HİDROPOLİTİK VE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ
DÜNYANIN GELECEĞİ ÜZERİNE ÖNEMLİ BİR VİRAJ:
2015 PARİS
PARİS İKLİM
DEĞİŞİKLİĞİ ZİRVESİ
30 Kasım-12 Aralık tarihleri arasında Fransa’nın başkenti Paris’te 130’dan fazlasının devlet
başkanı düzeyinde temsil edildiği 195 ülke ve Avrupa Birliği (AB) temsilcileri, tüm ülkeleri
kapsayacak bağlayıcı bir anlaşmaya ulaşmak, sera gazı emisyonlarının azaltılması ve
kontrol altına alınabilmesi için tarafların taahhütlerinin ortaya konması, iklim değişikliğiyle
mücadele konusunda finansal kaynaklar ve teknoloji transferi imkânları yaratılması gibi
amaçlarla toplandılar.
İlhan SAĞSEN
72
Ocak-Şubat 2016 Cilt: 8 Sayı: 72
Ç
evre sorunları içerisinde en
önemli görülen problemlerden bir tanesi olmakla
beraber, iklim değişikliği aynı zamanda diğer çevre kaynaklı sorunlar üzerinde tetikleyici bir rol
oynamaktadır. Bu özelliğinin tersine iklim değişikliği, Soğuk Savaş
dönemindeki yumuşama dönemlerinde çevre üzerine yapılan bazı
girişimler ve konferanslar haricinde, uluslararası gündeme 1980’li
yıllara kadar girememiş ve genel
olarak teknik çalışmaların bir konusu olarak kalmıştır. Ancak bilimsel gelişmeler ve yaşanan doğal
afetlerin yoğunluğunun ve sıklığının artması, konuyu uluslararası
Ocak-Şubat 2016 Cilt: 8 Sayı: 72
gündeme taşımış ve her geçen gün
farkındalığın daha da arttığı bir zemin oluşmaya başlamıştır. Bu bağlamda, uluslararası iklim değişikliği müzakerelerini üç temel sütun
üzerine inşa edebiliriz. Bunlardan
ilki, 1972’de Stockholm’de gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler İnsan
Çevresi Konferansı’nın 20. yıl dönümünü olan 1992 yılında Rio
de Janerio’da düzenlenen Dünya
Zirvesi’nde imzaya açılan ve 1994
yılında yürürlüğe girmiş olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’dir (BMİDÇS). BMİDÇS, bu tarihten itibaren gerçekleştirilecek iklim değişikliği müzakerelerinin çerçevesini
çizmiştir, ancak taraflar herhangi
bir taahhütte bulunmamışlardır.
Başka bir deyişle, sözleşme iklim
değişikliği ile mücadele konusunda
tarafları biraraya getirmiştir ancak
bu amacı gerçekleştirmek için hangi eylemlerin uygulanacağı konusu
belirtilmemiştir. Bu sözleşme çerçevesinde ilerleyen iklim değişikliği
müzakerelerindeki ikinci sütun ise
1997 yılında imzaya açılan fakat
ancak 2005 yılında yürürlüğe giren Kyoto Protokolü’dür. Bu protokolün özelliği, artık taraf ülkelerin taahhütlerinin de gündeme
gelmesidir. Ancak buradaki ana
nokta, Kyoto Protokolü’ne taraf
aktörlerin listelere ayrılmış olması ve taahhütlerinin bulundukları
statüye göre belirlenmesidir. Bu
bağlamda, Ek1 listesi içerisindeki
aktörler bağlayıcı taahhüt verme
zorunluluğunda iken Ek2’de bulunan gelişmekte olan ülkelerin
ise bu zorunluluğu bulunmamaktaydı. Bu durumun pratikteki en
büyük sonucu, Çin Halk Cumhuriyeti’nin ikinci listede yer alması
ve en büyük emisyon yayıcılarından bir tanesi olmasına ve aynı
zamanda da enerjisinin %70’den
fazlasını kömürden elde etmesine
rağmen, bağlayıcı bir taahhüt verme zorunluluğunun olmamasıyla
ortaya çıktı. Bunun yarattığı domino etkisi olarak, Kyoto Protokolü’nün ekonomisine zarar vereceği gerekçesiyle ama aslen küresel
ekonomide rekabet içinde olduğu
Çin için bağlayıcı hüküm içermeyen bir protokolde yer almak istemeyen ABD, süreçten çıktığını
deklare etti. Dünyadaki en büyük
emisyon yayıcısı devletler olarak
ABD’nin direkt, Çin’in ise dolaylı
olarak katkı sağlamadığı bir süreç,
doğal olarak kadük kalmaya mahkum oldu. Bu şartlar altında 2011
73
HİDROPOLİTİK VE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ
Durban Konferansı’ndan bu yana
tüm taraflar için bağlayıcı nitelikte
yeni bir anlaşmanın hazırlığı içine
girilmiştir. Bu yeni anlaşma, yani
2015 Paris İklim Zirvesi’nde taslağı kabul edilen anlaşma, Kyoto
Protokolü sonrası iklim değişikliği
müzakerelerinin temel belgesi olacağı itibarıyla, bu sürecin üçüncü
sütunu olarak değerlendirilebilir.
Bu çerçevede, süreçte gelinen
noktayı daha iyi kavrayabilmek
için müzakerelerdeki üçüncü temel
taş olarak değerlendirebileceğimiz,
2015 Paris İklim Zirvesi’ni (COP21) detaylandırmakta fayda var.
30 Kasım-12 Aralık tarihleri arasında Fransa’nın başkenti Paris’te
130’dan fazlasının devlet başkanı
düzeyinde temsil edildiği 195 ülke
ve Avrupa Birliği (AB) temsilcileri,
tüm ülkeleri kapsayacak bağlayıcı
bir anlaşmaya ulaşmak, sera gazı
emisyonlarının azaltılması ve kontrol altına alınabilmesi için tarafların taahhütlerinin ortaya konması, iklim değişikliğiyle mücadele
konusunda finansal kaynaklar ve
teknoloji transferi imkânları yaratılması gibi amaçlarla toplandılar.
2020 yılında yürürlüğe girmesi
planlanan yeni anlaşmanın müzakereleri sırasında en çok üzerinde
durulan konular tarafların taahhütleri, hedef olarak belirlenecek
küresel ortalama sıcaklık artış limiti ve finansal konular oldu. Bu
bağlamda, müzakereler sırasında
verilen sözlere (niyet edilen ulusal
olarak belirlenmiş katkılara) bakılacak olursa, AB 1990 seviyesine
göre 2030 itibarıyla emisyonlarında %40’lık bir azaltım yapmayı,
Amerika Birleşik Devletleri 2005
seviyesine göre 2025 itibarıyla
%28lik bir azaltmayı, Çin sera gazları salım artışında, başka bir deyişle karbon emisyonlarında 2030
74
itibarıyla zirveye ulaşıp net olarak
azaltmayı ve Türkiye de yine 2030
yılı itibarıyla referans senaryona
göre emisyonunu %21 azaltmayı
hedef olarak ortaya koymuşlardır.
Bu taahhütler konusundaki en
önemli nokta, 1992’den başlayan
tüm müzakere süreci değerlendirildiğinde Paris İklim Zirvesi’nde ilk
kez hemen hemen tüm tarafların
bir niyet bildirmek zorunluluğu
hissetmesidir. Paris’teki müzakerelerde ikinci odaklanılan konu küresel ortalama sıcaklık artış limitidir.
Aslında bu konu sadece Paris İklim
Konferansı’nda değil, IPCC (Intergovernmental Panel on Climate
Change) raporları gibi bilimsel çalışmaların kapsamında tüm iklim
değişikliği müzakere sürecinde tartışılan bir konu olmuştur ve genel
itibarıyla küresel sıcaklık artışının
2 derecede tutulması konusunda
bir konsensus olduğunu söylemek
mümkün. Paris Zirvesi’nde yeni
olan ise bu sıcaklık artış limitinin
1.5 derecede tutulması görüşlerinin ortaya çıkmasıdır. Bu görüşlerin ortaya çıkmasının temelinde,
2 derecelik sıcaklık artışı sınırının yeterli olmayacağının bilimsel otoritelerce belirtiliyor olması
yatmaktadır. Çünkü iklim bilimci
James Hansen’a göre, eğer sıcaklık
2 derece artarsa, bu durum deniz
seviyesinin 50 yıl içinde 3 metre
yükselmesi ile sonuçlanacaktır ki,
böyle bir yükseliş kıyısal bölgelerin geçici ya da sürekli şekilde sular
altında kalması, sahil şeritlerindeki erozyon, tatlı su kaynaklarına
tuzlu suyun karışması gibi birçok
olumsuz etkiye neden olacaktır. Bu
gerçekler ışığında duyulan tedirginlikler, müzakerelerde yeni bir
gruplaşmanın karşımıza çıkmasında etkili olmuştur. Bu gruplaşma, iklim değişikliğinden en çok
etkilenecek olan en savunmasız
ülkeler grubu olan V20 (Vulnerable-20) olarak tanımlanmaktadır. Bu ülkelerin ortak özellikleri,
nüfuslarının alt ve orta gelire sahip
olması ki yaklaşık 700 milyonluk
bir kitleyi temsil etmektedirler,
dağlık, elverişsiz topraklarda ya da
kurak iklimde yaşamaları ve deniz
seviyesinin yükselmesinden en çok
etkilenecek konumda bulunmaları şeklinde sıralanabilir. Bu ülkeler
grubu, iklim değişikliği konusuna
her zaman normatif, kurumsalcı
ve bağlayıcı politikaların oluşturacağı bir iklim rejiminin gerekliliği
penceresinden bakan AB’nin de
desteğiyle, iklim değişikliğinden
görülebilecek zararları minimize
edebilmek için müzakere edilen
yeni anlaşmadaki küresel sıcaklık
artış limitinin 1.5 derece olarak
belirlenmesini ve bunun için gerekli önlemlerin alınmasını talep
etmişlerdir. Paris Zirvesi’ndeki
tartışmalar sadece tarafların taahhütleri ya da küresel sıcaklık artış
limitiyle sınırlı kalmadı. Ana tartışma konularından bir diğeri de genelde finans konusunda özelde de
gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan
ülkelere yapacağı maddi ve teknik
destekler konusu oldu. Aslında bu
konu yeni tartışılmaya başlanan bir
konu değildir. Ülkeler arasındaki
gelişmişlik farklarından kaynaklanan bu konu, müzakere süreci
içerisinde, 1992 Rio Konferansı’ndaki sürdürülebilir kalkınma
ve kuzey-güney tartışmalarından
başlamış, bugüne kadar farklı şekillerde devam etmiştir. Şu anda
da gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş
ve sanayileşmiş ülkelerden kendi
emisyonlarını azaltmak, yenilenebilir enerji dönüşümünü gerçekleştirebilmek ve iklim değişikliğinin
olumsuz etkilerinden korunmak
Ocak-Şubat 2016 Cilt: 8 Sayı: 72
için mali yardım, teknolojik transfer ve kapasite oluşturulmasını talep etmektedirler. Bu çerçevede,
Paris Zirvesi’nde konu, gelişmiş
ülkelerin daha önceden taahhüt
etmiş oldukları 2020 yılına kadar
en az 100 milyar dolarlık bir mali
yardımın ötesinde, gelişmekte olan
ülkelerin bu yardımların 2020 sonrasında da devam ettirilmesi talebi
bağlamında yapılmıştır. Bu mali
yardımın nasıl yapılacağı ve süreklilik arz edecek kaynağın nasıl
yaratılacağı konusu tartışılmış ve
meselenin devletleri aşacak şekilde Dünya Bankası gibi uluslararası kalkınma bankalarının ve özel
sektörün de rol alacağı bir formül
oluşturularak çözülebileceği anlayışı gündeme gelmiştir. Müzakereler
bu minvalde devam etmiş ve nihayetinde zirvenin kapanış günü tüm
üyelerin oy birliğiyle 2020 sonrası
iklim değişikliği ile mücadelede yol
haritasını çizecek anlaşma onaylanmıştır. Buna göre, üzerinde anlaşılan bazı temel hususlar şu şekilde
özetlenebilir: Anlaşma tüm taraflar için hukuken bağlayıcı olacak,
küresel ortalama sıcaklık artışı 1.5
ila 2 derece arasında bir artışla sınırlandırılacak, sera gazı emisyonlarının düşürülmesi konusundaki
ulusal planlar her beş yılda bir gözden geçirilecek ve gelişmekte olan
ülkelere bu alandaki mücadele için
yılda en az 100 milyar dolar mali
yardım yapılacak. Bu bağlamda,
Paris’te varılan anlaşma ile alakalı
yapılabilecek genel değerlendirme,
anlaşmanın bağlayıcı nitelikte olması, oy birliğiyle kabul edilmesi
ki siyasi niyet açısından önemli bir
husus ve iklim değişikliğiyle mücadele sürecindeki ilerlemenin temel
taşlarından biri olması niteliğiyle
önemli bir belgedir ve gelecek için
Ocak-Şubat 2016 Cilt: 8 Sayı: 72
Başta Greenpeace
olmak üzere
birçok çevre
örgütünün Paris’te
varılan anlaşmaya
bakışını, sera gazı
emisyonunun
düşürülmesiyle
alakalı hedef ve
taahhütlerin yeterli
olmadığı şeklinde
özetleyebiliriz. Bu
görüş, sadece çevreci
örgütlerce savunulan
bir düşünce değildir,
aynı zamanda bazı
iklim bilimciler
tarafından da dile
getirilmektedir.
ümit vermektedir şeklinde yapılabilir.
İklim değişikliği müzakere süreci ve Paris İklim Zirvesi hakkında genel değerlendirme yapılırken,
madalyonun öteki yüzü niteliğinde
eleştirel bir bakış açısı ile konuya
yaklaşılmazsa, meselenin analizi eksik kalacaktır. Bu çerçevede,
söylenebilir ki başta Greenpeace olmak üzere birçok çevre örgütünün
Paris’te varılan anlaşmaya bakışını,
sera gazı emisyonunun düşürülmesiyle alakalı hedef ve taahhütlerin
yeterli olmadığı şeklinde özetleyebiliriz. Bu görüş, sadece çevreci
örgütlerce savunulan bir düşünce
değildir, aynı zamanda bazı iklim
bilimciler tarafından da dile getirilmektedir. Tanınmış iklim bilimcilerden James Hansen, kürenin
sıcaklık artışını 2 derecede tutmak
için hazırlanan politikaların yeterli
olmayacağını ve 3-4 derecelik bir
artışa neden olabileceğini iddia etmektedir. Bu dengesizliğin nedeni,
ısınmayı 2 derecelik sınırda tutmak
için yapılması gereken emisyon
azaltım miktarları ile verilen taahhütler arasındaki farklılıktan kaynaklanmaktadır ki, buna ‘emisyon
boşluğu’ denilmektedir. Aynı konu
IPCC raporlarında da vurgulanmakta ve uygulanması planlanan
politikaların yeterli olmadığı belirtilmektedir. İklim müzakereleri
ile alakalı ikinci bir eleştiri konusu
da ‘emisyon ticareti’ ile alakalıdır.
Emisyon ticareti, kontrol mekanizması gerekliliklerini yerine getiremeyen ülke ile emisyon hakkını
dolduramamış ülke arasındaki kaydi emisyon ticaretidir. Yani ülkeler
taahhütlerini reel olarak değil kağıt
üzerindeki başka ülkelerin kotalarından kullanarak düşürmektedirler. Paris anlaşmasında verilen ve
her beş yılda bir gözden geçirilecek
taahhütler, ülkeleri bu mekanizmayı daha çok kullanmaya itebilir ki
bu da özellikle konuya yönelmedeki siyasi niyet ve samimiyet ile
alakalı tedirginlik yaratmaktadır.
Son söz olarak, büyük bir mutlulukla karşılanan Paris Anlaşması
ile başarılan şeyin Kyoto Protokolü sonrası için bir yol haritasının
çizilmesi olduğunu ve anlaşmanın, uzun dönemli iklim değişikliği mücadelesinde bir nihai hedef
değil bir ara durak niteliğinde olduğunu unutmamak gerekir. Bu
mücadelenin kazanılması için dönüşüm ne kadar da zor olsa ve uluslararası rekabet ne kadar da yoğun
yaşansa, ülkelerin özellikle enerji
dönüşümlerini sağlamaları ve üretim modellerini gözden geçirmeleri
gerekmektedir.
Dr., Abant İzzet Baysal
Üniversitesi
75
Download

PARİS - orsam