerek alıveren Deterding,
1927 yılında yeni Irak devleti ile 75 yıllık bir imtiyaz anlaşması imza ediyordu.Deterding, Bakü petrol
sahalarında kaybettiğinden daha fazlasını ve sağlamını Irak'ta bulmuştu Deterding'in hedef tüm Arap petrolü
idi.
Bu arada Deterding'un Ruslara karşı açttığı savaşı bitirmesinden dört ay sonra Standart Oil ile Neft (
Petrol) Sendikası birbiri ile yakınlaşma sonucu 22 Nisan 1927’de aralarında bir anlaşma imzalanmıştı.
Yapılan 5 yıllık anlaşmaya göre Ruslar Standart Of New York'a her yıl 100 bin ton petrol verecekti. Ruslar
sattıkları petrolü kendi vasıtaları ile sevkedeceklerdi. Petrolü, İstanbul, Portsaid ve Kolombo limanlarında
teslim edeceklerdi. İlk petrol sevk edilir edilmez Deterding, kontrolü altındaki medyayı harakete geçerdi.
Sovyetlerin sattğı petrolün Avrupalılardan gaspedilmiş Bakü sahalarından elde edildiğini ileri sürüyorlardı.
Başkasınının malına tecavüzü düpedüz hırsızlık olarak lanse eden Deterding, Standard Of New York'u kötü
duruma düşürmüştü. Bakü petrol sahası üzerinde hakkı bulunan tüm şirketler bu kampanyaya katılarak
Standart aleyhine birleştiler. Standart Oil ve Amerikan sermayesi tüm Avrupa pazarı ve dünylada büyük
darbe yedi. Bundan sonra da Standart grubu ile Shell grubu pek çok defa karşı karşıya geldi. Azerbaycan'ın
bağımsızlığına malolan bu petrol çekişmesi, Azerbaycan Meclisi’nin Sovyetler Birliği’nden ayrılma kararı
aldığı 18 Ekim 1991'e kadar sürecek Rus zulmünü de beraberinde getirmiş, bu toprakların gerçek sahibinin
servetine sahip çıkması için 70 yıl gerekmiştir.
3.BÖLÜM
30
SOVYETLER VE SONRASINDA KURTLARIN PETROL AVLARI
Hazar Bölgesi’ndeki petrol ve doğal gaz kaynaklarının keşfi ve bölge halkı tarafından kullanımının
tarihçesi, milattan önceki devirlere rastlasa da, denizden petrol, ilk defa XVI. Yüzyılda çıkarılmıştır. Yani
bölgedeki enerji kaynaklarının varlığı, çağlar öncesinden beri bilinmekte ve kullanılmaktadır. Bakü'de 2600
yıldır insanların yanan suyun değerini bildikleri ve insan yaşamının olmadığı Hazar Bölgesi’nde elde edilen
petrolle ateşler yakıldığı belirtilmektedir. Hatta petrol, Arapların kullandığı meşhur Rum ateşinin
elementlerinden birisiydi (İşler, 1999: 55-56). Bakû’nün yerleşik bulunduğu Abşeron Yarımadası’ndaki
petrol çıkarımına ilişkin olarak, ilk gerçekçi bilgiler, 7. ve 8. yüzyıla kadar dayanmaktadır. Bu dönemde
petrolün, çok ilkel ve doğal yollarla elde edildiği kaynaklarda belirtilmektedir (Nevruzov, 2003: 13). Marco
POLO, “Seyahatler” adlı kitabında, 1271–1273 tarihlerinde ziyaret ettiği Kuzey İran’ı anlatırken, neftin,
Bakü’de o zamanın koşullarına göre ticarî olarak işletilmekte olduğundan bahsetmiş ve Bakü’deki bu
ticaretin büyüklüğünden ne kadar etkilenmiş olduğunu kayda geçmiştir (İşler, 1999: 56). Bakü’de üretilen
petrol, doğal olarak ticari gelişimi de beraberinde getirmiş ve doğudan batıya, kuzeyden güneye Bakü’nün
çevresine kadar uzanmıştı. Büyük kaplarla yüklü deve kervanları, Bakü'de elde edilen petrolü uzun yıllar
diğer ülkelere taşıdılar. Talebin artışı ile birlikte yeni petrol arama sahaları açılmıştır. O dönemde, kuyuların
en eskileri elle kazılmıştır. Tarihi bilgilere göre, Abşeron'da 1594 yılında 35 metre derinliği olan birinci basit
kuyu kazılmıştır. 1806 yılında Abşeron Yarımadası’nda 50 tane olan petrol kuyusu sayısı 1821 yılında 120
olmuştur. 19. Yüzyılın sonunda Bakü’nün adı, dünya çapında siyah altın başkenti olarak yayılmıştı. Bu
bölgede ilk petrol kuyusu 1847'de Bibi Eybat petrol bölgesinde, Rus mühendis Semenov tarafından
sondajdanmıştır (Nevruzov, 2003: 13).
Azerbaycan sahillerinde petrolün aktif bir şekilde üretilmesi ve dünya piyasalarına sürülmesiyle 19.
Yüzyılda Batılı petrolcülerinin akınına uğrayan bölge, 1900’lü yılların başında tek başına dünya petrol
tüketiminin yarısını karşılamaktaydı. Hazar Denizi’nin Sovyetler Birliği’nin işgaline uğramasından sonra, ilk
petrol 1922’de Azerbaycan kıyılarında Bibi Heybet bölgesindeki İliç Körfezinde çıkarıldı. Ancak Hazar’da
asıl petrol macerası, 7 Kasım 1949’da, Azerbaycan’ın “neft taşları” yatağının işletime açılmasıyla başladı
(Gouliev, 1997: 37). Yeni keşfedilen bu yataklarla Hazar’da en büyük üretici konumunda olan Azerbaycan,
1986 yılına kadar SSCB’nin ürettiği petrolün % 60’ını tek başına karşılamıştır (Ogan, 2004: 2 ve Aras, 2001:
21). Son zamanlarda Rusya Federasyonu, İran, Kazakistan ve Türkmenistan’ın kendi ulusal sektörlerinde
petrol ve doğal gaz arama çalışmalarına hız verdikleri gözlenmektedir.
Azerbaycan, Sovyetler Birliği'ne katılmadan önce yalnıız Balahanı, Sabuncu- Ramana, Bibiheybet,
Surahanı, Binegedi, Ateşgah ve Artyom yataklarından petrol çıkarılıyordu. Sovyet döneminde Puta,
Garaçuhur, Zığ , Lökbatan, Buzovna- Meştaga, Garadağ, Zire petrol ve gaz yatakları işletmeye sunuldu.
Azerbaycan'ın 26 Nisan 1920'de işgal eden Kızılordu'nun içinde Lenin tarafından Azerbaycan Petrol
Sanayii'nin başına getirilmiş AleksandrSerebrovski'de bulunuyordu. Geniş yetkilerle atanan Serebovski, 2
gün içinde Bakü petrolünün Rusya'ya taşınmasını başlattı. 16 Mayıs'a kadar 5.3 milyon ton Bakü petrolü
taşıınmıştı. Lenin, İngilizlerin Bakü petrolünü ellerinden almasına fena halde bozulmuş, petrolsüz demiryolu
ve sanayiinin kurulamayacağını anlamıştı.
28 Mayıs 1918'de bağımsızlığımı ilan eden Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'nin tanınıp
tanınmayacağı uzun zaman tartışılmıştı. Bakü petrolü Rus sanayisinin candamarı idi. İşgal bu tartışmaları
bitirmişti. Ancak Azerbaycan'ın petrol sanayiisinde sorunlar mevcutdu. Bakü bir petrol mezarlığına
dönmüştü. Tüm depo ve ambarlar hatta Petrol donanma gemileri bile petrolle dolup taşmıştı. Petrol
teknolojisi eskimiş, 1913'de 45 bin işçi çalışırken bu rakam Eylül 1920'de 25 bine inmişti. Bakü'nün elden
ele geçmesi yüzünden mühendisler ve kalifiye işçiler Bakü'yü terketmiş. sanayi felç olmuştu. Lenin, petrol
konusunda Azerbaycan'a bazı tavizler verilmesi gerektiğine inanıyordu. Bu konuda bir karar tasarısı
hazırlatan Lenin, 1 Şubat 1921'de Halk Komiserleri Sovyet'inde bu tasarıyı geçirdi. Buna göre Bakü ve
Grozni petrolleri için kiralama yoluna giderek, petrolün dış pazarlara pazarlanması planlanıyordu. Bu
nedenle Serebovski, İstanbul'a giderek Bakü petrolüne müşteriler buldu. İstanbul'dan ucuz yiyicek ve giyim
31
eşyalarına karşılık petrol takası yapılacaktı. Bundan dolayı 1925'de Grozni-Bakü-Batum petrol boru hattı
açıldı. Bu hatdan petrol nakli 1934'e kadar Rus menfaatleri için sürecekti.
Eylül 1921'de Azerbaycan Petrol Komitesi, Azerneft şirketine dönüştürülmüş, Türkiye üzerinden
Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika, İpnanya ve İtalya'ya petrol satıyordu. Serebovski, İstanbul'a geldiğinde
siyasi faaliyetlerdede bulundu. Lenin'in izniyle İstanbul'da bulunan Brangel Ordusu'na bağlı askerler arasında
propaganda yaparak bazılarını Bakü petrol sahasında çalışma şartıyla Bakü'ye döndürdü. En az iki yıl petrol
işinde çalışan 5 binden fazla asker, daha sonra anlaşmaları bitince İstanbul'a dönmeyerek, Bakü'de yaşamayı
tercih etti. Bakü'ye petrol ticaretinde serbestlik vermesi Lenin'i Moskova'da zor duruma düşürüyordu. Bakü
petrol ihracatını 1925'de 1 milyon 650 bin tona çıkararak 1921'e göre beşe katladı.
1922'de Balahanı, Sabuncu ve Zagatala'da yeni petrol yatakları bulunmuştu. Aynıı yıl kurulan ve
halen Bakü'de faaliyet gösteren '' Leytenant Şimit '' adlı fabrika, 1925'de önemli petrol aletleri üretmeye
başladı. Böylece Azerbaycan'ın petrol sanayiisinde yenileşme dönemine girildi. 1921'de yılda 2 milyon 400
bin ton petrol üretilirken, 1925'de 4 milyon 600 bin ton petrol üretilmeye başlandı. Petrol üretimi, 1941'de en
yüksek seviyeye 23 milyon tona ulaştırıldı. Bu rakamlar evveller Sovyetlerin yüzde 90 petrol ihtiyacını
karşılarken daha sonra yüzde 71,5'lere kadar geriledi. 2. dünya savaşında Sovyetlerin petrol üretim hacmi
olan 35 milyon tondan 23-24 milyon tonuna Azerbaycan veriyordu. Petrole talebin sürekli artış göstermesi
Bakü'ye petrol ve gaz ilimlerinin merkezine çevirdi. Sovyetlerin pek çok petrol uzmanı Bakü'den yetiştiği
gibi, üçüncü dünya ülkelerinden gelen öğrencilerde Azerbaycan Petrol akademisinde yüksek öğrenim
görüyor, master veya doktora yapıyordu.
1950-1960 yıllarında Azeri bilim adamları bölgedeki petrol ve gaz rezervlerinin tahmin edilenin çok
üstünde olduğunu isbat ettiler. Aşağı Kür yaylasında Kurovdağ, Mışovdağ, Karabağlı ve denizde; Neft
Taşları, Kum adası, Cenup gibi yataklar keşf edilip istifadeye sunuldu. Jeoteknotik açıdanda yapılan tesbitler
sonucu, Bahar, Sengecal-deniz, bulla ve güneşli'de rezevlerin olduğu ortaya çıkarıldı. Azerbaycan Sovyetler
Birliği'ne dahil olduktan sonra yöneten liderlerden yerli ve yabancı asıllı olanların hepsi merkezi idarenin bir
dediğini iki etmiyordu. 60'lı yıllardan itibaren hızlı bir yükselişe geçen Haydar Aliyev 1969'da Komünist
Parti Birinci Sekteri olduğunda 46 yaşında idi. Tarih 14 Temmuz 1969'u gösteriyordu. Azerbaycan'da bu
dönemden itibaren bir sanayi devrimi başlatan Aliyev, iki petrol rafinerisinin Bakü'de kurulmasını
sağlamakla kalmadı, petrol yan ürünleri nin işlendiği ve petrol teçhizatının yapıldığı dev bir petrol sanayisi
kurdurdu. Azerbaycan'ın yıllık petrol üretimi 14 milyon ton iken rafinerilerin kapasitesi 28-30 milyon tondu;
diğer ülkelerden petrol alınıp işleniyordu. Ayrıca petrol makina sanayisinin ürünleri Sovyet ülkeleri
ihtiyacının yüzde 70'ini karşılıyordu.
1966-1970 arasındaki döneme göre petrol üretimi 27.1 milyon tona ulaşmıştı ki, bu rakam en yüksek
üretim yapılan 1941'deki rakamdan 3.5 milyon ton fazlaydı. 70. yıllarda petrol sanayisi hızlı bir gelişme
grafiği çizdi. 1982'de Aliyev'in Moskova'da polütbüro üyesi olarak üst düzey göreve yükselmesi, Azerbaycan
için bir dönem noktası oldu. Rusya'ın Azerbaycan'dan mümkün mertebe az petrol taşıması, rezervlerin düşük
gösterilmesi, Azerbaycan'ın bugün sahibi olduğu bakir petrol alanlarını kaptırmaması açısından faydalı
oldu.Aliyev'in bu politikası sonucu, Ruslar , '' 60 yılda 1 milyar ton petrol çektik, kuruttuk '' diye başka petrol
sahalarına yöneliyordu. Hazar'da daha pek çok yatak bulunmasına karşın 1980'lerden sonra izlenen politika
gereği, petrol üretimi bu yataklarda donduruldu. Üretimi sürdürülen yatakların ise tekniki teçhizat ile
donatılması ihmal edildiğinden gerekli onarım ve bakım yapılmadığından petrol üretimi tedricen azalmış
1990'de yılda 11-12 milyon tona düşmüştü.
Azerbaycan'ın petrol ve gaz üretiminde düşüş Hazar'daki rezervlerin tükenmesinden değil,
Sovyetler'in petrol sanayisi ve politikasında olan değişikliklerden kaynaklanıyordu. Önce Tataristan ve
Başkürdistan, daha sonra Batı ve Doğu Sibirya'da petrol rezevlerinin bulunması ve daha ucuza mal edilmesi,
Azeri petrolüne olan talebi azalttı. Bakü'de bugün eski ve hantalda olsa büyük bir petrol sanayisi
bulunuyordu. Büyük bir sanayi kompleksi haline gelen '' Azerneftdaş '' şirketi, Azerbaycan'ın çeşitli
bölgelerinde kurulan 14 fabrikadan oluşuyordu. Bu kuruluşlarda tahminen 20 bin işçi çalışıyordu. En önemli
petrol makinelerinden, kuyuların tetkik ve tamiri için kullanılan makinelere kadar 600 çeşit mal üretiliyordu.
Sovyetler Birliği'nin dağılması bu fabrikaları olumsuz yönde etkiledi. Eski Sovyetlerde derinlik pompaları,
32
fiskiye armatürleri, ve mancılık tezgahları sadece Bakü'de üretiliyordu. Rusya, bu aletleri Bakü'den
almamaya başladı. Halbuki Bakü, merkezi yönetim ve planlamalanın yardımıyla 25 ülkeye bu aletleri
satıyordu. Dış ülkelerle geçici anlaşmalar yapan ve bu aletler karşılığında takas yoluyla gıda maddeleri alan
merkezi yönetim çökünce , bu fabrikalar müşteri bulamaz hale geldi. Petrol sanayiinde büyük bir bunalım
başladı.
Zaten Moskova, Sovyetler dağılmadan Azerbaycan petrol sanayiisine üvey evlat muamelesi yapmaya
başlamıştı. Merkezden yapılan yatırımların yüzde 85'inden çoğu Batı Sibirya, Ural ve Volgaboyu petrollerine
ayrılmıştı. Azerbaycan'a ise ayrılan yatırım 1990 öncesi her yıl yüzde 15 azalıyordu. 1989'den itibaren petrol
üretimi 2.5 milyon ton azalmıştı. Ayrıca Sovyet teknolojisi ile karada 400 metre , denizde ise 200 metre
derinliğin ötesinde petrol çıkartılamaması nedeniyle Hazar'da ki Azeri petrol kuyularından verimli
yararlanılması mümkün olmamıştı. Azerbaycan'ın bağımsızlığı kazanmasının ardından daha önce
keşfedilmiş petrol yatakları üzerinde anlaşmalar yapmak ve konsorsiyumlar kurmak için Bakü'ye gelenler, alt
yapının mevcut olmasından dolayı hiç eli boş dönmediler.Yabancı petrol şirketleriyle Azerbaycan Devlet
petrol şirketleri arasında petrol yatakları ile ilgili yapılan görüşmeler sonrasında imzalanan protokol ve
memarandumlarla petrol şirketlerine öncelikle önceden ellerinde olan rapor ve fizibilite çalışmaları
sunuluyordu.
Şöyle bir süreç izleniyordu: Anlaşma uyarınca 3-6 ay veya belirlenen sürede kendi imkanlarını da
kullanarak ilgilendikleri petrol yatağı veya bölgesinde araştırma yapan şirketler, bunun içinde ücret
ödüyorlar. Rezervler eğer avantajlı ise anlaşma zemin oluşuyordu. Petrolün kalitesi ve bulunduğu derinliğe
göre kategorilere ayrılır. A, B, C 1 kategorisindeki petrol rezervleri izin ancak kuyu kazılıp, deneme petrolü
çıkartıldıktan sonra rezerv adını alır ve petrolün mevcutluğu kesinleşmiş olurdu. D, E gibi diğer kategorilerde
yer alanlar için tahmin tabiri kullanılır. rezerv denemezdi. Tahminler büyük olabilirdi, ancak bunların rezerve
dönüşmesi için yapılan araştırmalar kuyu kazmaya dönüşmeliydi.
Karada ve denizde bulunan real yatakların bugüne kadar yüzde 35'i üretilmişti, diğer petrol
ülkelerinde bu rakam yüzde 50-55'ı, hatta daha yukarı rakamları buluyordu. Yeni teknolojik imkanlardan
yararlanarak halen çalışmakta olan petrol yataklarından Azerbaycan 340 milyon ton petrol daha elde
edecekti. 120 yıldır Azerbaycan'da petrol sanayi üsulu ile çıkartılıyor. Bu dönemde 68 petrol va gaz yatağı
bulundu ve yerin altından toplam 1 milyar 325 bin ton petrol çıkartıldı. Deniz yataklarından ise çıkartılan
petrol hacmi 415 milyon ton, gaz hacmi ise 435 milyar metreküp olmuştu. 70 yılda petrolün fiyatını onun
üreticisi ve sahibi değil Azerbaycan değil Moskova tayin etti. Moskova, Azerbaycan'ın bağımsız
kazanmasından önce petrolün tonuna 35 Ruble ödüyordu, daha sonra son zamanlarda bu fiyat 65 Rubleye
çıkartılmıştı. 1991'in başlarında bu rakam 120 Rubleye ulaştı. Buna karşılık doğalgazın metrekübü 35
Ruble'den 15 Rubleye indirildi. Halbuki petrolün tonu 130 Ruble 78 gepike, gazın 1000 metrekübü ise 115
Rubleye maloluyordu.
1991'de 120 Rubleye 4 kilo et alınıyordu. Moskova, Azeri petrolünü maliyetinden ucuza alıyordu.
Üstelik petrol için ödenen para Azerbaycan'a ait fonlarda kalmıyordu. Petrol kuruluşlarının fonları
Moskova'da toplanıyordu. Hazarneftgaz birliği'nin 1989'da elde ettiği 180 milyon Ruble gelirin 140 milyon
Rublesi ittifak fonlarına gönderilmiş, Azerbaycan fonlarına ise sadece 3 milyon Rublesi aktarılmıştı.
Azerbaycan, Moskova fonlarında kalan bu petrol dovizlerinin ülkeleri yararına nasıl döndüğünü bilmiyordu.
Nitekim 1990'da Başbakan olan Hasan Hasanov, bu gerçeği, '' Bugüne kadar petrol ihracatımızdan elde
edilen gelirin küçük bir kısmı ihtiyaçlarımız için ayrıldı. Moskova'da toplanan dövizin nasıl kullanıldığını
bilmiyoruz. Fonlarda Azerbaycan'ın çıkarlarının nasıl korunduğu şüphe altındadır. '' şeklinde ifade ediyordu.
Azerbaycan bu tarihte 600 milyon Ruble değerinde olan mal ihracatının yüzde 85' ini petrol, petro-kimya
ürünleri ve petrol aletlerinden elde ediyordu.
Azeri halkı, 70 yıl boyunca sömürülen petrollerine yanıyor, hepsinin ağızından ortak biçimde '' bu
servettin geliri Azerbaycana'a aktarılsa idi ülkemizin toprak yüzölçümünü 7 cm altın ile kaplamak mümkün
olurdu '' sitemleri dökülüyordu. Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi ( SOCAR ) Sovyet sisteminin ürünü
bürokratik hantal bir yapıya sahipti. 1999'da SOCAR, 76 bin petrol işçisine maaşlarını veremiyordu.
SOCAR yetkilileri, sorunun Sovyet döneminden kalan ' merkezi idare sistemi 'nden kaynaklandığını,
33
SOCAR'a devlet şirketlerinin 6 trilyon Manat ( yaklaşık 150 milyon ABD doları ) borcunu ödememesinden
dolayı personele olan 100 milyar Manatlık ( yaklaşık 250 bin dolar ) maaş ödemesini yapamadıklarını
savunuyorlardı. 1998 ve 99 yıllarında petrol fiyatlarındaki düşüş Azeri petrol sanayisini de vurmuştu. Bu
konuda Petrolcülerin Haklarını Savunma Komitesi Başkanı Mehdi Mediyev'le Petrol Sendikaları Birliği
Başkanı Cevanşir Aliyev arasında sert söz düelloları yaşanıyordı. Azerbaycan'da sendikaların Sovyet
sisteminden kalan yapıya göre devlet nezdinde kurulması nedeniyle devletin görüşlerini savunan Cevanşir
Aliyev, SOCAR' da personel şişkinliği olduğunu, SOCAR'ın 76 bin personelle yılda 9 milyon ton petrol
üretirken, Norveç'in Statoil şirketinin 25 bin işçi ile yılda 50 milyon ton petrol ürettiğine dikkat çekiyordu.
Mehdi Mediyev ise personel çıkarmaların keyfi olduğunu belirterek, 1997'de işten çıkartılan 1161 kişinin
yerine, 1998'de petrol işinden hiç anlamayan 547 kişinin işe alındığını, maaş ödenmemesinin personel
şişkinliği veya petrol fiyatları ile ekonomik krizle hiç bir ilgisinin olmadığını savunuyordu..
HAZAR DENİZ’İNDE PETROL
1980’lerin sonlarında, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’da yaşanan yapısal ve ideolojik bunalımlar,
bölgede komünizm ve ona bağlı güç ilişkilerinin çökmesine neden olmuş ve birkaç yıl içerisinde bölgedeki
jeopolitik görünüm köklü biçimde değişmiştir. Böylece İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan Soğuk
Savaş dönemi sona ermiş, Avrasya’daki tehditler, yerini belirsizliklere dayalı potansiyel risklere bırakmıştır.
Bu durum, Kafkasya ve Orta Asya bölgelerinin jeopolitik önemlerinin günümüzde daha da artmasına yol
açmıştır. Tarih boyunca Avrasya’nın değişik bölgelerine yapılan kavim göçlerinin en önemli kavşak
noktalarından birini oluşturan Kafkaslar, Anadolu-Akdeniz ve Step-Karadeniz nitelikli siyasi güçler
arasındaki en önemli rekabet alanlarından birini oluşturmuştur. Osmanlıların Karadeniz’in kuzey bölgelerine
sarktığı dönemlerde iç alanlardaki dağınıklığa rağmen istikrarlı bir bütünlük arz eden bu bölge, Rusların
kuzey-güney istikametinde Karadeniz’e ulaşan su yollarını denetim altına almasından sonra, 200 yıl kadar
süren bir hâkimiyet mücadelesine sahne olmuştur (Berkok, 1958: 12).
Kafkasya, 18. ve 19. Yüzyıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu, Çarlık Rusya’sı ve İran’ın nüfuz
mücadelelerine sahne oldu. Osmanlıların 1877–78 savaşını kaybederek bölgeden çekilmesinin ardından, bu
mücadele, Hindistan yolunu kesmek isteyen Rusya ile bu yolu açık tutmaya çalışan İngiltere arasında devam
etti. SSCB’nin dağılmasından sonra, bu durum, çok taraflı bir rekabet alanına dönüştü. Bugün bu rekabet
içerisinde yer alan bölge devletleri arasında Türkiye, Rusya ve İran’ın yanında, bölgede çıkarları olan ABD
ve AB de yer almaktadır. Kafkasya, özellikle dört nedenden ötürü jeopolitik açıdan büyük önem taşımaktadır
(Berkok, 1958: 332). Bunlar şu şekilde sıralanabilir; 1. Jeostratejik anlamda Orta Asya’ya giriş kapısıdır. 2.
Orta Asya bakımından bölge, dosdoğru Batı pazarına açılan bir geçittir. 3. Orta Asya ile bir bütün olarak ele
alındığında bölge önemli miktarda petrol ve doğal gaz potansiyellerine sahiptir. 4. Bir Orta Doğu devleti
olma niteliğini kaybeden Rusya Federasyonu açısından, Akdeniz ve Basra’ya uzanan jeopolitik bağlantı
hattıdır.
Kafkasya, zengin enerji kaynaklarına sahip Hazar Havzası ile Batı’yı birbirine bağlayan Doğu-Batı
Koridoru özelliğindedir. Bugün, Kafkaslar üzerindeki mücadelenin asıl nedeni de bölgenin kendine has bu
jeopolitik konumudur. Kafkaslar, Akdeniz’e açılan birçok kapıya sahiptir. Orta Asya’nın ticari zenginliğinin
taşınması bakımından Avrupa ile Asya arasında Anadolu’ya ulaşan bir köprü niteliğindedir (Berkok, 1958:
12). Ayrıca, Basra’yı kontrol eden stratejik konuma da sahiptir. Öte yandan Kafkasya Hazar enerji
kaynaklarının batıya ulaştırılmasında düşünülen muhtemel boru hatlarının üzerinde yer alması sebebiyle paha
biçilmez değerdedir. Zira bölgede, petrol rafinerilerinin ve petrokimya tesislerinin yer alması stratejik ve
ekonomik açıdan çok önem taşımaktadır (Tavkul, 2005: 3). Kafkasya gibi Orta Asya da, çok iyi incelenmesi
gereken bir jeopolitik olgudur. Orta Asya, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, günümüzde de etrafına karşı
tehdit oluşturan bir bölge değil, tehdit altında ve henüz istikrarını bulamamış bir bölgedir. Ayrıca Orta Asya,
Rusya ve Batı güç odakları için Çin tehdidine karşı bir tampon bölgedir. Orta Asya, jeopolitik ve jeostratejik
açıdan önemli bir bölgedir. Strateji Uzmanı Erol MÜTERCİMLER, Orta Asya’nın jeopolitik önemini şu
cümleler ile anlatmaktadır: “Asya Kıtası içinde, Türkistan’ı dikkate almayan politika düşünülemez.
34
Türkistan, Asya’nın tamamını ilgilendiren politikalarda öncelikle dikkate alınması gereken bölgelerden
birisidir” (Mütercimler, 1997: 63).
Orta Asya, 19. Yüzyılda Rusya ve İngiltere arasında süren zorlu rekabetin ayırım hattı olduğu gibi,
20. Yüzyılın ikinci yarısına egemen olan ABD-SSCB Soğuk Savaş rekabetinin ayrım hattını da
oluşturmaktadır. Bu bölgenin, güney kuşağı üzerinde bulunması, bölgenin coğrafi özelliklerinden
kaynaklanan jeopolitik önemini sürekli gündemde tutmuştur (Gubayduline, 2000 : 80). SSCB’nin
dağılmasıyla birlikte Orta Asya jeopolitiğinin önem kazanmasının ve bu bölge üzerinde küresel rekabet
yaşanmasının başlıca nedeni, bölgenin zengin enerji kaynaklarına sahip olmasıdır (Ogan, 2004: 2). Özellikle
petrol ve doğal gaz rezervlerinin çok fazla olması, bölge ve dünya devletlerinin dikkatini kısa zamanda
bölgeye çekmiştir (Yüce, 2001: 24). Bölgede bulunan enerji kaynakları ile ilgili olarak, değerli araştırmacı
Haktan BİRSEL ise şu tespiti yapmaktadır: “Dünyanın en iyi stratejistlerinin, teorilerini oluştururken,
birinci hedef olarak Orta Asya’yı göz önüne almalarının en büyük sebebi, bu bölgenin sahip olduğu
zengin enerji kaynaklarıdır” (Birsel, 2005: 19).Bölgenin, ulaşım ve iletişim ağlarının kesişme noktasında
bulunması da belirtilen önemini pekiştirmektedir. Çünkü Orta Asya’nın petrol ve doğal gaz taşınan
bölgelerinden güney ve doğu yönlerinde boru hatlarının inşası, kaçınılmaz olarak, ciddi jeoekonomik ve
jeostratejik sonuçlara yol açacaktır. Hazar Havzası’nın petrol ve doğal gaz boru hattı güzergâhları, 21.
Yüzyılın jeopolitiğini belirleyecektir (Ogan, 2004: 1-2).
Özetle, Kafkasya ve Orta Asya bölgelerinin coğrafî konumları, geçmişten bugüne siyasi oluşumlara
ve gelişmelere, tarihin akışına çok etkili olmuştur. Tarih boyunca önemlerini her devirde koruyan Kafkasya
ve Orta Asya, jeopolitik ve jeostratejik önemlerini günümüzde de devam ettirmektedirler. Ayrıca
Kafkasya’da ve Orta Asya’da küresel ve bölgesel dengelerin iç içe geçtiği ve karşılıklı olarak birbirlerini
etkilediği son derece hareketli jeopolitik bir yeniden yapılanma süreci söz konusudur. Bu süreç, çok hızlı bir
şekilde bugün de devam etmektedir.
HAZAR BÖLGESİ’NİN PETROL VE DOĞAL GAZ REZERVLERİ
Hazar Havzası’nda yer alan Türk Cumhuriyetleri’ndeki enerji rezervlerinin miktarı ile ilgili
tartışmalar hala sürmektedir. Değişik kaynaklarda farklı değerler ile karşılaşmamız mümkündür. Farklı
değerlerin yanında, bazı araştırmacılar, bölgenin enerji potansiyelinin abartıldığını da ifade etmektedirler.
Ancak bölgedeki arama çalışmalarının sürmesi ile enerji rezervlerinin sürekli değişeceği de unutulmamalıdır.
Bölgedeki enerji kaynaklarının rezerv miktarlarının farklı kaynaklarda değişik oranlarda öne sürülmesinin
bazı nedenleri vardır. Şöyle ki, rezervler konusunda farklı beklentisi olan oyuncuların, rezervleri, olduğundan
yüksek ya da düşük gösterme çabaları, herkes tarafından bilinmektedir. Örneğin, ülkesine yabancı yatırımcı
şirketleri çekebilmek ya da imzalanacak anlaşmalarda daha iyi şartlar sağlamak isteyen üretici ülkeler,
sahalardaki rezervleri olduğundan çok daha yüksek gösterebilmektedirler. Bu durumun aksine, yatırımcı
şirketler de, yine bu anlaşmalardan elde edebilecekleri karları maksimize edebilmek için rezervleri düşük
gösterme ve yatırım gereksinimlerini çok yüksek çıkarma çabasına girebilmektedirler. Bölgedeki enerji
potansiyelleri hakkında çok çeşitli referans kaynakları olmasına rağmen, bir fikir vermesi açısından,
araştırmamızda güvenilir olan kaynaklara yer verilecektir. Bu kaynakların istatistikî verilerine genel olarak
göz atacak olursak, karşımıza önemsenecek potansiyeller çıkacaktır. Şimdi bu kaynaklardan bazılarını
vermeye çalışalım.
Uluslararası Enerji Ajansı’na göre, Orta Asya ve Trans-Kafkasya’da yer alan Türk devletlerinin
ispatlanmış petrol rezervleri 17–50 milyar varil arasındadır. Olası rezervler ise 186 milyar varildir (Tablo 1)
(EIA, 2006: 112). Bu rakamlar, ABD Ulusal Güvenlik (eski) Danışmanları’ndan Rosemarie Forsythe’ın
çalışmasında, olası ve ispatlanmış petrol rezervleri toplamı olarak belirttiği 200 milyar varil rakamı ile
iyimser tahmin aralığında paralellik arz etmektedir (Pamir, 2000: 2). 2006 yılında Uluslararası Enerji Ajansı
tarafından yayınlanan bölge ile ilgili rapora göre, Hazar Bölgesi’nde toplam (ispatlanmış+muhtemel) petrol
rezervleri 200 milyar varilden fazladır (Tablo 1). Aynı kaynağa göre, Hazar Bölgesi’ndeki doğal gaz
35
rezervlerinin toplam (ispatlanmış+muhtemel) 560 trilyon m3 civarında olduğu belirtilmektedir (Tablo 3)
(EIA, 2006: 112).
TABLO 1: Türk Cumhuriyetleri’nin İspatlanmış, Olası ve Toplam Petrol Rezervleri
PETROL
İspatlanmış
Rezervler Olası
Rezervler
Düşük
Yüksek
Rezervler Azerbaycan 7
7
32
(milyar
Kazakistan
9
40
92
varil)
Türkmenistan 0,55 1,7
38
Özbekistan
0,3 0,59 2
Toplam
17,2 49,7 186
Üretim
ÜLKELER 1992
2005
2000
(bin
varil/gün)
Toplam
ÜLKELER
Düşük
Yüksek
39
39
101 132
38,55 39,7
2,3
2,59
203,2 235,7
2010
2010
(düşük)
(yüksek)
Azerbaycan 222 309
440
900 1290
Kazakistan
529 718
1.293
1.900 2400
Türkmenistan 110 157
196
165 450
Özbekistan
66
152
125
150 260
Toplam
927 1.336 2.054
3.315 4.600
Kaynak: EIA, Energy İnformation Administration, Caspian Sea Region: Key Oil and Gas Statistics, July2006
AIOC’nin ilk Başkanı olan Terrence (Terry) Adams ise, Azerbaycan ve Kazakistan’ın (Hazar
civarındaki) ispatlanmış rezervler toplamını 27,5 milyar varil, olası rezervler toplamını 40–60 milyar varil
olarak belirtmektedir (Pamir, 2000: 2). BP’nin 2005 yılı verilerine göre, Kazakistan’ın petrol rezervinin 39,6
milyar varil, Azerbaycan’ın petrol rezervlerinin 7 milyar varil olduğu; Kazakistan’ın doğal gaz rezervinin 3
trilyon m3, Türkmenistan’ın doğal gaz rezervinin 2,90 trilyon m3 ve Özbekistan’ın doğal gaz rezervinin ise
1,86 trilyon m3 olduğu göz önüne alınırsa, bölgenin cazibesinin boyutları kendiliğinde ortaya çıkacaktır
(Tablo 2) (BP, 2005: 78).
TABLO 2: ABD Enerji Bakanlığı ve BP Verilerine Göre Türk Cumhuriyetleri’nin Petrol Rezervleri
ÜLKELER
ABD ENERJİ BAKANLIĞI
BP
VERİLERİ(2005)
VERİLERİ(2005)
(Milyar varil)
Düşük
Yüksek
AZERBAYCAN
7
13
7
KAZAKİSTAN
9
29
39,6
TÜRKMENİSTAN
0,5
1,7
0,5
ÖZBEKİSTAN
0,3
0,5
0,6
TOPLAM
16,8
44,2
47,7
Kaynak: ABD Enerji Bakanlığı; Caspian Sea Region Key Oil and Gas Statistics, Ağustos–2005-BP:
Statistical Review of World Energy Haziran–2005 ( 1 ton=7,33 varil )
ABD Enerji Bakanlığı’nın 2005 yılı verilerine göre ise, “Hazar Dörtlüsü” olarak da bilinen Türk
devletlerinin toplam petrol rezervleri, 17–44 milyar varil arasındadır. Gaz rezervlerinin ise toplam 6,57
36
trilyon m3 ile 8,97 trilyon m3 arasında olduğu belirtilmiştir (Tablo 2-4) (BP, 2005: 79). ABD Dışişleri
Bakanlığı raporlarına göre, Hazar'da henüz keşfedilmemiş en az 163 milyar varil daha petrol var. Toplamı
179 milyar varili buluyor. Beklentiler, 200 milyar varile ulaşılması yönündedir (Arslan, 2005: 3). Ayrıca,
dönemin ABD Başkanı Bill Clinton'un Hazar Havzası Enerji Danışmanı John Wolf, Washington'ın
politikalarında etkin bir yeri olan Stratejik ve Uluslararası Etüdler Merkezi'nin (CSIS), Hazar Bölgesi için
hazırladığı “olumsuz raporu” eleştirerek şunları söylemiştir: "Hazar, petrol zenginidir. Bu kurum (CSIS),
geçtiğimiz yıllarda da aynı raporları yayımladı ve yanıldığı ortaya çıktı. Yeni bulunan Kuzey Kashagan
petrol yataklarının büyüklüğü, bu iddiaları geçersiz kılmaya yeter” (Yüce, 2006: 151-152).
TABLO 3: Türk Cumhuriyetleri’nin İspatlanmış, Olası ve Toplam Doğal Gaz Rezervleri
İspatlan
mış
DOĞAL
ÜLKELE
Olası
Toplam
GAZ
R
Rezervle Rezervler Rezervler
r
30
35
65
Rezervler Azerbayca
n
(trilyon
metre
Kazakistan
65
88
153
küp)
Türkmenist
71
159
230
an
Özbekistan
66,2
35
101
Toplam
232
328
560
DOĞAL
ÜLKELE
1992
2000
2005 2010
GAZ
R
Azerbayca
0,28
0,20
0,18
0,7
Üretim
n
(trilyon
metre
Kazakistan
0,29
0,31
0,84 1,24
küp/yıl)
Türkmenist
2,02
1,89
2,08 3,50
an
Özbekistan
1,51
1,99
1,97 3,20
Toplam
4,10
4,39
5,07 8,64
Kaynak: EIA, Energy İnformation Administration, Caspian Sea Region: Key Oil and Gas Statistics, July
2006
Hazar’a kıyısı olan ülkelerinin sahip olduğu ham petrol rezervlerinin toplam 95,7 milyar ton olduğu
hesaplanmıştır. Bu rezervlerin büyük bir kısmı, Kazakistan (60 milyar ton) ve Türkmenistan’ın (16,5 milyar
ton) payına düşmektedir. Rusya’nın payı 2,2–5 milyar ton iken, İran’ın payı 2 milyar ton civarındadır.
Azerbaycan’ın payı ise 5–12 milyar ton kadardır (Kaliaskarova, 2007: 7). Aşağıdaki tabloda ABD Enerji
Bakanlığı ve BP verilerine göre Türk Cumhuriyetleri’nin doğal gaz rezervleri verilmiştir (Tablo 4).
TABLO 4: ABD Enerji Bakanlığı ve BP Verilerine Göre Türk Cumhuriyetleri’nin Doğal Gaz
Rezervleri
ÜLKELER
ABD ENERJİ
BP
BAKANLIĞI
VERİLERİ(2005)
(Tcf)
VERİLERİ(2005)
(1 m3 =35,31kübik
Trilyon m3
fit)
İspatlanmış Potansiyel
(tcf)
(tcf)
AZERBAYCAN
30
35
1,37
37
KAZAKİSTAN
65
TÜRKMENİSTAN
71
ÖZBEKİSTAN
66
TOPLAM
232 tcf=6,57
trilyon m3
88
3
159
2,90
35
1,86
317
9,13 trilyon m3
tcf=8,97
trilyon m3
Kaynak: ABD Enerji Bakanlığı; Caspian Sea Region Key Oil and Gas Statistics, Ağustos–2005, BP:
Statistical Review of World Energy Haziran–2005 NOT: Tcf (Trilyon Kübik Fit) Doğal Gaz Sektöründe
Kullanılan Bir Birimdir.
k
ir
ku
K
ar
s
tP
S
up
ou
ar
uk
s
ie
rt
K
oe
B
na
ga
ru
dh
P
Fo
ay
k
z
gi
ha
K
ar
ac
ha
as
K
Te
n
ga
n
D
S
A
C
G
Diğer bazı kaynaklarda ise, Hazar Bölgesi’nde tahminen 40 milyar varil bir petrol rezervi vardır.
Ancak önümüzdeki yıllarda sürdürülecek araştırmalar sonucunda keşfedilecek yeni enerji yatakları ile bu
rakamın 100 ile 200 milyar varil civarında bir seviyeye çıkması beklenmektedir (Ogan, 2001: 155-Binay,
2003: 2). Bölgedeki devletlerin petrol ve doğal gaz rezervlerinin büyük kısmı henüz geliştirilememiş ve
bölgenin önemli bir kısmında dahi rezerv tespiti halen yapılmamıştır. Hazar Havzası’ndaki tahmini petrol
rezervlerini, bazı ülkelerin zengin petrol rezervleri ile karşılaştıracak olursak, önemli sonuçlara ulaşabiliriz.
Şöyle ki, Hazar’daki petrol rezervi, Irak'taki belirlenmiş petrol rezervinden 100 milyar varil daha fazladır.
Dünyanın bilinen en büyük petrol yatağına sahip Suudi Arabistan’ın 261 milyar varillik petrol rezervinin üçte
ikisi civarındadır (EİA, 2006: 119). Hazar Bölgesi’nin kaynakları konusunda araştırmacılar tarafından
telaffuz edilen en düşük rakam bile, ABD topraklarındaki (22 milyar varil) ve Kuzey Denizi’ndeki (17 milyar
varil) ispatlanmış petrol rezervlerinin büyüklüğü ile yarışabilir. Başka bir ifadeyle, Hazar’ın petrol
rezervlerinin Basra Körfezi bölgesindeki rezervlerin dörtte birine eşdeğer olduğu bilinmektedir
(Kaliaskarova, 2007: 5 - Parlar, 2003: 619).
Ayrıca, Hazar Bölgesi’nin enerji kaynakları, bu bölgenin, 21. Yüzyılda ikinci bir Basra Körfezi
(milyar varil petrol eşdeğeri)
olabileceği düşüncesinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bunun nedeni, bölgedeki eski rezervlere ek olarak,
zengin
yeni hidrokarbon rezervlerinin keşfedilmesidir. Bazı kaynaklarda ise, bu bölgede bulunan enerji
20
18
rezervlerinin
dünyada üçüncü sırada yer alacak potansiyele sahip olduğu belirtilmektedir (Borombaeva,
16
14
2002:
14). Şekil 1’de Hazar Havzası’nda bulunan enerji yataklarındaki bazı rezervlerin dünyadaki başka
12
10
yatakların
rezervleri ile kıyaslanması verilmiştir. Öte yandan, Hazar Denizi'nin büyük oranda keşfedilmemiş
8
6
enerji
rezervleri,
uluslararası yatırımlara açılmış durumdadır. Ancak bölgedeki zengin enerji kaynakları,
4
2
milyarlarca
dolarlık geliştirme ve bunun ardından da taşıma yatırımlarının sonrasında gerçek anlamda bir
0
değer ifade edecektir. Bölgedeki mevcut yatırımların sürdürülmesi, kesintisiz ihraç olanaklarının sağlanması
gibi varsayımların gerçekleşmesi halinde; Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan ve Özbekistan’ın petrol
üretimleri toplamının 2010 yılında 194 milyon tona, ihracatının ise 117 milyon tona ulaşması beklenmektedir
(Pamir, 2006: 2)
Şekil 1: Hazar Havzası Rezervlerinin Dünyanın Büyük Rezervleri İle Kıyaslanması
Kaynak: DİMİTROF, Thomas: “The İmplications of BTC”, İEA Roundtable on Caspian Oil and Gaz
Scenarios, http://www.iea.doe.gov, 14.04.2003
Başka bir kaynakta ise, bu durum, şu şekilde ifade edilmektedir. 2015 yılı itibariyle dünya petrol tüketiminin
4 milyar ton olacağı tahmin edilmektedir. 2015 yılı itibariyle Hazar Bölgesi’nden dünya piyasalarına her gün
ortalama 4.12 milyon varil petrol arz edilebileceği ve günlük üretim hacminin ise 4,7 milyon varil olabileceği
öngörülmektedir. Batılı uzmanların görüşlerine göre 2015 yılında Hazar Denizi’nden üretilecek petrol
miktarı, 1990’ların sonunda Kuzey Denizi’nden üretilen petrol miktarına ulaşacaktır. Dolayısıyla Hazar,
gelecekte büyük petrol üretim merkezlerinden birisi olacaktır (Kaliaskarova, 2007: 6).
38
Doğal gaz üretimi açısından bakıldığında, söz konusu 4 ülkenin 2010 yılı üretimlerinin (iyimser senaryo) 201
milyar m3, ihraç potansiyellerinin ise 84 milyar m3 olduğu tahmin edilmektedir. Kötümser senaryoda 2010
yılı ihraç değeri 71,6 milyar m3’tür. 2020 yılı için iyimser senaryoda 120 milyar m3, kötümser senaryoda ise
115,9 milyar m3 ihraç potansiyeli öngörülmektedir (Pamir, 2006: 2).
Öte yandan, büyük güçlerin yanı sıra finans çevrelerinin de rol aldığı bölgedeki enerji rekabetinde,
gerek kaynakların işletilmesinde ve gerekse taşınmasında kendi projelerini kabul ettirebilecek olan ülkenin,
yeni yüzyılda uluslararası arenada büyük avantaj sağlayacağı aşikârdır. Bu yüzden enerjinin nakli ile ilgili
çok çeşitli projeler de öne sürülmüş durumdadır. Hazar Bölgesi’ndeki petrol ve doğal gaz boru hatlarının
büyük bölümü Sovyetler Birliği döneminde inşa edilmiş olduğundan, çoğu Rusya içlerine dağıtım yapmak
amacıyla planlanmış. Bu durum da, hatların ihracat amaçlı kullanımını kısıtlamaktadır. Eski hatların büyük
bölümünde de bakımsızlıktan kaynaklanan sorunların artmaya başladığı belirtilmektedir.
Bölge devletlerinin sahip oldukları enerjinin dünya pazarlarına ulaştırılabilmesi için, son yıllarda, çeşitli boru
hatları gündeme gelmiştir. Bunlardan bir kısmının inşaatına başlanmış olup, bir kısmı ise halen proje
aşamasındadır. Bunlardan bazıları şunlardır; (1) Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı Projesi. (2)
Bakü-Tiflis-Erzurum Doğal Gaz Boru Hattı Projesi. (3) Türkmenistan-Türkiye-Avrupa (Hazar Geçişli)
Projesi. (4) Türkiye-Yunanistan Doğal Gaz Boru Hattı Projesi. (5) Mavi Akım Doğal Gaz Boru Hattı Projesi.
(6) Aktau (Kazakistan petrollerinin Bakü-Ceyhan’a aktarılması) Projesi. (7) Orta Asya Doğal Gaz Boru Hattı
(Centgaz) Projesi (Türkmenistan-Afganistan-Pakistan). (8) Türkmenistan-İran-Türkiye Doğal Gaz Boru
Hattı. (9) Samsun-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı . (10) Türkmenistan-Çin Doğal Gaz Boru Hattı. (11)
Kazakistan-Rusya (Atrau-Samara) Ham Petrol Boru Hattı Projesi.
Son yıllarda petrol çıkartma çalışmalarının deniz dibinde yürütülmesi petrol uzmanlarının gözlerini
Hazar'a çevirmesinin başka bir nedeni olarak görülüyordu. Jeologlar, Hazar Denizi tabanı jeolojisinin sismik
görüntüsünü mükemmelleştirerek tahmini 200 milyan varil petrole ulaşabileceğinin hesaplarını yapıyor. Bu
havza şimdiye kadar keşfedilen en büyük deniz tabanlı petrol yatağıydı. Petrol arama şirketleri insansız
denizaltılardan yararlanarak bilimkurgu filmlerini aratmayacak devasa matkaplarla petrol arıyor. Denizaltılar,
bu matkapları robot kolları ile yönlendirerek deniz tabanında delinmesi gereken nokta üzerine getiriyor.
Teknolojik gelişmeler en elverişsiz koşullarda bile petrol aranmasına izin veriyor. İnsanlar hala petrol
sanayiisini, 19, yüzyılın geri çalışma koşullarında işçilerin orada burada gelişigüzel delikler açtığı bir
endüstri olarak düşünüyor. Petrol yerkabuğunun çatlakları ve boşluklara arasında kaldığı için tipik bir
kuyudan elde edilen petrolün yüzde 70'i yeraltında sıkışıp kalmış bulunuyor. Bu nedenle en ufak bir
teknolojik gelişme kuyunun verimini artırarak üretimde patlama yaptırıyor. Büyük petrol şirketleri , bugün 3D sismik görüntüleme ve bilgisayar kontrollü sensor'lardan yararlanarak kuyunun içindeki petrol ceplerini
tesbit ediyor.
Meksika Körfezi'nde toplam olarak 15 milyar varil, Brezilya sahillerinde 30 milyar varil, Angola
başta olmak üzere Batı Afrika sahilerinde 30 milyar varil petrol çıkartılıyor. 2005 yılana kadar dünyada
üretilen petrolün beşte birinin denizden elde edileceği ileri sürülüyor. 200 milyar varil petrol rezervi olan
Suudi Arabistan'dan sonra denizdeki petrol rezervine göre Hazar havzasının ön planı çıkması iştahları
kabartıyor. Tüketicinin kullanımına sunulan petrol miktarının artırmanın bir yoluda doğalgazı benzin ve
motorine çevirmek. Doğalgaz yıllardan beri elektrik üretiminde ve evlerde ısıtma kazanlarında kullanılıyor.
Alaska petrol havzasında ise kuyulardaki basıncı artırmak için doğalgaz gerisin geri toprağa pompalanıyor.
Nijerya ve Ortadoğu'da ise ateşe verilip yakılıyor. Bu uygulamanın kısa süre iiçnde tarihe karışacağı
düşünülüyor. Kimya mühendisleri yıllardan beri doğalgazı nasıl akaryakıt haline getireceklerini hesaplıyor.
Ancak bu işlemin çok pahalı olması yatırımcıları düşündürüyor. Nazi'lerin ikinci dünya savaşının sonlarına
doğru doğalgazı benzine çevirme çalışmaları başarısızlıklya sonuçlanmıştı. Güney Afirak'da bu yöntemi, ırk
ayrımcılığı nedeniyle yabancı ülkelerin uyguladığı boykut nedeniyle başvurmak zorunda kaldı. Günde 100
bin varil akaryakıt kapasiteli böyle bir tesis, bundan 20 yıl önce 100 milyar dolara kurulurken bugün bu
rakam 10 milyar dolara indi. Tahminlere göre dünyadaki doğalgaz rezervlerinden 1.6 trilyon varil akaryakıt
üretilebilir. Bu gazın büyük kısmı akaryakıta çevrilemiyor. Denizaltındaki doğalgaz rezervlerinin 5 trilyon
varillik akaryakıta eşit olduğu ileri sürülüyor. Hazar petrol ve doğalgaz rezervleri 21.yüzyılda enerji açlığını
39
giderecek olmasından dolayı, uzun süre iştah kabartmaya devam edecektir.
REZERV RAKAMLARI ABARTILI MI ?
Azerbaycan'ın bağımsızlığını kazanmasından sonra petrol sanayisinde yeni ufuklar açıldı. Azeri
kamuoyu, artık sahibi oldukları, Rusya'ya bedavaya akıtmadıkları petrolün ülke ekonomisini
canlandırmasını, halkın refah seviyesine bu zenginliğin yansımasını bekliyordu. Ancak bir takım zorluklar
ortaya çıktı. Petrol teknolojisi eskimiş,yeni teçhizat alınamaz olmuş, petrol üretimide hayli azalmıştı. 1990'a
gelindiğinde yıllık üretim 12 milyon 512 bin tondu. Bu tarihden sonra yıllık petrol üretimini 9 milyon ton
civarında tutan Azerbaycan ilginç bir durumla karşılaştı. Bakü'deki iki petrol rafinerisinin yıllık petrol işleme
kapasitesi 21 milyon ton, yıllık üretim 9 milyon tondu. Yani rafineri olmasına rağmen üretim yetersiz hale
geldi. Eski dönemde de Azerbaycan diğer Sovyet ülkelerinden petrol alarak işliyordu, ancak bu işlem
durduruldu. Bu arada teknolojinin demode olmasıda rafinerilerin önemli bir handikabı haline geldi.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, Azeri petrolüne yatırım yapan yabancı şirketlerinden demode
olmuş teknolojiyi değiştirmeleri , yenilemeleri için yararlanacak, Dede Korkut ve Shelf -5 gibi Hazar'da
petrol sondaj yapabilen iki yüzer platformu tamir ettirmişti.
Petrole ilgi gösteren ülkelerin ve şirketlerin yaklaşımlarını incelemeden önce, iştahları kabartan
Hazar'ın petrol ve doğalgaz rezervlerinin hacmi konusunda bilgi vermek yerinde olur. Azerbaycan ,
bağımsızlığını ilan ettiği 18 Ekim 1991'den itibaren Batıl petrol şirketlerinin akınına uğradı. Azeri petrol
uzmanı bilim adamlarının bazılarının iddiasına göre, karada 20 milyar ton, denizde ise 78 milyar ton
petrolün sahibi oldu. ABD Enerji bakanlığı uzmanlarının hesaplamalarına göre ise, Hazar'ın Azerbaycan
sektöründe tahmini 30 milyar ton petrol ( 200-300 milyar varil ) mevcuttu. Bu rakamlar, bazılarına göre
Basra körfezi ülkelerinin petrol rezervlerine eşitti. Hazar'ın dibinde olağanüstü bir petrol denizi bulunuyordu.
Washington Uluslararası Araştırmalar Enstitüsünün yaptığı araştırma ise Azerbaycan'ın petrol servetine
toplam 4 trilyon dolar fiyat biçiyordu. Bu meblağı " ABD iki defa depremle yıkılsa tamir edilse bu rakam
masraflara yetecek büyüklüktedir. " diye izah ediyordu. Hazar rezervlerinin büyüklüğünü ancak Körfez
ülkeleri le kıyaslayan uzmanlar, yine Hazar petrolünün Körfeze alternatif olmadığı yönünde birleşiyorlardı.
Hazar petrolü, 20 yıl sonra bitecek Kuzey Buz Denizi petrolünün yerini alacak rezervler olarak görülüyordu.
Hazar petrolünün uluslararası platforma nakil tarihi de bu nedenle sürekli erteleniyordu. OPEC üyelerinin
Mart 1999'de üretimleri kısma kararı almasıyla 10 dolara gerileyen Brend Türü petrolün varili 2000'e
girilirken 27.17 dolara çıkıyordu. Üretim kısılırken Hazar petrolü büyük hacimde piyasa bırakılamazdı. Irak
savaşının ardından Suudi Arabistan petrol üretimini kısma kararı almış, petrol fiyatları fırlamıştı.
Hazar'la ilgili raporlar, araştırmalar , belgeler çelişkilerle dolu olması tam bir İngiliz oyunuydu. Bir
takım siyasi mülahazalar, çıkarlar, petrol dengeleri belgelerin güvenirliğine gölge düşürüyordu. Örneğin
Milletlerarası Uluslararası Strajetik Araştırmalar Enstitüsü ( IISS ) sahip olduğu petrol rezervleri nedeniyle
dünyanın enerji kaynaklarından biri olarak nitelenen Hazar petrollerinin rezevlerinin yetersiz olduğunu
savunuyordu. IISS Başkanı John Chipman, 1998 yılında ensititü tarafından yapılan araştırma sonucunda
hazırlanan raporda, Hazar petrol rezervlerinin şişirtilmiş tahminlerden ibaret olduğunu , Hazar'ın tabi
servetlerinin abartıldığını ileri sürüyordu. Enerji alanında saygın bir kurum olarak nitelendirilen IISS'nin
yıllık raporunda, bir çok siyasi uzmanın görüşüne atfen '' petrol fiyatları düşerken, yeni petrol alanları
geliştirmek ve petrol boru hatları inşa etmenin verimsiz ' olduğu iddiası esas kabul edilmişti. Raporda, ABD
Enerji Bakanlığı'nın Hazar denizinde 200 milyar varil civarında rezerv olduğu yolundaki tahminlerin petrol
sanayi çevreleri tarafından alayla karşılandığı vurgulanmış, Hazar'da henüz çıkartılmayanlar dahil 25-35
milyar varil arasında petrol bulunduğu tahmini ağırlık kazandığı belirtilmişti.IISS, zaman zaman yaptığı
açıklama ve araştırmalar ile dünya kamuoyunu yanlış yönlendiriyordu.
Amerikan Enstitüleri ise ABD bakanlığın verilerini doğruluyordu. Wood Mackenzie danışmanlık
şirketi tarafından hazırlanan rapora göre ise Hazar petrolü, Körfez petrolü ile aynı sınıfta değildi. Hazar'da
tespit edilmiş rezervin 70 milyar varil olduğu ve bunun çoğunluğunun Kazakistan'da bulunan Kaşağı
yatağında olduğu belirtilen raporda, Körfezden az olmakla birlikte bütün standartlar göz önüne alındığında
40
gerçekten rezervlerin büyük olduğu sonucuna varılmıştı. OECD'de çalışan iktisatlarca hazırlanan " Enerji
Jeopolitiğinin Değişen Yüzü " başlıklı rapor ise şunların altını çiziyordu : " Yeteri kadar büyük olmadıkları
ve bunları pazara sunmada zorluklar yaşadıkları için Hazar rezervleri önümüzdeki 10 yıl içinde dünya enerji
fiyatları üzerinde çok önemli bir etki yapmayacaklardır. Ne var ki, buna rağmen hükümetler ve ilgili
sanayiler Orta Doğu'da istikrarsızlıktan endişe duydukları için Hazar'ı dikkatle izlemeye devam
etmektedirler.
Savaş yada başka bir karışıklık Orta Doğu petrol akışını inkitaya uğrattığı taktirde Hazar bölgesi,
meydana gelecek farkı kapatabilir, doldurabilir. İran'a yakınlığından dolayı Hazar bölgesi hem coğrafi ve
hemde siyasi anlamda daha da önem kazanmaktadır. Hazar bölgesi sadece dünya enerji pazarına yaptığı
katkıdan dolayı önemli değildir, bölge potansiyel üretimi için mücadele eden çok geniş çaplı birbirine bağlı
iç, dış, bölgesel ve global rekabet unsurlarından dolayı da önemlidir."
Kanıtlanmış rezervler konusunda ki rakamlar ile potansiyel rezervler arasında çok farklı rakamlar
ortaya konmaktaydı. Bazı kaynaklar, bölgedeki petrol rezervlerinin Basra Körfezi ülkeleri ile kıyaslanacak
büyüklükte olduğunu iddia etmekteydi. Bu kaynaklara göre bölgedeki rezervler 200 milyar varilden (yaklaşık
27,4 milyar ton) aşağı değildi. Üstelik bölgenin jeolojik incelenmişlik düzeyi (özellikle de Hazar Denizi'nin
altı) diğer petrol bölgeleri ile karşılaştırıldığında oldukça düşüktü. Hazar Denizi'nin 170 bin mil karalik
bölümünde bugüne kadar petrol ve doğalgaz arama çalışmaları yapılmamıştı. Arama çalışmalarının artması
ile bölgenin kanıtlanmış enerji rezervlerinde artış olması beklenmekteydi.
Bir kısım uzmanlar ise yukarıda belirtilen rakamları oldukça abartılı bulmaktaydı. Bu görüşü
savunanlara göre en evvel yabancı sermayeyi ülkelerine çekmek isteyen bölgedeki ülkeler petrol rezervleri
ile ilgili verileri yüksek göstererek ülkelerini yabancı yatırımcıların gözünde daha cazip hale getirmeyi
amaçlanmıştı. Bu, aynı zamanda kendi petrol şirketleri aracılığı ile bölgede bir etki alanı oluşturmak isteyen
Batılı ülkelerin de çıkarlarına uymaktaydı. Azerbaycan, İran, Kazakistan ve Türkmenistan'daki enerji
potansiyelini ortaya koyan (doğalgaz dahil) Amerikan verileri 51,2-57,1 milyar ton petrol eşdeğerini
bulmaktaydı. Bu, neredeyse kanıtlanmış dünya petrol rezervlerinin % 40'na yakındı. Bu rakamlar aynı
konudaki Rus verilerinden 4 kat fazlaydı (15,9 milyar ton). Bölgedeki petrol rezervlerinin miktarı konusunda
sonu gelmez tartışmalar devam etmekte, bu süreçte enformasyon savaşı da hiç de azımsanmayacak bir rol
oynamaktaydı.
Maliyete etki eden diğer bir husus da hidrokarbonların çıkarma maliyetiydi. Örnek verecek olursak
Orta Doğu ülkelerinde bir ton petrolün çıkarma maliyeti 2-5 dolar arasında değişirken, Kuzey Denizi petrolü
için bu rakam 10 dolar civarındaydı. Azerbaycan petrolleri için ise bu rakamın (onshore) 17-20 dolar
civarında olduğu tahmin edilmekteydi. Bölge petrolün çıkarılması konusundaki iklim ve coğrafik koşullar
yönünden de Orta Doğu, Kuzey Denizi ve Meksika Körfezi'ne göre daha fazla dezavantajlara sahipti. Bu
bakımdan petrol çıkarmanın sadece Sibirya'da daha zor olmasından bahsedilebilirdi.
Petrol ve doğalgazın maliyetini etkileyen diğer husus da nakliye konusundaki altyapı yetersizliğiydi.
Petrol ve gazın uluslararası pazarlara ulaştırılması konusunda büyük ölçekli yatırımlara gidilmesi
gerekmekteydi. Bu, kısa vadede maliyetlere etki edecek önemli bir unsurdu. Diğer taraftan boru hatlarının
inşa edileceği güzergahlardaki politik istikrarsızlıklar da önemli problemler oluşturuyordu.
Hazar'da halen bilinen 200 petrol yatağından 145'i Azerbaycan'a aitti. Azerbaycan Devlet Petrol
Şirketi ( SOCAR ) Jeofizika ve Mühendis Jeolojisi Üretim Birliği Başkanı Kerim Kerimov'a göre,
Azerbaycan'a ait petrol rezervi 8 milyar tondu; her yıl 80-90 milyon ton çıkartılsa 100 yılda tükenmezdi. Bu
rezerv Kuveyt petrolünden yüzde 25 daha fazlaydı. Kerimov, karada ve denizde keşfedilen, perspektifli yatak
sayısının ise 600 olduğunu belirtiyordu. Büyük ve küçük Kafkas dağları arasında yeraltında uzunluğu 10-15
kilometre, denizde ise 20-25 kilometreyi bulan yatakların bulunduğunu ifade eden Kerimov, sadece Şahdeniz
yatağında 300 milyar metretüp gaz olduğunu Mega Proje'de yer alan Çırağ, Güneşli ve Azeri yataklarından
elde edilecek petrolün 510 milyon ton değil en az bundan 100 milyon ton fazla olacağını 1992'de söylüyordu.
Mega Proje'nin faaliyetlerini yürüten Uluslararası Konsorsiyum Başkanı ( AIOC ) Tery Adams, üç
yıl sürdürdüğü görevini aralık 1997'de devrederken Kerimov'u doğrulamıştı. Yapılan sondajlar Mega
Proje'de yer alan üç yatak'da; Azeri , Çırag ve Güneşli’de petrol rezervinin beklenenin üstünde 650 milyon
41
ton olduğunu ortaya çıkarmıştı. SOCAR'da herkesin ağabey olarak tanıyıp saygı gösterdiği Kerimov,
Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'inde sevip saydığı yetkin ve güvenilir bir petrol uzmanıydı.
Hazar rezervleri yeterliydi, ancak sepekülasyanlar bitmek bilmiyordu.
Dünya petrol çevrelerinde Hazar petrol rezervlerinin 2700 km uzunluğunda Bakü-Ceyhan hattını inşa
etmek için yetersiz olduğu yönündeki iddialara SOCAR Başkanı Natik Aliyev'i kızdırıyordu. Aliyev, Haziran
1999'da yapılan Neftgaz fuarında bu iddialar üzerine şu açıklamayı yapma gereği duyuyordu: " Hazar
denizinde 379 bin km alanda petrol ortaya çıkarılmış, 386 yatakta petrol ve gaz olduğu ispatlanmıştır. Bu
yataklarda 27.5 milyar ton petrol mevcuttur. Tahmini 100 milyar metreküpü ispatlanmış 2-3 trilyon
metreküp gaz rezervimiz bulunmaktadır. Azerbaycan'da imzalanmış 19 petrol anlaşmasına 15 ülkeden 33
büyük petrol şirketi katılmış, Azerbaycan petrollerine toplam 60 milyar dolar yatırım yapılmıştır. Petrol
rezervlerimizin büyüklüğü ana üretim hattı yapımını zorunlu kılmaktadır."
Hazar petrollerinin uluslararası piyasalara çıkartılmasında ABD-Almanya çekişmesi yaşanırken,
ABD'nin Hazar petrolünü kısa ve orta vadede piyasalara çıkartmak istemediği öne sürülüyordu İngilizlerin
ise Hazar rezervlerini bilinçli olarak düşük göstermeye çalıştığı iddia edililiyordu. Hazar havzası petrollerini,
Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına ulaştıracak Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattının önüne engel
olarak petrol rezervlerinin yetersizliğini çıkartan kurnaz İngilizlerdi. 26 Mart 2000 günkü nüshasında Los
Angeles Times, Hazar petrol rezervlerinin verimlilik açısından asgari miktar olan 6 milyar yerine, sadece 4
milyar varil petrole sahip olduğunu iddia etti. Gazete, petrol fiyatlarının düşüklüğünün projeyi kurtarmaya
yetmeyeceğini kaydetti. Haberini bölgede incelemelerde bulunan uzmanlara dayandıran gazeteye göre, bu
son gelişme toplam maliyeti 2.5 milyar dolar olan projeyi tehlikeye attı. Oysa ABD destekli projeye ilişkin
devletler arası anlaşma, 18 Kasım 1999'de İstanbul'daki AGİT zirvesinde imzalanmıştı.
Projenin siyasi yönü Hazar petrollerini Rusya ve İran etkisinden kurtarmak ve petrol yatakları
üzerinde Batı'nın denetimini sağlamaya yönelikti. Ancak enerji uzmanları yaptıkları kasıtlı araştırmalarla
bölgede petrol şirketlerini tatmin edecek düzeyde petrol olmadığını ortaya atmaya hız verdi. Gazeteye
konuşan Washington merkezli Petroleum Finance Co. adlı kuruluşun direktörü Julia Nanay, "Uluslararası
piyasada yükselen petrol fiyatları, projeyi eskisinden cazip hale getirdi. Ancak buna rağmen bölgedeki
rezervlerde proje için gerekli petrol yok" diyordu. Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi'nde enerji
uzmanı olan Robert Ebel de "Bu maliyet sorunu değildir. Boru hattından geçirmek için yeterli düzeyde
petrolünüz olması gereklidir" diye hattın rantabl olmayacağına işaret ediyordu. ABD'nin 'Türkiye taşın eline
altını koysun, artı maliyeti karşılaşın' politikası izlediğini kaydeden İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi
öğretim üyesi Prof. Dr. Erol Manisalı, ABD'nin arz dengesizliği oluşturmamak için henüz Hazar petrolünü
piyasalara çıkartmak istemediğini ileri süren Türk akademisyenlerdendi. Manisalı, "ABD, Hazar petrollerini
elinde tutmak istiyor, ama kısa ve orta vadede piyasalara çıkarmak istemiyor. Çünkü ABD'nın hakim olduğu
Orta Doğu petrol pazarında payı yüksek. Bu bölgedeki petrol üretici ülkelerde ABD'nın denetiminde. Buna
rağmen Azerbaycan ve Rusya mali krize girmemek için orta vadede petrol rezervlerini ihraç etmek istiyor.
Hatlar ve petrolün çıkartılma zamanı bakımından fikir ayrılıkları var." görüşünü savunuyordu. Manisalı,
İngiliz petrol şirketlerinin kasıtlı olarak Hazar petrol rezervlerini düşük gösterme gayretinde olmasının
gerekçesininde söz konusu zamanlama pazarlığı olduğunu belirtiyordu.
Gerçektende Londra Strateji Araştırmalar Enstitüsü'nün, Bakü'de faaliyet gösteren yabancı petrol
şirketlerine Hazar'ın petrol ve gaz rezervleri konusunda 'karamsar bir rapor' göndererek Hazar petrollerine
yatırım yapılmasına engellemeyi çalıştığı ortaya çıkıyordu. Hazar ana üretim boru hattı kararı verilmesi için
çok erken olduğu ileri sürülen raporda, Uluslararası Konsorsiyum'un (AIOC) BP'li başkanı David
Woodword'unda bu kararın 1999 sonunda verilmesi için hazırlattığı rapordan yararlanıldığı kaydediliyordu.
Kamuoyundan gizlenen raporda, Hazar'da iddia edildiği gibi 5 milyar ton petrol olmadığı iddia edilirken,
tahmini rezervler için "fantastik" ifadesi kullanılıyordu. Raporda, Hazar'da birbirine yakın yataklarda
imzalanan 17 konsorsiyumun hedeflediği petrol rezervlerini elde edemeyeceği savunuluyordu.
Karabağ Konsorsiyumu'nun (CIPSO) feshedildiği hatırlatılan raporda, Kuzey Abşeron Konsorsiyumu'nun
(NAOC) iflas etmek üzere olduğu, petrol şirketlerinin Bakü'yü terkettiği öne sürülüyordu. Petrol fiyatlarının
sürekli düşüşüne dikkat çekilen raporda, o gün için "Varil başına petrol fiyatı 15 dolara çıkmadan Hazar
42
petrolü dış piyasalara çıkartılmamalı. Halbuki şuanda Hazar petrolünün varil fiyatı 7 dolar. Hazar petrolü
uluslararası piyasalara çıkartılırsa petrol şirketleri büyük zarar görür." tesbitinde bulunulmuştu.
Kazak petrolünün yanı sıra Azerbaycan'ın Abşeron yarımadasında karadaki petrol yataklarına 100
milyon dolardan fazla yatırım yapan ABD vatandaşı Türk işadamı Birleşmiş Milletler Birliği ( BMB) şirketi
başkanı Ali Rıza Bozkurt, Hazar petrollerine bugüne kadar 40 milyar dolar yatırım yapıldığını, Amerikan
raporlarına göre elde edilecek toplam gelirin 4 trilyon dolar olduğunu belirtiyordu. Bozkurt, petrol zengini
Türk ülkelerinin bu zenginliği yerinde kullanacak vatansever , modern eğitim almış beyinlere gereksinim
duyacağına dikkat çekiyordu. Azerbaycan'ın dünyanın önemli finans merkezlerinde itibarının çok yüksek
olduğunu vurgulayan Bozkurt, Bakü-Ceyhan petrol boru hattının Rusya istese de istemesede mutlak
gerçekleştirileceğini ifade ediyordu.
Hazar'daki Azerbaycan'a ait petrol rezervleri konusunda farklı görüşlerin bulunması ve tahmini
rakamlar arasındaki uçurum herkese şaşırtıcı geliyordu. Bu tamamen bir taktik savaşıydı. 1980 tarihli KGB
belgesinde Hazar'daki Azerbaycan'a ait petrol yataklarında rezervlerinin tahminden çok az olduğu ve yatırım
yapmanın gereksizliği vurgulanıyordu. Bu dönemde Aliyev , sadece Azerbaycan Komünist Parti birinci
sekreteri olarak ülkenin hakimi değil, KGB'ninde patronuydu. Tonu 35 Ruble gibi komik bir rakama Ruslara
Azeri petrolünü satmak yerine Rusları KGB belgeleriyle yanıltmayı yeğlemişti. Azerbaycan, Sovyetler'den
bir gün kopacağını anlamış olmalıydı ki, sahibi olduğu petrol rezervlerini Moskova'dan gizlemeye
çalışıyordu.
1990'dan sonra Hazar'a, özellikle Azerbaycan'a akın eden yabancı petrol şirketlerin korkutan,
endişelendiren bölgedeki Rus etkisininin yanı sıra söz konusu belgeydi. Halbuki bu belgenin sahte olduğu
açıktı. Hazar'daki petrol rezervlerini uzman araştırmalarıyla tesbit edebilen ABD , tabii ki bu hilenin sebebini
biliyordu. Ancak şunu da itiraf etmek gerekirdi : Ortada dolaşan tahmini rakamlar gerçekten abartılıydı. Ama
küçük bir tekniki ayrıntı unutuluyordu. Tahmin rakamları büyük olabilirdi, çünkü bulunmamış değerdi;
rezerv ise kuyusu kazılmış, petrol olduğu isbatlanmış gerçek değerdi. Ne olursa olsun ortada olan rakamlar
Hazar'ın 21. yüzyılda dikkat merkezinde olacağını göstermekteydi.
ŞEYTANIN BACAĞI KIRILDI
Azerbaycan'da 12 Kasım 1995'de geçirilen ilk demokratik (!) parlemanto seçimleri ile birlikte
hazırlanan yeni anayasada halkın onayına sunulmuş ve kabul görmüştü. AGİT'in seçimlerde sahtekarlık
yapıldığına ilişkin raporuna rağmen bu gelişmeler dünya kamuoyunda Azerbaycan'da barış ve istikrarın
oluştuğu yönünde olumlu bir imajın yerleşmesinde önemli etken oldu. Azerbaycan'ın hızlı bir yükseliş
trendine geçmesinde Aliyev'in dış politikada izlediği aktif, kararlı tutum ve engin devlet tecrübesi, kariyeri
önemli rol oynadı. Büyük devletler ve dev petrol şirketlerinin birbiri arkasına Bakü'ye akın etmesi, muhatap
alabilecekleri ciddi, otoriter bir lideri karşılarında bulmalarından kaynaklanıyordu.
Hantal ve felç durumda olan Sosyalist ekonomiden serbest piyasa ekonomisine geçen Azerbaycan'da
herşey yeniden kurulması nedeniyle büyük sıkıntılar yaşanıyordu. Ülkenin yüzde 20'si Ermeni işgali altında
olmasının yanı sıra ülke ekonomisinin toparlanması, canlanması için mevcut iç potansiyel ve imkanlar ya
kullanılamayacak kadar kötü durumda veya eski sistemin tedrisatından ve devlet yönetiminden geçmiş
insanların elinde, pusulasını şaşırmış, aksiyonunu yitirmiş bir pozisyonda idi. Geçim şartları iyice zorlaşmış,
halk sosyal bir patlayışın eşiğine gelmiş, ülkenin toprak bütünlüğü bozulmuşdu. Devletler konjonktüründe
Azerbaycan'ı çıkarları gereği bile olsa savunacak sözü geçen pek az devlet mevcuttu.
Aliyev, ülkeyi içte ve dışta kötü durumdan kurtarmak için tüm kozlarını oynamalı, potansiyeli
harakete geçirmeliydi. Ülkenin pamuk, üzüm, makina sanayi gibi alanları da yeni teknoloji ve kalkınma için
kaynak bekliyordu. Aliyev, sosyal siyasi sorunları çözmek maksadıyla, Azerbycan'ın petrol kartını en
mükemmel biçimde ortaya koymak maksadıyla seri politikalar izlemeye başladı. Cumhurbaşkanı Haydar
Aliyev, Rusya'nın asker yerleştirme tekliflerini savuştururken Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi ( SOCAR )
ve Azerbaycan Uluslararası İşletme Şirketi ( AOIC ) 20 eylül 1994'te Hazar kıyısında üç petrol yatağı Azeri,
Güneşli ve Çırag üzerinde 8 milyar dolar tutarında anlaşma Gülistan sarayında imzalayarak yeni bir sayfa
43
açtı ve petrolde şeytanın bacağını kırmayı başardı.
Yüzyılın anlaşması denilen Mega Proje, Azerbaycan'a büyük bir petrol geliri ve Batı yatırımı
getirmeyi vaad etmişti. Hem Aliyev, hem de ülke içindeki muhalefet bu anlaşmanın Azerbaycan'ın yararına
olduğunu, egemenliklerini ve ülkelerinin Batı ile ilişkilerini güçlendireceğini iddia ediyordu. Anlaşmaya
Türkiye adına Devlet Bakanı Necmeddin Cevheri ve TPAO Genel Müdürü Sıtkı Sancar imza koyuyordu.
Petrolü işletecek konsorsiyumu oluşturan şirketler ve payları şöyleydi : " SOCAR( Azerbaycan ) yüzde 20,
BP (İngiltre) yüzde 17.12, Amoco (ABD) yüzde 17.01, Unocal (ABD) yüzde 11.2, Lukoil(Rusya) yüzde 10,
Penzoil (ABD) yüzde 9.81, Statoil (Norveç) yüzde 8.56, McDermott (ABD) yüzde 2.45, Ramco (İngiltre)
yüzde 2.08, TPAO( Türkiye) yüzde 1.75, ( Daha sonra SOCAR’ın yüzde 5 payını almasıyla 6,75 oldu) Delta
Nimr ( Suudi Arabistan) yüzde. 1.6.
Anlaşma'da Lukoil'in yüzde onluk payına rağmen Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Grigoriy Karasin
hızla bakanlığının petrol anlaşmasını tanımadığını açıkladı. 1921 ve 1940 yıllarında imzalanan Sovyet-İran
anlaşmalarını hatırlatan Karasin, Hazar Denizi ve kaynaklarının denize kıyısı olan devletlerin ortak
mülkiyetinde olduğunu iddia etti. Karasin, Azerbaycan'ın bütün kıyıdaş ülkelere danışmadan Hazar
kıyısındaki petrol alanlarını işlemek için bir anlaşmayı sonuçlandırmayı yasal hakkının olmadığı ,bu tür
danışmalar yapılana ve Hazar'ın kaynaklarının kullanımını belirleyecek yeni anlaşmalar oluşturulana kadar
Rusya'nın petrol anlaşmasını tanımayacağını böylece ilan etmiş oldu.
Rusya Dışişleri bakanlığının tutumunun açıkca Rusya Yakıt ve Enerji Bakanlığı'nın tutumuyla
çatışması, Rus hükümeti içinde petrol anlaşmasına katılarak kazanç sağlamayı arzulayan ve eski SSCB'de
Batı nüfuzunun yayılmasını engellemeyi arzu edenler arasında bir ayrılığın varlığını gösteriyordu. Lukoil,
elde ettiği yüzde 10'luk payla milyarlarca dolar kazanacak ve döviz sıkıntısı çeken Rus ekonomisine katkıda
bulunacaktı. Ancak Dışişleri Bakanlığı'nın anlaşmayı tanımama tutumu Moskova'da hakim olan görüşün
anlaşmanın maddelerinin gerçekleşmesini engelleme olduğunu gösteriyordu.
Hazar kıyısındaki kaynakların geleceğinin herhangi bir kıyıdaş devlet tarafından tek taraflı olarak
belirlenemeyeceğini iddia ederek Rusya, anlaşmanın uygulanacak maddeleri üzerinde bir tartışma açmayı ve
böylece Transkafkasya'da Batı'nın ekonomik ve siyasi nüfuzunun yayılmasını durdurmayı hedefliyordu. Bu
çabada Moskova'nın doğal müttefiki Batı'nın bölgedeki etkisini ortadan kaldırmaya çalışan ve Rusya'nın
meşum bir strajetik ortaklığı gerçekleştirmeye çalıştığı İran'dı. Nitekim İran Dışişleri bakanı Ali Ekber
Vilayeti, ABD'nin baskısı nedeniyle Mega Proje'ye İran'ın alınmayışını sert bir dille eleştirerek, ''
Azerbaycan'ın bundan zararlı çıkacağı ' tehditini savurdu.
Petrol anlaşmasının imzalanması ile sanki önceden fitili ateşlenmiş barut patlama noktazına gelmişti.
Olaylar birbiri ardına gelişti. Henüz iki gün geçmişti. Şuşa ve Laçin'in 1992'de Ermeniler tarafından işgali ile
ilgili açılan davadan tutuklu bulunan Azerbaycan Savunma Bakanı Rahim Gaziyev, Yardımcısı Baba Nezirli,
Laçin Öz Savunma Birlikleri Komutanı Arif Paşayev ve Azerbaycan'dan tek taraflı bağımsızlığını ilan eden
Taliş-Mugan Cumhuriyeti'nin tutuklu sözde devlet başkanı Alikral Hümbetov; tutuklu bulundukları Ulusal
Güvenlik Bakanlığı hücresinden kaçırılıyordu. Olay yüzünden Milli Tehlikesizlik Bakanı Neriman İmranov
görevinden alınarak yerine yardımcısı Namık Abbasov getirildi. Aliyev, kaçırıylma olayı ile ilgili
televizyondan halka hitaben yaptığı konuşmada, eski KGB'nin devamı olan Milli Güvenlik Bakanlığı'ndan
tutukluların kaçırılmasını tarihte görülmemiş bir olay olarak değerlendirdi. Olayı Azerbaycan'ın
bağımsızlığına ihanet olarak nitelendiren Aliyev şöyle diyordu : " Bunun petrol anlaşmasının imzalanmasının
ertesi günü meydana gelmesi tesadüfi değil. Petrol anlaşması pek çok çevreleri rahatsız etti."
27 Eylül'de Beyaz Saray'da biraraya gelen Rus lider Boris Yeltsin ve ABD Başkanı Bill Clinton, Karabağ ve
petrol konusunda fikir ayrılıklarının olduğunu açıklıyordu. Yeltsin'in Dış politika Danışmanı Sergey
Karaganov, aynı tarihte bunu şöyle izah ediyordu: " Türklerle 100 yıldır oynadığımız nüfuz oyununa
dönüyoruz. Eğer petrol boru hattının Türkiye üzerinden geçirilmesine karar verilirse biz buna kesinlikle
engel oluruz. Çünkü petrol boru hattının bizim kontrolümüzde olması gerekmektedir. " Üç gün sonra BM
Genel Kurul toplantısı için ABD'de bulunan Aliyev, iki sorunlu konuda ABD'den destek istiyordu. Bu isteğe
karşı celalelenen Rus istihbaratı yine düğmeye bastı. 30 Eylül'de Azerbaycan Meclis Başkan Yardımcısı
Afiyeddin Celilov ve Devlet Başkanlığı İstihbarat Başkanı Albay Şemsi Rahimov, iki ayrı saldırada
44
hayatlarını kaybediyordu. Afiyeddin Celilov, Aliyev'in evlilik dışı berüaberlikten doğan oğluydu. Bu gerçek
halk tarafından bilinmesine rağmen resmi olarak hiç telaffuz edilmezdi. Ancak Rus istihbaratı Aliyev'i can
evinden vurmuştu. Rahimov'un öldürülmesi ise mesaj niteliği taşıyordu. En yakınındaki insanı öldüren Rus
istihbaratı Aliyev'e ' icap ederse senide öldürürüz, ayağını denk al' uyarısı yapıyordu.
Bu arada Türk Enerji Bakanı Atasoy, Moskova'da gaz alanında başka bir protokolu Ruslarla
imzalayıordu. 1 Kasım 1994 tarihini taşıyan bu anlaşmaya göre Türkiye, 6 milyar metreküp gaza ilaveten
yılda 4.5 milyar mekreküp gaz alacaktı. denge kurulmuştu. Diğer denge İran'la kurulmalıydı. Nitekim 12
Kasım 1994'de İran Petrol Bakanı Gulamrıza Agazade, Bakü'ye yaptığı üç günlük ziyaretin ardından
Azerbaycan'ın petrol konsorsiyumundaki yüzde 20'lik payından yüzde 25'inin İran'a verilmesine ilişkin
anlaşmanın Bakü'de imzalandığını duyuruyordu. Ayrıca İran, zor günler yaşayan Nahçıvan'a yıllık 500 bin
ton kapasiteili rafineri ve boru hattı kurararak petrol verecekti. Buna karşılık Azerbaycan yılda 1.5 milyon
tonluk ürününü İran'a vermeyi tahhahüt ediyordu.
Ne olursa olsun; bu tarihe kadar Hazar'da petrol anlaşmaları imzalanmaması için her türlü entrikaya
başvuran Rus istihbarahatı yenilmişdi. Darbe, suikast, iç savaş, Karabağ savaşı kartları Aliyev'in başarı iç ve
dış politikaları sayesinde kimi zaman sert, bazen de yumuşak operasyonlarla ekarte edildi . Mega Proje
çerçevesinde faaliyetlerin yürütülmesi için Azerbaycan Uluslararası Operasyon Şirketi ( AIOC )
oluşturulurken, anlaşma petrol şirketlerinin pay bölgüsünün yanı sıra tüm tekniki , iktisadi meselelerde
ayrıntılı biçimde kapsıyordu. 12 kasım 1994'de Azerbaycan Meclis'inde onaylanarak kanuni hale gelen,
geçerlilik kazanan anlaşma 30 yıl için yabancı petrol şirketlerine ilğili petrol yataklarında haklar veriyordu.
Anlaşma şartlarına göre Azerbaycan bu üç yatakda petrol ve gazda mülkiyet hukukunu koruyordu.
Konsorsiyum toplam 8 milyar dolar yatırım yapılmasını öngörürken, yabancı ülkelerin yönetim
tecrübesi ve modern teknolojisinden yararlanılması hedefleniyordu. Anlaşma, yabancı petrol şirketlerine
yatırım karşılığı petrol payı hakkı tanıyordu. Petrol yataklarının işletilmesi için kurulan AIOC'nun ilk
başkanlığına British Petrolium ( BP ) Azerbaycan temsilcisi Tery Adams getirildi. Her petrol şirketi
yetkilisine 5'er yıllık arayla başkanlık hakkı tanındı. AIOC Yönetim Kurulu 11 petrol şirtketinin temsilcisi
11'de , Azerbaycan hükümeti ile SOCAR temsilcisinden oluşturulmuştu. AIOC'nun faaliyet programı , bütçe
kontrolü ve önemli kararları 22 kişilik yönetim kurulu'nun zaman zaman yaptığı mutat toplantılardan
çıkıyordu. Mega Proje'de yüzde 10 payı bulunan SOCAR ile AIOC arasındaki ilişki diğer yabancı
şirketlerinden farksızdı. AIOC'nun görevi, Azeri , Çırag yataklarında ve Güneşli yatağının derinliklerinde
yerleşen bölümünde petrol ve gazın işletilmesinden, petrolün Azerbaycan ve uluslararası piyasalara
ulaştırılmasından ibaret idi. Anlaşma eski Sovyetler Birliği mekanında, çok uluslu Batılı sermayenini ilk
büyük atılımı olması hasebiyle önem arzediyordu. Üç yatakda tahmini rezervin 540 milyon ton petrol olarak
hesaplanması projenin uluslarası standartlara uygun olduğunu isbat ediyordu.
Kuzey denizinde ve Meksika körfezindeki petrol yataklarına yaptıkları yatırımlar ve aldıkları başarılı
sonuçlarla dikkat çeken petrol şirketlerinin Hazar'daki ilk petrol anlaşmasına büyük ilgisi, ihtiyaç duyulan
yüksek teknoloji, mühendis, ekolojik güvenlik ve yönetim tecrübesinide bölgeye taşıması gibi etkenler, Mega
Proje'nin ününü tüm dünyada duyurdu. Aliyev, modern Azerbaycan'ın petrolünü, dünya politikasında ,
bölgesel anlaşmazlıklarda , barış için işbiriliği yönünde altın bir anahtar biçimde kullanmaya bu anlaşma ile
müthiş, görkemli bir başlangıç yaptı. Dünyanın süper devletleri, güç merkezleri bir anda dikkatlerini
Azerbaycan'a çevirdi.
Azeri petrol rezervlerine artan ilgiden Azerbaycan'ın çıkarları ve önemli sorunlarının çözümünde bir
koz olarak yararlanmaya çalışan Aliyev'in yoğun diplomatik çabası meyvesini vermişti. Bu çabalar barış ve
istikrar amacına yönelik olması nedeniyle uluslararası kamuoyundan büyük destek gördü. Bundan sonra
Aliyev, uluslararası konsorsiyumların sayısını kısa zamanda artırmak için girişimlerde bulundu. Petrolün
ortak çıkartılması ve uluslararası piyasalara nakledilmesiyle , Azerbaycan'ın milli ekonomisine büyük katkı
sağlayacağı, refah seviyesini yükselteceği gibi, ülkenin bozulmuş toprak bütünlüğünün eski haline getirilecek
; uluslararası kamuoyunun çıkarları eksenine oturttukları petrol Azerbaycan'ı saygıdeğer bir konuma
kavuşturacaktı. Aliyev, 20 yıl sonra petrolden ülkesinin 115 milyar dolar gelir elde edeceğini ümit ediyor,
refah seviyesi yüksek bir toplum için ise çok uzağı değil 2005 yılını gösteriyordu.
45
Dünya'yı idare eden zenginler kulubü G-7 ülkelerine verilen petrol payları, ülkelerinin Azerbaycan
politikasında dikkatli olmalarına yol açacak, ekonomik menfaatler siyasi alanda Azerbaycan'ın haklı
davasında kamuoyunu ortak noktaya getirecekti. Nitekim Ermenistan bu baskıyı üzerinde hissetmeye
başladı. Karabağ ihtilafında köşe sıkıştı. Cumhurbaşkanı Levon Ter Petrosyan, AGİT tarafından sunulan iki
aşamalı planı 10 ekim 1997'de tam kabul etmişken 8 Şubat 19987e kadar Taşnak Sutyun destekli Robert
Koçaryan çetesinin baskılarına dayanamayarak istifa etmek zorunda kaldı. Koçaryan 27 Mart 1998'de
cumhurbaşkanı seçilir seçilmez, Aliyev'in petrol kartını kullanmaktan vazgeçmesini istedi, Batılı ülkeleri iki
yüzlülükle suçladı.
Uzun zamandır Çin, Japonya ve İsrail'de Azeri petrolüne ilgi gösteriyordu. 1994'de Aliyev Çin'e
resmi bir ziyaret düzenlemiş, Çin parlemanto başkan yardımcısı Bakü'ye gelmişti. Temmuz 1997'de İsrail
Başbakanı Benyamin Netanyahu'da Asya gezisi sırasında aniden uçağının yönünü Bakü'ye çevirmişti.
Netanyahu, Cumhurbaşkanı Aliyev'le Mayıs 1998'de Zagulba'daki bağ evinde geceyarısı bir görüşme
gerçekleştirme gereği duydu. Ocak 1998'de Aliyev Japonya'ya ziyaret düzenledi. Burada da ABD'de olduğu
gibi, '' petrol şeyhleri '' gibi görkemli karşılanmış, Japonya ile petrol anlaşması imzalanması törenine
katılmıştı. Çin ve Japonya Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine o cümleden Azerbaycan'a büyük yatırımlar
yapmak için atağa geçerken, iş adamları heyetleri arka arkaya ziyaretler düzenlemeye başladı. Tarihi İpek
yolu üzerinde yer alan Azerbaycan büyük önem kazanmaya başladı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi
daimi üyesi Çin'in Azerbaycan'a ilgisi siyasi dengeler açısından büyük önem arzediyordu.
Dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri olan Japonya, Azerbaycan petrolüne büyük yatırımlar yapmak
için girişimlerde bulunmaya başladı. Her yıl 400 milyon ton petrol ithal eden bir damla bile petrol üretmeyen
Japonya gibi dev bir sanayiye sahip, enerjiye muhtaç bir ülkenin Azerbaycan'a ilgisi, şüphesiz bölgesel
dengelerde iktisadi çıkarların rol oynadığı Azerbaycan safında yerini alması anlamına geliyordu. Petrol
zengini Azerbaycan Japonya'nın strajetik müttefiki olmakla, dünya konjonktüründe, şekillenen bölgesel
ilişkilerde ağırlığını artırdı. Amerika'da da petrol şeyhleri gibi karşılanan Aliyev'in Agustos 1997'de
ABD'ye yaptığı ziyaret sırasında imzalanan 10 milyar dolar değerinde 4 petrol anlaşması, dünyanın
dikkatini tekrar Hazar' a çevirdi.
ABD, Çin ve Japonya'ya göre Azeri petrolüne ilgi gösteren İsrail'in siyasi ve iktisadi maksatları
değişik eksenli. İsrail, Arap ülkelerinin petrolünü ithal eden bir ülke. İsrail-Arap sorunu sayılan Filistin
meselesinin çözümlenmesinin daha uzun süreceği, barış görüşmelerinin hızında ve bunca yıl alınan
mesafeden belliydi. Arap ülkeleri nadirde olsa biraraya geldiklerinde ve Arap zirvelerinde sürekli İsrail'e bir
takım yaptırımlar uygulanmasını gündeme getirmekte, bu durum İsrail yönetimi rahatsız etmekteydi.
1991'de Azerbaycan'ın bağımsızlığını tanıyan ilk ülkelerden olan İsrail, gelecekte Hazar petrolünün tüketici
olacağının hesabını yapması hasebiyle özellikle Azerbaycan'a olan ilgisini artırdı. İsrail petrol ihtiyacını
dünya pazarından; Arap ülkelerinden, Venuzuella'dan kuzey denizinden görmekte, transfer ücretleri
nedeniyle pahalıya mal olmaktaydı. İsrail'in Bakü büyükelçisi Arkadi Mil Man, Bakü - Ceyhan petrol boru
hattının yapılmasını desteklediklerini şöyle izah ediyordu: Hayfa ve Aşkolon limanlarımız Ceyhan'a yakın;
buradadaki petrol rafinerilerimiz petrolü yakın olan Ceyhan'dan almak varken niye Latin Amerika, Arap
ülkeleri veya Avrupa'dan ithal etsin.
Petrol hatlarının belirlenmesini pasif, sessiz bir seyirci konumunda izleyen İsrail, ABD'deki lobileri
vasıtasıyla aslında aktif işler görmeye başladı. İsrail, petrol satın almak için yeni üreticiler arıyordu. Arap
ülkeleri petrol satışını durdurduğunda İsrail'in alternatifi olmalıydı. Diğer tarafdan Azerbaycan'da yaşayan 25
bin Yahudi azınlık serbestçe, en güzel mevkiilerde hiçbir baskıya maruz kalmadan yaşıyordu. İsrail, Azeri
petrolünün ithaline talip olduğu gibi, Bakü-Ceyhan petrol boru hattının yapımı konusunda da katılımcı olmak
istiyordu. Çünkü bu hattı siyasi müttefikleri ABD ve Türkiye destekliyordu.
Arap ülkeleri ile çevrili olan İsrail Türkiye ile ilişkileri daima sıcak tutmakta, Azerbaycan'da bölgede
partneri olarak görmekte devam ediyordu. İsrail'in Türkiye ve Azerbaycan'la iktisadi-siyasi ilişkiye
girmesinin çeşitli avantajları taraflar açısından bulunuyor. ABD'de yaşayan 6 milyon Yahudi topluluğu,
maddi açıdan hem zengin hemde Amerikan Kongresinde alınan kararlarda, siyasi bakımdan etkin bir role
sahipti. ABD'deki Taşnak görüşlü Ermeni lobisinin etkisini dengelemek için Yahudi lobisi ile Azerbaycan
46
ilişkilerini sıcak tutmalı. Azerbaycan cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, Agustos 1997'de ABD'ye düzenlediği
10 günlük gezi sırasında ABD'deki Yahudi lobisiyle özel görüşmeler yapmış, Yahudi Kongre üyeleri ile
temasa geçmişti. 1992'den beri Azerbaycan'ın ABD'deki lobicilik çalışmalarını Yahudiler yürütüyordu.
Azerbaycan'ın Moskova Büyükelcisi Ramiz Rızayev ve Washington büyükelçisi Hafiz Paşayev'in girişimiyle
ilk önce 1994'de Türkiye'ninde lobicilik faaliyetlerini üstlenen Genital Line şirketi ile yıllık 2,5 milyon dolar
karşılığında anlaşma yapılmış, ancak bu şirketin istenilen performansı gösterememesi üzerine 1995'de bu
şirket yine Yahudi lobi şirketi Global ile değiştirildi. ABD Dışişleri Bakan yardımcısı Yahudi Eizen Stutart
başta olmak üzere Beyas Saray ve Washinton yönetiminde üst görevlerde bulunan 50'ye yakın Yahudi
diplomat, Yahudi sermayeli Ammerikan petrol şirketlerinin çıkarları için Azeri tarafında yerlerini almıştı.
Ermeni ve Rum lobisi ise bu konuda Yahudi lobisinin karşısında bulunuyordu. Washıngton'ın resmi Hazar ve
petrol politikalarında Yahudi lobisi etkin olması, Azerbaycan-İsrail, Türkiye-İsrail ilişkilerinin 1995'den
sonra belirgin biçimde üst seviyeye çıkmasında etikili oluyordu. Ankara'da hükümetler değişiyor, İsrail
politikası değişmiyordu. Bakü, ticari hayatını Yahudi iş adamlarının serencamına vermişti. Haftada beş gün
Bakü-Tel Aviv uçak seferlerinin yüzde yüz doluluk oranı ile yapılması bunun en açık göstergesiydi.
Asıl büyük handikap Rusya'nın, eski Sovyetler Birliği'nin tek varisi olarak kendisini görmesi ve
Azerbaycan başta olmak üzere Türk Cumhuriyettlerini arka bahçesi kabul ettmesiydi. Okyanusun öbür
ucundan ABD'nin Hazar'a müdahelesi Rusya'yı gıcıklandırıyordu. Soğuk savaş dönemini andıran bu nüfuz
savaşı henüz sonuçlanmadı. Bağımsız ülkeler üzerinde ağırlığını hissetirmeye çalışan Rusya'nın tehlikeli
jeopolitik siyaseti nedeniyle bağımsız çizgi izleyen Azerbaycan sürekli Rusya ile karşı karşıya kalıyordu.
Haydar Aliyev'in '' Azerbaycan'n bağımsızlık yolundan hiç bir güç geri çeviremez ' çizgisine karşın Rusya
Azerbaycan'da bağımsızlığını kazandığından beri bir takım oyunlar tertipleyerek Bakü'yü bu umutdan
vazgeçirmeye, diz çöktürmeye çalışıyordu.
Rusya, Tacikistan'da iç savaş çıkartarak 1993'de bu ülkeye barış gücü adı altında Rus askerini
soktuğu gibi Azerbaycan ve Gürcistan'ı da karıştırmak istemiş, ama Azerbaycan üzerinde oynadığı oyunlar
hep fiyasko ile sonuçlanmıştı. Tacikistan'a barış gücü diye soktuğu askeriyle bu ülkeyi aslında işgali altında
bulunduran Rusya'nın Azerbaycan politikaları hep geri tepmişti. Moskova'nın hesabındaki yanlışlık petrol
eksenliydi. Tacikistan'ın petrolü yoktu, ama Azerbaycan'ın vardı. Azerbaycan ABD için önemliydi, ama
Tacikistan o denli önemli değildi. Moskova, bu nedenle Orta Asya'yı Tacikistan'a konuşlandırdığı 201. Rus
ordusu ile kontrol etmeye çalışırken, Kafkasya'yı Ermenistn'a yerleştirilen resmi 30 bin gayri resmi 50 bin
Rus askeri ile denetimi altında bulundurmayı tercih etmişti.
PETROL ANLAŞMALARINDA REKOR ARTIŞ
Azerbaycan, Mega Proje'nin ardından arka arkaya petrol anlaşmaları imzalamak isteyen yabancı
şirketlerin akınına uğradı. Her yılın haziran ayında Bakü'de buluşan dünyanın petrol ve gaz devleri Hazargaz
fuarlarında Hazar petrollerini yakından tanıdı, petrol kulislerinde bulunmaya başladı. Hazar petrol yatakları
üzerinde kurulan 2. büyük konsorsiyum olan Karabağ projesine Türkiye katılmadı. 10 Kasım 1995'de
Bakü'de imzalanan anlaşma ile Rusya'nın Lukoil petrol şirketi yüzde 32.5 ile en yüksek payı alırken,
İtalya'nın Acip yüzde 30, ABD'nin Penzoil yüzde 30, Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi SOCAR yüzde 7.5
'luk hisseyi aldı. 80-120 milyon ton petrol olduğu tahmin edilen yatağa Karabağ adlı 30 yıl süresince geçerli
olmak üzere 1.7 milyar dolar yatırım yapılırken CİPCO adı verilen konsorsiyum başına üç yıllığına Lukoil
başkanı Vahit Elekberov getirildi. Konsorsiyum, 14 Şubat 1996'da Azerbaycan Mecllis'inde onaylanarak
hukuki statü kazandı.
Mayıs 1996'da faaliyete başlayan CİPCO'nun başkan yardımcılığına ACİP ve Penzoil şirketlerinin
başkanları getirildi. Bugüne kadar iki sondaj kuyusu kazılan Karabağ yatağında tam bir petrol şoku yaşandı.
Petrol aranırken, gaz bulundu. Petrol rezerlerinin ise 6000 metre derinde olduğu ortaya çıktı. SOCAR
yetkilileri CİPCO yöneticilerinin gösterdikleri yerde sondaj vurmamalarından kaynaklanan bir sorun
olduğunu belirtiyordu. Azerbaycan'da büyük petrol rezervlerine sahip olduğu tahmin edilen, ancak yapılan
keşif çalışmaları sonucu olumlu netice vermeyen Karabağ, Danyıldızı ve Eşrefi yataklarıyla ilgili projelerin
47
tekrar canlandırılması 1999'da tekrar gündeme getiriliyordu. Bu tür haberler Hazar petrolüne kan
kaybettiriyordu.
Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi (SOCAR) yetkilileri bölgelerde çalışmalarda bulunan bazı petrol
şirketlerinin, projelerin tekrar hayata geçirilmesi için başvuruda bulunduğu bildiriyordu. Kanada'nın AEC
International şirketininin konuyla ilgili olarak SOCAR ile temasa geçtiği ve imkanların değerlendirilebilmesi
amacıyla görüşme talep ettiği belirtiliyordu. Keşif çalışmalarının istenilen sonucu vermediği Tanyıldızı ve
Eşrefi yataklarında 150 milyon ton petrol rezervi bulunduğu tahmin ediliyordu. Yataklarla ilgili projede,
SOCAR'ın yüzde 20, Amoco'nun yüzde 30, Unocal 25.5, Itacho yüzde 20, Delta yüzde 4.5 hisseye sahip
bulunuyordu.
Hazar'ın aynı adlı Şahdeniz petrol yataklarında petrolden ziyade doğalgaz çıkartılması amacıyla
kurulan Şahdeniz Konsorsiyumu, 3. imzalanan anlaşma oldu. 25 yıl süresince geçerli olacak Konsorsiyuma
İran'ın OİCD şirketinin de katılması nedeniyle Amerikan petrol şirketleri bu projeye iştirak etmedi. 100
milyon ton petrol, 400 milyar metreküp doğalgaz bulunduğu tahmin edilen Şahdeniz yatağında SOCAR'ın
payı yüzde 10 olmasına karşın, kar marjinalı yüzde 60 biçiminde yüksek tutuldu. Diğer petrol şirketleri ise
elde edilecek karın yüzde 40'ını bölüşmek zorunda kalacak.İngiltre'nin BP ve Norveç'in Statoil şirketi
ortaklığının yüzde 51 pay aldığı konsorsiyumda, TPOA yüzde 9'luk payı ile en az hisseyi alan şirket oldu.
Konsorsiyum'da Fransa'nın Elf Akiten şirketi, Rusya'nın Lukoil şirketi ve İran'ın OIEC şirketi ayrı ayrı yüzde
10'ar pay aldı. Şahdeniz yatağında yapılan ilk sondajlar ise TPOA'nın doğru yataga yatırım yaptığını ortaya
koydu.
Hazar'ın Azerbaycan sektöründe yer alan Eşrefi ve Danulduz petrol yatakları üzerinde kurulan NAOC
adlı konsorsiyum, Bakü'de Gülistan sarayında Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'in katılımıyla
14.Aralık.1996'da imzalandı. Türkiye'nin ve tüm çabalarına rağmen Rusya'nın giremediği konsorsiyum'da
ABD'nin Amoco yüzde 30, Unocal yüzde 25.5, Japonya'nın Itacho Oil yüzde 20, Suudi Arabistan'ın Delta
Nimr şirketi yüzde 4.5 pay alırken, SOCAR'ın pay oranı yüzde 20 şeklinde gerçekleşti. 30 yıl süresince
geçerli olacak, 2 milyar dolar yatırım yapılacak petrol yataklarında 150 milyon ton petrol olduğu tahmin
ediliyordu.
Ocak 1997'de Paris'de imzalanan Lenkeran-Deniz, Talış-Deniz petrol yatakları üzerindeki
konsorsiyum aynı zamanda Bakü dışında imzalanan ilk petrol anlaşması ünvanını taşıyordu. SOCAR'ın
yüzde 25 pay aldığı anlaşmada Cumhurbaşkanı Aliyev bu anlaşma'da Fransa'nın Elf Akiten Şirketine yüzde
65, Total şirketine yüzde 10 pay vererek, Ermeni'lerin yakın dostu olan Fransa'yı yanına çekme çabası içine
girdi. Çünkü bu tarihde Karabağ sorunun çözümünde görevlendirilen AGİT MİNSK Grubunda dengeler
bozulmaya başlamış Rus ve ABD'li eşbaşkanı yeterli bulmayan Ermenistan üçüncü eşbaşkanın Fransız
olması için başvuruda bulunmuştu. Paris'de Aliyev Fransız eşbaşkana karşı olduğunu açıklamasına karşın
buna engel olamadı. AGİT dönem başkanı İsviçreli Flavvo Cotti, Fransız temsilci Georgh Bojye'yi atarken
Bakü'ye hiç sormamış, geri adım atılması da imkansızlaşmıştı. Aliyev, Fransız petrol şirketlerine verdiği
paylarla bu zararı nötralize etmeyi umdu.
Ağustos 1997'de Aliyev'in ABD ziyareti sırasında 10 milyar dolar tutarında dört anlaşma imzalandı.
Bu anlaşmalar Azerbaycan'ın petrol politikalarının değiştiğini gösteriyordu. Çünkü SOCAR artık
anlaşmalarda yüzde 50 pay alıyordu. Exxon şirketi ile imzalanan Nahçıvan yatağı üzerindeki anlaşma'da
yüzde 50'şer pay bölüştürülmüştü. 96 milyon ton petrol, 170 milyar metreküp gaz rezervi bulunduğu tahmin
ediliyor. SOCAR, 220 milyon ton petrol ve 300 milyar metreküp gaz bulunduğu tahmin edilen Abşeron
yatağı üzerinde anlaşıyordu. 70 milyon ton petrol 50 milyan metreküp gaz bulunan yatakda Mobil'le anlaşan
SOCAR, Amaco ile de İnam yatağı için anlaşma imzalamıştı. İnam yatağındaki konsorsiyuma ABD'li Arco
ve Rus Lukoil'unda katılım girişimleri sonuçsuz kalmıştı.
SOCAR, küçük yataklarda olsa Hazar'daki Zeynelabidin Tağıyev, D-39, D8-9 yatakları üzerinde
anlaşmalar imzaladı. Aliyev'in ocak 1998'de Japonya'ya yaptığı ziyaret sırasında başta Itacho ve
Mitschubischi olmak üzere toplam 5 şirketin ortak konsorsiyumuyla SOCAR arasında Mugan, Ateşgah ve
Tava yatakları üzerinde 2 milyar dolar tutarında anlaşma parafe edildi. Haziran 1998'de Bakü'de Gülistan
sarayında üç petrol anlaşması daha bu kafileye katıldı.
48
TPAO'nın da yüzde 5 pay aldığı Kurdaşı yatağı üzerindeki konsorsiyumda , SOCAR yüzde 50,
İtalyan Acip yüzde 25, Mitsui Şirketler Grubu yüzde 15 hisse aldı. 2.5 milyar dolar maliyetindeki yatakda
100 milyon ton petrol çıkartılması planlanıyor. Bakü'ye 150 kilometre uzaklıkta Salyan kentinde ki karadaki
iki yatağa da 1.5 milyar dolar yatarım yapan şirketler ilk defa denizdeki yataklardan karaya kaymış oldu.
GüneyBatı Gobustan'da yer alan 50 milyon ton petrol bulunan yatak üzerinde kurulan konsorsiyumda
SOCAR yüzde 20, Britanya-Kanada şirketi Commonwealth and Gas yüzde 40, ABD'li Union Texas
Petrolium yüzde 40 pay aldı. 100 milyon petrol bulunan Kursenki ve 52 milyon ton petrol bulunan Karabağlı
yatağı üzerinde kurulan konsorsiyumda ise SOCAR yüzde 50, ABD'li Fronteira Recourses yüzde 30, ABDSuudi Arabistan şirketi Delta- Ness yüzde 20 hisse aldı.
22 Temmuz 1998'de Aliyev'in Londra''ya ziyareti sırasında dört anlaşma daha imzalanarak
Hazar'da ABD-İngiltre dengesi sağlanmış oldu. British Petrolium (BP) ve İngiliz devlet petrol şirketi State
Oil Co ile imzalanan 5 milyon dolarlık yatırım anlaşmasında Norveç'e ait Statoil şirketi de yüzde 15 pay
alırken, SOCAR'ın hissesi yüzde 40 şeklinde gerçekleşti. Ramco ile yüzde 50'şer pay esasına göre SOCAR ,
en az 5 milyar varil petrol çıkartma esasına göre yatakların rehabiltasyonu, araştırılması ve geliştirilmesiin
öngören anlaşma imzadı. İnam yatağına yakın bir projede İngiliz şirketi Monument Oil and Gaz'ın yüzde
12.5, SOCAR'ın yüzde 50 pay alması konusunda anlaşıldı. Ayrıca Morrison Construction Group'un başkent
Bakü'de Hilton oteli ve resmi bir konak evi kompleksi inşa etmesi kararlaştırıldı.
ABD'li petrol şirketleri Azerbaycan petrol piyasasında paylarını artırarak , Hazar petrolleri için ana
üretim petrol boru hatlarının belirlenmesi arafesinde yetkin bir konuma geldi. 26 Nisan 1999'da NATO
zirvesi nedeniyle ABD'ye giden Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, Amerikan petrol şirketlerine
yeni petrol payları verdi. Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi ( SOCAR) ile Amerikan petrol devleri Mobil,
Exxon ve Moncrief arasında Capitol'de 27 Nisan'da toplam yatırım maliyeti 10 milyar dolar olan üç ayrı
anlaşma imzalandı. Anlaşmaların imza töreninde Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, ABD Ticaret Bakanı
William Daily, Enerji Bakan yardımcısı John Hlotyer , Senatör Kay Baily Hatcington, Exxon Genel Müdürü
Tery Kunts hazır bulundu.
Cumhurbaşkanı Aliyev burada yaptığı konuşmada, Azeri petrollerine ilginin her geçen gün arttığını
belirtirken, imzalanan çok sayıda anlaşmadan elde edilen petrol için ana üretim hattına ihtiyaç duyulduğuna
dikkat çekti. ABD , Azerbaycan ve Türkiye'nin ana üretim hattı olarak Bakü-Ceyhan'a destek verdiğini
yineleyen Aliyev, Amerikan şirketlerini bu projeye destek vermeye çağırdı. Amerikan şirketlerinin büyük
paylara sahip olarak önemli kararlar verilmesinde etkin konuma geldiğine işaret eden Aliyev, Bakü-Supsa
hattınında artık açıldığını, Azeri petrolünün uluslararası platforma naklinde sorun yaşanmayacağını kaydetti.
Bu aradan üç anlaşma daha imzalanmıştı. Exxon ile SOCAR arasında Bakü'nün 110 km güneydoğusu'ndaki
"Zafer, Meşal " petrol yataklarının araştırılması, işletilmesi ve üretimi alanlarını kapsayan " Production
Sharing " tipli anlaşma imzalandı. SOCAR'ın payı yüzde 50, Exxon'un yüzde 30. Geriye kalan yüzde 20'lik
payı Fransa'nın Total şirketi almıkştı. " Lerik Deniz, Savalan " yataklarının işlenmesini kapsayan ikinci
proje, SOCAR ile Mobil arasında imzalandı. Yataklar Hazar'ın güneyinde yer alıyor. SOCAR yüzde 50,
Mobil yüzde 30 pay aldı. Kalan yüzde 20'lik pay için ise müşteri aranıyordu. Aşağı Kür eteklerinde yer alan
üçüncü petrol alanı karada bulunuyordu. Bu anlaşmada Azeri piyasasına ilk defa giren ABD'li petrol şirketi
Moncrief yüzde 64 pay alarak konsorsiyumun önderliğini üstlendi. SOCAR'ın yüzde 20 pay aldığı
konsorsiyumda, ilk defa özel bir Azeri şirketi olan ISR yüzde 16 pay aldı.
BEYAZ KURT
Hazar’ın Kurtlar Vadisinde ‘ Beyaz Kurt’ kesinlikle Rusya idi. Aç kurtlar ise Amerikan ve İngiliz
şirketleriydi. Hazar petrollerinin reytingi yükseldikçe , imzalanan petrol anlaşması sayısı arttıkça, Bakü'de
faaliyet gösteren petrol şirketi bürosuda mantar gibi çoğalmaya devam ediyordu. 90 dev petrol şirketi
Bakü'de daimi büro bulunduruyor, pek çoğuda temsilcilik ve takip görevini işbirliği yaptığı bir Batılı şirkete
vermişti. Manzara, kurtlar sofrasını andırıyordu. Paylaşılacak nesnenin sindirimi oldukça zor olsada, 'medeni
olduğunu iddia eden' milletlerin temsilcileri Hazar sofrasındaki mücadelelerini henüz çok medeni biçimde
49
sürdürüyordu.
Bakü'de her yıl geneleksel hale gelmiş Hazar Petrol-Gaz fuarı gerçekleştirilirken herkes' kurtları sürü
halinde görebiliyordu.1994'de ilk defa açılan fuara 120 şirket, 1997’de 250 şirket temsil ederken, 1998'de bu
defa 29 ülkeden 400 şirket katılmış, tüm becerilerini sirk gösterisine dönmüş Spor-fuar meydanda standları
etrafında meraklı seyircilerine nümayiş ettiriyorlardı. Fuar çerçevesinde Avrupa Birliği'nden 9 ülkeyi
temsilen gelmiş 40 konuşmacı, Hazar petrolleriyle ilgilenenlere ilginç bilgiler sundular. Hazar'da daha önce
imzalanmış anlaşmalarla kurulmuş 9 uluslararası konsorsiyum'un başkanları, uzmanları, yetkilileri, işlerin
nasıl yolunda gittiğini anlattılar, yeni konsorsiyum kurmak isteyen, petrol payı peşinde koşan şirketlerin
iştahlarını hayli kabarttılar fuar süresince. Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi ( SOCAR ) Başkanı Natik
Aliyev'in, Hazar'daki petrol yataklarını karış karış bilen SOCAR Başkan yardımcısı Ordünaryüs Profesör
Hoşvakt Yusufzade'nin iyi bir tezgahtar gibi malını pazarlaması, kurt petrolcüleri çok duygulandırmıştı.
SOCAR artık petrol anlaşmalarında eskisi gibi küçük paylar değil yüzde 50 gibi yüksek paylar alıyordu. Bu
durum Azerbaycan'ın yeni petrol politikasını gösterdiği gibi, riskli ülke konumundanda süratli biçimde
uzaklaştığını da kanıtlıyordu. Cumhurbaşkanı Aliyev'in bundan sonra, ekonomik projeler sunan, işimize
gelenle anlaşma yapacağız diye bu düşünceyi açıkca ifade etmeside bunun deliliydi. Gülistan sarayında
imzalanan Kurdaşı, Karabağlı, Kursenki, Gobustan yatağı üzerindeki üç petrol anlaşması ise tamamen şova
dönüşmüştü. Böylece konsorsiyum sayısı 12'ye çıktı. Son iki konsorsiyum diğerlerinden farklı olarak
Hazar'da değil, karada Bakü'ye 150 kilometre uzaklıkta Salyan kenti yakınlarında yer alıyordu.
Azerbaycan'ın halen yüzde 70 petrol rezervi Hazar'da, ama karadaki petrolde hiçte küçümsenmeyecek
ölçüde büyük gelir getirebilecek bakir sahalardan oluşuyordu. Üç yıllık uykudan sonra nihayet TPOA'nın
yüzde 5'de olsa Kurdaşı konsorsiyumundan pay alması sevindirici bir gelişmeydi. 2 milyar dolar tutarındaki
yatırım projesi olan anlaşma çerçevesinde 50-100 milyon ton petrol üretimi bekleniyordu Projenin
operatörlüğünü ise ACIP şirketi üstleniyordu. En az pay Türkiye'ninde olsa TPAO'yu kış uykusundan
uyandırdığı için Enerji ve Tabi Kaynakları bakanımız Cumhur Ersümer'e teşekkür etmek gerekiyordu.
Çünkü, son anda bu anlaşmaya katılan TPAO'nın çokta gönüllü olmadığı, pek istekli davranmadığı
biliniyordu. Ersümer, Azerbaycan'da yıl sonuna kadar imzalanacak 5 petrol anlaşmasından bir kaçında pay
elde etmek için girişimde bulunduklarını da haber verdi. Ancak Türkiye ekonomik krize girince bu hayal
gerçekleşmedi. Mega Proje'de 6,75, Şahdeniz'de yüzde 9 pay alan TPOA'nın Kurdaşı'dan aldığı yüzde 5'lik
payla Hazar’ın Kurtlar Vadisine yavru kurt olarak katılmıştı. Bu anlaşmalar, 30 Temmuz 1998'de Azeri
Meclis'inde onaylanarak yürürlüge girdi.
Fuar döneminde Bakü'deki tüm oteller dolmuştu; ucuz otel bulunmadığı için gecesine 400-500 dolar
veriliyordu. Fuar, yeni petrol anlaşmalarına kapı açabilir, dev petrolcüleri buluşturabilir, Hazar petrollerine
ilginin ne denli arttığınıda gösterebilir; ama esasen en büyük faydası katılımcı tüm yetkili ve şirketlerin ortak
bir ağızla, '' Hazar petrollerinin sahiplerinden biri olan Azerbaycan'a güven duyduklarını haykırmaları ve
petrolün uluslararası piyasalara naklinde endişe duymadıklarını ifade etmeleriydi '' Aynı gür edayla ana
üretim hattı için '' Bakü-Ceyhan petrol hattının ' değişik konuşmacıların diliyle sık sık telaffuz edilmesi ve
ABD Başkanı Bill Clinton'un Transhazar ve Bakü-Ceyhan'a desteğine ilişkin mektubun okunması, herhalde
bazı odaklara gözdağı niteliği taşıyordu. Rus temsilci dışında zaten bir itiraz edende olmadı. Rusya Enerji ve
Yakıt bakan yardımcısı Valeri Garipov, rahatsız edici tonla aynı mavalı okumuştu : '' Rusya'dan geçen petrol
hatları ekonomik olduğuna göre birinci ve sonuncu hatlardır. '' Rusya'nın halen '' Beyaz Kurt '' benim
havasında olması pek inandırıcı gözükmüyordu. Azerbaycan'ın kurtlar sofrasında petrolünün paylaşılması
tabiri kulağa hoş gelmiyordu, ama acı gerçek buydu. Petrole saldıran aç kurtlar paylaşım operasyonunu 21.
yüzyıl gelmeden tamamlamak istiyordu. Hazar petrollerine yabancı yatırım ne kadar çok yapılırsa, bölgedeki
eski kurdun sesi o denli kısılıyordu. Sofranın sahibi, misafirlerini ağırlamayı başarırsa, asrın başında olduğu
gibi bu defa belki yem olmayabilirdi. 10 -20 yıla kadar 115 milyar dolar petrol gelirine kavuşacak
Azerbaycan, kendi petrolünü modern teknolojiyi kurtların elinden kaparak, 21. yüzyılda daha verimli şekilde
değerlendirebilirdi. Kurtlar vadisinde bu imkanısz bir hayaldi.
Türkiye, ne aldığı petrol paylarında ne de Bakü-Ceyhan petrol hattı konusunda Azerbaycan'ı aşırı
gelir kazanacağı bir sofra olarak görmüyordu. Sadece dünya konjonktüründe Azerbaycan'ın haklı yerini
50
almasında, petrol alanında da elele olmaya çalışıyordu. TPAO'nun 4. ve son defa imzaladığı petrol anlaşması
Araz, Alev ve Şark petrol sahasında oldu. Bu proje 21 Temmuz 1998'de imzalanmış, 28.12.1998'de
Azerbaycan parlamentosu tarafından onaylanarak yürürlüğe girmişti. Proje kapsamında 170 milyon ton
hampetrol, 16 milyar metreküp doğalgaz üretilmesi bekleniyordu. Proje tutarı 9 milyar dolar olan anlaşmanın
operatörlüğünü İngiltre ve Norveç şirketleri BP ve Statoil yürütecekti. Proje'de SOCAR yüzde 40, BP-Statoil
yüzde 30, Exxon yüzde 15, TPAO yüzde 10, özel sektöre ait bir şirket olan AEC ise yüzde 5 pay almıştı.
1999 Haziran'ında yapılan fuar ise oldukça sönük geçecekti. çünkü fuarların yıldızı Haydar Aliyev ülkede
yoktu. By-pass ameliyatı olmasının ardından ABD’de istirahat ediyordu. Yeni petrol anlaşmalarının
imzalanmayacağını anlayan petrol kurtları, bu nedenle fuara iştirak etmiyordu.
HAZAR'DA İLK FİYASKO
Rusya'nın devlet petrol şirketi Lukoil, Hazar'da büyük yatırım yaptığı Karabağ yatağında şoke oldu. Karabağ
yatağında kazılan üçüncü kuyununda kuru çıkmasının ardından konsorsiyum 20 Ocak 1999'da resmen
feshedildi. Karabağ yatağından çıkaracağı petrolü Bakü- Novorasiskk'ten nakledeceklerini belirten Rus
yetkililer, bu anlaşmayı Bakü-Ceyhan'a karşı koz olarak kullanıyordu. Azerbaycan'da dört petrol
konsorsiyumuna katılan Lukoil, organizatörü ve en büyük paya sahip olduğu tek konsorsiyumda, ilk
hesaplamalara göre 200 milyon doları aşkın sermaye yitirdi. Nisan 1997'da ilk defa Zaman gazetesi, Karabağ
yatağında kazılan ilk kuyunun kuru çıktığını ortayı çıkarmış, ' Hazar 'da şok ' başlıklı haberi ile, petrol
konsorsiyumun uzun süre yürümeyeceğini okuyucularına duyurmuştu.
Konsorsiyumda kağıt üzerinde yüzde 35 hissesi olan Lukoil, Azeri şirketi SOCAR ve İtalyan Agip'le
kurdukları ortak şiketler Azerilukoil ve Agiplukoil ile birlikte konsorsiyumdaki payını yüzde 52'ye
ulaştırarak Mega Proje'den sonra ikinci büyük imzalanan petrol anlaşmasında , dünya uygulamasında ilk defa
olarak projenin işletilme hakkını ele geçirmişti. Bu arada konsorsiyumda yüzde 30 payı olan ABD'li
Pennzoil'de hüsrana uğradı. ABD Başkanı'nın Hazar Havzası'ndan sorumlu özel temsilcisi Richard
Morningstar'da bu fiyasko üzerine yaptığı açıklama 'da kuzey denizinde de bu tür fiyaskoların yaşandığını
belirtmiş, Hazar petrollerine ilgilerinin azalmadığını vurgulamıştı. Sahilden 15-20 kilometre uzaklıktaki
yatağın işletilmesi için öngörülen 1 milyar 700 milyarlık yatırımı büyük ölçüde üstlenen Lukoil, gerekli
malzeme ve diğer makinaları da Rusya'dan getirmişti. Karabağ'dan çıkırtılması tahmin edilen 100-120
milyon ton petrolü Bakü- Novorasisk'ten nakledeceklerini daha önce açıklayan Lukoil Başkanı Vahit
Elekberov ve Rusya Enerji Bakanlığı yetkilileri bu anlaşmayı Rusya'nın siyasi ve diplomatik başarısı olarak
nitelendiriyordu.
10 Kasım 1995'de imzalanan anlaşma 14 Şubat 1996'da Azerbaycan Parlemantosu'nda onaylanarak
yürürlüğe girmişti. Azeri muhalefi bu anlaşmayı Rusya'yı verilen en büyük taviz olarak göstermişti. Bu
gelişme ile Rusya, petrol boru hattı müzakerelerinde önemli bir kozunu yitirdi.
Rusya Dışişleri, Enerji ve Yakıt Bakanlığı ve Dış Ekonomik İlişkiler Bakanlığı'nın desteğine sahip olan
Lukoil, dünyanın en büyük şirketlerinen biriydi. 14 milyar 200 milyon varil petrol üzerinde söz sahibi olan
Lukoil, 110 bin kişi çalıştırıyordu. Azeri kökenli başkanı Vahit Elekberov, 2.2 milyar dolarlık şahsi
servetiyle Rusya'daki en zenginler listesinde ilk beşe giiyordu. Lukoil'un Azerbaycan'da kurulan
konsorsiyumlardan Mega Proje'de yüzde 10, Şahdeniz'de yüzde 10 Yalama yatağında yüzde 50 payı
bulunuyordu.
Murathanlı yatağında ise Ramco sanki altın bulmuştu. 5 milyar varil petrol olduğu tahmin edilen bu
yatakta bulunan rezervler Hazar'da yaşaşanan fiyaskoyu unutturdu. Gaz ile zengin Şahdeniz'de BPAmoco'nun bulduğu tahminlerin üzerinde rezervlerde fiyaskoları unuttaran diğer projeydi. İngilizler kendi
tezleri ile çelişir hale gelmişti. Hem Hazar'da yeterli petrol ve gaz yok diye yaygara yapıyor hemde fiyasko
ile sonuçlanan projelerde şirketleri bulunmuyordu. Kazık yiyen şirketler Lukoil ve İtalyan AGİP'den başkası
değildi. 2004'e girerken Hazar'da petrol paylaşım savaşı bitmişti. Hangi Kurtun hangi avı avladığı belliydi.
Azerbaycan'da imzalanan 28 petrol anlaşmasında 9 milyar dolar, Kazakistan'da ise, 13 milyar dolar yatırım
yapılmıştı.
51
4. BÖLÜM
PETROLCÜ KLASİĞİ: ÖZAL'A SUİKAST, ELÇİBEY'E DARBE, ALİYEV’E SUİKAST,
DARBECİYE DARBE
Yabancı petrol şirketleri 1990-1993 arasında Azerbaycan'a yatırım yapmaktan, riske atılmaktan
çekindi. Böylelikle petrol sanayisindeki kriz derinleşti. Büyük ümit beslenen petrol sanayisi kötü durumda
iken Ermeni işgalinin getirdiği olumsuzluklar, iç savaş, hakimiyet mücadeleleri, silahlı grupların ülkeyi kasıp
kavurması da eklenince yabancı petrol şirketlerinin çekinik tutumları uzun sürdü. Amoco, Pennzoil, BP gibi
petrol şirketleri incelemelerine 1990 yılından başlamıştı, ancak gözlem yapıyor, yatırımı sürekli
erteliyorlardı. 7 Haziran 1992'de cumhurbaşkanlığına seçilen Ebulfeyz Elçibey ve Başbakan Penah Hüseynov
ile petrol şirketleri Mega Proje için ön çalışmalara başladı. Ancak 1992-1993 yılları arasında Halk Cephesi
hakimiyeti döneminde de istikrarsızlık sürdü. Elçibey'in Rus karşıtı politikası petrol şirketlerince endişe ile
izleniyor, akılcı bulunmuyordu. Elçibey gelir gelmez Rusya ve İran'ı düşman diye kategorize etmiş, " Tüm
Özbekler koyundur " ifadesine kızan Özbekistan Devlet Başkanı İslam Kerimov, Azerbaycan'la tüm
diplomatik ilişkisini kesmiş, uçak seferlerini kaldırmıştı. Elçibey, politikacı değil, bir öğretmen ve bir
ideologdu. Zaman onun hiç bir zaman siyasetçi olamayacağını gösterecekti.
Vali tayin ettiği insanlar içinde hiç bir tahsili olmayan çoban, devlet yönetmeyi bilmeyen beden
öğretmenleri, hatta dağdan getirdiği çobanlar bile vardı. Komünist damgası yemiş herkesi hükümetdışı
bırakmıştı. Daha önce Sovyet döneminde kendi eliyle kadro yetiştirmediği için etrafını çıkar düşkünü
insanlar çevirmişti. Elçibey dürüst, insani ve saf tavırları ile belirli çevrelerde sempati de topluyordu. Ancak
Rusya'nın tamamen Hazar'dan dışlanmasına Batılı şirketlerde karşıydı. Ayrıca Halk Cephesi döneminde de
rüşvet almış başını yürümüştü. Ceplerini Sovyet döneminde gizlice doldurmuş Komünistleri safdışı bırakan
Elçibey, cepleri boş çobanları, elektirikçileri, öğretmenleri vali yaparak aç insanları fakir insanların üzerine
farkında olmadan salmıştı. Elçibey, herkesi kendisi gibi sanıyordu. Halk içten içe kaynıyordu. Sovyet dönemi
aranır olmuştu.
ELÇİBEY'İN GÜVENDİGİ İKİ KGB'Lİ
7 Haziran 1992'de seçilen Ebulfeyz Elçibey aslında zoraki bir cumhurbaşkanıydı. Yakınlara kaç kez" Beni
Cumhurbaşkanı yapmayın. Halk Cephesi olarak hazır değiliz. Yetişmiş kadrolarımız yok. İktidara gelirsek
beni siz bir yıl içinde devirirsiniz. Düşmandan değil dostlarımın samimiyetinden korkuyorum " diye
uyarmıştı. Ama dinletememişti. Başta İskender Hamidov olmak üzere Elçibey'e birazda silah zoruyla
cumhurbaşkanı olacaksın dayatmasında bulunulmuştu. Bunun istenmesinin diğer nedenide Müsavat Partisini
kuran İsa Kamber'in Halk Cephesi'nden ayrılma eğilimi göstermesiydi. Eğer Halk Cephesi iktidara gelmezse
bir daha bağımsız ateşi ile yükselmiş bu haraketin birliği dirliği sağlanamazdı. Elçibey, tüm bu etkenler
üzerine fedekarlıkta bulunarak cumhurbaşkanı olmayı kabul etmişti.
Elçibey'in öngörüsünün gerçekleşmesi gerçekten bir yıl sürecekti. En yakın arkadaşları onu iflasa
sürükleyecekti. Geçmiş sistemin alışkanlık, huy haline gelmiş 'rüşvet hastalığı' Elçibey'i can evinden
vuracaktı. Atatürk ve Türkiye sevdalısı Elçibey, Azerbaycan'da ilk petrol anlaşmasının imzalanması için
hazırlıkları başlatmış, Başbakan Penah Hüseynov'a tam yetki vermişti. Penahov'un petrol anlaşmasında
52
payının yükseltilmesi için İngiliz BP şirketinden 50 bin dolar rüşvet aldığı iddiası halk arasında dilden dile
dolaşıyordu. Toplam dağıtılan rüşvet miktarının 350 bin dolar olduğu da iddia ediliyordu. Geçmiş petrol
şirketi Başkanı Resul Guliyev'in yurtdışına kaçırdığı para miktarı milyar dolarlarla ölçüldüğüne göre Halk
Cephesi yetkililerinin deyimiyle bu rüşvet rakamı devede kulaktı.
Amoco, Pennzoil, BP ve TPAO'nın katılımıyla dev bir petrol anlaşması imzalanacak, Rus ve İran
şirketleri dışlanacaktı. Elçibey, bu anlaşmada petrolün Bakü-Ceyhan hattıyla nakledilmesi için gerekli
maddenin de yer alınmasını istiyordu. 7 Kasım 1992'de İzmir'de bir otel odasında Cumhurbaşkanı Turgut
Özal'la buluşan Elçibey'in, Özal'a "Bakü'ye iki adamını gönder " demesiyle Ankara petrolle tanışıyordu.
Özal, Hazar petrolünün taşınması projesini harita üzerinde Elçibey'e izah etmişti. Bakü-Ceyhan petrol
hattının İran'dan geçtiğini görence bir an şaşırdı. Neden diye sordu. İran'daki Azerilerin özgürlüğünü
destekleyecek boru hattı, ayrıca Ermenistan'ı da köşeye sıkıştıracaktı. İran'ın desteği ile ayakta duran
Ermenistan boru hattı rüşveti ile saf değiştirecek, Karabağ ihtilafı tereyağdan kıl çeker gibi çözülecekti.
Özal’ın gizli planı buydu.
Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki bölge olan Zengezur ve Meğru koridoru bu projeyle işlerlik
kazanıyordu. Ayrıca hat, İran'ın yanı sıra Nahçıvan'a da giriyordu. Bunları söyleyen Özal'ın kararlılığı ve
babacan tavırları Elçibey'i etkilemişti. Ertesi gün TPAO ve BOTAŞ'dan iki yetkili soluğu hemde pasaportsuz
giriş yaparak Bakü'de almıştı. Türkiye adına görüşmeler yapan iki yetkili, alelacele Bakü yönetimi ile
anlaşma sağlıyor, Hazar petrolünün Bakü-Ceyhan'dan nakledilmesi kararlaştırılıyordu. Anlaşmada
Türkiye'ye yüzde otuz verilecek, Bakü-Ceyhan güvence altına alınacaktı. Elçibey, Türkiye'ye çok
güveniyordu. Bu anlaşmadan sonra Türkiye'nin Azerbaycan'ı Ermenistan'la yaptıkları savaşta kayıtsız şartsız
destekleyeceğine inanıyordu.
Rus karşıtı olması ile tanınan Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ebulfeyz Elçibey, Ocak ayı başında
çalışmaları başlatmış 1993 sonbaharında Batılı petrol firmaları ve Türkiye ile bir anlaşmayı imzalanmaya
hazır konuma getirilmesini talep ediyordu. Özal, Elçibey'den detayları görüşmeleri için güvendiği 4 adamını
Ankara'ya göndermesini istemişti. Söz konusu anlaşmanın taslağında üç Azeri petrol yatağının keşfi ve
petrolün Türkiye üzerinden Akdeniz'e taşınması amacıyla bir petrol boru hattı kurulması hükmü yeralmıştı.
Ancak Elçibey, güvendiği dört adamdan ikisinin KGB'ye çalıştığını daha sonradan öğrenecekti. Özal ile
Elçibey arasındaki petrol pazarlığı hemen Moskova'ya uçurulmuştu. Plan, proje hepsi artık Yeltsin'in ve Rus
KGB'sinin cebindeydi. Ruslar telaşa düşmüştü. Bu anlaşma ne olursa olsun engellenmeliydi. Gerekirse
Elçibey ve Özal öldürülmeli , bedenleri ortadan kaldırılmalıydı. Yaşlı Beyaz Kurt, çıldırmıştı.
9 Mart 1993'te Ankara'ya gelen Azerbaycan Petrol Şirketi Başkanı Sabit Bağırov, Bakü-Ceyhan boru hattı
ile Hazar petrolünün Akdeniz'e indirileceğine ilişkin çerçeve anlaşmasını imzalıyordu. Başbakan Süleyman
Demirel ve Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin'in şahitliğinde imzalanan anlaşmanın töreninden önce Bağırov
tereddüt ediyordu. Azerbaycan'ın Ankara Büyükelçi Mehmet Nevruzoğlu'nun araya girmesiyle anlaşma
parafe ediliyordu. Türkiye'den Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Ersin Faralyalı ile Azeri tarafından 6
bakanın protokolda imzası bulunuyordu. Türkiye'de iktidardaki DYP-SHP koalisyon hükümetinde BOTAŞ'ın
başında Mete Göknel bulunuyordu. Göknel, Bakü-Ceyhan'ın İran üzerinden geçerek Ceyhan'da noktalacağını
açıklıyor ve ekliyordu : "Bu yolu istemeyen yabancı şirketler istemezlerse yatırım yapmayabilirler. "
Türkiye ile ilgili protokol imzalanması hem Rusya'yı hemde ABD'yi rahatsız ediyordu. ABD İran
güzergahına karşıydı; Rusya ise proje ile by-pass edildiğini düşünüyordu. Petrolün avuçlarının içerisinden
kaçırılması affedilemezdi. Elçibey, anlaşmanın imzalanmasından 4 ay sonra isyancı Albay Suret Hüseynov
tarafından devrileceğini hesap etmemişti. Üstelik egemenliğini bitiren darbeci Albay Hüseynov'a
kahramanlık madalyasını ve aldığı tüm rütbeleri o vermişti. Ruslar kukla Hüseynov vasıtasıyla kendi
planlarını sahneye koydu. Peki bu nasıl olmuştu? Bakü'de sokaktaki çocuk bile gelişmelerin seyrinden işin
nereye varacağını tahmin ederken Ankara ve Bakü yönetimlerini kim uyutmuştu?
Elçibey tüm hesaplarını Türkiye'ye endeksli yaparken Rusya eli boş oturmuyordu. Rus istihbaratının
eli uzundu ve Azerbaycan'da istediği manipülasyonu yapabilecek kabiliyetdeydi. Azerbaycan'a yönelik
saldırılarını sürdüren Ermeni birlikleri 2 Nisan 1993'de Kelbecer'i işgal etmişti. Elçibey'in Clinton ve
Yeltsin'e gönderdiği kurtarın bizi mesajlan netice vermemişti, Azeri Türkleri çaresizdi. Ermenistan'da
53
bulunan 7. Rus ordusu 26 Şubat 1992'de Hocalı'yı işgal edip 7 bin insanı katlettiği gibi Kelbecer işgalindede
Ermeni ordusuna hava desteği sağlıyordu. İşte tam bu sırada sahneye hiç beklenmedik bir aktör çıkıyordu.
5-15 Nisan 1993 tarihleri arasında Orta Asya gezisine çıkan merhum cumhurbaşkanı Turgut Özal, ilk
durağı olan Taşkent'de bir basın toplantısı düzenliyerek Karabağ ihtilafının artık Ermenistan'ın Azeri
topraklarını işgale dönüştüğüne dikkat çekiyordu. Rusları uyaran Özal, ' Ermenistan'a destek olanlar bilsin
Türkiye gereğini yapacaktır. ' diyordu. Kelbecer'in Ermeniler tarafından işgal edilmesi halkın Bakü
yönetimine olan güvenini sarstı. Rusya'da zaten bunu istiyordu. Halkın güvendiği tüm dallar kesilmeli, yeni
bir kurtarıcı aranmalıydı. İşgalden 6 saat önce Elçibey, Başbakan Süleyman Demirel'i telefonla arayarak
kenteki 25 bin kişinin kurtarılması için helikopter istedi. Demirel'in cevabı olumsuzdu. Ermenistan ve İran
helikopter geçişine izin vermiyordu. 25 bin kişi, 4 metre kar olan o gün Murov dağlarını yürüyerek aşmaya
çalıştı. Donarak ölenler, gangren olup ayakları elleri kesilenler çoğunluktaydı. Kelbecer'in kadınlarını
Ermeniler esir etmiş Ortadoğu’da zengin Araplara satıyordu.
Elçibey'in güvendiği dağlara kar yağmıştı. Türkiye en zor gününde kendisini yalnız bırakmıştı; ama o
Türkiye'ye kızgınlığını yüksek sesle dile getirmeyecek kadar Türkiye aşığıydı. Tabii herkes onun gibi
değildi. İçişleri Bakanı İskender Hamidov, iki helikopter göndermekten aciz başbakan Demirel'i baba değil '
nine ' diye nitelendirince kıyamet kopuyordu. Kelbecer faciası, Halk Cephesi ve Elçibey'in raytingini hiçe
indirmişti. KGB kontrolündeki Rus söylenti yayıcıların etkisiyle halk bir anda iktidara karşı dönmüştü.
Kelbecer işgal edilmeden bir gün önce Bakü'den üç gazeteci; Zaman'dan Cemil Yıldız, Amerikalı gazeteci
Thamos Goltz ve Azertaç'dan Azer bir helikopterle şehre inmiş, işgal gecesini orada geçirmişti. Ermeniler
telefonla komşu kentenden yarın işgale geleceklerini, herkesi kıtır kıtır keseceklerini bildiriyor, alay
ediyorlardı. Kelbecer'de sadece bir tank vardı, onunda aküsü yoktu. Şehir giriş çıkışını kontrol eden asker
sayısı sadece 15 idi. Ordu birlikleri Bakü'den gelen bir emirle geri çektirilmişti. Emri veren Gence'de isyan
edecek güçlerin lideri Suret Hüseynov'dan başkası değildi. Bakü'nün olaydan haberi yoktu. Kelbecer iktidar
hesapları için feda edilmişti. Ertesi gün dağın tepesinden ateş açan Ermeniler güle oynaya katliama doğru
ilerlerken, ne yapacaklarını şaşıran üç muhabir bir pankarta Rusca " Pressa " basın yazmıştı. Amerikalı
Goltz, arkadaşlarına yabancı gazeteci olduklarını söylemelerini Türk olduklarını gizlemelerini istiyordu.
Durum vahimdi. Geldikleri helikoptere doğru koştular,halkta o tarafa doğru ilerlemiş, helikopter bir anda
dolmuştu. 60 kişi ile kalkan helikopter Murov dağına çarparak infilak etti ve içindekilere mezar oldu. Bir
helikopter daha vardı, gazeteciler oraya koştular, ancak Cemil Yıldız dışarıda kalmıştı. Sadece bir kolu içeri
girmişti. Goltz'un içeridekileri itip yer açmasıyla Yıldız'da içeri girdi,yine 60 kişiyle helikopter havalandı.
Murov dağına çarpmaktan kılpayı kurtularak Bakü'ye ulaştı.
Ertesi gün tüm dünya katliamı fotolarıyla bu muhabirlerden öğreniyordu. Çok acı olaylar yaşanmıştı.
Ermeniler de kurtarıyoruz diye helikopter kaldırmış, Azeri kadın ve kızlarını bu helikopterlere doldurarak
Erivan'a götürmüştü. Bu kadınlar, kızlar önce kötü emeller için kullanılacak, daha sonra ise Orta Doğu kadın
pazarına satılacaktı .Bir çok Azeri kadın intahar ederek bu kötü kaderine son vermeye yeğledi. Erkekler
gayretsiz olunca kadınlar namuslarını nasıl korusundu. Ertesi gün Cemil Yıldız ile birlikte Niva marka
arabamla soluğu Bakü'ye 540 km uzaklıktaki Murov dağının eteklerinde aldım. Bir kişi kurtarabilirmiyim
umuduyla karlı dağlardan gelen çıplak ayaklı Azerileri bekleyen gözüyaşlı iki Türk gazeteci, ayakları elleri
donmuş birkaç kişi Gence hastanelerine yetiştirdi. Gence'de hastaneler dolmuştu. İki gazeteciyi kabul eden
Gence Vali yardımcısı Ramiz Memmedov, ' herkesi kurtardık tam 24 bin 450 kişiyi sağsalim Gence'ye
taşıdık ' diye yalan söyleyince iki Türk gazeteci dayanamamıştı: Başınıza gelenleri biliyoruz. Cemil,
Kelbecer de idi. Gelin doğruları konuşalım. Eğer hemen kurtarma timleri kurmazsanız, yarın vatan haini
olarak gazetelere çıkacaksınız.
Ramiz Memedov çok korkmuştu. Kimdi bu kendisini tehdit eden gazeteciler? Bakü'den gelen yabancı
gazeteci olmak, zaten korkması için yeterliydi. Ama böyle cesaretli bir çıkışı anlaşılan beklemiyordu. Birden
gözleri doldu. Kapıları kapattı, odanın içindeki yardımcılarını dışarı çıkarttı. Ağlamaya başladı. ' Evet
anlattıklarınız doğru, büyük bir katliam. Ne yapabilirdik ? ' dedi, ellerini zonkluyan şakaklarına götürerek. '
İçimizdeki satkınlar, satılıklar halkımızı yine bu güne düşürdü' derken Memmedov artık gözlerimizin içine
bakamıyordu. Kelbecer katliamı, Özal’ın petrol planına karşı Rusların cevabıydı.
54
ÖZAL'A RUS SUİKASTI !
Bu arada Özal Özbekistan Kırgızıstan'a giderken uçakta yaptığı açıklamada, " Karabağ meselesi artık
büyük Ermenistan hayali haline geldi. Ermeni hududunda siz ciddi bir manevra yapsanız, iki üç merminiz
oraya düşse ne olur ? Mesele şu noktaya gelir: Sen fazla gidersen, ben buradayım. Ama bunu lafla değil fiilen
söylemek lazım. " ifadelerini kullanıyordu. Başta Demirel olmak üzere hükümet üyeleri böyle bir şey
söylemenin doğru olmadığını belirterek Özal'ı eleştirdiler.
Ermeni saldırıları sürerken TSK 'a bağlı 3. ordu teyakkuza geçirilmişti. Bazı sbirlikler sefer görev
emirlerini yerine getiriyor ve küçük manevralara başlıyordu. BM Güvenlik Konseyi 7 Nisan'da işgalci
Ermenilerin Azeri topraklarını terketmesi isteğine ilişkin bir kınama kararı alıyordu. Bu arada Demirel,
Diyarbakır'dan Ankara gelirken uçakta, ' Türkiye'nin Ermenistan'a müdahelesinin mümkün olmadığını
açıklayınca Ruslar ve Ermeniler rahat bir nefes alıyordu. Elçibey, " Artık Türkiye'den hiç bir şey
istemiyorum. Ben Türkiye'ye de İran’a da başvurdum. 5-10 helikopter verinde kadınları çocukları kurtaralım
dedim. İnsanlar ormanlara ve köylere kaçmışlar. Orada çocuklar öldü, kadınlar karın içinde dondu. Rusya,
İran ve Türkiye helukopter vermedi. Şimdi ben Türkiye'den ne isteyeyim. " diye sitem ediyordu. Ermeniler
Azerileri tehcir etmek için kimyasal silah kullanıyor kimse tınmıyordu.
Özal gezisinin son durağı olan Bakü'ye 13 Nisan 1993'te adımı atmıştı. Elçibey'de görüşen Özal ,
Karabağ ihtilafı ve ve Ermeni saldırılarına ilişkin Özbekistan'da yaptığı açıklamayı tekrarlıyordu : " Doğu
illerimizde tatbikat düzenleriz bir kaç kurşun da öte tarafa düşer. "Ermenilere gözdağı verilmişti. Ancak
Demirel'in soğuk tutumu Ermenileri cesaretlendirmişti. Nitekim anamuhalefet parti başkanı ANAP lideri
Mesut Yılmaz'da bu gerçeği dile getirerek Türkiye'nin Ermenileri caydırmak için elindeki imkanları
kullanmadığı için Demirel'i suçluyordu. Elçibey'le düzenlediği ortak basın toplantısında Özal, "Ermenistan
askeri tutumda ısrarı sürdürümez. Bu yolda vazgeçeceklerini umut ediyorum. yoksa bu yolun sonu onlar için
hüsran olur. " diyordu. Azeri kamuoyu bir anda Özalcı oldu, onu bağırlarına bastı. Özal'ın 20 Ocak 1990
Bakü katliammına ilişkin ABD ziyareti sırasında yaptığı, "Azeriler Şii, biz Sünniyiz " gafını unuttturmuş,
kendini sevdirmişti.
Elçibey-Özal kapalı görüşmelerinde baş gündem maddesi Bakü-Ceyhan'dı. Henüz Türk kamuoyunun
böyle bir projeden haberi yoktu. Elçibey, Özal'dan aldığı cesaretle petrol anlaşmasına hız verdi ve
anlaşmanın yaz aylarında imzalanacağı açıklamasını yapma hatasında bulundu. Rus ve İran istihbaratı haberi
hemen uçurmuştu. Elçibey, Özal'dan ordularını eğitmelerini istemiş, olumlu yanıt almıştı. 1992'de ilk defa
Azerbaycan'dan Harp okullarında okutulmak üzere 500 öğrenci seçiliyordu. Özal, bu eğitim ilişkisini daha
geniş zemine yayıyordu. Türk özel timi ve özel haraket birlikleri Karabağ'da operasyonlar yapması ve
Ermenileri yıldırması için Bakü'ye gönderilmişti. Gönderilenler arasında ünlü ülkücü yiğitlerde vardı.
Gözüpekliği ile tanınan İrfan Özcan, Atilla Kaya gibi lider savaşçılar Karabağ savaşında Azerileri yanlız
bırakmamıştı. Şöhret gibi Aydın gibi Azeri özel tim elemanlarını bu ülkücü ekip yetiştirmişti. Ali Batman,
Ramiz Ongun ve Musa Serdar Çelebi'nin organizesi ile savaşa giden ülkücülerin vurucu timi Rüzgar bölüğü
büyük yararlılıklar göstermişti.
Türk ekibinden Ermenilerin eline geçen esirlere Ruslar, çok işkence yapıyordu. Dişleri , tırnakları
sökülüyor, bedenlerine elektrik veriliyordu. Bunlardan biride iki yıl esir kaldıktan sonra Kızılhaç'ın devreye
girmesiyle 1997'de serbest bırakılan Atilla Yumak'tı. Yumak ferdi haraket eden biriydi. Bir Türk'ün tek
başına dünyaya bedel olduğuna inanmıştı. İstanbul'da karısını ve çocuğunu bırakarak Azeri kardeşlerine
yardım için cepheye koşmuştu. Gördüğü olaylar ne kadar hata yaptığını ispatlıyordu. Bunları anlatırken göz
yaşlarını tutamıyor, kendisini reddeden ailesine artık dönemeyeceği için yardım etmemizi diliyordu. Türk
subaylarında içlerinde savaştığı rüzgar bölüğü bir süre sonra arka cepheye çekildi.
Türk ordusu subayları, Şamahı, Nasosi kasabası ve Sumgayt'da resmen Azeri gençlerine gerilla
eğitimi vermeye başladı. Şahahıdaki üsse yanlışlıkla girmiş, Metin yüzbaşı ve üç astsubay arkadaşla
konuşmuştum. Ancak burada olduklarına dair tek kelime yazmamamı rica ettiler. Bu timler Ermenileri
çileden çıkarmıştı. Öyleki Haziran 1992’de 35 köyü teslim alarak Şuşa'ya kadar ilerlemişlerdi. Maalesef
55
Azerbaycan Savunma Bakanlığı içindeki gizli Ermeniler Türk ekibinin geri çekilmesi için talimat verdirmiş,
Karabağ'da savaşı noktalayacak haraket geri püskürtülmüştü. Bu emri veren Savunma Bakan Yardımcısının
Ermeni olduğu 1994’de Moskova’ya kaçınca anlaşılacaktı.
Bu olaydan sonra Türk ekipleri Karabağ'da önde savaşmak yerine geri cephede asker eğitmeyi tercih
etmeye başlıyordu. Susurluk kahramanı Mehmez Özbay lakaplı Abdullah Çatlı, Azeri ordusunu eğiten
elemanlardan biriydi. Ermeni kamplarıının yerleri MİT tarafından tesbit edilmiş Çatlı'nın eline 30 kamp
krokisi verilerek Bakü'ye gönderilmişti. Karabağ'daki dağlık coğrafi şartlar gerilla savaşını gerektiriyordu.
Düzenli ordunun başarılı olması zordu. Dağlık bölgenin koridorlarını, patikalarını bölge insanı Azeriler
biliyordu. Azeri ordusu homojen değildi, kimin Ruslara, Ermenilere çalıştığını tesbit etmek hayli zordu. Ön
saflarda çarpışırken, arkadan seni korumakla görevli asker hain bir kurşunla seni şehit edebilirdi!
15 Nisan'da Bakü'den dönüşünde Özal, Azerbaycan namına savaşmayacaklarını ancak maddi ve
manevi destek vereceklerini ilan ediyordu. Özal'ın kastettiği resmi Türk ordusu birlikleriydi. Özel eğitimli,
örtülü ödenekten destek alan Türk birlikleri her zaman Azeri birliklerin yanındaydı. Türkiye'nin Nahçıvan
üzerindeki garantörlük anlaşmalarını hatırlatan Özal, " Gidip kucaklaşsak, korkmayın geldik buraya desek ne
olur? Böyle yaparsak Batılılar meselenin çözümü için daha çabuk davranır. " diye konuşmaktan
çekinmiyordu. Aynı gün TBMM Azerbaycan ile imzalanan Askeri eğitim ve konsolosluk anlaşmasını jet
hızıyla geçiriyordu. Onaylanan savunma birliği anlaşmaya göre Türkiye ve Azerbaycan üçüncü ülkelerden
gelecek saldırılara karşı koyabilecekti. Dışişleri sözcüsü Volkan Vural, bu konuda artık yeni bir savunma
paktı yapılmasına gerek olmadığını duyuruyordu.
Turgut Özal, Bakü'den dönüşünden sonra 11 günlük Orta Asya gezisini Azerbaycan'daki hassas
durumu Başbakan Süleyman Demirel'e konutuna çağırarak anlatıyordu. 17 Nisan'da Çankaya Köşk'ünde
sabah jimlastiğini yapan Özal kalp ve kroner yetmezliği gerekçesiyle tansiyon düşmesinden hastaneye
kaldırılıyordu. Özal'ın yanında doktoru yoktu. İlk önce Hacettepe'ye kaldırılmış, GATA'ya götürülürken
yolda Allah'a yürümüştü. Özal'ın şüpheli biçimde ölüşü Azeri kamuoyunda derin bir infial uyandırıyordu.
Sabah jimlastiği sırasında kalp ve kroner yetmezliğine bağlı tansiyon düşmesine bağlı olara Hacettepe
Üniversitesi hastanesine kaldırılan Özal bütün müdahelelere rağmen kurtarılamamıştı.
Azeri istihbaratı Özal'ı Rus istihbaratının zehirleyerek öldürdüğü kanısındaydı. Konuya ilişkin
sorularımı Bakü ofisime yaptığı ziyaretde cevaplayan Azeri İstihbaratı Basın müşaviri Mahir bey, ‘ Olabilir.
Ancak sadece tahmin ediyoruz’ demişti. Bu konuda hazırlanan rapor, Elçibey'e iletilmişti. Özal’a ilk zehirli
bardak Taşkentde verilmişti. Bu zehir ölümcül değildi. Ancak Kazakistan ve Azerbaycan’da verilen iki
zehirli bardakla birleşince toksik zehirin kombinasyonu tamamlanmıştı. Zehirin saldırıya geçmesi için fünye
görevi gören Özal’ın o sabah içtiği portakal suyuydu. Kimyasal reaksiyona geçen zehir kalp hastası olan
Özal’da kalp krizi meydana getirmişti.
Ancak kimse Özal'ın Bakü'de zehirlendiğini kabul etmek istemiyordu. Bu duyulursa bir skandal
olurdu. Kulaktan kulağa yayılan bu dedikodu ' fısıltı gazetesi' nin manşetindeydi. Azeri halkı böyle bir infaza
ev sahipliği yaptıkları için vicdan azabı çekiyordu. Gizli petrol pazarlığı ve Karabağ'da izlediği şahin politika
Özal'ın başını yemişti. Ama ortada delil yoktu. Ankara'ya şüpheler bildirilmiş, ama gerekli cevap
alınamamıştı. Azeri halkı sanki kurtarıcısını kaybetmişti, milyonların gözyaşı sel olmuştu. Oysa Özal'ın
Azerbaycan'a yaptığı hizmet Türkiye'ye yaptığı hizmetlere göre deryada damlaydı. Protokol kurallarına göre
bir devlet başkanın yemek yediği tabaklar, su içtiği bardak 45 gün muhafaza edilir, hemen yıkanmazdı.
Özal'ın eşi Semra Özal, o günlerde Özal'ın saç örneğinin analiz edilmesini istiyordu. Oğlu Ahmet Özal'ın
ifadelerine göre saç örneği alınmış, ancak tahlile gönderilememişti. Oğul Özal, bu sisperdesinin bir gür
aralanacağını söylüyordu. Kardeşi Korkut Özal'da sırrı biliyor, ama saklıyordu. Bu sırrın açıklanması ülkeler
arasındaki ilişkileri bozabilirdi. Önlerine bir duvar çıkarılmıştı : Devlet Sırrı...
Ama hiç kimsenin aklına iki gün önce yemek yediği Azerbaycan'dan tabak, çanak kontrolü
yapılmasını talep etmek gelmedi. Olay, böylece kapandı. MİT istihbarat yetkililerinin, Özal'ın ölümüyle
ilgili yaptıkları diğer bir tahmin daha ilginçti. BU konuda görüşüne başvurduğun askeri istihbarat yetkilileri
hiç şaşırmadan Özal’ın Rus suiikastı ile öldürüldüğünü bildiklerini söylemişti. MİT’e göre, Özal'ı öldürmek
için talimat alan Rus istihbaratı, Özal'ın pilli kalp kullanmasından yararlanarak, o günlerde kullanıma giren
56
yeni bir suikast taktiğini uygulamıştı. Bu üsul Özal'a 20 metre kadar yakınlaşan birinin bir düğmeye basması
ile yapılıyordu. Bu düğme manyetik bir şua yayıyor, yakında kalp hastası olan kişinin kalbi duruyordu. Rus
istihbaratı istemediği diplomat veya politikacıları, özelliklede militanları bu yolla kuşku çekmeden ortadan
kaldırıyordu.Kalp hastası olmayan sağlak adamların bile kalbini bu usulde durdurmak mümkündü. Özal'ın
ölümünün ardından otopside veya herhangi bir araştırmada, suikast usulü anlaşılamıyordu. Ölüm normal
ölüm gibi rapor ediliyordu.
Azeri ve Türk istihbaratlarının raporlarına yansıyan iki iddia da bugüne kadar karanlık kalmıştı. Bu
iddiaları Türk kamuoyu hiç öğrenemedi. Ülkeler arasında bir krize yol açmaması için iddiası bile
dillendirilmemişti. Özal'ı Rus istihbaratı öldürdüğü kanısı Azerbaycan'da yaygın bir görüş olarak kaldı.
Bakü-Ceyhan ve Karabağ sorununa Özal'ın radikal yaklaşımı hayatına mal olmuştu. Özal'ın cenazesi
Türkiye'de milyonları buluştururken, Türk cumhuriyetleri devlet başkanı ve Nahçıvan Meclis Başkanı
Haydar Aliyev'de hazır bulundu. Elçibey, " Allah-u Teala Hazretleri Turgut Özal'ı çok sevdiği Turgut Özal'ı
Türk dünyasına veda seferine gönderdi. Bu seferler ancak mukaddes insanlara nasip olur. " derken, Kazak
lider Nazarbayev, " Kazak halkı artık öksüz kaldı. Türk dünyasının kendisindern ümit beslediği Özal'ı çok
arayacağız. " diyordu. Kırgız lider Akayev üzüntüsünü, " Kırgız halkı için Özal Hızır gibiydi. Ne zaman
başımız sıkışsak yardıma koşacağına inanıyorduk. Hızırımızı kaybettik " şeklinde dile getiriyordu. Özbek
lider Kerimov,'da Özal'ın Türk dünyasbı için bir umut olduğunu, gelecekle ile ilgili çok güzel projeler var
iken kaybettiklerini doğruluyordu. Türkmen lider Niyazov, Türkmen halkının tarif edilmez acılar içinde
olduğunu belirtiyordu. Özal'ın cenazesine Ermenistan Devlet Başkanı Levon Ter Petrosyan'da gelmişti.
Elçibey ile Petrosyan ilk defa Özal'ın cenazesinde buluşuyordu.
Kurtlar Vadisi Gladio filmi 2010’da rahmetli eski cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın zehirlenerek
öldürüldüğü tezini yeniden gündeme getirdi. `Neden öldürüldü?` sorusuna verilen cevap tek değil. Yüzlerce
senaryo içinden dikkate alınması gereken birbirinden farklı üç ayrı tez bulunuyor. En çok bilineni, şimdi
İmralı`da bulunan Abdullah Öcalan`ın, Özal`ın vefatından hemen sonra, Kuzey Iraklı Kürt lider Celal
Talabani`ye açtığı tezdir. Ordu elitini kızdırmış, hayli hiddetlendirmiştir. Tezin ilk yazarı Fehmi Koru’dur.
Film, bu konuyu işliyor. İkincisi, zehirlenmeyi ihbar eden bir Azeri ve Hacettepe'deki laborant hanım. Kan
tahlili anormaldi, kan şişeleri kayboldu, olayın üstü örtüldü. Azerilerin çoğu, tıpkı eşi Semra Özal gibi,
Özal’ın "Büyük Türk Birliği"ni gerçekleştirme projesi nedeniyle öldürüldüğünü iddia ediyorlar.
Üçüncü tezin müellifi benim. Özal’ın ölmeden önce gizlice yaptığı petrol payı, erken Bakü Ceyhan hattı
anlaşmaları ve Karabağ’a radikal yaklaşımı nedeniyle öldürüldüğünü 1993’den beri savunuyorum. Bu günkü
görüşüm de, uluslar arası bir konsorsiyumun konsensusa varıp infaz kararı aldıktan sonra Özal’ı Ruslara
zehirlettiği yönünde. Bu konsorsiyumda, ABD, İsrail, İngiltere, Rusya ve Almanya var. Alman ve Türk
Gladioları, Rus ayakları ile birlikte ‘ortak operasyon’ yaptılar. Özal, Orta Asya ziyaretinden dönüşte ayağının
tozuyla Bulgar sanatçının sergisine gitmişti. Vefatından bir gece önce sefaretteki bu sergiye katılması için
yorgun Turgut Bey'e anormal bir biçimde ısrar edildi. Nihayetinde, o gece içtiği (normalde hiç sevmediği)
limonatadan zehirlendi.
Kardeşi Korkut Özal, cinayet mahaline ilk yetişen isimdi. Dinleyelim: Ağzının kenarından sarımtırak bir sıvı
geliyordu, orada ölmüştü. Özel doktoru Cengiz Aslan, ben, Semra hanım baş ucundaydık. Semra Hanım
Cengiz Aslan`a `Turgut Bey`in saçından bir tutam kesip bana verir misin` dedi. Ben o anda herhalde hatıra
için alıyor` diye düşündüm. Semra Hanım Turgut Özal`ın saçını ABD`deki bir kliniğe gönderdi. Tabi farklı
bir isimle. Merakla sonucu bekliyorduk. Gelen sonuç hepimizi şok etmişti. Turgut Özal zehirlenmişti` Daha
sonra evlerine giren gizemli bir hırsız, bu sonuçları, yedek kıl örneklerini götürdü.
1993’ten bu yana yaşanan olaylara Gladio’nun etkisinin anlatıldığı Kurtlar Vadisi filmi, Özal’ın ölmediğini,
öldürüldüğünü, İskender Büyük’e mahkemede itiraf ettiriyor. 2 numara Fuat Aras”, bir yandan “İskender’e
Apo’ya suikast” talimatı verirken, bir yandan da Apo’ya telefon açıyor: “Orayı hemen terk et!” Yani; “tazıya
tut, tavşana kaç” taktiği! Apo, suikasttan, “o telefon” sayesinde kurtuluyor! (Gerçeği: Mesut Yılmaz,
Ergenekon’un strateji uzmanı Yalçın Küçük’e suikast haberini uçurmuştu.) İskender, verilen talimatı yerine
getiriyor! Gladio’nun iddiasına göre; Özal, “Kerkük ve Musul’a girecek, bunun karşılığında Kürtlere
federasyon verilecektir! Bu ise, kaçak uyuşturucu ekonomisini yöneten baron ve Gladio’nun işine gelmiyor.
57
Yeni Şafak’ta yazan Fehmi Koru 6 Mayıs 2002 tarihli köşesinde, Özal’ın nasıl ve neden zehirlendiği
tesbitimi tarihe şöyle geçirmişti:
“Azerbaycan`da çok yaygın kabul görmüş olan bir tez var: `Bölgede, Rusya`yı dışlayan, doğal zenginlikleri
Türk-İslam cumhuriyetlerinin kendi kullanımına sunan bir düzen arayışı içerisindeydi Özal; bazı
mutabakatları gizlice sağlamıştı da... Bu yüzden, Bakü`da konakladığı sırada, Azeri yönetiminden Rus
casusları tarafından zehirlendi.` İlginç değil mi? Bu tezi bugüne kadar ısrarla savunan bir gazeteci
arkadaşımız... Özal`ın Orta Asya gezisi sırasında ve sonrasında Bakü`de Zaman gazetesi muhabiri olarak
çalışmış, Azeri yönetimi ve istihbarat kaynaklarından haber alabilen Faruk Arslan, bir süre Ankara`da da
görev yaptı. Tezi, ilk kez, iki yıl önce yayımlanan `Petrol Kurdu` adlı kitabının `Petrol, darbe ve suikastlar`
bölümünde dile getirmişti. Faruk Arslan, `Azeri istihbaratı Özal`ın ölümünde Rus istihbaratının rolü
olduğuna inanıyor` diyor. Dediğine göre, istihbaratçılar, Özal`a gezinin iki ayrı durağında zehir verildiğini
düşünüyorlarmış. Kazakistan ve Azerbaycan... Verilen zehir, belli bir süre sonra, vücuda alınan herhangi bir
sıvıyla öldürücü hal alıyormuş... Rus istihbaratının, kalp ameliyatı geçirmiş insanlara karşı `ışınla suikast`
düzenleme teknolojisi geliştirdiğini de yine ondan öğreniyoruz... Protokol gereği, konuk devlet başkanının
kullandığı takıma 45 gün dokunulmazmış; bunu kaydettikten sonra, `Keşke, Özal Ailesi, Bakü`da kullandığı
tabak ve bardakların tahlilini isteseydi` diyor Faruk Arslan... Ruslar`ın bir devlet başkanına suikast düşünme
cür`etinin umutsuzluktan kaynaklandığını öğreniyoruz. Anlaşılan, Özal`ın, Balkanlar`dan sonra Orta Asya ve
Azerbaycan gezisine çıkması bardağı taşıran damla olmuş... O günlerde, Ermenistan`ın, Azeri bölgesi Dağlık
Karabağ`ı işgal ettiğini, savaşın Azeriler lehine seyretmediğini de hatırlayalım. Özal, Bakü`ya gelirken,
`Ermenistan bizimle sınırdaş; karşı tarafa bizden bir-iki mermi düşse ne olur?` tehdidini savurmuştu... Başka
ayrıntıları Faruk Arslan`ın satırlarından takip edelim: `Uzatılan şekerin ucunda petrol hakkı ve Bakü-Ceyhan
olduğunu Ruslar iyi biliyordu. Özal, petrol hattını, Türk dünyasına bağlanan hayati bir damar olarak görüyor,
güvenlik şeridi oluşturarak bölgeyi Rusya`dan kopartmak için adımını atıyordu; hem de Amerika`nın resmi
politikasını belirlediği 1998`den tam beş yıl önce... Gezi öncesi (Şubat 1993), İzmir`de bir otelde, Azeri
bakan Sabit Bağırov ve iki yardımcısı ile Özal`in güvendiği üç kişi gizli bir petrol protokoluna imza atıyordu.
Bu haber ilk önce Moskova`ya ulaştı. Elçibey`in en güvendiğim adamlar diye gönderdiği üç kişiden ikisi
Ruslar`a çalışıyordu. Bu anlaşmayı engellemek için Ruslar`ın önünde tek yol kalmıştı: Özal`ı sessizce
öldürmek...` Şimdi Kanada`da serbest gazetecilik yapan Faruk Arslan`ın vardığı sonuç şu: `Özal`ı Rus
istihbaratı öldürdüğü kanısı Azerbaycan`da yaygın bir görüş olarak kaldı; Bakü-Ceyhan ve Karabağ sorununa
Özal`ın radikal yaklaşımı hayatına mal oldu.` Faruk`un bir iddiası da, Türkiye`de askerlerin bu tezi
araştırdığı, ama sonucu açıklamadığı... `Özal öldürüldü` diyenlerin dillendirdiği makul tezlerden biri bu.”
‘Zehirlendi’ tezimin yıllar sonra film yapılmasından gurur duyuyorum.
ELÇİBEY'E DARBE
Rus istihbaratı artık düğmeye basmıştı. Elçibey ne olursa olsun devrilecek yerine Moskova'da
bekletilen devrik, kaçak sabık cumhurhurbaşkanı Ayaz Muttalibov getirilecekti. Rus ve İran istihbaratı
ortaklaşa çalışıyordu. 130 milyon dolarlık devirme bütçesi kilit adamların satın alınması için kullanılıyordu.
Kelbecer'deki Rus oyununa karşı koyamayan Elçibey son ve tehlikeli kozunu oynamaya karar vermişti. 28
Mayıs 1993'te imzaladağı kararname Rusları deliye döndürdü. Elçibey, Gence'deki son Rus askeri
Tugayın'ında ülkesini terketmesi için kararname imzalamıştı. Rus askerlerini bir yıllık iktidarı döneminde
yıldırarak ve yerlerine Rusyalı Rusları sevmeyen Ukraynalı Rus askerlerini getirerek gönderen Elçibey, son
noktayı koymuştu. Azerbaycan artık tam bağımsızdı. Bu kararı vermek için ise anlamlı bir tarih seçmişti. 28
Mayıs, 1918'de ilk defa Gence'de Mehmet Emin Resulzade tarafından kurulan bağımsız Azerbaycan Halk
Cumhuriyeti'nin bayrak yükselttiği tarihti. Resulzade, " Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez " demişti.
Bu bayrak 28 Nisan 1920'de Kirov komutanlığında Azerbaycan'ı işgal eden 11. Kızılordu birlikleri tarafından
indirilmişti. Ama şimdi yeniden dalgalanıyordu. Ayrıca Elçibey, imzaladığı ayrı bir kararname ile 28
Mayıs'ın Azerbaycan'ın bağımsız günü olarak kutlanmasını istiyordu.
58
Ancak Elçibey endişeliydi. 28 Mayıs günü odasına Başbakan Penah Hüseynov, Meclis Başkanı İsa
Kamber ve İçişleri Bakanı İskender Hamidov'u çağırdı. Çok açık bir dille arkadaşlarına, " Artık Ruslar ve
içerideki satkınlar beni bu ülkede iktidarda durdurmazlar. Kendi ölüm fermanımı imzaladım. Ama halkım
için mutluyum. Yüzyıllar sonra topraklarımız ilk defa Rus askerlerinden arındırıldı. İktidarda 10 gün bile
kalmam şüpheli " dedi. Rus askeri Gence'den çıkarken ve ülkeyi terkederken geride ağır silahları ve tankları
Albay Suret Hüseynov'a bırakmıştı. Ayrıca Leningrad'tan sonra SSCB'nin en büyük gizli yeraltı uçak pisti
ve havaalanının bulunduğu Kürdemir kenti büyük bir facianın eşiğinden dönmüştü. Yeralttı pistindeki 20
adett Mig-21 ve 2 adet Mig-29'u ve böylesine modern bir üssü Azerilere teslim etmek istemeyen Ruslar,
üsten çıkarken tüm elektronik cihazları bozmakla kalmamış, tüm şehri havaya uçaracak bir tertibatı da
ateşlemek istemişlerdi. 100 bin kişinin yaşadığı küçük bir taşra kenti olan Kürdemir'i uçak pilotlarından biri
olan Ukraynalı bir Rus kurtarmış, son anda ateşlemeyi durdurmuştu. Olayı anlatan Azeri subay, " O gün
sizde Kürdemir valisi Tevfik Kerimov ile görüşmek için şehirdeydiniz. Sizinde hayatınız kurtuldu. Geçmiş
olsun." diyordu. Kürdemir'deki üst düzey dostlarımı ziyaretim sırasında olayın teyitini aldığımda artık
anlamıştım: Ruslar için insan canı ile pire canı arasında fark yoktu.
İsyancı komutan Albay Suret Hüseynov Elçibey rejiminin karşıtı olarak haraketa başladığı dönemde,
28 Mayıs 1993'de Gence şehrinde üstlenen Rus güçlerinin Azeri yetkililerle önceden yapılmış anlaşma
çerçevesinde Azerbaycan'dan çekilmeye başlamış ve arkalarında önemli miktarda silah, mühimmat ve
ekipman bırakmışlardı. Elçibey, Rus askerini ülkeden göndermesinin sonucu olarak kısa bir zamanda
devrileceğini bilmesine rağmen, büyük büyük riske girişmeyi göze almıştı. Rus askerlerinin gidişinden
sadece bir hafta geçmişti. Karabağ'da gösterdiği üstün cesaret ve kahramanlıklardan dolayı kendisine
kahramanlık madalyası takılmış ve bölgedeki ordunun yetkin komutanı sayılmış Albay Hüseynov'u Ruslar
çeşitli vaatlerde aldatmıştı. Rus istihbaratı, onu ülkenin kötü yönetildiği konusunda ikna etmiş, ülkeyi
kaostan sadece kendisinin kurtaracağını söylemişlerdi. Albay Hüseynov, Rus istihbaratı tarafından satın
alınmış, adeta beyni yıkanmıştı.
Rus’un yeni KGB'si yeni bir planı sahneye koyuyordu. 5 Haziran'da Karabağ'da toprak kayıpları
nedeniyle görevinden Nisan ayında istifa etmek zorunda kalmış eski Savunma Bakanı Rahim Gaziyev'e bağlı
bir grup silahlı asker Gence'de güvenlik güçleri ile çatışmaya girdi. İsyancılardan 100 kadarı tutuklandı. 5
haziran günü Cemil Yıldız ile birlikte arabamla Hüseynov'un karargahına girmiştim ve bu olayı
sorguluyordum. Hüseynov kendinden emin biçimde ' Bakü'de hainler oturuyor, koymuyorlar bizi Karabağ
kurtarmaya ' diye açıkça Elçibay iktidarını suçluyordu. Sizi kim koymuyor dediğimize kızan Hüseynov
kapıyı bize gösterdi. Darbeci bir askerle uzun süre tartışmak zaten abesti. O bir askerdi. Dediği dedik çaldığı
düdüktü! Kendi görüşünün haklılığına o denli inanmıştı ki, KGB tarafından kullanıldığını fark edemeyecek
kadar şapşaldı!
6 Haziran 1993'de Gence isyanını başlatan Albay Suret Hüseynov, hükümet kuvvetlerini yenilgiye
uğratarak Gence'yi ele geçirdi. Hükümet yetkililerini rehin alan asiler 69 kişinin ölümüne 150 kişininde
yaralanmasına yol açmıştı. Rus istihbarahatı ile anlaşan Hüseynov, ülkeye Moskova'da barınan eski
Cumhurbaşkanı Ayaz Muttalibov'u getirilmesi için KGB ile pazarlık yapmıştı. Elçibey, Genelkurmay
Başkanı Nureddin Sadıkov'u azlederek yerine Sefer Abiyev'i getirdi. İsyanın başladığını anlayan Bakü
yönetimi duruma el koymak istesede çok geç kalmıştı. Çıkan çatışmada kardeş kanı dökülmüş Bakü'ye olan
nefret artmıştı.
Özel eğitimli kendisine ölesiye bağlı bin askeri ile tanklar eşliğinde Bakü'ye yürüyen Hüseynov
Gobustan'a geldiğinde durdu ve Bakü yönetimine ültimatom gönderdi. O sırada Nıva marka aracımla
Bakü'ye haber ulaştırmaya çalışırken Hüseynov'un adamlarını daha önceden tanımanın kazancı ile geçişime
izin verildi. Topu topu 500 kişi, 5 tank ile Bakü kapısına dayanan Hüseynov'un adamları gözlerini
karartmıştı. Gerekirse kardeş kanı dökülecekti. Hüseynov'un adamlarından kurtulmuştum ama Elçibey'in
adamları beni bekliyordu. Türk bir gazeteci olmanın avantajı ile küçük bir sorgulamadan sonra onlarda
Bakü'ye girmem için müsade ediyordu. Bir iç savaşın ortasında kalmıştım. Ne tuhaf! İki cenahta bana dostça
davranıyordu. Elçibey, Meclis Başkanı İsa Kamber ve Başbakan Penah Hüseynov'un istifasını isteyen
Hüseynov'a kardeş kanı dökülmemesi için boyun eğdi. Kardeş kanı döktürmük isteyen Rus oyununu bozdu.
59
Herkes Elçibey'i aşırı hümanist olmakla suçluyordu. 500 kişiyi tepelemek Elçibey için kolay bir işti. Ama o
zoru seçmişti! Rusya'nın eli Haziran 1993 olaylarında açıkça belirgindi. Geri çekilen Rus askerleri , askeri
teçhizatlarını bilerek Elçibey karşıtı isyancı lidere ve sabırsız ateşli taraftarlarına teslim etmişlerdi.
Moskova'nın Hüseynov'u zimmi teşviki arzulanan etkiyi sağlamıştı. Mayıs'ın sonunda ayrılan Rus
kuvvetlerince bırakılan silahlar ayaklanmacılar tarafından birkaç gün sonra başlatılan isyanda kullanılmıştı.
Elçibey, Rus ordusunun son karargahı Gence'den onları ülke dışına çıkardıktan bir hafta sonra devrilmişti.
İsyancı Hüseynov, bölgedeki silah ve narkotik ticaretini Rus mafyası ve askeri gücü ile birlikte yürütüyordu.
Elçibey, bu zinciri bozmuş, kahraman (! ) Hüseynov'un tepkisini çekmişti. Hüseynova’a göre, Elçibey,
Kamberov ve Hamidov derhal istifa edecekti. Kamberov ve Hamidov birkaç gün sonra istifa etti. Elçibey,
hemen istifa etmedi. Bir süre ne yapacağını düşündü. Kardeş kanı dökmek istemiyordu. Bakü'ye dayanmış bu
silahlı gücü istese hemen boğardı. Ama ya sonra halka ne diyecekti ? Hümanist, demokrat Elçibey,
kardeşlerini nasıl öldürürdü?
Elçibey'i asıl korkutan Moskova yanlısı Mutttalibov'un Bakü'ye getirilerek tekrar cumhurbaşkanı
yapılması ve Azerbaycan'a yine Rus askerinin yerleşmesiydi. Bunu kim durdurabilirdi ? Yukarı tükürse sakal
aşağı tükürse bıyık; ne yapacaktı? Elçibey, Nahçıvan Özerk Cumhuriyetinin Meclis Başkanı Haydar Aliyev'i
Bakü'ye çağırmaya karar verdi. Ebulfeyz Elçibey'in bu kararına İskender Hamidov ve İsa Kamber sert bir
dille karşı çıktı. Elçibey kesin kararını vermişti. Elçibey, Azerbaycan'ın bağımsızlığının tehlike olduğunu
görüyordu. Halk Cephesinde Rusya'yı yola getirecek, Rus istahbaratı ile dans ederek onları alt edecek birini
göremiyordu. Bu nedenle Rusların KGB ve Politbüro'sunda görevli iken '' İslam Kılıcı '' dediği, siyasi
rakiplerini alt etmedeki mahareti nedeniyle Azerilerin ise '' Hacı Leylek '' lakabını taktıkları Aliyev, iyi bir
seçimdi. Hiç olmazsa Hüseynov'un Rus aklına uyarak getirmek istediği Moskova yanlısı, eski
Cumhurbaşkanı Ayaz Muttalibov'dan kendisine göre '' Ehveni Şer ''di. Elçibey, Aliyev'in 1987'de Ruslardan
kinli ayrıldığını biliyordu. Ayrıca Sovyet düşmanı diye idam edilecekken Elçibey’i 1980’da KGB
zindanlarından kurtaran Aliyevdi.
ALİYEV' E SUİKAST VE PLANLI YÜKSELİŞİ !
Son Sovyet Lideri Gorboçov, Ermeni yardımcısı Agabekyan'ın tavsiyesine uyarak Sovyet lideri
olmaya namzet Aliyev'i bertaraf etmişti. Onu kalp hastası diye diskalifiye etmişler ve Moskova'da kimse ile
görüştürmeyerek göz hapsinde tutmuşlardı. Eşi Zarife hanımı kaybedince Aliyev 1987'de vatana dönmeye
karar verdi. Ancak Ruslar ona Bakü'yü de dar etti. Ayrıca Halp cephesi Aliyev’i bunamış ihtiyar olarak
görüyor, Bakü’yü terketmesini istiyordu. Aliyev ancak 1990'da Nahçıvan milletvekili olarak yurduna
dönerek Rus tahakkümünden kurtulabilmişti. Bir evi bile yoktu, bacısının evinde kalıyordu, tek koruması
Beyler kapısında yatıyordu. Ruslar yinede Aliyev'in peşini bırakmamış Polütbüro'da görev yaparken işlediği
suçları (!) ortaya çıkarmak için Rusya Başsavcısı Cudin'i görevlendirmişti. Cudin, Sovyetler için çeşitli
rutin dışı işlerin altına da imza atmış Aliyev hakkında tam 116 ayrı dava açılacak biçimde soruşturma
yapmıştı. Eğer Aliyev, Rusya'da kalıp iktidar mücadelesinde bulunsaydı, bu dosyalar bir bir ortaya
çıkartılacak Aliyev'in siyasi karizması bitirilecekti. Aliyev, hem Ruslara duyduğu kini henüz boşaltamamıştı,
intikamını almak için fırsat kolluyordu. Rus tilkisinin kafasında dolaşan 40 tilkinin ne olduğunu bilecek
kadar kurnaz olan Aliyev, bu özellikleri nedeniyle tekrar ilgi odağı oluyordu.
Rus ayısı ile ancak kurnaz tilki Aliyev başa çıkabilirdi. Üstelik ELçibey'in Aliyev'e Sovyet
dönemiinden kalma bir diyet borcu vardı. Elçibey 70'li yıllarda üniversite hocası iken etrafına Turanizm
idelojisini açıklamış, bu durum Moskova ve KGB'nin dikkatini çekmişti. Elçibey hapsi boylarken Aliyev
Komünist Parti Birinci Sekreteri olarak Azeri lideriydi. Ayrıca KGB generalı olarak tüm Kafkas Aliyev'e
bağlıydı. Aliyev, Elçibey 1.5 yıl cezasını çektikten sonra halkın yoğun teveccühünüde gözönüne alarak
Moskova'nın Elçibey'i affetmesini sağlamış Bayıl hapishanesinden erken salınmasını temin etmişti. Elçibey,
bu olaydan sonra 1990'da kadar 11 yıl Aliyev'in portresini başının üstüne asmış onu Türk büyüğü olarak
saymıştı. Üniversite camiasının Elçibey'e desteği ve bir talabe fraksiyonu olan ve 80'li yılarda oluşan Yurt
Hareketi, onu bir lider olarak ortaya çıkarmıştı.
60
Bu yıllarda Aliyev, Moskova idi ve Elçibey güçlerinin arasına ajanını sokmaya ihmal etmemişti. Ne
olurdu ne olmazdı. ya gerçekten Elçibey'in 1972'de dediği gibi Sovyetler dağılır ve bu kuruluş yıkılırsa...
Aliyev'in adamı Etibar Memmedov'dan başkası değildi. Moskova'da iken Azerbaycan'daki halk haraketini
izlemiş Memmedov'u içine sokarak günü gününe bilgi almıştı. Halk Cephesi iktidar olurken Etibar'a çok
istediği başbakanlık görevi verilmemiş, bir köşeye atılmıştı. Aliyev'in ajanı olduğunu biliyorlardı.
Azerbaycan Milli İstiklal Partisi'ni kuran Memmedov, ikinci adam olmaya mahkum bir politikacı olarak
kalmıştı. Kimseye yaramamıştı. Ona istediği kemiği kimse vermiyordu. Elçibey, bu kadar kurt arasında
sakallı olması nedeniyle muhalifleri tarafından 'keçibey' diye anılıyordu. Ama o hiç bir zaman Abdurrahman
Çelebi olarak görülmek istemedi. Aliyev'i Bakü'ye getirmek içn uçak gönderirken ' Keçibey'in yerini kolay
kolay yerinden edilemeyecek bir 'Kurt'un alacağını pekala biliyordu.
DARBE PLANI BP'DEN İDDİASI !
Türk istihbaratının gizli belgelerine dayanan The Sunday Times Gazetesi, BP şirketinin daha fazla
petrol elde edebilmek için Azerbaycan'da Haydar Aliyev'i iktidara getiren darbecilerle 'petrole karşı silah'
anlaşması yaptığını 26 Mart 2000 günkü nüshasında iddia etti. Gazeteye göre, BP, Ermenistan'a karşı savaşan
Azerileri silahla donattı. The Sunday Times Gazetesi'ne göre, 1993 yılında demokratik olarak seçilmiş
Cumhurbaşkanı Ebulfeyz Elçibey'e karşı gerçekleştirilen ve Haydar Aliyev'i iktidara taşıyan ayaklanmanın
ardında, aralarında BP'nin bulunduğu 'petrol şirketleri' yer alıyordu. MİT'e göre, Azerbaycan'da 1993'teki
Devlet Başkanı Elçibey'in devrildiği darbenin arkasında İngiliz petrol şirketi BP vardı. İngiliz Sunday Times
gazetesi Türk Milli İstihbarat Teşkilatı'nın Azerbaycan'da 1993 yılında Ebulfeyz Elçibey'e karşı yapılan
darbenin arkasında dev petrol şirketlerinin olduğunu anlatan raporunu ele geçirdi. Rapora göre, bugünkü
Devlet Başkanı Haydar Aliyev'i iktidara getiren darbenin perde arkasında İngiliz petrol şirketi BP ve
Amerikan Amoco vardı. Ruslar kendi oyununu oynamıştı. MİT'in raporuna göre, komisyoncular seçimle
işbaşına gelmiş Azeri hükümetinin önde gelen yetkililerine Elçibey'e karşı Aliyev'e desteklemeleri için rüşvet
verdiler. Bir MİT yetkilisinin söylediğine göre, BP Azerbaycan ile çok iyi bir petrol anlaşması yapmak
istiyordu. 1991 yılında bağımsızlığını kazanan Azerbaycan, sahip olduğu 200 milyar varil petrol rezervi ile
uluslararası şirketlerin iştahını kabartıyordu. Azerbaycan pazarından pay kapmak isteyen petrol şirketleri kısa
sürede Azeri mafyasıyla kol kola hareket etmeye başladılar. MİT belgelerine göre Azeri petrolünde daha
fazla pay almak isteyen BP, 40 kişinin ölümüne yol açan darbenin ardından Ebulfeyz Elçibey'i indirerek
KGB kökenli Haydar Aliyev'i iktidara geçirdi. Aliyev, iktidara gelince ilk iş olarak BP'nin başını çektiği
konsorsiyumla "yüzyılın anlaşması" denilen 5 milyar sterlinlik anlaşmayı imzaladı. BP ve Amoco böylece
Azeri petrolünü işletme hakkına sahip oldu. Eski bir MİT görevlisi, BP yöneticileriyle petrole karşılık silah
konusunda pazarlıklar yaptığını anlatıyordu.. MİT görevlisi düzenlenen toplantıda aralarında BP'nin de
bulunduğu petrol şirketlerinin Aliyev'e ve Azerbaycan başbakanına Ermenistan'a karşı destek önerdiklerini
savunuyordu. BP'li yetkililer Kolombiya'dan getirtecekleri silahlar ve paralı askerler ile Azeriler'i
Ermenistan'a karşı savaşında destekleyeceği sözü verdi. İddiaları BP de doğruladı. Sabah gazetesinde
yayınlanan bu haber aynı gün içinde MİT tarafından yalanlansa da Sunday Times gazetesinde yayınlanan
belgenin BP yetkilileri tarafından kabul edilmesi oldukça ilginçti.
1993 darbesinin temelinde bağımsızlık yanlıları ile Moskova yanlıları arasındaki çatışmalardan
yatıyordu. Bağımsız Azerbaycan'ın şair ruhlu devlet adamı Elçibey liderliğindeki bir grup ülkenin milli
kaynaklarının dost ülkelerle özellikle Türkiye ile paylaşılmasını ve bu sayede uluslararası güçlere karşı bir
denge oluşturulmasını savunuyordu. Moskova yanlısı diğer grup ise buna karşı çıkıyordu.18 Haziran 1993
günü Cumhurbaşkanlığı binasına baskın planları hazırlandı. Milli ordu kurulması konusunda Elçibey'le
anlaşmazlık yaşayan Hüseyinov'un askerleri Gence'de isyan çıkardı. İsyanın üzerine çekilmeye zorlanan
Elçibey, Bakü'yü terk etti. Ulusal Meclis Başkanı Aliyev Cumhurbaşkanı olurken Hüseyinov da başbakanlığa
atandı. 11 Haziran'da Nahçıvan'a giden BP şirketinin yetkilisi Peter Welsy ve hemen ardından ABD'nin Bakü
Büyükelçi vekili Robert Fin Aliyev'in yükselişini takdis etmek için, aynı gün Nahçıvan’a gidiyordu. Fransız
büyükeilçi Jan Perren'de Fin'le birlikte Aliyev'i Bakü'ye göreve çağırıyordu. Eliçey'den ayrılarak AMİP
61
partisini kurmuş Etibar Memedov'da aynı fikirdeydi; Aliyev'le görüştükten sonra aynı teklifi yapıyordu.
.Memmedov vasıtasıyla Halk cephesine gizli destek veren Aliyev şimdi meyvelerini topluyordu. Sovyetlerin
yıkılacağını fark eden Aliyev, geleceğe yatırımı yapmıştı. İşte Memmedov'da bu kritik günlerde Aliyev'e
bağlılıklarını sunuyordu. Zaten Elçibey, ona istediği makamları bir türlü vermemişti. O'na ajan, gizli Aliyevci
gözüyle bakmışlardı.
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'de çözümü Aliyev'in bulacağına inanıyordu. Nahçıvan'a 100
milyon dolarlık kredi açarak Aliyev'in konumunu güçlendirmişti. Zaten Elçibey'e hiç ısınamamıştı. Ayrı
dünyaların insanlarıydılar. 12 Haziran'da Demirel'den mesaj getiren Azerbaycan Kültür Derneği temsilcileri
Mehmet Genkerli, Yahya Taşdelen, Fahreddin Gülseven, Ahmet Karaca ve Mustafa Taşkın'ı kabul eden
Aliyev artık kararını vermişti. 13 Haziran'da İsa Kamber'in Meclis başkanlığından istifası Aliyev'in dönüş
yolunu açmıştı. Aliyev, Bakü'ye gelecek Meclis başkanı seçilecek ve ipleri eline alacaktı. Formül
bulunmuştu. Ancak Azerbaycan Kültür Derneği temsilcileri hesaplarını Elçibey'in kalışı üzerine yapmıştı.
Evdeki hesap çarşıya uymayacaktı. Kurt keçiyi yiyecekti!
1998 yılında Amoco ile evlendikten sonra dünyanın en büyük petrol şirketi olan BP, Aliyev
tarafından petrol görüşmelerini yürütmek için atanan Azeri yetkilinin kendilerinden 360 milyon dolar rüşvet
istediğini itiraf etmişti. The Sunday Times Gazetesi, Türk Hükümeti'nin Azerbaycan'daki darbeyle ilgili gizli
belgelerini ele geçirdiğini iddia etmesi bir oyun muydu ? Gazeteye göre üst düzey bir Türk güvenlik yetkilisi
Bakü'deki darbeyi MİT Başkanı'na şöyle rapor etti; 'İstihbarat çalışmalarımız sonucunda iki petrol devi, BP
ve Amoco'nun, darbenin ardında yer aldıkları anlaşılmıştır.'
Türk istihbaratının gizli belgelerine dayanan İngiliz gazetesine göre aracılar, darbe öncesinde Azeri
Hükümeti'nin demokratik bir şekilde seçilmiş yetkililerine para ödediler. Gazeteye açıklama yapan bir Türk
istihbarat subayına göre BP, bu sayede daha iyi bir petrol anlaşması yapmayı umuyordu. Aracılarla yürütülen
pazarlıklar sonucunda anlaşma, 'petrole karşılık silah' anlaşmasına dönüştü. Bu gizli anlaşmadan sadece
birkaç ay sonra Batılı petrol konsorsiyumu ile Azerbaycan Yönetimi arasında imzalanan 5 milyar dolar
değerindeki 'yüzyılın anlaşmasında' BP başı çekti. Anlaşmaya darbeyle iktidara gelen Azeri Cumhurbaşkanı
Haydar Aliyev imza attı. Azeri petrolünde stratejik çıkarları olan İngiltere ve ABD, Aliyev'in iktidara
gelmesini memnuniyetle karşıladılar.
'Petrole karşılık silah anlaşmasının' görüşüldüğü toplantıya katıldığını belirten Türk askeri istihbarat
yetkilisi şu bilgiyi veriyordu: 'Toplantıda anlaşıldığı kadarıyla BP, Exxon, Amoco, Mobil ve TPAO'nun üst
düzey yetkilileri bulunuyordu. Konu her zamanki gibi petrol hakları ve Azerilere silah ve paralı asker
sağlanmasıydı. Tüm petrol şirketi temsilcileri, BP dahil, Azeri Cumhurbaşkanı ve Başbakanı'na Ermenistan'a
karşı yürütülen savaşta yardım teklif ettiler. Hazar petrollerini üretip ihraç etmeyi üstlenen AIOC
konsorsiyumunun ana ortağı olan BP-Amaco'nun Türkiye Temsilcisi Peter Henshaw: "Başkan Elçibey
görevden ayrıldığında BP ve ortaklarıyla Hazar petrolleri üzerine bir anlaşma imzalamak üzereydi. Onun
görevi bırakmasından elde edebileğimiz ve elde ettiğimiz bir çıkar da yoktur." diye kendilerini savunuyordu.
Azerbaycan'ın Ankara Büyükelçisi Mehmet Novruzoğlu ise "Haber doğru değil. Öncelikle Haydar Aliyev bir
darbeyle işbaşına gelmedi. Elçibey, Nahcivan'a uçak gönderip üç kere davet etti. İkincisi, Elçibey sürgünde
değil: Bakü'de, Halk Cephesi Partisi'nin başında. Üçüncüsü, Aliyev işbaşına gelmeden önce darbe
girişiminde bulunan Suret Hüseyinov, Moskova'nın adamıydı. Önce Rusya'ya kaçtı, şimdiyse Bakü'de
hapiste. Bu haber acaba MİT'i zor durumda bırakmak için mi yazıldı?" diye soruyordu. MİT yapması gereken
şu açıklamayı yaptı: "Milli İstihbarat Teşkilatı'nın "The Sunday Times" gazetesince iddia edilen içerikte bir
raporu kesinlikle yoktur. Bu tür haberlerin, sözde MİT raporlarına veya bir MİT yetkilisine atfen
üretilmesinin ardında, halen çok iyi bir düzeyde olan Türkiye-Azerbaycan ilişkilerini bozmaya çalışmak
amacının yattığı değerlendirilmektedir."
Türk-Azeri ilişkilerinin bozulması en çok Bakü-Ceyhan hattının engellenmesini isteyenlerin işine
yarayacaktı. Bakü-Ceyhan engellenirse, muhtemelen Hazar geçişli Türkmen doğal gaz hattı projesi de
yatacaktı. Kafkasya ve Orta Asya cumhuriyetlerinin Türkiye üzerinden batıya açılması stratejisi ortadan
kalkacaktı. Amerikan politikaları iflas edecekti. Nitekim Azerbaycan eski Meclis Başkanı Resul Guliyev'de
BP'nin darbedeki rolünü değerlendirirken, " Petrol anlaşmaları için rüşvet verilip alınmış olabilir. Ancak
62
Aliyev'i getirmek için BP'nin Elçibey'i safdışı ettiği mantıksız " yorumunu yapıyordu. Çünkü BP ve Amoco
zaten Elçibey-Özal pazarlığı ile çerçevesi belirlenen petrol anlaşmasında yüzde 30 pay alıyorlardı. Oysa daha
sonra BP'nin alacağı pay yüzde 17 ile sınırlı kalacaktı. O halde iddiaları ortaya atan yine Rus istihbaratıydı.
Bakü'deki İngiliz Büyükelçiside bu görüşü savunuyordu.
ENKAZ DEVRALDI
Tekrar Elçibey'den hemen sonrasına dönelim. Aliyev'e Elçibey, gerçekten berbat durumda bir ülke
bırakmıştı. Aliyev 15 Haziran'da Bakü'ye gelirken yanında ne koruma ordusu ne de sonradan etrafını
çevirecek çıkarcıların hiç biri yoktu. Bakü Bine havaalanı kurtarıcısını küçük bir halk topluluğu ile
karşılamıştı. Aliyev'in arkasında sadece yanından hiç ayrılmayan gönüllü koruması, bir Yezidi Kürdü olan
akrabası Beyler bulunuyordu. Aliyev'in gelişiyle gizli Rus darbesi oyunu tutmadı. Ruslar Elçibey'in Aliyev'i
Bakü'ye davet etmesini hiç ama hiç beklemiyordu. Bir şeyi daha unutmuşlardı. Süleyman Demirel. Elçibey,
ne yapacağını bilemez halde kıvranırken, Demirel'e akıl danışmıştı. Demirel'in Elçibey'e verdiği akıl
Aliyev'in Nahçıvan'dan Bakü'ye getirtirilerek Meclis başkanı yapılmasından ibaretti.
Demirel Aliyev ile 1966-1969'lara dayanan dostluğunu hiç unutmamıştı. Aliyev, Türkiye'de görev
yapan bir Sovyet elemanı iken Başbakan Süleyman Demirel ile tanışmıştı. Birlikte çektirdikleri o günü
yansıtan fotoğraf KGB arşivlerinin tozlu raflarında günyüzüne çıkacağı günü bekliyordu. Elçibey ile
Demirel'in frekans ayarları ise birbirini hiç tutmamıştı. Demirel'in verdiği tavsiye Elçibey'in son güvendiği
mercii Türkiye'yi den gözden çıkarmasına yol açmıştı. Elçibey umutsuzdu, kırgındı, çaresizdi. Ankara bile
ona güvenmiyordu. Bakü'ye gelen Aliyev, parlamentonun ilk oturumunda oybirliği ile hemen Meclis başkanı
seçilmişti. Hüseynov, Aliyev'e ' olur ' vermişti, ancak hala Elçibey'in istifasını istiyordu. Elçibey, kararsızdı.
Türkiye'ye mi sığınsındı, yoksa başka bir ülkeye mi bilemiyordu. Aliyev'le 8 saat süren uzun bir görüşme
yaptı. Yanına kimseyi almamış, Aliyev ile başbaşa görüşmüştü. Bu görüşmenin sır perdesi hiç aralanmadı.
Elçibey, 17 Haziran gece yarısı saat 03 : 00 'da kendisini bekleyen uçağa istikamet Nahçıvan emrini verdi.
Sonra birden fikir değiştirdi. O gün ilk önce gizlice Ankara'ya gitti. Ancak liderler onla görüşmeye
yanaşmıyordu. DYP Milletvekili Ayvaz Gökdemir'le konuyu bir gece tartıştı. Elçibey sürekli konyak içiyor,
muhataplarına iyi bir lider izlenimi vermiyordu. Sürekli ' ben bitdim, ben tükendim ' diyor, muhataplarının
gözünden iyice düşüyordu. Ona ülkesine dönmesi ve bir süre beklemesi tavsiye edildi. Elçibey tekrar
Nahçıvan'a oradan Ordubat ilçesindeki dede baba yurdu Keleki'deki evine yerleşti. Bu arada Aliyev
Hüseynov'u ikna etmiş, Gence'de kardeş kanı dökenlerin cezasız kalmayacağı güvencesini vermişti. Ayrıca
Halk Cephesi dönemi de kapanacak, ülke yeni cumhurbaşkanını seçecekti.
Ve Hüseynov Başbakan olacaktı. Elçibey'in gidişi ile Hüseynov'un şehre girişi bir olmuştu. Basının
karşısına birlikte çıkan Aliyev ve Hüseynov alınan kararları çıklarken sorulara hep Aliyev'in cevap vermesi
dikkat çekiyordu. Hüseynov'a sorulan sorulara bile Aliyev, sözü alarak kendisi cevap veriyordu. Hukuk
fakültesini dışarıdan rüşvet vererek bitirmiş Hüseynov'un konuşma yeteneği zayıftı; iyi bir askerdi, ama asla
politikacı değildi ve asla olamayacaktı. Elçibey, Meclis'in dön çağrılarına kulak vermeyip ülkeyi buradan
yöneteceğim diye ısrar edince yetkileri elinden alındı. Elçibey'e Meclis oybirliği ile güvensizlik gösterdi.
Haydar Aliyev, Cumhurbaşkanı'nın selahiyetlerini hayata geçirmeye başladı.
Aliyev, akılcı davranarak isyancı Suret Hüseynov'u ve taraftarlarını yatıştırmak için onu
başbakanlığın yanı sıra ordunun ve iç güvenlik teşkilatının başına getirdi. Çünkü Hüseynov milli kahraman
ünvanına sahip, halk nazarında iyi bir imaja sahip iyi bir asker, ama kötü bir politikacıydı. Bunu kısa sürede
kendisi de anlayacaktı. Ancak Elçibey istifa etmedi. Görev süresinin Eylül 1997'de biteceğini hep savundu;
bu tarihe kadarda Bakü'ye dönmeyerek tezini savunacaktı. Elçibey, dünya diplomasi tarihine yeni bir
başkanlık modeli kazandırdı! Elçibey döneminin Dışişleri Bakanı Tevfik Kasımov'da görevini üç ay
dondurduğunu açıklayarak, diplomasiye yeni bir yöntem kattı.
Aliyev şaşkına dönmüştü. Ruslar, Azerbaycan'ı parçalamak için bir yandan Ermeni işgaline askeri
destek veriyor bir yandanda ülkeyi bölmek için azınlıkları tahrik ediyordu. Kuzeyde Lezgisiztan devleti
kurulması için Rus istihbaratı açık prim vermişti. Lezgilerin bir kısmı Dağıstan'da bir kısmı Azerbaycan'ın
63
Kusar kentinde yaşıyordu. Ermeni istihbaratı ile Lezgi terör örgütü Sadval'ı işbirliği yaptıran Rus istihbaratı,
bu bölgeyi Azeri topraklarından kopartmak için düğmeye basmıştı. Kuzeyde Lezgiler ayaklanıyordu.
Güneyde Farslarla akraba Talışlar, Mugam-Talış Cumhuriyeti kurmak istediklerini açıkça ifade eder
olmuşlardı. Başkanları Ali Kiram Hümbetov iyice gemiyi azıya almıştı. Zakatala , Balaken kentlerinde
Avarlar bile özerk bölgeden bahsediyordu. Ülkenin eski Savunma Bakanı Rahim Gaziyev, Rus silah mafyası
ile işbirliği halinde silah ticareti yaparak kendi cep çıkarları hesabına ülkeyi kazıklamıştı, toprakları
Ermenilere silah atmadan hediye etmişti. Daha sonra Şuşa kentini Ermenilere hediye eden zatın olmayan
Azeri ordusunun komutanı Gaziyev'in olduğu ortaya çkmıştı. Hergün yeni marifetleri belirlenen Gaziyev
herkesi şaşırtıyordu. Herkesin kahraman sandığı Gaziyev hain çıkmıştı. Halk kime güveneceğini şaşırmıştı.
Ülkenin başbakanı darbeci Albay Hüseynov, ordusu düzensiz, polis teşkilatı ise içeride bir çok
parçaya bölünmüş değişik mafya gruplarına hizmet ediyordu. Aliyev, çok zor günler geçiren bir ülke teslim
almıştı. Aliyev önce ülke içinde birliği sağlamalıydı. Azerbaycan'ı bu hale getiren Rus istihbaratı ve Rusya
ile iyi geçinmeli, şahin politikalar izlemekten kaçınmalıydı. Ali Kiram Hümbetov, Gaziyev tutuklandı.
Aliyev, azınlıklar tehditine karşı Azeri Türklüğü politikasından vazgeçerek, ' Azerbaycanlılık ' politikası
başlattı. Türkçülükten geri adım atılışı, Türkiye'nin Azerbaycan politikasını belirleyen ' derin raportörleri'
tedirgin etmişti. Türk medyasında ' Aliyev Moskova yanlısı ' furyası başlatılmış, yeni yönetim kuşku ile
karşılanıyordu. Türk kamuoyunda 'Aliyev geldi, demokrasi bitti ' havası hakimdi. ' Derin Ankara '
bilirkişilerine göre resmi dili bile Türkçe yapan Elçibey geri getirilmeliydi.
Azerbaycan'a yatırım yapmak isteyen petrolcüler de Türkçülüğü esas alan ' derin Ankaracılar ' gibi
şaşkındı. Aliyev'in gelişiyle siyasi istikrar ve otorite arayışları son bulabilirdi. Ancak hukuki olarak bu önce
bir temele oturmalıydı. Haydar Aliyev, 26 Haziran'da aldığı kararla Türkiye ile yapılan petrol anlaşmasını
iptal etmiş, yabancılarla yapılan anlaşmalarıda askıya almıştı. Bir gün sonra Türk Dışişleri Bakanı Hikmet
Çetin, isyancı Hüseynov'la temasa geçmediklerini belirterek, Türkiye'nin Elçibey'in yanında yer alacağını
eşkiya yöntemleriyle Elçibey'in devrilmesini kabul etmiyecekleirni açıklıyordu. İki gün sonra ise Başbakan
Tansu Çiller, Azerbaycan'la yapılan petrol anlaşması konusunda TPAO'dan yetkililerin konsorsiyumla
bulunan firma yetkililerle birlikte Azerbaycan'daki yeni yönetimle görüşmek için Bakü'de olduğunu
duyuruyordu. Ankara, tamamen şok halindeydi.
Washington'da Elçibey'in cumhurbaşkanlığını tanıyordu. 19 Temmuz'da Keleki köyüne giden ABD
Bakü Büyükelçi yardımcısı Filip Remle, Elçibey'e güven mektubunu sunuyordu. Bu arada petrolle ilgili
Bakü ile yapılan görüşmeler Ankara'da tam bir soğuk duş etkisi meydana getirdi. Konsorsiyumdaki petrol
şirketleri ve ülkeler, son gelişmeler üzerine petrolün Bakü-Ceyhan yerine Rusya'nın Novorasisk limanından
Boğazlar vasıtasıyla Akdeniz'i çıkartılması konusunda görüş bildiriyordu. 9 Ağustos'da Aliyev başkanlığında
petrolün kaderini belirleyecek toplantı Bakü'de başlıyordu. Toplantıya Azeri, Türk, Amerikan, İngiliz ve
Norveçli petrol şirketlerinin temsilcileri katılıyordu.
Aliyev, konuşmasında Elçibey döneminde yapılan anlaşmaların Azeri uzmanlar ve halkın dışlanarak
yapıldığını öne sürüyordu. Aliyev diğer ülkelerle yanlış anlaşılmaların ortadan kaldrılması için kendi bilim
adamlarının yeni süreçte aktif biçimde yer alacağını belirtiyor üstü örtülü olarak, ' Önceki anlaşmayı
Türkiyeliler hazırladı ' demeye getiriyordu. Bu arada Rusya'nın Ankara Büyükelçisi Albert Çernişev, Rus,
Orta Asya ve Kafkas petrollerinin boğazlardan geçirilmesine dair isteklerini Başbakan Çiller'e iletiyor,
olumsuz yanıt alıyordu. Çernişev, Ankara'yı Ermenistan'a tek başına müdahale etmemesi için uyarıyordu.
13 Ağustos'da biten Bakü toplantısından ise, Hazar petrollerinin İran ve Nahçıvan rotası üzerinden BaküCeyhan güzergahında nakledilmesi konusunda ilke anlaşmasına varılıyordu. 29 Ağustos'ta Elçibey'in
görevine dönüp dönmemesine ilişkin yapılan referandumda halkın yüzde 97.5'i güvensizlik oyu veriyordu. 9
Eylül'de Çiller'in Moskova ziyaretinde Çiller, Türkiye'nin teklif ettiği petrol boru hattının teknik
çalışmalarında Rusya ile işbirliği yapılacağını ilk defa açıklıyordu. Ankara, Moskova ile ilişki kurma
ihtiyacını duymaya başlıyordu. Ankara bir petrol bozgunu yaşamıştı; artık yoğurdu üflüyerek yiyiyordu!
1 Ekim'de kendisine yönelik bir suikast girişiminde bulunulduğunu açıklayan Aliyev, yakalanan üç
kişiden birisinin üzerinde Türk pasaportu bulunduğunu seçimden bir gün önce duyuruyordu. Daha sonra
yapılan soruşturmada Hasan Tok adlı bu Erzurumlu Türk vatandaşınının Elçibey'le Keleki'de görüştürüldüğü
64
ortaya çıkacaktı. Talimatı veren Türkiye'deki derin devletti. Hasan Tok, savunmasında " Aliyev Moskova
yanlısı Petrolü Türkiye'ye vermeyecek; Karabağ'ı da satacak diye öldürmek istedim. Beni Elçibey'in yanına
götürdüler, ama onun suikastdan haberi yoktu. Beraber çalıştığım Azeriler suikast anında kaçıp beni tek
başına bıraktıkları için teslim oldum. Bu dönekliği affedemedim. Yoksa Aliyev'i öldürmüştüm. ' diyecekti.
Tok'un ülkücü kökenli olması Aliyev'de MHP antipatisi uyandırmıştı .Mahkemede mertçe konuşmalar yapan
Tok'un itirafları herkesi şaşırtmıştı.
3 Ekim 1993'te yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde Aliyev'in oyların yüzde 98'ini alması, onu halkın
kurtarıcı olarak gördüğünü ispatlıyordu. Kral ölmüştü yaşasın yeni kraldı. Üstelik bu yeni kralı tanımak için
tercüme-i halini okumak yeterliydi. 1969-1982 yılları arasında ülkeyi Komünist Parti Birinci Sekreteri
sıfatıyla yönetmişti. Kafkasların KGB'sinin patronu olmuş 1987'ye kadar Komunist Polütbüro'nun 11
adamından biri, Başbakan Yardımcısı olarak SSCB'yi yönettmişti. Petrolcüler nihayet konuşup anlaşma
yapabilecekleri bir siyaset adamı bulmuşlardı. Ancak İngiliz ve Amerikan şirketlerinin, Elçibey
yönetimininin başbakanı Penah Hüseynov'a yapılacak ilk petrol anlaşması için verdiği 360 bin dolar şapka
(rüşvet veya yerli tabirle hürmet ) boşa gitmişti..O dönemde bu para Azeriler için çok büyüktü. Devran
değişmişti pazarlık tazelenmeliydi. Doğu geleneklerindeki adet olduğu üzere her yeni gelen yönetimle
yeniden masaya silbaştan oturmak gerekiyordu.
Sovyet bürokrasinin üst kadamesinden gelen Aliyev , petrolcü ve siyasilerin dilinden anlıyordu.
Aliyev'in ilk işlerinden biri SOCAR'ın yönetim yapısını değiştirmek oldu. Petrol şirketinin başına Natik
Aliyev'i getirdi. Natik Aliyev KGB'de uzun yıllar çalışmış bir isimdi. Aslen Resul Guliyev'e yakın bir isimdi.
Ama Haydar Aliyev'in emirlerine harfiyen uymada gösteridiği üstün performans nedeniyle görevinde uzun
süre kalmayı başaracaktı. Bilinmeyen gerçek Natik Aliyev’in Aliyev’i Ermeni metresinden olma gayrimeşru
çocuğu olduğuydu. Natik’in hiç bir akrabası Azerbaycan’da yaşamıyordu, zira hepsi Rusya ve Ermenistan’da
bulunuyordu.
SOCAR'ın ikinci başkanlığına Aliyev, Zarife’den olma resmi oğlu İlham Aliyev'i getirdi. 1987'de
ölen Yahudi asıllı Zarife adlı karısından olan İlham iyi bir eğitim almıştı. Resmi nikahlı bu karısından Sevil
adlı birde kızı vardı. Sevil'in kocası olan Mirmahmud Guliyev Londra'ya büyükelçi olarak gönderilmişti.
Moskova Üniversitesi Uluslararası İlişkiler mezunuydu. Aliyev, Azeri bir hanımdan olma diğer gayrimeşru
oğlu Afiyeddin Celilov'u ise Başbakan yardımcılığına getirdi. İmam nikahlı Nahçıvanlı ve Azeri kökenli
anadan olan Celilov'un Aliyev'in oğlu olduğunu tüm kamuoyu biliyordu. Aliyev, ekonomiye kafası iyi
çalışan kardeşi Celal Aliyev'ide ülkeye gelen yabancı iş adamlarını koordine etmek ve vali seçimi için
kadroları belirlemek için aktif kadrosuna almıştı. Diğer kardeşi Akil Aliyev ise eğitim işleri ile ilgileniyordu.
Aliyev yeni görevine başlar başlamaz ilk ziyaretçilerinden biri Rusya Dışişleri Bakan yardımcısı Anatoli
Adamişin ve petrol şirketleri olmuştu. Bakü'de faaliyet gösteren Amoco, Pennzoil, BP, Statoil, TPAO,
Macdermott, Chevron, Metallurg Aliyev'e güvenlerini bildiriyorlardı. 7 Ekim'de seçimi izlemek için gelen
TBMM heyeti, Aliyev'i tebrik ziyaretinde Elçibey ve taraflarına siyasi af talebinde bulunuyordu.
5 Kasım'da Haydar Aliyev'in devlet başkanı olması nedeniyle boşalan meclis başkanlığına Resul
Guliyev oy birliği ile seçiliyordu. Bir petrol kralı daha hakimiyete taşınmıştı. Guliyev, Sovyet döneminde
SOCAR'ın yöneticiliğini yapmış, başbakan yardımcılığına kadar yükselmiş bir bürokrattı. Üstelik
Nahçıvanlı'ydı. Ülkenin lider, müdür yetiştiren münbit toprağı Nahçıvan'dan olması onun yolunu da açmıştı.
Henüz Sovyet döneminde dolar ile Ruble arasında kur farkı yok iken yurt dışına dolar depo etmeye
başlamıştı. Uyanık bir ekonomist ve ılımlı bir politikacıydı. Aliyev'i Nahçıvan'dan Bakü'ye getiren kadro
içinde yer alıyordu. 21 Kasım'da yayılan tuhaf bir haber ortalığı karıştırıyordu. Rusya ile Azerbaycan
arasında, petrol alanında ayrıntıları ve niteliği açıklanmayan bir anlaşma imzalandığı ileri sürülüyordu.
Anlaşma ile Hazar petrollerinin işletmesi ve Batı'ya nakli konusunun Rusya'nın kontrolüne girdiği
savunuluyordu. 19 Aralık'ta Elçibey'in Nahçıvan'da yaptığı basın toplantısında Süleyman Demirel'i ' bugüne
kadar Azerbaycan'la ilgili açık bir tutum oraya koymadı' diye suçlaması, Elçibey'in Ankara'yı suçladığını
gösteriyordu.
21-22 Ocak'ta Bakü'de yapılması planlanan Türk zirvesinin Aliyev'in isteği üzerine ikinci defa iptal
edilmesi Ankara-Bakü arasında işlerin pekte iyi gitmediğini ispatlıyordu. İlk zirve merhum cumhurbaşkanı
65
Özal'ın girişimi ile 1992'de Ankara'da yapılmıştı. Aradan geçen sürede ilişkiler kara renkli ' petrol kedi'si
girmişti. 8 Şubat 1994’deAliyev, Ankara'ya giderken bu soğukluğu gidermeyi amaçlıyordu. Nitekim Türkiye
ile Azerbaycan arasında " Dostluğun ve Çok Yönlü İşbirliği'nin Geliştirilmesi'ne ilişkin anlaşma Aliyev ve
Demirel tarafından imzalandı. Anlaşmayla Azerbaycan petrollerinin Türkiye üzerinden dış pazarlara
çıkarılması konusunda eski anlaşmaların geçerli olduğu onaylandı. Anlaşmada, iki ülkeden birisinin üçüncü
bir ülke veya ülkeler tarafından saldırıya uğraması halinde, diğerinin saldırının ortadan kaldırılması
maksadıyla gerekli tedbirleri alması ve gerekli savunma tertiplerinin alınmasına önem verilmesi hükmü yer
alıyordu.
DARBECİ HÜSEYNOVA DARBE
Cumhurbaşkanı seçilen Haydar Aliyev'in 1993 sonbaharında Elçibey'in reddettiği Bağımsız Devletler
Topluluğu'na Azerbaycan'ı üye yapması, 20 Eylül'de Azeri parlamentosunda kararın onaylanması Ankara'nın
Bakü'nün hangi yöne gittiğine ilişkin endişelerini artırdı. Batılı gözlemcilerde tedirgindi. Azerbaycan yoksa
tekrar Rusya'nın kucağına mı düşüyordu? Bu arada Ermeniler Rus askeri desteğiyle Azerbaycan'ın Agdam,
Gubatlı, Zengilan, Fizuli, Cebrail'ı da işgal etmişti. Aliyev, orduya hakim değildi. Ordu kendi başına buyruk
haraket eden dağınık çetelerden oluşuyordu. Çeteler kendi hesaplarına ganimet topluyordu. Katırcı Mehmet
Birliği en çok korkulan gruplardandı. Azeri köylerini talan etmek için halkı Ermeniler geliyor diye
boşaltıyor; sonra köyün zenginliğini ganimet diye topluyordu. Ayrıca esir ticareti yapıyorlardı. Ermeni esirler
Ermenistan'daki ailelere, Ermenilerin elindeki Azeri esirler ise Azeri ailelerine para karşılığı satılıyordu.
Savaş sırasında uygulanan abluka nedeniyle yakıtsız kalan Ermenilere benzin ihtiyacını da bu gruplar
sağlıyordu. Bölgenin uyuşturucu trafiği de onlardan soruluyordu. Kim Ermenilere karşı savaşıyor, kim kendi
halkını soyuyor belli değildi.
Afganistan'dan Karabağ'da savaşmak için gelen ve Kürdemir'deki üste mevzilenen Afgan mücahitler
şaşırmıştı. Afganlılarla görüşebilmek için askerlere moral gecesi adı altında bir konser düzenlemem
gerekmişti. Kürdemirdeki komutan bu girişimimden dolayı teşekkür etmişti. Yanımde getirdiğim hafız
askerlere Kuran ve ilahi ziyafeti sunarken Afganlılarla durumu konuştun. Ancak kaseti elimden alan Afgan
lider, bana güvenememişti. Gülbeddin Hikmetyar'ın Hizbülİslam'ından gelen mücahit grup Cebrail kentinden
kaçan Azerileri Ermenilere karşı savaşmak için ikna edememişti. Göçmenlerin canlarını kurtarmışlardı,
ancak bu durum morallerini bozmuştu. Kısa süre sonra ise Azerileri kaderleri ile başbaşa bırakarak yurtlarına
dönmüşlerdi.
Tek düzenli askeri eğitim almış birlik Türk subay ve astsubaylarının eğittiği bir tugaydı. Bu birlik
Elçibey'in ilk iktadara geldiği sıralarda Şuşa'ya kadar ilerlemiş 35 köyü geri almıştı. Ancak Rusya'ya satılmış
Savunma Bakanı Gaziyev’in Lezgi gözüken Ermeni kökenli yardımcısı, bu birliğe geri çekilme emri vererek
mutlak galibiyetden alıkoymuştu. Orduda kimse kimseye güvenmiyordu. Savaşın başından beri Ermenistan'a
istihbaratı bilgi sağlayan kişilerden birinin Azerbaycan Savunma Bakan yardımcısı çıkmıştı. Ermeni kökenli
istihbaratçı kendini Lezgi diye gizlemişti. Azerbaycan'da kökenlerini gizlemiş 35 bin Ermeni kadını üst
düzeylerde görev yapan Azerilerle evliydi. Birçoğu da Ermenistan'a çalışıyordu. Bu nedenle önce akan kan
durdurulmalı, güç dengesi sağlanmalıydı. 12 Mayıs 1994'te Bişkek protokolu ile ateşkes anlaşmasının
imzalanması, Azerbaycan'a bu imkanı tanıyordu.
Aptal darbeci Başbakan Suret Hüseynov, tahminlerden fazla görevde kalmıştı. Siyasi gözlemciler, bu
denli tecrübesiz başbakanı kurt politikacı Aliyev''in üç ay içinde ıskartaya çıkartacağından emindi. Hüseynov
bir yılını tamamlamıştı. Aliyev, Hüseynov'un halen Ruslarla birlikte çalıştığı ve bölgedeki uyuşturucu
ticaretini kontrol ettiği kanatindeydi. Aliyev, cumhurbaşkanı seçildiğinin birinci yılı Hüseynov'a bir sürpriz
hazırlıyordu. 20 Eylül 1994'te imzalanan ilk büyük petrol anlaşmasında Rusya'nın istediği payı elde edemedi.
Bu anlaşma Aliyev ile Hüseynov'un yollarının tamamen ayrılmasına neden oldu. Hüseynov bu petrol
anlaşmasında Rus Lukoil şirketinin yüzde 20 pay almasında ısrar ederken Lukoil'e sadece yüzde 10 pay
verilmişti. Aliyev'e göre Hüseynov kendisini devirmek için hazırlık yapıyordu. İçişleri Bakan Yardımcısı
özel eğitimli OMON Birliği'nin komutanı Türk milliyetçisi Rövşen Cevadov'da onu destekliyordu. İşte tüm
66
bu sırada tekrar düğmeye basıldı. 30 Eylül 1994’de Azerbaycan Meclis başkan yardımcısı Afreddin Celilov
ve Devlet Başkanlığı İstihbarat Daire Başkanı Albay Şemsi Rahimov, iki ayrı saldırıda hayatlarını kaybetti.
O sırada New york'ta bulunan Aliyev, bu olayı ' bağımsızlığımıza kast ediyorlar ' diye değerlendirdi. Aliyev,
cinayetlerin petrol anlaşmasından sonra imzalanmasına dikkat çekiyordu. 2 Ekim'de Bakü'de Başsavcılık
binası OMON birlikleri tarafından işgal edilince işin rengi karıştı.
Olaylar, Rovşen Cevadov'un kardeşi Hatai ilçe savcısı Mahir Cevadov'un ağabeyine bağılı özel
OMON birliğinden bir grup askerle, polis merkezi ve başsavcılığı ele geçirmesi ve 40 kişiyi rehin alması
ortamı birden daha da gerdi. Bir süre önce öldürülen Celilov ve Rahimov'un katil zanlısı diye OMON
timinden iki kişinin tutuklanması, Cevadovları kızdırmıştı. Derhal bu iki kişinin serbest bırakılması
isteniyordu. 4 Ekim'de Başbakan Suret Hüseynov'a bağlı birlikler Gence'yi işgal edince ortalık daha da
karıştı. OMON birliklerinin yardımıyla bu isyanın geri püskürtülmesi de hayli ilginçti. Aliyev, 4 Ekim 1994
akşamüstü devlet televizyonundan halka seslenerek Hüseynov'un kendisini devirmek istediğini açıkladığında,
nedense kimse şaşırmadı.
Halkın arasında Aliyev'in izleyeceği politikaları yayan yerli istihbarat elemanları veya Rus istihbarat
elemanları kulaklara önceden olacakları üflemişti: Darbe olacaktı. Aliyev, televizyondan yaptığı çağrıda
Azerbaycan'ın bağımsızlıklarını korumalarını istedi ve herkesi cumhurbaşkanlığı sarayının önüne davet etti.
Saatler 22 00'ı gösterdiğinde yüz bine yakın insan cumhurbaşkanlığı önüne toplanmış hararetli bir konuşma
yapan Aliyev'i dinliyordu. Bu arada beklenmedik bir olay gerçekleşti. Hüseynov'un yanında yer aldığı iddia
edilen Rövşen Cevadov Aliyev'in restine gördü ve alana geldi. Aliyev'in yanına çıkarak herkesin Aliyev'i
desteklemesini istedi. Karabağ kahramanı, karate şampiyonu cesur ve sözünü kimseden esirgemeyen
Cevadov'un bu girişimi Türkiye'nin dışında herkesi şaşırttı.
Gecenin o saatinde Rovşen Cevadov'u ikna ederek Aliyev'e destek vermesini sağlayan Türkiye'nin
Bakü MİT Müşaviri Ertuğrul Güven'den başkası değildi. Görevine başlıyacağı henüz altı ay olmuştu
Güven'in. Ama Basın Müşaviri Turgut Er sayesinde Azerbaycan'ın iç siyasetinin kurdu olmuştu. Güven, daha
sonra bu darbe girişimini şöyle anlatacaktı : " 4 Ekim 1994 günü Azerbaycan'da büyük bir darbeye teşebbüs
olayı oldu. OMON komutanı Rovşen Cevadov ve dönemin başbakanı Suret Hüseynov Aliyev'i
devireceklerdi. İktidarı ele geçirmek için bu iki güç birleşti. Aliyev'in bunlara karşı koyacak ne askeri nede
silahlı gücü vardı. Hiçbirşeyi yoktu, tamamen teslim olmak veya kaçmak durumundaydı. Biz durumun
vahametini anladık. Büyükelçi Altan Karamanoğlu ile oturup müzakere ettik, ne yapabiliriz diye. Benim bazı
imkanlarım vardı. Ve tamamen MİT adına, kendi özel imkanlarımla darbeyi önledik. Bunun ayrıntısını
varemem, yani isimler son derece kritik. Ferman Demirkol bu sırada oradaydı. TİKA'nın görevlisiydi.
Oradaki Meclis'te danışmandı, müşavirdi. Eşi Türk kendisi Azeri kökenlidir. Iğdırlıdır, Alevi kökenlidir. "
Güven, darbeyi önleme yöntemini , Aliyev'e muhalefet cephesini parçalamak olduğunu gizlemiyordu: "
Cevadov'u Aliyev'in yanına çekmeyi teklif ettim, yani imkanlarımı sağladım. Karamanoğlu,' yapabilir miyiz?
dedi. ' Yaparız' dedim. Aliyev'e telefon etti. Aliyev,' Cevadov'u benim yanıma getirin' dedi. Amacımız asıl
güce sahip olan Cevadov'u Aliyev'in yanına götürüp barıştırıp Başbakan Hüseynov'dan koparmaktı.
Cevadov'u Aliyev'in yanına çekmek darbeyi önlemek anlamına geliyordu. Bu şekilde darbeyi önledik. Aliyev
çıktı televizyonlara halkı topladı, ortalık ayağa kalktı. Biz Hüseynov'un Moskova ile çok yakın ilişkisi
olduğunu, o geldiği zaman Türkiye aliyhine olacağını değerlendirdiğimiz için bu müdaheleyi yapmak
zorunda kaldık. Yahi bu müdahale ise müdahale. Aliyev'e yardımcı olduk ve onu bunu çok iyi biliyor. "
Aliyev, ertesi gün herkesi Azatlık meydanında yapılacak Azerbaycan'ın bağımsızlığını koruma
mitingine çağırdı. Müsavat partisi Başkanı İsa Kamber, bu olayları dış tezgah olarak değil, bazı güçler ile
Cevadov kardeşler arasındaki anlaşmazlık olarak nitelendiriyordu. Rusya'nın Bakü Büyükelçisi Walter Sonya
ise Aliyev'i Rusya'nın değil Türkiye'nin devirmeye çalıştığını iddia ediyordu. Ve tehdit ediyordu : Rusya'yı
dışlamak Azerbaycan ve Türkiye'ye pahalıya mal olur. Ertesi gün Azatlık meydanı 20 Ocak katliamı sonrası
biraraya gelen iki milyon Azeriden sonra ilk defa bu denli kalabalık bir topluluğu ağırlıyordu. Aliyev
mitingde yaptığı ateşli konuşmada hemen yanı başında duran başbakan Suret Hüseynov'u halka şikayet
ediyordu. Hüseynov, lal kesilmişti, ithamları dinliyor, halkın Aliyev için yaptığı yoğun tezahürata KGB
usüllerini bilmediği için bir anlam veremiyordu. ' Ben zaten iktidarım kendi kendimi devirmek için nasıl
67
darbe düzenlerim? " diye soruyor, ama kimse onu dinlemek istemiyordu. Aliyev herkesin huzurunda
Hüseynov'u başbakanlıktan azlettiğini açıkladığı zaman Hüseynov mitingi terketme akıllılığını gösterdi!
Mitingde konuşan Nimet Penahlı'nın Aliyev'in politikalarını savunması Halk Cephesi'nhe vurulan son
darbe oldu. Halk Cephesinin kurucularından ve 1988'de Azatlık Meydanında Ruslara karşı yapılan ilk
özgürlük mitinglerinin ateşli hatibi saf değiştirmişti. Kısa bir süre sonra Aliyev'in danışmanlığına getirilecek;
Aliyev'in kirli çamaşırlarını açıkca ortaya döktüğü için buradanda kovulacaktı. Danışman Penahlı, 12 Kasım
1995'te Azerbaycan'da yapılan ilk demokratik (!) parlamento seçiminden önce Aliyev'in seçilmesi istenen
adayları belirlediği listeyi basına verince ipler kopacaktı. İşin tuhaf tarafı seçim sonrası karşılaştırma
yapıldığında Penahlı'nın ortaya attığı liste yüzde 99 oranında hedefi vurmuştu.
Bu arada Hüseynov başbakanlıktan kovulduğuna inanamıyordu. Ertesi gün hiç bir şey olmamış gibi
başbakanlık makamına oturdu. Başbakan yardımcıları uygun bir lisanla artık burada çalışamayacaklarını izah
ettikleri an herşeyin bittiğini anladı. Vatan hainliği ile suçlanıyordu, tutuklanıp hapse konacaktı. Bir yıl önce
darbe yapmıştı, kral olmuştu; şimdi zindan onu bekliyordu. Hüseynov, iktidar olunca muktedirde olacağını
sanmıştı, ama fena halde yanılmıştı. Hüseynov yakalanacağını nihayet kavrayınca hemen helikopterle
Moskova'ya kaçtı. Aliyev, pekte akıllı olmadığını bildiği Hüseynov'un kaçmak için bu kadar hızlı hareket
edebileceğini hesap etmemişti.
Uzun süre Hüseynov'u elinde tutarak Bakü'ye karşı bir gün tekrar koz olarak kullanma hesabı yapan
Rusya bu fikrinden 1998'de Rus şirketi Lukoil'a Azeri petrol pastasından paylar verilmesi karşılığında
vazgeçecek Hüseynov'u iade edecekti. Ancak Moskova, bir gün mutlaka kullanırım düşünçesiyle sabık
cumhurbaşkanı Ayaz Muttalibov'u geri vermeye yanaşmıyordu. Ancak unuttuğu bir husus vardı. Aliyev,
Muttalibov'un Azeri ekonomisinde pay sahibi Vahitbankla işbirliği yaptığını istihbaratdan gelen bilgiler
sayesinde öğrenmiş ve Vahitbank'ın kapanmasına önayak olarak Muttalibov'un Azerbaycan'daki ayaklarını
kesmişti. Moskova kullanmak için başka bir kukla bulmalı idi. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Moskova
Muttalibov'da hâlâ bir cevher görüyordu!
Bu arada 11 Eylül 1994'de Elçibey'e karşı bir suikast girişimi ortaya çıkarıldı. Keleki köyünü kadar
gelen, ancak Elçibey'in korumaları tarafından etkisiz hale getirilen tim 17 kişiden oluşuyordu. Timin kim
tarafından görevlendirildiği ise hiç bir zaman açıklanmadı. Petrolcü kurtların 20. yüzyıl boyunca
sürdürdükleri işlerine gelmeyince muhataplarını suikastla ortadan kaldırma, darbe ile iktidardan düşürme, iç
savaş çıkartıp puslu havadan yararlanma oyunları Azerbaycan’ı derinden etkilemişti. Hazar’ın Kurtlar
Vadisi’nde kurtlar ulumaya devam ediyordu.
Bakü Askeri Ateşiliği görevinde iken CIA’nın operasyonlarına destek vererek Azerbaycan’da
Türkiye’nin imajını mahvedecek Türkiye Bakü Büyükelçiliğindeki Engin Alan, devreye piyon olarak
sokuldu. Alan hep CIA ile dirsek temasında çalıştı. PKK’ya destek veren JİTEM birimine yıllarca özel
eğitimli subay vermiş bir Özel Harpciydi. Faili meçhulleri çok iyi bilirdi. Azerbaycan’da görev yaptığı
1990’lı yılların başlarında eski Azerbaycan cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’e karşı organize ettiği başarısız
darbe ve suikast girişimlerinin mimarıydı. Bunlar aslında Gladyo ve CIA planlaması olan çakma girişimlerdi.
Başarısızlığa mahkum darbeleri bilen az sayıda üst düzey yöneticiden biriydi Alan Paşamız. Başbakanlık
örtülü ödeneğinden finanse ettiği darbe fiyaskolarını kimseye izah edemez. Türkiye’nin mükemmel imajını
bir hamlede yıktı. Türkleri sokağa çıkamaz hale getirdi. ABD’nin imajını parlattı, Türkiye’yi batırdı.
68
5.BÖLÜM
KURT ALİYEV'E TÜRKİYE DARBELERİ VE RUS SUİKASTI
Haydar Aliyev’in Azerbaycan’ın başına geçeceğini Türkiye’de ilk farkeden Fethullah Gülendi.
Zaman Gazetesi Müdürü İlhan İşbilen, Aliyev Nahçıvanda iken onun güvenini kazanmayı başarmıştı.
Aslında herşey bir rüya ile başlamıştı. Uzun süre tesirinden kurtulamadığınız bir rüya-ı sadıka'yı bir
dostunuz, yakınınızdan duymuş veya siz mutlaka görmüşsünüzdür; bazı rüyalar gerçekleşir. Tarihin canlı
şahitleri olan gazeteci ve yazar takımı, Aliyev’in potansiyelinden habersizken Gülen’in haberdar oluşu
gerçekleşen bir rüyaya dayanıyordu. Gülen, en değerli elemanlarını 17 Şubat 1992'de Nahçıvan'a göndererek
bu küçük toprağa özel önem vermişti. 1993'ün soğuk bir kış günü Nahçıvan'da gaz, elektirik ve yanacağın
olmadığı, temel gıda maddelerin bile bulunmadığı için paranızın da fayda etmediği, sıkıntılı, çileli bir
atmosferde görülen rüya tarihi şekillendirecekti. Zaman gazetesinin Nahçıvan muhabiri Muhammed Üsame
Gül, işte bu günlerde hergün teşviki mesai'de bulunduğu, sık sık biraraya geldiği dönemin Nahçıvan Meclis
Başkanı Haydar Aliyev'i rüyasında gördü.
Rüyasında Aliyev, Meclis binasında ablukada kalmış, kapılar ve pencereler demir sürgülerle
kilitlenmiş olduğu içinde bir türlü sesini soluğunu dışarıya duyuramıyordu. Bu arada Meclis kapısının
önünde beyaz renkli Tofaş Şahin marka Türkiye plakalı bir araba görüldü. Şoförü Üsame Gül'den başkası
değildi. Üsame Aliyev'in Meclis'in penceresinden dışarıya çıkmasını sağlarken arabasına da bindiriyordu.
Ancak Aliyev araba haraket ederken tam bineceği zaman yere düştü. Araba ikinci defa döndü, Aliyev'i aldı
ve ablukayı yardı. Dünyaya doğru açıldı, önlerinde dünya elipsi bir daire şeklinde dönüyordu. Arabanın
etrafında tur atan dünya'nın masmavi yuvarlak görüntüsü, Aliyev ve Üsame'yi çok etkilemişti. Rüya,
Fethullah Gülen'e te'vil ettirildi. Yorumu gayet ilginçti: Aliyev Azerbaycan'ın Cumhurbaşkanı olacak,
Türkiye ve Zaman gazetesi ve camiası ablukayı yarmasında ona yardımcı olacaktı. Aliyev Ankara'nında tam
desteğini alacaktı. Aliyev'in ilk girişimi başarısız olacak, ama ikincisinde Azerbaycan'ın başına geçerek,
ülkesini petrol kurtlarının dansettiği arenada yalnız bırakmayacaktı. Rüya ve yorumu Aliyev'e anlatıldığında
gülümsedi '' İnşaallah '' dedi Zaman’ın Nahçıvan temsilcisi Muharrem Menekşe’ye. Rüyayı yorumlayan
Gülen hocayı Aliyev çok merak etmişti. Onunla mutlaka görüşmek feyzinden yararlanmak istiyordu.
Haydar Aliyev 10 Mayıs 1923 tarihinde Nahçıvan'da Ordubat'da, bazı iddialara göre Ermenistan'ın
Sisiyan köyünde dünyaya geldi. Demiryolu işletmesinde çalışan Alirza (Alirıza) ile İzzet Hanım'ın 4. çocuğu
olan Aliyev'in 4 erkek, 3 kızkardeşi vardı. Azerbaycan Sanayi Enstitüsü'nde sürdürdüğü mimarlık öğrenimini
1941'de, İkinci Dünya Savaşı nedeniyle yarım bırakan Aliyev, ordudaki görevi sırasında tümgeneralliğe
kadar yükseldi, yüksek öğrenimini ise daha sonra Azerbaycan Devlet Üniversitesi'nin Tarih bölümünü
bitirerek, tamamladı.1944 yılında Nahçıvan KGB'sinin başına geçti. Azerbaycan Devlet Güvenlik Komitesi
(KGB) Başkan Yardımcılığına 1964'de getirilen Haydar Aliyev, 1967'de de bu kurumun başkanlığına
yükseldi. Aliyev'in generallik rütbesini alması ve Azerbaycan KGB'sinde en üst düzeyde göreve getirilmesi,
Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti'nde ilk kez bir Azeri Türkünün bu görevlere yükselmesi açısından önem
taşıyordu. 1967-69 arasında Azerbaycan KGB başkanı görevini general rütbesiyle yürüttü. Askerlik hayatına
Temmuz 1969'da nokta koyan Aliyev, hemen ardından Azerbaycan Komünist Partisi Merkezi Komitesi
Birinci Sekreterliğine seçildi. 1969 yılında Sovyet usulü siyasi hayata başlayan Aliyev, Azerbaycan
Komünist Partisi Birinci Sekreteri seçildi ve bu görevde 1982 yılına kadar Azerbaycan'ı yönetti. SSCB
yöneticisi KGB'den meslektaşı Yuri Andropov ile arası çok iyi olan Aliyev 1982 yılından 1987'ye kadar
69
SSCB Politbüro üyesi ve Başbakan yardımcısı görevlerinde bulundu. Aliyev, Sovyetler Birliği tarihinde
Politbüro'ya yükselen ilk Müslüman unvanını kazandı.
1988 yılında Mihail Gorbaçov'un ‘‘Perestroyka‘‘ politikasına ayak uyduramayan Aliyev tüm üst
düzey görevlerini yitirdi. Üç yıl siyasi sahneden silinen Aliyev 1991 tarihinde ikinci Aliyev dönemini
başlattı. 15 Haziran 1993'te Azerbaycan Meclis Başkanı görevine gelen Aliyev 3 Ekim 1993 seçimleriyle
Azerbaycan Devlet Başkanı oldu. Aliyev 11 Ekim 1998’de ikinci dönem Devlet Başkanı seçilmişti.
Ermeniler işgale başlamadan önce Aliyev'i Mart 1992'de Bakü'ye getirme girişimi dönemin Cumhurbaşkanı
Ayaz Muttalibov ve işbirlikçilerinin oyunları ve siyasi rakiplerinin '' Aliyev yaş haddini aştı.65 yaşında, artık
bunadı '' bahanesiyle savuşturulmuştu. Aliyev'i istemeyen Muttalibov, 8 Mayıs 1992'de Şuşa'nın işgalinden
sonra çıkan halk isyanı üzerine 15 Mayıs'da kuşatılan Cumhurbaşkanlığı sarayından Ruslar tarafından
helikopterle Rusya'ya kaçırıldı. Aliyev, bunun üzerine Bakü'ye gelmek istemişti ancak Cumhurbaşkanı
yetkilerini kullanan Meclis Başkanı Yakup Memmedov, ölüm tehditi alınca buna izin vermedi. Daha doğrusu
dönemin deli fişeki İskender Hamidov, açıkca Aliyev'in gelmesine oy verecek milletvekillerinin uzun
yaşamayacağını belirterek Aliyev aleyhinde mitingler düzenletti. Elçibey'i zoraki cumhurbaşkanı seçtiren
Hamidov, tam bir kovboydu. 7 Haziran 1992 seçiminin sürpriz ismi, halka ucuz ekmek, iş vaad eden
cumhurbaşkanı adayı Nizami Süleymanovdu; Elçibey, salt çoğunluk barajını zor aşmıştı.
Bu rüyanın görülmesinden üç ay sonra ise Albay Suret Hüseynov'un Gence isyanın ardından işin
altından kalkamayan dönemin Cumhurbaşkanı Ebulfeyz Elçibey Aliyev'i bizzat 15 haziran 1993'de Bakü'ye
çağrarak, zoraki Meclis başkanı seçtirmişti. Aliyev, 3 Ekim 1993'de ise halkın yüzde 92'sinin oyunu alarak
cumhurbaşkanı seçilmişti. Aliyev, Zaman'ı hiç unutmadı. Nahçıvan'da köşeye sıkıştırıldığı, evinin bile
olmadığı dönemde, kara günlerinde kendisini hatırlayanlara vefalıydı. Nahçıvanda iken türlü türlü baskılara
rağmen kendisiyle röportaj yapan Litaraturnaya Gazeta'nın muhabiri Elmira Akındov'la, Azatlık radyosunun
muhabiri Elmira Ahmetkızı'na da vefalıydı. O günlerde kendisini yalnız bırakmayan herkese vefalıydı.
Kendisine karşı daha sonra kötülük yapsalarda, o kara günlerde kendisini hatırlayanları hep affedecekti.
Azerbaycan hakikatlarını dünyaya haykırmak için sık sık dış geziye çıkan Aliyev, ' eski dostlarını ' Zaman
ve Samanyolu'nun elemanlarını, iki Elmira 'yı da hep özel uçağında hep yanına aldı. Bu ayrıcalığı başka
kimseye tanımadı.
Aliyev, henüz Nahçıvan'da iken tanıdığı Türk kolejlerine ve onların manevi rehberi, Azeri tabiriyle ''
Aksakalı '' Fethullah Gülen Hocaefendi'ye karşıda vefalıydı. 5-8 Mayıs 1997'de Türkiye'ye gerçekleştirdiği
ziyareti sırasında, Fatih üniversitesi'ne üniversitenin '' fahri doktora '' verdiği törende Fethullah Hocaefendi
ile yapacağı özel görüşmede buluşma heyecanı ile gelen Aliyev, Hocaefendi'nin kalp ,şeker ve yüksek
tansiyon rahatsızlığı nedeniyle asıl maksadına ulaşamadı. Aslında bir gün önce, Yükseliş kolejini satın alma
girişimi nedeniyle Sabah gazetesinin Gülen’i eğitim imperatoru olarak tanımlamas ve 25 milyar dolara
hükmettiğini ileri sürmesi Gülen’in bguluşmayı iptal etmesine neden olmuştu. Ama o yine de vefalıydı.
Bakü'ye dönerken, uçağına çıkma arafesinde dönemin Devlet bakanı Namık Kemal Zeybek ve İstanbul valisi
Rıdvan Yenişen'in kulağına ' Fethullah Gülen Hocaefendi'ye selam söyleyin ' diye fısıldadı. Son sözü bu
olmuştu. Aliyev, 26 Aralık 1997'de kabul ettiği Samanyolu, Zaman ve Azerbaycan'da 9 kolej ve bir
üniversite açan Çağ Öğretim İşletmelerinin temsilcilerini görür-görmez '' eski dostlarım '' hitabıyla
selamlıyor, sımsıcak duygularla ellerini sıkıyordu. Fethullah Hoca'nın mektubu okunduğunda ise vefalı bir
dost gibi, '' Bu samimi duygular basında da yayımlanmalı '' diye sekreterine talimatı oracıkta veriyordu.
Gülen hocadan gelen mektup Azeri medyasının o gün manşetlerine taşınıyordu. Sekreterin Hocaefendi'ye '
hangi makamın, işin sahibi yazalım ' sorusuna Aliyev'in verdiği cevap muhteşemdi : '' O , zaten meşhur,
tanınmış bir insan.''
Hocaefendi mektubunda, " Kardeş Azerbaycan'ın çok değerli cumhurbaşkanı, çok muhterem Haydar
Aliyev. Herkese belli ki, zat-ı devletleriniz üstün bir devlet hadimi olarak; bilgi, tecrübe ve kabiliyetlerinizle
kardeş Azerbaycan'ın bugünü ve geleceği namına bir ümit çırağı olmakla, aynı zamanda yaşadığımız
bölgenin de geleceği için de ço önemli bir mana ifade ediyorsunuz. Bu bakımdan Türkiye'den gelip
Azerbaycan'da öz kardeşlik görevlerini yerine getiren, hizmet eden içtimai kurumların temsilcilerine
gösterdiğiniz dikkat ve yardımlarda hakikaten şükrana layıktır. " diyordu. Hocaefendi, Aliyev'in Türkiye
70
ziyaretinde daha önceden planlanmasına rağmen biraraya gelemeyişlerinin nedeni şöyle izah etti: " Çok
muhterem cumhurbaşkanı ! Türkiye'ye ziyaretiniz sırasında siz Fatih üniversitesine teşrif ederken şeker, kalp
ve yüksek tansiyon gibi ciddi hastalıklar yüzünden hekimlerin tavsiyesi ile haraket etmeye mecbur olduğum
için zat-ı alillerinizle görüşebilmemiştim. Bununla beraber cismen ne kadar uzak mesafede olsamda kalben
özümü her zaman sizin yanınızda hissediyorum. Kardeş Azerbaycan için mümkün ve zaruri olan herşeyi
tamamiyle yerine getirdiğimizi söylüyemiyorum. Lakin içinde hala bundan sonrada uzun yılar kardeş
Azerbaycan'a hizmet göstermeniz arzusu ile rica ederik ki, zat-ı alillerinize derin hürmetlerimi, cansağlığı ve
saadet dileklerimi benden kabul ederseniz."
Aliyev Türkiye ziyareti sırasında Türk kolojelerine açık destek vermiş, Fatih üniversitesindeki
doktora töreninde Fethulluh Gülen'e ismi ile hitap ederek teşekkür etmişti. Aliyev’e teşekkür etmesi için
konuşması sıarsında bir kağıtla mesaj ileten İlhan İşbilendi. Türk medyasının Gülen acaba takiyye mi yapıyor
sorusuna cevap aradığı günlerde Aliyev'den gelen yanıt tokat gibi yüzlerine inmişti. Aliyev eski bir KGB
generalı olması hasebiyle Zaman ve Türk kolejleri ilk defa açıldığında araştırmasını yaptırmış, güven
duygusu pekişmişti. İktidarı döneminde yaşanacak 3 darbe girişimi sırasında n eredeyse Türkiye hükümetinin
tamamı darbenin içinde olduğu ortaya çıkmasına rağmen, darbeye tek karışmayan grub Gülencilerdi. Daha
sonra Gülen hocadan gelen ona yakın mektubu Aliyev bir devlet başkanından gelir gibi kabul etmiş ve ona
hususi bir yer vermişti. Elçibey döneminde Cumhurbaşkanı Turgut Özal'dan daha sonra cumhurbaşkanı
Süleyman Demirel'den Aliyev'e Fethullah Gülen'in Azerbaycan'daki hizmetlerini ve görev yapanlarını
tavsiye eden mektuplar, Gülen'in temsilcileri tarafından getirilmişti. Türkiye'nin en üst düzey yetkilileri
Gülen'i övüyordu. Ancak Aliyev, bunla yetinmemiş Gülen cemaatının faaliyetlerine ilişkin devletin istihbarat
birimleri tarafından rapor hazırlatmıştı. Hepsinden temiz raporu alan Aliyev, Gülen'i büyük bir ' Aksakal '
olarak kabul ediyordu. İktidarı dönemde Gülen'den gelen 10'a yakın mektubu, Ahmet Yesevi'den
Mevlana'dan gelen ulvi mesaj gibi dinledi.
Hasan Tok adında bir Türk vatandaşı 1993'te kendisine suikast düzenlerken, 17 Mart 1995 darbesinde
Türk vatandaşlarının eli darbe girişiminde olduğu bilinmesine rağmen Aliyev, '' Türkü Türk'den '' seçmesini
biliyordu. Bu nedenle Aliyev, en yakın aile fertleriyle beraberken duyduğu rahatlık içinde, bu ' emin '
insanları kabul ederken , hiç adet edinmediği bir biçimde korumalarını dışarı çıkarıyor öz ailesiyle, bu
güvenilir insanları denk tutuyordu. Öyleki aile fotoğraflarını Zaman muhabiri çekiyor, özel hayatına ilişkin
en mahrem görüntüleri Samanyolu kameranı alıyordu. Ülkesinin ve insanların zarar değil fayda göreceği bu
insanların getireceği hayırsever işlere ve yeni sunulan projelerin tamamına da Aliyev bu nedenle hiç
düşünmeden ' Evet ' demişti. Aliyev bu tavırlarıyla, ' bu değirmenin suyu nereden geliyor, acaba takiyye mi
yapıyorlar, rejimi yıkarlar mı? ' sorularını irdeleyen Türk kamuoyunun her kesimine de gönderme yapmıştı.
Ömrünü sadece milletinin değil, insanlığın selametine adıyan Anadolu'nun bağrından çıkmış Hocaların
Hocası ve Alperenlerine, menbası tertemiz hayırseverlerin kazançlarından maliyeleşen bu ' Kutsi harakete '
Aliyev, vefasını göstermişti. O, bazılara göre azılı, iflah olmaz bir Komünist idi. Kimilerine göre halkını ezen
bir diktatördü; ülkede bir hanedanlık sistemi ve rüşvet çarkı kurmuştu. Aliyev tüm bu sıfatlandırmalara karşın
Gülen Camiasının siyasetden uzak faydalı girişimlerini alkışlıyordu. Bu kutsi topluluk Azeri petrolünün
peşinde değildi. Azerbaycan'ın gerçek madeni olan gençlerine yatırım yapıyordu.
Aliyev, darbe olaylarına doğrudan karışan MİT yüzünden iki ülke arasındaki ilişkilerinin bozulma
noktasına geldiği anda bunu Demirel ile olan diyaloğunun bunu engellediği savunuluyordu. Oysa gerçek
neden Aliyev’in Gülenle tanıdığı Türk insanına saygısıydı. Bu arada Türk okullarına, Türk iş adamlarına,
ögrencilerine sınırlamalar getiren Özbek lider İslam Kerimov, Türkiye'deki öğrencilerini bile kendisine
yönelik muhalefet hazırlandığı gerekçesiyle çekmişti. Erk Partisi lideri Muhammed Salih'e Ankara'nın
verdiği zımmı destek bir bahaneden ibaretti. Kerimov'un, ülkesinde en ufak farklı bir harakete bile
tahammülü yoktu. Onun rejimi Özbek komünizmi idi. Demirel ve Gülen Aliyev'den Özbekistan'la ilişkilerin
düzeltilmesi için arabuluculuk yapmasını istemişti. Aliyev, sorunlara ilişkin devreye girilmesi kendisine
önerildiğinde iyi tanıdığı Kerimov için " Ne yapalım aksi, huysuz bir adam." diyordu. Özel bir sohbetde
Aliyev, Gülen’in gönderdiği güvendiği Türk iş adamlarına, " Orayıda Azerbaycan'daki darbe olayı gibi MİT
karıştırdı. ( Eski MİT'çi Enver Altaylı'nın girişimi ) Ben fazla kafaya takmadım, iki halkı düşündüm, ama
71
Kerimov benim gibi değil " tesbitlerinde bulunuyordu.
BAŞARISIZLIĞA MAHKUM TÜRK DARBESİ!
17 Mart 1995'de OMON timi başkanı Rovşen Cevadov'un Cumhurbaşkanı Aliyev'e karşı düzenlediği
darbe girişimine Türkiye'nin, MİT'in adı karıştı. 3 Kasım 1996'da Türkiye'yi sarsan Susurluk kamyonu, daha
önce Azerbaycan'da çok çamlar devirmişti. Darbe girişimini Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in
İslamabad gezisi sırasında Aliyev'e Kopenhag'da iken telefonla arayarak bildirmesi skandalın boyutlarını
birazcık hafifletse de Türkiye'nin Azerbaycan'ın iç işlerine karıştığı gerçeği ortaya çıktı. Aliyev, Danimarka
gezisini yarıda keserek hemen Bakü'ye döndü. Durum çok vahimdi ülke yeni bir iç savaşa sürükleniyordu.
Aliyev'in kimseye güveni kalmamıştı. Nahçıvan'dan kendisine bağlı özel birlikleri uçakla hemen getirtti.
Ülkenin polisi isyancı Cevadov'un tarafında gözüküyordu, ordudada güvenilir olmayan güçler her an ters
dönebilirdi. Aliyev, kanlı bastırılan darbe girişimi sırasında darbeci Rovşen Cevadovla aralarında irtibatı
sağlayan T.C. Bakü Büyükelçisi Altan Karamanoğlu'nun görevden alınması isteğini Cumhurbaşkanı
Demirel'e ileterek buna muvaffak oldu. Azeri kamuoyunda Türkiye'nin adı artık darbeci ülke olarak geçmeye
başladı. Darbe girişimi tamamen yabancı istihbaratlar savaşı şeklinde cereyan ediyordu. Temel sebebi
petroldü. Türkiye bu duruma nasıl düşmüştü? Bir Türk diplomatının kardeş bir ülkede darbecilere destekle
suçlanması ağır bir ithamdı. Aliyev, darbeden bir yıl önce Türk Büyükelçiliğini izlemeye almıştı. Büyükelçi
Karamanoğlu, güven mektubunu ilk sunan büyükelçi olması nedeniyle aynı zamanda Bakü'deki
büyükelçilerin duayeniydi. Olağanüstü durumlarda tüm büyükelçilerin adına konuşma yetkisine sahipti.
Yönetim kadrolarında büyük bir prestij yakalamıştı, halk tarafından da çok seviliyordu. Özellikle Elçibey'in
devrilmesinin ardından Ankara'nın ve Bakü'deki temsilcisinin yaptığı her haraket Aliyev'in verdiği talimat
doğrultusunda Azeri istihbarat birimlerini tarafından adım adım takip ediliyordu. Darbecilerin arkasındaki
gerçek isimler MİT’de yıllardır onları besleyen Kaşif Kozinoğlu ve Levent Bektaş idi. Tam bir karakutu olan
Kaşifoğlu, eski mafya babası Alaaddin Çakıcı ile derin devlet arasında irtibatı sağlayan ve Susurluk
davasının bertaraf edilmesi için hakimlere şantaj yapan isimdi. Türkbank skandalında da kilit isimdi. O
dönemde yakayı sıyırmayı başardı. Hepsinin güvendiği dağdı.
Darbeden bir yıl önce 1994 yılı ortalarında Bakü'den kaçan iki Azeri rejim muhalifi, Ankara'da
hükümet yetkilileriyle temasa geçip Azerbaycan'da Aliyev'e karşı darbe yapmak istediklerini bildiriyorlardı.
Başbakanlık Danışmanları Yasin Aslan, asker kökenli Kamil Yüceoral ve Acar Okan yardımıyla Ankara'da
bir kamu kuruluşu misafirhanesine yerleştirilen Fehmin ve Ali isimli Azeriler, Rusların kontrolündeki Ayaz
Muttalibov'u da aralarına alıp darbe yapacaklarını, Nahçıvan'da sürgünde bulunan Elçibey'i ülkenin başına
getireceklerini söylüyorlardı. Fehmin adındaki Azeri Albay, Elçibey döneminde İçişleri Bakanlığı
kuvvetlerinin komutanı olduğunu ifade ediyordu. Ali isimli Azeri ise sürekli Avrupa ve ABD'ye giderek
buralarda hükümet ve gizli servis yetkilileriyle görüştüğünü ileri sürüyordu. Türkiye'den para ve silah
yardımı isteniyordu. Ali'de Fehmin gibi sürekli Türkiye'de( Alanya'da Türk Federasyonu eski Başkanı Fahri
Yiğit'in himayesinde) yaşıyordu. Azeri darbeciler hazırladıkları bir raporu Başbakan Tansu Çiller'e de
verdiklerini iddia ediyorlardı. 30-40 sayfayık raporda darbe planı ayrıntılarıyla yer alıyordu. Çiller
ayrıldıktan sonra bu rapordan başka yetkililerinde haberi olacaktı.
DYP milletvekili Ayvaz Gökdemir ile ilişki içinde olan darbeciler, Çilller'inde bulunduğu bir
yemekte darbe planlarını konuşmuşlardı. Hükümet ve çevresinin bu ilişkisi devlet yetikilerinden
saklanıyordu. Çiller, Aliyev'in telefonuna çıkmıyordu. Durumu Aliyev Demirel'e bildirince Demirel Çiller'i
uyarmıştı. " Demirel'in sırlarına vakıf olan gazeteci Hulusi Turgut böyle yazıyordu.: Aynı tarihe ilişkin MİT
raporları, Çiller'e bağlı olarak çalışan " Susurluk ekibinin" darbe girişimine üç ay kala Cevadov'un özel
birliklerini eğitmek üzere Azerbaycan'a gittiğini kanıtladı. Raporda yer almayan bu satırların yazarının tesbit
ettiği bir gerçek ise Uğur Mumcu'yu öldürmekten yargılanan MİT'in kullandığı tetikçilerden Abdullah Argun
Çetin'inde bu eğitim ekibinden olduğuydu. Çetin, bu gerçeği Zaman'ın Ankara bürosunda yaptığımız, ancak
yayınlanmayan röportajında söylemişti. Çetin, Yeşil gibi derin devletin bir tetikçisiydi, ancak asker kökenli
olmaması itibarıyla daha çok Çatlı'ya benziyordu. Argun Çetin, Gence ve Kazak kamplarında OMON timi
72
elemanlarını eğitmişti. Uyuşturucu trafiğinin bölge sorumlusu olan Cevadovlarla Çatlı ekibinin birlikteliği
Karabağ savaşı nedeniyle başlamış, uyuşturucu ticaretiyle sürmüştü. Azerbaycan'a giden Türk eğitmen kadro
içinde o tarihte Emniyet Genel Müdürlüğü'nde danışman olarak çalışan Korkut Eken, adı Ömer Lütfi Topal
cinayetine karışan ve İstanbul DGM'deki davada sanık olarak yargılanan Ayhan Çarkın'da vardı. Ekibin başı
Abdullah Çatlı'ydı. Susurluk ekibinin darbe hareketinden tam üç ay önce 12 Aralık 1994 tarihinde
Türkiye'den Bakü'ye giriş yaptığını Azeri istihbaratı daha sonraki araştırmalarında belirlemişti. Yeşil
pasaportlu olan bu ekip vizesiz ülkeye girmişti. Eğitim çalışmalarında kullanılmak üzere yüklü miktarda silah
ve cephaneninde sokulduğu biliniyordu. Silahlar, başbakanlık örtülü ödeneğinden sağlanan para ile alınmıştı.
Hizbullah operasyonu sırasında ortaya çıkan kayıp silahlan muammasını bir ucu Azerbaycan'a
dayanıyordu. Batman'da ortaya çıkan kayıp silahlar devlet tarafından alınmıştı. Tansu Çiller'in maliyetini
örtülü ödenekten karşıladığı ileri sürülen bu silahlar darbe sırasında kullanılacaktı. Çiller'in ' açıklarsam bazı
ülkelerle ilişkilerimiz bozulur ' dediği örtülü ödenek harcaması buydu. Ekip bir süre Azerbaycan'da kaldı ve
60 kişilik özel bir birliği eğitti. Eğitmenler grubunun darbe girişiminden önce döndüğü, darbe sırasında
Azerbaycan'da olmadıkları Azeri istihbarat raporlarında belirlendi. Bu grubun Azerbaycan'a gidişinden bir
süre sonra o tarihte Özel Haraket Daire Başkanı olan İbrahim Şahin'inde Cevadov'un özel davetlisi olarak
Bakü'de temaslarda bulunduğu belirleyen Azeri güvenlik birimleri, bu görüşmelerin dökümanlarını birer
birer ifşa edecekti.
Darbe öncesi Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı makam odası, 9 Mart günü ilginç bir tasallut girişimine
sahne oluyordu. Türk Büyükelçi Altan Karamanoğlu, Azerbaycan'ın bir sosyal bir patlama noktasına
geldiğine inanıyordu. Karamanoğlu'nun yanında müsteşarı Vural Güven, MİT temsilcisi Ertuğrul Güven ve
Türk askeri ateşesi Tuğgeneral Engin Alan'da vardı. ( Başarısızlığı uğrayan darbe olayından sonra
Türkiye'ye tayin edildi. Rütbesi koreneralleğe yükseldi. Özel Haraketler Komutanlığına getirildi. 15 Şubat
1999'da PKK elebaşı Abdullah Öcalan'ı Kenya'dan Türkiye'e getiren özel tim operasyonunu bizzat yönetti )
Karamanoğlu'nun ülkedeki hakimiyeti Aliyev'in hiç hoşuna gitmiyordu. Aliyev ile Karamanoğlu arasında şu
diyalog geçti :
--- Size darbe hazırlanıyor, bunu önlemek için Rovşen Cevadov'un sırtını okşayın ,konuşun, sohbet edin, hoş
tutun, bazı rahatsızlıkkları var. İtimat etsin size.
--- Biz ona saygı gösterdik, biraz fazla da taviz verdik. Neden rahatsız? Benim yanıma gelsin.
--- Tamam, onu kabul edin.
--- Tamam, kabul edeyim.
--- Benden ne istiyor?
--- Onu anlamanızı ve İçişleri bakanı yapmanızı istiyor?
--- İçişleri Bakan yardımcılığı az şey midir? Bu ona niye yetmiyor, neyin iddiasındadır?
--- Onu dinlemenizi arzu ediyor?
--- Ben devlet başkanıyım, ülkemde kimin bakan olacağına ben karar veririm.
--- Halktan biraz koptunuz.; halk ekonomik sorunlar yaşıyor, bu nedenle karşı tarafa geçebilir.
Bu atmosferde devam eden görüşme sona ermişti. Aliyev çok kızmıştı. Ülkesinin iç işlerine bir Türk
diplomatın bu denli karışmasını içine sindirememişti. Ama halen ülkenin iplerini tamamen eline
geçirememişti. Bu nedenle ' köprüyü geçene kadar ayıya dayı 'diyeceksin politikasını izliyordu. Türkiye
kardeş ülkeydi, ama bakanlarını belirleyemezdi. Karamanoğlu, Cevadov'un bu makamı Hüseynov olayında
gösterdiği sadakat nedeniyle hak ettiğini savunuyordu. Bu defa durum dahada vahimdi. Ancak Cevadov tayin
edilen vakitte kabule gelmeyince Karamanoğlu yeniden telefonla Aliyev'i arayarak tasullutda bulunuyordu.
Cevadov tam bir bunalım geçiriyordu. Karamanoğlu onu ikna ediyordu; ancak kardeşi Mahir Cevadov onu
fikrinden caydırıyordu. Aliyev, 9 Mart saat 16: 00'u kabul için vakit tayin etmişti. Çünkü ertesi gün
Kopenhag'a gidiyordu. Ancak yine Cevadov gelmemişti. Aliyev çok kızmıştı. Ülkenin İçişleri bakan
yardımcısı devlet başkanını takmıyordu.
Altan Karamanoğlu, Ankara'ya özel kripto ile darbe hazırlığını, içinde yer alanları isimleri ile
bildiriyordu. Dışişleri Müsteşarı Özdem Sanberk'de durumu cumhurbaşkanı Demirel'e iletiyordu. Dışişleri
73
Bakanı Murat Karayalçın, darbe olayında Ferman Demirkol'un karışıp karışmayacağını Karamanoğlu'na
telefonla arayarak sordu. O sırada ABD gezisindeydi. Karamanoğlu açıkça, ' Demirkol geldi. Aliyev'i
düşürüyorlar, ihtilal yapıyorlar. Biz Türkiye olarak ne taraftayız. Darbe ile ilişkimiz var mı? diye sordu. İş
pişkinliğe vurulmuştu. Aliyev'in karşısında darbe hazırlayan Demirkol, elbette ne tarafda durduğunu iyi
biliyordu.
Karayalçın, Türkiye'nin darbeye karşı olduğunu Aliyev'in desteklenmesi talimatını verdi. ABD'den
dönerken Karayalçın 1 Mart 1995'de Brüksel'deki Türk büyükelçiliğinden dört maddelik bir telgraf mesajı
geçti. Elçibey'in korunması ile ilgili gerekli önlemler alınacak, darbenin önlenmesi için gerekli işlemler
yapılacak, darbecileri Türkiye'nin meşru hükümetin yanında olduğu bildirilecekti. Aliyev'e durum derhal
iletilerek Türk hükümetinin yanında olduğu anlatılacaktı. Demirel, bu tarihten 12 gün sonra Aliyev'i
Kopenhag gezisinde yakalayarak durumu anlatmış, Pakistan'da yapılacak ECO zirvesine katılmadan ülkesine
dönmesini rica etmişti. Demirel neden bu kadar beklemişti? Rus istihbaratı durumu öğrenmiş, durumu
Aliyev'e bildirmişti. Demirel'e sadece Aliyev’in bildiği darbe girişimini bildirerek Türkiye'nin onurunu
kurtarmak kalmıştı.
Mart'ın 13'ünde gece yarısı benzin, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapan OMON timinin Kazak
şubesi ordu birlikklerine hücum ederek 5 adet zırhlı aracı ele geçiriyor ve komşu Agstava kentinin yerli
yöneticilerini devirmekle darbe girişimini resmen başlatıyordu. 13 mahkum serbest bırakılmış, 600
kalaşnikof isyancı grubun eline geçmişti; devlet otoritesi yerlebir olmuştu. Bu timin başında sorumluluk
sahibi olarak İçişleri Bakan Yardımcısı Rovşen Cevadov bulunuyordu. 1992'den itibaren ülkede asayiş ve
bilumum kanundışı işler onlardan sorulur olmuştu.
Ancak yasadışı güçlere hükmeden ve kaçakçılık yaptıran asıl kişi kardeşi Mahir Cevadovdu.
Bakü'nün Hatai ilçesinin eski savcısı olan Mahir Cevadov, bir nevi Azeri mafyasınnın lideri konumundaydı.
Halkın sempatisini kazanmış Karabağ kahramanı Roşven Cevadov'un yiğitliğini kullanıyor; kirli işlerine
onuda alet ediyordu. Ekim 1994'te yapılan soruşturma sonucu foyası ortaya çıkmış görevinden azledilmişti.
Ama kirli işleri bırakmamıştı. Üstelik kendisini 25 kişilik OMON timi sürekli koruyordu. Azerbaycan İçişleri
Bakanı Ramil Usubov'un bile 2 koruması varken Mahir Cevadov devlet başkanları gibi korunuyordu. İşin
garip tarafı Türk Büyükelçi Altan Karamanoğlu, sokaktaki çocuğun bile bildiği bu durumdan sanki
habersizdi.Veya bir takım güçler tarafından yanlış yönlendiriliyordu. Daha sonra yapılacak araştırmalar Türk
derin devletinin sakinlerini, Susurluk hortlaklarını adres olarak gösterecekti. Ancak sır devlet sırrıydı. Üstü
örtülecek, sorumsuz sorumlular cezalandırılmayacak aksine mükafatlandırılacaktı!
Kazak'tan başlayan isyanı durdurmak için Rovşen Cevadov'un görevlendirilmesi sanırım darbe
sürecinin en ilginç kararıydı. Azerbaycan İçişleri Bakan yardımcısı Zahid Dünyamaliyev ve Savunma
Bakanlığı'ndan İsa Sadıkovda görevlendirilenler arasındaydı. Ülkenin lideri yurt dışındaydı. İslamabad'da
bulunan Cummhurbaşkanı Süleyman Demirel'in Kopenhag'da bulunan Aliyev'i 13 martda telefonnla
arayarak komployu haber vermesi herşeyi birden bire değiştiriyordu. Aliyev ziyaretini yarıda keserek hemen
Bakü'ye dönmüştü. Aliyev'in bilmediğini Demirel nereden biliyordu? Yoksa Aliyev biliyordu da, oyun mu
oynuyordu?
Ortada çok komik ve acınaklı bir durum vardı. Eski KGB patronu kendisine yönelik darbeyi komşu
ülkenin devlet başkanından mı öğrenmeliydi? Bu arada isyancı grup, 14 Mart'ta işi büyüterek Gence ve
Tovuz'daki askeri birliklerede baskın düzenlemişti. Ülkenin darbeler tarihinde Gence'nin özel bir yeri vardı.
Tüm isyan ve ayaklanmaların start aldığı mekan Genceydi. 1918'de Mehmet Emin Resulzade, Bakü
yönetimine Gence'de başkaldırmış doğunun ilk demokratik halk cumhuriyettini burada ilan etmişti. 5 Haziran
1993'de Elçibey'e karşı ayaklanan Suret Hüseynov'un menzilide Gence'ydi. Ancak isyancıların baskını geri
tepmişti bu defa. Baskıncılar ateşe ateşle karşılık verilince silahlarını gerilerinde bırakarak kaçmak zorunda
kalmıştı.
Gencede incelemede bulunan Cevadov daha sonra Agstava ve Kazak OMON karargahınna giderek
isyanın gerekçelerini dinlemiş, oldukça öfkelenmişti. Aliyev, güçlerini sarsmak, gelir damarlarını kesmek
istiyordu. Bu hırsla Kazak'tan Bakü'ye dönen Rovşen Cevadov, ne yapacağını şaşırmıştı. Meclis yakınlarında
Baş Koruma İdaresi'nin başkanı Fahreddin Guliyev ve iki arkadaşının OMON elemanları tarafından
74
yaralanması bardağı taşıran son damla olmuştu. İçişleri Bakanı Ramil Usubov verdiği bir emirle OMON'ın
kanuna aykırı davrandığı gerekcesiyle lagvedildiğini, Rovşen Cevadov'un ise görevden alındığını
açıklıyordu.Daha Mart'ın başında Nizami ilçesi polis karakolunu ele geçiren OMON birlikleri, iki polis
memurunu da yaralamıştı. Bu arada Mahir Cevadov'un yakalanması için emir çıkartılmış, evi sarılmıştı. Evi
koruyan 40 OMON elemanı polisle çatışmaya giriyor 8 kişi yaralanıyordu. Mahir Cevadov kendini
koruyanlarla geri çekilirken kardeşi Rovşen Cevadov artı resmen darbe yaptıklarını cümle aleme
duyuruyordu. Cevadov, kardeşinin oyununa gelmiş gerçek bşr Karabağ kahramanıydı. En büyük hatası
Türkiye'ye fazla güvenmesiydi.
Aliyev’in hemen ülkesine dönmesi Aliyev'i havalimanında uçak yere inerken öldürmek isteyen
darbecilerin planını bozmuştu. Daha doğrusu halkı darbede Aliyev’in öldürüleceğine inandırmak için bu
hikaye sonradan uydurulmuştu. Aliyev hemen televizyonun karşına çıktı. 15 Mart'da televizyondan halka
seslenen Aliyev, Cevadovlara içeriden ve dışarıdan destek verenleri Azerbaycan'ı dağıtmaktan, kan
döktürmekten vazgeçmeye çağırıyordu. Aliyev'i ilk arayan Türk Büyükelçi Karamanoğlu idi. Cevadov ile
Aliyev arasında arabulucuk yapmak istiyordu. Hüseynov darbesinde ( !) Cevadov ile Aliyev'in arasını bulan
yine Karamanoğlu olmuştu. Aliyev, Cevadov üzerinde Karamanoğlu'nun büyük etkisi olduğunu biliyordu.
Zaten Türk Dışişleri bu önemli görevi yine Karamanoğlu'na vermişti.
Aliyev, Cevadov'un ne istediğini öğrenmek için huzuruna kabul etti. Önceleri Aliyev'in istifasını
isteyen Cevadov sonra tavrını değiştirmiş Aliyev'den gücünün tanınmasını, yani makam istiyordu. Aliyev, bu
istenileni yaparsa otoriteyi kaybedeceğini belirterek, taviz vermeye yanaşmıyor, bir yandan da
Cumhurbaşkanı Demirel'le telefon mesaisini sürdürüyordu. Aliyev, Cevadov'un defterinin dürülmesi vaktinin
geldiğini de anlamıştı. Ankara Türk milliyetçiliği ile tanınan Cevadov'u Elçibey'i geri getirmek için mi
istiyordu? Bu şüphe Aliyev'in beynini kemiriyordu. Oysa Ankara, tam tersine ülkeye yine Moskova yanlısı
Hüseynov ve Muttalibov'un getirilmesinden endişe ediyordu. Bu nedenle Cevadov'u kilit adam olarak
görüyordu.
Demirel- Karamanoğlu, Aliyev-Demirel görüşmelerine Tansu Çiller- Aliyev, Dışişleri Bakanı Murat
Karayalçın - Karamanoğlu görüşmeleri de ekleniyordu. Amerikan ve İngiliz büyükelçileri Karamanoğlu
vasıtasıyla tavırlarını Aliyev'e ulaştırıyor; taraf olmak istemiyorlardı. Aliyev, isyancıların kayıtsız şartsız
teslim olmaları için yaptığı çağrıyı televizyondan yinelerken, Nahçıvan'dan kendisine bağlı özel timi
operasyon için getiriyordu. Karamanoğlu-Aliyev görüşmeleri artık telefonla yapılıyordu. Aliyev, isyancıların
beyaz bayrak sallayarak çıkmaları isteğinin Cevadov'a ulaşmasını talep ediyordu. Darbecilerin telefonları
kesilmişti, tek bağlantıyı Karamanoğlu kurabiliyordu! Bir sonraki telefon görüşmesinde Aliyev
Karamanoğlu'na nasıl oluyor da Cevadov'la irtibat kurabildiklerini soruyordu. Cevadov'u destekleyen
Türkiye, ona uydu telefonu vermişti. Aliyev bu noktada da otoritesini kaybetmiş, bir zavallı durumuna
düşürülmüştü. Türkiye Aliyev'i koruyor muydu, yoksa darbeyi düzenleyen dolaylı olarak Türkiye miydi?
Aliyev bunu anlamaya çalışıyordu. OMON elemanlarını silahlarını bırakıp teslim olmaları halinde af
edileceklerini belirten Aliyev, 16 Mart'da bu vaatlerini yazılı hale getiriyordu. OMON komutanlarından
Şahmuradov ve yardımcısı Ceferov'u kabul eden Aliyev, darbecileri ikna edemiyordu. Darbeciler ülkede tek
gücün kendileri olduğunu vurguluyor ve ülkeyi yönetmek için Siyasi Konsey kurulmasını öneriyorlardı.
Karamanoğlu'ya kızan Aliyev televizyon konuşmasında Türkiye'yi de yoğun biçimde eleştiriyordu.
Büyükelçinin Cevadovla uydudan görüşerek arabuluculuk yaptığını Aliyev, televizyondam açıklayarak
darbede Türkiye’nin eli olduğunu resmen ima etti. Aliyev'e göre Ankara kendisini istemiyordu. Aliyev bu
ikilem karşısında Türkiye'yi de yerin dibine vurmayı ihmal etmiyordu. Halkın etrafında toplanmasını isterken
kullandığı argüman, ' Türkiye bile beni sattı ' idi. Aynı gün Cevadov kardeşlerin babası Bahtiyar Cevadov'un
mektubu televizyondan okununca işin rengi ortaya çıkıyordu. Baba Cevadov, Rovşen Cevadov'a, " Ferman
beyleri, Tevfik beyleri dinleme. Onların şahsi çıkarlarına uyma. Silahını bırak devlete tabi ol. " diyordu.
Mektupda belirtilen bu Tevfik beyin eski Dışişleri Bakanı Tevfik Kasımov olduğu aşikardı. Peki bu Ferman
bey kimdi? Ferman Demirkol'un Türk vatandaşı olduğunu bilmeyenler o gün öğrenecekti. Aliyev'in
Cevadovlara destek veren dış güçler dediği ülkelerden biri Türkiye idi. Diğeri ise Rusya. Ayaz Muttalibov'un
Azerbaycan'da henüz kesilemeyen ekonomik kolları darbeyi besliyordu. Rahim Gaziyev ve Suret
75
Hüseynov'un silah ve uyuşturucu parası darbecilere güç sunuyordu. Rus istihbaratı elini ateşe sokmayarak
maşa kullanıyordu. Aliyev rejimini kendi muhalif vatandaşlarıyla devirme yolunu tercih ediyordu. Nitekim
bu durum daha sonra OMON'cuların verdiği ifadelerde ortaya çıkacaktı.
Anlaşılamayan Türkiye nasıl olurda kardeş ülkede kardeş kanı döktürürdü? Türk istiharatı MİT ve
Rus istihbaratı aynı politika ve darbe çevresinde nasıl yuvalanırdı? Aliyev, bunu çözemiyordu. Aliyev sık sık
televizyona çıkarak halkı bilgilendiriyor, destek istiyordu. Aliyev televizyon konuşmalarında Türk
büyükelçisi ile yaptığı telefon konuşmalarına değiniyor, Türkiye'nin darbedeki rolünü ima ediyordu. Sanki
Azerbaycan cumhurbaşkanlığı ile Türk büyükelçiliği arasında sürekli telefon irtibatı kurulmuştu. Bir telefon
bağlantısıda Türk Büyükelçiliği ile isyancı Cevadov arasında işliyordu. Aliyev isyancı Cevadovla direk
irtibat kuramıyor, bunu Karamanoğlu sağlıyordu.
Rovşen Cevadov'un talimatı ile hareket eden OMON timi planlarını hayata geçirmek için dört
parçaya bölünmüştü. Bu güçler, Azerbaycan Cummhurbaşkanlığını ele geçirerek Aliyev'i hapis etmekle
görevlendirilmişti. Bir grup Meclis'i ele geçirerecek bir grup İçişleri Bakanlığı'nı, diğer grupta devlet
televizyonunu tutarak halka açıklama yapacaktı. 20 kişiden oluşan OMON timleri evlerin çatısına çıkarak
Rovşen Cevadov'un bulunduğu karakolu koruyordu. Darbecilerin teslim olmayacağı açığa çıkmıştı.
OMON'cular, 17 Mart'ın gece yarısı Saat 2 :00'de ilk ateşi açan taraf oldu. 4 asker ölmüş 5 kişide
yaralanmıştı. Saat 4 sularında ateşe gelen emir üzerine başlayan hükümet güçleri sabah 9 00'da karakoldan
beyaz bayrak sallandırılması nedeniyle ateşi durduruyordu. Ancak daha sonra barış için gelen iki askeri
OMON'cuların öldürmesi sinirleri iyice germişti.
Rövşan Cevadov teslim olamayınca Azerbaycan'da tekrar kardeş kanı döküldü. Olayları yakından
izleyen benimde can güvenliğim kalmamıştı. Yanımda duran Rus gazeteci bir kaza kurşununa kurban giderek
mevta olurken, elimdeki fotoğraf makinesinin deklanşörüne halen basmam herhalde mesleki bir refleks idi.
Bir yandan ölen gazetecinin fotoğraflarını çekerken, bir gözümde Cevadov'un kurşun yağmuruna tutulan
karargahında idi. Bu sırada operasyon başlamış Cevadov'un kalesi teslim alınmış içeriden sağ çıkartılan
OMON timi mensupları bir bir otobüse bindiriliyordu. Makinenin deklanşörüne basarken günün fotoğrafını
yakalandığımı sanıyordum. Ancak bu sevincim kursağında kalacaktı. İki koluma giren iki Azeri askeri, olayı
fotoğrafladığımı anlamıştı. Makine elimden alınırken, film anında yakılıyordu.
Cevadov ağır yaralanmıştı. Hastaneye kaldırılan Cevadov resmi açıklamaya göre kan kaybından
hayatını kaybediyordu. Ancak Cevadov'u taşıyan ambülans birden yön değiştirerek hastane yerine Gög
Mescid'e yönelmesini fark eden tek kişiydim. Ambulansın tam arkasında olanları izlediğimden habersizdiler.
Cevadov, ambulansda iğneyle öldürülmüştü. Göğ Mescid gasillhanesine götürülen cesedi son gören bendim.
Fırsatdan istifade eden OMON 'cular yandaki okula sarkarak kaçmaya başladı, geriye kalanlar ise elleri
havada saat 11 : 40'da teslim oluyordu. 400 kişi karakoldan ve Bozkurt Partisi karargahından o gün gözaltına
alınmıştı. Aliyev, Cevadovları Ayaz Muttalibov, Suret Hüseynov ve Rahim Gaziyev'in desteklediğini
söylüyor, Halk Cephesi ve Bozkurt Partisini suçluyordu. Aliyev, Moskova'da saklanan bu suçluları
aralarındaki hukuk anlaşmasına göre iade edilmesini talep ediyor, ülkede olağanüstü hal ilan ederek
darbecilere destek verenlerden tamamen ülkenin temizlenmesini istiyordu.
Sivillerin yoğun biçimde yaşadığı bir mekanda geçen kardeş çatışmasının sivil mağdurlarıda vardı. 11
yaşında kaza kurşunu ile can veren Nubarda onlardan biriydi. Pencereden giren tek kurşun alnına isabet
etmiş, oracıkta hayata gözlerini yummuştu. Nubar, 5 gün sonra ' bahar kız ' olacaktı. Her Nevruz bayramında
her okuldan en başarılı bir kız öğrenci bahar kız seçilir, en güzel kıyafetlerini giyerek kutlamalar sırasında
dansederdi. Nubar, bahar kız olamamıştı. Azerbaycan'ın baharıda kardeş kanıyla kararmıştı. Nevruz bayramı
yasa dönüşmüştü, kimsenin içinden oynamak, eğlenmek, Nevruz oyunları ile şenlenmek gelmiyordu.
Darbeden sonra ortalık sakinleşince Aliyev'i ilk ziyaret edenlerden biri Ankara'nın talimatı üzerine yine Türk
Büyükelçisi Karamanoğlu idi. Darbeye Türkiye'nin ve MİT'in adının karışması Ankara'yı derinden
yaralamıştı, Türk kamuoyu çalkalanıyordu. Cevadov karargahından çıkan belgeler, iki Türk vatandaşının
darbe girişimine karıştığını gösteriyordu. Bu haber o sıralarda Ankara-Bakü arasında bomba etkisi meydana
getiriyor, soğuk bir rüzgâr estiriyordu. Azerbaycan Parlamentosunun hukuk danışmanı Azeri kökenli Türk
vatandaşı Doç. Dr. Ferman Demirkol aranmaya başlanmıştı. İlişkisi tesbit edilen Bakü'de Mercedes yedek
76
parça dükkanı çalıştıran iş adamı Kenan Gürel ise hemen tutuklanmıştı. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra
Türkiye'den kaçıp Avusturya'ya yerleşen oranın vatandaşlığına geçen Gürel, daha sonra yerleştiği Antalya'da
Elçibey'le tanışmış ve bir süre sonra Azerbaycan'a giderek buraya yerleşmişti. Gürel'e kızını veren Cevadov,
bir Türkle akraba olmasının avantajını kullanmıştı.
Türkiye'nin komployu nasıl Aliyev'den önce farkettiği de ortaya çıkmıştı. Demirkol, Bakü Devlet
Üniversitesinde görünürde öğretim üyesi idi, ama asıl görevi MİT mensubu olarak TİKA diplomatik
dokunulmazlığında Türkiye hesabına casusluk yapmaktı. Aliyev bu durum üzerine Türkiye’ye küsmüştü.
Demirkol'u polis Bakü'de bulamıyordu. Demirkol'un bir Türk diplomatın koruması altında olduğunu öğrenen
Azeri güvenlik birimleri Türk Eğitim Müşavirliğiin kuşatmış ve içereyi izinsiz operasyon yapmıştı. Ortada
büyük bir skandal söz konusu idi. Diplomatik kuralları aşan Azeri güvenlik birimleri elleri boş dönmüştü.
Çünkü Demirkol başka yerdeydi. Demirkol, diplomatik dokunulmazlığı olan Bakü Büyükelçiliğinin Din
Müşaviri Abdülkadir Sezgin'in evinde saklanıyordu.
Sezgin ile Demirkol darbeden iki ay önce birlikte vakıf kurmuş 1000 Azeri öğrencisine ayda 10 dolar
burs vererek kendilerine bağlamakla meşguldü. Ayrıca Din Müşavirliği odasında mukim stratejik
araştırmalar merkezi kurmuşlardı. Bu merkez Azeri istihbaratının yaptığı soruşturmaya göre darbecilere akıl
hocalığı yapıyordu. Aliyev, Türk Büyükelçiliğini arayarak suçlu olduğu ortaya çıkan Demirkol'u istiyordu.
Karamanoğlu- Demirel görüşmesinin ardından Demirel Aliyev'i arayarak tarihi geçecek tasallut girişimi
yapıyordu. " Demirkol'u sorgulamadan bize teslim edin, gerekeni yaparız. " Aliyev, Türk Büyükelçi
Karamanoğlu'nu da artık istemiyordu. Demirkol ve darbe ile ilintili olduğu tesbit edilen Din Müşaviri
Abdulkadir Sezgin'de kara listedeydi. Demirel'den Karamanoğlu'nun görevden alınma talebinde bulunmuş
ve isteği Demirkol'un teslimi karşılığı yerine getirileceğine dair güvence alınmıştı.
1995 yılında soğuk bir Mayıs günü Bakü Bine havalimanı pistine Gulfstream marka küçük bir uçak
yanaşıyordu. Türkiye cumhurbaşkanına ayrılmış uçakta T.C. harfleri dikkat çekiyordu. Uçakta iki pilot ve bir
yolcu vardı, önemli misafirleri götürmeye gelmişlerdi. Ankara'dan gelen dönemin Başbakan Müsteşarı Ali
Naci Tuncer ve MİT Daire Başkanı Yalçın Ertan paketleri teslim almaya gelmişti. Uçağa binenlerden biri
istenmeyen adam ilan edilen , bir gün önce Aliyev'le veda görüşmesini yapan Türk Büyükelçi Altan
Karamanoğlu, diğeri darbe girişiminin Türk mimarı MİT mensubu Ferman Demirkol'dan başkası değildi.
Gizli operasyon havalimanında bulunan Azerbaycan'ın ilk özel televizyonu Azerbaycan News Service'nin
kameralarına yakalanınca acı gerçek kamuoyuna yansıyordu. Demirkol apar topar sorgulanmadan kaçırılmış,
Aliyev kendisine yönelik darbe düzenleyen Türk istihbaratçının çok değerli bilgiler taşıdığını ve işin gerçek
yüzünü aydınlatacağını bile bile teslim etmişti.
Aliyev darbeden üç yıl sonra 26 Şubat 1998'de Kanal D'de yayımlanan Arena programında Uğur
Dündar ve Haluk Şahin'in sorularını cevaplarken darbe girişimine de ışık tutuyordu. Bakü'ye sokulan uydu
telefonlardan biri darbeye karışan Kenan Gürel'in elinde ele geçirilmişti. Bu uydular aslında Çeçen lider
Cevher Dudayev’e alınmış ve parası başbakanlık örtülü ödeneğinden tahsil edilmişti. Karamanoğlu’nun
Cevadov ile konuşma yaparken kullandığı uydu telefınlar Gürel’in odasında yanında bulunmuştu.
Darbecileren dönemin başbakanı Tansu Çiller ile irtibat halinde olduğunu öne süren Aliyev şunları
söylüyordu: " Darbeci Cevadov Türkiye'den getirilen bir uydu telefonu ile sürekli haberleşti. O zamanlar ben
daha uydu telefonunun ne olduğunu bilmiyordum. Bende bile uydu telefonu yoktu. OMON karargahındaki
uydu telefonu ile Ferman Demirkol, Türkiye başbakanı ile danışıyordu. Darbeyi düzenleyenler Türkiye ile
temas halindeydi. Türkiye para ve teçhizat yardımı yaptı. Türk elçi Karamanoğlu ve MİT görevlisi Ertuğrul
Güven'de bu darbe girişimini destekledi. Demirkol'un darbe sonrası uygulanmak üzere bir anayasa
hazarladığını ileri süren Aliyev, darbe başarılı olsayda Demirkol'un cumhurbaşkanı yardımcısı olacağını
belirtiyordu. Demirkol'u Demirel'in ricası ile gönderdiğini, ancak pişman olduğunu belirten Aliyev, suçlu
olan Demirkol'un sorgulanması halinde çok şeylerin öğrenilebileceğini ifade ediyordu. Ancak işin ilginç
tarafı MİT Müsteşarı Şenkal Atasağun, daha sonra yaptığı açıklamada Ferman Demirkol diye bir
elemanlarının olmadığını duyuracaktı! Klasik bir yalandı.
Kutlu Savaş'ın meşhur Susurluk raporuna olay şöyle yansımıştı: "Darbe, Azerbaycan'ın
karışıklığından kaynaklanmış, Ayvaz Gökdemir'in zımni desteği sağlanarak, Acar Okan, Kamil Yüceoral'ın
77
Türkiye'den katkısı ile Azerbaycan eski Cumhurbaşkanı Ayaz Muttalibov, eski Başbakanı Suret Hüseyinov,
Omon birlikleri kumandanı Ruşen Cevadov ve Elçibey'in iştirakiyle yapılacak ihtilal, Azerbaycan'daki Türk
görevlilerinden MİT Bakü Temsilcisi Ertuğrul Güven'in, TİKA görevlisi Ferman Demirkol'un ve Din
Hizmetleri Müşaviri Abdülkadir Sezgin'in ihmali, kusuru veya tertibi ile oluşmuştur. MİT ise 10 mart 1995
de gelişmeleri haber almış, Sn. Cumhurbaşkanı vasıtasıyle Haydar Aliyev ikaz edilmiştir."
GERÇEK NEDEN PETROL VE UYUŞTURUCU
Azerbaycan güvenlik birimlerinin darbe ile ilgili Azerbaycan'daki tüm Türkler'i kapsayan çerçevede
yaptığı araştırmalar ipuçları vermeye başlamıştı. Türkiye'de Susurluk kazasından sonra kurulan Susurluk
Komisyonu raporu ve Başbakanlık Teftiş Kurulu raporunu yazan Kutlu Savaş, darbe ile ilgili bazı doğruları
yakalamıştı. Ama ortada bir devlet sırrı vardı. Raporlardan ülkeler arasındaki ilişkileri zedeler gerekçesiyle
Azerbaycan darbesine ilişkin bilgiler çıkartıldı. Tüm bilgi ve duyumlar Azerbaycan'daki darbeyi Mehmet
Özbay kod adlı Abdullah Çatlı ve Emniyet Özel Tim Genel Müdürü İbrahim Şahin'in organize ettiğini
gösteriyordu. Azeri Güvenlik birimlerini bu ikilinin ve MİT'e çalışan bazı isimlerin ülkeye yaptığı giriş
çıkışları ve kimlerle görüştüklerini belgelemişti. İbrahim Şahin, 1994'den itibaren darbe amacıyla Bakü'ye
vizesiz yeşil pasaportu ile gelmiş gitmişti. Çatlı'nın ise çeşitli zaman dilimlerinde defalarca Bakü'ye geldiğini
belirtiliyordu. Ayrıca Abdullah Argun Çetin adlı tetikçi olarak kullanılan ve zaman zaman MİT'e çalışan
kontr-gerilla elemanı Mahir Cevadov'un ekibi ile Gence'de askerleri eğitmişti. Bölgenin uyuşturucu
ticaretinin denetimi ellerinde bulunduran Cevadov kardeşlerle Türk çete ve istihbaratçılarının kirli ilişkileri
Azeri raporlarında bir bir ortaya çıkartılıyordu. Peki bu yetkiyi kimden alıyorlardı? Ankara'yı yönlendiren
kimlerdi? Aysbergin yüzünde gözüken Çatlı ve Şahin'in arkasında kimler vardı? Azerbaycan'ın Tovuz eski
emniyet müdürü yarbay Novruz Hasan Bozalganlı, "Şah-Mat" adlı kitabında Merhum MHP lideri Alparslan
Türkeş'in talimatıyla gerilla savaşı vermek için özel bir komando eğitim kamp kurulduğunu açıklamıştı. Bu
ekip, darbecilerle beraber çalışmıştı.
Emekli yarbay Novruz Hasan Bozalganlı, kitabında darbeyle ilgili ilginç anekdotlara yer veriyordu.
Bozalganlı, Azerbaycan'da askeri faaliyetlerde bulunan ülkücülerle ilişkilerini de anlatıyordu. Aliyev'e karşı
darbe girişiminde bulunan Azerbaycan Özel Birlikler(OMON) Komutanı Ruşen Cevadov hakkında ilginç
anekdotlara yer veren Bozalganlı, Türkiye'den gelen ülkücülerin kurdukları eğitim kamplarında yetiştirilen
timlerin Ermenistan içlerinde gerçekleştirdikleri operasyonlara yer veriyordu. Operasyonlarda bazı
ülkücülerin hayatını kaybettiğini belirtiyordu. Darbeden 1 yıl kadar önce Bakü'de Türkiye'den gelen İrfan
Özcan, Mustafa Yenişeker ve Ülkü Ocakları Genel Başkanı Atila Kaya ile tanıştıklarını anlatan Bozalganlı,
"Atilla ile biraz dolaştıktan sonra Gence'ye doğru yola çıktık. Onun kökeni de Genceli olduğu için maksadım
ona Gence'yi göstermekti. Atilla, Alparslan Türkeşin talimatıyla Azerbaycana geldiğini, Karabağ savaşı için
Azerbaycanlı ve Türk dünyasının çeşitli bölgelerinden gelecek gençleri savaşa eğitmek maksadıyla burada
olduklarını söyledi. Konuşmamız esnasında onun iki üç aydır Azerbaycanda olduğunu anladık. Hatta
Elçibey'le görüşerek maksatlarını anlatmış ve onayını almıştı. Yalnız bu geçen süre zarfında uygun bir eğitim
alanı bulunamamış. Mustafa Yenişeker de "Biz buraya dinlenmeye değil savaşmaya geldik' diyerek
Türkiye'ye dönmüş, onlar ise biraz daha beklemeyi kararlaştırmışlardı. Hemen arabayı ters yöne çevirdik.
Atilla 'nereye gidiyoruz' dediğinde, 'İstediğiniz eğitim alanına, uygun bir yere' diyerek onu Tovuz'un kırk
kilometre dışında dağların arasında, ormanlık arazinin içindeki Sovyetler döneminden kalma 'izcilik' kampına
getirdim. Atilla arabadan inerek dağlara, ormana ve binaya bakarak, 'Ağabey burası ideal bir eğitim alanı'
dedi. Binaları gezdik. Uzun süredir kullanılmadığı için çok yıpranmış ve kullanılamaz haldeydi. Atilla
'Yapılacak çok iş var' dediğinde, 'Siz kararınızı verin ben gereğini yaparım' dedim. Atilla kararını çoktan
vermişti, yine de 'İrfan başkan gelip bir baksın' dedi.
Bozalganlı, Tovuz'daki kampın kuruluşunu şöyle anlatıyordu: "Atilla Kaya Bakü'ye döndü ve birkaç
gün sonra İrfan Beyle beraber geldiler. İrfan da bu kampı çok beğenmişti. Kamp Azerbaycan-Ermenistan
sınırına çok yakın bir yerdeydi. Yani yürüyerek savaşın olduğu yere ulaşmak mümkündü. İrfan ve Atilla,
Başbuğa bilgi vermek, bu kampa gençleri davet etmek için yeniden Bakü'ye döndüler. Birkaç gün içinde
78
kampın elektrik ve doğal gaz hattını mutfağını yatak odalarını ve başka işlerini tamamladım. Daha sonra
İrfan ve Atilla beraberindeki arkadaşlar Tovuz'a geldiler. Yaklaşık 25 kişiydiler. Sekizi Azerbaycan Halk
cephesi üyeleri, geri kalanlarsa Türkiye'den gelmişlerdi. Bu gençlerin sayısı yavaş yavaş artacak, eğitmen
olarak görevli Hamit ve Yusuf Hocalar daha sonra kampa katılacaklardı. Kar yağmur demeden günlerce
ormanlık arazide komando eğitimi yapıyorlar, ara sıra takviye güç olarak savaş bölgesine gidiyorlardı. Bense
emniyet müdüründen daha çok gençlerin komutanı gibiydim."
Bozulganlı, MHP lideri merhum Alpaslan Türkeş'in Karabağ sorununu çözümünde ciddi rol
alabileceği gerekçesiyle Tovuz'da bir alayın kurulması için emekli tankçı binbaşı Seyfi ve üsteğmen Ahmet
beyi görevlendirdiğini belirterek, Elçibey'in de bu fikri onayladığını ifade ediyordu. Ceyrangöl'de kurulan
alay kampında eğitim görecek 2000 askerin 500'ünün Türkiyeli ülkücülerden teşkil edileceğini söyleyen
Bozalgan,"1500'ü ise Halk Cephesi ve Müsavat partilerinden katılacak olan gençler olacaktı. Bu gençler
teker teker seçilecek hem fiziken hem de fikren komando eğitimine uygun gençler olacaktı. Seyfi bana 'Bana
6 ay lazım, 6 aydan sonra Karabağı benden isteyebilirsin' dediğinde sanki dünyalar benim olmuştu" diyor.
Kitapta ayrıca Bakü'de Şıhov Taburu'nun kurulmasından sonra eğitim için Türkiye'den Yusuf Arpacık'ın
görevlendirildiğini de ekliyor Bozalganlı. Tovuz'daki kampın eğitmenlerinden Binbaşı Seyfi Bey'in hayatını
kaybetmişti. Özel Birlik(OMON) komutanı Ruşen Cevadov ile Türkiye'de Özel Harekat Başkan Vekili
İbrahim Şahin'i Hamit Bey'in tanıştırdığını belirten Bozalganlı, PKK'nın Azerbaycan'daki faaliyetlerini
önlemek için işbirliği yaptıklarını da anlatıyordu.
"Abdullah Çatlı'yı son kez Aksaray'daki Avrasya Restoran'da o meşhur sünnet düğününde gören
Bozulgan şunları kaydedeiyordu: İbrahim Şahin masaya geldi, kucaklaştık. En son Bakü'de görüşmüştük.
Fotoğrafçıyı çağırdı. Ellerimizi birbirimizin omuzuna atarak fotoğraf çektirdik. Sonradan bu fotoğraf bütün
Türkiye yazılı ve görsel basınında yer alacak ve İbrahim Şahin'le fotoğrafı çekilen beni Çatlı diye takdim
edeceklerdi. Bazı medya kuruluşları fotoğrafın altına 'İbrahim Şahin TBMM Susurluk Komisyonu'na verdiği
ifadede Çatlı'yı tanımadığını söylüyor. Ancak fotofrafta Çatlı ile ne kadar samimi gözüküyor' diyeceklerdi.
Bu fotoğrafımız bir gün sonra Akşam gazetesinde yayınlandı. Fotoğrafı çeken muhabir de
yanılmıştı.Fotoğrafımız Susurluk Olayı'ndan sonra basın organlarına dağıtılmıştı. İbrahim Bey beni oyuna
davet ediyordu. Oynayanlardan tanıdık bir yüze tesadüf ettim. Benim için kahramanlık sembolü olan
Çatlı'ydı. Salonda olduğumu gören Çatlı, Azeri oyun havaları çaldırmıştı. Dünyanın neresinde olursa olsun
bir karış Türk toprağı için şehit olmaya hazır olan bu iki kahramanla oynamaktan gurur duyuyordum. Türk
dünyasının bu iki dev ismi bu dava için başlarına geleceklerden habersizce oynuyorlardı. Pusuda bekleyen
kötü niyetliler flaşlarını patlatıp resimleri değerli belge olarak saklayacaklardı. O geceden sonra
Nevşehir'deki Türk bayrağına sarılı tabutunu gördüm Çatlı'nın. Susurlukçuların Azerbaycan macerası böyle
başlamıştı. Darbe, DYP Başkanı Tansu Çiller'in başbakanlığı dönemine rastlıyordu. Devlet Bakanı Ayvaz
Gökdemir'in operasyonu yönlendirdiğini raporlarına geçiren Azeri istihbaratçılar, Ankara'ya Elçibeyci,
Türkçü raporlar vererek Aliyev'in devrilmesini tavsiye edenleri de bulmuşlardı. MİT içindeki ülkücü kanat
Aliyev'in devrilmesinin Türkiye'nin petrol ve bölgedeki çıkarları gereği olduğunu belirtmiş, Moskova yanlısı
Aliyev'in mutlaka siyasi mevta haline getirilmesini önermişti. Çiller'e rapor sunan eski asker ve istihbaratçı
Kamil Yüceoral ve Başbakanlık Müşaviri Yasin Aslan, darbenin akıl hocası olarak görülüyordu. Çiller,
bunun üzerine örtülü ödenekten darbe için bütçe ayırmış, koordineyi Ayvaz Gökdemir'e vermişti.
500 milyarlık örtülü ödenek harcamaları ile ilgili hesap vermekten kaçan Çiller, " Açıklarsam
Türkiye'nin başı bölgede belaya girer. " diyordu. Azerbaycan'daki darbe sırasında kullanılacak teknik araç ve
silahlar için ise Çeçen Lider Cevher Dudayev kullanılıyordu. Orta Asya ile çok yoğun politik ilişkilere giren,
daha sonra Türk Federasyonu başkanlığına getirilecek Musa Serdar Çelebi, Çeçenlere örtülü ödenekten
yapılan yardımı götürmekle vazifelendiriliyordu. Darbe için Aliyev'in petrolün Türkiye'den geçmesine karşı
çıkması ve ilk petrol anlaşmasında TPAO'ya sadece yüzde 1.75 pay vermesi gerekçe gösteriliyordu. Aliyev'e
darbe girişiminin gerçek nedeni petrolün yanı sıra uyuşturucuydu. Bölgedeki uyuşturucu ticaretinin
Azerbaycan'daki radikal , muhalif OMON etrafındaki güçleri palazlandırması ve yönetimde kontrolün
gittikçe bu güçlerin eline geçmesi Aliyev'i endişelendiriyordu. Bu güçlerin Türkiye'den eski milliyetçi. mafya
ile ilişkili üstelik MİT'çi elemanlar tarafından desteklenmesi Aliyev'in ülkedeki otoritesini derinden
79
sarsıyordu.
Aliyev, Elçibey döneminde Türk derin devletinin faaliyetlerinden haberdardı. 3 Kasım 1996'da
meydana gelen Susurluk kazası sonrasında Türk kamuoyunda yapılan tartışmaları yakından takip ediyordu.
Abdullah Çatlı'nın darbedeki rolünü ilk defa bu vesileyle öğreniyor, Ankara'dan bilgi istiyordu. Bu konudaki
soruları Aliyev, ' bilmiyorum ' diye cevaplıyordu. 1980 öncesi en kanlı eylemlerine karışan, 'Susurluk
Çetesi'nin kilit ismi Haluk Kırcı, 9 Ocak'ta İstanbul Kurtköy'de yakalandıktan sonra, dört gün sorgulandığı
Organize Suçlar ve Silah Kaçakçılık Şubesi'nde polise önemli bilgiler verince gözler Kırcı'ya çevrildi.
Gözaltındayken 'ölüm orucuna' başladığını, susma hakkını kullanacağını söyleyen Kırcı son gece
'çözülmüştü'. Kırcı, vermiş olduğu ifade de, Abdullah Çatlı - Ebulfeyz İlişkisini de anlatmıştı. Kırcı,
'çözüldüğü' gecenin sabahında, 13 Ocak 1999 Çarşamba günü DGM savcısına ifade verdi, mahkemeye
çıkarıldı ve gıyabi tutuklama kararı vicahiye çevrilerek cezaevine gönderildi. Şimdi Eskişehir Cezaevi'nde
olan 'Susurluk'un karakutusu' Kırcı, başka hiçbir davadan ceza almasa bile 60 yıl hapis yatacaktı. Kırcı'nın 31
sayfalık polis ifadesinde 'çete' ilişkilerine ışık tutabilecek birbirinden ilginç bilgiler yer alıyordu. Kırcı'nın
ifadelerinde yurtdışı operasyonları ve devlet adamları ile ilişkilerde irdeleniyordu.
Haluk Kırcı'nın Emniyet'deki ifadesinde , Abdullah Çatlı - Ebulfeyz İlişkisi ile ilgili şunları anlattı: ''
1993 içerisinde Azerbaycan Cumhurbaşkanı Elçibey'in danışmanı eski MHP İstanbul il başkanlarından Nihat
Çetinkaya, Çatlı ile iki defa görüştü. Elçibey'in etrafında bulunan gücün organize edilmesi için Çatlı'ya teklif
getirdi. Elçibey, Türkiye'ye geldiğinde havaalanında Çatlı ile yüz yüze görüştü. Bir süre sonra Elçibey
iktidardan uzaklaştırıldı. Çatlı, Azerbaycan'a gitmedi, bunun dışında Çatlı'nın Azerbaycan'a gidip gitmediğini
bilmiyorum. '' Elçibey, daha önce yaptığı açıklama'da Çatlı ile Mehmet Özbay kimliği ile
cumhurbaşkanlığında bir defa görüştüğünü, Çatlı'nın Karabağ savaşında döğüşmek istediğini, onunda
Çatlı'ya ' ordumuzu eğitmeye yardımcı ol , daha iyi olur ' diye cevap verdiğini ifade etmişti.
Aliyev, eski bir istihbaratçı olarak dünya ölçeğinde uyuşturucu ticaretinin CIA ve eski KBG
mensuplarının denetiminde olduğunu biliyordu. Azerbaycan'ın iç işlerine karışan ve kendisini istemeyen
Türk kontr-gerillası sadece taşerondu. Abdullah Çatlı'lar ABD'nin Türkiye'nin kriz bölgelerine müdahele
etmesi için kullandığı bir güç aletinden başka bir şey değildi. Çatlı'nın yanı sıra Alaaddin Çakıcı'da bu
uzantının bir parçasıydı. ABD'nin NATO üyesi ülkelerde kurdurduğu operasyon timleri Çatlılardan
oluşuyordu. NATO yoksa Azerbaycan'da da etkinliğini artırmak için yerli bir Gladio örgütü kurdurmuştu.
Doğrusu OMON timi bunun için biçilmiş kaftandı. OMON'un Türk milliyetçi kadrolarını Türk Gladiosu
eğitiyordu. CIA, Aliyev'e darbe yaparken MİT'i taşeron olarak kullanmaktan çekinmemişti. Başarızsızlığa
mahkum darbe MİT’e ihale edilmiş ve sonuçta Türkiye gözden düşerek ABD’nin yıldızı parlamıştı.
Ankara'da Çatlıları, Çakıcıları Çiller gibi siyasetin kaymağını yiyenler ve perde arkasında Mehmet Ağar gibi
derin devletin güçlü isimleri koruyordu. Kaybeden Türkiye olmuştu.
Aliyev, birbirleri ile sürekli çelişen çatışma halinde bulunan Türkiye'nin derin devletinin kadrine
uğramıştı. Cumhurbaşkanı Demirel, karşıt güçlerden bilgi alarak son anda komployu haber vermişti.
Demirel, darbenin başarısızlığa mahkum edilmiş bir darbe olduğunu hemen anlayacak kadar tecrübe
sahibiydi. Devletin tepesine çıkanlar, devletin yasa dışı operasyonlarda kullandığı kirli eller ile tanışıyor; ama
hiç bir zaman engelleyemiyordu. Devlet sağ elle, sola karşı operasyonlar, sol el ile sağa karşı operasyonlar
düzenliyordu. Türkiye, Azerbaycan darbesinde olduğu gibi küçülüyor, mafya ve gladio güçleniyordu.
Cumhurbaşkanı Demirel, daha sonra üç defa başbakan olacak Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Aliyev'den böyle
bir darbe girişimine Türkiye'nin fiilen karıştırıldığı için defalarca özür dileyeceklerdi. Aliyev, bu darbeyi hiç
unutamayacak, her fırsatda gündeme getirerek siyasi rant haline getirecekti.
Aslında Aliyev başından beri darbe olayına hakimdi, yakınındaki deneyimli istihbarat elemanlarından
bilgiye zamanında almış, durumu kendi lehine ustalıkla çevirmişti. Bu tesbitlerde bulunan Başbakanlık Teftiş
Kurulu Başkanı Kutlu Savaş, darbe olayı için ' Bir Komedi ' tanımlamasını yapmıştı. İsmi geçen Türk
yetkililerin hepsini bu olayda suçlu sandelyesine oturtan Savaş'ın verdiği rapora karşı kurumu MİTdi.. MİT
Müsteşarı Şenkal Aatasağun, sadece ' Bir Komedi ' kelimesine itiraz ediyordu. Bakü darbesinde rezil olan
Türk kadroları hiç bir zaman burunlarından kıl aldırmayarak büyük bir enaniyet örneği sergilemeyi
sürdüreceklerdi.
80
Rus yanlısı Azeri odaklar, uzun süre Azerbaycan'da Türkiye'nin petrol için Aliyev'i devirmek
istediğini ısıtıp ısıtıp temcit pilavı gibi dikkatlere sunacaktı. Türkiye
aleyhine propaganda yapan Rus istihbaratı Ankara'nın bu gafını çok iyi kullanıyordu. Aliyev, Türkiye'nin
Azeri halkı üzerindeki olumlu imajını bu darbe girişimini sık sık dile getirerek zedeleyecek, ülkesinde tam
otorite kullanmak namına bir malzeme olarak kullanacaktı. Aliyev, halkına " Türkiye bile beni devirmek
istedi " diyerek etrafında kenetlenmelerini isteyecek; Türk vatandaşları darbe düzenleyen bir ülkenin zanlıları
olarak Azerbaycan'da başları önde dolaşacaktı. Aliyev aynı taktiği Rusya'ya karşı da kullandı. 16 Ağustos
1995'de Aliyev, kendisine yönelik başka bir darbe girişiminde bulunulduğunu açıklıyordu. Bu defa Rusya
kaynaklı bir darbe planı yapılmıştı. Moskova yanlısı eski Azerbaycan cumhurbaşkanız Ayaz Muttalibov
destekli yeni darbe teşebbüse Azeri ordusunda bir cunta tarafından desteklenmişti. Genelkurmay eski başkanı
General Şahin Musayev, Savunma eski Bakan yardımcısı General Vahit Musayev ve diğer bakan yardımcısı
Rafik Ağayev'den oluşan darbe ekibinin girişimini sonuçsuz kalmıştı. Ruslarda, Türkler gibi Aliyev
ülkesinde darbeci olarak anılıyordu.
İRAN’DAN DARBE GİRİŞİMİ
Diğer isyancı Mahir Cevadov ise yurt dışına kaçarak tehdit olmayı sürdürecekti. Avusturya'dan siyasi
sığınma hakkı alan Cevadov 3 yıl sonra Tahran'a geçerek OPON partisini kuracak ve Aliyev'i devirmek için
girişimlerini buradan sürdürecekti. İran istihbaratı SAVAMA kendisine açık destek veriyor ve İran'da bir
kale tahsis ediyordu. Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'e 17 Mart 1995'de darbe düzenleyen bazı
Türk yetkililerinde içinde bulunduğu ekip , Aliyev'in ABD'de by-pass olmasından sonra fazla yaşamayacağı
ümidine kapılmıştı. 1999'un yaz aylarında Aliyev'i askeri bir darbe ile indirme hazırlığı start almıştı. Türk
tarafından yine işin organizesinde Başbakanlık Müşavirleri ve MİT'den malum bazı kesimlerin olduğu iddia
ediliyordu. Hedefleri Aliyev'in yerine Elçibey'i getirmekti, sonrasını kendileri de bilmiyorlardı.... 1995
darbesinde öldürülen Rovşan Cevadov'un kaçmayı başaran kardeşi Mahir Cevadov, 1998-1999 arasında
yaklaşık bir yıl süresince Tahran'da askeri eğitimde dahil hazırlıklarını tamamladı.
SAVAMA ile ortak hazırlanan senaryo şöyleydi : " Mahir Cevadov, ilk önce Ermeni işgali altındaki
İran'la sınır Azeri topraklarına geçiş yaparak sözde buraya Ermeni işgalinden kurtaracak. Bu durum Azeri
kamuoyuna, 'Topraklarımızı Aliyev kurtaramadı, Cevadov kurtardı ' propagandası ile yayılacaktı. Bundan
sonra Aliyev'in sağlık durumu ortaya atılarak istifası için baskı yapılacaktı. Aliyev'in Karabağ için
Ermenilere ortak devletin kabulu konusunda taviz verdiği tezi belgelerle gündeme getirilecekti. NATO'nun
1999 Nisan'ında yapılan Washington zirvesinde böyle bir iddia gündeme geldi. Böylece yaşantısından
memnun olmayan halkın ve göçmenlerin galayana gelmesi sağlanacaktı. Cevadov'un Bakü'ye kahraman gibi
çağrılacaktı. Gerekirse askerleri ile Bakü'ye yürüyecek , karşı konursa kan akıtılacaktı. Karabağ konusu
Azerbaycan'da iktidar değişikliğinde sürekli kullanılan bir unsur haline gelmişti. Planın ileri aşamasında
Elçibey'in, Aliyev'in istifa etmek zorunda bırakılmasından sonra yapılacak seçimle iktidara getirilmesinden
sonra Cevadov'un safdışı edilmesi de bulunuyordu. Cevadov'un kafası fazla çalışmıyordu,, ama illegal
amaçların yerine getirilmesi için kullanılmaya açık ideal bir isimdi.
Bu darbe planı daha önce ABD'de yaşayan Aliyev'in dışladığı Azerbaycan Meclis Başkanı Resul
Guliyev'le birlikte hazırlanmıştı, ancak Cevadov'la Guliyev anlaşamamıştı. Nisan 1996'da Meclis başkanlığı
görevinden hasta olduğu gerekçesiyle ayrılan Guliyev Aliyevle el sıkışarak vedalaşmıştı. Guliyev'de Azeri
temayüllerine göre lider topraktandı, yani Nahçıvanlıydı. Aliyev, onu gönderirken büyük hizmetleri
olduğunu söylemeyi ihmal etmemişti. Guliyev'in Miami, Antalya, Roma ve New York'ta evleri olduğunu
bilmeyen yoktu. Sovyet döneminden itibaren 2 milyar dolara yakın parayı yurt dışına kaçırabilmiş ender
şahsiyetlerdendi. Guliyev iyi bir hırsızdı! Devletten soyduğu paralarla bir güç imperatorluğu kurmuş
çevresini iyi beslemişti. Bu nedenle Azerbaycan Demokratlar Partisi Başkanı Serdar Celaloğlu, Guliyev
hakkında 43 milyon dolar devlet malını zimmetine para geçirdiği için mahkumiyet kararı verildiği zaman bile
desteklemişti. Guliyev, milletvekilliğinden çıkartılıp, ikamet etitiği ABD'den iadesi istenmişti. Ama bu
oldukça zordu. Zaten Azatlık radyosunun Azeri bölümünden gün aşırı Azerbaycan'a yönelik konuşmalar
81
yapıyor, demeçler veriyor, Azeri basınında arzı endam ediyordu. Ancak Guliyev, Aliyev'in bedeni ortada
iken darbelerin başarıya kavuşamıyacağını bilecek kadar akıllıydı. Guliyev, Bakü'ye döndüğünde Aliyev
orada olmamalıydı. Halk onu kurtarıcı gibi karşılamalıydı. Ancak Ankara'dan destek arayan Guliyev, destek
bulamamıştı. Planın çürük olduğu başındaki adamdan (Yasin Aslan) belliydi. Dikkate almadıkları realiteler
şunlardı :
1- Azerbaycan'da muhalefet bu kadar güçlü değildi. Güçlü olan muhalefet grupta Elçibey'in başkanı olduğu
AHCP değil, İsa Kamber'in başkanı olduğu Müsavat partisiydi. Esasen aynı çizgide olan iki parti zaten
aralarında anlaşamıyordu. 2- Aliyev'in sağlık durumu sanılan kadar kötü değildi. Üstelik ne olursa olsun
istifa etmezdi. Aliyev'in kendi kadrolarının ona ihanet edeceğini iddia edilmesine karşın, bu büyük oranda
realite değildi. Halkta sesini çıkarmaz, sessiz kalırdı. 3- Bakü'deki Türk büyükelçiliği 1995'deki gafını
yapmaz, hiç bir büyükelçilik ve Türk askeri personel bu girişime destek vermezdi. Yine de böyle bir
teşebbüsde Türkiye'nin adını bu bir kaç isim kirletebilirdi. Veya bazı isimler karıştırılmak istenebilirdi.
1995'teki darbe, bir iddiaya göre CIA ürünüydü ve başarısızlığa mahkum olacak şekilde tasarlanmıştı; MİT’e
ihale edilmişti. Bu darbe olayından Türkiyeliler olarak en temiz çıkan Fethullah Gülen camiası olmuştu. Bu
konuda Türkiye'den kimlerin temiz çıktığını eski Dışişleri Bakanı Hasan Hasanov, bakan iken Bakü
Büyükelçisi Faruk Loğoğlu yanımda havaalnında Dışişleri Bakanı İsmail Cem’i beklerken 1998’de yüzüme
söylemişti. Azeri istihbaratı oldukça ayıktı ve her şeyin bilincinde idi. Türkler artık oyunu gelmezdi. 4Mahir Cevadov'un askeri gücü çok büyük değildi. Azeri ordusuda eskiden olduğu gibi güçsüz vaziyetde
bulunmuyordu. Kolayca bastırılabilecek böyle bir girişime Azeri ordusu, istihbaratı ve polisininde destek
vermesi gerekirdi ki, bunun mümkün kılınması dıştan müdahale ile çok zor görülüyordu. 5- Daha önce
kardeş kanı dökülmesine rıza göstermeyen Elçibey'in üstelik birinci düşman ilan ettiği İran istihbaratı ile
birlikte askeri darbe yapacağını iddia etmek gülünç olmaktanda öte bir ütopya idi.
Aliyev’i devirme peşinde olan Türkiye ekibinin başındaki Başbakan Müşaviri Yasin Aslan'a darbe
planına bana anlatınca bu gerekçeleri sıralayarak uyardım. Elçibey'i yeni bir maceraya sürükleyerek
Türkjiye'nin adını batırmamasını istedim. Cevabı tam bir derin istihbaratçı niteliğinde pişkindi: Sen karışma.
Gazetecisin gazeteciliğini yap. Elçibey güçleniyor. Halk, Aliyev'i istemiyor. Ülke bir sosyal patlamanın
eşiğinde. Aliyev, Ermeni ve Yezidi Kürdü karışımı bir piçtir. Hele bir ölsün, 1978'de yazdığı Bolşevizm
Uğrunda Mert Mübariz kitabını Türkçe yayınlatacağım. Herkes onun, Azerileri 1918'de katleden Ermeni
Şamuyanı nasıl kahraman olarak gördüğünü görecek, Ermeni kanı taşıdığını itiraf ettiği satırları okuyacak.
Hem sen Fethullahçısın değil mi? Göreceksin Fethullah Gülen'in defterini de nasıl düreceğiz. 28 Şubat
sürecinde başbakanlık Kriz Merkezi Başkanı adı altında resmen başbakanın yetkilerini kullanan emekli
generalin 6 ay yardımcılığını yapan Aslan, Deli Yürek dizisindeki istihbaratçı Turgay’ın sanki kopyasıydı.
Derin devletin darbe operatörü ile mantık kuralları çerçevesinde konuşmak imkansızdı. Ona sadece, ' defter
dürmek Allah'a aittir; Allah'ın inayetiyle yürüyenlerin defterini dürmek istersen sizin gibilerin defteri dürülür'
demekle yetindim. Bu restleşmemizi duyan biri Azeri, diğeri Türkmen kökenli Türk vatandaşı karı-koca,
daha sonra beni ‘ uzun yaşamak istiyorsan, kendine dikkat et Faruk’ diyerek uyardı. Aslan, ABD
Kongresi'nin Sovyetleri psikolojik olarak yıpratmak için kurduğu Azatlık Radyosunda 7 yıl çalışmıştı. Selçuk
Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği mezunuydu, ancak hiç öğretmenlik yapmamış, tercüman olarak
çalışmıştı. Azerbaycan darbelerini MİT adına mı, yoksa CIA adına mı organize ettiği meçhuldü. Iğdırlı Azeri
kökenli bir milliyetçiydi. 10'dan fazla kitabın yazarıydı. Derin devletin darbe senaryolarını hazırlıyordu. Türk
dünyasının tüm muhalif isimlerinin yakın dostuydu. Başbakana en fazla rapor sunan ender, çalışkan
Başbakanlık müşavirlerinden biriydi. Çoğu emekli diplomat, asker 114 adet başbakanlık müşaviri
bankomatik memurluğu yaparken Aslan, harıl harıl her konuda raporlar sunuyordu.
Türk ordusu,, Aliyev'e sahip çıkıyor, derin darbecileri zararlı görüyordu. Eski darbe operatörü Kamil
Yüceoral gibi askeriden gelen bir darbeci bu sıralarda Bülent Akarcalı'nın Türk Demokrasi Vakfı'ında Rusya
Araştırmalar Enstitüsü başkanlığını yapıyordu. Akarcalı, Rusca bilen eşime sekreterlik önermeseydi bu eski
darbecinin ne yaptığından habersiz kalacaktım. Diğer emekli darbeciler TRT Radyosu Azeri ve Farsca
bölümü kadrosunda bankomatikten maaşlarını alarak kızakta bekliyordu. Bir kısmı ise 144 adetlik
82
başbakanlık müşaviri kadrosunda bankamatikten maaş almaya devam ediyordu. Darbeci Büyükelçi
Karamanoğlu, merkezde kısa süre kızakta bekledikten sonra Litvanya büyükelçisi olarak ödüllendirilmişti.
Engin Alan, Özel Kuvvetler Komutanı olmuş ve PKK elebaşısını Kenya'dan getiren operasyonu yöneterek
epey sükse yapmıştı. Abdulkadir Sezgin, Diyanet İşleri Başkanlığı Başmüfettişi olarak mükafatlandırılmıştı.
Ferman Demirkol ve Ertuğrul Güven ise MİT'den emekli edilmişti. Yoksa MİTciler emekli olmaz mıydı?
Aliyev 29 Nisan'da Cleveland'da geçirdiği kalp ameliyatından 45 gün sonra Ankara üzerinden
Bakü'ye dönerken oldukça sağlıklı gözüküyordu. 7 Haziran 1999'da coşkulu bir törenle karşılanan Aliyev
için en az bir milyon insan Bina Hava limanından şehir merkezine kadar yollara dizilmişti. En az 1000 koyun
Aliyev için kurban ediliyordu. Aliyev, iyi olduğunu göstermek için 7 defa arabasından iniyor, halkın arasına
karışıyor, sohbet ediyor; suikastan korkmadığını sanki ilan ediyordu. Aliyev, ertesi gün Azerbaycan Güvenlik
Konseyi'ni toplayarak bilgi alıyordu. Devlet televizyonundan olduğu gibi verilen toplantıda Aliyev'in
konulara hakimiyeti herkesi şaşırtacak düzeydeydi. Öyleki daha önceki üç darbe girişimini ayrıntıları ile
tekrar anlatan Aliyev, adeta, ' Ben ölmedim ' diyordu. Aslan’ın darbe planını Elçibey kabul etmemişti. Bir
defa daha Ankara’nın oyununa gelmek niyetinde değildi. Ankara’da yaptığımız görüşmede bu oyuna
gelmeyeceğini bana teyit etmiş, merak etmememi istemişti.
Cevadov-SAVAMA işbirliği Aliyev'i oldukça kızdırmıştı. Azeri istihbaratı tarafından İran'daki Azeri
türklerine yönelik kurdurulan Bakü'de faaliyet gösteren 15 örgüt artık açıkça destekleniyordu. İran büyük bir
hata içindeydi, bedelini pahalı ödeyecekti. CIA’nin desteği ve Aliyev'in gizli talimatıyla daha önce CIA
tarafından kurdurulmuş Sürgünde Azerbaycan Türkleri parlamantosu destekleniyordu. Başkanlığına Tebriz
Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Mahmudali Çehragani getirilmişti. 14 kişiden oluşturulan yönetimin amacı
İran'ı bölmekti. Aliyev, Cevadov'a verilen bölücü desteğe böyle cevap vermeyi tercih etmişti. Aliyev'in
unuttuğu bir husus vardı: Çehregani, İran istihbaratının Azeri muhalifleri ortaya çıkartmak için kullandığı bir
figurdü. ABD'ye kaçan Çehregani'i kullanmak isteyen CIA, fena halde SAVAMA'nın oyununa geliyordu.
İran’daki Azerilerin gerçek lideri ile Tahran’daki evinde 2000 Haziranında yaptığım röportajdan sonra
SAVAMA peşime düşmüştü. Bu liderin ismini yazmama konusunda söz vermiştim. CIA’dan pek çok
teklifler aldığını, ancak kulak vermediğini söyleyen lider, ‘ İran bizimdir, onu yıkmayacağız, içeriden ele
geçireceğiz ve kadife bir geçiş yapacağız’ diyordu. Çehragani, değişimi mollara sızdıracak İran ajanıydı. Bir
hafta kaldığım Tahran’da ECO zirvesini izlerken nüfus kağıdıma el koyan İran istihbaratı zirveden sonra beni
sorguya çekmek için davet etmişti. İran’dan yıldırım hızıyla kaçarken havaalanında her an enseleneceğim
korkusunu yaşadım. Çünkü İran’a gazeteci olarak girmemiştim. Zirveyi izlemek için yaptığım vize
başvursunu İran Ankara büyükelçiliği kara listelerinde olan gazetecilerden olmam nedeniyle reddetmişti.
İran, sadece Türk gazetecilere vize uyguluyordu, normal vatandaşlara giriş serbetti. Bana casus muamelesi
yapmaları için ellerinde yeterince neden vardı. Zirveyi Azeri heyetinden bir diplomat gibi heyetlerine
karışarak izlemiştim. Bir hafta içinde gazetem ile çalışacak bir İranlı muhabirle anlaşmıştım. Gazetesi
kapatılan bir doktor-gazeteci olan muhabir, ben gittikten sonra gözaltına alınmış, haber geçmesine izin
verilmemişti. Türkiye’de nüfus kağıdı çıkartmak kolaydı, ama SAVAMA’nın eline geçen bir Kanadalı
gazeteciye neler yapıldığını dünya 2003 sonbaharında öğrenecekti: Dövülerek, işkence ile öldürülmek.
ELÇİBEY İLE SON RÖPORTAJ
22 Ağustos 2000’da Ebulfeyz Elçibey Ankara’da vefat etti. Ölmeden önce son röportajı bana verdi ve bu
röportaj 23 Ağustos 2000’de Zaman gazetesinde yayımlandı. Sadece bir kısmı sansürlendi. Bu kısımda
Elçibey, Fethullah Gülen ve Türk okullarına haksızlık yaptığını itiraf ediyor ve şunları söylüyordu: 35 ülkede
50 bin yabancı öğrencinin Türkçe öğrenmesine vesile olan bir aydının ancal eli ayağı öpülür. Bülent Ecevit
iyi bir Atatürkçü olmasına rağmen Gülen’i destekliyorum. Bende Atatürkçüyüm. Varsın bana da Fethullahçı
desinler, Fethullah Gülen’ı sonuna kadar destekliyorum. Hakkını helal etmesini ve beni afv etmesini
diliyorum. Çünkü cumhurbaşkanı iken ona kulak asmadım ve hizmetine zararlar verdim.
83
Azerbaycan'ın eski Cumhurbaşkanı ve Azerbaycan Halk Cephesi Partisi (AHCP) Genel Başkanı Ebulfez
Elçibey Zaman'a verdiği son röportajında, ülkesindeki ve bölgedeki gelişmeleri değerlendirdi. 'Bunları
birinin açıkça söylemesi gerek.' diyerek, her zamanki açık üslubunu sürdüren Elçibey, Türkiye ve
Azerbaycan'ın sınırları kaldırarak konfederasyona gitmeleri gerktiğini söyledi.
Azerbaycan Halk Cephesi liderliğiniz bir bağımsızlık hareketi olarak başladı. Amacına ulaştı, önce iktidar
sonra parti oldu. İçinden birçok parti çıktı; aynı çizgideki bu partiler neden birleşemiyor?
Bu tabii bir süreçtir. Azerbaycan için bir şeyler yapmak isteyen milliyetçi milyonlar bir araya toplanarak
bağımsızlık için mücadele etti. Bağımsızlığımızı kazandıktan sonra devlet kurmak için iktidar olmak
gerekliydi.
Halk Partisi, eğer tek parti olarak kalsaydı buna izin vermezdim. O zaman yine Komünist Parti'nin yerine
oturmuş olur, tek hakimiyetlik devam ederdi. Demokrasi, çok partililikten başlar. İnsanlar niye böyle
bakıyor? Aynı çizgide birçok partinin çıkması, bunların birbiri arasındaki ihtilafları, tartışmaları gayet
normaldir. ABD'de esasen 30'a yakın parti vardır; bunların ikisi öndedir. Rusya'da da 6'dan fazla Komünist
parti var; niye birleşmiyorlar? Kim bilir, Azerbaycan'da da zaman gelecek iki parti kalacak. Toplumun tabii
akışını kimse engelleyemez, kendisi hareket eder, içinden liderler çıkarır.
İktidarınızın kısa sürmesini nasıl izah ediyorsunuz? Peşinizden koşan milyonlar siz yıkılırken neden
arkanızda değildi?
Ben yıkılacağımı biliyordum. Rus askerini Azerbaycan'dan çıkardığım gün arkadaşlarıma dedim ki, benim
artık iktidarda kalacağıma inanmayın. Rus KGB'si bizi yıktı. Rus ve İran istihbaratı ortak çalıştı; 100 milyon
dolarlık bütçeleri vardı. Azerbaycan'dan Rus askerini kovmaya muvaffak oldum. Evet, kovdum onları, 'çık
git' dedim. Tam 75 bin Rus askeri vardı.
Kafkasya'da Bakü, Rus askerî üslerinin merkeziydi. Gence'de hava komando tugayı vardı ki, bir günde
Azerbaycan'ı işgal edebilirdi. Kolay olmadı. Hadi şimdi çıkartın Rus askerini bir yerden de görelim.
Çıkmıyorlar. Ne Gürcistan'dan ne Tacikistan'dan. Bunun sistemi var. Rus ordusu karışık milletlerden
oluşmuştu. Ordunun yüzde 60'ı Rus'tu, Bunların içinde birbiri ile geçinemeyen Ukraynalılar da vardı.
Nahcivan'da sınırı koruyan Rus askerinin asıl görevi Türkiye'de casusluk yapmaktı. Operasyonlar yapıyor,
Anadolu'da türlü türlü işler görüyorlardı. Rus askerini göndermekle Türkiye'yi de kurtardık.
Gence isyanını bastırmak yerine neden Keleki'ye, köyünüze gittiniz; Türkiye neden sizi desteklemedi?
İsyancı Albay Suret Hüseynov Bakü'ye yürüdüğünde kardeş kanı dökülmesini istemediğim için Keleki'ye
gittim. Hüseynov, Karabağ'da savaşıyordu, başarılar kazanmıştı, askeri çevrelerin telkiniyle ona kahramanlık
ünvanı verdim. Keleki'den iki gün önce Ankara'da ağırlandığım yalandır; bir ay sonra Türkiye'den maslahat
almaya gittiğim de doğru değil. Bir halk, mücadelesini kendi yapmalıdır. Türkiye'nin başını niye buraya
sokalım ki? Türkiye, diplomatik açıdan bizi desteklesin sağol deriz. Yeterli destek oldu, olmadı tartışması
abestir; yeterli ifadesinin sınırı yoktur.
Azerbaycan halen Rus tehdidi altında bulunuyor. Bakü-Ceyhan projesi bu riski artırıyor. Azerbaycan ile
Türkiye arasında nasıl bir ilişki hayal ediyorsunuz?
Bir kere Türkiye ile Azerbaycan arasında vize olmasını kabul edemiyorum. Vize kalkmalı. İki tarafta da
çıkartılan bürokratik engeller nedeniyle ilişkilerimiz istediğimiz noktada değil. Türkiye ile Azerbaycan
konfederasyona gitmeli, birleşmeli. Sınırları kaldırmalıyız. İki ülkenin vatandaşları serbestçe çalışabilmeli.
Bakü-Ceyhan hattının yapılmasını Rusya hazmedemiyor. Azerbaycan'ın petrolü var, dışarı satamıyor. Biz
kardeş Türkiye ile petrolümüzü paylaşmak isteriz. Türkiye ve Azerbaycan arasında askeri işbirliği Rusya ile
Ermenistan arasında olan seviyeye çıkartılmalı. Saldırmazlık anlaşması, Rusya'nın Azerbaycan'a müdahale
imkanlarını ortadan kaldırır. TSK ve NATO Azerbaycan'da askeri üslerini kurmalı. Azerbaycan NATO üyesi
olmalı. Azeri ordusu en modern silahlarla donatılmalı. İki ülkenin halkı birdir, aynı duygu ve düşüncelere
sahiptir. Türkiye'yi vatanım kabul ediyorum. Ben Atatürk'ün askeriyim.
Karabağ sorununa nasıl çözüm bulunabilir?
Kanla verilen toprak ancak kanla alınabilir. AGİT, yıllardır diplomatik oyunlarla bizi oyalıyor. Kadim
toprağımız Karabağ'ın masada satılmasına gözyummayız. Bunun için 239 teşkilatı birleştirerek Milli
Mukavamet Hareketi'ni kurduk. Bunun amacı halkımızı psikolojik olarak muhtemel bir savaşa hazırlamaktır,
84
siyasi bir maksadı yoktur. Kafkasya'da ikinci Ermeni devleti kurulmaya çalışılıyor. Ermenistan zaten
Rusya'nın oyuncağı, maşası. Dünyada bir milletin yan yana iki devlet kurduğu görülmemiştir. Bu oyun
tutmayacak. Ermenilere, Karabağ'da ancak kültürel özerklik verilebilir.
Son dönemlerde İran'daki Azeri Türkleri için çalışmalarınızı hızlandırdınız? İran, 21. yüzyılda nasıl bir
değişim geçirecek?
Dünyanın değişik ülkelerinde yaşayan 40 milyon Azeri Türkü'nün hiçbir yerde kaydı yok. Ne BM'de ne de
İKÖ'de. Ortada bir vurdumduymazlık var, bunu ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Türk folklor ve kültürünü
korumak benim görevimdir. Asimilasyon politikalarına rağmen İran'daki Türkler, Türklük şuurunu yitirmedi.
Tahran rejiminin dışladığı çoğu entelektüel 4 milyon Türk, değişik ülkelere dağıldı. İran'da bir grup kültürel
özerklikten yana. Bir kısmı ise bağımsızlık istiyor. Güney Azerbaycan hareketi geçtiğimiz yüzyılda üç defa
kanlı biçimde bastırıldı. İran'da da bir çeşit KGB rejimi var. Rus sistemi nasıl çöktüyse insan fıtratı ile
uyuşmayan bu baskı rejimi de son bulacaktır. ABD de İran'daki rejimi yıkmak değil yumuşatmak,
liberalleştirmek istiyor. İranlılar da demokratik dünyanın dışında kalamayacaklarını anlamaya başladılar.
Sovyetler Birliği dağılacak dediğimde bana deli gözüyle bakıyorlardı. Şimdi de İran'daki sistem
liberalleşecek, Azeri Türkleri demokratik haklarını elde edecekler diyorum.
ALİYEV'E RUS SUİKASTI
Aliyev’i devirmek yerine öldürme peşinde olan Rus istihbaratı 1998’in sonlarında onu zehirlemek
için mutfağına ajanlarını sokmayaı başarmıştı. 18 Ocak 1999'da GATA'da Ankara'ya gelerek tedavi altına
alınan Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'e tüm testler ve muayeneler yapıldıktan sonra, söylendiği
gibi bronşit, soğuk algınlığı teşhisi değil, kalp yetmezliği teşhisi kondu. GATA'da Aliyev'i hergün ziyaret
ederek doktorlardan bilgi alan Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e doktorlar, Aliyev'in kalbi 'nin yaşam için
gerekli olan kanın yüzde 25'ini pompalayabildiğini söyledi. Bu durumdaki hastaların 1.5 ila 12 arasında
yaşamlarını sürdürebildiğine dikkat çeken doktorlar, Aliyev'in tüm hayati fonksiyonlarının yaşına göre çok
normal olduğunu belirterek şu tesbitde birleştiler : '' Aliyev'in bünyesi çok sağlam. Tıp ilmi ve istatistikler bu
gibi kişilerin limitin alt seviyelerinde değil üst sınırda yaşama şansını sahip olduğunu söyler. '' Doktorlar,
Aliyev'in bundan sonra yaşamına çok dikkat etmesi ve doktor kontrolünde olmasını da kararlaştırdı. Haydar
Aliyev için GATA'daki tüm imkanlar seferber edildi. Azerbaycan'da döndükten sonra da Aliyev'in periyodik
sağlık verileri Ankara'ya getirilerek incelenecek, Türk hekimler Bakü'ye giderek konsültasyonlar yapacaktı.
Bütün veriler Cumhurbaşkanı Demirel'e anında bildirilecekti. Aliyev'i Ramazan bayramı sırasında GATA'da
Başbakan Bülent Ecevit, Dışişleri Bakanı İsmail Cem de ziyaret etti. GATA'nın 7. katında devlet
başkanlarına ayrılan özel donanımlı odada kalan Aliyev'in yanına basın mensupları bırakılmıyor, Aliyev
zorunlu olmadıkça kimse ile görüşmüyordu. Oğlu İlham Aliyev ve Azerbaycan Ankara Büyükelçisi
Memmed Nevruzoğlu, tüm büyükelçilik personeli ile birlikte Aliyev'in yanından hiç ayrılmıyordu. Aliyev'de
GATA'da kendisine gösterilen üstün hizmetden çok memnun olduğunu belirtiyordu.
Ankara'da üst düzey bir Azeri yetkili, Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev'e, NATO üssünün
Azerbaycan'da konuşlandırılması ve Azerbaycan'ın NATO'ya üye olmasını benimsemesi üzerine Rus
istihbarahatı tarafından zehirleme usulüyle suikast düzenlediğini öne sürmüştü. Bu iddia gizli GATA
raporlarına da geçerek teyit edildi. Raporu elde eden gazeteci GATA’daki kaynaklarını kullanan benden
başkası değildi. Azeri Büyükelçi Nezruzoğlu’ya elimde GATA belgesi olduğunu söylediğimde nutku tutuldu
ve ‘ Sana bu suikast girişimi ne oldu diyebilirin ne olmadı diyebilirim. Beni anla’ diyordu. Bu hassas durum
üzerine haberim sağlam olmasına rağmen sansür yedim ve yayınlatmadım. Ancak bir gün sonra beni öğle
yemeğinde ağırlayan Rusya’nın Ankara Büyükelçiliğinden diplomat Vlademir, yüzüme gülerek, ‘ Aliyev
zehirlenmiş mi; ne zaman ölecek?’ diye sorunca irkildim. Ruslar, ya Azeri büyükelçiliğinin yada bizim
telefonlarımızı dinliyorlardı. Rus ajana cevabım keskin oldu: Ben Aliyev’in doktoru muyum, bana niye
soruyorsun? Bilmenizi isterim Aliyev henüz ölmeyecek kadar iyi durumda. Ölse bile adamınız Ayaz
Muttalibov’u getiremeyeceksiniz. Aliyev, ölmeden oğlu İlham Aliyev’i iktidara getirecektir. Sonra sırada
85
ABD’nin adamı Resul Guliyev var. 10 yıl sonra İsa Kamber, sonra Ali Kerimov. Azerbaycan’ı unutun, ABD
size Azeri petrolünü bir daha kaptırmaz.
Zehirlendiğini fark eden Aliyev hemen Demirel'i aramıştı. Apar topar Ankara'ya getirilen Aliyev'in
kanı yıkanmış, zehrin Karaciğiri harap etmesi son anda önlenmişti. Aliyev kim öldürmek istiyordu? Bunu
hangi gerekçe ile yapıyorlardı? Cumhurbaşkanı Aliyev'e NATO yüzünden bir suikast girişiminde
bulunulduğu o sırada kamuoyunu sızdırılmadı. GATA'da yattığı 15 gün içinde tam 9 defa kendisini ziyaret
eden Demirel'e ve Türkiye'ye Aliyev bir can borçluydu. GATA kaynaklarından edinilen bilgiye göre, Aliyev
resmi açıklamalarda ifade edildiği gibi bronşit değildi. Açıklanmayan gizli tutulan raporlarda Aliyev'e
zehirlenme teşhisi konduğu, GATA'da kanının temizlenerek ölümden kılpayı kurtarıldığı belirtiliyordu.
Bakü kaynaklarından edindiğim bilgiye göre, Aliyev, GATA'da tedavi için Türkiye'ye gelmeden önce
Ukrayna, Gürcistan Savunma bakanlarının Bakü'de toplanması için girişimde bulundu. Geceyarısına kadar
süren toplantıda üç ülke arasında işbirliğinin derinleştirilmesine ilişkin bir protokol imzalandı. Toplantıya
Moldova Savunma bakanı da çağrılmış olmasına rağmen gelmedi. Resmi protokolda net bir karar yer
almasada, üç ülke Savunma bakanlarının ortak bir barış gücü oluşturulması ve NATO'yü üyelik konusunda
anlaştığı bilgisi, Moskova'ya ulaştı. Üstelik bu üç ülke NATO'ya üye olmak konusunda görüş birliğine
varmıştı. Oluşturulacak barış gücü ve üs petrol boru hattını koruyacaktı. Rusya'nın kırmızı çizgileri
çiğnenmişti. Aliyev'in üstü çizilmişti. Aliyev, artık Rusya'nın değil ABD ve Türkiye'nin adamıydı.
Bunun üzerine Rus istihbaratı harakete geçti. Aliyev'in mutfağına sızan Ruslar, NATO projesinin
mimarı ve organizatörü Aliyev'i, ' zehirleyin emrini ' verdi. Aliyev, zehirlenme korkusu nedeniyle
yemeklerini önce başka birine taddırırdı. Dışarıda su dahi içmezdi. Bu nedenle zehirlenme işlemi bir ay
süren zaman dilimine yayılmıştı. Zehirlenerek yavaş yavaş öldürülmek istendiğini farkeden Aliyev, bu olay
üzerine Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'i arayarak yardım istedi. Mutfaktaki Rus ajan bulundu ve
öldürüldü. Aliyev'i muayene eden Demirel'in doktoru başkanlığındaki Türk doktorlar Aliyev'in hemen
GATA'ya kaldırılmasını istedi. GATA'da 15 gün kalan Aliyev , tamamen iyileşerek bir kez daha Rus
istihbaratının suikastından kurtulmuş oldu.
Aliyev’in GATA'da tedavi görürken sadece Rus gazetecilere kabul etmesi de hayli ilginçti. Aliyev,
Rus NTV'ye yaptğı açıklama'da Azerbaycan'a NATO üssü istemediklerini ifade etti. Oysa Azerbaycan'ın Dış
Politika Müşaviri Vefa Guluzade, tam bu sırada üç defa arka arkaya farklı haber kanallarına ısrarla NATO
üslerini Abşeron'da görmek istediklerini açıkladı. Hatta İncirlik'teki üs gibi üs bile istedi. Aliyev,
kendisinden habersiz konuşmayacağı bilinen Guluzade aracılığıyla Ruslara , '' Yıkılmadım, ayaktayım. ''
diyordu. Ama az kalsın NATO ilgisi Aliyev'in ölümüne yol açıyordu. Daha sonra Türkiye'ye askeri üs
verelim diye işi ileriye götüren Guluzade'nin bu fikrine, Azerbaycan Halk Cephesi Partisi(AHCP) de destek
verdi. AHCP Genel Başkanı Ebulfez Elçibey,, "Bu fikri daha önce biz ortaya koymuştuk. Yeniden gündeme
getirdiği için Vefa beye teşekkür ediyorum" diyordu. "Türk Devletleri Birliği"nin oluşturulmasını, hatta
"Turkiye-Azerbaycan Konfedarasyonu"nun kurulmasının gerekli olduğunu dile getiren Elçibey'in bu
önerisini değerlendiren Vefa Guluzade "Şu anda Azerbaycan'ın durumu o kadar ağır ki, biz konfederasyon
değil, hatta Türkiye ile federasyon kurmaya da hazır olmalıyız. Çok sivri gelebilir ama, şimdiki durumda
Türkiye ile birleşmeye bile gitmeliyiz" demekten çekinmedi. Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı Dış İlişkiler
Şube Müdürü Novruz Memmedov , konfederasyon ve federasyon kurmanın realiteye uygun olmadığını
bildirerek "Türkiye hala Kıbrıs'la konfederasyon kuramıyor, bizimle kurmaya razı olur mu? Ayrıca, dış
güçler buna nasıl bakar? Biz bağımsız bir devletiz, bundan vazgeçemeyiz" diye Bakü'nün resmi olması
gereken görüşünü ifade ediyordu. NATO'nun 50. yıldönümü kutlamalarına katılmak için gittiği
Washington'da Ermenistan Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan ile biraraya gelen ve Ermenistan-Azerbaycan
sorununun barış yoluyla çözümünde ''olumlu'' sinyaller veren Aliyev, bu süreçte ''açık kalp ameliyatı'' geçirdi.
Aliyev, ABD'de geçirdiği operasyonun ardından uzun bir süre çalışmalarına ara vererek Antalya'da dinlendi.
ALİYEV'İN SIR ÖLÜMÜ
Azerbaycan eski cumhurbaşkanı Haydar Aliyev 80 yaşındaydı. Takvim 21 Nisan 2003 tarihini
86
gösteriyordu. Türk dostu Haydar Aliyev Bakü'deki Cumhuriyet Sarayı'nda halka hitaben konuşma yapıyordu.
Canlı yayınlanan Aliyev'in sesi aniden kesildi. Aliyev'in yüzünde bir acı belirdi ve elini göğsüne götürdü.
Hatta sendeler gibi oldu. Korumalar yanına koştu ve onların yardımıyla Aliyev kulis arkasına çekildi. Aradan
10 dakika geçti. Aliyev güler yüzle tekrar sahnede göründü; ‘‘Birisi beni kötü sözle andı galiba’’ şakası
yaptıktan sonra konuşmasına devam etti. Ancak ikinci deneme de uzun sürmedi. Aliyev tekrar fenalaştı ve bu
sefer korumalar yetişemeden yere yığıldı. Düşme esnasında başını da kötü çarptığı kameralar tarafından
görüntülenmiş oldu. Cumhuriyet Sarayı'nı arabasına kendisi binerek terk eden Haydar Aliyev'i yakınları ve
doktorları dışında bir daha kimse görmedi. 3 Mayıs günü Haydar Aliyev, Ankara'ya getirilerek GATA'ya
yatırıldı. Aliyev, GATA'da yaklaşık bir hafta devam eden muayene ve tedaviden sonra Bakü'ye döndü.
Aliyev, son olarak 8 Temmuz'da muayene olmak amacıyla GATA'ya gitti. GATA'dan iki ay boyunca çıt
çıkmadı. Aliyev'in sağlık durumuyla ilgili resmi açıklamalar yetersiz gelince Bakü'de ‘‘öldü’’ dedikoduları
başladı. Aliyev'in sağlığı ile ilgili çeşitli söylentiler de bu dönemden sonra hız kazandı. Yine aynı dönemde
Rus internet gazetelerinde Aliyev'in yaşamını yitirdiğine dair çıkan haberler üzerine Gürcistan
parlamentosunun ''yas ilan etmesi ve saygı duruşunda bulunması'', Gürcistan Cumhurbaşkanı Eduard
Şevardnadze'nin Aliyev'in tedavisi GATA'da sürdüğü sırada, 1 Ağustos'ta ''Aliyev için başsağlığı dilemesi''
bu konuda yaşanan ilginç gelişmeler arasında yerini aldı. İsrail'in devlet televizyonu 3 Ağustos 2003'de
Aliyev'in GATA'da öldüğünü haber veriyordu. MOSSAD'ın bu bilgiye ulaşması mantıksız değildi. Dört gün
önce aynı haberi Azeri muhalif basınından Müsavat gazetesi ileri sürmüştü. gazete toplattırılmıştı.
Azerbaycan'ın Ankara Büyükelçisi Nevruzoğlu, iddiaları yalanlamıştı. 4 Ağustos 2003'de ise, Azeri
muhalefet partilerinin tanımlamasıyla “Azerbaycan'da ' devlet darbesi” oldu. Aliyev'in oğlu İlham Aliyev'in
cumhurbaşkanlığı yetkilerini kullanabilmesi için Azerbaycan Parlemantosu olağanüstü toplandı.
15 Ekim 2003'de yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçiminin kaderini değiştirecek bir tasarı
parlemonta'da 101 oya karşılık bir oyla kabul edildi. Bu tasarı ile başbakana tayin edilecek İlham Aliyev'in
önü açıldı. Seçim kanununda ki 179.1 maddenin lağvedilmesi ile eski cumhurbaşkanları konusunda kanun
tasarısının kabulu ve en önemlisi yeni başbakanla ilgili Cumhurbaşkanı kararının ilan edilmesi kararlaştırıldı.
Bunun anlamı şuydu: 179. maddeye göre cumhurbaşkanı ölürse veya görevinden istifa ederse 3 ay içinde
seçime gidilmesi öngörülüyordu. Seçim kanunu değiştirilerek 15 Ekimden önce seçime gidilmesi
engellendiği gibi, bu durum yeni seçim tarihini de belirginsizleştiriyordu. Bu önlem kazara Aliyev'in öldüğü
ortaya çıkarsa diye alınmıştı. Eski cumhurbaşkanları konusunda yapılan değişiklikle Haydar Aliyev'in
Atatürk'ü Koruma Kanunu benzeri bir kanunla korunma zırhı altına alındığı anlaşılıyordu. Bu da, hiç bir
kurum ve kişi Aliyev'i yargıyalamayacak anlamına geliyordu. Aleyhinde yazan, konuşan herkese zindan yolu
görünüyordu! Ağustos 2002 yılında yapılan referandumdan önce Azerbaycan'da Cumhurbaşkanından sonra
ikinci adam meclis başkanı idi. Bu referandum Haydar Aliyev’in oğlu ile ilgili hazırlıklara erken başladığı
anlamına geliyordu. Nitekim, Aliyev referandumdan sonra hastalanarak GATA turlarına başladı. Temmuz
2003'ün başından beri bir aydır GATA'da yatıyordu, fakat bu defa kimse ile görüştürülmüyordu. Azeri
parlemantosunda alınan son kararla Aliyev'in daha önce yazdığı anlaşılan mektupla, başbakanlığa oğlu İlham
Aliyev'in getirilişi bir nevi açıklanmış oldu. Etkisiz ve yetkisiz Başbakan Artur Resizade yerine oğul
Aliyev'in cumhurbaşkanlığa vekalet etmesi anlamına gelen bu karar, ancak Haydar Aliyev'in ölümüne
endekslenmişti. 59 milletvekilinin başvurusu ile toplanan Meclis, İlham Aliyev'i başbakanlığa getirerek bir
ilki de gerçekleştirdi.
İlham Aliyev, bir Rus Televizyonuna yaptığı açıklamada, Haydar Aliyev'in bir ay kadar önce kalp
krizi geçirerek düştüğü platformda bir değil 7 kaburga kemiğinin kırıldığını açıkladı, bu yaşta kemiklerin
iyileşmesinin kolay olmadığını zikretti, ancak öldüğünü söylemedi! İlham Aliyev, kamuoyunu babasının
hayatta olduğuna inandırmak için 14 Ağustos'da bir açıklama yaptı. Azerbaycan Başbakanı İlham Aliyev,
babası Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev ile birlikte aday olduklarını, ancak ''gerekirse adaylıktan
Cumhurbaşkanı lehine çekilmeyi planladığını'' söylemişti. İlham Aliyev, Japon Mainhichi gazetesine yaptığı
açıklamada, Cumhurbaşkanı Aliyev'in sağlık durumu nedeniyle kendisinin başbakanlığa atanmasıyla ilgili
kararnameyi imzalayamayacağı'' yönündeki eleştiriler için , ''Bütün bu söylentileri şimdi en çirkin
87
yöntemlere başvuran muhalefet yayıyor'' diyordu. İlham Aliyev, babasıyla 2 Ağustos'ta GATA'da bu konuda
görüştüğünü, daha sonra babasının sağlığının daha da iyiye gittiğini ifade ediyordu. Babasının
dolaşabildiğini söyleyen İlham Aliyev, sağlık durumunu şöyle anlatıyordu: ''Ancak böbrekleri, daha doğrusu
onlardan biriyle ilgili küçük sorunları var. Dolayısıyla tedavi, bu böbreğin tam olarak çalıştırılmasına
yöneltilmiştir. Kalbi olması gerektiği gibidir. Babam konuşabiliyor, gezebiliyor, ama doktorlar onun
tamamıyla iyileşene kadar tedavi bölümünde kalmasını tavsiye ediyor.'' İlham Aliyev, babasının ne zaman
ülkesine döneceği konusundaki bir soru üzerine, doktorların bunun için kesin bir tarih veremediklerini ifade
ederek, ''Ancak sağlık durumuna bakarak, bu belki iki haftadan sonra mümkün olabilir'' diye konuştu. Oysa
Aliyev, 6 Ağustos günü Aliyev, Rusya'nın ambulans uçağıyla Ankara'dan ABD'nin Cleveland kentindeki
kliniğe götür. Büyük bir gizlilik içinde gerçekleştirilen nakil işlemlerinde, tek kare dahi fotoğraf
çekilememişti.
Azeri muhalefeti parlamentodaki İlham'ı başbakanlığa getiren girişimi Aliyev'in ölümünün
kesinleşmesi ve Azerbaycan demokrasisine yapılan darbe olarak yorumladı. Cumhurbaşkanlığı seçiminde
muhalafetin en güçlü adayı Müsavat partisi Başkanı İsa Kamber, daha çok onu destekleyenlerden oluşan 20
muhalif partiyi aynı çatı altında birleştiren 'Bizim Azerbaycan' bloku ile biraraya gelerek alınan kararları
darbe olarak niteledi ve açlık grevine kadar varan karşıt eylemlere start vereceklerini açıkladı. AHCP Lideri
ve miletvekili Ali Kerimov ile diğer muhalif milletvekili İkbal Ağazade, Kamber grubuna destek sözü
vererek yönetimi antidemokratik darbe ile suçladı. Hükümet muhalefetin sokaklara dökülerek miting
yapmasını engellemek için tüm polis ve özel güvenlik sayılan OMON birliklerini Bakü'ye toplamaya başladı.
Sözkonusu değişiklikler konusunda ABD ve Türkiye ile Azeri yönetimin anlaştığı, veya en azından olanlara
göz yumulacağı Azeri muhalefetince dillendiriliyordu. 15 Ekim seçiminde İlham Aliyev'e karşı yarışmak için
hazırlık yapan İsa Kamber ve muhalif cephesi oğul Aliyev'in cumhurbaşkanlığı yetkilerini kullanabilen
başbakan zırhına girmesi ile yine maça 3-0 yenik başlıyordu. Çünkü iktidarı bırakmaya niyetli olmayan
Aliyev ailesi, yeni seçim takvimini uzatmakla kalmayacak muhalefete aman vermemek için devletin tüm
imkanlarını lehlerine kullanacaktı. Normal bir seçimde genç Aliyev'i zorlayacak Kamber, seçimlerin hileli
yapılacağından da endişe ediyordu. 4 trilyon dolarlık petrol servetine sahip Azerbaycan'da 1993
Haziran'ından beri ipleri elinde tutan Aliyev ailesi ile uzlaşmak Washington ve Ankara için daha kolay ve
daha az riskliydi. Ancak muhalefete göre İlham Aliyev’in liderlik kapasitesi zayıftı ve Azerbaycan'ı bir
yıldan fazla idare edemeyecekti! Azerbaycan yeni kardeş kavgalarına, iç savaşa, darbe ve suikastlara
gebeydi. Aliyev'in yaşadığına dair hiçbir iz yoktu. 2 Ekim 2003'de yine bir yazıyla oğlu lehine
cumhurbaşkanlıktan çekildiğini açıkladı. İşte Azerbaycan muhalefetini kuşkulandıran da bu idi. "Aliyev
öldü" iddiası kesinleşmişti. Baba Aliyev'in, oğlunu cumhurbaşkanı seçtireceği için "ölümümü gizleyin"
vasiyetinde bulunmuştu. Seçimlerden önce bir Türk işadamı tam 60 dairesini satarak Azerbaycan'a gitmiş ve
ve İsa Kamber için seçim kampanyasına katılmıştı. Türk dünyasına ilgisini yakından bildiğimiz bir emekli
Tuğgeneral seçimler öncesinde Azarbaycan'daydı.Onun da gönlünden İsa Kamber'in kazanması geçiyordu.
Seçimlerden sonra çıkan karışıklıklardan öğrenildi ki, Ülkü Ocakları Genel Başkanı Atilla Kaya ve MHP
MYK Üyesi Suat Başaran da oradaydı. Olaylardan sonra Musavat Partisi Genel Merkezi'ni basan Azeri
Polisi, Atilla Kaya'yı başından ve kolundan yaralamıştı. Dayaktan nasibini Alan Suat Başaran'ı ise gözaltına
almıştı. Ancak Başaran, Ankara'dan MHP Genel Merkezi'nin devreye girmesi ve Ülkü Ocakları'nın
Azarbaycan'ın Ankara Büyükelçiliği önünde yaptığı gösterilerle serbest bırakıldı. Şurası bir gerçekti, Azeri
yönetimi, bu baskınla Türkiye'deki çevrelere açık mesajını vermiş oldu. Ülkü Ocakları Genel Başkan
Yardımcısı Alişan Satılmış'ın, "Ülkü Ocakları Genel Başkanına yönelik saldırı aynı şekilde
cevaplandırıyacaktır." şeklindeki sözleri önümüzdeki dönemde taraflar arasında gerginliğin süreceğine işaret
ediyordu. Sonuçta, Azarbaycan'da seçimleri yüzde 80 oyla oğul İlham Aliyev kazandı, İsa Kamber'in ise
yüzde 12 oy aldığı açıklandı. İsa Kamber benim oylarım yüzde 60 diyor, bazı Batılı gözlemciler seçimlerin
şeffaf olmadığını ileri sürüyordu. Azarbaycan, demokratik olmayan yollardan sahte bir seçimle bir süre daha
İlham Aliyev'in cumhurbaşkanlığında yoluna devam edecekti.
Susurluk Raporu'nda sansürlenen İlham Aliyev bölümü üzerine kızan Haydar Aliyev, oğlu için
88
Dışişleri Bakanı Hasan Hasanov'u günah keçisi seçip, görevden almıştı. İlham Aliyev'i paklamak için
harcanan Hasanov, halen milletvekiliydi, ama konuşması yasaktı ve Hasanov Aliyev ailesine bağlılığı
nedeniyle susma hakkını kullanmaktaydı. Bu olaydan sonra Aliyev, bu olaydan sonra Azerbaycan'daki tüm
kumarhaneleri kapattırmakla kalmamış, İlham Aliyev'in özel hayatına da el koymuştu. İlham Aliyev, 1998 ile
2003 arası devlet başkanı olması için hazırlandı. Baba Aliyev, onu bu tür skandallardan uzak tuttu. İngilizce,
Rusca ve Fransızcayı mükemmel konuşan Aliyev, konusunda CIA ile irtibatlı çalışan İstihbarat şirketi
Stratfor raporunda şunları yazmıştı: İlham Aliyev, babasının karizmasına, politik becerilerine, ilişkilerine,
tecrübesine, entelektüelliğine ve otoriteyi kullanma kabiliyetine sahip değil. Bunlara rağmen çok iyi bir
cumhurbaşkanlığı yapacak.
Bir think-tank kurumu olan Moskova Enstitüsü CIS Başkanı Konstantin Zatulin, İlham Aliyev'in
iktidarı hiç mücadele etmeden babasından miras olarak devraldığını belirterek, 'Kolay gelen, kolay gider.
Oğul Aliyev, uzun vadede Azerbaycan'ı idare edemez. Ülkenin tüm servetini kontrol altında tutan Aliyev
ailesinin klanlarını idare etmek kolay olmayacak' diyordu. Zatulin, baba Aliyev'in kardeşi, gölge devlet
başkanı Celal Aliyev'den bahsediyordu. Baba Aliyev, kumarı, içkiyi ve riski sevmezdi; oğul Aliyev onun tam
tersi bir karaktere sahipti. Susurluk'un en erken beraat ettirilen gizli kahramanı ülkesini sorunsuz yönetecek
kadar kurt değildi. Seçime hile karıştı" düşüncesiyle muhalefet ayağa kalktı. Azerbaycan büyük gösterilere
sahne oldu. Sonunda ülkede sükunet sağlandı. Ancak iktidar "bir isyan çıkabilir" düşüncesiyle tedirgindi bu
yüzden ülkeye daha da hakim olabilmek için seçimlerden sonra geçen 2 ayda da baba Aliyev'in ölümü
açıklanmadı. Azerbaycan'ın eski cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'in ölümü 13 Aralıkta, Saddam'ın yakalandığı
haberi yayıldığı sırada açıklandı. Aliyev'in ölümüyle ilgili ilk açıklama Azerbaycan'ın Washington
Büyükelçiliği 1. Kâtibi Tahir Tahizade tarafından yapıldı. Ancak bir süre ölüm haberinin resmen teyit
edilmemesi tereddütlere yol açtı. Tahirzade'nin ardından Haydar Aliyev'in tedavi gördüğü Clevelend
Kliniği'nden ölüm haberiyle ilgili açıklama yapılması tereddütleri ortadan kaldırırken, Bakü'nün saatlerce
sessiz kalması dikkat çekti. Açıklamasını, "Aliyev bu (dün) sabah vefat etti, saatini tam olarak bilemiyoruz"
şeklinde duyuran Tahirzade, Aliyev'in vefatını "elim bir olay" olarak nitelendirirken, Büyükelçilik'te bir
taziye defteri açılacağını ve diplomatik nota yayımlanacağını kaydetti.
Azerbaycan'da Haydar Aliyev dönemi resmen bitti. Ancak tartışmalar bitmek bilmiyordu.
Azerbaycan'ın muhalif basını eski Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'in ölümüyle ilgili attıkları manşetlerle, bu
vefatın çok daha önce gerçekleştiği şüphelerini vurguladılar. Muhalefet yanlısı gazetelerden Azadlık, haberi
"Haydar Aliyev resmen öldü" başlığıyla verdi. "Aliyev'in ölümü tasdiklendi" başlığını kullanan Yeni
Müsavat gazetesi de, Aliyev'in hayatını daha önce kaybettiği yolundaki haberleri geçen 4 ay boyunca
yayınladıklarını ancak bunun yeni itiraf edildiğini öne sürdü. Aliyev'in resmen vefat etmesi üzerine, resmi
gazete niteliğindeki, iktidardaki Yeni Azerbaycan Partisi'nin (YAP) yayın organı Yeni Azerbaycan'ın
sayfaları ise cenaze töreniyle ilgili açıklamalara ayrıldı. Express gazetesinde, ''Azerbaycan büyük kayıp
verdi'' başlığıyla çıkan haberde, Haydar Aliyev'in hayatı ve çalışmalarının yanı sıra vefatıyla ilgili
gelişmelere yer verilirken, ''büyük kayıp nedeniyle Azerbaycan halkının yanı sıra Türk dünyası ve
Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'e de başsağlığı dilekleri'' yayınlandı. ''Olaylar'' gibi iktidar yanlısı bazı
gazetelerde, ''Bağımsız Azerbaycan'ın kurucusunun Haydar Aliyev olduğu'' belirtildi. Haberi, ''Haydar Aliyev
resmen öldü'' başlığıyla veren muhalefet yanlısı gazetelerden Azadlık ise Aliyev'in vefat ettiği yolunda
haberlerin daha önce de gündeme geldiğini, ancak resmi makamlar tarafından doğrulanmadığını kaydetti.
''Aliyev'in ölümü tasdiklendi'' başlığını kullanan Yeni Müsavat gazetesi de, Aliyev'in hayatını daha önce
kaybettiği yolundaki haberleri geçen 4 ay boyunca yayınladıklarını, ancak bunun yeni itiraf edildiğini ileri
sürdü. Haberde, Türk televizyonlarının Aliyev'in vefatını anında ve ilk haber olarak verdiği belirtilirken,
Azerbaycan televizyonlarının ise uzun süre bu haberi duyurmadığı, ilk gelişmeleri de ANS televizyonunun
TSİ 22.00'da yayınladığı belirtildi. ''Bakı Heber'' ise ''Haydar Aliyev'in ölümü açıklandı'' başlıklı haberinde,
Aliyev'in daha önce hayatını kaybettiğini, iktidarın ise bu haberi şimdi açıklamak durumunda kaldığını ileri
sürdü. Azerbaycan'ın eski Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'in vefatı üzerine ülkede 7 günlük yas ilan edilirken,
televizyonlarda eğlence programlarının yayınları da durduruldu.
89
Azerbaycan eski Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, düzenlenen törenle 16 Aralıkta toprağa verildi.
Respublica Sarayı'ndan kortej eşliğinde alınan Aliyev'in naaşı, yaklaşık 7 kilometrelik bir yürüyüşün
ardından Fahri Hıyeban Mezarlığı'na getirildi. Burada Kuranıkerim okunmasının ardından Aliyev'in tabutu,
Azerbaycan Milli Marşı ile dört pare top atışı eşliğinde eşi Zarife Aliyev'in mezarının yanında açılan mezara
indirildi. Ardından bir din görevlisi Aliyev için dua okudu. Daha sonra Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham
Aliyev, cenaze törenine katılanların başsağlığı dileklerini kabul etti. Bu arada Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet
Sezer, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök ile bazı bakan ve
milletvekilleri de İlham Aliyev ile yakınlarına başsağlığı dilediler. Eşi Zarife Aliyev'i 1985'de kaybeden
Aliyev'in bir oğlu, bir kızı ve 6 torunu bulunuyordu.
Azerbaycan içerisinde Aliyev'i ölümsüzleştirme çabaları tüm hızıyla devam ediyordu. Sokaklara,
meydanlara onun büstü dikilmeye, paralara resmi basılmaya çalışılıyordu. Dış Dünya'da ise bütün bunlarla
birlikte Haydar Aliyev ile ilgili gerçekler yazılıyordu. BBC'nin internet sitesi Haydar Aliyev hakkında bir
tartışma başlattı. Dünya'nın bir çok yerinden Haydar Aliyev hakkında görüşler bildiriliyordu. Bu görüşlerin
çoğunluğu ise Haydar Aliyev'in "Bir diktatör gibi yaşadığını, ülkesini bir diktatör gibi yönettiğini ve bir
diktatör gibi de öldüğünü " bildiriyordu. Bazıları ise Aliyev'in ülkesine istikrar getirdiğini söylemekle
yetiniyordu. Azerbaycan'da tatsız olayların arkası kesilmiyordu. Başkanlık seçimleri, uluslararası ölçülere
göre, zaten seçimden başka her şeye benziyordu. Ama, onun ötesinde, Cumhurbaşkanı ‘‘İlham Aliyev’’
iktidarını perçinlemek üzere, demokrasi dışı bir yana, artık ‘‘insanlık dışı’’ yöntemleri çekinmeden
deniyordu. En önemli örnek ‘‘İkbal Agazade.’’nin dramıydı. 35 yaşındaki Agazade Azerbaycan'da
milletvekili. Ümit Partisi Genel Başkanıydı. Cumhurbaşkanlığı seçiminde İlham Aliev'in karşısında yer
alıyordu. Musavat Partisi Genel Başkanı ‘‘İsa Kamber'i’’ destekliyordu. Ne oluyorsa, bu destek sonrasında
oluyordu .İsa Kamber seçimi kaybedince, evinde göz hapsine alınıyordu. Kazansa Cumhurbaşkanıydı,
kaybedince göz hapsine alınmıştı. Agazade'nin durumu ise, Kamber'e göre bin biterdi. Meclis'te
dokunulmazlığı bir günde kaldırılıyordu ‘‘halkı kışkırttığı’’ gerekçesiyle. Aynı gün hapse atılıyordu. ‘‘17
Ekim'den’’ bu yana hapiste çürüyordu. ‘Bakü'de Bayıl Hapisanesi, 1 nolu tecrit hücresinde’’ yatıyordu.
Aylardır kimseyle görüştürülmüyordu. Hapisanedeki fiziki koşullar çok kötüydü. Manevi baskı ise, hiç
bitmiyordu. İki kez komaya giriyor, buna rağmen, sağlık bakımı askıya alınıyordu, bir ayağı tutmuyordu.
Ayrıca, yakınları ve ailesi baskı altındaydı.
Azerbaycan muhalefetinin seçimlerden sonra ne kadar yıpratıldığının bir göstergesi de,
Washington’dan gelen bir umut ışığının yarattığı coşkuydu. Senatör John Makkeyn’in girişimleri ile
Azerbaycan’daki seçimler sırasında yaşanan usulsüzlüklerin eleştirildiği bir madde Senato’nun “2004 yılı dış
maliye operasyonları” kanununa eklendi ve bu madde ile ABD Başkanı ve Dışişleri Bakanı’na Azerbaycan
hükümetini, seçimlerdeki Usulsüzlüklerin AGİT ve Avrupa Konseyi’nin katılımı ile kurulacak bağımsız bir
komisyon tarafından araştırılması konusunda ikna etmesi için tavsiyede bulunuldu. Ayrıca, Kongre’nin
Helsinki Komisyonu’nda Azerbaycan’daki seçimlerle ile ilgili 13 Kasım’da düzenlenecek müzakerelere
Azeri muhalifler Musavat partisi lideri İsa Gamber, Halk Cephesi Partisi Genel Başkanı Ali Kerimli ve
Demokrat Partisi lideri Resul Guliyev de davet edildiler. Bu gelişmelerden az da olsa umutlanan muhalefet
kanadından Ali Kerimli, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yeniden yapılması talebini tekrar gündeme getirdi.
Ancak mevcut duruma Washington’un yaklaşımının en net ifadesi Bakü’de bulunan ABD Başkanı eski Milli
Güvenlik Danışmanı, eski SSCB Cumhuriyetleri üzerine uzmanlaşan ünlü isimlerden Zbignev Bjezinski’den
geldi: “Seçimlerdeki usulsüzlükler sonuçları etkilemiyor. Bana göre, seçim sonuçları belli: İlham Aliyev
kazandı ve önemli olan bu” Azerbaycan’daki Cumhurbaşkanlığı seçimleri iç olaylarla birlikte ülkenin dış
politikasında bazı gerginliklere yol açtı.
ABD, Avrupa, uluslararası kuruluşlar gelişmelere sessiz kalırken, Norveç son derece farklı tavır
sergiledi. Aslında Norveç’in Azerbaycan’daki gelişmelere yaklaşımı seçimlerden önce hissediliyordu.
Norveç Başbakanı Kyel Magne Bondevik, 13 Eylül’de Bakü’ye resmi ziyareti daha 6 ay önceden
planlanıyordu. Ağustos ayında Artur Rasizade’nin istifası ve adından İlham Aliyev’in bu göreve
atanmasından sonra bu ziyaret ertelendi. Bunun nedeni konusunda hiçbir açıklama yapılmasa da, işin altında
90
nelerin yattığı Oslo’nun seçim sonrası tutumundan belli oldu. İçişleri Bakanlığı’nın başlattığı gözaltına
kampanyası sırasında yönetim aleyhine yazıları ile tanınan “Yeni Musavat” gazetesinin genel yayın
yönetmeni Rauf Arifoğlu ile Bakü’deki bir Cami’in imamı Norveç’in Bakü Büyükelçiliği’ne sığındılar. Bu
gelişme Bakü’nün tepkisine neden oldu ve Dışişleri Bakanı Vilayet Guliyev, Büyükelçi Steynar Gil’i
Azerbaycan’ın iç işlerine karışmakla suçladı. Rauf Arifoğlu’nun Büyükelçiliği terketmesi kendisine
güvenlik garantisinin verilmesinin Norveç ve Azerbaycan hükümetleri düzeyinde sağlanmasından sonra
mümkün oldu. Bu güvenlik garantisi Arifoğlu’nun gözaltına alınıp alınmamasını değil, kendisine karşı
yasadışı gruplar tarafından gelebilecek herhangi bir saldırının önlenmesini kapsıyordu. Norveç
Büyükelçisi’nin bu konulara aktif müdahelesi iktidarın sabrını taşırdı ve Yeni Azerbaycan Partisi İcra
Sekreteri yardımcılarından milletvekili Siyavuş Nevruzov parlamentoda yaptığı konuşmada büyükelçinin
sınırdışı edilmesini istedi. Bu arada, Norveç Dışişleri Bakanlığı Devlet Sekreteri (Müsteşar düzeyinde) Kim
Traavik bölgeye ziyareti çerçevesinde Bakü’ye geldi. Traavik, Azerbaycan dışişleri yetkilileri ile
görüşmelerinin ardından sert açıklamalarda bulundu. Azerbaycan’ı AGİT ve Avrupa Konseyi üyeliği ile ilgili
yükümlülüklerini yerine getirmemekle suçlayan Traavik, Norveç’in seçimler ve polisin sert tutumu ile ilgili
kaygılarını dile getirdi. Norveç yetkilisi Büyükelçi Gil’in tavrına da tam destek verdi. Azerbaycan’daki petrol
ve doğalgaz projelerinde ciddi hisselere sahip olan Norveç’in tutumunun arasında nelerin yattığına gelince:
İktidar kanadı Oslo’nun petrol ve doğalgaz projelerine daha cazip koşullarla katılmayı hedeflediğini öne
sürürken, muhalefet de Norveç’in demokrasinin gerçek dostu olduğunu savunuyordu. Bağımsız
gözlemcilerden bazıları bunun Büyükelçi’nin kişiliğinden kaynaklanabileceğini söylerken, bir çok ciddi dış
politika uzmanı bile bu konuda yorum yapmakta zorlanıyordu.
PETROL EKONOMİSİ
Azerbaycan’ın en büyük yeraltı zenginliği petroldür. Petrol ve doğalgaz üretimi diğer yeraltı zenginliklerine
göre birinci sırada gelmektedir. Petrol 19. yüzyılla birlikte ekonomik hayata girmiştir. Gaz üretimi daha
yavaş artmakta, petrol üretimi ise bağımsızlık sonrasında giderek artmaktadır.
1999 yılında, 13.8 milyon ton petrol üretilmiştir (276,800 varil/ gün), bu miktarın büyük bir kısmı (üretimin
% 89′u) kıyıdan uzak alanlardan gelmiştir. 2000 yılı Ocak–Mayıs döneminde petrol üretimi yıllık % 7.1
artışla 5.93 milyon tona ulaşmıştır. Bu dönem içerisinde gaz üretimi 2.4 milyar metreküp olmuş ve yıllık %
2.2 düşüş göstermiştir. Devlet Petrol Şirketi (SOCAR) çoğunlukla kıyı alanlarını işletmekte, kıyıdan uzak
alanlar ise Azerbaycan Uluslararası İşletim Şirketinin (AIOC) liderliğindeki konsorsiyumlar tarafından
işletilmektedir. AIOC 1997 yılı sonlarında petrol üretimine başlamıştır.
AIOC tarafından işletilen kıyıdan uzak alanlardan elde edilen üretim payı artmaktadır. Ekonomi, yabancı
yatırımlarının büyük bir bölümü için AIOC’ye bağlıdır; AIOC 1999 yılında yapılan 510 milyon ABD doları
tutarındaki yabancı direkt yatırımın 341 milyon ABD doları tutarındaki bölümüne karşılık gelmektedir.
Aralık 1999 ve Mayıs 2000 arasında, devletin AIOC’den elde ettiği gelirin ödendiği Ulusal Petrol Fonu, 75
milyon ABD doları ( GSYİH’nin % 1.9′u) kazanmıştır.
2000 yılında petrol üretimi 14 milyon ton, 2001 yılında ise 14.9 milyon ton olarak gerçekleşmiştir.
Rafine petrol ürünleri çıktısı, rafinerilerin yerel petrol üretimine daha fazla girmesiyle, artmaya devam
etmektedir. Ürünlerin, BDT ya da İran’a satışı ile ilgili olarak piyasaların geç ödeme yapması sorun teşkil
etmektedir. 2000 yılının ilk beş ayı içerisinde Ukrayna’ya 12.9 milyon ABD doları değerinde 65,000 ton
mazot satılmış, ancak ödeme olarak yalnızca 4.6 milyon ABD doları alınmıştır. 2000 yılında gönderilmesi
gereken 435,000 ton mazotun nakli, kalan 8.3 milyon ABD dolarının ödenmesine kadar askıya alınmıştır.
91
İran’a mazot satışında bir azalma söz konusudur, bunun nedeni ise İran tarafından verilen düşük fiyat ve
yüksek nakliye maliyetleridir.
Azerbaycan tarafından orta ve uzun vade ticari olarak yaşayabilir petrol ihraç boru hatlarının inşa edilerek
petrol sektörünün gelişmesine olanak verilmesi gerekmektedir. Bakü’den Karadeniz’deki Novorissiysk
limanına ve Bakü’den Gürcistan’daki Supsa limanına iki petrol ihraç boru hattı vardır. Bu iki boru hattı
benzer kapasitelere sahiptir ve toplam yaklaşık 230,000 v/g değerinde nakil yapabilmektedir.
Azerbaycan ve Gürcistan Parlamentoları Bakü’den Türk limanı Ceyhan’a bir boru hattının inşası için gerekli
yasal çerçeveyi Mayıs ve Haziran ayları içerisinde onaylamışlardır. Bu çerçeve Azerbaycan, Gürcistan ve
Türkiye tarafından 18 Kasım 1999 tarihinde imzalanan İstanbul Anlaşmasını; 18 Kasım 1999 tarihinde
Azerbaycan, Gürcistan, Kazakistan, Türkiye ve ABD tarafından imzalanan İstanbul Deklarasyonunu ve
09.05.2000 tarihinde imzalanan ve İstanbul anlaşmasını değiştiren protokolü içermektedir. Boru hattının
uzunluğu 1.730 km ve petrol akıtma gücü ise 50 milyon ton olacaktır.
Petrol Kaynaklarının İşletilmesi
1994-2000 yılları arasında Azerbaycan’ın uluslararası ilişkileri ve ekonomisi açısından büyük önem taşıyan
petrol kaynaklarının ortak işletilmesi amacıyla toplam 21 adet anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşmalardan
ABD’nin BMB Oil şirketi ile yapılan “Karabağ-Çerkez-Unbakü” anlaşması iptal edilmiştir.
2000 yılı sonuna kadar imzalanan 21 petrol anlaşmasında 15 farklı ülkeye ait 33 büyük petrol şirketinin
ortaklığı bulunmaktadır. Söz konusu anlaşmalar kapsamında petrol yataklarındaki tahmini petrol rezervi 2-3
milyar ton ve tahmini yatırım miktarı 63 milyar $ civarındadır.
1994–1999 döneminde petrol sektöründe gerçekleşen yabancı yatırımların yıllar itibariyle görünümü
aşağıdaki gibidir.
Petrol Sektöründeki Yabancı Yatırımların dağılımı (Milyon Dolar)
AIOC
I.Konsorsiyum)
Diğer
Konsorsiyumlar
Toplam
1994 1995 1996 1997 1998 1999 1994/99
—- 139,8 416,3 632 598,1 341 2.127
22
—-
1.1
148,1 296,0 204
22
139,8 417,4 780,1 894,1 545
671
2.798
92
Azerbaycan’da 2005 yılında toplam karbonhidrojen üretimi 41,12 milyon tona ulaşması (27,72 milyon ton
petrol ve 13,4 milyar m3 gaz), 2010 yılında ise 66,16 milyon ton karbonihrojen üretimine (48,7 milyon ton
petrol ve 17,5 milyar m3) ulaşılması beklenilmektedir.
Enerji üretimi (Milyon ton, ayrıca belirtilmediği takdirde)
Ürün
Toplam Petrol Üretimi
SOCAR
AIOC
Offshore Petrol Üretimi
Toplam Petrol Üretimi
1995
9.2
9.2
0
7.4
184.5
1996
9.1
9.1
0
7.7
182.5
1997
9.1
9.1
0b
7.5
182.5
1998a
11.4
9.1
2.4
9.7
229.0
1999
13.8
9.0
4.8
12.3
276.8
2000
14.0
9.0
5.0
12.5
282.9
2001
14.9
9.0
5.9
6.6
146.6
(‘000 varil/gün)
Gaz üretimi(milyar
metreküp)
6.6
6.3
6.0
5.6
6.0
5.7
5.6
6.6
6.3
6.0
5.2
5.8
n/a
4.7
0.0
0.0
0.0b
0.4
0.2
n/a
0.9
6.4
6.1
5.7
5.3
5.8
5.4
5.3
8.9
2.2
1.0
4.4
0.1
17.0
9.9
8.7
2.1
1.0
4.0
0.1
17.0
5.0
8.6
2.1
1.1
3.8
0.1
16.8
3.3
8.3
2.0
0.6
4.0
0.1
18.0
n/a
7.9
1.9
0.4
3.9
0.1
18.1
n/a
8.2
2.0
0.5
4.0
0.9
n/a
n/a
-
SOCAR
AIOC
Offshore Gaz Üretimi
Rafine edilmiş petrol
Mazot
Benzin
Fueloil
Yağ
Elektrik (milyar kwh)
Termik enerji (milyon
kcal)
a 1999
Azerbaycan İstatistik Yıllığı bAIOC üretime geçtiği 1997 yılında küçük miktarlarda petrol ve doğal
gaz üretmiştir.
Kaynak: EIU Azerbaijan Country Profile 2000,2001,2002.
Devamı: Azerbaycan Ekonomik Kalkınma Modeli | www.havzaeymir.com
http://www.havzaeymir.com/azerbaycan-ekonomik-kalkinma-modeli.html#ixzz1MSnkrsp8
İLHAM ALİYEV SONRASI TÜRKİYE’DE AK PARTİ DÖNEMİ VE RUSYA İLİŞKİLERİ
93
İhsan Çomak Bigesamde 16 Eylül 2009’de “Karabağ Sorununda Uluslararası Konjonktürün Önemi”, adlı
makalesinde petrole dayalı Azeri ekonomisini bekleyen şu tehlikeye dikkati çekiyordu:
“Petrol gelirleri, yöneticinin kişisel hâkimiyetine eşdeğer olan patrimoniyal sistemi kapsayan patron-müşteri
ilişkiler ağı sayesinde temel kaynakların değişimini sağlar. Devlet, müşteri eksenli çalışır: Yani yönetici elit
(patron) karı tedarik eder ve politik destek ve sadakat karşılığında destekçilerini (müşteri) kayırır. (…)
Siyaset bilimci Terry Lynn ve Michael L.Ross “kaynak laneti” diye kullandıkları ifadede, bir ülkenin tek bir
kaynağa özellikle petrole bağımlılığının birçok negatif etkisini tanımlamışlardır. Bu tür ülkelerde doğal
kaynaklar gelişim için bir şans olarak görülür. Devlet ulusal tekelcilik yoluyla, bir petrol şirketi gibi, petrol
ve gaz endüstrisini kontrol eder. Yabancı sermayenin genişleyen kamu sektörüne girmesiyle birlikte devlet
büyür ve daha güçlü duruma gelir. Hâlbuki özel işletmeler, genellikle politik destek ve sadakat karşılığında
rejim işbirlikçilerine dağıtılan hükümet sözleşmelerine dayanır. Böylece hükümet yetkililerinin ekonomik
ayrıcalıkları kişisel bağlantıda oldukları kişilere tanıması olarak anlaşılan eş-dost kapitalizmi gelişir. Bu
sistem, petrol zengini hükümete ekonominin geri kalanını da kontrol etme ve kamu vergileri dışında kalan
kararları da yürüterek kamudan özerklik kazanma fırsatını sağlar.”
Oktay Orhun Birikim dergisinin Aralık 2009’de yayımlanan 248. sayısında, bölgedeki son dönem enerji
antlaşmaların doğurduğu yeni dengelere uyum sağlayamayan bir Azerbaycan kendini yıkıma sürüklemekte
olduğunun altını çiziyordu. Zira petrole bağlı gelirlerin ciddi bir düşüşü rejim değişikliğinin basınçlarından
biri haline gelebilir. Dahası, bugün, yeni dengelere uyum sağlamak için dahi bir “demokratikleşme” süreci
şart gözükmekte. Azerbaycan için de, sözgelimi Karabağ sorununun çözümü, bu çerçevede ele alınabilir.
Avrupa Birliği’nde “İsveç ve Polonya’nın inisiyatifinde oluşturulan ve 6 eski Sovyet cumhuriyetine çeşitli
konularda destek verilmesini amaçlayan Doğu İşbirliği politikası. Bu yaklaşım ile Ukrayna, Moldova,
Belarus, Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan’a yönelik, devlet yapılarının ve ekonominin desteklenmesi ve
sınır güvenliği gibi konularda yardım uygulanması planlanıyor. Yani her açıdan baktığımızda AB, bölgenin
sorunlardan ve sıcak çatışmalardan arınmış olmasını tercih ediyor.”
Azerbaycan gazeteleri, ülkenin Sanayi ve Enerji Bakanı Natig Aliyev’in “Nabucco gerçekleşirse, Azerbaycan
gazını Almanya’ya dek taşımak mümkün olacak” sözlerine değiniyordu. Elbette bu projelerin tümü aynı
zamanda siyasi bir yeniden yapılanmayı da içermek durumunda.Dahası, havuç sopasız olmaz, Azerbaycan’ın
Avrupa Konseyi’nden çıkarılabileceği haberi Nabucco haberi ile aynı anda düştü basına. Ama işte sorun da
tam da bu noktada. Bu haber yalnızca muhalefet yanlısı gazetelerde yer aldı, ki bunların sayısı çok ama çok
az. Tüm bunları bir yana koyalım, Azerbaycan’da rejimin (burjuva) demokratik bir genişlemesi, işçi sınıfının
ekonomik ve siyasal mücadelesi için de hayati bir önem taşıyor. Zira kimlik karmaşası içinde, kendini dış
politikasındaki salınımlara bırakmış bir Azerbaycan, bırakın demokratik muhalefeti yaratmayı, demokratik
kurumları bile hayata geçiremediği için, içten içe çürüyor. Azerbaycanlılar, kendi öz güçlerine güvenmek
durumundalar. Türkçüleri kapı dışarı etmek durumundalar. Kronikleşmiş tarihsel sorunların çözümünü, kendi
iktidarlarının yitmesi olarak algılayan dar kafalıları da. Türkiyeli, Azerbaycanlı ya da Ermeni olduğu için
değil, demokratik barış ortamında beraber yaşamayı ve müreffeh bir hayatı hak ettiği, sade insan olduğu için
Kafkaslarda halkların barışması ve bu barışa engel olanlara karşı ortak mücadelesi şart!
Bakü'deki Hyatt Regenc Oteli'nde 8 Haziran 2005’de düzenlenen ''12. Petrol ve Gaz Konferansı''nda konuşan
Kerimov, Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Petrol Boru Hattı Projesi dahil bugüne kadar petrol ve gaz sektöründe
25 anlaşma imzalandığını ifade ederek, Azerbaycan'ın bu anlaşmaların tamamının uygulanmasıyla elde
edeceği gelirin 100 milyar doları geçeceğini kaydetti. Kerimov, anlaşmalar kapsamında ülkesinde 60 milyon
ton petrol, 20 milyar metreküp doğalgaz üretiminin planlandığını da dile getirdi.
Hazar Havzası”ndaki Azeri petrol yataklarında bulunan kesinleşmiş petrol miktarı 7 milyar varildir. Olası
rezerv miktarı ise 32 milyar varildir . Azerbaycan”ın petrol rezervlerinin % 58,3”ü Abşeron ve Hazar Denizi
94
şelfinde, % 26,2”si Kür-Aras ovasında, % 6,7”si Guba-Siyezen bölgesinde yer aldığı belirtilmektedir.
Ülkenin 1990 yılındaki petrol üretimi 12,5 milyon tondan, 1992 yılında 11,2 milyon tona ve 1993 yılında ise
10,5 milyon tona kadar gerilemişti. Ancak 2000 yılına gelindiğinde petrol üretimi 14 milyon tona, 2001
yılında ise 14,9 milyon tona ulaşmıştır. Azerbaycan yönetimi, son yıllarda petrol sektöründe 17 milyar dolar
yatırımda bulunmuş ve 2010 yılına kadar da yılda 50 milyon ton ham petrol elde etmeyi hedeflemektedir .
Ayrıca 1994-2000 yılları arasında Azerbaycan”ın uluslararası ilişkileri ve ekonomisi açısından büyük önem
taşıyan petrol kaynaklarının ortak işletilmesi amacıyla toplam 21 adet anlaşma imzalanmıştır. Bu
anlaşmalardan 2000 yılı sonuna kadar imzalanan 21 petrol anlaşmasında 15 farklı ülkeye ait 33 büyük petrol
şirketinin ortaklığı bulunmaktadır. Söz konusu anlaşmalar kapsamında, petrol yataklarındaki tahmini petrol
rezervi 2-3 milyar ton ve tahmini yatırım miktarı 63 milyar dolar civarındadır .
Azerbaycan”da 2005 yılı içinde (8 aylık dönemde) 5.79 milyon ton petrol, 2 milyar 598 milyon m3 doğal gaz
üretilmiş ve aynı dönemdeki petrol ürünleri ihracatının ise 1 milyon 105 bin ton olduğu belirtilmiştir .
Azerbaycan devlet petrol şirketi SOCAR Başkanı Natıg ALİYEV; “2005”in SOCAR için başarılı bir yıl
olduğunu belirterek, bu yıl içinde asıl görevlerinin petrol üretiminde istikrarı korumayı amaçladığını,
sonuçların da tatmin edici düzeyde olduğunu” söylemiştir.
Azerbaycan, petrol ihracını ise üç ana güzergâh ile sağlamaktadır. Bunların en önemlisini yıllık 50 milyon
ton kapasiteli, 21. yüzyılın projesi olan, Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı Projesi oluşturmaktadır.
Ayrıca sınırlı kapasiteli "erken petrol" ihraç hatlarından da enerji nakli gerçekleştirebilmektedir. Bunlardan
biri Rusya Federasyonu topraklarından geçen Bakü-Novorossisk Hattı”dır. Bu hattın kapasitesi (ya da
anlaşmaya göre taahhüt edilen miktar) yılda 5 milyon tondur. Ancak, gerekli yatırımlar yapılırsa, hattın
kapasitesinin 17 milyon tona kadar çıkartılması mümkündür. Diğer "erken petrol" ihraç hattı ise Bakü-Supsa
Hattı”dır. Bu hattın ilk kullanım kapasitesi de 5 milyon ton/yıl olup, daha sonra 6 milyon tona çıkarılmıştır.
Az bir yatırımla 11 milyon ton petrolü taşıyabileceği hesaplanmaktadır. Kuzey hattı, kimi zaman Rus
tarafının yarattığı teknik/ekonomik sorunlar nedeniyle, kimi zaman da Rus-Çeçen çatışmaları nedeniyle
kesintili olarak çalışmaktadır .
Doğal gaz rezervleri, gerek ABD Enerji Bakanlığı ve gerekse BP verilerine göre 30 trilyon kübik fit (0.85
trilyon m3) olarak verilmektedir . 2002 yılı tüketimi 7,9 milyar m3, üretimi ise 4,8 milyar m3”tür . Bu
rakamlar Azerbaycan”ın doğal gaz açısından hangi noktada olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak doğal gaz
yataklarındaki üretim kapasitesi zamanla artacak ve bu göstergeler hızla değişecektir. Azerbaycan, son
yıllarda Şahdeniz gibi önemli bir doğal gaz sahası keşfetmiştir. Şahdeniz sahası, TPAO”nun da ortak olduğu,
operatörlüğünü BP”nin yaptığı büyük bir yatırım projesidir. Sahanın üretilebilir doğal gaz rezervinin 625
milyar m3 olduğu konsorsiyum ortaklarınca belirtilmektedir. İlk gaz üretimine 2006 yılı sonunda geçilmiştir.
Üretilecek gazın 6,7 milyar m3”lük büyük bölümü, BTC hattına paralel bir boru hattı ile (Güney Kafkasya
Boru Hattı) Türkiye”ye (Erzurum) ulaştırılacaktırılmıştır. Türkiye”nin Mavi Akım”a öncelik vermesi, aslında
öngörülenden çok daha sınırlı olan Türkiye gaz pazarının Rus gazı ile doyuma ulaşmasına, Azerbaycan
gazının ve diğer alternatif kaynakların ertelenmesine ve alınabilecek miktarların kısıtlanmasına neden
olmuştur.
Rusya ile Türkiye’nin AK Parti döneminde ekonomi alanında ilişkileri üst düzeye taşıması, İlham Aliyev’in
ard arda cumhurbaşkanlığını kazandığı 2003 ile 2011 periyodunu da etkiledi. Türkiye ile Rusya
arasındageçen süreç içerisindeki gelişme aşamasına göz attığımızda 1992-1998 yılları arasında enerji, etnik,
bölgesel rekabet alanlarının olması ve gergin süren ilişkiler olarak ele alınabilir. Ancak temel olarak bu
konular dönemin istenilen seviyede ilerleyememesine neden olmuştur. Rekabet ve gergin ilişkilerin yer aldığı
bu döneme daha geniş bir perspektifte bakıldığında, Rusya Federasyonu, Sovyet Rusya’dan ona miras kalan
bulunduğu bölgedeki coğrafi üstünlüğünü kaybetme endişesi içerisinde olduğu için Orta Doğu politikasında
Stalin’in yolunu izlemiştir. Bu yüzden de öncelikli olarak Türkiye’ye rakip ülke gözüyle bakarak Kafkaslar
95
ve Orta Asya’da Türkiye’nin etkin bir güç olmasını istemediğinden buna engel olmak için gerekli önlemleri
almıştır. Türkiye neden bu bölgelerde etkin güç olabilirdi? Çünkü insanları bir araya getiren en önemli
unsurlarda bir tanesi de kültürel birliğin bir kaynağı olan ortak dildir. Orta Asya ülkeleri arasında Türk
kökenli olan devletler de vardı. 31 Ekim 2010’da Bahar Ezgin, Caspian Weekly’de kalene alınan 2007 ile
2010 dönemini inceledi. Ortaya çıkan sonuç, Rusya ile Türkiye’nin Nisan 2011’de vizeyi karşılıklı olarak
kaldırması ile bahar havasının yaşandığıydı. Aynı dönemde Azerbaycan ile Türkiye arasında vize kalkmaz
iken Türklerin Azerbaycan’da inşa ettiği camilerin kapatılması dile getirilmeyen soğuk rüzgarlar estirdi.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla sözde bağımsız ülkeler kalkınabilmek için bir aracıya ihtiyaç
duymaktaydılar. Türkiye en azından ortak dile sahip olmalarından dolayı Türki Devletlerin ihtiyaç
duydukları aracı olabilirdi. Turgut Özal durumun farkında olduğundan Orta Asya’ya, Rusya’ya ziyarette
bulunmuştur. Keza Özal’ın Orta Asya ülkelerini ziyaret amacında ticari ilişkilerin geliştirilmesi niyeti de
vardı. Türkiye bu vesileyle bölgedeki petrol, doğalgaz vb. araçlardan faydalanabilir, böylelikle gücünü
arttırabilirdi. Durum böyle olunca her şey RF’nin aleyhine bir gidişata doğru yol alabilirdi. Yeni kurulan
Rusya ilişkilerinde siyasi ve hukuki değerlere önem vererek adım atmaya başlasa da bu konu kendini
yenileyememiştir. Rusya’nın böyle bir yakınlaşmayı kendine tehdit unsuru olarak algılaması rekabeti
beraberinde getirerek ilişkilerde yaşanan kopukluktan ötürü ülkeler arasındaki mesafenin artmasına neden
olmuştur. Sonraki dönem içerisinde de Türkiye’nin daha ılımlı olduğu bir ilişki dönemini görmek
mümkündür. Türkiye’nin ve Rusya’nın yürüttüğü rekabet mücadelesinin taraflara verdiği zararın farkına
varma ve bunun yanı sıra Rusya’nın zaman içerisinde önceleri jeopolitik konumu korumak için aldığı
önlemler aniden artış gösteren ekonomik ilişkilerin faydasının görülmesinin etkisiyle önemini kaybederek
yerini hızla ilerleyecek yoğun ilişkiler sürecine bırakmıştır. Bu sayede ülkeler arası güven ilişkileri artmaya
başlayarak 1992-1998 arası dönemdeki zayıf ve sert politika sona erme aşamasına geçerek ülkeler arası
ilişkiler daha iyiye giderek ‘yumuşak güç’ politikasıyla gelişmeye başlamıştır.
Taraflar arasında gelişen ekonomik ilişkilerin rekor seviyede yükselmesiyle görülen faydanın etkisiyle,
rekabetin ilişkilere verdiği zararın farkına varılması ve Rusya’nın bölgede jeopolitik konumunu korumak için
aldığı önlemlerin önemini yitirmeye başlaması ikili ilişkiler açısından devam edecek yoğun bir dönemin
başlangıcı için atılan önemli bir adıma aracı olmuştur. 1992’de Türkiye Cumhuriyeti’nin Rusya
Federasyonu’nun tanımasıyla tarafların etki ve ilgi alanlarının uyuştuğu noktalar olmasına rağmen ‘ortak
çatı’ altında işler yapmak için birbirlerine kuşkuyla yaklaşmalarına sebep olan etkenlerin varlığı
münasebetlerin olması gerektiği gibi ilerlemesini engellemiştir. Bunlardan bir kısmı:
-Rusya’nın ‘yakın çevre’ politikası
-Türkiye’nin Orta Asya’da Türki Devletlerle ortak kültüre sahip olması
- Rusya’nın SSCB’nin bölgedeki hakimiyetini kendinde devam ettirme düşüncesidir.
Ancak bunların yanında daha ağır basan ortak hususlar tarafları geçmişte önlemlerle yol almaya başlayan
ilişkilerini bugüne taşımaya aracı olduğu söylenebilir. Bunlar:
- Rusya’nın Avrasya’da Türkiye gibi güçlü bir kökene sahip olması,
-Tarih, kültür ve ortak coğrafyanın paylaşılıyor olması,
-Her iki ülkenin de Avrupa ve Asya özelliklerini taşıması,
-İmparatorluktan devlete doğru bir süreçten geçmeleri,
96
- İki tarafın da hem doğu hem de batı bölgesine dahil edilebilecek topraklara sahip olmaları,
-Devletlerin ilişkilerin ilerlemesi için istikrarlı olmasıdır.
Avrasya bölgesi 21. Yüzyılda küreselleşmenin etkisiyle günden güne değişen, gelişen bir dünyada en önemli
bölgelerden birini oluşturmaktadır. Türk-Rus ilişkileri Turgut Özal, Süleyman Demirel döneminde yol
almaya başlayarak 2002 yılında iktidara gelen AKP’nin ikinci iktidar döneminde en üst seviyeye ulaşmıştır.
2001 yılında İsmail Cem’in Avrasya Eylem Planı’nın oluşturulmasıyla ilişkilerde yakınlaşma süreci
başlamıştır. Dış Politikadaki başarıların temeline inersek Türkiye Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet
Davutoğlu’nun 2002'den beri ortaya koyduğu dış politika stratejisinin etkisi göze çarpmaktadır. Türkiye’nin
bugün dış politikada hedeflerine ulaşmak için attığı adımlarda Davutoğlu’nun etkisi fazladır. Ayrıca 2002
yılında iktidara gelen AKP yönetiminin parti programında Türkiye’nin ‘Rusya Federasyonu ile Orta Asya ve
Kafkasya’daki rekabete değil işbirliğine dayanan dostça ilişkiler sürdürecektir.’ şeklindeki yaklaşımı
ilişkilerin bugünkü statüsünü kazanmasının sinyallerini vermektedir.(2) Başkan Putin’in Aralık 2004’teki
Ankara ziyareti sırasında taraflar arasında derinleştirilmiş çok boyutlu işbirliği çerçeve anlaşması
imzalanması ilişkilerin ilerlemesi için tarafların istekli olduğunu ve istenilen boyuta taşınması için bir adım
daha atıldığının göstergesidir. 2009 yılında mesafeli seviyeli ortaklık olarak yol almaya başlayan ikili
ortaklık bugün ‘stratejik ortaklık’ seviyesine gelmiştir. İlişkilerin önemli boyutunu ticari ilişkiler
oluşturmaktadır. AKP iktidara geldiğinde Rusya, Türkiye'nin sekizinci en büyük ticaret ortağı durumundaydı
ve o dönemde OECD ülkeleri Türkiye'nin ticaretinin üçte ikisine hâkimdi. 2008 yılına gelindiğinde, ABD ve
Avrupa'nın Türkiye'nin ticaretindeki toplam payı, ilk kez yüzde 50'ye düştü ve Rusya, Türkiye'nin en büyük
ticari ortağı olarak Almanya'nın yerini aldı. Rusya lideri Vladimir Putin ile Recep Tayyip Erdoğan arasındaki
sıcak ilişkiler, bu yeni yaklaşımın payandası oldu ve bu durum Türk-Rus ilişkilerini gözle görünenin ötesine
taşıdı. İlişkilerdeki bu değişim olumlu olmasına karşın, asıl mesele, AKP'nin Rus dış politikasına karşı
eleştirisiz bir tutum almasında yatıyor.
Pax Americana’ya Ortak Bakış:
2003’te başlayan Irak Savaşı’na Türkiye’nin 1 Mart Tezkeresi’yle Irak’taki işgale destek vermeyeceğini
açıklaması, Türkiye’nin aynı dönem içerisinde İsrail’in Gazze’ye yaşattığı kötü olayları göz ardı etmemesi,
11 Eylül olaylarında ABD tarafında olma yönüne ters düşecek bir politika izliyor olması ve 8 Ağustos
2008’de gerçekleşen Rusya-Gürcistan arasındaki Güney Osetya Savaşı’nda NATO üyesi olan Türkiye’nin
Karadeniz’den ABD ‘nin Osetya’daki mağlup halka yardım etme amaçlı gemilerini geçirmeye yanaşmaması
-Montrö Boğazlar Sözleşmesi dahilindeki kararların ötesine geçilmemesine özen göstermesi- ABD’yi
koşulsuz olarak desteklemeyeceğinin göstergesidir. Rusya’nın ABD’ye yaklaşımı zaten hepimizin aşina
olduğu bir konudur. Rusya Federasyonu SSCB’nin yıkılışından önceki dönemde ABD ile iki büyük dünya
gücü olma konusundaki rekabetleri bilinmektedir. Sovyetler’in yıkılmasına rağmen Rusya bu havanın
etkisinden kurtulamamıştır. Türkiye’nin ABD ile olan ilişkilerinde kırılma noktalarının oluşması ve
yukarıdaki konuların etkisiyle Rusya Türkiye’ye daha da yakınlaşarak taraflar arası ilişkiler pekişmiştir.
-Türkiye’de büyük bir artışla kendini belli eden ABD aleyhtarlığı ile 90 döneminde yükselişe geçen
Avrasyacılık, Ankara-Moskova yakınlaşmasına önayak olmuştur.
- Ticaret koşulları da ilişkilerin siyaset dışında bir etkenle devam etmesi gerekliliğini, AKP’nin Moskova’ya
yakınlaşmaya olan ihtiyacını gösteren bir araçtır. TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun dile getirdiği
“Günümüzde Türk-Rus ilişkilerini Soğuk Savaş yıllarında olduğu gibi sınırlandıracak hiçbir engel
kalmamıştır. Türkiye ve Rusya, geçmişte Almanya ve Fransa’nın başardığını başarabilir” şeklindeki sözler
iki ülke ilişkilerinin gelişmesinde sınıfsal şartların da varlığına işarettir. TOBB dışında aralarında TÜSİAD
üyelerinin de olduğu 200’ü aşkın şirket Rusya’da büyük hacimli işler yapmaktadır.(3)
97
Diğer yandan AKP hükümeti, Moskova ile ilerleyen ilişkilerini AB ülkeleriyle, batıyla olan ilişkilerinde yer
yer denge politikası yer yer bir koz olarak nitelendirmektedir.
Tarafları Yakınlaştıran - Uzaklaştıran Alanlar
Öncelikle tarafların uzlaşma-çatışma alanları ele alındığında, genellikle ülkelerin kendi ‘milli güç’
unsurlarına ters düşmeyen yöndeki kararlarda uyum sağlandığını söylemek mümkündür.
İki tarafı yakınlaştıran unsurlar ele alındığında,
-Taraflar birbirlerini BM, AGİT, Avrupa Konseyi ve diğer uluslararası kuruluşlarda aday seçiminde karşılıklı
desteklemektedir.(4)
-İslam konferansı Örgütü’ne üyeliğine destekçi olan Türkiye 25 milyon Müslüman nüfüsa sahip Rusya’nın
2005 yılında gözlemci ülke statüsünde İKÖ’de yer almasını sağlaması vesilesiyle 2005-2008 yılları arasında
Putin’in Arap dünyası liderleriyle yaptığı görüşmelerle ikili anlaşmalar imzalanmıştır.
-Türkiye ayrıca Rusya’nın Dünya Ticaret Örgütü’ne üyeliğini desteklemektedir. 17 yıldır girmeye uğraşan
Rusya Federasyonu’nun 1 Ocak 2011’e kadar Dünya Ticaret Örgütü üyeliğini gerçekleştireceği
beklenmektedir.
-Rusya’da Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye olmasını istemektedir. Bu örgüt ABD’nin Orta
Asya’da baskın güç olma niyetini engelleme amaçlıdır. Şu an Afganistan işgal bölgesinin merkezi asker alanı
olan Kırgızistan-Manas üssüne sahip olan Amerika burada Orta Asya’yı eline geçirme niyetindedir. Ancak
bölgede ŞİÖ’nün üstünlüğü söz konusudur. Zaten Afganistan’a asker gönderme konusunda geri planda duran
NATO üyesi olan Türkiye’nin bu işbirliğine üye olması ABD-Türkiye arasında gerginliğe neden olabilir.
-Önceden bahsedildiği üzere Irak savaşı konusunda Türkiye’de ‘1 Mart Tezkeresi’ kararı ile Irak’a asker
göndermemesi bölgedeki savaşı desteklemediğini ve bu konuda Türkiye’nin Rusya gibi bir politika izlediği
görülmüştür.
- İsrail-Filistin Sorunu’na barışçıl bir çözüm bulunması her iki tarafın da ortak isteğidir.
- 12 Mayıs 2010’da Medvedev’in Türkiye’yi ziyareti sırasında imzalanan protokoller arasında vize Muafiyeti
konusu da vardı. Görüşmelerden önce Moskova metrosunda gerçekleşen terör olayına rağmen vize muafiyeti
konusunda görüşmelerden vazgeçilmemiş olması Türkiye-Rusya arasında 90’larda hüküm süren güvensizlik
durumunu ortadan kaldırdığını göstermektedir. Taraflar arasında imzalanan anlaşmayla “hususi, hizmet ve
umuma mahsus pasaport hamili Türk vatandaşları ile hizmet ve umuma mahsus pasaport hamili Rus
vatandaşları birbirlerinin ülkelerinde 30 günden fazla kalmayacak şekilde vizesiz olarak seyahat
yapabileceklerdir. Vize muafiyeti 180 gün içerisinde 90 günü aşmayacak şekilde geçerli olacaktır.”(5) Ayrıca
vize uygulaması dost Rus ve Türk halkı arasında sosyal ve kültürel bütünlüğü pekiştirme, işadamları
arasındaki iletişimin artması sayesinde ekonomik ve ticari ilişkilere de katkısı olmaktadır. Rusya'nın en çok
ihracat yaptığı on ülke arasında Türkiye dördüncü sırada yer alırken, en çok ithalat yaptığı ülkeler arasında da
14. sırada yer almaktadır.(6)
Tarafları birbirinden uzaklaştıran ya da çatışma alanları diye değerlendirilebilecek konular
incelendiğinde,
98
- Kosova’nın bağımsızlığını tanıyan Türkiye’nin aksine Rusya’nın bu yönde zıt düşüncede olması ve bunu
bölgenin güvenliğine tehdit olarak algılamasıdır.
- NATO üyesi olan Türkiye, Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO üyeliği yönündeki girişimlerini
desteklemekte, Rusya ise bu konuda tam aksine bir yol çizerek bölgedeki güvenlik alanını daraltmak
istememektedir. Sonuçta NATO üyesi değildir ve NATO ABD lehine olan bir askeri sistemdir ki bu da
Rusya için tehlike oluşturan bir etkendir. Yalnız bu durum aşılmaya başlanarak sorun olmaktan çıkmaktadır.
- Güney Osetya sorunu taraflar için hem uzlaşma hem de çatışma konusu olarak değerlendirilebilir. Güney
Osetya Savaşı’nda Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ndeki maddelerden taviz vermemesi Rusya’nın
Türkiye ile olan ilişkilerinde bir diğer kırılma noktası olarak değerlendirilebilir. Yalnız Türkiye’nin Kafkas
İşbirliği ve Barış Platformu ile Kafkasya’daki gerginliği azaltma niyetinde olması, Gürcistan ile olan
ilişkilerinin iyiye doğru bir gidişatta olması Gürcistan’ın toprak bütünlüğünün koruması düşüncesine aracı
olarak Rusya ile bu konuda tezat fikirlere sahip olduğu görülmektedir.
Taraflar Arasındaki Enerji, Kültürel, Ekonomik, Askeri, Sosyal Gündemi Değerlendirme
Türkiye Doğu ve Batı ülkeleri arasında köprü oluşturan bir konuma sahiptir. Bu vesileyle Türkiye elinde
doğalgaz kaynağı bulundurmasa da Orta Asya, Kafkasya gibi bölgelerin doğalgazını ihtiyaç sahibi Avrupa’ya
taşıma avantajına sahip olduğu için transit ülke görevindedir. Ancak bu durum yine de Türkiye’nin
doğalgazının %70’lik kısmını dışarıdan sağlama durumunu değiştirmemektedir.
Türkiye’nin Doğalgaz Aldığı Ülkeler
(7)
Şekilde görüldüğü gibi doğalgaz örneği üzerinden hareket edersek Türkiye’nin enerji konusunda temelde
doğalgazda Rusya’ya bağlılığı çarpıcı bir şekilde görülmekle beraber Türkiye’nin en çok doğalgaz ithal ettiği
ülke Rusya’dır. 2005’te hayata geçen Mavi Akım’la beraber Türkiye, Almanya’dan sonra Rusya’nın 2. En
büyük doğalgaz ithalatçısı olmuştur. Günümüzde ise Almanya ve Ukrayna’dan sonra 3. sırada yer
almaktadır. Büyüme oranının 2011 yılında %6,5, ilerleyen yıllarda ise %7,5 olması beklenmektedir.
Doğalgaz ve petrol fiyatlarında oluşabilecek herhangi bir pürüz ya da dalgalanma Rusya için önem arz eden
ve ekonomisini önemli ölçüde etkilemekle beraber bu olumsuz durum doğalgaz ve petrol konusunda ona
bağımlı hale gelen devletleri, dünya petrol arzını da etkilemektedir. Bu yönüyle Rusya petrol ihracatı yaptığı
ülkeleri ekonomik aynı zamanda siyasi açıdan da kontrol etme amacındadır. Ancak 1984’te imzalanan
anlaşmayla 1987 yılında Rus gazını ithal etmeye başlayan Türkiye için aynı durum söz konusu olsa da bu
99
konuda Türkiye ve Rusya arasında büyük sorunlar yaşanmayarak Rusya, Türkiye için güvenilir bir ortak
olma yolunda basamaklarla merdiveni çıkmıştır.
2007 yılında enerji alanında rekabet olsa da Putin’in Ağustos 2009’da Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyareti
sırasında imzalanan protokoller, önümüzdeki süreçte ağırlıklı olarak enerji alanında işbirliği sağlanacağının
sinyallerini vermiştir. Bu işbirliğinin nedenine konjonktürel açıdan bakılabilir. Burgas-Dedeağaç Rusya’nın
kendi projesidir. Ancak Rusya kendine rakip olan Samsun-Ceyhan’a yeşil ışık yakarak destek vermeyi kabul
etmiştir. 2010’da Medvedev’in Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyaretle Samsun –Ceyhan projesini hayata
geçirme süreci imzalanan 16 protokol arasında yerini almıştır. Yapılan son açıklamalarda her ne kadar
Transneft Başkanı Tokarev’in olumsuz yönde açıklamalarda bulunması akıllarda soru işareti bıraksa da
bunun üzerine resmi bir açıklamanın gerçekleşmemesi, bu olay öncesi Putin’in ‘Türkiye’ye söz verdik,
projeyi beraber gerçekleştireceğiz’ şeklinde açıklamada bulunması, Türkiye’nin projenin meyvelerini
toplayacağını göstermiştir. Rusya’nın kendi projesi yerine Türkiye’nin Samsun-Ceyhan projesine destek
vermesine neden olarak 2007 yılında değişen Bulgar hükümetinin projeleri( Burgas-Dedeağaç ve Güney
Akım Boru Hattı) incelemesi, bu doğrultuya dönük bir karar verme düşüncesinde olması son olarak ise
yeterli çevre ve ekonomi faktörüne sahip olmadığını bildirmesi Rusya’yı alternatif bir diğer araç olan
Samsun-Ceyhan konusunda bu şekilde bir tavır içerisinde olmaya zorlamıştır.
Bugün Nabucco ve Güney Akım Doğalgaz Boru Hattı Projeleri de rekabet halinde ve Nabucco, Rusya’nın
bölgedeki en önemli enerji gücü olma niyetini gerçekleştirmesine engel teşkil etmektedir. Türkiye, 2009’da
Başbakan Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Medvedev, İtalyan Başbakanı Silvio Berlusconi’yle beraber
imzalanan protokolle beraber rakip iki projelerden biri olan Güney Akım boru hattının Türkiye
karasularından geçmesine izin vermiştir. Ayrıca bu proje kapsamında İtalya, Türkiye’ye Boğazlar üzerinden
aşırı yüklenme olmasını önlemek için destek olacaktır. Gazprom ve ENI(İtalyan şirketi) ortaklığında
gerçekleştirilecek olan Güney Akım’ın inşaatına başlamak için Kuzey Akım’ın inşaatının bitmesi
beklenmektedir. 2010 yılında Putin, Kuzey ve Güney Akım’ı "Hattın diğer ucunda iki gemi daha boru hattı
döşüyor. Herkesin takvime uyması gerekiyor. İlk boru hattından 2011'de ikinci hattan da 2012'de doğalgazın
Avrupa'ya ulaşması gerekiyor."(8) sözleriyle projeye desteğini belirtmiştir.
Aslında Türkiye’nin böyle bir karar vermesine temel etken olarak Nabucco Projesi için gerekli gazın
bulunmamasını ya da bir diğer ifadeyle gazın nereden sağlanacağının belirsiz olmasıyla gösterebilir. Türkiye
Orta Asya ülkelerinin desteğini sağlamak isterken Rusya ‘arka bahçesi’ olarak nitelendirdiği bu alan
üzerindeki politik ve ekonomik baskısını hissettirerek gelecekte önem arz edecek olan bölgedeki doğalgaz
alanlarından sadece kendisi faydalanmak istemektedir. Bir diğer ifadeyle, Orta Asya’da tekelci durumunu
korumak istemektedir. Bu yüzden kendisine alternatif oluşturacak ya da oluşturabilecek herhangi bir projenin
gerçekleşmesini engellemek istemektedir. Nitekim Rusya doğalgazı direkt olarak Avrupa ülkelerine aktarımı
sağlayarak transit ülkeleri de aracı olarak kullanmak istememektedir. Türkiye’nin Nabucco gibi Avrupa
ülkeleri için değerli olan bir projede yer alması Türkiye’ye AB ile devam eden müzakere sürecine iyi bir
aracı olamayacaktır.
Ülkeler arasındaki ticaret hacmine baktığımız zaman, 1990’larda bavul ticaretiyle başlayan ticari ilişkiler
zaman içerisinde ‘çok boyutluluk’ kazanarak geniş alanlara yayılmıştır. Türkiye, Rusya’ya 2008 yılındaki
kriz öncesinde 330 milyar dolar olan ticaret hacmi kriz sonrasında % 80 oranında ticaret hacminin korunarak
266 milyon dolarlık hacim geliştirmiştir. 2009 yılında 40 milyar dolara ulaşan ticaret hacmiyle Rusya
Türkiye’nin en büyük ticari ortağı haline gelmiştir. (9) 2010 yılı sonundaki hedef ise 1 milyar dolar
seviyesine ulaşmaktır. 2008 yılı itibariyle Türk iş çevreleri gıda ve içecek, şişe, cam, beyaz ve kahverengi
eşya ile diğer sektörlerdeki yatırımların tutarı 6 milyar dolara ulaşmıştır. Türkiye, 2008’de Rusya’nın en
önemli ticari ortağı haline gelmiştir. 2010’da Türkiye –Rusya ilişkileri tarihinin en başarılı dönemini
yaşamaya başlamıştır.
100
Tarihi geçmişe baktığımızda aynı bölgede yaşamanın da etkisiyle Rusya ile gelişen ve artan ticari ilişkilerin
yanında kültürel bağlarımızın da güçlendiği göze çarpmaktadır. 2007 Türkiye’de Rus yılı olarak kabul
edilirken Rusya 2008’i Türkiye yılı olarak kabul etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu, iki
ülke arasındaki karşılıklı güvenin ve dayanışmanın pekiştirilmesini ve iki ülke halklarının birbirlerini ve
kültürlerini daha iyi tanımalarını teminen sosyal, kültürel, eğitim, bilim ve teknoloji, basın-yayın, spor ve
gençlik alanlarındaki mevcut işbirliğinin daha çok geliştirilmesi amacındadırlar.(10)
Tarihi dostluğun 90. yıl kutlamasında ise ‘Türkiye-Rusya Dostluk ve Kardeşlik’ gecesi düzenlenerek taraflar
arasında kültürel etkileşime önem verildiği görülmüştür. Son dönemde birbirini tanıma yolunda önemli
aşamalar kaydetmiş olan iki ülke Rusya’da Türk dilini öğretme amacının olacağı merkezlerin önümüzdeki
yıllarda açılmasıyla beraber taraflar arasındaki kültürel bağı güçlendirecektir. Buna ek olarak, Türkiye’deki
Rus, Rusya’daki Türk nüfusunun artmasından dolayı ortaya çıkan ihtiyaçtan ötürü tarafların Milli Eğitim
Bakanlıklarının aracılığıyla Türk-Rus öğrencilerinin öğrenimine destek olma amacı vardır.
Bir dönem ortak coğrafya, kültür gibi özelliklere sahip olduğumuz Rusya ile farklı uçlarda yer alırken
günümüzde bu değerlerin pekişmesine turizm de aracı olmaktadır. Nitekim Rusya’dan gelen yoğun bir Rus
turist kitlesine sahibiz. Kültür, doğa güzellikleri, kış turizmi, yayla, termal gibi araçlar Rus halkının
Türkiye’ye olan ilgisini arttırmaktadır. Rusların Türkiye’yi ziyaret etme oranlarına bakıldığında, 2007’de 2.5
milyon, 2008’de 2 milyon 768 bin, 2009’da 3 milyonu aşan rakamlarla Türkiye’yi ziyaret eden turist sayısına
ulaşarak Türkiye her geçen yıl daha fazla sayıda Rus turistine ev sahipliği yapmaktadır. Rusya, 2009’da
Türkiye’yi ziyaret eden turist sayısı oranıyla Almanya’dan sonra 2.sırada yer almıştır. 2010’da ise küresel
krizden etkilenen Rusya buna rağmen Türkiye’ye gelen turist sayısında artış göstermiştir. Haziran ayı
verilerine göre 578.527 Rus Türkiye’yi ziyaret etmiştir.
Rusya-Türkiye ilişkilerinin güvenlik boyutu da önem kazanmaya devam etmektedir. Güvenlik konusunda
askeri alanda 90’larda başlayan ilişkilerin son olarak aldığı yol olan 2008 yılında taraflar arasında Rusya
şirketlerinden ‘Rosoboroneksport’un kazandığı ihale ile Türkiye’ye tanksavar, füze gibi askeri alanda
kullanılan araçların satımı askeri alanda yapılan yeniliklerin habercisidir. ‘Kornet’ füze kompleksi, füzeyi
lazer ışığı vasıtasıyla yöneltmek olanağı vermekte, düşmanın ateş noktalarını ve araçlarını vurmada
kompleksin etkililiğini önemli derecede arttırmaktadır.(11) Rusya böylece NATO üyesi bir ülke ile ilk kez
askeri alanda işbirliği yapmıştır. Ayrıca ABD-Rusya silah satışı rekabeti ortaya çıkmıştır. 2008 yılında
Vladimir Visotski’nin Türkiye’ye yaptığı ziyaretle taraflar arasındaki askeri ilişkilerin arttırılması gerektiği
üzerinde durulmuştur. Yapılan görüşmeler sırasında taraflar Rus ve Türk denizcilerinin eylemlerinin
koordine edilmesi ve Karadeniz’deki ortak faaliyetlerinin biçim ve yönlerinin arttırılması, bölgedeki kolektif
güvenlik sisteminin geliştirilmesi konusunda mutabakata varmışlardır.(12) Ancak bu alandaki ilişkiler
diğerleri ile kıyaslandığında daha ağır ilerlemektedir. Rusya’nın ürettiği milyar dolarlık değere sahip olan S300 ve S-400 füze savunma sistemler Türkiye açısından çekiciliğini korumaktadır.
Günümüzde dünyanın her yerinde bulundukları bölgede etkin güce sahip ülkelerin daha pasif ya da
bölgede etkinliğini sağlamasına engel unsurlara sahip durumdaki ülkeler üzerinde ağırlığı vardır. Rusya’da
ve Türkiye’de Avrasya bölgesinde etkin güce ulaşma yolunda adımlar atan ve bölge içindeki komşularından
daha üstün niteliklere sahip olan iki önemli güçtür. İki ülkenin de bu vesileyle nüfuz ettikleri alanlar mutlaka
vardır. Türkiye’nin Azerbaycan, Rusya’nın da Ermenistan üzerindeki nüfuzu buna örnek gösterilebilir.
Azerbaycan ve Ermenistan arasında meydana gelen ya da gelebilecek mevzular da aynı şekilde Rusya ve
Türkiye’nin de ilgi alanını oluşturmaktadır. İşte Dağlık-Karabağ sorunu da bunlardan bir tanesidir.
1980’lerde ortaya çıkan Ermenistan-Azerbaycan arasındaki Dağlık-Karabağ sorunu Avrasya bölgesinde ciddi
katliamlara, ölümlere sebep olmasına rağmen taraflar 2008’de Güney Osetya Savaşı sonrası diplomatik
olarak sorunu masaya yatırsalar da kesin bir çözüme ulaşamamışlardır. Rusya’nın Kafkaslarda izlediği
politika ve Ermenilere olan ilgisi Ermenilerin Dağlık-Karabağ konusundaki tezini güçlendirmektedir.
101
Azerbaycan ise Türkiye ile tarihi, kültürel olarak yakın bir geçmişe sahip olmakla beraber Türkiye ile aynı
kökten, ırktan olduğu için kardeş ülke vasfındadır. Türkiye Azerbaycan’la olan ilişkilerini bozmak
istememektedir. Bu özellikler Rusya’nın Türkiye ile ilişkilerinin ‘stratejik ortaklık’ seviyesine geldiği bugün
Azerbaycan’ın bu sorun hakkında rahatlamasına aracı olmuştur. Çünkü Ermeni diasporasına sahip bir Rusya
ilişkilerinde en üst seviyeye ulaştığı Türkiye ile bölgede işbirliği içerisinde olma eğiliminde olacak ve
Azerbaycan’la kardeş ülke olan Türkiye ile uzlaşma gereği duyacaktır. Yani Türkiye-Rusya ilişkilerinin
Yukarı Karabağ sorununun çözümüne olumlu bir katkısı olmaktadır. Azerbaycan burada denge politikasına
başvurmuştur. Peki Rusya’nın bu konu hakkında ılımlı bir tavır içerisinde olmasına tek etken Türkiye ile olan
ilişkileri midir? Hayır. Rusya’yı bu yönde davranmaya iten Türkiye ile olan ilişkilerinin yanı sıra Bakü
petrolleridir de. Öte yandan Moskova Ermeni Sorunu hakkında Türkiye’ye karşı AB ülkelerine göre daha
‘ılımlı’ bir yol izlemektedir. Tarafların ortak ilgi alanını oluşturan noktalardan biri olarak Kıbrıs Sorunu’nu
da göstermek mümkündür. Ortak din çoğunlukla ülkeleri bir arada tutan bir etkenlerdendir. Slav
toplumlardaki durumu da bu şekilde ele almak mümkündür. Rusya ve Kıbrıs Rum Kesimi de bu kategoriye
dahil edilebilir. Güney Kıbrıs ile iyi ilişkiler içerisinde olan Rusya Kıbrıs Sorunu konusunda Rum kesimine
daha yakın bir tavır içerisinde bulunmaktadır. 2008 yılında Hristofyas ve Medvedev arasında imzalanan
‘Siyasi Manifesto’ ile taraflar arasındaki ilişkilerin temelinin bu sayede belirlendiğini söylemek mümkündür.
Annan Planı’nın başarısızlıkla sonuçlanması, Rusya son zamanlara kadar batıyı, 40 yıldır bağımsız olan
KKTC’yi tanımayarak çifte standart uygulamakla suçlaması, Moskova’nın Kıbrıs meselesindeki yeni
tutumunun temelini oluşturmaktadır. Rusya 2004 yılında KKTC ile doğrudan teması başlatmıştır. Rusya
Dışişleri Bakanı Lavrov’un dönemin KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat’la görüşmesi Moskova’nın
Ankara’ya somut desteği olarak yorumlanmıştır. Türkiye’deki Avrasyacıların katkılarıyla yürütülen birkaç
heyetler arası görüşme de mevcuttur. Ankara Kıbrıs konusunda Moskova’dan daha fazla adım beklemektedir.
Bunların dışında bir de ülkelerin kendi içinde meydana gelen ancak dış güçlerin etkisiyle ya da
desteğiyle bir diğer ülkenin sırtına kambur oluşturabilecek bir sorun da vardır ki o da terördür. Rusya bu
konuda Çeçenler’den ızdırap çekerken Türkiye Cumhuriyeti özellikle geçen yaz dönemi içerisinde geçirdiği
sıcak PKK günlerinin hala etkisindedir. Bu durumu iki tarafa uyarlayarak değerlendirmeye gelince,
1990’larda RF’nin SSCB’nin varisi olarak ortaya çıkmasının ardından Türkiye ile olan ilişkilerinde olumsuz
pek çok şey yaşanmıştır. Bunlardan birini de Türkiye’nin terör örgütü olarak nitelendirdiği PKK’nın
Rusya’da destek bulması dahası Rusya’nın PKK’ya silah temin etmesi de söz konusuydu. Öte yandan 1997
yılında PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Türkiye’den Rusya’ya kaçması polemik yaratsa da Rusya’nın
Öcalan’ı ülke dışına çıkarması oluşabilecek kötü şeyleri önlemiştir. Bunun yanı sıra, taraflar terörle mücadele
konusunda işbirliği içerisinde olsa da Rusya hala PKK’yı kendi ülkesinde bir saldırı gerçekleştirmediği
gerekçesiyle bir terör örgütü olarak algılamamakta Türkiye’de orduyla savaşan bu grupların gerilla olduğu
konusunda ısrar etmektedir. Üstelik Rusya’da ondan fazla STK çerçevesinde örgütlenen çok sayıda Kürt
yaşamaktadır. Bunların PKK ile ilişkilerinin olması Kremlin’in Kürt halkıyla ilişkilerini bozmak istememesi
söz konusudur. Burada Rusya’da Kürt diasporasının etkisi göze çarpmaktadır. Ancak bu sorun günümüzde
Türkye açısından değerlendirildiğinde ilişkilere gölge düşürecek düzeyde değildir. Rusya’nın da terörle ilgili
zaafının olduğu bir konu vardır ki o da Çeçen Sorunu’dur. Çeçenistan’ın bağımsızlık için mücadele
başlatması, diğer cumhuriyetlerin daha fazla özgürlük ve hak istemesi, 1998 yılında büyük bir ekonomik
krizin ortaya çıkması, iç ve dış borçların her geçen gün artması, daha yeni kurulmuş ve toparlanma
aşamasında olan Rusya gibi bir devleti bir kez daha parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya bıraktığı için Rusya
bu konuda taviz vermeyecek konumunu korumayı bilmiştir. Türkiye’de etkin şekilde görülebilecek Kafkasya
diasporası Çeçen faaliyetlerini gözle görülebilecek şekilde desteklemiştir. Bu da tarafların ilişkilerin seyrine
göre ellerinde bulundurduğu kozlar arasında yerini almakla beraber artan ticari işbirliği ilişkilerinin akışında
dengeleyici bir unsur olmuştur. Ayrıca Rusya ve Türkiye terör konusunda uzlaşarak ortak hareket etme kararı
almışlardır. Günümüzde bu konuyla ilgili taraflar arasında sorun teşkil edebilecek istisna olarak Rusya’nın
hala PKK’yı bir terör örgütü olarak değerlendirmemesi gösterilebilir.
102
Avrasya bölgesinde barışın, istikrar düzeninin oturması için çabaların sürdürülmesi gerekmektedir.
Bölgede iki etkin ve ortak güç olma yolunda adımlar atmakta uğraş veren Rusya ve Türkiye’nin bunu temin
etmek, ilişkilerindeki pürüzleri ortadan kaldırmak amacıyla sık aralıklarla birbirlerini ziyaret etmeleri
gerekmektedir. 11-13 Mayıs 2010 tarihleri arasında Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi’nin ilk toplantısı
yapıldığı sırada RF Devlet Başkanı Medvedev’in Türkiye ziyareti sonrası ortaklığın geldiği aşama ‘stratejik
ortaklık’ seviyesinde değerlendirilebilir. Rusya’nın Kıbrıs ve PKK konusunda dile getirdiği vaatleri yerine
getirme sürecini geniş zamana yayması, Rusya ve Türkiye’nin Avrasya bölgesinde iki önemli güç
olmalarının yanı sıra aynı zamanda rakip iki ülke olması ilişkilerin bir diğer boyutunu oluşturmaktadır.
Stratejik ortaklık seviyesindeki ilişkilerin gelişmesine engel olacak bu tür sorunlarla karşılaşıldığında
gerilimler yaşansa da ilişkilerin bugünkü konumunun önümüzdeki süreçte çok ciddi bir konu patlak
vermediği sürece korunması söz konusudur. Güncel konular, iki tarafın da özellikle ekonomik olmak üzere
politik ve güvenlik alanında aralarındaki ilişkiyi geliştirmek niyetinde olduklarını göstermektedir. Bölgede
etkin güç olmaları aralarında yaşanan önemli bir sorunun bütün bölgeyi etkilemesine neden olabilir. Bu
yüzden iki taraf attıkları adımların onları nereye götüreceğini çok iyi analiz etmelidir. ‘Stratejik ortaklık’
seviyesine gelen işbirliği düzeyi oluşabilecek bir tehdit unsurunun Avrasya’yı etkileyeceği durumu ile aynı
eşdeğerde olabilecek tehdidin aksine pozitif bir sonuca ulaşmayı yeğlemektedir. Devam eden üst düzey
diyaloglar, imzalanan çok yönlü protokoller, Avrasya ülkelerine örnek teşkil edecek seviyede olmalıdır.
Ancak Rusya’nın ekonomik olarak elinde bulundurduğu alternatifleri çıkar doğrultusunda siyasi eğilime
dönük hale getirmemesi sayesinde aradaki bağ kuvvetlenebilir. Rusya’nın bu konuda ılımlı davranması
gerekmektedir. Ekonomik ilişkilerin tam anlamıyla ‘en üst seviyede’ olabilmesi için öncelikle bu konudaki
problemlerin çözümü için ortak hareket etmek ve siyasetin derin etkisine perde aralamak gerekmektedir.
Yoksa tarafların siyasi çıkarları devreye girince geçmişte yaşandığı kadar olmasa da çatışmalar ortaya
çıkacaktır. Türkiye ilişkilerin bugünkü konuma gelmesinde büyük emeğe sahiptir. Türkiye Rusya’yı bölgede
ekonomik, siyasi girişimler açısından olması zorunlu bir ortak olarak görmektedir. Rusya’nın da geçmişte
Türkiye’ye karşı olan şüpheci tavırları son bulmuştur. İki taraf olumsuz hatıraları silerek yola devam
etmektedir. Artık Rusya da bölgedeki sorunlara karşı Türkiye’ninkine benzer bir tutum içerisinde olmaya
doğru attığı adımların devamını getirmekte tereddüt etmemelidir. Taraflar aralarındaki işbirliğini uluslararası
platformda birbirlerine destek olabilecekleri konularda da gösterme meyilinden kopmamalıdır. İlişkilere zarar
verebilecek herhangi bir konjonktürden uzak durmalıdır. Böylece önümüzdeki süreçlerde çok daha sağlam
bir işbirliği düzeyiyle bölgede daha güçlü bir Türkiye, daha güçlü bir Rusya’yı görmek kaçınılmaz olacaktır.
Kaynaklar
1) Derindüşünce.org, 16 Eylül 2010
2) BİLGESAM, ‘Türkiye-Rusya İlişkilerinde Üçüncü Dönem’ , 15 Eylül 2010
3) Odatv.com, ‘Medvedev Neden Türkiye’ye Geliyor’ , 18 Eylül 2010
4) Tüm Gazeteler, ‘Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Moskova Ziyareti ve Düşündürdükleri’ , 21 Eylül 2010
5) Nationalturk.com, ‘Rusya-Türkiye Vizeler Kaldırıldı’ , 25 Eylül 2010
6) Nethaber.com ‘Türkiye’ye Vize Uygulamayan Ülkeler’ , 18 Eylül 2010
7) Alternatürk.org, ‘Türkiye Enerji Raporu’ , 19 Eylül 2010
8) Sentezhaber.com, ‘Putin’den Kuzey Ve Güney Akımı’na Tam Destek’ , 21 Eylül 2010
103
9) ORSAM, ‘Türkiye- Rusya ilişkileri’ , 25 Eylül 2010
10) Dışişleri Bakanlığı Resmi Web Sitesi, ‘Türkiye-Rusya Arasındaki İlişkilerin Yeni Bir Aşamaya Doğru
İlerlemesi Ve Dostluğun Çok Boyutluluğa Ulaşması’ , 16 Eylül 2010
11) ORSAM, ‘Komşuluktan Stratejik İşbirliğine: Türkiye-Rusya İlişkileri’ , 28 Eylül 2010
12) İlyas Kamalov, ‘Kapatmanın Gölgesinde Türk-Rus Yakınlaşması’, Yeni Şafak, 30 Eylül 2010.
6. BÖLÜM
TÜRKİYE'NİN PETROL MACERASI
Türkiye'nin petrol macerası esasen 9 Kasım 1992'de Hazar Deniz'inde yer alan Azeri, Çırak, Güneşli
sahalarında petrol arama, üretim ve paylaşımı ile ilgili olarak Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi SOCAR,
BOTAŞ, Amoco, Pennzoil ve BP katılımları ile Bakü'de " Ana İhraç Boru Hattı Çalışma Grubu
Konsorsiyumu " oluşturulmasıyla resmen başladı. 9 Mart 1993'de Türkiye ile Azerbaycan arasında hattın
inşaatının başlamasına ilişkin " Hükümetler arası Anlaşma " imzalandı. 26-27 Mayıs 1993'de SOCAR,
BOTAŞ, Amoco, Pennzoil, Unocal ve BP arasında İstanbul'da ' COC KHazar " konsorsiyumu oluşturuldu.
21 Eylül-2 Ekim 1993 tarihlerinde Ana İhraç Boru Hattı Konsorsiyumu tarafından Londra'da " Tecnical
Evaluation of the Export Pipeline Route Option for the Purpose of Final Route Selection " isimli belge
hazırlandı ve SOCAR'a teslim edildi. Aliyev’in iktidara gelişinden sonra petrol pazarlıkları silbaştan yeniden
yapılmıştı.
20 Eylül 1994'de Mega Proje'nin imzalanmasından sonra 18 Ocak 1995'de Kazak ham petrolünün
Azeri petrolleri ile birleşerek Akdenize ulaştırılmasına yönelik olarak kullanılması planlanan güzergaha
ilişkin protokol Çiller ve Kazak lider Nazarbayev'in şahitliğinde Türk Enerji Bakanı Veysel Atasoy ile
Kazak Petrol Bakanı Nurlan Balgilbayev tarafından imzalanmıştı. 31 Ocak 1995'de Başbakan Tansu Çiller,
ABD'de gelecek 5 milyar dolar kredinin bu proje için harcanacağını söylüyordu. ABD Ankara Büyükelçisi
Marc Grossman, " ABD Bakü-Ceyhan'ı destekliyor" demecini Hürriyet gazetesi " Petrol Hattı Zaferi " diye
lanse ediyordu. Dışişleri Bakanlığı koltuğuna henüz alışamamış Murat Karayalçın, Türkiye'nin yeni bir
OPEC üyesi olacağını açıklamak gafletinde bulunuyordu. 7 Şubat 1995'de ise konsorsiyuma yeni şirketlerin
katılması ve SOCAR hisselerinden yüzde 5'lik payın TPAO hisselerine ilave edilmesi oy birliği ile kabul
edilmişti.
Başbakanlık Başdanışmanı ve Boru Hatları Koordinatörü Emre Gönensay, erken petrolün nakline
ilişkin hazırlanan Türk projesini konsorsiyumla görüşerek tarife indirme aşamasında oldukları müjdesini
veriyordu! Gönensay, ABD gezisi sırasında projeye Ruslarında katılımını önerdiklerini, bu durumun
Amerikalıları rahatlattığını söylüyordu. Çiller, Dışişleri, Enerji Bakanlığı ve BOTAŞ'ı by-pass ederek boru
hatları diplomasisini Gönensay ile yürütüyordu. Ermeni kökenli Gönensay'ın diğer önemli özelliği Bilderberg
teşkilatının Ortadoğu sorumlusu olmasıydı. Türkiye'nin Bakü-Ceyhan macerasının önemli bir kilometre
taşını oluşturan Roger Tamraz olayını ve Gönensay ile ilişkisini çözmek için bu detay bilgileri kavramak
gerekiyordu. Tabi Özer Çiller'in her işten aldığı komisyon nedeniyle adının 'bay yüzde 10'a çıktığını
bilmeden Tamraz'ın neden ' ikinci bay yüzde 5 ' diye nitelediğimi anlamanız mümkün değildi. Tamraz'ı
bilmeden öncede geçitiğimiz bölümde dile getirdiğimiz "ilk bay yüzde beş " lakaplı Ermeni vatandaşımız
Gülbekyan olayını hatırlamanızda fayda var.
13-17 Mart 1995 darbesinden önceki petrol diplomasisinde ki durum bundan ibaretti. Petrolde
hesapları başa döndüren darbe olayında Türkiye'nin adının geçmesi Bakü'de moralleri bozmuş,Türkiye'ye
olan güveni sarsmıştı. Darbeden henüz 15 gün geçmişti. Azerbaycan'da ilk imzalanan Mega Proje'deki
payından Azeri SOCAR şirketinin payını satacağını iletmesi petrol şirketlerinin iştahını kabartmıştı. ABD'nin
104
Bakü Büyükelçisi Richar Kozlarich Aliyev'le 1 Nisan'da biraraya gelerek ABD'li Exxon şirketine pay
verilmesini istiyordu. Nitekim 3 Nisan'da Exxon'un Bakü temsilcisi Aliyev'e bu isteklerini resmi olarak
iletiyordu. Aynı gün Aliyev'in petrol girişiminde bulunan bir konuğu daha vardı. TPAO'nın Başkan
Yardımcısı Mustafa Murathan ve beraberindeki heyetde Aliyev'den petrol payı istiyordu.
Cumhurbaşkanı Demirel ve Başbakan Tansu Çiller Aliyev'i ayrı ayrı telefonla arayarak TPAO'ya SOCAR'ın
payındann yüzde 5 satılmasını rica etmişler, 7 Şubat'da gerekli kararda alınmıştı. Aliyev'e yönelik
düzenlenen komployu önceden haber veren Demirel'in Aliyev nezdinde reytingi yüksekti. Darbe
girişimindeki payı o sırada henüz su yüzüne çıkmamış Çiller'de Türk dünyasının tek kadın lideri olarak sükse
yapmıştı.Türkiye, payını artırarak iktisadi kazanç elde etmek peşinde değildi. Amaç, gelecekte Hazar
petrolünün Türkiye'ye akıtılması için konsorsiyumda etkin bir konuma gelmekti, bu da en çok Azerbaycan'ın
yararına olacaktı. Demirel ve Çiller'in telefonlarının ardından soluğu Bakü'de alan Enerji Bakanı Veysel
Atasoy Aliyev'le konuyu masaya yatırmıştı.Atasoy, Ankara dönüşü yaptığı açıklama 'da bu noktaya
değinmiş, payın yüzde 5 artırılması halinde bile 30 yılda Türkiye'ye düşecek petrol hacminin 30-35 milyon
tonu geçmiyeceğine işaret etmişti. Yıllık petrol tüketimi 20-22 milyon ton olan Türkiye için bu rakam
komikti.
4 Nisan 1995'de TPOA Başkan yardımcısı Mustafa Murat'la görüşen Aliyev, pay artımının
gerçekleşeceği müjdesini verdi ve 12 nisanda ilgili kararnameyi imzaladı . Aliyev şu gerçeği vurguladı : ''
Kardeş Türkiye'nin payını iktisadi değil, siyasi çıkarları açısından artırdık. " Aynı tarihte SOCAR'ın yüzde
5'lik payını ABD'nin Exxon şirketinin satın alması da gerçekleşti. Azerbaycan Mega Proje'de yüzde 10 pay
vermekle büyük bir şey yitirmiyordu. Çünkü projede hiç bir hisseye sahip olmasada Uluslararası
Konsorsiyum ( AIOC ) üretilen petrolün yüzde 50'sini SOCAR'a vermeyi tahahhüt etmişti.
İKİNCİ BAY YÜZDE BEŞ TAMRAZ’IN ÖYKÜSÜ
Azerbaycan'da yapılan 1995 darbesine adı karışan ve Çiller ailesine yakınlığı ile bilinen Ermeni iş
adamı Roger Tamraz, Supsa kararı öncesinde Ankara'nın kafasını karıştıran diğer önemli etkendi. Petrolde
Ermenistan güzergahını Çiller ailesinin aklına sokan Tamraz, Özer Çiller'e Moskova ile iyi geçinmelerini de
istemişti. Lübnan'ın en zengin Ermeni ailesi olan Tamrazlar Ortadoğu'nun silah ve uyuşturucu ticaretinide
ellerinde tutuyorlardı. Zaten Roger Tamraz'ın Azerbaycan darbesinde OMON timi ve Cevadov kardeşlerin
tarafını tutması boşuna değildi. Bölgede uyuşturucu ve silah ticaretini kontrolüne alan Cevadovlar Tamraz ile
iş ortaklığı içindeydi. Tamraz bir Ermeni olarak Ermeni çıkarlarını da koruyordu. Nitekim Amerikalı gazeteci
James Risen, 27 Eylül 1997 tarihli Los Angales Times'ta Tamraz'ın Özer Çiller'e rüşvet verdiğini CIA'nın
tesbit ettiğini ve Beyaz Saray'a rapor ettiğini yazıyordu. Hazar'daki büyük petrol oyununa Ermeniler kendi
aktörlerini sokmuşlardı. Bu aktör Türk petrol politikasını derinden etkileyecek bir yanlışa Çiller'i
sürüklemişti.Tamraz sadece Çiller'e değil ABD Başkanı Bill Clinton'da 125 milyon dolar rüşvet teklif
ettiğini The Washington Post, ancak herşey olup bittikten sonra 12 Nisan 2000'de yazacaktı.
Tamraz dört defa Clinton'la görüşme yapmıştı. Hatta demokratların yardımlarıyla Bakü-Ceyhan'ın
300 bin dolarlık kısmını yapmaya başlamıştı. Projenin gerçekleşmesi için 400 bin dolar, kalan kısmı için ise
600 bin dolar verileceği kendisine söylenmişti. Ancak projenin gerçekleşmesi önünde ilginç sorunlar
bulunduğu Tamraz yaşayarak öğrenecekti. Roger Tamraz, asrın başında Irak petrollerinin İngilizlere
kaptırılmasında rol oynayan adı ' Bay Yüzde Beş'e çıkmış Ermeni Osmanlı vatandaşı Gülbekyan'ın
günümüzdeki kopyası olarak Ankara'nın karşısına çıktı. Eylül 1995'de Başbakan Tansu Çiller ile görüşen
Tamraz'ın getirdiği Bakü-Ceyhan projesinde Tamraz'ın yüzde beş komisyon almak istediği daha sonradan
itiraf etmesiyle ortaya çıkacaktı.
Birdenbire sahneye çıkan Roger Tamraz, Ankara'ya Ermenistan'dan geçen petrol boru hattı öneriyor,
Karabağ sorunun da bu şekilde çözümleneceği garantisini veriyordu. Tamraz, Ermeni lobisinin, Erivan ve
Karabağ yönetiminin kendisini desteklediğini öne sürüyordu. Harvard'dan sınıf arkadaşı olan iş adamı Erol
User referansıyla Çiller'e ulaşan Tamraz, MHP lideri Alparslan Türkeş ile görüşerek, icazesini alıyordu. Boru
hattının Karabağ sorununu da çözeceğini belirten Tamraz, Türkeş'i ikna etmişti. Tamraz'ın projesine göre
105
boru hattının yapımına Ceyhan'dan başlanacak hattın Türkiye bölümünün Zonguldak'ta bitirileceği
açıklanacaktı.. Bunun üzerine Ermenistan hattın topraklarından geçmesine rıza gösterecekti. Tamraz 2 milyar
dolarlık proje için 1.5 milyar dolar Çin Ulusal petrol Şirketi, 500 milyon dolarda Avusturya'dan finans
bulduğunu söylüyor, Ankara'dan hiç para talep etmiyordu. ABD Başkanı Bill Clinton'un projeyi
onayladığını, Azeri lider Haydar Aliyev'inde barış karşılığı ses çıkarmayacağını ileri süren Tamraz, Enerji
Bakanı Veysel Atasoy ve BOTAŞ Başkanı Hayrettin Uzun ile görüşmesi sonrasında artık anlaşmayı çanta da
keklik görüyordu. Çiller ailesini ikna etmiş, iddiaya göre paylarına düşen rüşveti vermişti. Kendisinin istediği
güya sadece " imtiyaz " anlaşmasıydı.
Ancak bu arada devreye Tamraz'ı yakından tanıyan müthiş Türk lakaplı Amerikan vatandaşı Türk iş
adamı Ali Rıza Bozkurt girdi. Bozkurt, Tamraz'ın silah ve uyuşturucu taciri bir sahtekar olduğunu Ankara'da
üst düzey yetkililere bildirdi. Boru hattı görüşmelerina katılan MHP' kökenli Rıfat Müftüoğlu, projedeki
çelişkiler üzerine çekincesini koymuştu. Ayrıca Enerji bürokratları Tamraz'ın projesininin mantığa uygun
olmayan yanlarını bulmuşlardı. Tamraz, hatta petrol garantisini nereden bulacaktı? Yapılacak geçiş
anlaşması, uluslararası bir anlaşmaydı, devletlerin onayını nasıl alacaktı? Ama Çiller, bu işin arkasında
olduğunu söylüyor, uyarıyordu: " Yoksa çok kelleler gider " 25 Aralık 1995 seçimlerinden önce Veysel
Atasoy bakanlıktan istifa edip ANAP'tan aday olunca ilk kellenin kim olduğu ortaya çıkacaktı. Hayrettin
Uzun ise görevinden istifa etmiş, milletvekili olarak Meclis'e girmişti. İstifa eden diğer isim ise Emre
Gönensay'dı. Gönensay, petrolün Supsa'dan Karadeniz'e naklini savunuyordu, bu nedenle Tamraz'la görüşleri
çelişmişti. Gürcistan Devlet Başkanlığı sözcüsü Ramaz Sakvarelidze'nin yaptığı açıtlama, alınan kararda
Washington'un görüşünün ağır bastığını koyuyordu. Buna göre ABD Dışişleri Bakanı Warren Christopher,
Gürcü lider Şvardnadze'ye mektup göndererek Hazar petrolünün hem Rusya hemde Gürcistan yollarını tercih
edilmesinin bölge ülkelerin refahına katkıda bulanacağını ifade ediyordu. ABD, Kafkasya ve Türkiye'den
petrol boru hattı inşaat yapılmasını destekliyordu.
Tamraz'ın karşılaştığı diğer önemli engel Rus KGB'siydi. İşte bu kaos ortamında Uluslararası
konsorsiyum, 9 Ekim 1995 tarihinde erken petrolün hem Rusya hem de Gürcistan üzerinden birlikte ihraç
edilmesini ve her iki hatta yönelik çalışmaların eş zamanlı yürütülmesinin kararlaştırmıştı. Konsorsiyum'un
ortakları ile Türkiye teklifleri üzerinde şartlar konusunda müzakereler sürerken hükümet değişmiş ve anayol
hükümeti kurulmuştu. Anayol hükümeti kurulur kurulmaz, dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz'ın yayınladığı
bir genelge ile Başbakanlık Uluslararası boru hatları koordinasyon kurulu ortadan kaldırılmıştı. Böylece,
uluslararası boru hatları konusundaki tüm çalışmalar tamamen ve yalnızca Enerji Bakanlığı'na devredilmişti.
Uluslararası boruhatları konusunun, seçimlere yönelik proroganda kampanyasının ana konularından birini
oluşturmuştu. Bu konuda yayınlanan genelgenin bir kısım bürokratın kasıtlı yanlış bilgi aktarımına bağlı
olarak duygusal bir tepkiyi ifade ediyordu.
28 Aralık 1996'da Aliyev'e yönelik bir suikast girişimi ortaya çıkartıldı. İki Azeri asker iki roket
almış, yapılan operasyonlan sonucu roketi alan ve satanlar yakalanmıştı. Azerbaycan bu olayı konuşurken,
Roger Tamraz, Şubat 1996'da tekrar sahneye çıkarak Ankara'ya bir heyet gönderdi. Türkiye'nin bu
görüşmedeki Enerji Bakanı merhum Şinasi Altınerdi. Heyette eski ABD Dışişleri Bakanı Warren
Christtofer'un oğluda bulunuyordu. Heyetin üst düzey Amerikan yetkililerden oluşması üzerine teklifleri
ciddiye alındı. Tamraz, bu defa kendi gelmemişti. Ama proje teklif eden yine onun şirketiydi. Boru hattını
Ermenistan'dan geçiremeyen Tamraz, erken petrolde Bakü-Supsa kararı alınınca projesini biraz değiştirmiş
hattı Gürcistan'dan geçirmeye karar vermişti! Ceyhan-Zonguldak-Supsa-Bakü hattı için yine finansı aynı
yerlerden bulduğunu ifade eden Tamraz'ı Ankara bu sefer hiç ciddi bulmadı. ABD'nin Ankara büyükelçisine
gelen heyetin Amerikan dış politikasının görüşünü temsil edip etmediği sorulduğunda gelen yanıt ilginçti: "
heyetde eski bir dışişleri bakanı oğlunun olması ABD'yi temsil ettikleri anlamına gelmez."
Resmi Washington böyle söylüyordu ama Rus Lider Boris Yeltsin ile iki defa görüşen Tamraz
Yeltsin'e ABD adına Bakü-Ceyhan projesine ses çıkarmaması için rüşvet veriyordu! ABD ile Rusya arasında
mekik dokuyan Tamraz, birden karşısında Rus KGB'sini buldu. Rus derin devleti harakete geçmişti,
Yeltsin'in ABD'den para aldığını tesbit eden yeni adıyla FSB teşkilatı Tamraz'a baskı yapmaya başlamıştı.
Tamraz aldığı işi yürütmek için dönemin etkin Rusları kullandı. Yeltsin'in danışmanları ve bazı KGB
106
mensupları ile temaslarını sürdüren Tamraz'a bu ilişkilerin faturası 100 milyon dolardı. Tamraz gelişmeleri
CIA'ya anında bildirmekteydi. Avrupa'nın lüks otellerinde Ruslarla görüşmelerini sürdürdü. İşin kolay
olmadığını anlayınca ve Türkiye'den esen rüzgar Refahyol döneminde ters esmeye başlayınca Tamraz ,
yenilgiyi kabul ediyordu. Beyaz bayrağı çekiyordu. Clinton yönetimi ise işin peşini bırakmamaya azimliydi!
Ali Rıza Bozkurt'un tekrar devreye girmesi Tamraz'ın Ankara ataklarını sonuçsuz bırakmıştı. Ancak
dikkatleri çekmeye çalıştığımız itirafı Tamraz en sona saklamıştı. Tamraz, bir daha açmamak üzerine bu
proje defterini kapattığını açıklarken, proje gerçekleşseydi kendisinin payının sadece (!) yüzde beş olacağını
itiraf ediyordu. İkinci bay yüzde beşe Ankara, bu defa vize vermemişti. Birinci bay yüzde beş Ermeni
Gülbekyan'ın kemikleri mezarında sızlıyordu (!) Doğrusu bu konuda KGB'nin katkısıda az değildi!
Bakü-Supsa ile Bakü-Ceyhan'ın gerçekleşmesi madem zora sokulmuştu; bari bu hattı finanse etmek
yoluyla hattın ucunun daha sonra Ceyhan'a çevrilmesi sağlanabilirdi. Çiller, Bakü ziyareti sırasında AIOC
yetkililerini finansman teklifini sunmuştu. Ancak hükümetler değişince politikalarda değişiyordu! Erken
petrol için baştan beri Ankara'nın desteklediği Bakü- Supsa seçeneğine yönelik finansman teklifi, Mart
1996'da Enerji Bakanlığı Müsteşarı'nın konsorsiyumun şirketi AIOC'ye yolladığı bir mektupla geri
çekilmişti. Böylece erken petrol konusunda Türkiye tüm insiyatifini yitirmişti. Ancak, uluslararası
konsorsiyum gerek 9 Ekim 1995'te aldığı karar gereği ve gerekse ilende yalnızca Rus seçeneğini değil, diğer
bir seçeneğin bulunması yararlı gördüğü için de, Bakü-Supsa hattından vazgeçmemişti.
Aynı boruhatları koordinasyon kurulu döneminde, Şubat 1996 da başlatılan ve dünya bankası kredisi
ile gerçekleşecek olan Bakü- Ceyhan fizibilite çalışması, bu kurulun dağılmasının ardından yavaşlatılmıştı.
Şubat 1996'dan Temmuz 1997'ye kadar geçen yaklaşık bir buçuk yıllık süre boşuna harcanmıştı. 28 Şubat
1997'de BOTAŞ ile Almanya kökenli PLE Engineering GmbH firması arasında " Bakü-Ceyhan Petrol Boru
Hattı Fizibilite ve Çevresel Etki Değerlendirmesi Etüdü Sözleşmesi " imzalandı. Dünya Bankası kredisi ile
başlatılan bu fizibilite çalışması Aralık 1997'de BOTAŞ'a teslim edildi. Oysa, bu çalışmanın tek değilse bile
temel amacı, uluslararası planda kabul edilen saygın bir kuruluşun damgasını taşıyan bir etüdü kısa sürede
gerçekleştirmekti. BOTAŞ eski genel müdürü Mete Göknel başta olmak üzere bir kısım üst düzey Enerji
Bakanlığı bürokratınca bu çalışma savsaklanmıştı. Bu nedenle, uluslararası planda sağlam ve birinci sınıf bir
çalışma ortaya çok geç çıkarılıyordu. İlgili ülke ve şirketler nezdinde yapılacak çalışmalar da yetersiz
kalmıştı. ABD'de Aliyev ve Clinton 1997'de Bakü- Ceyhan'dan bahsederken Türkiye'nin elinde kendi
fizibilite çalışmasının ve hattın olası hisse dağılımının olmaması açıktı ki, Tükiye'nin lehine bir ortam
meydana gelmemesi için içte ve dışta çalışanlar vardı. Erken petrole yönelik Türkiye tekliflerinin, kurulun
dağılmasının ardından yetkiyi devralan Enerji Bakanlığı Müsteşarınca geri çekilmiş olması, Bakü-Supsa'nın
inşasını ortadan kaldırmamış, yalnızca Türkiye'nin insiyatifini yok etmişti. AIOC, Bakü-Supsa için 5.5
milyon ton/yıllık bir boruhattı ihalesine çıkmıştı. İhale sonuçlandırılmış, Supsa'daki yükleme temellerinin
inşasına başlanmıştı. Yaklaşık 300 milyon dolarlık Bakü-Supsa erken petrol ihraç hattı inşaatı yatırımına,
ileride 100 milyon dolar daha eklenerek bu kapasite arttırılabilecekti.
AIOC buna yönelik çalışma yapıyor bu hattın ana üretim boru hattı olmasını istiyordu. 11-17 Nisan
1998'de PLE'nin hazırladığı rapor, Azerbaycan ve Rusya'ya, 23-24 Nisan'da Amoco'ya tanıtıldı. 15 Mayıs
1998'de Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan arasında imzalanan Mutabakat Zaptı ile Alt Çalışma Grupları'nın
oluşturulması kararlaştırıldı. 16 Haziran 1998'de Enerji Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Metin Eral
başkanlığındaki Alt Çalışma Grubu faaliyetine başlıyordu. 21-24 Haziran tarihlerinde PLE raporu bu defa
Kazakistan'a tanıtılıyordu. 18 Temmuz'da Dünya Bankası'ndan onay alan rapor, 28 Ağustos'da Türk tarafının
Azerbaycan tarafına Hükümetlerarası Anlaşma Taslağı'nı sunmasına da zemin hazırlıyordu.
BAKÜ- SUPSA YANLIŞI
12 Nisan 1995'de Tansu Çiller'in aniden bir günlük resmi ziyaret için Bakü'ye gelmesi herkesi
şaşırtmıştı. Ne olmuştu? Bir olup bitti mi vardı ? Nitekim Aliyev ve Çiller'in aynı akşam Gülistan sarayında
Azerbaycan- Türkiye petrol anlaşmasını imzalaması ziyaretin gizlilik sebebini ortaya çıkarmıştı. Çiller işi
öylesine aceleye getirmişti ki, adet üzere yabancı konukların ilk önce ziyarett ettiği Şehitler Hıyabını sonra
107
ziyaret edilebilmişti. 19 Nisan'da SOCAR'ın yüzde 5 payını SOCAR'a vermesine ilişkin anlaşmanın
imzalanması yapılan pazarlığı su yüzüne çıkarmıştı. SOCAR yüzde 5 payı TPAO'ya verirken yüzde 5
Exxon'un olmuştu. ABD'nin Enerji Bakanı William White sırf bu anlaşmanın törenine katılmak için Bakü'ye
gelmişti. Petrol pazarlığıın önce diplomatlar yapıyor sonra şirketler imzalıyordu. Aliyev, yüzde 5 paya talip,
Mobil, Chevron, Ramco ve İran devlet petrol şirketini ise geri çevirmişti. Bu arada Aliyev'in isteğiyle
istenmeyen adam ilan edilen Türk büyükelçisi Altan Karamanoğlu 23 Nisan'da Aliyev'e son veda ziyaretini
yapıyordu. 2 Mayıs'ta yeni Türk Büyükeçi Ömür Orhun güven mektubunu Aliyev'e sunuyordu. Aliyev,
Karamanoğlu'ndan aldığı ders üzere bu büyükelçiye çok soğuk davranacak, sanki böyle bir elçi Bakü'de yok
gibi tavır koyacaktı. Bu tepkisini bir yıl sürdürecek Aliyev, Türk diplomatlarını aynı zamanda yakın takibe
aldıracaktı. Ömür Orhun ise Aliyev'in bu tavrına karşılık sanki bu ülkede hiç faaliyet göstermiyormuş gibi
davranacak büyükelçiliğin duvarlarını hem Türk hemde Azeri vatandaşlarına kapatacaktı. Bu bir fetret
dönemiydi. Petrol fiyaskosunun ardından ilişkiler gerilmişti. 3 Mayıs'ta Bakü'ye gelen Dışişleri Bakanı Erdal
İnönü bu nedenle çok soğuk bir havada karşılanmıştı. İnönü'nün Ermenistan üzerinden H-50 koridorunu
kullanıma açarak Bakü'ye gelmesi ayrı bir tepki oluşturmuştu. Ermeni işgali sürüyor iken bu jestin ne anlama
geldiğini bir tek İnönü biliyordu!
Bakü-Ceyhan boru hattı, yılda 20 milyon ton Kazak, 25 milyon ton Azeri petrolünü, Hazar'dan
Ceyhan'a taşımayı hedefleyen bir projeydi. Bu projenin uluslararası kamuoyuna ve ilgili devletlerle
şirketlerin ilgisine sunulması için hazırlanan 'white paper' (The facts and the needs), TPAO-BOTAŞ'ın
çalışmalarının ardından, Enerji ve Dışişleri Bakanlığı ve son olarak Başbakanlığın onayı ile son biçimini
almış, 1995 yılı başlarında ABD'de Türk-Amerikan Derneklerinin yıllık toplantısında dönemin Enerji Bakanı
tarafından açıklanmış ve bu tarhten sonra uluslararası her ortamda savunulmuştu. Resmi söylem böyleydi;
1992'de başlayan fiyasko sürecinden hiç bahsetmemeyi yeğlemişlerdi. Bir yandan ana ihraç boru hattı için
Bakü-Ceyhan savunulurken, Azerbaycan'daki mega proje kapsamında, projenin ilk aşamalarında ve mevcut
Çırağlı Platformu'ndan elde edilebilecek 'erken petrol'ün taşınması da gündeme geldi. Bu kapsamda taşınacak
petrol, Bakü- Ceyhan'ın taşımayı hedeflediği petrole kıyasla çok daha küçük ölçekte olduğundan, bir ana hat
yerine mevcut ihraç sistemerinin optimum olarak kullanıldığı, bölgesel ya da küçük ölçekli yatırım gerektiren
çözümler öne çıkmıştı. Bunlar, alt veya İran üzerinden ihraç seçenekleri ile, Bakü'de rafinaj ve ürün
pazarlaması ana seçenekleri olarak gündeme geldi.
Türkiye, Bakü-Ceyhan'ın yanısıra erken petrol için de bir tavır belirlemenin gereği üzerinde durarak,
Ocak 1995'te Dışişleri Bakanlığı'nda bir toplantı yapmış, toplantıda ise erken petrolün Rusya veya İran
üzerinden ekonomik ve güvenlik açılarından avantaj kazanacağı görüşü öne çıkmıştı. Bu nedenle toplantıya
katılan heyet, Bakü-Ceyhan'ın gerçekleşmesine yardımcı olacağı tesbiti ile, erken petrolün Rusya ve İran
seçenkeleri yerine Gürcistan yolundan ihracını desteklemeyi kararlaştırmıştı. Basında erken petrolün bir
yanıltmaca olduğu, Bakü-Supsa'nın desteklenmesinin stratejik bir hata olduğu iddiaları ayyuka çıkmıştı.
Bunlar tamamen politik ve kasıtlı görüşler değildi.Çiller dolduruşa geldiğinin farkında değildi. Söz konusu
toplantıda erken petrolün Gürcistan üzerinden taşınmasının ana ihraç hattına sıra geldiğinde Bakü-Ceyhan'a
pozitif yönde katkı sağlayacağını en hararetli biçimde savunanlar, daha sonra kendi politik çıkarları
doğrultusunda bu seçimi eleştirerek ibretle izlediğimiz bir tavır sergilemişlerdi. Gönensay, Supsa kararının
desteklenmesinde önemli rol oynuyordu. Çiller'in aklı çelinmişti .Bu noktaya nasıl gelinmişti? Durumun
Başbakan Tansu Çiller'e iletilmesi sonucu 28 Şubat 1995'te Gürcü Hükümeti ile erken petrolün Gürcistan
üzerinden taşınması amacı ile bir işbirliği ve ortak çalışma protokolü imzalandı. Öte yandan erken petrolün
Gürcistan üzerinden ihracının diğer seçeneklere göre daha cazip olmasını sağlamak amacı ile Türk ve Gürcü
taraflarının ortak bir çalışma programını gerçekleştirmeleri karara bağlanmıştı. Bu kapsamda ilk ortak
çalışma ise 9 Mart 1995'te Tiflis'te gerçekleşti. Şubat-Haziran 1995 döneminde, Hazar Petrolünün
uluslararası plandaki yaşamsal önemi nedeniyle, Türkiye'de Bakanlık ve kurumlar arası bir sahiplenme
mücadelesi yaşanmıştı, her kurum ayrı yaklaşımlar geliştiriyordu. Bu süreçte yatırım miktarı daha az olan
(erken petrol için) kuzey (Rus) hattı, Türkiye cephesindeki kurumlar ve bakanlıklar arası kaosun olumsuz
etkisinin yanısıra, büyük yatırımları olması ve Rusya'yı erken petrol gibi görece küçük ölçekli bir yatırım
nedeniyle gücendirmeme yaklaşımı öne geçmişti.
108
Haziran ayında ABD'nin Ankara Büyükelçisi Marc Grossman Türk Dışişleri Bakanlığı'na gelerek,
ABD yönetiminin politik destek vermesine karşın Türkiye'nin ortaya elle tutulur bir proje ya da teklif
koyamadığını ve çok kısa sürede bunun yapamadığı takdirde, erken petrolün Rusya üzerinden taşınmasının
neredeyse kesin olduğunu belirterek daha aktif olunmasının talep etmişti.2 Haziran1995'de Bakü'yü ziyaret
eden Başbakan Tansu Çiller Bakü'de '' Dişi Aslan '' tezahüratı ile karşılandı. Bu ziyaret sırasında Türkiye'nin
payının artışı ile ilgili yine imza töreni gerçekleştirildi. Azeri erken petrolünün nakli ile ilgili Bakü'de AIOC
yetkilileriyle Aliyev'in yanında basına açık, sonra basına kapalı tarihi bir görüşmede yapan Tansu Çiller, Rus
tezi Bakü-Novorasisk hattına alternatif olarak ABD tezi Bakü-Supsa hattının Bakü-Ceyhan petrol boru
hattının ön ayağı olması şartıyla destek verdiklerini kulaklarına fısıldayarak Türkiye adına tarihi bir hata
yaptı. Bakü ve AIOC yetkilileri bile Türkiye'den gelen bu destek karşısında şaşırmıştı. Çiller sunduğu
öneride Bakü-Supsa'nın 180 milyon dolarlık bölümünü finans edebileceklerini bildiriyordu. Hattın
başlangıçta maliyeti 300 milyon dolar olarak açıklanmıştı. Ancak 830 km uzunluğundaki hattın gerçek
maliyetinin 600 milyon dolara ulaşaacğını o tarihte AIOC'da hesap edememişti. Aynı tarihlerde Dışişleri
Bakanı Emre Gönensay'da ABD temaslarında tamamen İngiliz şirketlerinin ürünü olan Bakü-Supsa tezini
Amerikalılara Ankara'nın kabul ettiğini anlatıyordu.
Türkiye bu kaosu aşmak için bir miktar daha zaman yitirmiş ve ancak, 2 Ağustos 1995'te DYP-CHP
koalisyon hükümeti döneminde, Başbakanlığa bağlı bir 'Uluslararası boru hatları koordinasyon kurulu'
oluşturmuş ve başına da Başbakan Başdanışmanı Prof. Dr. Emre Gönensay'ı getirmişti. Başbakanlığa bağlı
ve Başbakan Başdanışmanı sayın Emre Gönensay'ın başbakanlığında göreve başlayan, ve Dışişleri Bakanlığı,
Hazine Müsteşarlığı, TPAO, BOTAŞ Temsilcilerinden oluşan; zaman zaman da TÜPRAŞ, Petrol Ofisi
yetkililerinin de katıldığı 'Başbakanlık Boruhatları Koordinasyon Kurulu' , yerinde bir girişimdi. Ancak kuzu
kurta teslim edilmişti. Emre Gönensay'ın boru hatları işine karışması tesadüfi olmamıştı. Gönensay, Ermeni
kökenli, ABD eğitimli bir Türk bürokratıydı! Bu arada oluşturulan bu kurul aracılığı ile Dışişleri Bakanlığı,
TPAO, BOTAŞ, ve Hazine Müsteşarlığı yetkililerinin ortak çabaları ile Batı hattı için iki seçenekli, proje
şirketi ve finansman teklif hazırlamış ve gerek ülkeler ve gerekse şirketler nezdinde çok yönlü ve yoğun bir
çalışma sürecinin tamamen Rusya üzerinden ihraç edileceği kesin görünen erken petrolün, Türk tekliflerinin
de etkisi ile Gürcistan seçeneğine doğru da dönebileceği havası oluşmuştu.
30 Ağustos'da bir açıklama yapan Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı, Rusya'nın eski Ankara
Büyükelçisi Albert Çernişev, gerçek niyetlerinin ekonomik değil politik olduğunu şu kelimelerle izah
ediyordu " Okyüanusun öte yakasından petrolün kokusunu almış gelmişler. Stratejik hedeflerinin
olduğunu,bize istediklerini gibi davranmamız gerektiğini tavsiye ediyorlar. Hazar'da öncelikle Batı'nın değil
Rusya'nın stratejit çıkarları vardır. Hazar, ekenomik açıdan önem taşıyor. Batılılar bizi kendi pazarlarına
sokmuyorlar, burası bizim evimiz... "
4 Ekim'de Londra'da biraraya gelen AIOC yetkilileri, erken üretim petrolün Gürcistan ve Rusya
üzerinden nakledileceğini duyuruyordu. 7 Ekim'de şok bir açıklama AMİP lideri Etibar Memmedov'dan
geldi. Memmedov, Bakü-Novorasisk hattı için Ruslarla Azerbaycan'ın gizli bir anlaşma yaptığını
açıklıyordu. SOCAR Başkan Yardımcııs Valeh Elaskerov ve Rus Enerji bakanı Yuri Şafrannik arasında
imzalanan anlaşma ile nakil yolu kesinleşmişti. Nitekim 9 Ekim 1995'de AIOC Yönetim Kurulu'nun Bakü
toplantısından Azeri erken petrolünün eşzamanlı olarak iki hattan Bakü-Novorasisk ve Bakü-Supsa'dan
akıtılmasının kararlaştırıldığı çıktı. Bakü-Novorasisk hattından 1997'de 0.2 milyon ton petrol nakledilmesi,
2002'de ise kapasitenin 5 milyon tona ulaştırılması öngörülüyordu. Ruslar ana üretim hattı için hemen
harakete geçerek Yunanistan ve Bulgaristan'la görüşmelere başlamış petrolün Burgaz-Dedeağaç üzerinden
naklini savunuyordu. Bakü- Supsa hattı erken tamamlansa bile eşzamanlı olarak 2002'de yılda 5 milyon ton
petrol nakledebilecekti. Türkiye kamuoyu , 9 Ekim kararlarını zafer kazanmış gibi kutladı. Bu petrolün
Karadeniz'den tankerlerle boğazlardan nakledileceği gözden kaçırıldı. Gazete manşetleri, o günlerde Çiller'in
pek moda olması nedeniyle zafer naralarıyla çıktı. Hatta Türkiye Supsa hattının finansını, projenin BaküCeyhan'ın ön habercisi olması şartıyla sağlayabileceğini AIOC'e önerdiği sallandı. Oysa Türkiye'nin teklifini
geri çeviren AIOC Supsa hattını kendisi maliyeleştirdi ve açtığı ihalelerle yapımını sağladı.
17 Nisan 1999'da resmen açılan Supsa hattın için düzenlenen törende Gürcü lider Şevardnadze,"
109
Supsa hattının Türkiye hem destekledi "diye adeta dalga geçiyordu. Çiller bir hata yapmış ama kabul etmek
istemiyordu. Bakü-Supsa konusunda Tansu Çiller'in ısrar etmesi Enerji ve Tabi Kaynaklar bakanı Veysel
Atasoy'unda istifasına yol açtı. Bakü-Ceyhan petrol hattı konusunda izlenen hatalı politikayı kabullenemeyen
Atasoy, Gönensay ile by-pass edilmesini de içine sindirememişti. Atasoy, istifa ederek Bakü-Supsa
hatasının altına imzasını atmaktan çekindi. Supsa Türkiye sınırana 100 kilometre uzaklıkta idi. Oysa erken
petrol için tarihi Bakü-Batum yolu seçilmiş olsaydı, bu hat Bakü-Ceyhan'ın gerçekten habarcisi olabilirdi.
Çünkü Batum hem Acar Türklerinin yaşadığı güvenli bir mekan hemde Türkiye sınırına 10 km uzaklıkta
bulunuyordu.
Türkiye, devlet politikası haline getirdiği Hazar petrollerinin Bakü-Ceyhan petrol boru hattıyla
nakledilerek, Akdeniz'den uluslararası piyasalara pazarlanması ve Ceyhan'ın enerji dağıtım merkezi haline
getirilmesi projesine kimin destek, kimin köstek olduğunu bir türlü anlayamıyordu. Ekonomik çıkarlarını
gözeten, son yıllarda düşüşe geçen petrol fiyatlarını ve piyasaları sarsmamak isteyen ABD'li, Batılı şirketler
mi, yoksa eski nüfuz bölgesini kaybetmemek için bir umut , son planlarını yürürlüğe koyan Rusya mı daha
fazla engel oluyordu acaba? Petrolün erken üretiminin Karadeniz'e çıkartılmasını öngören Bakü-Novorasisk
ve Bakü-Supsa hatlarının ana güzergaha dönüştürülme endişesi fobi halinde Türk kamoyunun gündemine
getirildi. Vahim hata geç anlaşılmıştı. Bakü-Supsa kararını ilk gün zafer nidası ile alkışlayan Türk medyası
çark etmişti. Türkiye kime inanacığını şaşırmış, ne olacağını bilemez hale gelmişti. Azerbaycan
cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, hep Bakü-Ceyhan mutlaka olacak diyordu ama, her zaman hatırlatmayı da
ihmal etmiyordu : ‘Para petrol şirketlerinin, son kararı ben veririm, ama onlarında projeyi beğenmesi önemli '
Uluslararası Konsorsiyum (AIOC ), Bakü-Ceyhan'a pahalı diye kötü not verirse Türkiye'ninde eli kolu
bağlanabilirdi. Mega Proje'de yüzde 16 payı bulunan ABD'nin Amoco petrol şirketinin başkan yardımcısı
Richard Flury'nin Türkiye'de , Karadeniz'in ekolojisi açısından Bakü-Ceyhan gerekli, ancak maliyeti yüksek '
söylemiyle şantaj yapmasının arkasında yatan bazı gerçekler vardı. Bu hattı Batılılar, 2010 sonrasına
sarkıtmak istiyordu.Türkiye'nin pazarlık payı hat görüşmeleri başlamadan önce daraltılıyordu.
1998 sonunda yapımı tamamlanan Bakü-Supsa hattının kapasitesinin yılda 5 milyon ton olması, Batılı
şirketlerin Türkiye karşısında pazarlık gücünü artırıyordu. Çünkü hattın kapasitesi kolay bir işylemle
artırılabilirdi. Tiflis-Supsa arasındaki döşenecek yeni boru hattının boru ölçülerinin 22 inçden 42 ince
çıkartılması kapasite artımı için yeterli idi.Türkiye, petrol şirketlerinin bu kaprislerini önlemek maksadıyla
hazırladığı son projede hattın 270 kilometresini kısaltarak 1730 kilometreye indirgedi; dolayısıyla maliyetde
1 milyar dolar gibi cazip bir rakama düştü. Üç alternatifli hazırlanan proje bölgedeki siyasi değişiklikleri de
dikkate alınmış, Ermenistan'dan geçen bir hat bile düşünülmüştü. Hattın yapımına 1998 ekiminde başlansa en
erken 2000, en geç 2001'te tamamlanabilirdi. Supsa’yı garantiliyen İngilizler, bunun lafını bile etmediler.
Azerbaycan'ın karada yer alan yataklarına büyük yatırımlar yapan Türk şirketi Atilla Doğan İnşaat ve Tesisat
Anonim Şirketi Yönetim Kurulu Başkanı Atilla Doğan, Azeri petrolleri üzerinde kurulan konsorsiyumlarda
sadece Amerikan şirketlerinin bulunmadığını belirterek, '' Bakü-Ceyhan petrol boru hattının seçiminde ABD
nüfuzunu kullansa bile etkili olamaz. Güzergah seçiminde en önemli faktör yapım maliyeti ve güvenliğinin
sağlanmasıdır. Petrol artık Bakü-Novorasisk hattıyla Karadeniz'e inmiştir. Nakil işleminde önümüzdeki
yıllarda Türkiye'ninde maalesef desteklediği Bakü-Supsa hattının yapımının tamamlanmasından sonra
boğazların kullanılması hedeflenmiştir. Petrol şirketleri kendilerince çok büyük kapasiteler söz konusu
olmayınca Bakü-Ceyhan'a ihtiyaç duymayacak, şu anda fizibil bulmak istemeyeceklerdir. '' uyarısını
yapıyordu. Doğan , Türkiye'nin Bakü-Supsa konusunda yaptığı hatanın sonuçlarına şöyle dikkat çekiyordu :
'' Şimdi petrol Karadeniz'e akacak ve büyük kısmı boğazlardan geçecektir. Supsa güzergahı maalesef
Türkiye teşvik etti, hatta kredi vererek inşasına bile talip oldu. AIOC , Bakü-Ceyhan'ın önhabercibi olmalı
şartını ileri sürünce bunu kabul etmiyerek hattı kendisi yaptırdı. Bu hat, yeni bir hattın inşaasını kısa vadede
gündeme getirilmesini önleyerek Bakü-Ceyhan'ın gerçekleştirilme tarihe büyük darbe vurmuştur. '
TUTARSIZ BAKÜ- CEYHAN POLİTİKALARI
TPAO, 4 Haziran 1996'da imzalanan Şahdeniz projesinde yüzde 9 pay alarak ikinci defa Hazar
110
petrolüne yatırım yaptı. 1995 seçimleri sonrası sık sık değişen hükümetler Türkiye'nin Bakü-Ceyhan
politikasını olumsuz yönde etkiledi. Artık her hükümet programına Hazar petrolleri ve Bakü-Ceyhan hattı
meselesini almış, resmi bir devlet politikası belirlenmişti. Ancak her hükümet Bakü-Ceyhan konusunu iç
politika malzemesi yapmaya başladı. Tutarsız poliitkalar izlendi. Bakü yönetimi, Ankara'daki hükümet
kaoslarını endişe ile izledi. Türkiye, hayali boru hattı peşinde koşarken , Hazar'da petrol pastası
paylaştırılıyordu. Üç aylık başbakanlık yapan Mesut Yılmaz'ın bu dönemde düzenlediği ilk yurtdışı gezisi
nisan 1996'da Bakü'ye yaparak Bakü-Ceyhan politikasına sahip çıktığını gösterdi. Yılmaz'da Aliyev'den
petrol değil, Bakü-Ceyhan'a güvence istedi. Halbuki daha ana üretim boru hatları pazarlığı başlamamıştı.
Türkiye erken Azeri petrolü için ise şansını kaybetmişti. Refahyol hükümetinin başa gelmesinden itibaren
ise Türkiye'nin petrol politikalarında tam bir kaos yaşandı. Tansu Çiller'in Dışişleri bakanı olmasına rağmen
ne Bakü-Ceyhan'a ilişkin ne de yeni petrol payları satın almak için istikrarlı politika izlenemedi. Çiller, Supsa
hatasanı hala savunuyor, Bakü-Ceyhan'ın ön ayağı olacağını iddia ediyordu. Hükümetin başbakanı
Necmeddin Erbakan Azerbaycan ve Türk Cumhuriyetlerine sırt çevirmiş, Türkmen doğalgazı konusunda
İran'la anlaşma imzalayarak ABD'nin tepkisini çekmişti. Hükümetin Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Recai
Kutan ise Haziran 1996'da Bakü'de geleneksel hale getirilmiş Hazarneftgaz fuarına katılmayan ilk Türk
Enerji bakanı ünvanını elde etti. TPOA fuarda silik temsil edildi; Türkiye Azerbaycan'ı unutmuştu. Bakü'deki
TPAO bürosu işleri kızağa almış, diğer petrol şirketleri harıl harıl petrol payı kapma mücadelesi verirken,
resmen yatıyordu.
Türk kamuoyu ise sürekli yanlış bilgilendiriliyor, Bakü-Ceyhan hattına garanti gözüyle bakılıyordu.
Nihayet konsorsiyum'un sözde kararını açıklama günü geldi çattı. Herkesin merakla beklediği 12 Haziran
1997'de AIOC Yönetim Kurulu toplantısından arzu edilen karar çıkmadı. AIOC, ana üretim hattı konusunda
nihai bir karar almak yerine daha global bir ifadeyle üç hattı desteklediklerini açıkladı. Bakü-Supsa ve BaküNovorasisk'ın yanı sıra Bakü-Ceyhan'ında desteklendiğini ifade etmesine karşın kesin bir ifade
kullanılmaktan kaçınılmış, fizibil hat incelemesi yapılması için nihai karar ertelenmişti. Bu dönemde Bakü
üzerine yoğun bir petrol diplomasisi başladı. Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'in ağızından Bakü-Ceyhan
petrol boru hattına siyasi destek, söz alınması için Türk politikacıları, basın yarıştı. Aliyev'in deyimiyle, ''
Türkiye'de köylülere kadar herkes Bakü-Ceyhan kararını bekler ' hale geldi. Aliyev'in 5-8 mayıs 1997'de
Ankara, İstanbul ve İzmir'e yaptığı ziyaretler sırasında Bakü'nün Türkiye'den beklentileri olduğu ortaya çıktı.
Cumhurbaşkanı Aliyev, Türkiye'den kredi isteğinde bulundu. Ancak Aliyev'in istediği 125 milyon dolarlık
kredi bile verilmedi. Aliyev Eximbank'dan verilen 250 milyon dolarlık erken ödemeli krediden yakındı ,
borçlarını bile ödeyemedikleri kredi türü için ' olmaz olsun böyle kredi '' dedi. Aliyev, TBMM'inde yaptığı
tarihi konuşma da TPOA'nun payını yüzde 1.75'den yüzde 6.75 'e nasıl artırdığını anlattıkdan sonra sözü
Bakü-Ceyhan petrol boru hattına getirdi. Elçibey döneminde imzalanan protokola atıfda bulunarak bunu
yırtıp attığını söyledi. Bakü-Ceyhan'ın gerçekleştirileceğini vurguladı. Ama Türkiye'nin yapması
gerekenlerininde altını çizdi. Aliyev bu tarihten sonra Cumhurbaşkanı Demirel ve Türk siyasilerin her
Bakü'ye gelişlerinde Bakü-Ceyhan vaadinde bulunmaya başladı. Artık Aliyev her Türk gördüğünde BaküCeyhan'dan bahsediyor, Türkiye'nin hassas noktası olan Bakü-Ceyhan sözünü sık sık veriyordu.
12 Kasım 1997'de Azerbaycan tarihi bir gün yaşıyordu. Azeri erken petrolü ilk defa BaküNovorasisk'den pompalanmaya başlamış, bu tarihi gün ' petrol bayramı ' olarak kutlanmaya başlanmıştı. 32
ülkeden üst düzey temsilciler petrol bayramına katıldı. Gürcistan Cumhurbaşkanı Eduard Şvardnadze'nin
yanı sıra ABD, Norveç, İngiltre, Rusya'nın enerji bakanları Bakü'de hazır bulunmuş, Türkiye'den de
Başbakan Mesut Yılmaz törene katılmıştı. Azerbaycan kendine ait petrolü son kez Bakü-Batum hattıyla
1934'de nakletmişti. Ancak unutulan husus Bakü-Novorasisk hattının eski Sovyet şebekesine dahil olan
hattın onarımı ile nakledildiği gerçeğiydi. Dolayısıyla bu zafer aynı zamanda Rusya'nın başarısı anlamına
geliyordu. Rusya Başbakan yardımcısı ve Enerji ve Yakıt bakanı Boris Nemstov'da bunu Bakü'den haykırdı.
Nemstov, Bakü-Ceyhan'ı pahalı diye nitelendirdi ve petrol kulisinde bulundu.
MÜZAKERELER BAŞLIYOR
111
Mart 1998'de Türkiye petrol diplomasisini hızlandırdı. Enerji ve Tabi Kaynaklar bakanı Cumhur
Ersümer başkanlığında aktif bir politika izlenmeye hız verildi. Türkiye, Dünya Bankasından aldığı 5 milyon
dolarlık kredi ile Alman Ple şirketine yaptırdığı Bakü-Ceyhan ile ilgili fizibilete raporunu tamamlatarak ilgili
ülke ve petrol şirketlerine gönderdi. Dışişleri bakanı İsmail Cem gerek Bakü'ye gerekse petrole yatırım yapan
başta ABD olmak üzere ülkelere yaptırdığı ziyaretlerde hazırlanan Bakü-Ceyhan projesini sundu. Aliyev,
Cem'in Bakü ziyaretinde proje de eksikliğin transit ülkelerle görüşülmemesi olduğuna dikkat çekerek, biran
önce bu konuların görüşülerek hattın inşaatına başlanmasını istedi. Ancak projenin 2.5 milyar dolar maliyeti
olmasıni bahane eden Norveç'in Statoil şirketinin sert tepki gösterdi.
Hazar petrolüne yatırım yapan şirketlerden farklı sesler yükselmeye başladı. ABD'li Amoco ve
Penzoil ayrı telden çalıyor, BP ve Lukoil'den aykırı sesler çıkıyordu. Batılılar Aliyev'in Bakü-Ceyhan'a
açıkca güvence vermesinden rahatsızlık duyuyor, pazarlık gücünü kaybettiklerini savunuyordu. Türkiye'ye
transfer ücreti konosunda şantaj yapmaya hazırlanan Batılı şirketlerin planı suya düşmüştü. Kafkasya'da
Rusya'sız projelerin yürümeyeceğinin farkında olan Ankara'nın Bakü-Ceyhan hattına alternatif arayan
Moskova'ya ortaklık teklifinde bulunması yeni bir girişim değildi. Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Cumhur
Ersümer'in Dünya Bankası'nın 5 milyon dolar kredisi ile Alman PLE şirketine hazırlatılan Bakü-Ceyhan 'nin
fizibilite raporunu bu dönemde Rusya'ya sunması doğaldı; raporun kabulünde olumsuz yanıt almaması da
tabi karşılanabilirdi. Moskova, 1995'de Çiller'de de aynı olumsuz tavrı takınmıştı. Ancak bu tavır, Rusya'nın
Bakü-Ceyhan için oluşturulacak Uluslar arası Konsorsiyuma girmesi için çabaların sürdürülmemesi anlamına
gelmemeliydi.
Rusya'nın Enerji ve Yakıt bakanı Boris Nemstov, Bakü'de 12 Kasım 1997'de yapılan petrol bayramı
sırasında sorularımıza açıkça '' Bakü-Ceyhan pahalı bir proje, ekonomik değil. Biz Türkiye'nin ortaklık
teklifini reddettik. '' diye cevap etmişti. Rus Başbakan Viktor Çernomirdin'in 1997'nin son günlerindeki
Türkiye ziyareti sırasında da bu konuyu gündeme getirdi. Ankara-Moskova hattı işbirliğine henüz hazır
değildi. Gazprom ve Lukoil şirketlerinin perde arkasında duran yönetici olan Çernomirdin, Türk
kamuoyunun dikkatlerinden kaçan bir adıma da 1997'de attı. Rusya Güvenlik Konseyi eski başkan
yardımcısı, petrol kralı, Sibneft'in sahibi Boris Berezovsk ile ortaklık kuran Çernomirdin grubu YUKSİ
adında ortak şirket kurarak, hem enerji alanında tekelleştiğini ilan etti, hem de 2000 yılındaki
cumhurbaşkanlığı seçiminde büyük bir destek aldı. Berezovski önceki seçimde Boris Yeltsin'in seçim
kampanyasını maliyeleştirmişti. Bu Çernomirdin'le yapılacak bir anlaşmanın uzun ömürlü olacağı anlamına
geliyordu. Ancak Rusya bu anlaşmadan sonra beş başbakan değiştirdi.
Hazar'daki üç petrol anlaşmasına katılan Lukoil, Kazakistan ve Türkmenistan'da da iş yapıyordu.
Bakü-Ceyhan'la ilgili kurulacak konsorsiyuma katılması hattın geleceği açısından neredeyse elzemdi.
Lukoil'un başında Cumhurbaşkanı Aliyev'inde yakından tanıdığı, Rusya'nın en zengin 10 adamından biri
olan Azeri kökenli Vahit Elekberov bulunuyordu. Lukoil'le anlaşma kimseye zarar vermezdi. Rus
doğalgazının Karadeniz'in altından Türkiye'ye getirilme projesinin Gazprom'a verilmesi, aslında
Çernomirdin'e yapılmış bir jesti; şimdi jest sırası Çernomirdin'deydi. Bakü-Ceyhan için Türkiye'nin zeytin
dalını, ortak çalışma teklifini kabul ederek, prim yapabilirdi. Ancak bu ilişki sağlananana kadar köprünün
altından çok sular akacaktı.
Türkiye'nin 1-2 Mart 1998'de İstanbulda düzenlediği Dışişleri bakanları seviyesindeki bölgesel
toplantı ile sunduğu Bakü-Ceyhan fizibilite raporunda, üç seçenekli bir proje tarafların önüne koyuluyordu.
Bunlardan ikisi Gürcistan'dan geçerek Ceyhan'a ulaşan hatlar; uzunluğu 1730 kilometre, maliyeti ise 2,5
milyon dolardı. Bir seçenekde hat Tiflis'den geçerken, diğerinde Supsa hattının ucunun Ceyhan'a çevrilmesi
planlanıyordu. Üçüncü alternatif ise oldukça ilginç, Ermenistan'dan geçiyordu. Ermenistan'dan geçen hattın
siyasi kararı ise tabii Karabağ barışına endeksli olduğu için çok su götürürdü. 1,5 milyon dolara mal olacak
Ermenistan'dan Ceyhan'a varan hat en ekonomik olanıydı. Ermenistan Meclis Başkanı Hosrov Artunyan'ın
Şubat 1998'de Moskova da yaptığı, ' petrol boru hattının Ermenistan'dan geçmesini istiyoruz ' şeklindeki
ifadeleri, Erivan'dan yapılan bu yöndeki ilk resmi açıklama. Ermenistan'da 16 Mart 1998'de yapılan
cumhurbaşkanlığı seçimini Robert Koçaryan'ın kazanması, aslında petrole Ermenistan güzergahının tamamen
rafa kaldırılmasının resmiydi. Bu bağlam'da Mega Proje'nin faaliyetlerini yürüten Uluslararası Konsorsiyum (
112
AIOC ) 'nun alacağı karar önem kazanıyordu. AIOC'nun bu dönemdeki başkanı David Prycard, Mart 1998'de
Tiflis ve Bakü yönetimleriyle yaptığı görüşmelerden sonra ağzını sıkı tutmayı tercih etti.
AIOC yönetimi, petrolün transfer ücretleri konusunda henüz Rusya, Gürcistan ve Türkiye ile
görüşmelere başlamadıklarına dikkat çekiyordu. Türkiye'nin bölge ülkeleriyle uzlaşarak siyasi iradeyi BaküCeyhan yönünde kesinleştirmesinden sonra Hazar petrollerine yatırım yapan petrol şirketleriyle de biraraya
gelerek güvence almaya niyetliydi. Ancak asıl ikna edilmesi gereken şüphesiz Moskova yönetimiydi.
Ankara, ABD'nin zaten onayladığı Trans-Hazar güzergahlarının gerçekleşmesi izin Rusya'yla ortaklığı bir an
önce kurmalıydı; Kafkas'ın selameti, sorunların çözüme kavuşması, petrol hattının güvenliği için bu elzemdi..
''Kafkas sendromu '' hastalığının sebebi petrol, belirtileri; darbe. suikast, terör ama, dermanıda Rusya ile dost
olmaktı. Türkiye iyi bir doktor gibi, teşhisi ve tedaviyi de iyi yaparsa, hastaların şifa bulması, Kafkas'ın rahat
bir nefes alması içten bile değildi.Bu işbirliği ancak Rus petrol devi, dünyanın dördüncü büyük petrol şirketi,
yarı devlet, yarı özel sektör kuruluşu olan Lukoil ile hayata geçirilebilirdi. Rus petrol devi Lukoil'un
Azerbaycan ve ardından Kazakistan macerası, Moskova'nın Hazar'ın statüsü söylemininde sonu oldu.
Hazar'daki petrol anlaşmalıran ilk önce şiddetli karşı çıkan yasadışı sayan Rusya, bu anlaşmalara Lukoil'un
girmesiyle zımmı bir destek vermiş oldu.
Bu nasıl gerçekleşti? Lukoil'un arkasında eğitimi Bakü'deki Petrol Akadamesi'nde görmüş olan
Viktor Çernomirdin'in ve Gazprom imperatorluğunun oluşu, bu soruya biraz açıklık getirebilirdi. Haydar
Aliyev ve Çernomirdin'in eskiye dayalı dostluğu petrol alanına da yansıdı. Nitekim Azerbaycan devlet Petrol
Şirketi ( SOCAR ) Aliyev'in bizzat telefon ve mektup teatisiyle Lukoil'u Azeri pazarına sokmayı başardı.
Başkanlığını Azeri asıllı Vahit Elekberov'un yaptığı Rus şirketi Lukoil'e işbirliği teklifinde bulunulması
dahiyane bir fikirdi. Rus petrol devinin Hazar pazara girmesi Rus kamuoyuna radikal Kozirev-Jirinovski ve
Komünist Parti Başkanı Gennadi Zuganov tarafından vatan hainliği olarak sunuldu. Azerbaycan
Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev ve Rusya Cumhurbaşkanı Boris Yeltsin'in bu konuda anlaşmalarından sonra
Eylül 1993'de SOCAR ile Lukoil arasında işbirliği anlaşması imzalandı.
En büyük ve ilk petrol anlaşması Mega Proje 20 eylül 1994'de Gülistan sarayında imzalandığında
artık Lukoil yüzde 10 pay almıştı. 540 milyon ton petrol rezervi bulunan Azeri ve Çırag ve Güneşli
yataklarıyla ilgili anlaşmaya Rusya Dışişleri tepki göstererek tanımayacağını hemen açıkladı. Rus Dışişleri
Hazar'ın statüsünün henüz belirlenmediğini bahane ederek radikal açıklama yapsada, Enerji ve Yakıt
bakanlığındaki Yuri Şafrannik gibi bakanlar, Rus başbakanı Viktor Çernomirdin gibi politikacılar Lukoil'un
Hazar'a girmesine olumlu yaklaştılar. Şafrannik, Rusya'nın Payının yüksek olması için Rus dış politikasının
sert tavrını kullanmmaya çalıştı. Rusya Liberal parti başkanı Vlademir Jirinovski, Rusya Dışişleri bakanı
Anderev Kozirev, Komünist parti başkanı Gennadi Zuganov ise sert tepki gösteren politikacılar oldu.
85 milyon ton petrol bulunduğu tahmin edilen Hazar'daki Karabag yatağıyla ilgili konsorsiyuma yüzde 35
pay alarak katılan Lukoil, bu konsorsiyumdan istediğini bulamadı.Kazılan üç kuyu fiyasko ile neticelendi.
4500 metreye inilmesine rağmen beklenen miktarda petrol bulunamadı.Ve Şubat 1999'da konsorsiyum
feshedildi. Lukoil'un yönetiminde olan bu konsorsiyumun iflası, Hazar konsorsiyumlarında çıkartılacak
toplam rezervin miktarı ve boru hatları seçiminden dolayıda Rus nüfuzunu sarstı. Amerikan Pennzoil ve
İtalyan Acip şirketi de büyük darbe yedi. Bu fiyasko, şişkin gösterilen Hazar petrol rezervleri konusunda
kuşkuların artmasına yol açtı.
100 milyon ton petrol, 400 milyar metreküp gaz rezervi olduğu tahmin edilen Şahdeniz yatağındaki
konsorsiyumunda yüzde 10 pay alan Lukoil, iyi bir yatırım yaptı. Hazar'da Azerbaycan'la Dağıstan deniz
sınırı yakınlığında bulunan D-222, diğer adıyla Yalama yatağıyla ilğili kurulan konsorsiyumda yüzde 60 pay
alan Lukoil, konsorsiyumdaki diğer ortağı ise yüzde 40 pay alan SOCAR oldu. Lukoil şirketi bu anlaşmada
payına düşen hisseyi ABD'nin ARCO şirketi ile paylaşarak Lukarco adlı şirket kurdu. 4 Temmuz 1997'de
Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'in Moskova'ya ziyareti sırasında imzalanan Kepez yatağıyla ilğili anlaşma
ise tek taraflı feshedildi. Türkmenistan ile Azerbaycan'ın Hazar'daki sınır bölgesinde yer alan tartışmalı yatak
Kepez ( Türkmenler Serdar diyor ) anlaşması Aşkabat'ın Moskova ve Bakü'ye nota göndermesine yol açtı.
Hazar'ın statüsü konusunda tartışmayı tekrar başlatan skandal sonucu Moskova anlaşmayı feshetti.
Rus şirketleri Lukoil'un yüzde 25, Rosnefti'in yüzde 20 pay alarak katıldığı anlaşma böylece
113
yürürlüğe giremedi.1995-1997 yılları arasında Mega Proje'nin hayata geçirilmesi için 1 milyar dolar harcandı
( 30 yıl süresince toplam 8 milyar dolar harcanacak ) Lukoil şirketi, Lukoil-Trans şirketi vasıtasıyla 50 ton
borunun Japonya'dan getirilmesini sağladı. Lukoil, Bakü'ye ilk modern benzin istasyonları açarakta bir
devrim başlattı. Sovyet döneminden kalma benzin istasyonları yerine Lukoil'un çağdaş hizmet veren 5 adet
istasyonuna koşan taşıtlar Lukoil'a 1996-1998 arasında tatlı para kazandırdı. Bu istasyonlara birer milyon
dolar yatırım yapan Lukoil, Hazar'daki petrol yataklarında üretime geçmeden SOCAR'ın ürettiği Azeri
petrolünü yine Azerilere satarak Azeri pazarında zengin olmuştu. Çünkü Azeri istasyonlarındaki Sovyet
cihazları düzgün çalışmıyor, her taşıtın deposu 2 litre eksik dolduruluyordu. Bunu bilen halk Lukoil'a
yöneliyor, Lukoil istasyonlarının önünde uzun kuyruklar oluşturuyordu..
1998'in başından itibaren Cumhurbaşkanı Aliyev'in oğlu İlham Aliyev'in Türkiye'den getirttiği
modern dolum cihazları ile birlikte benzin istasyonlarının tamamı özelleştirildi. Azerpetrol, ISR petrol
TAPET, Azerpetrol ve diğerleri Lukoil'le pazarı bölüştü. Azerbaycan hızla Sovyet türü üç kağıtçılıklardan
sıyrılarak acımasız kapitalizmin rekabet ortamına kavuşuyordu! Azerbaycan'ın simasına renk katan yeni
petrol istasyonları, bu ülkenin hızla batıyı kendine örnek aldığını gösteriyordu. Sovyetden kalan ' devletin
malını dağıtma psikolojisi yerini ' özelleştirdiği ticaret ocağını müşteriye en güzel biçiminde sunma ' yarışına
bırakmıştı. Bu arada Cumhurbaşkanı Aliyev'in imzaladığı kararname le Mart 1998'de Hazar Petrolünün Ana
Üretim Petrol Boru Hattı Çalışma Grubu kuruldu ve başkanlığına Başbakan yardımcısı Abid Şerifov getirildi.
Mayıs ayında Türkiye'nin girişimi ile Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan'da kurulan Ana üretim hattı çalışma
gurubları biraraya getirildi. Türkiye Bakü-Ceyhan'la ilgili raporları detaylı biçimde sundu. Hattın pahalı
olduğuna dair endişeleri gidermeye çalıştı, maliyetin daha da aşağıya çekilebileceğini savundu.
SUSURLUK KOKAN İSTİFA!
Tam bu sırada Aliyev'in oğlu İlham Aliyev'in Başbakanlık Teftiş Kurulu raportörü Kutlu Savaş'ın
hazırladığı Susurluk raporunda adının ' kumarbaz ve rüşvetçi ' olarak nitelenmesi Aliyev'i küstürdü. Araya
giren cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Aliyev'i alelacele Türkiye'ye çağırdı. Nisan 1998'de Aliyev'in bir
günlük ziyareti sırasında yanından ayrılmayan Demirel Türkiye'yi ' affettirmeye ' çalıştı. NTV, Aliyev'e yılın
devlet adamı ödülü verdi. Bu arada Başbakan Mesut Yılmaz'da raporda yer alan ifadelerin devletin resmi
görüşü olmadığını, raportörün tesbiti olduğunu belirterek, resmen Aliyev'den özür diledi. Gerçekten özür
dilenmeli miydi?, Aliyev haklı mıydı? Olayın aslı neydi?
Türk kamuoyu bu olayın perde arkasını öğrenemedi. Gerçekte Susurluk olayının açığa çıkmasında
dolaylı katkıları olan Ömer Lütfi Topal, Türkiye'de kumarhaneler yasaklanınca soluğu Bakü'de almış;
Kıbrıs'ın yanı sıra Bakü ve Aşkabat'da kumarhaneler zinciri kurmaşa başlamıştı. Halık Kırcı ve Abdullah
Çatlı'ya ihale edilen bir operasyonla öldürüldüğü ileri sürülen Topal'ın intikamı derin devletin sol kirli elleri
tarafından Susurluk kazası ile alınmıştı! İntikama doymayan derin devletin karşıt görüşlü sağ toplum
mühendisleri, bunun üzerine Topal'ın yurt dışı para muslukları kesmek için harakete geçmişti.Topal, Bakü'ye
henüz 1992'de adımını atmıştı. Aynı tarihlerde Çatlı ve ekibi de Karabağ savaşında yer almak için Bakü
arenasındaydı.
Elçibey'in iktidardan düşüşü ile birlikte Çatlı'nın ekibinin forsu sönmüş devir değişmişti. Topal,
Aliyev'in oğlu Batı basınında ‘ Playboy’ lakaplı İlham Aliyev'in kumara düşkünlüğünü biliyordu. Bu
nedenle Türkiye'deki kumarhanelerinde ona açık çek vermişti; dilediği gibi oynuyor ve kaybediyordu. Bazen
bir gecede kaybettiği rakam 200 bin doları buluyordu. Bu yatırım boşuna değildi. 6 milyon doları kumarda
kaybeden İlham aynı zamanda hızlı bir ‘ Playboy’du. Aliyev kaç defa oğlunun kulağını çekmiş bir daha
kumar oynamaması için öğütlemişti. Oğul Aliyev, sık sık Türkiye'ye gidiyor soluğu Topal'ın
kumarhanelerinde alıyordu. Yanında da Azerbaycan Dışişleri Bakanı Hasan Hasanov'un damadı Ilgar
Rahimli bulunuyordu.
Topal, Azerbaycan'da otel satın almak istiyordu. Hyat Receny oteli ve kumarhanesi, Abşeron
kumarhanesiyle birlikte o sıralar Bakü'nün bir numaralı merkezi eğlence yeri olarak para basıyordu. Tiflis
caddesinde yer alan ve diplomatik ev yapılması için Türk Eximmbank'ından da 10 milyon dolar finans
114
alınarak temeli atılan Ferco inşaatın yaptığı Europa oteli gözleri kamaştırıyordu. Otel bitmeye yakın İlham
Aliyev’in devreye girmesiyle projeye kumarhane ekleri yapıldı. İşin maliyeti büyüyünce Türk şirketi Ferco
havlu atma aşamasına geldi. Bu arada devreye giren İlham Aliyev ve İlgar Rahimli, otelin yeni projeye göre
ek bölümlerinin bitirilmesi için Türkiye'den kaynak bulmuştu. Kaynak Topal'dan başkası değildi. Daha
doğrusu, Topal İlham’ın borçlarını silmenin yolunu bulmuştu. Oysa, Türk Dışişleri otelin bir katını kendi
misafirleri için kullanacaktı.
Azeri Dışişleri bu mekanı biran önce açmak istiyordu. Ancak Topal'da otele ortak olmuştu. Otelin adı
İmperial Avrupa olarak değiştirilmiş, Topal efradına bir nevi kiralanmıştı. Topal tam kumarhane bulduğuna
inandığı sırada öldürülmüştü. Oğlu bu görevi devam ettirmek istedi. Ancak Kutlu Savaş'ın raporuna olay
yansımıştı. İlham Aliyev'in adı işte bu nedenlerden dolayı raporda geçiyordu. Haydar Aliyev, bu olay üzerine
hemen Azerbaycan Güvenlik Konseyi'ni toplamış tüm bakanların ifadesini almıştı. Suçlu makamda Dışişleri
Bakanı Hasan Hasanov duruyordu. Daha sonra toplantı devlet televizyonundan özel haber programı olarak
kamuoyuna sunuldu. Hasanov küçük bir çocuk gibi ifade vermiş ve istifaya zorlanmıştı. Suçu üzerine almak
zorundaydı. Avrupa oteli skandalı Hasanov'un başını yiyordu. Ama Hasanov milletvekilliğinden istifa
etmedi. Bu bir diyetti.
İlham Aliyev'in parlak geleceğinin kirtletilmemesi için Hasanov, başını diyet olarak Haydar Aliyev'e
sunuyordu. O sadık ve vefalı bir insandı. Bağımsız Azerbaycan'ın ilk başbakanı ve BM Azerbaycan
temsilcisinin 5 yıl süren dışişleri bakanlığı görevi sona eriyordu. Susurluk kokan istifanın ileride ne gibi
kazançlar getireceğini Hasanov’un henüz kendiside hesap edemiyordu. Hasanov'un diyeti Azerbaycan'da
herkesin bildiği bir sırdı! Susurluk Azerbaycan’da değerli bir politikacının başını yemişti.
SÜPER BÜYÜKELÇİ LOĞOĞLU
İşte tam bu sırada ABD Devlet Başkanı Bill Cilton'un Hazar Havzası için özel temsilciliğe Büyükelçi
Richard Morningstar'ı ataması ve 1998 Amerikan politikasında Hazar petrollerine yer vermesi tüm dengeleri
değiştiriyordu. Amerika nihayet Hazar politikasını belirlemişti. Bundan sonra diplomasi ve projelerin talihi
değişecekti. Rusya, değneksiz köy bulmuş büyük oyunu karıştırıyordu, büyük oyuncunun sahneye resmen
girmesinin ardından satrançda taşlar oynamaya başladı. Türkiye, Bakü ve AIOC'ya proje ile ilgili ticari
tekliflerini 1998'de sundu. Bakanlık tarafından Temmuz ayında Bakü ve AIOC'ya verilen ilk paket,
Türkiye'de geçerli olan teşvik uygulamaları, vergi ve liman mevzuatları ile projenin teknik verilerini
kapsıyordu. Azerbaycan tarafına Ağustos ayında sunulan ve müzakereye açık olduğu vurgulanan ikinci
pakette ise geçiş fiyatını da içeren ticari teklifler yer alıyordu.
Azerbaycan ile AIOC konsorsiyumu arasında imzalanan anlaşma, ana boru hattı için kurulacak
konsorsiyumun; AIOC firmalarından oluşmasını öngörmesine karşın, daha sonra, konsorsiyum dışındaki
firmaların da buna katılmasına yeşil ışık yakılmıştı.Türkiye'nin, Bakü-Ceyhan boru hattı projesi çerçevesinde
sürdürdüğü görüşmelerde, belirlediği 2.3 milyar dolar tutarındaki maliyeti yukarı çekmiyordu.
Büyükelçi Morningstar'ın bölgeye Ankara ziyareti sırasında gündeme getirdiği, ''Türkiye ile konsorsiyum
arasında sürdürülen görüşmelerde maliyet konusunda, bir uzlaşmaya varılabileceği'' düşüncesini
değerlendiren bakanlık üst düzey yetkilisi, bunun mümkün olamayacağını dile getiriyordu. Türkiye, BaküCeyhan boru hattı projesinin maliyeti konusunda görüşlerinin ''çok net'' olduğunu vurguluyor, hesaplanan 2.3
milyar doların ''ezbere'' hazırlanmadığını, 1.5 yıl süren fizibilite çalışması sonucunda ortaya çıktığına işaret
ediyordu.Türkiye tarafından Azerbaycan hükümetine teslim edilen Bakü-Ceyhan projesi teklifinde, her
rakamın bir referansının olduğunu, hangi kuruluştan veya şirketten hangi ekipman, üreticisinden teklif
alınmışsa bunların açık bir şekilde yer aldığını vurguluyordu. Bakü-Ceyhan projesi için önerdikleri 2.3
milyar dolar tutarındaki maliyetin 1997 ve 1998 yıllarında da aynı kaldığını ve değişmediği taraflara
anlatılıyordu.
Hazar ve Orta Asya petrol kaynaklarının batı pazarlarına Doğu-Batı enerji koridoruyla ulaştırılması
yönünde önemli bir adım Ankara'da Cumuhuriyet'in 75. yıldönümü kutlamaları için gelen Türk
Cumhuriyetleri devlet başkanlarının katılımıyla atılıyordu. Oysa tam iki sene önce Cumhuriyetin 74.
115
Yıldönümü törenleri öncesi Bakü'de neredeyse bir skandal çıkacaktı. Aliyev'in darbeci diye istermeyen adam
ilan ettiği Büyükelçi Altan Karamanoğlu'ndan sonra büyükelçi gönderilen Ömür Orhun ile Aliyev hiç
anlaşamamıştı. Orhun için yakışıksız ifadeler kullandığını Türk hariciyesi biliyordu. Büyükelçi Orhun
aylarca bir randevu bile alamıyordu. Bu fetret döneminin ardından Türk hariciyesinin başarılı diplomatı,
Danimarka büyükelçiliği yapan Osman Faruk Loğoğlu Bakü'ye gönderildi. 28 Eylül 1997'de Bakü'ye gelen
Loğoğlu, eski büyükelçilerin Aliyev üzerinde bıraktığı kötü izlenimden dolayı güven mektubunu defalarca
randevu istemesine rağmen bir türlü veremiyordu. Dolayısıyla görevine başlıyamıyordu. Güven mektubunu
verememiş bir büyükelçinin cumhuriyetin 74. Yıldönümü için verilen resepsiyonda konuklarını ağırlaması
diplomasi kurallarına aykırıydı. Aliyev tam bir ay randevu vermeyerek Türk hariciyesinden intikamını aldı.
Bu bir üstü örtülü hakaretti. Yabancı ülkelerin büyükelçileri ülkeye geldiklerinin ikinci günü güven
mektubunu sunarken Türk büyükelçisi bir ay bekletiliyordu. Araya Demirel'in girmesi sonucu bir skandal 29
Ekim'e bir gün kala engellenmişti. Loğooğlu güven mektubunu 28 Ekim'de sunmuştu. Ancak Aliyev,
resepsiyona gelmeyerek tepkisinin sürdüğünü göstermişti.
Loğoğlu, geçen bir yıl arzında Aliyev'in taktirini ve sevgisini kazanmıştı. Loğoğlu sadece Aliyev'in
değil Bakü'deki tüm Türklerin sevgisini ve muhabbetini kısa sürede kazanmıştı. O farklı bir büyükelçiydi.
Büyükelçilik onun döneminde kale duvarları olmaktan çıkmıştı. Türk iş adamı, öğrenci veya normal
vatandaşın tüm sorunlarını büyükelçi çözüyordu. Ömür Orhun'u en son kabulunde Aliyev, " Yazık sana bir
defa bile beni Türkiye'ye götürmedin " demişti. Aliyev için başarılı büyükelçi, kendisini ülkesine götüren, iki
ülke arasında ticari ve dostluk ilişkilerini geliştirendi. Loğoğlu bu tanıma uyan büyükelçiydi. Azerbaycan'ın
iç meselelerine de karışmıyordu. İşte tam iki yıl sonra Aliyev, Loğoğlu'nun dantel gibi ördüğü ilişkiler
sayesinde kendisini Türkiye'de 75. Yıldönümü töreninde bulmuştu. Bir yılda ilişkiler nereden nereye
gelmişti?
Loğoğlu bu başarılı çalışmalarından dolayı Dışişleri Bakanı İsmail Cem tarafından Dışişleri Bakanlığı
Müsteşar yardımcısı olarak 1998 yazında Ankara'ya alınmıştı. Loğoğlu, Korkmaz Haktanır'ın Nisan 2000'de
Londra'ya bülykelçi tayin edilmesinden sonra müşteşarlık koltuğuna oturacaktı. 2002’de ise görev yeri
diplomasinin zirve yeri Washington büyükelçiliğiydi. O, petrol diplomasisinin gizli kahramanıydı. Türkiye,
Azerbaycan, Gürcistan, Özbekistan ve Kazakistan'ın katılımıyla imzalanan Ankara Deklerasyonu BaküCeyhan hattının gerçekleşmesi için önemli bir siyasi adım niteliği taşıyordu. Ankara Deklarasyonu aynı
zamanda, Bakü- Ceyhan'a karşı çıkan büyük petrol şirketlerine de gözdağı veriyordu. Türkiye adına
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile Başbakan Mesut Yılmaz, Azerbaycan adına Cumhurbaşkanı Haydar
Aliyev, Gürcistan adına Cumhurbaşkanı Eduard Şevardnadze, Kazakistan adına Cumhurbaşkanı Nursultan
Nazarbayev, Özbekistan adına Cumhurbaşkanı İslam Kerimov'un imzaladığı deklerasyona, ABD Enerji
Bakanı Bill Richardson'un da şahit olarak katıldı.
Deklarasyonda temel olarak, "Cumhurbaşkanları, Azerbaycan ana petrol boru hatlarıyla ilgili kararın
alınacağı bu aşamada Hazar-Akdeniz (Baku-Tiflis-Ceyhan) hattının ana petrol boru hattı olarak
gerçekleştirilmesine ilişkin kararlarını kuvvetle teyit etmektedirler." denildi. 6 maddeden oluşan ve
ülkelerindeki petrol ve gaz kaynaklarının aranması, çıkartılması ve birden fazla boru hatları aracılığı ile
güvenli bir biçimde dünya piyasalarına taşınması konularını değerlendirendiriyordu. Azerbaycan
Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, devlet başkanlarının ' siyasi iradesi ' ni gösteren, tarihi önem arzeden
deklerasyonun Bakü-Tiflis-Ceyhan Projesi'nin hayata geçirilmesinin de temelini oluşturduğunu vurguladı.
Uluslar arası Konsorsiyum ( AIOC )'da bazı petrol şirketlerinin Bakü-Tiflis -Ceyhan projesine ekonomik
olmadığı gerekçesiyle karşı çıktıklarını hatırlatan Cumhurbaşkanı Aliyev, '' Bakü- Tiflis -Ceyhan'a itiraz
edenler, engellemeye çalışanlar var. Şirketlerinde ihtiyacı ödenilmelidir; onlarla çalışacağız. Ancak petrolün
sahibiyiz. İstediğimiz hatla petrolümüzü dünya pazarına çıkartırız. Bu deklerasyon Bakü-Ceyhan projesinin
reel olduğunu gösteriyor. 21. Yüzyılda meyvelerini göreceğiz. '' dedi. Cumhurbaşkanı Aliyev, Bakü-Ceyhan
hattına gereksinim duyulmasının gerekçelerini de şöyle izah etti : '' Azeri petrollerinin yanı sıra Kazakistan'ın
Tengiz petrollerinin bir bölümüde Hazar'ın dibinden döşenecek boru hattıyla bu hatdan nakledilecekti.
Bugüne kadar 2 milyon 500 ton Kazak petrolü tanker-demiryolu yoluyla Azerbaycan-Gürcistan üzerinden
dünya piyasalarına çıktı. Hazara kıyıdaş ve yakın ülkeler Özbekistan ve Kırgızıstan'ın petrol ve gaz
116
rezervleride bu hattı zorunlu kılıyor. Ayrıca bu hattın inşası ülkelerimiz arasında dostluk ve işbirliğimizi
artıracak, bağımsızlığımızı güçlendirecektir. ''
ÇANKAYA’DA SKANDAL: HARB EDERİZ
Oysa bir gece önce durum bambaşkaydı. Hilton Otel'inde Richard Morningstar ile buluşan Aliyev'e
Clinton'un Bakü-Ceyhan'ı destek mektubu sunulmuştu. Cumhuriyetin 75. yıldönümü için akşam Çankaya
köşkünde muhteşem bir resepsiyon verilmişti. Uzun süredir yapımı süren Çankaya'nın yeni salonuda bu
akşam ilk defa açılıyordu. Aliyev ve Demirel akşam yemeğinde yan yana oturmuştu. Bu arada önlerindeki
mikserin açık olduğunu fark edemeyen iki lider hararetli biçimde fısıltı halinde konuşuyordu. Acaba ne
diyorlardı? İki gün önce AIOC Başkanı John Leggate'in kendisiyle görüşürek 1,5 saat brifing verdiğini
kaydeden Aliyev, " AIOC Bakü-Ceyhan'ı istemiyor, şirketlerin pahalı bulduğunu söylüyor. Bu hatla ilgili
endişeleri mevcut. Problem var. Bakü-Supsa'yı ana üretim hattı olarak seçmek istiyorlar. Bu hattın 1 milyar
dolarz daha ucuz olduğunu söylüyorlar " diyordu. Mikserden teybe kaydettiğim konuşma şok açıklamalar
içeriyordu:
ALİYEV: Türkmenistan Cumhurbaşkanı Saparmurat Niyazov gözükmüyor gelmedi mi?
DEMİREL: Geldi, geldi. Ama hasta, şimdi dinleniyor.
ALİYEV: Önceki gün AIOC yetkililerini kabul ettim. Bakü-Ceyhan petrol boru hattını istemiyorlar, pahalı
buluyorlar. Bakü-Supsa'yı seçmek istiyorlar.
DEMİREL : Bakü-Ceyhan için harb ederiz.
ALİYEV : 10 gün AIOC yetkililerini kabul etmedim. Ben sürekli Bakü-Ceyhan olacak diyorum, kızıyorlar.
10 gün sonra kabul ettim, böyle dediler. İtiraz ettim, olmaz dedim. Bakü-Ceyhan hattını seçeceğimizi onlara
söyledim.
DEMİREL : Yarın Bakü-Ceyhan'la ilgili deklerasyonu imzalayalım mı?
ALİYEV : İmzalayalım.
Konuşmaları kasete kaydeden iki muhabirden biri benden başkası değildi. Diğeri Radikal muhabiri
Deniz Zeyrekti. Gece 11.00 sularında yapılan konuşmayı gece baskısına yetiştirmeyi başarmıştım. O gece bu
haberin girmemesi için gazete ve Tvlerin tek tek aranarak diplomasi muhabirlerinin tehdit edildiğini
öğrendim ve bu nedenle telefonlara cevap vermedim. Habere Süleyman Demirel çok sinirlenmişti. Basın
Müşaviri Metin Yalman'ı çağırarak bir güzel fırça çekti: " Ben sana demedim mi bu haber basına sızmayacak
diye. Kim bu Faruk Arslan. Köşke 6 ay girişini yasaklayın! " Metin Yalman aslında Demirel-Aliyev
diyaloğunun basında yer almaması için elinden geleni yapmış, tüm muhabirleri tek tek arayarak ' yazarsanız
köşke giremizsiniz " tehditini savurmuştu. Yalman'ın suçu Faruk Arslan'ı tanımamasıydı. Çankaya köşkü
yasağımda böylece başladı. Her bomba haberin bir bedeli vardı. Ertesi gün haber Ankara'da bomba gibi
patlamıştı.
Bombadan sarsılan Kremlin ise hemen sert cevabı yetiştirmişti:Anlaşma bir paçavradır. Deklerasyon
siyasi bir karardır. Moskova Radyosu, aynı akşamki yayınında, ABD'li petrol şirketlerinin Beyaz Saray'ın
isteğine karşı çıkarak Bakü-Ceyhan boru hattı projesini desteklemekten vazgeçtiği ortamda deklarasyonun
'Kağıt parçası' olmaktan başka anlam taşımadığı iddia edildi. Türkiye'nin 21'nci yüzyılın ilk çeyreğinde enerji
politikalarındaki perspektiklerini bu nedenle yeniden gözden geçirmesi gerekeceği vurgulanan yorumda,
''Türkiye, Kafkaslar'da yeni rol oynamasının gerçekleşmesi Bakü- Ceyhan projesine bağlanıyordu. Yeni
gelişmeler karşısında Türkiye'nin bazı şeyleri yeniden gözden geçirmesi gerekecek'' denildi. Bakü-Ceyhan
projesinin askıya alınması ile Gürcistan ve Azerbaycan'ın Türkiye politikalarının yanı sıra Tahran'a yönelik
tutumun da değişebileceğini, buna karşılık Ankara- Ermenistan ilişkilerinin canlanabileceği öne sürüldü.
Radyo, Bakü-Ceyhan boru hattı ihtimalinin ortadan kalkması ile Türkiye'nin İzmit- Sakarya- İzmir veya
Karadeniz'in Avrupa kıyısından Saros Limanı'na kadar uzacak doğalgaz boru hattının yapımını teklif
edebileceğini iddia etti. Hazar petrollerini uluslar arası piyasalara ulaştıracak ana üretim boru hattı seçiminin
117
bir ay geçmeden yine erteleniyordu. Azerbaycan'da Mega Proje'nin faaliyetlerini yürüten Uluslararası
Konsorsiyum( AIOC)'nun son durumu değerlendirmek için 2 ay daha süre istiyordu. Ankara'da hükümet krizi
sürerken, Bakü-Ceyhan petrol boru hattının gerçekleştirilmesi konusunda atağa geçen Azerbaycan
Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, konuya ilişkin Türkiye'nin Bakü Büyükelçisi Kadri Ecvet Tezcan'la
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e iletilmek üzere bir mesaj gönderdi. Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi
(SOCAR) Başkan Yardımcılığını yapan oğlu İlham Aliyev'i de ABD'deki petrol lobisi ile temaslarda
bulunmak ve Amerikan yönetimine mesajını iletmek üzere Washington'a yolladı.
Bakü-Ceyhan petrol boru hattı ile ilgili Türkiye'nin sunduğu somut finans desteğinin yanı sıra yabancı
petrol şirketlerinin ısrarla istediği teşvikler, transfer ve vergi ücreti indirimi gibi konularda Türk hükümetinin
kesin tavrını öğrenmek isteyen Cumhurbaşkanı Aliyev, gönderdiği mesajla Türkiye'den net cevap istiyordu.
Bu arada Washigton'da SOCAR Başkan Yardımcısı İlham Aliyev, Hazar petrollerine yatırım yapan
Amerika'nın dev petrol şirket başkanları ile görüşme gerçekleştirdi. Görüşmelerin ardından bir açıklama
yapan Aliyev, "Türkiye, Bakü- Ceyhan petrol hattı ile ilğili vereceği teşvikleri, transfer ve vergi indirimini
net biçimde açıklasın. Ayrıca projeyi ne ölçüde finans edebileceğini bilmek istiyoruz. Bakü- Ceyhan'la ilğili
2 ay içinde son kararı vereceğiz. Türkiye istenilen tavizleri vermezse Bakü- Ceyhan'a elveda demek zorunda
kalacağız." diyordu. 'Hazar Petrolleri Ana Üretim Boru Hattı' için kurulması planlanan çok uluslu ve şirketli'
Boru Hattı Konsorsiyumu' projesini de masaya yatıran İlham Aliyev'in konsorsiyumda, petrolün üretildiği ev
sahibi ülke Azeri şirketi SOCAR için yüzde 50 oranında pay istemesi Ankara'yı karıştırıyordu. ABD'li petrol
şirketleri Pennzoil, Chevron ve Amoco'nun yakından ilgilendiği Boru Hattı Konsorsiyumu başkanlığı için
ABD'nin eski Dışişleri bakanı James Baker'ın adı geçiyordu.
SÜRPRİZ BP-AMOCO EVLİLİĞİ
Temmuz 1998'de İngiltre'nin dev petrol şirketi BP ile ABD'nin 4. büyük petrol şirketi Amoco
arasında yapılan petrol evliliği , Türkiye'nin tüm petrol hattı hesaplarını alt üst etti. Bu devrede petrol
piyasalarında fiyatların sürekli düşüş kaydederek ham petrolün varilinin 12 dolara inmesi, Hazar petrollerine
yatırım yapan şirketleri olumsuz yönde etkiledi. Birleşmelerinin nedenini 21. yüzyıla daha güçlü girerek ,
masraflarını asgariye indirmek işçi gücünde tasarrufda bulunmak olarak açıklayan BP- Amoco ortaklığı,
Hazar petrollerine en büyük yatırımı yapan şirketler olması hasebiyle, petrol nakil güzergahı seçimindede
insiyatifi ele geçirdi. İki şirket yetkilileri de evlilik işlemlerinin yıl sonuna kadar süreceğini belirterek ana
üretim hattı seçimini erteleme kararı aldılar.
BP-Amoco şirketi 1999 boyunca büyük bir eylem operasyonuyla kabuk değiştirirken, BaküCeyhan'la ilgili verilecek kararın erteleneceği yönündeki iddialar güçlenmeye başladı. Nitekim Ekim
1998'de Hazar petrollerinin ana üretim hattını açıklayacağını ifade eden AIOC, yan çizdi. AIOC'nın yeni
başkanı John Logart, ana üretim hattı ile kararı vermek için erken olduğunu savunarak hattın ancak 2000
tarihinde başlayabileceğini ileri sürdü. Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'de kararın yıl sonuna sarkabileceğini
açıkladı. Diğer yandan Ana üretim hattıyla ilgili AIOC'un 4 Aralık 1998 toplantısında açıklanması beklenen
nihai karar, AIOC Başkanı, BP'li John Leggate'nin sürpriz istifası ile suya düştü. 1 Ocak 1999'da görevine
başlayan yeni BP'li başkan Davit Woodvard ile son bir yıl içinde AIOC başkanlığına getirilen BP'li başkan
sayısı üçe yükselmişti. AIOC başkanlığını üç yıl başarı ile yürüten İngiliz kraliyet ailesinden ve
Cumhurbaşkanı Aliyev'den ödüller alan Tery Adams'dan sonra başkan olan Davit Prycard'da 6 ay bu görevi
yaptıktan sonra sağlık gerekçesiyle istifa etmişti. Precard'in görevden ayrılmasına neden olarak Bakü- Supsa
hattının maliyetinin tahminden 365 milyon dolar fazla çıkması sonrasında SOCAR ile AIOC arasında çıkan
kriz gösterilmişti.
Ele geçirdiğim John Leggate'in 28 Ekim'de Cumhurbaşkanı Aliyev'e sunduğu raporda Bakü-Supsa
hattının ekonomik olması nedeniyle ana üretim boru Hattı yapılmasını önermiş, petrolün Bakü-Ceyhan'dan
nakledilmesinin AIOC'yı 12 milyar dolar zarara uğratacağını iddia etmişti. Leggate'nin hazırladığı raporun
realist olup olmaması yönünde daha sonra bir inceleme yaptıran Aliyev, Leggate'nin raporunu askıya almıştı.
Enerji ve Tabi kaynaklar Bakanı Cumhur Ersümer, Türkiye'nin istenilen teşvik, vergi ve transfer ücreti
118
indirimini vermeye hazır olduğunu belirterek, Bakü- Ceyhan boru hattının Türkiye'den geçen 1000
kilometresi için 5 ayrı ihale açılarak ucuza mal edilebileceğini söylüyordu. Türkiye'de inşaat işleri konusunda
mevcut rekabet ve işçiliğin ucuz olmasının projenin maliyetinide düşüreceğini hatırlatan Ersümer, ''Ana
üretim boru hattı olarak Bakü-Ceyhan'dan başka fizibilitesi tam olarak hazırlanmış, finans sorunu olmayan
proje yok. Bu projenin rakipleri hazır değil. Proje hem ekonomik ve strajetik hem de ekostrajetiktir. Bu
nedenle gerçekleştirilmesini kaçınılmaz olarak görüyoruz. Zaten boru hattına bugün kazma vurulsa üç yılda
biter, petrol 2003'de akıtılır.'' diye meydan okuyordu. Halbuki bu ilk kazma ancak 2003’de vurulabilecekti.
ABD Başkanı Bill Clinton'un Hazar Havzası Özel temsilcisi Büyükelçi Richard Morningstar, 14 Aralık
1998'de bölgeye yaptığı ziyaretin ardından hatla ilgili nihai kararı sürekli erteleyen Uluslararası
Konsorsiyum'un (AIOC) ne zaman kararını açıklayacağına ilişkin bir soruya, ''aylarca sürebilir'' diye
yanıtlıyordu. AIOC'da hattın ekonomik olmadığı gerekçesiyle olumsuz yönde görüşleri olanların
bulunduğunun hatırlatılması üzerine ise Morningstar, '' Bakü-Ceyhan için çeşitli maliyetler çıkartılıyor, hattı
yapılabilir yapmaya çalışıyoruz. AIOC ABD, Türkiye ve Azerbaycan'ın görüşlerini dikkate alacaktır.''
diyordu.
BP'NİN ŞOK RAPORU
Bakü-Ceyhan petrol boru hattının ana üretim hattı olarak seçilmesine sürekli engel çıkartan BPAmoco PLS şirketi'nin iki yüzlü davrandığı kendi belgelerine de yansıyordu. Türkiye'nin petrol, gaz,
özellikle son dönemde LNG pazarında büyük bir paya sahip olmak için yoğun çaba harcayan BP-Amoco,
Türk kamuoyunun baskısı üzerine Bakü-Ceyhan'ın arkasında olduğunu açıklarken, Uluslararası
Konsorsiyum'un ( AIOC) BP'li Başkanı Davit Woodword'un Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi'ne ( SOCAR )
Mayıs 1999'da gönderdiği raporda, Bakü-Ceyhan'ı ancak 2007 yılı için düşünebileceklerini ilettiği ortaya
çıkıyordu . Söz konusu raporu ele geçirmem Türk kamuoyunun dikkatini bir anda bu olaya çevirdi.
AIOC'nun 2002 yılı sonundan başlayarak yıllık petrol üretimini 12-15 milyon tona (günde 250-300 bin varil )
çıkartacağını raporunda belirten Davit Woodword, Bakü-Ceyhan hattı inşa edilerek kendilerine verilirse
rantabl biçimde 2007 yılında kullanabileceklerini bildiriyordu.
Petrol üretiminin mevcut ve yapılacak boru hatları ile taşınma kapasiteleri için yeni bir zamanlama
takvimi çıkartan Woodword raporunda şu ifadeleri kullandı: " Eğer çalışmalar takvimde belirlenen
zamanlama ile yolunda giderse 2007 yılında en yüksek üretim hacmi olan günde 800 bin varile ulaşacağız.
Bakü-Supsa hattının kapasitesinin 5 milyon tondan 10 milyon tona çıkartılmasıyla 2002 yılına kadar nakil
ihtiyacımızı karşılamaktadır. Birincil hat olarak planlanan Bakü-Supsa'nın kapasitesinin genişletilmesi ana
üretim hattı inşasından daha ucuza mal olabilir. Bu nedenle kapasitenin yüksek rakama çıkacağı tarih olan
2007 yılına kadar ana üretim hattına ihtiyaç yoktur."
Raporunda Ankara'nın Bakü-Ceyhan'a 2.4 milyar doların üzerinde ek maliyet güvencesi vermesi ve
hattın finansörlerini bulması durumunda hattın inşasına yeşil ışık yakan Woodword, taşın altına elini
koymayarak açıkca " Eğer hat yapılır ve hazır olursa kullanabiliriz. " diyordu. Woodvord ve Azerbaycan
Devlet Petrol Şirketi (SOCAR) Başkanı Natik Aliyev, Bakü-Ceyhan petrol boru hattının gerçekleştirilmesi
için Türkiye'den istedikleri 5 şartın kabul edilmesini beklediklerini ifade ediyorlardı. Woodvord, BaküCeyhan hattını inşa edecek BOTAŞ'tan proje ile ilgili detaylı fizibilite raporu istediklerini belirtirken,
müzakereleri süren anlaşmalarda öne sürdükleri 5 şartın kabul görmesini talep ediyordu. Woodvord bu
şartları şöyle sıraladı: "Herşeyden önce hattı kim finanse edecek bu açıklığa kavuşturulmalı. İlk şartımız bu.
Türkiye ek maliyet güvencesi vermeli. BOTAŞ sorumluluğu üzerine almadan önce proje ile ilgili
başlangıcından bitim tarihine kadar tüm aşamaları geniş bir fizibilite raporu halinde tarafımıza sunmalı. Bu
hatdan taşınacak petrol için alınacak Transfer ücreti netleşmeli. Ankara hattın güvenliğine garanti vermeli.
Hatta petrol garantisi bulunmalı."
SOCAR Başkanı Natik Aliyev'de , Ankara'nın sunduğu hat projesi için 2.4 milyar dolar üzeri ek
maliyet için güvence olarak Türkiye tarafından garanti istediklerini ifade ediyordu. Petrolün transfer
ücretinde 2 dolar 58 cent üzerinde durulduğunu belirten Aliyev, son sözü sundukları şartlara cevap vermesi
119
gereken Türkiye'nin söyleyeceğini dile getiriyordu. Aliyev, " Yabancı finans çevrelerinin projeye kredi
vermesi hattın gerçekleştirilmesi için yeterli mi ? "şeklindeki sorumuzu, "Bu hattın yapılmasına ilgi duyan
ülkeler kredi vermeli. En önemlisi krediye verilen teminat ve geri ödeme süresidir. Bu konuda acele
etmiyoruz. Bugün yapacağımız küçük bir hata ileride büyük sorunlara yol açabilir. " diye cevaplandırıyordu.
Öte yandan AIOC'nun ' zamanlama takvimi ' bahanesini aşmaya çalışan ve Bakü-Ceyhan'ı BOTAŞ'ın inşa
etmesi konusunda Amerikan finans çevrelerinde kısa bir süre önce tanıtımda bulunan Türk Çalışma
Grubu'ndan Ali Balta, " Bakü-Ceyhan için daha fazla geç kalınmamalı. Bu gün hatta kazma vurulsa inşaat
zaten 2004 yılında tamamlanır. İnşaat hemen başlamalı. " uyarısında bulunuyordu. Hazar'ın Şahdeniz
yataklarında büyük miktarda bulunan gaz rezervlerini Türkiye'ye satmak isteyen BP-Amoco'nun artık BaküCeyhan çekincesini tamamen kaldırmasının zamanının geldiğine dikkat çeken Balta, Türkmen gazı için
yapılacak Hazar'ın dibinden Bakü-Tiflis üzerinden boru hattına paralel inşa edilecek Bakü-Ceyhan'ın
maliyetinin yüzde 30 oranında düşeceğini vurguluyordu. Balta, AIOC ve SOCAR'ın BOTAŞ'tan BaküCeyhan hattı için talep ettiği ekipman kalitesi ve kapasite artımı maliyetinin hattın belirlenen bedelinin 300
milyon dolar daha artmasına yol açtığını belirtiyordu. Olumsuz esen rüzgarlar Bakü-Ceyhan petrol boru
hattının başka bahara kaldığını gösteriyordu.
18 Mart 1999'da Azeri Çalışma Grubu, Anahtar Teslimi Sözleşme ve Hükümet Garantisine ilişkin
teklifini Enerji Bakanlığı'na sundu. 31 Mart'da ise kapsamlı teklifini verdi. Hemen harakete geçen Enerji
Bakanlığı, süreci protokola bağlamak için tarafları İstanbul'da buluşturdu. 13 Nisan 1999'da 56. Hükümetin
dört ay bakanlık yapan Enerji Bakanı Prof. Dr. Ziya Aktaş tarafından Azerbaycan'la imzalanan İstanbul
protokoluna göre üç ay içinde taraflar arasında görüşülen 4 anlaşmada detayların tamamlanarak resmi bir
başlangıç yapılması gerekiyordu. Bakü-Ceyhan boru hattı için Türkiye ile Azerbaycan tarafından imzalanan
protokol, Ankara'ya önemli yükümlülükler getiriyordu. Türkiye'nin projenin gerçekleştirilmesi için 3 milyar
dolar ve 50 milyon ton petrol garantisi bulması icap ediyordu.
AIOC'da başı çeken BP-Amoco'nun Bakü-Supsa'yı boru hattını ana üretim hattı yarışında önplana
çıkarmak istediğinin ortaya çıkmasına karşın Bakü-Ceyhan için ısrarlı girişimlerini sürdüren Ankara, hattın
yapımı, güvenliği ve rantabl çalıştırılması konusunda önemli yükümlülüklerin altına giriyordu. Bakü-Ceyhan
hattının 50 milyon ton kapasiteli olması kararlaştırıldığından Türkiye'nin üretici şirketlerden hattın kapasitesi
kadar petrol garantisi alması gerekiyordu. Bakü-Ceyhan boru hattının inşasını üslenen BOTAŞ, konsorsiyum
arayışına girecekti. Finansman sorunu ise kredili ihaleler ve 'yap-işlet-devret' ile aşılmaya çalışılıyordu.
ABD, söz konusu finansmanı sağlayacak yabancı şirketleri çekmek için Türkiye'de Danıştay kararları ve
özelleştirme ile ilgili anayasal engellerin aşılmasını bekliyordu. Bu engel ancak Ocak 2000'de aşılacaktı. 27
Ocak'ta Davos'ta yapılan Dünya Ekonomik Forum'a katılan Başbakan Bülent Ecevit, yasalaşan tahkimi
zirveye götürüyor ve Bakü-Ceyhan ve Türkmen gazı projelerine finans arıyordu. Müzakerelerin başından
beri Azerbaycan Uluslararası Petrol Konsorsiyumu İşletme şirketi AIOC'nin baskısından kurtulamayan
Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi (SOCAR), İstanbul'da protokole imza atması, cesur bir adım olarak
nitelendirilmişti.
Karar aşamasında yarı yarıya söz sahibi olan SOCAR'ın, BOTAŞ'ın müteahhit olmasını içeren bir
belgeye imza atması AIOC üyesi şirketlerden özellikle BP-Amoco ve Statoil'i şoke ediyordu. SOCAR'ın
karara imza atmasında, Rusya'nın Ermenistan'a silah yığması ve Azerbaycan üzerindeki Ermenistan
tehdidinin artmasınından sonra Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'in ağırlığını koymasının etkili olduğu
belirtiliyordu. Enerji Bakanlığı ve BOTAŞ'ın çabaları sonucunda Türkiye ile Azerbaycan,Gürcistan ve AIOC
arasında imzalanmak üzere dört ayrı anlaşma metni hazırlandı. İstanbul protokolünde üç ay içinde
tamamlanması öngörülen anlaşmalardan, Türkiye- Gürcistan ve Gürcistan-Azerbaycan arasında imzalanacak
anlaşma genel prensipleri belirleyecek. Türkiye ve Gürcistan'ın AIOC ile ayrı imzalayacağı 'Transit ülke'
anlaşmasında ise geçiş ücreti ve vergilendirme yer alacaktı.
Türkiye'nin Azerbaycan ve AIOC ile imzalayacağı anahtar teslim kontratı ile garanti kontratı ise
maliyet ve finansman konusundaki yükümlülükleri içeriyordu. Türkiye, stratejik olarak gördüğü BaküCeyhan için kesenin ağzını açmaya razı oluyordu. Türkiye'nin anahtar teslimi kontratında 2.4 milyar dolara
mal etmeyi öngördüğü boru hattının, kredili ihale yöntemiyle en az 3.5 milyar dolara mal olacağı
120
hesaplanıyordu. AIOC üyeleri de maliyeti fazla tutabilmek için BOTAŞ'a gönderdikleri talepler listesinde 'en
kaliteli' boru hattını istiyordu. 200 sayfalık AIOC raporunda arzulanan boru hattına ilişkin birçok ayrıntıya
yer verildi. Türkiye'nin sorumluluğu bununla da bitmiyordu. Hattın sigortası ve güvenliğinden de sorumlu
olacak BOTAŞ'ın geliri ise sadece geçiş ücretlerinden oluşuyordu. Ancak Ankara'da 18 Nisan 1999
seçimlerinden sonra hükümet değişmiş yeni hükümet arayışları başlamıştı, petrolü düşünen yoktu. Bu
nedenle 3 ayda tamamlanması planlanan projede, yine fiyasko yaşandı. Hazar Petrolleri Ana Üretim Hattı
Türk Çalışma Grubu Başkanı ve Enerji Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Metin Aral başkanlığında protokolün
bitimine üç gün kala Bakü-Ceyhan'da gelinen son durum ile ilgili bir toplantı yapıldı. Toplantıya BOTAŞ
Yurtdışı Yatırım ve Projeler Müdürlüğü yetkilileri, bakanlık uzmanları ve Çalışma Grubu'nun yetkilileri
katıldı. Bakü-Ceyhan'ın kesinleşmesi yönünde müzakereleri sürdürülen Hükümetlerarası Anlaşma, Transit
Ülke Anlaşması, Anahtar Teslimi Anlaşma ve Yer Teslimi Anlaşma toplantıda masaya yatırıldı.Son derece
tartışmalı geçen toplantıda proje ile ilgili Azeri Çalışma Grubu'nun talepleri gündeme geliyordu. Karşı tarafın
Türkiye'den sürekli maddi tavizler istemesi nedeniyle ,dört anlaşmada da pürüzlerin henüz giderilmediği
konusunda ortak görüşe varılıyordu.
Enerji Bakanlığı, uzlaşılmayan noktalar kalması nedeniyle dört anlaşmanında imzalanmasının
mümkün olmadığını bildiriyordu. İstanbul protokolunun hükmünü yitirmesi nedeniyle taraflar arasında yeni
çalışma takvimini belirleyecek yeni bir protokola ihtiyaç duyulacaktı. Türkiye'den akılalmaz tavizler
istenerek anlaşmaların imzalanması yokuşa sürülmüştü. Enerji Bakanlığı Müsteşarı Yurdakul Yiğitgüden, "
Ticari konuda hiçbir endişemiz yok, projemize güveniyoruz. Ancak Türkiye'nin istekli tavrı karşı tarafta
yanlış yorumlanıyor. Bütün isteklerini kabul ettireceklerini sanıyorlar. Bu durumda projenin hayata geçirilme
tarihi sürekli başka tarihe erteleniyor. " diye sitem ediyordu. Sil baştan geriye mi dönülüyordu ? Enerji ve
Tabi Kaynaklar eski Bakanı Ziya Aktaş ile Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi (SOCAR) Başkan Yardımcısı
Valeh Elaskerov arasında imzalanan İstanbul protokoluna göre tarafların anlaşması için
öngörülen üç aylık süre dolmuştu.
DSP-ANAP-MHP arasında kurulan 57. Hükümetde Enerji bakanlığına tekrar Cumhur Ersümer'in
getirilmesi sürpriz olmamıştı. Koalisyon görüşmelerine ANAP adına katılan Ersümer, Hüsamettin Özkan ve
Koray Aydın'ın şaşkın bakışları arasında, ' Enerji bizim; yoksa hiç başlamayalım' demişti. Oysa MHP bu
bakanlığa Oktay Vural'ı getirmek istiyordu. Ancak Ersümer'in, yani Yılmaz'ın enerji ihalelerinde alma
hırsındaki fendi MHP'yi yenmişti! Ersümer, petrol ve doğalgaz projelerinde önceden başlattığı işi bitirmek
istiyordu. Yılmaz ise enerjiden gelen rüşvetleri ve Mavi Akım’ı düşünüyordu.
Bakü-Ceyhan'ın maliyeti ve güvence verilecek ek maliyet konusundaki sorun aşılamıyordu..
Hükümetlerarası Anlaşma ve Transit Ülke Anlaşması'nda pürüz kalmamıştı. BOTAŞ'ın müteahhitliğinin
tescilleneceği Anahtar Teslimi Anlaşma 'da bazı noktalarda pürüzler kalmıştı. Daha önce projeye 2.4 milyar
dolar maliyet biçen Türkiye'nin, karşı taraftan gelen ' maliyet fazla çıkarsa ek güvenve verin ' talebi üzerine
bu rakamı 2.7 milyar dolara çıkartması, Azeri Çalışma Grubu içinde bulunan BP-Amoco temsilcisinin
itirazına yol açıyordu. Ek maliyet güvencesinin yanı sıra, güvenlik güvencesi, istimlak bedelleri ve belirlenen
götürü bedelli sabit transfer ücreti ile ilgili maddelerin yazılışı sırasında tartışmalar yaşanıyordu. Bu arada
hatta petrol garantisi ve uluslararası finansman bulunması sorumluluğu da Ankara'nın üzerinde kalmıştı.
Transfer ücreti olarak varil başına 2 dolar 58 cent üzerinde tarafların anlaştığı iddia ediliyordu. Ancak
Gürcistan'ın sorun çıkaracağını hiç kimse hesap etmemişti. O güne kadar görüşmelere çağrılmayan Tiflis, bu
işe epey alınmıştı!
Türkiye ile Azerbaycan arasında müzakereye konu olan iki anlaşmadan Hükümetlerarası Anlaşma
(Inter Government Agreement) hemen hemen tamamlanmış durumda bulunuyordu. Taraflarca da uygun
bulunan Hükümetlerarası Anlaşma metni artık müzakerelerde gündeme gelmiyordu. Ticari hükümler ile
projenin finanmanı için gerekli hukuki ve ticari altyapıyı hazırlayan Ev Sahibi Ülke Anlaşması ise (Host
Government Agreement), yüzde 90-95 mertebesinde tamamlanmıştı. Türkiye ile Azerbaycan ve AIOC
arasında sürdürülen görüşmelerde, Ev Sahibi Ülke Anlaşması çerçevesinde, hükümetlerin, devletlerin
sorumluluklarının tarif edildiği ana maddeler üzerinde çalışma sürdürülüyordu. Görüşmelerde, ticari etkisi
olan bazı hukuki maddeler üzerinde durulurken, taraflar arasında daha önce bir mutabakat sağlanmasına karşı
121
Firmalar tarafından yeniden gündeme getirilen transit verginin veya transit ücretin ne şekilde ödeneceği
konusu da ele alınıyordu. Enerji Bakanlığı, Bakü-Ceyhan konusunda Türkiye ile Azerbaycan ve AIOC
konsorsiyumu arasında sürdürülen görüşmelerin tamamlanmasının ardından, ana boru için konsorsiyum
oluşturulması üzerinde durmak istiyordu. Yetkililer, Bakü- Ceyhan boru hattı projesi çerçevesinde yapılacak
petrol boru hattının sahibinin Türkiye olmayacağını, bu durumun ''baştan itibaren hep vurgulandığını'' da
söylüyordu. Bakü-Ceyhan boru hattına, konsorsiyum şirketleri ile Azerbaycan'ın sahip olacağı Azerbaycan
hükümeti tarafından ifade ediliyordu.
TARİHİ AGİT ZİRVESİ
İstanbul'da 18 Kasım 1999 tarihinde, Hazar petrollerinin Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol İhraç Boru
Hattı (MEPCO ) ile Türkiye üzerinden dünya pazarlarına taşınmasına yönelik atılan imzalar, projenin dönüm
noktası oluyordu. İlgili devlet başkanlarının açıklamaları, hatta ilişkin siyasi kararı pekiştirirken imzalanan
dört kapsamlı anlaşma hukuki çerçeveyi oluşturdu. Türkiye, 2004 yılı ortasından itibaren petrol akışını
sağlamak için çalışmalarını hızlandırıyordu. Böylece 1990'lı yılların başından beri tartışılan ve 20 Eylül
1994'de Azerbaycan petrollerinin üretim ve paylaşım anlaşmasının en büyüğü olan Mega Projenin
imzalanmasından sonra en dev adım atıldı. Hazar petrollerinin ana üretim hattının hangisi olacağı sorusu
uluslararası petrol şirketlerinin ekonomik beklentileri ve bölgedeki farklı siyasi çıkarlar nedeniyle " nihai "
olarak Ekim 2000'de açıklanacaktı. AIOC'nun 2000 yılı bütçesinde Bakü-Supsa hattının genişletilmesi için
ödenek ayırmaması nihai kararın rengini ortaya koydu.
Bakü-Ceyhan'a direnen BP-Amoco bile artık tamamen " yelkenleri suya indirdirmişti. " Nihayet ikna
olmuştu petrol şirketleri... 18 Kasım'da AGİT zirvesi için İstanbul'da biraraya gelen devlet başkanları
anlaşmaları Fahri Korutürk gemisinde imzalayacaktı. o gün hava muhalefeti, yoğun yağmur ve fırtına buna
izin vermedi. Anlaşmalar Çırağan Saray'ında parafe edildi. Tanıklardan biri olarak tam Clinton’un karşısına
mevzilenmiştim. Hükümetlerarası Anlaşma ( IGA) ve Ev Sahibi Ülke ( HGA) Anlaşmasına Azerbaycan
Devlet Başkanı Haydar Aliyev, Gürcistan Cumhurbaşkanı Eduard Şvardnadze ve Cumhurbaşkanı Süleyman
demirel imza koydular. Anahtar Teslimi Müteahhitlik Anlaşması'yla (TA) Hükümet Garantisi Anlaşması'da
parafe edildi. Bu anlaşmalar kapsamında, Azeri, Gürcü, Kazak ve Türk liderlerin imzaladığı " İstanbul
Deklerasyonu " ile de, taraf ülkeler, projenin tamamlanması için her türlü katıkıyı sağlama taahhüdünde
bulunuyordu.
Beş bin sayfayı bulan metinlere ABD Başkanı Bill -Clinton'da şahit olarak imzaladı. Anlaşmanın
imzalanmasını beklerken Clinton’la yarım saat boyunca göz göze kesiştik; Clinton üzerinde dört film
bitirmiştim. Clinton üzerimden bakışını kesmeyince göz kırparak selam verdim. Clinton’u kahkaha krizi
tuttu. Demirel ne olduğunu sorunca, Clinton parmak ucuyla beni gösterdi. Diplomasi muhabirlerinin o günkü
espirisi Faruk Arslan-Clinton keşişmesiydi: Faruk Monica’yı unutma!
O gün, Türkmenistan Cumhurbaşkanı Saparmurat Niyazov'un katılımıyla Azeri,Gürcü ve Türk
tarafları arasında imzalanan Hazar geçişli Türkmenistan-Türkiye Avrupa Doğal Gaz Boru Hattı deklerasyonu
ile proje ile ilgili anlaşmaların 2000 Mart ayına kadar tamamlanması ve gazın 2002 yılı son çeyreğinde hattan
akıtılması öngörülüyordu. Azerbaycan'ın Şahdeniz yataklarında bulunan gazın Türkiye'ye nakledilmesi de
zirvenin bir başka gündem maddesi idi. Azerbaycan, Türkiye ve Gürcistan arasında imzalanan mutabakat
zaptı ile, Azeri doğal gazının geliştirilmesi ve Türkiye üzerinden pazarlanmasında anlaşıldı. Cumhurbaşkanı
Demirel, anlaşmalara imza atan liderleri " Avrasya'yı somut bir gerçek haline getiren sürecin öncüleri " diye
nitelendirirken, Haydar Aliyev, Türk halkına seslenerek, " Türkiye'ye her geldiğimde Bakü-Ceyhan ne zaman
imzalanacak diye soruyordunuz. İşte imzalandı. " diyordu.. Anlaşmaları asrın petrol sözleşmesi diye
tanımlayan Aliyev, bu anlaşmaların imzalanmaması için çok baskı altında kaldıklarını zoru başardıklarını
vurguluyordu. Cumhurbaşkanı Şvardnadze, bu günün önemine atfen gazetecilere bol bol fotoğraf çekmeleri
için tembihliyordu. Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarsayev, hatta Kazak petrolü verilmeden
rantabl hale gelmeyeceğine dikkat çekerek, Kazak petrolünün hatta akıtılma taahüdünde bulunuyordu.. ABD
Başkanı Clinton ise anlaşmaların önemini, " Bugüne kadar imzalanan hiçbir anlaşma hiç bu kadar önemli
122
olmadı. " diye vurguladı. Bu anlaşmaların 21 yüzyıla ışık tutacağını ve Hazar bölgesi ülkelerine refah
getireceğini belirten Clinton, Türkiye'nin kazandığı öneme atıfda bulunuyordu.
Doğu-Batı koridoruna takılan milenyum gerdanı olarak nitelendirilen bu anlaşmalara rağmen herşey
henüz bitmedi. Finansman ve " throughput garantisi " gibi önemli aşamalara henüz gelinmemişti. Ancak
finansörlerin lafa değil imzalanan anlaşmalara taahhüt edilen ekonomik ve hukuki koşullara bakacağı da
muhakkak. Bu böyük oyunda artık roller paylaşıldı. Türkiye bu oyunun sahnesini hazırladı; şimdi işin
başarısı aktörlerin oyunu iyi oynamasına bağlıydı Enerji Bakanı Bill Richardson'un " birinci aşama
tamamlandı " sözleri ve Enerji Bakanı Cumhur Ersümer'in " Eylem Grubu " oluşturduklarını açıklaması
sürecin devam ettiğini gösteriyordu. Teknik çalışmaları yürütecek Uygulama Komitesi'ni yoğun bir ugraş
bekliyordu. Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan'dan ikişer temsilciyle oluşturulan Komite, tarafların
Hükümetlerarası Anlaşma ile ortaya çıkan yükümlülüklerini ve projeyi teşvik eden hukuki ilkeleri yerine
getirmelerini sağlayacaktı. Anlaşmaya göre, Bakü-Ceyhan'ın yapım sürecinde devletlerarası uyuşmazlıkların
çözümünde Enerji Şartı Anlaşmasının ilkeleri, devlet-yatırımcı arasındaki uyuşmazlıkların çözümünde ise
özel uluslararası tahkim uygulanacaktı. Teknik çalışmaların ikinci aşamasında ise İstanbul Deklerasyonu
doğrultusunda hattın " en geniş katılımla " inşa edilmesi amacıyla ayrı bir Çalışma Grubu kurulacaktı.
Kazakistan dahil tüm Hazar ülkelerince oluşturulacak çalışma grubunda ABD ile hattı yapacak firmalarda yer
alması planlanıyordu. Gruba, ayrıca ileride bu hattan taşımak isteyen petrol şirketleri ve hattın yapımına
finansman katkısında bulunacak bankalarında dahil edilmesi hedefleniyordu.
Hükümetlerarası Anlaşmanın Kapsamı
* Petrolün serbest geçiş ücretinin benimsenmesi.
* Boru hattı ve tesislerin inşası, kullanım hakkının sağlanması.
* Taşınacak petrol üzerinde mülkiyet talebinde bulunulmaması.
* Hattın değerini düşürücü nitelikte girişimde bulunulmaması.
* Boru hattı tesislerinin ve çalışanlarının güvenliğinin sağlanması.
* Teknik, emniyet ve çevresel açıdan uluslararası normlara uyulması.
* Devletlerarası uyuşmazlıkların çözümünde Enerji Şartı Anlaşması ilkelerine,
devlet-yatırımcı arasındaki uyuşmazlıklarda ise özel uluslararası tahkimin uygulanması.
Ev Sahibi Ülke Anlaşmasının Kapsamı
* Geçiş ülkelerinin proje için sağladıkları garantiler, taahütler ve teşvikler.
* Tarafların arazi ve tesisler, çevre, güvenlik, döviz işlemleri, ithalat, ihracat gibi
konulardaki hak ve yükümlülükleri.
* Vergiler dahil projeye yönelik tüm ticari şartlar.
* Tarafların sorumluluklarının sınırları ve ortaya çıkabilecek zararların telafi ve tazmin
edilmesi mekanizmaları.
* Uyuşmazlığın çözüm mekanizmaları.
Yılda 50 milyon ton günde 1 milyon varil petrol nakledilecek kapasitede olacak hattın uzunluğu 1730
km. Bakü'de Sangacal istasyonunda başlayacak ve Ceyhan'da tamamlanacaktı. Kullanılacak boru çapı 42 ile
36 inç ( 106 cm ve 91 cm ) arasında değişiyordu. Dizayn basıncı 100 bar olacak ve tam dördü Türkiye'de
olmak üzere 10 pompa istasyonuna sahip olacaktı. Petrol, 33 API petrol gravitesinde olacaktı. Boru hattında
ve Ceyhan limanırnda birer milyon metreküp petrol bulundurulacaktı. Boru hattının 1037 km'si Türkiye, 468
km'si Azerbaycan ve 225 km'si Gürcistan'dan geçiyordu. Üç ülkenin Meclisi anlaşmaları onaylayınca hattı
inşa edecek girişimci grubla ülkeler arasında ayrı ayrı anlaşmalar imzalanacaktı. Hattın Türkiye
bölümününün müteahhitliğini Botaş yapacaktı. Girişimci şirketler grubu bu nedenle Botaş'la Götürü Usül
Sabit Fiyat Anahtar Teslimi Müteahhitlik Anlaşması imzalayacaktı. Türkiye HGA anlaşmasının
imzalanmasıyla eş zamanlı olarak yatırımcılara hükümet garantisi mektubunu sunacaktı. BTC HPBH'nin
maliyeti 1.327 MİLYAR ABD dolarıydı vehattın toplam maliyeti 2.327 Milyar doları bulacaktı. Botaş'ın
parasal yükümlülüklerinin garanti edilmesi ve proje tamamlama garantisinin taahhüt edileceği mektuba göre
123
Hazine Müsteşarlığı, kontrat fiyatı 1 milyar 307 milyon dolar olan hattın yapımında ortaya çıkabilecek
maliyet fazlalığı için 300 milyon dolara kadar ek teminat verebilecekti. Hükümet garantisinin süresi, projede
geçici kabülün yapılması ile sona erecek. Anahtar Teslimi Müteahhitlik Anlaşmasına göre, çalışmalara 1
Ocak 2000'de başlanması halinde Bakü-Ceyhan Petrol Boru Hattı'nın 2004 Nisan'ında devre alınması
planlanıyordu. 99 milyon drolara mal olacak hattın kamulaştırma giderleri ile hattın Türkiye kısmının
maliyeti 1.4 milyar dolara ulaşacaktı. Türkiye ilk 16 yıllık dönemde 100 milyon dolar, daha sonraki yıllarda
300 milyor dolara kadar yükselecek geçiş ücreti alacaktı. Türkiye ekonomisi batmadan önce Hazine garantisi
verilen son büyük projeydi.
GÜRCİSTAN PÜRÜZÜ
52 ayda tamamlanması planlanan hattın inşaatına IGA'nın Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan
meclislerinde onaylanmasından sonra başlayacaktı. Ancak bunun için öncelikle ticari şartları düzenleyen Ev
Sahibi Ülke (HGA) müzakerelerinin bitirilmesi gerekiyordu. Hattın yapımını üstlenecek girişimci grub veya
şirketler ile Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan arasında ayrı ayrı imzalanacak anlaşmanın süresi 40 yıldı. Bu
süre yatırımcıların talebi halinde iki kez onar yıl uzatılabilecekti. Türkiye Azerbaycan Çalışma Grubu ile
HGA görüşmelerini bitirmesine karşın geçiş ücretindeki anlaşmazlık nedeniyle Gürcistan'la mutabakat
sağlanamıyordu. 3 ülkeninde elde edeceği geçiş ücretinin projede bir bütünlüğü olması gerekiyordu.
Gürcistan kendince bir ücret belirmesi nedeniyle uzlaşma sağlanamıyordu. Azerbaycan, projenin maliyetini
artıracak yaklaşımlardan rahatsızdı. Bir sorunda boru hattının geçeceği Gürcü topraklarının kamulaştırılması
ile ilgiliydi. Tiflis yönetimi bu toprakların istimlak bedelini yatırımcı şirketlere veya Türkiye'ye yüklemeye
çalışıyordu. Ne olursa olsun artık işin kuyruğuna gelinmişti. Meclislerde anlaşmaların onaylanmasının
ardından detay mühendislik çalışmalarının başlanması kaçınılmaz gözüküyordu.
Bakü-Ceyhan boru hattında siyasi anlaşma sağlanmasına rağmen teknik sorunların çözüme
kavuşturulmasının tahminlerden uzun sürmesi, 9 Ocak 2000'de Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar
Aliyev'in, iki günlük bir ziyaret için Ankara'ya getirdi. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in davetlisi olarak
Ankara'ya gelen Haydar Aliyev'in Bakü-Ceyhan hattının yapımına henüz başlanmaması nedeniyle sitem
ediyordu.. Bugüne kadar Bakü-Ceyhan'a engel olarak gösterilen BP-Amoco başkanlığındaki Uluslararası
Konsorsiyum'un ' 2000 yılı bütçesinde Bakü-Supsa'ya ödenek ayırmayarak Bakü-Ceyhan'a yeşil ışık
yakmıştı. Aliyev'in projenin finansmanının sağlanması ve hattın 2004 nisan'ında tamamlanması için çaba
gösterilmesini Demirel'den rica ediyordu. Gecikmeden kaygı duyduğunu Ankara'ya ileten Aliyev'in, teknik
sorunların çözümü için Demirel'in devreye girmesini arzu ediyordu.
Azeri ve Gürcüler Ankara ve İstanbul'da yapılan toplantılarda bir türlü anlaşamayınca iş Bakü'ye
taşındı. Türk Dışişleri de Mithat Balkan başkanlığında bir ekibi Bakü'de göndermiş tarafları uzlaştrımaşa
çalışıyordu. Bugün, yarın derken Bakü-Ceyhan'ın belirlenen yapım tarifesinde iki aylık bir gecikme olmuştu .
Nihayet devreye giren Demirel ve Aliyev, Gürcülerin aç gözlüğünün doyurulması konusunda görüş birliğine
vardı. Tarife ücreti olarak 2.58 cent belirlenmişti. Bunun 1.49'u Türkiye'nin 17' cent'i Gürcistan 'ın geri kalanı
Azerbaycan'ın tarife ücreti olacaktı. Gürcistan'a Bakü-Supsa'dan 17 cent ücret aldığı için aynı fiyat
önerilmişti. Ancak Gürcüler Bakü-Ceyhan'ın güvenliğini sağlamak daha masraflı diye fiyatın 3 cent daha
artırılmasını istiyordu.
SOCAR Başkanı Natik Aliyev'i Tiflis'e gönderen Aliyev Şvardnadze'ye kendi ücretlerinden taviz
vererek sorunun çözülmesini istediğini bildirdi. 22 Mart 2000'de Tifilis'e giden Aliyev, bu kararını
açıklıyordu. Gürcistan Devlet Petrolleri Başkanı Giya Çanturia , Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı proje paketinin
tamamının Nisan ayı sonunda Gürcistan Parlamentosu'na sunulacağını belirterek en son alınan detay
kararların da bu pakette yer alacağını belirtiyordu. Çanturia Azerbaycan Devlet Petrolleri'nin,
Konsorsiyum'un ilk beş yılda Azerbaycan petrolleri ihracatı ulaşımı için Gürcü tarafına 1 tonda 0,89 dolar
verilmesini kabul ettiğini söyledi. Beş yıl sonra fiyatların değişeceğine dikkat çeken Çanturia, Gürcü tarafının
15 yıla kadar 1 tonda 1,4 dolar alacağını, 1 tonda 1.26 dolar alacağını ifade etti. Çanturia ayrıca, Gürcistan
Devlet Başkanı tarafından AGİT zirvesinde dile getirilen Gürcistan'da petrol taşıma ücreti olarak ta, geçecek
124
petrolün %3'ünün Gürcistan'a kalması isteğinin de bu fiyatlar içerisinde olduğunu sözlerine ekledi.
Bu sorun daha çözülmüş anlaşmaların Nisan ayında parlamentoların onayından geçmemesi için hiç bir
gerekçe kalmamıştı. Aliyev, Tiflis'ten yaptığ ıaçıklamada hattın finansman sorununda olmadığını, önemli
taahütler aldıklarını duyuruyordu. Tüm bunlar olurken Rusya eli boş oturmuyordu. Petrolde anlaşmanın
sağlandığı sırada sözde Karabağ cumhurbaşkanı Arkadi Gugasyon'a suikast düzenleniyordu. Yalnız kurt
Rusya yine dişini göstermişti.
KAZAK PETROLÜ GARANTİSİ !
Lukoil, Hazar'ın kuzey bölgesinde Kazakistan'ın bölgüsüne düşen yerde Kuzey kaşaganda 300 milyar
metrik tonluk petrol bulunduğunu açıklıyordu. Bu rakamla Hazar'ın petrol rezevleri Körfezi geçiyordu. BaküCeyhan'a Kazakistan'ı verecek petrolü olmadığı iddialır ayyuka çıkmış iken gelen bu haber Bakü-Ceyhan
cephesinde sevinç rüzgarları estiriyordu. Nitekim Nazarbayev, sürpriz açıklamısını yapmakta
gecikmeyecekti. Orta Asya liderleriyle kurduğu kişisel ilişkilerle Türkiye'yi bölgede ön plana çıkaran
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, görev süresi dolmadan Azerbaycan'ı son kez 8 Nisan 2000'de ziyaret etti.
'6. Türkçe Konuşan Ülkeler Zirvesi' ve 'Dede Korkut Törenleri' için Bakü'ye giden Demirel, Azeri muadili
Haydar Aliyev ve Azeri halkı tarafından ' Sovyet benzeri ' bir törenle coşkuyla karşılandı. Demirel
'Süleyman Babamız' sloganıyla karşılanırken, Kazak ve Kırgız liderlere ilgi gösterilmedi. Azeriler,
Demirel'in varlığının toplantılardan daha önemli olduğunda ısrar ederken, Demirel için 30'un üzerinde
kurban kesildi. Perde arkasında Hazar'ın enerji kaynaklarının paylaşımı ve dağıtımıyla ilgili sıkı pazarlıkların
yaşandığı zirveye Türkmenbaşı ile Özbek liderin katılmaması dikkati çekiyordu.
Demirel Azerbaycan'ı 'ikinci vatanım' diye nitelerken, Azeri lider de Türk muadilini 'dünyanın en
büyük devlet adamı, Türkiye ve Türk dünyasının en büyük şahsiyeti olarak gördüğünü' vurguladı. Ve Aliyev
aynı akşam bir fermanla Demirel'i Azerbaycan'ın fahri vatandaşı yaptı. Türkmen lider pek çok Türk
vatandaşına vatandaşlık vermişti, ama Aliyev için bu ilk belki de sondu. Kazak lider Nursultan Nazarbayev
de Demirel'in görevinin uzatılamamasından duyduğu üzüntüyü dile getirerek, "Biz dünya çapında bir devlet
adamıyla temastaydık. Dünya görüşü ve nüfuzuyla hepimizi birleştirdi" diye konuşuyordu. Nazarbayev zirve
öncesi Aliyev'le yaptığı görüşmede de "Kazak petrolü Bakü-Ceyhan'a akacak" eğilimini teyit etmişti.
Kazak lider, keşif çalışmalarının devam ettiği Kuzey Kaşagan yatağından çıkacak petrolün tamamını BaküCeyhan'a akıtacaklarını açıklayarak, ilk defa bu hatta akacak petrolün menbaını duyuruyordu. Nazarbayev,
daha önce hangi yataktan Bakü-Ceyhan'a petrol vereceklerini bilmediklerinden temkinli davrandıklarını,
artık bildiklerini müjdeliyordu. Ancak Demirel'in son Aşkabat ziyareti sırasında zirveye katılma sözü veren
Saparmurat Türkmenbaşı ile hasta olduğunu bildiren Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov'un, Bakü'ye
gitmemesi zirveye gölge düşürmüştü. 5 Haziran 1999'da Bakü'ye yapılması gereken ve bir hafta önce
Bakü’ye giderek boşyere liderleri beklediğim Türk zirveside esasen Kerimov yüzünden yapılamamıştı.
Gerekçe olarak Aliyev'in sağlık durumu gösterilmişti, ancak gerçek neden Muhammed Salih'e verilen zımmı
destek nedeniyle Türkiye'yi terörizmi destekleyen ülke olarak suçlayan Kerimov'un ta kendisiydi.
Türkmenbaşı ile Kerimov'un 'Demirel'in çocuğu' olarak nitelenen 'Türkçe Konuşan Ülkeler Zirvesi'ne
katılmamasını, vefasızlık diye yorumlayanlar, bu iki liderin psikoljisini hiç bilmiyordu. Zirvede Demirel ile
Aliyev dışındaki liderler yine Rusça konuşuyordu. Demirel zirvede adeta bir veda konuşması yapmıştı.
'Ömrünün 50 yılını demokrasiye hizmete adamış bir siyasetçi' olarak konuştuğunu vurgulayan Demirel, Türk
liderlerin iltifatlarını 'hayatının en önemli hatırası saydığını' belirtti. Demirel, "50 yıldır çok iniş çıkışlı bir
siyaset dünyasının içindeyim. Benden yeniden görevime devam etmem istendi. Ben istemedim. TBMM
Anayasa değişikliğini yapamadı" sözleriyle milletvekillerine kırgınlığını dile getirmişti. Demirel dokunaklı
konuşmasını "Ben, yine Türk dünyasının hizmetindeyim. Kalbim sizinle beraber atmaktadır. Hepinizin
başarılı olmanızı diliyorum. Bir yere gidiyor değilim, sizlerle beraberim" diye tamamlamıştı. Türk liderler
Demirel'e jest olsun diye yedinci zirvenin Türkiye'de yapılmasını ve Kazak başkenti Almatı'da bulunan
sekretaryanın Ankara'ya taşınmasını kararlaştırdı.
125
Türkiye'nin Demirel'li petrol macerası burada kopuyordu. Ancak bu maceranın bittiği anlamına
gelmiyordu. 29 Nisan 2000'de. Bakü-Ceyhan petrol boru hattı projesine ilişkin paket anlaşmaların son
halkasını oluşturan "Gürcistan Geçiş Ülkesi Anlaşması", Washington'da, ABD Dışişleri Bakanı Madeleine
Albright'ın da katılımıyla, ilgili ülkelerce parafe edildi. Projenin ana mühendislik çalışmalarına haziranda
başlanması planlanıyordu. ABD Dışişleri Bakanlığı'nda düzenlenen törende, Gürcistan Dışişleri Bakanı İrakli
Menagerişvili, Azerbaycan Dışişleri Bakanı Vilayet Guliyev ve Türkiye'den Dışişleri Bakanlığı Ekonomik
İşler Müsteşar Yardımcısı Mithat Balkan anlaşmayı parafe ettiler. Törende, Albright ve ABD Başkanı Bill
Clinton'ın Hazar Havzası özel temsilcisi John Wolf da, gözlemci olarak hazır bulundu. Gürcistan Geçiş
Ülkesi Anlaşması'nın, Washington müzakereleri sonucunda tamamlanmasıyla birlikte, Bakü-Tiflis-Ceyhan
ana petrol hattının hayata geçirilmesi yolunda önemli bir adım daha atılmıştı. Bu gelişmeyle birlikte, paket
anlaşmaların Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye'nin parlamentolarına sunularak, kısa zamanda onaylanması
işi kalıyordu.
Paket anlaşmaların, her üç ülke parlamentolarınca onaylanmasından sonra, 18 Kasım 1999'da Avrupa
Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) zirvesinde imzalanan İstanbul Deklarasyonu hükümleri
doğrultusunda, projeye finans ve ilave sağlamak yönündeki ek çalışmaların hız kazanacaktı.Bu sayede
projenin sponsorlarının belirlenmesi için kısa sürede bir toplantı düzenlenmesi ve Bakü-Ceyhan'ın ana
mühendislik çalışmalarına haziran ayında başlanması imkanının oluşmuştu. Bill Clinton, bu işe Rusya'da
dahil, ABD, Batılı ülkeler, Türk, Azeri ,Kazak ve Gürcü şirketlerin katılmasını istiyordu ve ekliyordu:
Projenin hukuki çerçevezi tastamam. Ticari hale gelmesi için finansörler birleşmeli. Siyasi desteğimiz tam.
Tüm ülkelerin şirketleri projede yer alırsa ihtilafda ortadan kalkmış olur. " Rusya'nın Çeçenis(ı by-pass
etmek amacıyla inşa ettiği hattı tamamladığı günlerde imza edilen bu anlaşma Moskova'nin işine hiç
gelmiyordu. Putin'li Rusya ya gardını alacak savaşa girecek yada teslimi silah edip şirketi Lukoil veya
Transneft Bakü-Ceyhan'ın içine sokacaktı.
İstanbul'da 10-12 Mayıs 2000'de yapılan 'Üç Denizin Öyküsü' konferansına katılan ABD'li diplomat
John Wolf, ilk defa projenin yürümesi için Rus Lukoil şirketine Bakü-Ceyhan'ın yapımına davet etti. Bu
sırada son anlaşma olan Ev Sahibi Ülke anlaşmasıda Demirel'in şahitliğinde taraflar arasında imzalandı.
Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi Başkanı Natik Aliyev, ekonomilerinin ve bağımsızlıklarının güçlenmesinde
önemli rolü olacak Bakü-Ceyhan petrol boru hattının inşasına, en geç bir yıllık bir süre sonunda
başlanacağını söylüyordu. Natik Aliyev, "Azerbaycan petrol rezervinin yetersiz olduğu, bu yüzden BaküCeyhan'ın kârlı olmayacağı" yolunda Batı basınında yer alan iddiaları da reddetti. Azerbaycan
Cumhurbaşkanı Aliyev, “40 yıl süreli tarife ücretlerinin tamamını Gürcistan`a bırakma kararıyla riske girdim.
Projenin bir an önce hayata geçirilmesi için büyük sorumluluk üstlendim” diyerek Gürcistan pürüzünün nasıl
çözüldüğünü özetliyordu. Görüşmeler sonucunda, hat boyunca varil başına 2.58 dolar olarak belirlenen tarife
ücretinden Türkiye`nin 1.58 dolar almasına, geri kalan kısmının Gürcistan`a bırakılmasına karar verildi.
Proje ile ilgili tüm sorunlar üzerinde uzlaşmaya varılmasından sonra, “Transit Ülke Anlaşması``nın da yer
aldığı üçlü anlaşmalar, İstanbul`da yapılan “Üç Denizin Hikayesi” konulu konferans sırasında imzalandı.
Natik Aliyev, en yakın komşuları Rusya ve İran'da "Bakü-Ceyhan projesinin çok pahalıya mal olacağı ve
kendini kurtarmayacağı" yolunda çeşitli fikirler ileri sürüldüğünü hatırlatarak, "Onları da anlamak mümkün.
Ancak bazı yabancı basında yer alan gerçeklerden uzak olan iddiaları ise tamamen reddediyoruz. Boru
hattının yıllık kapasitesi 50 milyon tondur. Azerbaycan'ın petrol rezervi bunu karşılamaya müsaittir. Yapılan
hesaplamalara göre, ülkemizde yıllık ham petrol üretimi, 2003-2004 yıllarında 20 milyon ton, 2007-2008'de
40-50 milyon ton, 2010-2015'te ise 60-70 milyon tona ulaşacaktır." diyordu.
Natik Aliyev, Washington'da Azerbaycan, Gürcistan, Türkiye, ABD ve AICO'in başkanı BP-Amoco
şirketinin temsilcileri arasında yapılan görüşmelerde, Bakü-Ceyhan hakkındaki anlaşma metninde tam
mutabakata varıldığını belirtti. "Boru hattının geçeceği güzergah, hattın muhafazası ve risk meseleleri de
artık halledildi." diyen Natik Aliyev, projenin gerçekleştirilmesiyle alakalı olarak da şunları söyledi: "Şimdi
Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan parlamentolarına sunulmak için gerekli dokümanlar hazırlanıyor. Bunlar
müzakerelerden geçtikten ve her üç ülkenin cumhurbaşkanları tarafından onaylandıktan sonra Bakü-Ceyhan
boru hattının inşasına başlanacak. Bununla birlikte boruları Azerbaycan ve Gürcistan topraklarında
126
döşeyecek konsorsiyumun oluşturulmasına çalışılıyor. Türkiye topraklarında ise boruların çekilmesi
BOTAŞ'ın görevidir. Eğer bütün bu hazırlıklar maksimum bir yıl içinde yapılırsa, o zaman Bakü-Ceyhan
boru hattının yapımına bir yıl sonra başlanacağını söylemek mümkündür."
İlk hedef, hükümetler arası anlaşma ve evsahibi anlaşmalarından oluşan doküman paketini Mayıs ayı
içinde parlamentoların gündemine getirmiş olmaktı. Azerbaycan'ın geleneksel olarak Haziran ayında
düzenlediği petrol toplantısına kadar onaya hazır hale getirilen Bakü-Ceyhan'a ilişkin doküman paketinin
Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan parlamentolarından geçirilmesi projeye ivme kazandıracaktı.Türkiye'nin
kendi topraklarında zaman aşımı ya da maliyet aşımı konusunda verdiği garanti, doküman paketine dahil
edilecekti. Anlaşmalar, parlamentolarca onaylandıktan sonra sıra, şirketlerle imzaya gelecek ve böylece
yasal çerçeve tamamlanmış olacak.Azerbaycan hükümeti, boru hattı projesine katılacak yatırımcıları en kısa
sürede Bakü'ye davet edecekti.
Devlet petrol kuruluşu Socar'ın Yabancı Yatırımlar Bölümü Genel Müdürü Valeh Aleskerov, bu
toplantıyı 29 Mayıs'ta Bakü'de gerçekleştirdi. Toplantının asıl hedefi yeterli petrolü sağlayacak bir sponsor
grubunu oluşturmaktı. Maliyetinin 3 milyar doları bulacağı tahmin edilen Bakü-Tiflis-Ceyhan'ın olabilirliği,
günde 1 milyon varil petrol sağlanmasına bağlıydı. Gerekli kanıtlanmış rezerv 6 milyar varil olması
gerekirken, AIOC'nin Hazar'ın Güneşli bölgesindeki yatakları şimdilik ancak günde 4-4.5 milyon varil
sağlayabilecek kapasitedeydi. 6 aylık temel mühendislik ve 9 aylık ayrıntılı mühendislik projelendirmesinden
sonra, oluşturulması öngörülen sponsor grubu, yatırımcıları boru hattı şirketine davet edecekti. Hattın inşaatı
32 ay sürecekti.
BP’YE ŞANTAJ VE RÜŞVET
Uluslararası uzmanlar, imzalanan anlaşmada ne yazılırsa yazılsın 2006 veya 2008 yılından önce
petrolün akabileceğine inanmıyorlardı. OPEC, petrol üretieminde kısıntıya giderek son altı ayda petrolün
varilini 10 dolardan 24 dolara çıkardı. Eğer Irak petrolü piyasaya girese OPEC dayanışması bozulabilirdi.
Kuzey Deniz'inde petrol azalıyordu, Hazar petrolünü 2010'dan sonra dünya ipyasasında bu petrolün yerini
alabilirdi. Ancak kesinlikle Körfez petrolüne alternatif olamazdı. Hazar'ın öbür yakası yani Kazakistan'dan
önemli hacimde petrol gelmezse hattın maliyetini çıkarmak kısa ve orta vadede mümkün görünmüyordu.
Cumhurbaşkanı Nazarbayev hatta 20 veya 25 milyon ton petrol verme vaadinde bulundu. Bu önemli bir
rakamdı Ama bu vaad ne zaman gerçekleşebilirdi. En erken 2005 yılı. Hat inşa edilirse Rusya'dan bile petrol
akmaya başlayabilirdi. Önemli olan hattı bir an önce yapabilmekti. Çok uluslu şirketlerin hatta finansman
bulması imzalanan anlaşmalardan sonra zor olmayacaktı. Ancak boru hattının mülkiyetinin ve işletmesinin
kime ait olacağı halen açıklığa kavuşmuş değildi.
Bu konuda ideal çözüm, Botaş, BP-Amoco önderliğindeki bir konsorsiyumla transit devletin ortak bir
işletme şirketi kurması gibi gözüküyordu ABD'nin Avrasya stratejisini Türkiye üzerine kurmuş olması büyük
bir avantajdı. Türkiye'nin AB adaylığının ardından Avrupa'nında Türkiye'nin yanında alacağı aşikardı.
AB'nin Türkiye'ye adaylık perspektifi vermesinin bir nedenide Türkiye'ye biçilen enerji terminali rolüydü.
Bu çabalara rağmen Rusya tablo dışında tutulamazdı, İran ise küçümsenemezdi. Rusya'nın lideri Başbakan
Vladimir Putin, Çeçenistan'ı imha operasyonu ile petrol yollarında başarıyı elde ediyordu. Çeçenistan petrol
nakil yollarından temizleniyordu. Rusya'nın enerji savaşında var olup olmamasını belirleyecek bir konumda
bulunan Çeçenistan savaşı, bir milletin petrol yüzünden yok oluşunu da simgeliyordu. Bununla beraber
siyasi, güvenlik ve ekonomik çıkarlar Rusya ile iyi ilişkiler kurulması gerektiğini gösteriyordu. Bugünkü
Rusya değil 15-25 yıl sonraki Rusya boru hatlarının geleceği açısından daha önemliydi. Beri tarafda İran,
barter takas usulüyle Hazar petrolünü ekonomik yolla nakletmeye talip olarak karşımıza çıkıyordu. Neka
limanı yeniden yapılandırılıyor, 300 km'lik bir boru hattı yapılıyordu. Ne İran ne Rusya henüz pes etmedi.
Ancak bugün rahatlıkla Bakü-Ceyhan savaşında Türkiye ve Batı yüzde 51 oranında mesafe almıştı. Mutlu
sona doğru gidiliyordu; ama film henüz bitmemişti.
Bakü-Ceyhan'da engeller kolay kalkmadı. Enerji Bakanı Ersümer'e yaptığım röportaj arasında teybi
kaparak off the record olarak makam odasında BP'ye şantaj yapıp rüşvet verilmezse Bakü-Ceyhan'u
127
unutmalarını söylemiştim. BP’nin gardını düşürmek için onların anlayacağı dille konuşmalarını rica ettim. 3
kozu iyi kullanmalarını önerdim. BP şirketi, Şahdeniz'de bulunan gazı satabileceği tek pazar olan Türkiye'yi
küstürmemek için şantaja boyun eğecekti. Washington'un yoğun baskısı üzerine isteksizce ve jeopolitik
önemini vurgulayarak hatta yeşil ışık yakacaktı. İkincisi, Türkiye piyasasında LPG işine giren BP'ye " göze
göz, dişe diş " epey şantaj yapılmalıydı. O sıralarda açılan yeni bir terminal ihalesini almak isteyen BP'ye
dirsek gösterilmeliydi. Nitekim bu ihale onlara verilmedi. Ayrıca Türkiye genelinde istasyon ağını
genişletmek isteyen BP süründürülmeliydi. Bundan sonra diğer etkenler üzerinde durulmalıydı. Hattın
maliyetin düşürülmesi ve rantabl kullanılabilmesi için 50 milyon ton petrol -garantisi bulunması
gerekiyordu. Kazak petrolüne yatırım yapan ABD şirketleri Chevron, Mobil, Exxon ikna edilmeliydi.
Bakana tavsiyelerimin ardından bir hafta sonra BP yeni logosunu tanıtma bahanesiyle Ankara Zaman
büromu ziyaret eden BP Ankara temsilcisi Peter Henshaw, ' Türkiye hükümetinin enerji politikaları üzerinde
etkin olduğunu biliyoruz. Buraya pazarlık yapmaya geldim' diye söze başlayınca bakanlığın makam odasının
böceklerle dinlendiğini anladım. Şahdeniz gazının alım anlaşması garantisi karşışığında Bakü-Ceyhan'a
destek kozunu masaya koyan Henshaw, bu gazın satılması konusunda benden haber yardımı istiyordu.
Doğrusu gazeteci mi, diplomat mı yoksa bürokrat mı olduğumu bende anlayamadım. Ertesi gün Zaman'ın
manşeti ' Gazda Alternatif' idi. O gün Ankara Hilton'da görüştüğüm Ersümer, ' İleri gidiyorsun. Biz gaz
pazarlığı yaparken buda nereden çıktı. Henshaw Şahdeniz gazının Rus ve İran gazından ucuz satılacağını
söylemiş sana, ama yalan' diye sitem ediyordu. Rus gazı, 140 dolara alınıyordu, İran sınırda 100 dolar fiyat
verirken, Henshaw bana, Türk sınırında 77 dolardan gaz satacaklarını kaydetmişti.
Bakan Ersümer, Bakü-Ceyhan'a paralel yapılacak Şahdeniz projesini anlamsız buluyordu. Mavi
Akım anlaşması ile Ruslara bir takım sözler vermişler ve yüklü bir rüşvet almışlardı. Ben oyunlarını
bozuyordum. Bakü-Ceyhan'la aynı koridoru kullanarak Erzuruma'a ulaşacak gaz boru hattı Bakü-Ceyhan'ın
maliyetini BP-Amoco'nun görüşüne göre, 100-200 milyon dolar düşürüyordu. Hazar Denizi`nin
Azerbaycan`a ait bölümündeki Şahdeniz yatağında, BP şirketi tarafından yürütülen keşif çalışmaları sonucu
Mayıs 1999`da yaklaşık bir trilyon metreküp olduğu tahmin edilen doğalgaz rezervinin ortaya
çıkartılmasından sonra, BTC`ye paralel olarak BTE doğalgaz boruhattı kurulması gündeme böyle geldi.
Şahdeniz doğalgazının Türkiye`ye taşımasını öngören proje konusunda 2002 yılındaki en önemli gelişme,
Şahdeniz konsorsiyumu ile transit ülkeler arasında doğalgaz alım-satım anlaşmalarının imzalanması oldu.
Azeri doğalgazının Türkiye`ye ihracını öngören ilk anlaşma ise 12 Mart 2001 tarihinde Ankara`da
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev`in şahitliğinde, dönemin
Enerjive Tabii Kaynaklar Bakanı Cumhur Ersümer ile Azerbaycan Başbakan Yardımcısı Abid Şerifov
tarafından imzalandı.
Türkiye`de Şahdeniz doğalgazının maliyeti konusunda çeşitli tartışmalar da yapıldı. Şahdeniz
doğalgaz yataklarını geliştiren BP önderliğinde bir konsorsiyum tarafından yürütülen proje çerçevesinde
Türkiye, 2004 yılında iki milyar metreküp Azeri doğalgazı almaya başlayacaktı. Toplam maliyeti yaklaşık
2.5 milyar dolar olması beklenen, 15 yıl süreli proje çerçevesinde, Türkiye`nin alacağı doğalgaz miktarı 2007
yılından sonra yılda 6.6 milyar metreküpe yükseltilecekti. Azerbaycan doğalgazının Türkiye`ye getirilmesi
için, Gürcistan sınırından Erzurum`un Horasan ilçesine (Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boruhattına paralel) kadar
uzanacak 250 kilometre uzunluğunda boru hattı yapılacaktı. 980 kilometre uzunluğunda olacak hattın 730
kilometresi Azerbaycan ve Gürcistan`da, 250 kilometrelik bölümü de Türkiye`den geçecekti. Kullanılacak
boru çapının 36 inç olarak belirlendiği hattan günde 19 milyon metreküp doğalgaz gelmesi öngörülüyordü.
Şahdenizi projesinde BP ile Statoil`in yüzde 25.5`er, Socar, Totalfinaelf, İran şirketi OIEC`in yüzde 10`ar,
TPAO`nun yüzde 9 hissesi bulunuyordu.
BP-Amoco'nun planına göre, 2001 ortalarında finansman ayarlanacak ve boru hattı, 2004
sonbaharında işler hale gelecekti. Hazar petrollerinin ana üretim boru hattı konusunda 1998'lerde eksik
verilere dayanarak oluşturulmuş politikalarının yanlış olduğunu kabul eden BP-Amoco Dış İlişkiler Müdürü
Peter Henshaw, Bakü-Ceyhan'ın ekonomik olması için havanın hiç bu kadar olumlu esmediğine dikkat
çekiyordu..Siyasi olarak çözüme kavuşmuş Bakü-Tiflis-Ceyhan projesinin şimdi ticari olarak da çözüme
kavuşturulması gerektiğini belirten Henshaw, Kuzey Kaşağan'da bulunan petrol rezervlerinin ve 22 yerde
128
arama çalışmaları süren Azeri petrollerine olan umudun hattı fizibil hale getireceğini, bu süreçte ne kadar
fazla petrol bulunursa projenin ekonomikliğinin ve finans bulma şansının o denli artacağını belirtti.
Azerbaycan erken üretim petrollerinin taşındığı iki boru hattından biri olan Bakü-Supsa hattından AIOC
tarafından ihraç edilen petrol miktarı 2002 yılı içinde 5.65 milyon tonu geçti. Hattın devreye girdiği 1998`den
bu yana 19.7 milyon ton petrol ihracatı yapıldı. Erken üretim petrolünün taşındığı ve sadece Azerbaycan
Devlet Petrol Şirketi`nin (SOCAR) kullandığı Bakü-Novorossisk hattından ise yıllık ortalama 2.5 milyon ton
petrol sevk ediliyordu. Toplam uzunluğu 850 kilometre olan Bakü-Supsa hattının 467 kilometrelik bölümü
Azerbaycan`dan geçiyordu. Hattın günlük kapasitesi ise 115 bin varil civarındaydı. Hazar petrollerini
Karadeniz limanı Novorossisk'e yöneltmeye öncelik veren Rusya'nın, projenin daha ciddi bir aşamaya
gelmesi halinde, Bakü-Ceyhan'a da katılıp katılmayacağı merakla bekleniyordu. ABD Başkanı Bill Cilton'un
Hazar Havzası Özel temsilcisi John Wolf'un Lukoil'a çağrıda bulunarak proje katılmasını istemesine karşın
Rusların belirsiz tavrı sürüyordu. Rusya'nın Ankara Büyükelçiliği'nden enerji bölümünden Rus diplomatlar,
Bakü-Ceyhan'a finans bulunup, hatta verilecek petrol rezervi açısından rantabl hale gelene kadar
bekleyeceklerini, hattın ekonomik olup olmadığına bakacaklarını ifade ettiler. Azerbaycan Devlet Başkanı
Haydar Aliyev'in projenin başlangıcından bu yana hassas dengeleri gözeterek ilerlemesini sağladığını ifade
eden Henshaw ise Rusya'nın tavrı konusunda temkinli konuşmuştu. Henshaw, Rusya'nın projeye katılma
olasılığı konusunda, " Lukoil zaten AIOC ortağı. Bakü-Ceyhan'a ayrıca petrol sağlaması, hem projenin
rekabet gücüne, hem de Rusya'nın Kuzey hattına vermek istediği önceliğe bağlıdır. Şirket olarak Rus
yönetimi ile direk temasa geçmedik. Lukoil'un projeye katılması zaten bu anlama gelir. Lukoil ile Rus Enerji
Bakanlığı arasında sıkı bir işbirliği var." diyordu. Rusya ile işbirliği yapılabileceğini, hep Rusları karşı tarafta
görmenin doğru olmayacağının altını çizen Henshaw, ancak militirast ve tek elden yönetim anlayışı ile eski
Sovyet ruhunu canlandırmak isteyen Rus Lider Vladimir Putin'in kendilerini endişelendirdiğini sözlerine
ekliyordu. Rusya'nın Gürcistan üzerinde ciddi bir emelleri olduğunu söyleyen Henshaw'a göre Türkiye ile
aynı safta Rusya'ya karşı mücadele etmeleri zorunluydu. Bu geciken itiraflardan sadece biriydi.
Azerbaycan Parlamentosu, 2.5 saat süren görüşmelerden sonra 26 Mayıs 2000'de Bakü-Ceyhan
anlaşmasını onayladı. 95 milletvekilinin katıldığı oturumda 93 milletvekili evet oyu kullanırken 2 milletvekili
çekimser kaldı. Bakanlar Kurulu, aynı gün gündemini Bakü-Ceyhan'a ayırdı. Dışişleri Bakanlığı BaküCeyhan ile ilgili döküman ve anlaşmaların tercüme işini bitirerek Bakanlar Kurulu'na yetiştirdi.Türkiye'nin
kendi topraklarında zaman aşımı ya da maliyet aşımı konusunda verdiği garantinin de doküman paketine
dahil edildiği öğrenildi.Bakanlar Kurulu, anlaşmaların TBMM'de onaylanması için göndermeyi kararlaştırdı.
Anlaşmaların Gürcü parlamentolarca onaylandıktan sonra sıra, şirketlerle imzaya geleceği ve böylece yasal
çerçevenin tamamlanmış olacaktı.
Azeri petrol şirketi SOCAR'ın Yabancı Yatırımlar Bölümü Genel Müdürü Valeh Aleskerov, BaküCeyhan boru hattı projesine katılacak yatırımcıları 29 Mayıs'ta Bakü'de yapılacak bilgilendirme toplantısına
davet etti. Toplantının asıl hedefinin yeterli petrolü sağlayacak bir sponsor grubunu oluşturmak olduğu ifade
edildi. Toplantıya Enerji Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Metin Eral ile Bakü-Ceyhan'dan sorumlu çalışma
grubu bürokratları katılıyor. Bakü-Ceyhan çalışmaları bundan sonra üç faz olarak yürütülecek.İlk önce 6
aylık temel mühendislik,sonra 9 aylık ayrıntılı mühendislik projelendirmesi yapılacak. Bu sırada
oluşturulması öngörülen sponsor grubu, yatırımcıları boru hattı şirketine davet edilecek. Bu aşamadan sonra
32 ay içinde hattın inşaatının tamamlanarak 2004 sonbaharında hattın devreye alınması planlanıyordu.
Bakü-Tiflis- Ceyhan'ın olabilirliği ve ekonomik hale gelmesi günde 1 milyon varil petrol
sağlanmasına bağlı görülüyordü. Gerekli kanıtlanmış rezerv 6 milyar varil olması gerekirken, AIOC'nin
Hazar'ın Güneşli bölgesindeki yatakları bu sırada ancak günde 4-4.5 milyon varil sağlayabilecek
kapasitedeydi. Ancak arama işlerine hız veren şirketler petrol bulunması konusunda oldukça iyimserdi.
Hazar'ın Kuzey Kaşağan yataklarında bulunan 2 ile 8 milyar tonluk tahmini petrol rezervinin Astana
tarafından Bakü-Ceyhan'a aktarılacağının açıklanmasının ardından projenin petrol garantisi sorunun
kalmadığı kaydediliyordu.
Bakü-Ceyhan petrol boru hattı protokolünün uygun bulunduğuna dair tasarı 22 Haziran 2000 gece
yarısı ateşli tartışmalardan sonra TBMM'de kabul edildi. Gece eleştirileri cevaplayan Enerji ve Tabii
129
Kaynaklar Bakanı Cumhur Ersümer, projenin boğazları petrol yolu olmaktan kurtardığı vurgusunu yaparak ,
boğazları petrol nakli için kullanmak isteyenleri uyarıyordu.Tasarı üzerinde FP’nin görüşlerini açıklayan,
Bitlis Milletvekili Zeki Ergezen, Türkiye için çok önemli olan bu projenin bir an önce hayata geçirilmesi
gerektiğini, ancak boru hattını yapacak konsorsiyumun belli olmadığını ortaya attı. Hattı yapacak
konsorsiyumun ve diğer ilgili devletlerin anlaşmayı fesh etme yetkisi varken, Türkiye’nin böyle bir hakkının
bulunmadığını ileri süren Ergezen, harp veya başka bir nedenle petrol akıtılmaması durumunda, Türkiye’nin
üretici ve taşıyıcı firmaya tazminat ödeyeceğini savundu.
DYP Manisa Milletvekili Necati Çetinkaya ise anlaşmanın Türkiye aleyhine hükümler içerdiğini ileri
sürerek, bunların değiştirilmesini istiyordu. Çetinkaya, Türkiye’nin her şart altında boru hattının güvenliğini
sağlamak için garanti verdiğini belirtirken şunları söylüyordu : " Türkiye varil başına 20 sent geçiş ücreti
alacak. Bu yılda ortalama 35 milyon dolar tutacak ve dolayısıyla alınan geçiş ücretine verilecek, hizmetin
bedeli olacak.Hat mutlaka yapılmalı; ancak, bu yapılırken Türkiye’nin ali menfaatlerinin de gözardı
edilmemesi gerekir. "
Biz, bir yandan Bakü-Ceyhan hattını gerçekleştiriyoruz, bir yandan da Karadeniz ve boğazlardaki
riski minimize ediyoruz” diyen Bakan Ersümer, " Acımasız bir rekabet sonucunda protokol imzalandı.
Petrolün Karadeniz ve boğazlar yoluyla Akdeniz’e akıtılması projesinin önüne geçildi. Petrol sevkinden yılda
toplam 300 milyon dolar gelir sağlanacak, taşıma ücreti süreç içerisinde artacak.Türkiye’nin neden olmadığı
bir savaş çıkması veya ambargo nedeniyle petrol taşınamaması durumunda taşıyıcı ve üretici firmalara
tazminat ödenmesi sözkonusu değil. " diye eleştirilere açıklık getirdi. Hattın, 1 milyar 300 milyon dolara inşa
edilememesi durumunda, bu miktarı üzerindeki kısmı Türkiye’nin ödeyeceğini ifade eden Ersümer, hattın
Türkiye kısmındaki bölümü için 99 milyon dolar istimlak bedeli öngörüldüğünü, istimlak bedelinin de bu
rakamı aşması halinde fazlasının Türkiyece ödeneceğini belirtiyordu.
Ertesi gün Dışişleri Bakanlığı’nca düzenlenen, Türkiye’nin Kafkasya ve Orta Asya
cumhuriyetlerindeki büyükelçilerinin katılımıyla yapılan danışma toplantısında konuşan Bakan İsmail
Cem'de, “Kimse hesaplarını boğazlardan petrol nakli üzerine yapmasın.Sadece boğazların kıyısında 2 milyon
insan yaşıyor. 2000 yıllık tarihin simgesi olan bir şehri ve doğayı böyle bir tehlikeye atmamız düşünülemez.
Petrol sahibi ülkelerin, petrolü daha kolay ve ucuz nasıl pazarlarız hesapları uğruna, insanlarımızı tehlikeye
atmayız.” diye uyarı yaptı.
Türkiye’nin uluslararası hukuka ve Montreaux Sözleşmesi’nin düzenlemelerine saygı duyduğunu
belirten Cem, uluslararası hukuk çerçevesinde gerekli tüm önlemlerin alınacağını söylüyordu. Cem, enerji
konusunda Türkiye’nin ilgili tüm devletlerle işbirliğine açık olduğunu belirterek, Bakü-Tiflis-Ceyhan
projesinin daha çok devletin ve şirketin katılımıyla gerçekleşmesinin, başından beri kendilerince desteklenen
bir düşünce olduğunu ifade etti. Türkiye’nin söz konusu coğrafyada, başta Rusya olmak üzere bazı
devletlerle etki kavgası yaşadığı iddialarını, “senaryo” olarak niteleyen Cem, “ Orta Asya ve Kafkaslar’da
Türkiye ile Rusya arasında etki kavgası değil, ciddi ve barışçı bir rekabet var.” diye Rusya ile rekabete işaret
ediyordu. Tehlikeli sularda Washington, dünyanın üçüncü büyük petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip olan
Hazar'la ilgili planlarında daha hızlı hareket etmeye başladı. Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Armitage,
Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit'in 8 Mart'taki ziyareti sırasında, ABD'nin BTC'ye verdiği desteği yineledi.
Dört gün sonra, ABD'nin Hazar elçisi Stephen Mann, petrol boru hatları konusunda İran'ı devredışı bırakmak
istediklerini söyledi. ABD Savunma Bakan Yardımcısı Mira Ricardel 28 Mart'ta, ABD'nin Azerbaycan
donanmasına bu yıl içinde 4.4 milyon dolarlık bir yardım yapacağını açıkladığında, planın ilerlemekte olduğu
görülüyordu. Batılı enerji şirketleri, hem İran, hem de Azerbaycan'ın hak iddia ettiği Hazar'ın bir bölgesinde
yoğun olarak keşif faaliyetleri yürütüyorlardı.
Bu yıl sonu Azerbaycan'da Türk hava üsleri konuşlandırılacaktı. ABD, Bakü-Ceyhan rotasını
güvence altına almak ve Rusya-Ermenistan-İran ittifakına karşı koymak için, açıkça NATO'ya dost bir ekseni
teşvik ediyordu. "Tehlikeli Sular: Hazar Petrolünün Jeopolitiği" kitabının yazarı Hovann Simonian, "Bazı
enerji uzmanları Türk ekonomisinin 2.9 milyar dolarlık projeyi destekleyecek durumda olmadığını söylüyor.
Diğer yandan ABD vatandaşları da, 2002 Enron skandalı sonrasında bu projeye kuşkuyla yaklaşabilir. Ama
zaten Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı politik nedenlerle dayatılıyor" diyordu
130
Bush yönetiminin BTC'yi desteklemek için özel nedenleri vardı. ABD Başkan Yardımcısı Dick
Cheney, 2000 yılına kadar, BTC güzergâhının Türkiye sahasında mühendislik çalışmaları yapmak için
başvuran Halliburton petrol şirketinin yürütme kurulu başkanıydı. Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza
Rice, Chevron şirketinin eski yöneticisiydi. Chevron, Kazakistan ve Azerbaycan'da yaygın bir faaliyet
yürütüyordu ve BTC konsorsiyumunun teşvikçilerinden biriydi. Richard Armitage ise, ABD-Azerbaycan
Ticaret Odası'nın eski başkan yardımcısıydı. Bush'un aile danışmanı James A. Baker, özellikle bölgede sıkı
ilişkilere sahipti. Florida seçimlerindeki çekişmede Bush'un zaferine önayak olan Baker, ExxonMobil,
Pennzol, BP ve Unocal gibi Hazar'da sondaj faaliyeti yürüten şirketlere hukuki danışmanlık yapan ABD'li
hukuk şirketi Baker Botts'un başında bulunuyordu. Baker, Cheney'nin zamanında yaptığı gibi, ABDAzerbaycan Ticaret Odası danışma konseyi başkanlığında oturuyordu. Savaş kazanı kaynıyordu.
ABD, petrol ve doğalgaz zengini Orta Asya'yı Moskova'nın ayağının altından çekmek için "teröre karşı
savaş"ı başarılı bir şekilde kullanıyordu. Ama Güney Kafkasya bu kadar kolay lokma olmayabilirdi. Pankisi
Tiflis'in otoritesinin dışındaki tek bölge değildi. Ayrılma yanlısı Abhazya ve Osetya bölgesi, ABD yayılışının
kendilerine karşı da kullanılabileceğinden çekiniyordu. Rusya Federasyonu ile işbirliği yapabilecekleri
yönünde sinyal verdiler.
Batı yanlısı Gürcistan'ın Cumhurbaşkanı Eduard Şevardnadze'yi zayıflatacak böyle bir manevra, Rus
parlamentosu ile halkından destek görüyordu. Dahası, Ermeni azınlığın bulunduğu Acaristan da vardı.
Buradaki Ermeniler, "en büyük düşmanları" Türkiye ve Azerbaycan'ın petrol gelirlerini sekteye uğratmaya
çalışabilirdi. "Şevardnadze'nin Gürcistan'ın kontrolünü kaybetme tehlikesi vardı. Rusya bölgedeki etkinliği
için daha çok mücadele edecekti.' diyordu siyasi analizci Otar Kharabadze. Mart başında üst düzey bir Rus
general, "Gürcistan, Rusya olmadan var olamayacağını anlasa iyi olur" diyordu. Bu örtülü tehdit pratiğe
geçirilirse, Washington'un Güney Kafkasya'daki Büyük Oyun'u pek hoş sona ermeyebilirdi.
NİHAYET KAZMA VURULDU
ABD'nin önde gelen ekonomi gazetesi Financial Times 8 Haziran 2001 tarihli haberinde; BP petrol
şirketi ve ABD'nin, Hazar petrollerinin Bakü-Ceyhan boru hattı yoluyla taşınmasından yana tavır koydukları
belirtildi. David Buchan-David Stern ortak imzası altında yayımlanan Bakü çıkışlı haberde şu ifadelere yer
verildi: "BP ve ABD Hükümeti, Hazar'dan Türk Akdeniz kıyılarına uzanacak tartışmalı petrol boru hattının
ekonomik randımanını geliştirmeye yönelik adımları açıkladılar. Maliyetin düşürülmesi ve Bakü-TiflisCeyhan (BTC) boru hattının taşıyacağı petrol miktarının yükselmesini de içeren bu adımlarla eşzamanlı
olarak, BP, yatırımcıların üç milyar dolar dolayındaki girişimlerinin yüzde 12.5 oranında gerçek kar
getireceğini tahmin ediyordu. Bu girişim açıkça, BTC boru hattının, Hazar petrolünün kuzeye Rusya veya
güneye İran üzerinden değil batıya akmasını sağlayacak, ekonomik olmaktan ziyade siyasi bir seçenek
olduğu yolundaki kuşkuları ortadan kaldırmak için yapıldı.ABD Hükümeti bu sirada Doğu Hazar'dan düşük
dereceli petrol alabilmek için Azerbaycan'a, Bakü'deki iki rafineri ve liman tesislerinin modernizasyon
konusunu araştırma çalışmaları için 600 bin dolar verdi. ABD Hükümeti bu sayede, Azeri petrol fazlasının
bir kısmının BTC boru hattı için serbest kalacağını bildirdi.
2002 yılı Bakü - Tiflis- Ceyhan petrol boru hattı için milad sayılabilecek günlere tanıklık etti. Petrol
hattının temeli Eylül ayında Bakü'de Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Azerbaycan
Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev ve Gürcistan Cumhurbaşkanı Eduard Şevardnadze tarafından atıldı. Boru
hattından yılda 50 milyon ton petrol ihraç edilmesi hedefleniyordu. ``Asrın Projesi`` Bakü-Tiflis-Ceyhan
(BTC) petrol boru hattının inşaatına, Azerbaycan`ın başkenti Bakü`ye 40 kilometre uzaklıktaki Sengeçal
Terminali`nde 18 Eylül`de yapılan temel atma töreniyle resmen başlandı. Hazar Denizi’nin Azerbaycan’a ait
bölümündeki Azeri, Çırak ve Güneşli yataklarının genişletilmesinin 2. aşamasını oluşturan Faza–2 projesinin
başlatılmasına ilişkin belgeler imzalandı. Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi (SOCAR) Başkanı Natık Aliyev
ve uluslararası petrol konsorsiyumu AIOC Başkanı David Woodward imza koydu. Woodward, törende
yaptığı konuşmada, Hazar bölgesindeki petrol ve doğalgaz projelerine bundan sonra da 18 milyar dolar
131
yatırımı öngördüklerini söyledi.
Hazar`ın Azerbaycan`a ait bölümünde yer alan Azeri, Çırak ve Güneşli yataklarının tam kapasiteyle
işletime alınmasıyla eşzamanlı tamamlanması öngörülen BTC projesi çerçevesinde 6 aylık ``detay
mühendislik`` ve 12 aylık ``temel mühendislik`` çalışmaları yıl içinde tamamlandı. BTC inşaatı ve
yapımından sorumlu olan ve proje katılımcıları tarafından Ağustos 2002`de kurulan BTC şirketi (BTC Co.)
aracılığıyla projeye kaynak sağlamak amacıyla uluslararası finans kuruluşlarıyla görüşmeler de yıl içinde
başlatıldı. TotalFinalElf`in Haziran`da, INPEX`in Eylül`de, Conoco Philips`in de Kasım`da katılımıyla BTC
Co. içindeki ortaklık payları da BP yüzde 30.1, SOCAR yüzde 25, Unocal yüzde 8.9, Statoil yüzde 8.71,
TPAO yüzde6.53, Eni yüzde 5, TotalFinalElf yüzde 5, Itochu yüzde 3.4, INPEX yüzde 2.5, Conoco Philips
yüzde 2.5 ve Amerada Hess yüzde 2.36 şeklinde kesinleşti. Proje ömrü 40 yıl olarak planlanan BTC,
katılımcıların talebi ile 10’ar yıllık dönemler halinde iki kez uzatılabilecekti. Türkiye, boru hattının devreye
girmesi ile yıllık 200–300 milyon dolar kira geliri bekliyordu. Planlanan süreçte yapılan çalışmalar, ``ilk
bütçe`` olarak belirlenen 2,95 milyar dolarlık bütçe kapsamında sürdürülürken, Azerbaycan, Gürcistan ve
Türkiye`deki inşaat işleri 2003`ün ilk çeyreğinde başladı. BTC projesinin gerçekleştirilmesi sürecinde 2002
yılında yaşanan bir başka önemli gelişme ise çevre güvenliği raporlarının tamamlanarak ilgili ülkelerin
onayından geçmesi oldu. Raporların onay sürecinde Azerbaycan ve Türkiye`de önemli bir sorun çıkmazken,
Gürcistan yönetimi, hat güzergahının doğal su kaynaklarına zarar verebileceği gerekçesiyle gerekli onay için
öngörülen sürenin son günü 30 Kasım`da imzaladı.
BTC Co, proje çerçevesindeki temel mühendislik çalışmalarının tamamlanmasından sonra BOTAŞ`a,
Türkiye bölümünde toprak alımına başlayabileceği yönünde resmi bildirimde bulundu. Azerbaycan
uluslararası petrol konsorsiyumu (AIOC), BTC`nin Azerbaycan (468 kilometre) ve Gürcistan`daki (225
kilometre) bölümünün yapımını Yunan Consul Date şirketine verdi. BTC Co`ya bu yıl katılan TotalFinalElf,
INPEX ve Conoco Philips şirketlerinin aynı zamanda Kazak petrollerinin işletiminden sorumlu Kaşagan
konsorsiyumu bünyesinde de yer alması, Kazak petrolünün BTC`ye aktarılması olasılığını artıran nedenler
arasında gösteriliyordu. BTC hattında kullanılacak borular için yıllık 45-50 milyon ton petrol akışkanı baz
alınarak yapılan optimizasyon sonucu hattın 1,613 kilometresi 42 inçlik, 114 kilometresi 34 inçlik, 3
kilometresi de 48 inçlik borulardan oluşması kararlaştırıldı. Bu arada, Gürcistan`ın hassasiyeti dikkate
alınarak, Borjomi madensuyu kaynakları yakınından geçecek bölümde döşenecek boru kalınlığının
artırılması planlanıyordu. Boru hattı üzerinde Bakü ve Ceyhan`da iki kontrol ve kumanda merkezi ile
Tiflis`te bir gözlem merkezi kurulacaktı. Sistemde üç transfer istasyonu planlanırken, boru hattının işletimi
sırasında gereken data ve ses alışverişinin boru hattıyla birlikte döşenecek fiber optik kablo ve uydu
sistemleri aracılığıyla gerçekleştirilmesi öngörülüyordu. Boru hattı üzerinde, ikisi Azerbaycan, üçü
Gürcistan, dördü de Türkiye`de olmak üzere toplam dokuz pompa istasyonu kurulacaktı. BTC hattı üzerinde
85 anahat hat vanası ve 12 adet temizleme ve kontrol amaçlı ekipmanları boru hattına gönderme ve geri alma
istasyonu bulunacaktı. Hat vanalarının tamamı, uzaktan kumanda yardımıyla kapatılacak şekilde tasarlandı.
Toplam 2.95 milyar dolar yatırımı öngören projede, 1500`ün üzerinde nehir ve çaydan geçecek hattın en
yüksek noktası 2700 metreye ulaşırken, son istasyon Ceyhan`da deniz seviyesine inecekti. BTC hattına
döşenecek ilk boruların Japonya`dan Gürcistan`ın Poti limanına Ocak 2003`te ulaştı. BTC petrolü, Bakü
yakınlarındaki Sengeçal terminalinden başlayarak Gürcistan üzerinden Erzurum-Erzincan-Kayseri
güzergahında toplam 1730 kilometrelik yolu aşarak Ceyhan`a ulaşacaktı.
Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) boru hattı inşaatı başlanması için müteahhit firmalara ilk arazi teslimatları
Nisan 2003'de yapıldı. BTC Şirketi'nden yapılan açıklamaya göre, BTC Ham Petrol Boru Hattı Projesi'nin
Arazi İstimlak ve İnşaat Safhası çerçevesinde yürütülen kamulaştırma faaliyetleri sonucunda, BOTAŞ ve
müteahhit firmalar arasında, boru hattı inşaatının üç etabının ilk kısımlarına ilişkin Arazi Teslim Protokolleri
imzalandı. 15 Nisan 2003 tarihindeki anlaşmalara konu olan güzergahlar şöyleydi:
Etap A: Posof-Erzurum Pasinler
Etap B: Erzurum Pasinler-Sivas Altınyayla
132
Etap C: Sivas Altınyayla-Ceyhan
Etap A için 105 km, Etap B için 87 km, Etap C için 100 km verilmesini sağlayan Arazi Teslim Protokolleri
şu firmalarla imzalandı:
Etap A: Tepe-Nacap ortaklığı
Etap B: Streicher-Haustadt&Timmermann-Günsayıl-Alarko ortaklığı
Etap C: Punj Lloyd-Limak ortaklığı
Sözkonusu protokollerle verilen arazi parselleri, güzergah arazisinin kamuya ait veya özel mülkiyette
bulunan değişik kesimlerini kapsıyordu. Bu aşamanın, Arazi İstimlak ve Yeniden Yerleşim Planları ile
uyumlu olarak, yoğun bir Çevresel ve Sosyal Etki Değerlendirme çalışmasının başarıyla tamamlanması
neticesinde gerçekleştirilmişti. Arazi istimlak faaliyetlerine ilişkin uluslararası standartlarla tam bir uyum
içinde yürütüldüğü belirtilen çalışmanın, BTC boru hattının fiziksel inşaatına doğru atılmış ilk adımı
oluşturuyordu.
Bakü - Ceyhan Petrol Boru Hattı'nın Türkiye ayağında yaşanan gecikmeler müteahhit BOTAŞ'ı
gecikme tazminatına doğru götürüyordü. İnşaat, hattın sahibi BTC Konsorsiyumu'na taahhüt edildiği gibi 32
ayda bitirilmezse BOTAŞ, günlük 500 bin dolar gecikme tazminatı ödeyecekti. İmzalanan ev sahibi ülke
anlaşmasıyla inşaatı garanti altına alınan hattın Türkiye ayağının bürokratik engellere takılıyordu. 10 Eylül
2002'de başladığı kabul edilen inşaatın Mart 2005'e kadar bitirilmesi öngörülmüş, ancak yaşanan gecikmeler
bitiş tarihini yaklaşık iki ay ileriye itmişti. BOTAŞ, oluşan zaman kaybını telafi edemezse BTC'ye 30 milyon
dolar tazminat ödemek zorunda kalacaktı. İnşaatın yaza sarkması halinde gecikmenin bir yıla kadar
çıkabilecekti. Buna neden olarak Allahüekber Dağları ve Posof gibi kışın çok sert geçtiği sahalarda inşaatın
yazın yapılmasının planlanması gösterildi. Bölgedeki çalışmanın iki yaz şeklinde planlanmıştı. ilk yaz 2003
yazıydı. BTC ile imzalanan müteahhitlik sözleşmesi gereği BOTAŞ'ın müteahhitlik şartlarını yerine
getirememesi halinde iş Gürcistan ve Azerbaycan'da inşaat işini yürüten Brectel Konsorsiyumu'na
verebilecekti. Bu gerçekleşirse masraflar BOTAŞ'tan tahsil edilecekti. Brechtel'in ortaya çıkardığı
maliyetlerin Türkiye'ye göre Gürcistan'da yüzde 60 ve Azerbaycan'da yüzde 30 daha pahalıydı. 12 Haziran
2003'de Enerji Bakanı Hilmi Güler, Bakü-Ceyhan Petrol boru hattını, 21. yüzyılın en büyük projelerinden
biri olarak nitelendirirken, Avrupa’nın enerji taleplerinin son 20 yılda artış göstereceğine dikkat çekiyordu.
Orta Asya petrollerine gereksinim artacak ve Bakü-Ceyhan projesi de önem kazanacaktı. Bakü-Ceyhan Boru
Hattı geri dönülmeyecek bir noktadaydı, Hazar petrolünü taşıyan ilk tankerin 2005 yılında yüklenmesi
bekleniyordu. Türkiye’in bir enerji köprüsü olduğunu belirten Güler, gaz ve petrol geçişi için alternatif yollar
tasarladıklarını söylüyordu. Güler, Yunanistan üzeniden Adriyatek’e açılması düşünülen Off-shore bağlantı
planı yapmış, bu porejeyle Türkiye-Yunanistan ve İtalya ilişkilerini geliştirmeyi umuyordu.
Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Ham Petrol Boru Hattı Projesi’nin Türkiye bölümü 2003'de yüzde 51
oranında tamamlandı. Projenin Türkiye sınırları içinde kalan toplam 1076 kilometre uzunluğundaki bölümü,
yüzde 51 oranında tamamlandı. Hattın geçeceği alandaki arazilerin hak sahiplerine yapılması gerekli
ödemelerin de yüzde 98 oranında gerçekleştirildiği ve projenin belirlenen takvim çerçevesinde ilerlediği
belirtildi. Yetkililer, toplam 2.9 milyar dolarlık projenin Türkiye kısmının 1.4 milyar dolara mal olacağını ve
2005’in ilk yarısında tamamlanacağını ifade ettiler. 4 Kasım 2003'de Dünya Bankası’nın özel sektör
projelerine destek veren birimi Uluslararası Finans Kurumu (IFC), Hazar petrollerinin batı pazarlarına
taşınmasını öngören Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı Projesi’ne 310 milyon dolarlık finansman desteği
vermeyi kabul etti. IFC’nin Washington’daki Yönetim Kurulu’nda onaylanan kredinin iki ay içinde
kullandırılması beklenirken, bu adım projenin ekolojik, sosyal ve mali açıdan yeterliliğine işaret ediyor.
Verilen kredi onayı, 1760 kilometre uzunluğundaki Bakü-Tiflis-Ceyhan Projesi yanı sıra, Azeri-ŞirazGüneşli petrol sondaj çalışmalarının birinci aşaması için 60 milyon dolarlık kaynağı da içeriyordu. ABD’nin
doğu-batı enerji koridoru politikasının önemli bir bölümünü temsil eden Bakü-Tiflis-Ceyhan Projesi’nin
toplam maliyetinin 3. 6 milyar doları bulması beklenirken; bu miktarın 2. 6 milyar dolarının finansmanı için
133
uluslararası yatırım gruplarıyla temaslar sürdürülüyordu. Proje konsorsiyumunda yüzde 40’la en büyük paya
sahip BP, boru hattından petrol akışının 2005’te başlamasını öngörüyordü. Projede yer alan diğer şirketler
ise, Türkiye’den TPAO, Fransa’dan Total, Norveç’ten Statoil, Azerbaycandan devlet petrol şirketi SOCAR,
ABD’den Unocal ve İtalya’dan ENI idi. Projenin yüzde 70’i borçla finanse edilecek, geri kalan yüzde 30’u
petrol şirketlerinden gelecekti. Bakü-Ceyhan petrol boru hattını inşa etmekte olan şirketlerden oluşan
konsorsiyum proje için 600 ila 800 milyon dolara kadar kredi verecekti. Bunun 500 milyon dolarlık en büyük
kısmının BP tarafından temini bekleniyordu.12 Kasım 2003'de Türkiye’nin de üyesi bulunduğu Avrupa İmar
ve Kalkınma Bankası (EBRD), Bakü-Ceyhan petrol boru hattı için toplam 250 milyon dolarlık krediyi
onayladı. EBRD Yönetim Kurulu, bu çerçevede, Hazar Denizi’nin Azerbaycan kesimindeki Çıralı ve Güneşli
kıyı petrol yataklarının geliştirilmesinin finansmanı için 60 milyon dolarlık krediye de onay verdi. Bu saha
halen British Petroleum (BP) liderliğindeki konsorsiyum tarafından geliştiriliyordu. Norveç Statoil şirketi,
Bakü-Ceyhan projesine 170 milyon dolar kredi vereceğini açıkladı. 13Aralık 2003'da Bakü-Tiflis-Ceyhan
(BTC) Petrol Boru hattı Konsorsiyumu ile kredi kuruluşları arasındaki, kredi anlaşmasının 2004 Ocak’ta
Bakü’de imzalanacağı, kredi verme işleminin 2004 Şubat’ta başlayacağı açıklandı. Kazakistan Today
ajansının haberine göre, IFC Bakü Temsilciği Başkanı Aida Nuriyeva, daha önce BTC projesini destekleme
kararı alarak 250 milyon dolar kedi temin edeceğini açıklayan Uluslararası Finans Kurumu (IFC) ve diğer
kreditörlerle BTC Konsorsiyumu arasındaki kredi anlaşmasının, 2004 Ocak’ta imzalanacağı ve kredinin
Şubat’tan itibaren ödeneceğini söyledi.
Washington yönetimi tezkere krizne rağmen Ankara’nın arkasındaydı. Başbakan Tayyip Erdoğan, 28
Ocak 2004’deABD Başkanı George W. Bush ve Başkan Yardımcısı Dick Cheney ile Beyaz Saray'daki
görüşmelerinde Türk firmalarının Kuzey Irak'taki petrol arama ve işletme ruhsatlarının uygulamaya
konulması konusunu gündeme getirmiş, Irak petrolü konusunda da geciken adımı atmıştı. Erdoğan, gerek
Bush, gerek Cheney'e, Türk Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) ile bazı Türk firmalarının Kuzey Irak'ta
petrol arama ve çıkarma konusunda ruhsatlarının bulunduğunu anlatmıştı. Ancak Türk firmalarının bu
ruhsatlarından da yararlanarak Kuzey Irak'ta petrol arama ve işletme faaliyetlerini tam olarak yürütebilmeleri
için ABD'nin Irak'taki sivil yöneticisi Büyükelçi Paul Bremer'in başında bulunduğu sivil otoritenin onayının
gerektiğini, bu onayların da henüz çıkmadığını aktarmıştı. Bu onayların bir an önce çıkartılması için Bush ve
Cheney'nin bu konuda harekete geçmeleri beklentisini ileten Erdoğan'a, ‘‘Konuyla ilgileneceğiz’’ yanıtının
verildi. Başbakan Erdoğan'ın bu konudaki çalışmaları yürütmek üzere Dışişleri Bakanlığı'nın yanısıra Enerji
Bakanlığı da görevlendirildi. Hazar petrollerinin nakli dışında Irak petrolleri ve nakli konusunda da Türkiye
sözsahibi olmak istiyordu. akü - Tiflis - Ceyhan (BTC) Ham Petrol Boru Hattı inşaatının finansmanı ile ilgili
proje finans belgelerinin son paketi 3 Şubat 2004’de Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de törenle imzalandı.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in de katıldığı
törenle imzalanan finansman paketi 78 farklı taraf yetkililerinin, 17 binden fazla imzasının bulunduğu 208
finans belgesini içeriyordu. Paketin imzalanması, inşası 2.95 milyar dolara mal olacak boru hattı ile ilgili
finans anlaşmalarının uygulamaya konulması yönünde önemli bir aşamaydı. İnşaat sırasındaki kredi faizi ve
hat dolumu da dahil olmak üzere toplam proje maliyeti 3.6 milyar dolardı. TC maliyetlerinin yüzde 30'u
özkaynak katkıları ile finanse edilirken, toplam tutarın geri kalan yüzde 70'i, üçüncü tarafların sağladığı
finansman ile karşılanmaktaydı. BTC şirketi hissedarları 1 milyar dolar katkıda bulunmuştu. Böylece, taahhüt
edilen toplam 2.6 milyar dolar ile projenin finansmanı tamamlanmıştı. TC için kredi, ihracat kredisi ve risk
sigortası sağlayacak gruplar arasında çok taraflı kredi kuruluşları, yedi ülkenin ihracat kredisi ve politik risk
sigorta kuruluşları, ABN AMRO, Citibank, Mizuho ve Societe Generale liderliğinde 15 ticari banka grubu
bulunuyordu. Ayrıca, BP, Statoil, Total ve ConocoPhillips gibi proje ortakları tarafından da krediler sağlandı.
Yüzde 50'sinden fazlası tamamlanan proje kapsamında 1.760 km uzunluğundaki BTC Boru Hattı'ndan günde
bir milyon varil ham petrol taşınacaktı. Boru hattından ilk petrol, Akdeniz'deki Ceyhan Limanı'ndan 2005
yılında ihraç edilecekti.
1 MİLYARINİCI VARİL
134
BP’nin operatörü olduğu Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı Şirketi (BTC Şti.), 1 milyar’ıncı varil ham petrolün
Ceyhan Deniz Terminali’ne yanaşan 1275’inci tankere 12 Ekim 2010’da güvenli bir şekilde dünya
pazarlarına ihraç edildiğini duyurdu. Bakü yakınlarındaki Sangaçal Terminali’nden Eylül ayında yola çıkan
ve Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye’den geçen 1 milyar’ıncı varil ham petrol, Ceyhan’da Nippon Princess
adlı 1275’inci tankere yüklendi. 13 Eylül 2010 tarihinde 1 milyar’ıncı varil ham petrolün yüklendiği tanker,
aynı gün içerisinde Ceyhan Deniz Terminali’nden Rotterdam’a gitmek üzere ayrıldı.
BP Azerbaycan Ülke Başkanı Rashid Javanshir konu ile ilgili yaptığı açıklamada şunları söyledi: “BTC
üzerinden dünya pazarlarına taşınan 1 milyar’ıncı varil ham petrol, ilk kez ham petrolün hatta pompalanmaya
başladığı 2005 yılından bu yana, boru hattının güvenli, verimli ve güvenilir bir şekilde işlediğini gösteren
önemli kilometre taşlarından biri olmuştur. BTC boru hattı projesi aynı zamanda çevresel performans ve
sosyal sorumluluk bakımından da kendi alanında referans olarak gösterilebilecek büyük bir başarı
sergilemiştir.” Javanshir, boru hattının sağladığı faydalar arasında Türk Boğazları'ndan geçen petrol tankeri
sayısının azaltmasının en önemlisi olduğunu belirtti. Bu bir milyar varil ham petrolün, BTC boru hattı
yapılmasaydı Boğazlardan geçeceğini hatırlatan Javanshir, buna ek olarak, hattın, geçtiği ülkelerde insanlara
sunduğu iş olanakları sayesinde önemli getirileri olduğunu belirterek, projeden gurur duyduklarını açıkladı.
730.000 kişiyi kapsayan 550 yerleşim biriminde 1.000’den fazla sayıda toplumsal projeyi hayata
geçirdiklerini söyleyen Javanshir, bu projelerin sürdürülebilirliği için 10 milyonlarca dolarlık ek yatırım
programları uyguladıklarını belirtti. Javanshir, “Bu kilometre taşına ulaşmamızda desteğini bizden
esirgemeyen Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye hükümetlerine, paydaşlarımıza, komşularımıza, tüm BTC
ekibine, boru hattının Türkiye ve Ceyhan Deniz Terminali’ndeki işletmecisi Botaş International Limited
(BIL) şirketine teşekkürü bir borç bilirim” dedi.
BP Türkiye Başkanı Can H. Suphi, boru hattında elde ettikleri bu başarıya parallel olarak boru hattı
güzergahında başlatmış oldukları sürdürülebilir kalkınma projeleri ve kapasite geliştirme faaliyetlerinin
önemine değindi. Suphi, yürütülen projeler ile yerel toplulukların altyapıya erişimlerini geliştirmelerine ve
onların sürdürülebilir şekilde geçimlerini sağlamalarına yardımcı olduklarını söyledi ve sözlerine şöyle
devam etti:
“BTC Şirketi, doğaya ve insana saygılı bir kuruluş olmanın ve sorumlu kurumsal vatandaşlığın da doğal bir
sonucu olarak, petrolü emniyetli bir şekilde taşıyıp, çevresel ve toplumsal sürdürülebilirliğe gerekli özeni
göstermektedir. Bunun yanısıra BTC güzergâhında "sürdürülebilir toplumsal kalkınma"ya katkı sağlamak
için ek yatırım programları geliştirmiştir. Öncelikle boru hattı boyunca yaşayan yerel topluluklara vermiş
oldukları destek ve anlamlı işbirlikleri nedeniyle teşekkür etmek istiyorum. Ayrıca, boru hattının
Türkiye’deki operatörü Botaş International Limited (BIL)’e, elde edilen bu başarıdaki önemli rollerinden
dolayı bir kez daha teşekkür ediyorum.”
BTC’nin bugün itibariyle günlük akış kapasitesi günlük 1,2 milyon ham petrol varil seviyesine ulaştı. Tüm
dünyaya BTC boru hattı üzerinden ihraç edilen ham petrolün tamamı, Azeri-Çıralı-Güneşli (ACG) ve Hazar
Denizi’nin Azerbaycan sınırlarında yer alan Şah Deniz sahası kaynaklıdır. 2010 yılı Temmuz ayında
imzalanan yeni ham petrol taşıma anlaşması ile birlikte, artık Türkmen petrolü de BTC boru hattı üzerinden
dünya pazarlarına ihraç edilmeye başladı. Kazakistan'ın Tengiz bölgesinden çıkarılan ham petrolün BTC
üzerinden ihraç edilebilmesi için anlaşmalar da bulunuyor.
BTC üzerinden gerçekleşen mevcut ham petrol ihracat oranı günlük yaklaşık 850.000 varil düzeyindedir.
Boru hattında en yüksek akış ise 21 Temmuz 2010 tarihinde günlük 1 milyon 60 bin varil ham petrol olarak
kaydedildi.
135
2010 yılında BTC boru hattı ile ihraç edilen toplam petrol hacmi 191 milyon varil seviyesindedir. Bu da
yaklaşık 25,8 milyon ton ham petrole tekabül ediyor. Projenin sahibi olan BTC Şirketi’nde, BP’nin yüzde
30,1, SOCAR’ın yüzde 25, Chevron’un yüzde 8,9, Statoil’in yüzde 8,7, TPAO’nun yüzde 6,5, ENI’nin yüzde
5, Total’in yüzde 5, Itochu Inc.’un yüzde 3,4, Inpex’in yüzde 2,5, ConocoPhillips’in yüzde 2,5, Hess’in de
yüzde 2,3 hissesi bulunuyor.
7. BÖLÜM
HAZAR'DA STATÜ SAVAŞI
Rusya ilk defa Hazar'da statü tartışmasını 1993'de Heşterhan'da Rusya ve Azerbaycan Savunma bakanlarının
da hazır bulunduğu toplantıda ortaya attı. Hazar'a karasuları anlayışı getirerek 12 deniz mili ( 22 kilometre )
sınırı konulmasını isteyen Rusya Hazar'a ' deniz ' denmesini istiyordu. Bu taviz karşılığında Ermeni işgalinin
askeri bir operasyonla durdurulacağı sözü verilsede Azerbaycan yanaşmadı. Mega Proje'de kendisine pay
verilmeyince İran, Hazar'ın statüsü- hukuk savaşında Rusya'nın yanında safını belirledi. Hazar'da pek çok
petrol yatağının geleceğini doğrudan belirleyecek statü sorunu, birden dünya gündemine girdi. Azerbaycan,
Batılı şirketlerle kıyılarından 120 mil açıkta petrol çıkartılmasına ilişkin sözleşmeler imzaladı; sözleşmelerde
Hazar'ın tek taraflı kullanımı öngörüldüğünden deniz statüsü ile bağdaşmıyordu. Azerbaycan'ın petrolünü
çıkarma planlarının 1921 ve 1940 Sovyet-İran anlaşmalarının ışığında kanun dışı olduğunu iddia eden Rusya,
eski nüfuz ve zenginlik bölgesini kaybetmeyi bir türlü hazmedemedi. Çünkü bu anlaşmalar Hazar'ın deniz
mi, göl mü olduğunu belirlememiş ve suların deniz yatağını çizmemişti. Ancak Hazar'ın göl-sınırı olarak
belirlenen Sovyet-İran sınırlarını birleştiren Astara-Gasan Kuli hattı, bugün için önemli bir hukuki belgeydi.
Günümüzde Hazar'ın statüsü 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi gibi uluslararası anlaşmalarla
çözümlenebilirdi. Bu sözleşmeye göre Hazar, bir göl, deniz, yarı kapalı veya açık deniz olarak
tanımlanabilirdi. Hazar'ın zengin petrol ve gaz rezervlerinin sahiplerini ve sularınının sınırını belirlemesi
açısından Hazar'ın bir göl veya deniz olarak tanımlanması önemliydi. 1982 sözleşmesine göre, yarı kapalı
veya açık deniz ' iki veya daha çok devletle çevrilen ve bir okyonusa çıkışı olan veya esas olarak devletlerin
kara sularından ibaret olan bir göl, körfezdir. '' Denizi göllerden açık denizlere çıkış, tuzluluk, hacim, yaş ,
kıta sahanlığı gibi çeşitli özellikler ayırır. 1921 ve 1940 anlaşmaları Hazar'ı tanımlamakta yetersiz kalmıştır;
bağımsızlığını kazanan cumhuriyetlerin varlığıda göz önüne alınırsa, artık Hazar'ın kimlik bunalımından
kurtarılması kaçınılmazdı. Hazar, coğrafi tanımlara göre bir deniz değil, kapalı havza. Ama eğer sonuçta bir
göl olarak tanımlanırsa, uluslararası sınır gölü statüsü kazanır ve 1982 sözleşmesi'nin yetki alanına girmezdi.
Soruna hukuki çözüm bulunamamasının sırrı da burada yatıyordu.
Hazar'ın statüsü konusunda kıyıdaş ülkelerin ortak görüşü paylaşmamaları, uluslararası sınır gölü statüsü
kazanmasına da engel teşkil ediyordu. Hazar'daki hukuk-statü savaşı, ekoloji, ulaşım, balıkçılık gibi
sorunlardan değil, Basra körfezi ve Sibirya'daki rezervlerden sonra en büyük petrol ve gaz servetlerininin
paylaşım savaşının yaşanmasından dolayı ortaya çıktı. Bu konuda saflar geçtiğimiz 10 yılda belirlendi, kimi
zaman değişti, genelde uzlaşma sağlanamadı.Moskova'nın görüşünü benimseyen Tahran, 20 Eylül 1994'de
imzalanan kendisine pay verilmeyen petrol anlaşmasını geçersiz kılmak için hayli uğraştı. Bu iki hükümetin
iradesiyle 1994 ekim ayının ortasında Moskova'da Hazar'a kıyıdaş beş devletin - Rusya, Kazakistan, İran,
Türkmenistan ve Azerbaycan - temsilcilerinin katılımıyla bir toplantı yapıldı. 1921 ve 1940 anlaşmalarını
güncelleştirme amacıyla toplantıya katılan katılımcılar , kıyıdaş devletler arasında işbirliğini yürütecek
sürekli bir organın oluşmasını sağlayan Hazar Denizi'nde Bölgesel İşbirliği Anlaşması taslağını hazırladılar.
Her ne kadar Hazar kıyısındaki kaynakların yasal statüsü tartışılmadıysada, taslak anlaşma tek bir kıyı
devletinin diğer devletlerin önceden rızasını almaksızın bu tür kaynakları işletemeyeceğini belirtiyordu.
Rusya ve İran arasındaki 1994 Sonbaharındaki danışıklı dövüş açıkca Azerbaycan'ın petrol anlaşmasını gayri
hukuki konuma getirmeyi ve Batılı petrol şirketlerinin bölgeye girişini engellemeyi hedefledi. Rusya, 5 Ekim
136
1994'de BM'e başvurarak, Genel Kurul'un kış oturumunda Hazar'ın hukuki rejimi sorununun gündeme
alınmasını talep etti. Hazar denizinin ortak mülkiyet olduğunu savunan Rusya, tek taraflı anlaşmaları
tanıyamacağını açıkladı. Ancak Rusya, hem Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'in direnme gücünü
hem de petrol anlaşmasına katılan firmaların Batılı hükümetlerden aldığı desteği yanlış hesaplamıştı.
Azerbaycan basit bir şekilde ekim ayında yapılan anlaşmayı imzalamayı reddetmeyi seçti ve böyle yaparak
da Washington, Londra ve Ankara'nın hazır desteğini aldı. Petrolün işletilmesiyle ilgili herhangi bir şüpheye
yer vermemek için Azerbaycan parlamentosu petrol anlaşmasını 15 Kasım 1994'de hemen oybirliğiyle
onayladı.
Azerbaycan-Batı petrol anlaşmasını bertaraf etme girişiminde İran'ın desteğini alan Rusya, Aliyev yönetimini
güçsüzleştirmek için de gizli yöntemlere başvurdu. 30 eylül'de petrol anlaşması imzalanmasından tam 10 gün
sonra Aliyev'in iki yakın çalışma arkadaşı Koruma Müdürü Şemsi Rahimov ve Meclis Başkan Yardımcısı,
gayri meşru oğlu olarak bilinen Afraddin Celilov, kimliği belirsiz kişiler tarafından öldürüldü. Daha sonra
Bakü ve Gence'deki özel polis birlikleri ayaklandı, ancak izleyen günlerde bu ayaklanma hükümet güçleri
tarafından kuvvet kullanılarak bastırıldı.
Haziran 1995'de Rusya bu defa dönemin Dışişleri bakan yardımcısı Albert Çernişev'i Bakü'ye göndererek
Hazar kartını yine açtı. Çernişev, ilk teklifi yumuşatarak karasuları sınırının 20 deniz mili ( 36 ) kilometre
olmasını önerdi. 12 Kasım 1996'da Aşkabat'da kıyıdaş ülkelerin Dışişleri bakanlarını toplayan Rusya
Dışişleri bakanı Yevgeni Primakov üçüncü tavizi verdi ve karasuları sınırını 45 mil (81 kilometreye )
çıkartılmasını önerdi. Uluslararası deniz kanununa göre, deniz ve okyonuslarda devletlerin 200-250 metre
derinlikteki petrol yataklarından yararlanma hakları var. Azerbaycan'da imzalanan petrol anlaşmalarında
derinlikler muhtelif 150 metre olanı da var, 6000 metre olanıda. Rusya'nın asıl hedefi karasuları anlayışını
kıyıdaş ülkelere kabul ettirebilmekti. Böylece karasuları dışındaki petrol yatakları uzaklığı bahane edilerek
ortak kullanım hakkı istenecekti. Dolayısıyla petrol anlaşmaları toptan usulsüzlükten iptal edilmiş olacaktı.
Ancak bunun için Rusya'nın kıyıdaş ülkeleri ikna etmesi, hukuki bir anlaşmaya imza attırması gerekiyordu.
Azerbaycan'ın bu tür önerileri kabul etmesi mümkün değildi. Çünkü Hazar'ı bir göl olarak kabul ediyordu.
423.300 kilometre kare yüzölçümüyle Türkiye'nin yarısından büyük, dünyanın en büyük gölü. Volga, Ural,
Kür-Aras, Emba ve Etrak ırmakları sularını Hazar'a dökmesine karşın hala kapalı bir havzaydı Hazar. İran ve
Sovyetler Birliği arasında imzalanan 1921 ve 1940 anlaşmalarına göre Hazar 'da, İran donanma
bulunduramıyor, sadece balıkçılıkla meşguldü. Eski Sovyet ülkeleri Rusya (Dağıstan), Azerbaycan,
Türkmenistan ve Kazakistan arasında ise Hazar sektörlere bölünmüş idi. Kıyıdaş ülkelerin nüfus
yoğunlukları ve toprak yüzölçümlerine göre balıkçılıktan yararlanma ölçüleri belirleniyordu. Tabi servetlerin
aranması sondaj yapılması, üretilmesi ise bu sahada uzman olan ülkelere verilmişti. Bu nedenle Azerbaycan
Hazar'daki petrol yataklarında büyük paya sahip; bilinen 200 petrol yatağından 145'i Azerbaycan'a aitti. Bu
yatakların çoğunluğuda sahilden hayli açıkta yer alıyordu. Mesela Mega Proje'de yer alan Azeri, Çırak ve
Güneşli yatakları 167 deniz mili uzaklıktaydı. Türkmenistan, Hazar göl kabul edilse sınır ortadan çizilen
hatla belirlense bile Azeri ve Kepez yataklarının kendisine ait olması gerektiğini savunuyordu.
Bu nedenle Rusya, Hazar'da Türkmenistan ve Azerbaycan'ı birbirine düşürerek statü savaşını sıcak tutmaya
çalıştı. 4 Temmuz 1997'de Moskova'da Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'in ziyareti sırasında Rus
Lukoil, Rosneft ve Azeri SOCAR arasında Azerilerin Kepez Türkmenlerin Serdar dediği yatak üzerinde
imzalanan anlaşma, Aşkabat'ın Moskova ve Bakü'ye verdiği notası sonucu feshedildi ve sorunlar
depreştirildi. Halen bu açmaz giderilmiş değil. Bu konuda Ankara ve Washington'un arabuluculuk girişimleri
henüz sonuç vermedi. Göl sınırının kesiştiği alanda yer alan petrol yatakları konusunda Azerbaycan ve
Türkmenistan'ı birbirine düşürmeye çalışan Rusya bir taşla iki kuş vurdu. Hem Türkmenistan'ı yanına
çekerek petrol ve gaz için planlanan Transhazar güzergahlarının imkansız olduğu vurgusunu yaptı, hem de
Batılı şirketlere ve dünya kamuoyuna ' bakın petrol yatakları tartışmalı ' dedi.
Rusya, 13 Mayıs 1997'de İstanbul'da düzenlenen Karadeniz Ekonomik İşbirliği Konseyi toplantısı
çerçevesinde Hazar'ın kirliliğini gündeme getirerek, bu bahaneyle Hazar'a kıyısı bulunmayan, çıkar peşinde
olduğunu ileri sürdüğü Özbekistan ve ABD'i eleştirdi. Rusya'nın bu tutumu aslında Hazar'daki petrol
kaynaklarının paylaşımından duyduğu rahatsızlığı dışa vurmasıydı. Hazar dışı devlet ve devlet dışı
137
oluşumların stratejik çıkarları nedeniyle Hazar'ın diğer sorunlarına da müdahalesi Rusya'yı daha fazla çileden
çıkartıyordu.
ORTAK KULLANIM OYUNU
Rusya, 1997 sonları 1998 yılı başından itibaren ise kıyıdaş ülkeleri Hazar'a ortak kullanım denilen '
kondonium ' statüsünün verilmesini için ikna turlarına çıkarak gerçek niyetini ortaya koydu. Rusya bu teziyle
başından beri savunduğu ' Hazar'ın tabi servetlerinin tüm kıyıdaş ülkelerindir ' tezine hukuki elbise
giydirmeye çalışıyordu. Bu sırada Rusya'ya bağımlılıktan kaçan Orta Asya Türk Cumhuriyetleri Dışişleri
bakanları, Aşkabat'da Tacikistan'ında ( Azerbaycan katılmadı ) katılımıyla beşli bir zirve düzenledi. Nakil
çıkmazı ve TransHazar güzergahlarını masaya yatıran 5 devlet yetkilileri aralarında ortak politika izlenmesi
için uzlaştı; Bakü'de bu karara aynen destek verdiğini açıkladı. Ancak Rusya'nın martdan sonra tekrar
Kondonium statüsü için atağa geçmesi, Bakü'ye kızdırdı.
Bu tarihe kadar Hazar'da deniz kurallarını geçerli kılmak için çalışan Rusya yalnız uluslararası göllere verilen
kondonium statüsünü gündeme getirmesiyle eski politikasından çarketmiş oldu. Hazar'a deniz statüsü
verilmesi sonrasında Volga- Don kanalı vasıtasıyla uluslararası denizcilik kanunlarına tabi olacağının farkına
varan Rusya, bu defa 1982 sözleşmesinin yetki alanına girmeyen biçimde Hazar'a, ' uluslararası sınır gölü '
statüsü kazandırmaya çalıştı. Sınır gölleri için belirlenmiş hudut belirleme yönteminin olmamasından
yararlanan Rusya, sınır gölleri için nadir kullanılan, her bir kıyı devletin 12 millik kara sularına sahip olması
ve gölün kalanının ortak kullanıma açık olmasını gündeme getirdi. Bu türe örnek olarak da Bolivya ve Peru
arasındaki Titicaca Gölünün paylaşımını gösterdi.
Halbuki, sınır gölleri, bütün kıyı devletlerinin sahillerinin eşit uzaklıkta çizilen merkez hattıyla ve bu merkez
hattı üzerindeki kara sınırlarının son noktasından çizilen bir dikey hatla ulusal sektörlere bölünebilirdi. Sonra
da devletlerin sınırları göl üzerindeki sınır çizgisi boyunca devletlerin topraklarına ilgili bölümlerin
eklenmesi ile geçerdi. Devletlerin bu bölgeler üzerindeki doğal kaynakları çıkarma hakları sınır çizgisine
kadar olan göl sularını kapsardı. Sınır gölünün bu tür bölünmesi, ABD ve Kanada arasında büyük göllerle (
Ontario ve Erire), Fransa ve İsviçre arasındaki Geneva gölünde gerçekleştirilmişti. Uluslararası sınır gölleri
için evrensel bir hukuki norm yoktu; ortak kullanımla ilgili mevcut örnekler çerçevesinde bütün kıyıdaş
devletlerin karşılıklı rızası ile sınır gölü statüsü belirlenebiliyordu.
Washington’un Hazar’ın statüsü ve hazarladıkları bölgü haritası ile tanışmam 1998’de SOCAR Başkan
Yardımcısı Hoşvakt Yusufzade’nin makam odasında oldu. Yusufzade, Rusya’nın boşuna çırpındığını, ABD
ile Azerbaycan’ın hazırlanan bu harita çerçevesinde ve hukuki olarak petrol anlaşmaları imzaladıkları
düşüncesindeydi. Haritayı bana göstermekten çekinmemişti. Altında yazan adresin Washington olması beni
şaşırtmadı. Aliyev, Hazar’dan sorumlu devlet müşavirliğine bu sırada Hazar’ın statüsü konusunda Moskova
Üniversitesinde doktora tezi sunmuş Rüstem Memmedov’u getirerek, Bakü’nün görüşlerini sağlam ellere
teslim etmişti. Bu konuda tez yazan akademisyen sayısı bu yıllarda ben dahil tüm dünyada 10’u geçmiyordu.
Bakü ve Washington, Moskova’nın Hazar’ın statüsü savaşına iyi hazırlanmıştı.
Rusya Dışişleri Bakan yardımcısı Boris Pastahov tarafından Hazar'ın uluslararası bir göl olarak kabul
edilmesine ilişkin statü taslağı, kıyıdaş ülkelere Mart-Nisan 1998'de sunuldu. Ancak Rusya, bilinen mevcut
kriterler dışına çıkarak taraflara Hazar için altı başka üstü başka tarzında bir statü teklif ediyordu. Hazar'ın
dibindeki tabi servetleri için Hazar'ın göl gibi orta hat hesabıyla ortadan bölünmesini ve sınırların
belirlenmesini isteyen Rusya, üstü için ise 12 mil karasuları sınırında ısrar ediyordu.
Görünüşe göre tabi servetler için kıyıdaş ülkelere cazip gelen proje, gelecek açısından tehdit oluşturduğunu
Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, hemen farketti. Pastahov'u Bakü'den eli boş göndermekle
kalmadı, ilginç bir teklifde de bulundu. Aliyev, Rusya'nın statü taslağına karşılık Hazar'ın
silahsızlandırılmasını, askeri donanmalardan arındırılmasını istedi.
Hazar'ın dibinde sektörel bölgü prensibi Rusya'nın başından beri savunduğu tezleriyle çelişiyordu. Sektörel
bölgüye karşı çıkan Rusya, kıyıdaş ülkelere bugün için büyük bir taviz vermiş gibi görünüyordu. Ancak 12
mil sınırı nedeniyle yarın Heşterhan'da konuşlandırılmış Rus donanması kıyıdaş ülkelerin kapısına
138
dayandığında bu ülkeler teslim etmek zorunda kalacaktı. Kondonium statüsü, gelecekte petrol platformlarını
da hedef alabilirdi. Çünkü Rusya, ileride bitişik bölge, serbest iktisadi bölge istekleriyle Hazar'da adım adım
teklifini kabul ettirebilirdi.
Aşkabat'ın da sıcak baktığı bu taslağı ilk benimseyen Kazakistan oldu. 28 Mayıs 1998'de Kazakistan
Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbeyev'le Rusya Cumhurbaşkanı Boris Yeltsin, Hazar'ın dibinde sektörel
bölgü, üstünde 12 mil karasuları sınırını onaylayan iki taraflı sözleşmeye imza attılar. Sektörlere bölgüyü
savunan, ortak mülkiyet düşüncesine şüphe ile bakan Kazakistan'ın bu tavrı, dünya kamuoyuna ' Hazar'da
uzlaşma ' olarak yansıdı. Hazar'da 10 milyar ton petrol ve 2 trilyon metreküp gaz rezervlerine sahip
Kazakistan'ın bugün için tek kullanabilir petrol hattının Rusya'dan geçmesı ve ekonomisininde Rusya ile içli
dışlı olması, Rusya ile Kazakistan'ı anlaşmaya zorladı. Ancak Azerbaycan için bu zorunluluk yoktu. BaküNovorasisk hattı 12 Kasım 1997'de faaliyete geçti, Bakü-Supsa hattının inşaatı ise Ağustos 1998'de işe
başladı. Ana üretim hattı için Bakü-Ceyhan da karar kılındı .
Azeri petrolü aslında rota zenginiydi. Hazar'da 320 milyon varil petrol ve 2.6 trilyon metreküp gaz rezervine
sahip Türkmenistan Cumhurbaşkanı Saparmurat Niyazov, kıyıdaş diğer dört ülkenin tersine belirsiz bir tavır
izlemeyi sürdürüyordu. Statü sorununu çözmek için uluslararası bir konsorsiyum kurulmasını teklif eden
Niyazov'un teklifi Aliyev'den destek gördü. Dışişleri bakanları seviyesinde görüşmeler başladı; ancak sonuç
elde edilemedi. Aşkabat'da netice itibariyle Hazar'ın tam ortasından bölünmesini, sektörel bölgü prensibiyle
sınırların belirlenmesini istiyordu. Batılı petrol şirketleri, Hazar'da üretim değil paylaşım savaşı verdikleri
için Hazar'ın statüsü'nün henüz fazla kaşınmasını istemiyordu. ABD, Hazar'ın statüsü konusunda Tranzhazar
güzergahlarını desteklediğini açıklayarak tavrını belirledi. Ortak bir anlaşma da uzlaşmak için kıyıdaş
ülkelerin tümünün rızası gerekiyordu. Bu nedenle ikili anlaşmalar statü belirlenmesi yolunda bir adım olsada
bağlayıcı değildi. Hazar'da hukuk-statü savaşı, 21. yüzyılda da devam edecekti...
HAZAR'DA ' PAT ' OYUNU
' 2. Büyük petrol oyunu ' bu defa Hazar tahtası üzerinde cereyan ettiği için olacak, işin iyice suyu çıkmıştı!
Hazar'ın statüsü-hukuk savaşı hiç gündemden düşmüyor, iyice sulandırılıyordu. Stratejik denklemleri bir
yana bırakın, ortaya atılan bir çok güzergah, bölgesel çekişmelere Washington'un kendine mahsus ' kuşbakışı'
ve Moskova'nın nüfuzunu kaybetme şokunu yaşadığı Hazar'da belirsizliğini koruyan tutumundan dolayı hala
askıdaydı. Eskiden de mevcut olan Sovyet şebekelerini yeniden yapılandırarak Hazar'ın rezervlerini nakletme
de ısrarlı olan Rusya, bölge ülkelerindeki eski nüfuzunu kullanmayı da sık sık deniyordu. Ancak anlamak
istemiyor ki; ' bu yük bu sıkleti çekmez'di. Hazar rezervlerini taşımak için birden çok hatların yapımı
elzemdi.
ABD'nin Ticaret bakanlığının ve 1998'de Başkan Clinton'un BDT ülkelerinden sorumlu Enerji müşaviri
Rusya'nın Novorasisk'le ilgili projelerini TransHazar güzergahları çerçevesinde olumlu gördüklerini dile
getirerek, bölgede '' Moskova'sız projelerin '' yürümeyeceğini de teyit etmiş oluyordu. Amerikan enerji nakil
politikası, Kafkas ve Orta Asya ülkelerinin ekonomik bağımsızlıklarını kazanarak, kendi ayakları üzerinde
durmalarına yönelikti. Trans-Hazar güzergahları denilen petrol ve gaz rezervlerinin Hazar'ın altından geçen
boru hatlarıyla Türkiye'ye Azerbaycan-Gürcistan üzerinden nakledilmesiyle ilgili projelere tek engel;
Rusya'nın ortaya attığı, Tahran'ın desteklediği, Aşkabat'ın ise sessiz kaldığı bir handikaptı : Hazar'ın statüsü...
Rusya'ya bağımlılıktan kaçan Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin devlet başkanlarının nakil çıkmazında
Hazar'ın altından çekilecek boru hatları ve Trans-Hazar güzergahlarında Mart 1998'de yapılan 5'li Aşkabat
zirvesinde uzlaşmasına Bakü'nün den tam destek vermesi mesajını en iyi alan şüphesiz Tahran ve
Moskava'ydı. Türkmen gazına İran rotasına ABD'nin; hatta Rusya'nın kendi projelerinden 2-3 kat pahalı
diye eleştirmesine rağmen Türkiye ve Türkmenistan'ın İran'ı dışlamamaları, aslında Hazar'da statü
komplosunu bozmak için iyi bir fırsattı. Yakın gelecekte ABD'nin İran güzergahına ' gözyumduğu
duyulacaktı; Hazar'ın altından Türkmen doğal gazını geçirmek ve Hazar'ın statüsü-hukuk savaşında İran'dan
taviz elde etmek için bu '' Sus payı '' inanın , verilmeliydi.
Yine de Washington, İran rejimini devirmek inadından vazgeçmeyerek, ABD'li petrol şirketlerini de
139
cezalandırmayı göze alacağını açıklıyordu; Amerikan Kongresi'nin D' Amoto kanununu gerekçe göstererek .
ABD-İran uzlaşmasını beklemek Türkmenleri çileden çıkartıyordu. Belki de bu düğümü başka bir düğüm
Hazar'ın statüsünde Aşkabat'ın Azerbaycan'la aynı çizgiye getirilmesi çözerdi. İran, Türkmen gazını, inşa
edeceği ek bir boru hattıyla Ermenistan'a satmaya ahzırlanıyordu. Ana üretim rezervleri ihraç edilmesi için
tasarlanan Trans-Hazar güzergahlarının reallaşmesi için İran mutlaka ikna edilmeliydi.
Aksi halde köşeye sıkıştığı zaman Rusya'nın temcid pilavı gibi ısıttığı, '' Hazar'ın statüsü sorununu yine
gündeme getirmesi ve suları bulandırması herkes normal karşılamalıydı. İlk defa yabancı petrol şirketlerini
korkutmak için Moskova'nın 1993'de ortaya attığı statü-hukuk savaşı tam bir yılan hikayesine dönmişti.
Hazar deniz mi, göl mü, hangi statüyü getirmeli tartışması öylesine bir hal aldıki, 5 kıyıdaş ülkenin
uzlaşması mümkün değildi. Azerbaycan ve Kazakistan, Hazar'a göl diyor; sınırların ' orta hat ' hesabıyla
çizilmesiyle her ülkenin kendisine düşen bölümde zenginliklerinin sahibi olması gerektiğini savunuyordu
Rusya Kazakistan'ı tarafına çekene kadar. İran deniz statüsüne göre 12 mil karasuları anlayışının
getirilmesinden yanaydı. Rusya ise, Sovyet döneminde göl, son on yıldır deniz dediği Hazar'a şimdi ''
Kondominium'' denilen ortak kullanım anlayışına göre çıkarılan tabii servetleri, kıyıdaş ülkelerin nüfus ve
yüzölçümleri esas alınarak bölmeye çağırıyordu. ' Siz ekin, biçinde beraber yeriz '' demek istiyordu. Çünkü
deniz dense 'iktisadi zona ' anlayışına göre, 200 mil açıktaki servetlere kim yatırım yapmışsa hak iddia
edebiliyordu.
Türkmenistan ise tarafsız ülkeydi; Hazar'a hiç bir şey demiyor, ancak sınır bölgesindeki Kepez yatağı
üzerinde 1997 Ağustos ayında Lukoil, Rosneft ve SOCAR konsorsiyum kurunca feryadı koparmıştı.
İmdatına yetişen Rusya anlaşmayı feshedince, Bakü ile Aşkabat arasına ' kara kedi '' giriverdi. Aşkabat şimdi
Hazar'a bazen göl bazende deniz diyor; ne dediğini pek bilmiyordu. İKO 1997 Tahran ve ECO 2000 Tahran
zirvelerinde Azerbaycan ve Türkmenistan Cumhurbaşkanlarının biraraya gelerek, Hazar sınırlarının
belirlenemesi, sorunların giderilmesi için ortak komisyon kurulma kararı alması sonrası Moskova'nın işine
gelmese de iki ülke arasındaki ' limoni hava' kısmen dağıldı; yeni bir krize kadar.
18 Kasım 1999'da AGİT İstanbul Zirvesi'nde Bakü-Ceyhan anlaşmasının imzalanması , Rusya ve İran'ı
Hazar'ın statasü konusunda tekrar atağa geçirmeye yetiyordu. Nitekim, daha Bakü-Ceyhan boru hattı
imzasının mürekkebi kurumadan 28 Kasım 1999'da iki ülkenin ortak muhalefeti dünya kamuoyunun bilgisine
sunuldu: ''Rusya ve İran, AGİT İstanbul zirvesi sırasında Hazar Denizi ülkelerinden Azerbaycan,
Türkmenistan ve Kazakistan devlet başkanlarının da katılımıyla imzalanan, Hazar-Türkiye bağlantılı petrol
ve doğalgaz boru hattı projelerine karşı ortak bir bildiri yayımladı. Rusya Dışişleri Bakanı İgor İvanov'un,
İran'a yaptığı bir günlük çalışma ziyaretinin ardından, İran Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi ile birlikte
imzaladığı ortak bildiride, 'Hazar Denizi yatağından boru hatları döşenmesi yolunda Rusya ve İran'ın katılımı
olmaksızın tasarlanan projelere bu iki ülkenin karşı çıktıkları' belirtildi.
Rusya Güvenlik Konseyi, "Rusya'nın Hazar bölgesindeki stratejik çıkarlarının korunması programının
uygulanması" ve ülkenin nükleer silahlarının kullanım şartlarını belirleyen yeni askeri doktrininin
onaylanması gündemleri ile Devlet Başkanı Vladimir Putin başkanlığında 21 Nisan 2000'de toplandı.
Moskova, ' Hazar'da bende varım ' diyordu. Putin, Kremlin Sarayı'nda yapılan toplantıda bölgede Türkiye,
İngiltere ve ABD ile diğer bazı ülkelerin Hazar'da aktif olmasının, "Rusya'nın aktif olmaması" ile bağlantılı
olduğunu söylüyordu. Putin bu çerçevede Rusya'nın yapması gereken en kilitsel işin, "Rusya'nın bölgede
daha faal hareket etmesi olduğunu, bu amaçla da devletle, ilgili Rus şirketlerinin aktif işbirliğinin gerektiğini"
vurguluyordu. Ülkenin ulusal çıkarlarının sağlanması için "Hazar'da faal hareket etmek gerektiğini"
vurgulayan Putin, "bu bölgenin doğal kaynakları için ortaya çıkan uluslararası rekabette, Rusya'nın da
kararlılıkla yer alması gerekiyor" diyordu. "Hazar'ın, yeni bir cepheleşme bölgesine çevirilmemesi
gerektiğini" de vurgulayan Putin'in sözlerinden, ülkenin bölgedeki çıkarlarının sağlanmasında, "ekonomik
önlemlere ve girişimlere ağırlık verileceği" şeklinde anlaşıldı.
Putin, şu sözleri sarfetti : " Diğer ülkelerin Hazar'a ilgisi, Rusya'nın orada aktif davranmaması ile bağlantılı.
Kesinlikle ve açıklıkla anlamalıyız ki, Türkiye, İngiltere ve ABD dahil diğer partnerlerimizin Hazar'a
gösterdikleri ilgi rastlantı değil. Çünkü biz orada aktif değiliz. Bölgenin doğal kaynakları için devletler
arasında gerçek bir rekabet ve mücadele devam ediyor. Rusya da, bu rekabette büyük boyutlu katılımda
140
bulunmalıdır. Bu mücadelede kilitsel önem taşıyan nokta, devletimiz ile Rus şirketleri arasındaki çıkarların
dengelenmesidir. Şunun anlaşılması gerekiyor ki, yalnızca devletin gayretleri ile hiçbir şey elde edemeyiz.
Şirketlerimizin bu bölgede aktif şekilde girişimlerde bulunmaları için ortam oluşturmalıyız"
Toplantıya, Rusya'nın en büyük yakıt ve enerji şirketlerinin temsilcileriyle Hazar ile ilgili bölgelerin valileri
de katılıyordu. Putin, yeni askeri doktrini de bu toplantıda onayladı. Putin bu doktrini uygulamaya önce
Türkmenistan'dan başladı. 10 Mayıs 1999'da Aşkabat'da Türkmenbaşı ile görüşmesinde dişini gösterdi.
Putin, " Hazar'ın statasü belirlenmeden Hazar'ın altından boru hattı geçirmeyiz, buna müsade etmeyiz. Hazar
5 devletin ortak malıdır. " diyordu. Türkmenbaşı'nın bu girişimden endişe duyarak ' Trans-Hazar olmaz,
pahalı bir proje ' diye sert bir açıklama yapması boşuna değildi.
Bir kere Türkmenbaşı Azeri gazını Türkmen gazına rakip olarak görüyordu. İki ülke arasında Hazar Denizi'i
sınırında tartışmalı yataklar mevcuttu. Trans-Hazar geçişli projenin transit anlaşmaları ilgili tüm çalışmaları
Türkmenbaşı, bu nedenle Washington ve Ankara'dan bekliyordu. Türkiye'nin imzaladığı anlaşmalara göre
Türkmen gazını sadece sınırda teslim almak gibi bir yükümlülüğü olduğu halde proje ile ilgili sorunların
giderilmesi için yoğun bir çaba harcadı. Ama Türkmenbaşı PSG konsorsiyumu ile anlaşırken Ankara'ya
sorma ihtiyacı duymadı. Türkmenistan'da Tekstil Bakanı olan Türk ve Türkmen vatandaşı Ahmet Çalık'ı
projenin başına getirdi. Çalık'ın görevinin altında Türkmenistan Cumhurbaşkanı'nın vekili yazıyordu. Ancak
Ankara ortaya çıkan uluslararası sorunlar sonrası devreye girmek zorunda kaldı.
Bakü ile Aşkabat'ın arasının bulunması kolay olmadı. Kepez ve Azeri tartışmalı yataklarından boru hattına
kimin ne kadar gaz vereceğine kadar tartışmalı noktalar bir bir halledildi. Buna göre Hazar geçişli proje
konuşulurken Bakü ve Aşkabat arasında sınır tartışması yapılmayacaktı. Boru hattının önceleri 16 daha
sonraları 25 milyar metreküpü Türkmenistan'a 5 milyar metreküpü Azerbaycan'a ayrılacaktı. Ancak Rus
ayısının boy göstermesi ile statü sorunu ciddi bir sorun olarak tekrar hortladı. Türkmenbaı, PSG
konsorsiyumun işine son vererek Hazar’ın altından geçen hattı veto etti.
Kazakistan ile Rusya Federasyonu'nun, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından bu yana en önemli problem
olarak duran Hazar Denizi'nin paylaşımı konusunu 2000 yılı içinde tamamen çözmek için adımlar atıldı.
Rusça yayınlanan Ekspress K gazetesinin Kazakistan Enerji Sanayii ve Ticaret Bakanlığı kaynaklarına
dayanarak verdiği habere göre Kazak hükümeti, Moskova'da yapılacak görüşmelerde, Hazar Denizi'nin iki
ülkeye ait kısımlarına sınır çizmeyi planlıyordu. Rus Lukoil şirketinin, Kuzey Hazar'daki Hvelin yatağında
300 milyon ton petrol rezervi buldu. Moskova yönetimi, Hazar'da söz sahibi olmak için ABD ile şiddetli bir
rekabete giriyordu. Rusya, paylaşımın ardından yılda 15-20 milyon ton petrol üreterek bölgenin altyapısının
gelişmesi için büyük çaplı yatırıma hazırlanıyordu. Kazakistan'ın Rusya ile çalışmaktan başka çaresi yoktu.
NOTALAR SAVAŞI
İran, Azerbaycan'in ikinci büyük petrol yatağı olan ve Bakü'nün 90 mil güneydoğusunda Neftçala Burnu
yakınlarındaki bu bölgenin kendisine ait olduğunu iddia ediyordu. İran, önce bölgede çalışan iki Azeri
araştırma gemisinin üzerine 2001 yazında savaş uçağı gönderdi. Azeri gemileri bölgeye daha sonradan gelen
bir İran savaş gemisi tarafından uzaklaştırıldı. İran Devlet Radyosu, bu olayı çarpıtarak, ‘‘İran karasularını
ihlal eden bir Azerbaycan savaş gemisi, İran savaş uçağı tarafindan karasularımızdan kovuldu’’ diye
duyurdu. Olay sonrası İran'ın Bakü Büyükelçiliği önünde dev bir gösteri yapıldı. Bu arada iki ülke arasındaki
gerginliği görüşmek üzere Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev'in birkaç hafta sonrası için Tahran'a
gitmeyi kararlaştırdı.
İran, 2001 yazında Azerbaycan'ın 9 milyar dolarlık büyük ikinci petrol ve doğal gaz yatağı ‘Araz-AlovSharg’ bölgesinin kendisine ait olduğunu iddia edip, savaş uçaklarını burayı inceleyen Azeri gemilerinin
üzerine gönderince Ankara sert çıktı. Azerbaycan'ın 9 milyar dolarlık ikinci büyük petrol ve doğal gaz
yatağının kendisine ait olduğunu iddia eden İran'a Ankara nota verdi. İran savaş uçakları ve savaş gemileri,
Azeri araştırma gemisini taciz etmesi nota savaşını başlattı.
Türkiye, Hazar Denizi'nde yer alan zengin petrol bölgesinden kaynaklanan gerginlikte ‘‘dost ve kardeş ülke’’
Azerbaycan'ın yanında yer aldığını son derece net ifadelerle ortaya koyan görüşünü, Ankara'daki İran
141
Büyükelçisi Hüseyin Lavasani'ye bir notayla iletti. Tahran yönetimine iletilen notada, uluslararası hukukun
ve Birleşmis Milletler'in temel prensibi olan ‘‘Kuvvet kullanmama ve kuvvet kullanma tehditine
başvurmama’’ hatırlatıldı.Notada, İran ve Azerbaycan arasındaki ilişkilerin ulasalararası hukuk ve BM
Şartı'nın temel prensibi olan ‘‘Kuvvet kullanmama ve kuvvet kullanma tehdidine başvurmama’’ çerçevesinde
sürdürülmesi istendi. Ankara, Hazar Denizi'nin statüsünün tüm kıyıdaş ülkelerin katılımıyla bir hukuki
zemine oturtulmasından yana olduğunu da bildirdi.
Hazar Denizi'ndeki zengin petrol yatakları nedeniyle başgösteren gelişmeyi, Türkiye'nin yanı sıra ABD ve
İsrail de dikkatle izliyordu. 2001 Ağustos'unda İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un Ankara'ya yaptığı ziyarette,
Başbakan Bülent Ecevit'le yaptığı basın toplantısında Türkiye ile birlikte eski Sovyet cumhuriyetlerinden
birisiyle yakın işbirliğini düşündüklerini açıklamasıyla, Azerbaycan'ı kastettiği ortaya çıktı. İran'in elindeki
Şahab-3 füzelerine dikkat çeken ve bu ülkenin 2005 yılına kadar bir nükleer güç olabileceğini belirten İsrail,
İran'ın Azerbaycan'a saldırması halinde, Türkiye ile işbirliğine giderek Bakü'ye yardıma hazır olduğunu ima
ediyordu.Öte yandan, İran’ın Azerbaycan ulusal egemenliğini tehdit eden davranışlarını artırması halinde,
ABD'nin müdahaleden kaçınmayacağı belirtildi. Bu çerçevede Türkiye, ABD ve İsrail'in Hazar Denizi'ndeki
gerginliğe ilişkin görüş birliği etmeleri bir blok oluşturuyordu. Ankara'nın İran'a verdigi nota, diplomatik
kulislerde, ‘‘İran, Azerbaycan'a saldırdığı takdirde, doğrudan karşısında Türkiye'yi bulur. Türkiye, Irak lideri
Saddam Hüseyin'in Kuveyt'te yaptığını, İran'a yaptırtmaz’’ diye yorumlandı. Tahran'a verilen notada, Hazar
Denizi'nden kaynaklanan gerginligin ‘‘Tek taraflı değerlendirmeden’’ kaynaklandığı özellikle vurgulandı ve
Hazar'ın statüsünün henüz belirlenmemiş olmasına dikkat çekildi. Ankara'nın bu kapsamda Azerbaycan ve
İran arasında son zamanlarda yaşanmakta olan sıkıntıları dikkatle ve yakından izlediği belirtildi.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, üç günlük bir ziyaret için 22 Ağustos 2001'de Bakü'ye
gitmesi İran'a gözdağı olarak algılandı. Genelkurmay Baskanı'na F-16 filoları da eşlik edecekti. Böylece Türk
Hava Kuvvetleri'nin en elit gücü, Hazar kıyısında, Azerbaycan hava sahasında 'bayrak göstermiş' olacaktı.
Bu olay İran'da büyük tepkilere vesile oldu. 'Resmi pozisyonu' yansıtan İran basını kıyameti koparıyor ve işi
Türkiye'yi 'tahrikçilik'le suçlamaya vardırıyordu. Kıvrıkoğlu'nun Bakü ziyareti önceden tasarlanmıştı. İran'ın
tepkisi, Orgeneral Kıvrıkoğlu'nun ziyaretinden çok, F-16'lar aracılığıla yapılacak olan 'bayrak gösterisi'neydi.
Bu 'bayrak gösterisi'nin, kısa bir süre önce İran ile Azerbaycan arasında Hazar'ın güney bölümünde petrol
aratırmaları nedeniyle patlak veren sürtüşmenin üzerine gelmesi de, İran'ın öfkesini besleyen bir başka
nedendi. Yine de, Türkiye ile İran arasında Azerbaycan üzerinden oluşan gerilime ragmen, Türkiye'nin 2001
yılının son dört ayında İran'dan 1.5 milyar metreküp doğal gaz satın alacağı da Enerji Bakanı tarafından
açıklandı. Bayrak gösterisi akrebi daha fazla uyandırmamak için ertelendi. Zira İran, ülkesindeki 30 milyon
Azeriye baskı yaparak kartlarını oynamaya başladı.
Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı, Türkmenistan'in orta hat iddiaları yerine bölgedeki hidrokarbon yataklarına
kimin sahip olacağına dair iddialarının temelsiz ve haksız olduğunu belirterek, bu tür iddiaların Hazar'a
kıyıdaş ülkeleri gereksiz yere meşgul etmeyi ve Hazar'ın hukuki statüsünün belirleneceği süreci bozmayı
amaçladığını bildirdi. Türkmenistan'ın 27 Haziran 2001'de Bakü'ye verdiği notayı cevaplayan Bakü'nün
cevabı notasında, Azerbaycan'ın iyi komşuluk prensipleri çerçevesinde her zaman karşılıklı anlaşma ve
diyalog yöntemini benimsediği vurgulanarak, Hazar'da uluslararası hukuk kurallarına uygun bir 'orta hat'
tespitinin önemine işaret edildi.
Orta hatla ilgili olarak Azerbaycan, Kazakistan ve Rusya'nın uluslararası hukuk çerçevesinde anlaşmaya
vardığı ifade edilen notada, Türkmenistan'ın ''aynı uzaklıkta yerleşen noktalar'' yönteminin hukuki açıdan
temeli ve benzer örneği bulunmadığı kaydedildi. Türkmenistan'in orta hattın önemini ve bu hattın
belirlenmesiyle ilgili esasları gözönüne almadığı belirtilen notada şöyle denildi: ''Türkmenistan, orta hattı
yapıcı ruhla müzakere etmek yerine, belirli yatakların aidiyeti konusunu ortaya sürüyor. Türkmenistan'ın
iddiaları, konuyu suni olarak siyasilestirmeyi ve Hazar'da uluslararası işbirliğini bulandırmayı amaçlıyor ve
bu davranışlar Türkmenistan'ın görüşmeler sürecindeki konumunun zayıflığını ortaya çıkarıyor.''
Azerbaycan ile Türkmenistan arasında orta hat koordinatları belirleninceye kadar hidrokarbon yataklarının
aidiyeti hakkında herhangi bir müzakare olamayacağı ifade edilen notada, ''Bu tür iddialara herhangi bir
şekilde haklılık kazandırılamaz, uluslararası hukukta hiçbir temeli olmayan bu tür iddialar Hazar'a kıyıdaş
142
ülkeleri abes tartışmalara sevk etmek ve Hazar'ın hukuki statüsüyle ilgili yapısal süreci bozmak maksadı
taşır'' ifadesi kullanıldı. Notada, Azerbaycan'ın bölgede yaptığı keşif ve üretim çalışmalarının, uluslararası
hukuka uygun olarak yapıldığı ve Türkmenistan ile diğer Hazar'a kıyıdaş ülkelerin menfaatlerine ve
egemenlik haklarına zarar vermediği kaydedilerek, ''Türkmenistan'ın, Hazar'ın Azerbaycan sektöründeki tabii
kaynaklardan istifade edilmemesi çağrısı, egemen bir devlete baskı uygulamaktan başka bir şey değildir''
denildi.
Bununla birlikte, 'Hazar denklemi' iyice karmaşık hale gelmişti.Türkiye 'kardeş' Azerbaycan'a 'destek eli'ni
uzatıyordu. Amerika da Azerbaycan'dan yanaydı. Kafkasya'da Azerbaycan'ı da içine dahil etmeyi tasarlayan
'Türk-Amerikan ekseni'ne 'Rusya-İran ekseni' set çekiyordu. Buna karşılık, dünyanın en zengin ikinci doğal
gaz yataklarını barındıran, Hazar'ın karşı kıyısındaki Türkmenistan, İran ile birlikte hareket ediyordu.
Oysa Hazarı'ın paylaşımı konusunda İran'ın kıyıdaş her ülkenin yüzde 20'ye sahip olması tezi,
Türkmenistan'ın kaynaklarını da içine aldığı için Aşkabat'ın işine gelmiyordu. Buna rağmen, Türkmenistan,
Rusya-Azerbaycan işbirliğine karşı İran'ı tercih ediyordu. Türkmenistan'ın Azerbaycan'la ciddi çelişkileri ve
çıkar ihtilafları mevcuttu. Türkiye'nin önündeki en ihtiraslı projelerden biri, Türkmenistan gazını Hazar'ın
altından döşenecek bir boru hattı ile Azerbaycan üzerinden Türkiye'ye ve Batı pazarlarına taşıma hayali uçup
gitmişti. Bu amacın gerçekleşebilmesi için, Türkiye'nin Azerbaycan ve Türkmenistan'ın arasını yapacak
'hakkaniyetli' bir ağırlığa, her iki taraf üzerinde sahip olması gerekiyordu. Bu da yetmiyordu. Türkmenistan'ı
uzaklaştırmamak için, İran'a karşı 'hasmane' bir politika izlememesi de gerekiyordu.
Çıkın işin içinden çıkabilirseniz… 'Uluslararası hukuk'un kimin yanında durduğu da o kadar net değildi.
Merkezi Londra'da bulunan ve Hazar konusunda uzman bir kuruluş olan Eurosevic'in yöneticisi Piruz
Müçtehidzade, bu gelişmeler üzerine şu yorumu yapıyordu: "İran'ın Azerbaycan'ın petrol aramalarını
durdurması, erken uyarı yapılmaksızın olmadı. Azerbaycan'ın Hazar Denizi'ndeki saldırgan davranışları,
Azerbaycan'a tepkilerini ifade etmiş olan tüm Hazar devletlerince açıktır. Örneğin Rusya 1994, 1995 ve
1998'de Azerbaycan'ı protesto etmiş, Türkmenistan ise meseleyi 2000 yılında Birleşmiş Milletler'e
taşımıştır… İran'ın davranışı ulusal çıkarlarını korumak yönünde olup uluslararası hukuka uygundur ve
Amerikan medyasının NATO'yu Hazar Denizi'ne çekmeye ve Hazar bölgesini militarize etmeye hakkı
yoktur."
Bir başka (Rus kaynaklı) görüş açısı, 16 Ağgustos 2001 tarihli Russian Oil&Gas Report'ta şu satırlarda
ifadesini buluyordu: "Hazar Denizi'nin petrol tarihi açısından 2001'de iki önemli olay gerçekleşti. Herşeyden
önce, denizin Kazak sektöründe devasa Kaşagan petrol yatakları keşfedildi ve bu saha petrolün nakli için
büyük bir boru hattı gerektiriyor. İkincisi, Hazar petrolünün Türkiye'ye ulaşması için Bakü-Tiflis-Ceyhan
boru hattı projesi, ayrıntılı mühendislik aşamasına geçerek büyük bir adım atmış oldu. Bakü-Tiflis-Ceyhan
projesi için lobi yapan Amerikan Yönetimi, Kaşagan petrolünün Ceyhan'a naklini savundu. Tahran, Kaşagan
petrolünün Kazakistan-Türkmenistan-İran boru hattıyla nakledilmesini istiyor…
2001 başlarında Washington, Kazak petrolünün İran üzerinden nakli düşüncesini destekleyen Astana'ya
yanaştı… Kazakistan-Türkmenistan-İran projesini gerçekleştirmek konusunda imkanı bulunmayan İran,
Bakü-Tiflis-Ceyhan projesini altetmeye çalışıyordu. Alov ve Savalan projelerinin (Azerbaycan'la ihtilaf
konusu olan) dondurulmasını sağlayan İran saldırıları, petrol şirketlerinin Ceyhan boru hattının inşasıyla
ilgilenmekten vazgeçmelerine yol açıyordu.
Alov projesinde yüzde 15 hissesi olan Shell ile Savalan projesinde -yüzde 30 hissesi olan Exxon-Mobil,
Bakü-Tiflis-Ceyhan projesiyle aktif biçimde ilgiliydiler, ama bu şirketler bu devrede bu projede yer almak
istemiyorlardı. Boru hattı, şirketlerin Hazar projelerine fena halde ihtiyaç duyuyordu, çünkü boru hattına
akıtılacak petrol eksikliği projenin en büyük sorunuydu. Shell ve ExxonMobil'i Bakü-Tiflis-Ceyhan
projesinden uzaklaştırarak, İran, Bakü-Ceyhan boru hattının durumunu kötüleştirdi. Eğer Tahran, Azeri ve
Çırak sahalarının geliştirilmesinin dondurulmasini talep eden Türkmen iddialarını da kullanırsa, Ceyhan'a
boru hattı döşemek tüm anlamını yitirecekti. Bu durumda Kaşagan petrolünün İran'a taşınması argümanı yeni
bir güç elde edecekti.
Bakü-Ceyhan'ı, Rusya'nın taş koymasının yanısıra, İran da bu yollarla torpilliyordu. Üstelik, zimni Kazak ve
Türkmen desteğiyle. Hazar'ın, Amerikan diplomatik desteği ve İsrail perspektifleriyle, Türkiye aracılığıyla
143
'militarize edilmesi' sorunu çözmeye yetmeyebilirdi. Daha da karmaşıklaştırabilirdi. Petrol fırtınası'nın
meltem rüzgarlarına çevrilmesi, sulu bir tahtada oynanan Satranç maçının da son hamlesinin anahtarı, kiliti
kuşkusuz Hazardı. ABD oyunu ' mat'la da bitirebilirdi, ' Pat'la da. Rusya'nın ihmal edilmeden ' Pat' la oyunun
kansız, darbesiz sonuçlanması Türkiye'nin ve bölge ülkelerinin yararınaydı.
İşte satranç'ın oynandığı, filmin çevrildiği mekan olan Hazar, kimlik bunalımı geçiriyordu; o ne deniz gibi
deniz, ne de göl gibi göldü. Coğrafi olarak aslında Hazar açık denizlere tabii bağlantısı olmaması sebebiyle
1930 'da inşa edilen Hazar'ı Karadeniz'e bağlayan Don-Volga kanalı sayesinde suni bir göldü. Statü'nün
belirlenmesi önemliydi, ama izlenen politikalar da amaç ' bağcıyı dövmek'ti. Hazar'ın göl veya deniz olması
petrol şirketlerini korkutmuyor, yatırımlarına son hızla devam ediyorlardı. Çünkü uluslararası hukuk ve
mahkemeler Hazar'ın gerçek sahiplerinden yanaydı. Hazar'ın çektiklerini şöyle anlatsak, dillendirsek belki
doğru olurdu: Suyumu bulandırıp yediğin koyunların hesabı yok ey kurt ! Yeter artık işin suyu çıktı; ben
barış, uzlaşma getiren servet dağıtan bir elçi, bir kapalı havza olmak istiyorum...
14 Mayıs 2003’de Almatı’da Hazar’ın dibinin bölünmesine ilişkin Azerbaycan, Rusya ve Kazakistan
arasında anlaşma imzalandı. Ama hala 2004'e girerken yapılan onca toplantıya rağmen Hazar'ın deniz mi,
göl mü olduğu hala kestirilemedi. Global işbirliği inisiyatiflerindeki cömertliğiyle bilinen Kazakistan Devlet
Başkanı Nursultan Nazarbayev, Hazar’a kıyısı bulunan ülkelerin OPEC benzeri bir oluşuma gitmelerini teklif
etti. Hazar’a kıyıdaş Rusya, Kazakistan, Türkmenistan, Azerbaycan ve İran’ın enerji kaynaklarının
değerlendirilmesi hürmetine rekabeti bir tarafa bırakıp işbirliğine yönelmeleri fikri değişik zaman ve
zeminlerde seslendirilmişti daha önceleri. Ancak Nazarbayev’in, 2003 yılının son saatlerindeki bu resmi
açıklaması önem kazanıyordu. Zira bu tür projelerde politik kararlar, ekonomi için nikahın kerameti
sayılıyordu. Havzada söz sahibi olan ülkelerin politik tercihlerinin, işbirliğinde kime, neyin, nasıl
paylaştırılacağı cevaplarıyla süslendirilirse Hazar OPEC’inin doğumu yakındı. Dünya petrol üretiminin
yaklaşık yüzde 60’ını gerçekleştiren OPEC’in olası rakibi dünyadaki gelişmeleri nasıl etkilerdi? Bunu,
olayların gelişim süreci gösterecekti. Nazarbayev’in geç bile kalındığından yakındığı organizasyonun
önündeki mühim bir paradoks İrandı. Malum, Hazar’ı yüzde 12 oranında güneyden çeviren bu ülke, aynı
zamanda 11 üyelik OPEC üyesiydi. Dünya petrol fiyatlarını belirleyen bu teşkilatın, aslında olası küçük kız
kardeşin altyapısı ile şimdiden somut ilişkileri söz konusuydu. 1960’ta kurulan OPEC’in son zamanlardaki
konferanslarına Rusya ve Kazakistan gözlemci statüsünde davet ediliyordu. OPEC’te dominant olan Suudi
Arabistan, 2004'e girerken son aylarda, üretimde sıkça kendisini sollayan Rusya’yı yakın kontrole almış
durumdaydı. Suudi Prensi Abdullah Bin Abdulaziz’i, 2003 sonbaharında 70 yıldan sonra Moskova’ya
gönderen atmosferin temelinde yeni işbirliğinin parametreleri yatıyordu. 72 milyar dolarla Japonya’dan sonra
dünyanın en zengin merkez bankası altın rezervine sahip Rusya, petrole olan minnettarlığını basit politik
çıkarlarla ödeme yanlışlığına düşmezdi. Gelişmeler, organize olanların pastalarını daha da büyüterek
paylaşabildiklerini gösteriyordu. Türkmenistan Devlet Başkanı Saparmurat Türkmenbaşı’nın, enerji
hatlarının BM tarafından korunması gerektiği yönündeki teklifi de kaydadeğerdi. Zira uluslararası barış
güçleri, yakında sadece askeri noktalarla ilgilenmeyecekti. Faaliyet alanları belki de ciddi manada ekonomik
ve sosyal projelerin korunmasında yoğunlaştırılacaktı.
Ocak 2004’de Putin’in Kazakistan gezisi sırasında Hazar’ın Kazakistan’a ait bölümünde yer alan Tup
Karağan ve Ataş bölgelerinde Rus Lukoil başkanı Vahit Elekberov ve Kazak KazMunayGas şirketinin
başkanı Uzakbay Karabalin arasında ortak arama ve üretimini öngören 3 milyar dolarlık dostluk anlaşması
imzalanmıştı. 100 milyon ton petrol rezervine sahip olan Tup Karağan bçlgesinde 4o yıl boyunca yüzde
50’şer payla iki şirket ortaklık yapacaktı. Lukoil, son 8 yılda Kazakistan’a 1,5 milyar dolarlık yatırım
yapmıştı. Rus Petrol ve Gaz Birliği Başkanı Yuri Şafrannik’e göre Kazak petrollerine 1 milyar dolar daha
yatırım yapılması planlanıyordu. Rusya, 15 milyon ton Kazak petrolünün Novorassk’ten nakli konusunda
Nazarbayev’e baskı yapıyordu. Kazak petrollerinin 2004-2020 arasında Rusya üzerinden nakli konusunda iki
ülkenin uzmanları uzun vadeli bir anlaşma konusunda taslak çalışmasını sonuçlandırmak üzereydi. Putinle
düzenlediği basın toplantısında Nazarbayev, Rusya hattına öncelik vereceklerini açıklamıştı. 2002 yılında
Rusya’nın boru hatlarıyla çeşitli ülkelere 29,5 milyon ton, 2003 Ocak-Ağustos döneminde ise 23,8 milyon
144
ton Kazak petrolü nakledilmişti. 2001 yılında devreye giren 1500 km uzunluğundaki hattın TengizNovorarsk boru hattı bölümünün Kazakistan sınırları içinde kalan kısmın uzunluğu 452 km idi. 2001’de bu
hatdan 1 milyon ton, 2002 yılında 12 milyon tonü 2003 yılı Ocak-Eylül döneminde 10,6 milton ton petrol
taşındı. Kazak doğalgazında üretimi yılda 15-20 milyar metreküpe çıkartmayı planlayan Kazakistan, petrol
gibi gazıda nakil için Rusya hatlarını kullanmak istiyordu. 1994 yılında 24 milyon ton petrol üreten
Kazkistan’ın petrol üretimi 2003’de 50 milyon tonu geçmişti. Rusya, Nazarbayev’in Baku-Ceyhan’a petrol
sözü vermesinden ve Batılı npetrol firmalarının yatırım hacimlerini artırarak bu hatda ısrar etmesinden
rahatsızdı. Baku-Ceyhan’a Kazak petrolü alınamazsa bu hat verimli çalışmayacaktı. Ortadaki en önemli
sorun Kazakistan’dan Hazar’ın altından geçirilecek boru hattının Baku’ye bağlanması meselesiydi. Hazar’ın
statüsü belirlenmediği için Türkmenbaşı gibi Nazarbayev’in de Moskova’nın baskılarına dayanamayarak
TransHazar hattı konusunda havlu atması olağandı. Ayrıca Astana, en büyük enerji ithalatçı Çin pazarı
konusunda büyük rekabet halindeydi. Nazarbayev’in Transhazarla Baku-Ceyhan’a bağlanmaktansa Çin’e
dopru boru hattı döşenmesine sıcak bakması yadırganamazdı. Sovyet yıllarında sadece lezzetli havyar ve
kızılbalığı ile bilinen, 10 yıldan fazla zamandan beri de statüsü belirlenemeyen Hazar'ın ruhu bunalıma
girmişti. ‘Çatışmacı yıkıcı rekabet’ yerine kompramis (uzlaşmacı) bir işbirliği zengin Hazar havzasını, fakir
bekçilerinin hizmetine sunabilirdi. Kurtların boru hattı savaşı ve taksimi bitmemişti. Beyaz Kurt’un
şantajlarına Kazakistan’ın dayanabilmesi kuşkuluydu. Ülke nüfusunun yüzde 40’nın Rus olması
Nazarbayev’i denge politikasına itiyordu. Hazar'ın Kurtlar Vadisi'nde kurtların paylaşımı için söylenecek son
söz: Kurt kuzulara şah olsa Beyaz Kurt Rusların istediği taksimi yapmaz şeklindeydi. Hazar kimliksiz
kalmaya mahkumdu.
Aslında 13 Mayıs 2011’de Azerbaycan Milli Meclisi devlet petrol şirketi Azneft ile Almanya'nın UGELanser Ltd. Şirketleri arasında imzalanan anlaşmayı onaylamasıyla İran’da safını belli etti. İran petrol şirketi
Azneft ve Alman şirkeleri UGE-Lanser Ltd arasında protokol imzalandı. Anlaşmaya göre Alman şirketi ile
ortak bir şekilde Bakü'nün Balahanı-Sabunçu-Balahanı bölgelerindeki petrol kuyularında petrol çıkarılması
öngörülüyor. Taraflar arasında anlaşma 2010 yılının 3 Haziran tarihinde imzalandı ve 25 yıl yürürlükte
kalması düşünülüyordu. Azneft yüzde 25, Lanser şirketi ise yüzde 75 hisseye sahip olacaktı. Azneft başkanı
Rövneg Abdullayev'e göre Alman şirketi projeye 1 milyar dolar yatırım yapacaktı. Azerbaycan devlet şirketi
ile Lanser'in beş yıl önce kurduğu Ecol Engineering Services şirketi de faaliyetine başarılı bir şekilde devam
ediyordu. Milli meclis başkan yardımcısı doğal kaynaklar, enerji ve çevre meclis komisyonunun başkanı
Baleh Aleskerov üretilen petrolün Azneft şirketine bir tonunun 53.6 manata- bir varilinin ise 12.5 dolara mal
olacağını söyledi. Bunun dünya piyasasının altında bir rakam olduğunu ifade eden Meclis Başkanı yurt dışına
satış yapılması için de özel izin alınması gerektiğini vurguladı. Balahanı-Sabunçu-Ramana bölgelerinde
petrol üretimi 1871, Kürdehanı'nda ise 1914 yılında başladı. Balahanı-Sabunçu-Ramana'da toplam 7.3
milyon ton, Kürdehanı'nda ise 205 bin ton petrol bulunduğu öne sürülüyordu. Azerbaycan devleti bunun yanı
sıra Asiman-Şafag – Hazar denizi içerisinde petrol üretimi için de yatırımcı bekliyordu.
Bu konuda anlaşma Azneft şirketi ile BP Exploration arasında imzalanmış ve milli meclis tarafından
onaylanmıştı. Tarafların gelirleri paylaşma konusunda ortak hareket edeceği ve yüzde 50 hisseye sahip
olacağı bildirildi. Anlaşma 30 yıl yürürlükte kalacak ve tarafların anlaşması durumunda 5 yıl daha
uygulanabilecekti.
Hazar’ın statüsü de facto halledilmişti. Artık Rusya’nın direnmesi anlamsızdı…
145
8. BÖLÜM
TÜRKMEN GAZINDA “ MAVİ AKIM “ SKANDALI
ABD'den sonra AB'de petrol ve doğalgaz ihtiyacının Türkiye üzerinden sağlanması konusunda
stratejik bir karar verince ibreler tekrar Türkiye'yi göstermeye başladı. INOGATE projesi çerçevesinde 7
Temmuz 2000'de Brüksel'de Türkiye, Yunanistan ve AB Komisyonu arasında petrol ve doğalgaz boru hattı
konusunda uzlaşma sağlandı. AB'nin enerji ihtiyacını karşılamak amacıyla geliştirilen Devletlerarası Gaz ve
Petrol Taşıma Programı (INOGATE) projesi çerçevesinde, Hazar Denizi'nden gelecek olan petrol ve
doğalgazın iletimi ve dağıtımının Türkiye üzerinden yapılması kesinlik kazandı. Orta Asya'daki enerji
kaynaklarının Avrupa'ya aktarılmasında işbirliği yapmak için Türkiye, Yunanistan ve AB Komisyonu'ndan
oluşan ortak çalışma grubu kuruldu. İmza töreninde, AB Komisyonu Dış İlişkiler Genel Müdürü Catherine
Day, Enerji Bakanlığı Müşteşarı Yurdakul Yiğitgüden ve Yunan Müsteşar Antonio Papathanassopulos hazır
bulundu. Düzenlenen ortak basın toplantısında, oluşturulan çalışma grubunun çok önemli işlevler göreceği,
büyük bir projenin ilk adımının söz konusu olduğu belirtildi. Toplantıda, tarafların yıl sonuna kadar
çalışmalara ilişkin bir eylem planı ve takvim belirleme kararı aldıkları duyuruldu. Projeye göre Hazar'dan
gelecek petrol ve doğalgaz, Türkiye ve Yunanistan üzerinden İtalya'ya ulaştırılacak, İtalya'dan da Güney
Avrupa ile Orta ve Doğu Avrupa'ya dağıtılacaktı. Çift taraflı petrol ve boru hattının finansmanı TACIS,
PHARE ve MEDA fonlarından yapılacak. TACIS, Kafkasları kalkındırma fonu olarak kullanılırken, PHARE
Orta ve Doğu Avrupa ülkelerini kalkındırmak ve demokratikleştirilmesi amacıyla kullanılıyordu. Türkiye'nin
de dahil olduğu MEDA ise Akdeniz Kalkınma Fonu olarak biliniyordu.
Anlaşma, AB içerisinde Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan ilk ciddi anlaşma olarak yer
alması dikkat çekiyordu. Taraflar arasında imzalanan anlaşmada Türkiye ile Yunanistan arasında önemli bir
işbirliği öngörülüyordu. Çift taraflı petrol ve gaz boru hattı anlaşması, Türkiye ile Yunanistan arasında teknik
işbirliği, know-how ve teknoloji transferi öngörüyordu. Komisyon yetkilileri toplam 18 ülkenin mutabık
olduğu anlaşmanın Türk-Yunan ilişkileri için çok önemli olduğunun altı çiziliyordu. İki ülke arasındaki
yakınlaşmanın en somut örnegini teşkil ettiğini ifade eden komisyon yetkilileri, AB çatısı altında bu
yakınlaşmanın umut verici olduğunu da ifade ediyorlardı. Komisyon yetkilileri, INOGATE çerçevesinde
imzalanacak olan bu anlaşmanın Bakü-Ceyhan boru hattını da teyit edeceğini belirterek, Bakü-Ceyhan boru
hattının uluslararası boyutunu da ortaya çıkarttığını da belirtiyorlardı. Türkiye, Helsinki zirvesinden sonra,
Patten'in önerisi üzerine, INOGATE 'Şemsiye Anlaşması'na geçen martta katılmıştı. Yetkililer, 2002 yılından
itibaren, Türkiye ve Yunanistan üzerinden Avrupa'ya enerji aktarımı altyapısı için yatırımların
başlayabileceğini ifade ediyorlardı.
ABD'den sonra AB 'ninde, Hazar bölgesi enerji kaynaklarının dünya pazarlarına Türkiye üzerinden
pazarlanmasını tercih etmesi, Türkiye için öngörülen enerji köprüsü politikasının hangi merkezlerden onay
aldığını da gösteriyordu. 'Doğu-Batı koridoru' adını verdiği bir proje ile ABD, Hazar'daki petrol ve doğal gaz
rezervlerinin uluslararası piyasalara Türkiye üzerinden ulaştırılmasını kararlaştırmıştı. AB'nin daha önce
belirlediği ve 'güney hattı' adını verdiği bu proje ile, Hazar bölgesi enerji kaynakları Avrupa ülkelerine Rusya
üzerinden değil, Türkiye üzerinden pazarlanacaktı. Rusya'nın halihazırda Avrupa'nın bir çok ülkesine
146
doğalgaz pazarlayan bir boru hattı vardı. Ancak AB ülkeleri, Rusya'nın kendilerine doğal gazı pahalı
sattığına inanıyorlardı.
AB, Rusya ile arasında 'genişleme ve AGSK' sebebiyle yaşanması muhtemel krizlere karşı da bu
şekilde önlem alıyordu. AB'ye üyelik sürecindeki Türkiye'nin konumunu güçlendirecek bu proje ile Hazar
bölgesi ve İran'dan alınan petrol ve doğalgaz, boru hatları ile Yunanistan üzerinden güney, orta ve doğu
Avrupa ülkelerine taşınacaktı. AB bu şekilde, Hazar bölgesindeki enerji kavgasında kendisinin de var
olduğunu göstermiş oluyordu. AB, bu proje ile Türkiye ile Yunanistan arasındaki karşılıklı ekonomik
bağların da, yeni siyasi krizlere elvermeyecek şekilde artmasını hedefliyordu. Aslında Yunanistan, 1998
yılından bu yana Türkiye üzerinden doğalgaz almak için, Shell ile çalışma yapıyordu.
Türkmen Gazı'nı Türkiye'ye taşıyacak Trans-Hazar projesinin en önemli ortaklarından birinin Shell
olduğunu ve proje ile yılda 30 milyar metreküp doğal gaz getirilerek, bunun 14 milyar metreküpünün
Avrupa'ya pazarlanmasının hedeflendiğini belirtmekte de fayda vardı. 'Doğu-Batı koridoru'ndan sonra,
'güney hattı projesi', Bakü-Ceyhan ve Trans-Hazar projeleri için Türkiye'yi daha cazip hale getiriyor ve elini
güçlendiriyordu. AB'nin Hazar bölgesi kaynaklarına talip olması ise, bölge ülkelerin Rusya dışından
alternatif yollardan güvenilir pazarlara açılması için önemli bir zemin hazırlıyordu. Bu durum, bölge
ülkelerinin Türkiye üzerinden Avrupa'ya daha da yaklaşmalarına zemin hazırlayacaktı. Ancak Rusya’da
büyük yatırımları olan Shell, Mavi Akım lehine projeden çekilerek hayat kırıklığı yaratacaktı.
AB, 1995 yılında eski SSCB ülkelerine yardım amacıyla kurulan TACIS mali yardım programı
çercevesinde, Uluslararası Gaz ve Petrol Taşıma Programı (INOGATE )'nı da faaliyete geçirdi. INOGATE
ile, bölgedeki mevcut boru hatlarını yenileme ve Hazar bölgesi ülkelerine enerji rezervlerini geliştirme
konularında yeni cumhuriyetlere destek çıkılması planlanıyordu. INOGATE kapsamında 2000-2010 yılları
arasında 3 milyar 334 milyon EURO yatırım yapmayı planlayan AB, Türkiye'nin de imzaladığı uluslararası
enerji işbirliğini hedefleyen INOGATE 'Şemsiye Anlaşması' hazırlamıştı.
TAŞERONLU TÜRKMEN GAZI SKANDALI
Türkmenistan bağımsızlığını yalnızca doğal gazını satarak sağlayabilirdi. Türkmen gazını neredeyse
bedavaya alan ve borcunu yıllardır ödemeyen Rus Gazprom'un tekelinden kurtulmak için çaba gösteren
Aşkabat, Rusya'nın borcunun 1997 itibariyle 1,5 milyar dolara ulaşması nedeniyle gazı kesti. Ancak 1999'da
istekleri üzerine gaz nakli yeniden başladı. Bunun üzerine Aşkabat ilk önce İran aracılığıyla dışı
açılabileceğini düşündü. İran'la yapılan swap ( ikame yoluyla satış) anlaşması önceleri sınırlı kaldı.
Aşkabat, İran güzergahını ABD'ye rağmen hiç gözardı etmedi.13 Mayıs 1996'da açılan ve İran'ın
Bender Abbas limanından geçen Serahs-Meşhed-Tecen demiryolu hattı nakliyat için yetersiz kalıyordu.
Daha büyük dış yatırım gerekiyordu. Ancak İranla yapılan ortaklık nedeniyle Amerikan yönetimi araya
mesafe koymuştu. ABD şirketi Unocal'ın Suudi şirketi Delta'nın desteğiyle inşa edeceği Afganistan
üzerinden gaz hattı, Taliban'ın 1996'da Afganistan'a hakim olmasının ardından önce rafa kaldırılmıştı. Oysa
Taliban'ın iktidarı ele geçirmesinde büyük oranda Unocal ve onun ortağı Delta'nın payı vardı. Tezgahın
yürütülmesini Pakistan gizli servisi yapmıştı. Unocal, bölgede Aramco-Suudi hanedanına benzeyen türden
bir devlet-şirket ilişkisi peşindeydi. Ancak 1999'a gelindiğinde evdeki hesabın çarşıya uymadığını anladı.
Gerek Pakistan, gerekse Unocal gaz projesini bir süre unutmak zorunda kaldı.
Meydan Türkiye ile Rusya'ya kalmıştı. İran güzergahı Türkmen gazı için pastada küçük bir parçaydı.
Türkmen doğalgazını Türkiye'ye pazarlamak için Türkmen lider Saparmurat Niyazov, 16 Ocak 1995'de
Ankara'ya adımını atıyordu. Ortalıkta bir sürü proje uçuşuyordu, ama elle tutulur bir adım henüz atılmamıştı.
Cumhurbaşkanı Demirel'inde katıldığı toplantıda doğalgazın İran üzerinden Türkiye'ye gelecek bir boru hattı
ile taşınması kararına varılıyor, hattın inşaatına başlamak için tarih belirleniyordu: 25 Mayıs 1995.
Devletlerarası bir Konsey kurulmuş, konseye İran, Rusya, Türkmenistan, Türkiye, Kazakistan son anda
gözlemci olarak katılan Ukrayna'da alınmıştı. 17 Ağustos 1995'de Aşkabat'a giden Başbakan Tansu Çiller'e
Türkmenbaşı cazip bir teklifde bulunuyordu: " Türkmen gazını BDT ülkelerinden taşıyan boru hattında
sorunlar var. Mevcut hatta Gürcistan üzerinden 166 km'lik bir boru hattı döşerseniz Türkiye'ye Türkmen
147
doğalgazı veririz. " Türkmenler Rus şirketi Gazprom gaz borcunu ödemediği için gaz naklini
durdurmuşlardı. Türkiye'den yardım istiyorlardı. Bu öneri havada kaldı.
Ankara, doğalgaz vapurunu kaçırmak için ilk adımını 15 Aralık 1997'de atıyordu. Rusya Başbakanı
Viktor Çernomirdin, Türk meslekdaşı Mesut Yılmaz ile aynı gaz lisanını kullanmaya başladığı bu tarihte
Mavi Akım projesinin ön protokolu Ankara'da imzalanıyordu. 8 Ağustos 1996'da Necmeddin Erbakan'ın
başbakanlığı döneminde Tahran'da imzalanan doğalgaz alım anlaşması ise Yılmaz hükümeti tarafından
askıya alınarak ikinci hata işleniyordu.
Türkiye, 1987'den beri gaz satın aldığı Rusya'ya bağımlı hale getirilmek isteniyor, İran rejiminden
kaynaklanan ideolojik kaygılarla buna göz yumuluyordu. Ancak İran, Refahyol döneminde imzalanan, ancak
Amerikan engeli nedeniyle geciken doğalgaz anlaşmasındaki ' al yada öde ' maddesini koz olarak kullanacak
kadar akıllıydı. 31 Aralık 1999'da anlaşma gereği teslim saati geldiğinde Tebriz'den yola çıkarak 172 km
sonra Doğubeyazıt'a ulaşan boru hattı kısmını İran tamamlamıştı. Anlaşmada yer alan bu tarihte ' al yada öde
' maddesi Türkiye'yi zor duruma düşürmüştü.
ABD baskıları sonucu projenin Türkiye bölümününün yapım ihalesini kazanan şirketler kredi
bulamamıştı. Botaş'ın kaynaklarınca yapılan Doğubeyazıt-Erzurum hattı yetişmesine karşın, kompresör
istasyonu işinin verildiği ABD'li firması parası ödenen kompresörleri altı ay geçmesine rağmen
göndermemişti. Ankara ikilem arasında kalmıştı. İran, Botaş'ı hergün 250 bin dolar tazminat ödemekten
kurtaran bir jest yaparak herkesi şaşırtıyordu. 17 Ocak 2000'de Ankara'ya gelen İran Dışişleri Bakanı Kemal
Harrazi, bu jeste karşılık 1999 yılı yazı sınırötesi operasyonlarda yanlışlıkla ölen vatandaşlarının diyetini
istiyordu. Türkiye'nin ülkesinden alamadığı gaz için 1 Ocak 2000'den itibaren hergün ödemesi gereken 250
bin dolar tazminatdan Temmuz 2001 yılına kadar vazgeçtiklerini belirten Harrazi, bu tarihe kadar boru
hatlarının yapımının bitirilmesini istiyordu. İran 6 ölü 10 yaralı için 5.5 milyon dolar istiyordu. Ankara, 400
bin dolar ön ödeme yaparak işi bitirmek istesede Tahran razı olmuyordu. İranlı yetkililerle görüşülerek boru
hattının Temmuz 2001'de bitirilmesi kaydıyla tazminatdan vazgeçildi.
Ancak Ankara tekrar önceliğini değiştirmiş Washington ile çelişmişti. Ankara'da İran'ı pek sevmeyen
bir yönetim olmasına karşın projeye hız verilmesi, öncelik kapsamına alınması sağlandı. Buna göre, iç hatlar
tamamlanarak Temmuz 2001'de Doğubeyazıt'dan yılda 4 milyar metreküp gaz verilmeye başlanacaktı. 23 yıl
geçerli olacak projeye göre bu miktar 10 milyar metreküpe kadar çıkacaktı. Nitekim hedefler tutturuldu.
Transhazar geçişli boru hattına henüz finansör ve kredi bulunamamışken, Başbakan Bülent Ecevit,
Türkiye içi boru hattı şebekelerini yapan şirketlere kredi bulunması için çaba gösterecekti. Boru hattının
Erzurum-İmranlı, İmranlı-Kayseri, Kayseri-Ankara ve Kayseri-Konya etaplarının ihalesini alan şirketler
yüzde 85 oranında projeleri bulacakları dış kredi ile tamamladılar. İran'ın Türkiye’ye verecek kadar gazı
vardı. Tahmini rezervleri 1 trilyon metreküpün üstündeydi. Ancak Tahran gazın büyük miktarını Ruslar gibi
Türkmenlerden almayı planlıyordu. BOTAŞ, İran'a uygulanan ambargo çerçevesinde Doğubeyazıt'a
kurulacak kompresör istasyonunu göndermeyen ABD'ye çalım attı. Kompresörün satın alınmak istendiği
SolarCaterpillar firmasına verilen 4 milyon dolar avans geri alınarak, başka ülkelerden sipariş verilmesi
sağlandı. İran doğalgaz boru hattı konusunda ABD'yi üzen BOTAŞ, bu durumu telafi etmek için ABD'nin
büyük destek verdiği Trans-Hazar doğalgaz boru hattının ilk adımını attı.
İSRAİL'İN ÖNERİSİ
Trans-Hazar projesi, İsrail tarafından ortaya atılmıştı. Türkmenistan gazının İran üzerinden
Türkiye'ye transfer edilmesine karşı çıkan İsrail ABD'nin İran'a ambargoyu öngören D'Amato yasasını fırsat
bilerek Trans- Hazar projesini ortaya attı. Başlangıçta tarım projeleri üzerine Türkmenistan'a gelen İsrail'in
Merhav şirketi daha sonra enerji alanıyla da ilgilenmeye başladı. D'Amato yasası çıkartılınca Merhav
Başkanı Yusuf Maymen, Trans-Hazar projesini ortaya attı. Daha önce Türkmenistan ve İran'la anlaşma
imzalayan Türkiye ise altına imza attığı protokolleri inkar ederek Trans-Hazar'a yöneldi.
ABD tarafından desteklenen bu proje Türkmenistan ile Azerbaycan arasındaki Hazar'daki petrol
yatağı anlaşmazlıkları, Hazar'ın statüsü ve Rusya faktörünün ağır basması sonucu geri plana bırakıldı.
148
Türkmenler tahmini 3 trilyon metreküplük gaz rezervlerinin bugün için yılda 25,5 milyar kübünü üretiyor, 21
milyar metrübünü ise satıyordu. Rusya ve İran ile imzalanan anlaşmalar nedeniyle bu gazın tamamı bu
ülkelere gidiyordu. Transhazar güzergahına destek veren ve bu proje verilecek gazın çıkartılması için
imtiyazlar alan Shell, Türkmen gaz yataklarına kazma vurmayarak gaz çıkarma işlerini geciktirmeyi politika
haline getiriyordu.
2.5 milyar dolara mal olacak 2180 km uzunluğundaki boru hattı konsorsuyumu için oluşturulan PSG
konsorsiyumuna yüzde 50 ortak olan Shell, Mavi Akım projesine girmesede Gazprom'un en iyi iş
ortaklarındandı. Projeye göre 2002 Temmuz'unda Türkiye'ye 16 milyar metreküp gaz verilecek, bu rakam
Avrupa'ya pazarlanması kaydıyla daha sonra 30 milyar metreküpe çıkartılacaktı. Ankara ile 7 yıldır 7 defa
anlaşma imzalanmasına rağmen sonuç alamayan Aşkabat, bugün için askıya alınsada gazının 6800 km'lik
hatla Çin'e ve 2.7 milyar dolar maliyetli 1500 km uzunluğundaki hatla Afganistan-Pakistan üzerinden Hint
okyonusuna çıkartılması projelerine de toplam 30 milyar metreküp gaz vermeyi vaad ediyordu.
ABD'li Unocal'ın talip olduğu Afgan hattı siyasi istikrarsızlık ve Taliban'ın ülkeye tam hakimiyeti ile
imkansız hale gelmiş, Unocal projeden çekildiğini açıklamıştı. Kimsenin tanımadığı Taliban nedeniyle finans
çevreleri Afganistan'dan geçen boru hattına fon vermiyordu. Türkmenistan, Pakistan'daki büyük gaz pazarını
kaybetmek zorunda kalıyordu. Bunun üzerine atağa geçen İran, Pakistan ve İran arasında boru hattı yapılarak
gaz satmayı teklif ediyordu. 2670 km uzunluğundaki boru hattından İran, günlük 3260 milyon metreküp gaz
ihraç etmeyi planlıyordu. İran'ýn önerdiği fiyat Türkmenistan'ın önerdiğinden az olmasına rağmen taşıma
ücreti ile rakam eşitleniyordu. Pakistan, gaz naklinden yıllık 580 milyon dolar gelir bekliyordu. İran,
Pakistan'a vereceği gazı bile Türkmenlerdan alarak Türkmen gazının taşeronu olmayı hedefliyordu.
Alt alta toplandığında Türkmenistan'ın vaad ettiği gaz miktarı 67-77 milyar metreküp civarındaydı.
Teknolojik ve maliyet açısından Türkmenistan'ın bu vaadini yerine getirmesi için 400 kat yatırım yapması
icap ediyor, yakın gelecekte bu mümkün gözükmüyordu. Aşkabat'da Ankara gibi kime, hangi projeye öncelik
vereceğini şaşırmış durumdaydı. İki ülke arasında kaç anlaşma, mutabakat veya protokolun imzalandığını iki
tarafta artık hatırlamıyordu. Ankara'nın hız verdiği Rusya ve İran projeleri Türkmenlerin elini kolunu
bağlıyordu.
Ankara, öncelik değiştirince Aşkabat'da gazını ' taşeron ' ülkeler ve projeler vasıtasıyla bin metreküp
başı 50 dolar zararla dolaylı yoldan Türkiye'ye göndermek zorunda kalıyordu. Bölge gaz zengini diğer ülke
Özbekistan ise hep gözardı ediliyordu. Özbekistan'ın keşfolunmuş 2 trilyon metreküp tahmini 10 trilyon
metreküp gazı bulunuyordu. BDT içinde ikinci gaz zengini ülke olan Özbeklerin gaz yedekleri yıllık 45
milyar metreküp üretilse de 40 yıl tükenmeyecek zenginlikteydi. Azerbaycan ise 2 tirlyon metreküpe yakın
tahmini rezervleri ve 500 milyon metreküplük yıllık üretimi ile üçüncü zengin ülke konumundaydı. Ancak
Azerbaycan boru hatlarının eskimesi ve yetersiz üretim nedeniyle 50 kentine 1992'den beri gaz veremiyor,
sadece başkent Bakü ve Sumgayt kentlerine gaz veriliyordu. Türkmenistan, Azeriler borcunu ödemediği için
gönderdiği gazı kesmişti.
Türkmenlere, Ukrayna, Gürcistan, Ermenistan, herkesin borcu vardı. Gazprom, Türkmen gazının
taşeronluğunu yapıyor, ucuz fiyata alıp bu ülkelere satıyordu. Türkmenistan ile Türkiye arasında Türkmen
doğalgazının Türkiye'ye ve Türkiye üzerinden de Batı pazarlarına ulaştırılmasını hedefleyen bir anlaşma 29
Ekim 1998'de Ankara'da imzalandı. Cumhuriyetin 75. yıl kutlamaları için Ankara'ya gelen Türkmenistan
Cumhurbaşkanı Niyazov ile Demirel'in imzaladığı anlaşma uyarınca ilk yıllarda 16 milyar metreküp, daha
sonraları 30 milyar metreküp doğalgazın Hazar denizi altından geçecek boru hattı ile Türkiye'ye ulaştırılması
hedefleniyordu.
Uluslararası finans çevreleri, Türkiye'nin aynı anda hem Türkmen gazı, hem Bakü-Ceyhan projeleri
hemde Rusya ve İran'dan gelecek gazı içeride dağıtmak için önümüzdeki 20 yıl içinde yapması gereken 40
milyar dolara ulaşacak dahili gaz şebekeleri yatırımlarını karşılamak maksadıyla dış kredi bulacağına
inanmıyordu. Bu arada Türkiye'nin 2020 yılı için öngördüğü 84 milyar metreküp gaz talebinin
karşılanmasına yönelik öncelikli projeleri 20 yıl içine Türkmenleri küstürmeden yayması önem arz ediyordu.
Türkiye'nin bu kadar gaz ihtiyacı olduğu ise kuşkuluydu. İsrail'in ortaya attığı ve ABD'nin destek verdiği
Trans-Hazar doğalgaz boru hattıyla Türkmenistan'dan yılda16 milyar metreküp doğalgazın Türkiye'ye
149
aktarılması öngörülürken, Washington, 2000 yılında bu öneriye Ermenistan'ı ekledi.
Ermenistan'ı enerji bakımından Rusya ve İran etkisinden uzaklaştırması, Washington için çok
önemliydi. ABD'nin Trans-Hazar boru hattıyla Ermenistan'a gaz vermeyi teklif etmesi Rusları şaşkına
çevirmişti. İran-Ermenistan doğalgaz boru hattının inşa edilmemesi için Washington yönetiminin TransHazar boru hattıyla Gürcistan topraklarından ek bir boru hattıyla Ermenistan'a gaz vermeyi önermişti. İran ve
Ermenistan uzun zamandan beri kendi aralarında bir enerji boru hattı kurmak için çalışıyorlardı. Fizibilite
çalışması yapılan bu hattın yapımını gerçekleştirmesi için Rusya şirketi Gazprom'a da teklif yapılmıştı.
Mart 2000 başında Ankara'dan sonra Azerbaycan'da temaslarda bulunan ABD Ticaret Bakanlığı'nın
BDT ve Baltık ülkeleriyle ticari ve iktisadi ilişkiler müşaviri Jan Kaliski yine sahneye çıkmış, Ermenistan'ın
İran'la enerji hattı kurmaması gerektiğini tekrarlıyordu. ABD'nin söz konusu planına Azerbaycan'ın razı olup
olmayacağı bilinmezken, Ermenistan'ın bu öneriyi kabul etmesi durumunda bunun bölgeye barış ve refahın
gelmesi yönünde çok önemli bir adım olacağı belirtiliyordu. İran'ın Ermenistan'la kurmak istediği boru
hattıyla Erivan'a Türkmenistan gazı verilecekti.
Türkmenistan-İran ve Türkiye arasında imzalanan ve Türkmenistan gazının İran üzerinden Türkiye'ye
aktarılması anlaşmasının daha sonra Türkiye tarafından tanınmaması üzerine Tahran yönetimi Erivan'la
temasa geçerek bu gazın Ermenistan'a verilmesini teklif etmişti. Türkmenistan, Körpece-Kurtkoyu doğalgaz
boru hattıyla İran'a yılda 4 milyar metreküp gaz satıyordu. Birkaç yıldan beri Tahran ile Erivan arasında
görüşülen bu hat Paul Goble planı olarak bilinen ABD'nin Karabağ'a karşılık Azerbaycan'a verilmesini
istediği Ermenistan'ın güneyindeki Megri bölgesinden geçecekti.
MAVİ AKIM OYUNU
Mavi Akım'ın tekniki açıdan gerçekleştirilmesi şüpheli gören Amerikalı uzmanlar yanılmıştı.
Projenin hayat bulma yoluna girmesiyle Rus şirketi Gazprom ve İtalyan şirketi ENİ kendilerine göre gelir
sağlıyordu. Proje hayata geçirilmese bile İtalyanlar, Rus gaz piyasasında altın buldu. Mavi Akım, sanıldığının
aksine Ruslardan ziyade Türk ve Rus piyasasında İtalyanların ağırlığının artması anlamına geliyordu.
Gazprom'un Türkmenistan'dan alacağı ucuz gazı Türkiye'ye 140 dolara satmaya devam etmeyi planladığına
dikkat çeken Amerikalı uzmanlar, İran ve Türkmen rotalarına yönelmesiyle gazın bin metrekübünün
Türkiye'ye 70-80 dolara geleceğinin altınıı çiziyordu.
Dünyada ve Karadenizde 2150 m derinliğe ilk defa boru hattı döşenecekti. Bir benzeri boru hattı
Umman-Hindistan arasına döşenmişti, ancak sorunlar aşılamamıştı. Bu derinlikteki boru hattının tamir ve
onarımı için ispatlanmış hiç bir teknoloji bulunmuyordu. İtalyan ENİ şirketi ile birlikte çalışan Arcos ve
Saipem şirketleri bugüne kadar 600 m derinlikte çalışmışlardı. Robotlarla çalışan ve denizin altına boru
döşeyen Arcos şirketi, derinde çalışmayı sevmiyordu. İtalyanlar bu nedenle derinde boru döşemekte usta bir
gemiyi günlüğü 200 bin dolara kiralıyordu.
Türk kamuoyu, Türkiye'ye satılacak gazın Türkmenistan gazı olması ile ilgili skandalı, Türkmenbaşı
Niyazov'un Enerji Bakanı Cumnur Ersümer'i 8 Ekim 1999'da Aşkabat'da fırçalaması ile öğreniyordu.
Ersümer'i Aşkabat'da ''Mavi Akım projesine öncelik verdiği'' gerekçesiyle eleştiren Türkmenbaşı, doğal gazı
Türkiye ve dünya pazarlarına Hazar Denizi'nin altından geçecek boru hattı ile çıkarmanın ülkesinin çıkarları
açısından vazgeçilmez olduğunu söylemiş ve bunu engelleyecek her adımı ''Türklüğe ihanet'' olarak
nitelemişti.
Mesut Yılmaz ve kardeşi Turgut'un Mavi Akım'a ilgisini bilen Niyazov, Gazprom ile ANAP yandaşı
şirketlerin işi pişirdiğini biliyor, Türkmen gazının bu nedenle geri planda kaldığını anlıyordu. Bu skandalın
bir boyutuydu. Diğer boyutu Mavi Akım anlaşmasında asıl dikkatlerden kaçan hususun, Gazprom'un ortağı
olan ENİ şirketi'nin, Türkiye'ye satılacak gazı yarı yarıya Ruslarla bölüşecek olmasıydı.
Gözünü Türk doğalgaz dağıtım piyasasının özelleştirmesine diken ENİ, Doğuş Holding Yönetim
Kurulu Başkanı Ayhan Şahenk ile dirsek temasını sürdüyordu. ENİ, Botaş'ın üçe bölünmesini bekliyordu.
Özelleştirmesi sekteye uğrayan POAŞ'a da talip olan ENİ, ihaleyi Doğan Grubuna kaptırmıştı. Türkiye'nin
petrol ve gaz piyasasında söz sahibi olmak için Mavi Akım projesini kullanacaktı.
150
İtalyanlar, satılacak gazın 8 milyar metreküplük bölümünü elde etmek için Rusya'da Kuzey Hazar'a
yatırım yapıyordu. Hattın maliyeti. 3 milyar dolardı. Gazprom ile ortak kurulan şirketin borsada hisse senedi
satışlarından yüzde 20 oranında yani 600 milyon dolar civarında hattın ön finansı çıkmış olacaktı. 2.4 milyar
dolarlık bölüm için dış kredi aranmıştı. Bu krediyi de ENİ bulacaktı. ENİ, bu jest karşılığında Gazprom'un
yüzde 5'ine ortak oldu. ENİ, dünya doğalgaz piyasasının yüzde 23'üne sahip olan Gazprom'a ortak olmakla
Rus piyasasına el attı. Mavi Akım için ENİ şirketi, üç Japon firmasından boru alınması için kredi karşılığı
anlaşma yaptı.
Başbakan Bülent Ecevit'in Kasım 1999'da Moskova ziyareti sırasında İtalyanların dayattığı ek vergi
protokolü gündeme geliyor, Amerikalı dostaların 17 Kasım 1999 AGİT zirvesinde küstürülmemesi için
imzalanamıyordu. Ancak protokol bir ay sonra sessizce Türkiye'nin Moskova Büyükelçisi tarafından parafe
ediliyordu. Hükümet ortağı olan MHP bile Türkiye'nin çıkarlarına aykırı olan bir anlaşmayı
engelleyememişti. ANAP'lı Turan Hazinederoğlu ve Öztaş şirketinin fendi, Türkiye'nin ulusal olmayan enerji
politikalarını yenmişti!
Mavi Akım'ın arkasında ANAP lideri Mesut Yılmaz ve kardeşi Turgut Yılmaz ile Turgay Ciner
duruyordu. Rusya'dan ise eski maliye Bakanı Anatoli Çubais, Viktor Çernomirdin ve koskoca Gazprom
imperatorluğu para musluklarını ağzına kadar açmıştı. 2000 yılında 5+5 geçmeyerek Demirel'e
cumhurbaşkanlığı yolu tıkanınca Yılmaz'ı cumhurbaşkanı yaptırmak için Çernomirdin-Cubais ikilisi seferber
olmuştu. Yılmaz'a oy verilmesi karşılığında Gazi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Nurallah Aydın'ın iddiasına
göre 500 milyon dolar rüşvet veya açık kredi sözü verilmiş, her milletvekiline birer milyon dolarlık avanta
ayrılmıştı. Genelkurmay ve MİTe ulaşan bu istihbaratın ardından Ecevit'e cumhurbaşkanı görmek istedikleri
10 namzetin listesi verilmişti. İçlerinde Yılmaz yoktu. Rusların gazı ters tepmişti. Yılmaz'ın artık hem
askerlerin, Ruslarla iş yaptığı için hemde ABD'nin gözünden düşmüştü. Asıl ipini çeken ise ABD’den
paraşütle indirilen süper bakan Kemal Dervişîm seçim talebinin ardından gerçekleşen 3 Kasım 2002
seçiminde sandıkta Türk halkı oldu.
Bu projede Türkiye'ye vaad edilen 16 milyar metreküplük gazın 8 milyar metreküpü ENİ'ye aitti.
ENİ, ileride Astrahan'dan çıkaracağı gazı doğuya doğru Stavropol üzerinden çekeceği 400km'lik boru hattı
ile Mavi Akım'a ulaştıracaktı. Gazprom'un Sibirya üzerinden getirmesi gereken gazın boru hatları ise
çürüktü; onarım fayda etmiyordu. Büyük maliyetle yeni boru hattı yapmak yerine Ruslar gazın büyük
miktarını Türkmenlerden almaya uzun süre devam etme niyetindeydi. Bu nedenle Türkmen gazına
Transhazar hattı Rusların hiç işine gelmiyordu.
Eni’nin Türkiye ilgisi ya da şirin görünme çabasının altında ise çok farklı argümanlar yatıyordu. Eni,
sadece Mavi Akım için Karadeniz’e boru döşeyen tekniğe sahip bir şirket de değildi. Petrol ve doğalgaz da
Kazakistan, Rusya ve Azerbaycan’da teşebbüsleri olan bir kuruluştu. Hazar Havzası’nda, Kazakistan’da ve
Rusya’nın güneyindeki en etkin operatör olan Eni, Rusya Astrakhan Kuzey Sahası’nda petrol ve doğalgaz
işinde, Kazakistan Kaşagan’ın geliştirilmesinde sorumlu en önemli aktördü. Yani BP Amaco’nun Hazar’da
üstlendiği rolü Kaşagan’da Eni üstlenmiş durumdaydı. Ayrıca Eni, Türkiye’deki enerji gelişmelerini de
dikkate alarak adım atıyordu. Bu konudaki yasa değişiklikleri de onlara ümit vermekteydi. Resmi Gazete’de
yayımlanarak yasalaşan 4646 sayılı Doğalgaz Piyasası Kanunu da Eni gibi şirketleri Türkiye pazarı
konusunda ümitlendirmekteydi. Çünkü, BOTAŞ sözleşme miktarlarının yüzde 80 oranını 2009 yılına kadar
yüzde 10’dan daha az olmak üzere ithalatçı şirketlere yani Eni gibi kuruluşlara devredecekti. Netice itibariyle
2009’dan itibaren doğalgaz ithalatının serbestleşmesi bu işe ilgi duyanları şimdiden gerekli altyapıyı
hazırlamaya itmekteydi. Başından beri Hazar’dan çıkarılacak petrolün çok hatlı bir boru hatlarıyla
taşınmasını savunan Eni acaba Bakü–Ceyhan’a ne kadar değer verdi? Türkiye’yi hangi kriterlere tabi tutarak
programlarına almadı? Ya da neler değişti de Eni, Bakü–Ceyhan’ı desteklediğini haziran 2001 ayının sonuna
doğru İstanbul’da yapılan Üç Deniz’in Hikayesi Konferansı’nda açıklamak zorunda kaldı? Bu detayları
bilmeden, Mavi Akım’a Rusya tarafından katılan üçüncü ortağın her dediğini göklere çıkarmamız gerekirdi.
En azından medyada bu işlerin arka cephesini bilenler, Türkiye’de birilerini şirin göstermek yerine, bu
kişilerin Türkiye üzerinden neler kazanmak istediğini iyice tahlil edip ona göre adım atmalıydı. Eni gibi
151
şirketler, kendileri bizi pazar olarak görerek karar değiştirirken, bizlerin de onları ne olarak görmek
gerektiğimizin adını koymalıydı. Eni sadece Mavi Akım’a teknik destek veren kuruluş değildi. Gazprom’la
ve Rusya ile olan ilişkiler yumağında boru hattından geçecek gazda da pay ve söz sahibi olacaktı.
Dolayısıyla, Eni’nin Boğaz’dan geçecek Saipem 7000 gemisi ve J Boru Döşeme Kulesi (borular
denize J şeklinde döşendiği için bu isim verilmiş, bir başka sistem ise S şeklindedir) ile gündeme gelmek
istemesinin arka planında Türkiye’nin doğalgaz ihtiyacının giderilmesinde baş aktör olacak Mavi Akım’a
yüzde 50 ortak olması ve Türkiye üzerinden başka ülkelere gaz pazarlama stratejileri vardı. Türkiye’yi güzel
günlerin beklediği yabana atılmayacak bir gerçekti. Fakat bundan sonra petrol ve doğalgaz devleri karşısında
daha dikkatli olunması gerektiği de başka bir gerçekti. Türkiye bölgenin en büyük pazarıydı. Komşularına
oranla nüfusu fazla, gelir seviyesi yüksekti. Coğrafi konumu, alternatif enerji güzergahlarına oranla daha
güvenli oluşu da cazibe merkezi haline gelmesini sağlıyordu. Gazprom, Sovyet döneminde yapılan
Türkmenistan'dan bin metreküp'ü 32 dolara 21 milyar metreküp gaz alınması için eski anlaşmayı yenileyerek
Mavi Akım'a vereceği gazı 2000 yılında garantilemişti. Bu projenin, 370 km'si Güney Rusya topraklarından ,
374 km'si denizin 2150 metre derinliğinden geçecekti. Samsun-Ankara hattında ise 480 km boru hattı
döşenmesini Stroytransgaz-Öztaş-Hazinederoğlu ortaklığı 340 milyon dolara gerçekleştirecekti. ANAP
avantasını almış, emrindeki Enerji Bakanlığı, bu konsorsiyuma 55 milyon dolar ön ödemeyi daha Mavi Akım
anlaşması onaylanmadan, iki ülkenin Meclislerinden geçmeden yapmıştı! Bu konsorsiyumda Turgay
Ciner'inde perde arkasından kontrolü olduğu ileri sürülüyordu. Şaibeli ihalelere karışan medya, Türkiye'nin
çıkarlarını değil kendi çıkarlarını savunan konuma gittikçe daha fazla itiliyordu. Bu bağlamda ANAP'ta ihale
partisi haline gelmişti.
' Beyaz Enerji ' operasyonunun gösterdiği gibi Mesut Yılmaz, Enerji Bakanlığı'nı ANAP'ın ' sağmal
ineği'ne çeviren bir parti lideriydi. Toplumsal baskı-TSK'nın katkılarıyla- oyunun piyonunu tasfiye ederken
hiç bir şey olmamış gibi millete özgürlük nutku atıyordu. ANAP'ın en dürüst, yolsuzlukların üzerine giden
İçişleri Bakanı Saadettin Tantan, Türkiye'yi soyan bir grubun üzerine gitmek isteyince parti lideri tarafından
gözden çıkaılmıştı. ANAP Lideri Mesut Yılmaz'ı Azerbaycan Lideri Haydar Aliyev ' Rusya'nın nüfuz casusu
' olarak nitelendirmişti. Aliyev'in elinde belgeler vardı. Türkmenistan Devlet Başkanı Saparmurat
Niyazov'un, Ekim 1999'da Aşkabat'da Enerji Bakanı Cumhur Ersümer'i fırçalamasındaki asıl nedeni Mesut
Yılmazdı. Aliyev ve Niyazov, maşayı değil maşayı tutanı görürken, Ankara göremiyordu.
Mavi Akım'la gaz Karadeniz'in altından getirilemesede Ruslar Türkiye'ye gaz satmaktan vazgeçme
niyetinde değildi. Enerji işlerine oldukça yakın duran ANAP'ın eski İstanbul İI Başkanı Erdal Aksoy,
Rusların şaibeli bir şirketi ile iş ilişkisine girmişti. Rusya, bu sırada Türkiye'ye, Gürcistan üzerinden yılda 16
milyar metreküp doğalgaz vermek için temaslarını arttırdı. Bu miktar Rusya'nın Mavi Akim projesinden
vereceği miktar ile aynıydı. Ruslar, Mavi Akım projesinde bir sorun çıkması durumunda, Gürcistan hattın
işletmek istiyordu. Buradan gelecek olan doğalgazı, şaibeli bir Rus sirketi olan Itera getirecekti. Türkiye'deki
ortağı da Erdal Aksoy'un sahibi olduğu Turcas isimli şirketdi. Buradan gelecek doğalgaz için Türkiye'de
sınırdan Samsun'a kadar yeni boru döşenmesi gerekiyordu.
ANAP eski Milletvekili merhum Hayrettin Uzun, eski partisi ve Genel Başkanı Yılmaz hakkında şok
suçlamalarda bulunmuştu. Uzun, "Mavi Akım"ın sorgulandığı dönemde demeç verip,"ANAP bugün bir
anlamda suç organizasyonu gibi çalışan grubun elindedir” demişti. Rahmetli Hayrettin Uzun'un o günlerde
gündeme getirdiği fakat dikkate alınmayan bazı uyarıları, bugün operasyon gerektirecek soygunları işaret
ediyordu. BOTAŞ'ı ikiye bölerek özelleştirmek isteyen ANAP'ın niyeti Türkiye'nin gaz piyasasına
yabancılara, başta Ruslara peşkeş çekmekti.
Türkiye'nin gaz piyasası Avrupa'nın en canlı hızlı gelişen büyük paralar dönen bir piyasaydı. Milyar
dolarlar havada uçuşuyordu. Bu işden alınan komisyonda büyüktü. Yabancılar, dünya yolsuzluk liğinde ilk
üçte yer alan Türkiye'de yedirmeden siyasilere rüşvet vermeden pay kapamayacaklarını biliyorlardı. Nükleer
santral ihalesinde Kanadalı şirketin Enerji Bakanlığı'nda birilerine 50 milyon dolar verdiğine dair Beyaz
152
Enerji dosyasında iddiaları sümenaltı edilmişti. Ancak Kanada medyasında bu rüşvet yazılmış ve kelle
götürmüştü. Bunların hepsi Ersümer'e göre siyasi komploydu. Yılmaz'da güya statükoculara savaş açmıştı;
Ersümer ANAP'ın yenilikçi takımının tasfiye edildiğini, siyasi komplo ile karşı karşıya olduklarını
savunuyordu. Mavi Akım da güya Yılmaz'ın payı yoktu. Ersümer çalışkan bir insandı, ancak Yılmaz'a
güvenerek siyasi hayatını bitirdi.
Meclis Mavi Akımı araştırmadan üstüne atladı. Çünkü uluslararası antlaşmaları Meclis araştırmadan,
tartışmadan onaylardı. Devletin yaptığı anlaşmaların bugüne kadar Parlamentodan geri döndüğü vaki değildi.
Mavi Akım Projesi’ni yangından mal kaçırır gibi Meclis’ten geçirdiler. Mavi Akım'da bir takım gizli
maddelerin yer aldığını bakan Ersümer'in belirtmesi üzerine gizli gündemle toplantı yapıldı anlaşma
parlamentodan geçerken.. Ama verilen bilgiler gizli olanlar değildi. HESE dediğimiz, yani Öztaş,
Haznedaroğlu ve Stroytransgaz isimli şirketler, anlaşma geçmeden Samsun-Ankara hattı için şirketlerini
kurmuştu. İki Türk şirketininde ANAP'lı olması tesadüf değildi. BOTAŞ’ın bir iki ihalesine girmişler, ama
fiyatlar yüksek olduğu için bir ihale alamamışlardı. İhale alamayınca “ihaleyi nasıl kotarırız” mantığıyla işi
bu noktaya taşıdılar.
Parlamentodan geçen metinde, “Samsun-Ankara hattı Gasprom’un tespit edeceği şirketler tarafından
yapılacaktır” dendi., ama bu şirketler zaten kanun Meclis’ten geçmeden önce belli oldu. Moskova'da üçlü
konsorsiyumun kutlama töreni anlaşma Meclis'den geçmeden önce yapıldı. Yani bir danışıklı dövüş söz
konusuydu. Türkiye’de beş kuruşluk alım satımın dahi ihale ile yapıldığı bir ortamda, 400 milyon dolarlık bir
iş ihale yapılmadan bu gruba verilmişti. İddialara göre Mesut Yılmaz'ın kardeşi Turgut Yılmaz ya bu
şirketlerin gizli ortağı idi, yada komisyon almıştı. Türkiye’de ne kadar usulsüz ihale yapılıyorsa mutlaka
bunun arkasından bazı siyasiler ve yakınları çıkardı; ortada bazı kirli pazarlıklar ve kelimenin tam anlamıyla
bir peşkes vardı.
28 Şubat'ın başbakanı Yılmaz'ın iktidarda olduğu dönemdeki tek icraatının Mavi Akım olması
düşündürücüydü. Beyaz Enerji operasyonunun faturasının sadece Cumhur Ersümer'e kesilmesi, Ersümer'i
yakından tanıyan biri olarak zoruma gitti. Ersümer, sadece imzaları atan bir maşadan başka biri değildi.
Enerji Bakanlığı'nı Ersümer'in döneminde Yılmaz'ın yönettiğini bilecek kadar bakanlığı yakından takip
ediyordum. Ersümer, Yılmaz için kurban verildi. Asıl sorumlu Yılmaz, yine kendini kurtarmayı başardı.
Rahmi Koç'un yönlendirmesiyle Yılmaz, bu devrede Şarık Tara ile Moskova'ya gitmeden önce ABD'ye bir
seyahat yaptı. ABD'li petrol lobileri ile görüşen Yılmaz'ın Halkla ilişkiler sorumlusu ünlü bir gazetemizin
Genel Yayın müdürünün Washington'daki üvey kızı Zeyno Barandı. Yılmaz, dönüşte yani Eylül 1999'da
Moskova gezisini gerçekleştirdi. O toplantının fotoğrafı basına yansıyınca kıyamet koptu. Sayın Mesut
Yılmaz o fotoğrafın çekildiği anda hükümette değildi. ANAP Genel Başkanı'ydı, ama ANAP hükümetteydi.
Cumhur Ersümer hem Başbakan Yardımcısı hem de Enerji Bakanı'ydı. Moskova'da yüksek tavanlı bir
binanın toplantı salonunda büyük bir masanın etrafında Mavi Akım mafyası biraraya gelmişti. Masanın bir
yanında, Mesut Yılmaz oturuyordu, yanı başında Cumhur Ersümer vardı. Masanın Türk tarafında işadamı
Turgut Yılmaz ve ANAP İstanbul İl Başkanı Erdal Aksoy (Erdal Aksoy Mavi Akım projesi kapsamında yer
alan bir şirketin resmi ortağı olarak o masada oturdu) onun yanında Enka'nın ve de Rusya-Enerji masalarının
söz sahibi Şarık Tara ve Yılmaz Karakoyunlu, karşılarında da Rusya'nın Gazprom'un konuyla ilgili
görevlendirdiği önemli isimler, başta da Çernomirdin ve adamları oturuyordu. Türk gazeteciler de vardı, o
sırada Sabahta çalışan Fatih Çekirge ile A.A muhabiri.. Bir de masanın bayan konuğu vardı; gözlemci Zeyno
Baran.
Mavi Akım masasının bayan konuğu Zeyno Hanım Washington'un gerçek patronları için çalışan
Türkiyeli genç bir uzmandı. 1996'dan 2003 yılı başına kadar Washington'da Kafkaslar, Rusya ve Avrasya
projelerinde çalışmış, halen de Washington'da Nixon Center'da uluslararası güvenlik ve enerji programları
direktörü olarak çalışıyor, Amerika adına strateji geliştiriyordu. Projeye karşı olan Baran'ı ikna etmek için
Yılmaz Washingtondan getirtmişti. Ekim 1999'da Türkmenbaşı’nın Yılmaz ve Ersümer'i suçlayıp Rusya'ya
153
çalıştıklarını iddia etmesi gezi sonrasını rastlamıştı. 2000 yılı Türk zirvesinde Türkmenbaşı'nın suçlamalarını
sürdürmesi Yılmaz'ı köşeye sıkıştırdı.
TSK yolsuzluklara kim olursa olsun pabuç bırakalmayacağını, en üst düzeyde Genelkurmay Başkanı
Hüseyin Kıvrıkoğlu tarafından açıkladı. Mavi Akım'ın Türkiye bölümünde boru döşetme işi için ANAP'lı
aileye yakın müteahhitlere milyonlarca dolarlık usulsüz para ödenmesi basının gündemini uzun süre işgal
etti. Ersümer sürekli kendini savundu. BOTAŞ'ın üçlü konsonsiyuma verdiği 52 milyon dolarlık avans üstü
örtülü bir rüşvet gibiydi. Çünkü ortada henüz boru hattı yoktu, Rusların Karadeniz'in altından boru döşemesi
kuşkulu görülüyordu. Yılmaz'ı Ruslarla fütursuzca işbirliğine iten nedenler acaba nelerdi?
Şarık Tara'nın Ruslarla yakın işbirliği içinde olduğunu bilmeyen yoktu. Mavi Akım'ı araştıracak
savcıların ilk önce Tara'yı, sonra üçlü konsorsiyumun iki ANAP'lı ortağını sorguya çekmesi gerekirdi. Turan
Hazinederoğlu'na bu iddiaları sorduğumda aldığım cevap ilginçti : Ben Rizeli değilim. ANAP'la, Yılmazla ne
gibi ilgim olabilir.
Yılmaz'ın ifadesini alamayacaklarına göre en kestirme yollardan biri iş adamlarını konuşturmaktı.
Tabi Enerji bürokratlarınıda. Moskova Belediye Başkanı Yuri Lujkov, Gazprom ve Mavi Akım projesinin
patronu eski Başbakan Viktor Çernomirdin ve Mavi Akımla ilgili projenin organizatörü adı Rusya'da
mafyaya çıkmış eski Maliye Bakanı Anatoli Cubais ile pazarlık masasına oturan Yılmaz ve Ersümer'in ne
konuştukları hala sır olarak kaldı. Hatta Yılmaz konuştuğunu inkar dahi etti. Ama çekilen fotoğrafların
basına yansımasından sonra sesini kıstı.
ABD'lilere göre iş yapılan Ruslar ve şirketleri Gazprom ve İtera uluslararası mafya örgütleri ile
irtibatlı çalışıyordu. Şaibeler, spekülasyonlarda buradan başlıyordu. Yılmaz'ın Cumhurbaşkanı seçilmek için
Rusya'nın bu güçlü üç adamından MİT'deki bilgilere göre 500 milyon dolar aldığı iddiası ispatlanmaya
mahkum bir durumdu. Bu rakamların karşılığında Rusların istediği bedel ne olabilirdi? Türkiye'nin Rus
doğalgazına bağımlı olması dışında Türkmen gazı projesinin iptali, Bakü-Ceyhan'ın yapılmaması gibi
tavizlerde acaba verildi mi? Yılmaz'ı ' Rusya'nın nüfuz casusu ' olarak nitelendiren Haydar Aliyev, elindeki
belgeleri açıklasaydı,Yılmaz acaba ne diyecekti?
Aliyev, üç Türk gazeteciye Mayıs 2000'de bu konuda demeç verdi. Bu gazetecilerin biri BRT'de, biri
Radikal'de, biri Akşam'da çalışıyordu. Üç yayın organıda Yılmaz'ın medya üzerindeki ağırlığından dolayı
haberi yayımlayamadı. Sadece BRT, Aliyev ile röportajı makaslayarak yayımladı. BRT'nın patronu
Aliyev'in ifadeleri yer alan kaseti Yılmaz'a şantaj yapmak için mi elinde tutuyordu? Yılmaz mı medyayı
kullanıyor, yoksa medya mı Yılmaz'ı kullanıyordu? Türkiye Yılmaz'ın zorlamasıyla 3.4 milyar dolarlık bir
projeye yönlendirilmiş, Rusya’ya bağımlı kılınmıştı.
Karadeniz geçişli Mavi Akım projesinin Samsun-Ankara bölümünü inşa eden Öztaş-HazinederoğluStroytransgaz (OHS) konsorsiyumu, projeye 10 Şubat 2000'de Haymana'nın İkizce köyündeki şantiyesinde
düzenlenen törenle start veriyordu. 340 milyon dolara mal olacak 500 km'lik bölümün içinde boru hattının
yanı sıra ölçüm ve kompesör istasyonu da bulunuyordu. Toplam 3 milyar dolar harcanacak projeye göre,
Karadeniz geçişi 4-7 ay içinde tamamlanırken, bu arada Samsun-Ankara hattıda bitirilecekti. Nisan 2001'de
yılda 2 milyar metreküp gaz nakline başlanacaktı.
OHS iş ortaklığının Rus Genel Müdürü Alexander Novopashın, borulara otomatik kaynak atılmasıyla
başlayan törende yaptığı konuşmada, Mavi Akım'a verilecek gazın Türkmen gazı olmayacağı iddiasında
bulundu. Rusya'nın taahhüt ettiği gaz güya Rusya'nın en zengin doğalgaz rezervlerinin bulunduğu
Zapolyarnoye, Beregovoye, Yuzhno-Russkoye ve Bovanenkovskoye sahalarında mevcuttu. Çok büyük
çaptaki rezervlerin birleşik gaz dağıtım şebekesi vasıtası ile Izoblynoye bölgesine bağlanması suretiyle
sağlanan gaz olacağı iddia ediliyordu. Bu bölgeden Karadadeniz kıyısındaki Dzhugba limanına kadar ulaşan
gaz Karadeniz geçişi ile Samsun'a kadar ulaşacaktı. BOTAŞ Başkanı Gökhan Yardım'a göre OHS
konsorsiyumu verilen avansı iyi değerlendirmişti.
154
Proje kapsamında üç kısım halinde ve eş zamanlı olarak inşa edilecek tesisler Rusya toprakları
içerisindeki 373 km'lik kara boru hattı ve bu hat üzerindeki kompresör istasyonları, 396 km'lik DzhugbaSamsun arası Karadeniz geçişi ve Samsun ile Ankara-Temelli arasýndaki 501 km'lik Türkiye topraklarý
içinde kalan kara boru hattı ile ölçüm ve kompresör istasyonlarını kapsıyordu. Verecekleri gazıın Batı
Sibirya'dan getirilecek Rus gazı olduğunu savunan Novopashın, " Gazprom, 1996-1999 yılları arasında
Sibirya'dan Krasnadar'a kadar 800 km'lik yeni boru hattı yaptı. " diyerek herkesin gözünün içine baka baka
yalan söylüyordu. Gazprom'un bu arazide Sovyet döneminden kalma bir boru hattı vardı; ancak asla yeni
değildi. Onarıma muhtaçtı. Boru hattı çürüdüğü için nakil işlemi ağır aksak yürüyordu.
Tüm projenin genel fizibilite çalışması Giprospetsgaz, Samsun-Ankara bölümünün fizibilitesi Tümaş
tarafından yapılmış, mühendislik hizmetleri ESER firması; güzergah etüdü, harita ve kamulaştırma hizmetleri
Jeotek firması tarafından tamamlanmıştı. Toplam 396 km uzunluğundaki projenin Karadeniz geçişi için
İtalyan SAİPEM firması SAİPEM 7000 gemisini kullanmıştı. Günlüğü 2 milyon dolar olan ve günde 2.5-4
km hat döşeyen gemi işi 8 ayda tamamlamıştı. Gemi, iki adet 7000 ton kapasiteli vinçle bilgisayar kontrollü
dinamik denge sistemine sahipti ve 2500 metre derinliğe kadar boru döşeyebiliyordu. Projenin bu bölümünün
finansmanı dünyanın önde gelen bankalarınca konsorsiyum olarak karşılanmıştı. Alman, Japon, İtalyan ve
Rus finans kurumları tarafından bir milyar 800 bin dolar tutarındaki kredi anlaşmasının 15 Nisan 2000'de
imzalanmasının ardından hatın gerçekleşmesi önünde engel kalmamıştı. İtalyan kredi sigorta kuruluşu SACE
gerekli garantileri vermiş ve finansman anlaşması imzalamıştı. Projenin Samsun çıkış noktasına kadarki
finansmanı tümüyle Rusya temin etmişti. 2002de proje tamamlanmış, ancak 2003'de doğal gaz Samsun,
Amasya, Çorum, Yozgat, Kırıkkale ve Ankara şehirlerinde kullanıma hazır hale getirilmişti.
Ankara, Mavi Akım konusunda çelişkili politikalar izlemişti. 1999 kışında DSP'li Enerji Bakanı Ziya
Aktaş, Türkiye'nin boru hatları konusunda önceliklerini Bakü-Ceyhan ve Transhazar geçişli Türkmen gazı
olarak açıklarken, bir yıl sonra pratikte dengeler altüst olmuştu. 2000'in Şubat'ında Karadeniz geçişli Mavi
Akım projesi rayına otururken, Ankara'da İran doğalgazı projesinden sonra üçüncü büyük projenin hangisi
olması gerektiği tartışması başlamıştı. Bu konuda rekabet artık Rus ve İran gazından ziyade Azeri ve
Türkmen gazı arasında geçiyordu.
Mavi Akımı Projesi'nin Rus tarafı, Botaş Genel Müdürü Gökhan Yardım'ın görevden alınmasından
büyük rahatsızlık duydu. Rus Vremya Gazetesi'nde, "Mavi Akım Öksüz Kaldı" başlığı ile yayınlanan
yorumda, Mavi Akım Projesi'nin tehlikede olduğu belirtilerek, soruşturmalarda bir sonraki adımın ANAP
lideri Mesut Yılmaz olduğunu iddia etti. Rusları endişelendiren gelişmeler, Beyaz Enerji Operasyonu ile
başladı. Enerji ihalelerindeki operasyon TEAŞ ve TEDAŞ'ın ardından, Botaş ihalelerini sıçradı. DGM
Savcısı Cengiz Köksal tarafından yürütülen Mavi Akım Projesi kapsamında, tüm doğalgaz ihaleleri mercek
altına alınırken önce Botaş Genel Müdürü Gökhan Yardım'a yurtdışı çıkış yasağı konuldu. Ardından da,
Botaş Genel Müdürü Yardım görevden alındı.
Mavi Akım Projesi'nin altyapısının oluşturulmasında büyük çaba harcayan Enerji ve Tabii Kaynaklar
eski Bakanı Cumhur Ersümer de, operasyon kapsamında düzenlenen ilk iddianamenin ardından istifa etmek
zorunda kalmıştı. Böylece, Mavi Akım Projesi ile ilgili çalışmaları bugüne kadar yürüten, bürokratlar ile
bakan koltuklarını kaybetmiş oldu. Mavi Akım Projesi'ni savunanlardan hesap vermeyen sadece ANAP lideri
Mesut Yılmaz kaldı.
Jandarma operasyonu ile 2001'de Mavi Akım dosyalarına el konulmasından sonra Ankara 6. Ağır
Ceza Mahkemesi’nde, Mavi Akım Soruşturması kapsamında açılan ilk davada, Gökhan Yardım ile eski
yönetim kurulu üyeleri Kutluhan Çınbay, Arif Bilal Uzuner, Nadir Bıyıkoğlu ve Uğur Başer’in, AnkaraSamsun boru hattı inşaatını pahalıya yaptırmak suretiyle yapımı üstlenen “OHS” konsorsiyumuna haksız
menfaat sağladıkları öne sürülmüştü. İddianamede, sanıklar hakkında 1’er yıldan 3’er yıla kadar hapis cezası
talep edilmişti. 2. davayı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, BOTAŞ eski Genel Müdürü Gökhan Yardım’ın
da aralarında bulunduğu 7 kişi hakkında, Mavi Akım Projesi’nde, Samsun-Ankara Doğalgaz Boru Hattı
155
Projesi’nin fizibilite etüdünün yapılması için açılan ihaleye fesat karıştırdıkları gerekçesiyle açtı. Cumhuriyet
Savcısı Hüseyin Yalçın’ın, asliye ceza mahkemesine açtığı davanın iddianamesinde, Samsun-Ankara
Doğalgaz Boru Hattı Projesi’nin fizibilite etüdünün yapılması için 30 Mart 1998 tarihinde ihale kurulu
oluşturulduğu kaydedildi.
İhale Kurulu Başkanı Gökhan Yardım ile kurul üyesi 5 kişinin, yasa ve yönetmelik hükümlerine
aykırı işlem yaptıkları, ihalede serbest rekabet ortamının oluşmasını engelledikleri, TÜMAŞ firması yararına
işlem yaptıkları ifade edilen iddianamede, TÜMAŞ’ta Genel Müdür olan Çetin Atuk’un da, diğer sanıklarla
dayanışma içinde hareket ettiği belirtildi. İddianamede, 7 kişi hakkında Türk Ceza Kanunu’nun (TCK)
“resmi artırma-eksiltmeye hile karıştırma” hükmünü içeren 366/2 ve “fer’i suç ortaklığı” fiilin düzenleyen
65/3. maddeleri uyarınca 6 ay ile 3 yıl arasında değişen hapis cezaları istendi. AKP'nin Enerji Bakanı Güler
tarafından görevden alınan Yardım ve diğerleri hüküm giydiler. AKP, eski bakan Ersümer'i Meclis kararıyla
Yüce Divana gönderdi. Adalet yine piyonları cezalandırmış, skandalın asıl sorumlusu Yılmaz, kardeşi ve
Turgay Ciner yakayı kurtarmıştı.
Azerbaycan'ın Hazar'daki Şahdeniz yataklarında tahminin üzerinde gaz rezervinin tesbit edilmesi,
gözleri Azeri gazını Türkiye'ye getirmek için Bakü Ceyhan hattına paralel yapılacak doğalgaz hattına
çevirdi. Bu gelişme Hazar geçişli Türkmen gazı için kurulan PSG konsorsiyumunda ve Aşkabat yönetiminde
şok etkisi meydana getirdi. Yıllardır Bakü-Ceyhan'a karşı çıkan BP-Amoco'nun Şahdeniz'de yüzde 51 pay
sahibiydi. Doğalgazı Türkiye'ye pazarlamak kaydıyla Bakü-Ceyhan'ın yapımı ve finansmanı da dahil tüm
sorumluluğun altına imzasını atabileceğini öneriyordu. BP-Amoco, konuya ilişkin projeyi Şubat 2000
sonunda Ankara'ya sundu. TPAO'nun Şahdeniz konsorsiyumunda yüzde 9 payı bulunması nedeniyle Azeri
gazının alımına sıcak bakılıyordu. Aynı tarihlerde Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev'in Washigton
ziyareti sırasında biraraya geldiği ABD Başkanı Bill Clinton'a BP-Amoco'nun gaz projesini sunuyordu.
Şahdeniz yataklarında bulunan gaz rezervleri işletilmeye alınmış, yeni kuyular kazılıyordu. 2002
sonunda ihraç edilecek konuma geleceği belirtilen gazın bu tarihte 4 milyar küpmetre nakledilebileceğine
dikkat çekilirken, önümüzdeki 10 yıl içinde kapasitenin yıllık 16 milyar metreküpe çıkartılacağı
kaydediliyordu. BP-Amoco'nun gaz boru hattının Bakü-Ceyhan petrol boru hattı ile paralel yapılması halinde
maliyetden yüzde 30 tasarruf sağlanacağı yönünde rapor hazırladığı ifade ediliyordu. BP-Amoco, Türkmen
gazını Hazar geçişli getirmek için kurulan PSG konsorsiyumunun sadece Türkmen gazını nakletmesine karşı
çıkarak, boru hattı Türkmenistan'dan başlarsa hattın yarı kapasitesinin Şahdeniz'den üretilecek gaza
ayrılmasını istiyordu. BP Amaco'nun Şahdeniz'deki Azerbaycan doğalgazını Türkiye'ye transfer projesini
ortaya atması Trans-Hazar'a vurulan bir darbe olmuştu. 700 milyar ila 1 trilyon metreküp gazın Şahdeniz'de
bulunduğunu tahmin eden BP Amaco, bunu Trans-Hazar'dan bağımsız bir şekilde Türkiye piyasasına
çıkartabileceğini öngörüyordu. Rusya'daki uzmanlar da zorluklar ve maliyet açısından Mavi Akım'la
parallelik arzeden Trans-Hazar değil de artık Şahdeniz gazının Rusya gazı için bir alternatif olacağına işaret
ediyordu. Türkmen gazı Transhazar'dan gelmese bile BP-Amoco Bakü-Ceyhan'a paralel yapılacak bir boru
hattı ile Şahdeniz petrolünü de Türkiye'ye satmak istiyordu.
Azeri petrolünü Türkiye'ye ulaştıracak Bakü-Ceyhan petrol boru hattı ile ilgili pürüzlerin 22 Mart
2000'de Aliyev-Şevardnadze zirvesi ile aşılmasının ardından, Türkmen doğalgazını Türkiye'ye taşıyacak
Trans-Hazar doğalgaz boru hattı ile ilgili engellerin de büyük oranda aşıldığı sanılmıştı. Türkmen gazını
taşıyacak boru hattını inşa etmek için oluşturulan PSG konsorsiyumunun değişik seçeneklerden oluşan
teklifler dizisini Türkmenistan Devlet Başkanı Türkmenbaşı'na sunmuştu. Bunlar arasında 2 milyar 200
milyon dolar değerindeki seçenekte karar kılınmıştı. Türkmenbaşı'nın yeni seçeneği 28-29 Mart 2000
tarihleri arasında Türkmenistan'a ziyaret düzenleyen Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile ele almış ve imza
aşamasına gelinmişti. PSG'nin yeni seçenek sunumunu, Shell International Şirketi Yönetim Kurulu Başkanı
Din Megat, ziyaret öncesi Aşkabat'ta Türkmenbaşı ile yaptıpı görüşmede yapıyordu. PSG firması yetkilileri,
proje ile ilgili hukuki sürecin en geç haziran ayı içerisinde tamamlanmasını umuyordu ve 2002 yılı sonuna
156
kadar tamamlamayı hedefliyorlardı. PSG konsorsiyumu, Amerikan General Electric Capital ve Bechtel
firmalarının (yüzde 50), Shell petrol şirketi (yüzde 50) Trans-Hazar doğalgaz boru hattını döşemek üzere
kurdukları ortaklıktan oluşuyordu. Güçlü bir konsorsiyum olan PSG'nin proje finansmanı konusunda bir
pürüz yaşamayacağını belirten yetkililer, Türkmenbaşı'nın karar kıldığı yeni seçeneğin yılda 21 (16+5)
milyar metreküp taşınması üzerine kurulu olduğunu belirtiyorlardı.
Bu seçeneğe göre, boru hattı ilk etapta 16 milyar metreküp Türkmen gazı ile 5 milyar metreküp
Azerbaycan gazı taşıyabilecek kapasitede yapılacaktı. Ancak, istendiği takdirde daha sonra ek kompresör
inşaatları ile kapasite ilk projede planlandığı gibi 30 milyar metreküpe yükseltilebilecekti. Oysa Bakü,
Aşkabat'a sunduğu önerisinde 25+5 formülü öneriyordu. İlk proje ile yeni proje arasındaki yaklaşık 700
milyon dolarlık farkın da, yeni seçeneğin en kestirme yolu içermesi ve kapasitesinin 30'dan 16 milyar
metreküpe düşürülmesinden kaynaklandığı ifade ediliyordu. Trans-Hazar projesi ile ilgili daha önce
Azerbaycan'la yaşanan problemler de yeni proje ile aşılmıştı. Azerbaycan'da da zengin doğalgaz rezervlerinin
keşfinden sonra, Trans-Hazar'da Azerbaycan'a da pay ayrılıp ayrılmaması konusunda kriz çıkmış,
Türkmenbaşı bu teklife sert tepki göstermişti. Ancak bu kriz, iki ülke liderini telefon görüşmeleri sonrasında
aşılarak, Azerbaycan'ın payının şimdilik 5 milyar metreküp olması karara bağlanmıştı. İki ülke gazının aynı
hat üzerinde taşınması proje maliyetini düşürdüğü için, bu çözüm daha cazip görülmüştü.
Trans-Hazar ile ilgili bir diğer pürüz konusu da, Gürcistan'ın hattın güvenliği için garanti vermemesi
ve yüksek geçiş ücreti talep etmesi sebebiyle yaşanmıştı. Ancak, Bakü'den itibaren Bakü-Ceyhan petrol boru
hattı ile paralel ve aynı güzergah üzerine inşa edilecek olan Trans-Hazar hattı ile ilgili pürüzlerin, BaküCeyhan ile ilgili pürüzlerin çözülmesi sebebiyle büyük oranda aşılmıştı. Türkmenistan'dan Türkiye sınırına
kadar 1700 km uzunluğunda olacak olan Trans-Hazar projesinin, 350 km kadarı Hazar Denizi dibinden
döşenecekti. Kars-Ardahan'a gelecek boru hattı, Türkiye sınırından yaklaşık 200 km ek bir hatla
Erzurum'daki hatta bağlanacaktı. İran'dan, Türkmenistan'ın bu ülkeye vereceği gaz karşılığında alınacak olan
yılda 10 milyar metreküp doğalgaz için döşenmiş olan Erzurum hattında, Türkmen gazını da taşıyabilecek
kapasitede olması için 48 inçlik borular kullanılmıştı. Ardahan'dan Erzurum'a kadarki kısmın proje
masrafının da 100-120 milyon dolar civarında olacaktı. Hem Türkiye kısmının hem de TürkmenistanTürkiye arasındaki boru hatlarının, planlandığı gibi 2002 yılı sonuna yetiştirilebilmesine mümkün gözüyle
bakılıyordu. Hazar Denizi'nde halihazırda, boru hatları döşeyen off-shore firmalarına ait uzman gemiler
bulunduğu, geri kalan kısmın da parçalanarak, farklı firmalara ihale edilmesi yoluyla rahatlıkla
bitirilebileceği kaydediliyordu.
CEHENNEM'DEN TÜRKMEN GAZI !
Ancak Rusya, Mavi Akım projesine vermeyi tahahhüt ettiği doğalgazı Türkmenistan'dan
garantilemek için 26 Mart 2000'de yapılan devlet başkanlığı seçimini beklememişti. Şubat 2000'de Ruslar,
artık taşeronlu gazı Türkiye'ye ihraç edeceklerini doğrulamaktan çekinmiyordu. Gazprom Başkanı Rem
Vyahirev, Şubat'da Aşkabat'a art arda seferler düzenliyordu. Moskova, Türkmenistan'dan en az 10 yıl
doğalgaz alım garantisi anlaşması imzalamak istiyordu. 30 yıllık bir süre için imzalanmak istenen anlaşmaya
Aşkabat yönetimi ret cevabı verince Gazprom yeni bir strateji belirleyerek, 50 milyar metreküplük gaz alım
anlaşmasını 30 yıla sığdırmayı amaçladı.
1999'un son günlerinde Gazprom Başkanı Vyahirev Türkmenistan Devlet Başkanı Saparmurat
Niyazov ile gaz pazarlığı yaparak 2000 yılında 20 milyar metreküp gaz alınmasına ilişkin anlaşma
imzalanmıştı. Ancak fiyat konusunda sıkı pazarlık yapılmıştı. Bin metreküp gazı önceden 32 dolara alan
Gazprom artık 37 dolar fiyat ödeyecekti. Trans-Balkan hattından gazı 144 dolara satan Gazprom, bu
taşeronlu ticaretden oldukça mutluydu. Mavi Akım'dan Türkiye'ye verilecek gazın fiyatı ile Türkiye'nin
Türkmenistan'dan Sarp sınırnda teslim alacağı gazın fiyatı 75 dolar civarındaydı. Rusya, Şubat 1999'da
Ukrayna'ya 900 milyon dolar civarında borcunu ödemediği için Gazprom gazını kesmişti. Ayrıca havalar
soğuk olduğu için transit ülkeler fazla gaz çekişi yapmıştı. Türkiye'nin yüzde 30 oranında gazı kesilmişti. Bu
157
bir şantaj olarak değerlendirilmişti. Ankara'nın Gazprom'la diyaloğu ile sorun hemen çözüldü. Arada transit
ülkeler olduğu için böyle sorunlar çıkabiliyordu.
Mavi Akım projesinde arada transit ülke olmayacaktı. Ruslara göre Türkiye gaza doyacaktı. Bir
savaş durumu olmadan gaz kesilmesi söz konusu bile olamazdı.
Eğer bir savaş olmazsa... Rusya, Türkiye ile savaşmaktansa petrol ve gaz boru hatlarının geçeceği ülkeleri
etnik savaşlarla savaştırmayı, iç savaş, suikast ve darbelerle sürekli kaos ortamında bulundurmayı daha
uygun buluyordu. Türkmenistan doğal gazının Türkiye'ye ve Avrupa'ya taşınmasını öngören Hazar Geçişli
Doğalgaz Boru Hattı Projesi ile ilgili olarak nihai anlaşma için 28 Mart 2000'de Türkmenistan'a giden
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Türkiye'nin Türkmenistan'dan 30 milyar metreküp gaz almaya hazır
olduğunu yineledi.
Demirel görevini devretmeden önce son işlerinden biri Türkmenistan doğalgazı konusunda ivedi bir
mesajını Türkmenbaşı Niyazov'a iletmekti. Mesajı götüren, daha önce Niyazov ile çeşitli vesilelerle bir araya
gelen Dışişlerii Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mithat Balkandı. Türk diplomatının Aşkabat'a gidip Niyazov
ile görüşmesi, Rusya Devlet Baþkanı Vladimir Putin'in doğalgaz konusunu görüşüp bir anlaşma imzalamak
amacı ile yaptığı Türkmenistan ziyaretinden birkaç gün önce gerçekleşiyordu. Türkmenbaşı'nın her fırsatta
sevgi ve saygı gösterdiği "Baba"nın mesajı özetle şu noktaları içeriyordu "Türkmenistan, doğalgazını başka
ülkelere sevk etmek kararını elbet kendi çıkarlarına göre verecektir. Türkiye alınacak karara saygılıdır.
Ancak Türkmenistan'ın Trans - Hazar projesi konusundaki kararını da geciktirmemesini rica ediyoruz.
Türkiye enerji planlarında Türkmenistan'a önemli bir yer vermektedir. Belirsizlik, bu planları aksatır.
Dolayısı ile, bu belirsizlikleri kaldırmanız çağrısında bulunuyoruz..."
Türkmenbaşı ise, Türkiye'nin ihtiyacını karşılamaya hazır olduklarını ve Demirel'in doğalgazın
metreküpünü Türkmen sınırında 53 dolardan almayı teklif ettiğini, kendisinin ise 45 dolar teklifinde
bulunduğunu açıkladı. Bu pazarlık Rusları şaşkına çevirmişti. Türkiye'nin fiyat indirimi konusunda yaptığı
pazarlık sonucu gaz fiyatı 144 dolardan önce 75 dolara şimdide 45 dolara düşürülmek isteniyordu.
Türkmenler, Ruslara verecekleri gazın fiyatını 32 dolardan 37 dolara çıkarmıştı. Bu fiyatlar kamuoyuna
yansıyınca Türkmenbaşı artık 75 dolardan gaz satamayacağını anlamıştı. Türkmenbaşı, Demirel'e başka
konuşuyor, enerji bürokratlarına ise farklı fiyatlar vererek kamuoyunu aldatıyordu.
Doğalgaz pazarlığından eli boş dönen Demirel'in Türkmenbaşı ile konyak içerek 20 defa kadeh
tokuşturmaları bu ziyaretden anı olarak kaldı. Bu ziyaret sırasında imzalanması beklenen ''Devlet Başkanları
arasında Daimi İşbirliği ve Dostluk Çerçeve Anlaşması'' imzalanamadı. Merkezinde, Hazar geçişli doğal gaz
projesinin bulunduğu bu anlaşma iki ülke arasındaki stratejik işbirliğinin çerçevesini oluşturacaktı. Demirel'e
göre bu anlaşmalar imzalanacaktı. Ancak, iki cumhurbaşkanının bir saati aşkın başbaşa görüşmelerinin
ardından bu anlaşmalar gündemdeki önemini kaybetti. Diplomatlar, ''Anlaşmayı hazırlayan bürokratların
Türkmenbaşı'ya ulaşamaması ve onun onayını alamamaları''nı mazeret gösterdiler. Ancak Türk işadamı
Ahmet Çalık tarafından kurulan görkemli tekstil tesisinde, Türkmenbaşı'nın yaptığı açıklama
Türkmenistan'ın herhangi bir konuda bağlayıcı adım atmak istemediğini işaretini veriyordu.
Türkmenbaşı'nın, ''Türkmenistan doğal gazını alacaksınız. Ama siz ister onu cennetin üzerinden alın, ister
cehennemin üzerinden fark etmez'' sözleri salonda şaşkınlık yaratmıştı. Cehennemden gelecek gazla Mavi
Akım kastediliyordu.
Türkmenbaşı'nın tavır değişikliğinde Rusya'daki seçimlerde Vladimir Putin'in güçlü bir biçimde
başkanlık koltuğna oturması da rol oynuyordu. 8-9 Nisan 2000'de Baküde yapılan 6. Türk zirvesine
Türkmen ve Özbek liderler gitmedi. Bu ülkeler Meclis başkanları ile temsil edildi. Dolayısıyla Bakü'nün
Aşkabat'a sunduğu 25+5 Tranzhazar gaz anlaşması da imzalanamadı. Ancak zirve sırasında BP-Amoco
Şahdeniz gazını Türkiye'nin alacağını Azeri lider Haydar Aliyev'e teyit ettiriyordu.
Rus Lider Putin'in 18 Mayıs 2000'de Aşkabat'a düzenlediği ziyaretde beklenin tersine uzlaşma
sağlanamadı. Ancak Putin ile Türkmenistan Cumhurbaşkanı Türkmenbaşı'nın, Rusya'ya doğalgaz satılması
konusunda anlaştıklarını açıklamaları, Ankara'da soru işaretlerine yol açtı. Putin - Türkmenbaşı anlaşması
Hazar geçişli Türkmen gazı projesini nasıl etkileyecekti? Başbakan Bülent Ecevit, " Bizim açımızdan kaygı
duyulacak bir durum yok. Bizim Türkmenistan'la yaptığımız anlaşma yürürlükte. Kaldı ki, henüz, Rusya ile
158
Türkmenistan arasında da bir anlaşma imzalanmış değil." derken resmen uyuyordu.
Başbakan Yardımcısı Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Cumhur Ersümer, olaya farklı bakıyordu : "
Sorun şu: Sayın Türkmenbaşı, bu gazın Türkmenistan'dan Gürcistan'a getirilmesi aşamasına, boru hattı
projesine Türkiye'yi devreye sokmadan girişti. Bize danışmadan PSG adlı bir konsorsiyumla anlaştı. Bu
konsorsiyumda General Elektric, Shell ve Bectel şirketleri var. Şimdi bu konsorsiyumla Türkmenbaşı
arasında önemli sorunlar yaşanıyor. Türkmenbaşı, önce şirketin karını fazla buldu. Araya biz girdik. Yüzde
22'den yüzde 15'e çektik. Bu kez Türkmenistan'ın gaz bedelinin ortak hesaba değil, ayrı bir hesaba
yatırılmasını istedi. Sürekli olarak yeni sorunlar çıkıyor. Azerbaycan ve Gürcistan ayaklarında sorunlar
Türkmenbaşı'nın talepleri doğrultusunda yine bizim araya girmemizle çözüldü. Cumhurbaşkanı olarak Sayın
Demirel, Genelkurmay Başkanı Sayın Kıvrıkoğlu ve ben, sadece Azerbaycan'ı ikna etmek için Bakü'ye gittik.
Aliyev'i Türkmenbaşı'nın talebi doğrultusunda ikna ettik ve Hazar geçişli proje için gerekli izni aldık. Keza,
Azerbaycan'la Gürcistan arasındaki anlaşmazlıkları da yine biz araya girerek çözüme kavuşturduk. " Oysa
görünen köyün görünmeyen uzuvları öyle değildi.
BOTAŞ Başkanı Gökhan Yardım'ın kulağıma fısıldadığı sorun ise bambaşkaydı. Türkmenbaşı, PSG
konsorsiyumundan 300 milyon dolarlık önödemeyi hesaplarına yatırmalarını istemişti. Yardıma'a göre ortada
fol yok yumurta yok iken talep edilen bu önödeme kesinlikte havaya gidecek rüşvetti. Amerikalılar parayı
vermek istemeyince topu Ankara'nın üzerine atmışardı. 300 milyon dolarlık rüşveti verecek taraf aranıyordu.
Yardım, bu parayı ödemeleri halinde Türkiye'de bu işin sorumlusu görülerek ipe çekileceklerini ifade
ediyordu. Türkmenbaşı anlaşılmaz bir adamdı. İpe un seriyordu.
Türkmenbaşı'nın güven vermeyen bu hareketleri, Ankara'da "Şark kurnazlığı" olarak
değerlendiriliyordu. Türkmenistan'ın, doğalgaz boru hattı projesini üstlenen konsorsiyuma sürekli zorluk
çıkarması Ankara'da "Türkmenbaşı oynuyor,. Rusya'ya karşı Türkiye'yi, Türkiye'ye karşı Rusya'yı
kullanmaya çalışıyor, giderek güven zedeliyor." şeklinde yorumlanıyordu.
Aşkabat'ta varılan mutabakat esasen "kesin ve nihai" değildi. Putin aslında Niyazov ile "dört başı
mamur" bir anlaşma imzalamayı umuyordu. Oysa fiyat üzerinde anlaşma olmadığı için, görüşmelerden böyle
bir belge de çıkmadı. Bazı uzmanlar "fiyat işi çok önemli" diyor ve Niyazov'un pazarlığı sürdürürken,
ABD'ye ve Türkiye'ye göz kırpabileceğini düşünüyordu. Türkmen liderinin, Rusya ile öncelikle anlaşmak
zorunluğunu hissetmiş olmasının çeşitli nedenleri vardı. En önemlisi, Türkmenistan'ın gazını bir an önce
satıp gelir sağlamak ihtiyacıydı.
Rusya'ya mevcut şebekeyi kullanarak gazı satmak kolaydı. Trans - Hazar Projesi'nin gerçekleşmesi
ise epey yatırım ve zaman istiyordu. Ayrıca Türkmenbaşı özellikle ABD'nin "pre - finansman" konusunda
yardımcı olmadığını, kararsız, hatta şaşkın davrandığını öne sürüyordu. Bu da kuşkusuz önemli bir faktördü.
Bir de Türkiye'nin Rusya ile imzaladığı "Mavi Akım" projesi vardı. Türkiye'de bunu her nedense Niyazov'un
Rusya ile anlaşması için esas sebep olarak gösteriyorlardı. Türkmenlerin (ve de Azerilerin) "Mavi Akım"
olayında Ankara'ya kızdıkları doğruydu. Ama Türkiye her fırsatta "biz gazı onlardan da, sizden de almak
istiyoruz" mesajını iletti. Türkmenistan Trans - Hazar'ı gündemden düşürmediüi sürece, Türkiye bu projenin
gerçekleşmesine çalışacaktı. Putin'e rağmen Ankara ve Washington üzmek istemiyordu.
Bu devrede Rusya ile Özbekistan'da imza atılan 28 anlaşmadan biri gaz hakkındaydı. Gazprom
Özbekistan'dan yılda 5 milyar metreküp gaz alacaktı. Türkiye, Özbek gazı ile hiç ilgilenmemişti.
İlgilenmediği sürece de Rusya'dan taşeron gazlar almaya devam edecekti. Türkmen gazının İran üzerinden
Türkiye ve Avrupa'ya aktarılması konusunda anlaşma imzalayan Türkiye'nin İsrail'in önerileri doğrultusunda
bu anlaşmada yalpa yapması manidardı. Ankara'nın Ermenistan faktörünü dikkate almaması, yaklaşık 10
yıllık gaz görüşmelerindeki önemli eksikliklerinden birydi. Türkmenistan'a yapılan en üst düzeydeki mutad
ziyaretler, gazın normal zamanda Türkiye'ye transferini sağlamaya yetmezken, Rusya normal rekabet
koşulları çerçevesinde Türkmen gazını tekrar satın almaya başladı. Gazprom gibi bir şirkete sahip olmayan
Türkiye ise daha çok temenniler ve ABD'nin çizdiği çerçevede hareket ediyordu.
Putin ve Türkmenbaşı arasında tam net bir anlaşma imzalanmasa da yıllık 10 milyar metreküp gazın
artırılarak satılması konusunda mutabakata varıldı. Türkmenistan bin metreküp başına 38 dolar isterken,
Rusya 32 dolar veriyordu. 6 dolarlık anlaşmazlık nadasa bırakılmıştı. Türkmen gazını ucuza alarak
159
Türkiye'ye pahalı satan Rusya, aslında bunu 'isteyerek' yapmıyordu. Zira bin metreküp başına, boru hatlarının
geçtiği Özbekistan'a 6-8, Kazakistan'a 10-12 dolar ödeniyordu. Diğer masraflar da eklenince Gazprom'un
fiyatı ortaya çıkıyordu.. Bazı çevreler gaz konusunda Türkmenbaşı'nı 'ilkesiz' davranmakla suçluyorlar;
ancak bu değerlendirmenin reel olmadığı görülüyordu.
Türkiye, ABD ve İsrail'in vaatlerini dinleyen Türkmenistan, Mart 1997'den Mart 2000'e kadar
Rusya'ya gaz pompalamayı durdurmuştu. O sıralarda çok ciddi ekonomik sorunlarla mücadele eden
Türkmenistan, her şeye rağmen gazın Türkiye'ye satılacağı günü bekledi; ama 10 yıl boyunca sunulan
projelerden hiçbiri sonuç vermeyince, Aşkabat Rusya'ya tekrar gaz satmaya başladı. Türkmen gazının
Türkiye'ye transferi konusundaki hatlarda kuzeye gidildikçe maliyet yükseliyordu. Uzmanların hesabına göre
İran üzerinden kurulan doğalgaz boru hattıyla gazın bin metreküpü 55-65 dolara mal olurken, Trans Hazar'da
bu miktar 80-90 dolara Rusya üzerinden ise en az 114 dolara fırlıyordu. ABD'nin D'Amato yasasından sonra
Türkmenistan ve İran'daki hatların birleştirilmesiyle bu yasaya aykırı olmadan gazı transfer yönünde 'ara
formül' bulunmasına rağmen Türkiye, önceleri altına imza attığı anlaşmaya sahip çıkmadı.
İsrail'in ortaya attığı Trans Hazar projesine ikna olan Türkiye, İran ve Türkmenistan'la imzaladığı
anlaşmayı "anlaşma İran'ı ilgilendirir" diye nitelendirdi. Hazar'ın statüsünün belirsizliği, hattın buradan
geçmemesi için ortak blok oluşturan İran ve Rusya'nın muhalefetine, Türkmenistan-Azerbaycan arasındaki
derin anlaşmazlıklara, Gürcistan'daki güvenlik sorunlarına, enerji şirketlerinin isteksizliğine ve finans bulma
sorunlarına rağmen Ankara; Trans Hazar projesine sarıldı. 2000 yılı içinde Gazprom'a 20 milyar metreküp
gaz satan Türkmenistan'ın diğer hatlata gaz verebilmek için bunu 2002'de 40 milyar metreküpe çıkartması
gerekecekti. Türkmenistan'da yeni gazın çıkartılması için ciddi yatırımlar gerekiyordu. Trans Hazar için
gerekli gazın bulunması da yatırım istiyordu. Hat projesi için bile finans bulunmazken bu yeni yatırımın hiç
gündeme gelmemesi projenin ölü doğdurulduğuna işaret ediyordu.
Bütün bunları gözüne alarak 2000 yılı Nisan'ında Enerji Bakanlığı Basın Müşaviri Özcan Yurtçu ile
Türkmen gazının Trans- Hazar hattıyla 2002 baharında Türkiye'de olmayacağına ve Ruslardan taşeron
Türkmen gazı almaya devam edeceğimize dair takım elbisesine bahse girdim. Resmi Ankara hala hayal
görüyordu. Bu gerçeği yazmamdan dolayı Enerji Bakanlığı ve BOTAŞ tarafından mahkemeye verildim.
Sonuçta beraat ettim.
24 Mayıs 2000'de beklenen açıklama Türkmenistan Devlet Başkanı Saparmurat Türkmenbaşı'ndan
geldi. Türkmenbaşı, ülkesinin doğalgaz satışı konusunda çok zaman kaybettiğini, buna artık tahammüllerinin
kalmadığını söyledi. Türkmenbaşı, Türkmenistan'ın Rusya'ya yılda 50 milyar metreküp doğalgaz satmasıyla
Trans-Hazar projesinin rafa kaldırılacağı konusuna açıklık getirdi. Türkmenbaşı, "Türkmen doğalgazının
Hazar altından Türkiye'ye boru hattı ile çekilmesi çok pahalı bir proje. Çok pahalı olmasına karşılık
Türkmenistan için de cazip değil. Çünkü bu hatta satacağımız doğalgazın miktarı çok fazla değil. Biz
Türkmen doğalgazının İran üzerinden Türkiye'ye satılmasından yanayız. Eğer gaz İran üzerinden Türkiye'ye
giderse Hazar altından çok daha ucuza mal olacak. Hem de daha güvenli ve problemsiz bir boru hattı olacak.
Bu projeye karşı çıkanları anlayamadım." diyordu. Türkmenbaşı, İran ile yeniden bir doğalgaz anlaşması
yapacaklarını açıklamaktan çekinmedi. İran'ın Türkmenistan'dan 13 milyar metreküp doğalgaz satın almak
istiyordu. Nitekim neticede, İran hattı devreye girdi ve Türkmenbaşının dediği oldu.
Türkmenistan'ın doğalgaz konusunda çok zengin bir rezerve sahip olduğunu hatırlatan Türkmenbaşı,
gündemde olan Türkmen doğalgazının transfer projelerinin birbirine engel olmadıklarını iddia ediyordu.
Türkmenbaşı, "Bizim gazımız Türkiye'ye de, İran'a da, Rusya'ya da, Hindistan'a da, Çin'e de, Japonya'ya da,
Pakistan'a da yeter." diye meydan okumuştu. Bir hafta önce Türkmenistan'a doğalgaz için ziyarette bulunan
Pakistan'ın darbe ile başa gelen Devlet Başkanı General Müşerref Pervez, rafa kaldırılan TürkmenistanAfganistan-Pakistan-Hindistan doğalgaz boru hattı projesini yeniden başlatmak istiyordu.
11 EYLÜL SONRASI UNOCAL'IN ZAFERİ!
ABD'nin UNOCAL ve Suudi Arabistan'ın DELTA şirketleri Türkmen doğalgazının Pakistan'a
transferi konusunda fizibilite çalışmalarını yapmışlardı. Başta ABD elçiliklerine düzenlediği iddia edilen
bombalı saldırılardan sonra, Taliban'ın Ladin'i ABD'ye teslim etmemesi, ABD'nin projeye olan desteğinin
160
kesilmesine sebep oldu.
İran ve Rusya'yı by-pass eden boru hatlarını destek projesi Mayıs 1998'de Washington tarafından
resmen açıklanmıştı. Aynı dönemde diğer Amerikan şirketi Enron, Trans-hazar olarak bilinen projeyle
Türkmen gazının Hazar'ın altından Azerbaycan-Gürcistan üzerinden Türkiye'ye ulaştırılmasının altyapısını
hazırlıyordu. Enron'a fizibilite yapması için ödenek verilmişti. Enron, Özbekistan'da da gaz araştırmaları
yapıyordu. UNOCAL, 1996 sonlarında Özbekistan- Afganistan Pakistan boru hattı alternatifinin fizibilitesini
tamamlamıştı.
Enron, Hindistan'da Dabhol kentinde doğalgaz santralı inşa ediyordu.Enron, Unocal'ın Afganistan'dan
çekeceği boru hattının bir ucunu Dabhol'den Yeni Delhi'ye uzatarak Hazar'ın doğal gaz rezervlerini kontrol
altına almayı planlıyordu. Dobhel limanı gaz ihracı için uygun limandı. Türkmen gazıyla yakından
ilgilenmeleri boşuna değildi. Houstan Chronicle'da 4 Ağustos 2002'de bir makale yazan Cloudia Kolker,
seçimlerde Bush'u destekleyen Enron'un yaptığı yolsuzlukların ortaya çıkmasına rağmen ayakta kalışını 11
Eylülle oluşturulan olağanüstü savaş haline bağlıyordu. Vergi kaçıran, devletden karşılığı olmayan projeler
için para çeken Enron skandalı, normal bir ABD'de Bush'u istifaya götürmeye yeterdi.
Enron Başkanı Ken Lay, W. Bush'a Özbekistan hattı konusunda yardımcı olmasından dolayı teşekkür
ediyordu. Bush, Özbekisan Washington Büyüekelçisi Safayev ile biraraya gelmişti. Bush, Talibanla
pazarlıklarım tam ortasındaydı. Eski Dışişleri bakanları Henry Kissenger ve Alexander Haig, akıl
hocalarıydı. Geleceğin ABD Başkan yardımcısı Dick Cheney, Halliburton Yönetim Kurulu başkanı olarak
işin içindeydi.
Halliburton'un yüzde 75 işleri enerji ile ilgiliydi. UNOCAL, Exxon, Shell, Chevron ve pek çok petrol
şirketiyle birlikte dünyada at koşturuyordu. 23 Şubat 1998 tarihli Los Angales Times'da Cheney, ' Allah,
petrol ve gazı demokratik seçimle iktidara gelmiş, ABD dostu omayan ülkelre koymuşsa ne yapalım; seçmek
elimizde değil, bu bölgelere iş için gidiyoruz' diyordu. Cheney, bu sözleriyle Talibanla neden işbirliği
yaptıkları konusunda günah çıkartıyordu. Ancak Taliban'ın yaptığı cinayetler ortaya çıkınca Clinton yönetimi
geri adım atmış, Unocal'ın projelerini askıya aldıklarını açıklamıştı. Kenya ve Tanzanya'da ABD
büyükelçiliklerine yönelik Ladin'in gerçekleştirdiği saldırı Clinton'un sabrını taşırmıştı. Resmi ABD
çekilebilir, ancak petrol şirketleri çekilemezdi. Unocal, savaş çıkartmak pahasına geri adım atmamıştı.
Unocal şirketi boru hattı için Suudi Arabistan'ın Deltaoil şirketi ile mükemmel bir ekip oluşturmuştu.
12 Aralık 1996 tarihli The İndepentdent'da yazan Rober Fisk, Delta Başkanı Hüseyin El- Amoudi'nin Usame
Bin Ladin ile yakın ilişkileri olduğunu belirtiyordu. Taliban'ın iktidarı ele geçirmesinden sonra Ladin Sudan'ı
terkederek Afganistan'a yerleşmiş ve aynı yıl ABD'ye karşı kutsal savaşını başlatmıştı. 11 Eylül
soruşturmasında Delta şirketinin başkanı Ladin ilişkisi nedeniyle zan altında kalmıştı.
21 Ağustos 1998'de Unocal bir açıklama yaparak Afganistan'daki boru hattı projesini askıya
aldıklarını açıklarken, 10 Aralık 1998'de resmen geri çekildiklerini duyuruyordu. Clinton yönetimi, ABD'yi
hedef alan Ladin'in bulunduğu bir ülkede boru hattı inşa etmenin mümkün olmadığını savunuyordu. Clinton,
açıkca Enron, Unocal ve Halliburton'dan Talibanla olan ilişkilerini koparmalarını istemişti. Bu öneriden
hoşlanmayan petrol şirketlerinin yeni hedefi Clinton/ Gore ikilisiydi; bu nedenle seçimde Bush/Cheney
atlarına oynadılar, cumhuriyetçileri dolar yardımlarına boğdular.
Unocal ve Enron'un planlarını gerçekleştirebilmeleri için projeye sıcak bakmayan demokratlar ABD
yönetiminden, Ladin ise Afganistan'dan gitmeliydi. 2 Ekim 2001'de The Guardian'dan James Astill, bu
konuyu işlerken hedefin Ladin'in Sudan'daki aspirin fabrikasından birden Afganistan'daki kamplara
dönmesini anlamlı buluyordu. The Washington Post'dan Joe Stephens, 23 Kasım 2001 tarihli nüshada
Taliban'ın Bush ekibi gelir gelmez Washington'un kapısını çaldıklarını ortaya çıkarmıştı. London Times,
Ladin'i sepetlemek karşılığında boru hattı inşaatının yapılacağı konusunda geçen pazarlıktan sonuç
çıkmadığını belirtiyordu.
ABD Başkanı George W. Bush'un Afganistan'a özel temsilci sonra büyükelçi olarak atadığı
Amerikan vatandaşı Zalmay Halilzad Unocal'ın danışmanı sıfatıyla 1997 2001 arasında ABD petrol
şirkteleri ile Taliban arasında yapılan boru hattı pazarlıklarını yürütüyordu.olmasıydı. Müstamleke valisi
diğer Amerikan vatandaşı Hamit Karzai ise yine UNOCAL'ın danışmanı olarak Taliban ile diyaloğu
161
sağlıyordu
Türkmen gazının Afganistan üzerinden Pakistan'a ulaştırılmasına ilişkin boru hattı çalışmalarında
kendini gösteren. Halilzad, Unocal yöneticileri ile Taliban arasında "150 sayfalık ilk boru hattı anlaşması"nın
imzalanmasında etkin rol oynamıştı. Boru hattı Türkmenistan-Afganistan sınırında başlatılacak, Herart ve
Kandahar'dan geçirilerek Pakistan'ın Quetta bölgesine ulaştırılacaktı. Aynı boru hattı 600 milyon dolar ek
maliyetle Hindistan'a uzatılacaktı. Aynı dönemde Arjantin petrol şirketi Bridas da devreye girip Taliban'la
pazarlığa oturmuştu. Unocal ile Bridas arasındaki rekabet mahkemeye kadar uzanmış, Bridas projelerini
çaldığı gerekçesiyle Unocal aleyhine 15 milyar dolarlık tazminat davası bile açmıştı. Taliban'ın bu kozu
kulanarak, Unocal yerine Arjantin firması ile işe koyulması Unocal başkanını Ağustos 2001'de Kongre'de
savaş istemeye kadar götürecekti. Savaş bahanesi11 Eylül istismal edilerek sağlandı.
1951 yılında Mezar-ı Şerif'te doğan Halilzad, Unocal'ın Afganistan'a ve Taliban'a ilişkin
politikalarında vazgeçilmez bir isimdi. Türkmen gazına ilişkin boru hattını tekrar devreye sokmak için
Halilzad ve Karzai yönetimi işbaşına getirilmişti. Binlerce Müslüman'ın hayatına malolan kanlı ve kirli
savaşın ardından Afganistan'a gelen Halilzad, Taliban'ın ABD'nin göz bebeği olduğu dönemde genç
mollalara övgüler düzüyordu. Ekim 1996'da Time'a yaptığı açıklamada, Taliban'ın rejim ihraç etmeye
çalışmadığını, tam tersine ABD'nin elinde rehine durumda olduğunu itiraf ediyordu.
Beş yıl önce The Washington Post'ta, Taliban'ın terörizmi desteklediğine dair iddiaları şiddetle
reddeden Halilzad, "Taliban İran gibi, Amerika karşıtı bir İslami fundamentalizm tatbik etmiyor" diyordu.
1973 yılına kadar Zahir Şah'ın yardımcılığını yapan bir babanın oğlu olan Halilzad, ABD'de Ulusal Güvenlik
Konseyi bünyesinde çalıştı ve Bush'un Güvenlik Danışanı Condoleezza Rice'a raporlar hazırladı. Rice,
Teksas'da Taliban ile yapılan ilk pazarlıkta Zalmayla birlikte hazır bulunmuştu. Halilzad'ın patronu Rice da
aynı dönemde Orta Asya'ya yönelen petrol şirketlerine danışmanlık yapıyordu. Rice, 1992 yılında Chevron
yirketinin danışmanı oldu ve şirket adına Kazakistan'da çalıştı. Onun patronu ise Dick Cheney ve Bushtu,
yani petrol lobisiydi.
2001 yazında Taliban ile Bush yönetimi arasında mesajlar gelip gitmeye başlamıştı. Time'dan
Michael Elliot'un iddiasına göre, CIA Ladin'e karşılık boru hattı ve resmen tanınma pazarlığı yapıyordu. The
Washington Post'da aynı iddiaları seslendirmişti. 11 Eylülden birkaç gün öncesine kadar pazarlık devam
etmişti. 11 Eylül, anlaşmaya razı olmayan Taliban'ın üzerine yıkılan bir hortum oldu. Pek çok kaynaktan
doğrulanan net bilgiye göre Haziran 2001'de Amerikan yetkilisi Taliban'a Hazar petrol ve boru hattı ile ilgili
son teklifini veriyor ve tehdit ediyordu: Ya teklifimizi kabul eder altın halı alırsınız veya halı altında bomba
göndeririz.
Halı altından değil gökyüzünden sadece Taliban'ın değil sivil Afgan halkının üzerine bomba
gönderildi. Unocal, savaş çıkartmak pahasına emeline 27 Aralık 2001'de kavuşmuştu. Yarım kalan hesap
tamamlanmış; Afganistanın başına koydukları müstamleke valisi, eski Unocal danışmanı yeni Afganistan
Başbakanı Hamit Karzai ile Unocal arasında doğalgaz boru hattı anlaşması tekrar imzalanmıştı. Rus
kaynaklarına göre, yüzyıllarca üretim yapabilecek kapasitede petrol ve gaz kaynaklarına sahip olan
Afganistan'ı, Hamid Karzai'ye emanet ettiler. Karzai Orta Asya'daki petrol ve doğalgaz zenginliğinden
Amerika'nın daha fazla pay alabilmesi için çalışacak en doğru kişiydi.
The San Francisco Chronicle'ın 26 Eylül sayısında Frank Viviano imzalı analizde, ABD'nin antiterör
savaşı adını verdiği küresel kaynak savaşı hakkında bakın ne tür ifadeler kullanılıyordu: "Terörizme karşı
savaşın arkasındaki gizli amaç tek bir kelimeyle özetlenebilir: Petrol… Terörist hedefler olarak gösterilen
yerler, 21. yüzyıl için dünyanın başlıca enerji kaynaklarının haritasıdır. Terörizme karşı savaş, Amerika'nın
Chevron, Exxon, Arco, Fransa'nın TotalFinaElf, İngiltere'nin British Petroleum, Royal Dutch Schell ve diğer
petrol devlerinin bu bölgelerdeki yüzmilyarlarca dolarlık yatırımları adına yapılıyor."
162
9. BÖLÜM
ŞAHDENİZ ALTENATİFİ VE FİYAT OYUNU
BP-Amoco, Hazar geçişli Türkmen gazı projesinin rafa kaldırılmasının ardından Hazar'ın Şahdeniz
yatağından çıkartılan zengin doğalgaz rezervlerini Türkiye'ye pazarlamak için atağa geçti. BP-Amoco'nun
Dış İlişkiler Müdürü Peter Henshaw, en ucuz gazı Türkiye'ye kendilerinin satacağını savundu. Şahdeniz gazı
için inşa edilecek boru hattının Hazar geçişli Türkmen gazı projesinin gerçekleşmesi halinde önayağı
olacağını ileri süren Peter Henshaw, yaptığımız röportajda " Şahdeniz gazı Bakü-Ceyhan'la aynı koridorda
inşa edilecek hattan Erzurum'a ulaşacak. Bu durum Bakü-Ceyhan'ın maliyetini 100-200 milyon dolar
düşürüyor. Şahdeniz projesi öyle ekonomik bir proje ki, Bakü-Ceyhan hiç olmasaydı bile kârlý olurdu. Zaten
Bakü-Ceyhan 2004-2005'te Şahdeniz boru hattının inşaatı 2003'te tamamlanarak daha erken devreye
alınacak. Bu proje Hazar geçişli Türkmen gazı projesine rakip veya alternatif değil, tam tersine bu projenin
ön ayağıdır. " diyordu.
Şahdeniz yataklarında iki kuyu kazıldığını ve 1.2 trilyon metreküplük tahmini rezervi ile 1987
yılından beri dünyadaki en büyük gaz keşfinin yapıldığına işaret eden Henshaw, Azerbaycan'da gaz nakli için
boru hattının hazır olduğunu, geriye sadece Gürcistan'da 290 km'lik bir boru hattının yapımının kaldığını
vurgulamıştı. Şahdeniz projesi 25 mayıs 2000'de Enerji ve Dışişleri Bakanlıkları, BOTAŞ, Hazine ve DPT
yetkililerinin katılımıyla TPAO'nun verdiği brifingde masaya yatırıldı. Peter Henshaw, TPAO'nunda yüzde 9
payla ortak olduğu Şahdeniz projesinden Türkiye'ye yılda 2 milyar metreküp gaz vermeyi hedeflediklerini bu
miktarı 5 milyar metreküpe kadar çıkartabileceklerini kaydediyordu.
Henshaw," En ucuz gazı önermemizin sebebi Azerbaycan'ın coğrafi açıdan Türkiye'ye yakınlığı ve
hat inşaatını ucuza mal etmemizden kaynaklanıyor. BOTAŞ ile alım anlaşması yapmamızın ardından
konsorsiyum üyeleri ile görüşerek finans bulacak ve Gürcistan bölümünü inşa edeceğiz. Politik açıdan
değerlendirilirse bu hat TransHazar hattının ilk aşaması olacak. Proje, Türkmen projesinden bağımsız, ama
dışlayan bir proje değil. Türkmen gazında uzlaşma sağlanıp Azerbaycan'a getirtildiğinde bu hatdan
yararlanabilir. Ayrıca Gürcistan'a bu hatdan gaz vererek ülkedeki istikrarı sağlayacağız. Şahdeniz projesi
artık diğer projelerden bir adım öne geçmiştir. " şeklinde konuşmuştu.
BP'li yetkilinin benim aracalığımla Şahdeniz gazını Türkiye'de önplana çıkarması ve Baku-Ceyhan'ı
kabul etme rüşveti olarak sunulması Enerji Bakanı Ersümer'i küplere bindirmişti. O sırada Ankara'da Rus,
İran gaz tellalları pazarlık yaparken araya bir İngilizi sokmam Ersümer'i telaşlandırmıştı. O gün otel
resepsiyonunda Henshaw'ın verdiği 75 dolarlık gaz ücretinin hedef saptırma olduğunı iddia eden Ersümer, bu
gaz pazarlığına limon sıktığımı ileri sürüyordu. Bu projenin zaten bitmiş olan Trans Hazar projesine mezara
gönderdiği doğruydu, Henshaw'ın iddia ettiği gibi asla ön-ayak değildi, ancak gaz fiyatlarında bazı sırların
olduğu ortadaydı. Şahdeniz gazının bir nevi Türkiye'nin de gazı olduğunu belirten Bakanlık Müsteşarı
Yurdakul Yiğitgüden, BP-Amoco'lu yetkili Peter Henshaw'ın ' Türkiye'ye en ucuz gazı biz satacağız '
sözlerini pazarlık sırasında da duymak istediklerini aynı gün telefonda tarafıma bildirdi. Yiğitgüden, bu
projenin Hazar geçişli projenin önayağı olacağı yönündeki görüşe yorum yapmaktan kaçınırken, Ersümer'e
inat Şahdeniz gazını almak istediklerini bildiriyordu.
Türkmen gazında Hazar geçişli projenin iflasının asıl sebebi nüfuz casusluğu kurallarını iyi hayata
geçiren Rus lobisinin etkisiyle Mavi Akım anlaşmasının öncelikli hale gelmesiydi. ANAP'ın ihale takipçisi
163
haline gelmesinin bunda rolü büyüktü. Türk edebi literatürüne nüfuz casusluğu deyimini katan eski İçişleri
Bakanı Saadettin Tantan, üst düzeyde nüfuz casuslarının kendi partisinin tepesinde durduğunu elbette
biliyordu. Mavi Akım’ı öne çıkartan ve doğalgazda Rusya'ya bağımlı olmanın tehlikesini görmek
istemeyenler ancak ' nüfuz casusu olabilir'di. Türk Dünyası'nın Türkiye ile karasal bağlantısını sağlayacak
enerji koridoru için Trans-Hazar boru hattının gerçekleştirilmesi elzemdi. Ne olursa olsun Türkmenler
küstürülmemeli, gaz rezervleri Rusya ve İran'dan bağımsız hatla Hazar'ın altından Türkiye'ye getirilmeliydi..
Türkmen gazına alternatif gaz boru hatları şunlardı :
Orta Asya- Avrupa Doğalgaz Boru Hattı : ( Türkmenistan-Kazakistan-Rusya-Avrupa) : Gaz kapasitesi
hesaplanmadı. Halen Rusya bu boru hattını kullanıyor,yatırım gerekmiyor. İhracat Gazprom ile
Türkmenistan arasındaki yapılan yeni anlaşma ile devam ediyor. Ukrayna ile ile yapılan anlaşma ile gaz
ihracatı bu ülkeye1999'e sürdü. 23 doları barter 23 doları nakit olmak üzere Rusya ile Türkmenistan
binmetreküpü 56 dolardan anlaşma yaptı. Daha önce 32 dolarlık ücretin 23 doları barterdi. Türkmenler nakit
olması halinde fiyatı 37 dolar olarak belirledi.
Türkmenistan-İran Doğalgaz Boru Hattı ( Ekarem/Türkmenistan-İran sınır boyu ) : Gaz kapasitesi 2005 yılı
için yılda 8.02 milyar metreküp olarak hesaplanıyor. 2020 yılı için 15.1 milyar metreküpe kapasite çıkacak.
Uzunluğu 90 mil ( 142 km) 190 milyon dolar yatırım yapılarak 1997'de ihracata başlandı.
Türkmenistan-İran-Türkiye Doğalgaz Boru Hattı : Hazar denizi güneyinden karadan geçen hat
Ekarem(Turan) ile Tebriz arasında. Yılda 28.33 milyar metreküp gaz nakletme kapasitesinde olacak.
Uzunluğu 1350 mil (2123 km) 3.8-4 milyar dolar yatırım gerektiriyor. 1998'de fizibilite etüdü Royal
Dutch/Shell tarafından yapıldı.
Türkmenistan Trans-Hazar Doğalgaz Boru Hattı : Hazar denizi altından geçen hat Türkmenbaşı kentinden
başlıyor. Bakü ve Tiflis üzerinden geçerek Türkiye'de Artvin-Erzurum üzerinden Ceyhan'a bağlanıyor.Yılda
28.33 milyar metreküp gaz nakledilmesi düşünülüyor. Uzunluğu 1000-1250 mil ( 1573 km ) Maliyeti 2.4-3
milyon dolar. ENRON ve UNOCAL firmaları fizibilite etüdlerini yaptı. Türkiye-Türkmenistan boru hattı ön
anlaşması 29 Ekim 1998'de yapıldı. Nisan 1999'da 30 milyar metreküp doğalgaz alım anlaşması Aşkabat'da
yapıldı.
Kazakistan Trans-Hazar Doğalgaz İkiz Boru Hattı : Kazakistan'ın kıyı boyundan ve Hazar denizi altından
Bakü-Ceyhan'a birleşecek hatla ilgili projeye Aralık 1998'de Royal Dutch/Shell'in yaptığı fizibileteye paralel
olarak bir gaz boru hattı çalışması da yapıldı. Uzunluğu ve yatırım tutarı hesaplanmadı.
Türkmenistan-Çin Doğalgaz Boru Hattı : Türkmenistan'dan Çin'in Xinjiang kentine daha sonra Japonya'ya
uzatılması planlanan bir boru hattı projesi. 5000 mil ( 7864 km) uzunluğundaki hattın maliyeti Çin'e kadar
8.5 milyar dolar, hat Japonya'ya uzarsa maliyet artıyor. Yılda kapasite olarak 28.33 milyar metreküp gaz
nakli planlanıyor. Exxon, Mitsubishi-CNPC önfizibilite etüdünü yaptı.
CENTGAS ( Orta Asya Gaz Boru Hattı ) : Türkmenistan'ın Dauletad veya Yashlar sahaları-Sui/Pakistan'a
daha sonra Hindistan'a uzanacak bir boru hattı projesi olarak tasarlandı. Yılda 19.9 milyar metreküp gaz nakli
hesaplandı. Uzunluğu 900 mil (1416 km), maliyet ise 2-2.5 milyar dolar olarak çıkartıldı. Türkmenistan,
Pakistan, Afganistan ve Özbekistan arasında mutabakat muhtırası düzenlendi. Türkmenistan'ın gaz rezervleri
tüm bu boru hatlarını dolduımaya yetmeyeceğine göre Rusya ve İran'ı by-pass edecek ilk hat gaz yarışını
kazanacaktı.
FİYAT PAZARLIĞI
En hızlı gelişen doğalgaz piyasası olarak görülen Türkiye'ye gaz satmak isteyen ülkeler ile BOTAŞ
arasında büyük bir fiyat pazarlığı yaşanıyordu. 20 yıl için 61 milyar metreküplük gaz alım taahhütünün altına
giren BOTAŞ, bu anlaşmalarda yer alan alım fiyat formüllerini birbiri ile rekabet edecek düzeyde oluşturdu.
Tüm alım anlaşmalarına cezai müeyyideler konulurken, gaz alım fiyatının piyasanın o günkü durumuna göre
değişken olması sağlandı. Her üç ayda bir değişen fiyatlar belirleyen BOTAŞ, bugün itibariyle Mavi Akım
164
için 100 birim, Türkmen gazı için 97.71 birim, İran gazı için ise 108.05 birim fiyat veriyordu.
Mavi Akım'dan gaz alınmaya başlanınca orta vadede bin metreküp gazın fiyatının Samsun'da teslim
76 dolar, İran'dan gelecek gazın fiyatının Doğubeyazıtda teslim 77 dolar, gerçekleşmesi halinde Hazar geçişli
Türkmen gazının fiyatının ise Sarp sınırında teslim 75 dolar olarak belirlenmesi bekleniyordu. Halen
Rusya'dan Trans-Balkan hattından alınan gazın bin metreküpüne 114 dolar fiyat ödeyen BOTAŞ, bu
fiyatların alternatiflerin çeşitlendirilmesi halinde daha da düşebileceğini savunuyordu. Türkmenistan gazını
alarak taşeronculuk yapmak isteyen Rusya ve İran, gazı alırken ucuza mal etmek için Aşkabat nezdinde
girişimlerini sürdürürken, BOTAŞ, Türkmen gazını ucuza almak isteyen iki ülkenin bu gazı Türkiye'ye
satacağı fiyatda indirim yapmasını istiyordu.
Önceleri Hazar geçişli Türkmen gazı projesini koz olarak kullanan BOTAŞ, Türkmenbaşı Saparmurat
Niyazov'un Türkmen gazı için Türkmenistan'da teslim 45 dolar fiyat verdiğine dikkat çekiyordu. Rusya ve
İran'dan direk gazı alınabilecek iken Türkmenistan gelecek gazın Hazar, Azerbaycan ve Gürcistan'dan
geçmek zorunda kalacağının altını çizen BOTAŞ, Mavi Akım ve İran pojelerine kısa vadeli Türkmen gazı
projesine orta vadeli, Azeri gazı ve Mısır gazı projelerini uzun vadeli projeler olarak bakıyordu. Ancak
BP'nin girimiyle Azeri gazı öncelik kazanmış ve 2003 sonunda ek hat inşaatları tamamlanmıştı.
Türkmenistan gelen gazın Türkiye ve Avrupa'ya pazarlanması için 90 milyar sermaye ile Türkmen
şirketi TAGAZ ile Turusgaz adında ortak şirket kuran BOTAŞ, projenin tamamlanma hedefinin uzaması
halinde bile en geç 2004'ten itibaren Türkiye içine yavaş yavaş artırarak 2013'te 16 milyar metreküp,
Avrupa'ya 14 milyar metreküp gaz pazarlamayý planlıyordu. Ancak Turusgaz şirketinde yüzde 5'lik karanlık
bir hissenin kime ait olduğu asla anlaşılamadı. Bu hisse sahibi bir iddiaya göre, ANAP'ın üst kadamesinden
Yılmaz ailesine yakın olan iş adamları konsorsiyumuydu..
Öte yandan İran, 2001'den geçerli olmak üzere Türkmenistan'dan aldığı gazın miktarını 8 milyar
metreküpten 13 milyar metreküpe çıkartırken, Türkmenlere ödediği gaz bedelini Aşkabat'ın direnmesi
üzerine 32 dolardan 37 dolara çıkardı. Türkmenistan'dan 30 yıl için 50 milyar metreküp gaz almak isteyen
Rus Gazprom şirketi, Türkmenlerin daha önce ödenen 32 dolar gaz bedelini 37 dolara çıkartma talebi
karşısında pazarlığı sürdürüyordu. Daha önce 32 doların yarısını mal karşılığı takasla ödeyen Ruslardan
Türkmenler peşin para istiyordu. Aşkabat, Gazprom'a takas usulünün devamı halinde 42 dolar fiyat verdi ve
bunun 22 dolarının takas olabileceğini iletti. Peşin para gazın fiyatı ise 40 dolardı. Türkiye'nin ödediği gaz
faturası, gazın yerindeki fiyatı ile karşılaştırılmayacak kadar yüksekti.
1997'e kadar Türkmenistan'a 1,5 milyar dolar gaz için borçlanan Gazprom'un durumu da masaya
yatırılmıştı. Türkmen lider Niyazov, Rus Lider Vladimir Putin'in Türkmenistan ziyareti sırasında verdiği
fiyat ve anlaşmanın 10 yıllık olması konusunda direnmişti. Gazprom ile Aşkabat, gaz fiyatı, miktarı, yılı
konusunda henüz tam uzlaşamadı. Veya uzlaştı da kamuoyuna açıklanamadı. Rusya'ya bağlı hatların
rehabilitasyonu sorun olarak duruyordu.
BOTAŞ'a göre, Hazar geçişli Türkmen gazı projesi, Türkmenbaşı'nın rüşvet niteliğinde ABD'den
Exzimbank aracılığıyla proje ile ilgisiz kredi taleplerinde bulunması ve Ankara'dan gelmemiş gaz için 300
milyon dolarlık önödeme rüşveti istemesi nedeniyle askıya alınmıştı. Projeyi Sarp sınırına kadar inşa etme
yükümlülüğü bulunan PSG konsorsiyumunun görev süresinin dolmasına rağmen Türkmenbaşı tarafından
taleplerinin yerine gelmemesinden dolayı süreyi uzatmaması hukuki sorun meydana getirmişti. BOTAŞ,
Türkmenbaşı'nın süreyi uzatacağına ve ticari nitelik taşıması nedeniyle Shell, Bectel ve General Electrik'ten
oluşan konsorsuyumun projeyi hayata geçireceğine son dakikaya kadar inanıyordu. Türkiye'nin gelecek gaza
peşin para ödemesiyi kabul etmesi nedeniyle Türkmenlerin ve Amerikalıların ' yelkenleri suya indireceği '
sanılıyordu.
Türkmen ve Azeriler arasındaki boru hattı kapasite paylaşım görüşmelerini çözmek için
arabuluculuklarda bulunan BOTAŞ sonunda pes etmişti. Şahdeniz yataklarından gelecek Azeri gazı için
bastırınca Türkmenistan kaybetti ve Azerbaycan kazandı. Rusya, Avrupa'ya gaz ihracı konusunda
Türkiye'nin merkez haline gelmesinin ardından telaşa düştü. Zira İran, ileri aşamada Türkiye'ye 10 milyar
metreküp gaz ihraç ederek bu gazın Avrupa'ya Türkiye ile birlikte pazarlanmasını istiyordu. Bu amaçla
Brüksel'de kurulan Belçika, İtalya, Fransa, Almanya ve İran'ın yer aldığı ortak gaz pazarlama şirketine
165
Türkiye'yi de ortak olmaya çağırıyordu.
DPT'nin 2020 yılı için abartılı bulduğu 84 milyar metreküp gaz ihtiyacınının, gazın Avrupa'ya
pazarlanması da hesap edildiğinde az bile geleceğini düşünen Enerji Bakanlığı ve BOTAŞ, geliri yüksek olan
ve hızla yükselen bir piyasaya sahip doğalgaz projelerinin tümünün eksiksiz gerçekleştirileceğini
savunuyordu. Nitekim DPT'nin 2001-2005 8 yıllı Kalkınma planına bu gerçek yansıdı. 2005 yılında gaz
tüketiminin 35 milyar metreküp olacağı kabul edilirken, ülke içi gaz boru hatlarında 45 milyar metreküp
gazın dolaşacağını açıklıyordu.
SSCB ile imzalanan ilk doğal gaz anlaşmasında gaz karşılığında ödenmesi gereken tutarın bir kısmı
mal olarak ödenmekteydi. Bu durum, hem Türkiye'nin ihracatını olumlu yönde etkilemekte, hem de makro
ekonomik açıdan Türkiye'nin ödemeler dengesine olumlu yansımaktaydı. Ancak SSCB'nin dağılmasının
ardından Rusya Federasyonu ile 1992'den sonra yapılan anlaşmalarda (1984 anlaşması protokolünde de
düzeltmeler yapılarak) bu uygulamadan vazgeçilmiş ve alınan doğal gazın bedeli peşin olarak ödenmeye
başlanmıştı. Bu durum, Türkiye ile Rusya'nın dış ticaretinin Rusya lehine bozulmasına neden olmuştu.
1997'de 2 milyar Dolar olan ihracatımız bugün 900 milyon Dolara inmişti ve 3 milyar Dolar civarında olan
ithalâtımız ise Mavi Akım sayesinde bu projeyle daha da artacaktı. Türkiye yurt dışından doğal gaz teminine
yönelik ilk anlaşmayı 18 Eylül 1984'te Sovyetler Birliği ile imzalamış ve 1987'den itibaren yılda 6 milyar m³
doğal gaz alımına başlamıştı. Batı hattı olarak da bilinen bu hatla Rus doğal gazı Rusya'dan çıktıktan sonra
Ukrayna, Moldova, Romanya ve Bulgaristan'ı geçerek Tekirdağ üzerinden Türkiye'ye ulaşmaktaydı. 10
Aralık 1996'da Rusya ile ikinci doğal gaz alım anlaşması nakit alım olarak imzalanmıştı. 8 milyar m³/yıl gaz
alımını öngören anlaşmanın 23 yıl yürürlükte kalması plânlanmıştı.
Bu anlaşmalardan Mavi Akım olarak bilinen anlaşma Türkiye'yi doğal gazda Rusya'ya ciddi oranda
bağımlı kılarken, hakkındaki çeşitli yolsuzluk iddiaları sebebiyle de bu proje kamuoyunda sıkça tartışılmıştı.
Yapılan bütün tartışmalara rağmen Mavi Akım Projesi'nin son aşaması olan altın kaynak kısmı 20 Ekim
2002'de Samsun'da törenle gerçekleştirilmiş ve Ankara-Samsun hattı Karadeniz'den geçen Mavi Akım
hattıyla birleştirilmişti. Aralık ayı içerisinde yapılacak törenlerle Mavi Akım'dan Türkiye'ye doğal gaz
aktarımına başlandı. Türkiye ile Rusya arasında gerçekleştirilen en büyük proje olan Mavi Akım'm
bitirilmesiyle Türk-Rus ilişkilerinde daha çok Rusya lehinde olmak kaydıyla yeni bir dönem başlıyordu.
Toplamı 1200 kilometre olan boru hattının Karadeniz kısmında, 2.140 metre derinliğe boru döşenerek
bu alanda bir dünya rekoru kırılmıştı. İmzalanan hükümetler arası anlaşmanın içine konan bir hükümle,
projenin Türkiye kısmının inşasının hangi firmalara verileceğinin tespiti Rus Gazprom şirketinin yetkisine
verildiği için Gazprom, projenin bu kısmını Türk firmaları Hazinedaroğlu ve ÖZTAŞ ile kendi ana inşaat
şirketi olan Stroytransgaz (OHS) konsorsiyumuna vermişti. Hattın Rusya bölümü ve Karadeniz geçişinin
yapım-işletim-finansmanı Gazprom'un, Türkiye kısmı ise Botaş'ın sorumluluğundaydı.
Başlangıçta doğal gaz verme miktarı 2 milyar m³ olarak belirlenen hattın 2008'den sonra azamî miktar
olan 16 milyar metreküpe ulaşması beklenmekteydi. Mavi Akım Projesi'nin en önemli özelliği, Rusya ile
yapılan iki anlaşmadan farklı olarak herhangi bir geçiş ülkesi ile muhatap olmaksızın, doğrudan Türkiye'ye
Rus doğal gazının verilecek olmasıydı. Bu sebeple de Mavi Akım'dan alınacak gazın fiyatının önceki iki
anlaşmaya göre yüzde 12 daha ucuz olacağı belirtilmekteydi. TBMM'de doğal gazın fiyatıyla ilgili kapalı bir
oturum yapılmış ancak alınan gazın fiyatı 'ticari sır' gerekçesiyle açıklanmamıştı.
Rusya tarafından finanse edilen proje yaklaşık olarak 3,3 milyar Dolara mal olmuştu. Bu projeden
Gazprom'un 25 yıl için yılda ortalama 1,7 milyar Dolar gelir sağlayacağı planlanmaktaydı. Proje için Rusya
ve İtalya arasında 'Transco' isimli (yüzde 50, yüzde 50) yeni bir ortaklık kurulmuştu. Proje için yedi İtalyan
bankasından 2,3 milyar Dolar civarında kredi sağlanmıştı.
Mavi Akımla Türkiye ciddi bir fiyat kazığı yemişti. 2003 yılının 6 ayı Ruslarla dişe diş fiyat kavgası
yapıldı. Gazın adresi gösterilen Gazprom , BOTAŞ ile yaptığı ilk anlaşmada “FO-0 formülü ile hesaplanır”
şeklinde yazacakken, o günkü değer üzerinden “FO-1” yazılması fırtınanın kopmasına neden oldu. Türk
tarafı, gaz alımında karlı bir anlaşma olarak gördüğü bu formül hesabı nedeniyle, “ben buna göre ödeme
yaparım” diyor. Rus tarafı tüm girişim ve görüşmelere rağmen uzlaşma sağlayamayınca işi tahkime götürme
kararı aldı. Mavi Akım ile ilgili görüşmelerin sürdüğü bir dönemde Ankara, bu kez Gazprom’a gaz fazlası
166
nedeniyle gazla ödeme yaptığı Turusgaz konusunu gündeme getirdi. 1997 yılında yapılan sözleşme
revizyonla Türkiye aleyhine yüzde 10’lara varan karşılıksız fiyat artırımı konusunda geri adım atılması, 6
milyar metreküp doğalgaz karşılığı Rusya’ya mal satımı ve Mavi Akım’da fiyat indiriminin Türkiye lehine
indirilmesi talebini gündeme getrdi.
Batı hattından alınan 133 dolarlık gazı Mavi Akım’da 153 dolara yükselten formülün daktilo
hatasından kaynaklandığı Gazprom Yönetim Kurulu Üyesi ve 1. Başkan Yardımcısı Kamarov Yury
Alexandrovich tarafından dile getirildi. Anlaşmada doğalgaz ödemeleri için kullanılacak formül FO-1 (ham
petrolün varil fiyatı) üzerinden hesaplanması öngörülüyordu. Ancak Ruslar, bu formülün aslında FO-0 (1000
metreküp mazot fiyatı) olması gerektiğini söylüyordu. Tüm satışlarını buna göre yapıldığı Gazprom
tarafından dile getiriliyordu. Formül farklılığı dolayısıyla, ortaya çıkan fiyat farkı 20-30 dolar arasında
değişiyordu. Türkiye 2025 yılına kadar yılda 16 milyar metreküp doğalgaz alacağı için, toplam 370 milyar
metreküp için uygulanacaktı. Rakamın indirim tutarındaki formül hatası milyarlarca doları buluyordu...
Daha önce yapılan mutabakatla, Botaş ve Gazprom arasındaki fiyat anlaşmazlığı sonucu başlatılan tahkim
süreci, sorunun görüşmelerle çözülmesi yönünde anlaşma sağlanmasıyla durdurulmuş, teknik
heyetleringörüşmelere başlaması kararlaştırılmıştı. Rus doğalgaz üreticisi Gazprom’un pazarlama işini
yürüten aynı şirkete ait Gazexport şirketi, Mavi Akım Projesi’nde fiyat formülünün diğer anlaşmalardan
farklı olduğu, bunun da yazım hatasından kaynaklandığını ileri sürerek, formülün düzeltilmesini istemişti.
Türkiye ise formülün anlamsız bir sonuç vermediğini, aksine fiyatların yükseldiğinde daha ucuz, fiyatların
düştüğünde ise biraz daha yüksek fiyat oluşumu sağlayan formülün her iki tarafı da koruyan bir formül
olduğunu kaydetmişti. Bunun üzerine formülün düzeltilmesi karşılığında Bulgaristan üzerinden alınan
doğalgaz anlaşmalarında fiyat ve ‘Al ya da öde’ yükümlülüğünde iyileştirmeler öneren Gazexport ile yapılan
görüşmelerde, üç anlaşmada da tek bir formül ve fiyat yer alması, ancak fiyatın Avrupa ülkelerine satılandan
daha pahalı olmaması üzerinde anlaşma sağlanmıştı. İki anlaşmayla, biri 6 diğeri 8 milyar metreküp, Mavi
Akım Projesiile de 16 milyar metreküp yıllık doğalgaz alım anlaşması bulunuyordu.
Enerji ve Tabii Kaynakları Bakanlığı ile Rus gaz şirketi Gazprom arasında yapılan doğalgaz pazarlığı
19 Kasım 2003'de sona erdi. Gazprom'un Türkiye'deki temsilcisi Bosphorus Gas Coorporation Yönetim
Kurulu Başkanı Ali Şen iki taraf arasında arabulucuydu. Rusya, hem gaz fiyatında hem de yıllık satın alınan
gaz miktarında indirimi kabul etti. AKP hükümetin, iktidara gelir gelmez başlatığı, doğalgaz fiyatlarının
indirilmesine yönelik pazarlıklarda Türkiye’nin yararına üç önemli karar alındı. Buna göre, Rusya’dan gaz
alınan Turusgaz ile batı hattından alınan gaz fiyatında indirime gidilecekti. İndirim sonucunda Turusgaz ile
batı hattındaki gazın fiyatı 150 dolardan 138 dolar seviyesine düşecekti. Yine varılan anlaşmaya göre, Mavi
Akım hattı ile alınan gazın fiyatında da indirime gidilecekti.
Ayrıca, anlaşmada, Türkiye’nin Rusya’dan kış aylarında çok, yaz aylarında daha az gaz alması
kararlaştırıldı. Bu anlaşma ile Türkiye, Mavi Akım’dan dolayı almadığı gazın yükümlülüğünden kurtulmuş
oldu. Rus tarafı Mavi Akım hattında aldığı gazın fiyatında indirime gitmeye yanaşmadı. Ancak Turusgaz ve
batı hattında alınan gazın fiyatında indirime gidilmesi ile birlikte, üç hatta paçal maliyetler düşmüş oldu. Üç
hattan alınan gazın fiyatı eşitlendi.
Türkiye'de özellikle BOTAŞ çevrelerinin savunduğu ve kamuoyunda çokça tartışılan girişimlerden
birisi de Türkiye'nin Avrupa'ya doğal gaz satabileceğiydi. Türkiye'ye önemli ekonomik ve politik avantajlar
sağlayabilecek bu çabaların pek de kolay olmadığı açıktı. Zira şu an Türkiye'ye en çok doğal gaz sağlayan
Rusya ile yapılan anlaşmada Türkiye'nin doğal gaz ihracatçısı ülkeye çevrilmesinin önüne geçilmişti. Rusya
ile yapılan anlaşmanın 4. maddesine göre, her iki tarafın karşılıklı rızası olmadan Türkiye parasını ödeyerek
aldığı gazı üçüncü bir tarafa satamayacaktı. Bu demektir ki Avrupa'ya gaz satmamız, ancak Rusya'nın kabul
etmesiyle mümkündü. Türkiye'nin AB'ne doğal gaz satışı yönündeki çabalarının tek somut neticesi,
Yunanistan'la Mart 2002'de yapılan doğal gaz anlaşmasıydı. Ancak, bu anlaşmayla planlanan hattın
kapasitesi oldukça sınırlıydı ve AB'nin ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktı. Türkiye’de gaz depolama tesisleri
yoktu. Aslında Gazprom Turusgaz anlaşması ile elde edilecek kardan dolayı Türkiye’de yatırım yapmayı
planlamış, ancak mevzuat buna müsait olmadığı içi yatırım yapamamıştı.
Depolama sorunu nedeniyle gelen gazı bir an önce tüketiciye ulaştırmayı hedefleyen BOTAŞ’a 2002
167
Şubatında Bakanlar Kurulu kararı ile "acele kamulaştırma" hakkı tanındı. BOTAŞ, 57 ilde vatandaşın rızasını
sormadan önce kamulaştırma yapacak, sonra vatandaşın hakkını ödeyecekti. Üç yıl içerisinde 57 vilayete
yeni doğalgaz verecek olan BOTAŞ, enerji darboğazının aşılması ve enerji yatırımlarının bir an önce
gerçekleştirilmesi amacıyla Kamulaştırma Kanunu’ndaki “acele kamulaştırma” kapsamına alınmıştı. BOTAŞ
lehine yapılacak kamulaştırma işlemlerinde, Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesi uygulanacaktı. Söz
konusu madde, olağanüstü durumlarda, taşınmaz malların kamulaştırılmasında, “kıymet takdiri dışındaki
işlemler sonradan tamamlanmak üzere, ilgili idarenin istemi ile mahkemece 7 gün içinde, taşınmazın
bilirkişilerce tespit edilecek değeri, idare tarafından mal sahibi adına milli bir bankaya yatırılarak” o taşınmaz
mala el koyabilme imkanı tanıyordu. Rusya'dan almak zorunda olacağımız gaza pazar açılması için acil
olarak Anadolu'ya borular döşenmesi gerekiyordu.
Rusya ve İran'da yapılan doğal gaz anlaşmaları ile Hazar bölgesi doğal gaz kaynakları (Azerbaycan hariç)
Rusya ve İran üzerinden akıtılmaya başlanmıştı. Bu durumda, Türkiye'nin hem Doğu-Batı enerji koridorunda
olma amacından sapılmış, hem de Türk Cumhuriyetlerinin (özellikle Türkmenistan'ın) enerji ihracatında
Rusya ve İran'a bağımlı kalmalarına sebep olunmuştu. Rusya Federasyonu'nun sürdürdüğü doğal gaz
lobicilik faaliyetlerinin başarıya ulaşmasıyla, Rusya sadece Türkiye doğal gaz pazarının yüzde 60'ından
fazlasını ele geçirmekle kalmamış, aynı zamanda Türkiye'ye doğal gaz satmak isteyen Türkmenistan'ı da
devre dışı bırakmıştı. Rusya bununla, ayrıca anlaşmaları imzalanan Azerbaycan ve İran gazının da Türk
pazarında sıkıştırılmasına sebep olmuş ve Türkmenleri doğal gazlarını ucuz fiyatla Rusya'ya satmak zorunda
bırakmıştı. Rusya'nın, Türkmen gazını Kazak sınırında 54 Dolar/1000 m³'e alıp, Avrupa'ya (ve Türkiye'ye)
120 Dolar/1000 m³e sattığı ileri sürülmekteydi
168
10. BÖLÜM
PETROLCÜ KURTLARIN KÖRFEZ- HAZAR BALANSI
1980'lı yıllardan ABD Başkanı Jimy Carter'ın ortaya attığı tez Sovyetler henüz ayakta ve dimdik gözüktüğü
için oldukça komplo teori olarak değerlendirilmişti. 1960-1970 Petrol krizinden Arap ülkelerine muhtaç
olmaktan kurtulmak için yeni bir ortaya atan Carter, Hazar petrolünün Körfez'in karşısına alternatif olarak
çıkartılmasını istedi. Böylece Carter projesi doğdu. ABD Başkanları Bill Clinton ve Bush'un sürdürdüğü bu
politika Sovyetler'in dağılmasından sonra artık ütopya değil bir gerçekti. Tamamen petrolcü bir yönetimden
oluşan Bush ekibi 11 Eylül faciasını mükemel biçimde kullanarak petrol politikalarını saldırgan hale getirdi.
ABD, Körfez, Hazar, Rusya nerede petrol varsa tecavüzkar bir tavırla bahaneler uydurarak veya kirli oyunda
tüm raconları kullanarak tek başına sahip olmaya kalkıştı.
'' Petrol paylaşımında kıskançlık '' tabiriyle özetleyebileceğimiz, ' devlerin enerji savaşı '' belki de Hazar ile
Körfez'in tek benzerlik noktası, hatta belki de kaderiydi.
Ekonomik çıkarların çarpıştığı arena da ülkelerin çıkarları nasıl uzlaşır, kutuplaşan dünya ortak güvenlik
sistemi için nasıl anlaşır ' denilmemeliydi; 21.asrın enerji patronları, elbet Körfez'de anlaştıkları veya
anlaşacakları gibi, Hazar'da da uzlaşacaktı. Her iki havzada herkese yetecek kadar petrol vardı. Ancak
ABD'nin hegomanyacı tavırları ürkütücü doruğa ulaşmıştı. Üretici ile tüketici arasındaki ' tavşan kaç, tazı tut
'' macerası, adeta tekrarlanması mecburi tarihi bir serüven gibiydi. Hurtların Körfez'den Hazar'a uzanan
ilişkileri kanla yoğruluyordu.
Batı'nın, özellikle ABD'nin 1960-70'lerde Körfez için izlediği politika ve ilgisiyle bugün Hazar sevdası
eşdeğerdi; aynı metaya düşkün, ironik sanılsada duygusallıktan yoksun, hatta kıskançlıktan ölümlere,
savaşlara yol açabilecek ihanete mahkum bir aşktı bu. Bu aşka güven duymak tehlikeli olsa da maşukun
başka çaresi yoktu; savaşında barışın da anahtarı ne de olsa o kara nesneydi!
Ortadoğu'nun petrol zengini üretici ülkeleri, ' kara altın'a bağlı aşıkına ilk darbeyi 1960'da OPEC'i kurarak ve
10 yıl içinde petrol sanayilerini millileştirerek vurdu. Bu dönemde petrol pazarında hakimiyetlerini kaybeden
devlerin telaşı krize yol açtı. Dünya pazarının yüzde 70'ini elinde bulunduran Exxon, Mobil, Shell, Stancal,
Texaco gibi petrol devleri saç-baş yoldu. Petrol pazarının kontrolcüsü ABD'nin bir anda pazarın yüzde
52'sini ( Suudu Arabistan'da yüzde 34, İran'da yüzde 25, Irak'ta yüzde 99, Kuveyt'de yüzde 95 ) kaybetmesi,
millleşen Libya ve Cezayir pazarının da dumura uğraması, Amerika' nın o gün Ortadoğu'daki enerji
politikasını bugün Hazar'da ve Körfezde izlediği radikal çizgiye getirdi. ABD, Körfeze müdahale planını 20
yıl öncesi hazırlamaya başladı; tıpkı Hazar'a yatırım hayalini Sovyetler yıkılmadan önce kurduğu gibi.
1973'de ABD başkanı Richard Nixon, 1977'de Jimy Carter, Ortadoğu'yu ABD'nin 'hayat damarı ' ilan etti.
Çünkü Ortadoğu savaşını gerekçe gösteren Arap ülkeleri petrol transferini durdurunca Amerikan piyasaları
altüst olmuş petrol fiyatları yüzde 40 oranında artmıştı. Üretilen kıyamet senaryolarına göre petrolün varili
eğer önlem alınmazsa 2000 yılında 100 dolara fırlayacaktı. Bu iddialar gerçekleşmediği gibi petrol üretimi
2000'e girilirken 75 milyar varile yükselmişti. 2020 yılında bu rakamın 110 milyar varil olması bekleniyordu.
Batı Afrika, Kolombiya, Rusya ve Hazar bölgesinde bulunan yeni petrol rezervleri, kıyamet senaryolarını
rafa kaldırmış, petrol piyasalara çıkartılması konusunda zamanlama senaryoları yapılır hale gelmişti. ABD,
petrol politikalarında bu noktaya nasıl gelmişti? OPEC üyeleri ile soğuk savaşı, Hazar petrolü ve Suudi
169
Arabistan şantajı ile ne zamana kadar sürecekti? 21. yüzyıl yeni petrol savaşlarına mı gebeydi?
Ronald Reegan döneminde, İran-Irak savaşında, Irak lideri Saddam Hüseyin'in ' silah devi ' haline getirilerek
desteklenmesi, ABD'nin sadece 1979'da İran devrimi sonrası ABD sermayesine el konulmasının kuyruk
acısından kaynaklanmıyordu; petrol parasıyla silah almaya meraklı Irak üzerinde, petrol paylarının dışında
Rusya, Britanya ve Fransa ile mücadele ediliyordu. ABD için Irak , '' Mihriban bir düşmandı '' Tabii ki, İran
ve Irak olmadan mevcut petrolün üretim kapasitesini yükseltmek mümkün değildi; dünya genelinde tüketilen
75 milyon varil petrolün yüzde 65'inin tüketici olan ABD, Irak'ın başına bir oyun getirmeliydi. ABD Başkanı
baba Georgh Bush'un Saddam'ın Kuveyti işgali üzerine 35 ülkeyide peşine takarak 1991'de Irak'ı
vurmasından bu yana geçen sürede köprülerin altından çok sular aktı. Türkiye Irak'a uygulanan ambargodan
40 milyar dolar zarar gördü, ama bakın petrol alanında kimler kazandı, kimler kaybetti?
2 Ağustos 1990 tarihinde Irak tankları Kuveyt topraklarına girinci dünya titremiş, bir kaç sonra BM'nin bu
küçük ülkesi Irak'ın 19. vilayeti ilan edilmişti. Dünya topluluğu ezici bir çoğunlukla Kuveyt'den Irak'ın geri
çekilmesi için birleşmiş, Irak'a çok katı ekonomik yatırımlar uygulamaya konulmuştu. Bu arada ABD ve
aralarında Arap devletlerinin de bulunduğu bir kaç diğer ülke Suudi Arabistan'a askeri birlik sevkediyordu.
İkinci kurban olmaktan korkan Suudi Arabistan Washington'dan yardım istemiş, Amerikan stratejik deniz
kuvvetleri ve başka ülkelerin askerleri Körfez bölgesine artık konuşlanmıştı. Sovyetler Birliği'nin hızlı
ajanı Yevgeni Primakov, başta Saddam Hüseyin olmak üzere Iraklı liderle yakın ilişkileri olan bir isimdi.
Gorboçov bu nedenle onu bu zor Orta Doğu görevine tayin ediyordu.
60'lı yıllarda Pravda'nın Ortadoğu muhabirliğini yapan Kuzey Irak'ta Mesut Barzani'nin babası Mustafa
Barzani ve daha sonra Saddam'ın bir numaralı adamı olacak Tarık Aziz ile tanışan Primakov, Kuveyt krizini
çözümlemekle görevlendirilmişti. Tarık Aziz'le arabuluculuk görüşmeleri sırasında Primakov, Kuveyt'e
girmeden önce neden Kremlin'e haber vermediklerini sormuş, yanıt alamamıştı. O sıralarda 5000 Sovyet
uzmanı Irak topraklarında çalışmaktaydı. Kriz patlak vemeden Irak'a satılan silahların bakımı için 150 Sovyet
askeri uzmanı hâlâ oradaydı. Saddam, Primakov'a savaşın gerçek sebebini açıkca söylemekten çekinmemişti
: " Düşmanları Irak'a karşı ekonomik şantaja başvurmuşlardı. Suudi Arabistan, Kuveyt ve Arap Emirlikleri
OPEC'in her ülke için saptadığı ihracat kotalarını ihlal etmişti. Sonuçta, petrolün varil fiyatı 21 dolardan 11
dolara düşmüştü; bu fiyat, " Irak'ın ekonomik yıkımı demekti. " Saddam tarihen Kuveyt'in kendi toprakları
olduğunu böyle bir devletin hiç var olmadığını iddia ediyordu; ancak esasen Körfez savaşanı doğuran gerçek
neden petroldü.
Primakov, ayrıca KGB dışında kurulan dış istihbaratı örgütünün başına getirilmiş ilk isimdi. Körfez savaşının
olmaması için yoğun çaba göstermişti; aynı adlı kitabında yazdığı gibi bu savaş olmayabilirdi. Ancak 17
Ocak 1990 günü sabahleyin saat 2:45'de onu uykusundan uyandıran Gorboçov, Irak'a karşı oluşturan
uluslararası gücün artık vurucu harakata başladığını bildiriyordu. Savaş ekolojik bir faciayıda beraberinde
getirmiş, milyonlarca ton petrol körfeze akıtılmıştı. Körfez savaşı acı bir gerçeği ortaya çıkarmıştı. Dil, tarih,
psikoloji ve kültürel öğeler açısından birleştirici unsurları paylaşması gereken Arap dünyası
darmadağınıktı.1973'de Arap devletleri petrol ambargosunu resmen ilan ettiklerinde Arap birliği salt genel
bir dayanışmadan öte, ortak tavır almışlar, daha önemlisi, ortak eylemlerde bulunmuşlardı. İsrail-Arap
savaşlarında Batı dünyasının İsrail'in tarafını tutması Arap dünyasını kızdırmış 1974'e kadar süren petrol
ambargo politikasını başlatmıştı.
Bu arada Batı dünyası Ortadoğu'da yeni bir lider keşfediyordu. Filistin'e endeksli petrol ambargosunu kırmak
için yeni ortaya çıkan bu lider desteklenmeliydi. Bu lider Filistin Kurtuluş Örgütü'nün lideri Yaser Arafat'dan
başkası değildi. Barışçı yöntemler öneren Arafat, aşırı uçlu terör ve şiddet isteyen İslami gruplara ve çetelere
karşı panzehirdi. Aynı zamanda Arap dünyasının mastürbasyonuda Arafatla sağlanabilirdi. Arap dünyasının
havasını almak gerekiyordu. Bir daha petrol ambargosu ile karşılaşmamak için ipler kendi ellerinde
olmalıydı. Arafat 1974'da BM Genel Kurulu'nda hitabı ile başlayan legalleşmişti; örgüt barışcı mücadelesi ile
Filistin sorununu essaen kitleyecek bu dava yıllarca sürdüralecekti. Petrol çıkarları Arafat'ı doğurmuştu.
Körfez savaşının doğurduğu öcü ise Saddam'dan başkası değildi. Körfez savaşından ders alan Arap ülkeleri
artık hiçbir büyük devletten aldığı otomatik yardım ve desteğe güvenmiyordu. Saddam tehditinin sürekli hale
gelmesi Batı çıkarlarına uygundu. Bölgedeki Arap ülkeleri artık Batı'nın korunmasına muhtaçtı , bir nevi
170
gebe kalmışlardı. Savaşın belli başlı sonuçlarından biri kriz sonrası ve gelecekte petrol fiyatları ve OPEC'in
alacağı pozisyondu. 73 petrol krizi ile 1990 Körfez krizi birbiri ile karşılaştırıldığında fark hemen ortaya
çıkıyordu. 1973-1982 yılları arasında Arabistan petrolünün fiyatı durmadan yükselmiş, varili 3.3 dolardan 34
dolara yükselerek on misli bir artış göstermişti. Daha sonra petrol fiyatları düşmeye başlamış ve 1989'da,
yani Kuveyt krizi öncesi, varil başına 16.3 dolara kadar inmişti. 1990'da gerilimin iyice arttığı ikinci yarı
dönemde fiyatlar varil başına 21.5 dolara fırlamıştı. Körfez çatışması sırasında, Irak işgali Kuveyt'i petrol
ihraç eden ülkeler kartelinin dışında bırakmış, aynı şekilde ekonomik yaptırımlarda Irak'ı safdışı bırakmıştı.
Fakat 1973 krizinde olduğu gibi petrol fiyatları yükselmemişti. Oysa piyasalarda petrol açığı günlük 2 milyon
varildi. Başta Suudi Arabistan olmak üzere petrol üretimini artırarak ve OPEC olarak günde 24 milyon varile
vardırarak krizi çözmüştü!
Petrolün geleceği OPEC'in etkinliğine ve imajına önemli ölçüde bağlıydı. Bu üreticiler karteli, varoluşu
süresince, her ne kadar Batılı finans çevrelerinin ve onlara hizmet eden politikacıların hedefi olduysa da,
istikrarlı bir tutum sergiliyordu. Fiyatların aynı kalması için ısrarla sabit kotalardan yana olan İran ve Irak
artık önemli rol oynamayacak bir duruma düşürülmüştü. Kartelde birinci keman rolü Suudilere düşecekti.
Körfez savaşı baştan ayağa petrol kokuyordu. Krizin başında Washington Post'un ve televizyon kanalı
ABC'nin bir yoklamasına göre, kendilerine soru sorulan kişilerin yüzde 63'ü yani çoğunluğu, Körfez'e
Amerikan birliklerinin yollanmasını, durgunluk dönemindeki ABD ekonomisinde petrol fiyatlarının ani
yükselişini önlemek amacı güttüğünü söylüyordu. ABD Başkanı George Bush, büyük petrol bölgelerine bu
amaçla el koymak istemişti. Hatta ABD, askeri operasyondan dönen askerlerini kahraman edasıyla
karşılarkende kamuoyunda bu düşünce devam ediyordu. Soru sorulanların yüzde 34'ü ABD'nin operasyona
petrol çıkarları için girdiğini ifade etmekten kaçınmıyordu. Olayları yakından izleyen Primakov'a göre, bir
bütün olarak ele alındığında Kuveyt çatışmasında yalnızla petrolle ilgili motivasyonları görmek yalnıştı.
Irak'ı Kuveyt'e bizzat ABD'nin çekmiş olduığunu iddia etmek daha da yanlıştı. Ne varki petrol etkeni
ABD'nin çatışma ile ilgili kararında büyük rol oynamıştı.
Körfez krizi tırmandırılmadan önce, Irak petrol pazarından pay kapmaya çalışan özellikle Fransız, Rus ve
Çinli petrol şirketleri BM'nin ambargo kararından büyük zarar gören ülkelerdi. 2000'e girilirken Bağdatla,
ABD'nın devam edegelen tüm kıskançlığına inat, ambargo'dan sonra yürürlüğe girmesi şartıyla petrol
anlaşmaları imzalayan bu ülkeler, ABD'nin İran ve Irak'a uyguladığı '' çifte kıskanç ''siyasetinden
yararlanmayı ihmal etmiyordu. Washıngton'un yasaklarına bağlı Amerikan şirketleri, Rus şirketi Lukoil,
Fransız şirketleri Elf Aquutaine, Total, Çin Ulusal petrol şirketi, İtalyan Agip şirketlerinin Irak petrol sahaları
üzerinde yaptığı anlaşmaları uzaktan kıskançlıkla seyrediyordu. BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi Fransa,
Çin ve Rusya'nın ABD ve İngiltere'ye karşı şiddetle Irak'ta yeni bir savaş
istemediklerini belirtmeleri boşuna kürek çekmek değildi. Mevcut konsorsiyumlarda pay kapmış şirketlerin,
BM'in petrol üretim iznine vize vermesinin ardından kazançlı çıkacağına artık kimsenin şüphesi yoktu.
Rusya, ilk Körfez savaşı sırasında itibarını kaybetmişti. 90'lı yıllar Hazar bölgesindede Rusya için kaybetme
kabusu ile geçti. Hazar'a da yabancı petrol şirketlerinin 1994'den sonra hızla yatırım yaparak 28 uluslararası
konsorsiyum kurması karşısında önce kıskanç davranarak Hazar'ın statüsünü bahane eden Rusya, treni
kaçırmak korkusuyla, tüm iç tepkilere rağmen Lukoil şirketini Hazar petrol pazarına sokmak zorunda kaldı.
Lukoil'un Hazar'a girişinde iç politikaya yönelik sert eleştiriler gelsede, Lukoil'un Rus çıkarları aleyhine
haraket etmesi düşünülemezdi. Bu çıkar şirketin maddi çıkarları ile doğru orantılıydı. Lukoil, İran ve Irak
pazarında ABD'nin kıskançlığına inat yatırımlar yaparak, Hazar'da kendisine az miktarda sunulan petrol
paylarının kısasını da alıyordu.
Suudi Arabistan'dan sonra dünyanın ikinci büyük petrol pazarı olan Irak, ambargonun yol açtığı felaketler
nedeniyle Batılar için ideal bir pazardı. Önümüzdeki yıllarda üretimini yüzde 20 artırmayı planlayan Suudi
Arabistan'ın ve petrolünü artık Batılılarla paylaşmaya yanaşmayan Kuveyt'in tavrı, yalancı aşık Batılıların
Saddam'a rağmen Irak sevdasını kaçınılmaz kılıyordu. 2015'de günlük petrol üretimini 90.4 milyon varile
120.5 milyon varil arasında tutmaya çalışan, fiyatların yükselip ekonomilerin darbe yememesinede çalışan
Batılıların günde en az 2 milyon varil ihtiyaç fazlası üretim için atılabilmeyecekleri risk yoktu. Hazar petrolü,
Körfez'in kronikleşen bunalımları nedeniyle daha bir önem kazanıyor, adeta Batı ekonomisinin imdatına
171
yetişiyordu.
Ama ne zaman? 2010'dan sonra. Hazar petrolü uluslararası piyasalara yılda 120 milyon ton civarında akmaya
bu tarihten sonra başlayacaktı. Çünkü bu tarihe kadar Kuzey Buz Denizi'nin petrolü piyasalara arz edilecekti.
Bu petrolün çıkartılması ve pazarlanması Hazar petrolüne göre daha ucuzdu. Hazar, Batılılara henüz Körfez
gibi naz yapmıyordu. Petrol anlaşmaları, Batılıların sermayelerine karşılık sonuçta kar dağılımı biçiminde
petrol şirketlerinin büyük paylar alması kaydıyla yapılıyordu. Petrul kurtları pastada paylaşımı 2004 başına
kadar tamamlamıştı. Hazar'ın riskli olarak gösterilmesi Batılıların bir avantajıydı. Üretici, zenginliğin asıl
sahibi ülkeler yatırım çekebilmek ve ayakları üzerinde durabilmek için henüz yumuşak huylu olmak
zorundaydı. Ancak 30 yıl sonra Azerbaycan, imzalanan petrol yataklarını millileştirebilecek; petrolcülerle
ağır şartlarda pazarlığa belki evet belki hayır diyecekti. Petrolü işleyecek rafinerilerin Azerbaycanda
teknolojik açıdan yetersiz olması petrolün henüz ham biçiminde naklini zorunlu kılıyordu. Bakü ve Astana,
Batıya muhtaçtı.
Körfez'de Saddam'ın içine kaparak devrilmemek için azami çaba göstermesi petrol piyasalarındaki dengelerle
ilişkilendiriliyordu. Clinton döneminde ABD, Saddam'ın devrilmesini istemiyordu; ama istemiş
gözüküyordu. Saddam baba Bush dönemini bitirmiş, iki Bill Clinton döneminide devrilmeden atlatmıştı. CIA
ve FBI'nın gücünü bilenler Saddam'ın bilerek devrilmediğini savunuyordu. Saddam'ın devrilmesi bu
dönemde Amerikan petrol çıkarlarına aykırıydı. Tüm bu gelişmeler yaşanırken, ABD'nin, Batılı petrol
şirketlerinin daha sonra Japonların 1991'den başlayarak hızla Hazar'a akın etmesi, Ortadoğu petrollerine
alternatif Hazar petrolünü önplana çıkartıyordu. Dünya piyasalarına nakil yolları uğrunda bölgenin eski ağası
Rusya'ya rağmen ABD'nin, net, kalıcı, kendinden emin politikalar izlenmesi ve Türkiye'yi yanına alması,
Körfez'den aldığı derslerden kaynaklanıyordu. Körfez'de dili yanan ABD'nin Hazar'da ki ' yoğurdu üfleyerek
'' yemesinin nedeni açıktı. Bu gerekçe sadece Azerbaycan'ın Hazar'daki petrol rezervlerinin Kuveyt'den çok,
yani 8 milyar ton olması değil, bölgede halen ciddi askeri güç bulunduran Rusya'nın silkilenerek eski gücüne
kavuşma endişesinden kaynaklanıyordu.
Bölge ülkeleri ile kardeş bağları bulunan Türkiye, bu ülkelerin askeri bakımdan yapılanmaları ve ordularının
yetiştirilmesi noktasında da önplana çıkıyordu. ABD'nin, Rusya'yı incitmemek ama bağlıda kalmamak için
Hazar'ın tabi servetleri için hep birden fazla boru hatları tezi üzerinde durması da tesadüfi değildi. ABD'nin
Hazar politikası ilk planda Kafkas ve Orta Asya ülkelerinin bağımsızlığını desteklemeye, ayakta durmalarına
yönelikti. Türkiye, hem bölge ülkeleriyle kan, soy, kültür bağı nedeniyle hem de transit ülke konumunda
olması hasebiyle ABD'nin bölgedeki tartışılmaz en önemli partneriydi. Artık Moskova'da Hazar'ın servetleri
için birden fazla hatların gerekliliği hususunda eskisi gibi fazla direnemiyordu. Rusya üzerinden Karadeniz
ve Avrupa'ya; Çin ve Afkanistan-Pakistan üzerinden Sarıdeniz ve Hint okyonusuna; Hazar'ın dibinden
geçirilecek boru hatları vasıtasıyla Gürcistan ve Türkiye üzerinden Akdeniz'e ve Avrasya koridoru
güzergahıyla Odesa'dan dostluk boru hattıyla veya Dunay limanından Balkanlara ve Triest limanına, İtalya'ya
Hazar'ın petrol ve dogalgaz servetlerinin naklinin gerçekleştirilmesi için ABD, çok yönlü yoğun bir çalışma
sergiliyordu. Moskova şaşkına dönmüştü, alternatiflerin tümünü engelleyecek güce sahip değildi. BaküCeyhan boru hattı, bu kompeks hatlar içinden sadece biriydi.
Rusya'nın asıl korkusu, ABD'nin petrolü korumak amacıyla Körfez'de olduğu gibi bir bahaneyle bölgeye
askeri üs ve güçlerini konuşlandırmasıydı.1. ve 2. Körfez savaşları ABD'nin bölgeye 200 bin Amerikan
askeri yerleştirmesi için tutarlı bir gerekçe olmuştu. Bu nedenle Rusya, Karabağ'a yerleştirilecek AGİT barış
gücünde NATO askerlerinin çoğunlukta olması karşı sürekli direniyor, Rus askerlerinin Abhazya'daki barış
gücünde olduğu gibi çoğunluğu oluşturmasını istiyordu. Hatta Bakü-Ceyhan hattının güvenliğinin
sağlanması için NATO'nun endirekt ilgilendiği yönündeki duyumlar, Moskova'yı çileden çıkartmaya
yetiyordu. NATO'nun Barış İçin İşbirliği (BİO )programı çerçevesinde bölge ülkeleri ile askeri işbirliğine
girerek boru hatlarını koruma niyetinde olması, Moskova'nın gözünden kaçmıyordu.
Trans-Hazar güzergahlarının ABD tarafından desteklenmesi, hatların geçeceği Kafkas'ın sık sık karışmasına,
Körfez üsulünde değil, Kremlin tarzında 'Bizans oyunları'nın sahneye konmasına yol açıyordu. Özellikle
1997'ye kadar sakin ve istikrarlı üç yıl geçiren Azerbaycan ve Gürcistan'da üst üste suikastlar, darbe
girişimleri, legalyönetimleri ve liderleri değiştirmeye yönelik iç savaş tehditleri 1998'den itibaren
172
beslenmeye başlıyordu. Çünkü bu tarihte ABD Hazar politikasını belirlemişti, Amerikan çıkarlaırı için
nelerin göze alındığı Körfezde görülmüştü. Körfez, Hazar için gözdağı görevi görmüştü. Hazar'ın çıkış
yolunu kapatmaya yönelik girişimler bu tarihlerden sonra Moskova tarafından sahneye konacaktı.
1998 Şubat'ında Ermenistan'da Taşnakların yönetime el koymasına izin verilmesi, şüphesiz büyük oyunun, '
şımarık çocuğu ' nu cesaretlendiriyordu. Rusya Kafkas'ı kontrol altında tutmak için halen Kafkas Askeri
Dairesiyle irtibatlı Ermenistan'daki 50 bin askerli 2 Rus üssüne ve Gürcistan'daki 4 Rus üssündeki 15 bin
askerine güveniyordu. Ülkesinde Rus askeri ve üssü bulundurmayan tek ülke olan Azerbaycan, ABD ve
Batılıların, hatta Uzakdoğuluların bölgedeki strajetik partneri olması Rusları kızdırıyordu. Arka bahçe elden
gitmişti. Azerbaycan'ın NATO'ya üye olması bugün için mümkün görünmesede, NATO'nun Barış İçin
İşbirliği ( BİO ) gibi programlarına katılan Azerbaycan, NATO'ya göz kırpıyordu. Gürcüstan'a 2003'ün
sonlarında kondurulan Amerikancı yönetim ve terörizmle mücadele adı altında yerleşen ABD güçleri boru
hatlarının korunması için öncü birliklerdi.
ABD, Hazar sayesinde Körfez'e olan bağımlılığı azaltmayı, boru hatlarının geçtiği ülkelerle ilişkilerini
geliştirmeyi ve nihayet, 21. asırda enerji ihtiyacını krize girmeden, muhtaç duruma düşmeden karşılamayı
hedefliyordu. Kafkasya'daki karışıklıklar veya Körfez'de savaşın durulmasının Batılıları Hazar'dan
uzaklaştırmayacağını, başka pazarlara yöneltmeyeceğini anlayan Rusya'nın tek çaresi vardı: Kıskançlığı
bırakarak paylaşmayı öğrenmesiydi. Ancak Rusya lügatından paylaşmayı silmişti... Ekim 1999'da Çeçenleri
topyekün imha etmek için Rus ordusu operasyona başlayınca dünya bu gerçeği daha iyi anlayacaktı. Petrol
boru hatları yollarının emniyeti Çeçenlerin yok edilmesine bağlıydı. Rusya'nın alternatif planı yoktu; petrol
yine kan, entrika ile bir milletin ölümüne yol açıyordu.
Petrol, suni savaşlar doğurduğu gibi, nedeni çıkarlara bağlı gerçek barışlara zemin hazırlayabilirdi. 21. asır,
medeniyetlerin, dinlerin diyaloguna gebe değil miydi? Körfez ile Hazar'a aşık olmuş Batılıların , ara sıra
kavga gürültü koparan tartışmaları kansız halledilmez miydi? Dünyalılar nihayet bir aile değil miydi? Petrol
mücadelesinin barış getirmesi, kıskançlığın inatlaşmaya varmamasına bağlıydı...
Aralık 1998'de ABD ve İngiltere, dört gün süren Çöl Tilkisi operasyonu ile petrol üretici ülkeleri sevindirdi.
Sürekli düşüş kaydeden varil başına 10 doların altına düşen petrol fiyatlarının 2 dolar birden yükselmesiyle,
petrol üreticileri zarardan kar etmeye başladı. Buna neden olarak gıda ve ilaç yardımı karşılığında Irak için
tanınan günlük 1.7 milyon varil petrol ihracatının 2 ay aksayacak olması gösterildi. Iraklı diplomatlar, petrol
tesisleri zarar görmese bile ihracatı geçici olarak durdurduklarını doğruladı. Bu arada Çöl Tilkisi operasyonu
sürerken, Petrol İhraç Eden Ülkeler Birliği'nin ( OPEC) Irak'ın boşluğunu dolduracaklarını açıklaması,
dikkatleri operasyonun petrol ile ilgisine çevirdi.
ABD ve İngiltere, Çöl Tilkisi sayesinde petrol ihracaatının düzeyini bir veya iki ay boyunca artmasını
engelleyici bir adım atarak, ' petrol üretici dostlarına ' geçici de olsa bir rahatlama sağladı. Operasyonla ' bir
taşla üç-beş kuş vuran ' ABD ve İngiltere, BM'e rağmen Ortadoğu'da operasyonu gerçekleştirirken, petrol
üretiminin kısılması yönünde sözde görüş birliğine varılan 19. Körfez ülkeleri zirvesi kararlarına darbe
vurdu. Petrol üretiminin kısılması yerine petrol pazarının genişletilmesi eğiliminde olan Suudi Arabistan,
Meksika ve Venezüelle, böylelikle zaman kazanmış oldu. Çöl Tilkisi operasyonu nedeniyle ertelenen Madrit
zirvesi'de üç dev petrol üreticisinin kozlarını diğer ülkeler karşısında artırırken, kozlar asıl mart ayında
yapılan OPEC zirvesinde paylaşılaşıldı. Petrol üretimi kısılmıştı, artık petrol fiyatlarının
yükselmesi mukadderdi. ABD'nin petrol ithal ettiği ülkeler içinde Irak'ın 6. sırada yer alıyordu. ABD Enerji
Enformasyon İdaresi verilerine göre , ABD'de ekim 1998'de Irak petrolü ithal eden şirketlerin sayısı 12'ye
çıkarken, Exxon en büyük ithalatçı olmayı sürdürüyordu. Günlük ortalama 647 bin 423 varil petrol ithal eden
ABD'nin petrol ithalatında Irak yüzde 7.4'lük payla Suudi Arabistan, Venezüella, Meksika, Kanada ve
Nijeryanın ardından 6. sırada yer alıyordu. Petrol üretici ülkelerin tahmini petrol rezervleri ve petrole fazla
miktarda gereksinim duyan gelişmiş ülkelerin konumu, bu ülkeler üzerinde neden oyun oynandığını ortaya
koyuyordu. ABD'nin 23 milyar varil petrol rezervi olmasına rağmen üretmeyi durdurmuş olması dikkat
çekiyordu. Günde 16 milyon varil petrol tüketen ABD, gözlerini petrol rezervi fazla ülkelere dikmiş
durumdaydı. Washington'un Hazar petrollerini uluslararası piyasalara çıkarma tehditi Petrol Üreten Ülkeler
Birliği (OPEC) ile ABD'yi karşı karşıya getirdi.
173
Petrol fiyatlarının sürekli düşüş kaydetmesi nedeniyle bir yandan OPEC üyeleri petrol üretimlerini kısma
kararı alarak Hazar'ın petrol rezervlerinin kısa vadede uluslararası piyasalara çıkartılmasına darbe vururken,
öbür tarafta ABD Enerji Bakanı Bill Richardson himayesinde Washginton'da 10 Aralık 1998'de Kazakistan
Dışişleri Bakanı Kasımcömert Tokayev, Kazak petrolünün de Bakü-Ceyhan hattından nakledilmesini ilişkin
fizibilite yapılmasını öngören anlaşmayı Chevron, Mobil ve Royal Dutch / Shel grupları ile imzalayarak
OPEC baskısına meydan okuyordu.
Birleşik Arap Emirlikleri'nin ( BAE ) başkenti Abu Dabi'de yapılan 19. Körfez Zirvesi'ne katılan tümü OPEC
üyesi olan Suudi Arabistan, BAE , Kuveyt , Katar , Oman ve Bahreyn'in 9 aralık'ta yapılan zirvesi'nden ''
petrol üretiminin daha fazla artırılmaması ve tavanın dondurulması '' kararı çıkması petrolde yaşanan ilginç
mücadeleyi ortaya koyuyordu. ABD'li yetkililer , Kazakistan petrolüyle ilgilenen şirketlerin oluşturduğu
Hazar Petrol Konsorsuyumu'nun ( CPC) Azerbaycan'da Mega Proje'nin faaleyetlerini hayata geçiren
Uluslararası Konsorsiyum'u (AIOC) Bakü-Ceyhan hattının inşa edilmesine ikna konusunda önemli bir adım
attı. İnşaatına başlanan projenin 2004 başında yarısı tamamlanmıştı, 2005 baharında nakil için gün
sayılıyordu.
Kazak petrolününde Azeri petrolü ile birlikte Bakü-Ceyhan'dan nakledilecek olması, hattın ekonomikliği
yönündeki tartışmalara ivme kazandırdı. Hazar geçişli Kazak hattıyla ilgili yapılacak 20 milyon dolar
tutarındaki fizibilite çalışmasına Kazakistan Devlet Petrol Şirketi Kazakoil'in katılacağı belirtilirken
Wasghinton yönetimi Hazar bölgesinin beraber müteala edilmesi ve ekonomiklik kriterinin yeniden
sorgulanması görüşünü savundu. BP'nin Bakü-Ceyhan'a muhalefeti aşılmış, Mobil'i satın almasının ardından
bir numara haline gelen Exxon'un tavrı netleşmişti. Ancak BP ve Mobil, petrolün nakli için ekonomik
gördükleri İran geçişli güzergahların gerçekliğe dönüşmesi için ABD- İran ilişkilerinin düzelmesini
bekliyorlar, hiç bir seçeneği tamamen dışlamıyorlardı.
Bu arada petrol fiyatlarının düşmesi Körfez ülkelerinde mali krizin yanı sıra ekonomide paniğe yol açıyordu.
Özellikle Suudi Arabistan'ın zor durumda kaldığı, hatta BAE'den acilen 5 milyar dolar talep ettiği, ancak
bütçeyi yarı yarıya açık veren BAE'nin bu talebi karşılamakta güçlük çektiği belirtiliyordu. Mart ayında
OPEC ülkelerinin petrol üretimin kısma kararı alması Hazar petrolüne karşı düzenlenmiş bir suikasttı. Suudi
Arabistan'ın başı çektiği petrol çetesşi bu suikastlarını her OPEC toplantısında sürdürdü ve Hazar
rezevlerinin nakil tarihinin hep ertelenmesine yol açtı.
Azebaycan'da Mega Proje'nin faaliyetlerini yürüten Uluslararası Konsorsiyum'un (AIOC) kurulduğundan
beri başkanlığını yapan British Petrolium (BP)'nin petrol fiyatlarındaki krizi bahane ederek 1998
sonbaharında Azeri yönetimine sunduğu ilk ' zarar hesabında ' , '' Hazar petrolü Bakü-Ceyhan'dan
nakledilirse; günde 80 bin varillik petrol üretimi 300 gün üzerinden baz alındığında varil başına 2 dolar
zarardan yılda 600 bin dolar; 20 yılda 12 milyar dolar zarar '' gösteriyordu. BP'in hesabını , üç yıl önce petrol
fiyatları 12 dolar iken halen 10 dolara düşmesi nedeniyle bu biçimde yapıyor, petrol fiyatları yükselene kadar
Hazar petrolünü dünya piyasalarına çıkarmayarak zarardan kar etmeyi tasarlıyordu. BP'nin bu hat konusunda
daha sonra fikir değiştirmesinde ana neden fiyatlarının aşırı fırlamasıydı.
Petrol fiyatları ile oynanması alışkanlık haline gelmişti. Körfez petrolü Hazar petrolünden korkuyordu!
Petrolü yöneten dev şirketler ve ülkeler, ortak kaderi paylaşan bu bölgeleri daha ne kadar karıştıracaklarını
kendileride bilmiyordu. Hazar petrolünde kontrolü ele geçirmek için ABD-Rusya çekişmesinin kökleri
aslında eskiye dayanıyordu. Sovyetler Birliği'nin yıkılmasında büyük rol oynayan ABD başkanı Ronald
Reegan'ın hazırlattığı rapora göre, ABD, Sovyetlerin Avrupa'ya çekmek istediği gaz boru hattına ve petrol
satışına, dünya borsalarında fiyatları düşererek engel oldu. Batı Avrupa'ya yönelik projelerini son yıllarında
gerçekleştiremeyen Sovyetler Birliği büyük bir gelirden oldu. Hazar petrolünün dünya pazarına çıkartılması
mücadelesi bu nedenle pek çok ülkeyi ilgilendiriyordu. OPEC üyesi petrol üretici ülkeler büyük endişe
içindeydi. Azerbaycan ve Kazakistan'ı kendilerine rakip olarak görerek, mümkün mertebe nakil işleminin
gecikmesi için dünya borsalarında petrol fiyatlarıyla oynanmakta ısrar ediliyordu. Petrol üretimi kısılarak,
Hazar'a yatırım yapmak isteyenler bu yolla engellenmeye çalışılıyordu.
İlk resmi tepkiyi dile getiren Suudi Arabistan'ın '' Eyriyaz '' gazetesi (Aralık 1997) Hazar petrolünün
uluslararası piyasalarda OPEC'in politikalarını bozacağını itiraf etmişti. Hazar petrolünün boyutları Basra
174
Körfezi ülkeleriyle denk hesap edilmesi, Azeri petrolünün dünya piyasalarını sarsacak bir karta
dönüşmesinden çekinilmesine yol açıyordu. Suudi Arabistan başta olmakla petrol üretici Arap ülkeleri
Hazar'da kurulan petrol konsorsiyumlarına katılma yoluna giderken, öbür yandan ham olarak ihraç ettikleri
petrolün rafinerlerde ayrıştırılarak daha fazla gelir elde etmenin altyapısını kurmaya çalışıyordu. Ancak bu
yolla Arap ülkeleri Hazar petrolü ile rekabet yapabilirdi.
1998-2000 arası 11 OPEC üyesi'nin aldığı petrol üretimini kısma kararları, Amerikan piyasasında petrolün
galonunu 2 dolara kadar çıkartınca kıyamet koptu. ABD'de tırcılar, araç sahipleri ayaklanmış ABD Başkanı
Bill Clinton'u dünya petrol üreticileri üzerinde Amerikan nüfusunu kullanmamakla suçluyorlardı. Nihayet
ABD baskıları meyvesini 28 Mart 2000'de Viyana'da yapılan OPEC üyeleri toplantısında verdi. İran'ın
üretimini kısmama tehditine rağmen özellikle Amerikan yanlısı Suudların devreye girmesiyle OPEC petrol
üretimini günde yüzde 6.3 oranında yani 1 milyon 450 bin varil artırma kararı aldı. Günde 26 milyon varil
petrol üreten 11 ülke, dünya petrol tüketiminin yüzde 35'ini karşılıyordu. OPEC üyesi olmayan Norveç ve
Meksika'da OPEC'in kararlarına bakarak üretimlerini ayarlıyordu. Bu karar 30 dolara kadar yükselen petrol
fiyatlarını öncelikle 25 dolara çekecek, daha sonra 20 dolara indirecekti. OPEC'in bu kararı almaması halinde
ABD, Hazar petrollerini fazla miktarda dünya piyasalarına akıtacaklarını duyurmuş, şantaj işe yaramıştı.
Ayrıca Suudi Arabistan'da tek başına ek petrol üretimi yapacaklarını belirterek İran'ın gardını indirmesini
sağlamıştı. Hazar petrolü şu anda Körfez'e rakip değildi ama, pazarlık aracı olarak kullanılıyordu.
Kullanılmaya devam edecekti.
PETROLCÜ EVLENMESİ
ABD'deki anti tekel kanunlarına rağmen Amerikan petrol devleri 21. yüzyıla evlenerek, trösleşerek
giriyordu. Herşey Temmuz 1998'de Bristh Petrolium'un (BP) sözde Amerikan esasta İngiliz ağırlıklı
Amoco'yu 84 milyar dolara satın alarak dünyanın bir numarası olması ile başladı. Bir anda Amerika'daki
perakende benzin satışında yüzde 18'lik payı kapan ortaklık, Amerikanın petrol devlerini gıcıklandırdı.
Masraflarını asgariye indiren iki şirket diğer petrol piyasalarında da avantajlı konuma geçiyordu.
Asrın başında Standart Oil'un parçalanan kolları Mobil , Exxon, Chevron, Amoco ve ARCO evlilik için can
atıyordu. 1999'a girilirken Exxon ve Mobil 72.2 milyar dolarlık Borsa'da bir hisse devriyle güç birliği ederek,
BP-Amoco gibi antitekel kanunlarını çiğnedi! Artık kanun, kural kalmamıştı. Bu izdivaç iki şirketi dünya
ikinciliğine oturmuşken Anglo-Sakson kökenli İngiliz-Hollanda şirketi Shell /Dutch Royal'ın bu gelişmelere
sessiz kalması beklenemezdi. 20. yüzyıla girerken Marcus Samunel'in kurduğu Shell 1907'de Hollanda şirketi
Royal Dutch ile birleştikten sonra efsanevi lider Henry Deterding'in elinde dünyaya yayılmış ve dünya
coğrafyasını petrol rezervlerine göre çizdirecek kadar İngiliz sömürge imperatorluğunun lokomotifi olmuştu.
1928'de İskoçya'da petrol devleri arasında imzalanan bir kısmı açıklanan çoğu bölümü ise gizli kalan RedLine anlaşmasına göre Osmanlı'nın mirasçısı Türkiye petrolsüz bırakılmış, Misak-Milli sınırları içindeki
Musul ve Kerkük dahi Şeyh Sait isyanı dalaverisiyle suni kurdurulan İngiltere mandasındaki Irak'a
bıraktırılmıştı. Suudi Arabistan, Kuveyt petrolleri de Standart Oil'in mirasçıları ile Shell arasında
paylaştırılmıştı. Suudilerin katılımıyla kurulan Aramco Amerikancı petrolcülere Irak ve havalisi ise AnglıSakson petrolcülerin inisiyatifine kalmıştı. Bakü petrollerini 1926'da tamemen Sovyetler Birliği'ne terketmek
zorunda kalarak darbe yiyen Petrol Nazımı Deterding, Orta Doğu petrolleri ile teselli bulmuştu. Shell,
Norveç ve Kuzey Buz Deniz'inden Meksika, Venezuella'ya Kuzey Amerika'ya Umman'a kadar geniş bir
coğrafyada petrol yataklarına yatırım yaptı. Shell Mısır'da ,Mısır-Anglo şirketi (SENV) ile faaliyet
gösterirken Avrupa'ya Hollanda-Almanya hattından girerek üstünlüğünü kabul ettiriyordu.
Yeni yüzyılın enerji savaşlarının güç birlikleri kurulurken Shell/Royal Dutch geri duramazdı. Amerika'nın
devlerinden Arco'yla 1999'un başında 70 milyar dolarlık bir izdivaç yaparak Amerikan pazarını kolay kolay
kimseye kaptırmayacağını ilan ediyordu. Bu evlilik şirketi tekrar dünya birinciliğine yükseltecekti. Ancak
son anda ARCO satıştan vazgeçmişti. ARCO'nun Alaska petrolü üzerindeki hakimiyetine göz diken BPAmoco'da ARCO'nun peşindeydi. BP-Amaco'nun ARCO'yu satın alması bütün dengeleri tekrar sarsıyordu.
Alaska'daki petrol piyasasında büyük pay sahisi olan yeni şirket tekelciliği tekrar geri getiriyordu. ABD
175
Federal Mahkemesi, bu gerekçe ile bu evliliğe karşı çıktı. Şubat 2000'de açıklanan bu karar BP-Amoco
tarafından siyasi bulunuyordu. Hemen itiraz eden şirket mahkemede de sonuna kadar hesaplaşma yoluna
gidiyordu.
Bu olay akılları yeniden 1911'lere götürüyordu. Petrolde tröstleşme tehlikesi ufukta görünmüş, hukuk tekrar
devreye sokulmuştu. Bu tartışmalar sürerken bu defa İngiliz petrol devi BP Amaco, 13 Mart 2000'de bir
başka İngiliz devi olan madeni yağ üreticisi Castrol'u satın aldı. BP Amaco bu operasyon için Castrol
hissedarlarına toplam 4.7 milyar dolar ödeyecekti. Castrol'un petrol üreticisi ve akaryakıt dağıtım şirketi
tarafından satın alınmasıyla beraber, BP Amaco madeni yağ pazarında dünya lideri şirket konumuna
yükseldi. BP Amaco madeni yağ pazarına girmek için üretici şirketlerle görüşmeler yapmış ve Mobil'le
ortaklık kurmuştu. Avrupa Komisyonu Mobil'in Exxon'la 1999'da yaptığı 82 milyar dolarlık evliliği
onaylamak için bu ortaklığın bozulmasını şart koşunca BP Amaco, Castrol'le görüşmelere başlamıştı. Dünya
petrol ürünleri pazarındaki bu evlilik, BP Amaco'yu Castrol'un önemli paya sahip olduğu gelişmekte olan
ülkeler pazarına sokacak ve Castrol'u BP Amaco'nun servis ağına taşıyacaktı. Evliliğin kamuoyuna
duyurulmasıyla beraber Castrol'un hisseleri Londra Borsası'nda yüzde 74 değer kazanıyordu. Bu yükselişi
eski ekonominin temsilcisi olan Castrol hisselerinin normal şartlarda göremeyeceği aşikardı.
Yönetiminde Fransa'nın önde gelen petrol şirketi Total ise Belçikalı Porta Fina ile evlilik hesapları yaparak
20. yüzyılda yarım kalmış flörtü sonuçlandırmak istiyordu. 40 milyar dolarlık evlilik bu yüzyıla veda
etmeden yapılmalıydı. Bu evlilik Avrupa Komisyonu tarafından Şubat 2000'de onay görüyordu. Totalfina,
49 milyar dolar karşılığında Fransız Elf'i satın alıyordu. Ancak komisyon Fransa-Belçika ortaklığı olan
Totalfina'ya izin verirken, bunun koşulu olarak getirdiği, bazı varlıkların satışı üzerindeki anlaşmaya
vardıkları da açıklıyordu. AB'nin icra organın açıklamasına göre, Totalfina ve Elf, Elf'in Antargaz birimi ile
Lyon ve Toulouse havaalanlarındaki jet yakıtı tedarik faaliyetlerini devretmeyi kabul etti. Antargaz,
Fransa'nın ikinci büyük sıvılaştırılmış petrol gazı ( LPG) tedarikçisiydi. Birleşme ile ortaya çıkacak yapı,
Fransa'nın en büyük şirketi ve dünyanın dördüncü büyük petrol grubu olacaktı.
Avrupa piyasası Anglo-Sakson ve Standart Oil'in mirasçıları Yahudi ağırlıklı Amerikan petrol devlerine
kaptırılamaması için ölüm kalım savaşı veriyorlardı. Bu arada Amerika'nın 5. büyük petrol devi Chevron'un
evlilik teklifi ise diğer Amerikan şirketi Texaco'ya oldu. 70 milyar dolardan başlayan pazarlık Chevron'a ağır
gelsede devir değişmiş trösleşmek moda olmuştu bir kere. Zoraki de olsa evlilik gerçekleşmeliydi. Bu
nedenle Chevron Kazakistan petrollerinden Mobil' e pay satarak sermayesini artırdı. Hedefi Dünya
üçüncülüğüydü. Amerikan piyasasındaki küçük petrol şirketleri yutulması artık kaçınılmaz hale gelmişti. Dev
petrolcüler 21. yüzyıla milli ve küçük petrol şirketi bırakmak istemiyordu. Serbest piyasa ekonomisnin
acımasız rekabet koşulları devleri birleşmeye sevkederken, izdivaçların ilk faturası tasarruf adı altında
indirime gidilen işçilere çıkartıldı. Binlerce petrol işcisi 1999-2004 arası safha safha kapı önüne kondular.
Petrol Üreten Ülkeler Birliği ( OPEC)' in petrol üretimininin kısılması yönünde 1999 Mart'ında karar alması
ve petrol fiyatlarındaki düşüş devleri birleşmeye zorlamıştı. 2000 yılında ise tam tersine petrol fiyatları 30
doların üzerine fırlayınca petrol şirketleri artık evlilik için öne sürdükleri petrol fiyatları bahanesini daha
fazla sürdürümedi. 21. yüzyılda 5 dev enerji ve petrol devi kalmalıydı. Büyük balıklar küçük balıkları
yutuyor; milli ve özel şirketler ortadan kaldırılıyordu. OPEC'in diğer ülkelerinin üretimi artırma baskısına
ekonomileri petrole bağlı İran, Meksika ve Venezuella 2000 yılında da direndi. ABD Başkanı Bill Clinton,
Komünist görüşlü askeri yönetimin iktidarda olduğu Venezuella'ya petrol hatırına destek veriyordu. Petrol
demokrasiden önce geliyordu.
OPEC'in günlük üretim kotasının yaklaşık üçte birini dolduran, petrol alanında dünyada lider haline gelen
Amerikan petrol devi Exxon-Mobil Amerikan Kongresi'nin anlamsız yasaklarını değiştirmesi için lobi
faaliyetine başlıyordu. Chevron'da Mobil'in yanında yerine alıyordu. Çünkü Amerikan şirketlerinin
30 milyon dolardan fazla İran'a yatırımını engelleyen Amerikan Kongresi'nin D 'Amoto yasası ve Saddam'ın
Kuveyt'i işgali ile başlayan Irak ambargosu daha fazla sürdürülemezdi.
Çifte tecrit politikası Amerikan şirketlerini zarara uğratıyor, Fransız ve Anglo-Sakson İngiliz şirketlerini
zenginleştiriyordu. Ekonomik çıkarlar siyasete mahkum olamazdı. Bu durum kapitalizmin ruhu aykırıydı.
ABD ile İran ilişkileri düzeltmeli, Amerikan şirketleri bu pazardan paylarını almalıydı. 21. yüzyıla girilirken
176
Amerikan şirketleri yenik başlamak istemiyordu. Ağustos 1998'de 8 milyar dolar tutarındaki petrol
yataklarını ihale açan İran'a yine Amerikan şirketleri girememiş, Total ve Malezya ve Çin Ulusal Petrol
Şirketi parsayı götürmüştü. BM'in petrol ihracını izin verdiği Irak'ta yine aynı şirketler büyük projelerle
girmeye hazırlanıyordu. Amerikan şirketleri ise yatırım yapamıyordu. Halbuki ABD'nin petrol ithal ettiği
ülkeler içinde Irak 6. sırada yer alıyordu.
Mobil'e ait hisseleri Borsa'dan 72.2 milyar dolara satın alarak 1999'da bir numara olan Exxon, bu evlilikle
British Petrolium-Amoco ortaklığının Hazar havzasındaki nüfuzunu sarstı. Kazakistan petrolleri üzerinde
ABD'li Chevron'la beraber söz sahibi haline gelen yeni ortaklık, Azerbaycan, İran ve Türkmenistan'da İngiliz
şirketlerine karşı blok oluşturdu. Azerbaycan'da Mega Proje'de yüzde 5, D3 yatagında yüzde 50 Exxon ve
Oguz yatağında yüzde 50 payı bulunan Mobil, İngiliz zihniyetinde karşıt politika izleyen BP-Amoco ve
Norveç'li Statoil'e karşı ABD'li Pennzoil ve Unocal'ı da yanına çekerek etkin bir konuma geldi. Azerbaycan
cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, Mobil ve Chevron'a 25 Mayıs 1999'da imzalanan 5 milyar dolar tutarındaki
üç anlaşma ile paylar vererek Bakü-Ceyhan projesine karşı çıkan Anglo-Sakson BP-Amoco'yu
cezalandırmıştı!
İran'da etkin olan ve Türkmen gazını Türkiye'ye ABD'ye inat İran üzerinden getirmek için çalışma yapan
Shell/Royal Dutch'a gözdağı verilmeliydi. Amerikancı petrolcülerin Hazar'da ağırlığını artırması
gerekiyordu. Bu nedenle Yahudi sermayeli General Elektrik'in kolu olan Bechtel'e Türkmen gazını Hazar
geçişli proje ile Azerbaycan üzerinden Türkiye'ye getirme rolü biçiliyordu. Hazar'da Yahudi sermayeli
Anglo-Saksonlarla Avrupalı ve Rus petrolcülerin bitmemişti, yeni başlıyordu! BP-Amaco'nun Şahdeniz'den
çıkaracağı gazı Türkiye'ye satma girişiminde bulunması PSG'nun işine limon sıkıyordu! Azeri gazı Türkmen
gazına rakip olmuştu. Üstelik BP-Amoco'nun önerdiği hat daha ucuzdu, maliyet düşüktü. Orta yolun
bulunması araya giren ABD'nin Hazar Bölgesinden sorumlu Özel temsilcisi John Wolf'ün çabalarına rağmen
Türkmenbaşının inatı ve yeni Bush yönetimini destekleyen ENON ve UNOCAL'ın Afganistan hattındaki
ısrarı, Shell'in havlu atmasına yol açtı.
Petrol üretici ülkelerin tahmini petrol rezervleri ve petrole fazla miktarda gereksinim duyan gelişmiş
ülkelerin konumu, bu ülkeler üzerinde neden oyun oynandığını ortaya koyuyordu. ABD'nin 23 milyar varil
petrol rezervi olmasına rağmen üretmeyi durdurmuş olması dikkat çekiyordu. Günde 16 milyon varil petrol
tüketen ABD, gözlerini petrol rezervi fazla ülkelere dikmiş durumdaydı. Dünya petrol rezervlerinin yüzde
10'una sahip Ortadoğu'da Suudi Arabistan'ın 260 milyar varil, Irak'ı 100 milyar varil, Kuveyt'in 96 milyar
varil, İran'ın 92 milyar varil tahmini petrol rezervi bulunuyordu. Hazar'ın ise 120-200 milyar varil arasında
petrol rezervi olduğu tahmin edilirken, ABD ve İngiltere'nin Hazar'da petrol paylaşımını tamamlamıştı.
Ortadoğu petrollerine alternatif olarak 21. yüzyıl için bekletilen Hazarın rezervlerini uluslararası piyasalara
nakletmek için aceleci davranılmıyordu. Petrol zengini olmak ne Njerya'ya ne Meksika ve Brezilya'ya nede
Orta Doğu ülkelerine huzur ve refah getirmedi. Darbe, kan, iç savaş, suikast ve istikrarsızlık
sanki ortak kaderleri oldu. Çünkü petrol kurtları -üstelik şimdi evli çiftler olarak- dans ederken meydanın asıl
sahipleri onları hayran hayran ve maalesef aval aval seyretti. Hazar'a petrol kapanı kuran petrolcü çiftler,
birbirleri ile didişirken, tepişirken meydanın sahiplerini eziyordu.
11 EYLÜL FACİASI PETROLCÜLERE YARADI
20. yüzyılın tamamını petrol savaşları, darbeler, suikastlar, kanla irinle geçirmişti; 21. yüzyıl için planladığı
oyunlar daha ilk yıllardan sahne almış, kaldıkları yerden devam ettiklerini gösteriyordu. 11 Eylül 2001 İkiz
Kuleler faciası, tamamen petrolcü şeytanların işine yaradı. Sebep sonuç ilişkisine bakarak terörist saldırıları
petrolcü mafyanın finanse ve organiz ettiği ve Amerikan derin devletinin gerçek sahibi petrolcü şeytanların
ürünü olduğu pek çok yazar tarafından yazıldı, çizildi. The San Francisco Chronicle'ın 26 Eylül 2002
sayısında Frank Viviano imzalı analizde, ABD'nin antiterör savaşı adını verdiği küresel kaynak savaşı
hakkında şu ifadeler kullanılıyordu: "Terörizme karşı savaşın arkasındaki gizli amaç tek bir kelimeyle
özetlenebilir: Petrol… Terörist hedefler olarak gösterilen yerler, 21. yüzyıl için dünyanın başlıca enerji
177
kaynaklarının haritasıdır. Terörizme karşı savaş, Amerika'nın Chevron, Exxon, Arco, Fransa'nın
TotalFinaElf, İngiltere'nin British Petroleum, Royal Dutch Schell ve diğer petrol devlerinin bu bölgelerdeki
yüzmilyarlarca dolarlık yatırımları adına yapılıyor."
"Uluslararası terörizm" adı altında korkunç bir sömürge savaşı başlatıldı. İslam coğrafyasının bütün
kaynaklarını ele geçirmeyi, Ortadoğu enerji kaynakları üzerindeki Batı hegemonyasının Orta Asya enerji
kaynakları üzerinde de sağlayarak, dünyanın iki zengin enerji kaynağını tek elde toplamayı amaçlayan bu
kirli savaşı gizlemek için daha çirkin bir söylem kullanıldı: "Uluslararası İslamcı terörizm…" Bir taraftan
İslam coğrafyasındaki kaynaklar ele geçirilerek, müstemleke yönetimler kurulurken diğer taraftan bu sürece
karşı çıkan "tek söylem" olan İslami hareketlere karşı Haçlı Savaşı ilan edildi. Dünya Müslümanları'nın
büyük çoğunluğu bu çirkin oyunun henüz farkında değildi. Batı başkentlerinde tezgahlanan "küresel istila
hareketi"ni Müslüman dünyanın gözünde meşrulaştırmak ise, ABD'deki araştırma kuruluşlarında eğitilen
Halilzad gibi teknisyenlere, aydınlara ve siyasilere düştü. Onlar, bu istila hareketinde öncü güç görevine
soyundular. Onlara göre, diri diri mezarlara gömülen Müslümanlar'ın, ambargo sebebiyle ölen onbinlerce
çocuğun, fakirleştirilen Müslüman ülkelerin hiç bir kıymeti yoktu.
Afganistan'da tezgahlanan oyunun bundan sonra nerelere uzanacağını dünyanın zengin enerji kaynaklarının
haritasına bakarak görmek mümkündü. Irak öncelikli hedefti, çünkü petrol deniziydi. Türkiye bu savaşta en
fazla istismar edilen ülke olacaktı. İran da hedefti: Zengin petrol ve doğal gaz yatakları ile nükleer gücü
ortadaydı. Suriye, Lübnan, Hizbullah, Filistin'de Hamas ve İslami Cihad hedefti. Zira hem İsrail'in
güvenliğini tehdit ediyor hem de Batı sömürge savaşına karşı dikkafalılık yapıyordu. Sudan hedefti çünkü:
Zengin enerji kaynakları toprak altında bekliyordu. Somali hedefti: Orta Afrika'yı ve Nijerya gibi ülkelerdeki
enerji kaynaklarını kontrol edecek askeri üs konumundaydı. Malezya hedefti: Zengin enerji kaynakları iştah
kabartıyordu. Endonezya hedefti: Açe ve Borneo adası petrol ve doğalgaz deniziydi.
İngiltere'nin eski Çevre Bakanı Michael Meacher'a göre, müslüman ülkelere açılan savaşın sebebi enerjiydi.
ABD ve İngiltere, güvenli petrol ve doğalgaz rezervlerini tüketmiş durumdaydı. 2010 yılında İslam dünyası
dünya petrol üretiminin yüzde 60'ına, en önemlisi yüzde 95 oranında doğalgaz ihracat kapasitesine
kavuşacaktı. ABD, 1990'da enerji ihtiyacının yüzde 57'sini karşılarken bu rakam 2010'da yüzde 39'a
düşecekti. İngiltere, 2020'de elektirik ihtiyacının yüzde 70'ını gaz santrallerinden karşılayacak olmasına
rağmen yüzde 90 oranında dışa bağımlı olacaktı. Irak sanıldığı gibi sadece petrol rezevlerine değil 110
trilyon kübmetrede gaz yedeklerine sahip bir ülkeydi.
ABD, enerji bakımından Suudi Arabistan'a bağımlıydı. Hazar'da Bakü-Ceyhan ve paralel gaz hatlarıyla
petrol ve gaz rezervlerini Ceyhan'a taşımaya çalışan ABD, bir yandanda Afganistan-Pakistan üzerinden Hint
okyonusu alternatifini istiyordu. Ancak Irak petrol ve gazı üretim ve nakliye açısından daha ucuza mal
oluyordu, üstelik Hazar rezervlerinin nakli 2010'dan sonra mümkündü.
Afganistan savaşından ve 11 Eylülden önce Haziran 2001'de Amerikan yetkilisi Taliban'a Hazar petrol ve
boru hattı ile ilgili son teklifini veriyor ve tehdit ediyordu: Ya teklifimizi kabul eder altın halı alırsınız veya
halı altında bomba göndeririz. Taliban ikincisini seçmeseydi kimbilir belkide 11 Eylül olmazdı! Yoksa olur
muydu?
Meacher, İngiltere'nin ABD'nin yanında savaşta yer almasını enerji partnerliğine bağlarken, artık kimsenin '
terörle savaş masal'ını yutmadığını vurguluyordu. ABD'nin enerji rezervlerini kontrol eden bir konumda
dünya hegomanyalığına oynadığı bir esnada İngiltere'nin izlediği dış politikanın yetersiz kaldığını savunan
Meacher, eğer ihtiyaç ise ' bağımsız hedeflerimiz için şüphesiz radikal değişiklikler yapmalıyız' sonucuna
varıyordu. Açıkca eski İngiliz bakan, ABD'dan az pay kaptığı için Tony Blair hükümetini suçluyordu.
BP Petrol Şirketinin araştırmasına göre dünya petrol rezervleri çok azaldı. Sadece üç ülkede 169 yılık petrol
rezervi vardı; Suudi Arabistan, Kuveyt ve Irak. 70 yıllık petrol rezervi ile Azerbaycan ve İran, 50 yıllık
rezervi ile Rusya geliyordu. Amerika’nın 10 yıllık rezervi vardı; Kongre, doğal yapıyı bozar gerekçesiyle
Alaska’da bulunan rezevlerin çıkartmasına karşı çıkıyordu; Kuveyt kadar petrole sahip olmasına karşın
178
çıkartmak oldukça pahalıydı ve kalitesi düşüktü. Amerika, dünyanın en büyük petrol tüketicisiydi: AB
üyeleri dahil heryerde benzinin litresi 90 cent- 1 dolar arası satılırken ( İran ve Suudi Arabistan gibi üreticiler
müstesna) Amerika’da hükümetin yaptığı sübvansiyonlar nedeniyle 30-33 cent arası satılıyordu. Küçük
oynamalar bile düşük trendinde olan Amerikan ekonomisini derinden sarsıyordu, halk isyan ediyordu..
Afganistan'ı işgalin stratejik hedefi yılda ekonomisi yüzde 7-10 arası büyüyen, uyanan dev Çindi; enerji
meyvesi ise Hazar havzası gaz rezervlerinin Afganistan üzerinden Hint okyonusuna UNOCAL adlı Yahudi
sermayeli, yarı devlet şirketi tarafından taşınmak istenmesiydi. 2.3 milyar dolarlık proje 2 trilyon dolar
kazandıracaktı. Daha önce Talibanla anlaşan şirket, daha sonra bozuşunca Amerika'yı savaşa kışkırtmıştı.
UNOCAL başkanı 11 Eylülden bir ay önce Ağustosun ortalarında Amerikan Senatosu'nda yaptığı
konuşmada, özetle Amerikan çıkarlarını korumanın tek yolunun savaş kaldığını resmen dile getirmişti. 20 yıl
sonra Çin'in bölgeyi işgal edeceğini hesaplayan Amerikalılar, Taliban, El Kaide ve Ladin politikalarını 11
Eylülü istismar ederek kullanmış, Çin'in bağrına hançer saplamıştı. Sadece Çin'in değil bölge ile ilgili 50'ye
yakın enerji projesi hazırlayan İran'ın da evdeki hesapları bozuluyordu. ABD'nin operasyonlarından en fazla
etkilenen ülke halihazırda İrandı.
BBC'nin 3 Aralık 1997 tarihli haberine göre, Taliban yetkilileri ülkelerinden geçecek gaz hattının pazarlığını
yapmak için Teksas'a davet edilmişti. Yarım kalmış hesabın işgalle tamamlanmasına doğru giden süreç
burada başladı. Geleceğin ABD Başkanı Bush, Teksas valisiydi. Taliban'ı davet eden boru hatttının taliplisi
UNOCAL petrol şirketiydi. 14 Aralık 1997 tarihli The Telegraph'da Caroline Lees, petrol baronlarının
Teksas'da Taliban'ın altına kırmızı halı serdiğini yazıyordu. Taliban yetkilileri birkaç gün Teksas'da
Sugarland'da eğlendirilmişti. 5 yıldızlı otelde ağırlanmışlar, hayvanat bahçesi ve NASA Uzay Merkez'ine
götürülmüşlerdi.
Teksas'dan sonra Taliban liderleri Washington DC'de Dışişleri Bakanlığı Güney Asya bölümü sekreter
yardımcısı Karl Inderfurth ile biraraya geldiler. Daha sonra Omaha'ya giderek Nebraska üniversitesinde,
UNOCAL sponsorluğunda yürütülen nasıl boru hattı döşeneceğine ilişkin proje ile tanıştırıldılar. Mayıs
1998'de 2 Taliban üyesi Clinton yönetiminin davetiyle tekrar ABD'ye geldiler. Badlands Ulusal Park, Gerald
Ford'un doğum yeri Çılgın At Hatıratı ve Mount Pushmore'da gezdirildiler. Taliban'ın Suud rejimi gibi bir
diktatör İslami yönetim kuracağı ve tek ses olacağı için çok sayıda Afgan aşireti ile anlaşmaktan daha kolay
işlerin yürüyeceği hesap ediliyordu. Taliban, ABD gezilerinden bu mesajı çıkarmıştı.
İran ve Rusya'yı by-pass eden boru hatlarını destek projesi Mayıs 1998'de Washington tarafından resmen
açıklanmıştı. Aynı dönemde diğer Amerikan şirketi Enron, Trans-hazar olarak bilinen projeyle Türkmen
gazının Hzar'ın altından Azerbaycan-Gürcistan üzerinden Türkiye'ye ulaştırılmasının altyapısını hazırlıyordu.
Enron'a fizibilite yapması için ödenek verilmişti. Enron, Özbekistan'da da gaz araştırmaları yapıyordu.
UNOCAL, 1996 sonlarında Özbekistan- Afganistan Pakistan boru hattı alternatifinin fizibilitesini
tamamlamıştı.
Enron, Hindistan'da Dabhol kentinde doğalgaz santralı inşa ediyordu.Enron, Unocal'ın Afganistan'dan
çekeceği boru hattının bir ucunu Dabhol'den Yeni Delhi'ye uzatarak Hazar'ın doğal gaz rezervlerini kontrol
altına almayı planlıyordu. Dobhel limanı gaz ihracı için uygun limandı. Türkmen gazıyla yakından
ilgilenmeleri boşuna değildi. Houstan Chronicle'da 4 Ağustos 2002'de bir makale yazan Cloudia Kolker,
seçimlerde Bush'u destekleyen Enron'un yaptığı yolsuzlukların ortaya çıkmasına rağmen ayakta kalışını 11
Eylülle oluşturulan olağanüstü savaş haline bağlıyordu. Vergi kaçıran, devletden karşılığı olmayan projeler
için para çeken Enron skandalı, normal bir ABD'de Bush'u istifaya götürmeye yeterdi.
Enron Başkanı Ken Lay, W. Bush'a Özbekistan hattı konusunda yardımcı olmasından dolayı teşekkür
ediyordu. Bush, Özbekisan Washington Büyüekelçisi Safayev ile biraraya gelmişti. Bush, Talibanla
pazarlıklarım tam ortasındaydı. Eski Dışişleri bakanları Henry Kissenger ve Alexander Haig, akıl
hocalarıydı. Geleceğin ABD Başkan yardımcısı Dick Cheney, Halliburton Yönetim Kurulu başkanı olarak
işin içindeydi. Burma, Libya, İran ve Irak gibi ABD ile sorunlu ülkelerle petrol ilişkileri bulunan Hallburton
hala sürdürdüğü gaz boru hattı inşaatı ile Ortadoğu'da en etkin şirketti. Irak savaşı sırasında Saddam'ın petrol
kuyularını yakacağı hesp edilerek söndürme işleri bu şirkete verilmiş, savaş sonrası Irak'ında petrol satışları
179
şirketin kontrolüne teslim edilmişti. Cheney, Hazar petrol rezervlerini kontrol altına almanın stratejik açıdan
çok önemli olduğunu kaydediyordu.
Halliburton'un yüzde 75 işleri enerji ile ilgiliydi. UNOCAL, Exxon, Shell, Chevron ve pek çok petrol
şirketiyle birlikte dünyada at koşturuyordu. 23 Şubat 1998 tarihli Los Angales Times'da Cheney, ' Allah,
petrol ve gazı demokratik seçimle iktidara gelmiş, ABD dostu omayan ülkelre koymuşsa ne yapalım; seçmek
elimizde değil, bu bölgelere iş için gidiyoruz' diyordu. Cheney, bu sözleriyle Talibanla neden işbirliği
yaptıkları konusunda günah çıkartıyordu. Ancak Taliban'ın yaptığı cinayetler ortaya çıkınca Clinton yönetimi
geri adım atmış, Unocal'ın projelerini askıya aldıklarını açıklamıştı. Kenya ve Tanzanya'da ABD
büyükelçiliklerine yönelik Ladin'in gerçekleştirdiği saldırı Clinton'un sabrını taşırmıştı. Resmi ABD
çekilebilir, ancak petrol şirketleri çekilemezdi. Unocal, savaş çıkartmak pahasına geri adım atmamıştı.
Unocal şirketi boru hattı için Suudi Arabistan'ın Deltaoil şirketi ile mükemmel bir ekip oluşturmuştu. 12
Aralık 1996 tarihli The İndepentdent'da yazan Rober Fisk, Delta Başkanı Hüseyin El- Amoudi'nin Usame
Bin Ladin ile yakın ilişkileri olduğunu belirtiyordu. Taliban'ın iktidarı ele geçirmesinden sonra Ladin Sudan'ı
terkederek Afganistan'a yerleşmiş ve aynı yıl ABD'ye karşı kutsal savaşını başlatmıştı. 11 Eylül
soruşturmasında Delta şirketinin başkanı Ladin ilişkisi nedeniyle zan altında kalmıştı.
21 Ağustos 1998'de Unocal bir açıklama yaparak Afganistan'daki boru hattı projesini askıya aldıklarını
açıklarken, 10 Aralık 1998'de resmen geri çekildiklerini duyuruyordu. Clinton yönetimi, ABD'yi hedef alan
Ladin'in bulunduğu bir ülkede boru hattı inşa etmenin mümkün olmadığını savunuyordu. Clinton, açıkca
Enron, Unocal ve Halliburton'dan Talibanla olan ilişkilerini koparmalarını istemişti. Bu öneriden
hoşlanmayan petrol şirketlerinin yeni hedefi Clinton/ Gore ikilisiydi; bu nedenle seçimde Bush/Cheney
atlarına oynadılar, cumhuriyetçileri dolar yardımlarına boğdular.
Unocal ve Enron'un planlarını gerçekleştirebilmeleri için projeye sıcak bakmayan demokratlar ABD
yönetiminden, Ladin ise Afganistan'dan gitmeliydi. 2 Ekim 2001'de The Guardian'dan James Astill, bu
konuyu işlerken hedefin Ladin'in Sudan'daki aspirin fabrikasından birden Afganistan'daki kamplara
dönmesini anlamlı buluyordu. The Washington Post'dan Joe Stephens, 23 Kasım 2001 tarihli nüshada
Taliban'ın Bush ekibi gelir gelmez Washington'un kapısını çaldıklarını ortaya çıkarmıştı. London Times,
Ladin'i sepetlemek karşılığında boru hattı inşaatının yapılacağı konusunda geçen pazarlıktan sonuç
çıkmadığını belirtiyordu.
ABD Başkanı George W. Bush'un Afganistan'a özel temsilci sonra büyükelçi olarak atadığı Amerikan
vatandaşı Zalmay Halilzad Unocal'ın danışmanı sıfatıyla 1997 2001 arasında ABD petrol şirkteleri ile
Taliban arasında yapılan boru hattı pazarlıklarını yürütüyordu.olmasıydı. Müstamleke valisi diğer Amerikan
vatandaşı Hamit Karzai ise yine UNOCAL'ın danışmanı olarak Taliban ile diyaloğu sağlıyordu.
Türkmen gazının Afganistan üzerinden Pakistan'a ulaştırılmasına ilişkin boru hattı çalışmalarında kendini
gösteren. Halilzad, Unocal yöneticileri ile Taliban arasında "150 sayfalık ilk boru hattı anlaşması"nın
imzalanmasında etkin rol oynamıştı. Boru hattı Türkmenistan-Afganistan sınırında başlatılacak, Herart ve
Kandahar'dan geçirilerek Pakistan'ın Quetta bölgesine ulaştırılacaktı. Aynı boru hattı 600 milyon dolar ek
maliyetle Hindistan'a uzatılacaktı. Aynı dönemde Arjantin petrol şirketi Bridas da devreye girip Taliban'la
pazarlığa oturmuştu. Unocal ile Bridas arasındaki rekabet mahkemeye kadar uzanmış, Bridas projelerini
çaldığı gerekçesiyle Unocal aleyhine 15 milyar dolarlık tazminat davası bile açmıştı. Taliban'ın bu kozu
kulanarak, Unocal yerine Arjantin firması ile işe koyulması Unocal başkanını Ağustos 2001'de Kongre'de
savaş istemeye kadar götürecekti. (136) Savaş için Matrix'e 11 Eylül gibi bir oyuncak lazımdı.
1951 yılında Mezar-ı Şerif'te doğan Halilzad, Unocal'ın Afganistan'a ve Taliban'a ilişkin politikalarında
vazgeçilmez bir isimdi. Türkmen gazına ilişkin boru hattını tekrar devreye sokmak için Halilzad ve Karzai
yönetimi işbaşına getirilmişti. Binlerce Müslüman'ın hayatına malolan kanlı ve kirli savaşın ardından
Afganistan'a gelen Halilzad, Taliban'ın ABD'nin göz bebeği olduğu dönemde genç mollalara övgüler
düzüyordu. Ekim 1996'da Time'a yaptığı açıklamada, Taliban'ın rejim ihraç etmeye çalışmadığını, tam
tersine ABD'nin elinde rehine durumda olduğunu itiraf ediyordu.
Beş yıl önce The Washington Post'ta, Taliban'ın terörizmi desteklediğine dair iddiaları şiddetle reddeden
180
Halilzad, "Taliban İran gibi, Amerika karşıtı bir İslami fundamentalizm tatbik etmiyor" diyordu. 1973 yılına
kadar Zahir Şah'ın yardımcılığını yapan bir babanın oğlu olan Halilzad, ABD'de Ulusal Güvenlik Konseyi
bünyesinde çalıştı ve Bush'un Güvenlik Danışanı Condoleezza Rice'a raporlar hazırladı. Rice, Teksas'da
Taliban ile yapılan ilk pazarlıkta Zalmayla birlikte hazır bulunmuştu. Halilzad'ın patronu Rice da aynı
dönemde Orta Asya'ya yönelen petrol şirketlerine danışmanlık yapıyordu. Rice, 1992 yılında Chevron
yirketinin danışmanı oldu ve şirket adına Kazakistan'da çalıştı. Onun patronu ise Dick Cheney ve Bushtu,
yani petrol lobisiydi. Unocal, savaş çıkartmak pahasına emeline 27 Aralık 2001'de kavuşmuştu. Yarım kalan
hesap tamamlanmış; Afganistanın başına koydukları müstamleke valisi, eski Unocal danışmanı yeni
Afganistan Başbakanı Hamit Karzai ile Unocal arasında doğalgaz boru hattı anlaşması tekrar imzalanmıştı.
IRAK GANİMETİ
Irak savaşıda Afganistan gibi petrol için çıkartılmıştı. 4 trilyon dolarlık Hazar petrolünde paylaşımı
tamamlayarak nadasa bırakan petrol şirketleri zaten petrolcülerin elinde kukla olan Bush yönetimini Irak
ganimeti için kışkırtmıştı. ABD, artık şahin politika izliyor, BM ve AB ülkelerini dinlemeden tek başına adil
olmayan bir savaşa giriyordu. 356 milyar dolarlık savaş bütçesi alan Bush yönetimi, 8 trilyon dolarlık
Ortadoğu petrolünün peşindeydi. Bugüne kadar 4 trilyon dolarlık Arap petrolü sömürülmüş, yetmemişti. 1.
büyük petrol oyununda Bakü petrolleri sahnedeydi, Sovyetlere mal kaptırılınca Arap petroleri parsellenmiş,
bu acı kayıp unutulmuştu 1995'de Mega Proje imzalanıncaya kadar. 2. büyük petrol oyunu yine hemen
yanıbaşımızda cereyan edecekti, bakalım kim nereyi parselliyecekti Bush, açıkca bu iddiayı reddediyordu.
Ama pek çok Amerikan politikacı harcanacak milyar dolarların petrol vanasını kontrol için olduğunu itiraf
ediyordu. Kuzey Amerika’daki sokaktaki insanda, üniversitedeki öğretim görevliside aynı kanıdaydı ; savaş
petrol içindi. Savaş, 11 Eylülde Amerika’ya ‘ kelek attığı ‘ düşünülen ancak petrol bağımlılığı nedeniyle
direk ‘ höt ‘ denilemeyen Suudi Arabistan’ın alternatifinin bulunması amacıyla sahneye konuyordu.
Bush, Irak savaşı öncesi CBS’de katıldığı programda, Suudi Arabistanla ilişkilerimiz sadece petrol değil,
Irak’a da petrol için girmeyeceğiz derken yüzünde bu ifadeyi reddeden bir gülümseme vardı. O sıralarda 3
Suudi prensin, hele birinin çölde susuz kalarak garip ölümleri gibi yollarla Suudlara gözdağı verilmişti.
Bush’a göre Prens Abdullah, terör örgütlerine gönderilen paraların kesilmesi yönünde ciddi adımlar attı; yani
sorun yoktu bu ülkeyle!1. Körfez savaşının faturasını ödeyen Arabistan ekonomisi bugün çöküşte
bulunuyordu. Bu nedenle OPEC aracılığıyla petrol fiyatlarında oynayarak açığını kapatmak istiyor, bu durum
ABD’nin canını sıkıyordu.
Sınırlı miktarda satışına izin verilen Irak petrolünün yüzde 80'ini ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney'in
ortağı olduğu Teksas Petrol Şirketi satın alıyordu. Teksas rafinerilerini Irak petrolüne göre inşa eden Teksas
kovboyları Iraksız yapamıyordu. Bush ailesinin Ladin'in kardeşi Selim Bin Ladin ile bu rafinerileri kurması
ve petrol satışını bugüne kadar yönlendirmesi hep dikkatden kaçmıştı. Anlaşılan ticari ortaklar arasındaki
anlaşmazlıklar 3. dünya savaşı çıkartacak kadar büyüktü. Bu konuyu gündeme getiren İngiliz tabloid basını
arkasını getiremedi, susturuldu. Kuzey Amerika'da ve İngiltere'de Irak savaşına Bush'un ailesinin şahsi
ihtiraslarını mükemmel biçimde çıkarlarına yontan silah sanayinin para babaları şahinler tarafından
süreklenildiği kanaati hakimdi. Bu adaletsiz savaşta çocuklarını kaybetmek istemeyen Kuzey Amerikalılar,
dünyada artacak Amerikan düşmanlığının önüne geçilemeyeceğini savunuyorlardı. Ama petrolsüzlüğün
getireceği iç savaş daha korkutucuydu.
Irak'ı ABD'nin işgal sebebi enerjiydi. İngiltere'nin katılımı yeni enerji paylaşımında pay kapma telaşıydı.
Türkiye'nin asker gönderme isteği ise terör endişesinden kaynaklanıyordu, kimsenin aklına pay talep etme
gelmiyordu. Fransa ve Almanya'nın savaşa başından beri itirazı, Irak enerji rezevlerinin paylaşımında safdışı
kalmalarından dolayıydı. Rusya'da bu konuda kazık yemişti. Rusya'nın Lukoil ve Fransa'nın Elf ile Total
petrol şirketleri Alman Deutsche Bank ortak finansmanı ile BM'nin Irak'a uyguladığı ambargo sonrası geçerli
olmak üzere 70 milyar dolarlık şartlı ön petrol yatırımı anlaşması imzalamıştı. Bunu bilen ABD ve İngiltere,
Irak işgalinde kuralsız davrandı ve bu anlaşmayı yok saydı. İşgal sonrası BM ambargosu kalkmasına rağmen
181
Rusya-Fransa ve Almanya avuçlarını yaladı, ABD ve İngiltere ise savaş ve Irak'ın yeniden kurulması bedeli
olarak en az 20 yıl süresince Irak enerji rezervlerine ipotek koymuştu. ABD, harcadığı her kuruşun bedelini
Irak petrol ve gaz yatırım ve satışlarından, elde edeceği imtiyazlardan tahsil edecekti.
Irakta savaş öncesi fazlasına izin verilmediği için, günde 2,8 milyon varil petrol çıkarıyor, kazılı 73 kuyudan
sadece 15’i işletiliyordu. Irak’ın bilinen rezervleri 112 milyar varil, tahmin edilen ise 250 milyar varildi.
ABD, dünya rezervinin çok önemli bir parçası-%70'i- olan Ortadoğu petrollerini kontrol altında tutarak,
petrol fiyatlarını istediği bir seviyede tutmak istiyordu. Böylece hem kendi yatırımlarını güvenceye alıyor,
hemde küresel mücadelede kendine rakip olabilecek oluşumların önünü kesmiş oluyordu. The Independent'ın
Ortadoğu muhabiri ve yorumcusu Robert Fisk durumu şiyle izah ediyordu: ABD Enerji Bakanlığı bir
açıklama yaptı, "ABD petrol stokları tükeniyor ve OPEC üyesi olmayan ülkelerin petrol rezervleri de
erimeye başladı. İleride ihtiyaç duyulan petrolün büyük bir kısmı mecburen Körfez'den gelecek."
Hydrogen Economy uzmanlarından Jeremy Rifkin'in derlemesindeki, varolan petrol rezervinin üretimle
mukayese edildiği istatistiklerde, mevcut üretim hızıyla petrol rezervleri kaç sene de tükeneceği şöyle
hesaplanmıştı: Çıkarılabilir petrolün yüzde 60'ından daha fazlasının zaten üretilmiş olduğu ABD'de, bu süre
sadece 10 yıldı; Norveç'te olduğu gibi... Benzer şekilde, varolan kanıtlanmış üretilebilir rezervlerini, bugünkü
cari üretimlerini sürdürmeleri halinde kimin kaç yıllık petrolü kaldığına bakmak bile yeterliydi: Kanada 8,
İran 53, Suudi Arabistan 55, Birleşik Arap Emirlikleri 75, Kuveyt 116 yıl petrol üretebilirdi.. Irak'a gelince,
bu süre 526 yıldı.
Ortadoğu'da Saddam sonrası dönemde Irak petrollerinin Amerikan şirketleri tarafından işletileceği malumdu.
Bunun yanında Amerika'nın tüm Ortadoğu için ciddi önem taşıyan böyle bir noktadan, İsrail ile birlikte
bölgede sağlayacağı stratejik üstünlükte çok önemliydi. Çünkü Amerika'nın Hazar ve Suudi Arabistan
petrolleri üzerinde de ciddi planları söz konusuydu. Aslında Ortadoğu petrollerinin Hazar petrollerine göre
maliyeti daha düşük ve kalitesi daha yüksekti. Irak, petrolün-enerjinin yanı sıra milyar dolarlık savunma
sanayi yatırımı, tüketim pazarı demekti.
ABD'nin Irak'ta Fransa ve Almanya gibi devleri savaşa destek vermedikleri için Irak pazarı dışına itmişti.
Oysa savaş öncesi BM'nin özel izniyle Irak'a mal ve hizmet sağlayan Peugeot, Total Fina Elf, Renault ve
Alcatel başta olmak üzere 60 Fransız şirketi Irak savaşının ardından bu ülkeyle işbirliklerini yitirmişti. Irak'ta
Amerikan ve Fransız şirketleri doğacak amansız rekabet liste oyunu ile başlamadan bitmişti. Dünyanın en
büyük petrol gruplarından Fransız Total Fina Elf, Irak petrolleri üzerindeki avantajlı konumunu kaybetmişti.
Fransa ile Irak arasında ticari ilişkiler Körfez Savaşı sonrasında uygulanan BM ambargosu nedeniyle azalmış
ancak yine BM'in özel izniyle Alcatel (telekomünikasyon), Peugeot ve Renault ( otomotiv) ile Alstom
(enerji) gibi şirketler Irak'ta yatırım olanağı bulmuşlardı. 1996-1999 yılları arasında Irak'ın bir numaralı
tedarikçisi durumundaki Fransız şirketlerinin bu ülkeyle ticari ilişkileri 2000'den sonra iyice geriledi. BM
ambargosundan sonra avantajlı durumunu Irak'ın yakın bölgedeki Arap komşularına kaptıran Fransız
firmaları silinmişti. Saddam rejimiyle ciddi manada ticaret yapan 4 Alman şirketide nakavt olmuştu.
Biraz geriye uzanılsa ABD'nin endişeleri daha net görülecekti. Irak, 1973 petrol ambargosunun rüzgarından
faydalanarak Irak petrolleri üzerinde yabancı imtiyazları 1975 yılında ortadan kaldırarak millileştirmişti. Bu
eylemin mimarı 1960'lardan itibaren Baas partisinde artan prestiji ile Saddam Hüseyindi ve Irak petrolü
millileştirildiğinde Irak petrollerinin tek sorumlusuydu. Nitekim 1979'da devlet başkanlığınıda elde ederek
son darbeyi vurmuştu. Aynı tarihlerde Kuveyt'in ve diğer Arap ülkeleride petrollerini millileştirmişti.
1. Dünya savaşından sonra yıkılan Osmanlıdan miras kalan topraklarda petrol sömürgeciliği meşhur Kızıl
Hat anlaşması ile belirlenmişti. Petrole dayalı çetvelle sınırları çizilmiş yeni ülkeler icat eden İngilizler ve
petrol imtiyazları elde eden İngiliz ve Amerikan şirketleri, İsrail'in Filistin'i işgali nedeniyle meydana gelen
Arap-İsrail savaşlarından olumsuz yönde etkilenmiş, yükselen Arap milliyetçiliği karşısında önce
imtiyazlarını kaybetmiş ve fifty-fifty anlaşmalar yapmak zorunda kalmıştı. Sömürge döneminin bitmesinde
Sovyetlerin Bolşevik yayılmacılığına karşı ABD'nin izlediği denge politikası ve İngilizlerin tüm itirazlarına
aldırış etmeyerek Arap ülkelerinin, hatta İran'ın desteklenmesinin etkili olmuştu. Soğuk savaş dönemi,
182
Araplara yaramış, İran'ın petrolüne sahip olmasını sağlamış, İngilizleri ' out' ABD'yi 'in' yapmıştı. İran
fiyaskosu hariç tutulursa ABD'nin bu politikası London'ı adaya sıkıştırmış ve İngiltere'den güneş batmayan
imparatorluğu devralmıştı.
Gizliliği kaldırılan İngiliz istihbarat belgelerine göre Washington, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Abu Dabi'ye
askeri operasyon yapmayı düşünmüştü. Sanayisi korkunç derecede petrole bağımlı olan ABD, bu ihtiyacına
karşılık vermeyerek kendisine ambargo uygulayan Suudi Arabistan ve Kuveyt'i işgal etmeyi planlamıştı.
Enerji politikalarına göre dış politikasına yön veren ABD 30 yıl önce bu amacına ulaşamasa da bu
hedeflerine 2003'te nail oldu.
İngiliz istihbarat servisinin 1 Ocak 2004'de açıklanan eski belgelerinde, istihbarat örgütünün 1973'te İngiliz
hükümetini, ABD'nin petrolün denetimini ele geçirmek için Suudi Arabistan ve Kuveyt'i işgal edebileceği
konusunda uyardığı belirtiliyordu. 30 yıl gizli kaldıktan sonra İngiliz ulusal arşivine sunulan belgelere göre,
Ortak İstihbarat Komitesi (JIC) yetkilileri, ABD'nin 1973'teki Arap-İsrail savaşının ardından Arap ülkelerinin
petrol fiyatlarını arttırmasını engellemek için askeri operasyona hazırlandığını düşünüyordu. Arap ülkelerinin
1973'ün Ekim ayında petrol üretimini önemli derecede azaltma kararı almalarının, petrol fiyatlarının
artmasına ve ilk petrol şokuna yol açtığı belirtilen belgelerde, Arap ülkelerinin İsrail'e destek vermesini
protesto etmek için ABD'ye petrol ihracatını durdurdukları kaydediliyordu.
Belgelere göre, hükümetle değişik istihbarat servisleri arasında aracı olan JIC, dönemin Muhafazakâr Partili
Başbakanı Edward Heath' i ABD'nin Arap ülkelerinin elinde rehine olmaktansa, askeri eyleme geçebileceği
konusunda uyarmıştı. Servislerin 12 Aralık 1973 tarihli ''UK Eyes Alpha'' adı verilen raporunda, ABD'nin
aklındaki en olası planın bölgedeki petrol yataklarını ele geçirmek olduğu belirtiliyordu.
JIC'nin tahminlerine göre ABD, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Abu Dabi'deki petrol yataklarını ele geçirmesi
halinde, 28 milyon tondan fazla petrol rezervine sahip olacaktı. Rapora göre, Amerikalılar işgali 10 yıl
sürdürmeyi ve bu sürede alternatif enerji kaynakları bulmayı düşünüyorlardı. JIC, Amerikan işgalinin ilk
aşamada büyük çaplı olmayacağını, iki tugayın Suudi Arabistan'ın petrol alanlarını ele geçireceğini, birer
tugayın da Abu Dabi ve Kuveyt'i işgal edeceğini tahmin ediyordu.
ABD'nin Suudileri hazırlıksız yakalamak ve şaşırtmak için havadan indirme operasyonu yapabileceği, bunun
mümkün olmaması durumundaysa ilk saldırıyı amfibi birliklerle yapabileceği belirtiliyordu. ABD'nin
Kuveyt'i işgal etmesi halinde Irak'ın da karşı saldırıya geçebileceği belirtilen raporda, ''Körfez'deki en büyük
risk, Iraklıların Sovyetler'in de desteğini alarak müdahale etme olasılığıydı'' denilmişti.
1960'larda kurulan OPEC ve 1970'li yıllarda bu teşkilatı şantaj aracı olarak kullanmayı başarmış Suudi Petrol
Bakanı ve OPEC Genel Sekreteri Ahmet Zeki Yamani'nin ince politikaları Batılıları Araplara bağımlı
kılmıştı. Suudi petrolleri üzerinde imtiyaz sahibi olan Aramco'yu kuran 4 Amerikan petrol şirketi Mobil,
Exxon, Chevron ve Texaco dahi Aramco'da yüzde 60'lık payı Suudilere vermek zorunda kalmıştı. Suudi
Krallığı topraklarındaki petrol gayrimenkul ve yatırımları 1976 mutabakatı ile millileştirilmiş, Amerikan
şirketlerine sadece Suudi petrolünü yüzde 80'ini pazarlama önceliği tanınmıştı.
Paradoks gibi gözükebilir ama 1976 anlaşması Suudiler tarafından ABD ile ilişkilerde koz olarak
kullanılması maksadıyla 1990 yılına kadar imzalanmamıştı. Ancak kar hesaplarında yüzde 60'a yüzde 40'ı
öngören 1976 anlaşması geçerliydi. 1. Körfez savaşında Saddam Kuveyt'i işgal edince veya ettirilince
Suudiler alelacele 1976 anlaşmasını imzaladı. Saddam'ın kendilerine de saldıracağı korkusuyla 1. Körfez
savaşının faturasını ABD'lere ödedi, 1990'lı yıllarda silahlanmaya harcadığı para bütçesinde delikler açtı ve
Kraliyet topraklarına ABD askeri üslerinin yerleşmesine izin verdi. ABD, Kuveyt'e resmen el koydu ve
petrol gelirlerini ipotek altına aldı. Katar'a üslerini yerleştirdi. Arapların millileştirme ve imtiyazlarını
ellerinden alma politikasına 15 yıl sonra Saddam'ı korkuluk, öcü yapıp bölgeye askeri gücüyle dönerek
cevap veren ABD, sömürgecilik anlayışının şeklini değiştirmişti.
Nükleer, kimyevi, biyolojik silahlarla ABD'ye terör saldırısı düzenleyebileceği ve El-Kaida bağlantısı
yalanları ve Irak'a demokrasi getirme ütopyası ile devrilen Saddam ve işgal edilen Irak'ın enerji rezervlerinde
en kritik soru petrol ve dogalgaz rezervlerinin imtiyaz hakları, yatırım ve pazarlama anlaşmalarını kimin
alacağıydı. İşgal faturasını ABD, Irak'a 1 trilyon dolar olarak keserse kim itiraz edebilirdi? Elbette, Irak'ı
183
kurtaran yalancı kahramanlar, harcadıkları savaş ve yeniden kurma bütçesinin tamamını üstüne üç-beş
ekleyerek enerji üzerindeki paylaşımdan tahsil edecekti. Irak hem işgale uğramıştı, hemde borçluydu!
ABD ve İngiltere'nin Irak'tan 20 yıldan önce çıkması ne kadar kayıp verirlerse versinler mümkün değildi,
kaçış savaşın gerçek sebebi enerji kaynaklarının sömürülmesi ilkesine aykırıydı. Demokrasi hayali, ülke
nüfusunun yüzde 60'ını oluşturan Amerikan karşıtı Şiilerin iktidarı demokratik seçimde ele geçireceği
varsayımıyla hep inkitaya uğrayacak, özgürlük yalanı ortaya çıkacaktı. Irak petrolü İsrail'in hedefi olan Hayfa
hattıyla taşınacak, Türkiye'nin Yumurtalık boru hattı hem sabatojlarla işlevsiz hale getirilecekti. Misak-ı
Milli sınırları içinde yer alan Musul ve Kerkük'e yerleştirilen Kürtler, Türkiye'ye karşı hep hazır kıta
tutulacaktı.
ABD DARBESİNE PUTİN FRENİ
ABD, Rus enerji pazarını askerle işgalle ile değil milyar dolarlarla satın alarak işgal etmeye niyetliydi. Bu
nedenle 24 Mayıs 2002’de Kremlin'deki Bush-Putin zirvesinden enerji alanında dev işbirliği kararı çıkması
herkesi şaşırttı. ABD bundan böyle Ortadoğu petrolüne bağımlılığını azaltmak için Rusya'dan alımlara
yönelecekti. ‘‘Yeni enerji diyalogu’’ adı altında işbirliği süreci başlatan ABD ve Rusya'nın yayınladığı ortak
bildiride şöyle denildi: ‘‘Global ekonomik büyüme, enerji piyasasındaki istikrar ve güvene bağlıdır.
Rusya'nın, dünyanın en büyük enerji ihracatçılarından biri olduğunu göz önünde tutarak enerji alanındaki
uluslararası güvenliği ve piyasa istikrarını artırmak amacıyla ikili enerji diyalogu başlatma kararı aldık.’’
Bu çerçevede ABD'nin Ortadoğu'nun kagyan zemininden gelen petrole bağımlılığı azalacak ve piyasalarda
fiyat istikrarı sağlanacaktı. Bugün Suudi Arabistan'dan sonra dünyanın iki numaralı petrol ihracatçısı olan
Rusya ise Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle birlikte kaybettiği pazar payını geri alarak ekonomisine yeni bir
güç kazandıracaktı. Anlaşma uyarınca ABD, Batı Sibirya ve Rusya'nın Pasifik bölgesindeki petrol ve
doğalgaz havzalarında yatırımlar yapacak, Rusya'nın giderek eskiyen boru hatlarının modernizasyonunu
yapacaktı. İmzalanan nükleer silahlarda indirim anlaşmasına göre, iki tarafın nükleer başlık sayısını 2012
yılına kadar 1700-2200 sınırına indirilmesi kararlaştırıldı. Rusya'nın İran'la nükleer silah alanındaki işbirliği
zirvede gerginliğe yol açtı. Bush, basın toplantısında İran ile nükleer teknoloji alanında yapılan herhangi bir
işbirliğinin bu fanatik ülke yönetimin eline güçlü bir silah verme anlamına geleceğini söyledi. Putin ise yeni
füze çalışmalarında İran'ın Rusya'dan değil Batı ülkelerinden yardım aldığını öne sürdü. Bush, Putin ile
Bakü-Ceyhan petrol boru hattı projesini görüşürken Rus tarafından devlet olarak projeye katılmayı
düşünmese bile özel Rus şirketlerinin katılımına engel olunmamasını istemişti. ABD’nin Rus petrol
pazarındaki hesapları kısa süre içinde Putini kuşkulandırdı. Putin’in radikal önlemler almasını kimse
beklemiyordu. Amerikalılar, Rus milliyetçiliğini zirveye çıktığını, liberalizmin yerlerde süründüğünü
görememişti.
Putin, dünya petrolünü tekeline almak isteyen ABD'nin Rusya darbesini Batı destekli 4 Yahudi Rus vatandaşı
Oligarh'ı safdışı ederek durdurmayı başardı. 2003 sonbaharında Rusya’nın en zengin adamı Mihail
Hadorkovski’yi vergi kaçakçılığı, sahtecilik, dolandırılıcılık ve başka iddialardan dolayı tutuklatıp
hapishaneye koydurarak dikkatleri üzerine çeken Putin, yoksa bir Yahudi düşmanı mıydı? Rusya'da yeni bir
Hitler vakası mı yaşanmıştı? Rusyanın en zengin adamı Sibirya’da özel uçağına binmek isterken tutuklanmış
ve birden suçlu durumuna düşmüştü. Putin, 2004 yılı başkanlık seçimlerinde altını oyan Yahudi petrol
baronlarının ABD ile ortak hareket ettiğini düşünüyordu. Haksızda sayılmazdı. Rusya'nın ve kendi kaderi
Yahudi Oligarhların temizlenmesine bağlıydı. Rusya'nın ekonomisi son yıllarda büyük oranda enerji
ihracatlarından gelen gelire endekslendi. Petrol fiyatları düşerse ekonomik krize giren, yükselirse rahatlayan
Rusya'da medya ve petrol baronlarının ortak özellikleri Yahudi olmalarıydı. Bu kuralı Hitler gibi
değiştirmeye çalışan Putin, ülkenin dört büyük Yahudi Oligarh'ını da 2000-2004 arası sırayla diskalifiye etti.
Putin'in ilk hedefi Nezamisnaya Gazetaa, İzvestiya gibi gazetelerin sahibi, BDT Genel Sekreterliği yapmış,
esasen bir petrol baronu olan Boriz Brezevsky idi. Kremlin'de Yeltsin döneminde itibarlı bir konuma gelen
bu Yahudi Oligarh'ı Putin, Çeçenlere silah sattığı için affetmedi. Brezevsky, Çeçenlere el altından silah
184
sağlayan Rus generallerin paralarını Londra'ya hesaplarına yatırıyor, Çeçenlerden ise peşin alıyordu.
Dudayev, Şamil Basayev ve Raduyev ile görüşmelerinin kayıtları sanırım Putin'i çileden çıkarmıştı.
Brezevsky, pılıyı pırtıyı toplayıp Rusya'yı 2000 yılında terkeden ilk Yahudi burjuvaydı. Londra'da Putin
sonrası için hesaplar yapıyordu. ABD-İsrail ve İngiltere üçgenine hizmet ediyordu.
Putin'in ikinci hedefi, Rusya'da biraralar kaliteli, tarafsız, eglenceli yayınları ile Sovyet kalıntısı tvleri silmiş
ve 100 milyon izleyici kapasitesine ulaşmış NTV'nin sahibi Aleksandr Gussınsky idi. Bu medya
imparatoruna KGB kalıntısı Putin'in sabrı uzun sürmedi. Sürekli Putin'i eleştiren NTV susturulmalıydı. O'da
yurtdışına kaçarak yakayı kurtardı. Ancak 2003'de Atina'da yakalandı. ABD'nin devreye girmesi ile
Yunanistan'ı terketmemesi şartıyla kefaletle serbest bırakıldı. Bu Yahudi Oligarh'da diğerleri gibi bir petrol
baronuydu. Petrol ortaklığını Sibneft ve Yukosla gizli hisse ile yapmış, şimşekleri üzerine çekmekten
kaçınmıştı. Putin'e göre Batı'ya çalışan bir ajandı.
2003'de İngiliz Chelsea futbol kulübünü satın alani Roman Abramoviç de petrol baronu bir Yahudi
Oligarhdı. Chelsea takımına 250 milyon dolar harcadı. Chelsea'nin 1 milyar dolara malolacak yeni stadına
350 milyon dolar harcamaya hazırlanıyordu. Onunda arası Putin ile açıktı. Yeltsin döneminde Rusya dışına
çıkartılan 200 milyar dolara yakın Rus kara parasını izini takip eden Putin, adresin Abromoviç olduğunu
keşfetmekte gecikmedi. Bu paraların büyük bölümü henüz Rusya'ya döndürülemedi. Büyük bölümü- 40
milyar dolar- Güney Kıbrısda saklanıyordu.
Şahsi serveti 10-12 milyar civarında olduğu söylenen Rusya’nın en zengin kişisi dördüncü petrol kurbanı
Mihail Hadorkovsk, hakkındaki suçlamalar ispatlandığı takdirde en az 10 yıl hapiste kalacaktı. 40 yaşında
genç bir Yahudi işadamıydı. Yeltsin döneminin özelleştirme zenginlerinden ve Rusya’da ‘Oligarklar’ denen
7-8 kişiden meydana gelen bu yeni zenginler grubunun en önemli üyelerinden olan Hadorkovski Moskova’da
bir fabrikada çalışan bir mühendis ailenin tek erkek çocuğuydu. Sovyetlerden kalan kalıntıyı iç etmenin
yollarını daha Sovyetler dağılmadan önce bulan Hadorkovski, kurduğu kooperatifi ve bankası ile kısa sürede
milyar dolarlar kazandı. 1991-93 yılları arasında bizzat kendisi de devlette görev alan; önce zamanın
başbakanının özel ekonomi danışmanı, daha sonraları da Yakıt ve Enerji Bakanlığı’nda bakan yardımcılığı
görevni yapan bu uyanık Yahudi, devlet memuru iken 'malı götürmüştü' Ticaret şirketleri tahıl, petrol, şeker,
maden pazarlayarak ya da satarak muazzam kârlar elde ederken; bankası Menatep de hem Moskova
Belediyesi’nin ve hem de paralı önemli federal bakanlıkların hesaplarını üzerine alarak bu hesaplar sayesinde
kısa zamanda milyar dolarlık bir banka olup çıkmıştı.
Bu dört kafadarın buluştuğu şirket ise Yukos ve yeni birleştiği ortağı Sibneftti. Yukos ve Sibneft şirketleri
Ekim 2003'de resmen birleşip YukosSibneft adını almıştı. Dünyanın dördüncü büyük petrol şirketi haline
gelen bu dev şirketin mülkiyeti, kontrolü, hisseleri ve bunların geleceği konusu bu krizin en temel sebebiydi.
Bazıları siyasi rekabet desede asıl neden petroldü. Putin yönetimin başsavcılık kanalıyla hisselerin yüzde
44’üne el koyması ya da bunları dondurmasından önce YukosSibneft’in hisse dağılımı şöyleydi: Mihail
Hadorkovski yüzde 26,48, bir başka oligark ve İngiliz Chelsea futbol kulübünün sahibini Roman Abramoviç
yüzde 26,01, Hadorkovski’nin arkadaşları Leonid Nevzlin yüzde 3,56, halen hapiste olan Platon Lebedev
yüzde 3,11, Mihail Brudno yüzde 3,11 ve Vasili Şaknovski yüzde 3,11.İsmi gözükmeyen Boris Brezevsky,
Sibneft'in gizli ortağıdır.
Bu değişik hisselerden yüzde 44’ü bugün el konulmuş durumda ve bunlar üzerinde herhangi bir işlem
yapılamıyordu. Ne var ki, el konulan hisselerin büyük bölümünün sahibi olan Hadorkovski’nin hisselerinin
başına geleceğini önceden iyi tahmin ettiği için bu konuda en az Eylül 2003'de çok özel bir anlaşma
yapmıştı. Bu anlaşma Hadorkovski ile ünlü Yahudi bankerlerden Lord Jakob Rothschild arasında yapılmış
çok önemli bir özel anlaşmaydı. Buna göre, Hadorkovski sahibi olduğu hisselerinin oldukça büyük bir
bölümünü Lord Rothschild’e çok önceden devretmiş bulunuyor. Tahminlere göre, devredilen hisselerin
değeri yaklaşık 8 milyar dolar ve Lord Rothchild bu hisselerle YukosSibneft’i kontrol edebilecek güce ve
imkana kavuşmuş bulunuyordu. Hadorkovski ile Lord Rothschild esasen çok iyi dostlardı. Hadorkovski’nin
Londra’daki Açık Rusya Vakfı’nda yıllardır birlikte çalışıyorlardı. Herhalde hem bu yakın dostça ilişkilerden
185
hem de Rothschildler’in gücüne duyduğu güvenden olsa gerek Hadorkovski kontrol hisselerini bu ünlü ve
güçlü bankere emanet etmiş oluyordu.
Hapishanede bulunan Hadorkovski’nin YukosSibneft’in icra kurulu başkanlığı (CEO)ndan istifasından sonra
yeni koltuğa şirket hemen Simon Kukes adlı bir Amerikalı yöneticiyi atadı. Yeni CEO Kukes yabancı
yöneticilerin de yer aldığı 7 yöneticiden meydana gelen yönetim icra kurulunun yeni başkanı oluyordu
böylece. Aslen Rus asıllı bir Amerikan vatandaşı olan Kukes, Rus petrol dünyasının iyi bilen, bu dünyanın
içinde yıllarca çalışmış bir yöneticiydi. 1990’lı yıllarda Rus Tyumen petrol şirketini yönetmiş olan Kukes
geçen yaz Yukos’a geçmişti. Kukes’e ilaveten bir başka Amerikalı yönetici de YukosSibneft’in icra
kurulunda görev alacaktı. Bu şahıs YukosSibneft’in işletmeden sorumlu alt şirketi Yukos-Moskow’un başına
Hadorkovski’nin arkadaşı-ortağı Vasili Şaknovsky’nin savcılık tarafından vergi kaçakçılığı takibatı
başlatması üzerine getirilen Steven Theede adlı Kansaslı bir Amerikalı yöneticiydi.
Rusya'yı karıştıran bu gelişmelerin baş oyuncusu ABD eski Dışişleri Bakanı Yahudi kökenli Henry Kissinger
dan başkası değildi. Putin'i isyan ettiren kriz onun Rusya’ya Eylül 2003'deki ziyareti ve baba Bush
vasıtasıyla Başkan Putin ile görüşmesiyle başladı. Hadorkovski’nin kurduğu, Londra’da hayır vakfı olarak
tescil edilmiş Açık Rusya adlı vakfın mütevelli heyetinde bulunan yaşlı kurt, Putin'e bazı Amerikan petrol
şirketleri adına Hadorkovski’nin Yukos-Sibneft’teki büyük hissesini satın alma sürecini başlatmak için
geldiğini söyledi. Bu konuda kesin kararı verecek olan Başkan Putin’i razı etmek, onun muhtemel tavrını
önceden öğrenmek isteyen Kissinger, Putin'in ABD ziyareti öncesi zemin hazırladı. Putin, Camp David'de
Başkan Bush'a söz vermedi, hatta tek kelime dahi etmedi.
2004 yılı başından itibaren 12 milyar dolarlık Yukos-Sibneft dünyanın dördüncü büyük petrol şirketi ve
dünya petrol piyasasının önemli oyuncularından biri olacaktı. Hadorkovski’nin Yukos-Sibneft’teki hisselerini
Exxon-Mobil ya da Chevron-Texaco’nun satın almak istediğini belirten Kissinger'a Putin'in ne nasıl karşılık
verdiğini Hadorkovski operasyonu ve yüzde 44'lükYukos hissesine el konulmasından sonra anlaşıldı. Putin,
Yukos-Sibnefti tekrar Ruslaştırdı, millileştirdi ve ABD'nin dünya petrolünü tekeline alıp, petrol fiyatları ile
oynama imkanı vermedi. Şirketin dev Amerikan petrol şirketlerince alınması dünya petrol piyasası
bakımından şüphesiz çok önemli bir gelişme olacaktı. Böylece, üretim-arz durumundan fiyat teşekkülüne
kadar bu piyasadaki Amerikan ağırlığı daha da artacak ve tabii gerçekleştiği takdirde OPEC de bu yeni
durumdan önemli ölçüde etkilenecekti. Ayrıca zaten başlamış olan Amerikan-Rus petrol-enerji işbirliği
sürecinde önemli bir adım daha atılmış olacaktı, daha doğrusu Rusya işgalsiz ABD kontrolüne tamamen
girecekti.
Putin, bir Hitler değil belki ama Yahudi Oligarhlara ' Dur' demeyi başarması sürpriz bir durumdu. Yahudiler,
2004 yılı seçimlerinde büyük ihtimal Putin'e karşı yok edilemeyen son Oligarh petrol baronlar Rusı Viktor
Çernomırdin ve Yahudi Oligarh ortağı Anatoli Cubais atlarına oynayacaklardı. Ancak mahşerin dört burjuva
atlısını safdışı eden ve 2003 Duma seçimlerinde sessiz bir darbe yapan Putin'i 2004 Mart seçiminde
durdurmak mümkün olmayacaktı. Yahudi petrolcülerin intikamını Batı elbette bir gün alacaktı. Ortada milyar
dolarlık yarım kalmış bir hesap vardı.
Dünyanın en büyük petrol üreticisi ve ihracatçısı Suudi Arabistandı; bu ülke toplam dünya petrol rezervleri
bakımından da yüzde 25 civarında bir miktarla birinci ülkeydi. Petrol üretim ve ihracatı bakımından Suudi
Arabistan’ı Rusya Federasyonu takip ediyordu; kısacası Rusya dünya petrol piyasasının ikinci en güçlü, en
büyük oyuncusu sayılırdı. Bu iki petrol devi yakın zamanlara kadar kıran kırana bir rekabet içindeydiler; ama
bu rekabet birçok bakımlardan artık geride kalmaya, yerini yeni bir tür işbirliğine bırakmaya başladı. Petrol
alanında başlayan, artık doğalgaz alanında da kendisini göstermeye başlayan bu yeni işbirliğinin temelleri
Suudi Veliaht Prensi Abdullah bin Abdülaziz’in 2003 yılı eylül ayında Moskova’ya yaptığı tarihi resmi
ziyaret sırasında yapılan kapsamlı bir enerji işbirliği anlaşmasıyla atılmıştı.
Beş yıl süreli bu anlaşma beş ay kadar sonra ilk sonuçlarını vermeye başlamıştı. Bu çerçevede, Rusya’nın
ciro bakımından birinci petrol şirketi olan LUKoil 26 Ocak 2004'de yaptığı açıklamayla Suudi hükümeti ile
Suudi Arabistan’da önemli bir doğalgaz alanının geliştirilmesi için anlaşmaya vardığını ilan etmişti. Söz
186
konusu doğalgaz alanı, Suudi Arabistan’ın orta kısımlarında yer alan A Bloku denen 30 bin kilometrekareden
meydana gelen büyük doğalgaz rezervlerinin bulunduğu bir alandı. Varılan anlaşmaya göre bu önemli alan
2005 şubat ayında kurulacak bir Suudi-LUKoil ortak şirketi vasıtasıyla geliştirilecek ve LUKoil bu ortak
şirkette yüzde 80 oranda hissedar olacaktı. LUKoil’in ortaklığa gireceği Suudi şirketi ise Saudi-Aramco
olacaktı. Bu ortak şirket de 2004 mart ayında Suudi hükümeti ile söz konusu alandaki doğalgaz rezervlerinin
geliştirilmesiyle ilgili olarak 40 yıl süreli bir imtiyaz anlaşması imzaladıve böylece Suud topraklarındaki ilk
Rus-Suud ortak yatırımı hayata geçmeye başladı. LUKoil bu ortak şirkete 200 milyon dolar yapmıştı.
Bu ortak yatırımın Rus tarafı olan LUKoil, esasen gözü dünya piyasasında olan çok hırslı bir şirketti.
LUKoil’in Ortadoğu enerji kaynaklarının geliştirilmesine dönük proje ve planları sadece Suudi Arabistan ile
de sınırlı değildi; bu şirketin İran’daki Anaran ve Mısır’daki Gessum alanlarına dönük önemli projeleri de
vardı. Irak da LUKoil’in çok önem verdiği ve muhakkak yatırım yapmak istediği bir başka Ortadoğu
ülkesiydi. Esasen LUKoil Irak’ın çok zengin Batı Kurna petrol alanının geliştirilmesi konusunda Saddam
rejimi ile anlaşmaya varmıştı ta 1997 yılında; ama BM kararları sebebiyle bu anlaşmayı bir türlü hayata
geçirme fırsatını da bulamamıştı. LUKoil bu kârlı ve büyük projeden hâlâ vazgeçmiş de değildi; Saddam
rejimiyle yapılan anlaşmanın hâlâ geçerli olduğunu söylüyor ve gerekirse bu konuda milletlerarası
mahkemelere başvuracağını tekrarla ifade ediyordu. LUKoil’i kayıtsız şartsız destekleyen Rus hükümeti de
bu konuda hem Irak Geçici Hükümet Konseyi ve hem de işgal gücü Amerika’dan anlayış beklemeye devam
ediyor, Batı Kurna anlaşmasını gerçekleştirebilmek için Irak’tan alacaklarını silebileceğini teklif edip
duruyordu.
Ortadoğu’nun yanı sıra LUKoil, Batı petrol piyasalarında etkin olmak, bu piyasalara girmek için çok
çalışıyordu. Nitekim, bu çalışmalarının sonuçlarını da almaya başlamış ve 2004 başında artık Amerika’da
2.000 kadar benzin istasyonuna sahip olmuştu. LUKoil dünya çapında 4.700 kadar petrol istasyonuna sahipti
ve öyle görünüyor ki bu sayı giderek de artacaktı. Rusya’nın doğalgaz devi Gazprom’dan sonra en büyük, en
güçlü şirketi LUKoil, 2003 yılında 600 milyon varil ham petrol üretmiş ve bunun 275 milyon varilini ihraç
etmiş dünya petrol piyasasında önemli etkinliğe sahip bir şirketti. Şirket 2008-2012 yılları arasında üretimini
800 milyon varile çıkarmayı da hedefliyordu. Rusya LUKoil ve diğer petrol ve doğalgaz şirketleriyle
önümüzdeki yıllarda dünya enerji piyasasına damgasını daha fazla ve daha güçlü bir şekilde vuracaktı
şüphesiz. LUKoil’in Suudilerle vardığı anlaşma bunun önemli bir işaretiydi. Beyaz Kurt, asla pes
etmeyecekti.
Yeni ortaya atılan Büyük Ortadoğu Projesi’nin amacı petrol ülkelerini ele geçirmek içim İslam ülkelerini
açık veya gizli işgal etmekti. Demokrasi ve özgürlük yalanının foyası erken ortaya çıkacaktı. Petrol zengini
müslüman ülkelerde demokrasinin gelişmesi, ABD’nin istemediği yönetimlerin iktidara gelip, çok iyi anlaşıp
petrollere el koymalarına yardımcı olan diktatör bozuntularının gitmesi demekti. 15- 20 yıl sonrasının tehditi
Çin ve Rusya’nın bağrına hançer saplayan ABD, AB’nin 20 yıl içinde dağılacağına inanıyordu. Petrol
mücadelesinde Rusya- Çin ile petrol zengini Arap ülkeleri zorunlu olarak ittifak yapmak zorundaydı. ABDİsrail- İngiltere şeytan üçgeni, oluşması muhtemel bu üçgene karşı temeli 20 sene önce atılan, 1995’de
resmen aktif hale getirilen Büyük Ortadoğu Projesi’ni ısıtıp sahneye koyuyordu. Türkiye, her iki kampın tam
ortasındaydı. Taleplerini geri çeviremediği, küstürmemeye çalıştığı, ancak çıkarlarına ters düşen şeytan
üçgeni ile başarıya ulaşması riskli geleceğin üçgeni arasında bocalıyordu.
Hazar'ın Kurtlar Vadisi'nde kan, kin kokan petrol yarışı Körfezi de esir alacak ve son damla petrol
tükeninceye kadar Kurtların avı Hazarda ve Körfezde durmayacaktı.
Geçen yüzyılda olduğu gibi, 21. yüzyılda da dünya devletlerinin üzerinde hassasiyetle duracakları en önemli
konulardan biri enerji olacaktır. Gelişen teknoloji ve artan nüfus ülkeleri enerjiye bağımlı hale getirmektedir.
Enerji kaynakları içerisinde günümüzde en çok petrol ve doğal gaz kullanılmaktadır. Zengin hidrokarbon
kaynakları ve yeni jeopolitik konumu ile Hazar Havzası, Avrasya coğrafyasının en önemli bölgesi
konumundadır. Bu sebeple Hazar Bölgesi, nüfuz mücadelesinin en sert geçtiği bölgelerin başında
gelmektedir. Hazar Bölgesi’nde sürdürülen güç mücadelesi, sadece enerji yataklarından alınacak payları
187
değil, bu havzada üretilecek enerjiyi dünya pazarlarına taşımanın hangi güzergâhlar vasıtasıyla yapılacağını
da içermektedir. Hazar Denizi’ne kıyısı olan Azerbaycan, Kazakistan, Rusya Federasyonu, İran ve
Türkmenistan ile bölge hinterlandında yer alan Özbekistan, bölgedeki temel enerji üreticisi ülkeleridir. Bu
ülkelerin bağımsızlıklarının ve ekonomilerinin geleceği açısından mevcut enerji kaynakları çok büyük bir
önem taşımaktadır.
Çağrı Kürşat Yüce tarafından Beykent Üniversitesi’nde Stratejik Araştırmalar Dergisi’nde yayımlanan
(Journal of Strategic Studies 1(1),2008, 158-183) aşağıdaki makale ile kitabımızın yenilenmiş halini
tamamlıyoruz.
HAZAR ENERJİ KAYNAKLARININ TÜRK CUMHURİYETLERİ İÇİN ÖNEMİ VE
BÖLGEDEKİ YENİ BÜYÜK OYUN
Günümüz dünyasında sanayileşmenin hızla ilerlemesi ve nüfusun artması sonucunda, petrol ve doğal gaz
tüketiminde ciddi artışlar meydana gelmiştir. Ayrıca alternatif enerji kaynaklarının henüz bulunamamış
olması, bu enerji kaynaklarının önemini daha da artırmıştır. Dünyadaki enerji kaynakları içinde belki de en
önemli yeri işgal eden petrol, gelişmekte olan teknolojilerin motor görevini üstlenmiştir. Günümüzde petrol,
dünya ekonomisinin işleyişindeki önemini koruyor ve petrolü kontrol eden ülkeler ise önemli ve stratejik bir
gücü ellerinde tutmaya devam ediyorlar. Bu enerji kaynağının da, 2000'li yıllarda da, çoğu devletin stratejik
hedeflerini, ekonomik yapılarını, politik tercihlerini ve jeopolitik konumlarını yakından ilgilendirdiği
görülmektedir.
Bir enerji kaynağı olarak petrolün uluslararası ilişkilerde bir siyasi güç olarak kullanımı, geçmişte olduğu
gibi günümüzde de devam etmektedir. Doğal gaz ise, 30 yıldır yaygın olarak kullanılmaya başlanmış ve son
yıllarda tüketimi hızla artmıştır. Bu bağlamda, bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetleri’nin bulunduğu
coğrafya incelendiğinde, bu bölgelerin zengin enerji yataklarına sahip oldukları gözlenmektedir. Yani, Hazar
Havzası, 21. yüzyılda dünyanın en önemli enerji üretim ve dağıtım alanlarından birisini oluşturmaktadır.
Özellikle de Hazar Havzası ülkelerinden olan Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan, yeni
yüzyılda da dünya ekonomisini derinden etkileyecek, petrol ve doğal gaz zenginliklerine sahiptirler.
SSCB'nin dağılmasıyla birlikte uluslararası politikada yaşanan değişiklikler, Avrasya bölgesinde de önemli
gelişmelere yol açmıştır. Yıllarca SSCB egemenliği altında bulunan Kafkasya ve Orta Asya
cumhuriyetlerinin, mevcut zenginlikleri ile bağımsızlıklarını kazanmaları, bölgede enerji kontrolüne yönelik
güç mücadelesinin yaşanmasına neden olmaktadır. Sürdürülen enerji mücadelesi günümüzde de tüm hızıyla
devam etmektedir. Süper güçler ve dev şirketler, Kafkasya ve Orta Asya bölgesindeki hidrokarbon rezervleri
ile boru hatları güzergâhlarına egemen olma yarışındadır. Bu kapsamda önce “Büyük Oyun” terimi, enerjinin
önemi ve Hazar Bölgesi’ndeki petrol ve doğal gaz kaynaklarının kısa geçmişi üzerinde durmak gereklidir.
“BÜYÜK OYUN” TERİMİ
Zengin hidrokarbon yataklarına sahip bölgeler, dünyanın güçlü devletlerinin her zaman ilgisini çekmiştir.
Dolayısıyla bu gibi enerji zengini yerler, güçlü devletler tarafından her zaman kontrol altına alınmak
istenmiştir. 19. yüzyılın sonunda İngiltere ile Rusya, Orta Asya ve Afganistan'ı kendi nüfuz alanlarına
katmak için büyük bir rekabete girmişlerdi. Orta Asya’yı işgal eden Rusların, kendi egemenliği altındaki
Hindistan'a ilerlemesini engellemek isteyen İngiltere'nin, Afganistan'ı işgal etmeye çalışması ile bu iki
ülkenin Afganistan üzerinde süren mücadelesi, tarihe “Büyük Oyun” (Great Game) olarak geçmiştir
(Kleveman, 2004: 21-22). Enerji alanında dev petrol şirketlerinin ve süper güçlerin 20. yüzyılda vermiş
oldukları bu acımasız mücadele sonucunda; “Büyük Oyun” terimi dünya literatürüne de girmiştir. Bu terim,
ilk kez, 19. Yüzyılda İngiliz yüzbaşısı Arthur CONOLY tarafından bir arkadaşına yazılan mektupta
kullanılmıştır (Kılıçbeyli - Emrahov, 2004: 115). Daha sonra bu nitelemeyi, 1907 yılında Nobel Edebiyat
Ödülü’nü alan İngiliz yazar Rudyard KIPLING “Kim” adlı eserinde kullanmıştır. Böylece bu terim,
188
ölümsüzleşmiş ve çok sık kullanılır olmuştur. Ayrıca araştırmacı Lutz Kleveman, Rudyard Kipling'in “Kim”
isimli romanında ölümsüzleştirdiği "Büyük Oyun" kavramını kullanarak, bölgede, Büyük Britanya ve Çarlık
Rusyası'nın 19. yüzyılda giriştikleri emperyalist mücadelenin modern bir versiyonu olan bir “Yeni Büyük
Oyun”un oynandığını iddia etmiştir (Kılıçbeyli - Emrahov, 2004: 22).
Yüz yıl kadar önce Orta Asya’da, İngilizler ve Ruslar, Kipling’in büyük oyununun oyuncularıydı.
Günümüzde bu karmaşık ve acımasız oyunun oyuncu sayısında bir artış gözlenmektedir. Dünyada oynanan
bu zorlu oyunun oyuncularını da şu şekilde sıralamak mümkündür:
- Devletler: ABD, İngiltere, Rusya Federasyonu, Almanya, Çin, Hindistan, Japonya, İran, Türkiye
vb.
- Şirketler: Exxon-Mobil, Chevron, Shell, BP-Amaco, Lukoil, Socar, Sinopec, Yukos, Unocal,
Total, Pennzoil, Gazprom, British Gaz, Statoil, TPAO, Kazakoil vb.
Yukarıda belirtilenlere finans kuruluşlarını ve çok uluslu bankaları da eklememiz mümkündür. Adı verilen
dev şirketlerin bazıları, son yıllarda birleşmiş ve adı geçen bu güçlü oyuncuların yanına yenileri de
eklenmiştir. Bilindiği üzere, enerjinin paylaşım savaşını veren petrol şirketleri, bulundukları devletlerin dış
politikalarında çok etkili oldukları gibi, dünya siyasetine de ekonomisine de az veya çok yön
verebilmektedirler.
Günümüzde Yeni Büyük Oyun; Rusya’nın Hazar Havzası’nda etkisinin azaltılması, Çin’in bölgeye girişinin
engellenmesi, ABD destekli yönetimlerin oluşturulması, ABD’nin askeri gücü ve şirketleri ile bölgede
etkinliğini artırması şeklinde bir dizi politikalar ve buna uygun stratejiler ile devam etmektedir. Gürcistan,
Ukrayna ve Kırgızistan’dan sonra, son olarak, Orta Asya’nın kontrolü için önemli olan Fergana Vadisi’nde
olaylar yaşanmaya başlamıştır. Bu yaşanan olayların da devam edeceği uzmanlar tarafından sürekli dile
getirilmektedir (Yüce, 2006: 107)
Hazar Havzası’ndaki Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan ve diğer bölge ülkelerinin petrol ve doğal gaz
kaynaklarını ele geçirmek, boru hatlarını kontrol etmek için; başta ABD ile Rusya Federasyonu olmak üzere,
Çin, AB, İran ve Türkiye arasında büyük bir rekabet sürmektedir. Bu doğrultuda, dünyanın seçkin ekonomi
dergilerinde ve gazetelerinde, Hazar Bölgesi’nde bulunan yabancı şirketlerin mücadeleleri konusunda her
gün onlarca haber yayınlanmaktadır.
Yeni büyük oyunda hedef; trilyonlarca dolarlık (200 milyar varil petrol ve 18 trilyon m3 muhtemel doğal
gaz) Kafkasya ve Orta Asya petrol ve doğal gazının üretiminde üstünlük sağlamak, taşınmasında geçiş
ücretinden faydalanmak, diğer güçlere göre, enerjiyi kontrol ederek fiyatlara hakim olmak ve stratejik
üstünlük sağlamaktır (Üşümezsoy - Şen, 2003: 28). Özetle, son yıllarda “yeni büyük oyun” olarak
adlandırılan uluslararası mücadelenin arka planında, geçen yüzyılda olduğu gibi günümüzde de enerji
kaynaklarının kullanımı, elde edilmesi veya nakli ile ilgili çıkar çatışmalarının olduğu görülmektedir.
ENERJİNİN ÖNEMİ VE DÜNYADA BİTMEYEN ENERJİ MÜCADELESİ
Enerji, üretim işlemlerinde kullanılması zorunlu bir girdi ve toplumların refah düzeylerinin yükseltilmesi için
gerekli bir hizmet aracıdır. Bu nedenle enerji, ekonomik ve sosyal kalkınmanın temel taşlarından biridir.
Ekonomiye, yeterli ve güvenilir bir enerjinin zamanında ve düşük maliyetle sağlanması da aynı derecede
önemlidir. Dünya nüfusu arttıkça petrol ve doğal gaza olan gereksinim de artmaya devam edecektir. Bu
nedenle dünyadaki petrol ve doğal gaz kaynakları tükenene kadar veya bu enerji kaynaklarının cazibesini
gölgeleyecek yeni enerji türleri bulununcaya kadar, petrol ve doğal gaz önemini koruyacak ve bu enerji
kaynakları üzerinde yapılan mücadeleler de devam edecektir.
Ülkelerin enerji güvenlikleriyle ulusal güvenlikleri arasında doğrudan ve güçlü bir ilişki vardır. Yani; ucuz,
kesintisiz ve temin yolları açısından çeşitlendirilmiş enerji politikası, her ülke için ulusal güvenliğin
vazgeçilmez köşe taşıdır. Dünyadaki süper güçlerin, küresel güç olma mücadelesinin en önemli
gerekçelerinden biri, enerji kaynaklarına sahip olmaktır. Ayrıca bu devletler için enerjinin naklini ve
ticaretini kontrol etme düşüncesi de bir o kadar önemlidir. 17 Mayıs 2001 tarihinde ABD Başkanı Bush’un
189
söylediği gibi; “enerji kaynaklarında çeşitlilik Amerika için önemlidir, sadece enerji güvenliği için değil,
ulusal güvenlik açısından da büyük değer taşımaktadır” (Demiral, 2006: 2).
Orta Doğu’da yıllardır süren soğuk ve sıcak savaşların temelinde, enerji kaynaklarına ve enerji nakil hatlarına
hakim olma mücadelesinin olduğu herkesçe bilinmektedir. Son yıllarda gerçekleşen Irak ve Afganistan
işgalleri de bu doğrultuda yapılan operasyonlardandır. Zaten ABD’yi küresel güç yapan, enerji kaynaklarına
hükmetmesidir. Diğer süper güçlerin ABD’yi yakalayamamasının nedeni de, enerji kaynaklarına yeterince
sahip olamayışlarıdır. Her geçen gün önemi artan Avrasya enerji kaynakları üzerinde, birçok ülkenin doğal
olarak çıkarları çatışmaktadır. Bölgedeki enerji pastası önemini koruduğu sürece de buralarda gerginlik ve
mücadele bitmeyecektir. Yani 20. yüzyılın sonunda tekrar başlatılan ve 21. yüzyılda da şiddetle sürdürülen
enerji rekabeti, son yıllarda bölgeyi iyice germiştir ve bu durumun da uzun yıllar devam edeceği
öngörülmektedir. Görünen o ki, 21. yüzyılın mücadelesi Z. Brzezinski’nin öngördüğü gibi, Avrasya satranç
tahtasında oynanacaktır (Brzezinski, 1998: 72). Bu mücadelenin merkezinde, her zaman olduğu gibi, enerji
kaynaklarının öncelikli rolü yer alacaktır. Coğrafi anlamdaki merkezlerden birisi de Hazar Havzası olacaktır.
Bu bağlamda, 21. Yüzyılda Hazar Bölgesi enerji kaynaklarının önemi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Şener ÜŞÜMEZSOY’un “Turan Petrolleri” (Üşümezsoy, 2007: 146) olarak adlandırdığı ve giderek önemi
artan Hazar Havzası enerji kaynakları, 21. Yüzyılın süper gücünün kim olacağını da belirleyecek öncelikli
faktörlerden biri olacaktır. Türk devletlerinin sahip olduğu zengin hidrokarbon kaynakları, özellikle kaynak
çeşitliliği yaratacağı dikkate alındığında, küresel enerji güvenliği açısından büyük önem arz etmektedir.
Ağırlıklı olarak tek bir kaynağa bağımlı olmak yerine (Rusya ve İran gibi), kaynağı çeşitlendirmek, fiyat
rekabetinden yararlanmak ve arz güvenliği gibi nedenlerden dolayı, bölgedeki enerji kaynakları, bölgesel
enerji güvenliğinin çok önemli köşe taşlarını oluşturmaktadır (Pamir, 2006: 13).
Petrol ve doğal gaz, Hazar Havzası'nda yer alan Türk devletlerinin kalkınmaları açısından son derece
önemlidir. Yani, Türk devletlerinin sahip oldukları enerji kaynakları, bu ülkelerin gerçekten bağımsız
olabilmelerinin en önemli ön koşulu olan ekonomik gelişmelerinin temel girdisini oluşturmaktadır. Bölgede
faaliyete geçen boru hatlarından elde edilecek geçiş ücretlerinden başka, Türk devletlerindeki enerji
yataklarına yapılan yatırımlar ve rezervlerin işletilmesinden elde edilecek gelirler, gerçekten de çok
önemlidir. 2000 yılında, bölgenin petrol ve doğal gaz ihracatının toplam ihracat içindeki payının yaklaşık %
68 olarak gerçekleşmesi, bunun en açık göstergesidir (Güngör ve Şentürk, 2004: 67-68).
Türk Cumhuriyetleri’ne yapılan enerji yatırımları ve buradan elde edilen gelirler bu ülkelerin ekonomilerine
çok ciddi boyutlarda katkıda bulunmaktadır. Bölgedeki Türk devletlerinin ekonomik göstergeleri, enerji
gelirleri sayesinde, çok kısa bir sürede büyük bir değişim ve dönüşüme uğramıştır. Bu ülkeler, çok hızlı bir
büyüme tirendi yakalamışlar ve milli gelirleri sürekli bir artış göstermiştir. Yani enerji kaynaklarının, Türk
devletlerinin ekonomilerinin lokomotifi konumunda olduğunu söylersek, yanlış olmaz. Örneğin;
Azerbaycan’ın 2005 yılındaki yakaladığı büyüme hızı % 26,4 düzeyindedir. 2006 yılındaki büyüme hızı ise,
% 34,5 olarak gerçekleşmiştir. Bu oran ile dünyada birinci sıraya oturmuştur (Yeniçağ Gazetesi, 2007: 8). Bu
ülke, son 12 yılda 3,5 milyar dolar olan milli gelirini 10 katınına yakın artırarak, 33 milyar dolara çıkarmıştır.
Azerbaycan, petrolden bir yılda elde ettiği geliri, 8 milyar dolardan 11 milyar dolara çıkarmayı
hedeflemektedir (Yıldız, 2007: 6). İhracatını ise 6 milyar dolara çıkarmıştır. Ülkede, kişi başına düşen gelir
4000 dolar seviyesine çıkmıştır. Enflasyon oranı ise 2004 yılında % 6,7’dir. Azerbaycan, son yıllarda en çok
yabancı yatırım alan ülkeler arasındadır.
Kazakistan’ın büyüme hızı, 2004 yılında % 9,4 seviyesindedir. Son beş yıldır büyüme hızı, ortalama olarak,
% 10 civarında gerçekleşmiştir. Ülke, milli gelirini 84 milyar dolara çıkarmış ve kişi başına düşen yıllık gelir
ise 5592 dolara ulaşmıştır. Enflasyon oranı 2004 yılında % 6,9’dur. Son 12 yılda ihracatını 5,3 milyar
dolardan, 30,1 milyar dolara çıkarmıştır. Diğer Türk devletlerinin ihracatları toplamının neredeyse iki katına
ulaşmış durumdadır (Türkiye’nin ise yarısına yakın). Ayrıca Kazakistan, geçen yıl 12,6 milyar dolar dış
ticaret fazlası vermiştir (Yeniçağ Gazetesi, 2007: 8). Son 15 yılda ülkeye 42 milyar dolarlık yabancı yatırımı
gelmiştir. Türkmenistan’ın yıllık büyüme hızı, 2004 yılında % 8 idi. Ancak son yıllarda bu oran ortalama %
15 seviyelerine çıkmıştır. Enflasyon oranı ise 2004 yılında % 11,1 olarak gerçekleşmiştir. Ülke, milli gelirini
190
23,7 milyar dolara çıkarmış durumdadır. Türkmenistan’da kişi başına düşen yıllık gelir 4573 dolar seviyesine
ulaşmıştır. 2005 yılı itibariyle ihracatı 4,7 milyar dolara ulaşmıştır (Yıldız, 2007: 6).
Özbekistan’ın yıllık büyüme hızı 2004 yılında % 7,1 idi. Son yıllarda bu oran % 10’un üzerindedir. Ülkenin
milli geliri 16 milyar dolar civarındadır. Enflasyon oranı ise 2004 yılında % 1,7’dir. Kişi başına düşen yıllık
geliri 2500 dolar civarındadır. Özbekistan, yıllık İhracatını 3,7 milyar dolardan, 5,3 milyar dolara çıkarmıştır
(Yıldız, 2007: 6). Diğer yandan, Türk devletlerinde enerji alanında çok büyük meblağlı anlaşmaların da
yapıldığı bilinmektedir. Yapılan enerji anlaşmaları, şu anda, 100 milyar doları geçmiş durumdadır.
Azerbaycan sadece BTC ve AÇG projelerinden 21 milyar dolar gelir elde edecektir. Ayrıca Türkmenistan ile
Rusya arasında yapılan doğal gaz anlaşması ile Türkmenistan, 25 yılda, 250 milyar dolar gelir elde edecektir
(Yüce., 2006: 269). Kazakistan ise, Rus şirketi olan Rosneft ile 55 yıllık petrol üretim ortaklığına dayanan 23
milyar dolarlık anlaşma imzalamıştır (Eralp, 2006: 2). Bazı Türk devletlerindeki projelerin parasal değerleri
aşağıdaki tabloda verilmiştir (Tablo 5).
TABLO 5: Türk Cumhuriyetleri’ndeki Projelerin Bazılarının Parasal Değeri
KAZAKİSTAN
AZERBAYCAN
Parasal
Parasal
Değeri
Değeri
Proje (Yatak)
Proje (Yatak) Adı
Adı
(milyar
(milyar
dolar)
dolar)
Kurmangaz
23
Alov, Şark, Araz
9
Tengiz
20
Mega Proje
8
Karakaçanak
8
Nahçıvan
5
Tup-Karagan
3
Abşeron
4
Kashagan ve
2
Şahdeniz
4
Aktau
Kaynak: ABD Enerji Bakanlığı (http://www.energy.gov), Haziran–2002 (Mega Proje ve Şahdeniz verileri,
projenin operatörü olan BP’nin sitesinden düzeltilmiştir.) Petroconsultans, EİG, İnterfax, 18.07.2004
2010 yılında 25 milyar doları, 2020 yılında ise 40 milyar doları aşması beklenen petrol ve gaz gelirlerinin
Türk Cumhuriyetleri’nin ekonomik yapılarında da köklü değişimlere yol açacağı şüphesizdir. Ayrıca Türk
Cumhuriyetleri için Hazar enerji kaynaklarının geliştirilmesi, ekonomilerini yeniden inşa etme ve iç istikrarı
sağlama açısından önemlidir. Ancak kaynakların geliştirilebilmesi için, yabancı sermayeye ihtiyaç
duyulmaktadır. Türkmenistan’ın ihracatının % 82’sini, Azerbaycan’ın ihracatının % 86’sını ve Kazakistan’ın
ihracatının ise % 65’ini petrol ve petrol ürünleri oluşturmaktadır (DEİK, 2004: 24). Türk Cumhuriyetleri’nin
2000-2020 dönemi petrol ve doğal gaz ihracat projeksiyonu aşağıda gösterilmiştir (Tablo 6).
Tablo 6: Türk Cumhuriyetleri’nin 2000–2020 Dönemi Petrol ve Doğal Gaz İhracat Projeksiyonu
2000
2010
2020
Petrol İhracatı
Milyon Ton
33,1
116,5
177,9
Milyar Dolar
6,6
18,1
28,9
Milyar m3
37
123
215
Milyar Dolar
2,2
7,4
12,9
Doğal Gaz İhracatı
191
TOPLAM GELİR
8,8
25,5
41,8
(Milyar Dolar)
Kaynak: Başbakanlık Dış Ticaret Müsteşarlığı, http://www.dtm.gov.tr, 12.06.2006
Ayrıca bölgenin zengin enerji kaynakları potansiyeli, Türk devletlerinin bulunduğu coğrafyanın jeopolitik
önemini de hızla artırmaktadır. Ancak bu durumun bölgedeki istikrarsızlığı artırıcı bir dezavantajının olacağı
muhtemeldir. Özetle, Türk devletlerindeki enerji kaynakları; bu ülkelerin kalkınmalarında, ekonomik ve
askeri olarak güçlenmelerinde, bölge halklarının refah seviyelerinin yükselmesinde, bağımsızlıklarının
pekişmesinde ve demokratik gelişimlerinde çok önemlidir.
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
Türkiye-Azerbaycan Doğalgaz Alım Satım ve Transit Anlaşmaları konusunda, tam mutabakat 29 Nisan 2011
itibariyle sağlandı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Türkiye-Azerbaycan Doğalgaz Alım
Satım ve Transit Anlaşmaları konusunda, hükümetlerarası anlaşmada, alım satım anlaşmasında mutabık
kalındığını, transit geçişler metni üzerinde biraz zamana ihtiyaç olduğunu, metnin incelenmesi gerektiğini
belirtti. Yıldız, Şah Deniz 2'nin önünün tamamen açılması, Avrupa'ya ister Nabucco ister
TAP projesi gibiprojelerle, herhangi bir proje kanalıyla en az 10 milyar metreküplük gazın ulaştırılması ve 6
milyar metreküplük gazın Türkiye'de kullanımıyla ilgili geçen yıl imzalanan çalışmanın devamı olabilecek
bir dizi anlaşma yapılacağını anlattı. Yıldız, hükümetlerarası anlaşma, alım satım anlaşması ve gazın transit
geçişiyle ilgili taşıma anlaşması olacağını kaydederek, bazı anlaşmaların paraflandığını, bazılarının da
paraflanma aşamasına geldiğini bildirdi.Yıldız, ''Aynı istikamette, Şahdeniz 2 gazının Avrupa'ya
aktarılmasıyla alakalı hususta prensip olarak tamamen mutabık kaldığımızı ve beraber çalışılabileceğini
burada beyan ettik'' dedi. Azerbaycan Enerji Bakanı Natık Aliyev de anlaşmaların Azerbaycan doğalgazını
Avrupa'ya ve Türkiye'ye satışını içerdiğine ve anlaşmaların iki ülkenin ulusal şirketlerinin yanı sıra Şahdeniz
kapsamında olan şirketler için de önemli olduğuna işaret etti.
21. yüzyılın en stratejik enerji üretim merkezlerinden biri olmaya aday Hazar Bölgesi’nde, petrol ve doğal
gaz üretim ve ihraç potansiyeli açısından en çok dikkat çeken ülkeler; Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan
ve Türkmenistan’dır. Zira bu ülkelerde, 80’e yakın uluslararası enerji şirketinin ilgisini görebildiğimiz gibi,
bölgede onlarca milyar dolarlık enerji antlaşmalarının yapılmış olması da, Hazar’ın önemini ortaya
koymaktadır. Bölgedeki potansiyel, trilyon dolarlarla ifade edilmektedir.
Zengin hidrokarbon kaynakları ve yeni jeopolitik konumu ile Hazar Havzası, Avrasya coğrafyasının en
önemli bölgesi konumundadır. Bu sebeple, Hazar Bölgesi, nüfuz mücadelesinin en sert geçtiği bölgelerin
başında gelmektedir. Hazar Bölgesi’nde sürdürülen güç mücadelesi, sadece enerji yataklarından alınacak
payları değil, bu havzada üretilecek enerjiyi dünya pazarlarına taşımanın hangi güzergâhlar vasıtasıyla
yapılacağını da içermektedir.
Enerji kaynakları, 21. yüzyılın Büyük Oyunu’nda yine başrolü oynamaktadır. Bunun bir sonucu olarak,
Hazar Havzası’nda Soğuk Savaş sonrası büyük güçler ve bölgesel güçler arasında yaşanan etkinlik
mücadelesi, “Yeni Büyük Oyun” olarak adlandırıldı. Hazar Havzası’nda bulunan Türk Cumhuriyetleri’nin,
sahip oldukları zengin enerji yataklarını akılcı ve gerçekçi politikalarla işletmeleri ve güvenilir hatlarla dünya
pazarlarına ulaştırmaları gerekmektedir. Zira bölge devletlerinin güçlenerek tam bağımsız olmaları ve
halklarının refah seviyesinin yükselmesi kısa ve orta vadede buna bağlıdır.
192
SON SÖZ:
TÜRKİYE’NİN ENERJİ STRATEJİSİ
Mayıs 2011’de Türkiye Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan Türkiye’nin enerjisi stratejisi raporu ile son
noktayı koyuyoruz.
Günümüzde, ulusal ekonomilerin temel girdisini oluşturan enerji kaynakları, gerek gündelik yaşamımızın
idamesi, gerek toplumsal refah seviyesinin arttırılması bakımından hayati öneme sahiptir. Dünya genelinde
enerji kaynaklarının kıtlığı ve enerji talebinin fazlalığı, enerji ihtiyacının karşılanmasını stratejik bir mesele
haline getirmektedir. Nitekim, son yıllarda enerji arz güvenliği, dış politika, güvenlik, küresel istikrar,
sürdürülebilir kalkınma, çevre ve iklim değişikliği ile birlikte anılan bir kavram haline dönüşmüştür.
I. Türkiye’nin Enerji Profili ve Stratejisi
Enerji kaynaklarının %74’ünü ithal etmekte olan ve bu nedenle öncelikle kendi enerji güvenliğini sağlamayı
hedefleyen Türkiye,
-
enerji ihtiyacının imkanlar ölçüsünde yerel kaynaklardan ve en düşük maliyetle karşılanmasına, çevresel
etkilerin gözetilmesine, enerji arzında kaynak ülke, güzergah ve teknoloji çeşitlendirmesine gidilmesine,
-
yenilenebilir enerji kaynaklarının payının artırılmasının yanısıra nükleer enerjinin de yeni bir kaynak
olarak eklenmesiyle enerji sepetinin çeşitlendirilmesine, ayrıca ülke içinde ve dışında hidrokarbon
kaynakları arama-geliştirme faaliyetlerine önem vermektedir.
Türkiye, 2001 yılından bu yana enerji alanında uygulamaya koyduğu mevzuat ile artan enerji ihtiyacının,
serbest piyasa kuralları çerçevesinde etkin bir biçimde karşılanmasını hedeflemekte; ayrıca, enerji
verimliliğinin arttırılması ve enerji teknolojilerinin yaygınlaştırılması yolunda da yoğun çalışmalar
sürdürmektedir.
Son 10 yıl içerisinde, dünyada doğal gaz ve elektrik talebinin Çin’den sonra en fazla arttığı ik